Kategori arşivi: şeytan

GENÇLERİN KİNİZMİ ÜZERİNE / BERTRAND RUSSEL


 

 Türkçesi: Mete ERGİN

[1929’da yazılmıştır.]

Batı dünyası üniversitelerini ziyaret eden herhangi bir kişi, zamanımızın akıllı gençlerinin, eski zaman gençliğinden çok daha fazla kinik oluşu karşısında şaşırıp kalabilir. Rusya’da, Hindistan’da, Çin’de veya Japonya’da durum böyle değildir; Çekoslovakya’da, Yugoslavya’da, Polonya’da, hele yaygın bir biçimde Almanya’da böyle olacağını sanmıyorum. Ne var ki, kinizm, İngiltere’de, Fransa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde hiç kuşkusuz akıllı gençlerin dikkati çeken bir belirgin özelliğidir. Batıda gençliğin neden kinik olduğunu anlayabilmeniz için, Doğu’da gençliğin neden kinik olmadığını anlamanız lazımdır.

Rusya’da gençlik kinik değildir, çünkü orada gençlik bütün olarak Komünist felsefesini kabul ettiği gibi, aklın yardımıyla sömürülmeye hazır doğal kaynaklarla dolu koskocaman bir ülkeye de sahiptir. Dolayısıyla orada gençliğin önünde, işe yarayacağına inandıkları bir meslek hayatı vardır. Ütopya yaratma süreci içinde boru döşerken, demiryolu kurarken ya da köylülere dört millik bir cephe üzerinde Ford markalı traktörleri aynı anda kullanmayı öğretirken hayatın amaçlarını düşünmek zorunda değilsiniz. İşte bunun bir sonucu olarak Rus gençliği zindedir, ateşli inançlarla doludur.

Hindistan’da en ağırbaşlı gençlerin inancı, İngiltere’nin kötü olduğudur : Descartes’in varoluşu gibi, *bu öncülden yola çıkıp sonuç olarak bütün bir felsefeyi meydana getirmek mümkündür.

* Russell burada Descartes’m, «Düşünüyorum, o halde varım.» önermesini kastediyor. B. Russell, Deseartes’ın bu önermesinin, dolayısıyla bu önermeye dayanarak çıkardığı bir çok sonuçların da yanlış olduğunu iddia etmektedir. Bak. Aynı yazarın, «Portraits from Memory» adlı eserinde, «Mind and Matter» başlıklı deneme, s. 137-139. (Ç. Notu).

İngiltere’nin Hıristiyan oluşu gerçeğinden hareket edilerek, duruma göre, Hinduizmin ya da Müslümanlığın biricik hak dini olduğu sonucu çıkarılabilir. İngiltere’nin kapitalist bir ülke, bir endüstri ülkesi olduğu gerçeğinden hareket edilerek, mantığı yürütenin meşrebine göre, İngiliz kapitalizm ve endüstriyalizmiyle savaşabilmek için biricik silah olarak yerli endüstriyi, yerli kapitalizmi geliştirmek üzere ya herkesin eline bir öreke alıp yün eğirmesi, ya da ağır gümrük vergileri konulması gerektiği sonucu çıkarabilir. İngiltere’nin Hindistan’ı fiziksel güce başvurarak elinde tuttuğu gerçeğinden hareket edilerek, beğenilecek biricik kuvvetin ahlâk kuvveti olduğu çıkarılabilir. Hindistan’da milliyetçilik hareketlerinin kovuşturmaya uğraması, bu milliyetçilik hareketlerinin kahramanlık sayılmasına yetmekte, ama ziyan olmuş çabalar sayılmasına yetmemektedir. Anglo-İndianlar işte bu şekilde, Hindistan’ın akıllı gençlerini kinizm kırgınından korumaktadırlar.

Çin’de İngilizlere duyulan nefret de kendine düşen rolü oynamıştır, ama İngiltere bu ülkeyi hiçbir zaman fethetmediği için, Hindistan’dakine oranla çok ufak bir rol olarak kalmıştır bu. Çin gençliği yurtseverliği gerçek bir Batıcılık hevesiyle, tıpkı bundan elli yıl önce Japonya’da görüldüğü biçimde birleştirmiştir. Çin gençliği Çin halkının aydınlanmasını, özgür ve müreffeh olmasını isterler; bu sonuca ulaşılması için de önlerinde tam onlara göre iş vardır. Çin gençliğinin ülküleri, Çin’de henüz eskimeye başlamadığı anlaşılan on dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Çin’de kinizm, imparatorluk rejimi memurları arasında vardı ve 1911 yılından beri ülkenin aklını başından alan birbirine düşman militaristler arasında da sürdü, ama artık modern entellektüellerin düşüncelerinde kinizmin yeri yoktur.

Japonya’da genç entellektüellerin düşünceleri ile, Avrupa Kıtasında 1815-1848 yıllarında geçerli olan düşünce arasında oldukça benzerlik vardır. Liberalizmin parolaları hâlâ güçlüdür; parlamenter hükümet, konu, düşünce ve söz özgürlüğü. Geleneksel derebeyliğe ve baskıya karşı yürütülen mücadele, gençleri uğraştırmaya ve hep istim üstünde tutmaya yetmektedir.

Batının ukalâ gençliğine bütün bu gayret, bu ateş bir parça kaba gelmektedir. Batı gençliği, her şeyi tarafsız olarak incelemiş, her şeyin asimi esasını iyice anlamış ve “gezgin ayın altında dikkate değer hiçbir şey kalmadığını” görmüş olduğuna kesinlikle inanmıştır. Bunun nedenlerinin birçoğunu eskilerin öğretilerinde aramak gerektir. Bu nedenlerin meselenin köküne indiğini sanmıyorum, zira başka koşullarda gençler eskilerin öğretilerine tepki göstermekte ve kendilerine özgü bir İncil ortaya koymaktadırlar. Eğer zamanımızın Batılı genci sadece kinizmle tepki gösteriyorsa, bunun özel bir nedeni olsa gerektir. Gençler sadece kendilerine söylenene inanamamakla kalmıyorlar, aynı zamanda başka bir şeye de inanamıyorlar. Bu, üzerinde durulması gereken garip bir durumdur. Önce, eski ülküleri teker teker ele alalım ve neden bu ülkülerin zamanımız gençlerine, eskiden olduğu gibi bağlılık ilham etmediğini araştıralım. Bu gibi ülküler arasında şunları sayabiliriz: din, yurt, ilerleme, güzellik, gerçek. Gençlerin gözünde bunların kusuru nedir?

DİN. — Burada mesele kısmen entellektüel, kısmen de toplumsaldır. Entellektüel nedenler dolayısıyla bugün pek az yetişkin insanın dinsel inanışında, meselâ St Thomas Aquinas için mümkün olan ifrat derecesini görebiliriz. Modern insanların çoğunun tanrısı biraz müphemdir ve bozularak ya Hayat Gücü, ya da “… doğruluğun yardımcısı olan kudret,” halini almak eğilimindedir. Hattâ müminler bile, dinin, inandıklarını ikrar ettikleri öbür dünyadaki etkilerinden çok, bu dünyadaki etkileriyle ilgilenmektedirler; onlar, bu dünyanın Tanrının izzeti için yaratıldığından da pek o kadar emin değildirler, hatta Tanrının bu dünyanın ıslahı için faydalı bir varsayım olduğuna inançları daha kuvvetlidir. Onlar, Tanrıyı bu dünyevî hayatın ihtiyaçlarının giderilmesine memur ederek, imanlarının gerçekliğine gölge düşürmektedirler. Onlar Tanrıya tıpkı Sebt [Sebt günü : Yahudilerin kutsal günü, Cumartesi; Hıristiyanların dinlenme günü, Pazar]  gibi, adeta insanlar için yaratılmış diye düşünmektedirler. Kiliseleri modern ülkücülüğün esası olarak kabul etmemek için, toplumsal nedenler de vardır. Kiliseler, topladıkları bağışlarla, ister istemez mülkiyetin savunucuları haline gelmişlerdir. Kiliseler ayrıca, gençlerin gözüne tamamıyla zararsız görünen birçok zevkleri yasaklayan ve şüphecilerin gözüne gereksiz derecede zalimce görünen birçok işkenceleri ceza olarak veren, ezici törel kurallarla da ilişkilidirler. Mesih’in öğretilerini yürekten kabul eden ciddi gençler tanıdım; onlar kendilerini resmî Hıristiyanlıkla muhalefet halinde ve sanki militan tanrısızlarmışçasına, dinsel kovuşturmaların, dinsel cezaların kurbanı birer kovulmuş olarak bulmuşlardır.

YURT — Birçok zamanlarda ve birçok yerlerde yurtseverlik tutkulu bir inanç olagelmiş ve en iyi kafalar bu inancı tamamıyla onaylamışlardır.

Bu, Shakespeare zamanında İngiltere’de de böyleydi, Fichte zamanında Almanya’da da böyleydi, Mazzini zamanında İtalya’da da böyleydi. Daha hâlâ Polonya’da, Çin’de, Dış Moğolistan’da böyledir. Bu inanç, Batı ulusları arasında hâlâ son derece güçlüdür: bu inanç, siyaseti, kamu harcamalarını, askeri hazırlıkları vb. kontrolünde tutmaktadır. Ne var ki, aydın gençlik bunu elverişli bir ülkü olarak kabul edememektedir; gençlik bu inancın, baskı altındaki uluslar için uygun olduğunu, ama baskı altındaki uluslar baskıdan kurtulur kurtulmaz, daha önce kahramanca olan milliyetçiliğin hemen baskıcı hale geldiğini anlamış bulunuyor. ‘Ağlayan, ama alan’ Maria Teresa’dan beri ülkücülerin sempatisini kazanmış olan Polonyalılar, özgürlüklerini Ukrayna’da baskı kurma yolunda kullanmışlardır. İngilizlerin sekiz yüzyıldan beridir uygarlığı zorla öğrettiği İrlandalılar özgürlüklerini birçok iyi kitabın yayınlanmasını önleyecek yasalar çıkarma yolunda kullanmışlardır. Polonyalıların, Ukraynalıları, İrlandalıların da edebiyatı katledişleri karşısında milliyetçilik, ufak bir ulus için bile biraz uygunsuz bir ülkü olarak görünmektedir. Ama iş güçlü bir ulusa geldi mi, delil daha da güçlenir. Versailles Andlaşması, hükümdarlarının ihanet ettiği ülküleri savunurken ölmemek talihine erenler için hiç de cesaret verici değildir. Savaş sırasında militarizme karşı savaştıklarını bas bas bağırarak ilan edenlerin her biri, savaşın sonunda, kendi memleketlerinin en önde gelen militaristleri kesilmişlerdir. Bu gibi gerçekler, yurtseverliğin çağımızın başlıca belası olduğunu ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdireceğini, bütün aydın gençler için apaçık kılmaktadır.

İLERLEME — Bu, aydın gençleririn, çevresinde fazla gürültü koparılan, on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir ülküdür. Üretilen otomobil sayısı gibi, tüketilen yer fıstığı sayısı gibi önemsiz şeylerde ölçülebilir ilerleme zaten zorunludur. Gerçekten de önemli olan şeyler ise ölçülemez, dolayısıyla da propagandacının yöntemlerine uygun değildir. Ayrıca, birçok modern icatlar insanları şaşkına çevirmektedir. Radyoyu, telsizleri ve zehirli gazı örnek gösterebilirim. Shakespeare bir çağın mükemmelliğini o çağın şiir uslûbuyla ölçerdi (bak. Sonnet XXXII), ama bu ölçü tarzının modasının geçtiği anlaşılıyor.

GÜZELLİK— Gerçi nedendir bilinmez, ama güzellikte insana eski moda gibi gelen bir şey var. Modern bir ressamı, güzelliği aramakla suçlayacak olsalar, adam öfkesinden küplere binerdi. Şimdi sanatçıların çoğunun, dünyaya karşı duyulan şiddetli bir öfkeden ilham aldıkları, dolayısıyla da her türlü tasadan uzak bir doymuşluk sağlama yerine, anlamlı bir acı verme isteğini taşıdıkları görülüyor. Bundan başka, çeşitli güzellikler, insanın kendini, modern aydınların yapabileceğinden daha çok ciddiye almasını gerektirir. Atina gibi, Floransa gibi küçük bir site Devletinin ileri gelen bir vatandaşının kendini önemli bir kişi gibi hissetmesi o kadar zor olmazdı. O zamanlarda dünya Evrenin merkezi, insanoğlu da yaratılışın amacıydı; o devirdeki insan ise kendi sitesinin en mükemmel insanları barındırdığını, kendisinin ise, kendi sitesinin en mükemmel insanları arasında olduğunu düşünebiliyordu. Bu durumda Aeskilos ya da Dante, kendi sevinç veya üzüntülerini ciddiye alabilirdi. Aeskilos da, Dante de, tek tek insanların duygularının önem taşıdığı ve trajik olayların ölümsüz nazımla yüceltilmeye layık olduğu inancını besleyebilirdi. Halbuki modern insan, bahtsızlığa uğradığı zaman, kendini istatistik toplamın bir parçası gibi hisseder; geçmiş ve gelecek onun önünde, saçma ve önemsiz yenilgilerin meydana getirdiği ürkütücü alaylar halinde uzar. İnsanoğlunun kendi de, sonsuz sessizlikler arasında kısa bir süre için bağırıp çağıran, yaygaralar koparan az çok saçma, çalımlı bir hayvan gibi görünür. Kral Lear, ‘Gerekli ihtiyaçları sağlanmamış insan, zavallı, çıplak, oklanmış bir hayvandan farksızdır’, [Kral Lear : Perde III; Sahne IV. ]der ve bu fikir alışılmamış bir şey olduğundan onu deliliğe sürükler. Ne var ki, bu fikir modern insan için alışılmış bir şeydir ve onu sadece saçmalığa sürükler.

GERÇEK — Eskiden gerçek mutlaktı, ebediydi ve insanüstüydü. Ben de gençliğimde bu görüşü kabul etmiş, gençlik yıllarımı gerçeğin araştırılmasına adayarak bu yılları yanlış yolda harcamıştım. Halbuki gerçeği boğazlamak isteyen sürüyle düşman ortaya çıkmış bulunuyor : pragmatizm, behaviyorizm, psikolojizm ve bağıllık fiziği. Galileo ile Engizisyon, güneşin mi dünya çevresinde döndüğü, yoksa dünyanın mü güneşin çevresinde döndüğü konusunda ayrılıyorlardı. Ama gerek Galileo, gerek Engizisyon, bu her iki görüş arasında dağlar kadar fark bulunduğu düşüncesinde birleşiyorlardı. Her ikisinin de üzerinde birleştikleri nokta, her ikisinin de yanıldıkları noktaydı: aradaki fark sadece kelimeler arasındaki bir farktan ibarettir. Eskiden gerçeğe tapınmak mümkündü; gerçekten de, bu tapınıştaki samimiliği, insan kurban etme alışkanlığı göstermekteydi. Ne var ki, sadece insanoğluna ait ve bağıllı olan bir gerçeğe tapınmak zordur. Eddington’a göre yerçekimi yasası, ölçme konusunda alınmış kullanışlı bir karardan ibarettir. Metrik sistem nasıl kadem ve yarda sisteminden daha doğru değilse, yerçekimi yasası da öteki görüşlerden daha doğru değildir.

Doğa ve Doğa’nın yasası gece karanlığında gizliydi;

Tanrı, ‘Newton olsun’, dedi ve ölçme kolaylaştı.

Bu düşünce yücelikten yoksun görünüyor. Spinoza bir şeye inandığı zaman, entellektüel Tanrı sevgisinin tadına vardığını düşünürdü. Modern insan ya da Marx’la birlikte, kendisini iktisadi güdülerin yönettiği, ya da Freud’la birlikte, rakamların cebrik kuvvetleri teoremi veya Kızıl Deniz’deki direy (fauna) dağılışı hakkındaki inancının temelinde herhangi bir cinsel güdünün yattığı kanısındadır.

Şu ana kadar modern kinizmi, beyinden gelen nedenleri bulunan bir şey gibi, ussal bir yoldan ele aldık. Ne var ki, inanç, modern psikologların bize anlatmaktan hiç usanmadıkları gibi, ussal güdüler tarafından nadiren belirlenir ve aynı şey, şüphecilerin bu olguyu sık sık görmezlikten gelmelerine rağmen, inançsızlık için de doğrudur. Yaygın bir şüpheciliğin nedenleri ansal olmaktan çok toplumsaldır. Yaygın şüpheciliğin başlıca nedeni her zaman, iktidarsız rahatlıktır. İktidar sahipleri kinik değillerdir, zira onlar kendi fikirlerini başkalarına zorla kabul ettirebilirler. Baskı kurbanları kinik değillerdir, çünkü onların yürekleri nefretle doludur ve nefret, herhangi başka bir güçlü tutku gibi, kendiyle birlikte bir sürü yan inanç getirir. Eğitimin, demokrasinin ve toplu üretimin ortaya çıkışma kadar her yerde, entellektüellerin islerin gidişi üzerinde önemli etkileri vardı ve bu etki, o entellektüellerin kafaları kesilse de yine azalmazdı. Modern entellektüel kendini tamamiyle farklı bir durumda bulmaktadır. ister bir pronagandist, ister bir Saray soytarısı olarak hizmetini budala zenginlere satmaya razı olduğu sürece, modern entellektüelin yağlı bir kuyruk bulması, bol gelir sağlaması hiç de zor değildir. Toplu üretimin verdiği sonuç, budalalığın, uygarlığın gelişmesinden bu yana her hangi bir dönemdekine oranla çok daha sağlam bir temele oturmasını sağlamak olmuştur. Çarlık Hükümeti Lenin’in kardeşini öldürdüğü zaman, bu olay Lenin’i bir kinik yapmadı, zira o, kendisine hayat boyu sürecek ve en sonunda başarıya ulaşacağı bir uğraş ilham eden nefretle doluydu. Ama Batı’nın daha sağlam ülkelerinde ne böylesine güçlü nefret yaratacak bir neden vardır, ne de böylesine gösterişli bir öç alabilme olanağı. Entellektüellerin yapacağı işi, amaşlan bu entellektüellere — tehlikeli değilse bile — saçma görünebilen Hükümetler ya da zenginler emreder ve ücretlerini de yine onlar öder. Ne var ki, kinizm bu entellektüellerin vicdanlarını duruma uydurabilmelerini sağlar. Gerçi iktidar sahiplerinin her bakımdan hayranlık duyulacak cinsten bir uğraş istediği zamanlar da olduğu doğrudur; bu uğraş türleri içinde en önemlisi bilim, İkincisi de, Amerika’da, kamu mimarisidir. Ama bir adamın eğitimi sadece kitap sınırları içinde kalmışsa— ki çoğunlukla böyle olmaktadır — o adam yirmi iki yaşına geldiğinde, epeyce bilgili olduğu halde, bilgisini kendince önemli bir yolda uygulayamadığını görür. Bilim adamları Batı’da bile kinik değillerdir, zira bunlar akıl, zekâ ve bilgilerinin en değerli yanlarını toplumun tam onayı üe uygulayabilmektedir; ne var ki, onlar bu anlamda, modern entellektüeller arasında olağanüstü denecek kadar talihli sayılırlar.

Eğer bu teşhis doğruysa, modern kinizm sadece vaaz vermekle ya da gençlerin önüne, bu gençlerin vaizleriyle hocalarının fersude kör inançlar deposu içinden seçtikleri daha iyi ülküler koymakla tedavi edilemez. Tedavi ancak entellektüellerin yaratıcı dürtülerini cisimlendirecek bir meslek bulabilmeleriyle gerçekleşecektir. Bunun için de, Disraeli’nin savunduğu şu eski reçeteden başka bir reçete göremiyorum : ‘Hocalarımızı eğitiniz’. Ama yine de bu, günümüzde proleterlere de plütokratlara da genellikle verilmekte olandan daha tam bir eğitim, aynı zamanda da, hiç kimsenin yararlanabilmek için yeterli zaman bulamayacağı kadar çok mal üretmeye yönelmiş yararcı istekle yetinmeyen, gerçek kültürel değerleri de hesaba katan bir eğitim olmak zorundadır. Bir insan insan bedeni hakkında belirli birtakım bilgilere sahip olmadıkça o insana hekimlik yaptırmazlar, halbuki bir finansiyer, çalışmalarının banka hesabı üzerindeki etkisi dışında kalan çok yönlü etkilerden tamamıyla habersiz olmasına rağmen, serbeste çalışabilir. İktisat ve Yunan şiirinden sınava girip, bu sınavda başarı kazanmadıkça kimsenin Borsa Oyunları oynamasına izin verilemeyen bir dünya; politikacıların tarih ve modern romanlar üzerine tam bir bilgi sahibi olmak zorunda bulunacakları bir dünya, ne tatlı bir dünya olurdu! Bir para babasının şöyle bir soruyla karşılaştığını aklınıza getirin : “Buğday piyasasını tekelinize alacak olsaydınız, bunun Alman şiiri üzerindeki etkisi ne olurdu?” Büyük örgütlerin artışı dolayısıyla, zamanımızda nedensellik eski zamanlardakinden çok daha karmaşıktır, hele nedenselliğin sonuçlarla birlikte düşünülmesi çok az rastlanan bir şeydir; ama bu örgütleri kontrolleri altında bulunduranlar, eylemlerinin doğuracağı sonuçların yüzde birini bile bilmeyen cahil insanlardır. Rabelais, üniversitedeki yerini kaybetmek korkusuyla kitabını imzasız yayımlatmıştı. Modern bir Rabelais ise o kitabı hiçbir zaman yayınlatmazdı, zira imzasını atmasa bile, mükemmelleştirilmiş haber alma yöntemleri sayesinde kimliğinifn nasıl olsa öğrenileceğini bilirdi. Dünyaya hükmedenler öteden beri hep budalalar olagelmiştir, ne var ki, bu budalalar, eski zamanlarda şimdiki kadar güçlü değillerdi. Bu bakımdan, bu gibi insanların akıllı olabilmesini sağlamak için bir yol bulunması zorunluğu, eskisine oranla çok daha fazladır. Bu sorun çözülemez mi? İmkânsız olduğunu sanmıyorum, ama bunun kolay olduğunu da asla iddia edemem.

Sh: 151-160

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

AYLAKLIĞA ÖVGÜ / BERTRAND RUSSEL, ( In Praise of Idleness)


 Türkçesi: Mete ERGİN

[1932’de yazılmıştır.]Benimle aynı kuşaktan olanların çoğu gibi, “Şeytan hep aylaklara yaptıracak bir kötülük bulur,” atasözünü dinleyerek yetiştim. Epeyce terbiyeli bir çocuk olduğum için bana söylenen her şeye inanırdım; böylelikle, içinde bulunduğum ana kadar beni çok çalışmaktan geri bırakmayan bir vicdan sahibi oldum. Ne var ki, EYLEMLERİM vicdanımın denetimi altında olduğu halde, GÖRÜŞLERİM bir devrim geçirmiş bulunuyor. Dünyada gerektiğinden çok çalışıldığını, çalışmanın erdem olduğu inancının büyük zararlar doğurduğunu, modern endüstri ülkelerinde vaazedilmesi gereken şeylerin öteden beri vaaz edilegelmekte olanlardan çok değişik olduğunu sanıyorum. Napoli’de dolaşan bir gezginin öyküsünü herkes bilir: Yattıkları yerde güneşlenen on iki dilenci gören bu gezgin (olay Mussolini zamanından önce geçer), bunlardan en tembel olduğunu kanıtlayana bir lira vereceğini söyler. Dilencilerden on bir tanesi yerlerinden fırlayıp, liranın kendi hakları olduğunu iddia ederler, bunun üzerine gezgin de parayı yerinden kıpırdamayan on İkinciye verir. O gezgin tam yerine düşmüş. Ne var ki, Akdeniz güneşinden nasibi olmayan ülkelerde aylaklık daha zordur ve insanlara aylaklık aşılamak için yoğun bir propagandaya ihtiyaç vardır. ileriki sayfalan okuduktan sonra, Y.M.C.A. liderleri umarım ki, gençlere hiç bir iş yapmamayı aşılamak için bir kampanyaya girişirler. Eğer umduğum çıkarsa, ömrümü boşa harcamamış olacağım.

Tembellikten yana kendi savlarımı öne sürmeden önce, kabul edemediğim bir savı gidermeliyim. Geçimini yeteri kadar sağlamış bir kimse günlük işlerden herhangi birine el attığı zaman kendisine, böyle yapmakla başka birinin nafakasını elinden aldığı, dolayısiyle bunun kötülük olduğu söylenir. Eğer bu sav doğru olsaydı, nafakamızın bol bol sağlanması için, hepimizin sadece aylak olmamız yeterdi. Böyle lâf edenlerin unuttukları şey, bir insanın genellikle kazandığını harcadığı ve harcarken de başkalarına iş sağlamış olduğudur. Bir insan kazandığını harcadığı sürece, kazanırken başkalarının ağzından aldığı lokmaları en aşağı katıyla, kazandığını harcarken yine başkalarına veriyor demektir. Bu görüş açısından bakıldığında asıl kötü insan, biriktiren insandır. Eğer insan, atasözüne geçen o Fransız köylüsü gibi kazandıklarını bir çorabın içine tıkıp biriktirmekle yetiniyorsa, bu biriktirilen kazançların kimseye bir iş sağlamadığı açıktır. Eğer biriktirdiklerini bir yatırımda kullanıyorsa, o zaman durum o kadar açık değildir ve bu durumdan değişik sorunlar ortaya çıkar.

İnsanların tasarruflarıyla en çok yaptıkları şeylerden biri, tasarruflarını hükümetin birine ödünç vermektir. Çoğu uygar hükümetlerin kamu harcamalarının geçmiş savaşlar için yapılan ödemelerle, gelecekteki savaşlara hazırlıktan ibaret olduğu göz önüne alındıkta, parasını hükümete borç veren adam, Shakespeare’deki katil kiralayan kötü adamla aynı durumdadır, insanoğlunun tasarruf alışkanlığının net sonucu, parasını ödünç verdiği Devlet’in silahlı kuvvetler gücünü artırmaktan ibarettir. Böyle yapacağına, parasını içkiye ya da kumara bile harcasaydı, kuşkusuz çok daha iyi ederdi.

Ama bana diyecekler ki, tasarruflar sınaî girişimlere yatırılınca durum başkadır. Bu gibi girişimler başarı kazanıp da yararlı bir şey ürettiği zaman, bu sav haklı görülebilir. Bununla birlikte, bugünlerde çoğu girişimlerin başarısızlığa uğradığını da kimse inkâr edemez. Bu da şu demek oluyor ki, yararlı bir şey üretme uğrunda kullanabilecek büyük bir insan emeği, üretildikleri zaman boş yatan ve hiç kimseye hiç bir hayrı dokunmayan makineler üretme uğrunda harcanmıştır. Bundan ötürü, tasarruflarını ilerde iflâs eden bir girişime yatıran adamın, kendi kadar başkalarına da zararı dokunuyor demektir. Eğer o adam parasını, meselâ dostları için eğlenti düzenlemekte harcamış olsaydı, (umarız ki) dostları ve onlar kadar kasap, fırıncı ve içki kaçakçısı gibi, harcanan bu parayı ellerine geçirenler de hoşnut kalırdı. Ama eğer o adam parasını, meselâ tramvaya ihtiyaç olmayan bir yerde tramvay rayları döşemeye harcarsa, büyük bir emek yığınını, bu emeklerin kimseyi hoşnut edemediği kanallara aktarmış olur. Gelgelelim, yatırımın başarısızlığa uğraması yüzünden bu adam yoksul düşerse, ona haketmediği bir talihsizliğin kurbanı olmuş gözüyle bakılır, parasını insan severlik yolunda harcayan hovarda ise, budala diye, hafifmeşrep diye hor görülür.

Bütün bunlar sadece bir girişten ibaret. Gayet ciddî olarak şunu söylemek isterim ki, modern dünyada ÇALIŞMANIN erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer. önce : ÇALIŞMA NEDİR?

Çalışma iki çeşittir : birincisi, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmek; İkincisi de, başkalarına, yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan bir maddenin durumunu, böyle başka bir maddeye göre değiştirmelerini söylemektir.

Birinci cins çalışma tatsızdır ve az para getirir; ikinci cins çalışma ise tatlıdır ve çok para getirir, ikinci cins çalışma çok çeşitlidir: emir verenler yanısıra, ne gibi emirler verileceği konusunda akıl verenler de vardır. Genellikle, iki insan grubu tarafından aynı anda, birbiriyle taban tabana zıt iki cins akıl verilir; buna da siyaset denir. Bu cins çalışma için gerekli marifet akü verilecek konu üzerinde değil, meselâ reklâmcılık gibi, inandırıcı konuşma ve yazma sanatı üzerinde bilgi sahibi olmaktır.

Amerika’da değilse bile, bütün Avrupa’da, bu her iki cins işçi sınıfından çok daha fazla saygı gören üçüncü bir sınıfa mensup insanlar vardır. Bunlar, toprak mülkiyetini ellerinde bulundurmak yoluyla, yaşama ve çalışma hakkını kendilerine bir imtiyaz diye verdikleri başka insanlardan bu imtiyazlara karşılık para alanlardır. Bu toprak sahipleri aylaktırlar, bu bakımdan, benim onlara övgü düzeceğim sanılabilir. Ne yazık ki, bunların aylaklığı ancak başkalarının emeği sayesinde mümkün olabilmektedir; gerçekten de, bunların rahat aylaklığa duydukları arzu, çalışmayı öğütleyen tüm kutsal vaazların tarihsel kaynağıdır. Bunların en istemeyecekleri şey, başkalarının da onlar gibi aylak kalmasıdır.

Uygarlığın başlangıcından Endüstri Devrimine kadar insan, bir kural olarak, çok çalışmak suretiyle kendisinin ve ailesinin geçimi için gerekli olandan ancak biraz daha fazlasını üretebiliyordu, hem de karısı da en aşağı onun kadar çok çalıştığı ve çocukları yetişir yetişmez emeklerini anne ve babalarınınkine kattıkları halde. Zorunlu ihtiyaçları karşıladıktan sonra artan az miktardaki üretim fazlası ise, onu üretenlere kalmıyor, savaşçılar ve papazlar tarafından iç ediliyordu. Kıtlık zamanlarında üretim fazlası olmuyordu; ama savaşçılarla papazlar yine de, başka zamanlarda olduğu kadar kazanç sağlıyorlar ve bunun sonucu olarak da birçok işçi açlıktan ölüyordu. Bu sistem Rusya’da 1917’ye kadar sürdü, Doğu’da hâlâ sürmektedir; İngiltere’de ise, Endüstri Devrimine rağmen, Napolyon savaşları süresince ve yeni fabrikatörler sınıfının güçlendiği yüz yıl öncesine kadar bütün şiddetiyle süregeldi. Amerika’da bu sistem, Güney hariç, devrimle birlikte sona erdi. Bu kadar uzun zaman süren ve ancak yakın zamanlarda sona eren bir sistem doğallıkla, insanların düşünce ve görüşlerinde derin izler bırakmıştır. Çalışmanın istenilir bir şey olduğunu doğal karşılamamız, çoğunlukla bu sistemden bize kalan bir alışkanlıktır ve alışkanlıktan doğma bu inanç endüstri dönemi öncesine ait olduğu için de modern dünyaya uydurulmamıştır. Modern teknik, aylaklığın sadece imtiyazlı sınıflara ait bir imtiyaz değil, bütün toplum içinde eşit dağılan bir hak olabilmesini, birtakım sınırlar içinde mümkün kılmıştır. Çalışma ahlakı, köle ahlakıdır, modern dünyada ise köleye ihtiyaç yoktur.

İlkel toplumlarda köylüler, kendilerine kalsa, savaşçılarla papazların iç ettikleri o bir parçacık üretim artıklarından yine kendileri yararlanırlardı; bu apaçıktır, ama şurası da aynı derecede açıktır ki, köylüler kendi başlarına kalsalardı ya daha fazla tüketir, ya da daha az üretirlerdi. Başlangıçta köylülerin üretimde bulunmaları ve üretim artıklarının başkaları tarafından iç edilmesine göz yummaları, kaba kuvvet zoruyla oluyordu. Ne var ki, yavaş yavaş bu köylülerin bir çoğuna, üretim artıklarının bir bölümü bazı aylakların geçimini sağlamaya gitse bile, çok çalışmanın kendileri için görev olduğunu aşılayan bir ahlak anlayışını kabul ettirmenin mümkün olduğu anlaşıldı. Bu sayede, köylüleri çalıştırmak için başvurulması gerekli zorlamanın dozu, bununla birlikte de hükümetin harcamaları azaldı. Bugün eğer İngiltere’de kralın bir işçiden fazla geliri olmaması önerilse, İngiliz işçilerinin yüzde doksan dokuzunun bu öneriden dolayı tüyleri diken diken olurdu. Tarihsel bakımdan konuşursak, görev kavramı, iktidar sahipleri tarafından başkalarına kendi çıkarlarından çok efendilerinin çıkan için yaşamaları gerektiği düşüncesini aşılamakta bir araç olarak kullanılmıştır. Doğallıkla, iktidar sahipleri kendi çıkarlarının, insanlığın daha geniş çaptaki çıkarlarıyla özdeş olduğuna kendi kendilerini inandırarak, bu olguyu yine kendi kendilerinden saklamaktadırlar. Bazı hallerde bu doğrudur; meselâ Atina’lı köle sahipleri boş zamanlarının bir bölümünü, uygarlığa sürekli bir katkıda bulunma yolunda harcarlardı ki, böyle bir şey âdil bir İktisadî sistemde mümkün olamazdı. Uygarlık için boş vakit şarttır, eski zamanlarda ise bir azınlığın boş vakte sahip olabilmesi, büyük bir çoğunluğun emeği sayesinde gerçekleşebiliyordu. Şu var ki, bu insanların harcadığı emeğin bir değeri vardı — çalışmak iyi olduğu için değil, boş vakit iyi olduğu için.

Modern teknik sayesinde de uygarlığa zarar vermeksizin boş vakti insanlar arasında pay etmek mümkün olabilirdi.

Modern teknik, yaşamak için herkesin ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmekte harcanan emek miktarını büyük çapta azaltmıştır. Savaş içinde bunun böyle olduğu açıkça görüldü. Savaş sırasında, silâh altındaki bütün erkekler, casusluk işinde, propaganda işinde, mühimmat imalâtında, ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan bütün erkek ve kadınlar üretim faaliyetlerinden çekilip alınmış bulunuyorlardı. Buna rağmen, müttefikler safındaki kalifiye olmayan işçiler arasındaki fiziksel refah düzeyi, savaş öncesi veya savaş başlarındakine oranla çok daha iyi idi. Bu olgunun önem ve anlamını maliye gizlemekteydi: ödünç alma, insanda âdeta geleceğin şimdiki zamanı beslediği izlenimini uyandırıyordu. Ama kuşkusuz, gerçekte böyle bir şey mümkün değildi. İnsan içinde yaşadığı anda var olmayan bir ekmeği yiyemez. Üretimin bilimsel bir biçimde örgütlenmesi sayesinde, modern dünyanın çalışma kapasitesinin sadece bir bölümünü kullanmakla modern insan yığınlarına oldukça rahat bir hayat sağlanabileceğini, savaş, tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesinlikle göstermiş bulunuyor. Savaştırmak ve savaş sanayiinde çalıştırmak için erkekleri serbest bırakmak amacıyla yaratılan bilimsel örgüt, eğer savaştan sonra da korunsa ve çalışma saatleri dörde indirilseydi, herkesin refahı yerinde olurdu. Halbuki böyle yapılacağına, o eski karmaşık sisteme dönüldü, emeklerine ihtiyaç duyulan insanlar uzun saatler çalıştırıldı, emeklerine ihtiyaç duyulmayanlar ise işsizlik yüzünden aç kalmaya bırakıldı. Neden? Çünkü çalışma görevdi de ondan; çünkü insanın, ürettiği oranda değil, ölçüsü çalışkanlık olan erdemi oranında ücret alması gerekiyordu da ondan.

Bu, içinde doğduğu koşullarla zerrece benzerliği bulunmayan bambaşka koşullara uygulanan Köle Devleti ahlakıdır. Bunun felaketli sonuçlar doğurmasına hiç şaşmamalı. Bir örnek alalım. Belirli bir zaman içinde bir takım insanların çamaşır mandalı yapımında çalıştıklarını varsayalım. Bunlar günde (diyelim ki) sekiz saat çalışarak, dünyanın bütün mandal ihtiyacını karşılayacak kadar üretim yapmaktadırlar. Birisi çıkar, aynı sayıda işçinin aynı çalışma süresi içinde öncekinin iki katı mandal yapmasını sağlayan bir buluş kor ortaya. Ama dünyanın iki kat fazla mandala ihtiyacı yoktur; mandallar zaten o kadar ucuzdur ki, daha ucuza satılsa bile, daha fazla satın alan olmayacaktır. Aklı başında bir dünyada olsa, bu durumda, mandal yapımıyla uğraşan herkes sekiz yerine dört saat çalışır, ama bunun dışında her şey yine eskisi gibi yürürdü. Gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyada böyle bir şey ahlak bozucu sayılır, içinde yaşadığımız dünyada insanlar hâlâ sekiz saat çalışmakta, gerektiğinden çok sayıda mandal yapılmakta, birtakım insanlar iflas etmekte ve mandal yapımında çalışan işçilerin yarısı işten atılmaktadır. Bunun sonunda yine öteki planda olduğu kadar boş vakit kalır insanlara, ama bu sefer insanların yarısı çok fazla çalışırken, öbür yarısı tüm aylaktır. İşte, nasıl olsa kalacak boş vakit bütün insanlık için bir mutluluk kaynağı haline getirileceğine, bu şekilde ne yapılıp edilip evrensel bir sefalet kaynağı haline getirilmektedir. Bundan daha büyük bir delilik düşünülebilir mi?

Yoksul insanların boş vakitleri olması fikrini zenginler öteden beri nefretle karşılamışlardır. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’de erkekler için günlük normal çalışma süresi on beş saatti; çocuklar genellikle on iki saat, ama çok kere de yetişkin erkekler kadar çalışırlardı. Ukalâ işgüzarlar bu çalışma saatlerinin çok fazla olduğu fikrini ileri sürdükleri zaman onlara, çalışmanın yetişkin erkekleri içkiden, çocukları da yaramazlıktan alıkoyduğu söyleniyordu. Çocukluğumda, şehirli erkek işçilerin oy hakkını kazanmasından az sonra resmî tatil günleri yasalaşınca, üst sınıflar çok kızdılar. Yaşlı bir Düşesin şöyle dediğini hatırlıyorum : “Tatil yoksulların nesine gerek? Onlar ÇALIŞMAK zorundadır.” Gerçi zamanımızın insanları bu Düşes kadar açık yürekli değiller; ama aynı duygu onlarda da güçlüdür ve bu duygu, içinde bulunduğumuz İktisadî keşmekeşin esas kaynağıdır.

Çalışma ahlakı anlayışını bir an için açık yüreklilikle, kör inançlara bağlı olmaksızın düşünelim. Her insan hayatında ister istemez belirli miktarda bir insan emeği ürünü tüketir. Çalışmanın genellikle tatsız bir şey olduğunu kabul edersek, insanın kendi ürettiğinden fazlasını tüketmesi adaletsizliktir. İnsan doğallıkla, meselâ hekimlikte olduğu gibi, mal yerine hizmet sağlayabilir; ama ne olursa olsun, yediğine ve başını bir çatı altına sokmasına karşılık bir şey sağlamalıdır. Çalışmanın ancak bu kadarı bir görev sayılmalıdır; ama ancak bu kadarı.

S.S.C.B. dışındaki bütün modern toplumlarda pek çok kimsenin, daha doğrusu, mirasa konan veya zenginle evlenenlerin hepsinin bu asgari çalışmadan bile kaçtıkları gerçeği üzerinde uzun uzadıya durmayacağım. Bu gibilerin aylak kalmalarına izin verilmesi olgusunun, işçilerin ya gerektiğinden çok çalıştırıldıkları ya da aç bırakıldıkları olgusu kadar zararlı olmadığı kanısındayım.

Sıradan işçiler günde dört saat çalışsalardı hem her şeyden herkese yetecek kadar bulunurdu, hem de ortada işsizlik kalmazdı — tabii, ufak çapta da olsa, aklı başında bir örgütün bulunduğu varsayarak. Bu fikir, hali vakti yerinde olanların hiç hoşuna gitmez, zira onlar, yoksulların boş vakitlerini nasıl kullanacaklarını bilmedikleri inancındadırlar. Amerika’da erkekler çoğunlukla, halleri vakitleri yerindeyken bile uzun saatler çalışırlar; bu gibiler, işsizlik denen o gaddarca ceza dışında, işçilerin boş vakitleri olması fikrini öfkeyle karşılarlar. Gerçekten de bunlar boş vakti kendi oğullarına bile çok görürler. Ne gariptir ki, oğullarının çok çalışmasını isterlerken ve bu yüzden oğulları, uygarlık öğrenmelerine yetecek kadar bile boş vakit bulamazken, bu adamlar karılarıyla kızlarının hiç çalışmamasına aldırış etmezler. Hiçbir iş yapmayanlara duyulan ve aristokratik toplumlarda her iki cinsi de kapsamı içine alan züppece hayranlık, plütokrasilerde yalnız kadınlara duyulabilir; ama böylesi bile, bu hayranlığın sağduyuya sığdırılabilmesine yetmez.

Kabul etmek gerektir ki, boş vaktin akıllıca kullanılması bir uygarlık ve eğitim sonucudur. Bütün ömrünce çok çalışmış bir adam birdenbire boş kalsa sıkılır. Ama önemli miktarda boş vakti olmayan insan da en iyi şeylerin birçoğundan yoksun kalır. Halk yığınlarının bu yoksunluğu çekmesi için artık hiçbir neden kalmamıştır; artık hiç gereği kalmadığı halde aşırı derecede çalışmakta ısrara bizi ancak budalaca ve çoğunlukla başkası hesabına katlanılan bir çilekeşlik devam ettirebilir.

Rusya’da yönetime egemen olan yeni inançta Batının geleneksel öğretilerinden çok değişik bir sürü şey bulunurken, hiç değişmeden kalmış bazı şeyler de vardır. Yönetici sınıfın, özellikle de eğitim propagandasını yürütenlerin emeğin erdemi konusundaki tutumları, dünyada egemen sınıfların “namuslu yoksullar” dediğimiz insanlara öteden beri aşılaya geldikleri tutumun tıpatıp aynıdır. Çalışkanlık, uyanıklık, uzak çıkarlar uğruna uzun saatler, çalışmaya razı olma, hattâ yetkeye boyun eğme, bütün bunlar S.S.C.B.’de yeniden ortaya çıkmaktadır; üstelik S.S.C.B.’de yetke hâlâ Evrenin Hâkiminin İradesini temsil etmektedir, yalnız şimdi buna yeni bir ad verilmiştir: Diyalektik Materyalizm.        ‘

Rusya’da proletaryanın kazandığı zaferle, başka ülkelerde feministlerin kazandığı zafer arasında bazı ortak noktalar bulunmaktadır. Yüzyıllardan beri erkekler, kadınların manevi üstünlüğünü kabul etmiş ve iktidar konusunda kendilerinden aşağı durumda bulunmaları yönünden de onları, manevî üstünlüğün iktidardan daha değerli olduğu savıyla avutmuşlardır. Feministlerin öncüleri, erkeklerin erdemin değeri konusunda kadınlara söylediklerinin hepsine inandıkları, ama siyasal iktidarın değersizliği konusunda söylediklerine inanmadıkları için, en sonunda feministler kadınların her ikisine de sahip olması gerektiğine karar verdiler. Fiziksel çalışma bakımından buna benzer bir şey Rusya’da gerçekleşmiştir. Yüzyıllarca, zenginler ve zenginlerin çanak yalayıcıları ‘mamuslu emek” üzerine övgüler düzmüşler, basit yaşayışı övmüşler, yoksulların cennete gitme olasılığının zenglnlerinkinden çok olduğunu aşılayan bir dini öğretmişler ve genellikle, tıpkı kadınların cinsel köleliklerinden özce bir soyluluk kazandıkları fikrine, erkeklerin onları inandırmaya çalışmaları gibi, bedenleriyle çalışan işçileri, maddenin uzaydaki durumunu değiştirmenin onlara özel bir soyluluk kazandıracağı fikrine inandırmaya çalışmışlardır. Rusya’da, bedenle çalışmanın üstünlüğü konusundaki bütün bu öğretiler ciddiye alınmış, bunun bir sonucu olarak da bedenle çalışanlar başka herkesten fazla yüceltilmişlerdir. Bu durumu canlandırma yolundaki girişimler ruh bakımından aynı olmakla birlikte, amaç bakımından değişiktir : bu girişimlerin amacı, özel işlerde çalıştırılacak fedaî işçiler yetiştirmektir. Şimdi gençlerin önüne konulan ülkü bedensel çalışmadır ve bu ülkü bütün ahlâk öğretilerinin temelini meydana getirmektedir.

Şimdilik, bütün bunlar belki de yararlı olabilir. Doğal kaynakları zengin koskoca bir ülke gelişmeye hazırlanmaktadır ve borç almadan gelişmesini tamamlamak zorundadır. Bu koşullar içinde çok çalışmak zorunluğu vardır ve bu çok çalışmanın ödülü de büyük bir olasılıkla, görülecektir. Ama uzun saatler çalışmak zorunda kalınmadan herkesin rahat edebileceği noktaya ulaşınca ne olacaktır?

Batı’da, bu problemle uğraşmak için çeşitli yollar vardır bizim elimizde. Biz İktisadî adaleti gerçekleştirmeye kalkışmadığımız için tüm ulusal gelirin büyük yüzdesi, nüfus içinde büyük bir bölümü hiç çalışmayan küçük bir azınlığa gider. Üretim hiçbir şekilde bir merkezden yönetilmediği için, sürüyle gereksiz şey üretiriz. Nüfusun bir bölümünü gerektiğinden çok çalıştırmak suretiyle geri kalanların emeğinden vazgeçebildiğimiz için, çalışan nüfusun büyük yüzdesini aylak bırakırız. Bu yöntemler yetersiz kalınca da savaş çıkarırız: havaî fişekleri ömründe ilk kez görmüş çocuklar gibi, bir kısım insanlara yüksek güçte patlayıcı maddeler yaptırır, bir kısmına da bunları patlattırırız. Bütün bu düzenleri bir araya getirerek, sıradan insanların kaderinin çetin bir bedensel çalışma olduğu fikrini, güç de olsa yaşatmayı beceririz.

İktisadî adalet ve üretimin merkezden yönetilişi dolayısıyla, Rusya’da bu problem ister istemez değişik bir biçimde çözülecektir. Zorunlu ihtiyaç maddeleri ve temel rahatlıklar herkese sağlanır sağlanmaz bu problemi çözmek için başvurulacak akıllıca yol, daha fazla boş vaktin mi, yoksa daha fazla mal üretiminin mi tercih edileceği konusunda her aşamada halkoyuna danışılarak, çalışma saatlerini derece derece azaltmak olurdu. Ama çok çalışmanın erdem olduğu bir kere aşılanmış bulunduğuna göre, içinde boş vaktin çok, çalışmanın ise az olduğu bir cennet hedefine yetkililerin nasıl ulaşabileceklerini kestirmek zordur. Yetkililerin durmadan yeni planlar ortaya atarak, böylece, kazanılmış boş vakti gelecekteki verimliliğe feda edecekleri daha büyük bir olasılık gibi gözüküyor. Geçenlerde Rus mühendislerinin hazırladıkları ustalıklı bir plânla ilgili yazılar okumuştum; bu plân, Kara Deniz’in ortasına bir baraj oturtarak Beyaz Denizle Sibirya’nın Kuzey kıyılarının iklimini ılımanlaştırmak amacını güdüyordu. Hayranlıkla karşılanacak bir plân gerçi, ama aynı zamanda emekçilerin en soyluları ‘Kuzey Buz Denizi’nin buzlu alanlarıyla tipileri arasında çalıştırılırken, proletaryanın rahatını daha bir kuşak geciktirecek bir plân. Böyle bir şey, eğer gerçekleşirse, bu, çok çalışma kavramına, artık çok çalışmaya ihtiyaç duyulmayan bir tembellik düzeyine ulaştıracak araçtan çok, kendi başına bir amaç gözüyle bakmanın sonucu olacaktır.

Gerçek odur ki, maddenin bir bölümü varlığımız için zorunlu olduğu halde, maddeye durmadan biçim ve yer değiştirmek hiç de insan hayatının amaçlarından biri değildir. Eğer öyle olsaydı, kanal açma işinde çalışan her ameleyi Shakespeare’den üstün tutmamız gerekirdi. Bu hususta bizi yanlış yöne sevkeden iki neden vardır. Birincisi, yoksulların hallerinden hoşnut olmalarını sağlama zorunluluğudur ki, bu zorunluk binlerce yıldan beri zenginleri, çalışmanın erdem olduğu konusunda vaaz vermeye — kendileri bu hususta erdemsiz kalmak için ne gerekirse yaptıkları halde — sevketmiştir. İkincisi de, yeryüzünde meydana getirebileceğimiz hayret edilecek değişikliklerden haz duymamıza sebep olan, yeni, makineleşme zevkidir. Bu iki güdünün hiçbiri, bedeniyle çalışan işçi üzerinde bir etki uyandırmaz. Bedeniyle çalışan işçiye, hayatının en iyi bölümü üzerine ne düşündüğünü soracak olsanız, size şöyle söylemesi olasılığı pek yoktur : “Bedensel çalışmadan zevk duyuyorum, çünkü bedensel çalışma bana, insanoğlunun yapabileceği en soylu işi yaptığım duygusunu veriyor, ayrıca insanoğlunun üzerinde yaşadığı gezegeni ne kadar değiştirebildiğini düşünmek de hoşuma gidiyor. Gerçi bedenimin belirli süreler içinde dinlenmeye ihtiyacı var ve ben bu ihtiyacı elimden geldiği kadar gidermek zorundayım, ama yine de en mutlu anlarım, sabah olup da çalışmaya başladığım anlardır, zira ruhumu doyuran kaynak çalışmadır.” Bedenleriyle çalışan işçilerin böyle bir şey söylediklerini hiç duymadım. Onlar çalışmaya hangi gözle bakılması gerekiyorsa o gözle, yani, geçimlerini sağlamanın zorunlu bir koşulu gözüyle bakarlar ve duyabilecekleri mutluluğu da serbest saatleri içinde bulurlar.

Denilecektir ki, aylaklığın azı iyidir, ama insanlar yirmi dört saatte topu topu dört saat çalışsalardı, günlerini nasıl geçireceklerini bilemezlerdi. Bu görüş modern dünyada geçerli olduğu oranda, uygarlığımız için bir yüz karasıdır; bu görüş daha önceki dönemlerin hiçbirinde geçerli olamazdı. Eskiden kaygısızlığa, oyuna bir yer vardı; verimlik fikrine bir dine sarılır gibi bağlanılması, insanlar arasında kaygısızlığın da, oyunun da yerini bir dereceye kadar daraltılmış bulunuyor. Modern insan her şeyin, o şeyin kendisi için değil de, başka bir şey uğruna yapılması gerektiğine inanıyor. Meselâ ciddiliği hayatlarında hiçbir vakit elden bırakmayan yaradılışta olan insanlar, durmadan, sinemaya gitmeyi kötülemekte ve bize, sinemanın gençleri suç işlemeye yönelttiğini söylemektedirler. Ama buna karşılık film yapımıyla ilgili her türlü çalışma saygıyla karşılanmaktadır, çünkü bu çalışmalar para getirmektedir, istenilir eylemin, kâr getiren eylem olduğu anlayışı her şeyi tepetaklak etmiştir. Size et sağlayan kasap, size ekmek sağlayan fırıncı övgüye değer kişilerdir, çünkü bunlar bu işlerden para kazanırlar; ama bunların size sağladığı besinleri siz sadece çalışmak için güç kazanmak amacıyla değil de, bunun yanısıra sırf yemek zevki için de yiyorsanız, hafifmeşrebin birisiniz demektir. Daha genel söylersek, para kazanmak iyi, para harcamak kötü sayılmaktadır. Para kazanmakla, para harcamanın bir alışverişin iki yönü olduğunu düşündüğümüz zaman, birinin iyi, ötekinin de kötü sayılması çok saçmadır; o zaman insan, anahtarların iyi, anahtar deliklerinin kötü olduğunu da savunabilir. Mal üretiminde eğer bir erdem varsa, bu erdem, o malın tüketilmesinin sağlayacağı üstünlükten gelmelidir. Toplumumuzda birey, kâr için çalışır; ama onun çalışmasının toplumsal amacı, ürettiği şeyin tüketilmesi olmak gerektir. Çalışkanlığı artırıcı etkenin kâr sağlamak olduğu bir dünyada insanların duru bir biçimde düşünebilmelerini zorlaştıran şey, bireyle toplumsal üretimin amacı arasındaki bu ayrılıktır işte. Bizler üretimi gerektiğinden değerli, tüketimi de gerektiğinden değersiz tutarız. Bunun bir sonucu olarak da, eğlencenin ve basit mutluluğun önemini çok küçümser, üretimin değerini tüketiciye verdiği hazla ölçmeyiz.

Çalışma saatlerinin dörde indirilmesini önerirken, geri kalan bütün vakit ille de saçma sapan şeylerle harcanmalıdır demiyorum. Dört saatlik çalışmanın bir insana, yaşamak için gerekli ihtiyaç maddeleriyle rahatlıkları sağlayabilmesi ve insanın geri kalan zamanını dilediği gibi kullanabilmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Böyle herhangi bir toplumsal sistemde eğitimin şimdikinden daha ileriye götürülmesi ve eğitimin kısmen, boş vakitlerini akıllıca kullanabilmelerini mümkün kılacak zevk inceliklerini insanlara kazandırmayı hedef alması esastır. Zevk inceliklerinden söz ederken de sadece “alimâne” sayılan şeyleri anlatmak istemiyorum. Kuş uçmaz kervan geçmez uzak köşeler dışında köylü dansları ölmüştür, ama bu dansların işlenmesini, mükemmelleştirilmesini sağlayan güdüler insan doğasında hâlâ var olmalıdır. Şehir insanlarının zevkleri nitelik bakımından çoğunlukla pasif hale gelmiş bulunuyor: sinema seyretmek, futbol maçlarını izlemek, radyo dinlemek v.b. Bunun nedeni de, şehirlilerin bütün enerjilerini çalışmada tüketmeleridir; eğer daha çok boş vakitleri olsaydı, şehirliler yine eskiden olduğu gibi, bizzat kendilerinin eylemli rol oynadıkları eğlencelerin tadını çıkarırlardı.

Geçmişte ufak bir aylak sınıf, büyük bir çalışan sınıf vardı. Aylak sınıf, toplumsal adalet açısından hiç de hak etmediği imtiyazlardan yararlanıyordu; dolayısıyla bu sınıf ister istemez baskıya yöneliyor, nefret uyandırıyor ve imtiyazlarını haklı gösterecek kuramlar icat etmek zorunda kalıyordu. Bu olgular aylak sınıfın mükemmelliğini büyük çapta azaltmış, ama bu gerilemeye rağmen, bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü bu sınıf yaratmıştır. Sanatı geliştiren, bilimleri bulan bu sınıftır; bu sınıf kitaplar yazmış, bu sınıf felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf inceltmiştir. Hattâ baskı altındakilerin kurtuluşu bile genellikle yukarıdan aşağı doğru gelişmiştir. Aylak sınıf olmasa, insanlık barbarlıktan hiç kurtulamazdı.

Bununla birlikte hiçbir görev taşımayan aylak sınıfta, aylaklığın babadan oğula geçmesi yöntemi olağanüstü denecek kadar zararlı olmuştur. Bu sınıfa mensup olanların hiçbirine çalışkanlık öğretilmediği gibi, bu sınıf tan olanlar bütünüyle olağanüstü bir zekâya da sahip değildiler. Bu sınıftan bir Darwin çıkmış olabilir, ama Darvin’in karşısına da tilki avından ve yasak yerde avlananları cezalandırmaktan daha zekice hiçbir şey düşünemeyen on binlerce eşrafı koymak gerektir. Aylak sınnıfın rastgele ve bir yan ürün olarak sağladığı şeyleri zamanımızda üniversiteler sözümona sistemli bir yoldan sağlamaktadır. Bu büyük bir ilerlemedir, ama bunun da kendine göre bazı geriletici yanları vardır. Üniversite hayatı genel olarak dünyada yaşanılan hayattan o kadar değişiktir ki, akademik bir ortamda yaşayan kimseler sıradan erkeklerle kadınların düşünce sorunlarının farkında olamamaktadırlar; üstelik, akademik ortamda yaşayanların kendilerini anlatış tarzları, niteliği dolayısıyla, genel halk yığını üzerinde fikirlerinin gerektiği gibi etkili olabilmesini sağlayamamaktadır. Üniversitelerin noksanlarından biri de, burada araştırmaların örgütlü oluşu dolayısıyla, özgün bir araştırmada bulunmak isteyecek bir insanın cesaretinin kırılması ihtimalinin büyük oluşudur. Bundan ötürü akademik kuruluşları, yararlı olmakla birlikte, kendi duvarları dışında kalan, herkesin yararlılıktan uzak amaçlar peşinde koştuğu bir dünyadaki uygarlığın çıkar bekçiliğini yapmaya yetersizdirler.

Hiç kimsenin günde dört saatten çok çalışmak zorunda kalmayacağı bir dünyada bilime meraklı olan herkes aç kalmadan bilimle uğraşabilecek, her ressam, tabloları ne kadar mükemmel olursa olsun, aç kalmadan resim yapabilecektir. Genç yazarlar, anıtsal eserlerini verebilmek için İktisadî bağımsızlıklarını kazanmak kaygusuyla önce geçim sağlayacak ıvır zıvır eserler vererek dikkati çekmek, neden sonra anıtsal eserlerini verme zamanı gelince de hem böyle büyük eserler verme iştahını, hem de yeteneğini kaybetmiş bulunmak zorunda kalmayacaklardır. Meslek çalışmaları sırasında iktisat ya da yönetimin herhangi bir evresine ilgi duyanlar, üniversiteden olan iktisatçüarın eserlerini çoğunlukla gerçek yönünden noksan bırakan akademik çalışma yönteminin bağlayıcılığı bulunmaksızın, kendi fikirlerini geliştirebileceklerdir. Tıp adamlarının, tıbbî gelişmeleri öğrenecek kadar zamanlan olacak, öğretmenler kendi gençliklerinde öğrendikleri ve aradan geçen zaman içinde gerçeğe uymadıkları meydana çıkmış olabilecek şeyleri alışılagelmiş yöntemlerle öğretebilmek için kendilerini parçalarcasına çabalamak zorunda kalmayacaklardır.

Hepsinden önemlisi, sinir bozukluğu yerine, yorgunluk, bıkkınlık, hazımsızlık yerine mutluluk olacak, yaşama sevinci bulunacaktır. Zorunlu çalışma, boş zamanları zevkli kılmaya yetecek kadar olacak, ama bitkinlik yaratacak kadar olmayacaktır, insanlar boş zamanlarında yorgun olmayacaklarından, sadece pasif ve yavan eğlenceler istemeyeceklerdir, insanların hiç değilse yüzde biri, meslek çalışımdan dışındaki vakitlerini şu ya da bu cins bir kamu yararını hedef tutan çalışmalara ayırabilecekler ve bu çalışmalar geçim sağlamak kaygusuyla yapılmadığı için de, özgünlüklerinin karşısına çıkacak hiçbir engelle karşılaşmayacakları gibi, yaşlı üstatların koyduğu ölçülere uymak zorunda da kalmayacaklardır. Ama aylaklığın üstünlükleri sadece bu gibi özel durumlarda ortaya çıkmakla kalmayacaktır. Sıradan erkeklerle kadınlar, mutlu yaşama fırsatı elde edeceklerinden daha şefkatli olacaklar, kendi görüşlerine uymayanlara daha hoşgörüyle ve daha az kuşkuyla bakacaklardır. Kısmen bu nedenle, kısmen de savaş uzun ve zorlu çalışmaları gerektireceğinden, savaş isteği ortadan kalkacaktır. iyi huyluluk, bütün törel nitelikler içinde, dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu bir niteliktir ve iyi huy, çetin çabalarla dolu bir hayatın değil, rahatın, güvenlik duygusunun bir ürünüdür. Modern üretim yöntemleri hepimize rahat etme ve kendimizi güvenlik içinde duyma olanağını verdiği halde, bizler bunun yerine, bazı insanların aşırı derecede çalışması, bazılarının da açlıktan kıvranması yöntemini seçmişizdir. Şimdiye kadar hep, tıpkı makinelerin bulunmadığı zamanlarda olduğu gibi bütün enerjimizi ortaya koymayı sürdürdük, yaptığımız budalalıktı, ama sonuna kadar da budalalıkta diretme için hiçbir neden yok ortada.

Sh:9-26

Kaynak: BERTRAND RUSSEL, AYLAKLIĞA ÖVGÜ (1935. In Praise of Idleness. London: George Allen & Unwin) Türkçesi: Mete ERGİN, 1983, İstanbul

 

İnsanlığın Yarını (HAS MAN A FUTURE?)/ BERTRAND RUSSELL


Türkçesi: Akşit Göktürk
Accursed be he that first invented war.
[Savaşı icad eden ilk melun olmak]
Christopher Marlowe (1564-1593)

ÖNSÖZ MÜ, SONSÖZ MÜ?

«İnsanoğlu, ya da biraz böbürlenerek kendi kendine verdiği adla, homo sapiens, ‘Yer’ gezegenindeki canlı türlerinin hem en ilginci hem de en sinire dokunanıdır.»

Bu söz, felsefeyle ilgili bir Merih’li biyoloji bilgininin yerküremizin bitki hayvan örtüsü üzerine bildirisinin son bölümünün ilk tümcesi olabilirdik Bizler, topumuz birden, gerek duygusal gerekse içgüdüsel etkilerle, içinde bulunduğumuz durumun iyice derinlerine saplanmış olduğumuzdan, başka bir dünyadan gelecek bir yabancının bakışındaki yantutmazlığa, genişliğe kolay kolay ulaşamayız. Ama, arasıra bizim düşsel Merih’li türünden düşüncelere girişmek, bu düşünceler ışığında soydaşlarımızın geçmişini, şimdisini, geleceğini (varsa), ayrıca, insanın yeryüzündeki yaşam için şimdiye dek yaptığı, yapmakta olduğu, belki de gelecekte başka bir yerdeki yaşam için yapabileceği iyi ya da kötü şeylerin değerini belirlememiz konusunda yararlı olur. Bu nitelikte bir incelemede, geçici tutkular, bir uçaktan bakılınca dümdüz görünen küçük tepeler gibi, önemlerini yitirirler, öte yandan, hiç bir zaman önemden düşmeyecek şeyler de sınırlı bir görüştekinden çok daha seçik olarak öne çıkarlar.

Ta başlangıçta insanın genel varoluş kavgasındaki durumu hiç de parlak görünmüyordu. Seyrek rastlanan türlerden biriydi daha, yırtıcı hayvanlardan kaçmak için ağaçlara tırmanmakta maymundan daha az çevik, kürkü olmadığından soğuğa karşı doğal bir korunmadan hemen hemen yoksun, uzun süreli çocukluk döneminden, öbür canlılarla yaşayarak besisini elde etmekte çektiği güçlükten dolayı eli kolu bağlı bir yaratıktı. Tek üstün yanı kafasıydı. Bu biricik üstünlük gitgide daha çok önem kazanarak insanı ürkek bir kaçkın durumundan yeryüzünün Efendisi durumuna yükseltti. Bu sürecin tarihten önceki çağlarda aşılan ilk basamaklarının niteliğini varsayımlarla kestirebiliriz. Ateşten yararlanmayı öğrendi sözgelişi. Ama ateşin de, günümüzde atom enerjisinin ortaya çıkışıyla beliren sakıncalar yanında hiç kalmakla birlikte, birtakım sakıncaları vardı. Ateş, yalnız yiyeceklerini daha iyi bir duruma getirmekle kalmadı, mağarasının ağzında sürekli yanarak, uyuduğu zamanlarda güvenliğini de sağladı. Mızraklar, yaylar, oklar yapmayı öğrendi insan. Kazdığı tuzaklara düşen öfkeden kudurmuş mamutlar umutsuzca çabaladılar. Hayvanları evcilleştirdi, tarihin tanı ağarırken de tarımın yararlarını bulguladı.

Ama kazançlarından biri bütün öbürlerini gölgede bırakacak önemdeydi: dil. Konuşma dilinin düpedüz hayvan bağırtılarından yavaş yavaş gelişmiş olduğu ileri sürülebilir. Başlangıçta konuşmayı yansıtır nitelikte olmayan yazı dili ise, gitgide daha çok kalıplaşan bilgi verici resimlerden ortaya çıkmıştır. Dilin büyük değeri, yaşantının aktarılması olanağını sağlamasıdır. Bir kuşağın öğrendiği şeylerin topu birden sonraki kuşağa kalabilecekti artık. Öğrenim, kesinlikle, kişisel yaşantının yerine geçiyordu. Yazı, bir bilgi yığınının yaratılması olanağını hazırlamakla, belleği birtakım belgelerle donatmakla, konuşmadan daha etkili bile oldu. Bireylerin buluşlarını belgelerle koruma kolaylığı, insanın ilerlemesini hazırlamakta her şeyden daha büyük bir yer tutmuştur. Bir zamanlar, insan kafasının yeterliğinde doğal gelişmeler, ayrıca, kalıtımla geçmiş yeterliklerde de ilerlemeler görülmüştü. Ama aşağı-yukarı beş yüz bin yıl önceydi bu. O zamandan beri doğal düşünce yetisinde pek az bir gelişme olmuş —bir gelişmeden söz edilebilirse eğer- insanın ilerlemesi, gelenekle, eğitimle kuşaktan kuşağa geçen sonradan kazanılmış ustalıklara dayanmıştır. Temeller, belki de bilinçli bir amaç olmadan, tarihten önceki çağlarda atılmıştı, ama bu temellerin bir kez atılmış olması gerek bilgide gerek ustalıkta gitgide hızlanacak sürekli bir gelişmeyi hazırlamıştı. Son beş yüzyıldaki gelişme, tarihin belgelerle tanıdığımız önceki bütün çağlardakinden daha büyük olmuştur. Çağımızın büyük güçlüklerinden biri, düşünce alışkanlıklarının tekniklerdeki hızlı değişmelere ayak uyduramaması dolayısıyla, ustalığın gitgide artmasına karşılık bilgeliğin gerilemesidir.

Binlerce yıllık sonu belirsiz ölüm-kalım savaşından insan, gösterdiği çabalardan yoğrulmuş yararlı ustalıklar, içgüdüler, alışkanlıklara çıktı. Ama, kıtlıklar, sel baskınları, yanardağ patlamaları gibi dıştan gelecek tehlikelerle savaşmak zorundaydı daha. O ilk günlerde bir kıtlık karşısında nelerin yapılabileceği Tevrat’ın ‘Oluş’ kitabı’nda anlatılmaktadır. Sel baskınlarına ise iki yöntemle karşı konuyordu: Çinliler tarihlerinin başlangıcında Sarı Irmak’ın yakalan boyunca setler kurmuşlardı, Batı Asya da Nuh’un öyküsünde görüldüğü gibi, en iyi korunma yolunun erdemli yaşamak olduğunu düşünmüştü. Yanardağ patlamaları karşısında da etkili olacağına inanılan bu ilke, edebî anlatımını Sodom ile Gomorra’nın yıkımı öyküsünde bulmuştur. Çinlilerle Batı Asyalıların bu iki ayrı kuramı, birbirleriyle çekişe çekişe günümüze dek süregelmiş, ama Çinli görüş gitgide artan bir geçerlik kazanmıştır. Bununla birlikte, son yeni gelişmeler, erdemli yaşamanın da (gelenekçi anlamda değilse bile) korunmamız için en az setler ölçüsünde önemli olduğunu göstermiştir.

İnsan, dış çevresinin tehlikelerinden sıyrılarak ortaya çıkarken, önceki çağlar boyunca varlığını sürdürmesine yaramış içgüdüsel, duygusal temeli de yenidünyasına birlikte getirdi. Kendini ne pahasına olursa olsun kurtarmak için, zaman zaman büyük ölçüde sertliğe, tutkulu bir direnmeye başvurmak zorunda kalmıştı. Uyanık bir sakınırlık, tetikte bir kuşku, çıkmaz durumlardaki tehlikeler karşısında gözüpeklik, gereksindiği şeyler olmuştu hep. Eski güçlükler altedildikten sonra, bu alışkanlıklar tutkular aygıtını nerde kullanacaktı insan? Buna da bir çözüm yolu bulundu ama ne yazık ki pek de mutlu sayılamayacak bir yoldu bu. Şimdiye dek hep aslanlarla kaplanlara yöneltegeldiği düşmanlığı, kuşkuyu insan soydaşlarına yöneltti —hepsine değil tabiî, varlığını sürdürmesine yaramış ustalıkların çoğu toplumsal bir elbirliğini gerektirdiği için, elbirliği düzeninin dışındakilere yüklendi var gücüyle. Böylece, ilkel birbirine tutkunluğun, örgütlü savaşın yardımıyle, yüzyıllar boyunca toplumsal elbirliği gereksinmesini, geçmiş kavgaların kendi içinde yaratmış olduğu içgüdüsel azgınlıkla kuşkuyu birleştirdi. Tarihimizin ta başlangıcından bugüne değin, kafanın yarattığı ustalıklar çevreyi sürekli olarak değiştirmiş, içgüdü ile duygu ise, çoğunlukla daha yırtıcı, daha ilkel bir dünyaya uygun düşecek nitelikteki yoğruluşlarıyle, oldukları gibi süregelmişlerdir.

Korku ile kuşkunun insandışı dünyadan karşıt insan kümelerine çevrilmesiyle, sürü yaşayışının yeni bir örneği doğdu. İnsanın toplum yaşayışına yatkınlığı, görünüşe göre hiç bir zaman toplum törelerine aykırı bir davranışa kalkışmayan arılarınki ya da karıncalarınki ölçüsünde değildir. İnsanların krallarını öldürmeleri az görülmüş bir iş değildir, oysa arılar arı beyini hiç de öldürmezler. [Petek yasalarının gerektirdiği durumlar dışında, arı be­yinin öldürüldüğüne hiç rastlanmaz.] Yabancı bir yuvaya giren dışarılı bir karınca hemen ölüm yargısına çarptırılır, ama bu duruma karşı duran bir ‘barışseverlik’ gösterisi hiç görülmez. Karşıt azınlıklar diye bir şey yoktur, toplumsal dayanışma hiç bir ayrı gayrı gözetmeden her bireyin davranışını belirler. İnsanlarda ise durum başkadır. İlkel insan belki de aileden daha geniş bir toplumsal küme tanımıyordu.

Düşman kimselerden gelebilecek tehlikeler karşısında —böyle saymak zorundayız bunu— aile genişledi, ortak atadan gelenlerden, ya da böyle bilinenlerden kurulu boylar çıktı ortaya. Savaş, ilkin boyların sonra ulusların imparatorlukların birleşmesine, güç bağlaşmalarına yol açtı. Gerekli toplumsal dayanışma çoğunlukla çöküntüye uğradı, ama böyle olunca iş yenilgiyle sonuçlandı hep. Sonunda, biraz ulusal seçmeyle, biraz da kendi çıkarlarını gözeterek insanlar, geniş kümeler arası işbirlikleri kurmaya, atalarınınkini bile gölgede bırakacak bir sürüce yaşayış gütmeye gitgide daha çok artan bir yeterlik kazandılar.

İçinde yaşadığımız dünya aşağı yukarı altı bin yıllık örgütlü savaşın sonucudur. Bir kural olarak, yenilgiye uğrayan topluluklar ortadan silinmişler ya da sayıca geniş ölçüde azalmışlardır. Savaşlarda başarı değişik etkenlere dayanmıştır; bunlardan en önemlileri daha büyük bir nüfus, daha üstün teknik ustalık, daha eksiksiz bir toplumsal dayanışma, bir de alınteridir. Bütünüyle biyolojik bir açıdan, belli bir bölgede yaşayabilen insanların sayısını arttıracak her olayı bir gelişme sayabiliriz. Bu oldukça dar görüş açısından birçok savaşlar yararlı sayılabilir. Romalılar Batı Roma imparatorluğunun çoğu bölgelerindeki nüfusu büyük ölçüde arttırmışlardır. Columbus ile izleyicileri Batı yarımküresini, Columbus’tan önce orada yaşayan kızılderililerden kat kat daha çok sayıda insana yurt ettiler. Çin’de, Hint’te, ancak çağlar boyu savaştan sonra kurulabilen merkez hükümetler nüfusta büyük bir artma sağlayabildiler. Ama savaşlar hep böyle sonuçlanmadı tabiî. Moğollar İran’ı hiç onarılamayacak ölçüde zarara uğrattılar, Halifelik saltanatı döneminde Türkler de öyle. Kuzey Afrika’da şimdi iyice ıssızlaşmış bölgelerdeki yıkıntılar Roma’nın çöküşüyle verilen zararların apaçık tanıklarıdır. Taiping ayaklanmasının Birinci Dünya Savaşı’ndan daha çok sayıda ölüme yol açtığı söyleniyor. Bu durumların hepsinde, daha az uygar olan yan, utku kazanmıştır. Gene de, bu karşıt örnekler varken bile, geçmişteki savaşların, gezegenimizdeki insan nüfusunun azalmasına değil çoğalmasına yaramış olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte, biyolojininkinden ayrı bir görüş de vardır. Yalnız sayıyı gözönünde tutarsak, karıncaların insanlardan yüzlerce kat daha başarılı sayılmaları gerekir. Avustralya’da tek insanın bile yaşamadığı ama sayısız ak-karıncanın kaynaştığı uçsuz bucaksız bölgeler gördüm. Bu böyle diye, tutup da ak-karıncaların kendimizden daha üstün olduğunu söyleyemeyiz. İnsanın, kendisini büyük memelilerin en kalabalığı yapan değerlerinden başka değerleri de vardır. Bütünüyle kendine özgü olan bu değerleri topu birden kültürel diye tanımlanabilir. Bunlar toplumlardan daha çok bireylerin özellikleridir, toplumsal dayanışmadan, savaşlarda utkuya erişme yeterliğinden bambaşka sorunlarla ilgilidirler.

İnsanlığın, birbiriyle yarışan, çoğunlukla da birbirine düşman uluslara bölünmesinin, kimin onurlandırılacağı konusundaki ulusal yargılara korkunç ölçüde çarpıtıcı bir etkisi olmuştur. Biz Britanya’da en gözde anıtlarımızı, yabancıları öldürmekteki ustalıklarından dolayı onurlandırdığımız Nelson’a, Wellington’a dikmişizdir. İşin garibi, yabancılar, bu türden bir yararlık göstermiş olan bu Britonlara bizim duyduğumuz hayranlığı duymazlar. Okumuş bir yabancıya Britanya’nın başlıca utkularının neler olduğunu sorarsanız, Nelson’la Wellington’dan değil, büyük bir olasılıkla Shakespeare’den, Newton’dan, Darwin’den söz edecektir. Yabancıların öldürülmesi, kimi durumlarda bütün insan soyunun yararı bakımından gerekli olmuştur belki, ama haklı gösterilmeye çalışılınca, polis etkinliğinden başka bir şey olmadığı, çoğunlukla, ancak ulusal üstünlük kuruntularını, zorbalık eğilimlerini yansıttığı ortaya çıkmıştır. İnsan soyunun saygıdeğerliği, insan soydaşlarını öldürmekteki ustalığından gelmez. Mısır’ın eski Ölüler Kitabı’ndaki gibi, insanların sonuncusu Yeraltı Dünyasının Yargıcı karşısına çıksa, soydaşlarının ortadan kaldırılmasının çok acı bir iş olacağını söyleyerek bağış dilese, hangi kanıtlarla doğrulayacak bu söylediğini? Gönül isterdi ki, insan yaşamının genellikle mutlu olduğunu söyleyebilsin. Ama insan soyunun çoğunluğu, tarımın, toplumsal eşitsizliğin, örgütlü savaşın bulgulanışından beri, çetin, terletici, zaman zaman da yürekler acısı yıkımlarla dolu bir yaşam sürmüştür, denebilir. Gelecekte bunların hiç biri görülmeyebilir belki de, birazcık bilgelik şimdiki insan yaşamının bütününü sevinçle doldurabilir; evet ama bu birazcık bilgeliğin bir gün gösterilebileceğini kim söyleyebilir? Bu arada, bizim sonuncu insan, Osiris’in yargısına, hiç de genel bir mutluluk tarihine benzemeyen bambaşka bir şey sunacaktır.

Osiris’e, insan soyunu ortadan kaldırmaması için yalvarmaya ben gitmiş olsam, şöyle derdim: «Ey adaletli acımak bilmez yargıç, soydaşlarımın yeryüzünden silinmesi pek yerindedir, özellikle günümüz için yerindeliği sugötürmez bu yargının. Ama, biz hepimiz suçlu değiliz, aramızdan ancak birkaçı olayların akışıyle içine sürüklendiğimiz bu durumdan gayrı bir durumun özlemini duymayacak körlüktedir. İlkçağ bilgisizliğinin bataklığından, çağlar boyu süregelen bir varoluş savaşından daha yeni çıktığımızı unutmayın. Bildiklerimizin çoğunu son on iki kuşak zamanında bulguladık. Doğa üstünde kurduğumuz yeni egemenlikten gözleri dönen bir-çoklarımız, başka insanlara da egemen olmak gibi yanlış bir tutkuya saplandılar. Bu durum, bizi azçok kurtulmuş olduğumuz bataklığa yeniden dönmeye ayartan bir ignis faatus‘tur. [ateşe çağıran şeytan] Ama bu gözü dönmüş çılgınlık, bütün gücümüzü tüketmiş değil, içinde yaşadığımız dünya konusunda, nebulalarla atomlar, en büyük ile en küçük konusunda şimdi bildiklerimiz, bizim günümüzden öncekilerin düşüncesine sığmayacak genişliktedir. Burada, kendisini iyi yolda kullanmaya yeterli bilgelikten yoksun ellerdeki bilginin hiç bir işe yaramayacağım ileri sürebilirsiniz. Şimdi dağınık da olsa, olaylara yön verecek güçten yoksun da olsa, bu gerekli bilgelik yok değil. Bilgelerle peygamberler kavga etmenin çılgınlık olduğunu öğütlediler hep, onların sözlerine kulak versek yepyeni bir mutluluğa varacağız.
«Büyük adamlar bize yalnız kaçınılması gereken şeyleri göstermekle kalmadılar. Işıl ışıl güzellikte bir dünya yaratmanın insan gücü ötesinde bir şey olmadığını da gösterdiler. İçlerindeki düşü soylu bir parıltı saçan yapılarla gözümüzün önüne seren ozanlara, bestecilere, ressamlara bakın bir yol. Bütün bu düşler ülkesi bizim olabilir. İnsanlar arası ilişkiler de sevi şiirlerinin güzelliğine erişebilir. Kadın ile erkek sevişmesinde birçok kimselerce arasıra tadılır bu olanak. Böyle dar sınırlar içinde kalmasına da hiç bir neden yoktur: Koral [Dinî ezgi veya kaynağı dinî ezgi olan orkestra parçası. ] senfonideki gibi bütün evreni kucaklayabilir. Bu, insan gücü dışında bir şey değildir, birazcık zamanla, gelecek çağlarda gerçekleşecektir belki de. Bütün bunlardan dolayı, Büyük Osiris, bizlere belli bir süre daha tanımanı, eski çılgınlığımızdan silkinerek bir ışık, sevgi, güzellik dünyasına varmamız için bir şans daha bağışlamanı dileriz senden.»

Olur da bir etkisi görülür bu yalvarımızın belki. Benim bildiğim, eninde sonunda bizim soyumuz, yalnız insanoğlu için varolan böyle olanaklardan dolayı sürekliliğe hak kazanır ancak. Sh:9-19

 

ÖZGÜRLÜK MÜ, ÖLÜM MÜ?

Patrick Henry, Bağımsızlık Savaşı sıralarında ün kazanmış bir Amerikan yurtseveri, şimdi yalnız şu sözleriyle anılıyor: «Ya özgürlük verin bana ya ölüm.» Aşırı Komünist-karşıtlarının ağzında bu söz bir bayrak olmuş, insansız bir dünya Komünist bir dünyadan yeğdir anlamına alınmıştır. Patriek Henry bu sözü bambaşka bir anlamda kullanmıştı oysa. O haklı bir amacı savunuyordu. İngilizlerle düşmanlık yüzünden bu amaç ancak Amerikalı canların yitirilmesiyle gerçekleşebilirdi. Böylece, kendi ölümü de özgürlüğe bir adım olmuştu belki. Buna benzer durumlarda yukarıdaki sözün önemle anılması doğrudur, yerindedir.

Ama aynı söz bir atom savaşını haklı göstermek için kullanılırsa bambaşka bir durum çıkar ortaya. Bir atom savaşının ne sonuçlar doğuracağını bilmiyoruz. Belki de insan soyunun sonu olacaktır böyle bir savaş. Belki de bütün toplumsal tutarlığını yitirmiş bir dünyanın şurasında burasında türeyecek birkaç bozguncu, yağmacı çeteden başka hiç kimse kurtulamayacaktır. Düşünebileceğimiz en iyi koşullar altında bile sonuç, bütün yaşama gereksinmelerini iyice kısıtlayan, gözaçtırmaz bir hükümet zorbalığı olur ancak. Belli koşullar içinde atom savaşının yerinde bir şey olacağını açıklamaya uğraşan Herman Kahn, en olumlu sonuçlardan birinin, kendi deyimiyle ‘karagün sosyalizmi’ olacağını söyler. Ama atom savaşının hiç gerçekleştiremeyeceği tek sonuç varsa o da Patrick Henry’nin istediği, çağdaş hayranlarının da sözde istedikleri, düzenli özgürlüktür.  Bir amaç uğruna ölmek, ancak amaç iyiyse, ölümümüz de o amaca yarıyorsa, soylu bir davranıştır. Ölümünüzün o amaca bir şey kazandırmayacağı apaçık kesinlikteyse, davranışınız softalıktan başka bir şey değildir. Bu özellikle, insan soyunun yokolmasını Komünistlerin üstünlük kazanmasına yeğ tutanların ya da tam tersine, Komünist-karşıtlarının üstünlük kazanmasına yeğ tutanların durumunda açıkça göze çarpar. Diyelim ki Komünizm, en azılı düşmanlarının söylediği ölçüde kötüdür, ama hiç değilse, gelecek kuşakların gününde gerçekleşecek bir ilerleme uğruna seçilebilir. Diyelim, Komünist-karşıtlığı en aşırı Stalincilerin söylediği ölçüde kötüdür, aynı düşünce bu duruma da uygulanabilir. Geçmiş tarihte birçok zorbalıklar görülmüştür, ama zamanla hepsi değiştirilmiş ya da ortadan silinmiştir. İnsanlar varolduğu sürece gelişme olanağı da vardır; ama ne Komünizm, ne de Komünizm-karşıtlığı bir ölü gövdeler dünyası üzerine kurulamaz.

‘Özgür bir Dünya’dan söz ederek Komünizm düşmanlığı körüklemekte büyük etkinlik gösterenler, birçok bakımlardan, savundukları politikaya gönülden bağlı olmadıklarını gösteriyorlar. İngiliz Hükümeti son zamanlarda Portekiz’e dostluk göstermek için değişik bir yol tuttu; hem de Portekiz’ in Angola’daki karaderilileri insanlığa sığmaz yöntemlerle ezmekte olduğuna hiç aldırmadan. İspanya, Franko’nun yönetimi altında, tıpkı değilse bile, Kruşçef Rusya’sı ölçüsünde az özgür, ama Batılılar İspanya’yla dostluk için her yola başvuruyorlar. Süveyş’le ilgili İngiliz Fransız işbirliği, amacı bakımından Rusya’nın Macar ayaklanmasını bastırmasından hiç de geri kalmazdı, daha az zararlı olduysa, başarıya ulaşamadığı içindir. Küba’da, Guatemala’da, İngiliz Ginesi’nde Batılı güçler yerlilerin isteklerini çiğneyip geçmekte kararlılıklarını gösterdiler, hem de onları Batı’nın yanında tutabilmek için böyle davranmanın gerekli olduğuna inanarak. Son zamanlarda Birleşik Devletler’de, Komünist Partisi’ne üye yazılmanın yasalara aykırı sayılacağı, ancak Komünizmin kötülüğünü bilmeden yazıldıklarını tanıtlayabilecek kimselerin hoşgörülebileceği açıklandı. Bunların hepsi özgürlüğe karşı işlenen suçlardır. Durum gerginleştikçe bu suçların da özgürlük uğruna haklı görülebileceği sanılacak.

Batıda genellikle bilindiğinden çok daha fazla kümeleşme, çok daha fazla örgütlü propaganda vardır. Bütün bu kısıtlamaların Doğu ile Batı arasındaki ayrımı hiçe indirdiği, Batı’nın ‘Özgür Dünya’ olma savını gülünçleştirdiği hiç kabul edilmez ama.

İngiltere’deki Amerikan üsleri sorununu alalım sözgelişi. Bu üslerin her birinde, verilecek bir uyarıyı bekleyen, bir iki dakika içinde havalanabilecek ölçüde titizlikle eğitilmiş havacılardan kurulu bir iç-üs bulunduğunu kaç kişi biliyor?

Bu iç-üs, üssün bütününden kesinlikle ayrılmıştır, buraya girmek üssün bütün öbür üyelerine yasaktır. İçinde kendi yemekleri, yemek salonları, yatakhaneleri, kitaplıkları, sineması vb. vardır. Silâhlı gözcüler üs’teki öbür Amerikalıların buraya girmesini önlemekle görevlidir. Her ay ya da her iki ayda bir, iç-üs’teki bütün üyeler komutanlarıyla birlikte Amerika’ya gönderilir, yerlerine yenileri gelir. Bu üyelerin üs’teki öbür Amerikalılarla ilgi kurmaları hemen hemen, çevrede yaşayanlarla ilgi kurmaları ise kesinlikle yasaktır.

Açıkça görülüyor ki bütün sorun, İngilizlerden durumu gizlemek, iç-üssün üyelerinin buyruklara, propagandaya, eğitildikleri üzere bütünüyle mekanik bir tepki gösterme yetisini korumaktır. Üstelik, bunlara verilecek buyruk da belli bir komutandan değil, düpedüz Washington’dan gelir. Bir karışıklık sırasında İngiliz Hükümeti’nin Washington’dan gönderilen buyrukları denetleyebileceğini düşünmek, düş kurmak olur ancak. Washington’dan gönderilecek buyruklar ise her an için Sovyet güçlerini karşı bir tepkiye geçirebilir, İngiltere’nin bütün nüfusunun da bir saat içinde yeryüzünden silinmesine yol açabilir.

Propaganda örgütünün gücünü, Amerika’daki gücünü, gözönüne seren son derece ilgi çekici bir durum, Hiroşima’da bombanın atılması için işaret veren Claude Eatherly’nin durumudur. Ayrıca, çağımızda insanın bir yasayı çiğneyerek nice korkunç suçlar işlemekten kurtulabileceğine de örnektir Eatherly’nin durumu. Bombanın neler yapabileceği ona söylenmemişti, verdiği işaretin sonuçlarını öğrendiği zaman büyük bir sarsıntı geçirdi. Yıllar boyu, görevine türlü aykırı davranışlarla, kendini Atom silâhlarının korkunçluğunu açıklamaya, yoksa yıkımı olacak o suçluluk duygusunu gidermeye adadı. Yetkililer, deli sayılmasına karar verdiler, şaşılacak uysallıkta bir ruhbilimciler kurulu da bu resmî görüşü doğruladı. Eatherly’e, pişmanlık duyduğu için deli belgesi verildi; pişmanlık duymayan Truman’a ise belge verilmedi. Ben Eatherly’ nin, amacını açıklayan birçok konuşmalarını okudum. Dediklerinin usa aykırı tek bir yanı yoktu. Ama yalancı propagandanın etkisi öyle büyüktü ki, hemen hemen herkes, bu arada ben de onun delirmiş olduğuna inandık.

Yakınlarda, Eatherly olayıyla ilgili söylentilerin etkisiyle Washington Başsavcısı araya girdi, Eatherly altı aydır kilitlenmiş olduğu sıkı göz hapsi koğuşundan alınarak hastanenin başka bir bölümüne yerleştirildi. Görülmemiş ayrıcalıklar tanınmıştı şimdi kendisine, yeni bir soruşturmaya başvurulmaksızın pek yakında özgürlüğüne kavuşacağı söylenmişti. Bu doğru çıkmadı, ama Eatherly kaçtı şimdilik.

Bir de Amerikan-karşıtı Etkinliklerle Savaş Komitesi’nde olup bitenlere göz atalım. Bu Komite’ nin hoşlanmadığı, orta yaşlı bir adamın sorgusunda şöyle bir konuşma geçebilir:

Soru: «Otuz yıl önce öğrenciyken tanıdığın Komünistler oldu mu?»

Yanıt: «Evet.»

Soru: «Adlarını verir misin?»

Yanıt: «Hayır.»

Sorguya çekilen bu karayazgılı adam, düşünüp taşındıktan sonra Komitenin saygısını kazanmayı kararlaştırır da arkadaşlarını ele verirse, daha da iyisi, arkadaşlarına uydurma suçlamalar yöneltirse kendini kurtarabilecektir, yoksa Komite’nin öfkesiyle hapishaneyi boylayacaktır. Özgürlüğün kutsal adı uğruna bu işlemin de haklı görülmesi umulur.

Bütün bu sözlerimle S. S. C. B.’ni savunduğum sanılmasın. S. S. C. B. özellikle Macaristan ile Doğu Almanya’da, baskısı altındaki insanları korkunç bir kinle, korkunç zorbalıklarla inletmiştir. İkiyüzlülük bakımından da Batı’dan hiç geri kalmamıştır: Doğu Almanya’daki yalnız Rusya’nın askerî gücüyle ortaya çıkarılmış hükümet, ‘Alman Demokrat Cumhuriyeti’ diye anılıyor. Ama Doğu’nun da suçlandırılabileceği gerçeği, Batı’nın suçsuzluğunu kanıtlamaz ki. Yanlardan hiç biri kendini haklı sanmakta ötekinden geri kalmaz, ikisi de eşit ölçüde iğrençtir.

Atom silâhlarının en korkunç yönlerinden biri, geniş ölçüde kullanıldıkları zaman, yalnız savaşan ülkelere değil, yantutmazlara da sonsuz zarar verecekleridir. Yantutmaz ülkeler, bu bakımdan, her şeyden önce kendilerini korumak için, Atom savaşını önlemeğe çalışmakta haklıdırlar. Bir ülkenin kendi hükümet biçimini dışardan gelecek karşıtlıklardan korumaya hakkı olsa da, kavganın dışında kalmak isteyen ülkelerdeki milyonlarca kişiyi, durup dururken yeryüzünden silmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Birçoğumuz Komünizmden hoşlanmıyoruz diye, bağımsız “kalmaktan başka hiç bir şey istemeyen sayısız Hintliyi, Afrikalıyı ölüme atmaya ne var?

Demokrasinin bu olduğunu kim ileri sürebilir?

Demokrasi, yantutmaz ulusların, kendileri istemedikçe hiç bir şeye karıştırılmamalarını gerektirmez mi ?

Berlin sorununu düşünün örneğin. Benim umutsuzlukla gördüğüm, gerek A.B.D.’nin gerekse S.S.C.B.’nin, hoşlanmayacağı bir çözüm yolunu benimsemektense Atom savaşma hazır olduğudur. İki yanın da bu yoldaki, bütün dünyayı usa sığmaz korkunçlukta sonuçlara sürükleyecek sözleri, hoşgörülecek gibi değildir. Böyle sözler ancak karşılıklı bir melodramın sonucunda doğarlarsa haklıdırlar. Kremlin’in ya da Wall Street’in iğrençliği, her ikisinin de temel bir dogmaya körükörüne tapan, böylece iki yanın ortak yararını göremeyen softalarla dolu oluşundadır. Doğu ile Batı, aralarındaki tartışmalarda kafalarını kullansalar, birbirlerini düşman görmekten çok Hidrojen bombasını ortak düşmanları olarak görürlerdi. Hem Doğu’yu hem de Batı’yı ilgilendirecek tek ortak “sorun, modern silâhlardan doğabilecek yokoluştan kaçınmaktır. Ama iki yandan hiç biri, bir uzlaşmaya varmayı gerçekten istemiyor. İstedikleri, karşı yanın herhangi bir diplomatik başarı sağlamasını ne yapıp yapıp önlemektir.

Bu karşılıklı düşmanlığın ardında, başlıcaları gurur, kuşku, güçlülük özlemi, korku olan birtakım insanca tutkular yatar. Görüşmelere katılan sözcüler karşı yandan gelecek en yerinde önerileri bile terslemekten, bir gurur payı çıkarıyorlar kendilerine. Ülkelerinin genel eğilimi de onların bu duygusunu destekliyor. İki yanın şimdiki sinirliliği sürdükçe hiç de nedensiz diye nitelenemeyecek bir kuşku, yanlardan her birinin, ötekinin söylediklerini kendi sözcülerini faka bastırmak için düzenlenmiş bir dolap olarak görmesine yol açıyor. Gene şimdiki koşullar altında hiç de yersiz sayılamayacak bir korku, bütün korkularda olduğu gibi, korkulan sakıncayı abartacak usdışı tepkilere yol açmaktadır. Bu, özel yaşamda sık sık rastlanan, ruhbilimcilerce çok iyi bilinen bir olaydır. Büyük bir korku etkisinde, birçok kimseler kafalarını kullanamaz, hayvanlar gibi içgüdüsel bir tepki gösterirler. Bir zamanlar benim bir eşeğim vardı. Evimin biraz ötesinde küçük bir kulübe, onun ahırıydı. Bir gün kulübe ateş aldı, birkaç iriyarı adam eşeği dışarıya sürükleyene değin akla karayı seçtiler. Yoksa eşek korkudan hiç kımıldamayacak, yanıp kül olacaktı. Büyük Güçler’ in bugünkü durumu da tıpkı buna benzer. Özellikle silâhsızlanma için biçilmiş kaftandır bu benzetme. Her iki yan da ötekinin Atom silâhlarından korkarak, güvenliği kendi Atom silâhlarını arttırmakta arıyor. Öteki yan baskın çıkmak için bir daha arttırıyor silâhlarını. Böylece, Atom tehlikesini azaltmak için atılan her adım, tehlikeyi daha çok büyütüyor.

Güçlü olma tutkusu, ulusları hiç umulmadık yollara sürüklemekte daha da baskın bir öğedir. Kişilerin yüksekten atıp tutması görgüsüzlük sayılırsa da ulusal atıp tutmalar hayranlıkla karşılanır — atıp tutanların yurttaşlarınca tabiî. Tarih boyunca büyük uluslar, güçlerinin bir sınırı olabileceğini kabul etmedikleri an yıkılmaya başlamışlardır. Bütün dünyaya egemen olma isteği, nice ulusları birbiri ardından yıkıntıya sürükleyen aldatıcı düş olagelmiştir. Bunun en son örneği Hitler Almanyasıdır. Tarihte, başta Napolyon, Cengiz Han, Attilâ gibi ünlü adların yanısıra daha birçok örnekler bulabiliriz. Kutsal Kitap’ı tarih sayanlar Kabil’i ilk örnek diye gösterebilirler: Kabil, Hâbîl’i ortadan kaldırmakla bütün gelecek kuşaklara egemen olabileceğini düşünmüştü belki de. Kruşçef ‘Batı’yı ortadan sileceğini söylerken, Dulles’ın da «silâhlı savaşı kazanabiliriz» demesi, geçmişteki benzer çılgınlıkları anımsatıyor bana hep.

Bu, kendi çıkarını en çok gözetenlerin açısından bile düpedüz çılgınlıktır. Düşman ülkesine olduğu gibi kendi ülkesine de bir uçtan bir uca yıkım, yoksulluk, ölüm saçmak delilere yaraşır ancak. Doğu’yla Batı, aralarındaki düşmanlığa bir son verseler, bütün bilimsel olanaklarını kendi mutluluklarına, budalaca davranışlarından türeyen korkulardan apayrı bir yaşama biçimine adayabilirler. Kötülük denen şey insanın yüreğinde yatar çünkü. Ortaya çıkarılmış olan sayısız vılgı aracı, kendi kötülük tutkularımızın dışımızda dinelen anıtlarıdır. İnsanca dünya dışında hiç bir şey, ortadaki düşmanlıkların nedeni olamaz. Bütün kötülük insanın kafasından doğmaktadır, çıkar yol da insanın kafasının aydınlatılmasında aranmalıdır.

«Savaş insanın yaradılışındadır, insan yaradılışı ise değiştirilemez. Savaş, insanın sonu olacaksa, üzülerek boyun eğmeliyiz bu yazgıya.» diyen kimseler vardır. Bu söz, üzüntülerinde bile ikiyüzlü olan kimselerce hep söylene gelmiştir. Gözü kararmış ulusların, kişilerin var olduğu sugötürmez bir gerçektir; ama bu, insan yaradılışının böyle kişilerle böyle ulusların dizginlenmesine engel olacağı anlamına gelmez. Adam öldürmekten hoşlanan bireyler ceza yasalarıyla dizginlenmişlerdir, birçoğumuz da, adam öldürmemize izin verilmiyor diye yaşamayı hiç de çekilmez bulmuyoruz. Savaş çığırtkanları kabul etmeseler bile, uluslar için de durum aynıdır. İsveç 1814 yılından beri hiç bir savaşa girmedi. Tanıdığım İsveçlilerden hiç biri, savaşsızlıktan doğma bir içgüdü tutukluğuyla kıvranır görünmüyor. Hiç de küçümsenemeyecek birçok barışçı yarışma yolları vardır. Bunlar, insanın kavga içgüdüsünü doyurmaya yeter de artar bile. Uygar bir ülkede politik yarışma, çoğunlukla, ayrı uluslar arasında olsa hemen savaşa yol açacak durumlar çıkarır ortaya. Demokratik politikacılar, yasaların koyduğu sınırlara alışırlar. Uluslararası çatışmaları bir çözüme bağlayacak politik bir kuruluş olsa, insanlar da bu kuruluşa saygı göstermeyi öğrenseler, aynı durum uluslararası ilgiler için de gerçekleşebilir. Yakın zamana değin özel çatışmalar çoğunlukla düello ile sonuca bağlanıyor, düellodan yana olanlar da bu çözüm yolunun yasaklanmasının insan yaradılışına aykırı düşeceğini ileri sürüyorlardı. Günümüzde savaştan yana olan kimseler gibi onlar da ‘insan yaradılışı’ dedikleri şeyin her şeyden önce törelerin, geleneğin, eğitimin bir sonucu olduğunu, ilkel içgüdülerle pek az ilgisi bulunduğunu unutuyorlardı. İnsanlık birkaç kuşak boyunca savaşsız yaşayabilse, savaş bize düello gibi gülünç gelmeye başlayacaktır. Şüphesiz, birtakım öldürme delisi sapıklar gene eksik olmayacaktır ama hiç olmazsa hükümetlerin başına geçemeyeceklerdir. Sh:48-58

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, İnsanlığın Yarını, (1961. Has Man a Future? London: George Allen & Unwin.) Türkçesi: Akşit Göktürk, Bilgi Yayınevi, 1972, İstanbul 

 

 

ŞEYTANDAN NEDEN SIĞINIRIZ?


SUÂL: Şeytandan sığınmakta, Allah isminin kullanılıp, diğer isimlerin kullanılmamasının hikmeti nedir? Ya’nî bunda bir hikmet var mıdır?

CEVÂB: Bunun hikmeti, Allah isminin, Allah Teâlâ’nın bütün isimlerinin hakîkatlerini cami’, toplayıcı olmasıdır. İblis, hazreti isimleri bilir. Eğer Allah Teâlâ kuluna, Rahîm, yahud Müntekîm ismi ile istiâze emretse, İblis, o kula gelip, Vâsi’, yahud Mecîd isimleri olduğunu vesvese eder. Bunun için Allah Teâlâ, iblise, kulun kalbine daha cami’ bir isimle girmemek için, bütün esmâi ilâhiyye yollarını kapattı.

SUÂL: Bu huzurda İblisin adını anmak pislik bulaştırmak olmaz mı?. Allah Teâlâ’nın huzurunu ondan tenzîh lâyık olmaz mı?

CEVÂB: Bu huzurda, ya’nî namazda, Allah Teâlâ’nın bize, Şeytanın ismini söylememizi emretmesi, bizi Hak Teâlâ’nın müşahedesinden çıkaran şeytanın vesvesinden korunmamız için, bize olan şefkatinin çokluğundandır. Bu şefkat olmasaydı, temiz huzurunda, bu la’înin ismini söylememizi emr etmezdi. O halde bu, hafîf, kolay ile zoru gidermek kısmındandır.

SUÂL: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ma’sûm olduğu halde, o’na şeytanından sığınması için emr etmesinin hikmeti nedir?

CEVÂB: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, onun vesvesesi ile amelden ma’sumdur, şeytanın hâzır olmasından değil. Nitekim Allah Teâlâ’nın, Hac sûresi elli ikinci: «Ey Resulüm, biz senden evvel hiç bir Resul ve hiçbir Nebî göndermedik ki, o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şübheler karıştırmasın. Ancak Allah, peygamberleri vahy sureti ile korur. Böylece Allah, şeytanın bıraktığı şübhe ve fitneyi giderir…» âyeti buna işarettir. Demek ki, peygamberlerin hepsi, şeytanın vesvesi ile amel etmekten ma’sûmlardır, vesvesesinden değil. Bunun ümmetine teşrî için olması da mümkündür. Çünkü ümmetin büyüğü de, avamı da ma’sûm değillerdir. Bunun için imamlar, bir veya çok olmasında değil, şeytandan Allah Teâlâ’ya sığınmanın müstehab olduğunda ittifak etmişlerdir. Birden fazla olması, insanların ihtiyatı içindir. Allah Teâlâ, bu ümmete, kendi dîninde çok şefkatli olan imamlardan razı olsun. Âmin, âmin, âmin!

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İmamlardan, yalnız birinci rek’atta bir defa e’ûzü okunur diyenin vechi, namaz kılana hüsn-ü zandır. Zira onun azminin çokluğundan, şeytan ilk okuyuşta ondan kaçar ve bir daha gelmez. Eğer bu namaz kılan kimse, bu imama, şeytan bana tekrar tekrar geliyor dese, elbette, her defasında, ya’nî her rek’atta, e’ûzü okumasını emr ederdi. Çünkü bunda ihtiyat daha çoktur. Her rek’atta e’ûzü okunur diyen imamların vechi budur. Bu da, o namaz kılan hakkında bir sü-i zan değildir. Burayı iyi anla ve burada iyi düşün! Çünkü bunu kitaplarda bulamazsın. Bununla, İmamların sözlerinin arasını bulmak ele geçer ve tâlib bunu bilmekle imamından başkasının sözüne zaif demekten kurtulur. Herşeyin en doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

Sh:242

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı  Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

NAMAZDA NİYE DÜNYEVİ DUYGULAR KALBE GELİR?


Bunu şöyle açıklarız: Kıyam, rükû’a göre, rükû’ da secdelere göre uzaklık yeridir. O halde kul, kıyamda, Rabbine münâcâtı, Onun kelâmı ile uzun ederse, huzûri ilâhîden ona, ta’zîm ve heybet şimşeği zahir olur ve bunun için eğilir. Allah Teâlâ ona rükû’u ihsan eder. Rükû’a varınca, ona Allah Teâlâ’nın azametinden, kıyamdaki münâcâtı esnasında vâki’ olandan daha kuvvetli bir şey tecellî eder. Allah Teâlâ, oha, secdelerde tecelli edecek azametinin tecellisine katlanmağa hazırlanması için, başını rükû’dan kaldırması ile rahmet eder. Rükû’dan bu baş kaldırma olmasaydı, cismi eriyebilir ve secdelere dayanamazdı. Sonra secde edip, bu halde iken kendisine, rükû’dakinden daha kuvvetli ve büyük bir tecellî olunca, Allah Teâlâ, ona, rahmet olarak, başını secdeden kaldırıp, iki secde arasında rahatlaması ve ikinci secdedeki tecellînin azametine katlanmağa katlanabilmesi için oturmasını emreder. Bu, Allah Teâlâ’nın husûsî tecellîlerindendir. Zira ikinci secdedeki tecelli, birincisinden büyüktür. Üçüncüsündeki de böyle büyüktür… ilâ nihâye. Bunun için, Şerîatin sahibi, hakikî namaz kılana, rahmet olarak, secdeden başını kaldırdıktan sonra dinlenme oturmasını sünnet eyledi. Eğer ikinci secdeden başını kaldırır kaldırmaz, istirahat için oturmağı değil, hemen kalkmağı emretseydi, dayanamazdı. Bu hüküm, hakîkî namaz kılan içindir. Ama şekil olarak, âdet olarak namaz kılan, bildirdiğimiz şeylerden birini tatmaz. Onun için, Şerîatin sahibinin yaptığına katlanarak, Onun yaptığı gibi yapmak yetişir.

Üstadım Abdülkâdiri Deştûtî’den (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Allah Teâlâ’nın rahmetindendir ki, kulunu, kendi huzurunda, namazda, uzun kıraat ile çok kıyamda durmak ve rükû’ ve secdeleri uzun yapmak ve kıyamı kısa yapmak arasında serbest bıraktı. O halde, Allah Teâlâ’nın huzurunda, rükû” ve secdeleri uzun yapamayan, kıyamı uzun, rükû’ ve secdeleri kısa yapmakla memurdur. Yakınlık makamı olan rükû ve secdelerde uzun süre kalabilen ise, rükû’ ve secdeleri uzun yapmakla memurdur. Bu da, Rabbine uzun zaman münâcâtla ni’metlenmesi, şereflenmesi içindir. Ve bunu büyük bir ni’met bilerek, o zaman, onun için, kendine ve din kardeşlerine dua etme vakti olur. Ayrıca, hayâtından da, kalbini Rabbine karşı toplamağa sebeb olur. Bir defasında, kalbimde, Allah Teâlâ’nın heybeti öyle yerleşti ki, Allah Teâlâ’dan, bunun örtülmesini istedim. Öyle oldum ki, ne zaman Onu, huzurunda dururken, yahud rükû’ ve secdede iken ansam, kalayın ateşte erimesi gibi, kemiklerimin eridiğini hisseder ve Allah Teâlâ’dan, dayanamadığını için, rahmet olarak, bunu benden kaldırması için, bir perde ile bu hâlin örtünmesini isterdim.

Kardeşim Efdalüddinden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Kula, Allah Teâlâ’yı müşahededen örtü, perde gelmesi, dayanamayanlara rahmet, ariflere ise azâbdır. Çünkü dayanamayanlar perdelenme zamanında rahatlarlar, arifler ise azâb çekerler.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Kalbine rükû’ ve secdelerde dünyâ düşüncesi gelmek, Allah Teâlâ’nın mü’min kuluna rahmetidir. Çünkü bu huzur, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem vârislerine, Kabe kavseyn huzuruna yaklaşmadır. O halde herkes orada çok duramaz, yahud bu huzurda kulun rükünlerine verilen tecelliye herkes dayanamaz. Allah Teâlâ, bir kuluna bu huzurda rahmet etmek murâd edince, dünyadan, mahlûkattan kalbine birşey getirir. Çünkü mahlûkatta, bu azameti müşahededen perdelenmek kokusu vardır. Bu düşünce, kalbe getirme olmasaydı, kemik ve eti erir, mafsalları [eklem yerleri] kopar, yahud tamamen helak olurdu.

Nitekim Seyyid Abdülkadiri Geylânînin (radıyallahü anh) talebesinde olmuştur. Şöyle ki, secde etmiş ve helak olmuştur. Hattâ eriyip, toprak üzerinde bir damla su olmuştur. Abdülkâdiri Geylânî onu bir pamukla almış ve toprağa gömmüş ve: «Sübhânallah, kendisine olan tecellî ile, aslına rücû’ etti» buyurmuştur.

Bu anlattığımızı kuvvetlendirenlerden birisi de, bazı yollarla bildirilen Mi’rac hadîsleridir. Şöyle ki, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’nın husûsî huzuruna dâhil olunca, Allah Teâlâ’nın heybetinden titrer ve hafîf bir rüzgârın kandili, mumu, söndürmeyip, sağa sola yalpalattığı gibi, bir hâlde duramazdı. O anda, Ebûbekrin (radıyallahü anh) sesine benzer bir ses işitti: «Ey Muhammed dur, Rabbin salât ediyor.» diyordu. Halbuki, Allah Teâlâ’yı, bir şânı diğer şânından meşgul etmez. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, bu ses ile rahatladı ve kendinde bulduğu korku, ondan gitti ve bundan sonra: «Allah Teâlâ ve melekleri sana salât eder» kelâmının ma’nâsını anladı ve bunu hatırlar oldu. Bu sesi duyması, insanların, Allah Teâlâ’nın tecellilerine dayanmada en kuvvetlisi olduğu halde, ona takviyye ve kuvvet oldu. Çünkü o, huzurun çocuğudur, huzurun imamıdır, huzurun kardeşidir ve Allah Teâlâ’nın azametini bilenlerin en büyüğüdür.

Sh. 250

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı   Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

NAMAZDA NİYE SESLİ VE GİZLİ OKURUZ?


SUÂL: Yağmur yağmaması gibi şeyler Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu şeyler olduğu halde, yağmur duası namazında imamın sesli okumasının hikmeti nedir?

CEVÂB: Bunda sesli okumak, Allah Teâlâ’ya karşı tezellül ve alçalmanın izhâr edilmesidir. Aynı zamanda, insanlar suya muhtaçdırlar, su olmayınca muztar durumdadırlar. Muztar durumda olanın, hacetini istemek için, sesini yükseltmesinde ve bundaki ma’zeretinden dolayı, hacetini elde etmek sebeblerine yapışmasında bir zorluk yoktur. O, hâkim döğdüğü zaman, bağırıp imdâd istiyen kimse gibidir.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İnsanların çoğunun kalbleri, geçim derdi ile meşgul olmasaydı, gündüz namazlarında kalblerine tecellî eden Allah Teâlâ’nın haşyetinin azametinden düşüp ölürlerdi.

SUÂL: Gece ve gündüz cenaze namazlarında, gece de cehrî okumaz diyene göre, sesli okunmak istenmeyişinin hikmeti nedir?

CEVÂB: Cenaze namazında, imamın ve yalnız kılanın, cema’at gibi sessiz okuması, ölüye karşı olan şiddetli üzüntüleri, ölü sahibinin büyük acılarına katıldıkları, ölümü hatırlamaları, kabir ve sonraki korkuları düşündükleri içindir. Bunun için, cenaze ile giderken, yürüyenlere rahmet olarak, susmak sünnet oldu. Eğer şerîatin sahibi, sesli okumağı veya zikri, onlara yükleseydi, bu onlara meşakkatli, zor gelirdi. O ise, ümmetine zorluk buyurmaktan beridir. Alimlerimiz, insanların kalblerinin ölüyü, ölü sahibini düşünmeyip, dünya ehlinin hikâyelerini anlattıkları, hattâ cenaze ile oldukları halde birinin güldüğünü görünce, cenazenin önünde, yüksek sesle zikredenlere ma’nî olmada kolaylık göstermişlerdir. İnsanların bu hâle düştüklerini görünce, insanlara zikr etmelerini takrir ettiler. Bunun, böyle bir yerde, boş konuşmaktan iyi olduğunu gördüler.

Kardeşim Efdalüddînden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Cenaze ile yürümede sükût sünnettir. Çünkü Allah Teâlâ, oradakilere kahr ile tecellî etmektedir. Öyle ki, kâmil bir mü’min konuşamaz. Bunun için, onlara sükûtla emrolunmak, Allah Teâlâ’dan onlara bir rahmettir. Muhakkak ki, Allah Teâlâ insanlara raûf ve rahîmdir, ya’nî çok şefkatli, çok merhametlidir. Bunu bil ve sana söylediklerimin hepsini iyi düşün. Çünkü çok güzel bilgidir, kitablarda bulunmaz.

Biri de, İmamların, rükû’ tekbîri meşrû’dur ittifakı ile, Sa’îd bin Cübeyr ve Ömer bin Abdülazîz’in: «İftitah tekbîrinden başka tekbîr yoktur» sözleridir. Birincisi teşdîd, ikincisi tahfîfdir. Böylece iş, ya’nî mes’ele, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, tekbîr, Allah Teâlâ’nın huzuruna her çıkışta matlubdur, iyidir. Şübhe yoktur ki, rükû’daki huzur, kıyamdaki huzurdan, Allah Teâlâ’ya yakınlık huzuruna daha yakındır. Sanki namaz kılan, namazdaki ilk hâli gibi, yeni bir adım daha ileri atıyor. Bu avama yahud her an yeni makamlara yükselen büyüklere mahsûstur. Nitekim hazreti Saîd ve Ömerin (radıyallahü anhümâ) yakınlık mertebelerinde ilerlemiyen büyükler hakkındadır. Yahud bir hadde kadar varmış ve Allah Teâlâ, zâtında ziyâdelik kabul etmez bilenler içindir. O halde, daha namazın başında, kendilerine Allah Teâlâ’nın kibriyâsı zahir olanlar; huzurları, namazın sonuna kadar devam edenlerdir. Herkesin bir görüşü, vechi vardır.

Biri de, İmam Ebû Hanîfenin, rükû’ ve secdelerde tumâninet [uzuvların hareketsiz olması] vâcib değil, sünnettir kavli ile, üç imamın, bu iki yerde tumâninet vâcibdir kavilleridir. Birincisi tahfîf, ikincisi teşdîddir. Böylece mes’ele, Mizanın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, insanların çoğunun, rükû’ ve secdelerde kalblerine vâki’ olan tecellîye dayanamamasıdır. Onlardan biri, orada itmi’nan bulursa, yanar. İkinci kavlin vechi, büyükler, Allah Teâlâ’nın azametinden devamlı gelen tecellîlere dayanabilirler. O halde birincisi, zaif olanları, ikincisi kuvvetli olanları öngörmektedir. Herbirinin ehli vardır.

Biri de, üç imamın, rükû’ ve secdelerde tesbîh sünnettir kavli ile, İmam Ahmedin, birer defa tesbîh vâcibdir kavlidir. Tesmî’de ve iki secde arasında duada da söz böyledir. Ancak, ona göre, bunu unutarak terk ederse, namazı bozulmaz. Birincisi tahfîf, ikincisi teşdîddir. Böylece mes’ele, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, namaz kılana, ıükû’ ve secde hallerinde, tecellî eden Allah Teâlâ’nın azameti ve bunun karşısında tam bir alçalmanın, ya’nî Allah Teâlâ’nın karşısında küçülmenin hâsıl olması ve bunun için, namaz kılanın bedeni ve kalbi ile, tesbîhe ihtiyâcı kalmamasıdır. Ayrıca demişlerdir ki, ma’sûm olmıyan kimsenin tesbihi, yaralamadır, ayıblamadır. Ya’nî bu, Cenâbı Hakka bir noksanlık getirme düşüncesini gerektirebilir. Böyle bir noksanlık Var veya muhtemeldir ki, hak Teâlâ’yı ondan tenzîhe çalışıyor düşüncesine yol açabilir. Bu büyüklere mahsustur. İkincisi ise, noksanlık lahık olma düşüncesi olabilen ve Allah Teâlâ’yı bundan tenzîhe ve berî kılmağa muhtâc olan avama mahsûstur, bu onlarca karar kılınmış olmasa da böyledir. Böyle olanlara düşünce ve vehimlerini bu tesbîh ile koğmaları için vâcib olur. Büyükler böyle değildir. Onlardan biri, Sübhânallah dediği zaman, Allah Teâlâ’nın isimlerini okur gibi söyler, avamda hâsıl olan vehmi gidermek şeklinde değil. Bazan büyüklerde de, avam gibi, çok zayıf bir vehim bulunabilir. Bunun için onun hakkında tesbîh, vâcib değil müstehab olur. Bununla çok zaif olan o vehmi de, Allah Teâlâ’nın tenzihinde yok eder. Bu çok azın dışında, ancak peygamberler (aleyhimüsselâm) kalırlar.

Sh:253

**

SUÂL: Gündüz tecellilerine dayanabildikleri halde, güneş tutulması namazında büyüklerin sessiz okumasını niçin söylediniz?

CEVÂB: Onda korkutma olduğu için, büyüklerde, avam gibi, gizli okumakla emr olundular. Çünkü güneş tutulması, Allah Teâlâ’nın, kullarını korkuttuğu âyetlerinden, alâmetlerinden biridir. O halde, onda, gündüz tecellîsinden artık birşeye daha ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, büyükler, ümmetlerine, ağlama, korku ve Allah Teâlâ’dan haşyette teşrî’ ile memurdurlar. Kalblerinde, bu, vâki’ olmasa da, onların eshabını bunun üzerine onlara tâbi’ kılmak için bu halde olunuz demektir. Abdullah bin Ömerin (radıyallahü anhümâ): «Ağlayamazsanız, zorla ağlayınız» sözü buna yorumlanır. Ya’nî etba’ı olan arifler içindir. Mutlak değildir. Anlamış oldun ki, güneş tutulması namazında, büyüklere sesli okumanın tekiîf edilmemesi, gündüzün kalblerine tecellî edene ilâve olanın büyüklüğü içindir. Buradan ay tutulması namazında cehri okumanın hikmeti bilinmiş olur, her ne kadar o da, Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu âyetlerinden, işaretlerinden ise de. Ama bu gece olmaktadır. Gecenin tecellîsi ise, gündüz tecellîsine göre hafîftir, yahud ay tutulmasındaki âyetin, alâmetin, güneş tutulmasındakinden zaif olmasıdır. Çünkü ay, keşif sâhiblerine göre, ışığını güneşten almaktadır, güneş aydan değil. Aynı şekilde, Allah Teâlâ’nın tecellîsi geceleyin lütf iledir. Bunun delîli, gecenin ikinci yarısı için Allah Teâlâ’nın buyurduğu: «İstiyen yok mu, istediğini vereyim; tevbe eden yok mu, tevbesini kabul edeyim; istiğfar eden yok mu, mağfiret edeyim; derdi olan yok mu, derman vereyim!» hadîsi kudsîdir. Kullarına böyle buyurması, ancak onları kendi hitabına hazırladıktan, gizli  açık ona yalvarmalarından sonradır.

Üstadım Abdülkâdiri Deştûtîden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Hak Teâlâ’nın bu dünyadaki azametle tecellisi, lutf ve rahmetle karışıktır. Eğer Allah Teâlâ, sırf celâli ile tecellî etseydi, kimse tahammül edemezdi.

Sh:255

 

SUÂL: Yağmur yağmaması gibi şeyler Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu şeyler olduğu halde, yağmur duası namazında imamın sesli okumasının hikmeti nedir?

CEVÂB: Bunda sesli okumak, Allah Teâlâ’ya karşı tezellül ve alçalmanın izhâr edilmesidir. Aynı zamanda, insanlar suya muhtaçdırlar, su olmayınca muztar durumdadırlar. Muztar durumda olanın, hacetini istemek için, sesini yükseltmesinde ve bundaki ma’zeretinden dolayı, hacetini elde etmek sebeblerine yapışmasında bir zorluk yoktur. O, hâkim döğdüğü zaman, bağırıp imdâd istiyen kimse gibidir.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İnsanların çoğunun kalbleri, geçim derdi ile meşgul olmasaydı, gündüz namazlarında kalblerine tecellî eden Allah Teâlâ’nın haşyetinin azametinden düşüp ölürlerdi.

Sh: 256

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

KADIN YÜZÜNÜN GİZLİ SIRRI


İmam Mâlik, Şafiî ve iki rivayetinin birinde, Ahmed’in hür kadının yüzünden ve elinin içinden başka bütün vücûdu avrettir kavli ile, Ebû Hanîfe’nin, yüzü, eli ve ayağının içi hariç, her yeri avrettir kavli, ve İmam Ahmed’in diğer rivayetinde, bilhassa yüzü avrettir kavlidir. Birincisinde setr, örtü konusunda teşdîd vardır. İkincisi tahfiftir. Üçüncüsü teşdîddir. Böylece iş, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, ittiba’dır. İkinci kavlin vechi, ayakları örtmenin vâcibliğinin çıkarılması ile genişliktir. Üçüncü kavlin vechi, kadınların yüzlerinin fitne ve kötülük için, en göze batan yeri olmasıdır. Yüzün ve namazda açılabilmesi caiz olan diğer yerlerin açılmasının vâcib olması ve şerîatin sahibinin bunları öngörmemesindeki sır, kadınların bu güzel örtü içinde, yüzlerinin açık olmasının, ariflere Allah Teâlâ’yı hatırlatmasıdır. Onun, bunu kadınlara emretmesi, kendisinden haya ettiğini ve Ona karşı edebli olduğunu iddia edenlere, hüccetin ikamesi, iddialarının doğruluğunu isbatlamak ve huzurundaki haremine bakana kızmak içindir. O halde kimi ona bakarken, kalbi ile Allah Teâlâ’nın celâl ve cemâlini müşahede eder, kimi de fâsık gibi, namazda huzûri ilâhide durmuş o temiz kadının yüzünden nefsine hırsızlıkla meşgul olur ve Allah Teâlâ’nın, kendisini gördüğüne aldırmaz. Çünkü edeb sahibi, kadına bakandan önce gelir. Bu da, âdetinin hilâfına yüzü açık olup böylece yanında olanın murakabesi ile kendine gelir. Çünkü Allah Teâlâ’nın huzûrundaki hür kadın, aslan yuvasındaki, dişi aslanın yavrusu gibidir. Ve elbette Allah, her misâlden yüksektir. İşte, daha önceki bâbda da işaret edildiği gibi, kadının namazda, hacda ihram giyince ve umrede yüzünü açmasının sırrı budur.

Sh: 271

Hür kadının namazda yüzünün ve elinin içinin açık olmasında, ariflere göre, Allah Teâlâ için büyük bir ta’zîm vardır. Ariflerden biri buyurur ki, o Allah Teâlâ’nın huzurunda ve korumasındadır. Hiç bir kimsenin, hiç bir şekilde başını kaldırıp, ona bakması caiz değildir. Aslan yuvasındaki aslan yavrusu gibidir. İhramda yüzünü açmasındaki sır da aynıdır. Çünkü o anda kadın, Allah Teâlâ’nın husûsi huzûrundadır. Kadın namazda ve hacda yüzünün açık olması, kuş avladıkları tuzaktaki yem gibidir. O halde, Allah Teâlâ’nın muhafaza ettiği, koruduğu kimse, o huzuru yüce tutar ve namahrem [yabancı] kadının ve namaz kılan kadının yüzüne, huzurunda bulunduğu Rabbine karşı edebi gözeterek, hiç bir zaman bakmaz. Allah Teâlâ’nın şakî kıldıkları, bundan gafil olurlar. Bakarlar ve Allah Teâlâ’nın cezasına müstehak olurlar. Buradan giderek, âlimler, kadınlar ihram giyince, avam o, Alllah Teâlâ’nın huzurunda iken, Ondan izinsiz, ona bakıp cezaya çarpmasın diye, menâsiki hac esnasında yüzlerine örtü koymalarını emretmişlerdir.

Yine ondan duydum. Buyurdu: «Arif, âdetin hilâfına, şerîatin emrettiği, bir şeye bakınca, en önce hikmetine bakar ve Allah Teâlâ’dan hikmetini bilmeyi ister. Bizim bu bildirdiklerimiz, bu hususta, hikmetler cümlesindendir. Bunu iyi düşün, çünkü çok güzeldir.

Sh:237

Not: Bu sırrı hacıların çoğu bilmediğinden hac yolunda kadınların yüzlerine baktıklarından birçoğu cezaya çarpılmıştır. Namaz kılan ve ihramlı olan kadının yüzüne bakmaktan sakınmak gerekir.

**

Din büyükleri, kadında, Allah Teâlâ’nın, hazreti Âişe ve Hafsaya karşı, Resulü Muhammed aleyhisselâma yardımcı olarak, kendini, Cebrâili, sâlih mü’minleri ve melekleri tutan bir bâtın, ya’nî öze âid kemâl yüzü, hâli görmüşlerdir. Kadının o kemâlinden biri de, dünyânın en büyük hükümdarının, vika zamanında, ona secde hâline gelmesidir. Biri de Meleklerin haya yönünden en güçlüsü, kadınların nefeslerinden yaratılmış olanlardır. Yine kadının kudretindendir ki, şehveti erkeklerin şehvetinden yetmiş kat daha fazla olduğu halde, içinde bulunan vika, cima’ arzusunu erkekten daha çok gizler. Kadında bunun gibi, daha nice sırlar vardır.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Allah Teâlâ’nın, Tahrîm sûresi dördüncü: «Eğer, kıskançlık ederek, Peygamberin aleyhinde birbirinizle yardımlaşırsanız, bilmiş olunuz ki, Allah Onun yardımcısıdır, Cebrail de, Mü’minlerin sâlih olanı da… Bunların ardından tün melekler de ona yardımcıdır» âyetinde düşünen, bilir ki, Muhammed aleyhisselâm, ubûdiyyet, kulluk makamında, mutlak olarak, en yüksek, en kâmil ahlâkta idi. Bunun için, Allah Teâlâ, ona bu büyük yardımı yapmak istedi. Bundan daha fazlası anlatılamaz. Ebû Hanîfenin kavlinin vechi, kadının nakıs oluşu ve tabi’î olarak ona meylin bulunmasındandır. Bu da, küçüklere mahsûstur. Büyükler de, kadınlardaki noksanlığı görmek ve şehvetle onlara meyl etmekten bir cüz bulunması sebebi ile, bununla amel etmelidirler. Allah Teâlâ, bazı mukallidlerce bilinmiyen, inceliklere el atan, sırlan ortaya çıkaran, imamlara rahmet eylesin.

Sh: 276

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul