ÖLÜNÜN ODASI


Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…

Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm

Necip Fazıl Kısakürek

CLASH OF THE GODS / Tanrıların Savaşı (2009- )


Yönetmen: Christopher Cassel, Jessica Conway

Senaryo: Christopher Cassel, Alan Goldberg, Scott Miller

Ülke: ABD

Sezon: 1.Sezon

Tür: Belgesel, Tarihi

Vizyon Tarihi: 03 Ağustos 2009 (ABD)

Dil: İngilizce

Oyuncular: Stan Bernard, Tate Steinsiek

Çeviri: lonelyloner

Özet

Zeus başta olmak üzere her bölümde bir mitolojik kahramana yakın plan yapılan belgesel serisi, mitolojiyle ilgili herkes için dolu dolu bir kaynak niteliğinde. Herakles, Hades, Minotaur, Medusa, Thor ve daha birçok kahramanı bu belgeselle daha iyi tanıma şansı yakalayacaksınız.

BÖLÜM 1: ZEUS

BÖLÜM 2 HERKÜL

BÖLÜM 3 HADES

BÖLÜM 4 MİNOTAUR

BÖLÜM 5 MEDUSA

BÖLÜM 6 ODESA DESTANI

BÖLÜM 7 ODESA DESTANI 2

BÖLÜM 8 BEOWULF

BÖLÜM 9 TOLKİENS MONSTERS Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek hikâyesi

BÖLÜM 10 THOR

Belgesel Metni

BÖLÜM 1: ZEUS

Kâinata hükmetmek için babasıyla savaşan bir oğul gelmiş geçmiş tüm tanrılardan daha fazla güç ele geçirir. Bu, Yunan Mitolojisi’nin üstün Tanrısı Zeus’un hikâyesidir. Bizim için efsane de olsa eski uygarlıklar için gerçeğin ta kendisi korkunç dünyayı anlamanın tek yoluydu. Bazı Yunanlılar Zeus’un, İsa’dan yüzyıllar önce gelen gerçek tanrı olduğuna inandılar. En korkunç felaketler onun gazabının bir işaretiydi. Bu, özgün bir şekilde anlatılan, ardında şaşırtıcı gerçeklerle dolu Tanrı Zeus efsanesidir.

Gökyüzüne hükmedersen dünyaya hükmedersin. Yunan mitolojisinde bu güce bir Tanrı hükmediyordu Zeus. Adaletin kılıcına, tüm insanlığa ve tanrılara hükmeden oydu. Zeus tüm tanrıların kralıydı aynı zamanda yeryüzündeki tüm ölümlülere ve tanrılara adalet dağıtma görevi de onun sorumluluğuydu.

Yunan mitolojisindeki şu durum çok hoştur. Tanrılara tapan Yunanlıların yapması gerekenler Tanrıların, onları yok etmemesi için yapması gereken şeylerle aynıydı. Göklerin hükümdarı olarak doğaya hükmetme gücü Zeus’un emrine amadeydi, bu da ona en yıkıcı güce hükmetme imkânı veriyordu. Zeus’un en güçlü silahı yıldırımdır. Zeus’un sahip olduğu bu devasa silah onu tüm tanrılar içinde en güçlü konuma getirmiştir. Yunanlıların yıldırımı Zeus’a atfetmeleri kendilerince açıklanamaz olanı açıklama yollarıydı. Bilimden önceki zamanlarda, mitoloji dünyayı şekillendiren güçlerle insanları bağdaştırmıştır. Yunanlılar dünyanın neden bu şekilde işlediğini anlamak için mitolojiyi kullandılar. Dünyanın nasıl var olduğuna, yıldırımın neden oraya değil de buraya düştüğüne veya neden başka zaman değil de şimdi düştüğüne dair bilimsel açıklamalara henüz sahip değillerdi.

Doğal dünya onlar için çok korkutucu olduğundan onu ilahi güçlere bağladılar. Olan biten her şey, kendisine düzgün şekilde tapmayan insanları cezalandıran tanrılara özgü emarelerdi. Zeus’un doğaya hükmedişi, onu en korkulan tanrı haline getirmişti. Fakat bu noktaya nasıl geldi?

Zeus hakkında bildiklerimiz, antik Yunan yazarı Hesiod’un M.Ö. 700’de yazdıklarıyla başlar. Şimdi bizim için İncil neyse, Teogoni isimli kitabı antik Yunan için Yaradılış Destanıdır. Hesiod’un Teogoni’yi yazma amacı; bildiğimiz dünya düzenini kuran, kendi içinde rekabet yaşayan bir hanedan ailesinin hikâyesini anlatarak, bilinen düzeni açıklama, dünyayı anlamlandırma çabasıydı. .

Efsaneye göre, Zeus’un hikâyesi Tanrıların Kralı olarak başlamaz. Dünyaya hükmetmek için gizlendiği yerden çıkarak babasına meydan okumak zorunda kalır. Ve bu hiç de kolay olmaz. Babası Kronos dünyadaki en güçlü tanrıların, yani Titanların Kralıdır. Yaşlı bir Yunan Tanrı tabakası olan Titanlar oldukça kaba ve keskin zekâya sahip olmayan aynı zamanda barbar bir topluluktur. Titanların lideri olarak Kronos’dan çocuk sahibi olması beklendiğinden, başka bir Titanla, kendi kanından gelen, öz kardeşi Rhea ile ilişkiye girer. Ensest ilişki mitolojide sıkça rastlanılan bir durumdur. İlk başlarda Tanrıların ilişkiye girebileceği başka kimse olmadığından birbirleriyle evlenerek bu durumu bir çözüme kavuşturdular. Eski bir aristokratik görüşe göre “Aile dışında kalan hiç kimse aile için yeterli değildir” ve Yunan Tanrıları da kesinlikle bu düşünceye bağlı gözüküyorlardı. İki kardeş Titan, Kronos ve Rhea yeni nesil Yunan Tanrılarına mitolojinin eski Tanrı hanedanlarına hayat verdiler.

Hades, Poseidon ve Zeus’a. Dünyaya kolayca sahip olamayacaklar onun için savaşmak zorunda kalacaklardır. Kronos çocuk sahibi olma konusunda çok endişeliydi, doğacak olan çocuğunun ondan daha güçlü olmasından ve yerini almasından korkuyordu. Baba, çocuğun kendi yerini almasından korkuyor insan psikolojisidir bu, Freud’a bakarsanız, aslında klasik mitolojide ki bu olayı o bulmuştur. Gücü bir sonraki nesle kaptırma korkusu gerçektir, eğer bir çocuğunuz olsaydı ve ihtiyacınız olan şeyi korumanız gerekseydi, gözünüz o çocuğun üzerinde olurdu. Bu soruna bulduğu çözüm ise kendi çocuğunu canlı canlı yutmak oldu. Karısı doğurur doğurmaz, onları midesine indirdi. Elbette, çocukları da ölümsüz olduğundan, Kronos’un mideye indirdiği çocukları ölmedi sadece midesinde bir yerde hapis edilmiş oldular. Kendi yerini alamasınlar diye, onları kontrol etmeye, güçlenmelerini önlemeye çabalıyordu. .

Efsaneyi anlatan Yunanlılara göre bu, çok korkunç bir hareketti. Yamyamlık şimdi olduğu kadar iğrenç bir durumdu.

Yunan yazarların mitoloji boyunca korkularını dillendirdiklerini görüyoruz. Yamyamlık, kurban etme çok korkutucu tabulardı, ama bunları tanrılara yönelttiğinizde, olağan sonuçları keşfetmenize olanak sağlıyordu.

Rhea beş çocuğu da canlı canlı yutulduğu için dehşete kapılmıştı. Tekrar hamile kaldığında, bu sefer bir plan yapar. Gizlice kaçar ve Tanrıların gelecekteki kralını doğurur Zeus’u. Fakat Kronos başka bir bebek daha yutmayı beklediğinden, Rhea bir battaniyeye bir taş sarar ve ona sunar, Koronos da hiç düşünmeden bohçayı kaptığı gibi midesine indirir. Böylece Rhea’nın planı işe yaramıştır, Kronos Zeus yerine taşı midesine indirmiştir. Bebek Zeus gizlice götürülerek antik efsanecilerin oyuk diye adlandırdıkları bir yere koyulur. Zeus annesinin zekâsı sayesinde kurtulmuştur. Bu kayda değer bir hikâyedir, fakat efsanenin kalbinde yer alan bu mağara gerçek olabilir mi?

Belli ki eski uygarlıklar öyle olduğunu düşünüyordu. Onlara göre Zeus Girit adasında bu mağarada doğdu. Girit adasındaki bu mağara muhtemelen Zeus’a duyulun büyük saygıdan dolayı en önemli mabettir. Bebek Zeus’un babasından saklandığı en olası yerlerden biri olarak düşünülmüştür.

Mağarada yapılan kazılar buranın antik dünyalı ziyaretçiler için büyük bir kutsal mekân olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Zeus’a tapmak isteyenlerin buluştuğu bir noktaydı.

Nasıl mı biliyoruz?

Kazılarda, Zeus’a sunulmuş Akdeniz bölgesine özgü binlerce dini içerikli nesne bulduk. Özellikle bir bulgu Zeus efsanesiyle doğrudan bağlantılıdır. Kalan malzemeler arasında bulunan, duvarlar boyunca sıralanmış o muhteşem kalkanlar birbirlerine vurularak, muhtemelen Zeus henüz bebekken onun sesinin duyulmamasını isteyen insanlar tarafından Zeus’u Kronos’dan korumak için kullanılıyordu.

Hayatını kurtarmak için saklanan, seçilmiş bir çocuk. Hıristiyanlar ve Yahudiler, Zeus’un doğum hikâyesine çok aşinadır. Birçok din ve mitolojik gelenekte, yetişkinlik çağına gelip kaderlerini gerçekleştirmek için korunma amaçlı saklanan kutsal ve ilahi çocuklar hakkında hikâyeler vardır. Herod’un İsa’ya ulaşamaması için bir yem teknesinde saklandığına yada Musa’nın Mısır’da saklandığına inanırız.

Efsaneye göre, Zeus mağarada sessizce büyür. Kronos’un görüş alanı dışında, bir çeşit eğitim dönemi geçirir ve gücünü toplayarak yetişkin bir adama dönüşür. Zeus, dünyaya hükmedebilmek için babasına ve titanlara meydan okuyacağı kadere hazırlanarak çocukluğunu geçirir. Zeus babası Titan Kronos tarafından canlı canlı yutulan kardeşlerinin kaderinden kaçmıştır. Uzak bir mağarada saklanarak tam bir tanrı olgunluğuna erişmiştir. Artık babasının yol açtığı köleliğin intikamını alacak, tanrı kardeşlerini özgürlüklerine kavuşturacak, Titanlardan dünyaya hükmetme gücünü alacak o destansı güç mücadelesine girişmeye hazırdır. Elde edeceği menfaatler oldukça yüksekti. Kazanırsa dünyanın efendisi olacak, fakat kaybederse kesinlikle Tartarus’nun dibini boylayacaktı.

Tartarus; ölüler diyarının en alt tabakası, antik Yunan’da bugünkü Cehennem.

Tartarus, lanetlenmiş olanların gittiği Ölüler Diyarının bir parçasıydı, kötü insanlar veya Tanrılara karşı gelen insanlar Tartarus’a gönderilirdi. Zeus Kronos ve Titanlardan gücü almayı başaramazsa, sonsuza dek bu yerde mahkum edilecekti. Ama başarırsa, Olimpos Dağının zirvesindeki tahtından, tüm insanlara ve tanrılara hükmedecekti.

Yunan efsanelerinde, tanrıların göklerdeki evi olarak anlatılan Olimpos Dağı, aynı zamanda gerçekte var olan bir yerdir. Yunanistan’ın en yüksek noktasıdır, denizden yaklaşık 3,000 metre yükseklikte, doğaüstü güçler için biçilmiş kaftandır.

Yunanlılar, Tanrılarının gerçekten Olimpos Dağında yaşadığına inandılar. Cennetin nerede olduğunu, tanrıların nerede yaşadığını bilmek onlar için gerçekten çok önemliydi. Zeus Olimpos Dağındaki merkez üssünden Kronos ve Titanlara karşı başlatacağı isyanı planlar. Zeus, üstün güce ulaşabilmek için diğerlerini de işin içine sokmak, ona yardım etmelerini sağlamak zorundaydı. Bu, Zeus’un kendi kanına karşı başlattığı gelmiş geçmiş en büyük kan davasıdır. En güçlü düşmanlarının ise Tanrı hanedanları, yani yetişkin ve hâlâ Kronos’un midesinde hapis durumda olan öz kardeşleri olduğunun farkındadır. Tanrı hanedanlarına özgürlükleri verilebilirse, dengeleri Zeus’un lehine çevirebilir, Titanları yok etmesinde ona yardımcı olabilirlerdi.

Sihirli bir iksir hazırlayarak, kardeşlerine özgürlüklerini vermek istedi. Zeus sessizce Kronos’un barınağına girerek iksiri içkisine karıştırır. Kronos içkiyi içince ölesiye hastalanır. İlk olarak karısının ona Zeus diye kandırarak verdiği taşı kusar.

Geleneklere göre, bu taş antik Yunan’ın en kutsal yeri, Oracle’nin evi, Delphi Tapınağının temelidir. Delphi, dünyanın her yerinden insanların tanrılarla direk olarak konuşmak için ziyaret ettiği, sorularına cevap aradıkları bir Yunan mabedidir. Binlerce yıl önce hikâyenin ilk anlatıldığı günden bu yana Kronos’un kustuğu düşünülen taş hâlâ oradadır. Delphi Tapınağının tam ortasında duran bu yumurta şeklindeki taşın Zeus’un yerine geçerek Kronos tarafından yutulan gerçek taş olduğu anlaşılmaktadır. Bugün dahi Delphi Tapınağına gidecek olursanız yerli halk hâlâ, o taşın Kronos’un midesinden çıkan taş olduğunu söyleyecekdir. .

Efsaneye göre, kutsal taşı kusan Kronos daha sonra kusarak Zeus’un diğer 5 kardeşini de çıkarır. Artık onlar da Zeus’un isyanına katılmaya hazırdırlar. Zeus’u daha önce gelen liderlerden ayıran en önemli özelliği zekâsıydı. Çevresindekileri ikna ederek kendi liderliğine inandırabilmiş ve ittifaklar oluşturabilmiştir. Kardeşlerini kendi tarafına çeken Zeus Titanları alt etmek için hâlâ daha fazla güce ihtiyaç duyuyordu. Uzakta yaşamaya mahkum edilen, intikam ateşiyle yanan, ailenin diğer üyeleri.

Kronos’un unutulan kardeşleri. “Cyclop”lar ve “Hundred-Hander”lar.Fakat Zeus onları bulmak için Cehenneme gitmek zorundadır. “Hundred-Hander” ve “Cyclop”ların güçlerinden korkan Kronos onları Tartarus’un derinliklerine hapsetmişti. Zeus bu güçleri kendi tarafına çekebilirse amaçları doğrultusunda kullanabileceğini biliyordu. Aşağı iner ve “Hundred-Hander”lara: “Babam Kronos’un size kötü davrandığını biliyorum ama ben size saygı göstereceğim. Size özgürlüğünüzü bağışlıyorum bu yüzden bana borçlusunuz.” der. Onlarda ona cevaben; “Evet, Yüce Zeus, siz güçlü olduğunuz kadar insanlara nasıl muamele edeceğinizi bilirsiniz. Biz de bunu takdir ediyor ve sizin tarafınızda savaşmayı bir borç biliyoruz.” derler. “Cyclop”lar özgür kalışlarının teşekkürü olarak Zeus’a bir armağan sunarlar; Yıldırım Yeteneği.

Yıldırım doğadaki en yok edici güçlerden biridir. Yıldırım havada bir ark oluşturduğunda, hava sıcaklığı yaklaşık olarak 50,000 derecenin üzerine, yani güneş yüzeyi ısısının beş katına kadar çıkar. Yıldırım gücü, Zeus’a dünyaya hükmetme gücü vermiştir. Bu devasa güç sayesinde, hiç kimse onu tahtından edemeyecektir. Savaş silahları çekilmiştir. Titanlar Othrys Dağından, Tanrı Hanedanları ise Olimpos Dağından saldıracaklardır. İki dağın arasında Thessaly Ovası vardır, burası sadece efsanevi bir savaş alanı da değildir. Yunanistan haritasını göz önüne aldığımızda, Thessaly aslında Yunanistan’ın merkez noktasıdır. Antik çağlardan günümüze kalan Yunanistan’daki en büyük ve en verimli ovadır. Thessaly’nin M.Ö. 5. yüzyıldaki, Yunan-Pers savaşlarından tutun da günümüz 20.yüzyıl dünya savaşlarına kadar uzanan uzun ve kanlı bir tarihi vardır. Tanrıların son savaşının sonuçlanacağı yer de burasıdır. Çok güçlü bir silah kuşanarak seçkin bir asker topluluğunu yanına alan Zeus dünyayı sarsacak bir savaş başlatır. Bugün bile, o yer savaş yaralarını hâlâ taşımaktadır. Mitolojinin dönüm noktası gerçekleşmek üzeredir. Baba ve oğul arasındaki savaş patlamak üzeredir. Bir tarafta Kronos’un yaşlı muhafızları ve Titanları diğer tarafta ise taze kan Zeus ve Tanrı Hanedanları. Savaşın sonucu her şeye kimin hükmedeceğini belirleyecektir. Olimpos Dağı’nın zirvesinden Zeus babasının ordusunun üstüne öfke yıldırımları yağdırır. Savaş dünyayı baştan aşağıya sallar. Dünyaların birbirleriyle çarpıştığını, evrendeki tüm güçlerin aynı anda birbirine vurduğunu düşünerek bu savaşı idrak edebiliriz. Bir tarafta dağlardan koca kayaları koparan ve karşı tarafa fırlatan “Hundred-Hander”lar var, diğer tarafta ise sadece vahşi ve yabani güce sahip Titanlar var. Ardı arkası kesilmeden gelenlere sadece yumruk atmaktaydılar. Bu, vahiysel bir hadisedir, ve tamamen bir efsane değildir.

Uzmanlar antik çağlarda gerçekleşen korkunç bir olayın, gerçekte var olduğunu kısa bir süre önce tespit ettiler. Yaklaşık 3,600 yıl önce, Yunan adası Santorini gelmiş geçmiş en yıkıcı volkanik patlamalara tanıklık etti. Etkileri Kaliforniya’da bile hissedildi. Bu volkanik patlama Dünya’nın son 27,000 yılda gördüğü en geniş sismik olaydır. Ne kadar büyük çapta olduğuna dair fikir vermesi için, 5,600 metre yüksekliğindeki bir dağın bir anda paramparça olduğunu hayal edin.

2006’da, bilim adamları Santori’deki patlamanın sanılandan daha büyük olduğunu keşfettiler. Yapılan kazılar volkanik çöküntünün 20 kat derinlikte olduğunu ve adanın etrafındaki 50 km yarıçaplık bir alanı kapladığını ortaya çıkardı. Bunlar baz alındığında, patlamanın 50,000 atom bombasına eş değerde enerji salmış olduğuna inanılmaktadır. Bu güçteki bir patlama Yunan dünyasının büyük kısmını yok etmiş olmalıdır. Hayatta kalıp volkanlardan bihaber olanlar ise, bunun sadece tanrıların gazabı olduğunu düşüneceklerdi. .

Efsane anlatan kişiler, dünyayı sarsan dehşet verici büyük savaşlardan bahsederken tamamen dünyadan kopuk değillerdi. Aynı zamanda hikâyelerini kağıda dökmeden önce, önceki nesillerin hafızalarında çok daha önce meydana gelen büyük sismik olaylar vardı. .

Efsanedeki tanrıların savaşına dönecek olursak, evrene hükmetme gücüne en sonunda Zeus sahip olacak gibi görünmektedir. Güçlü müttefikleri dengeyi bozmuş ve Tanrı hanedanları zafere emin adımlarla ilerlemektedirler. Fakat Titanların elinde son bir silah daha vardır. Tartarus’un derinliklerinden devasa bir canavarı gün yüzüne çıkarırlar; “Typhon”.

Typhon, Zeus’a meydan okuyan son derece güçlü, kuvvetli bir canavardır.Dünya saltanatını korumak adına Zeus’un karşı koyması gereken son canavar, kazanması gereken son meydan okumadır. Doğaüstü bir ölüm kalım karşılaşması iyi ile kötü arasındaki nihai savaştır. Ve bu savaş en büyük silahla son bulacaktır. Zeus ve Typhon bu epik savaşın son sahnesinde karşı karşıya geldiklerinde, Zeus sonunda üstünlüğü ele geçirir ve yıldırım gücü sayesinde savaşı kazanır. Zeus son bir saldırıyla, Typhon ve onun Titan müttefiklerini, sonsuza dek kalmaya mahkûm edildikleri Tartarus cehenneminin derinliklerine gönderir. Eski uygarlıklara göre, Zeus’un düşmanları Sicilya adasındaki Etna Dağı’nın volkanik kraterinden cehennemin derinliklerine gönderildiler. Yerli efsaneye göre, Typhon hâlâ içeridedir ve yüzyıllardır meydana gelen volkanik patlamaların sorumlusudur.

Yunanlılar volkanın neden sürekli lav püskürttüğünü açıklayabilmek için bu efsaneyi kullandılar. Bu patlamaları, Zeus’un yıldırımının kalıntıları olarak yada hâlâ volkanın merkezinde yaşayan Typhon’un hiddetiyle ortaya çıkan patlamalar olduğunu söylediler. Typhon’un yıkıcı kasırgalara da sebep olduğu söylenir. Aslında, “tayfun” kelimesi onun isminden gelir..

Efsaneye göre, fırtına bulutları şimdilik dinmiştir. Babasına karşı zafer kazanan Zeus, tanrıların kralı, dünyanın mutlak hükümdarı olmuştur. .

Efsane bu şekilde devam eder. Fakat bunun gerçekle bağlantısı nedir?

2003 yılında, Olimpos Dağı’nın eteklerinde kayıp bir tapınak keşfedilmiştir. Zeus’a ithaf edilmiş bu tapınak, Dion diye bilinen antik bir şehrin en önemli parçasıdır. Dion, Olimpos Dağı’nın eteklerine kurulu bir şehirdi ve bundan dolayı da Yunan mitolojisindeki tanrılara ve Zeus’un evine çok yakındı. Aslına bakarsanız, şehrin adı Dion, Zeus anlamına gelir. Dion tapınağının tarihi M.Ö. 5. yüzyıla, Yunan Mitolojisinin altın çağına kadar uzanır. Etrafı mermer bloklarla, kusursuz gravür sanatıyla, kartallarla sarılmış bir yerleşim yeri. Antik Yunanistan’da kartallar Zeus’un tanrısal sembolleriydi. Dahası da var. Bu başı olmayan heykel, yakınlardaki bir dere yatağında bulunmuştur.

2,400 yıllık gövdesine kazılı üç kelime ise şudur: “Yüceler Yücesi Zeus” Uzmanlar arasında “Yüceler Yücesi”nin ne anlama geldiği konusunda süregelen bir tartışma vardır.

Bazıları, bu heykelin Yunanlıların birçok tanrıya tapması ile Yahudilerin ve Hıristiyanların tek tanrı inancı arasındaki bağlantısının kayıp bir halkası olabileceğine inanırlar. Öyleyse bu bulgu, Yunanlıların Hıristiyanlık gelmeden önce tek tanrı inancını kendi başlarına kabul ettiklerinin kanıtıdır.

Yunanlılar Zeus’u bazen en yüce tanrı olarak tanımlamışlardır, ne de olsa “deus” kelimesi, “Zeus”un e takısı almış hali “theos”dan gelir, bu yüzden Zeus’u en yüce ilah olarak algılamamızın etimolojik bir sebebi vardır. M.Ö. 3., 2. ve 1. yüzyıldan başlayarak, farklı felsefi ve dini temelli okullar baş göstermeye başlamış, ve bu okullar sadece bir tanrı olduğuna dair güçlü görüşler ortaya koymuş, tüm antik hikâye ve masalların sadece tanrısallıkla ilgili değişik durumları yansıtan metaforlar olduklarını ileri sürmüşlerdir. Dion Tapınağında ibadet eden insanlar için, Zeus’un diğer tüm tanrılardan daha farklı olduğu çok aşikârdır. Hatta, onlar için önemli olan tek tanrı o olmuştur. .

Efsaneye göre, Zeus hep arzuladığı mutlak güce nihayet kavuşmuştur. Fakat bu güç beklenmedik bir düşman tarafından tehdit edilecektir. Tanrıların kralı en yakınındaki kişinin ihanetine uğramak üzeredir. Zeus Titanlarla yaptığı efsanevi savaşı kazanmış, Olimpos Dağı’nın zirvesinde, tanrıların kralı ve insanoğlunun efendisi olarak oturmaktadır. Aşırı derecede hatalı olmasına rağmen, antik Yunanlılar Zeus’u hep diğerlerinden üstün tutmuşlardır. Antik Yunan tanrıları çok rabıtalıdırlar. Onların da hataları, güçlü ve zayıf yanları vardır, sıradan insanlara özgü her şeye onlar da sahiptirler. Aslına bakarsanız, Yunanlılar ilk zamanlarda tanrılarını düşünürken, onları anlayabilmek için onların da kendileri gibi, fakat çok daha büyük olduklarını düşünmüşlerdir. .

Efsaneye göre, Zeus’un felakete sürüklenmesine yol açacak çok insani bir zayıflığı vardır. Kontrol edemediği bir cinsel ilişki dürtüsü. Zeus’un kadınlara düşkünlüğü vardır.Bu durum, onunla ilgili en çekici ve sinir bozucu şeylerden biridir. Hoşlanmadığı kadınları asla kabul etmeme gibi kötü bir insan karakterine sahiptir. Zeus istediğini baştan çıkarmak için hiçbir engel tanımamakta, hatta dış görünüşünü değiştirmektedir. Zeus ölümlü kadınlarla ilişkiye girebilmek adına muhtelif kılıklara girerek onları ziyaret eder. Değişik efsanelerde, Zeus’un kadınları kandırmak için bir kuğuya, bir boğaya, bir kartala, her türden farklı biçimlere, hatta bir kadına ulaşmak için o kadının kocasının şekline dönüştüğünü duyarız. Zeus dikkatini ilk çeken, genç ve güzel tanrıça Metis’i kendisine eş olarak seçer. Çok alımlı ve çok çekici bir kadın olan Metis’i diğerlerinden farklı kılan şey pratik zekâsıdır. Zaten isminin Yunancadaki anlamı da “pratik zekâ”dır. Onu gören Zeus ondan çok etkilenir. Fakat Zeus’un Metis’e olan düşkünlüğü, gücünün tehlikeye düşeceği yönündeki bir kehanetle gölgelenir. Zeus’a, bir gün tahtını ele geçirecek bir çocuğunun doğacağı söylenir. Zeus da babası gibi aniden çocuklarından korkmaya başlar. Zeus, öne çıkmak isteyen çocukların babalarını yok etmeye başladığı ilk zamandan bu yana, bu korkunç geleneğin temsilcisi olmuştur. Fakat Zeus, bunun farklı olacağına dair ant içer ve emin olmak için etkili bir adım atar. Karısını canlı canlı yutar. Bir kez daha, aile sevgisi, güce yenik düşer. Tarih tekerrür eder. Fakat bu korkunç hareket Zeus’u daha güçlü ve daha bilge yapacaktır. Metis’i yutan Zeus, onun tüm becerilerini de özümsemiş olur. Metis Zeus’un bir parçası haline gelir. Bir bakıma onun midesinde hapsolmuştur fakat aynı zamanda, Zeus onun zekâsını özümsemiştir. Bize biraz garip gelse de bazı Yunanlıların akıl ve düşüncelerini taşıdıkları yerlerden birinin de mideleri olduğuna inandıklarını unutmamamız gerekir. Bu yüzden Zeus Metis’i yuttuğunda aslında onu, tüm düşüncelerinin oluştuğu yere almış oluyordu. Metis’in gidişiyle, Zeus yeni bir eş arayışına girer. Ve kendinden önceki babası gibi, kendi ailesinden birini kız kardeşi, Tanrı Hanedanı Hera’yı seçer. Hera Zeus’un daha önce sahip olduğu kadınlar gibi değildir. Mitolojinin en güçlü tanrıçasıdır. Tanrıların kralı nihayet dengini bulmuştur. Zeus ile Hera arasındaki ilişkide eşit seviyedeki iki insan arasındaki ilişkiyi görürüz. Bu yüzden, Zeus ve Hera arasındaki anlaşmazlıklara baktığımızda, eşit güce sahip iki insanın bir ilişki yaşaması durumda bu ilişkinin Yunan kültüründe neye benzeyeceğini görürüz. Hem Tanrıçaların kraliçesi hem de çok güzeldir, aşırı derecede zeki ve kuvvetlidir fakat aynı zamanda, Zeus sürekli diğer kadınlarla ilgilendiği için de fazlasıyla kıskançtır. Tanrıların kralı bitmek bilmeyen cinsel eğlencelerine devam etmektedir. Hem ölümlü hem de tanrı sevgililerinden 100’den fazla çocuk sahibi olur. Yanılmıyorsam, Zeus hiçbir zaman çocuk sahibi olamayan bir kadına rastlamamıştır. Bu bakımdan, bu durum aşırı bir iktidar göstergesidir. Zeus’un istediği her kadını elde etmesi antik Yunan erkeklerinin nasıl bir hayat arzuladıkları yada umut ettiklerinin bir yansımasıdır. Bu şekilde hayaller kuran erkekler eğer çok güçlü bir tanrı yaşıyor olsaydı elbette bu fantezilerle yaşardı diye düşündüler. Zeus’un çapkınlıkları Yunanlıların kendisiyle çok kuvvetli bir bağ kurmasını sağlamıştır.

Yunan dünyasının her köşesi bu sevilen çocuğun memleketi olmakla övünmüştür. Zeus’un gücü ve namı antik Yunanistan’da yayıldıkça, daha fazla şehir ve kasaba onunla birlikte anılmak istemiştir. Ve bu yüzden, Zeus ile kendi soylarından gelen ölümlü bir kadının ilişkisi olduğunu ve bu ilişkiden doğan çocukların da yerel yöneticiler konumuna gelmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu bağlantının delilleri Yunan dünyasının tüm şehirlerinde bulunabilir. Atina, Thiva, Magnesia ve Makedonya hepsi Zeus’un çocuklarının isimlerini almıştır. Fakat Zeus’un bu verimliliğinden memnun olmayan bir kişi vardır. .

Efsaneye göre, karısı Hera’nın artık sabrı taşmıştır. Tanrıların kralına çapkınlıklarının bedelini ödetmeye ant içer. Diğer tanrıların önünde bu şekilde küçük düşmekten rahat olan Hera bunun acısını kocasından çıkaracaktır. Diğer Tanrı Hanedanlarını bir araya toplayarak darbe ön hazırlıkları yapmaya başlar.

Hera Tanrı Hanedanlarına gider ve “Neden bizi Zeus yönetiyor?

Herhangi birimizden daha güçlü yada daha önemli değil. Hep beraber hareket edersek, ondan kurtulabiliriz.” der. Böylece başkaldırırlar ve Zeus’u zincire vururlar. Zeus uykusundan uyandığında kendini zincirlenmiş olarak bulur. Kendi yatağında mahkum edilmek. İhanetlerin en büyüğü. Zamanında kurtardığı kardeşlerinin ona kurduğu bir komplo. Tanrıların isyanı, Zeus’un karşılaştığı en büyük tehdittir. Ölümlülerin onun gücüne karşı koymasının hiçbir yolu yoktu. Ama Tanrı Hanedanlarının bir araya getirdikleri ortak kuvvet gerçekten onu bozguna uğratabilirdi. Bu gerçekten Zeus’un yaşadığı en korkutucu durumdu. Her şeyini kaybetmek üzereydi. Fakat tüm umutların tükendiği bir anda eski bir dost yardıma gelir. “Hundred-Hander”lar. Zeus’un zor durumda olduğunu duyunca onu kurtarmaya gelirler Tanrı Hanedanları güvenli bir yere kaçarken onun zincirlerini kırarlar. Zeus eski dostları sayesinde hayatta kalır. Şimdi ise intikam zamanıdır. Karısı Hera gökten altın zincirlerle asılmaya mahkum edilirken, oğlu Apollo ve kardeşi Poseidon ağır iş cezasına mahkum edilirler. Antik dünyanın en ikonik eserlerinden birini yapmaya mahkum edilirler; Truva’nın büyük duvarları. .

Efsanenin açıklanamayanı açıklayışına bir örnek daha. Antik Yunanlılara göre, Truva’nın duvarları insanlar tarafından yapılamayacak kadar büyük görünüyordu. Böylece Zeus’un Apollo ve Poseidon’u cezalandırması duvarların nasıl var olduğunu açıklamalarına yardımcı oldu. Kalıntıları bugüne kadar ulaşmıştır. Antik çağlarda duvarların tanrılar tarafından yada Truvalılar lehine çalışan ilahi bir güç tarafından inşa edildiği düşünülmüştür. .

Efsaneye göre, Zeus kendisine karşı gelenleri cezalandırıyordu. Fakat öfkesinin ceremesini çekecek olanlar insanlardı. Bu öfke çok büyük seller olarak kendini gösterecek, İncil’de bahsedilen Nuh’un Gemisi hikâyesiyle ilişkilendirilecektir. Yunanistan’ın en güçlü tanrısı eski dostları sayesinde hayatta kalmış, kendisine komplo kuranları hızlı bir şekilde cezalandırmıştır, fakat öfkesi henüz dinmemiştir. Şimdi ise insanoğlu kendi payına düşeni çekecektir. Antik çağlarda, Zeus’un cezasından çekinen birçok Yunanlı beladan uzak durmuştur. İnsanlar yanlış bir şey yapmış ve hâlâ Zeus tarafından cezalandırılmamışlarsa çok dikkatli olmaları gerekiyordu.

Yunan tarihinde bir şehrin yada medeniyetin, altından kalkamayacakları işleri üstlendiklerini, tanrılara karşı saygısızlık yaptıklarını, yaşamalarına izin verildiği için fazla kibirlendiklerini hisseden Zeus’un, o şehri yada medeniyeti kökünden yok edişinin birçok örneği mevcuttur.

Yunan yazar Hesoid’e göre; insanlar Zeus’un azabından korkmasalardı zayıflar güçlülerin kontrolü altında girer ve insanlık gitgide daha korkunç bir hâl alırdı. Zeus bir düzen kurucudur. Zeus adalet sağlayıcı ve medeniyeti getiren kişidir. Dünyada doğal afetler yaşandığında, Yunanlılar bu afetlerin Zeus tarafından kötü insanları cezalandırmak için gönderildiğine inanmışlardır. Hatta üstün tanrıyı neyin bu kadar kızdırmış olabileceğine dair hikâyeler uydurmuşlardır. .

Efsanede, Zeus’un gazabından en çok korkulan anın insanların yamyamlığa yeltendikleri zamanlar olduğu söylenmektedir. Yamyamlığın çok iğrenç olduğuna inanıldığından bu durum antik Yunan dinlerinde de çok önemli bir yere sahipti. Aslına bakarsanız, insan eti yemek insanlarla değil, kurtlarla yada köpeklerle özdeşleştirilebilecek bir durumdur. Zeus yamyamlığa çok yabancı değildir. Zamanında kendi öz babası Kronos, tüm kardeşlerini mideye indirmiştir. Aynı şeyi yapan ölümlülerle karşı karşıya geldiğinde, çok sinirlenir ve çok büyük bir selle tüm insanlığı yok etmeye ant içer. Dokuz gün, dokuz gece boyunca yağmurlar hiç dinmez. Ve dünya yavaş yavaş sular altında kalmaya başlar. Sular 2,438 metre yükseklikteki Parnus Dağı’nın zirvesine ulaşır. Yeryüzündeki tüm insanlık helak olur. Yağmur dindiğinde, sadece iki ölümlü hayatta kalmıştır.

Bir gemi yaparak fırtınadan inanılmaz bir şekilde sağ çıkarlar. Akıl almaz bir sel, bir gemi ve hayatta kalan sadece iki insan. Tevrat’la olan benzerlikler dikkat çekicidir. Bu olay, İncil’deki Nuh’un gemisi, Zeus’un gönderdiği büyük sel, yada tüm dünyada değişik kültürlerde gözümüze çarpan, su kaynaklı benzer büyük felaketlerden biri olabilir. Tüm bu hikâyeler Akdeniz’in doğusunda yaşayan halkların ortak belleklerini etkileyen doğal bir afeti çağrıştırır. .

Efsanelerde bahsedilen bu büyüklükteki bir selin tüm insanlığı yok etmesi gerekirdi. Böyle bir sel gerçekten var olmuş olabilir mi?

Geçen 10 yıllık süre içinde, bilim adamları bu olayın olduğunu kanıtlayan çarpıcı deliller bulmuşlardır. Araştırmalar, yaklaşık 7,000 yıl önce Buz Devri’nin son bulmasıyla eriyen buzullardan gelen akıntıların 170,000 mil karelik bir alanı sular altında bırakarak, Karadeniz Havzasını doldurduğunu göstermektedir.O insanlara göre, tüm dünya sular altında kalıyordu. Ve üzerlerine böyle bir felaket geldiği için tanrıları çok sinirlendirecek bir şey yapmış olduklarını düşündüler. Bu gerçekten Zeus’un hikâyesindeki, onun yarattığı sel felaketi olabilir mi?

Efsanede, Zeus güçlü direnişlere göğüs gererek gücü elinde tutmasını bilmiştir. Fakat hesaba katmadığı bir rakibi daha vardır, Hz. İsa. M.S. 1. yüzyılda verdiği mesajlar tüm dünyaya hızlıca yayılacak ve Yunan egemen tanrısını tahtından edecektir. Hıristiyanlık gelip, ölümden sonra başka bir hayat ve kurtuluş vaat edince, insanlara inanacakları bir şey vermiş, ve kendisine birçok taraftar bulmuştur. Bu yeni dinin Akdeniz bölgesinde yayılmaya başlamasıyla, Zeus’un insanlar üzerindeki egemenliği etkisini yitirmeye başlamıştır. Sonuç olarak, ona tapan medeniyet, şimdi onu reddetmektedir. Antik çağlarda, sadece “kader” hariç, Zeus’tan daha güçlü bir kuvvet yoktu. Zeus, kendisi bile onu yenememiş, ne kadar kaderini değiştirmek yada ona başka bir yön vermek istese de onun emirlerine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Hıristiyanlığın yükselişinden önce, Zeus efsanesi binlerce yıl boyunca Yunan dünyasını büyülemiş ve onu en korkulan ve saygı duyulan tanrı haline getirmiştir. Fakat o, insanlık tarihi üzerinde iz bırakan Yunanlı ya da başka millete mensup birçok kişiden sadece biridir. Bazıları hâlâ bize tanıdık gelirler; Herkül, Hades, Medusa. Ve her birinin hikâyesi, kayıp dünyaya açılan bir pencere, çözülmeyi bekleyen bir şifredir. Bu efsaneler, bilinçaltımızda yatan gizli tabakalara ulaşan, dünyayı algılamamızı sağlayan eşsiz yollar ortaya çıkarırlar. İnsan zihnine kazı yapar gibi onun derinliklerine dalıp insan aklındaki girintili noktaları görebiliriz. Ve bence, efsanelerin bu kadar güçlü olmasının sebebi budur.

BÖLÜM 2 HERKÜL

Mitolojinin en büyük aksiyon kahramanı Herküldür. Korkunç bir günahın ceremesini çeken, özgür kalmak adına 12 zorlu göreve meydan okuyan bir adam. Bizim için efsane olsa da, eski uygarlıklar için gerçeğin ta kendisiydi. Gerçek dünya hakkında birçok saklı şifreyi barındıran, gerçek bir savaşçının efsanesi.

Bilinmeyen, yabancı bir dünyada bir şeyler su yüzüne çıkmaya başlamaktadır. 9 ejderha başlı dev bir yılan gün yüzüne çıkmaya başlar. Püskürttüğü gazla kurbanlarını zehirleyerek onları canlı canlı yer. Fakat bugün dengiyle Mitolojinin gelmiş geçmiş en güçlü kahramanı Herkül’le karşılaşır. Tarihteki en sevilen, aşırı derecede güçlü ve Yunan dünyasını kötülüklerden kurtaracak yarı tanrı yarı ölümlü bir kahramandır.Ama bu sadece hikâyenin başlangıç noktasıdır. Herkül özel bir insan olmakla birlikte gayet sıradan bir insandı. Halka mâl olmuş biriydi. Amerikan mitolojisinin Babe Ruth’u gibiydi. O içkiye düşkün bir çapkın, ve olağanüstü bir atletti. Biraz tanrıları andırsa da, o gerçek bir insandı. Bugün birçok insan kahramanların aşırı derecede güçlü olduklarını, doğaüstü güçlerle donatıldıklarını, istedikleri kadına sahip olabildiklerini, havada uçabildiklerini düşünürler.

Yunan dünyasında ise anlayış farklıdır. Bir kahraman insanüstü güçlere sahiptir fakat aynı zamanda acı çekecek olan kişidir. Herkül de bu tanımlamaya dört dörtlük uyan bir kişidir. Herkesten daha fazla acı çekecek olan kişidir. .

Efsaneye göre, Herkül birçok zorlu düşmanla yüz yüze gelecek ve kimsenin görmediği büyüklükte acılara katlanacaktır.

Hikâyesi, tanrılar kralı, seks düşkünü Zeus’un yasak bir ilişki yaşamasıyla başlar. Herkül, Zeus ve ölümlü bir kadın olan Alcmene’nin çocuğudur. Klasik mitoloji, tanrıların ölümlü kadınları hamile bırakışını ve bu kadınların da tanrı yada yarı-tanrıları doğuruşunu anlatan hikâyelerle doludur. Bir kişinin yarı-tanrı olması tanrılara has tanrısal özelliklere sahip olduğu, fakat aynı zamanda da ölümlü yani ölebileceği anlamına gelir. Zannedersem, bu düşünce tanrılara olabildiğince yakın olmak, onlarla aralarındaki mesafeyi daha da kapatmak isteyen Yunanlıların icat ettiği bir durumdur. Herkül Yunanlıların örnek aldığı bir kahraman durumuna gelmiştir, fakat onun yok oluşunu görmek isteyen güçlü bir düşmanı vardır. Zeus’un karısı, tanrıça Hera. Hem Tanrıçaların kraliçesi hem de çok güzeldir, aşırı derecede zeki ve kuvvetlidir fakat aynı zamanda, Zeus sürekli diğer kadınlarla ilgilendiği için fazlasıyla kıskançtır. Zeus’un birçok ölümlü kadından doğan, yüzlerce çocuğundan Hera nefret etmektedir. Ve Zeus’un işlediği günahların bedelini Herkül’e ödetmeye kararlıdır.

Hera’nın Herkül’e olan nefreti tamamen mantıksızdır. Sanki bir şekilde cennetteki itibarını sarsacağını biliyor gibiydi. Herkül’de onu diğer çocuklardan ayıran bir şeyler olduğunu biliyordu, belki de bu yüzden kendini tehdit altında hissetmişti, ve Herkül, yaşadığı her gün Hera’nın nefretinin bedelini ödüyor gibiydi. Bir gece, Herkül henüz bir bebekken Hera onun odasına iki zehirli yılan gönderir. İki eliyle yılanları yakalayan Herkül, onları öldüresiye sıkmaktadır. İki devasa yılanı öldüresiye sıkan küçük bir çocuk. Bu sayede herkes Herkül’ün diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştı. Hera’nın ondan nefret etmesinin sebeplerinden biri de onu öldürememesidir. Hayatını çekilmez bir hale getirebilir ama onu öldüremez çünkü kaderinde ölümsüz olmak vardır. Ve tanrı dahi olsa kadere boyun eğmek zorundadır. Fakat Hera, daha yeni işe koyulmuştur. Herkül’e karşı güttüğü kan davası, Herkül’ün beşikten mezara tüm hayatını belirleyecektir. Efsane bu şekilde devam eder. Fakat gerçekle olan bağlantısı nedir?

2004 yılının Şubat ayında, Yunanistan’ın Thiva şehrinde, arkeologlar Herkül’ün doğum hikâyesine ışık tutacak çarpıcı kanıtlar gün ışığına çıkardılar. Sıradan bir samanlığın altında bir tapınak ve o tapınağın merkezinde bir adak taşının kalıntılarını buldular. Adak taşının etrafında ise yüzlerce seramik vazo ve heykelcikler buldular. Hepside bir şeyi resmediyordu Herkül’ü. Bu keşiften sonra araştırmacılar, bu bulguları Herkül’ün Thiva kapılarının hemen dışındaki gizemli evini tarif eden 2500 yıllık bir yazıyla birleştirdiler. Tarif edilen yerle bulunan yer tıpa tıp örtüşmektedir, fakat fazlası vardır. Eski yazıya göre bu tapınak, tam olarak Herkül’ün doğduğu yere kurulmuştur. Kahramanımız gerçek olabilir mi?

Aranan ipuçları bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Hikâyemize göre, Herkül artık büyümüştür. Hem doğaüstü hem de insan dünyasına hükmeden bir tanrı. İnsan denemeyecek kadar güçlüdür. İnsan vücuduna hapsolmuş bir tanrı gibidir. Genellikle, etrafındaki insanlara zarar verecek şeyler yapar kazara onları öldürür ya da mallarına zarar verir. Kendisini kontrol edemez. Bu insanüstü güç Herkül’ün Yunan toplumuna karışmasını imkânsız hale getirir. Herhangi birisiyle duygusal bir temas kuramıyordu. Aslına bakarsanız, karakterinde bir çeşit şizofrenik durum var gibidir. Yarı insan yarı tanrıydı ve Hera’nın başına musallat ettiği belalardan ve dertlerden onu koruyan bir babası yoktu. Cennet ve dünya arasında tek başına kalmıştı ve gidecek herhangi bir yeri yoktu. Normal görünmek isteyen Herkül güzel bir prensesle evlenir ve ondan 2 çocuğu olur. Fakat bu aile saadeti kısa sürer. Can düşmanı Hera hemen karşılık verir, Herkül’ün hiçbir zaman mutlu olmaması konusunda kararlıdır. Bu sefer, aile babası Herkül’ü delirterek onu bir katile dönüştürecektir. Herkül uyurken ona cinnet getirttirir. O da, bu deli halinde karısı ve çocuklarının kendisinin düşmanı olduğunu zanneder. Gecenin bir yarısında, Herkül korkunç bir şey yapar. Herkül bu gözü dönmüşlükten normale döndüğünde, ellerini ailesinin kanına bulanmış olarak bulur. Gerçekten bunu yapanın kendisi olduğunun farkında bile değildir. Fakat üzerinde kan lekeleri vardır, bu da suçun fiziksel kanıtıdır. Ve bu katlanmak zorunda olduğu bir suçtur. Ve bu korkunç olaydan sonra, Herkül’ün hikâyesi şekillenmeye başlar. Dünyadaki en güçlü adam kendi öz ailesini katletmiştir.

Öfkesi dindiğinde, içini büyük bir pişmanlık, sonsuza dek kurtulamayacağı korkunç bir keder kaplayacaktır. Eski Yunanlıların tabiriyle “aileye duyulan sorumluluk”. Eski çağlarda, “aileye duyulan sorumluluk” denince, ölümüne müdahil olduğunuz bir kişinin kanından size bulaşan bir çeşit lanet akla geliyordu.

Bu biraz da Hıristiyanlıktaki kefaret inancına benzer, yani daha önce yapmış olabileceğiniz kötü şeyleri telafi edebilmek için yaptığınız iyi şeyler gibi. Bu aşamadan itibaren, ailesine karşı işlediği suçun, bu korkunç hareketinin lekesinden kurtulmaya çalışacaktır. Ve bu Herkül’ün hayatının kilit noktasıdır. Herkül ruhunu arındırmak için, tanrıların yada insanoğlunun yüzleştiği gelmiş geçmiş en dayanılmaz mücadelelere girişecektir. Bu onu, Yunan dünyasının bir ucundan diğer ucuna ve hatta ötesine götürecek ve efsanenin ardındaki gerçeklere ışık tutan gerçek deliller bırakacak bir yolculuk olacaktır. Mitoloji’nin süper kahramanı Herkül, üvey annesi Hera’nın yaptığı büyü yüzünden karısını ve çocuklarını katletmiştir. Şimdi ise, dünyadaki en güçlü adam günahının kefaretini ödemek zorundadır. Fakat kendini kaybetmiştir. Kafası karışıktır. Akıl almak için, en büyük Yunan rahibesini aramaya başlar. Herkül’ün günahı o kadar büyüktü ki, ona sadece o zamanın en güçlü dini otoritesi yardım edebilirdi, o kişide Delphi’nin kâhinidir. Delphi birçok Yunan efsanesinde kilit rol oynayan kutsal bir tapınaktır. Fakat sadece efsanevi bir yer değildir. Bu tapınağın kalıntıları hâlâ Yunanistan’ın orta kesim dağlarında bulunmaktadır. 2500 yıl önce burada, etrafında gizemli buharlar yükselen bir rahibe kendinden geçmiş bir şekilde bulunmaktaydı.Bulmaca gibi konuşurdu ve tanrıların kelimelerini dillendirdiği zannedilirdi. Cevabını almak istediğiniz herhangi bir şey için direk cennetle konuşmak gibiydi. Yeni bir bulgu bu kahinin güçlerinin nereden geldiğini ortaya çıkarabilir. Yeni bir jeolojik inceleme Delphi tapınağının tam olarak iki fay hattının kesişiminde bulunduğunu göstermektedir. Bu, rahibenin etrafındaki sihirli buharları açıklayabilir. Yeni bulgu, bu fay hatlarının etrafındaki hareketlenmelerin, yeryüzündeki çatlaklar aracılığıyla etilen gazının salınmasına neden olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Etilen gazından çok miktarda soluyan insanlar da tıpkı Delphi kâhinine olduğu gibi kendilerinden geçeceklerdir. Aslında, Delphi kâhini eski Yunan toplumunda herkesin çok fazla güvendiği bir çeşit uyuşturucu müptelasıdır. Tapınakta, Kâhin Herkül’e sadece korkunç bir kefaretin günahlarını temizleyebileceğini söyler. Bu kefareti elde edebilmesi için kuzeni ve ezeli rakibine gitmek zorundadır, yani Kral Eurystheus’a. Fakat bu bir tuzaktır. Hera Kâhini ve Kral Eurystheus’u Herkül’ü yok etmek için kullanmaktadır. Hera sahip olduğu her şeyi kullanarak Herkül’ü izlemektedir. Hera onun amansız düşmanı olmuştur ve onun yoluna çıkardığı tehlikeler, düşmanlar son bulmamaktadır. Hera’nın Herkül için hazırladığı 12 zorlu mücadeleyi Eurystheus gerçekleştirmiştir. Bunlar sonsuza dek “Herkül’ün Görevleri” olarak bilinecektir.

Bu görevlerde, kahramanımız Yunan dünyasının en büyük, en vahşi canavarlarıyla yüzleşmek ve onlara meydan okumak zorunda kalacaktır. Doğal afetler, zorba hükümdarlar ve canavarlarla. Hiçbir insanın bu görevlerin birinden bile sağ çıkması beklenemezdi. Fakat Herkül 12’sinin de üstesinden gelmek zorundaydı. Bu görevlerin bir amacı vardır. Öncelikli amacı ailesini öldürmesinden doğan kirliliği yok etmektir. İşlediği suçtan dolayı kendisini, ellerini, ruhunu temizleme ihtiyacı duymuştur. Kefaretini ödeyeceği suçların onun hatası olmayışından dolayı bu durum bize hiç adil gözükmemektedir. Üvey annesi Hera’nın gönderdiği cinnetin etkisi altındadır. Onun hatası olmayışı Yunan zihinlerinde hiç yer etmemiştir. İşlediği korkunç suçun lekesini çıkarmak için ondan hâlâ görevleri yerine getirmesi beklenmektedir.

Özgür kalma mücadelesi ilk görevin verilmesiyle başlar: İnsanoğlunun hayvani içgüdülerini temsil eden yırtıcı bir canavarı öldürmek, Nemean Aslanı. Herkül’ün sorunu çok iyi bir okçu olmasına rağmen aslanın derisinin oklara karşı çok dayanıklı olmasıydı. Bu yüzden kaba kuvveti sayesinde aslanın üstesinden gelmiştir. Ve aslanı yendikten sonra onun derisini yüzerek kendisi için bir zırh olarak giymeye başlamıştır. Bu olaydan sonra, Herkül her zaman kendini koruyan bu aslan derisini giymiş şekilde resmedilmeye başlanmıştır. Kral Eurystheus şaşkına dönmüştür. Herkül’ün ilk görevinin onun son görevi olacağını düşünüyordu.

Şimdi ise, kahramanımızın sonunu kesin olarak hazırlayacak çok daha zor görevler hazırlamaktadır. İlk görevden içerik belli olmuştur, İnsan’a karşı Doğa. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar doğayı korkunç bir yer olarak gördüler.Onunla uyum içinde yaşamak istediler, fakat doğa dikkat edilmediğinde sizi öldürebilecek bir cadıdır. Onların bakış açısı buydu. Doğaya karşı romantik bir bakış açısına sahip değillerdi. Doğaya hükmedebilecek, onu gerçekten kontrol altında tutabilecek kahramanlardan biri Herkül’dür, fakat bu kahramanların sayısı çok azdır. Ve durdurulamayan bu güce hükmetmek büyük bir kahraman olmanın belirtisidir. Herkül’ün meydan okuması gereken ikinci görev ise doğanın bir diğer garip canavarını öldürmektir, Dokuz Başlı Korkunç Hydra. İnsanı bir ısırıkta yutan zehir tüküren bir yılan. Herkül kılıcını çeker ve saldırır. Hydra’nın kafalarından birini keser. Ve bir diğerini daha. Kılıcını her sallamasında canavarın bir kafasını koparır. Fakat koparılan her kafanın yerine anında iki tane kafa çıkmaktadır. Bu durum, Yunanlıların öldürülemez olarak inandıkları insanların keyiflerine olan tutkunluklarını simgelemektedir. Saldırdıkça, kafasını kestikçe, uğraşmanız gereken kafalar artmaktadır. Herkül’ün yeni bir stratejiye ihtiyacı vardır. Bu düşmana karşı, başarısı kas gücünden daha fazlasına bağlıdır. Herkül bir meşale kapar ve canavarın derisini ateşe verir. Bu fikir ağaçların köklerini yakmaktan aklına gelir. Kökünü dağlayacaktır böylece bir kafa tekrar büyüyemeyecektir. Son bir hamleyle, Herkül son kafayı da vücuttan ayırır. Bu bir insanın bir canavara karşı kazandığı müthiş bir zaferdir.

Herkül Hydra’yı öldürdükten sonra, oklarını onun kanına batırır ve böylece zehirli oklara sahip olur. Zehirli anlamına gelen “toksik” kelimesi, okları fırlattığımız yay anlamına gelen Yunancadaki “toxon” kelimesinden gelir. Ve yine Yunancadaki “toxicos” yayla ilgili anlamına gelir. Herkül efsanesini içinde barındırdığından, İngilizcedeki garip kelimelerden biridir.

İki görev tamamlanmıştır. Herkül antrenman yapan bir savaşçı gibi, düşman bir dünyada hayatta kalmak için gerekli becerileri, yani fiziksel gücünü, zihinsel dayanıklılığını ve dayanıklılık süresini geliştirmektedir. Bu görevlerde, Herkül kötülüklerin üstesinden intikam alarak ve adalet dağıtarak gelmektedir. Herkül sonraki iki görevinde, Doğa’nın en zorlu diğer iki canavarını yener: havadaki bir oktan daha hızlı koşabilen bir hayvan olan “Artemis’in Altın Geyiği”ni ve canlı olarak yakalamayı başardığı insan yiyen tehlikeli “Yaban Domuzu”nu.

Herkül’e bu görevleri veren Eurystheus, bu görevlerin tamamlanabileceğini asla düşünmüyordu. Biz de böylece Herkül’ü insanüstü prototipi olarak görmeye başlarız. Bu aşamada durdurulamaz olarak görünmektedir. Kahramanımızın dengesini bozmak isteyen Kral Eurystheus, değişik taktikler denemeye başlar. Değişik bir doğal engel ortaya çıkarır. Arıtılmamış kanalizasyon. Beşinci görev olarak, Herkül’den insan doğasının bozuk yönünü sembolize eden pis bir iş yapması beklenir. Gübre dolu çok büyük ahırları temizlemek zorundadır. Bu görev diğerlerinden farklıdır, çünkü Herkül’ün daha önce karşılaşmadığı türde, kölelere yakışan bir vazife içermektedir. Daha önceki görevlerde, kırsal bölgeleri harap eden canavarları öldürüyor, insanları korumaya çalışıyor yada medeniyet getirmeye çalışıyordu. Fakat bu sefer, uzun zamandır temizlenmemiş bir ahırı hayvan pisliğinden temizlemesi gerekiyordu. Ve bu görevi tamamlamak için bir günü vardı. Herkül bu iğrenç ahırların iki kuvvetli nehrin arasında olduğunu fark eder ve aklına bir fikir gelir. O müthiş kuvvetini kullanarak nehirlerin yönünü değiştirir ve ahırların içinden akmalarını sağlar ve böylece her şeyi temizlemiş olur. Her seferinde bir görevle, Herkül ailesini öldürmenin kefaretini ödemektedir. Şimdiye kadar da, Hera ve onun kukla Kralı Eurystheus’un icat ettiği engellerden daha büyük olduğunu kanıtlamıştır. Ve giriştiği her mücadele onu daha güçlü kılmaktadır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılara için, bu derecede büyük kavgalarda elde edilen başarılar ilham verici birer hikâyeydi. Fakat sadece bir hikâye olmaktan daha fazlası olmuş olabilir mi?

Şaşırtıcı tarihi deliller Herkül’ün sadece bir efsane değil, aynı zamanda gerçek bir kahraman olduğunu düşündürmektedir. Herkül mitolojinin en büyük süper kahramanıdır. Güç ve acı çekmeyi aynı anda barındırıyor olması, eski dünya insanlarıyla bir bağ kurmasını sağlamıştır. Herkül’ü, hem hayran olunacak hem de acınacak bir kahraman aynı zamanda kendi gerçekleriyle bağlantılı, acıklı bir hikâyeye sahip birisi olarak gördüler. .

Efsaneler üzerinden çok uzun zaman geçmiş tarihi olayları yansıtırlar, bu yüzden nesilden nesle geçerek gelen, eski çağ tarihine uzanan bir çeşit şifredirler. Herkül hikâyeleri, değişik kültürlerden gelen insanların bir araya gelmesi ve büyük zorlukların üstesinden gelen kendi yerel Herkül hikâyelerini paylaşmalarıyla oluşmuştur ve bu insanlar kendi hikâyelerini anlattıkça, kahramanlarının az da olsa diğerlerinin anlattığı kahramanlara benzediklerini fark etmeye başlamışlardır. Ve böylece gelenekler birlikte dokunmuştur.

Eski çağ Yunanistan’da, Herkül ideal insan modeliydi. Fakat gerçekten yaşadı mı?

Her büyük Yunan kahramanının ardında, tarihi bir bulgunun var olması mümkündür fakat gerçek kişilerin yerlerini tespit etme çabalarımızı, tarih hep boşa çıkarmıştır. Herkül efsanelerinin bazı versiyonları Herkül’ün ailesinin “Tiryns” isimli bir Yunan yerleşim alanına mensup olduğunu söylemektedir. Ve eski çağ kaynakları buranın zamanında, büyük gücüyle tanınan ve hatta tanrılarla direk bir bağlantısı olduğu sanılan gerçek bir savaşçıya ev sahipliği yaptığını belirtmektedir. İsmi tarih içinde kaybolmuş olan bu savaşçı, “Mycenae” isimli güçlü bir krallığın hükümdarına hizmet etmiştir. .

Efsaneye göre, Herkül de kendisine 12 Görevi veren “Mycenae” kralı Eurystheus’a hizmet eder. Bu bir tesadüf mü yoksa başka bir şey mi?

Efsanenin ardındaki adam hakkındaki diğer deliller, Yunanistan’ın en efsanevi yerlerinden birinde bulunabilir. Olimpos Dağı. M.Ö. 776’da, ilk Olimpiyat Oyunları burada düzenlenmiştir.

Yunan dünyasında yüzlerce oyun vardır, fakat Olimpiyatlar kadar güzel ve prestijlisi yoktur. Olimpiyat Oyunlarında kazanmanız demek, erkekler arasında bir anlamda itibarınızın yükselmesi demektir. Bir ölümlü için tanrılara en yakın olma durumuydu. Herkül’ün görevlerinde karşılaştıklarıyla bu oyunlara katılanların karşılaştıkları arasında çarpıcı benzerlikler vardır. Her ikisi de sadece en disiplinli atletlerin başarabileceği güç ve dayanıklılık gösterisiydi. Fakat Herkül ve Olimpiyatlar arasındaki bağlantı daha eskilere dayanıyor olabilir. Söylentilere göre, Herkül bir görevinden sonra Olimpiyat Oyunlarının temelini atmıştır, bu yüzden, Oyunların altyapısıyla Görevler’in doğrudan bağlantısı vardır. Bunlar Olimpos’taki stattan geriye kalanlardır. Alanın uzunluğu 192 metredir. Eski çağda yaşayan Yunanlılara göre, bu uzunluk Herkül’ün 600 adımıdır. .

Efsaneye göre, Herkül 192.27 metreye denk gelen 600 küçük adım atarak “stadion”u adımlamıştır.Tarihçiler böylece, Herkül’ün bir adımının 32 cm uzunluğunda olduğu sonucuna varmışlardır. Bu 47 numara bir ayakkabı ölçüsüdür. Herkül’e ait diğer izler ve 12 Görevi tasvir eden dış duvarlardan kalan kabartmalar buradaki ana tapınakta görülebilir. Tüm atletler Herkül’e karşı büyük saygı duyuyorlar ve kendilerini ona kanıtlamak istiyorlardı. Yunanlılar için teslim olmamak çok önemliydi, bu yüzden birçok atlet teslim olmak yerine ölmeyi yeğlemiştir. .

Efsanemizde, Herkül’ün devam etmesini sağlayan da aynı azimdir. Herkül’ün mesajı her zaman “pes etme, sonunda mutlaka başaracaksın” olmuştur.Durum ne kadar zor olursa olsun, başarı her zaman muhtemeldir. Herkül 6. Görevinde, insanoğlunun ulaşılamayacak hedeflerini sembolize eden insan yiyen vahşi kuşlarla yüzleşmek zorundadır. Onları zehirli oklarıyla saf dışı bırakınca 12 Görevinde yolun yarısına gelmiş, önemli bir dönüm noktasına varmıştır. Fakat bir bu kadar görev daha bulunmakta ve her görev bir öncekinden daha zor olmaktadır. Üvey annesi Hera bunun garantisidir. Görevler devam ettikçe, daha da şiddetlenmekte ve Herkül’ü çok daha uzak, daha mistik yerlere sürüklemektedir.

Sıradaki üç Görev Herkül’ün ilk kez Yunanistan sınırları dışına çıkmasına ve güçlü yabancı düşmanlarla karşılaşmasına yol açacaktır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlıların imparatorluk sınırlarını genişletmek istedikleri bir zamanda bunun gibi hikâyeler yankılanmıştır. Toprak elde etme hırsına kapılan Yunanlılar, Fransa’nın güneyine kadar kolonileşmeye ve Akdeniz’in her yanına koloniler göndermeye başlamışlardı. Bunun sonucunda da her türden canavar hikâyeleri anlatılmıştır. Herkül 7. görevinde, Kral Minos’un değerli boğasını bulup yakalamak için Girit Adası’na gider. .

Efsanemizin yaratıldığı zamanlarda, bu boğa Girit’in ana kara Yunanistan’a kurduğu baskının simgesidir. Girit Tunç Devri’nin sonlarında, Akdeniz’in bu bölümündeki en önemli güçtü. Klasik dönemde çok fazla öneme sahip ve en belirgin güç konumuna gelen Atina ve Sparta gibi şehirlerin aslına bakarsanız hiçbir önemi yoktu. Gerçekte, bölgedeki en büyük güç olan Girit’e vergi ödemek zorundaydılar. .

Efsanemizde, Herkül bu durumu değiştirmek üzeredir. Kral Minos’un Boğası’nın izini süren Herkül, onu kollarıyla yakalayarak geri eve döner. Artık Yunanistan Girit’e ödeme yapmak zorunda değildir. 7 Görev tamamlanmıştır. Herkül Girit Boğasına karşı kazandığı zaferle, doğaya karşı giriştiği savaşı kazanmıştır. Şimdi ise savaşın her iki tarafı da insanoğlu olacaktır. Herkül daha önceki Görevlerinde, insanoğlunun faydasını gözeten hizmetler sunmakta, onları canavarlardan, belalardan ya da bu çeşit şeylerden kurtarmaktaydı. Fakat bu noktaya geldiğimizde Herkül’ün karanlık yönlerini görmeye başlamaktayız.

Bu da sıradakilerin habercisi olmaktadır. Herkül sonraki Görevlerinde, Yunanistan için tehdit oluşturan iki yabancı hükümdarla karşı karşıya gelir. İlk olarak, Bistonia’nın gaddar Kralı Diomedes‘i hedef alır. Diomedes atlarını düşmanlarını yiyecek şekilde eğitmiştir. Herkül ise onu bir sonraki yemek haline getirmiştir. Bu Görev eski çağlarda yaşayan Yunanlılara “yarattığınız bir canavar eninde sonunda sizi yok eder” şeklinde algılanan güçlü bir mesaj göndermiştir. İlk kez bu Görevde Herkül birini öldürmüştür. Bu çok önemli bir andır. İlk kez elini insan kanına bulamıştır. Öldürme işi, Herkül’ün bir sonraki Görevinde, yani kadın savaşçılardan oluşan vahşi bir kabile olan Amazonlar’ın lideri Hippolyta’nın kemerini çaldıktan sonra onları öldürmesiyle devam eder.Bununla birlikte, Herkül 12 Görevden dokuzunu tamamlamıştır.Cesareti, gücü ve dayanıklılığı gelmiş geçmiş en imkansız işleri başarmasını sağlamıştır. Fakat son savaşlar en zorluları olacaktır. Herkül’ü bildiğimiz dünyanın sınırları dışına çıkaracaklar, İncil’deki Cennet Bahçesine benzer güzellikte bir yer arayan hiçbir Yunanlının ülke sınırları içinde görmediği yerlere götüreceklerdir. .

Efsanevi kahraman Herkül, kendi ailesini öldürmenin kefaretini ödemek adına dokuz ürkütücü Göreve katlanmıştır.Giriştiği her mücadele gücünün, dayanıklılığının ve kararlılığının sınanmasını temsil etmektedir. Görevlerinde, zorluk derecisinin bir şekilde artışı söz konusudur. Herkül’ün her seferinde daha zor Görevlerin altından kalkması, diğer eski çağ kahramanlarının olamayacağı derecede güçlü olduğunu gösterir. Fakat meydan okumalar devam ettikçe, hiçbir fiziksel acının zihinsel acısını dindiremeyeceği belli olmuştur. Herkül kendi suçunun mahkumu olmuştur. Ne kadar Görev yerine getirirse getirsin, ne kadar kahramanlık gösterirse göstersin, fiziksel durumu ne kadar sıra dışı olursa olsun, huzur bulamıyor, tatmin olamıyordu.

Herkül için geriye 3 test kalmıştır. Bu testler onu dünyanın sınırlarına ve ölümün derinliklerine götürecektir.Herkül her seferinde Yunanistan’dan hep daha uzaklara gitmek zorundadır. Bilinmeyenin içine doğru ne kadar derine giderseniz, bir o kadar ölümlü ve ölümsüzler dünyaları arasında sahayı geçmiş olursunuz.

Herkül 10. Görevinde, Geryon’un Sığırlarını ele geçirmek için harekete geçer. Geryon üç bacaklı, üç kafalı ve öldürücü bir hayvana sahip tehlikeli bir canavardır.Medusa’nın torunu olduğundan, o da bir tür yarı-canavar görünüşe sahiptir ve savaşmadan sığırların gitmesine izin vermeyecektir. Fakat Geryon’u yok etmek Görevin sadece yarısıdır. Diğer yarısı ise oraya varabilmektir. Herkül’ün Geryon’a ulaşabilmek için Akdeniz’in sınırlarını aşmak, Atlantik Okyanusunu varmak zorundadır. Fakat önünde büyük bir engel vardır. Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan ve denizi okyanustan ayıran bir sıra dağ. Herkül dağın etrafından dolaşmamaya karar verir. İçinden geçer. Kılıcının bir vuruşuyla dağı ikiye ayırır. .

Efsanenin bu bölümü Atlantik ve Akdeniz’in nasıl birleştiğini açıklamak için yaratılmıştır. Her iki taraftaki kayalıklar sonsuza dek Herkül’e bağlanacaktır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar Cebelitarık Boğazı’nı, Herkül’ün Ayakları olarak biliyorlardı. Ve hiç kimse oradan daha öteye gidememiş ve daha ötede ne olduğunu bilememiştir. Eski çağlarda yaşayan insanlar için, Herkül’ün Ayakları sadece keşfedilmemiş bir okyanusa açılan bir kapı değil, aynı zamanda gerçek ve efsane arasındaki ana kapıydı. Bir Yunanlının Herkül’ün Ayaklarının ötesi hakkında konuşması, bizim gökkuşağının ötesi hakkında konuşmamız gibi bir şeydir. Ve Herkül’ün oraya gitmiş ve geri dönmüş olması, sadece onun şöhretine eklenmiş bir parçadır. Atlantik’e giden tüm eski denizciler, Herkül’ün Ayakları arasından gitmek zorundaydı ve son keşiflerden biri, birçoğunun kahramanımıza olan saygılarından dolayı burada demirlediklerini göstermektedir. Cebelitarık kayasındaki bir mağarada, arkeologlar Herkül’le bağlantısı olduğuna inanılan yüzlerce sanat eseri bulmuşlardır.

Birçok örnek alarak, karbon 14 metoduna tabi tuttuğumuzda hepsi birbiriyle mükemmel uyum göstermekte, hepsi de M.Ö. 800 ile M.Ö. 400 arasındaki 400 yıllık bir zamanı göstermektedir.Bu nesneler buraya kesinlikle belirli bir sebeple koyulmuştur ve biz de buranın büyük bir mabet olduğuna eminiz. Uzmanlar, Yunan denizcilerin bilinmeyene doğru Herkül’ün ardından gitmeye hazırlandıklarında bu mabede hayatları için dua etmeye geldiklerine inanmaktadırlar. Ayakların ötesinde ne olduğunu bilmemekteydiler. .

Efsaneye göre, Herkül bilinmezliğe doğru bu eşikten geçerken aynı belirsizlikle yüz yüze gelmiştir. Ayakların ötesinde, üç kafalı Geryon ve sığırları beklemektedir. Canavar dağdan aşağıya büyük kaya parçaları fırlatarak Herkül’le savaşmaktadır. Fakat Herkül’ün daha önceden kalan Hydra’nın zehirli kanına batırılmış gizli okları vardır. Nişan alır ve fırlatır. Geryon ölür ve Herkül sığırlara sahip çıkar.

10 Görev tamamlanmıştır.Bir sonraki Görevinde Herkül, yüzlerce kafası olan bir ejderha tarafından korunan bir bahçeden altın elma çalmak için dünyanın diğer ucuna gitmek zorundadır. Elma, bahçe ve tehlikeli bir yılan.Bu Görev İncil’deki Adem ve Havva hikâyesine benzemektedir.Hıristiyanlığın ilk zamanlarında, Hesperides’in elmalarıyla Cennet’teki Hayat Ağacı’nı kıyaslayan insanlar olmuştu. Bu durum, “bu insanlar birbirleriyle konuştular” ve “birbirlerinin hikâyelerinden haberdarlar” anlamına gelen eski çağlarla alakalı şeylerden birisidir.

Herkül’ün hikâyesinde, ölümcül bir dönemeç vardır. Aradığı elmalar, düşmanı tanrıça Hera’ya aittir. Bu elmalar sadece Hera’ya ait değil, aynı zamanda Zeus’la olan kutsal evliliğinin simgesidir. Elma ve evlilik Yunan mitolojisinde sıkça birlikte anılan bir durumdur. Herkül talihsiz bir şekilde Hera’nın elmalarını arayarak tam bir yıl dolaşır.

Sonunda dünyanın sonuna ulaşır ve çok zor bir işin altına girmiş olan tanrı Atlas’la karşılaşır. Titanlar’dan biri olan Atlas iş olarak omuzlarında dünyanın yükünü taşımak zorundadır. Kelimenin tam anlamıyla dünyayı omuzlarında taşır. Bugün kullandığımız “dünyayı omuzlarında taşımak” deyimi, Atlas efsanesinden gelmektedir.

Herkül çok yorulmuş ve yolunu kaybetmiştir fakat Atlas Altın Elmaların nerede olduğunu bilmektedir. Böylece Atlas onları bulup getirirken, Herkül dünyayı tutmaya gönüllü olur. Atlas sonunda elmalarla birlikte döner fakat bir sorun vardır. Herkül’e dünyayı ve gökyüzünü geri almak istemediğini söyler. Atlas “Çok teşekkür ederim, uzun zamandır bu işten kurtulmaya çalışıyordum” der ve tam ayrılmak üzereyken Herkül de ona “Haklısın, gerçekten çok üzgünüm ama birkaç saniyeliğine tekrar geri alabilir misin? Aslan derimi omuzlarıma koyacağım.” der. Atlas dünyayı yeniden sırtlanır, Herkül’de bu arada uzaklaşır. Herkül kıymetli elmalarını çalarak Hera’dan intikamını almıştır.

Şimdi ise özgürlüğünü kazanmasına sadece bir Görev uzaklığındadır ve bu Görev onu hiçbir ölümlünün canlı olarak geri dönmeyi başaramadığı bir yere, yani ölüler diyarı Hades’e gönderecektir.

Herkül İnsanoğlu yada tanrıların görebileceği en zorlu 11 meydan okumayla yüzleşmiştir. Vahşi yaratıklarla, kötü krallarla, korkunç canavarlarla savaşmış ve ailesini öldürmenin kefaretini ödemek adına bilinmeyen dünyalara gitmiştir. Herkül hayatını gerçekten hak etmediği bir suçtan kurtulmaya çabalayarak, didinip durarak, her zaman acı çekerek ve sabır ederek geçirmiştir. Şimdi ise, son bir test kalmıştır. Herkül 12. ve son Görevinde, ölülerin gizemli dünyası Hades’e giden yolu bulmak zorundadır. Orada, kapıdaki bekçi köpeğini, yani üç başlı “Cerberus”u yakalamak zorundadır. Herkül’ün son Görevi açık ara en korkunç olanıdır. İnsanlar daha önce hiç böyle bir şey yapmamışlardı. Kahramanlar genellikle yeraltı dünyasına gitmezlerdi. Ölülerin efendisi Hades, tüm insan ruhlarının muhafızıdır. Cerberus da onun infazcısıdır. Bu köpek sizi, yani yaşayanları içeri sokmamak için orada bulunmuyordu, çünkü eğer bunu yapacak kadar deliyseniz, bu sizin sorununuzdur. Onun işi ölülerin dışarı çıkmasını engellemekti. Çoğu eski çağ medeniyetlerinin yaşadığı en büyük sorunlardan birisi biri öldüğünde bunun fark edilmemesi ve onun size geri dönmesinden duyulan korkudur. Herkül Hades’e karşı diplomatik bir tavır takınır. Ondan koruyucu köpeğini dünyaya çıkarmak için izin ister. Hades de bunu, Herkül’ün yaratığı sadece yumruklarını kullanarak yenmesi şartıyla kabul eder. Bu gerçekliğin son noktasıdır. Herkül köpeği güreşerek yener ve ona itaat etmeyi öğretir. Aslında Cerberus’u cehennemden dünyaya getirmesi olağanüstü bir olaydır. Çünkü bu, bir Yunan kahramanının ölüm ve yaşam döngüsünü bozabileceğini göstermektedir.

En sonunda Herkül kefaretini ödemiştir. Önüne çıkarılan her türlü engeli aşmayı başarmış ve haddinden fazla fiziksel ve zihinsel işkencelerin üstesinden gelmiştir. Artık huzura erme vakti gelmiştir.

Herkül mücadele eden, kazanan, acı çeken fakat her zaman ayağa kalkan birisidir. Ve bu macera tamamlandığında hayatının daha iyi olacağına dair aldığı bazı belirsiz sözler vardır, fakat tabii ki hiçbir zaman tamamlanmayacaktır.

Herkül Zeus’un gayri meşru çocuğu olduğundan, Hera’nın ona karşı hiç bitmeyen bir kini vardır. Hera’nın lanetinden kurtulmanın sadece bir yolu vardır ölüm.

Herkül çok büyük bir cenaze ateşi hazırlar. Katlanamadığı yerde dünyadaki hayatı acı içinde son bulur. Yiğitçe, tam kahramanlara yakışan bir şekilde ölmek ister. Bir cenaze ateşinde yanmak ister. Ve bu gerçekleştiğinde, son temizlenme gibi görünmektedir. Yanarak yok olan Herkül değil, onun ölümlü bedenidir. Bu da ruhunu serbest bırakır, böylece kendisi de cennete yükselir. Herkül ölerek nihayet huzura kavuşur.

Oğlunun yeteri kadar acı çektiğine inanan tanrıların kralı Zeus, onu Olimpos Dağı’ndaki ölümsüzlere katılmaya davet eder ve sonunda ezeli düşmanı Hera’nın da öfkesi diner. Burada tanıklık ettiğimiz şey, Herkül kahramanların kahramanı, yücelerin en yücesidir. Ve en sonunda Zeus ona “Tamam Herkül, sen yeterince acı çektin ve o kadar büyüksün ki seni de bir tanrı yapacağım.” der. Sonunda Herkül sonsuza dek devam edecek bir çeşit ödül almış, nihayet acıları sona ermiştir.

Sonunda, Herkül yeniden dirilir ve babasının ebedi krallığına katılır. Başka bir kutsal ölümlüyle esrarengiz bir şekilde benzerlik gösteren bir son Hz. İsa. Herkül’ün son hareketi bir fedakârlıktır. Ve yine ölümsüzlüğü elde etmek için acı çekmesi gereken kahramanımızla Hıristiyanlık arasında ilginç bir benzerlik vardır. Ve kendisini ateşe verdiğinde, tüm fanilik uçar gider ve ondan geriye kalan hakikat cennete yükselir. Bu Herkül efsanesidir. Hiç değişmeyen bir güç, acı çekme ve kurtuluş hikâyesidir. İnsanların duymaktan hoşlandıkları tarzda bir hikâyedir çünkü herkes hayatında bir şekilde sorun, sıkıntı ve acı görmüştür. Hepsi başaramayacaklarını düşündükleri devasa işlerle yüzleşmiştir. İnsanlar bu tip işleri başarmış yada hâlâ bu tip işlerle uğraşıp sonunda kazanabilen kimselerin hikâyelerini duymak isterler. Herkül’ün sonunda başarmış olması hayatımız ne kadar zor görünürse görünsün her zaman başarılı olabilme ihtimalinin var olduğunu bize göstermektedir.

BÖLÜM 3 HADES

Burası ölüler diyarıdır. Bu da buranın efendisidir. Hades; herkesin çok korktuğu, adını bile söylemekten çekindiği tanrı. Hades efsanesi eski çağda yaşayan Yunanlıların ölüme bakış açılarını yansıtmaktadır. Hiçbir ölümlünün kaçamayacağı ürkütücü bir bakış açısıdır. Ve eski çağ dünyasıyla gerçek bağlantıları vardır. Lanetler, hayaletler ve gizli inançlar. Yeraltı dünyasına inmeye ve eski çağlarda yaşayanların duyduğu şekilde hikâyeyi yaşamaya hazır olun.

Yemyeşil bir çayırda, güzel genç bir kadın çiçek toplamaktadır. Persephone ismindeki bu kadın izlenmektedir.

Yunan mitolojisinde, genç bir bakirenin bir çayırlıkta çiçek toplaması kötü bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunun habercisidir. Birden yer yarılır ve gizli bir el karanlıktan çıkarak genç kızı yeraltı dünyasına çeker. Ölülerin tanrısı Hades, kraliçesini seçmiştir. Hades mitolojide, tüm ölülerin muhafızıdır. İyi ve kötü tüm ölümlülerin öldüklerinde girmek zorunda oldukları korkutucu ve çok büyük bir alana hükmetmektedir. Kaçmalarına engel olacak tüm tedbirleri almak onun işidir. Ölülerin tanrısıdır ve hiçbirimiz ölmek istemeyiz. Korkulması gereken kişidir. Korkunç bir güce sahiptir.

Yunanlılar Hades’le hiçbir ilgilerinin olmasını istemediler çünkü onu tanımak demek ölmüş olmak demekti. Yunanlılar Hades’i resmetmeme yada yansıtmama eğilimi göstermişlerdir. Onun adına yapılmış tapınaklar yoktur. Ne iş yaptığından tam emin olamadığınız ve hakkında konuşmak istemediğiniz bir amcanız gibi her zaman araya mesafe koyulan bir kişi olmuştur. Eski çağlarda yaşayan Yunanlıların ana düşüncesi ölü olmanın çok iyi bir şey olmadığıdır. Hades efsanesi, ölümden sonra ne olacağını anlamlandırmak için yaratılmıştır. Bu hikâyeler hayatta kalma arzusu taşıyan insanları yansıtmaktadır. Bu hikâyelerde, Yunanlıların ölüm hakkında ne düşündüklerini, ne umduklarını ve korkularını görebiliriz. Birçok dini gelenek bir sonraki dünyada varlığınızı devam ettirebileceğiniz bir yol sunmuştur. Ve Yunan dini gelenekleri de bundan farklı değildir. .

Efsaneye göre, ölü ruhlar büyük ve kasvetli yeraltı dünyasına adını efendisi Hades’ten alan bu diyara giderler. Bu yer; bir arada bulunan cennet, cehennem ve arafın eski çağ Yunanistan’daki karşılığıdır. Biz, Hıristiyan inancına göre, burada, yani dünyada yaptıklarımızın öldükten sonra bize ne olacağını belirlediğini düşünürüz. İyi bir insansanız, cennete gidersiniz. Kötü bir insansanız, cehenneme gidersiniz.

Yunanlılar için tüm bu yerler bir çatı altında bulunuyordu, hepsi yeraltındaydı. Hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir yerdir. Orada neler olduğuna, verilen büyük cezalara veya korkunç şeylere dair hikâyeler uydurabiliriz fakat hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizden, merak etmeye devam ederiz. .

Efsaneye göre Hades’in 3 seviyesi vardır.Ölülerin çoğu isimsiz kitlelerin gönderildiği sıkıcı bir dinlenme yeri olan Asphodel’e gönderilirler. Yeraltındaki sıradan bir insanın kaderi sadece etrafta amaçsızca dolaşmak ve çok heyecan verici ya da ilginç olmayan bir hayat yaşamaktır. Bir çeşit hüzünlü bir yerdir. Bu yer Katolik inancındaki arafa benzer bir yerdir. Sessiz, sakin fakat matem ağaçlarıyla kaplı, ruhların sadece amaçsızca gezindikleri bir belirsizlik bölgesidir. Ve tanrıları en çok kızdıranlar için ayrılmış bir yer vardır. 64,000 km derinliğinde büyük bir cehennem. İçten içe yanan bir nehirle çevrili, acı ve sonsuz işkence zindanı. Burası Tartarus’tur. Kötü insanların ruhları Hıristiyanlıktaki cehennem inancına çok benzeyen Tartarus’a gönderilirdi. Aslına bakarsanız, ilk Hıristiyanlar Tartarus ile cehennemi öylesine birbirine bağlamışlardır ki İncil’de bile bahsedilmektedir. Peter’ın İkinci Mektubu’nun sözlü biçiminde Tartarus’a atılan insanlar ortaya çıkmaktadır. Ve çok günahkar olup Tartarus’ta cezalandırılan az bir kesim de vardır. Ve bence bu, Hıristiyanların Cehennem olarak bildikleri yerin kaynağıdır. Şanslı olan az bir kesim için, kutsanmışların adası, eski çağ Yunanistan’da cennetin karşılığı Hades’in 3. bölgesinde onları beklemektedir. Her şey kendiliğinden yetişir ve siz hiç çalışmadan kendi payınıza sahip olursunuz, gerçekten yapılacak hiç iş yoktur. Sonsuz bir neşe, dans edenler, berrak akarsular ve gerçek dostluk vardır. Burası ünlü ve şerefli insanların hayatlarını geçirdikleri yerdi. .

Efsaneye göre, tüm insanlar er ya da geç Hades’in önünde diz çökeceklerdir. Bazıları için ise, bahsedilen bu günün gelişi hızlı olacaktır. Hades, Persephone isminde genç bir kızı kaçırarak onu yeraltında esir tutmaktadır. Hades bu genç kızı sonsuza dek karısı olması için kaçırmıştır. Fakat Persephone unutulmamıştır. Yukarıdaki dünyada, güçlü annesi onu aramaktadır. Annesi, dünyayı doyuran, hasat tanrıçası Demeter’dir. Bu efsane, evreninin en önemli yönlerinden birini açıklayan bir efsanedir. Demeter insanoğlunun neslini bitirebilecek, dünyayı paramparça edebilecek bir güce sahiptir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, mevsimlerin değişiminden Demeter’in sorumlu olduğuna inanmışlardır. Ve her şey Persephone’nin ortadan kaybolmasıyla başlamıştır. Kızının başına ne geldiğini bilmediğinden tüm dünyayı dolaşmış ve kızını kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle toprağı bereketli kılmayı unutmuştur. Bu yüzden bitkiler çürümüşler ve insanoğlu daha fazla üreyememiştir, dünya yaşadığı en büyük kışlardan birine sürüklenmiştir. Bitmeyen bir buzlanma görüntüsüyle karşılaşan diğer tanrılar, Hades’e Persephone’yi geri göndermesini emrederler. Fakat Hades’in bir planı vardır. Hades eğer ona yeraltına ait bir şeyi yedirmeyi başarırsa, onun da yeraltı dünyasının bir parçası haline geleceğini biliyordu. Persephone’ye birkaç adet nar tanesi sunar. Sunulanı safça kabul eden Persephone kaderin ağlarına düşmüş olur. Bu, tüm gezegenin ödeyeceği bir hatadır. Artık Persephone yediği her taneye karşılık 1 ay olacak şekilde, yani her yılın 3 ayını yeraltında geçirmek zorundadır. Yılın geri kalanını ise annesinin yanında geçirebilecektir. Persephone yeraltı dünyasına indiğinde, Demeter dünyanın ihtiyacı olan bereketi vermez ve bu durum Yunanlıların kış olarak algıladığı zaman dilimidir. Persephone annesinin yanına döndüğünde, Demeter çok sevinir ve bu durum da ilkbahar ve yaz olarak algıladığımız zaman dilimidir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, Persephone’nin yeraltı dünyasına mevsimlerin değişimi esnasında gidip geldiğine inandılar. Fakat oraya nasıl gitmiştir?

Bu sorunun cevabı, Atina’nın kuzeybatısında bulunan Eleusis isimli bir Yunan kasabasının yakınlarındaki bir mağarada bulunmaktadır. Eski çağda yaşayanlar için burası sadece bir mağara değil, bir ölüm kapısıydı. .

Efsaneye göre, Demeter kızı Persephone’yi tam burada karşılamıştır. Persephone yeraltından bu mağara aracılığıyla çıkmıştır. Yaşayanlar dünyasıyla ölüler dünyası arasında bir sınır olmakla birlikte. gerçek hayatla efsane arasındaki sınırdır. Fakat burası Hades’e giden tek geçit değildir. Eski çağ Yunanistan’da yeraltı dünyasına giden birçok giriş bulunmaktaydı, aslına balarsanız, bir çeşit rekabet endüstrisi gibiydi. Eskiden Amerikalıların “Goerge Washington geceyi burada geçirdi.” demeleri gibidir. Her yöre, “Yeraltı dünyasına giden bir geçidimiz var.” diyebilmek istemişlerdir. Bu yerin, eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için önemi büyüktü. Aslına bakarsanız, uzmanlar mağara girişinin yakınlarında bulunan kalıntıların bir tapınağa ait olduğunu belirlemişlerdir. Bulunan eserlerin arasında, üzerinde rahatlıkla okunabilen “Tanrı ve Tanrıçaya” ibaresi bulunan bir taş kabartması vardı. İsmi ağza alınamayan bir tanrıya ithaf edilmiştir. Ölüm meleği Hades adına yapılmış bir tapınak. Hades adına yapılan tapınakların çok yaygın olmadığını unutmamak gerekir, çünkü onun kim olduğu ve ona tapınmanın ne demek olduğu düşünüldüğünde, tapınak yapmak için çok fazla sebep bulunmuyordu. Aslında, onun dikkatini çekmenizin yolu, yere sertçe vurarak “Hey, Hades!” diye bağırmanızdan geçmektedir. Bu yüzden Eleusis’te bir tapınağın bulunması çok dikkat çekicidir. Burada, Eleusis’te, eski Yunanistan’ın en büyük dini tarikatı tapınmak için toplanmıştır. Ölümü saplantı haline getirmiş gizli bir topluluk. Orada kalarak törenlere öncülük ettiği bilinen tarihsel şahsiyetler vardır. Plato, Cicero, Sokrates, bu bize oranın önemini gösterir. Günümüze kadar ulaşan belgeler, Tarikat üyelerinin buraya Hades’teki cennete giden bir kestirme, sonsuz saadete uzanan bir yol bulma arayışıyla geldiklerini göstermektedir.

Tarikatlar, Kutsanmışlar Adasına giden yolu bulmanız için ihtiyacınız olan bilgiyi size verebilmekte ve siz de sonsuza kadar yiyecek, parti ve şarap bereketinin görkemi içinde yaşayabilmekteydiniz. Uzmanlar Eleusis’teki tarikatın ölümden sonra hayat vaat eden başka bir dini etkilemiş olabileceğine inanmaktadırlar. Hıristiyanlığı. Bu Tarikat’ın, insanların ölüm korkusundan kurtulmalarına yardım ettiğini ve çok ilginç bir biçimde Hıristiyanlığa zemin hazırladığını biliyoruz. Ölümü bozguna uğratarak yükselen evrensel bir Tarikat’ın tohumlarını ekmiştir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için bu yüz, ölümün yüzüdür. .

Efsaneye göre, Hades ruhların acımasız efendisidir.Fakat her zaman böyle değildir. Dramatik bir değişim geçirmiştir. Unutulmuş bir çocuktan korkulan bir tanrıya dönüşmüştür. Aslında doğar doğmaz öz babası tarafından canlı canlı yutularak lanetlenmiştir. Hades eski Yunanlıların yeraltı tanrısıdır. Tüm ölü ruhları kontrol eden korkutucu bir tanrıdır. Fakat her zaman bu denli tehditkâr değildi. Tanrıların sarayında bir bebeğin çığlıkları sessizliği delmektedir. Yeni doğmuş olan bu çocuğun adı Hades’tir. Babası Yunanistan’ı yöneten tanrıların, yani Titanlar’ın kralı Kronos’tur. Bir kehanette Kronos’a çocuklarından birinin onu öldüreceği söylenince, böyle bir şeyin gerçekleşmemesi için her şeyi yapmaya karar verir. Yerine oğlunun geçmesinden korkan bir baba, bu insan psikolojisidir. Kronos’un bu soruna bulduğu çözüm, çocuklarını yemek olmuştur. Kronos ani bir hareketle yeni doğan oğlunu midesine indirir. Yeni doğmuş bir çocuğu öldürme eski Yunanistan’da sık rastlanan bir durum değildi, bu yüzden çocuklarını kasten öldürmeye çalışan bir baba düşüncesi onlar için şok edici bir durum olmuştur. Tabii ki ölümsüz olduklarından, Kronos’un yuttuğu çocuklar ölmemiş, sadece karnında bir yere hapsolmuşlardır. Hades ve çoğu kardeşi babalarının karnında büyümüşlerdir. Kronos’un gazabından kurtulmayı başaran tek çocuğun adı Zeus’tur. Yetişkin bir tanrı olarak geri döner ve hapsedilmiş kardeşlerine özgürlüklerini verir. Kardeşler Tanrı Hanedanlarını oluşturmak için birleşirler ve Titanlarla son bir savaşa girerek babalarından evrene hükmetme gücünü alırlar. Titanları devirdikten sonra Tanrı Hanedanları bu yeni düzende kimin hangi işi yapacağını belirlemek zorundaydılar. Hades, Poseidon ve Zeus, yani Tanrı Hanedanlarının 3 erkeği fethin ganimetlerini bölüşme konusunda anlaştılar. Bu Hades için bir dönüm noktasıdır. Tanrıların güç yapısını sonsuza dek belirleyecek bir andır. Hades en büyük çocuktur ve zamanın Yunan yasalarına göre bu durum ona bir avantaj sağlar.

Yunan dünyasının çoğu yerinde ata kanunları geçerlidir. Bu, en büyük olanın, yani Hades’in kalan en büyük payı alma hakkına sahip olduğu anlamına gelmekteydi. Fakat en küçük kardeş olan Zeus’un dünyayı yönetme tutkusu vardı. Bu, Zeus’un tutkusu ile Hades’in doğuştan kazandığı hak arasında geçen bir savaştır. Kardeşler kura çekmeye karar verirler, gök kubbeyi kazanan tanrıların kralı olacaktır. Eski Yunan geleneklerinde seçilmesi zor olan şeyleri bölüşmede kura çekmek tipik bir yöntemdi. Ve böylesine zor bir karar alınırken kura çekmenin geçerli bir yol olduğunu herkes takdir etmiştir. Tanrılar kurayı çekerler. Poseidon denizleri Zeus gök kubbeyi çeker, böylece mitolojinin üstün komutanı olur. Ve Hades kısa çöpü çekerek, ölüler diyarıyla baş başa kalmış olur. Bu isteyerek seçtiği bir şey değildir. Bu onun alnına yazılmıştır, kendi eliyle yapmıştır, fakat bu durum onu bazı yönlerden değiştirmiştir. Bu durum onu mutsuz bir tanrı haline getirmiştir. Hades için trajik bir dönüm noktasıdır. Evrene hükmedebileceği yerde, ölüler diyarına hapsedilmiştir. Eski Yunanistan’da, ölüme karşı takınılan tutumla bizim bugünkü tutumumuz arasında çok fark yoktur, bu yüzden insanlar Poseidon ve Zeus’a taptıkları kadar Hades’e tapmamışlardır. Diğer tanrılar onu görmeye gitmezlerdi, çünkü ölüm onlar için tatsız bir durumdu. Hades’in yeni evi karanlık, kasvetli ve ölü ruhların hüznüyle kaplıdır. Eski belgeler burayı küf kokulu mağara ve nehirlerin olduğu geniş bir alan olarak tarif etmektedir. Karanlık ve kasvetli bir yerdir. Nehirleri pusludur. Çürüme kokusuyla kaplı, çok korkutucu bir yerdir. Girmeniz halinde geri dönemeyeceğiniz bir yerdir. .

Efsane bu şekilde devam eder, fakat gerçeğe dayanıyor olabilir mi?

Burası Yunanistan’ın altında kilometrelerce uzanan mağaralar zinciri Diros’tur. Nehirler ve büyük mağaraların oluşturduğu bu labirent Hades’in eskiden tarif edilişine mükemmel uymaktadır. Mağaralar geçiş noktası gibi çalışmaktadırlar. Yeryüzü ile yeraltı dünyası arasındaki gizli geçiş noktaları oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

Yunan dünyasında mağaraların önemi büyüktür, çünkü orada yaşayan ilk insanlar mağaralarda yaşamışlardır. Dışarı çıkıp binalar inşa etmeye ve tarımda gelişmeye başladıktan sonra bile, bu mağaralar onlar için önemli kutsal yerler olarak kalmışlardır. Böyle kasvetli bir yere girme ve burada bulunma deneyimi Yunanlıların hayal güçlerini ve Hades ile yeraltı dünyasının neye benzediğini resmedişlerini fazlasıyla etkilemiştir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar Hades’ten ve onun korkunç diyarından ölesiye korkuyorlardı, fakat oraya girmesi reddedilen ölü ruhlardan daha fazla korkmaktaydılar. .

Efsaneye göre, bu reddedilen ruhlar yaşayanları rahatsız etmek için hayalet şeklinde geri dönüyorlardı.

Yunan efsanesine göre, tanrı Hades karanlık ve nemli bir evrene ölülerin yeraltı dünyasına hükmetmektedir. Diğer dünyayı bir krallığa dönüştürmeye başlamıştır. Ve bu tip bir monarşinin görevi günahkarları cezalandırmak ve iyileri ödüllendirmektir. Hades ölü ruhlara göz kulak olmaları için bir infaz ekibi kurar. 3 kafalı, acımasız bekçi köpeği “Cerberus”. Tartarus’un mahkum gardiyanları “Hundred-hander”lar. Ve Hades’in baş hizmetkârı “Charon”. Charon, nefret nehri “Styx”de devriye gezer. Charon’un işi dünyanın bir tarafından, yani yaşayanların dünyasından Styx nehrinin diğer kıyısına, yani yeraltı dünyasına, daha doğrusu ölüler diyarına geçmek isteyen ruhlardan geçiş parası almaktı. Çok sıska, belli belirsiz ve çok şeytani bir görüntüsü vardır. Aslında o, ölüm ve yaşam arasındaki sınırdır. Takatsiz kalmıştır. Popüler kültür açısından bakıldığında, Azrail gibi görünmektedir, parmağıyla sizi gösterip götürecek olan kişidir. Charon’dan geçmeden Hades’e giden bir yol yoktur. Ve hiç kimse Styx nehrini ücretsiz geçemez. Her ölü ruh geçiş için bir sikke vermek zorundadır. Eğer ruhun Charon’a bu ücreti ödeyecek parası yoksa, Styx nehrinin kıyısında dinlenmeden sonsuza dek amaçsızca dolaşmak zorundadır. Bu yüzden eski çağda yaşayan Yunanlılar ölmüş bir insan cesedinin göz kapağına ya da dilinin altına bir sikke koymaktaydılar. Bu adet eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için çok gerekliydi. Eğer sikke yerleştirilmezse, ölen kişi asla huzur bulamazdı. Eski çağlarda yaşayanların bunu çok ciddiye aldıklarına hiç şüphe yoktur. Birçok eyaletin ölüyü gömerken vazifesini yerine getirmeyen insanları cezalandıran kanunları vardı. Ailenin, ölen kişinin bu dünyayla ilişkisinin tamamen kesilmesinden ve diğer dünyaya gönderilmesinden emin olmak gibi bir zorunlulukları vardı. Çünkü eğer bunu yapmazlarsa, ölen kişi bu dünyada bir hayalet olarak kalır ve bundan da herkes etkilenirdi. Ölen geri gelir, rahatsız eder, bir şeyler ister, ağlar, şikâyet eder, incitir, yok eder gibi fikirler eski hikâyelerden tutun da bugünkü hikâyelere kadar hepsinin içinde mevcuttur. Bu efsanedir, fakat kanıtımız nedir?

Yunanlıların hayaletlere inandıklarına dair arkalarında bıraktıkları ipucu ise eski vudu bebekleridir. Yunanistan mezarlıklarında kazı yapan arkeologlar elleri ayakları birbirine bağlı ufak kurşun heykelcikler bulmuşlardır. Ve hepsi de üzerlerinde beddualar yazılı küçük tabutlara koyulmuş haldedir. Bu yazılar, ölüler ve ölülerden sorumlu tanrılar, yaşayan insanlara işkence yapsınlar diye onları çağırma niyetiyle yazılmış sihirli büyülerdir. Eğer bir boks maçı yapıyorsanız, ölülerden rakibinizin kolunu bloke etmesini isteyebilirdiniz. Sıklıkla kullanıldıkları başka bir alan ise ticarettir, sizin bir deri tabakçısı olduğunuzu ve başka bir tabakçının sizden daha iyi iş yaptığını farz edersek, ölülerden onu işini bozmasını da isteyebilirdiniz. Bu vudu bebekleri muhtemelen Hades’e hiçbir zaman ulaşamayacak olanların mezarlarına koyuluyordu. Bu kişiler “huzursuz ölüler” adıyla bilinmekteydi. Çok genç yaşta, vahşi bir şekilde örneğin bir cinayete kurban giderek ölen veya düzgün bir şekilde gömülmeyen insanlar. Bu hayaletler yeraltı dünyasına gidemiyorlardı, bu yüzden huzursuz, mutsuz ve kızgındılar, ayrıca onlardan birini sizin çirkin bir işinizi yapmaya ikna etmek çok kolaydı. Yeraltı dünyasına inebilen ruhlar sonsuza dek orada hapsoluyorlardı. Hades’in ayrılmaya çalışanlara verdiği ceza ise çok acımasız oluyordu. Fakat bu bazılarını denemekten alıkoyamamıştır. Bitkin bir halde bu dağın etiğinde duran, yaşlı ve zayıf yüzünden terler boşalan, derisinin altındaki damarları şişen, bu adamın adı Sisyphus’tır ve Hades’in isteklerine karşı gelmeye cesaret eden ilk ruhtur. Sisyphus dünyadaki hayatı bitmeden önce ölümü kandıracak planlar yapmıştır. Sisyphus karısına “Lütfen, beni gömme.” der. Eğer karısı onu gömmezse, Hades’in diğer tarafına giden yola girmeyeceğini biliyordu, sahipsiz topraklarda mahsur kalacaktı.

Ölümü kandırmayı kim hayal etmemiştir ki?

Sisyphus etkileyici sanatını, zekâsını, tüm aklını kullanarak ölüm tanrısını ikna etmeyi ya da cehennemden bir çıkış yolu bulmayı başaracaktır. Sisyphus ölüm kralını kandıramayacağını bildiğinden, kraliçeye gider. Sisyphus kendisine bu kötülüğü yapan karısını, vücuduma nasıl olurda böyle kötü davranabilir diyerek yeraltı dünyasının kraliçesi Persephone’ye şikâyet eder. Persephone bu durumu anlayışla karşılar ve karısına olan siniriyle Sisyphus’un gerekli dersi vermesi için yeryüzüne dönmesini sağlayacak izni verir. Tabii ki, Sisyphus yeryüzüne geri döndüğünde, Hades’e geri dönmeye dair hiçbir niyeti yoktur. Sisyphus imkânsızı başarmış, ölümü aldatmış ve hayatın doğal döngüsünü değiştirmiştir. Fakat yeraltı dünyasının tanrısı intikamını alacaktır. Hiç kimse Hades’i kandırıp, bununla yaşayamaz. Ölülerin tanrısı Hades hiç kimseyi serbest bırakmaz. Fakat Sisyphus isimli bir ruh elinden kayıp gitmiştir. Hades kandırıldığını anladığında, çok sinirlenir. Anında Sisyphus’u tekrar yeraltı dünyasına çeker. Sisyphus tanrıları, ölümü, doğayı aldatabileceğini düşünmüştür. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için böylesi bir hareket çok tehlikeydi. Ölümü aldatmayı deneyen her ruh toplum için bir tehditti. Yunanlılar birisi öldüğünde, onun yerine koyulması ve onun orada kalması gerektiğine inanmışlardır. Buradaki düşünce ölünün yaşayanlardaki hayatın peşinde olduğu ve yaşamlarını zayıflattığıdır. Eğer ölüler her zaman göz önünde olurlarsa, sizin yaşamınızı sömürürler. .

Efsaneye göre, ölümü kandırmaya çalışmanın cezası ağır ve kalıcıdır. Hades Sisyphus’u eski dünyanın cehennemi Tartarus’a mahkum eder. Orada, kavurucu sıcağın altında, büyük bir kayayı iterek bir dağın tepesine çıkarmak zorundadır. Her günün sonunda, bitkin ve acı içinde zirveye ulaşır ve ittiği kayanın tepeden aşağıya yuvarlanışını çaresizce izler. Sonsuza dek her gün bu cezayı çeker. Sisyphus’den, yani sonsuza dek amaçsızca boğuşup duran bir insanın hikâyesinden, günümüz İngilizcesindeki, çok güç gerektiren ve aynı zamanda tamamen amaçsız bir görev manasına gelen “Sisyphean” kelimesi türemiştir. Sisyphus’un hikâyesi eski çağlarda yaşayan Yunanlılara “Kimse ölümü ya da onun efendisini kandıramaz.” şeklinde algılanan güçlü bir mesaj göndermiştir.Hades’in, insanların en çok aldatmak, kandırmak ya da kurtulmak istedikleri kişi olduğunu anlayabiliyoruz. Hades, üzerinizde istekleri ve gücü mutlak olan tanrıdır, hiç kimse ölümden kurtulma adına onunla anlaşma yoluna gidemez. Fakat Sisyphus’dan sonra dahi, hâlâ deneyenler mevcuttur. Orpheus onlardan biridir. Dünyadaki en güzel müziği icra eden müzisyen. Bu onun ölüm tanrısına karşı kullanacağı silahı olacaktır. Orpheus müzikal geleneğinin kurucuydu. Şiir ve müziği icat eden kişiydi. Özellikle eski çağlarda, üstte bir çubuk ve aşağı uzanan telleri olan, “U” şeklindeki müzik aleti lir’de ustalaşmıştı.

Yunancadaki “aoidos” yani “müzik” kelimesi hakkında unutmamamız gereken önemli şeylerden birisi de hem “şarkı” hem de “sihirli söz” anlamına geldiğidir, bu yüzden Orpheus şarkı söylerken büyülenmiştir. Orpheus’un müzikten daha çok sevdiği sadece bir şey vardır, o da çekici genç karısı, Euridice’dir. Orpheus ve Euridice’nin hikâyesindeki en üzücü şeylerden birisi de ne kadar kusursuzca mutlu ve birbirlerine aşık olduklarıdır. Ve Yunanlılarla ilgili bir şey de, eğer mutluysanız, bir şeyler olacaktır, çünkü bu derece mutlu olmak ölümlülere özgü bir şey değildir. Bir gün, Euridice bahçede meyve toplarken, durdurulamayan seks dürtüsüyle tanınan, yarı keçi yarı insan çirkin bir canavar olan satirin dikkatini çeker. Satirler doğadaki kontrol edilemeyen erkek gücünü temsil etmektedirler, katıksız şehvet, doğurma ve çiftleşme arzusudurlar. Satir Euridice’ye saldırır. Euridice kaçmaya çalışır. Fakat satir onu köşeye sıkıştırır. Çok korkmuş şekilde geri giderken zehirli yılanların bulunduğu bir çukura düşer. Orpheus onu bu çukurda bulur fakat artık çok geçtir. Euridice artık Hades’in avuçlarının içindedir. Orpheus Euridice’yi o kadar çok seviyordu ki, daha önce hiç kimsenin yas tutmadığı şekilde onun yasını tutmuştur. Orpheus karısının ölümünü kabullenmeyi reddeder. Hades’e meydan okumaya ve karısını hayata döndürmeye karar verir. Hayat, Euridice olmadan devam edemez. Tek silahı olan lirle, yeraltı dünyasına gitmeye karar verir. Orpheus dünyanın derinliklerine doğru tehlikeli bir yolculuğa başlar. Arayışında başarısız olması karısını sonsuza dek mahkum edecektir. Başarılı olması ise onu bir kahraman yapacaktır. Yeraltına gidip geri dönmedikçe gerçek anlamda bir Yunan kahramanı olamazsınız.

Yunan edebiyatında sıkça rastlanan, düşünmekten hoşlandıkları bir durumdur, ölüm herkesin paylaştığı bir şeydir. Düşünmekten başka elimizden bir şey gelmez. Orpheus güzel ve hüzünlü şarkılarıyla, kayıkçı Charon’u büyüler ve Styx nehrini geçer. Fakat başka bir korkutucu engel onu diğer tarafta beklemektedir 3 kafalı, Hades’in acımasız bekçi köpeği “Cerberus”. Cerberus yeraltı dünyasının kapısında görevlendirilmişti. İçeri giren ve dışarı çıkanları gözetlemek için oradaydı. Hiç kimse bu köpeği geçmeden ne içeri girebilir ne de dışarı çıkabilirdi. Bu korkunç köpeğin 3 kafası vardı ve diğer köpeklere nazaran çok büyük ve çok daha kuvvetliydi. Önceden gördükleri ve ürperdikleri bir canavardır. Orpheus titreyen parmaklarıyla lirini çalar. Cerberus büyülenir ve müzisyenin yolu açılır. Fakat geçireceği gerçek test kapıların ötesinde, Hades’le olan testtir. Ulu tanrı Hades’e gitmekte ve çalacağı müziğin Hades’i istediği şeyi yapmaya ikna etmesini ummaktadır. Fakat müzisyen olarak kendisine değil, müziğin gücüne inanmakta ve güvenmektedir. Orpheus hiçbir ölümlünün denemediğini yapacak, ölüm tanrısını büyülemeyi deneyecektir. Şarkısı o kadar güzel ve kederliydi ki, Hades de dahil herkes ağlamıştır. Ve bu ölüm tanrısıdır, o kolaylıkla ağlamaz. Başka bir kişi de karanlıklardan onları seyretmektedir. Orpheus’un ölen karısı, Euridice. Müzikten çok etkilenen Hades, Orpheus’a karısının özgürlüğünü geri kazanmasını sağlayacak bir şans vermeye karar verir. Hades ilk kez aşkın ve kayboluşun gücünü fark eder. Ölümsüz olduğundan aşkını kaybetmeyi anlayamaz. Fakat şarkı anlamasını sağlar ve bu güç sayesinde, bu şarkı sayesinde, Orpheus’un Euridice’yi geri götürmesine izin verir. Öne sürülen şart ise, Orpheus Hades’ten yürüyerek çıkacak ve Euridice’nin onu arkadan takip ettiğine inanacaktır. Fakat emin olmak için geriye bakarsa, onu sonsuza dek kaybedecektir. Orpheus ve Euridice yeryüzüne doğru yol alırken, Orpheus şüphe duymaya başlar. “Euridice gerçekten arkamda mı?”, “Hades bana bir çeşit oyun mu oynuyor? ” diye merak etmeye başlar ve yeryüzüne yaklaştıkça, merakı da içinde gitgide büyümeye devam eder. Ve sonunda, tam yeryüzüne çıkmak üzerelerken, daha fazla dayanamaz ve arkasına bakar, Euridice’yi görür. Bunu yaptığında, göz göze geldiklerinde, Euridice birdenbire yeraltı dünyasına sürüklenir. Hades ölüm üzerindeki gücünün mutlak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Fakat yakın bir zaman içinde, hükümdarlığına ondan çok daha üstün bir güç tarafından meydan okunacaktır. Bu, Vahiy kitabında kayıtlara geçecek tanrıların nihai savaşı olacaktır. Hades ölüm üzerindeki gücünün mutlak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Orpheus’un karısı Euridice’yi almıştır. Orpheus perişan olmuştur. Yeraltı dünyasından döndükten sonra, müzisyenimiz ıssız yerlere doğru seyahate çıkar ve önüne çıkan herkese ölümün trajedisini anlatan şarkılar söyler. .

Efsane bu şekildedir, fakat bunun gerçekle olan ilgisi nedir?

İlginç bir arkeolojik bulgu, ölüm efendisinin ve onun ülkesinin eski çağlarda yaşayan Yunanlılara nasıl göründüğü üzerine aydınlatıcı bir ışık tutmaktadır. Son iki yüzyıl boyunca, eski mezarlık alanlarında gizemli altın yazıtlar bulunmaktadır. Bu yazıtların büyük çoğunluğunun bulunduğu yer bizlere, bunların cesedin ağzının üstüne gömülürken koyulduğunu göstermektedir. Ve şekilleri dudak gibidir, bu yüzden yazıtların üstündeki ibare, ölen kişinin adına konuşuyor gibi görünmektedir. Hades, tanrısı ve mekanı ile ilgili yazılarla doludurlar. Onları daha önce yeraltında bulunmuş bir kişinin yazdığı yönergeler gibi okumuşlardır. “Sol tarafta Hades’in Evi, İlkbahar’ı bulacaksın.” “Ruh Güneş’in ışığından ayrılır ayrılmaz, sağ tarafa git, çok dikkatli ol.” Bu belgeler yeraltına gitmenizi sağlayan bir pasaport gibi işlev görmüş ve ne olduğunu, ölünün hangi aşamalardan geçtiğini, ne tip gardiyanlarla karşılaştığını ve onları geçip yeraltı dünyasına ulaşmak için ne söylemesi gerektiğini anlatmışlardır. Bunlar, efsanenin etkisi altında yazılmış gerçek hayat yazıtlarıdır. Ahirete bakış açılarının Orpheus’un efsanevi şiirlerinden türediğine inanılmaktadır. Yeraltındayken oranın nasıl işlediğine dair birçok şey öğrendiğine inanılmaktadır. Bu yüzden yanında karısı olmadan yeryüzüne geri döndüğünde, yeraltı dünyası hakkında şiirler yazmıştır. Ve yeraltında ne yapmaları, ne yapmamaları gerektiği hakkındaki bu şiirler kişiden kişiye aktarılmıştır ve aslına bakarsanız altın tabletlerin üzerindeki yazılar bu şiirlerden alınmış bölümlerdir. Eski çağlarda yaşayanlar Orpheus’un şiirlerini ölümden sonraki hayatın el kitabı olarak, Hades diyarını anlamak ve orada yollarını bulmak için kullanmışlardır.

Binlerce yıl boyunca, Yunanlılar’ın ahirete bakış açıları bu şekilde sürmüştür, fakat Milattan Sonraki ilk yüzyıllarda, ortaya çıkan yeni fikirler eski dünyanın ölüme bakış açısını kökten değiştirmiştir. Tanrı Hades yeni ve güçlü bir kuvvetle yüz yüze gelmek üzereydi Hz. İsa. Hıristiyan geleneği eski ile yeni düzen arasında gerçekleşen bir epik savaşı anlatmaktadır.Tanrıların son savaşı. Savaşın merkezinde Hades bulunmaktadır. Ve İsa ruhlarını almak için gelmiştir. Nicodemus İncil’inde İsa’nın Hades’e gidişini anlatan “Descensus Christi”adında yeniden yazılmış bir bölüm vardır. Hz. İsa öldükten sonra, oraya gider ve Hades’le yüzleşir. Hz. İsa şereflilerin en yücesi olarak gelerek kapıları açar ve Hades’teki tüm insanlara yol göstererek onları cennete götürür. Hz. İsa, Hades’te Yunanistan’ın tüm ölü ruhlarına vaaz eder. Hem yaşayan hem de ölüler için mesaj nettir. Hades’i reddedin ve yeni kurtarıcınızla kucaklaşın.

Bu yeni düzende ölülerin efendisi ne olacak?

Hades’in son zamanları, İncil’in kıyamet gününü anlatan Vahiy kitabında anlatılmaktadır. Vahiy’e göre, ölüm üzerindeki gücünü göstermek için, Hz. İsa Hades’i ve ölümü yok edecektir. İsa son bildiri için döndüğünde, ölüm muhafızını ateş gölüne atacaktır. Hades’i; ölüler diyarını yok ederek, sadece kendi adına değil, tüm yaratılanlar adına ölüme karşı bir zafer kazanmış olur.En sonunda, Hades emri altındaki ruhlarla aynı kaderi paylaşmak zorunda kalacaktır. O bile ölümün pençesinden kaçamayacaktır. Hades hakkında anlatılan hikâyelerin altında yatan güç, bizim, yani insanların ölümü nasıl gördüğümüzü, ölümü aldatmayı ya da bir hayatta kalma yolu bulmayı nasıl ümit ettiğimizi anlamamızı sağlamalarıdır, korktuğumuz şey varoluşumuzun son erdiği düşüncesidir. Yeraltı dünyası büyüleyicidir. İnsanlar orada neler olabileceğini düşünmeyi severler çünkü korkutucudur, esrarengizdir, bu dünyada gerçekleşen her şeyden tamamen daha farklıdır. Bu hikâyeler çocukları korkutan ya da sizi daha iyi hissettiren yerel efsanelerden, yerel hikâyelerden daha fazlasıdır. Onlar, en esaslı şekilde insan olmakla ve fani olma durumunuzla yüzleşmenizle ilgilidir.

BÖLÜM 4 MİNOTAUR

Yarı insan, yarı boğa bir canavar, büyük bir labirentte kilit altında, insan etinden oluşan yeni yemeğini beklemektedir. Bu, Minotaur’un garip efsanesidir. İnsanoğlunun içindeki canavarı sembolize eden doğadaki kızgın ve vahşi yaratık. Fakat hikâyesinin ardında çarpıcı bir gerçek yatmaktadır. Fedakârlığın, acımasızlığın, savaşın ve hakiki bir labirentten geriye kalanların oluşturduğu gerçek bir dünya.

Büyük bir kapı üstünüze kapanır. Belirsiz bir labirentin koridorları sizi beklemektedir. Havada ağır bir ölüm kokusu vardır. Minatour’un labirentinde tuzağa düşerseniz. kaçış yolunuz yoktur. Minotaur hikâyesi eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için bir korku hikâyesiydi. Labirent bir ölüm odasıydı.Oraya kilitlenenler, tek bir kaderlerinin olduğunu ve sonlarının korkunç, yırtıcı, insan yiyen bir canavarın elinden olacağını biliyorlardı. Bu yarı insan, yarı hayvan canavar sizi parçalara ayırmakta ve sizi yemektedir. Minotaur insan bir anneden doğma, boğa bir babadan olma bir mutanttır. Çok güçlü ve kuvvetli bir erkek vücuduna fakat boynuzlu bir boğa kafasına sahiptir. Bir açıdan baktığınızda, bir bölümü canavardır. Ve bu canavar aç, yırtıcı bir katildir, hatta öldürdüğü insanların etini yemektedir. Diğer bir açıdan ise, Minotaur yarı insandır ve vahşiliğinin içinde kapana kısılmış durumda bulunan insanlığından gelen bir çeşit hassasiyeti vardır. Özünde, bu efsane sağduyu ve acımasızlık, düzen ve kaos arasındaki savaşı temsil etmektedir. Eski çağlarda yaşayıp, bu hikâyeyi anlatan Yunanlılar medenileştikleri için kendileriyle gurur duymaktaydılar.

Yunanlıların tam anlamıyla inandıkları şeylerden biri de sağduyunun birçok şeyin üstesinden gelebileceğiydi. Fakat Minotaur sağduyu düşmanı, tüm insanlığın içinde hapsolmuş hayvani içgüdülerin sembolüydü. Minotaur, yani canavar Yunanlıların anlamaya çalıştıkları doğanın dizginlenemeyen parçasıydı. Bu, kontrol edemedikleri tek şeydi. .

Efsaneye göre, Minotaur burada, Girit adasında yaşamaktadır.Hikâyenin vuku bulduğu zamanlarda, Girit, Minotaur’un labirentine hükmettiği gibi Yunan dünyasına hükmetmekteydi. Tunç Devri’nin sonlarında, Akdeniz’in bu bölümündeki en önemli güç Girit idi. Klasik dönemde çok fazla öneme sahip ve en belirgin güç konumuna gelen Atina ve Sparta gibi şehirlerin aslına bakarsanız hiçbir önemi yoktu. Aslında, bölgedeki en büyük güç olan Girit’e vergi ödemek zorundaydılar. .

Efsaneye göre, Minotaur bir tanrıyı alt etmeye çalışan Girit Kralı Minos’u cezalandırması için yaratılmıştır. Kral Minos’un her yıl en değerli boğasını Denizler Tanrısı Poseidon’a kurban etmesi gelenek haline gelmişti. Fakat, bir yıl sürü o kadar güzel, o kadar mükemmel bir buzağı doğurur ki, Minos ondan ayrılmaya dayanamaz. Onun yerine daha çelimsiz bir boğa kurban eder. Fakat Poseidon izlemektedir.

Yunan mitolojisinde, her ne zaman bir tanrıyı alt etmeye çabalarsanız, kaybeden siz olursunuz. Poseidon bunu görünce, “Tamam. Boğanı bu kadar çok mu seviyorsun? Öyleyse kadınını bir boğaya çeviriyorum.” der. Ve böylece Minos’un karısının bir boğayı arzulamasını sağlar. Minos’un karısı, Pasiphaë, bir boğaya aşık olur. Pasiphaë’nin boğaya karşı olan arzusu, bence, bir çeşit hayvansı arzuyu sembolize eder. Hepimiz kendimizi çok akıl sahibi yaratıklar olarak düşünmeyi severiz fakat gerçekte hepimiz, özümüzde saf hayvansı istekler tarafından yönetildiğimizi biliriz. Kraliçe boğayı azdırmak için özel bir plan yapar. Bir inek kostümünün içine girer ve onun otladığı çayırlıkta, canavarın yaklaşmasını bekler. Bu çok garip bir efsanedir, çünkü Pasiphaë gerçekten hayvani bir harekette bulunmaktadır. Bu boğaya aşıktır. Bu boğayla ilişkiye girmek istemektedir. Bu durum, eski çağlarda yaşayan Yunanlı ve Romalıların, düzgün cinsel davranış şeklinin nasıl olduğuna dair zihinlerini yorduklarını göstermektedir. Ve hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek mitolojilerinde çokça ortaya çıkan tabulardan biriydi. Gerçek dünyada, bu tip efsanevi sahnelerin, vahşiliğin ünlü sahnelerinin Kolezyum’da gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Sırf eğlence olsun diye boğalarla ilişkiye girmeye zorlanan kadın köleler olmuştur. Bu tip gerçek yaşam gösterilerinde, eski çağlarda yaşayanlar sıklıkla Kraliçe Pasiphaë’nin bir boğayla yaşadığı efsanevi ilişkiyi canlandırmaktadırlar.

Hikâyemizde ise çok geçmeden stratejisi başarıya ulaşacaktır. Boğa onu gözetler, şehvetine yenik düşerek onunla çiftleşir, 9 ay sonra ise, Minotaur’unuz doğmuş olur. Canavarların dünyaya gelişi sıklıkla günahkârlıkla ya da bu çeşit bir kabahatle ilişkilendirilse de bu durum kesinlikle her ikisinin karışımıdır. Çünkü Minos antlaşmasına sadık kalmamış, Pasiphaë doğal olmayan bir arzunun ağına düşmüş, böylece anormal ve hasarlı bir çocuk dünyaya gelmiştir. Alnına “korku” yazılmış, yarı insan, yarı boğa bir bebek. O bir canavardır. Biz onu böyle tanırız. Fakat aynı zamanda, kaderin kurbanı olmuş gibi görünmektedir ve bu yüzden Minotaur’a karşı karışık hislerimiz vardır. Gerçekten onu suçlayamayız. Minotaur’un garip bir ismi vardır. Babası Minos olmamasına rağmen, adının ilk bölümü Minos adından gelir. İkinci bölüm, yani “tauros” ise, Yunancada boğa anlamına gelir. Yani Minotaur Minos’un boğası anlamına gelir. Eski çağlarda yaşayanlar için, bu insan-boğa karışımı güçlü ve korkutucu bir kavramdı. Boğalar Yunan medeniyetinde çok önemli bir yere sahipti. Aslına bakarsanız, tanrı gibi tapınılmışlardır. Tüm Doğu Akdeniz boyunca, boğa tarikatlarında çok fazla kurban ve ayinler vardı. Boğa erkek iktidarını ve gücünü temsil eder ve kesinlikle bu yüzden boğa dini açıdan erkeklerin iktidar, verimlilik, kuvvet ve gücünü temsil eden bir ikondur. Boğa gücünü yansıtan anılar Yahudi-Hıristiyan dönemlerine de taşınmıştır ve İsa’nın doğumunu resmeden tablolarda Bebek İsa’ya yaşam gücü üflerken resmedilen boğalar görmekteyiz. .

Efsaneye göre, zalim Kral Minos, Minotaur doğunca çok sinirlenir. Ve onu kendi gücüne karşı gelmeye cüret edenlere karşı bir silah olarak kullanmaya karar verir. Dünyanın en korkunç hapishanesini inşa etmek gibi çok şeytani bir plan yapar ve sevimsiz üvey evladını da o hapishanenin insan yiyen muhafızına çevirir. Orayı inşa etmek için, Minos dâhi inşaat mühendisi, Daedalus’un yardımını ister. Daedalus antik çağda yaşamış en ünlü mimardır. Thomas Edison ve Frank Lloyd Wright’ın bir araya gelmesi gibidir. Güzel eserler yapma yeteneği vardır, ayrıca eski çağ teknolojisinde uçan makineler ve harikalar inşa etme yeteneğine sahiptir. Daedalus sadece çok büyük dolambaçlı bir labirentten oluşan ve demir parmaklıkları olmayan bir hapishane planı yapar. Orası o kadar büyük ve orada yolunu bulmak o kadar imkânsız olacaktır ki, kendisi bile oradan sağ çıkmayı başaramayacaktır. Ve oranın merkezinde Minotaur avını bekliyor olacaktır. Labirent koridorlardan ve merdivenlerden oluşuyordu, labirentte içinde yürüyenin kısa zamanda nerede olduğunu anlamasını engelleyen, kişinin aklını karıştıran bir çeşit mistik veya garip bir havası vardır. Karanlık, kafa karıştıran ve ölümcül bir yer. Bu efsanevi labirent çok korkutucu olmalıdır. Fakat bir efsaneden fazlası olabilir mi?

Bugün Girit adasında, Minotaur’un labirentiyle ürkütücü benzerlikler gösteren bir yeraltı labirenti bulunmaktadır. Mesara mağarası. Yöresel bilgilere göre eski çağlardan kalma ve efsaneye ilham veren bir yeraltı taş ocağıdır. 3.5 km boyunca belirli bir düzeni olmadan uzanan dolambaçlı koridorlar. Aslında, buraya girmeye cesaret eden çoğu kişi kaybolmamak için tel kullanmışlardır. Aynı taktik efsanenin ilerleyen bölümlerinde Minotaur’un kurbanları için de çok önem arz edecektir. Bu tünellerin duvarlarında bulunan keski izleri bu mağaraların insanlar tarafından yapıldığının ve eski zamana has aletlerle kazıldıklarının kanıtıdır. Yüzyıllar boyunca, bu yeri keşfetmek için gelenler Minotaur’un evini bulduklarına inanmışlar ve çoğu kendi izlerini bırakmışlardır. Bugün bile araştırmacılar labirentte yollarını bulmayı denemektedirler. Amaçları Minotaur’un bir zamanlar yaşadığı söylenen bu ana odaya ulaşmaktır. Buraya korkularını yenmek için geldiler ve kazanmaları durumunda görev tamamlanmış demektir. İsimlerini üzerine yazdılar ve mutluca buradan ayrıldılar. Burası o labirent olsaydı, çok güzel olurdu. Herkes bu labirent düşüncesinin nereden geldiğini bilmek istemektedir ve siz karşınızda böyle mağaralar gördüğünüzde buranın bir zamanlar Minotaur’un yuvası olduğuna dair fikirler hemen zihinlere gelmektedir. .

Efsanenin gerçekleştiği söylenen adada eski çağlardan kalma, insanlar tarafından yapılmış bir labirent. Biri hariç, her yönden Minotaur’un labirenti için mükemmel bir aday. Uzmanların çoğu efsanenin mağaradan daha eski olduğunu düşünmektedir.

Yunan-Roma zamanlarının sonlarında işletilmiştir ve bu dönemde birçok hacının burayı ziyaret edişi kayıtlarda vardır. Fakat gerçek Minotaur ve labirent efsanesi çok daha önceleri ortaya çıkmıştır. Mesara labirent efsanesine ilham veren yer değilse, o yer neresidir?

İpucu arayışları bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Korkutucu labirenti tamamlanan Girit Kralı Minos, ilk kurbanlarını aramaya başlar. Minotaur için yemek vakti gelmiştir. Eski bir efsaneye göre, Girit adası karanlık bir labirentte hiçbir şey yemeden devriye gezen yarı insan, yarı boğa bir canavara ev sahipliği yapmaktadır. Labirent çok karışıktır, mimarı bile çıkış yolunu zorlukla bulabilmektedir. İçeride ise, Minotaur insan etine susamış halde ilk kurbanlarını beklemektedir. Bu esnada, 320 km kuzeyde Atina ismindeki küçük site devletinde, tüm Akdeniz’den gelen atletler bazı sportif mücadeleleri başarmak için bir araya gelmişlerdir. Bu durum, Olimpiyat Oyunlarının ilk işaretleridir. Yarışmacılar arasında, Girit Kralı Minos’un oğlu ve Minotaur’un üvey kardeşi Prens Androgeus da vardır. Minos’un oğlu, Androgeus, her yarışmayı kazanmış; koşuda, fırlatmada ve şarkı söylemede herkesin yıldızı olmuştu. Ve bu durum bazı Atinalı gençleri o kadar sinirlendirir ki bir sarhoş kavgasında onu öldürürler. Kralın oğlu acımasızca öldürülmüştür. Bu savaş demektir. Haberler Minos’a ulaştığında, çok büyük bir kedere kapılır, çok büyük bir öfke ve intikam alma duygusu içini kaplar. Kral Minos olabilecek en kötü şekilde Atinalıları cezalandırmaya karar verir. Minotaur’u onlarla besleyecektir. Girit donanması Atina’ya demirler ve bir ültimatom gönderir. Minos onlardan Minotaur’a kurban etmek için 7 bakir erkek ve 7 bakire kadın göndermelerini talep eder. Eski çağlarda bakireler çok değerli birer ticaret eşyasıydı çünkü saflıklarının onları tanrılara daha da yakınlaştırdığına inanılıyordu. Bir gemiye bindirilecekler ve bu gemi onları aşağılayıcı koşullar içinde Girit’e götürecektir. Hepsi canavar tarafından öldürülecekleri labirente götürülürken göz yaşlarına boğulacaklardır. .

Efsane bu şeklide devam eder, fakat gerçekle bağlantısı nedir?

Hikâye burada gerçek tarihsel bir çatışmayı sembolize eder. Yılların süper gücüyle, gelecek vaat eden bir eyalet arasındaki epik mücadele.

Yunan tarihinin ilk zamanlarında, Atina ve Girit birbirlerinin can düşmanlarıyken Girit’in büyük donanması Girit’e büyük bir avantaj sağlamıştır. Hem efsanede hem de gerçek hayatta, David ve Goliath’ın mücadelesidir. Minotaur efsanesinin gerçek tarihin sembolik bir örtüsü olduğu her halinden bellidir. Girit çok güçlü bir medeniyet olmakla birlikte anakara Yunanistan’daki eyalet devletlerin üzerinde bir çeşit üstünlük kurmuştur. Minos’un sunduğu bu uygunsuz talep, Girit’in tüm bölge üzerinde kurduğu hakimiyetin bir yansımasıdır. Atinalılar Minotaur hikâyesini politik bir propaganda olarak kullanmışlardır. Minotaur, Girit’in zorbalığını yansıtmıştır. Labirent, Girit’in neredeyse önlenemez derecede büyük gücünü, kurbanları ise acı çeken Atinalıları sembolize etmiştir. .

Efsanenin amacı Giritlileri barbar ve günahkâr olarak göstermektir. Ve işe yaramıştır. Hikâyeyi yüzyıllardır abartarak anlatan Yunanlılar için, bu hikâye kendilerinin, tanrılarının ve sağduyulu düşüncelerinin Giritlilerden, onların boğaları ve canavarlarından daha üstün olduğunun önemli bir kanıtıydı. .

Efsaneye göre Atina, her 9 senede bir Minotaur’a kurban edilmesi için insanlar göndermeye aksi takdirde Girit’le topyekun savaşa girmeye zorlanır. Fakat neden 9 senede bir?

Kayıtlarından anlaşıldığı üzere, Ay’ın yaklaşık dokuz yıl süren çeşitli yıldız takımlarının etrafındaki hareketlerini baz alan bir anlayışa sahiptiler. Öyleyse bu durum, 9 yıllık kurbanların temelidir. Her ne zaman dolunay Ekinoks’a denk gelirse, canavara yeni kurbanlarını gönderme vakti gelmiş demektir. İlk kurbanlar labirente hapsedildikleri esnada, denizin karşı yakasında önemli bir olay vuku bulmaktadır. Atina’dan 80 km uzaklıktaki küçük bir krallıkta dünyaya gelen çocuğun adı Theseus’tur.

Yunan mitolojisinin ilk büyük kahramanlarından birisidir. Minotaur’a karşı koymak için seçilen kişidir. Theseus’un doğumu Atina’nın ulusal kimliği açısından bakıldığında en önemli hadisedir. Theseus’un eski tip kahramanlara özgü bir yapısı vardır. Onlar çok büyük bir güç, cesaret ve ayrıca üstün beyin gücüne sahiptirler. Theseus güzel bir Yunan prensesinin oğlu olmakla birlikte, bir değil, iki güçlü babaya sahiptir. Annesinin rahmine düştüğü gece, annesi hem Atina Kralı Aegeus’la hem de deniz tanrısı Poseidon’la ilişkiye girmiştir. Genellikle olan şey; annenin ölümlü babayla yatması ve aynı zaman dilimi içinde ölümsüz babayla da birlikte olmasıdır. Böylece çocuk iki kişi tarafından eş zamanlı olarak döllenmiş olur. İki babaya sahip olması, hem Aegeus’un tahtının varisi olma hem de Poseidon’a özgü özel güçlere sahip olma imkanı verir. Böyle iki babaya sahip olma durumları, eski efsanelerde genellikle rastlanılan bir olay örgüsüdür. Hatta bazı gerçek hükümdarlar böyle olduklarını iddia etmişlerdir. Onlardan biri, muhtemelen en bilineni, kısmen tanrısal olmakla övünen Büyük İskender’dir. Daha sonra, Roma döneminde, ilk imparator Augustus’la başlayarak Roma İmparatorları tanrı olduklarını iddia etmişlerdir. Benim babam bir tanrıdır diyebilirseniz, bu durum size bir çeşit yetki kazandırır. .

Efsaneye göre, Theseus doğduğunda Kral Aegeus sandaletlerini ve bir kılıcını büyük bir kayanın altına gömerek Theseus’un annesine. çocuk bu kayayı kaldırabilecek güce eriştiği zaman hakkı olan Atina Prensliğine sahip olacağını söyler. 9 yıl sonra, Girit tekrar vergi olarak Minotaur’un labirentinde kurban edilmeleri için 7 erkek ve 7 kadın gönderilmesini talep eder. Krallığın bir kahramana ihtiyacı vardır. Girit 3. kez vergisini istediğinde, Theseus artık hazırdır. Sonunda babasının sandaletlerini ve kılıcını saklayan o büyük kayayı kaldırabilecek güce erişmiştir. Labirente girmeye, Minotaur’la savaşmaya ve Atinalıları Girit’in gazabından kurtarmaya ant içer. Canavar ile kahramanın klasik savaşıdır. Ve modern kanıtlar bunun ardındaki bazı şaşırtıcı gerçekleri gün ışığına çıkartmıştır. Atina bir kez daha Girit’in gaddar kralı Minos’un talep ettiği masum kurbanları Minotaur’a kurban olarak gönderme vakti gelip çattığı için yastadır. Seçilenler öleceklerinden emindirler. Fakat kadere meydan okumaya ant içmiş biri vardır. Atina Prensi, Theseus. Cesaretini kanıtlama ve krallığına özgürlüğünü kazandırma arzusundadır. Tüm kahramanlar statülerini kazanmak için büyük işlerin üstesinden gelmek zorundadırlar. Bu yüzden büyük bir şeyler yapma ihtiyacı hisseder. Ve yapacağı şey ise; Atinalıların Minos’a ve çocuklarının da Minotaur’a boyun eğmek zorunda kalmalarına bir son vermek olacaktır. Sahne hazırdır. İnsanoğlunun vahşi yansıması Minotaur’a karşı kahramanımız, formunun zirvesinde, insanoğlunun kahramanlık sembolü Theseus’tur. Theseus Girit’e doğru yola çıkmadan önce, babasından önemli bir emir alır. Eğer Atina’ya dönebilirse, dönüş yolunda siyah yerine beyaz yelken açmasını ister. Böylece, gemi ufukta göründüğünde, kral oğlunun güvende olduğunu anlayabilecektir. .

Efsaneye göre, Theseus’un gittiği yer burasıdır. Kral Minos ve Giritlilerin başkenti, Knossos. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, buranın Minotaur’un evi olduğuna, insanlığa karşı işlenen korkunç suçların burada işlendiğine inanmışlardır. Bugün kalıntılar hâlâ, efsanenin ardındaki gerçeklere ışık tutan ipuçları barındırmaktadır. M.Ö. 700 ile 450 yılları arasında, yani Girit’in en güçlü zamanlarında, bu şehir 100.000 insana ev sahipliği yapıyordu. Ve merkezinde karışık bir tasarıma sahip büyük bir saray vardı. Aslına bakarsanız, bazı uzmanlar buranın labirentin ilham kaynağı olduğuna inanmaktadırlar. Bir insanın, içinde sanki binlerce odası olan, bazı yerleri beş kattan oluşan bu büyük sarayda yolunu bulması gerçekten çok zor olmalıdır. Birçok koridoru vardı fakat hiç antresi yoktu. Koridorlar küçük bir odadan başka bir odaya bağlanıyordu, bu yüzden hiçbir yere giden direkt bir yol bulamıyordunuz. Tahminime göre Yunanlılar burayı ilk gördüklerinde, hiçbir anlam veremediler ve böylece bu labirent kavramını ortaya attılar. Bu yeri Yunan simetri algısını bozan, karanlık ve birçok koridordan oluşan bir zindan olarak hayal ettiler.

Yunanlılar simetriye bayılırlar. Sarayın içinde yapılan modern kazılar bu yerin Minotaur’un labirentiyle olan bağlantısını sadece güçlendirmiştir. Alan boyunca, boğalara tapma izleri bulunmuştur.Sarayda bulunan bir fresk bile, bir boğayla savaşan genç bir adamı resmetmektedir. Neredeyse direkt efsaneden çıkmış bir sahne gibi görünmektedir. Knossos sarayındaki bu tasvir, kızgın bir şekilde kendisini takip eden geniş boynuzlu bir boğanın üzerinden parende atan çıplak, genç bir adamı göstermektedir. Labirent görünümünde, boğalarla alâkalı eserlerle dolu eski bir saray. Bu sarayın efsaneyi nasıl etkilemiş olabileceğini görmek kolaydır. Fakat bağlantılar bununla sınırlı değildir. Arkeologlar gerçek Kral Minos’un varlığını destekleyen kanıtlar ortaya çıkarmışlardır. Hâlâ sağlam duran tahtıyla birlikte bulunan bir taht odası. 3,500 yıllık bir geçmişe sahip, Avrupa’da bulunan en eski tahttır. Üzerinde eski dilde yazılmış ve kralın isminin geçtiği bir ibare de vardır. Girit tapınağının arşivlerinde, üzerinde Kral Minos kelimesine benzeyen kelimelerin kazılı olduğu taş yazıtlar vardır. Üzerlerindeki “mi-nu-te” ve “mwi-nu ro-ja” kelimeleri “Kral Minos” anlamına gelebilir, “ro-ja” bir kraliyet unvanıdır.Bu deliller ışığında Kral Minos’un gerçekten yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat Minotaur efsanesiyle en ilgi çekici bağlantı alanda bulunan başka bir yazıtta ortaya çıkmaktadır. Labirentin Hanımı olarak anılan kişiye yapılan bir bağışı resmetmekte, Minotaur labirentine atıfta bulunulmaktadır. Bu yazıt, Knossos Şehri ile efsanemiz arasındaki en belirgin bağlantıdır. Fakat, Labirentin Hanımı olarak anılan kişi kimdi acaba?

Kim olduğu bir sır perdesidir. Uzmanlar onun, sarayda büyük bir öneme sahip olan bir kadın, yüksek konumda bir rahibe, hatta kralın kızı olduğuna inanmaktadırlar. .

Efsanede, Kral Minos’un kızı Ariadne hikâyemizin geri kalan kısmında büyük bir rol üstlenmektedir. Labirentin Hanımı’nın kim olduğunu bilmemekteyiz fakat Kral Minos’un ilk kızı olması münasebetiyle Tapınak’ın rahibesi olarak anıldığından Ariadne’nin o kişi olma ihtimali yüksektir. Theseus Girit’e kurban edilmek için geldiği andan itibaren Prenses Ariadne’nin dikkatini çeker. Ariadne Theseus’un duruşunu, cesaretini, sürekli kendisine baktığını fark eder ve anında ona tutulur. Theseus’a olan aşkının etkisi altında kalmış gibidir ve ona yardım etmeye karar verir çünkü onunda diğerleri gibi labirentte ölmesini istememektedir. Fakat Ariadne elini çabuk tutmalıdır. Labirentin tasarımcısı Daedalus’u bulur ve kaçış yolunu söylemesi için yalvarır. O da bir ipucu verir. Bu efsanenin eski İngilizce çevirilerinde, “ipucu” kelimesi “yumak” anlamına gelmektedir. Daedalus’un Ariadne’ye verdiği de budur ve “ipucu” kelimesi de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Ve Daedalus ona; “Neden sadece bir yumak kullanmıyorsun?

Bir ucunu kapıya bağla ve labirentte ilerledikçe ipi sal. Merkeze vardığında, ipi takip ederek tekrar çıkış yolunu bulabilirsin.” der. Biz de sualtı keşiflerimizde yumak kullanmaya devam etmişizdir. Dalgıçlar ipin bir ucunu enkazın ya da mağaranın girişine bağlayıp içeri girer ve keşiflerini yaparlar, daha sonra da ipi takip ederek dışarı çıkarlar.

Yunanlıların her şeyden daha üstün tuttukları şey, yani sağduyu sorunu çözmüştür. İçinden çıkılmaz gibi görünen bir duruma basit bir çözüm bulmuştur. Ariadne gizlice Theseus’u hücresinde ziyaret eder ve bir şartla çıkış yolunu teklif eder hayatta kalırsa kendisiyle evlenmesini ister. Theseus Ariadne ile karşılaştığında, zor bir durumdadır. Labirentin içine girmek ve Minotaur tarafından öldürülmek üzeredir, böyle bir durumda Ariadne ona yardım etmeye gönüllü olduğundan, onun da fazla bir seçim yapma şansı yoktur. Ya onun dediğini yapacak ya da kendisini tehlikeye atacaktır, sonuç olarak kendisini tehlikeye atmamayı tercih eder. Ertesi sabah, 14 kurban labirente hapsedilir. Kurbanlar kesilmeye hazırdır. Theseus elindeki yumağıyla, labirentin içinde ilerlemeye başlar. Theseus girişten itibaren ipi salmaya başlar ve bu karanlık, nemli tünelde adım adım ilerlemeye başlar. Theseus bir kurban olarak sunulmuştur. Bu durum, bugün anlamakta güçlük çekeceğimiz bir kavramdır fakat bulunan deliller eski Giritlilerin sadece insanları kurban ettiğini değil aynı zamanda onları yemiş olabileceklerini de göstermektedir. Atina Prensi Theseus Minotaur’la doğrudan karşılaşma niyetiyle, diğer kurbanlara birlikte labirentin derinliklerine doğru yol almaktadır. Elinde yumağı, yani ipucu vardır, böylece çıkış yolunu bulabilecektir. Minotaur’un kükreyişleri daha güçlü duyulmaya başlayınca, Theseus’un direnci bozulmaz fakat yanındakiler çözülmeye başlarlar. Kurbanlar labirentte yürürken, ne kadar korkmuş olabileceklerini tahmin etmek zor değildir. Sadece karanlık bir yere girdiğinizi ve hiçbir şey görmeden gezdiğinizi düşünün. Bu labirentin başka bir yerinde, onları bir anda yok edebilecek bu insan yiyen korkunç yaratığın olduğunu biliyorlardı. Bu canavarla nerede karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Labirentin derinliklerinde, Minotaur uyanır. Kendisine doğru gelen korkmuş kurbanların çığlıklarını duyar. Ve bir sonraki et ziyafetini çekmeye hazırdır. Theseus’un, Atinalıları Girit’in gazabından kurtarmak için yenmek zorunda olduğu düşmanı işte budur.

Bu şekilde devam eden efsanenin gerçekle olan bağlantısı nedir?

Tunç Devri boyunca Atina ve Girit arasında devam eden gerginlik detaylı olarak belgelenmiştir. Giritliler gerçekten efsanede geçtiği kadar vahşi miydi?

Knossos sarayında yapılan kazılarda hikâyemizin ardındaki gerçeklere ışık tutan muhtemel kanıtlar gün ışığına çıkarılmıştır. Alanda bulunan yazıtlar, bazıları tarafından tanrılara verilen kurbanlar olarak yorumlanmaktadır. İnsan kurbanlar. Kadın bir kölenin ve ayrıca 10 erkeğin kurban edildiğine dair kayıtlar vardır. .

Efsanedeki Minotaur’un kurbanları gibi, kurban törenlerinde gerçek insanlar öldürülmüştür. Girit’te insanların gerçekten kurban edildiği öne sürülmektedir. Fakat kanıtlar yazıtların ötesine uzanmaktadır. Ayrıca acımasız infazların izlerini taşıyan kemikler bulunmaktadır. 1979 yılında, Knossos’ta 300’den fazlası gün ışığına çıkarılmıştır ve kemiklerin hepsi inanılmaz bir biçimde, çocuk kemiğidir. Yaklaşık %25’inde, eti kemikten ayırmaya yarayan bir tip keskin bıçak tarafından yapıldığı anlaşılan kesik izleri mevcuttur.Kemiklerde bıçak izleri vardır, kemiklerin üzerinde kesik izleri vardır, bu yüzden gerçekte bir katliam mı yapıldı yoksa yamyamlık mı yapıldı bunu anlamak zordur. Bu tip bir kanıt başka birisi tarafından daha başka nasıl yorumlanabilir bilemiyorum. İnsan kemikleriyle birlikte benzer şekilde kesilmiş koyun kemikleri de bulunmuştur. Bu büyük izler, yemek için kesilen hayvanlarda bulunabilecek türden izlere benzemektedirler. Bu da bize, eski çağlarda yaşayan Giritlilerin sadece insanları kurban etmediklerini aynı zamanda onları yediklerini göstermektedir. Minotaur’un insan etine olan açlığı yamyamlık üzerine verilen şifreli bir mesaj mıdır?

Aklımıza gelebilecek en iğrenç ve tiksindirici suçtur. Birini şeytanmış gibi göstermek için biçilmiş bir kaftandır, bu yüzden antik Yunanlıların büyük düşmanları Girit hakkındaki hikâyeyi bu şekilde anlattıklarını, yani onlar sadece korkunç insanlar değil, aynı zamanda canavar ve hatta yamyamdılar şeklinde anlattıklarını düşünebiliriz. .

Efsane devam eder. Labirentin koridorlarına karanlık çökmüştür. Theseus’un kendi başına yolunu bulması imkansızdır. Minotaur’un hırıltıları gittikçe daha yüksek duyulmaktadır. Bunlar onun pusulasıdır. Theseus’un elindeki yumak, yani ipucu iyice küçülmüş, labirente ilk girdiği andakinin anca dörtte biri kalmıştır. Canavar artık yakındadır. Duvarlardaki kan kokusunu hissetmekte, canavardan arta kalan zavallı kurbanlarının kemiklerini görebilmektedir. Köşeyi döndüğünde uyuyan devi görür. Minotaur’un nefes alış sesleri bile onu çok korkutur. İşte kahramanlarla bizim, yani normal insanlar arasındaki fark burada ortaya çıkar, kahraman korkuyu hisseder, ama ona yenilmez ve kahramanlığını ortaya koyar. Theseus canavarı uyuklarken yakalayarak onu pusuya düşürür. Theseus yaklaşır, Minotaur ürkerek kalkar ve karşılık verir. İnsanoğlu canavarla karşılaşırken balta da kılıçla karşılaşır. Atina ve Girit’in geleceğini kestirmek zordur. Gecenin bir yarısında kavga sesleri karanlığı delmektedir. Theseus Minotaur’u labirentte köşeye sıkıştırmıştır. Birden üzerine atlar, saldırır Canavar kendisine vuranın daha ne olduğunu anlamadan, Theseus üstünlüğü ele geçirir. Minotaur’un mücadelenin sonunda nefesi kesilir. Kahramanımız öldürücü darbeyi indirir. Minotaur, yani işkenceye maruz kalan, kapana kısılan korkunç ruh artık ölmüştür. Atina Prensi ve Poseidon’un oğlu Theseus Kral Minos’un lanetini yok etmiştir. Kalbinin nasıl çarptığını, adrenalininin nasıl yükseldiğini tahmin edebilirsiniz, üstü başı ölü canavarın pisliğine ve bu canavarın yıllardır yediği insanların kanına bulanmıştır. Theseus’la somutlaşan sağduyunun gücü Minotaur’la somutlaşan mantıksızlığın gücüne galip gelmiştir. Fakat galibiyetini kutlamak için vakti yoktur. Gün ağarmaktadır. Theseus eğer Kral Minos’un gazabından kaçacaksa elini çabuk tutmalıdır. Minotaur’u öldürmüş olması her şeyin bittiği anlamına gelmez çünkü bu durum tabi ki Minos’un hoşuna gitmeyecektir. Bu yüzden izleri takip ederek labirentten çıkmak ve gemiye binmek zorundadır. İp yardımıyla geri dönerken hâlâ hayatta olan Atinalıları da yanına alarak labirentten çıkar. Kaderlerinin umdukları gibi sonlanmadığını, kahramanımızın kaderlerini kökünden değiştirdiğini gördüklerinde nasıl sevindiklerini tahmin edebiliyorum. Girit Prensesi Ariadne, Theseus’un kurtulduğuna dair herhangi bir işaret görebilmek için geceyi uykusuz geçirmiştir. Minotaur’dan canlı kurtulmayı başarırsa onunla evlenmeye söz vermiştir, Ariadne de sözünü tutmasını beklemektedir. Şafak sökmeden önce ona katılır ve gemileri Atina’ya doğru yelken açar. Bu an, Yunan mitolojisinde bir dönüm noktasıdır. Theseus’un Minotaur’u öldürmesi çok sembolik bir harekettir, Atinalı kahramanımız en sonunda Girit boyunduruğunu yenmiştir.

Yunanistan’ın Girit’i yenmesinin sembolüdür. İnsan cesaret ve becerisinin sembolüdür. Bu yüzden tüm bu hikâyeler, gençlere şehirlerine karşı sadık olmaları, şehirlerinin şerefi için kendilerini feda edebilmeleri ve demokratik bir şehrin gerçek vatandaşları olmaları konusunda ilham kaynağı olmuştur. Theseus Girit’ten bir kahraman olarak ayrılır fakat eve dönüş yolculuğu bir trajediyle sonlanacaktır. Minotaur’la savaşmak için ayrılırken Theseus ölümlü babası Kral Aegeus’a eve sağ dönmesi durumunda zaferini belirtmesi için beyaz yelken açacağına dair söz vermiştir. Aegeus aylar boyunca her gün, aynı uçurumun kıyısına gelerek gemiden bir iz aramıştır. En sonunda gemi ufukta göründüğünde yelkenleri siyahtır. Kral oğlunun Minotaur tarafından öldürüldüğünü zannederek tarif edilemez bir üzüntüye kapılır. Bu üzüntüyle, Aegeus denize atlayarak ölür. O gün bu gündür, Theseus’un babasından dolayı bu denizin adı (Ege) Aegean’dır. Theseus beyaz yelken açmayı unuttuğunda, hikâyenin orijinali unutmasına sebep olabilecek herhangi bir şeyden bahsetmez, fakat orijinal efsanenin sonunda bir çeşit gençlik gamsızlığından bahseder gibidir. Bu en kolay açıklamadır. Üzerinde bir zafer sarhoşluğu vardı, eve geri dönüş yolundaydı ve sadece yapmayı unuttu. Aegeus’un ani ölümü sarsıcı bir gelişmedir. Theseus karaya sadece Atina’nın kurtarıcısı olarak değil, aynı zamanda yeni Kral olarak çıkar. .

Efsaneye göre, şehri durgun bir ileri karakol olmaktan bölgenin süper gücüne dönüştürecek bir Kral olacaktır. Bu efsanede, Atinalıların güçlenmeleri tamamen Theseus’a bağlanmıştır. Aslına bakarsanız, efsane kısmen bunu kanıtlamak için yazılmış gibi görünmektedir. Atinalılar Theseus’u kurucu kahramanları olarak seçerek, bir açıklamada bulunmaktaydılar. Girit’in uzun zamandır süren hakimiyetinin son bulduğunu, şehrin yeni bir patronunun olduğunu ve bu patronun da Atina olduğunu söylüyorlardı. Atina Yunan dünyasının baskın şehir devleti olma yolunda ilerlerken Girit çökecek ve fethedilecektir. Fakat her iki krallıkta tarihe gömüldükten çok sonra bile, Theseus ve Minotaur efsanesi devam edecektir. Ve her güzel efsane gibi, bu efsane de 3,000 yıl önce ki kadar bugün bile belirgin olan insan doğasının içyüzünü su yüzüne çıkarmaktadır. Bir kişinin Minotaur hikâyesinden çıkarabileceği çok anlam vardır, labirenti insan zekâsı olarak, bilinç anımızda sürekli keşfettiğimiz karanlık bir yer olarak, hayvan doğası olarak, bizi öldürmek zorunda bırakan doğa olarak düşünebilirsiniz.

Bu efsaneler, içimizde saklı tuttuğumuz bazı özelliklerimizi bize çok güçlü bir şekilde gösterirler. Gizli dürtüleri, arzuları gösterirler, buradaki “gizli”, dünyayla başa çıkarken kullandıklarımız, insanların yaşadıkları en hayati mücadeleler demektir.

BÖLÜM 5 MEDUSA

Eğer bakışlar öldürseydi şimdi ölmüş olurdunuz. Bir bakışla taşa dönerdiniz. Bu, Medusa efsanesidir. Tüm insanların korktuğu korkunç bir kadın. Savaş alanında ve daha ötesinde. Fakat beklenmeyen bir düşman ona meydan okuyacaktır. Hikâyenin ardında çarpıcı bir gerçek yatmaktadır. Yunanistan’ın en ünlü canavarı bir insan cesedinden esinlenilerek yaratılmış olabilir mi?
Ya da hikâyesinin temeli, geceleri gökyüzünde göründüğü şekliyle pozitif bilim olabilir mi?
Bugüne kadar anlatılmış en büyük hikâyelerden birinin ardında saklı kalan gizli amacı keşfedin. Medusa’nın Başının izini sürün.

Burası bir zamanlar bir bahçeydi, şimdi ise ölülerle dolu bir mezarlıktır. Hepsi de korkudan donakalmıştır. Son nefeslerini verirken baktıkları şey ise Medusa idi. Onun bakışları tam anlamıyla içinize işler ve sizi komple bir taşa çevirir. Medusa efsanesi bizleri yaklaşık 3,000 yıldır büyülemektedir. Bugün bile görüntüsü hâlâ, dünyanın her yerinde akıllarda hemen canlanıverir. Sıklıkla vazoların üzerinde resmedilen Medusa, domuz dişlerine sahip, saç yerine kafasında yılanların dolaştığı, bazen sakallı, sıklıkla suratı asık, ağzından dışarı sarkan bir dile sahip ve gözlerini size dikerek bakan bir kadındır.Antik Yunanistan’da, efsaneler sayesinde karışık dünya anlamlanıyordu. Hikâyeleri tarihi kaydetmiş, doğayı açıklamış ve insanlara yaşam şekilleri aşılamıştır. Medusa efsanesi de diğerlerinden farklı değildir. .

Efsaneler topluma ders verir ve düzen kurmalarına yardımcı olurlar. Ve bence Medusa efsanesi, Antik Yunan toplumundaki bazı değerlere bakmamızı sağlayan bir pencere açmaktadır. Hayatlarının bir bölümünde, bir çeşit büyüleyici bir kadının etkisi altında kalmış olan erkeklerin ne yaşadıklarını tam anlamıyla görmemizi sağlar. Medusa tek bir delici bakışla bir insanı yok edebilir. Bu, onu neredeyse mağlup edilemez yapan bir güçtür. Medusa efsanesi, insanlarda özellikle de erkeklerde bazı korkuların uyanmasına sebep olur. Başka yöne çevrilemeyen, içinizi delip geçebilecek, her şeyi yok edebilecek güçte, sizi dondurabilecek, bir şekilde sizi mahvedebilecek ve bitirebilecek bakışa sahip güçlü kadın imajı bence bu tip bir kadın özellikle erkekler için bir kâbus olmalıdır. Antik Yunanlılar için, Medusa’nın ölümcül görüntüsü mitolojideki en korkutucu görüntülerden biridir. Fakat Medusa bir canavar olarak doğmamıştır. .

Efsaneye göre, Medusa bir zamanlar Yunanistan’daki her erkeğin sahip olmak isteyeceği kadar büyüleyici güzelliğe sahip bir kadındır. Uzun bukle bukle saçları olan, herkesin evlenmek istediği, herkeste kıskançlık yaratacak kadar güzel bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Fakat Medusa evlenemez. O, savaş tanrıçası Atena’nın sonsuza dek bakire kalma yemini eden rahibesidir. Atena, antik Atinalıların büyük şehirlerinin koruyucu tanrıçasıdır. Ayrıca bakire bir tanrıçadır, seks onun dünyasında yer almaz, herhangi bir erkeksi arzunun sınırları ötesinde yer almaktadır. Tapınağındaki hizmetkârların da bakire olmaları gerekiyordu, böylece tüm enerjilerini ailevi işlere ve çocuk yetiştirmeye değil de tanrıçanın hizmetine sunabileceklerdi. Medusa, yani kötülüğün korkunç görüntüsü yola saflık sembolü olarak başlamıştır.

Hikâye böyle devam eder, fakat gerçeğe dayanıyor olabilir mi?

Atena Tapınağı bir efsane değildir. Bugün bile hâlâ Atina’da Akropolis’in tepesinde ayakta durmaktadır. Parthenon Tapınağı. Yunancada “bakirenin mekanı” demektir.M.Ö. 430’da tamamlanarak, Atina semalarında yükselmiştir. Her Yunan şehrinin kendine ait büyük bir tapınağı olmalıydı. Bu durum, Amerika’daki her şehrin kendine ait büyük bir stadyuma sahip olması gibi bir şeydir. Bu yüzden Atina antik Yunan’ın en önde gelen şehri olarak, kendi görkemine yakışacak derecede büyüklükte bir tapınağa sahip olmak istemiş ve böylece Parthenon yaratılmıştır. Tapınağın merkezinde Atena’nın çok büyük bir heykeli vardır. Fildişi ve altından yapılan heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliktedir. Antik dünyanın en etkileyici manzaralarından birisidir. .

Efsaneye göre, Medusa’nın trajik kaderinin yazıldığı yer burasıdır. Medusa’nın güzelliği yasaktır, Atena’nın hizmetine sunulmuştur. Fakat bir talipli, edilen yeminin yoluna çıkmasına müsaade etmeyecektir. Denizler Tanrısı, Poseidon. Poseidon, bir çeşit çok belirgin, erkeksi güçtür. Deniz, fırtına ve deprem tanrısıdır. Depremler sessizce yaklaşmazlar, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Az bile sinirlendirilirse, çok kötü şekilde köpürüp size çok zarar verebilir. Bir şehvet anında, Poseidon hamlesini yapar ve bakire rahibeye en büyük zararı verir. Kutsallığını hiçe sayarak, Atena’nın Tapınağı’nda ona tecavüz eder. Onun bekâretini çalar.

Bu durum tarihin her evresinde kesinlikle suçtur. Medusa’nın dünyası kararmış, masumiyeti çalınmış, hayatı kökünden değişmiştir. Bir tecavüz kurbanı olduğundan Yunan geleneklerine göre artık normal bir evlilik yapma hakkı yoktur. Ve artık bakire de olmadığından tanrıça hizmetine kendisini adaması da mümkün değildir. Belirli dini ayinler için kendinizi cinsel ilişkiden arındırmanız gerekiyordu böyle bir durumda da Tapınak’ta ilişkiye girmek mekânın kutsallığına hakaret ve dolayısıyla Atena’nın sinirlenmesi anlamına gelmektedir. Atena çok sinirlenmiştir. Ama Poseidon’a sinirlenmemiştir. Güçlü bir erkek tanrı olması münasebetiyle bu ondan beklenebilecek bir harekettir. Atena’ya göre, cezalandırılmayı hak eden Medusa’dır. Kurban suçlu durumuna düşmek üzeredir. Atena da onlardan biridir. Kendisini sanki bir erkek kampındaymış gibi gösteren bir görev üstlenir. Erkeklerin tarafını tutmaktadır. Bir bakıma, kadınların alınıp satılan bir mal gibi görüldüğü bir toplumu yansıtmaktadır. Belli bir noktaya kadar tecavüzün kadın için çok zararlı olduğunu anlamışlardır fakat bu efsanelerin çoğunda herhangi bir acıma görmemiz söz konusu değildir. Ve sıklıkla, cezalandırılan kişi de tecavüze uğrayan kadının ta kendisidir. Atena, zaten mahvolmuş rahibesini çok acımasızca cezalandıracaktır. Güzeller güzeli Medusa’yı çirkin bir yaratığa dönüştürecektir. Yeni görüntüsü antik Yunanistan’da sıkça rastlanan gerçek bir manzaraya korkunç derecede benzeyecektir. İnsan cesedine.

Medusa, mitolojinin yılan saçlı iğrenç yaratığı düşmanlarını bir bakışıyla taşa çevirebilmektedir. Bir zamanlar, Yunanistan’ın en güzeliydi. Hem erkeklerin hem de tanrıların göz bebeğiydi. Fakat Poseidon’un tecavüzüne uğradıktan sonra Medusa’nın hayatı kökünden değişmiştir. Medusa hikâyesi bir trajedidir çünkü suçun faili bile değilken, Atena’nın Tapınağı’nda Poseidon’un tecavüzüne uğramışken çok çirkin bir canavara dönüştürülen kendisi olmuştur. .

Efsanede, tanrıça Atena Medusa’yı ansızın lanetler. Medusa çok acı veren bir dönüşüme uğrar. Can havliyle yüzünü tırmalar ve derisi çatlayarak solup gider. Uzun, ipeksi saçları kıvranan zehirli yılanlar kütlesine dönüşür. Medusa’nın korkunç dönüşümü tamamlanmak üzeredir. Fakat geçireceği bir dönüşüm daha vardır. Şimdi ise, uğradığı lanetin en zorlu ve iç burkucu sonuçlarına katlanmak zorundadır. Kendisine bakanı taşa dönüştürecek bir kişi rolü oynayacaktır. Bu da onu toplumdan soyutlayacaktır. Medusa’nın artık hiç kimseyle, hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bu da demek oluyor ki, Atena bu zavallı kızı ömrünün sonuna kadar bir çeşit yalnızlığa hapsetmiştir. Tecavüze uğramış olmanın neticesinde, Medusa statüsünü, güzelliğini ve birini öldürmeden ona bakabilme yeteneğini kaybetmiştir. Son olarak da, uzak ve ıssız bir adaya ölene dek sürgün edilmiştir. Medusa artık bu lanetle sonsuza dek yaşamak zorundadır. Ve bu zaman içinde, herhangi bir şey değişmeyecektir. Gerçekleşecek olan tek şey, her kim ona ne zaman yaklaşmaya kalksa taş bahçesine bir ağaç daha dikilecektir. .

Efsaneye göre, Medusa “Gorgon” isimli bir canavara dönüşmüştür. Bu isim, antik Yunan dünyasında ki “korkunç” kelimesinden gelmektedir. Gorgon şu; pullu derili, dik dik bakan koca gözlü ve bir bakışta sizi taşa dönüştürebilecek korkunç canavardır. İçinde çirkin ve korkunç kadınların olduğu ilk gelenekler Medusa’dan bahsetmektedirler. Medusa bu çirkin yaratıklardan birine dönüştürülen ilk insandır.

Yunan efsanelerinde, çirkin ve korkunç kadınlar ölümün somutlaştırılmış halini temsil etmektedir. Aslında, onlara ilham veren, ölümdür. Fal taşı gibi açık gözler, yüzdeki işaretler, şişkin bir yüz, dişlerin görüneceği kadar kasılmış bir deri ve dışarı çıkmış bir dil, ölü bir bedenin görüntüsünden esinlenmedir. Öldükten sonra, insan derisi vücudun farklı noktalarından büzülmeye başlar. Yüz garip bir şekilde şişer. Gözler büyüyerek yerlerinden çıkarken, dil de şişerek ağızdan dışarı çıkar. Böylece, ceset insandan canavara dönüşmüş olur. Ceset fotoğraflarında, ortaya çıkan “gorgon”a has bu değişimleri görebilirsiniz. Bu, bugünün insanlarının hiç de alışık olmadığı bir şeydir, bizim ölülerden ayrılışımız erken olur. Bizim ölülerle ilgilenen uzmanlarımız vardır. Fakat aslına bakarsanız, eski zamanlarda böyle bir durum sizin için hakaret sayılmazdı. İnsanlar bu tip şeyleri görürlerdi. Antik dünyada ölüm her yerdeydi. Aslında, tarih boyunca ortaya çıkan çoğu canavar cesetlerden esinlenilmiştir.

Aztek takvimi zamanlarında, tam olarak aynı şekilleri bulur, aynı büyüklükte gözleri, burunları, zoraki gülümsemeleri, dışarı çıkan dilleri görürsünüz. Mısır mitolojisinin Bes’inde bunları bulursunuz. Hint mitolojisinde, güneş tutulmasından sorumlu tutulan şeytan, yani Ruha’da aynı özellikleri bulursunuz. Güneydoğu Asya mitolojisinde, çocukları kaçıran şeytan Rangda’nın da kocaman pörtlek gözleri ve ağzından sarkan çok uzun bir dili vardır. Bu çirkin ve kötü kadın sembolünün antik dünyanın birçok yerinde bu kadar meşhur olması, bu efsanelerin ne kadar geniş bir alana yayıldığını anlamamızı sağlar.

Hikâyemize dönecek olursak, Medusa artık çok çirkin, kötü bir kadın ve ölümün efsanevi yüzü olmuştur. Fakat fiziksel değişimi, çekeceği cezanın sadece başlangıcıdır. İğrenç bakışları toplumdan dışlanmasına sebep olacak, taşa çevirme gücü ise onu bir hedef haline getirecektir. Çünkü Medusa’nın kafasını koparabilen bir savaşçı savaş alanında muazzam bir avantaja sahip olacaktır. Kafası vücudundan ayrılsa bile taşa çevirme özelliği devam etmektedir. Akdeniz’in her yerinden savaşçılar, Medusa’yı katletmek ve bu güce sahip olabilmek için harekete geçmişlerdir. İçlerinden birisi için şöhretten daha fazlası tehlikededir. Onun adı Perseus’tur. Ve Medusa’nın başını arayışı mitolojideki en büyük maceralardan birisidir. Perseus’un hikâyesi Argos’ta, yani Güney Yunanistan’da bulunan bir bölgede başlar. Eski çağlarda birçok efsane belirli yerlerde konumlandırılmıştır. Bu durum, o yerlerde yaşayan insanlar için önemli bir konuydu. Böylelikle, tanrısal kahramanlarla aralarında bir bağ olduğunu iddia edebiliyorlardı. .

Efsanemize göre, Argos’a hükmeden zalim kralın adı Acrisius’tur ve bu kralın bir sorunu vardır. Hiç erkek varisi yoktur. Yunan dünyası, sahip olunanların aile içinde kalması için çaba sarf etmiştir. Ve bunu yapmanın yolu da sahip olunanları, doğan ilk erkek çocuğa ya da en büyük erkek varise bırakmaktan geçer. Acrisius’un tek çocuğu Danaë isimli kızıdır ve kızının da hiç çocuğu yoktur. Bu yüzden Kral, bir erkek torun sahibi olup olamayacağını öğrenmek için bir rahibeye gider. Acrisius’a eğer kızının bir çocuğu olursa, bu çocuğun büyüdüğünde kendisini öldüreceği söylenir. Erkek torununun kendisini öldüreceğini öğrenince, korkuya kapılan Kral kızının çocuk sahibi olmasını engellemesi gerektiğine karar verir. Bu nesilsel değişim korkusu, gücün bir sonraki nesle kaptırılma korkusu gerçekti. Eğer bir çocuğunuz ve sahip olduğunuz değerli bir şeyiniz varsa, bir açıdan gözünüzün çocuğunuzun üzerinde olması gerekir. Korkusuna yenik düşen Kral, kendini kurtarmak için bir plan yapar. Acrisius kızı Danaë’yi kimsenin göremeyeceği bir kuleye hapsederek, onu gerçekten içler acısı bir hayata mahkûm eder. Danaë havasız bir yere çok az bir yiyecekle hapsedilmiştir. Bu durum Kral’ın elini kana bulamadan kızını öldürmesidir. Kral kızının ölüm haberini duymayı umarak beklemiş fakat kızının açlıktan ya da susuzluktan öldüğü haberi kendisine ulaşmayınca çok şaşırmıştır. Bir süre sonra, kuleden gelen ışıklar görmeye ve sesler duymaya başlamışlardır. Bu yüzden Acrisius kızının ne yaptığını görmeye gitmiştir. Kral kızının odasına girdiğinde, kızının hâlâ yaşadığını ve aynı zamanda da kucağında bir erkek çocuğun, yani Perseus’un olduğunu görür. Acrisius, birinin güvenli kuleye girip kızını hamile bıraktığını görünce çok şaşırır. Fakat bebeğin babası ölümlü bir adam değildir.

Yunan tanrılarının kralı, mitolojinin en hızlı çapkını Zeus’tur. Birçok efsanede birçok kadını baştan çıkaran Zeus, Danaë’nin hapsedildiğini görür ve ona âşık olur. Parmaklıklardan geçebilecek tek şekil olan altın yağmuru şekline girerek onun yanına gelir. Altın suyu şeklini alarak odaya akar ve bu şekilde onunla ilişkiye girer. Zeus’un altın yağmuru, ismini Perseus’tan alan gerçek bir doğa olayından esinlenilmiş olabilir. Muhtemelen gökyüzündeki en etkileyici ve gözle görülebilen meteor yağmuru Persean meteor yağmurudur. Eğer Ağustos ayında bakma fırsatı yakalayabilirseniz, sanki gerçekten gökten altın yağıyor gibi görünmektedir. Her bir çizgiyi sarımsı bir renge bürünmüş olarak görebilirsiniz. Her mitolojide kadınlar farklı doğa güçlerinden hamile kalabilmektedirler. Bu durumu sadece Perseus efsanesindeki altın yağmurunda değil, bazen de kadın ve hayvanların rüzgar tarafından hamile bırakıldıklarında veya bazı mitolojilerde kadınların güneş tarafından hamile bırakıldıklarında görürüz. Perseus hem bir tanrı hem de bir ölümlü olarak, yani yarı tanrı diye bilinen bir şekilde doğmuştur. Yarı tanrı demek o insanın tanrılara has bazı kutsal güçlerinin olduğu, fakat aynı zamanda onun ölümlü olduğu, yani ölebileceği anlamına gelir.

Yunanlıların bu yarı tanrı fikrini, tanrılara olabildiğince yakın olabilmek, içlerinden birini tanrılara çok ama çok yakın görmek istedikleri için uydurduklarını düşünüyorum. Perseus’un bir yarı tanrı olarak kaderini yaşayabilmesi için, öncelikle büyükbabasının gazabından kurtulması gerekmektedir. Kral Acrisius bu çocuğun kehaneti gerçekleştirerek kendisini öldürmesinden korkmaktadır. İlk aklına gelen şey hem anneyi hem de çocuğu öldürmek olsa da Zeus’un intikam almasından çekinir. Bu yüzden, öldürme işini doğaya bırakacak bir plan yapar. Acrisius anne ve çocuğunu sala benzer bir şeye bindirmeye ve onları denize göndermeye karar verir. Danaë ve Perseus erzaksız, rotasız ve onları denizin tehlikelerinden koruyan bir şey olmadan ölüme terk edilirler. Bu esnada, dalgaların ötesinde ıssız bir adada,

Medusa ölüm bahçesine yeni heykeller dikmekte, başını almaya çalışan savaşçıları taşa çevirmektedir. Her fatihin, hatta Büyük İskender gibi gerçek fatihlerin bile rüyasını süsleyen bir güce sahiptir. Medusa’nın insanları taşa çevirme gücü, ünlü “öldürücü bakış” deyiminin doğmasına sebep olmuş olabilir. Fakat antik Yunanlılar, Medusa’nın gücünün kötülük için olduğu kadar iyilik için de kullanılabileceğine inanmışlardır. Dillerinde “medusa” kelimesinin bir de olumlu yan anlamı vardı, “koruyucu” anlamına da geliyordu. Medusa imgesi tehlikeleri defetmek için sıklıkla kullanılıyordu. Hatta en korkulan savaşçıların bazılarının kalkanlarında bile ortaya çıkmıştır. Bu durumun kanıtları, eski dünyaya gitmemizi sağlayan zaman makinelerinden birinde, yani Pompei’de bulunabilmektedir. Arkeologlar bu şehri 1830’larda kazarken, Büyük İskender ile Pers Kralı Darius arasında geçen bir savaşı resmeden büyük bir mozaik buldular. Ve Büyük İskender’in göğüs zırhında Medusa’nın resmi vardı.Medusa güçlerinin kullanıldığı tek yer savaş alanları değildi. Aynı zamanda çocukları korkutmak için de kullanılmıştır. Olay şudur; sembolü fırının üstüne koyarsınız ve bu da çocukların fırının kapağını açmasını engeller. Medusa, Yunanlı ailelerin yemek yemelerini sağlamak için çocuklarını korkutmada kullandıkları bir şeydi. “Yemeğini ye yoksa seni Medusa’ya veririm.” Yani Medusa, çok korkunç, çok iğrenç ve büyüleyici bir şeydi. .

Efsanemizde, Medusa’nın başına koyulmuş bir ödül vardır.

Yunan dünyasının her yerinden savaşçılar, bu uzak adaya onu çalabilmek ve taşa çevirme gücünü düşmanlarına karşı silah olarak kullanabilmek için gelmişlerdir. Şuana kadar, deneyenlerin hepsi aynı hayati hatayı yapmışlardır. Yani ona bakmışlardır. Medusa’nın ne düşündüğü konusunda eski kaynaklar oldukça yetersizdir, onu sadece orada oturan ve bir sürü taş ceset arasında hayatını sürdüren biri olarak anlatmışlardır. Bunun çok garip bir durum olduğunu siz de takdir edersiniz. Her yerde insan dikitleri var ve o orada, tek başınadır ve hiç kimseyle hiçbir şekilde yakın ilişki kurmanın tadını yaşayamamış bir haldedir. Bu yüzden Medusa’nın, sıradaki insanın görüş alanına girmesini ve onu taşa dönüştürmesini bekleyerek yaşadığını düşünebilirsiniz. Fakat bir kahraman onun büyüsünü bozmaya kararlıdır. Medusa heykellerinin arasında çürüdükçe, denizin karşı yakasında Perseus olgunlaşmaktadır. Bebekken, kendisi ve annesi Danaë, büyükbabası Kral Acrisius tarafından denize sürülmüşlerdi. Anne ve çocuğun ölmesi beklenirken Perseus’un tanrı babası Zeus, onları koruması altına almıştır. Serifos adasına çıkmışlar ve oraya yerleşmişlerdir. Büyüyüp yakışıklı ve güçlü bir delikanlı olan Perseus çok güçlenmiş ve güçlü iradesiyle annesini korumuştur. Perseus’un koruyucu olmak için iyi bir sebebi vardır. Serifos hükümdarının annesi için planları vardır. Serifos kralı Perseus’u etrafında görmeyi istemiyordu çünkü hâlâ genç ve güzel bir kadın olan annesi Danaë’de gözü vardı, onunla evlenmek istiyordu. Perseus’u oyunun dışına atmak isteyen kral bir plan yapar. Tüm vatandaşlarından değerli hediyeler getirmelerini ister ve boyun eğmeyenleri sürgüne göndermeye ant içer. Perseus’un fakir olduğunu ve isteğini karşılayamayacağını bilmektedir. Babası ve ailesi olmayan genç bir adam olan Perseus’un -antik Yunanistan’da babanızın olmaması demek bir çeşit toplumsal soyutlanmaya maruz kalacaksınız demektir- krala sunabileceği bir hediyesi yoktur. Perseus köşeye sıkışmıştır. Eğer sürgüne gönderilirse, annesi istemediği bir evlilik yapmak zorunda kalacak ve sonsuza dek oğlundan ayrı kalacaktır. Düşünmeden, sonucu ölümcül ani bir karar verir. Perseus; “Fakir olduğum için size değerli bir hediye veremiyorum fakat daha önce hiç kimsenin başaramadığı bir şey yapacağım, size Medusa’nın başını getireceğim.” der. Bu bir intihar görevidir. Hiç kimse Medusa’nın adasından canlı dönmeyi başaramamıştır. Fakat Perseus için sözünden dönmek söz konusu değildir. Bu artık bir şeref meselesidir. Bundan dönüşü yoktur. Gorgon’un başını getirmek zorundadır. Perseus başarılı olursa, Kral’a meydan okuyabilecek ve annesini koruyabilecek itibara sahip bir kahraman olarak eve dönecektir. Ama başarısız olursa, taşa dönüşecektir.

Yunan mitolojisinde, Perseus ve Medusa isimleri sonsuza dek birlikte anılacaktır. Dört dörtlük kahraman ve en büyük canavar. Burada, bu kalıntıların arasında başlayan bir hikâye. Burası antik Miken’dir. .

Efsaneye göre, burası bir zamanlar Perseus tarafından kurulmuş büyük bir medeniyettir. Miken Tunç Devrinde, antik site devletlerinin en büyüğü idi ve antik Yunanistan’ın büyük bir alanına hakim olmuştur. Bin yıl boyunca Miken’in de, Perseus ve Medusa gibi bir efsane olduğu düşünülmüştür.

Burayla ilgili günümüze ulaşan tek belge Homeros’un İlyada Destanıdır. Fakat 19. yüzyılın sonlarında kayıp bir medeniyet yeniden keşfedilmiştir. Homeros’un destansı şiirlerini bir rehber olarak kullanan arkeologlar, 19. yüzyılda bu büyük hisarların yerini tespit etmeyi başarmışlardır. Ve sadece Homeros’un varlığından bahsettiği bir şeyi bulmak değil aynı zamanda onunla temas halinde olmak kim bilir ne kadar şaşırtıcı bir macera olmuştur.

Miken, efsaneye göre Perseus’un doğduğu şehir olan Argos yakınlarındadır. Kalıntılar, Perseus ve Medusa hikâyesini ortaya çıkaran insanların, yani hayatın gizemlerini efsanelerle açıklayamaya çalışan antik Yunanlıların dünyasına açılan bir penceredir. Şehrin yapıları o kadar büyüktür ki, sonraki Yunan nesilleri bu şehrin tanrılar tarafından inşa edildiğine inanmışlardır. Bu sarayların kalıntılarına bakmışlar ve muazzam bir taş işçiliği görmüşlerdir. Bu, kendilerini yaparken hayal edemedikleri bir beceriydi, sadece kahramanların yapabileceği bir şey gibi onlara görünmekteydi. Perseus hikâyesi bu kalıntılardan doğmuştur. Perseus, şehri inşa eden ve Medusa ile savaşan kahraman olarak hatırlanmaktadır. Bu en büyük meydan okumadır. Perseus bu durumu kendini kanıtlamak isteyen bir delikanlıya has cesaretle karşılamıştır. Fakat bu görev için hazırlıksızdır. Herhangi bir silahı, deneyimi ve hedefini nasıl öldüreceğine dair hiçbir fikri yoktur. Medusa’yı korkunç yapan başka bir detay ise onun tam olarak neye benzediği konusunda hiç kimsenin bir fikrinin olmamasıdır. Onu Perseus’tan daha önce gören herhangi birisi, bir şey anlatacak kadar uzun yaşayamamıştır. Bu yüzden tüm bilgisi, ona bir bakınışınızda sizi dondurup bir taşa çevirebilen korkunç bir canavar olduğu ile sınırlıdır. Harekete geçer ve macerasına başlar fakat çok geçmeden nereye gideceği konusunda hiçbir fikri olmadığını fark eder. Fakat, kahramanların özellikle de babası tanrı olan kahramanların yaptıkları gibi çok geçmeden doğaüstü bir yardım alır. Vahşi doğanın ortasında kalan Perseus, çoğu antik Yunanlının aynı koşullar altında yapacağı şeyi yapar. Dua eder ve tanrılar duasına karşılık verir. Babası Zeus, Perseus’un ihtiyacı olan kanatlı sandaletleri getirecek kişiyi, yani kutsal elçi Hermes’i gönderir. Perseus’un yapması gerekenlerden birisi de uzun mesafelere kısa sürede gitmektir. Ve uçakların olmadığı bir dönemde tanrıların elçisi Hermes yaraya ilaç gibi gelerek kendisine ait bu kanatlı sandaletleri getirir. Sandaletleri Perseus’a verir, onları giyen Perseus da nerdeyse bir jetten daha hızlı bir şekilde kıtaları uçarak kat eder. Şimdi bir çift kanada sahip olan Perseus’un bir de silaha ihtiyacı vardır. Her şey Perseus’un tarafındadır, yani kutsal kan taşımaktadır, büyük bir güce sahiptir, yiğitliğin zirvesine çıkmak için yetiştirilmiştir ve bu çirkin canavarla savaşmaya hazırdır. Fakat daha fazlasına ihtiyacı vardır, aletlere sahip olmak zorundadır. Hermes Perseus’a bir öğüt verir. Medusa’yı öldürmek için ihtiyaç duyduğu sihirli silahlara sahip güzel kadınlar olan Stygian Perileri’ni bulmasını tavsiye eder. Bu Periler doğal elementlerle ilişkili dişi tanrılardır ve bu elementlerin içinde yaşarlar, dolayısıyla onlar su kaynaklarında, dağlarda, ağaçlardadırlar. Onlar genel anlamda derin ve güçlü cinsel arzu nesneleridir ve böylece “nemfomanyak” olgusu ortaya çıkmıştır. Bu perilerin nerede oldukları büyük bir sırdır. Nasıl bulunabileceklerini sadece, 3 çirkin kadın bilmektedir, yani Graeae kardeşler. Yaşlı ve çirkin birer büyücü olarak doğmuşlardır ve ziyaretçilerden hoşlanmazlar. Perseus annesini kurtarmak ve Medusa ile yapacağı savaştan sağ çıkabilmek için onları konuşturmak zorundadır. Geceleri dikkatlice bakarsak, hâlâ gökyüzünde görebileceğimiz türden bir savaştır. Medusa, ölümcül gorgon, sayısız savaşçıyı taşa çevirmiştir.Fakat Perseus hâlâ ona yaklaşmakta ve başını alma niyetindedir. Başarılı olabilmesi için cesaretten fazlasına ihtiyacı vardır. Perseus Medusa’yı öldürebilmek için birkaç güçlü silaha ihtiyaç duyacaktır. Ve bu silahlara sahip olmak için Stygian Perileri’ni bulmak zorundadır. Fakat onların nerede yaşadığını bilen sadece 3 yaşlı ve kötü kadın vardır, Graeae kardeşler. Çok gariptirler. Birisi bir şeye bakmak istediğinde elden ele dolaştırdıkları bu göz hariç, hiçbirinin gözü yoktur, bu yüzden o tek gözü paylaşmak zorundadırlar. O göz onlar için çok değerlidir. Graeae kardeşlerin yaşadığı ada, Ay ışığının bile düşmediği karanlık bir yerdir. Perseus oraya ulaşmak için kanatlı sandaletlerini kullanır. Ayrıca Perseus sadece çok kaslı değil, aynı zamanda oldukça zekidir. Adaya ulaştığında, ilerlemeden önce keşif yapıp zayıflıklarının neler olabileceğini anlaması gerektiğinin farkına varır. Sadece bir gözlerinin olduğunu ve o olmadan tamamen kör olduklarını fark ettiğinde, göz elden ele dolaştığı bir esnada onu çalar. Kardeşler deliye dönerler. Çok kötü bir duruma düşerler. Elindeki son çeyrekliği kaptıran bir dilenci gibidirler. Gözü geri alabilmek için birbirlerinin üstüne çıkmaktadırlar. Elinde büyük bir koz olan Perseus, perilerin yerini söylemelerini ister. Graeae kardeşler de onların, yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyasını ayıran akarsu olan Styx nehrinde yaşadıklarını söylerler. Perseus amacına ulaşmıştır. Perseus gözü yere atar ve uçarak uzaklaşır. .

Efsane bu şekildedir fakat gerçekle bağlantısı nedir?

Yunan mitolojisindeki birçok benzerleri gibi bu hikâye de genel anlamıyla gökyüzünden inmiş olabilir. Uygarlıkların ilk günlerinden beri, geçmişi, bugünü ve geleceği açıklamak isteyen insanoğlu gökyüzüne bakmıştır. Anlatılan hikâyelerin büyük çoğunluğu gökyüzünde gördüğünüz nesnelerle, takımyıldızlarla ilgilidir. Birçok efsanenin takımyıldızlarla bağlantılı olduğundan kesin olarak eminiz.

Yunanlıların 5. yüzyılda, takımyıldızlara efsanevi yaratıkların isimlerini verdiklerini biliyoruz. Ve o yüzyılda, insanlar efsanevi yaratıkları sadece gökyüzündeki önemsiz semboller ya da temsilciler olarak görmemişler, aynı zamanda takımyıldızların tanrı olduklarına inanmışlardır. Gökyüzünde bulunan, özellikle bir motif çok ilginçtir. Kavisli bir kılıç ve bir gorgon kafası tutan kahraman motifi. Bu, Perseus ismiyle bilinen takımyıldızıdır. .

Efsane için tanrısal bir modeldir. Fakat bu yıldız kümesinin anlamı daha büyük olabilir. Ayrıca Graeae kardeşler hikâyesinin de nasıl ortaya çıktığını gösteriyor olabilir. Takımyıldızlar efsanenin detaylarını şekillendirmişlerdir. Perseus takımyıldızının ikinci en parlak yıldızı olan Algol, olağandışı bir yıldızdır. Algol Perseus takımyıldızında, Medusa’nın başındaki bir şekli oluşturur. Ve bu şekil eklips (tutulma) oluşturan çift yıldız olarak bilinir. Gökyüzünde tek bir ışık gibi görünen bu yıldız, aslında birbirinin yörüngesinde dönen iki yıldızdan oluşmaktadır. Bunlar döndükçe birbirinin ışığını keserek Algol’ün bir sönük bir parlak görünmesine sebep olurlar. Bu, Graeae kardeşler hikâyesine ilham vermiş olabilecek 3 günlük bir döngüdür. Algol her üç güne bir, bir süreliğine çok parlar ve aniden söner. Bu durum, Graeae kardeşlerin gözünün Perseus tarafından çalınmasını temsil eder. Göz elden ele gezdirilirken, Perseus oradadır ve gözü çalar. Ve onu aldığında, kaybolduğunu görebilirsiniz. Eğer iyi bir hikâye anlatıcısı iseniz ve gökyüzünü takip ederseniz, yıldızın ne zaman kaybolacağını bilirsiniz, böylece yıldız parlak iken hikâyenizi anlatmaya başlayabilir ve hikâyede Perseus’un gözü çaldığı bölüme geldiğinizde gökyüzünü işaret ederek “Bakın, kayboldu.” diyebilirsiniz. Algol’ün efsane üzerindeki etkisi sadece Graeae kardeşlerle sınırlı olmayabilir. Bazı uzmanlar hikâyenin can alıcı noktası olan, Medusa’nın sonunu da etkilediğine inanmaktadırlar. .

Efsanemiz devam etmektedir. Perseus Medusa ile savaşma yolunda ilerlemektedir ve ona karşı zayıf durumdadır. Canavarla kapışabilmesi için doğru silaha ihtiyaç duymaktadır. Ve aradığını Stygian Perileri’nin bulunduğu, Hades’in kapısı Styx Nehri’nde bulur. Hayatta kalabilmesi için gerekli olan 3 silahı Perseus’a sunarlar. Zeus’un kılıcı, Atena’nın kalkanı ve ölülerin tanrısı Hades’in miğferi. Bu bize, Q’dan süper aletleri alan James Bond’un karşı konulmazlığını hatırlatmaktadır. Sadece görevini tamamlamak için bu aletlere ihtiyaç duyduğundan değil, aynı zamanda bu aletlerin sihirli özellikleri de olduğundan, onları alır. Perseus artık kendisi için biçilen rolü oynamaya hazırdır ve bu zaman çok uzak değildir. Serifos adasında ise bir kraliyet düğünü hazırlığı devam etmektedir ve bu düğünün gönülsüz gelini Perseus’un annesidir. Acaba, çok geç olmadan oğlu Medusa’yı öldürüp başını getirebilecek mi?

Ve kendinden önce bu kadar başarısızlığa uğramış varken kendisi nasıl başarılı olabilir ki?

İşin sırrı kalkanında yatmaktadır. Perseus’un Medusa’nın başını almak için giriştiği bu tehlikeli yolculuk onu binlerce kilometre öteye sürüklemiştir. Artık kader anı gelip çatmıştır. Medusa’nın ölümcül sığınağının eşiğinde bulunmaktadır. Buraya kadar tanrıların yardımını alan Perseus, bundan sonra artık tek başınadır. Medusa’nın etrafındakiler sadece taş, sert cisimler, taşa dönmüş canlılardan oluşmaktadır, bu açıdan bakıldığında çok kasvetli ve ıssız bir yer olmalıdır. Perseus kaderine doğru adım adım ilerlerken çok korkmuş bir haldedir fakat bu adımlar ileriye doğru atılmamaktadır. Genç kahramanımız yavaşça geri geri gitmektedir. Perseus çok zekidir ve Medusa’ya karşıdan saldırmanın kendisini taşa dönüştürecek bir felaket olduğunun farkındadır. Bu yüzden öyle yapmak yerine, kalkanını döndürür ve ona arkadan yaklaşır. Ve geri geri yürürken kalkandan onu gözetleyerek kendini güvence altına alır. Giderek yaklaştıkça artan heyecanını tahmin edersiniz. Bildiği kadarıyla, kalkan kendisini koruyacaktır, fakat bundan tam olarak emin değildir. Perseus sığınakta dikkatlice ilerlerken gözleri kalkanındadır. Atacağı tek bir yanlış adımın sonucu ölümcül olacaktır. Nihayet, Perseus hedefine kilitlenir, gözlerini kapatır ve kılıcını indirir. Sağlam bir darbe alan Medusa’nın başı koparak yerde yuvarlanır. Yıllardır çektiği işkence ve soyutlanma artık son bulmuştur.

Eski çağlarda yaşayanlar için Medusa’nın aşırı bir cazibesi vardı ve onu destekleseler de, ona karşı çıksalar da bu zavallı insana karşı her zaman bir sempati duymuşlardır. Yani, yaşadıklarına, tüm kaybettiklerine, katlanmak zorunda olduğu o korkunç kadere ve sonunda da bir kahramanın tarafından kafasının koparılmış olmasına bir baksanıza.

Acınılası bir kişi için acıklı bir son. Fakat Medusa hikâyesi burada son bulmaz. Medusa başı ile ilgili en önemli şeylerden birisi de, ölmüş olsa bile, hatta bedeninden ayrılarak bir torbaya koyulduktan sonra bile, hâlâ kendisine bakanı taşa çevirebilme gücüne sahiptir. Medusa durdurulamaz ve korkunçtur fakat güçleri kontrol edilebilir ve Perseus hikâyesi bunu anlatmaktadır.

Başı bir torbaya koyulduğunda, iyilik için olduğu kadar kötülük için de kullanılabilecek bir silaha dönüşmektedir. Perseus artık Dünya üzerindeki en tehlikeli silahın sahibidir. İstediğini taşa çevirebilir ve aklında birkaç hedef vardır. Annesi Danaë’nin kendisini çapkın Kral Serifos’tan koruyacak kimsesi olmadığından, kendi rızası dışında kraliçe olmak üzerededir. Perseus zamana karşı savaşmaktadır. Kahramanımız evine doğru uçarken, Medusa’nın başının hâlâ ne kadar güçlü olduğu ortaya çıkar. Perseus kanatlı sandaletleriyle Yunanistan’a doğru uçarken, Medusa’nın kanı toprağa damlar ve bu damlalardan binlerce zehirli yılan peyda olur. Eski çağlarda, bazı iğrenç canavarlar o kadar kötü ve korkunçtular ki onların kanından başka canavarlar ortaya çıkıyordu. Medusa da bu tip güçlü kana sahip olanlardandır. Perseus uçarken Medusa’nın başından damlayan kanların, hikâyenin daha sonraki anlatımlarında, antik Romalıların Kuzey Afrika’da var olduğunu bildikleri o yılanların doğmasına sebep olduğu düşünülmüştür. .

Efsanemizde, kraliyet düğün günü gelmiştir. Gelinin babası, yani Perseus’un büyükbabası Kral Acrisius Argos’tan gelmiştir. Uzun zamandır, torununun kendisini öldüreceğine dair söylenen kehanetten dolayı korku içindedir. Perseus düğün töreni başlarken adaya ulaşır. Perseus Serifos’a dönüp annesinin Kral’la evlenmek üzere olduğunu gördüğünde, çok sinirlenir. Bu yüzden Medusa’nın başını havaya kaldırır ve “Kral, hediyeni getirdim!” der. Kral bir bakışta taşa döner. Yüzünde sonsuza dek sürecek bir çığlıkla donakalır. Fakat yakalanan tek kral o değildir. Acrisius da taşa dönmüştür. Danaë oğlu sayesinde kurtulmuştur ve Perseus mitolojideki en cesur kahramanlar arasındaki yerini almıştır. Ölüme karşı çıktığı yolculuk, onu bir delikanlıdan bir ergene dönüştürmüştür. Perseus eski çağ kahramanları arasında en çok bağ kurulabilendir. Sadece annesine karşı duyduğu aşırı sevgiden dolayı toplumdan bir şekilde uzaklaştırılmış, yaşadığı zor zamanlara rağmen ayakta kalmayı başarabilmiştir. Giderek büyümüş ve dünyaca tanınmıştır.

Yunanlıların örnek alabileceği, gerçek, çok güçlü bir kahraman haline gelmiştir. Perseus annesini kurtardıktan sonra, Medusa’nın başını hediye olarak onu yaratan tanrıça Atena’ya sunar. En sonunda, Medusa’yı cezalandıran, onun gücüne sahip olmuştur. Hikâyenin sonunda Medusa’nın başının Atena’nın zırhında bir imgeye dönüşmesinde şiirsel bir nitelik vardır. Ne de olsa, bu zavallı genç kız Atena’nın kurallarına uymadığı için bu büyük felakete sürüklenmiştir. İlk gülen de son gülen de Atena olmuştur. Medusa hikâyesi dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmiştir. .

Efsanesi başladığı yerde yani, Antik Yunanistan’ın en büyük tapınağı Parthenon’da bitmiştir. Gökyüzünde ise, kendisi ve hayatına son veren adam sonsuza dek birlikte kalacaklardır.

BÖLÜM 6 ODESA DESTANI

Odesa Destanı. En büyük macera hikâyesi. Sevdiği kadını ve yönettiği ülkeyi kaybetmeden önce ülkesine geri dönmek için tehlikeli bir mücadeleye girişen savaşçı bir kral. Bu mücadelede yoluna vahşi yaratıklar, fırtınalar, dev yamyamlar çıkacak ve hepsini zekâsı ile yenmek zorunda kalacaktır. Son araştırmalar bu kahramanlık efsanesinin ardında yatan bazı şaşırtıcı gerçekleri ortaya çıkarmaktadır.

10 denizci, tek gözlü, insan yiyen Kiklop’un ininde köşeye sıkışmışlardır. İki arkadaşları gözlerinin önünde bir anda paramparça olmuştur. Hepsi sıranın kendisine gelmesinden korkmaktadır. İhtiyaçları olan mucizeyi yaratması için çaresizce liderlerine bakmaktadırlar. Liderleri Odesa’dır. Odesa asla düşünmekten vazgeçmez, asla gevşemez, herhangi bir şeyin onu alt edebileceğine inanmayı reddeder, bu, karakterinin en belirgin özelliğidir. O, sizi saf dışı bırakmak için her ne gerekiyorsa onu yapacak olan kurnaz adamdır. Odesa zeki bir kahramandır. Gücünden çok zekâsına güvenen bir liderdir ve Kiklop’tan canlı kurtulmak için üstün zekâsını kullanmaya ihtiyacı vardır. Odesa hakkındaki güzel şey şudur; Odesa, diğer kahramanların aksine, tamamen ölümlüdür, bir insandır. Bu yüzden onunla aramızda özel bir bağ kurarız ve aynı sebepten dolayı eski çağlarda çok seviliyordu. Odesa Destanı olarak anılan Odesa’nın hikâyesi, M.Ö. 8. yüzyılda Homeros isimli bir Yunan şair tarafından kaleme alınmıştır. Odesa hikâyesi, birçok hayal kırıklığı ve engelle yüz yüze gelen bir insanla ilgili olduğundan, bence hepimizin sahiplenebileceği bir hikâyedir. Odesa’nın savaştan eve uzanan yolculuğu ebedi bir sabır hikâyesi olduğu kadar aynı zamanda da antik Yunanistan’da yeni bir çağın doğuşunun sembolüdür. Odesa Destanı bence bir bakıma, James Bond romanına benzer. Ian Fleming’in tarzına bakarsanız, kahramanını her zaman gerçek hayatta bir yere yerleştirdiğini görürsünüz. Bence Homeros’un yaptığı da buydu.

Yunan denizcilerin Akdeniz boyunca uzak yerleri keşfettikleri zamanlarda, Odesa günümüz maceracılarının rolünü üstlenmekteydi.

Yunanlıların bu açılımını konu alan birçok hikâye Odesa Destanı’na yansımıştır, yani Yunanlıların sömürgeler kurmaya başlamaları ve farklı canavarlar veya yaratıklarla ilgili denizci hikâyelerinin duyulmaya başlaması gibi. Odesa hikâyesi, kendisinin yönettiği efsanevi Yunan adası İtaka’da başlar. Mutlu ve başarılı bir kraldı. Çok sevdiği bir karısı vardı, karısı da onu çok seviyordu, bir de erkek çocukları vardı. .

Efsaneye göre, İtaka etrafı birçok düşmanla çevrili bir huzur vahasıdır. Bölgenin iki süper gücü, Sparta ve Truva yıllardır azılı düşmanlardır. Şimdi ise Dünya üzerindeki en güzel kadının müdahil olduğu bir aşk ilişkisi onları savaşın eşiğine getirecektir. Sparta Kraliçesi Helen, Truva Prensi ile kaçmıştır. Sparta Helen’i geri alabilmek için, İtaka’ya savaşa katılması yönünde baskı yapar. Gururuna düşkün olan Odesa, destek verir. Ailesini veya krallığını, belki de bir daha göremeyeceğini bilerek savaşa katılır. Odesa 12 gemilik bir filoyla, kendisini çok geçmeden savaşın ön saflarında bulacağı Truva’ya doğru harekete geçer. Helen için yapılan savaş, ta ki Yunanlılar bir duvara, kelimenin tam manasıyla toslayıncaya dek, 10 yıl sürer. Truva’yı çevreleyen duvarlar o kadar büyük, o kadar geçilmezdir ki; Yunanlılar bu duvarların tanrılar tarafından inşa edildiğine inanmışlardır. Antik çağlarda insanlar, duvarın Truvalılar lehine çalışan bir çeşit tanrısal güç tarafından inşa edildiğini düşünmekteydiler. Savaşın tehlikeye girmesi üzerine, Odesa duvarları aşmalarını sağlayacak bir strateji geliştirir. Odesa; “İçi boş tahta bir at yapmalı ve onu sahilde bırakmalıyız. Vazgeçmiş gibi davranacağız. Sanki Truvalılar bizden güçlüymüş de, biz de eve dönüyormuşuz gibi yapacağız.” “Atın içinde ben dahil en iyi kahramanlarımız olacak ve Truvalılar bu atı içeriye götürecekler çünkü tanrılara sunulan bir kutlama hediyesi olduğunu düşünecekler.” der. Şafak söktüğünde, Truvalılar şaşırırlar.

Yunanlılar gitmiş ve dışarıda devasa bir at bulunmaktadır. .

Bilginler uzun bir süre Truva’nın hayali bir şehir, Truva Savaşının ise bir efsane olduğuna inanmışlardır. Fakat 19. yüzyılın sonlarında, Türkiye’nin batısında 20.235 m2’lik bir alanda şaşırtıcı şeyler bulunmuştur. Çok büyük duvarları olan antik bir şehir ve büyük bir saray kalıntısı. Homeros’un Truvası’nın iki önemli özelliği. Yapılar tıpkı efsanevi şehir gibi yakılmıştır. Yerleşim yeri, uzmanlar tarafından Truva’nın bulunduğu yer olarak inanılan sahile yakın bir bölgede bulunmaktadır ve arazisi Homerous’un tarifine uymaktadır. Fakat hepsi bu değildir. Arkeologlar kalıntıların arasında savaşın izlerini bulmuşlardır. Truva’da bir çok ok ve mızrak başı bulduk. Ayrıca Truva şehrinin içinde gömülmemiş bir de iskelet bulduk. Eski çağlarda yaşayan insanlar cesetleri yakmadan şehrin içinde bırakmaktan korktuklarından, bu bir savaş hainin cesedidir. Çok sıra dışı durumlarla karşılaşmadıkları sürece bu tip şeyler yapmazlardı. Truva Savaşı gerçekten yaşandı mı?

Odesa hikâyesinin ardında gerçeklik payı var mı?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Tahta at kapılardan geçerek Truva’nın içine girerken Odesa ve adamları atın içinde toplanmışlardır. Truvalılar onu bir barış hediyesi zannederek büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir.

Atlar Truva’nın sembolüydü. Truvalılar yetiştirdikleri atlarla tanınırlar. Truva’nın dışında kalan alan; şu an at yetiştiriciliği için Kentucky ne anlama geliyorsa, eski zamanlarda o anlama geliyordu. Bu yüzden, bir Truva atının bırakılması, Truvalılar için bir bağlılık göstergesi gibi algılanmıştır, Truva’nın özünü temsil eden bir semboldür. Truvalılar bu tuzağa düşerler, savaş bitti diye düşünüp kutlama yaparlar, yüklü miktarda şarabın içildiği uzun partinin sonunda, Truvalıların hepsi şehrin sokaklarında sızıp kalırlar. Truvalılar uyurken, Odesa ve seçkin adamları attan çıkarlar. Kaynaklarımızda Truvalıların nasıl masumca yattıkları, uyuyup rüyalara daldıkları, dinlendikleri ve Yunanlıların nasıl bir duman gibi karanlıklardan süzülerek şehre girdikleri detaylı olarak tasvir edilmektedir. Gecenin bir yarısında, Yunanlılar saldırıya geçerler. Hazırlıksız yakalanan Truvalıların şehirleri yanıp kül olur. Odesa’nın sıra dışı stratejisi başarılı olmuş, Truva atı ona savaşı kazandırmış ve kendisi de günün kahramanı olmuştur. Bu zamanın birçok kahramanı Yunan tarihinde ve mitolojisinde göklere çıkarılıyorlardı çünkü onlar büyük savaşçılardı, güçlülerdi ve iyi ok atıyorlardı. Fakat Odesa onlardan farklıydı. Onun göklere çıkarılma nedeni kurnaz ve akıllı oluşundandır. Odesa’nın gerçek performansı zor durumlara düştüğünde ortaya çıkar. Birçok kez, hiçbir insanın kaçamayacağı yerlere girmeyi başarmıştır. Birçok şekilde ölümle yüz yüze gelmiş ve her seferinde kurtulmayı başarmıştır. Eski zamanlarda yaşayan MacGyver gibidir. Odesa 10 yıl süren acımasız bir savaşın ön saflarından sağ çıkmayı başarmıştır. Evine yani İtaka’ya dönmek için sabırsızlanmaktadır. Fakat önüne çıkacak olanlar, Truva Savaşının yanında sönük kalmaktadır. Vahşi canavarlar ve kargaşalar. Odesa Destanı şimdi başlamaktadır.

Homeros’un Odesası’nda, Truva Savaşı son bulmuş, eve dönüş yolculuğu başlamıştır. Odesa’nın adası İtaka, Truva’dan 565 deniz mili uzaklıktadır. Eski zamanlarda bu, birkaç hafta sürecek bir yolculuk anlamına gelir. Odesa Truva’dan ayrıldığında, evine varmak istemiş fakat bence, bu yolculuğun 10 yıl süreceğini tahmin etmemiştir. Bence yol boyunca birkaç baskın yapmak için, belki de başarısını anlatmak için duracağını zannediyordu. Bir ya da iki ay içinde, evine yani İtaka’ya dönmemek için başka bir sebebi yoktu. Odesa İtaka’ya doğru 12 gemilik bir filo ve 600 kişilik savaş yorgunu bir mürettebatla yola çıkar. Bu rakam eski zamanlara göre oldukça iyidir fakat gerçek olabilir mi?

1988’de, iki dalgıç Güney Sicilya açıklarında tesadüfen sıra dışı bir gemi enkazı buldular. Gemi yaklaşık olarak 18 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğinde olmakla birlikte şimdiye kadar keşfedilen antik gemiler arasında türünün en büyüğü olma özelliğini taşımaktadır. Fakat tam olarak kaç yaşındadır?
Bunu öğrenmek isteyen bilim adamları dalgıçlar tarafından çıkarılan kalaslardaki ağaç halkalarını incelediler. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Gemi yaklaşık olarak M.Ö. 500 yılına, yani Odesa Destanı zamanına aittir. Bu heyecan verici bir keşiftir. Bu gemi, Homeros’un Odesa’nın gemisi olarak hayalinde canlandırdığı geminin aynısıdır. Nihayet 2008’de, tüm enkaz Akdeniz’den çıkarılabilmiş ve Portsmouth, İngiltere’de kurutularak üzerinde çalışmaya hazır hale getirilmiştir. Artık uzmanlar bu kalıntılarla, Homeros’un verdiği gemi yapım tarifini karşılaştırabilecek seviyeye gelmişlerdir.

Sonuç ise birbirlerine kusursuz bir şekilde uymaktadırlar. Bu gemi hakkındaki ilginç özellik ise; Kuzey Avrupa gemilerinin aksine, zıvanalı geçme sistemine sahip olması ve birbirine bir iple bağlanmış olmasıdır. Bu yöntem Odesa Destanı’nda anlatılan gemi yapma yönteminin aynısıdır. Şimdi ise, yani 2500 yıl sonra, Akdeniz’in derinliklerinden çıkan bir enkaz uzmanların Odesa’nın dünyasına bakışlarına benzersiz bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu ilkel bir gemi değildir, oldukça gelişmiş bir teknoloji ürünüdür. Odesa bu yolculuğu gerçekten yapmış olabilir. Ve heyecan verici şey ise; Odesa’nın kullanmış olduğu gemilerle kıyaslayabileceğimiz bir geminin elimizin altında oluşudur. .

Efsanemiz devam etmektedir.

Nihayet Odesa eve dönüş yoluna çıkmıştır. Sadık karısı Penelope ve artık 10 yaşına basan oğlu Telemakhos, Odesa’nın dönüş yolunu gözlemektedirler. Fakat saray Odesa’nın yokluğunda, karısını ve tahtını çalmak isteyen çapkın erkeklerle dolmuştur. Odesa bir süreliğine uzaklaşmıştır. Her ne kadar Penelope eşine sadık olsa da etrafı kendisiyle evlenmek isteyen taliplilerle dolup taşmaktadır. Ve Penelope ile evlenerek onunla birlikte gelecek olan güce sahip olmak ve Odesa’nın hükmetme gücünü devralmak istemektedirler. Kısacası Penelope’nin işi zordur. Eğer Odesa kısa zaman içinde eve dönmezse, uğruna savaştığı her şeyi kaybetmek üzeredir. Truva’dan ayrılan Odesa’nın ilk durağı kıyı kenti Ismarus olmuştur. Burada eski bir düşmandan öç almaya çalışacaktır. Buradaki insanlar Truvalıların müttefikleriydi, Yunanlılara karşı Truvalıların saflarını tutmuşlardı bu yüzden Odesa intikam almak istiyordu. Ismarus’un Odesa Destanı’nda geçen gerçek yerlerden birisi olma ihtimali vardır. Eski çağlarda dünyaca tanınan en acımasız savaşçıların memleketi olmakla tanınırdı. Tam anlamıyla mükemmel savaşçılardı ve en önemli özellikleri gayrinizami şeklide savaşmalarıydı. Eski çağların büyük gerillaları ve serkeşleriydiler. Fakat bu Odesa’nın gözünü korkutmamıştır. .

Efsaneye göre, kendisi ve adamları savaşmak için kıyıya çıkarlar. Şehri yağmalarlar, tüm hazineyi alarak dönüş yoluna çıkarlar. Fakat bir hata yaparlar. İçkiyi ve yemeği biraz fazla kaçırırlar ve sahilde uyuyakalırlar. Erken verilmiş bir zafer partisi idi. Ertesi sabahın erken saatlerinde, uykudalarken, yerli halkın baskınına uğrarlar. Birkaç dakika içinde, 72 denizci katledilmiştir.Geriye kalanlar ise zar zor hayatlarını kurtarırlar. Düşmanı küçümseme konusunda acı bir ders almışlar, Odesa ve tayfasının yaptığı ölümcül hatalar serisi bununla başlamıştır. Birliğinin kuvvetli bir bölümüyle kurtulabilecekken çoğunu kaybetmiş ve adamlarını her zaman hazır tutması gerektiğine dair acı bir ders almıştır. Çok tehlikeli bir yolculuk onu beklemektedir.

Basitçe söyleyecek olursak, Homeros’un ana fikri; “her zaman hazırlıklı olun, asla gardınızı indirmeyin.”dir. Birçok kez, küçük bir zafer kazanan ve hemen zafer sarhoşluğu yaşayan insanlar ve daha zayıf, daha güçsüz aynı zamanda zafere aç olan düşmanın bu durumdan yararlandığını görmekteyiz. Bu, eski çağ tarihi boyunca defalarca gördüğümüz kısır bir döngüdür ve aynı şeyi yakın zaman savaşları için de söylememiz mümkündür. Odesa ve adamları savaş bunalımı yaşamaktadırlar. Sonraki iki hafta boyunca istemeden de olsa denizde kalırlar. Filo başka bir güçlü engele, bir fırtınaya tutulur. Fırtına onları çok uzaklara sürükler ve o andan sonra, Odesa macerası sonlanana dek, bir çeşit Periler Diyarı’nda yaşamaya başlar. Fırtınanın sonunda filo kendini Kuzey Afrika’da bulur. Orada, kıyıya çok yakın egzotik bir adada, Odesa ve adamları farkında olmadan mitolojik bir uyuşturucu ağına düşerler. Adanın yerlileri onları sıcak bir şekilde karşılar ve tadı çok güzel olmakla birlikte uyuşturucu etkiye sahip bir çiçek, yani nilüfer ikram ederler. Odesa şüphelenir ve böyle bir durumda da şüphelenmeye hakkı vardır çünkü adamları nilüferi yediklerinde, yedikleri çiçek bir uyuşturucu olduğundan, çok neşelenirler ve yapmaya çalıştıkları şeyi, yani eve dönmeye çalıştıklarını bile unuturlar. Sonsuza dek burada, yani nilüfer yiyenlerle birlikte yaşamak isterler. Bazı uzmanlar nilüfer yiyenlerin, antik Yunanistan’da gerçekten yaşanmış bir sorun olan “ilaçların suiistimal edilişini” sembolize ettiğini düşünmektedirler.

Yunanlılar afyonu biliyorlardı. Mikenlere ait birçok eşya ve nesnede kolaylıkla afyonu görebilirsiniz, kısacası esrarı, dolayısıyla haşhaşı biliyorlardı. Kısacası, insanlar kafalarının iyi olmasından hoşlanırlar. Odesa Destanı’nda, insanlar evlerine dönerken nasıl yoldan çıkabileceklerini göstermek için kullanılmıştır. Ve bu çok insancıl bir durumdur. Bir kez daha, mürettebat zevkusefaya dalarak asıl amaçlarından sapmışlardır. Bu durum, Odesa Destanı’nda sürekli karşılaşacağımız ana fikirdir. Sadece liderleri, Odesa ayık kalır. Sadece tek bir amacı vardır; evine, karısı ve oğlunun kendisini beklediği İtaka’ya geri dönmek. “Haydi, kalkın sizi salaklar. Gemiye geri dönüyoruz.” der ve böylece giderler. Bu olay inanılmaz derecede kısa olmasına rağmen üzerinde çok yazılıp çizilmiştir ve bence bunun nedeni herkesin bu tecrübeye nail olmasıdır. Herke yorgundur, herkesin başından çok şey geçmiştir. Yiyip, içip, tüttürüp, çiğnedikten sonra her şeyi unutmanıza sebep olan şeyden daha güzel ne olabilir ki?

Eve dönüş yolculuğu tekrar başlar fakat mürettebatın merakı belki de ölümlerine sebep olacaktır. Filo yabani hayvanlarla dolu başka bir adayla karşılaştığında hayallerine kavuştuklarını zannetseler de dünyadaki cehennemi yaşamak üzereydiler. Odesa ve adamları tesadüfen, insan yiyen dev Kiklopların diyarına tam da yemek vaktinde adım atarlar. Mitolojik kahraman Odesa, savaşarak geçirdiği 10 yıldan sonra karısına ve oğluna geri dönmek istemektedir. Fakat kafasında canlandırdığı yolculuk bu değildir. Denizde geçen birkaç haftadan sonra, bir baskında 72 adamını kaybetmiş ve kendisini rotasından çok uzaklara savuran fırtınalarla yüzleşmiştir. Şimdi ise, kimliği belirsiz bir ada hem malzeme hem de moral ikmali yapma şansı tanımaktadır ya da öyle görünmektedir. Odesa’nın karaya çıkmış olmasının birkaç nedeni olabilir, bir süreliğine denizden uzaklaşmak ve ihtiyaç malzemeleri temin etmek istemiş olabilirler. Fakat Odesa hakkında unutmamanız gereken diğer şey ise; özünde çok meraklı olduğudur. Bazen bu merak işini çok abartır, her şeyi bilmek ister, öğrenme isteği o kadar ağır basar ki bazen şansını çok fazla zorlar. Burada, Yunan karakterinin içyüzüne bir çeşit bakış söz konusudur. Bahsedilen zaman, Yunanlıların çok fazla genişleyip, sömürgeler kurdukları bir zamandır. Homeros’un yaşadığı zamanlarda, Yunanlılar birçok ekonomik sebepten ve aynı zamanda meraklı olmalarından dolayı dünyaya açılmak istemişlerdir.

Odesa adayı keşfederken kendisine eşlik etmeleri için 12 en iyi adamını da yanına alır.Yola çıkmadan önce son olarak yanına içi şarap dolu bir keçi tulumu alır. Bu tulum onun hayatını kurtaracaktır. Kâşiflerin birinci önceliği yiyecek bir şeyler bulmaktır. Kısa zaman sonra, turnayı gözünden vururlar. İçi yemek dolu bir mağara bulurlar. Sadece bir şey eksiktir, mağaranın sahibi. Mağaraya girdiklerinde, Odesa harika bir yemek stoku görür ve hepsini çalıp götürmeye ve tehlikeden uzaklaşmaya hazırdırlar. Odesa ayrıca çok meraklıdır. Ayrılmak istemez. Burada yaşayan kişinin kendisine bir hediye vermesi gerektiğini düşünür. Bu durum, antik Yunan toplumunda bir gelenektir. Birisine ait bir toprağa ayak basan bir yabancıya bir hediye verilirdi. Bir yabancının sizin kasabanıza gelmesi durumunda, onu evinize alır, yatacak bir yer ve yiyecek verir, ona iyi davranırsınız. Odesa ve adamları mağarada büyük bir ziyafet çekerek keyiflerine bakarlar. Güneş batınca, evin erkeği döner fakat o denizcilerin umdukları gibi birisi değildir. O, dev bir Kiklop’tur, yani 20 adam gücünde ve yüzünün ortasında kocaman bir gözü olan, yırtıcı bir canavardır. Böyle bir görüntü karşısında Odesa ve adamları karanlık bir köşeye sinerler. Kiklop gece ateşini yakar ve denizciler içeride mahsur kalırlar. Kiklop evine döndüğünde yemeğini çalmaya gelen adamları görür ve çok sinirlenir, Odesa ise öne çıkıp dövünerek; “Merhaba, uzak diyarlardan daha yeni geldik. Hediyemiz nerede?” diyerek biraz da kabalaşır. Bu noktada, Kiklop’un keyfinin nasıl kaçtığını tahmin edebilirsiniz. Hiçbir şey düşünüldüğü gibi gitmemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Kiklop hamlesini yaparak iki denizciyi kapar ve onları parçalayarak yutar. Geriye bir parça bile bırakmaz, kemikleri bile yutar.

Yunanlılar Kiklop’un iki arkadaşlarını yediğini görünce, çok korkarlar ve şoka girerler. Yamyamlık antik Yunanistan’da oldukça barbarca bir hareketti. Onlar için medeni bir insanın belirtisi kendileri gibi yiyip içmesi idi. Adamlar çok korkarlar ayrıca Odesa kendilerini böyle kötü bir duruma soktuğu için hayal kırıklığına uğrarlar ve “Canavarı uyurken öldürelim.” diye karar alırlar. Fakat neyse ki aralarında bulunan en zeki kişi Odesa “Onu öldüremeyiz.” der. Odesa’nın sorunu; eğer denizciler ya da Odesa Kiklop’u şimdi öldürürse mağarada mahsur kalacaklardı çünkü kendi başlarına taşı hareket ettirebilecek kadar güçlü değillerdi. Diğer yandan, eğer Kiklop’u öldürmezlerse, kurtulmaları söz konusu değildi. İçinden çıkılmaz bir durumdu. Fakat Odesa şimdi vazgeçemeyecek kadar çok şey yaşamıştır. Eğer bu canavarı yenmek için gücünü kullanamıyorsa, o zaman zekâsı devreye girecektir. Asla umudunu yitirmez, Kiklop’un mağarasındaki adamları artık sonlarının geldiğini düşünseler bile Odesa kurnazca planlar yapmakta, düşünmektedir. Dev Kiklop mitolojinin en hatırda kalan canavarlarından birisi olsa da Homeros’un hayal gücünün bir ürünü olmaktan daha fazlası olabilir mi?

Bugün bazı uzmanlar bu canavarın gerçek bir canavardan esinlenilmiş olduğunu bunun da düşüncelerinin kanıtı olduğunu düşünmektedirler. .

Efsanevi kahraman Odesa ve adamları canavar bir Kiklop’un mağarasında adeta ölümün kendisiyle yüzleşmektedirler. İki tanesini çoktan midesine indiren canavar, hâlâ açtır. Gün doğarken Kiklop, iki tanesini daha midesine indirir. Daha sonra onları tekrar mağaraya hapsederek koyunlarını otlatmaya gider. Odesa’nın zamanı tükenmektedir. Truva atının fikir babası kısa zamanda parlak bir fikir bulmak zorundadır. Odesa zekâsı sayesinde hayatta kalan birisidir fakat Odesa’yı diğer tüm mitolojik karakterlerden ayıran şey düşündükten sonra hareket etmesidir. Hemen hareket etmektense kurnazca bir çözüm bulma taraftarıdır. .

Efsane bu şekilde devam eder fakat gerçekle olan bağlantısı nedir?

Dev Kiklop uçuk bir hayal ürünü gibi görünse de gerçek bilime dayalı olma ihtimali vardır. Eski çağlarda, Homeros’un canavarına ilham vermiş olabilecek çok farklı 3 gerçek vardır. Bunlardan ilki; ceninin tek bir gözle büyümesine sebep olan, çok nadir görülen ve siklopi diye bilinen hastalıktır. Bu hastalık antik Yunanlılar tarafından iyi bilinen bir hastalıktır. Hamile kadınların bazı bitkilerde bulunan alkoloidli toksinlere maruz kalması siklopili çocuklar doğurmalarına sebep olabilir. Tehlikeli içeriğe sahip olabilecek bu bitkilerden bazılarının antik Yunanlı hekimler tarafından hastalarına reçete edilen ilaçlardan olmaları çok ilginçtir. Bu toksinler beyinin normal gelişimini önleyerek siklopinin ortaya çıkmasına sebep olurlar. Sonuç olarak, iki göze sahip olmak yerine tek büyük bir göze yani bir Kiklop’a sahip olursunuz ve bu durum efsanelerde amaçsızca gezinen, tek gözlü yaratıkların esin kaynağı olan bir çeşit olgu haline gelmiş olabilir. Fakat Homeros’un Kikloplarının çok daha büyük bir şeyden esinlenilmiş olması da muhtemeldir örneğin, bir volkandan. .

Efsanede, Odesa Kiklop’ları kafasını ve omuzlarını yukarıya kaldırmış insandan dağlara benzetmiştir. Etna Dağı gibi patlayan volkanları gören antik Yunanlıların, volkanın büyük kırmızı gözüne, ateşten kayalar ve lav püskürtürken baktıklarında, insanlara ateş püsküren, tek gözlü, dev bir insandan dağ hayal etmiş olma ihtimalleri yüksektir. Fakat Kiklop’lara ilham vermiş olabilecek bir şey daha vardır; antik çağ arkeologlarının ortaya çıkardığı fosiller. Antik Yunanlıların doğal dünyaya karşı aşırı bir ilgileri vardı ve her şeyin birçok numunesini topluyorlardı. Ve elbette vahşi doğadan da fosil örnekleri bulmuşlardır. Eğer bir filin kafatasına bakacak olursanız, çok etkilenirsiniz çünkü alnının tam ortasında kocaman bir delik görürsünüz. Asıl göz delikleri bunun yanında çok küçük kalırlar ve yanlara doğru kaymışlardır. Bu yüzden, neye baktığınızı bilmiyorsanız, bunun tek gözlü kocaman bir yaratığın kafatası olduğunu düşünmeniz çok olasıdır. Odesa Destanı devam etmektedir. Odesa ve adamları Kiklop’un mağarasında tutsak durumdadırlar. Kısa zaman içinde bir şeylerin değişmemesi durumda, hepsinin sonu gelmek üzeredir. Fakat Odesa konsantrasyonunu bozmaz.

Hikâyenin tümünde bir Yunan korkusu göze çarpmaktadır ve Odesa’nın etrafındaki adamlar korkularına yenik düşme eğilimindedirler, Odesa hariç. Soğukkanlı, hesap yaparak, mantıklı bir şekilde düşünerek, bu duyguların kaçarken, bu probleme çözüm üretirken karşısına çıkan küçük engeller olduğunu fark eder. Her zaman probleme ve sadece problemin kendisine odaklanır. Kiklop dışarıda koyunlarıyla uğraşırken, Odesa Kiklop’un ardında bıraktığı büyük tahta sopayı fark eder ve aklına bir fikir gelir. Adamlarının yardımıyla sivri olan tarafını daha da sivriltir, ateşte sertleştirir ve beklemeye başlar. Hava kararınca, Kiklop geri döner. İki denizciyi daha yakalayarak canlı canlı midesine indirir. Ortalık durulduğunda, Odesa gemisinden getirdiği şarapla birlikte öne çıkarak Kiklop’a ikram eder. İlk kâseyi midesine indiren canavar, bir tane daha ve bir tane daha içer ve hemen sallanmaya başlar. Kiklop’un birkaç bardak şarap içip kendinden geçtiğini duyan bazı insanlar, canavarın tam bir tüy sıklet olduğunu, alkole karşı dayanıksız olduğunu düşünebilirler. Gerçekte ise, eski şaraplar bugünün şaraplarına göre çok daha güçlü ve ağırlardı. Eski çağlarda, kuvvetlendirilmiş diye tabir edebileceğimiz, çok yüksek alkol oranına sahip, genellikle ölçüldükten sonra sulandırılarak etkisi azaltılan ve böylelikle yemeklerde içilebilecek kıvama getirilebilen çok güçlü şaraplar vardı. Odesa’nın Kiklop’a sunduğu şarap sulandırılmamış haliydi. Sarhoş dev, mağaranın içinde sendelerken, Odesa’ya adını sorar ve zekice bir cevap alır. Odesa; “Benim adım Hiç Kimse.” der.Verilen bu cevabın, bu noktada planın nasıl bir parçası olduğunu tam olarak anlamamızın bir yolu yoktur, fakat başından beri planın bir parçasıdır. Bunun üzerine, Kiklop yere yığılır ve sızar, Odesa harekete geçer. Adamlarının yardımıyla, gizlediği kazığı kaldırır, doğrultur ve canavarın gözüne saplar. Kiklop’un mağaradan gelen çığlıklarını duyan diğer Kikloplar mağaranın etrafına gelerek “İçeride neler oluyor? Çığlıklarını duyduk, kötü bir şeyler olmuş olmalı.” derler. Kiklop da onlara cevap olarak; “Hiç Kimse canımı yakıyor. Hiç Kimse bana zarar veriyor.” der. Bu işe bir anlam veremeyen komşu Kikloplar, “Hiç kimse canını yakmıyormuş, öyleyse biz de yataklarımıza geri dönelim.” derler. Böylece Odesa’nın gerçek adını söylemeyerek, adının “Hiç Kimse” olduğunu söyleyerek yaptığı hilenin amacına nasıl ulaştığını bu aşamada görmekteyiz. Öfkeden kuduran yaralı Kiklop, o esnada mağaranın kapısını açar. Odesa kapının açıldığını görür ve hamlesini yapar. Kiklop kapının önünde oturduğundan Odesa adamlarının kaçmaya çalışmalarına mani olur. Kiklop’un onları yakalayacağını, kolayca kurtulamayacaklarını bilir, bilir çünkü bunu düşünebilecek kadar zekidir. Onları koyunların altına bağlar. Koyunlar gün doğarken, karınlarına alttan sarılan Odesa ve adamları ile birlikte otlamak için dışarı çıkarlar. Kiklop da hepten salak değildir.

Yunanlıların mağaradan kaçmaya çalışacaklarını bildiğinden, koyunlar çıkarken hepsinin sırtını elleyerek kontrol eder, fakat Yunanlılar alt taraftadır, bu yüzden onları fark edemez. Odesa’nın Kiklop’un mağarasından kaçışı zekânın kas gücüne karşı üstünlüğüne mükemmel bir örnektir. Fasulye Sırığı ve Jack, Davut ve Golyat’taki gibi büyük ve aptal devi yere seren küçük ve kurnaz adamdır. Önümüze çıkan çok büyük engelleri beynimizi kullanarak aşabiliriz. İşte tamamıyla insan olmanın özüyle alâkalı olan asıl hikâye budur. Odesa dalavere konusunda tam bir ustadır, fakat hâlâ kibrini yenebilmiş değildir. Gemi kıyıdan uzaklaşırken, gerçek kimliğinin ortaya çıkmasına mani olamaz. Yaptığı bu hata yıllarca peşini bırakmayacaktır. Kiklop orada durmuş ona lanet okurken, Odesa sebepsiz yere birden ona döner ve “Benim kim olduğumu bilmek mi istiyorsun? Ben Laërtes’in oğlu Odesa’yım.” der. Şimdi bu hareket bize ne kadar aptalca görünse de, bir Yunan kahramanı için en önemli şey “kleos” yani şöhretti. Aslında önemli olan sizin şöhretiniz yani isminizin duyulmasıydı. Bu yüzden Odesa’nın orada yaptığı şey olanların kendisine mâl edilerek takdir kazanmak isteyişiydi. Kiklop gözünü kaybetmiş ve yenilgiye uğramıştır fakat intikam almak için son bir umudu vardır güçlü babası. Kiklop’un babası olduğu anlaşılan denizler tanrısı Poseidon Odesa’nın cezasını hayatıyla ödemesine karar verir. Mitolojinin en büyük ölümlüsü Odesa, 2 aydan daha fazla bir süre denizde kaybolmuş bir vaziyette dolaşır. Krallığına ve ailesine dönmeye kararlıdır fakat yakınlarında bile değildir. Truva’daki Yunan kuvvetlerinden hayatta kalan diğer tüm kahramanlardan biri hariç hepsi evlerine dönmeyi başarmışlardır, tek dönmeyen Odesa’dır. Tam manasıyla denizdeki son kahraman Odesa’dır. En başından beri, Odesa’nın dönüş yolculuğu yaptığı plana uymamıştır. Tehlikeli bir orduyla ve kana susamış bir Kiklopla karşılaşmış ve fırtına yüzünden rotasından yüzlerce kilometre uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Birçok insanın moralini bozabilecek türde olan bu tehditlere Odesa pabuç bırakmamıştır. Bence Odesa’yı bu kadar çekici bir karakter haline getiren özelliklerinden birisi karşısına çıkan her zorluğa aşılabilecek bir engelmiş gözüyle bakmış olmasıdır. Şimdi ise Odesa en büyük engeli ile yüzleşmek üzeredir, kör edip kaçtığı Kiklop mitolojinin en güçlü tanrılarından birinin yani denizlerin efendisi Poseidon’un oğludur. Kiklop babası tanrı Poseidon’dan intikamını almasını, onu öldürmesini ya da kalan yolculuğunu bir cehenneme çevirmesini ister. Bir tanrının oğluna saldırarak, daha doğrusu Poseidon’un oğlu olan Kiklop’a saldırarak hatasını ikiye katlamış olur, çünkü bir tanrıyı kızdırmıştır hem de kızdırdığı tanrı denizler tanrısıdır. Eve deniz yolunu kullanarak gitmektedir! Odesa şimdi iki tehditle yüzleşmek zorundadır; Poseidon’un gazabından kurtulmak ve başka bir adam karısına sahip olmadan önce eve varmak. Günler ve haftalar geçtikçe Penelope’ye kur yapan taliplileri giderek küstahlaşmaktadırlar. Yerel halk, gözlerinin önünde duran bu kadar güzel, becerikli bir kadın olan Penelope’nin tek başına olduğu gerçeğini görmemezlikten gelemezler. Ayrıca büyük bir servetin tepesinde oturduğundan birçok insan onu etkilemek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Fakat Penelope hâlâ, kocasının eve dönüş yolunda olduğu umuduyla yaşamaktadır. Hâlâ Odesa’nın eve döneceğine inanmakta ve kocası eve döndüğünde tahtını bıraktığı gibi bulması için elinden geleni yapmaya hazırdır. Dev Kiklop’un elinden kurtulduktan birkaç gün sonra, Odesa eve dönüş yolunda yardımı dokunabilecek birisi ile karşılaşır. Aeolia adasında, Alkinoos isimli bir kralla karşılaşır. Kral Alkinoos’un özel bir gücü vardır. Rüzgarları kontrol edebilmektedir. Rüzgarın hangi yöne eseceğini ayarlayabilmekte ve kontrol edebilmektedir. Kral Alkinoos gizlice Odesa’ya, onu rotasından saptırabilecek tüm rüzgarları içinde barındıran bir çanta hediye eder. Çanta kapalı kaldığı sürece, İtaka’ya dönüş yolunda herhangi bir sorun yaşamayacaktır. Bu eski gezginler için paha biçilemeyecek bir hediyedir. Odesa’ya bir jet filosu tahsis etmesi gibi bir şeydir. Rüzgarlar antik nakliyatçılar için bir lokomotifti, rüzgarlar eve varmasını sağlayacağından onun için çok büyük bir hediyedir.

Dokuz gün ve gece boyunca, Yunanlılar elverişli rüzgarların yardımıyla İtaka’ya doğru yol alırlar. Nihayet Odesa evine dönüş yolundadır. Tüm yol boyunca hiç uyumamış, gece gündüz hiç durmadan gemisini yürütmüştür. Onuncu günde, İtaka ufukta görünür. Fakat son anlarda, kahramanımız yorgunluktan bitkin düşer. Odesa uyuyakalınca, mürettebatı da gizemli çantanın içinde ne olduğunu öğrenme fırsatını kaçırmazlar. Adamları birden “İçinde altın, gümüş, hazine var ve Odesa bizimle paylaşmak istemiyor.” diye düşünürler. Kendileri sahip olmak isterler, daha çok merak biraz da açgözlülükle kendi felaketlerine sebep olurlar. İtaka kıyılarını çok net bir şekilde görürken, çantayı açarak Poseidon’un şiddetli lanetini serbest bırakmış olurlar. Kısa bir sürede, Odesa’nın eve dönüş umutları yok olur. Rüzgarlar filosunu tekrar Aeolia’ya sürükler, fakat bu sefer Kral’dan herhangi bir yardım göremeyecektir. Odesa Alkinoos’a; “Bize tekrar yardım edebilir misin?” diye sorar, Alkinoos da cevap olarak; “Hayır. Siz tanrılar tarafından lanetlenmişsiniz. Size verdiğim şey sayesinde çoktan eve dönmüş olmanız gerekiyordu. Eğer yine de eve dönemediyseniz, bazı tanrıların bu işte parmağı vardır, ben de onların işine karışamam. Yolunuza gidin.” der. Odesa için bu durum başka bir acıklı terslik olsa da ne olabileceği konusunda endişelenerek hiç vakit kaybetmez. Hepimiz kadar hatta belki de bizden daha fazla yıkılmış olsa da her zaman tekrar ayağa kalkabilmiş, her zaman yolunu bulabilmiştir. Odesa’nın sonuna kadar direnme gücü Aeolia’dan ayrıldıktan birkaç gün sonra yine test edilecektir. Filosu gizemli bir limana yanaşacak ve nereden geldikleri belli olmayan bir tür dev yamyamların saldırısına uğrayacaktır. Birkaç dakika içinde, Odesa yüzlerce adamını ve biri hariç tüm gemilerini kaybedecek, deniz kana bulanacaktır. Bir kez daha, Poseidon’un laneti tüm şiddetiyle ortalığı kasıp kavurmuştur. Odesa Truva’dan ayrıldığında, bunun efsanevi bir eve dönüş yolculuğu olacağını düşünmemişti. Bu tür bir yolculuğu, yol boyunca bu tür sorunlarla ve maceralarla yüzleşeceğini hayal etmiş olabileceğini bile hiç zannetmiyorum. Odesa için maceralar serisi daha yeni başlamıştır. Eve dönüş yolculuğunun geri kalan kısmı, Odesa’nın karşısına hiç bir insanın yüzleşmediği daha ürkütücü mücadeleler çıkaracaktır. Odesa hikâyesi devam ederken, ölümlü kahramanımız mimlenmiş bir adamdır, Poseidon başına bir ödül koymuştur. Her geçen gün adamları ve mücadeleleri azalacaktır ta ki Odesa tek başına kalana dek. Tüm tuhaflıklara karşı tek başına ve tek amacı “çok geç olmadan eve dönmek” olan bir adam.

BÖLÜM 7 ODESA DESTANI 2

Onun adı Odesa ve görevi; sevdiği kadın başka birisiyle evlenmeden önce eve geri dönmek. Dönüş yolu ise, kana susamış canavarlar, baştan çıkarıcı kadınlar, aldatıcı denizler ve sinirli tanrılardan oluşan taşlarla döşelidir. İzleyecekleriniz; Odesa hikâyesinin, yani tüm zamanların en büyük efsane kahramanının maceralarının devamıdır. Bizim için bir efsane olsa da, eski zamanlarda yaşayanlar için gerçeğin ta kendisi ve hatta muhtemelen Hristiyan öğretilerinden birinin taslağı niteliğindedir. Bu, özgün bir şekilde anlatılan Odesa Destanı’nın gerçek hikâyesidir.

İtaka Kralı Odesa’nın hikâyesi diğer efsane kahramanlarının hikâyelerine benzemez. Özel süper güçlere sahip bir tanrı değildir.Hatta, 10 yıl süren bir savaş sonrasında karısına ve oğluna dönmeye çalışan sıradan bir insan olarak tasvir edilmiştir. Bu adamla herkes bir bağ kurabilir. O da bizden biridir, ben de ailemle daha fazla zaman geçirmek isterim, işimi sevmiyor, hak ettiğim şekilde muamele görmüyor ve artık yorulmuşsam, eve gitmek isterim. Odesa hikâyesinin özü budur. Odesa Destanı sadece bir eve dönüş değil, aynı zamanda zamana karşı bir yarıştır. Odesa açık denizlerde tehlikelere göğüs gererken, karısı Penelope de endişeyle onun dönüş yolunu gözlemekte ve artık bir denizcinin dul karısı olarak anılmaya başlayacağından endişelenmektedir. Tüm bunlar olurken, bir çapkınlar ordusu kapısına dayanmakta, kocasını unutması ve tekrar evlenmesi konusunda ona baskı yapmaktadırlar. Ayrıca adetlere göre, kraliçeyi kazanan, tahtı da kazanacaktır. Eğer Odesa zamanında eve dönmezse, ailesini ve krallığını kaybedecektir. Bölgedeki aristokratlar; “Odesa eve dönmüyor. Ona ne olduğunu bilmiyoruz fakat geri dönmüyor. Öyleyse onun yerine kimin kral olacağına karar vermemiz gerekiyor.” demeye başlarlar. Artık herkes Penelope’ye bir dulmuş gözüyle baktığından, onunla evlenecek olan kişi tahta aday olacaktır. Odesa’nın zamanında eve dönme mücadelesi Odesa Destanı’nın ana temasıdır. Bu destansı efsane Yunan yazar Homeros’un en ünlü eseri olmakla birlikte eski çağlarda yaşayanlar için eğlendirici bir romandan daha ötesi, tehlikeli dünyada hayatta kalmaya dair bir rehber kitaptı. Dünyamıza bir anlam kazandırmak için hikâyeler anlatmalı, onu anlamalıyız. Bu yüzden Yunanlıların efsaneleri vardı. Bu efsaneler, insani duygulara hitap eden inanılmaz insanlardan oluşmaktaydı. Odesa’nın açık denizlerdeki maceraları Yunanlıların kendi kıyıları ötesindeki bilinmeyen dünyaya bakış açılarını yansıtmıştır. Odesa efsanesi, imparatorluklarının deniz aşırı bölgelere yeni açılmaya başladıkları bir zamanda kaleme alınmıştır. Odesa, tam bir Yunan prototipini yansıtmaktadır. O zamanların Yunanistan’ı çok zayıf bir ülkeydi. Etrafı denizlerle çevrili taşlık bir yerdi. Bu yüzden zengin olmak isteyen insanlar maceraya atılmak zorundaydılar. Antik Yunanistan’da zengin olmanın tek yolu buydu. .

Efsanemize göre, Odesa’nın destansı eve dönüş yolculuğu, Truva Savaşı’nda geçirdiği 10 yılın ardından, Truva’dan ayrılmasıyla başlamış, evine yani İtaka Adası’na dönüşünün çabuk ve zahmetsiz olacağını ummuştur. Fakat kendisi ve askerleri için tam bir cehenneme dönmüştür. Erzak temini için durduklarında, yolculuklarına birkaç hafta eklemiş, insan yiyen bir Kiklop’un elinden zor kurtulmuş ve sadece canavarın babasının, yani güçlü deniz tanrısı Poseidon’un gazabını üzerlerine çekmişlerdir. Bir tanrının oğluna saldırarak, hatasını ikiye katlamış olur, çünkü hem bir tanrıyı kızdırmıştır, hem de kızdırdığı tanrı denizler tanrısıdır. Eve deniz yolunu kullanarak gitmektedir! Ve yolculuğunun sonuna kadar kendi yakasını bırakmayacak olan bir lanete bulaşmış olur. En güçlü tanrılardan biri olan Poseidon, Odesa’ya karşı kişisel bir nefret duymaya başlar. Odesa rotasından çok uzaklara sapmış, haftalar sürmesi gereken yolculuğuna aylar eklenmiş, hatta yıllar boyunca yol alması gerektiğinden bihaberdir. Fakat zorluklar karşısında ayakta durması gereken sadece Odesa değildir. Hepimiz kadar hatta belki de bizden daha fazla yıkılmış olsa da, her zaman tekrar ayağa kalkabilmiş, her zaman yolunu bulabilmiştir. Ve bence bu durum, hepimizde bulunan; bir şeylerin üstesinden gelme, azimle devam etme tutkusunu iyice belirginleştirmektedir. O sadece, her tür eşitsizliğe, tanrılara karşı duran bir insandır ve sadece zekâsını kullanarak hepsini alt etmek zorundadır. Poseidon’un fırtınalı denizlerinden kaçmak zorunda olan kahramanımız ve adamları yiyecek dolup taşan bir kıyıya çıkarlar. Odesa, kendisi kıyıya yakın bir yerde beklerken, araştırma için bir keşif ekibi gönderir. Ekip etrafı kurtlar ve aslanlarla çevrili taştan bir saray bulur ve orada güzel büyücü kadın Kirke’yle karşılaşırlar. Son 4 ayını açık denizlerde geçiren Yunanlı savaşçılar için bu kadın ve hizmetçileri onlar için tam bir baştan çıkarıcı manzaradır. Kirke savaşçılara muhteşem bir yemek ve seks ziyafeti vermek için onları evine davet eder. Kirke’nin buradaki vazifesi; erkeklerin uyuşturucuyla değil seksle baştan çıkarıldıklarında neler olduğunu bize göstermektir. Sizi mutlu edebilecek, istediğiniz her şeyi size sunabilecek güçte seksi kadınlarınız olduğunda ve erkekler avucunuza düştüğünde ne olur?

Bu güç, erkekleri zavallı yaratıklara dönüştürür. Odesa’nın adamları şehvetlerinin mahkumu olurken, büyücü kadın da onlara acı bir ders verir. Adamları tam anlamıyla birer domuza dönüştürür. Fakat içlerinden birisi Kirke’nin büyüsünden kaçmayı başararak geri döner ve Odesa’yı uyarır. Odesa da hiç tereddüt etmeden, tanrıçayla yüzleşmek için yola çıkar. Sonuçta Odesa, neredeyse iyimser bir yapıya sahiptir. Yoluna çıkan her türlü engelin aşılabileceği düşüncesi hakimdir ve bu bağlamda hiçbir zaman duraksamaz. .

Efsaneye göre, Odesa adamlarının birer domuza dönüştürüldüğü Kirke’nin sarayına doğru yol alırken, antik Yunan haberci tanrısı Hermes gibi değerli bir müttefike sahiptir. Hermes Olimpos Dağı’ndan Dünya’ya, çoğu zaman bazı ufak tefek işleri halletmesi için gönderilen bir tanrıdır. Odesa’ya yanında “moly” denen bir uyuşturucu maddeyle birlikte gönderilir. Bu maddenin tam olarak ne olduğunu bilmesek de, gizemli güçleri olduğunu biliyoruz. Hermes bu maddeyi Odesa’ya verir, böylece Odesa Kirke’nin güçlerinden etkilenmez. Eski çağ öykücüleri bu gizemli maddeyi kastederek ona “holy moly (vay canına)” demişler ve bugün kullandığımız tabire ilham vermişlerdir. Odesa kendisini koruyan “moly”nin zırhı altında Kirke’nin sarayına korkusuzca girer. Kirke onu da bir domuza çevirmeye çalışsa da bunu başaramaz ve taktik değiştirerek Odesa’yı yatak odasına çekmeye çalışır fakat Odesa kendisini ağırdan satmaktadır. Odesa ona cevap olarak; “Ağır ol bakalım! Beni buna razı edebilmen için öncelikle adamlarımı tekrar insana dönüştüreceğine, daha fazla yalan dolan olmayacağına, bizden hiç kimseyi bir hayvana dönüştürmeyeceğine dair söz vermelisin.” der. Kirke de bu şartların hepsini kabul eder. Bunun üzerine, Odesa seks tanrıçasının özel mabedine girer ve bir yıl boyunca orada kalır. Bu durum bize kaçamak bir ilişki gibi görünse de, Homeros bunun bir sorun olduğunu düşünmüş gibi görünmemektedir. Bu durum muhtemelen Yunan toplumundaki çifte standardın bir yansımasıdır, başka bir deyişle, kadınlardan namuslu ve sadık olmaları, farklı cinsel ilişki arayışları içine girmemeleri beklenirken, erkeklere ise, hiç kimsenin yadırgamayacağı bir şekilde, serbestçe birçok farklı kaçamak ilişki yaşayabilecekleri gözüyle bakılmış olmasıdır. Odesa tam bir yıl sonunda, bu kadarın yeterli olduğuna karar verir. Uzun bir kaçamak yaşamış olsa da, karısı Penelope’yi hâlâ sevmekte ve eve dönmek zorundadır. Bence Odesa Destanı bu noktada bize, Odesa ile ilgili bir şey göstermeye çalışmaktadır. Odesa da diğer erkekler gibi bir erkektir. Eve dönmek için çaba göstermelidir. Penelope’ye ve İtaka’ya bir kral borçludur ve Kirke ile ne kadar vakit geçirirse, borçlarını o kadar inkar ediyor demektir. Fakat evine, yani İtaka adasına yelken açabilmesi için, yeryüzünde değil yeraltında var olan bir yere dolambaçlı bir yoldan gitmek zorunda kalacaktır. Yani Ölüler Diyarı’na. Bu bölüm Odesa’nın yolculuğunda o kadar yürek burkucu bir bölümdür ki; bazı uzmanlar bu bölümün Hristiyanlık’taki öğretilerden birini etkilediğini düşünmektedirler. Odesa, yani Homeros’un Odesa Destanı’ndaki efsanevi kahraman yaklaşık 12 yıldır ailesinden ve krallığından uzaktadır. Truva savaşında 10 yıl savaşmış ve seks tanrıçası Kirke’nin yatak odasında ise tam bir yılını harcamıştır. Şimdi ise yola devam etme ve eve varma vakti gelip çatmıştır. Kirke gitmesine razı olur fakat bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmez: deniz tanrısı Poseison’un lanetini yenip eve varabilmesi için kör bir kahin olan Tiresias’ın bilgilerine ihtiyaç duyacaktır. Tek sorun ise Tiresias’ın ölü olmasıdır. Odesa, Hades’in yeraltı dünyasına planlamadığı bir ziyaret yapmak zorundadır. Sadece eve gittiğinizi düşünürken ummadığınız bir yere; Cehennem’e gidiyorsunuz. Bunu düşünmek bile Odesa’yı ürkütür. Bugüne kadar Hades’e giden hiç kimse, hayatta kalamamıştır. Fakat Odesa’nın seçme şansı yoktur. Poseidon’un denizler üstünde mutlak bir hakimiyeti vardır ve eli boş durmamaktadır. Eğer Odesa ailesine ve krallığına geri dönmeyi umut ediyorsa, yeraltı dünyasına gidip Tiresias’ı arayıp bulmak zorundadır. Günümüzde Cehennem diyince aklımıza bir çeşit azap ocağı gelmekteyse de antik Yunanlılar için durum böyle değildi. Antik Yunanlıların yeraltı dünyası, daha sonra Hristiyanlıkla birlikte gelen sonsuz ceza çekilen bir yer olduğu düşüncesinin aksine puslu ve soğuk bir yer olarak düşünülmekteydi, orası kötü, sıcak, hararetli bir ocak olmak yerine görülmesi zor olan, puslu, kasvetli ve çok uzak boz bir alandı. Odesa Hades’e rahatsız bir şekilde gider. Her yerde acı çeken ruhların çığlık sesleri yankılanmaktadır. Kapıların ardında, söylediklerini harfiyen yaptıkları takdirde Odesa ve adamlarının Poseidon’un gazabından kurtulup eve nasıl ulaşabileceklerini açıklayacak olan kâhin Tiresias’la yüz yüze gelir. Tiresias çok özel bir tavsiyede bulunur; “Her şeyden önce, tek yapmanız gereken şey; Güneş Tanrısı Helios’un sığırlarını yememektir. Başka ne yapıyorsanız yapın ama bu sığırları yemeyin.” der. Odesa bu tavsiyeyi aklından çıkarmayacaktır. Ölü ruhların etrafını sarmaya başlamasıyla, Odesa yeraltı dünyasından, evine dönme konusunda daha önce hiç olmadığı kadar kararlı bir şekilde kaçmayı başarır. Yaşayan hiçbir insanın başaramayacağı bir işi başarmış, Hades’ten sağ kurtulmuştur. .

Efsane bu şekilde devam ederken gerçekle bağlantısı nedir acaba?

Bazı uzmanlar Odesa Destanı’nın bu bölümünün Hristiyanlık’ın en kutsal metinlerinden birini, yani Mark Öğretisi’ni etkilediğine inanmaktadırlar. Antik Yunanlılar için Homeros’un önemini görmezden gelmek neredeyse imkansızdır. Mark Yunan bir hatipti, öğretiler Yunanca yazılıyordu ve onun da büyük ihtimalle Odesa hikâyesine aşinalığı vardı, bundan dolayı Mark Öğretisi’nde bize Odesa’yı hatırlatan bazı şeylerin olması büyük ihtimalle bir tesadüf değildir. Odesa Destanı ve Mark Öğretisi’nin karşılaştırılması sonucunda ortaya bazı şok edici benzerlikler çıkmaktadır. Her iki hikâyede de acı çeken bir kahramanın, yani Odesa ve İsa’nın yaşadığı zorluklardan bahsedilmektedir. Her ikisinin de geçmişinde marangozluk vardır. Odesa İtaka’daki sarayını dahi kendisi inşa eden becerikli bir doğramacıyken, İsa ise bir marangozun oğludur ve Mark Öğretisi’nin bir bölümünde kendisini “Marangoz” olarak adlandırmaktadır.Fakat en ilgi çekici bağlantı; Odesa’nın Hades’i ziyareti ile İsa’nın dünyadaki son günleri arasındaki benzerliktir. Her iki hikâye de bir ziyafetle başlar. Odesa ve adamları Kirke’nin sarayında ziyafet çekerken İsa ve havarileri son yemeklerini yemektedirler. Daha sonra, arkadaşları uyurken, her ikisi de ölümle olan randevularının yaklaşmasından dolayı acı çekmektedirler. Odesa Kirke’den Hades’e gitmesi gerektiğini öğrendiğinde umutsuzluğa düşer. Söylediğine göre bunun sebebi ise; şimdiye kadar Hades’e gidip de canlı dönebilen hiç kimsenin olmayışıdır. İsa da ölmek üzeredir, havarileriyle birlikte son akşam yemeğini yemiştir. Hayatından umudunu kesmiştir çünkü çarmıha gerilmek zorunda olduğunu bilmektedir. Sonuç olarak, Odesa ölüler dünyasına bir seyahatte bulunacak ve geri dönecek, İsa da çarmıha gerilerek ölecek ve sonrasında yeniden dirilecektir. Bu benzerliklerin bir tesadüften daha fazlası olma ihtimali var mı?

Efsanemize dönecek olursak, Odesa Hades’ten ayrılarak İtaka’ya doğru yelken açar. Sonunda tekrar eve dönüş yoluna çıkmıştır. Fakat yolunda başka bir engel daha vardır; Siren Adası. Sirenler, sizi rotanızdan saptıracak ve karaya oturtacak güzellikte şarkıları olan kadınlardır. Odesa Siren Adasına yaklaştıklarını bildiğinden, adamları Sirenler’in şarkılarını duymasınlar diye, kulaklarını balmumuyla kapatmalarını emreder. Fakat Odesa, aşırı meraklı birisi olduğundan kendini bu kuralın dışında tutar. Mürettebata kendisini geminin direğine bağlattırır. Bu şekilde geminin dümenini, adanın kayalık sahillerine doğru çevirmeden Sirenler’i dinleyebilecektir. Mürettebat küreklere asılırken, “Çözün beni! Çözün beni!” diye bağırmaktaysa da sesini kimseye duyuramamaktadır. Ve böylece Sirenler’in şarkısını duyabilmiştir. Bunu yapan ve hayatta kalan tek kişidir. Fakat eski zamanlarda, bu durumun hemen hemen her vazonun üstünde defalarca resmedildiğini görmekteyiz ve bunun amacı kusursuz bir insanın nasıl olması gerektiğini göstermektir, yani yeni bir şey öğrenmek için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır.

Odesa’nın Sirenler’le karşılaşması mitolojinin en bilindik hikâyelerinden biridir. Fakat yeni deliller ışığında Sirenler’in şarkısının bir efsaneden daha ötesi olduğunu söylemek mümkündür. İtalya’nın Li Galli Adaları geleneksel olarak, hikâyemizin geçtiği yer olarak anılmaktadır. Yüzyıllar önce “Le Sirenuse”, yani “Sirenler’in Adası” olarak anılmaktaydılar. 2004’te, Alman bilim adamlarından oluşan bir ekip adaların Odesa Destanı ile olan bağlantısını araştırmışlar ve sonuçta çarpıcı bir keşfe imza atmışlardır. Alman grubunun adada bulduğu şey ise; kayaların doğal formasyonunun, doğal bir megafon gibi çalıştığıdır. Bu bölgeden gelen herhangi bir ses dalgası, bu kayalardan sekmekte ve daha kuvvetli bir şekilde denize doğru yayılmaktadır. Fakat bu sabit megafon kullanılsa bile, insan seslerinin denizden duyulması imkânsızdır.

Öyleyse bu kadar yüksek bir sesin kaynağı ne olabilirdi?

Akdeniz Fokları. Yüzyıllar önce, Li Galli Adaları da dahil tüm Akdeniz’de bolca bulunuyorlardı. Alman grup fokların seslerini kullanmışlar ve denizden rahatlıkla duyulabildiklerini ispatlamışlardır. Denizcileri kayalık mezarlıklarına çeken sesler bunlar olabilir mi?

Açık denizlere dönecek olursak, Odesa Sirenler’le temasından sağ kurtulmuştur fakat daha ölümcül bir mücadele kendisini beklemektedir. Evi İtaka’ya dönebilmek için, iki korkunç tehditle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bazı araştırmacılar bu tehlikelerin gerçek olduğuna ve hâlâ karşılaşılabileceğine inanmaktadırlar. Odesa’nın zekâsı, açık denizde karşısına çıkan birçok ölümcül engelden sağ kurtulmasını sağlamıştır. Fakat zekâsını kullanan tek o değildir. Yüzlerce kilometre ötedeki krallığı İtaka’da, karısı da birçok kurnaz hamle yaparak taliplilerini kendisine yaklaştırmamaktadır. Odesa’nın babası için ördüğü kefeni bitirir bitirmez onlardan biriyle evleneceğine dair sözler vermekte ve her gece gün boyunca ördüğü kısmı geri sökmektedir. Bu hile sayesinde onları yıllar boyunca oyalamıştır. Nasıl ki Odesa kurnazlığı, zekâsı, komplo kurma ve plan yapma kabiliyetiyle ön plana çıkıyorsa, karısı Penelope de kurduğu komplolar ve yaptığı planlarla kendisini kanıtlamıştır. Penelope umudunu kaybetmemek adına elinden geleni yapmaktadır fakat kocasının başına neler geldiğinden bihaberdir. Odesa’nın hâlâ hayatta olup olmadığına, öyleyse bile kendisine geri dönmekte mi yoksa başka bir yere mi gitmeye karar verdiğine dair en ufak bir fikri bile yoktur. Bilmezlikten doğan kötü bir durumdadır. Bu esnada, Odesa ve evi arasında, ürkütücü yeni engeller onu beklemektedir. İki ölümcül rotadan birini seçmek zorundadır. İlk rota “serseri kayalar”ın, yani gemileri ikiye ayırabilen yüzen kayaların içerisinden geçmekte, ikincisi ise, bir tarafında Scylla isimli insan yiyen bir deniz canavarının ve diğer tarafında ise Charybdis olarak bilinen bir girdabın bulunduğu dar bir kanaldan geçmektedir. Scylla birden fazla kafa ve göze sahip, aynı anda altı adamınızı birden yakalayıp aynı anda hepsini yiyeceğinden şüphe duymamanız gereken o korkunç deniz canavarıdır. Scylla’nın yanından geçiyorsanız, başınıza gelecek olanlar aynen bunlardır. Scylla ile yüzleşmek demek, kendi etrafında dönen, her şeyi içine çeken ve yakınlardaki herhangi bir alana içindekileri boşaltan devasa bir girdap olan Charybdis ile de yüzleşmek demektir. Odesa bu girdaba yaklaşırsa, gemisinin alabora olmasını ve denizin dibini boylamasını göze alacaktır. Odesa kelimenin tam manasıyla kayalar ve zor bir alan arasında sıkışıp kalmıştır. Aslına bakarsanız, bazıları “klişe”nin buradan geldiğine inanmaktadırlar. Adamlarına “serseri kayalar”dan uzak durmalarını, bunun yerine zor alana, yani Scylla ve Charybdis boğazına doğru yelken açmalarını emreder. Burada Odesa’nın karşısına iki tatsız seçenek çıkacaktır; bazılarını kaybetmek ya da hepsinin kaybetmek. Soğuk kanlı bir şekilde hesap yaparak gemisinin tamamını kaybetmesinin, birkaç adamını kaybetmesinden daha kötü sonuçlar doğuracağı kanısına varır. Bu yüzden gemisini Scylla’ya çok daha yakın yüzdürmeye karar verir. Burada tabii ki bir ders vardır, o da şudur ki; en soylu ve düşünceli komutanlar bile bazen görevlerini tamamlamak adına bazı adamlarını isteyerek kurban etmek zorundadırlar. Boğaza girdiklerinde, gökyüzü kararır. Aniden, birden çok tsunami çıkar. Odesa gemisini Charybdis’ten uzaklaştırır. Onlar yanından geçerken, devasa girdap okyanusu içine çekmekte, menzilindeki her şeyi zapt etmektedir. Aniden, geminin diğer tarafından, Scylla saldırıya geçer. Güverteden kaptığı 6 adamı bir anda yutar. Odesa bu anı, seyahatinin en kötü bölümü olarak tarif etmektedir. Adamları bu korkunç yaratık tarafından yok edilirken onun adını haykırmaktadırlar. “Odesa yardım et! Bize yardım et!” diye bağırmaktalar fakat Odesa’nın elinden bir şey gelmemekte ve dahası bu adamların kendisinin kararları yüzünden öldüklerinin farkındadır. Yüzyıllar boyunca, Odesa Destanı uzmanları Homeros’a korkunç Scylla’yı yaratmasında neyin ilham verdiğini çözmeye çalışmışlardır.

Daha sonra, 1800’lerin ortalarında, çok büyük dokunaçlı canavarların cesetleri dünya genelinde karaya vurmaya başlamıştır. Aradığımız cevap budur; Dev kalamarlar. Bir anda hayal gerçek olmuştur. Aslında dev bir kalamar, bir okul servisi uzunluğunda bir yaratıktır. Dört-beş metre uzunluğundaki gemilerde bulunan gemicilere dev kalamarın ne kadar büyük görünmüş olabileceğini bir düşünsenize! Scylla dev bir kalamarın görüntüsünden esinlenilmiş olabilir mi?

Ya komşusu, Charybdis girdabı?

Günümüz denizbilimcileri İtalya ve Sicilya arasındaki dar boğazda yani Messina Boğazı’nda tam da tariflere uyan büyük bir girdap bölgesi keşfettiler. Kuzeyde Tiren ve güneyde İyon Denizi vardır. Tiren ve İyon Denizleri’nin suları birbirinden oldukça farklıdır. Sonuç olarak, bu boğazda bir ileri bir geri hareket eden sular aşırı derecede dalgalanmakta ve ortaya büyük girdaplar ve hırçın gelgitler çıkmaktadır. Eski zamanlarda, özellikle buradan geçen denizciler için ne kadar zorlu bir bölge olduğunu tahmin bile edemeyiz. Dev kalamarlar, tehlikeli girdaplar antik çağ denizcilerinin karşılaştığı iki gerçek tehlikedir. Odesa Destanı’nın bu bölümünün ardında yatan ilham kaynakları bunlar olabilir mi?

Efsanemize göre, Odesa az önce 6 adamının Scylla tarafından parçalandığına şahit olmuştur. Gemisi güvenli bölgeye ulaştığında, savaştan çıkan mürettebatının dinleme isteklerine karşı koyamaz. Kahin Tiresias’ın, güneş tanrısının sığırlarından uzak durmaları yönündeki uyarılarına rağmen, sığırların bulunduğu adaya çıkmaya razı olur. Sığırları gören Odesa adamlarına; “Evet. Adaya bir geceliğine geldik. Ne yaparsanız yapın ama onları yemeyin. Sakın onları yemeyin!” der. Fakat erzakların az olmasıyla açlık hissetmeye başlayan mürettebat Odesa’nın emirlerini dinlemez ve sığırları keserler. Son yemeklerini yemektedirler. Çok sinirlenen güneş tanrısı Helios, Zeus’dan yani tanrıların kralından adalet ister. Antik çağlarda bir tanrıyı kızdırmak yapabileceğiniz en kötü hareketlerden birisidir. Tanrılar hoşnut olmadıkları ölümlüleri cezalandırma konusunda güçlerini kullanmaktan hiç geri kalmıyorlardı. Zeus suçluları cezalandırmayı kabul ederek Odesa’nın gemisini alabora edecek büyük bir fırtına gönderir. Biri hariç hepsi helak olurlar. Odesa sığırlardan yemediği için diğerlerinden ayrı tutulmuştur. Fakat iyi haberler burada son bulur. Artık hiçbir adamı, gemisi ve nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Denizde geçen 3 yılın ardından, Odesa tüm adamlarını ve gemilerini kaybetmiş, yalnız, mahsur ve evinden uzak kalmıştır. Başka bir baştan çıkarıcı güzelin, yani peri Kalipso’nun cennet adasına çıkmıştır.

Yunan mitolojisinde, periler sihirli güçleri olan ve her erkeğin hayallerini süsleyen genç ve güzel kızlardır.Ormanlarda ve ağaçlık alanlarda yaşamışlardır. İsimlerinin de belirttiği gibi, “nimfa”lar (periler) veya İngilizcedeki “nemfomanyak”lar, davranış olarak çok şen şakrak idiler. Bu noktada, Odesa sadece hayatta olduğu için şükretmektedir.Güzel bir perinin adasına çıkması da onun için beklenmedik bir hediye olmuştur. Karısı Penelope evde sadık bir şekilde iffetini korurken, Odesa kendisini başka bir kaçamağın içinde bulmuştur. Bu sefer ki kaçamağının bitmesi tam 7 yıl sürecektir. Odesa’ya kiminle isterse onunla yatma gibi bir hak verilmiştir. Homeros’un hikâyesinde, Odesa’nın bu oyalanışlarına yönelik yazılmış hiçbir olumsuz ima dahi bulunmamaktadır. Aslına bakarsanız, tüm bu kadınları elde edebildiği için daha büyük, daha güçlü bir erkek imajı içine sokulmuştur. Kalipso, Odesa’nın kendisiyle sonsuza dek kalması halinde ona ölümsüzlük vaat eder, fakat Odesa karısına ve krallığına dönmek zorunda olduğunu bildiğinden bu teklifi reddeder. Bir yarı tanrı olmak yerine, ölümlü bir insan olmayı seçmek bir bakıma, aptalca bir seçimdir, fakat Odesa için bu bir sorun değildir, bir insan olarak kaderini gerçekleştirmek için Kalipso’yu reddedip, ondan ayrılmak zorundadır. Fakat onu eve götürecek bir gemi olmadığından Odesa bu sorunu kendi yöntemiyle çözmek zorundadır. Kendisine bir tekne yapar. Antik Yunanlılar için marangozluk, büyük zihinsel yeteneklerden biri olarak düşünülmekteydi. Odesa’ya genelde, tekne ustası deriz, yaptığı tekne değil de nedir; direği, dümeni, küpeştesi bile vardır. Bu kadar usta bir marangoz olarak anılması, akıllı olduğunu söylemenin başka bir yolu, zekâsının farklı bir yönüydü. Teknesi tamamlandığında, Odesa yeniden denize açılır. Yaklaşık 20 yıl denizlerde evinden uzak kaldıktan sonra artık yolun sonu ufukta görünmektedir. Eve varması artık an meselesidir. Ev tarafında ise sadık karısı Penelope’nin, yıllardır peşinden koşan tüm erkekleri kendinden uzaklaştıran taktikleri de artık tükenmiştir. Taliplilerin sabırları artık tükenmektedir. Taliplileri ona; “Eve dönmüyor. Geri dönmüyor. Gemisi büyük ihtimalle dönüş yolunda parçalanmıştır. Artık bizden birini Odesa’nın halefi olarak seçmek zorundasın.” derler. Çok geç olmadan Odesa eve dönmeyi başarabilecek mi?

Homeros’un Odesa Destanı’nın birçok unsurunda olduğu gibi, Odesa’nın adasının da gerçeklikle yakından bağlantısı vardır. Yüzyıllar boyunca uzmanlar, yazarın hikâyesini yazarken hangi Yunan adasını düşünerek yazdığını bulmaya çalışmışlardır. Geleneksel olarak, bugün Ithaki olarak bilinen Yunan adasının, o ada olduğuna inanılmış olsa da Homeros’un İtaka hakkında yazdıklarıyla adanın bugünkü adaşının özellikleri örtüşmemektedir. Homeros’un söylediklerine bakacak olursak; “İtaka batıda bulunan, karaya en uzak ve ingin adadır.” der ve siz de; “Bir dakika! Bu tamamen yanlış.” dersiniz. Ithaki batıdaki karaya en uzak mesafede bulunan ada değildir. Araştırmacılar antik haritalarla günümüz uydu görüntülerini karşılaştırdıklarında, Ithaki’nin yanında Kefalonia isimli bir ada daha olduğunu fark ettiler. Biri hariç her yönden Homeros’un İtaka tarifine uyduğu görülmektedir. Homeros 4 ada tarif etmektedir. Orada 4 ada olması gerektiğini söylemektedir. Bu durumda karşımıza bir sorun çıkmaktadır; ortada 3 ada vardır, 4. ada nerede öyleyse?

Ayrıca Homeros’un Ithaki’si ya da Odesa’nın İtaka’sının, batıdaki en uzak ada olması gerektiğini söyler. Eğer Kefalonia’yı ikiye bölerseniz, yani Kefalonia’nın batıdaki yarımadasının 3,000 yıl önce bağımsız bir ada olduğunu söylerseniz sonuca ulaşabilirsiniz. Ada zamanında iki parçadan oluşmuş olabilir mi?

2006’da bir grup bilim adamı bu gizemi çözmek için yola çıktılar. Petrol bulma işinde kullanılan yüksek teknoloji ürünü aletler kullanarak, Kefalonia’nın doğusu ile batısı arasında bulunan ingin bir vadinin zemininde 120 metre derinliğinde bir delik açtılar. Eğer adanın jeolojik tarihinde herhangi bir bölünme varsa, o yer burası olmalıydı. Delgi çubuğunun gittiği yere kadar delmeye devam ettik, yani yaklaşık deniz seviyesinin 15 metre kadar altına indik ve hiçbir aşamada kayaya rastlamadık. Peki bu kadar alışılmadık bir şey nasıl olabilir?

Bunun en basit açıklaması ise şudur; zamanında deniz bu vadiden geçmiştir ve tortuları hâlâ görülebilmektedir. Bu sonuçlar bize, bu vadinin zamanında sular altında olduğunu göstermekte ve Kefalonia’yı da Homeros’un İtaka’sı için en büyük aday haline getirmektedir. Yani Odesa’nın Truva Savaşı’na gittikten tam 20 yıl sonra, ufukta gördüğü ada olduğu anlamına gelmektedir. Odesa asla pes etmedi, eve dönmek için yıllarını verdi ve öyle ya da böyle evine varmayı başardı. Tüm zorluklara rağmen, Odesa sonunda evine dönmüştür. Yaklaşık son 20 yıldır hayalini kurduğu bir an olsa da kendisini bekleyen bir tören alayı yoktur. Bunun yerine, gücünü sahiplenmek isteyenler artık son hazırlıklarını yapmaktadırlar. Bir mucize daha ortaya koymadıkça, Odesa uğruna savaştığı her şeyi kaybetmek üzeredir. Bu durumda acıklı bir son yaşanacaktır. Fakat Odesa gerçekten eve dönmüş olabilir mi?

Döndüyse de ne zaman dönmüş olabilir?

Odesa Destanı’nda saklı ipuçlarını kullanan günümüz astronomları Homeros’un aklındaki tarihi tam olarak belirlemişlerdir. Odesa’nın İtaka’ya dönüş yolculuğu tam 20 yılını almış, 600’den fazla hayata mâl olmuş ve 14 gemiyi denizin derinliklerine göndermiştir. Sonunda, tüm bunların ardından kahramanımız evine dönmüştür. Acaba karısını ve krallığını kurtarmak için çok mu geç kalmıştır?

Odesa evine döndüğünde, İtaka ada krallığında tam bir kaos ortamı hakimdi. Her şey tamamen zıvanadan çıkmış durumdaydı. Karısı ve hanesi tam 108 talipli tarafından kuşatılmış durumdaydı. Odesa öylece sarayına girip eski hayatına dönemeyeceğini fark eder. Talipliler kraliçesine ve krallığına çoktan gözlerini dikmişlerdir. Odesa’nın döndüğünü öğrenmeleri durumunda, tahtına yeniden oturmasına müsaade etmeyecek, tereddüt etmeden onu öldürmeye yelteneceklerdir. Son bir kez, Odesa zekâsını kullanmalı, biraz daha dayanmalı ve hayatta kalmak için düşmanlarından daha iyi oynamalıdır. Odesa İtaka’ya ulaştığında, yanında büyük bir toplulukla gelmez, geri dönen büyük kral gibi dönmez. Aslına bakarsanız yaşlı bir dilenci kılığına girerek kendisini gizler ve bunu büyük ihtimalle nasıl karşılanacağından emin olmadığı için yapar. Bu esnada, Odesa’nın uzun süredir acı çeken karısı Penelope en sonunda taliplilerin baskılarına yenik düşerek yeni kocasının kim olacağının belirleneceği bir okçuluk yarışması yapılacağını açıklar. Her kim Odesa’nın yayını gerip, oku 12 baltanın içinden geçirebilirse kendisiyle evlenme hakkını elde edecektir. İtaka için hayati öneme sahip bir gündür. Yarışmanın başlamasına çok az bir süre kala, Homeros güneşin gökyüzünden kaybolduğundan bahsetmekte ve bu satır yüzyıllardır dikkatle incelenmektedir. Merak uyandırmak için yazılmış şiirsel bir şey midir yoksa gerçek bir olayın kaydı mıdır?

Antik Yunanlılar bile Odesa’nın evine, bir güneş tutulması esnasında döndüğü anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Son dönemlerde bilim adamları, Homeros’un işaret ettiği tam tarihi ortaya çıkarmak için Odesa Destanı’nı astronomik kanıtlar ışığında incelemişlerdir. Odesa Destanı’nda astronomik olayları işaret etmiş olabilecek tüm atıfları daha yakından incelemişler, daha sonra da bu olayları tutulma tarihleriyle eşleştirmeye çalışmışlar ve tutulmalardan biriyle, M.Ö. 16 Nisan 1178 tarihinde gerçekleşen tutulmayla eşleştiğini bulmuşlardır. Öyleyse, bu tarihin Odesa’nın eve, Penelope’ye dönüş tarihi olduğunu söylemek mümkündür. .

Efsaneye göre, Penelope’nin peşinden 20 yıllık koşuş şimdi tek bir olaya dönüşmüştür. Birbiri ardına talipliler, Odesa’nın yayını geremeyecek kadar zayıf olduklarını ispatlamaktadırlar. Üstü başı yırtık yaşlı bir dilenci ortaya çıkana dek hepsi vazgeçmek üzereydiler. Ve bir dilenci ortaya çıkarak şansını denemek ister. Kurallara göre onun da bir şansı vardır. Onunla alay edip sinirlendirmeye çalışırlar. Fakat dilenci hiç tereddüt etmeden yayı gerer ve gülüşmeler o anda kesilir. Oku fırlatır ve ok 12 baltanın içinden geçer. Yarışma bitmiştir fakat talipliler savaşmadan vazgeçecek gibi görünmemektedirler. Odesa’nın son savaşı taliplilerin katledilişi ve kahramanımızın zaferiyle son bulur. Tahtını tekrar kazanmıştır, şimdi ise kadınını geri kazanmalıdır. Kurnaz kralın geçmesi gereken son bir test daha vardır. Odesa tüm taliplileri öldürdükten sonra ateşin başında karşılıklı oturup Penelope ile çok samimi anlar yaşarlar. Penelope son bir sınav daha yapacaktır. Uzun süren muhabbetin sonunda hizmetçilerine; “Bu yabancının rahat ettirilmesini istiyorum, lütfen odamdan benim yatağımı getirip verandaya yerleştirin ve bu yabancı benim yatağımda yatsın.” der. Bu noktada Odesa karısının kendisini test ettiğini anlayarak ona; “Penelope, Bunun bir test olduğunu biliyorum. Yatağımızı yere sabit bir şekilde bu ağaçtan ben yapmıştım. Yatağımız hareket ettirilemez.” der. Daha önce Penelope hiç kimsenin odasına girmesine müsaade etmediğinden, sadece Odesa’nın yatağın bu şekilde hareket ettirilemeyeceğini bildiğinden kesinlikle emindir. Odesa’nın uzun yolculuğu, yani Odesa Destanı nihayet son bulmuştur fakat efsanesi varlığını sürdürecektir.

Yunan savaşçılar arasında kalkanların Odesa resimleriyle süslenmesi çok yaygın bir durumdu. Onlar için, her zaman acılara katlanan kişiyi temsil ediyordu. Odesa Yunanca’da “acıdan adam” anlamına gelmektedir. Hepimiz gibi o da acı çekmiştir fakat belki de hepimizin başaramadığı bir şekilde hepsine katlanmıştır. Ve bence yüzyıllardır insanların onu kendilerine yakın bir karakter olarak görmelerinin sebebi; yere düştükten sonra tekrar ayağa kalkabilme kabiliyetidir.

BÖLÜM 8 BEOWULF

O, İskandinav dünyasının efsanevi kahramanıdır. İnsan’la Canavar’ın destansı savaşının tam ortasında kalmıştır. Ebedi bir ün kazanmak uğruna bir korkutucu canavarla değil, onlardan üç tanesiyle yüzleşmek zorundadır. Bu, Beowulf efsanesidir. Fakat sadece bir efsane olmaktan daha ötesi olabilir mi?
İngilizce olarak yazılmış en eski hikâyeyi tamamen yeni bir bakış açısıyla bizzat yaşamaya hazırlıklı olun.

Danimarka kraliyet salonuna ağır bir ölüm kokusu hakim. Başsız, kana bulanmış cesetler. Elini kana bulamakta olan vahşi canavarın adı Grendel’dır. O, toplumdan dışlandığı için hiddeti şiddete dönüşmüş olan bir ucubedir. Grendel’ı her zaman yırtıcı bir hayvanla kıyaslamışımdır, anlarsınız işte, o da iri kıyım, korkutucu ve tehtidkârdır. Canavarın oluşturduğu korku krallığı, her gece iş başındadır. Savaşçıları öldürmekte, lime lime etmekte, kafalarını koparmaktadır. Ceset parçalarını her yerde görmek mümkündür. Danimarka’nın acilen bir kahramana, bu canavarla yüzleşecek ve onu alt edecek derecede güçlü birisine ihtiyacı vardır. O kahraman, Beowulf’tur.Aklınıza gelebilecek her şeyi yapabilecek olan, en büyük olası kahraman Beowulf’tur. Gözünü budaktan sakınmamaktadır. Onun kültüründe de bir kahraman aynen böyle olmalıdır; şerefi ve şöhreti uğruna her şeyini feda edebilmelidir. Beowulf da sıradan bir insan değildir, tam bir kahraman portresi çizmektedir.

Yunan mitolojisindeki kahramanlar gibi, onun güçleri de sıradan bir insanın güçlerinin sınırlarını katbekat aşmaktadır. Korkunun hakim olduğu ve kahramanların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir dönemde, Beowulf efsanesi, cesur bir savaşçı ile çok sayıda korkunç düşman arasında geçen iyilik ve kötülüğün en büyük savaşı olarak dillerden dillere dolaşmıştır.

Beowulf efsanesi, bir gerçekten esinlenilerek yazılmış hayali bir hikâyedir. Bugün dahi uzmanlar bu efsaneyi kimin yarattığını kesin olarak bilmemektelerse de, ilk olarak M.S. 7. ya da 8. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıktığına ve İngilizce olarak yazılmış en eski hikâye olduğuna inanılmaktadır. Şiirin olay örgüsü İskandinavya’nın 6. yüzyılında gerçekleşmekteyse de, şiirin kendisi Anglosaksonlar’ın 665 yılında din değiştirmelerinden sonra Anglosakson İngilteresi’nde yazılmıştır.

Beowulf, Hristiyanlık’ın daha yeni yeni kök salmaya başladığı bir dönemde yazılmıştı. Şiir, çok derin bir putperestlik geçmişine sahip bir toplumu ve bu geçmişinden gelen hikâyelerini yansıtmaktadır. Şiirin yaptığı şey ise; bu hikâyeleri Hristiyanlık’la yoğurarak, bu şiirleri dinleyenlerin kendi geçmişleriyle bağlarının kopmamasını ve Hristiyan bakış açısıyla şiirleri yeniden yorumlamalarını sağlamaktır. Beowulf’un efsanedeki ilk düşmanı, yani canavar Grendel ile İncil arasında ilgi çekici bir bağlantı vardır. Metne göre Grendel, Kabil’in soyundan gelmektedir. Tevrat’a göre, insanlık tarihinin ilk cinayetini Adem’in oğlu Kabil işlemiştir. Kıskançlık sonucu kardeşi Habil’i öldürmüş ve insanlığın en kötü tutkularından birinin sembolü haline gelmiştir.Grendel bu alçak vasiyetin mirasçısıdır. Grendel büyük salonlarda ziyafet çeken insanları kıskanır ve bu duruma çok sinirlenir. Büyük salondaki herkes eğlenmekte, birbirlerine hikâyeler anlatmakta, hepsi birbirine kenetlenmekte ve Grendel da bu durumu kıskanmakta, hiçbir zaman böyle bir şeyin parçası olamayacağını bilmekte ve tepki olarak da saldırma ve yok etme eylemleri göstermektedir. Antik metinde, Grendel’in fiziki görünüşü herkesin kendi hayal dünyasına bırakılmıştır. Tek ipucu ise şu tabirdir; “cehennemden çıkan canavar”. İsterseniz Grendel’i karanlığın şeytanı olarak tasvir edebilirsiniz; hareket ettiği her yere karanlığı da sürükleyen bir şeytan. .

Efsaneye göre, canavarımız Danimarka’yı 12 yıl kuşatma altında tutar. Bir seferinde tam 30 kişi öldürmüştür, onun geldiğini fark edemezsiniz, kana susamıştır ve kemik yemeyi sevmektedir. Grendel kralın muhafızlarını öldürdükten sonra, masum sivilleri öfkesine kurban etmektedir. Fakat zarar veremediği bir kişi vardır; Danimarka Kralı, Hrothgar.Karanlık dönemin birçok gerçek kralında olduğu gibi, tanrısal güçlerin onun tarafında olduğunu düşünülmektedir. İşin tuhaf tarafı şu ki; Grendel Kral Hrothgar’a saldırmamaktadır. Kral tanrının bizzat koruması altında tahtında oturmakta ve böylece Grendel ona yaklaşamamaktadır. Hrothgar’ın tüm savaşçıları onu hayal kırıklığına uğratmış olsa da yakınlardaki bir krallık olan Geatland’da, diğerlerinden katbekat iyi bir savaşçı bulunmaktadır. İskandinavya’dan çıkıp gelen Beowulf, büyük savaşçıların soyundan gelmekte, gücü, cesareti ve hırsıyla nam salmış bir savaşçıdır. Kendi adını da herkese duyurmak istemektedir. Şiirin başlangıcında, Beowulf’tan iyi tanınan bir savaşçı olarak, bir çeşit çetenin veya birlikte seyahat eden bir grup adamın lideri olarak bahsedilmektedir. Yalnız başına gezen paralı bir asker değildir. Para peşinde koşan bir havası yoktur, yalnızca iyi bir dövüş arıyor gibidir. Beowulf’un asıl amacı, eski İngilizce’deki tabirle “lof”, yani şöhrete kavuşmaktır. Bu şöhret, o zamanın şöhret algısının getirdiği zorunluluklara göre yaşayıp, el üstünde tutulan insanlarda bulunan türde bir şöhrettir. O zamanın soylularının elde etmeyi amaçladıkları türde olan bu şöhret ve statü Beowulf’u tetiklemiştir. Beowulf ebedi bir imtiyaza sahip olmanın tek yolunun, daha önce yapılmayanı başarabilmek olduğunun bilincindedir, yani Grendel’ı öldürmek zorundadır. Hava kararınca büyük salon kutlama sesleriyle canlanmaya başlar. Fakat bu kutlama, Grendel’ı sığınağından çıkarmak için Beowulf tarafından hazırlanan bir tuzaktır. Bir saldırının gerçekleşmesini beklemek yerine aslına bakarsanız, kendisinden beklenmeyen bir şekilde bilimsel bir metod kullanarak saldırının gerçekleşmesini sağlayacaktır. İlk saldırının gerçekleşme koşullarını tekrar yaratarak, yani Grendel’ın duyup, yemeğini almak için geleceğini bildiğinden, şarkılı türkülü bir eğlence ortamı yaratmıştır. Canavar kana susamıştır fakat Beowulf da hazırdır. El ayak çekilip parti sona erince, kahramanımız pusuya yatar. Ya ölecek ya da öldürülecektir. Sonunda, Grendel sahneye çıkar. Beowulf ve savaşçıları 4 koldan saldırıya geçerler. Tüm savaşçılar kılıçları çekip Grendel’a saplamaya çalışırlar. Fakat Grendel dayanıklıdır. Grendel’a bırakın kılıcı, metalden yapılmış hiçbir silah zarar veremez, Grendel, bu tip silahların kendisine zarar vermesini önleyecek bir tür büyü yapmıştır. Beowulf’un savaşçılarından birini yakaladığı gibi onu ikiye ayırır, kanını içer, bir tarafa savurur ve Beowulf’a yönelir. .

Efsane böyle devam etse de gerçekle olan bağlantsı nedir acaba?

Londra’nın 145 km kuzeyinde “Sutton Hoo” adında bir yerleşim yeri vardır. Bu bölge bir zamanlar güçlü Anglosakson krallar tarafından yönetilmekteydi. 20. yüzyılda, antik mezarlıklarda kazı yapan arkeologlar çok şaşırtıcı bir keşfe imza attılar. Vahşi bir şekilde öldürme ve parçalanma izleri taşıyan cesetler buldular. Cesetler vahşice, birden ve sanki bir canavar tarafından öldürülmüş gibidir. Çoğu yüzükoyun, başları kesik ya da boyunları kırık bir şekilde, değişik pozisyonlarda gömülmüştür, yani cesetlerin onur kırıcı bir şekilde gömüldükleri anlaşılmaktadır. Bu bulgu, efsanemizin doğduğu dönemle aynı dönemde yaşayan müreffeh bir krallıkta şiddetin var olduğunun şok edici bir kanıtıdır. Uzmanlar bu kurbanların krala başkaldırıp ölüme mahkûm edilen Anglosakson suçlular olduklarını düşünmektedirler. Bu cesetler idam edilip buraya gömülmüş suçlular gibi görünmektedirler, anlaşılan o ki; burası bir tapınakken, bir korku yerine dönüşmüştür ve Boewulf’la tek bağlantısı ise; kralın toplumda düzeni sağlama yollarından birisinin, bu tip vahşi ve halka açık infazlar olmasıdır. Kral Hrothgar’ın saltanatındaki katliam hikâyesini, bu korkunç ölümler etkilemiş olabilir mi?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Grendel denen canavar Kral’ın kan revan içinde kalmış salonunda terör estirmekte ve hiç bir kılıç ona işlememekteyse de Boewulf’un pes etmeye niyeti yoktur. Geriye tek bir silahı kalmıştır; çıplak elleri. Davut ve Golyat, yani canavarla insan arasındaki klasik mücadeledir. Danimarka halkının geleceği tehlike altındadır ve Beowulf savunma hattının son cephesidir. Kral Hrothgar’ın Danimarka saltanıtında bir kargaşa çıkmış, Beowulf ve canavar dev Grendel ölümüne savaşmaktadırlar. Kahramanımız birden avantajı eline geçirir. Beowulf Grendel’i kolundan yakalar ve kolunu büker. Dünyanın en güçlü savaşçısı olan Beowulf canavarın koluna bütün gücüyle asılır. Grendel avazı çıktığı kadar bağırır, sonuçta omuzu yerinden çıkmıştır ve Boewulf kolu ardarda bükerek kolu iyice zayıflatır ve sonunda kemik kaslardan ayrılarak yerinden kopar, kaslar parçalanır. Salon acı dolu çığlıklarla dolar. Kan kaybetmeye başlayan Grendel gecenin karanlığına karışır. Kolsuz Grendel, hayatı kolundan akıp giderken, çok az bir zamanının kaldığının bilinciyle, bataklık evine doğru yol alır. Ormanın derinliklerinde, yaralı canavar tökezleyerek yere kapaklanır ve son nefesini verir. Beowulf canavarı öldürmüştür. Değerli kupasını, yani Grendel’ın kanlı kolunu havaya kaldırır. Grendel’ın ölüm haberi hızlı bir şekilde yayılır ve Beowulf bir süper kahraman olarak göklere çıkarılır. Bulmak için yola çıktığı şöhret ve şerefe sonunda ulaşmıştır. Fakat hemen karşısına tatsız bir gerçek çıkar. Gömülmesi gereken birçok ölü savaşçı vardır. Metinde savaşçılar için yapılan cenaze törenlerinin şekli anlatılmaktadır. Verilen tarif, antik İskandinavyası’nda yapıldığı bilinen gerçek cenaze törenleriyle örtüşmektedir. Gemiyle yapılan cenaze törenlerinde, ölen kişi ve onun değerli eşyaları, altınları, gümüşleri gemiye koyulur ve gemi denize salınarak ateşe verilirdi. Bu durum, bolluk içinde yüzmeyen bir toplumun değerli eşyaları düşüncesizce yok edişi olsa da aynı zamanda kayıpların ne kadar ciddiye alındığının ve yakılan insanın saygınlık ve öneminin göstergesiydi. Beowulf’ta da tarif edilen, aynı ayinsel cenaze törenlerinin kanıtları, ilginç bir şekilde su altında değil yeraltında bulunmaktadır.

Günümüzde, kuzey Avrupa’nın genelinde, yüzlerce gizemli ve dağınık tepeler bulunmakta ve çoğu hâlâ kazılmayı beklemektedir. İngiltere’de, Sutton Hoo’da, yani arkeologların gizemli bir şekilde parçalanmış vücutları buldukları yerde, tepe mezarlıklar Beowulf’un dünyası hakkında birçok çarpıcı kanıt sunmaktadır. 1939’da yapılan kazılarda, geçmişi Beowulf efsanesinin yazıldığı düşünülen tarihe uzanan, yakılmış bir gemi ortaya çıkardılar. Tahtalar tamamen çürümüş olsa da tüm bordaların şekillerini ve ıskarmozların dik açıyla yerleştirildiğini görmeniz mümkündür. Komple tahtadan yapılmış bir gemi gibi görünmektedir. Fakat detaylı incelemeler sonunda bir gemiden fazlası olduğu, bilinmeyen bir hükümdarın, içi hazinelerle dolu mezarı olduğu ortaya çıkmıştır. Sutton Hoo, İngiltere’deki en zengin mezardır, daha doğrusu Kuzey Avrupa’nın Karanlık Dönemleri’nden kalan en zengin mezardır. Karanlık Dönem toplumundaki elit kesim hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Sutton Hoo’dan çıkarılan eserler Beowulf’ta anlatılanlara benzemektedirler.Üzerinde domuz sorgucu bulunan miğferler, eğik saplı, süslü kılıçlar ve bunun gibi şeyler bulunmaktadır, kısacası Boewulf’ta anlatılanlarla Sutton Hoo’da bulduklarımız arasında bir çeşit bağlantı var gibi görünmektedir. Sutton Hoo’da yapılan kazı, ilk kez Beowulf efsanesinin hayali bir gerilim hikâyesinden fazlası olduğunu kanıtlamıştır, fakat efsanemizin ardındaki gerçeklere ışık tutan kanıtları ortaya çıkaran tek yer burası değildir. Danimarka kırsalında, arkeologlar sıradışı bir keşfe imza atarak, gerçek bir antik salonun izini buldular. Tahta üstyapı yüzyıllar önce çürümüş olsa da direk çukurlarının konumundan yola çıkılarak bakıldığında, zamanında 46 metre uzunluğunda olduğu ve bugüne dek bulunan türünün en büyük salonu olduğu anlaşılmaktadır. Burası Kral Hrothgar’ın efsanevi salonu olabilir mi?

Beowulf hikâyesinde, Grendel’in saldırısının geçtiği bölüme “erkeklere özel salon” anlamına gelen “Heorot” denilmektedir. Hem taht odası hem de Kral’ın savaşçılarının zaferlerini kutlamak için biraraya geldikleri ziyafet salonudur. Heorot dünyada başka bir eşi benzeri olmayan, büyük bir salon olarak tarif edilmektedir. Medeniyet, ilerilik göstergesi olmuş ve tüm dünyada bu kültüre karşı merak uyandırmıştır. Kısa zaman önce Danimarka’da ortaya çıkarılan salon, zamanında antik krallara ev sahipliği yapan aynı bölgenin içindedir. Karbon 14 metodu bölgenin tarihinin M.S. 6. yüzyıla, yani efsanemizin gerçekleştiği söylenen döneme dayanmaktadır, fakat hepsi bu değildir. Antik salonun etrafında yapılan kazılarda sadece güçlü bir krala ait olabilecek değerde eserler gün ışığına çıkarılmıştır. Bazıları bıçak, iğne gibi günlük hayatta kullanılan eşyalar olsa da içlerinde bu bölgenin önemli bir yer olduğu izlenimi veren altın ve gümüşten yapılmış çok daha güzel mücevherler, sikkeler ve benzeri eşyalar bulunmaktadır. Fakat bu salonun ardındaki kral kimdi ve efsanemizle bir bağlantısı olabilir mi?

Efsanevi destanlar olarak adlandırılan bir dizi hikâyede şaşırtıcı bir ipucu göze çarpmaktadır. Bu hikâyeler M.S. 1100 ve 1400 arasında yazılmış olmakla birlikte İskandinav dünyasındaki gerçek olaylara dayanmaktadır. İskandinav destanlarının çoğu, bir soyun geçmişine dayanmaktadır, böylece içiçe giren tarihsel bilgilerle mitolojik gelenekleri birarada bulabiliyoruz. Destanlar, M.S. 5. veya 6. yüzyıl civarlarında yaşamış Hrothgar isimli bir Danimarka kralından bahsetmektedir. Hrothgar gerçek bir kralsa, Beowulf da gerçek bir kahraman olabilir mi?

Bataklığın derinliklerinde, bir anne oğlunun, yani Grendel’ın ölümünün yasını tutmaktadır. Üzüntüsü öfkeye dönüşen anne Beowulf’un 3 korkunç düşmanından 2.sine dönüşecektir. Grendel’i yenen Beowulf şimdi de onun annesiyle karşılaşmak zorundadır. Annesi hızlı, kurnaz ve intikam peşindedir. Grendel’ın annesi metinde çok esrarengiz bir karakterdir, kesinlikle Grendel’dan daha barbar görünmektedir, duyguları daha vahşidir. İntikam almayı kafasına koymuştur. Kopmuş kolu bir kupaya, bir alay konusuna dönüşen oğlunun ölümünün intikamı. Grendel’ın annesi, oğlu Beowulf tarafından öldürülünce, onun annesi olarak büyük bir kederine kapıldığından, intikam hissiyle çılgına dönmüş bir şekilde Heorot’a saldırır ve kendi güvenliğini çok hesaba katmaz. Savaşçılar uykudayken, Grendel’ın annesi salona girer. Aniden saldırır ve acımasızca öldürür. Kral’ın saltanatında yine korku hakimdir ve Boewulf onları kurtarmak için orada değildir. Geceyi Heorot’tan uzak bir yerde, korkunun tekrar sahnede olduğundan habersiz bir şekilde geçirmektedir. Grendel’ın annesi, elleri Danimarkalı savaşçıların kanlarına bulanmış bir şekilde kayıplara karışır. Katliamı öğrenen Beowulf çok sinirlenir. Sadece birkaç gün önce, yerde ölü olarak yatan savaşçıların hayatını kahramanca kurtarmıştır fakat Kral hâlâ hayattadır, morali bozuk bir şekilde, dokunulmaz tahtında oturmaktadır. Hrothgar birçok adamının Grendel ve annesi tarafından öldürmüş olduğu gerçeğiyle küçük düşmüştür ve bu durumu örtbas edecek gücü yoktur, Beowulf da ona; “Yas tutarak oturmaktansa, harekete geçmek daha iyidir.” der. Bir kez daha, Beowulf ölümün gözlerinin içine bakmak zorunda olduğunu bilmektedir. Şöhretini kahramanca adımlar atarak kazanmıştır. Şimdi ise şöhretini devam ettirmek zorundadır. Beowulf Hrothgar ve adamlarını yanına alarak, Grendel’ın annesinin peşine düşer. Dolambaçlı patika boyunca kan izlerini takip ederler. Grendel ve annesi lanetli bir bataklığın kaynağında yaşamaktadırlar. Bataklık, içi zehirli yılanlar ve ufak ejderlerle dolu buzlu bir göldür. Grendel’ın annesine ulaşmanın yolu, ilk olarak burayı geçmektir.

Bu efsaneyi kayda geçiren ilk Hristiyan yazarlara göre, bu yılanlar gerçek dünya tehditlerine eşdeğer birşeyi temsil etmektedirler: putperestleri. Grendel’ın annesini bulma çabaları Beowulf’u zehirli yılanlarla dolu buzlu bir göle sürüklemiştir. Ona ulaşmak için, bunları geçmek zorundadır. Bu, savaşçı bir kahramanla İncil’deki en iğrenç katil olan Kabil’in soyundan gelen tehlikeli bir anne arasında, Danimarka uğruna verilen nihai bir savaş olacaktır. Şiirde, Grendel’ın annesinin adı hiç geçmez, o sadece Grendel’ın annesidir fakat başlı başına çok korkunç bir yaratıktır, belki de bir yönden daha tehlikelidir, oğlu katledildiğinden dolayı bir anne olarak matemli, dolayısıyla çok öfkelidir. Beowulf buzun altına dalmadan önce, adamları ona özel bir kılıç verirler. Kılıcın demirden yapılmış keskin ağzı kanda dövülmüş ve daha önce hiçbir savaşta sahibini yüzüstü bırakmamıştır. Beowulf’un yol arkadaşları daha ileriye gitmeye cesaret edemezler. Kahramanımız savaşa tek başına devam etmek zorundadır. Ölümcül yılanlar suyun altında pusuya yatmış beklemektedirler. Beowulf onlara karşı kılıcını kullanmaya çalışsa da insan ürünü hiçbir silah, bu doğaüstü canavarlara zarar verememektedir. Kaçıp kurtulmayı başaran Beowulf, Grendel’ın annesinin yuvasına girişi bulur. İkinci kez, insanla canavar yüz yüze geleceklerdir. Grendel’ın annesi ortaya çıkar ve Beowulf’a saldırır. Beowulf onu saçından, omuzundan yakalayıp yere fırlatsa da anında tekrar ayağa kalkıp iğrenç pençelerini ona geçirir ve Beowulf yere yuvarlanır. Beowulf büyük bir tehlike altındadır ve kılıcı da, yine işe yaramamaktadır. Kılıcın çok güçlü ve dayanıklı olması gerekiyorken, Grendel’ın annesi üzerinde hiçbir etki gösterememekte, onun pullu derisine işlememektedir. Aniden, birşey Beowulf’un dikkatini çeker. Duvarda ya da yakınlarda ölümlüler tarafından değil, devler tarafından dövülmüş antik bir kılıç görür, gerçekten sihirli bir silahtır. Tek bir sağlam savuruşla, Grendel’ın annesine vurur ve kafasını koparır. Bu, kötülüğün ikinci kez ölüşü ve yeni bir umudun doğuşudur. Beowulf cesaretini bir kez daha kanıtlasa da, bu, efsanevi bir zaferden daha fazlasıdır. Etrafı efsane tarafından kuşatılmış İskandinav dünyasındaki değişimin ve putperestliğin yok olarak İsa’nın yükselişinin bir yansımasıdır. Grendel’ın annesinin ölümünü, dini bir metafor olarak görebiliriz. Grendel’ın annesinin ölümü gibi, putperestlik de ölmekte ve Hristiyanlık yükselmekte, ayrıca Beowulf’un Hrothgar’ın krallığını Grendel’ın annesi tehdidinden kurtarması gibi, Hristiyanlık da putperstliğin hakim olduğu dünyayı karanlıktan kurtarmaktadır.

M.S. 600’da, İngiliz Adaları’nda dini bir devrim baş göstermektedir. Romalı Hristiyanlar, tüm inançsızları Hristiyanlaştırmak adına kuzeye gelmişlerdir. Papa Gregory 6. yüzyılın sonlarında, Anglosakson putperestleri Hristiyanlaştırması için Augustine’i İngiltere’ye göndermiştir. Gregory Augustine’e: “Anglosaksonların kullandıkları putperest tapınaklarına git ve oraları Hristiyanlaştır. Kralları Hristiyanlaştır böylece halk da krallarını takip edecektir.” demiştir.

Sonuç olarak tüm Anglosaksonlar Hristiyan olduysa da, Hristiyanlık öncesi efsaneleri, ki buna Beowulf da dahildir, dilden dile dolaşan hikâyelerinde yaşamaya devam etmiştir. Beowulf, eski İskandinav dönemlerinde, zor zamanlarda cesur olabilen ya da yol arkadaşlarına sadık kalabilen insanlar gibi bazı eski moda kahramanlık değerlerini güncelleyip, günümüz Hristiyanlık’ına uyarlamaya çalışmaktadır. Hristiyanlar galip geldiklerinde, Beowulf efsanesini değiştirerek onu iyiye karşı kötünün metaforu haline getirdiler. Hikâyemize dönecek olursak, yılanların lanetli gölünde, Beowulf yüzeye zaferle çıkar. Kral Hrothgar’ın salonuna doğru yola çıkar ve zaferle döner. Öldüğüne kesin gözüyle bakıldığından, dönüşü krallıktaki herkesi şok eder. Hrothgar onu en büyük kahraman olarak selamlar ve büyük bir kutlama hazırlatır. Beowulf, Danimarka’ya bulma umuduyla geldiği, şan ve şöhrete ulaşmıştır. Artık kuzeye, kendi krallığına, yani Geatland’a dönme arzusundadır. Orada, daha büyük bir tehlike onu beklemektedir. Beowulf hikâyesinde, Geat’lar efsanevi bir kabile değil, efsanenin yazarları tarafından iyi bilinen, İsveç’in güney kısmında gerçekten yaşamış savaşçılardır. Şiirimiz Geat’lere ve İsveçli’lere atıfta bulunur. Karşımızda olan şey, soylu, iki farklı ailedir. Viking döneminin sonuna kadar uzanan kökleşmiş bir bölünmedir. Geat’ler ve İsveçli’ler arasında gerçekten yaşanmış olan bu rekabet Beowulf’un bir sonraki bölümünde doruk noktasına ulaşacak ve çok büyük, buzlu bir göl üzerindeki epik bir savaşta halkını zafere taşımak Beowulf’un ellerinde olacaktır. Burası Vanern Gölü’dür. İsveç’te, 2,200 milkarelik bir alanı kaplayan, en büyük su haznesidir. Sert geçen kışlarda, iki uzak bölgeyi birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görecek şekilde donmaktadır. Bugün huzurlu olsa da, Beowulf efsanesine göre, 1500 yıl önce İsveçli’lerle Geat’ler arasında yaşanan kanlı bir savaşa ev sahipliği yapmıştır. Beowulf Getaland’a dönüş yolunda, Geat’lerın bir İsveç kan davasının ortasında kaldıklarını fark eder. İsveç kraliyet ailesi mensupları arasındaki iç savaş Beowulf’un vatanına kadar sıçramıştır. Kahramanız bir kez daha ölümle burun buruna gelmek zorundadır fakat bu kez canavarlarla değil kendi hemcinsleriyle çarpışacaktır. Beowulf’un kuvvetleri galip gelir ve Beowulf kahramanlığının karşılığında, Geatland’ın tahtına oturtulur. Şan ve şöhret arayışı artık tamamlanmıştır. .

Efsanemizde bir dönüm noktası olsa da bu epik savaş gerçekten yaşanmış olabilir mi?

Gerçek tarihe dayandığı düşünülen eski İskandinav destanlarına göre, M.S. 530 yıllarında, buzlu bir göl üzerinde, kanlı bir savaş yaşanmıştır. Vanern Gölü savaşı, Geatler’le İsveçli’ler arasındaki nihai savaştır ve çok büyük, donmuş bir göl üzerinde gerçekleşmiştir. Kuzeyde gerçekleştiği ve her iki taraftan birçok savaşçının öldüğü bilinen, ilk büyük süvari savaşlarından biridir. Bu savaşın İsveç, Earnaness yakınlarında yaşandığı söylenmektedir. Günümüz uzmanları Earnaness’in, Vanern Gölü kıyısındaki bir yerleşim yeri olduğuna inanmaktadırlar. Bir kez daha, tarihi kayıtların efsanemizle örtüştüğü, gerçek bir yerden ve gerçek bir savaştan bahsettiği görülmektedir. Gerçek bir kahramanın izlerini bulmak da mümkün müdür?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Buzlu savaştan sonra, Beowulf Geatland’ı uzunca bir süre huzur içinde yönetir. Artık Grendel ve annesiyle savaşan o genç kahraman değildir. Oldukça yaşlanmıştır. Artık hayatının baharında değilse de, hâlâ örnek alınacak niteliktedir. Beowulf genç bir erkekken şöhret susuzluğunu giderdiğinden, yaşı ilerlemiş bir kral olarak daha fazlasına ilgi duymamaktaysa da, Danimarka’daki kahramanlığının üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, yaşlı savaşçımız son savaşında yüzleşmek zorunda olduğu korkutucu canavar, Earnaness Ejderhası’dır. 15 metre uzunluğunda ve devasa bir altın stokuna muhafızlık yapmaktadır. Ejderhalar açgözlülüğü temsil ederler fakat siz de bilirsiniz gerçekten abartılmışlardır çünkü bu canavarın tek merakı altın toplayıp, saklamaktır. Sorun, genç bir kölenin sahibinden kaçması ve bir mağarada saklanmasıyla başlar. Bir ejdarhanın yuvasına girdiğinin farkında değildir. Canavar uykudayken, köle altın yığınını fark eder ve şehvetine yenik düşer. Ejdarhanın hazinesinden bir kupa çalar. Aslında bu kupanın, ejdarhanın göz bebeği olduğundan bihaberdir. Ejderha uyandığında kupanın kaybolduğunu fark eder ve intikam için harekete geçer. Çiftlikleri ve tarlaları yakmaya, kısa zaman içinde, yıkıcı zararlar vermeye başlar. Ejderha her yeri kasıp kavurur ve en büyük hakareti yapar. Evi yakılmış olan Beowulf, kayıplarının telafisi için dua etmekte, durumu bir şekilde düzeltmeye çalışmakta ve intikam hırsıyla dolup taşmaktadır. Yaşlı savaşçı bir kez daha, bir ulusun onurunu kurtarmakla görevlendirilmiştir. Bu onun kötülükle son kez mücadelesi olacaktır. O, gidip yüzleşmeye can atan türden bir kahramandır, yüzleşeceği şey ise, ölümün ta kendisidir. Beowulf krallığını ve onurunu tehlikeye atarak, adamlarıyla birlikte savaşa girer. Bu savaş, ya kahramanımızın son zaferi ya da trajik sonu olacaktır. Ateş püskürten bir ejderha Geat krallığını kasıp kavurmakta, yaşı ilerlemiş kahraman-kral Beowulf bir kez daha savaş elbisesini kuşanmakta ve üçüncü canavar avı başlamaktadır. En cesur savaşçılar da Beowulf’a eşlik etmektedirler. Aralarında şehit olmuş bir savaşçının genç oğlu olan Wiglaf da vardır. Toydur, tecrübesizdir. Muhtemelen, “Bir ejderhayla yapılan savaşta en az katkı yapacak olan odur.” diyeceğiniz kişidir. Savaşçılar sık ormanın ortasında ejderhanın yuvasını bulurlar. Beowulf dikkatlice içeri girer ve canavarı uykuda yakalar. Fakat kahramanımız hamlesini yapmadan önce, ejderha uyanıp saldırıya geçince Beowulf da diğer savaşçılardan yardım ister. Beowulf’un tüm yoldaşları ejderhadan çok korktuklarından, saklanmak için ormana kaçarlar. Biri hariç hepsi; genç Wiglaf. Önceleri gençliğinden dolayı alay edilen Wiglaf, şimdi cesaretiyle ön plana çıkmakta, Beowulf en büyük düşmanıyla yüzleşirken, Wiglaf da idolleştirdiği kahramanın yanında savaşmak için hayatını riske atmaktadır. .

Efsane bu şekilde devam etse de gerçekle bağlantısı nedir?

Ejderha mitolojideki en büyük canavardır. Bir çeşit Hristiyan geleneğine göre, ejderhalar sıklıkla çok güçlü iblisleri, şeytanın devasa görüntüsünü temsil etmektedirler. Fakat Hristiyan geleneğinden önceki zamanlara gidecek olursanız, ejderhalar gücün, vahşiliğin ve gizemin somutlaştırılmış halini temsil etmektedirler. Fakat insanların her zaman çok korktukları şey ise, doğada gördüğünüz tüm olağan şablonların aksine, bazı fantastik, kaotik bilinmeyenlerin, canavarların aniden karşınıza çıkabilme olasılığıdır. Dünyanın her yerinde ejderhalar efsanelerde kilit roller üstlenirler ve onları ayıran binlerce kilometre ve binlerce yıla rağmen, hikâyeler arasındaki benzerlikler farklılıklara oranla daha çarpıcıdır. Çoğunun sert pulları, uzun sivri kuyruklu kıvrık vücutları, uzun boyunlarının üstünde boynuzlu kafaları vardır. Çoğu ateş püskürtür ve çoğunun kanatları vardır. Bu müşterek özellikler bir tesadüf müdür yoksa antik öykücülerin gerçek dünyayla ilgili bazı genel esin kaynakları mı vardı?

Çoğumuz gerçekten ejderhaların olup olmadığını merak etmekteyiz. .

Efsanelerde onlar hakkındaki hikâyelerin ne kadar yaygın olduğuna bakacak olursak, bazı gerçek temellere dayanıyor gibi görünmektedirler. teori şudur, ki diğer insanlar da böyle düşünmektedir, dinazor kemiklerinin ortaya çıkarıldığı Asya’nın bazı bölgelerinde veya Gobi çölünde yürüyen birisi bir T-Rex iskeleti görür ve “Vay be, eğer kemikler böyleyse, bunun canlı hali nasıldır acaba?” der ve bu şekilde yaratığın canlı hayilini hayal edersiniz, yani onlar büyük, korkunç ve vahşidir.İnsanlığın ilk günlerinden beri dünyanın her yerinde dinazor fosilleri ortaya çıkarılmaktadır. Bilimden önceki zamanlarda, mitolojinin en büyük canavarına ilham vermiş olabilirler mi?

Efsanemiz artık sona ermektedir. Beowulf ejderhaya kılıcıyla saldırır, karşılık veren ejderha .Beowulf’u yaralasa da zafer için hâlâ bir şans daha vardır. Canavarın karnı en zayıf noktasıdır. Wiglaf seyrederken, Beowulf ejderhanın altına doğru ilerler ve kılıcını zayıf noktasına batırır. Canavar yenilmiş olsa da Beowulf son anda gelen zaferin ağır bedelini ödemektedir. Ejderha Beowulf’u boynundan ısırmıştır, canavarı öldürmüş olsa da, yarası şişmeye ve yanmaya başladığından öleceğinin farkındadır. “En azından bana ejderhanın hazinesinden birkaç parça getirin de ben de ne için savaştığımızı, ne kazandığımızı görebileyim ve muhteşem hazineye bir kez olsun bakabileyim.” der. Beowulf: “Soyumun sonuncusu benim. Hiç varisim yok. Ailemdeki tüm erkekler öldü, sen de cesur olduğun için Wiglaf, meşhur zincirli zırhımı, kılıcımı ve miğferimi sana veriyorum.” der. Yaşlı bir kahraman ölürken, genç bir kahraman doğmuş olur. Destanın son kıtaları Beowulf’un cenaze törenini, cesedinin odun yığını üstüne konuluşunu ve yakılışını anlatmaktadır. Beowulf’un şiirin sonunda ölmesi tüm insanların ve eserlerinin bir gün yok olacağı düşüncesini temsil etmektedir. Büyük kahraman, kuzeyli savaşçıların ikonu ölmüştür, fakat efsanesi daha yeni başlamıştır.

Günümüzde yüzlerce antik mezar tepe hâlâ İskandinav topraklarında sıkça bulunmaktadır. Bazıları efsanemizin ardındaki gerçeklere ışık tutmuş olsa da çoğu hâlâ kazılmayı beklemektedir. İçlerinden birisi gerçek Beowulf’un mezarı olabilir mi?

Beowulf gerçekten yaşamış olabilir mi?

Evet, tabii ki olabilir. Onu çevreleyen tarih, bildiğimiz tarihle örtüşmektedir ve “Evet, gerçekten yaşamış olması muhtemeldir.” demeye meyilli oluşumuzun sebebi; ağızdan ağıza aktarılan efsanelerin oluşu, bu şiirin bir temelinin oluşu ve bize, bunda biraz doğruluk payı olmalı diyen yalın gerçekliktir. Gerçek de olsa, efsane de olsa, Beowulf cesaretin simgesidir. Eski çağlarda yaşayanlar için, en iyinin insan şekline girmiş haliydi. Bir savaşçının hayatı ve bir kahramanın ölümü.

BÖLÜM 9 TOLKİENS MONSTERS Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek hikâyesi

Bu, günümüzün en büyük efsanesidir. Şeytansı bir gücün yüzüğü ve onu yok etmekle görevli sıra dışı bir kahraman. Yüzüklerin Efendisi, bir insanın hayalinde yarattığı savaşçılarla, büyücülerle ve canavarlarla dolu bir dünyadır. Fakat sadece hayal dünyasıyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Hikâyemizin içinde gerçeklikle alâkalı birçok çarpıcı bağlantı bulunmakta, I. Dünya Savaşı’nın siperlerinden İncil’e kadar uzanmaktadır. Hayalin ötesindeki gerçekleri keşfetmeye hazır olun.

Uçurumun kıyısında tek başına sendeleyen bir insan aşağıdaki kızgın lav havuzuna gözünü dikmiş bakmaktadır. Tam da burada, Frodo Baggins’in habis bir yüzüğü dövüldüğü aynı ateşe atarak yok etmek için çıktığı uzun ve çetrefilli yolculuğu artık sona ermektedir. Bu görev, Yüzüklerin Efendisi’ni şekillendiren maceradır. Orta Dünya denilen bir yerde ortaya çıkan, iyiye karşı kötünün klasik hikâyesidir. Yüzüklerin Efendisi hakkında insanlara söyleyebileceğimiz birkaç şey vardır ve bence bunlar mitoloji ile olan bağlantısıyla yakından ilgilidir. Yüzüklerin Efendisi’nin ardında, Odesa Destanı’ndan bu yana yazılmış en iddialı mitolojik yolculuğu, bir araya gelerek yaratan birçok eski ve yeni etki vardır. Hepsi de bir kişi tarafından yönlendirilmiştir; yazar JRR Tolkien. Tolkien “kendi ülkemin mitolojisi”ni yaratmak istiyorum diyen, çok güzel bir mektup yazmıştır. Daha önceleri Yunanlı ve Romalıların Akdeniz’in çevresinde geliştirdiklerinin aksine, Kuzey ve Batı’nın çevresinde gelişen ve tamamen İngilizce bir mitoloji yaratmaya çalışıyordu ve böyle bir mitoloji var olmadığı için, kendisinin yazması gerektiğini düşünmüştür. Kendi mitolojisini yaratmak için, Tolkien günümüz dünyasındaki kendi tecrübelerine ek olarak antik dünyaya ait en sevdiği hikâyelerden de faydalanmıştır. Birçok farklı mitolojinin ve ortaçağ geleneklerinin analizini yapmış, daha sonra kendi mitini yaratmak için şekillerini değiştirmiştir. Tolkien eski İngiliz ve İskandinav dünyasından birçok mitolojik unsuru bir hayli kullanmıştır. Beowulf, Kral Arthur ve Viking destanları Yüzüklerin Efendisi’nin ardındaki kaynaklardır.

Eski dünya ile bağlantılar hikâyenin girişinde başlamaktadır. İskandinav mitolojisinde, dünya 3 katmandan oluşmaktadır; en üstte, tanrıların ikâmet ettiği Asgaard, en altta, ölülerin yeraltı dünyası Hel ve ikisinin arasında ise elfler, cüceler ve insanların ikâmet ettiği ve dilimize “Orta Dünya” olarak çevrilen, Midgaard yer almaktadır. “Orta Dünya” eski Norveççede “Midgaard” veya Anglosaksoncada “Middangeard” olarak karşımıza çıkan yerdir ve bu çerçevede basitçe, etrafı okyanusla çevrili, gökyüzü ve cehennem arasında kalan dünya demektir.

Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun habis yüzüğü yok etmek için geçmesi gereken yol, Orta Dünya’dır. Bu yüzük, hikâyemizin odak noktasıdır ve ilham kaynağı daha önceki efsanelerdir. Yüzüklerin Efendisi Orta Dünya’da bulunan 20 sihirli yüzük üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bazıları şifa vermekte, bazıları da ömür uzatmaktadır. Fakat içlerinden birisi diğerlerinden daha güçlüdür ve ona “Tek Yüzük” denmektedir. Kendisini takan kişiyi görünmez yapma özelliğine sahiptir. Takanı “görünmez” yapabilen bir yüzüğün oluşu Yüzük Efendisi’nde kilit rol oynayan kavram olsa da ilk burada ortaya çıkmamıştır.

Aynı kavramı Orta Çağ’ın çoğu efsanevi masallarında da görmek mümkündür. Tehlike zamanlarının başka bir yiğitlik hikâyesinde, yani Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nde. Arthur devri efsanelerinde sihirli nesnelerden ve bakire Lunete’in Şövalye Ywain’e verdiği görünmezlik yüzüğünden bahseden bir bölüm vardır. Bin yıldan fazla bir arayla yazılmış iki efsane arasındaki dikkat çekici bir benzerliktir. Fakat Frodo’nun yüzüğü takanı sadece görünmez yapmamakta, aynı zamanda onu baştan çıkarmaktadır. Tek Yüzük, kendi yok edici gücüyle onu dolduran kötü bir Lord’un, Sauron’un eseridir. Sauron yüzüğün içine kendinden bir parça koyarak dövmüştür. Yüzük doğası gereği kötüdür. Yüzüğü takar ve onu sahiplenirseniz, onu iyilik yapmak adına kullanamazsınız. Yaptığınız her şeyi kötülüğe dönüştürecektir. Tek Yüzük’ün özünde gerçekten kötülük vardır, Sauron’un bir parçası içinde yaşamaktadır. Böylece bu kötülük insanları kötü yönde değiştirmekte, onları şeytansı şeyler yapmaya yönlendirmektedir ve yüzük bağımlılık yapmakta, onu taşıdıkça ona karşı arzularınız artmaktadır, dibi olmayan bir kuyu gibidir. Habis bir yüzük olgusuna daha önce de Volsungasaga isimli eski bir İskandinav destanında da rastlanmaktadır. İskandinav destanlarının çoğu, bir soyun geçmişine dayanmaktadır, böylece iç içe giren tarihsel bilgilerle mitolojik gelenekleri bir arada bulabilmekteyiz. Völsungs destanı, eski Alman geleneğinden esinlenilerek muhtemelen 1300’lerde yazılmış İzlanda’ya özgü bir destandır. Genel olarak ortaçağ öncesi zamanlarda, Batı Roma İmparatorluğu’nun son zamanlarında yaşamış tarihsel şahısları baz alarak, bir dizi kültürel Alman kahramanını işlemektedir. Bu kahramanlar ve onlar hakkındaki epik şiirler Alman savaş meydanlarında çok önemliydi. İskandinavyalılar İzlanda’ya yerleştiklerinde bu geleneği de yanlarında getirmişlerdir. Volsungasaga ve Yüzüklerin Efendisi arasında çarpıcı benzerlikler vardır.Destanın bir bölümünde, inanılmaz derecede kudret ve zenginlik veren altın bir yüzüğe sahip olan bir kraldan bahsedilmektedir. Fakat kralın oğlu da yüzüğü istemiş ve bu isteği onu kontrolden çıkarmıştır. Yüzüğe sahip olmak için babasını öldürür ve yüzüğü bir mağaraya saklar. Habis yüzük de prensi orada korkunç bir yılana çevirir. Bu durum, Yüzüklerin Efendisi’nde yankı bulan açgözlülükten çıkarılan acı bir derstir. Bu durum, bir bakıma Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum’a benzer. Gollum aslında bir hobbitti. Bir gün arkadaşı Deagol ile balık tutmaya giderler ve Deagol nehrin dibinde parlayan bir şey görür ve çıkarır, çıkardığı şey çok güzel bir yüzüktür, fakat Gollum, ki o zaman ismi Smeagol’dür, yüzüğü almak ister. Hırstan gözü o kadar döner ki, yüzük için en iyi arkadaşını öldürür. Gollum, Volsungasaga’daki prens gibi yüzüğü alarak bir mağaraya saklar. Uzun ömürlü, korkunç fakat zavallı bir yaratığa dönüşür. Gollum’un tüm yaşamı bu yüzüğü sahiplenerek ve onu bir takıntı haline getirerek tükenir. Tamamen tüm aklını, fikrini kaplamıştır. Gollum yaklaşık olarak 500 yıl yüzüğe sahip olduktan sonra, onu kaybeder. Bir zaman sonra, yüzük Frodo Baggins adında saf bir hobbitin eline geçer. “Frodo”nun ilginç bir manası vardır çünkü eski Norveççe ve Anglosaksoncada “bilge” anlamına gelmektedir ve yüzük Frodo’nun başına kalmıştır. Frodo’nun yolculuğu Shire denilen, ufak tepeler ve yeşil meralarla kaplı bir yerde başlar. Burası ırkının, yani hobbitlerin diyarıdır. Hobbitler küçüktürler, muhtemelen 1.20 cm ya da daha kısadırlar. Ayaklarının tabanları çok kalın ve üstü çok tüylü olduğundan ayakkabı giymezler. Bir çeşit ev kuşudurlar. Hiç bir şekilde herhangi bir maceraya atılmazlar. Shire’daki yavaş hayat temposu, yazar JRR Tolkien’ın Batı İngiltere kırsalında geçirdiği kendi çocukluğunun bir yansımasıdır. Tolkien bir bakıma kendisini hobbitlerin yerine koymuştur. Bir şekilde kırsal ve pastoral hayatla kucaklaşma, gösteriş ve lüksün aksine kamu yararını gözeten demode erdemler gibi ideallerinin çoğu, hobbitlerde vücut bulmuştur. Bir hobbit dünyayı kötülükten kurtarması beklenebilecek en son yaratık olsa da Frodo Baggins biraz farklıdır. Frodo kültürlü olduğundan diğer hobbitler gibi değildir. Elflere, cücelere ve dış dünyaya karşı ilgisi olduğundan hayat konusunda biraz tecrübelidir ve dış dünyayı, sevdiği her şeyi feda edebilecek seviyede önemsemektedir. Eğer efsanelerin orijinallerine bakacak olursanız, kahramanların kendilerine, tabiri caizse, savaşçılara bakmış olursunuz. Daha sonra Tolkien bu hikâyeyi almış ve kahramanlık bakış açısıyla değil, isteksiz bir savaşçı olarak anlatmıştır, bence bu bakımdan eşi benzeri yoktur. Tek Yüzük Frodo’ya, onu Gollum’un mağarasında bulan amcası Bilbo’dan kalır. Yüzüğün yok edici gücünün farkına vardığında, onu yok etmek için harekete geçse de kısa sürede kendini, yüzüğün şeytani etkisi altında bulur. Henüz kitabın başlangıcında, yüzüğü takıp kaçarak arkadaşlarını yüz üstü bırakma gibi bir hevese kapılır. Bu aşamada sınavı geçse de ilerleyen aşamalarda bu hevesi katlanarak artacaktır. Frodo’un kötülüğü yok etme macerası Yüzüklerin Efendisi’nin kilit noktası olsa da Orta Dünya efsanesinin başlangıç noktası bu değildir. Bu macera sadece son bölümdür.

1977’de, Yüzüklerin Efendisi’nin ilk basımdan 20 yıldan fazla bir süre sonra, kitabın unutulan tasarımı bulunarak, günümüzün en tutkulu efsanesinin gerçekte nasıl başladığı ilk kez gün ışığına çıkarılmıştır. İncil’le çarpıcı bağlantıları olan bir yaratılış hikâyesidir.Yüzüklerin Efendisi, tarihin en efsanevi masallarıyla doğrudan bağlantıları olan günümüze ait bir efsanedir. JRR Tolkien mitolojik dünyasını en ince ayrıntısına kadar anlatmış, hatta onu tarif edecek bir kelime bile yaratmıştır; “Mythopoeia”. Bu şekilde, efsanevi yerle tüm dünyayı, yani bir coğrafyası olan ve haritası çizilebilecek çok yerleşik bir yer kastetmek istemiştir. Eğer günümüzden bir örnek verecek olursak, “Yıldız Savaşları” için yaratılan dünyayı düşünebilirsiniz. Tolkien’ın Mythopoeia’sında, Yüzüklerin Efendisi’nden önce Orta Dünya’nın nasıl oluştuğuna dair bir yaratılış hikâyesi bile vardır. Ancak yazarın ölümünden sonra basılan “The Silmarillion” adlı kitapta anlatılmaktadır. Orta Dünya’nın tasarımı bu kitaptır. Yüzüklerin Efendisi’nin arka planında tüm eski çağlar, binlerce yıl önce meydana gelen tüm olaylar vardır. Yarım metreden fazla kalınlıkta bir yığın kağıt, Elfçe ve İngilizce yazılmış şiirler, tarihi olaylar vardır ve yayımcılar bu durumla nasıl baş edeceklerini bilemez durumdadırlar. Tolkien kendi efsanevi dünyasını yaratmak için yola koyulurken birçok kaynaktan faydalanmışsa da hepsine nazaran onu en çok etkilen kaynak İncil olmuştur. Tolkien kişisel inançlarının ve ayrıca ailesinin geçmişi gereği dinine çok bağlı bir Katolik’ti. Annesi Katolik olmuş ve bunu yaptığı için ailesi bir nevi onu evlatlıktan reddetmiştir. İki çocuğunu da Katolik olarak büyütmüş ve Tolkien henüz çok küçükken, diyabetten vefat etmiştir. Tolkien de Katolik bir papaz tarafından evlat edinilmiş ve kardeşiyle birlikte onun himayesine girmiştir. Böylece tüm eser Katolik düşüncelerle şekillenmiştir. Ve bu durum hikâyelerde, özellikle Yaratılış hikâyelerinde ve yaratıcının oynadığı rollerde kendini ilginç yollarla göstermektedir. Tolkien’in hikâyesinde, “Ilúvatar” isimli tek bir yüce tanrı vardır. Ainur denilen çok güzel şarkılar söyleyerek dünyayı meydana getiren melek yüzlü yaratıklar yaratmıştır. Dünya, Ainurlar’ın müziği ya da bir çeşit büyük senfonisi içinde konumlandırılmıştır ve tanrının huzurunda söyledikleri şarkıyla dünyanın tüm gelişimini ayrıntılarıyla göstermişler, tanrı da onu yaratmıştır.Bu, Orta Dünya’nın başlangıcı, Yüzüklerin Efendisi’nin gelecekteki sahnesidir.

Tolkien mitolojisinin ana hatlarının tasarısını 1928’de sessiz sedasız tamamladığında yakın arkadaşları haricinde görücüye çıkarmayı planlamamışsa da daha sonra aklında, bunun kendisini 36 yaşındaki bir üniversite profesöründen günümüzün efsane ustasına dönüştürebileceği fikri bir kıvılcım gibi çakmıştır.

Meşhur hikâyeye göre, Tolkien sınav kağıtlarını okurken öğrencinin birinin, bir sayfayı boş bıraktığını görür ve oraya, “Zemindeki oyukta, bir hobbit yaşardı.”yazar. Bu tek cümleden, yepyeni bir koca dünyanın kapıları açılmıştır. Ne anlama geldiğine dair hiçbir fikri olmasa da tüm hikâyeyi buradan geliştirmeye başlamıştır. Dilbilimde “hobbit” kelimesi için çok net başka bir emsal yoktur, hal böyleyken, şöyle bir düşünecek olursak, kulağa sanki biraz “habit (alışkanlık)” ya da eski Latincedeki “habitus” gibi gelmektedir, alışkanlıkların insanı, çok sıradan bir yaşam biçimiyle kendi dünyasında yaşayan bir insan anlamına gelmektedir.

Kelime oyunları Tolkien için yeni bir şey değildi, henüz çocuk yaşta kendi terimlerini bulmaya başlamıştı. Bulduğu terimler Yüzüklerin Efendisi’nde konuşulan birçok dile, özellikle de Elfçe’ye zemin hazırlamıştır. Elfler Hobbitlerle karıştırılmamalıdır. Elfler, insanlar Adem ve Havva’nın ilk günahı yüzünden lekelenmeselerdi neye benzeyeceklerini temsil eden, mükemmele yakın özelliklere sahip ölümsüz canlılardan oluşan bir ırktır. Elfler kendilerine has birçok şiveyle konuşmaktadırlar ve Orta Dünya dilleri içinde en gelişmiş dile sahiptirler. Elfçe’nin bazı bölümleri gerçek bir dile, yani Finceye dayanmaktadır. Tolkien bu dili, Finlandiya’nın ulusal efsanesi “Kalevala” üzerinde çalışırken öğrenmiştir. “Kalevala” Finlilerin destanı olmakla birlikte içinde Cüceler ve Elfler geçmektedir, bu bakımdan Tolkien’in daha sonraki bazı yazılarını etkilemiş ve yer bulmuş bazı karakterlere sahiptir. Bazı yaratıkların konuştuğu diller de hikâyede önemli roller üstlenmektedirler. Hatta Sauron tarafından kullanılan “kara lisan”, onun ruh hali ve doğası hakkında fikir verir. Kısaca, her farklı ırkın kullandığı dil onların doğası hakkında bize fikir vermektedir.

Yüzüklerin Efendisi’nde, Cücelere, yani yeraltında yaşayan kısa ve cesur bir grup karaktere has bir dil daha vardır. Cücelerin alfabesi, hâlâ İskandinavya’da bulunan “Runik Taşları” denilen antik anıtlardaki İskandinav yazıtlarından esinlenilmiştir. Runikler sıklıkla büyük öneme sahip nesneleri işaretlemek için kullanılırlardı, örneğin; babadan yadigâr kalan kılıçlar, bazen de mezarlıklar. Bazen runik yazılarda, yorumcularına fazladan sıkıntı yaşatan kısa bilmecelerle karşılaşmaktayız. Runik alfabesini okumakla kalmayıp bir de üstüne bulmacayı çözmeye çalışacaksınız.

Tolkien basılan ilk romanına, yani Yüzüklerin Efendisi’nin habercisi “The Hobbit”e bir Runik bulmacası eklemiştir.Kitap, çalınan bir hazineyi arayan bir hobbite, Frodo’nun amcası Bilbo Baggins’e odaklanmaktadır. Hazineyi bulmasını sağlayacak olan ipucu, sadece ay ışığında görülebilen gizli bir Runik metnin bulunduğu antik bir haritadadır. Tolkien aslında Runiklerin gerçek bir dilin temsilcisi olmasını sağlamak istemişti. Bu, gizli, sihirli bir yazı düşüncesi olmakla birlikte kendi icat ettiği dillerle de bağlantılıydı. Haritadaki sihirli yazı, Bilbo’yu Smaug’un, yani Orta Dünya’daki en korkunç ejderhanın yuvasına yönlendirir. Hazineyi elinde tutan canavar işte budur. Smaug büyük altın ejderhaların sonuncusudur ve cüce krallığından geriye kalan tüm serveti toplayıp üst üste yığarak büyük bir yığın haline getirmiştir. Ejderhalar açgözlülüğü temsil ederler fakat siz de bilirsiniz gerçekten abartılmışlardır çünkü bu canavarın tek merakı altını toplayıp, saklamaktır. Bilbo cesurca ejderhanın yuvasına girerek yığının içinden altın bir kupayı çalar. Smaug da misilleme yapmak amacıyla en yakın köye saldırır. .

Efsanemiz böyle olsa da ilham kaynağı nedir acaba?

Bir altın yığınını koruyan bir ejderha hikâyesi size tanıdık geldiyse, iyi bir nedeni vardır. Bu olay örgüsü Beowulf’taki olay örgüsüyle hemen hemen aynıdır. İnsanlık tarihinin en ünlü efsanelerinden birisi olan Beowulf zamanında JRR Tolkien’ın göz bebeğiydi. Beowulf, İskandinavyalı bir kahramanın kendi ülkesinin kralı oluşunu ve en büyük testi nasıl geçtiğini, yani ateş püskürten bir ejderhayı anlatmaktadır. Ejderha hazineyi önceki devirlerin krallardan korumaktadır. Kölenin biri ejderhanın yuvasına giden gizli bir yol keşfederek enfes hazineyi bulur, uyuyan ejderhayı görür, yavaşça içeri süzülür ve altın bir kupa çalar. Bu, hobbitteki öyküyle bariz benzerlikler taşıyan bir öyküdür. Her ikisi de açgözlülüğün tehlikelerine dair alegorilerdir. İki durumda da, hazineyi elde etme arzusu korkunç sonuçlar doğuran zincirleme reaksiyona sebep olmaktadır. Tolkien bunu Beowulf’tan alarak kendi hikâyesinin en önemli parçalarından biri haline getirmiştir. Beowulf, Yüzüklerin Efendisi üzerinde büyük etkiye sahip birçok yazılı kaynaktan sadece birisidir. Fakat hikâyeyi, bir kitabın sayfalarından alınan herhangi bir şeyden daha fazla şekillendiren, gerçek bir yaşam tecrübesine sahipti, hayaletler, kan ve ölüm dolu korkunç bir travma: 1. Dünya Savaşı’nın siperleri. Fransa, 1916. Müttefik bir siperin üzerinde düşman ateşinin mermileri vızıldamakta, bir grup İngiliz askeri güvenli bir bölge için birbiriyle yarışmakta, solucanlar gibi santim santim sürünmektedirler. Aralarındaki 24 yaşındaki teğmenin adı, JRR Tolkien yani Yüzüklerin Efendisi’nin gelecekteki yazarıdır. Savaşta edindiği tecrübelerin, Orta Dünya’daki efsanevi savaş üzerinde büyük bir etkisi olacaktır. Yüzüklerin Efendisi’ni, savaşları, kanlı sahneleri ve doğanın yıkımını okuduğumuzda, savaş hakkında bir rapor okumuş oluruz. Birinci Dünya Savaşı inanca başkaldırma derecesinde bir ölüm sahnesiydi. İnsanların birbirlerini çamur deryalarında katlettikleri bir zamandan, tarih kitapları “Büyük Savaş”olarak bahsetmektedirler. Tolkien ve onun gibi Birinci Dünya Savaşı’nı yaşayan nesil tam bir savaş barbarlığına şahit oldular, savaşın kendisinin bile yeterince kanlı ve vahşi olmasının yanında, sadece Kuzey Fransa’daki siper savaşları bile başlı başına dehşet vericiydi. Orada olmak, bir topçu ateşi tarafından vurulup vurulmayacağınızı görmek, ayak etlerinizin kemiklerden ayrılacak derecede donma noktasına ulaşıncaya kadar su kanalının içinde durması ya da hardal gazıyla saldırıya uğramanız demekti, Tolkien’ın yaşadıkları işte bunlardı. Teğmen Tolkien, insanlık tarihinde daha önce görülmemiş derecede büyük bir katliamla sonuçlanan, sert bir çıkmaz sokak olan Somme Savaşı’nı bizzat yaşamıştır. Somme Savaşı 4 ay tüm şiddetiyle devam ederek, her iki taraftan 1.5 milyon insanın hayatına mâl olsa da hiç kimse bir karış toprak bile elde edememiştir. Sadece hayatlar boş yere heba olmuştur. Tolkien yaklaşık 1 yıl hizmet verdikten sonra, dizanteri ya da tifüs şeklinde kendi gösteren siper hummasına yakalanmış, önce hastaneye, oradan da evine gönderilmiştir, iyileşmesi de baya uzun bir zaman sürmüştür, bir daha da savaşa geri dönememiştir. Savaş yüzünden zarar görmüş, ruhsal olarak yaralanmış ve sarsıntı geçirmiştir. Geçirdiği travma Frodo’nun yüzüğü yok ederken yaşadığı travmayı kaleme alış şeklini etkilemiş olmalıdır. Hobbitler Tolkien’ın hafiften kılık değiştirmiş hali olmasa da onun birçok özelliğini yansıtmaktadırlar. Yüzüklerin Efendisi’nde, hobbit Frodo, binlerce yıl önce büyük bir savaşın vuku bulduğu “Ölü Bataklık”denilen bir bataklıkta ilerlemektedir.

Burada, hayaletler hâlâ su altında gizlenmektedirler. “Yatıyor suların derinliklerinde, “solgun yüzler derinde, suyun çok derinlerinde.Gördüm onları. Şeytanı, korkunç yüzleri, asil ve kederli yüzleri. Hepsi iğrenç, hepsi çürümüş ve hepsi ölü.” Ölü Bataklık gibi eski bir savaştan kalan cesetlerin çürüdüğü bir yerde, kesinlikle aklınıza Somme’den, siperlerden ya da askerlerin çürüyen bedenlerinden kalan anılar gelir. Bu artık bir kahramanlık savaşı değil, bu artık ölüm ve yıkım demektir. Geride kalan, sadece, cesetlerdir. Savaş korkuları ilk olarak, Yüzüklerin Efendisi’nin habercisinde ortaya çıkmıştır, yani “The Hobbit”te. Hikâye, ejderhanın hazinesi için yarışan beş farklı ordunun savaşıyla sonuçlanır. Ana karakter Bilbo Baggins birçok arkadaşının savaş alanındaki ölümüne şahit olur ve savaşın anlamsızlığını idrak eder. Bilbo gibi Tolkien da arkadaşlarının savaşta ölümünü bizzat izlemiştir. Fransa’da, en eski ve en yakın 3 arkadaşıyla omuz omuza çarpışmıştır. Fakat Kasım 1916’da, ikisi ölmüştür. Yenilmesi zor bir düşmanla savaşan arkadaşların hikâyesini okuyan bir kişinin, onların hissettikleri korkuyu ve yaklaşan savaşın ayak seslerini duyduğu aşikârdır. Bir teste tabi tutulup muhtemelen öleceklerinin farkındalardır ve buna rağmen hem mizahlarını hem de cesaretlerini göstermenin bir yolunu bularak böyle bir zamanda birbirlerinin morallerini yüksek tutmaya çabalamaları onun savaş tecrübelerinden kaynaklanıyor gibidir. Birinci Dünya Savaşı’nın ızdırap ve dehşeti sadece Orta Dünya kahramanlarının acılarına değil, aynı zamanda kötülerinin acımasızlıklarına da yansımıştır. Muhtemelen, Tolkien’ın savaş tecrübesini Orklar’ın korkunçluğundan daha fazla ortaya çıkaracak bir şey yoktur. Yüzüklerin Efendisi, kökleri antik efsanelerde ve günümüzde olan güçlü bir hayalin ürünüdür. Yazar JRR Tolkien’ın bizzat yaşadığı savaş tecrübeleri hikâyenin merkezindeki iyi ve kötü arasındaki savaşı şekillendirmiştir.Bu savaştaki son meydan, korkunç cehennem Mordor’dur. Mordor’un tam ortasında Tek Yüzük’ün dövüldüğü volkan olan Hüküm Dağı bulunmaktadır. Burası, şeytani güç kendisini ele geçirmeden önce, hobbit Frodo’nun yüzüğü yok etmek için gelmesi gereken yerdir. Burası iyi bilinen antik bir kaynaktan alınmış bir sahnedir, yani İncil’den. İncil’e bakacak olursak, Cehennem, ateş, kükürt ve sonsuz işkencenin olduğu bir yer olarak tarif edilmektedir, Mordor’a baktığımızda ise, bu kapkara çölü görürüz. Dante’nin Cehennem tarifiyle çok yakın bağlantıları vardır, orada da ateşler içinde bir yer ve gökyüzünden ateş parçaları düşen kuru bir çöl vardır. Hatta “Mordor”adında şeytani bir yüzük bile vardır. Bu bir tesadüf değildir. “Mordor” kulağa, Anglosaksoncadaki “katil” anlamına gelen “morth” kelimesi gibi gelmektedir. Ayrıca eski Norveççede aynı anlama gelen “morth”, yani “cinayet” kelimesiyle de bağlantısı vardır. Hikâyemizde, Mordor’a girenler neredeyse ölüdürler. Ork olarak bilinen acımasız piyadelerden oluşan bir ırk tarafından korunmaktadır. Orklar çok korkunç, çarpık, eciş bücüş ve çirkindirler.

Yanlış yola sapan Elfler oldukları söylenmektedir. Karanlık güçler onları alıp bu korkunç ırka dönüştürmüşlerdir. Makinelere, işe yarayan bir şeyler yapmaya, çıkarlarına aşırı düşkün yaratıklar olarak tasvir edilmektedirler. Diğer insanların kendileri için çalıştırmaya çabalamaktadırlar. Kapitalizm veya kapitalistlerin bir nevi kılık değiştirmiş halleridir, Orklar kapitalistlere benzetilmektedir. Orklar tamamen bozulmuştur, harap olmuşlardır. Özünde iyi olmalarına rağmen, iradeleri tamamen kötülüğün eline geçmiştir. Yüzüklerin Efendisi’nin birçok elementi gibi, Mordor’un kötü ırkı da eski bir efsaneden türetilmiştir.

Beowulf’un 512. satırında, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesinin akabinde, Kabil’in soyundan gelen kötü yaratıklar tasvir edilmektedir ve onlar “eotenas ond ylfe ond orcneas”dır, yani Etinler, Elfler ve “Orcnealar”dır. Orcnealar Beowulf’taki şeytani yaratıklardır.

Ruhani bir havaları olsa da şeytani bir ruha sahip oldukları düşünülmektedir. Tarihi kaynaklar Orta Dünya’nın en hakir görülen iblislerine ilham vermekle kalmamış aynı zamanda başlıca kahramanlarından birine de hayat vermiştir; yani Büyücü Gandalf’a. Yüzüklerin Efendisi’nde, Gandalf Frodo’ya Tek Yüzük’ü yok etme macerasında yol göstermektedir. Yüzüklerin Efendisi’nin yazılmasından sonra Gandalf büyücüler için bir prototip olmuştur. Büyü bundan önce, kötü, Hristiyanlık karşıtı, biraz şeytani bir şey olarak düşünülmekteydi. Gandalf bence iyi bir karakterdir. Orta Dünya’da yaşayanlar için her şeyin en iyisini yapmaya çalışmaktadır. İskandinav mitodolojisinde Gandalf’ın kökeni hakkında bazı ipuçları bulmak mümkündür.

Eski Norveççede, “Gandalf” “sihirli cin” ya da “sihir yapan cin” anlamına gelmektedir, Gandalf tabii ki bir cin değildir, fakat büyük bir güce sahip sihirli bir kişidir.Fakat Gandalf İskandinav mitolojisinden, adından daha fazlasını almıştır. Görünüşü, en güçlü tanrısından gelmektedir, yani Odin’den. Odin, antik İskandinavyalılar için birçok şeyi temsil ediyordu. Bilgelik, savaş, mücadele ve ölüm tanrısı olsa da Gandalf’da görünen en belirgin özelliği “gezgin” oluşudur. Gandalf’ın Odin’den esinlenildiği aşikârdır. Özelliklerinden birisi maskeler tanrısı ve birçok kimliği oluşudur, bu yüzden birçok hatta yüzlerce adı ve kılığı vardır ve dünyada gezerken, genellikle silik bir şekilde gezer. Kurşuni bir kaftan giyer, kafasındaki geniş kenarlı şapkası ve uzun sakallarıyla Gandalf’a çok benzemektedir. Odin gibi, Gandalf da Orta Dünya’da yıllarca dolaşarak şeytani güçleri yok etmek için sessiz sedasız çalışır. Fakat büyücümüzün başka, daha bilindik antik bir kişiden esinlenilmiş olma ihtimali de vardır. Birçok insan Gandalf’ı İsa’ya benzetmektedir. Kendini feda ederek hayatını kaybetmekte ve beyaz giysilerle geri dönmektedir. Gandalf Frodo’yu korumak için savaşırken, mecazi olarak ölmekte ve Ak Gandalf olarak dirilmektedir, ve bu Tolkien’ın Katolik köklerini görmemizi sağlayan durumlardan bir tanesidir. Birçok kılığı olan bir putperest tanrısı ve yeniden dirilen bir Hristiyan kurtarıcısı, yani antik dünyadan gelen iki güçlü karakterin bir ana karakterde birleşmesi. Tolkien’ı benzersiz yapan işte budur. Hristiyan ve putperest motiflerini bir araya getirmede çok beceriklidir. Yüzüklerin Efendisi’nin ardındaki dini etkiler destanın doruk noktasında tam olarak ortaya çıkmaktadır. Hikâye sona ererken, dünyayı kurtaran Gandalf değil Frodo’dur. .

Efsanenin dönüm noktası, Frodo Yüzük’e karşı son arzusuyla boğuşurken, İsa’nın hayatının en önemli bölümünden alınacaktır. Mordor; kızgın cehennem, Orkların ve kötü lord Sauron’un evi. Burası hobbit Frodo’nun Orta Dünya’da yaptığı acı dolu yolculuğunun ardından kendini bulduğu yerdir. Hüküm Dağı’na ulaşma yolculuğu son bulsa da, asıl test başlamak üzeredir. Tek Yüzük’ü yok etmek için, Frodo dağa tırmanmak ve onu dövüldüğü volkanik lavlara atmak zorundadır. Fakat yüzük kolay pes etmeyecektir. Sembolün yuvarlak olması bir tesadüf değildir. Ta ki yüzük tüm benliğinizi kaplayıncaya dek, diğer tüm bağımlılıklar gibi, tüm özelliklerinizi, kişiliğinizi içine çeker. Frodo Hüküm Dağı’na tırmandıkça, yüzük aklını çelmeye, onu görevinden alıkoymaya çabalayarak gücüne teslim olmaya zorlar.

Bu, yazar JRR Tolkien’ın Hristiyan bakışıyla kaleme aldığı arzulara karşı verilen en büyük savaş, karanlık ve aydınlığın bitmeyen mücadelesidir. Eserin tamamı Katolik düşüncelerle yoğrulmuştur. En sonda Tolkien’ın söyledikleri İsa’nın dualarından son ikisinin örneğidir. Orada; “Ayartılmamıza izin verme, bizi kötü olandan kurtar.” demektedir. Frodo’un yüzükle geçirdiği son anları İncil’in en bilinen pasajlarından biriyle benzerlik göstermektedir. İsa çölde 40 günlük oruçtayken, şeytan aklını çelmek için dünyaya gelir. Güçle, yemekle aklını çelmeye çalışır. Dünyaya hakim olmakla aklını çelmeye çalışır. İncil’de, İsa Şeytan’ın teklifine direnir. Fakat Frodo’nun iradesi o kadar güçlü değildir. Frodo kıyametin eşiğine varmayı başarır, yüzüğün dövüldüğü volkanın ucuna kadar gelir ve Yüzük kolyesinde takılı olmasına rağmen onu yok edemez.

Yüzük artık kişiliğinin parçası haline gelmiştir ve “Yapmak için geldiğim şeyi yapmamayı tercih ediyorum. Bu yüzük benim.” der ve onu takar. Yüzük onu anında görünmez yapar, fakat yalnız değildir. Yüzyıllar boyunca yüzüğe sahip olan kötü yaratık Gollum Frodo’yu Hüküm Dağı’na kadar takip etmiştir. Yüzüğü ölesiye geri istemektedir ve şimdi eline bir fırsat geçmiştir. Gollum Frodo’nun parmağını koparır. Gollom Yüzük’ü kapar, sonrasında volkanın içine düşer. Bu şekilde yüzük de, Gollum da yok olur. Fakat bir bakıma Frodo’yu serbest kalır. Gollum her ne kadar kötü olsa da, kötü bir şey yaparak Orta Dünya’yı kurtaran yine odur. Gollum böyle bir şey yapmasaydı, dünya asla kurtarılamayacaktı bu yüzden her şeyin nasıl beraber çalıştığına dair küçük güzel bir dönemeçtir. Görevini tamamlayamayan kusurlu bir kahraman, Tolkien’ın Hristiyan kökeniyle ve mitolojik geleneklerle ilgisi olmayan bir sondur.

Genellikle trajik kahramanlara ne olursa olsun, en azından doğru şeyi yaptıklarından kendilerini iyi hissederler. Frodo hissedememiştir. Frodo’nun başarısızlığına rağmen, sonuçta iyinin kötüye karşı kazandığı zafer Hristiyan inancını yansıtmaktadır. Fakat bu zaferin de bir bedeli vardır. Yüzük yok edildikten sonra, Frodo ve diğer hobbitler Shire’a geri dönerler.

Karşılarında gördükleriyle dehşete düşerler. Shire’ı harabeye dönmüş olarak bulurlar. Endüstriyel bir kâbusa dönüşmüştür. Her yerde çelikten büyük makineler vardır, insanlar baskı görmekte ve her yer atıklarla doludur. Tam bir teknolojik cinnet durumudur. Bu, Tolkien’ın en büyük korkularından biriydi. İngiltere’de bir zamanlar evim dediği yerde, aynı değişimin gerçekleştiğine şahit olmuştur. Tolkien çocukluğundan beri sanayileşmenin gelişimi konusunda çok endişeliydi. Çünkü bu durumu insanlığın yozlaşması olarak görüyordu. Bu zihninde, sanayileşmeye olan teşvikin egemenlik dürtüsüyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı oluşudur ve Tolkien’a göre insanlar üzerinde egemenlik kurmakla ağaçlar ve bitkiler üzerinde egemenlik kurmak aynı şeydir. Frodo yüzüğü yok etme macerasından evine döndüğünde, huzursuzdur. Korkunç rüyalar görmekte ve Shire’daki yaşama ayak uyduramamaktadır. Frodo kendisini yaratan yazar gibi, sarsıcı anıları yüzünden artık bambaşka bir insandır. Frodo yaralıdır. Yaşadıkları yüzünden harap olmuştur ve tekrar normal bir hayata dönemeyecektir.
Bedensel acılar çekmekteyse de ruhsal acılar da çekmektedir ve bu durum Tolkien’ın Birinci Dünya Savaşı’nda bizzat çektiği acıların bir metaforudur. Bence Frodo karakteri ve yazar Tolkien hakkında gerçekten merak uyandıran şey tabiri caizse dram bittikten sonra, Birinci Dünya Savaşı, Yüzük’e karşı verilen savaş bittikten sonra görmeyi umduğumuz sevincin ortaya çıkmamasıdır. Yüzük taşıyıcısı olmanın sonucu olarak Frodo’da geçmek bilmeyen keyifsizliği görmekteyiz ve Tolkien hakkında da, Kuzey Fransa’nın çamur deryalarında birçok insanın katledildiğini görmenin stresini bir türlü üzerinden atamadığını söyleyebiliriz. Yüzüklerin Efendisi’nin sonunda, Frodo kötülükle yaptığı savaş sırasında aldığı hasarı atlatamaz, Orta Dünya’nın kutsal topraklarında yeni başlangıçlar aramak için Shire’ı sonsuza dek terk eder ve böylece çağımızın en tutkulu mitolojisi son bulur.
Bu gerçekten şimdi bizim bildiğimiz şekliyle tamamen yeni bir fantezi edebiyatı türünün başlangıcıdır. Kendi başına ayakta durabilen, kendine has tarihi olan bir dünya yaratma fikri gerçekten oldukça yeni ve orijinaldir. Yüzüklerin Efendisi’nin çok tutulması dikkate şayandır. Birçok yönden çok yoğun ve karışık olsa da genel okuyucu kitlesinde coşku yaratmıştır ve onu kayda değer kılan da budur.
YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter
HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL
ŞEYTANİ RESİMLER

BÖLÜM 10 THOR

İskandinav yıldırım tanrısı Thor. Korkunç devlerden halkını koruyan korkusuz bir savaşçı. İnsanlığın gördüğü en karanlık dönemde Vikinglerin ve Barbarların idolüydü. Fakat efsanenin ardındaki gerçeği bilenlerin sayısı azdır. Antik dünyanın en büyük deniz canavarıyla savaşmış, Avrupalı putperestler Hristiyanlık ordularına başkaldırırken onların son umudu olmuştur. Thor efsanesinde gerçek ve masal birbirine ters düşmektedir.

İki baş düşman ölesiye savaşmaktadırlar. Yıldırım tanrısı Thor, sarsıcı bir canavarla tüm öldürücü gücüyle saldıran dev bir yılanla savaşmaktadır. İnsana karşı canavarın savaşında Thor en ölümcül silahını, sihirli çekicinden çıkan yıldırımı kullanmaktadır. Çıkan yıldırım da yeri göğü inletmektedir. Thor efsanesi bu tip destansı restleşmelerle doludur. İnsanoğlunu tehdit eden yaratıklara karşı verilen kahramanlık savaşlarıyla. Thor tanrıların şampiyonudur. Gerçekten kötü şeyler olduğunda ortaya çıkan büyük bir savaşçıdır. Bilgi edinmek için Thor’a başvurmazsınız, Thor’a sizi şeytani canavarlardan koruması için başvurursunuz. Thor’un maceralarıyla dolu masallar insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde çıkış yolu olmuştur. M.S. ilk bin yılın karanlık dönemlerinde. İskandinav dünyası, İngiliz Adaları’ndan Baltık Denizi’ne doğru uzaklaştığı dönemlerde, tam bir karışıklık içindeydi. Yaşamanın tek yolu olarak ekip biçerek hayatta kalan tarım toplumu, Avrupa’nın kuzey kısımlarında hava soğuk olduğundan bir şeyler yetiştirmenin daha kolay olduğu Akdeniz çevresinde yaşamadıklarından her açıdan bakıldığında, şiddete oldukça meyilliydiler. Savaş, kıtlık ve ölüm Avrupa’nın kuzeyindeki ıssız bölgelerde hayatın gerçekleriydi. Fakat Thor efsanesi, kargaşaya bir çeki düzen getirmiştir. Kırsal kesim için bir din gibiydi. “Paganizm (Putperestlik)” aslında halkın neye inandığını tarif eden Latince bir kelimedir ve putperestlik tam olarak da yerine oturmamıştır.Düzenli olması, herkesin sorumluluğunu bilmesi ve önem hiyerarşisi bakımından Yunan Panteon’u gibi değildir. Oldukça farklıdır. Bu mitolojinin insan hayatına bakış açısı oldukça karanlık ve acımasızdı. İnsanlar Hristiyanlık’ta vaat edildiği şekilde ölümden sonra bir çeşit kurtuluş ya da cennet umut etmemişlerdir. Onların hayata bakış açısı daha karanlık ve daha kederli olmuştur. Çok büyük engellerle karşılaşan insanlar, büyük cesaret ve sertlik göstermek zorunda kalmışlardır. Thor’u da, ilham kaynağı olarak görmüşlerdir. Thor kusursuz bir kahramandı. Güçlüydü. Çoğu tanrının aksine, aldatıcı ya da hain değildi, aksine sözüne sadıktı ve bence, insanlar kendilerini böyle bir kahramanla çok iyi özdeşleştirmişlerdir. .

Efsaneye göre, Thor’un iki silahı şeytani güçleri yenmesinde ona yardım etmiştir: Gücünü ikiye katlayan bir kemer ve öldürücü yıldırımlar saçan bir çekiç.Thor sadık çekicini ne kadar uzağa atarsa atsın, bir bumerang gibi kendisine dönmekte ve her seferinde gök gürlemektedir, bu da çekicin bir devi devirdiği anlamına gelmektedir. Thor yıldırıma hükmetmektedir ve bu, diğer mitolojilerde de rastlanılan bir durumdur. En açık benzerlik klasik mitolojide yıldırım tanrısı olarak anılan Zeus’tur. Yıldırım tanrısı koruyucu tanrıdır. En güçlü savaşçıdır, yani Zeus’un sahip olduğu güce sahiptir, Thor da kötü adamları yok edecek olan yıldırıma, çekice sahiptir.

Thor efsanesi, Thor’un güçlü bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle başlar. Babası gökyüzü tanrısı Odin .ve annesi de Jord, yani dünyadır, bir bakıma gökyüzü ve dünyanın karışımıdır, bu da onu insanların yaşadığı “midgard”, yani Orta Dünya için mükemmel bir tanrı haline getirmiştir.

İskandinav mitolojisinde, dünya 3 katmandan oluşmaktadır, hepsi de eski Norveç’te oldukça bilinen bir şekil olan “ağaç” şekilde betimlenmiştir.Aşağı yukarı Kızılderili çadırlarına benzeyen evler yaparlardı ve antik İskandinavların tüm evrene bakış açısı bu tip yapılardan ibaretti. Duvarları ayakta tutan merkezi bir direk vardır. Bu direk evin iskelet yapısını oluşturmaktadır. Evrenin iskelet yapısı da böyle bir direkten oluşmaktadır, yani küçük büyüğü yansıtmaktadır. Ağaçların çok önemli bir konuma gelmesinin nedenlerinden birisi budur.

Mitolojik ağaçların en yüksek dalları, tanrıların ikâmet ettiği Asgard’dır. Diğer uçta, köklerin altında soğuk ve karanlık bir bölge olan “Hel” yer almaktadır. Burası ölülerin diyarı olmakla birlikte “hell” (cehennem) kelimesinin geldiği yerdir. Ağacın orta kısmı ise “midgard”, yani insanların yaşadığı dünya ve Thor’un bölgesidir. Savaş tanrısı olarak, Midgard’da yaşayan insanları düşmanlardan, yani kötü devlerden korumak onun görevidir. Devler kaosu, yıkımı temsil etmektedir.

Eğer bir çığ, bir deprem, bir sel ya da başka bir şey ölmenize sebep olursa bunun sorumlusu bir devdir. Yani devler iklim ya da çok tehlikeli bir durum yüzünden ölüm kalım savaşı veren bir medeniyetin başına gelebilecek tüm kötülükleri temsil etmektedirler. Örneğin, Norveç’in bir vadisinde yaşadığınızı ve kışın gelişini, vadinin buz tutuşunu, bir bakıma buzdan devleri ve daha sonra baharın gelişini hayal edin ve Thor buzdan devleri dağlara doğru geri püskürttükçe düzeni tekrar kurabildiğinizi görürsünüz. Bugün dahi Thor’un devlere karşı verdiği mitolojik savaşların yankılarını Kuzey Denizi çevresindeki ormanlarda ve soğuk vadilerde duymak hâlâ mümkündür. İskandinavya boyunca, bölgeyi dolduran gizemli taş anıtların tarihi, putperest döneme uzanmaktadır. M.S. 4. ve 12. yüzyıllar arasında bölgeyi işaretlemek, önemli olayları kaydetmek, krallar ve savaşçılar için mezar taşı işlevi görmesi için dikilmişlerdir. Runik taşlar olarak isimlendirilmekte ve hikâyelerini yazmamış bir toplumdan geriye kalan tek ipucu olma özelliğini taşımaktadırlar. Taşların üzerinde, kullandığımız Latin alfabesine benzeyen Runik yazıtlar mevcuttur. Şans eseri yazılı olarak elimizde bulunan bir mitolojiyi ya da hikâyeyi bir nevi tasvir etmektedirler. Bu yazıtların çoğunda başı çeken bir şekil vardır: Yıldırım tanrısı Thor’un bizzat kendisi. Runik taşların hatırı sayılır bir kısmında Thor’un adı runik harflerle kazınmıştır, “Thor bu taşları korusun.”gibi. Thor’un kudretinin bir şekilde gelip kendilerini korumasını dilemişlerdir. İskandinav mitolojisinde, her tanrı şeytani devler arasından kendine has düşmanıyla savaşmaktadır. Thor’un baş düşmanı da, Runik taşlarda yazıldığına göre, yılan şekline girmiş olan dev, Midgard Yılanı’dır. Gittikçe büyüyen bir yılandır ve kehanete göre, tanrıların sonunu getirip kıyamete sebep olacaktır. Yılan korkusu, bizimle bütünleşmiş bir korkudur, her kültürde mevcuttur ve eski İskandinavlar bunu idrak etmişlerdir. Yılanlar kötüdür, korkutucudur ve sadece bu temel üzerine güzel bir mitoloji inşa etmek mümkündür. .

Efsaneye göre, Midgard Yılanı Dünya’yı sarmalayıp kaosa sürükleyebilecek büyüklüğe ulaşır.Hem Dünya’nın sınırını hem de bu sınırı aşmanın tehlikelerini temsil ederek Orta Dünya’yı tamamen çevreleyen, Midgard Yılanı’dır. Thor’un yenmeye ant içtiği en büyük düşmanı işte budur. Tanrı dahi olsa, zafer elde etmesi kolay olmayacaktır. Thor ve Midgard Yılanı arasında süregelen bu çekişme, düzeni, tanrıların ve insanların dünyasını koruyan güç ile hep var olan ve bizi yok etme tehdidinde bulunan dıştan gelen kaos tehdidi arasındaki çekişmeyi temsil etmektedir. Düzene karşı kaos: Haşin İskandinav dünyasında yankılanmış klasik bir temadır.

Thor efsanesinde, sıklıkla espriyle karışık olarak anlatılmaktadır. Hikâyenin bir bölümünde, Thor fark edilmeden Midgard Yılanı’na yaklaşmak ister ve kendisini bir çocuğa dönüştürerek Hymir isimli bir devden kendisini denizde balık tutmaya götürmesini ister. Gitgide daha açıklara, daha uzaklara giderler ve sonunda Hymir: “Sanırım yeterinde açıldık.” deyince Thor da buna karşılık: “Hayır, hayır. Daha da açılabiliriz.” der. İyice açılınca, Thor esas kimliğine bürünür ve denize bir öküz kafası atarak yılanı su yüzüne çeker. Attığı öküz kafasının içinde büyük bir iğne vardır ve Midgard Yılanı yemi yuttuğunda Thor da iğnenin bağlı olduğu ipe asılarak devasa Midgard Yılanı’nın başını sudan çıkarmasına sebep olur ve bu durum karşısında çok telaşlanır, heyecanlanır ve elini çekicine atar. “Sonunda seni yakaladım.” havasındadır, sandaldaki dev Hymir ise dehşete kapılmış durumdadır. Thor vuruşunu yapmak için çekicini kaldırdığı anda, dev, oltanın ipini keser ve yılan denizin derinliklerinde kaybolur. Thor çok öfkelenir. Baş düşmanını öldürme fırsatını kaçırmıştır. Thor’un Midgard Yılanı’yla bu tip karşılaşmaları sürer gider. Bazen kılık değiştirir, bazen araya bir başkası girer fakat her seferde yılan bir şekilde kaçar ve sanki Midgard Yılanı ile Thor son savaşına çıkabilsin diye yılan bir şekilde kurtarılmaktadır. Bir yıldırım tanrısı ve dev bir yılan arasındaki kapışmayı konu alan tek efsane bu değildir. Antik dünyanın her köşesinde bulunabilecek bir temadır. Hintlilerin kutsal kitabı Vedas’ta, fırtına tanrısı Indra ile devasa bir yılan arasındaki savaştan bahsedilmektedir.

Yunan mitolojisinde ise, Typhon isimli yılankavi bir canavar yıldırım tanrısı Zeus’la savaşmıştır. Bu efsaneler binlerce kilometre mesafe ve binlerce yıl arayla yaratılmış olsalar da, temelde aynı hikâyeyi, yani dünyayı tehdit eden bir yılanı yok etmek için yola koyulan bir yıldırım tanrısını anlatmaktadırlar. Fakat nasıl olur da farklı toplumlar aynı efsaneyi paylaşırlar?

Bu durum ortak kültürden kaynaklanıyor gibidir. Bu hikâyelerdeki yılan gerçek bir deniz canavarından esinlenilmiş olabilir mi?

Şayet öyleyse, bu yaratık hâlâ derinliklerde dolaşıyor mudur?

Şaşırtıcı kanıtlar, mümkün olduğunu göstermektedir. Yüce Thor’un baş düşmanı Midgard Yılanı, o kadar büyüktür ki, dünyanın etrafını sarabilmektedir. .

Efsanede, dünyadaki kaos ve kötülüğü temsil etmekteyse de, bu kadar korkutucu bir yaratığın esin kaynağı ne olabilir?

Devasa deniz yılanı görme durumları yüzyıllardır mevcuttur. Gerçek tarihe dayandığı varsayılan eski İskandinav destanlarında da, canavarlar tarafından alabora edilen gemi hikâyeleri mevcuttur. Tariflerde sıklıkla, gemileri kavrayarak onları derinliklere çekebilen uzun dokunaçlı devasa yaratıklardan bahsedilmektedir. Bu yaratıklara da “Kraken” denilmektedir. Kraken’ın, Midgard Yılanı gibi yıldırım hızında hareket edebilen uzun kaygan bir vücut yapısına sahip olduğu söylenmektedir. Fakat canavar deniz yılanı hikâyeleri Kuzey Avrupa’yla sınırlı değildir. Antik Yunan’ın en ünlü macera hikâyesi olan Odesa Destanı’nda da görmek mümkündür. Destan’da insan etiyle beslenen çok büyük bir yılandan bahsedilmektedir. Scylla. Scylla birden fazla kafa ve göze sahip olan, aynı anda altı adamınızı birden yakalayıp aynı anda hepsini yiyebileceğinden şüphe duymamanız gereken o korkunç deniz canavarıdır. Scylla, Kraken ve Midgard Yılanı: Bu efsanevi deniz canavarları bir tesadüf müdür yoksa bir gerçeğe dayanıyor olabilirler mi?

19. yüzyılda tesadüfen yapılan bir keşif bu olasılığı gündeme getirmiştir. Kuzey Atlas’da, devasa boyutta ve bilinmeyen bir yaratıkla karşılaşan balıkçılar, onu yakalamayı başarırlar. En uzun dokunacı 10.6 metre olarak ölçülen yaratık dev bir kalamardı. Şaşırtıcı olan şey ise; 1870’lere kadar, bu ilginç yaratıkların kesin olarak yaşadığını kanıtlar nitelikteki sayısız raporlar, hiç inanmayan denizcilerden gelene dek ve düzinelercesi Newfounland kıyılarına vuruncaya dek, hiç kimse dev kalamarların var olduğunu kesin olarak kanıtlayamamıştı. Bin yıl önce, bu deniz canavarı hikâyeleri İskandinavya’nın en çetin gemicilerini, dalgalara hükmederek bir imparatorluk kurmuş olan gezgin haydut çetelerini, yani Viking’leri bile korkutmuştur. Vikingler “Viking” kelimesi anlam olarak çalmak, baskın yapmak anlamına gelir ve dolayısıyla bu insanlara verilen isim onların yaptıklarıyla birebir alâkalıdır. Dev deniz yaratıkları korkusu seyahatlerine gölge düşürdüğünde, Vikingler sadece bir tanrıya yöneldiler: Thor’a.İskandinavların yağmalama amaçlı Kuzey Denizi’ne açıldıklarında kendilerini koruması ve yönlerini bulmada yardımcı olması için Thor’a dua ettiklerini hayal edebiliriz, kısacası Thor, savaşçıların gözünde diğer tanrılara nazaran daha üst konuma gelmiştir. Yağmacı Vikingler açık denizlerde güvenliklerini garantilemek için Thor’un şerefine özel bir ayin yapıyorlardı. Ayin, Thor’a atfedilen bir tapınağın parçalara ayrılarak kolonların gemilere yüklenmesi ve okyanusların hükümdarının Thor olduğunu göstermek için kolonların gemilerden okyanusa atılmasından oluşur ve böylece Thor’un hizmetkârları olarak güvenli bir seyahat yapacaklarını düşünürlerdi. Denize atılan kolonlar genellikle meşe ağacından kesilirdi. Meşe ağacının yıldırım tanrısıyla özel bir bağlantısı vardır: Yıldırım’ın en çok düştüğü ağaç, meşe ağacıdır. Aslında, Thor’a tapmanın merkezi noktası bir tapınak ya da kilise değil, “Thor Meşesi” olarak bilinen bir ağaçtı ve antik İskandinav dünyasının Mekke’siydi. Bu meşenin Thor’u işaret ettiği söylemekte ve bu ağacı sanki bizzat Thor’un kendisiymiş gibi ziyaret etmekteydiler. Nesiller boyunca, Thor meşesi kanlı putperest ayinlerine şahitlik etmiştir. Müritler köklerine çoğu zaman etten oluşan kurbanlar bırakmışlardır. Kurbanlar çoğu zaman, gelecek senenin hasatının, tarımının ve doğal olaylarının iyi gitmesini sağlamak için sunuluyordu. Özellikle kötü zamanlar boyunca, her hayvandan dokuz adet kurban edilmesi gerektiği iddia ediliyor ve bazen, çok kötü geçen yıllarda bir insanı kurban ettikleri de oluyordu.Putperestlik ve putperest bölgelerle bağlantılı infazlar ve kurban vermelerin olduğuna dair elimizde yeterince kanıt mevcuttur ve bunların Thor Meşesi etrafında gerçekleştiğini düşünmek için hayal gücünüzü zorlamanıza da gerek yoktur. .

Efsaneye göre, Thor Meşesi M.S. 723’ten beri burada, yani Almanya’nın Fritzlar kasabasında bulunmaktadır. Bu tarih, tam bir dönüm noktasıdır. Tüm inanmayanları inanç sahibi yapmaya kararlı başka bir dinin kuvvetleri güneyden bu tarihte gelerek gözlerini putperestlerin sembolik merkezine, yani Thor Meşesi‘ne dikmişlerdir.İskandinavya’nın dönüşümü sırasında, Aziz Boniface gelerek insanları bir araya toplamış ve onlara “Eğer Thor varsa ve o kadar güçlüyse, bu koca ağacı kestiğimde, eminim ki beni yok edecektir.” der. Hristiyan hikâyelerine göre güçlü bir rüzgar çıkıp ağacı yerle bir edince, bunu gören insanlar bunu bir mucize olarak algılayarak, o anda Hristiyan olurlar. Thor Meşesi’nin devrilişi Kuzey Avrupa için sembolik bir dönüm noktası olmuştur. Putperestler için bu durum, bizzat Thor’un çöküşü gibi görünse de teslim olmalarını sağlamak o kadar kolay olmayacaktır. Hristiyan haçına karşılık putperestlerin de kendi sembolleri vardı: Thor’un sihirli çekici. .

Efsaneye göre, Thor otoritesine meydan okuyanları devirmek için çekicini kullanmaktadır. Peki yıldırım tanrısı en değerli silahını kaybetseydi, ne olurdu?

Bu, hem Thor hem de insanlık için yıkıcı sonuçlar doğururdu. .

Efsanede de aynen böyle vuku bulmuştur. Thor’un çekici putperest dünyasında yüzyıllar boyunca gücün ve onurun simgesi olmuştur. .

Efsanede, yıldırımlar saçarak Thor’a dev canavarları yenmesinde yardımcı olmuştur. Çekiç, insanı her şeyden daha üstün kıldığı için çok önemlidir, araç gereçlerden elde edebileceğiniz ve ne kadar güçlü olursa olsun sadece çıplak ellerinizle sahip olamayacağınız gücü size sağlar ve bu, Thor açısından çok önemlidir, ne kadar güçlü olsa da, hâlâ çekicine ihtiyaç duymaktadır. Önemli hikâyelerin birinde, yıldırım tanrısı değerli silahını kaybeder. O olmadan, Dünya’yı tehdit eden devlere karşı güçsüz düştüğünden insanlığın kaderi tehlikeye düşmüştür. Korkunç bir dev kral, Thor’un, İskandinav tanrılarının sığınağı olan Valhalla sarayındaki yatak odasına gizlice girerek çekicini çalar. Dev, çekiç olmadan Thor’un aciz kalacağını bildiğinden çekici şantaj yapmak için kullanmayı planlar. Çekicin çalınması demek, insanoğlunu hayvanlardan ayıran kültür ve teknoloji birikiminden alıkoymak demektir. Thor sabah uyanır, etrafı kolaçan eder ve çekicin yerinde olmadığını fark edince soluğu kimin yanında alır?

Çok ilginçtir, Loki’ye gider. Loki Thor’un bir hizmetkârı olsa da, o da bir tanrıdır. Kurnaz, işbirlikçidir ve çekici kimin çaldığını bildiğini söyler. Çekici geri almak için devler diyarına doğru yola çıkar. Loki, devlerin kralı Thrym ile görüşerek kralın ne istediğini öğrenir. Thrym Loki’ye; “Thor’un çekici bende ve onu sakladım, Freya ile beni evlendirmediğiniz sürece de, onu kimseler bulamaz.” der. Freya güzel ve duygusal aşk, bereket ve seks tanrıçasıdır, devler, cüceler, kısaca herkes onun peşindedir. Freya aynı zamanda Thor’un kardeşidir.Devin ne istediğini duyduğunda, teslim olmayı reddetse de, Thor’un çekicini geri almak için bir şeyler yapılmalıdır. Çekiç onun belirleyici özelliklerinden biridir. Devleri öldürmek için o çekice ihtiyacı vardır. Çekiç olmadan tanrılar tehlikede demektir. İnsanlar tehlikede demektir. Thor’un çekici yoksa herkes tehlikede demektir. Krizi aşmak için tanrılar özel olarak toplanarak riskli bir strateji üzerinde anlaşmaya varırlar: Thor’u kardeşinin kılığına sokacaklar ve gelin olarak onu göndereceklerdir. “Gelinliği giydireceğiz, başına duvağı örtüp onu Freya kılığında göndereceğiz ve muhtemelen çekici alıp geri dönebilecektir.” Thor bu duruma çok sinirlenir. Thor, süper maço erkeksi bir tanrıdır ve tahmin edersiniz ki, kadın kılığına girmeye niyetli değildir. Fakat Thor’un başka seçeneği yoktur. Sonunda pes ederek Freya’nın gelinliğini giyer. Duvağın altından sadece kırmızı gözleri belli olmaktadır. Bu çok komik, öyle değil mi?

Önümüzde kadın elbiseleri giymiş heybetli, maço bir tanrı vardır. Thor’un çekici tam olarak nedir?

Erkekliğin sembolüdür ve bir bakıma erkeklik organına ait bir semboldür ve tabii ki Thor erkeklik sembolünü kaybederek zıttı haline gelmek durumundadır.Artık bir erkek olamadığından dolayı bir kadına dönüşmek durumundadır. Yanına Loki’yi alan Thor devler diyarının yolunu tutar. Yıldırım tanrısı en ışık saçan gelin olmasa da, kıymetli çekicini geri almak adına gururunu hiçe saymak zorundadır. Onun geldiğini gören Thrym; “Freya, bir tek şey eksikti dünyamda, o da sendin.” der ve ilk olarak eğlence düzenlerler ve Thor tüm yemekleri yer ve tabii ki tüm birayı da içer. Thor’un çok içmesi anında tüm okları üstüne çeker. Yüzü kızaran bir gelin nasıl olurda bu kadar içebilir?

Loki de buna karşılık; “Endişelenmeyin. Gelinimiz tam 8 günlük yoldan geldi ve yolda hiçbir şey içmedi.” der. Fakat Thrym müstakbel geline yakından bakınca gözlerinin kıpkırmızı olduğunu fark eder. Thrym yerinden zıplayarak, “Freya’nın gözlerine neler oluyor?” der ve yine hazır cevap Loki araya girerek, “Bir haftadır da uyumuyor. Buraya geleceği için çok heyecanlıydı.” deyince Thrym şüphelenmez. Sonunda ikna olan kral sihirli çekici geline teslim eder. Bir anda, çekiç Thor’a tüm gücünü geri kazandırır. Yıldırım tanrısı tüm şiddetiyle geri dönmüştür. .

Efsane bu şekilde olsa da gerçek nedir acaba?

Hristiyan orduları M.S. ilk bin yıllık dönemde kuzeye doğru ilerledikçe, İskandinavya Thor’un bu yeniden dirilme hikâyesinden feyzalmıştır. Hristiyanlık insanlara zorla kabul ettirilirken, Thor düşünce ve simgeleri insanları aşırı hırslı bir şekilde vaftiz etme girişimlerine karşı bir çeşit putperest direniş hareketi sergilemiştir. Zenginlik, silah ve sayı bakımından Hristiyanlar üstün konumda olsa da putperestler de ölümüne savaşma konusunda hazırlıklıydılar. Meydan hazırlanmış ve savaş hatları belirlenmişti. İsa’nın orduları Kuzey Avrupa’nın ruhları adına Thor’un müritleriyle savaşacaklardır. İsa’nın ordularına karşı Thor’un müritleri. Ödül ise, Kuzey Avrupa’ya egemen olmak. Bu efsanevi bir karşılaşma değildir. Gerçekten yaşanmıştır. Karanlık dönemin 300 yılı boyunca, krallar ve klan reisleri kıta genelinde savaş alanlarında çarpışmışlardır. Hristiyanlar kuzeye, putperest İskandinavya’ya doğru günbegün savaşarak ilerlemişlerdir.

M.S. 11. yüzyılda, cephe hattı, Thor’un hayatta kalan son müritlerine ev sahipliği yapan İsveç krallığı Uppsala’ya ulaşmıştır. Burada, her dokuz senede bir, putperestler yıldırım tanrısını onurlandırmak için garip ve kanlı bir ayin düzenlemektedirler. O zamanlarda, hem insanlar hem de hayvanlar Thor’a kurban ediliyor ve cesetleri tapınağın çevresine ve ağaçlara asılıyordu. Oldukça ürkütücü bir ayin gerçekleştiriliyordu.

11. yüzyılın sonlarında, İsveç’in yeni kralı, aynı zamanda Hristiyan olan Ekber Inge bu uygulamaya karşı çıkmıştır. Inge tahta çıktığında, halkının çoğu hâlâ Thor’a tapmaktaydı ve kral da bu durumu değiştirmeye kararlıydı.Hristiyanlık’ı dikte etmiş, atların ve diğer hayvanların kurban edilmesine son vermiş ve putperest ayinlerini yasaklamıştır, halkı da bu durumdan hiç hazzetmemiştir. Kralın kendi öz kardeşi Blot-Sweyn de putperestler direnişçiler arasındadır. Dini bir kargaşa çıkartarak iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Bu noktada şöyle bir mücadeleye şahit olmaktayız; Hristiyanlık’ı dikte etmeye çalışan Hristiyan bir kral, diğer yanda Hristiyan kardeşini sürgüne göndermeye çalışan putperest bir veliaht. İlk başlarda, putperestler başarılı olsa da, birkaç yıl sonra, putperest tapınağına ani bir baskın yapan Inge tekrar üstünlüğü ele geçirmiştir. Cebren ve silah zoruyla Thor’un müritleri yenilmiş, İsveç Hristiyan hakimiyetine girmiştir. Kuzey Avrupa krallıklarında, buna benzer çekişmeler yaşanmıştır. Bu çatışmaların izlerini bugün dahi görmek mümkündür. İsveç’in Uppsala kasabasında, inşa tarihi, Kral Inge’nin putperest tapınağını yerle bir ettiği dönem olan 11. yüzyıla uzanan bir Hristiyan kilisesi vardır. Bu kilisenin, Hristiyanlık’ın zaferinin sembolü olarak, putperest tapınağının külleri üzerine inşa edilmiş olma ihtimali vardır. Eski inançlarını yaşamak için bu yerlere giden insanlar, artık aynı yerlere yeni dinlerini yaşamak için gelmektedirler ve bu durum Hristiyanlık’a geçişle birlikte bölgenin tamamında yaşanan bir durumdur. Hristiyan kilisesinin hemen yanında, tarihi karanlık dönemlere uzanan, bir dizi putperest mezar tepecikleri mevcuttur. Buranın, İsveç’teki en büyük Hristiyanlık öncesi mezarlığı olduğuna inanılmaktadır. Bunun benzeri tepecikleri, tüm İskandinavya boyunca bulmak mümkündür. Kazılan çoğu tepecikte Thor’u simgelediği aşikâr olan, çekiç şeklinde küçük muskalar bulunmuştur. Çoğunlukla bronzdan yapılmış ve kolye şeklinde takılmışlardır. Bu muskalar “Hâlâ Thor’a inanıyorum.” demenin bir işaretiydi ya da bazı durumlarda, tanrıların gücünü harekete geçirmeye çalışmanın anahtarı olarak takılıyordu.Bu eserler Thor efsanesinin antik İskandinav dünyasındaki gücünü göstermektedir. İskandinavlara göre, Thor’un cazibesi insanlığında yatıyordu. Bir tanrı olsa da, zayıflıkları da vardı. Sahip olduğu güç ve cesaretin yanında dizginlenemez bir öfkeye sahipti. Ve tıpkı insanlar gibi, Thor da kendisini aşmaya çalışmıştır. Her zaman en zeki o değildir. Güçlüdür, cesurdur, gözü pektir ve insanlığı savunmaktadır ama kandırılabilir de ve genellikle onu kandıran şeyler bizi kandıranlarla aynıdır. .

Efsanemizde, Thor’un eksiklikleri devlerle giriştiği mücadelelerde ortaya çıkmaktadır, devler ise ele geçirilemez düşmanı simgelemektedirler, yani doğanın gazabını. Doğa oldukça tehditkâr bir güçtü. Doğa size ihanet edebilecek bir şeydi. Doğa sizi yakalamaya can atmaktaydı. Kısacası bu hikâyelerin tümü Thor’un şampiyon olduğunu göstermek için yazılmış olsa da, doğa güçlerinin karşısında, onun da hiç şansı yoktu.

Hikâyenin birinde, Utgard-Loki isimli bir dev kral Thor’u aşağılamak için, ona 3 imkânsız görev verir, her görev de, gizlice doğa güçleriyle ilişkilidir.

İlk görev bir boynuz dolusu birayı içmektir. Thor deneyene dek, oldukça kolay görünmektedir. Tüm gücüyle içmeye başlar ve boynuzdaki biranın seviyesini az dahi olsa azaltamaz. Çok şaşırır ve biraz da utanır. Neticede, Thor kadar kuvvetli bir tanrının en azından bir boynuz dolusu birayı bitirebilmesi gerekir. Yıldırım tanrısı ilk görevi başaramamıştır ve ikinci görev daha da zorludur. Thor’dan dev bir kedinin pençesini kaldırması istenir. Ve Thor cevap olarak, “Tabii ki kaldırabilirim.” der. Kediyi yerinden kıpırdatmaya çabalasa da sadece bir pençesini çok az havaya kaldırabilir. Durum gerçekten can sıkmaya başlamıştır. Bir kediyi kaldıramıyorsa, bu işte bir iş yok mu?

İkinci darbe. Belki de Thor o kadar güçlü değildir. Şöhreti tehlikeye düşen yıldırım tanrısı son göreviyle yüzleşir. Çelimsiz, yaşlı bir kadınla güreşmesi gerekmektedir. Utgard-Loki ve diğer devler Thor’un yenilgisine gülmektedirler ve kral der ki; “Öyleyse şimdi kolay bir tane deneyelim. Karşında yaşlı bir kadın var. Bu yaşlı kadınla güreşip onu yenebilir misin?” Thor hamlesine hazırlanırken bir anda yere yuvarlanır. Devin planı işe yaramış, Thor küçük düşmüştür.

Bu esnada kral sırrını açıklar. Utgard-Loki olanları açıklar. “Thor, bir boynuzdan içiyordun, ama o boynuzun içindeki deniz idi, senin de tüm denizi içebilmenin bir yolu yoktur. İkincisi, senden kedimi kaldırmanı istedim. O kedi Midgard Yılanı idi. Dünya’yı kuşatan bir şeyi kim kaldırabilir?

Ve üçüncüsü, büyükannemle dövüşmeni istedim. O sadece benim büyükannem değildi, o ihtiyarlık dönemiydi, ihtiyarlığı kim yenebilir? Hiçbirimiz.” Hileyi öğrenen Thor küplere binse de, kral aniden buharlaşıp sırra kadem basar. Utgard-Loki Thor’u oyuna getirmek için sihir kullanmıştır.

Bu hikâye, Thor’un kas gücü ile devin karanlık, sihirli güçleri arasındaki çekişmeyi yansıtmaktadır. Bu hikâye antik İskandinavlara, tanrıların bile doğanın korkunç gücünü yenemeyeceklerini göstermiştir. İskandinav inancına göre, Thor ebediyete kadar doğanın kötü devleriyle savaşacak ve daha sonra düzen ve kaos güçleri arasında son bir destansı savaş vuku bulacaktır. Bu savaşa da “Ragnarok”, yani Vikinglerin son savaşı denilecektir. Kıyamete benzer Ragnarok olayları vuku bulduğunda, Dünya’nın tümü sarsılarak patlayacak, güneş kararacak ve tüm Dünya’da 3 sene sürecek sert bir kış hakim olacaktır. Sadece ateş her şeyi yutmakla kalmayacak, aynı zamanda dağlar denizlerin içinde kaybolacaktır. Büyük depremler ve korkunç seller gelecektir. Ragnarok insanlığın son kaderinin hazin resmini çiziyor olsa da, tamamen emsalsiz değildir.

Tarih boyunca birçok medeniyet, yıkıcı kıyamet gününe dair tahminlerde bulunmuştur: Nostradamus, antik Maya’lar ve hatta Romalılar. Ve dünyanın sonunu benzer şekilde tahmin eden antik bir metin bulunmaktadır:İncil’in Vahiy Bölümü. Vahiy ile Ragnarok arasındaki benzerlikler hava fenomenleri, yeraltından veya gökyüzünden gelen canavarlar, dünyanın yok olması, bugüne dek yaşamış tüm insanların bir araya toplanması, ruhların bir araya getirilmesi ve yargılanması bağlamındadır. Gariptir, Hristiyanlar ve putperestler arasında yüzyıllar süren kanlı anlaşmazlıklara rağmen, sona dair kehanetleri iç içe girmiştir. Hristiyan ve putperest kıyamet hikâyeleri birbirlerine benzese de, bir açıdan, çarpıcı biçimde farklıdırlar. Ragnarok’ta, tanrılar ölür. İskandinav mitolojisinin son bölümü Ragnarok, düzen ve kaos arasındaki en büyük kapışmadır. Ragnarok devlerle tanrılar, daha doğrusu tüm kötü adamlarla tüm iyi adamlar arasındaki büyük savaştır. Her şey karışıklığa sürüklenmiştir, her şey kaosa sürüklenmiştir ve her tanrı karşısında antitezini bulmuştur. Dehşet verici bir savaştır. Dünya’da normal olması gereken her şey altüst olacaktır. Bu sarsıcı kapışma uzun zamandır beklenen bir hesaplaşmayla son bulacak, Yıldırım tanrısı Thor baş düşmanı Midgard Yılanı ile karşılaşacaktır. Thor, Midgard Yılanı var olduğu günden beri onunla savaşmak için sabırsızlanmakta ve sonunda bu şansı yakalamaktadır. Bu sefer, araya giren birisi de olmayacaktır. Sadece ikisi arasında geçen ciddi bir müsabaka olacaktır. Midgard Yılanı Thor’u sarmalayarak onu öldüresiye sıkacak, Thor da kendisini daha güçlü kılan, hatta çekicini kaldırmak için ihtiyaç duyduğu gücü sağlayan kemeri belinde takılı olduğundan, yılanın sarmalamasından kurtulabilecektir. Zorlu geçen bir ileri bir geri mücadelenin ardından, Thor öldürücü bir darbe indirir, fakat kaderin cilvesine bakın ki, yılanın yarasından damlayan öldürücü bir zehre maruz kalır. Thor zaferinin bedelini, hayatıyla ödeyecektir. Böylece, mitik dönem boyunca hep birlikte anılan bu iki baş düşman sonunda birbirlerini yok etmişler ve biz de kaos ve düzenin birbirini dengeleyişine şahit olmuşuzdur. .

Efsaneye göre, Ragnarok koptuğunda, herkes takdir eder ki, dünyanın korkunç sonu gelmiş olacaktır.Tüm tanrılar, devler ve insanların çoğu Thor ile birlikte ölecektir. Afetten sonra, hayatta kalacak olan tek şey dünya ağacı ve içinde saklanan bir kadınla bir erkektir. Çimenler yeniden büyüyecek ve onlar daha önce Asgard’ın bulunduğu vadide buluşarak yeni bir düzen kurmaya başlayacaklardır. Vikingli bir “Adem ile Havva”. İskandinav efsanesinin sonu, garip bir şekilde İncil’in başlangıcına benzemekteyse de, tesadüften daha fazlası mevcuttur.

Ragnarok efsanesi 13. yüzyılda tam olarak yazıya geçirildiğinde, Hristiyanlık çoktan Kuzey Avrupa’da iyice kök salmıştı. Avrupalı putperestleri etkilemesi için, Hristiyan misyonerler İskandinav mitolojisini Eski Ahit’in girişi haline getirmişlerdir. İskandinav tanrılar ölür, Adem ve Havva doğar. Ragnarok’a putperest dünyasının sonu gözüyle bakabiliriz ve açıkçası, yok edici ve yıkıcı bu büyük olaydan sonra yeni bir dünya oluşabilmiş ve Hristiyanlık gelebilmiştir. Bu olay tanrıların kıyameti olsa bile, bir bakıma geçmişe sünger çekmişlerdir. Cennete benzer bir dünyada yeni bir başlangıç yapmışlar ve bu güzel dünyada her şeyi baştan alma fırsatı bularak işleri düzene koymuş, iyiye yönelmişlerdir. Bu durum, arka plana eski İskandinavya’yı koyarak, Adem ile Havva, milat ve benzeri şeyleri barındıran Hristiyan düşüncesiyle iç içe geçmenin yoluydu. Hristiyanlık İskandinav dünyasını ele geçirince, Thor’un müritleri geri dönmemek üzere kabuklarına çekilmişlerdir. Thor’a olan tutku, kuzeyin Hristiyanlık’a geçişi gerçekten kök salmaya başladığında unutulmaya yüz tutmuştur. Dönüşümün tam manada günlük adet ve inanca yerleşmesi yüzyıllar almıştır. Öyle olunca, Thor’un dini için yavaş bir gün batımı yaşanmıştır. Hristiyanlık’a geçtikten yüzyıllar sonra dahi Thor efsanesi sessizce yaşamaktadır.

Haftanın 5. günü, yani “Thursday” (Perşembe) ismini Thor’dan almıştır. Perşembe Thor’un günüdür ve popüler kültürde çizgi roman ya da film kahramanı olarak varlığını sürdürmektedir.

Fakat yüzyıllar önce, Thor kayıp bir dinin dipnotu olmaktan çok daha ötesi, Dünya’nın en korkutucu savaşçılarının kutsal koruyucusuydu.

HEİ TAİ YANG 731 / Unit 731/”Güneşin (Japonya’nın) Arka Yüzündeki Adam” (1988)


Gelişmiş dediğimiz devletlerin
hepsinin geçmişi çok karanlık

 

Yönetmen: Tun Fei Mou            

Senaryo: Mei Liu, Wen Yuan Mou, Dun Jing Teng         

Ülke: Hong Kong, Çin

Tür: Dram, Tarihi, Korku, Savaş

Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1988 (Hong Kong)

Süre: 105 dakika

Dil: Çince

Nam-ı Diğer: Men Behind the Sun | Men Behind the Sun

Oyuncular    Jianxin Chen, Hsu Gou, Linjie Hao, Haizhe Jin, Tie Long Jin

Özet

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Çin toprakları üzerine kurulan, askeri üs Filo 731′den isim alan film, burada gerçekleştirilen gizli deneyleri anlatıyor. Tutsak Çinliler ve bir miktar Rus, bu deneylerde canlı kobaylar olarak kullanılıyor.

Filmden

Dostluk başka, tarih ve geçmiş ise başka bir şeydir.
Şu an dost da olsak, bu tarihî gerçeklerin hatırlatılmasını ve yeni kuşaklara aktarılmasını engellememelidir.

**

Mançu 731’in bulunduğu alan ve ondan geriye kalanlar. Ping Fang Bölgesi, Harbin Şehiri, Çin. İkinci Dünya Savaşı öncesi. Japon militaristler, Çinin kuzeydoğu bölgesini işgal edip kukla bir devlet olan Manchoukou’yu kurdular. Büyük Doğu Asya imparatorluklarını daha da genişletebilmek için Japonlar burada birçok hazırlık denemesi ve çalışması yaptı. Bu çalışmalardan en az bilineni Mançu’da 731.

http://en.wikipedia.org/wiki/Unit_731

https://eksisozluk.com/birim-731–1009893

Gizli birlik tarafından yapılmış olan bakteriyel biyolojik silahlarla ilgili çalışmalardır. Bu 731. birliğin birçok alt bölümü vardı. Bunlar: Helier, Sun Wu, Lion Kou, Mu Dan Jiang ve deneylerin yapıldığı, An Da Rural üssüydü. 731’in ana ofisleri Harbin denilen bir yerleşim bölgesinde bulunuyordu. Ofisler geniş bir alana yayılmıştı. Merkez karargâhda gizlilik en üst düzeydeydi ve etrafı yüksek voltajlı elektrikli tellerle çevrilmişti. İçinde tarımsal üretim yapılan alanlar bir hayvan çiftliği,..  bir krematoryum bir patoloji laboratuvarı, bir hapishane elektrik üreten bir santral yüksek rütbeli subaylara ait bir kışla ve çeşitli deneysel projelerin gerçekleştirildiği, diğer başka bölümler vardı. Tarih Şubat 1945’i gösterdiğinde durum Japon kuvvetleri için hiç parlak değildi ve ön cephelerde büyük kayıplar veriyorlardı. Savaşı biyolojik silahlarla kazanabilmek için Genelkurmay, bir korgenarali, birliğin başına komutan olarak atadı. Oysa, aynı kişi daha önce, rüşvet ve görevi suistimal suçlamaları yüzünden bu görevden, el çektirilmişti. Bu adam, Ishit Su Arıtıcısının mucidi aynı zamanda bir askerî doktor olan, Korgeneral Ishii Shiro idi.

**

Korgeneral Ishii Shiro: Genelkurmay, biyolojik silahların değerinin farkına henüz vardı ve savaştaki önemini kabul etti. Şunu sakın aklınızdan çıkartmayın, biyolojik ve kimyasal silahlar Japonya’nın geleceğini büyük ölçüde etkileyecek gelecekte de çok büyük bir rol oynayacaktır. Bu yüzden deneyler üzerine, daha fazla yoğunlaşmamız lazım.

**

Bu “kütüğe” (ÇİNLİ ADAM) üç kez veba virüsü enjekte edildi. Fakat hiç bir hastalık belirtisi göstermedi. Şimdi de ayrıntılı bir inceleme gerçekleştiriyoruz. Onun hastalanmamasını sağlayan, özel şeyi bulabileceğiz. Güzel!

 Doğru veri,..  ancak, denekler üzerinde yapılan sürekli testlerle elde edilebilir. Bu yüzden bu “kütükler”in,..  sadece canlı kalmasının sağlanması yetmez,..  aynı zamanda zinde ve sağlıklı da olmalılar. Böyle canlı nesneler üzerinde deneyler yapabilmek,..  çok nadir bulunabilen bir imkândır. Nedir bu?

 Bir adam!

 Nedir bu?

 Çinli bir adam. Nedir bu?

 Kötü bir Çinli adam!

 Bu bir “kütük”. Ateşi beslemeye ya da tabut yapmaya yarayan alelade bir kütük,..  deneyler için bir materyal. Ona “kütük” deniliyor.

Nedir bu?

 Bu bir “kütük”. Nedir bu?

 “Kütük”!

 Nedir bu?

 “Kütük”!

 Nedir bu?

 “Kütük”!

**

Bu bir insanlık meselesi, burada insanlar sözkonusu. Hayır!

 Bu Büyük Japon İmparatorluğu’nun düşüşü, ya da yükselişi ile alâkalı bir şey. Dinle Ishikawa, onlar da senin benim gibi insan. Onların da tıpkı senin gibi anne ve babaları var!

 Sen neden bahsediyorsun, be?

**

Bana söylesene, onun doğuracağı çocukla  “kütükler” arasında ne fark var?

 Artık sen fazla oluyorsun  Sen neden bahsediyorsun?

 Bu doğru değil!

 “Kütüklerle” Japonları aynı kefeye koyamazsın. Anlaşılan sen ve ben ayrı dilden konuşuyoruz.

Lütfen, artık daha fazla bir şey söyleme.

**

Nisan 11, 1945. Bu kahrolası Japonlar nasıl bir bokun peşindeler?

**

Efendim, önceki test sonuçlarına göre,  şimdikinden 60 kat güçlü bir veba virüsü üretmek oldukça zor bir iş olacak. Bu 7. deneye ait sonuçlar. Diğerleri de son birkaç testin kayıtları!

 Efendim, Almanların bizimkilere benzer deneyler gerçekleştirmek için, Yahudileri kullandığını duydum. Ve onlar iyi sonuçlar elde etmişler. O halde acaba biz de  Doktor Ishii savaştan önce bu konuda, Avrupa’da araştırmalar yaptı. Ona göre, bu alanda Almanların araştırmaları bizden çok çok geride. Böyle bir yerle karşılaştırıldığında, imkânları bizimkinden epey geri. Şimdiye kadar elde ettikleri sonuçların, bizlere hiç faydası olamaz. Moralini bozma, çalışmalara devam et. Deneyler tamamlandığında hemen bana rapor ver.

Emredersiniz, efendim!

**

1945 yazının başlarında Japonlar Pasifik cephesinde geri çekilmeye başlamışlardı. Aynı zamanda Çin’de de büyük kayıplar veriyorlardı. Japon kuvvetlerinin morali son derece bozuktu. Bütün Japonya seferber olmasına karşın yine de hemen her şeyde büyük kıtlık çekiliyordu. Japon kuvvetlerindeki büyük açık giderek daha fazla reşit olmamış yaşı küçük gencin, askere alınmasıyla kapatılmaya çalışılıyordu. Gidişat pek iyi değil. Böyle giderse yenilme riskimiz giderek artacak. Diğer bir deyişle, 731. birliğin başarısı veya başarısızlığı,  imparatorluğun devam edip etmeyeceğini tayin edecek. O halde bugün,..  Kwangtung Ordusu ile ilgili boş hayallar kurup, kendimizi kandırmamamız gerekir. Çünkü Kwangtung ordusu da, biyolojik silahlarımıza bel bağlamış durumda. Savaşı bu saatten sonra başka türlü kazanmamız mümkün değil. Ben her zaman biyolojik silahların, bombardıman uçaklarından ve silahlardan daha etkili olduklarını düşünmüşümdür. Şimdi yapmamız gereken en acil şey, güçlerimizi yeniden organize edip hepsini seferber etmek olacaktır. Sizden iki kat daha fazla çalışmanızı rica ediyorum, hatta yalvarıyorum. Yaklaşan biyolojik savaş için, kendimizi çok çok iyi hazırlamamız gerekli.

Beyler, sorusu olan var mı?

 Lütfen, buyurun!

 Şimdiden, normal veba virüsünden 60 kat daha güçlü bir virüsü başarıyla büyük miktarlarda üretmeyi başardık. Elimizdeki kültür miktarı yaptığımız hesaplamalara göre  insan ırkını tümüyle ortadan kaldırmaya yetecek kadar güçlü. Aynı zamanda  Bakteri taşıyan sıçanların sayısını 3 milyona, hastalık taşıyan pirelerin miktarını da 300 kiloya kadar çıkardık.Taşıdıkları bakteri miktarı, tahmini 10 milyar kadar. Eğer bu 10 milyar, bakteri taşıyan pirelerin hepsini salacak olursak cephedeki durumun aniden bizim lehimize değişeceğini tahmin etmek pek güç olmayacaktır. Bu durumda mutlak zafer bizim olacaktır. Umutlar biyolojik silahlara bağlandığı için Büyük Japon İmparatorluğu’nun kaderi bizlerin elindedir. Yaptığımız birçok deneye rağmen hâlâ bakterileri içinde hapseden metal kovanlar fırlatıldıklarında çok ısınıyorlar. Ve içindeki hastalık taşıyan pirelerin çoğunluğu ölüyor. Sonuçta, düzgün taşıyıcı bir kapsül olmaması yüzünden, beklenilen sonuçlar bir türlü elde edilemedi.

Silah Geliştirme Dairesi  Başka bir şey var mı?

**

Karargâhtan acil telgraf geldi, efendim!

 Nagasaki bombalanmış. Ruslar bize savaş ilan etmişler. Kwangtung Ordu Komutanlığı, gerekiyorsa, tüm birliklerin çekilmesini emretmiş. Geri dönüyor musunuz, efendim?

 Bu doğru olamaz. Bütün birliklerin geri çekilmesi mi?

 Ne yapacağız, efendim?

 Hiroshima ve Nagasaki, Amerikalılar tarafından bombalandı.Her iki şehir de, tamamen yokoldu. Şimdi de Ruslar bize savaş ilan ettiler. Kaderimiz artık çizildi. Geri çekilme emri almış bulunmaktayız. Ama kişisel olarak düşüncem,..  731. birliğin faaliyetleri çok gizli bilgiler içeriyor. Bu yüzden, şu söyleyeceklerimin yapılmasını istiyorum:

1) Kalan tüm “kütükleri” imha edin ve ardından tüm tesisi yok edin.

2) Mühendisler nezaretinde bu arazi dümdüz edilmeli, bir tek iz kalmamalı.

3) Bütün verileri ve dökümanları derhal yok edin. Birliğin gençler kolu, Tung Hwa’ya geri çekilsin.

4) Diğer tüm birimler intihar etsin.

5) Aileri ve altlarındaki departmanlarda çalışan diğer personel de intihar etsin. Diğer bir deyişle,  geriye hiçbir kanıt kalmamalı!

 Doktor Ishii birliğimizde bir sürü kalifiye eleman var onlara ölmelerini emretmek, sizce bir ziyan olmaz mı?

 İnsanların kendilerini anlamsızca feda etmelerine izin vermemeliyiz. Bunun ben de farkındayım General Kikuchi ama bu yerin sırlarını korumak zorundayız. Doktor Ishii, eğer siz intihar edecek olursanız, ben de size katılırım. Bu askerler ve onların aileleri, Japonya’dan Mançurya’ya kadar gözlerini kırpmadan, hep peşinizden geldiler. En azından şimdi siz,..  onların eve geri dönmelerini sağlamalısınız. Bu daha mâkul olmaz mı?

 731. birliğin başı olarak, onlar sizin sorumluluğunuzda. Onların ölmesini emretmek yerine, onları korumayı seçmelisiniz. Sorumluluklarınızdan kaçmayacağınızı umuyorum.

General Kikuchi haklı. Anavatanımıza geri dönmeli ve tüm verileri beraberimizde götürmeliyiz. Bu olabilir ama yakalanma riskine karşı yine de hazırlıklı olmalıyız. Ne olursa olsun bu sırların açığa çıkmasına izin veremeyiz.

Buna ne dersiniz?

 Herkese bir şişe siyanür dağıtırız. Biri yakalanacak olursa o zaman, siyanürle intihar eder. Şey, o halde yapacağımız iş bu olacak. Ben geri çekilme hazırlıklarıyla bizzat ilgilenip yolculuk için gerekli aracı ayarlayacağım. Verdiğiniz bu karardan dolayı çok mutluyum. Eminim buradaki herkes de size minnettardır.

Ne yapıyorsun?

**

731. BİRLİKTEN GERİYE KALAN SONUÇ

1945, Ağustos 11-15 arasında geri çekilen birlikleri nakletmek için 15 tren kullanıldı. Trenler Çin’in An Dong bölgesinden geçerek, Kore’nin Pusan bölgesine vardılar. 1945, Ağustos 18-25 arası, 731. birliğin mensupları Kore Pusan’dan bir gemiye binip Japonya’nın Saseho, Ikaruga, Sensaki gibi çeşitli limanlarına geldiler.

25 Eylül 1945’de, Shiro Ishii Japonya’ya geri döndü ve Tokyo’nun Shinjuku mahallesindeki, Wakamatsu otelinde kalmaya başladı.

Aralık 1945’de, Shiro Ishii Tokyo’dan ayrılıp Chiba bölgesindeki evine döndükten bir süre sonra Amerikan Gizli Servis elemanları tarafından tutuklandı ve Tokyo’ya geri getirildi.

1946’da, Shiro Ishii Amerikalılarla bir anlaşma yaptı ve elindeki deney sonuçlarını Amerikalılara vermesi karşılığında, işlediği savaş suçlarından dolayı yargılanmaktan muaf tutuldu.

Haziran 1946’da, 731. birliğin geride bıraktığı hastalık taşıyan pireler yüzünden,  Harbin’in Ping Fang bölgesinde, hıyarcıklı veba salgını baş gösterdi.

10 Nisan 1947’de, Amerikalılar Ruslar’a, Shiro Ishii ve 731. birliğin diğer sorumlularının kayıp olduklarını duyurdu. Bu yüzden, hiçbiri işledikleri suçlar yüzünden mahkemeye çıkarılamadı.

1951’de, Shiro Ishii Tokyo’dan çıkıp, Kore savaşının sürdüğü ön cepheye geldi.

28 Ocak – 17 Şubat 1952 arası, Biyolojik silahlar Kore savaş alanlarında boy gösterdi.

9 Ekim 1959’da, Shiro Ishii Chiba bölgesinde hastalık sonucu öldü.

Birliğin diğer üyeleri Japonya’nın dört bir yanına dağıldılar.

Eski gençlik kolu üyesi kişilerden birçoğu çok zor bir yaşam sürdü. Çünkü almış oldukları eğitim toplum tarafından geçerli sayılmadı.

731. birliğin yürüttüğü deneylerden geriye kurtulup sağ kalan tek bir kişi bile olmadı. Peki, Çinli, Koreli, Rus ve diğer milletlerden yaklaşık 3000 kişi olduğu tahmin edilen tüm bu kurbanlar, boşuna mı öldü?

**

http://www.bianet.org/biamag/siyaset/149548-kimyasal-ve-731-birim

ZİHİN KONTROLÜ:
MANÇURYA KOBAYI OPERASYONU BAŞARILDI MI?

 

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)


Önemli mesajları olan bir film
Seyretmeyenler için

Yönetmen: John Carpenter      

Senaryo: Ray Nelson, John Carpenter  

Ülke: ABD

Tür: Aksiyon, Korku, Bilim-Kurgu, Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Mart 1990 (Türkiye)

Süre: 93 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: John Carpenter, Alan Howarth

Nam-ı Diğer: John Carpenter’s They Live | They Live!

Oyuncular Roddy Piper ,Keith David, Meg Foster ,   George ‘Buck’ Flower ,Peter Jason

Özet

Hayatını sürdürebilmek için yolu büyük şehre düşen John bir inşaatta çalışmaya başlar. Orada tanıştığı arkadaşı onu yaşadığı mahalleye götürür ve John orada korkunç bir keşif yapar. Tüm dünyan uzaylılar tarafından istila edilmiştir… Ve tek sahip olduğu onları görebildiği gözlüğü ve tüfeğidir.

Genel Yorum:

- Öngörülerine göre 2025 yılında tüm dünya gizli mesajlar aracılığıyla kontrol altına alınacak. 2011’deyken bunun ne etkili boyutlara ulaştığını görebilmek zor değil. Yeni neslin TV, internet başında kuruyup gittiğini görmek içler acısı… Facebook’taki büyük bir sayfa milyonlarca kişiyi kontrol edebilecek düzeye ulaştı. TV haberleri ne derse koyun diye tabir edilenler çobanına ‘itaat et’memek için bir gerekçe göstermez. Şöyle bir dünyaya yukarıdan bakın: İnsanlar sabah-akşam aynı saatlerde iş telaşı içindeler, kimileri ekran karşısında zombiye dönmüştür, kimileri taraflı bir gazetenin her dediğine inanır vb… Zombilerin Şafağı filminde de benzer bir eleştiri vardı, günümüz insanların ruhsuz birer bedene dönüştüğünü vurguluyorlardı. They Live’da da buna benzer bir olay var. Olayı öyle bir eleştirmişler ki bu hale gelebilmemiz için ancak uzaylıların kontrolü altında olmamız gerekiyor, yani kendi kendimizi bu hale getirmemiz trajikomik halde deniliyor. Film bir bakıma ‘uyanma projesi’ amacı taşıyor denilebilir.

- Dergi, afişlerdeki gizli yazılar dahihaneceydi. İndirim ilanını görür görmez geceden sıraya giren kişileri ekranlarda sıkça görmüşüzdür. Bunu iyi bir şeymiş gibi gösteren kanallar ayrı bir mesele zaten. Gerçekten de sanki bir güç insanları kontrol altına almayı hedefliyormuş gibi… Dikkat ettiyseniz genelde tezgahtarlar, alışveriş yapanlar, kuaföre para döken kadınlar uzaylı olarak gösteriliyor. Efendimiz olan şeyin para olduğuna vurgu yapılıyor. Uzaylılar falan hikâye, ama şu bir gerçek ki “Onlar yaşıyorlar, biz uyuyoruz!”

Eleştiriler için
https://eksisozluk.com/they-live–40500

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY
Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)

Filmden

Seni aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudakları üzerinde. Ağızları, acı ve lanetlerle dolu. Gözlerinde Tanrı korkusundan eser yok. Liderlerimizin kalplerini ve beyinlerini aldılar. Zengini ve güçlüyü yanlarına aldılar. Gerçeği görmememiz için bizi kör ettiler. İnsan ruhu baştan çıkarıldı. Neden aç gözlülüğe tapınıyoruz?

Çünkü görüş sınırlarımızın dışında bizi onlar besliyor. En yüksektekilere kadar, doğumdan ölüme kadar onlar, bizim sahibimiz. Bize sahipler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar bizim efendilerimiz. Uyanın! Onların hepsi etrafınızda.

**

Bazen televizyon izlediğimde kendimi kaybediyorum. Kendimi büyük bir yıldız gibi hissediyorum. Ya da kendi şovumu yapıyor gibi hissediyorum. Ya da kendimi haberlerde limuzinden inerken hayal ediyorum. Yapmam gereken tek şey ünlü olmak. İnsanlar beni izliyorlar. Ve beni seviyorlar. Asla yaşlanmıyorum ve asla ölmüyorum.

**

Detroit’de karım ve iki çocuğum var. Onları 6 aydır görmüyorum. Çelik fabrikaları insanları kovuyorlardı. Sonunda battılar. Çelik fabrikalarında çalışmayı bıraktık. Kendilerine ne verdiler biliyor musun?

 Zam.

Altın kural: Altına sahip olan adam kuralları koyar.

Bir fabrika daha kapatırlarsa kahrolası yabancı arabalarını mahvedeceğiz.

 – Biraz daha sabırlı olmalısın.

 – Artık sabrım kalmadı.

Tüm mesele sanki çılgınca bir oyun gibi. Seni başlangıç çizgisine koyuyorlar. Oyunun adı: Hayata karşı yarış!

 

Herkes kendisi için çabalıyor ve senin de aynı şeyi yapmanı bekliyorlar.

Yapabileceğin her şeyi yap. Ama unutma ki; ben de seni mahvetmek için en iyisini yapacağım.

 – Peki nasıl başaracaksın?

 – Para için ağır işler yapıp şansımın dönmesini bekleyeceğim.

Amerika’ya inanıyorum. Kuralları takip ediyorum.

**

İçgüdülerimiz farklı bir şekilde yönetiliyor. Bilinç altımızda yapay olarak kandırılarak yaşıyoruz.

Eylem, sekiz ay önce, olayı kaza sonucu fark eden küçük bir grup bilim adamı tarafından başlatıldı. Fakirler ve alt sınıflar büyüyor. Adalet ve insan hakları yok oluyor. Acımasız bir toplum yarattılar ve biz kasıtsız suç ortaklarıyız. Kural koyma amaçları, bilinci yok etme altında yatıyor. Bizi transa geçirdiler. Bizi kendimize ve diğerlerine göre farklılaştırdılar. Yalnızca kendi çıkarlarımıza odaklanmış durumdayız. Lütfen anlayın. Onlar keşfedilmedikleri sürece güvendeler. Bu, onların hayatta kalma yöntemleri. Bizi uyutuyorlar, bizi bencilleştiriyorlar.

  • Bizi durgunlaştırıyorlar.

 – Bunları nerenden uyduruyorsun!

**

Uyuyan orta sınıf üzerinde duruyorlar.

Gittikçe daha fazla insan fakirleşiyor.

Biz onların sığırlarıyız.

Kölelik için kullanılıyoruz.

**

ONLAR YAŞIYOR BİZ UYUYORUZ

**

- Şimdi gitmem gerek. Belki başka bir zaman.
Bu dünya beni kör etmiş olabilir ama Tanrı görmemi sağladı. Geri geleceksin. Sözüme geri geleceksin.

**

Her zamanki gibi, insanların çoğu gördükleri rüyadan sonra çıldırıyorlar.

Gerçeği bilmek ister misiniz?

 Bu saçmalık her yüzyılın sonunda oluyor. Sadece insanlar gelecekle yüzleşmekten korkuyorlar. Neler oluyor?

**

Şu anda bir işim var ve onu kaybetmemeye çalışıyorum.

Sürekli beyaz bir çizgide yürüyorum. Kimseyi rahatsız etmiyorum. Kimse de beni rahatsız etmiyor. Siz de aynısını yapmaya başlasanız iyi olacak.

Yolun ortasındaki çizgi. Bu sürülecek en kötü yer.

**

Bizi rahat bırakın! Sizi tanıyoruz.

“Ölümün gölgesindeki vadide yürümeme rağmen şeytandan korkmuyorum.”

**

Birileri Üçüncü Dünya Savaşı’nı mı başlatmak mı istiyor?

**

Gözlüksüz olarak  gördüğün  reklam panosu

 

itaat et gerçeği

Gözlüklü gördüğün reklam panosunun gerçeği “İTAAT ET İTAAT ET”

itaat et

Görünen Tabela

GörünenGördüğümüz Tabelanın Aslı (Bağımsız Düşünce Yok)

Bağımsız Düşünce Yok  (2)

Gördüğümüz Bürokrat

görünen bürokrat

Görünenin Aslı

gerçek bürokrat

İTAAT ET

İTAAT ET

EVLEN VE ÇOĞAL

Bağımsız Düşünce Yok

TÜKET

SATIN AL

İTAAT ET,

UYKUDA KAL,

İTAAT ET

OTORİTEYİ SORGULAMA

**

BU SENİN PARAN

bu senin tanrın

ASLINDA BU SENİN TANRIN

Bu senin tanrın

**

Uzun boylu bir erkek, görüş gözlüğü takıyor. Sırrımızı görüyor.

**

Tüm dünya tehlikede. Onlar her yerde. Onları sadece bu özel gözlükle görebilirsin. Bu şeyler tarafından kontrol ediliyoruz. Ne olduklarını ya da nereden geldiklerini bilmiyorum ama onları durdurmamız gerek.

**

- Tamam. Hiçbirimizin gözlüksüz göremeyeceği bir şeytan gücüyle savaşıyorsun.

 – Al ve bak.

 – Eğer gözlüklerinden bakmamı istiyorsan, bakarım. Senin gördüğün şeyi görmesem bile, nasıl olsa onu göreceğim.

 – Kendi seçimini kendin yaptın.

 – Bu benim seçimim değil, senin seçimin.

**

Tak şu gözlükleri bir kere.

 – Benden uzak dur!

-Senin ve ailenin hayatını kurtarmaya çalışıyorum.

-Sen kendi hayatını bile kurtaramıyorsun! Sana bir seçenek sunuyorum.

Bunları tak ya da bu çöp kutusunu yemeye başla.

**

Kes şunu! Gözlükleri tak.

Dostum, sana bu işe karışmak istemediğimi söyledim.

Lanet olası aptal! Al ve bak. Tak şunu. Hayır! Üzgünüm.

Gözlükleri tak!

Tak şunları!

 Canın cehenneme!

Bak! Her yerdeler.

Bizi görebiliyorlar.

Sıkı dur.

Rüyadan uyanan ilk kişi sen değilsin.

Bu da ne?

Kardeşim, hayat bir fahişe gibi.

**

Tek görenler biz olamayız. Bunları yapan insanları bulmamız gerek. Evet, aralarında hala yaşayanlar varsa tabii.

**

Uzun zaman önce her şey çok farklıydı. Babam beni nehre götürüp bana güç ve zaferi anlatmıştı. Kurtuldum. O değişti. Kabalaştı. 13 yaşımdayken kaçtım. Bir keresinde eski büyük bir usturayla beni kesmeye kalktı. Onu boğazıma dayadı. “Baba, lütfen.” dedim. Ama o bir ağacı keser gibi ileri geri hareket etmeye devam etti. Belki de şu dışarıdaki şeyler her zaman bizimle birlikteydi. Belki de birbirimizden nefret ettiğimizi, birbirimizi öldürdüğümüzü kendi soğuk kalplerimizden beslendiğimizi görmek hoşlarına gidiyor. Ona haberlerim var. Ödeme zamanı. Çünkü ben artık babasının küçük oğlu değilim.

**

DÜNYANIN BİR UYANMA ÇAĞRISINA İHTİYACI VAR.

BU ÇAĞRIYI BİZ YAPACAĞIZ.

**

- Herhangi bir sorun var mı?

 – Hayır. Şehir bizi arayan polislerle dolu. Ve polislerin çoğu insan. Hükümete meydan okumaya çalışan komünistler olduğumuz söylendi. Ve bazıları üye oluyorlar.

 – Yani insanların onlara katıldığını mı söylüyorsun?

 – Çoğu çıkarları için katıldı. Terfi alıyorlar, banka hesapları kabarıyor, yeni evler, arabalar  Mükemmel değil mi?

 Zengin olmak için her şeyi yaparız. Floritkarbonlar 1958’den bu yana arttı. Yeryüzü yeni bir iklime giriyor. Bizim atmosferimizi kendi atmosferlerine çeviriyorlar.

 – Bu şeyler ne istiyor?

 Neden buradalar?

 – Onlar serbest girişimciler. Yeryüzü gelişen başka bir gezegen. Onların üçüncü dünyası.  gezegeni tüketip, bir diğerine geçecekler. Kayıtsızca yayılıyorlar. Onlara göre hayvan olabiliriz, yiyecek olabiliriz. Ama aslında onlar için birer malız. Bir hücum birimine ihtiyacımız var. Onların üstesinden gelecek birileri.

 – Mevcut.

 – Hiç aniden kaybolduklarını gördünüz mü?

 Bir kez.

**

2025 yılına kadar sadece Amerika değil, tüm gezegen bu güç birliği ile koruma altına alınacak. Çıkarlar bizim ve sizin için önemli. Güçlü, seçkin insanlar. Yayılmamız için ihtiyacımız olan kaynakları bize verdiniz. Karşılığında her birinizin kişisel geliri büyüdü. Yalnızca bu yıl ortalama %39. Ve şimdi, daha büyük bir galibiyet kazandığımız haberini aldım. Yer altı terörist şebekesi yok edildi. Durum normal haline döndü.

**

Operasyonun beyinleri burada. Sinyaller bir uydu yoluyla tüm dünyaya yayılıyor.

**

Bekleyin çocuklar, büyük bir hata yapıyorsunuz.

 – Hatayı sen yaptın.

 – Hayır, beni dinlemelisiniz. Anladığınızı sanmıştım. Bu sadece iş. Hepsi bu. Hala anlamıyorsunuz değil mi çocuklar?

Artık ülkeler yok. Artık iyi adamlar yok. Tüm oyunu yönetiyorlar. Tüm gezegene sahipler. İstedikleri her şeyi yapabilirler. Bir değişim için bu bile iyi. Eğer onlara yardım edersek para kazanmamız için bizi rahat bırakacaklar. Siz de iyi bir yaşamdan faydalanabilirsiniz. Bunu herkes ister.

 – Bunu senin gibilerle yap.

 – Sorun ne?

 Hepimiz her gün çıkarımız için, kazanmak için bunu yapıyoruz.

**

GÜNAHLAR ORTAYA DÖKÜLDÜĞÜ ZAMAN

******************************

BİLİNÇALTINA ETKİ EDENLER
(SUBLİMİNAL)

 

TANRIYI OYNAYANLAR YALAN SÖYLEMEYE MECBUR MUDUR?


The Dark Knight (2008) filminde;

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru Dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır:

“evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.”
“Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.”
“ Çünkü olması  gereken de bu.
 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil. 
“ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.
 “ Bazen insanların inançlarının
“ödüllendirilmesi gerekiyor. 

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur:

“Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”

Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur:

Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;

 sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Kaynak:
THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın  İdeoloji Rehberi (2012)

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)


Yönetmen: Sophie Fiennes      

Senaryo: Slavoj Zizek   

Ülke: İngiltere, İrlanda

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 07 Eylül 2012 (Kanada)

Süre: 136 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Magnus Fiennes             

Oyuncular:    Slavoj Zizek

Türkçe Altyazı: Dilek Tunalı&Ceren Tunalı

Özet

İşbirliklerini sürdüren süperstar filozof ve akademisyen Slavoj Zizek ile yönetmen Sophie Fiennes, şimdi de yaratıcı sinema yorumlarını kullanarak psikanalizin ideoloji hakkında neler söyleyebileceğini bizlere gösteriyor. Söz ettiği filmlerden kurulan sahnelerin içinden bize seslenen Zizek, bu parçaları ideolojik yansımaları yönünden incelerken altta yatan gerçek mesajlarını imliyor.

 The Sound of Music / Neşeli Günler´den Full Metal Jacket´a, John Carpenter´ın They Live / Yaşıyorlar´ından The Dark Knight / Kara Şövalye´ye, hatta Titanic´e kült klasiklerin yanı sıra, haber bültenleri ve propaganda filmleri de bu eğlenceli ve kışkırtıcı belgesel çalışmanın “av”ları arasında

Belgesel Metni

They Live / Yaşıyorlar (1988)

Sana bir seçenek sunuyorum:
“ Ya bu gözlükleri tak Ya da şu çöp kovasını yemeye başla

Zaten ben epeydir Bu çöp kovasından yiyiyorum. İşte bu çöp kovasının adı İdeolojidir. Bunun Maddesel gücü- Aslında benim yediğimi görmemi engelliyor. Bizi köleleştiren şey yalnızca gerçekliğimiz değil. İdeolojinin içinde olduğumuz zamanlardaki trajik durumumuz şudur: Ondan kaçarak- rüyalarımıza sığındığımız noktada aslında İdeolojiye yeniden hapsolmamızdır.

1988 yapımı ‘They Live’ kesinlikle Hollywood solunun unutulmuş başyapıtlarından biridir. John Nada’nın hikayesini anlatır. Elbette “Nada” İspanyolca’da “Hiçbir şey” demektir. Fiziksel içeriğinden mahrum bırakılmış Saf bir “özne”. Los Angeles’ta sağda solda sürten evsiz bir işçi Bir gün, terk edilmiş bir kiliseye girer ve orada içi güneş gözlükleriyle dolu tuhaf bir kutu bulur. Bunlardan birini takarak Los Angeles sokaklarında yürürken bir tuhaflık sezer; bu da, gözlüklerin aslında İdeolojiyi-eleştiren-gözlükler olarak çalışmasıdır. Gözlükler, tanıtım, afiş ve benzeri tüm reklam propogandalarının altındaki gerçek mesajı görmeyi sağlar. Büyük bir tanıtım afişi hayatınızın tatilini yapacağınızı vaat ederken- gözlükleri taktığınız anda- beyaz zemindeki- gri görüntüyle karşılaşırsınız.

Söylendiği gibi, Post-ideolojik bir toplumda yaşıyoruz. Anlamımız değiştiriliyor, başka bir deyişle- kendini feda eden, görevini yapan- özneler olarak değil, fakat zevk özneleri olarak irdeleniyoruz. Gerçek potansiyelinizi keşfedin. Kendiniz olun. Tatmin edici bir hayat edinin. Gözlükleri taktığınız zaman- demokrasi içinde bir diktatör göreceksiniz. İşte bu sizin görünür özgürlüğünüzü ayakta tutan görünmez bir buyruktur. Bu tuhaf ideolojik gözlüklerin Varoluşundaki açıklama- “Invasion of the Body Snatcher”(Merih’ten Saldıranlar) filminin bilinen hikâyesidir. İnsanlık halihazırda uzaylıların köntrolü altındadır.

 “ Hey dostum “Bunu ödeyecek misin?

 “ Bak dostum, bugün bela istemiyorum, tamam mı?

 “ Ya öde şunu ya da yerine bırak

Yaygın düşünceye göre ideoloji bizim doğrudan bakışımızı engelleyen, bulanıklaştıran bir şeydir. Ideoloji bakışımızı saptıran gözlükler olmalı- ve ideolojinin eleştirisi de tam tersi bir şey, mesela, gözlükleri çıkarırsınız ve nihayet şeylerin gerçek halini açıkça görebilirsiniz. “They Live” adlı filmin karamsarlığı, burada açıkça, dikkatlice doğrulanmıştır,- bu tamamiyla illüzyonun doruk noktasıdır: Ideoloji bize kolayca dayatılmış bir şey değildir. Ideoloji, bizim sosyal dünyamızla kurduğumuz spontan ilişkidir.

- Her bir anlamı Nasıl algıladığımız gibi. Biz bir şekilde İdeolojimizden zevk alıyoruz.

 “ Pekala

İdeolojinin dışına çıkmak acıtır. Acılı bir deneyimdir. Kendinizi buna zorlamalısınız.Filmde, John Nada’nın, Arkadaşı John Armigate’ye- gözlüğü denemesi konusunda ısrar ettiği sahnede- bu durum mükemmel bir şekilde gösterilmiştir

“ Hadiii, seninle kavga etmek istemiyorum.

 “ Kavga etmek istemiyorum hadi ama! “ Hayır! Kes şunu!

İşte bu sahne filmin en tuhaf sahnesidir. Mücadele sekiz-dokuz dakika sürer.

 “ Tak şu gözlükleri dedim!

Belki çok akıldışı görünebilir ama, neden bu genç adam- gözlükleri takmamak için bu kadar şiddetle karşı koyuyor?

 Kendi yalanında yaşıyor olduğunun gayet farkında gibidir. Gözlükler hakikati görmesini sağlayacaktır fakat,- bu hakikat can yakıcı olabilir. Size ait bir yığın illüzyonu paramparça edebilir. İşte bu, kabul etmemiz gereken bir paradokstur.

“Tak şu gözlükleri! Tak şunları!

Özgürlüğün en şiddetli hali. Özgür olmaya zorlanmanız gerekir. Eğer bu ani mutluluk ve benzeri şeylere kolayca inanırsanız,- hiçbir zaman- özgür olamazsınız.

 “ Bak!

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)

The Sound of Music (1965)

 Özgürlük acıtır. Psikanalizin temel kavrayışı haz ile basit mutlulukları birbirinden ayırmaktır. Bunlar aynı şeyler değildir. Zevk, kesinlikle rahatsız edilmiş, bozulmuş hazdan alınan zevktir,- hatta acıdaki hazdır. Ve bu aşkın faktör, yükümlülük ve mutluluk arasındaki- belli ki basit olan ilişkiyi rahatsız eder, bozar. Burası aynı zamanda ideolojinin- özellikle de dinsel ideolojinin var olduğu bir alandır.

Bu da aklıma ünlü bir örneği, devasa bir Hollywood klasiği olan ‘The Sound of Music’i getiriyor. Hepimizin bildiği gibi hikaye, hayat dolu, enerjisi dorukta olan bir rahibeyle ilgilidir.

- Nihayetinde seksüel enerjiyle dolu olan bir rahibe. Yani bir bakıma rahibeliğe zorlanmış bir rol.

 “ Oh, saygıdeğer annemiz çok özür dilerim, kendimi tutamadım –

“Kapılar açıktı ve tepeler . “ çağırıyorlardı ve ben de önce…

 “ Maria, buraya özür için çağrıldığını düşünmemiştim.

 “ Oh, lütfen kutsal annemiz lütfen bağışlanmama izin verin.

 “ bir, iki, üç Bir, iki, üç.

 “ bir, iki, üç. Şimdi hep beraber adım atalım…

Böylece Başrahibe onu çocuklarına bakacağı Von Trap ailesinin yanına gönderir-

“ Altında.

 “ Kurt, çalışmamız gerekiyor… bana izin verir misiniz?

 Tabii ki bu arada Baron Von Trap’a- aşık olur. Maria bu durumdan çok rahatsızdır, kendini denetleyemez manastıra geri döner.

“ Birbirimize baktığımız zamanlar oldu…

 “ Ah kutsal annemiz güçlükle nefes alıyorum.

 “ Peki senin ne durumda olduğunu anlamasına izin verdin mi?

 “ Eğer verdiysem bile bilmeden olmuştur,-

“işte beni mahveden de bu, ben orada Tanrının hizmetindeydim. 

Hiç şüphesiz bu filmi ilk kez izlediğim eski Komünist Yugoslavya’da, tam olarak bu sahneyi, ya da daha kesin bir biçimde- bu tuhaf hedonistin ya da bildiğimiz şekilde, başrahibenin nasihatini takip eden sahnede:

“Geri dön ve bu adamı baştan çıkar, bu yolu takip et.” “arzularına ihanet etme…”Yani “gördüğün her dağa tırman”diye başlayan bir şarkı; daha çok Arzunun onaylanması bakımından- utandırıcı da. Filmdeki bu üç dakika sansürlenmişti.

 “ Her dağa tırman.

 “ Yükseğe uç ve aşağıya in.

 “ Tüm gizli yolları yürü.

 “ Bildiğin tüm gizli yolları.

Sanırım sansürcü çok zeki biriydi. Muhtemelen ateist bir Komünist olsa da, Katolik inanıştaki kışkırtıcı gücün nerede olduğunu biliyordu.

 “ ‘Rüyalarına kavuşuncaya kadar.

 Eğer Katolik propogandayı dikkatlice okursanız ve eğer gerçekten anlamaya çalışırsanız, size sundukları şey aslında nedir?

 Bu durumda konu cinsel hazları yasaklamakla ilgili değildir. Bu daha çok, bir kurum olarak kiliseyle ve bu örnekte seksüel arzularıyla, başı dertte olan inanan arasındaki sinik sözleşmedir. İşte bu da size verilen üstü kapalı müstehcen bir onaydır. İlahi bir “Büyük Öteki” tarafından kuşatılmışsınızdır. İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Zevk alın.

 “ Bir rüya yetecektir…

Bu müstehcen sözleşme, özünde, Hıristiyanlığa- ait değildir. Bir kurum olarak Katolik Kilisesine aittir. En saf haliyle bir kurum mantığıdır.

 “ Her dağa tırman.

İşte burada yine ideolojinin nasıl işlevselleştiğini görüyoruz. Yalnızca feragat etmek, acı çekmek tarzında açık bir mesaj değil: Ama gerçekten gizli bir mesaj: Feragat ediyormuş gibi görünüp her şeye sahip olduğun bir mesaj.

Coca Cola “hayatın gerçek tadı” Different Dances (2000)

Bu aralar psikanalist arkadaşlarım tipik bir şeyden bahsediyorlar- çözüm bulmak için gelen hastaların- Kendilerini suçlu hissettiklerini söylüyorlar- Ancak aşırı haz nedeniyle ya da kendi moral değerlerinin tersine işleyen- duyguları ve sorumlulukları yüzünden değil. Tersine, tam anlamıyla hazza erişemedikleri için suçluluk duyduklarını söylüyorlar. Mutluluğu yakalayamadıkları için.

Aman tanrım, çölün ortasındasınız ve çok susadınız

- Coca Cola’dan başka içecek bir şey var mı?

 Kusursuz bir meta. Neden mi?

 Marx’ın çok uzun zaman önce söylediği gibi; “bir meta hiçbir zaman satın aldığımız ve tükettiğimiz sıradan bir obje değildir”.

Bir meta, teolojik bir obje hatta bunun da ötesinde metafiziksel hoşlukları olan bir şeydir. Varlığı mutlaka görünmez bir aşkınlığı yansıtır. Ve Coca colanın klasik reklamı namevcut ve gizli bir niceliği işaret eder. Coca cola “hayatın gerçek tadı” ya da ‘İşte Cola budur’-.

 “Bu” veya “Gerçek” olan nedir?

 Bu sadece kimyasal analiz yoluyla tespit edilen veya tanımlanabilen Coca Colanın başka bir olumlu ifadesi değil daha fazlasını istemeye yarayan- bir gizemdir. .

İşte bu benim ‘Arzumun-Nesne- Bağımlı tanımlanamaz aşırılığıdır. Nasıl adlandırdığımızın önem taşımadığı bizim şu post-modern toplumumuzda, bir şeylerden zevk almaya zorlanıyoruz. Keyif almak tuhaf ve sapıkça bir göreve dönüşüyor. Cola’daki paradoks; susamanızdır, içersiniz ve herkesin bildiği gibi , içtikçe daha da susarsınız.

Arzu, hiç bir zaman herhangi bir şeyin arzusu değildir. O her zaman arzunun kendisi için vardır. Arzu, arzuyu sürdürmek içindir. Belki de arzuya ilişkin nihai korku onun içini sonuna kadar doldurmak ve böylece artık daha fazla arzuyla karşılaşmamaktır. Arzunun kendisini yitirmek nihai melankolik bir deneyimdir. Yalnız, önceki dönemlerde bu aşırılığı reddettiğimiz ve sadece gerekli ihtiyaçlar için tüketim yaptığımız, mesela “susadıysan su içersin”gibi doğal geri dönüşlerle de İlgili değildir. Buna asla geri dönemeyiz. Bu aşırılık artık sonsuza dek bizimle.

Hadi o zaman biraz Cola içelim. Hava iyice ısınıyor,

 Bu artık gerçek ‘cola’değil, İşte problem de bu. Biliyorsunuz, bu geçiş dışkısal bir boyutu yüceltmeyle ilgilidir. Mesela Coca Cola soğuk servis edildiğinde, kesinlikle çekici bir şeydir- fakat aniden bir bok’a dönüşebilir.

 İşte şimdi, metanın  o bilinen diyalektiğine sahiptir. Şimdi burada metanın nesnel ya da gerçeklik ilkesine dayalı- özelliklerinden bahsetmiyoruz. Burada sadece üretim fazlası bir kaypaklıktan söz ediyoruz.

Kinder Sürpriz Yumurta

 ‘Kinder Sürpriz Yumurta’. Baştan çıkarıcı bir mal. ‘Sürpriz Yumurta’nın yani bu abartılı nesnenin sürprizi, yani onu arzulamanıza neden olan şey işte burada maddileştirilmiştir. Görünenin altında, yumurta şeklindeki çikolatanın içindeki boşluk- plastik bir oyuncakla doldurulmuştur. Tüm hassas denge işte bu iki boyut arasındadır: Satın aldığınız, yumurtaya benzeyen bir çikolata ve ondan arta kalan, muhtemelen Çin’de çalışma kampı benzeri bir yerde üretilmiş olan ve sizin bedavaya elde ettiğiniz artığı/fazlası. Çikolata tabakasının, sizi çikolatanın içindeki objeyi arzu edilen bir metaya dönüştüren -Platon’un Agalma dediği, sizi değerli bir insan yapan- içsel bir hazineye doğru derin bir yolculuğa çıkarmadığını düşünüyorum. Ben tam tersi olduğunu düşünüyorum. En yüksek hedefe doğru ilerlemeliyiz, dış yüzeyden kusursuz bir şekilde zevk alabilmek için nesnenin tam merkezindeki altın madeni en büyük hedefimiz olmalı. İşte kabullenmekte zorlandığımız, antimetafiziksel ders budur.

‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) Dokuzuncu Senfoni-Beethoven

Şu meşhur ‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) ne anlama gelir?

 Bu yaygın olarak insanlığın mutluluğuna, tüm insanların kardeşliğine ve özgürlüğüne dair bir övgü olarak algılanır. Bu iyi bilinen melodide gözleri yerinden fırlatan şey evrensel uyumluluktur. Birbirine tümüyle tezat olan bir çok- politik harekette kullanılabilir. Nazi Almanya’sında yoğun olarak büyük toplumsal olayları kutlamak için kullanıldı. Sovyetler Birliği’nde Beethoven çok rağbet görürdü ve Ode to Joy bir nevi komünist propoganda – şarkısı olarak çalınırdı. Çin’deki büyük kültür devrimi sırasında neredeyse batılı müzikler yasaklanmasına rağmen Dokuzuncu Senfoni kabul gördü.

Progresive bir burjuva müziği olarak çalınmasına izin verildi. Zimbabwe’nin önceki hali Güney Rodezya’daki aşırı sağ, ırk ayrımcılığının kaldırılmasını- erteleyebilmek için bağımsızlığını İlan etmişti. Böylece Güney Rodezyanın birkaç yıllık bağımsızlığı ve yine o eski ‘Ode to Joy’ şarkısı tabii ki- sözleri değiştirilerek ülkenin milli marşı olmuştur.

Diğer bir yandan, Abimael Guzman Peru’daki aşırı sol gerilla grubunun ‘Sendero Luminoso’, yani ‘Işıldayan Yol’un lideri olarak Devlet Başkanı Gonzalo olmuştur. Gazetecilerin en çok hangi müzikten hoşlandığını sorduklarında,o Beethoven’ın 9. Senfonisi yani- ‘Ode to Joy’ yanıtını verir. Almanya bölündüğü zaman, Olimpiyatlara her iki Almanyanın da katılması ve bir Alman’ın altın madalya alması durumunda da Doğu ya da Batı Almanya’nın milli marşları yerine yine ‘Ode to Joy’ çalınmıştır.Hatta bugün bile ‘Ode to Joy’ Avrupa Birliğinin gayrı resmi marşıdır. Aslında Osama Bin Laden’in başkan Bush’u kucakladığı, Saddam’ın, Fidel Castro’yu sarmaladığı, beyaz ırkçıların Mao Tse Tung’a sahip çıktığı, ve hep beraber ‘Ode to Joy’u söyledikleri- evrensel kardeşliğe ilişkin sapkın bir sahneyi düşleyebiliriz. Bu herkese uyar. Zaten her ideoloji Böyle işlemek zorundadır. Bu sadece bir yorum değil. Bu tıpkı içinde bütün olası anlamlara açık olan boş bir sandığın her daim çalışması gerektiği gibi bir şeydir. Bu, patetik bir şeyler yaşadığımızda, hepimizin duyduğu içten gelen coşkulu bir histir ve şöyle deriz: “Aman Tanrım, çok etkilendim, burada derin bir şeyler var.”Fakat asla bu derinliğin ne olduğunu bilemezsiniz. Bu bir boşluktur. İşte burada tabii ki bir tuzak var. Buradaki tuzak doğal olarak- çerçevenin tarafsızlığır. O hiçbir zaman göründüğü kadar etkisiz değildir.

Clockwork Orange (1971)

Clockwork Orange’ın giriş sahnesindeki- Alex’in perspektifinden düşünüyorum.

 “ Kendimizi bitkin, yorgun ve tasalı hissediyorduk

“ biraz güç bir akşam olmuştu. Arabayı başımızdan savdık ve Son bir kadeh için durakladık.

Peki, Clocwork Orange’ın sonuna doğru sinik bir suçlu olan kahramanımız, Beethoven’ın ‘Ode to Joy’u söyleyen kadını gördüğünde,- niye böylesine- kendinden geçmiş ve büyülenmiştir?

 “ Ah Kardeşlerim, bir an, büyük bir kuş

“Milkbar’ın içinde süzülüyordu,-

“ve tüm melanki tüylerim diken diken oldu.

“Bir melanki kertenkele gibi bu ürperme vücudumdan yükselip, yukarı, aşağı inip çıkıyordu.

 “ Çünkü Söylediği şarkıyı biliyordum.

 “ Ludwig Van Beethoven’ın anlı şanlı 9. senfonisinden bir parçaydı.

Ne zaman ideolojik bir metin tüm insanlığın”kardeşlik ve mutlulukla” birleştiğini falan söylese,- hemen şunu sormalısınız: “Tamam da tümü derken, gerçekten tümünden mi bahsediyorsunuz?

“yoksa birileri bunun dışında kalmış olabilir mi?”

Clockwork Orange’daki kabahatli Alex’in- bu dışlama alanıyla özdeşleştiğini düşünüyorum. Ve büyük dahi Beethoven kelimenin tam anlamıyla- bu dışlanmışlığı beyan etmektedir. Bir anda bütün bu müzik tonu karnavalesk bir ritme dönüşür. Görkemli güzelliğini kaybetmiştir.

 “ Özür dilerim kardeşim, Bunu iki hafta önce sipariş etmiştim

“gelip gelmediğine Bakabilir misiniz lütfen?

 “ bir dakika.

Bu vulgar müziği Alex mağazadan tam içeriye girdiğinde- duymaya başlarız ve bu andan itibaren hareketlerinden kendini evinde gibi hissettiğini anlarız. Suyun içindeki balık gibidir.

 “ Pardon hanımlar. Beethoven dünyasal kardeşliğin, ya da ne bileyim işte biz özgürlüğü, şan ve şerefi paylaşan mutlu, büyük bir aileyiz , tarzı yakıştırmaların ucuz yollu bir kutsayıcısı değildir.

 “  Sevimli değil mi sevgilim?

 Bugün yanlış bir biçimde kutlanan, ve bütün resmi olaylarda duyduğunuz birinci bölüm,- İdeoloji olarak açıkça Beethoven’la özdeşleşmiştir, ve hemen arkasından, ikinci bölüm resmi ideolojiyi rahatsız eden, resmi ideolojinin hatalarını ortaya çıkarıp buna baskı yapan ve evcilleştiren, gerçek hikayeyi anlatır. İşte Beethoven bu nedenle yapması bu kadar zor- bir şeyi gerçekleştirmiştir. O daima ideolojiyi eleştiren katıksız bir müzik çalışmasının içindeydi. Eğer klasik ideoloji Marx’ın Kapital’inin 1.cildinde hoş bir biçimde formüle ettiği gibi işlem görseydi: “”Sie wissen es nicht, aber sie tun es.” “Ne yaptıklarını bilmiyorlar” “ama yine de yapmaya devam ediyorlar.”

West Side Story (1961)

Sinik (sinmiş-pusmuş) ideoloji fonksiyonları şu şekilde işler: “Ben ne yaptığımı gayet iyi biliyorum” “fakat hala buna rağmen bir şey yapmıyorum.” Fakat bu paradoksal düşünce topluluğu Bernstein ve Sondheim’ın West Side Story’nin ünlü “Officer Krupke”şarkısında bir şekilde gösterilmektedir.

 “ Hey sen! “ Ben mi, memur Krupke?

 Evet sen!! “ seni karakola götürmemem için

“bana bir tek sebep söyle serseri.

 “ Sevgili… “sevgili memur Krupke, anlamalısınız

“bizi bu hale getiren, yetiştirilişimiz.

 “ annelerimiz keş, Babalarımız ayyaş.

 “ Ey Tanrım, doğal olarak serseriyiz! “Memur Krupke, çok sinirlisiniz.

 “ bizler suçlu değiliz, yanlış anlaşıldık…

Birkaç müzik parçasıyla bu suç çetesi, neden suçlu olduklarını, gayet açık bir şekilde anlatır.

 “ …derinlerde, içimizde iyilik var, dokunulmamış iyilik var! “en kötümüz bile, aslında çok iyi! Aslında her şey, orada olmayan polis memuru Krupke’ye anlatılır.

 “ …çok dokunaklı bir hikaye.

 “ Herkese anlatayım! “ Sadece hakime söyle. İçlerinden biri hakim rolünü üstlenir: “ Sayın Hakim,, ailem bana kötü davrandı.

 “ durmadan ot içip, bana bir nefes bile vermezlerdi. Sonra psikolojik açıklamalar başlar: “ …O burada olmamalı.

 “ Bu terapi koltuğuna ihtiyacı yok, onun sadece iyi bir kariyere ihtiyacı var.

 “ Toplum ona berbat bir tuzak kurdu

“ve artık sosyolojik olarak bir hasta! “ Evet hastayım! “ Hepimiz, hepimiz hastayız…

Buradaki paradoks, bütün bunları nasıl biliyor ve neden hala yapıyorsunuzdur?

 İşte bu ideolojinin sinik fonksiyonudur. Bunlar asla göründükleri gibi acımasız suçlular değiller. Belki küçücük mahrem rüyaları vardı. Bu rüyalar bir çok anlama gelebilirdi. Hatta son derece sıradan şeyler bile olabilirdi.

İngiliz ayaklanması Ağustos 2011

Hadi şimdi de 2011 Ağustos’undaki İngiliz ayaklanmasına bakalım. Buradaki ayaklanmaların bilinen, liberal açıklaması gerçekten ‘Memur Krupke’ şarkısının tekrarına benziyor. Bu ayaklanmayı sadece, suçluların vandalist isyanına bağlayamayız. Bu insanların düzenli bir aile yaşantısı içinde olmadan, düzgün bir eğitim almadan toplumdan izole edilmiş şekilde- gettolarda nasıl yaşadıklarını, anlamanız gerekir. Düzenli bir iş beklentileri bile yok. Fakat bu da yeterli değildir, çünkü insanoğlu maddi koşulların sıradan bir ürününe indirgenemez. Şüphesiz bizi belirleyecek olan bu maddi koşulları ya da kendi evrenimizi kurarken etrafta olan şeylere nasıl tepki vereceğimizi değerlendirirken..hepmiz bir miktar özgürlükler çerçevesinde düşünüyoruz. Muhafazakar çözüm, daha çok polise ihtiyacımız olmasıdır. Acımasız yargılamaların üstesinden gelebileceğimiz mahkemelere ihtiyacımız var. Sanırım bu çözüm son derece basit. David Cameron’a kulak verecek olursak,- söyledikleri makul görünmektedir, göstericiler birilerini dövüyorlar, evleri yakıyorlar, fakat daha korkunç olanı- insanların bir takım şeyleri ödeme yapmadan almalarıdır. Hayal edebileceğimiz son şey! Çok sınırlı da olsa, Cameron belki haklıydı,- argümanında ideolojik bir aklama bulunmamaktaydı. Bu bütün insanların predominant ideoloji tarafından yakalandığı fakat farkında olmadıkları bir tepkisellik, ki bu ideoloji onlardan tüketim hakları alanıyla ilgili ideolojiye karşı- hoyrat bir şekilde eyleme geçmelerini talep ediyor. Bu tepki hakim ideolojiye yakalanmış, fakat bu ideolojinin ondan talep ettiği şeyin bu ideolojik tüketim alanında- bir tür vahşi bir role bürünmeyi talep ettiğinin farkına varacak araçlara sahip olmayan insanların tepkisi. Bu eşitlik, adalet vb kavramlarla mücadele eden, büyük parçalara ayrılan ideolojinin yer aldığı, belirlenmiş sosyal ve ideolojik çerçevenin sonucudur. Tek işlevsel ideoloji tam anlamıyla tüketimdir,- sonrasında hangi protesto biçimiyle ne elde ettiğin hiç önemli değil. Her şiddet aslında sizin bir şeyleri kelimelere dökemediğiniz bir eylemi işaret ediyor. Hatta en acımasız eylemlerinde bile sembolik bir tıkanmayı harekete geçiriyor.

Taxi Driver (1976)

Taxi Driver’daki en önemli şey, şiddetli bir taşkınlığı, radikal bir şekilde- intihar boyutuna taşımasıdır. Bu noktada kolayca tarif edilen taksi şöforü Travis’in eciş bücüş kişiliğine ilişkin- çıtkırıldım psikolojilerle, işimiz olmaz. İdeolojiyle işimiz olmalı.

 “ Dinleyin bok kafalılar, “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Buna izin vermeyecek bir adam…
 “ Dinleyin sik kafalılar, .
 “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Yüzüne tükürülmesine rağmen ayakta kalmış bir adam
“Yavşaklara, köpeklere, iğrençliklere, boka püsüre karşı durmuş bir adam.
 İşte burada Karşı çıkan biri var.

Taksi Driver’daki, kahramanımız Travis, Judy Foster’ın canlandırdığı genç fahişe tarafından rahatsız edilir. Onu rahatsız eden şey, her zaman olduğu gibi özellikle kendi fantezileridir. Yani kızla ilgili fantezileri. Gizli arzularına kurban ettiği kız… Fanteziler sadece bireylerin özel konuları değildir. Fanteziler, ideolojimizi oluşturan temel dolgulardır.

 “ Bakma şu adama.

Fantezi, psikanalitik perspektifte temel olarak bir yalandır. Bu bakımdan yalan değil, sadece bir fantezidir Ama hakikat değildir; yalnızca bir fantezi manasında bir fantezi değil, daha çok ‘fantezi, süreklilikte önemli bir boşluğu doldurur’ anlamına gelen bir yalan. Bir şeyler bulanıklaşmaya, başladığı zaman, bir şeyleri gerçekten anlamakta zorlandığımız zaman, fantezi kolay bir yanıt temin eder. Fantezinin olağan şekli bir sahne yaratmaktır,- Ama bu, arzu ettiğim şeyi elde ettiğim bir sahneyi değil, kendimi başkaları tarafından arzu edilirken düşlediğim bir sahneyi temsil eder.

The Searchers  (Çöl Aslanı) 1956

‘Taxi Driver’ belki de John For’un olağanüstü geç dönem klasiklerinden ‘The Searchers’ın (Çöl Aslanı) onaylanmamış bir yeniden çevrimidir.

 “ Sürüyle…?

 kafaderisi alıyorum.

Her iki filme de, kahraman, kötü davranıldığı sanılan genç bir kadın kurbanı kurtarmaya çalışır. The Searchers’deki genç bir kadın olan Nathalie Wood kaçırılıp bir Kızılderili şefin karısı olarak yaşamıştır. Taxi Driver’de ise genç Jodie Foster, insafsız bir kadın tüccarı tarafından denetlenmektedir.

 “ Sürüngenlerle, aşağılık heriflerle çıkıp-

“kendini satmak mı istiyorsun?

 “Alçak bir pezevenk için mi?

 “Koridorlarda bekliyorsun?

 “ Geri kafalı olan ben miyim?

“  Gerikafalı sensin.

 “ ben senin yaptığın gibi katillerle,

“serserilerle yatmam .

Buradaki görev, daima kurban olarak kabul edileni kurtarmaktır. Fakat gerçekten kahramanı böylesi bir şiddete iten derin kuşku, kurbanın sıradan bir kurban olmamasıdır. Kurban sapıkça bir şekilde, kendisini kurban konumuna düşüren durumdan hoşlanmakta ve bunu devam ettirmektedir. Kısaca açıklarsak, kadın kurtarılmayı istememekte, karşı koymaktadır.

 “ Hadi eve gidelim Debby.

Ve işte bu büyük bir problemdir. Eğer buradan politik bir boyuta sıçrayacak olursam, bu durum insani müdahle olarak da tanımlanan Amerikan militarizminin en büyük problemidir. Irak’tan, Vietnam’a kadar yarım yüzyıldır, onlara hep yardım etmek isteriz ama gerçekten bunu kabul etmediklerinde ne olacak?

Taxi Driver (1976)

 Bu yorucu tıkanmanın sonucu sadece bir şiddet patlaması olabilir. Filmin sonuna doğru Travis’i bir cinayetler serisi içinde- infilak ederken görürüz. Genç kızın etrafındaki bütün insanları ve pezevenkleri öldürür. Şiddet yalnızca soyut değildir. Bizim kavramsal eşleştirme adını koyduğumuz şeyle ilişkili, belli bir iktidarsızlığı örtmek isteyen- gerçeğe acımasız bir müdahaledir. Ne olup bittiği hakkında berrak bir fotoğrafa sahip olamazsınız.

Neredeyiz?

 Tamamıyla aynısı Oslo’da Anders Behring Breivik’in korkunç şiddet patlamasıyla işlediği cinayetler için de geçerlidir. Oslo başkanlık binasının önüne bir bomba attıktan sonra yine Oslo’ya yakın bir adada sosyal demokrat parti üyesi- bir sürü genci öldürmesidir. Birçok kişi bu durumu kişisel bir cinnet olarak- savuşturma çabasında olmuştur. Fakat Breivik’in manifestosunun okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Açıkça bu şiddetin nasıl ortaya çıktığı, sadece terörize edilmiş değil aynı zamanda kanunlaştırılmış olan- küresel kapitalin belirsizliği ve anlaşılmazlığına karşı bir tepkidir.

Bu tıpkı Taxi Driver’ın sonunda- Travis Bicke’nin katliamına benzer. Orada zar zor, ayakta durabilirken elini sembolik bir silah gibi kendi kafasına doğrultur. Açıkça, tüm bu şiddetin bir intihar olduğunu gösterir. Bir bakıma, Taxi Driver’daki Travis doğru yoldadır. Birdenbire şiddet patlamasının içinde olup bu şiddeti kendinize yöneltebilirsiniz fakat daha spesifik olan şey kendi içinizde sizi yöneten sizi hakim bir ideolojiye bağlayan şeyin ne olduğudur.

Jaws (1975)

 “ Pippin?

 Pippin?

 Steven Spielberg’İn Jaws’ında köpekbalığı, plajda insanlara saldırmaya başlar. Bu saldırı ne anlama gelir?

Köpekbalığı neyi temsil etmektedir?

 Bu noktada bu sorunun farklı,, birbirini dışlayan cevapları vardır. Bir tarafta bazı eleştirilerin ifade ettiği gibi köpekbalığı, sıradan Amerikalıları endişelendiren yabancı tehdidini simgeler. Köpekbalığı aynı zamanda Amerikalı yurttaşları tehdit eden doğal felaketleri, tayfunları ya da- Göçleri de simgelemektedir.

Diğer taraftan, enterasan olan bir şey de filmi çok beğenen, Fidel Castro’nun, Jaws’ı çok açık bir şekilde bir tür- solcu Marksist bir film olarak, köpekbalığını da sıradan Amerikalıları sömüren acımasız sermaye metaforu olduğu yönünde düşünmesidir.

 Peki Doğru yanıt hangisidir?

Ben hem hepsinin, hem de hiçbirinin olduğunu iddia edebilirim. Bütün dünya ülkelerindeki sıradan insanlar gibi Amerikalıların da birçok korkusu vardır. Bir çok şeyden korkarız. Belki de bizden daha düşük düzeyde, olduğunu düşündüğümüz göçmenlerin ve benzeri insanların bize saldırmalarından ve soymalarından, korkabiliriz. Çocuklarımıza tecavüz etmelerinden korkabiliriz. Doğal felaketlerden, kasırgalardan, depremlerden Tsunamilerden ve ahlaksız politikacılardan korkarız. Bize her istediklerini yaptırabilen büyük şirketlerden korkarız. Köpekbalığının fonksiyonu tüm korkularımızı tek bir şeye yönelterek bütün bu korkuları tek bir korkuda birleştirmektir.

 “ Gülümse diyorum sana orospu çocuğu…

Böylece gerçeklikle ilgili deneyimimiz çok daha basitleşir. Şimdi bunu niye söylüyorum?

 Çünkü belki de insanlık tarihindeki ideolojinin en uç örneği olan Anti semitik- Nazi Faşizminin benzer bir yönde yol almış olması- değil midir?

 20’lerin sonu ve 30’ların başında sıradan bir Alman vatandaşını düşünün. Bulunduğu pozisyon, soyut anlamda- tıpkı küçük bir çocukla aynıdır. Tümüyle ambale olmuş durumdadır. Toplumsal otorite, sembolik düzen- onun bir Alman işçi, , banker veya benzeri bir şey olduğunu, ama hiçbir fonksiyona sahip olmadığını söyler. Toplum ondan ne istemektedir?

 Neden hiçbir şey düzgün gitmemektedir?

 Durumu algılamasının yolu ona yalan söyleyen gazetelerden geçer. Enflasyon nedeniyle işinden olmuştur. Bankadaki tüm parasını kaybetmiştir. Morali iyice düşmüştür… Peki tüm bunların anlamı nedir?

 Trıumph Of The Wıll (1935)

Orijinal faşist rüya -tabii ki tüm ideolojilerdeki Rüyalar gibi pastayı almak ve yemektir. Sıklıkla işaret edildiği gibi Faşizm, son derece tutucu bir devrimdir. Evet devrim; ekonomik gelişme, modern endüstri.. Fakat bununla birlikte hiyerarşik toplumu sürdüren hatta yeniden yaratan bir devrim. Modern ve verimli fakat aynı zamanda bir sınıf ya da diğer karşıtlıklar tarafından denetlenemeyen- hiyerarşik değerler tarafından kontrol edilen bir toplum. Şimdi burada, Faşistlerin bir sorunu var, çünkü antogonizm, sınıf mücadelesi ve diğer tehlikeler kapitalizmin özünde bulunan şeyler. Kapitalizmin tarihinden de bildiğimiz, modernleşme ve endüstrileşme, eski değişmez ilişkilerin parçalanması, dağılması anlamına gelmektedir. Bu sosyal çatışma anlamına gelmektedir. İstikrarsızlık kapitalizmin işleyiş şeklidir.

Peki bu konu nasıl çözülür?

 Basit. Toplumda işlerin ne kadar da yanlış gittiğini anlatan İdeolojik bir anlatı kurmamız lazım,- sadece bu toplumun gelişiminin özünde varolan gerilim nedeniyle değil, daha çok zorla içeriye giren davetsiz yabancılarla ilgili olarak. Yahudiler sosyal yapımıza nüfuz edene kadar bir sorun yoktu. Sosyal yapımızı sağlığa kavuşturmanın yolu Yahudileri gözden çıkarmaktı. Jaws’da köpekbalığına yapılan operasyonla aynı şey. Dünya kadar korkunuz vardır ve bu korku yığını kafanızı karıştırır, tıpkı tüm bu kafa karışıklığının ne anlama geldiğini bilmediğiniz gibi. Ve bu karmaşıklık yığınının yerini çok net bir figürle değiştirirsiniz, Yahudilikle: Böylece herşey açıklığa kavuşur.

 John Major, Birleşik Krallığın Başkanı Zamanındaki ideolojik bir kampanya

“ Bekar ebeveynli ailelerin  sosyal güvenlik fonunu kesmenin bir yolu

“bu raporla kısmen teşvik edilmiştir. “sosyal güvenlik departmanı hızla artan bekar annelere ayrılan-

“ve önümüzdeki on yıl sonunda-

“neredeyse 5 milyon pound’a ulaşabilecek-

“sosyal yardım  bütçesinden

“korkmuştur. “Fakat bekar ebeveynlerle ilgili mesele

“ giderek John Major’un temel mücadelesinin altında yatan

“nosyon olarak  görünmektedir.

 Hatırlayın, 20 ya da 30 yıl önce- John Major, Birleşik Krallığın Başkanı olduğu zaman ahlaklılığa dönüş gibi ideolojik bir kampanya vardı. Toplumdaki tüm kötülükler- yalnız ve işsiz annelerle tasvir edilen geleneksel bir- rivayete yüklenmişti. Burada olduğu gibi şiddet acaba varoşlarda mıydı?

Tabii ki yalnız ve işsiz anneler- Çocuklarına bakamazlar, onların eğitimleriyle ilgilenemezlerdi. Tabii ki bütçemizde büyük bir açık var, ve paramız yok, çünkü evli olmayan anneleri desteklemek zorundayız falan filan. İdeolojik bir yapıda hayal dünyanızı sabitleştirecek buna benzer bazı sahte somutluklara- ihtiyacınız vardır ve daha sonra bu imge bizi harekete geçirir. İdeolojinin bir tür filtre olduğunu düşünün. Yani bir tür çerçeve, sıradan gerçekliğe- baktığınızda her şeyin değiştiği- bir çerçeve. Fakat hangi anlamda? Bu durum çerçevenin her şeyi içine dahil ettiği anlamına gelmesin; Bu sadece çerçevenin sonsuz bir kuşku dehlizine açılması anlamına gelir.

The Eternal Jew (1940)

Yahudiliğe Anti-Semitik bir açıdan bakarsak;- Yahudiliğe ait figürün nasıl da önem arz eden bir çelişkiye- sahip olduğunu anlarız.

Film hakkında geniş bilgi bkz:

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Yahudiler aynı zamanda hem aşırı entelektüeldir

Yahudi matematikçiler, gibi, hem de bayağıdırlar.

Düzenli yıkanmazlar.

Masum kızları daima baştan çıkarırlar falan filan…

İşte bu ırkçılık için son derece tipik bir durumdur. Diğerinin gizli seks partilerinden nasıl zevk aldığını falan hayal edersin, çünkü ırkçılıkta- öteki yalnızca düşman değildir. Öteki genellikle bir tür sapıkça eğlenceden zevk alan ya da tam tersi biçimde- bizim eğlencemizi, mutluluğumuzu çalmaya çalışan biri olarak görülür, her zaman söylediğimiz gibi, bizim yaşam tarzımızı bozmak/rahatsız etmek maksadıyla.

Trıumph Of The Wıll (1935)

Bu noktada Nazi ideoloji yapısının oluşturduğu tüm ögeleri gözden düşüren sıradan, basit tuzağa düşmemeli ve onların hepsini proto-faşist olarak yaftalamamaya dikkat etmeliyiz. Bugün faşizmle ilişkilendirdiğimiz bu unsurların çoğunu işçi hareketinden aldığını unutmamalıyız. Çok sayıda insanın birlikte yürümesi, görevimizin bir parçası olan disiplin; Nazilerin doğrudan doğruya soldan, Sosyal demokrasiden- aldıkları ögelerdir. Şimdi insanların b bu “dayanışmasıyla” ilgili olarak Nazilerin dünya görüşü hakkında birkaç kavramdan bahsedeyim. Tanrım, bu dayanışma kavramında aslında kötü olan hiç birşey yok. Sorun, bu dayanışmanın hangi insanlar için olduğu. Eğer “insanlar” derken, ‘Volksgemeinschaft’ yani, düşmanın otomatik olarak dış mihrak olarak görüldüğü- bir komuniteden bahsediyorsanız, nazizmin, tam ortasındayız demektir.

Cabaret (1972)

Elzem olan şey İdeolojiyi bağlı olduğu yere yerleştirmektir. Daha açık bir örnek verelim. ‘Cabaret’ filminden bilinen bir şarkı ‘Tomorrow Belongs To Me’ (Yarınlar Bana Bağlı).

 “ çayırlardaki güneş yazdan kalma bir sıcaklıkta-

“ormanda geyik özgürce koşuyor…

 Bazı arkadaşlarım Bob Foses’ın ‘Cabaret’ filmini, İzledikten ve- bu şarkıyı duyduktan sonra nihayet bu kadar duygusal etki yaratan bu kadar derin olan şeyin, faşizmin, ne olduğunu anladıklarını sandılar. Fakat bu özellikle kaçınılması gereken bir hatadır. Bu şarkı son derece sıradan, populer bir şarkıdır. Şans eseri, filmi çektikleri sırada Musevi bir çift tarafından bestelenmiştir. Güzel bir ironi. Eğer sadece müziğe değil de, özellikle sözlere dikkat ederek, nasıl bestelendiğine bakarsanız:

“BİR ULUSUN UYANIŞI YARINLAR BANA AİT..”

Kimileri bunu önemsemeden sözcükleri az biraz değiştirerek tamamen radikal solcu ya da, Komünist bir şarkı hayal edebilir.

 “ fakat sonra bir fısıltı; yüksel, yüksel diyor…

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Volkerball 2006

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Sıklıkla Nazilerin askeri ikonografisine, Yakın durduğu ve Bu tip parçalar söylediği yolunda suçlanmıştır. Fakat birisi onların gösterilerini yakından dikkatle gözlerse net bir şekilde, ne yaptıklarını görecektir. ‘Reise Reise’ onların emsal oluşturacak en iyi parçalarıdır.

 “ Reise, reise, Seemann reise

“herkes kendi işini bir şekilde yapar

“insanlara mızrak attılar diğer balıklara attıkları gibi-

“ Der andere zum Fische dann. Der andere zum Fische dann

Remmstein’in oynadığı Nazi ideolojisinin minimal unsurları libidinal yatırımın saf unsurları gibidir. Haz, olması gerektiği, ya da olduğu gibi, kimi tiklere indirgenmiştir: yani, hiçbir ideolojik anlam içermeyen bir takım vücut hareketlerine. Ramstein’ın yaptığı şey ise- bu unsurları Nazi eklemlerinden ayırıp bağımsız bir hale getirmektir. Onlardan ideoloji öncesine ait bir haz almamıza izin verir. Nazizmle mücadele etmenin yolu, Nazilerin atfettiği anlam çerçevesini yok sayarak bu unsurların keyfini çıkarmaktan geçer, geriye kalan göründüğü gibi gülünçtür. Böylelikle, Nazizmi bünyesinden çıkararak onu küçük düşürmüş olursunuz.

Peki, İdeoloji bunu nasıl yapabilir?

 Bu ideoloji öncesi unsurlar nasıl bir araya getirilebilir?

 Bu tür unsurlar bir nevi rüşvet gibi görünebilir. İdeolojinin yöntemi, bizi ayartıp kendi yapısına alarak bize ödeme yapmasıdır. Bu rüşvet, belki zevk almaya kodlanmış tüm hareketlerin, hazla yoğunlaştığı salt libidinal bir ödemedir/rüşvettir. Ya da bunlar kolektif disiplinin dayanışma unsurları, bir grubun kaderi için, mücadele etmesi gibi daldan dala atlayan ucu açık ögelerdir. Tüm bunların hepsi ayrı ayrı kendilerini farklı ideolojik mecralara açan, yerleşik olmayan unsurlardır. Şimdi bizim tüketiciliğimizin en dikkat çekici bölümüne gelelim. İzninizle bir yudum alayım…

 ‘Starbucks’ kahvesi.

İtiraf etmeliyim ki, düzenli olarak içiyorum. Fakat kabul etmeliyiz Sturbucks’tan bir cappucino satın aldığımızda, aynı zamanda bir yığın ideolojiyi de satın alıyorsunuz. Hangi ideolojiyi?

 Bilirsiniz, bir Sturbucks mağazasına girdiğinizde çoğunlukla her zaman şu mesajı içeren, bir takım posterler görürsünüz: Evet, bizim cappucinomuz Diğerlerinden daha pahallı olabilir- Fakat- İşte şimdi hikaye başlıyor:

Biz kazancımızın yüzde birini Guatemala’daki çocukların- sağlığına ayırıyoruz. Sahra’daki çiftçiler için su tedarik ediyoruz, ya da ormanları koruyabiliyoruz, organik kahve yetiştiriyoruz… Falan…falan… Ben bu zeki çözüm karşısında hayran kalıyorum. Saf tüketimciliğin var olduğu eski günlerde, bir ürün alıp sonra kendinizi kötü hissederdiniz. Aman tanrım, Afrika’da insanlar- açlıktan ölürken ben sadece bir yiyiciyim. Buradaki düşünce, saf kafa karıştırıcı tüketimimizi etkisizleştirecek bir şey yapmamız gerektiğiydi. Mesela, herhangi bir, Yardım kuruluşuna katkı yapıp yapmadığınızı bilmiyorum. Burada Sturbucks’ın sizin için kolaylaştırdığı şey- bir tüketici olmak, kötü bir bilinçten arınmış bir tüketici.- çünkü,tüketiciliğe karşı olmanın bedeli, buradan satın aldığınız ürüne dahil. Biraz daha fazla ödeyeceksiniz ve böylelikle sade bir tüketici olmayacak fakat aynı zamanda Afrika’daki açlara- ve çevreye karşı sorumluluğunuzu yerine getireceksiniz. İşte tüketimin en son biçimi budur. Başlıca küçük mutluluklarımız ve sorumluluklarımızdan oluşan- bir yaşama basit bir şekilde karşı çıkmamalıyız. Günümüz kapitalizmini düşünecek olursak: Bir yanda, kar elde etmeye-, büyümeye, sömürüye ve doğanın yıkımına iten sermaye döngüsünün talepleri,- diğer yanda da, hem geleceğimizi hem de hayatımızı sürdürmek için doğayı falan korumamız gerektiğini, söyleyen ekolojik talepler: Gelecek nesillerin hayatta kalması için doğayı koruyalım falan filan.. Acımasızca kapitalist yatırımın peşinden koşma ve çevre farkındalığı arasındaki bu tezatlıkta, bir çok ileri görüşlü analistin not düştüğü gibi kuşkusuz

Kapitalizm tarafında yer alan, acaip ve sapıkça bir sorumluluk var.

Kapitalizmin tuhaf dinsel bir yapısı vardır. Şu mutlak taleple ivme kazanır: Sermaye, kendini büyütmek, çoğaltmak, yeniden üretmek için,- devri-daim etmek zorundadır, bu amaç için de- hayatlarımıza ve doğaya kadar, her şey feda edilebilir.

İşte bu noktada kayıtsız, şartsız tuhaf bir buyrukla karşılaşırız. Gerçek bir kapitalist, bu sapıkça görev için, her şeyini feda etmeye hazır olan bir pintidir. Burada, Mojave Çölü’nde artık dolaşımdan çıkmış uçakların mezarlığı sayılan bu yerde gördüğümüz şey Kapitalist dinamiğin diğer yüzüdür. Kapitalizm her zaman krizdedir. İşte kesinlikle bu nedenle her zaman yıkılmaz görünür. Kriz bir engel değil. Kriz, onu daima kendini devirmeye, genişletilmiş yeniden üretime her zaman yeni ürünlere yönelterek, ileriye doğru İten şeydir. Bunun görünmeyen yanı ise, koca bir çöplüktür. Bu çöp yığınlarını bir şekilde onlardan kurtulmaya çalışarak karşı koymalıyız. Belki ilk yapılması gereken şey bu çöplüğü kabul etmektir. Yani orada hiçbir şeye hizmet etmeyen bir şeyler olduğunu kabul etmek. Onun bu sonsuz döngüsünü kırmak için kabul etmek.

Alman Filozof Walter Benjamin- çok anlamlı bir şey söylemiştir:

Tarihsel varlıklar olmamızın ne anlama geldiğini sadece bir şeylerle meşgul olduğumuz zamanlarda ya da bir şeyler hareket halinde olduğunda değil, bunu yalnızca yarısı doğa tarafından geri alınmış bu kültür kalıntısını gördüğümüz zaman anladığımızı ve tarihi deneyimlediğimizi- söylemiştir.

Bu noktada tarihin bizim için ne anlama geldiğine dair bir sezgimiz olur. Belki bu post-katastrofik filmlerdeki kurtarılma mevzusu için de geçerlidir.

‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) (2007)

‘I Am Legend'(Ben Efsaneyim)’de olduğu gibi. Filmde, insanlardan arınmış bir dünya, terk edilmiş fabrikalar, çalışmayan makinalar ve boş mağazalar görürüz. Bu noktada gözümüze çarpan şey, psikanalitik bir terimle söyleyecek olursak anlamın ardında duran sessizliğe ilişkin ‘Inertia of Real’ (Gerçeğin Donması)dır.Mojeva Çölünde karşımızda duran bu uçaklar bunun, pasif, otantik bir deneyim olduğuna dair bir şans elde etmemizi sağlar. Belki de otantik pasifliğin tamamıyla sanatsal bu anı, Olmadan, yeni olan hiçbir şey ortaya çıkmayacak. Belki de yeni bir şey ancak bir başarısızlık sonucunda bulunduğumuz yerdeki ağ fonksiyonlarının ertelenmesi ile ortaya çıkacak.

Titanic’deki kazaya sebep olan şey nedir?

 Standart bir okumayla Titanic’in batmasına neden olan şeyin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Sadece filmde değil, gerçekte de bu kaza nedir?

. Bu çarpmanın önemli bir etkisi vardı, çünkü yakın gelecekte kendisini dünya savaşları gibi düşüşlerin beklediğinden haberdar olmayan o dönem halen ışıltılı ve zaferlerle parlayan bir toplumda gerçekleşmişti. Fakat bu anlamlar dünyasında daha da uç noktada olan şey, okyanusun dibinde duran harap haldeki Titaniğin kelimenin tam anlamıyla büyüleyici varlığıdır. James Cameron harap durumdaki Titaniğe bir yolculuk organize ettiği zaman o da benzer bir konuyu- dile getirmiştir. Kaşifler batığa ulaştıklarında müstehcen ve kutsalın üst üste bindiği- yasaklanmış bir bölgeye ulaşmanın- neredeyse metafiziksel deneyimini yaşamışlardır.

 “ evet Roger işte bu. indir onu

“şimdi birinci sınıf salonunun kapısına doğru ilerleyin.

“ I want you guys working with… 

Etkili olan her türlü politik, ideolojik sembol ya da semptom bu başdöndürücü haz boyutunda yer alır. Yani hazzın içinde donmuş ve yüz buruşturan abartılı acının içinde. Burada, okyanusun tam ortasında, donmuş cesetlerle çevrili olan bu botun içinde ne işim var?

Titanic (1997)

 “ Jack?

 Günümüz Hollywood’unun yüce ideolojik alanı olan

“ Jack?

 James Cameron’un Titanic’inin bir sahnesindeyim. Neden?

 Çünkü filmin hikayesinde yaklaşmakta olan gerilim yüzünden.

“– bu dansı bilmiyorum. – ben de bilmiyorum.

“sadece kendini bırak. gerisini düşünme.

Sonuçta üç aşama kaydediyoruz. Birincisi, James Cameron’un alt sınıfa sahte bir sempati saçmalığını yüklediği, ironik biçimde Hollywood Marxism’ine gönderme yapılan kat. Üst katta, egoist ve yüreksiz birinci sınıf yolcular.

“ Bundan hoşlanmıyorum  Rose. 

Bu konum, Kate Winslet’ın nişanlısı rolündeki-

“Billy Zane’e atfedilmiştir. O bunu biliyor. Bütün bir anlatı daha çok gerici bir mit’e teslim olur.

 “ şu adamların  yüzünü gördün mü?

 İlerleyen aşk hikayesinde gemiye çarpan buz kütlesinin nasıl bir role sahip olduğunu sormalıyız?

 “ gemi rıhtıma yanaştığında seninle geleceğim.  “ bu çılgınlık. biliyorum.

Benimse buradaki yorumum son derece sinik. Bu tam anlamıyla gerçek bir felaket olmalı. New York’da iki ya da üç haftalık Şiddetli bir seksten sonra belki bu ateşli aşkın kaybolacağını düşünebiliriz.

 “ para ödeyen bir müşteri olarak-

“istediğimi almalıyım.

Kate Winslet, psikolojik olarak sıkıntıdan dağılmış, egosu darmadağın olmuş, üst sınıfa ait bir genç kızdır. Ve Leonardo di Caprio’nun fonksiyonu da;-

“ Oraya, yatağın yanındaki koltuğa kızın darmadağın olmuş egosunun, benlik saygısının düzelmesine yardımcı olmaktır.

 “ Güzel. Şimdi uzanabilirsin. 

O doğrudan kızın görüntüsünü çizer.

 “ olduğunda söyle

“ kollarını bu şekilde arkaya at.

Favori olan eski emperyalist mitlerden birinin- yeni bir versiyonu. Üst sınıf insanlar yaşama sevinçlerini kaybettiklerinde alt sınıflarla iletişime geçme ihtiyacı duymaları düşüncesi. Aslında insafsız bir şekilde yaşam enerjilerini- bir vampir gibi emerek sömürmek. Yenilendiğinde, münzevi üst sınıf yaşamına yeniden katılabilir.

 “ kalbim durmadan   çarpıyordu. 

“ hayatımın en erotik anıydı en azından 

 “ o zamana kadar..

Hemen seksten sonra değil, çiftimiz açık gökyüzünün altında birlikte yaşamaya karar verdikten sonra, gemi buzdağına çarpar.

 “ evet.

Oratorıo For Prague (1968)

Şuna bak. Bilirsiniz, tarihte eğer bir olay- kıyamet gibi ortaya çıkıyorsa kişileri ya da düşünceleri- korumak adına birer mit mertebesine yükseltilir. 1968’de Çekoslavakya’da Prag Baharı diye bilinen olayın- Bastırılması için Sovyet ordusu ve destek olarak- Varşova askeri gücü tarafından nasıl müdahale edildiğini hatırlayın. Çek demokratik komünistlerinin girişim nedeni- daha insani bir Sosyalizm istemeleriydi.. Biz daha çok bu vahşi Sovyet müdahalesinin- kısa süren Prag Baharını yıktığını düşündük. Belki de onu rüya yapan şey buydu. Çekoslavakya da liberal kapitalist bir pozisyona- evrilebilirdi ya da genellikle reformist komünistlerin talihini belirleyecek tarzda,- yönetimdeki komünistler tarafından- kesin bir sınır çizilmeye mecbur bırakılabilirdi. Tamam, eğlenmenize bakın, bu kadar özgürlük yeter, şimdi yeniden sınırları tanımlayalım. Şimdi buradaki paradoks Sovyet müdahalesinin- başka bir komünizm ihtimalini muhafaza etmesidir.

Titanic (1997)

Burada yine, geçici felaket yoluyla, sonsuzluk adına korunan bu ideale sonradan zorla dahil edilen, bir aşk hikayemiz vardır. Bu sonsuz aşkta illüzyonun korunması adına yapılan umutsuz manevrayı kesinlikle kıyamet olarak okuyabiliriz. İdeolojinin burada nasıl da etkili şekilde işlediğini görebiliriz. İki tane yüzeysel düzeyimiz var. Tüm bu rastlantıların -ve sonrasında da aşk hikayesinin- büyüleyiciliği- fakat bizim ilerici zihinlerimiz tarafından son derece kabul edilebilir olan bu durumlar sadece bir tuzaktır. Her zaman olduğu gibi dikkat eşiğimizin- altında olan şey, fakir insanların yaşam enerjisini- insafsızca kendilerine mal etmeye çalışan zenginlerin gerçek muhafazakar mesajını almaya her zaman hazır olmamızdır.

 “ burada kimse yok efendim.

Her şeyi anlatan mükemmel bir detay var.

 “ geri gel o zaman.

Kate Winslet, Leonardo di Caprio’nun öldüğünü anladığı zaman haykırır:

Seni hiç bırakmayacağım Seni hiç bırakmayacağım, yemin ederim.”

“Dediği sırada – seni hiç bırakmayacağım “söz veriyorum. Onu suyun içine bırakır. O şimdi ironik bir biçimde ortadan yok olan bir arabulucudur. Çiftin sahne aldığı Bu mantığın- Hollywood’da çok uzun bir geçmişi vardır. Hikaye ister dünyanın sonu, ister insanlığı tehdit eden bir göktaşı ya da muazzam bir savaş olsun.

‘The Fall of Berlin’  (Berlin’in Düşüşü) 1949

Bir kural gibi çiftimizi tehdit ederek bağlanmalarını sağlayan büyük bir bela ortaya çıkar ve bu çetin sınav sonucunda çiftimiz bir şekilde mutlu sona ulaşır. Bu mantık sadece Hollywood filmleri için geçerli değildir. kırkların sonuna doğru Sovyetler Birliği’nde tüm zamanların tartışmaları içinde barındıran dönemin en pahallı filmi- ‘The Fall of Berlin’: (Berlin’in Düşüşü) çekildi: İkinci dünya savaşının Sovyet bakış açısından tarihe düşülmesiydi. Son derece inanılmaz olan, filmin aşk ilişkisini- yeniden üreten mantığı yakından takip etmesiydi.

Hikaye, Almanların- Sovyetler Birliğine saldırmasının hemen öncesinde,- kasabalı bir kıza aşık olan ve bunu itiraf edemeyecek kadar çekingen bir işçi modelinin, Moskova’ya, Stalin tarafından madalya verilmek üzere davet edilmesiyle başlar. Stalin onun gerilimi, kafa karşıklığını anlar ve gayet şiirsel bir tavsiye- verir. Bu bölüm ne yazık ki kayıptır Çünkü arka planda Stalin’in ölümünden- sonra bir hiç haline gelen ve vatan haini olarak öldürülen Sovyet politikacı Beria yer almaktadır. Fakat senaryodan neyin ne olduğunu anlıyoruz. Eğer Stalin bir aşk tavsiyesinde bulunursa, bu başarılı olmak zorunda- ve çift kavuşmalıdır. Büyük olasılıkla kıza sevişmek istediğini söylemiştir Tam da bu sırada şiddetli bir patlama buna engel olur: Alman uçakları her yeri bombalamaya başlar. Genç kız esir olarak alınır. Kuşkusuz genç adam da Kızıl Ordu’ya katılır ve onu tüm çarpışmalar boyunca takip ederiz. Filmde bu savaşların, neden yapıldığına ilişkin derin mantık,- çifte yeniden hayat vermek üzerine kuruludur. Genç adam kızı geri almalıdır. Filmin en sonunda tuhaf bir şekilde, Stalin’in ilahi çöpçatan olarak onaylanan rolüyle çiftin birleşmesiyle gerçekleşen de bu olmuştur.Gerçekten yaşanan bir sahne, Stalin, sıradan insanların oluşturduğu kalabalığa girerek kendini gösterir. Stalin uçağa binmekten paranoya derecesinde korkan biriydi. Fakat bu sahneyi gördüğünde en sonunda ağlar. Tahmin ettiğiniz gibi bu bölümleri o yazar. Genç çift birbirleriyle karşılaştıklarında, kız önce Stalin’i görür, sonra arkasını döner ve tüm savaş boyunca beklediği sevgilisini görerek şaşırır. Çiftin yeniden bir araya gelmesi böylelikle Stalin’in varlığıyla gerçekleşmiştir.

İşte bu da ideolojinin nasıl işlediğini açıklar. Sadece filmin sonunda Stalin’in söyledikleri bağlamında açık bir İdeoloji değil: Şimdi özgür insanlar barışın tadını çıkarıyorlar Falan filan..Fakat tam olarak en temel ideoloji. Sözümona kendi içinde önemsiz olan, ikincil durumdaki motif, genç çiftin aşkı, filmi bir arada tutan, dikkatimizi çeken ve sürmesini sağlayan, bu küçük fazlalık, kilit noktada yer almaktadır. İşte ideoloji bu şekilde işler.

Full Metal Jacket (1987)

 “ Güzel.

 “ Her şey temiz.

 “ Cilalı.

 “ Bu yaptığın iş muhteşem.

 “ Harika, Charlene.

Genellikle askeri disiplini emirleri- mantıksızca yerine getirmek olarak algılarız. Emirlere boyun eğmek olarak. Görevinizin ne olduğunu düşünmezsiniz. Ama bu kadar basit değildir. eğer bunu yaparsak bir makine haline geliriz. Daha fazla bir şeyler olmalı. Bu daha fazla olan şeyin iki temel biçimi vardır. Birincisi, daha iyi huylu olanı ironik mesafedir.

TV dizisi MASH (1970)

Çok iyi bilinen TV dizisi MASH’da- güzel bir biçimde örneklenmiştir:

“ Hawkeye?

 Hikayede, askeri doktorların da seks oyunlarına karıştığı ve durmadan bir şeylerle dalga geçtiklerini görürüz. Bazıları Robert Altman’ın MASH filmini- Antimilitarist bir hiciv olarak kabul eder- ama değildir. Bu askerlerin sürekli şakalar yapmalarına- Ciddi konularla dalga geçmelerine rağmen, mükemmel askerler olarak görevlerini yerine getirdiklerini- her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Onlar da görevlerini yaptılar.

 “ Bu senin için tatlım.

Daha da kaygı verici olan saf militarist disipline – bir parça müstehcen meşumluk katmak. Amerikan silahlı kuvvetleriyle ilgili tüm filmlerde, bu müstehcenliğin bilinen en iyi biçimde cisimleşmesi- marşlardır.

“Saçma sapan bir karışım: Bilmiyorum ama, öyle duydum.

 “ Eskimoların kukusu buz gibidir.

Ve müstehcenlik. Bu askeri disiplinle dalga geçmek, onun altını kazımak değil. Bu onun en temel bileşeni. İşte bu müstehcen fazlalığı attığınız zaman, askeri makine çalışmayı bırakır.

 “ Oooo, olamaz. Bakın burada ne var?

  “ Siktiğimin komedyeni?

 Private Joker. 

“ İçtenliğinize hayranım.

 “ Kahretsin.Hoşlandım senden Bir gün

“bize gel ve kızkardeşimi becer.

 “ Seni pislik torbası!

“ Adını öğrendim. Kıç deliğin bende artık!

“ Gülmek yok. Ağlamak yok.

 “ hepsini tek tek öğreneceksin. sana öğreteceğim.

 “ Şimdi kal ayağa! ayaklarının üzerinde dur!

“ kendi kendini sikmenin ne olduğunu göreceksin ya da

“kafanın ve bokunun vidalarını ben gevşeteceğim.

kendine gel yoksa gözlüklerine sıçarım, dünyayı bombok görürsün.

 “ Efendim, evet, efendim! Private Joker

“söyle bakalım, neden benim kutsal birliğime katılmadın?

 Sanırım Stanley Kubrick’in ‘Full Metal Jacket’ filminde İbretlik olarak gösterilen bu eğitim çavuşu, aslında son derece trajik bir figürdür de. Bu çavuşu daima işini bitirdikten sonra evine giden, son derece nazik biri olarak hayal etmeyi severim.

 “ Bu tüfeğim, Bu da tabancam.

Bütün bu müstehcen yaygara sıradan askerleri baskı altına almayan ve onlara sadece biraz zevk almaları için önlerine yem atan- bir show’dur.. Bu sadece askeri makineyi ayakta tutan müstehcenliği sorgulamak değil; daha genel bir kural olarak askeri toplulukları hatta söylemek gerekirse tüm insan topluluklarını avucunun içinde tutan bir diğer genel kuraldır. Büyük uluslardan, etnik topluluklardan,- küçük üniversite bölümlerine ve daha pek çoğuna kadar bu böyledir. Elinizde yalnızca herkesçe bilinen açık kurallar yok. Bir topluluğun parçası olabilmek için her zaman, bazı kapalı yazılmamış kurallara ihtiyacınız vardır; bunlar hiçbir zaman alenen tanınmamıştır- fakat bir grupla özdeşleşme noktasında Son derece hayati kurallardır.

İf.. (1968)

İngiltere’de devlet okullarında hayatı düzenleyen bu müstehcen yazılmamış ritüelleri herkes bilir “Bu kadar yeter, teşekkür ederim Finchley.

 “ Teneffüsten sonra tüm okul sorumluları odama gelsin.

 “ Peki efendim. Sahi, Hindistan nasıldı?

 Eğlendin mi?

“ Mükemmeldi.

Bridges!

Lindsay Anderson’un klasikleşmiş If’ini düşünün..’. Kamusal hayat demokratiktir, öğrencileriyle iletişimde olan bir öğretmenimiz vardır, iyi bir atmosfer, arkadaşça bir eğitim, birlik ve beraberlik ruhu, fakat daha sonra görünenin altında neler olduğunu anlarız. Yaşları daha büyük olan öğrenciler, genç olanları cinsel anlamda taciz ederler. Bu sadistik bir şiddet ile müstehcenlik karışımı bir şeydir. Yine burada önemli olan nokta- bütün suçu veya bu zevki kolayca yaşça büyük olan öğrencilere atamayız. Kurban durumundakiler bile- bu şeytani müstehcenlik döngüsünün bir parçası durumundadır. Bu durum; “eğer bir topluluğun gerçek bir üyesi olmak isterseniz, ellerinizi kirletmeniz gerekir” tarzında bir şeydir. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumlara özellikle utandırıcı tarzda işkence yaptıkları Abu Gharib skandalının bile bu şekilde Okunabileceğini düşünüyorum. Bu basitçe; “biz burnu havada Amerikalılar, diğer insanları aşağılıyoruz” demek değildir. Burada Iraklı askerlerin yaşadığı şey, Amerikan militarist kültürünün müstehcen alt yüzeyini sahnelemek olmuştur.

ırak 2

ırak 1

REEL BAD ARABS: HOW HOLLYWOOD VİLİFİES A PEOPLE
“Araplar Kötü”dürün Gerçeği:
Hollywood Bir Milleti Nasıl Kötüler (2006)

 ‘Full Metal Jacket’da, ‘Joker’i oynayan Matthew Modine bizim normal asker diye adlandırabileceğimiz tiplemeye daha yakındır. ‘M.A.S.H.’tipi bir asker . İronik bir mesafesi vardır. Sonunda askeri anlamda en verimli asker olduğunu kanıtlar. Bana dönecek olursak. O zaman neden kendimi vurmak istiyorum?

 Burada yanlış giden bir şeyler var. Ama ne?

 “Kolu çek ve mermiyi sür! Sadece bir cinnet geçirmedim.

 “ Hazır ol! “ Bu benim tüfeğim.

 “ burada bunlardan daha çok var, ama bu benimki.

Fakat ben burada direkt olarak bu müstehcen ritüellerle özdeşleştiriliyorum. Mesafeyi kaybettim.. Bunları ciddiye alıyorum.

 “ Tanrı aşkına kafamın içinde ne yapıyorsunuz hayvanlar?

 Eğer buna çok yaklaşıp ona gereğinden fazla anlam atfederseniz eğer gerçekten bir anda bu süper egonun sesini altederseniz, bu bir öz yıkım olur. Etrafınızdaki insanları- öldürürken, bir bakarsınız kendinizi öldürmek üzeresinizdir.

The Dark Knight (2008)

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır: “evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.” “Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.” “ Çünkü olması  gereken de bu.

 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil.  “ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.  “ Bazen insanların inançlarının “ödüllendirilmesi gerekiyor.

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki  meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur: “Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur: Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;- sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

 Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Stalinizmi ele alalım.

Stalinizm, resmi olarak Ateist Marksist teori üzerine temellenir, fakat Stalinist bir politik öznenin, bir liderin, kişisel deneyimlerine, daha yakından baktığımızda,- bu konumun, her istediğini yapan kibirli bir efendiye ait olmadığını görürüz. Aksine bu pozisyon mükemmel bir köleye aittir. Stalinist evrende kesinlikle psikanalitik kuramda “Büyük Öteki” diye adlandırdığımız bir şey vardır. Stalinist evrendeki bu “Büyük Öteki”nin bir çok ismi vardır. Bunlardan en bilineni Komünizm doğrultusunda- tarihsel ilerleme zorunluluğudur. Yani basitçe, tarih. Tarihin kendisi Büyük Öteki’dir. Tarihsel aşamaların zorunlu bir başarısı olarak tarih. Bir komünist kendisini, işlevini, tarihsel bir zorunluluğu gerçekleştirmek olan bir araç gibi görür. Araçları totaliter liderler, efsanevi kişiler olan insanlar hiçbir zaman basitçe varolmuş bireyler, insan grupları falan değildirler. Bu bir tür, idealize edilmiş, hayali bir referans noktasıdır.

Örneğin; 56 yılında Macaristan’da, direnen büyük çoğunluğun- rejime karşı ayaklanıp, Komünist düzene karşı gerçekleştirdiği ayaklanmalarda bile bunun bahsedildiği gibi işlediğini görürüz. Hala, “Hayır, onlar sadece birey, gerçek insanlar değil” “diyebiliyorlar.

“Aman Tanrım, bütün bu berbat şeyleri “nasıl yapabildin?” diye suçlandığın zaman, bilinen Stalinist bir gerekçe olarak şunu söyleyebilirsiniz: “elbette yüreğim bu zavallı kurbanlar için kanıyor” “fakat bütün bunların tek sorumlusu ben değilim” “ben sadece Büyük Öteki adına hareket ediyordum'”. “Mesela ben, kedileri, çocukları” ” çok severim”, falan, işte bu Stalinist bir lider ikonografisidir. Stalinizm’de Lenin, daima küçük çocukları, kedileri seven bir lider olarak temsil edilir. Lenin birçok insanın öldürülmesi için emir vererek bu işe karışmıştır, ama gönlü bu işlerden yana olmamıştır, bu durum, tarihsel ilerlemenin bir Aracı, enstrümanı olarak onun göreviydi. Stalinizm’i sarsmanın yolu belli bir noktaya kadar toleranslı olabilen liderle, basitçe dalga geçmek değildir. Bu, Stalinist bir lideri meşrulaştıran, efsanevi ve en önemli referansı sarsmak demektir: İnsanları, halkı…

The ‘Loves Of A Blond’ (1965) ve ‘Firemen’s Ball’

Bunu, Milos Forman’ın şimdiye kadarki en iyi işlerinden olan erken dönem Çek filmlerinde de görebiliyorum. ‘Black Peter’, the ‘Loves of a Blond’ ve’Firemen’s Ball’ sıradan insanlarla alay ettiği filmler. Yani günlük konformizmleriyle, aptallıklarıyla, bencilce arzularıyla daha niceleriyle alay ettiği.

Bu belki de son derece haddini bilmezlik olarak görünebilir fakat hayır, bence Stalinist evrenin iç yapısını sarsmanın yolu budur. Liderlerin, lider olmadığını Göstermek için değil, Çünkü liderler daima şunu söylemeye hazırdırlar: “Ah, fakat bizler sadece ” “sizin gibi sıradan insanlarız” Hayır! mutlak bir meşrulaştırmaya hizmet eden efsanevi bir kişi yoktur.

O zaman Büyük Öteki nedir? (Tanrı?)

 Gösterişli ideolojik yapının en temel unsuru mu?

 Bunun son derece çelişkili iki boyutu var. Bir yanda, tabii ki, alınyazısı, ilahi hakikat gibi gizli buyruklarla bizim kaderimizi tayin eden Büyük Öteki. Fakat bu belki de Büyük Öteki’yle ilgili ilginç olan en minimal unsur, özneler olarak yaptığımız şeylerin anlamlarını- güvence altına almasıdır. Daha ilginç olanı ‘Büyük Ötekinin’ tezahürler düzeni olarak ortaya çıkmasıdır. Yasaklanan bir çok şey basitçe bir yasaklama değildir fakat Büyük Öteki uğruna da gerçekleşmemelidir. Büyük Ötekinin tezahürünün temsili olarak ortaya çıktığı- önemli bir örnek David Lean’ın başyapıtı Brief Encounter (Kısa Karşılaşmalar)da gevezelik edem bir işgüzardır. Filmin başında iki aşık, Celia Johnson ve Trevor Howard, küçük bir istasyonun cafesinde- son kez buluşmak üzere sözleşirler.

 “ Laura, bu ne güzel sürpriz.

 “ Ah, Dolly.

 “ canım, buraya gelinceye kadar alışveriş yaptım.

 “ ayaklarımda derman kalmadı ve boğazım kurudu.

 “ Spindles’ta bir çay içeriz diye düşünmüştüm.-

“fakat treni kaçırmaktan da endişeleniyorum.

 “ Tatlım. Bu Dr. Harvey.

 “ Nasılsınız?

 Rica etsem benim için

“bir fincan çay alabilir misiniz?

 yaşlı kemiklerimi “büfeye kadar sürükleyebileceğimi hiç zannetmiyorum. Şimdi bu durum neden bu kadar ilginçtir?

 Bir kere bu sıkıcı kadının yalnızca acımasız bir davetsiz misafir olduğunu görebiliyoruz.

 “ İşte trenin. Evet, biliyorum.

 “ Bizimle  gelmiyor musunuz?

 “ Hayır, ben tam ters yöne gidiyorum.

 “ İşyerim Churly’de. Ah, anladım “ şu sıralar genel hastalıklara bakan bir pratisyen olarak çalışıyorum.

 “ Dr. Harvey haftaya Afrika’ya gidiyor “ Ah, ne kadar heyecanlı.

Çift ayrılmadan önceki son dakikalarını baş başa geçirmek yerine,- aralarında hiçbir şey yokmuş, sadece birbirini tanıyan iki insan görüntüsü, vermek zorunda kalmışlardır.

 “  Gitmek zorunda,, yoksa kaçıracak.

 “ Platformun diğer tarafına geçmesi lazım.

İşte bu tam anlamıyla Büyük Ötekinin işlevidir. Kendi istikrarımız için Büyük Öteki figürünü Sürekli hale getirdiğimiz Bir görünüme ihtiyacımız var.

 “ İstasyona tam yarım dakika önce-

“vardım. Adeta uçtum tatlım. Fakat bazı şeyler bu kadar kolay mı?

 Diğer sahne sevgilisini bir daha göremeyeceği için son derece umutsuz olan Celia Johnson’u izlediğimiz sahnedir.

 “ Harika bir insandır.

 “ Onu uzun zamandır tanıyor musun?

 Hayır, çok değil “ Onu hemen hemen hiç tanımıyorum gerçekten.

 “ Evet tatlım, doktorlar hep merakımı celbetmiştir. Sonra Celia Johnson’un iç sesini duyarız.

 “ Keşke sana güvenebilseydim.

 “ Yıllardır boş yere üstünkörü dedikoducu bir insan değil de

“akıllı nazik

“bir arkadaşım olmanı dilerdim.

Peki Celia Johnson’ın içinde bulunduğu çıkmaz nedir?

 Celia, filmde Büyük Ötekinin iki figürüne bölünmüştür. Bir yanda kocası vardır, İyi bir dinleyicidir, fakat ona bunu itiraf etmesi konu bile edilemez.

 “ Fred.

 “ Fred.

 “ Sevgili Fred.

 “ Sana söylemek istediğim çok şey var.

 “ Sen bu dünyada beni anlayabilecek en nazik-

“ve akıllı insansın “ Beyaz atlar beni evimden  İngiltere’den,

“alıştığım bütün şeylerden sürükleyip götüremeyecek.

 “ Zaten herkesin bir kökü vardır, değil mi?

 “ Evet evet, herkesin kökleri vardır.

Diğer yandan, yanınızda itirafta bulunabileceğiniz budala bir insan var ama ortalıkta en ufak bir güven kırıntısı bile yok.

 “ konuşmasan iyi olacak.

 “ Yalvarmayı ve bir şeyleri  kurcalamayı bıraksan iyi olacak.

 “ Ölmüş olmanı dilerdim. hayır hayır, demek istediğim tam da bu değildi.

 “ Tabii hoş değil ve aptalca

“fakat konuşmayı kesmeni dilerdim. Tatlım, tüm saçları dökülmüş

“ ve sosyal hayatının berbat olduğunu söyledi.

“Taşrayı bilirsin,, herkes son derece sonradan görme.

 “ Ah, Dolly. Ne oldu canım?

 “Yine kendini iyi hissetmiyor musun?

 İşte bizim çıkmazımızın trajikliği budur. Tümden birey olarak varolabilmemiz için Büyük Ötekinin kurgusuna ihtiyaç duyarız. Orada, bir yerlerde çıkmazlarımızı kaydeden- bir temsilci olmalı. Bize ait gerçeğin kabul edildiği ve kayıt altına alındığı bir temsilci.

Peki ya böyle bir temsilci olmasaydı?

 90’ların başında Yugoslavya’daki savaş sonrası- Bosna’da, tecavüze uğrayan kadınların geldiği son noktada olduğu gibi. Onlar içinde bulundukları çıkmazı sürdürürken, onları hayatta tutan tek şey yaşamaları gerektiğiydi. Bu hayatta kalma çabasını verirken, son derece kötü bir şey keşfettiler; onları gerçekten dinleyen biri yoktu. Hatta kimi cahil ve ilgisiz sosyal güvenlik uzmanları veya benzeri tipler bir takım müstehcen imalarla azıcık da olsa tecavüzden zevk alıp almadıklarını sormuşlardı.
 Jacques Lacan’ın Büyük Öteki hakkında ifadelendirdiği şeyi keşfettiler: Büyük Öteki yoktur. belki hiçbir zaman bir şeyi itiraf edemediğin sanal bir Büyük Öteki olabilir. Belki Gerçek Öteki vardır Ama sanal değildir. Yalnızız..

Brazıl (1985)

Sanırım Kafka şunu söylerken haklıydı;- Modern, laik, dinden arınmış biri için,- bürokrasiyle, özellikle devlet bürokrasisiyle arasındaki ilişki, ilahi olanla ilişkisinden geriye kalan tek şeydir. İşte Brazil filmindeki bu sahnede- bürokrasi ile haz arasındaki yakın ilişkiyi görebiliyoruz. Bu önüne geçilmez, Her yerde var olan bürokrasinin beslediği şey- ilahi hazdır.

 “ adım Lowry, Mr. Warren, Sam Lowry.

Bu bürokratik sözleşmenin yoğun telaşı hiçbir şeye hizmet etmez.

 “ Bu birimde olduğuma memnun oldum.

Bu kendini sonsuza kadar yenilemeye hazır olan etkileyici hazzı meydana getiren son derece- büyük bir amaçsızlığın performansıdır.

 “ Seninle benim aramda Lowry, hayır, hayır.. bu bölüm! “…kayıt bölümünde olsan yanmıştın! “…o bölüm yenilenecek..

 “ Ah! “ İşte geldik..

 “ İşte bu sana özel kapının, sana özel numarası.

 “ Ve bu kapının ardında, sana özel bir ofis var.

 “ Tebrikler, DZ-015. “Takıma hoşgeldin “ Evet. Hayır. İptal et. Kopyaları finansa gönder.

Bunun tam tersi, harika bir durum Filmin başında yer alır.

 “ Harry Tuttle, tesisat mühendisi, emrinizdeyim.

Kendi dairesinde bir tesisat sorunu yaşayan kahramanımız sorunun giderilmesi için devlet dairesinden yardım ister.

“Merkezi hizmetlerden misiniz?

 Normalde tabii ki iki kişi gelir, sadece bazı formların doldurulmasını isterler ve hiçbir şey yapmazlar.

 “ Merkezi Hizmetleri aramıştım.

İşte bundan sonra tam anlamıyla huzur bozucu bir figür çıkar gelir; Robert de Niro tarafından oynanan, korsan görünümlü tesisatçı,

“ Bir dakika. Bu silahın ne işi var?

 “ Sadece önlem efendim.

Sadece önlem Tesisatçı ona “bana sadece problemin ne olduğunu söyle” der ve sorunu çabucak halledeceğine söz verir. Bu tabii ki bürokrasiye yapılan en büyük saldırıdır.

 “ bana bunun yasal  olmadığını mı söylüyorsun?

 “ teşekkürler.

 “ Dinle evlat, bu işte hepimiz beraberiz.

 “ Hadi gel

Sıradan tanrısal evrende sadece göreviniz Tanrı, toplum ya da diğer yüksek otoriteler tarafından size empoze edilir, sizin yükümlülüğünüz onu yerine getirmektir.

Fakat radikal ateist bir evrende, sadece görevinizi yapmakla değil görevinizin- ne olduğuna karar vermekle de yükümlüsünüzdür.

Histeri nedir?

Öznelliğimiz, kendi kendimizi deneyimleme biçimimiz her zaman minimum derecede- bir histeri barındırır.

‘The Last Temptation of Christ (1988)

Histeri nedir?

 Sosyal ve sembolik kimliğimizi- sorgulama yöntemimiz.

 “ Bunun Tanrı olduğundan Şeytan olmadığından emin misin?

 “ Emin değilim. Hiçbir şeyden emin değilim.

 “ Eğer bu şeytansa şeytan uzaklaştırılabilir.

 “ Peki ya Tanrıysa?

 “ Tanrıyı uzaklaştıramazsın değil mi?

The Last Temptation Of Christ (1988) (Günaha Son Çağrı)
 Peki temelde histeri nedir?

 Bu, kimliği belirleyen otoriteyi işaret eden- bir sorudur. Bu: “Neden senin ben olduğumu söyleyen” şeydir. Psikanalitik kuramda histeri, sapkınlıktan ziyade yıkıcı bir durumdur. Sapkın biri; histerik durumda uç noktada üretken bir durumun kuşkusu olduğunda kafasında hiç bir belirsizlik yaşamaz. Bütün yeni buluşlar histerik sorgulamalardan çıkar ve Hıristiyanlığın biricik özelliği- bu histerik sorgulamayı bir özne olarak- Tanrının kendisine havale etmesidir.

“ Bu kim?

 Beni kim takip ediyor?

 Sen misin?

  Kazancakis’in romanı ve Scorsese’nin filmi olan- ‘The Last Temptation of Christ’filminde Genç İsa’ya söylenen ve onun çok kolay kabullenmediği, sadece Tanrının oğlu değil, aslında tam olarak tanrının kendisi olduğunu anlatan zeki düşüncedir. Bu genç İsa için travmatik bir düşünce olup,

“Peki Tanrım öyleyse ben niye ölüyüm?

” Gerçekten ölü müyüm?

 Diye sorması gibidir. Peki Hıristiyanlığı istisnai yapan bu emsalsiz noktaya nasıl geldik?

 Tüm bunlar, her şeyin Eyüp için bir anda kötüye gitmeye başladığı anlatılan Eyüp Kitabıyla (Book of Job) başlar. Eyüp her şeyini kaybeder. Evini, ailesini, tüm mal varlığını her şeyini. Üç arkadaşı onu ziyaret eder ve- her biri Eyüp’ün talihsizliğini bulmaya çalışır. Eyüp’ün büyüklüğü onun bu derin anlamı kabul etmemesidir. Kitabın sonuna gelindiğinde, Tanrı ortaya çıkar, ve Eyüp’e hak verir. Tanrı her şeyi açıklar; dindar arkadaşlarının Eyüp için söylediklerinin yalan olduğunu; Eyüp’ün söylediği her şeyin doğru olduğunu. Felakette bir meal yoktur. İşte burada acıyı yasadışı kılmanın ilk aşamasına doğru bir adım atıyoruz.

 “ Tanrım benimle kal, Beni bırakma.

Yahudilikle, Hıristiyanlık arasındaki karşıtlık, anksiyete ve aşk arasındaki karşıtlıktır. Yahudi Tanrı diğerinin arzusunun boşluğunun Tanrısıdır. Kötü şeyler olur, sorumlu Tanrıdır, fakat biz, Büyük Öteki’nin, yani Tanrının, bizden ne istediğini bilmiyoruz.

İlahi arzu nedir?

 Bu travmatik deneyimi belirlemek için Lacan, İtalyanca bir deyimi ‘che voglio’? yu kullanmıştır. “Ne istiyorsun?

” Bu korkunç sorunun anlamı: İyi de benden ne istiyorsun?

dur. Buradaki düşünce şudur: Tıpkı Tanrının enigmatik ve korkunç ötekiyi devam ettirdiği gibi, Yahudiliğin bu anksiyete (korku-gerilim-sıkıntı) de ısrarcı olmasıdır. Sonra da Hıristiyanlık bu gerilimi aşk/sevgi yoluyla yeniden çözümler. Oğlunu kurban ederek, Tanrının bizi sevdiğini- kanıtladığını anlarız. Bu bir tür hayali, duygusal hatta radikal anksiyetenin- çözülme durumudur.

 “ Baba, onları bağışla.

Eğer mesele bu olsaydı, Hıristiyanlık daha çok- Yahudi kavrayışını parçalayan, İdeolojik, ters yüz edici ya da derin olanın kontrol altına alınması- biçiminde olmalıydı. Fakat bana göre birileri, Hıristiyan tutumu çok daha radikal biçimde okuyabilir.

Scorsese’nin filmindeki çarmıha gerilme sahnesi bunu anlatır. Çarmıhın üzerinde ölmekte olan kesinlikle Büyük Öteki’nin garantisidir. Burada Hıristiyanlığa ait mesaj radikal biçimde ateisttir. İsa’nın ölümü, çektiği acının günahlarımızın- ödendiği anlamında ticari bir ilişkinin- kefareti değildir.

Peki kime ödenecek?

 Ve neden?

 Vesaire, vesaire.. Bu durum, basitçe hayatlarımızın anlamını garantiye alan Tanrının parçalanması değildir. Ve bu, şu ünlü cümledeki anlamdır:

“Eli Eli lama sabachthani?

“Tanrım beni neden Terk ediyorsun?

 “ Tanrım, beni neden terk ediyorsun?

 İsa’nın ölümünden hemen önce, psikanalizde “ “subjektif yoksulluk” dediğimiz bir kavrama ulaşırız.

Sembolik özdeşleşme alanının Tamamen dışına çıkmak, sembolik otoritenin tüm alanını (yani Büyük Öteki’ye ait olan sahayı) Fesh etmek veya ondan kuşku duymak. Kuşkusuz tanrının bizden ne istediğini bilemeyiz çünkü Tanrı bulamıyoruz. İşte İsa’nın söylediği bir sürü şeyden biri de şudur: “ben dünyaya barışı getirmedim.” “Eğer annenizden, babanızdan Nefret etmezseniz” “benim takipçim değilsiniz.” demektir.

Tabii ki bu gerçek anlamda ebeveynlerinizden nefret etmek ya da onları öldürmek anlamını taşımaz. Buradaki aile bağlarının hiyerarşik, sosyal bağlar için geçerli olduğunu düşünüyorum. İsa’nın mesajı: Ben ölüyorum ama benim ölümüm müjdeli bir haberdir. Bu sizin yalnız olduğunuz, bağımsızlığınıza, yalnızca inananlar topluluğu tarafından Kutsal Ruh’a terk edildiğiniz anlamına gelir. İsa’nın bir şekilde başka bir figür olarak dönmesini düşünmek yanlıştır.

İsa, inananlar özgürleşimci bir kolektif oluşturduğu zaman hala buradadır. İşte ben bunun için Ateistliğe giden tek yolun Hıristiyan olmaktan geçtiği- konusunda ısrarlıyım. Hıristiyanlık, Tanrının olmadığını falan öne süren Ateizmden çok daha ateisttir.- Fakat yine de Büyük Öteki’ye olan güveni sürdürür, Bu Büyük Öteki, doğal zorunluluk, evrim gibi kavramlarla adlandırılabilir. Biz insanlar yine de evrim, gelişme gibi şeylerin- ahenkli bütünlüğüne indirgendik, fakat güç olan şey, yeniden bir Büyük Öteki’nin- olup/olmadığını kabul etmektir. Meali/anlamı garantileyen bir referans noktamız yok.

 ‘Seconds’ (1966)

John Frankenheimer’ın görmezden gelinmiş bir Hollywood başyapıtı olan 1966 tarihli ‘Seconds’ (İki Yüzlü Adam) Hippi döneminin tam ortasında kontrol edilemez denetimsiz bir hedonizmi salık verir. Düşlerini gerçekleştir, hayatı dolu dolu yaşa. Film, orta yaşlarında sıkıcı, gri, yabancılaşmış bir hayatı olan işadamının bir anda bütün bunlara daha fazla katlanamayacağına karar vermesiyle başlar. Bir arkadaşının aracılığıyla ona ilginç bir teklif sunan gizemli bir ajansla iletişime geçer. Hayatını düzenleyecekler ve o yeniden doğacaktır.

 “ bu işin bedeli otuz bin dolar

“civarında  Evet, epey yüksek bir

“fiyat olduğunu biliyorum fakat yoğun kozmetikler yerine

“sizi yenilemek için plastik cerrahi kullanarak,

“CPS sizin  fiziksel özelliklerinize ve

“tıbbi koşullarınıza uyacak  mükemmel ve

“yepyeni bir vücudu size kazandıracaktır.

 “ CPS?

 “ Ah, Cadaver Procurement Section.(Kadavra Tedarik Etme Temsilciliği)

Cesetleri kullanarak, yaşayan kişinin bedeninin cesedinki gibi görünmesini sağlarlar. Düzmece bir kaza yaratarak polisin o kişinin ölmüş olduğuna inanmasını sağlarlar.

 “ biliyor musunuz Bay Wilson?

 burası için bir çeşit

“dönüm noktasını temsil ediyorsunuz.

Sonra bu şirket, Los Angeles civarındaki hoş bir villada yeni bir hayat sağlayacak, hatta plaj boyunca dolaşırken sendelediği zaman yanında olup ona destek verecek hoş bir kadın da temin edecektir. Böylece kahramanımız yeniden doğmuştur.. Artık bir işadamı değil modernist bir ressamdır

“ Tony Wilson.

Tony Wilson olarak- Bu rolü üstlenen kişi Rock Hudson’dan başkası değildir. Böylece yeni aşkı, hoş bir kadın olan Nora,- onunla ilgilenip, onu, insanların çıplak dansedip- sarhoş olduğu Şarap Orjilerine bile götürür. Her şey yolunda görünmektedir Fakat Tony Wilson eski hayatını özlemeye başlar. Giderek artan bir şekilde eski hayatı onu bir hayalet gibi takip eder. Sonunda pes ederek tekrar şirkete ulaşır- ve eski hayatına dönmek istediğini söyler. Bu gizemli şirketin patronu,

“ Selam evlat. Paternal süper ego figürü nazik bir acımasızlıkla ona hakikati söyler. Yeni hayatına alışamadığı için- onları hayal kırıklığına uğratmıştır.

 “ biliyor musun, kesinlikle başaracağını,

“hayallerini gerçekleştireceğini sanmıştım. “Efendim?

 “ Diyorum ki, kesinlikle başarıp

“hayallerini gerçekleştireceğini umut etmiştim.

 “ Sen buna hüsnükuruntu diyebilirsin evlat ama

“dünya arzu etmek üzerine kurulmuştur.

 “ Bunun için çok çalışmaya devam etmelisin.

 “ Vazgeçemezsin… “Ve asla hataların rüyalarını tehlikeye sokmasına izin veremezsin

Peki burada yanlış giden neydi?

 Problem, geçmişindeki maddi varoluşun- silinmiş olmasıydı.

 “ İşte, naklin için geldiler.

 “ Efendim?

 Estetik ameliyat bayım

Tamamen yeni çevrede, yepyeni arkadaşlar arasında- yaşamış ve yaptığı iş değişmişti. Aynı kalan tek şey Rüyalarıydı,- çünkü şirket onu yeniden doğuma hazırlarken, ona yeni bir varoluş vaadi verirken, takip ettikleri şey onun rüyalarıydı. Rüyaları yanlış kurgulanmıştı, ve bu ideoloji kuramı açısından çok önemli bir derstir.

 “ unutma evlat. Hayallerimiz için çok çalışmayı

“sürdürmeliyiz.

Nasıl olacağını hatalarımız öğretecektir. Boşuna yapılmadılar. “Unutma bunu Kahramanımız ameliyathaneye giden koridorda, korkunç gerçeği fark eder. Hiçbir zaman yeniden doğmayacaktır ancak yeniden doğmak isteyen biri için kadavra olacaktır.

‘Zabriskie Point’ (1970)

Rüyalarımız arasında- ayrım yapabilmeliyiz. Varolan toplumun ötesini gösteren- doğru rüyalarla sadece idealize edilen yanlış rüyalar: Sadece idealize edilen tüketimci yansımaları olan, toplumumuzun ayna imgesi olanlar. Rüyalarımıza kolayca maruz kalmayız,- onlar birtakım anlaşılmaz derinliklerden gelir- ve bu konuda hiçbir şey yapamayız. İşte psikanalizin ve kurmaca sinemanın en temel dersi budur. Rüyalarımızdan biz sorumluyuz. Rüyalarımız, arzularımızı yapılandırır- ve arzularımız somut gerçekler değildir. onları biz yaratırız ve sürdürürüz, ve onlardan sorumluyuzdur.

Burası yaklaşık beş, on milyon yıl öncesine ait- tortulanmış antik bir göl yatağı.

‘Zabriskie Point’daki orji sahnesi,- 1960’daki hippi devriminde yanlış giden şeylerin neler olduğuna dair iyi bir metafor/mecaz oluşturur.

Burada mühim olan konu ‘Zabriskie Point’In 60’ların otantik devrim enerjisinin kaybedildiği 1970’lerde- yapılmış olmasıdır. Bu orji [Grup seksi] , varolan toplumsal düzenin yıkımı ve bu sözde suç teşkil eden aktivitelerin ideolojiyle yeniden birleşiminin- tamamen estetize edilmesi arasında bir yerlerdedir. Yönetmen Antonioni Bu durumdan, varolan baskıların bir nevi aşkınlığı olarak yorumlasa da bu sahnenin, herhangi bir halka açık reklamda yer alabileceğini kolayca düşünebiliriz.

Özgürlüğe giden ilk adım sadece gerçekliği değiştirerek rüyalarınıza uydurmanız değil, rüyalarınızı değiştirmenin bir yolunu bulmanızdır.Ve bu yine acıtıcıdır çünkü elde ettiğimiz bütün doygunluklarımız rüyalarımızdan gelir. Çindeki çocukların rüyasındaki sözler

 “ Büyük kumandan Mao “çok önemli bir çağrıda bulunmaktadır:

“Devlet işleriyle ilgilenmelisiniz ve

“büyük proleter Kültür Devrimini sonuna kadar

“götürmelisiniz.

Son Söz

Rusya, Çin ve Küba gibi 20. yüzyıldaki bütün büyük devrimsel hareketlerin en önemli sorunlarından biri toplumsal yapıyı değiştirdiklerini düşünmek olmuştur,- Fakat eşitlikçi komünist toplum asla hayata geçirilememiştir.

Rüyalar, sadece eski rüyalar olarak kalmış- ve daha sonra tam anlamıyla bir kabusa dönüşmüştür. Şimdi radikal soldan geriye kalan şey- gerçek bir devrimsel temsilcinin uyanacağı o sihirli an’ı beklemektir.

Son on yıldan çıkardığımız en önemli depresif ders Kapitalizmin gerçek devrimsel güç olduğudur.

Sadece kendisine hizmet etse bile.

Dünyanın sonunun ekonomik düzendeki makul bir değişimden değil de dünyaya çarpan bir göktaşı tarafından düşünmek bizim için nasıl olur da daha kolay olur?

Belki de ekonomideki imkansız olanı talep etme biçimimizde gerçekçi olmamız ve elimizdeki olasılıkları düzgünce belirlememizin zamanı gelmiştir.

Occupy Wall Street protestoları, Yunanistan’daki kitle hareketleri,- ve Tahrir Meydanındaki kalabalığın bir anda patlaması,- bunların hepsi, farklı bir gelecek için gizli kalmış bir potansiyele tanık olmuştur.

Bu geleceğin gelip gelmeyeceğinin bir garantisi yok.

Kolayca atlayıp gideceğimiz ve yönünü tayin edeceğimiz bir tarih treni de yok.

Bu bize, bizim irademize bağlı.

Devrim ayaklanmalarında, belli bir enerji ya da daha doğrusu bazı ütopik hayaller bulunmakta ve patlamaktadır.

Toplumsal bir ayaklanmanın güncel sonucu, yalnızca günlük hayatı ticarileştirse bile, sona geldiğimizde kaybolan bu enerji fazlası, gerçeklikte var olmayı sürdürmez fakat tekrar ortaya çıkmak için bizi bir hayalet gibi takip eder.

Bu anlamda, her ne vakit özgürlükçü politikalar tarafından kuşatılsak, Walter Benjamin’in neredeyse bir yüzyıl önce- söylediği- şeyi asla unutmamalıyız;

Her devrim, eğer özgün bir devrimse sadece geleceğe yönelmemeli, fakat aynı zamanda geçmişte başarısız olmuş tüm devrimlerin de hesabını ödemelidir. Bütün hayaletler oradaymışcasına;- geçmiş devrimlerin ortalıkta dolaşan doyuma ulaşmamış tüm zombileri yeni bir özgürlükte kendi evlerini bulacaklardır.

zizek dusuncesi

Slavoj Zizek:

BELKİ BEN DONARAK ÖLMEK ÜZERE OLABİLİRİM
AMA SİZ ASLA BENDEN KURTULAMAYACAKSINIZ.
DÜNYADAKİ TÜM BUZLAR GERÇEK BİR DÜŞÜNCEYİ ÖLDÜREMEZ.

 

UKLAD ZAMKNİETY / Kapalı Devre (2013)


Yönetmen: Ryszard Bugajski    

Senaryo: Miroslaw Piepka, Michal Pruski          

Ülke: Polonya

Tür: Aksiyon, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Nisan 2013 (Polonya)

Süre: 100 dakika

Dil: Lehçe

Müzik: Shane Harvey   

Çekim Yeri: Gdansk, Pomorskie, Poland

Oyuncular:    Janusz Gajos, Kazimierz Kaczor, Wojciech Zoladkowicz,    Robert Olech,    Przemyslaw Sadowski

Hakkında/Özet

“The Closed Circuit” [Kapalı Devre] – Gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış merak uyandırıcı ve güçlü oyunculuklara sahip bir siyasi gerilim filmidir.

Film, hırslı yeni üç genç girişimci Navar isimli bir elektronik şirket kurmaları ile şehrin kemikleşmiş güçlerinin entrikalarına kurban gidişleri, Polonya’nın Gdansk şehrindeki hırsları ve yozlaşmaları konu edilmektedir.

Yeni girişimcilerin başarısını kabul edemeyen zenginler kulübü [Offshore Holding] önce Navar firmasını 10 milyon € satın almak isterler. Alamayınca adamları olan Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) yı kendi emelleri için kullanırlar.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere “Kapalı devre” ye dahil olmak için ya köle olmak veya belalara hazırlanmak gerekir. Uydurma ihbarlar ile genç girişimciler aileleri ile mağdur oldukları gibi hapsi boylarlar. Piotr Maj’ın hapishanede tecavüze uğraması ve intihar teşebbüsü, Grzegorz Rybarczyk’in eşininin çocuğunu düşürmesi,  gibi örnekleme olaylar haksızlığın/zülmün boyutunu göstermeye yeterli olur zannediyorum.

 Neticede bir TV muhabirinin yardımı ile girişimciler hakkındaki Navar soruşturması 7 yıl gibi zamandan sonra 2013 yılı sonlarında olumlu şekilde neticelenip suçsuz oldukları ispatlanır.. Tutukluluk dönemleri ve uğradıkları zarara karşı devletten 10 bin tazminat alırlar. (Ama neye yarar ki)

Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) , kötü bir koca ve baba, açgözlü zengin, avcılık gibi merakları olan bir kötü adam profili çizmesi, polisin bu entrikalarda alet oluşlarını görünce insanın içi burkuluyor. Olayı soruşturan Kamil Slodowski [Wojciech Zoladkowicz]’nin dürüstlük adına işkenceye alet oluşunu da nasıl yorumlarsınız bilemiyorum.

Her şey bir yana kapalı devre içinde hatalı ve yanlı soruşturmanın sebepleri olan Savcı Kamil Slodowski Temyiz Cumhuriyet Savcılığı’na terfi etmesine, Andrzej Kostrzewa’nın hala Bölge Temyiz Cumhuriyet Başsavcılığında Savcısı olmasına ve şirketin üzerine komplo kurulmasına yardım eden Vergi Dairesi başkanı Miroslaw Kaminski’ninde emekli ve bir uzman denetçi olarak çalışmasına şaşırabilirsiniz.

Ayrıca filmde mason kulüplerine ve illuminatiye göndermeler olarak kabul edebileceğimiz anti – Semitizm ve anti – Polonism mevzuları bulunmaktadır.