NAMAZDA NİYE SESLİ VE GİZLİ OKURUZ?


SUÂL: Yağmur yağmaması gibi şeyler Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu şeyler olduğu halde, yağmur duası namazında imamın sesli okumasının hikmeti nedir?

CEVÂB: Bunda sesli okumak, Allah Teâlâ’ya karşı tezellül ve alçalmanın izhâr edilmesidir. Aynı zamanda, insanlar suya muhtaçdırlar, su olmayınca muztar durumdadırlar. Muztar durumda olanın, hacetini istemek için, sesini yükseltmesinde ve bundaki ma’zeretinden dolayı, hacetini elde etmek sebeblerine yapışmasında bir zorluk yoktur. O, hâkim döğdüğü zaman, bağırıp imdâd istiyen kimse gibidir.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İnsanların çoğunun kalbleri, geçim derdi ile meşgul olmasaydı, gündüz namazlarında kalblerine tecellî eden Allah Teâlâ’nın haşyetinin azametinden düşüp ölürlerdi.

SUÂL: Gece ve gündüz cenaze namazlarında, gece de cehrî okumaz diyene göre, sesli okunmak istenmeyişinin hikmeti nedir?

CEVÂB: Cenaze namazında, imamın ve yalnız kılanın, cema’at gibi sessiz okuması, ölüye karşı olan şiddetli üzüntüleri, ölü sahibinin büyük acılarına katıldıkları, ölümü hatırlamaları, kabir ve sonraki korkuları düşündükleri içindir. Bunun için, cenaze ile giderken, yürüyenlere rahmet olarak, susmak sünnet oldu. Eğer şerîatin sahibi, sesli okumağı veya zikri, onlara yükleseydi, bu onlara meşakkatli, zor gelirdi. O ise, ümmetine zorluk buyurmaktan beridir. Alimlerimiz, insanların kalblerinin ölüyü, ölü sahibini düşünmeyip, dünya ehlinin hikâyelerini anlattıkları, hattâ cenaze ile oldukları halde birinin güldüğünü görünce, cenazenin önünde, yüksek sesle zikredenlere ma’nî olmada kolaylık göstermişlerdir. İnsanların bu hâle düştüklerini görünce, insanlara zikr etmelerini takrir ettiler. Bunun, böyle bir yerde, boş konuşmaktan iyi olduğunu gördüler.

Kardeşim Efdalüddînden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Cenaze ile yürümede sükût sünnettir. Çünkü Allah Teâlâ, oradakilere kahr ile tecellî etmektedir. Öyle ki, kâmil bir mü’min konuşamaz. Bunun için, onlara sükûtla emrolunmak, Allah Teâlâ’dan onlara bir rahmettir. Muhakkak ki, Allah Teâlâ insanlara raûf ve rahîmdir, ya’nî çok şefkatli, çok merhametlidir. Bunu bil ve sana söylediklerimin hepsini iyi düşün. Çünkü çok güzel bilgidir, kitablarda bulunmaz.

Biri de, İmamların, rükû’ tekbîri meşrû’dur ittifakı ile, Sa’îd bin Cübeyr ve Ömer bin Abdülazîz’in: «İftitah tekbîrinden başka tekbîr yoktur» sözleridir. Birincisi teşdîd, ikincisi tahfîfdir. Böylece iş, ya’nî mes’ele, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, tekbîr, Allah Teâlâ’nın huzuruna her çıkışta matlubdur, iyidir. Şübhe yoktur ki, rükû’daki huzur, kıyamdaki huzurdan, Allah Teâlâ’ya yakınlık huzuruna daha yakındır. Sanki namaz kılan, namazdaki ilk hâli gibi, yeni bir adım daha ileri atıyor. Bu avama yahud her an yeni makamlara yükselen büyüklere mahsûstur. Nitekim hazreti Saîd ve Ömerin (radıyallahü anhümâ) yakınlık mertebelerinde ilerlemiyen büyükler hakkındadır. Yahud bir hadde kadar varmış ve Allah Teâlâ, zâtında ziyâdelik kabul etmez bilenler içindir. O halde, daha namazın başında, kendilerine Allah Teâlâ’nın kibriyâsı zahir olanlar; huzurları, namazın sonuna kadar devam edenlerdir. Herkesin bir görüşü, vechi vardır.

Biri de, İmam Ebû Hanîfenin, rükû’ ve secdelerde tumâninet [uzuvların hareketsiz olması] vâcib değil, sünnettir kavli ile, üç imamın, bu iki yerde tumâninet vâcibdir kavilleridir. Birincisi tahfîf, ikincisi teşdîddir. Böylece mes’ele, Mizanın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, insanların çoğunun, rükû’ ve secdelerde kalblerine vâki’ olan tecellîye dayanamamasıdır. Onlardan biri, orada itmi’nan bulursa, yanar. İkinci kavlin vechi, büyükler, Allah Teâlâ’nın azametinden devamlı gelen tecellîlere dayanabilirler. O halde birincisi, zaif olanları, ikincisi kuvvetli olanları öngörmektedir. Herbirinin ehli vardır.

Biri de, üç imamın, rükû’ ve secdelerde tesbîh sünnettir kavli ile, İmam Ahmedin, birer defa tesbîh vâcibdir kavlidir. Tesmî’de ve iki secde arasında duada da söz böyledir. Ancak, ona göre, bunu unutarak terk ederse, namazı bozulmaz. Birincisi tahfîf, ikincisi teşdîddir. Böylece mes’ele, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, namaz kılana, ıükû’ ve secde hallerinde, tecellî eden Allah Teâlâ’nın azameti ve bunun karşısında tam bir alçalmanın, ya’nî Allah Teâlâ’nın karşısında küçülmenin hâsıl olması ve bunun için, namaz kılanın bedeni ve kalbi ile, tesbîhe ihtiyâcı kalmamasıdır. Ayrıca demişlerdir ki, ma’sûm olmıyan kimsenin tesbihi, yaralamadır, ayıblamadır. Ya’nî bu, Cenâbı Hakka bir noksanlık getirme düşüncesini gerektirebilir. Böyle bir noksanlık Var veya muhtemeldir ki, hak Teâlâ’yı ondan tenzîhe çalışıyor düşüncesine yol açabilir. Bu büyüklere mahsustur. İkincisi ise, noksanlık lahık olma düşüncesi olabilen ve Allah Teâlâ’yı bundan tenzîhe ve berî kılmağa muhtâc olan avama mahsûstur, bu onlarca karar kılınmış olmasa da böyledir. Böyle olanlara düşünce ve vehimlerini bu tesbîh ile koğmaları için vâcib olur. Büyükler böyle değildir. Onlardan biri, Sübhânallah dediği zaman, Allah Teâlâ’nın isimlerini okur gibi söyler, avamda hâsıl olan vehmi gidermek şeklinde değil. Bazan büyüklerde de, avam gibi, çok zayıf bir vehim bulunabilir. Bunun için onun hakkında tesbîh, vâcib değil müstehab olur. Bununla çok zaif olan o vehmi de, Allah Teâlâ’nın tenzihinde yok eder. Bu çok azın dışında, ancak peygamberler (aleyhimüsselâm) kalırlar.

Sh:253

**

SUÂL: Gündüz tecellilerine dayanabildikleri halde, güneş tutulması namazında büyüklerin sessiz okumasını niçin söylediniz?

CEVÂB: Onda korkutma olduğu için, büyüklerde, avam gibi, gizli okumakla emr olundular. Çünkü güneş tutulması, Allah Teâlâ’nın, kullarını korkuttuğu âyetlerinden, alâmetlerinden biridir. O halde, onda, gündüz tecellîsinden artık birşeye daha ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, büyükler, ümmetlerine, ağlama, korku ve Allah Teâlâ’dan haşyette teşrî’ ile memurdurlar. Kalblerinde, bu, vâki’ olmasa da, onların eshabını bunun üzerine onlara tâbi’ kılmak için bu halde olunuz demektir. Abdullah bin Ömerin (radıyallahü anhümâ): «Ağlayamazsanız, zorla ağlayınız» sözü buna yorumlanır. Ya’nî etba’ı olan arifler içindir. Mutlak değildir. Anlamış oldun ki, güneş tutulması namazında, büyüklere sesli okumanın tekiîf edilmemesi, gündüzün kalblerine tecellî edene ilâve olanın büyüklüğü içindir. Buradan ay tutulması namazında cehri okumanın hikmeti bilinmiş olur, her ne kadar o da, Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu âyetlerinden, işaretlerinden ise de. Ama bu gece olmaktadır. Gecenin tecellîsi ise, gündüz tecellîsine göre hafîftir, yahud ay tutulmasındaki âyetin, alâmetin, güneş tutulmasındakinden zaif olmasıdır. Çünkü ay, keşif sâhiblerine göre, ışığını güneşten almaktadır, güneş aydan değil. Aynı şekilde, Allah Teâlâ’nın tecellîsi geceleyin lütf iledir. Bunun delîli, gecenin ikinci yarısı için Allah Teâlâ’nın buyurduğu: «İstiyen yok mu, istediğini vereyim; tevbe eden yok mu, tevbesini kabul edeyim; istiğfar eden yok mu, mağfiret edeyim; derdi olan yok mu, derman vereyim!» hadîsi kudsîdir. Kullarına böyle buyurması, ancak onları kendi hitabına hazırladıktan, gizli  açık ona yalvarmalarından sonradır.

Üstadım Abdülkâdiri Deştûtîden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Hak Teâlâ’nın bu dünyadaki azametle tecellisi, lutf ve rahmetle karışıktır. Eğer Allah Teâlâ, sırf celâli ile tecellî etseydi, kimse tahammül edemezdi.

Sh:255

 

SUÂL: Yağmur yağmaması gibi şeyler Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu şeyler olduğu halde, yağmur duası namazında imamın sesli okumasının hikmeti nedir?

CEVÂB: Bunda sesli okumak, Allah Teâlâ’ya karşı tezellül ve alçalmanın izhâr edilmesidir. Aynı zamanda, insanlar suya muhtaçdırlar, su olmayınca muztar durumdadırlar. Muztar durumda olanın, hacetini istemek için, sesini yükseltmesinde ve bundaki ma’zeretinden dolayı, hacetini elde etmek sebeblerine yapışmasında bir zorluk yoktur. O, hâkim döğdüğü zaman, bağırıp imdâd istiyen kimse gibidir.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İnsanların çoğunun kalbleri, geçim derdi ile meşgul olmasaydı, gündüz namazlarında kalblerine tecellî eden Allah Teâlâ’nın haşyetinin azametinden düşüp ölürlerdi.

Sh: 256

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

KADIN YÜZÜNÜN GİZLİ SIRRI


İmam Mâlik, Şafiî ve iki rivayetinin birinde, Ahmed’in hür kadının yüzünden ve elinin içinden başka bütün vücûdu avrettir kavli ile, Ebû Hanîfe’nin, yüzü, eli ve ayağının içi hariç, her yeri avrettir kavli, ve İmam Ahmed’in diğer rivayetinde, bilhassa yüzü avrettir kavlidir. Birincisinde setr, örtü konusunda teşdîd vardır. İkincisi tahfiftir. Üçüncüsü teşdîddir. Böylece iş, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, ittiba’dır. İkinci kavlin vechi, ayakları örtmenin vâcibliğinin çıkarılması ile genişliktir. Üçüncü kavlin vechi, kadınların yüzlerinin fitne ve kötülük için, en göze batan yeri olmasıdır. Yüzün ve namazda açılabilmesi caiz olan diğer yerlerin açılmasının vâcib olması ve şerîatin sahibinin bunları öngörmemesindeki sır, kadınların bu güzel örtü içinde, yüzlerinin açık olmasının, ariflere Allah Teâlâ’yı hatırlatmasıdır. Onun, bunu kadınlara emretmesi, kendisinden haya ettiğini ve Ona karşı edebli olduğunu iddia edenlere, hüccetin ikamesi, iddialarının doğruluğunu isbatlamak ve huzurundaki haremine bakana kızmak içindir. O halde kimi ona bakarken, kalbi ile Allah Teâlâ’nın celâl ve cemâlini müşahede eder, kimi de fâsık gibi, namazda huzûri ilâhide durmuş o temiz kadının yüzünden nefsine hırsızlıkla meşgul olur ve Allah Teâlâ’nın, kendisini gördüğüne aldırmaz. Çünkü edeb sahibi, kadına bakandan önce gelir. Bu da, âdetinin hilâfına yüzü açık olup böylece yanında olanın murakabesi ile kendine gelir. Çünkü Allah Teâlâ’nın huzûrundaki hür kadın, aslan yuvasındaki, dişi aslanın yavrusu gibidir. Ve elbette Allah, her misâlden yüksektir. İşte, daha önceki bâbda da işaret edildiği gibi, kadının namazda, hacda ihram giyince ve umrede yüzünü açmasının sırrı budur.

Sh: 271

Hür kadının namazda yüzünün ve elinin içinin açık olmasında, ariflere göre, Allah Teâlâ için büyük bir ta’zîm vardır. Ariflerden biri buyurur ki, o Allah Teâlâ’nın huzurunda ve korumasındadır. Hiç bir kimsenin, hiç bir şekilde başını kaldırıp, ona bakması caiz değildir. Aslan yuvasındaki aslan yavrusu gibidir. İhramda yüzünü açmasındaki sır da aynıdır. Çünkü o anda kadın, Allah Teâlâ’nın husûsi huzûrundadır. Kadın namazda ve hacda yüzünün açık olması, kuş avladıkları tuzaktaki yem gibidir. O halde, Allah Teâlâ’nın muhafaza ettiği, koruduğu kimse, o huzuru yüce tutar ve namahrem [yabancı] kadının ve namaz kılan kadının yüzüne, huzurunda bulunduğu Rabbine karşı edebi gözeterek, hiç bir zaman bakmaz. Allah Teâlâ’nın şakî kıldıkları, bundan gafil olurlar. Bakarlar ve Allah Teâlâ’nın cezasına müstehak olurlar. Buradan giderek, âlimler, kadınlar ihram giyince, avam o, Alllah Teâlâ’nın huzurunda iken, Ondan izinsiz, ona bakıp cezaya çarpmasın diye, menâsiki hac esnasında yüzlerine örtü koymalarını emretmişlerdir.

Yine ondan duydum. Buyurdu: «Arif, âdetin hilâfına, şerîatin emrettiği, bir şeye bakınca, en önce hikmetine bakar ve Allah Teâlâ’dan hikmetini bilmeyi ister. Bizim bu bildirdiklerimiz, bu hususta, hikmetler cümlesindendir. Bunu iyi düşün, çünkü çok güzeldir.

Sh:237

Not: Bu sırrı hacıların çoğu bilmediğinden hac yolunda kadınların yüzlerine baktıklarından birçoğu cezaya çarpılmıştır. Namaz kılan ve ihramlı olan kadının yüzüne bakmaktan sakınmak gerekir.

**

Din büyükleri, kadında, Allah Teâlâ’nın, hazreti Âişe ve Hafsaya karşı, Resulü Muhammed aleyhisselâma yardımcı olarak, kendini, Cebrâili, sâlih mü’minleri ve melekleri tutan bir bâtın, ya’nî öze âid kemâl yüzü, hâli görmüşlerdir. Kadının o kemâlinden biri de, dünyânın en büyük hükümdarının, vika zamanında, ona secde hâline gelmesidir. Biri de Meleklerin haya yönünden en güçlüsü, kadınların nefeslerinden yaratılmış olanlardır. Yine kadının kudretindendir ki, şehveti erkeklerin şehvetinden yetmiş kat daha fazla olduğu halde, içinde bulunan vika, cima’ arzusunu erkekten daha çok gizler. Kadında bunun gibi, daha nice sırlar vardır.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Allah Teâlâ’nın, Tahrîm sûresi dördüncü: «Eğer, kıskançlık ederek, Peygamberin aleyhinde birbirinizle yardımlaşırsanız, bilmiş olunuz ki, Allah Onun yardımcısıdır, Cebrail de, Mü’minlerin sâlih olanı da… Bunların ardından tün melekler de ona yardımcıdır» âyetinde düşünen, bilir ki, Muhammed aleyhisselâm, ubûdiyyet, kulluk makamında, mutlak olarak, en yüksek, en kâmil ahlâkta idi. Bunun için, Allah Teâlâ, ona bu büyük yardımı yapmak istedi. Bundan daha fazlası anlatılamaz. Ebû Hanîfenin kavlinin vechi, kadının nakıs oluşu ve tabi’î olarak ona meylin bulunmasındandır. Bu da, küçüklere mahsûstur. Büyükler de, kadınlardaki noksanlığı görmek ve şehvetle onlara meyl etmekten bir cüz bulunması sebebi ile, bununla amel etmelidirler. Allah Teâlâ, bazı mukallidlerce bilinmiyen, inceliklere el atan, sırlan ortaya çıkaran, imamlara rahmet eylesin.

Sh: 276

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

THE GİVER/ Seçilmiş Kişi (2014)


Yönetmen: Phillip Noyce        

Senaryo:Michael Mitnick, Robert B. Weide, Lois Lowry          

Ülke: ABD

Tür:Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:15 Ağustos 2014

Dil:İngilizce

Müzik:Marco Beltrami

Çekim Yeri:Cape Town, South Africa

Oyuncular:  Jeff Bridges, Meryl Streep, Brenton Thwaites, Alexander Skarsgård, Katie Holmes

Özet

Amerikalı yazar Lois Lowry’nin romanından beyazperdeye uyarlanan film, ütopik bir dünya düzeninde geçiyor ve bu dünyada insanların zihinlerinde bulunan geçmişe dair anılar ve bilgiler tamamen siliniyor. Dolayısıyla artık insanların hafızalarında ne suç, ne yoksulluk ne de hastalıklar kalır. Bu geçmişi ayrıntılarıyla bilen tek kişi ise ‘The Giver’ isimli yaşlı bir adamdır. 18 yaşındaki Jonas, yaşlı adamın yanında çalışmaya başlayınca insanlığın hafızalarından silinen geçmişini öğrenmeye başlar. Zamanla bu sırların acımasızlığıyla yüzleşen Jonas’ın hayatı tam bir kaosa dönüşecektir…

Yorum:

Masonik Yeni Dünya düzeninde olabilecek ihtimallerin yorumlanması üzerine çekilmiş film. Herşeyin tek düzey olduğu renklerin kaldırıldığı yeni dünya düzeni.

Yaşlılar tarafından kurulan/korunan, dinsiz ve duygusuz bir hayat özleminin tenkidi veya olabilme aşamasının tepkiselliği ölçme için hazırlanmış bir hayat tarzının servis edilişi .

“Topluluklar Yıkımın Küllerinden İnşa Edildi.  Sınırlarımız Tarafından Korundu.  Geçmişe Ait Bütün Anılar Silindi.  Yıkımdan sonra yeni bir başlangıç yapmıştık.  Yeni bir toplum oluşturmuştuk. Gerçek bir eşitliğin olduğu bir toplum.  Kurallar ise bu eşitliğin temel taşlarını oluşturuyor.”

Filmde yani bu düzende“Ölüm”ün adı  “Salıverme- sınır dışı edilme”

 Rosemary ve bebek ilişkili konu ise ilk satanizm üzerine yapılmış “Rosemary’nin Bebeği” olan ilk  filmi hatırlatıyor. [1968 yapımı olması izlenmesini biraz zor kılsa da o yıllara göre başarılı denilebilecek kült bir film.]

Filmdeki terfi törenindeki baş yaşlının da Kadın olması “Dul Kadının Çocukları” imajını aksettirmesi yönünden gelecekteki olması istenen sistemin açıklarını/temellerini  gösteriyor.

 

 

SEÇKİ-8


HAYAL MERTEBESİ VE ETKİLERİ

İnsanların köpek sahibi olmasının niçin çocuk sevgisi yerine geçtiğini, görsel medya etkilerinin nerelere vardığı hakkında bilgi sahibi olmak için önemli bir bilgi.

Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurdu ki;

Hayal mertebesinin değerini ve otoritesinin gücünü ancak Allah Teâlâ, sonra o bilgiye ehil kıldığı peygamber ve veliler bilebilir. Bu iki sınıfın dışındakiler onun değerini bilemez. Hayal mertebesini bilmek, nübüvvet makamlarının birincisidir. Bu nedenle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem sabahladığında sahabesiyle oturur, onlara şöyle sorardı:

‘Aranızda rüya gören var mıdır?’ Böyle demesindeki maksat, Allah Teâlâ’nın âlemde ertesi gün veya gelecekte var edeceği şeyleri görme arzusudur. Allah rüyayı görene uykusunda ya açık bir vahiy (ilham) veya görenin aşina olduğu suretteki vahiyle onları bildirir; bununla birlikte rüyayı gören kişi o surede neyin kastedildiğini anlayamaz ve bu nedenle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın o suretle neyi irade ettiğini bildirmek üzere rüyayı tabir ederdi. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin âlimlerin nezdinde meçhul kalan bu mertebeye ilgi göstermesinin nedeni buydu. Allah Teâlâ kulları arasından derin akıl sahipleri ve ibrede düşünenlerin dikkatlerini şu ayete ne güzel çekmiştir:

‘O sizi rahimlerde dilediği şekilde tasvir edendir.’ (Al-i İmrân,6)

Rahimlerin bir türü de hayal olan (rahimlerdir). Söz konusu rahimlerde hayali şeyler manevi bir yüklemeyle tasvir edilir ve Allah Teâlâ o rahimlerde manaları dilediği suretlerde terkip eder. Bu bağlamda Allah Teâlâ hayalde İslam’ı ve Kuran’ı yağ, bal şeklinde; bağı ise dinde sebatkârlık şeklinde; dini, renkli gömlek veya güçlü bir kale veya kir veya bilinmeyen bir şey şeklinde gösterir. Rüyadaki bu suretler rüyayı görenin veya rüyanın adına görüldüğü kimsenin dinle ilişkisine göre gerçekleşir.

Dımeşk (Şam) kadısı Şemseddin Ahmed b. Mühezzibiiddin Halil el-Cüveynî’yi –Allah Teâlâ onu başarıya erdirsin ve melekleriyle desteklesin, verdiği hükümlerde masum kılsın- kadı olarak görevlendirildiğinde rüyamda görmüştüm. Birisi ona şöyle diyordu:

‘Allah sana temiz ve renkli bir elbise giydirdi. Onu kirletme ve rengini bozma!’ Uyandım ve rüyayı kendisine anlattım. Allah onu ilahi tavsiyeyi muhafaza edenlerden etsin.

Hayal suretlerin kendisinde tezahür ettiği rahimlerden birisidir. Hayali mertebe suretleri kabul ettiği için Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle demiştir:

‘İnsanlara şehvetlerden kadınlar sevdirildi.’ (Al-i İmran, 14)

Yani kadınlarda sevdirilmiştir. Öyleyse sevgi suretleri, Allah Teâlâ’nın dilediği kullarına süslü gösterdiği bir surettir ve kişi onu -başkası nedeniyle değil- kendisi nedeniyle sever. Çünkü Allah Teâlâ ona ancak belirttiği hususta şehvet sevgisini süslemiştir. Binaenaleyh Allah Teâlâ salt sevgiyi insana sevdirmiş, sonra da onu zikrettiği hususlarda şehvete bağlamış, ardından da dilediği kimseler için şehvette başka bir duruma bağlamıştır. Allah Teâlâ ayette şehveti zikretmiştir, çünkü şehvet, doğal bir surettir ve hayali doğa sınırlar, sonra da hayal onun üzerinde hüküm verir ve dilediğinde onu bedenlendirir. Bu yönüyle hayal aslı üzerinde hüküm veren bir ferdir, çünkü hayal, saygın ve kerim bir ferdir. Allah Teâlâ hayalden daha yüce menzili olan bir şey yaratmadığı gibi ondan daha genel hükme sahip bir şey de yaratmamıştır. Hayalin hükmü, bütün var olanlara ve aralarında imkânsızın vb. bulunduğu var olmayanlara yayılmıştır. Binaenaleyh var ettiği şeyler içinde ilahi kudretin en yüce varlığı hayalde bulunur. Hayal vasıtasıyla ilahi kudret ve iktidar ortaya çıktığı gibi Allah onun vasıtasıyla kendi üzerine rahmeti vb. yazmış ve herkese vacip kılmıştır. Hayal kıyamette ve inançlardaki tecellinin gerçekleştiği bir yerdir. Bu yönüyle hayal, Allah Teâlâ’nın en büyük şiarı ve delilidir.

Hayalin otoritesinin ve gücünün bir tezahürü, hâkimlerin hayal hakkında tespit ettiği bir husustur. Bununla birlikte onlar ne söylediklerini anlamamış veya hayale hakkını vermemişlerdir: Hayal doğanın bir parçası olsa bile Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği ilahi gücü nedeniyle doğa üzerinde büyük otoriteye sahiptir. (Onlar demişlerdir ki) ‘Çocuğunun asil bir evlat olmasını isteyen bir insan eşiyle cinsel ilişkiye girerken büyük âlimlerden birisini zihninde canlandırmalıdır.’ Bu işin etkisini göstermesini istiyorsa, o zaman gördüğü sureti (hayal âleminde) nakledildiği surette veya tasavvur sahibinin kendisini gördüğü surette görüp eşine de o suretin sahip olduğu güzelliği söylemelidir. Öyle bir kâmil insan tasavvur edildiğinde, onu bilgi ve ahlakının güzelliğini dikkate alarak tasavvur etmelidir. Bedensel sureti çirkin bile olsa, bilgi ve ahlakının güzelliğine göre güzel bir şekilde tasavvur eder. Bu esnada erkek söz konusu manaları bedenlendirir ve o sureti eşinin ve kendi gözünün önünde canlandırır, İkisi birlikte kendilerini o suretin güzelliğine teksif ederler. Birleşmeyle kadın hamile kalırsa, tahayyül ettiği suret çocuğuna etki eder ve doğan çocuk (tahayyül edilen kâmile ait) menzille doğar. Bunun böyle olması zorunludur. Çocuk böyle doğmazsa, bunun sebebi, meninin rahme düşmesi esnasında anne ve babadan birinin – kendileri farkından değilken- nefsinin maruz kalıp o sureti tahayyül etmekten uzaklaştıran bir durum olabilir. Sıradan insanlar bu durumu ‘kadının iştahı’ diye ifade ederler. Bazen cinsel birleşme esnasında karı kocadan birisi veya her ikisi de hayallerinde köpek, aslan veya herhangi bir hayvanın sureti canlandırabilirler. Böyle bir birleşmeden doğan çocuk, ebeveynin tahayyül ettiği hayvanın ahlakı üzere doğar. Birbirlerinden farklı sureti tahayyül ederlerse, çocukta annenin ve babanın tahayyül ettikleri suret ortaya çıkar. Öyle ki dış surete veya çirkinliğe bile etki eder. (Bunlar filozofların hayal gücü hakkındaki görüşleridir).

Filozoflar hayalin bu otoritesini bilmiş olsalar bile, ilahi ilimleri elde etmek üzere onu müstakil bir bilgi aracı saymazlar. Çünkü onlar bilgisizlikleri nedeniyle talep edilmeyen bir işin peşinden Onların peşinden koştukları ise maddelerden soyutlanmaktır. Hâlbuki böyle bir hal ne dünyada ne de ahirette mümkündür. Binaenaleyh maddelerden soyutlanmak düşünülür, fakat görülemez. Teorik düşünce sahiplerinin böyle bir düşünceden daha büyük bir hataları yoktur. Üstelik bu hatanın farkına varmadan başardıklarını zannederler, hâlbuki zarardadırlar! Ömürlerini elde edemeyecekleri bir işi elde etme uğrunda harcarlar. Bu nedenle akıl, velimin veya hayalin etkisinden ve hükmünden kurtulamaz. Hayal melekler ve ruhlar âleminde ‘imkân’ şeklinde tezahür eder. Dolayısıyla ruh veya Allah Teâlâ’yı bilen bir kimse, müşahede ettiği her şeyde ‘imkân’ hükmünden uzak kalamaz, çünkü Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeyin hakikati, kendisi itibarıyla ‘imkândır.’ Bir şey kendi hakikatinin dışına çıkmaz. Herhangi bir varlık kadim veya hâdis bir şeyi ancak kendi nefsiyle gördüğüne göre, sürekli olarak ‘imkân’ hükmü görene eşlik eder. Bunun farkına ancak gerçeği olduğu hal üzere bilenler varabilir. Böyle bir insan soyutlanmanın ancak vehimde mümkün olduğunu bilir, yoksa gerçekte ona güç yetiremez, çünkü böyle bir şey yoktur! Allah ehlinin seçkinlerinin dışında pek çok kimsenin ayakları burada kayar. Allah ehli ise bu meseleyi Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle öğrenmiştir.

‘Allah Teâlâ, hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

 Kaynak:

Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [Kitap]. [ÜÇ YÜZ SEKSEN BİRİNCİ BÖLÜM, Tevhit ve Cem' Menzilinin Bilinmesi]- hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

********
ALLAH TEÂLÂ’NIN MEKRİ (ALDATMASI) SIRRI

Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurdu ki;

Bilmelisin ki, Allah Teâlâ ehli mekr’i (tuzak) günah işlerken nimetlerin art arda gelmesi, edepsizlik yapmakla birlikte halin kalması, emir ve tanım olmaksızın kerametleri göstermek karşılığında kullanırlar.

Bilmelisin ki, bize göre kulun aldatılması, ameli gerektiren bir bilgiyle rızıklandığı halde bilgiyle amelden mahrumiyeti demektir. Bazen bilgiyle amel yapabilir, fakat bu kez, ihlastan yoksun kalır. Böyle bir durumu kendinden gördüğünde veya başkasında öğrendiğinde, böyle bir insanın ‘aldatılmış’ olduğunu bilmelisin.

Altı yüz sekiz yılında Bağdat’ta bir vakıa görmüştüm:

Göklerin kapılarını açmış, sağanak yağmura benzeyen ilahi mekrin (Hakkın aldatması) hâzinelerine girmiştim. Bir meleğin şöyle dediğini duydum:

‘Bu gece hangi tuzak ve mekr inmiştir?’

Korkuyla uyandım. Ondan kurtulacak bir çare aradım. Bu çareyi ancak meşru ölçüye göre bilgide bulabildim. Allah İçime iyilik dileyerek, mekrin ve aldatmanın sıkıntılarından kendisini kurtarırsa, elinden şeriat terazisini bırakmamalı ve sürekli halini gözlemelidir. İşte korunmuş ve sakınılmış kimsenin hali budur.

Günah işlerken nimetlerin peş peşe gelmesi, günümüzde genellikle Allah Teâlâ yoluna yönelenlerde vardır. Onların arasından aldatılmış pek çok kimse gördüm. Onların sayısını sadece Allah bilir ve bu yaygın bir duruma dönmüştür. Edepsizlik yaparken halin sürmesi ise himmet sahiplerinde görülür ve sayıları azdır. Onlardan bir grubu Mağrib’te ve bu şehirlerde görmüştüm. Onlar, kurallarının dışına çıkarak Hak karşısında saygısızlık yapmalarına rağmen, -Allah Teâlâ’nın bir tuzağı olarak- âlemde etkin olan halleri devam etmekteydi. Bu nedenle, hakikat üzere olmasalardı hallerinin değişeceğini zannederlerdi. Allah Teâlâ’nın gizli aldatmasından O’na sığınırız! Allah Teâla şöyle buyurur:

‘Bilmedikleri yönden onları aldatırız.’ (Araf, 182)

Başka bir ayette ise ‘Onlara mühlet veririm, benim aldatmam sağlamdır.’ (Araf, 183)

Başka bir ayette ise ‘Biz bir hile yaptık, onlar ise farkında değildir.’ (Neml, 50) ve ‘Onlar bir tuzak kuruyor, ben de tuzak kuruyorum’ (Tarık, 15-16) buyrulmuştur. Burada (tuzak kurmak anlamındaki) kâde, yekîdu yalanlık anlamı taşıyan fiillerden biridir. Bunun anlamı, Hak niteliğiyle zuhur ettiği için, hak olmaya yakın olmasıdır. Öyleyse bu kelime (kade-yekidu, tuzak kurdu), bir yönü geceye bir yönü gündüze dönük olan seher kelimesinden türetilmiş sihir gibidir. Böylelikle aldatılana, (sihirden) ‘gündüz’e bakan kısım görünür ve onun gerçek olduğunu zanneder. Bilgisizlikten Allah Teâlâ’ya sığınırız!

Bilmelisin ki, Allah Teâlâ tuzağını bilhassa aldanandan gizlenmiştir, yoksa başkalarından gizlenmemiştir. Bu nedenle ‘onların farkında olmadığı yönden’(Araf, 182) demiştir. Burada zamiri ‘onlara aldatacağız’ (Araf, 182) ayetine döndürmüş ve şöyle demiştir. ‘Onlar bir tuzak kurdu, biz de tuzak kurduk onlar farkında değildir.’ (Neml, 50) buyurdu. Burada ‘onlar’ zamiri, ‘tuzak kurdular’ fiilindeki zamirdir. Böylece Allah onlara olan tuzağı, farkında değiller ilçen, kendisiyle nitelendikleri tuzağın ta kendisi olmuştur. Sonra onları kendi tuzaklarına ilave bir durum aldatmıştır. Bazen Hakk’ın tuzağı ve aldatması, aldatılan bazı insanları bedbaht yapar ki, bu, genel hakkında böyledir. Bazen payın eksilmesine yol açabilir. Bu ise, ilahi bir hikmet nedeniyle, seçkinlerde ve seçkinlerin seçkinlerindeki ilahi tuzaktır. Buradaki hikmet, kimsenin Allah Teâlâ’nın aldatma ve tuzağından güvende olmamasıdır. Çünkü Allah Teâlâ’nın tuzağından güvende olmak bir ayette kınanmış ve şöyle buyrulmuştur: ‘Allah’ın tuzağından sadece hüsrana uğrayan bir topluluk güvende kalabilir. (Araf, 99) ‘Hüsrana uğrayanların ise ‘ticaretleri kendilerine kar vermez, doğruyu da bulamazlar.’ (Bakara, 16)

En gizli ve örtülü ilahi tuzak, tevil yapanlarda, özellikle de bütün müçtehitlerin isabet ettiğini kabul eden içtihat ehlinde bulunur. Onlara göre basiret üzere ve kesin bilgiye dayanarak Allah Teâlâ’ya davet etmeyen kimsenin tabileri olamaz. Çünkü müçtehit, hüküm koyandır, yoksa uyan değildir. Bizim görüşümüz ise farklıdır. Çünkü bize göre müçtehit, hüküm vermek üzere delil ararken ‘içtihat’ eder, yoksa kast edilenin kendisinin zıddı olabileceği bir teville hükmü haberden çıkartmak üzere içtihat etmez. Böyle bir şey mümkün ise, bu içtihat sahibi basiret sahibi değildir. Tevil ederek gerçeğe ulaşan müçtehit ise, (gerçeğe ulaşması) tesadüf yoluyla (olduğu için) -yoksa kasıtlı olarak değil- iki sevap kazanır. Çünkü müçtehit, (hükmü verirken) basirete sahip değildir. Hakikate ulaşamazsa, sadece doğruyu arama sevabı kazanır ve payı eksilir. İşte bu, tevil yapan bu bilgine dönük Hakk’ın gizli aldatmasıdır. Çünkü o, takva sahibi olduğunda, -kendisine Allah Teâlâ öğrettiğinde- basiret üzere Allah Teâlâ’ya davet edebilecek kimselerdendir.

Öyleyse genel hakkında ilahi aldatma, günahların ardından nimetlerin peş peşe gelmesi ve ibadetlerle birlikte ise kesilmesi ve dolayısıyla günahlar nedeniyle (dünyada) ceza görmemektir. Böyle bir insan Allah yolunun genel âlimlerinden biri ise, bu durumun insanın üzerinde yaratıldığı (ilahi) suretin gücünden kaynaklandığım görür, ilahi hükümde tesir ve kahır sahibi olmayı iddia eder. Böyle biri, genel hikmetin ilahi isimlere hakkını vermek olduğunu görür.

Söz gelişi el-Gaffar, el-Gafur ve kardeşlerinin günahlarda etkisinin olabileceğini görür. Günah işlemezse, dünya hayatında söz konusu isimlere hakkını vermemiş olacağını düşünür ve ‘Ey kendilerine haksızlık yapan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allah bütün günahları bağışlar.’ (Zümer, 53) ayetinde delil getirir. Nitekim o da böyle yapar. Bütün bu bakış açısı, günah esnasında aklına gelmez, günah işledikten sonra gelir. Günahtan önce düşünseydi, bu düşünce kendisini günahtan alıkoyardı. Çünkü bu bir müşahededir ve müşahede dince yasaklanan bir işe dalmaktan insanı engeller. Bir rivayette şöyle denilir:

‘Allah kaza ve kaderini uygulamak istediğinde, akıl sahiplerinden akıllarını çekip alır. Kaza ve kaderini uyguladıktan sonra ise, akıllarını iade eder.’ Artık bir kısmı ibret alır (ve tövbe eder), bir kısmı ibret almaz.

Nitekim Allah şöyle buyurur: ‘İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.(Zariyat, 56)

Bir kısmı Allah Teâlâ’ya ibadet ederken bir kısmı ortak koşar. Nedenin hükmünün bütün nedenlilere işlemesi zorunlu değildir. Dolayısıyla akılları kendilerinde bırakılmış olsaydı, işledikleri günahları işlemezlerdi. Günah işlemeye niyetlendiklerinde gördükleri şey ilahi isimler olsaydı, (onlardan) utanma duygusu, yükümlülük diyarında haram diye isimlendirilen bir işi işlemekten engellerdi. Öyleyse günahkâr ilahi kahra karşı direnen kimsedir. İlahi kahra direnen ise helak olur. Bu haldeki bir insana nimetler art arda gelirse, bunun nefsinin gücü, himmetinin etkisi ve Allah Teâlâ’nın kendisine yönelik inayetinden kaynaklandığını zanneder. Allah Teâlâ’nın kendisine eş-Şedidü’l-ikab (şiddetle cezalandıran) ismine etki edebileceği bir güç verdiğini zanneder ve el-Halim (gücü yettiği halde bağışlayan) isminden, -ihmal değil- mühlet vermekten habersiz kalır. Sahip olduğu ilahi ismin hükmünün gücü nedeniyle, söz gelişi sıradan günahkârlar gibi harama düşmek istemeyen kimse aldatılmış değildir. Sıradan insanların arasından günahkârlar, gaflet nedeniyle günah işler, günah işledikten sonra ise pişmanlık duyar. Öyleyse içerdikleri ilahi aldatma nedeniyle nimetlerin sürekli gelişine karşı sabırlı davranmak, belalar ve sıkıntılar karşısında sabırlı davranmaktan daha büyük bir iştir. Çünkü Allah kuluna şöyle der: ‘Hastalandım, beni ziyaret etmedin.’ Bunu açıklarken de şöyle der: ‘Falan kulum hastalanmıştı, sen ise onun ziyaretine gitmedin. Gitseydin, beni orada bulurdun.’ Nitekim çölde susuz kalan insan da, serabın su olmadığı ortaya çıktığında, (su zannettiği şeyin yanında) O’nu bulur. Böylelikle Hakk’a döner. Nimetler ise böyle değildir. Çünkü nimetler, Allah Teâlâ’nın kendisini razı olduğu işlere ulaştırdığı kimselerin dışındakiler için, Allah Teâlâ’dan perdeleyen en büyük perdelerdir.

Allah Teâlâ’nın seçkinleri (Havass) aldatmasına gelirsek bu aldatma kendisinden meydana gelen edepsizliğe rağmen halinin korunmasında gizlidir.

Bu, halden haz almak, onunla durmak, halin sahibinde meydana getirdiği naz, Allah Teâlâ’ya karşı şımarıklık ve halden ayrılmayı istememektir. Allah Teala’nın peygamberine ‘De ki Rabbim! Bilgimi artır’(Ta-Ha, 114) diye emredip de bunu bize duyurmasının yegane nedeni, biz de onu söyleyelim ve Allah Teâlâ’dan kendisini talep edelim diye, bir uyarıdır. Bu emir peygambere özgü olsaydı, onu bize duyurmaz veya kendisine özgü olduğunu belirtirdi. Nitekim hibe evliliğinde bunu belirtmiştir.

Halin nefiste bir hazzı ve tadı vardır. Bazı nefislere bu halin meydana getirdiği hazdan ayrılmak çetin gelir. Aksine sadece bu durumun artmasını ister ve hallerin vergi olduğunu bilmez.

(Havas-sül Havas) Seçkinlerin seçkinlerindeki aldatmaya gelirsek, herhangi bir emir veya sınırlama -ki sınır onların ölçüsüdür- olmaksızın, kerametleri ve olağanüstü işleri göstermede gizlidir.

Çünkü nebilerin mucizelerini göstermesi zorunlu iken velilerin de kerametlerini gizlemesi zorunludur. Bir veliye keramet gösterme ve âlemde etkili olma imkânı verildiğinde, aldatılan kimsenin derecesi başkasının derecesinden bir derece eksilir. Hak bu dereceyi onun adına diler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlarda kerametleri gösterme yolunu istemeyi yaratır.

Hâlbuki bunun payın eksilmesine yol açan ilahi bir tuzak olduğunu fark edemezler. Bunun üzerine gönüllerine onların elinde gerçekleşecek kerametlerin insanların Allah Teâlâ’ya itaat edeceğini, yok edici günah denizlerinde boğulanları kurtaracağını, onları alışkanlıklarından kurtaracağını belirten bir ilham doğar. Bu ilhama göre, keramet göstermek, kendisiyle Allah Teâlâ’ya davet edilebilecek en büyük işlerden biridir ve bu nedenle de nebilerin ve velilerin bir özelliği olmuştur. Sonra, içinden kendisini varislerden sayarak bu davranışın hallerin sonucu olduğunu düşünür. Bütün bu durumlar, gösterme güçleri olsa bile, Allah Teâlâ’nın velilere kerametleri gizlemeyi farz kıldığından kendisini perdelediği gibi kendiliğinden Allah Teâlâ’ya çağırmakla memur oldukları için peygamberlere mucizelerini göstermeyi emrettiğinden habersiz kılar. Veli ise böyle değildir. O, sadece peygamberin davetini aktarmakla veya onun diliyle Allah Teâlâ’ya davet eder. Yoksa Allah Teâlâ’nın herhangi bir peygamber adına meydana getirdiği bir dille insanları Allah Teâlâ’ya davet etmez.

Şeriat, kendisini bilen âlimler nezdinde, onaylayıcıdır. Öyleyse peygamber, Allah Teâlâ’nın bildirdiği meşru hükümlere göre Allah Teâlâ’ya davet ederken bir basirete sahiptir, Veli ise peygamberin hükmüne göre davranır. Bu konuda ona uyulmadığı gibi aynı zamanda (kendiliğinden) basirete de sahip değildir. Öyleyse keramet göstermenin bir yararı da yoktur. Peygamber ise, öyle değildir, çünkü peygamber, şeriat getirir ve daha önce başka peygamberlerin eliyle ortaya konulan bazı hükümlerin hükmünü kaldırır. Dolayısıyla onun Allah Teâlâ’dan haber verdiği (iddiasında) doğru sözlülüğüne delil teşkil edecek bir mucize ve alamet göstermesi kaçınılmazdır. Bu sayede peygamber, süresinin dolması nedeniyle, başka bir peygamberin diliyle ortaya konulan hükmü ortadan kaldırır. Keramet göstermeye kalktığında veli, kendi özelliğiyle birlikte, bir vacibi terk etmiş olur. Böyle davranmak ise, (kerameti gizleme emrini) yerine getirdiğinde ve ona göre davrandığında elde edeceği mertebeyi eksiltir. Öyleyse kula tevilden daha zararlı bir iş yoktur. Allah bizi işimiz hakkında basiret sahibi etsin ve bize makamımızın gerektirdiği durumu aşırmasın.

Allah Teâlâ’dan istediğim şey, katında en üstün veli adına gerçekleşen en üstün makamla bizi rızıklandırmasıdır. Çünkü risalet ve nübüvvet kapısı kapalıdır. Âlim kişinin imkânsızı istememesi gerekir.

İlahi bildirimden sonra ise, bu kapı kapanır ve ona dair bir istemek uygun değildir. Çünkü bu konuda bir şey isteyen kimse ‘soğuk demiri döver.’ Çünkü böyle bir talep, bu konuyu bilen bir müminden kesinlikle meydana gelmez. Yeli için velilik makamının ve (peygambere) uymanın gerektirdiği şekilde basiret üzere Allah Teâlâ’ya davet etmek yeterlidir. Nitekim peygamber de risalet ve teşri makamının gereği yönünden basiret üzere Allah Teâlâ’ya davet eder.

Allah Teâlâ bizi tuzağından korusun ve bizi eksik kimselerden etmesin. Allah bize dünya ve ahirette sürekli artış nasip etsin.

‘Allah Teâlâ, hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

Kaynak:

Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [Kitap]. [İKİ YÜZ OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM Mekr (Aldatma)]- hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

****************

BİLİNMEYEN SIRLARDAN

Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“Doğru yolu gösteren Hak Teâlâ’ya yönelmeyen ve onun çizdiği yolda yürümeyen bir insana vaizler etki edip, onun kalbinin hastalığına devâ bulamazlar.”

Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerine gelerek ondan şifâ dile­yen bir hastaya tövbe ve istiğfar etmesini emir buyurmuşlar. Bu­nun nedenini soranlara Şah-ı Nakşibend:

“Önce hasta kendi sıh­hatina talip olmalı ve ondan sonra Cenâb-ı Hak’tan iyileşmesi için niyazda bulunmalıdır ki biz de onun duâsının kabulü için Allah’a yalvaralım. Kendisinin istemiş olduğu şeyin meydana gelmesi için önce kendisi duâ etmelidir. Henüz hastanın isteme­diği bir durumun olması için duânın kabulü çok uzak bir ihti­mâldir,” demiştir.

Kaynakça
Hz. Ali Divanı.
(trc: Müstakimzade Süleyman Sadettin,
hzl: Şakir DİCLEHAN 1981). İstanbul, s.225

************
GERÇEKLER

“Gerçekçiliğin bir sınırı vardır; ama budalalığın asla!”

Napoleon Bonaparte

“İnsanoğlu gerçeklerden hoşlan­maz.”

T. S. Eliot

“Önemli konularda gerçekten cid­di olmak, genelde ciddi görünüm­lü olmaktan çok daha önemlidir.”

Robert M. Hutchins

“Çağımızın en önemli aksaklıkla­rından birisi de, tamahlarımızla gerçek gereksinimlerimizi birbirin­den ayırabilmekteki beceriksizliğimizdir.”

Don Robinson

“Acaba dünyamız budala görün­meyi yeğ tutan akıllılarla mı, yok­sa gerçek budalalarla mı dolu; bunu bir türlü çözememenin sıkın­tısı içindeyim.”

Morric Brickman

“‘Her şeyin sonu iyiye varır’ diyen Pollyanna görüşünden nefret ede­rim.”

F. P. Adams

“Günümüzün inancı nedir? Her şeyden önce uyumlu olmak, Ame­rika’yı sorgusuz sualsiz, eleştirisiz, olduğu gibi benimsemektir.”

Henry Steele Conunager

“Bir dönemin çözümleri, bir son­raki dönemin sorunlarıdır.”

R. H. Tawney

“İnsan hedefe varınca bir de bakar ki, hedefin yerinde yeller esiyor!”

Gertrude S tein

“Çeşitli seçeneklerin göz alıcı ha­lısı önümüze karış karış serilirken, ardımızdan arşın arşın toplanıyor.”

Ezra J. Mishan

“Bu Ülke, kurumlarıyla birlikte burada ‘oturup duranlar’ındır.”

Edgar A. Shoaff

“Mutsuzluk arkadaş arasaydı, SSCB ile ABD’nin aralarından su sızmazdı.”

James F. Magary

“Zararlı tutkular çabuk gelişirler.”

Lillian Hellman

“Bir insan bir kaplanı öldürürse spor, bir kaplan bir insanı öldü­rürse yırtıcılık olur.”

G.B. Shaw

“Banliyö yolcusu koşturup durur Arasında yuvasıyla işinin, Her sabah gözünü açmadan trene atlar

Akşama yeniden gözlerini yum­mak için!”

E. B. White

“İnsanların size karşı olmaları diye bir şey yoktur. Onlar ken­dilerinden yanadırlar, o kadar.”

Gene Fowler

“Ortalama bir doktora tezi, ke­miklerin bir mezardan öbürüne taşınmasıdır.”

J. Frank Dobie

“Sanatçının işlevi, bizim bakıp da görmeyen gözlerimize görüş ka­zandırmaktır.”

Garret Hardin

“Evren, kendilerini anlayacak ol­gunluğa erişmemizi sabırla bekle­yen binlerce sırla doludur.”

Eden Philpotts

“Tutkusuz kişilerde eylem hevesi de olmaz.”

Claude Adrien Helvetius

“Şehitler iyi örnek sayılmamalı­dırlar.”

David Russel

“İnsanı, kendinden daha az akıllı olduğu halde daha fazla sağduyu­lu biriyle karşılaşmaktan çok rahatsız eden şey yoktur.”

Don Herold

“Yersiz özentiler, zararlı sonuçlar doğurur.”

Thomas Fuller

“Hepimiz kendi çapımızda bir şey­ler yapabiliriz.”

Samuel Johnson

“Zararlı dediğimiz otlar, yararları henüz bilinemeyen bitkilerdir.”

Ralph Waldo Emerson

“Gelişmeleri durmuş ulusların ya­şanıları da durmuş demektir.”

Edmund Burke

“Bolluk değil, nitelik önemlidir.”

Seneka

“Dürüstlükten çok güvenceye, iş yapmaktan çok uydurmaya, yarat­maktan çok taklide önem veren pısırık bir kuşak yetiştiriyoruz.”

Thomas J. Watson

“Kendiniz yapabilirsiniz, ya da hazin satın alabilirsiniz. Ama yok edileni geri getiremezsiniz.”

Reis Manda Kaplan

“Çabaların değeri, onlar için har­canan emek ve özveriyle ölçülür.”

Julian Huxley

“Her çağda, dünyayı yepyeni bir bakış açısıyla değerlendiren bir dönüm noktası vardır.”

J. Boronowski

“Hepimiz biraz daha fazla ilgi ve biraz daha fazla çaba gösterirsek, dünyamız cennet olur.”

Rosalind Welcher

“Bırakın, düzen kendini düzeltsin.”

E. Cantuıi

“Yalnızca kalabalığın bile, çekiş­meleri, kavgaları arttırdığı yo­lunda elde kesin kanıtlar vardır.”

Harwey Wheeler

“Her zırvanın bir tevilcisi vardır.”

Oliver Goldsmith

“Araştırmacılık herkesin daha ön­ce gördüklerini görüp; bunlardan kimsenin düşünmediklerini bulup çıkarmaktır. “

Albert Szent-Gyorgyi

“Akıllıya tek söz yeter; ama o tek sözün boş söz olmaması şartıy­la…”

James Thurber

“Her an kulağı yerde bir şeyler dinleyen önderi, ilk bakışta gör­mek kolay değildir.”

James H. Boren

“Tilki kümesi iyi tanır diye kümes bekçisi yapılır mı?”

Harry S. Trunıan

“Eğer otomobilleri geliştirmekteki çaba ve becerimizi at türünü ge­liştirmekte kullansaydık, şimdi çok daha iyi durumda olurduk.”

Joe Gould

“O, gerçeği anlaşılır duruma getiri­yor.”

James Bone

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

PHİLOMENA / Umudun Peşinde (2013)


Yönetmen: Stephen Frears         

Senaryo: Steve Coogan, Jeff Pope, Martin Sixsmith  

Ülke: İngiltere, ABD ABD, Fransa Fransa

Tür:Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 09 Mayıs 2014 (Türkiye)

Süre: 98 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alexandre Desplat

Oyuncular Judi Dench, Steve Coogan,    Sophie Kennedy Clark, Mare Winningham, Barbara Jefford

Özet

Filmde evlilik dışı doğduğuna inanılan ve bu nedenle evlatlık verilen bir çocuğun annesi olan Philomena Lee’nin çabaları anlatılıyor. Kilisenin doktrinine uygun olarak, kadın oğlunun nerede olduğunu araştırmayacağına dair bir sözleşme imzalamıştır. Yıllar sonra İngiltere’de bir aile kurduktan sonra, Philomena uzun zamandır kayıp olan oğlunu birlikte bulmaya karar vereceği bir BBC muhabiriyle tanışır.

Yorumlar

Doğumumdan birkaç ay sonra annemle babam ayrılmış. Ne hikmetse üç dört aylık bebeği anneme vermemiş mahkeme. Babaannem büyüttü beni. Babam da zorunlu görev sebebiyle uzaktaydı. 15 yaşına kadar annemi hiç görmedim. Annemin yanımda olmadığını hissettiğim ilk andan itibaren bütün olanlardan annemi sorumlu tuttum. Bir anne yaşına değmeyen evladını nasıl bırakıp giderdi ki, nasıl boşanırdı. Ve nihayetinde Philomena’yı izlerken yeniden hatırladım onunla ilk karşılaşmamızı, suçlayışımı, yüzüme bakarken ki hıçkırışını, gözyaşları içinde bana sarılışını. Ne kadar zordu kim bilir onun için. Yıllarca izin verilmemişti oğlunu kucaklamasına. Okula gittiğim zamanlarda yolun köşesinde beklerdi bir kadın beni, oğlum ben annenim derdi. beni kaçıracak sanır, korkar kaçardım. Bir anne için bunu yaşamak zorunda kalmanın ona nasıl acı çektirdiğini çok sonra anladım.

Peki aslında ne oldu?

Suçlu kim?

bir suçlu varsa ortada bu durumdan sorumlu. Ne yapabilirim? İşte Philomena’da bu sorulara cevap arıyor ve Buldum dediği an, başladığı noktaya geri dönüyor.

Philomena gibi affedebilmek isterdim. Öylesine derin bir hoşgörüyü içimde taşıyabilmek. Kim bilir belki birgün o da olur.

Philomena’nın çektiği acıyı hissediyorum. Annemi daha iyi anlıyorum. . İzleyin bu filmi. ve annenizi çok ama çok sevin.

**

harika bir film, gerçek bir hikaye… aşırı duygusal olmasına rağmen film kendine has tatlı bir anlatımla sizi gözyaşlarına boğmuyor bir yandan da tanrının varlığı, din, dini kullanarak insanlara eziyet edenler, onları kullananlar, siyaset ve onun iki yüzlülüğü (bir partide üst düzey bir çalışan bir gay ama parti politikasında eşcinsellere yer yok) gibi her zaman karşımıza çıkan olgulara atıfta bulunuyor ayrıca empati ve onun yoksunluğu aynı anda anlatılıyor ben filmi çok çok beğendim herkese tavsiye ederim son birkaç yıldır gerçek hikayelerden alınma,esinlenilme harika filmler izledik umarım devam eder böyle…

**

Philomena, bu yıl Nebraska ile birlikte izlediğim en iyi biyografiydi. Karşılaştırılacak filmler değiller tabi ki. Birisi amaç arzusunu diğeri ise geçmişte kaybedilenler için bir arayışı odak noktasına alıyor.

Oscar’ı ben verseydim eğer ‘en iyi uyarlama senaryo’ dalında 12 Yıllık Esaret’i değil Philomena’yı tercih ederdim.

**

Philomena, 60’ların ortasında yaşlı bir bayandır. Gençliğinde anlık bir ilişki sonucu hamile kalmıştır. Bağlı olduğu kilise çocuğunu ondan ayırmış ve evlatlık vermiştir. 50 yıl sonra Philomena, gazeteci Martin Sixsmith ile birlikte çocuğunu bulmaya karar veriyor. Ateist ve olabildiğince realist olan Martin’in iyi bir hikaye umuduyla Philomena ile birlikte hareket ederken, istemese de onun durumuna acır ve onunla duygusal bir bağ kurar. Ayrıca film boyunca aralarında tanrının varlığına dair tartışmalar geçer.

Hiç kuşku yok ki bir nevi dedektiflik hikayesi kıvamında ilerleyen filmin en can alıcı noktası, Philomena’nın olanlara karşı kayıtsız(belkide fazlasıyla kayıtlı ama sakin) tutumu ve sadece hikaye için bunu yaptığını zanneden Martin’in öfkelendiği sahne.

Bu sahne öyle muhteşem bir diyalogla süslenmiş ki kalitesini saniyeler içerisinde izleyiciye gösteriyor. Seyirci olarak kendinizi duygusal yönden Martin’e yakın hissediyorsunuz ve Philomena’nın tavrı karşısında ne kadar aciz olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Tabi seçimler dünyasındayız. Aciz de olsan, yanlış da olsan bir şeyi seçiyorsun. Filmin bu seçiminizi size sorgulatacağından şüpheniz olmasın! Yılın en iyilerinden bu filmi kaçırmayın!

http://www.turkcealtyazi.org/mov/2431286/philomena.html

BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ Alper Turgut

Tehlikeli İlişkiler, Sensiz Olmaz ve Kraliçe gibi iyi filmleri dışında, vasat yapıtlara da imza atan, yani ayarı pek tutturamayan İngiliz yönetmen Stephen Frears, bu kez kariyerinin en sağlam işlerinden biriyle geri dönüyor. Dört dalda Oscar için yarışan, pek çok ödül kazanan ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok izlenen filmi olan “Umudun Peşinde” (Philomena), gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan, hüzünle tebessümü buluşturan, din odaklı bağnazlık, merhametsizlik ve vicdansızlık hakkında kafa yorduran bir yapım bu, bahtsız analar ve onlardan kopartılan çocuklarına dair.

Filmin başrollerini 80 yaşındaki büyük aktris Judi Dench ile bir dramı bile hafifletecek yetenekteki komik adam Steve Coogan sırtlıyor. Özellikle filme de adını veren Philomena rolündeki Judi Dench, resmen döktürüyor. Kibirli, öfkeli ama iyi niyetli bir entelektüeli ustalıkla canlandıran Steve Coogan, filmin aynı zamanda senaristlerinden biri, belirtelim. 50 yıl sonra ondan çalınan oğlunun peşine, işsiz kalmış bir gazeteciyle düşen bir annenin yaşadıkları, filmin ana ekseni, inanan ve inanmayan arasındaki çatışma ise, filmin tali meselesi… Ancak bu çatışma, tartışma sert ve keskin köşeli değil, esprilerle rahatlatılıyor, akıcı bir hale dönüştürülüyor. Hâlihazırda mevcut olan ağır bir dramı kanırtarak, aman ağlatayım, acilen mendil aratayım kolaycılığına kaçmıyor film, istismardan medet ummuyor. Devamında bu bir yol filmi ve bu yolculuk, aynı zamanda içsel de… Zaten ötesi; güzel bir müzik, naif bir işçilik ve insana dair güzellik…

Umudun Peşinde’yi seyrederken 2002 tarihli ve benzer içerikli  “Günahkar Rahibeler” (The Magdalene Sisters) filmini hatırladım, Katolik Kuzey İrlanda’nın, en karanlık yüzü, tekrar karşıma çıktı. Al şehvetin büyüsüne kapıldı, bak çok büyük bir günah işledi, şimdi tövbe etmeyi öğrenmeli diyerek, çamaşırhanelere, bakımevlerine tıkıştırılan, ‘kutsal’ kilisenin gözetimine, hayli muhafazakâr ve harbiden gaddar tiplerin insafına bırakılan genç kızlarının gerçek öyküsüdür bu, sayıları 30 bini aşan bu mağdurlar, asri zamanların mezhep köleleridir, ne yazık ki…

Hamile kaldığı için toplumca aşağılanan, ailesince dışlanan, ziyadesiyle yoksul ve gencecik anne adayları, yaşamadıkları cinselliği, yaşayan hemcinslerine nefret olarak kusan, kalbinin attığı yeri unutan rahibeler… Kötü ve zor şartlarda doğurmak zorunda kalanlar, bebeğini veya kendi canını kaybetmediyse, asıl zulüm başlamak üzeredir, kilise para kazansın diye, çocuklar, zenginlere evlatlık olarak verilir. Sonrası çaresizlik, haksızlık, insanlık adına utanç hissi, kadının tükenmişlik hali… İnsanın insana ettiğine, bitmeyen zulmüne, işkencesine, kinine, öfkesine, nefretine, Allah’ı karıştırmak istemesi, yaratan adına ceza kesmeye yeltenmesi, en büyük günah olsa gerek. İnanıyorsan, bağışlanacağın makam bellidir, inanmıyorsan, affedilmek gibi bir ihtiyaç da duymuyorsun demektir. Peki, sevişmeyi yasak, zevki yasak, kadını meta, kadını düşkün, kadını günahkâr gören, ahlak bekçisi erkekler ve erkekleşmiş kadınlar, bu var olmayan hakkı nerede buluyorlar?  Haftanın en iyi filmi, kesinlikle seyretmeli.

Filmden

Tanrı bize neden cinselliği arzulamamızı sonra da bu arzuya karşı koymamızı ister ki?

 Her şeye gücü yettiğinden canı sıkılıp bunu hafifletmek için mi böyle garip bir oyun uydurdu?

 Kafamı karıştırır hep. Oldukça zeki olduğumu sanırım, üstelik.

Belki de değilsin.

**

. Günah çıkarmak istiyorum. Yolun üstünde bir kiliseyi geçtik.

Neden günah çıkarmak istiyorsun?

 – Günahlarımı çıkartmak için tabii ki .

- Ne günahları?

 Asıl Katolik kilisesi günah çıkartmalı, senin değil. “İşlediğim günahlar için beni affet peder.” “Bir sürü genç kadını istememelerine rağmen hapsettim.” “Onları köle gibi çalıştırdım ve bebeklerini en yüksek fiyat verenlere sattım.”

- Umarım tanrı seni şu an dinlemiyordur .

- Böyle bir Tanrıya inanmıyorum .

**

- Bak, şimşek-mimşek yok .

- Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun. Hiçbir şeyi. Sadece mutlu ve huzurlu bir hayat için dine ihtiyacın yoktur. Mutlu ve huzurlusun, değil mi?

 Ben gazeteciyim Philomena. Bizler soru sorarız Bize doğru denildi diye ona inanmayız. İncil ne der peki?

 “Görmeden inananlara ne mutlu” .

- Yaşasın körü körüne inanç ve cehalet!

- Peki sen neye inanıyorsun?

 Herkesi eleştirmeye ve ukala olmaya mı?

 İstediğinde fotoğraf çekmeye mi?

 Geçen gün Türkiye’deki deprem hakkında hicivci bir gazetede komik bir başlık gördüm. “Tanrı yine teröristleri geçti.” Tanrı beni bırakıp, neden binlerce masum insanı aniden temizleme ihtiyacı duydu ki?

 Oradayken bunu sormalısın. Muhtemelen “Gizemli bir şekilde hareket ediyorum” diyecektir. Hayır, sanırım senin tam bir embesil olduğunu söyleyecektir.

**

- Merhaba, Sally .

- Elindekileri dök bakalım?

 – Bil bakalım ne oldu. Hem Reagan hem de Bush yönetiminin kodaman hukukçusuymuş.  Dalga geçiyorsun?

 Bu inanılmaz. Aynı zamanda, AIDS’ten ölen gizli bir eşcinselmiş.  Hafta sonu baskısı için mükemmel! Ve… onunla tanışmışım .

- Onu tanıyor musun?

 – Evet. O halde kişisel bir bakış açısı var. Evet, açılardan biri o. Ancak insanlar ona ne olduğunu öğrenmeli .

- Ortada büyük bir adaletsizlik var .

- Kötü rahibelerden ne haber?

 Onlara ne olmuş?

 Hala oradalar, bir yere gitmemişler. Sadece, biraz daha şeytanlar. Bu çok iyi, Martin. Seni birazdan arayacağım.

**

Buraya girmeniz yasak!

Öylece içeri giriverdi. Bu tamamen uygunsuz bir davranış.

Rahibe Hildegarde, sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.

Philomena Lee’nin arkadaşıyım. Oğluyla seni bir filmde gördüm.

Birbirlerini aradıklarını biliyordun. Neden onları ayrı tuttun?

 Derhal buradan ayrılıyorsun, yoksa güvenliği çağıracağım. Sorumu cevaplamadan buradan ayrılmam. Ne?

 Bu tavırların son derece iğrenç. Asıl iğrençlik ölen bir adama yalan söylemektir. Ölmeden önce annesiyle geçirebileceği çok değerli zamanı verebilirdiniz. Ama siz vermemeyi seçtiniz. Asıl iğrençlik budur.

Gidelim Rahibe Hildegarde, bunları dinlemek zorunda değilsiniz .

- Hıristiyanlığa pek uymadı, değil mi?

 – Dur biraz! Sana şunu söyleyeyim cinsel ilişkiye girmeme yeminimi tuttum, ömrüm boyunca tuttum. Nefsine hakim olmak ve bedensel isteklerden utanç bizi bunlar tanrıya yaklaştırır. Bu kızların kendilerinden ve şehvetlerine hakim olamamaktan başka kimseyi suçlamaya hakları yok.

Rahibe Hildegarde, lütfen. Seks yaptıklarını mı kastediyorsunuz?

 Olan olmuş. Bu konuda şu an ne yapmamızı bekliyorsun?

 Hiçbir şey. Yapılacak ya da söylenecek hiçbir şey yok. Oğlumu bulduğum için buraya geldim .

- Martin .

- Dur biraz. Ne yapabileceğini söyleyeyim. Özür dilemeye ne dersin?

 Af dile ve olanları örtbas etmeyi bırak. Çık ve doğumda ölen anne ve bebeklerin mezarlarındaki bütün çöpleri ve yabani otları temizle.

Istırapları günahlarının kefaretiydi. Onlardan birinin annesi 14 yaşındaydı!

Martin, bu kadarı yeterli!

Yargılayanım yüce tanrı olacak, senin gibiler değil. Gerçekten mi?

 Bence şu an burada olsaydı, şu lanet tekerlekli sandalyeni tekmeler.. .

-  kalkıp yürüyemezdin.

- Yeter artık! Özür dilerim. Böyle bir rezalet çıkarmamasını istemiştim.

Neden özür diliyorsun ki?

 Anthony ölürken ona senden söz etmediler bile. Olanlar benim başıma geldi, senin değil. Yaptıklarım benim isteklerimdi. Olanlar benim seçimimdi! Bir şey yapmayacak mısın o zaman?

 Hayır. Rahibe Hildegarde sizi affettiğimi bilmenizi isterim. Bu kadar basit mi?

 Bu kadar basit. Olanlar acı verici, benim için çok acı verici. Ama ben insanlardan nefret etmek istemiyorum. Senin gibi olmak istemiyorum. Şu haline bak. Ben kızgınım. Çok yorucu olmalı.

Rahibe Claire, beni oğlumun mezarına götürme lütfunda bulunur musun?

 Pekala ben sizi affedemeyeceğim.

**

Martin Sixsmith 2009 yılında “Philomena Lee’nin kayıp çocuğu” kitabını yayınladı. Binlerce evlatlık İrlandalı çocuk ve onların “utanmış” anneleri birbirlerini aramaya devam ediyor. Philomena Lee Güney İngiltere’de çocukları ve torunlarıyla yaşıyor. Roscrea’daki oğlunun mezarını ziyaret etmeye devam ediyor. Martin Sixsmith, şu an yazar ve radyo-televizyon yayımcısı olarak çalışıyor. Rus tarihiyle ilgili birkaç kitap yayınladı.

**************

İzledim / Philomena

“12 Yıllık Esaret”, Düzenbaz” ve “Sınırsızlar Kulübü”nden sonra, yine gerçek ve çarpıcı bir film ile karşı karşıyayız. Adını başrol karakterinden alan “Philomena” aralarında  “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu”nun da bulunduğu tam 4 dalda Oscar adayı.

“Philomena” öncelikle bir anne-oğul hikayesi. Sevgi, hasret, çaba gibi insanı acıtan pek çok duygunun yoğun olarak işlendiği bir film. Ama en baskın duygu -izleyene de yoğun olarak geçen- “çaresizlik”

İrlanda’nın küçük  bir kasabasında Philomena,  panayırda tanıştığı bir yabancıdan hamile kalır.

O zamanların tutucu İrlanda’sında evlilik dışı hamilelikler oldukça kötü karşılanmaktadır. Anne ve babasını küçükken kaybeden genç kadının çaresizce başvuracağı tek yer Roscrea kasabasındaki bir manastırdır.

Burada kendine ve çocuğuna bakılacağı duygusuyla yerleşen Philomena, bir süre sonra bu manastırda hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmadığını fark eder. Buraya sığınan genç kadınların bebeklerini, manastıra yüklü bağışta bulunan ailelere satan evlatlık veren bu adanmış insanlar, böylece günahkar annelere de gereken cezanın verildiğini düşünüyorlar.

Oğluna ait elinde sadece küçücük bir fotoğraf bulunan Philomena, bir politika muhabiri sayesinde arayışına başlar. Gazeteci Martin Sixsmith için, bu acı hikaye kariyerinin yeniden canlanması demektir.

İrlanda’dan Amerika’ya uzanan bu arayışta, Sixsmith giderek bu hikayeye duygusal açıdan bağlanmaya başlar ve artık bu çaresiz kadının oğlunu bulmak tek amacı haline gelir.

Aslında konu itibarıyla film, kilise (ve dolayısıyla din) kavramına ciddi bir eleştiri getiriyor. Din adı altında insanlara reva görülen eziyetler, acımasız rahibeler, insan hayatından daha kutsal kabul edilen sıkı kurallar, izlerken gerçekten canınızı acıtıyor.

Ama Philomena’nın kendisine bunca acıyı çektiren bu insanlara karşı hala kin ve nefret duymaması “Her inançlıyım diyen iyi bir insan mıdır?” sorusunun cevabı olarak da kabul edilebilir. Özellikle filmin son sahnelerini izlerken kendinizi benim gibi sinir küpü içinde bulabilirsiniz :-s

Bu filmdeki rolüyle İngiliz oyuncu Judi Dench “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar adayı. Kendisi Meryl Streep ve Helen Mirren gibi zamansız oyuculardan biri. Bu rolüyle Oscar alır mı bilinmez ama onu izlemek her daim keyifli.

Gazeteci rolünde “Lies and Alibis” filminden de hatırlayacağınız Steve Coogan soğuk tiplemesiyle, İngiliz espri anlayışının güzel örneklerini sergiliyor! Bu iki isim dışında diğer rollerde Barbara Jefford, Sophie Kennedy Clark, Peter Hermann ve Sean Hess yer alıyor.

 

Martin Sixsmith’in “Philomena Lee’nin Kayıp Çocuğu” (The Lost Child of Philomena Lee) kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni ise “Benim Küçük Çamaşırhanem” (My Beautiful Laundrette), “Sensiz Olmaz” (High Fidelity) ve “Kraliçe” (The Queen) gibi pek çok başarılı filmde imzası olan Stephen Frears.

Mücadele dolu, gerçek bir yaşam öyküsüne tanık olmak isterseniz şayet, “Philomena” tüm saflığı ve duygusallığıyla sizleri bekliyor olacak…

Erişim: http://mor-rimel.blogspot.com.tr/2014/02/izledim-philomena.html

 

 

 

YALAN’A BİR YÖNDEN İHTİYACIMIZ MI VAR?


Bir dünya düşünün ki, her şeyiyle doğrular üzerine kurulmuş.  Ve bu dünyada bugün ki gibi vasıflar taşıyan bir insan nesli yaşıyor. Herkes doğruyu ve hakikati konuşuyor. Zannediyoruz ki, tekmil doğruluk özellikleri ile çekilmez bir hayatı olabilirdi. Fakat birisi çıkar, bilerek/ bilmeyerek bir yerden başlayarak yalanı icad ederse ne olur, diye düşünelim. Tıpkı Âdem’in cennetten çıkışına sebep olan yalan gibi. Bu yalan cennetten çıkışa neden olmuş oluken, sonsuz hayatın bulunması için yeni bir pencereyi de araladığını da hepimiz biliriz. Buradan anlaşılan hüküm, tarihinde gösterdiği emarelere göre, salt doğruların olduğu hayat akışkanlığını kaybederken,  yalana karışmış doğru, zikzaklar çizsede canlılığını kaybetmemiş ve bugüne kadar gelmiştir.

Yalanın, kötülüğün temsilcisi olduğunu söyleriz. Ancak doğrulukta ise başımızı bela âzade tutamayız. O zaman bir yanlış nerededir?

Cevap olarak, yalanın, faal olduğu zamanı irdelemek gerekir. Bu ise yalanın söylenilmeye başladığı, doğrunun terk edildiği andan başka ne olabilir. Her şeyin doğru olduğu vakitte, yalan kutsalı değiştiriken (cennetten çıkış gibi) , her şeyin yalana dönüştüğü zamanda doğru kutsallaşmaktadır. (Günümüzde). Yani, yalan ve doğru bir yönden kutsallığı içinde barındırabilir.

Düşünün bir kişiyi, sarp diyarın başına çıkmış, intihar edecek, buna doğrularla mı yoksa yalanlar mı tepki vermek gerekir. Öyle ise, o vakit/olay için söylenilmesi gereken doğruyu/yalanı tercih nasıl edeceğiz. Ve bunun kararını kim verecektir. [Bu ayrı bir mevzudur.] Söylenen doğrunun/yalanın etkisinde kalan karşı tarafın, tepkisini ölçmek veya algılamak tercihi muammada kalabilir. Bu meyanda salt doğrunun dayanılmazlığı veya yalanın literatüre girmediği bir dünya sistemindeki düşüncenin birçok zorlukları barındırdığını hemen fark ederiz..

Sonuç olarak yalanın, karakter olarak kötülük/iyilik kazanması söyleyenin niyetinde gizli kalır. Bir adamın doğrusu fitneyi galeyana getiriyorsa, söylediği doğrunun, yalan ile karşılaştırılmaya alınması da, o kadar yanlış demektir.

Yalan ve doğru ancak birbirlerinin var olmasını sağlamaktan başka bir sebep/sonuç ilişkisi olmayan hususlardır.

Mükemmel bir Hükümet adamını sevindirmek isterseniz tenkit ediniz.
Basit bir Hükümet adamını memnun etmek isterseniz methediniz [Yalan söyleyiniz].
İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli

Konuyu Sâdi Şirazi’den bir hikâye ile noktalayalım.

Hikâye

Bir sultanın, masum bir esirin öldürülmesini emrettiğini işittim. Zavallı tutsak, canından ümidini kesince kendi diliyle sultana sövmeye, hakkında kötü, çirkin laflar etmeye başlamış. Çünkü “Canından ümidini kesen, içinde olanı söyler” demiş bilgeler.

Zor zamanda kaçmaya imkân kalmayınca, El, keskin kılıcın ucunu tutar.

Köpeğe saldıran mağlup kedi gibi, Umutsuzluğa düşünce insanın dili uzar.

Sultan bu tutsağın söylendiğini görünce “Bu ne söyleniyor böyle?” demiş. İyi huylu vezirlerinden biri çekinerek cevap vermiş;

“Ey sultanım! Öfkelerini tutanlar, insanları bağışlayanlardır” [Âl-i İmran Sûresi, 3/134]  âyetini okuyor sizin için.” Bunun üzerine sultan tutsağa acımış ve onu affetmiş. Birinci vezirin aksine başka bir vezir kendini tutamayıp araya girmiş;

“Bizim gibilere sultan huzurunda yalan söylemek yaraşmaz. Sultanım, o size sövüp saydı, hakkınızda pek çirkin sözler etti.” diyerek ilk veziri, sultana gammazlamış. İkinci vezirin sözlerine sultanın canı hayli sıkılmış. Önce ortaya konuşmuş;

“Onun yalanı, senin doğru sözünden daha hoş geldi bana.” Sonra ikinci vezirine bakmış; “Çünkü onun sözü iyiliğe, seninkisi ise kötülüğe açılan bir kapıdır.” Bilgeler; “İş bitiren yalan, fitne koparan doğrudan daha iyidir” demişler. Sultanın dinlediği ve sözüne uyduğu kişi, İyilikten başka bir şey söylerse yazıklar olsun! Ferîdûn  köşkünün duvarında meğer şöyle bir beyit yazılıymış: [Ferîdûn ya da Âferîdûn: Pîşdâdî Hanedanı sultanlarından olduğu sanılan bir destan kahramanı.

Kardeş! Dünya kimseye kalmaz.
Gönlünü Allah’a ver de kurtul
Dünya mülküne aldanma sakın.
Çünkü senin gibi nice kişiler beslemiş.
Fakat sonunda öldürmüştür onları.
Madem temiz olan ruh çıkıp gidecek
Ha taht üzerinde ölmüşsün, ha toprakta!
(Kaynak: Gülistan Birinci Hikâye)

 

İhramcızâde İsmail Hakkı

*********

THE INVENTİON OF LYİNG (2009)

Yönetmen: Ricky Gervais, Matthew Robinson

Senaryo: Ricky Gervais, Matthew Robinson

Ülke:  ABD

Tür: Komedi, Fantastik, Romantik

Vizyon Tarihi: 14 Eylül 2009 (Kanada)

Süre: 100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tim Atack

Nam-ı Diğer: This Side of the Truth

Oyuncular:    Ricky Gervais,    Jennifer Garner ,   Jonah Hill ,Louis C.K.,    Jeffrey Tambor

Özet

Politikacısından reklamcısına herkesin aklındakini doğru olarak söylediği bir gerçeklik düşünün. Ve o gerçeklikte ezik bir adam olan Mark, yalan söyleyebilmeyi keşfeder…

Filmden

İzleyeceğiniz hikaye, insan ırkının  yalan söyleme kabiliyetinin hiç gelişmediği bir dünyada geçiyor.  Burası, o dünyada sıradan bir şehir.  Gördüğünüz gibi, insanların işleri, arabaları, evleri ve aileleri var ama herkes salt gerçekleri söylüyor.  Yalan, yalakalık veya uydurma diye bir şey yok.  İnsanlar düşüncelerini olduğu gibi söylüyor ve bu bazen biraz sert olabiliyor.  Ama başka seçenekleri yok. Doğaları böyle.

**

Bugün daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir şey keşfettim.  Yaptığım şey, nesiller boyu tarih kitaplarında yazılacak.  Oysa, dakikalar öncesine kadar hem benim için  hem de tüm insanlık için akıl almaz bir şeydi.  Tarif etmesi güç. Ve o kadar kolaydı ki  Nasıl anlatsam?

Olmayan bir şey söyledim. Olmayan bir şey söyledim. Ben  Nasıl söylenir ki?

Bunun için bir kelime yok. Tabii ki yok. Bunu ben icat ettim. YALAN

**

Yorum: Kafa karıştırıcı ama izlenebilir bir film.

Bana bir arkadaşım tavsiye etmişti ve mutlaka izlemelisin demişti. Ben de izlemeyi az önce bitirdim. Çok akıllıca işlenmiş bir kurgusu var, film ilerledikçe her şey yavaş yavaş yerine oturuyor.

Hristiyanlığa, hatta tüm dinlere karşı yapılmış zekice bir karşı koyma diyebiliriz. Bu dünyada kendi içinde herkes özgür, siz de izlerseniz kendi fikirlerinize göre bu filmi değerlendirirsiniz ama basit bir film olmadığını söyleyebilirim.

Öyle eğlence için veya güzel vakit geçirmek için izlediğinizde sizi kafa karışıklıklarıyla ortada bırakabilir.

Diğer yandan filmde cinsellik, şiddet ve kan hiç yok.

Daha çok her şey psikolojik olarak işlenmiş diyebiliriz. Ben bir yere kadar kahraman için şeytanın tasviri yapılıyor demiştim ama sonradan olay yön değiştirdi. [http://www.turkcealtyazi.org/mov/1058017/the-invention-of-lying.html]

************

BENJAMIN DISRAELI

 

************

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

pamela meyer

[Yalan söyleyen doğrucuların gerçeğini öğrenmek için]

Bu odadaki kimseyi telaşlandırmak istemiyorum, ama dikkati çeken birşey var ki sağınızdaki kişi bir yalancı.
Solunuzdaki kişi de bir yalancı.
Şu an oturduğunuz koltuktaki kişi de bir yalancı.
Hepimiz yalancıyız.

Bugün yapacağım şey hepimizin neden yalancı olduğu konusunda araştırmaların ne dediğini, nasıl bir yalan gözcüsü olabileceğinizi ve neden bir adım daha atıp, yalan yakalamaktan gerçeği aramaya ve nihayetinde güven kurmaya geçmek isteyebileceğinizi göstereceğim.

Güvenden bahsetmişken, “Yalan Gözcülüğü”adlı kitabı yazdığımdan beri kimse benimle yüz yüze görüşmek istemiyor, hayır. “Önemli değil, sana e-posta atarız.” diyorlar. Starbucks’ta bir kahve görüşmesi bile yapamıyorum. Kocam da, “Canım, yalancılık mı? Belki de yemek yapmaya odaklanabilirdin. Fransız mutfağına ne dersin?”diyor.

Başlamadan önce, yapacağım şey size amacımı açıklamak olacak, amacım “Yakaladım Seni” oyununu öğretmek değil. Yalan gözcüleri her şeye kusur bulan, odanın arkasından “Yakaladım seni! Kaşın seğirdi. Burun deliklerin genişledi. “Lie To Me” dizisini izliyorum. Yalan söylediğini biliyorum.”diye bağıran o çocuklar gibi değiller. Hayır, yalan gözcüleri yalancılığı nasıl yakalayabileceklerine dair bilimsel bilgiye sahiptirler. Bunu doğruya ulaşmak için kullanıyorlar ve deneyimli politikacıların her gün yaptığı şeyleri yapıyorlar; zor insanlarla zor görüşmeler yapıyorlar, bazen çok zor zamanlarda. Ve bu yola temel bir önermeyi kabul ederek başlıyorlar, ve bu önerme de şu:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir.

Bir düşünün, bir yalanın yalnızca dile getirme ile herhangi bir gücü yoktur.

Gücü, bir başkasının yalana inanmaya razı olması ile ortaya çıkar.

arkadaş yalanı

Biliyorum, bu kulağa sert gibi gelebilir, ama bakın, eğer herhangi bir zamanda size yalan söylendiyse, bu yalan söylenmeye razı olduğunuz için olmuştur.

Yalan söylemek hakkındaki birinci gerçek:

Yalan söylemek işbirlikçi bir eylemdir. Her yalan zarar vermez. Bazen sosyal itibar adına yalancılığa isteyerek katılabiliriz, belki sır olarak saklanması gereken bir sırrı saklamak için. “Güzel şarkı,”deriz. “Tatlım, o elbise içinde hiç şişman görünmüyorsun.”Ya da favorilerden birisi olan şunu söyleriz, “O e-postayı az önce spam dosyasında buldum. Çok özür dilerim.”

Ama bazen yalancılığa istemeyerek katılıyoruz. Ve bunun da bizim için dramatik bedelleri var.

Geçen yıl A.B.D.’de sadece kurumsal dolandırıcılıkta 997 milyar dolar gördük.

Bu neredeyse bir trilyon dolar. Bu gelirlerin yüzde yedisi.

Yalancılık milyarlara mal olabilir.

Enron’u, Madoff’u, ipotek krizini düşünün.

Ya da çift taraflı ajanlar ve hainlerin durumunda,Robert Hanssen ya da Aldrich Ames gibi, yalanlar ülkemize ihanet edebilir, güvenliğimizi riske atabilir, demokrasiyi zayıflatabilir, bizi savunanların ölümlerine sebep olabilir.

Yalancılık aslında çok ciddi bir iştir.

Bu dolandırıcı, Henry Oberlander, o kadar etkili bir dolandırıcıydı ki İngiliz yetkililer Batı dünyasının tüm banka sistemini yerle bir edebileceğini söylüyor. Ve bu adamı Google dahil hiçbir yerde bulamazsınız. Bir kez röportaj verdi, ve şunları söyledi:

“Bakın, tek bir kuralım var.”

Ve bunun Henry’nin kuralı olduğunu söyledi,

“Bakın, herkes size birşey vermeye gönüllü. Aç oldukları her ne ise onun için size birşey vermeye hazırlar.”

Ve bu da düğüm noktası.

Eğer kandırılmak istemiyorsanız, bilmeniz gereken şey, neye aç olduğunuz.

Hepimiz itiraf etmekten nefret ediyoruz.

Herbirimiz daha iyi bir eş, daha akıllı, daha güçlü, daha uzun, daha zengin olmayı diliyoruz — liste devam ediyor.

Yalan söylemek bu boşluğu doldurmak, kim ya da nasıl olmak istediğimiz hakkındaki dileklerimizi ve fantazilerimiz ile gerçek halimizi bağlamak için bir teşebbüstür. Ve bu boşlukları doldurmak için hemen yalanlara başvuruyoruz.

Herhangi bir günde, araştırmalar gösteriyor ki 10 ila 200 sefer arasında yalana maruz kalıyoruz. Varsayalım ki onların birçoğu beyaz yalan.

Ama başka bir araştırma yabancıların birbirleriyle tanışmalarının ilk 10 dakikasında üç kez yalan söylediğini gösterdi.

Bu veriyi ilk duyduğumuzda, irkiliyoruz. Yalan söylemenin ne kadar yaygın olduğuna inanamıyoruz. Temelde hepimiz yalana karşıyız. Ama eğer daha yakından bakarsanız, olaylar dizisi aslında yoğunlaşıyor.

Yabancılara, iş arkadaşlarımıza söylediğimizden daha çok yalan söylüyoruz.

Dışa dönükler, içe dönüklerden daha çok yalan söylüyor.

Erkekler kendileri hakkında, başkaları hakkında söylediklerinden daha çok yalan söylüyorlar.

Kadınlar başka insanları korumak için daha fazla yalan söylüyor.

Eğer ortalama bir evli çiftseniz, eşinize her 10 konuşmanızın birinde yalan söyleyeceksiniz. Şimdi bunun kötü olduğunu düşünebilirsiniz.

Eğer evli değilseniz, bu sayı üçe düşüyor.

Yalan söylemek karmaşık bir eylem. Günlük ve iş hayatımızın dokusuna işlemiştir. Doğru hakkında derinden karışık duygulara sahibiz. Doğruyu gerekli olduğu zaman kullanıyoruz, bazen çok iyi nedenler için, bazen de yalnızca hayatımızdaki boşlukları anlamadığımız için. Yalan söylemeye dair ikinci gerçek bu. Yalan söylemeye karşıyız, ama gizliden gizliye, toplumumuzun asırlardır onayladığı şekillerde yalan söylemenin lehindeyiz. Yalan söylemek nefes almak kadar eski bir eylem. Kültürümüzün bir parçası, tarihimizin bir parçası. Dante’yi, Shakespeare’i, İncil’i, Dünya Haberleri’ni düşünün.

yüzdeki yalanlar

Yalan söylemek bizim için bir tür olarak evrimsel değere sahip. Araştırmacılar uzun zamandır türler ne kadar akıllı olursa, neocorteks ne kadar büyük olursa, yalancı olmanın o kadar daha olası olduğunu bilmekteler.

Koko’yu hatırlıyor olabilirsiniz. İşaret dili öğretilen gorilla Koko hatırlayan kimse var mı? Koko’ya işaret dili ile iletişim kurması öğretilmişti. Burada Koko kedisiyle beraber. Onun küçük, sevimli, tüylü evcil kediciği. Koko bir defasında evcil kedi yavrusunu bir lavabo’yu duvardan sökmekle suçlamıştı.

Sürünün lideri olmak doğamızda var.

Bu çok ama çok erken başlıyor.

Ne kadar mı erken?
Bebekler ağlama numarası yaparlar, kimin geldiğini görmek için susar ve beklerler ve sonra tekrar ağlamaya başlarlar.
Bir yaşındakiler saklanmayı öğrenirler.
İki yaşındakiler blöf yaparlar.
Beş yaşındakiler düpedüz yalan söylerler. Övme yoluyla oyuna getirirler.
Örtbasın efendileri dokuz yaşındakiler.
Üniversiteye girdiğinizde, her beş etkileşimin birinde annenize yalan söylüyorsunuz.

İş dünyasına girdiğimizde ve bir aile sahibi olduğumuzda, spam, sahte sanal arkadaşlar, taraflı medya usta kimlik hırsızları, birinci sınıf Saadet zincircileri, bir yalancılık salgını ile darmadağın olmuş bir dünyaya, kısaca, bir yazarın sözleriyle, doğru sonrası topluma giriyoruz. Uzun bir zamandır her şey çok karışık.

Ne yaparsınız?

Bataklıkta yolumuzu bulmak için atabileceğimiz adımlar var. Eğitimli yalan gözcüleri doğruya yüzde 90 ulaşıyorlar. Geri kalanımızsa, sadece yüzde 54’üne. Öğrenmesi neden bu kadar kolay?

İyi yalancılar var, bir de kötü yalancılar.

Gerçek esas yalancılar yoktur.

Hepimiz aynı hataları yaparız. Hepimiz aynı teknikleri kullanırız. Bu nedenle yapacağım şey size kandırmanın iki örneğini göstermek olacak. Ve sonra sıcak noktalara bakacağız ve onları kendimiz bulabilir miyiz diye bakacağız. Konuşma ile başlayacağız.

(Video) Bill Clintion:
Beni dinlemenizi istiyorum. Bunu bir daha söyleyeceğim. O kadın, Bayan Lewinsky ile cinsel ilişki yaşamadım. Kimseden yalan söylemesini istemedim, bir kere bile, hiçbir zaman. Ve bu iddialar yanlış. Ve Amerikan halkı için çalışmaya dönmem gerekiyor. Teşekkürler.

Pamela Meyer: Peki, yalan belirtileri nelerdir?

İlk olarak anlaşmasız inkar olarak bilinen şeyi duyduk. Araştırmalar gösteriyor ki inkarlarında aşırı kararlı olan insanlar konuşma dili yerine resmi dile başvururlar. Ayrıca mesafeli dili de duyduk: “o kadın.”

clinton yalanı

Biliyoruz ki yalancılar dili araçları olarak kullanarak bilinçsiz bir şekilde kendilerini özneden uzaklaştırırlar.

Şimdi eğer Bill Clinton şöyle deseydi: “gerçeği söylemek gerekirse…” ya da Richard Nixon’ın favorisi: “Tüm samimiyetimle…” sıfatlandırıcı dilin, adlandırıldığı şekliyle bunun gibi sıfatlandırıcı dilinöznenin itibarını daha da sarstığını bilen her yalan gözcüsü için kendini açığa vururdu. Eğer soruyu tümüyle tekrarlasaydı, ya da olayı, gereğinden fazla detayla açıklasaydı — ve hepimiz bunu yapmadığı için memnunuz — kendisini daha da sarsardı.

Freud haklıydı. Freud dedi ki, bakın, ortada konuşmadan çok daha fazlası var: “Hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sessizse, parmak uçlarıyla gevezelik eder.”Hepimiz ne kadar güçlü olursak olalım bunu yapıyoruz. Hepimiz parmak uçlarımızla gevezelik ederiz. Size parmak uçlarıyla gevezelik eden Dominique Strauss-Kahn ile Obama’yı göstereceğim.

obamanın eli

Bu bizi sonraki örneğimize getiriyor, vücut dili. Vücut dili ile, yapmanız gereken şey şu.Varsayımlarınızı gerçekten sadece kapıdan dışarı atmanız gerekiyor. Bilimin bilginizi biraz kıvama getirmesine izin verin. Çünkü yalancıların her zaman kıpır kıpır hareket ettiğini düşünürüz. Doğrusu, yalan söylerken üst bedenlerini dondurmaları ile bilinirler. Yalancıların gözünüze bakmayacağını düşünürüz. Doğrusu, gözünüze biraz fazla bakarlar, yalnızca o söylentiyi dengelemek için. Samimiyet ve gülümsemelerin dürüstlük ve içtenlik içerdiğini düşünürüz. Ama eğitimli bir yalan gözcüsü bir kilometre uzaktan sahte bir tebessümü fark edebilir. Buradaki sahte tebessümleri ayırt edebiliyor musunuz?

Yanaklarınızdaki kasları bilinçli olarak kasabilirsiniz. Ama gerçek gülümseme gözlerdedir, göz kenarındaki kırışıklıktadır. Bilinçli olarak kasılamazlar, özellikle Botox’u fazla kaçırdıysanız. Botox’u abartmayın; kimse dürüst olduğunuzu düşünmez.

Şimdi sıcak noktalara bakacağız. Bir sohbette ne olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Birisinin sözleri ile hareketleri arasındaki tutarsızlıkları görmek için sıcak noktaları bulmaya başlayabildiniz mi?

 Şimdi çok bariz olduğunu biliyorum, ama yalan söylediğinden şüphelendiğiniz biri ile bir konuşma yaparken, tavır en çok gözden kaçırılan ama yalan işaretlerini veren şeydir.

Dürüst bir insan işbirliği yapacaktır. Sizin tarafınızda olduklarını göstereceklerdir. Coşkulu olacaklardır. Sizin doğruya ulaşmanız için istekli ve yardımcı olacaklardır. Beyin fırtınası yapmaya, şüphelileri adlandırmaya, detaylar sunmaya hazır olacaklardır. Şöyle diyecekler:

“Hey, o sahte çekleri yapanlar belki de kadrodaki insanlardır.”Eğer yanlış yere suçlandıklarını sezerlerse, çileden çıkacaklardır, sadece zaman zaman değil, ama tüm görüşme süresince; tüm görüşme boyunca çileden çıkacaklardır. Ve eğer dürüst birisine, sahte çekleri yapanlara ne olmalı diye sorarsanız, dürüst bir insan çok daha büyük olasılıkla hafif cezalandırma yerine katı cezalandırmayı önerecektir.

Şimdi o aynı konuşmayı yalancı biri ile yaptığınızı söyleyelim. O insan içe dönük olabilir, aşağı bakabilir, sesini kısabilir, duraksayabilir, yerinde duramayabilir.

 

Yalancı bir insandan hikayesini anlatmasını isteyin, hikayeyi her türlü saçma yerde gereğinden fazla detayla anlatacaktır.

Ve sonra hikayelerini kronolojik dizide anlatacaklardır. Ve eğitimli bir sorgu yargıcı içeri girip şunu yapar, çok ince yollarla, birkaç saat boyunca o insana hikâyelerini tersten hikayesini tersten anlatmasını isteyeceklerdir ve sonra kıvranmasını izleyecek ve hangi soruların yalancılık belirtilerinin en yüksek sesini ortaya çıkardığını tespit edeceklerdir.

Bunu neden yapıyorlar? Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Kelimelerimizi prova ediyoruz, ama hareketlerimizi nadiran prova ediyoruz. “Evet” diyoruz, kafamızı “hayır” der gibi sallıyoruz. Çok inandırıcı hikayeler anlatıyoruz, hafifçe omuzlarımızı silkiyoruz. Korkunç suçlar işliyoruz ve paçayı kurtarmanın sevinci ile tebessüm ediyoruz. Şimdi o tebessüm, mesleki çevrede, “aldatıcı sevinç” olarak biliniyor.

İleriki dakikalarda birkaç videoda bunu göreceğiz, ama önce şu video ile başlayacağız — tanımayanlar için söyleyeyim, evlilik dışı bir çocuk sahibi olması haberi ile Amerika’yı şok eden başkan adayı John Edwards. Babalık testi almak hakkında konuşmasını izleyeceğiz. “Evet” derken, başını “hayır” der gibi salladığını, hafifçe omuzlarını silktiğini görebilecek misiniz bir bakın.

(Video) John Edwards: Babalık testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım. Olayların zamanlaması nedeniyle bu çocuğun benden olması imkânsız biliyorum. Yani imkansız olduğunu biliyorum. Test yaptırmaktan mutluluk duyarım, ve gerçekleşmesini isterim. Sunucu: Bunu yakın zamanda yapacak mısınız? Biri var mı –
JE: Ben sadece bir tarafım. Testin sadece bir tarafıyım. Ama testi yaptırmaktan memnuniyet duyarım.

PM: Peki, bu baş sallamaları, dikkat etmeniz gerektiğini bildiğiniz zaman, fark etmesi çok daha kolay. Bazı zamanlar biri bir yüz ifadesi yaparken, bir diğerini saklar, ve bu ifade bir an için açığa çıkar. Katillerin hüzün sergiledikleri bilinir.Yeni iş ortağınız elinizi sıkabilir, sizinle kutlama yapabilir, yemeğe çıkabilir ve sonra bir kızgınlık ifadesi sergileyebilir. Burada bir gecede yüz ifadesi uzmanı olmayacağız, ama size öğretebileceğim çok tehlikeli bir tane var ve öğrenmesi kolay, ve bu da aşağılama ifadesidir. Şimdi kızgınlık ile eşit bir oyun alanında iki insan vardır. Bu yine de oldukça sağlıklı bir ilişkidir. Ama kızgınlık aşağılamaya döndüğünde, reddedilmişsinizdir. Bu ahlaki üstünlükle ilişkilidir. Ve bu nedenden dolayı, toparlanması çok ama çok zordur. İşte buna benziyor. Bir dudak köşesinin yukarı ve içeri çekilmesi ile belirtilir. Var olan tek asimetrik ifadedir. Ve aşağılama huzurunda, yalancılık takip ediyor olsun ya da olmasın — ve her zaman takip etmez — diğer tarafa bakın, diğer yöne gidin, anlaşmayı tekrar gözden geçirin, ve “Hayır teşekkürler. Sadece bir içki için daha gelmeyeceğim. Teşekkürler,” deyin.

Bilim çok ama çok daha fazla göstergeyi su yüzüne çıkardı.

Mesela, yalancıların göz kırpma oranlarını değiştireceklerini, ayaklarını bir çıkışa doğru çevireceklerini biliyoruz. Engelleyici nesneler alacaklar ve onları, kendileri ile onları sorgulayan insan arasına koyacaklardır. Ses tonlarını değiştirecekler, sıkça daha kısık sesle konuşacaklardır.

Şimdi konu şu. Bu davranışlar sadece birer davranış. Yalancılığın ispatı değiller. Onlar kırmızı bayraklar. Biz insanız. Gün boyunca her yerde aldatıcı tavırlarda bulunuyoruz. Kendi başlarına bir anlam ifade etmiyorlar. Ama bir dizisini gördüğünüzde, sinyaliniz bu olur. Bakın, dinleyin, araştırın, zor sorular sorun, bilmenin o rahat modundan çıkın, merak moduna girin, daha fazla soru sorun, biraz saygın olun, konuştuğunuz kişi ile dostça bir ilişki kurun. “Law & Order”ve o diğer TV dizilerdeki insanlar gibi olmaya çalışmayın, hani faillerini teslim olana kadar vuranlar gibi. Aşırı agresif olmayın, işe yaramıyor.

Şimdi yalan söyleyen biri ile nasıl konuşmak ve bir yalanı nasıl gözlemlemek hakkında biraz konuştuk. Ve söz verdiğim gibi, şimdi doğrunun neye benzediğine bakacağız. Ama size iki video göstereceğim, iki anne — biri yalan, diğeri doğruyu söylüyor. Bunlar Kaliforniya’da araştırmacı David Matsumoto tarafından ortaya çıkartıldı. Ve bence bunlar doğrunun neye benzediğine dair mükemmel birer örnek.

Bu anne, Diane Downs, çocuklarını yakın mesafeden vurdu, onları kanlar içinde arabayla hastaneye götürdü, ince saçlı bir yabancının yaptığını iddia etti. Ve bu videoyu izlediğinizde göreceksiniz ki, acı çeken bir anne gibi bile davranamıyor. Burada görmek istediğiniz şey anlattığı korkunç olaylar ve onun çok ama çok soğukkanlı tavrı arasındaki inanılmaz bir tutarsızlık. Ve eğer yakından bakarsanız, video boyunca aldatıcı tebessümü göreceksiniz.

(Video) Diane Downs: Akşam gözlerimi kapattığımda, ben arabayı sürerken, Christie’nin bana elini uzattığını ve ağzından durmadan kan aktığını görebiliyorum. Ve belki bu zamanla kaybolacak — ama ben öyle düşünmüyorum. Beni en çok üzen bu.

PM: Şimdi size hakikaten acı çeken bir anne olan Erin Runnion’un kızına işkence eden ve öldüren kişi ile mahkemede yüz yüze geldiği videoyu göstereceğim. Burada hiç sahte duygu görmeyeceksiniz, sadece ızdırap içinde bir annenin gerçek ifadesi.

(Video) Erin Runnion: Bu sözleri bebeği aldığın gecenin üçüncü yıldönümünde yazdım, ve ona zarar verdin, ve onu yıktın, kalbi durana kadar onu korkuttun. Sana karşı mücadele etti, biliyorum. Ama o şahane kahverengi gözleri ile sana baktığını biliyorum, ve sen yine de onu öldürmek istedin. Ve ben bunu anlamıyorum. ve asla anlamayacağım.

PM: Tamam, bu duyguların doğrulundan şüphe duyamayız.

Şimdi doğrunun neye benzediği çerçevesindeki teknoloji, bilim gelişmeye devam ediyor. Mesela artık özel amaçlı göz takipçiler ve kızıl ötesi beyin taramaları, kandırmaya çalıştığımızda bedenlerimizin yolladığı sinyalleri deşifre edebilen MRI’ların var olduğunu biliyoruz. Ve bu teknolojiler hepimize yalan için birer ilaç olarak pazarlanacaklar, ve birgün inanılmaz derecede faydalı olacaklar. Ama aynı zamanda kendinize şunu sormalısınız: Bir görüşmede sizin tarafınızda kimin olmasını istersiniz, doğruya ulaşmak için eğitilmiş biri mi yoksa kapıdan 400 pound değerinde bir elektroansefalo itecek biri mi?

Yalan gözcüleri insan araçlarına güvenirler. Biliyorlar ki, eskilerin dediği gibi,

“Karakter karanlıkta ortaya çıkar.”
Ve ilginç olan şey ise günümüzde çok az karanlık var.

Dünyamız günün her saatinde aydınlık.

 Yaşamlarını halka açık yaşama seçimi yapmış yepyeni bir nesil insanların seslerini yayınlayan bloglar ve sosyal ağlarla apaçık ortada. Çok daha gürültülü bir dünya. Bu nedenle sahip olduğumuz bir zorluk, aşırı paylaşımın dürüstlük olmadığını hatırlamak. Delice tweetlemek ve mesajlaşmak insan terbiyesinin — karakter bütünlüğünün — inceliklerinin hala önemli olduğu her zaman önemli olacağı gerçeğinden uzaklaştırabilir. Yani bu daha da gürültülü dünyada, ahlak kodumuz hakkında biraz daha açık olmamız, bizim için mantıklı gelebilir.

Yalancılığı fark etmenin bilimi ile görme, dinleme sanatını birleştirdiğinizde, bir yalana işbirliği yapmaktan kendinizi kurtarırsınız. Biraz daha açık olma yolunda adım adım ilerlersiniz, çünkü çevrenizdeki herkese şunu işaret edersiniz:

“Hey, benim dünyam, bizim dünyamız, dürüst bir dünya olacak. Benim dünyam, doğrunun güç kazandığı ve sahteliğin farkedildiği ve dışlandığı bir dünya olacak.”

Ve bunu yaptığınızda, bastığınız zemin biraz da olsa hareket etmeye başlayacak.

Ve doğrusu da bu.

Erişim Kaynak:
http://www.ted.com/talks/lang/tr/pamela_meyer_how_to_spot_a_liar.html

****************

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

DİNDÂRIN CİNSELLİK KONUSUNDAKİ YALANLA İLİŞKİSİ

“GERÇEK VE YALAN”IN EŞİĞİNDE

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

FİZYONOMİ İLM-İ SİMA (indir-PDF)

İLM-İ SİMA YÜZ OKUMA SANATI (indir-PDF)

 

THE SACRAMENT (2013) Ayin


Yönetmen: Ti West

Senaryo: Ti West   

Ülke: ABD

Tür: Korku, Gerilim

Vizyon Tarihi: 11 Temmuz 2014 (Türkiye)

Süre: 95 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tyler Bates 

Çekim Yeri: Savannah, Georgia, USA

Film-Özet

    İki muhabir arkadaş (Sam ve Jake) belgesel yapımcılığıyla uğraşmaktadır. Genellikle enteresan hikâyeler bularak TV için mini diziler hazırlayan kahramanlarımız bir nevi reality tv formatında çalışmaktadır. Günün birinde ekip arkadaşlarından Patrick’in yıllar sonra kız kardeşinden bir mektup aracılığıyla haber alması ve mektupta Caroline’in onu daveti etmesini fırsata dönüştürmek isteyen Sam, yapacakları yolculuğu belgeselleştirmeyi düşünür.

Zira Caroline uyuşturucu tedavisi gördükten sonra Mississippi yakınlarında mütevazi bir yaşam süren gizemli bir cemaate katılmıştır. Cemaatle ilgili daha fazla bilgi edinmek ve olan biteni kayıt altına almak isteyen kahramanlarımız eğlenceli olacağını düşündükleri bir serüvene sürüklenirler. Davet edildikleri yerle ilgili sadece uçaktan nerede ineceklerini öğrenen Sam ve arkadaşları, seyahatin geri kalan kısmında helikopterle yönlendirilirler. Sonrasında kısa süreli bir kamyonet yolculuğuyla en nihayetinde Caroline’in üyesi olduğu cemaatin topraklarına ulaşan belgesel ekibimiz, etraftaki silahlı güvenlikler sebebiyle epey huzursuz olurlar. Çok geçmeden Caroline’in karşılamaya gelmesiyle “Eden Parish” den içeri girmeyi başaran gençler, burada çoğunluğu yaşlılardan ve geçmişte suça bulaşmış gençlerden oluşan yaklaşık iki yüz kişilik bir kabileyle karşılaşır. Caroline rehberliğinde minik kasabayı gezen Sam ve arkadaşları, Caroline’in bahsettiği gibi insanların huzurlu bir şekilde gönüllerince yaşadıklarını gözlemlerler. Günlük yaşamlarından teknolojiyi tamamen çıkaran ve sadece temel gereksinimlerini karşılayabilecekleri kadarıyla geçinen bu insanların nasıl bu kadar mutlu olabildiklerini merak ettiklerinde ise artık pederle tanışmanın vakti gelmiştir. Peder burayı yoktan var ederek dış dünyada her türlü acıyı yaşamış; dışlanmış, hor görülmüş insanları toplayarak huzurlu bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağlamıştır. Caroline’in hatrı sayesinde pederle röportaj yapma iznini kapan Sam ise onunla tanıştıktan sonra kişiliğine ve ikna yeteneğine hayran olmaya başlar. Öte yandan güneş batıp hava karardıkça Eden Parish’de hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar…

KURTARICI BEKLENTİSİ
Mesiyanik teşebbüs; Mesih, Mehdi veya başka bir isimle ifadesini bulan bir kurtarıcı fikriyle hareket eden ve insanları mevcut kötü durumdan kurtaracak bir Mehdi inancına sahip olan mesihçi veya mehdici girişim demektir. Mesiyanik girişimin temel inancı mesiyanizmdir. Mesiyanizm, mesihçilik veya mehdicilik anlamındadır. Mehdicilik, ilahî bir kurtarıcının bir Mehdi’nin, bir Mesih’in insanları kurtaracağı inancıdır. Birçok dinin sosyolojisinde ve teolojisinde bu inancın varlığı bilinmektedir.
Bir mesiyanik hareketin mensupları, içinde bulundukları şartlarda bir kurtarıcıya ihtiyaç olduğuna, o kurtarıcının yolundan gidilmesi gerektiğine, kurtarıcının herhangi bir zamanda geleceğine, hatta belki kendi liderlerinin kurtarıcı olabileceğine/olduğuna ve o kurtarıcıya tâbi olanların kurtuluşa erebileceklerine inanırlar. Mehdi inancıyla yola çıkan insanların meydana getirdiği bir dinsel hareket, hoşnut olmadığı mevcut durumdan kurtulmak için çeşitli yol ve yöntemler izler, stratejiler geliştirir. Mevcut durumu değiştirmek ve kendi istedikleri bir durumu meydana getirmek için geliştirdikleri stratejileri izlerler. Kimi Mehdici hareketler, değişim stratejilerini sertlik üzerine kurarken, kimileri yumuşaklık üzerine kurarlar. Fakat son tahlilde Mehdici hareketler, insanlığı kurtarma hedeflerine erişmek için var güçleriyle çalışır ve mücadele ederler.

FİLMDEN

Merhaba. Tanıştığımıza memnun oldum.

Evet.

Peki, tamam.

Evet, umarım şimdiye kadar geçirdiğiniz zamandan hoşnut kalmışsınızdır. Modern hayatın konforundan vazgeçip, insanlığımızı geliştirmeye çalışıyoruz. Doğru değil mi?

Bizim için de çok hayret vericiydi. Konuştuğumuz her kişi, bize, istedikleri her şeyin, böyle bir hayatın içinde olduğunu ve bütün bunları da size borçlu olduklarını söylediler. Yo, Ben bu iltifatları hak etmiyorum. Biz bunu, hep birlikte başardık. Bu yeri sıfırdan inşa ettik. Bu bizim cemaatimiz ve ziyaretçilerimiz olarak sizler de, burada pay sahibisiniz. Biz, böyle inanıyoruz.

Bu konu hakkında biraz daha konuşmak isterim ama, ondan önce, şu ana soruları aradan çıkarsak, iyi olur diye düşünüyorum. Caroline, az evvel biraz rahatsız olduğunuzdan bahsetmişti, bu nedenle, sizi fazla sıkmak istemiyorum.

Oh, evet. Ama, şimdi iyiyim. Güzel.

Peki, ilk soru. Gerçek adınızı öğrenebilir miyim? Burada herkes size “Peder” diye hitap ediyor ve ben bunun nasıI başladığını merak ediyorum. Bu, takma bir isim. Ne zaman başladı bilmiyorum ama, epey bir zaman oldu. Bazı insanlar, kendilerine yardım eli uzatanları bir baba figürü olarak görürler. Evet, geldiği yerin burası olduğu aşikâr. Gerçek adıma gelince, Charles Anderson Reed.

Bu harika bir isim. Nerelisiniz ve tüm bunlar nerede ve nasıI başladı?

Bizi biraz gezdirin. Ben her yerdenim, dostum. Her büyük şehri ve her küçük köyü ziyaret ettim. Ve neler gördüm, biliyor musunuz? Sefalet, şiddet, açgözlülük ve ırkçıIık. Kanserli bir toplumun temel taşları. Ben de bir değişiklik yapmaya karar verdim. Bütün bu insanları görüyor musunuz? Hepsi buraya koşup geldiler, çünkü hiç bir şeyleri yoktu. Doğuştan sefildiler. Onlara hiç bir fırsat verilmemişti. Biliyorum, çünkü ben de öyleydim. Toplum, yıllar önce bu insanlara sırt çevirmişti, ama, ben asla çevirmiyeceğim. Ben fakir biri olarak büyüdüm. Bunun acısını bilirim. Ümidini kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Bu dediklerimin hiç biri, burada yok. Madem ki buraya geldiniz, öyleyse ben de size yaşayacak bir yer vereceğim. Size iş vereceğim, yiyecek vereceğim ve sıcak bir yatak vereceğim. Neye ihtiyacınız varsa. Doğru! Ve hayatımızı yaşayacağız, dostum. Gerçek yaşam.

Burada müthiş bir beraberlik duygusu var, ama, gerçekten de böyle münzevî bir hayata gerek var mı?

Öyle olmamasını ummuştum ama, görüyorum ki şimdilik gerekli görünüyor. Bakın, biz bu cemaatimizi yıllar öncesi kurduk. Her yeri dolaştık ve gittiğimiz her yere güzel sözler vaz ettik. Durduğumuz her yerde Tanrı’nın bir, ya da iki çocuğu bize katıIdı. İşin en zor kısmı ise neydi, biliyor musunuz? İnsanları bir arada tutmak büyük çaba gerektirir. America artık köşelerinden çatırdıyor yönetim biçiminden tutun da, kaybettiği değerlere kadar. Hükümetiniz sallanıyor, dostum. Şimdi, siz bana komünist, ya da sosyalist, ya da her ne ise, demeden önce bu insanlara yardım elini uzatan kişiye nasıI hitap edeceğinize siz karar verin, ama, size şunu hatırlatmama izin verin. Bizim burada başardığımız şeyi yapmaya kalkışan bütün büyük liderler ya alaşağı edildiler, ya da öldürüldüler. Bu doğru. Malcolm X. Martin Luther King. Aman, Tanrım. J.F.Kennedy. Robert Kennedy. İnandığım şey uğruna ölmeye ben de razıyım, ama, kavgadan uzak durup, birlikte olduğun insanlarla yeni bir şey yaratman bence çok daha doğru. Şiddetin olmadığı bir yer. “Romalılara, on ikinci bölüm, ikinci ayet”  “Bu âlemin kalıplarına kendinizi uydurmaktan vazgeçin, ama, aklınızı yeniliyerek kendinizi geliştirin. “ Böylelikle, Tanrı’nın bütün inayeti üzerinizde olur. Tanrı’nın, iyi, güzel ve mükemmel inayeti. İşte bizim de burada yaptığımız bundan ibaret. Yaşama sebebimizi barış içersinde sürdürüyoruz. Bunu mutlaka takdir etmeniz gerekir. Gerçekten de. Barış demişken, buraya geldiğimizde, kapıda bizi bir kaç silahlı adam karşıladı.

Madem ki burası son derece barışsever bir topluluk, ki öyle görünüyor, bu silahlar niye?

Haricî dünya hakkında birtakım paranoyalarınız mı var? Bugün, bir kadın bize “haricîler” diye hitap etti. Oh. Gördünüz mü, işte medyayı bu yüzden hiç sevmiyorum. Konuşmaya başlayalı henüz daha beş dakika oldu, siz hemen, “olumsuz bir şey bulabilir miyim” i araştırmaya başladınız. Seni suçlamıyorum, Sam. Bu senin hatan değil. Öyle yaptığının farkında bile değilsin. Çünkü, bu şekilde şartlanmışsınız. Şiddet dolu, hasta bir toplumun içinden çıkıp, geliyorsunuz, ondan sonra da, cemaatimizin görülecek bunca güzelliği varken, tüm dikkatinizi, sınırlarımızı korumak için kullandığımız silahlara çevirmenin, normal olduğunu zannediyorsunuz.

Öyle demiyordum…

 Burada yaptıklarımız çok radikal şeyler, Sam, bu konuda hiç şüphe yok. Üstelik bir o kadar da karmaşık, o nedenle, açıklamama müsaade et. Yanlış anlamanıza müsamaha edebilirim. Hepimiz ederiz. Çünkü, bir zamanlar, bizler de tıpkı sizin gibi düşünürdük. Sana şöyle söyleyeyim, uzun zamandır beni ve bu cemaati gözlemleyen hükümet yetkilileri var, bunu bilmeyen de yok. Ben de bunu saklamıyorum. Ama, ben bu insanlara bir söz verdim, onlara daha güzel bir yaşam vaad ettim ve buna, güvenlikleri de dahil. Burası bizim yuvamız ve onu korumamız gerekiyor.

Bu oldukça makul.

Evet, gördünüz mü? Anlayacağını biliyordum. New York denen arı kovanında yaşamak, seni hayatından bezdirmiş. Güzeel. Peki… Tüm bunları yaratabilmek, mutlaka, belli bir miktar paraya mal olmuştur. Bütün bu insanların, sahip oldukları tüm birikimlerini hibe etmelerinin sonucu mu bu?

Oh, Sam. Bunu, bu şekilde tanımlamandan nefret ediyorum.

Para, senin için bu demek mi?

Bir yaşam mı?

Biz kapitalizme ya da materyalizme tapmayız. Biz buraya, bu topraklar üzerinde yaşamaya geldik. Amerika’nın kuruluş nedeni de bu, ama, artık buna müsaade etmiyorlar Doğru, eğer verginizi ödemezseniz, hapse gidersiniz. Aynen öyle. Dediğin çok doğru. Peki, Sam, şimdi de ben sana bir soru sorayım. Etrafına şöyle bir bak. Şu insanlara iyice bir bak. İçlerinde hiç, hapise gitmesi gereken biri gibi görünen var mı?

Hayır, yok, gerçekten de. Doğru. Parmağında bir alyans olduğunu görüyorum. Sen evlisin, değil mi? Evet. Oh, bu çok güzel. Karını seviyor musun? Pardon? Basit bir soru sordum. Karını seviyor musun? Evet, elbette. Onun için her şeyi yaparsın. Peki ya, yakında doğacak olan çocuğun, onu da seviyor musun? Oh, sorun ne? Soruma hazırlıksız yakalanmış gibi görünüyorsun. Eğer ayakkabı başkasının ayağındaysa, farklı görünüyor, bu çok ilginç değil mi? Üstelik, karını ve doğacak çocuğunu nereden bildiğimi merak ediyorsun?

Sakin ol, Sam. Ben bir konuya işaret etmeye çalışıyorum. Ben buradaki insanları, tıpkı senin karını ve doğmamış çocuğunu sevdiğin kadar seviyorum. Bütün bu insanlar, benim ailem, benim çocuklarım. Okurların için bunları yazdığın zaman, bu noktayı, asla unutmamanı rica ediyorum. Onların üzerinde herhangi bir fırıIdak çevirmeye kalkışacaksan, bu insanların hayatlarıyla oynadığını da, sakın unutma. Şu yüzlere bir bak. Şu insanların yüzlerindeki sevince bir bak, ne olur… Bu akşam, burada neler gördüğünü hep hatırla, Sam. Çok büyük bir sorumluluk taşıyorsun. Umarım, bunun farkındasındır. Farkındayım. Biz fırıIdak çevirmeyiz. Sürekli, dürüst bir şekilde, öznel olmaya çalışırız. Belli bir gündemimiz de yoktur, anlamlı olan şeyleri kaydedip, belgeselleştirmeye çalışırız.

Evet, doğru. Caroline, bana anlatmıştı. Bu röportaja da, bu nedenle, razı oldum. NasıIdır, bilirsin, medyaya inanmam ben. Sürekli yalan üstüne yalan ve üstüne, yine yalan. Çok satsın da, ne olura olsun. Kendine bir bak, Sam, ve şunu söyleyebilirim ki, sen, farklısın. Umursadığını görüyorum. Umursuyoruz.

Evet, doğru. Evet, başka sorunuz var mı, yoksa, sizin için tertiplediğimiz kutlama eğlencelerine başlayabilir miyiz?

Harika bir müzik gurubumuz var. Onlara bayılacaksınız. Sanırım, başlayabiliriz. Tamam, o zaman.

**

İntihar etme zamanı:

Peder:

Bu cennette acı çekmek yok, kıvranmak yok, üstelik, intihar da değil bu. Hayır, bizler günahkâr değiliz. Sadece imanımızı kanıtlıyoruz. Canlı bir kurban gibi, bedenlerimizi kutsal bir biçimde gönüllü olarak, Tanrımıza sunalım. “Romalılara, Bölüm 12 Ayet 1″. Geri dönemeyiz, çünkü dönebilecek bir yer yok. Öyleyse, zamanımız doldu. Korkmayın. Sakın korkmayın. Sadece, eşiğin öbür tarafına geçiyorsunuz. Hepsi bu. Tüm dünyaya, bize bırakabilecekleri huzurun ölümde var olduğunu gösterelim. Şimdi, daha güzel bir dünyaya gidiyoruz. öyleyse, hep birlikte gidelim. Tıpkı, küçük bir hap içip, uykuya dalmak gibi. Hepsi bundan ibaret. Provalarda yaptığımız gibi. Şimdi herkes içkisini alsın.

Peder, Yo, hayır, bakın, üzgünüm ama, bu bana hiç de mantıklı gelmiyor. Yani, hepimiz burası için var gücümüzle çalıştık, nasıI oluyor da, bu kadar kolayca teslim oluyoruz?

Oh, evlat, teslim olmuyoruz ki. Siz hiç bir zaman yalan söylemedim ve sizler de, onların buraya geleceklerini biliyorsunuz, Bombaları ve silahlarıyla gelip bizi yerle bir edecekler. Amerika, yeni bir savaşın eşiğinde. Biz bu şekilde ölmeyi hak etmiyoruz, biz huzuru hak ediyoruz. Hepiniz buna inandınız ve işte bu nedenle, buradasınız. Peder. Gitmemiz gerekiyorsa, hep birlikte gidelim. Zamanımız doldu.

**

Teröristlerin ailelerinizi öldürmesine izin vermeyin.  Bizim tek veda etme şeklimiz bu.  Bu gerçek bir devrim.  Onların yaşam biçimine geri dönmektense, ölmeyi tercih ederiz.  Tüm dünya kendimizi nasıI kurban ettiğimizi görecek ama,  asla onların bizi öldürmesine izin vermeyeceğiz, hayır!  Hayatlarımızı feda ediyoruz.  Uzanın. Yere uzanın, çocuklarım.  Uzanın ve uykuya dalın.  Uyuyun.  Sadece uyuyun.  Uyuyun.

**

Peder:

İşte, üçümüz de buradayız. Herkes öldü. Bütün geriye kalan. Biz bu şekilde yaşamaya devam edemezdik ve ben de onu bırakamazdım. Evet, öyle. Tanrı denediğimi biliyor. Onlara verebileceğim herşeyi verdim ve kurtuluş yolunu da gösterdim. Burada harika bir iş başarmıştık. Dünyayı değiştirecektik ve bu sadece daha başlangıçtı. Neden bizi kendi halimize bırakmadınız? Burada, kime, ne zarar veriyoruz? Bunların hiç birini biz yapmadık. Beraberinizde şiddeti getirdiniz. Bununla, gurur duyuyor musunuz? Bu hayatların sorumluluğunu sen üzerine alabiliyor musun? Anlamıyorsan, sen de bizle birlikte öbür tarafa gel. Yeter, kesin artık şunu. Bu insanların hiçbirinin ölmesi gerekmiyordu. Herkes bir gün ölür, dostum, ama arkadaşları uğruna tadılacak bir ölümden de, daha güzel bir ölüm şekli yoktur. Çocuklarımıza biz hep, bunları öğretiyorduk. Bu da, Yuhanna, On beşinci Bölüm, On üçüncü Ayet. Lütfen. Ben yakında baba olacağım, bir ailem var benim. Bunu yapmak zorunda değilsiniz. Siz benim ailemi yok ettiniz. Bir gün, siz de anlayacaksınız, bazı şeylerin, nelere mal olduğunu. Yoruldum. Artık, usandım. Herşeyimi verdim. Şimdi de, ayrıIma vakti geldi. Korkmadığımızı, dünyaya göstermeliyiz. Şimdi sıra bizde. Hayır, sıra bizde, hala yaşama fırsatımız var. Sınavı geçen insan, kutsanmış insandır. Tanrı’nın, kendisini seven insanlara vaad ettiği yaşam tacıyla taçlandırılacaklardır. (Peder tabancaile intihar etti)

**

    Cennet katliamında 167 kişi hayatını kaybetti. Bu tarihte bilinen en büyük toplu intihar olaylarından birisidir…

********

FİLMİN GERÇEK KONU BAĞLANTISI

İnsan Tapınağı (Aslında küçük ve etkisi olmayan bir dini grup olmasına karşılık 1978 de Guyana’daki Jonestown kentinde 918 üyesinin “İnsan Tapınağı”nın da siyanürlü portakal suyu içerek toplu intihar etmelerinden sonra dünya tarafından tanınan bir kült haline gelmiştir. Bu olaydan sonra tapınağın olduğu Jonestown bölgesi utanç verici bölge olarak anılmaya başlanmıştır. James Warren “Jim” Jones (13 Mayıs 1931 – 18 Kasım 1978) ABD’li “People’s Temple (İnsan Tapınağı) kilisesinin kurucusu vaiz. 1978 yılında Guyana’da kendi ve müridlerine özel kasabası Jonestown’da 911 müridini aynı anda intihar etmeye ikna etmiş ve kendisi de müridleriyle birlikte ölmüştür.)

 http://en.wikipedia.org/wiki/Peoples_Temple_in_San_Francisco

TIKLA

Tarikat üyeleri lider için intihar ediyor


Vaiz Jim Jones

İnsan Tapınağı, zenci ve beyazlara eşit muamelesiyle diğerlerinden ayrılıyordu. Bu yüzden birçok siyah amerikan vatandaşı tarikata üye oldu. Müritler Jones’a Baba diyorlardı. Jones onlar için İlahi bir varlıktı. Onun mucizevi iyileştirici özellikler olduğunu düşünüyorlardı. Jones da bu ününü kullanarak mucizevi iyileştirme gösterileri düzenledi ve bunlar sayesinde tarikatina birçok yeni üye kazandırdı. Kilise üyeleri kendi hareketlerinin toplumun problemlerine çözüm getireceğine inandılar. Bunun yüzünden ana akım hristiyanlıktan uzaklaştılar.

Travis Jones adıyla 1931′de Lynn, Indiana’da dünyaya geldi. Babası Ku Klux Klan üyesiydi. Eğitimini burada tamamladı, 1950′ lerde vaiz oldu. Kendi kilisesine para yardımı olsun diye kapı kapı dolaşıp evcil maymun sattı. Sonraları kilise büyüdü ve “Halkın Tapınağı (People’s Temple) adında bir tarikat kurdu. Tarikat üyelerinin toplantıları kilisede halka kapalı bir şekilde oluyordu, dolayısıyla halk üyelerin toplantılarını, içeride neler olup bittiğini merak ediyordu. Üyeler çoğalınca bu ilgi de arttı. Jones itibar kazandı ve ülke çapında hristiyan birliklerinde önemli görevlere geldi.

http://hafif.org/yazi/halkin-tapinagi-jonestown/

Jim Jones – 1978

1977′de İnsan Tapınağı tarikatı, Guyana‘da ormanın içine bir araziye taşındı. Jones’un hayali burada tarikatiyle kommünal bir yaşam sürüp medyanın ve halkın artan ilgisinden uzak kalmaktı. Fakat kasaba yaşamına geçince işler değişmeye başladı. Jones, ağırlaşan uyuşturucu bağımlılığını gizlememeye başladı. Müridlerine sık sık toplu intihar provaları yaptırıyordu. Tarikat mensuplarının yakınları dernekler oluşturup Jonestown’da insan hakları ihlalleri yapıldığını iddia edip bölgeyi ziyaret etmek için bir basın ekibi ve senatör göndermeyi başardılar. Ekip Jonestown’dayken her şey normal gözüküyordu, fakat birkaç kişi ertesi gün ziyaretçi ekibe artık oradan ayrılmak istediklerini söylediler. Ekip dönerken ayrılmak isteyenleri de aldı ve havaalanına gitti. Uçağa binerlerken kamyon üstünde İnsan Tapınağı tarikatı mensubu silahlı adamlar tarafından saldırıya uğradılar. 5 kişi hayatını kaybetti. Bu olayın patlak verdiği günün akşamı ise aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 911 müridiyle birlikte Jim Jones kasabasında aynı anda intihar etti. Müridler siyanürlü kokteyl ve enjektörler vasıtasıyla intihar ederken, koltuğunda ölü bulunan Jones’un kendini silahla vurduğu görüldü. Ertesi gün bu olaydan haberi olmayan basın helikopterle bölgeye geldiğinde her yere dağılmış 900 ün üzerinde cesetle karşılaşınca şoke oldu. Tüm dünyayı ayağa kaldıran bu eşine rastalnması zor olay Jonestown katliamı olarak tarihe geçti. Ölümlerinin son derece kutsal olacağını söyleyerek son konuşmasını yapan Jim Jones’un bu konuşmasının ses kaydı mevcuttur. Halkın Tapınağı mezhebi, liderleri olan papaz Jim Jones tarafından, müritlerinin büyük bir kısmı ABD’den Guyana ormanları içindeki vaadedilmiş topraklara götürülüp ve orada yine bu adam tarafından 900’den fazlası ilk önce çocuklardan başlamak üzere siyanür içmeye ikna edilince, yok olmuştur. Bu korkunç olay San Francisco Chronicle gazetesi tarafından detaylıca araştırılmıştır.

Tarikat Üyesi Çocuklar Oyun Oynarken

911 Tarikat Üyesinin Toplu İntiharı – Güney Amerika – 1978

 

Jones bu kadar kişi üzerinde denetimi nasıl sağladı?
O­nları ölüme kadar nasıl götürdü?
Veya bu kişiler; yaşamlarını neden liderlerinin dudakları arasından çıkan bir söze teslim ettiler? Guyana oramanlarında yaratılan toplumsal sistem nasıldı?
Hiç bir psikolojik sorunu olmayan, aklı başında olan, bu kadar insan bu toplumsal sisteme nasıl boyun eğdi? 

Bu sorulara yanıt bulmak isteyen psikologlar önce Lider Jim Jones`in kişiliği üzerinde durdular. Jones, Narsist, karizmatik ve paranoyak özelliklere sahipti. Küçük yaşlarında annesi güçlü bir kadınken, babası, birinci dünya savaşında hardal gazıyla sakatlanmış olarak eve dönen zayıf ve pasif bir kişiydi. Jim Jones müritlerine sık sık  annem bana, `benim evlenmemin tek nedeni bir kurtarıcı doğurmak içindir’ derdi. Ve küçükken yaşadığı yalnızlığı, müritlerine yaptığı uzun konuşmalarında, şöyle anlatırdı: „İlkokul üçüncü sınıfının sonuda öldürmeye hazırdım. Yani öyle saldırgan ve düşmanlık doluydum ki, öldürmeye hazırdım. Kimse bana sevgi ve anlayış göstermedi. O Indiana günlerinde, çocukların ana yada babaları okul gösterilerinde çocuğuyla birlikte okula gitmek zorundaydı. Bir çeşit okul faaliyeti vardı ve herkesin Allah`ın belası ana babası oradaydı, ama benimkiler yoktu. Ben orada tek başıma duruyordum. Tek başıma ve yalnızdım..” 

Jones iyi bir Hristiyan olarak büyüdü, ama gençlik yıllarında ruhuna Lenin girdi. Bir ara farklı ırklara ilgi duyan Metodistlerin kilisesine gitmeye başladı, zayıflar, zor durumda olanlar, kafası karışıklar, itilmişlere el uzattı. Onları bazı dini kurumların etrafında birleştirdi. Giderek kariyer sahibi oldu.1960 Yılında Indianapolis insan hakları başkanlığına seçildi. Ardından San Fransisko konut idaresi başkanlığına atandı. Amerika’nın önde gelen Yüz Din adamı listesinde yer aldı. Martin Luter King ödülüne layık görüldü ve büyük bir Amerikan gazetesi o­nu, yılın humanisti seçti. 

Jones şöhretinin doruklarındayken aşırı korkmaya ve çevresindeki insanlardan kuşkulanmaya başladı. Herkesin tehlikeli olduğunu, kendisine komplo kurmaya çalıştığından şüpheleniyor ve kendisini korumak için muhafızlar tutuyor, bir müddet sonra muhafızlardan da korkuyordu. En son olarak, kendisini bir nükleer patlamaya inandırdı. O­na göre bir nükleer savaş çıkacak ve insanlar yok olacaktı. Kendisine güvenli bir yer aramaya başladı. Brezilya`ya taşındı. Burada korkuları daha da büyüdü; öyleki bir uçak sesi duyduğunda nükler savaşın başladığına inanıyor korkudan titriyordu. Kendine bir yer arama kararına vardı. Kendi yağıyla kavrulacak, kendi yaralarını saracak, medeniyetten uzak bir yerde kendi tarikatının üyeleriyle yaşayacaktı.

Nükleer bir savaş patlarsa kendisi ve sürüsü bu savaştan zarar görmeyecek ve insanlık yok olunca kendisi ve Halkın Tapınağı tarikatı yer yüzüne egemen olacaktı, ama kendi yasalarıyla.. Guyana hükümetine baş vurdu. O’na ve tarıkatına Antillerdeki ıssız ormanlarda bir yer verdiler. 

Jones Bu Kervan Geçmez, Kuş Uçmaz Yerde Yüz Kadar Yandaşıyla Birlikte Cemaatini Kurdu.

CEMAATİN İLK YASALARI ŞUNLARDI:

1- Evlilik ve diğer aile bağları kesinlikle olmayacak. Tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi, burada da aile ve aile bağları birliğe karşı bir tehditti. 

2- Cinsel ilişki özendiriliyordu. Jones, kadınların çoğuna kendilerini cinsel açıdan Jones için hazır tutmalarını öğütlüyor ve erkek müritlerinin gözleri önünde eşleriyle sevişerek, evlilikleri aşağılayarak yıkıyordu. 

3- Bir iç casusluk sistemi kurarak müritlerinin bütün hareketlerini kontrol ettiriyor ve o­nlarla ilgili tüm bilgileri alıyordu:

4- Müritlerinin dış dünya ile ilişkilerini kesin yasaklamıştı. Sadece o­nlara verdiği vaazlarla dış dünyayı kendisi müritlerine anlatıyordu.

5- Daima, topluluğu dış dünyadan gelecek bir saldırı konusunda korkutuyordu. Dış dünyadan yalıtılmış, bu kapalı toplumda her gece kendi büyüklüğünü açıkladığı ve müritlerini küçük düşürdüğü özel dini ayinler yapıyordu. 

Daha çok bir azarlamaya benzeyen `vaazlar` ı ve müritlerini köle gibi elinde tuttuğunu ortaya koyuyordu:`Hepiniz sürüngensiniz, hayvanlardan bile aşağılıksınız. İsteseniz şakşakçılık yapabilirsiniz, ama şakşakçılığınız beni hasta ediyor…Barış, barış.. Ben çok daha önemli bir şeyle meşgulken, siz şamata yapın. Çünkü ben, neyin ne olduğunu biliyorum. Sevgilim ve ben büyük planlar yaptık.. Sizi aptallar, şimdi size bakmak istiyorum çünkü benim ne kadar akkıllı olduğumu bilmiyorsunuz. Sizin ihanetiniz için uzun zaman önce planlar yaptım. Çünkü kominizmden başka hiç bir şeye güvenmeyeceğimi biliyordum. Kominizm ve benim içimdeki ilke, yani ben!` 

Jones her gün saatlece müritlerine konuşuyor ve o­nları dış saldırıyla korkutuyur sonra vaazlerini toplululuğa eğitim çalışmaları olarak okutuyor ve o­nlara anlattırıyordu. Bir gün Jones`in bazı müritleri firar ettiler. Bu ormanlıkta olan bitenleri anlattılar. Anlatılanların bazıları abartma olarak görülebilir ama korkunç şeylerdi. Tarikatın bazi üyelerinin aileleri, yakınlarının orada hapiste tutulduklarını ifade ettiler. Bu söylentiler üzerine, San Fransisko Senatörü Leo Ryan tarikatın yerleştiği yeri ziyaret edeceğini açıkladı. Yıllardır dış bir saldırıyla korkutulmuş, bütün dünyayı kendilerine düşman olarak algılamış tarikat topluluğu, Sanatörü karşılarında görünce saldırıya geçmiş ve sanatörü yanındaki kişilerle birlikte ödürmüştü. Bu öldürme olayı Jones ve tarikat üyelerinin korkularını doruğa çıkarmış ve sağ hiç bir tanığın olmayacağı son vaizini vererek, müritlerini ikna etmiş ve hep birlikte zehirli içeceği içerek, nükler savaş sonrası bütün insanlardan önce dünyaya gelip Halkın Tapınağı tarikatını kurmak üzere ölmüşlerdi..

Jones`İn Müritleri Üzerinde Bu Kadar Etkin Olmasının Nedenini Araştıran Psikologlar, Antiller’de Kurulan Bu Toplumsal Düzenin Özelliklerini Şöyle Sıralamışlar: 

a- Gelirlerin denetimi: Halkın tapınağına katılan müritler bütün mal varlıklarını, hatta yaşamlarıyla ilgili her şeylerini Jones `e teslim etmişti, artık bundan sonra Jones o­nları besleyecekti. Bununla zoraki bağımlılık uygulamaya geçmiş oluyordu.

b- Aile bağlarının zayıflatılması: Jones karı ve koca arasındaki bağları sistematik bir şekilde zayıflattı. Evlilik dışı ilişkileri özendirdi. Müritler o­na baba demek zorundaydı. Tek sevgi dağı o olmalıydı. 

c- Sosyo politik sınıf sistemi: Tarikat içinde bir iktidar piramidi vardı. En tepede Jones, o­nun altında “Planlama komisyonu” ve muhafızlar, en alttaysa sıradan insanlar.

d- Hareketin denetlenmesi: Tarikatı terk etmek coğrafi açıdan zaten çok zordu. Üstelik Jones oradan ayrılmayı ihanetle eş tutuyor ve ağır cezalar uyguluyordu. 

e- Sözlü ifadenin denetimi: Açık eleştiri çok şiddetle cezalandırılıyordu. Casus ve muhbir ağı farklı fikirleri Jones`e bildiriyordu.

f- Öğrenmeyi denetleme: Dışardan hiç bir bilgi alınmasına izin verilmiyordu, sürekli beyin yıkamaya eşdeğer bir eğitim çalışması sürüyordu. 

g- Duygusal denetim: Tarikat içinde düzenlenen toplantılar çok korkutucu deneyimlerdi. Kitle duygularının birbirlerine bulaşmasındaki olağanüstü gücü yansıtırlardı. Bu toplantıların şiddeti, muhalefet edenlerin herkesin önünde cezalandırılmasıyla artardı. İzleyicilerin kurbanları yuhalaması, saldırganla özdeşleşmesi özendirilirdi. “

 

SAPIK TARİKATLARIN KIYAMET PROVASI

22 Nisan 2000 / MURAT UÇAR

Hz. İsa’nın (AS) yer yüzünden alınıp gök yüzüne yükseltilmesinin kutlandığı yıldönümünden bir kaç gün önceydi. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının dünyaya en yakın olduğu gün. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının arkasında gizlenen UFO’lara binip bu dünyadan ayrılmalarına çok az zaman kalmıştı.

Yapılması gereken tek şey onları bu dünyaya bağlayan etten ve kemikten yapılmış kabdan (vücuttan) kurtulmaktı. Tarikatın karizmatik lideri, gün batarken içine zehir karıştırılan üzüm sularını içmeleriyle yolculuklarının başlayacağını söyledi. Ertesi gün eve gelen polis aralarında çocuk ve hamile kadınların da bulunduğu yüzlerce kişinin cesediyle karşılaştı.

Hikaye hiç de yabancı gelmiyor değil mi?

En dehşet verici olanı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da gerçekleşen toplu intihar vakalarından bir kesitti yukarıda yazılanlar. En son Uganda’daki olaylarla gündeme gelen, kendilerine çoğunluka tarikat adı verilen grupların toplu intiharı gerçekten tüyler ürpertici safhaya ulaştı. İnsanların böylesine dehşet verici bir şekilde canlarına kıymaları sizce de çok garip değil mi?

Tarikatların toplu intihar tarihçesi

Tarihin en büyük toplu intiharı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da meydana gelendi. “Halkın Tapınağı” tarikatının lideri Jim Jones’in müritlerine verdiği emir üzerine 912 kişi siyanürlü üzüm suyu içerek hayatlarına son verdiler. 1970 yılında ABD’nin San Fransisco kentinde kurulan tarikat 1976 yılında lideri Jim Jones’in hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları nedeniyle Guyana’ya taşınmıştı. Jones, bütün kimliklerini aldığı müritlerine sürekli toplu intihar provaları yaptırıyordu. Hakkında açılan bir soruşturma için Guyana’ya gelen Amerikalı görevlileri ve tarikattan ayrılan 14 kişiyi öldürten Jones baskın korkusuyla müritlerine intihar emri verdi. Toplu intiharda ölen 912 kişinin 276’sı çocuktu. Müritlerini birer zombi haline getiren Jim Jones daha sonra kafasına bir kurşun sıkılmış halde bulundu. İsa’nın ruhunu taşıdığını iddia eden Jones’ın Amerikan İstihbarat Teşkilatı CIA adına çalıştığı ve CIA’nın bir zihin kontrolü projesinin üyesi olduğu iddia edildi.

19 Nisan 1993 tarihinde Teksas’ta 51 gün süren FBI kuşatmasına rağmen teslim olmayan “Davidiyen” tarikatı üyeleri, teslim olmak yerine kendilerini yakarak intiharı seçtiler. Akli dengesinin bozuk olduğu söylenilen tarikatın lideri David Coresh müritlerine kendisinin Hz. İsa olduğunu söylüyordu. İntiharda 83 müridi ölen Coresh’in tarikat içinde 20 karısı ve 40’tan fazla çocuğu vardı.

Kıyamet Günü hazırlıkları

İsviçre, Kanada ve Fransa’da müritleri olan “Güneş Tapınağı” isimli tarikatın bazı üyeleri 1994 yılında kendilerini yakarak, toplu olarak intihar ettiler. Ölenlerin boyunlarında bulunan madalyonlarda iki başlı kartal, tarikatın baş harfleri ve Mahşerin Dört Atlısını’nın (ölüm, savaş, veba, kıtlık) isimleri bulunuyordu. Dr. Luc Jouret tarafından kurulan tarikat kıyamet günü hazırlıkları yapıyordu.

Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde “Yüce Kaynak” isimli tarikatın 39 üyesi topluca intihar etti. Rancho Santa Fe kentinde, bir milyon dolarlık malikânede bulunan cesetlerin hepsinde siyah pantolon ve koyu renk tenis ayakkabıları bulunuyordu. Vücutlarının üst tarafında başlarını da örten piramit biçimin mor renkli kefene benzer bir örtü vardı. Kolları açık, sırt üstü yatıyorlardı. Tarikatın üyeleri başka bir gezegenden geldiklerine ve dünyaya melek olarak gönderildiklerine inanıyorlardı. Asla içki, sigara kullanmıyor ve birbirlerine “kardeşim” diye hitap ediyorlardı.

Uganda da yaşanan vahşet

İntihar olaylarının en sonuncusu 17 Mart 2000’de Uganda’da meydana geldi. Ülkenin güney batısındaki Kanungu kentinde toplanan “Tanrının 10 Emrinin Restorasyonu Hareketi” tarikatı üyesi 500’ü aşkın insan kilisede kendilerini ateşe verdiler. Yetkililer tarikatın başka evlerinde de cesetler buldular. Dehşetin bilançosu evlerde bulunan cesetlerle birlikte toplam 952’ydi. Katolik Rahip Paul İkazire tarafından 1980’li yıllarda kurulan tarikatın başlangıçtaki amacı tanrının 10 emrini insanlara hatırlatmaktı. Daha sonra gruba girip tarikatı ele geçiren Credonia Mwerinde ve Josep Kibwekere, Ruhul Kudüs’ten mesaj aldıklarını, Hz. Meryem ile konuştuklarını iddia ederek insanları etkilediler. İntiharın ardından ortadan kaybolan Mwerinde ve Kibwekere sırra kadem bastı.

Tüyler ürpertici bu intiharlar listesini daha da uzatmak mümkün, ama insanlar niçin intiharı seçiyor, inançlar bu konuda nasıl kullanılıyor?

NEDEN İNTİHAR EDİYORLAR?

Uzmanlara göre insanların böyle toplu şekilde intiharlarının psikolojik alt yapısında bir çok etken bulunuyor. Psikiyatristler intihar eden insaların kültürel, ekonomik, dini, sosyal, ruhsal yapılarının bu girişimlerinde önemli rol oynadığını söylüyor. Psikiyatrist Dr. Mecit Çalışkan, kişisel depresyonlarla kitlesel depresyonların birbirinden çok farklı olduğunu, toplu intiharların altında yatan asıl nedenin, üç büyük ilahi dinin dışındaki küçük dinlerin veya tarikatların kendi içindeki iç dinamizm olduğunu belirtiyor. Dr. Mecit Çalışkan; “Telkine yatkın insanlar bir cemaat bağı adı altında bir araya geldiklerinde birbirlerini etkilerler. Eğer bunlardan biri çıkıp da şeyh, lider, peygamber ya da adı her neyse birtakım telkinlerde bulunursa, bu telkinlerin dozu da çok yüksek olursa toplu intiharların olması mümkündür. Bu tür telkinlerin İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte etkisi çok olmaz ama mümkün olmayacağı anlamına da gelmez. Ben ABD’de yaşanan toplu intiharların kaynağını Hıristiyanlık’tan almadığını düşünüyorum” diyor.

Telkinlerin etkisi zeka seviyesi yüksek olmayan veya ruhsal bunalımda olan insanların üzerinde daha fazla görülüyor. Ruhsal bunalımın içerisinde yaşadığımız toplumda da çok sık görüldüğünü önemle vurgulayan uzmanlar, üyeleri intihar eden tarikatlarda yapılan şeyin bir çeşit beyin yıkama olduğunda birleşiyorlar. Kendini öldürdüğü takdirde daha iyi bir dünyaya gideceğine inanan insan tereddüt etmeden ölümü tercih edebiliyor.

Allah’ın insana verdiği değer bilinmiyor

İntiharların temel sebeplerinden birinin de dini eğitim yetersizliği olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Yeniçeri; “İnsanlara iman ve ahlak eğitiminin yeterli seviyede verilmesi gerekiyor. Manası olmadan verilen dini eğitim insanı intihardan kurtarmaz. Semavi dinler intiharı yasaklasa da Hıristiyan ülkelerde bu görülüyor, aynı şey Müslüman ülkelerde görülmez diye bir şey yok. Tarikat mensupları kilisede de intihar ediyorlar. Bana göre Batı medeniyetinin tamamiyle sorgulanması gerekiyor. Hırisitiyanlık eğitimi yetersiz olabilir veya gelişen teknoloji karşısında Hıristiyanlık insanlara cevap veremiyor olabilir. Konuya ferdi mükellefiyet açısından bakmak da yeterli olmaz. Toplumun bütün yönleriyle sorgulanması gerekiyor. En önemlisi, Allah’ın insana verdiği değerin insanlara anlatılması gerekiyor. İnsanın kendi değerini, kendinin sadece kendine ait olmadığını bilmesi gerekiyor” diyor.

Din intihara engel ama…

Yeryüzündeki üç büyük semavi din de insanın kendi canına kıymasını yasaklıyor. İntihar eden insanın cennete giremeyeceği inancı bu dinlere mensup kişiler için caydırıcı bir etken. Peki buna rağmen neden Hıristiyan ülkelerde toplu intihar vakaları görülüyor?

İçinde bulunduğumuz çağda hangi semavi dine mensup olursa olsun insanlar kendi dinleriyle çok fazla ilgilenmiyorlar. Düşülen manevi boşluk art niyetli ve ekstrem kişilikli fakat hasta ruhlu insanlar tarafından dolduruluyor. Dr.Mecit Çalışkan: “Allah’ın veya peygamberin yerine artık bu boşluğu dolduran lider konulmuşsa her şey yapılabilir. Bir süre önce ortaya çıkan, edep yerini öptüren şeyh meselesine bakın. Şeyh’in edep yeri öpülürse cennete gideceğine inanıyor insanlar ve bunu özel bir törenle yapıyorlar. Küçük ve dışa kapalı topluluklarda Müslüman dahi olsa toplu intiharlar da mümkün olabilir. Bu Türkiye’de olmaz diyemeyiz” diyor.

Dikkat, yakın zamanda bizde de olabilir

Uzmanların insanların giderek manevi boşluğa düştüğü Türkiye’de de benzer girişimlerin olabileceği konusundaki uyarıları çok havada kalmıyor aslında. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında sokaklarda yatan tinerci çocuklar toplu intihar girişiminde bulunmuşlardı. Kadıköy’de toplu intihara kalkışan altı tinerci çocuk polis ve itfaiye görevlileri tarafından zorlukla ikna edilmişlerdi. Yaşları 14 ile 18 arasında değişen bu altı çocuğun zorlukla engellenen girişimi uzmanlara göre kötüye işaret.

Sapık tarikatların karizmatik liderleri

Uzmanların dikkatle üzerinde durduğu bir diğer husus sapık tarikatların liderleri. Normal olmayan bu insanlar çok ilginç kişiliklere sahipler. Bir çoğu akıl hastası, Allah’tan vahiy aldıklarını, Hz. İsa olduklarını veya bazı üstün güçlerin kendilerine yardımcı olduklarını iddia ediyorlar. Böyle insanların mesajlarına gruptaki insanlar inanıyorlar. Allah inancı olsa dahi eğer mensup olduğu din ile ilgileri yeterli değilse liderden gelen mesajların doğru olduğunu kabul ediyorlar. O insana teslim oluyor ve istediklerini yapıyorlar. Bu tür insanlar sahip oldukları yetenekleri insanları etkilemekte kullanıyorlar. Mesela etkili bakışlar, yakışıklılık, kuvvetli bir zeka gibi özellikler böyle insanların elinde güçlü silahlara dönüşebiliyor.

İntiharın şekli de önemli

İntiharın şeklinin intihar aletinin ulaşılma kolaylığıyla bağlantılı olduğu söyleniyor. Toplu intiharlarda en çok tercih edilen yöntem toplu uyuma yöntemi. Zehirin doğrudan içilmesi mümkün olabileceği gibi yemeğe de karıştırılarak intihar edilebiliyor. Toplu olarak yakma da kullanılan yöntemlerden biri. Bu tür vakalarda asıl espri herkesin aynı şekilde, aynı metod ile ölmesi. Gruba dahil insanlar bunu bir ayin veya tören şekline dönüştürerek intihar ediyorlar, kişi o an yapılan ayinin etksi altında oluyor.

Korkunç iddia: Tarikatların arkasında istihbarat örgütleri var

Binlerce insanın ölümüne neden olan sapık tarikatlar hakkında bir çok söylenti dolaşıyor. Söylentilerden en kayda değeri tarikatların çoğunun büyük istihbarat teşkilatlarının kontrolünde olduğu ve bazı deneyler için kullanıldıkları savı. Aum Shinrikyo Tarikatı istihbarat örgütlerinin sapık tarikatları desteklediğine dair delil olarak gösteriliyor. Çalışmalarını ABD’de sürdüren Dr. Ümit Sayın konuyla ilgili bir açıklamasında; “1994—95 yılında Japonya’da kurulan tarikatın üyelerinin çoğu bilim adamı ve üniversite öğretim üyelerinden oluşuyordu. Liderliğini yarı kör, Hitler hayranı, Budist Shoko Asahara’nın yaptığı tarikatın 30 bin üyesi bulunuyordu. Dünyanın sonunun yaklaştığını, büyük bir savaş yaşanacağını söyleyen Asahara müritlerine tonlarca zehirli sarin gazı imal ettirdi. Tarikatin 1995 yılında Tokyo Metrosunda gerçekleştirdiği sarin gazı saldırısı büyük ihtimalle, olayı yakından izleyen başka istihbarat örgütleri tarafından kültün bazı üyelerine düzenlettirildi ve Asahara’yı ortaya çıkarmayı hedefliyorlardı” diyor.

Benzer şekilde kurulan Reverend Sun Myung Moon’un kurduğu Uniterian Church’ün de 1970 yılında yaklaşık birkaç yüzbin müridi vardı. En büyük amacı bütün dinleri birleştirmek olan Moon diğer bir çok tarikat lideri gibi ikinci İsa olduğunu iddia ediyordu. Fakat tarikatın bir CIA projesi olduğu iddia edildi. Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığı döneminde bu grubun davetlerine katıldığı için büyük eleştiri aldı.

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojinin beraberinde getirdiği yalnızlık, inanç eksikliği gibi olumsuzluklar insanları derinden etkiliyor. İnsanlar teknolojinin gelişimiyle içine düştükleri boşluğu bu tür sapık tarikatlar aracılığıyla doldurmaya çalışıyorlar. Görünen o ki inanç zayıflığı devam ettiği sürece daha birçok intihar vakası göreceğiz.

 

**************************

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ