İKİ ADALET ARASINDA KALMAK


Ülkemizde ne yazık ki büyük ölçüde gazete köşelerinde sürdürülmekte olan gündelik, kısır ve çapsız siyaset tartışmalarından usanç duyan düşünen insanlarımıza felsefî düzeyde geniş ufuklar açabilecek bir çalışma sayısı çok azdır. Örneğin siyaset felsefesinde son yirmi otuz yıllık dönemin en önemli çatışması tarihselci doğrultuda geliştirilmiş olan komunitaryanizm ile radikal / rasyonalist / kuramsalcı doğrultuda geliştirilmiş olan ve büyük ölçüde a-historik bir refleksiyonun ürünü olan liberal evrenselcilik arasındaki çatışmadır.

Doğruluğun (truth), düşünce sistemlerinin ilk erdemi olması gibi, adalet, toplumsal kurumların ilk erdemidir….

adalet, bazılarının özgürlüğündeki eksilmenin, başkaları tarafından paylaşılan daha büyük bir iyi ile haklı kılınmasını kabul etmez….

adaletin temin ettiği haklar, politik pazarlığa veya toplumsal çıkar hesapları yapmaya tabi değildir….

Bir adaletsizliğe, yalnızca daha da büyük bir adaletsizlikten kaçınmak zorunlu olduğunda katlanılabilir (tolerable).

İnsanî etkinliklerin ilk erdemleri olan doğruluk ve adaletten ödün verilemez.

LİBERALLER VE KOMUNİTARYANLAR

LİBERAL Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya’daki dinsiz sosyalistliğin zıddı.

KOMUNİTARYAN:Son zamanlarda komunitaryanizm’e karşılık olarak ‘cemaatçilik’in kullanıldığına tanık olabilirsiniz. Burada ’komunitaryan’ ve ’komunitaryanizm’ sözcükleri, aynı kökten gelen community, communitarian, communitarianism, sırasıyla cemaat, cemaatçi, cemaatçilik diye karşılandığında belki topluluk, toplulukçu, toplulukçuluk’tan daha iyi karşılanmış oluyor; ama özellikle ‘cemaatçi’ ve ‘cemaatçilik’ bizim yaşadığımız kültürel bağlam içerisinde, genelde dinsel, özelde İslamî bir birlikteliğe, ister istemez çağrışım yapıyor. Oysa communitarian veya communitarinasizm, aynen değilse de Türkçe okunuşuyla bırakıldığında, kendi orijinine, Batı dilleri içerisindeki orijinine sadık kalmış oluyor ve kendi bağlamı içinde yapması muhtemel kimi çağrışımları (örneğin komün, komünist, komünizm gibi çağrışımları) koruyor.

Biliyoruz ki, adaleti savunan sistemlerin arasında kaldığınızda fikirler hakkında tercih yapmak bir trajedidir.Bu nedenle ne zaman  iki görüş hakkında hemen şu düşünce bize yönelirde “ikisinin de haklı olduğunu kabul etmek durumunda” kaldığımızda, doğrusunu isterseniz, durum “trajik”tir, diyebilirsiniz.

Bu meyanda hayatlarımızı nasıl en iyi şekilde yaşayacağımız konusunda hiçbir ilke veya ilkeler kümesi, hepimize hemen yanıt veremeyebilir ve hiçbir argüman, insanı erdemli olmaya, âdil olmaya ikna edemez. Fakat buradan hareketle;

Liberal teorilerin ‘iyi hayat’hakkında konuşmaktan vazgeçmesi ve ‘hakkın iyiye önceliği’zemininde durarak, bize ‘haklarımızı’ ve aslında ‘birbirimize karşı kozlarımızı’sıralamaya devam etmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ‘hayat’ın birliğini zedeliyor.

Liberal düzen, dayandığı kamusal alan-özel alan ayrımıyla, tek tek bireylerden yarı gönüllü bir dindarlık, yarı gönüllü bir âdillik, yarı gönüllü bir ahlâklılık istiyor. Tüm çetrefil yanlarına rağmen, liberal düzen egemen olanın karşısına marjinde duranı dikebiliyorsa, bir alternatif de sunuyor, yani daha doğrusu teori olarak ‘başka olan’ı/ötekiyi,  ’olan’ın karşısında var kılıp, ‘başka olan’a dokunuyor; liyakat adaletini hatırlatırken, Hayat’a da dokunuyor.

Örneğin “pratik” kavramında, pratik’e içsel iyilerin, pratik’e katılma deneyimiyle tanınabileceğini söylerken; “narratif birlik” (hikâye tarzında) nosyonuyla, yaşamlarımızın veya insan yaşamının —hayatın— çeşitli dilimlere ayrılmasının, yani çalışmanın boş zamandan, kamusal yaşamın özel yaşamdan ayrılmasının, çocukluğun, yetişkinliğin, yaşlılığın birbirinden ayrılmasının, doğumu yaşama ve yaşamı ölüme bağlayan birliği nasıl zedelediğini anlatırken; ‘insan için iyi nedir?’sorusundan vazgeçmenin “moral yaşama birliğini veren”şeyden vazgeçmek olacağını söylerken; arayışın hüsranla sonuçlanma ihtimaline rağmen, insan yaşamının birliğinin narratif bir arayışın birliği olduğunu, arayışın, seyahatin hedefinin, arayışın kendisinden ayrı olmadığını söylerken; “birinin mensub olduğu veya karşı koyduğu geleneklerin “tam uygun” anlamına sahip olması erdemi” ile tüm geleneklere dokunma çağrısında bulunuyorken, ‘liberal olmayan’ sıfatındaki ‘olmayan’ kısmını dile getirir ve ortak ölçülemez bir söyleme yerleşiyor. Ama yine de ‘liberal olmayan’daki vurgunun gösterdiği gibi; ortak-ölçülemezliğini bağdaşmazlığa, rakipliğe, kritiğe çevirip; dahil olduğu kültüre, yani nesnesine belli bir mesafeden bakar.

‘Ne olmayan?’sorusunun yanıtı ‘liberal olmayan’ olduğunda, bunun liberal olana göreliliği ‘varolan’ın kavramlaştırılmasından ziyade kritiğini dile getirdiğimizde üzerinde düşünülmesi gerektiğini varsayabileceğimiz şu sorular oluşur.

İnsan haklarıyla başlayan süreç, yolda içine hayvan haklarını katıp, kişi hakları, bireysel haklar, azınlık hakları, kadın hakları vs. diye devam ederken, yaşama hakkı ölme hakkına (ötenazi) dönüşüyor; çocuk hakları yetmiyor, cenin haklarını tartışmaya başlıyorsak, bu tartışmalar, kendi kurumlaşmaları içinde ‘sınırlar’ı giderek muğlaklaştırmaz mı?  Yani örneğin ölme hakkına sahip hastanın, bu hakkının fiilî kılınması için, öldürme hakkına —ve tabi görevine— sahip doktorlar gerekmeyecek mi?

Eğer cenin hakları, müzakerelerin sonunda çocuk haklarının günümüzde geldiği noktaya gelirse, ne bileyim, sperm haklarını tartışmaya başlamak —yoksa başlandı mı?— zorunda kalmayacağımızı söyleyebilir miyiz?

 ‘Tartışmak iyi bir şeydir, gerekirse sperm haklarını tartışırız’ demek, komşumuzun çiçeklerini vaktinde sulamadığını görüp, çiçeklere haksızlık yaptığını düşünmeye ve çiçek haklarını da tartışmaya götürmez mi?

Çocukları ailelerine karşı korumayı veya cenini annesine rağmen korumayı hedefleyen rasyonaliteyi eleştirmek, çocuklara kötülük etmek mi?

Paradan, ekonomiden bahsetmeyen, bunun yerine erdemlerden söz edenler, hakikaten ‘çağdışı’, ‘yavan’, ‘zavallı’ mı?

 ’Filancının malvarlığı, beni, politikacı olarak değil, ama yurttaş olarak rahatsız ediyor’ diyen biri, politikacı olmaya lâyık mı?

“Sekiz sayfalı finans ekonomi” nicelemesiyle çıkan bir gazete “yeni bir zihniyetle doğuyor” mu?

‘Şikayet etme, oy’unu kullan’diye bağıran reklam spotları, ‘analitik habercilik’ yapanların haberleri, ‘özel Toplum Güzel Toplum’ adlı haber programları, hangi narratifin birliği içinde anlaşılabilir?

Temellendirici ilkeler verme girişiminden ziyade, tarihsel hesaplaşma bize daha çok yardım etmez mi?

Sokrates’in ‘adaletsizlik yapmaktansa adaletsizliğe maruz kalarak ölmesi’ne kadar ‘soylu’ olursa olsun, Aristoteles’in ‘adaletsizliğe maruz kalmadan, ama kesinlikle de adaletsizlik yapmadan’nasıl yaşayacağımızı araması bakımından çağdaşımız olduğuna inanırken; ve Aristoteles’in, Sokrates’in ölümü karşısında girilen açmazı ‘Sitemin bir adaletsizlik daha yapmaması için kaçıyorum’ diyerek açmasındaki tutumu, hiç de bir araçsal akıl tutumuna indirgemeden benimserken, birilerine adaletsizlik yapar mıyız?

Farklı standardı çifte standarddan ayırdedebilir miyiz?

Bu soruya ‘evet, ama bunun yolu temellendirici ilkelerden değil, phronésis erdeminden geçer’ diye yanıt vermek, hiçbir şey dememek midir?

Phronesis (Phronesis) bilgelik ya da felsefe tartışma ortak bir konudur zeka türü için Yunanca bir kelimedir. Böyle episteme ve techne gibi – – pratik düşünce erdem olarak Aristotelesçi etiği, Nicomachean Etik örneğin, bilgelik ve entelektüel erdemlerin diğer bir deyişle ayırt edilir. Bu nedenle Latince “basiret” olarak sadece bilgelik ya da istihbarat anlam kelimeyle tercüme olmadığı zaman, genellikle “pratik bilgelik” olarak tercüme edilir, ve bazen de (daha geleneksel).

Felsefeden bize narratifler, tarihsel öyküler anlatmasını istemek ve felsefenin bütün hayatımızı değiştirmesini beklemekten vazgeçmek, onun böyle bir gücü olmadığını ve hiçbir teorinin böyle bir gücü olmadığını kabul etmek, felsefe ve teori ile ve sanat ile ve bilim ile ve din ile barışmak mı bozuşmak mıdır?

‘Dil oyunları oynarken, bir dil oyununun bizi oyuna getirmesinden nasıl kaçacağız?’ sorusuna yanıtın ‘mümkün olduğu kadar çok dil oyunu okuyarak’ olması, oyuna gelmiş olmak mıdır?

Doğru, adil olmanın muadili rasyonel olmaktır, ama hangi rasyonaliteye göre rasyonel olduğumuza bağlı olarak adilliğimiz ve onunla beraber ahlâkımız ciddi bir tehdit altındadır. Bu tehdidi farketmek, bana adil olmanın en önemli adımı olarak görünüyor.

Evet, hepimiz, adaletsizlik yapmadan ama adaletsizliğe de maruz kalmadan yaşamaya çalıştığımız sürece adil olabiliriz.

Adalet erdemine sahip olmak, cesaret, namus, aklıbaşındalık, itidal, basiret, sebat, dostluk v.b. gibi erdemlere sahip olmaktan bağımsız olamaz.

Bu zor zamanlarda, ahlâkı -veya karakteri ve ahlâkın o gitgide daha çok unuttuğumuz pratik-temelli ’bütünsellik’ini hatırlamak, sanırım en çok ihtiyacımız olan şey.Unutmaya ihtiyacımız olan şey ise, günlük dil içerisinde karşımıza çıkıp ahlâkı neredeyse tümüyle cinsel çağrışımlı bir sözcüğe dönüştüren kullanımlar: örneğin bu tür kullanımlar ile “Ahlâk Zabıtaları”nı ve “Ahlâk Masası’nı yarattık.

Bu gibi kullanımlar, vaktiyle bir birlik içinde düşünülen ve yaşanan erdemlerin adlarının nasıl pratik bağlamlarını yitirdiğini sergilemeyi sürdürürken, biz bu zabıtaların veya masaların neden birer erdem olan adaletin, cesaretin, sebatın, itidalin v.b.nin karşıtlarının veya ifratlarının ve tefritlerinin peşine düşmediklerini kendimize sormadık bile.

İşte şimdi, belki de böyle sorular sormalıyız. Ahlâklılık, cesur, adil, namuslu, sabırlı, yücegönüllü, kendini-bilir, aklıbaşında, zeki, dost, cömert olmaktan ayrı düşünülebilir mi?

Bu erdemlerden herhangi biri eksik ise diğerlerinin tam olması mümkün müdür?

Bu sorulara ‘evet’ yanıtı verildiği için, bugün, zor zamanlarda yaşadığımızı düşünüyoruz. O yüzden yanıtlardan ziyade, mevcut yanıtların sorularına yeniden dönmeli ve bunun ‘benim tercihim’ değil ‘hepimizin tercihi’ olur mu diye düşünmeliyiz.  Sh: 368-373

Derleme Kaynak:
Prof. Dr. Solmaz Zelyüt HÜNLER,
Ravvls ve Maclntyre İki Adalet Arasında Liberal ve Komunitaryan Düşüncelerin Çatışma Alanı, 1997, Vadi Yayınları, ANKARA

 

İNSANLARI ALDATMANIN TEMEL İLKELERİNDEN


 İnsanları aldatmaktan Allah Teâla’ya sığınırız. Bu yazı
Site prensip kararı yorumlar yayınlanmadığı halde
sahte mailler ile görüşlerini bildirenlere ithaf edilmiştir.

İnsan diliyle çok kolay yalan söyleyebilir. Bir aldatıcının en büyük sermayesi yalandır. Ancak bir insanın bedeniyle yalan söylemesi herkesin rahatlıkla yapabileceği bir şey değildir. Yalan söyleyen çoğu insan bir süre sonra göz teması kurmaktan kaçınmaya başlar. Ses tonu, kullandığı mimikler ve her zamanki doğal tutumu neredeyse tamamen değiştiği görülebilir.

Ne var ki mesleğinden ya da düşük ahlak anlayışından dolayı yalanı bir gerçek hayat tarzına dönüştüren kişiler, yalanın neredeyse hiçbir belirtisini göstermeyebilirler/veya göremezsiniz. Onlar gerçek sahtekârlardır.

Bir insanın hem yalan söyleme yetisine sahip hem de bunu hiçbir sınır gözetmeksizin kullanabilecek kadar ahlaktan yoksun ise, onun gerçek bir sahtekâr ve potansiyel bir suçlu/günahkâr olduğu söyleyebilirsiniz.

Unutmayalım ki hayatında bir dolandırıcılık hikâyesi duymayan veya tezgâhından geçmeyen çok az insan vardır.  Aldatılmanın tümdetaylarını tek bir karede görme fırsatıherkes için yok gibidir.  Her aldatma metodu bilinmeden sonra bir evrimleşme geçirerek daha karışık biçimlere tahavvül eder. Bu şu demek oluyor. Tabii ki aldatıcının oyununun çözülmesi demek, bir sonra ki oyunun daha grift ve mükemmel icadına vesile olmak demektir.

Allah Teâlâ’nın şeytana kıyamete kadar mühlet vermesi bu hikmetin gerçeğinden başka bir şey değildir.

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir..”

ALDATANLARIN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Kendine inançları kuvvetlidir.

“Bütün ünlü sahtekârlarda güçlerini borçlu oldukları dikkate değer bir özellik vardır. Gerçek aldatma olayında onlara egemen olan duygu kendilerine inançlarıdır; bu kadar mucizevi bir şekilde konuşan ve etrafındakilerin ilgisini çeken şey budur. ”

Friedrich NIETZSCHE

İyi tarafları vardır

“Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı. ”

L. ROCHEFOUCAULD

Çift kişiliklidirler

“Bir insanın ikinci benliği kendi kendisinin en sevdiği görüntüsünden başka bir şey değildir. ”

Frank William ABAGNALE

Konuşmaları baldan tatlıdır.

“Ağzında bal olan arının, kuyruğunda iğnesi vardır. ”

John LYLY

İnsanların aldatılmaya meyilli olduğunu bilirler

“İnsanlar o kadar basit kafalı ve acil ihtiyaçlarının baskısı altındadırlar ki, bir hilekâr aldatılmaya hazır bir sürü insan bulabilir. ”

Niccolo MACHIAVELLI

 

Yalanı doğrunun içine saklamakta mahirdirler

“Uzun süre boyunca inandıklarımı söylemedim, söylediğim şeylere de inanmam ve eğer gerçeği söylesem bile o kadar çok yalanın arasına gizlerim ki bulmak çok zordur. ”

Niccolo MACHIAVELLI

Övülüyorsanız aldatılmaya hazırsınız demektir.

“Üzerine yeterince övgü serpildiği sürece, insanlara her şey yutturulabilir. ”

Cimri, MOLIERE

Adı çıkmış sahtekârla beraberseniz muhakkak sizi aldatacaktır

“Bir sahtekâr sizi öptüğü zaman dişlerinizi sayın. ”

İbrani atasözü

Onlar bazen Tanrı, bazen de şeytan gibidirler

“Çölde yaşlı bir keşiş bir gezgine bir zamanlar tembih etmiş: Tanrının ve Şeytanın sesleri nadiren ayırt edilebilir. ”

Loren Eiseley

Vasıfları kullanmada mahirdirler ve yumuşak ikna sanatını bilirler

Rüzgâr ve güneş hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışıyorlardı. Yoldan geçen birinin elbiselerini çıkarmasını hangisi sağlarsa onu galip ilan etmeye karar verdiler. İlk önce rüzgâr denedi. Fakat onun şiddetli esişleri adamın elbiselerine biraz daha sıkı sarınmasına neden oldu ancak ve biraz daha sert esince adam soğuktan rahatsız olarak fazladan bir atkı sardı boynuna. Sonunda rüzgâr denemekten yoruldu ve adamı güneşe teslim etti. Güneş önce yumuşak bir sıcaklıkla parladı, bu adamın paltosunu çıkarmasını sağladı. Sonra öylesine hararetle parladı ki, adam dayanamayıp soyundu. Ve en yakındaki nehre yıkanmaya gitti. İkna güçten daha etkilidir.

Ezop Masalları

Kaybolmayı iyi bilirler

“Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış ve sonra… birden kaybolmuş. ”

The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

Aldatanların özel yetiştirilmiştir.

“Aldatma karakteri, insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse o insanın kişiliğine yerleşir kalır. ”

Anonim

Aldatan karanlıktakiler gibidir.

“Birileri karanlıkta… Diğerleriyse aydınlıkta… Aydınlıkta olanları görüyoruz da… Karanlıktakiler görünmüyor!”

Bertolt BRECHT

ALDATILMAYA MÜSAİT İNSANLAR

Aldatmak için acı çekmiş insanlar tercih edilir.

“Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarına bile getirmezler. ”

Samuel JHONSON

Aptal veya zeki olmak aldatılma sebeplerinden değildir.

“Dolandırılabilmesi bir insanın aptal olduğu anlamına gelmemelidir. ”

Büyük Oyun, David W. MAURER

Temiz insanları aldatmak kolaydır.

“Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur ”

LA FONTAINE

Derleme Kaynağı:
Merve SAYGIN, Suçlu Kim?, Yakamoz Yay. Ekim- 2010, İstanbul

**************
TEKRARLANAN ALDATMA HİKÂYESİ
“İSMİNİ SAKLAYAN …….!” HAKKINDA

“PALTO” N.V.GOGOL


“Paltom, benim paltom”
“Paltoyu, bana çok gördüler.”

Akaki Akakiyeviç

“Palto” Gogol’ün en büyük hikâyelerinden biridir. Bu hikâyesinde de Gogol zavallı küçük adam” temasını işle­mektedir.

Hikâyenin konusu şöyledir:

Yedinci dereceden me­mur olarak çalışan Akaki Akakiyeviç, meslek yaşamı boyunca hiç bir gelişme göstermemiştir. Yaşamını son derece kısıtlı sınırlar içinde sürdürmektedir. Akaki Akakiyeviç kopye çalışmalarından başka hiç bir şeyden zevk almaktadır. Günün birinde yeni bir paltoya ihtiyacı olduğunu görür. Ancak yeni bir palto diktirmek onun ekonomik gücünü aşmaktadır. Her şeye rağmen palto diktirmeye karar veren Akaki Akaki­yeviç, kendini en büyük zevki olan kopya çalışmalarından bile mahrum eder. Yeni paltosunu terziden aldığı gün çal­dırır. Paltosunun bulunması için, gerekli yerlere başvurmasına rağmen kimse onunla ilgilenmez.Özellikle de herke­sin çok şey başarabileceğini düşündüğü “önemli kişi”, onu azarlar. Akaki Akakiyeviç,hem paltosunun çalınması hem de elinin kokulun bağlanıp desteksiz kalmasına dayanamaz ölür.

Hikâye’nin sonunda,etrafta bir hayaletin dolaştığı ve her­kesten paltosunu istediğine dair söylenti çıkar. Hatta bu hayaletle “önemli kişi” bile karşılaşır. Korkuyla ona sır­tındaki paltoyu verir. Hayalet paltoyu beğendiği için bir daha ortalıkta görünmez.

Hikâye boyunca yazarın kahramanına karşı tutumu zaman zaman değişir. Bazen Gogol, Akaki Akakiyeviç’e sem­pati ve acıma duygusuyla yaklaşmaktadır. Bazen kahramanını şiddetli denebilecek bir tarzda alaya almaktadır, örneğin hikâyenin başlangıcında yazar, kahramanına takılan ismin “biraz tuhaf hatta uydurulmuş gibi” bir izlenim bıkabileceğini söyler.

Akaki Akakiyeviç doğduğunda kendiliğinden öyle olaylar olmuştur ki başka isim koymak imkânsızlaşmıştır. Annenin bebeğe nasıl bu ismi taktığı şu şekilde an­latılmaktadır:

“….Anneye, bebeğe konması için üç isimden birini seçmesini söylediler: Mokki, Sossi veya çilekeş Hozdazat.

 ‘Hayır’ diyeni düşündü çoktan ölmüş olan kadın ‘hepsi birbirine benziyor.’

Anneyi memnun etmek için takvimin sonra­ki yaprağını çevirdiler. Bu kez de üç isim çıktı karşıla­rına: Trifili, Dula ve Varahasi.

‘Saçmalığa bak’dedi kadın ‘ne biçim isim bunlar! Doğrusu hiç böylelerini duymamıştım. En azından Varadat ya da Varuh falan olsaydı, çıka çıka Trifili’yle Varahasi çıktı. ‘Bir sayfa daha çevirdiler. Pavsikahi ve Vahtisi isimleri vardı o sayfada da. ‘Artık anladım’ dedi anne ‘kaderin oyunu bu.

 En iyisi ona babası­nın adını vermek. Babasının adı Akaki’ydi bari oğlu da Akaki olsun! ‘İşte Akaki Akakiyeviç adı böylece doğdu…” (S. 60)

Adının konulması sırasında Akaki Akakiyeviç’in annesinin karşılaştığı güçlükler, sanki onun acılı yaşamı­nın bir habercisi gibidir. Bunun yanı sıra bebeğe sonuçta babasının adının verilmesi âdeta onun sınırlandırılmış ya­şamının bir başlangıcıdır. Akaki Akakiyeviç memurluğu süresince hiç bir ilerleme göstermemiştir. Bir kez işi de­ğiştirilmiş ancak kendisi bu işten zevk alamayınca müdürün­den eski işine, yani yazı temize çekme görevine dönmeyi istemiştir. Gogol’ün Akaki Akakiyeviç’te hicv ettiği yön sınırlı, durgun bir yaşam sürmesi, başka türlü bir yaşam tarzının olup olmadığına merak bile duymamasıdır. Yazar onun yaşamındaki durgunluğu “pek çok yönetici, başkan de­ğişmiş ama herkes onu’ aynı yerde, aynı durumda ve görevde yani yazıları kopye işinde görmüştür. Sanki o, dünyaya üzerindeki üniforma ve saçsız başıyla öylece gelmişti….” diyerek belirtmektedir.

Akaki Akakiyeviç’in en büyük zevki yazıları kopye etmektir. Elinin altında şekillenen harfler onun dostu gibi olmuşlardır. Hatta onların arasında özellikle sevdiği harf­ler bile vardır. Kafası yazı yazmakla o kadar meşguldür ki sokakta yürürken bile yolun neresinde yürüdüğünün, arkasın­da ne olduğunun farkında değildir. Yemek yerken rüyadaymış­çasına ne yediğinin farkına varmadan kafasında harflerle oynamaktadır. Gogol onun bu halini şu satırlarda anlatır:

“…. Eve gelir gelmez sofraya oturur lahana çor­basını içer ve etli soğan yahnisini tadına varmadan için­deki sinekler ve Tanrı o ara daha ne verdiyse onlarla birlikte yer bitirirdi….”

Tüm dünyası yazı yazmak olan Akaki Akakiyeviçin sınırlı yaşam tarzını anlatırken yazar doğrudan doğruya kahramanını hicv edecek sözler söylemez. Bu hikâyede Gogol’ ün kahramanını hicv ederken kullandığı yöntem, yalnızca anlatım tonunda meydana gelen ani ve tamamen zıt değişim­lerdir. Bunun en güzel örneğini şu bölümde görmek mümkün­dür.

“Peterburg’un gökyüzünün tamamen karardığı, bütün memurların maaşlarına ve zevklerine göre yemek yedikleri o saatlerde, dairede hem kendilerinin hem de başkaları için zorunlu koşuşturmalar yorulmak nedir bilmeyen adamın kendi kendine dürüstlükle “daha ne yapmak gerek” diye yönelttiği sorulardan sonra memurların kalan zamanlarını zevkle geçir­meyi istedikleri zamanlarda bile… Kısacası bütün memurla­rın bardaktan çaylarını yudum yudum içerek uzun çubukların­dan derin derin nefes çekerek vist oynamak için bir ahbap­larının evine gittikleri o saatlerde bile Akaki Akakiyeviç hiç bir eğlenceye katılmazdı….”

Peterburg gecelerini tasvir eden, böylesine ciddi tumturaklı ve uzun sözlerin ardından, bütün söylenen Aka­ki Akakiyeviç’in eğlencelere katılmadığıdır. Böylesine ba­sit bir sonucu tamamen zıt, ağır ve ciddi anlatımla gelmek kahramanın yaşam biçimini ve kahramanı daha güçlü bir hale getirmektedir. Eyhenbaum “Kak sdelana Şinel Gogolya”adlı makalesinde anlatım tonundaki bu değişiklik şunları söy­lemektedir:

“Burada yoğun, gizem dolu bir anlatım tonu var­dır. Ciddi anlatım tonu uzun bir cümleyle gelişmekte ve umulmayacak kadar basit bir biçimde çözümlenmektedir. Sen­taks bakımından cümlenin düzenine göre, doğal olarak, bir çözüm beklenmektedir. Ancak kelime ve ifadelerin seçimi konusunda, cümle boyunca devam eden anlatım tonundaki cid­diyetin artmasıyla zıt bir etkiye sahip olan sonuç arasında kurulmuş mantıklı bir düşünce dengesi yoktur. Yazar kendi­liğinden ciddiyet kazanan anlatım konuyla düşünce içeriğin­deki kıtlıktan, abartılı bir üslup ortaya koymak için ya­rarlanmıştır. … “

Akaki Akakiyeviç’in, özellikle, içine kapalı dünya­sının kuralları içinde palto yeni bir olaydır. Gogol, bu olayı da aynı abartılı anlatım tarzıyla vermektedir. Akaki Akakiyeviç palto diktirme düşüncesine alışınca, ilgi merkezi tamamen bu konu üzerinde yoğunlaşır. Paltodan başka bir şey düşünemez olur. Gün geçtikçe palto onun gözünde canlı bir varlık haline gelir. Gogol kahramanın bu duru­munu ciddi bir tonla anlatmaktadır. Yazar âdeta psikolojik bir konu işliyor gibidir. Ancak bu ciddi anlatım biçimi “Bu kız arkadaş kalın vatkalı, eskimek bilmeyen, sağlam astarlı paltodan başka bir şey değildi….” gibi beklenme­dik bir sonuçla bitmektedir.

Sınırlı bir dünya içinde yaşayan Akaki Akakiyeviç’ in, yarı gülünç yarı acıklı durumunu Gogol bu tür ani iniş çıkışlarla dolu bir anlatım tonuyla hicv etmektedir.

Yazarın “Palto”da hicv ettiği önemli tiplerden biri de Akaki Akakiyoviç’in paltosunu diken terzi Petroviç’tir. Terzi Petroviç hem işinin ustası, hem de tüccar bir kişidir. Petroviç’le karısında köyden şehre gelmiş insanların kişilikleri yansıtılmaktadır

Bu terzi hakkında elbette fazla bir şey söylemek gereksiz, ama hikâyede her kişinin karakteri tam olarak verildiğine göre, Petroviç’in kişiliğinden söz et­mekten başka yapacak bir şey yok. Önceleri adı sadece Grigori’ydi ve bir beyin kölesiydi. özgürlük belgesini alınca bü­yük küçük hiç bir ayırım yapmadan takvimlerde haçlarla belir­tilen tüm bayramlarda zil zurna sarhoş olana kadar içmeye başlayınca ona Petroviç adını verdiler. İçme konusunda de­delerinin geleneklerini devam ettiriyordu. Karısıyla kav­ga ederken ona sosyete kadını ya da Alman diyordu….”

Gogol Petroviç’in kişiliğinde özgürlüğüne kavuşunca bunun tadını fazlasıyla çıkarmaya çalışan bir mujiği hicv etmektedir.

MUJİK: (Rusça) Rus köylüsüne verilen isim.

Petroviç kendinden geçinceye kadar sarhoş olma özelliğini dedelerinden öğrenmiştir. Karısına kızınca Alman deme huyu ise, onun küçük yerlerde yaşayan insan psikolojisinin etkisiyle yabancılara duyduğu düşman­lığı göstermektedir.

Petroviç’in, hikâyede âdeta onun simgesi haline gelmiş bir enfiye kutusu vardır, üzerindeki general resmi zamanla zedelenince dört köşe kağıtla kaplanmış olan bu enfiye kutusu, hikâyede Petroviç’in kişiliğinin bir parçası gibi anlatılmaktadır. Yazarın fırsat buldukça bu kutudan söz etmesi, onun insanla eşya arasındaki bağlantıyı vurgu­lamak amacıyla kullandığı bir yöntemdir.

“Palto” hikâyesinde en büyük hiciv, “Bir Delinin Notları”nda olduğu gibi, devlet memurlarına yöneliktir.

Bu kez Gogol’ün hicvinin odak noktasını “önemli kişi”yle halkın güvenliğinden sorumlu dairelerde çalışan memurlar­dır. Akaki Akakiyeviç paltosu çalınınca ev sahibesinin tav­siyesi üzerine önce başkomisere gider. Kahramanı başkomiserle görüşmeden önce uzun bir süre oyalarlar. Her şeye rağmen baş komiserle görüşmeyi başaran Akaki Akakiyeviç bundan bir sonuç alamayacağını anlar. Çünkü baş komiser olayla ilgisi olmayan saçma sapan sorular sormaktadır.

Akaki Akakiyeviç çalıştığı daireden bir arkadaşının, “önem­li kişi”ye gitmesi tavsiyesine uymaya karar verir. Gogol “önemli kişi”yi şöyle anlatmaktadır:

“….Önemli kişinin bu güne kadar hangi işle uğ­raştığı belli değildi. Bilinmesi gereken tek şey “önemli kişi”nin kısa bir süre önce önemli bir kişi olduğudur.

Daha önce sıradan bir kişiydi. Bununla birlikte onun mev­kii diğerlerine kıyasla pek de o kadar önemli sayılmazdı.

Ama başkaları için önemli olmayan şeylere büyük önem veren insanlar vardır. Bununla birlikte, bu kişi pek çok değişik yöntemle yaptığı işin önemini artırmaya çalışıyordu: özel­likle iş yerine geldiği zaman alçak rütbeli memurların onu merdivenlerde karşılamalarını istiyordu; hiç kimse karşısına doğrudan doğruya çıkmaya cesaret etmemeliydi. Kayıt memuru evrakı on ikinci dere­ceden memura, o da daha yüksek rütbeli bir memura veya kime gerekiyorsa ona rapor vermek zorundaydı. Evrak ancak onların elinden geçtikten sonra “önemli kişi” ye gelebilirdi. Tüm bunlar işin düzgün gitmesi için son derece gerekliydi .. .. ” (s. 79) .

Gogol bu bölümde, tasvir ettiği “önemli kişi”yle o dönemin bürokratik düzenini hicvetmektedir. Resmi bir kuruluşun başına, daha önce nerede görev yaptığı, kim ol­duğu bilinmeyen kişiler getirilmektedir.Daha önce önemli bir görevde bulunmamış bu kişi, üst düzeyde görev yapmanın astları üzerinde zorunlu bir saygı uyandırmakla ve işleri mümkün olan en uzun süre içinde çözümlenmesini sağlamakla, her şeyin hal edildiğini düşünmektedir. Akaki Akakiyeviç’ in başvurusunu “usule uygun” bulmayarak, ona baş vuru için neler yapması gerektiğini söyler. Bu sözlerde basit bir sorunun çözümlenmesinin, böyle bir bürokratik düzende ne ka­dar uzadığını göstermektedir.

Gogol bu “önemli kişi”nin gerçekte iyi, yardım sever ve yumuşak bir insan olduğunu da vurgular. Ancak bütün sorun, rütbesinin yükseltilmesinden kaynaklanmakta­dır. Çünkü rütbesi yükseltilince, bunun etkisine kapıla­rak emrindeki memurlar arasında “yırtıcı bir arslana” dö­nüşmüştür. Bu kişi, aynı zamanda, kendini küçük düşürmek­ten korkarak emrindeki memurlar arasındaki sohbetlere ka­tılmaktadır. Böylece ağzından sadece tek heceli  kelime­ler çıkarmaya alışmış, bu nedenler memurlar ona “sıkıcı adam” demeye başlamışlardır.

Akaki Akakiyeviç onun yanına girip derdini açık­larken de tam bir arslan kesilir. Hatta zavallı kahramana, her gün başkalarına olduğundan daha şiddetli çıkışır, “önemli kişi”nin bu öfkeli tavrı, zaten korkak bir kişi olan Akaki Akakiyeviç’i çok korkutur. Akaki Akakiyeviç ay­nı gün anjin olur ve yatağa düşer. Gogol bu olayı “yerin­de bir çıkışmanın bazen böyle şiddetli etkiler yaptığı da olur!” diyerek alaylı bir biçimde hicveder. Bu sözleriyle Gogol, sırf büyüklüğünü ve önemini hissettirmek için kar­şısındakini azarlayan bir insan tipini eleştirmektedir. Ancak burada hicvedilen sadece “önemli kişi” değildir, yazar Akaki Akakiyeviç’i de üstü kapalı bir biçimde hic­vetmektedir. Bu olayın onun üzerinde böyle bir etki yapma­sının tek nedeni kendisidir. Çünkü o güne kadar dış dün­yadaki yaşamla yüzleşme gereğini duymamıştır ve içine ka­palı kalmıştır. Böyle bir olay meydana geldiğinde, şiddet­li etki yapması doğaldır.

Görüldüğü gibi, “Palto” hikâyesinde Gogol tasvir ettiği “zavallı, küçük memur” tipi Akaki Akakiyeviç aracı­lığıyla o dönemin memur yaşantısını pek çok yönüyle hicvetmiştir.Akaki Akakiyeviç dış dünyaya kapalı, sessiz ve kendi halinde bir yaşara sürdürmektedir. Gogol’ün bu içine kapanık memurda hicvettiği nokta budur. İşte bu nedenle yazar, palto diktirmeyi kahramanın yaşam tarzında büyük bir olaya dönüşmesini, onun neredeyse canlı bir varlık gibi görmesini hicvetmektedir. Akaki Akakiyeviç’in yazı yazmak­tan başka eğlencesi bulunmamasını, hatta yemek yerken aklı yazı yazmakla meşgul olduğu için, çorbasındaki sinekleri bile yutmasını zaman zaman acımasız denebilecek bir üslup­la işlemektedir. Gogol’ün Akaki Akakiyeviç’i şiddetle hic­vetmesinin yanısıra, ona sempati ve acıma duyduğunu da bel­li eden bir yaklaşım gösterdiğini söylemek yanlış olmaya­caktır.

Kaynak:
Zeynep GÜNAL, N.V.Gogol’ün Hikaye Ve Romanlarında Hiciv Sanatı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi Batı Dilleri Ve Edebiyatları Bölümü, (Slav Dilleri Ve Edebiyatları Anabilim Dalı) Ankara, 1988

Nasrettin Hoca / Ye Kürküm Ye

Akşehir’in beyleri Hoca’yı yemeğe davet etmişler. Hoca nereden bilsin; davete, günlük kıyafetiyle katılmış. Katılmış ama ne hoş geldin, ne sefa getirdin diyen var. Herkes, allı pullu kıyafetlilere el pençe duruyormuş. Hoca, bir koşu evine giderek, sandıktaki işlemeli kürkünü giyip yemeğe geri dönmüş. Az evvel hoş geldin bile demeyenler, önünde yerlere kadar eğilmişler. Hoca’yı, yere göğe sığdıramayıp başköşeye oturtmuşlar. Kuzunun en hasını önüne koymuşlar. Herkes Hoca’nın yemeğe başlamasını bekliyormuş. Hoca, bir taraftan kürkünün kolunu sofrada sallamaya, bir taraftan da “Ye kürküm ye, ye kürküm ye!”demeye başlamış.

- İlahi Hoca, demişler, kürkün yemek yediğini kim görmüş?

Hoca taşı gediğine koymakta gecikmemiş:

- Kürksüz adamdan sayılmadık… İtibarı o gördü, yemeği de o yesin.

Ancak zamanımızda garibana kürkü de çok görürler, Vesselam

SHİNEL (1960) Palto

Yönetmen: Aleksey Batalov     

Senaryo: Nikolai Gogol, Leonid Solovyov          

Ülke: SSCB

Tür:Dram

Vizyon Tarihi: 22 Nisan 1960 (Finlandiya)

Süre: 75 dakika

Dil: Rusça

Müzik: Nikolai Sidelnikov         

Nam-ı Diğer: The Overcoat

Oyuncular Rolan Bykov, Yuri Tolubeyev, Aleksandra Yozhkina ,   Elena Ponsova ,   Georgiy Teykh

Özet

Yazar gerçekçi bir üslupla kaleme aldığı bu hikâyesinde küçük adam temasını ele alır. Sıradan insanların çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı eşitsizlikler ve çektikleri acılar hikâyenin başkahramanı Akakiy Akakieviç’in yaşantısıyla tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir. Bu yapıtı dönemin Çarlık Rusyası’nda büyük tepki alır ve Gogol Rus insanını aşağılamakla suçlanır.

Filmden

Yazabildin mi?

 Yapamam. Yaşlıyım, kafam çalışmıyor. Bana kopyalayacağım bir şey verseniz daha iyi. Ona alışığım.

**

Rahat bırakın beni. Neden bana kötü davranıyorsunuz?

**

Yeni işin beklentilerinin üstündeyse öyle olsun. Sana teklif ettim böylece paltonu yakın zamanda Yeniliyebilesin, dışarısı donuyor.

**

Bak,sadece bir delik, ve omzunda da küçük bir delik var. Palto iyi durumda. Sadece tozlu olduğundan eski gözüküyor, ama yeni.  ne zaman onara  Mahvolmuş. Şimdiden iki kere diktim zaten. Daha fazla yapılamaz. Neden yapılamaz, Petrovich?

 Sadece bir yamaya ihtiyacı var. Sende yama var  Ama patrona ben birimiz işsiz kalabilir o zaman. İplerin tutacağı bir şey yok. Bak ne kadar eskimiş. Daha iyi yapamaz mısın?

 Ama palto tekrar dikilmeli. Tekrar mı?

 Ne diyorsun, Petrovich, Allah korusun?

 Petrovich, yeni bir tane istesem ne kadar tutar?

 Neredeyse üç kez yarım yüz . O kadar mı?

 O kadar. Eğer sansar yaka ve başlığı ipek çizgili yaparsam iki yüze kadar çıkabilir. Ne zırvalıyorsun sarhoş köpek!

 Daha ayılamadın mı?

 Neden adamı şaşırtıyorsun?

 Sansar!

 Hiç sansar gördün mü?

 İki yüz ruble!

 Hiç elinde o kadar para oldu mu?

 Sessiz ol, karışma. Seninle yirmi yıldır uğraşıyorum sarhoş köpek!

 Petrovich, belki  Onu dinleme!

 O sadece zırvalıyor. Zırvalamıyorum!

 Hadi malzemeleri sayalım. Palto için ne kadar gerek?

 Eee dokuz arşın kadar. Dokuz arşın mı?

 Onu üstünde mi?

 Yedi arşın bile fazla!

 Ama başlık!

 Başlıkta dahil ve yakası kedi derisinden. Uzaktan her zaman sansar gibi gözükür. Güzel kediler satışta. Kediden olur herhalde  ya da kunduz derisi

**

Bir projem var: toplumu tekrar düzenleme. Sadece birer kopya lazım.

**

Toplumu tekrar düzenleme 

**

Paran yoksa, tefeciye git!

 Yılbaşında maaşımı alacağım size faiziyle öderim. Mantığınız garip, üstadım. Size makbuz verebilirim. Öyle olsa sokaktaki herkes para istemeye gelirdi  Sana söylüyorum – kefil getir. Yemin ederim ki!

 Borç vermiyor?

 Kefilim yok. Herkesin bir kefili vardır. Nedir o?

 İskeleti. Ne?

 İskelet. ?

Üniversitedekiler yirmi beş ruble veriyorlar bir iskelete.

Gerçekten neye ihtiyacım var!

 Göreceksin. Sat onu ve paran olsun. İskeleti nerden bulabilirim?

 Kendininkini sat. Kendininkini.

**

Yardım edin!

 Polis!

 Yardım edin  Düşük seviye bir polis memuruna gitmeli. Bu iş böyle yapılır. Bu polis onu dolandırır: başta söz verir sonra parmağında oynatır. Sessiz ol. Bence yüksek rütbeli bir yere gitmeli. Önce düşük rütbeli bir polis memuruna.

* Buyurun. Ben hatam kendimi açıklamak istedim. İşe geç kaldım. Paltom, tamamıyla yeni  ?

 sizden önce yada sizden önce biri  Ne yapıyorsunuz, azizim?

 Prosedürü bilmiyor musun?

 Benim hatam. Nereden geldin?

 İşlerin nasıl olduğunu bilmiyor musun?

 Önce dilekçe vermelisin. Yüksek mevkilere çıkmadan önce, sonra baş şube, sonrada sekreterliğe verilecek ve sekreterlikte bana verecek.

Siz sadece arama emri verin. Ben sadece sizi görebilmek için izin aldım çünkü sekreterler güvenilmezler 

Ne?

 Ne?

Neden bu kadar sinirlendin?

 Benim hatam, ekselansları  Nerden bu fikirlere kapıldın?

 Benim hatam. Artık gençlerde patronlara veya mevki sahibi insanlara saygı kalmadı!

 Bunu kime söylediğini biliyor musun?

 Karşında kimin durduğunu biliyor musun?

 Anlıyor musun, sana soruyorum!

 Yardım edin!

**

Paltom, benim paltom

Yardım edin!

 Akakiy Akakyevich, uzan biraz. Petrovich, gel!

 İyi ben  söylemeyi unuttum  Sen başlığı dikmeye başladığında kement yapmıştın  Hırsız kementten yakaladı  Ekselansları, tamam öyleyse?

 İşlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorsun. Siz beni kim  Hayır. Geri ver ,benim!

 Yakası da kedi derisindendi.

Duyuyor musun!

 Seninle konuşuyorum !

Üç kağıt!

 Dolandırıcılık!

 Şerefsizler!

 Şimdi bir şey yapmak için çok geç. Beni daha erken aramalıydın, mümkünse dün aramalıydın

Beyler duydunuz mu ?

 Paltosundan sonra ağlıyor Yüksek mevkilere baş vuruyormuş.

**

 Ya hırsız katiplerden biri değilse?

 Nasıl olur!

 Mağdur açıkça tarif etti, Benim seni gördüğüm gibi gördü. Kısa boylu, tatsız  Ama hangi bölümden?

 Tam söylemek zor. sadece  İnsanlar bizim Bashmachkin’in yaptığını söylüyorlar  Beyler!

 Hırsız Akakiy Akakyevichmiş.

Gerçekliği kanıtlamak zor ama öyleymiş

Kim?

 Kim!

 İtibari danışmanı Bashmachkin.

Yüce Meryem!

 Ekselansları, buraya!

 Ondan oda kiraladı. Bu o. Bu gece dışarı çıktı mı?

 Hayır, hiçbir yere gitmedi. İki gündür ölü. Onu sormuyorum. Öldüğünü biliyorum. Size sorulan;bu akşam dışarı çıktı mı?

 Ve saat kaçta?

 Hiçbir yere gitmedi. Sessizce yatıyor. Ölmüş işte, ama şehri dolaşıyor ve yüksek mevkili insanların paltolarını yırtıyor. Daha hızlı!

 Daha hızlı!

 Kalk!

 Ne var bakalım orada?

 Tabut, ekselansları.

**

 

N.V.GOGOL’ÜN HİKÂYE VE ROMANLARINDA HİCİV SANATI


Hazırlayan: Zeynep GÜNAL
ÖNSÖZ

19.yy. Rusya’sının en büyük yazarlarından biri olan N.V.Gogol’ün, Rus edebiyatında çok önemli bir yeri vardır. Gogol, yalnızca düzyazı alanında yeni bir dönem başlatmakla kalmamış, aynı zamanda özgün bir hiciv sanatının temellerini ortaya koymuştur. Yazarın yaşamı boyunca verdiği eserlerin en önemli Özelliklerinden birini hiciv sanatı oluşturmaktadır. Biz de tezimizde yazarın hikâye ve romanlarının en önemli özelliklerinden sayılan ve onu M.Y. Lermontov, L.S.Turgenev, L.N. Tolstoy ve F.M. Dostoyevski gibi 19.yy.ın ünlü yazarlarından ayıran, hiciv sanatı üzerinde durmayı amaçlıyoruz.

Yazımızın birinci bölümünde, Gogol’ün düzyazı alanında verdiği ilk eseri olan “Dikanka Yakınlarındaki Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları” adlı toplu hikâyelerini incelemeye çalışacağız, Gogol’ün iki bölümden oluşan bu eserinin her cildinde dört hikâye ve birer önsöz yer almaktadır. “Dikanka Hikâyeleri”nde Gogol, Ukrayna yöresinin inanışlarını, efsane ve geleneklerini hicvetmektedir. Efsane ve inanışlar eserde ön planda tutulduğu için, konular büyük ölçüde fantaziye dayalı bir temel üzerinde gelişmektedir. Gogol, bu eserde kocaman masal dünyasını gözler önüne seren dâhi bir çocuk yazar gibidir. Romantik akımın etkisini taşıyan bu eserde trajik ve gülünç öğeler ayrı ayrı hikâyeler içinde yer almaktadır. Bölgesel bir özellik taşıyan bu eserinde Gogol, hiciv sanatının temellerini belirlemiştir.

İlk bölümde inceleyeceğimiz ikinci eser “Mirgorod” adı altında toplanmış hikâyelerden oluşmaktadır. Hiciv sanatı açısından kitabın en güzel örnekleri, “Eski Zaman Beyleri” ve “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in Nasıl Küstüklerinin Hikâyesi” adlı iki eserde toplanmıştır. Hikâyelerin fonu yine Ukrayna yöresidir. Ancak bu kez yazar, hicivnin ağırlık merkezini bölge halkının günlük yaşamı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Konular gerçeğe daha yakındır. “Dikanka Hikâyeleri”nde ayrı ayrı ele alman trajik ve gülünç öğeler, ilginç bir üslupla ve hicivsel bir anlayışla bir araya getirilmişlerdir. Yazarın Rus edebiyatında, “gözyaşları arasında gülme” olarak adlandırılan geleneksel üslup özelliği, ilk kez bu eserde kendini göstermiştir, Gogol, aynı zamanda “poşlost” poshlustyani bayağılık kavramının insan karakterinde kazandığı biçimi, yine ilk kez bu eserinde ortaya koymuştur.

Yazımızın ikinci bölümünü “Peterburg Hikâyeleri” oluşturmaktadır. “Peterburg Hikâyeleri”ni Gogol’ün 1827 yılında kısa bir süre yaptığı memurluk döneminin etkisiyle yazmış olduğunu düşünmek mümkündür, “Peterburg Hikâyelerinde büyük şehirlerin, özellikle, başkent Peterburg’un yaşantısı ele alınmaktadır. Ancak Gogol, bu yaşantıyı “zavallı, küçük adam”ın sembolü olan memurlar açısından incelemiştir, bu hikâyelerde yüksek rütbeye ve soyluluğa önem veren büyük şehir kurallarının küçük memurlar üzerindeki etkisi yansıtılmaktadır. Hikâyelerdeki memur tiplerinin bazıları şehir yaşamının haksızlıklarına ve zorluklarına karşı sessiz bir isyan halindeyken, bazıları içe kapanıp toplumdan uzaklaşmak zorunda kalmışlardır. Bazı memur tipleri ise topluma kabul edilmenin, saygı kazanmanın yolunu yüksek rütbede aramaktadır. Gogol, “Peterburg Hikâyeleri”nde “zavallı, küçük memur” un yaşam biçimini anlatırken, sadece çetin kuralların hâkim olduğu büyük şehir yaşantısını hicvetmekle kalmaz. Yazar, en acınacak durumdaki kahramanında bile gülünmesi, hicvedilmesi gereken bir yön bulabilmiştir. Gogol’ün “Peterburg Hikâyeleri “nde hicvinin odak noktasını büyük şehirde yaşayan küçük insan teması oluşturmaktadır.

Yazımızın üçüncü bölümünü/Gogol’ün son eseri olan “ölü Canlar” romanı oluşturmaktadır, “ölü Canlar”da Gogol, sanatsal olgunluğunun doruğuna ulaşmıştır. Bu romanda yazar bir yöreyi ya da bir şehri değil, tüm Rusya’nın bir tablosunu gözler önüne sermektedir. Çünkü Gogol daha önceki eserlerinde ayrı ayrı ele aldığı kahramanları ve olayları, “ölü Canlar” da eşsiz bir biçimde biraraya getirilmiştir. Toprak sahipleri başta olmak üzere memurlar, yöneticiler, kasabanın soyluları ve köylüler aracılığıyla yazar, yaşadığı çağın Rusya’sını hicvetmektedir.

Dördüncü ve son bölümde ise Gogol’ün hiciv sanatının anlatım teknikleri üzerinde durulacaktır. Yazar, anlatım tekniğinin temellerini de ilk eseri olan “Dikanka Hikâyeleri “nde belirlemiştir. Gogol, daha önceki dönemlerde yetişen yazarların kullandığı anlatım tekniklerini, tamamen kendine özgü bir biçimde ele almış ve geliştirmiştir.

Yazımızda N.V.Gogol’ün, bugüne kadar Türkiye’de inceleme konusu olarak ele alınmamış hiciv sanatı üzerinde durmaya ve eserlerinde ortaya koyduğu insan doğasına özgü kusurların, her çağda geçerliliğini koruduğunu göstermeye çalışacağız.

Zeynep Günal
Ankara 1988

GİRİŞ

N.V. GOGOL’ÜN YAŞAMI VE ESERLERİ (1809,1852)

Nlkolay Vasilieviç Gogol 1809 yılında Poltava eyaletinin Soroçinets kasabasında dünyaya geldi. Çocukluk yılları babasının, Mirgorod’un Vasilyevka köyündeki çiftliğinde geçti, 1818 yılında öğrenimine Poltava eyaletinde başlayan Gogol, 1821’de ise Nejin Yüksek İlimler lisesine girdi. Lisede geçirdiği bu yıllar içinde Gogol’ün çok yönlü yetenekleri olduğu ortaya çıktı. Bu dönemde bir kaç şiir, “Haydutlar” (Razboyniki) adlı bir trajedi, tarihi bir hikâye olan “Tverdoslaviç Kardeşler”i (Bratya Tverdoslaviçi) ve “Nejin Hakkında Birkaç söz veya Delilere Kanun Yazılmamıştır. (Neçto o Nejine ili durakam zakon ne pisan)adlı bir hiciv eseri yazdı. Ancak bu eserler, günümüze kadar gelememişlerdir. Gogol Nejin lisesinde öğrenimine devam ederken, Rus edebiyatında çeşitli çalkantılar yaşanmaktaydı. Klâsizm yerini yavaş yavaş yeni ekollere bırakıyordu. Liseye, A.S. Puşkin’in “Evgeni Onegin” adlı manzum eserinin dergilerde yayınlanan bölümleri getirilmekteydi. Okuldaki Alman Öğretmenler ise, daha çok Goethe ve Jean Paul’ün eserlerini okutmaktaydılar. Tüm bu etkiler altında. Gogol’ün 1826 dan sonra yazdığı mektuplarda mizah anlayışı, güzel söz söyleme sanatının yerini almıştır.

Gogol’ün sanat anlayışı, Nejin Lisesindeyken oluşmaya başlamıştır. Edebiyatın yanısıra Gogol’ü çeken bir sanat türü daha vardı: tiyatro. Okulda verilen piyeslerde Gugol, büyük bir zevkle rol alıyordu ve genellikle l.A. Krılov, D.İ. Forvizin gibi 18.yy. m ünlü hiciv yazarlarının eserlerindeki tipleri canlandırmayı tercih etmekteydi.

Gogol, 182 9 da liseyi bitirdikten sonra hem edebiyat çalışmalarını sürdürmek, hem de topluma hizmet etmek amacıyla başkent Peterburg’a yerleşti. Bir kaç ay sonra da V. Alov adı altında ilk nazım eseri “Gants Kühelgartsen” yayınlandı.

Ancak genç yazar, bu eseriyle umduğu başarıyı elde edemedi. Eski romantik anlayış içinde yazılmış olan poem, eleştiri dünyasında çok sert karşılandı. Hem Gogol’ün yeteneği, nazım türü eserler yazmaya uygun değildi hem de eser Rus yaşantısından çok Alman yaşantısını yansıtıyordu. Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan genç yazar “Gants Kühelgartsen ‘in kitapçılardaki örneklerini topladı ve hepsini yaktı.

Gogol, Peterbug’ta yaşadığı bu yıllarda küçük bir memurluk görevine girdi. Aynı zamanda Gogol, güzel sanatlar Akademisine gidiyor ve resim sanatıyla ilgileniyordu. Peterburg’ta sürdürdüğü bu yaşantı, onun edebiyat dünyasına yeni tipler kazandırması bakımından hayli ilginç malzemeler sağlamıştır.

Kendisinden önce Ukrayna’yla ilgili eserler yazan sanatçıları örnek alarak, Ukrayna hakkında edindiği bilgilileri büyük bir ustalıkla kullandı, 1829 da “Veçera na hutore bliz Dikanki” (Dikanka Yakınlarındaki Bir çiftlikte Akşam Toplantıları) adını verdiği düzyazı eserini tamamladı. 1831 yılında eserin ilk bölümü, 1832 yılında ise ikinci bölümü yayınlandı. . “Dikanka Hikâyeleri” Gogol’ün Peterburg edebiyat çevresiyle yakınlaşmasını sağladı. V.A.Oukovski, P.A.Pletnev ve daha sonra kişiliğinde, arkadaş ve öğretmen bulduğu ünlü şair A.S.Puşkin’le tanıştı.

“Dikanka Hikâyeleri” eleştiri dünyasında büyük bir hayranlık uyandırdı, özellikle, Belinski ve çevresindekiler bu genç yeteneğin eserini göklere çıkardılar. “Dikanka”yı büyük bir heyecanla karşılayan Puşkin arkadaşı A.F. Voyevkov’a yazdığı mektupta (1832) şunları söylemekteydi.

“….Dikanka’yı şimdi bitirdim. Eser hayrete düşürdü beni. İşte gerçek, içten, yapmacıktan uzak neşe buna denir. Nasıl bir şiirdir bu, nasıl bir duygusallıktır? Bu hikâyeler şimdiki edebiyatımızın o kadar dışında ki halkı bu neşe dolu kitapla kutluyor, tüm içtenliğimle genç yazarın başarılarının devamını diliyorum….”

“Dikanka” hikâyeleri Gogol’ün sadece Rusya’da değil diğer Slav ülkelerinde de büyük bir ün kazanmasını sağladı.

1832 de Gogol M.P.Pogodin ve S.T. Aksakov’la, ünlü aktör M.S. Sçepkin’le, Ukrayna folklor uzmanı M.A Maksimoviç’ le tanıştı. Edebiyat çalışmalarının yanısıra Gogol Ukrayna tarihi ve genel tarihle ilgilendi. 1834 yılında arkadaşı Pletnev’in aracılığıyla, Peterburg üniversitesinin Tarih bölümünde profesör oldu. Ancak öğretmenlikte başarı gösteremediği için, 1835 te Gogol üniversiteden ayrıldı. Gogol, bu sıralarda tarih üzerine yaptığı çalışmaları “Arabeski” adı altında toplayarak bir gazetede yayınladı. Bu makaleler arasında “Ortaçağ Hakkında” (O srednih vekah), “Genel Tarih Dersinin öğretimi” (O prepodavanii vseobşçey istorii) ve “Al-Mamun” gibileri sayılabilir Yazarın Ukrayna tarihi ile ilgili incelemeleri ve Ukrayna halk şarkıları derlemesi “Taras Bulba” adlı uzun hikâyesi için yeterli malzeme sağladı. 1835 yılının başında, “Taras Bulba”nın da içinde yer aldığı “Mirgorod” adlı bir hikâye kitabı yayınlandı. Gençlik döneminin başlangıcında yazdığı en üstün eser sayılan “Mirgorod”u Gogol; sanatının yeni bir dönemi olarak kabul etmiştir. “Mirgorod” hikâyelerinde tasvir edilen ortamın genişlemesi, her hikâyenin kendine özgü içeriği, karakterlerin netliği, işlenişlerindeki derinlik, olayların anlatım biçiminde göze çarpan açıklık ve bütünlük yazarın dilindeki nüansların çeşitliliği kısaca her şey Gogol’ün sanat gücündeki olağanüstü gelişmeyi göstermektedir. Eserin en Önemli yönlerinden bir tanesi de, Gogolü Rus edebiyatında yeni bir dönemin başına koyan ve en etkili edebiyat akımının kurucusu yapan özelliklerini büyük bir güçle yansıtmasıdır.

“Mirgorod” adlı kitabın içinde yer alan hikâyelerden “Taras Bulba” Rus eleştiri sanatında “Rus Homeri” şeklinde adlandırılırken, İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in

Nasıl Küstüklerinin Hikâyesi” ve “Eski Zaman Beyleri” “göz yağları arasında gülme” deyimiyle karakterize edilmiştir. Kitaptaki son hikaye ise “Viy” dir. “Viy” fantastik bir atmosfer içinde geliştiği için, “Dikanka Hikâyeleri”yle “Mirgorod” hikâyeleri arasında bir geçiş niteliği taşımaktadır.

1836 yılında Puşkin1in etkisiyle ” Sovremennik” gazetesinde çalışmaya başlayan Gogol, burada “Araba” (Kolyaska) ve “Burun” (Nos) hikâyeleriyle çeşitli makalelerini yayınlama olanağı buldu. Yazar, aynı yıl “Nevski Caddesi” (Nevski prospekt), “Portre” (Portret), “Palto” (Şinel) ve “Bir Delinin Notları” (Zapiski sumasşedşego) adlı hikâyelerini yazdı. “Burun” ve “Araba” dahil olmak üzere bu hikâyeler, “Peterburg Hikâyeleri” adı altında toplanmıştır.

Bu hikâyelerden bazılarında “zavallı, küçük adam”ın büyük şehirlerdeki dramı dile getirilmektedir. Bu tema özellikle, “Palto” ve “Bir Delinin Notları”nda büyük bir güçle yansıtılmıştır. Gogol’ün “zavallı, küçük adam” tipini, küçük rütbeli memurlar simgelemektedirler.

Küçüklükten itibaren tiyatroya duyduğu ilgi, Gogol’ ün 1833 ve 1836 yılları arasında ortaya koyduğu eserlerinde kendini açıkça göstermektedir, “3. Derece Vladimir Nişanı”, “Bir Evlenme” ve “Müfettiş” yazarın tiyatro eserlerinin en tanınmışlarıdır. Bu eserler insanoğlunun dramı, yaşamın tasviri ve sosyal hiciv üstüne kurulmaz Rus güldürü sanatının ileri dönemlerdeki gelişimine ilişkin ilk işaretler sayılmaktadır. Gogol’ün “3. Dereceden Vladimir Nişanı” adlı güldürüsü, yarım kalmıştır. 1835 te “Nişanlılar” olarak başladığı, daha sonra “Bir Evlenme” adını verdiği güldürüsü bittiğinde Gogol eserin kopyalarını, düşüncelerini söylemesi için Puşkin’e verdi. Gogol, ayrıca Puşkin’den yeni başlayacağı başka bir eseri için “saf Rus fıkrası” denebilecek bir konu vermesini istedi. Aynı yıl yazar, arkadaşı Pogodin’e “şimdi daha fazla güleceksiniz. Hazır olun yeni bir güldürü geliyor.” diyordu. Konusunu büyük şair Puşkin’in verdiği ve Gogol’ün şaheserlerinden sayılan “Müfettiş” güldürüsü, böylece doğdu. “Müfettiş” 1836 yılında, önce Peterburgun “Aleksandrinski Tiyatrosu”nda daha sonra ise Moskova’da sahnelendi. özellikle, bürokratik düzenin eleştirilmesi yönetimin ileri gelenleri tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı, ünlü eleştirmen V.G. Belinski’yle çevresindekiler ise “Müfettiş” adlı bu tiyatro eserini ve yazarını göklere çıkarıyorlardı. Onların övgülerine karşın Gogol, “Müfettiş”le umduğu başarıyı elde edemedi. Aktör M.S. Sçepkin’e “Oyunun etkisi büyük ve gürültülü oldu. Herkes bana karşı memurlar, yaşlılar ve saygın insanlar, çalışan kişiler hakkında böyle konuşmaya kalkıştığım için, dünyada bana göre kutsal bir şey kalmamış olduğunu söylemeye başladılar. Polisler, tüccarlar, edebiyatçılar herkes herkes bana karşı…. Artık komedi yazarı olmak ne demekmiş çok iyi anladım. En ufak bir gerçek sergilendiğinde, sadece bir kişi değil tüm kitle sana karşı çıkıyormuş” diyerek duygularını belirtmiştir.

“Müfettiş” le gelen hayal kırıklığını hafifletmek için Gogol 1836 da Rusya’dan ayrılarak İsviçre’ye gitti.

Konusunu yine Puşkin’in verdiği “ölü Canlar” (Mertvieduşi) adlı romanı üzerinde çalışmaya başladı. 1837 de Paris’e geçen Gogol, burada Puşkin’.in ölüm haberini aldı. En iyi dostunun, yol göstericisinin ölümü Gogol’ü derinden sarstı. Ancak “ölü Canlar”ı onun kendisine bıraktığı bir vasiyet olarak kabul ederek roman üzerinde azimle çalışmaya devam etti. Gogol aynı yıl Roma’ya gitti. İtalya Gogol’ün yeni yurdu olmuştu: “Burada doğdum. Rusya, Peterburg, kötü insanlar, Kürsü, tiyatro herşey artık benim için bir rüya oldu. Yurdumda yeniden doğmuş gibiyim. Ruhumda gökyüzü ve cennet var sanki… hiç bu kadar neşeli, yaşamımdan memnun hissetmemiştim kendimi. “Roma, Gogol için sadece güzel bir doğa parçasından ibaret değil, aynı zamanda bir müzeydi. Burada bulunan Rus ressamlarıyla tanıştı, kendisi de resim yapmaya başladı. Yurt dışında kaldığı bu ilk üç yıl Gogol’ün yaşantısında estetizmin hâkim olduğu bir devredir.

1839 yılında Zaporojye kazaklarının yaşamını anla-* tan bir kitaba başladı ancak başarısız olduğunu düşünerek yaktı. Artık Gogol için tek amaç, “ölü Canlar” romanını yazmak olmuştu. 1839 Eylülünde Gogol, kısa bir süre için Moskova’ya geri döndü. Rusya’da kaldığı süre içinde izlenimleri daha da gelişti. 1840 ta tekrar İtalya’ya geçti ve “ölü Canlar”ın ilk cildini bitirdi. Eseri 1841 de Rusya’ya götürdüğünde Moskova’ya gelen Belinski’yle karşılaşınca, ondan el yazmalarını Peterburg komitesine götürmesini istedi. Mayıs 1842 de ilk cildi çıkan “ölü Canlar” romanı, ilerici görüşlere sahip edebiyatçılar arasında çok olumlu bir etki yarattı. Hem batılı hem de Slavist eleştirmenler romanı, gerçekçi ve acıklı şiddetliliğiyle değerlendirip kabul ettiler.

Subjektivizmin üstünlüğü ve yüksek lirik coşku, herkesten çok Belinski’yi etkilemişti. Romanda ön plânda tutulan tipler Gogol’ün deyişiyle, “birkaç çirkin toprak sahibi”dir.

“ölü Canlar” da, Gogol’ün sanatını oluşturan tüm özellikler biraraya getirilmişlerdir. Bu nedenle romanı Gogol’ün sanat yaşamının doruğu olarak nitelendirmek gerekir.

1842 yılında Gogol tekrar yurt dışına gitti, “ölü Canlar”ın ikinci cildi üzerindeki çalışması, yazarı memnun etmediği gibi yıpranmış moralinin daha da zayıflamasına neden oluyordu. Zaman zaman içinde büyük bir güç hissederek, çalışmaya tekrar tekrar başlıyor ve arkadaşlarına üstün bir eser ortaya koyacağına dair vaatte bulunuyordu. 1845 yılının sonunda ikinci cildin bir kaç bölümünü yaktı. Aynı yıl Gogol, “Dostlarla Yazışmalar” adlı eserini yayınladı. Daha önceki eserlerinde ortaya koyduğu düşüncelerinin, tam tersi bir tutum içinde olduğu gerekçesiyle, yazarın “Dostlarla Yazışmalar” kitabı büyük tepkiler aldı. Bu tepkiler Gogol’ü çok sarstı. Hemen hemen “Dostlarla Yazışmalar”da ortaya konan fikirlere paralel düşüncelere sahip Serebreyev ve Aksakov bile eseri “zararlı, görgü dışı” diye yorumluyorlardı. Gogol eserinin, içinde yarattığı üzüntüyü Jukovski’ye şöyle anlatmaktaydı: “Kitabın yayınlanması tam bir darbe oldu: halka, arkadaşlarıma inen bir darbe, benim içinse en büyük darbe….”

“Dostlarla Yazışmalar”! alaylı bir biçimde şeytan işi olarak nitelendiren Pavlov’un eleştirisini Gogol yine alayla geçiştirmişti. Ancak Gogol’ü en çok üzen Belinski’nin eleştirisiydi. 1847 de Gogol’e yazdığı mektupta Belinski yazara ağır suçlamalarda bulunuyordu:

“….Siz de açıkça görüyorsunuz ki, aynı fikirlere sahip olan insanlar bile kitabınız karşısında gerilediler. Eğer kitabı içten gelen,samimi bir fikir nedeniyle yazmış olsaydınız halka yapacağı etki değişmezdi. Eğer herkes kitabı, kurnaz ama saf dünya inançlarına İlâhi bir yolla ulaşmak için kullanılan bir oyun olarak algılamışsa bunun tek suçlusu sizsiniz. Bu hiç de şaşırtıcı bir şey değil.

Asıl sizin bunu şaşırtıcı bulmanız şaşırtıyor beni. Bunun nedeni sizin Rusya’yı sadece bir ressam gözüyle tanımanız, düşünce adamı olarak değil.,..”

Gogol, “Dostlarla Yazışmalar” adını verdiği eserinin kendisine karşı uyandırdığı tepkiyi hafifletmek için “ölü Canlar”ın ikinci cildine ağırlık vermeye başladı. Romanın ikinci cildinde Gogol’ün amacı, ciddi ve ahlâki bir eser ortaya koymaktı. Ancak böyle bir eser yaratmak Gogol’ün üslubuna ters düşüyordu. Çünkü yaşamı boyunca yazdığı eserlerinde Gogol,her zaman bayağılıkların ve karikatüristik tiplerin yaratıcısı olmuştu.

Rusya’ya dönmeden önce, 1848 de Kudüs’e uğradı. Bu ziyaret, yazarda beklediği olumlu etkiyi yapmadı. Hatta dinsel yaşamla, çalışma yaşamı öylesine içiçe girdi di ikisi birbirini yönlendirmeye başladı. İkinci cilt üzerindeki çalışmalar çok ağır ilerliyordu. Yaşamının sonuna doğru Gogol büyük bir bunalım geçirdi. 11 Şubat 1852 de hastalığının etkisiyle “ölü Canlar”m ikinci cildini bir kez daha yaktı. 21 Şubat 1852 de geçirdiği bunalıma dayanamayarak öldü.

İ.S.Turgenev Gogol’ün ölümünün ardından şunları yazıyordu: “Gogol öldü!,. Hem de hepimizin bu uzun süren suskunluğuna son vereceğini, sabırsız beklentilerimizi boşa çıkarmayacağını düşündüğümüz bir anda geldi bu acı haber. Evet o öldü, artık ölümünün bize verdiği acı hakka dayanamayarak büyük diyebileceğimiz bir insandı. Edebiyat tarihimizde adıyla devir yaratan bir insandı..”

Şüphesiz ki Gogol, edebiyatçıların ve eleştirmenlerin belirttikleri gibi “Rus nesir sanatının atası” kabul edilecek kadar üstün bir sanatçıydı. Edebiyat alanında ona Öncü olmuş başka Rus yazarlar bulunmasına rağmen Gogol’ün sanatını kullanmakta gösterdiği başarı eşsizdir. N.V. Çernişevski, Gogol’ün Rus düzyazı sanatının atası olarak kabul ettiğini şu sözleriyle dile getirmiştir:

“….Günümüze kadar bir takım nesir eserleri yazılmıştır ve yazılmaktadır. Hatta bir gün nesir, nazım sanatını geçecek ve üstün bir hale gelecektir. Ancak, edebiyatamızın bu dalına gerçek kimliğini kazandıran yazar Gogol’dür. o, bu güne kadar devam eden ve uzun bir süre daha devam edecek olan nesre kesin bir yön veren tek yazarımızdır…”

Gogol’ün sanatının kendinden sonra gelen pek çok ünlü Rus yazarı için de büyük bir önemi vardır. Hatta F.M. Dostoyevski’nin bu konuda, “biz hepimiz Gogol’ün “Palto” sundan çıktık” dediği ileri sürülmektedir. Gerçekten de bu dâhi yazarın, insanı kimi zaman ciddi düşüncelere sürükleyen eligmatik yönünü, Dostoyevski genişletip psikolojik bir boyut getirirken genç Anton Çehov ve Saltıkov Sçedrin gibi yazarlar ise onun hiciv sanatında ortaya koyduğu gelenekleri benimsemişlerdir.

Gogol’ün sanatının, 19.yy. Rus edebiyatının batı edebiyatıyla kıyaslanacak bir düzeye ulaşmasını sağladığı da bilinen bir gerçektir. Danimarkalı eleştirmen Georg Brandes Gogol’ün sanatını, yerini ve Rus edebiyatını getirdiği düzeyi: “Rus edebiyatında gerçekçi ekol’ün yaratıcısı olan Gogol sayesinde, Ruslar Avrupa’yı bile geçtiler..». Gogol, henüz yeni ortaya çıktığı sıralarda sadece bir yazardı. Ancak Gogol’ü kendinden önceki yazarlarla kıyaslarsak, onun ne kadar ayrı bir yeri olduğunu anlarız.” diyerek belirtmiştir.



“DİKANKA YAKINLARINDAKİ BİR ÇİFTLİKTE AKSAM TOPLANTILARI”

“Dikanka Yakınlarındaki Bir çiftlikte Akşam Toplantıları”, adlı sekiz hikâyeden oluşan bu eserin hem Gogol’ün edebiyat yaşamında hem de Rus edebiyat tarihinde büyük bir önemi vardır. Gogol, ilk nazım eseri “Gants Kühelgartsen” ile gelen başarısızlığı 1831 ve 1832 yıllarında yayınladığı “Dikanka Hikâyeleri” yle eşsiz bir başarıya dönüştürmüştür. Gogol bu eseri sayesinde yeteneğini eleştiri dünyasına kesin olarak kabul ettirmiştir. “Dikanka Hikâyeleri” nin Rus edebiyat tarihindeki önemi, o güne kadar yazılmış en mükemmel nesir eseri olmasından kaynaklanmaktadır.

Eserde yer alan hikâyelerin konuları Ukrayna halkının yaşam tarzını, inanışlarını ve efsanelerini anlatan bir temel üzerinde gelişmektedir. Gerçek büyük ölçüde güldürü, hiciv, romantizm ve fantazi özellikleriyle içiçe geçmiş bir durumdadır. “Dikanka Hikâyeleri”nin hemen hemen çoğunda olaylar ve kahramanlar son derece gülünç, hicivsel öğelerle kaynaştırılmıştır. Fantaziyle romantizm ise eserin bu iki özelliğini tamamlayıcı bir rol oynamaktadırlar. Hikâyelerin hepsinde şeytanlar, cadılar, büyücüler ve insan kılığına girmiş hayali yaratıklar vardır. Bu hayali yaratıklar insanların yaşantılarına karışarak trajik, komik ya da mutlu sonla biten olayların meydana gelmesine neden olurlar, örneğin,ayrı kalmış sevgililer onların sayesinde kavuşurlar, mutlu bir evliliği olan gençlerin şeytana kapılmaları onların ölümlerine yol açar, kaybolan bir yazının bulunmasına kâğıt meraklısı cadılar yardım eder, büyücü baba bir insanla evlenen kızından intikam almaya çalışır. Tüm bunlar, “Dikanka Hikâyeleri”nin romantik ve fantastik özelliklerini ortaya koymaktadır. Köylü genç kızların sarhoş kazağı kendi evi diye muhtarın evine sokmaları, sokağın ortasında gopak dansı nasıl yapılır konusunun tartışılması, şeytanın dinsel konulu resimler yapmasını engellemek için demircinin tuvaline boya dökmesi, kolunu ittirmesi, saf köylünün şeytan yüzünden korkuyla evden dışarı fırlarken kalpak yerine başına çömlek geçirmesi gibi olaylar ise hem komik hem de alaycı bir anlatım taşımaktadır.

Hiciv bakımından, eserin her iki bölümün başlangıç kısmını oluşturan önsözlerle birlikte şu hikâyeleri ele alacağız: “Soroçinsk Panayırı” (Soroçinskaya yarmarka), “Mayıs Gecesi veya Boğulan Kız” (Mayskaya noç ili utoplennitsa), “Noel Arifesi” (Noç pered rojdetsvom), İvan F. Sponka ve Teyzesi” (İvan F. Sponka i ego tetuşka). Bunların dışında kalan hikâyeler ciddi ve trajik bir yapı göstermektedirler.

Her iki bölümün girişini oluşturan önsözler, Ukraynalı bir çiftlik sahibi olan Arıcı Sarı Panko’nun ağzından aktarılmaktadır. Arıcı Sarı Panko’nun anlatımında çocuksu ve saf dilli bir hava vardır. Ancak bu anlatım biçimi yerini zaman zaman keskin ve alaycı bir tona bırakır. İlk önsözün başlangıcında Panko arıcılıkla uğraşan bir çiftlik sahibi olarak, yazarlık gibi iddialı bir işe nasıl kalkıştığından sözetmektedir. Bu bölümde Panko’nun anlatımı samimiyet ve saflıkla doludur. Ancak bu,sadece sonraki paragrafta esas konuya geçmek için kullanılan bir giriştir:

“Böyle güzel sözler söylemeyi bir ay önce öğrendim. Yani sizin bu çiftçi kardeşiniz burnunu kulübesinden dışarıya bir uzattı ki görmeyin. Bu tıpkı bir beyefendinin odasına girmeye benziyor. Kalabalık etrafınızı sarar, aptala dönersiniz. Bunların uşaktan farkı olsa neyse. Ama hepsi üstü başı yırtık çocuklar gibi kimseler, üstelik suratlarına bakarsanız arka avluda didinip dururken size dönüp, ayaklarını yere vura vura “Hey nereye gittiğini sanıyorsun sen!Defol git mujik” diye bağıran bir dilenciye benzetirsiniz…” (S.19)

Panko burada üstü kapalı bir biçimde edebiyat dünyasıyla alay etmektedir. Açıkça görüleceği gibi edebiyat dünyasına yeni adım atmış bir yazarın durunu, bir beyefendinin evine ilk kez giren mujiğinkiyle kıyaslanmaktadır.

Yeni bir yazarı zor kabul eden ve edebiyat ortamına hâkim olan kişiler ise,mujiği şaşkına döndüren uşaklara benzetilmektedirler. Gogol’ün Panko aracılığıyla ortaya koyduğu bu alayın amacını, “Gants Kühelgartsen” le kendisine yöneltilen ağır eleştirilerin intikamını almak olarak düşünebiliriz.

Panko bu ilk önsözünde, Ukrayna’ya özgü akşam toplantılarını lirik bir anlatımla resmederken bu toplantıları büyük şehirlerde verilen balolarla kıyaslamaktan da geri kalmaz : “Karanlık çöktüğü gibi, belki de bir sokağın sonunda ateş yakılır, uzaktan kahkaha ve şarkı sesleri duyulur. Derken onlara bir balalayka katılır, hemen arkasından kemanlar başlar bir bağırış çağırıştır gider…. İşte bizde bu eğlencelere “akşam toplantıları” derler, izin verirseniz bizim toplantılarımızın sizin balolarınıza benzediğini söylemek cesaretini göstereceğim; gerçi farklılıklar mutlaka vardır ama…! Siz balolara ayaklarınızı sağa sola döndürmek, sonra da belli olmasın diye elinizle ağzınızı kapatarak gizli gizli esnemek için gidersiniz….” (S.20)

Bu karşılaştırmada Panko, büyük şehirlerdekinin aksine köylerde ya da küçük yerleşim yerlerinde insanların içtenliklerini ve doğallıklarını kaybetmediklerini vurgulamaktadır. Onların toplantılarındaki neşenin kaynağı sadece keman, balalayka ve yakılan ateşler değil, davranışlarındaki içtenlikleridir. Oysa şehirlerde düzenlenen balolarda yapmacık davranışlar insanlara sıkıntıdan başka bir şey vermemektedir. Panko’nun ağzından yapılan bu yergide Gogol’ün, “Dikanka Hikâyeleri” ni yazdığı sıralarda büyük şehir insanlarıyla yeni tanışmış bir kişi olarak köy insanının duygularını yansıtmaya çalıştığını düşünebiliriz.

Panko önsözünü tanıdığı iki kişiyi anlatarak devam ettirir. Bunlardan biri köyün zangocu Foma Grigoryeviç’tir.

“….Foma Grigoryeviç pek çok köy zangocunda gördüğümüz alacalı bulacalı gömleklerden giymez, ne zaman uğrarsanız uğrayın ince çuhadan yapılmış, Poltava’da arşınını altı rubleden aldığı patates nişastası renginde bir cüppeyle karşılar sizi. Köydeki hiç kimse çizmesinden kötü kokular çıktığını iddia edemez. Ama herkes onları, sanırım, bir mujiğin lapasına seve seve koyacağı iyi cinsten bir yağla temizlediğini bilir. Çoğu meslekdaşının yaptığı gibi burnunu cüppesinin eteğine silmez. Dört bir kenarı kırmızı iplikle işlenmiş, büyük bir itinayla katlanmış beyaz mendilini çıkarır. Gerekeni yaptıktan sonra tekrar, herzamanki gibi onikiye katlar ve cebine tekrar koyar…”1 (S.21)

Panko, Foma Grigoryeviç’ten saygı dolu bir hava içinde söz etmektedir. Anlaşılacağı gibi Panko için bir insana saygı göstermenin ölçüsü onun giyimidir, Foma Grigoryeviç ‘in giyimine dikkat etmesi, onu toplum içinde saygı değer yapmaya yeterli bir nedendir. Bu tür bir değerlendirme sadece Panko’nun değil, aynı zamanda, onun temsil ettiği topluluğun da yargı biçimini ortaya koymaktadır. Dış görünüşü bu kadar ideal olan köy zangocunun kişiliğinden söz etmek yerine Panko tasvirini, onun burnunu temizledikten sonra özenle on ikiye katladığı süslü mendille bitirir.

Foma Grigoryeviç’ten sonra Panko Ukrayna dışında öğrenim yapıp tekrar evine geri dönen bir beyefendi’yi tanıtır. Bu “beyefendi” toplantılarda, gördüğü öğrenimin etkisiyle çevresindekilerden daha farklı konuşmaktadır.

Bu da Panko ve çevresindekileri öfkelendirir. Çünkü onun konuştuğundan pek bir şey anlayamamaktadırlar. Hatta Foma Grigoryeviç onu, Latince öğrenimi gören ve evine döndüğünde, sürekli her kelimenin sonuna “us” eki koyarak konuşmasını anlaşılmaz hale getiren bir köylü gencine benzemekle suçlar. Gerek Panko ve Foma Grigoryeviç1in gerekse diğerlerinin bu “beyefendi” ye böylesine sert çıkmalarının, konuşmasını “anlaşılması güç” şeklinde nitelemelerinin kökeninde biraz kıskançlık ve küçük bir yerde yaşayıp tam bir öğrenim görmemenin acısı yatmaktadır. Gogol burada aslında öğrenim görmüş “beyefendi” yerine, Panko ile çevresindeki diğer toprak sahiplerinin takındığı bu düşmanca tavrı göstererek, onlarla alay etmek istemiştir.

İkinci bölümdeki hikâyelerin önsözü ilkine göre daha kısadır. Burada da aralarında bağlantı bulunmayan iki sözcüğün saçma bir biçimde birleştirilerek “alogizm” elde edildiğini görüyoruz, örneğin Panko “biz öyle boş şeyler konuşmayız, kültürümüzü artıran, yararlı konulardan sözederiz.” der. Böylece sözün kültür artırıcı konulara gelmesi beklenirken, Panko birden toplantıya katılanların saatlarca‘”elma salamurası nasıl yapılır?” gibi bir konu üzerinde tartıştıklarını anlatmaya başlar. Gogol’ün hicvinin odak noktası “kültür” le “elma salamurası” arasında kurulan saçma bağlantıdır. Bu saçmalık gerçekte, o toplantıda bulunanların kültür anlayışları konusunda bir fikir vermektedir.

Aynı önsözde, rütbe konusundaki hicivlere de rastlıyoruz. İlk önsözden tanıdığımız “beyefendi” elma salamurası yapımında değişik bir yöntemden söz edince diğerleri ona çok kızarlar. “Beyefendi” nin bu tavrını dayısının yüksek rütbeli bir kimse olmasına bağlarlar. Hatta bu konuda ait olduğu çevrenin tipik bir temsilcisi olarak Panko şunları söyler:

“Size bir şey söyleyeyim mi sevgili okurlarım: Şu dünyada rütbeden kötüsü yoktur. Efendim, bir zamanlar beyimizin dayısı komisermiş. Komiserlik te diğer rütbeler gibi bir rütbe alt tarafı.” (S.136)

Görüldüğü gibi konu iyice dağılmış kültürden elma salamurasına, oradan rütbe kıyaslamasına geçmiştir. Aslında Panko’nun esas itirazı rütbeye değildir. Komiserlik rütbesinin övünmeye değmeyecek, küçük bir rütbe olmasınadır. Yoksa o da hemen hemen herkes gibi, rütbenin kesin hâkimiyetine inanmaktadır. Ona göre yüksek rütbe sahibi bir insan her ortamda tartışmasız söz sahibidir. Bu konuyu “Tanrıya şükredelim ki komiserlikten yüksek daha bir çok rütbe var” sözleriyle bitirir. Rütbe tıpkı Foma Grogoryeviç’in giyimi gibi, kişinin toplumdaki değerini belirleyebilecek bir ölçü olarak düşünülmektedir.

Ayrıca Sarı Panko’nun ağzından aktarılan bu önsözlerde, sürekli toplantı düzenleyerek, saçma hikâyeler anlatıp dinlemekten başka bir şey yapmayan Ukraynalı toprak beyleri alaya alınmaktadır. Belki de bu çevrenin temsilcisi olan Arıcı Sarı Panko giyime ve rütbeye tartışmasız saygı göstermesi, kültür denince elma salamurası gibi konulardan söz etmeye başlaması nedeniyle yazarın ençok alaya aldığı tiptir. Tüm bunlara rağmen Arıcı Sarı Panko Gogol’ün yarattığı en sevimli ve unutulmaz kahramanlardan biridir.

Önsözler gibi hikayeler de Arıcı Sarı Panko tarafından aktarılmaktadır. Birinci ciltte yer alan ilk hikâye “Soroçinsk Panayırı” dır. Hikâyede karşımıza kazağından çingenesine, Rusuna, tüccarından papazına oğluna kadar pek çok tip çıkar. Bu nedenle olayın geçtiği yeri mal ya da yiyecek satışı yapılan bir panayırdan çok, insan panayırı olarak düşünebiliriz.

Hikâye saf bir köylü olan Solopi’nin karısı Hivriya ve kızı Paraska’yla panayıra gitmesiyle başlar. Gritsko adlı bir genç Paraska’ya âşık olur ve onunla evlenmeye karar verir. Solopi’nin bu işe razı olmasına karşılık üvey anne, delikanlı ona “Bu kadın tam bir şeytan” dediği için evlenmelerine izin vermek istemez. Bu arada panayırda domuz kılığına girerek kırmızı kaftanın tek kolunu arayan şeytanla ilgili bir söylenti çıkar. Solopi ve ailesi, dışarıda şeytanla karşılaşma korkusundan bir kaç satıcıyla birlikte bir tanıdıklarının evinde konaklamaya karar verirler. Evde toplananlar gece sürekli bu şeytanla ilgili hikayeler anlatırlar.

İçlerinden biri pencerede domuz suratı gördüğünü söyleyince herkes paniğe kapılır. Solopi kendini dışarı atar. Koşmaya başlar, arkasından takip eden kişiyle çarpışınca yere yuvarlanırlar. Solopi bunun şeytan olduğuna inandığından dehşet içinde kalmıştır. Ama büyük bir cesaretle gözlerini açınca bunun karısı olduğunu görür. Paraşka’ya âşık olan Gritsko ise onunla evlenmek için bu şeytan masalından yararlanmaya karar verir. Plânını bir çingenenin yardımıyla uygulamaya başlar. Zavallı Solopi sabah uyanınca arabasında kırmızı bir kaftan kolu bulur. Bu onun için felaketlerin başlangıcı demektir. Kendi kendine düşüncelere dalmışken bir kaç kişi onun üstüne atılır ve “at hırsızı” diye yakalar. Solopi’nin çaldığı idda edilen at, aslında, onun olduğu halde cezalandırılır. Ama Gritsko hemen onu kurtarmaya koşar. Böylece Solopi delikanlının kızıyla evlenmesine izin verir.

Hikâyede halkın, şeytanın etten kemikten bir yaratık olarak sağda solda koşuşturduğuna inanması, önce bununla ilgili masallar uydurmaları sonra bu masallara inanarak dehşete kapılmaları eğlenceli bir dille anlatılmaktadır. Bu söylentilere en fazla inanan kişi ise saf Solopi’dir. Arabasında kırmızı bir kaftan kolu bulduğunda, bunun şeytana ait olduğuna inanan Solopi şunları söyler:

“Görüyor musun aksiliği, nasıl satış yaparım şimdi diyordu atın ipini çözüp meydana sürüklemeye çalıştığı sırada panayıra gelirken içime çöken sıkıntı boşuna değilmiş meğerse, cılız inek ölüp gidecekti az kalsın, öküzler de iki kez yarı yolda eve dönmeye kalkmışlardı. Aah, şimdi hatırladım pazartesi günü çıkmadık ki yola! Bu yüzden herşey ters gidiyor yal Bu şeytan da amma gezme meraklısıymış,ne var sanki tek kollu kaftanla dolaşsa; ama aklı fikri iyi insanlara rahat vermemek te yal Tanrı korusun ama, eğer ben şeytan olsaydım gece yarıları lanet bir kumaş parçası için böyle koşturmazdım. ” (S.54)

Hikâyeyi böyle aktaran Panko, Solopi’nin bu düşüncelerini “filozofça” diye değerlendirmektedir. Bu değerlendirmeden Panko’yla çevresindekilerin,şeytanla ilgili konular üzerinde konuşmayı ya da fikir yürütmeyi felsefe yapmak olarak nitelendirdiklerini anlamak mümkündür. İkinci önsöz’ de okuduğumuz “kültür” ve “elma salamurası” arasındaki bağ, bu kez şeytanla felsefe arasında kurulmuştur, örnek olarak verilen, yukarıdaki paragraf hem Solopi gibi sıradan halkın inançlarını hem de Panko gibi zengin toprak beylerinin felsefe konusundaki anlayışlarını göstermesi bakımından iki yönlü bir özellik taşımaktadır.

Panayırdaki halkın, düşüncesiyle bile dehşete düştüğü domuz kılığındaki şeytanın yanısıra, hikâyede değişik bir başka şeytan imajı daha vardır. Hırçınlığı, para hırsı ve kıskançlığıyla bu şeytan, saf Solopi’nin karısı Hivriya’dır. Onun bu özelliğini ilk farkeden Paraska’nın talibi Gritsko’ dur. Delikanlı Paraşka’уa laf atarken üvey anneyi de iğnelemekten geri kalmaz:

“Beyaz kaftanlı delikanlı Ne güzel bir kız} diye gözlerini genç kızdan ayırmadan devam etti söze Bir kez öpebilmek için varımı yoğumu verirdim. Hemen önünde de bir şeytan oturuyor.” (S.31)

Bunu izleyen “şeytan görsün yüzünü, şeytan sakalını yaksın” gibi laflarla dolu tartışmada, Hivriya’nın gerçek kişiliği iyice ortaya çıkar.

Pencerede görülen domuz yüzünden, sokaklarda korkudan yere yuvarlanan Solopi’yle Hivriya’nın halini gören çingeneler arasında geçen konuşma da Gritsko’nun fikrini doğrulamaktadır.

” -‘ Durun burada bir şey var, ışığı getirsenize.’ Yanlarına bir kaç kişi daha gelmişti. ‘Bu da ne Vlass?’

‘Galibe iki insan biri üstte öteki ise altta kalmış, bunlardan hangisi şeytan anlaşılmıyor.’ ‘üstteki kimmiş bak bakalım. ‘ ‘Bir kadın.’ Şeytan o işte-‘ ‘Kadın adamın tepesine çıkmış; bu kadın kesinlikle ata binmesini iyi biliyor.’ dedi kalabalıktan birisi…. Gittikçe artan gürültü ve kahkahalar bizim ölüleri uyandırdı, bunlar Solopi ile karısıydı ” (S.52)

Hivriya’nın şeytanlığı sadece herkesin bakarak karar verdiği gibi hareketleri ve konuşma tarzıyla sınırlı değildir. Genellikle şeytan insanları zayıf yerlerinden yakalayarak esiri haline getiren bir yaratık olarak düşünülür. Hivriya’da kocasının saflığından, pasif bir adam olmasından yararlanıp ona her istediğini yaptırmaktadır. Ayrıca geceleri gizlice buluştuğu papazın obur oğlunu yaptığı reçel, börek, çörek gibi yiyeceklerle cezbetmeye ve böylece kendi esiri уapmaya çalışmaktadır. Hivriya’nın esiri haline getirmeye çalıştığı bu kişinin, papazın oğlu olması onun şeytanla gösterdiği ortak özelliklerin en ilgincidir.

Hikâyede herkes, özellikle de Solopi etrafında domuz kılığına girmiş bir şeytan aramaktadır. Oysa Solopi bir değil bir kaç şeytanın arasına, hem de kendi isteğiyle düştüğünün farkında bile değildir. Daha önce de belirtildiği gibi karısı Hivriya herkesin tartışmasız kabul ettiği bir şeytandır. Solopi’nin kızı Paraska’yla evlenmek isteyen damat adayı Gritsko’nun, yaptığı kurnazca planla şeytandan aşağı kalır yanı yoktur. Kahramanın kendisine gelince, onun adının kökeninde gömlek ya da kaftan anlamındaki “salop” kelimesi yatmaktadır. Bu nedenle kaftanının tek kolunu arayan şeytanla aralarında dolaylı bir bağlantı olduğu düşünülebilir. Tüm bunların yanısıra panayırda dolaşıp, ortalığı karıştıran şeytanla ilgili hikâye zaten halkın uydurduğu bir şeydir. Kısaca söylemek gerekirse, hikâyede şeytanla insan içiçe geçmiş bir halde ele alınmıştır.

İlk ciltteki diğer hikâye ise,”Mayıs Gecesi veya Boğulan Kız”dır. Bu romantik hikâye yaşam sevinci ve gençlik coşkusuyla doludur. “Soroçinsk Panayırı”nın aksine, burada gözle görülen ve insanların hayatına doğrudan giren yaratıklar vardır. Bu hayali yaratıklar, dünyadaki olayların akışını etkileme yeteneğine de sahiptirler.

Hikâyenin konusu şöyledir. Köy muhtarı oğlu Levko’ nun köyün en güzel kızı olan Ganna’yla evlenmesine izin vermez. Levko babasına kızarak köyün bütün delikanlılarını toplar ve evinde kargaşa çıkarır. Bu olaydan sonra kimsenin yaklaşmadığı büyülü evin bahçesine kaçar ve orada bir ağacın altında uykuya dalar. Büyülü evin kızı Levko’yu uyandırır. Eğer üvey annesini bulursa ona istediğini vereceğini vaad eder. Levko üvey anneyi bulur, büyülü evin kızı da onun Ganna’yla evlenmesini sağlar.

Hikâyenin en ilginç tipi köy muhtarıdır. Panko köy muhtarını şu paragrafta tanıtmaktadır:

“Hakkında pek de hoş sözler söylenmeyen bu muhtar kim peki? Oo, muhtar köydeki en önemli kişidir… Köyde herkes onu görünce şapkasını çıkarır, genç kızlar ve hatta küçücük çocuklar bile “iyi günler” dileğinde bulunur. Hangi delikanlı onun yerinde olmayı istemez kil Köydeki bütün evlerin kapısı muhtara açıktır. İri yarı bir mujik bile, muhtarın kaba ve kalın parmakları onun sigara tablasında gezinirken şapkasını çıkararak saygıyla bekler. Köy toplantılarında veya mecliste yetkisi bir kaç oyla sınırlı olmasına rağmen, sınırı her zaman aşar. Kimi isterse onu yolu düzeltmeye, çukurları doldurmaya ya da hendek kazmaya yollardı ” (S.93)

Hikâye boyunca köy muhtarını bir insan değil, sadece devletin saygı duyulması gereken bir mevkii olarak görürüz. Köyde âdeta,muhtar yerine mevkii dolaşmaktadır. Ayrıca Panko’nun da onun adını hiç söylememesi ve hakkında sürekli köy muhtarı diye söz etmesi bu izlenimi kuvvetlendirmektedir. üst düzeyde görev yapan bir kişi olarak muhtar mevkiinin kendisine sağladığı fırsatları değerlendirmektedir. Hikâyeyi anlatan Panko, yüksek mevki sahibi kişilerin hakimiyetini tartışmasız kabul ettiği için onun fırsatları işine geldiği gibi kullanmasını çok doğal bir havada anlatmaktadır.

Köyün muhtarı hakkında verilen daha detaylı bilgiler, onun nasıl muhtar olduğunu ve bu mevkiinin onda ne gibi etkiler yaptığını açıkça göstermektedir.

“….Muhtar asık suratlı bir adamdır. Fazla konuşmayı sevmez. Anısı saygıdeğer çariçemiz, Büyük Katerina, Kırım’a geldiğinde muhtar refakatçi olarak seçilmişti. Tam iki gün ona hizmette bulunmuş ve çariçenin arabacısının yanında oturma şerefine erişmişti. Muhtar düşünceli bir tavırla baş eğip, ciddi ciddi başını sallamayı, uzun bıyıklarını burmayı ve kaşlarının altından kartal gibi bakmayı daha o zaman öğrenmişti. Yine o zamandan beri sözü döndürüp dolaştırıp, çariçeye nasıl refakat ettiğine getirmeye bayılır. Muhtar bazan, özellikle istemediği şeyleri duymamak için, sağır gibi davranmayı da pek sever. Muhtarın şıklıcra hiç tahammülü yoktur…. ” (S. 94)

Burada belirtilen özelliklere göre düşünceli bir tavırla baş sallamak, bıyık burmak ve “tek gözü kör” olmasına rağmen kartallar gibi bakmayı başarabilmek hem muhtar olmak hem de muhtarlık görevini yerine getirmek için yeterlidir. Nasıl Panko için saygıdeğer bir kişi olmanın ölçütü giyimse, köy muhtarı için de bu tür tavırlar takınmak saygınlık kazanmanın ölçütü haline gelmiştir.

Ondaki bu izlenimin nedenini, hem bu tür tavırların halk üzerinde istenen etkiyi bırakması, hem de kendisiyle aynı mevkii ve karakterde bulunan kişilerden gördüğünü yerine getirmesi şeklinde düşünebiliriz.

Panko “Köy muhtarı fazla konuşmayı sevmez” der. Aslında bunun, muhtarın konuşmayı sevmemesiyle bir bağlantısı yoktur. Onun kişiliğinde birinin mantıklı ya da düzgün konuşma konusunda kendinden bekleneni vermeyeceği için susmayı ve ciddi, ağırbaşlı bir tavır arkasına gizlenmeyi tercih ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca muhtarın sözü döndürüp dolaştırıp çariçeye refakat etmeye getirmesinin nedeni ise açıkça ortadadır. Hayatı boyunca yaptığı doğru dürüst tek işin bu refakatten öteye geçmediği yukarıda verilen iki paragraftan anlaşılmaktadır.

Muhtar politika yapmanın yolunu, sağır gibi davranmakta bulmuştur. Gerçektende bu davranış biçimi, haklarını dilediğince kullanan muhtar için son derece uygundur. Panko onun şık giyimine tahammül edemediğinden söz ederken anlatım tonu, adeta onun insanların dış görünüşüne değilde kafa yapılarına önem verdiğini ima eden bir hava taşımaktadır. Muhtarın gerçek karakteri ve giyim konusundaki bu olumlu tutumu arasındaki zıtlık, yazarın onun üzerindeki alayını iyice belirginleştirmektedir.

Gogol, Panko’nun ağzıyla gösterişçi, yapmacık tavırlarıyla muhtarlık görevini yerine getirdiğini sanan, gerçekte ise, karakter bakımından alt düzeyde bir tipi canlandırmaktadır. Köy muhtarı, Gogol’ün daha sonraki dönemlerde yazdığı eserlerde ortaya koyduğu devlet mekanizmasının önemli mevkilerinde bulunan, ancak yer kaplamaktan başka bir işe yaramayan kişilerin ilk örneği olarak kabul edilebilir.

“Dikanka Hikâyeleri” nin ikinci bölümünde yer alan “Noel Arifesi”, eserin hem en konik hem de en fantastik hikâyelerinden biridir.

Hikâye , şeytanın dinsel konulu resimler yapan demirci Vakula’dan intikam almak için Noel arifesinde yeryüzüne inmesiyle başlar. Vakula’nın Oksana adlı güzel bir kızı sevdiğini bilen şeytan, onların evlenmesine engel olarak intikam almayı plânlamıştır. O gece Oksana’nın babası, meyhaneye arkadaşlarıyla içki içmeye gitmek üzere yola çıkmıştır. Demirci onun yokluğundan faydalanarak plânını uygulamaya koyar: önce gökyüzündeki ayı çalıp etrafın kararmasını sağlar. Böylece kızın babası, karanlık bahanesiyle eve geri dönünce, demirciyi kızıyla yakalayacak ve bu saygısızlığından ötürü evlenmelerine izin vermeyecektir. Ancak şeytanın bu plânı gerçekleşmez. Etrafın karardığını gören ihtiyar baba, Vakula’nın annesinin evine gider. Vakula’nın gerçekte cadı olan annesi Soloha, köyün ileri gelen kişileriyle birbirlerinden haberleri olmaksızın dostluğunu sürdürmektedir. Aynı zamanda şeytan da Soloha’nun dostlarından biridir. Aynı gece tesadüfen hepsi biraraya gelirler. Ancak hepsi de görünmek korkusuyla aynı çuvala gizlenmeye kalkarlar. Karanlık olduğu için hiç kimse bir diğerini farketmez. Vakula eve döndüğünde, çuvalın içinde kömür var diyerek dışarı çıkarır. Çuvalın içindekiler hiçbir şey olmamışçasına kimseye görünmeden evlerine dağılırlar. Demirci Oksana’yla buluştuğunda Oksana eğer çariçenin ayakkabılarından birini kendisine getirirse cnunla evleneceğini söyler. Bu istek Vakula’yı üzüntü içinde bırakır. Şeytan onun bu durumundan faydalanarak kötü yola çekmek ister. Ancak demirci onun oyununa gelmez. Hatta şeytanı kendi isteklerini yapmaya zorlar. Şeytan demirciyi Peterburg’a, saraya, götürür ve çariçenin ayakkabılarından birini almasını sağlar. Vakula ayakkabıları Oksana’ya verdiğinde güzel kız onunla evlenmeye razı olur. Şeytan ise öfkeyle cehenneme döner.

Bu hikâyede, baş kahramanlardan olan şeytan diğer hikâyelerdekinden farklıdır. Çünkü Panko bu şeytanı tıpkı karikatürlerdeki gibi tasvir etmektedir:

“….Önden bakıldığında tam bir Almandı: dar, sürekli sağa sola dönüp duran, önüne çıkan herşeyi koklayan suratı, tıpkı bizim domuzlarınki gibi yuvarlak bir mantar şeklinde sona eriyordu. Bacakları o kadar inceydi ki, eğer bu bacaklar Yareskov muhtarının olsaydı daha ilk kazaskada

kırıverirdi. Ama arkadan bakınca üniformalı savcı yardımcısından farksızdı. Çünkü arkasında öyle uzun, öyle si^ri bir kuyruğu vardı ki, son moda üniformalara konan yırtmaçları andırıyordu. Oysa çenesinin altındaki keçi sakalına, kafasın da yükselen dimdik boynuzlara ve baca temizleyicisininki kadar kirli üstüne başına dikkat edilince bunun bir Alman ya da savcı yardımcısı değil yalnızca bir şeytan olduğunu anlamak mümkündü …. ” (S. 140-141)

Şeytanın karikatüristik çizgilerle tasvir edilmesinin yanısıra, dikkati çeken bir başka özellik ise bu yaratığın dış görünüşünün insanlarınkiyle kıyaslanmasıdır. Dış görünüşü şeytanla kıyaslanan tipleri Panko kasten seçmiştir. Yukarıda okuduğumuz gibi, Panko şeytanı ilk önce Alman’a benzetir. Bu benzetmenin temelinde, Panko ve çevresindekiler gibi, küçük yerlerde yaşayan kişilerin yabancılara karşı besledikleri düşmanlık duygusunun bulunduğu düşünülebilirAlman’ dan sonra, Panko bu kıyaslamaya üniformalı savcı yardımcısını karıştırır. Ancak savcı yardımcısı ile devam eden bu kıyaslamada Panko bir genellemeye ulaşmaktadır. Şeytanın kuyruğu ile birlikte arkadan görünüşünü, o dönem memurlarının giydikleri son moda üniformaları hatırlattığı belirtilmektedir. Yani Gogol,Panko aracılığıyla, bürokrasi çarkını döndüren memurları küçük birer şeytancık olarak nitelendirmektedir.

Yazar daha sonraki dönemlerde yazdığı “Palto”,”Bir Delinin Günlüğü”, “Burun” ve “ölü Canlar” gibi eserlerinde yarattığı açıkgöz, fırsatçı, para ve rütbe düşkünü memur tiplerinde, kendince ortaya koyduğu bu fikri kanıtlamaktadır.

Hikâyede şeytanın insanları hatırlatan bu gibi özelliklerinden başka, insanların da sahip oldukları bazı özelikleriyle ondan hiç aşağı kalmadığını gösteren örneklere rastlıyoruz. Hikâyenin hemen başlangıcında bu konuyla ilgili güzel bir bölüm vardır.

“Eğer tam o anda iyi cins atların çektiği troykasma binmiş başında Ulansk biçimli kalpağı ve astarı kara yünden mavi renk gocuğunu giymiş olan, Soroçinsk belediye başkanı genellikle arabacısının hızlandırmak için kullandığı, şeytansı bir zekâyla örülmüş kırbacı ile buradan geçseydi, bu cadı kadını kesinlikle farkederdi. çünkü bu dünyadaki hiç bir cadı kadın Soroçnisk belediye başkanının gözünden kaçmaz. 0 her kadının ahırında kaç domuz yuvrusu var, sandıklarda kaç metre keten bezi duruyor ve özellikle de iyi bir adamın pazar günü meyhanede çiftliğinin kaçta kaçını rehin bıraktığını su gibi ezbere bilirdi….” (S.140)

Bu paragrafta tanıtılan Soroçinsk belediye başkanının şeytanlığı, sadece, şeytansı bir zekâyla örüldüğü söylenen kırbacıyla sınırlı değildir. Köyde olan biten herşeyi, köylünün ne kadar hayvanı ve malı olduğunu ya da malının kaçta kaçını rehine bıraktığını bilmesi onun şeytan gibi kurnaz bir tip olduğunu belirtmeye yeterlidir. Ayrıca Panko’ nun onun hakkında, “dünyada hiçbir cadı kadın onun gözünden kaçmazdı” demesi, belediye başkanının kadınlara düşkünlüğünün bir işaretidir. Ancak belediye başkanının “gözünden kaçmayan” kadın tiplerinin cadılarla sınırlandırılması, sadece şeytana benzer bir kişinin, cadı kadınlara düşkün olabileceğini göstermektedir. Nitekim hikâyenin sonraki bölümlerinde belediye başkanının gözünden kaçırdığı cadı kadının, şeytanla flört ettiği sahneler, ister istemez, belediye başkanını hatırlatmaktadır. Tüm bu Özellikler Panko’nun “şeytansı zekâyla örülmüş” kırbaçla uyandırdığı izlenimi tamamlamaktadır.

İnsanla hayali yaratıkların içiçe geçtikleri bir başka örnek ise, Vakula’nın cadı annesi Soloha’dır. Soloha, aynı anda köyden dört adamla ve geceleri süpürgesiyle dolaşırken şeytanla flört edebilmektedir. Dört adamı hatta şeytanı bile peşinden koşturan Soloha mı gerçek şeytan yoksa demirciden intikam almak için cehennemden yeryüzüne inen beceriksiz yaratık mı şeytan, bu düşündürücü bir sorudur. Ancak,, şunu da belirtmek gerekir ki şeytanı, Soloha’yı aynı gece ziyaret eden bu dört adamın, zayıf yönlerinin bir araya gelerek oluşturdukları kusurun bir simgesi olarak kabul etmek mümkündür.

Görüldüğü gibi hikâyede, şeytana ve cadıya insan özellikleri, insana da bu iki varlığın özellikleri verilerek olağanüstü bir fizik ve metafizik karışım elde edilmektedir. Böylece zayıflıklarla insan arasındaki kopmaz bağ ve insanın kötülüğe duyduğu eğilim hayali varlıkların kişiliklerinde alaycı bir biçimde canlandırılmaktadır.

Eserde Panko’nun köy zangocu Grigoryeviç’le başlattığı giyime düşkünlük konusu bu hikâyede de karşımıza çıkmaktadır. Ancak, giyim konusu burada daha değişik bir amaçla ele alınmıştır:

“….Dünyanın düzeni ne gariptir! Herkes birbirini taklit etme sevdasına kapılmış gidiyor. Eskiden Mirgorod’da kış aylarında, bir yargıç bir de vali çuhayla kaplı, kuzu postundan kürkler giyerlerdi. Küçük memurlar ise çıplak deriden gocuk kullanırlardır. Ya şimdi hem yargıç yardımcısı hem de kadastro memuru kendilerine kuzu postundan çuhay-

la kaplı yeni kürkler diktirdiler. Kâtiple bölge yazıcısı üç yıl önce arşını altı grivennikten mavi çin ipeği aldılar. Papaz ise yazın giymek üzere kadife şalvarlar ve çizgili kumaştan bir yelek diktirdi. Kısacası herkes giyime kuşama düştül Şu insanoğlu ne zaman bırakacak böyle boş şeyleri I …” (S.143)

Panko’nun burada kınadığı esas konu, insanların giyime düşkünlükleri değil, birbirlerinden aşağı kalmamak için giyimi kullanmaya çalışmalarıdır, üst mevkideki kişiler durumları gereği iyi giyinmek zorundadırlar. Oysa küçük memurlar rütbe bakımından üsttekilere yetişemeyecekleri için, en azından, giyimleri sayesinde onlarla eşit düzeye gelmek amacıyla giyime düştükleri anlaşılmaktadır. Dünya işlerinden elini eteğini çekmesi gereken papaz da bu sevdaya kendini kaptırınca Panko’nun öfkesi artmıştır. Sözlerini, sanki, papaza sitem edercesine “Bu insanlar ne zaman bırakacaklar böyle boş şeyleri!” gibi anlamlı bir cümleyle bitirir.

Hikâyeyle hiç ilgisi olmamasına rağmen Panko’nun beklenmedik bir anda bu konuya geçmesi, güldürü eserlerinde kullanılan “absürd” tekniğinin güzel bir örneğidir.

Eserde incelemeye çalışacağımız son hikâye ” İvan P. Sponka ve Teyzesidir.” Diğer hikâyelerden farklı olarak, “İvan P, Sponka ve TeyzesiMnde hayali yaratıklar yoktur ve konu gerçek yaşama daha yakındır.

Hikâyenin kahramanı İvan Sponka okul yıllarında, sivil yaşantıya ayak uydurmanın zor olduğunu görerek orduya katılmaya karar verir. Ailesinden kalan çiftliğinin yönetimiyle teyzesi uğraşmaktadır. Teyzesinden, bir süre sonra, çiftliğin işleriyle artık kendisinin uğraşması gerektiğini bildiren bir mektup alır. Ordudan ayrılır ve çiftliğe döner. Bu arada teyzesi, komşu çiftlik sahibinin kızkardeşlerinden biriyle yeğenini evlendirmeye karar verir. Oysa bu girişim İvan Sponka için bir karabasandan farksızdır.

İvan Sponka’da saf, belirli sınırlar içinde yaşayan ve bu sınırlar dışına çıktığı zaman bocalayan bir insan kişiliği verilmiştir. Onun saflığının ilk örneğini okul yıllarında başına gelen şu olayda görüyoruz;

“Burada onun bütün hayatını etkileyen bir olayı anlatmadan geçemeyeceğiz: Ona verilmiş öğrencilerden biri, sınav kâğıdına “scit” yazması için, sınıfa kâğıda sarılmış bol yağlı böreklerden getirmişti. Çünkü dersine iyi çalışmamıştı. Adaletli not vermeye çalışmasına rağmen, İvan Şponka tam o sırada çok acıkmıştı ve bu nedenle iştah açıcı börekleri geri çevirmemişti: Böreği alarak, kitabın arasına gizlemiş ve yemeğe başlamıştı. Yemeğe öylesine dalmıştı ki sınıftaki derin sessizliğin farkına bile varmamıştı. Fakat

kalın kumaşlı paltodan uzanan bir el onu kulağından tutup sınıfın ortasına fılatıverdiğinde kendine geldi… “Böreği ver çabukl Böreği ver dedim sana alçakl” dedi öğretmen, yağlı böreği parmaklarıyla tuttuğu gibi pencereden dışarı attı. Avludaki çocuklara da dokunmamaları için sert bir çıkış yaptı. Sopayla eline canını yakacak gibi vurmuştu…(S.248)

Aslında İvan Sponka, kâğıda “scit” yani başarılı yazması karşılığı gelen börekleri rüşvet olarak kabul etmemiştir. çünkü onun için bu börekler, teyzesinin kendi eliyle yapıp getirdiği börek ve kurabiyelerden farksızdır. Küçükken herkesin kendisine, art niyet olmadan, bir şeyler verilmesine alışmıştır. Bu börekler de kahraman için aynı anlamdadır. Bu kötü olaylardan sonra İvan Şponka “suçların sivil yaşamda kolay kolay örtbas edilemediğini” anlayarak, orduya katılmaya karar verir. Oysa subay olarak katıldığı P…piyade alayı da onun kişiliğine çok ters bir ortam içindedir:

“P. piyade alayı, diğer piyade alaylarına hiç’ıbenzemezdi. Çoğunlukla köylerde konaklamasına rağmen, Süvari alayları ya da öteki alaylardan zerre kadar altta kalmazdı. Bir kere subayların çoğu sert içki içerdi, sonra yahudileri kulaklarından sürüklemekte hüsarları aratmazlardı. Subaylardan bir kaç tanesi mazurka bile yapardı. P. alayının engin kültürünü daha iyi kanıtlamak için, okuyuculara subaylardan ikisinin müthiş kumarbaz olduklarını üniforma, kasket, meç hatta süvari alayları arasında rastlanmayan çamaşırlarını bile kumarda kaybettiklerini belirtmek gerektiğine inanıyorum.” (S249)

Kahramanımızın Р.. piyade alayına da ayak uyduramadığını rütbesinin ancak onbirinci yılında asteğmenliğe yükseltilmiş olmasından anlıyoruz. Bunun yanınsa, öteki subaylarla hiç dostluk kurmaması, her gün “üniformasının düğmelerini temizlemesi, odasının boş bulunduğu bütün köşelerine fare kapanı koyması, fal kitabı okuması ve nihayet

yorgun düşerek yatması”, onun ordu yaşamına ayak uydurabilecek yapıda olmadığını göstermektedir. Р.. piyade alayının anlatıldığı bu bölümde Gogol Panko aracılığıyla askerlerin yaşantısını da hicvetmektedir. O dönemin toplum anlayışında iyi bir asker olmanın koşulu kâğıt oynamak, iyi dans etmek ve içki içmektir. Tüm bunların kahramanlık yapmakla eşdüzeyde tutulması askerlik için gereken esas özellikleri ikinci plâna bırakarak, P…alay komutanının “benim çocuklarımın hepsi iyi mazurka yaparlar” diye övünmesi abartılı ancak eğlenceli bir dille anlatılmaktadır. Gogol askerlerin yaşantısını 1835 te yazdığı “Araba” adlı hikâyesinde daha detaylı biçimde ele almıştır.

Askerlerin arasında ancak on bir yıl devam ettirdiği yaşamını bırakmaya karar vererek İvan Fyodoroviç, teyzesinin “geri gel” çağrısına hemen uyar:

“Sevgili yeğenim İvan Fyodoroviç, sana bir kaç parça eşya yolluyorum: beş çift çorap ve ince keten bezinden dört tane gömlek. Ayrıca seninle çiftlik konusunda konuşmak istediğim bir kaç şey var. Artık iyi bir rütben var ve sanırım sen de biliyorsun ki artık çiftlikle uğraşma zamanın geldi. Zaten orduda daha fazla yapabileceğin bir şey de kalmadı. Ben yaşlandım, çiftlik işlerine tek başıma yetişemiyorum; aslında sana anlatmak istediğim pek çok konu var. Artık gel Vanyuşa, uzun bir ayrılıktan sonra seni görmek beni memnun edecektir. Seni seven teyzen Vasilisa Tsupçevska.

Bahçemizde öyle güzel şalgam yetişiyor ki, şalgamdan çok patatese benziyor.” (S.250).

Teyze, on bir sene sonra asteğmenlikten teğmenliğe yükselen yeğeninin, orduya daha fazla bir yararı dokunmayacağını söylerken gerçekte, onun yeteneklerinin sınırlarını belirlemekfctedir.

İvan Sponka’nınteyzesine verdiği cevap ise şöyledir:

“Sevgili teyzeciğim Vasilisa Kasparovna, Gönderdiğiniz eşyalar için çok teşekkür ederim. Çoraplarım öyle eskimişti ki emir eri tam dört kez yamamak zorunda kaldı. Ancak bu kez de dar gelmeye başladılâr. Ordudaki işim konusundaki fikrinize katılıyorum, üç güne kadar istifa edeceğim. Terhis olduğum gibi bir araba kiralarım. İstediğiniz sibirya buğdayının tohumundan bulamadım. Mogilevsk eyaletinin hiç bir yerinde böyle bir tohum yok. Burada domuzlara şarap içiriyorlar. Şarabin içine biraz da bira katıyorlar.

Sevgili teyzeciğim sonsuz saygılarımla. Yeğeniniz

İvan Sponka” (S,251)

Bu mektuplarda, aynı zamanda teyzeyle yeğenin arasındaki kopmaz bağı oluşturan bir başka özellik ortaya çıkmaktadır, Sözü edilen çiftlik işleri, iri şalgamlar, Sibirya buğdayı ve şarapla beslenen domuzlar, dolayısıyla, yemek konusu onların duygu ve düşüncelerinin birleştiği ortak noktadır. Hikâyenin odak noktası da kahramanların yemek içmekle ilgili konulara gösterdiği düşkünlüktür. Çiftlik, onlar için, bir mal garantisinden çok, yiyeceklerini sağlayan bir kaynak garantisidir. Vasilisa Kasparovna yeğenini, aralarındaki toprak sorununu çözümlemesi için zorla komşu çiftliğe yollar, İvan Sponka eve dönünce önce bu toprak sorunundan konuşurlar. Ancak onlar için bu pek tatsız bir konudur.

Bu nedenle konuyu hemen İvan Sponka’nın orada ne yediğine getirirler:

“….Neyse şimdi bundan söz etmenin sırası değil. Sahi yemek iyi miydi? Çok iyiydi….evet evet gerçekten iyiydi.teyzeciğim. Anlat bakalım ne yediğinizi. Yaşlı kadının mutfak konusunda usta olduğunu iyi bilirim. -Meze olarak kaymakla peynir vardı teyze. Soslu güvercinle başladık yemeğe. -Erikli hindi var mıydı bari? -diye sordu teyze. Çünkü bu yemeği yapmakta üstüne kimse yoktu. Evet o da vardı….” (S.269-270)

Yukarıdaki konuşmada görüldüğü gibi yemekle ilgili konular ilk konuşulanlar arasında yer almaktadır. Toprak sorununun komşu çiftliğin sahibinin lehinde çözülmesi teyzeyle yeğeni pek fazla üzmeyecektir. Bu nedenle yemekten sözetmek onlar için toprak sorunundan daha zevklidir.

Hikâyede yaşamları belirli sınırlar ve eğilimler içinde geçen, bunların dışına çıktıklarında bocalayan, değişik ortama uyum sağlayamayan saf insanlar hicv edilmektedir. İvan Sponka, bu insanın tipik bir örneğidir. Onun içinde yaşadığı dünya en ufak bir değişikliğe izin vermeyecek kadar küçüktür. P… piyade alayındaki subayların hızlı, yaşamına ayak uydurmaktan kaçınmış, bunun yerine düğme temizlemek, fal kitabı okumak gibi uğraşları günlük alışkanlıkları haline getirmiştir. Böylesine kısıtlı bir dünya içinde yaşamaya alışan İvan Sponka için, evliliğin karabasana dönüşmesi oldukça doğal bir tepkidir. Teyzesi de saflığı ve yaşadığı dünya bakımından yeğeniyle aynı durumdadır. Bütün yaşamı çiftlik işleriyle uğraşıp, yemek ya da kurabiye pişirmekle geçmiştir. Zaten yıllarca ayrı kalmalarına rağmen bu insanların birbirlerinden kopmalarının nedeni görüp öğrendikleri, alıştıkları ve devam ettirdikleri yaşam tarzınırl aynı olmasıdır.

Hikâyedeki bu iki tipi Gogol, gerçekte, psikolojik açıdan ele almaya çalışmıştır. Ancak yaratıcı gücü bu tür psikolojik konuları işlemekten çok, insanların kusurlarını ortaya koyup, eğlenceli bir üslupla anlatmaya elverişlidir. Bu nedenle yazar konunun akışını hangi yönde belirleyeceğine karar verememiş ve hikâyeyi yarım bırakmıştır.

“Dikanka Hikâyeleri”, büyük ölçüde hayal ürünü olarak kabul edilebilecek bir eserdir. Çünkü hikâyelerde hicvedilmek istenen konular gerçek yaşamdan alınmış olmalarına rağmen, masalsı bir ortam içinde gelişmektedir. Kahramanlar hem insancıl hem de insan üstü özellikler taşımaktadırlar. Bu da “gerçeğin masal ya da masalın gerçek” gibi anlatıldığı izlenimi vermektedir. Gogol “Dikanka Hikâyeleri”nde güldürü ve hicvin âdeta bir bütün oluşturduğu özgün bir anlatım biçimi ortaya koymuştur.

Eserde yer alan her hikâye ya tamamen trajik ya datamamen gülünç bir üslupla ele alınmıştır. Daha sonraki dönemlerde yazdığı eserlerde ise Gogol bu trajik ve gülünç öğeleri biraraya getirerek, Rus edebiyat tarihinde “gözyaşları arasında gülme” olarak adlandırılan, kendine özgü bir anlatım tekniği oluşturmuştur. Trajedi ve güldürü ayrı ayrı ele alındıkları için,”Dikanka Hikâyeleri”ndeki hiciv özel^likleri diğer eserlerindeki kadar, şiddetli ve acımasız değildir. Ancak yazarın daha sonraki dönemlerde verdiği eserlerinde hicvettiği konuların büyük bir kısmı “Dikanka Hikâyelerinde belirlenmiştir. Bunların başında da insanların zayıf ya da kusurlu yönleri gelmektedir. Gogol’e göre her insanın zayıf bir yanı vardır ve onu ortaya koymak gerekir. Yazar,”Dikanka Hikâyeleri”nde değişik bir bakış açısına göre, biraz çocuksu bir anlayış içinde, insanların zayıflıklarını şeytan ya da cadı gibi hayali yaratıklarla simgelemiş tir. örneğin saf Solopi’nin karısı Hivriya, damat adayı Gritsko, demircinin annesi cadı Soloha ve güzel Oksana gibi tipler kişiliklerindeki zayıf noktaları, kurnazlıkları ya da kusurlarıyla şeytandan farksızdırlar. Aynı yaklaşımı şeytan tasvirlerinde de gördük. Şeytanın bir Almana, savcıya ya da savcı yardımcısına benzetilmesi, köyün diğer erkekleri gibi cadı kadınla flört etmeye kalması gibi özelliklerle, yazar insanla şeytan arasında sıkı bir bağlantı kurmuştur. Sonuçta mükemmel bir fizik ve metafizik karışımı, yergi dolu bir eser elde edilmiştir.

“Dikanka Hikâyeleri”nde hiciv bakımından dikkati çeken oldukça ilginç bir başka özellik ise, yazarın renkleri kullanma biçimidir. Kahramanların kişilikleriyle giyisilerindeki renkler arasında yakın bir ilgi kurulmuştur. Kırmızı şeytanın simgesidir. Eğer kahramanın giydikleri arasında kırmızı renk varsa, bu mutlaka ondaki bir kusurun ya da kötü bir özelliğin varlığını göstermektedir. Koyu renk giyisiler kahramanların kötü,açık renkler neşeli ya da iyi karakterleri, silik ve belirsiz renkler ise olgunlaşmamış karakterleri simgelemektedir. Gogol giyime aşırı düşkün kişilerin bu zayıflıklarını, uyuşmayan ve tamamen zıt renkler kullanarak alaya almıştır. Renklerin bu zıtlığı ve uyuşmazlığı, aynı zamanda, Gogol’ün “abartma” tekniğinin bir parçasıdır.

Rus ve batı edebiyatında “giperbol” denilen “abartma” tekniği, Gogol’ün hicvinin temel özelliklerindendir. Gogol’ün “abartma” tekniğinin esası, abartmayı hak etmeyecek şeyleri bu teknikle anlatmasıdır. Bunun en güzel örneğini köy muhtarında ve Foma Grigoryeviç’in giyiminin tasvirinde görmüştük. Kişilikleri, dış görünüşleri ve tavırlarının aksine, mükemmel olmayan bu iki kahramanı Arıcı Sarı Panko beğeni dolu bir tonla anlatır.

Böyle mükemmel dış görünüşle bozuk karakter arasındaki zıtlık, yazarın onlar üzerindeki hicvini daha belirgin bir hale getirir. Gogol’ün üslubunda, rusçada “alogizim” denilen “mantıksızlık” tekniğinin ilk örneklerini yine “Dikanka Hikâyeleri”nde görüyoruz, özellikle bu açıdan

Arıcı Sarı Panko’nun “kültür”le “elma salamurası” ve batıl inançla “felsefe” arasında kurduğu ilişki eserdeki en çarpıcı örnekler arasında yer almaktadır. Gogol’ün kahramanlarının anlamsız ve saçma düşünce oyunları, anlatıcı durumundaki yazarın üslubu çerçevesinde oldukça ilginç ve kendine özgü bir nitelik kazanmıştır…

“Dikanka Hikâyeleri”nde rastlanan bu hiciv özelliklerinin, henüz Genç yazarın kaleminde tam bir olgunluğa erişmemiş olduğunu belirtmek gerekir. Yukarıda sözünü ettiğimiz anlatım tekniklerini, Gogol bu eserini izleyen hikâye ve romanlarında geliştirmiş, kendine özgü bir üslup ortaya koymuştur. Ancak yazar gerek konu gerekse teknik bakımdan yaşamı boyunca yazdığı tüm eserlerinde gördüğümüz üslup özelliklerinin temellerini “Dikanka Hikâyeleri”nde hazırlamıştır.

“MİRGOROD HİKÂYELERİ”

“Mirgorod” hikayeleri 3835 yılında Peterburg’da yazılmıştır. Eserde yer alan hikâyeler şunlardır: FEski Zaman Beyleri” (Starovetskie pomeşçiki), “Taras Bulba”, “Viy” ve “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in Nasıl Küstük lerinin Hikâyesi” (Povest o tom kak possorilsya İvan İvanoviçs İvanom Nikiforoviçem). “Dikanka Hikâyeleri”nden farklı olarak, “Mirgorod”da ele alınan konular gerçeğe ve yaşadığımız dünyaya daha yakındır. Hikâyelerin fonu yine Ukrayna yöresidir. Ancak bu kez Gogol, Ukrayna halkının günlük yaşamını tanıtır. Hikâyelerin her biri değişik karakter taşımaktadır. “Eski Zaman Beyleri”nde yaşlı çiftlik sahiplerinin yaşam tarzı anlatılırken “Taras Bulba”da Zaporojye kazaklarının vatan severİlk duyguları ele alınmaktadır.

“Viy”de felsefe öğrencisi Homa’nın doğa üstü yaratıklarla başından geçen olaylar, “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç” adlı hikâyede ise uzun yıllara dayanan arkadaşlıklarını, hiç yüzünden bir kenara bırakıp birbirlerine küsen ve hatta birbirlerine düşman olan iki çiftlik sahibinin öyküsü anlatılmaktadır.

“Mirgorod Hikâyeleri”nde Gogol’ün hiciv sanatı açısından dikkati çeken iki eserini ele alacağız: “Eski Zaman Beyleri” ve “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in Nasıl Küstüklerinin Hikâyesi”.

“ESKİ ZAMAN BEYLERİ”

“Eski Zaman Beyleri” sentim ental, trajik ve lirik bir eserdir. Hikâyenin konusu kısaca şöyledir: yaşlı çiftlik sahipleri Afanasi İvanoviç ve Pulheriya İvanovna, kendi köşelerine çekilmiş son derece sakin, hatta tek düze denebilecek bir yaşam sürdürmektedirler. Birbirlerine çok bağlı bu iki yaşlı insanın en büyük zevkleri yemek pişirmek ve yemektir . Yemekle ilgilenmekten çiftlik işlerine yeterince zaman ayıramayan bu yaşlıları köy muhtarı, kâhya ve hizmetçiler sürekli soymaktadırlar. Günün birinde, Pulheriya İvanovna’nın dizinin dibinden hiç ayrılmayan kedisi, evin arkasındaki ormanda barınan kedilerin hayatına özenip kaçar. Kedinin kaçışı, yaşlı çiftin âdeta bir idili andıran yaşam tarzlarının sonu olur. Pulheriya İvanovna bu olayı, kendi ölümünün bir habercisi olarak kabul eder. Gerçekten de yaşlı kadın ertesi gün yatağa düşer ve kısa bir süre sonra ölür. Pulheriya İvanovna’nın ölümünden sonra Afanasi İvanoviç hüzün dolu da olsa yine eskisi gibi yaşamaya devam eder. Bir süre sonra, her yemek yiyişinde ölen karısını hatırlamanın acısına dayanamayarak o da ölür, çiftlik uzak bir akrabalarının eline geçer. Çiftlikte başarılı yenilikler yapıp herşeyi iyi idare ettiklerini düşünürken çiftliğe haciz gelir. Böylece yaşlı çiftin arkasından çiftlikleri de yok olur gider.

Hikâyenin başlangıcında, hikâyeyi anlatan kişi bu yaşlı çiftin yaşadığı çiftliğin bir tasvirini yapar. Bu tasvir, hem yaşlıların yaşadıkları ortam hakkında fikirvermektedir hem de hikâyenin adını açıklayıcı bir nitelik taşımaktadır.

“Ukrayna’da, genellikle, eski zaman beyleri denen ücra köylerinin içine kараsahiplerinin alçak gönüllü yaşamını çok severim. Bu insanlar tıpkı eski zamandan kalma, sanat değeri olan evler gibidirler. Duvarları henüz yağmurla yıkanmamış, çatıları yeşil renkli küfle kaplanmış, sıvasız eşiği kırmızı kerpiçi örten, yeni ve düzgün bir binanın tamamen zıttı olan eski ve alacalı bulacalı görünümleriyle bu evler çok sevimlidirler. Zaman zaman, olağanüstü denecek kadar, içine kараyaşantının-sürdürüldüğü o ortama bir an için de olsa girivermeyi isterim. Bu tür bir yaşam tarzında küçük avluyu çevreleyen çitik, elma ve erik ağaçІагıylа dolu bahçenin sınırını, yana eğilmiş sonbahar söğütü, mürver ve armut ağaçlarının çepeçevre sardığı ahşap kulubeleri aşan tek bir istek yoktur. Bu alçakgönüllü insanların yaşamı öylesine ama öylesine sessizdir ki bir an için hırslar, istekler ve dünyaya huzur vermeyen kötü ruhun eziyetleri bile unutulur. Her şey kaybolur ve опіагхп sadece parlak, göz kamaştırıcı bir rüya olduğunu düşünürsünüz

Hikâyeyi anlatan kişi “alçakgönüllü, içine kapanık, hırs ve isteklerin unutulduğu” gibi sözlerle, gerçekte, eski zaman beylerinin tek düze bir yaşam sürdürdüklerini vurgular. Çiftliklerini çevreleyen çitin içinde, Pulheriya İvanovna ile Afanasi İvanoviç’in yaşadıklarını gösteren en büyük belirti, yemek konusundaki çabalarıdır. Pulheriya İvanovna bütün gücünü yiyecek bir şeyler pişirerek, Afanasi İvanoviç de bu yiyecekleri yiyerek geçirmektedirler. Pulberiya İvanovna’nın bir gününü nasıl geçirdiği şu şekilde anlatılmaktadır:

“Pulheriya İvanovna’nın işi kileri durmadan açıp kapamak, salamura yapmak, meyva kurutmak, çeşit çeşit yemiş ve otlar kaynatmaktan iberetti. Evi tıpkı bir kimya laboratuarına benziyordu. Elma ağacının altında her zaman bir ateş yanar dururdu. İçine bal, şeker ve adını bile hatırlamadığım bir sürü şey atılmış reçel, pestil veya marmelatla dolu bir kazan ya da büyük tencere sacayaktan hiç inmezdi,.. Bütün bu ıvır zıvırlardan o kadar çok pişirilir, salamura yapılır ve kurutulurdu ki, neredeyse,tüm avlu bir yiyecek seli altında kalırdı. Çünkü, Puheriya ivanovna kullanılmak için ayrılan miktar üzerine biraz fazlasını eklemekten çok hoşlanırdı.,,” (S.24-25)

Görüldüğü gibi, tek düze bir yaşantı sürdüren Pulheriya İvanovna yemek pişirmeyi âdeta bir eğlence haline getirmiştir. Pulheriya İvanovna için, fazlaca yaptığı yemekleri kimin yediği önemli değildir, üstelik bu konuda bir iddiası da yoktur. Yemek yaparak eğlenmektedir. Bu da onun için yeterlidir.

Afanasi İvanoviç ise çiftlik işlerini tamamen boş vermiştir. Sadece yemek yediği zaman yaşadığını hissetmektedir. Afanasi İvanoviç’te yemek yemek bir tutku haline

gelmiştir. Her öğünden önce, Afanasi İvanoviç’in Pulheriya İvanovna’ya sorduğu sorular daima aynıdır:

“Bundan sonra Afanasi İvanoviç eve girer, Pulheriya İvanovna’ya yaklaşarak “Ne dersiniz Pulheriya ivanovna bir şeyler atıştırmanın zamanı gelmedi mi?”

-“Ne yemek istersiniz Afanasi İvanoviç? Yağda kızartılmış çörek mi, Haşhaşlı börek mi yoksa mantar salamurası mı?” Afanasi İvanoviç “-Eh mantar salamurası da olsun, börek tel” diye cevap verdi. Hemen bunun arkasından masanın üstüne börekler, mantarlar diziliverdi.” (S.26)

Yemek yaşlı çiftin yaşamını o kadar doldurmuştur ki, sofrada otururken bile konuşturlan tek konudur. Lapada yanık kokusu var mı yok mu, eğer yemeğin üzerine soslu mantar konursa tadı daha mı iyi yoksa daha mı kötü olur üzerine yapılan benzeri tartışmalar her yemekte tekrarlanmaktadır.

Bir gününü altı yedi öğüne bölen Afanasi İvanoviç’ teki yeme tutkusu öylesine bir düzeye ulaşmıştır ki, gece yarısı rahatsızlık duyduğunda bile, bu rahatsızlığın yemek yerse geçeceğine inanmıştır. Pulheriya İvanovna ise, hemen her gece karnının ağrısından yakınan kocasına yoğurt yemesini ya da armut şerbeti içmesini teklif etmektedir. Fazla yemek yüzünden rahatsızlık duyabileceğini akıllarına bile getirmeyen ihtiyarlar, her şeye rağmen çözümü yemek yemekte aramaktadırlar.

Pulheriya İvanovna ile Afanasi İvanoviç’in dışa kapalı yaşam tarzını ve saflıklarını, İvan Şponka ve teyzesininkine benzetebiliriz. Hatta ortak noktaları olan yemek konusu İvan Sponka’yla teyzesinin arasındaki bağın kopmamasına nasıl yardım etmişse, yaşlılarında böylesine tek düze bir yaşamı yıllarca sürdürmelerini sağlamıştır. İvan Şponka’nın uzun zaman görmediği teyzesiyle ilgili hatırladığı tek şey ona kurabiye ve börek getirmesidir. Pulheriya İvanovna öldükten sonra Afanasi İvanoviç sofra başına her oturuşunda, onu yaptığı yemekleriyle hatırlar,

Pulheriya İvanovna’yla Afanasi İvanoviç’in tek düze yaşamalarını canlandırıp, renklendiren anlar da vardır, örneğin evlerine misafir geldiği zaman bir koşuşturmacanın hareketlenmenin başlaması, Afanasi İvanoviç’in şakalar yapması onların yaşamalarını biraz olsun değiştirmektedir. Afanasi İvanoviç şakalar yaparak Pulherlye İvanovna’yı kızdırmaktan çok hoşlanmaktadır. Her zaman “evimiz yanarsa ne yaparız nereye gideriz?” gibi sorularına karşılık Pulheriya İvanovna nasıl böyle düşünebiliyorsunuz? tanrı başımıza böyle bir şey gelmesine izin vermez” ya da “o zaman kilerde otururuz, evimizi yeniden kurarız” diye hayret dolu, ciddi yanıtlar vermektedir. Ya da Afanasi İvanoviç “savaşa katılacağım”, şeklinde şaka yapınca, Pulheriya ivanovna “ilk karşınıza çıkan asker sizi vurur” diyerek, sanki yaşlı adam hemen gidiverecekmişcesine telâşa kapılmaktadır. Afanasi İvanoviç için Pilheriya ivanovna’yı, yaptığı şakalarla kızdırmak büyük bir zevktir. Ancak belirtmek gerekir ki bu tür konuşmalar eğlendirici olmasına rağmen, onların yaşantısının ve alışkanlıklarının yönlendirdiği bir özellik taşımaktadır. Afanasi İvanoviç’in “ev yanarsa ne yaparız?” sorusuna Pulheriya ivanovna’nın verdiği karşılıklarda başka bir yere taşınma düşüncesi yoktur. Hatta, Afanasi İvanoviç*in savaşa katılmak düşüncesine karşı çıkması, onların kendi çiftliklerinin dışındaki yaşantı içinde yok olup gideceklerinin dolaylı bir anlatımı şeklinde düşünülebilir. Pulheriya İvanovna’ya göre yaşamlarındaki her türlü değişiklik ançak çiftlik sınırları içinde gerçekleşebilir.

Zaten Pulheriya İvanovna’nın kedisinin kaçması gibi, bazıları için basit görünen bir değişim, onların yaşamlarını alt üst eder.

Sovyet eleştirmen T.G Morozov, yaşlı kadının bu değişimi “kendisinin ölüm haberi” olarak kabul etmesini ve arkasından yatağa düşerek ölmesini, sadece batıl inançtan kaynaklanan bir olay şeklinde yorumlamaktadır. Bu düşünceye bağlı olarak eleştirmen, hikâyeyi anlatan kişinin, ömür boyu sürdürülmüş sınırlı bir yaşamın ne kadar hatalı olduğunu ortaya koymak istediğini bel itmektedir. Bize göre ise, olaya sadece batıl inancın getirdiği bir sonuç gözüyle bakmamak gerekir. Konuyu daha değişik açıdan yorumlamak mümkündür: Pulheriya İvanovna kedinin yaşamıyla kendi yaşamı arasında, farkında olmadan bir bağlantı kurmuştur. Çünkü Pulheriya İvanovna kedinin yaşam tarzında kendi yaşam tarzını görmektedir. Zamanla kedi, Pulheriya İvanovna için yaşamının bir simgesi haline gelmiştir. Gerçekte, simge niteliğindeki bu kedinin vahşi ormana kaçması, onların dış dünyaya açılmalarıyla aynı anlamdadır. Kedinin kaçmasının Pulheriya ivanovna’yir belki» görünüşte doğrudan ilgilendirmemesi gerekir. Ancak onu bir simge olarak gören ve hatta sürdürdükleri yaşamın benzerliği nedeniyle, içgüdüsel olarak bir yere kadar kediyle kendini özdeşleştiren Pulheriya ivanovna yapısındaki biri için bu bir felâket habercisi şeklinde yorumlanabilir. Kendi çiftliği dışında bir yaşam düşünmek bile istemeyen Pulheriya İvanovna için, kedinin alışmadığı acımasız dünyaya açılması kedinin dolayısıyla da kendi sonu demektir.

Önce Pulheriya İvanovna’nın, arkasından Afanasi İvanoviç’in ölmesi, çiftliğin mahvoluşunu hazırlar, çiftliğin, “nereden geldiği bilinmeyen” mirasçısı, hangi alayda hizmet ettiği de belirsiz bir emir eridir, çiftliği gördüğü gibi, ne kadar harap durumda olduğunu anlayan mirasçı, çeşitli yenilikler yapmaya girişir. Mirasçı sorunları tamamen ortadan kaldırmanın çözümünü” altı İngiliz orağıyla mujiklerin kulübelerini numaralamakta” bulmasına rağmen çiftlik iflas eder. Hikayeyi anlatan kişi iflâs eden çiftliği ve iflas ettireni şu sözlerle aktarmaktadır:

“… altı ay sonra çiftliğe haciz geldi. Haciz görevlisi yargıç ve soluk üniformalı yüzbaşı ise kısa sürede bütün tavuk ve yumurtaları silip süpürdüler. Zaten yıkılmak üzere olan kulübeler tamamen yıkıldılar, mujikler kendilerini iyiden iyiye içkiye verdiler ve büyük bir kısmı da çareyi kaçmakta buldu. Bununla beraber haciz görevlisiyle, oldukça sakin bir yaşam süren ve onunla içki içen gerçek sahibi köye seyrek gelip çok az kalıyordu. Ukrayna panayırlarında habire para harcıyordu; un, kenevir, bal vs. gibi toptan satılan ne varsa hepsinin fiyatını iyice araştırıyordu. Ama aldıkları, fiyatı bir rubleyi bile geçmeyen çakmak taşı, pipo temizleme çivisi gibi ufak tefek şeylerdi.”(S.41)

Yenilikçi bir ruh taşıyan mirasçının başarılı çiftlik sahiplerine özenerek, deneyim sahibi olmadığı halde çiftlik işlerine el atması ve sonuçta iflasa sürüklenmesi alaylı bir dille anlatılmaktadır. Hikâyeyi anlatan kişi, onun hangi alayda hizmet ettiğini hatırlamadığını söylerken, yaptığı görevin önem derecesini vurgulamaktadır. Bu vurgulama, mirasyedinin gerçek mesleğiyle çiftlikte yapılan işler arasındaki büyük farkı ve çiftliğin, ne olursa olsun, sonucu önceden tahmin edilen geleceğini açıkça gözler önüne sermektedir. Hikâyeyi anlatan kişi, “korkunç reformcu”yu tam bir mirasyedi psikolojisi içinde tasvir etmektedir, özellikle son bölümde haciz görevlisiyle içki içmesi, rahatını bozmaması, panayırda dolaşırken parasını ufak tefek şeyler ve lüks zevkleri için harcaması, kahramandaki bu psikolojiyi çok güzel açıklamaktadır. Mirasyedinin yanısıra şiddetli bir biçimde alaya alman diğer tipler ise haciz görevlisi yargıç ve “soluk üniformalı yüzbaşıdır. Bu kişiler,, fırsattan yararlanarak mirasyedinin sırtından geçinmekte sakınca görmeyen bir karaktere sahiptirler. Mirasyedi kalan parayı tüketiyorsa, iki görevli de yiyecek içecek türü ne varsa onu tüketmektedirler. Yüzbaşının soluk üniforma giymesi de, onun görevinden başka herşeyle uğraştığını kanıtlamaktadır.

Gerçekte, mirasyedinin çiftliği iflâsa sürüklemesi ve bundan sonra sürdürdüğü yaşam tarzı yaşlıların uyum, huzur ve bolluk içindeki yaşamıyla kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslamayla hikayeyi anlatan kişi, bir soru ileri sürmektedir: “bayağılık eski düzen içinde yaşayıp giden, yaşlandıkları İçin artık amaçları kalmamış, bütün günlerini yemek yaparak geçiren bu insanların yaşam tarzlarında mıdır? Yoksa eski düzeni yıkıp bozan panayırlarda para harcayıp duran, rahatından başka bir şey düşünmeyen haciz görevlileriyle içki içen mirasyedinin yaşamında mı? 19. yüzyıl Rus edebiyatının en büyük eleştirmeni Belinski, kendi idealist görüşleri çerçevesinde, bayağılığı Pulheriya İvanovna’yla Afanasi İvanoviç’in tek düze ve işe yaramayan yaşam tarzlarında görmektedir. Eleştirmenin onları insanlığa yöneltilmiş iki parodi olarak nitelendirmesinin nedeni budur. Belinski, hikâyedeki duygusal motifleri gözden kaçırmamıştır. Makalesinde yarı insansı bir yaşam süren bu insanlar hakkında: “Peki ama niçin onların ölümleri bu kadar hüzün veriyor insana?” şeklinde bir soru ortaya koymuştur. Belinski, yaşlı insanları “hayvani, kaba ve karikatüristlk” yaşantılarına rağmen, onlara sempati ve acıma duyulmasının anahtarını hikâyeyi anlatan kişide bulmaktadır. Hikâye boyunca sezilen böylesine eşsiz bir zıtlığın başarısı ise, Belinski’ye göre, yazarın yaklaşım tarzındadır:

“………………. Bir de anlatının etkisine kapılıveriyorsunuz.

Bazen onlarla nefret duymadan alay ediyorsunuz, bazense onlar için gözyaşı döküyorsunuz. Bu iki yaşlının malını bir çırpıda yok eden mirasyediye öfke duyuyorsunuz… Bunun nedeni yazarın bu bayağı ve aptalca yaşam tarzında insancıl bir duygu bulmuş olmasındadır…”

Eleştirmenin görüşüne göre, anlatıcının kahramanlara gösterdiği duygusal yaklaşım, bayağı yaşam tarzını gizleyecek bir düzeydedir. Bu görüşler insanın doğadaki en mükemmel varlık olduğuna, insan zekâsının ve gücünün sonuna dek kullanılması gerektiğine derin bir inanç besleyen Belinski’nin bakış açısına göre oldukça yerindedir.

Hikâyede, gerçekte, Pulheriya İvanovna’yla Afanasi İvanoviç’in sürdürdükleri yaşara tarzına karşı iki yönlü bir yaklaşım vardır. Bunlardan biri anlatıcının duygusal yaklaşımıdır.

Hikâyeyi anlatan kişinin bakış açısından değerlendirilirse bayağılığın simgesi çiftliği iflâsa götüren mirasyedidir. Hikâyenin mirasyedi ile ilgili bölümünde, hiciv son derece şiddetli ve alaycı bir hava kazanmıştır. Aynı bölümde mirasyedinin yanısıra yargıçla yüzbaşı da iğneleyici bir tonla eleştirilmektedir. Bu iki kişi hakları yokken, başkasının malını yemekte bir sakınca görmemektedirler. Fırsatları kaçırmadan en iyi şekilde değerlendirmeyi bilen devlet görevlileri, onların kişiliklerinde hicvedilnektedir. Gerek mirasyedi gerekse haciz görevlileri, hikâyeyi anlatan kişinin gözünde korkunç insanlardır. Hikâyeyi anlatan kişinin, Pulheriya İvanovna’ya Afanasi İvanoviç’e duyduğu sempati okuyucuları da yönlendirici bir etkiye sahiptir. Bu sempati nedeniyle yaşlıların tek düze, eski tarz yaşamlarının kusurlarını hoş görmek mümkündür. Yaşlıları tanıtırken, hikâyeyi anlatan kişinin, onların endişeden uzak, sakin ve gözü tok yaşamlarına duyduğu özlem açıkça hissedilmekdir. Sık sık Pulheriya İvanovna ve Afanasi İvanoviç için kullandığı “iyi yürekli ihtiyarcıklar”, “zavallı kadıncağız” ya da “adamcağız” gibi sözler ise anlatıcının onlara beslediği sevgi ve acıma duygusunu belirtmektedir. Pulheriya İvanovna’ya Afanasi İvanoviç’in yemek konusunda gösterdikleri çabayı yumuşak bir alayla anlatmasına rağmen, bu kişi onların yaşamına özendiğini de saklamamaktadır.

Diğer yaklaşım ise, yazarın hikâyeyi yazmasındaki amaçla bağlantılıdır. Gogol, hikâyede kendi kendisiyle, âdeta, mutluluk üzerine bir polemiğe girmiş gibidir. Bu nedenle hikâyenin yazılmasındaki amaç biraz felsefi, biraz da psikolojik bir düşünceden kaynaklanmaktadır. Hikâye boyunca hemen her sayfada gizliden gizliye “mutluluk nedir?”, “mutluluğu yaratmak insanın elinde midir?” ya da “nasıl mutlu olunabilir?” gibi sorular sorulmaktadır. Konu göründüğü gibi iki yaşlı insanla, mirasyediyi ve onun sırtından geçinen haciz görevlilerini sadece alaya almak kadar basit değildir. Ancak mutluluk konusundaki ciddi temayla birlikte, genç yazar yeteneği hicve yatkın olduğu için, zaman zaman hikayeyi anlatan kişinin ağzından onların kusurlarını alaycı bir üslûpla aktarmaktan kendini alamamıştır.

“İVAN İVANOVİÇ’LE İVAN NİKİFOROVİÇ’İN NASIL KÜSTÜKLERİNİN HİKÂYESİ”

Olgunluk döneminden önce yazılmış olmasına rağmen “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç”, Gogol’ün eşsiz hikâyelerinden biridir, “ölü Canlar” ve “Müfettiş” dışında hiciv sanatı bakımından da en önemli örnekler bu hikâyede toplamıştır.

Hikâye “Eski Zaman Beyleri”nde olduğu gibi, birinci’ kişi ağzından anlatılmaktadır. Hikâyenin konusunu şu şekilde özetleyebiliriz: İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç adlı iki asil çiftlik sahibi, Mirgorod şehrinde mükemmel dostluklarıyla ün salmışlardır, Ava son derece düşkün olan İvan İvanoviç bir gün, İvan Nikiforoviç’in bahçesinde havalandırılmak üzere çıkarılmış eşyalar arasında bir tüfek görür.

Bu tüfeği İvan Nikiforoviç’ten istemek için evine gider tüfek kullanmamasına rağmen İvan Nikiforoviç arkadaşının isteğini reddeder. İnatçı İvan İvanoviç, İvan Nikiforoviç”i ikna etmek için tüfek karşılığında iki çuval un ve boz renkli domuzunu vermeyi teklif eder. Ama İvan Nikiforoviç kendini tutamayarak, İvan İvanoviç’e “kaz” der. Şerefine son derece düşkün bir insan olan İvan İvanoviç bu söze çok gücenir. Kısa sürede tartışma kavgaya dönüşür. İki arkadaş küskün olarak ayrılırlar. Agafya Fedoseyevna’nın İvan Nikiforoviç’i, İvan İvanoviç’in pek iyi bir insan olmadığına inandırmasıyla iki arkadaşın arası daha çok açılır. Bu küskünlüğün ucu mahkemeye kadar ulaşır. Her ikisi de şikâyetler yazarak, birbirlerini mahkemeye verirler. Mirgord halkının tüm çabalarına rağmen eski arkadaşlar barışmaya razı olmazlar. Her iki çiftlik sahibi de davanın kendi lehine sonuçlanacağını ümit etmektedir. Aradan yıllar geçer sorunlarına bir çözüm gelmez. Ancak İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç umutlarını yitirmeden beklemeye devam ederler.

Hikâyenin başlangıcında her iki arkadaşın detaylı bir tanımı yapılmaktadır. Tanımlar onların karakterlerinden çok sahip oldukları maddi değerler, fiziksel yapıları ve olaylar karşısındaki tutumlarıyla ilgilidir. Her iki kahramanın karakterleri hakkında bir yargıya varmak için, sadece anlatıcının verdiği bilgiler yardımcı olmaktadırlar.

Hikâyeyi anlatan kişi bizleri önce İvan İvanoviç’le tanıştırmaktadır. Ancak bu tanışma doğrudan doğruya İvan İvanoviç’le değil, onun hayranlık uyandıran redingotuyla başlamaktadır. Anlatıcı durumundaki kişi, İvan İvanoviç’in redingotundan büyük bir övgüyle sözetmektedir. Sanki bu, redigont değil de dört bir yandan incelendikçe güzel yanları ortaya çıkan sanat eseridir. Hikâyeyi anlatan kişi İvan İvanoviç ‘in redingotuna duyduğu hayranlığı “nefis, eşsiz” “hele yakasındaki kıvırcık kuzu derisi yok mu, âdeta gümüş, ateş..” gibi sözlerle oldukça abartılı bir tonda dile getirmektedir. Bu abartılı ton “Neden benimde böyle bir redigonttum yok sanki?” sözlerinde zirveye ulaşmıştır. İvan İvanoviç’in redingotuyla ilgili bu bölümü 19.yüzyıl ünlü eleştirmeni Belinski şu sözleriyle yorumlamaktadır: ”Bay Gogol İvan İvanoviç’in redingotu hakkında önemli bir şeyden söz ediyormuş gibi konuşmaktadır. Saf insanlar, ciddi bir tavırla “aslında yazar böyle güzel redingotu olmadığı için üzülüyor” diye düşüneceklerdir. Evet, bay Gogol öyle sevimli rol yapıyor ki. Onun alay ettiğini anlamamak için hayli aptal olmak gerekir. Ancak bu alay, gerçekten onun plânladığı gibi çok incedir.”

Gerçekten de bu bölümde çok ince bir alay vardır. Çünkü kahraman doğrudan doğruya değil kendisine ait bir eşyayla hicvedilmektedir. Redingotun büyük bir övgüyle anlatıldığı bu paragraf, aynı zamanda, İvan İvanoviç’in kişiliğinin en önemli özelliklerinden olan titizliği ve bu titizlikten kaynaklanan sinirli yapısı konusunda ön bir bilgi verecek nitelik taşımaktadır.

Hikâyeyi anlatan kişi, yakası kuzu kürklü redingotun yanısıra aynı övgü dolu tanla İvan İvanoviç’in eviyle bahçesinden sözetmektedir. İvan İvanoviç’in “güzel” eviyle “dalları odalara kadar uzanan ağaçlarla dolu bahçesi”ni tasvir etmeden önce anlatıcı konuya “ne harika insandır şu bizim İvan ivanoviçl” diyerek girmektedir. Bu ifade sanki eti ve bahçesi güzel olmasa, İvan tvanoviç’te “harika bir insan” olmayacakmış gibi bir izlenim bırakmaktadır.

Redingotu, evi ve bahçesi sayesinde İvan İvanoviç hakkında edindiğimiz fikir, günlük yaşamın anlatıldığı bölümlerde daha belirgin bir hale gelmektedir.

“Harika insandır İvan tvanoviç! Kavun yemeği çok sever. En sevdiği meyve de kavundur zaten. Yemeğini yiyip üzerinde sadece gömleği olduğu halde sundurmaya çıkar. Gapka’ya iki tane kavun getirmesini emreder. Gelen kavunları keser, çekirdeklerini çıkarır, özel bir kâğıda sarar ve yemeye başlar. Sonra Gapka’dan mürekkebi ister, çekirdekleri sardığı kağıdın üzerine “bu kavun şu şu tarihte yendi” diye yazar. Eğer o gün misafiri varsa “şu şu kişi”de bana katıldı” cümlesini ekler” (S.194)

İvan İvanoviç’in bu saçma uğraşından, çok önemli bir konuymuş gibi sözedilmektedir. Hikâyeyi anlatan kişinin buna mecbur kaldığı açıkça bellidir. Çünkü İvan İvanoviç kavunla ilgili tüm işlemleri büyük bir ciddiyet ve düzenle yapmaktadır. Dışarıdan izleyen bir kişide İvan İvanoviç’ in ciddiyeti ve düzeni ister istemez, tüm yapılanların çok önemli uğraşlar olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Hikâyeyi anlatan kişinin farkında olmadan ortaya koyduğu, paragrafın başlangıcındaki “harika” kavramıyla kavun çekirdekleri arasındaki çelişki İvan İvanoviç’in karakterindeki bayağılığın ilk belirtisidir. İvan İvanoviç’in karakterindeki bayağılık bütün gün yapacak başka bir şey bulamayıp zamanını kavun çekirdekleriyle harcamasıdır.

İvan İvanoviç’in karakteri hakkında fikir veren olaylardan biri de kilise çıkışında dilencilerle yaptığı konuşmadır. İvan İvanoviç dilencilerin içinden her zaman en fakirini seçerek “ekmek ister misin? et yemek hoşuna gider mi? Ekmeği mi yoksa eti mi tercih edersin?” gibi sorular sormaktadır. Bu sorular karşısında, dilenci İvan İvanoviç ona ekmek ya da et verecekmiş gibi umutlanmaktadır. Oysa İvan İvanoviç dilenciye “sana tanrı yardım etsin. Daha ne dikiliyorsun karşımda yoksa dayak mı yemek istiyorsun?” gibi bir karşılık vermekle yetinmektedir. Hemen her pazar kilise çıkışında tekrarlanan bu olay İvan İvanoviç’in iyilik anlayışındaki çarpıklığı, katılığını, kendini beğenmişliğini ve cimriliğini ortaya koymaktadır.

İvan İvanoviç hakkında verilen bu bilgilerden sonra hikâyeyi anlatan kişi, İvan Nikiforoviç’i tanıtır. İvan Nikiforoviç’in karakteri hakkanda verilen bilgi, İvan İvanoviç ‘inki kadar detaylı değildir. Hikâyeyi anlatan kişi İvan Nikiforoviç’i hem dış görünüş hem de davranış bakımından İvan İvanoviç’le kıyaslamaktadır. Bu kıyaslamanın amacı ikisi arasındaki zıtlığı ortaya koymaktır. İvan İvanoviç için söylenenleri tersine çevirirsek karşımıza İvan Nikiforoviç çıkacaktır. Hikâyede İvan Nikiforoviç şu sözlerle tanıtılmaktadır:

“İvan İvanoviç’in olağanüstü bir konuşma yeteneği vardır… İvan Nikiforoviç ise, aksine, susmayı yeğler. Ama ağzını açtığı zamanda söyledeği sözler keskin jileti hiç de aratmaz. İvan İvanoviç zayıf ve uzun boyludur. İvan Nikiforoviç kısadır, buna karşılık enine enine geniştir.

İvano İvanoviç’in başı, kökü aşağı dönük turpa İvan Nikiforoviç ‘inki ise kökü yukarı dönük turpa benzerdi. İvan İvanoviç çok ince ruhlu bir adamdır, saygıdeğer bir konudan konuşulurken asla uygunsuz zözler kullanmaz, kullanan biri olursa çok gücenir. İvan Nikiforoviç ise bazan sözünü sakınmaz… İvan İvanoviç, eğer çorbasında sinek görürse müthiş öfkelenir: kendinden geçer, tabağı ittirir ve ev sahibine çıkışır. İvan Nikiforoviç yıkanmayı çok sever… İvan İvanoviç haftada iki kez traş olur, İvan Nikiforoviç ise bir kez.. İvan İvanoviç sadece yemekten sonra üzerinde gömleği olduğu halde sundurmada yatar, akşam redingotunu giyer ve bir yere gider. İvan Nikiforoviç ise bütün gün eşikte yatar, eğer hava çok sıcak değilse sırtını güneşe döner ve hiç bir yere kıpırdamaz…” (S.196)

İki arkadaş arasında yapılan bu kıyaslamadan anlaşılacağı gibi İvan Nikiforoviç daha kaba bir insandır. Aynı zamanda tembeldir. İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç görür nüşte iyi dost olmalarına rağmen, aralarında uzlaşması imkansız farklılıklar vardır. Onların arasındaki dostluk konusundaki en güzel açıklamayı “kolları mavi renkli kahverengi ceket” giyen Anton Pupopuz yapmaktadır: “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’i, şeytan bir iple bağlamış”.

Gerçi hikâyede onlar arasındaki farkılıklar son derece önemsiz,hatta saçma konulardır. Ancak bu tür karaktere sahip kahramanlarda daha ciddi bir kıyaslama yapmanın imkânı yoktur. Hikâyeyi anlatan kişi onlar arasındaki bu kıyaslamayı “aralarında bazı farklılıklar olmasına rağmen hem İvan İvanoviç hem de İvan Nikiforoviç harika insanlardır.” sözleriyle bitirmektedir. Hikâyeyi anlatan kişinin “bazı farklılıklar” diyerek, onların curasında uyuşan tek nokta olmadığını gözardı etmesi ya da bu farklılıkları küçümsemesi hicvi kuvvetlendirici bir nitelik taşımaktadır.

Bu tanıtıcı bölümde, hiciv sanatının ilginç ve değişik bir örneği bulunduğunu belirtmek gerekir. Fizyolojik bakımdan her iki kahraman da bitkilerle kıyaslanmaktadır. Olgun bir eriği andıran burun, tütün rengi gözler ve turp biçimli kafalarıyla kahramanlar insandan çok, üzerinde çeşitli bitkiler yetişen ağaçlar gibidirler, İvan İvanoviç’ le İvan Nikiforoviç’in bitkilerle kıyaslanmaları tesadüfi değildir. Ruhtan ve mantıktan yoksun iki arkadaşın bu karakterleriyle bitkiden pek de farklı olmadıkları açıktır. Onları birarada tutan ortak özelliği# belki# burada bulabiliriz .

Tüm bu özelliklerebağlı olarak bu iki insanın, yaşamak için belirli hedefleri bulunmadığı söylenebilir. Bütün yaptıkları sundurmada ve eşikte yatmak, sıkılınca da gidip sağda solda birşeyler içerek çene çalmaktır. İvan İvanoviç’in büyük küskünlükten önce, sundurmada otururken düşündükleri tam anlamıyla onun karakterine uygundur:

“Tanrım ne çiftlik sahibiymişim beni Neyim yok ki? Kuşlarım,evim, ambarlarım, her türlü kaprisim, imbikten geçirilmiş, dinlendirilmiş votkam; bahçemde armut ve erik ağaçlarım; sebze bahçemde haşhaş, lahana, bezelye var…. Başka ne eksiğim var ki?… Neyim yok bilmek isterdim doğrusu?”

Kendine böyle derin anlamlı sorular soran İvan İvanoviç düşüncelere daldı.” (S. 198)

İvan İvanoviç’in kendi kendisine giriştiği bu polemikte, kendini ne gözle değerlendirdiği belli olmaktadır. İvan İvanoniç, kişisel değerini mal varlığıyla ölçmektedir. Zenginlik, onun için maddi ve ruhsal bakımından hiçbir eksiğinin bulunmaması demektir. Hikâyeyi anlatan kişi, onun sundurmada dinlenirken giriştiği bilanço çıkarma konusunu “derin anlamlı” sözüyle kıyaslamaktadır. Bu da İvan İvanoviç’in düzeyinin daha derin düşüncelere izin vermediğinin açık bir kanıtıdır.

İvan İvanoviç’in kendi kendine giriştiği “neyim var neyim yok?” tartışması, İvan Nikiforoviç’in evinin bahçesinde havalandırılmak iizere çıkarılmış tüfeği görmesiyle son bulur. Tüfeği görünce sanki sorusunun yanıtını bulmuş gibidir: onda güzel bir Türk tüfeği yokturl Malları arasına yeni bir tanesini daha ekleme fırsatını kaçırmamak için, İvan İvanoviç hemen İvan Nikiforoviç’in evine gider.

İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç arasındaki tartışma, konuyla ilgisi bulunmayan, lüzumsuz olarak nitelendirilebilecek diyaloglardan ibarettir. Bu diyaloglarda tartışma merkezinin sürekli değişim halinde olduğunu, beklenmedik anlarda konudan konuya geçildiğini görebiliriz . Havanın güzelliğiyle başlayan konuşma, İvan Nikiforoviç’in “şeytan alsın bu havayı1″ dediği zaman İvan İvanoviç’in kızmasıyla şeytan üzerine yapılan tartışma ile devam eder. Konu daha sonra şeytandan ördek avlamaya, ekinlerin kalitesine ve İvan Nikiforoviç’in dışarıda havalandırılan elbiselerine kayar. Bir ara İvan İvanoviç sözü döndürüp dolaştırıp tüfeğe getirir, özellikle tüfekle ilgili diyaloglarda mantık kesinlikle yoktur, İvan İvanoviç tüfeği kendisine vermesi için İvan Nikiforoviç^e, onun vücudunun atış yapmaya uygun olmadığını ileri sürer, İvan Nikiforoviç’in hiç kullamadığı tüfeği vermemek için gösterdiği bahane, bu silahın çok gerekli olduğudur, üstelik evine hırsız girerse bu tüfeği kullanacaktır. İvan Nikiforoviç’in bu imadını, İvan İvanoviç nezaketsizlik şeklinde yorumlar. İvan Nikiforoviç bunun doğru olmadığını belirtir. Çünkü İVan İvanoviç’ in hizmetçilerinin çocuklarının oyun oynarken onun avlusuna da geçtiği halde hiçbir şey söylememektedir. Diyalogun bu bölümlerinde konu tamamen dağılmıştır. Hatta bir ara iki

arkadaş üç kralın Rus çarına açtığı savaşla ilgili fikirlerini bile söylerler. Diyalog pek çok kez bu şekilde dağıla toplana sonuna kadar devam eder. Nihayet sıra, karşılıklı haraketlere ve İvan İvanoviç’in son derece gururunu kıran “kaz” kalemesine gelir:

“-Siz ise İvan İvanoviç tam anlamıyla bir kazsınız.”

Eğer İvan Nikiforoviç bu kelimeyi söylemeseydi, aralarında tartışmaya devam ederler ve her zamanki gibi dostça ayrılırlardı. Ama iş artık bambaşka bir biçim almıştı. İvan İvanoviç Kıpkırmızı oldu.

“-Slz ne dediniz bakayım İvan Nikiforoviç?” diye sordu sesini yükselterek.”‘

“-Sizin tıpkıbir kaza benzediğinizi söylemiştim İvan İvanoviç i”

“-Beyefendi, karşınızdaki insanın hem rütbesine hem de soyadma gösterilmesi gereken saygı ve nezaketi unutarak böyleşine şerefsiz bir sözle nasıl hakaret edersiniz?”

“-Bunda şerefsiz ne varmış? Sahi niçin ellerinizi öyle sallayıp duruyorsunuz İvan İvanoviç?”

“-Tekrar ediyorum bütün nezaket kurallarını çiğneyerek bana nasıl kaz diyebilirsiniz?”

“-Hay sizin kafanıza İvan İvanoviç! Niçin her şeyi bu kadar uzatıyorsunuz anlamıyorum?” (S.205)

İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in arası yalnızca bir “kaz” kelimesi yüzünden bu şekilde bozulur. Aslında iki arkadaşın arasını açan bu olay tam onların karakterlerine uygundur. Bütün gün yatmaktan başka işleri olmayan İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in hiçbir zaman farketmedikleri ruhsal boşluklarını, can sıkıntılarını giderecek bir problem ortaya çıkmıştır böylece. Eleştirmen Belinski iki arkadaş arasındaki bu tartışmayı &u sözlerle yorumlamaktadır:

“..Bu tiplerin yaptıkları herşey boş hayali ve aptalcadır. Karakterlerinde kaçınılmaz bir tartışma zaten vardır. İvan İvanoviç İvan Nikiforoviç’in tüfeğini ister niçin mi? işte bunu sormayın, çünkü bunu kendi de bilmemektedir. öyle sanıyorum ki, kendi tembel boşluğunu bu şekilde doldurmak için yaptığı bilinçsiz bir davranıştır. Çünkü ne denli bayağı olursa olsun, tembelliğin verdiği boşluk her insan için ağır ve acıdır. İvan Nikiforoviç de aynı nedenle tüfeğini vermek istemez…”

Tüfek konusundaki bu tartışma onların ruhsal boşluklarını gösterdiği gibi karakterlerindeki başka özellikleri de ortaya koymaktadır. İvan İvanoviç amacına ulaşmak için arkadaşının fiziksel kusurunu, kırıcı bir biçimde yüzüne vuracak kadar egoisttir. İvan Nikiforoviç ise son der rece inatçıdır. Hepsinden ötesi “kaz” gibi bir kelime yüzünden birbirlerine düşman kesilecek düzeyde dar görüşlü insanlardır.

Eleştirmen Belinski “kaz” kelimesinin sanatsal bir deha olarak nitelendirmektedir. ВеІіпйкіѴе göre tartışma küfürler, yumfcuklar ve daha ağır sözlerle anlatılmış olsaydı bu her şeyi bozardı. Çünkü böyle bir durumda, bu iki çiftlik sahibinin son derece mantıksızca ya da önemsiz bir nedenle kavga edecek karakterde oldukları gösterilmektedir.

Tüm bu izlenimlerin açığa çıkmasında hikâyeyi anlatan kişinin payı büyüktür. Hikâyeyi anlatan kişinin zaman zaman, olayı bölerek araya girdiğinde söylediği sözler, takındığı tavır, çiftlik sahipleri-üzerindeki hicvi kuvvetlendirici bir nitelik taşımaktadır, örneğin İvan İvanoviç’ in tüfeği almak için İvan Nikiforoviç’e uydurduğu bahaneden sonra anlatıcı araya girmekte ve düşüncelerini belirtmektedir:

“-Sizin vücudunuzun yapısı öyle atışa falan uygun değil, Siz iri yapılı, kocaman gövdeli bir insansınız.

(İvan İvanoviç birisini bir şeye inandırmak istediği zaman şiir okuyormuş gibi konuşurdu. Ne konuşurdu ama! Ey tanrım ne kadar güzel konuşurdu o!)….” (S.202)

İvan tvanoviç, İvan Nikiforoviç’i üzebileceğin! hiç düşünmeden onun fiziksel kusurunu rahat rahat yüzüne söylemektedir. Hikâyeyi anlatan kişinin tam bu sözlerden sonra, İvan tvanoviç’i övmeye kalkması boşuna değildir.

Ancak anlatıcı onlar için kullandığı övücü sözlerde samimidir. Bu iki arkadaşı hicvetmekte olduğunu sadece okuyucu farketmektedir.

Aynı tür anlatım, “kaz” kelimesinin intikamını almak amacıyla, İvan tvanoviç’in arkadaşının tavuk kümesine yaptığı saldırının tasvirinde vardır. Saldırının düzenlediği geceyi tasvir ederken anlatıcı sürekli “ah ressam olsaydım geceyi şöyle tasvir ederdim” sözlerini kullanmaktadır. Büyük bir ciddiyet ve ilhamla dolu bu lirik anlatım, aniden “elinde testereyle o gece dışarı çıkan İvan tvanoviç’i tasvir edebileceğimi hiç düşünmezdim” cümlesiyle sona ermektedir. Yüzünde anlaşılması zor duygular taşıyan, karanlığın içinde gizli gizli süzülen ve bir yandan da korkuyla sağı solu kontrol eden İvan İvanoviç, hikâyeyi anlatan kişinin merkezi haline gelmiştir. Ciddi ve coşkulu bir anlatım tarzının arkasından, elinde testeresi kümese saldıran İvan İvanoviç’in çıkıvermesi olayı gülünçleştirmektedir. Gülünçleştirtiği kadar da yaşını başını almış, olgun bir kişinin doğru dürüst sebep yokken içine düştüğü durumun bayağılık düzeyini artırmaktadır. Ne var ki İvan İvanoviç bu saldırı nedeniyle, İvan Nikiforoviç’in altta kalmayacağını, kesinlikle karşılık vereceğini düşünerek dehşete kapılır. tv®n Nikiforoviçin yapacağı girişimi önlemek için hemen mahkemeye igider. Mahkemeye verdiği dilekçenin birinci şıkkı şu şekildedir:

“Tanrı tanımazlığı, tiksinti veren her ölçüyü taşan hareketleriyle herkesin tanıdığı Nikiforoğlu İvan Dovgoçhun 1810 yılının 7 temmuzunda doğrudan doğruya şerefimi zedelediği kadar dolaylı olarak unvanıma ve aile şerefime de dokunan acı bir harakette bulunmuştur. Bu soylu kişi hem aşağılık bir görünüme sahiptir hem de kötü bir karaktere sahiptir, ğünahkâr düşünceler ve küfürlerle doludur. Bu .soylu kişi, Nikiforoğlu İvan Dovgoçhun, kendisine dostça önerilerle gittiğim zaman açık ve unvanımı lekeleyici bir biçimde bana “kaz” demiştir. Tüm Mirgorod halkının da bildiği gibi ben asla böyleşine bir hakaretle karşılaşmadım…” (S.215) .

Bu dilekçe о dönemin Eesmi yazışmaları hakkında bilgi verecek bir niteliktedir. Ancak bu resmi dilekçe İvan tvanoviç’in saçma şikâyetleriyle birleşince komik bir hal almıştır. Görevli memur dilekçeyi okurken, yargıcın “Ne kuvvetli bir kalem bul Tanrım! bu adam ne de güzel yazarmış meğerse” sözleriyle ifade ettiği hayranlık, yazarın İvan İvanoviç’e alaylı yaklaşımını ortaya koymaktadır.

Dilekçemin ilgi çeken bir başka özelliği de aşağılayıcı ve iyi kelimelerin birarada kullanılmasıdır, örneğin “günahkâr, insanı tiksindiren, eşkiya vs.” kelimeleri sık sık “soylu kişi” ya da “beyefendi” kelimeleriyle biraraya getirilmektedir. Aynı özellikler İvan Nikiforoviç’in dilekçesinde de vardır. Aradaki tek fark, İvan İvanoviç’in dikelçesinin İvan Nikiforoviç’inkinden daha ustalıklı olmasıdır. İvan Nikiforoviç’in dilekçesini, İvan İvanoviç’in tüfek karşılığı teklif ettiği boz renkli domuz çalar. Bunun üzerine İvan Nikiforoviç ikinçi dilekçesini, fırsattan istifade, konunun uzmanına yazdırır.

Domuzun mahkeme binasını basarak, dilekçeyi çalması iki arkadaşın arasındaki saçma küskünlüğün daha büyük boyutlara ulaşmasına sebep olur. Agafya Fedoseyevna’nın İvan Nikiforoviç’i eski dostu İvan İvanoviç’e karşı kışkırtması ve bütün şehir halkının da işe karışmasıyla olayın boyutları iyice büyür. Bu iki çiftlik sahibini, iki eski arkadaşı barıştırmak için tüm şehir halkı büyük bir gayretle uğraşmaya başlar. Hatta belediye başkanı, her türlü kötü olasılığı göze alarak, küs arkadaşları verdiği baloya davet eder. Balonun anlatıldığı bu bölümde, aynı zamanda şehrin kaymak tabakası sayılan soylular hicvedilmektedir. Baloya katılan bu insanlar gerek giyimleri, gerek dış görünümleri ve gerekse konuştukları saçma konular bakımından, gerçekte, İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’ten farklı değillerdir. Onların uşğarştıkları, zaman harcadıkları, kafa yordukları konular da boş ve anlamsız şeylerdir. Bir şiire sonra, Belediye başkanının verdiği balonun bahislerin oynadığı bir toplantı haline gelmesi, bunu açıkça göstermektedir. Herkes İvan İvanoviç’in orada olacağını bilen İvan Nikiforoviç’in toplantıya gelip gelmeyeceği üzerine bahse girmeye kalkar. Hatta tek gözü kör olan İvan İvanoviç, bahiste bir gözünü ileri şürer, belediye başkanından da topal bacağını ortaya koymasını ister. Hikâyeyi anlatan kişi bu sahneyi şöyle tasvir etmektedir:

” Bu arada bütün davetliler, İvan Nikiforoviç’in geleceği ve nihayet bu saygı değer insanların birbirleriyle barışacakları, herkesin bir an önce gerçekleşmesini istediği o anı bekliyordu. Pek çoğu İvan Nikiforoviç’in gelmeyeceğinden emindiler. Belediye başkanı tek gözü kör olan İvan İvanoviç’le onun gelmeyeceğine dair iddiaya girmişti. Ancak tek gözlü İvan İvanoviç, belediye başkanından yaralı ayağını koymasını önerince, iddiadan vazgeçildi. Çünkü bu öneri belediye başkanını çok gücendirmişti. Konuklar ise, onların bu haline kıs kıs gülüyorlardı..” (S.233)

Şehir halkı arasında, İvan İvanoviç’le İvan Nikiforosriç’in küskünlüğünün bahse girme konusu olması hiç te şaşırtıcı değildir. Çünkü onlar bu olayı, göründüğü kadar ciddiye almamaktadırlar. Hatta bu küskünlükte eğlenceli bir yan bulmuşlardır.

Baloya katılan pek çok kişinin, İvan Nikiforoviç’ in gelmeyeceği düşüncesi boşa çıkar, İvan Nikiforoviç baloya gelir. Hikâyeyi anlatan kişi yemek masasında birbirlerini gören iki eski arkadaşın halini büyük bir heyecanla aktarmaktadır. Anlatacının bu sahneyi tavir ederken sanki her şey bir anda bozuluverecekmiş, tüm çabalar boşa çıkacakmış gibi bir korkuya kapıldığını görüyoruz. Onun anlatımındaki bu heyecan dolu ton, İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç ‘in içinde bulundukları durumu son derece gülünç bir hale getirmektedir. Hikâyeyi anlatan kişi iki arkadaşın göz göze geldikleri anda yapamayacağım, başka kalem verin bana”, “bu ancak büyük bir ressamın fırçasına göre bir tabloydu” gibi sözler söylemektedir. Bu sözler onların birbirlerine karşı takındıkları anlamsız, düşmanca tavrı hicvetmektedir.

Şehir halkı onları uzaklaştırmak ister. Neredeyse bunu başarmak üzeredirler. Ancak İvan Nikiforoviç herkesin önünde “kaz” kelimesini bir kez daha tekrarlar. Bu da şerefine düşkün olan İvan İvanoviç’i son derece öfkelendirir. Belinski bu olayı:

“Görüyor musunuz: Eğer kaz yerine başka bir kuş adı söylenseydi, bu iki adam tekrar arkadaş olacaklardı.” sözleriyle yorumlamaktadır.

İvan Nikiforoviç bu kelimeyi söylediğinde, hayal âleminde yaşayan iki çiftlik sahibi de gerçekle yüz yüze gelmiştir. İvan İvanoviç bu kelimeyi duyunca sarsılır.

Çünkü bu kelime, onun, hikâyenin başlangıcında yapılan tanımıyla adeta bir bütün ortaya koymuştur. İvan İvanoviç “kaz” kelimesinde o güne kadar kendisine yapılan en büyük hakareti görmüştür. Bu sözü söylediğinde İvan Nikiforoviç kendisi de şaşırır, çünkü yaşam boyunca ilk kez yerinde bir lâf etmiştir.

İvan İvanoviç’in baloyu terk edip gitmesiyle birlikte hikâyenin anlatım tonunda büyük bir değişim meydana gelir. Hikâyede, oldukça ciddi ve kasvetli bir anlatım tonu hâkimiyet kazanmıştır. Yıllar sonra, hikâyeyi anlatan kişi Mirgorod’dan geçerken, yaşlanmış iki arkadaşın halâ küskünlüklerini devam ettirdiğini öğrenir. İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç umutla, onların tek yaşam amacı haline gelen, mahkeme davasının sonucunu beklemektedirler. Hikâyeyi anlatan kişi hiçbir şeyin değişmediğini görerek hikâyeyi “bu dünyada yaşamak sıkıcı beyler!” nidasıyla bitirir.

ünlü eleştirmen Solonimski anlatım tonundaki değişimi şu şekilde yorumlamaktadır: Solonimski’ye göre Gogol’ ün eserlerinde, felaketi daima gülünç bir olay hazırlamaktadır. Bu hikâyede felaketi hazırlayan son gülünç olay ise baloya katılanların, çiftlik sahiplerini barıştırmak için gösterdikleri çabanın boşa çıkması ve o “aşağılayıcı” kelimenin tekrarlanmasıdır. Sloniski, hikâye boyunca, anlatıcının оіауіагх şehirde yaşayanlardan biri olarak gözlemlediğini ve sadece eğlenceli bir dille tasvir etmekle yetindiğini belirtmektedir. Ancak, “gülünç felaketten” sonra anlatıcının tonunda aniden bir değişim meydana gelmektedir. Hikâye anlatan kişinin tonunda beliren hüzün duygusu hikâyeye hâkim olmuştur. Eleştirmen Slonimski, son bölümde, aynı zamanda hikâyeyi anlatan kişinin dünya görüşünün ciddi ve felsefi bir değişime uğradığına dikkati çekmektedir. Bu ciddi felsefi değişim#hikâyeyi sona erdiren “Bu dünyada yaşamak sıkıcı beyler” sözlerinde zirvesine ulaşmıştır.

Mirgorod şehrinin çok sevilen, saygı duyulan iki çiftlik sahibinin yanısıra hikâyede hicvedilen başka konular da vardır. Şehrin görünümünden şehirde yaşayanlara, mahkeme binasına ve orada çalışan memur tiplerine kadar her yerde, yazar kendine hicvedilecek konular bulmayı başarmıştır.

Hikâyeyi anlatan kişi dördüncü bölümde olayın geçtiği şehrin tasvirinin yapar. Bu tasvir İvan İvanoviç ve İvan Nikiforoviç’in kişilikleriyle garip bir uyum içindedir. Mirgorod’da tıpkı kahramanların fizik yapıları ve kişilikleri gibi başıboş, düzensiz görgüsüzlüklerle dolu, pis ve ihmal edilmiştir.

“Olağanüstü bir şehirdir Mirgorod! çeşit çeşit yapı vardır. Damı sazdan olanı mı, samandan olanı mı istersiniz? Hatta ahşaptan olanı bile vardır! Sağda bir sokak, solda bir sokak her yerde olağanüstü çitler görürsünüz, çitlerin etrafını şerbetçi otu sarmıştır, üzerlerine saksılar asılmıştır. Ay çiçekleri, çitlerin arkasından güneşe benzeyen başlarını gösterirler. Kırmızı gelincikler görünür. Yer yer iri bal kabakları çarpar göze…Ne ihtişamdır bul Çitlerde, her zaman, onlara daha da canlı görünüm kazandıran keten bir eteklik, gömlek veya şalvar sallanıp durur. Mirgorod’da tek bir hırsızlık ya da dolandırıcılık olayına rastlanmaz, çünkü herkes aklına ne gelirse onu asar çitlere.

Meydana yaklaştıkça, gördüğünüz manzaranın tadını çıkarmak için bir an mutlaka duraklarsınız: Meydanın tam ortasında çukur vardır. Ne şaşırtıcı bir çukurdur bu bilseniz! üstelik,o güne kadar benzerini bir başka yerde görmemişsinizdir! Hemen hemen bütün meydanı kaplar, uzaktan ot yığınına benzeyen küçüklü büyüklü bütün evler, etrafını sardıkları bu çukuru hayran hayran seyretmektedirler.”

(S.211)

Yazar hikâyeyi anlatan kişinin saflığından yararlanarak, şehrin bu bakımsız halini onun ağzıyla hicvetmektedir. Başlangıçta*anlatıcı Mirgorod için “olağanüstü” der. Rusça karşılığı “çudnıy” olan bu kelime, iki anlam taşımaktadır. Bunlardan biri “olağanüstü” diğeri-“büyüleyici” dir. Yazar “çudnıy” kelimesiyle okuyucuyu bir beklentiye sokmaktadır. Çünkü ister istemez akla ilk önce “çudnıy”ın “büyüleyici” anlamındaki karşılığı gelmektedir. Şehrin tasvirine detayla girildiğinde “büyüleyici” den çok» kelimenin “olağanüstü” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bu “olağanüstülük” iyi anlamda kullanılmamıştır. Şehir son derece ihmal edilmiş, bakımsız görünüşüyle “olağanüstü” dür. Hikâyeyi anlatan kişi Mirgorod’da hırsızlık gibi bir olayın görülmediğinden önemle sözetmektedir. Her türlü eşyanın çitlere asıldığı bir yerde hırsızlık olmaması doğaldır. Eğer biri, başkasının eşyasını çalsa bu eşyayı çalanın üstünde gören kişi, mutlaka hemen “bu İvan İvanoviç’ in ya da Taras Tarasoviç’in”diyecektir.

Çukurun anlatıldığı bölümde, şehirle ilgili hiciv zirveye ulaşır. Hikâyeyi anlatan kişi bu çukur için önce “meydanın ortasında bir çukur” vardır. der. Sanki bu çukur her yerde rastlanabilecek, küçük, sıradan bir çukurdur. Bundan sonra söylenen sözlerle hikâyeyi anlatan kişi, yavaş yavaş okuyucuyu bir şoka hazırlar. En sonunda, çukurun bütün meydanı kapladığını itiraf eder. Çukur sadece meydanı kapladığı ya da şehrin bakımsızlığını ortaya koyduğu için alay konusu edilmiş değildir. Bu çukurun, aynı zamanda, şehir halkı için bir maskot, simge hatta bir anıt haline gelmiş olması kınanmaktadır.

Mirgorod’un tasvirindeki yergi ve alay dolu tuttun, gerçekte, içinde yaşayan halka yöneliktir.

Gogol’ün bu hikâyede hicvettiği bir” başka konu ise mahkemelerdir. Hikâyenin mahkemeyle ilgili bölümlerinde, o dönem Rusyasının bürokratik düzeni ve bu düzende görev alan kişiler hicvedilmektedir. Hikâyeyi anlatan kişi önce mahkeme binasını tanıtır. Mahkeme binasının sekiz penceresi de çukura bakması ve çatısının ahşap olması beğeni dolu bir anlatımla tasvir edilmektedir. Mahkeme binası şehir halkının âdeta bir anıt gibi kabul ettiği çamur dolu koca çukura bakması ve çatısının ahşap olması nedeniyle, şanslı ender binalardan biridir1 Bu arada hikâyeyi anlatan kişinin, binanın daha güzel görünmesine engel olan kâtipleri eleştirmekten kendini alamadığını görüyoruz. Çünkü kâtipler, perhiz ayında, binanın boyası için hazırlanan yağa soğan doğrayıp yemişlerdir. Sonuçta mahkeme binası granit rengiyle öylece bırakılmıştır. Binanın sahanlığında ise “çeşit çeşit yiyecekler serpili” dir. Tavuklar kendi bahçelerinden ayrılarak burada dolaşmayı çok sevmektedirler. Ancak tavukların bu konuda bir suçu yoktur. Onların sahanlığa dolaşmasına ricacıların dikkatsizliği neden olmaktadır. Görüldüğü gibi mahkemedeki memurlara işi düşen herkes buraya hazırlıklı gelmektedir. Gogol, tavukların sahanlıkta yiyecek serpintileri arasında dolaştığını söylerken, üstü kapalı bir biçimde mahkemede çalışanların rüşvet yediklerini vurgulamaktadır. Aynı cümle mahkeme binasının bakımsız halini de ortaya koymaktadır. Böylece iki yönlü bir hiciv elde edilmiştir.

Hikâyeyi anlatan kişi sanki geziyormuş gibi, mahkeme binasının sahanlığından geçer ve binanın iç kısımlarını anlatmaya başlar. Bu bölümde boş vermişliğin ve düzensizliğin iyice belirgin bir hale geldiği görülmektedir. Hikâyeyi anlatan kişi memurların çalışmalarını şu sözlerle aktarır:

“…. Yargıç kâtiple sohbet ediyordu. Çıplak ayaklı bir kız elinde fincanlar bulunan bir tepsi taşımaktaydı.

Masanın sonunda oturan sekreter dava kararı okumaktaydı. Ama öyle monoton, öyle hüzünlü bir sesle okuyordu ki dinlerken sanık bile uyuyup kalırdı. Yargıç, şüphesiz, bunu herkesten önce yapacaktı, eğer bu sırada aralarında ilgi çekici bir konuşma geçmeseydi.” (S.212)

Bu örnekle mahkemelerde işlerin nasıl yürütüldüğü açıkça ortaya konmaktadır. Yargıç işini gücünü bir kenara bırakmış kâtiple çene çalmaktadır. Sekreter ise dava kararını bezgin bir halde okumaktadır. Hatta sonucu heyecanla beklemesi gereken sanıklar bile mahkemenin havasına uyum sağlamışlardır. Verilen ceza ne kadar ağır olursa olsun sanık ortamın bezginliğinden etkilenerek ses çıkaracak, üzüntüsünü belli edecek ya da heyecan duyacak noktayı çoktan aşmıştır.

Mahkeme görevlilerinin kanunları yorumlama konusunda ortaya koydukları en tipik örnek, İvan İvanoviç’in dilekçe hırsızı domuzudur. İvan İvanoviç’in sert çıkacağını düşünerek, onunla konuşması için belediye başkanını gönderirler. Bu nedenle belediye başkanının suç üzerindeki yorumu, gerçekte, doğrudan doğruya adalet işleriyle uğraşan mahkemeye aittir. Belediye Başkanı, İvan İvanoviç’e “kanun bir şey çalan suçludur diyorsa, sizin domuzunuz da suçludur.” şeklinde bir yorum yaparak domuza gereken cezanın verilmesi konusunda ısrar etmektedir. Onlara göre, olayda kasıt bulunmamasına, “hırsız”ın bir hayvan olmasına rağmen adalet mutlaka yerine gelmelidir. Adaletin koruyucuları mahkemede asıl ilgi göstermeleri gereken işleri başlarından savmakta, hırsız domuz olunca belediye başkanını bile olaya katmakta sakınca görmemektedirler. Gerçekte domuzun cezalandırılması onlar için, özellikle de belediye başkanı için çok elverişli bir durumdur. Çünkü domuza uygulanacak ceza, onun kesilip “lezzetli sucuk” haline getiril’ mesidir.

Mahkemenin işleri sonuca bağlamasının en güzel örneği de İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç arasındaki davanın yıllar boyu sürmesidir, Mirgorod mahkemesinde, gerekli tüm işaretleme, numaralama ve kayıt işlemlerinden sonra dosya dolaba kaldırılmaktadır. Yıllar sonra bile dava dosyası, en iyi durumda dolapta bekletilmektedir.

Yazar, bununla hikâyeyi anlatan kişinin ağzından o dönemin uzun süren bürokratik işlemlerini hicvetmektedir. Bürokratik işlemlerin uzamasıyla dava dosyasının yıllarca beklemesinin sadece Mirgorod’a özgü bir durum olmadığı da belirtilmektedir. Çünkü hikâyeyi anlatan kişi “tüm mahkemelerde olduğu gibi ” diyerek bir genelleme yapmıştır.

Özellikle mahkemeyle ilgili bölümde bürokratik düzen ve memurların görev anlayışlarının anlatılması nedeniyle “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’in Nasıl Küstüklerinin Hikâyesi”, “Peterburg” hikâyelerinin başlangıcı olarak düşünülebilir.

“Mirgorod” adı altında toplanmış hikâyelerde, özellikle hiciv sanatı açısından incelediğimiz “Eski Zaman Beyleri” “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç”te Gogol’ ün iki konu üzerinde durduğunu görüyoruz. Bunlardan biri Rusçada “poşlost” adı verilen, insan doğasının bayağılıklarıdır. Gogol’e göre, her insanın zayıf bir noktası vardır. Kimi kişilerde bu zayıf noktalar bayağılık derecesine ulaşmaktadır. İncelediğimiz her iki hikâyede de, Gogol’ün hicvinin odağını insanın kendisiyle, başka insanlarla ve doğayla olan ilişkisinde fark edilmesi güç bayağılıklar oluşturmaktadır. “Eski Zaman Beyleri”nde yaşamalarını yemek içmekten başka bir şey düşünmeden geçirmiş iki yaşlı insan, bu yönleriyle eleştirilmektedir. İki yaşlının yemeye gösterdikleri aşırı düşkünlük onların tek düze yaşam tarzları içinde fazla göze batmamaktadır. Ancak Gogol doğanın en mükemmel varlığı kabul ettiği insanın, yaşam amacını yemek bulmasını bir bayağılık olarak kabul etmiştir.

Bu nedenle hikâyesinde canlandırdığı yaşlı çiftin kişiliklerinde insanların yemek konusunda gösterdikleri zayıflığı hicivci bir anlatımla gözler önüne sermiştir.

İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç’te ise yaşamdan beklentileri olmayan, yararlı bir iş yapmayı akıllarına dahi getirmeyen insanlar hicvedilmektedir. Hikâyedeki kahramanların herkesin özendiği arkadaşlıklarına son vererek, mahkemeye gitmelerinin ve mahkeme sonucunu sabırla, nerdeyse, ömür boyu beklemelerinin tek nedeni vardır: o da önlerine bir yaşam amacı koymak içlerinde bilinçsizce hissettikleri ruhsal boşluğu tamamlamaktır. Birbirlerine tamamen zıt karakter taşıyan bu kahramanların küsüp mahkeme kapılarına dönmeleri, başlangıçta doğal bir sonuç gibi düşünülebilir. Oysa yazar, bu doğallığın arkasında kalan bayağılığı görmeyi başarmıştır.

Her iki hikâyede de kahramanların bayağılığı yaşamlarını boş yere harcamalarıdır. Yazarın hikâyelerinde sormak istediği soruları “yaşamın amacı nerededir, ne olmalıdır, mutluluk nedir, hangi şartlarda insan mutlu olabilir?” şeklinde ifade edebiliriz. Tüm bunlar Gogol’ün hicvinin, daima felsefi bir anlayışla içiçe olduğunu anlatmaktadır.

“Mirgorod” hikayelerinin bir diğer özelliği ise anlatım tekniğidir. Gogol, bu eserinde “gözyaşları arasında gülme” şeklinde ifade edilen özgün bir anlatım tekniği ortaya koymuştur. Bu anlatım tekniği “Mirgorod”dan itibaren Gogol’ün hikâye ve romanlarının en büyük özelliği haline gelmiştir. “Yazarca İtiraflar” eserinde Gogol kendine özgü bu özelliğini kısaca “başlangıçta alay ettiğim her şey, birden bire derin bir hüzne dönüşüveriyor” diyerek açıklamıştır.

Eleştirmen Belinski ise “Russkie povesti i o povestyah Gogolya” makalesinde, yazarın “göz yaşları arasında gülme” olarak adlandırılan anlatım tekniğinde büyük bir sanatsal yaratıcılık görmekte ve yazarın tüm eserleri için şu genellemeyi yapmaktadır;

İşte yaratıcılık dediğimiz yüce sanat budur. Bay Gogol’ün bütün hikâyelerini düşünelim: bunların kendine özgü karakteri nedir? Aptallıklarla başlayan aptallıklarla devam eden, göz yaşlarıyla sona eren ve sonuçta yaşamın kendisi olarak nitelendirdiğimiz, karmaşık komedidir. Onun her komedisi böyledir. Başlangıcı komik sonu ise hüzün doludur.

PETERBURG HİKÂYELERİ

Peterburg hikâyeleri Gogol’ün olgunluk dönemine ait ilk eserleri arasındadır. Bu hikâyelerde büyük şehirlerde oturan insanların yaşam biçimleri, yaşam koşulları ve bu koşulların insana neler getirdiği anlatılmaktadır. Gogol’ün Peterburg hikâyelerini memurluk yaptığı dönemde (182 9) edindiği izlenimlerin etkisiyle yazdığını ve bunun için de kahramanlarını memurların çırasından seçtiğini düşünmek yanılış olmayacaktır.

Peterburg hikâyeleri arasında “Bir Delinin Notları” (Zapiski sumasşedşego), “Palto”, “Burun” (Nos),”Nevaki Caddesi” (Nevski prospekt) ve “Araba” (Kolyaska) adlı hikâyeler yer almaktadırlar.

Bu hikâyede Gogol, büyük şehirlerde yaşayan küçük rütbeli memurların karşılaştığı ekonomik sıkıntıları, ekonomik sıkıntıların neden olduğunu ruhsal bunalımları büyük bir ustalıkla dile getirmektedir. Ancak Peterburg hikâyelerinin en ilgi çekici özelliği yazarın, “zavallı, küçük memur” temasını hicivci bir üslupla ortaya koymasıdır.

Gogol en acınacak durumda olan kahramanlarında bile gülünç, hatta, alaya alınması gereken kusurlar bulabilmiştir. Yazar “zavallı” kahramanına karşı bazen, acımasız ve şiddetli denebilecek bir tutum göstermektedir. Çünkü yazar, kahramanını her şeyden önce bir insan olarak kabul etmekte ve kalemini bu düşünceye göre yönlendirmektedir.

Gogol’ün Peterburg dönemine ait eserleri arasında ilk önce “Bir Delinin Notları”nı ele alacağız.

“BİR DELİNİN NOTLARI”

Bu hikâyesinde Gogol, ağır yaşam şartlarına dayanamayarak akıl dengesini yitiren küçük rütbeli bir memurun trajik yaşamını anlatmaktadır. Hikâye günlük biçiminde birinci kişi ağzından yazılmıştır. Bu nedenle yazar, kahramanın duygularını son derece yoğun olarak yansıtma olanağını bulmuştur, özellikle, normal yaşamdan koparılarak akıl hastahanesine götürülen kahramanın hasta bilincinden doğan mantık dışı ve komik düşüncelerle akıl hastahanesindeki trajik yaşamı olağanüstü bir güçle birleştirilmiştir. Böylelikle Gogol, Rusçada “tragi-komediya” adı verilen trajik komedi tarzının başarılı bir örneğini ortaya koymuştur.

Hikâyenin kahramanı Poprişçin küçük rütbeli bir memurdur. Çalıştığı dairede yaptığı bütün iş gelen evrakları gözden geçirip daire başkanının kalemlerini açmaktır. Poprişçin, sık sık daireye gidip gelen daire başkanının kızı Sofi’ye âşık olmuştur. Poprişçin Sofi’nin ona ilgi göstermemesinin nedenini küçük bir memur olmasına bağlar. Bir süre sonra Sofi’nin hassa subayı Teplov adlı yakışıklı bir genci sevdiğini öğrenir. Böylece “iyi olan her şey yüksek rütbelilerindir” düşüncesi kahramanda saplantı haline gelir. Bir yandan rütbe sorunu öte yandan da Sofi’nin ilgisizliği Poprişçin’in akıl dengesini bozar. Hatta Sofi’nin kopeği Meci’yle Fidel adlı bir kenar mahalle köpeğinin mektuplaştıklarına inanmaya başlar. Sofi hakkında bir şeyler öğrenmek için köpeklerin peşine düşer. Akıl dengesini iyiden iyiye kaybeden Poprişçin, bir gün gazetelerde İspanya kralının tahttan düşürüldüğünü okur. Bu, onun için rütbe elde etmek fırsatı demektir. Fırsattan yararlanarak kendini İspanya kralı olarak ilân eder. Nihayet akıl hastanesine kapatılan Poprişçin’in son anları çektiği derin acılarla doludur.

Hikâyenin başlangıcında Poprişçin küçük rütbesinden ötürü bölüm şefinin ve diğer memurların kendisini ne kadar çok aşağıladıklarından söz etmektedir, özellikle bölüm şefi, Poprişçin için gizli bir savaş açtığı yüksek rütbenin simgesi haline gelmiştir. Bu nefretin ardında, yüksek rütbelilere duyduğu nefret vardır. Bölüm şefine duyduğu nefreti “kahrolası balıkçıl kuşu”, “şeytan görsün seni” gibi sözlerle belirtmektedir.

“İtiraf edeyim ki, işe gitmeyi hiç istemiyorum.

Hem de bölüm şefinin beni ekşi suratla karşılayacağını bile bile. Uzun zamandan beri bana ‘Nedir bu kafandaki karmaşa? Eteklerin tutuşmuş gibi çırpınıyorsun, zaten işleri öyle bir hale sokuyorsun ki şeytan bile çıkamaz içinden. Unvanları küçük harfle yazıyorsun, evraklara ne tarih ne de numara koyuyorsun.’ deyip duruyor.. Kahrolası balıkçılkuşu seni! Mutlaka başkanın odasında oturup kalemlerini açmamı kıskanıyor….” (S.108),

Bu bölümde yazar, Poprişçin’in ağzından yüksek rütbesinin verdiği hakla, astlarına kötü davranan onları ezmeye çalışan kişileri hicivci bir dille eleştirmektedir. Daha sonraki bölümlerde onun zalim davranışları iyice ortaya çıkar. Bölüm şefi Poprişçin’e “sen bir hiçsin! Beş parasızın birisini” gibi sözlerle hakarette bulunur. Bu da Poprişçin’daki yüksek rütbelilere duyduğu kini iyice artırır. Poprişçin gerçekte gururuna son derece düşkündür. Hastalık derecesinde bir düşkünlüktür bu. Bölüm şefinin hakaretlerine karşı, kendi kendine telkinlerde bulunmaktadır. Başkanın ona ve’ ‘kişiliğine vermediği değeri o kendi kendine vermeye çalışır:

“Doğrusu bizim mesleğimizin asaleti vardır. Her şey temizdir. Böylesini başka dairelerde görmek zordur. Masalar maundandır. Bütün şefler “siz” diye hitap ederler insana….itiraf edeyim ki eğer mesleğimin soylu bir yanı olmasaydı çoktan istifamı vermiştim.” (S.109)

Poprişçin kendi kendini bu şekilde rahatlatmaya çalışmasına rağmen, rütbesinin düşük olmasının ezikliğini her an hissetmektedir. Daire kapıcısının bile ona en ufak bir saygı göstermemesine içerlemektedir. Onun önünden geçerken “Aptal uşak ne olacak! Ben memurum hem de soylu bir memur haberin var mı?…” demektedir.

Poprişçin’in ruhsal dengesinin bozulmasında rütbe tutkusundan başka, daire başkanının kızı Sofi’ye duyduğu karşılıksız sevginin de payı büyüktür.

Poprişçin, Sofi’ye yaklaşamayınca zihninde, onun köpeğinin kenar mahallede yaşayan bir köpekle mektuplaştığı hayaline kapılır. Böylece zavallı memur dolaylı da olsa Sofi’ye yaklaştığına inanmaktadır. Mektuplarda Sofi’nin köpeği Meci, gerçekte, kızın tüm sırlarını bilen bir hizmetçi kişiliğindedir. Bu nedenle Fidel’e yazdığı mektuplarda Gogol, Poprişçin’in aracılığıyla evin içinde olan biten herşeyi bilen dedikoducu hizmetçi tipini alaylı bir dille hicvetmiştir:

Sofi bir süre sonra dışarı çıktı ve onun topuklarını vurarak selam vermesine karşılık, neşeyle eğildi. Ben de sanki bir şeyin farkında değilmiş gibi pencereye bakmaya devam ettim. Ama başımı hafifçe yana eğdim ve konuştuklarını duymaya çalıştım. Ah ma cheere, ne saçma şeyler konuştuklarını bilsen! Efendim baloda kadınlardan biri esas figür yerine bir başkasını yapmış, üstelik az kalsın dans ederken düşecekmiş. Lıdina ise yeşil renklerine rağmen gözlerinin mavi olduğunu iddia ediyormuş. Bütün konuştukları buna benzer şeyler i$te….”(S.119)*

Meci’nin mektuplarında dikkati çeken bir başka özellik ise insanların sürekli köpeklerle kıyaslanmasıdır. Meci bunu bazen, kendisini anlatırken farkında olmadan yapar, örneğin yemek konusundan söz ederken, hangi yemeğine şekilde sevdiğini açıklar. Yemek konusunda gösterdiği tutumuyla midesine düşkün insanlara benzemektedir. Kimi zamansa Meci insanla köpeklerin davranışları arasında benzerlik kurmaktadır. Bunun en güzel örneğini, peşine düşen sokak köpeklerini anlatırken vermektedir:

“….Pek çok hayranım olduğunu sana söylemeliyim. Pencerenin önünde otururken sok sık onları seyrederim. Bir görsen, aralarından bazıları öyle çirkin ki! Avluda duran bir köpek var, son derece kaba ve aptal. Yüzünden aptallık akıyor. Sokakta yürürken öyle kasılıyor ki sorma. Herhalde kendini önemli bir kişi sanıyor, herkesin ona baktığını düşünüyor. Aptal şey! İlgilenmiyorum bile, görmezlikten geliyorum. Korkunç görünüşlü bir buldog da pencerenin önünde dikiliyor habire. Eğer arka ayaklarının üstüne kalksa, gerçi bunu istese de yapamaz ya neyse, Sofi’nin hayli uzun ve toplu olan babasından bir baş daha uzun görünürdü. Bu kütük, korkunç derecede arsız bir köpek. Birkere hırlamaya kalkıştım ona umurunda bile olmadı, hatta yüzünü ekşitti. Dili bir karış dışarıda, koca kulakları sarkmış pencereme bakıp duruyor. Tam bir mujik!….”(S.118)

Görüldüğü gibi, Meci bu bölümde köpek olmaktan çıkmıştır. Artık o delikanlıların kur yaptığı bir genç kızdır. Pencerenin dışında gördüğü köpekler ise çalımlı yürüyüşleri ve havalarıyla, kendilerini bir genç kıza beğendirmeye, farkettirmeye çalışan delikanlılara benzetmektedirler. Meci, bir başka mektubunda hayvanlarla insanlar arasındaki bu benzetmeleri daha ileri götürür: kendi

Trezor’unun görünüşüyle Sofi’nin evleneceği hassa subayını kıyaslar. Bu kıyaslamada kazanan kişi, Meci’nin “ince belli” Trezor’udur.

Meci mektuplarında sık sık arkadaşı Fidel’e “ma cheére şeklinde hitap etmektedir. Gogol bununla, o dönemlerde Rus soyluları arasında hayli yaygınlaşmış olan Fransızca konuşma alışkanlığını hicv etmiştir.

Poprişçin, Meci’nin yazdıklarından sadece bunları öğrenmekle kalmaz. Küçük köpek mektuplarında Poprişçin’ den de söz.etmektedir. Ancak Meci’nin ondan hiç hoşlanmadığı açıktır. Çünkü Poprişçin’i “torbaya sokulmuş birkurbağaya” benzetmektedir. Sofi’nin Teplov adlı hassa subayıyla evleneceğini öğrenen ve köpeğin bile kendisini aşağıladığını gören Poprişçin zaten yerinde olmayan akıl dengesini iyice kaybeder. Kendini tahttan düşen İspanya kralının yerine geçecek kişi olarak düşünmeye başlar. Nihayet akıl hastahanesine götürülen Poprişçin burayı İspanya sanmaktadır. Onun akıl hastahanesini İspanya sanması ve başına gelen kötü olayları kendi mantığına göre açıklamaya çalışması hem acıklı hem de gülünçtür. Kendini almaya gelen görevlileri İspanyol temsilcisi sanar. Hastahaneyi saraya, hastaları ise İspanyol soylularına benzetir. Hastaların kafalarının traş edilmiş olması ona önce çok garip gelir. Ancak sonra bu hastaların soylular ve önemli kişiler olduğuna inanır. Bu durumu zihninde “Kafalarını böyle traş ettirenler sadece soylular” diyerek açıklığa kavuşturur. Akıl hastalarına göz kulak olmakla görevli adamı başbakan kabul etmektedir. Onun kendisine dayak atmasının nedenini ise İspanya’nın sert kurallarına bağlamaktadır.

Poprişçin bir kral olarak, dünya politikası üzerine kendi kendine bir takım yorumlar yapmaktadır. Gogol Poprişçin’in ağzından 19.yy.da özellikle, Avrupa politikasında önemli rol oynayan devletleri şöyle hiciv etmektedir:

“…Doğrusu bir kral nasıl olur da engizisyona verilir anlayamadım gitti. Bence bu Fransa’nın özellikle de Polinyak’ın işidir. Ah ne cin fikirlidir o Polinyak!

Beni öldürmeye yemin etmiş canım. Peşime düşmüş bir kere kovalayıp duruyor. Ama dostum, seni İngilizlerin yönettiğini bal gibi biliyorum, İngilizler dehşet politikacıdırlar. Her yerde parmakları vardır. Artık herkes İngiltere enfiye çekince Fransızlar’ın aksırdığını biliyor….”

(S.128),

Notların en son kısmında, Poprişçin akıl hastahanesinde gördüğü işkencelerin derin acısını, özellikle bedensel acıdan daha büyük olan ruhsal acısını dile getirmektedir. Bu bölümde Gogol, hüznün ve kederin doruğuna ulaşmıştır. Poprişçin yardım umarak söylediği: “Kurtarın beni! Götürün burdan! Rüzgâr gibi atlar olan bir troyka verin bana…

Niçin bana işkence ediyorlar? Ben onlara ne yaptım ki?.. Anneciğim kurtar zavallı oğlunu” şeklindeki sözleriyle acısını dile getirmektedir. Poprişçin’in notlarının son cümlesi ise oldukça şaşırtıcı bir etkiye sahiptir. Bu cümleyle Gogol, bizleri birdenbire hüznün doruğundan aşağı yuvarlamaktadır. Poprişçin’in yönelttiği”… Cezayir Beyi’nin tam

burnunun altında beni olduğunu biliyor muydunuz?” sorusu Gogol’ün hiciv sanatında çok sık kullandığı “absürd” tekniğinin tipik bir örneğidir.

Hikâyede Gogol, yine Poprişçin’in ağzından Peterburg’un çeşitli devlet dairelerinde görev yapan memurları hicv etmektedir. Bu Poprişçin’in kendi çalıştığı daireler arasında,yaptığı kıyaslamada verilmiştir. O dönemin memurlarına yönelik oldukça güzel bir hiciv vardır, özellikle memurların rüşvet almaları ve bunu yaparken hiç fark ettirmemeleri alaylı bir anlatımla verilmektedir:

“…. Belediyede, sosyal işlerde ve adliyede çalışmak çok farklı: bakarsın köşesine çekilmiş bir şeyler yazıp duruyor. Giydiği frak âdeta üzerinden dökülecek gibidir.

Öyle suratsızdır ki içinden tükürmek gelir. Ama keratanın tuttuğu yazlık ev de evdir hani! Bu tip adama yaldızla süslü fincan götürmeye gelmez. ‘Bu’ der ‘doktorlara göre bir hediye’ ; ona ya bir çift kısrak ya bir araba ya da üç yüz rublelik kunduz kürk götürmeniz gerekir. Oysa o kadar sessiz ve eziktir, o kadar nazik konuşur ki: ‘acaba kalemimi açmam için çakınızı lütfeder misiniz?’ Ancak bir yandan da ricaya gelen adamın gömleği de dahil üzerinde neyi var neyi yoksa alır….” (s. 108-109)

Bu bölümde, memurların sadece rüşvet almakla kalmadıklarını görüyoruz. Hiç bir çekinme, sıkılma duymaksızın gelen dicacılara, verecekleri Rüşvetin nasıl olması gerektiği konusunda çeşitli imalarda bulundukları da anlaşılmaktadır .

Memurların rüşvetçilikleri, fırsatçılıkları konusunda diğer bölümlerde de çeşitli imalar vardır, örneğin Poprişçin kendisi tiyatroya gitmekten büyük zevk aldığını ancak başka memurların bu tür şeyleri ilgi göstermediklerini belirtir. Onlar tiyatroya ancak ellerine “bedava” bilet geçerse gitmektedirler.

Hikâyenin kahramanı Poprişçin’in içinde bulunduğu ortam böyledir. Rahat yaşayabilmek için ya rüşvet almak ya da rütbe sahibi olmak gerekmektedir. Gerçekte ince ruhlu bir insan olan Poprişçin rüşvet almayı gururuna yediremediği için rütbe tutkusuna kapılmıştır. Onun bütün istediği saygı görebilmek; toplum içine girebilmektir. Ona göre tüm bunlar ancak rütbe elde edilerek gerçekleşebilir. Bu hikâyede yazarın hicv etmek istediği konu, Poprişçin’in rütbeye duyduğu tuktu değildir. Poprişçin’in böyle bir yargıya kapılmasına neden olan toplumun değer yargılandır. Gogol’ ün hicvinin odak noktası, şube müdürü ve Sofi’nin daire başkanı babasıdır. Onların rütbeleriyle duydukları gurur,öyle güçlüdür ki Poprişçin bu gururun aynısının sofi’nin köpeğinde bile bulunduğu inancına kapılmıştır.

“PALTO”

“Palto” Gogol’ün en büyük hikâyelerinden biridir. Bu hikâyesinde de Gogol zavallı küçük adam” temasını işlemektedir.

Hikâyenin konusu şöyledir: Yedinci dereceden memur olarak çalışan Akaki Akakiyeaiç, meslek yaşamı boyunca hiç bir gelişme göstermemiştir. Yaşamını son derece kısıtlı sınırlar içinde sürdürmektedir. Akaki Akakiyeviç kopye çalışmalarından başka hiç bir şeyden zevk almaktadır. Günün birinde yeni bir paltoya ihtiyacı olduğunu görür. Ancak yeni bir palto diktirmek onun ekonomik gücünü aşmaktadır. Her şeye rağmen palto diktirmeye karar veren Akaki Akakiyeviç, kendini en büyük zevki olan kopya çalışmalarından bile mahrum eder. Yeni paltosunu terziden aldığı gün çaldırır. Paltosunun bulunması için, gerekli yerlere baş vurmasına rağmen kimse onunla ilgilenmez. Özellikle de herkesin çok şey başarabileceğini düşündüğü “önemli kişi”,onu azarlar. Akaki Akakiyeviç,hem paltosunun çalınması hem de elinin kokulun bağlanıp desteksiz kalmasına dayanamaz ölür. Hikâye’nin sonunda,etrafta bir hayaletin dolaştığı ve herkesten paltosunu istediğine dair söylenti çıkar. Hatta bu hayaletle “önemli kişi” bile karşılaşır. Korkuyla ona sırtındaki paltoyu verir. Hayalet paltoyu beğendiği için bir daha ortalıkta görünmez.

Hikâye boyunca yazarın kahramanına karşı tutumu zaman zaman değişir. Bazen Gogol, Akaki Akakiyeviç’e sempati ve acıma duygusuyla yaklaşmaktadır. Bazen kahramanını şiddetli denebilecek bir tarzda alaya almaktadır, örneğin hikâyenin başlangıcında yazar, kahramanına takılan ismin “biraz tuhaf hatta uydurulmuş gibi” bir izlenim bıkabileceğini söyler. Akaki Akakiyeviç doğduğunda kendiliğinden öyle olaylar olmuştur ki başka isim koymak imkânsızlaşmıştır. Annenin bebeğe nasıl bu ismi taktığı şu şekilde anlatılmaktadır:

“….Anneye, bebeğe konması için üç isimden birini seçmesini söylediler: Mokki, Sossi veya çilekeş Hozdazat. ‘Hayır’ diyer düşündü çoktan ölmüş olan kadın ‘hepsi birbirine benziyor.’ Anneyi memnun etmek için takvimin sonraki yaprağını çevirdiler. Bu kez de üç isim çıktı karşılarına: Trifili, Dula ve Varahasi. ‘Saçmalığa bak’dedi kadın ‘nebiçim isim bunlar! Doğrusu hiç böylelerini duymamıştım. En azından Varadat ya da Varuh falan olsaydı, çıka çıka Trifili’yle Varahasi çıktı. ‘Bir sayfa daha çevirdiler. Pavsikahi ve Vahtisi isimleri vardı o sayfada da. ‘Artık anladım’ dedi anne ‘kaderin oyunu bu. En iyisi ona babasının adını vermek. Babasının adı Akaki’ydi bari oğlu da Akaki olsun! ‘İşte Akaki Akakiyeviç adı böylece doğdu…” (S. 60)

Adının konulması sırasında Akaki Akakiyeviç’in annesinin karşılaştığı güçlükler, sanki onun acılı yaşamının bir habercisi gibidir. Bunun yanı sıra bebeğe sonuçta babasının adının verilmesi âdeta onun sınırlandırılmış yaşamının bir başlangıcıdır. Akaki Akakiyeviç memurluğu süresince hiç bir ilerleme göstermemiştir. Bir kez işi değiştirilmiş ancak kendisi bu işten zevk alamayınca müdüründen eski işine, yani yazı temize çekme görevine dönmeyi istemiştir. Gogol’ün Akaki Akakiyeviç’te hicv ettiği yön sınırlı, durgun bir yaşam sürmesi, başka türlü bir yaşam tarzının olup olmadığına merak bile duymamasıdır. Yazar onun yaşamındaki durgunluğu “pek çok yönetici, başkan değişmiş ama herkes onu’ aynı yerde, aynı durumda ve görevde yani yazıları kopye işinde görmüştür. Sanki o, dünyaya üzerindeki üniforma ve saçsız başıyla öylece gelmişti….” diyerek belirtmektedir.

Akaki Akakiyeviç’in en büyük zevki yazıları kopye etmektir. Elinin altında şekillenen harfler onun dostu gibi olmuşlardır. Hatta onların arasında özellikle sevdiği harfler bile vardır. Kafası yazı yazmakla o] kadar meşguldür ki sokakta yürürken bile yolun neresinde yürüdüğünün, arkasında ne olduğunun farkında değildir. Yemek yerken rüyadaymışçasına ne yediğinin farkına varmadan kafasında harflerle oynamaktadır. Gogol onun bu halini şu satırlarda anlatır:

“…. Eve gelir gelmez sofraya oturur lahana çorbasını içer ve etli soğan yahnisini tadına varmadan içindeki sinekler ve Tanrı o ara daha ne verdiyse onlarla birlikte yer bitirirdi….” (Si63)

Tüm dünyası yazı yazmak olan Akaki Akakiyeviçin sınırlı yaşam tarzını anlatırken yazar doğrudan doğruya kahramanını hicv edecek sözler söylemez. Bu hikâyede Gogol’ ün kahramanını hicv ederken kullandığı yöntem, yalnızca anlatım tonunda meydana gelen ani ve tamamen zıt değişimlerdir. Bunun en güzel örneğini şu bölümde görmek mümkündür.

“Peterburg’un gökyüzünün tamamen karardığı, bütün memurların maaşlarına ve zevklerine göre yemek yedikleri o saatlerde, dairede hem kendilerinin hem de başkaları için zorunlu koşuşturmalar yorulmak nedir bilmeyen adamın kendi kendine dürüstlükle “daha ne yapmak gerek” diye yönelttiği sorulardan sonra memurların kalan zamanlarını zevkle geçirmeyi istedikleri zamanlarda bile… Kısacası bütün memurların bardaktan çaylarını yudum yudum içerek uzun çubuklarından derin derin nefes çekerek vist oynamak için bir ahbaplarının evine gittikleri o saatlerde bile Akaki Akakiyeviç hiç bir eğlenceye katılmazdı….” (S.633)

Peterburg gecelerini tasvir eden, böylesine ciddi tumturaklı ve uzun sözlerin ardından, bütün söylenen Akaki Akakiyeviç’in eğlencelere katılmadığıdır. Böylesine basit bir sonucu tamamen zıt, ağır ve ciddi anlatımla gelmek kahramanın yaşam biçimini ve kahramanı daha güçlü bir hale getirmektedir. Eyhenbaum “Kak sdelana Şinel Gogolya” adlı makalesinde anlatım tonundaki bu değişiklik şunları söylemektedir:

“Burada yoğun, gizem dolu bir anlatım tonu vardır. Ciddi anlatım tonu uzun bir cümleyle gelişmekte ve umulmayacak kadar basit bir biçimde çözümlenmektedir. Sentaks bakımından cümlenin düzenine göre, doğal olarak, bir çözüm beklenmektedir. Ancak kelime ve ifadelerin seçimi konusunda, cümle boyunca devam eden anlatım tonundaki ciddiyetin artmasıyla zıt bir etkiye sahip olan sonuç arasında kurulmuş mantıklı bir düşünce dengesi yoktur. Yazar kendiliğinden ciddiyet kazanan anlatım konuyla düşünce içeriğindeki kıtlıktan, abartılı bir üslup ortaya koymak için yararlanmıştır. …

Akaki Akakiyeviç’in, özellikle,içine kapalı dünyasının kuralları içinde palto yeni bir olaydır. Gogol, bu olayı da aynı abartılı anlatım tarzıyla vermektedir. Akaki Akakiyeviç palto diktirme düşüncesine alışınca, ilgi merkezi tamamen bu konu üzerinde yoğunlaşır. Paltodan başka bir şey düşünemez olur. Gün geçtikçe palto onun gözünde canlı bir varlık haline gelir. Gogol kahramanın bu durumunu ciddi bir tonla anlatmaktadır. Yazar âdeta psikolojik bir konu işliyor gibidir. Ancak bu ciddi anlatım biçimi “Bu kız arkadaş kalın vatkalı, eskimek bilmeyen, sağlam astarlı paltodan başka bir şey değildi….” gibi beklenmedik bir sonuçla bitmektedir.

Sınırlı bir dünya içinde yaşayan Akaki Akakiyeviç’ in, yarı gülünç yarı acıklı durumunu Gogol bu tür ani iniş çıkışlarla dolu bir anlatım tonuyla hicv etmektedir.

Yazarın “Palto”da hicv ettiği önemli tiplerden biri de Akaki Akakiyoviç’in paltosunu diken terzi Petroviç’tir. Terzi Petroviç hem işinin ustası, hem de tüccar bir kişidir. Petroviç’le karısında köyden şehire gelmiş insanların kişilikleri yansıtılmaktadır

Bu terzi hakkında elbette fazla bir şey söylemek gereksiz, ama hikâyede her kişinin karakteri tam olarak verildiğine göre, Petroviç’in kişiliğinden söz etmekten başka yapacak birşey yok. önceleri adı sadece Grigori’ydi ve bir beyin kölesiydi. özgürlük belgesini alınca büyük küçük hiç bir ayırım yapmadan takvimlerde haçlarla belirtilen tüm bayramlarda zil zurna sarhoş olana kadar içmeye başlayınca ona Petroviç adını verdiler. İçme konusunda dedelerinin geleneklerini devam ettiriyordu. Karısıyla kavga ederken ona sosyete kadını ya da Alman diyordu….”(S.65)

Gogol Petroviç’in kişiliğinde özgürlüğüne kavuşunca bunun tadını fazlasıyla çıkarmaya çalışan bir mujiği hicv etmektedir. Petroviç kendinden geçinceye kadar sarhoş olma özelliğini dedelerinden öğrenmiştir. Karısına kızınca Alman deme huyu ise, onun küçük yerlerde yaşayan insan psikolojisinin etkisiyle yabancılara duyduğu düşmanlığı göstermektedir.

Petroviç’in, hikâyede âdeta onun simgesi haline gelmiş bir enfiye kutusu vardır, üzerindeki general resmi zamanla zedelenince dört köşe kağıtla kaplanmış olan bu enfiye kutusu,hikâyede Petroviç’in kişiliğinin bir parçası gibi anlatılmaktadır. Yazarın fırsat buldukça bu kutudan söz etmesi, onun insanla eşya arasındaki bağlantıyı vurgulamak amacıyla kullandığı bir yöntemdir.

“Palto” hikâyesinde en büyük hiciv, “Bir Delinin Notları”nda olduğu gibi, devlet memurlarına yöneliktir.

Bu kez Gogol’ün hicvinin odak noktasını “önemli kişi”yle halkın güvenliğinden sorumlu dairelerde çalışan memurlardır. Akaki Akakiyeviç paltosu çalınınca ev sahibesinin tavsiyesi üzerine önce başkomisere gider. Kahramanı başkomiserle görüşmeden önce uzun bir süre oyalarlar. Her şeye rağmen baş komiserle görüşmeyi başaran Akaki Akakiyeviç bundan bir sonuç alamayacağını anlar. Çünkü baş komiser olayla ilgisi olmayan saçma sapan sorular sormaktadır.

Akaki Akakiyeviç çalıştığı daireden bir arkadaşının, “önemli kişi”ye gitmesi tavsiyesine uymaya karar verir. Gogol “önemli kişi”yi şöyle anlatmaktadır:

“….Önemli kişinin bu güne kadar hangi işle uğraştığı belli değildi. Bilinmesi gereken tek şey “önemli kişi”nin kısa bir süre önce önemli bir kişi olduğudur.

Daha önce sıradan bir kişiydi. Bununla birlikte onun mevkii diğerlerine kıyasla pek de o kadar önemli sayılmazdı.

Ama başkaları için önemli olmayan şeylere büyük önem veren insanlar vardır. Bununla birlikte, bu kişi pek çok değişik yöntemle yaptığı işin önemini artırmaya çalışıyordu: özellikle iş yerine geldiği zaman alçak rütbeli memurların onu merdivenlerde karşılamalarını istiyordu; hiç kimse karşısına doğrudan doğruya çıkmaya cesaret etmemeliydi. Kayıt memuru evrakı on ikinci dereceden memura, o da daha yüksek rütbeli bir memura veya kime gerekiyorsa ona rapor vermek zorundaydı. Evrak ancak onların elinden geçtikten sonra “önemli kişi”ye gelebilirdi. Tüm bunlar işin düzgün gitmesi için son derece gerekliydi .. .. ” (s. 79) .

Gogol bu bölümde, tasvir ettiği “önemli kişi”yle o dönemin bürokratik düzenini hicvetmektedir. Resmi bir kuruluşun başına, daha önce nerede görev yaptığı, kim olduğu bilinmeyen kişiler getirilmektedir. Daha önce önemli bir görevde bulunmamış bu kişi, üst düzeyde görev yapmanın astları üzerinde zorunlu bir saygı uyandırmakla ve işleri mümkün olan en uzun süre içinde çözümlenmesini sağlamakla, herşeyin hal edildiğini düşünmektedir. Akaki Akakiyeviç’ in başvurusunu “usule uygun” bulmayarak, ona baş vuru için neler yapması gerektiğini söyler. Bu sözlerde basit bir sorunun çözümlenmesinin, böyle bir bürokratik düzende ne kadar uzadığını göstermektedir.

Gogol bu “önemli kişi”nin gerçekte iyi, yardım sever ve yumuşak bir insan olduğunu da vurgular. Ancak bütün sorun, rütbesinin yükseltilmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü rütbesi yükseltilince, bunun etkisine kapılarak emrindeki memurlar arasında “yırtıcı bir arslana” dönüşmüştür. Bu kişi, aynı zamanda, kendini küçük düşürmekten korkarak emrindeki memurlar arasındaki sohbetlere katılmaktadır. Böylece ağzından sadece tek heceli * kelimeler çıkarmaya alışmış, bu nedenler memurlar ona “sıkıcı adam” demeye başlamışlardır.

Akaki Akakiyeviç onun yanına girip derdini açıklarken de tam bir arslan kesilir. Hatta zavallı kahramana, her gün başkalarına olduğundan daha şiddetli çıkışır, “önemli kişi”nin bu öfkeli tavrı, zaten korkak bir kişi olan Akaki Akakiyeviç’i çok korkutur. Akaki Akakiyeviç aynı gün anjin olur ve yatağa düşer. Gogol bu olayı “yerinde bir çıkışmanın bazen böyle şiddetli etkiler yaptığı da olur!” diyerek alaylı bir biçimde hicveder. Bu sözleriyle Gogol, sırf büyüklüğünü ve önemini hissettirmek için karşısındakini azarlayan bir insan tipini eleştirmektedir. Ancak burada hicvedilen sadece “önemli kişi” değildir, yazar Akaki Akakiyeviç’i de üstü kapalı bir biçimde hicvetmektedir. Bu olayın onun üzerinde böyle bir etki yapmasının tek nedeni kendisidir. Çünkü o güne kadar dış dünyadaki yaşamla yüzleşme gereğini duymamıştır ve içine kapalı kalmıştır. Böyle bir olay meydana geldiğinde, şiddetli etki yapması doğaldır.

Görüldüğü gibi, “Palto” hikâyesinde Gogol tasvir ettiği “zavallı, küçük memur” tipi Akaki Akakiyeviç aracılığıyla o dönemin memur yaşantısını pek çok yönüyle hicvetmiştir. Akaki Akakiyeviç dış dünyaya kapalı, sessiz ve kendi halinde bir yaşara sürdürmektedir. Gogol’ün bu içine kapanık memurda hicvettiği nokta budur. İşte bu nedenle yazar, palto diktirmeyi kahramanın yaşam tarzında büyük bir olaya dönüşmesini, onun neredeyse canlı bir varlık gibi görmesini hicvetmektedir. Akaki Akakiyeviç’in yazı yazmaktan başka eğlencesi bulunmamasını, hatta yemek yerken aklı yazı yazmakla meşgul olduğu için, çorbasındaki sinekleri bile yutmasını zaman zaman acımasız denebilecek bir üslupla işlemektedir. Gogol’ün Akaki Akakiyeviç’i şiddetle hicvetmesinin yanısıra, ona sempati ve acıma duyduğunu da belli eden bir yaklaşım gösterdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

“BURUN”

“Burun” hikâyesi Gogol’ün oldukça ilginç bir eseridir. “Bir Delinin Notları”ndan sonra rütbe tutkusunun ayrıntılı bir biçimde ele alındığı ikinci hikâye “Burun” dur. “Bir Delinin Notları”ndan farklı olarak, burada rütbe teması son derece komik bir üslupla ele alınmıştır.

Hikâyenin önemli bir başka özelliği ise, Gogol’ün geniş hayal gücünü, bir kez daha burada ortaya koymasıdır. “Burun” pek çok yorumlara neden olmuştur. Edebiyat dünyasında Gogol’ün, neden her zamanki yerinden ayrılarak etrafta dolaşan bir burun yarattığı ya da böyle bir temayı neden ele aldığı konusunda, değişik açıklama ve yorumlar yapılmıştır.

Kimi eleştirmene göre, Tsşokke adlı bir yazarın “Buruna övgü” adlı eseri Gogol’e ilham kaynağı olmuştur. Çünkü Tsşokke’nin 1831’de bir dergide yayınlanan eserinin sonunda başka yazarlara şöyle bir çağrı yapmaktaydı; “Eğer bu denemem bir dâhinin eline geçer ve onda kalemiyle dehasını buruna adama fikri doğmasına neden olursa amacıma ulaştım demektir.” İşte bu değişik çağrıya uyan da Gogol olmuştur.

Kimi eleştirmenlere göre ise, “Burun” hikâyesinin yazılmasından Önce, Peterburg’ta dans eden sandalyelerle ilgili bir söylentinin çıkması, Gogol’de bazı düşüncelere neden olmuştur. Gogol’ün bu söylentiyi duyduğu zaman gösterdiği tepkiyi M. Longinov adlı bir arkadaşı şöyle anlatmıştır: “…. onun, dans eden sandalyelerle ilgili dedikodu ve yorumlara kattığı komik şeyleri şimdi bile hatırlıyorum. Belki’de bu saçma durum onu gerçekten eğlendirmişti. Çünkü bir kaç yıl sonra “Burun” hikâyesinde bu olayı hatırlatmaktadır….” Gogol tanıdığı kişileri bu konu üzerinde güldürürken, dahiyane yaratıcılığı için de cazip bir materyal görmüştür. Muhtemelen yazar “masa ve sandalyeler dans ediyorsa burun niçin yerinden ayrılarak şehirde gezmeye çıkmasın” diye düşünmüş olsa gerek.

Konumuzun kaynağı ne olursa olsun Gogol’ün hikâyeyi eşsiz ve kendine özgü yeteneğiyle işlediği gerçektir.

Hikâye, berber İvan Yakoleviç’in sabah kahvaltısını yaparken, ekmeğin içinde bir burun bulmasıyla başlar. Burun müşterilerinden binbaşı Kovalev’indir. Berber, korkuya kapılarak burundan kurtulmak için gösterdiği gayretlere rağmen tesadüfen polise yakalanır. Binbaşı Kovalev ise sabah uyanınca burnunun yerinde olmadığını görür. Kendisini saygıdeğer, herkesçe beğenilen biri gibi gören binbaşı dehşet içinde kalır. Bu durumda Nevski caddesinden kendini beğenmiş bir havayla dolaşamayacağını ve zengin kızlara kur yapamayacağını düşünerek daha çok dehşete kapılır. Dışarı çıktığında büyük caddelerden birinde, burnunu üçüncü dereceden şık bir memur olarak arabaya binerken görür. Peşinden gider ve onu yakaladığı gibi yerine dönmesini söyler. Ancak burun onun söylediklerine aldırmaz. Kovalev bu kez çareyi gazeteye ilân vermekte bulur. Gazetede kimse bu olaya inanmadığı gibi, “gazetenin şerefine dokunur” diyerek ilân isteği geri çevrilir. Emniyet müdürlüğünde de Kovalev’e inanmazlar. Akşam eve dönüp burnuyla ilgili düşüncelere daldığı sırada, berberi yakalayan polis gelir ve burnunun bulunduğunu haber verir. Burun geri getirilmişse de yeni bir sorun vardır ortada. Burun yerine nasıl konacaktır? Doktor bunun imkânsız olduğunu söyler. Ona göre yapılacak en iyi şey burnu ilâçlı bir kavanoza koyup, hatıra olarak saklamaktır. Ertesi sabah burun kendiliğinden yerine döner Kovalev de, eskisi gibi, kendini beğenmiş bir tavırla büyük caddelerde gezinmeye başlar.

Gogol, binbaşı Kovalev’in kişiliğinde rütbeye ve dış görünüşüne aşırı derecede önem veren bir insanı hicvetmektedir. Kovalev için rütbesi dünyadaki herşeyden önemlidir. Sivil rütbesinin bıraktığı etkiyi az bularak, kendisine binbaşı denmesini istemesi bunun en güzel örneğidir. Onun bu zayıf yönü hikâyede şu satırlarda hicvedilmektedir.

“…. Kovalev beşinci dereceden Kafkasyalı bir memurdu, iki yıldan beri bu rütbedeydi, bu da bir an olsun aklında çıkmıyordu; Ancak kendisini: daha saygılı ve daha önemli göstermek için kendisini beşinci dereceden memur rütbesiyle değil binbaşı olarak tanıtırdı….” (S.38)

Bu paragrafta Gogol’ün gösterdiği gibi Kovalev’in gözünde memur olmak, âdeta, küçültücü bir durum gibidir.

Bu nedenle Kovalev kendini olduğundan daha yüksek düzeyde göstermek için askerlik rütbesini kullanmaktadır. Ona göre, bu rütbe toplumda saygı görmesini sağlayacak ve bol drahomalı zengin kızlar onun peşinde koşacaktır. Ya da hiç olmazsa bu rütbe ona büyük caddelerde gurur dolu bir tavırla yürüme fırsatı verecektir.

Kovalev’in emniyet müdürünün karşısında derdini anlatmaya çalıştığı bölümde, yazar onun rütbesi konusundaki aşırı duyarlılığını alaylı bir biçimde hicveder.

“….Sunuda belirtelim ki Kovalev çok alıngan bir insandı. Hakkında ne söylenirse söylensin bağışlayabilirdi ama rütbesine ve unvanına laf söylenmesine kesinlikle dayanamazdı….” (S.47)

Gururu yerine koyduğu rütbesine bu derece düşkün Kovalev, birisi onun kişiliğine en ağır hakareti yapsa ses çıkarmayacaktır. Ancak rütbesine karşı söylenecek her kötü söz onu öfkelendirecektir. Tiyatrodaki oyunlarda kurmay subaylara en küçük bir laf dokundurulduğunda salonu terk edecek kadar kızması da boşuna değildir.

Kovalev karakter yönünden kendini bulamamış bir kişidir. Bunun en güzel örneğini, lâyık olmadığı rütbe ve işlere kendini yaklaştırabilmesinde görüyoruz. Peterburg’a iş için geldiği zaman ya vali yardımcılığı yapmaya ya da önemli bakanlıkların birinde, ekonomi kısmında memur olarak çalışmaya razıdır. Gerçi kahramanımız bunları da küçümsemektedir. Rütbe ve iş sorunlarını çözümleyince iki bin ruble drahomalı bir kızla da evlenirse dünyanın en

mutlu insanlarından biri olmaya adaydır.

Onun bu hayallerinin bir kısmını, burnu gerçekleştirir. Burnu, alıp başını gittiği için son derece öfkelenen Kovalev, Nevski caddesinde onu aramaya başlar. Kendisi, her zaman Nevski caddesi gibi büyük yerlerde gezdiğine göre, burnu da oralarda bir yerde olmalıdır. Gerçekten de Kovalev burnunu bulur. Ancak bir sürprizle karşılaşır. Çünkü burnu üçüncü dereceden memur oluvermiştir. Kilisede yüzyüze geldiklerinde Kovalev’le aralarında geçen konuşma her bakımdan komik ve ilginçtir:

“…. İkimizin de durumu biraz garip değil mi bayım… bana öyle geliyor ki yerinizi bilmeniz gerek. Sizi her yerde arayıp duruyorum en sonunda buluyorum hem de nerede?bir kilisede. Siz de hak verirsiniz ki»..

özür dilerim ama neden sözettiğinizi anlamıyorum. ….

-Bakın bayımdedi Kovalev kendi kişisel üstünlüklerini bilen bir insan tavrıyla sözlerinizi nasıl yorumlamak gerektiğini bilemiyorum…. Bence her şey ortada…. İsteseniz de istemeseniz de benim burnumsunuz.

Burun binbaşıya şöyle bir baktı ve kaşlarını çattı.

-Kesinlikle yanılıyorsunuz. Ben özgür biriyim. Zaten aramızda herhangi bir bağlantı olması da imkânsız. Hem üniformanızın düğmelerinden anladığım kadarıyla başka bir yerde görev yapıyor olmalısınız…” (S.40)

Üçüncü dereceden bir memur olan burun, Kovalev’ in istediğine yani yüksek rütbeye sahiptir. Burnun davranışları da onun bu rütbeyi hemen benimsediğini gösterecek bir nitelik taşımaktadır. Yüksek rütbeli burun, karşısında durarak bir şeyler anlatmaya çalışan Kovalev’in düşük rütbeli bir memur olduğunu anlamıştır. Davranışlarını buna göre ayarlayarak ona küçümser bir tavırla karşılık vermektedir. Hatta Kovalev’in üniformasına bakıp “başka bir yerde çalışıyorsunuz” diyerek aralarındaki rütbe farkını belirtmekten de geri kalmaz. Kovalev’in yüksek rütbe alarak yapmaya can attığı gösterişi onun yerine burnu yapmaktadır. Kovalev ona “yerinizi bilmeniz gerek” derken, yüzündeki yerini kast etmektedir, Âdeta bu sözüyle Kovalev ona “bu rütbeyi alması gereken sen değilsin benim” demek istemektedir.

Kovalev üzerinde yoğunlaştırdığı rütbe konusundaki hicvini, Gogol hikâyenin başlangıcında genelleştirmekten kaçınmamıştır

Ama Rusya öyle garip bir ülke ki eğer beşinci dereceden herhangi bir memur hakkında konuşuyorsanız Kamçatka’dan Riga’ya bütün beşinci dereceden memurlar kendi üstlerine alınacaklardır. Aslına bakarsanız bu bütün rütbe ve unvan sahipleri için geçerlidir….” (S.37-38)

Böylelikle Gogol, sadece hikâyenin kahramanı Kоvalev’i değil, ona benzeyen memurları da hicvettiğini göstermiştir.

Ünlü eleştirmen Belinski Kovalev’i “kaba, küçük, göze hemen çarpan, çirkin bir hiçliğin kendisi” diyerek tanımlamaktadır. Ayrıca Belinski onu her yerde rastlanacak bir kişi gibi gördüğünü şu sözlerle açıklamaktadır:

“Bu kişi niçin siz bu kadar ilgilendirdi, niçin o zavallı burnun başından geçen olağanüstü olayla sizi bu kadar güldürdü dersiniz? Binbaşı Kovalev bir tane değil, binlercedir de onun için: eyle ki yüzlerce kez Kovalevle karşılaşmanıza rağmen ancak tanıştıktan sonra hemen tanıyıverirsiniz onları ve binlerce insan arasından ayırt etmeye başlarsınız”

Gogol “Burun” hikâyesinde rütbe temasının yanı sıra diğer hikâyeler inden oldukça farklı bir konuyu hicvetmektedir. Ко yelerinden oldukça farklı bir konuyu hicvetmektedir. Kovalev burnunun kaybolduğunu ilân olarak bildirmek için gazeteye gider. Burnunun kaybolduğunu ve ilân vermek istediğini söyleyince görevlinin yanıtı şu olur:

“Gazetemiz çaptan düşebilir. Her önüne gelen burnunun kaçtığına dair ilân vermeye kalkarsa ne olur halimiz… Herkes gazetelerin saçma haberler ve yalan dolanla dolduğunu söylemeye başlar.” (S.45)

Bunu söyledikten sonra görevli, bir adamın kara tüylü finosunun kaybolduğuna dair bir ilân verdiğinden söz eder. üstelik hesap yetmiş üç ruble tutmuştur! Sonuçta kara finonun bir kuruluşta çalışan veznedar olduğu ortaya çıkmıştır. Gazete görevlisi gayet bilmiş bir tavırla Kovalev’e bunu anlatmaktadır, ancak onun çalıştığı gazetelerde çıkan ilânlar ise tam bir saçmalıktır, örneğin, ilânın bir tanesi “içki içmeyen bir kâhyanın iş aramasıyla” ilgilidir. Hemen bunu yanında “1814 te Paris’ten getirtilmiş, az kullanılmış bir araba satış” ilânı, onun yanında ise “bir yıllığına hizmetçilik yapmak üzere ondokuz yaşında çamaşır yıkayan ve öteki işlerden de anlayan bir genç kız aranmakta” olduğu bildirilmektedir. Hizmetçi kız ilânının yanında ise “sadece yayı eksik araba”yla “onyedi yaşında balakırı genç ve azgın bir at” satıldığına dair ilânlara yer verilmiştir.

Bu ilânların saçmalığı her durumda, insanın ya bir eşya ya da bir hayvanla aynı sırada yer almasıdır. Aynı sütunda iş arayan kâhya ile 1814 yılına ait bir araba ilânı verilirken ondokuz yaşında bir hizmetçi kızdan sonra, rahatlıkla yayı eksik bir araba ya da balkırı ata yer verilmiştir. Gazetede görevli memurun bu ilânlara rağmen Kovalev’in kayıp burnuna yer ayırmama isteği alaylı bir dille anlatılmaktadır. Ayrıca, görevli memur Kovalev’e kaybolan burun macerasını bir yazara anlatmasını ve onun bu konuda yazdığı yazının, “Kuzey Arısı”nda yayınlanabileceğini söyler. Gogol, görevlinin ağzından aktardığı bu sözlerle o dönemin ünlü gazete ve dergileri yayınladıkları haberlerden ötürü hicvetmektedir.

“Burun” Gogol’ün güldürü ağırlıklı hikâyelerinden biridir. Diğer Peterburg hikâyelerinde görülen “güldürürken ağlatan” adı verilen gelenekten uzaktır. Hayal yönü de fazla olan “Burun” hikâyesinde Gogol’ün hicvinin odak noktası yine “Bir Delinin Notları”nda olduğu gibi rütbe tutkusudur.

“Burun” hikâyesinin, Rus edebiyatı için önemli sayılabilecek bir yönü de Dostoyevski’nin “İkinci Kişilik” (Dvoynik) adlı roman^ kaynak olmasıdır. Burnun insan lığına girerek dolaşması psikolojide çift kişilik adı verilen hastalığı çağrıştırmaktadır. Gerçekte, Dostoyevski

de bu olayı Gogol’den farklı olarak ciddi, psikolojik ve daha derin boyutlarıyla ele almıştır.

“NEVSKİ CADDESİ”

“Nevski Caddesi” Peterburg’la ilgili tipik hikâyelerden birisidir. Hikâyede, Peterburg’un en canlı caddelerinden olan Nevski caddesinde yaşanan olaylardan bir kesit ele alınmaktadır. Nevski Caddesinde Gogol dış parlaklığın ve güzelliğin iç yüzünü gözler önüne sermektedir, ünlü eleştirmen Belinski’ye göre hikâyede aynı yaşamın iki zıt kutbu verilmektedir. Tablonun bir tarafında endi** şeşiz çocuk gibi saf ve solgun bir ressam Vardır, öte yandan ise açık göz fırsatları kendi işine geldiği gibi değerlendirmeyi bilen bir tip, Pirogov, vardır. Ressam Piskarev romantiktir, hayal aleminde yaşadığı için büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Pirogov ise daha gerçekçidir ancak fazla girişken olması, toplum kurallarının bazıları hiçe sayması sonucunda zor durumlara düşer.

Hikâyenin konusu şöyledir: Peterburg’un en gözde caddesi olan Nevski caddesinde, günün her saatinde Çeşitli gruplardan insanlar gezmektedirler. Bunların arasında havai ruhlu Pirogov ile ressam arkadaşı Piskarev de vardır. Bir gün Piskarev ve Pirogov caddede gezerlerken iki güzel kadın görürler. İkisi de ayrı ayrı bu kadınların peşine düşerler. Piskarev hoşlandığı esmer kadını oturduğu yere kadar takip eder. Kadının oturduğu yeri görünceye kadar, onun yüce bir güzelliğe sahip olduğunu düşünür.

Piskarev’e göre tapılması gereken bir kadındır. Ancak kadın Peterburg’un arka sokaklarından birinde ahlâk düzeyi düşük bir yaşam sürdürmektedir. Piskarev iyi niyetini bozmadan, esmer güzelinin, kötü koşullar yüzünden böyle bir yere düştüğüne karar verir. Bu kadının güzelliği Piskarev’ in ruhuna işlemiştir. Onun yüzünü her an görebilmek, hayalini canlı tutabilmek için çareyi afyon içmekte arar. Aldığı afyonun etkisiyle hayal dünyasına gömülür. Bu hayal dünyasından uyanmak ona pahalıya mal olur. Kurtuluş yolu kalmadığını anlayınca Piskarev intahar eder.

Pirogov’un peşine düştüğü kadın ise sarışın bir almandır. Kadın evlidir. Kocası Şiller, çizmelere mahmuz yapmaktadır. Kadının ilgisini çekip onunla konuşmak için, Pirogov,Şiiler’e mahmuz yaptırmaya karar verir. Ancak Şiller’in şüpheci kişiliği, Pirogov’un karısıyla ilgilendiğini anlamasını sağlar. Bir gün Siller sarhoş bir halde eve döndüğünde Pirogov’u karısıyla görünce öfkelenir. Arkadaşlarıyla beraber Pirogov’a dayak atar. Bu olay Pirogov’u kısa bir süre uslandırır. Aradan zaman geçince Pirogov yine çapkınlıklarına devam eder.

Nevski caddesinde gezen insanların tasviriyle Pirogov’un başından geçenler hikâyenin gülünç yanını, Piskarev’in yaşadıkları ise hüzünlü yanını oluşturmaktadır.

Bu ressam gerçeklerin dışında yaşayan, çevresindeki her şeyi ideal gibi gören bir kişi olarak “mükemmel dikimli ceketler”iyle, özene bezene bıraktıkları favorisiyle kurum içinde dolaşan, karpuz kollu elbiseler giyen ince belli bayanların doldurduğu ana caddeye kendi iç dünyasında isyan etmektedir. Ancak bu isyanın sonucu yenilgi olur.

Pirogov ise, bu caddenin günlük yaşamından bir parçadır. Bu nedenle hikâyede, yazarın hicvinin odak noktalarından birini oluşturmaktadır. Pirogov Gogol’ün yarattığı bayağı kişiliklerden en akılda kalıcı olanlarından biridir. Pirogov boş, kültür düzeyi düşük bir karaktere sahiptir. Ancak bu kusurunu büyük bir başarıyla, kendi gibi kişilerden oluşan topluluk içinde gizlemeye çalışmaktadır. Çevresindeki kişilerde toplantı kurallarını iyi bilen, kültürlü ve soylu adam izlenimi bırakmayı istemektedir. Hikâyeyi anlatan kişi onu detaylı olarak tanıtmadan önce simgelediği topluluktan hicivci bir dille söz etmektedir:

“Bir subay olan Pirgov’dan söz etmeden önce, onun içinde bulunduğu topluluk hakkında bir şeyler söylemek gerekli. Peterburg’ta toplumun orta sınıfını oluşturan bazı subaylar vardır. Bir eyalet danışmanının ya da kırk yılını bu rütbeyle geçirmiş bir çok danışmanın verdiği yemeklerde, her zaman onlardan birine mutlaka rastlarsınız…. Solgun güzelleri gülmeye, söylediklerini dinlemeye zorlamakta korkunç bir yetenekleri vardır. Kahkahalar arasında kaybolan ‘Ah, yeter artık susun! İnsanları böyle güldürmeye utanmıyormusunuz! Nidaları, onlar için çoğu zaman en güzel hediyedir. Yüksek sosyeteye katıldıkları pek seyrektir, hatta hiç olmaz, çünkü bu toplulukta kendilerine aristokrat demelerinden sıkılmaktadırlar. Bununla birlikte bilgili ve okumuş insanlar sayılırken Edebiyattan konuşmaya bayılırlar Bulgarin’i, Puşkin’i ve Greç’i överler. Orlov’u ise zekice söylenmiş acı sözlerinden ötürü nefretle anarlar….” (S.38)

Hikâyeyi anlatan kişi,Pirogov’un içinde bulunduğu bu topluluğu övermiş gibi bir tavırla anlatmaktadır. Âdeta bu subay topluluğu olmasa toplumun orta sınıfından söz edilmeyecek, eyalet danışmanlarının düzenlediği balolardan birine rastlanmasa her şeyin tadı kaçacak ve soluk yüzlü bayanlar gülmeyecekmiş izlenimi yaratılmaktadır. Hikâyeyi anlatan kişi, subaylar kendilerine “aristokrat” dendiği için, yüksek düzeydekilerin toplantılarına gitmediklerini söyleyerek, bunu iki değişik biçimde yorumlamamıza yol açmaktadır. Pirogov ve meslektaşlarının subaylığı aristokratlardan ayrı, hatta daha üstün bir grup gibi gördüklerini düşünmek mümkündür. Bunun için yüksek sosyetenin toplantılara katılmak onlara göre değildir. İkinci yorum ise hikâyeyi anlatanın vermek istediğine daha yakındır. Pirogrov ve onun gibi subaylar, gerçekte, her bakımdan kendi düzeylerinin üstünde bir topluluk içinde kusurlarının ve görgüsüzlüklerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği için onların arasına girmekten sıkılmaktadırlar. Bu nedenle kendilerine aristokrat denmesini bahane etmektedirler. Kısaca belirtmek gerekirse, “aristokrat” kelimesi onların, düşük kültür düzeyleriyle görgüsüzlüklerini hicvetmek amacıyla kullanılmıştır. Zaten bu subayları toplantılarına çağıran kişiler de çoğu zaman ne uzayıp ne kısalmış kırk yıl aynı görevi yapmış insanlardır.

Pirogov’un tipindeki subayların kültür düzeylerinin düşük olduğuna ilişkin, çok yerinde imalar vardır, örneğin boş boş konuşup solgun ve asık suratlı bayanları güldürmek onlar için çok büyük ve önemli bir başarıdır. Puşkin gibi dâhi bir şairi, edebiyat çevresinde çalışmaları olmasına rağmen pek önemli sayılmayan Bulgarin ve Greç gibi yazarlarla aynı kefeye koymaları onların kültür düzeylerinin düşüklüğünü göstermektedir. Hikâyeyi anlatan kişi bu konudan söz ederken, cümlelerin sıralamasını öyle güzel yapmıştır ki başlangıçta övgü izlenimi bırakan anlatım sonuna doğru tamamen hicivsel bir özelliğe bürünmektedir.

Anlatıcı, Pirogov’u daha da şiddetli bir dille hicvetmektedir, özellikle başlangıçta söylediği cümle, Pirogov’un hicvedildiğini açıkça göstermektedir. Hikâyeyi anlatan kişi “Ancak subay Pirogov’un bu yetenekler dışında, sadece kendine özgü olanları vardı” der. Bundan sonra özgün yetenekleri saymaya başlar: Pirogov “Don yöresinin Evlâdı Dimitri”1 ve “Akıldan Belâ”2 eserlerindeki şiirlerin bazılarını olağanüstü denecek kadar güzel okumaktadır. Hele pipo dumanıyla bir anda arka arkaya on tane halka yapmakta üstüne kimse yoktur. Kendi aklından uydurduğu fıkraları anlatmakta çok ustadır. Hikâyeyi anlatan kişi onu bu yetenekleriyle ilgili bölümü bitirirken ince bir alayın da bulunduğu şu sözleri söyler: “Bununla birlikte kaderin Pirogov’a sunduğu bütün yetenekleri saymak biraz zor iştir.” Bu sözüyle hikâyeyi anlatan kişi, Pirogov gibi karakteri olan bir insanda,bu tür saçma sapan özelliklerin çok sayıda bulunabileceğini belirtmektedir. Yani onun bu yetenekleri ne kadar sayılırsa sayılsın sonuç değişmeyecektir.

Hikâyede yazarın, hicvinin en önemli odak noktasını Nevski caddesi ve büyük küçük rütbeli, yaşlı genç, bay bayan her tür insan oluşturmaktadır.

Hikâyeyi anlatan kişi ilk önce Nevski caddesini tanıtmaktadır:

“Nevski caddesinden güzel bir yer yoktur; en azından Petecburg’ta. Bu cadde Peterburg’un her şeyidir. Ne kadar güzel bir parlaklığı vardır bu caddenin. Başkentimizin biricik güzelidir burası. Bildiğim bir şey varsa o da solgun yüzlü memurlardan hiç birinin Nevski caddesinin sunduğu nimetleri, başka nimetlerle değişmeyeceğidir. Sadece yirmi yaşına gelmiş, olağan üstü güzel bıyıkları olan mükemmel dikimli elbiseler giyen gençler değil, sakalında beyazlar çıkmış, kafası gümüş tabak gibi parlayan kişilerle heyecan içinde caddeden geçmekte olanlara bile rastlanabilir. Ya kadınlar! Ah kadınlar için Nevski caddesi daha da tatlıdır. Zaten kimin hoşuna gitmezki bu canım cadde! Nevski caddesine girdiğiniz gibi bir gezinti kokusu alıverirsiniz. Mutlaka yapılması gereken zorunlu bir işiniz olsa.bile buraya adımınızı atınca her şeyi unutursunuz, Burası sorumluluğu, işi gücü bulunan kişilerin ve bütün Peterburg*u saran çıkar dolu ilginin rastlandığı tek yerdir….” (S.14)

Nevski caddesine yağdırılan bu övgülerin gerçekle ilgisi yoktur. Dikkat edilince caddenin kendi manzarası hakkında bir bilgi verilmediği görülebilir. Hikâyeyi anlatan kişinin sözünü ettiği cadde, üzerinde evlerin ya da dükkânlarla lokantaların bulunduğu bir yer değildir. Burası insan kalabalığının meydana getirdiği organik bir caddedir. Başlangıçta insanı kendine çeken şeyin cadde olduğunu düşünmek mümkündür. Ancak caddeden geçen bir kişi caddenin cazibesine değil caddede dolaşanların dünyaya, sorumluluğa ve işlerine gösterdikleri kayıtsızlığa kapılmaktadır. Bu düşünceyi hikâyeyi anlatan kişinin “Nevski caddesine girdiğiniz gibi bir gezinti kokusu alırsınız” sözü kuvvetlendirmektedir. Bu bölümde caddeyle ilgili en güzel hiciv ise, başlangıçta “memurların hiç birinin Nevski caddesinin sunduğu nimetlerin değişmeyeceği”ni belirten cümleden biraz sonra “Peterburg’u saran çıkar dolu ilginin rastlanmadığı tek yer burası” demektedir. Çünkü Nevski caddesinin memurlara sunduğu nimetler cadedede dolaşıp, temiz hava almak ve eğlenmekten çok daha değişik şeylerdir: rüşvet yeme, bir kişinin yazılarıyla bir başka yere geçme gibi hizmetler kastedilmektedir.

Caddenin tasvirinde detayına girildikçe, hiciv daha güçlü bir karakter» kazanmaktadır. Ancak anlatım biçimindeki övgü dolu ton eski şeklini korumaktadır.

“Ne adres yazılı bir kağıt parçası ne de belirli bir buluşma yeri Nevski caddesi kadar kesin bir sonuç . verebilir. Nelere kadirdir şu Nevski caddesi! Gezilecek çok az yeri bulunan zavallı Peterburg’un biricik eğlencesi….” (S.14-15)

Hikâyeyi anlatan kişinin söylediği hemen hemen her sözü tersine çevirirsek Nevski caddesinin, parlak kelimelerin arkasındaki gerçek yüzü karşımıza çıkacaktır.

Nevski caddesinde gezen tiplerin hicivleri ise, caddenin detaylı tanımından sonra verilmektedir. Buradaki insanlarla ilgili hicivlerde,ilk önce giyim ve dış görünüş ele alınmaktadır. Giyimleri tasvir ederken hikâyeyi anlatan kişi,insanların şık olmak konusunda gösterdikleri gereksiz çabaya ve zayıflığa deyinmektedir. Renklerdeki aşırılık, göze çarpan zıtlıklar Gogol’ün .Onları hicvetmek için baş vurduğu yöntemlerden biridir. Onların giyisilerinde ya da görünüşlerinde göze çarpan aşırılık ve zıtlıklar için “Nevski caddesinde rastladığınız her şey büyük bir uygunluk içindedir.” denmektedir. Bayanların ince belleri, bayların ise favorileriyle bıyıkları bu “büyük uygunluğa” dahildir. Bayanların ince bellerini hikâyeyi anlatan kişi yapmacık bir hayranlık altında şu sözlerle aktarmaktadır:

“….Burada rüyanızda bile göremeyeceğiniz kadar ince bellere rastlarsınız; ince, dar belleri Bir şişenin boynundan kalın olmayan belleri Bu belleri gördüğünüz zaman, muhtemelen, hiç de nazik olmayan bir tavırla bu belleri dirseklememek için korku içinde kenara çekilirsiniz. Dikkatsizliğinden , hatta nefes alışınızdan doğanın bu sanatı eserine zarar vermek korkusuyla dolar yüreğiniz….” (S.17)

Bu bölümde insanların moda düşkünlüğü hiciv edilmiştir. O dönemlerde ince bele gösterilen düşkünlük Gogol’ ün kaleminde hiciv konusu olmuştur. Aynı zamanda bayların da bıyıklarıyla, favorileri için aynı durum söz konusudur. Ayrıca bıyıklara gösterilen özenin dış görünüşle ilgisi vurgulanarak, bu uğurda gösterilen gayretler alaylı bir anlatımla yansıtılmaktadırlar.

Nevski caddesinde gezen insanların hicvedilen bir yönü de, bunların görünüş bakımından kendilerine gösterdikleri dikkatin aynısını başkalarına da göstermelidir. Birbirleriyle gayet dalgın konuşan bu insanlar, aniden konuşmayı kesip karşıdan gelen kişinin kılığını kıyafetini incelemeye koyulurlar. Âdeta karşılarındaki kişiye değer biçmek amacındadırlar:

“….Burada anlaşılması güç binlerce karakter ve olayla karşılaşırsınız. Tanrım Nevski caddesinde ne çok garip karakter vardır bir bilseniz! Sizinle karşılaştığın-

da çizmelerinize gözlerini diken ya da yanınızdan geçtikten sonra ceketinizin yırtmacına bakmak için gerisin geri dönen insanlar o kadar çoktur kil Bu güne kadar insanların bunu niçin yaptıklarını bir türlü anlayamamışımdır. İlk başta onları çizmeci falan sanıyordum. Oysa hiç de öyle bir halleri yoktur. Genellikle farklı dairelerde göre« yapan, pek çoğuda olağanüstü yetenek göstererek bir devlet dairesinden ötekine tek bir yazıyla ilişki kurabilenlerdendir. Ya da pastanede gazete okuyan, gezmekle vakit, geçiren insanlardır. Kısacası, büyük b±r kısmı aklı başında insanlardır….” (S.18)

Hikâyeyi anlatan kişi saf bir dille, konuşmaya dalmış görünen insanların, karşıdan gelen birini gördüklerinde konuşmayı aniden kesip ilgilerini o kişi yöneltmesini bir türlü anlayamadığını söyler, çünkü ona göre şık giyimli, maddi durumu iyi hem de kültür düzeyi yüksek kişiler bunu yapmazlar. Hikâyeyi anlatan kişinin bu saflığından yararlanarak Gogol bu insanları “çizmeci” diyerek alaya almaktadır. Çünkü hikâyeyi anlatan kişinin, düşündüğünün

aksine bunu yapanlar iyi görevlerde ve mevkilerde bulunan insanlardır. Yazar bu bölümde Nevski caddesinde gezen insanların iki kusurunu eleştirmektedir: Bunlardan biri kıskançlıktır. Caddede dolaşan kişiler eğer iyi giyimlerine rağmen başkalarının üzerindekileri yıtmaçına kadar inceleyebiliyorsa bunun bir nedeni kıskançlıktır. Bu kıskançlığın temelinde “Onda var bende niye yok?” ya da “ben de niye olmasın?” psikolojisi vardır. Ayrıca bu kıskançlıkta rekabet duygusu da bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Hicvedilen diğer kusur ise görgüsüzlüktür. Belirli bir mevkide görev yapan kişilerin aynı zamanda kültürel bakımdan da belirli bir düzeye ulaşmış olması gerekir. Ancak bu insanlardan umut edilenin aksine, karşıdakini hiç çekinmeden üstelik iyiden iyiye incelemesi görgüsüzlüklerini ortaya koymaktadır. Gogol hem bu insanları hem de pastanede oturup gazete okuyan, etrafını seyreden insanları “aklı başında” diyerek görgüsüzlüklerini alaylı bir dille hicvetmek fırsatını kaçırmamıştır. İş bitiminde Nevski caddesinde her rütbeden memur görülmektedir. İç işlerinden dış işlerine kadar tüm bakanlıklarda çalışan büyüklü küçüklü memurlar gezmektedirler. Gogol hikâyeyi anlatan kişinin ağzından bu memurların durumlarını şu sözlerle aktarmaktadır:

“…. Tanrım ne kadar güzel görevler ve ne kadar güzel hizmetler var bu dünyada! İnsanın ruhunu nasıl da yüceltip zevkle dolduruyor bu görevler! Ama ne yazık ki ben resmi bir yerde çalışmıyorum. Ne yazık ki şeflerin memurlara karşı ne kadar ince davrandıklarını görme zevkinden yoksunum!….” (S.16-17)

Hikâyeyi anlatan kişi, Nevski caddesinde iş çıkışından sonra dolaşan kişilere âdeta özendiği izlenimini yaratmaktadır. Oysa bu da Gogol’ün o kişiler üzerindeki hicvi gizlemek amacıyla baş vurduğu bir yöntemdir. Bu paragrafta asıl verilmek istenen, sanki bütün gün yoğun bir çalışma temposundaymış gibi Nevski caddesinde gezinmeye çıkan insanların, bunu hiç de hak etmedikleridir. Hikâyeyi anlatan kişi, memurların bu görevlere başkaları aracılığıyla girdiklerinden ve böylelikle kendisinin açıkta, işsiz kaldığından yakınmaktadır. Bu arada sürekli emrindeki memurları hırpalamayı ihmal etmeyen şefler de hicvedilmiştir.

Hikâyede Gogol, Nevski caddesinin parlaklığına kapılan Pirogov ve Piskarev adlı iki genci tasvir etmektedir. Bu iki genç aracılığıyla Nevski caddesindeki yaşantının “iki zıt kutbu” tanıtılmaktadır. Pirogov bu caddenin dış parlaklığına ayak uydurmuştur ve onu yaşamaktadır. Başına gelmeyen kalmasa bile Pirogov caddenin cazibesine kendini kaptırmış kişilerin simgesidir. Piskarev ise bu caddenin çok dışında kalmış ve estetik arayışları içine girmiş bir ressamdır. Büyük bir yanlışlık yaparak estetiği, esmer güzelin yaşadığı kötü yerde bulduğunu sanmıştır. Piskarev Nevski caddesinin gözalıcı parlaklığının arkasındaki gerçeği ve acıyı yaşamışken sonun Piskarev’in başından geçen olayla ortaya çıkmaktadır. Nevski caddesinin parlak ve gözalıcı görünüşü tamamen aldatıcıdır. Burası gerçekte çıkarların gözetildiği, çıkar için ilişkilerin kurulduğu bir yerdir. Caddede gezen insanlar her an birbirlerini kollamaktadırlar. Bu isterse giyim konusu, isterse eğlenceci vakit geçirmek için olsun ya da meslek yaşamıyla ilgili fırsatları değerlendirmek amacıyla olsun herkes etrafındakilerle aşırı derecede ilgilidir. Gogol, memurundan Fransız matmazellerine kadar Nevski caddesinde gezen herkesi hicivci bir dille gözler önüne sererken, gerçekte, onların burada gezmeyi hak etmeyen kişiler olduğunu vurgulamaktadır.

“ARABA”

“Araba” Gogol’ün en eğlenceli hikâyelerinden biridir. Bu hikâyede yazar, Rus askerlerinin yaşantısını tanıtmaktadır. Rus askerlerinin yaşamıyla ilgili temanın başlangıcını, “İvan Sponka ve Teyzesi” adlı hikâyede görmüştük. “Araba” gerek konusu ve gerekse geçtiği yer bakımından diğer “Peterburg Hikâyelerinden farklıdır. Ancak yazılış tarihi diğer hikâyelerle aynı olduğu için, bu hikâyenin aynı başlık altında ele alınması gelenek haline gelmiştir.

Eleştirmen Belinski “Araba” için “pek çok romantik yazarımızın romanlarında gördüğümüzden daha canlı bir yaşamın ve gerçeğin anlatıldığı, ustaca kaleme alınmış bir hikâye.” demektedir. Belinski’nin değindiği bu özelliğinin yanısıra “Araba”da Gogol’e özgü tipik hiciv örneklerinin bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Küçük ücra bir yer olan ‘B. ….’ Şehrine bir süvari alayı gelir. Böylece şehirde büyük bir hareketlenme meydana gelir. Askerler şehrin dört bir yanını kaplar. Alayın generali bir yemek düzenler. O güne kadar varlıklarından kimsenin haberdar olmadığı çiftlik sahipleri, şehrin tek sosyetesi olan belediye başkamı i ve yargıç da yemeye katılırlar. Bu grup arasında en dikkati çeken kişi eskiden askerlik yapmış ancak “hoş olmayan bir macera” nedeniyle ordudan istifa etmek zorunda kalmış çiftlik sahibi Pifagor Çertokutski’dir. Yemek sırasında atlardan söz açılır. General en sevdiği kısrağını gösterir. Çertokutski de General’ in gösterdiği kısrağa karşılık Venedik stili arabasını göstermek ister. Ertesi gün için Generali ve subayları yemeğe çağırır. Ancak eve sarhoş döndüğü için, konukların geleceğini kimseye haber vermez. Böylece evde hiç bir hazırlık yapılmaz, öğlene doğru, halâ uyumaya devam eden Çertokutski’ ye gelenler olduğu söylenir. Çertokutski dehşet içinde kalır. Kâhyaya, gelenlere evde olmadığını söylemesi için emir verir. Kendisi ise üstünde sabahlığı olduğu halde arabaların konulduğu yerde gizlenir. Hem de Venedik stili arabanın içine. General, ev sahibinin evde olmadığı söylenince biraz bozulur. Arabayı görmek İstediğini belirtir. Seyis onları Venedik stili arabanın bulunduğu yere götürür. General ve yanındakiler, arabada Çertokutski’nin övdüğü kadar üstün bir özellik göremezler. Belki içinde doğru dürüst bir şey vardır diyerek General arabanın üstünü açar. Büyük bir sürprizle karşılanır, çünkü Çertokutski der top olmuş, saçı, başı dağınık bir halde sabahlığıyla arabanın içinde büzülmüş konukların gitmesini beklemektedir. General onu bu halde görünce “aa, sia burda mıydınız?” der ve arabanın üstünü örter. Bütün konuklar Çertokutski’nin evini terk ederler.

Hikâyede iki önemli karakter vardır: Süvari alayıyla birlikte B… kasabasına gelen General ve yörenin zengin çiftlik sahiplerinden Çertokutski. Yazar, önce Çertokutski ‘yi tanıtır. “Peterburg Hikâyeleri”ndeki diğer kahramanlardan farklı olarak, Çertokutski’nin rütbe tutkusu gibi bir kusuru yoktur. Onun kusuru gösterişe haddinden fazla düşkün olmasıdır. Çertokutski, elindeki her şeyin gösterimli olmasına dikkat etmektedir. Güzel ve bol drahomalı bir genç kızla eklenmiştir. Bu evlilikten eline geçen parayı gösterişe düşkün olduğu için hemen güzel atlara, altın yaldızlı kapı kilitlerine, evcil bir maymuna ve Fransız kapıcıya yatırmıştır. Arabalara duyduğu ilgi Çertokutski’ nin gösterişe düşkünlüğünün canlı örneklerinden biridir.

Süvari alayı B…. kasabasına gelince gösteriş tutkusu konusunda, Çertokutski’ye benzeyen bir generalin bulunduğunu görürüz. Yazar, General’in “şişman ve iri cüsseli” olduğunu söyler. Arkasından da “bununla beraber subaylar onun hakkında iyi bir yönetici demektedirler.” sözlerini ekler. Burada yazarın, şişman ve iri cüsseli tanımını yaptıktan sonra “bununla beraber” diye devam ederek diğer cümleyi bağlaması dikkati çekici bir özelliğe sahiptir. Çünkü böyle bir cümle yapısıyla yazar âdeta iri ve şişman fiziksel yapının “iyi yönetici” olmayı engellediği izlenimi bırakmaktadır. General’in ses tonu ise öyle bir anlatılmaktadır ki, bu boş bir şişeden ya da küpten çıkan sesten farksızdır. Generalimizin en fazla ilgi duyduğu konu atlardır.

Bu iki kişi yemekte bir araya gelince çok geçmeden aralarında bir iddia başlar. Yemek yendikten, herkes karnını fazlasıyla doyurduktan sonra General güzel kısrağını getirmelerini emreder. Çünkü kısrağı herkese göstermek ve onun sahibi olarak övünmek istemektedir. Yazar, kısrağın pek çok subay ve konuğun bulunduğu avluya girişini ve etrafını saran kalabalığın durumunu şöyle tasvir etmektedir s

“Kısrağın adı Agrafena İvanovna’yda; güneyli güzeller gibi sağlıklı ve vahşiydi, nallarını takırdata takırdata eşiğe yanaştı ve aniden durdu.

General, elindeki çubuğu bırakarak büyük bir hoşnutlukla Agrafena İvanovna’yı seyretmeye koyuldu. Albay eşikten atladı ve Agrafena İvanovna’nin bacaklarını inceledi, diğerleri ise hayranlıklarını çeşitli nidalarla gösterdiler.

Çertokutski de eşikten atladı ve kısrağın arkasına geçti. Hazırolda bekleyen, kısrağın dizginlerinden tutmuş asker ise etrafındakilere dik dik sanki onların üstüne atılmak istercesine bakıyordu.” (S.57).

Yazar bu bölümde kısrağın, yemeğe katılanlarda bıraktığı izlenimi hicvetmektedir. Onların karşısında kısrak, kısrak olmaktan çıkmış sanki güzel ve vahşi bir kadın halin® gelmiştir. Zaten yazar, ona “kısrak” yerine “Agrafena İvanovna” demektedir. Böylece, toplantıdakilerin kısrağı bir hayvan değil kadın olarak gördüğünü belli etmektedir. General eşiğe yanaşmasıyla, çubuğunu bir kenara bırakıp hoşnutlukla Agrafena İvanovnalyı seyretmektedir. Bu tıpkı yemek yedikten sonra, dinlenmek için güzel kadınların rol aldığı, bir oyun seyretmek gibidir. Diğerleri ise sanki bu güzele değer biçmek istiyormuş gibi, onu daha yakından incelemeyi tercih etmektedirler. Agrafena İvanovna’yı eşiğe getiren asker ise, adeta aldığı pozla misafirleri yanındaki güzele kötülük yapmamaları için ikaz etmektedir.

Çertokutski misafirlerin kısrağa hayran kaldığını ve Generalin bundan büyük bir zevk duyduğunu farkeder. Bu nedenle hem kısrağa bir bahane bulmak hem de gösterişte Generalden aşağı kalmamak için “yürüyüşünü bir görsek” der. Çünkü dikkatleri kendine çekmeyi ve toplumun odak noktası olmayı istemektedir. Kısrağın yürüyüşüne bakar ve arabaya koşulacak cins olduğunu belirtir. Bundan sonra Generalle aralarında gösteriş yapma yarışı başlar. Çertokutski’nin gösteriş yapma zevkinin уanısıra abartarak anlatma huyu da vardır. Abartarak anlatma huyu nedeniyle gösteriş yapma yarışında, Çertokutski’nin üstüne kimse olmadığı anlaşılmaktadır. General, Çertokutski araba konusunu açmça, Peterburg’daki kardeşine son model bir tane ısmarladığını söyler. Ancak kardeşi onun bu istediğini gönderir mi göndermez mi bilememektedir. Buna karşılık Çeirtokustski’nin sözde ” olağanüstü, Venedik işi” bir gezinti arabası vardır. Kahraman, bu “olağanüstü” arabasını şöyle anlatmaktadır ;

”…. Bu araba tüy gibi hafiftir. Hayret edersiniz. İçine oturunca, saygı değer Generalim, sanki dadınız sizi beşikte sallıyor sanırsınız…. öyle bir araba ki sormayın! Yani, saygı değer Generalim, ben böylesini hiç görmemiştim. Askerlik görevindeyken arkadaki kutuya on şişe rom ve yirmi funtluk tütün koyuyordum; bunlardan başka altı tane üniforma, çamaşırlar ve saygı değer Generalim, izin verirseniz, tenya gibi diyeceğim, uzun uzun iki çubuk ta girerdi bu kutuya. Arabanın yan ceplerine ise kocaman bir öküz sığdırabilirsiniz….” (S.58)

Görüldüğü gibi Çertokutski‘nin söyledikleri gittikçe abartılı bir biçim almıştır. Yeni Çertokutski’nin gösteriş merakı abartmayla birleşmiştir. Arabanın arkasındaki kutuya girenleri Çertokutski âdeta çok ağır, taşınması zor şeylermiş gibi göstermektedir. Oysa üniforma, tütün ver rom şişelerinden oluşan bunlar her yük araba kutusuna kalabilecek cinsten eşyalardır. Ayrıca Çertokutski’nin bu kutuya uzun uzun iki çubuk sığdığını da vurgulaması, çubuk içmeye meraklı olan General’i kızdırmak içindir. En son arabanın yan cebine öküz sığması konusunda söyledikleriyle Çertokutski, abartarak anlatma özelliğinin zirvesine ulaşmıştır, General ise onun sözlerine inanmıştır. Bunun nedeni kendisinin de gösterişe meraklı olmasıdır. İnandığını ise “rahat olmalı”, “işte bu iyi” veya “güzel” gibi sözlerle belirtmektedir.

Çertokutski’nin davetine giden ancak onun evde olmadığını öğrenen Generalle yanındaki subaylar arabayı gördüklerinde hiç de övülecek bir yanı bulunmadığını anlarlar.

Gogol’ün hiciv sanatının tipik örneklerinden birini de hemen hikâyenin başlangıcında görüyoruz. Gogol hikâyeyi anlatmaya B…. kasabasının tasviriyle başlar. Bu tasvir “İvan İvanoviç’le İvan Nikifогоѵісіп hikâyesinde yer alan Hirgorod şehrinin tasvirine çok benzetmektedir. B…. kasabasının bakımsızlığı ve hareketsizliği hiciv dolu bir anlayışla dile getirilmiştir.

Şehirden geçerken sokağa inanılmaz derecede ekşi ekşi bakan alçak, kerpiçten evlere gözünüz ilişir&e içinizden….. içinizden gelen duygulan kesinlikle anlatamazsınız. Belki de Ьг^ kumarda kaybedince veya saçma bir şey yapınca duyduğunuz hüzne benzer. Kısacası, pek hoş bir duygu değildir. Evlerin sıvaları yağmur yüzünden dökülmüş, duvarlar alacalı bulacalı bir renk almıştır. Güney illerimizde olduğu gibi burada da çatılar çoğun çok sazlarla örtülüdür. Küçük bahçeler, manzara daha da güzelleşsin diye belediye başkanının emriyle kaldırılmışlardır. Sokaklarda tek bir canlı yoktur. Bazen bir horoz, bir karış tozla yumuşak yastık gibi olmuş köprüyü geçerken görülebilir. Bu toz yığını en küçük yağmurda bile çamura dönüşür. O zaman da, ortalık, belediye başkanının Fransızlar dediği büyük baş hayvanlardan geçilmez olur…. Pazar meydanının da biraz hüzünlü bir görünümü yok değildi hani terzinin evi yüzü yerine köşesini vermiş bir halde aptal aptal bu meydana: seyreder. Evin tam karşısında on beş yıldan beri yapıl makta olan j.iki pencereli taş bir bina durmaktadır….”

(S.53)

Son derece sessiz olein В….kalabasında canlı varlıkların bulduğuna dair ilk belirtiler ya horozlar ya da çamur içinde yuvarlanan büyük baş hayvanlardır. Kasabanın tasvirinde göze çarpan bir özellik te, binaların canlı varlıklarmış gibi anlatılmasıdır. Bu da âdeta şehrin gerçek sahipleri içinde oturanlardan çok onlarmış gibi bir izlenim vermektedir. Gogol bu tasviriyle kasabanın bakımsızlığından sorumlu olein halkı hicvetmektedir. Hareketsizliğinin yanısıra bakımsızlığı da göze batan kasaba, belediye başkanının manzara düşkünlüğü uğruna ortadan bahçelerin kaldırılmasıyla iyice acınacak bir hale gelmiştir. Yazarın burada belediye başkanını da hicvetmekten geri kalmadığını anlıyoruz.

Bu hareketsiz kasabayı canlandıran, her yönüyle değişik bir atmosfer kazandıran subaylar ise hikâyedeki ilginç örnekler arasındadır. Gogol, kasabayı âdeta çekirge gibi istilâ eden subayların getirdiği canlılığı şu sözlerimde aktarmaktadır.

Ancak süvari alayı B…. kasabasında konaklamaya başladığı gibi her şey değişti;’ Sokaklar renklendi, canlandı kısacası kasaba bambaşka bir çehreye bürünüverdi. Küçük evler başında şapkası, çalımsı yürüyen, becerikli subayları sık sık görür oldular. Subaylar ya arkadaşlarıyla üretim ve kaliteli tütün konusunda konuşmaya ya da araba üzerine kağıt oynamaya giderlerdi. Arabaya, alay araba deniyordu, çünkü alay dışında kimsenin eline geçmeden bu güne kadar alaydaki herkesi dolaşmıştı bir bakarsınız bu gün içinde bir binbaşı, ertesi gün mülâzım subaylarının amirindeki, bir hafta sonra ise tekrar binbaşının eline geçmiştir ve binbaşının emireri arabayı yağlamaktadır. Evlerin arasındaki tahta çitler tamamen, güneşe asılmış subay kasketlerinden görünmez olmuştu. Gri bir kaput daima, herhangi bir evde kapının arkasında sallanıyordu….”

(S.54)

Bu cümlelerde sadece subayların B…. kasabasına getirdiği canlılığı öğrenmekle kalmıyoruz. Yazar büyük bir ustalık ve hicivsel anlayış içinde subayların günlerini ne şekilde geçirdikleri hakkında bilgi vermektedir. Subayların en büyük zevki kâğıt oynamaktır. Arkadaşlarına giden subayların, bunu sırf kâğıt oynamak için bahane olarak kullandıkları bellidir. Alay arabasını da kâğıt oyununun amacı haline getirmeleri oyunun daha zevkli ve iddialı bir duruna dönüşmesini sağlamıştır. Yazar arabanın bir gün binbaşıda, ertesi gün bir subayda daha sonra tekrar binbaşıda, görüldüğünü ve o güne kadar alaydaki herkesi dolaştığını söylemektedir. Bununla, rütbesi büyük yada küçük olsun, emir erinden generaline kadar, hepsinin kumar oynadığını ima eder.

“Araba” tipik bir Gogol hikâyesidir. Her zamanki gibi zayıf yönleri olan kahramanlar vardır: gösteriş meraklısı General, gösteriş merakının üzerine abartarak anlatma huyunu da karakterine yerleştirmiş Çertokutski ve kimsenin işine yaramayan işler yapan, “sabahtan akşama akşamdan sabaha kadar” uyuyan tembel belediye başkanı. General Çertokutski’ye kıyasla gösteriş merakını, tatmin edebilmektedir. Çünkü etrafındaki subaylar onu her an poh pohlamaktadırlar. Çertokutski ise, bu merakını ortaya koyacak ortam bulamamıştır. Bu eksikliğini abartarak konuşma huyuyla kapatmaya çalışmaktadır. Belediye başkanı ise her ikisinden de daha şanslıdır. Gösteriş yapabilecek bir mevkiye sahiptir. Ancak tembelliği buna izin vermemektedir.

Peterburg Hikâyeleri’nde Gogol, hem büyük şehirlerdeki yaşamı hem de memurların dünyasını ortaya koymuştur. Büyük şehirlerde, özellikle Peterburg’ta iki tür yaşam biçimi vardır. Bunlardan biri soylu ve yüksek rütbeli kişilerin sürdürdükleri yaşam, diğeri ise “küçük” adam olan memurların ekonomik zorlukları içinde gösterdikleri yaşama çabasıdır. “Dikanka Hikâyeleri’уle “Mirgorod”da gördüğümüz toprak sahipleri, “Peterburg Hikâyeleri’nde karşımıza soylu ve yüksek rütbeli kişiler olarak çıkarlar. Toprak sahiplerinin çiftliklerinde çalışan köylüler ise, bu hikâyelerde, “küçük memurlardı simgelemektedirler.

“Peterburg Hikâyeleri”nde Gogol, “zavallı, küçük adam” temasına daha çok ağırlık vermiştir. Yazar “zavallı, küçük adam”ın hem toplumla hem de yüksek rütbelerle yaptığı gizli savaşı gözler önüne sermektedir. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi Gogol bu hikâyelerde yarattığı kahramanlarını kusur ve zayıflıklarıyla insan olarak kabul etmiştir. Bu nedenle yazarın en acıklı durumda olan kahramanları bile, gözlerimizin önünde açılan acı dolu yaşamıyla bizleri hüzünün zirvesine ulaştırdığı gibi, bir anda “Cezayir beyinin tam burnunun altında bir ben olduğunu biliyor muydunuz?” diyerek bu zirveden aşağı yuvarlayabilecek kadar gülünç dişilerdir.

“Peterburg Hikâyeleri1ndeki kahramanların iki önemli sorunları vardır. Bunlardan biri rütbe tutkusu diğeri ise toplum içine kabul edilme sorunudur.

Gogol, rütbe tutkusunu hem “Bir Delinin Notları” nda hem de “Burun” hikâyesinde ele.almıştır. Ancak yazar “Bir Delinin Notları”nda, rütbe tutkusunu trajik-komedi tarzında işlemiştir. Hikâyenin Kahramanı Poprişçin, rütbe tutkusuna kapılmış bir kişidir. Onu bu tutkuya iten en önemli neden gururuna aşırı derecede düşkün olmasıdır. Küçük rütbesi nedeniyle, üstleri onu sürekli, azarlayıp horlamaktadırlar. Poprişçin’in tek istediği biraz saygı görebilmek ve içinde yaşadığı topluma kabul edilmektir. Oysa tüm bunlar o toplumun kurallarına göre, yalnızca yüksek rütbe sahibi olmakla elde edilebilecek şeylerdir. Poprişçin de içinde bulunduğu düzende, insanın değerinin karakter ve kişilikle değil, rütbeyle ölçüldüğünü farketmiştir. Sonuçta, rütbeye karşı kendisinden başka kimsenin görmediği duymadığı gizli bir savaşa sürüklenmiş ve yenik düşmüştür. Gogol, Poprişçin’in acı dolu yaşamını anlatırken, onun hasta aklıyla yüksek rütbeliler üzerindeki düşüncelerini de hicivsel bir anlayışla yansıtmıştır.

“Burun” hikâyesinde ise, Gogol’ün rütbe tutkusu nedeniyle hicvettiği kişi bu kez toplum ya da yüksek rütbeli kişiler değil kahramanın kendisidir. Hikâyenin kahramanı Kovalev, rütbeyi Poprişçin gibi gururunu kurtarmak ve başkalarının saygısını kazanmak amacıyla istememektedir. Onun için rütbe, yalnızca gösteriş yapmaya yarayan bir araçtır. Rütbesine bir söz söylendiğinde korkunç öfkelenmektedir. Çünkü Kovalev rütbesine söylenen kötü bir sözün, onu küçük düşüreceğine inanmıştır. En kısa söyleyişle, Kovalev, rütbeyi kendi lüks ihtiyaçlarını karşılamak, herkesin, özellikle, kadınların kendisinden söz etmesini sağlamak ve büyük caddelerde gururlu bir tavırla gezinmek için istemektedir. Bu hikâyede Gogol, insanların rütbe tutkusunu Kovalev’in kişiliğinde hicvetmiştir.

Gogol, toplum içine kabul edilmenin bir başka yolunu, “Palto” hikâyesinde ele almıştır. Bu hikâyede rütbe yeriniиgiyime, daha doğrusu, şıklığa bırakmıştır. Gogol’ün “Palto” da uyguladığı formülü “şık olan topluma kabul edilir” şeklinde düşünebiliriz. Palto sınırlı, tek düze bir yaşam tarzı sürdürenAkaki Akakiyeviç’in dış dünya ile ilişki kurmasına neden olmuştur. Kahraman o güne kadar, girmeye cesaret edemediği dış dünyaya içinde, yaşadığı topluma yeni paltosuyla açılır. Paltosunu ilk giydiği gün arkadaşları, onun şerefine toplantı düzenlerler. İşte daha Önce bütün arkadaşlarının alaya aldığı Akaki Akakiyeviç, toplum içine kabul edilmiştir. Gerçekten de palto şerefine düzenlenen bu toplantı, toplumun giyime verdiği önemi göstermektedir. Ancak paltosu çalınınca, âdeta kahramanın da dünyayla ve toplumla bağlantısı kopar. Başvurduğu herkes, ona sırt çevirir. Bir kez daha toplum tarafından dışlanan Akaki Akakiyeviç ölür.

“Nevski Caddesi”nde Gogol, büyük şehirlerin başka bir yönünü ele almaktadır. O dönem Rusya’sında, göz kamaştırıcı başkentin parlak görüntüsünün altında yatan gerçek yüzü gözler önüne serilmektedir. Memurundan çıplak ayaklı, üstü başı kirli çocuklara kadar herkesin gezdiği Nevski caddesi de bu parlak görüntünün bir parçasıdır. Nevski caddesi çıkar ilişkilerinin kurulduğu, orada gezmeyi hak etmeyen pek çok kişinin gezdiği ve herkesin kendini göstermek amacıyla gittiği bir yerdir. Nevski caddesinin gerçek yüzünü, ilk önce ressam Piskarev’in başına gelen trajik olayla anlarız. Daha sonra yazar, amaçsızca gezen, etrafı sürekli gözleyen, havai kişilerin simgesi Pirogov’la Nevski caddesinin ne kadar boş bir yer olduğunu gösterir. Nevski caddesini, aynı zamanda, haksız bürokratik kuralların konduğu bir yer olarak düşünmek yanlış olmayacaktır. Gogol, bu eserinde rütbe tutkusuyla aklını yitiren Poprişçin’in, burnunu kaybeden zavallı Kovalev*in ve paltosuz kalmaya dayanamayarak ölen Akaki Akakiyeviç’in kaderlerini hazırlayan büyük şehir ve toplumsal kuralları oluşturan insanlar hakkında genel bir fikir vermektedir.

“Peterburg Hikâyeleri”nin sonuncusu olan “Araba” konu bakımından diğerlerinden farklıdır. Yazar, bu eserinde gösteriş yapmaya düşkün iki insanın rekabetini alaylı ve hicivci bir dille anlatmaktadır. Eserin kahramanları, içinde bulundukları topluluğun merkezi olmak ve ilgi çekmek isteğine kapılmışlardır. Bunu da gösteriş yaparak sağlayacaklarına inanmışlardır. Ancak bu kez gösteriş ne rütbede ne de giymededir. Kahramanlar mal varlıkları ve özellikle, ilgi duydukları konularda sahip oldukları mallarla gösteriş yapmaya çalışmaktadırlar. “Araba” da hicvin odak noktası, . .yine kişilerin karakterlerindeki çarpık yönlerdir.

“ÖLÜ CANLAR”

Gogol, “ölü Canlar” romanını 1839 da yazmaya başlamıştır. 1842 yılında ilk cildi yayınlanan bu roman, yazarın olgunluk döneminde ulaştığı doruk noktasıdır.

“ölü Canlılar”ın ilk cildini Gogol’ün sanatının antolojisi şeklinde nitelendirmek yanlış olmaz. Çünkü Gogol’ün yaşamı boyunca yazdığı eserlerinde ortaya konmuş olan bütün sanatsal özelliler burada olağanüstü bir güçle birleştirilmiştir,

Gogol, “ölü Canlar” da seyahat romanı geleneği ile kurnazca plânlanmış macera romanı geleneğini bir araya getirmiştir. Bilindiği gibi, bu iki geleneğin birleşimini M. de Saavedra Cervantes’in “Don Quixote” adlı eserinde de görmek mümkündür. Puşkin’e yazdığı mektuplarda, Gogol’ün birkaç kez Cervantes’ten söz ettiği bilinmektedir

Romanın konusunu Gogol’e 19.yy.ın en büyük şairi A.S. Puşkin vermiştir. Başlangıçta romanı kendisi yazmak amacında olan Puşkin, bu konunun Gogol gibi dâhi bir yazarın elinde üstün bir eser olacağını sezmiş ve “ölü Canlar”nı yazmayı ona bırakmıştır. Romanda anlatılan olayın benzerinin Puşkin’in çiftliğine yakın bir bölgede geçtiği söylenmektedir.

Romanda, 19.yy. Rusya’sının her toplum kesiminden insana yer verilmiştir. Her eserde ayrı ayrı ele alınan toprak sahipleri, memurlar, köylüler ve yöneticiler bu romanda bir araya getirilmişlerdir. Ancak, toprak sahipleri diğerlerine göre biraz daha ön plânda tutulmuşlardır.

Roman,Çiçikov adlı kahramının toprak sahiplerinden ölü mujikleri satın almak amacıyla N…. kasabasına gelmesiyle başlamaktadır. Çiçikov’un amacı Ölü mujikleri kâğıt üzerinde canlı gösterip, her biri için devletten iki yüz ruble alarak zengin olmaktır, ölüleri satın alma işlemlerini çözümlemek için bir kaç toprak sahibini ziyaret eder. Bunların arasında Manilov, Sobakeviç, Nozdrev, Koroboçka ve Pilyuşkin yer almaktadırlar. Çiçikov davranışlarını yerine göre ayarlamakta son derece ustadır. Bu nedenle kısa zamanda kasabadaki herkese ve toprak sahiplerine kendini sevdirir. Şerefine davetler bile düzenlenir. Ancak Nozdrev’ le Koroboçka etrafa Çiçikov’un ölü mujikleri satın aldığını yayarlar. Sonuçta Çiçikov şehri terk etmek zorunda kalır.

Gogol çeşitli karakterler taşıyan pek çok toprak sahibini tasvir ettiği için, eserin ilk cildi Rus eleştiri sanatında “portreler galerisi” olarak adlandırılmaktadır. Gogol, “portreler galerisi”nde tasvir ettiği bütün karakterlerde insanların belli bir yönünü hicvetmektedir,

“Galeri”nin ilk portresi Manilov’dur. Gogol Manilov’da hayal dünyasında yaşayan, gerçekle tüm bağlarını koparmış bir insanı hicveder. Manilov çiftlik işlerini kenara bırakmış pencere önünde elinde piposuyla oturarak hayal kuran bir kişidir. Hayal dünyasında yaşayan , toprak sahibinin bu huyu âdeta onun fiziksel görünüşüne de yansımış gibidir. Yazar Manilov’u ve onun gibi kişilerin görünüşlerini şu şekilde hicvetmektedir:

“…. Yeryüzünde çok sık rastlanan ve birbirlerine çok benzeyen, bu arada, ne kadar çok incelenirse incelensin kendilerinde özel bir şey görülmeyen bu bayların portresini çizmek çok zordur. Bütün ince, neredeyse hiç görünmeyen yüz hatlarını yakalayabilmek için büyük bir güç sarfetmek gerekir….” (S.25)

Manilov, yüz hatları pek belli olmayan kişiler sınıfına sokulmaktadır. Çünkü hayal dünyasında yaşayan Manilov’un yüzü de hayal gibi belirsiz bir hale gelmiştir. Yazar Manilov ve onun gibilerinin, hayal dünyasında yaşadıkları için karakterlerinin oturmamış olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Manilov’la uzun uzun konuşulduğunda, onun nasıl bir insan olduğuna karar vermek gittikçe güçleşmektedir. Manilov için söylenecek en son söz “bu nasıl bir insandır anlayamadım. Tanrı bilir ancak ne olduklarını!”dır.

Manilov, bazen, kurduğu hayallerde o kadar ileri gider ki kendi bile işin içinden çıkamaz olur, Manilov’un hayalleri nasıl içinden çıkılamaz bir hale getirdiği şu sözlerde anlatılmaktadır:

Arkadaşlarla birlikte sürdürülen yaşamın iyiliklerini, sevdiği bir arkadaşıyla ırmak kenarında oturmanın ne kadar, güzel olduğunu düşünmeye başladı, sonra bu nehir üzerine köprü, ; yüksek balkonu olan kocaman bir ev yaptırdığını hayal etti, Evin balkonu o kadar yüksekti ki Moskova bile görünüyordu. Akşamları, bu balkona oturup açık havada çay içiyorlar, tatlı konular üzerinde sohbet ediyorlardı. Sonra Çiçikov’la güzel arabalara binerek herkesin onlara son derece nazik davrandığı toplantılara gidiyorlardı. Hatta Çar onların arkadaşlıklarının ne kadar güzel olduğunu öğrenince, general rütbesi veriyordu onlara. Düşünceleri ilerledikçe işin içinden çıkamaz oldu….”

(S.41)

Оhayal kurmaktan fırsat kalmadığı için çiftlik işlerini hepten bir kenara bırakmıştır. Çiftlik işler her gün daha da kötüye giderken Manilov, kurduğu hayallere çiftliği de katmaktadır. Evden gölcüğe toprak altından tünel açıldığını, gölcüğün üstüne köprü kurulduğunu bu köprülerdeki dükkânlarda tüccarların köylülere işe yarayan şeyler sattığını, köylülerin mutlu yaşadıklarını hayal ederek bu konuda ne köylülerin ne de çiftliğin hakkını da yememektedir.

Manilov düşüncesini söze dökmekten yoksundur. Kahramanımızın dili, hayalleri kadar kuvvetli değildir.

Bir konu üzerinde uzun süre konuşamamakla cümleleri uzadıkça saçmalamaktadır. Manilov*un en göze çarpan özelliklerinden biri, odasının her köşesine serpiştirilmiş pipo tütünleridir.

Yazar onun odasındaki tütün yığınlarını şöyle tasvir etmektedir.

“Oda, gerçekten, hiç te fena değildi……………………… ama odada en çok tütünlere yer verildiği anlışılıyordu. Çeşit çeşit tütün vardı: kesede duran tütünler, tabakada duran tütünler ve nihayet masanın üstünde yığın halinde duran tütünler. Her iki pencerenin içinde de çok güzel, özenerek küçük tepecikler halinde sıralanmış küller diziliydi. Bu kül!tepelerinin, bazen, ev sahibinin hoşça zaman geçirmesine yaradığı belli oluyordu….”(S.35)

Manilov”un hayal kurmaktan sonra en çok zevk aldığı şey kullanılmış ya da kullanılmamış tütünleri dört bir tarafa serpiştirmektir, özellikle küllerden yaptığı tepeciklerle pencere içlerini süslümesi onu hem eğlendirmekte hem de can sıkıntısını gidermesine yaramaktadır. Bütün bunlar Manilov’un hiç bir yararı olmayan, boş işlerle vaktini geçirdiğini göstermektedir.

Manilov’un karısı da onun gibidir. Ev işlerini tamamen bırakmıştır. “Canım, cicim” sözleriyle, hoş sürprizlerle geçirdikleri yaşamlarında bu çiftin tek bir amacı yoktur.

Manilov ailesinde durgun, gerçek dünyaya karşı merak duymayan ve hayaller içinde yaşayan insanlar hicvedilmektedir. Onların bayağılığı, insana özgü en değerli nitelikleri göz göre göre harcamalarındadır.

Romanda karşımıza çıkan ikinci portre bayan Koroboçka’dır. Koroboçka şüpheci, biraz cimri sayılabilecek, titiz bir kadındır. Yazar Koroboçka’nın dış görünüşünün tasvirini yapmaz. Yalnızca, Manilov’da olduğu gibi, genelleme yaprak belli bir yaşlı kadın tipi kategorisine koyar:

bu yaşlı kadın boynunu bükerek ürününün azlığından, zarara girdiğinden yakınan bununla beraber komodinlerin çekmecelerine gizledikleri alacak renkteki keseciklere para koyan ninelerden biridir. Onlar bir kesede rubleler, ötekinde yarım, üçüncüsünde çeyrek rubleler gizlerler. Baksanız komidinlerin içinde çamaşır, gecelik, yün yumak, eski bir kaftanken elbise haline getirilmiş eşyalardan başka şey yok sanırsınız….” (S. 47)

Koroboçka’nın kişiliğinde, yaşlandığı halde gözü halâ malda mülkte olan bir kadın hicvedilmektedir. Onun, keseciklerde paralar sakladığı halde, neredeyse, aç kalacağından yakınmaya kalkması sadece karşısındakinin kendisinden bir şey istemesini önlemek içindir. Koroboçka elindeki bir eşya, artık kullanılmaz hale gelene kadar kullanmaktadır. Koroboçka, eşyayı ancak kendi işene yaramayacağına inandığı zaman elinden çıkarmaktadır. Kısacası, elindeki her şey işe yaramak zorundadır. Bu isterse paçavraya dönmüş bir elbise isterse ölü bir mujik olsun, ölü mujikleri Çiçikov’a satmayı, ancak onlardan kendisine hayır gelmeyeceğini anlayınca kabul eder:

“…. Doğrusu bilemeyeceğim-diyerek bir süre durakladı ev sahibi. Bu güne kadar hiç ölü satmadım.

-Daha neleri Şatsanız zaten şaşırtıcı bir şey olurdu. Yoksa halâ onların bir işinize yarayacağını mı düşünüyorsunuz ?

Yoo hayır, düşünmüyorum ama… Aslına bakarsanız işime yaradıkları da yok. Beni güç durumda bırakan ölü olmaları….” (S.54)

Koroboçka’nın ölü mujikleri satmasının nedeni işine yaramadıkları içindir. Bir de paraya aşırı düşkün olan Koroboçka bu konuda kimseye güvenmemektedir. Çiçikov ölü mujikleri satın alana kadar yaşlı kadın şüpheciliği ve güvensizliği yüzünden ona epey zorluk çıkarır.

Yazarın bu yaşlı kadına karşı hicivsel anlayışla dolu yaklaşımını, ona verdiği isimden anlamak mümkündür. Koroboçka adı, aslında, “korobka” kelimesinden gelmektedir. “Korobka” kutu demektir. Gogol bu adı onun çekmecelere para saklama huyunu hicvetmek için takmıştır.

Yaşlı Koroboçka’dan sonra karşımıza Nozdrev çıkar. Nozdrev, bitmez tükenmez bir enerjiye sahiptir. Pek çok işe girişmiştir.ancak hepsi skandal ve macera ile sona ermiştir. Etrafındakiler! Davranışlarıyla şaşırtmak, toplumun dikkatini üzerin çekmeyi istemektedir. Ancak yalan söylemekten öteye geçemez.

Nozdrev’in en önemli özelliklerinden biri abartarak anlatma huyudur. Her şeyi aşırı derecede abartarak anlatmaktan büyük zevk almaktadır. Nozdrev ve ona benzeyen kişilerin abartma huyunu, yazar şu sözlerle hicvetmektedir.

Ya büfenin yanında dikilir sadece güler ya da öyle bir atmaya başlar ki en sonunda kendisi de aşırıya gittiğini anlar, üstelik abarttığı şeylerin, o anda konuyla ilgisi kesinlikle yoktur. Aniden mavi ya da pembe renkli bir atı olduğunu söyler ya da buna benzer bir şey uydurur. En sonunda dinleyen kişi “biraz fazla atmaya başladın kardeşi” diyerek yanından uzaklaşır….” (S.74)

Nozdrev sahip olduğu malları, başından geçen olay lan ve yaptıkları hakkında ne zaman konuşmaya başlasa sınırı olmayan abartarak anlatma huyuna engel olamamaktadır: Gölünde öyle iri balıklar vardır ki iki kişi zor taşımaktadır, hele tarlasının birinde öyle çok tavşan vardır ki toprak görünmemektedir. Hatta kendisi bir tavşanı elleriyle yakalamıştır. Bir oturuşta on yedi şişe şampanya içmektedir.

Nozdrev1in toplumun dikkatini çekmek için başka bir yöntemi vardır: her gittiği yerde olay çıkarmaktadır. Yazarın deyişiyle, “hassas burnu” bir kaç kilometre ötedeki balo ve panayırların kokusunu aldığı gibi, hemen oraya gitmektedir. Nozdrev orada katıldığı kumar oyunlarında karışıklık yaratmakta, ve “oyun her zaman başka bir oyunla” sona ermektedir. Yazar onun “hassas bir burnu” olduğunu söylerken, büyük ilgi duyduğu av köpekleriyle ortak yanını vurgulamaktadır. Böylece kaba kuvvetten zevk âlem, içki içmekten hoşlanan ve kumar masalarından hiç kalkmayan bu kişinin insansı bir özelliği kalmadığını anlamak mümkündür.

Nozdrev’in kaba ve dövüşken kişiliği, Çiçikov,la arasında geçen olayda iyece ortaya çıkar:

” Dövün onul” diye bağırdı.Nozdrev. Elinde sopa tutuyordu. Yüzünü ateş başmış, alnında ter damlaları belir“ miştl. Sanki alınmaz bir kaleye saldırıyordu. “Dövün onul” diye bağırdı tekrar. Ses tonu aşırı yiğitliğiyle ün yapmış, bu nedenle göz altında bulundurulması gereken bir teğmenin savaşın en haraketli anında mangasına “haydi çocuklar ileri” diye bağırmasından farksızdı. Ancak teğmen artık savaş coşkusuna kaptırmıştır kendisini, gözü dönmüştür, önünde Suvar ov vardır, büyük bir işe girişmiştir, coşku içinde “ileri çocuklar ileri” derken, önceden hazırlanmış plânı alt üst ettiğini düşünmeden bağırır….” (S.92)

Burada kahramanın kaba karakterini, “poşlost”, ortaya koya, kaba davranışlar değişik ve daha önemli bir ortamın insanlarıyla kıyaslanmaktadır. Böylece yazar Nozdrev’ in içine düştüğü bayağılığı açıkça gösterme olanağı yaratmıştır. Bu bölümdeki hicvin tek taraflı olmadığını belirtmek gerekir. Nozdrev’den başka, savaşa kendini aşırı derecede kaptıran, gözü dönmüş ve saldırganlık duyguların savaş ortamında ortaya koyan bir subay tipini de hicvetmiştir.

Nozdrev’in kişiliğinde kaba, kumar düşkünü, skandalcı, içindeki enerjiyi boş şeylere harcayan ve abartarak konuşma coşkusuyla her an yalan söyleyen güvenilmez bir karakter hicvedilmektedir.

Çiçikov Nazdrev’den sonra,toprak sahiplerinden bir başkası olan Sobakeviç’in evine gider. Görüşü hayli detaylı anlatılan Sobakeviç yarı insan yarı hayvan bir varlıktır. Yazar Sobakevi^’i şöyle tasvir etmektedir:

“….Çiçikov, Sobakeviç’e yandan bakınca, bu kez daha çok orta boylu bir ayıya benzetti. “Adeta bu görünüşün daha da pekişmesi içinmiş gibi giydiği frak, kahverengiydi.

Ceketinin kolları ve pantolonu uzundu………………………. Yüzünün rengi bakır beşliklerdeki gibi kızıl kahverenkteydi. Doğanın yeryüzünde incelikleriyle fazla uğraşmadığı eğe, burgu gibi araçlar kullanmadan sadece ve sadece tuttuğu gibi kesip attığı yüzler olduğu bilinen bir gerçektir, tik vuruşta bir burun, İkincide dudaklar ortaya çıkmış ve büyük bir

matkapla gözler oyulmuştur. Yontulmaya gerek bile görülmeden “yaşıyor ya siz ona bakın!” denerek dünyaya bırakılıvermiştir bu kişiler, işte Sobakeviç’in de sağlam ve şaşılacak derecede özen gösterilmemiş bir suratı vardı….” (S.99-100)

Adı daha çok ayılar için kullanılan, Mihayil Semyonoviç olan bu kişiye doğanın fazla özen göstermemesi pek de şaşılacak bir durum Sayılmayabilir. Sobakeviç’in içinde yaşadığı ev de, çalışma odası da görünüşüyle tam bir uyum içindedir. Odadaki her şey yazarın deyişiyle âdeta “ben de bir Sobakeviçim!” diye bağırmaktadır. Sobakeviç’in çalışma odasındaki resimler bile onun gibidirler, örneğin Yunanlı kadın kahraman Bobelina’nın ayağı bile“kibar salon beylerininkinden iki kat büyük”tür. Öteki resimlerde yer alan kişiler ise şişman ve iri yapılıdırlar.

Sobakeviç insanlara karşı nefretle doludur. Şehirdeki emniyet müdürü, yargıç, vali gibi devletin önemli kademelerindeki kişiler de dahil olmak üzere herkesi düzenbaz ve dolandırıcı olarak nitelemektedir. Oysa kendisinin de, düzenbaz ve dolandırıcı kabul ettiği bu kişilerden hiç bir farkı yok tur. Manilov*un Çiçikov’la sohbeti bir iyi yüreklilik yarışı sayılırsa Sobakeviç’inki de tam bir aldatmacadır.

Çiçikov’un ölü mujik satın alma önerisini rahat bir tavırla karşılayan Sobakeviç’in sakin hali yerini, kendi kölesi olan ölmüş mujiklerini niteliklerinden söz ederken ateşli bir coşkuya yerini bırakır, iyi bir fiyatla satılması için pazarda malının reklâmını yapan tüccardan farkı yoktur:

Niçin cimrilik ediyorsunuz canım? dedi Sobakeviç -Doğrusu söylediğim fiyat hiç pahalı değil. Başka bir düzenbaz sizi aldatırdı, mujik yerine acâip bir şey satardı; oysa ben:, öyle iyi mal veriyorum ki size, hepsi seçme: sadece zanaatkar değil sağlıklı köylülerdir hepsi, örneğin Miheyev’i ele alalım ne arabacıdır o! öyle arabalar yapar ki baştan ayağı yay,onun yaptıkları gibi Moskova’ da da yoktur. Son derece sağlamdır cilâsınıda boyasını da kendi yapar!

-Ya marangoz Probka Selifan’a ne demeli? Böyle bir mujik bulamayacağınız konusunda sizinle iddaya girerim. Üstelik kafam pahasına! Ne yetenekli adamdı o!…. Miluşkin’i, bizim kerpiç ustasını hatırlıyorum dal İstediğiniz her eve şömine yapardı. Ya çizmeci Maksim Telyatnikov….” (S.103)

Bu satırlarda az konuşan Sobakeviç’i coşkulu bir hatibe dönüştüren şey tüccarlık ruhu ve insanları aldatma isteğidir. İnsanlara duyduğu nefreti bu yolla, Ьігаг olsun, tatmin etmeye çalışmaktadır. Onun insanları aldatma huyu çevresindeki diğer toprak sahipleri tarafından da bilinmektedir. Hatta Nozdrev Çiçikov kendisinden bir şey almayınca küfür etmek yerine “Sen bir Sobakeviç’sin” diyerek hakaret etmiştir.

Sobakeviç’in sözleriyle devranışları arasındaki uygunsuzluk, yazarın bu kişiyle ilgili hicvinin odak noktalarından biridir, örneğin Çiçikov ölü mujikleri satın alma işlerini bitirirken Sobakeviç*e “Sizden bu işin aramızda kalmasını rica edeceğim.” der. Sobakeviç ise “Elbette üçüncü bir kimseyi işe katmanın gereği yok. Yakın arkadaşlar arasında tartışılan şeyler onların arasında kalmalıdır….” diyerek karşılık verir. Oysa, gerçekte, Sobakeviç insanlardan nefret eden biridir. Herkes ona göre “yalancı, düzenbaz ve hain”dir. Bu nedenle arkadaşlık gibi değeri olan konular hakkında konuşması Sobakeviç’e pek de yakışmamaktadır. Kendini ince ruhlu bir insan gibi göstermeye çalışır, ancak onunla ilgili bölüm geliştikçe gerçekten incelik ve nezaketten uzak biri olduğu ortaya çıkar.

Sobakeviç’in, önceki eserlerindeki yiyeceğe düşkünlük kusuru Sobakeviç’in kişiliğinde doruk noktasına ulaşmıştır. Çiçikov’la yemeğe oturduklarında, Sobakeviç oburluğunu sanki büyük bir yetenekmiş gibi ballandıra ballandıra anlatır.

“…. Domuz mu yiyeceğiz tüm domuzu koydurturum. masaya, koyun varsa koyunun hepsini getirirler, kazsa bütün kazı koydurturum. Ben iki çeşit yemek yerim ama canım ne kadar istiyorsa o kadar yerim….” (S.105)

Sobakeviç’in bu söyledikleri onun hantal, ayıya benzeyen görünüşüyle doğrulamaktadır.

Gogol Sobakeviç’te kaba, dolandırıcı, insanlara düşman, obur ve kimseye güvenmeyen, kendine karşı da güven uyandırmayan, çıkarcı bir tipi hicvetmiştir.

“Portreler galerisinin son karakteri Pilyuşkin’dir. Pilyuşkin maddi ve manevi tüm özelliklerden yoksundur. Onun bu hale gelmesinin nedeni cimriliktir.

Cimrilik Pilyuşkin’de hastalık haline gelmiş eşyaların ve paranın esiri olmuştur. Gogol’ün onda hicvettiği yön budur. Kahramanın yaşam biçimi ve dünyaya bakış açısı, portresinde gözler önüne serilmektedir. Yazar tasvirinden onun insansı görünüşten ve insan kişiliğinden yoksun olduğu anlaşılmaktadır. Bu toprak sahibinin yüzene ilk kez bakıldığında kâhya kadın mı yoksa kâhyamı olduğuna karar vermek zordur. Yarı uzamış sakalı, dikkatli bir fındık faresini andıran gözleri ve peçeteyle örtmediğinde yemek yerken kirle“ nebilecek kadar öne çıkık çenesiyle garip bir varlıktır.

Bu acaip görünüşü giyimiyle daha ilginç bir hale gelmektedir:

“,… Kıyafeti daha da dikkat çekiciydi. Bir defa* ne kadar dikkat edilirse edilsin gömleğin hangi cins kumaştan dikildiğini anlamak imkânsızdı. Ко1ları,eteklerinin üst kısmı öylesine yağlanmış ve parlamıştı ki çizme yapmak için son derece uygun bir deri cinsine benzemişti. Arkasında iki yerine dört yırtmaç vardı. Boynuna yine ne olduğu pek de anlaşılmayan bir şey bağlamıştı. Kravat olmadığı kesin bilinen bu şeyin,çorap mı bel kuşağı mı yoksa atkı mı olduğunu anlamak imkânsızdı….” (S.123-124)

Görüldüğü gibi Pilyuşkin in giyimi de iç dünyasındaki cimriliğin dışarı yansımış halidir.

“Ekonomi” yapma ve “düzen” konusundaki duyarlılığı nedeniyle kendisine iltifat eden, Çiçikov’a, Pilyuşkin’ in gösterdiği konuk sever davranışı yazar şöyle hicvetmektedir:

Ancak bizde konuk severlik duygusu öylesine gelişmiştir ki cimri bir adam bile bu kuralı yıkacak cesaretlerinde bulamaz. Yarım ağızla, dişlerinin arasından”Lütfen oturun, rahatınıza bakın” der….” (S.128) Bunu izleyen satırlarda ise Piluşkin’in konuklardan yiyecek ve içecek nasıl esirgenir problemini ne kadar dâhiyane bir biçimde çözdüğünü anlarız: ya konuk gelmeden yemeğini yemiştir, ya da mutfak o anda yemek pişirilmesi imkânsız bir haldedir. Ancak Pilyuşkin Çiçikov, boşuna vergi verdiği ölü mujik derdinden onu kurtaracağını söyleyince konuk severlik duygusu iyice artar. Çiçikov’a çayla, bir kaç haftalık çöreklerden ikram etmesi için hizmetçiyi koşturur. Hatta içindeki böcek, toz gibi yabancı maddeleri temizledikten sonra, yapılmasının üzerinden seneler geçmiş likörünü bile ikram eder.

Pilyuşkin’in cimriliğinin hastalık derecesine ulaştığını ispatlayan en büyük delil odasının köşesindeki ıvır zıvır, eşya vs, yığınıdır. Bu yığın âdeta onun cimriliğinin bir anıtı olmuştur. Pilyuşkin’in sokağa çıkınca sağdan soldan bir şeyler toplaması ve bunu o yığma katması köylülerin bile dikkatini çekmiştir. Hatta sokakta görüldüğünde “işte bizimki balık avına çıkıyor”diyerek onu alay konusu yapmışlardır. Onun sokaktaki hali ve yığma ulaşan şeyler şu şekilde anlatılmaktadır.

“Gerçekten de o geçtikten sonra sokakta tek bir çöp kalmazdı: oradan geçmiş bir subayın mahmuzu mu düşmüş yere hemen alır ve o bilinen yığına götürür bırakırdı; köylü kadınlardan biri kovasını kuyu başında unutmaya görsün Pilyuşkin fırsatı kaçırmadan kapıverirdi kovayı. Bununla birlikte bir mujik onu suç üstü yakalarsa tartışmaz ve çaldığını geri verirdi. Ancak eşyayı yığma ulaştırmışsa herşey Pilyuşkin,sokakta gördüğü her şeye büyük bir aç gözlülükle saldırmaktadır. Bu toplananların işe yaraması falan önemli değildir onun için. Amaç onları yığma ulaştırmaktır o kadar. Pilyuşkin, kendi kölesi olarak ona hizmet eden, onun için çalışan fakir mujiklerin bile kullanmaya tenezzül etmedikleri mallara göz koymuştur.

Gogol bu tipte, Pilyuşkin adını verdiği cimriliğin insan biçimine girmiş karakterini hicvetmektedir. Ancak Pilyuşkin’le, ilgili son bölümde yazarın sözleri tamamen ciddi bir ton kazanmaktadır, Son bölümde insanlığını yitirmiş bu kişiye büyük bir sitem vardır.

19.yy,ın ünlü eleştirmenlerinden olan Şevıryov,hem Pilyuşkin hem de diğer toprak sahipleri için şunları söylemektedir;

“Karakterlerin düzenleniş biçimine bakınız; Onların bu tür bir perspektif içinde verilmesi boşuna değildir, İlk önce Manilov’la Kokoboçka’ya gülüyorsunuz Nozdrev’le Sobakeviç’e biraz daha ciddi bir gözle bakıyorsunuz. Ancak Piluşkin’i görünce bir düşüncedir alıyor içinizi insanoğlunun bu hastalığı karşısında hüzün duyuyorsunuz….”

Şevıryov’un bu sözleri, toprak sahiplerinin karakterlerini tanıttığı gibi, hikâyenin anlatımındaki tonun değişikliğini de açıklayıcı bir nitelik taşımaktadır. Gerçektende karakterlerin sıralanma düzeni, Gogol’ün kahkahalarla başlatıp hüzünlü ve ciddi bir biçimde sona erdirdiği anlatım üslubunun kurallarına uygundur.

Romanın kahramanı Pavel İvanoviç Çikikov, Gogol’ün yarattığı karakterlerin en etkilisidir. Bunun nedenini Gogol’ ün yarattığı bütün kahramanların özelliklerinin Çiçikov’da toplanmış olmasında aramak yanlış olmaz. En basit söyleyişle Çiçikov bir “bayağılıklar yığını”dır. Eleştirmen Şeviryov ölü Canlar” için yazdığı bir makalede Çiçikov’u “kurnazlığıyla bütün hayvanları yendi hem de insan doğasının ününü devam ettirerek.” sözleriyle tanımlamıştır. Belinski ise Çiçikov’u “dolandırıcı ve kazanan kişi olarak dâhi ancak tamamen boş ve her bakımdan çirkin bir karakter” diyerek nitelendirmektedir.”*

Yazar Çiçikov’un dış görünüşünü şöyle tasvir etmektedir:

“…. Atlı arabada bir bay oturuyordu. Çok yakışıklı değildi ama çirkin de denemezdi. Şişman sayılmazdı buna karşılık ince olduğu da söylenemezdi. Yaşlı denmezdi ama doğrusu pek genç değildi…. ” (S.5)

Bu tasvire bakarak, Çiçikov’da belirgin bir özellik bulmanın zor olduğunu söylemfek yanlış olmayacaktır.

Çiçikov’un yaşamdaki en büyük amacı#zengin olmaktır. Zengin olmak için her şeyi göze almaktadır. Gogol’ün hicvinin odak noktası da Çiçikov’un zengin olmak uğruna her şeyi göze almasıdır. Kahramanımız,bu konuda babasının verdiği öğüdü tutmaktadır. Babasının ona en son öğüdü şudur: “Paranın yardımını ve iyiliğini hiç bir şeyde bulamazsın” Çiçikov, zengin olmak için her işi denemiştir. Hatta Çiçikov, bir ara, gençliğinde devlet memurluğu bile yapmıştır. Son derece kıvrak bir zekâsı olan kahramanımız, düşük dereceli rütbesine rağmen, diğer memurlar arasında sivrilmiştir. Aynı dairede çalışan memurların aksine giyimi, davranışları ve gülümsemesiyle hemen farkedileceğini kavramıştır. Gogol, onun farklı yönlerini ortaya koyarken aynı dairede çalışan memurları hicveder:

“… Hastanede çalışan bu memurların çirkin ve asık suratlı olduklarını söylemek gerek. Yüzlerindeki ifade, tıpkı tam pişirilmemiş ekmeğinkine benzer: yanaklarının bir tarafı şişmiştir, çeneleri öbür yana kaymıştır, çatlamış dudaklarının üstünde kocaman bir çıban vardır. Kısacası çok çirkindirler. Karşılarındaki kişiyle, sanki onu dövecekmiş gibi sert bir sesle konuşurlar. Dinsel konularda Slav doğasının daha pek çok eksikleri olduğunu göstermek istercesine» kendilerini Bakûs’ün özel fedaileri sayarlar. Kafayı iyice buldukları için olsa gerek, yanlarına girince havada pek hoş olmayan bir koku duyulur…” (s.241-242)

Böyle bir ortamda her zaman saygılı, güler yüzlü ve dinç haliyle Çiçikov, müdürün gözüne bile girmeyi başarmıştır. Çiçikov, müdürün çirkin kızına sırf çıkarı için ilgi göstermekten çekinmez. En sonunda, hoş görünen özellikleri ve müdürün kızma gösterdiği ilgi sayesinde adliyede hayli önemli bir işe girer. Açıkgöz Çiçikov, adliyede bol para kazanmanın çaresini hemen bulur. Bürokratik düzen onun için son derece elverişli bir ortamdır. Bu devlet dairesinde çalışırken Çiçikov, o dönemin rüşvetçi memurlarının tipik bir sembolüdür. Çiçikov rüşvet almak için oldukça ilginç bir sistem geliştirmiştir. Adliyeye işi düşen bir ricacıya ilk başta, güleryüzlü davranmakta ve onun bütün sorunlarını ertesi gün çözümleyeceğini söylemektedir. Ertesi gün tekrar gelen ricacıya binbir özürle çok işi olduğunu ve onun sorunuyla uğraşamadığını, bir kez daha gelmesini söyler. Ricacı, ona para vermeyi teklif eder. Çiçikov, buna şiddetle karşı çıkarak kendisinin bu tür şeylerle ilgilenmediğini, dürüst bir insan olduğunu belirtir. Birkaç gün sonra saf ricacı, üçüncü kez Çiçikov’a umutla gelir.

İşte bu üçüncü gelişte Çiçikov, manevrasını dahiyane bir biçimde gerçekleştirir ve ricacının, parasını alır.

“… Ricacı artık akıllanmıştır: iş olacak mı olmayacak mı? Ağız aramaya başlar, aldığı yanıt ise yazıcılara bir kaç kuruş vermek gerektiğidir. Niçin vermeyeyim ki? yirmi beş kopek vermeye çoktan hazırım; para verilmesi gereken başka kimseler var mı?” “-Hayır hayır yirmi beş kopek olur mu hiçi Yirmi beş ruble vermek gerek.”

Yirmi beş ruble yazıcılara hal İmkânsız bu.” diye bağırır ricacı. “-Niye bu kadar heyecanlanıyorsunuz’canım?” gibi bir karşılık verirler. “yazıcılara yirmi beşer ruble vereceğiz, geri kalanlar ise daire başkanlarına verilecek.” Ricacı alnına vurur okkalı bir küfür savurur, rüşvetçiliğe, memurların sözde nazik ve soylu davranışlarına sayıp dökmeye başlar… Ricacı, elbette, haklıdır. Ama ortada rüşvetçi de yoktur. Yöneticilerin hepsi son derece soylu ve dürüst insanlardır. Asıl haydutlar, yazıcılarla sekreterlerdir…” (s.244)

Bu bölümde, hem о dönemin bürokratik çarkını döndüren memurların rüşvet yeme biçimini, hem de Çiçikov’un bu fırsattan nasıl yararlandığını görüyoruz. Çiçikov ricacıyı, gerçekte kendisi için aldığı rüşvetin sekreter ve yazıcılara dağıtıldığına inandırmaktadır. Bu rüşvet, güya dağıtıldığı için, ortada doğrudan doğruya sorumlu bir kimse de yoktur. Sorunun bu şekilde örtbas edilmesi, oldukça ilgi çekicidir. Bu paragrafta, dikkati çeken bir başka özellik, ricacının sözlerinde göze çarpmaktadır. Ricacı rüşvet vermeye hazır olduğunu söyler ve daha başka kime rüşvet vermek gerektiğini sorar. Bu sözlerden o dönem halkının da, rüşvet vermeye hiç karşı çıkmadıklarını, hatta bu durumu benimsedikleri anlaşılabilir. Ancak onların asıl gücüne giden şey, rüşvet miktarının birden bire artmış olmasıdır.

Çiçikov, adliyedeki görevinden sonra, devletin yaptırdığı binalar grubunun yapım işleriyle uğraşan komisyonda üye olarak görev alır. Bu binaların yapımının oldukça yavaş ilerlemesine karşılık, şehrin çeşitli bölgelerinde hayret verecek bir hızla, adeta mantar gibi pek çok yeni ev ortaya çıkmaktadır. Çünkü, üyeler devlet binalarının yapımı için ayrılan parayı kullanarak kendilerine ev yaptırmayı daha uygun bulmuşlardır, üyelerin bina yapımında kullandıkları bu ilginç yöntem Çiçikov’un da işine yarar. Kahramanımız eline geçen parayla lüks bir yaşam sürmeye başlar. Hollanda tarzı ince gömlekler diktirir, usta bir aşçı tutar. Eyalette başka kimsede bulunmayan güzel, kahverengi kırmızı damalı çuha kumaş alıp, elbise bile diktirir. Tüm bunları şık bir arabayla tamamlar. Çiçikov gümrüklerde çalışmaya başlayınca ekonomik bakımdan oldukça

iyi bir duruma gelir. Ancak Çiçikov’un büyük bir vurgun yapmak üzere hazırladığı plân arkadaşının ihbar etmesiyle bozulur. Mahkemelere düşerler. Çiçikov, yazarın deyişiyle “kurnaz nazik tavırları, iyi konuşmayı bilmesi, eletek öpmesi ve para gücü sayesinde” kendini savunur ve mahkemeden kurtulur. Tüm bunlara karşın zavallı Çiçikov’ rüşvetle kazandığı paraları mahkeme görevlilerine rüşvet için dağıtmak zorunda kaldığından ekonomik bakımdan sarsıntıya uğrar. Yine bu olayda, yazar, kahramanının her kalıba girebilme yeteneğini alaylı bir dille hicvetmektedir. Çünkü onun mahkeme görevlilerinin karşısında ortaya koyduğu niteliklerin sıralaması çok ilginçtir; yazar Çiçikov’un bir insan için erdem sayılabilecek nitelikleriyle kötü olanları arka arkaya vermiştir: kurnaz-nazik, eletek öpeniyi konuşmayı bilen.

Mahkeme işinden ustaca sıyrılan Çiçikov, ekonomik durumunu düzeltmek için bir toprak sahibinin yanına, kâhya olarak girer. Ancak toprak sahibi iflâs etmiştir, köylülerinin bir kısmı açlıktan ölmüştür. Toprak sahibi devletten borç alması için Çiçikov’u görevlendirir. Bu konuda Çiçikov’la görevli memur arasında geçen konuşma, kahramana ölü mujikleri sağ göstererek devletten para koparma düşüncesini verir.

Gerçekte, Çiçikov’un bütün çabaları fırsatları değerlendirerek para kazanmaktır. Çiçikov için yaptığı işin niteliği önemli değildir. Sevmediği bir işi yapabilir ya da herhangi bir yolsuzluğa başvurabilir. Yeter ki işin ucunda onu rahata kavuşturacak para olsun. Çiçikov zaman zaman aile mutluluğu konusunda hayaller kurmaktadır. Yazar onun bu hayallerini şöyle anlatmaktadır:

“… Çiçikov bazan derin düşüncelere dalardı ve düşüncelerinde hep adaletli bir yan olurdu. ‘… şimdi ben neyim? Ne işe yarıyorum? Aile babalarının yüzüne nasıl bakacağım? Yer yüzünde boşuna yaşadığımı bile bile vicdan azabı çekmez miyim? Sonra çocuklarım bana ne der? ‘İşte diyecekler babamız, bu insanlıktan payını almamış olan adam bize beş kuruş bırakmadı…’

Artık herkes, Çiçikov’un torunları ve çocukları için ne düşündüğünü biliyor. Ne duygulu bir konu değil mi? Belki Çiçikov değil, bir başkası olsaydı, kimsenin kafa yormadığı bu konu aklına gelince elini şöylebir sallar ve ‘ya çocuklarım ne der?’ sorusunu kendine sormazdı bile…” (s.251)

Yazar burada, maddeye haddinden fazla düşkün olan Çiçikov’un kendine pek de yakışmayan, duygusal konular üzerinde düşünmesini hicvetmektedir. Son cümledeki “başkası olsaydı ‘ya çocuklarım ne der?’ sorusunu kendine sormazdı bile” sözleriyle yazar, Çiçikov’la aile mutluluğunu ilgilendiren düşünceler arasındaki zıtlığı ortaya çıkarmak istemiştir.

Gogol Çiçikov’da para canlısı, yaşamda paradan başka bir amacı bulunmayan ve bu uğurda pek çok güçlüğe katlanmayı göze alan bir karakteri hicvetmektedir. Çiçikov’un karakterinde, çiftliklerine gittiği toprak sahiplerinden bazılarının sivri özelliklerini de görmek mümkündür. Aile mutluluğu ve evleneceği zengin kızla ilgili hayallerinde Manilov’a, dolandırıcılıkta Sobakeviç’e, para ve mal konusundaki titizliğiyle Koroboçka’ya benzemektedir. Çiçikov, aynı zamanda, Gogol’ün diğer hikâyelerde ortaya koyduğu şıklığa düşkün, dış görünüşüne büyük özen gösteren ve lüksü seven kahramanlarından da birer parça taşımaktadır. “Bayağılıklar yığını” olarak nitelendirebileceğimiz Çiçikov, Gogol’ün yarattığı en ilginç karakterlerden biridir.

“ölü Canlar”da, Gogül’ün en güzel hiciv örneklerinden birini de mahkemeler oluşturmaktadır. Çiçikov, ölü mujikleri satın alma işlemlerini yasallaştırmak için NN… şehrinin mahkeme binasına gider. Mahkeme binasını yazar Yunanlılar1ın ahlâk ve adalet tanrıçası Themis’in tapınağına benzetmektedir. Burada çalışan memurlar da Themis rahipleridir. “… İkinci ve üçüncü kat pencerelerinden Themis rahiplerinin satın alınmaz başları önce göründü,

sonra kayboluverdi: muhtemelen tam o sırada başkan içeri girmişti…” cümlesinde yazar, Themis tapmağında görevli memurların rüşvetçiliklerini sadece “satın alınmaz başlar” sözüyle belirtmektedir. Yine aynı cümleden camdan dışarısını seyreden, ancak başkan odaya girdiği zaman hemen iş başına dönen Themis rahiplerinin, günlerinin büyük bölümünde işle fazla ilgilenmediği de anlaşılmaktadır.

Her işin rüşvetle yapıldığı, rüşvet ödenmediği zaman işlerin, dava sahibinin ömrü boyunca sürdüğü bu mahkeme binasından ve memurlardan söz ederken yazarın sürekli Themis tapmağı ya da Themis rahipleri demesi hicvin altında gizlenen oldukça şiddetli bir eleştiri niteliği taşımaktadır .

Eserde, N… kasabasında yaşayan kişilere, özellikle kasabanın sosyete kesimine geniş yer verilmiştir. Çiçikov’un ölü mujikler satın aldığı ortaya çıkınca, mantık dışı hatta saçma sayılabilecek yorumlara girişen bu insanlar, oldukça alaylı bir dille hicvedilmişlerdir.

Yazar, ilk önce bu soylu kesimin baylarını tanıtmaktadır. örneğin, vali “çok iyi bir insandır. Zamanının büyük bir kısmını tül üzerine nakış işlemekle geçirmekte” dir. Yazarın Themis tapmağı adını verdiği mahkemenin başkanı, çalışma saatleri içinde işini bırakıp gidebilecek kadar sorumluluk sahibidir. Polis müdürü, şehirlilerin hakkında; “Aleksi İvanoviç bizden para sızdırır ama, doğrusu, sırası geldi mi bizi ortada bırakmaz.” Diyerek söz ettikleri bir haraç kesicidir. Belediye başkanı ise incecik dallı, etrafları yeşile boyanmış çubuklar sayesinde ayakta duran ağaçlarla dolu güzel bir park yaptırmak gibi işlerle uğraşmaktadır.

Bu topluluğun kültür ve eğitir o düzeylerinden söz ederken, Gogol’ün anlatımı alaylı bir takdirle doludur.

“… Pek çoğu eğitimden yoksun kalmamıştı. Mahkeme başkanı Jukovski’nin “Ludmilla”sını pek güzel okurdu. Bazı yerleri, özellikle “Çam ormanı uykuya dalmak üzere, vadi is.e uyuyor” mısrasını ve “çu ” kelimesini öyle güzel okurdu ki gerçekten vadinin uyuduğunu düşünmemek elde değildi. Etkiyi daha da arttırmak için tam o kelimeyi söylerken gözlerini kapatırdı; Posta müdürü kendini, daha çok, felsefeye vermişti. Büyük bir gayretle, hatta, geceleri bile Jung’un “Geceler” ve Eckartshausen’in “Doğanın Gizemlerine Anahtar” adlı eserlerini okumaktaydı. Bunlardan uzun uzun notlar çıkarıyordu. Ancak bunların ne işe yaradıklarını kimse bilmiyordu… Geri kalanlar ise daha iyi ya da daha az öğrenim görmüş kişilerdi: bazıları Karamzin’i, bazıları “Moskovskie Novosti” gazetesini, hatta bazıları da… eh onlar hiç bir şey okumuyordu…” (s.165-166).

["gu" kelimesini Türkçe'ye çevirmek zordur. "Çu" Rusçada dikkati çekmek, uyarmak için kullanılan bir ünlemdir,özellikle jukovski'nin şiirlerinde çok sık rastlanan bu ünlemleri Gogol, eserinde kullanarak hicivkaynağı yapmıştır.]

üst düzeyde görev yapan bu insanların kültüre gösterdikleri eğilim, gerçekte, taklitten başka bir şey değildir. Yazar, mahkeme başkanının “Ludmilla”yı çok güzel, özellikle de “çu” kelimesini oldukça etkili okuduğunu söyler. Çünkü o şiir okurken çevresindekiler uykuya dalmaktadır. Mahkeme başkanı, onların dikkatini çekip uyandırmak için “çu” kelimesini etkili okumak gereğini duymaktadır. Posta müdürü ise sanki okuduğu kitaplar hakkında, bir yerde konferans ya da ders verecekmiş gibi not almaktadır. Hiç bir işe yaramayan notları, yalnızca bu konularla ilgilenen ve uzmanlaşmış kişileri taklit etmek için almaktadır. Kültürlü görünmeye çalışan bu topluluğun düzeyi yavaş yavaş bir şey okuma gereğini duymayan kişilere kadar düşmektedir. Yazar âdeta üst düzeyden başlayıp, okuyucuyu kötü duruma hazırlamak ister gibi okunan şeylerin kalitesini düşürmekte ve sözü esas amacına getirmektedir.

N…. kasabasının bayanları ise# Gogol’ün kasabada oturanlar konusunda ortaya koyduğu hicvin zirvesini oluşturmaktadırlar. Bu bayanlar Rusça konuşmak yerine Fransızca konuşmayı tercih etmektedirler. Rusça onlara göre, kaba bir dil olduğundan biraz kibarlaştırmak gerektiğine inanmışlardır] Bu nedenle “sümkürdüm” (ya vısmorkalas; ya plyunula) yerine “burnumu rahatlattım” (ya oblegçila sebe nos), “bu bardak kötü kokuyor” (etot stakan; vonyayet) yerine de “bu bardak görgü kurallarına aykırı” (etot stakan nehoroşo vedyot sebya) demeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Her türlü ahlâk dışı davranış onları müthiş öfkelendirmektedir. Buna karşılık, N… kentinin bayanları kendi sırlarını ustalıkla gizlemesini bilmektedirler. Yazar, onlarla ilgili bu bilgileri aktarmadan önce: “N… kasabasının kadınları…. hayır hayır bir türlü yazamıyorum: bir ürkeklik var içimde nedense N… kasabasının kadınları mükemmeldirler… Tanrım kalemim bir türlü hareket etmiyor, sanki üzerinde bir ağırlık var…”

(S.166.167) demektedir. Gogol’ün N… kasabasının kadınlarıyla ilgili paragrafta, böyle bir giriş yapması tamamen kasıtlıdır. “Bir türlü yazamıyorum….” gibi sözlerle yazar onların, gerçekte, uygunsuz davranışlarını anlatmanın zorluğunu ya da titizlikle eşlerinden gizledikleri sırlarını açıklamayı istemediğini ortaya koymaktadır. Zaten onlarla ilgili genel bilgilerin sonuna:

İşte N… kasabasının kadınları hakkında bunları söylemek mümkündür. Ancak iş daha detaylı bir biçimde yaklaşsanız, önünüze oldukça farklı konular çıkacaktır. Hem.-sonra kadınların kalplerini yakından incelemeye kalkışmak tehlikelidir….” (S.168)

Gogol bu sözleriyle N… kasabasında yaşayan bayanların bir takım uygunsuz davranışlarını açıklamaya çalışmıştır. Gogol, kadınlarla ilgili hicve, diğer eserlerinden farklı olarak, bu romanında ilk kez ayrıntılı bir biçimde yer vermiştir,

İki ciltten oluşan eserin ilk cildinde, Gogol’ün amacı, bayağılıkları ve kusurları ortaya koymaktır. Yazar bu konuda şunları söylemektedir

“… Ben erdemli kahramanlar yaratmadım. Romanda yer verdiğim tiplerin çoğuna, eksikliklerin kahramanları diyebiliriz. Bence önemli olan pek çok yönden bayağılaştırdığımız yaşamın yüce önemine daha derin bir biçimde inebilmektir…:

Gerçekten de, romanda karşımıza çıkan her kahraman bir eksikliğin, kusurun sembolüdür: Manilov hayalperesttir, Nozdrev kaba ve skandalcı, Sobakeviç insanlardan nefret eden, dolandırıcı bir karaktere sahiptir, Koroboçka malını mülkünü kendine saklayan ve daha fazlasını isteyen, aç gözlü yaşlı bir kadındır. Pilyuşkin ise sanki cimriliğin insan kılığına girmiş bir sembolüdür. Romanda N…. kasabasının soylu kesimine büyük bir ağırlık verilmiştir. Kasabalıların tanıtıldığı bu bölümde yazar önemli işler yaptıklarını düşünen, gerçekte ise tembel yöneticileri, rüşvetçi memurları, değersiz ve taklitten öteye geçmeyen, sınırlı bir kültür düzeyinde olan önemli kişileri hicvetmektedir. Rusça yerine Fransızca konuşmayı tercih eden, modaya uygun giyinmeye çalışan ve bol bol dedikodu yapan N… kenti kadınları da eserin ilginç karakterleri arasında yer almışlardır. Çiçikov ise, her kahramanda bulunan unsurlardan bazılarını taşıyan bir “bayağılıklar yığını” dır. O hem memur, hem kâhya, hem çiftlik sahibi hem de davranışlarıyla yüksek rütbeli bir kişidir.

Gogol, .bu romanıyla Ukrayna’nın Soroçinsk kasabasıyla başlattığı Mirgorod ve Peterburg’ta da sürdürdüğü insan kusurlarının, sadece bu bölgelere değil, tüm Rusya’ ya özgü olduğunu göstermek istemiştir.

“ölü Canlar”ı pikaresk roman olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Çünkü eser, pikaresk roman geleneklerine uygun özelliklere sahiptir. Bilindiği gibi “pikaresk”‘ romanda yazarın hayal gücünden kaynaklanan ülkelere yapılan yolculuklarla gerçek dünyada geçen yolculuk ve serüvenler arasında önemli farklılıklar yoktur. Kahraman çeşitli toplum çevrelerinde dolaşır ve türlü olaylarla karşılaşır. Bütün detaylar birleşince ortaya yerilmek istenen yaşamın bir tablosu ortaya çıkar.

Eserin ilk cildi yayınlandığında, edebiyat çevresinde büyük yankılar uyandırmıştır, özellikle Belinski romanda, büyük bir sanatsal yaratıcılık görmüştür. Aynı zamanda, o dönem Rusya’sının toplumsal yarası kabul edilen kölelik sistemini, cesaretle gözler önüne serdiği için ilerici görüşlere sahip eleştirmenler yazarı göklere çıkarmışlardır. 19.yy’ın eleştirmen ve yazarları “ölü Canlar”da Gogol’ün gerçekçiliğin en üst basamağına ulaştığını belirtmişlerdir. Ancak Gogol’ün kendi eserini değerlendirme açısı çok farklıydı. “Yazarın İtirafları”nda Gogol “ölü Canlar”ı okuduğumda Puşkin “-Tanrım Rusya ne kadar hüzünlü bir ülkeymiş ” demişti. Oysa bu beni şaşırttı. Çünkü, Rusya’yı böyle tanıyan Puşkin, bunların hepsinin sadece birer karikatür ve benim hayal gücümün ürünü olduğunu fark etmemiş” demektedir.

“ölü Canlar”ı, pikaresk roman olarak kabul ettiğimizden Gogol’ün söylediklerindeki gerçek payı ortaya çıkaracaktır.

Gogol “ölü Canlar” üzerine yazdığı dört mektup-tan üçüncüsünde bir yandan Belinski ve çevresindekilerinin aksine, erdemli kahramanlar yaratmamakla suçlayan kişilere yanıt verirken, diğer yandan da eserde kendi iç dünyalısının izleri bulunduğunu belirtmektedir.

“…. Kahramanlarım, kötü insanlar değiller. Onlardan tekinin iyi bir yönünü gösterdiğimde, okuyucu sempati duymuştur. Ama her birinin bayağılığı okuyucuları korkuttu. Onları,korkutan, birbiri ardınca kahramanlarımın daha da bayağı tipleri simgelemeleri, hiç birinin teselli veren yönünün bulunmaması, hiç bir yerde rahat nefes aldırmamaları veya zavallı okuyucuya cesaret vermeleridir…. Rus insanını değersizlikten çok, kusur ve eksiklikleri korkutmuştur. Değersiz olana tiksinti duyan bir kişi, değersizin zıttı olan bir ortamda yaşayan doğru kişi demektir. İşte benim üstünlüğümde bu. Ama bu üstünlük, bir tez daha söylüyorum eğer benim ruhsal durumumla birleşmemiş olsaydı, içimde bu kadar gelişmezdi. Okuyucularımdan bir tanesi bile kahramanlarıma gülerken bana da güldürdüğünün farkında değil….

Gerçekte iki cilt olan eserin, ikinci bölümünü, Gogol başarısız bularak yakmıştır. İkinci bölümde roman ya ar tarafından daha ciddi ve psikolojik bir anlayışla ele alınmıştır. Yazar, özellikle hiciv konusunda yetenekli olduğu için, ikinci ciltte kendinden beklenen başarıyı gösterememiştir. Ancak, her şeye rağmen “ölü canlar”ın ilk cildi, Rus ve dünya edebiyatının en seçkin eserleri arasında yer almaktadır.

N.V. GOGOL’ÜN HİCİV SANATINDA ANLATIM ÖZELLİKLERİ

Gogol, eserlerinde ortaya koyduğu hiciv sanatı için çeşitli yazım teknikleri kullanmıştır. Bunların başında Rusçada “skaz” adı verilen anlatım tekniği gelmektedir. Gogol “skaz” tekniğini, özellikle, ilk dönemlerde yazdığı eserlerde kullanmıştır. Yazar, hikâyeyi kendisi anlatmaz. Genellikle hikâye ya olayın geçtiği yerde oturan ya da olayı yaşayanları tanıyan bir kişinin ağzından anlatılmaktadır, “skaz” tekniği yazara hikâyesini dilediği gibi yönlendirme olanağı vermiştir. Kimi zaman, “Dikanka Hikâyeleri” ve “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç”te olduğu gibi hikâyeyi anlatan kişi son derece saftır. Kimi zaman ise hikâyeyi anlatan kişi duygusal bir karaktere sahiptir ve olayları kendi duyguları çerçevesinde yönlendirir. Hikâyeyi anlatan kişi, ara sıra fazla konuştuğu için, kahramanların kusurlarından da söz eder, Hatta, bu kusurları över gibi anlatır. Çünkü hikâyeyi anlatan kişi bunları kusur olarak görmemektedir. “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç” hikâyesinde bunun tipik bir örneği vardır. Hikâyeyi anlatan kişi başlangıçta, her iki kahramanın da karakter özelliklerinden söz eder. İvan İvanoviç’in vazgeçemediği alışkanlıklarından birini şu sözlerle aktarır;

“Harika bir insandır İvan İvanoviç, Kavun yemeği çok sever. En sevdiği meyva da kavundur zaten. Yemeğini yiyip, üzerinde sadece gömleği olduğu halde sundurmaya çıkar. Gapka’ya, iki tane kavun getirmesini emreder. Gelen kavunları keser, çekirdeklerini çıkarır, özel bir kâğıda sarar ve yemeye başlar. Sonra Gapka’dan mürekkebi ister, çekirdekleri sardığı kâğıdın üzerine ‘bu kavun şu şu tarihte yendir diye yazar. Eğer, o gün konuğu varsa ‘şu şu kişi de bana katıldı.’ cümlesini ekler.”

Hikâyeyi anlatan kişi İvan İvanoviç’in kavun yeme alışkanlığından söz etmeden önce “harika bir insandır İvan İvanoviç” demektedir. Anlatıcıya göre onun kavun yedikten sonra çekirdekleri sardığı kâğıda, her defasında not düşmesi olağan bir durumdur. Bu nedenle, onun gözünde İvan İvanoviç harikalığından bir şey kaybetmez. Aynı zamanda hikâyeyi anlatan kişi, fazlaca ayrıntıya girerek İvan İvanoviç ‘in sundurmada, üzerinde sadece gömlekle oturduğunu belirtir. Bu kahramanın pek de hoş olmayan bir davranış özelliğidir. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, hikâyeyi anlatanın gözünde bunlar kusur değildir. Üstelik, hikâye boyunca “harika insandır” sözü, her iki kahraman için de sık sık kullanılmaktadır.

Aynı özellik, duygusal karakter taşıyan anlatıcıda da vardır. Onun kahramanlara yaklaşımı ne kadar duygusal olursa olsun, sözlerinde kendisinin farkına varmadığı alaylı, hicivsel bir ton bulunmaktadır. Zaten, yazarın “skaz” tekniğini kullanmasındaki amaç ta budur.

Çoklukla, hikâyeyi anlatan kişi, saflık içinde gülünç üslupla yansıttığı olaylara hiç beklenmedik bir biçimde, hikâyenin son bölümünde, ciddi ya da felsefi bir boyut getirir. Duygusal anlatıcı ise ortaya son derece şiddetli bir hiciv koyabilir. Bunun en tipik örneği, “Eski Zaman Beyleri” adlı hikâyedir.

Hikâyenin yaşlı kahramanları, Pulheriya İvanovna’yla Afanasi İvanoviç’in çiftliklerinde yemek yapmak ve yemekle geçirdikleri sessiz, sakin yaşam tarzı son derece duygusal ve sevgi dolu bir yaklaşımla yansıtılmaktadır. Hikâyeyi anlatan kişi, onlara duyduğu acıma ve sevgiyi: “zavallı ihtiyarcıklar”, “zavallı adam, “zavallı kadın” sözleriyle vurgular. Yaşlı çiftin ölümünden sonra mirasçı olarak gelen kişi* çiftliği mahveder. Mirasçının tanıtıldığı son bölümde, hikâyeyi anlatan kişi duyduğu öfkeyi, onu ve rüşvetçi haciz görevlilerini şiddetli bir biçimde hicvederek ortaya koymaktadır:

“…. Çok geçmeden nereden geldiği bilinmeyen uzak bir akraba, çiftliğin mirasçısı geldi. Korkunç bir reformcu olan bu mirasçı, hangisi olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir alayda emir eri olarak hizmet etmişti. Çiftlik işlerindeki düzensizliği ve bozukluğu anında fark etti. Tüm sorunları kökünden çözümlemeye, düzeltmeye ve her şeyi yoluna koymaya kesin karar verdi. Altı tane güzel İngiliz orağı aldı, her kulübeye numara koydu, nihayet, her şey öyle bir yoluna girdi ki altı ay sonra çiftliğe haciz geldi. Bir mahkeme üyesiyle soluk üniformalı yüzbaşıdan

oluşan haciz görevlileri, kısa bir süre içinde geriye kalan bütün tavuk ve yumurtaları silip süpürdürler….”

(S.40)

Hikâyeyi anlatan kişi, yaşlıların mutluluk içinde sürdürdükleri yaşam tarzını bir anda yok erdirivererek miras yediyi “korkunç reformcu” diyerek hicvetmekte ve ona duyduğu öfkeyi dile getirmektedir. Ancak bu satırlarda reformcu mirasyediden başka, rüşvetçi haciz görevlileri de şiddetle eleştirilmektedir. Bu paragrafı izleyen bölümde, çiftlikte tavuk, yumurta ne varsa her şeyi yiyen haciz görevlilerinin hiç bir çekinme duygusuna kapılmadan mirasyediyle içki bile içtiklerini görüyoruz. Mirasçı ise çiftliği umursamadan rahat bir yaşam sürdürmektedir. Hikâyenin sonuna doğru anlatıcının kullandığı ton gittikçe daha şiddetli bir hicve dönüşmekte ve hikâyenin başlangıcındaki duygusal tondan hemen hemen hiç bir iz kalmamaktadır.

Gogol, hikâyelerinin yapısal özelliklerini ilgilendiren “skaz” tekniğinin yanısıra, seçtiği kelimelerin fonetik yapılarına da büyük özen göstermiştir. Bunun en ilginç örneklerini kahramanlarına koyduğu isimlerde görüyoruz. Yazar, kahramanlarına verdiği isimleri “neologizm” ler yaratarak, kendisi uydurmuştur. Gogol, sadece kahramanın karakterine uygun bir isim yaratmakla kalmamış, bu yöntemle daha hikâyenin başında ona, kişiliğini ortaya koyan belirgin bazı özellikler de kazanmıştır, örneğin, Akaki Akakiyeviç Basmaçkin. İsim fonetik bakımından olduğu kadar, yazarın kahramana bu isim nasıl takıldığını ayrıntılı bir biçimde anlatması bakımından da oldukça ilginçtir. Hikâyede yazar, isim konmasıyla İlgili bu bölümü şöyle anlatmaktadır;

Anneye, bebeğe koyması için üç isimden birini, seçmesini söylediler: Mokki, Sossi veya çilekeş Hozdazat ‘Hayır’ diye düşündü çoktan ölmüş olan kadın ‘hepsi birbirine benziyor. Anneyi memnun etmek için takvimin sonraki yaprağını çevirdiler. Bu kez de üç isim çıktı karşılarına: Trifili, Dula ve Varahasi. ‘şansa bak.-dedi din ne biçim isim bunlar. Doğrusu böylelerini hiç duymamıştım. Hiç olmazsa Varadat ya da Varuh olsaydı. Ama çıka çıka Trifili’yle Varahasi çıktı.’ Bir sayfa daha çevirdiler bu kez de Pavsikahi ve Vahtisi isimlerini gördüler….”(S.60)

Görüldüğü gibi kahramanın annesinin karşısına çıkan bu isimler, ses açısından komik oldukları kadar herhangi bir anlamları da yoktur. Annenin bebeye koymak üzere aklına gelen isimlerin de onlardan bir farkı bulunmadığı açıktır. Nihayet anne “bu kaderin oyunu” diyerek bebeğe babasının ismi olan Akaki’yi koyar. Böylece Akaki Akakiyeviç ismi doğmuş olur. Yazarın bu ismi seçmesi rastlantı değildir. Çünkü bu isimle yazar hiç bir değişiklik görülmeyen, tek düze yaşam biçimini ortaya koymaktadır. Ayrıca kahramana hiç bir ismin yakıştırılmaması, binlerce isim arasından bir tanesinin seçilememesi ve nihayet babasının adının takılması âdeta onun silik kişiliğinin kanıtıdır.

Akaki Akakiyeviç’in soyadı ise Başmaçkin’dir. Başmaçkin soyadı, yumuşak ve ses çıkarmayan bir ayakkabı türüne verilen addan gelmektedir. Bu nedenle Gogol’ün seçtiği Başmaçkin soyadı “Palto” eserinin kahramanı gibi gürültüsüzce, sessizlik içinde dünyadan geçen bir insanı sembolize etmektedir.

Aynı türde, karakteristik isimler başka hikâyelerde de vardır, örneğin, “Araba” hikâyesinin kahramanının ismi Çertokutski’dir. İki ayrı kelimenin birleşmesiyle oluşan bu ismi, yazar uydurmuştur. “Çort” “kutsıy” ise kesik kuyruklu, kısa kuyruklu anlamına gelmektedir. Bu kelime aynı zamanda, onuru kırılmış kişiler içinde kullanılmaktadır. Kasabaya alayıyla birlikte gelen general, verdiği yemekli toplantıda davetlilere kısrağını gösterir ve onunla övünür. Hikâyenin gösteriş düşkünü kahramanı Çertokutski ise ondan aşağı kalmamak için, Venedik stili arabasını göstereceğini söyler. Kıskandığı için generali, sürekli arabası olup olmadığını sorarak, kendi arabasını abartılı bir biçimde anlatıp överek tahrik etmeye başlar. İşte Çertokutfeki bu yönüyle, şeytandan farksızdır. Çertokutski bir ara askerlik yapmış, ancak “hoş olmayan bir macera” nedeniyle ordudan atılmıştır. Generali, aynı zamanda içinde bulunduğu ortam nedeniyle kıskanması bir yana, bu ortamdan dışlanmış bir kişi olarak onuru da kırılmıştır. Sonuçta Çertokutski adlı bu kahraman, hikâyede onuru kırılmış bir şeytanı sembolize etmektedir.

Bu tür isim özelliklerine, Gogol’ün “ölü Canlar” romanında da rastlıyoruz. Bu romanda yazar, Koroboçka adlı yaşlı bir kadını da tanıtmaktadır. Koroboçka ismi, “korobka” yani kutu çekmece anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir. Koroboçka adlı bu yaşlı kadın çekmecelerinde, küçük keseciklerde para saklamakta ve en büyük kutu olan evinden dışarıya en ufak bir malın çıkmasına iz in vermemektedir. Gogol ona bu huyu nedeniyle Koroboçka adını vermiştir.

Gogol, Fransız edebiyatından Rus edebiyatına geçen ve 18.yy’da D.İ.Fonvizin gibi Rus yazarlarının çok sık kullandığı karaktere uygun isim geleneğini, kendi eserlerinde hicivsel bir anlayışla ele almıştır.

Gogol’ün eserlerinde sık kıllandığı bir başka anlatım tekniği ise, “alogizm” dir. “Alogizm”, anlatımda mantık dışı özellikler ortaya konmasıdır. “Alogizm”, kahramanların diyalog ya da monologlarında görülebilir.

“Alogizm”in en güzel örneklerinden bir tanesini, “Dikanka Hikâyeleri”ni anlatan Arıcı Sarı Panko’nun ikinci önsözünde görüyoruz. Panko, yöre halkının geleneksel akşam toplantılarından söz ederken, “biz bu toplantılarda öyle boş şeylerden konuşmayız. Genellikle kültürümüzü arttıran konular üzerinde konuşuruz”der. Ancak, sonra hiç umulmadık bir biçimde toplantıya katılanların saatlerce “nasıl elma salamurası yapılır?” sorununu tartıştıklarını anlatır. Burada “alogizm”, “kültür”le “elma salamurası arasında kurulan saçma bağlantıdadır.

“Alogizm”in örneklerinden bir diğeri de yine ArıcıSarı Panko’nun anlattığı “Noel Arifesi” adlı hikâyede karşımıza çıkmaktadır. Hikâyeye son derece doğal bir girişle başlayan ve baş kahraman şeytanı tanıtan Panko, birden bu konuyu bir kenara bırakarak, uzun uzun giyimden söz etmeye başlars

“…. Cadı kadın, kendini karanlıkta bulunca çığlığı bastı. Şeytan ise yavaş yavaş ona yaklaşarak koltuğunun altından tuttu ve kulağına genellikle kadınların hoşuna gidecek sözler seyledi. Dünyanın düzeni ne gariptir 1 Herkes birbirini taklit etme sevdasına kapılmış gidiyor. Eskiden Mirgorod ‘da kış aylarında bir yargıç bir de vali çuhayla kaplı kuzu postundan kürkler giyerdi. Küçük memurlar ise kürksüz deriden, gocuk kullanırlarda. Ya şimdi” Hem yargıç yardımcısı hem de kadastro memuru kendilerine kuzu postundan çuhayla kaplı yeni kürkler diktirdiler … .Papaz ise yazın giymek üzere, kadife şalvarlar ve çizgili kumaştan bir yelek diktirdi. Kısacası, herkes giyime kuşama düştü1 Şu insanlar ne zaman bırakacaklar böyle boş şeyleri!” (S.143)

Panko, söze başladığı konuyu dağıtmış ve insanların giyimleriyle, nasıl birbirlerini taklit ettiklerini, hatta köylerinde kimin ne diktirdiğini, nasıl giyindiğini anlatmaya başlamıştır. Panko şeytanı safça, fiziki bir yaratıkmış gibi anlatırken, köyün dedikodusuna geçerek o yöre halkının üzerinde kafa yordukları konuları ortaya koymaktadır. Böylece yazar, Panko’nun bu saf gevezeliğinden faydalanarak, onun içinde bulunduğu topluluğun kültür düzeyini yansıtan kişileri hicvetmiştir.

Hem olayda hem de diyalogta oluşan “alogizmin” ilginç bir örneğini de “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç” hikâyesinde görüyoruz. Birbirlerine saçma bir nedenle küsen iki arkadaş, çareyi mahkemeye başvurmakta bulurlar.

Her ikisi de şikâyet dilekçesi verir. Ancak İvan Nikiforoviç’in dilekçesini, İvan İvanoviç’in domuzu çalar. Domuzun dilekçeyi çalması eski arkadaşların arasının iyice açılmasına neden olur.

Domuzun mahkeme binasını basması ve dilekçeyi çalması en dikkat çekici mantık dışı olaylardan biridir. Bize göre mantık dışı olan bu hırsızlık olayı, hikâyenin kahramanları için normaldir. Hatta bu konu onlara göre üzerinde tartışmalar yapılabilecek bir nitelik bile taşımaktadır. Zaten yazarın hicvinin odak noktası da budur. Belediye başkanı, İvan İvanoviç’i domuzun cezalandırılması konusunda ikna etmeye çalışır. İvan İvanoviç’e “kanun, bir şey çalan kişi suçludur diyorsa sizin domuzunuz da suçludur.” der. İvan İvanoviç ise buna kesinlikle karşı çıkar ve “Domuz da Tanrı’nın yarattığı bir varlıktır” diyerek yanıt verir. Belediye başkanının bu konuda ona söyledikleri ise şöyledir:

“Elbette haklısınız Herkes sizin bilgili, bilimden ve ona benzer konulardan anlayan birisi olduğunuzu bilir. Oysa ben bilimle hiç bir zaman haşır neşir olamadım: yazı yazmayı otuz yaşında öğrendim. Biliyorsunuz ben askerliğimi er olarak yapanlardanım…. Evet 1801 yılında kırk ikinci piyade alayının dördüncü kolunda emir eriydim. Kolumuzun komutanı, izin verirseniz söyleyeyim yüzbaşı Yermeyev’di….” (S.224)

Domuzla ilgili konuşma geliştikçe, kahramanların diyaloğu başka konulara geçmiş, konular arasındaki mantık bağı kaybolmuştur.

Gogol, “alogizm”i son eseri olan “ölü Canlar” romanında da devam ettirmiştir. Romanın kahramanı Çiçikov’ un ölü mujikler satın almak için uğradığı hayalperest Manilov’unkonuşmaların da konu bakımından kopukluk gösterdiği anlaşılmaktadır. Örneğin Çiçikov ona başka toprak sahipleriyle görüşüp görüşmediğini sorduğunda Manilov’un verdiği yanıt şu şekildedir:

“Elbette, diye sözüne devam etti Maniloveğer komşunuz iyi biriyse o zaman iş değişir, örneğin komşunuz nezaket, güzel konuşma sanatı gibi konulardan, bilimden anlayan biriyse o zaman insanın ruhu canlanır ve hatta insan âdeta, buharlaşır….” (S.32)

Gerçekle bağını kopararak, hayal dünyasında yaşayan Manilov’un yanıtları Çiçikov’un sorduğu soruya açıklık getirmemektedir. Hatta kahraman kendisi bile saçmaladığının farkına varır ve konuşmasını, etrafında oluşturduğu hayal perdesini kaldırmak ister gibi elini sallayarak keser. Onun hayal dünyasında yaşadığını, Çiçikov’un sorduğu soruya mantıksızca verdiği bu yanıtta görüyoruz.

“Alogizm”e yakın özellikler gösteren ve Gogol’ün eserlerinden çok sık kullandığı bir teknik te “absürd” yani saçmalıktır.

“Bir Delinin Notları”nda, hikâyenin kahramanı Poprişçin toplum tarafından ezilmesi ve yüksek rütbelere duyduğu tutkusu nedeniyle aklını yitirir. Böylece kendini İspanya kralı sanan Poprişçin’i akıl hastanesine kapatarak işkence yaparlar. Poprişçin’e yapılan işkenceler ona maddi açıdan çok ruhsal acılar vermektedir. Poprişçin’in son notları oldukça dokunaklıdır

“…. Anneciğim kurtar zavallı oğlunu! Onun bu hasta hali için ağla! Bak, ona nasıl eziyet ediyorlar! zavallı öksüzünü kucakla bir defa! Artık dünyada yer yok ona. Fırlatıp attılar bir kenara! Ağla anneciğim zavallı hasta oğlun için ağla!…”

Bu acı dolu sözlerden sonra yazar kahramanını hicvetmek için ona “….Aa Cezayir beyinin tam burnunun altında bir ben varmış biliyor muydunuz?” sorusunu sordurmaktadır. Bu sözler Poprişçin’in normal gerçeklerden işkenceyle ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Onun sorduğu bu soruyu halüsinasyon sonucu ortaya çıkan bir “absürd” olarak nitelendirebiliriz.

“ölü Canlar” romanından tanıdığımız hayalperest Manilov, bazen hayallerinde o derece ileri gider ki olaylar ve düşünceler arasındaki mantık bağları kaybolur. Sonuçta hayaller, hayal olmaktan çıkarak saçma sapan bir hale girerler. Manilov ölü mujikler satın almaya gelen bu kibar insanı çok sever. 0 gittikten sonra Manilov hayallere dalar ve bu hayallerinde Çiçikov’a bile yer verir:

“….Arkadaşlarla birlikte sürdürülen yaşamın iyiliklerini, sevdiği bir arkadaşıyla ırmak kenarında oturmanın ne kadar güzel olduğunu düşünmeye başladı. Sonra bu ırmak üzerine köprü, çok yüksek bir balkonu olan kocaman ev yaptırdığını hayal etti. Evin balkonu o kadar yüksekti ki Moskova bile görünüyordu. Akşamları, bu balkona oturup açık havada çay içiyorlar, tatlı konular üzerinde sohbet ediyorlardı. Çiçikov’la güzel arabalara binerek herkesin onlara son derece nazik davranacağı toplantılara gidiyorlardı….”

Manilov gerçek dışı hayallerinde bu kadarla yetinmez. Daha ileri giderek Çiçikov’la kurduğu güzel arkadaşlığa hayran kalan çarın onlara generallik rütbesi vererek ödüllendirdiğini hayal eder. Manilov, çiftliğiyle ilgili konularda da saçma hayaller kurmaktadır, örneğin, evinin yakınındaki göle toprak altından tünel açtırır, gölünün üzerine bir köprü kurdurtur ve bu köprüler üzerin?deki dükkânlarda köylüler satış yaparlar.

Saçmalık bakımından, Manilov’un hayallerinden farksız bir başka örneği de Gogol’ün ilk hikâyelerinden olan “İvan Sponka ve Teyzesi” nde kahramanın gördüğü rüyada rastlıyoruz. Tek düze bir yaşam tarzı sürdüren İvan Şponka’yı, teyzesi evlendirmek istemektedir. Ancak, alıştığı düzenin bozulacağına inanan Şponka için bu plân tam anlamıyla korkunçtur. Teyzesinin bu plânını öğrendiği gün Sponka, bir kâbus görür. Evinin her köşesinde karısı olduğunu idda eden bir kadın vardır. Şapkasının ve kulağının içinde, cebinde, sandalyenin üzerinde elini nereye atsa karşısına bir kadın çıkmaktadır. Kâbus şu şekilde devam eder:

“…. Birden bire tek ayağının üstünde sıçramaya başladı, teyzesi ise onu seyrediyor ve ciddi bir tavırla ‘-Evet evet, sıçramak zorundasın çünkü artık evlisin” diyordu. Teyzesine yaklaştı ama karşısında duran teyzesi değil koca bir çan kulesiydi. Birisinin, onu iple çan kulesine sürüklediğini hissediyordu. Acıklı bir sesle ‘-Kim sürüklüyor beni?’ diyordu. ‘-Ben senin karın! seni çan olduğun için sürüklüyorum.”

‘-Hayır, ben çan değilim, ben İvan Fyodoroviç’im.’ diye bağırıyordu. Р.. piyade alayının albayı oradan geçiyor ve ona ‘evet evet sen bir çansın!’ diyordu….’ (S.276-277)

İvan Şponka’nın gördüğü bu kâbus, Gogol’ün ilk “absürd” örneklerindendir. Gogol, “absurd”un en güzel örneklerini, ruhsal sıkıntıları bulunan Şponka ve Poprişçin adlı kahramanlarında vermiştir.

“Absürd”u yaratan anlatım tekniğinin başka bir örneğini de, Gogol’ün olgunluk döneminin en büyük eseri olan “ölü Canlar”da görmekteyiz. Çiçikov, ölü mujikler almak için yörenin toprak sahiplerinden biri olan Sobakeviç’i ziyaret eder. Çiçikov, Sobakeviç’e ölü mujikler satın alacağını. söyleyince aralarında hararetli bir fiyat tartışması başlar. Sobakeviç her ölü mujik başına akıl almayacak bir fiyat ister. Ancak Çiçikov fiyatı yüksek bularak işten vazgeçmeye bakar. Çünkü, onun amacı ölü mujikleri kâğıt üzerinde yaşıyor gösterip devletten para almaktır. Sobakeviç ise, ölü mujikleri istediği fiyata satmak için onu ikna etmeye çalışır. Sobakeviç ölü mujiklerini övmeye başlar, onların yeteneklerini sanki halâ yaşıyorlarmış ve Çiçikov’a hizmet edeceklermiş gibi göklere çıkararak anlatır:

“-….Başka bir düzenbaz olsaydı sizi aldatırdı, mujik yerine acaip bir şey satardı. Oysa ben öyle iyi mal veriyorum ki size, hepsi seçme: sadece zanaatkâr değil aynı zamanda sağlıklı köylülerdir, örneğin Miheyev’i ele alalım ne arabacıdır ol. öyle arabalar yapar ki baştan aşağı yay. Onun yaptıkları gibi Moskova’da da yoktur. Son derece sağlamdır, üstelik cilasını da boyasını da kendisi yapar…… ya marangoz Probka Selifan’a ne demeli? Böyle bir mujik bulamayacağınız konusunda sizinle iddaya girerim. Hem de kafam pahasına! Ne yetenekli adamdı o!,.,, Miluşkin’i bizim kerpiç ustasını hatırlıyorum da! İstediğiniz her eve şömine yapardı. Ya çizmeci Maksim Telyatnikov….”(S.108)

Sobakeviç’in ölü mujiklerini satmak için söylediği, abartmalı övgünün bir benzerini “Araba” hikâyesinde görmek mümkündür. B… kasabasına gelen süvari alayının Generali, verdiği yemekte kısrağını toplantıdaki herkese gösterir ve onunla övünür. Yemeğe katılan kasabalı çiftlik sahiplerinden Çertokutski hem ilginin merkezi almak hem de General’den aşağı kalmamak için, Venedik işi arabasını övmeye başlar. Onun arabası için söylediği bu abartmalı sözler, gittikçe mantık dışı bir hal alır ve sonuçta saçmalık düzeyine ulaşır.

“Bu araba öyle güzeldir kil Yani, sayın generalim, ben böylesini daha önce önce hiç görmemiştim. Askerde görev yaparken, arkasındaki kutuya on şişe rom ve on kilo tütün koyuyordum. Ayrıca, altı tane üniforma, çamaşırlarım, izin verirseniz sayın generalim tenya gibi uzun diyeceğim, iki çubuk sığardı. Bu arabanın yan ceplerine öküz bile sığar.” (S.58)

Bu konuşmada on şişe rom, altı üniforma, çamaşır ve on kilo tütün gibi maddelerden sonra, söz arabanın yan ceplerine gelip te Çertokutski bu ceplere öküz bile sığabileceğini söyleyince iş çığrından çıkar. Kahramanın söylediği son cümleyle konu, saçmalığın doruğuna ulaşmıştır.

“Burun” hikâyesinde Gogol başlı başına bir absürd örneği sergilemektedir. Burada, hikâyenin kahramanı binbaşı Kovalev burnunu kaybeder. Onu üçüncü dereceden bir memur kılığında bulur. Burnunu eski yerine döndürmeye kesin kararlı olan Kovalev onunla konuşur:

“-…. İkimizin de durumu biraz garip değil mi bayım…. bana öyle geliyor ki… yerinizi bilmeniz gerek. Sizi her yerde arayıp duruyorum, en sonun da buluyorum hem de nerede?bir kilisede. Siz de hak verirsiniz ki….

-özür dilerim ama neden söz ettiğinizi anlayamıyorum. …,

-Bakın bayım dedi Kovalev kendi kişisel üstünlüklerini bilen bir insan tavrıyla sözlerinizi nasıl yorumlamak gerektiğini bilemiyorum…. Bence her şey ortada…. İsteseniz de istemeseniz de benim burnumsunuz.

Burun, binbaşıya baktı ve kaşlarını çattı.

-Kesinlikle yanılıyorsunuz. Ben özgür biriyim. Zaten aramızda herhangi bir bağlantı olması da imkânsız.

Hem üniformanızın düğmelerinden anladığım kadarıyla başka bir yerde görev yapıyor olmalısınız…:” (S.40)

“Burun” hikâyesindeki saçma olaylar sadece Kovalev’in burnunu kaybetmesi ve onu bularak konuşmasıyla sınırlı değildir, örneğin hikâye, berber Yakovleviç’in, burnu kahvaltıda yediği ekmeğin içinde bulmasıyla başlar. Son bölümde ise, bir polis Kovalev’e burnunu bir mendil içinde geri getirir. Ancak yeni bir sorun vardır: burun eski yerine nasıl konacak? Kovalev’e gelen doktor bunun imkânsız olduğunu söyleyerek, burnu hatıralık eşya gibi bir kavanozda saklamasını tavsiye eder. Aslında buna pek gerek kalmaz, çünkü Kovalev’in burnu kendiliğinden eski yerine kuruluverir.

Gogol’ün eserlerinde çok sık rastlanan “alogizm” ve “absürd”, gerçekte, onun anlatım tekniğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadırlar.

“Poşlost”, Gogol’ün yarattığı kahramanları daha gülünç bir hale getirmek için kullandığı bir üslup özelliğidir. Yazarın hikâye ve romanlarında “poşlost” iki değişik biçimde ortaya konmuştur. Bunlardan biri hikâye kahramanlarının yaşadıkları ortamla ilgilidir. Olayın geçtiği çiftlik, kasaba ya da şehrin tasviri, genellikle, topluma yöneltilmiş bir hicivdir.

“İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç”in hikâyesinde aldıkça boş bir yaşam süren, sıkıntıdan birbirlerini mahkemeye vererek bunu yaşamlarının amacı haline getiren iki arkadaşın başından geçenler anlatılmaktadır. Ancak, hikâyeyi anlatan kişi yalnızca bununla yetinmez ve onların yaşadığı şehrin bir tasvirini yapar;

“Olağanüstü bir şehirdir Mirgorod! Çeşit çeşit yapı vardır. Damı sazdan olanı mı, samandan olanımı istersiniz, Hatta ahşaptan olanı bile vardır 1 Sağda bir Sokak, solda bir sokak her yerde olağanüstü çitler görürsünüz. Çitlerin etrafını şerbetçi otu sarmıştır, üzerlerine saksılar asılmıştır, Ay çiçekleri, çitlerin arkasından, güneşe benzeyen başlarını gösterirler, kırmızı gelincikler görünür. Yer yer iri bal kabakları çarpar göze… Ne ihtişamdır bul Çitlerde her zaman, onlara daha da canlı görünüm kazandıran keten bir eteklik, gömlek yada şalvar sallanıp durur.

Mirgorod’da tek bir hırsızlık ya da dolandırıcılık olayına rastlanmaz. Çünkü herkes aklına ne gelirse onu asar çitlere….” (S.211)

Bu tasvirde, şehrin düzensizliği, pisliği, orada yaşayan halkın görgü kurallarından habersiz olmaları alaylı bir üslupla anlatılmaktadır. Yazarın şehir halkını hicvettiği bir başka özellik ise, şehrin meydanındaki çukurdur. Bütün bakımsızlık ve pislik yetmiyormuş gibi bir de meydanın tamamını kaplayan koca bir çukur vardır. Bu çukur şehir halkı tarafından âdeta bir anıt, bir maskot ya da şehrin en önemli özelliği olarak kabul edilmiştir. Şehir halkı bu çukuru o kadar benimsemişlerdir ki, meydanda bulunan bir bina denize bakar gibi bu çukura baktığı için şanslı bile sayılmaktadır. Yazarı hikâyeyi anlatan kişinin yaşadığı şehire duyduğu sevgi ve saflıktan yararlanarak bu çukuru şu şekilde hicvetmektedir:

“Meydana yaklaşınca, gördüğünüz manzaranın tadını çıkarmak için bir an mutlaka duraklarsınız. Meydanın tam ortasında çukur vardır. Ne şaşırtıcı bir çukurdur bu bilseniz üstelik, o güne kadar, benzerini başka bir yerde görmemişsinizdir. Hemen hemen bütün meydanı kaplar. Uzaktan ot yığınına benzeyen, büyüklü küçüklü bütün evler, etrafını sardıkları bu çukuru hayran hayran seyretmektedirler.” (S.211)

“ölü Canlar”ın kahramanı Çiçikov’un, ölü mujikler satın almak amacıyla geldiği N… kasabası da aşağı yukarı aynı durumdadır. Çiçikov, kasabaya geldiği zaman etrafta gördükleri pek iç açıcı değildir. Taş evlerin gözü alan sarı renkleri, ahşap evlerin pis gri bir rengi vardır. Bu evlerin kaç katlı oldukları ise hiç belli değildir. Her taraf tabelalarla doludur. Sokak boyunca çitler sıralanmıştır. Sokakların genişliği neredeyse, evleri gözden kaybedecek kadardır. Ağaçlar büyümemiştir, parkın hali ise içler acısıdır. Gogol, kasabanın bu tasviriyle orada yaşayan halkın ilgisizliğini, düzensizliğini ve görgüsüzlüğünü tıpkı, Mirgorod’da olduğu gibi alaylı bir dille yansıtmaktadır.

Bu türlü tasvirleriyle yazar, okuyucuyu yavaş yavaş kahramanlarında ortaya koyduğu bayağılıklara hazırlamaktadır. Kahramanların yemeye, içmeye, giyinmeye ve rütbeye gösterdikleri aşırı düşkünlük, abartarak konuşma eğilimi, yalancılık dolandırıcılık, rüşvet gibi özellikler onun hikâyelerinde alaylı ve hicivli bir dille ele alınmış bayağılık örnekleridir.

Örneğin, “ölü Canlar” romanının kahramanlarından olan Sobakeviç yemeye aşırı düşkündür. Zaten yazar, Sobakeviç ‘i tanıtırken onun bir ayıya benzediğini belirtir. Çiçikov’la sofraya oturduklarında Sobakeviç, yemek yene konusundaki alışkanlığını ballandıra ballandıra anlatır.

“…. örneğin bir domuz mu yiyeceğiz, tüm domuzu koydurturum masaya. Koyun varsa koyunun hepsini getirirler. Kazsa bütün kazı koydurturum. Ben iki çeşit yemek yerim ama canım ne kadar istiyorsa o kadar yerim….”(S.105)

Kahramanların oburlukları, Gogol’ün eserlerinde oldukça önemli bir yer tutar. Hatta yazar, “Eski Zaman Beyleri” adlı hikâyesinin büyük bir kısmını bu konuya ayırmıştır. Hikâyede hicvedilen bayağılık, yaşlı çiftin tek düşüncelerinin yemek yemekten ibaret olmasıdır.

Gogol’ün en çok üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de, kahramanlarının rütbeye gösterdikleri aşırı düşkünlüktür. Bunun en güzel örneği “Burun” hikâyesinde verilmektedir. Hikâyenin kahramanını Kovalev Kafkasya’lı bir memurdur. Başkente geldiğinde, en büyük amacı vali yardımcılığı ya da bakanlıklarda iyi bir görev almak ve yüksek rütbe elde etmektir. Kovalev, rütbeyi saygınlık kazanmak için değil gösteriş yapmak için istemektedir. Onun rütbeye duyduğu tutku şu sözlerle dile getirilmektedir:

“…. Kovalev’in çok alıngan bir insan olduğunu belirtmek gerek. Hakkında ne söylenirse söylensin bağışlayabilirdi, ancak rütbesiyle ünvanına bir şey söylendiğinde buna asla katlanamazdı….” (S.47)

Görüldüğü gibi Kovalev, rütbesini kişiliğinden bile üstün tutmaktadır. O, başkalarının kendi kişiliğine değil, rütbesine saygı göstermesini istemektedir.

Başka bir bayağılık türü olan rüşvetçilikle Gogol hem o dönem Rusya’sının bürotratik düzenini eleştirmekte, hem de rüşvet alan memurların ahlâk düşüklüğünü göstermektedir. Memurların rüşvet alma yönteminin en sistematik örneğini, “ölü Canlar” romanının kahramanı Çiçikov vermektedir. Çiçikov, adliyede memurluk yaparken kendisine gelen zor durumdaki ricalara sorunlarını çözümleyeceğini söyleyerek umutlandırmaktadır. Ancak buna karşılık ricacıyı bir kaç gün oyalamakta ve en sonunda ricacıyı rüşvet vermeye razı edecek duruma getirmektedir. Rüşveti alırken, çeşitli bahaneler uydurarak kendi için değil sekreterlerle yazıcılar için aldığını söylemektedir. Böyle kurnazca bir oyuna başvuran Çiçikov aracılığıyla yazar, rüşvet yemenin o dönemde hemen hemen tüm memurlara özgü olduğunu göstermektedir. Toplum ise, memurların rüşvet almadan iş yapmamalarını kabullendiği için eleştirilmektedir.

“…. Ricacı artık akıllanmıştır: iş olacak mı olmayacak mı? Ağız aramaya başlar. Aldığı yanıt ise yazıcılara bir kaç kuruş vermek gerektiğidir. “Niçin vermeyeyim ki? Yirmi beş kopek vermeye çoktan hazırım para verilmesi gereken başka kim var?” “Hayır hayır yirmi beş kopek olur mu hiçi Yirmi beş ruble vermek gerekir.” “-Yirmi beş kopek yazıcılara verilir mi?” diye bağırır ricacı.

Niçin bu kadar heyecanlanıyorsunuz ki?” şeklinde karşılık verirler. “Yazıcılara yirmi beşer ruble vereceğiz geri kalanlar ise başkanlara verilecek….” (S. 244)

Gogol’e özgü tipik anlatım tekniklerinden bir başkası ise “kişileştirme sanatıdır. Yazar, cansız varlıkları canlılara özgü nitelikler kazandırarak, insanları ve toplumu hicvedebilmektedir. Bu tekniğinin en başarılı örneklerini özellikle kasabaların tasvirlerinde görülmektedir.

“Araba” hikâyesinin başlangıcında yazar, olayın geçtiği B… kasabasının tasvirini yapar. Binalar, kasaba halkının hareketsizliği ve sessizliğine karşılık, âdeta canlı gibidirler. Hatta yazarın cansız varlıkları tasviri öylesine kuvvetlidir ki kasabanın gerçek sahipleri onlarmış gibi bir izlenim uyanmaktadır:

Şehirden geçerken sokağa inanılmaz derecede ekşi ekşi bakan alçak, kerpiçten evlere gözünüz ilişirse içinizden…. içinizden gelen duyguları kesinlikle anlatamazsınız…. Pazar meydanının da biraz lüzumlu bir görünümü yok değildi. hanis terzinin evi yüzü yerine köşesini vermiş bir halde aptal aptal bu meydana doğru uzanmıştır….” (3.53)

“Kişileştirme” tekniğinin en ilginç ve komik olan örneği bir başka örneği ise “Burun” hikâyesinde verilmektedir. Коvalev’in yüzündeki yerinden ayrılan burun, üçüncü dereceden bir memur kılığında sahibinin karşısına çıkar. Hatta onunla konuşur. Burun, hikâyede Kovalev’in elde etmek istediği yüksek rütbenin sembolüdür. Yazarın Kovalev’in burnuna üçüncü dereceden bir memur olarak kişilik kazandırmasının amacı, Kovalev’deki rütbe tutkusunu hicvetmektedir.

Gogol, “kişileştirme” tekniğinin ilk örneklerini “Dikanka Hikayeleri”nde vermektedir. Bu eserde, Gogol “kişileştirme”yi metafizik varlıklara uygulamıştır. örneğin “Noel Arifesi” adlı hikâyede şeytan, tıpkı bir insan gibi tasvir edilmekte ve insanlarla kıyaslanmaktadır. Şeytanın insanlarla kıyaslanmasının nedeni, insanları birtakım özellikleriyle, kötülüğün hayali simgesi olan şeytandan pek de aşağı kalmadıklarını göstermektir. Bu hikâyede şeytan insanın içindeki kötü eğilimlerin kişileştirilmiş bir sembolüdür.

Önden bakıldığında tam bir Almandır da, sürekli sağa sola dönüp duran, önüne çıkan herşeyi koklayan suratı, tıpkı bizim domuzlarınki gibi yuvarlak bir mantar şeklinde sona eriyordu. Bacakları o kadar inceydi ki, eğer bu bacaklar Yareskov muhtarının olsaydı daha ilk kazaskada kırıverirdi. Ama arkadan bakınca üniformalı savcı yardımcısından farksızdı. Çünkü arkasında öyle uzun, öyle sivri bir kuyruğu vardı ki, son moda üniformalara konan yırtmaçları andırıyordu. Oysa çenesinin altındaki keçi sakalına, kafasında yükselen dimdik boynuzlara ve baca temizleyicisininki kadar kirli üstüne başına dikkat edilince bunun bir Alman ya da savcı yardımcısı değil yalnızca bir şeytan olduğunu anlamak mümkündü….” (S.140-141)

Gogol’ün hikâyelerinde rastladığımız uygun sözcük seçimi, âdeta onun anlatım tekniğinin bir parçası haline gelmiştir. Çünkü yazar, son derece yerinde seçtiği tek bir sözcükle, hikâye kahramanlarının kaderlerinin ve iç dünyalarının köklü bir değişime uğramasına neden olmaktadır. Gogol’ün sözcük seçiminde gösterdiği büyük ustalığın en güzel örneklerinden birini “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç” hikâyesinde görüyoruz. İki arkadaşın birbirlerine küsmelerinin ve mahkemelere kadar düşmelerinin tek nedeni “kaz” kelimesidir. İvan İvanoviç İvan Nikiforoviç’ten tüfeğini ona vermesini istediğinde aralarında bir tartışma çıkar. Bu tartışma sırasında İvan Nikiforoviç arkadaşına “siz bir kazsınız!”der. “Kaz” sözünü duyan İvan İvanoviç buna çok gücenir ve iki arkadaşın arası bir daha düzelmemecesine bozulur. “Kaz” sözcüğünün önemsiz bir olayı büyük boyutlara götürmesinin nedeni, bu sözcüğün arkasındaki gerçektir. Yani bu sözcük, İvan İvanoviç’in boş kafalı olduğunu en açık biçimde ortaya koymaktadır. Belinski’ nin dediği gibi, “eğer başka bir kuş adı söyleseydi iki arkadaş küsmeyeceklerdi.”

Buna benzer bir başka örnek “Bir Delinin Notları” adlı hikâyede yer almaktadır. Daire başkanının kızına âşık olan Poprişçin, hasta zihninin etkisiyle kızın köpeğinin bir başka köpekle mektuplaştığını ve bu mektupları ele geçirirse onun hakkında pek çok şey öğrenebileceğini sanır. Bir gün Poprişçin, köpeğin mektuplarını ele geçiriri Mektuplardan birinde Meci ondan da söz etmektedir. Ancak küçük köpeğin Poprişçin’den hiç hoşlanmadığı açıktır çünkü Meci onu “torbaya sokulmuş bir kaplumbağaya” benzetmektedir. Ruhsal dengesi zaten bozuk olan Poprişçin, bu mektubu okuduktan sonra bir köpeğin bile onun kişiğiline saygı duymadığını görerek kendisini iyice kaybeder. Onu akıl hastanesine kadar sürükleyen son damla, kaplumbağa sözcüğüdür.

Gogol’ün sözcük seçimindeki bu ustalığı, bazen tek bir sözcüğün bile insanların zayıf yönlerini ortaya çıkarmaya yeteceğini ortaya koymaktadır.

Gogol, bu bölümde ele aldığımız anlatım tekniklerini, hiciv alanında büyük bir başarıyla uygulamıştır.

Bu teknikler, 18.yy, ın ünlü hiciv yazarları tarafından da kullanılmıştır. Ancak birbirlerinin benzeri eserler vermekten öteye geçmemişlerdir. Gogol, bu sınırı aşarak 19.yy Rus edebiyatının hiciv sanatına yepyeni anlatım teknikleri ve değişik boyutlar getirmeyi başaran tek yazar olmuştur. Onun ortaya koyduğu anlatım teknikleri daha sonraki yıllarda ün kazanan Saltıkov Şçedrin ve genç Anton Çehov tarafından benimsenmiştir. Ancak Gogol’ün, hiciv alanında gösterdiği dehanın bir benzeri daha yoktur.

SONUÇ

Yazımızda, N.V. Gogol’ün sanatsal özelliklerinin önemli yönü olarak kabul ettiğimiz hiciv öğesi üzerinde durduk. Gogol’ün hikâye ve romanlarında, hiciv sanatının odağını insan karakterindeki ve toplum yapısındaki kusurlar oluşturmaktadır.

Gogol’ün üzerinde durduğu insan kusurlarından bir tanesi, yiyeceğe düşkünlüktür. Yiyeceği düşkünlük konusunun ilk örneğini, “Dikanka Yakınlarındaki Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları” adlı eserinde görüyoruz. Hikâyeleri anlatan Arıcı Sarı Panko, ilk bölümün önsözünde yörenin geleneksel akşam toplantılarında yedikleri yemeklerden sözetmektedir. Panko, aynı zamanda, karısının yaptığı börek, çörek cinsi yiyeceklerin ne kadar lezzetli olduğunu anlatır. Hatta okuyucuya hitap ederek, evine gelirse onu güzel yemeklerle ağırlayacağını belirtmektedir. İkinci bölümün önsözünde ise, bu toplantılarda bir araya gelenlerin genellikle yemek üzerine tartıştıklarını ve hatta bunu bir kültür konusu olarak kabul ettiklerini görüyoruz.

Yemeğe düşkünlüğün, özellikle ele alındığı ve bir bayağılık örneği şeklinde hicvedildiği tek hikâye ise, “Eski Zaman Beyleri”dir. Tüm ömürlerini çiftlik sınırları içinde geçiren Pulheriya İvanovna ile Afanasi İvanoviç’in en büyük zevkleri yemek yemektir. Evdeki hareketin ve koşuşturmanın tek nedeni, yemektir. Bunun dışında yaşlı çiftin yaşamı son derece sessiz ve tekdüzedir. Bir günü yedi hatta sekiz öğüne bölen bu kahramanlarda, yemek yemenin âdeta bir alışkanlık haline geldiğini görüyoruz. Geceleri uyuyamamaktan yakman Afanasi İvanoviç’le Pulheriya İvanovna, bunun nedeninin büyük bir olasılıkla fazla yemekten olabileceğini hiç düşünmemekte ve çareyi yine bir şeyler yemekte aramaktadırlar.

Yemek düşkünlüğünün en üst düzeye ulaştığı karakter ise “ölü Canlar” romanında karşımıza çıkan Sobakeviç-‘ tir. Bir oturuşta, bütün bir koyunun neredeyse tamamını yiyen Sobakeviç bundan büyük bir zevk almaktadır.

Gogol’ün hikâye ve romanlarında görülen bir diğer bayağılık konusu ise, insanların şıklığa ve giyme düşkünlükleridir. Gogol’ün eserlerindeki kahramanlar çoğunlukla giyimi ya da şık olmayı saygınlığın bir ölçütü olarak görmektedirler. Bunun örneklerinden bir tanesi, yine Arıcı Sarı Panko’nun ilk önsözünde verilmektedir. Akşam toplantılarına katılan kişilerden sözederken Panko köyün zangocu Foma Grigoryeviç’i tanıtır. Ancak Panko bize, köy zangocunun davranışlarını, karakterini ya da inançlarını anlatmak yerine sadece onun evdeyken ya da bir yere giderken nasıl giyindiğini tarif eder. Kısacası karşımızda, köy zangocunun kişiliği yerine, giyimiyle ün yapmış bir kişi durmaktadır. Panko’nun da ona saygı duymasının nedeni, onların bulunduğu çevrenin ölçülerine göre, köy zangocunun iyi giyinmesidir. Aynı eserde yer alan “Noel Arifesi” adlı hikâyede ise, Panko olaylardan daha önemli bulduğu giyim konusundan yine söz etmeye başlar. Köyde kimin ne giydiğini, ne diktirdiğini uzun uzun anlatan Panko bu haliyle Gogol’ün tasvir ettiği Ukrayna yöresi halkının dedikoduya meraklı, sürekli başkalarının ne yaptığıyla ilgilenen tipik bir semboldür.

“ölü Canlar” romanının kahramanı, Çiçikov da giyime son derece düşkündür. Giyimine büyük özen gösteren Çiçikov için, bu durum ruhsal temizlikle eş anlamdadır.

Giyim konusunun trajik bir örneğini ise, “Palto” hikâyesinde görüyoruz. Yeni bir giyim eşyasına sahip olmanın insan ruhu üzerindeki etkisini Gogol, bu hikâyede büyük bir başarıyla dile getirmiştir. O güne kadar insan içine çıkmayan, arkadaşları tarafından dışlanan Akaki Akakiyeviç yeni paltosunu giydiğinde toplum için girmeyi başarmış hatta kendine olan güveni yerine gelmiştir. Arkadaşları ise yıllarca hiç yapmadıkları bir şeyi yaparak, Akaki Akakiyeviç’in yeni paltosu şerefine davet düzenler. Bu hikâyede, ancak yeni bir palto sayesinde kendine güven duymaya başlayan Akaki Akakiyeviç ve giyme önem veren toplum hicvedilmektedir.

Gogol’ün kahramanları arasında, gösterişe düşkün olanlar da vardır. Gösterişe düşkün insanların hicvedildiği en güzel hikâye “Araba”dır. Eserde iki tane gösteriş meraklısı kahraman vardır ve ikisi de bu konuda son derece ustadırlar. General güzel atıyla gösteriş yaparken

Çertokutski de ata karşılık Venedik işi arabasını ileri sürmektedir. Ancak Çertokutski’nin gösteriş merakını, abartma huyunun tamamladığını belirtmek gerekir.

Gogol’ün hikâyelerinde işlediği, en büyük bayağılık konularından bir başkası da kahramanların yüksek rütbenin hâkimiyetine duydukları inanç ve yüksek rütbe elde etmek tutkusudur. Gogol bu konuyu en ayrıntılı bir biçimde iki hikâyesinde incelemiştir. Bu hikâyelerden bir tanesi “Burun”, diğeri ise “Bir Delinin Notları”dır.

“Burun” hikâyesinde, Gogol’ün konuya yaklaşımı tamamen hicivsel bir anlayışla doludur. Hikâyenin kahramanı rütbesini gururu yerine koymuştur. Kişiliğine hakaret edilince buna hiç sesini çıkarmayan Kovalev, rütbesine en ufak bir söz söylendiğinde büyük bir öfkeye kapılmaktadır. Onun için rütbe her şeyden daha önemlidir. Kahramanın bu tutkusu öyle bir düzeye ulaşmıştır ki burnunun yerinden ayrılarak, etrafta üçüncü dereceden bir memur kılığında dolaşırken bulur. Kovalev burnunu, yakaladığı zaman “herkesin yerini bilmesi gerek bayım” derken, gerçekte, üçüncü dereceden memur rütbesi almanın kendi hakkı olduğunu belirtmektedir. Gogol “Burun” hikâyesinde, yüksek rütbeyi sadece gösteriş yapmak ve rahat bir yaşam sürmek amacıyla isteyen kişileri hicvetmiştir.

“Bir Delinin Notları”nda rütbe tutkusu, daha trajik bir açıdan ele alınmıştır. Hikâyenin kahkamanı Poprişçin, küçük rütbeli bir memur olduğu için dairedeki herkesin özellikle de bölüm şefinin ezdiği bir kişidir. Kimsenin ona saygı duymadığından yakınmaktadır. Poprişçin, yüksek rütbeyi sadece kişiliğine saygı duyulması için istemektedir. Yüksek rütbeyle yaptığı savaşta, en büyük düşmanı onu her an hor gören bölüm şefidir. Poprişçin, bölüm şefine duyduğu öfkeyi dile getirirken sözlerinin uyandırdığı etki hem güldürücü hem de acıklıdır.

Gogol, özellikle bu ikinci hikâyesinde kahramanıyla birlikte, onun aklını yitirmesine neden olan ve yüksek rütbenin hâkimiyetine inandıran toplum koşullarını hicvetmiştir.

Gogol’ün hicvinin odak noktalarından birini de rüşvetçiliğin oluşturduğunu görüyoruz. Memurların rüşvet almalarıyla ilgili hicvin en belirgin, ilk örneği “İvan İvanoviç’le İvan Nikiforoviç” adlı hikâyede verilmektedir. Birebirine küsen iki arkadaşın başından geçenleri anlatırken hikâyeyi aktaran kişi kasaba mahkemesinin binasından da söz eder. Burada görevli memurların rüşvet aldıklarına dair ilk belirti binanın sahanlığında “ricacıların unuttukları” yiyecek cinsi şeylerdir.

Gogol, rüşvetçilik sorununa en ayrıntılı biçimiyle “ölü Canlar” romanında yer vermiştir. Romanın kahramanı Çiçikov’un geçmişini anlatırken yazar, onun memurluk yaptığı yıllara da değinir. Bu bölümde yazar, Çiçikov’un memurluk görevindeyken ricacılardan nasıl rüşvet alındığını alaylı bir dille ortaya koymuştur. Ayrıca Çiçikov’un toprak sahiplerinden ölü mujikler satın alma işini yasallaştırmak için gittiği, adliyede çalışan görevli memurların hiç çekinmeden rüşvet aldıklarını ve rüşvet verenlerin de bunu soğukkanlı bir tavırla karşıladıklarını görüyoruz.

Gogol, bürokrasi ve rüşvetle ilgili hicivlerinde toplum düzeninin aksayan yönlerinden birini ortaya koymuştur.

Gogol eserlerinde gördüğümüz kimi zaman acımasızlaşan, kimi zaman ise yumuşak bir alay havası taşıyan hiciv sanatıyla Rus edebiyat tarihinde, üzerinde en çok tartışılan sanatçılardan biri olmuştur. Çağdaşlarından bir kısmı, Gogol’ü insanları ve toplumu alaya almakla, kusurlu tipler yaratmakla suçlamışlardır. 19.yy’ın en ünlü Rus eleştirmeni Belinski ve çevresindekiler ise genç yazarı büyük şehirlerdeki yaşantının ve düzenin ezdiği “küçük adam”m edebiyattaki temsilcisi, toplumsal kurallardaki ve devlet mekanizmasındaki çarpıklıkların amansız tasvircisi kabul etmekteydiler. Aynı zamanda, Rus toplum yaşamının böyle bir cesaretle eleştirilip alaya alınmasının olumlu bir gelişim olduğu inancıyla, Gogol’ün eserlerini toplumsal açıdan değerlendirmeyi uygun görmüşlerdir.

Gerçekten de, Gogol’ün hikâye ve romanlarına bakılınca tasviri yapılan bayağı insan tipleri, toplum düzenindeki çarpıklık ya da eksikliklerin sonucu olarak görülebilir. Bürokratik düzendeki aksaklıklar, önemli düzeylerde görevli kişilerin ahlâksal düşüklükleri, kayıtsızlıkları, büyük şehirlerin acımasız kurallarının “küçük adamı” ne hale getirdiği Gogol’ün sık sık üzerinde durduğu, hicvetmekten kaçınmadığı konular arasındadır. Bir hiciv yazarı olarak, Gogol’ün içinde yaşadığı toplumu ve çağını eleştirmesi kaçınılmaz bir durumdur.

Ancak, Gogol’ün eserlerinde ortaya koyduğu tek hedefi, toplumsal çarpıklıkları göstermek değildir. Hikâye ve romanlarındaki en önemli bir başka hedef de insanın kendisidir. Gogol, tüm eserlerinde insanı insana tanıtmakta zayıflık, kusur ve bayağılıklarıyla insanı gözler önüne sermektedir. Yazarın, insan doğasında bulunan kusurlara göz yumamadığını “ölü Canlar” için yazdığı mektuplarından anlıyoruz. O bu kusurları “duygusal bir hakaret getiren, öldürücü düşmanlar” olarak nitelendirirken, “onları nefretle, alayla ve elime geçen her türlü silâhla izliyorum” demektedir, Gogol, biraz abartarak biraz da gülünçleştirerek başkalarının fark etmediği bayağılık ve kusurları insanlara göstermeyi, sanatının amacı olarak kabul etmiştir. Çünkü Gogol, her şeye rağmen insanın üstün gücüne ve insan doğasına derin bir inanç duymaktadır, “Hayır, insan duygusuz bir varlık değil, eğer ona sorunu olduğu gibi gösterirsen harekete geçecektir, üstelik eskisinden daha çok hareketlenecektir. Çünkü doğa onu esnek yaratmıştır….” derken insanı harekete geçirecek etkenin kendi eserlerinde var olduğunu kastetmekte ve böylece sanatının amacını vurgulamaktadır.

Gogol’ün eserlerinde hicvettiği insan kusurları, sadece kendi içinde yaşadığı çağın ya da toplumun kusurları değildir. Bu kusurlar her çağda ve insan yaşamının her evresinde görülebilecek türdendir.

 

BİBLİYOGRAFYA
  1. Gogol V russkoy kritike.Sbornik statyeyy Gosudarstvennoe izdatelstvo Hudojestvennoy Literaturı, Moskova 1953.
  2. Gogol v skole.Sbornik statyey pod redaktsiyey deystvitelnogo çlena APN RSPSR Prof. V.V.Golubkova i kandidata filologiçeskih nauk A.N. Dubovnika. tzdatelstvo Akademi! Pedagogiçeskih Nauk RSFR, Moskva 1954.
  3. GİPPİUS, V., Gogol.İzdatelstvo “Misi”, Leningrad’ 1924. Reprinted by Brown University Press Providence, Rhode Island.
  4. SLONİMSKİ, A.L., Tehnika komiçeskogo и Gogolia.Intro— duction by Donald Fanger, Brown University Slavic Reprint II 1969.
  5. EYHENBAUM, В., o proze.Sbornik statyeyy İzdatelstvo “Hudojestvennaya Literatura” Leningradskoe otdelenie, Leningrad 1969.
  6. ÇERNİŞEVSKİ, N.G., Oçerki gogolevskogo perioda russkay literaturı. Gosudarstvennoe İzdatelstvo Hudojestvenoy Literaturı, Moskva 1953.
  7. Bolşaya Sovetskaya Entsiklopediya.Vavilov, S.l. Gosudarstvennoye İzdatelstvo “Hudojestvennaya Literatura”, Moskva 1949.

Kaynak:
Zeynep GÜNAL,
N.V.Gogol’ün Hikaye Ve Romanlarında Hiciv Sanatı,
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Yüksek Lisans Tezi Batı Dilleri Ve Edebiyatları Bölümü
(Slav Dilleri Ve Edebiyatları Anabilim Dalı) Ankara, 1988

 

GOGOL VE BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ


Hazırlayan: CEM TAYLAN

GİRİŞ

Gogol kendi yurdu dışında hep Dostoyevski ya da Tolstoy’un arkasından gelir. Hiçbir zaman bu diğerleri kadar popüler olmamıştır, ancak Rusya’da sorulduğunda akla ilk gelen odur. En büyük eseri Ölü Canlar tamamlanmamıştır ama buna rağmen en çok okunan klasikler arasındadır. Bütünlük meselesinin en temel estetik unsurlardan biri olduğu çağımızda Gogol’ün bu bitmemiş eseri mazur görülür nedense. Belki nüshaları yakmış olması ve ikinci cildin kurtarılan parçalardan birleştirilmiş olması esere ve kendine gizem katmaktadır. Gizemlidir Gogol, en gizemli komedi yazarı.

Bu çalışmada onun Bir Delinin Hatıra Defteri adlı hikâyesi incelenecektir. Bu üç başlıkta işlenecektir. Önce Gogol’ün yaşamı, dönemi ve tarzı tanıtalacaktır. İkinci bölümde şizofreni ve deliliğin tarihsel anlamı üstüne konuşulacak ve son bölümde de ilk iki bölümden elde edilen kanıtlar doğrultusunda Bir Delinin Hatıra Defteri yorumlanmaya çalışılacaktır. Bu hikaye oyunlaştırılıp onlarca kez sahnelenmiş olduğundan inceleme daha çok karakter temelli olacaktır.

GOGOL HAYATI VE ESERLERİ

Mariya İvanovna Gogol-Yanovskiy iki talihsiz doğumdan sonra 20 Mart 1809’da Nikolay adıyla bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Ortodoksların Meryem’i , Dikanka’da mucizeler yaratan azizlerinin adının, zavallı kardeşlerinin sonundan küçük Nikolay’ı koruyabileceğine inanan Mariya İvanovna yine de kaderin azizliğine uğramaktan korkuyordu ki, işi sağlama almak istedi; küçük Nikolay için Vasilyevka’da adına bir kilise yaptıracaktı, bedeli ne olursa olsun. Nikolay soluk benizli ve çelimsizdi, bu da annesinin oğlunun üstüne daha çok titremesine neden oluyordu. Çocuğu muayene etmeleri için eve düzenli doktorlar uğruyordu. Nefes darlığı çeken, bitkin, durmadan kulakları akan bir oğlan… Annesi üşüdü mü, terledi mi diye onu günde yüz kez yoklardı. Ufaklığın başının üstüne çıkarılan haçların sayısı bilinmiyor. Nikolay bu tapınma atmosferinde evin tanrısı olarak büyüdü. Ta ki 1819 yılına, aile onu küçük kardeşi Ivanla Poltava’daki okula göndermeye karar verene kadar. Burada Nikolay’a kimsenin aldırdığı yoktu. Zaten sınıf birincisi de olamadı, hatta kendinden kuşku bile duydu, belki de sanıldığı kadar yetenekli değildi. Tüm bunların üstüne kardeşi Ivan’ın ölümü onu çok etkiledi. O kadar zayıf düşmüştü ki aile onu okuldan almaya karar verdi. Nikolay Vasilyevka’ya dönmekten oldukça mutluydu. Ancak mutlu günler çok sürmedi, hayatta kalan tek oğullarının birinci sınıf bir eğitim almasını dileyen aile onu Prens Bezborodko’nun kurduğu yüksek eğitim veren bir ortaokula göndermeye karar verdi: Nejin Lisesi.

Okul yaşamına alışması uzun zaman aldı. Okul programı oldukça ağırdı: Rus Dili ve Edebiyatı, Latince, Yunanca, Almanca, Fransızca, Matematik, Siyasi Politik, Tarih, Coğrafya, Askerlik Sanatı, Desen ve Dans. Öğrenciler karakter ve köken bakımından çok farklıydılar. Yüksek aristokrasiye mensup olanlar, orta zümreden olanları küçümsemekteydi. Onlardan biri Liyubiç-Romanoviç, Gogol’ün bilinen bir düşmanıydı.

Aristokrat çocukları olan bizlerin arasında demokrat geçinen Gogol, en çok alaya aldığımız bir kişiydi. Sabah uykudan uyanınca nadiren el yüz yıkar, lekeli giysiler, kirli çamaşırlarla dolaşırdı, cepleri hep şeker, baharlı çörek gibi çerezlerle doluydu. Sınıfta ve derste her dakika onları kemirirdi. (Troyat, 2000, s.19)

Gogol çok kapalı bir insandı. Kendi hakkındaki soruları ya savsaklar ya da yalanla cevaplandırırdı. O kendini iç dünyasını gizlediği ölçüde güvende hissederdi. Bu yüzden arkadaşları ona “esrarlı cüce” adını takmışlardı. Ama o ondaki çevresindekilerle alay etme yeteneğiyle arkadaşlarına hükmederdi. Kimse bu upuzun, sipsivri burunlu cüce kadar öğretmen ve öğrencileri gülünç hale düşüremezdi. Gogol’ün bu alay etme zevki ve etütlere boşverir görüntüsü başına ciddi belalar da açmaktaydı. Ceza alma konusunda en önde gelenlerden biriydi. Yine dayak yediği bir gün deli taklidi yaptı.

Bağırdı, uludu, tepindi. Okul müdürünü çok sarsan bu olaydan sonra artık cezadan söz edilmedi. Hemen sinirlenebilen Gogol bu haliyle herkesi kandırmıştı. Onun komediyle başlayan bu ilk tepkisi gerçek bir sinir bozukluğuna dönüşmütü ama, çok geçmeden o, arkadaşlarına dönerek herkesle alay ettiğini söyleyip övünebilmişti. Ondaki melankoli her zaman bir gülme ihtiyacına dönüşürdü. (Troyat, 2000, s.21)

1825 yılında babasını kaybetti. Bu olaydan sonra Gogol kendini camdan aşağı atmak istemişti. Ama kendini toparlamayı bildi, annesini de toparlamalı ona sahip çıkmalıydı böylece onun için babasının yerini alabilirdi.

Merak etme sevgili anacığım. Bu darbeye bir Hristiyan gücüyle dayandım. Önceleri bu haber beni yıktı ancak yine de kederimi kimseye belli etmedim; ama yalnız kalınca umutsuzluğun tüm acımasızlığını yaşadım… Ayrıca yaşamıma son vermeyi bile istedim.
Ama Tanrı karşı geldi bana.
(…)
işte sevgili anneciğim sen babaların en iyisini, en sadık dostunu, gönlünün en sevgilisini yitirdinartık mutlu olmasan da sakinsindir sanırım. Ama ben şimdi, babamın yerini tutabilen duygulu, yumuşak, erdemli bir anneye, bir dosta, en nazik ve değerli bir insane sahip değil miyim? Evet, siz her zaman benimdiniz! Talih beni yüzüstü bırakmadı! Ah!
En büyük endişem sizing çektiğiniz acı! Cesaret! Benim yaptığım gibi yapın, elden geldiğince azaltın bu acıyı! ve her şeye kadir Tanrı ’ya koşun!
(…) (Troyat, 2000, s.22 )

Gogol edebiyatla ilgiliydi. Okulda kendi gibi edebiyat düşkünü küçük bir arkadaş çevresi bile oluşturmuştu. Biraraya gelip kitap ve dergileri satın alıyorlar, yazdıklarını biribirlerine okuyor ve en ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Okul tiyatrosunda da rol almıştı ve komedideki başarısıyla herkesi büyülüyordu. Liseyi bitirdikten sonra okuldan arkadaşı Danilyevskiy’le birlikte St. Petersburg’un yolunu tutu. Önce Kokuşkin köprüsüne yakın Gorohovaya Sokağı’nda ucuz bir eve yerleştiler. Daha sonra arkadaşından ayrıldı ve uşağıyla birlikte Grand Meşçanskaya sokağında daha şirin bir eve yerleşti. Burası orta halli küçük insanların oturduğu bir yerdi. Lisede giyim tarzı yüzünden alay konusu olduğundan kiyafetlerine çok önem veriyordu ama yine de bu kentin insanlarıyla aşık atamıyordu. Memurluk onu oldukça korkutuyordu. Bir odada kağıtlarla boğuşup, amirlerinden azar yeme fikri onu ürkütüyordu. Farklı bir yol denemeliydi, o da İtalya adlı bir şiirini ‘Vatan Çocuğu’ dergisine yolladı ve dizelerin imzasız olarak yayınlanmasını istedi. Dergi sahibi Bulgarin bu isteği kabul etti ve şiir dergide çıktı, ama basında bu şiir pek kaale alınmadı. Yine de bu olay Gogol’e umut verdi, cesaretini topladı ve V. Alov takma adıyla romanını yayınlamaya karar verdi. Hatta sözde yayımcı tarafından yazılmış gibi bir önsöz bile ekledi.

Eğer yazar bazı önemli durumlarla bu yazıyı yazmaya teşvik edilmeseydi gördüğünüz bu yazı gün ışığına çıkmayacaktı. Okuyacağınız bu manzume on sekiz yaşındaki bir gence aittir. Hataları ve yeteneği üzerinde onu yargılamak istemiyoruz, bu işi aydın okuyuculara bırakıyoruz, yine de şunu işaret ederek, bu ‘ idil ’in bazı dizeleri yitmiştir diyoruz; oysa bu eksikleri, esere bütünlük verecek ve kahramanın karakterini daha iyi çizecekti; yine de en azından bir genç yeteneği bu eserle okuyuculara tanıtmaktan gurur duyuyoruz. (Troyat, 2000, s.49)

7 Mayıs 1829’da sansürden izin çıktı ve Nikolay Vasilyevic Gogol üzerinde kendi imzası olmasada ilk eserini ciltli bir halde elinde tutmanın coşkusunu yaşamaktaydı ama mutluluk çok uzun sürmedi. Bu sefer basın yazdıkları konusunda hiç de sessiz değildi.

M. Alov sözde bu dizeleri yayınlamak istememiş, bazı önemli durumlar onu buna zorlamış. ‘ Keşke daha önemli durumlar çıksaydı da ona bu dizeleri yayımlamak fırsatını vermesiydi. ’ diyoruz biz.
(Troyat, 2000, s.50)

Bu olaydan sonra kitabın tüm ciltlerini topladı ve hepsini yaktı. Para sıkıntısı içindeki Gogol 15 Kasım 1829’da yılda beş yüz ruble maaşla bir memuriyete atandı. 10 Nisan 1830’da Saray Zaamet kısmı Bakanlığında bir yere terfi ettirildi, 3 Haziran’da asaleti Kabul edildi, yıllık geliri de yedi yüz elli rubleye yükseltildi. 1830 yılı aralık ayında Hetman adlı bitmemiş bir tarihi romanından parçalar yayımlandı. Edebiyat Gazetesi’nde Korkunç İntikam hikayesinden alınma “Efendi” yazısı bir de Çocuklara coğrafya dersi” diye bir makalesi çıkmıştı. Tüm bunlara rağmen Gogol hala rumuz kullanmakta imzasını atmaya bir türlü cesaret edememekteydi.

Gogol bir Puşkin hayranıydı. Petersburg’daki ilk günlerinde cesaretini toplayıp onunla tanışmak için evine kadar gitmiş ama uşak efendisinin gece hiç uyumadığını söyleyip onu geri çevirmişti. “Bütün gece çalışmış olmalı” dedi Gogol. Uşak küçümseyerek cevap Verdi. “Ne münasebet efendim, sabaha kadar arkadaşlarıyla kağıt oynadı.” Amirlerinden Anton Delvig Gogol’ün ikinci idolü olan şair Jukovskiy’in dostuydu, Puşkin’i de tanıyordu. Bu genç memurun edebiyata olan ilgisi karşısında onu Jukovskiy’le tanıştırmaya karar verdi. Şair bu genç yazar adayını sıcak bir ilgiyle karşıladı. Puşkin’in yakın arkadaşı Pletnev’e onu tavsiye edeceğine söz verdi. Gogol daha sonra bu olayı hatırladığında bu tanışmanın kendi için bir dönüm noktası olduğunu yazacaktı. (10 Ocak 1848 tarihli mektup) Pletnev asilzade kızlarının gittiği bir enstitünün müfettişiydi. Jukovskiy’in ricasıyla Gogol’ün küçük sınıftaki kızlara tarih dersi vermesi için yüksek makama bir rapor gönderdi. Gogol 10 Mart 1831’de enstitü’de göreve başladı ve terfi ederek asil müşavir oldu. Gogol çocuklara biraz tarih ve coğrafya dersleri veriyordu ama zamanının çoğunu onlara komik Ukrayna Hikayeleri anlatarak geçiriyordu. Eve dönünce de bu hikayeleri yazmaya devam ediyordu. Pletnev Mayıs sonuna doğru o ara Petersburg’da olan Puşkin’in şerefine bir davet verdi. Gogol o toplantıda saygın birçok kişiyi tanıdı ve Puşkin’i. Artık edebiyat dünyasına kabul edilmişti. ‘Çiftlik Geceleri Masalları’nı tamamladığında hemen bir kopyasını Puşkin’e yolladı. 1831’de ağustos sonuna doğru Puşkin Voyekov’a Gogol’ün yazarlığını övüyordu. Esere hayran kalmıştı. Eylül ayında kitap basıldı. Bu sefer eleştiriler methiyelerle doluydu. 1832 Martında Çiftlik Geceleri’nin ikinci cildi yayınlandı. Gogol artık ünlüydü. Genç Belinskiy Gogol’ü keşfediyordu: ‘ Ne espri! Ne neş’e! ne şiirsellik ve ne denli halk duyguları”(Belinskiy, edebiyata ilişkin düşünceler)

24 Temmuz 1834’de yardımcı profesör ünvanıyla Sen-Petersburg Üniversitesi’nde ortaçağ tarihi dersleri okutmaya başladı. Bu süreç onun için oldukça sıkıntılı geçti. Dersleri sürekli savsaklıyor ve öğrencilerin alay konusu oluyordu. Bununla birlikte edebiyata giderek daha fazla zaman ayırmaya başladı. 1834 ocak ayında iki cilt halinde Arabeskler eserini yayımladı. Aynı yılın mart ayında iki ciltlik bir başka yapıt ‘Mirgorod’ kitapçıların vitrinindeydi. Arabeskler’in başarısızlığına morali bozuldu. Petersburg’u bir süreliğine terk etmek niyetindeydi ama bir konuya ihtiyacı vardı. Kafasındaki ideal romana uygun bir konu. O aralar Puşkin’in laf arasında söylediği bir konuya kafası takıldı. Bu dolandırıcılık hikayesi çok hoşuna gitti. Bu ölü köle alışverişi üzerinden devleti aldatma fikri hem entrikalarla dolu bir yolculuğu hem de mistik bir gizemi içinde barındırıyordu. Başlığı bile hazırdı: ‘Ölü Canlar’. Ama bu hemencecik yazılabilecek bir şey değildi, ayrıca Gogol bir komedi yazmak istiyordu. 23 Ekim 183 5’de Puşkin’le bir kez daha buluştular. Ozan bu sefer oldukça sıkıntılıydı. Karısını kıskanmakta ve saray balolarına katılmaktan bıkmış bir haldeydi. Ama Gogol Puşkin’le bu konulara hiç girmezdi, sadece edebiyat üzerine sohbet ederdi. Sonunda cesaretini topladı ve ondan bir komedi konusu istedi. Ozan cep defterinden birkaç satır okudu: ‘Krispin bir fuar için bir başkente gelir,kendini vali sanırlar zaten vali budalanın biridir. Valinin karısı ona süslenip püslenecektir, oysa Krispin valinin kızıyla nişanlanacaktır.’(Troyat, 2000, s. 137)Gogol sonunda aradığı komedinin konusunu bulmuştu. Heyacanla koşuşturarak oradan ayrıldı. Daha sonra Puşkin bu olayla ilgili şöyle diyecektir: ‘Bu küçük Ukraynalı’dan korkulur. Beni öyle ustalıkla soydu ki, onu kovamadım.’(Annenkov Edebiyat Hatıraları) Gogol 4 Aralık 1835’de komediyi tamamladı. 18 Ocak’ta Jukovskiy’in evinde aralarında Puşkin’in de bulunduğu bir dost toplantısında eseri okur. Herkesi gülmekten kırıp geçirdi.

Sansür kurulunun onayından sonra hemen oyuncularla provalara başlandı. Ama asıl zor süreç oyuncularlaydı, çoğu oyunu düzeysiz buldu ve inanmadı. Hepsi aşırı yapmacıklığa kaçıyordu; kendilerini gösterme derdindeydiler. Provalar ilerledikçe Gogol daha da paniklemeye başlamıştı. 19 Nisan 1836’da ilk temsil verilecektir ve ortalıkta çarın da geleceği dedikoduları yayılır. Sahiden de imparator locasına girer, tüm Petersburg sosyetesi oradadır. Gogol mide krampları içinde müfettişi sahneye koymaktan pişman bir halde temsili beklemektedir. Perde açılır, oyuncular sahneye girer ve yazarın tüm öğütlerini unutmuş gibi yapmacıklığa bürünürler. Salondaki etki daha da korkurucuydu. Ucuz yerlerdekiler çok eğleniyorlardı, parterler ve localar ise sessizliğe bürünmüştü. Sahnede taşra memurlarıyla dalga geçilirken kendilerini hakarete uğramış hissediyorlar ama dönüp imparatorun kahkaha ve alkışlarını gördükçe bir şey diyemiyorlardı. Zaten oyunda sansür kurulundan imparatorun arzusuyla geçmişti, çünkü o Puşkin’in güzel karısını asla kıramazdı. Oyun bitti selama çıkıldı, oyuncular yazarı sahneye çağırdılar ama o çoktan kaçıp gitmişti. Herşeyin unutulmasını ve oyunun hiç seyirci bulamamasını diliyordu ama günler geçtikçe biletler kapış kapış satılıyor her yerde ‘Müfettiş’ tartışılıyordu. Tutucular onu düzeni yıkmakla suçlarken, liberaller Çar rejiminin anlamsız yasalarını korkusuzca gözler önüne serdiği için onu övüyorlardı. Oysa Gogol ne yönetimi eleştirmek ne de Rus Seçkinleri’ni küçük düşürmek istemişti. Politik bir amacı yoktu. Sadece ahlaki yozlaşmaya dikkat çekmek istemişti. Onun asıl niyeti insanları güldürmekti. Ama yapmaya çalıştığı hiçbir şey anlaşılmamıştı ve tahmin edebileceğinden de çok düşman kazanmıştı. Tek çare kaçmaktı: Petersburg’u terk etmek.

Arkadaşı Danilevskiy’le Hamburg’a geldi. Oradan Bremen’e uğrar kısa molalarla Frankfurt’tan Baden-Baden’e geçtiler. Burada üç haftadan fazla kaldı, ama yine yer değiştirme hastalığına tutularak İsviçre’ye gittiler. Bern, Bale, Lozan onu pek etkilemedi. Cenevre’de ise bir süre konakladı. Burada biraz Fransızca bilgisini bile genişletti. Ekim ayı geldiğinde İsviçre bir hayli soğumuştu. Monoton geçen günler içinde tekrar edebiyatla uğraşmaya başladı. Artık kafasında tek bir düşünce vardı: Ölü Canlar’ı yazmak. Danilyevski ise Paris’teydi ve arkadaşını oraya davet ediyordu. Paris’te Gogol’ü en çok etkileyen Fransız mutfağıydı. Yemeye çok düşkündü. Ama sağlığı elverişli değildi, aşırı yemekler midesini bozuyordu. Ağrılarını kafasında daha da büyütüyordu. Doktorlara başvuruyor ağrılarını dindirecek türlü haplar kullanıyor, biraz iyileşme belirtisi gösterince de lokantalara koşuyordu. Fransa’da çalkantılı günler yaşanıyordu. Monarşi çatırdamakta, her yerde Cumhuriyet lafları edilmekteydi. Bu sesler Gogol’ü çıldırtmaktaydı. Gogol her gün Latin mahallesine gidip orada Fransızcasını ilerletiyor ama aklındaki İtalya seyehatini düşünerek bir yandan İtalyanca da öğreniyordu. Birden korkunç bir haberle sarsıldı. Puşkin düelloda öldürülmüştü. Karısının namusunu temizlemek için dövüşmeye gittiği söylentisi yayılıyordu. Ama bunlar Gogol’ü ilgilendirmiyordu. Artık Puşkinsiz bir dünyadaydı. Danilyevskiy’e şöyle demişti: ‘Bilirsin annemi ne çok severim, ama kaybetseydim şimdikinden fazla üzülmeyecektim.’

Fransa’yı terk etme zamanı gelmişti. İtalya’ya gidecek, orada konusunu Puşkin’den aldığı eseri tamamlayacaktı. Bunu Puşkin için yapmalıydı.

“ Başlamış olduğum o büyük esere devam etmeliyim… Puşkin’e karşı yemin etmiştim zaten fikir de ona aitti. Bu eser benim için kutsal bir vasiyettir.. .”(18-6 nisan 1837/mektup)

Gogol Roma’ya hayran kaldı. Bu şehir onu her şeyiyle etkiliyordu. Tarihi kalıntılarda geziniyor, Raphael tablolarına dalarak kendinden geçiyordu. Burada Pagan ve Hristiyan çağları arasında bir harabe köprüde zaman durmuştu. Batık bir medeniyetten kalma bir ölümsüz bir Tanrı gibi yaşadığı çağın üstüne yükseliyor, her şeyden önemlisi kendini yaşadığı çağdan soyutlayabiliyordu. Burada şimdiyi çalkalayan devrim düşüncesinden kaçabileceği bir girdap bulmuş ve kendini iki büyük dünya idealinin mutlak bir monarşi ile kutsal dinin büyük buluşmasının gerçekleştiği o mutlu çağda duyumsuyabiliyordu. Bu görkem gözünü öylesine boyamıştıki İtalya’nın Avusturya egemenliğine karşı isyanının farkında bile değildi. Liberalizm tartışmalarının, devlete karşı isyan fikirlerinin burada sadece dar bir entellektüel çevre arasında kaldığını zannediyordu. O burada bu donmuş çağda büyük idealini Büyük Rusya’yı, kutsal monarşiyi görüyordu. Roma, büyük ideal, Augustinus’un Tanrı Sitesi, ölüydü ama bu ölüm onun ruhunu özgür bırakmış, zamanın akıntısının yüzeyine çıkarıp onu ölümsüz kılmış, yeniden doğmak için bekliyordu. Ölü Canlar ancak burada bu medeniyetin küllerinin arasından canlanabilir ve Rusya’ya büyüklüğünü gösterebilirdi. Ancak o zaman Rusya Avrupa’daki bu ilerleme hastalığından kurtarabilirdi kendini. Gogol çocukluğundaki o narsist duyguyu duyumsuyordu. Evin Küçük Tanrısı, şimdi yoldan çıkma tehlikesiyle yüz yüze olan Rusya’nın yolunu bulmasına katkıda bulanacak bir azizdi. Yapması gereken tek şey kutsal görevini yerine getirmekti. ‘Ölü canlar’ı tamamlamalı, kelimeler sayfaları tutuşturmalı, ve o ellerinde alevlenecek bu meşaleyle Rusya’ya, yurduna dönmeliydi.

17 Eylül 1839’da elinde ‘Ölü Canlar’ın nüshalarıyla Rusya’ya doğru yola çıktı, ama eser henüz tamamlanmamıştı. Kısa bir sure Moskova’da kaldı. Orada Aksakov’ların evinde kaldı. Orada bir toplantıda Ölü Canlar eserinden bir bölüm okudu. Herkes o kadar etkilenmişti ki! Puşkin’den boşalan yeri dolduracak bir büyük yazarın son yapıtından küçük bir bölümü ilk dinleyen ayrıcalıklı bir topluluğun üyeleri olarak gurur doluydular. Aksakov odada bir aşağı bir yukarı yürümekte, arada Gogol’ün önünde durup onun elini sıkarak topluluğa döndükten sonra, ,deha, deha’ diyerek Gogol’ü işaret etmekteydi. Oradan Petersburg’a geçerek annesi ve kız kardeşleriyle buluştu. Uzun süredir biribirlerini görmüyorlardı. Paskalya’yı birlikte geçirdikten sonra 27 Nisan’da ailesini yolcu etti. 18 Mayıs 1840’a kadar Rusya’da kaldı. Artık dostları arasında el üstünde tutuluyor ve ona inanıyorlardı ki Gogol artık gönül rahatlığıyla onlardan para dilenebilirdi. Zaten doğrusu da buydu. O kendini Rusya’ya adamıştı ya da tüm Rusya ona borçluydu. Gerçi uzun süredir bir çoğundan para istemiş ,Ölü Canlar’ı tamamladığında satıştan gelecek gelirle borçlarını kapatmayı vaadetmişti. Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Önce kitabı bitirmeliydi, bunun için de geri İtalya’ya döndü.

Ölü Canlar’ı tamamlayıp Rusya’ya döndüğünde bir hayli borç içindeydi. Ona yardımda bulunmuş tüm dostları ondan şimdi bu yardımların karşılığını beklemekteydiler. Herkes eserin parçalarının bir kısmının kendi dergilerinde yayımlanmasını istiyordu. Ama bu fikir Gogol’ü çıldırtmaktaydı. Böylesine büyük bir eser ancak bir bütün halinde ciltli bir kitap halinde halka sunulmalıydı. Bu istekleri kendine saygısızlık olarak görüyordu. O zaman da başka isteklerle kapısını çalıyorlar, kendi dergileri için makale ya da hikaye yazmasını istiyorlardı. Üstelik her biri farklı dünya görüşlerine inandıklarından birbirleriyle olan rekabetleri hasımlık derecesine varmıştı. Hepsi de Gogol’ü kendi yanlarına çekmek niyetindeydi. Gogol ise bu fikirlerin hiçbiriyle ilgilenmiyordu. Para için dergiye yazı yazma fikri ona hakaret gibi geliyordu. Bu sanata bir ihanetti. Aslında hepsine umut dağıtıp onları kullanıyordu. Dolayısıyla giderek ilişkileri bozulmaya başlamıştı. Bunun yanında bir de kitabın basımı için sansürcüleri ikna etmek gerekiyordu. Hatta önce kitabın yayımlanmasına müsaade çıkmadı. Gogol tüm bunlarla mücadele ederken kitabın borçlarını kapatamama ihtimalinden ürküyordu. Sonunda 1842 yılında Moskova Haberleri dergisindeki bir ilan kitabın on ruble elli kapiğe satışa sunulduğunu haber veriyordu. 5 Haziran 1842’de Gogol çoktan bavullarını toplamışti bile. Eserinin ikinci cildini yazmak üzere Rusya’yı yine terk ediyordu.

Bundan sonra Gogol’ün çevresiyle ilişkileri daha da bozuldu. Durmadan masraflarını karşılıyabilmek için borç istiyordu. Sağlığı da daha kötüye gidiyordu. Sinirleri günden güne bozuluyordu. Sıcak su banyoları fayda etmiyordu. Hepsinden önemlisi eserin ikinci cildini bir türlü yazamıyordu. Yazdıklarını okudukça bunlardan bir türlü tatmin olmuyordu. Eser bir türlü o büyük idealini yansıtamıyordu. Oysa o ne liberal ne de slavcıydı. Tek çaresi kalmıştı; yazdığı nüshaları yok etmek. 1845 yılının sakin bir gününde el yazılarının hepsini ateşe attı. Bu arada Gogol yavaş yavaş uluslararası bir üne kavuşuyordu, yazdıkları yabancı dillere çevriliyordu. Gogol ,Ölü Canlar’ın Almanca’ya çevrildiğini duyunca bundan hiç hoşnut olmadı. 1847 yılında uzun süredir istediği bir şey gerçekleşti ve dostlarına yazdıgı mektuplar toplanarak bir kitap haline getirildi. Ama bu mektuplar Gogol’ün tüm yönlerini ortaya dökmüş oldu. Herkes onu bir diğer siyasi gruba dahil sayıyordu oysa şimdi o bir gericiydi. Liberallere göre o çağa aykırı biriydi. Tutucular içinse dünyanın büyüklerine görevlerini daha iyi yolda yapmaları konusunda öğüt vermek onun haddine değildi. Herkes Gogol’ün üstüne geliyordu. Bu dönemde okurların karşısında kendini haklı çıkarmak için „Bir Yazar’ın İtiraflarını“ kaleme aldı. Ancak kavgaların büyümesinden korkup yayımlamaktan vazgeçti. Yine aynı zamanda „Dinse Törenler Üstüne Düşünceler“ adlı eserini tamamladı. Niyeti eseri okuyanların dini ayinlerin değişik safhalarını anlamalarına yardımcı olmaktı. Ama bu eseri de yayımlamaya bir türlü karar veremiyordu. Ancak Ölü Canlar’ı tamamlamak için ilham bir türlü gelmiyordu, bunun Tanrı’nın bir uyarısı olduğunu düşündü. Kudüs’e gitmeli Tanrı’nın sevgisini geri kazanmalıydı. Bağışlandığında, ilhama gelip yazabileceğinden emindi. Ama Kudüs’te onun bu yalnızlığını dindiremedi. Kendi dindarlığını sorgulamaya başlamıştı. İçinde bir şeytan olabileceğinden korkuyordu. Sanki içten içe Çiçikov’a benziyordu. Ölü Canlar’ın ölümsüz şeytanına.

Kudüs’ten Kiev’e geçtikten sonra, 12 Eylül 1848’de Moskova’ya döndü. Burada küsüp kavga ettiği, sonra da barıştığı sadık dostu Aksakov’u ziyaret etti. Ama çok kalmaz ve Sen- Petersburg’un yolunu tutar. Burada aralarında Gonçarov’un da bulunduğu bir genç yazarlar topluluğuyla bile buluştu. Ama bu gençlerin yazarla kaynaşabildiği pek söylenemez. Onur konuğu, toplantıya yarım saat geç kalmasının yanı sıra, bu gençlerin yazdıkları üzerine yorum yapıyor ancak hiçbirini okumadığı her halinden belli oluyordu. Gogol için en iyisi Moskova’ya geri dönmekti. Zaten Kont Tolstoy ona, dindar bir çevre içinde süresiz bir konukluk teklif ediyordu. Ancak Ölü Canlar istediği gibi gitmiyordu. Son bir seyehate çıkmaya karar verdi. Bu sefer tüm Rusya’yı dolaşacaktı. 6 Temmuz 1949’da yola koyuldu. Elindeki koca deri çantanın içinde Ölü Canlar’ın ikinci kısmı vardı ve yolculuk boyunca elinden bırakmadı. Gogol’ün sağlığı giderek bozuluyordu. Hep midesindeki ağrılardan şikayetçiydi. Sinirleri de çok bozuktu. Geziden sonra yazı Moskova’da Şevirevler’in yazlık villasında geçirmeye karar vermişti. Zavallılar saygı duydukları bu yazarın isteğini geri çeviremediler. İşler orada Gogol için fena da gitmedi. Akşamları Şevirev’e aralarında gizli kalmak koşuluyla eserden parçalar bile okuyordu. Şevirev bu ikinci cildin birinciden çok daha iyi olduğunu düşünüyor ama yazarın kuşkularına bir türlü anlam veremiyordu. Bir süre sonra yine yer değiştirme hastalığına tutuldu. Sırasıyla aktör Şcepkin ve Aksakov’da bir kaç gün konakladıktan sonra Kont Tolstoy’un yanına döndü. Gogol’ün sağlığı iyice bozulmuştu. Aklı sağlıklı değildi. Ölümü düşündükçe iyice dindarlaşmıştı. İblise göğüs germek amacıyla başladığı açlık grevi bedenini çok zayıf düşürmüştü. Bu dönemde Ölü Canlar’ın ikinci cildinin tüm nüshalarını yaktı. Bu oruç beyninin kansız kalmasına yol açtı. Doktorlar üzerinde yanlış tedavi uyguladılar. Organizmasını güçlendirmek yerine akıl sağlığını sağaltmaya çalışiyorlardı. Her gün onu sıcak su banyosuna yatırıyorlar, başına soğuk su tatbik ediyorlardı. Kendinden geçtiğinde burnuna yarım düzine sülük iliştiriyorlardı. Gogol onlara kendini rahat bırakmaları için yalvarıyorlardı. Bu tedaviler onu daha da güçsüz düşürdü. 1852 Matı’nın dördüncü günü Nikolay Vasilyevic Gogol, nerdeyse kırk üç yaşında öldü. Ne tesadüftür ki hayatının son döneminde Bir Deli’nin Hatıra Defteri hikayesindeki Poprişçevle aynı kaderi paylaşıyordu.

DÖNEM VE EDEBİYAT

Bu dönemde Rusya’da toplumsal sınıflar biribirleriyle kesin çizgilerle ayrılıyorlardı. Monarşik bir iktidar, geniş bir toprak aristokrasisi; tembel, savsak bir bürokrasi; zır cahil bir ruhban ve yoksul, sefil, batıl inançlara bağlı bir halk. Devlet bir kaç soylu aileye ve yabancı kapitalistlere bağımlı haldeydi. Gelişmiş bir burjuva sınıfı yoktu. Taşınır servet alabildiğine sınırlıydı. Ulaşım yollarının azlığı ve para kıtlığı ticareti olumsuz etkilemekteydi. Toplumdaki yerleşik düzen ve gelenekler gelişmiş batı ülkelerindeki liberal kapitalizmin gelişimini olanaksız kılıyordu. Aslında Rusya’da bir aydınlanma hareketinin sözü edilecekse bu 18. yüzyılda Katerina Dönemi’nde bizzat kraliçenin baskısıyla olmuştu. Devlet güçlenebilmek ve sömürge yarışında batılı devletlerle mücadele edebilmek için toplumun kültürel düzeyinin yükseltilmesi gerektiğinin farkındaydılar. Bunun için bir aydınlanmış monarka ve eğitimli bir bürokrasiye ihtiyaç vardı. Ancak tepeden inme yapılan reformlar Fransız Devrimi’nin de etkisiyle devletin kendini rahatsız etmeye de başlamıştı. Cumhuriyet fikri tüm bir aydınlanmış eski toprak sahibi bürokratların dillerinde dedikoduydu. Öte yandan toprak aristokrasisi, serfliğin kaldırılması gibi kendi mülkiyet hakları ve ekonomik çıkarlarına aykırı olan liberal fikirlerden nefret ediyorlardı. Yine ruhban batı tanrıtanımazlığından oldukça çekinmekteydi. Ama yine de Katerina’nın başlattığı yol geri dönüşü olmayan bir yoldu. Bürokrasinin kurulması soyluları topraktan kopartıyor, hiç uğramadıkları bir köyde toprağı ve köleleri olan memur asilzadeler birikiyordu. Bunların aynı zamanda Petersburg yaşamının ihtşamıyla gözleri boyanıyor atalarından kalma geleneklerini tümden unutuyorlardı. İşte o dönem Rus entelijensyası bu küçük soylu grup arasından çıktı. 19. yüzyılın ilk yarısında bu insanları başlıca iki grupta toplamak mümkün. Bunlardan biri ,Batıcılar’ diğerleri ise ,Slavseverler’dir. Ayrıldıkları temel felsefi sorun kişilik ideası idi. Slavseverler Rusya’nın Avrupa’dan ayrı bir geçmişi olmasını olumlu bir artı olarak görüyorlardı. Çünkü onlara göre Avrupa üç ayaktan meydana gelmekteydi. Klasik Roma mirası, Roma’yı yıkan Barbar kabileler ve Hristiyanlık. Eski Roma onlara gore katıksız bir aklın ‘rasyonalizmin’ simgesiydi. Bu toplumu oluşturan rasyonel bireyler kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmezlerdi. Onlarda Rus Halkı’nın birbiriyle olan dayanışması yoktu. Bu pagan rasyoanlizmi Batı Avrupa’daki karışıklığın temelinde yatmaktaydı. Rusya ise saf Hristiyan ilkelerin üzerine kurulmuştu. Onlara göre Avrupa özgülüksüz birlikle birliksiz özgürlüğün tarihiydi. Özgürlüksüz birlik Papalık’ın mutlakçı hükümranlığıydı. Dindeki sevgi bağlarının yerine kurumsallaşmış bir iktidarı yerleştirmişti. Birliksiz özgürlük ise bu kilise iktidarına karşı bir tepki olarak gelişmişti ve protestanlıkta dile geldi. İnsanları putlaştıran bireyci ve devrimci fikirlerin gelişmesinin altında onlara göre toplumdaki sevgi bağlarının ve güven duygusunun yitirilmesinin yattığını bunun sonucunda da toplumu biribirine bağlıyan şeyin ruhtan yoksun salt bir mantık sözleşmesi olduğunu düşünüyorlardı. Bu yeni dünya düzeninin Tanrısı endüstriydi. İnsanların sınıflar düzenini o çiziyor, soyunu o saptıyor, bir savaştırıp bir barıştırıyor, devlet düzeneğinin altında yine o bulunuyordu. Slavseverler buna karşılık Petro reformlarından önceki dönemlerin sadeliğini yüceltiyorlardı. Eski Rusya’da temel toplumsal birim kökleriyle bağlarını yitirmiş bireyler değil köy komünüydü. Toplulukları mir denen yaşlılar kurulu yönetiyordu. Birliklerini sağlayan yasalar değil, bir ortak inançlar bağıydı. Ortak toprağa, aynı göreneklere sahiptiler. Ancak bu biçim bir merkezi hükümeti de dışlamıyordu. Slavseverler’e göre özgürlük cumhuriyetteki siyasal özgürlük değil, politikadan özgürlük yani inancın ve geleniğin üzerine kurulu devletin asla müdahale edemeyeceği bir ahlak alanında kişinin yaşama hakkıydı. Onlara göre Petro Reformları Rusya’nın tabakasıyla avam halk arasındaki bağları koparmıştı. Bu çatlağın sonucu batılı yaşam biçimini benimsemiş sosyeteydi. Halk sağlam geleneklerini korurken sosyete modanın kaprislerine boyun eğdi. Diğer tarafta Batıcılar’ın düşünceleri aslında birbirlerinden farklılıklar göstermekteydi ama batıcılık bir anlamda Slavsever karşıtı olarak kullanıldığından aynı grupta toplanmaktaydılar. Kendi aralarında demokratikler ve liberaller şeklinde iki ayrı eğilimden söz etmek mümkün. Gerçi tartışmaların kızıştığı 1840’larda bu ayrım henüz belirgin değildi, radikal demokratların halkın çıkarlarını temsil ettiği, liberallerin soyluların konumlarını sarsmayacak ılımlı reformları desteklemeye başladıkları 1860’a kadar da ortaya çıktığı pek söylenemez. Başlangıçta daha çok dine karşı tutumlarında farklılıklar gözüküyordu. Liberaller tanrıtanımazlığa karşıydılar. Fransız Devrimi konusunda da düşünceler bir değildi. Liberallerden Granovski Jakobenler’i suçlarken Belinski onları takdir ediyordu. Sanat konusunda da görüşler ayrılıyordu. Liberaller sanat için sanat fikrindeyken Belinski önderliğindeki demokratlar sanatın toplumsal amaçlara hizmet ettiğini düşünüyorlardı. Onları etkileyen en önemli düşünce sistemi Hegelcilik oldu. Bu felsefe kişinin her şeyden önce ya içinde yaşanan gerçekliğe bilinçli bir uyarlanma ya da onu değiştirme çabasıyla, yabancılaşmasını aşmasını sağlayan bir yeniden bütünlenme felsefesiydi. Stankevic felsefenin eyleme dönüştürülmesi önermesini sunmuştu bile. Devrimsel bir dinamik akıllarda dolanıyordu. Batı etkisinin Rusya’nın çağdaşlaşması üstünde oynadığı rolün farkındaydılar, ama Avrupa’da da eleştiri konusu olmaya başlayan kapitalist sistemi olduğu gibi benimsediklerini göstermiyordu. Aynı zamanda batıda dolaşan sosyalizim fikirlerinden bir parça haberdardılar. Burjuva demokrasisiyle burjuva sınıfının ayrımını yapmışlar ve bu konuda farklı görüşler vardı.

1830 ve 40’ların felsefi solu içinde en önde gelen kişinin Vissaryon Belinski olduğu kuşku göturmez. Bir taşra doktorunun oğluydu ve haksız bir şekilde yazdığı trajedi oyunundaki serfliğe karşı içerik yüzünden Moskova Üniversitesi’nden atıldı. Edebiyata ilgisi çok fazlaydı. Schiller trajedilerindeki kahramanların isyankarlıklarından büyülenmişti. Toplumsal adaletsizliğe tepkisi yüzünden eyleme ve protestoya iten bir felsefenin ihtiyacını duyuyordu. Sıkı bir değişim yanlısıydı. 1837’de Hegelcilik’in etkisine girdiğinde düşünceleri değişmeye başladı. Toplumsal gerçekliğin ,aklı’ Mutlak’ın devinimini yöneten yasaydı. Bireyin öznel savları bu yasayı etkilemiyordu. Tarihsel akıla başkaldırma akıl dışı kavramlarca harekete geçiriliyordu. ,Özgürlük bir şey yapabilme izni değil; zorunluluğun yasalarına uygun davranmaktır.’ düşüncesini benimsedi. Ancak zamanla bu rasyonel gerçekliğin kendi için ulaşılmaz olduğu sonucuna vardı. 1840-41 yıllarında derin bir içselleşme sürecinden geçti. Kafasını kurcalayan eğer gerçekleşen her şey bir mutlak tarihsel yasaya göreyse ve buna karşı durmak mümkün değilse yaşamın ve tarihin tüm kurbanları nasıl açıklanacaktı. Bu bireyin kabullenemeyeceği bir şeydi. Şimdi bu yeni felsefesine dayanaklar bulmalıydı. Eleştiri yazılarına halkın gösterdiği yoğun ilgi moralini düzeltip yalnızlığını unutmasına yardımcı oldu. Tarihe duyduğu güveni tekrar kazanmasını sağladı. Artık inandığı var olan her şeyin tarihsel açıdan bakıldığında haklı olduğu biçiminde bir inanç değil, tarihsel gelişmenin ’ genel olarak’ rasyonelliğine duyulan bir inançtı. Belinski’ye göre tarihin özü, aklın hareketiydi. Akıl artık bireyin her bakımdan kurtuluşunu da gerektiriyordu. Fikirlerinin değişmesi Fransız Devrimi ve düşünürlerine bakışını da değiştiriyordu. Belinski artık mutlak akıla karşı gerçek yaşayan bireyi savunuyordu. Ama Belinski’yi 19 yüzyıl Rus düşün dünyasında asıl çok önemli kılan onun edebiyat eleştirileridir. O Rusya’nın kendi ulusal bir edebiyatı olmadığını söylemeye cesaret etmiş ilk kişiydi. Ona göre Rus edebiyatındaki herhangi bir değer taşıyan yazı varlığını Batılılaşmaya borçluydu. Slavseverler yerli kültür köklerini küçümsemekle onu eleştirdiler. O, Slavseverler’in bu ’folk-mania’cılığından tiksiniyor, halk şiirinin insanın her şeyin duru olduğu bir zamanda, aklını zorlayan baskıcı ya da yanıtlanması zor hiçbir düşüncenin olmadığı bir zamanda doğa tutkusuyla yazılmış şeyler olduğuna inanıyordu. Bu şekilde bakıldıklarında muhakkak bir değer taşımaktaydılar ama asla bir ulusal edebiyatın oluşmasına temel oluşturamazlardı. Zaten o bir ulusun doğal, doğaya yakın erkil durumuna halk der, ulusun tarihsel gelişimin rasyonel bir sonucu olduğunu söylerdi. Petro öncesi dönemde halkın inanç ve görenekle biribirine bağlı olmasına karşın bu durumun Slavseverler’in tezlerinin tersine toplumun dinamik bir şekilde toplumsal değişim geçirmesini engellediğini düşünmekteydi. Ulus olmak için bu durağanlaştırıcı toplumun kabuğunu kırmak gerekmekteydi. Slavseverler’in değindiği Sosyete ve halk arasındaki derin uçurumun ancak uygarlık düzeyinin yükselmesiyle kapanabileceğini söyledi. Doğru olanın sosyeteyi baskı ile halk düzeyine indirgemek değil halkı o düzeye yükseltmekti. Bunun yanında ne kadar Eski Rusya’yı eleştirse de ulusal bir edebiyatın yaratılması için vargücüyle çalıştı. Her şey bir yana, Puşkin’in gerçekten tam bir değerlendirilişini ve onun Modern Rus edebiyatındaki merkezi ve öncü rolünün belirlenişini Belinski vurgulamıştır. Ona göre yeni Rus edebiyatı Puşkin’le başlar. Yine Lermantov’a Rus edebiyatındaki yeri kazandıran Belinski olmuştur. Daha Puşkin yaşıyorken Rus edebiyatında yeni bir dönemin modern gerçekçilik döneminin başladığını Belinski fark etmişti. Yani Gogol Dönemi.

GOGOL’ÜN TARZI

Belinski’ye göre Gogol ve onun gerçekçiliği demokratik devrimci mücadelenin mutlakiyet ve feodalizme karşı en yoğun olduğu zamana rastlıyordu. Ona göre Gogol gerçekçiliğinin büyük toplumsal ve politik önemi, Gogol’ün zamanının toplumsal gerçekliklerini acımasız bir şekilde sergileyişindeydi. Ama bu Gogol’ün yazısında dışarıdan bir zorlama, biçimsel salt kurgusal yabancı öğelerin esere sokmasıyla gerçekleşmez. Feodalizm, mutlakiyet ve zorbalık herkesin yaşamını o kadar korkunç ve gayriinsani yapmıştır ki, günlük yaşamın doğru biçiminde yeniden yaratılması kendiliğinden bu etkiye ulaşıyordu. Gogol günlük yaşamın fotoğrafını çekmeye kalkmazdı. Gerçekliğin en yoğun ifade biçimlerini ayıklar ve bunları sanatlıca betimlerdi. Macar edebiyat eleştirmeni György Lukac, Gogol’ün gerçekçi tablolarında okuyanın kendi yaşamının gizli hakikatlerinin anlamı ya da bir diğer ifadeyle anlamsızlığını fark edeceğini ve bunun onu dehşete düşüreceğini söyler ve ekler (Lukacs, 1977, s. 150) , “… (o) bu şeylerin örüntüsünü dıştan birtakım araçlarla kaldıran bir yazar değildir – hayır, korkunç hakikat, büyük bir gerçekçinin artistik aracılığıyla kendini ortaya koymaktadır. „ Her şey kendi varlığının bir doğal sonucu gibidir. Belinski Müfettiş üstüne bir eleştirisinde, oyundaki kaymakamın ahlaksız bir adam sayılamayacağını, tersine ahlak dışı eylemlerinin kendi gelişimi ve kavrayış tarzının doğal sonuçları olduğunu belirtir. Gogol kendini sanki eserden soyutlar; karakterlerin kendi kaderlerini çizmelerine izin verir, öyleki karakterler yaşar ve Gogol bile onları hayretle izler. Yazdığı her eserden sonra eserlerin kendi dünya görüşüyle çelişmeleri ve yazarın her seferinde yanlış anlaşıldığını düşünerek herkesten kaçma isteği, kendi yalnızlığına çekilip her şeyi unutmaya çalışması, dahası yazdıklarından soğuması bu katkısız gerçekçiliğin bir sonucudur. Bu soğuk gerçekçilik bir fantastik olaylar zincirine dönüşür. Bazen her şey kötü bir rüyanın içindeymiş hissi uyandırır. Rus toplumunun tüm hurafeleri bir korku atmosferi yaratırken yazarın alay etme arzusu Henri Troyat’ın deyimiyle karanlıktan gelen bir kahkahaya benzer. (Troyat, 2000, s. 149) “ Tüm bunlar eserde şen şakrak tatlı şekilde sürer gider. Ağzınıza götürdüğünüz kaba bir yemektir sanki o. Ama gülme sona erince geriye keder ve görülmemiş bir iç sıkıntısı kalır. „

GOGOL VE BURUN

Gogol Mariya Balabin’e 1838 yılının Nisan ayında Roma’dayken bir mektup yazmıştı. (Troyat, 2000, s.185):

Burada ben, ruhumun vatanını buldumDoğmadan önceki vatanıma tekrar kavuştum. Her nefesinim uçuşarak burun deliklerimin içine doluyor!.. Vallahi kimi zaman bir burun olmak, sadece bir burun şekline girmek istiyorumArtık ne gözlerim, ne kulaklarım ne kollarım ne de bacaklarım olsun istiyorumSadece kocaman delikli, kova gibi bir burnum olsun, o mis gibi baharı alabildiğince çekebilen sadece bir burnumun olmasını istiyorum.

Gogol’de burun saplantı halini almıştır. Nabokov Gogol biyografisinde burnun yazar için hikayelerinin laytmotifi olduğunu söyler: “ Burunlar sümkürürken trompet sesi çıkarır, burunlar akar, burunlar kaşınır, burunlar sevgiyle ya da kaba bir biçimde mıncıklanır. „Kokuları, hapşırmaları, horlamaları Gogol kadar iyi tasfir eden bir başka yazar yoktur. Gogol kendi burnuna hayrandır. O kadar uzundur ki sanki kendi yüzüne ait değildir. Uca doğru sivrileşerek aşağı doğru bükülür.

25 Mart günü Petersburg’da berber Ivan Yakovlevic burnuna gelen ekmek kokusuyla uyanır. Karısı pişmiş ekmekleri henüz fırından çıkarmaktadır, sofraya oturur karısının verdiği ekmeği bıçakla keser, gözüne sert bir şey çarpar. Ne olduğunu anlayınca dehşete düşer. Bu kesik bir burundur. Hem de kendine tanıdık gelen bir burun. Üstüne karısı adamı azarlar, onu birinin burnunu kesmekle suçlar ve hemen ondan kurtulmasını ister. Adamcağız düşündükçe çıldıracak gibi olur. Polislerin evine gelip burnu arayacaklarından şüphelenmektedir. Hızla evden çıkar ve burnu nehre atar. Ama bir polis ondan şüpheleni ve onu sorguya çeker sonra sanki bir kabusun sonu gibi hikayenin ilk bölümü sona erer.

Hikaye de Gogol durmadan koku imgesinden yararlanır. Kokular çağrışım zincirleri halinde birbirlerini kovalayarak hikayede akışı sağlar. Ivan Yakovlevic’in tasvirini yaparken bile traş ettiği müşterilerin berberin kokan ellerinden rahatsız olduğu vurgusunu yapar. Bu tam da hikayede komik bir atmosfer yaratır ama bu komikliğe bir suçluluk duygusu eşlik eder. Okuyucu suçun ayırdına varmaz ama onu sezer. Ivan Yakovlevic bir suçlu gibi davanır ve hikayeye bir gerilimle dolu bir arka plan ouşturur. Bu vurgulamadaki yer değiştirme düş sansürü gibidir. Rahatsız edici güdünün kaynağını bilmez onu sadece hissederiz. Hikayedeki tehdit unsuru Freudcu açıklamayla kastrasyon karmaşasını hatırlatır. Tehdit doğrudan erkek cinsel organını hedef alır. Kesilme işlemi kazayla olmuştur. Ekmek bıçakla doğrandığında burun hem de hiç yabancı gelmeyen kesik bir burun bulunur. Hedef burun değildir ama işlem hadım edilmeyle sonuçlanır. İlk tehdit karısından gelir, derhal o şeyin ortadan kaldırılmasını ister, sanki bu ahlaksızca bir olaydır. Ama hadım edilen Ivan

Yakovlevic değil bir başkasıdır kim olduğu bilinmez ama yine de tanıdık gelir. Ekmekleri pişirenin karısı olduğu düşünüldüğünde aynı şey kendi başına da gelebilir. Elinde tuttuğu objeyi daha fazla mıncıklamaması konusunda bir uyarıdır bu. Freud bu konuyu şu şekilde yorumlar(2006, J. D. Nasio, s. 46)

“Anne çocuğu suç nesnesini (mastürbasyon uygulamalarının nesnesi olan penisi) elinden almakla tehdit eder ve genelde tehdidini daha inanılır kılmak için , penisin elinden alınma görevini babaya bırakacağını bildirir. Baba der erkeklik uzvunu kesecek

Karısı zavallı adamı azarlarken onun yüzünden polise hesap vermek zorunda kalacağını söyler. Polis baba figürünün yerine de düşünülebilir. Aslında kastrasyon karmaşasında tehdit dolaylı olarak anne arzusuna yönelir. Çocuk erkeklik organı ya da annesine karşı cinsel arzuları arasında bir seçim yapmaya zorlanır. Ivan Yakovlevic’in sonunda burnu nehre atması başka kayda değer bir olgudur, çünkü su, çok sık olarak rüyalarda doğum kavramının bir simgeleşmesidir. Biri suya düşer ya da sudan çıkar. Ancak beberin bu hareketi bir polisi şüphelndirir ve sorguda bu durumu nasıl izah edeceğini bilemez. Çok utanmış bir vaziyettedir, bu durumu bir türlü itiraf edemez. Nehir burnu sürükleyip götürür. Doğum bir türlü gerçekleşmez. Karısı mutsuzdur ve adam onu mutlu edememektedir. Ama bunu kimse bilmemelidir. Kesme işleminin düş simgeciliğinde cinsel ilişki anlamına geldiği düşünüldüğünde başarısız işlem adamın iktidarsızlığını gösterir. Zavallı çiftin çocuğu yoktur. Gogol’ün gerçekçiliği bilinçaltının derinliklerine kadar sokulur. Nilolay Vasilyevic Gogol iktidarsızdı.

DELİLİĞİN TOPLUMSAL TARİHİ

Foucault kabaca insan faaliyetlarinin alanını dört kategoriye ayırır:

  1. çalışma veya ekonomik üretim
  2. cinsellik, aile yani toplumun yeniden üretimi
  3. dil, söz
  4. oyunlar ve bayramlar gibi oyunsal faaliyetler

Toplumun içindeki marjinal diye tanımlanan bazı gruplar zaman zaman faaliyetlerin bir kısmından alıkonur ya da nuhaftırlar. Ekonomik üretime dahil olmayan dini görevliler ya da kullandıkları sözlerin farklı simgesel anlamları olan peygamberler gibi. Bütün alanlardan da dışlanan tek kişi “ Delidir ”. Ortaçağ ve Rönesansta deliler toplumun içinde sebestçe dolaşıyorlardı. Hatta köyün delisi köy tarafından korunuyor, besleniyordu. Ancak çok kudurduğunda bir süreliğine şehrin dışında kendi için inşaa edilen bir kulübeye konuyordu. Arap toplumu delilere her zaman hoşgörülüydü. Orta Çağdan rönesansın sonuna aristokratların küçük toplumunda soytarılar vardı. Foucault, soytarıyı deliliğin simgeleştirilmiş biçimi olarak tanımlar. Sorumluluk ve bağlayıcı yasalar altındaki insanların dile getiremedikleri şeyleri söylerlerdi. Shakespeare’in Kral Lear trajedisinde her şeyini kaybetmiş, kızlarının kendine karşı isyanlarına bir türlü inanamayan kral bağırır: “ Ben Lear değilim herhalde, Lear böyle mi yürür, böyle mi konuşur?… Söyleyin bana kimim ben? ”Soytarının cevabı Gogol’ün karanlıktan gelen kahkahasına benzer. Komik gerçek trajedinin de en yüksek noktası olur: “ Lear’in gölgesi ” Nikolay çocukken Gogoller de Mariya Ivonovna’nın uzak kuzeni Troşçinskiy’in evine giderlerdi. Adamın Roman İvanoviç ve Bartholome adlarında iki soytarısı vardı. Aslında bunlar papazlıktan kovulmuş yarı deli kimselerdi. Küçük Gogol bu evde soytarıları izlemeye bayılırdı. O dönem Rusya’da sanayileşme çok ileri gitmemişti. Kırsalda hala eski feodal gelenekler hüküm sürüyordu. On yedinci yüzyıla kadar Avrupa Tiyatrosu’nda hakikati söyleme izni sadece delinindi çünkü hakikat duyulmak istenmeyecek kadar acıdır. Foucault bu dönemden sonraki delinin sosyal statüsündeki ani değişime sanayi devrimini sebep gösterir.

Kapitalist sanayi başıboş, işsiz grupları kendine bir tehlike olarak görüyordu. Sadece deliler değil, yaşlılar, sakatlar, işsizler, fahişeler inşa edilen büyük boyutlu binalara kapatıldılar. Zamanla diğerleri serbest kaldılar ama deliler bu sefer yeni oluşan akıl hastahanelerine kapatıldı.

(Foucault, 2005, s. 22)

Ortak dil yok; daha doğrusu artık ortak dil yok. On sekinci yüzyılın sonunda deliliğin akıl hastalığı olarak kurulması kesintiye uğramış bir diyaloğun sonuçlarını ifade eder, bu durum akıl ile delilik arasındaki ayrılığı sanki varmış gibi koyar ve sabit söz dizimi olmayan, biraz anlaşılmaz biçimde ifade edilen, daha önce delilik ile akıl arasındaki alışverişte kullanılan o eksik kelimelerin bütününü unutulmaya bırakır. Aklın delilik hakkındaki monologu olan psikiyatri ancak böyle bir sessizlik üzerine kurulabilirdi.

AKIL HASTNESİNE DOĞRU

Foucault sağlık kurumlarının oluşmasından önce hastanın bakım yerinin ailenin yanı olduğunu belirtir. Doktor hastasını burada ziyaret eder, aile hastanın iyileşmesi için elbirliği etmiştir. Burası hastanenin soğuk ortamından farklıdır.

Bir hastalığın belirtilerinin düzenliliği, doğal bir düzenin varlığını değil, bir hastalık biçimini belirleyen nedenlerin sürekliliğini gösterir. Uygarlık düzeyi geliştikçe hastalıkların çeşitleri de buna paralel artış göstermiştir. Dolayısıyla özgün bir hastalık her zaman benzer belirtilerle az çok takrarlanırken, salgın aynı şekilde asla tekrarlanmaz.

(Foucault, 2002, s. 42 )
Bulaşıcı olsun ya da olmasın, salgının bir tür tarihsel bireyselliği vardır. Ona karşı daha karmaşık bir gözlem yeteneği kullanmak zorunluluğu buradan gelir. Toplu bir olay olarak, çoklu bir bakış gerektirir.

On sekinci yüzyılda Fransa’da çeşitli kentlerde büyük salgınlar baş gösterdi. Salgına karşı toplu önlemler alınma gerekliliği bir salgın hastalıklar tıbbının oluşmasına yol açtı. Mezarlık ve madenlerin yerlerinin belirlenmesinden cesetlerin mümkün olduğunca yakılmasına kadar et, şarap, ekmek satışlarının sıkı denetimi dahil birçok önlemler alındı.

Kiliselerde Pazar ayinlerinde hazırlanan sağlık yönetmelikleri okunuyordu. Bu yönetmelikler o kadar çok tekrarlanıyordu ki çocuklar bile salgından korunma konusunda nelerden sakınmaları gerektiğini öğrenmişti. Ancak salgınla mücadele sıkı denetim ve örgütlenmeyi zorunlu kılıyordu. Ayrıca devlete ağır bir ekonomik faturaya mal oluyordu. 1776 yılında hükümet salgınları önlemek amacıyla sekiz doktordan oluşan bir komisyon kurdu. Bunlardan ikisi haberleşme çalışmarıyla görevli bir müdür ve taşra doktorlarıyla irtibattan sorumlu olacak bir genel komiser ile altı fakülte doktoruydu. Ancak maliye denetçisinin onları taşraya gönderme ya da rapor isteme gibi üzerlerinde yetkileri vardı. Bu kurul salgını araştırma ve nedenlerini bulma faaliyeti dışında bir de Fakülte’nin doktorlarıyla layık görülen öğrencilere salgınlarla ilgili dersler vereceklerdi. Böylece siyasi yetkililer üzerlerinde denetime sahip olacağı kendi de pratisyenlerin üstünde yetki sahibi ayrıcalıklı bir kurul oluşturarak kendi otoritesine bağlı bir sağlık sisteminin ilk adımını atmıştı. Devrim’le birlikte iki söylence oluştu. Biri uluslaştırılmış bir sağlık örgütü, diğeri de gelişmiş, sorunları kalmamış mükemmel bir toplumda hastalığın ortadan kalkacağı.

(Foucault, 2002, ss. 50-51)

Doktor artık baktığı kişilerden ücret istemek zorunda kalmayacaktır; hastalara yardım parasız ve zorunlu — enkutsal görevlerden biri olarak ulusun verdiği bir hizmet – olacaktır. Doktor bunun sadece aracıdır. Öğrenimi bittiğinde istediği yere değil, ihtiyaca göre kendine verilen yerlere gidecektir.
(-)
Savaşsız, yaşayan, güçlü ihtirasları, aylakları olmayan bir ulus bu dertlerle (türlü hastalıklara) hiç karşılaşmayacaktır. Hele de zenginlerin yoksullara yaptığı zulme, kendini kaptırdığı aşırılıklara uğramamış bitr ulus.

Bu ideal doktorun görevini siyasallaştırıyordu. Doktor büyük bir ulus tarafından yalnız sağaltımla değil aynı zamanda hastalığın yaygınlaşacağı olumsuz şartlara sebep olacak kötü hükümetlerle de mücadele etmeliydi. Bu ideal doğrultusunda tıp artık sağaltım tekniklerinin yanında bir de sağlıklı olma normlarını da oluşturuyordu. Yani bir örnek insan imgesi. On dokuncu yüzyıl tıbbı sağlıktan çok normalliğe göre düzenlenmekteydi. Pinel’in zincirlerini kırdığı delilerin yerleştireleceği kliniklerin temelleri atılıyordu.

ŞİZOFRENİ

Şizofreni ancak ondokuncu yüzyılın sonlarına doğru bilimsel inceleme konusu durumuna gelebildi. Şizofreni kavramına ilk olarak psikodinamik yönden yaklaşan kişi Sigmund Freuddur. Freud içine şizofreni ve paranoyayı da dahil ederek daha geniş anlamda parafreni kavramını kullanmayı denedi. Temel sorunun hastalardaki megalomoni ve ilgilerinin dış dünyadan çekilmesi olarak tanımladı. Bu megalomoni hastanın libidosunu nesneden bene çekerek var oluyordu. Ona göre bene yönelen libido narsiszm adı verilebilecek bir tutuma yol açıyordu. Megalomoninin önceden zaten var olan bir durumun zaten büyümesi olduğu olgusunu insanda birincil dediği bir tür narsizmin varlığıyla açıklıyordu. Otoerotik tatminler. Bunlar kendini koruma amacına hizmet eden yaşamsal işlevlerle bağlantılı olarak deneyimleniyorlardı. Bu cinsel içgüdüler başlangıçta ben içgüdülerinin tatminine bağlıyken sonra onlardan giderek bağımsızlaşıyorlar ve kendilerine sevgi gösterip koruyan nesneye doğru yöneliyorlardı. (Anne) Bu yönelme benin oluşumunda gerekli bir adımdı. Bundan sonra ikincil narsizm dönemi başlıyordu. Nesne üzerine yapılan yatırımlar bene geri dönüş yapıyorlardı. Bu da özdeşim yoluyla gerçekleşiyordu. Ben libidosu ile nesne libidosu arasında bir karşıtlık söz konusudur. Aşık olma durumu buna iyi bir örnekti. Bu durumda libido, benden nesneye akıyordu. Öznenin bir nesne uğruna kendi kişiliğinin yatırımından vazgeçmesi. Dünyanın sonu parayonası ise bunun tersi olan bir uç örnekti. Ben libidosuna aşırı bir yüklenme kişide ruhsal gerginliğe neden oluyordu. “ Güçlü bir bencillik hasta olmaya karşı bir savunmadır ama son kertede hasta olmamak için sevmeye başlamamız gerekir. „ (Freud, 2007, s. 32) Parafrenilerde de megalomoni bene dönmüş libidonun içsel işlenmesini sağlıyordu ancak yetersiz kaldığında libido ben içinde ketlenip patojenik hale geliyordu. Önemli bir başka nokta daha yetişkinlerdeki bu ilk megalomonin silikleşmiş olduğuydu. Oysa bu ben libidolarının tamamının nesne yatırımına geçmiş olması da mümkün değildi. Freud bu içgüdüsel itkilerin, kişinin kültürel ve ahlaki fikirleriyle çatışmaya düşmesi durumunda patolojik bastırmanın dinamiğinin etkisi altına girdiğini söylüyordu. Kişi bu fikirler doğrultusunda bir ideal ben yaratıp, kendi narsizmini bu ideal kişiliği geçekleştirerek tatmin etmeye çalışıyordu. Idealizasyon sayesinde nesne kendi doğasında bir değişiklik olmadan öznenin zihninde yüceleşiyor, yüceltme ise bilinçdışındaki özne için kabul edilmesi mümkün olamayacak arzuları yumuşatarak, içgüdünün cinsel arzularını cinsel tatminden uzak başka bir amaca yönelmesini sağlıyordu. Bu ben ideali ya da toplumsal değerler yüceltme sürecini yönlendiriyorlardı.

HASTALIĞIN DOĞASI

Michel Foucault Kliniğin Doğuşu adlı eserinde, hastalığın tanımlanmadan önce belirtiler arasındaki bir analojiden yararlanıldığını anlatır. İki hastalığı birbirinden ayıran mesafe bunlar arsındaki benzeşimlerin yoğunluğuna göre ölçülür. Benzerliklerin sayısı arttıkça esas hastalığa daha da yaklaşılır. Benzerliğin biçimleri hastalığı türlere ayırır. Bu sayede doktor hastalıkların ardındaki varlıkbilimsel dünyayı tanır. Oysa hastalığı var eden yasalar yaşamınkilerle aynı değişmez dinamiklerden oluşur. Hastalıkta yaşamın bir yansıması belirir. Oysa hastalık yaş, ve yaşam tarzı gibi etkenlerin var olduğu birçok özelliklere sahip bir bireyde yani hasta da bulunur ki doktor hastalığa özgü olan belirtileri hastanın yaşı ya da mizacına bağlı olan etkilerden ayırdedebilmelidir. Hastalığın doğru bir tanımı hastanın hastalıktan soyutlanmasını gerekli kılar. Tedavinin başarısı bu koşula bağlıdır. Çok erken verilen bir ilaç tedavinin başarısını sekteye uğratabilir, çünkü hastalık kendini ancak yayılma evresinde ele verir. Dolayısıyla hastalık vasıtasıyla buluşan doktor ve hasta birbirlerine tam olarak yakınlaşmazlar. Tersine hastalığın belirginleşebilmesi için aralarındaki mesafeyi uzak tutmaları gerekmektedir. Varolan sınırı asla ihlal edemezler. Hastalığın organizmayla bağlantısını tanımlayan noktalar dizgesi ne sürekli ne de zorunludur. Organlar hastalığın vazgeçilmez koşullarını oluşturmazlar, bu yasalar bedenin ötesine uzanır. Hastalık bu vücut uzamında serbestçe dolaşır durmadan yer değiştirir. Ne zaman ne de nicelik hastalığın temel yapısını belirler. Söz konusu olan daha çok niteliktir. Söz konusu bir nitel bakış açısı bu niteliklerdeki her türlü değişimleri detaylandırarak tespit etmelidir. Burada vücut yapısından gelen değişkenlerde söz konusudur. Hastalığın tanımı uğruna birey tekil nitelikleriyle gözardı edilmelidir. Ama yine de hastalık vücut yapısının tekil nitelikleri dışında kendini asla belli edemez. (Foucault, 2002, s. 22)“ Hasta tekil çizgiler kazanmış hastalıktır.

BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ

Gogol bu hikâyeyi ilk olarak 1833 yılında kaleme aldı. Burun ile Ivan İvanovic ve İvan Nikiforovic nasıl bozuştu hikayelri ile yakın tarihlerde yazılmışlardı. Yazarın o dönemde bu hikâyelerden yeterince tatmin olduğu söylenemez, oysa günümüzde Burun ve inceleme konumuz olan Bir Delinin Hatıra Defteri en popüler iki hikayesidir. Gogol’ün kafasında eseri yazdığı dönemde bir komedi yazma arzusu vardı. Çiftlik Geceleri’nin başarısının devam edip edemeyeceğinden kaygılıydı. Ayrıca enstitüte ders verme işinden de sıkılmaya başlamıştı. Bir ara bir Ukrayna tarihi bile yazmayı denedi. Özetle bu yazarın kendi geleceğinden kaygılandığı, aynı zamanda kendine olan beklentilerini de arttırdığı bir dönemdir.

Bu eserde ilginç olan deli bir şizofrenin çok gerçekçi bir biçimde birçok belirtisine sahiptir. Oysa bu hastalık henüz kendine tıp literatüründe yer bulmamıştır. Gogol bir keresinde Bayan Smirnov’a çocukluğunda gaip sesler duyduğundan söz etmiştir, ama bundan çok normal bir şekilde bahseder. Halk inancına göre bu ölümün sesi olduğundan çok korktuğunu söyler. Sinirleri yavaş yavaş bozulmaya başladığı dönemde midesiyle karaciğerinin yer değiştirdiği gibi bir iddiada bulunmuştu ancak 1833 yılında geçirdiği bir sinir rahatsızlığı konusunda bulgu yok. Patolojik olarak nitelendirelebilecek olan tek şey hayatındaki her şeyde Tanrının bir parmağı olduğuna ve ona işaretler yolladığına dair mistik inancı. Yine de delinin hastalığının dışındaki yaşamıyla benzerlikler bulmak mümkün. Arabesklerde olduğu gibi burada da memuriyetlerde bulunduğu zamanlar ki gözlemlerden yararlandığı kuşku götürmez. Delinin Fransız ve devrimci karşıtlığı Gogol’ün tutucu görüşleriyle oldukça tutarlı. Bu benzerlikten Gogol’ün Poprişçev’e yergiden çok sempatiyle yaklaştığı ve onu kullanarak başkente ilk geldiğinde aralarına bir türlü katılamadığı sosyeteyi taşladığı düşünülebilir. Birçok yerde Poprişçev’in olayları kabullenememesinin kendi sürüklediği bir trajedi algısı vardır ki, en azından yazarın bunu yazarken bunları hata olarak görmediği açık. En ileri bir yorum da ancak kendisinin de, Poprişçevle benzer bir kaderi paylaştığı göz önünde bulundurularak, bu aymazın içinde olduğu olabilir ki, bu yorum da öldüğünde ne kadar ünlü olduğu düşünüldüğünde fazla kaçacaktır. Dolayısıyla Gogol’ün hastalık meselesini nasıl bu kadar ayrıntısıyla çözebildiği, Burun hikayesinin psikolojik alt yapısı gibi dehasının bir sırrı. Yine de eklemek lazım ki doğuştan sağlığı hassas olan Gogol’ün ( üstüne aşırı titremiş annesinin de etkisiyle) bir miktar pimpirikli olduğu ve hastalıklarını aşırı derecede abarttığı biliniyor, ancak bunu ilgi çekme niyetiyle yapmış olması çok mutemel çünkü çevresine durmadan yalan söyleyen bir insandı. O yüzden hipokondri gibi parafrenik bir hastalığı olup olmadığı konusunda yeterli delil yok.

Deliliğin varlığının oluşum içinde nasıl bir yeri var? Nasıl bir iz bırakıyor ardında?
Kuşkusuz çok ince bir iz; endişe vermeyen ve tarihin ağırbaşlı büyük sükunetini bozmayan birkaç kırışık… nerdeyse okuma yazması olmayan “ öfkeli çılgın hizmetkar Thorin ’in on yedinci yüzyıl sonunda uçup gitmekte olan sanrılarını, korku çığlıklarını döktüğü binlerce sayfaya bizim söylemlerimizin evreninde bir yer var mı?
(Foucault, 2005, s. 24;

Kitaptaki ilginç bir başka nokta bir günlük biçemine sahip olması. Okuyucu kitabı okurken kendini sanki bir yazarın kitabını okumaktan çok kişisel birinin özel eşyasını kurcalarmış hisseder. Gogol sanki bunu yaparak Poprişçevle okuyucu arasından iyice çekilmiştir.

Hikayede Poprişcev yedinci dereceden bir memurdur ve dairedeki genel müdürünün kızına aşıktır. Kendiyle ilgili büyük hayaller kurmaktadır. Ancak kıza kendini açmaya bir türlü cesaret edemediğinden hedefini müstakbel kayınpedere çevirir, ancak kalabalık bir dairede bu da mümkün değildir. Hayallerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kafasını giderek daha fazla kurcalamaya başlar. Bu da ilk sanrıları beraberinde getirir, köpeklerin konuştuklarına ve birbirleriyle mektuplaştıklarına inanır. Hayal gördüğünden kuşkulanmaz bile ve bu olayın peşine düşer, niyeti köpeklerin mektuplarını ele geçirmektir. Köpeklerin mektuplarına ulaşır, onları okuduğunda acı gerçekle karşılaşır. Sevdiği kızın bir talibi vardır hem de kendinden çok daha üstün bir talibi. Bundan sonra ruh sağlığı iyice bozulmaya başlar. Okuduğu gazetede İspanya’nın kralını kaybettiğini sanır, giderek kendini İspanya kralı Ferdinand olduğuna inandırır. Gerçeklik duygusunu tümden yitirir ve tımarhaneye kapatılır. Orada türlü işkencelere maruz kalır ve son sahnede kaybolmuş bir geçmişin özlemiyle ağlar.

Poprişçev öykü boyunca yavaş yavaş hastalık tarafından ele geçirilir. Hastalık Foucaltcu bir analizle onun kişiliğinden bağımsız vardır ancak kendini onun organizmasında sergileyebilir. Poprişçev’in içine girmiş bir şeytan gibidir. Freudcu bir bakışla o Poprişçevin içinde tatmin arayan ahlakdışı cinsel itkilerdir. Zavallının onları bir nesneye yönlendirmesi gerekir. Bunları bir nesneye aktarmayı dener, aşık olur ama bu seferde karşılık alamaz. Bu onu daha fazla bunaltmaya başlar libidoları yeni bir hedefe yönlendirmek gerekir, kendine bir ben ideali çizer. Genel müdür ya da kayınpeder. Aşık olduğu kızı elde etmenin yolu babasının gözüne girip yükselmektir. Üstün amacı bu çerçevede şekillenir. “ Genel Müdür olmalıyım. Ama elinden de bir şey gelmez. Gerçekleştiremediği ideal onu delirtir. Hasta olduğuna inanmaz, kimse ondaki bu değişimi görmez yalnızdır o, gün be gün çıldırmaktadır ama dairedeki kimse ondaki değişimden şüphelenmez. Eserin konusu bu küçük adamın yalnızlığıdır. Köpekler bile ondan daha iyi yaşamaktadır. Vahşi, bencil bir toplumdur bu. Herkesin gözünü yükselme hırsı bürümüştür. Herkes yalakalık peşindedir. Biribirinin kuyusunu kazar, sadece terfiye sevinir ya da üzülür. Köpekler bile onların nasıl yaratıklar olduklarını anlayamaz. Genel müdürün ödüllendirilişini kendi gözleriyle anlatır.

“ bir gün bizim baba çok sevinmiş geldi eve. O gün akşama kadar resmi elbise giymiş bir sürü misafir geldi. Hepsi onu bilmediğim bir sebeple kutluyor, kucaklıyordu. Sofrada babamız neşesinden kabına sığamıyordu; durmadan çeşitli hikayeler fıkralar anlattı güldü güldürdü… Yemekten sonra beni kucağına aldı, boynuna doğru kaldırdı, “ Bu ne Meci? dedi, burnumu geniş bir kurdelaya değdirdi.

Aslında Poprişcev delidir, ortalıkta konuşan köpekler ya da mektup yoktur. Bunların hepsi hastalıktandır, ama biz gerçekmiş gibi okuruz. Poprişcevle birlikte biz de gerçeklik algımızı yitirir, deliririz ama tam da bu noktada o Foucault’nun yitirdiğimizi söylediği dilin sözcüklerini yakalarız. Olanlar gerçek değildir ama komiktir kahkaha durunca ortada gerçek kalır: soytarının sözleri, yitirdiğimiz gerçek. Tüm Petersburg sosyetesi bir rolü oynar. Onların gerçeği asıl gerçekle arasındaki bağı yitirmiştir. Onlar gerçek delilerdir, ama hiçbiri bunun farkında değildir. Eserin ideası Rus toplumunun bu paradoksunda saklıdır. Değişmek zorunda olan ama bunu hiç istemeyen geçmişi yücelten ama aynı zamanda moda ve lüks düşkünü Rusya. “ Gerçek sandığımız dünya aslında bir yalandır, herkes bir yalan uğruna yaşar. Zavallı Poprişçev çocukluğundaki güzel günlerin özlemiyle tımarhaneye mahkum olmuştur.

SONUÇ

Bu çalışmada Gogol’ün Bir Delinin Hatıra Defteri öyküsünün sahnelenmesinde bir oyuncunun Poprişçev karakterine çağdaş yaklaşım yolları aranmıştır. Bunun için konu, karakterin üstün amacı ve idea gibi ana yol haritası belirlenirken eser Gogol’ün karakteri, çağı ve kavramların bulundukları çağa göre taşıdıkları anlamlar doğrultusunda incelenmiştir.

KAYNAKÇA

Kitaplar

Alatlı, A., 2004 Aydınlanma değil merhamet, 4. Baskı. İstanbul: Everest
Foucault, M. 2005 Büyük kapatılma I. Ergüden & F. Keskin (çev.) 2. Baskı. İstanbul: Ayrıntı
Foucault, M. 2002 Kliniğin Doğuşu T. Keşoğlu (çev.) 1. Baskı. İstanbul: Doruk Freud, S. 2007 Narsizizm Üzerine ve Schreber Vakası B. Büyükkal & S. Murat Tura (çev.) 2. Baskı. İstanbul: Metis Ötekini Dinlemek Freud, S.1998 Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları Dr. E. Kapkın & A.
Kapkın (çev.) 1. Baskı. İstanbul: Payel Yayınevi
Geçtan, E. 2003 PsikodinamikPsikiyatri ve Normaldışı Davranışlar 2. Baskı. İstanbul: Metis
Gogol, N.,2008 Bir Delinin Hatıra Defteri N. Y. Taluy (çev.) 18.Baskı. İstanbul: Varlık Yayınları
Gogol, N.,1971 Bütün Oyunları M. C. Anday & E. Güney (çev.) İstanbul: Cem Yayınevi (orjinal basım tarihi yok)
Lukacs, G.,1977 Avrupa Gerçekçiliği M. H. Doğan (çev.) 1. Baskı. İstanbul: Payel Yayınevi
Nasio, J.D.,2006 Psikanalizin Yedi Temel Kavramı Ö. Erşen & M. Erşen (çev.) 1.Baskı.
Ankara: İmge Yayınevi Tanilli, S. 2002 Yüzyılların gerçeği ve mirası, cilt:5 5. Baskı. İstanbul: Adam Yayınevi Troyat, H. 2000 Gogol B. Kösemihal (çev.) 1. Baskı. İstanbul: Multilingual Yayınları Walicki, A. 2009 Rus Düşünce Tarihi A. Şenel (çev.) 1. Baskı. İstanbul: İletişim
 

Kaynak:
CEM TAYLAN,
Gogol Ve Bir Delinin Hatıra Defteri,
T.C. Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
İleri Oyunculuk Programı Yüksek Lisans Tezi, 2011, İstanbul

SVETO MESTO (1990) [A Holy Place]


Yönetmen: Djordje Kadijevic   

Senaryo: Nikolai Gogol, Djordje Kadijevic         

Ülke: Yugoslavya

Tür: Dram, Korku

Vizyon Tarihi:29 Eylül 1990 (Yugoslavya)

Süre:90 dakika

Dil: Serbian

Müzik: Lazar Ristovski 

Nam-ı Diğer: A Holy Place

Oyuncular Dragan Jovanovic,    Branka Pujic, Branka Pujic, Aleksandar Bercek,    Mira Banjac, Danilo Lazovic

Çeviri: fundaisy

Hakkında

Sveto Mesto (Kutsal Yer, 1990), Nikolai Gogol’un bir edebiyat klasiği, kısa öykü, 1835 ‘Viy’ dayanmaktadır. Ancak, Kadiyeviç’i sadece erotizm karanlık tarafına kendi keşifler için bir başlangıç ​​noktası olarak kullanır.

Gogol’un hikâyesi ilahiyat öğrenci Toma (romanda Homa olarak geçiyor), kilisede üst üste üç gece ölü kız üzerinde Zebur’u okumak zorunda bırakılır. Okuma zamanında doğaüstü güçlerin etkisinden kurtulmak için kilisede Kutsal Çember’i çizme ve içine girme ritüeli öne çıkar.

Kadiyeviç’i cadı-kız ve babası için yeni bir hikaye icat ederek ‘Viy’i zenginleştirerek uyarlamıştır. Yine orijinal hikayeden daha fazla sapkınlıklar ilave ederek ensesti ve zararlı ve yönlerine işaret etmiştir.

VİY (ВИЙ)

Mirgorod hikâyeleri arasında bulunan Viy kitabın en korku dolu ve mistik olan hikâyesidir. Gogol 1833 yılında yazdığı bu hikâyenin ismi olan Viy’i, Ukrayna dilinde kirpik anlamındaki viya ve göz kapağı anlamındaki poviko sözcüklerini birleştirerek oluşturur. Hikâyedeki esrarlı cüce V/y’in göz kapağının upuzun tasvir edilmesi de bu yüzdendir.

Yazar bu eserin dipnotunda şuna dikkat çeker: “Hikâyenin tamamı halk efsanesine aittir.” [N.V. Gogol, Sobraniye Soçineniy v Devyati Tomah, Tom II., Moskva, ‘Russkaya Kniga’, 1994 http://ilibrary.ru/text/0070/p.0 5/index.html]

Gogol, efsaneye dayanan bu hikâyesini aslına sadık kalarak kendi üslubuyla kaleme alır.

Hikâyenin konusu şöyledir:

Ruhban okulu felsefe öğrencisi Homa Brut, iki arkadaşıyla birlikte ailesinin yanında yaz tatilini geçirmek için manastırdan yürüyerek yola çıkar. Üç delikanlı akşam olunca bir köyde mola verir ve yaşlı bir kadından kendilerini misafir etmelerini ister. Yaşlı kadın, istemeyerek onları evine kabul eder. Gençlerden biri kulübeye, biri boş köhne bir odaya ve sonuncusu da koyun ağılına yerleşir. Homa Brut tam uyumak üzereyken ev sahibesi yaşlı kadının üzerine kapandığını fark eder. Fakat şeytani bir güç onun hareket etmesini engeller ve delikanlı, kadına karşı gelemez. Yaşlı kadın, Homa’nın üstüne atlar, süpürgesiyle onu döver ve arkasına alıp onu yükseklere çıkarır, yıldızlara doğru giderler. Sersem bir halde yaşlı kadının süpürgesinin arkasında uçtuğunu gören Homa, okulda öğrendiği tüm duaları okumaya başlar. Bu kutsal sözleri duyan büyücü kadın acıyla inler, onu hemen yere indirir. Artık güç Homa’nın elindedir. Bu kez delikanlı büyücüyü öldürene kadar dövüp tartakladıktan sonra esrarengiz bir olaya tanık olur. Yazar bu sahneyi şu şekilde anlatır:

“Uzaklarda, Kiev şehrinin altın kubbesini aydınlatarak güneş doğacaktır ve Homa Brut şaşkın bir halde ayaklarının dibinde örgülü saçları çözülmüş, ok gibi uzun kirpikli, güzel genç bir kızın, çıplak beyaz kollarını açarak, yaşlı gözlerini gökyüzüne dikip sızlandığını fark eder.”

Bu olay karşısında Homa dehşete düşer ve hemen oradan uzaklaşır.

Bir süre sonra bir kilisede üç gün süreyle bir cenazenin yanında beklemekle görevlendirilir. Yarı açık tabutun yanına geldiğinde içindeki güzel kızın kendi elleriyle öldürdüğü büyücü olduğunu görür. Homa bir tebeşirle daire çizer ve bu çizgi içinde kalıp ölünün karşısında dualar okur. Tabutun içinde gece olunca dirilen ölü ayağa kalkar, Homa’ya doğru yürür, sonra yeniden tabuta döner. Sabah olduğunda her şey eski haline döner. Daha ilk geceden korkuyla kan ter içinde kalan Homa ikinci gecenin nasıl geçeceğini düşünür. İlk gece olduğu gibi tabuttan çıkan ölü ayağa kalkar, delikanlıya yanaşır ve Homa korkusundan tiz ve keskin sesiyle tabutun uçtuğunu söyleyip bağırır. Üçüncü gece ise aynı olaylar tekrarlanır; camlar kırılır, ikonalar peş peşe yere düşer, kapılar menteşelerinden sökülüp ayrılır ama delikanlı hareketsiz durup şeytanı kaçıran kutsal duaları okumaya devam eder. Şeytan, bu dualar karşısında Homa’yı alt edemeyeceğini anlayınca, ayakları çamura bulanmış, gözkapakları yerlere kadar uzanmış, bir bakışıyla insanı öldüren cüce şeklindeki iğrenç varlık Viy’i yardıma çağırır. Homa ona bakmaması gerektiğini aksi takdirde öleceğini bilir. Ancak içinden göz ucuyla ona bakmak geçer ve bir anlık bakışla Homa dehşete kapılıp orada can verir.

Hikâyeyi incelediğimizde şeytan figürünün güzel bir kadınla bütünleştiğini görürüz.

Hikâyede Homa Brut genç, güçlü, ilgisiz, kaygısız, yemeyi ve içmeyi seven, eğlenceli ve iyi kalpli bir kişidir. Özü sözü bir olan kahramanın kurnazlığa aklı ermez, yalan söylemez, duygularını ifade etmekte zorlanır. Gogol çok ince bir ustalıkla korkunun merkezine bu iyi kalpli karakteri koyar. Yazar asıl ustalığını gizli olan şeyleri yavaş yavaş okuyucuya aktarırken gösterir; Homa’nın yarı komik bir halde cadının süpürgesi arkasında gitmesi, doğru bir zamanlama ile cadıyı öldürerek esrarengiz bir sonuca varması ve Homa’nın korkudan can vermesi gibi. Yazar okuyucunun da başkahramanın yaşadığı korkuyu yaşamasını sağlar. Bu amaca ulaşmak için Homa’nın ruh halini yansıtır. Onun ölümü hikâyenin mutlak sonudur. Eğer hikâye sonunda onu derin bir uykudan uyandırarak bitirseydi hikâye tüm sanatsal anlamını kaybetmiş olurdu.(Geniş Bilgi: N.V. GOGOL’ÜN HAYATINDA VE SANATINDA HALK GELENEKLERİ VE MİSTİK OLAYLAR, Tezi Hazırlayan Mehmet ÖZBERK, T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ekim 2008 KAYSERİ)

Bir günah destanı ! Rahip BARSİSA

Ünlü Rus yazar N.V. Gogol’ün VİY’ de  Rahip BARSİSA hikayesinden etkilendiğini ve benzerlikler olduğunu okuyunca  görebilirsiniz.

Bir zaman İsrail oğulları içinde Barsisa denilen bir ibâdet ehli vardı. Zahitliğinin ünü, doğuya batıya erişmişti. Nerde bir hasta varsa, ona su yollarlardı, o suyu okur, üflerdi; hasta içince sağlık ve esenlik bulurdu.

Herkes de bilir ve anlardı ki bu onun soluğunun eseridir.

Çok geçmedi ki halk, bu sağlık-esenlik, filan ilaçtan meydana gelir mi ki diye ilaçların tesirinde şüpheye düştü.

Barsisa öyle bir şöhret kazandı ki o zamanın hekimlerine kimse gitmez oldu.

O lanetlenmiş şeytan, o pusuda gizlenmiş eski düşman, o bel kıran mel’un, demir geveliyor, fakat bir çâre bulamıyordu. Durmadan bu Rahibi yoldan çıkarmanın, onu ibadetten alıkoymanın yolunu arıyordu.

Bir gece lanetlenmiş şeytan, yüzünü oğullarına döndü ve dedi ki: Sizden hiçbir kimse yok mu ki beni bu tasadan kurtarsın, bu tek eri tuzağa düşürsün?

Oğullarından biri, bu işi benim adıma yaz, benden iste, senin gönlünü bu dertten ben kurtaracağım diye böbürlendi.

Şeytan ona, en gerçek oğlum sen olursun, bu işi başarırsan, kör gözümü sen aydınlatırsın, dedi.

Şeytanın o oğlu, şöyle bir mel’un aklına danıştı.

O, şeytanın oğluna:

- Halkı genç, güzel kadınlardan daha iyi avlayacak hiçbir tuzak olamaz, dedi. Çünkü altın arzusu, lokma dileği tek taraflıdır. Sen altına âşık olursun amma onun canı yoktur ki sana âşık olsun; lokmanın canı yoktur ki seni arasın, seninle konuşsun. Fakat genç kadınlara duyulan sevgi, iki taraflı olur. Sen onu sever, istersin, o da seni sever ve ister. Sen ona ulaşmak istersin, o da sana.
Bir hırsız geceleyin dışardan kapıyı açmak için bir tuzak kurar; amma o hırsızın, evde bir eşi ortağı bulunur yahut bir halayıkcağız, içerden kapıyı açarsa, bu, hırsızın dışardan para çalmaya uğraşmasına benzer mi hiç?
Altın yahut sandık, kalkıp kapıyı açamaz ki.

Şeytanın oğlu da, bütün dünyayı dolaştı. Güzel, akıllı, soylu soplu, alımlı, işveli bir kadın arıyor, zahidi avlamak için o çeşit bir dilber araştırıyordu, şeytanlık hasedinin kuvvetiyle  ev ev, şehir şehir gezip dolaşıyordu. Çok aradı.

Sonunda o ülkenin padişahının kızını seçti. Kızın güzelliği dillere destandı. Kızın beynine girdi, onu deli divane etti, hastalandırdı.

Padişah, hekimleri, hikmet ehlini topladı. Hepsi de onu iyileştirmede, ona ilaç tertip etmede âciz kaldı.

Şeytan, bir zahit elbisesine bürünüp geldi:

-Eğer bu kızın hastalıktan kurtulmasını istiyorsanız, dedi, onu Barsisa’ya götürün. O, okusun, üflesin, bu hastalıktan kurtulur. Onlar da başka çare bulamadılar, onun sözünü dinlediler, kızı, Barsisa’ya götürdüler.

Barsisa dua etti, şeytan da kızı bıraktı, kız iyileşti. Böylece de şeytan, padişahın bir dahaki seferde de kendi sözüne inanmasını sağlamış oldu. Kız iyileşince sevindi.

Bir zaman sonra şeytan, gene kızı çıldırttı. Hekimler yine iyileştirmede âciz kaldılar.

Şeytan aynı suretle tekrar geldi. Bunu, gene Barsisa’ya götürün; amma bu sefer geri getirmeyin, kız size, iyileştim diye haber yollayıncaya kadar yanında kalsın, dedi.

Kızı, yüz binlerce güzel kızı nasıl götürüyorlarsa, öylece götürüp Rahibin yanına bırakıp döndüler.

Kız, Rahip ve şeytan o ibâdet yurdunda kaldılar. O rahip, bilgin olsaydı, kızla yalnız olarak o ibâdet yurdunda kalmaya razı olmazdı.

Esenlik ona, Peygamber(sallallâhü aleyhi ve sellem) dedi ki: “Bir kadın, bir konakta bir erkekle beraber kaldı mı, üçüncüleri şeytandır, onların.” Bir kadın, bir yerde bir erkekle beraber kalınca şeytan, onların aracısı olur.

Hasılı uzun bir zaman, kız, zahit rahibin yanında kaldı. Otur kalk derken Rahip Barsisa, göz ucuyla da olsa kızı süzdü ve iyice gönül kaptırdı. Gönül kaptırılmayacak da bir dilber değildi padişahın kızı.

Nihayet bir gün, kızla buluştu ve kız hamile kaldı.

Rahip kara kara düşünmeye başladı.

Bu sefer şeytan, bir insan şekline bürünüp Rahip Barsisa’nın yanına geldi. Onu düşünür buldu. Neden düşüncelisin, dedi. Barsisa, hikâyeyi anlattı. Kız, gebe kaldı dedi.

Şeytan:

-Kızı öldürmekten başka çare yok, dedi. Öldürür, sonra, öldü gömdüm, dersin.

Barsisa, geceler boyu düşündü, başka bir çare bulamadı. Onun dediğini yaptı.

Diğer yanda lain şeytan, gene insan şeklinde padişaha geldi.

Kız iyileşti, gidip getirin, dedi.

Padişahla perdeciler gidip kızı istediler. Rahip Barsisa:

-Kız öldü, gömdüm dedi. İnanıp geri dönüp yasını tutmaya koyuldular.

Şeytan, bu sefer başka bir şekle girip, padişahın yanma gitti.

-Kız nerede, dedi. Padişah:

-Rahip Barsisa’nın yanına götürdük, orada öldü, dedi.

Şeytan:

-Kim söyledi, diye sordu.

Padişah:

-Barsisa söyledi, deyince Şeytan:

-Yalan söylüyor, dedi. Rahip kızınla buluştu, kız gebe kaldı, sonra kızı öldürdü, falan yere gömdü. İnanmıyorsan orayı kazdır, görürsünüz, dedi.

Padişah, tam yedi kez yerinden kalktı, bir başka yere oturdu, sonra gene yerine geldi. Şaşkına döndü, hâli değişti, kafası ateşlendi, kızdı.

Sonra bir toplulukla atına binip Barsisa’nın ibâdet yurduna vardı. İçeri girip:

-Kız nerde, diye sordu.

-Rahip Barsisa:

-Öldü, gömdüm deyince, peki dedi, bize neye haber vermedin? dedi.

Barsisa:

-Evrad-ı ezkar ile meşguldüm, evradımdan kalırım diye korktum, dedi.

Padişah:

-Bu sözün aksi çıkarsa ne yapayım dedi.

Bu söz üzerine Barsisa kızdı, ileri geri söylenmeye durdu.

Padişah, Şeytanın bildirdiği yeri kazdırdı. Kızı çıkardılar, kız öldürülmüştü.

Barsisa’nın ellerini bağladılar, terlemeye başladı. Halk toplandı.

Barsisa, kendi kendine, ey kutsuz nefis diyordu. Duan kabul oluyor diye seviniyordun. Halkın gönlüne, gözüne üstün, büyük görünüyorsun diye seviniyordun.

Halk seni beğeniyor, övüyor diye gururlanıyordun.

Halkın inancı azalır diye de korkuyordun değil mi?

Gerçekte bu düşüncelerden hepsi de yılandı, akrepti; evet, halkın beğenişi, zehirlerle dolu bir yılandı diyor, içten içe ah ediyordu; ama  artık faydası yoktu.

Onu yüce bir darağacının dibine getirdiler.

Merdiven dayayıp boynuna ipi taktılar.

O anda şeytan, bir insan şekline girip kendisini tekrar gösterdi. Bunların hepsini de ben yaptım sana; hâlâ da gücüm var, çaren benim elimde, bana secde et, seni kurtarayım dedi.

Barsisa buna ümitlendi ve şeytana:

-Nasıl secde edeyim, boynumda ip var. dedi.

Şeytan, secde niyetiyle başınla işaret et, akıllıya işaret de yeter dedi.

Barsisa, can korkusuyla, secde etmeye niyetlendi; can tatlıdır ya, fakat başını eğince ip, boynunu daha da sıktı. Nefesi kesildi.

Ve şeytana secde ederek öldü.

Şeytan uzaklaşırken, “Ben senden tamamıyla uzağım” dedi.

Şanı ululandıkça ululansın, Tanrı buyurur ki: Ey insanlar, ey inananlar, sizi kötü bir dost, tutar da kötülüğe çağırırsa, bu iş, sizin faydanızadır derse, kötü dostlar sana, sen yaşarken de bizimsin, öldükten sonra da; biz de seniniz diye vaadde bulunursa ona inanmayın; onlar, bu düzenle kendileri gibi sizi de bozmak, bozguna uğratmak, kötülemek, kötülüğe çekmek isterler. Sizi pis bir hale getirdiler mi, ne dostunuz kalır artık, ne eşiniz. Sizden bezerler.

Anlattığımız o şeytan gibi ki onun derdine ortak oldu, ona dostluk gösterdi, sonunda onu tuzağa düşürünce, ondan bezdi gitti.

(Mevlana Celaleddin, Mecalis-i Seb’a, , çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1965)

 

Filmin Metni

Marko, nerede şu kulübe Tanrı aşkına?

Tanrı bilir!

 Galiba buralarda bir yerde. Galiba kaybolduk. Duydunuz mu kardeşlerim!

Kurtlar!

Ne yapacağız?

 Şu ağaca tırmanıp sabaha kadar yıldızları sayacağız. Yapmamız gereken budur. Hayır olmaz, kulübeyi bulmalıyız. Burada bir yerde olmalı. Kurtuldunuz kardeşlerim!

  Sizi ezip geçebilirdi!

  Ne?

 Atlar. Atlar ve araba. Ne diyorsun yahu?

 Ne atı, ne arabası?

 Şimdi buradan geçti.  Sizi ezecek sandım. Toma, içki mi içtin sen?

 Hayır. İyi akşamlar iyi insanlar. Kimse yok mu?

 Kimsin?

 Gezginiz anacığım. Kasaba panayırından geliyoruz. Geç oldu ve bize kalacak bir yer lazım.

 – Ne iş yapıyorsunuz?

 – Öğrenciyiz, rahip olacağız. Olmaz. Size verecek yerim yok. Gidin!

  Yapma böyle anacığım. Bak, gece çöküyor.

 – Kurtlara yem mi olalım istiyorsun?

 – Ben ne yapayım?

 Din adamıysanız neden dolaşıyorsunuz?

 Dua etsenize. Yapma böyle, insanız sonuçta. Dışarıda yatırma bizi. Gelin ama ayrı ayrı yatırırım sizi. Beraber çok tehlikelisiniz. Siz ikiniz evde. Sen orada yatacaksın. Ana, biraz ayıp olacak ama dünden beri tek lokma yemedik. Şuna bak hele. Evime alıyorum, oldu olacak orospu da getireyim size!

  – Ücretini sabah öderiz.

 – Kalsın. Yiyecek bir şey yok. Ne oldu ana?

 Ne istiyorsun?

 Onun için mi?

 Lütfen yapma, bunun için çok yaşlısın  Bak nine, hayatta olmaz!

  Göklerdeki Babamız, adın kutsal kılınsın.  Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin istediğin olsun. Bugün bize rızkımızı ver, Günahlarımızı bağışla başkalarının bize yaptıklarını bağışladığımız gibi baştan çıkarılmamıza izin verme, kötülüklerden koru bizi. Yüce Tanrım.  Toma hanginiz?

 – Benim.

 – Müdür seni istiyor.

 – Doğru mu duyduklarımız Toma?

 – Hayır. Doğru değil. Nineyi becerip bırakmışsın.  Harikaymışsın. Bize kahvaltı bile hazırladı. Otur. Yolculuk için hazırlan. Efendi Zupanski seni çağırdı. Kızı ölüyormuş. Kızın dileği öldükten sonra duasını senin okumanmış.

Neden ben?

 Bilmiyorum. Efendi seni istiyor. Affedin beni peder ama oraya gidemem. Sen ne diyorsun?

 Bak evlat, Efendi Zupanski’nin kim olduğunu biliyorsun. O olmasaydı ne kilise ne de okul olurdu. Sende öğrenci değil domuz çobanı olurdun. Buna sen karar veremezsin. Git ve hazırlan. Dikkatli ol. İşi mahvedersen okuldan atılırsın.

 – Merhaba peder.

 – Merhaba kardeşlerim. Doros, Spira, ona göz kulak olun. Biraz kısıtlanmak ona iyi gelecektir. Güzel araba.

Atlar da güzel  Taş veya çivi taşımak için kaç ata ihtiyacımız olur?

 – Rahip mi olacaksın?

 – Evet. Söyle bakalım, okulda ne öğreniyorsun?

 Rahiplerin kilisede okuduklarını mı, yoksa daha fazlası var mı?

 Boş ver Spira. Üzerimize vazife değil. Onların kitabında yazanlarını bilmek istiyorum. Bizim dua kitaplarımızın tam tersidir belki. Şarap güzelmiş. Teşekkür ederim kardeşlerim ancak beni bıraksanız diyorum. Benden ne istiyorsunuz?

 Hasta hanım için gerçek bir rahip bulsanız daha iyi olmaz mı?

 Orada çok beyefendi olacak. Benim gibi bir zavallı onların arasında ne yapacak?

 Otur, nereye gidiyorsun?

 Otur ve bana İncil’den bahset. Bir zamanlar ben de rahip olmak istedim.

Bırakın gideyim kardeşler. Hiç bir şey bilmem ben. Tek dua bile bilmem ben. Senden bir bok olmaz rahip efendi. Belki de onu salıvermeliyiz.

Neden olmasın ama önce hepsini içmesi gerek. Hadi git.

Ne bekliyorsun. Özgürsün. Kalk bakalım rahip. Hadi. Derdin ne senin Nikita?

 Burada senin işin yok. Katarina  Sevgili kızım  Merhametsiz kader seni gencecik halinle annenin yanına karanlıklara sürükledi ve zavallı baban sonsuz mateme boğuldu  Katarina.  Toma sen misin?

 Baban kim?

 Bilmiyorum. Nasıl yani?

 Onu hatırlamıyorum. Ben çocukken öldü. Peki ya annen?

 Onu da hatırlamıyorum. Beni doğururken ölmüş. Kızımı nereden tanıyorsun?

 Tanımıyorum efendim. Onu hiç görmedim. O senin nereden tanıyor peki?

 Ben de merak ediyorum. Kusura bakmayın ama bir hata olmalı. Beni tanımasına imkan yok.

Madem öyle dua için neden seni istedi. Belki de yalan söylüyorsun. Yalanım varsa öleyim.

Biriciğim bir kaç dakika daha yaşasaydı her şeyi anlardık.

Onu öldüren şeytanın kim olduğunu da. Gün yüzü görmesin. Doğduğu güne lanet olsun ondan geriye akbabalar için leş bile kalmasın. Sen, iyi insan  Belli ki ruhani dünya konusunda meşhur birisin .belki de zavallı çocuğum bunu duymuştur.

Ben mi?

 Tanrı affetsin.

Tam tersine efendim. Benden kötüsü yoktur.

Affedin ancak geçen gün bir kızla beraberdim ve Kızımın tüm dileklerini yerine getireceğim Seni seçmesinin bir nedeni olmalı. Onun için üç gece dua okuyacaksın. Merak etme karşılığını alacaksın. Yaptığına değsin yoksa seni deri pantolon bile kurtaramaz!

  Git şimdi. Yemeğini ye ve yat. Bu gece çalışacaksın. Hadi. Ne güzel bir yer. Yaşamak, balık tutmak, avlanmak için  Çekmeye devam rahip!

  Ormanda ördek bile var diyorsun yani  Çek!

  Nikita’yla tanıştın mı?

 Köpekleri eğitir. Ne eğitir ama.. Pek bir şeyi kalmadı. Şunun haline bir bak  Eskiden her bir köpeğin ruhunu bilirdi kardeşininkini bildiği gibi. At üstünde tavşan avına çıktığında Onun mu yoksa köpeklerin mi hangisi daha hızlı bilemezdin?

 Gurur duyulacak işte öyle bir adamdı. Başına o olay gelene kadar  Ne oldu ki?

 Söylerim ama kimseye söylemeyeceksin. Tek kelime etme. Hadi. Sakin ol. İşte böyle. Koşun. Brzonja Çok mu çalışıyorsun Nikita?

 Ben mi?

 Hanımefendi  Oyun oynamak ister misin Nikita?

 Sen ve ben oyun oynayacağız ama kimsenin bilmemeli ve görmemeli. Pantolonunu çıkar Nikita. Çıkar hadi. Niçin utanıyorsun?

 Güzel. Uzan şimdi. Güzel. Üzerine ayağımı koyabilir miyim Nikita?

 Evet. Evet hanımefendi. İyi misin Nikita?

 Evet. Diğer ayağımı da koyabilir miyim Nikita?

 Evet, evet. İyi gidiyorsun Nikita. İyi olmana sevindim. Onunla oyun oynadı. Artık ondan geriye kalanı sadece şeytan bilir. Ne halde olduğunu görüyorsun. Eskiden köpek eğitmeniydi. Geride hiç bir şey kalmadı. Kalk bakalım rahip Zamanı geldi.

 – Derdin ne senin?

 – Benim mi?

 Hiç bir şey.

 – Korktun mu yoksa?

 – Ben mi?

 Korkma. Burası kutsal bir yer. Yalnızca bakirelerin gömüldüğü yer. Görevini yap. İyi geceler.

 – Günaydın peder.

 – Günaydın. Kahvaltıya gidelim. Şu kadın kim?

 Kadın değil. Hanımefendi diyeceksin. Merhum hanımefendimiz. Hepimizin annesi gibiydi. Pekâlâ peder kilisede dün gece nasıl geçti?

 Neden sordunuz?

 Hiç, öylesine. Geceleyin insana pek çok şey görünür. Millet birinin cadı olup olmadığını anlamının yolu var mı?

 Hayır yok. Hiç bir mezmurda bir yol olduğu yazılmamış.

Hayır, anlayabilirsin. Anlaşılmaz deme. Her cadının kuyruğu vardır ve eteğinin altından hissedebilirsin. Yaşlanan her kadın cadılaşır!

  Sana ne demeli?

 Yaşlı domuz!

  Kaldır eteğini de kuyruğunu görelim. Yeter millet!

  Zavallı kadın daha gömülmedi bile. Cadılardan bahsetmemelisiniz. Neden etmeyelim?

 Sana kendi gözlerimle gördüğüm şeyleri anlatayım. Hadi, durma. Konuş. Söyle hadi. Madem istediniz, tamam. Geçen yıl Paskalyadan önce bir Cumartesi günüydü. Hıristiyanları kiliseye gittiği bir zamandı. Efendi bağırdı. Spira, sağır mısın?

 Kilimi getir. Kiliseye armağan edeceğiz. Katarina, biriciğim çabuk ol. Bugün bayram. Geç kalacağız. Spira, yine sarhoşsun!

  Değilim hanımefendi. Neden yalan söylüyorsun?

 Ben mi?

 Tek yudum içmedim. Arabanın haline bak. Domuz mu binecek yoksa insan mı?

 Hanımefendi. İçersen gözüme gözükme. Kovarım seni. Senin gibi hizmetli istemem. Baba Giremem. Boğuluyorum  Hayır!

  Millet yardım edin!

  Hayır!

  Onun  Hayır!

  Çekilin!

  Bu masallardan sıkılmadın mı?

 Devam et. Çok fazla uydurma hikâye var ama hepsini gözlerimle gördüm tıpkı seni şu anda gördüğüm gibi. Soylu veya değil, cadı cadıdır. Soracak olursan bana bile bindi.

Peki sen Doros, neden sessizsin?

 Söyleyecek sözün yok mu?

 Var ama söylemesem daha iyi. Kendi babasına bile bindi. Bazen de babası ona binerdi.

Öyle deme. Kadın öldü ve arkasından söylediklerimiz doğru.

Ama efendinin durumu farklı. Kilise yaptırdı günaha girme. Doğruyu söylemek günah mı?

 Hayır, hayır!

  Öyleyse niçin susalım?

 Kilise yaptırdı ama o yaşlı cadı öldükten sonra kızıyla ilişkiye girdiği karısı için.. Ruhu öteki dünyada huzura eremiyor kırlarda ve kulübelerde dolaşıp kurt gibi uluyor. Geceleyin dolunayda ödeşmek, intikamını almak için celladını bekliyor

Nereye gidiyorsun?

 Ben  Şey yapmalıyım  Git. Bizi fazla bekletme. Oraya ditme. Derindir!

  Kalk evlat. Zamanı geldi. Hadi. Bütün gece dua mı okursun yoksa arada bir uyur musun?

 Biraz dinlenmen gerekir. Korkmuyor musun?

 İlk sefer korkutucu olur sonra alışırsın. Ne oldu sana?

 Saçların beyazlamış!

  Resmi bitirmek istiyorum efendim. Pek bir şey kalmadı. Bir kaç detay dışında. Çizme. Öldükten sonra nasıl çizebiliyorsun?

 Hafızamla efendim. Tam ölüm anında göründüğü gibi yani. Öyle olsun istiyorum. Yaparsan sana daha çok para veririm. Bitmemiş bir resim için o kadar çok para alamam. Bitmemiş olarak kalsın. Nasılsa yaşadığım sürece benden başkası bakmayacak. Şuna ne dersin?

  Kimse onun resmini yaptığını bilmeyecek ve nasıl çizdiğini de. Bu yüzden iki kat para vereceğim. Nasıl isterseniz efendim. Teşekkür ederim!

  Ne oldu Toma, her şey yolunda mı?

 Evet efendim. Hayır demek istiyorum!

  Ne oldu?

 İki gecedir kızınız için dua ediyorum. Beni çok korkutuyor, hiç bir dua yardım edemez. Kızım mı?

 Delisin sen. Kızım bir aziz, Tanrının meleğidir.

Öyle diyorsanız öyledir. Tanrı yardımcım olsun daha fazla devam edemeyeceğim.

Neden?

 Bir gece kaldı. Yapamam efendim. Seni ödüllendiririm demiştim. Minnettarım ama daha fazla dua okuyamam. Bak evlat. Bu hiç hoşuma gitmedi. Rahiplere böyle davranamazsın ama ben yapacağımı biliyorum. Önce kırbaç sonra yaranın üstüne konyak sonra yine kırbaç. Git ve işini yap!

  Efendim bir şey söyleyebilir miyim?

 Söyle evlat. Dayanamıyorum artık. Onun ölümünden ben sorumluyum. Babasına söylemeniz için size yalvarıyorum. Neden sen söylemiyorsun?

 Yapamam. Bana inanmaz. Bana da inanmaz. Belki sen de kendine inanmamalısın. Çek bir yudum. Düzelirsin. Cadıların doğaüstü güçlerle başkalarının şekline girebildiğini biliyor muydun?

 Siz rahipler belli ki hiç bir şey bilmiyorsunuz. Bunu aşçılar bile bilir. Öyle mi Lenka?

 İkiniz de susun. Bütün gün çene çalıyorsunuz. Konuş Lenka, durma. Hayır. Benimle sonra alay edersiniz. Saçma diyebilirsin. Yalnızca gerçeği söylüyorum, doğruyu. Yine mi röntgen Nikita?

 Utanmalısın. Defol yaratık!

  Hadi, hadi. Güzel. Koşun hadi, güzel. Nerelerdesin kız. Bunu sana kim yaptı?

 Herifin biriyle vaktini mi harcıyorsun?

 Saklama benden. Çünkü ben her şeyi bilirim. Gitme, kal ve yardım et. Kendini erkeklere teslim etmen iyi değildir. Erkekler için değmez. Akıllarında sadece bir tek şey vardır. Atlara benzerler. Hatta onlardan daha beterdir. Onlara at demek atlara hakaret olur. Çok güzelsin. Erkekleri tercih etmen ne yazık. Yapma bunu Lenka. Seni kirletmelerine izin verme. Çok işim var hanımım. Bunları düşünecek vaktim yok. Yalan söyleme. Biri olduğunu biliyorum. Belki de yaramaz Nikita’dır.

Söyle orospu!

  O değil mi?

 Onunla aramda bir şey yok. Yok!

  Erkekleri düşünmem. Hoşlarına giden şeylerle yaşamak zorundayız. Neden yaşayalım Lenka?

 Ölmek daha iyi değil mi?

 Hepimiz öleceğiz. Er ya da geç. Hayır öyle değil. Kutudaki bir lale gibi ölmek  Gerçek ölüm bu mudur?

 Nasıl ve ne zaman öleceğimizi bilmeliyiz. Neden böyle konuşuyorsunuz?

 Genç, güzel ve zenginsiniz. Tanrı size her şeyi vermiş.

Tanrıdan geldiğini nereden biliyorsun ya şeytandan geliyorsa?

 Birlikte ölelim Lenka. Beni seviyor musun?

 Sarıl bana. Benimle birlikte öleceğini söyle. Orada ne işin vardı?

 Ben Hizmet ediyordum.

Yalan söylüyorsun orospu!

  Orada ne yaptığını biliyorum. Defol!

  Bir daha burada görmeyeyim. Defol!

  Delisin sen. İkimizi de yakacaksın!

  Git buradan, git. Sadece birazcık dokunmak istiyorum. Burada mı?

 Burada mı, deli adam, yakarlar bizi!

  Sen, sen  Yeter Nikita.

Yeter artık.

Git lütfen.

Nikita git, git lütfen.

Pekâlâ  Gidiyorum. Bu gece bana gel. Bekleyeceğim. Neden sessizsin?

 Uyumadın değil mi?

 Uyutmam seni!

  Kurtlar!

  Kurtlar değil. Bu vakitler başka biri ulur!

  Sen!

  Ölmüş evladımı lekeledin!

  Götürün şunu!

  Götürün!

  Götürün şunu!

  Götürün!

  Ellerinden öperim. Biz yine geldik. Bizi hatırlamadın mı?

 Şeytan hatırlar!

  Ne iş yaparsınız?

 Öğrenciyiz ana. Akşama kaldık. Burada kalmak isteriz. Ona ne oldu?

 Hiç anacığım, sarhoş biraz. Evimde ayyaş istemem. Sarhoş değil, biraz yorgun. Pekâlâ, gelin içeri. Ayrı ayrı yatacaksınız ama. Nasıl istersen ana. Onu eve sokun. Dışarısı soğuk. Meraklanma ana burada daha rahat eder. Bağışla ana ama biraz konyak var mı?

 İçince uyumak daha kolay

Birazını arkadaşınıza bırakın. Bırak uyusun ana. Bırak uyusun. Neden uyandırıyorsun?

 Yeter artık. Sen eve sen de şuraya. Hadi!

  Uyuyordun. Uyu, uyu. Ne oldu ana?

 Bir şey mi istedin?

 Lütfen yapma, ninem yaşındasın

ÖLÜNÜN ODASI


Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…

Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm

Necip Fazıl Kısakürek