THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)

 

THE AVİATOR /Göklerin Hâkimi (2004)


Okullarda öğrencilere seyrettirilmesi gereken bir film.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Senaryo: John Logan    

Ülke:   ABD, Almanya 

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 18 Şubat 2005 (Türkiye)

Süre: 170 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Howard Shore  

Oyuncular: Leonardo DiCaprio,    Cate Blanchett, Kate Beckinsale, John C.  Reilly ,Alec Baldwin

Özet

Vizyona girdiği sene büyük ses getiren Martin Scorsese’nin yüksek bütçeli yapımı The Aviator, bizleri ABD’nin en zengin adamlarından biri olan Howard Hughes ile tanıştırıyor. Havacılık aşığı, obsesif bir adam olan Hughes’in çalkantılı yaşamı, çalışma azmi ve başarı hikayesi iddialı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Başrolüne Scorsese’nin esas adamı Leonardo DiCaprio’yu taşıyan film, kendisi için başarılı bir biyografik çalışma tanımını kullanmamızı sağlıyor.

ABD’nin en büyük petrol zenginlerinden olan Howard Hughes, aslında bu işlerin hiçbiriyle ilgilenmeyen biri. Onun tek bir tutkusu var, o da uçmak. Gökyüzüne olan bu ilgisi yaşamındaki her ana işlemiş. Servetinin büyük bir bölümünü harcayarak çektiği ve o zamanların en yüksek maliyetli yapımı olan Hell’s Angels filmi, göklere duyduğu aşkın en büyük kanıtlarından. Daha sonra kurduğu havayolu şirketiyle dünyanın en büyük firmalarından biri olan PAN AM’a kafa tutması, bu tutkusunun aynı zamanda inat dolu bir rekabete dönüşebileceğini de gözler önüne sermekte. Azmi sayesinde kafasına koyduğunu gerçekleştirene kadar uğraşırken karşısına çıkan engeller onu durdurmaya pek yeterli olmuyor. Bu rekabetçi yapısı Hughes’a bir servet kaybettiriyor belki ama dünya havacılığına da inanılmaz artılar kazandırıyor. Sahip olduğu her şeyi gökyüzü aşkı için feda etmekten çekinmeyen bu adam, dünya havacılığının sınıf atlamasındaki en büyük rolü oynuyor.

Bu kadar büyük başarısının yanında hastalıklı bir tarafı da var Hughes’in. Öyle büyütüldüğünden midir bilinmez, Obsesif Kompulsif Bozukluk mağduru. Mikrop kapma korkusundan sürekli ellerini yıkaması, insanlarla hiçbir şeyini paylaşmak istememesi,her şeye mükemmeliyetçi yaklaşarak beğenmemesi gibi takıntıları birlikte yaşamak zorunda olduğu birer lanet gibiler. Bu aşırı kontrole dayalı paranoyalarının zamanla hayatını ele geçirmesine engel olamıyor. Hastalığı öyle boyutlara ulaşıyor ki, kafayı yemeye başlıyor Hughes. Bu kadar saplantılı ve hastalıklı bir insanın son derece başarılı bir iş hayatına sahip olması da ayrı bir tezat oluşturarak bizleri şaşırtmıyor değil hani.

Hughes’in kadınları da ayrı bir mevzu. Dönemin neredeyse bütün ünlü hanımefendileriyle ilişkisi olmuş. Katharine Hepburn, Ava Gardner ve Ginger Rogersgibi dönemin efsane isimleri bir şekilde Hughes’in hayatından geçmiş. Ancak ne yazık ki çapkınlığı dillere destan olan bu zengin adam, iş hayatındaki başarısını aşk hayatına yansıtamamış. İşe aşırı düşkünlüğü kadınlarıyla arasını açmış. Hastalığından kaynaklanan takıntılarını zaman zaman geri plana atmasını sağlayan bu gönül ilişkileri, The Aviator’da da geniş bir yer bulmakta.

Leonardo DiCaprio filmde tek başrol olarak çıkıyor karşımıza. Özellikle Hughes’in kafayı yediği sahnelerde oldukça etkileyici bir oyunculuk çıkardığını söylemek gerek. Muhteşem bir kadın olan Kate Beckinsale’i de Ava Gardner rolünde görme şansımız oluyor. Ancak The Aviator’un gerçek yıldızının kesinlikle Katharine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett olduğu su götürmez bir gerçek. Hepburn’ün mimiklerini ve özellikle aksanını kusursuz bir şekilde uygulayarak unutulmaz bir performans sergileyen Blanchett, The Aviator’un o seneki Oscar töreninden başarıyla çıkmasını sağlayanların en başında yer almıştı. The Aviator aday olduğu 11 dalın 5’inde ödülü kucaklarken, Blanchett de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı”na uzanmıştı.

The Aviator, Scorsese’nin hoş işlerinden bir tanesi. İş adamı, yatırımcı, yapımcı, yönetmen Howard Hughes’in çalkantılı yaşamını mümkün olduğunca derin ve ayrıntılı işlemeye çalışmış. Senaryoda Hughes’in ölümüne yer vermemiş belki –ki kendisi çok sevdiği göklerde ölmüştür- ancak genel anlamda başarılı bir iş çıkarmış. Kendisinin suç temalı filmlerini izlemeye alışmış olsak da böyle bir biyografiden alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz. Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın da bir Howard Hughes biyografisi çekmeye hazırlandığı şu zamanlarda (sonra vazgeçtiğini söyledi ancak çıkmadık candan ümit kesilmez:)) hala izlememiş olanlar için güzel bir seçenek The Aviator. Eğer biyografi de seviyorsanız ilgilinizi çekecek.

Erişim: http://pispapaz. com/2012/09/12/the-aviator/

Filmden

Hughes: Nasıl bir uçak bu?

Jack:  DC-3 modelinin 21 koltuğu ve 14 ranzası var.

 – Daha büyük bir şey mi istiyorlar?

  50 koltuk ve 3650 metreye çıkma kapasitesi. Yo yo, 6000 metre. Düşünsene. 6000 metreye çıkmak ne sağlar?

  – Daha az türbülans.

 – Çünkü hava akımlarının üstünde olur. Jack, biz de bunu yapmak istiyoruz. Bugüne kadar nüfusun sadece % 1’i uçağa bindi. Çünkü korkuyorlar. Haklılar da… 2100 metrede beşik gibi sallanıyorsun. Hava akımlarının üstünde uçabilen bir uçak yaparsak herkesin kendini güvende hissetmesini sağlayabiliriz. Ülkenin, hatta dünyanın dört yanına, hava akımlarının üzerinde uçmayı başaracak bir uçak. Gelecek budur işte.

 – Duydun mu beni?

 – Evet. Yönetim kurulu buna destek vermezse ben de karışmak istemiyorum.

 – Destek verirler mi?

  – Bilmiyorum.

 – Finansal durumun nedir?

  – Pek parlak değil.

 – Geçen yılın bütçe açığı?

  – 770.000 dolar.

 – Kaçtan satılıyor?

  – Hisse senedinin tanesi 8 dolardan. Şimdiye kadarki en düşük fiyat, değil mi?

  Ben yapabilirim.

 – Ne yapabilirsin?

  – Satın alırım.

 – Havayolunu satın mı alacaksın?

  - Tanrı aşkına birkaç bürokratın uçağı yapmamıza engel olmasına izin veremeyiz. Detayları istiyorum. Hisselerin çoğunluğuna sahip olmak kaça patlar?

  Aşağı yukarı 15 milyon dolar. Çok para, değil mi?

  Noah Dietrich’i ara. Hisse satın almaya başlasın.

Bekle Howard. Emin misin?

  Beş dakika düşünmek istemez misin?

  Çok büyük bir plan bu Jack. Bu işin peşini bırakmaya niyetim yok.

**

  Kate?

  Uzun zamandır, iyi kötü şöhret sahibiyim… Bunun gerçekten ne demek… olduğunu biliyor musun?

  “Cehennem Melekleri” nedeniyle ben de basınla çok uğraştım. Alışkınım. Emin misin?

  Howard, biz… diğer insanlar gibi değiliz. Çok rahat yanlış anlaşılabiliriz. İnsanları yanımıza çok yaklaştırmamalıyız. Değilse bizi birer canavara çevirecekler. Buraya giremezler. Burada güvendeyiz. Onlar her yere girebilirler. Kardeşim intihar ettiği zaman cenazesinde bile gazeteciler vardı. Bu işin hiçbir ahlakı yok.

Biliyor musun, bazen öyle şeyler hissediyorum ki Katie. Öyle şeyler düşünüyorum ki gerçekte var olmayan şeyler, orada olmayan şeyler hakkında çılgınca düşünceler… Evet. Bazen gerçekten aklımı kaçırdığımı düşünüyorum. Eğer aklımı kaçırırsam kör olup da uçmaya çalışmak gibi olacak. Anlıyor musun?

  Bana uçmayı sen öğrettin, Howard. Her şeyi bana bırak.

**

DÖRT GÜNDE DÜNYA TURU

Tüm rekorları alt üst etti Jules Verne’in rüyalarını bile geride bıraktı. New York’tan New York’a, dünya çevresini 4 günde dolaştı Wylie Post’un rekorunu 3 gün farkla kırdı. Hughes’un Lockheed tek pervaneli uçağının inişi ile Havacılık tarihi yeniden yazıldı. Büyük havacı! Gerçek bir öncü! Lindbergh’in yarı zamanında New York’tan Paris’e, sonra da Moskova’ya uçtu. 35 saatte New York’tan Sibirya’ya. 60 saatte New York’tan, yolculuğun en tehlikeli bölümü olan Alaska’ya… İnanılmaz bir hızla yolculuğuna devam eden Hughes eve döndü. Amerikan havacılığında…

PAN AM HAVAYOLLARI BAŞKANI …çığır açan Hughes ve ekibi…

**

. Şuna bir göz at. XF-11, bir casus uçağı. Her santimini ben tasarladım. En yüksek hızı 450 yani her şeyle başa çıkabilecek kadar hızlı. Japonlar tasarımımı çaldıktan sonra ondan daha iyisini tasarlamam gerektiğini düşündüm.O benim uzay mekiğim.

Çok güzel gerçekten. Pekala, neymiş bakalım?

  Vay canına!

Oturma kapasitesi 60. Kanat boyu 37 metre. Dört tane çifte motor. Tavanı 7620 metre.

 – Net ağırlığı?

  – 86,000, kalkışta kanatlar 20 kilo. Böylece sürtünme azalıyor. Yani, yüksek uçuşta hız 340’ı buluyor. Bu da yakıt takviyesiz 4800 km’ye kadar uçuş demek.

 – Ülkenin bir ucundan diğerine.

**

7 Temmuz 1946 XF-11 Test Uçuşu

Düşüyorum!

Başaramayacağım dostum!

Kahretsin!

İçerde başka birisi daha var mı?

  Başkası var mı? ! Hayır.

Ben havacı Howard Hughes.

Vücudunun yüzde yetmiş sekizinde yanıklar var. Dokuz kaburgası parçalanmış. Kırık değil, parçalanmış. Burnu, çenesi ve yanağı, sol dizi ve direği de öyle. Yüzünde kemiğe kadar 60 yırtık var. Göğüs kafesi ezildiği için sol ciğeri iflas etmiş ve kalbi olduğu gibi göğüs kafesinin sağına kaymış.

 Aman Tanrım! – Şu anda kan nakli yapılıyor ama…

 – Kimin kanı?

  – Efendim?

  – Kimin kanı?

  Kan bankamızdan.

 – Bundan pek hoşlanmayacak.

**

  12 Şubat 1947 Howard, merhaba.

 – Owen, seni gördüğüme sevindim.

 – Ben de öyle. İçeri gel.

 – Emma yemeği hazırlayabilirsin.

 – Emredersiniz. Çok güzel bir yer. Dekorasyonunu beğendim.

Teşekkürler.

Otur lütfen. Geldiğin için teşekkürler.

Özel olarak konuşmamız gerektiğini düşündüm. Yani, ofis dışında.

 Teşekkür ederim Owen. Uluslararası uçuşlarla ilgili tasarıya karşı çok sert bir tavır sergiliyorsun.

 – Asıl senin tavrın çok sert Owen.

 – Benim tasarım Howard, elbette sert olacağım. Amerika’nın birden fazla uluslararası havayolunu… kaldırabileceğini gerçekten düşünmüyorum. Uluslararası uçuşların bir havayolunun tekelinde olması sence adil…?

  Tekel mi?

  Yo, yo, yo. Tek bir havayolunun, rekabet olmadan, bunu daha iyi yapabileceğini düşünüyorum. Ben sadece yolcuların çıkarlarını düşünüyorum. Tek kelimeyle harika.

Açık olalım. Adamlarım adamlarım, birçok kirli çamaşırını buldu. Basına yansırsa senin için utanç verici olacak şeyler. Seni bu utançtan kurtarmak isterim. Çok düşüncelisin Owen. Kurulum halka açık bir duruşma isteyebilir. Seni böyle bir duruma sokmak istemem. Gerçekten mi?

  Dinle… Tarihte savaş vurguncusu olarak yer etmek ister misin Howard?

  Bu mu istediğin Ne istiyorsun, Owen?

  Sen tasarıya destek çık, ben de halka açık duruşmadan vazgeçeyim.

 – Yapamam.

 – Neden?

  Yapamam, Owen. Tasarı TWA’in sonu olur. TWA’yı Pan Am’a sat. İyi fiyat verirler. Yerinde bir fiyat… Sonra?

  Kamuya yansıtmayacak mısın?

  Evet. Soruşturma kapanacak. Kimse bir şey bilmeyecek. Bu, herkes için daha iyi olacak. Owen, merak ettiğim bir şey daha var.

   – Evet. Bunu yapmak istediğine emin misin, Owen?

  Bana savaş açmak mı istiyorsun?

  Benimle değil, Howard. devletle karşı karşıyasın. Almanya ve Japonya’yı alt ettik. Sen kimsin ki?
  Juan Trippe’ye benden bir mesaj götür. Ona çiçekler için teşekkür ettiğimi söyle. Bir de kıçımın iki kanadını öpmesini!
Uzun bir liste söz konusu ama en önemli suçlama ülkemiz savaştayken, çok zor bir dönemde devleti 56 milyon dolar dolandırmış olması. Cesur, genç adamlar Normandy’de ölürken Bay Hughes namuslu vatandaşların vergilerini çalıyordu. Bu odada karanlıkta uyuyorum. Gerekirse onu Washington’a sürükleyeceğim. Bütün yalanlarını ortaya çıkartacağım.

**

Howard?

  Merhaba?

  Kim o?

  Benim, Juan. Juan. Juan, evet. Randevumuz vardı, değil mi?

  Evet. Hatırladım. Ben… çok kötü nezle olmuşum. Çok kötüyüm. O yüzden sen orada otur, sana bulaştırmak istemem. Hasta olursan kendimi asla affetmem Sana bulaştırmak istemiyorum. Sana… Teşekkürler. Peki, Howard, oturuyorum. Muhasebe evraklarını getirdim. Pan Am’ın bir senedi borsada 13 dolar. TWA ise 4 dolar.

 – Eğer ki sen…

 – Yapma ama. Olacak iş değil. TWA’yı satmayacağımı ikimiz de biliyoruz. Ayrıca senin almaya gücün yetmez. Sadece iç hatlarımız Pan Am’ın iki katına bedel. Borsada hisse değerimiz sizinkinin 3 katı olduğuna göre… bu iddian yersiz görünüyor. Demek istediğim… İç hattın yok. Tamam mı?

  TWA’yı alırsan, tüm dünyada egemenlik kuracaksın. Satmayacağım. Bunu sen de biliyorsun. Asıl konu şu. Owen Brewster sana çalışıyor. Senatör Brewster’ı ben seçmedim. Bunu Maine’deki seçmenlere borçlusun. Juan eğer tanıklık edersem sonuçlar çok vahim olabilir. Hepimiz için. Bence, en vahimi senin açından olur. Amerika, Anzio’da kaybettiği evlatlarının acısını çekerken sen açık saçık bir film çekip uçmayan uçaklar ürettin. Adalet mi bu şimdi?

  XF-11, 1 saat 45 dakika boyunca gayet iyi bir şekilde uçtu. Keşke sen de benimle olsaydın Juan. Çok heyecan vericiydi. Öyle olsa bile, o hilkat garibesi için hesap vermek zorundasın. Adı Herkül! Ve o uçacak! Umarım. Vatandaşlarımız, 13 milyon dolar karşılığında bunu hak ediyor. TWA’yı satmayacağım! Satmayacağım! Biliyorum, Howard. Biliyorum. Ama ben onu gene de alacağım. Senatör Brewster namını yerle bir ettikten sonra Equitable’dan aldığın krediyi ödeyemeyeceksin ve başka paran kalmayacak. Duruşmalar Hughes Havacılık’ın kötü yönetildiğini ve başarısızlığını ortaya serecek ve iflas edeceksin. Ama parasız kalmayacaksın çünkü Hughes Ltd. olacak hâlâ. Belki Houston’a geri dönüp her şeye baştan başlarsın. Umarım öyle olur. O zamana kadar Pan Am TWA’yı satın olmuş olur. Ve bütün uçaklarını mavi-beyaza boyamış olur. Böylece bir Pan Am uçağıyla dönmüş olursun.

Öyle görünüyor ki beni köşeye sıkıştırdın. Pek rahat bir konumda değilim.

Senatör Brewster’ın duruşmasında daha da rahatsız olacaksın.

Her şey göz önünde olacak, Howard. Bir sürü kamera ve gazeteci. Kalabalıktan pek hoşlanmadığını duydum. Seni bu durumdan kurtarsak.

 İlgine teşekkür ederim Juan. Çok etkilendim.

Büyük zevkti. Noah seni havaalanına götürür. İyi uçuşlar. İyi uçuşlar. Teşekkürler,

Howard, sen de şu nezleden kurtulup iyileş. Merak etme.

 İyileşeceğim. Hoşça kal.

Eğer duruşmalara çıkarsa herkes onun ne hale geldiğini görecek. İnsanlar onu eskiden olduğu gibi hatırlamalı. Üç gün sonra Washington’da bir duruşması var. Odadan çıkarabilirsen tabii.

**

  6 AĞUSTOS 1947 Brewster Senato Duruşmaları

………………

Bay Hughes Hava Kuvvetleri için 100 tane XF-11 casus uçağı üretmek için 43 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Hava Kuvvetleri’ne kaç tane uçak teslim ettiniz?

  Sıfır. Mikrofona biraz daha yaklaşır mısınız?

  Sıfır. Herkül adında bir uçan gemi örneği inşa etmek için 13 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Peki onu teslim ettiniz mi?

  Etmedim. O zaman Bay Hughes, bu odaya girdiğiniz anda teslim etmediğiniz uçaklar için Amerikan devletinden 56 milyon dolar almıştınız. Doğru. Affedersiniz ama Bay Hughes o kadar para nereye gitti?

  Uçaklara gitti Senatör. Hatta daha bile fazlası. Fazlası mı?

  Buyrun anlatın, başka ne hırsızlıklar yaptınız?

  Kendi paramı uçaklara yatırdım. Kendi paramı.

 – Benim için…

 – Sizin maddi durumunuz…

Bırakın konuşsun.

Buyrun, Bay Hughes.
Benim için havacılık büyük önem taşıyor. Hayattaki en büyük zevkim bu. O yüzden, bu uçaklara kendi paramı koydum. Ve milyonlarca dolar kaybettim Senatör, kaybetmeye de devam edeceğim bu benim işim. Savaş sırasında kaybetmiş olduğum devlet parasını düşündüğünüzde şunları da hesaba katacağınızı umuyorum. Lockheed, Douglas, Northrop ve Boeing gibi firmalardan da 60’dan fazla uçak ısmarlandı ve bunların hiçbiri hizmete girmedi. Savaş sırasında, hiç uçamamış uçaklar için 800 milyon dolar harcandı. 6 milyar dolar da, teslim edilmemiş silahlara harcandı. Ancak konuyla ilgili hakkında soruşturma açılan tek şirket Hughes Havacılık. İster istemez, bunun uçmayan uçaklarla değil TWA ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

 – Anlaşıldı, Bay Hughes.

 – Bir saniye. Komiteye söyleyecek bir şeyim daha var. Herkül’le ilgili. Hakkımda pek hoş olmayan birçok şey söyleniyor. Kaprisli çapkın ve hatta kaçık olduğum söylendi ama bugüne kadar yalancılıkla itham edildiğimi hatırlamıyorum. Elbette ki Herkül zor bir projeydi. Gelmiş geçmiş en büyük uçaktı. 5 katlı bina yüksekliğinde ve futbol sahası kadar kanat uzunluğuna sahip. Başlı başına bir sokak gibi. Dünya kadar emeğimi ve bütün itibarımı bu projeye adadım ben. Defalarca, Herkül uçamazsa ülkeyi bir daha dönmemek üzere terk edeceğimi belirttim. Ve bunda ciddiydim de.

Senatör, dilerseniz bana celp gönderebilir, tutuklayabilir, hatta pes edip kaçtığımı iddia edebilirsiniz. Ama bu saçmalığa daha fazla tahammül edemeyeceğim. İyi günler.

Bunu yapmam gerekiyordu.

 – Bay Hughes.

**

Bayanlar, baylar, Herkul uçtu. Hughes’un bunu planladığını sanmıyorum. Bilemiyorum. Gerçekten havadaydık. Gerçekten uçuyorduk. Bayanlar ve baylar, Hughes’un devasa uçağı bugün Los Angeles Limanı’ndan havalandı. Görünüşe bakılırsa Howard Hughes bir süre daha Amerika’da kalacak. Bunun gibi teknolojilerin geleceğin kapılarını açacağını unutmayalım.

 – Bu kadar soru yeter.

 – TWA ve Hughes Havacılık bugün bu deneyimi bizimle yaşadığınız için teşekkür eder.

**

  – Howard?

- Geleceğe açılan yol.

 – Geleceğe açılan yol.

 – Yürüyelim Howard.

- Geleceğe açılan yol.

SINIRLARDA GEZİNEN BİR ADAMIN HİKÂYESİ; HOWARD HUGES

Howard Huges ilk kez dikkatimi çektiğinde Leonardo DiCaprio’nun oynadığı The Aviator, Göklerin Hâkimi filmini seyretmiştim. Filmden sonra çeşitli notlar aldım. Ama ilgim bu çılgın adamla ilgili bir belgesel izlememle pekişti ve astrolojik olarak mutlaka incelenmeli diye düşündüm…

Howard Huges, 24 Aralık 1905 de Houston Teksas’da çok zengin bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. Babanın serveti, petrol çıkarmada kullanılan ve kendi buluşu olan bir sondaj aletinin patenti ile olmuştu. Howard, babasından bu araştırmacı yanını, annesinden ise müthiş bir titizlik ve “mikrop korkusu”nu miras aldı. Bu iki özellik önündeki yıllarda onu sınırlarını zorlayan, delilikle deha arasında gidip gelen çılgın biri haline getirecekti. Daha 10 yaşlarında matematik ve mekanik mühendislik dallarında bir dahi sayıldı. 14 yaşında uçuşa merak sardı ve pilot brövesi aldı. 17 yaşında annesini ve bir yıl sonrada babasını kaybetti. 18 yaşında muazzam bir servetin tek varisi oldu ve bu servete konup, “Hughes Tool” şirketinin başına geçmek için, yasaların saptadığı 21 yaş sınırını beklemedi, dava açtı, kazandı. Şirketlerin başına geçti.

Sonrasında mı? Sinema ve film dünyası, uçaklar, havayolu şirketleri… Derken uzun yıllar hastalıklı takıntıları ve problemli kişiliğini parasının da yardımıyla üstün zekâsının ardına gizleyebilecekti. Tabi bir süreliğine…

Ruhu o kadar hastaydı ki, yakın çevresindeki herkes ondaki tuhaflıkları fark etmeye başlasa da problemlerinin derinliğini çok sonra anlayabildiler. Sürekli duş alması, kimse ile tokalaşmaması, ellerini kanatana kadar yıkaması dikkat çekiyor ama kimse bu konular da bir uzmana görünmesi gerekliliğini söyleyemiyordu bile.

Howard’ın en büyük sorunu ileri derecede Obsesif Kompolsif (takıntı) hastalığı olmasıydı. Ancak o yıllarda bu rahatsızlık henüz tam olarak bilinmiyor ve üstüne Huges, bu rahatsızlığı en ağır biçimde yaşıyordu. Obsesif sorunu doğuştan var olan ve çevre koşullarının yardımı ile körüklenen önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Howard aynı rahatsızlığa sahip bir anne tarafından büyütülmüş ve nerdeyse tüm çocukluğu mikroplarla ilgili saplantıları olan annesinin bu takıntılarını oğluna itina ile anlatmasıyla geçmişti. Ama tüm bunlara rağmen sorunun kronik bir hal alması, başına aldığı ciddi travmalarla iyice pekişti.

Howard’ın kariyer hayatı oldukça zengin bir sofra gibi o daldan o dala, sektörden sektöre geçer. Aile servetine kanuni olarak da ulaşmasından sonra iki büyük merakını birleştiren çılgın bir projeye daldı. Savaşta iki pilot arkadaşın serüvenlerini anlatan “Hell’s Angels- Cehennem Melekleri” adlı savaş ve pilot filmi. Bu filmin olabildiğince gerçekçi olmasını, hiçbir sinema hilesi içermemesini istiyordu. Dediği oldu ve bir bölümü renkli olan bu iki saati aşkın film, perdedeki en unutulmaz hava savaşı ve uçuş cambazlığı içeren filmlerden biri olarak sinema tarihine geçti.

Dört milyon dolara yakın maliyetiyle o zamana (yani 1930 yılına) dek yapılmış en pahalı film olan yapım, belki bu maliyeti asla çıkaramadı.Ama Hughes için bunun önemi yoktu. İstemiş ve tam istediğini elde etmişti. Filmin çekimleri 4 yıla yakın sürdü zira o kadar mükemmel olsun istiyordu ki, adeta her kareyi tekrar tekrar kontrol ediyor, en küçük bir pürüzü atlamıyor, her şeyi defalarca gözden geçiriyordu. Sonuç gerçekten de mükemmeldi ve ortaya çok ses getiren bir film çıkmıştı. Ama binlerce kez tekrarladığı ve kontrol ettiği sahneler çekimleri de çekilmez hale getirmişti. Yapımcılığa bu şekilde başladı.

Ardından birçok ilginç filme yönetmen ve yapımcı olarak imza atarken, dönemin ünlü yıldızlarıyla başlayan ve tüm basına malzeme olan ilişkileri: Jean Harlow, Bette Davis, Ginger Roger ve üç yıl boyunca fırtınalı bir ilişki sürdürdüğü büyük aşkı Katharine Hepburn, Rita Hayworth, Lana Turner, kendi keşfi olan Faith Domergue, derken güzeller güzeli Ava Gardner…

Howards, 30 ların ortalarında birden Hollwood’tan sıkılıp asıl tutkusu olan havacılığa döndü. Kendi tasarladığı bir uçak ile o dönem için önemli bir uçuş becerisini gerçekleştirerek saatte 500 km ye ulaştı. Ardından 1938 de yine kendi tasarımı olan bir uçakla 3 günde dünyanın çevresini dolaşarak rekor kıldı. Ardından TWA havacılık şirketinin hisselerinin büyük çoğunluğunu satın aldı. 2. dünya savaşı sırasında uçak yaptı ve büyük bir servet edindi. 1948 de ise tekrar filmciliğe döndü ve 53 te tıbbi araştırma enstitüsü kurdu.

Hayatındaki tüm bu hızlı gelişmeler sırasında uçmayı hiç bırakmadı ve bu arada da çeşitli kazalar geçirdi, bizzat kullandığı uçaklar düştü, ölümlerden döndü. Ama hep hayatta ve ayakta kalmayı başardı. Ama özellikle 1946 yılında Beverly Hills’de düşüp birçok evi de harap eden büyük kazadan kurtulması adeta bir mucize olarak görülür ki bu olaydan sonra sinirlerinin iyice bozulduğu ve çılgınlığa giden döneminin de başladığı bilinir. Uçak kazaları ciddi kazalardır.

Bu kazaların çoğunda Howard Hugges’ın özellikle baş bölgesi travmaları yaşadığı bilinmektedir. Özellikle bir tanesinde alın bölgesinde ciddi biçimde yaralanma söz konusu olmuştur.Dolayısı ile zaten doğuştan gelen ruhsal sorunlarının başına aldığı bu darbelerle daha da kronik hale geldiği düşünülebilir. Kaldı ki yaşadığı dönemde tıbbi cihazlar bugün ki gibi gelişmediği için birçok sorunu anlamak çok kolay değildi. Diğer yandan son geçirdiği oldukça önemli kazada boyun ve bel omurlarında ciddi hasar meydana gelmiş ve dayanılmaz ağrılarla boğuşmaya başlamıştır. Kaza ile sinir sisteminin iyice zayıflaması da, sürekli ağrılar içinde yaşaması ve zamanla kuvvetli ağrı kesiciler ve morfine bağımlı hale gelmesiyle bağlantılıdır.  Diğer yandan tıbbi araştırmalara olan ilgisi de yaşadığı bu ağrılarla alakalıdır.

Bu arada 1957 yılında Jean Peters ile evlendi ve 1971’e kadar süren bu evlilik Jean Peters’in kariyerine mal olsa da, onu ABD’nin en zengin kadınlarından biri yaptı. Howard’ın hastalığı 1958 yılıyla birlikte iyice ilerlemiş ve bu tarihten sonra çok yakınları dışında onu gören olmamıştır. Kendini evine kapatmış, tüm işlerini evinden yönetmiş kimseye görünmemiştir. O dönemlerinde günlerce karanlık odalarda çıplak olarak bir koltukta oturduğu anlatılır. Bu durum mikrop takıntısı nedeniyle diye bilinse de aynı zamanda bir türlü çözülemeyen dayanılmaz baş ve omurga ağrılarıyla da ilgilidir.

1966 sonra sağlığının artık çökme noktasına geldiği biliniyor. 5 Nisan 1976 yılında Meksika’dan Amerika’ya uçarken tutkusu olan uçakta ve havadayken 71 yaşında öldü.

Howard Hughes doğum bilgilerini araştırırken (daha çok yabancı kaynaklardan baktım) verilen saatin Hughes’in özellikleriyle örtüşmediğini düşündüm ve tekrar rektifiye (doğum saati bulma) çalışması yaptım ve yeni bir saat buldum. Buna göre Hughes’in doğum bilgileri ve Hint astrolojisine göre çözümü şöyledir; 24 Aralık 1905 Houston Teksas// Amerika saat: 21.14

Hint astrolojisine göre iki harita açarız. Birincisi Rasi dediğimiz ana harita, diğeri de Navamsa dediğimiz ek haritadır.

Howard Hughes’in yükseleni 29 derece ile Yengeç burcundadır. Haritalarda ev dediğimiz bölümlerin ve gezegenlerin ilk ve son derecelerde yerleşimleri her zaman o gezegen ve evin etkilerini zorlayan enerjiler verirler. Hughes’ın haritasında dikkat çekici bir durumda daha var ki bu da Rahu dediğimiz gezegenin yükselende 29 derece ile tam yükselen derecesinde bulunması.

Rahu, Hint sisteminde bir anlamda Uranüs yerine kullanılan özel bir gezegendir. Normal koşullarda bile yükselende oturan Rahu farklı bir kişilik verirken, sağlık açısından da daha dikkatli incelenmesi gereken haritalara işaret eder. Kaldı ki, bu haritada olduğu gibi yükselenle yaptığı kavuşum riskli bir derecede bulunmaktadır. H. Hughes’ın saplantılı kişiliği ve hayata sanrılar içindeki bakış açısında bu yerleşimin büyük rolü var.

Hint sisteminde kişilikle ilgili önemli belirtileri veren diğer bir gezegen de AY’dır. Ay bizim hayatı nasıl algıladığımızdan tutunda, iç dünyamıza, duygusal tepkilerimizden, algılamamıza ve anneyle ilişkilerimize kadar birçok noktayı aydınlatan haritalarımızın en önemli noktalarından birini oluşturur. Hughes’ın annesiyle olan yakın ama sorunlu ilişkisinin ardındaki perdeyi de bir anlamda gezegenin yerleşimi ile araştırabiliriz. Yükselen yöneticisi olarak Ay düşüşte olduğu Akrep burcunda yerleşmiş. Satürn’den görünüm almakta. Bunun anlamı haritada sağlığımızın da temsilcisi olan yükselen yöneticisinin yara alarak sıkıntılar vereceğine işaret etmesidir ki, gezegen Ay olunca bu sorunlar ruhsal ve duygusal da olmakta.

Yükselen etkileriyle devam edecek olursak Howard’ın önemli tutkularından birisi de uçaklar ve havacılık sektörü. Bunun nedeni yükselene yerleşen Rahu ’dur. Hint astrolojisinde Rahu, pilotların, havacılık endüstrisinin temsilcisi olarak bilinir. Yükseleninde Rahu yerleşimi bulunan herkes havacılık ve uçak tutkunu olmaz kuşkusuz ama Howard’ı böylesine bir tutku ile bu konuya bağlayan öncelikle Rahu’nun derecesi ve yükselenle olan tam kavuşumudur. Diğer yandan Howard Hughes’ın hayatında Rahu’nun bu kadar yoğun biçimde etkili olması, Navamsa olarak açtığımız ikinci haritada da gezegenin yükselene yerleşmiş olması diyebiliriz. Rahu ve Ketu aksı, Hint astrolojisinde oldukça derin ve tek başına bir kitap konusu olabilecek kadar da ilginç gezegenlerdir. Dolayısı ile yaşamlarında bu gezegenin etkileri yoğun olan kişiler, farklı ve sıra dışı yapılarıyla dikkat çekerler. Gölge yönlerinde ise; takıntılara, fobilere, tiklere, psikolojik sorunlara neden olabilen enerjiler vardır.

Howard Hughes yukarda kısaca değinmeye çalıştığım biyografisinde görüldüğü gibi ruhundaki tatminsizliği işine de yansıtmış, bir konudan diğerine sıklıkla geçerek her ne kadar başarılı ve zengin bir adam olsa da, birçok konuyu kariyerinde denemiş biridir. Bunun altında kuşkusuz tatminsiz ruhu ve içsel mutsuzluğu yatıyor olsa da, astrolojik olarak baktığımızda kariyer evi yöneticisi Mars’ın değişimler (transformation) dönüşümler evinde konakladığını görürüz. Bu etkiye sahip insanlar kariyerlerinde sık değişiklik yaparlar. Öte yandan yeteneklerimizi ve hobilerimizi temsil eden 5.evde oluşan Rajayoga ve kuvvetli yerleşimler kişiye hobilerinden keyif alan ve başarılı etkiler verir. İşi ile hobilerini bir paralelde tutmasının bir nedeni olarak da bu oluşumu görebiliriz.

Kadınlarla arasının iyi olmasının sebepleri ise; ana haritada (Rasi) Akrep burcunda yerleşen ve Ay ile birleşen Venüs’ün, Navamsa da yükselende yerleşmesi olarak ifade edebiliriz. Fakat net şekilde boşanma belirtisi veren evlilik evi yöneticisinin 8 deki yerleşimi evliliğini yürütememesinin sebebi olarak gösterilebilir. Evlilik evine oturan Ketu, bu evin yöneticisinin 8. veya 12.evlerle olan bağlantısı evlilik yaşamında ve ikili ilişkilerde sorunlara sebep verir.

Gelelim onca ciddi kazaya, yaralanmaya ve aslında yıllarca çektiği ruhsal ve fiziksel sağlık sorunlarına rağmen 71 yaşına kadar ki kısa bir ömür değildir, yaşama şansının astrolojik olarak nerden kaynaklandığına…

Öncelikle bu haritada kuvvetli yogalar var. Yoga, Hint astrolojisiyle ilgili yazılarımı takip edenlerin aşina oldukları gibi, bu sistemde önemli gezegen oluşumlarına verilen addır. Bu yogaların başında yine Hint astrolojisinde oldukça değerli kabul edilen GAJEKARİ YOGA bulunmakta. Bu yoga Howard’ın tanınmış biri olmasını sağlarken hayatında birçok koruma unsurunu da harekete geçirmiş.

Hint astrolojisinde hayat uzunluğumuz ve yaşam kalitemizle beraber bu hayattan nasıl ayrılacağımızda net biçimde görülebilen teknikler içerir. Bu teknikleri ben kişisel olarak çok ekstrem durumlar dışında danışanlarıma uygulamıyorum ama mutlaka bilinmesi de gereklidir. Zira vefat etmiş kişilerin haritalarında rektifikasyon yani saat bulma uyguluyorsak ölüm şekli ve zamanıyla ilgili çalışmalarda yapmak zorundayız.

Bu çalışmayı yaparken ilk bakacağımız nokta 8.evdir. Bu ev bize yaşam uzunluğumuzla ilgili önemli ipuçlarını verir. Daha sonra yükselene ve genel olarak haritada koruyucu rolleri üstlenen güçlü yogaların olup olmadığına bakarız.

8.eve yerleşen Mars gezegeni kazalara yatkınlık verir. Satürn ise uzun ömür. Bu haritada her iki gezegende 8.evde yerleşirken, Satürn yöneticisi olduğu kova burcunda kuvvetli durumda. Mars, Howard’a birçok kaza, travma kaynağı olurken ki -bulunduğu noktada düşman burçta çalışmakta- Satürn ise uzun ömür vermiş. Hem Navamsa da, hem de ana harita da bulunan çift etkili Gajekari yoga ise bu badireleri atlatmasını sağlamış. Ancak yükselenin sorunlu yerleşimi onu sağlıksız kılmış, Ay ve Rahu el ele vererek ruh sağlığını bozmuşlar. Ay yükselene göre 4.evinde bulunan Mars-Satürn kavuşumu onu kendi içine dönük, esneklikten uzak zor biri haline getirmiş.

5 Nisan 1976 da öldüğünde Rahu- Güneş- Satürn-Ketu dasa işlemekte imiş. Bu harita da ölüme sebep olabilecek maraka gezegenler 2 ve 7 nin yöneticileri Güneş ve Satürn’dür. Rahu ise zaten kritik yerleşimi nedeniyle başladığı dönemden itibaren (1960) ölümüne kadar sağlık sorunlarını gittikçe kötüleşen biçimde etkilemiş ve herkesten kaçar hale getirmiştir. Üstüne tüm malefiklerin harekete geçtiği bir zamanda son darbe inmiş diyebiliriz. Diğer yandan ölüm biçiminin zorlu olacağı haritasında görülmektedir. Mars ve Satürn birlikteliği karışık etkiler vermekte. Aslında Howard’ın ölüm biçimi hala bir muamma olarak gizliliğin korumakta. Öldüğünde 40 kilo civarında kaldığı ve büyük bir çoğunluğun ağırlıklı düşüncesine göre de bir süredir beraber olduğu Mormonlar tarikatı tarafından öldürüldüğü dedikodular arasında yer alır. Kişisel olarak her durumda uzun süredir acı çektiğini ve çok da doğal bir ölüm olmadığını düşünüyorum.

Howard Hughes gibi kişiler hayatlarındaki tüm çalkantılara rağmen yaşamda iz bırakan ve ölümünden 33 yıl sonra bile hala dikkat çekebilecek kadar farklı yapıdaki özel insanlardır.

Astrolog Şebnem Ekşib Ocak 2009/

 

GİZLİ SAYI ” 555 ” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Gizem dünyasında, ‘5 ‘ sayısı Ölüm sayısıdır!

Gizli güçleri kullananlar, sayıların sembolik durumlarından istifade ederek mümkün olan en yüksek çarpıma/güce ulaşmak için birçok usulden faydalanırlar. Bunlardan biride sayıyı üç defa tekrarlamaktır. Bu nedenle, ‘555 ‘ ‘5’inen sembolik çarpma olduğunu ‘ ve kelimenin tam anlamıyla “Üç Ölüm” anlamına geldiği varsayılır.

Üç tek sayıların başlangıcı sayıldığından ve olası en yüksek sembolik çarpma olduğundan, neticeleri Pagan, İncil ve Trinity üçleminde,  hem de 3 sayısı Trinity olması nedeniyle, eski satanist inancında ‘555 ‘ çıkan anlamın bir sonucu , “Hıristiyan, Trinity, Ölüm “olabileceği varsayılmıştır.

http://www.cuttingedge.org/News/n1789.cfm :

http://www.tr.amazinghope.net/sayi-beast-666-canavarin-tanrinin-isareti-ve-muhru/

 Devamını oku

555 Rakamları anlamı Washington, DC deki Washington Anıtı (Dikilitaş) O – Baal – ISK içinde masonik semboller ile bağlantılı gibi görünüyor. Tanrı Baal’in fallusu olan biçimli yapı 555 metre boyundadır. Yukarıdaki zemin yüksekliği, toplam uzunluğu 666 metre ile kombine edildiğinde bu 6.660 inç ve yapının tabanını eşittir.

İşte konuya buradan giriş yaparsak, Birleşik Devletler başkanı George Washington’ı Masonlar öldürdü. Bir teoriye göre, Washington Masonluktan ayrılarak örgütün kötü emellerini dünyaya açıklamaya niyetlenmişti. Söylendiğine göre, Masonların onun adına dikilitaş dedikleri ama kendisinin Fallus Anıtıolarak nitelediği ve oldukça başka bir şekilde algıladığı anıt dikme girişimlerinden rahatsız olmuştu. Ülkesinin Babası’nı susturmak amacıyla, diye devam ediyor hikâye, öldüğü gün dört kez Mason doktorlar tarafından kanı akıtılmıştı.

Masonlar anıtın on sekizinci yüzyılın son günü olan 31 Aralık 1799’da dikilmesine çoktan karar vermişlerdi. Washington’ın itirazlarına rağmen, tesadüf eseri Satanizmde suikastı simgeleyen rakam olan 555 fit yüksekliğindeki bu ‘fallik’ Washington anıtı dikilmiştir.

Bazıları bu iddiayı komik olmaktan öteye gidemediğini söylerler. Kan akıtma on sekizinci yüzyılda yaygın olarak kullanılan tıbbi bir prosedürdü ve Washington 31 Aralık’ta değil, 14 Aralık 1799’da ölmüştü. Washington Anıtı hakkındaki tartışmalar ise onun ölümünden bir hafta sonra başlamış ve ne Satanizmin gerçekliği, ne de 5 rakamının ölümü, 555’in de suikastı simgelediğine dair bir bilgi mevcut olmasada polemiği devam etmektedir.

” Kötü ya da uğursuz üçlü 5 numaralar  sayısı”  555 = 15 = 1 + 5 = 6 . 555 3 kez kullanılan ve bir sayıya indirildi zaman, o gizli bir ile 666  olur. Bunun bilinen tek anlamı aydınlanma ya da aydınlatma olduğudur. “

http://helpfreetheearth.com/news565_numbers.html :Devamını oku

Bu nedenle Vahiy kitabının Beast (canavar) sayısı 555 örtülü bir şekilde İlluminatinin sayısal kodu olan 666  dır.

http://boymeetsworldilluminati.tumblr.com/post/80089355917/danielle-fishel-the-best-love-advice-youll-ever: Devamını oku

TARİHTEN ÖRNEKLER

555K

Bir Dönemin ünlü parolası: 555-K

555K; 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara’da, Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay’da gerçekleşmesinden alan eylem Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır.

555K eyleminden kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşmiştir.

CHP-Menderes kavgası dönemi… 27 Mayıs 1960 ihtilali öncesi iktidardaki Demokrat Parti ile muhalefetteki CHP arasındaki gerilimin doruğa çıktığı günler. Demokrat Parti, Meclis’te kurduğu ‘‘Tahkikat Komisyonu” aracılığıyla CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’yü TBMM’den uzaklaştırır. Bunun üzerine üniversite öğrencileri, 28 Nisan’da İstanbul’da, bir gün sonra da Ankara’da DP iktidarına karşı protesto gösterileri düzenler ve polisin sert müdahalesi sonucu büyük çatışmalar yaşanır.

İşte Demokrat Parti yönetimi de, bu olayların ardından Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e destek amacıyla 5 Mayıs’ta Ankara’da bir gösteri planlar. Buna göre DP’li gençler saat 5’te Atatürk Bulvarı’nda toplanacak ve o sırada Meclis’ten çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Bayar ile Menderes’i alkışlayacaklardı. Bunu haber alan CHP’li öğrenciler aynı saat ve yerde bir karşı gösteri düzenlemeye karar verdiler. ‘‘5’inci ayın 5’inde, saat 5’te Kızılay’da” şeklinde planlanan karşı gösteri, ‘‘555-K”parolasıyla dilden dile yayıldı.

Kaynak: John Lawrence Reynolds, GİZLİ ÖRGÜTLER, Özgün Adı: Secret Societies, Çeviren: Şükrü Kanter, 1. baskı: Koridor Yayıncılık, İstanbul, sh:79

THE HOAX/ Sahtekar (III) (2006)


Seyretmeniz gereken filmlerden

Yönetmen: Lasse Hallström     

Senaryo: William Wheeler, Clifford Irving        

Ülke: ABD

Tür: Komedi, Dram

Vizyon Tarihi: 22 Haziran 2007 (Türkiye)

Süre: 116 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Carter Burwell 

Oyuncular    Richard Gere, David Aaron Baker,    John Carter, Judi Barton, Raul Julia Jr. ,James Biberi

Özet

1971 yılında, bir İspanya gezisi sırasında tanışan iki yazar Clifford Irving (Richard Gere) ve Richard Suskin (Alfred Molina) birlikte servet kazanmak için inanılmaz bir plan yaparlar. Çok kapsamlı araştırmaların ardından Irving, toplum hayatından uzak yaşayan milyarder Howard Hughes’un izinsiz (ve elbette asılsız belgelere, hayal ürünü ayrıntılara dayalı) otobiyografisini yazar. Irving, ünlü yayınevi McGraw-Hill’i, Hughes ile yakın ilişkisi olduğuna inandırmakta, ustaca hazırladığı belgeler sayesinde zorlanmaz ve kitabı için oldukça karlı bir sözleşmeyi imzalamayı başarır. Sahte kitap yayınlandığında uzmanlar güvenilirliğinden kuşkulanmakta gecikmez. Hughes sessizliğini bozup telefonla basın toplantısı düzenlediğinde bile, yayınevi Irving’den desteğini çekmez. Uzun soruşturmalar ve neredeyse bir medya hezeyanının ardından Irving suçunun cezasını çekmek zorunda kalır.

Hakkında

Sahtekar – Kral Çıplak!
Gazeteci Clifford Irving, münzevi hayatı yaşayan havacı, kadın düşkünü ve egzantrik dolar milyoneri Howard Hughes’la yaptığı söyleşiler dizisiyle Amerikan gazeteciliğinin zirvesine ulaşmıştı. Ancak bir sorun vardı. Hughes, Irving’in adını bile duymamıştı.

Friedrich Nietzsche insanların doğruyu söylemesinin nedenini bir yalanı sonuna kadar götürecek zekaya sahip olmamalarına bağlar Ve daha önce hiçbir gazeteci yayınladığı uydurma haberlerle 1971 yılında gündemin başına oturan sofistike yalancı Clifford Irving kadar zeki ve cesur olmamıştır. Yalan dolanla dolu kitapları ve hayal ürünü haberleriyle Clifford Irving modern Amerikan kültürünün en hilebaz prenslerinden biridir. Yalan, onun için bir sanattır. Usta bir örümcek gibi kendi özgün dünyasını örer ve bunu kimseciklere fark ettirmeden gerçek dünyanın ortasına yerleştirir.

Sahtekar’ın hemen filmin başında, “Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır” diye yazıyor olması belki de filmin sarf ettiği en komik cümlelerden biri. “Gerçek” denilen olaylar Clifford Irving adlı yazarın herkesin peşinde koştuğu ancak uzun zamandır bir münzevi hayatı süren dünyanın en zengin ve güçlü adamı Howard Hughes’la yaptığı röportajların toplandığı biyografiye dayanıyor. Ancak ne röportajlar ne de biyografi gerçek. Irving’in uydurma yapıtında sadece Hughes’un sahte itirafları yer almıyor, üstüne üstlük onunla yapılmış çok samimi söyleşiler de bulunuyor. Irving, doğruların ve yalanların omuz omuza ilerlediği 70’li yıllar medya dünyasının kozmopolit ve fazlasıyla özgür atmosferinde, insanları kandırmak için öyle dökümanlar hazırlıyor, sesini değiştirerek kendi kendisiyle öyle röportajlar yapıyor ki, yayınevinin en titiz uzmanlarının bile denetiminden başarıyla geçiveriyor. Tüm Amerikan halkını kandıran bu adamın gerçek diye yutturduğu hayal dünyası, sonunda Howard Hughes’un ortaya çıkıp bu röportajların düpedüz yalan olduğunu söylemesiyle sona eriyor.

Ancak bu sahtekarlığın altında medya dersi kitaplarına girecek kadar usta ve yaratıcı bir başlık gizli: Medya Yalanları. Uydurma haberleri ve hayal ürünü araştırmalarıyla medya yalanları, her zaman modern Amerikan kültürünün en önemli parçalarından birisi olmuştur. Şöhret ve servete açılan en kısa ve en cazip yollar üzerine yazılan kupürleri okumayı seven geniş kitlelere ulaşmanın en kolay yollarından birisi küçük beyaz medya yalanlarıdır. Anna Nicole Smith’ten Paris Hilton’a, günümüzde üst üste patlayan bütün skandalların çıkış noktası hiç kuşkusuz bu yüzyılın en görkemli sahtekarlık olaylarından biri olarak bilinen ve 1970’lerin başında meydana gelen Clifford Irving / Howard Hughes sahtekarlığıdır.

Sahtekar, aralarında New York yayıncılık endüstrisi, Watergate skandalı, Richard Nixon, Vietnam Savaşı ve Pop Art’ın olduğu halüsinasyonlar ve paranoyayla dolu bir dönemin Amerika’sında geçiyor ve o günlerin yapısındaki şizofreniyi çok iyi yansıtıyor. Time dergisi tarafından Yılın Sahtekarı seçilen Irving’in anlattığı olaylara dayanan filmin gerçekliğinden şüphe edebilirsiniz ama sinema da böyle bir şey değil mi zaten: Hepsi hepsi küçük yalan bir dünya…

Erişim: http://delalaydin.blogspot.com.tr/2007/06/sahtekar-kral-plak.html

Filmden

- Sahtekâr.

- Evet. Melica, Clifford “Sahtekar”ı yazan adamdı. Şu adam hakkındaki harika bir kitaptı. Adamın adı, sanatçı, yardım et. Hatırlamıyorum  Kimdi o?

 - Tablo taklitçisi.

- Tablo taklitçisi.

- İsmi Elmyr de Hory’di.

- Tamam. Picasso’nun, Matisse’nin, Modigliani’nin eserlerini taklit ediyordu. Doğru. Sanat olarak taklit teorisi. Sanat nedir?

 Bir çeşit sanat mı?

 Aslında çok yıkıcı bir eylem. Ama kitap, kitap az satmıştı.

- Evet  Evet, daha iyi, daha iyi satabilirdi.

- İsterseniz bugün bundan bahsetmeyelim. Yine de, yenisi, kurgu.

- Evet.

- “Rudnick’in Sorunu”.

Gerçekten, bayıldım. Harikaydı. Beni çok, çok korkuttu, aslında, gerçeği söylemek gerekirse.

- Öfkeli bir kitap.

- Ama komik. Yani ben okudum ve ben çok komik buldum. Benim için o kadar öfke dolu değildi. Benim için iyiydi. Beni güldürdü. Ama öfke de çok önemli. Öfkeye ihtiyacımız var. Bu Almanya’da çok işimize yarar.

**

- Kitabı yayımlamıyoruz.

- Kesinlikle, kesinlikle. 30.000 baskı ile, gerçekten de kitabı yayımlamamız doğru olmaz  Life Dergisi’nden Brad Silber ondan nefret etti. Kitabı  “Üçüncü sınıf bir Philip Roth taklidi” olarak niteledi. Harold’a söylemiş. Her şey korkunçtu Birden bire kar topu gibi büyüdü.

Cliff. McGraw- Hill kitabını yayımlamayacak. Kitap öldü. Bomba atıldı. Bitti.

**

Dışarıda daha fazla açıklama yapılacaktır. Herkes başka bir otele yerleştirilecek!

Affedersiniz, acaba  Bir bana Howard Hughes’in bu otele taşınacağını söyledi.

Nedir bu?

 Neler oluyor?

 Otel yönetimi hafta sonu için oteli kapatma kararı aldı efendim.

- Başka otele yerleştirileceksiniz.

- Otel yönetimi mi?

 Howard Hughes havuzda yalnız yüzmek istediği için gecenin yarısı herkesi kapı önüne mi koyuyorsunuz?

 Benim bundan haberim yok efendim. İşte buna güç derler.

“Howard Hughes’un Gizli Dünyası”

**

- Şu anda 20. yüzyılın en önemli kitabı üstünde çalışıyorum. Eşine rastlanmış değil. Bunu yarın sunacağım.

- Sana ayrıntılarını yarın getireceğim.

**

Tüm makaleler aynı şeyi söylüyor. Hughes milyarlık şirketleri yönetiyor ama sadece el yazısı mektuplarla haberleşiyor. En üst düzey adamlarıyla bile konuşmuyor. Hiç kimseyle doğrudan bağlantısı yok. Bu yüzden işe yarayacak.

**

Andrea:

 Milyarder Howard Hughes mu?

 Sadece bize özel, izin verilmiş bir otobiyografi.

Cliff’in onunla birlikte yazmasını istiyor. Ve bizim de yayınlamamızı istiyor. El yazısı analizi. Tamam, yazı.

Hemen getirmen mümkün mü?

Cliff’in hazırladığı sahte izinde

Hayatının gerçeklerini, kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmaz. Yakışmaz. Bu yüzden anılarımı ve biyografimi yazması ve yayınlanması için gerekli ayarlamaların yapılması konusunda aracılık yapması için Clifford Irving’e yetki veriyorum. Bazı yanlış anlamalar temizlenmeden ve hayatım hakkındaki gerçekleri kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmayacaktır.”

- Evet, senin sözüne inanıyoruz.

- Evet. Bay Hughes bundan sonra nasıl devam etmemiz gerektiğini düşünüyor?

 Ben ah, bakın bu gerçekten çok garip. Ben de durumu daha yeni kavramaya başlıyorum ama şimdiye kadar anlayabildiğim kadarıyla, dışarı çıkmayı reddediyor. Sadece kendisi arıyor, hiçbir zaman telefon kabul etmiyor. Bu iki özel söylenti doğruya benziyor. Ama, yasal gerekçeler için el yazısı kontratları göndereceğini söyledi ve başka bir sorunuz olursa bana söyleyin, bağlantı kurduğunda ben ona aktarırım. Ama bunun dışında, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Gerçekten.

Neden sen Cliff?

 Dünyada herhangi bir yazara bu işi yaptırabilirdi.

Hey, Albert, bu konuda benim de hiçbir fikrim yok. Bu şimdiye kadar başıma gelen en garip şey. En iyi tahminim, beni seviyor.

Evet. Evet, Newsweek dergisinde basılmış mektuplardaki yazılarla uyuşuyor.

Osborn şirketinin ilk inceleme sonunda fikri, el yazısı örneklerinin gerçekten ona ait olduğu yönünde.

- Tamam, evet.

- Bir saniye izin verir misin?

 Evet, elbette. Evet.

- Clifford.

- Evet?

 Sen ve Howard, ikiniz de ne kadar istediğinizi konuştunuz mu?

 Çünkü sana bir tek teklif yapmak istiyoruz. Bugün. Konuştuk Andrea, konuştuk. Biz, bu konuyu konuştuk.

- Bir şey söyleyebilir miyim?

 – Hayır.

**

Hayır, tek söylemek istediğim şu ki bu şey ortaya çıktıktan sonra bu adamın bizi dava etmesine ne engel olacak?

TWA, hissedarlar davası. Howard herhangi bir mahkeme salonuna girecek olursa onu bekleyen 137 milyon dolarlık bir ceza kararı var. Yani kitabın çıkması hiç önemli değil. Dava edemez.

- Hala sahte olduğunu söyleyebilir.

- Hiçbir konuda hiçbir şey söylemiyor. Bu adam, terlik olarak yırtılmış peçete kutularını kullanıyor. Kendi idrarını içiyor. Adam psikopat. İnterneti duydun mu?

 Adamın kendi özel CIA’sı var. Acımasız danışmanlar. Danışmanları kitap hakkında hiçbir şey bilmiyor. Çünkü, onlara söylemeyecek kadar paranoyak. Ve beni yalancı çıkarmak için saklanmaktan da vazgeçmeyecektir. Çünkü adam kaçık bir münzevi. Ve, o kaçık münzevinin sözcüsü de benim. Yani ne kadar inanılmaz konuşursam o kadar inandırıcı olacağım. Buna inanabiliyor musun?

 Mükemmeliyet.

**

- Yarım milyon önerdiler.

- Yarım milyon dolar mı?

 Evet, 400 bin Howard için. Ve 100 bin de bizim için. Oh, ben de yarım milyon dolar bizim için dedin sanmıştım. Aptal, hepsi bizim için. Howard Hughes diye biri yok.

- Yani bu, beni dinliyor musun sen?

 – Evet. Şimdi sorunumuz şu. Bu sözlü bir anlaşma. Avukatları bu işi en küçük ayrıntısına kadar inceleyecek. Bu yüzden hemen şimdi gitmek zorundayız. Bu adamın hayatı konusunda uzman olmak zorundayız.

**

Howard şartları kabul ediyor. Gizliliğin şart olduğunu söylüyor. Yoksa kitap olmayacak. Cliff. Harold, bu kitap İncil’den daha çok satacak. Rakiplerimiz ellerine geçirmek için her şeyi yapacaklardır. Ve alamazlarsa yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Ben bu kontratı hemen imzalayalım ve hemen tam ve kesin bir gizlilik maddesi devreye sokalım diyorum. Tamamen. Karılarımız bile bilmeyecek. Mantık sınırları içinde. Bundan sonra, Hughes’dan Octavio olarak bahsedeceğiz. Kitabın adı da “Octavio Projesi” olacak.

**

Büyük gol:

İkinci el yazısı analizine göre de Bay Hughes’un size gönderdiği mektuplar, gerçek.

- % 100.  (Aslında sahte idi)

- Burada sürpriz yok. Uzmanlar işverenlerine iyi haberler vermeyi severler.

**

Cliff: Howard Hughes’dan bahsedelim.

Dick: Bana erik verdi. Howard Hughes, bana erik verdi. Howard Hughes bana Nassau’da plajda erik verdi. Hughes’la ilk kez Meksika’da buluştuğunuzu sanıyordum. Ralpf, işte olan şuydu. Bana bir telefon geldi. Gerçekten, birden bire. Ve arayan kişi, George Gordon Holmes. Howard Hughes’un çok eski ortaklarından biri. Bize Meksiko City’e gelmemizi ve telefon beklememizi istediğini söyledi. Biz de gidip bunu yaptık. Uçakla gittik. Orada işe yaramaz döküntü bir otele yerleştik. Tam on sekiz saat bekledik. Klima yoktu. Küvette yengeçler dolaşıyordu. Canları cehenneme demek üzereydim. O zaman bir zarf buldum. Kapının altından atılmıştı. Çok ender tatile çıkar ama çıktığında genelde Juchitan Dağları’nda Salina Cruz adında çok uzak bir oteli kapatır. Şöyle diyordu. Pilotu bizi Juchitan’a götürmek için bekliyordu. Ve sabahın altısında, dağların üstünde, alçaktan uçuyorduk. Endişeliydim. Ama bu pilot çok yetenekliydi. Bizi doğruca gri çakıl kaplı bir piste indirdi. Ve tam inerken, göz ucuyla gördüm bir cip vardı. Dağdan aşağı doğru geliyordu. Meksika ordusu mu?

 Hayır, bu Holmes’du.

- Bay Irving?

 – Evet, çok doğru.

- Evet, Bay Holmes.

- Siz kimsiniz?

 Bu Richard. Benim yardımcı yazarım. Dick’i gördüğüne biraz şaşırmıştı, bu yüzden ona Dick’in benim araştırmacım ve arkadaşım olduğunu açıkladım. Bu yüzden oradaydı ve onsuz çalışmam imkansızdı. Cipe bindik. Bizi dağda sonsuz gibi gelen bir yolculuğa çıkardı. Tepenin üstüne doğru daireler çizerek tırmandık ve şeye ulaştık, otele, adı neydi  Salina Cruz. Holmes bizden kendisini izlememizi istedi. Sessizdi. Kulübenin gerisinde bir oda vardı.

- Beyler.

- Okyanus manzarası bile yoktu. Önümüzü zor görüyorduk. Ve orada küçük bir adam silueti gördük. Bir yataktaydı. Keşiş gibi oturuyordu. Howard Hughes. Howard Hughes. Howard Hughes orada karşımızda oturuyordu. Kalbim, deli gibi çarpıyordu. Ve sonra, sineklikten elini dışarı doğru uzattı ve Dick’e bir şey ikram etti.

- Bir erik.

- Bir erik. Dick eriği aldı  Eriği yedi. Fena değil dedi. Ve bize Meksika toprağının olağanüstü değerinden bahsetmeye başladı. Organik tarım organik besinler, vesaire  İkisi orada iki eski arkadaş gibi sohbet ediyorlardı. Sonunda biraz da işten bahsetme imkanı bulduk. Sonra Dick’le eve döndük.

- Ben biraz acıktım.

- Yemek yiyelim. Evet, senin için güzel bir şey seçmek istiyorum. Latour lütfen. 61. Yemekleri sonra söyleyeceğiz.

- Oh evet.

- Ve biraz da morina alalım mı beyler?

 – İyi olur.

- Evet. Biliyor musunuz, Howard Hughes havyar sevmiyor.

- Sahi mi?

 – Evet, aslında onunla konuşurken bunu özellikle belirtti. Bunu hatırlıyorum, ben, bu çok ilgisiz bir konuydu. Çok garipti. Teşekkür ederim. Tam şeyden sonraydı  Clifford şeyden bahsetmeyi bitirdikten sonraydı, şeyden  – Kaza.

- Çok doğru, kaza.

- Beverly Hills.

- Uçağı. Bir evin çatısına düşmüştü. Bir evin çatısına park etmişti. Sırtını incitmişti ama başka yarası yoktu. İşte o zaman şey dedi, Beverly Hills’de insanlar havyar yerler dedi ama kendisi sevmiyordu. Sonra uçağı düşmüştü. Tamam, öyleyse ordöv olarak iki morina alalım. Lütfen.

- Üç belki.

- Ah, üç, tamam mı?

 – Üç yapalım. Güzel. Tamam, güzel.

- Evet, iyi olur. Peki, peki iş zekası konusunda bir şeyler sezebildiniz mi?

 – Sen söyle.

- Şey ah, şey demesi çok ilginç gelmişti. Bu aslında gerçekten çok ilginçti, şey dedi  İnsanlar işi her zaman iş olarak düşünürler dedi, ki zaten böyledir ama aynı zamanda, işin içinde aynı zamanda zevk de vardır. Yani iş zevk demektir. Zevk aynı zamanda iş olabilir. İşin zevkleri vardır. İkisi de. İkisi de aynı anda. Bunu pek anlayamadım ama bir süre sonra düşününce şunu anladım ki, onun dehası bu. Bu sizin yazar olarak hak ettiğiniz çek. Bay Hughes’a kesilecek ikinci çek ya da Octavia’ya, özür dilerim. Ah, bunu işleme koymak biraz daha uzun sürecek.

Şey ah, anladığım kadarıyla Bay Hughes’un ödemesini almaya yetkilisiniz.

Evet. Alabilir miyim?

 Teşekkürler. Ama fazla uzun sürmesin, tamam mı?

 Life dergisi Howard Hughes hikayesinin dizi haline getirilmesi için tüm dünyayı kapsayacak haklarına 250 bin dolar ödemeye hazır.

**

Davayı kaybetmesi Hughes’un 137 milyon dolar kaybetmesine ve imparatorluğunun temellerinin zarar görmesine sebep olabilir. Nixon’ın Adalet Bakanlığı şimdiye kadar bunu reddetmişti. En ince ayrıntılara girmemiz gerek.

Bizi bu koruyacak. Ayrıntılar. Kan lazım. Para lazım. Gerçek, dişe dokunur, insanların ilgisini çekecek şeyler gerek.

Şu anda iktidardaki başkanı savaş suçlusu olarak eleştirmek mi istersin?

 Böyle bir şeyle kültürü bile etkileyebilirsin, tamam mı?

 Ben kültürü etkilemek istemiyorum. Sadece para kazanmak ve yakalanmamak istiyorum.

- Bunu gerçekçi yapmamız gerek.

- Dick, onlara üç sarı mektup verdim.
- Bana 500 bin dolar verdiler.Bu gerçekçi miydi?

 – Hiç sanmıyorum.

**

- Bir kaç ay önce Ibiza’da Elmyr’ı gördüm.

- Peki eski dostumuz Elmyr nasıl bakalım?

 Evet, ben arkadaşlarımla yemek yiyordum. O da barda yalnız başına oturmuş içki içiyordu. Bana geldi ve şöyle dedi. Senin Clifford’la olan ilişkini hem bayağı hem de ahlaksız bulmuştum.

- Ve çekip gitti.

- Yalan söylüyorsun. Bunu Elmyr söylemedi. Oh, ben mi yalancıyım?

 Peki kim dünyanın en ünlü adamı hakkında sahte bir kitap yazıyor?

**

Ah, insanlar babama Büyük Howard derdi. Büyük Howard  Büyük Howard parasını petrol işinde matkap uçlarını kiraya vererek kazanmıştı. Bana demişti ki, şöyle demişti, evlat  Bu matkap uçları senin evinin ekmeği. Onları sakın kaybetme. Büyük Howard ben 18 yaşındayken öldü. Onun o işe yaramaz, Teksaslı kaba köylü dostları şirketini satmaya kalktılar. Beni devreden çıkarmak istediler. İtilip kakılmaktan hoşlanmam.

Şimdi, iki grup pazarlık yapar. Bir grupta aslan, diğerinde eşek vardır.Bir grup, boş tehdit ya da güçle, durumun hemen kontrolünü ele almaya çalışır, bu aslandır. On sekiz yaşında, babamın şirketini satmaya kalkan bu adamları dava ettim. Onları dava ettim, onlara saldırdım, onlara şantaj yaptım. Ben, o zaman elimden gelen her türlü yöntemi kullandım. Bir aslan olmayı öğrendim.

**

Foya meydana çıkar.

İnanılmazsın Cliff. Beyaz Saray mali yolsuzluk iddiasını reddetti.

- Son günlerde kadın gazetelerini okuyor musun?

 – Merhaba.

Ev kadınları gazetesinde Howard Hughes’un otobiyografisinden alıntılar. Kitabı yazan Robert Eaton‘un. Life’ın avukatları, kemiklerimin üstünden etleri kemirmeye hazırlanıyorlar. Tanrı aşkına söyler misin Clifford, burada neler oluyor böyle?

 Hey, benim bu konudan haberim yok. Bu lanet olası Eaton’ın elinde notlar olduğunu iddia ediyor. Sendeki lanet olası el yazısı notlar. Şimdi ya bunu iki kez satıyorsun ve Robert Eaton takma ismini olarak kullanıyorsun

- Bu suçlamaya cevap bile vermeyeceğim.

- Ya da daha büyük olasılıkla senin yarı tanrı, kaçık arkadaşın, iki yazar kullanıyor. Anladın mı?

 Şu anda şirketin karşısında tek başına sen varsın. Bu şu demektir. Sen hiç acımadan dava edecekler ve elindeki her kuruşu geri alacaklardır ve ayrıca sahte sözler vererek sadece bize vaat ettiğin bir kitabı başkalarına sattığın için de tazminat ödemek zorunda kalacaksın.

- Yani ikimizi de mi dava edeceklerini söyledi?

 – Evet.

- İkimizi de mi?

 Yani benden adımla mı bahsetti?

 – Evet. O pisliğin de aynı fikri bulduğuna inanamıyorum. Ama ben parayı harcadım. Sana geri vermemiz gerekebileceğini söylemiştim. Tanrım Dick. Zaten çok büyük bir yüzde de değildi. Bak, onlara parayı öde. Hughes’un durup dururken fikir değiştirdiğini söyle.

- Ve ben de sana farkı ödeyeyim.

- Yapamam, ben de çoğunu harcadım. Öyleyse borç alırız. Yani bu artık bir oyun değil Cliff. Yani bu bir şekilde basının eline geçerse lanet olası Howard Hughes peşimize düşer. Ve, Intertel. Bunu hatırlıyor musun?

 Bizi sodyum pentatolla zehirlerler. Bizi öldürürler ya da bağlarlar ya da öyle bir şey. Howard, bizim peşimizden gelmeyecektir. Danışmanları gelebilir ama kendisi gelemez.

- Oh sahi mi?

 – Evet.

**

Cliff bir manevra ile herşeyin yönünü değiştirir.

. Dick, bence bir tatile çıkman gerekiyor. Pasaportun yanında mı?

 Mektup sende mi?

 Tamam, harika. Her şey yolunda gidecek. Evet. Alo, benim Andrea. Evet, Andrea, benim Cliff. Evet, bir şey daha.

- Shelton Fisher’ın da toplantıda olması gerek.

- Kim olduğunu biliyor musun?

 McGraw- Hill’in Başkanı, evet. Toplantıda olması gerek.

- Tamam, ne yapabileceğime bakarım.

- Bunu ben istemiyorum. O istiyor. Pazarlık yok. Fisher yoksa toplantı da yok.

Bay Irving, görünüşe bakılırsa ya siz ya da ünlü sponsorunuz birine büyük bir şaka yapıyor. Bu şakada Life dergisinin bir bağlantısı olmadığını garanti ediyorum. Şimdi, neden Robert Eaton’un kim olduğunu ve sizin yazıyor olmanız gereken kitabı satmaya çalıştığını açıklayarak başlayın.

Shelton bugün mektup aldın mı?

 – Anlayamadım?

 – Ralpf, ben Shelton’la konuşuyordum. Ve küçük bir not, ses tonuna dikkat et. Tam iki geceyi çok inatçı bir milyarderle pazarlık yaparak geçirdim. Ve inan bana, sözlü hakaret limitime ulaştım.

- Mektupları getirir misin lütfen?

 – Life dergisi, yazarların kariyerleri üstünde küçük de olsa etki yapabilmekle tanınmıştır sevgili dostum.

- Ve biz bir dava açmaktan da çekinmeyiz.

- Bu ses tonu, işte, anladın mı?

 Dikkat et. O mu?

 Şimdi, Shelton onu okurken elbette Howard bana yazacağını söylediği şeyleri yazmışsa senden önce gruba özetleyebilirim. Howard, Eaton’un kim olduğunu bilmiyor. O kitap bir uydurma. Ama bu şu anda önemli değil. Çünkü, McGraw- Hill’in dizi yazı haklarını Life dergisine kendisinin izni olmadan sattığını öğrendiği için şu anda, nasıl denir, kriz geçiriyor. Bir sorunun var Ralpf. Derginin sahibi Henry Luce.

- Henry Luce ne olmuş?

 – Howard’ın fikrine göre Luce Pan- Am’da Juan Trippe’le anlaşmış. Adam lanet olası bir sosyalist ve kötü bir golf oyuncusu. Bu sadece, sadece küfür. Kısaca bu Luce’nin ne kadar büyük bir pislik olduğuyla ilgili üç sayfa dolusu küfür. Bunlar Howard’ın sözleri. Benim değil. Benim Luce ile bir sorunum yok. Ve pul üstündeki damga Nassau’ya ait. Bunun konumuzla hiçbir ilgisi yok. Ve biz burada mahkemeye götürüldüğü taktirde lehimize sonuçlanacak bir iş anlaşmasından bahsediyoruz. Bir iş anlaşmamız vardı. Artık yok. Ona yeniden düşünmesi için yalvardım ama başarılı olamadım. Bu yüzden, Howard’ın istediği şekilde bu 100 bin dolarlık avans çekini size iade ediyorum. Şimdi isterseniz bizi dava etmekle uğraşabilirsiniz.

- Bu arada biz başka bir yayıncı arayacağız.

- Dur, hayır, Cliff. Bay Irving, sizinle bir kontrat yaptık. Bu şirketimizin bu eserin sahibi olduğunu gösterir. Yanlış. Saatlerce ona yalvarmam sonuç vermiş olsaydı, inanın bana sizin olabilirdi. Olabilirdi, hatta bir hafta içinde genel bir açıklama bile yapabilirdiniz. Yani hatta Ralpf’ın bu işle hala bağlantısının olmasını bile kabul edebilirdi. Ama tek şartı, avansını bir milyon dolara çıkarmanızı istiyor.

- Bir sent bile eksik değil.

- Oh, tanrım.

- Ne, bir milyon dolar mı?
 – Evet.
- Bir milyon dolar.

- Tamam, bence burada iyi niyet atmosferi yaratmamız çok önemli. Güven mi?

 Adam bir Teksas engereği yılanı. Güvenmiş.

- Tamam, teşekkürler.

- Sen nereye gidiyorsun?

 Nereye gidiyorsun?

 Bekle bir dakika. Şimdi şunu iyi dinle. O kitap benim. Altına imza attınız. Ve bunun için bir milyon dolar ödemeye de niyetim yok. Bunu anlıyor musun?

 Beni iyi dinleyin “Bay lanet olası Clifford Irving”.

- Şimdi gidip ona söyleyin  – Ben Clifford Irving değilim. Ben Howard Hughes’um. Howard’ın ağzı Howard’ın sözleri. Bir milyon dolar, yolun karşısına Doubleday’e geçiyorum. Seçim sizin. Shelton, seninle bir şeyi paylaşmak istiyorum Howard’ın bahsettiği alternatif fikirlerden biri şuydu. Neden McGraw- Hill’de kontrolü bana geçirecek kadar hisse almıyorum?

 Sonra dedi ki, sadece baskı makinelerini tutarım ve diğer aptallardan kurtulurum. Bunu aynen aktardım. Hoşça kalın. Howard Hughes. Bir milyon dolar.

- Hepsi bu. Teşekkürler.

- Önemli değil. Oh.

**

 Neden suratınız böyle asık?

 Parlak planımızı yaparken Bay Howard Hughes adına yazılmış bir çeki bankaya gidip nasıl bozduracağımızı düşünmeyi unutmuşuz. Bir İsviçre bankasında kendinize, onun adına bir hesap açtırın. Biz de bunu yapacaktık. Ama sonra sosyal güvenlik numarası gerektiğini öğrendik. Ve bunun izi sürülebilir. İsviçre’de bile olsa. İnan bana, biz her türlü yolu düşündük. Çeki bir kadının bozdurmasına ne dersiniz?

 Hayır, hesabı açan kişinin, çeki bozduran kişi olması gerekiyor. Howard Hughes. Bir erkek olması gerek. Yapımcısına, fikrini değiştirdiğini söyleyin. Çekin artık baş harfleriyle yazılmasını istediğini söyleyin. H.R. Hughes. Sonra, bir sahte pasaport. Sahte bir isim. Harriet Rhonda Hughes. Helga Rhinoceros Hughes gibi. Çeki ben bozdurabilirim.

Hayır, İsviçre’ye gitmeyeceksin.

Oh tanrım, bu harika bir fikir. Cliff, bu işe yarayabilir. Çeki o bozdurabilir.

- Hayır, hayır, olmaz.

- Bunu yapabilirim. O benim karım Dick, lütfen. Buna karışma. Evet, senin karın olduğunu biliyorum. Sana arada sırada bunu hatırlatan kişi benim. Biliyorsun, aramadığı zaman, o tür şeyler.

**

McGraw-Hill Yayıncılık ve Life dergisi Hughes’un otobiyografisini yayınlayacaklarını açıkladılar. Biyografiyi Clifford Irving yazacak. Irving Hughes’la pek çok kez röportaj yaptı.

McGraw- Hill müşterilerini yüzyılın en çok tartışma yaratacak kitaplarından birine sahip olmak için şimdiden sipariş vermeleri konusunda uyardı.

 Telefonlar alıyorum. Telgraflar geliyor. Yayını ve dağıtımı durdurma emirleri alıyorum Bayan Tate.

Bu adama bir milyon doları yayınladığım için beni dava edeceği bir kitap için mi ödüyorum?

 Belim kırılacak gibi. Ne istediniz böyle?

 Bu konuda endişen varsa, belki Howard’dan bu sert tepkilere bir son vermesini isteyebilirsin. Evet. Onunla bunu konuşacağım.

McGraw- Hill, büyük tartışmalar arasında Hughes’un otobiyografisini yayınladı. Hughes’un avukatı kitabın tamamen uydurma olduğunu açıkladı.

İşte oldu, artık yalancıyız. Hughes’un avukatları bize yalancı diyor. Bunun olacağını biliyorduk.

 Neden şimdi korkuyorsun?

**

İşler karışıyor

Las Vegas. Hiç şüpheye bırakmayacak şekilde inanıyorum ki Bay Hughes’un 1956 yılında Nixon’un kardeşine verdiği 205 bin dolarlık borç

 Aman Tanrım.

- Dick, işlerini bitirdik. İşlerini bitirdik.

- Neyi bitirdik?

 Buna inanmayacaksın. Tamam, dinle.

Rebozo Nixon’un evinin dekorasyonu için 100 bin dolar nakit aldı. Bu parayı kabul etmesi şu anlama gelecekti. TWA temyizi ve Air West konusu en önemli öncelik olacaktı. Ayrıca, 1956’da Hughes, Nixon’un kardeşine Pentagon ihalelerini alabilmek için 205 bin dolar vermiş.

Burada para aklama var. Rüşvet var. Bu son. Bunu yayınlarsak, Nixon, Başkan Nixon, yargılanır. Bunun bize vereceği gücün farkında mısın?

 – Cliff, bunun bana vereceği gücü istediğimden emin değilim.

- Ama ben eminim. Cliff, bunu yayınlarsan, üstüne yağacak belanın sınırı olmaz. Ve insanlar olacak kim bilir kim  Nixon’un politik düşmanları, Hughes’un danışmanları nerede yaşadığını biliyorlar.

- Evet?

 – Ben bunu gördüğünü bile unutmanı söylüyorum. Boş versene. Bu tıpkı kutsal kitap gibi. Bize Tanrı tarafından tarihin bir parçası olabilmemiz için gönderildi. Ve sen unutmamı mı söylüyorsun?

 Dick, buraya gel. Sana bir şey göstereceğim. Bu paket Nevada’dan gönderilmiş. Bu Hughes’un eyaleti.

- Demek istediğin ne?

 – Nixon’un işini bitirmemize yardım etmek istiyor. O bizim yanımızda Dick. Howard bizim yanımızda. Dillon Read hidrolik sisteminin arızalı olduğunu nasıl anladın?

 Beni dinlemiyorsun Clifford. Lanet olası.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle arızalı olmalarını ben sağladım. Neden bilgiyi savunma bakanlığına götürüp ihaleyi kendin almadın?

 Evet, o zaman ihale alabilecek durumda değildim. Bu yüzden, üretmek yerine, uçaklarını onardım. Onlarınkiyle teknolojilerimizi birleştirdim. Ve o şirketi içinden tükettim. Ve buna izin verdiler. Çünkü hipnotize olmuşlardı.

Böyle olur Clifford. Rakibin güçlü olduğu zaman, bir fırsat bulursun, onun için bir kriz yaratırsın. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine, onun için günü kurtarırsın. Hiçbir şey düşmanından gelen bir jestten daha fazla karıştırmaz. Hiçbir şey insanı, daha savunmasız yapamaz.

Bu Edith. Kapat, kapat.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle  Arayan Andrea’ydı.

 Bir sorunumuz var. Sessiz olun çocuklar. Komşuları uyandıracaksınız.

Clifford, Frank McCullough ile tanıştığını sanmıyorum.

- Hayır, merhaba Frank.

- Nasılsın?

 Dick Suskind. Ah, dün Chester Davis’ten bir telefon geldi.

- Hughes’un özel avukatı.

- Evet, evet. Anlaşılan, bizim saatimizle saat birde Howard Hughes, telefonla arayacak ve bir aracı aracılığıyla konuşacakmış. Ve Bay Hughes’la konuşan son gazeteci sen olduğun için ortak kararımız telefona Bay McCullough’un bakması yönünde oldu. Çünkü Bay Hughes’u sesinden tanıyabilecek kişilerden biri. Bay McCullough aynı zamanda şu garantiyi verdi. En azından şu an için bunların hepsi kayıt dışı kalacak. Ve Bay Daves ayrıca Ralph Graves’in de telefon geldiğinde odada olması ve hazır bulunması konusunda ısrar etti. Ki söylemek zorundayım Cliff, bu beni çok şaşırttı. Bu özellikle Hughes’la sözüm ona görüşmelerinde onu, sunuş biçimini bildiğim için geçerli. Ah, affedersiniz. Benim tuvalete gitmem gerek. Shelton bu

Ne dememi bekliyorsun?

 Bu bir tuzak. Hattın diğer ucundaki adamın ne diyeceğini çok iyi biliyorsun. Bay McCullough bu yüzden burada. Sözü geçen adamın sesini teşhis etmek için. Ben tarafsızım Bay Irving. Evet, şimdi bekleyeceğiz. Ben bu saçmalığı izlemeyeceğim. Beni lobide bulabilirsiniz.

- Fazla uzaklaşma Clifford.

- Alo?

 **

- Ne oldu?

 – Henüz bilmiyoruz. McCullough bizden odadan çıkmamızı istedi. Konuştuğum adam Howard Hughes’du. Konuşma biçimi ve tonlamalarını taklit etmek imkansızdır. Bana seninle hiç karşılaşmadığını söyledi. Ve kitabın da sahteymiş. Bir yalan.

- Bay Irving.

- Sizi dinliyorum. Şimdi, Howard’ı tanıyorsam, bunu hiçbir zaman kesin sonuç olarak görmem. Yani kendisi gerçekten çok garip bir adamdır. Ama sunduğunuz kanıtların azlığını da göz önünde bulunduracak olursak şu anda en iyi tahminim sizin bir şarlatan olduğunuz yönünde. Bu şeyde bir parça bile gerçeklik payı varsa en küçük bir ayrıntıyı bile abartmış ya da değiştirmişsen kanunların izin verdiği en uç noktaya kadar peşine düşeceğim. Buna dolandırıcılık ve hırsızlık suçlamaları da dahil. Bundan kurtulmanın tek yolu hemen şimdi bana neler olduğunu açıklaman olabilir.

(Kalbi: Ben, güveninize ihanet ettim. Kitap ve tüm hikaye sahtedir. Tüm dünyaya yalan söyledim. Ve şimdi ne olursa olsun, artık içim rahat; demek istese de]

Irving:  Elimde, o iki yüzlü pisliğin hapse girmesini sağlayabilecek kayıt dışı bazı malzemeler var! Howard ya karıncaların yara içinde bıraktığı yüzünü gösterir ya da ben elimdekileri yayınlarım. Bu kadar yeter!

Howard Hughes’u ve elindeki belgeleri getirmen için üç günün var!

Hırsızlık mı Cliff?

 Mektup dolandırıcılığı mı?

 Tanrım, bu inanılmaz. Bu sadece çok fazla, çok fazla.

**

- Ne?

 – Artık bitti Cliff. Ben hapse giremem. Seninle ya da sensiz yarın onlara açıklayacağım. Howard Hughes aradı diyeceğim. Anlaşmadan çekilmiş. Onlara parayı geri ödeyebilirsin. Barbara’yla konuştum.

- Bu konuda o da bana hak veriyor.

- Eminim öyledir. Sen onurlu bir adamsın Dick. Değil mi?

 Onurlu bir adam mısın?

 Bana bir söz vermedin mi Dick?

 – Sonuna kadar yanındayım demedin mi?

 – Evet. Evet ya. Dünya çapında okuyucuya ulaşmak. Yolsuzluk yapmış bir başkanı alaşağı etmek. İşte son bu! Bu değil! – Bitti Cliff. Bitti.

- Evet ah, elbette.

- Hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim.

**

Octavio yüz yüze görüşmeyi kabul etti. Şartları öğleden sonra gönderilecek. Bay Octavio ile görüşme ayarlamışlar. Ve buraya gelecekmiş. Bu muhtemelen benim şimdiye kadar aldığım en garip mesajdı. Ve şartlarını yerine getirmek için yardımınıza ihtiyacım var. Yarın saat birde, binanın üst dört katı boşaltılacak. 14. kattaki tüm halılar, kaldırılacak. Yerler yıkanacak ve cilalanacak. Tüm pencereler, siyah malzemelerle kapatılacak. Şu toz toplamayan türden kumaşlardan olacak.

- Bu benim pencerem için de geçerli mi, Bay Irving?

 – Ah evet, ben olsam gidip kapatırdım. İşimizi garantiye almak en iyisi olur Harold. Bunlar çok hassas bilgiler. Bunları kitaba koyup koymamak konusunda hala karar vermedim.

- Bunu güvenli bir yere koysan iyi olur.

- Elbette Cliff. Tamam. Şimdi bakalım. İşte kitabın metni. Howard Hughes’un otobiyografisi. Ön söz ve yorum. Clifford Irving.

- Umarım beğenirsiniz.

- Ben de öyle umuyorum. Tamam, ben iner inmez Howard’ı buraya getireceğim. Pekala. Tamam batı ucunu kontrol et. Çapın tam olarak doğru olması gerek.

- Her şey yolunda mu?

 – Evet, benim için endişelenme. İyi gidiyorsun. Evet, tam burası. Doğru. Eğer duman görecek olursanız, uzaklaştırın. Bunun binadan uçup gitmesine izin veremeyiz. Ne diyorsun?

 – Ne bu?

 Ver şunu.

- Bunu elle mi kopyaladın?

 – Evet.

- Orijinalinden.

- Fotokopi değil, değil mi?

 – Hayır. Ben, kısıtlamaların farkındayım.

**

- Nereye gidiyor?

 – Bilmiyorum. Oh hayır bu gerçek olamaz. Geri dönecek miyiz?

 Lanet olası binaya inmesine sadece yirmi metre kalmıştı! Bana bak, benim diyagramımda sorun yok.

- Bu benim yapamayacağım bir şey değil.

- Andrea, orijinal sende mi?

 Yazdığı şeyin basit bir kopyasını çıkarabilirim, tamam mı?

 – Bunu yapabilirim.

- Evet, tamam  Göreceğiz, göreceğiz.

- Bunu yapabilirim.

- Doğu ve batıyı karıştırmışsın.

- Bunu neden yaptın?

 Bak.

- Hayır, ben kağıt üstünde olanı yazdım. Hayır, yapmamışsın. Adam saplantılı bir dahi. Bir şeylerin istediği gibi olmasından hoşlanıyor. Neden değiştirdin?

 – Batı ve doğu mu?

 – Dua et ölüp kurtul, seni acınası aptal.

Yemin ederim, ben bu sayfada yazanları kopyaladım. Tam olarak. Hepsi aynıydı. Kitabın gerçek. Bu malzemenin Howard Hughes dışında birinden gelmiş olması imkansız. Konuşma dili. Kendine özgü felsefesi. Hatta Howard’la yaptığım bir konuşmanın neredeyse tamamını eksiksiz aktarmışsın.

- Ve ben bunu hiç kimseye anlatmadığımı biliyorum.

- Sahi mi?

 Bu tipik Howard Hughes. Yazar ve reddeder. Evet, evet. Yani bu ben de çok, evet. Sana tam bir cehennem hayatı yaşattı değil mi Cliff. İnan bana, hiç kolay olmadı.

Hayır değildi. Ama çok fazla yardım aldım.

- Bu bir baş yapıt Cliff.
- Sahi mi?
 Tam bir baş yapıt.

- Beğendin mi?

 – Bayıldım. Oh evet! İzninizle izninizle.

**

Bir açıklama lütfen. Bay Hughes kitaba neden karşı. Madem kitap gerçek neden bu karşı çıkıyor?

Geçen sonbaharda, gerçekleşen ziyaretten sonra başkanın ülkemize geleceği açıklanmıştı. Batı yakası liman işçileri  Evimin her yerine izleme cihazları yerleştirmiş olmalarına hiç şaşmam. Hemen burada. Her yerde. Clifford Irving’in Howard Hughes hakkında yazdığı kitap üzerindeki tartışmalar kitabın satışından kar elde etmeyi ümit edenleri yakından ilgilendiriyor.

Benim önerim şudur ki Birleşik Devletler Senatörü olarak George Bush’u seçin. Bunun hem Teksas hem de Amerika için iyi olacağından eminim.

Kitap yayınlandığında, karşı çıkan herkes bu bilgilerin derinliği kalitesi ve gerçekliği karşısında hayranlıklarını gizleyemeyecekler. Bize verildiği şekilde aktardık. Biliyor musun öyle güzel yalan söylüyorsun ki. Yani, böyle bir kitap için böyle bir günah çıkarma için aracı olduğum için ne kadar gurur duyduğumu bilemezsiniz. Bu sadece bu adamla ilgili değil, aynı zamanda, çağımız hakkında, kim olduğumuz hakkında.

**

Buradan sonra işler karışıyor

- Howard nerede?

 – Biliyor musun Clifford  19 yıldır Bay Hughes için çeşitli işler yapıyorum. Ve bir kere bile ona ilk adıyla hitap etmedim. Sen böyle formalitelerle fazla vakit kaybetmiyorsun.
- Onunla birlikte bir kitap yazdık.
- İstersen bir an için yazmadığını biliyorum ve gecenin konusu da bu değil diyelim.
- Konu ne?
 Bay Hughes’un yarattığı dünya büyüktür Clifford. Pek çok alanda çalışan pek çok şirketi vardır. Yapılar, fraksiyonlar vardır. Hainler ve küçük isyancılar. Anlayacağın Clifford, Bay Hughes’un dünyada araç olarak kullandığı insanlar çoğunlukla aslında, tarih yazan insanlardır. Yani Nixon mı?
 Bay Hughes sana gönderilen bu bilgileri kitabında kullanıp kullanmadığını öğrenmek istiyor.

Howard, Nixon’u gömmek istiyor, değil mi?

 Çünkü köpeği artık istediği numaraları yapmıyor. TWA ve Air West birleşmesi ve diğerleri  Bay Hughes’un amaçları konusunda tahminde bulunacak kadar küstah değilim. Biz sadece bu sorunun cevabını öğrenmek istiyoruz. Sadece şunu söyleyeceğim  Hiçbir şey bu kitabın tam olarak yazdığım şekilde yayınlanmasına engel olamaz. Yardımımı istiyorsa doğrudan benimle konuşması gerek. Howard Hughes’a koşul öne sürmeye mi kalkıyorsun?
 Ben Howard Hughes’un habercisiyim.

 Tanımadığın bir adama böyle ateşli bir bağlılık neden?

 Hayır, ben onu tanıyorum. Ve onu görmeyi hak ediyorum. Aynı şeyi bana başkanlar söylemişti Clifford. Sana da onlara söylediğim şeyi söyleyeceğim  Sorun bir kapıdan geçip geçmeme sorunu değil Clifford. Geçecek bir kapı yok. Ama olsaydı Clifford bir kapı olsaydı  Sen şu anda kapanış sesini duyuyor olacaktın. Bay Hughes kitaptaki o bilgiyi istiyor Clifford.

Biliyordum. Şimdi, içine bu iddiaları koyarsam, Howard kitabın yayınlanmasına izin verecek, değil mi?

 Anlaşma bu mu?

 Peki garantimiz var mı?

 Sadece güven Clifford. Demek istediğim Hughes’un yaptığı her şeyde olduğu gibi bunun da bir mantığı var. Mailor gibi biri yerine Cliff’i seçmesi çok mantıklı. Çünkü o zaman Mailor’un kitabı olacaktı. Teşekkürler.

***

Bazı köşelerden Bay Irving’in bu kitabı tamamen kendisinin uydurduğu yönünde söylentiler var.

Biz okuyanlara soracak olursanız sadece Shakespeare böyle bir şeyi uydurmayı başarabilirdi. Ve Bay Irving çok iyi bir insan olsa da Shakespeare’in olmadığını biliyoruz. Bayanlar ve baylar Bay Clifford Irving.

**

Bulmacanın en önemli parçasını Zürih’teki bir İsviçre bankası oluşturuyor. Bu bankada H.R. Hughes adına çekler bozdurulmuş. Burada adı geçen H.R. Hughes, Helga R. Hughes adında bir kadın olarak görülüyor. Normalde sessizlikleriyle tanınan İsviçre bankacıları olayla ilgili konuşurken polis şu anda bu kadını arıyor. Bay Irving! Bay Irving efendim. Çekleri kim bozdurdu?

 İsviçre’deki hesap sahibi Helga Hughes adında bir kadın. Belgelerin sahte olduğundan şüpheleniyorlar. Bu aşağılık ve küçük düşürücü olmaya başladı.

**

- Ben bir yayıncıyım Shelton.

- Sen bir çalışansın Harold. Adının ne olduğu önemli değil. Bir kitaba para ödedik ve yayınlayacağız. Sadece, lanet olası baskı makinelerini çalıştır.

**

Bunu yapıyorum efendim, çünkü başkanın bir uyarıyı hak ettiğini düşündüm.

Hayır, elbette hayır. Elbette Hiç kimse. Bu öğleden sonra kuryeyle teslim edilecek.

**

- Kitapta ne var?

- Her şey. Hughes’un başkana verdiği borçlar. Borçların gerçek miktarları. Florida’da Bebe’yle olan şeyler. Demek istediğin başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

- Başka nasıl bilebilirlerdi?

- Bu Fisher denen adamla konuşmamız gerek. Kitabın yayınlanmasını engellemeliyiz. Hughes başkana ulaşmak için yapıyor olabilir mi?

Aslında başkan bu sabah çok kızgındı. Kitabın demokrat ulusal komitesine sızdırılmış olmasından korkuyor. Kahretsin. Watergate Oteli’nde oturmuş çaylarını içerken bu kitabı okuduklarını düşünüyor. Tamam, Hunt’ı arayacağım. Adamlarını gönderip baksın bakalım. Demokratların elinde bir kopya var mı baksın. Bu erken ortaya çıkarsa diye başkan için bir şey hazırlayacağım. Ulusa sesleniş konuşması için.

- Ne diyecek?

- Bir şeyler düşüneceğim. Henüz karar vermedim.

**

İnsan ilişkileri çok zordur. Özellikle kadınlarla olanlar. Bu yüzden onları mutlu edebilmek için kendimize olabildiğince hakim olmaya çalışırız. Onların mutluluğunun bizim mutluluğumuz olacağına inanırız.

**

- Cliff, ben senin gibi değilim. İtiraf ettim.

- Özgürlüğüne ihtiyacın var Dick. Nedir bu?

 Senin fikrin mi?

 Yani hayatımı lanet olası fikrin için mi mahvettin?

 Bak, bunu kendim için olduğundan çok senin için istedim! En başından beri, hep öyleydi. Ve başardık Dick, lanet olsun, başardık! Şuna bak. Gel, gel.

- Şuna bir bak.

- Bu umurumda değil. Bu senin. Alabilirsin. Hepsi senin Dick. Hepsi senin.

- Al, bu senin.

- Neler oluyor burada?

 İntertel. Dick. İntertel. O lanet pislikler. Kilidi kırdılar. Dün gece evime girdiler. Buradaydılar. Beni kaçırdılar. Beni bir arabaya bindirdiler. Uçakla Nassau’ya götürdüler. Ve orada, orada, beni tehdit ettiler. Beni dövdüler ve pencereden attılar, hayır dedim. Çünkü bu kitap yayınlanacak. Ve buna hiç kimse engel olamaz. Ciddi konuştum. Bana sözler verildi. Howard Hughes’a hiç kimse engel olamayacak.

- Bu Howard Hughes mu?

 – Bu Howard Hughes. Clifford Irving. İntertel seni kaçırdı ve Nasau’ya mı uçurdu?

 Evet, CIA, eski ajanlar, kiralık katiller! Dövüş sanatları. Haklıydın.

- En başından beri haklıydın! – Dün gece buradaydım Cliff. Buraya karıma nasıl yalan söyleyeceğimle ilgili ders almak için gelmiştim. Ne de olsa sen bu konuda bir uzmansın. Tanrı aşkına, hemen bu lanet olası pencerenin dışındaydım. Seni burada gördüm. Yerde oturuyordun. Sünger gibi içmiştin. Bana inanmıyorsun. Özellikle sen. Al lanet olası paranı.

- Al, paranı al dedim.

- Tanrım Cliff. Al dedim, al paranı, al lanet olası paranı! Alabildiğin kadarını al! Hadi, al dedim. Hadi, lanet olası paranı al ve git buradan! Canın cehenneme! Üstüme para atma dedim! Ve uzak dur benden lanet olası, uzak dur benden! Hiç kimse seni Nassau’ya götürmedi Cliff.

**

Chester Davis, Howard Hughes’un avukatı birinci hatta. Tamam. Emin misin?

 Saat kaçta olacak?

 Ne kadar teşekkür etsem az Chester. Başkan sana borçlandı. Elbette elimde büyük bir dosya var. Fotoğraflar ve başka kaydedilmiş malzeme. Hayatım küçüklüğümden beri eksiksiz olarak kaydedilmiştir. Elimde ciltler dolusu, odalar dolusu malzeme var. Bay Highes. Irving adında bir adamla işbirliği yaptınız  – Tebrikler.

- Teşekkürler.

- Harika bir gece.

- Teşekkürler. Teşekkür ederim. Öğrenmek istediğim benim bu konuda neden hiç uyarılmadığım. Neden uyarılmadık Clara?

 Elimde ciltler dolusu odalar dolusu malzeme var. Bay Hughes, Irving adında bir adamla iş birliği yaptınız  Ya da onu tanıyor musunuz?

 Kendisi bu biyografinin kaydını sizinle yaptığını iddia ediyor. Evet bu tarihe bu şekilde geçmeli. Keşke hala sinema işinde olsaydım. Çünkü şimdiye kadar hayal gücü bu kitaptaki kadar güçlü ya da uçuk bir senaryo görmemiştim. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm, ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum. Tüm bu şeyler ilk olarak bir kaç gün önce dikkatimi çekti. O kadar inanılmaz ve hayal gücünün sınırının o kadar ötesinde ki  Yani bana öyle geliyor ki Irving’in amacı para olmalı. Ama bence McGraw- Hill ve Time’ın böyle sahte metinler için anlaşmalar yapmamayı öğrenmeleri gerekiyor. Bundan çok daha kaliteli işler çıkarabilecek kurumlar olduklarını biliyorum. Bir yerde bu paranın aktarıldığını gösteren bir banka kaydı olmalı.

- Ayrıca sizin başkan Nixon’un arkadaşı Bebe Rebozo’yla.

- Yalan söylemiş.  çeşitli anlaşmalar yaptığınızla ilgili söylentiler dolaşıyor. Ayrıca başkanın kendisiyle de bazı anlaşmalarınız olmuş. Bu söylentiler konusunda yorumunuz ne olacak?

 Polis tarafından yapılan açıklamaya göre Clifford Irving’in karısı hakkında bir tutuklama emri çıkarıldı. Edith Irving dolandırıcılık ve imza taklidi suçlarından aranıyor. Kocası Clifford Irving’in Howard Hughes’un otobiyografisini yazdığını iddia ettiği Bayan Irving bir İsveç bankasına Howard Hughes adına yatırılan parayı çekmişti. Hughes, otobiyografinin gerçekliğini reddetti.

**

Bizi her zaman ayrıntılar ele verir.

- Sana bir şey sorabilir miyim George?

 – Elbette Clifford. Ben bunun için buradayım. Bu Howard için çok kötü bir yıl oldu değil mi?

 Yani şu TWA konusu, Air West satışının gerçekleşmemesi. Nixon’un kontrolünü de kaybetti. Onun maşalarından biriydi değil mi?

 Bir şeye ihtiyacı vardı, onu yeniden hizaya sokmak için bir koza ihtiyacı vardı. TWA hissedarlarının açtığı davanın görülmesine devam ediliyor. Hughes’un davayı kaybetmesi ona 137 milyon dolara mal olabilir. Bu yüzden, bir gün dezenfekte edilmiş gazetesini açtı ve işte oradaydık. Küçük kitabımızla biz. Rakibin güçlü olduğu zaman, fırsat bulursun. Onun için bir kriz yaratırsın. Bir şey yapmasına bile gerek kalmadı, sadece  Sadece biraz destek. Yolsuzluk belgelerini, gönderdi.

- Bebe’yle Florida’daki iş?

 – Nixon’un dikkatini bu yolsuzluklara çekti.

- Başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

 – Başka nasıl bilebilirlerdi?

 Nixon paniğe kapıldı. Kitabın gerçek olduğunu düşündü. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine onun için günü kurtarırsın. Ve sonra Howard başkan için günü yine kurtardı. O istediğini almış oldu ve biz de gömüldük. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum.

Kızgın değilim George.

Hayal kırıklığına uğradım. Yani sanmıştım ki belki, ortak olduğumuzu sanmıştım. Howard ve benim. Bunu kişisel algılamamalısın Clifford. Bu şeye benzer  Tıpkı bir ormanın kereste için kesildiğinde ağaçların bunu kişisel algılamamalarına. Hepsi büyük planın parçası.

- Ama rolümü iyi oynadım değil mi?

 – Muhteşemdin Clifford.

- Bay Hughes sana iltifat etti.

- Sahi mi?

 Sana yalan söyler miyim?

 Howard Hughes yıllardır ilk kez canlı olarak konuştu ve onu çok yakında daha fazla duyabileceğimizin işaretini verdi.

**

SONUÇ

Sahtekar.

İşbirliği yaptı.

Karşılığında Dick’e ve özellikle de Edith’e ceza indirimi istiyorum.

Bay Irving, 2,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bay Susskind altı ay hapis cezası aldı.

Ek olarak McGraw-Hill’e olan tüm borçlarını ödeyecekler ve vergi dairesine ödeyecekleriyle birlikte tam miktar 1,5 milyon dolar olacak.

Bayan Irving’in cezası ertelendi ama İsviçre yetkililerinin vereceği karar konusunda söz hakkımız yok. Karardan memnun musunuz

Bay Newman?

İnsan bir anlaşma yaptığında çok da mutlu olamaz. Ve sürpriz bir gelişmeyle Nixon adalet bakanlığı Air West’in Howard Hughes’un şirketi Tool Şirketi tarafından satın alınmasını onayladı. Bu haber geçen haftaki anayasa mahkemesinin TWA hissedarları davasını reddetme kararının ardından geldi. Bu kararla Bay Hughes tam 137 milyon dolar ödemekten kurtulmuştu.

Bu olağan dışı milyarder için çok iyi bir hafta oldu.

Diğer haberlerimize göz atacak olursak, bugün beş kişi demokrat ulusal komitesinin karargahı olan Watergate Oteli’ne gizlice girerken yakalandı.

Yılın dolandırıcısı. Clifford Irving. Clifford Irving 17 ay hapis yattı.

Bu arada Edith Irving de bir yıl İsviçre hapishanesinde kaldı. 1974’te salıverildikten kısa süre sonra  Cliff ve Edith boşanma başvurusunda bulundular.

Beyaz Saray danışmanları Clifford’ın kitabının Nixon’un Hughes paranoyasını körüklediğini ve sonunda Watergate skandalının patlak vermesine sebep olduğunu onayladılar.

Haçlı kralı. Aslan yürekli Richard. Yazan Richar Suskind. Dick, 1973’te “Aslan Yürekli Richard”ı yayınladı. Oğlancılıkla ilgili bölümü çıkarmıştı.

Dick Suskind 1999’da ölene kadar evli kaldı. Clifford roman yazarı olarak kariyerine, yaşadığı bu olaylarla ilgili anılarını anlattığı “Sahtekar” romanıyla devam etti.

Evet, işte onlar. Dumanında boğulma. 1972’deki telefon hoparlörlü basın toplantısı Howard Hughes’un son kez halk önünde görülüşü oldu.

Bir ölüm sertifikasına göre Hughes’un 5 Nisan 1976’da öldüğü iddia ediliyor.

Clifford günümüzde hala Hughes’un otobiyografisini yayınlatmaya çalışıyor.

*************

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)

 

 

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)


Ölmeden önce seyredilmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Orson Welles          

Senaryo: Orson Welles, Oja Kodar        

Ülke: Fransa, İran, Batı Almanya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1973 (İspanya)

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca

Müzik: Michel Legrand               

Nam-ı Diğer: F for Fake | F for Fake | About Fakes | Truths and Lies

Oyuncular    Orson Welles    Oja Kodar    Joseph Cotten, François Reichenbach ,   Richard Wilson

Özet

Eğlenceli bir Orson Welles’in Yurttaş Kane  gibi güzel fikirleri olan belgesel  filmidir.

Orson Welles, belgeselde sanat, sinema dünyası ve gerçek hayatla ilgili izlenimlerine resmi geçit yaptırıyor.

Film sanat kalpazanı bir şarlatan Elmyr de Hory’nin  biyografisini odaklanmıştır. Aynı zamanda ünlü hileleri ile meşhur Howard Hughes otobiyografisini yazan  Clifford Irving’e, sahte bir özgeçmişi ile Yurttaş Kane bir parodi şeklinde özetleyişi, sahte Mars işgali ve Orson Welles’i de efsane yapımcısı ve sihirbaz olarak işler.

Karakterler hakkında  hikayeleri işlerken  sanatın doğası içindeki çatışma, illüzyon , yaşam , sahtecilik ve yapay arasındaki bağlantılarını ele alır.

Filmin son 17 dk içinde Picasso için bir dizi sahte hikâye uydurup piyasadaki Picasso tablolarının gerçekliği sorgulanır.

Filmde Oja Kodar ile bir kadının erkekleri etki altına nasıl aldığı ve gerçek ve yalan arasındaki varlığın temelinde faktör oluşunu irdeler.

Elmyr, birçok galerileri için resim yapmış bir usta kalpazan olduğunu belirtirken “sanat nedir?” diye sahteciliğin ve gerçekliğin doğasının cevabını bulmaya çalışır.

Kesinlikle harika bir belgesel filmdir. Eski olmasına rağmen seyretmeyenlerin seyretmesini şiddetle tavsiye ederim.

Elmyr de Hory (Hoffmann Elemér Albert) (14 Nisan 1905 – 11 Aralık 1976) Tüm dünyada saygın sanat galerilerine binden fazla sahte tablo  sattığı söylenen bir Macar doğumlu ressam ve sanat kalpazandır. Clifford Irving tarafından hayatı kitaplaştırıldı. Orson Welles tarafından hazırlanan bir belgesel filmi F for Fake Sahte (1974)  çok ünlü oldu.

Nerdeyse 60 tane ismi vardı. “De Hory, Hory, Heury, Bory, Sury, Kury, Bury, Dury” Gerçek adı “Elmyr Ferenc Huffman” idi. İspanya’nın ciddi ve   çok ılımlı bir bölgesi Ibiza adasında inzivaya çekildi.

Hakkında çıkan haberlerde “Londra Ekspresi”nde  “Sanat Dünyasını Haraca Bağlayan Adam Ortaya Çıktı !”;

“Dünyanın en iyi sahteci ressamı Elmyr Dory-Boutin’in  …orjinal bir Modigliani tablosu çizmesi yalnızca bir saatini aldı “

Fakat sahtekarlıkları onu zengin etmedi. Aslında Elmyr de Hory, sanatta uzmanlık iddiasında bulunanların foyasını ortaya çıkarmak, zenginlerin koleksiyonlarında bulundurdukları tabloların o kadar da gerçekçi olmadığını göstermekti.

“Altın yıllarında” 

- Sana sattığım taklitler için.

- Evet , ama sen onlardan iyi para kazandın.

- Evet de onu bunu bilmiyor.

- Anladım.  ve ne yaptı biliyor musun?

  Bana bir çek verdi ama çekin karşılığı yoktu.

- Sana sahte bir çek verdi.

- Evet.

- Sahte bir resim için.

- Evet.  İlahi adalet denen bir şey var.

Tüm elime geçen tek şey $250,000 ‘lık ufacık bir televizyon.  Hatta içinde oturduğu ev bile kendisinin değil. Sanat simsarının teki onunla bir anlaşma yapmış. Birileri ilginç bir şey yapmış olmalı  – bir anlaşma. – anlaşma.  Aldandım.  Kullanıldım.  iliğimi kemiğimi sömürdüler.  Şu çatısı altında yaşadığım ev bile benim değil.  Adıma tek kuruşum yok.  Bunca yıldır süren koşuşturmacadan sonra  Sahtekarlık işindeki o son değişimden sonra, şimdi bile,   Elmyr bu son sığınağında da kendini pek güvende hissetmiyor  hani derler ya..

Gerçek ve sahteciliğin hakikatini inceleyenler için Hory’nin hayatı incelenmesi gereken şahsiyetlerden olduğunu düşünüyoruz.

http://en.wikipedia.org/wiki/Elmyr_de_Hory

Clifford Michael Irving (5 Kasım 1930 doğumlu) bir Amerikan araştırmacı gazeteci ve yazardır. O en iyi 1970’lerin başında Howard Hughes hakkında hazırladığı sahte bir “otobiyografi” tanınıyor olmasıdır. Yazar Clifford M.Irving ,  Howard Robard Hughes ile yapılan 100 röportaja dayanarak yazdığı anılarını Amerika’daki  McGraw-Hill yayınevi ile bir milyon dolar karşılığında kontrat imzalamıştır.  Kitap yayınlanır. Milyarder Hughes araştırma mahsulü olan her şeyi inkâr yoluna giderek skandallarla tanınmak istemdiğinden telefonla katıldığı bir basın konferansında adı geçen anıların gerçeklere dayanmadığını ileri sürer.  Sonra, Irving, gördüğü baskı karşısında Hughes’ı dolandırdığını mahkeme önünde itiraf eder. Hughes onu kınar ve yayıncı McGraw-Hill, dava eder. 17 ay süren mahkeme sonucunda, bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Bundan dört yıl sonra 70 yaşındaki Hughes, Acapulco’dan Houston’a yaptığı bir uçak yolculuğu sırasında kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

http://en.wikipedia.org/wiki/Clifford_Irving

Filmin en kayda değer vurgusu, sahtenin bireye değil, paylaşıma dair olmasının altını çiziyor olması.

“Eğer birileri sahteyi, yalanı kabullenecek ortamı yaratmıyorsa, yalan ve sahte var olmaz.”

Belgeselden

Houdin , bugüne kadar yaşamış en büyük sihirbazdır.  Ve ne demiş biliyor musun?

 – “Sihirbaz yalnızca bir aktördür”demiş.

**

Bir resmin hakiki kalitesinden bahsediyorsak  asıl idrak edilmesi gereken şey aslında gerçek mi taklit mi olduğu değil , İyi mi yoksa kötü bir taklit mi olduğudur.   [Clifford Irving]

**

Sen bir ressamsın.

Niye insanların sahte tablolar yapmasını istiyorsun?

 Çünkü sahteleri de orjinalleri kadar iyi ve alıcısı var, talep var.  Eğer sanat camiasında alıcısı olmasa, sahtekarlar var olamazlardı. – yani , ne kadar çok , o kadar iyi , değil mi?

**

- Uzmanlar.

- “Sözde” uzmanlar.

-Uzmanlar günümüzün kahinleri .

- Fazlasıyla gösterişçi

- Bizimle daima bilgisayar netliğinde konuşuyorlar. Bir şey biliyormuş gibi davranıyorlar Ama aslında bildikleri , çok yüzeysel şeyler. Ve biz de onların önünde diz çöküyoruz. Onlar, bizzat tanrının sahtekarlara armağanı. Ve bütün dünya uzmanlar ve kurumların kendilerini aptal yerine koymalarından hoşlanıyor. 

Varsayalım ki Kisling , Elmyr  ve Modigliani’nin kendisi tarafından resmedilmiş  üç Modigliani tablosunu  yanyana koyduk.  Knoedler’den Paris’e kadar kendisine uzman diyen herkese sorabiliriz. Hangisinin orjinal , hangisinin çakma olduğunu söyleyebilirlerse  Eğer isim vermemiz yasak olmasaydı  her biri Elmyr tarafından resmedilmiş  postmodern akımın iftihar duyulan önemli eserlerinin sergilendiği  ünlü bir müzeden bile bahsedebilirdik. Aslında 20. yy’ın büyük sahtekârlarından biri olan Elmyr’e dalavereleri seven bu insanlar arasında kahraman gözüyle bakılıyor ama bunu açıkca ifade etmeye cesaretleri yok.

**

Bir tabloya  nasıl değer biçilir ki?

  Değer fikirlere göre oluşur. Fikirler de uzmanların görüşüne göre.  Elmyr gibi bir sahtekar da uzmanları aptal yerine koyarsa o zaman uzman kime denir?

  – Sahtekar kime denir?

**

Böylece Irving’in belgeleri de, tıpkı Elmyr’in tabloları gibi  doğruluğunu kanıtlamıştı. Sahte tablolar üzerinde bir uzman görüşü alıp , sonucu görmek istedim ve Elmyr’e benim için 3 resim yapmasını istedim: iki Matisse ve bir de Modigliani tablosu -ki öğle yemeğinden önce hepsini bitirmişti- ve hatta Modigliani tablosunun kenarına , Paris’te bir kafede gibi görünmesi için bir kahve lekesi bile bıraktı.

- Sonra ben bu üç tabloyu alıp Modern Sanatlar Müzesi’ne götürdüm.  Orada bu tabloları iki saat boyunca incelediler ve kesinlikle gerçek oldukları kararına vardılar ve hatta satmak istediğimi duyunca şok oldular. Hem de, gerçekten yaşanmış bir olay.

Bu hikaye kesinlikle gerçek. Şey , Irving bu tabloları yok etmiş gibi davranıyor.  Ama ben Irving karakterinde birinin 15.000$ değerinde bir şeyi yok ettiğine pek inanmıyorum.  Bence tablolar şimdi iyi korunan bir bankanın kasasında 15 sene paketini açmadan bekleyecekler. Anlattığı bütün hikayeler Yıllarca kafasında kurmuş , büyütmüş  ve şimdi de onlara inanacak hale gelmiş.

**

Et voila.

Güzelmiş , ama az bulunan bir şey olduğu söylenebilir mi?

  Bir sürü istiridye vardır ama inci bulmak kolay değildir.  Hep bu ustalar taklit ve düzmecelere neden oluyor ve sahtekarları da cesaretlendiriyorlar  -hatta şimdi şu yediklerimizde bile-  Günümüzde mutfaklarda ne sahtekarlıklar dönüyor bilseniz. (Size şu diye, hangi eti yedirdiler) Çok şükür , buradaki deniz ürünleri de sahte değil. 

**

Biyografisinin yazarına göre-   pek çene çalmıyorlarmış. Ben sanat simsarlarının kendilerinin de sahtekar olduklarını düşünüyorum.Jüriyi oluşturan baylar ve bayanlar ! Tanıkların huzurunda şunu söylemem gerek ki Sizin kararınız da -en kibar şekliyle söylemek gerekirse- pek kolay değil. Her ne kadar Clifford Irving kitabında bahsettiğinin aksine – Asla kişilere satış yapmadığım konusundaki ısrarımı sürdürüyorum.

**

- Peki ya uzmanlar?

  Sahtekarlar var oldukça , uzmanların da var olmaları gerek sanırım .  Ama hiç “uzman” olmasaydı  kimse “sahtekar” olur muydu?

**

Bir arkadaşım -başka bir arkadaşım-  bir zamanlar Picasso’ya bir Picasso tablosu gösterir  ve bunun sahte olduğu söyler.  Aynı arkadaş , bir yerden bulduğu  Picasso tablosu olduğunu iddia ettiği resmi gösterir fakat Picasso “bu da çakma” der.  Sonra başka birinden bulduğu , başka bir tabloyu da gösterir ve Picasso yine “bu da çakma” der.  “Ama , Pablo,” der arkadaşı  “Seni bu tabloyu çizerken gözlerimle gördüm.”  Picasso da der ki ; “Çakma Picasso tablolarını ben de herkes kadar iyi yapabilirim.”

 Kendimi affettirmeye veya bir bahane bulmaya çalışmıyorum. Ruh halimi ve bir insanın acizliğini anlatmaya çalışıyorum.

Bugün hapiste olmamasının başlıca iki sebebi var:   Birincisi ; Bu konuda açılacak bir mahkeme , sanat dünyasına öyle bir açıklık getirir ki  A court case would bring such publicity upon the art world  buna karşı çıkacak her sanat simsarı otomatikman şüpheli durumuna düşer.

Hapiste olmamasının bir diğer sebebi de   -Oradayken fransız polisi bana bunu açıklamıştı- Onu tutuklayabilmeleri için , onu resim yaparken ve -Vlamincks’in , Derains’in , Picasso’nun- imzasını atarken gören iki görgü tanığı olması gerekliymiş.  Yazarın imzası , resim bittikten çok sonraları atılır. Ben yaptığım hiç bir tabloya imza atmadım zaten. Bu çok önemli bir nokta.  Hayır , hiçbirine imza atmadım. Yok. Hayır , hiç atmadım. Hiç atmadım. Tabii ki imzalanmışlardı.  Artık her kim imzaladıysa ,   birisinin Elmyr’e yaptığı resimlerin  birçok önemli koleksiyonda , birçok farklı imza ile   sergilenerek mutlak bir ebediyete   kavuştuklarını söylemeli.  Eğer bu tabloları uzun bir süre müzede veya önemli bir resim koleksiyonunda sergilerseniz bir süre sonra hakiki olurlar.

**

Bu yapı , yüzyıllardır burada duruyor.  Batı dünyasının belki de en eski yapısı.  Ve üstüne bir imza bile atılmamış.  Chartres.  Tanrının azametinin ve insanın aczinin bir anıtı. Bugünlerde tüm sanatçılar yalnızca etten kemikten ibaret gibiler. Çıplak. Yavan , meydanda. Artık bir anıt yaratmak isteyen kimse yok.  Evrenimiz, -bilim adamlarının devamlı söylediği gibi-  tek kullanımlık.  Bütün yaptıklarımızın içinde   belki de-  bu anonim eser ,  bu taştan orman ,  bu epik ilahi ,  bu göz alıcı güzellik ,   bu şehadet sancağı ,  bütün şehirlerimiz yok olduktan sonra  öylece el değmemiş bir şekilde ayakta kalır  ve nereden geldiğimizi ,  neyi başardığımızı bize gösterir  Yaptığımız bütün taş yapıtlar , resimler , yazılar   birkaç yıl -belki de bin yıl- hayatta kalıyor ,  sonrasındaysa miladını doldurup  nihayetinde de toprağa karışıyorlar.  Zaferler ve hileler  Hazineler ve taklitler. Hayatın değişmeyen bir gerçeği Hepimiz ölümü tadacağız. “Gönlünüzü ferah tutun”  diye sesleniyor bizlere geçmişten seslenen merhum sanatçılarımız.  “Türkümüzü  “kimse söylemeyecek.  “Ama nolmuş söylemeyecekse?

  Biz şarkımızı söylemeye devam edelim.”  Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir. 

**

Orson Welles’in filmin sonunda uydurduğu hikâye ise şu şekildedir.

Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir.  Ve filmin sonunda geldik.  Oja’ya.  Şimdi sizlere Oja’nın da taktıklarıyla   yakın bir tarihte gerçekten yaşanmış bir hikayenin canlandıracağız.  Ta en başta dediğim gibi, Oja işin içine en sonda giriyor  ve biz de bu sebepten onu en sona bıraktık.  Tesadüflere gelirsek-  Misal , şimdi sizlere Oja’nın dedesini tanıtayım.

Oh, hayır. Vazgeçtim , ona daha sonra gelelim. Zaten film yeterince karıştı. 

Oja, bildiğim kadarıyla  şimdiye kadar ondan kimseye bahsetmedi.  O çağımızın en büyük sanatçısının dikkatini çektiğinde-  işin içine dahil oldu.  İnsanlık tarihinin en ünlü  ve şüphesiz en zengin ressamı. Picasso , çağımızın en büyük fenomenidir.  Bugüne kadar hiçbir ressam çıkmamıştır ki  10 saniyeden kısa bir sürede , – elinin tek hareketiyle  – onun gibi sihirli bir  dokunuş bırakmayı becerememiştir. John D. Rockefeller bile bunu becerememişti. Tahmini mal varlığı :  750 milyon dolar. Ama Oja onu bir dikizciye çevirmişti.  Bu çok da eski bir olay değil  Picasso, kendince sebeplerden dolayı  Toussaint köyünde kendini resme verdiği sıralarda ,   Oja da tatil yapmak için orada bulunuyordu. Ve yanında da Olaf adında iskandinav bir arkadaşı vardı.  Olay denen bu çocuk, memleketinin soğuk dağlarında  New Orleans’ın jazz şarkılarına kendini kaptırmıştı  ve bütün gün Picasso’nun penceresinin önünde elinde bir trambolinle bir şeyler çalmaya çalışıyordu.  Olaf’ın trambolini sabahın köründen geceye kadar öttürüyordu ve Picasso’da kafayı sıyırmak üzereydi. Sonra…dikkatini dağıtan başka bir şey daha vardı.  Çok daha dikkat dağıtıcı  Oja.

Oja , sabah erkenden sahile gidiyor. Oja , saat 10 , güneş kremini almak için geri dönüyor. ve tekrar sahile gidiyor ve öğle yemeği için tekrar geri geliyor.  Buralarda herkes öğle yemeğinden sonra biraz kestirir.  Ama Oja değil. Tabii Picasso da değil. Kokteyl zamanı.  Akşam yemeği zamanı. Herhangi bir zaman.  Pazar Oja , pazartesi Oja , salı Oja..  haftanın her günü  Haftalarca  Oja ,tramboline şöyle bir bakış atıyor.  ve şimdi de Oja , oradan uzaklaşıyor.  Ama Picasso’nun öyle bir kaçış şansı yok.  Kendini kaptırmış mıydı?

  Belki de yalnızca…ilham alıyordu. Orada tam olarak ne olduğunu bilemem. Ama Picasso, eli çabuk bir adamdı. Yani demek istediğim…

- Anladınız siz bu rastlaşmaların sonucu nereden bakarsanız bakın çok verimliydi.  Ağaçlarda , incirler tatlandı  Şaraplardaki üzümler olgunlaştı  Ve Bayan Oja Kodar’ın   55×55′ lik geniş portreleri  işte bu güçlü fırçadan çıktı.  Para.

Elmyr’in bu konuda dediklerini duyduk.  Sonuçta Picasso da Oja’nın bunu babasının hayrına yapmadığını biliyordu.. Kırıntılarını önüne atarak ya da resimlerinden birisini modeline vererek.  Ama Oja şartlarını sundu. Ve aydınlatıcı ışığının  fiyatını belirledi.  Hakkını ödeyebilmesi için, karşılığında ona bir şey vermesi gerekiyordu. Doğru olduğunu siz de biliyorsunuz.  Picassodan talep ettiği bedel tam olarak şuydu : bütün resimlerin -22 tanesinin de- onun olması gerekiyordu , derhal. Onun malıydı. Kendi malıydı , isterse alıp götürürdü -ki tam olarak da böyle yaptı-. 

Piyango! Ya da biz buna ganimet diyelim.  Yanına kar kaldı. “Kesin zengin olmuştur” dediğinizi duyar gibiyim.  Ama durun, daha bitmedi. Şu aralar, bütün Paris sis altında. O zamanlar da -bakın burası hikâyemiz için önemli- benzeri bir durum olmuştu. Paris, ağustosu yaşıyordu.  Her yıl olur.  Sis çöker ve hayat felç olurdu ve bu zamanda koca bir memleketi telefonla fethedebilirsin tabii eğer telefona cevap verecek birisini bulabilirsen. Ve bu da o zaman, Toussaint köyünde  Picasso, sabah gazetesini açıp  Paris’teki az bilinen bir sanat galerisinde  Pablo Picasso sergisinin gösterime  girdiği haberini okuduğu zamandı.  Tam bu sırada , Riviera’da  yeri göğü inleten bir fırtına kopar.   Bizim Amerika’da büyük kasırgalara  EThel , Mary Lou ve Dolores gibi  isimler veriyoruz.  O gün , Fransa’nın güneyindeki bu fırtınaya da  “Pablo.” denmesi gerekiyordu. İlk uçaktan yer ayırtır ve kasırga Paris’i terk eder. V hava durumunda bir gelişme olmadığından havaalanında beklediği sırada başka bir gazetede gördüğü haber sanatçımızın sinirlerini yerinden oynatır.  Başlıkta “Picasso” “Yeniden doğdu !” diyordu. Eleştiriler, eserlerin yenilikçi olduğundan , kudretinden ve verimliliğinden bahsediyordu. Ama kimin umrunda ?!?

 Picasso’nun değil.  Hayır, Ortada olan bir şey vardı ki o da ; Bu resimlerin hiçbirinin satılmaması gerektiğiydi. Oja zengin olacaktı ama Pablo’ya hiçbir şey düşmeyecekti. Büyük ressamın sanat galerisine girdiği anda gözünden alevler çıktığına yemin edenler var.. Şimdi hatırlanan -ve asla unutulmayacak olan – Picasso’nun öfkesinin ne kadar büyük olduğu.  Sonra birden bire gözle görülür bir değişiklik oldu.  Bu ünlü gözler Daha önce bakmadıkları gibi bakmaya başladılar. Her bir resme tek tek göz gezdirdi. 22’sine de ancak hiçbirini tanıyamadı. Bu koleksiyondaki tek bir resim bile Picasso tarafından yapılmamıştı. Ve o da yanında durmuş bekliyordu. Ona dedenin…ölüm döşeğinde olduğunu söyledin.

- Onun varlığındna bile haberi  yoktu ki.

- Kimsenin yoktu.  En iyi sanat sahtekarları.. daima bir efsane olarak kulaktan kulağa dolaşmışlardır. Oja, Picasso’ya ne yaptığını anlat. Onun elinden tutup ufak arabama götürdüm. Ve onu dedenin gizli atölyesine götürdün?

 Bu doğru , biliyorsunuz. Şaşırtıcı olan Picasso’nun onunla gitmesi. İşte bir kaç resim. Son zamanlarında çekmiştim  ve resmini ilk kez birisine gösteriyorsun, hmm?

  Asla fotoğraf çekilmedi , aile içindekiler hariç.  – Bu konuda çok dikkatliydi. Bu yüzden hiç yakalanmadı.

Bak, Elmyr’e onu tanıyıp tanımadığı hiç sormadım. Sonuçta hemşeriler. Rönesans dönemimde birçok büyük ressam vardı ama yalnızca bir tane Da Vinci. Yani bütün büyük sanat sahtekarlarının içinde senin deden Da Vinci’ydi mi diyorsun?

 Da Vinci tablolarından biri o kadar ünlü ki söylemeye cürret edemiyorum  Ona hakettiği değeri vermek de suçunun yakalanması kadar zor iş.

- Suçu?
 – Şey  sonuçta o sahte Picasso tablolarının her birini kendisi yaptı.

Ve her biri de Picasso’ya büyük övgü getirdi.  Ama, kibarca söylemek gerekirse , pek memnuniyet getirmedi. Bu işten böyle paçayı sıyıramayacağınızı bilmeniz gerekirdi. Picasso ile tanışmalıydım. Ve işte burada, dünyanın en az tanınan dahileri.  Dedem onu gördüğüne çok mutlu olmuştu.  “Picasso';  dedi dedesi..  “Yıllardır senin resimlerini çiziyorum.  Her dönemdeki çalışmalarını ”  Macar aksanını tam da beceremiyorum ama  – böyle bir şey olması lazım.

- Oh, evet. “Bu kız,” dedi Picasso, “senin ölmek üzere olduğunu söyledi.” “Ölmek üzere olan bir sanat sahtekarı da sonuçta bir ‘sanat sahtekarı’dır.” dedi. Picasso’nun ne dediğini senden duyalım. Bize bir çift dolandırıcı olduğumuzu söyledi.  “Oja,”dedi deden, “o kadar genç  “o kadar güzel ve o kadar macar birisi ne kadar dürüst olabilirse , o kadar dürüst” Picasso , “benim resimlerimi çaldı,” dedi. “O , size bir armağan verdi senyor. Dopdolu bir yaz geçirmenizi sağladı.” “22 Picasso tablosu etmez ama değil mi ve şimdi neredeler?

” Pablo”

- ” Size Pablo diyebilir miyim?

  “Hayır.” “Pekala , senyor “Öyle görünüyor ki damadımın küçük sanat galerisinde , “…22 tane ve her birinin …şaheser” olduğu iddia edilen tablo var.” En azından , genel kanı bu yönde ”  “Genel kanı bir boka yaramaz” Ya da ona bir şeyler söyledi. “Bakın bu konuda ne kadar iyi anlaşıyoruz, senyor.  “Ama bu kadar canınızı sıkmanıza hiç gerek yok “Dünya üzerinde sizin adınızı bilmeyen kimse var mı ki?

 Ve benimkini bilen bir kimse?

 ” “Sen de şu çok fazla isim kullanıp kendisininkini unutanlardansın !” “Ben , senyor “hiçbir genellemedekilerden biri değilim. “Tıpkı sizin gibi , ben de eşsiz biriyim.  “Metropolitan’daki büyük Cézanne tablomu gördün mü?

  “O da mı taklit , dostum?

 O da sonuçta bir resim değil mi ?

”  Şimdi Picasso’nun ne dediğini söyle bizlere. İspanyolca bir şeyler sövdü , sanırım. Dedeni kibirle suçladı. Kibir?

 Adam hayatında bir kez olsun çizdiği bir resme imzasını atmamış. Bundan daha alçak gönüllü olunabilir mi?

 “O önemli Rembrandt tablolarını ,” –  – Beş tanesi Şikago’da. Önemli olanlarından.

- “ve Londra’dakiler. “Brezilya’daki iki ufak Tintoretto tablosu.

- ” ve Tokyo’daki.

- Büyük olan. ve Cincinnati’deki. Bütün Goya’ları , Greco’ların da çoğunu ben yaptım. ” ve “Monet”i. ve Detroit’deki “Manet”i. “Yani sence ben hala  “…büyük ressamlardan biri değil miyim?

” dedi deden. “Hayır mı?

 Hayır “Ama işte buradasın Picasso Bir hayaletin ölüm döşeğinin başında dikiliyorsun. “Bütün hayatım boyunca bir hayalet gibi yaşadım. “Ve galerilerde , müzelerde varlığımı daima sürdüreceğim. “Sence itiraf etmeli miyim?

 Neyi itiraf edeceğim?

 “Şaheserler yarattığımı mı?

 “O zaman hepsini duvardan indirirler. O zaman bana ne kalır?

..  “Ama ölmeden önce bir şeye ihtiyaç duydum. “İnanmaya – “Sanatın kendisinin “Gerçek olduğuna “inanmaya. Çünkü eğer değilse , senyor” – Tam burada Picasso , “maval okumayı bırak!” diyerek dedemin sözünü kesti. “Biz , yalnızca benim çizdiğim “22 tuvalin akibetini “tartışıyoruz. “Picasso, sen kendin bir çizim döneminden “diğerine o kadar kolay atlıyorsun ki “Bir aktörün kendisini role bürünmesi gibi  “tıpkı bir sanat sahtecisi gibi  “Seni bu kadar takdir eden şu adama “mutlu bir ölüm yaşatamaz mısın?

 “En azından dünyaya “yeni bir şey yarattığımı bilerek “gidemez miyim?

 “Koca bir Picasso dönemi.Bana bunu verir misin?”

“Resimlerimi ver,” dedi Picasso.  “Bana o 22 resmi geri ver. ”  “Ah,” dedi deden. “Maalesef bu imkansız. Onların hepsini yaktım.”  Picasso , hadi eyvallah. İtiraf vakti?

 – Gitme vakti.

- İyi geceler , Oja. Bu gerçek adı. Oja. Oja Kodar.  O gencin gerçekten trambolin çalabildiğini sanmıyorum.. ama Oja’nın dedesi bir macardı.

 – Peki deden hiç resim yaptı mı?

 – Hiçbir zaman yapmadı.  Bayanlar ve baylar, Oja’nın dedesini  bu hikayeyi gözünüzde canlandırmak için kullandık. Ama “canlandırmak” demek doğru mu?

  Demek istediğim , böyle bir hikayeyi  canlandırmak kolay iş değil.

- Di mi , François?

 – Evet. Ta en başta sizlere bir söz vermiştim.  Hatırladınız?

 Sizlere bir saat boyunca yalnızca doğruları anlatacağımı söylemiştim. ve -baylar bayanlar- o bir saat doldu.

Son 17 dakikadır söylediklerimi kafamdan uydurdum.  Gerçek şu ki -bunun için bizi affedin-  sahte bir sanat hikayesi uydurduk. 

Tabii , bir şarlatan olarak benim işim , tüm bunları gerçekmiş gibi göstermek  Neyin gerçek olduğu da önemli olduğundan değil. 

Gerçek nedir biliyor musunuz?

  Gerçek , sizin banyoda duran diş fırçanızdır gerçek.  Bir otobüs biletidir , bir çektir  bir mezardır  Hatta kimi zaman , Elmyr’in de bazı pişmanlıkları vardır  benim de olduğu gibi.   bizler de -ikimiz de-  toplumun geri kalanından çok da kötü olmadığımızdan dolayı  pek gurur duymuyoruz.  Hayır , biz profesyonel yalancılar doğruya hizmet ederiz.  Korkarım ki bunun cafcaflı adı da: “Sanat”  Picasso şöyle demişti bir zamanlar :  “Sanat , bir aldatmacadır.  “Kandırmacalar ,  bizi doğruya götürür.”  Oja’nın dedesi, havada tek kelime etmeden süzülüyor  -ki bu da şaşırtıcı değil-  sonuçta öyle birisi yok. O , asla varolmamış yüce adamın anısına Özürlerimi sunuyorum ve hepinize yalan veya gerçek çok güzel bir akşam geçirmenizi diliyorum.

 

 

AZINLIĞIN ZENGİNLİĞİ VAHŞETE DÖNÜŞMEDEN


AZINLIĞIN ZENGİNLİĞİ VAHŞETE DÖNÜŞMEDEN

Zenginler, fakirlerden (bir günü bin dünya senesi)  beşyüz yıl sonra cennete girebilecekler.[Hadîs-i Şerif]

Çünkü kimde varsa, ona daha çok verilecek, bolluğa kavuşturulacak. Ama kimde yoksa, elindeki de alınacak. [Matta 13:12]

Büyük servet olan yerde büyük eşitsizlik vardır. Bir kişinin çok zengin olabilmesi için en az beş yüz fakir gerekir.Zengin ve güçlü olanlara hayranlık duyup onlara neredeyse taparken, fakir ve muhtaç durumdakileri hor görme veya en azından görmezden gelme eğilimi ahlak anlayışımızı çökerten en büyük ve en yaygın nedendir. [Adam Smith]

Birleşmiş Milletler Üniversitesindeki Dünya Gelişim Ekonomisi Araştırma Enstitüsünün yakın tarihli bir çalışmasına göre, 2000 yılında yetişkin nüfusun en zengin yüzde 1 ’lik bölümü dünyadaki zenginliklerin yüzde 40’ına sahipken, en zengin yüzde 10’luk kısım dünyadaki toplam malvarlığının yüzde 85’ini elinde bulunduruyordu. Söz konusu nüfusun daha fakir olan yarısı küresel varlıkların sadece yüzde 1’ine sahiptir.

Günümüzde ise, en zengin ülke olan Katar’da kişi başına düşen gelir en fakir ülke olan Zimbabve’dekinin 428 katıdır.

“ABD’deki milyarderlerin sayısı 2007’ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken, en zengin 400 Amerikalının toplam varlığı 169 milyar dolardan 1.500 milyar dolara yükseldi”.

“Türkiye’de 2006’da 42 bin olan yüksek varlıklı kişi sayısı 2007’de yüzde 17.5 artarak 50 bine ulaştı. Türkiye, dünyada ‘varlıklı kişi’ sayısında en fazla artış yaşayan ülkeler arasında ön sıralarda yer aldı.” [1]

Türkiye İstatistik Kurumunun açıklamasına göre, Türkiye’de, 2011 yılında sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı yüzde 18,5’e yükseldi. Bu arada, geçen yıl en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik gruptakiler toplam gelirden yüzde 46,7 pay alırken, en düşük gelire sahip ilk gruptakilerin toplam gelirden aldığı payın yüzde 5,8 olduğu da açıklandı.

 2013 yılına ilişkin verilerin ortaya konduğu araştırmaya göre, Türkiye’de insanların yüzde 33’ü  (her 3 kişiden 1’i ) fakirlikle mücadele ediyor. 1 YILDA 2 KATINA ÇIKTI

2007den sonra, ekonomik krizi ve artan işsizliği takip eden kredi çöküşü yıllarında bu eğilim katlanarak arttı; kırbaç, beklendiği ve söylendiği gibi herkese eşit darbeler indirmek yerine seçimlerinde son derece acımasız ve ısrarcı oldu:

2011 de ABDdeki milyarderlerin sayısı tarihi bir rekora imza atarak 1.210’a çıktı ve bunların 2007 yılında 3.500 milyar dolar olan toplam varlıkları 2010’da 4.500 milyar dolara yükseldi. “Sunday Times tarafından her yıl hazırlanan, İngiltere’de ikamet eden en zengin 200 kişi listesine girebilmek için 1990’da 50 milyon pounluk bir servete ihtiyacınız vardı. Bu rakam 2008 yılına gelmeden yaklaşık dokuz kat artarak 430 milyon pounda çıkmıştı.”

Bütün olarak değerlendirildiğinde, “dünyadaki en zengin 1.000 kişinin toplam varlığı en fakir 2,5 milyar insanın- kinin neredeyse iki katı”.

Merkezi Helsinkide bulunan Dünya Gelişim Ekonomisi Araştırma Enstitüsü ne göre, şu anda dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik kesimi daha fakir olan yüzde 50’nin neredeyse 2.000 katı kadar zengin.

[Davies vd, “World distribution of household wealth”.]

Dünyanın hemen her yerinde eşitsizlik hızlı bir şekilde büyüyor; zenginler, özellikle de çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor.Elbette, bu görece bir durum; ama artan sayıdaki örnekte bir hayli kesin. Dahası, insanlar sadece zengin oldukları için zenginleşiyorlar. Fakir olanlar sadece fakir oldukları için fakirleşiyorlar. Günümüzde eşitsizlik kendi mantığı ve momentumuyla derinleşmeye devam ediyor. Dışarıdan herhangi bir yardıma, itme kuvvetine, desteğe veya uyarıcıya ihtiyacı yok. İnsanlar sosyal eşitsizliği icat etmekle kalmayıp, birçok başarısız denemenin ardından, tarihte ilk defa kendi kendine devridaim yapabilecek hale getirmeye hiç olmadığı kadar yaklaştılar. Sosyal eşitsizliğin bu ikinci yönü bizi yeni bir bakış açısıyla düşünmeye zorluyor.

Joseph Stiglitz 2007deki kredi çöküşünden ve onu takip eden mali krizden önceki, kapitalizm tarihinin en başarılı yılları olduğu söylenen yirmi ila otuz yıllık dönemin dramatik sonunu şöyle özetliyor:

Tepedekilerin “işveren” rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir; ancak “2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip yüz milyonlarca dolarla sıvıştılar”.Açıkçası, bu sefer nimetlerden faydalananların topluma yaptığı katkı onları haklı çıkarmaya yetmedi; yaptıkları şey yeni iş alanları yaratmak değil, uzayıp giden “gereksiz insanlar” (işsizler artık böyle adlandırılır olmuştu) listesine yenilerini eklemekti. Stiglitz The Price of Inequality [Eşitsizliğin Bedeli] adlı kitabında ABD’nin, zenginlerin kapalı kapılar arkasındaki topluluklar halinde yaşadığı, çocuklarını pahalı okullara gönderdiği ve birinci sınıf sağlık hizmetlerinden faydalandığı”bir ülkeye dönüştüğü konusunda uyarıda bulunuyor. Bu sırada, geri kalanlar ise güvensiz bir dünyada, en iyi ihtimalle ortalama bir eğitim görerek ve karneyle sağlık hizmeti alarak yaşıyor.

Peki, pek çoğumuzun inandığı şeyde, hepimizin zorla inandırılmaya çalışıldığı ve genellikle aklımızın yattığı, kabul etmeye hazır olduğumuz şeyde doğruluk payı var mı? Kısacası,

“Bir Avuç Zenginin Hepimize Faydası Olduğu” doğru mu?

Özellikle, insanların doğuştan gelen eşitsizliğini değiştirmeye çalışmanın, toplumun her bir üyesinin insan aklının alabileceği en yüksek seviyede sahip olmaya ve çoğaltmaya hak kazandığı yaratıcı ve üretici güçlerinin yanı sıra toplumun sağlığı ve esenliğine zararlı olduğu doğru mu? Sosyal konum, güç, yetkilendirme ve kazanç ayrımlarının, doğuştan gelen yeteneklerdeki ve bireylerin topluma yaptıkları katkılardaki farklılıkları yansıttığı doğru mu?

Çoğumuz çoğu zaman isteyerek (bazen neşeyle, bazen isteksizce, sövüp sayarak veya öfkeden dişlerimizi gıcırdatarak) bize sunulana kucak açıyoruz ve hayat boyu görevimiz olan, elimizden gelenin en iyisini yapmayı terk ediyoruz. Peki, yolumuzu değiştirmek için düşüncemizi; gerçeği (ve onun davranışlarımızı belirleyen katı taleplerini) değiştirmek içinse yolumuzu değiştirmek yeterli mi?

Sık sık hayıflanmalarına ve kendilerini kendi seçimlerinin ürünü olmayan koşullarda bulmalarına rağmen, insanlar oldukça uzun zamandır kendi tarihlerini yazmaktadır. Ve tarihler toplu olarak yazılır… Şu anda midemizi topluca alışverişle ve dizilerle dolduruyoruz. İnsanlarımız izleme işini televizyon seyrederek ve internette gezinerek yaptığından, statü paranoyası güçleniyor. Reklamlar daha fazlasını istememiz için yem olarak kullanılıyor; açgözlülük hepimize altın tepside sunuluyor.

“Asıl olan ekonomidir, gerisi teferruat”anlamına gelen “It’s the economy, stupid”ifadesi Bili Clintonın 1992de George H. W. Bush’a karşı başkanlık kampanyasında James Carville tarafından ortaya atılmış bir slogandır. Ortaya çıkışından bu yana bu ifade tüm dünyadaki politik söylemlerde önemli bir yere sahip olmuştur. Art arda seçim kampanyalarında veya ihtiyaç duyulduğunda başka yerlerde politikacıların konuşmalarında ya da akıl hocalarının brifinglerinde tekrar tekrar kullanılan bu ifade politika dilinin yanı sıra sokaktaki insanın da düşünürken kullandığı fakat belki de (irdelemek ve sınamak şöyle dursun) üzerine hiç kafa yormadığı inançlar bütününe de yerleşmiştir. Makul şüpheden çok ortak deneyimle kanıtlanan, hayatın apaçık bir gerçeği olan bu ifade şu anlama gelmektedir: Halkın duygulan, sevgisi veya nefreti, seçim mücadelesindeki taraflara desteği veya karşı duruşu, seçmenlerin seçim zamanı çıkarlarını tanıma eğilimleri ve sloganlar tamamen ya da çok büyük ölçüde “ekonomik büyüme” tarafından belirlenir. Seçmenlerin diğer kriterleri ve tercihleri ne olursa olsun, seçimlerini belirleyen şey diğer etkenlerden ziyade, “ekonomik büyümenin” varlığı ya da yokluğudur.Bunun neticesinde, ekonomik büyümenin derecesini yansıttığı söylenen rakamlar iktidara giden yolda adayların seçilme şanslarının en güvenilir göstergeleridir.

Longman sözlüğüne göre “oyunuzu size en çok parayı kazandıracağını düşündüğünüz kişiye vermek” anlamına gelen, Amerikan İngilizce’sindeki “vote with your pocketbook” ya da İngiliz İngilizce’sindeki “vote with your wallet” deyimi de aynı beklentiyi dile getirmektedir.

NEDEN FAKİRLER BU DURUMDAN RAHATSIZ DEĞİLLER, HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Hepimizin gerçek sevgilisi elektronik aletler oldu.Tek bir ses komutuyla harekete geçen veya iki parmak hareketiyle resimleri büyüten elektronik aletler gibi, piyasadaki teknoloji ürünleri sevdiğimiz nesnelerden beklediğimiz ancak nadiren, belki de hiç alamadığımız her şeyin ete kemiğe bürünmüş halidir. Bunların en değerli özelliklerinden biri de asla çok uzun süre piyasada kalıp kendilerinden bıktırmamaları ve başınızdan savdığınızda size musallat olmamalarıdır.Elektronik aletler sevgiye hizmet etmekle kalmazlar; diğer sevgi nesnelerine gösterilip de karşılık bulamayan sevgileri de kabul edecek şekilde tasarlanmışlardır. Sevgi için en sakıncasız nesneler olan elektronik aletler aşk ilişkilerinin başlatılmasında ve bitirilmesinde, ister elektronik ister canlı, ister hayvan ister insan olsun, sevgi yöneltilen diğer nesnelerin göz ardı edebileceği standartları ve kalıpları belirler. Tek riskleri elenmek ve reddedilmektir.

Elektronik aletlerin durumundan farklı olarak, insanın insana olan sevgisi bağlılık, risklerin kabulü ve gerektiğinde fedakârlık yapmak anlamına gelir; başka birisiyle hayatı paylaşma umuduyla (ve kararlılığıyla) belirsiz ve bilinmeyen, zorlu ve engebeli bir yola girmek demektir. Sevgi beraberinde apaçık bir mutluluk getirebilir de getirmeyebilir de; ancak nadiren rahatlık ve kolaylık getirir. Sevgide emin olmak bir yana, asla kendinize güvenmeyin derim… Bunun tersine, yeteneğinizi ve isteğinizi sonuna kadar kullanmanızı gerektirir ve bunu başarabilseniz bile, mağlup olabilirsiniz, yetersizliğiniz açığa çıkabilir ve özgüveniniz zedelenebilir. Hijyenik, sorunsuz, kılçıksız ve risksiz elektronik ürünler sevgiden başka her şey olabilir: Franzen’ın çok doğru bir şekilde gözlemlediği gibi, bize sundukları şey “sevginin kendimize duyduğumuz saygıya kaçınılmaz olarak sıçrattığı çamura”karşı bizi sigortalamaktır. Sevginin elektroniğe uydurulmuş halinin sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur; tüketicilere yönelik teknoloji ürünleri insanların narsisizmini tatmin etme yemiyle müşterilerini yakalar. Ne olursa olsun, ne yaparsak yapalım veya neyi yapmaktan vazgeçersek geçelim bizim üzerimize çok kafa yordukları kesin. Franzen’ın vurguladığı gibi “kendi yarattığımız filmlerde oynuyoruz, sürekli kendimizi görüntülüyoruz, fareyi tıklıyoruz ve makine bize kendimizi becerikli hissettiriyor. .. Biriyle arkadaş olmak, bizi pohpohlayanlara sadece bir yenisini daha eklemek anlamına geliyor”. Bu arada Franzen, “Sempatik olmaya çalışmak sevgiye dayalı bir ilişkiye uygun değildir” diye de ekliyor.

Sevgi narsisizmin panzehiridir ya da olabilir. Özgüvenimizi, uygulama alanında sınamaktan güç bela kaçınırken, üzerine inşa etmeye çalıştığımız bahanelerin foyasını açığa çıkarmaya gelince, sevgi baş ispiyoncudur. Sevginin elektronik olarak sterilize edilip makyajlanmış, sahte versiyonunun sunduğu şey aslında gerçek sevgi nesnesinin yol açabileceği zararlara karşı özgüveni koruyan bir risk kalkanı oluşturmaktadır.

HER/ Aşk (2013)

İnsana ayak uydurabilen, boyun eğen, daima itaat eden ve kullanıcının isteklerine asla karşı gelmeyen, gittikçe “kullanıcının kankası” haline gelen ürünlerin satışından elde edilen müthiş kârlar ve “elektronik patlama”, yeni keşfedilip sömürüye açılan “bakir toprakların”tüm işaretlerini (ve sonu gelmez bakir toprak keşiflerinin reçetesini) taşıyor.

Tüketici piyasaları bir zafere daha imza attı: İnsanların korkuları, kaygıları, arzuları ve çabalarıyla ilgili olan, şimdiye dek kırsal alan inisiyatiflerine, köy faaliyetlerine ve evde üretime bırakılmış ve dolayısıyla pazarlama açısından kârlı olmayan bir alan daha başarıyla metalaştırılıp ticarete döküldü; insanların meşgul olduğu ve faaliyet gösterdiği başka birçok alanda olduğu gibi, bu alandaki faaliyetler de satın alma çılgınlığına dönüştürülüp alışveriş merkezlerine yöneltildi.

Tekrar edeyim: Aldatıcı iddialarının aksine, tüketici piyasalarının sömürüye açtığı en son alan sevgi değil, narsisizmdir.

Mutluluğa giden yol alışverişten mi geçer?

Gelgelelim, aynı mesajlar ekranlardan ve hoparlörlerden her gün aralıksız sel olup akmaya devam ediyor. Mesajlar bazen göze batacak kadar açık, bazen de zekice gizlenmiş oluyor; fakat ister aklı ister duyguları ister bilinçaltındaki arzuları hedeflesinler, her seferinde, mağazalarda satılan ürünleri satın almanın, sahiplenmenin ve kullanmanın içine yedirilmiş mutluluğu (veya zevk veren duyumları, keyif, sevinç veya coşku anlarını: küçük miktarlara bölünmüş, günlük veya saatlik dozlar halinde azar azar verilen bir ömürlük mutluluk stokunu) vaat ediyor, öneriyor ve ima ediyorlar.

Mesaj daha açık olamazdı: Mutluluğa giden yol alışverişten geçer.Nasıl ki ulusun alışveriş faaliyetinin toplamı, toplumun mutluluğunun esas ve en güvenilir ölçüsüyse, kişinin bu toplamdaki payının büyüklüğü de kişisel mutluluğun esas ve en güvenilir ölçüsüdür. Mağazalarda, rahatsız edici ve zorlayıcı her şeye (kolay, konforlu ve sürekli tatmin edici bir yaşam biçimi ile aramızda duran irili ufaklı tüm dert ve sıkıntılara) karşı güvenilir bir ilaç bulabilirsiniz. Neyin reklamını yaparsa yapsın, neyi gösterip satarsa satsın mağazalar hayatın gerçek veya varsayılan, çoktan yaşanmış veya ileride yaşanmasından korkulan her derdine deva bulunabilen eczanelerdir.

Artık hepimiz tüketiciyiz, her şeyden önce tüketiciyiz, tüketmek bizim hakkımız ve görevimiz.

11 Eylül saldırısının ertesi günü George W. Bush’un, travmadan kurtulup normale dönmeleri için Amerikalılara seslenirken bulabildiği en iyi tavsiye “alışverişe devam edin” olmuştur.

Sosyal konumumuzu ve hayatta başarılı olmak için girdiğimiz yarışta puanımızı belirleyen başlıca kıstas, alışveriş faaliyetlerimizin ve bir tüketim objesini “daha yenisi ve iyisi” ile değiştirmekteki rahatlığımızın seviyesidir. Dertlerden uzaklaşıp memnuniyete doğru giden yolda karşılaştığımız tüm sorunların çözümünü mağazalarda arıyoruz. Beşikten mezara kadar, mağazaları yaşamlarımızın ve ortak yaşamların tüm hastalıklarını ve ıstıraplarını iyileştirecek ya da en azından hafifletecek ilaçlarla dolu eczaneler olarak görmeye alıştırılıp, bu yönde eğitiliyoruz. Böylece, mağazalar ve alışveriş tam ve gerçek anlamıyla uhrevi bir boyut kazanıyor.

Süpermarketler bizim tapınaklarımızdır, diyen George Ritzer taşı tam da gediğine koyuyor.

Burada ben de bir ekleme yapayım: Dua kitaplarımız olan alışveriş listelerimizle mağazalarda gezinerek de hac görevimizi yerine getiriyoruz. Şuursuzca satın almak ve yerlerine daha albenili olanları koyabilmek için artık yeterince hoşumuza gitmeyen eşyalarımızdan kurtulmak bize en çok heyecan veren duygular haline geldi. Tüketmekten alınan zevkin tam olması hayatın doluluğu anlamına geliyor. Alışveriş yapıyorum, öyleyse varım. Alışveriş yapmak ya da yapmamak… diye bir mesele yok artık.

Tuzak korkuların üretilmesi

Kayıplar büyük olup, tuzak içerisindeki yaşam (her yabancıda, yoldan geçen insanda, komşuda veya iş arkadaşında kötü niyet ve gizli kapaklı entrika olanağını ve ihtimalini koklayarak) daima tetikte beklemeyi gerektirdiğinden, bedeli bozuk sinirler ile ipini koparmış, her yere nüfuz etmiş, karanlık ve belirsiz korkular cinsinden ödenir. Dünya, tuzağa düşmüş olanlara kendini, şüpheyle dolup taşan ve şüphelilerle kaynayan bir yer olarak gösterir; içinde yaşayanların tümü veya tamamına yakım aksi ispat edilene kadar suçludur ve her bir beraat bir sonraki bildiriye kadar geçerlidir, istenildiğinde temyize götürülebilir ya da her an feshedilebilir. Diğer insanlarla kurulan tüm koalisyonlar geçicidir, bir şarta bağlıdır ve talep edildiğinde çıkılmasını gerektirir. Bağlılık (uzun süreli bağlılıktan bahsetmeye bile gerek yok) sakıncalıdır; (insanlar arasındaki bağları aşırı kırılgan fakat bir o kadar da hızlı kurulur hale getiren) birlikteliklerin geçici ve esnek olması ısrarla tavsiye edilmekte olup, oldukça da talep görmektedir:

 İnsanlar bir ilişkinin kapısından girmeden önce iyi niyet ve dostluktan ziyade, güvenlik kameralarına ve silahlı korumalara güvenmektedir.

Özetle, bu tuzağa düştükten sonra dünya güvene, insanlar arası dayanışmaya ve dostça işbirliğine yer bırakmaz. Aynı dünya karşılıklı güveni ve sadakati, karşılıklı yardımlaşmayı, çıkar amacı güdülmeyen dayanışmayı ve dostluğu ayaklar altına alıp karalar. Bu nedenle, başka birisinin (ama kimin?!) kuşatması altında, postaya verilmiş veya verilmek üzere olan tahliye emrini bekleyen, istenmeyen misafirlermişiz gibi, dünya gittikçe soğuk, yabancı ve itici oluyor.

Kendimizi rakiplerle, birisinin elini tutmanın kelepçelenmekten ayırt edilemediği, dostça bir kucaklaşmanın genellikle hapsedilmeyle karıştırıldığı sonu gelmez üstünlük kurma oyunundaki oyuncularla çevrili hissederiz.

“Homo homini lupus est” [İnsan insanın kurdudur] deyişinin eskiliğinden dem vurarak bu değişimi reddedersek, kurtlara haksızlık etmiş oluruz.

Aslında, kişinin tüm dünya için kendine sorumluluk yüklemesi açıkça mantıksız bir harekettir; bununla birlikte, kendi sonuçlarının sorumluluğunu da kapsayan sorumluluk yüklenme kararı, dünyanın mantığını cinayet ve intihar sonuçlarından kaynaklanan körlükten kurtarmak için son şanstır.

Tüm bunları söyledikten ya da okuyup üzerine kafa yorduktan sonra, insan, dünyanın Canetti’nin tarif ettiği “gerçek yazarlara”kucak açmadığı yönündeki akıllardan çıkmayacak kadar karamsar ve yürek parçalayan önseziyi kafasından atamıyor.

Dünya felaketlere karşı değil, peygamberlerine karşı son derece korunaklı görünürken, bu korunaklı dünyanın sakinleri de, ikamet hakları düşüncesizce ellerinden alınmadıkça, kendi bakir alanlarına dağılmış, inlemekte olan (az sayıda ve yorgun) peygamberlere dâhil olmaya karşı korunuyor.

Arthur Koestler’in bize ısrarla (boşuna, evet deyim yerindeyse, boşuna) hatırlattığı gibi, danışıklı körlük kalıtsaldır… Başka bir felaketin arifesinde, “1933’te ve onu takip eden birkaç yıl boyunca, henüz emekleme döneminde olan Üçüncü İmparatorlukta (Nazi Almanya’sında) neler olup bittiğini bir tek sayıları birkaç bini bulan mülteciler biliyordu”; fakat bu farkındalık onları “sözünü hiçbir zaman dinletememiş, cırtlak sesli Kassandra’nın” kaderine mahkûm etti. Aynı yazarın birkaç yıl sonra, Ekim 1938’de belirttiği gibi, “Amos, Hosea, Jeremiah çok iyi propaganda yaptılar ancak halklarını sarsıp onları uyarmayı başaramadılar. Kassandra’nın sesinin duvarları deldiği söyleniyor fakat Troia Savaşı yine de başladı.”[2]

Öyle görünüyor ki, felaketleri anlayıp geldiklerini (geriye dönüp bakarak, maalesef, sadece geriye dönüp bakarak…) kabul etmek için mutlaka gerçekleşmeleri gerekiyor. Tüyler ürperten bir düşünce varsa, o da budur.
Aksini ispat edebilir miyiz?
Daha iyisini yaparak tekrar tekrar denemedikçe asla bilemeyeceğiz.

Derleme yapılan Kaynak:

Zygmunt BAUMAN, Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? Kitabın Özgün Adı Does the Richness of the Few Benefit Us All? İngilizce’den tercüme: Hakan KESER, Ayrıntı,Birinci Basım 2014, İstanbul

[1] Türkiye’de milyonerler kulübüne son 1 yılda 6 bin 602 kişi eklenirken, milyonerlerin hesaplarında tuttukları mevduat ise 58 milyar 811.1 milyon TL artış gösterdi. Kimilerine göre olumlu gibi görünen bu veriler aslında Türkiye ekonomisindeki büyük bir çarpıklığı ortaya koyuyor.

Vatandaşlar yoksullaştıkça Türkiye’de bankalarda 1 milyon lira üzeri hesaba sahip olan mudi sayısı azalmıyor, artıyor.

Bu durum uygulanan ekonomi politikalarının zengini daha zengin fakiri daha fakir hale getirdiğini gözler önüne seriyor. Nisan ayı itibariyle son 4 aylık dönemde milyoner mudi sayısı ise 3 bin 297 kişi arttı.

Türk bankacılık sisteminde 2011 yılı Nisan ayı itibariyle 628 milyar 713.2 milyon TL’ye ulaşan mevduatın yüzde 46.2’sinin milyoner hesaplarında tutulduğu belirlendi. Yurtiçi ve yurtdışı yerleşiklerden oluşan 38 bin 83 milyoner mudi hesabında, toplam 290 milyar 477 milyon TL bulunuyor. Son bir yılda milyonerlerin hesabında tutulan mevduat 58 milyar 811.1 milyon TL artarken, milyoner mudi sayısındaki artış 6 bin 602 kişiye ulaştı. Nisan ayı itibariyle son 4 aylık dönemde milyoner mudi sayısı 3 bin 297 kişi arttı.

[2] Akalarla Truvalılar arasında yapılan, Eskiçağ şiirlerinde destansı bir biçimde anlatılan Truva savaşı, Yunanlı Paris’in Truvalı Helena’yı kaçırması yüzünden çıktı ve on yıl sürdü. Yunanlılar, Agamemnon komutasında denizden Truva’ya çıktılar. Uzun çarpışmalardan sonra Akhilleus’un savaştan çekilmesi, Akaların durumunu sarstı. Yunanlılar Odysseus’un önerisiyle bir tahta at yaptılar ve içine savaşçılar yerleştirdikten sonra, gemilerine binerek gider gibi yaptılar. Truvalılar atı kent surlarından içeri alınca, gece attan çıkan Yunanlılar kentin kapılarım açarak öteki arkadaşlarını da içeri aldılar ve kenti yerle bir ettiler.

DEĞİŞİME UĞRAYAN FARELER

2012 SONRASI KEHANETLERİYLE İLGİLİ BİR DEĞERLENDİRME VE TÜRKİYE’NİN YÜKSELİŞİ


2012 Kehanetleri denince herkesin aklına önce, büyük felaketler ve savaşlar gelMEmeli. Kıyamet’i sadece korkunç felaketlerden ibaret görmek, geri/uyuklayan bir ruh halinde ısrar etmekten başka birşey olamaz. Bız burada bir uyanıştan, bilnçlenmeden ve yeni yüksek/yüce bir ruh halinden bahsedeceğiz ve yaşanması olası sürecin asıl/iyi/güzel yanına odaklanacağız. Önce bir soru:

Ruh ile madde arasındaki sınır nerededir? Galiba yüz yıllık bir soruyu sorup, yeniden yanıtlamak zorundayız. “Yüz yıllık” diyoruz zira, -aslında onbinlerce yıl önce sorulup yanıtlanmış ve kutsal yazıtlarla günümüze kadar ulaşmış bir soru/cevap olmasın rağmen- maddeyi herşey sayan modern zamanlarda rasyonel/bilimsel yoldan yeniden yanıtlanması gerekiyor. (Çünkü artık en çok ‘Bilim’e “inanılıyor”)

Yüz yıl önce Kuantum Fiziği, ‘Madde’nin ‘Enerji’ demek olduğunu, 19’uncu Yüzyıldaki kökten materyalist (sonra diyalektik materyalist) madde anlayışının gerçekle alakasının olmadığını gösterdi. Böyle şeylerin Türkiye’de, sadece bir “genel kültür” meselesi olarak anlaşılıp kullanıldığı, sadece soyut entel muhabbetlerinde dillendirilen bir tür çok bilmişlik malzemesi sayıldığı ve sohbet bitince de, kaba 19’uncu yüzyıl materyalizmine -hem de “Sol bir marifet” sayılarak aynen devam edilmesi, asıl gerçeği değiştirmiyor: “Madde enerji de değil, ruhun emanasyonudur” (yani şekle bürünmesidir/yansımasıdır). Bu gerçeğin her zaman geçerli olduğu ve bundan sonra daha da geçerli olacağını unutmamak, bunun yeni ifade biçimlerine hazır olmak gerekiyor. Burada yer alan “irrasyonal” yazılar, rasyonal ile irrasyonal arasında makul bir köprü kurulmasına katkı yapmak isteyenleri özendirmeyi amaçlıyor.

İşte buradan, bu yazının ve burada bundan önce ve sonra burada yeralmış/yeralabilecek yazıların sebebine de gelmiş oluyoruz. 19’uncu yüzyılda kemikleşen materyalist anlayışın özü, modern “uygarlığın” da ana fikriyle ilgilidir. Maddeyi ruhtan tamamen ayrı bir kategori sayan “moderen” insan, kendi ruhu dışındaki herşeyi karmaşık mekanik bir makina olarak görmüştü. Sadece doğayı değil, hayvanları bile ruhsuz saymış, ama insanın iradesinin olduğuna bakarak kendisini bütün varoluşun üzerinde bir yere koymuştu: Doğaya hükmeden insan! Bu anlayışın en mükemmel ifadesini bilimde gördük. Bu maddiyatçı anlayış, herşeyin materyalist/mekanik yasalara göre işlediği önkabulüne dayanarak, geleceğin de şimdiden madde üzerinden hesaplanabileceğini sanıyordu. Şimdi insanın trajedisi, evdeki hesabın çarşıya uymadığını anlamasıdır. Dünya, materyalist hesaplarla geleceğe doğru tahmin edilemiyor. Genel kültüre gelince herkesin Einstein kesildiği ve kuantum fiziğini bildiği günümüzde, Alternatif Nobel ödülü sahibi Profesör Hans-Peter Dürr’ün deyimiyle, “Madde enerji bile değil, ruhtur.” Şimdi bu sözün pratik anlamının anlaşılacağı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Düşünsel alışkanlıklar kolay değişmez. Ama artık değişmek zorunda

Burada sadece modern veriler temelinde geleceği konuşmak mümkün değil maalesef -Sorry!..

“Bilimsel yazılar”la yetinmek hiç mümkün değil. (Konulara hem şimdi “irrasyonel” dediğimiz açıdan yaklaşıp hem de onların gerçekliğinden/doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İşte bu başka bir önemli konu kuşkusuz. Ama bu yazının konusu değil.)

Vishnu Puranalar’da ( विष्णु पुराण) bugünün dünyası

Günümüz hakkında yapılmış en eski kehanet, aslında onsekiz adet olan Purana’ların Vishnu Puranaları arasında yer alır. Özünde tarihle ilgili olan ve yaklaşık 1500 yıl kadar önce yazılı hale getirilmiş bu eski Hint yazıtlarında yer alır. 1952’de hayata veda eden ve “Bir Yoginin otobiyografisi” adlı kitabıyla tanınan Paramahansa Yogananda‘nın aktardığı üzere, Kali döneminin son periyoduna tekabül eden bu dönemin özellikleri şöyledir:

“Sürekli maddeleşme (herşeyin/düşüncelerin madde olarak ifadesi) olacak.

Dünyada hüküm süren Hükümdarlar, şiddet kullanmaya meyilli olacaklar.

Kamunun malını zimmetlerine geçirecekler.

Köleler ve kastsız sınıflar (iktidar) üstünlüğünü ele geçirecekler ve herkese emir verebilecek durumda olacaklar ama ömürleri kısa olacak, acıma duyguları pek olmayacak.

Mülk sahibi olanlar toprakla uğraşmayı ve ticareti bırakacaklar, onlar köle olacaklar ve başka meslekler seçecekler.

Hükümdarlar, vergi bahanesiyle, halklarını soyacaklar ve talan edecekler, özel mülkiyeti yok edecekler.

Ahlaki/etik sağlık ve adalet, günden güne azalacak -ta ki bütün dünya bozuluncaya ve nançsızlık hakim oluncaya kadar. İnançla ilgili uygulamaların tek nedeni fiziksel ‘sağlık’ haline gelecek.

Kadınla erkek arasındaki tek bağ, cinsel çekim olacak.

Başarıya giden tek yol, sahtecilik haline gelecek.

Yeryüzü, sadece yeraltı/yerüstü kaynakları nedeniyle değerli sayılacak. Din adamı giyimkuşamı, din adamı özelliklerinin yerine geçecek.

Sıradan bir yıkanma, arınma sayılacak, insan ırkı, Tanrısal/kutsal insanlar doğuramayacak hale gelecek.

İnsanlar soracak: “Bize kadar gelmiş eski yazıtları ne yapalım?”

Evlilik törenleri tören olmaktan çıkacak.

Dinin uygulanması da etkisizleşecek.

Hayat şekli, herkes için aynı olacak.

En fazla paraya sahip olan, halk arasında en çok para dağıtabilen, insanlara hükmedecek. Çünkü isteği zenginlik olacak -adil birşekilde sahip olsun veya olmasın.

Herkes kendini Brahman sayacak (en üst dindar kast).

İnsanlar ölümden ve aç kalmaktan korkacaklar, bu nedenle dini sadece bir gösteriş şeklinde uygulayacaklar.”

Eski kehanetlerde yarının dünyası hakkında ipuçları

12’inci Yüzyıl başında hayata veda eden Kudüslü Yuhanna’nın kehanetine göre, karanlık dönemin sonunda insanların kalp gözü açılacak, insanlar dünyadaki her canlının Tanrı’nın nurunu taşıdığını doğrudan anlayacaklar, bir hayatın içinde birden fazla hayat yaşamış olacaklar ve artık ölümden korkmamaya başlayacaklar. Maya söylenceleri, yeryüzünün spiritüel merkezlerinin Aktif hale geleceğini ve bunun uyandırıcı/uyarıcı etkisinden bahsederler. Bunu kısaca, insanın güzel bir keşif yaptığı anda yaşadığı o sevinçli bilinç yükselmesine benzetebiliriz. Tabii bu yükselişin daha farklı ve mistik kaliteye sahip bir durum olacağı belli olmakla birlikte, nasıl/hangi vesileyle yaşanacağı, biraz da insanın/toplumun kendi özel/özgün yaşamıyla ilgili bir durum. Aztekler, 2012’de başlayan geçiş döneminin ardından, insanların kazanacağını tahmin ettikleri bu yeni yüce özelliklerin daha sonra kalıcı hale geleceğinden yola çıkarak, 2024’den itibaren başlayacak çağın insanını, ‘Yeni bir insan ırkı’ sayarlar. Buradan, oldukça büyük bir değişiklik beklediklerini anlıyoruz. Samanyolunun merkezinden geçecek olan Dünya arınacaktır. İnka’lara göre 2012’de Altın Çağ başlayacaktır. 2013 yılında hayatta olanlardan itibaren, yeni insan ırkı oluşturulacaktır. Maorilerin söylencelerine göre, insanları yüce duygulardan ve kutsallıktan koparan maddiyatçı aşırı tutkular ve savaşlar sona erecektir. Bunu bir olgunlaşma olarak da okuyabiliriz. Tektanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki söylenceleri belki ayrı bir yazıda ele almak gekir. Ama Başmelek İsrafil’in Kıyamet borusunu üç kez çalması, 2012’nin Mayıs ve Eylül aylarındaki (Eylül’de iki kere) üç güne tekabül eder. Uyanışın bu dönemde başlayacağı, bunun işaretlerinin görülebileceği düşünülebilir. Tabii burada Kıyamet sözcüğünün anlamı, ille de herşeyin yok olması ve herkesin ölümü falan demek değildir. Buna dikkat etmek gerekiyor. Tibet kehanetleri de, İyi ile Kötünün savaşının 2026 sonunda İyinin zaferiyle sonuçlanacağını söylerken, insanların 2014 yılının Temmuz ayından itibaren spiritüel bir aydınlanma yaşayacaklarından bahseder. Tabii bu yeni yükseliş halinin, coğrafi yerlerle de ilgisi olmalıdır ve Tibet, anlaşıldığı kadarıyla bu yerlerden biridir. Türkiye’de spiritüel etkilerin görülebileceği (coğrafi) yerler arasında Bursa/Uludağ, İstanbul/Sultanahmet, Denizli bölgesi, Kazdağlarını vd. sayabiliriz. Tibetliler, gelişmelerin seyri hakkında oldukça ayrıntılı tahminlerde bulunmuşlardır. Bunlara göre dünyanın milletlerinin birbiriyle savaştığı çok büyük bir kapışmanın ardından (böyle öfkeli anlaşmazlıkların savaşla değil diplomasiyle çözülmesi için çalışmak, her insan evladının görevi olmalıdır) eski öğretilere yeniden kulak kabartılmaya başlanacak ve samimi/sahici inanç geri dönecektir.Gerçeğin Savaşçıları’ geri dönecektir. Onlara yardım edenler ödüllendirileceklerdir. Onların dünyaya dönüşlerinden birkaç yıl sonra, ‘En Yüce Olan’ın başlatacağı yeni çağın ilk işatleri de görülecektir. Bu işaretler, O’nun vereceği mucizevi işaretler ve olağanüstü insanlar şeklinde zuhur edecektir. Bu insanlar (Gerçeğin Savaşçıları), büyük yeni ruhsal/spiritüel ilimlerin kapılarını insanlara açacaklardır. Tibet kehanetleri böyle.

Nisbeten yeni sayılabilecek kehanetlerde, sıklıkla, “Üçgün sürecek bir karanlık”tan bahsedilir. Bu kararmanın, 21 Aralık 2012’nin hemen öncesi veya sonrasında başlayacağı, o üç karanlık günde kesinlikle sokağa çıkılmaması gerektiği söylenir. 1929’da ölen İsveçli bir balıkçı, 2012 dönemiyle ilgili bir dizi felaket haberi verdikten sonra, ardından bazı siyasi değişikliklerin olacağından da bahseder, bunları ayrıntısıyla anlatır ve mesela İran ile Türkiye’nin Ruslar tarafından işgal edileceğini söyler. (Tabii böyle olmak zorunda değildir!)

Anna Taigi’nin gördüğü bir vizyon sonrasında 1818’de Roma’da dikte ettirdiği kehanetlere göre, kötülük, insanın elinden iktidar gücünü alınca, Tanrı’nın güçleri bizzat müdahale edecek ve düzeni yeniden kuracaklardır. Ama üç günlük bir karanlık olacak ve bunun nedeni, atmosferin kirlenmesi olacaktır. O uzun gecede şimşekler çakacak, kim camlarını açarsa ve dışarı çıkarsa ölecektir. Taigi, bu süre zarfında kutsanmış mumların sönmeyeceğini ve herkesin dua etmesi gektiğini söylüyor. Daha sonra Tektanrılı dinlerin birleşeceği kehanetinde bulunuyor. Ülkeler astrolojisiyle ilgilenenler, 26 bin yılda bir yaşanan özel bir yıldızlar kombinasyonuna dikkat çekiyorlar. Bu, çok özel bir Neptün-Uranus-Plüton kombinasyonudur ve bu denklemde Neptün spiritüel uyanışı ve yaratıcı düşünceleri, Uranus köklü değişimleri, Plüton ise geri dönüşü olmayan dönüşümü temsil etmektedir. Bu üç etkinin birbirini desteklediği bir atmosferde değişim/dönüşüm adına herşeyin olabileceğini söylüyorlar. Eski kehanetlerde her ne kadar (genellikle) falaketlerle birlikte anılsa da, bu dönemin muazzam bir değişim/dönüşüm potansiyelini temsil ettiği söylenebilir. (Peki neden ille de falaketlerden ve savaşlardan bahsedilmektedir? Bunu anlatmak/anlamak zorundayız).

Bu dönemin, herşeyden önce bir Bilinçlenme/uyanma döneminin başlangıcı olduğu sık sık vurgulanırken, “bilinçlenme”nin anlamına örnekler de verilir. Mesela Hopi kızılderilileri, 2012’de baslayacak 25 yllık dönemin sonunda aydınlanarak oluşacak insana, “Yeniden yaratılmış” diyorlar. Hintlilerin Vedik yazıtlarında, 2012’den itibaren insanın ışığa yükseltileceği yazılıdır. (Hintliler, bu dönemde giderek bilinçlenen insanlardan birinin, Vishnu’nun son enkarnasyonu Kalki olduğunu anlayacağına inanırlar. Bu da, aydınlanmanın türüne bir örnek sayılabilir)

Eski kehanetlerde neden ille de büyük felaketler ve savaşlardan bahsedilir?

Bu konu, tayin edici önemde… Benzeri zaman kalitelerinin yaşandığı eski dönemlerde büyük değişimler hep savaşlarla gelmiştir, çünkü insanların -iktidar olmak ve “güç” kayması anlamında- değişikliklerde savaşlara başvurmaları ‘normal’ bir durum sayılıyordu, kehanetleri yapanlar da söze döktükleri vizyonlarını böyle dillendiriyorlardı. Burada dikkat çekici nokta, 2012’ye “benzer” zaman kalitelerinin hiç birinin bugünkü yoğunlukta yaşanmamış olmasıdır. Karşı karşıya olduğumuz durum, insanlığın yeni bir bilinç seviyesine yükselmesiyle ilgilidir. Belki şöyle de ifade edebiliriz: En geç 2030’ların başında, yaşayan tüm insanların kalp gözü açılmış olacaktır. Bunun anlamı, bir gün gelip herkesin aniden “Aha!” diye uyanması falan değildir elbette. Bu süreçte, adına şimdilik ‘Bilinçlenme’ diyebileceğimiz durum, ilk etkilerini muhtemelen Hazirandan itibaren gösterecektir. Asıl sonuç bir tür yükselme olacağından, insanların makul davranıp savaşa mahal verMEme ihtimalleri yüksektir. Gelişmeler, gerektirdiği kadar yoğunlukla, tevekkülle, akılla, sevgiyle, karşılıklı toleransla karşılanırsa, kehanetleri eski zaman mantalitesiyle yorumlayanların söyledikleri yıkım/savaş olmayabilir. Ama bu, durumu aynen şimdiki gibi muhafaza etmekte kararlı olanların direncine bağlıdır. Muhafazakar (ve maddiyatçı) zihniyetin direnci yüksek olursa, yani eski zaman mantalitesine uygun bir insan tipinin hakimiyeti değiştirilecekse, sonuç eski kehanetlere benzeyebilir. Bu, günümüz insanının tercih meselesidir -ama ben makul insanların galebe çalacağına ve onların sayesinde yükselişin daha az sancıyla yaşanacağına inanıyorum (inanmak istiyorum).

Burada en çok güvendiğim kişiler kadınlar… Haziran ayında yeni bir ivme kazanacak ruh hali, gücün dişi yanının yükselmesidir. ‘Eril’ (Yang) gücünün hakim olduğu ruhsal atmosfer, 2003’den beri ‘Dişi’ (Yin) gücün mütemadiyen yükselişiyle etkileniyor. Bu yıl ‘Dişi’ gücün ‘Eril’ güç ile eşitlenmeye başladığı önemli bir süreç yaşanıyor. Kadınların toplumsal gücünün daha da artacağı bir süreç bu. Ve kadının mücadele biçiminin de erkeklerden farklı olduğu ve savaş anlayışından uzak olduğunu biliyoruz. Eşitlenme, bu yıl sağlanmasa bile, ‘Dişi’ gücün etki ivmesinin oldukça yükseleceğini ve erkeklere oldukça yaklaşacağını söyleyebiliriz. (Bu vesileyle tekrarlayalım: Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı veya Başbakanı kadın olmalıdır.)

Geçen yılın Aralık ayından beri, Şubat ayında yaşanabilecek önemli olaylara dikkat çekiyoruz. Bunun nedeni, İktidarın bu tarihten itibaren çok zor durumda kalabileceği bir tarafa, nitel bir değişim sürecine girilme ihtimaliydi. Önce bir tekrar. 2013 ortasına kadar yaşanabilecek olayların -zaman kalitesiyle ilintili- genel karakterini şöyle özetleyebiliriz:

1. Ülkenin şimdiye kadarki haliyle varlığını değiştirecek olaylar -ve onlara karşı kitlesel olaylar… (Türkiye’nin hayat-memat meselesi haline gelebilecek bir takım olaylar…) 2. Şimdiki yönetici elitin bütünüyle değişmesine yol açacak bir dizi olay… 3. Olayların askeri bir boyuta sahip olması… (Bunun anlamı ‘savaş’, ayaklanmalara ‘asker müdahalesi’ ve/veya ‘darbe’ olabilir) 4. Türkiye’nin kendi karakterine ters hareket eder hale gelmesi… (Türkiye’nin komşularıyla ve dünyanın yarısıyla papaz olması ve bunu çok düşük bir seviyeden yapması, buna örnek gösterilebilir) 5. Hükümet demokrasiyi kıstıkça ve baskılar arttıkça, şiddet potansiyeli katlanarak artabilecek bir durum… Türkiye’de baskı ve diktatörlük eğilimlerine karşı, keyfi diktatoryal idareye karşı tepki, baskıların boyutu arttığı ölçüde katlanarak artabilir; muhalefet yetersiz kalırsa veya susturulursa, tepki devletin/hükümetin içinden gelebilir demiştik. Bunun en genal anlamı, ‘Değişimi zorlayan gücü engellemenin mümkün olmadığı’dır. Önce, Şubat ayının ikinci haftasında ortaya çıkan ve MİT üzerinden Başbakan’ı hedefleyen hukuk darbesini -zaman kalitesi açısından- incelemeyi deneyelim. Sözkonusu durum Şubat ayı ortasında başlamıştır ve etkisini 2012 Aralık ayına kadar sürdürecektir. Geçiş döneminden hemen öncesinde yaşandığı için, bir tür ‘Temizlik’ ve/veya, ‘Yeni Çağa Hazırlık’ dönemi sayılabilir. Bu etki, daha çok ikili yakın ilişkileri belirleyen bir durumdur. İktidarın hem düşmanlarıyla, hem de yakın dostlarıyla ilişkilerini belirler ve burada gerginlik ortamı sözkonusudur (hem dostlarla hem düşmanlarla).

Eskiden beri olan ve geçiştşirilen gerginliklerin ve anlaşmazlıkların ateş olup yağdığı bir durum. Burada açıklık/şeffaflık yoksa -ki yok- gerginlik bir kopma/kırılma yaşanana kadar sürebilir. Açık/dürüst olunmayıp gerginliğin tırmanması halinde, çatışmanın iki tarafı arasındaki ortaklık sona erecektir. Bu denklemde ilginç olan, devreye üçüncü bir aktörün/faktörün girmesi olasılığıdır. Bu yeni faktör, varolan durumu tamamen değiştirecek ve geleceğe uzanan doğru kapıyı açacak faktör olabilir, veya o istikamette ilerleyecek olanların işini oldukça kolaylaştırabilir. Üçüncü Faktör’ün, Türkiye’yi tamamen dönüştürecek faktör olma ihtimali oldukça yüksektir. Bu faktörün, iktidarla savaşarak Türkiye’yi değiştiren güçlü bir aktör olma ihtimali yüksek.

Türkiye, savaşla da ilgili olabilecek ve askeri yana sahip bu dönemden geçerek 2013 yılına geçtikten sonra, çok önemli bir çağın başlangıcını yaşayacaktır. Bu döneme kısaca, ‘Yeni İstanbul/Anadolu Uygarlığı Devri’ (veya ‘Yeni Türk Uygarlığı Devri’) diyebiliriz (Adı elbette sonra bu toprakların insanları veya dünya tarafından konacaktır). Biz burada belki, en genel çizgileriyle, bu yeni dönemin -bu topraklardaki- özelliklerinden bahsedebiliriz.

Yeni bir Anadolu/İstanbul Türk Uygarlığına doğru 

Türkler, 1912’den beri, “Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının verdiği eziklik” diye nitelenen bir düşük ruk halinin etkiside. Bu etki, aynı zamanda bilinçaltındaki suçluluk psikololojisiyle ve “kendine lâyık görmemek” gibi (burada açıklayacağımız) bir ruh haliyle ilgili. 1908-1922 Anadolu kıyameti ve Anadolunun kapitalizme özgü kültürel homojenlesmesi sırasında yaşananlar, Türklerin kabul ettiğinden daha derin bir ruhsal tahribat yapmıştır. Bu cinnetten sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bir “beklemek” devridir. Bu dönemde ülkenin yönetimi, hızla vasatizmin eline geçmiştir ve esasen 60 yıldır da muhafazakar vasat kesim tarafından yönetilmektedir. Bu durum, “Kendini birinci sınıf ülkelerden/halklardan sayamayan” bir düşük bilinç seviyesiyle ilgiliydi. Malum “Aşağılık kompleksi”, kaba-saba böbürlenmelerle değil, sağlam/somut bir ruh haliyle (mantalite ile) aşılacaktır (şimdiki Hükümetin ekonomisiyle göbekten bağlı olduğu ülkelere kaba-saba böbürlenmeleri, aşağılık kompleksinin en bariz durumunu teşkil etmektedir) Yaşanan/yaşanacak yeni Bilinç Yükselmesi, Cumhuriyet döneminin bu eski “idare-i maslahatçı vasat müteahhit muhafazakar” zihniyeti aşmaktadır. Dönemin sonunda (yani 2013’ün ikinci yarısından itibaren), Türkiye Cumhuriyeti ve Halkı, kaderini belirleyen bu ezik/kompleksli durumdan kurtulacaktır -öyle görünmektedir. Bunun somut ifadesi, ülke içinde birbirine “uzlaşmaz” düşmanlıkla “bağlı” kesimlerin, bu düşmanlıklarına son vermesi olacaktır. Bu durum, “Üçüncü Faktör” dediğimiz faktörün yapıcı ve uzlaşıcı/uzlaştırıcı tavrıyla yakından ilgili olabilir. Her hal-u kârda, büyük bir rahatlama ve feraha çıkma duygusu yaşanacağı kesindir.

Bu durumun yaşanmasında, ‘Dişi Güç’ (Yin) diye özetlediğim -ve ayrı bir yazı gerektiren- durumun önemli bir payı olabilir, çünkü Türkiye’de ‘Dişi’ özelliklere sahip siyasi gücün yükselişi, olası yeni uygarlığın kurulması aşamasında önemli bir rol oynayabilir. Bu aşamada kadınlar, kendi güçlerinin farkına varacaklardır ve eski muhafazakar mantaliteyi önemli ölçüde sınırlayıp zayıflatacaklardır.

Türkler, T.C. üzerinden edindikleri ve yaşadıkları, kabaca “Biz Avrupalılar/Amerikalılar gibi olamayız” şeklinde karikatürize edebileceğimiz durumdan, bu aşamada kurtulacaklardır, çünkü bu durumu bilinç altında yeniden üreten (1912 sonrasından kaynaklanan) suçluluk/yetersizlik kompleksi ve ona bağlı “Kürt/Ermeni/Rum/Süryani/Alevi vs. sorunları”, kimlikçilikler/ayrımcılıklar ötesi bir yerden aşılmış olacaktır. Bu konuların “sorun” olmaktan çıkışı, Türkiye’nin etrafında yaşanacakdeğişimlerle de ilgilidir. Oralar da değişeceklerdir elbette (özellikle Ermenileri yiyip bitiren ‘Soykırım’ konusu, Türklerin yapıcı/olumlu tavrıyla yakından ilgilidir. Ermenilerin huzura kavuşması için çok önemlidir).

Türkiye Cumhuriyeti, 2013 yılının ikinci yarısından itibaren, geçmişi nedeniyle (bilinçsizce) çekmekte olduğu ruhsal acılardan, engelleyici kötü (kader) etkilerinden kurtularak, dünyada (Atatürk dönemindeki gibi) tam anlamıyla önyargısızca kabul edilen ve hayranlık duyulan bir yer olmak sürecine girecektir. Cumhuriyet döneminin engelleyici bütün bagajlarının önemsizleştiği bu dönemde, ‘Türk Değerleri’ diye bir damarın canlanabileceğini söyleyebiliriz. Bunu kısaca, ‘Bu topraklara özgü değerler’in, Türk kültürel renkleriyle birlikte globalleşmesi/evrenselleşmesi gibi de anlayabiliriz (20’inci Yüzyıl’ın ikinci yarısında Japon Kültürünün evrenselleşmesi konusu, bu duruma bir örnektir. Ama bu kez, daha derin bir durum sözkonusudur).

Sözkonusu negatif etkilerin aşılması ve rahatlamayla birlikte, Türkiye’nin önünde büyük bir yükselme dönemi açılabilir. Yaratıcılık, ülkenin yeni tip yüksek ekonomik refahı, kültürel/sanatsal patlama, Türkiye’yi hızla bir çekim merkezi haline getirebilir. Bu çekiciliğin, yeni çağın kalitelerine uygun olarak kültür/sanat, yeni alternatif ekonomi/düşünceler ve bilgi/iletişim alanında başı çekeceği ve bunda kadınların önemli bir rol oynayabilecekleri söylenebilir.

Yaratıcı alanlarla meşgul sanatçılara hep sorulur: “Fikirlerinizi nereden alıyorsunuz?” diye. Buna yanıt vermek zordur, çünkü açıklaması zordur, rasyonel bir cevabı da yoktur zaten. Ama burada “hayalimizi” zorlayarak, bu soruyu şöyle bir “tasavvur” ile yanıtlayabiliriz belki: Anadolu, dünyanın en eski üç uygarlık merkezinden en eski olanıdır. Bu süre zarfında o eski uygarlıkların bir tür spiritüel enerji ürettiklerini, ama bu enerjinin -maddeci modern uygarlık etkisiyle- yeraltına hapsedildiğini düşünün. Şimdi, şişeye kapatılmış bütün bu ve benzeri spiritüel güçlerin önündeki kapakların açıldığını düşünün. En büyük güçlerden biri, Anadolu ve İstanbul’da olacaktır. Ama radyo yayınlarını dinleyebilmek için nasıl aynı frekansta olan bir radyo alıcısı gerekiyorsa, bu muazzam yaratıcı enerjiden yararlanabilmek için, onun dalga boyunda olmak gerekir. O dalga boyunun ilk şartı da evrensel değerlerdir ve iyi bir insan olmaktır. Bu ilk şarta sadık kalanların (özellikle kadınların), önümüzdeki dönemde, ‘Uyanan İnsanlar’ın ilk dalgasına dahil olacaklarını düşünebiliriz (Elbette bunun spiritüel boyutu çok daha önemlidir ve bu yazının konusu değildir). Yeni Uygarlık, coğrafi etkiden ziyade muhtemelen global etkide bulunan bir özelliğe sahip olacaktır. En genel özellikleri bakımından -şimdilik- bunlar söylenebilir.

Erişim:
http://konstantiniye.blogspot.com.tr/2012/02/zaman-kalitesi-ve-2012-kehanetlerinin.html