OS1 Mİ DAHA TATLI YOKSA SEKS Mİ?


M. Serdar Kuzuloğlu/
İnternet Ekipler Amiri

Başlığa vurulup okumaya başladıysanız dahi hayal kırıklığı yaşamayacaksınız. Sabırla satırlarda gezinmeye başlayalım (bu işler daha çok sabır işi malum).

1992 yılının büyük bir bölümünü yine büyük bir tesadüf eseri Japonya’da geçirdim. Dolayısıyla Japon kültürüne ve o insanlara ait her şeye ayrı bir ilgim var. Youtube’da ‘No Sex Please, We’re Japanese’ başlıklı bir BBC belgeseli görünce anında izlemeye başladım. (Belgeselin başlığını ‘Lütfen seks demeyin, biz Japonuz’ diye çevirsek kimse darılmaz sanırım).

Bir şey izlerken mutlaka not alma gibi sıkıntılı bir takıntım var. Bu belgeselde de duramadım. Sonra bu hafta denk geldiğim birkaç başka ayrıntıyla harmanlayıp buraya yazmaya karar verdim. Konumuz: insanların diğer insan ve makinelerle ilişkileri.

Siri, Siri söyle bana; var mı benden güzeli?

Romantik filmlerden nefret etsem de konusu yüzünden uzun zamandır merakla beklediğim Her filmini torrent sitelerine düştüğü an büyük bir iştahla (defalarca) izledim (bu hafta vizyona da girmiş meğer). Konuyla ilgili notlarıma epey ek çıkarttı.

Film, eli kalem tutmayanlar için afilli cümlelerle dolu kişiye özel mektuplar satın alınan web sitesinde çalışan bir yazarın hayatını işliyor. Mutlu giden ilişkisi bitince düştüğü boşlukta depresyona doğru ilerlerken OS1 adlı yapay zeka kullanan işletim sistemiyle tanışıyor. (IBM’in o efsane işletim sistemini hatırlamamı sağladığı için de ayrıca teşekkürler).

Theodore’un Samantha ile tanışma anı.

Kahramanımız (filmdeki ismiyle Theodore) eve döndüğünde bilgisayar ve telefonuna OS1′i yükler. Bir anda karşısına gerçek insan gibi konuşan, espriler yapan, düşünen, karakteri oluşan bir ‘varlık’ ortaya çıkar (kendisine Samantha ismini seçmiştir). Uyum sağlaması zor olmaz zira zaten bütün hayatını bilgisayar ve cep telefonu ekranından yürütmektedir. Arkadaşlarıyla oradan yazışıp konuşmakta, her konuda bilgiyi oradan almaktadır.

Aralarında tutkulu bir aşk başlar. Bence bu aşkta Samantha karakterini Scarlett Johansson‘ın seslendirmesinin payını ihmal etmeleyim ;) Sesi direnilecek türden değil kesinlikle. İzleyince anlayacaksınız.

Aynen bizler gibi.

(Son izleyişimde Twitter’a not düşerken gelen garip cevapları anlamamıştım. Meğer Türkçe okuyunca filmin ismi 31 tarzı bir telafuza sahipmiş. Başlığıma da ilham veren bu kinayeyi ‘manidar’ deyip kapatayım).

OS1 kısa sürede Theodore’un hayatındaki önemli bir yer kaplar. Elektronik mesajlarını düzenler, gereksizleri siler, randevularını hatırlatır, mesajlarlında yardımcı olur… Fakat bir şey daha olur. Aralarında bir elektriklenme başlar! Aynen telefonda ya da internette arkadaş olduklarımız gibi.

Sahi; internette yazıştığınız iş arkadaşınız ya da flörtünüzün gerçekten insan olduğundan nasıl emin olabilirsiniz ki?. İkisi de etten ibaret olsa da eşlerimizle eskaloplar birbirinden farklı, değil mi? Elektronik aşkların da öyle olduğu umuduna tutunalım şimdilik o zaman.

Her ne kadar Theodore ve Samantha’nın aşkı insan ve yapay zeka arasında geçiyor olsa da klasik beşeri dertlerden kendini sıyıramaz. Ama hepsine bir şekilde -cidden ilginç- çözümler bulurlar.

Sürprizi bozmamak adına gerisini yazmayayım. Ama yapay zeka, transhümanizm, insan ve makina ilişkisine meraklıysanız bu filmi mutlaka izleyin derim.

Böylece burada okurken size garip, tuhaf gelen bu durumun aslında ne kadar olası ve mümkün olduğunu da göreceksiniz eminim.

Kameralarımızı Japonya’ya çeviriyoruz

İşte bugün denk geldiğim BBC belgeseli de tamamlayıcı unsurlara sahipti. Tamamını aşağıdan izleyebilirsiniz (1 saat):

En önemli kısımları özetlemeye çalışayım (hatırlatayım: daha geniş özeti yazının girişinde verdiğim linkte).

  • Dünyanın en büyük 3. ekonomisi Japonya 7 trilyon dolar borçla ayakta (başka bir deyişle durumu Yunanistan’dan beter).
  • Ekonomisini ayakta tutabilmek (yani emeklilerin maliyetini çıkartacak yeni çalışanlara sahip olmak) için her Japon kadının en az 2 çocuk sahibi olması gerekiyor. Şu anki oran 1,3 ve yükselmek yerine düşüyor.
  • Böyle giderse 50 yıl sonra Japonya nüfusunun üçte biri -ölerek- yok olacak.
  • Japonya en uzun ömre sahip ülkelerden. Kadınlar ortalama 88 yıl yaşıyor (Türkiye’de 78).
  • Birçok şehir ve kasabada doğum olmadığından hastanelerdeki yeni doğan üniteleri ve ilkokullar kapatılmış.
  • Ülke çapında yaşlılar için satılan alt bezleri bebekler için satılanlardan fazla.
  • Nüfusunun üçte biri 65 yaş ve üstü.
  • Hapishanelerdeki mahkumların dahi büyük bölümü 65 yaş üstünde. 84 yaşında mahkum dahi var. Her detayı yaşlılara için özel tasarlanmış bu yapılar daha çok huzurevini andırıyor. Çoğu buradaki şartlardan o kadar memnun ki tahliye sonrasında ortalama 5 yıl içinde geri dönüyorlar.

Sen benim çukulata sevgilim

Peki neden Japonya’da nüfus yerinde sayıyor? En kaba şekliyle açıklayayım: Japon erkekleri sekse pek meraklı değil. Tahrik olmuyorlar, cinsel ilişki kurmak istemiyorlar (Japonya’da erkeklerin libido yükseltme adına neler yaptığına dair anılarımı başka bir yazıda paylaşmak istiyorum).

Belgeselin benim için en ilgi çekici ayrıntısı erkeklerin gerçek kadınlar yerine sanal (elektronik) kadınlarla ilişkiyi tercih etmesiydi. En çok tercih edilen başlık Nintendo Gameboy platformundaki Love+ oyunuymuş (denemek için Gameboy’u çekmeceden çıkarttım ama -neyse ki- oyun sadece Japonca olarak varmış).

Flört oyunu Love+’ta karakterleriniz bu çizimlerle ‘can buluyor’.

Belgeselde 39 yaşında ve evli (ve oyunda kendini 17 yaşında gösteren) bir Love+ bağımlısına seçme fırsatı olsa oyundaki eşini mi gerçek hayattaki eşini mi seçeceğini soruluyor. Cevap vermekte oldukça zorlanıyor. Oyunda kendini 15 yaşında gösteren 37 yaşındaki bir diğer kişiyse Love+ içindeki ilişkisini gerçek karısından sakladığını itiraf ediyor!

İnsanların cansız varlıklarla ilişkisine dair daha hayret verici bir belgesel gözlemimi ayrıca aktarmıştım. Bir ara ona da mutlaka bakın derim ;)

Yani yukarıda değindiğim Her filmi farkında olmasak dahi dünyanın bir tarafında, milyonlarca insan için gerçeğin ta kendisi.

Bunları yazarken aklıma Japonya’daki sevgilim Mayumi geldi.

Acaba ne düşünüyor beni mi? Yoksa  ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut, insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu?

Ona bir dost tavsiyesine uyup aldığım ve bu hafta bitirdiğim kitabı okumak isterdim. Ateşi yersiz, destursuz harlanmış erkeğin de en az közü sönmüş hemcinsi kadar beter olduğunu anlardı belki de.

Erşim:
http://www.mserdark.com/os1-mi-daha-tatli-yoksa-seks-mi/

‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI


440px-Franz_von_Stuck_003
Ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein ve eseri olan ‘Stranger İn Strangerland’ [Yaban Diyarlardaki Yabancı], Türkiye okur kitlesi arasında için çok bilindik bir isim değildir.

Ülkemizde epey geç yayınlanan ‘Stranger in Strangerland’ (Yaban Diyarlardaki Yabancı/Garib) ile gündeme düşen olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907′de Butler, Missouri’de dünyaya geldi. Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

İlk bilimkurgu öyküsü ‘Lifelin’ 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayımlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrılan yazar yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi. Savaş sonrası 1947′de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eserler verdi. Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan ‘Puppet Masters’ soğuk savaşın ayak seslerinin hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı.

Heinlein’in eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle ‘Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan delil olabilir. 

Eserlerin militarizme rastlanır olması, orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüş olmasındandır. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilir. Unutmayalım ki, Almanya yükselirken A.B.D. 1929′daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur. Üzeri örtülmüş ve ilgisizliğe terk edilmiştir.

Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda 7 milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmış olması önemlidir.

Heinlein Karısı Virginia, diyor ki, Robert 1948 yılında, Marslılar tarafından yükseltilmiş bir insan kavramı ilginç bir hikâye olacağını düşündük. Heinlein bazı notlar aldı ve onları saklayabildi. 1961 yılında nihayet yayınlandığı zaman, yeni bir Hugo Ödülü kazandıysa da sansürlenen kısımları oldu. (1988 yılında Heinlein ölümünden sonra, Virginia 1991 yılında yayınlanan orijinal kısaltılmamış versiyonunu çıkardı.) Heinlein ölümünden Karısı Virginia’nın kitap için yazdığı önsözde şu hususları dile getiriyor.

Bu kitabın Yaban Diyarlardaki Yabancı’nm ilk baskısından daha kaim olduğunu ve daha fazla sayfa içerdiğini düşünüyorsanız, haklısınız. Bu baskı, orijinal olandır: Robert Heinlein’in kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü hali.

Önceki baskı 160.000’den biraz fazla sözcük içeriyordu, bu baskıdaysa 220.000 civarı sözcük var. Robert’ın el yazı kopyası diyalogların miktarına göre genelde sayfa başı 250 300 kelime içeriyordu. Yani, ortalama 275 kelime olduğunu kabul edersek, el yazması da 800 sayfa olduğuna göre elimizde toplam 220.000, belki de biraz daha fazla kelime olur.

Bu kitap, basıldığı 1961 yılında bilim kurgu okuyucularına sunulandan son derece farklıdır. Editörler ilk baskıda, halkın rahatsız olabileceği bazı sahneleri kitaptan çıkarmışlardır.

Astounding Science Fiction dergisinin Kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü başlıkları öneriliyordu. Bu başlıklar arasında Robert A. Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: “Körfez.”

O editör, John W. Campbell Jr. ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949’da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya söz verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. Bu konu, ‘Zamanda Yolculuk’ adıyla anılmaya başlandı.

Robert’in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı.

Böylece birlikte bir ‘beyin fırtınası’ yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin arasında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bu fikrin bir kısa öykü için fazla kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti, birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

‘Körfez’ başlığı için başka bir öykü yazdı.

Aldığı notlar bir dosyada birkaç yıl bekledi ve sonra Robert, sonunda Yaban Diyarlardaki Yabancı olacak kitabı yazmaya başladı. Nedense, hikâye yerli yerine oturmadı ve Robert kitabı bir kenara kaldırdı. Birkaç kez elyazmasına döndü ama kitap 1960’a kadar tamamlanmadı: şu anda elinizde tuttuğunuz o versiyondur.

1960’ın koşullarında Yaban Diyarlardaki Yabancı, yayıncılarını korkutan bir kitaptı: fazlaca sıra dışıydı. Bu yüzden, olası kayıpları en aza indirmek amacıyla Robert’ten el yazmasını 150.000 kelimeye indirmesi istendi; yaklaşık 70.000 kelime kaybolacaktı. Editör, yayınlama riskini göze almadan önce başka değişiklikler de istedi.

Uzun, karmaşık bir kitabın neredeyse dörtte birini çıkarıp atmak neredeyse imkânsız bir işti. Ama birkaç ay sonunda Robert bunu başardı. Son sözcük sayısı 160.087 idi. Robert daha fazlasını çıkarmanın mümkün olmadığına inanıyordu ve kitabın bu uzunluğu kabul edildi.

Kitap, 28 yıl boyunca o şekilde basıldı.

1976’da Kongre yeni Telif Yasasını kabul etti. Buna göre, yazarın ölümü ve dul eşinin telif hakkını yenilemesi halinde tüm eski kontratlar iptal oluyordu. Robert 1988’de öldü ve ertesi yıl Yaban Diyarlardaki Yabancı’nın telif hakkının yenilenmesi zamanı geldi.

Diğer pek çok yazarın aksine Robert, orijinal daktilo kopyasını yayınlanmak üzere sunduğu haliyle arşivciliğini yapan Santa Cruz’daki Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesinde bir  dosyada saklamıştı. O kopyadan bir tane istedim ve yayınlanan versiyonla ikisini karşılaştırarak okudum. Ve kitabı kesmenin bir hata olduğu sonucuna vardım.

Böylece bu daktilo kopyasını Robert’in menajeri Eleanor Wood’a yolladım. Eleanor da iki kopyayı birlikte okuduktan sonra kararımı onayladı. Ve yayınevine haber verdikten sonra onlara yeni/eski versiyonu sundu.

Kimse kitabın bu kadar ciddi bir şekilde kesilmiş olduğunu hatırlamıyordu; yıllar içinde yayınevinin editörleri ve yetkili müdürleri değişmişti. Dolayısıyla bu versiyon, onlar için tam bir sürpriz oldu.

Orijinal versiyonun kesilmiş olandan daha iyi olduğunu onayladılar ve bu versiyonu yayınlamaya karar verdiler.

Şu anda elinizde, Robert Anson Heinlein tarafından yazıldığı haliyle orijinal Yaban Diyarlardaki Yabancı ‘yı tutmaktasınız.

Baş karakterlerin adları olay örgüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Hepsi dikkatle seçilmiştir: Jubal, Eski Ahid’de Kabirin torunu Yubal, Michael Başmelek Mikhail’dir. Diğer isimlerin anlamını bulmayı okuyucuya bırakıyorum.  -Virginia Heinlein/Carmel, Kaliforniya

‘Stranger in Strangerland’ hem okurların hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmış olması,  içerisinde daha sonraki yıllar da dinler arası diyalog ile dinlerin eleştirel konuma geleceğinin Bilim Kurgu romanında işlenmiş olmasıdır. Eleştiriler yapılırken bir kurtarıcı ve Mesihin beklentisi hissini de insana duyuruyordu. Kitabın tercümesi dahi 750 sayfayı geçince okuyana zorluk vermesi de okuyucuyu uzak tutmasına sebep oluşturmuştur.

 Kısaca bir Özet

 ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’, Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith‘in hikâyesidir.

Kahraman Valentine Michael Smith Mars’a giden ilk seferindeki astronotun oğludur. Ancak bu seferdeki mürettebat öldükten sonra yetim kalan Smith, akıl, beceri ve organları  üzerinde tam kontrole sahip Marslıların kültürüyle büyütüldü. Yaklaşık yirmi yıl sonra düzenlenen ikinci seferde ise mürettebat Smith’i bulur ve Dünya’ya getirilir.

Smith gezegenler arası seyahat yapan ve  değerli buluşların sahibi annesinin Lyle Drive’nde bulunduğu  bir partinin kaderi varisi olduğu için, varlığı siyasi piyon haline gelir.

Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetiştiğinden arz insanı kültürüne olabildiğince yabancıdır.  Dünya’nın atmosferine ve yerçekimine alışık değildir. O bir kadın görmemiştir. Bu nedenle Bethesda Hastanesi’nde sadece erkek personel tarafından tedaviye alınma zorunluluğunu doğurdu. Ancak bu hususu bir  meydan okuma ve kısıtlama olarak gören , Hemşire Gillian Boardman Smith’i görmek için korumaları geçerek Simth ile bir bardak su paylaşarak onun arzda gördüğü ilk kadın ” su kardeşi “ olur. (Havva Misali) Bu ilişki  “su kardeşliği” Mars ilkelerine göre kutsal bir ilişki olarak kabul edilmiştir.

Gillian, Smith’ le olan hadiseyi muhabiri Ben Caxton söyler, onlar Smith hakkında hükümetin yalanlarını karşı hareket etme düşüncesini doğurur. Ben, daha sonra, Gillian ile  Smith’i ikna ederek hastaneden ayrılmayı başarırlar. Ancak Dünya Hükümeti’nin emriyle hükümet ajanları tarafından saldırıya uğrarlar. Takibe alınırlar.  Gillian, aynı zamanda bir doktor ve bir avukat olan ünlü bir yazar olan Jubal Harshaw’ın  evine Smith’i taşırlar .

Smith psişik yetenekleri ve çocuksu bir saflık ile birleştiğinde insanüstü arz bilgilerini groklamaya ve anlayış göstermeye çalışır. Harshaw, Smith’e dinini anlatmaya çalıştığında, Smith sadece her şeyde  kaybolmamış organizma içeren ” groks biri ” olarak “Tanrı” kavramını anlar . O bu kötü bir çeviri olduğunu bildiği halde bu ifade ” Sen Tanrı’sın “ (Sen Tanrının Sanatısın) dır.  Bu ifade Mars kavramını ifade etmek için en uygun olandır.  Mars’ta hükümet “eskilere” ait bir gerçektir. Marslıların ruhları ölmüş, savaş, giyim ve kıskançlık gibi diğer birçok insanî kavramlar, ona yabancıdır . Bu aynı zamanda komünyon bir ruhla, sevdiklerini ve ölü bedenlerini yemek için arkadaşlar için gelenektir. Sonunda Harshaw, Smith için özgürlük ve Mars sahipliğini verilmesini hukukunu düzenler.

Smith ünlü olur ve Dünya’nın elit tarafından ağırlanır. O New Vahiy Fosterite Kilisesi, popülist dâhil olmak üzere birçok dinleri araştırır.  Onu etkileyen Fosterite Kilisesisi Kurucusu Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi.

Smith zamanla bir büyücü gibi kısa bir kariyere sahip oldu. Sonunda Smith ile Fosterite kültünün (özellikle cinsel açıdan) öğelerini Mars-kültü ile birleştirerek  “Bütün âlemlerin Kilisesi” kurar.  Batı ezoterizmin üyeleri Mars dil öğrenmek ve psikokinetik yetenekleri kazanmak için kiliseye dâhil olurlar.Ancak bu kilise sonunda Fosterites tarafından kuşatılır “küfür” binası olur. Kilise birçok siyasetçiye ve karşı çıkanlara karşı şiddet eylemi gerçekleştirmektedir. Smith ve onun takipçileri güvenliği tehlikeye girer. Smith polis tarafından tutuklanır ama,  kaçar ve onun takipçileri döner. Daha sonra Jubal devasa servet ve kilisenin mirasçısı olduğunu açıklar. O ve yeni yetenekleri ile Kilise üyeleri yeniden organize insan toplumları ve kültürleri mümkün olacaktır. Smith, Fosterites tarafından hazırlanmış bir çete tarafından vurulur. Smith,  ölüm korkusu ve sonra intihar girişiminde kurtardığı Juballe, konuşur ve ölür. Jubal Smith’in hatıraları kaybolmadan ve istekleri doğrultusunda eski koşulları yeniden yaratmak için Jubal evine döner. Bu arada Smith enkarne olarak  Fosterites kurucusu Baş Melek olarak  belirir .

ROBERT A. HEİNLEİN VE ETKİLERİ

Kitapta başlıca aşağıdaki konulara el atar.

•             50′li yılların muhafazakâr doğasını sorgular

•             evlenmeden birlikte yaşamaya

•             bireysel özgürlükler

•             barış

•             hükümetin eylemleri sorgulamak

 

Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı  olaylara sebep olur. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekân olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle -Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile bunlara hâlâ karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

Valentine Michael Smith, romanda, bazen Adem aleyhisselâm, İsa aleyhisselâm, Mesih, görünümlerine  girerken, bazen de bütün dünya dinlerini birleştirmek için geri dönmüş bir peygamber ve mesih olduğu  görülmesi; kitaptaki dine karşı eleştiriler dinsizliğin propagandası haline döndüğünden Hıristiyan dünyada yasaklanmaya ve sansürlenmesine neden olmuştur. İslam dünyası Dr Mahmud ile eleştirilmiştir. (Bizim dünyada zaten kimseler pek bilmiyor) Daha sonraki bölümlerde Hz İsa yı çağrıştıracak ögeler taşıyınca kutsal kitap özelliğine bürünmesini sağlar. Bu şekilde Marstan Gelen Adam, tanrılaşmış kişiliğe bürünmüş vasfıyla dünyaya yeni düzen getirmek isteyenlere ilham kaynağı olmuştur. Yine  Hz. İsâ aleyhisselâm gibi Smith öldürülür. Enkarne olur.

Oberon Zell-Ravenheart tarafından oluşturulan “Dünyalar Kilisesi” ve inanışın temelleri Robert A. Heinlein’in yazdığı “Stranger in a Strange Land” adlı romandan ve Yunan Mitolojisi, paganizm ve şamanizmden  esinlenerek oluştu. Oberon Zell-Ravenheart sadece kilise kurmakla kalmadı, ayrıca insanların birbirlerini iyileştirmeleri için “Grey School of Wizardry” adında bir büyücülük okulu da açtı. Oberon ve karısı Morning Glory Zell-Ravenheart tarafından yönetilen kilisenin amaçları arasında, Yunan tanrıçası Gaia’yı uyandırmak da vardır.

Yine Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyarlardaki Yabancıromanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Kaynak:

Robert A. Heinlein, ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’ Orijinal Adı : Stranger in a Strange Land İngilizce Aslından çeviren : Kağan Çam,  Yayına Hazırlayan : Ferhan Ertürk, Artemis Yayınları, 1. Basım : Aralık 2003, İstanbul

Heinlein, Robert A. Stranger in a Strange Land. 1961. NY: Ace Books, 1987.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaban_Diyarlardaki_Yabanc%C4%B1

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land_%28disambiguation%29

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2493

http://en.wikiquote.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.shmoop.com/stranger-strange-land/

http://www.sparknotes.com/lit/strangeland/

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/01/10/charles-manson-bir-seri-katilin-hikayesi/

KİTAPTAN ALINTILAR “Türkçe Çeviri”

Smith bir insan değil. Bir insanın genlerine ve soyuna sahip ama insan değil. İnsandan daha çok bir Marslı o. Biz gidene kadar asla bir insan görmemişti. Bir Marslı gibi düşünüyor, bir Marslı gibi hissediyor. Bizimle hiçbir ortak noktası olmayan bir ırk tarafından yetiştirildi. Yahu, cinsellik bile yok onlarda. Smith daha önce hiç kadın görmedi ve emirlerime uyulduysa hâlâ da görmemiştir. İnsan soyundan gelme ama çevresi ve yetiştirilişiyle bir Marslı.

Şimdi, eğer onu çıldırtmak ve meşhur ‘bilimsel hâzinenizi’ ziyan etmek istiyorsanız, kaim kafalı profesörlerinizi çağırın da onu didik didik etsinler. Ona iyileşip güçlenmesi ve bu dünya denen tımarhaneye alışması için hiçbir şans vermeyin. Devam edin, limon gibi sıkın onu. Benden günah gitti; işimi yaptım!”

Sessizlik Genel Sekreter Douglas’ın bizzat kendisi tarafından sakince bozuldu. “İşinizi çok da iyi yaptınız, Kaptan. Önerileriniz dikkate alınacaktır ve alelacele bir şeyler yapmayacağımıza emin olun. Eğer bu Smith denen adamın ya da Mars’tan Gelen Adam’ın uyum sağlamak için birkaç güne ihtiyacı varsa, eminim ki bilim biraz bekleyebilir, bu yüzden, sakin ol, Pete. Tartışmanın bu kısmını kapatalım beyler ve diğer konulara geçelim. Kaptan Van Tromp yorgun.” Sh: 16

“‘Kesinlikle Kadın Yok’ emri de ne demek oluyor? Bu adam bir çeşit seks manyağı mı?”

“Bildiğim kadarıyla değil. Tek bildiğim onu buraya Champion’dan (Uzay Gemisi) getirdikleri ve kesin bir sessizlik içinde olması gerektiği.

“‘Champion mu?’” dedi ilk piyade. “Tabii! Şimdi anlaşılıyor.

“Ne anlaşılıyor?”

“Sebebi var. Aylardır hiç kadınla beraber olmadı, hiç kadın görmedi, hiçbir kadına dokunmadı. Ve hasta. Anlıyor musunuz? Eğer bir kadınla olursa kendisini öldürür diye korkuyorlar.” Göz kırptı ve dumanı üfledi. “Benzer durumda olsaydım ben kesin kendimi öldürürdüm. Etrafında hiç piliç istememelerine şaşmıyorum.” Sh: 21

Hemşire Jill sütunun Ben’in kendi sendikaya bağlı makalesi olduğunu gördü.

KARGA YUVASI-Ben Caxton
Herkes, hastanelerin ve hapishanelerin ortak bir yönü olduğunu bilir: İkisinden de kurtulmak çok zor olabilir. Bazı yönlerden bir mahkûm bir hastadan daha az tecrit edilmiştir; avukatını çağırtabilir, Adil Tanık talebinde bulunabilir, Kamuya açık bir mahkemede kendisini hapseden makamdan sebep göstermesini isteyip Habeas Corpus’tan yararlanabilir.

Habeas Corpus: Kişinin keyfi olarak gözaltına alınamayacağını ve bir mahkeme emri gerektiğini belirten hukuki terim. 16.yüzyılda İngiltere’de Habeas Corpus Act adı altında kanunlaşmış ve Dünya çapında bir hukuk kavramı olmuştur.

Fakat kafadan kontak kabilemizin büyücü doktorlarından birisinin emriyle konulan basit bir ZİYARET YASAK levhası, bir hastayı Demir Maskeli Adam’ın karşılaştığı unutulmuşluktan çok daha derinine atabiliyor.
Tabii ki hastanın en yakın akrabası bu yöntemle uzak tutulamaz ama Mars’tan Gelen Adam’ın en yakın akrabası yokmuş gibi görünüyor. Talihsiz Envoy’un mürettebatının Arz’da kalan bağları çok azdı; eğer ki Demir Maskeli Adam’ın, pardon “Mars’tan Gelen Adam” demek istemiştim, çıkarlarını koruyan herhangi bir akrabası varsa, (bu satırların yazarı da dahil olmak üzere) birkaç bin araştırmacı gazeteci hâlâ bunu doğrulayamadı.
Öyleyse Mars’tan Gelen Adam adına kim konuşuyor? Kim çevresine silahlı nöbetçiler yerleştirilmesini emretti? Ondaki dehşetengiz hastalık ne ki bırakın ona bir soru sormayı, adamı göz ucuyla bile gören yok. Size sesleniyorum Sayın Genel Sekreter; “fiziksel zafiyet” ve “G-Yorgunluğu” açıklamalarını yutmuyoruz; eğer cevap bu olsaydı, silahlı muhafızların işini kırk beş kiloluk bir hemşire de yapardı. Bu hastalık, doğası gereği mali olmasın sakın?
Ya da (kibarlığı elden bırakmayalım) siyasi? Sh:56-57

“Ben, neden biri böyle bir gücü istesin ki?”

“Neden güveler ışığa doğru uçarlar? İktidar hırsı cinsellik güdüsünden bile daha mantıksız ve daha güçlüdür.. Ama  bunun iki yönlü bir soru olduğunu söylemiştim. Smith’in mal varlığı neredeyse Mars’ın sözde Kralı-İmparatoru olmasının yarattığı özel durumu kadar önemli. Hatta, bir Yüksek Mahkeme kararı onu Mars üzerindeki fiili işgal hakkından edebilir ama Lyle İtkisi ve Lunar Girişimcilik’teki yüklü hissesi üzerindeki mülkiyetini sarsacak bir şeyin varlığından şüphe ederim. Her şeyden önce sekiz vasiyet kamuya açık kayıtlar ve en önemli üç durumda vasiyetli ya da vasiyetsiz mirasa konuyor. Ölürse ne olur? Bilemiyorum. Tabii ki ortaya binlerce kuzen adayı fırlar ama Bilim Vakfı böyle açgözlü pislikleri yirmi yıldır savuşturmayı becerdi. Öyle gözüküyor ki eğer Smith vasiyet bırakmadan ölürse muazzam serveti devlete kalacak.” Sh:66

“Sefahat dolu bir hafta sonu için Atlantic City’ye gidelim hemen, sadece ikimiz.”

“Ama Jubal!”

“Faydalanmaya kalktığımda minnetin ne kadar derine kadar gidebildiğini gördün mü?”

“Ah! Hazırım. Ne zaman gidiyoruz?”

“Haydi oradan! Kırk yıl önce gitmiş olmalıydık. Kapa çeneni. Söylemek istediğim ikinci şey; haklısın; çocuk gerçekten de insan âdetlerini öğrenmek zorunda. Camiye girerken ayakkabısını, sinagoga girerken şapkasını çıkarmak ve tabu bunu gerektirdikçe çıplaklığını örtmek zorunda, yoksa kabilemizin şamanları onu sapkınlıkla suçlayıp yakarlar. Ama çocuğum, Şeytan’ın beş farklı yüzü adına, ne yaparsan yap, bu süreçte onun beynini yıkama. Her zaman alaycı kalmasını sağla.”           

“Ih, bunu nasıl başarabileceğimi bilmiyorum, Jubal. Yani, Mike’ta alaycılığın zerresi yok gibi.” Sh:183

“Şimdi bana o stereovizyonda ne gördüğünü ve ondan ne grokladığını anlat.”

Ardından yaptıkları konuşma Mike ile yapılan her zamanki sohbetlerden bile daha uzun, karmaşık ve yorucuydu. Mike aptal kutusunda gördüğü her bir ayrıntıyı, hareketi, sesi ve mimiği -reklamları da dahil ederek anlattı. Ansiklopediyi okumayı neredeyse bitirmişti. “Din”, “Hıristiyanlık”, “İslam”, “Musevilik”, “Konfüçyüsçülük”, “Budizm” ve din ile ilgili başka birçok maddeyi de okumuştu. Ama bunların hiçbirini groklamamıştı.

En azından Jubal kafasındaki bazı fikirlerden emindi, (a) Mike Fostercı töreninin dini bir şey olduğunu bilmiyordu; (b) Mike dinler hakkında okuduklarını hatırlıyor ama bunları anlamadığının farkında olduğundan gelecekte üzerine düşünmek için saklıyordu; (c) aslında Mike’ın asıl anlamadığı sözlükte yazan dokuz karşılığını da tekrarlayabilecek durumda olmasına rağmen “din” kelimesinin kendisiydi; (d) Mars dilinde buna karşılık gelen ve Mike’ın karşılaştırabileceği bir kelime (ya da kavram) yoktu; (e) Jubal’in Duke’e anlatmış olduğu Marslı “dinsel törenler”in Mike’a göre bunlarla ilgisi yoktu; Mike için bu gibi şeyler Jubal için markete gitmek zorunluluğu kadar sıradandı; (f) Mars dilinde “din”, “bilim”, “felsefe” gibi insana özgü kavramları ayrı ayrı ifade etmeye imkân bulunmuyordu. Mike da artık akıcı bir İngilizce konuşuyor olsa da hâlâ Marsça düşündüğünden bu kavramlardan herhangi birini diğer ikisinden ayırabilmesi mümkün değildi. Tüm bu meseleler kısaca “Eskiler”den gelen öğretilerdi. Hiç şüphe duymamıştı ve araştırması gerekmemişti (Marsça’da her iki kavramın da karşılığı yoktu); her sorunun cevabı Eskiler’den alınmalıydı. Onlar, ister kozmik teoloji isterse sh:239

“Sonuç?”

“Sen bana ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dedin.”

“Hayır! Hayır!” dedi Harshaw, aceleyle. “Ben sana tüm bu dinlerin açıklamaları farklı olsa da çoğunun ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dediğini söyledim. Bunu tam olarak groklamasam da kullanılan terimin ‘Tanrı’ olduğunu söyledim.”

“Evet, Jubal,” diye onayladı Mike. “Kelime ‘Tanrı’,” diye ekledi. “Grokluyorsun.”

“Hayır! İtiraf edeyim ki groklamıyorum.” “Grokluyorsun,” diye ekledi Mike, kararlı bir şekilde. “Ben açıklayacak kelimeyi bulamamıştım. Sen grokluyorsun. Anne grokluyor. Ben de grokluyorum. Ayaklarımın altındaki çimen de mutlu ve güzelce grokluyor. Ama kelimeye ihtiyacım vardı. Bu kelime ‘Tanrı’.”

Jubal kafasını temizlemek istercesine iki yana salladı. “Devam et.”

Mike zafer kazanmış edasıyla parmağını Jubal’e doğrulttu. “Sen Tanrı”sın!”

Jubal eliyle alnına vurdu. “Ah, İsa aşkına: Ben ne yaptım? Bak, Mike, sakin ol! Acele etme! Beni anlayamadm. Üzgünüm. Çok üzgünüm! Söylediklerimi unut ve başka bir gün en baştan başlayalım. Ama…”

“Sen Tanrı’sm,” diye tekrarladı Mike, sakince. “Groklayabilen kişi. Anne, Tanrı. Ben Tanrı’yım.sh:249

Smith hâlâ “Tanrı” denilen insan sözcüğünü doğru grokladığını düşünüyordu; karışıklık, onun diğer insan sözcüklerini seçmekteki başarısızlığından kaynaklanmıştı. Kavram aslında o kadar basit, o kadar temel ve o kadar gerekliydi ki herhangi bir yuvalı bunu rahatlıkla açıklayabilirdi tabii ki Marsça’da. O zaman sorun, doğru şekilde konuşmasını sağlayacak insan sözcüklerini bulmakta ve kendi insanlarının dilindeki benzerlerin uyacak şekilde sıraya koymaktaydı.

Bunu, İngilizce’de bile olsa söylemenin neden zor olduğu üzerine kısa bir an için şaşkınlıkla düşündü, sonuçta bu, herkesin bildiği bir şeydi… öyle olmasa canlıyken groklamak mümkün olmazdı. Belki de kelimelerin durmadan değişen anlamlarıyla uğraşıp durmak yerine insanların Eskilerine bunu nasıl tarif edeceğini sormalıydı. Eğer öyleyse, Jubal bunu ayarlayıncaya kadar beklemeliydi çünkü burada kendisi sadece bir yumurta sayılırdı ve böyle bir şeyi ayarlaması mümkün değildi.sh:256

“Her zaman bir seçenek vardır! Bu seferki ‘kötü’ ve ‘daha kötü’ arasında bir seçim… bu da ‘iyi’ ve ‘daha iyi’ arasındakinden çok daha üzücü.”

“Şey, Jubal? Ne yapmamı bekliyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Harshaw. “Çünkü bu gösteriyi tümüyle kendim yürüteceğim. Ya da neredeyse hiçbir şey diyelim. Şu yazdığın günlük pislikte Joe Douglas’ı bu görüşmeyle ilgili olarak yerden yere vurmaktan kaçınmanı istiyorum hatta onu ‘bir devlet adamı gibi kendini kontrol edebildiği’ için biraz övebilirsin de.”

“Şimdi kusacağım!”

“Çimenlere kusma lütfen. Şapkanı kullan. Çünkü, neler yapacağımı, neden yapacağımı ve Joe Douglas’ın bunları neden kabul edeceğini sana önceden söyleyeceğim. Bir kaplanın sırtında yolculuk etmenin en önemli kuralı, kulaklarını asla bırakmamaktır.”

“Ukalalığı bırak. Durum ne?”

“Kaim kafalılığı bırak da dinle. Bu çocuk meteliksiz bir ‘hiç kimse’ olsaydı, sorun olmazdı. Ama o, Karun’un hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir servetin tartışmasız tek varisi… artı Sekreter Fall’ın Doherty’nin vermediğini kanıtladığı rüşveti almakla suçlanması örneğinden bu yana görülen en aptalca politik-adli iddia ile bu servetten de büyük bir politik güce sahip olduğu düşünülüyor.”

“Evet ama…”

“Kontrol bende. Jill’e de söylediğim gibi, şu ‘Gerçek Prens’ saçmalığıyla işim yok. Ayrıca tüm o serveti ‘onun’ olarak da görmüyorum; bir kuruşunu bile kendisi kazanmış değil. Kendisi kazanmış olsaydı bile -onun yaşında bu imkânsız ‘mülk’, çoğu insanın düşündüğü doğal ve açıkça ortada olan kavramdan biraz farklıdır.”

“Anlayamadım?”

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

“Bir dakika, Jubal. Hayvanların bile mülkü vardır. Marslılar hayvan değiller; büyük şehirleri ve tüm o başka şeylerle çok gelişmiş bir uygarlıkları var.”

“Evet. ‘Tilkilerin delikleri ve havadaki kuşların yuvaları vardır.’ Ye kimse bir mülkün sınırlarını ve onunla ilgili hakları bir bekçi köpeğinden daha iyi bilemez. Ama Marslılar öyle değil. Tabii ki her şeyin birkaç milyon ya da milyar yaşlı vatandaş -sana göre ‘hayalet’ tarafından ortak olarak sahiplenilmesine ‘mülkiyet’ diyorsan başka.”

“Söylesene, Jubal, şu Mike’m bahsettiği ‘Eskiler’ de ne?” “Resmi versiyonu mu istersin? Yoksa benim kişisel fikrimi mi?”

“Ha? Kişisel fikrini. Ne düşünüyorsun?”

“O zaman bunu kendine sakla. Bence tümüyle dinsel bir saçmalık, gübre olarak kullanılacak nitelikte. Bence, bir çocuğun kafasına daha sonra kurtulmasını imkânsız kılacak kadar erken yaşlarda sokulmuş bir batıl inanç bu.”

“Jill, sanki inanıyormuş gibi konuşuyor.” Sh:320-321

Marslıların bireyler arası ilişkilere verdikleri yüksek değeri doğru şekilde grokluyordu.

Ortada yapacak bir şey yoktu; Valentine Michael ile suyu paylaşmıştı ve şimdi dostunun güvenini boşa çıkarmaması gerekiyordu... elinden sadece bu Yankeelerin tümüyle onursuz insanlar olmadıklarını ümit etmek geliyordu.

Böylece yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Jubal’in elini sıktı. “Evet. Valentine Michael bana –gururla hepinizin onunla…” (Dr. Mahmud Marsça bir kelime söyledi) “… olduğunuzu söyledi.”

“Hı?”

“Su kardeşliği. Anlıyor musunuz?”

“Grokladım.”

Mahmud’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı ama belli etmeden devam etti: “Zaten onunla böyle bir ilişkim olduğundan ailenin bir parçası olarak kabul edilmeyi diliyorum. Sizin adınızı biliyorum ve sanırım bu da Bay Caxton; aslında resminizi köşenizin üzerinde görmüştüm, Bay Caxton; fırsat buldukça okuyorum. Bakalım genç bayanları tanıyabilecek miyim. Şu, Anne olmalı.”

“Evet. Ama şu anda cüppesi üzerinde.”

“Evet, tabii ki. Mesleğiyle meşgul olmadığı bir zamanda ona saygılarımı sunarım.”

Harshaw onu diğer üçüyle tanıştırdı… ve Jill onu, bir su kardeşine söylenen hitap şeklini doğru kullanarak şaşırttı. Sesi yetişkin bir Marslıya göre üç oktav daha tizdi ama gırtlaktan gelen aksansız telaffuzu doğruydu. Bu, Jill’in güçlükle anladığı yaklaşık yüz kelime içinde telaffuz edebildiği birkaç kelimeden biriydi; bu kelimeyi çok iyi öğrenmişti çünkü her gün defalarca duyuyor ve kullanıyordu.

Dr. Mahmud’un gözleri şaşkınlıktan hafifçe büyüdü; belki de bu insanlar basit, sünnetsiz barbarlar olmayabilirlerdi… ayrıca genç dostunun sezgileri güçlüydü. Hemen Jill’e doğru hitapla karşılık verdi ve başını eğerek onu selamladı.

Jill, Mike’ın durumdan çok memnun olduğunu açıkça görebiliyordu; biraz beceriksizce ama anlaşılır şekilde bir su kardeşinin karşılık vermekte kullanabileceği dokuz sözcükten en kısa olanını söyledi; oysa bunun anlamını tam olarak groklayamıyordu ve insan biyolojisindeki karşılığını (İngilizce olarak) yeni tanıştığı bir adama karşı kesinlikle kullanmazdı!·

Oysa Mahmud, söyleneni anladı ve (insanlar için imkânsız olan) direkt tercümesini değil, sembolik anlamını aldı ve uygun karşılığı verdi. Ama Jill’in linguistik yeteneğinin sınırı bu kadardı; adamın söylediğini anlamamıştı ve gündelik İngilizce’yle bile kişilik veremezdi.

Ama bir anda ilham geldi. Masaya belirli aralıklarla insanların yüzyıllardır konuşma sırasında kullandıkları birer eşya konmuştu; su dolu sürahiler ve yanlarında da bardaklar. Uzandı, sürahilerden biriyle bir bardak aldı ve su doldurdu.

Mahmud’un gözünün içine baktı. “Su. Yuvamız senindir,” dedi içtenlikle. Bardağı dudaklarına değdirdi ve Mahmud’a uzattı.

Mahmud ona Marsça bir karşılık verdi, sonra anlamadığını görünce tercüme etti. “Suyu paylaşan her şeyi paylaşır.”

Bir yudum aldı ve tam bardağı Jill’e geri veriyordu ki yanlışını düzeltti, Harshaw’a baktı ve bardağı ona sundu.

“Ben Marsça konuşamıyorum, evlat; ama su için sağ ol.

Asla susuz kalmayasın,” dedi Jubal. Bir yudum aldı, sonra bardağın üçte birini bitirdi. “Ah!”sh:334

“Dilin kendisi bir insanın en temel düşüncelerini belirler.”

“Evet ama… Doktor Mahmud, Arapça biliyorsun, değil mi?”

“Eh? Uzun yıllar önce, pek de iyi olmasa da biliyordum,” diye kabullendi Jubal. “Bir süre AFS aracılığıyla Filistin’de bulunmuştum. Ama artık pek hatırlamıyorum. Hâlâ biraz okuyabiliyorum… çünkü peygamberin sözlerini orijinal haliyle okumayı tercih ediyorum.”

“Gayet uygun. Kuran tercüme edilemeyeceğinden dolayı… ne kadar dikkatli olunursa olunsun tercüme sırasında ‘harita’ değişir. Öyleyse İngilizce’nin bana ne kadar zor geldiğini anlayabilirsin. Sadece benim dilimin kelimelerinin anlamlarının daha sınırlı olması ya da zamanların daha az olması değil; tüm ‘harita’ değişiyor. İngilizce, insan dilleri içinde en genişi  en yakın rakibinden birkaç kat fazla kelime içeriyor; sadece bu bile İngilizce’nin dünyanın lingua francası ’ [Lingua franca: İtalyanca, eri yaygın şekilde kullanılan dil.] olmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor çünkü -barbarların etkisine rağmen en zengin ve en esnek dil bu… ya da belki de barbarların etkisi yüzünden demeliyiz. İngilizce, karşısına çıkan her şeyi yutuyor ve buradan yeni bir İngilizce türetiyor. Kimse, korunan ve sınırları olan bazı dillerde olduğu gibi bu süreci durdurmaya çalışmadı… muhtemelen bunun sebebi de bir ‘Kraliyet İngilizcesi’nin olmayışı; çünkü ‘Kraliyet İngilizcesi’ Fransızca’dır. İngilizce, kimsenin nasıl büyüdüğünü umursamadığı karışık bir dildi… ve o da büyüdü! Devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki bu canavarı kucaklamayı göze almayan kimse eğitimli sayılmıyor artık.

“Bu çeşitlilik, incelik ve mantıksız, yerel ağızlara bağlı bu karmaşıklık, başka dillerde söylenmesi mümkün olmayan şeyleri İngilizce söylememizi sağlıyor. Bu, neredeyse beni çıldırtıyordu… ta ki bu dilde düşünmeyi -ve bu sayede doğup büyüdüğüm ‘haritanın’ üzerine bir başkasını koymayı öğrenene kadar. Birçok açıdan daha iyi bir harita bu; en azından daha ayrıntılı olduğu kesin.”

“Ama yine de basit bir dil olan Arapça’da söylenip de İngilizce’de karşılığı olmayan şeyler var.”

Jubal başıyla onayladı. “Çok doğru. İşte bu yüzden, az da olsa Arapça okumayı bırakmadım.”

“Evet. Ama Mars dili İngilizce’den öyle karmaşık -ve evrenin algılanmasını soyutlayışı bakımından çok farklıki kıyaslarsak İngilizce ve Arapça aynı dil sayılabilir. Bir İngiliz ve bir Arap birbirlerinin düşüncelerini diğerinin dilinde anlamayı öğrenebilirler. Ama herhangi birimizin (kendine özgü bir şekilde öğrenen Mike dışında) Marsça düşünebileceğinden emin değilim -evet, ikinci bir dil olarak Marsçayı öğrenebiliriz zaten benim konuştuğum da bu.

“Şimdi bu kelimeyi ele alalım: ‘grok’. Anlamı sanırım Marslıların bir ırk olarak düşünmeye ve konuşmaya başladıkları zamana kadar uzanıyor -bu da onların tüm ‘haritasını gözler önüne seriyor ve aslında oldukça basit. ‘Grok’, ‘içmek’ demek.”

“Ha?” dedi Jubal. “Ama Mike sadece içmekten bahsederken asla ‘grok’ demiyor. O…”

“Bir dakika.” Mahmud, Mike’la Marsça konuştu.

Mike biraz şaşırmış görünüyordu. “Grok içmek demek,” dedi ve konuyu kapattı.

“Ama Mike aynı zamanda,” diye devam etti Mahmud, “söyleyeceğim yüzlerce başka kelimeyi de kabul ederdi, bizim farklı kavramlar, hatta zıt kavramlar olarak adlandıracağımız sözcükleri bile. Ve ‘grok’, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu anlamların hepsini kapsıyor. ‘Korku’ demek, ‘sevgi’ demek, ‘nefret’ demek Marslıların ‘haritasına’ göre bir şeyi tümüyle groklamadan, onunla kendinizi bütünleşmiş sayacak kadar iyi anlamadan ondan nefret edemezsiniz. Kendinizden de nefret etmeniz gerekir. Ama bu, aynı zamanda o şeyi sevmenizi ve bağrına basmayı gerektirir. İşte o zaman nefret edebilirsiniz ve (bence) Marslıların nefreti öyle yoğun bir duygu ki bizim buna en yakın duygumuz onun yanında ancak hafif bir hoşnutsuzluk gibi kalır.”sh:355

“Kaptan, Jubal’in çıkarımını destekleyecek sağlam kanıtlar var,” diye aniden araya girdi Mahmud. “Bir kültürü diline bakarak analiz edebilirsin ve Marsça’da ‘savaş’ anlamına gelen bir sözcük yok.” Durdu, kafası karışmış gibiydi. “En azından ben olmadığını sanıyorum. Ayrıca ‘silah’ ya da ‘kavga’ anlamına gelen sözcükler de yok. Bir dilde bir kavramla ilgili sözcük yoksa, o sözcüğün sembolize ettiği şey de yok demektir.”

“Ah, saçmalama, Kokarca! Hayvanlar dövüşür… hatta karıncalar organize savaşlar yapar. Bana onların savaşmadan önce bunun için bir kelime icat etmek zorunda olduklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”sh:385

Örneğin, “Zuruf suresi’ yetmişinci ayet, değil mi, Kokulu?”

“‘Cennet’e girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız.’ İngilizce’ye aşağı yukarı bu şekilde tercüme edilebilir,” diye onayladı Mahmud.

“Şey,” dedi Miriam, “Muhammedi erkeklerin cennete gittiklerinde oynamaları için onlara sunulan güzel hurilerden bahsedildiğini duydum, bu da karılarına pek ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor.”

“Huriler kadın değildir,” dedi Jubal. “Onlar, tıpkı cinler ve melekler gibi farklı yaratıklardır. İnsan ruhlarına ihtiyaçları yoktur, onlar zaten ruhturlar, yaşlanmazlar, değişmezler ve güzeldirler. Erkek huriler de vardır ya da en azından erkeğe eşdeğer olanlar. Hurilerin Cennet’e girmek için uğraşmaları gerekmez, onlar zaten çalışanlar listesindedirler. Sınırsız lezzetli yiyecekleri, asla baş ağrısı yapmayan içkileri taşırlar ve istenildiğinde başka eğlenceler de sunarlar. Ama insan kadınlarının ruhları da tıpkı erkekler gibi Cennet’te ev işi yapmak zorunda değildir, değil mi, Kokulu?”

“Gerçeğe oldukça yakın, kullandığın saygısızca sözcükleri saymazsak tabii. Huriler…” Bir anda durdu ve öyle hızla doğruldu ki Miriam sırtından düştü. “Hey! Siz kızların ruhu olmayabilir! ”

Miriam doğruldu. “Seni nankör kâfir! Sözünü geri al!” dedi kızgın bir sesle.

“Sakin ol, Meryem. Ruhun yoksa zaten bir ölümsüzsün demektir, ruha ihtiyacın olmaz. Jubal… bir insanın ölmesi ve bunu fark etmemesi mümkün mü sence?”

“Bir şey diyemeyeceğim. Hiç denemedim.”

“Mars’ta ölmüş ve eve döndüğümü sadece hayal etmiş olmam mümkün mü? Etrafına bak! Peygamberin kendisinin bile memnun kalacağı bir bahçe. Her an leziz yiyecekler ve içecekler taşıyan dört huri. Hatta, huysuzluk edip fazlasını istersen erkekler de var. Burası Cennet mi?”

“Öyle olmadığını garanti ederim,” dedi ona Jubal. “Bu hafta vergilerimi ödemem gerekiyor.”

“Bu beni etkileyen bir şey değil.”

“Ve şu hurileri ele alalım -tartışma adına onların tanıma uygun olarak kabul edilebileceklerini varsaysak bilesonuçta güzellik gözlerdedir, bakılanlarda değil…”

“Kesinlikle geçer not alırlar.”

“Ve bunu ödeyeceksin, Patron,” diye ekledi Miriam.

“… hâlâ hurilere ait bir özellik eksik kalıyor,” dedi Jubal. “Hımm…” dedi Mahmud, “bu konuya girmesek iyi olur. Cennet’te bu geçici bir fiziksel durum değil, kalıcı bir ruhsal durum olurdu; düşünüş şekli gibi. Değil mi?”

“Bu durumda,” dedi Jubal, “bunların huri olmadıklarına eminim.”

Mahmud iç çekti. “Bu durumda birini kendi dinime çekmem gerekecek.”

“Neden sadece birini? Dünya üzerinde hâlâ kotanın tamamını doldurabileceğin ülkeler var.”

“Hayır, dostum. Yasalar dördüne izin verse de Peygamber’in hadislerinde bir erkeğin birden fazla kadınla hakkını vererek ilgilenmesinin imkânsız olduğu yazar.” Sh:454

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?” sh:476

Peder Foster, mesele dini özgürlükleri savunmak olunca bronz muştalar, sopalar ve polislerle kavga etme hevesinin pasif direnişten çok daha etkili olduğunu daha en başta fark etmişti. Onun kilisesi kuruluşundan itibaren militandı. Ama kendisi aynı zamanda bir taktisyendi; büyük savaşlar ancak topçu desteği Tanrı’nın yanındaysa yapılıyordu. “… ve onu kurtarıyorlar, onu oraya atan putperest yargıcı da katran ve tüye buluyorlar. Ön tarafa dönüyoruz. Ih, pek iyi göremiyorsunuz; sutyenim çoğunu örtüyor. Ne kötü.” Sh:491

“Patty Teyze dedi ki  “Inancın bana neler yaptığını görmenizi istedim. Ama bu sadece dışarıdan görünen; esas değişiklik içeride. Mutluluk. Bunu size anlatmayı denemeliyim. Yüce Tanrı biliyor ya, benim hitabet yeteneğim hiç yoktur… ama denemek zorundayım. Sonra da becerebilirsem sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle diğer sözde kiliselerin Şeytan’nın tuzakları olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Sevgili İsa Gerçek İnancı duyurdu, Foster böyle söylüyor ve ben de ona inanıyorum. Ama Karanlık Çağlarda onun sözleri bilerek çarpıtıldı ve eklemelerle İsa’nın kendisinin tanıyamayacağı hale getirildi. İşte Foster bu yüzden dünyaya gönderildi, Yeni Vahiy’i duyurmak ve her şeyi düzeltip açıklığa kavuşturmak için.”

Kilise mensubu Patricia Paiwonski bir parmağını uzattı ve bir anda çok etkileyici göründü, kutsal bir ahlak ve mistik sembollerle donanmış bir rahibe gibiydi. “Tanrı Mutlu olmamızı istiyor. Tüm dünyayı, eğer ışığı görürsek bizleri mutlu edecek şeylerle doldurdu. İçip neşelenmemizi istemeseydi üzüm suyunun şaraba dönüşmesine izin verir miydi? Üzüm suyu olarak kalmasını sağlayabilirdi… ya da kimseye azıcık keyif bile vermeyerek doğrudan sirkeye dönüşmesini. Bu doğru, değil mi? Tabii ki körkütük sarhoş olup karınızı ihmal etmenizi ve çocuklarınızı dövmenizi kastetmedi… ama bize kullanabileceğimiz güzel şeyler verdi, tabii ki kötüye kullanmamız… ya da umursamamamız için değil. Ama ışığı görmüş arkadaşlarının arasında birkaç kadeh içmek istiyorsan ve bu da sende zıplayıp dans ederek Tanrı’ya şükranlarını sunma isteği uyandırıyorsa… neden yapmayasın? Tanrı alkolü de yarattı, ayakları da… ve onları ikisini bir araya getirip mutlu olalım diye yarattı.”

Durakladı. “Kadehi doldur, şekerim; vaaz vermek insanı susatıyor; bu sefer o kadar fazla gazoz koyma; viski gayet güzel. Ve hepsi bu da değil. Tanrı kadınlara bakılmasını istemeseydi, onları çirkin yaratırdı… bu mantıklı, değil mi? Tanrıhile yapmaz. Bu oyunu kendisi yarattı; onu kurbanların asla kazanamayacağı şekilde ayarlamamıştır. Hileli bir oyunda kaybettikleri için kimseyi Cehennem’e yollamaz.

“Pekâlâ! Tanrı Mutlu olmamızı istiyor ve nasıl olacağını da söylemiş: ‘Birbirinizi sevin!’ Zavallının ihtiyacı varsa bir yılanı sevin. Işığı görmüşse ve kalbinde sevgi varsa komşunuzu sevin… ve sizi belirlenmiş yoldan saptırıp Cehennem çukuruna götürmeye çalışan günahkârlar ve Şeytan’ın yoz uşaklarına da elinizin tersiyle çakıverin. Ve ‘sevgi’ derken sadece tenin baştan çıkarıcılığına kapılmamak için kafasını ilahi kitaplarından kaldırmayan şu duygusal yaşlı teyze sevgisini de kastetmedi. Tanrı tenden nefret ediyorsa, Niçin o kadar ten yarattı? Tanrı ödlek değildir. Grand Canyon’u ve gökyüzünde gezen kuyruklu yıldızları, kasırgaları ve depremleri yarattı… tüm bunları yapan bir Tanrı’nın, genç kızın biri bir şey almak için eğildi ve adamın biri de onun göğüslerini gördü diye altına kaçırıyor olması mümkün mü? Öyle olmadığını iyi biliyorsun, şekerim; ben de biliyorum! Tanrı bize sevmemizi söylediğinde bize bir kart uzatmıyordu; gerçekten onu kastediyordu. Sürekli altlarının değişmesine ve sevgiye ihtiyacı olan küçük bebekleri sevelim ve güçlü, kokulu erkekleri de sevelim ki sevecek başka bebekler de olsun… ve ikisinin arasında sevişmeye devam edelim çünkü sevişmek çok güzel!

“Tabii ki bunda da bir viski şişesine fazlaca dalarak sarhoş olup sonra da gidip bir polis dövmek gibi aşırılığa kaçmayacağım. Aşkı satamazsın, mutluluğu satın alamazsın, ikisinin de fiyat etiketi yoktur… öyle olduğunu düşünüyorsan, Cehennem’e giden yollar sana açık demektir. Ama açık yüreklilikle verir ve Tann’nın sonsuz kaynağından alırsan, Şeytan sana dokunamaz. Para mı?” Jill’e baktı. “Şekerim, şu su paylaşma işini birisiyle, diyelim bir milyon dolar karşılığı yapar mıydm? On milyon yapalım, vergisiz.”

“Tabii ki hayır.” (“Michael, bunu grokluyor musun?”)

(“Neredeyse tümüyle, Jill. Beklemek var.”)

“Görüyor musun, tatlım? Ne anlama geldiğini biliyordum, o suda sevgi olduğunu biliyordum. Sizler arayıcısınız, ışığa çok yakınsınız. Ama sizi ikiniz, içinizde sevgiyle Michael’ın dediği gibi ‘suyu paylaşıp daha da yakınlaştığınıza’ göre, size normalde bir arayıcıya anlatmayacağım şeyleri de anlatabilirim…”

Kendi kendini öyle ilan etmiş ya da doğrudan doğruya Tanrı tarafından ilan edilmiş, otoriteden otoriteye değişir. Rahip Foster, yaşadığı kültür ve zamanın nabzını tutmak konusunda en az, becerikli bir panayır çalışanının bir kurbanı tanıması kadar yetenekliydi. “Amerika” adıyla bilinen ülke ve kültür tüm tarihi boyunca bölünmüş bir kişiliğe sahip olmuştu. Kanunları, Rabelaisçi [Rabelais, François: Ortaçağ skolastizmini ve batıl inançlarını eleştiren Fransız yazar ve hümanist] olmaya eğilimli bir halk için fazlasıyla püritendi; büyük dinlerinin hepsi çeşitli derecelerde Apolloncuydu; dinlerin yeniden uyanışlarıysa Dioniysosçu denecek kadar isterik olabiliyordu. Yirminci yüzyılda (Arz’ın Hıristiyan Dönemi), seks Dünya’nın hiçbir yerinde, Amerika’daki kadar baskı görmemişti ve başka hiçbir yerde de sekse bu kadar büyük bir ilgi yoktu.

Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi. Sh:504-507

Jill, Mike’ın yumuşak ama kesin bir sesle konuştuğunu duydu.

“Sen Tanrı’sın.”

“‘Sen Tanrı’sın…’” diye uyuşmuş gibi bir sesle fısıldadı Patricia.

“Evet. Jill Tanrı’dır.”

“Jill… Tanrı’dır. Evet, Michael.”

“Ve sen de Tanrı’sın.”

“Sen Tanrı’sın. Şimdi, Michael, şimdi!”

Jill sessizce yatak odasına döndü ve dişlerini fırçaladı. Bu sırada zihninden sessizce Mike’a uyanık olduğunu haber verdi ve Mike’ın bunu zaten bildiğini öğrenince hiç şaşırmadı.

Oturma odasına tekrar geldiğinde perdeler açılmış, sabah güneşi içeriyi dolduruyordu. “Günaydın, sevgililerim!” İkisini de öptü.

“Sen Tanrı’sın,” dedi Patty, basitçe.

“Evet, Patty. Ve sen de Tanrı’sın. Tanrı hepimizin içinde.” Patty’ye sabahın çiğ, parlak ışığında baktı ve yeni kardeşinin hiç de yorgun görünmediğini fark etti. Patty sanki bir gecelik uykusunu, hatta biraz da fazlasını almış gibiydi… üstelik her zamankinden daha genç ve tatlı görünüyordu. Bu etkiyi biliyordu… Mike, okumak ya da düşünmek yerine bütün gece ayakta kalmaya karar verirse Jill, ona eşlik etmekte hiç zorluk çekmiyordu… ayrıca önceki gece aniden uykusunun bastırmasının da Mike’ın fikri olduğundan şüpheleniyordu… ve zihninde Mike’m bunu onaylayan düşüncesini duydu.

“Şimdi, siz iki sevgilime birer kahve… ve bana da tabii. Ayrıca, bir kutu portakal suyu da almıştım.”

Mutluluk içinde, hafif bir kahvaltı ettiler. Jill, Patty’nin düşünceli olduğunu gördü. “Sorun nedir, tatlım?”

“Ih, bunu söylemekten nefret ediyorum… ama siz çocuklar neyle geçineceksiniz? Patty Teyze’nin oldukça dolu bir cüzdanı var ve düşündüm de…”

Jill bir kahkaha attı. “Ah, sevgilim, üzgünüm; gülmek istememiştim. Ama Mars’tan Gelen Adam zengin! Bunu biliyorsun herhalde? Yoksa haberleri okumuyor musun?”sh:514

Benmerkezcilik Turnuvası’ndan adının silindiğini hatırlıyorum, bu onun serbest görevde olduğuna işaret çünkü Mike bu bölgedeki en hevesli benmerkezcilik oyuncularından biridir.”

“Ama bu düşünce müstehcen!”

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

Ama… sh:519

“Teşhircilik”, onun için sadece anormal psikolojide kullanılan bir sözcük olmuştu; hep aşağılayarak baktığı nevrotik bir zayıflıktı. Oysa şimdi, kendi hislerini incelediğinde ya böyle bir kendini beğenmişliğin normal olduğuna ya da başından beri kendisinin anormal olduğu ama bunun farkına varmadığına karar verdi. Ama kendini anormal hissetmiyordu; sağlıklı ve mutluydu… hatta her zamankinden daha da sağlıklıydı. Sağlığı hep yerinde olmuştu -hemşirelerin böyle olmaları gerekirdi ama en son ne zaman burnunu çektiğini ya da midesinin kötü olduğunu hatırlamıyordu bile… hey, diye düşündü şaşkınlıkla, âdet dönemi sancıları bile yoktu.

Pekâlâ, gayet sağlıklıydı -ve sağlıklı bir kadın kendisine bakılmasından hoşlanıyorsa, tabii ki bir biftek gibi değil! sağlıklı bir erkeğin bir kadına bakmaktan hoşlanması da gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar normaldi, yoksa işin bir mantığı olmazdı! O anda nihayet Duke ve resimlerini entelektüel bir düzeyde anladı… ve zihninde Duke’ten özür diledi.

Bunu Mike’la tartıştı, değişen bakış açısını ona anlatmaya çalıştı… kolay değildi çünkü Mike, Jill’in herhangi bir zamanda, herhangi biri tarafından kendisine bakılmasını neden umursadığını anlayamıyordu. Dokunulmak istememesini anlıyordu; Mike da kabalık etmeden bunu yapabiliyorsa el sıkışmaktan kaçmıyordu, sadece su kardeşlerine dokunmayı ve onların kendisine dokunmasını istiyordu. (Jill, bunun Mike’ın kafasında erkek kardeşlerini ne kadar kapsadığından tam olarak emin değildi; Mike, hakkında bir şeyler okuyup groklamayı başaramadığında ona homoseksüelliği açıklamıştı… hatta ona bir homoseksüel gibi görünmemesi ve birilerinin ona asılmasını önlemesi konusunda öğütler de vermişti. Çünkü Mike, tatlı biriydi ve Jill onun böyle şeylere maruz kalacağını -doğru şekilde tahmin etmişti. Mike onun tavsiyelerine uyup yüz hatlarını başlangıçta sahip olduğu androjen güzellikten kurtarıp daha erkeksi bir hale getirmişti. Yine de Jill, Mike’ın, diyelim Duke’ten gelecek böyle bir daveti reddedeceğinden emin değildi… neyse ki Mike’ın erkek su kardeşlerinin hepsi oldukça erkeksi adamlardı, tıpkı diğer kardeşlerinin oldukça dişi kadınlar olduğu gibi. Jill, her şeyin böyle kalmasını umuyordu; zaten Mike’ın zavallı arada kalmışlarda bir “yanlışlık” groklayacağım düşünüyordu… öylelerine asla su sunulmazdı.)

Mike onun artık kendisine bakılmasından neden hoşlandığını da anlamıyordu. İkisinin bakış açılarının neredeyse aynı olduğu tek zaman, panayırdan ayrıldıkları dönemdi. Jill, bakışları umursamamayı öğrenmişti… Patty’ye söylediği gibi, bir işe yarayacak olsa gösterilerine “anadan doğma” da çıkabilirdi.

Jill, şu andaki kendini tanımasının o noktada gelişmeye başladığını fark etti; gerçekte hiçbir zaman için erkeklerin bakışlarına karşı kayıtsız kalmamıştı. Mars’tan Gelen Adam’la birlikte yaşamanın tamamen kendine has gerekliliklerine uyum sağlayabilmek için o yapay, eğitimle geliştirilmiş kişiliğinin, hiçbir şekilde saçmalığa yer olmayan bir mesleğin tüm zorluklarına rağmen, bir hemşirenin koruyabildiği o hanımefendilere özgü titiz kaygıların bir kısmını fırlatıp atmak zorunda kalmıştı. Ama Jill, bundan kurtuluncaya kadar böyle titiz kaygıları olduğunun farkında bile değildi.

Tabii ki Jill her zamankinden bile daha fazla “Hanımefendi”ydi ama kendini bir “centilmen” olarak düşünmeyi tercih ediyordu. Ama artık içinde bir yerlerde çevredeki erkek kedileri azdırmak için göbek atan kızışmış bir dişi kedi kadar utanmaz bir şeyler olduğunu kendinden gizleyemiyordu (gizlemek gibi bir isteği de yoktu). Sh:528

Bir gün Jill eve geldi ve Mike’ı transta olmadığı halde hiçbir şey yapmadan kitapların ortasında otururken buldu. Bunların aralarında Tevrat, Kama-Sutra, çeşitli İncil versiyonları, Ölüler Kitabı, Mormonlar Kitabı, Patty’nin değerli Yeni Vahiy kopyası, çeşitli Apocryphalar, [Apocryphalar: İbranice orijinal metinde yer almadığı için Protestanlar tarafından kabul görmeyen 14 kitaplık İncil metinleri grubu.] Kurân, Altın Dal’ın orijinal kopyası, Yol, Kutsal Metinler Anahtarıyla Birlikte Bilim ve Sağlık, küçüklü büyüklü bir düzine başka dinin kutsal metinleri hatta Crovvley’in Kanun Kitabı gibi sıra dışı eserler bile vardı.

“Sorun nedir, tatlım?”

“Jill, groklamıyorum.” Eliyle kitapları işaret etti. (“Beklemek, Michael. Tamamlanana kadar beklemek var.”)

“Beklemenin bunu tamamlayabileceğini sanmıyorum. Ah, sorunun ne olduğunu biliyorum; ben gerçek bir insan değilim, bir Marslıyım; yanlış bir vücuda hapsolmuş bir Marslıyım.”

“Bana göre yeterince insansın, tatlım… ayrıca vücudunun şekline de bayılıyorum.”

“Ah, neden bahsettiğimi grokluyorsun. İnsanları groklamıyorum. Dinlerin bu çeşitliliğini anlamıyorum. Benim insanlarım arasında…”

538 “Senin insanların mı, Mike?”

“Üzgünüm. Marslılar arasında demeliydim, sadece bir din vardır… üstelik o da bir inanç değildir, kesin bir gerçektir. Sen grokluyorsun. ‘Sen Tanrı’sın!’”

“Evet,” diye onayladı Jill. “Grokluyorum… Marsça’da tabii. Ama biliyorsun, tatlım, İngilizce’de ya da bir başka insan dilinde aynı şeyi ifade etmiyor bu. Nedenini bilmiyorum.” “Hımm… Mars’ta, bilmemiz gereken bir şey olduğunda herhangi bir şey Eskilere danışırız ve aldığımız cevap da asla yanlış olmaz. Jill, insanların ‘Eskiler’inin olmaması mümkün mü? Bunun anlamı ruhların olmaması demek. Biz çözüldüğümüzde –öldüğümüzde tümüyle ölüyor muyuz… geriye hiçbir şey kalmıyor mu? Bir önemi olmadığı için mi cehalet içinde yaşıyoruz? Yaşamımız bir Marslının bir konuyu düşünmek için harcayacağı kadar kısa bir zamanda, hızla geçip gittiği için mi? Söyle bana, Jill. Sen insansın.”

Jill sakin ve ciddi bir şekilde gülümsedi. “Bunu bana sen kendin söyledin. Sonsuzluğu bana sen öğrettin ve bunu geri alman da mümkün değil. Ölemezsin, Mike; ancak çözülebilirsin.” Elleriyle kendi vücudunu gösterdi. “Senin gözlerinle görebilmeyi bana öğrettiğin ve o kadar güzel şekilde sevdiğin bu vücut… bir gün yok olacak. Ama ben bir yok olmayacağım… ben neysem oyum! Sen Tanrı’sın, ben Tanrı’yım ve hepimiz Tanrı’yız, sonsuza dek. Nerede olacağımı ya da bir zamanlar hastaların altlarını temizlerken ve sahne ışıkları altında vücudunu sergilerken mutlu olan Jill Boardman olduğumu hatırlayıp hatırlamayacağımı bilmiyorum. Bu vücudu sevdim…”

Mike, alışılmadık derecede sabırsız bir hareketle Jill’in giysilerini yok ediverdi.

“Teşekkürler, tatlım,” dedi sessizce Jill, oturduğu yerde, ufak bir hareket bile yapmamıştı. “Bu benim için güzel bir bedendi -senin için de onun hakkında düşünen ikimiz için de. Ama işim bittiğinde onu özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Umarım ben çözüldüğümde bedenimi yersin.”

“Ah, seni yiyeceğim, tabii ki… tabii ki ben senden önce çözülmezsem.”

“Öyle olacağını sanmam. Güzel vücudun üzerindeki o sağlam kontrolün sayesinde en azından birkaç yüzyıl yaşayacağını sanıyorum. Tabii ki bunu istersen. Daha önce çözülmeyi seçmezsen.”

“Bunu yapabilirim. Ama şu an değil. Jill, denedim, denedim. Kaç kiliseye gittik?”

“San Francisco’daki tüm kiliselere sanırım… tabii ki adreslerini rehberlere koymayan küçük, gizli kiliseler hariç. Kaç kez arayıcı ayinlerine katıldığımızı hatırlamıyorum bile.” Sh:538

“Jubal, sen korkağın tekisin.”

“Aynen öyle, bayım! Beni endişelendiren, bu masumların kendi düzenlerini çirkin bir dünyaya uydurup uydurmayacakları. Ah, bunu daha önce de deneyenler oldu ve her seferinde dünya onları asit gibi yıpratıp yok etti. İlk Hıristiyanlardan bazıları -anarşi, komünizm, grup evliliği hatta şu kardeşlik öpücüğünde bile ilkel, Hıristiyanca bir hava var. Belki de Mike bunu oradan öğrenmiştir, sonuçta yaptığı her şey, özellikle de şu Toprak Ana töreni, diğer inanışlardan hazırlanmış bir karma.” Jubal kaşlarını çattı. “Bunu ilkel Hıristiyanlardan aldıysa -yani sadece kızları öpmekten hoşlandığı için yapmıyorsa bu durumda erkeklerin erkekleri öpmesini de beklerim.”

Ben homurdandı. “Söylemeyi unuttum, onu da yapıyorlar. Ama bu homoca bir şey değil. Bir kez yakalandım; sonrakilerden kurtulmayı başardım.”

“Yani? Her şey yerli yerine oturuyor. Oneida Kolonisi [Oneida Kolonisi: 1848’de Oneida, New York’ta kurulan ve 1880’de dağılan, komünist ilkelere dayanan bir dinsel ve sosyal deney sayılabilecek ütopik topluluk.] Mike’ın ‘Yuva’sına oldukça benziyordu; uzunca bir süre ayakta kalmayı başardılar ama nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bir yerdeydiler; kalabalık bir şehrin ortasında değil. Pek çok başka örnek de var, hepsinin de hikâyesi aynı: kusursuz bir paylaşım ve kusursuz bir sevgiyi düşünerek hazırlanmış, büyük umutlar ve idealler içeren bir plan… hemen arkasından gelen suçlamalar ve kaçınılmaz başarısızlık.” Jubal

 “Daha önce Mike için endişeleniyordum; şimdi hepsi için endişeliyim.”

“Sen mi endişelisin? Sence ben ne haldeyim?
Jubal, senin şu tatlı mutluluk teorini kabul edemem. Yaptıkları yanlış!”

“Ne olmuş? Ben, senin boğazında kalan şey sadece şu son olay.”

“Şey… belki de. Ama hepsi o değil.”

“Hemen hemen hepsi o. Ben, seksin etiği can sıkıcı bir problemdir… çünkü hepimiz ‘ahlaki değerler’ denilen aptalca, işe yaramaz ve kötü bir toplum kuralları sistemiyle uyum sağlayabilmek için pragmatik çözümler bulmak zorundayız. Çoğumuz bu sistemin yanlış olduğunu biliyor ya da en azından öyle olduğundan şüpheleniyor ve bu kuralları çiğniyoruz. Hepimiz toplum içinde bunları onayladığımızı söyleyip gizli gizli çiğnemenin suçluluğunu duyarak bedelini ödüyoruz. İster istemez, bu kural bizi yönetiyor, ölü ve pis kokuyor. Biliyorum, kendini özgür birisi olarak görüyorsun ve bu şeytani kuralı kendin yıkmış durumdasın ama cinsel ahlak açısından daha önce rastlamadığın bir sorunla karşılaştın, bilinç düzeyinde uymayı reddettiğin bu Yahudi-Hıristiyan kuralını bilinçaltında geçerli kıstas olarak aldın. Dolayısıyla, otomatik olarak miden bulandı… ve senin refleksinin seni ‘haklı’, onları da ‘haksız’ gösterdiğine inandın hâlâ da inanıyorsun. Öğğğ! Senin mideni suçu tespit eden bir araç olarak kullanmaktansa eziyet çekmeyi tercih ederim. Midenin yansıtabildiği tek şey, daha mantığın oluşmadan önce sana öğretilmiş olan önyargılar.”

“Senin midenden ne haber?”

“Benimki de en az seninki kadar aptal ama ben onun aklımı yönetmesine izin vermiyorum. Ben en azından Mike’ın ideal bir insan ahlakı yaratma çabasındaki güzelliği görebiliyorum. Ve bu -sen dahil pek çok insanı ürkütecek kadar radikal değişiklikler içerse de böyle ideal bir ahlakın ancak ideal cinsel davranışlarla kurulabileceğini gördüğü için de onu alkışlıyorum. Bu yüzden ona hayranlık duyuyorum… onu Filozoflar Birliği’ne aday göstermeliyim. Çoğu ahlak filozofu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kültürümüzün cinsel kurallarının doğruluğunu kabul eder; aile, tekeşlilik, kendini kontrol, şu senin canını çok sıkan gizlilik kanunu, cinsel ilişkiyi gerdek gecesine bağlama ve benzeri şeyleri. Kültürel kurallarımızın tamamının üzerinde uzlaştıktan sonra ayrıntılarla uğraşırlar… kadın göğsünün görünmesinin ahlaksızlık olup olmadığı gibi saçmalıklarla! Ama çoğunlukla insan denen hayvanın bu kanunlara uymaya nasıl ikna edileceğini ya da zorlanacağını tartışırlar, oysa çevrelerinde gördükleri acılar ve trajedilerin bu kurallara uymamaktan değil, tam tersine bu kuralları birebir uygulamaktan kaynaklandığını görmezden gelirler.

“Şimdi, Mars’tan Gelen Adam dünyaya iniyor, bu kutsal kuralları görüyor ve hepsini birden reddediyor. Mike’ın cinsellik anlayışını tam olarak anlamıyorum ama bana anlattığın azıcık şeyden bile onun görüşlerinin tüm Dünya’daki tüm büyük devletlerin kanunlarına karşı olduğunu ve herhangi bir dine bağlı ‘aklı başında’ birini -hatta agnostiklerin ve ateistlerin çoğunu da öfkelendireceğini anlayabiliyorum. Ama yine de bu zavallı çocuk…”

“Jubal, tekrar söylüyorum, o bir çocuk değil, yetişkin bir insan.”

“O bir ‘insan’ mı? Acaba? Anlattığına göre bu zavallı yapay Marslı, seksin birlikte mutlu olmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Buraya kadar Mike’a katılıyorum: Seks mutluluk getirmeli. Oysa biz en kötüsünü yapıp seksi birbirimizin canını yakmak için kullanıyoruz. Asla acı vermemeli; mutluluk getirmeli ya da en azından keyif vermeli. Bundan başka bir şey olması için anlamlı bir sebep yok.

“Kurallar diyor ki: ‘Komşunun karısına göz dikmeyeceksin’; peki sonuç ne? Gönülsüz bekâret, zina, kıskançlık, trajik aile kavgaları, yumruklar ve bazen cinayetler, dağılan yuvalar ve mahvolan çocuklar… ve şehir kulüplerindeki dansçı kızlara yapılan ufak, gizli ziyaretler, cinsel birleşme olsun olmasın hem erkeği hem de kadını alçaltacak türden. Bu emre uyan oldu mu? ‘Göz dikmemeyi’ öngören Emirden bahsediyorum; fiziksel bir şeyden değil. Sanmam. Bir erkek bana gelip sadece öyle emredildiği için bir başkasının karısına yan gözle bakmadığına dair İncil üzerine yemin etse ya adamın kendini kandırdığını ya da cinsel bir eksikliği olduğunu düşünürüm. Bir çocuk sahibi olabilecek kadar erkek olan herkes pek çok kadına yan gözle bakmıştır; bir girişimde bulunup bulunmamasının önemi yoktur.

“Şimdi, Mike gelip diyor ki: ‘Benim karıma yan gözle bakmana gerek yok… onu sev! Onun sevgisinin sınırı yok, böylece hepimiz kazanırız… korku, suçluluk, nefret ve kıskançlık dışında kaybedeceğimiz bir şey yok.’ Bu teklif o kadar safça ki muhteşem. Hatırladığım kadarıyla sadece uygarlık öncesi Eskimolar bu kadar saftılar ve bizden o kadar uzaktaydılar ki onlara da ‘Mars’tan Gelen Adamlar’ diyebilirsin. Ancak, kısa sürede onlara kendi erdemlerimizi aşıladık ve onlar da artık bizim gibi mutlu bir paylaşım yerine bekâret ve zinaya sahipler; tabii ki bu sadece dönüşüm sırasında hayatta kalmayı başaranlar için geçerli. Acaba onlara ne yararı oldu? Ne dersin, Ben?”

“Eskimo olmayı istemem, teşekkür ederim.” Sh:638-640

Kadınlarla ilgili bir şey.”

“Şu anda duymak istemiyorum. Sabaha söylersin.”

“Şimdi, Jubal.”

İç çekti. “Konuş. Olduğun yerde kal.”

“Jubal… sevgili kardeşim. Erkekler, biz kadınların nasıl göründüğüne çok önem verir. Biz de güzel olmaya çalışırız ve bu da bir iyiliktir. Bir zamanlar bir striptizciydim, bildiğini biliyorum. Bu da bir iyilikti, erkeklere onlar için ne kadar güzel olduğumu göstermek. Benim verebileceklerime ihtiyaçları olduğunu bilmek de benim için bir iyilikti.

“Ama Jubal, kadınlar erkekler gibi değildir. Biz bir erkeğin ne olduğuna önem veririz. ‘Varlıklı mı?’ gibi aptalca bir şey de olabilir, ‘Çocuklarıma bakıp onlara iyi davranacak mı?’ gibi bir şey de. Ya da bazen bu ‘İyi biri mi?’ olur senin iyi olduğun gibi, Jubal. Bizim sizde gördüğümüz güzellik, sizin bizde gördüğünüzden farklıdır. Sen güzelsin, Jubal.”

“Tanrı aşkına!”

“Doğru konuştuğunu düşünüyorum. Sen Tanrı’sın ve ben de Tanrı’yım; ve sana ihtiyacım var. Sana su sunuyorum. Paylaşıp yakınlaşmama izin verecek misin?”

“Ah, bak, küçük kız, ne sunduğunu yanlış anlamadıysam…”

“Grokladın, Jubal. Sahip olduğumuz her şeyi birlikte paylaşmak. Kendimizi. Benliğimizi.”sh:707

Not: Roman aşırı uç  fikirleri ile cennetvârî bir hayatı, savaşın, acının olmadığı her şeyin yekdiğeriyle uyumlu olabilirliğini savunsa da, sonuçta insan fıtratından getirdiği vahşilik, cahillik, bencillik vb sıfatlarla bunu başaramadığından, kanun ve din penceresinin hakimiyeti altında tutulması toplum düzeni için gerekli oluşunu hatırlatır. Fikirler içerisindeki hususların kabul edilip edilmeme konusunda içtimâi sansürün etkili olması ve  bünyesinde sakladığı vasıfların sikleti ile bağlantılı da olunca, aynı siyasette en yüksek mertebede bulunan Niccolò Machiavelli’nin başına gelenler olması, süpürülmesi işin kolay tarafı olmuştur. Her düşünce sahibi itiraz edenin hücumuna uğrasada, bir yandan bu hususlarına itirazcı göz kırpar. Bazı fikirler, şarabın kadehte durduğu gibi sakin değildir. Bunları bilmemizde fayda olabilir. Yeri gelmişken Mevlana Celaleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimizden bir hususu nakledilim:
Bir gün Sultan  Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek:  “Bu zaman ne de güzel bir zamandır; bütün insanlar mutekit  ve samimîdirler. Münkirler varsa da kuvvetleri yoktur,” diyordu. Mevlânâ hazretleri:
“Bahâeddin, bunu nasıl söylüyorsun?” dedi. Sultan Veled:
“Şundan dolayı ki, bundan önceki  zamanlarda:
‘Ben Tanrı’yım,’ dediği için Mansur’u idam ve  kaç defa Bayezid’in katline kastettiler, ne kadar ulu şeyhi öldürdüler ve belki ‘haksız yere peygamberleri öldürdüler’ (Kur’ân-ı Kerim, Âli İmran, 181)  âyeti geçmiş asırlar hakkında vâki olmuştur. Tanrı’ya  hamdolsun zamanımızda Hudâvendigâr’ın her beytinde bir  ‘Ben Tanrı’yım, ve ben tesbih edilmeğe lâyıkım’ sözü vardır.  Kimse de ağzım açıp itiraz edemiyor,” dedi. Mevlânâ hazretleri gülerek:
“Onların makamı âşıklık makamı idi. Âşıklar belâlara müptelâ olurlar,’ buyurdu. Şiir:
“Dostun belâda ve öd ağacının da ateşte bulunması iyidir.”
Bizim makamımız ise mâşukluk makamıdır. Mâşuk daima hükmünü yürütür ve mâşuka itaat olunur. O ruhların sultanı ve nefislerin emîri, akılların hâkimi olur,” buyurdu. Nitekim demiştir. Şiir:
“Şems-i Tebrizî’nin ayağı ruhların başlan üzerinde mi? Onun ayağının bastığı yere ayağını basma, başını koy.” Ve başka bir yerde de: Şiir:
“Aşk delidir, biz delinin delisiyiz. Nefis emmaredir, biz emmarenin emmaresiyiz,” buyurdu (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 439. Menkabe) 

THE TRİALS OF CATE MCCALL / Cate Mccall Davası 2013


Kaçırmayın diyeceğimiz bir film.
İleriki zamanlarda muhakkak sansüre uğrayabilir.

Yönetmen: Karen Moncrieff

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi:28 Kasım 2013

Senaryo: Karen Moncrieff

Müzik: Peter Nashel

Görüntü Yönetmeni: Antonio Calvache

Yapımcı: Marc Bienstock, Joe Dain, Barbara Fiorentino

Oyuncular: Kate Beckinsale, James Cromwell, David Lyons, Nick Nolte , Clancy Brown

Özet

Mesleğinde son derece başarılı olan bir avukat [Kate Beckinsale] alkolle sorun yaşasa da müvekkillerinin davasında sonuna kadar mücadele vermektedir. Her ne kadar işi avukatlık yapmak olsa da aslında doğru bildiği ve inandığı davalarda her ne pahasına olursa olsun sona kadar gitmekten çekinmez. Alkol yüzünden avukatlığı askıya alınsa da ücretsiz olarak bir dava alır. Bunda  ise bir çocuğun velayetini almak için davayı üstlenmiştir. Öncelikle kadının haksız yere suçlandığı bir cinayetten temyiz kararı çıkması gerekmektedir. Bu zorlu süreçte deneyimli avukat [Nick Nolte] ile beraber mücadele verirler. Ancak delillerin noksanlığı, yalan ifadeler ile doğru ve yanlışın karıştığı  bir davada işi bir hayli zordur.

Filmden

“Duygular delil sayılmaz.”
“Hikâyen mantıklı olmalı.”
“Polisler sana neden zarar vermek istesinler ki”
“Adaletin çarkları masumları ezmek üzeredir.”
Senin delilin benim mahkemede geçerli sebep değil.”
“Biz davayı yalana dayanarak kazandık, hangisine güveneceğiz.”
“Benim kadar hakimlik yapsan duruşmaların “yalan yarışması”gerçeğine alışmış olurdun. Önemli olan emniyet güçlerine açık bir mesaj göndermiş olduk.”
“Aptal küçük kurallar hiçbir şeye yaramıyorlar. Ben kuralları uyguladığım için bir adam tam 11 yıl hapis yattı, kuralları uyguladığım için bir katil kurtuldu, şimdi kuralları uyguladığım için çocuğumu kaybettim.”
“Kuralların canı cehenneme,”
“Sorun ne biliyor musun, sen iyileri kötülerden ayıramıyorsun”
“Eskiden farkı anlamak kolaydı, tıpkı senin gibi ne pahasına olursa olsun kötüleri yakalamak istiyorum.”  

mc callt

http://en.wikipedia.org/wiki/Kate_Beckinsale

http://en.wikipedia.org/wiki/The_Trials_of_Cate_McCall

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması


“Aktivist Reed Brody, pek çok diktatörün sonunu matematiksel hesaplarla tanımlarken hiç de haksız değildi aslında: Eğer birini öldürürsen cezaevine düşersin, eğer bir McDonald’s’ta 20 kişiyi otomatik tüfekle tararsan akıl hastanesi olur sonun, eğer 20 bin siyasi hasmını ortadan kaldırırsan siyasi sığınma için sana uygun bir  ülke bakılır.”

Yönetmen: Eugene Jarecki       

Ülke: ABD, İngiltere, Danimarka, Fransa, Kanada, Avustralya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 14 Haziran 2002 (ABD)

Süre: 80 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Peter Nashel    

Oyuncular: Brian Cox, Anna Chennault,    Amy Goodman,    Alexander Haig, Seymour Hersh

Hakkında:

Christopher Hitchens tarafından yazılan aynı adlı kitaptan 2002 yılında uyarlanan filmde, bir dönem Amerikan Dış Politikası’nı yönlendiren isimlerden biri olan Henry Kissinger’a karşı yapılan suçlamalar ele alınmakta. Belgesel niteliği gösteren film Vietnam, Kamboçya, Doğu Timor, Şili vb. ülkelerde gerçekleşen insan hakları ihlallerinde Amerika Birleşik Devletleri ve bu çerçevede Kissinger’ın rolünü incelemekte.

“Yöneticiler, her zaman doğru olamazlar. bir iyi ve diğer kötü arasında seçim yapmak zorunda kalırlar.”

Henry Kissinger

Dünyaya bakan gözün esrarı

Belgeselden

Birilerinin saygı duyduğu, bir diğerlerinin nefretle andığı adam: Henry Kissinger.

İyi diyenler:

O iyi bir arkadaştır.

Ona saygı duyuyorum. O hayatımızın önemli bir gücü olmuştur.

Dr Kissinger, ABD’nin önde gelen uzmanlarından olduğu gibi, bu alanda ve bugünün dünyasında ona erişen olmamıştır.

O büyüleyici bir güç ve strateji karışımıdır.. Bazen O’nun ünlü gücü isteyene daha fazla güç verir.

Kötü diyenler:

Kissinger olağanüstü parlak bir adam olduğunu düşünenler, halkın gözünden hataları gizleseler de Harpers Dergisi’nde [Christopher Hitchens] ” Henry Kissinger Davası “, başlıklı bir makalede yayınlandığı gibi bir savaş suçlusu, bir yalancı, cinayet, adam kaçırma, vb suçları olan bir adamdır. 

Kissinger kesinlikle uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmalıdır.

Onun Nobel Barış Ödülü alması insanlığa karşı suçlar örtbas edemez.

Şili’deki Eski diktatör General Augusto Pinochet gibi yargılanmalıdır.

Henry Kissinger’ın hayatı karanlık, çok karanlıktır.1923 yılında Almanya’da doğan, Naziler iktidara geldiğinde 10 yaşındaydı. Kissinger Yahudi aydınların yaşadıkları toplumda ezilirken ego ve güvensizlik bu karışımı büyüdü. Yahudi olduğu için horlandı. 1938 yılında, ailesi ile Amerika Birleşik Devletleri ve New York’a yerleşti. 1944 yılından 6 yıl sonra Almanya’ya geri döndü. Bu kez Amerikan üniforması vardı. Savaştan sonra Kissinger Bohembolda geldi,  biraz güneyindeki sinagog, aile yadigârları tahrip olmuştu. Akrabaları  kamplarda ölmüştü. Bu karmaşık yapı onun iç dünyasını etkiledi. Bütün dünyadan hesabını sormaya sebep olmuş olabilir.

Augusto José Ramón Pinochet Ugarte (d. 25 Kasım 1915 – ö. 10 Aralık 2006), 1973 yılından 1990 yılına kadar Şili’yi dikta rejimi ile yöneten general. 1973′ten 1998′e kadar Şili ordusunun başkomutanı ve 1973′ten 1981′e kadar Şili Cunta Hükümeti’nin başkanı oldu. 11 Eylül 1973 tarihinde Salvador Allende’nin Unidad Popular hükûmetini deviren ve ülkedeki sivil yönetimi 48. yıldönümüne bir hafta kala sona erdiren bir askeri darbe ile iktidara geldi.

Pinochet dönemi çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kabul edilmesine karşın Pinochet taraftarlarına göre, Pinochet sayesinde ülkede büyük bir ekonomik kalkınma sağlanmıştır. 10 Aralık 2006′da, ev hapsinde tutulurken 91 yaşında kalp krizi geçirerek ölmüştür.

11 Eylül 1973′de General Pinochet önderliğindeki silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Önce Şili hava kuvvetleri başkanlık sarayı La Moneda’yı bombaladı, daha sonra ise kara birlikleri saraya girdi. Darbe sırasında başkan Allende intihar etti.

Darbenin ardında Şili kara kuvvetleri komutanı ve darbecilerin başı Augusto Pinochet devlet başkanı ilan edildi. Böylece Şili’de Pinochet’in 1990 yılında iktidardan ayrılmasına kadar sürecek olan diktatörlük dönemi başladı.

ABD Hükümeti 17 Eylül 1970 tarihli bu belge ile amacı Salvador Allende’yi devirmek olan FUBELT projesini başlatıyor.

Washington’daki Amerikan yönetimi, Salvador Allende yönetiminin iktidara gelmesinden hiçbir zaman memnun olmamıştı. Allende’nin Amerikan şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi bu memnunsuzluğu daha da arttırdı. ABD başkanı Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in 5 Kasım 1970 tarihinde raporunda Allende’nin iktidara gelmesi “bu yarımkürede karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri” olarak tanımlanıyordu. Bu sebeple Amerika, Allende’yi devirmek için çalışmalar yapmıştır.

1970ler boyunca CIA, Allende’nin rakiplerini mali yardım yapmak suretiyle desteklemiş ve Allende’nin seçilmesini engellemek istemiştir. Bunu başaramayınca da askeri darbe ile Allende’nin yönetiminden kurtulmaya çalışmıştır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporunda

Şili’de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri, 1964-1970 yılları arasında Şili’ye yaklaşık 1 milyar $’lık ekonomik yardım yapmıştı. 1970′de Allende’nin başa gelmesiyle bu yardımlar kesilmiştir. 72-73 yıllarında bakır fiyatlarının düşmesiyle bu yardımların kesilmesi birleşince Şili ekonomisinde büyük sorunlar baş göstermişti. 9 Ekim 1973′de Nixon ile danışmanı Kissinger arasında telefon görüşmesinde Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasındaki mutluluğu dile getiriyor ve “darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını” söylüyordu.

 “ Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir. „Henry Kissinger

Kissinger Sovyetler Birliği, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri güçlerini dengelemede yani “Üçgen Diplomasisi”nde büyük bir başarı sağladı.

 ‘KISSINGER TOPLU ÖLÜMLERİN SORUMLUSU’

Kissinger’ın, 1969-1975 yılları arasında ulusal güvenlik danışmanı, 1973-1977’de dışişleri bakanı olarak görev yaptığı dönemde Vietnam, Laos ve Kamboçya’da savaş suçu işlenmesine yardım ettiğini ileri sürüldü.

       İspanyol yargıcı Baltasar Garzon da Kissinger’ı, konferans vermek için Londra’ya geldiği sırada eski Şili diktatörü Augusto Pinochet’yle ilgili dosya çerçevesinde sorgulamak için İngiltere’den izin istemişti. [http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/148249.asp]

EK YAZILAR:

HENRY KİSSİNGER, SAVAŞ SUÇLUSU

David Jiménez- Çeviren  Bülent Kale

Belki de şimdi buna bir üst mertebeyi daha eklemenin tam sırasıdır: Peki ya yasal hükümetlere karşı devlet darbeleri hazırlarsan, farklı düşünenleri ortadan kaldırması için diktatörlerle birlikte çalışırsan, ülkeleri gizlice bombalarsan… o zaman ne olur? Eğer isimin Henry Kissinger ise konferans başına bir servet kazanabilirsin, The New York Times’da köşe yazıları yazabilirsin, hatta FIFA’nın son yıldız transferi olabilirsin.

 Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Dışişleri Bakanı şimdi de FIFA’nın “Baba”sı Sepp Blatter’in önerisiyle örgütü suça karışan isimlerden temizlemek için oluşturulan sürrealist ekibin -Placido Domingo yahut FBI başkanı Louis Freeh’le beraber- bir parçası oluyor. Kissinger, teklifi alçakgönüllülükle kabul ederek “Eğer bir yardımı olacaksa, birlikte çalışmaya hazırım”, dedi.

Orwell teorisinin uç örneği

Uluslararası liderlerin, çokuluslu şirketlerin ve hatta sportif örgütlenmelerin Kissinger’in tavsiyelerine başvurmayı sürdürmeleri, Orwell’in, herkes eşittir ama bazıları daha eşittir teorisinin uç bir örneğine karşılık geliyor. Eğer ‘Realpolitik’in bu ustası tarafından yapılanın onda birini yapmış olsa herhangi bir Afrikalı kendisini Uluslararası Mahkeme’nin karşısında bulurdu (ya da Brody’nin işaret ettiği gibi, eğer bizimkilerden biriyse, sürgünde yaşardı).

 Sağcı ya da solcu, komünist ya da kapitalist, Amerikan yanlısı yada karşıtı olmaktan bahsetmiyoruz. Yalnızca bu tecrübeli Amerikalı siyasetçinin bir savaş suçlusu olduğundan, 1969 ve 1977 yılları arasındaki eylemlerinin milyonlarca insanın hayatına mal olduğunu gösteren belgelenmiş -ve pek çok durumda itiraf da edilmiş- suçlarından bahsediyoruz. Yazar Christopher Hitchens The Trial of Henry Kissinger (2001) isimli kitabında 1973 Nobel Barış Ödülü sahibi bu siyasetçiyi yargılamak için ulaşabildiği bütün hukuki gerekçeleri bir araya getirdi ve o zamandan bu yana suçlamaları destekleyen pek çok yeni bilgi, kayıt, tanıklık daha ortaya çıktı.

Gelin birlikte hatırlayalım: Kissinger Vietnam Savaşı sırasında Kamboçya ve Laos’ta sivil halkın kitlesel ve gizli bir biçimde bombalanmasını organize etti, Doğu Timor’da nüfusun beşte birinin hayatına mal olan Endonezya İşgali’ne alenen onay verdi, Şili’de kendi diktatörlüğünü kurması için Pinochet’le birlikte çalıştı, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar başka pek çok tiranı baskı rejimi konusunda cesaretlendirip destekledi, Pakistan’ın Bangladeş’teki kanlı işgalinin suç ortağı oldu… “Kissinger’in bizzat kaleme aldığı anılarında bir tutum takınmadan önce yaptığı mikro hesaplar üzerine yaptığı açıklamalar herhangi önemli bir olayın onun bilgisi ya da yetkilendirmesi olmadan kararlaştırılmış olması düşüncesini tümüyle ortadan kaldırıyor.” diye yazıyor Hitchens kitabında.

Milyonlarca dolar kâr

Ancak bu 88 yaşındaki siyasetçi yalnızca suçlarının bedelini ödememekle kalmıyor, bir taraftan da “deneyimli diplomatik kariyeri”nin getirilerini toplamayı sürdürüyor. Kendisine ait danışmanlık şirketi Kissinger Associates, büyük çokuluslu şirketlere ve farklı hükümetlere yurtdışında nasıl hareket etmeleri gerektiği üzerine tavsiyelerde bulunarak milyonlarca dolar kar ediyor. Şirketin web sitesinde açıklanan ilkeleri arasında dürüstlük ve saygıyla beraber “KİŞİSEL SORUMLULUK” da yer alıyor. Sormak gerek, hiç de hak etmediği altından bir emekliliğin keyfini sürmesi bir yana bu açıklamalarıyla Kissinger aynı zamanda ölülerin geride kalan yakınlarıyla da alay etmiş olmuyor mu?

Görünüşe göre bunların hiçbiri önemli değil. ABD’li devlet adamıyla bir konferansta  geçirilicek bir saatlik süre için 18 bin dolar ödeniyor. Washington, Afganistan ya da Arap Dünyası’ndaki çatışmalar konusunda kendisinden tavsiyeler almayı sürdürüyor. FIFA ise, örgütü rüşvet olaylarından temizlemek ve kuruma kaybettiği prestiji kazandırmak için ideal adamın o olduğuna inanıyor.

 Sonra batılı liderlerin uluslararası adaleti güçlendirmenin gerekliliği üzerine yaptığı konuşmaları dinliyorsun. Herhangi birinin, kim olursa olsun, milliyetinden ya da mevkiinden bağımsız olarak, bir hükümetin koruması altında işlenmiş olsa dahi, işlediği suçlardan sorumlu olması gerektiği bir adaleti mi kast ediyorlar? Yoksa dünyanın bir parçasının geri kalanları yargılama hakkını elinde tuttuğu, kendilerine gerçekte var olmayan farazi ahlaki üstünlüklerine dayandırdıkları bir dokunulmazlık bahşettikleri, onlar için yontulmuş bir başka adaleti mi?

KİSSİNGERVARİ HAYVANLAR

Turgut DURDURAN

Hayvanlar Adası, 14 Şubat 2001

Bu haftanın hayvanı iki ayaklı bir hayvan cinsi. Bu hayvanlar her zaman vardılar ve

ne yazık ki her zaman var olacaklar. Bunların belki de yaşayan en meşhur örneği Henry Kissinger’in adı bu cinse uygun –Kissigerian ya da Kisingervari hayvanlar. Döneminin bütün krizlerine karışmış. Vietnam’dan tutun Kıbrıs’a kadar birçok yerde binlerce belki de milyonca insana karşı suç işlemiş bir hayvan bu.

Bu haftasonu “Harper’s Magazine” de Kıbrısla ilgili de bir kitabı olan Christopher Hitchens’in “The Case Against Henry Kissinger” adlı yazısı dikkatimi çekti. Yani Henry Kissinger’e karşı dava konusundan bahsediyor. Konu da Henry Kissinger’in bir savaş suçlusu olması.Yazının ikinci bölümü Mart’ta yayınlanacak ve Kıbrıs da bir örnek olarak ele alınacak o bölümde.

Henry Kissinger’in ne kadar masum (!) birisi olduğunu zaten biliyordum. Belki de bu yazıyı okuyan sizler de bunu çok iyi biliyorsunuz. Yazıyı okurken aklıma acaba ikinci bölümde Kıbrıs hakkında neler söylenebileceği geldi. Malum Amerikan gizli servislerinin Kıbrıs’a burunlarını nasıl  soktuklarını anlatan “Cyprus Conspiracy” (Kıbrıs Komplosu)kitabı bugünlerde adından çok bahsettiren bir kitap. Gene Hitchens‘in son baskısı “Hostage to History, Cyprus from the Ottomans to Kissinger” (Tarihin Esiri, Osmanlılardan Kissinger’e Kıbrıs) başlıklı kitabı, sonra Kissinger’in İngiltere de kitapevlerinden çektirmeyi başardığı iddia edilen Stern’in “Wrong Horse” (Yanlış At)  adlı kitapları da sık sık karşıma çıkıyorlar..

Hitchens, Kissinger’in yaptıklarına “Kissingerian Offenses” (Kissingervari Suçlar)deyip bu yazıda sadece kanuni olarak Kissinger’e karşı savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve içinde cinayet, adam kaçırma ve işkence komplosu kurma dahil kabul edilen veya geleneksel uluslararası kanunlara karşı suçları ortaya koyacak konularla ilgilendiğini söylüyor. Kissinger’e karşı suçlamayı bir araya getirmek kolay bir iş da değil. Belki   de bilerek, isteyerek  ve önceden planlanmış bir şekilde adaleti önleme sayılabilecek bir davranışla Kissinger delillerin birçoğunun saklı kalmasını ve/veya yok edilmesini sağladı. Zaten yazının girişinde de Kissinger’in New York Times’ın ilk sayfasında Şili ile ilgili suç dosyalarının Amerikan arşivlerinden açıklanacağına dair bir yazı çıkması üzerine bir editörü arayıp şikayet etmesinin band kaydından alıntı var (editör de Kissinger’in telefonunu ararken “1-800-BOMB-CAMBODIA” olsa gerek diye espri yapıyor. Yani “1-800-Kamboçyayı bombalayın!)

Ancak Kissinger’in kendinin yaratıp Şili halkına hediye ettiği (!) Pinochet’nin yargılanması ve suçlu bulunması devlet dokunulmazlığı zamanında işlenen suçlardan da sorumlu tutulabileceğini gösterdi. Kissinger’e karşı bu suçlamaları getirmemek ve onu yargılamamak gerek Nuremberg örneğine bağlı olduğu iddia edildiği için gerekse Pinochet örneğinden dolayı, bu tür suçların sorumlusu olarak sadece kaybedenlerin ya da göreceli olarak önemsiz sayılan ülkelerin despotlarının tutulabileceği  anlamına gelir. Bu da uluslararası kanunların iddia edildiği gibi bir çifte standarddan başka bir şey olmadığını gösterir. Uluslararası hukukun tek koruyucusu, dünyanın polisi rolünü oynayan Sam Amcanın kendi kendini sorguladığı, cumhurbaşkanını istifaya zorladığı dönemin hızlı bürokratı, devlet adamı, gizli polisini yargılamayı bırakın onu araştırmak isteyenlerin bilgiye ulaşımını engellemesi zaten dünyanın eline kaldığı polisin halini belli etmiyor mu?

Nuremberg mahkemelerinde  Amerika’nın baş avukatı General Telford Tayloro mahkemelerin ve Japon savaş suçlularının Tokyo ve Manila’daki mahkemelerin ahlaki ve hukuki dayanaklarını inceledi ve “Nuremberg and Vietnam”kitabında eğer Manila ve Nuremberg standartları eşit şekilde Vietman savaşını düzenleyen Amerikan bürokrat ve devlet adamlarına uygulanırsa İmparator Hirohito’nun ordu kumandakı General Yamashita Tomoyukinin sonuna varacaklarını iddia etti. Savaşın daha devam ettiği yıllarda yazılan kitaptan bir alıntı dikkatimi çekti;

Başkan ve onun Beyaz Saray, Pentagon ve ‘Foggy Bottom’da ki yakın danışmanlarının Vietnamda sivil ölümlerin miktarı ve nedenini ile ülkedeki yıkımı ne kadar bildikleri tartışılabilecek bir konudur. Ancak bazı şeyleri bildikleri kesindi. Dönemin Savunma Bakanı müsteşarı (ya da asistanı) John McNaughton 1967 yılında Beyaz Saray dönüşünde getirdiği mesajda ‘Biz Vietkong’u yok etmenin tek yolu bütün köyleri yerle bir edip, ormanları yok ettikden sonra bütün güney Vietnamı asfaltla kaplamak gerektirir anlayışıyla hareket ediyor gibiyiz’ demişti!

Başka söze gerek var mı?

HENRY KİSSİNGER’IN SAVUNMASI

Liberal entelijansiya arasındaki yaygın görüş, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (1969−1975) ve ABD Dışişleri Bakanı (1973−1977) Henry Kissinger’ın kötü bir adam olduğu yönündedir. Ancak bu ifade az bile olabilir. Revaçta olan ortak görüş Kissinger’ın yalnızca kötü bir adam olmadığı, bir savaş suçlusu olduğudur.

İşlediği iddia edilen suçların sayısı kabarıktır:

Kuzey Vietnam ve Kamboçya’nın bombalanması; Şili Devlet Başkanı Allende’ye karşı 1973′te yapılan darbeye üstü örtülü destek verilmesi; muhtelif sağcı çirkin rejimlere destek verilmesi; Akbaba Operasyonu olarak bilinen cinayet ve adam kaçırma harekâtına katkıda bulunduğu iddiası. Gazeteci Christopher Hitchens gibi onun en yüksek sesli muhalifleri yargılanması için açıkça çağrıda bulunurken, 2001′de Fransız bir savcı, Şili’de kaybolan siviller ile ilgili ifade vermesi için Kissinger’ı mahkemeye çağırmaya çalışmıştı.

Küresel gücün koridorlarında, çok uluslu şirketlerin yönetim kurulu odalarında son derece saygı görse de, durmaksızın konuşan sınıfların salonlarında ancak bir paryadan biraz daha iyi durumda. Ama bu, hak edilen bir şöhret mi?

Henry Kissinger’ın resmi biyografisi üzerinde yaklaşık dört yıl çalıştıktan sonra, rağbette olan görüşün ona adil davranmıyor olabileceği sonucuna vardım. Baştan beri bildiğim bir şey hiçbir Amerikalı’nın ve birçok Avrupalı’nın ona karşı tarafsız olamayacağı idi. Onu ya seviyorlardı ya da ondan nefret ediyorlardı. Sanırım ben ilk gruptakilerdenim. Bu, Kissinger’ı kusursuz bulduğum anlamına gelmiyor. Yalnızca, onun büyük bir adam olduğu sonucunu görmezden gelemiyorum.

Kissinger’ın nam saldığı Watergate, Nixon, Yom Kipur Savaşı, Vietnam, tam da onun büyüklüğünü anlatan olgular olmuştu. Kissinger, Soğuk Savaş’ın katı hareketsizliğini kırmak, Vietnam’daki savaşı bitirmek, Ortadoğu’daki savaş döngüsünü durdurmak için olumlu bir şeyler yapmaya çalışan az sayıdaki devlet adamından biriydi hiç kuşkusuz. Watergate’in Kissinger’ın Vietnam’da “onurlu barış” gibi nihai hedeflerini elde etmesine engel olması gibi, şartlar gerçekten de “olağanüstü zor” olabilir. Ama en azından başkana deli gömleğini giydiren bu gelişme sayesinde Kissinger kendinden önce ve sonra gelen hiçbir dışişleri bakanına verilmeyen fırsatlara ve güce sahip oldu.

Bir biyografi yazarı olarak Kissinger’ın resmi biyografisini yazmaktansa, yalnızca hayatındaki bir yılı, 1973′ü yazmaya karar verdim. O yılın ekim ayında dünya Ortadoğu’daki Yom Kippur Savaşı ile sarsılmıştı. Kissinger’ın Vietnam Savaşı’nı bitiren anlaşmayı ve Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmasını imzaladığı yıldı. Ama bütün her şeyi gölgeleyen Watergate skandalı patlak verdi. Ve Kissinger, skandalın tam ortasında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı ve Dışişleri Bakanlığına getirildi.

1973′te nereye vardığına bakalım. Kissinger için bir önceki yıl sona ermiş, ancak ABD dış ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik beklentilerin tavan yaptığı bir ortamda, Kissinger kendi rolü konusunda kuşku içindeydi. Yeni seçimden zaferle çıkan Nixon ile ilişkisi asgari seviyede iken, anılarını yazmak için ciddi ciddi All Souls Oxford’da öğretim üyeliği yapmayı düşünüyordu.Yoğun ajandasına göre 1973′ün yılbaşı günü Paris’e gizli bir seyahat yapıp Vietnam Savaşı’nı bitirecek anlaşma için Kuzey Vietnamlılar’la görüşmeyle başlıyordu. Bunu Mao’nun hüküm sürdüğü Çin’e yapılan ve Nixon ile son iki yıl üzerinde birlikte çalıştıkları açılımları emniyete almak için Pekin’e yapılacak iki seyahat izliyordu.

Ajandada daha sonra Sovyet tehdidine karşı NATO’yu yeniden canlandırma maksadıyla Amerika’nın Avrupalı ortakları ile yapılacak görüşmeler vardı. Kissinger büyük bir yanlışlıkla 1973′ü “Avrupa Yılı” olarak adlandırınca Fransız Cumhurbaşkanı Pompidou’nun ekşisert yanıtıyla karşılaştı: “Fransızlar için her yıl Avrupa yılıdır”. Herşeye rağmen Kissinger Sovyetler ile balistik füzelerin karşılıklı sınırlandırılmasını sağladı ve böylelikle Brejnev’in Washington ziyaretine önayak oldu.

” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

Yine de, Amerikan dış politikasının 1973′te yaptığı her hamle Watergate skandalının karararı bulutlarının altında gölgeleniyordu. Kissinger skandalın tüm boyutlarını ilk kez Nisan 1973′te öğrenmişti. Bir yıl sonra Nixon istifa ederken, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başındaki kişi olan Kissinger, şansın da yardımıyla ve akıllıca davranarak ayrıcalıklı Beyaz Saray ekibi içinden skandalı lekelenmemiş olarak atlatan tek kişi oldu.

Skandala bulaşmış olması, ABD dış politikası için ve bana kalırsa dünya için bir felaket olurdu. Bana bir kaç kez şöyle dedi: “Böbürlenmek için söylemiyorum ama, 1973′te herşeyi bir arada tutan harç bendim.”

Egoizmi ve güvensizliği nedeniyle tereddüt eden Nixon, Eylül ayında Kissinger’ı Dışişleri Bakanı olarak atadığında iki uluslararası kriz masada duruyordu. Bunlardan ilki, Şili’de seçimle işbaşına gelen Allende rejiminin şiddet yoluyla devrilmesi; ikincisi ve daha tehlikelisi Yom Kipur Savaşı’nın ya da Arap terminolojisiyle Ekim Savaşı’nın patlak vermesiydi.

Enver Sedat’ın Mısır’ı ile Hafız Esad’ın Suriye’sinin İsrail’e saldırması dünya çapındaki istihbarat örgütlerini, İsrail’i, Kissinger’ı ve hatta Mısır’ın Sovyet destekçilerini bile tamamen şaşırtmıştı. Bir an için olası bir Sovyet askeri müdahalesi söz konusu oldu. Buna (Nixon alkol nedeniyle iş yapamaz duruma geldiğinden) Kissinger’ın nükleer alarm seviyesini “Defcon 3″e yükseltmesi eşlik etti.

Brejnev geri adım attı. Ortadoğu’daki ateşkesi, iki taraf için de zor kazanılmış bir barış görüntüsü takip etti. Bu barış mükemmeliyetten uzak olsa da son derece kötü alternatif sonuçları düşündüğümüze, Kissinger’a hakkını teslim etmeliyiz.

İdeolojik olarak, özellikle de uluslararası siyasette askeri gücün rolü bağlamında, Kissinger’ı bir reel-politik canavarından başka birşey olarak görmeleri zor olan insanlar vardır. Bense biyografisini yazan kişi olarak daha tarafsız bir bakış açısına sahibim. Bence Kissinger’ın kariyeri başarılar ve hezimetlerin bir karışımı olmuştur.

Ve elbette Vietnam. Nisan 1975′te Saygon’un düşüşü ile Amerika’nın Hindi-Çini hayalleri yıkılmış, Kissinger Hanoi’nin çetin Le Duc Tho’su ile zorlu müzakerelere girilmişti. Bugün Vietnam’ı hayatının en büyük hayal kırıklığı olarak gören Kissinger, Vietnam’ın hiç bitmeyen bir pişmanlık kaynağı olduğunu söylemektedir. Son Amerikan helikopteri de Saygon’daki büyükelçiliğin çatısından havalandığında, geriye bugün de hâlâ hissedilen bir “boşluk duygusu” kalmıştır.

Daha iyisini yapabilir miydi? O noktada Watergate’in gölgesinin ağırlığını hatırlayalım. 1973′te Kongre Vietnam’daki tüm Amerikan birliklerinin tasfiyesine karar vermiş, Nixon’ın Güney Vietnam’a bir nebze de olsa askeri yardım yapılması çağrıları baltalanmıştı. Kissinger Watergate’in ezici temayülüne karşı savaşabilir miydi? Bu elbette savaşın sonucuyla ilgili bir soru, Amerika’nın daha en baştan savaşa girmesinin doğru olup olmadığıyla ilgili değil. Ama Vietnam Savaşı’nı Kissinger başlatmamıştı.

Kissinger’ın benden en çok puan alan başarısı ise Yom Kipur Savaşı’nı sona erdirmesi ve temelde bugüne kadar yürürlükte kalan barışın inşasına katkıda bulunan “mekik diplomasisi”dir. Mısırlılar 35 yıldır savaş yüzü görmedi. Bu kolay başarı değil.

Ancak Kissinger Amerika’nın ilk Musevi Dışişleri Bakanı olarak, dört devasa handikapla masaya oturmuştu.

1. Araplar içgüdüsel olarak ona güvenmiyordu.

2. Atalarından gelen bir Yahudi aleyhtarlığını taşıyan Ruslar da ona güvenmiyordu.

3. İsrail Başbakanı Golda Meir, onun İsrail için daha fazla çabalaması gerektiğini düşünüyordu.

4. Washington’daki “İsrail” lobisi onu rahat bırakmıyordu.

Bu engellere rağmen, Kissinger’ın Moskova, Kudüs, Kahire ve Şam arasındaki durmak bilmeyen “mekik diplomasisi”, dünyanın şükran göstermekte isteksiz kaldığı muazzam bir başarıydı.

Yom Kipur Savaşı’ndan sonra Kissinger, bir yandan Sovyetler’in (1956′daki Süveyş bozgunundan beri yaptıkları gibi) bölgeye burunlarını sokmamaları için bir barış anlaşması imzalanması için çalışırken, diğer yandan iyi ilişkileri korumaya çalışıyordu. Kolay iş değil. Bana kalırsa Kissinger’ın o dönemdeki çabalarından ötürü değil de, kaderin cilvesine bakın ki başarısızlıkla sonuçlanan Vietnam üzerine Nobel Barış Ödülü almasına acırım.

Görevi bırakalı 33 yıl olsa da Kissinger bugün 86 yaşında ve Washington koridorlarında, Moskova’da ve Pekin’de hatırı sayılır bir etkiye sahip.

Böyle bir saygıyı hak ediyor mu? Yoksa zulmün azmettiricisi olarak maskesi mi düşürülmeli? Yalnızca kişisel kanaatimi tekrar edebilirim. Kissinger’ın ağır basan mirası rakip Doğu ve Batı blokları arasında çoğunlukla da başarılı olan bir dengeli bir barışın tesisi arayışı içine girmesi ve kazara çıkacak bir nükleer savaş tehlikesini yatıştırmak için gösterdiği ısrarlı gayrettir. Bu mirası hafife almaya niyetlendiğimizde, 1914′te dünyayı boğan ve ziyadesiyle kaza eseri soykırımı hesaba katmamız gerekir.

Aleyhte delil

Joan Smith (gazeteci ve yazar):

Benim kuşağımdakiler için o en büyük şeytan figürlerinden biriydi. Onu büyük Soğuk Savaş kuramcılarından biri olarak görüyorum. Kötü bir şekilde. Amerika’ya karşı oluşan ve bugün hâlâ duyulan antipatinin sorumlusu olan agresif bir dış politikanın iştirakçisi olarak. Bir imparatorluk hâlindeki Amerika’nın kötü yüzü. Amerika önce gelir düşüncesi ve bütün dış politikanın hedefi bu. Amerikalı siyasetçiler, Amerikan halkı hakkında konuşurken dünyanın geri kalanı hiç umurlarında mı acaba diye merak ediyorsunuz.

Aleyhte delil

John Pilger (gazeteci, yapımcı):

 Kissinger ve Nixon 1969 ve 1973 arasında Kamboçya’nın yasadışı ve gizlice bombalanmasını yürüttüler. Beş Hiroşima’ya bedel ağırlıktaki bombardımanda 700.000 Kamboçyalı öldü. Pilotların seyir kayıtları tahrif edildi, Kongre kandırıldı. 1973′te Kissinger demokratik Şili hükümetini deviren faşist General Pinochet’e destek verdi. 1975′te Kissinger ve Gerald Ford, Endonezya diktatörü Suharto’ya Doğu Timor’u işgal etmesi için yeşil ışık yaktı ve yasadışı olarak Amerikan silahlarıyla donatıldı. En az 200.000 kişi hayatını kaybetti.

Aleyhte delil

Timothy Lynch (University of London, Amerikan Dış Politikası bölümünde kıdemli öğretim üyesi):

Diplomasi tarzı zaman içinde ABD’nin etkisini zayıflattı. Dünyaya karşı gerçekçiliğe dayalı bir yaklaşımı vardı ama etkisi yüzeyseldi. Amerika görünürde Sovyetler Birliği ve Çin ile ilişkilerini geliştirirken, berikiler Afrika ve Latin Amerika’da etkilerini artırdı. Bana kalırsa Çin ve Sovyetler Birliği ile samimiyeti artırmak Amerikan çıkarları ilerletmedi. Reelpolitik, Batı’nın düşmanlarına can verdi. Bütün bunlar Kissinger yaklaşımının sonuçları.

Aleyhte delil

Christopher Hitchens, yazar

Kissinger’ın yargılanması için hakkında tutuklama emri çıkarılmaması için hiçbir gerekçe yok. İddianamede yer alması gereken suçları da sayayım:

“Hindiçini’nde sivillerin topluca ve kasten öldürülmeleri; Bangladeş’teki toplu katliam için gizli anlaşma; ABD’nin savaş hâlinde olmadığı, demokratik bir ülke olan Şili’de meşru ve üst düzey bir memurun katledilmesinin planlanması ve teşviki; Kıbrıs’taki demokratik ulusun devlet başkanının katledilmesi planına iştirak; Doğu Timor’daki soykırım için tahrik ve destek… “

Aleyhte delil

Trevor McCrisken, İngiliz Amerikan Güvenlik Enformasyon Konseyi Başkanı

Demokrasi ve başka insanlar hakkındaki görüşleri, Şili hükümetinin alaşağı edilmesinin takibinde sarf ettiği sözlerde özetlenebilir: “Vaziyet, Şili’li seçmenlerin kendi kararlarına bırakılamayacak kadar önemli.” Soldaki birçok kişinin onun hakkında olumlu şeyler düşünmemesi hiç de şaşırtıcı olmamalı.

Yazının orijinali şu adrestedir:

http://www.independent.co.uk/news/world/americas/thecaseforhenrykissinger1773365.html 19 Ağustos 2009, Çarşamba,Çeviren: Yasin Kokarca, Independent / 18 Ağustos 2009

***************************

Kitap:Christopher HİTCHENS, Henry Kissinger’in Yargılanması, Orjinal isim: The Trail of Henry Kissinger, Henry Alfred Kissinger, Everest Yayınları 198 s. Mehmet Harmancı İstanbul

http://www.itusozluk.com/goster.php/henry+kissinger

http://www.tlaxcala-int.org/article.asp?reference=5072

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/tdr/tdr1_14_2001.html

http://www.guncelmeydan.com/pano/gizli-planlar-tasarlandiklari-sekilde-uygulanamadiginda-greg-guma-ceviri-cem-hayrullah-ozbudun-t36437.html

 DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

THE WOLF OF WALL STREET/ Para Avcısı (2013)


Zengin olma hayalini kolay yoldan gerçekleştirenlerin pespayeliğini yüze çıkaran film. Ayrıca, kadının aşağılandığı bir film oluşu hakkında feministler ne der bilemiyoruz?
Film, faiz batağının getirisi ancak bu olur denilen hayatı gözler önüne seriyor. Son dönemlerde bu tür filmlerin gösterilmesi, kapitalist dünyanın kendini yenilemek ve doğurmak için korku salmalarını, daha ilerisi insanlara kazık atacaklarını deşifre ediyor. Bu sene Amerikan bütçesinin geç onaylanmasının ve yeni bir finansal krizin olma olabilirliğini düşündürünce, aklı biraz fazla olanların tedbir almaları için uyarı mı yapılıyor, diyebiliriz.
Rezillikleri ile filmin verdiği mesaj faiz-borsa, karapara, pamuk dolu ambarlar gibidir dedirtirken, yok olmasının kolayolduğunu, her zamanki gibi “Bankalar için sosyalizm, yoksullar için kapitalizm” esasının geçerliliğini gösteriyor. Michael Moore’nun dediği gibi filmi seyrederiz, haz alırız, sonra da unuturuz.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Ülke: ABD

Tür: Biyografi, Komedi, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 07 Şubat 2014 (Türkiye)

Süre: 180 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Terence Winter, Jordan Belfort          

Müzik: Howard Shore  

Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto    

Yapımcı: Riza Aziz, Leonardo DiCaprio, Georgia Kacandes         

Firma: Red Granite Pictures | Sikelia Productions | Appian Way

Oyuncular Leonardo DiCaprio,    Jonah Hill,    Matthew McConaughey,    Jon Bernthal, Cristin Milioti

Özet

Jordan Belfort 24 yaşında genç ve hırslı bir adamdır. Para kazanma arzusuyla Wall Street borsasında komisyoncu ve Stratton Oakmont adında bir yatırımcı firmasında zengin olmak için her şeyi yapmaya hazır bir CEO olur. 90′ları yürütmektedirler ve New York işlem salonunda her şey olabilmektedir.

Önemsiz tahviller ve birçok yatırımcıyı aldatarak, Belfort kısa zamanda bir para makinasına ve aynı zamanda bir harcama makinasına dönüşür. Bir günde hesapları milyon dolarlarla doldururken o gece hepsini aynı hızda harcayabilir. Profesyonel hayatının yanı sıra uyuşturucu, fahişeler, son derece pahalı lüks fantezilerle dolu kirli bir oyunun içindedir. Bu karakterin hayatındaki her şey abartılı bir şekilde devam etmektedir. Sonunda batar hapse girer. Çıkar.

Jordan Belfort felsefesi herşeyi satabilirsin, kendini, işini, haysiyetini, yeter ki talep oluşturmayı bil.

Bum. Sat bu kalemi bana. İzleyim. Hadi bakalım. Bu boktan kalemi mi satmamı istiyorsun?

 İşte benim oğlum. Her boku satabilir.

-Bana bir iyilik yapsana. Oradaki peçeteye adını yazsana.

-Kalemim yok. Kesinlikle. Arz – talep dostum. Demek istediğimi anladınız mı?

 Kaçınılmazlık yaratıyor. Bu hisseyi almak için seni zorluyor. İhtiyaçları olan bir şeymiş gibi gösteriyor.

- Anlıyor musun?

Eleştiri

http://www.beyazperde.com/filmler/film-127524/elestiriler-beyazperde/

Filmden

Yatırım dünyası balta girmemiş orman gibidir.  Boğalar, ayılar, ardı arkası kesilmeyen tehlike.  İşte bu yüzden Stratton Oakmont’ta en iyisi olduğumuz için gurur duyuyoruz.  İyi eğitimli profesyoneller vardır.  Finansal sahrada size rehberlik eder.

Beyler, Stratton Oakmont’a hoş geldiniz. Artık hedefiniz Amerikalıların %1′i olan en varlıklı insanlar. Balinalardan bahsediyorum. Moby Dick’lerden. Bu senaryoyla ki kendisi sizin yeni zıpkınınız olur hepinize Kaptan Ahab olmayı öğreteceğim. Anladınız mı?

 Kaptan kimmi dedin?

 Kaptan Ahab. Şeyden kitaptan. Orospu çocuğu, kitaptan. Çalıştır şu kafanı! Beni dinleyin. Yeni ismi olan yeni bir şirketiz. Müşterilerimizin inanabileceği bir şirket. Müşterilerimizin güvenebileceği bir şirket. Wall Street’e derinlemesine kök salmış bir şirket. Kurucularımız Mayflower ile gelip Stratton Oakmont ismini boktan kayaya tırnaklarıyla kazımışlardı. Anladınız mı?

 Yapacağımız şey şu. Öncelikle Disney, AT&T IBM, değerli pay senetleriyle yakından ilgileneceğiz. Bu şirketlerdeki insanlar sızlanır. Onları kandırdığımızda, ellerine ne var ne yok alırız. Borsa dışı piyasalar, angarya hisseleri. Para kazanacağımız yerler. 50% komisyon var. Böyle bir durumda para kazanmanın anahtarı yapılanma öncesi pozisyonunu almaktır. Zira konuyu Wall Street gazetesinde okuduğunda iş işten geçmiştir. Siz bekleyin. Bekleyin. İlk konuşan kaybeder.  Üzgünüm, aradığınız için teşekkürler.

Bunu gerçekten düşünmem gerek.  Eşimle konuşmalıyım.  Sizi sonra arasam olur mu?

 Bilmiyorlar değil mi?

Düşünmeleri gerekiyor. Eşleriyle ya da diş perisiyle falan konuşurlar. Asıl mesele şu ki, ne söyledikleri hiç önemli değil. İtiraz etmelerinin tek sebebi size güvenmemeleri. Hem size neden güvensinler ki?

 Yani, şu halinize bir bakın. Bir avuç ahlaksız satışçılarsınız değil mi?

Alınacak hisseler olarak Bu dünyada bildiğim bir şey varsa o da havayolu şirketleridir. (Bizdede otobüs şirketleri Kushon Havayolları geleceğin havayolu şirketidir.

Önemli olan şu ki aklınızda tutmanız gereken şey yerin kulağı vardır. İnsanlar bir araya gelirler ve dedikodusunu yaparlar. – Güzel bir noktaya değindin. – Duymak istemeyeceğimiz şey ise onların bir araya gelip “bizimle eğlendiler” demeleri.

- Stratton’ın adını lekeleyecektir.

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film
THE CORPORATİON-Şirket (2003)
BOWLİNG FOR COLUMBİNE/ Benim Cici Silahım (2002)
INSİDE JOB (2010)
KIYI BANKACILIĞI
PARA OYUNLARI ile BANKALARIN İFLASI YAKLAŞIRKEN
ÖZEL SİGORTA-YENİ PARA-EMEKLİLİK HAYALİ-BATIŞ HİKAYESİ
PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ