YAHYA KEMAL BEYATLI ve TÜRKLÜK MESELESİ


[Zaman değişti fakat meseleler hep aynı yerinde duruyor.]

Bu eğitimciler arasında Yahya Kemal’i en çok etkileyen, TARİH BİLGİNİ ALBERT SORELolur. Onun derslerinden zevk alarak yararlanır ve Sorel’in, zaman zaman öğrencilerine verdiği çay partilerine gider. Zamanın toplumsal bilim ve tarih konularının tartışıldığı bu toplantılarda genel olarak Sorel konuşur, öğrenciler de ara sıra sorular sorarak tartışmalara katılırlar. [Bu toplantılar Yahya Kemal’i pek etkilemiş olmalı ki, o da yaşamı boyunca dostlarıyla yemek ve çay masalarında bir araya gelerek, bir öğretmen edasıyla hep kendisi konuşmayı, çevresindekilere daha çok kendi görüşlerini aktarmayı gelenek edinmiştir.]

“Albert Sorel, giinün birinde kendisine harikulâde bir tesir icrâ eden [etki yapan] bir cümlesini söylemiş. Bu Fransızca cümleyi Yahya Kemal ’in ağzından aşağı yukarı şimdi şöyle hatırlıyorum. Zira, kırk yıl kadar devam edecek bir müddet içinde hâtırasından Yahya Kemal ‘e bir kaç defa bahsetmiştim ve kendisi de hâtırasından, Albert Sorel’in şöyle dediğinden bahsetntişti. O, ‘Dans le monde on n ’a pas encore decouvert des choses: lepöle dans la geographie et le Turc dans l’histoire!’, yani, ‘Dünyada daha keşfolunmamış iki meçhul var: Bunlardan biri, coğrafyada kutup, diğeri de tarihte Türklük! ’ demiş olacak”Hisar, 184-185).

Sorel’in düzenlediği bu toplantılarda, dönemin ileri gelen tarihçilerinin tarihi inceleme yöntemlerini, bu konudaki yenilikleri ve tartışma konularının neler olduğunu öğrenir.

O sıralarda Fransa’da en sıcak tartışma konularından biri de, ulusçuluğun kaynaklan, yurt toprağının önemi, ulusun ve ulus kavramının oluşum süreci gibi sorunlardır. Ünlü Fransa Tarihi yazarı Michelet’den başlayıp, Fustel de Coulanges ve onun öğrencisi Camille Julian’ın geliştirdiği “tarih içinde Fransızlığı arama” sorunsalının ilkeleri ve yöntemleri, Yahya Kemal’in çok ilgisini çeker. Çünkü, bu dönemde Fransız düşüncesinde, ulus kavramı ırk kavramından ayrılmış, bunun yerini toprak, gelenek, dil ve din gibi toplumsal ve coğrafî kavramların bireşimi (terkibi) almıştır. Bu dizge içinde din, “şeriat” yanıyla değil, yalnızca toplumsal, halkbilimsel ve göreneksel yanıyla vardır. Genel olarak ümmetçi niteliklerin belirlediği bir toplum ve kültür yaşamından gelen Yahya Kemal için bu görüşler, ilginçtir. Onun, ileriki sayfalarda değineceğimiz “tarih içinde Türklüğü arama” çabasının kökeninde de elbette bu dönemde edindiği bilgi ve ilkeler vardır; hem eski hem de yeni biçemdeki şiirlerinin düşünsel temelini, bu görüşe dayandıracaktır. Yahya Kemal, ne Tanzimatçıların, özellikle Şinâsi ve Nâmık Kemal’in ileri sürdüğü “ÇEKİNGEN OSMANLI MİLLİYETÇİLİĞİ”ne ne de sonrakilerin kozmopolitliğine bu nedenle ilgi duyar.

Fransız tarihçinin bu düşüncelerini bizim tarihimize uyarlamayı düşünür; bunun için önce “bir başka gözle” tarihimizi öğrenmesi gerektiği kanısına varır. Ne var ki, bu konuda yazılmış Türkçe kaynak hemen hemen hiç yoktur. Çünkü bizim tarihçilerimizin hepsi, yalnızca olay anlatıcısıdır; tarih deyince, kültürün, ulusun, dilin, toplumsal yaşamın vb. değil, “padişahların ve olayların kaydı”nın anlaşılması söz konudur. Bir başka deyişle, ulusun ve kültürün oluşumunun, bizim tarihçilerimizin bilmediği bir tarih sorunsalı olduğunun farkına varır. Bunun nedeni, belki de, bizim, Avrupa uluslarının geçirdiği eytişimsel     (Diyalektik) gelişmeleri bilmeyişimiz, toplumsal ve dolayısıyla tarihsel alanda, onların yaşadığı çatışmaları yaşamayışımızdır. Bu da Osmanlı’nın toplumsal ve özellikle ekonomik alanda kendisine özgü bir yapısı olmasından dolayıdır. O zaman, tarihimize, Sorel ve öteki tarihçilerin yöntemini kullanarak, ama kendi geçmişimizin özgül koşullarını göz önünde bulundurarak bakmak zorunluğu doğmaktadır. Yahya Kemal’in ilerde yapacağı da budur.

Yahya Kemal, bu öğrenme açlığını duyunca, bir yandan da Paris’in toplumsal yaşamına karışır, tiyatrolara, konserlere gider:

“Henry Becque ‘in Parisli Kadın ”nın üç gece sırayla görmüştük; sanat ateşimizin ne derecede olduğu bundan anlaşılabilir. Tiyatroyu, sahne arkasında ömrünü geçiren meraklılar gibi seviyorduk.

Mounet-Sully, Le Bargy, Feraudy, Leloir, Trophier, Paul Mounet, Ogne, De Max, Guitry, Geemier, Bernard, Sarah Bernardt, Bartet, Pierre Souna, Lecomte, Berthe Cerny âdetâ rüyâlarımıza girerdi; bu sanatkârların bilmediğimiz bir sırları kalmamıştı. Boulevard piyeslerini ve artistlerini sevmezdik. “Comedie Française” ve “Odeon ”dan sonra, sevdiğimiz yerler Lune Russe gibi Fransız zekâ ve zarâfetinin en hâlis ayarıyle tecellî ettiği [göründüğü] bir “cabaret” idî’ (Beyatlı, 1960:85).

Bu tiyatro gezmelerini, orada tanıştığı, Hâlid Râşid adlı bir öğrenci arkadaşıyla birlikte yapar; İstamos adlı bir Rum ve Guy (de) Rober de Costal adlı bir Fransız genciyle de yakın arkadaşlıklar kurar. Dostluklarının temelinde, üçünün de şiiri sevmeleri vardır.

Bir yandan da çeşitli kütüphanelere giderek elde edebildiği yazma ve basma yapıtları okumaya; bunları bilincine yeni vardığı görüşle değerlendirmeye başlar; özellikle uOsmanlı tarihini, yeni baştan, lâkin yeni bir usûlle yıl sırasıyla iyi okumaya(Banarlı, 1960:45) yönelir. Bir Balkan taşrasından sönük bir doğu başkentine gelen ve oradan da Paris’e “kaçan” genç Yahya Kemal’in gözleri, bu düşünce, sanat ve bilim başkentinde kamaşacak; 1912’de Türkiye’ye döndüğünde, sudan çıkmış balığa dönecek;

Burada şu itirafta bulunayım ki, Fransa ‘dan İstanbul ’a döndüğüm zaman, ilk manzarada, İstanbul bana köy gibi göründü. İçimde hâlâ Paris ’e karşı bir nostalji vardı. Bir zaman bu hissin tesirinden kurtulamadım,”

 diyecektir (Banarlı, 1960:50). Yahya Kemal’in her zaman böyle doğulu görünerek batılı oluşunun nedeni bu göz, beyin ve ruh kamaşması olmalıdır.

Kütüphanelerde yalnız tarihle ilgili kitapları değil, yazınla ilgili olanları da okur; özellikle Fransız şairlerinin kitaplarına, onun için okul olacak denli tutkuyla bağlanır. (sh:25-26)

Siyasal düşüncelerinin değişimi

Vehbi Eralp’ın belirttiğine göre, “On dokuz yaşında Paris ’e ayak bastığı zaman daha çok Osmanlıcılık görüşünü benimsemiş gibi idi; bu görüş sayesinde Osmanlı imparatorluğunun dağılmaktan kurtulacağını ileri süren yaygın kanaate o da kapılmış görünüyordu. Ama Paris ‘te meselâ bir Fransız milliyetçiliğinin, daha garibi bir Rum, bir Bulgar, bir Sırp milliyetçiliğinin de bulunduğunu hayretle gördü. Bu milletlerden olan kimseler orada sık sık toplanıyorlar, kendilerinin ayrı bir millet olduklarını söylüyorlar, yazıyorlar, haykırıyorlardı. Osmanlı imparatorluğu içinde kendi milliyetinden bahsetmeyen, bunun sözünü bile etmekten âdetâ utanarak çekinen yalnız Türkler kalmıştı. Bu aykırı durum, Yahya Kemal ’e bir Türk milliyetçiliğinin de bulunduğunu, bulunması gerektiğini anlattı” (H. Vehbi Eralp, YKSD, 50). [Bugünde Kürd’ün hakkını savunuyorum diyerek, Türk’ün hakkını unutanlar gibi.)

Siyasal düşünceleri konusunda, Yahya Kemal ise şunları söylemektedir: “Bir aralık Turancı oldum. (…) Leon Cahun ’un A l’Histoire des Peuples de Asia [Asya Halklarının Tarihi] ismindeki eserini okumak beni Turancı yaptı. Türk ırkının zaman ve mekân içindeki vüs’ati [genişliği] karşısında gözlerim kamaşmıştı. O sıralarda havada böyle bir şey vardı. Fakat benim Turancılığım uzun sürmedi. Baktım bunun bir sonu, bir neticesi olmayacak. Milliyetçiliği tahdid etmek [sınırlandırmak] lâzım. Zaten o zamanlar, Turan’a gayr-ı müslim Türk kavimleri de ithal ediyorlardı [katıyorlardı]. [Macarlar, Finliler gibi kavimleri Turan çerçevesine sokanlardan biri de Mehmet Emin Yurdakul’dur], (…) İşte o sıralarda (…) Camille Julian ’ın bir yerde tesadüf ettiğim şu cümlesi imdadıma yetişti:“En mille ans le sol de la France a cree le peuple français” [Fransız halkını, binlerce yılda, Fransız toprağı yarattı]. (…) Bizi de yaratan Anadolu ve Rumeli toprağı idi. Milliyeti zaman bakımından da tahdit etmek lâzımdı. Tarih kitaplarını karıştırdıktan sonra kanaat getirdim ki, bu bakımdan Malazgirt muharebesi mebde [başlangıç] olarak kabul edilebilir” (Adile Ayda, “Neşredilmemiş Mülâkat”, Cumhuriyet, 1-2 Mayıs 1958; ay bk. Yücebaş, 1962:30). Yahya Kemal’in Turancı görüşlerinin kökeninde, Ziya Gökalp’ın ilk dönem görüşlerinin de etkisi vardır.

Eralp’ın sözünü ettiği Osmanlıcı görüşün kökeni, Osmanlı devletinin toprak yitimlerinin iyice arttığı dönemde başım Namık Kemal’in çektiği aydınların görüşüdür; buna göre, İmparatorluğun yönetiminde yaşayan, azınlıkların “milliyetçilik dâvâsına”kapılmaları, çok uluslu imparatorluğun dağılmasına yol açar. Bu nedenle onları, “Osmanlı olduklarına inandırarak, onlarda Osmanlı bilincini uyandırarak” bu dağılmanın önüne geçilebilir. Hele Türk ulusçuluğu gütmek felâket getirir. Bununla birlikte, dönemin, Osmanlı aydınlarının farkında olmadıkları siyasal ve ekonomik koşulları yaratması nedeniyle, bu görüşün hiç bir etkisi olmamıştır. Yahya Kemal’in de, düşünen bir genç insan olarak, etkileri hâlâ sürmekte olan Osmanlıcılık görüşüne kapılmış olması doğaldır.

Ancak, Paris’in canlı siyasal ve kültürel ortamında, Yahya Kemal’in düşüncelerinde köklü değişikliklerin olması da kaçınılmazdır; Fransa, özellikle Paris, o dönemde her ülkeden siyasal muhaliflerin özgürce toplandığı, düşünce alışverişinde bulunduğu, siyasal eylemlerini yürüttüğü, bir yandan da Fransız sosyalistlerinin ve anarşistlerinin sık sık toplantılar ve gösteriler düzenledikleri, zaman zaman da ürkütücü çatışmaların yaşandığı, canlı hareketli bir kültür merkezidir. Yahya Kemal, bu coşkulu siyasal ve kültürel havaya kendisini çabucak kaptırır. Jön Türklerin siyasal toplantılarına, söyleşilerine katılmaya başlar; ama, Jön Türklerin, “oldukça dar kafalı” olduklarını da düşünmektedir.Osmanlı azınlıklarından muhalifler; Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar yeni bir ulus yaratmak peşinde koşarlarken, Jön Türklerin yalnızca II. Abdülhamid’i tahttan indirerek anayasayı yürürlüğe koymakla her şeyin düzeleceğini sanmaları, kısır çekişmelerle zaman yitirmeleri, ona göre, tam bir aymazlıktır.

Yahya Kemal’e göre, bütün bu bocalayışların, yanılgıların temelinde, aydınların, bir ulusun ve o ulusun kültürünün, dilinin nasıl oluştuğu konusunda bilgisiz olmaları yatmaktadır. Camille Julian’ın, “FRANSIZ ULUSUNU BİN YILDA FRANSIZ TOPRAĞI YARATTI” diye özetlenen düşüncesi, onun kafasında “vatan” [yurt] ve “vatan toprağı” kavramlarını yeniden biçimlendirmiştir. Artık onun için yurt, Namık Kemal’in “AŞİRETTEN İMPARATORLUK YARATAN” ataların uğruna can verdiği kutsal topraklar olmaktan öte bir kavramdır. Bu onda, tarihimizi gerçek anlamda bilmediğimiz düşüncesini yaratır. Turan ve Osmanlıcılık görüşlerinin, birer düşlemden başka bir şey olmadıklarını, ulusu, dili, kültürü yaratanın, eskilerin “iklim” dedikleri “toprak” olduğunu, bunların belirli özellikleri taşıyan yurt toprağında çok uzun bir süreçte biçimlendiğini düşünür. Kütüphanelerde Türk tarihiyle ilgili ne bulursa okumaya, okuduklarını kafasında tartmaya, değerlendirmeye başlar.

Amacına ulaşmak için Selçuk ve Osmanlı yüzyıllarını, daha önceki görüş ve kuramları göz önünde bulundurmadan, yıl yıl, o olmazsa dönem sırasıyla, olaylar sırasıyla öğrenmesi gerektiği sonucuna varır. Okumadığı “Frenk” ve Türk yapıtlarını ve yeni araştırmaları inceleyerek, düşlemini gerçekleştirmeye karar verir: “İşte o zaman, kafamın içince Malazgird bir başlangıç gibi tecellî etti. 1071’den sonra Anadolu ’ya, sonra Rumeli ’ye, daha sonra İstanbul ’a yerleşerek yepyeni ve yaratıcı bir millet oluşumuzu hayâl meyâl görmeye başlamıştım(Banarlı, 1960:46). Vardığı sonuca göre Türk ulusu, kültürü ve dili, asıl 1071’den sonra ulusal kimliğini bulmuştur. Malazgirt meydan savaşıyla Anadolu’ya giren Türkler, bir süre sonra, artık doğudan gelen, göçebe toplum özellikleri taşıyan insanlar olmaktan çıkarak Anadolu kokusu ve rengini taşıyan, Türk dilini ve kültürünü yaratmışlardır. Buna, Trakya’ya geçişten sonra, Balkan topraklarının getirdiği renk ve koku da eklenmiştir.

YAHYA KEMAL’İN BU SONUÇTAN ÇIKARDIĞI ŞUDUR:

Kültürde, yazında ve dilde bir devrim yapılacaksa, bu dönem sonrasının yazınının, şiirinin ve kültürünün incelenmesi, eskiyen yanlarının ayıklanması, “kültürel süreklilik”i sağlayan etken neyse onun anlaşılması gerekmektedir. Ona göre, bu kültürün beşiği Anadolu ve Rumeli’dir; bu toprakların oluşturduğu kültürün de en süzülmüş ve incelmiş biçimi İstanbul’dadır [Yahya Kemal’in İstanbul konusunda pek çok şiir ve düzsöz yazmasının, her fırsatta İstanbul hayranlığını ya da özlemini dile getirmesinin nedeni, kentin o zamanki güzelliği değil, ona göre Türk kültürünün bir simgesi olmasıdır.]

Bu konuda Yahya Kemal, “Türkçe’nin, mimârînin, müziğin, güzel hat sanatının, kent görünümlerinin ve öteki büyük küçük sanatlarımızın ulaştıkları gelişmenin, en çok Rûm [Anadolu] Selçukluğu Anadolu’ya geçtikten sonra ve Osmanlı yüzyıllarında ortaya görkemli bir terkîp’i [bireşimi], Rumeli ve İstanbul ana vatanla yekpâre bir kitle olduktan sonra, kısaca yeni yurt, yeni koşulları içinde ulusumuza yeni bir biçim verdikten sonra ortaya çıktığını” belirterek İstanbul Türkçesini incelemeye, dilinde bu ağıza uymayan ne varsa ayıklamaya, dilbilgisi kuralları yerine İstanbul ağzım kullanmaya karar verir. Bu kararının bir başka nedeni de, gerileme dönemi divan şairlerinin; ne denli halka yaklaşmaya çalışırlarsa çalışsınlar bunu başaramayan Tanzimatçıların; zaten halka değil kendilerine yönelik bir dille yapıt veren Edebiyat-ı Cedîdecilerin; yazım ve şiiri makale gibi gören Ziya Gökalp, Mehmet Emin gibi Türkçülerin; Ahmet Hâşim gibi saf şiiri bulmak için kendi içine kapanarak köklerinden kopan şairlerin kesintiye uğrattıkları “gerçek Türk şiiri”nin dilini, edasını, deyişini bulmak düşüncesidir. Bu nedenle Ziya Gökalp’ın düşüncelerinden de uzaklaşır.

Ulusu ve kültürü oluşturan öğeler

Ona göre, ulusun oluşumunda temel olan “TOPRAK BİRLİĞİ”dir.Toprak, üzerinde yaşayan insanları biçimlendirir. Dil, din, halkbilim, tarih gibi ulusal özellikleri yaratan öğeler bu biçimlendirmenin sonucunda oluşurlar. Bundan dolayı, Türk ulusunu ortaya çıkaran etmenin, Anadolu ve Rumeli topraklarının “terkîb”i [bireşimi] olduğunu belirtir. Bu terim, Yahya Kemal’in tarih görüşünün sihirli sözcüklerinden biridir ve onun neden yeni Türk yazınının [yaklaşık XVIII. yüzyılın ikinci yarısından 1910’lara dek] gerçek anlamda Türk yazını olmadığını düşündüğünü de açıklar. Dil ve halkbilim, bu nedenle başka Türk asıllı halkların dilinden ve halkbiliminden; din, bu nedenle başka Müslüman ümmetlerin Müslümanlığından [Yahya Kemal bu konuda, Müslümanlıkta domuz etinin ve içkinin yasak olmasına karşın, Türklerin kendi Müslümanlık anlayışlarına göre, domuz eti yemediklerini ama içki içmeyi de sevdiklerini söyler]; uygarlık, bu nedenle başka ulusların uygarlık anlayışından farklıdır; bu farkları oluşturan etmenler de, ulusal özellikler” diye adlandırılır. Yine bu nedenle, Yahya Kemal’e göre, yüzyılın dönümünde Ziya Gökalp’ın Türkçülüğü [Kurtuluş savaşından önce, bu Türkçülük enikonu Turancılıktır]; Mehmet Akif’in İslamcılığı [Âkif, sonuna dek, İslamlığın aslına, yani “asr-ı saâdet”e dönülmesini savunur] ve Prens Sabahattin’in Batıcılığı başarıya ulaşamamıştır: Divan, Arab’ı meşketti; bu onun kaderi idi. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide, Frenk ’i meşketti. Onun gücü de ancak buna yetiyordu. Divan, isterdi ki ve özenirdi ki, eseri Acem ’e benzesin ve şimdikiler özeniyor ki, eserleri hiç bir şeye benzemesin (YKSD, 38). Bu görüşleri birbiriyle bağdaştırmaya çalışan İttihat ve Terakki politikalarının başarısız olmasının nedeni de budur; bu görüşlerin ortak yanları, çözümü Anadolu uluslaşma süreci dışında aramalarıdır. Bununla birlikte, Türk toplumunun evrimleşmesinde, yani Yahya Kemal’in “terkîb” dediği oluşumda, bütün bu görüşlerin etkisi olmamıştır denemez. (sh:32-36)

 

ZAMANDİZİM

(Yahya Kemal’in kendi anlatımı olanlar ve [Banarlı, 1960:130-134 ekleriyle ]):

1884’te doğdu (2 Aralık).

1889 Yeni Mektep’e girdi.

1892 Mekteb-i Edeb ’e kaydolundum.

1897’de âilem Selânik’e nakletti. Annemin teverrümü, sonra ölümü, ilk dile teşekkülümüzün bozulması ve benim mukadderatımdaki istikamet bu senedendir.

1898      Karşıyaka ‘da ikamet. Pederimin izdivâcı.

1899      Üsküp ‘teki eski eve nakil. Benim Rufâî dergâhına devâmım.

1901      İlk şiiri İstanbul’da bir dergide yayımlandı.

1902      [Nisan] İstanbul’a gönderildiğim sene. -1903 İstanbul’da (Fazlıpaşa, Sirkeci, Sarı Yar [Sarıyer], Kadıköyü).

1903      [Ağustos] Paris’e firar. – 1912 Muttariden Paris’te (Gidip gelişlerim: Londra ’ya, Cenevre ’ye, Bolonya ‘ya, Bretannya ’ya)

1904      Science Politiques Mektebi’ne kaydolunuşum.

1906      Londra ’ya, Belçika ’ya seyâhat. Londra’da Abdülhak Hâmid’i ziyaret.

1909      Biraz refah. Pederimin Paris ’e gelişi.

1910      İsviçre ‘de seyâhat.

1911      Bretanya ’ya seyâhat.

1912      İstanbul’a avdet. Tevfik Fikret’le tanışma. -1922 Muttariden İstanbul (Sofya, Filibe)

1913      Dârüşşafaka ‘da muallimlik. Basında ilk dözsöz yazısının yayımlanması.

1914      Medreset-ül-Vâ’ızîn’de ders vekâleti. Eyüp Rüşdiyesi’nde öğretmenlik.

1916      Dârülfünûn Müderrisliğine intihâbım. Aşkım.

1918      Paris’ten döndükten sonra ilk şiirlerinin “Bulunmuş Sâhife- ler” genel başlığıyla yayımlanışı.

1919      Aşkımın hâtimesi [bitişi].

1920-1921 Büyük Mecmua’da yazılar.

1921      Bulgaristan ’a seyâhat. Dergâh dergisinin yayımlanması.

1922      Atatürk’ü Bursa’da ziyaret. Ankara’ya gidiş. Lozan Konferansı ’na iştirak

1923      Mebus intihâb edildim [Urfa], -1925 Ankara (İstanbul, Adana, Payas, Dörtyol, Paris, Versay, Viyana, Budapeşte, Nis ve Cöte d’Azur).

1925      Suriye sınırının düzeltilmesi için kurulan kurula üyelik.

1926      Varşova ortaelçiliği.

1926-1929 Muttariden Varşova (Bükreş, Danzig, Gdyna, Berlin, Leipzig, Viyana, Tuna, Sofya, İstanbul)

1929      Kötü tâlihle geçmiş bu hazîn senemde: Varşova’dan Prag ’a, oradan Cenevre’ye, Lozan’a, Bern’e. Madrid elçiliğine oradan gittim. İspanya içinde geziler.

1930      Madrid ortaelçiliği.

1930 İki defa Paris’de, bir defa Bern’e. Oradan Floransa, Roma, Napoli. Cebelitarık ve Elcezîre’ye gezi.

1932      Madrid elçiliğinden çekildim [Mart], Paris’e geldim.

1933      İki kez Cenevre’ye, bir defa Lozan’a, Bern’e, Hamburg’a. Yıl sonunda Bükreş. Aralık’ta Hamdullah Suphi ile birlikte Karadeniz yoluyla İstanbul’a, oradan da Ankara’ya.

1934      Yozgat milletvekilliği – Tekirdağ milletvekilliği.

1939 Atina’ya, Kahire’ye. Diyarbekir, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin. Savaş başlayacağı sırada Erzurum hattının açılışına katıldım. Erzurum ve Sivas.

1941-1946 Park Otel’de, 75 numarada yaşadım. İzmir’e.

1945      İstanbul milletvekili.

1946      Mebus çıktığım vakit de Ankara’ya gittim. Ankarapalas’ta kaldım. Üç ay sonra İsmet Paşa seçimi iptal edince yapılan yeni seçime de girdi ama yitirdi.

1947      Karaçi elçiliğine atandı. Emeklilik işlemlerinin başlaması.

1948 Elçilik görevine başladı.

1955 Hastalandı ve Roma’da sağaltım gördü.

1957      Hastalığı yineledi.

1958      Ekim’de Cerrahpaşa Hastanesi’e yatırıldı; 1 Kasım’da Hakk’a yürüdü.

Yahya Kemal’in mezar taşma, vasiyetine uyularak, kendisinin en iyi şiirlerinden kabul ettiği Rindlerin Ölümü’nün ikinci kıtası yazılır:

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde,

Ruhu her yerde bir buhurdan gibi yıllarca tüter;

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter

Yahya Kemal Beyatlı 2 Aralık 1884 – 1 Kasım 1958

Kaynak:

Kemal BEK, Yahya Kemal Beyatlı, Yaşam Öyküsü ve Yapıtlarını Okuma Kılavuzu, Tarih ve Özne 1 Araştırma, 2001, İstanbul

FAUST (2011) Film


Yönetmen: Aleksandr Sokurov
Ülke: Rusya Rusya
Tür: Dram | Fantastik
Vizyon Tarihi:29 Haziran 2012 (Türkiye)
Süre:140 dakika
Dil: Almanca
Senaryo: Aleksandr Sokurov
Müzik: Alexander Zlamal
Görüntü Yönetmeni: Bruno Delbonnel
Yapımcılar: Andrey Sigle |
Vizyon Tarihi:    29 Haziran 2012 (2s 14dk)
Oyuncular:    Johannes Zeiler, Anton Adasinskiy, Isolda Dychauk
Özet:

Efsanevi bir klasiğin etkileyici yorumu olan Altın Ayı ödüllü Faust, usta Rus yönetmen Sokurov’un “gücün yozlaşması” nı inceleyen dizisinin Moloch, Boğa ve Güneş’i takip eden son filmi. Goethe’nin bilginin arayışı hakkındaki trajedisinden esinlenen Faust 19. yüzyılda geçiyor ve yapıta adını veren, ruhunu şeytana satan kahramanını izliyor. O bir düşünürdür, fikirlerin sözcüsü, haberleri yayan kişidir; entrikacıdır, hayalperesttir. Açlık, açgözlülük, şehvet gibi temel güdülerin yönlendirdiği adsız bir adamdır. Goethe’nin Faust’una meydan okuyan mutsuz, peşine düşülmüş bir varlıktır. İlerlemek mümkünse neden olduğun yerde durasın ki?

Filmden Alıntı cümleler ve soru/cevaplar

Şeytanla  Doktor Faust’un diyalogları

(Not: Sorular/cevaplar bazen şeytan, bazen Doktor Faust tarafından soruluyor.
Ayrıca veciz mana taşıyan cümleler, diyaloglarda geçiyor.)

Ruh nerede?

Bize insan vücudunun yapısıyla ilgili çok şey anlattın fakat insan ruhuyla ilgili tek söz etmedin.

Onu bulamadım.

Ruhu nerede aramalıyız?

 Tenimizin altında olabilir, yahut ciğerlerimizin hava keseciklerinde

Ruhumuz  ve hayat  O nereye saklanmış?

 Kafamızın içine mi?

 Orada yalnızca çöplük vardır! Yoksa kalbimizde mi?

 Bazen onun ayaklarımda olduğunu hissediyorum.

- Ne demek istedin?

- Eğer biri korkarsa birden ayaklarında tüm hayatı hisseder.

****

Ruh nedir ve nerede ikamet eder?

 -Bunu yalnızca Tanrı bilir. Bir de tüm insanlığın hasmı(Şeytan).

-Peki bu iki beyefendiyi nerede bulabilirim?

- Tanrı her yerdedir.

- Öyleyse hiçbir yerde.

- Ve dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

****

Şeytan nerede?

-Dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

- Benim hiç param yok.

- Öyleyse sen Şeytan değilsin.

- Peki kim bu Şeytan?

 – Kimse bilmiyor. Dediklerine göre, meydandaki şişman adammış. Gerçekten mi?

Şeytandan ne dilemek isterdin?

İki şey. Öncelikle, kendimi tüm bu dünyadan kurtarmayı, Sonra da seni daha sık görebilmeyi. Eğer bu dünya yok olacaksa beni nasıl daha sık göreceksin?

 Basit. Sen ve ben hariç, dünyada geri kalan her şey yok olursa. Başka biriyle uğraş. Ben insanlıktan umudu kestim. Hepimizin iyiliği için.

****

“Her şey yaşar ve ölür, doğanın kanunu budur”
“Kader içinde bocalayıp duran yalnızca kararan insan hayatıdır;

****

Tanrı kim?

Şu göğsümde ikamet eden ruhumun derinliklerini titreten  tüm güçlerimin üstünde olan  benimle olmadıkça güçsüz olan Tanrı’dır.

****

Amaç:

- Biri olmadan diğeri olmaz.

- Emin olduğum tek bir şey varsa

- Nedir o?

- O da yaptıklarımın bir anlamı olmasıdır.

****

Para  nedir.

Yalnızca kendi mütevazi kaderini yazandır.

Kendi mütevazi kaderini. İnsan çalışmalı ve asla dilenmemelidir. “

****

Ruh:

 Delikte Siyah, bir cisim.

- Kimse ruhu olmadan yapamaz.

Neden işleri zorlaştırıyorsun?

Mutluluğu, öfkeyi şefkati hissetmiyorum.

Eğer ruhum bir boşluktan ibaretse bunun neresi iyi?

****

Şeytanın hayatın anlamını ve verecek hiç parası yoktur.

****

İyi Adam

Senin baban iyi bir adamdı. İyi bir adam, en karanlık arzularda  “ kaybolmuş bile olsa   doğru yolu bulur.

“Onsuz yapmalısın. Onsuz yapmalısın.” Bu ebedi müzik.

*****
“Ebedi müzik.” “Ebedi müzik.” “Ebedi müzik”

****

Takdire şayan bir ikili

Siyah. Sanki bir ölü gibi. “Ya da Ölü gibi gri?”

****

Takdire şayan bir ikili  “Ölüm ve bir rahip. “

****

Ruhlar ağır mı?

 – Hayır, bir bozukluktan daha ağır değil.

****

Felsefe taşı!

Doğada olan şeyleri açıklar.

- Öyleyse değerli bir şey olmalı

- Aksine. Beş para etmez. Hayatın değeri düşüyor ölümden bahsetmeye bile değmez.

-Anlayamadım.

-Bunun hiç değeri yok mu yani?

****

Zaman  ve  Sanat  yerlerde sürünendir.

****

“Sözcükler kalemi terk etmeden evvel can verir.”

****

Şeytanın kalbini insanlığın bu berbat yolları beni tüketti.

****

Şeytana verdiği Rehin:

-Beş para etmez çöp,  hayatın anlamı hakkında bir kitapçık, devir daim makinesi, Aziz Sebastian’ın yazıtları, zaman, para,

****

İşte böyle (insan) büyük bir iştahla, hepsini silip süpürecektir Hepsi tükenir!

Zaman da! Para da yok!

****

Her şey koku gibi uçucudur!

“Hukuk, Tıp, Felsefe  ve ne yazık ki teolojiyi   büyük bir azimle ve tutkuyla okusan da tam bir aptal gibi yerdesin. Eskisinden daha bilge değilsin.

****

Ölü insan ve domuz karşılaşırsa

“Domuzların geçmesine izin verin!”

****

Söz ve düşünce (irade)

İlk önce Söz vardı

İlk önce Söz vardı  ve Söz, Tanrı ile birlikteydi.

- Belki başka bir şekilde çevirmelisin. Belki de “Düşünce” olmalı?

İlk önce her şeyi yaratan ve olduran Düşünce vardı.

****

İlk Önce Ben vardı.

- “Ben” kim?

 – Ben işte.

****

Baldıran Otu!

Şeytanın içeceği

****

Şeytanıın kim olduğunu bilmek!

Bilseydim bile bunun sana yararı olur muydu?

****

Ebedi İkilem

****

Bilgi

Bildiğimizin bize hiç faydası yoktur. Ya da: Bize yarayacak olanı bilmiyoruz.

****

“İnkâr eden ruhlar bu dünyada hayatta kalabilir.”

****

Şeytan Fitnesini nereye bırakır?

Doğrusu kilisenin içi daha uygundur, kilisenin dibine olmaz!

****

Şeytanla her anlaşmaya gelir?

Saygın bir adamın saygın imzası bir anlaşmada elzemdir.

****

Şeytana tapanın mantığında

İyilik yok, kötülük vardır!

Öyle ise; Eğer iyilik yoksa kötülük de yoktur.

****

İlk önce Eylem vardı?

- Eylem!  İlginç bir çözüm yolu

-Ben onu Anlam olarak varsaymıştım. Ya da Güç.

-Hayır. Anlam, Eylemlerin sonucunda meydana gelir.

****

İstekler

İnsan soğuk sudan başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, hala çalışır gece gündüz mutluluğu ister

****

Şeytanın Önü nerededir?

Yaşlı keçi ve maymun götlü gibi arkasındadır.

****

Bir Profesör olmuş, ama hala bir oğlan çocuğu gibi dolaşıp duruyor!

****

Ölüm Sebebi

Yanlış bir tedavi insanı öldürse de insanlar “ tanrı vadesi dolanı alır”, derler

****

Neden herkes gençliği arzular ki?

****

Şeytanın Barış teranesi

Domuz ahırında söylenen şarkılar ve şaraptır.

****

Astroloji bilgisi cahil için nedir?

Herkes Kuyruklu yıldız hakkında konuşuyor, anlamı ne olabilir?

 -Hiçbir şey.

-Hiç mi?  -Bir gaz topu.

Bir gaz topu mu? Evet gökyüzü osurunca kuyruklu yıldız oluşur. Öyleyse kuyruklu yıldız osuruk gibi bir gaz topudur.

****

Şarap

Şarabı, şeytan insanlara dünyanın kanı der, Meryem adına içerir, ancak  eşek sidiğidir..

****

Yardım

Birilerinin yardıma ihtiyacı varsa, ortadan kaybolma zamanı geldi demektir. Unutma ki Yardıma ihtiyacı olan sensin başkası değil.

****

Şeytan sevdiklerine ve anlaşma yaptıklarına yardımı, kaosla ve ölümle öder veya ödetir.

****

Günah şeytan ile yeni yapılmış bir anlaşma ve hayattır.

Yeni hayatınızı tebrik ederim! Ne yaptın sen?

- Öyle yapmak istememiştim. Bir anda oldu. Bu çatalı oraya Şeytan’ın kendisi koymuş olmalı!

Bu ölümcül bir günah!

Eğer kendi ruhuna dikkat etmiyorsan, en azından benimkine minnettar olmalısın. O kadarcık yaradan kimse ölmez! (Musa aleyhisselâmda öyle söylemişti)

Sen öyle san, zavallı oğlan. Neredeyse ölüyordu. Bakıyorum hâlâ çok soğukkanlısın.

****

Günahı şeytan başlatır görünmez.

Kim başlattı bunları?

 Sen mi yoksa ben mi?

 Bunu sen kendi ağzınla söyledin. Öyleyse sorumuz hâlâ cevaplanmadı.

****

Hakaret şeytanın gıdasıdır.

Sen bir soytarısın! Soytarı?

*****

Şeytanla olan arkadaşlık dönüşü olmayan yoldur.

- Sence senin için bu gülüşümden vaz mı geçmeliyim? Söyle bana, her şeyi nasıl düzeltebilirim?

****

Günah borcunu ödemek için ikinci günahı işlemek

 – Onun (kişinin)yarasını iyileştirebilir misin?

 – Hayır.

Akrabalarına bakabilir misin?

 Hayır.

Ailesi kaç kişi ki?

 Yalnızca iki kişi, annesi ve kız kardeşi.

Ne zavallı bir soy.

Her şeylerini kaybettiler.

****

Güven  şeytanın silahıdır.

Güvenemediğin şeyin, doğru olduğuna da inanamazsın.

 ****

Şeytan hazinesini ve “Altın” nasıl kokar?

Hazinesinin kokusu döküntü ve sefalet gibidir. Altının kokusu pasta kreması. Kremalı kek gibi kokar

****

Şeytan tedavisini altınla yapar.

Parlak bir altın iyi bir tedavidir.

****

Tanrı’nın verdiğini yine Tanrı alır.

****

İnsanın iki eli var: Biri almak, bir diğeri vermek içindir.

****

Şehvet bir asalet maskesinin arkasında saklıdır.

****

Ölü ve Ölüm

Ölüm hoş karşılanan bir misafir değildir. Mezara giderken bile, ölüden hemen kurtulmak için acele ediyorlar.

****

Bazıları  Dünya’nın kendi etrafında döndüğünü sanıyor.

****

Cehennem

Kimse cehenneme gitmek istemez. Herkes cehennemin iyiler için değil sadece kötüler için olduğunu varsayıyor. Ve bu yanlış. Bir insanı cehenneme doğru götüren bilgisini şehvetine bağlı kılandır.

****

“Kadınlar her koşula dayanıklıdır: Onları bu özelliğinden dolayı takdir etmek gerekir.

****

“Bütün yollar şehire çıkar.

****

Şeytana göre eşitlik Cehennemdedir.

Şeytan: “Yanacağım o günün hayalini kuruyorum. Bütün insanların, cinsiyet yaş, sınıf, meziyet  ayırmaksızın yanacağı o gün. Eşitlik diye buna derim.”

****

Ölüm insana ne yapar?

 O gerçekten öldü mü?

 Bilim, ölümün var olduğunu iddia ediyor.

- Ama hayat da bize aynı cevabı veriyor.

- Evet, doğru.

****

Öyleyse senin bilimine ne ihtiyacımız var?

 Bilim, eksikleri gidermek için yapılan şeylerdir. Muhtemelen boş zamanlarında örgü örmek gibidir. Bilim de örgü örmek gibidir muazzam şeyleri beni cezbeder. bana göre değil. Bilimi bir sürü arkadaşa ve  dünyevi sadelike  değişmemeyiz..

****

Yaşam ve ölüm

Ölüm ölümdür.

Evet, ölüm hâlâ var. Fakat yakın bir zamanda yok olacak.

- O ne demek?

- Gelecekten bahsediyorum. Ama bazı insanlar zaten doğru yoldalar.

****

“Öbür dünyada hiç mutsuz insan olmayacak mı?

 “Hayır. Mutsuzluk tehlikelidir. Çok tehlikeli.

****

Kadınlarla dalga geçmemek gerekir.

****

Bir kadını bir erkeğe bağlayan nedir?

Gülünç bir döngü, Üç şey para şehvet ve ortak bir ev,

****

Yabancı kadınla uzun süre kalmak onu baştan çıkarmak içindir.

****

Kızların hoşlandığı şeyler

Aklını okuyamasan bile bir kızı etkilemen için ona, aklını okuyabildiğini söyle.

****

Şeytanın en çok kullandığı oyuncaklar din adamlarıdır.

****

Din adamlarının ayaklarının kaydığı yerde Hayırseverlerin bağışları vardır.

****

Şeytan Tanrıya inanıyor mu?

 Bugünlerde “Tanrıya inanıyorum” diyen kaç kişi doğruyu söylüyor ki?

- Ben.(şeytan inanıyormuş)

****

“Tanrı aşktır. Ama aşk kural tanımaz.”

****

Hayatın kitabını da okuyabilir misin?

- Hayatın kitabı değil ama belki belirli birinin kitabını(aklını) okuyabiliyorumdur.

****

Şeytanın anlaşma şartı nedir?

İnsanın ruhunu satın almaktır.

****

Şeytanın ambarında neler vardır?

Korkak ruhlar vardır. bütün genç ruhların acı çektiklerinde geldiği yerdir.

****

Bütün katillerin suçları affedilmez. Bunu haketmek gerekir.

****

Biz insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.

Hiç doğmamış olmayı dilerdim. Hiç doğmamış olmak en iyisi olurdu, dostum!

****

Bir talih olarak görünen ölmekten çok daha iyidir. Hayır, yaşamalısın.

****

- Hep aynı şey İnsan daha baş dönmesini kontrol edemeden uçmayı ister.
Sen bir erkeksin. Bir asker.

****

Neyim ben?

 Nihayetinde, neysen “O”sundur.

****

Buradaki hiçbir şeyi tanıyamıyorum.

Ama durduk yere, onlar  yok oldu.

- Çok basit.

-   Anlamıyorum.

****

Ne demek, yok oldu?

 ****

Şeytanın isimlerinden Mauricius? (Morisyus) Ne anlama geliyor?

Ender bir isimdir,  “Karanlık olan” demektir.  Bazen bu, bir şehidin veya bir tüccarın ismi de olabilir.

****

Zaferi sen mi elde etmek istiyorsun?

 “Eylem” her şeydir. “Zafer” değil.

****

Ebedi yalnızlık ve kurtuluş için umut yok.

****

Her şeye kendim karar verme hakkım var.
Kaynak, senin değil ki karar veriyorsun!

****

Şeytan insana kendi kanınla imzalattığı anlaşmasını bozmaz.

 “Ruhun artık ona ait olur.”

****

“Bitti”, ne aptalca bir kelime!

****

“Nereye gidiyorsun?
 Oraya! Oraya! Uzağa ve daha uzağa!

****

—————————-

Eleştiri/Kaan Karsan

Sinema değişiyor, sinema dönüşüyor… Günümüz sinemasının en tuhaf, en yaratıcı ve en büyüleyici yönetmenlerinden biri olan Alexandr Sokurov ise bu karşı konulamaz dönüşümün alevini iyiden iyiye körüklüyor. Goethe‘nin üzerinde elli yıldan fazla çalıştığı manzumesi, sanatı kökünden etkilemeye, varoluşun tüm dünyasını sorgulamaya, değişmeye, değiştirmeye ve yepyeni evrenler yaratmaya devam ediyor.

Baştan söyleyelim. Alexander Sokurov’un Faust‘u kolay takip edilebilen, hatta müthiş bir yoğunlaşma ile izlenilse bile, sizi içine çeken ve kolayca anlaşılabilen akıcılıkta bir eser değil. Hatta tam olarak bahsetmek gerekirse, bilindik kalıpların tamamen dışında seyir eden, sinemanın klasik formüllerinden sadece öyküsel olarak değil görsel olarak da uzak duran ve yepyeni yollar arayan bir film. İşin ilginci bu aradığı yolları buluyor da…

Goethe’nin klasik metnindeki “ruhunu şeytana satan” ve “lanetlenen” insan çıkış noktasından hareketle günden güne daha fazla yitip giden varoluşsal mânaya ve buna karşılık derin bir arayışa sürüklenen insanoğluna doğru yol alıyor. Yitip giden anlam ve bunun peşindeki zavallı insan Sokurov’un kendine has dünyasında, bugüne kadar pek de aşina olmadığımız fotoğraflarla görselleşiyorlar.

Sokurov’un Faust’unda bulanık olmayan tek yargı, her şeyin bulanık olduğu yargısı. Zira Sokurov, kimi anlarda diyalogları, edebiyattaki bilinç akışı tekniğine yakın seyir ederek takdim ediyor ve seyircisi bu diyalogların içerisinde mantıklı bir çıkış yolu arıyor. Yanınızda ya da zihninizde varoluşa ve yok oluşa dair bir el kitabı olmadan, bu filmden düzenli bir anlam silsilesi çıkarmak neredeyse imkânsız gibi. Bu da Sokurov’un Goethe’nin Faust’unu tekrar yaratırken ana metni ne denli iyi anladığının ve olan biteni ne kadar iyi özümsediğinin net bir kanıtı.

Sokurov’un aynı anda hem çekici hem de ürkütücü olabilen görsel evreni ise sinemada nadiren tadabileceğimiz bir yabancılaşma efektini, arı bir büyülenmeyle birlikte, beraberinde getiriyor. Filmin sinema perdesini farklı bir şekilde kullanan görüntü formatından tutun da, başından sonuna sanki hiç kesilmeyen bir tiyatro oyunu izliyormuşuz hissini yaratan tavrı gerçekten sinemada daha önce rastlamadığımız türden. Tamamen özgün bir görsel yaratı ile seyircisini her an güzelce pataklayan Sokurov, aynı anda hayata dair her şeyi çağrıştırabilen bu eseri en tuhaf yollardan, en özgün biçemle peliküle döküyor.

Sanatı ve sinemayı, bu işin ortalama yönelimine göre çok daha farklı bir algıyla ele alan Sokurov, beklendiği gibi oldukça sabırlı bir seyirci bekliyor salonlara. Faust, salonda yaşayacağınız saniyelik bir kopmayla büsbütün uzaklaşabileceğiniz bir deneyim. Zaten olay şu ki: Faust bir filmden çok, bir deneyim. Öyle bir deneyim ki ortada her kişinin farklı şekillerde zihninde tekrar tekrar canlandıracağı ve yepyeni sonuçlara varacağı bir anı vaat ediyor. Bu da içinde bulunduğumuz on yılın en akılda kalıcı sinema olaylarından biriyle yüzleşmemizi sağlıyor.kaankarsan@gmail.com

Faust (Goethe)1808

1749-1832 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman ozanı, oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe‘nin Faust adlı şiirsel oyunu dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutar. Faust, Goethe’nin bütün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir

Faust, Goethe’nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaustadıyla onsekiz yaşında başladığı oyunu, 1806de Faust I ve 1832de Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksen üç yaşında ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiştir.

Goethe, Faust’un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Şeytanla bahse giren insanoğlu teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye ve oyuna konu olmuştur. Goethe’den önce birçok yazar tarafından defalarca işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce de usta bir İngiliz yazarı olan Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı biçimde gelişir ve sonuçlanır. Marlowe, Faust’u şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak ele almıştır. Oysa Goethe Faust karakterini Şeytan Mefistofeles’e yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir. Goethe, Faust’unda evrensel bir insan tragedyası ortaya koymuştur.

Goethe’nin Faust I eseri bir oyun şeklinde görülmekle beraber çok derin ve karmaşık içeriği dolayısıyla genellikle okumak için hazırlandığı ve sahnelenme istenmediği kabul edilebilir. Buna rağmen, Goethe’nin Faust’u içeriğinin çok zengin felsefi derinliği nedeniyle pek çok farklı yorumla yüzlerce kez yeniden incelenmiş, dünyanın birçok ülkelerinde çok farklı yorumlarla sahnelenmiştir.

Faust’un ilk bölümü ya da Faust I olarak bilinen “Faust. Eine Tragödie”, Johann Wolfgang von Goethe’nin 1808 yılında yayımladığı bir trajedisidir. Alman Edebiyatı ve Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı eserlerinden biridir. Drama, birçok kez tarihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar tarafından ele alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust II’ de genişletmektedir.

Konu

Olay, tarihi Faust’un yaşadığı dönemleri, yani Ortaçağ‘dan Yeni Çağa geçiş dönemini kapsamaktadır. Bugünkü Almanya’da, Leipzig ya da Harz bölgesinde geçmektedir.

Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Yeni Çağ’ın başlarında tarihi Faust (1480–1538) gibi itibarlı bir araştırmacı ve öğretmen olan Heinrich Faust, hayatının bilançosunu çıkarır ve oldukça sarsıcı bir sonuçla karşı karşıya kalır: Bir bilim adamı olarak derin bir araştırmadan ve gerekli çıkarımlardan yoksun kaldığını ve hayatını dolu bir şekilde yaşamayı beceremediğini anlar. Bu ikilem arasında sıkışıp kalırken, memnuniyetsizlik ve huzursuzluktan kendini kurtarmayı başarırsa, ruhunu şeytana satacağına dair ona söz verir.

Faust’u tekrar hayata bağlayacağına, kendisinin, yani Faust’un beşeri zevk ve hazlarda anlam bulacağına dair bir antlaşmaya varırlar, şeytan Faust’u gençleştirerek dünyayı gezmek üzere onu yanında götürür. Ve Gretchen olarak adlandırılan genç Margarete ile olan aşkı için Faust’a yardım eder. Faust’un bu arayışı Şeytan‘ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı’dan Faust’u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles, onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust’a dünya hazlarını vaad eder. Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır.Mefistofeles, Faust’u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın Mefistofeles’e beklediği cevabı vermemekte diretecektir.

Oluşum tarihi

Johann Faust’un hayatı, kişiliği ve kaderi çerçevesindeki efsaneler, 1587 yılında hikâyelerin oluşumundan bu yana, birçok kez ele alınan, ünlü bir edebi kaynak olmuştur.

Urfaust

Goethe, çocuk katili Susanna Margaretha karşı açılan dava sürecinden etkilenerek, 1770 yılında Faust çalışmasına başlamıştır (idamı Goethe’yi muhtemelen etkilemiştir.), bu yüzden Urfaust’da arka planda Gretchen çevresinde gelişen aşk trajedisi bulunmaktadır. Urfaust, çalışma odasında Faust’un monoloğu ile başlamaktadır. Mefisto ortaya çıkmaktadır; fakat şeytanla antlaşma yoktur. Auerbachs Keller’daki sahneden sonra, Gretchen trajedisi onun yerini alır; Büyücü mutfağı (Hexenküche) ve Cadılar Bayram (Walpurgisnacht) yer almaktadır. Bu versiyon, Goethe’nin eserinin tümünün ve özellikle Faust’un önemi vurgulandığında, bir el yazısı örneğinin ardından ilk olarak 1887 yılında basılmıştır.

Faust Bir Fragman

Goethe Urfaust’dan yola çıkarak, 1788 yılında tamamlamış ve 1790 yılında basılmış olan Faust. Bir Fragman (Faust. Eine Fragment)’ı oluşturmuştur. Faust fragmanı Urfaust’un aksine, içeriğinde şeytanla antlaşmanın üstü kapalı kaldığı, Mefisto ile geçen bir diyalog şeklinde genişletilmiştir. Büyücü Mutfağı (Hexenküche) sahnesi yeni eklenmekte, bu yüzden Gretchen’in zindandaki sonu yer almamaktadır. Gretchen’e olan aşk trajedisinin yanı sıra ikircimli ve çekingen bilim adamının trajedisi de kendini göstermektedir.

Faust Bir Trajedi

Goethe 1797 yılında fragmana, ithaf, tiyatroda ön gösteri ve gökyüzünde konuşma sahnelerini eklemiştir. Urfaust ve Fragmanda kesinleşmiş olan metin birçok sahne içermektedir, bununla birlikte 1806 yılına kadar olan zaman diliminde Cadılar Bayramı (Walpurgisnacht) sahneye koyulmuştur. Eser 1808 yılında, sergiler için Faust. Eine Trajedi olarak basılmıştır. Mutsuz bir kızın ve ikircimli bir bilim adamının hikâyesinden, gökyüzü ve cehennem arasında geçen bir insanlık dramı ortaya çıkmıştır.

Goethe, 21 yaşından 57 yaşına kadar, Faust’un ilk bölümü üzerinde çalışmıştır. Bu üç versiyon, içeriksel bir gelişmenin yanı sıra önemli bir stilistik gelişmeyi de belgelemektedir. Goethe, bu projenin gerçekleşebileceğine inanmamasına rağmen, Faust I’in çalışmasında oluşturduğu taslak ve sahneleri, Faust’un ikinci bölümüne de aksettirmiştir.

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film


Yapım: 1956 – İspanya, ABD

Tür: Aksiyon, Çocuk, Dram, Psikolojik

Vizyon Tarihi:     27 Temmuz 1956

Süre: 116 dakika

Yönetmen: John Huston

Oyuncular: Orson Welles,  Gregory Peck, Leo Genn, Frederick Ledebur, Harry Andrews

Senaryo: Ray Bradbury

Yapımcı:  John Huston

 

Herman Melville Kimdir?

1819’da New York’ta doğan Herman Melville, fakir bir ailenin çocuğu olarak oldukça sıkıntılı günler geçirdi.Babası arkasında yüklü miktarda borç bırakınca genç Herman için hayat daha da zorlaştı.O şartlar altında 13 yaşında hayata atılmak zorunda kaldı.18 yaşında Liverpool’e giden bir gemiye ayak bastı. O gemiyle birlikte denizciliğe de başlamış oldu.

Herman Melville 22 yaşında balina avcısı oldu.  Güney Denizlerinde balina avına çıktı, ama zorlu koşullara dayanamayıp birkaç arkadaşı ile gemiyi terk etti ve bir süre Typee yerlileri arasında yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndüyse de denizcilik hayatı hep sorunlu geçti. katıldığı bir isyan sonunda hüküm giydi, Tahiti civarında yeniden yerliler arasına katıldı, bir başka balina gemisi ile Hawaii’ye kadar gitti.

1846’da yayınlanan ilk romanları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. Moby Dick’i 1851’de tamamladı, ancak romanları yeterince ilgi görmedi.

Herman Melville Moby Dick

İlk kez Ekim 1851’de Londra‘da Richard Bentley tarafından ve Kasım 1851’de New York Harper&Brothers Yayınevi tarafından basılmıştır. Sonradan klasikleşen roman ilk yayımlandığı dönemde ilgi görmemiş, sadece 3000adet satılmıştı. Yirminci yüzyılda ün kazandı, üzerine incelemeler yazıldı ve defalarca sinemaya uyarlandı.

Bana İsmail deyincümlesi ile başlayan roman, anlatıcı İsmail’in ağzından Kaptan Ahab adlı roman kişisinin Moby Dick adlı balinanın peşinde yaşadığı macerayı anlatır.

 Simgesel okumalara açık bir kitap olan Moby Dick ile ilgili olarak; Ahab ve Moby Dick arasındaki çatışmanın birey ile doğa, Ahab ve gemi mürettebatı arasındaki çatışmanın birey ile toplum arasındaki gerilimi yansıttğı; Ahab karakterinin 20. yüzyılın diktatörlerinin habercisi olduğu; geminin Amerikan toplumunu, acımasız Ahab’ın ise acımasız kapitalizmi ifade ettiği şeklinde okumalar yapılmıştır.

Roman, Amerikan edebiyatının başyapıtı kabul eden eserlerin üretildiği Amerikan Rönesansı diye adlandırılan dönemde yazılmıştır. Aynı dönemde Nathaniel Hawthorne Kırmızı Leke (Scarlet Letter) (1850), Harriet Beecher Stowe Tom Amca’nın Kulübesi (1852), Walt Whitman Çimen Yaprakları ‘nı(1855) yayımlamıştı. Kendi denizcilik tecrübeleri ve denizlerde yaşanmış başka olaylardan (1820’de Essex adlı bir Amerikan gemisinin bir balina tarafından batırılması ve 1839’da Şili‘de Mocha Dick adlı albino balinanın öldürülüşü) esinlenerek bir balina avı öyküsü kurgulayan Melville, kitap taslağını arkadaşı Nathaniel Hawthorne’a göstermiş ve onun tavsiyeleri üzerine kitabı hayatın anlamını keşfetme üzerine simgesel bir romana dönüştürmüştür.

Daha önce Typee ve Omooo adlı iki kitabı ilgi gören yazar, başyapıtı olarak gördüğü bu kitabın yayımlandığında olumsuz eleştiriler alması ve satmaması nedeniyle hayal kırıklığı yaşamıştı.

Mina Urgan Beyaz Balina’nın romanını şöyle tanımlıyor.,

İlk bakışta denizlerde geçen bir serüven romanı sanılabilir. Ne var ki insan Moby Dick’i okudukça, okuduklarını düşündükçe, kitabın derinliğini, gerçek anlamını sezmeye başlar. Bu derinliği, gerçek anlamı sezmeyenler ise, balina avıyla ilgili, heyecanlı bir öykü olarak, gene de Moby Dick’in pekâlâ keyfini çıkarabilirler.”

Moby Dick’i Yeniden Okumak

Halil Turhanlı / MART 2011

Pek çok açıdan önemsediğim CLR James’in bu kez Melville okumalarına değinmek ve bu okumalardan yola çıkarak Moby Dick konusunda birkaç söz söylemek istiyorum.

Yıllardan beri Amerika’da kaçak olarak yaşayan James 1952’de yakalanmış ve Ellis Adası hapishanesinde bir yıl alıkonulduktan sonra sınır dışı edilmişti. Hapishanede kaldığı bir yıl içinde daha önce Melville okumaları sırasında düştüğü notları, çıkardığı taslakları genişletti, eklemeler yaptı, bunları derledi ve bir kitap haline getirdi. James, Mariners, Renegades and Castaways (Gemiciler, Firariler, Kazazedeler) başlığıyla yayımlanan kitapta, özellikle Moby Dick’ın ana karakteri Kaptan Ahab konusunda tartışılacak tezler ileri sürer. Kanonik okumalarda birkaç noktada çatlaklar açar. Bu soy okumalara damgasını vuran Despot Ahab ve Hoşgörülü İsmail karşıtlığına karşı çıkar; bu iki karakterin çatışmaları, çelişkileri kendi içlerinde barındırdıklarına hükmeder. Gemiyi de bir fabrikaya benzetir.

İlk kez 1953’de, McCarthy’nin komünist avladığı yıllarda yayımlanan kitap salt bir edebiyat incelemesi değildir. James tarihi de gözden geçirmiş, kölelik, siyah insana bakış emperyal güç gibi konu ve temaları yeniden ele almış, Melville’i Amerikan edebiyatının dışına taşan ve yeni bir uygarlığı duyuran yazar olarak değerlendirmiştir. Melville’in sadece yazdıklarını değil, yazmadıklarını da, onun sessizliğini de okumuş ve yorumlamıştır. James’in kitabı bütün bu niteliklerinden dolayı da, bugün postkolonyal incelemeler literatüründe özel bir yere sahiptir.

James’e göre, doğmakta olan yeniyi duyuran büyük yazarlardan biridir Melville. Kriz ve geçiş dönemlerinde ortaya çıkan büyük yazarlar eski dönemin sona ermekte ve bir yenisinin onun yerini almakta olduğunu, yeni bir dönemin başladığını duyururlar. Yeni tutkuları, yeni idealleri, yeni ihtiyaçları ifade eden karakterler yaratırlar. Melville on dokuzuncu yüzyıl ortalarının böyle bir dönem olduğunu kavramış ve Ahab karakteriyle yeniyi duyurmuştu.

James’e göre Melville bireyciliği kutsuyordu; fakat bireyciliğin ikili doğasını biliyordu; bu nedenle birey ile doğa (Ahab ve Moby Dick) arasındaki çatışmanın, birey ve toplum (Ahab ve gemi mürettebatı) arasındaki gerilimin de altını çizmiş, bireycilikten ödün vermeksizin demokratik bir toplumun bir mümkün olup olmayacağını araştırmıştı

James, Melvill’in Kaptan Ahab ile dünya edebiyatının en özgün karakterlerinden birini yaratmakla kalmadığını, bu karakter üzerinden insanlığın geleceğine dair öngörülerde de bulunduğunu belirtir. Çevresini aydınlatan birey, Prometheus’vari bir kahramandır o; fakat aynı zamanda yirminci yüzyıl diktatörlerinin habercisidir de.

Hatırlanacağı üzere, Edward Said de 9/11 sonrası intikam peşinde koşan dinsel bir retorik kullanarak modern haçlı seferleri başlatan, Usame bin Laden’e karşı hınç politikası yürüten, onu yargılamadan cezalandırmak isteyen Başkan George W.Bush’u, beyaz balinadan intikam almayı ölümcül bir saplantı haline getirmiş olan, bunun için bütün mürettebatın hayatını da hiçe sayan Kaptan Ahab’a benzetmişti. Başkan Bush’un gözünde Usame bin Laden yeryüzündeki bütün kötülüklerin kaynağı, bütün kötülüklerin bedenleşmiş haliydi. Edward Said bu figürü seküleştirmek ve gerçekliğin alanına geri getirmek gerektiğini vurgulamıştı.

Bir de şu var: RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) militanları da Stammheim’da Moby Dick’i okumuş, okumakla kalmamış romandaki karakterlerin adlarını tecrit hücrelerinden birbirleriyle haberleşmede kod adı olarak seçmişlerdi. Faşist geçmişiyle henüz tam olarak hesaplaşmamış, bazı kilit noktalarında Nazi döneminin karanlık isimlerinin görev yaptığı Batı Alman devletini Moby Dick (Leviathan) olarak görüyor, canavara karşı yürüttükleri bu mücadelede gemideki balina avcılarıyla özdeşleşiyorlardı.

Leviathan (i.) Tevratta adı geçen büyük bir su canavarı; ada balığı gibi çok büyük hayvan; iri balina veya gemi gibi büyük şey.

(Starbuck adını alan Holger Meins hapiste açlık grevinde ölmüştü. Adını Moby Dick’deki bir karakterden almıştı, ama bir başka Melville karakteri, Bartleby gibi hapishanede açlıktan ölmüştü.)

Melville’in adını Kitabı Mukaddes’den alan anlatıcısı İsmail arayış içinde olan tedirgin bir ruhtur.Sıradan bir serüvenci değildir. Kutsal kitaptaki adaşı susuzluk çeker, suya doymak ister. Annesi Hacer susuzluk çeken oğluna su bulabilmek için çırpınır, su arar. Anlatıcı İsmail de susuzluk çekmektedir. Şu anlamda: Hayatın derin anlamını kavrayabilmek için denize açılmıştır. Onun için denize açılmak hayatın özü olan suya karışmaktır. Hayatın anlamı da hayatın özünde saklıdır. Ama, böyle bir arayışa koyulabilmek için öncelikle kıyı ile çizilmiş sınırı aşmıştır. Herkesin cesaret edebileceği, göze alabileceği bir şey değildir bu. Çok sayıda insan Manhattan doklarına kadar gelip oradan uzun uzun denize baktıktan sonra geri dönerler. Sınırı aşmaya, gemiye binmeye cesaret edemezler.

Kimi liberal eleştirmenler, örneğin F.O. Mattiessen, İsmail’de Emerson’cı idealizmin bir yansımasını gördüler. Onlara göre, İsmail hoşgörülüydü; dinsel ve kültürel göreceliği savunuyordu. Gerçekten, böyle bir tezi destekleyecek kimi ipuçlarını barındırır İsmail karakteri. İnsanlar arasında evrensel bağlar bulunduğunu düşünür. Bütün inançları irrasyonel bulsa da oruç tutan Queequeq’in inancına saygı gösterir gemideki diğerlerine de saygı göstermelerini söyler. Queequeg ile dostluğu homoerotik tonlar da taşır. Gemi mürettebatıyla arasına bir uzaklık koyar ve bu mesafeden gözlemleyerek anlatır.

Bir yerli kabilesinin adını taşıyan gemi, Pequod bir bakıma Amerikan toplumunu sembolize eder. Değişik ırklardan (beyazlar, Afro-Amerikalılar, Polenezyalılar..), farklı inançlardan, kültürlerden insanlar bir araya gelmişlerdir. Ama bu erkeklerin dünyasıdır. On dokuzuncu yüzyıl Amerikan kamusal hayatının marjında yer alan kadınlar bu kez de denizin kıyısında kalmışlardır. Dahası, bu dünyaya hükmeden bir despot vardır:

Bütün mürettebatı ölüme sürekleyen Ahab. Onun varlığı, idealize edilmiş Amerikan toplumunu, ideal cumhuriyet anlayışını birden siler. Gemideki gündelik çalışma koşulları da çok ağırdır. Yüzen bir çalışma kampıdır Pequod. Ahab salt geminin değil, bütün acımasızlığıyla kapitalist ekonominin de kaptanlarından biridir.

 

Kaynak:

Moby Dick’i yeniden okumak

“İsmail’in Dilinden Moby Dick”

“Bana İsmail deyin.”

Birkaç yıl önce parasız kaldığım bir sırada denize açılmaya ve okyanusları görmeye karar vermiştim. Ne zaman kendimi ürkek ve sinirli hissetsem içimden sokaktaki insanların şapkalarını kapıp kaçmak gelse, çiseleyen bir kasım yağmuru ruhumu ele geçirse işte o zaman kendimi açık denizlere atardım.  Sizde benim gibiyseniz, önünüze çıkan ilk patikaya dalın. O sizi bir şekilde denize götürür.

Deniz her insanın ayna gibi kendisiyle buluştuğu yerdir.  Suyun topraktan farklı ve insanları cezbeden büyüsü sizi dağlardan indirip derelere nehirlere ve nihayet denize kadar sürükleyecektir.

İşte New Bedford kasabasına da 1841 yılının sonuna doğru fırtınalı bir cumartesi günü işte böyle varmıştım.  Orada Kaptan Ahab’ın gemisine dâhil oldum.

Hikâyemiz çok uzundur. Kısaca, uzun zaman Kaptan Ahab’ın intikam hırsı yüzünden Moby Dick’i okyanuslarda arayıp durduk. Sanki Moby Dick’i Deniz onu yutmuştu.   Kaptan Ahab’ın gözü dönmüş haliyle New Bedford’dan Rachel 12 yaşındaki kaybettiği çocuğunu dahi aramasında yardım etmedik.  Vicdanen bile rahatsız olmadan ölümüne Moby Dick’in peşine düşüp okyanusta dolanıp durduk.

Kaptan Ahab’ın haritasına göre Moby Dick 19 Nisan 1842 yeniayla birlikte ortaya çıkacaktı. Arıyorduk, arıyorduk…..

Ah Moby Dick!

Moby Dick, bir balina olduğunu biliyorduk ama şeytan gibiydi sanki.

Sonunda Onu gördük. O mu bizi buldu, yoksa biz mi onu, bilemiyoruz.

Onu öldürmek istedik. Fakat hiçte öyle olmadı.

“ Trajedi sona ermiş herkes ölmüştü.”

“ Denizin büyük kefeni Pequod’un ve tayfalarının ve Moby Dick’in üzerlerini örtmüştü.”

Tabi ki, yardımımızı esirgediğimiz, hüzünle kaybolan çocuklarını aramakta olan Rachel, yetimi yerine beni bulmuştu da; “ Bu hikâyeyi size anlatacak biri olarak, sadece ben sağ kurtulmuştum.”

—————-
Ahab: i. İsrail kralı (c 875-853 MÖ), Jezebel’in kocası (İncil); Herman Melville’in “Moby Dick” isimli romanının trajik kahramanı;
Ahab, İsrail kralı.(İ.Ö. 870 – Ramot Galaad İ.Ö. 850).
Başka bir yorum için bkz:
http://www.gurkankilicaslan.com/?p=1955

ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999) Film


 Yönetmen: John Stephenson  

Ülke: ABD

Tür: Komedi , Dram , Aile

Vizyon Tarihi: 15 Haziran 2001 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: George Orwell , Alan Janes , Martyn Burke ,

Müzik: Richard Harvey

Görüntü Yönetmeni: Mike Brewster   

Oyuncular: Kelsey Grammer, Ian Holm, Paul Scofield

Özet

Filmde bir gün Manor Çiftliği’nde insan sahiplerinin baskısı altında yaşayan hayvanların bir ütopya yaratmak amacıyla bir domuz tarafından kışkırtılmasıyla örgütlenmesi ve direnişe geçmesi beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır.

Bu toplumsal harekette başı çeken Kartopu ve Napolyon adlı domuzların, insanlardan kurtulduktan sonra bu kez kendi otorite sevdalarıyla hayvanlara zulmetmesi, sosyalist sisteme yönelik bir eleştiri niteliğinde.

KİTABIN KONUSU:

Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell’in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945’te yayınlandıysa da asıl ününe 1950’lerde kavuştu. 1996’da ise geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo Ödülü’nü 1946 senesi için aldı.

Roman, Stalinizmin acı bir eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, romanında SSCB’nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah kullanarak mecazi bir dille anlatır.

Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere’de sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken konusunun CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir. Roman 1999’da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir.

Hayvan Çiftliği, Pink Floyd’un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur.

“Hayvan Çiftliği” Türkiye’de ilk kez 1954 yılında o zamanki adı Maarif Vekâleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Halide Edip Adıvar’ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır. 1966 yılında da kitabın ikinci baskısı yapılmıştır.

Romanın İngilizce versiyonu 1970’li yıllarda Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan devlet okullarında (Maarif Bakanlığı Kolejleri) İngilizce derslerinde okutulmuştur.

Romandaki karakterler

  • Koca Reis, domuz, hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vaat eder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin‘e benzer.
  • Snowball, domuz, hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Leon Troçki‘yi temsil eder. Napolyon değirmene önce karşı çıkar, Snowball’u çiftlikten kovduktan sonra ise değirmenin yapımını ister. Başa gelen her kötü olaydan Snowball’u sorumlu tutar.
  • Napolyon, domuz, köpekleri eğitir ve bir polis gücü haline getirir, Snowball’u çiftlikten kovar, insanlarınkinden daha baskıcı bir yönetim kurar. Josef Stalin‘i temsil eder. Kitapta Animalizm- Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm’den kesin olarak dönüş yapar.
  • Bay Jones, insan, çiftliğin eski sahibi. Son Rus çarı II. Nikolay‘ı temsil eder.
  • Bay Frederick, düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi. Adolf Hitler‘e benzemektedir.
  • Bay Pilkington, Winston Churchill‘e benzemektedir. Kitabın sonunda Napolyon’un Bay Pilkington ile anlaştığını görüyoruz. Bu da bize onun Theodore Roosevelt olduğunu gösteriyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır yaşlı erkek domuz Koca Reis (yarışmaya Willingdon Gü­zeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis di­yordu), buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder ve şunları konuşur.

“Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir ha­yattır?

Açıkça söylemekten korkmayalım:

Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldik­ten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verir­ler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırır­lar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de kor­kunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere’de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk ne­dir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere’de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız se­fillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplak­lığıyla gerçek budur.

“Peki, bu durum, Doğa’nın bir yasası mıdır?

Ül­kemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur?

Hayır, yoldaşlar, asla! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hay­vanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağla­yabilir. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebi­lir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edeme­yeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabi­lir.

Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim?

İnsan­lar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar, işte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan.

Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır. İnsan’ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.

“İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gü­cü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Biz­se emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besle­riz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yok­tur. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin lit­re süt verdiniz?

Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti?

Her bir dam­lası düşmanlarımızın midesine indi. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçın­dan civciv çıkarabildiniz?

Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nere­de?

Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin, insanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün?

“Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal so­nuna varmasına bile izin vermezler. Ben gene talih­li sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. Bir domuz için çok doğal. Ama hiçbir hayvan sonun­da o gaddar bıçaktan kaçamaz. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz, inekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekli­yor, hepimizi. Atların ve köpeklerin yazgısı da bi­zimkinden farklı sayılmaz. Sen, Boxer (at), şu koca kas­ların gücünü yitirmeye görsün, Jones (çiftçi) o saat, sakat ve kocamış adarı alan kasaba satar seni. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine ma­ma yapar. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeye görsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en ya­kın göle atar.

“Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynak­landığı gün gibi açık değil mi?

Şu İnsanoğlu’ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun, işte o zaman zengin ve özgür olacağız.

Öyleyse, ne yapma­lı?

 Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt et­meye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar:

Ayakla­nın!

Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi gö­rüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

“Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsıl­masın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın, insan ile hayvanların ortak bir çıkan vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğ­lu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözet­mez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın.

Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!”

Üç gün sonra Koca Reis kazara öldürülür. Kendisinden geriye konuşma esnasında söylediği İngiltere Hayvanları adlı şiiri kalmıştır. Konuşması da çoktan diğer hayvanlarda ufuklar açmaya başlamış ve Adalet şarkısı ve özgürlüklerini tekrar hayvanlar bir ağızdan söylenir olmuştur.

Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdelerin en güzeline,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Er geç bir gün gelecek,

Zorba İnsan devrilecek,

İngiltere’nin bereketli topraklarında

 

Yalnızca hayvanlar gezinecek.

Burnumuza geçirilen halkalar,

Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak,

Kamımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak,

Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak.

Zenginlikler düşlere sığmayacak,

Buğdayı arpası, yulafı samanı,

Yoncası, baklası, pancarı,

O gün hepsi bizim olacak.

İngiltere’nin çayırları daha yeşil,

Irmakları daha aydınlık olacak,

Rüzgârlar daha tatlı esecek,

Biz özgürlüğümüze kavuşunca.

O günü göremeden ölüp gitsek de,

Herkes bu uğurda savaşmadı,

İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele,

Özgürlük uğruna ter akıtmalı.

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdeme, haber salın her yere,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unuttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır.  

Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğer hayvanlara önderlik yapmaya başlarlar. İlk işleri çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu sahibi sadece kendileri olan Manor Çiftliği’nin (Beylik Çiftliği) adı bundan sonra “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” dir.

Süreç içerisinde iki domuz öne çıkar: Nopolyon ve Snowball.

Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar.

Yedi Emir şöyledir:

  • İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  • Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatlan olan herkesi dost bileceksin.
  • Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  • Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  • Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  • Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürme­yecek.
  • Bütün hayvanlar eşittir.

Emirler büyük bir özenle yazılmıştı; ‘dost’un ‘tost’ diye, S’lerden birinin de ters yazılmış olması dışında, hiçbir yazım yanlışı yoktu. Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir.

Animalizm dersleri verilmektedir. “Dört ayak iyidir, iki ayak kötü” Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istemektedir.

 Napoleon ve Snowball çiftliğin hakimiyetini ele geçirmiş durumdadırlar. Her şekilde haklılıklarını öne çıkarırlar ve hayvanları ikna ederler. Örnek verilecek olursa  hayvanlar:

“Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?”    Diye sorduklarında saklayamadıkları gerçeği itiraf ederek “Biz domuzlarda!” cevabını verirlerken gerekçeleri de hazırdır.   Snowball der ki;

“Süt ve elma beyini besler.    Ve eğer beyinlerimiz beslenmezse o zaman Çiftçi Jones geri gelebilir.    İçinizden Jones’u tekrar görmek isteyen var mı? Hayvanlar:

“Hayır. Hayır. Hayır”, derler.

“Öyleyse, o zaman iyiliğimiz için sütü içmeye ve    elmaları yemeye devam edeceğiz.” Derler. Ancak bu arada enikleri çok olan Jessie süt tüketimi yüzünden yavrularından uzaklaştırılır ve yavruları komitenin emrinde çalışan kolluk kuvvetlerine dönüştürülür.

Domuzlar hayvanlara ne yapacağını, ne düşüneceğini söylüyorlardı. Ancak  Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yeldeğirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un enntrikaları ile köpekleri tarafından çiftlikten sürülür. Ama buna rağmen yeldeğirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır.

Bir gün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur… Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.  Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza:

“Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için” cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor. Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor…Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor. Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar.

Domuzlar insan gibi davranmaya başlamışlar ve hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymayan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası. Yaşlı Koca Reisin sözlerinin hiç anlamı yoktu artık.    Domuzlar şimdi evde yaşıyorlardı.    Napoleon arada bir görülüyordu ama onuruna bir heykel yapılarak ahır yakınına dikildi.    Napoleon Hayvanları ikna için şunları söylüyordu:

“Bugün bizim için yeni bir yolun başlangıç işaretidir.    Hayvan çiftliği izole edilmiş olarak kalamaz.    Hayatımızın kalitesini arttırmak için,    değirmeni inşa etmek için,    kendimizi beslemek için ticarete ihtiyacımız var.    (Yaşlı Koca Reis asla ticarete bulaşmayın dememişse de)    Lideriniz olarak,    Ticaretin ağır yükünü ben omuzlarıma alacağım.    Devrimimiz devam ediyor ve Koca Reis’e şimdi bütün aksiyonlarımıza inançlarımızın kurucusu olarak bakılacak.”

Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaadedilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır.

Kış aylarında çiftlikte kıtlık baş gösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş-gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çiftliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor…

Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor… Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!.

Şarkılar değişmiş Na­poleon Yoldaş için şiirler söylenir olmuştu.

Yetimlerin biricik babası!

Mutluluğumuzun pınarı!

Yem kovalarının sultanı!

Gökyüzündeki güneşi andırırsın,

Dingin ve buyurgan bakışınla Yüreğime coşku salarsın,

Napoleon Yoldaş!

 

Kullarının sevdiği her şeyi

Sensin onlara bağışlayan,

İki öğün yemek, tertemiz saman döşek;

Büyük küçük her hayvan

Rahat uyur her akşam,

Sensin onları koruya ıp kollayan,

Napoleon Yoldaş!

 

Bir gün bir yavrum olursa,

Daha ufacık bir bebekken

Altı karış olmadan boyu

Öğrenmeli senin değerini bilmeyi,

Gözlerini açar açmaz dünyaya

Ciyak ciyak basmalı çığlığı:

“Napoleon Yoldaş!

Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar…

Yaz ortalarında, üç tavuğun, Napoleon’a karşı bir suikast hazırlığına katıldıklarını itiraf ettiklerini işiten hayvanlar büyük bir korkuya kapıldılar. Ta­vuklar hemen idam edildi ve Napoleon’un güvenliği için yeni önlemler alındı. Geceleri yatağının çevre­sinde köpekler nöbet tutuyor, yediği her yemek ze­hirli mi değil mi diye önceden Pinkeye adlı genç bir domuz tarafından tadılıyordu.

Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar. Çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu fark ediyorlar.

Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor:

“Bütün hayvanlar eşittir Fakat bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.”

Bu arada çiftlik zenginleşmiş, ama her nedense hayvanların hayat koşulları değişmemişti; tabii do­muzlarla köpekleri saymazsak. Bu, belki biraz da kalabalık olmalarından kaynaklanıyordu. Gerçi on­lar da kendilerince çalışıyorlardı. Squealer’ın bıkıp usanmadan anlattıklarına bakılırsa, çiftliğin dene­tim ve yönetimi, durmamacasına çalışmalarını ge­rektiriyordu. Bu işlerin çoğu, öteki hayvanların bil­gi ve becerisini aşan uğraşlardı. Örneğin, domuzlar her gün sabahtan akşama kadar ‘fişler’, ‘raporlar’, ‘tutanaklar’, ‘dosyalar’ gibi Kimsenin akıl sır erdire­mediği işlere kafa patlatma': zorundaydılar. Bunlar, sık yazılarla doldurulan, doldurulduktan sonra oca­ğa atılıp yakılan çarşaf çarşaf kâğıtlardı. Squealer, bunun, çiftliğin dirlik ve düzeni açısından büyük önem taşıdığını söylüyordu. Ama gene de, domuzla­rın da, köpeklerin de, kendi emekleriyle yiyecek ürettikleri yoktu; üstelik, hem çok kalabalıktılar, hem de iştahları her zaman yerindeydi.

Öteki hayvanlara gelince; gördükleri kadarıyla, hayatlarında pek değişen bir şey yoktu. Çoğu zaman karınları açtı, samanların üstünde yatıyorlar, suları­nı gölcükten içiyorlar, tarlalarda çalışıyorlardı; kışın soğuktan donuyorlar, yazın sineklerin saldırısına uğruyorlardı. Daha yaşlıca olanlar, belleklerini zor­layarak, Jones’un çiftlikten yeni kovulduğu Ayaklanma’nın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarma­ya çalışıyorlar, ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. Şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı ellerinde; önlerinde yalnızca Squealer’ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini göste­ren rakamlarla dolu listeleri vardı. Bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

Boxer (at) az yiyip çok çalışmak dayanılır gibi değildi, ama asla pes etmiyordu. Hastalandı ambulans süsü verilmiş mezbaha arabası ile gönderilirken hayvanlar gerçeği görseler de engel olmadılar. Willingdon’daki hastanede öldüğü haberi geldi. Haberi açıklayan Squealer, son anlarında Boxer’ın yanında bulunduğunu söylüyordu.

Derken, Squealer’ın tavrı ansızın değişiverdi. Bir an durdu, ufacık gözleriyle çevresine kuşkulu bakışlar fırlattıktan sonra başladı anlatmaya. Boxer götürüldükten sonra çiftlikte saçma ve aşağılık bir söylenti yayıldığını duymuştu. Söylenti­ye bakılırsa, bazı hayvanlar Boxer’ı götüren araba­nın üzerinde ‘At Kasabı’ yazdığını görmüşler ve he­men Boxer’ın kesilmeye gönderildiği sonucuna var­mışlardı. Bir hayvanın bu kadar salak olması inanı­lır gibi değildi. Ter ter tepmiyor, öfkeyle bağırıyordu.  Sevgili Önderleri Napoleon Yoldaş’ı hiç mi tanımı­yorlardı?

 Napoleon Yoldaş, hiç böyle bir şeye göz yu­mar mıydı? Oysa işi aslı çok basitti. Eskiden bir at kasabının kullandığı araba, kısa bir süre önce baytar tarafından satın alınmış, ama baytar arabanın üs­tündeki yazıyı silmeye vakit bulamamıştı. Sorun buradan kaynaklanıyordu.

Hayvanlar, işin aslını öğrenince, yüreklerindeki sıkıntıyı biraz olsun atmışlardı. Squealer, ön ayağını kaldırıp gözyaşlarını sile­rek, “Böylesine dokunaklı bir sahne görmemiştim!” dedi. “Son âna kadar başucundaydım. Konuşacak gücü kalmamıştı. Son nefesinde, kulağıma, tek üzüntüsünün yel değirmeninin bittiğini göreme­mek olduğunu fısıldadı. ‘İleri, yoldaşlar!’ dedi güç­lükle. ‘Ayaklanma adına ileri! Yaşasın Hayvan Çiftli­ği! Yaşasın Napoleon Yoldaş! Napoleon her zaman haklıdır!’ Son sözleri bunlar oldu, yoldaşlar.” Diyerek hayvanları kandırdı.

Gene de, hayvanlar umutlannı asla yitirmiyor­lardı. Daha da önemlisi, Hayvan Çiftliği’nin üyesi ol­manın ne kadar onurlu ve saygın bir nitelik olduğu­nu bir an bile akıllarından çıkarmıyorlardı. Hayvan Çiftliği, koca ülkede -tüm İngiltere’de!- hayvanların malı olan ve hayvanlar tarafından yönetilen tek çift­likti hâlâ. En gençleri, dahası yirmi-otuz kilometre uzaklıktaki çiftliklerden yeni getirilmiş olanlar bile bunu bir mucize olarak görüyorlardı. Tüfek sesini duyduklarında, yeşil bayrağın gönderde dalgalandı­ğını gördüklerinde göğüsleri kabarıyor; söz dönüp dolaşıp mutlaka eski kahramanlık günlerine, Jones’ un çiftlikten kovuluşuna, Yedi Emir’in kaleme almı­şına, çiftliği ele geçirmeye kalkan insanların bozgu­na uğratılışına geliyordu. Eski düşlerin hiçbirinden vazgeçmemişlerdi. Koca Reis’in müjdelediği, İngil­tere’nin yemyeşil çayırlarına tek bir insan ayağının basmayacağı Hayvan Cumhuriyeti’ne olan inançla­rını yitirmemişlerdi. Bir gün mutlaka gerçek olacak­tı; belki hemen gerçekleşmeyecekti, belki şimdi ha­yatta olanlar o günleri göremeyeceklerdi, ama düş­leri bir gün mutlaka gerçek olacaktı. İngiltere’nin Hayvanları şarkısının ezgisi bile orada burada gizli­ce mırıldanılıyordu; hiçbiri yüksek sesle söylemeye cesaret edemese de, çiftlikteki her hayvanın şarkıyı ezbere bildiği kesindi. Zor bir hayat yaşıyor olabilir­lerdi, umutlarının tümü gerçekleşmemiş olabilirdi, ama öteki hayvanlardan farklı olduklarının bilincindeydiler. Açlık çekiyorlarsa, zorba insanları doyuralım diye çekmiyorlardı; çok çalışıyorlarsa, hiç değil­se kendileri için çalışıyorlardı. Hiçbir hayvan iki ayaküstünde yürümüyordu. Hiçbir hayvan, hiçbir hayvanın ‘efendisi’ değildi. Bütün hayvanlar eşitti.

Yaz başlarıydı. Bir gün Squealer koyunlara ar­dından gelmelerini emretti ve onları çiftliğin öbür ucunda, körpe huş ağaçlarıyla kaplı bir yere götür­dü. Koyunlar, Squealer’ın gözetiminde, akşama ka­dar ağaçların yapraklarını yediler. Squealer, akşam çiftlik evine dönmeden, koyunlara orada kalmaları­nı tembihledi; hava da sıcaktı zaten. Koyunlar bü­tün bir hafta orada kaldılar; bu süre boyunca öteki hayvanlar koyunlarla hiç karşılaşmadılar. Squealer her gün oraya gidiyor, günün büyük bölümünü ko­yunlarla geçiriyordu. Onlara yeni bir şarkı öğret­mekte olduğunu, rahat çalışabilmeleri için gözler­den uzak olmaları gerektiğini söylüyordu.

Koyunların çiftliğe yeni döndükleri güzel bir akşamüstü, hayvanlar işlerini bitirmişler, çiftlik bi­nalarına yönelmişlerdi. Birden, avlunun oradan, korkunç bir kişneme duyuldu. Hayvanlar ürkerek oldukları yerde kaldılar. Clover’ın sesiydi. Bir kez daha kişneyince, tüm hayvanlar dörtnala avluya dal­dılar. Ve Clover’ın gördüğünü onlar da gördüler:

Arka ayakları üzerinde yürüyen bir domuz.

Squealer’dı bu. Koca gövdesini arka ayaklarının üzerinde taşımaya alışık olmadığından güçlükle ilerliyordu, ama gene de dengesi bozulmadan avlu­nun ortasında gezinebiliyordu. Biraz sonra çiftlik evinin kapısından bir sürü domuz çıktı; hepsi de ar­ka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Daha beceriklileri de vardı, dengelerini korumakta güçlük çeken­ler de; ama hepsi de avlunun çevresinde yere yıkıl­madan dolanıp duruyorlardı. Sonunda, köpekler ürkünç sesler çıkararak havladılar, kara horoz kulakla­rı sağır edercesine uzun uzun öttü ve kapıda Napoleon belirdi: Olanca görkemiyle dimdik yürüyor, sağına soluna kibirli bakışlar fırlatıyordu; köpekleri de çevresinde sıçrayıp duruyorlardı.

Ön ayaklarından birinde bir kırbaç vardı!

Ortalığı ölüm sessizliği kaplamıştı. Hayvanlar, şaşkınlık ve korku içinde birbirlerine sokulmuşlar, avlunun çevresinde ağır ağır yürüyen domuzları iz­liyorlardı. Sanki dünya tersine dönmüştü. İlk şaş­kınlıkları geçer geçmez, köpeklerden korkmalarına, uzun yıllardır ne olursa olsun hiçbir şeyden yakın­mama, hiçbir şeyi eleştirmeme alışkanlığını edin­miş olmalarına karşın, domuzlara karşı seslerini yükseltmek üzereydiler ki, koyunlar birinden işaret almışçasına hep bir ağızdan melemeye başladılar:

“Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!”

 

Meleme aralıksız beş dakika sürdü. Koyunların sesi kesildiğinde, domuzlar çoktan çiftlik evine dönmüşler, protesto etme fırsatı kaçırılmıştı.

Benjamin, birinin burnuyla omzuna dokundu­ğunu fark edince dönüp baktı. Clover’dı. Yaşlı gözle­ri her zamankinden daha donuktu. Hiçbir şey söyle­meden, Benjamin’i usulca yelesinden çekip büyük samanlığın Yedi Emir’in yazılı olduğu duvarına gö­türdü. Bir süre öyle durup katran kaplı duvardaki beyaz yazılara baktılar.

Sonunda, Clover, “Gözlerim artık iyi görmüyor,” dedi. “Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazılarda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?”

Benjamin, ilk kez ilkesini bozdu ve duvardaki yazıyı Clover’a okudu. Duvarda tek bir emir yazılıy­dı:

Bütün Hayvanlar Eşittir Ama Bazı Hayvanlar

Öbürlerinden Daha Eşittir

Ertesi gün, çiftlik işlerini denetleyen bütün do­muzların kırbaçlı olmaları kimseye tuhaf gelmedi. Domuzların kendilerine bir radyo aldıkları, telefon bağlatmaya hazırlandıkları, John Bull ve Tit-Bits dergileriyle Daily Mirror gazetesine abone oldukları işitildiğinde, kimse şaşırmadı. Napoleon’un, çiftlik evinin bahçesinde ağzında piposuyla dolaşması, kimsenin garibine gitmedi. Domuzların, Bayan Jones’un giysilerini gardıroptan alıp giymeleri, Na­poleon’un siyah ceket, külot pantolon ve deri tozluk­larla gezinmesi, gözdesi olan dişi domuzun da Ba­yan Jones’un bir vakitler pazar günleri giydiği şan­janlı ipek elbiseyle dolaşması bile hiç kimseyi şaşırt­madı.

Bir hafta kadar sonra, bir öğleden sonra, çiftliğe tek atlı ufak arabalar geldi. Komşu çiftliklerden bir temsilciler kurulu, bir denetleme gezisi için çağrıl­mıştı. Tüm çiftliği gezen çiftçiler, gördükleri her şe­ye, özellikle de yel değirmenine hayran kaldıklarını belirttiler. Hayvanlar, şalgam tarlasındaki ayrıkotlarını yolmaktaydılar. Kendilerini tümüyle işlerine vermişlerdi; daha çok domuzlardan mı, yoksa çiftli­ğe konuk gelen insanlardan mı korkmak gerektiği­ni kestiremediklerinden başlarını bile kaldırmıyor­lardı.

Akşamleyin, çiftlik evinden kahkahalar ve şarkılar yükseldi.

Artık Hayvan Çiftliğinde yılgı ve korku kol gezmektedir. Kitabın başlarında ‘Bütün hayvanlar eşittir’ diyen Koca Reis’in bu sözü garip bir değişikliğe uğramıştır: ‘Bütün hayvanlar’ eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir’. Bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçimi almıştır. Hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Çiftliğin ezilen hayvanları, korka korka Çiftlik Evi’ne yaklaşırlar, yüzlerini cama dayayarak içeride olup biteni izlemeye koyulurlar: Tombul yanakları attığı kahkahalardan mosmor kesilen Bay Pilkington, kadehini zafere kaldırır ve ‘espri’yi patlatır:

“Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!”

Dışarıdaki hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlarla domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüşlerdir. Köleleştirilen olmasını sağladıkları ve hayvanları aşırı bolluğa bo­ğarak şımartmadıkları için domuzları bir kez daha kutlamaktan kendini alamadı.

En sonunda, herkesi ayağa kalkmaya ve bardaklarını doldurmaya davet eden Bay Pilkington, “Hay­di, beyler!” dedi. “Şerefe! Hayvan Çiftliği’nin şerefi­ne!”

Herkes coşkuyla bağırıp çağırıyor, ayaklarını ye­re vuruyordu. Napoleon, o kadar keyiflenmişti ki, ye­rinden kalkıp masayı dolandı, Bay Pilkington’la bar­dak tokuşturduktan sonra birasını bir dikişte bitirdi. Bağırıp çağırmalar dinince, hâlâ ayakta olan Na­poleon, kendisinin de birkaç sözü olduğunu belirtti.

Her zaman olduğu gibi, kısa ve öz konuştu. An­laşmazlık dönemi sona erdiği için kendisi de çok mutluydu. Uzun bir süre, kendisinin ve arkadaşlarının tutum ve davranışlarının yıkıcı, dahası devrimci olduğu yolunda söylentiler dolaşmıştı. Bu dediko­dular, kötü yürekli düşmanlarından biri tarafından çıkartılmış olsa gerekti. Komşu çiftliklerdeki hay­vanları ayaklanmaya kışkırttıkları söylenmişti. Ya­lanın böylesi görülmemişti doğrusu! Oysa, onların tek isteği, her zaman komşularıyla barış içinde yaşa­mak, iş ilişkilerini düzgün bir biçimde sürdürmek olmuştu. Yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik, bir kooperatif girişimiydi. Elindeki tapu senetlerinin ortak sahipleri domuzlardı.

Gerçi eski kuşkuların hâlâ sürdüğüne asla inan­mıyordu, asla gene de son zamanlarda çiftliğin işle­yişinde kendilerine duyulan güveni daha da artıra­cak bazı değişikliklere gidildiğini belirtmekte yarar görüyordu. Bugüne kadar, çiftlikteki hayvanlar ara­sında, birbirlerine ‘Yoldaş’ demek gibi salakça bir alışkanlık söz konusuydu. Bu alışkanlığa son verile- çekti. Nereden kaynaklandığını bilmedikleri tuhaf bir alışkanlık da, her pazar sabahı, bahçedeki kütü­ğe takılı domuz kafasının önünden tören yürüyü­şüyle geçmeleriydi. Bu alışkanlığa da son verilecek­ti. Domuz kafasını toprağa gömmüşlerdi bile. Ko­nuklar, gönderde dalgalanan yeşil bayrağa dikkatle bakmışlarsa bayrağın üzerindeki beyaz toynak ve boynuzun kaldırılmış olduğunu fark etmiş olmalıy­dılar. Bundan böyle, bayrak, düz yeşil olacaktı.

Yalnız, Bay Pilkington’ın dostluk duygularıyla dolu, olağanüstü konuşmasında küçük bir düzeltme yapmak istiyordu. Bay Pilkington, konuşması bo­yunca, çiftliklerinden ‘Hayvan Çiftliği’ diye söz et­mişti. Hiç kuşku yok ki, ‘Hayvan Çiftliği’ adının kal­dırıldığını bilmesi olanaksızdı, çünkü bunu şimdi orada ilk kez açıklıyordu. Çiftlik bundan böyle yeni­den asıl adıyla, ‘Beylik Çiftlik’ adıyla bilinecekti.

Napoleon, sözlerini bitirirken, “Beyler,” dedi. “Bir kez daha şerefe kaldıracağız bardaklarımızı, ama bu kez Hayvan Çiftliği’nin şerefine değil! Bar­daklarınızı ağzına kadar doldurun. Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftlik’in şerefine!”

Gene yürekten bir coşkuyla, “Şerefe!” diye hay­kırdılar; biralar bir dikişte bitirildi. Ne ki, dışarıdaki hayvanlar bu sahneyi seyrederlerken, bir tuhaflık sezinlediler. Domuzların yüzlerinde değişen bir şey vardı, ama neydi? Clover’ın yaşlı donuk bakışları, yüzler üzerinde bir bir geziniyordu. Domuzlardan bazılarının çeneleri beş kat, bazılarının dört kat, ba­zılarının da üç kat olmuştu. Ama eriyip değişmekte olan şey neydi?

Biraz sonra haykırışlar kesildi, masadakiler kâğıtlarını alıp yarım kalan oyunlarına ye­niden başladılar; hayvanlar da sessizce uzaklaştılar oradan.

Daha yirmi-otuz metre kadar uzaklaşmışlardı ki, oldukları yerde kalakaldılar. Çiftlik evinde bir gürültüdür kopmuştu. Geri dönüp hızla eve koştular ve pencereden içeri baktılar. Evde korkunç bir kav­ga patlak vermişti: bağırıp çağırmalar, masaya vur­malar, kuşkulu sert bakışlar, küfür kıyamet… Anla­şıldığı kadarıyla kavganın nedeni, Napoleon ile Bay Pilkington’ın aynı elde maça ası çıkarmış olmalarıy­dı.

İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir do­muzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

 

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

Bay Jones (insan): Çiftliğin sahibi olan bay Jones hakkında hayvanlar arasında bir insan ve aynı zamanda hayvan çiftliğinin eski sahibi olması nedeniyle de pek sevilmeyen birisidir. Hayvanlar onun kendilerini sömürdüğünü düşünmektedirler.

(Koca Reis) Koca Major (domuz): Saygın ve sözü dinlenen bir hayvandır. Romanın başında yaptığı konuşmasıyla hayvanların ayaklanmasını sağlamıştır. İyi niyetli bir kişiliğe sahiptir. Şişman ve yaşlıdır çok az ömrü kaldığını söyler.

Napeleon (domuz): Koca Major Öldükten sonra bayrağı onun elinden almış Snowball’I da saf dışı etmeyi başarmıştır. Hain ve sinsidir. Diğer hayvanları kandırmayı çok iyi başarır. Kendisini düşünür ve her zaman iktidar için her türlü kötülüğü yapmaya hazırdır. Başka varlıkların zaaflarından yararlanmayı da çok iyi bilir. Günümüzün, kendisi iyiliği için her türlü kötülüğü yapmaya hazır insanını sembolize eder.

Snowball(domuz): Başlarda Napoleon’un sıkı dostu olan bu domuz sonra Napeleon’un düşüncelerine ters düşer; çünkü onun kişiliğinde olumlu düşünmek ve sadece kendisini değil yanında sorumlu olduğu tüm varlıkları da düşünür. İyi olan bir düşünceyi asla saklamaz ve iyi niyetlidir. Romanda sonraları çiftlikten kovulur ve çiftlikte bundan sonra gelişen her türlü kötü olayda Napeleon tarafından onun bir parmağı olduğu dedikodusu yayılır.

Boxer (araba beygiri): Çalışkan ve itaatkar bir hayvan olup hep çalışmayı seven ve başka hayvanlarında çalışması için ikna etme yoluna gider. Onun için iyiliğinde kötülüğün de kaynağı çalışmaktır. Nitekim iyi niyetlidir ve bu onun sonunun bir kasapta bitmesine neden olur.

Benjamin(Eşek): Asık suratlı ve yaşlı olan bu eşek her şeye olumsuz bir gözle bakar onun için iyi veya kötü diye bir şey yoktur. Her zaman her şey olumsuz ve yararsızdır.

Kitapta bu kahramanların dışında Napeleon’un özel olarak yetiştirdiği ve sonradan özel güç olarak kullandığı 9 tane köpek bunların yanında Jessie ve Pincer adında iki tane daha bu 9 köpeğin ailesi, sonraları Bay Jones ile kaçacak olan Moses –ki bu karga diğer hayvanlar tarafından dedikoducu olduğu için hiç sevilmemektedir- vardır.

Yazılırken istifade edilen kaynak:

George Orwell, Animal Farm: A Fairy Story , Celal Üster, Can Yayınları, 2008, İstanbul

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR


  •  Şeytandan Allah Teâlâ’ya Sığınmak

Şeyta­nın insanlardaki en büyüle tasarrufu bedenidir. O da beden silahı­nı kullanarak insanlarda olumsuz davranışları ortaya çıkartır.

Kişi kendini bir beden olarak algılama hatasına düştüğü andan itibaren, şeytanın en büyük aldatmacasıyla karşı karşı­ya kalır. Şeytanın vesveseleriyle birlikte, bedenin tüm ihtiyaç­larını, kendi ihtiyaçları olarak görmek yanlışına düşer. Bede­ninin haz aldığı, zevk duyduğu her şeyin kendine ait olduğu­nu zanneder. Bedenlerimizin yaşayabileceği tek hayat, yaşa­mış olduğumuz bu dünyadır. Kişi kendini bir beden olarak ka­bul ettiği andan itibaren, bu hayata tamah başlar. Kendini be­den olarak kabul ediyorsa, onun yaşayabileceği bu hayat da kendisine cazip gelecektir. Tutkulu bir şekilde bir dünya sev­gisi başlar. Bu dünyanın nimetlerinden uzaklaştıkça kendisi­ni mutsuz hisseder. Müminin korkmaması gereken ölüm ola­yı, onun için ızdırap olmaya başlar. Bunu hatırladıkça gam­lanmaya ve kederlenmeye başlayacaktır. Bedenini sevdiği gibi bu dünyayı da çok sevecektir. Her insan sevdiklerinden ayrı­lırken üzüntü içinde kalır. Bir insanın en çok sevebileceği şey ise canıdır. Yani bedeninin yaşamasıdır. Bundan kopuş fikri, onu buhrana sokmaya yeter de artar bile.

Dünya sevgisi insanı gerçek hayatından uzaklaştırır. Dün­ya sevgisi; gerçekte bu beden olmadığı ve kendisinin başka bir dünyaya ait olduğu, burada kısa bir misafirlik geçireceği fiilleri­nin oluşmasına engel olur. Bu durum İçişinin yaşaması gere­ken hayatı, ortaya koymasına manidir. Bu dünyada kalacağı kısa bir süre için, amansız bir mücadele içine girer. Bütün ha­yatı kaos ve bunalım içinde geçer. Eline geçirdikleriyle sevinir, kaybettikleriyle de üzülür. Tüm yaşantısı bu dünya için, kur­duğu hayaller ve umutlar üzerinedir. Daha bu dünyadayken cenneti de cehennemi de yaşamaya başlar.

İnsanların şeytanın bu etkilerinden uzaklaşıp mutlak yaratı­cıya yönelebilmesi ve henüz bu dünyadayken ebedi saadete ula­şabilmesi için en önemli şart kişinin mümkün olduğu kadar, kendini beden kaydından kurtarmasıdır. Bedenin her ihtiyacım kendi ihtiyacı imiş gibi karşılamaya çalışmaktan ve hayatın onun isteklerinden ibaret olduğu fikirlerinden uzaklaşmalıdır.

İnsan bedeninin en zayıf noktaları, yemek yeme, uyku ve şehvettir. Bu üç isteğin mümkün olan en alt limit düzeye in­dirilmesi gerekir. İnsan denilen bu varlık “yemek için yaşa”fikrini kırmadığı sürece, diğer iki kuralı da yerine getiremez. Kişi, çok yediği takdirde çok da uyuyacaktır. Çok uyuduğu ve yediği takdirde vücut tüm enerjiyi kendisinde depoladığı için ve bunu tüketecek bir yer de bulamadığı için şehvet istekleri artacaktır. Şeytanın da insanı tuzağa düşürebileceği en kolay konulardan birisi şehvettir. Şehvetin önünü kesmediğiniz sü­rece şeytanın taarruzuyla karşı karşıya olursunuz.

Az yemek az uykuyu sağlayacak az uyku ise şehvet dâhil kişiyi birçok fenalıktan uzak tutacaktır. Bunları kontrol ede­bildiğimiz sürece kibir, haset ve dünya sevgisi gibi insanı ke­miren bu kurtlardan uzak kalmış oluruz.

Şeytana karşı önlem almanın ikinci ve en büyük yolu şey­tandan Allah Teâlâ’ya sığınmaktır. Kişi günah işlediğinde ya da işle­me tehlikesinin bulunduğu anlarda ve tüm hayatı boyunca Allah Teâlâ’ya sığınmalı, karşılaşacağı tüm fenalıklardan kurtulmak için ondan yardım istemelidir.

Şeytandan, duaları ya da ayetleri nakarat gibi tekrar ederek kurtulamazsınız. Gerçek bir yöneliş olmadığı sürece sorunları­nızdan asla uzaklaşamazsınız. Dinimizin “adıyla” iman etmeyi öğrenmeliyiz. İslam, kelime manası itibariyle teslim olmak de­mektir. Fakat ne çare ki hiçbirimiz bunu kendi hayatımıza sin­dirmiş durumda değiliz. Allah Teâlâ’dan gerçekten korkanlar ve onu gerçekten sevenler, bu söylediğimiz teslimiyeti gerçekleştirebilir. Bunun oluşması için önce, yaratıcı olarak tanımladığımız varlı­ğın kim olduğunu öğrenmemiz gerekmektedir.

Bu teslimiyet ruhuyla dualarımızı okur, onları Cenab-ı Hakk’la aramızda bir köprü olarak kullanırsak, o zaman sonuç almamız mümkün olur. Aksi takdirde yaptıklarımız nakarat­tan öteye geçmeyecektir.

Şeytandan uzak kılmayla ilgili olarak önerdiğimiz ayetleri aşa­ğıda vermeye çalıştık. Bu ayetleri, karşılarında yazdığımız miktar­ları kadar okumaya gayret gösterirsek olumlu sonuçlar alabiliriz.

Araf suresi ayet 200: “Eğer şeytan sana vesvese vermeye kalkışırsa Allah Teâlâ’ya sığın, şüphe yok ki o her şeyi duyar ve bilir.” (300 defa)

Araf suresi ayet 201: “Allah Teâlâ’dan korkanlar şeytanın vesve­sesine uğrayınca Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.” (100 defa)

En-nahl suresi, ayet 99: “İnananlara ve Rablerine dayanan­lara onun gücü yoktur.” (100 defa)

En-nahl suresi, ayet 100: “Onun gücü sadece kendisini dost tutanlara ve Allah Teâlâ’ya ortak koşanlaradır.” (Şeytanın, inanan ve Rablerine dayananlara tesir etmeyeceği, ancak kendisine uyanla­rı ve onu Allah Teâlâ’ya ortak koşanları etkileyeceği belirtiliyor. Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsiri. 3. cilt, sf.1449) (100 defa)

İsra suresi, ayet 65: “Benim gerçek kullarım var ya senin onlar üzerinde hiçbir hakimiyetin yoktur. Rabbin vekil olarak yeter.” (500 defa)

Saffat suresi, ayet 7: “Onu itaatten çıkmış her türlü şeytan­dan koruduk.” (1000 defa)

El-mü’minun suresi, ayet 97: “De ki; Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.” (500 defa)

El-mü’minun suresi, ayet 98: “Rabbim, onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım.” (1000 defa)

Sad suresi, ayet 41: “Kulumuz Eyyub’u da hatırla! O şöyle seslenmişti: Gerçekten şeytan bana çok yorgunluk verdi.” (100 defa)

Sad suresi, ayet 78: “Ve muhakkak hesap gününe kadar la­netim senin üzerinedir.” (1000 defa)

Mücadele suresi, ayet 10: “O kötü gizli konuşmalar, iman et­miş olanları üzüntüye sokmak için sadece şeytandan gelen şey­lerdir. Allah’ın izni olmadıkça müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler onun için, Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.” (100 defa)

  • Cinlerin Tesirinden Kurtulma Yolları

Cinlerin tesirinden kurtulmak ve onların insanlar üzerin­de ortaya koymuş olduğu fizik ötesi birtakım müdahalelere engel olabilmek için, şeytanla mücadelede izlediğimiz yolun ters istikametini seçmeliyiz. Şeytanın, insan üzerindeki etki­sinin kırılabilmesi için, kişinin bedenle ilgili olan şartlanma­larının ortadan kalkması gerektiğini ifade etmiştik. Bunları yaparken ölçüyü biraz kaçırdığımız zaman, beş duyuda, gayb âlemine bir kapı açılır. Bu kapı, ya kişinin ortaya koymuş ol­duğu bir psikolojik travmayla ya da yeme, içme ve uykudan tamamen kendini keserek beş duyu algısının verdiği sınırın ötesine geçmekle açılır.

Bireyin, beş duyu algısının dışında başka bir algı meydana getirmesi, cinlerin bulunduğu boyutla da ilişki kurmasını ko­laylaştırır. Böyle bir durumdaki kişi cinlerin etkisine çok açık bir hale gelir. Cinlerin, insanlar üzerinde tasarrufta bulunabil­meleri için belirli şartların oluşması gerektiğini ifade etmiştik. Bunları tekrar hatırlayalım:

Bu şartlar; ateşli hastalık, ani bir korku, derin bir üzüntü ve tasa durumu, çok yakın birini kaybetmegibi olaylardır. Ki­şi bunlarla karşılaştığında, yemeden içmeden ve uykudan ke­silir. Bu düzenin tamamen bozuluşu ve bu düzensiz duruma karşın İçişinin Allah Teâlâ’ya sığınmaksızın ortaya koyduğu tavır ve davranışlar, onun cinlerin elinde tutsak olmasına yol açar.

Şeytanla mücadelede ortaya konulması gereken davranışlar belirli bir amaca yönelik olmalı ve kişi itidal (orta yol) üzere ol­malıdır. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz durumlarda amaçsız, kontrolsüz bir davranış söz konusudur. Hal böyle olunca da ki­şi cinlerin maskarası olmaktan kurtulamaz. Riyazat yöntemiy­le, tasavvuf ehlinden olan birçok insanın sapıtmasının nedeni, işte biraz önce bahsettiğimiz kontrolsüzlük durumudur.

Cinlerin etkisinden kurtulabilmenin ilk yolu, kişinin ye­me, içme, uyku ve sosyal faaliyetlerinin düzenlenmesidir. Bi­reyin, cinlerin dünyasına açılan beş duyudaki algı açılımını kapatması, onların dünyasından gelebilecek etkileri kısıtla­masını sağlar. Bunlar yapılırken diğer taraftan da mistik birta­kım yöntemler kullanılarak bu durum desteklenirse, kısa za­manda sonuç alınır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, İçişinin yeme, içme, uyku ve sosyal faaliyetle­rinin bir an önce normal hale getirilmesidir. Bunlar normal düzeye getirilmediği sürece, ortaya konulan yöntemlerin hep­si geçici olacaktır. Bir süre için cinlerin etkisinden uzaklaşılır. Ancak problem tekrar nükseder.

Beş duyudaki, dış dünyaya açılan pencerenin daraltılması­nın ilk yolu, yemek yeme ve su içmenin normal düzeye çekil­mesidir. Yemek yeme ve su içme normal hale geldiğinde, hat­ta biraz da fazlalaştırıldığında uyku da düzene girmiş olur. Uyku düzene girdiği takdirde de bu rahatsızlığa yakalanmış olan kişilerin sosyal hayattaki faaliyetleri normale dönmeye başlar. Bütün bunlar yapılırken, ayetlerden, dualardan ve uzun yıllar önce bu konuyla uğraşmış olan havas ulemasının ortaya koymuş olduğu tılsımlardan faydalanılabilir.

Bu konuyla ilgili önerilerimizi aşağıda sunmaktayız. Yazı­lan tılsımlar, dualar ve ayet formları çok önceleri yaşamış ha­vas ilmi ulemalarına aittir. Bu konuyla ilgili, bugüne kadar toplayabildiğimiz ve işe yararlılığı test edilmiş bilgileri sunma­ya çalıştık.

Cinlerin Verdiği Rahatsızlıklarda Okunabilecek Sureler:

1. 313 Ayet’el Kürsü             

2.111 Nas   

3. 111 Felak              

4. 41 Cin suresinin ilk üç ayeti         

5. 7 Fatiha Bu sureler 21 gün boyunca, mümkünse rahatsız kişi tara­fından her gün tekrar edilmeli,

6. 101 İhlas

7. 21 Besmele

Hasta kendisi yapamıyorsa Kur’an-ı Kerim’i düzgün okuyan birisi tarafından uygulanma­lı, her okuyuştan sonra sert bir şekilde hastanın yüzüne üflenmelidir. Bazen bu 21 günlük süre de kâfi gelmeyebilir. Böyle bir durumda, sonuç alınıncaya kadar okunma işlemi devam etmelidir. Okunma işleminin başladığı ilk dönemlerde, cine tutulmuş İçişinin sorunlarında artma görülebilir. Bu durum, kısa bir süre sonra hastalığın iyileşeceğine dair bir belirtidir.

Şimdi de bazı havas ulemalarından elde ettiğimiz verileri sunmaya çalışılmış. Bu veriler tamamen orijinaline sadık kalı­narak sizlere iletilmektedir. Üzerinde herhangi bir değişiklik ya da oynama yapılmamıştır. Bu yöntemlerin ne derece işe yaradı­ğı tartışılabilir. Bizim işimiz bunların ne derece işe yaradıkları­nı tespit etmek değil, elde ettiğimiz verileri gizlemeksizin sizlere aktarmaktır. Dileyen itibar eder, dener ve sonucunu görür. Dileyen de, sadece sureleri okuyarak ve yukarıda bahsettiğimiz durumları kendisi de yerine getirerek bu problemi aşmaya çalı­şabilir. İşin bu kısmını sizlerin takdirine bırakıyoruz.

Sureler şu şekilde de faydalı olabilir:

  • Akan mürekkepli kalemle yazılıp tene değecek şekilde taşınmalı.
  • Ağır basan için mürekkepli kalemle yazılıp tene değe­cek şekilde taşınmalı.
  • Cin şerrinden ağzı yüzü eğilenler için mürekkepli ka­lemle yazılıp boyuna ve kola bağlanmalı.
  • Sara’ya benzeyen ancak sara tanısı konmamış nöbet ge­çiren hastalar sabah akşam okumalı.
  • 14 ayrı kâğıda yazılıp yedisi tütsü yapılmalı, diğer yedi­sinin de yedi sabah birer tane suyu içilmeli.
  • Cin şerrinden emin olmak için yazılıp üstte taşınmalı.
  • Cine tutulmuş kimse için mürekkepli kalemle yazılıp ona suyu içirilmeli.
  • Cine tutulmuş bayılan hasta için yazılıp başına ya da boynuna bağlanmalı.
  • Ağır basan kişiler için yazılıp başa takılmalı.
  • Evlerini cinlerin bastığı, tuhaf seslerin ve tuhaf görün­tülerin olduğu kişiler yazıp eve koymalı. Nöbet geçiren hastalar için yazılıp yastıklarına konulmalı.

Burada aktarılan ifadeler bize ait değildir. Daha önce de be­lirttiğimiz gibi havas ilmiyle uğraşmış âlimlerden yıllar ön­ce edindiğimiz verilerden bazılarıdır. Bunların da bilinmesin­de fayda gördüğümüz için aktarmayı uygun bulduk.

 

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar
(Büyücülerin Arka Bahçesi), Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.217-223

ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER

ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER


Şeytan Kimdir?

Diğer din ve inanışlarda şeytan kötü ruh olarak nitelendi­rilmektedir. Aynı şekilde cinler de bu grubun içerisinde zikre­dilmiştir. Şeytanı ve cini, iki ayrı yapı olarak ele alıp insanla­ra tanıtan sadece İslam’dır. Kur’an-ı Kerim’de şeytanla ilgili olarak bizlere aktarılan ayetleri görelim.

4/118.-119.-120. ayetler: “Allah onu rahmetinden kovdu, o da şöyle dedi: ‘Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp on­ları saptıracağım, onlara kuruntu kurduracağım, develerin ku­laklarını yarmalarını emredeceğim, Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştir­melerini emredeceğim.’ diyen, Allah Teâlâ’nın lanet ettiği azgın şeyta­na taparlar. Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, onları kurun­tulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaatte bulunuyor.”

7/12.-18. ayetler: ‘Sana emrettiğim halde, seni secdeden alı­koyan nedir?’ dedi. ‘Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm’ cevabını verdi. Buyurdu ‘Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.’ İblis, ‘İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele!’ dedi. Allah; ‘Sen erteye bırakılanlardansın.’ dedi. ‘Beni azdırdığın için, ant olsun ki, senin doğru yolun üze­rinde onlara karşı duracağım sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.’ dedi. Allah, ‘Yerilmiş ve kovulmuşsun, ora­dan defol; ant olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım.’ dedi.”

7/27. ayet: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendi­lerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı’ babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları gör­mediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytan­ları, inanmayanlara dost kılarız.”

7/30. ayet: “Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriş­tirdi, fakat bir takımı da sapıklığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yol­da sanmışlardı.”

7/200-201. ayetler: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah Teâlâ’ya sı­ğın, doğrusu o işitir ve bilir. Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakınan­lar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler.”

14/22. ayet: “İş olup bitince, şeytan: ‘Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra cay­dım,; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağır­dım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Ar­tık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah Teâlâ’ya ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azap vardır.’ der.”

16/98-100. ayetler: “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yal­nız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur.”

17/61. ayet: “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

17/65. ayet: “Doğrusu benim mümin kullarım üzerinde se­nin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

18/50-51. ayetler: ”Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiş­tik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değiş­medir!. Oysa ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptı­ranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.”

19/68. ayet: “Rabbine and olsun ki biz onları mutlaka uy­dukları şeytanlarla beraber haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız.”

24/21. ayet: “Ey inananlar! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki o, hayasızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç­biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini te­mize çıkarır. Allah işitir ve bilir.”

29/38. ayet: “Ad ve Semud milletlerini de yok ettik. Bunu, oturdukları yerler göstermektedir. Şeytan kendilerine, işledik­lerini güzel gösterdi; onları doğru yoldan alıkoydu. Oysa ken­dileri bunu anlayacak durumda idiler.”

35/6. ayet: “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdırsiz de onu düşman tutun; o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehen­nem yareni olmaya çağırır.”

36/62. ayet: “And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptır­mıştı, akletmez miydiniz?”

37/6-10. ayet: “Şüphesiz biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlar­la süsledik. Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.”

38/71-85. ayetler: “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.’ İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkarcılar­dan olmuştu. Allah: ‘Ey iblis, kudretimle yarattığıma secde et­mekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?’ dedi. İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm. Be­ni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi. Allah: ‘De­fol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din gününe kadar la­netim senin üzerinedir.’ dedi. ‘Rabbim! Dirilecekleri güne ka­dar beni ertele.’ dedi. Allah: ‘Sen bilinen güne kadar erteye bı­rakılanlardansın.’ dedi. İblis: ‘Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdı­racağım.’ dedi. Allah: ‘Doğrudur, işte ben hakikati söylüyo­rum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduraca­ğım. ‘ dedi.”

43/36-39. ayetler: “Rahman olan Allah Teâlâ’yı anmayı görme­mezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz. Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğ­ru yola eriştiklerini sanırlar. Sonunda bize gelince arkadaşına: ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!’ der. nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azapla birleşiniz.”

58/10. ayet: “Gizli toplantılar inananları üzmek için şeyta­nın istediği şeydir; Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar veremez. inananlar yalnız Allah Teâlâ’ya güvensinler.”

58/19. ayet: “Şeytan onların başlarına dikilip Allah Teâlâ’yı anma­yı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki şeytanın taraftarları elbette hüsrandadırlar.”

Asıl adı “AZAZİL” olan bu varlığın yaşı, dünyamızın yarı ya­şından daha fazladır. Çünkü “AZAZİL”in Cenab-ı Hakk’ın huzu­rundan tard edilişi Âdem aleyhisselâmın yaratıldığı zamandır. Dünyada maddesel anlamda ilk canlının oluşumu üç milyar yıl öncedir. Bu şekilde değerlendirilirse şeytanın yaşı çok uzun bir zaman öncesidir. Şeytanın meleklere imamlık ettiği söylenir. Yapısal olarak gerçekten bir cin mi, yoksa onun dışında bir varlık mı olduğu konusu tartışmaya açık bir durumdur. Ayet-i kerime­de şöyle buyurulur:

18/50. ayet “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik. İb­listen başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabb’inin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşman­dır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!”

Bu ayet-i kerimeyi dikkatli bir şekilde incelediğimizde şu­nu görüyoruz ki şeytan cinlerden bir varlıktır. Ancak burada yoruma açık olan yer ise şeytanın bir cin olmadığını, lafızda “cinlerden idi” kelimesi ile kendini göstermesidir. Bu şunu gösterir, şeytan yapı itibariyle bir cindir. Ancak yaşam süresi içerisinde elde etmiş olduğu bilgiler ve takvasıyla Allah Teâlâ’nın ka­tında mertebe kazanmış bir varlıktır. Biraz daha genişletirsek, şeytanın asıl yapısının bir cin, fakat manevi yapısının bir veli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bu velilik durumu şeytan için yine de alt basamaklarda kalmaktadır. Onun, Allah Teâlâ’nın hu­zurundan kovuluncaya kadar geçen son dönemleri, veliliğin de ötesinde bir yerdir. Bunu da şu ayet-i kerimeye dayanarak ortaya koyabiliriz.

17/61. ayet Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

Bu ayet-i kerimenin mealine dikkat edilirse ilginç bir olay­la karşılaşırız. Cenab-ı Hakk meleklere “Âdem’e secde edin” de­diği vakit iblisten başka hepsi secde etmişti denmektedir. Bu ayet bize şeytanın cinin ötesinde bir varlık, bir melek olduğu­nu göstermektedir.

Şeytan öz gerçeklik anlamında meleklere oranla, bilinç yapısı son derece gelişmiş bir varlıktır. Nefis sahibi oluşu nedeniyle, mutlak varlığı anlama ve tanıma konusunda oldukça büyük mertebeler katetmiştir. Melekler nefis sahibi varlıklar değildirler. Şuur sahibidirler, bilinçleri vardır ancak şuurları­nın yüklendiği bedenleri, kendi bedenleri olarak kabul etme­dikleri için nefis duyguları uyanmamıştır. Taşımış oldukları beden yapıları, yeme, içme, uyuma türevinden birtakım hadi­seleri barındırmaz. Yapı itibariyle melekler, içinde hiçbir ato­mik kütleyi barındırmayan saf dalga boyutlarıdır. Ancak me­lekler kendi içlerindeki yapısal özelliklere göre de birtakım farklılıklar içerirler. Kimi, içerisinde enerjiyi dahi barındırma­yan nurdan, kimi de enerjiden (nar) oluşmuştur.

Meleklerin nefis sahibi olmamaları, onları, nefsin ortaya koyabileceği her türlü kötülükten uzaklaştırmıştır. Melekler­de muhakeme, kıyas yapma, duyu verilerinden hareket ederek yeni kararlar verme durumları yoktur. Şuur sahibidirler ancak şuurları sadece kendilerine verilen emri yerine getirecek ölçü­dedir. İnsanla kıyaslandığında, “ben” diye tanımlanabilecek bir yapı ortaya koyulmaz. Ancak şeytanın bulunmuş olduğu nokta, meleklerden çok daha farklıydı. ŞEYTANIN SOYU OLAN CİNLER, KENDİ DÜNYALARININ İNSANLARI GİBİYDİ. Daha önce bah­settiğimiz gibi insanı insan yapan olgu, şuurunun tasarruf sa­hibi olmasıdır. Bu tasarruf, insanda ego denilen benlik yapı­sıyla kendini ortaya koyar. İnsandaki ve cinlerdeki nefsin çı­kış noktası Allah Teâlâ’nın Rububiyet vasfıdır. Bu “dileme” ve “is­teme”sıfatıdır. İşte bu sıfat, varlığa ben şuurunu aşılar ve ira­de sıfatının da açığa çıkmasıyla, benlik dilediği yöne hareket etme özelliği kazanır.  Cinler, insanların sahip olduğu oranda bilinçli değillerdir. Zekâ düzeylerinin ve duygu yapılarının insanlara oranla ol­dukça minimum düzeyde olduğunu ifade etmiştik. İnsan ve cin birbirine kıyaslandığında, sıfatların ortaya çıkışı noktasın­da insanın cine olan üstünlüğü göze çarpar.

Cenab-ı Hak insana kendi ruhundan üflemiştir ve onu “eş­ref-i mahlûkat” olarak yani “yaratılanların en mükemmeli” olarak var etmiştir. Bunun nedeni ise Allah Teâlâ’nın birçok sıfatının insanda hayat bulmasıdır. İnsan, bütün varlıklara göre sahip olmuş olduğu bedeni dilediği gibi kullanmak, muhakeme yap­mak, kıyas yapmak, önceki verilere dayanarak yeni veriler çı­karmak, karar vermek, uygulamak (irade) yani özetle zeka fonksiyonlarım kullanma konusunda üstündür. Bu üstünlüğü Allah Teâlâ şu ayetle ortaya koymaktadır. 38/71-85. ayetler: “Rabbin, meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan ya­ratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secde­ye kapanın.”

Burada, secdenin ne manaya geldiği ve insanın gerçekte na­sıl bir varlık olduğu konusunda ayrıntılı bir açıklamaya girme­yeceğiz. Vurgulamak istediğimiz nokta şeytanın Âdem aleyhisselâm ya­ratılmadan önce bulunmuş olduğu konum ve onun insana olan hasedini göstermektir. Cenab-ı Hakk’ın bütün varlıklara Âdem’e secde etmelerini istemesi şeytanın kibirlenmesine yol açmıştı. Şeytanın, melekleri takva yönünden geçmiş olmasına rağmen, nefsi kendisini hakir duruma sokmuştur. İnsana olan hasedi Cenab-ı Hakk’ın insanı överek ve takdir ederek yaratışı, hatta bütün varlıkların ona secde etmesini isteyişin­den kaynaklanmaktadır. Bir an için nefsinin esiri olan şeytan, Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın takdi­ri gereğidir.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu üstün kılan özellik­lerden bir tanesi de şeytana rağmen Allah Teâlâ’ya olan yakınlaşma­sıdır. Kendisini bu yolda engelleyebilecek birçok sorunla kar­şılaşmasına rağmen, bu gaileleri aşarak Allah Teâlâ’ya ulaşmış olan insan gerçekten eşref-i mahluktur. Ancak buradaki üstün ol­ma durumu kişinin bütün bu engelleri aştıktan sonra Allah Teâlâ’ya yaklaşması halidir. Allah Teâlâ’yı bulamamış, onu idrak edip sistemi çözememiş insan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, zeka an­lamında ne kadar faaliyet ortaya koyarsa koysun şeytandan daha aşağıdır. Çünkü şuur ve akıl, insana Allah Teâlâ’yı bulması ve sistemi çözmesi için verilmiştir. Şeytan her ne kadar Allah Teâlâ’nın huzurundan kovulmuş ve lanetlenmiş bir varlık ise de aklıyla Allah Teâlâ’yı bulmuştur. Tard ediliş gününe kadar Cenab-ı Hakk’a olan yakınlığını korumuştur. Bu itibarla, yaratıcıyı aklıyla bulamamış olan kişi şeytandan çok daha aşağı durumdadır.

Şeytan, nefsi yüzünden bulunmuş olduğu konumdan indi­rildi ve o bunun sebebi olarak da insanı gördü. Yedinci sure­nin 11., 22., 24., 27. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

11-  “And olsun ki önce sizi yarattık, sonra da size şekil ver­dik. Sonra da meleklere: Âdem’e secde edin.’ dedik. İblisten başka hepsi secde etti. O secde edenlerden olmadı.”

12-  “Sana emrettiğim halde seni secdeden alıkoyan nedir, dedi. Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten onu çamur­dan yarattın, cevabını verdi.”

13-   “Buyurdu: Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.”

14-  “İblis: Bana tekrar dirilecekleri güne mühlet ver; dedi.”

15-  “Sen mühlet verilmişlerdensin.”

16-  “Öyleyse mademki sen beni azgınlığa mahkûm ettin ben de buna karşılık and olsun ki onlara karşı senin doğru yo­lunda oturacağım.”

17-   “Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoklarını şükredici bulmayacaksın.”

18-  “Buyurdu: Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. And olsun ki insanlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizle dolduracağım.”

19-“Ey Âdem sen zevcenle birlikte cennete yerleş ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, son­ra zalimlerden olursunuz.”

20-  “Nihayet şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin size ağacın meyvasını yasak etmesinin sebebi birer melek haline gelmemeniz yahut bura­da ebedi kalıcılardan olmamanız içindir.”

21-   “Ve yemin ederek: Şüphesiz ki ben size öğüt verenler­denim, dedi.”

22-   “Böylece ikisini de aldatarak onları mevkilerinden dü­şürdü. Ağaçtan tadınca kendilerine ayıp yerleri göründü. Ve cennetteki ağaçların yapraklarını üst üste koyarak örtünmeye başladılar. Rableri onlara şöyle seslendi: Ben ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır de­medim mi? “

24 -“Birbirinize düşman olarak inin. Siz yeryüzünde bir sü­re için yerleşip geçineceksiniz.”

27- “Ey Âdemoğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çı­kardığı gibi salan size de bir fitne yapmasın. Çünkü şeytan ve ona mensup olanlar sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden si­zi görürler. Şüphe yok ki biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız.”

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere şeytan, Allah Teâlâ’nın emrine karşı gelişinin sonucu olarak, bulunmuş olduğu mev­kiden indirilmiş ve Âdem aleyhisselâmda kendisine yasak edilen cin­sel ilişki meyvasını tattığı için mertebesi düşürülmüştür. Bu olayların hiçbirisi, dünyanın dışında bir yerde değil, burada gerçekleşmiştir. Âdem aleyhisselâm cenneti dünyadayken yaşamaktay­dı ve şeytan da bulunmuş olduğu konuma, yine dünyadayken erişmişti.

Cennette kişi neyi murat ederse yerine gelir. Uçar, dünya­nın her köşesindeki sesleri duyar. Dünyanın her yerindeki olayı görür ve dilediğinde de ona hükmeder. Şuur neyi isterse o yerine getirilir. Ne zaman ki Âdem aleyhisselâm bu meyvayı tatmış­tır, bundan sonra kendini bir madde beden olarak kabul et­miştir ve kendindeki bütün cennet özelliklerini kaybetmiştir. Yeryüzüne inmekten kasıt, Âdem aleyhisselâmın dünyada yaşayan bir beden olarak var olmasından ibarettir. Şeytan da sahip olmuş olduğu bütün veli özelliklerini, nefsi nedeniyle kaybetmiş ve Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir ve Allah Teâlâ’dan ömür isteyip kıyamete ka­dar yaşayacağına dair söz almıştır.

Âdem aleyhisselâm cennetten çıkıp yeryüzünde “beden insan” hüvi­yetine büründü. Ancak şeytanın huzurdan tard edilmesine rağmen, kazanmış olduğu özelliklerin bir kısmı kendisinde kaldı. Bu nedenle cinlerden ayrı bir vasfa sahiptir. Onun kıya­mete kadar yaşayacak olması herhangi bir cin olmayışından kaynaklanmaktadır.

Bizim düşüncemize göre şeytan; cinlerin yaşadığı boyutun bir üst boyutunda yaşayan, insanlar ve cinler tarafından algılanamayan, bütün dünyayı etkileyen negatif enerji alanıdır.Bu negatif enerji alanı, varlığını, dünyadaki cinlerin ve insan­ların ortaya koyduğu kötü fikirler ve kötü düşüncelerle besle­mektedir. Yani, ŞEYTANI KIYAMETE KADAR YAŞATACAK OLAN CİNLER VE İNSANLARDIR. Cinlerden ve insanlardan yayılan negatif ener­ji onu güçlendirir ve hayatının devamını sağlar. O hayatta ol­duğu sürece, cinlerden ve insanlardan kendisine gelen negatif enerjiyi, yine onlara geriye püskürtür. Bu durum bir kleps şek­linde kısır döngüyü içerir. Cinlerin ve insanların kötü fikirle­ri, düşünceleri, davranışları onu besler, büyütür. Onun büyü­yüşü insanları daha fazla etkileyecek ve bu durum kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü kıyamete kadar, ne cinlerden ne de insanlardan kötü niyet eksik olmayacaktır.

Cinlerin bir üst boyutunda varlığını devam ettiren bu me­lek yapılı negatif enerji alanı, yani şeytan, insanların ve cinle­rin ortaya koyduğu davranışların büyük bir kısmını etkile­mektedir. Huzurdan tard edildiği gün söylediği şu sözler ol­dukça manidardır. Yedinci surede 16.-17. ayetler: “Beni azdır­dığın için and olsun ki senin doğru yolun üzerinde onlara kar­şı duracağım} sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve solların­dan onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükreder bulamayacak­sın, dedi.”

Şeytan Cenab-ı Hakk’a verdiği bu vaadi yerine getirmekte­dir. Cinlerin ve insanların büyük bir çoğunluğu sapkınlık ve dalalet içerisindedir. Ayet-i kerimede geçen önlerinden, ardla­rından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım ibaresi bizim görüşümüzü desteklemektedir. Bu negatif enerji alanı bütün dünyayı kapsamıştır ve dünyada yaşayan bütün varlıklara her yönden hücum etmektedir.

ŞEYTAN, ŞU ANDAKİ KONUMU İTİBARİYLE BİR CİN DEĞİLDİR. ASLI CİNDİR ANCAK KONUM DEĞİŞTİRMİŞTİR. Yeni konumu kıyamete kadar yaşayabilecek bir yapıdır. Hızır aleyhisselâm ve İsa aleyhisselâm gibi. Her ikisi de bir beden olarak yaşamalarına rağmen ölmeden önce konum değiştirmişlerdir.

Şeytan, cinleri ve insanları birçok yoldan etkileyebilmektedir. En etkili silahları ise; dünya sevgisi, şehvet, kibir, hasettir. Özellikle Bu yolları kullanarak insanları ve cinleri Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmaktadır. İmam-ı Gazali, Kalplerin keşfi isimli eseri­nin 75. sayfasında şeytan için insanı şerre çağıran hatıranın se­bebidir” demektedir. Bu ifadeden şeytanı besleyen unsurun, kötü fikirler ve kötü düşünceler olduğu anlaşılmaktadır.

Şeytanîn, insanı ve cini Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmasını engellemek için uygulanacak metotlarsa nefsin terbiyesinden geçmektedir. Fert, kendini kibirden, hasetten, dünya sevgisin­den, şehvetten, tokluktan ve çok uykudan muhafaza etmediği sürece, şeytan bu kişiyle birlikte olacaktır.

Şeytanın en büyüle silahı insanların ve cinlerin bedenleridir. Kendisini bir beden olarak addeden bu İki tür, bedenin tüm is­tek ve ihtiyaçlarının da yine kendisine ait olduğunu sanır. Onu doyurmak için elinden ne geliyorsa yapar. Kendini bir beden olarak kabul ettiği için dünyada, elde etmek istediği malın ardı arkası kesilmez. Daha rahat evler, yazlıklar, kışlıklar, arabalar vs. ister. Daha güzel yiyecekler, daha güzel giysiler arzu etmesi, insanın kendini bir beden olarak kabul edişinin ürünüdür. “Baş­kasında neden var da bende yok!” fikrinden yola çıkarak ortaya koyduğu kıskançlık da yine kendini beden olarak algılayışından kaynaklanmaktadır. Bedeninin sahip olduğu imkânları, başkalarına gösteriş olarak kullanma da yine aynı sebepledir. Şehvet de bedenî bir istektir. Şeytanın, insanları ve cinleri en çok avla­dığı noktalar bunlardır. Ama en temel sebep, bu iki türün ken­dilerini beden olarak kabul etmesi ve hayatlarını buna göre bi­çimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.

Şeytan, insanlara her zaman kötü bir fikirle yaklaşmaz. Ba­zen çok iyi bir niyet, çok iyi bir düşünceyle yaklaşıp kişiyi av­layabilir. Bir misal vererek bunu açıklamaya çalışalım. Cema­ate vaaz veren bir vaize, şeytan şunları hissettirir:

“Sefalet ve gaflette kalmış şu insanlara balon, hepsi cehennemin yolunu tutmuşlar. Bu kullara acımaz mısın?

 Vaaz ve nasihat ederek bunları doğru yola çağırmaz mısın?

Cenab-ı Hak sana ilim, tatlı dil ve etkili konuşma kabiliyeti vermiştir. Susmak sure­tiyle, sana verilen ilim nimetine karşı nankörlük etmiş olmu­yor ve Allah Teâlâ’nın gazabına uğramaktan korkmuyor musun?”

Bu­nun gibi birçok vesvese ve fikirlerle vaizi insanlara nasihat et­meye çağırır. Bunun arkasından da onu dinleyen insanların üzerinde daha etkili olması için, iyi giyerek ve güzel konuşa­rak insanlar arasında hayırlı bir insan olarak anılması gerek­tiğini düşündürtür. Eğer böyle yapmaz da kendisini derleyip toplamazsa, süslenmeden insanların karşısına çıkarsa, cema­atin üzerinde etkili olmayacağını hissettirir. Vaiz de bunları hüsnü niyetle yapmaya başlar ve böylelikle ilk önce gösteriş tutkunu olur, bunun arkasından gurur gelir. Sonra da insan­ların kendisini takdir etmesi gerektiğine inanır. Bununla bir­likte mevki arzusuna düşer. Çevresindeki insanlara “Sizler da­lalettesiniz, ben ise doğru yolu bulanlardanım” gibi düşünce­lerle bakmaya başlar. Vaiz farkında olmadan başkalarını “adam edeceğim” derken şeytanın vermiş olduğu kötü fikirle­re kapılarak kendisini felakete götürür. Burada niyet iyi olma­sına karşın sonuç hüsrandır.

Günümüzde şeytanın en fazla uğraştığı kişiler genelde ta­rikat liderleridir. Burada “gerçek tasavvuf ehli” olanları tenzih ederiz. Şeytan önce mürşidi aldatır, arzu ve isteklere boğar. Sonra da onun çevresindeki birçok müridini yoldan çıkarır. Bunun örneğini Ahmet Kadiyani’de görmüştük.

“Ahmet Kadiyani, sözde İslam’a bağlı, fakat aslında sapık bir mezhep olan ’Kadiyaniliğin’ kurucusu olarak dünya çapın­da ün salmıştır. Gençlik yıllarından itibaren, şeytanın kullan­dığı cinlerden birisine tâbi olarak yaşamıştır. Bizzat kendisi­nin kaleme aldığı “hal tercümesi”nde anlattığına göre, Hindis­tan’ın Kadiyan kasabasında doğmuştur. Yaratılıştan inzivaya meyilli, hassas yapılı birisidir. Sık sık inzivaya çekilip nefis muhasebesi yaparken, bir gün gizliden bir ses işitir. Sadece kendisinin duyabileceği bu ses ona, babasının akşam ezanın­dan sonra öleceğini söyler. Ahmet Kadiyani bu sesi duyunca çok üzülür ve korkar. Ses devam eder “Allah kuluna yetmez mi?” bu sözlerden sonra babası, sesin söylendiği gibi o akşam vefat eder. Gerisini kendisinden dinleyelim;

“O sesi ondan sonra çok duydum. Bana pek çok şey öğret­ti. Beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı. Fakr u zaruret içinde iken (fakirlik) hayra harcamam için beni servete gark etti. Ku­lağıma gelen seslerin rahmani olduğundan asla şüphe etme­dim. Zira şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse mutlaka fark ederdim. Bazen o sesleri uzaktan işitiyo­rum, bazen de onlar benim ağzımdan çıkıyor. Fakat söyleyeni ben olmuyorum. O kadar ki bazen hiç bilmediğim lisanları konuştuğum olurdu. Bir ruhun bana zulüm ettiğine, içime girdiğine inanmıyorum. Bu iş bambaşka bir iş. Başkalığım se­ziyorum ya. Bu bana ve bana tabi olanlara yetişir.”

Evet şimdi de şeytanın saptırdığı Ahmet Kadiyani’nin yap­tığı işi görelim. Bir gün ortaya çıkıp şöyle diyecektir:

“Ben Meryem’in oğlu Mesih İsa’yım. Muhammed’den (sallallâhü aleyhi ve sellem) sonra peygamber gelmeyecek. Yalnız bir kişi hilat-i fahiresine bürünecektir. İşte ben oyum. Kadyanlı Ahmet, efendisi Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in son peygamberliğine halel gelmeden nebi ol­muş, Allah’dan mukaddes vazife almıştır.”

Birinci dünya savaşından sonra ölen, asıl ismi Kadyanlı Mirza Gulam-Ahmet olan kişinin keramet zannedilen birçok halinin de öyle olmadığı anlaşılmıştır.

Binlerce kişinin gördükleri rüyayla kendisine bağlanması­nın yanında, 40 gün kadar kendisiyle kalan kimsenin semavi işaret olarak inkârlarından sıyrılması, kötürümleri birkaç el temasıyla yürütüp, hastaları birkaç söz ile iyileştirmesi hatta kendisiyle tartışmaya giren birinin aniden ölmesi şöhretinin büsbütün artmasına neden olmuştur.

Kendisinin mehdi olduğunu söyleyen ve mehdi ile ahir za­manda yeryüzüne inecek olan İsa aleyhisselâm’nın aynı şahıs olduğunu ve bunun da kendisi olduğunu belirten Mirza Gulam Kadiyani kaba bir görüşle her ne kadar İslamiyet’i genişletmeye çalış­mış ve bunda da kısmen muvaffak olmuşsa da mesele inceden inceye tetkik edildiğinde görülüyor ki, bu olayda şeytan, ilk önce bir kişiyi daha sonra ise bu kişiyi kullanarak binlerce in­sanı kendi kaydı altma almış, bu amaçla İslamiyet’i de koz olarak kullanmıştır.

Muhyiddin Arâbi kaddesellâhü sırrahu’l azîzin beyanına göre, bu gibi kişilerin en büyük özelliği kibir ve gururdur. Şeytan insanlara, şeytan olmadan önceki haliyle görünemez, onun bir bedeni yoktur. İnsanların karşısına bir şekille ortaya çıkışı, kişinin beyninde oluşan hayallerledir. Asıl itiba­riyle, dünyada gezinip duran şeytan diye bir varlık yoktur. Şeytan dünyada bir boyuttur. Ve bu boyutun içindeki negatif enerji alanıdır. Bu alan içindeki her şeyi direkt olarak etkile­mektedir. Bu etkisi, kozmik varlıklar olarak nitelediğimiz me­leklerin yani yıldızların göndermiş olduğu etkilerden çok daha fazladır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin “Marifetname” isimli eserinde, kalpten bahsedilirken “insan kalbine kırk farklı noktadan fikirler gelmiş olsa, bu kırk noktadan otuz do­kuzunun şeytana ait olduğu” ifade edilmiştir.

ŞEYTANIN ETKİSİ, MELEKLERİN ETKİSİNDEN DAHA FAZLADIR. BU NE­DENLEDİR Kİ BİRÇOĞUMUZ FARKINDA OLMAKSIZIN ONA UŞAKLIK EDE­RİZ. Bu dünyada gezen şeytan diye bir varlık aramanıza gerek yok. Cinlerin ve insanların şeytanları, sürekli aramızda dola­şıyor. İnsan aklı, cinlerin sahip olduğu akla göre çok daha üs­tün olduğu için, şeytanla başa çıkabilirler. Ancak cinler, in­sanlara göre bu konuda daha dezavantajlıdırlar. Bu yüzden de onların birçoğu şeytanın askerleri olmuş durumdadır. Asker dendiğinde illa ki sıraya girmiş, üniformalı kişiler aklımıza gelmesin. Asker, bir başkasından aldığı emri yerine getiren ki­şi demektir. Bu düşünceyle baktığımızda cinlerde de, insanlar­da da şeytanın birçok askeri mevcuttur.

ŞEYTANIN VERMİŞ OLDUĞU KÖTÜ FİKİRLERDEN VE NİYETLERDEN KUR­TULUP ALLAH TEÂLÂ’YA YAKLAŞABİLMENİN YOLU NEFİS TERBİYESİNDEN GEÇER. Yukarıda bahsettiğimiz kibir, haset, dünya sevgisi, şehvet gibi hasletlerden uzaklaşmadığımız sürece şeytan bize yakın olma­ya devam edecektir.

Cenab-ı Hakk’ın bizlere orucu emretmesi ve Peygamber efendimizin de ramazan ayı dışında oruç tutmamızı tavsiye etmesi bu sebepledir. Şeytanın vesveselerini engelleyecek en büyük silah açlıktır. Bu nedenle de oruç tutmak Allah katın­da çok değerlidir. Bunun ecrini de Cenab-ı Hakk kendisinin ve­receğini ifade etmektedir. Bunu belirten ikinci surenin 183. ayet-i kerimesinde “Ey müminler fenalıklardan sakınasınız di­ye sizden evvelkilere olduğu gibi size de oruç farz kılındı.” buyurulmuştur. İnsanoğluna ilahi emirlerin geldiği günden beri oruç emri vardır. Oruç insanın şeytandan kurtulup Allah Teâlâ’ya yaklaşmasını sağlayan en büyük silahtır.

Ramazan ayında şeytanların bağlanmasından murad, nefsin açlıkla terbiye edilmesidir. Yoksa, şeytanın eli ve kolu gerçekte bağlanmaz. Şeytan, kötü fikirlerini ramazan ayında da yayma­ya devam eder ve açık kapı bulduğu her yerden girerek insanla­rı avlar. ORUÇ, BUGÜN BİZLERİN TUTMUŞ OLDUĞU ORUÇ DEĞİLDİR. Bü­tün İslam âleminde tutulan oruçlar, bedene yapılan eziyetten başka hiçbir anlam ihtiva etmez. Bütün gün aç kalacağımızı dü­şünerek, sahur vaktinde midemizi tıka basa doldururuz ve ak­şam iftar vaktinde de bütün günün hıncını çıkartırcasına ye­mek yeriz. Vücut kendisi için gerekli bütün besini fazlasıyla al­dığı için, hareketliliğinden hiçbir şey kaybetmez. Sahip olduğu güç, oruç tutmasına rağmen yerindedir. Bu durum kişinin oruç tuttuğu günle tutmadığı gün arasında herhangi bir farkın olma­masını sağlar. Yani şeytan, elleri ve kolları serbest bir şekilde tüm insanları taciz etmeye devam eder.

Ramazan ayındaki bu dengesiz beslenme, vücudu da olum­suz yönde etkiler. Bir süre aç kalıp, daha sonra mideyi tıka ba­sa doldurma, mideyi ve bağırsakları bozar. Kişiye miskinlik verir. Bunun yanında birçok organik rahatsızlıklara da neden olur. Vücudun sıhhati için çok önemli olan oruç, bu şekliyle zararlı bir faaliyettir. Ramazan ayının sonunda kilo alarak bayrama ulaşan birçok Müslüman vardır. Bu tablo orucu ne hale getirdiğimizi açıkça ortaya koymaktadır.

Açlık, nefsin ve şeytanın bütün yollarını tıkar. Gerçek ma­nada oruç tutan kişi, kendisi için tehlikeli bu iki yapıdan uzak kalır. Çünkü açlık kişiyi, eski hareketliliğinden uzak tutar. Ki­şi kendisinde, kötü fiilleri ortaya koyacak gücü bulamaz. Vü­cudun azalan haramla ilgilenemez. Dil, gıybet için güç bula­maz. Oruç aynı zamanda uykuyu ve miskinliği de ortadan kaldırır. Kişiyi, dünyaya tamahından uzaklaştırır. Kibri ve ha­sedi kırar. Uykusuzluk, kişinin kalbini açar ve onu Allah Teâlâ’ya yaklaştırır. Geceler boyunca şeytana uşaklık eden insanlar, uyumayarak Cenab-ı Hak’la olan yakınlıklarını arttırırlar.

Açlığın, şeytanın üzerindeki olumsuz etkisini anlatmakla bitiremeyiz. Açlık dışında, kişiyi şeytandan uzaklaştıracak en önemli olgu Müslümanın tam bir teslimiyet içinde Allah Teâlâ’ya yö­nelmesidir. Allah Teâlâ’ya yöneliş olmadığı sürece, sureleri ne kadar tekrar ederseniz edin şeytandan uzaklaşamazsınız. On altıncı surenin 99. ayetinde “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur” buyurulmaktadır. Yine yedinci surenin 201. ayetinde de “Allah Teâlâ’ya kar­şı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğra­yınca Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler”buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimelerde tam bir teslimiyet içerisinde Allah Teâlâ’ya yönelenlerin, onu anan ve onun kelamını söyleyenlerin şey­tandan uzak kalacakları belirtilmektedir. Yoksa yalnız olarak falan hoca­nın “Şu ayetleri okursan şeytandan uzak olursun.” sözüyle ha­reket ederseniz ve şeytandan uzaklaşmak için savunmayı Allah Teâlâ’ya yönelmekte değil, ayetleri nakarat okur gibi tekrar et­mekte görürseniz hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Cenab-ı Hak on yedinci surenin 65. ayetinde “Doğrusu benim mümin kul­larımın üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter” buyurmaktadır. Allah Teâlâ şeytana karşı ken­disinin vekil olunmasını istemektedir. Şeytanın şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınmak onun bütün etkisini ortadan kaldırır.

Halis bir Müslüman, Allah Teâlâ’ya teslimiyetiyle birlikte şeytana karşı bir duvar örmüş olur ve bu duvar şeytan tarafından asla aşılamaz. Aksi takdirde, Cenab-ı Hakki vekil tutmaksızın, ona sığınıp onun gücünden korkmaksızın (Allah Teâlâ’yı gerçekten bilip LA İLÂHE İLLALLAH MUHAMMED-ÜR-RASÜLÜLLÂH“ı bütün harfleriyle birlikte kalbine sindirerek korkmayı kastediyorum) ayetleri tekrar etmek, duala­rı okumak hüsranla karşılaşmamanızı sağlar.

Allah Teâlâ’dan uzaklaşıp, hevalarını ve heveslerini yani şeytanları­nı tanrı edinenler sonunda cehennem azabıyla karşı karşıya ka­lacaklardır. Yirmi dördüncü surenin 24. ayetinde “Ey inananlar, şeytana ayak uydurmayın! Kim şeytanın ardına takılırsa bilsin ki, o hayâsızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve mer­hameti bulunmasaydı hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fa­kat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işiten ve bilendir” bu­yurulur. Allah Teâlâ yedinci surenin 30. ayetinde “Allah insan­lardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapık­lığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı” denmektedir.

Dünyadaki kaosun temelinde yatan gerçek bütün insanlı­ğın şeytan tarafından yönlendirilmesidir. Ne yazık ki pek azı­mız ondan kurtulabilmektedir. Ondan nasıl kurtulacağımızı da bilmediğimiz için farklı birtakım yollarla çare aramaktayız. Daha sonraki bahislerimizde, cinlerin insanlar üzerindeki et­kilerini ve bu etkileri ortadan kaldırmak için ne tür yöntem­ler kullanabileceğimizi izah etmeye çalışacağız. İNSANLARIN CİNLERDEN KORUNMASI İÇİN ÇEŞİTLİ AYETLER, TILSIMLAR, VEFKLER, SEMBOLLER İŞE YARAMAKTADIR. ANCAK ŞEYTAN İÇİN AYNI ŞEYLER GE­ÇERLİ DEĞİLDİR. Onu, bunların hiçbirisiyle “def” edemezsiniz. Onun etkisini ortadan kaldırmak için tam bir teslimiyetle Allah Teâlâ’ya yönelmek gerekir. Bunu yapmadığımız sürece bütün ça­lışmalarımız sonuçsuz kalacaktır. Şeytanla mücadelede ne ho­ca, ne cinciler, ne falcılar ne de bir başkası asla yardım ede­mez. Yardım sadece Allah Teâlâ’dandır. Şeytanla mücadelede Rabbi vekil kılmak ve her şeyimizi ona havale etmek zorundayız.

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar (Büyücülerin Arka Bahçesi),
Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.199-216

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA
BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR

“OYUN ÜSTÜ OYUN”


Hayat, genelinde “güven” ve “iyilik” üzerine kurulu düşüncelerden ve fiillerden oluşarak devam eder. Kendine veya başkasına güvenir veya iyilik edersin. Hilekârlar ve dolandırıcılar için bu bilgi en önemli husustur. Onlar “güven tekniği” ile karşındakine blöf yaparken rahatlık, huzur ve zevk telakkisini canlandırırlar.  Buna dolandırıcılıkta “güven oyunu” denir.

Hayatta “kimseye güvenme” denilmesinin genelinde yatan husus ise, ekseriyetin istikamet yoksunu olduğundan “tedbiri elden bırakmamak” demektir. İnsanlık karakterindeki “hükmetmek” ve “iyi olmak” arzusu “yardım etmek” hissini kamçılar. “İsteme”nin karşılığında yapılanlar “iyilik ve ebedi kalmak” ta hedef karakterlerde yüksek hareketlilik meydana getirir.  Aslında bir işteki kazanç ilişkisinin mahiyeti “niyet” kapsamındadır.  Neticede insan yaşarken doğruluğu ve yalanıyla ikna olurken de ileri düşünce ile “dolandırılır veya dolandırır”.

İnsanların hayatında “güven telakkisi” ve doğrular bilgisi üzerinde şartların veya tesadüflerin yönlendirmesi muhakkak vardır. Şeytan dahi insan üzerine “blöf okları”nı atarken birçoğunu doğruluk karakterine uygun olanlar ile atar. Yalan ve desise attığı blöflerinde çok zaman isabet ettirememektedir. insana “kurulu düzen” gibi şeytanın hileleri ard arda geldiğinden biri atlatılsa bile diğerine müptela olurken niyet kapsamındaki hedefler, ilkeler unutulur veya unutturulur. Yani önemli olan “her insanın kendine ait ilkeleri”nin kararmasıdır. Tuzağa düşürülen kişilerin kendi ilkeleri ile tuzağa düşmeleri bu nedendir.  Mesela meşhur bir psikiyatrı tuzağa çekmek istenilse, en kolay temas yolu hasta olmak ve gerektiği gibi davranmak gerekir.  Sonrada şu düşünceyi terapide “yuvarlama”k uygundur.

“Ben bir hastayım. Bunun sebepleri geçmişimde yatıyor. Ah, bilmiyorum. Burada ne arıyorum ben? Hayatının kontrolünü ele almak için buradasın.  Bir şey bilmek ister misin? Senin için ne önemi var ki? Zenginsin. Rahatın yerinde. Kahrolası kitabın var. Bana yardım etmek istediğinde, hiçbir şey yapmıyorsun. Sen ve kahrolası kitabın, laf. Sırf laf. Bunların hepsi bir aldatmaca. Sen hiçbir şey yapmıyorsun. Bana yararı dokunmuyor. Bana yardım etmek istiyor musun? Bana yardım etmek istiyor musun? Bununla yardım et. Yapabilirsen bununla (ilahla intihar) yardım et. Çünkü yapamazsan, onu kullanacağım.   – Kendimi öldürmek ya da…”  

Doktor yapı itibarıyla hastayı iyileştirmek ve bundan zevk almak isteyecektir. Doktor için başarısızlık elem verir. Sahasında mükemmil olduğunu düşünen doktorun tepkisi de umumî çerçevede sonuç olarak genelde şu olabilir.

“Onun neden hasta olduğunu biliyorum. Çünkü hasta.  Sorun şu, ben burada bu hastada ne arıyorum? Eğer iyileşmesinde bir faktörüm bulunmayacaksa, hayatım bir yalan, aldatmaca. Söyleyeceğim hiç bir şey hastama yardımcı olmayacak. Ondan öğreneceğim hiçbir şey başkalarına yardım edebilmemi sağlamayacaksa, ben ne yapıyorum?”            

Bu örnek olay şu veche ile bize şu uyarıyı yapıyor.

“Her şeyi kendi silahı ile vurabilirsin.”

“En güvenilir nesne insanın sahip olduğu şeylerdir.”

İşte, güven duygusunu hareket ettirmek üzerine bir düşünceyi temellendirdiğinizde kişiler ve milletler “oyuna çekilmektedir.”

Oyun içindeki oyun ise “uyarıcı adaptörler”le karşılaşma ihtimalidir. Bu kader bazındaki “rastlantıların” alternatif ihtimalleri husule getirmesi oyununun çehresini değiştirebilir olmasıdır. Mantıksal rastlantılar, ihtimaller zamanla sayısını artırarak insanda sonucu bulanıklaştırdığından gizli ve gizemli bir olay saklanmış karakterlerin ortaya çıkmasını sağlar. Bu sağlayış ile oyun içindeki oyunun hesaplananın cihetini değişik çerçeve ulaştırmasıdır.

Saf ve temiz insanlara ve milletlere sosyalitesini  “oyun üstü oyun” üzerine kuran ve bunu hileler üzerine bina edenlerin, oyunları çoğu zaman hedefi bulmada gecikmelere maruz kalmaktadır. Genelde oyun kurucu komitenin bilgileri tecrübî sonuçlar içerse de, tesadüfî denilen faktörlerle çok zaman bozulmalar olur. Bu durum, âlemin başıboş olmadığının delilidir.

Allah Teâlâ, “Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı.” (Araf, 51) buyurması hayatı oyun üzere kurmanın olumsuzluğuna işaret ederken, “oyun üstü oyuna” işaret etmektedir. Yani kudretim ve rabblik gereği “oyunları bozarım” demektir.

Allah Teâlâ’nın insanlardan istikamet üzere yardım etmesi ve doğru yolda hareket edilmesini istemesi “hilekar ve dolandırıcı”ın kaybeden tarafta olacağını deşifre etmesidir. İyiler, mükâfatlarını zaman mefhumu ile göreceli görsede “iyiler ve doğrular galiptir” kaderi bir kanundur. Unutulmamalı ki. güven ilkesi ilk Havva validemiz ile sekteye uğramıştır. Hayatta “iyiler”, “kötüler”den çok istismara maruz kalışıda cilve-i hayat olarak devam edip gitmektedir

Aşağıdaki filmi seyredince bu mevzuun içeriği daha kapsamlı anlaşılacaktır.

HOUSE OF GAMES/ Oyun Evi (1987)

Yönetmen: David Mamet

Ülke: ABD

Tür: Suç | Gizem | Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1988 (Türkiye)

Süre: 102 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Jonathan Katz | David Mamet

Müzik: Alaric Jans

Görüntü Yönetmeni:Juan Ruiz Anchía

Yapımcılar: Michael Hausman |

Oyuncular Lindsay Crouse ( Margaret Ford), Joe Mantegna( Mike), Mike Nussbaum ( Joey),Lilia Skala (Dr. Maria Littauer)

Özet:

Ünlü oyun ve senaryo yazarı David Mamet’in büyük övgülerle karşılanan ve artık klasikleşen ilk filmi Oyun Evi’nde, bir kadın psikiyatr, aynı zamanda bu alandaki eserleriyle de çok saygın bir yerdedir. Ama, ona çeşitli sorunlarını anlatan bir hastasına ilgi duyup onun özel ve de gizemli hayatına karışınca, başına gelmedik bela kalmaz. İyi bir doktor olabilmenin zayıflığı içerisinde başına gelmedik kalmıyor.

NOSTRADAMUS’UN KEHANET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ


Tanrının ne tasarladığını nasıl bilebiliriz?

Hepimiz özgür irademizle O’nun planını uyguluyoruz.   Eğer kaderi bilmek bu kadar keyfiyse, geleceği görme iddiası da sadece bir aldatmaca olabilir.   Ancak uyuşmuş insanların uyanmasına sebep olacağı için   “Öngörü” iktidarlar için tehlikelidir.

Birileri, almanaklarında bazı ön bilgiler sunabilir. Unutmayın ki;  salgın hastalıklar her yıl olabilir.    Savaş her zaman vardır.    Düşman devletlerin savaş sebepleri vardır.    Aykırı görüşler hep vardır.    Kuzey soğuktur, güney sıcaktır.    Kışın yağmur yağar.    Yazın buğday biçilir. Üzüm ekimde toplanır.    Bunlar kehanet değil, gözlemdir.

Peki, insanlar nerede yanlış yapıyor?

Buna cevap olarak, insanlar Eski kitabelerdeki yazılanları dikkate almıyorlar.    Örneğin rakamları veya şifreleri.    Benimde Yakınlarım, hayatım, çocuklarım, hepsi mahvolacak.    Her şey sonunda toprak olacak.

Geleceği bilmek pek işe yaramıyor.    Bedeni öldürüp sonra ruha bir şey yapamayanlardan korkmayın,    ancak öldürdükten sonra bizi cehenneme atabilecek olandan korkun. Yani? Allah Teâlâ’dan.

Tanrıya güvenin ve ondan korkun.  Kimse, o gün gelmeyecek diye kendini aldatmasın.  Ölüm  her yerde.    Eğer kötüysen ve günah işleyen biriysen,    “fesadın oğluysan” sana da ölüm gelecektir.

Kimin hasta olacağına öleceğine kader karar veriyor. Hepimiz yaşayarak, öleceğiz.  İktidarlar, insanlara savaştan bile daha çok acı çektirirler.    Zulümler neticesinde çocuklar yetim kalıyorsa,    iyi ve kötü aynı oranda ölüyorsa bu rasgele kader, nasıl Tanrının işi olabilir?  Fakat eski metinler  “yeniden yaratılmak için ölmeliyiz,” demektedir.

Bilemiyorum.   Kehanetlerimiz umutlarımızı gerçekleştirir mi?

Hakikatte geleceğin yorumları gelecekte yaşayanlar içindir.    Aslında hepimiz gelecekte yaşıyoruz.    Umutlarımız, hayallerimiz ve korkularımız var.

Hiç kimsenin hayatı, bir kâhinin kontrolünde değildir.  Bir şeyi kâhinin öngörmesi, oluş sebebi değildir. Eğer, “Buna bir kâhin mi neden oldu?” Diye sorarsan;

“Kâhin neden olmadı.    Gördü, ama durduramadı. Bu yüzden kâhin suçlu.    İnsanlar da suçludur.”

Öyleyse…………………………….

NOSTRADAMUS (II) Discovery Channel Film

Yapım:2006 – İngiltere

Tür: Dram ,  Korku

Süre: 90 dakika

Yönetmen: Bryn Higgins

Oyuncular: Kerry Fox, Julie Cox, Oliver Dimsdale, Jasper Britton,

Senaryo: John Milne,

 Yapımcı: David Aukin, Hal Vogel,

Özet:

Gelecek bir öngörü mü, ölümcül bir lanet mi?

Yaşayan en büyük kâhin olduğu söylenen; 9/11 olaylarını, Irak Savaşı’nı, tsunamileri, depremleri ve Dünya’nın başına gelecek felaketleri yüzyıllar öncesinden haber veren Nostradamus gerçekte kimdi?

Atalarının öğrettiği Kabala ve kutsal kitap şifreleri sayesinde öngörülerde bulunan Nostradamus ölümcül bir lanet mi taşıyordu?

Avrupa’ya korku salan engizisyon mahkemeleri ve veba tehdidi altında yaşayan insanlar için Nostradamus’un sözleri hem korkutucu hem de sapkındı.

Bu gizemli adam ve 500 yıllık kehanetleri hakkında tüm merak edilenler bu filmde…

http://www.imdb.com/title/tt0862770/fullcredits?ref_=tt_ov_st_sm#cast

KARUNLARIN SONLARI HEP AYNIDIR


Hz. Mevlâna Celâleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Mesnevî Şerifinde buyurdu ki;

  • (Ey İnsanlar) Kendinize gelin; ondan isteyin başkasından değil. Suyu denizde arayın, kuru derede değil!    Başkasından isteneni de o verir. O kimsenin sana meyleden eline cömertliği ihsan eden yine Allah Teâlâ’dır. İtaatinden çekineni bile altınlara gark edip, Karun yapıyorsa itaat eder de ona yüz tutarsan sana neler yapmaz? (c.IV-b.1182-84)
  • O Padişah töhmet altına alınanı ihsanları ile Karun gibi zengin ederse suçsuza bakınca neler yapmaz? (c.V-b.2097)
  • Ancak Tanrı fermanı erişince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla tâ dibine çekti. (c.I-b.864)
  • Hâlbuki bu yer bile Tanrı inayetiyle düşmanı tanıdı!    Yer, Musa’nın nurunu gördü, ona iltifat etti, Karun’u ise tanıdı yere geçirdi. (c.II-b.2367-68)
  • Arap beyleri bir gün toplanıp Peygamber’in yanına gelerek çekişmeye başladılar. Dediler ki: “Sen bir beysin, bizim de her birimiz birer beyiz! Şu beyliği bölüşelim, ülkenin sana düşen kısmını al!     Her birimiz, kendisine düşen bölüğe razı olsun; sen de artık bizim hissemizden el yıka!”    Peygamber dedi ki:

“Bana beyliği Tanrı verdi. O, bana başbuğluk ve mutlak bir beylik ihsan etti.”    Yine Peygamber buyurdu ki:

“Bu devir, Ahmed’in devridir, bu zaman, Ahmed’in zamanı kendinize gelin de onun emrine uyun!”    Kavim ise,

“Biz de Tanrı’nın takdiri ile hükmediyoruz bize de beyliği veren Tanrı’dır” dedi.  Peygamber;

“Fakat,  Tanrı, bana beyliği bir mülk olarak verdi, sizeyse bir vesileyle iğreti.     Benim beyliğim kıyamete dek bakîdir iğreti beylikse çabucak geçip gider!”    Kavim;

“Ey emîr  çok söyleme; üstün olduğunu iddia ediyorsun, delilin nedir?” dediler.    

Derhal Tanrı’nın kahır emri ile gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o civarı kapladı. O pek korkunç sel şehre yüz tuttu. Şehirliler feryat ederek korkudan kaçışmaya başladılar.  Sınama zamanı gelmişti.  Şüphenin kalkacağı hakikatin apaçık ortaya çıkacağı zamandı. Peygamber dedi ki:     

“Her bey mızrağını atsın da şu sel dursun!”

“Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Beyliğinizi bir sınayalım!”

Hepsi mızraklarını attılar.    Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemde elindeki sopayı, o buyruklar yürüten inanmayanları âciz bırakan sopayı attı. O coşkun inatçı ve şiddetli sel, bütün o mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp sürükledi. Bütün mızraklar kayboldu sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde duruyordu!  O sopanın himmetiyle o şiddetli sel, şehirden yüz çevirdi, başka bir tarafa akıp gitti. Bu büyük işi gören Arap beyleri, korkularından hep Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin beyliğini tasdik ettiler.     Yalnız hasetleri pek üstün olan üç kişi inanmadı inatlarından büyücü ve kâhin dediler.    

[Bende derim ki;]

İğreti beylik böyle zayıf olur Tanrı vergisi olan beylikse böyle yücedir işte. “Ey soyu sopu belli kişi, o mızraklarla sopayı görmediysen o beylerin adları ile peygamberin adına bak. Onların adlarını kuvvetli, şiddetli ölüm seli sildi süpürdü. Fakat Ahmed’in adı ve devleti baki.(c. IV- b.2780- 2800)

  • Sizler buna kaza ve kader deseniz de;

 “ Durun ayaklarınızın önünde gizli tuzaklar pek çok. Kendinize gelin de belâ çölüne küstahça gitmeyin. Kendinize gelin de körcesine Kerbelâ’ya at sürmeyin!” (c.III-b.830-31)

  • Hakk’ta dedi ki, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, fakat benim için ne yaptın? (c.III-2149)

ZEİTGEİST: KOVA ÇAĞI MUHALEFETİ


Haluk HEPKON

TEORİ DERGİSİ

MART 2009 – SAYI: 232

“Zeitgeist”, “zamanın ruhu” anlamına gelen Almanca bir terimdir. Hegel’in tarih felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Ama bu terim daha sonraları değişikliğe uğramış ve belirli tarihsel dönemlerin karakteristik özelliklerini vurgulamak için kullanılır olmuştur. Peter Joseph’in 2007 yılında çektiği Zeitgeist: The Movie isimli belgeselden sonraysa Zeitgeist’a bambaşka bir anlam yüklenmiştir. Belgesel özellikle gençler arasında kısa bir süre içerisinde popüler olmuş ve sisteme yönelik köktenci bir eleştiri olarak ele alınmıştır. Zeitgeist: The Movie’nin orijinali İngilizcedir, ama belgeseli internette aralarında Türkçenin de dâhil olduğu birçok dilden altyazıyla izlemek mümkündür. Zeitgeist’ın günde 70 bin kişi tarafından indirilerek seyredildiği düşünülürse, etkisi ve yaygınlığı hakkında bir fikir sahibi olmak kolaylaşacaktır. Nitekim belgeselin ikinci bölümü 2008 yılında Zeitgeist: Addendum ismiyle yayımlanmış ve kısa süre içerisinde büyük yankı yaratmıştır, ikinci filmin de başarıya kavuşmasıyla birlikte, Zeitgeist’ın toplum ve doğa hakkındaki görüşleri hemen her yerde tartışılmıştır. Kısa süre içinde sistem ve ABD eleştirisi dendiğinde akla Zeitgeist gelmeye başlamıştır. Ülkemizde kendisini solda ifade eden kişi ve grupların bile bu filmden bir referans olarak bahsetmeye başlamaları, işin geldiği noktayı anlamak açısından önemlidir.

İzlemeyenler için film hakkında kısa bir ön bilgi verelim. İlk belgesel Zeitgeist: The Movieüç bölümden oluşmakladır. Birinci bölümde bir Hıristiyanlık ve Yahudilik eleştirisi yapılmaktadır. İkinci bölümde 11 Eylül Olayları’nın ABD tarafından yapıldığı iddia edilmektedir. Üçüncü bölümde ise perde arkasındaki bazı gizli güçlerin “tek dünya devleti” oluşturmak için çaba gösterdikleri ileri sürülmektedir. İkinci belgesel Zeitgeist: Addendum ise dört bölümden oluşmaktadır. Addendum’un ilk bölümü para sisteminin nasıl ayakta durduğuna yönelik bir takım iddialarla başlamaktadır. İkinci bölümde kendisini “ekonomik tetikçi” diye tarifeden John Perkins isimli birisinin ABD’nin. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın dünyayı nasıl sömürdüğüne ilişkin anlattıkları aktarılmaktadır. Üçüncü bölümde Jacque Fresco isimli birisi “Venüs Projesi” diye adlandırdığı akla zarar bir ütopyadan bahsetmektedir. Dördüncü bölümse doğa ile insan arasındaki ilişkilere değinmekte ve inşanın doğa ile bir ve bütün olması gerektiğini iddia etmektedir.

New Age siyasete giriş

Aslına bakılırsa Zeitgeist belgesellerinde bir tür sistem ve küreselleşme eleştirisi gerçekten de vardır. Ama burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta Zeitgeist’ın meselelere bakış açısının, tam da bu küreselleşmenin kültürel sonuçlarından birisi olan New Age akımların bakış açısına tıpatıp benzemesidir. Lafı dolaştırmaya gerek yok. Zeitgeist, New Age kültürünün bir ürünüdür ve türünün bütün örnekleri gibi zırvadan ibarettir.

Sondan başlayalım. Ekoloji, New Age akımların siyaset sahnesine çıkmalarında kilit bir role sahiptir. Bunun en tipik örneği şimdilerde fazla tartışılmayan Arne Naess’in “derin ekolojisi”dir. Buna göre ekoloji, insanı merkez alan sığ bakış açısını terk etmelidir. İnsanın doğadaki diğer varlıklardan bir farkı yoktur. Doğanın kendisine has bir dengesi ve aklı vardır: bu akıl, insan aklının da ötesindedir. Bu noktadan sonra mistisizme kayış başlamakta, iş dünyanın ve üzerinde bulunan canlı cansız her şeyin ortak bir ruha sahip olduğunu ileri süren “Gaia” saçmalıklarına kadar gitmektedir.

Nitekim bu akımı temsil eden Fritjof Capra ve Charlene Spretnak’a göre ekolojik bilinç tinsel bilinçtir. Capra ve Spretnak”ın birleştiği bir başka nokta da sola düşmanlıktır. Onların kafasında “yeşil hareket” soldan ya da onu anımsatan her şeyden arındırılmalıdır. Çevreci New Age akımların siyasi tercihleri konusunda başka örnekler de mevcuttur. Alman Yeşiller Partisi’nin kurucularından Herbert Gruhl bu konuda ilk akla gelen isimlerdendir. Gruhl, 1982’de Ökologish Demokratischen Partei’ı (Ekolojik Demokrat Parti’yi) kurmak üzere Yeşiller’den ayrılmıştır. Ama bir süre sonra bu da yetmemiştir. Gruhl, söz konusu parti bütün dayatmalarına rağmen aşırı sağcı Die Republikaner (Cumhuriyetçi Parti) ile ittifak yapmayınca oradan da ayrılmış ve Unabhaengige Ökologen Deutschlands’ı (Almanya Bağımsız Ekolojistleri’ni) kurmuştur. Gruhl, ekolojiyle yabancı düşmanlığını birleştiren ilk kişi olmuştur. Bu konuda Almanya örneği tek değildir. Fransa’da Nouvelle Droite (Yeni Sağ) da derin ekolojiye büyük ilgi duymaktadır. İngiliz derin ekolojist Edward Goldsmith’in Doğu mistisizmiyle sulandırdığı görüşleri de Avrupa’daki Neonazi çevrelerde ilgi uyandırmaktadır. Her etnik grubun kendi ekolojik çevresinde kalması gerektiğini savunan Goldsmith’in görüşlerinin, ana malzemesi yabancı düşmanlığı olan bu çevreler tarafından benimsenmesi son derece doğaldır. Bu konuda bir başka örnek de ABD’den verilebilir. Amerikalı derin ekolojist Bili Devall, 1998 yılında bir konferansta “Geçmişteki Meksikalı haydutlar gibi tecavüz, yağma ve cinayetle uğraşan Meksikalı göçmenlerin engellenmesi gerektiğini” söylemiştir. Devall ayrıca Kaliforniya kızılcam ormanına tehdit oluşturan Maxxam şirketinin sahibinin “suçlu bir Yahudi kapitalisti” olduğunu da belirtmeye özen göstermiştir. Devall’in yandaşı George Sessions da bu konferansta ekoloji hareketi içerisindeki birçok kişinin sol görüşlere sahip olmasından yakınmış ve toplumsal adalet konularının, dikkatleri ekolojik bunalımın gerçek nedeni olan “aşırı nüfus”tan uzaklaştırdığını ileri sürmüştür.

“Earth First!” (Önce Dünya) çevresel eylem grubunun eylemcilerinden biri olan Dave Foreman ise aynı mantık çerçevesinde şunları söylemiştir: “Etiyopya’da yapabileceğimiz en kötü şeyin yardım etmek, en iyi şeyin ise yalnızca doğanın kendi dengesini bulmasına izin vermek. Oradaki insanları açlığa terk etmek gerektiğini söylediğimde, bunun canavarca olduğunu düşünüyorlar. Buna alternatif ise müdahil olmak ve hiçbir zaman tam bir ömür yaşamayacak olan bu yarı ölü çocukları kurtarmaktır. Onların gelişmesi durdurulmuş olacaktır. Ve on yıl içinde olacak şey şudur: iki katı insan acı çekecek ve ölecektir”.

Bütün bunların ışığında Addendum’un doğa ile bütünleşme fikrine ayrılan son bölümüne bakıldığında benzerliklerin çarpıcı olduğu hemen görülecektir. Ünlü mistik Jiddu Krishnamurti’nin sözleriyle başlayan bu bölüm New Age öğretileri açık bir biçimde yansıtmaktadır. Doğada her şey birbiriyle ilişkilidir. İnsanla börtü böcek arasında bir fark bulunmamaktadır. Dünyayı tek bir organizma olarak gören yeni bir bilinç gelişmiştir. İçimizdeki tanrısallığı hissetmemiz ve bunu bir öğreti yapmamız gerekmektedir.

Ekonomik tetikçinin zırvaları

Benzerlikler bununla sınırlı değildir. Capra kamusal yaşamın hemen hemen her alanına nüfuz ederek, iktisadı, politikayı, medyayı kontrol eden, pek çok ulusal hükümetten daha güçlü, her şeye muktedir şirketlerden bahsetmektedir. Addendum’un ikinci bölümünü oluşturan John Perkins’in konuşması da bu fikirlerden derin bir biçimde etkilenmiş gibidir. İnternetteki sayfasına girenlere Capra’nın kitaplarını tavsiye eden Perkins, var olan sistemi “Corporatocracy”, yani “Şirketokrasi” diye nitelemektedir. Bir Ekonomik Tetikçinin hilafları isimli bir pehlivan tefrikasının da yazarı olan Perkins, Zeitgeist’ın konuk oyuncu olarak katıldığı bu bölümünde, ABD’nin Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla dünyayı nasıl sömürdüğünü: Güney Amerika’da, Asya’da ve Ortadoğu’da ne tür pislikler tezgâhladığını, yaşadıklarından örnekler vererek anlatmaktadır. Kısacası Perkins Amerika’yı yeniden keşfetmemekte; bilinen şeyleri tekrarlamaktadır. Ama bazı söyledikleri, en kibar ifadeyle, “alışılmışın dışında”dır. Örneğin Perkins, “şirketeokrasi”ye ve “imparatorluk”a karsı mücadelenin geldiği noktayı Kova Çağı’na geçişle ilintilendirmektedir. Buna göre Kızılderililer, Mayalar, Güney Amerika’daki çeşitli kabileler ya da Himalayalar’da yaşayanlar 1990’larda yeni bir dönemin başlayacağını söylemektedir. Zamanımız özel bir andır ve bu dönemde doğmuş olduğumuza göre bir'”özel görevi”mizin olması gerekmektedir. Bu döneme New Age (Yeni Çağ), Kova Çağı ya da Beşinci Güneşin Başlangıcı demek mümkündür. Ama Perkins’in favorisi, yüreği ve mistisizmi temsil eden “Akbabanın Yolu” ile aklı ve mantığı temsil eden “Kartalın Yolu”nun 1990’larda birleşeceğini ileri süren “Akbaba ve Kartal Kehaneti”dir. Perkins’e göre kartal ile akbaba bu şansı değerlendirirse, sıradışı bir kuşak yaratılacak ve yeni bir cağ başlayacaktır.

Şaşırtıcı gelebilir, ama gelmemelidir. Bu akıllara zarar tespitlerden de anlaşılacağı üzere Perkins su katılmamış bir New Age taraftandır. Örneğin dilimize çevrilmiş ama Bir Ekonomik Tetikçinin itirafları kadar ses getirmemiş Psiko Yolculuk adlı bir başka kitabında, meraklısına çeşitli şuur boyutlarına nasıl seyahat edilebildiğini anlatmaktadır. Kaldı ki, Dalai Lama ile olan muhabbetini ballandıra ballandıra anlatan Perkins de bu durumu hiçbir şekilde saklamamaktadır. Şirketler ve ABD hakkında herşeyi bildiğini iddia eden Perkins, sağır sultanın bile malumu olan CIA ile Dalai Lama arasındaki ilişkileri es geçmektedir.

Zaten yazdıkları dikkatle okunduğunda Perkins’in ABD ve “şirketokrasi” diye tarif ettiği sistem hakkında söylediklerinin alışıldık muhalefet biçimlerinden farklı olduğu görülecektir. Ona göre şirketokrasi ile mücadelenin yolu şirketleri değiştirmekten geçmektedir. Yani şirketlerle gidilip konuşulacak ve onlar da azami kâr etme isteklerinden vazgeçecektir. Dünyanın gidişatını düzeltme mücadelesinde bu şirketler Perkins ve yoldaşlarının “potansiyel müttefikleredir. Suç bu kurumlarda değil, bizim onlar hakkındaki algılarımızdadır. “En güçlü kurumlarımız” olan ticari kuruluşlar “tekneye dolan suyu boşaltma işi”nin başına geçmelidir. ABD’nin varlığıysa Perkins’e güç ve moral vermektedir. Ona göre tarihte ilk kez bu ülke söz konusu kötü gidişi durdurabilecek beceriye, paraya ve güce sahiptir.

Din eleştirisi karikatürü

Belgesellerin New Age bakış açısından hareketle Zeitgeist: The Movie’nin ilk bölümündeki sözde din eleştirisinin sırrını da çözmek mümkündür. Aslında bu sanıldığı ve sunulduğu gibi bir din eleştirisi değil, olsa olsa bir din eleştirisi karikatürüdür. Doğru bir eleştirel bakış ancak dini, ortaya çıktığı ve geliştiği toplumsal şartlarla birlikte ele almakla

mümkündür. Tarih dinlerin ve sahtekârlıkların değil bunların eşlik ettiği toplumsal değişimlerin tarihidir. 2000 yıldır dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında tutmuş bir dinin, “sahteciler tarafından dokunmuş bir saçmalıklar kumaşı” olduğunu söylemekle din eleştirisi yapılamaz. Oysa Zeitgeist a göre din, şimdiye kadar görülen en büyük aldatmacadır. Yahudilik ve Hıristiyanlık neredeyse herşeylerini eski Mısır dininden almıştır. İncil, kendisinden önce bilinen dini efsaneleri kullanmış bir astro-ilahi metinden ibarettir.

Bu türden bir eleştiri ancak söz konusu dinin hangi toplumsal koşullarda onaya çıktığı ve yayıldığı açıklanabilirse bir anlam ifade eder. İlk döneminde Hıristiyanlık, benzerleri arasından sıyrılıp, neden ve nasıl ezilen insanlar arasında yayılmıştır? Constantin döneminde neden ve nasıl devlet dini haline gelmiştir? Bu soruların üstünden atlayarak işi basitçe intihallerle ve sahtekârlıklarla açıklamanın ciddiye alınır bir tarafı bulunmamaktadır.

Üstelik bu komik açıklama gayreti de son derece tuhaftır. Hıristiyanlık ve diğer bütün dinler kendilerinden önce gelen dini geleneklerden cömertçe faydalanmış, sonra da aralarına yapay sınırlar çekmeye çalışmıştır. Dolayısıyla Hıristiyanlık antik Mısır kültüründen ve astrolojiden faydalanmış olabilir: muhtemelen de faydalanmıştır. Ama Zeitgeistın yapımcılarının Hıristiyanlığa dolaylı ya da dolaysız etkide bulunan diğer gelenekleri bir kenara bırakarak sadece Mısır bağlantısı üzerinde durmaları son derece anlamlıdır. Jordan Maxwell, Gerald Massey gibi ciddiye alınması mümkün olmayan kaynaklarından da anlaşılacağı üzere film, dini ezoterik (Batıni) bir bakış açısıyla eleştirmekte, New Age akımların sıklıkla tekrarladığı hurafeleri gevelemenin ötesine geçmemektedir.

Kaldı ki Zeitgeistın kurgusu zaten bilinen şeyleri tekrarlamanın ötesinde abartma ve yanlışlarla doludur. Örneğin sözde belgeselde Mısır tanrısı Horus’a ve Mitra’ya üç kralın taptığı, her ikisinin de on iki havarisi olduğu ve çarmıha gerildikleri. Krişna’nın 25 Aralık’ta doğduğu söylenmektedir. Zeitgeistta bahsedilen benzerlikler Horus’a değil babası Osiris’e aittir. Horus’un çarmıha gerildiği ve 12 havarisinin olduğu bilgisi yanlıştır. 25 Aralık’ta doğan Krişna değil Mitra’dır. İncil’de, Zeitgeistta iddia edildiği gibi, üç kraldan değil, üç hediye veren bilgelerden bahsedilir. İncil’de bu hikâyeden bahsedilme sebebi astrolojik bağlantılar değildir. İsa’nın doğduğu Betlehem Başak burcunun İbranice adı değil, Davut peygamberin şehrinin adıdır. Aslında yeni din, İsa peygamberi Davut peygamberle ilintilendirerek astrolojik değil politik bir açılım yapmaya çalışmaktadır. Nitekim bahsi geçen üç hediye Saba Melikesi tarafından Süleyman’a verilen hediyelerin aynısıdır ve orada da takımyıldızlara değil Davut’un soyuna vurgu yapılmaktadır. Tıpkı 12 havarinin burçlara değil İsrail’in on iki kabilesine bir gönderme içermesi gibi.

Meseleye bu açıdan bakınca Zeitgeist’taki Kova Çağı ile ilgili vurguların nedeni kendiliğinden anlaşılacaktır. Bütün bunlar Batı’daki ezoterik grupların ve New Age akımların dillerinden düşürmediği “Kova Çağı”na, yani dinin Ortodoks değil heterodoks yorumlarının öne çıkacağı yeni bir döneme girildiğine dair inanışların sonucudur. Burada önemli olan bir başka noktaysa İznik Konsülü’nden beri (gerçek gnostik) Hıristiyanlığın Vatikan tarafından kontrol altında tutulduğu mesajıdır. Bu saçma ve hiçbir tarihsel veriyle desteklenmeyen mesajı, komplo teorilerinin karanlık dünyasına giriş için bir tür bilet saymak mümkündür.

Mağarada yaşayan Araplar ve 11 Eylül

Ezoterizm ile komplo teorileri arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Nitekim Zeitgeist: The Movie’de bu durum son derece barizdir. 11 Eylül Olayı ile ilgili bölümde David

Ray Griffrn, Jim Marrs, Garry Ailen, Anthony Sutton gibi aşırı sağcı komplo teorisyenlerinin deli saçması fikirlerine yer verilmektedir. Üçüncü bölümde ise “perde arkasmdakiler”den bahsedilmekte, İmparatorluk denilen sistemin CFR, Bilderberg, Üçlü Komisyon gibi örgütler tarafından yönetildiği ileri sürülmektedir. Bunların amacı herkese bir çip yerleştirmek ve “tek dünya devleti”ni kurmaktır. Aslında her iki bölümde de filmdeki ABD karşıtlığıyla çelişen ilginç vurgular bulunmakta, sistem eleştirisi bir noktadan sonra güzellemeye dönmektedir. Bunlara göre ABD’nin, yaşanan bütün bu işlerde hiç suçu yoktur. ABD’nin ne yapacağına sistemin ekonomik-politik ihtiyaçları değil, bir avuç insan karar vermektedir. Söz konusu insanlar perde arkasında saklanmaktadır ve ABD’nin yaptığı bütün kötü işlerin günahı bunların boynunadır. Örneğin 11 Eylül’ü, Griffin’in ırkçı deyişiyle, “Mağaralarda yaşayan bir Arap”ın gerçekleştirmesi mümkün değildir. Saldırıyı sistem yapmıştır. Ona karşı koymak mümkün değildir. Örneğin ABD Irak’ta da zafer kazanmıştır; ama öylesi işlerine geldiği için basına işgale karşı direnişin güçlü olduğuna dair haberlerin sızmasına müsaade etmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. ABD’de Milis Hareketi gibi aşırı sağcı grupların ABD’ye yönelik bir takım sözde eleştirileri bulunmaktadır. Ama bu eleştiriler dünyanın bu tarafında yapılanlardan çok farklıdır ve daha çok federal hükümet kurumuna yöneliktir. Bu Neonazi özentisi gruplar arasında Zeitgeistın kaynak olarak gösterdiği isimlerin etkisi büyüktür. Bu gruplar aynı zamanda Yeni Dünya Düzeni’ni de eleştirmektedir. Doğal olarak bu eleştiri de bizlerin yaptığından çok farklıdır. Örneğin Des Griffın Fransız ve Ekim devrimlerinin İlluminati, CFR ve Üçlü Komisyon tarafından düzenlendiğini, Yeni Dünya Düzeni’nin ve Tek Dünya Devleti’nin asıl amacının ABD’yi sosyalistleştirmek olduğunu iddia etmektedir.

Aslında Zeitgeistın ne menem bir şey olduğunu anlamanın en kolay yolu kaynak olarak gösterdiği kişilere ve onların savundukları fikirlere bakmaktır. Örneğin Zeitgeistın “değerli” kaynaklarından Jim Marrs dünyayı uzaylıların yönettiğine inanmaktadır. Ona göre Marduk gezegeni dünyaya çarpacaktır ve ABD’yi yönetenler ezoterik bağlantıları sayesinde bunu bilmektedir. Bu yüzden söz konusu çarpışmadan en az etkilenecek bölge olan Ortadoğu’da yeni yerleşimler kurmayı hedeflemektedirler. Irak’taki müzelerin yağma edilmesinin nedeni kadim medeniyetlerden günümüze kalan tarihi eserlerdeki bu konuyla ilgili uyarılan gizlemektir. Zeitgeistın bir diğer evlere şenlik kaynağıysa Anthony Sutton’dur. Surton, Sovyetler Birliği’nin ve Nazi Almanyası’nın aynı kişiler, yani bir avuç ABD’li kapitalist, tarafından kurulduğunu ileri sürmektedir. Yani faşizm ve komünizm bir ve aynıdır: her ikisini de bir avuç kötü niyetli kişi yönetmektedir. Bu kişiler “Kurukafa ve Kemikler” denen bir örgütü oluşturmaktadır. Baba-oğul Bush’lar emperyalist bir ülkenin yöneticisi oldukları için değil bu örgüte üye oldukları için Irak’ın işgaline girişmiştir. Kısacası Zeitgeist, ABD’deki aşırı sağcıların sisteme yönelik, aslında incir çekirdeğini doldurmayan sözde eleştirilerini ve saçma sapan komplo teorilerini, sistem karşıtlığı adı altında pazarlamaya kalkmaktadır.

Çözüm ve mücadele önerileri

Peki, bütün bu tuhaf tarih ve dünya kurgusu nereye bağlanmaktadır? Zeitgeistın herşeye muktedir bu sistemden mağdur ve mustarip olan insanlara önerdiği çözüm yolu nedir? Zeitgeistın bu soruya yanıtları basittir. Bankaları boykot et, televizyonu kapat, yüzünü daha az suyla yıka, internete yüklen, meditasyon yap, alternatif enerjiye yönel. Bu arada Zeitgeist hareketinin kitap ve DVD’lerini satın alarak yaymak da son derece güzel bir hareket olarak kabul edilmektedir. Kısacası New Age’ci Zeitgeist, kıvrak bir vücut çalımıyla “para sistemi”ne karşı tepkileri bile paraya dönüştürmeyi becermektedir.

Tam da burada Jacque Fresco’nun akıllara ziyan ‘”Venüs Projesi”nden bahsetmek gerekiyor. Fresco’ya göre komünizm, faşizm, serbest piyasa aynıdır. Bir tek bolluk içinde, paranın olmadığı, kimsenin çalışmasına ihtiyaç olmayan bir toplumu, yani bir tür Şirinler köyünü, yaratmayı hedefleyen “Venüs Projesi” farklıdır. Hiçbir toplumsal dinamiğe dayanmayan, temenniler ile araya sıkıştırılmış rüzgâr, gelgit ya da güneş enerjisi ve teknoloji lafları üzerine yükselen bu projeyi, olsa olsa bir ütopyanın karikatürü olarak görmek gerekir.

Sonuç yerine

Görüldüğü gibi, Zeitgeistın ve üzerinde yükseldiği fikri yapının ciddiye alınacak bir tarafı bulunmamaktadır. Ama günde onbinlerce kişinin söz konusu saçmalığı internetten indirdiği düşünüldüğünde, meselenin hafife alınamayacağı daha iyi anlaşılacaktır. Bu sözde belgeselin popülaritesinin nedenleri ve sonuçları üzerine kafa yormak gerekmektedir. ABD saldırganlığına karşı dünya çapında bir karşı çıkış yükselmektedir. Söz konusu karşı çıkış, zamanımızın ruhuna uygun bir cehaletle döllendiğinde ortaya Zeitgeist türü saçmalıkların çıkması doğaldır. Bu türden sözde sistem eleştirilerinin söz konusu karşı çıkışları yozlaştırması ve iğdiş etmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden Zeitgeist ve benzerleri “deli saçması” denilerek göz ardı edilmemeli, üzerine üzerine gidilmelidir. İçinde yaşadığımız coğrafyada antiemperyalizmin ne kadar önemli olduğunu unutmamak gerekmektedir. Son derece ciddi bir iştir ve meczupların eline bırakılması mümkün değildir.

Üzerinde durulması gereken ikinci şeyse bu sözde emperyalizm ve sistem karşıtlığının, bu saçma sapan tarih kurgusunun, bu New Age zırvaların ve komplo teorilerinin solda, az da olsa, bir iz bırakmış olmasıdır. Bu durum son derece vahim bir hatadır. Dinlemeden, içeriğini anlamadan her sözde sistem ve ABD eleştirisine paye vermeyi sadece eğitim eksikliğiyle açıklamanın mümkün olmadığı ortadadır. New Age hurafeleri ve ABD’li aşırı sağcı grupların antikomünist zırvalarını referans olarak göstermenin anlaşılabilir ve hoş görülebilir bir tarafı bulunmamaktadır.

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 1. Bölüm


Zeitgeist: Yol Almak

Zeitgeist: Moving Forward

Yönetmen: Peter Joseph

Senaryo: Peter Joseph

Oyuncular: Adrian Bowyer, Colin Campbell, Ashton Cline

Yapım: ABD, 2011, 161 dk.

Zeitgeist, Yol Almak isimli üçüncü filminde farklı bir yol izledi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çeşitli ülkelerde önce küçük gruplara gösterildi, ardından ücretsiz olarak indirilebilmesi için internete kondu.

Zeitgeist üçüncü bölümü Yol Almak‘ta (Zeitgeist: Moving Forward) sistem eleştirisine giriyor. Tabii bu bölümde de Dünya Bankası, IMF, rezerv bankacılığı, serbest piyasa sistemi, Adam Smith, Milton Friedman ve bizzat paranın kendisine açıkça saldırıyor.

İlk bölümünden beri din, ekonomik sistem, siyaset gibi dev sistemleri hedef tahtasına koyan Zeitgeist (Burada Zeitgeist derken daha çok Peter Joseph‘i kastediliyor) üçüncü filminde bütün bunların yanı sıra işin en başına dönüp insan tabiatı hakkında benimsediği tezleri ortaya koyuyor.

Ancak 3. Bölümde önerilen “kaynak bazlı dünya kenti projeleri” nde yenidünya düzencilerin istediği “Tekleştirme” (Tek Dünya Devleti, Tek Şehir, Tek Tarih, Tek Yönetim, Tek Pazar…. ) projelerinin uygulaması tavsiye edilmesi insanların kontrol mekanizmaları içine alınmasını istemek sakıncalı bir durumdur. Ekonomik olarak düşünülen bu kent modeli insan hürriyeti açısından büyük sakıncaları vardır.

[Zeitgeist’ı, yani zamanın ruhunu ve zekâsını kavrayabilmek, özel bir önem taşımaktaydı. Pagan (putperest) yaşam tarzı ve onlara bağlı Musevi yaşam tarzının ortak paydaları yoktu, Musevi’nin pagan yönetiminin Zeitgeist’ı karşısında­ki direnişi genelde Musevi tarikatları ve özelde radikal reformcu Zealot’larla, pasifik-kaçkıncı Essene’ler gibi kesimler arasında gelenek­sel (ancak mutlaka Kabalistik olması gerekmeyen) Peygamber yöneti­ciliğini canlandırmanın gerekliliğini bir kez daha vurgulamaktaydı. Esseneler’e göre, Zeitgeist gerçekte ZELT-OHNE-GEİST, yani “Adalet/Hakkaniyet Ruhu’ndan Yoksun Zamanlar’dan başka bir şeyi simge­lemiyordu.  (Aytunç ALTINDAL, Üç İsâ [Kitap]. – Ankara : Yeni Avrasya, Nisan-2002. Sh:111-114)]

FİLMİN TÜRKÇE ALT YAZISI

Çürüyen bir toplumda sanat eğer dürüst ise, çürümeyi yansıtmalıdır. Eğer sosyal işlevi sayesinde inancı kırmak istiyorsa sanat dünyanın değiştirilebilir olduğunu göstermek zorundadır ve değişime yardım etmelidir.

Ernst Fischer

Hükümet üzerindeki ölümcül isyanlar borçlarını ödeme yükümlülüğünden kaçınma planı bu yüzden işsizlik giderek artıyor ve daha da artmalı ki siz daha da fazla ürüne ulaşabilesiniz bütün hepsi borçlanılmış paradır ve bu borç başka ülkelerinden bankalarından alındı P-A-R-A kullanışlı bir kişisel kredi şeklinde tat veren filtreli bir sigara ürettiler ve ben  malt içkisi Çılgın mısın!..

ABD İran’ı bombalamayı planlıyor Amerika İran’daki terör saldırılarına destek sağlıyor Büyükannem müthiş bir insandı. Bana Monopoly (tekel) [1] oynamayı öğretmişti. Oyunun adının “edinmek” olduğunu anlamıştı. Biriktirebildiği her şeyi biriktirir ve nihayetinde oyun tahtasının hâkimi olurdu. Ardından bana hep aynı şeyi söylerdi. Bana bakar ve şöyle söylerdi

“Bir gün bu oyunu oynamayı öğreneceksin.” Bir yaz, neredeyse her gün, her saat Monopoly oynadım ve o yaz oyunu oynamayı öğrendim. Anlamıştım ki kazanmanın tek yolu “edinmeye” olan koşulsuz bağlılıktı. Anlamıştım ki para ve mevkiiler sizin skorunuzu artırmaya yarıyordu. O yazın sonunda artık büyükannemden daha acımasızdım. Eğer oyunu kazanmam gerekiyorsa, kuralların etrafından dolanmaya hazırdım O yılın sonbaharında büyükannemle oturduk ve oynadık. Sahip olduğu her şeyi elinden aldım. Onu, son dolarını verip mutlak yenilgi ile ayrılırken izledim. Ardından, bana öğreteceği bir şey daha vardı. Sonra dedi ki “Şimdi tamamı kutuya geri döndüler. Bütün o evler ve oteller. Bütün demiryolları ve kamu şirketleri Bütün o gayrimenkuller ve o harikulade paralar Hepsi kutuya döndüler. Zaten hiçbiri gerçekte senin değildi. Bir süreliğine olayın büyüsüne kapıldın. Ama sen oyunun başına oturmandan çok önce de buradaydılar ve sen gittikten sonra da burada olacaklar – oyuncular gelir, geçer. Evler ve arabalar unvanlar ve kıyafetler hatta vücudun bile.”

Gerçek şu ki, elde ettiğim, tükettiğim, biriktirdiğim her şey gün gelip kutuya geri dönecek ve ben her şeyimi kaybedeceğim. Kendinize sormanız gereken soru nihai terfinizi aldığınız zaman nihai alışverişinizi yaptığınız zaman mükemmel evinizi satın aldığınız zaman birikim yapıp maddi güvencenizi sağladığınız zaman ve başarı merdivenlerinin basamaklarına tırmanıp gelebileceğiniz en yüksek noktaya geldiğinizde heyecanınız da kaybolur kaybolacaktır peki ya sonra ne olacak?

Yolun sonunu görebilmek için daha ne kadar çaba sarf etmek zorundasınız?

Eminim anlıyorsunuzdur hiçbir zaman yeterli olmayacak. Öyleyse kendinize şu soruyu sormak zorundasınız

Önemli olan nedir?

Onlar güzel!

Onlar zengin!

Onlar şımarık!

Amerika’nın numaralı şovu geri döndü!

Gentle Machine Productions Sunar

Bir Peter Joseph Filmi

Ben New York’da büyüyen genç bir delikanlı iken bayrağa bağlılık yemini etmeyi reddettim. Tabii ki Müdür’ün odasına gönderildim ve Müdür bana “Neden bağlılık yemini etmek istemiyorsun?” diye sordu.

“Herkes ediyor!”

“Bir zamanlar herkes dünyanın düz olduğuna inanıyordu ama bu dünyayı düz yapmıyor.” dedim ve devam ettim

“Bugün Amerika, sahip olduğu her şeyi diğer kültürlere diğer milletlere borçlu ve ben bağlılık yeminini dünyaya ve üstünde yaşayan herkese etmeyi yeğlerim.” dedim. Söylememe bile gerek yok, çok geçmeden okulu tamamen bıraktım ve yatak odamda bir laboratuar kurdum. Orada bilimi ve doğayı öğrenmeye başladım. Sonra fark ettim ki evren yasalarla yönetiliyor ve insanoğlu toplumla birlikte bu yasalardan bağımsız değil. Derken, şimdilerde “Büyük Buhran” olarak adlandırdığımız krizi geldi, çattı. Bütün fabrikalar boş boş dururken milyonlarca insanın neden işsiz, evsiz ve aç kaldığını anlamakta zorlandım. Kaynaklar değişmemişti. İşte o zaman fark ettim ki ekonomi oyununun kuralları doğası gereği hükümsüzdü. Kısa bir süre sonra, bir sürü ulusun birbirlerini sistematik olarak yok etmek için sıraya girdiği II. Dünya Savaşı başladı. Daha sonra bir hesap yaptım; bütün bu yıkım ve savaş için boşa harcanan kaynaklar, aslında gezegen üzerindeki tüm insani ihtiyaçları rahat rahat karşılayabilirdi. O zamandan beri insanoğlunun kendi neslinin tükenişine zemin hazırlayışına tanık oldum. Son derece değerli ve sınırlı kaynakların kâr etme amaçlı ve serbest piyasa adına sürekli olarak heba edilmesini ve yok edilmesini izledim. Toplumun, toplumsal değerlerinin, materyalizmin ve bilinçsiz tüketimin temelini oluşturduğu bir yapmacıklık seviyesine düşürüldüğünü izledim. Parasal güçlerin sözde özgür toplumların politik yapısını kontrol etmesine tanık oldum. Şimdi  94 yaşındayım ve korkarım ki düşünce yapım  75 yıl öncesiyle tam olarak aynı. Bu saçmalık artık sona ermeli.

[ZEITGEIST] [ZEITGEIST YOL ALMAK]

Kendini adamış, bilinçli, küçük bir grup vatandaşın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyiniz. Aslına bakarsanız, şimdiye kadar bunu başarmış olan yalnızca onlardır. –

Margaret Mead”

BÖLÜM 1

İNSAN DOĞASI

Bir bilim insanısınız diyelim ve eğitiminiz süresince bir yerlerde zihninize kazınan kaçınılmaz bir “doğuştan mı yoksa eğitimden mi” kıyaslaması var ve bu düşünce aklınızda en azından Coca-Cola mı Pepsi mi veya Yunanlılar mı Truvalılar mı düşünceleriyle birlikte yer alıyor.

Peki, doğuştan mı?

Yoksa eğitimden mi?

Bu, davranışlarımıza etki eden faktörleri sorgulayan aşırı basitleştirilmiş bir bakış açısı. Herhangi bir hücrenin bir enerji kriziyle nasıl baş ettiğinden tutun da bizi biz yapan en bireysel karakter özelliklerimize kadar her şeye etki eder. Ulaştığınız sonuç, bu tamamen yanlış ikilem bütün nedensellik ilişkisinin en temelinde belirleyici olarak doğa etrafında yapılanmıştır. Yaşam DNA’dır ve şifrelerin şifresi ve kutsal kase, ve her şey onun tarafından yönlendirilir ya da öbür taraftan, çok daha sosyal bilimsel bir yaklaşım olan bizler ‘sosyal organizmalarız’ biyoloji mantarlar içindir. İnsanlar biyolojik değildir ve açıkçası iki görüş de anlamsızdır. Bunun yerine göreceğiniz biyolojinin çevre bağlamı dışında nasıl çalıştığını anlamanın imkânsız olduğudur.

[KALITIMSAL]

Şu ana dek ortaya atılmış ve yaygınlaşmış en çılgınca ve muhtemelen en tehlikeli kavramlardan biri “Bu davranış kalıtsaldır.” Peki, bunun anlamı nedir?

Eğer modern biyoloji biliyorsanız, her anlamda incelikle düşünülmüş saçmalıklar bütünüdür. Ancak çoğu insan için bunun heyecan verici anlamı biyoloji ve genetik bilimi tek bir kökte toplayan belirleyici bir bakış açısıdır. Genler değiştirilemez genler kaçınılmaz şeylerdir ve onları onarmaya çalışırken kaynaklarını harcayamadığınız gibi geliştirmeye çalışırken de toplumsal kuvvet kullanmamanız gerekir. Çünkü bu kaçınılmazdır ve değiştirilemez ve düpedüz saçmalıktır.

[HASTALIK]

ADHD (Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) şizofreni gibi hastalıkların genetik olduğu düşüncesi yaygındır. Gerçekse bunun tam tersidir. Hiçbir şey genetik olarak programlanmamıştır. Gerçekten genetik olduğu saptanmış hastalıkların sayısı bir elin parmaklarını geçmez ve toplumda son derece seyrek olarak karşımıza çıkarlar. En karmaşık koşulların genetik bir bileşen barındıran bir eğilimi olabilir ancak eğilim önceden belirleme ile aynı şey değildir. Hastalıkların kaynağını genetik kalıtımda bulma arayışı daha fikir ortaya bile atılmadan başarısızlığa mahkûmdu. Çünkü çoğu hastalık kalıtımsal değildir. Kalp hastalığı, kanserler, felçler romatizmal sorunlar, bağışıklık sistemi sorunlarının çoğu akıl sağlığı sorunları, bağımlılıklar Bunların hiçbiri kalıtımsal değildir. Örneğin meme kanserinde, hasta olan her yüz kadından sadece 7’si hastalığın genlerini taşır. 93’ü taşımaz ve bu genleri taşıyan yüz kadının da tamamı kanser olacak değildir.

[DAVRANIŞ]

Genler çevremizden bağımsız olarak belirli bir şekilde davranmamızı sağlayan şeyler değildir. Genler, çevremize tepki verebilmemiz için bize çeşitli yollar sunar. Hatta görünüşe bakılırsa, çocukluğun erken safhalarındaki bir takım etkenler ve yetiştirilme tarzı genlerin dışa vurumunu etkiler ve aslında bazı genleri etkin kılıp bazılarını devre dışı bırakarak sizi baş etmeniz gereken dünyaya uyum sağlayacak farklı bir gelişim yoluna koyar. Örnek olarak Montreal’de intihar kurbanlarıyla yapılan bir çalışmada kurbanların beyin otopsileri incelendi ve ortaya çıkan o ki, eğer bir intihar mağduru (ki bunlar genellikle genç yaştaki yetişkinlerdir) çocukluğunda istismara maruz kaldıysa, bu o kişinin beyninde genetik bir değişime yol açıyor bu değişim istismara uğramamış insanların beyninde görülmüyor. Bu bir epigenetik (farklı zamanda oluşan) etkidir. “epi” üzerine demektir, yani genetik üzerine etki dediğimiz şey belli genlerin ekinleşmesi veya devre dışı bırakılmasına yol açan çevresel bir olaydır. Yeni Zelanda’nın Dunedin adlı kasabasında da bir çalışma yapıldı. Bu çalışmada bir kaç bin şahıs doğumlarından yirmili yaşlarına kadar incelendi. Buldukları, şiddet uygulamaya meyilli olmakla bir bakıma ilgisi bulunan bir genetik mutasyon yani anormal bir gendi fakat bu genin taşıyıcısının aynı zamanda çocukken ağır istismara maruz kalmış olması gerekiyordu. Diğer bir deyişle, bu geni taşıyan biri çocukken istismar edilmediği sürece diğer insanlara göre daha fazla şiddet yanlısı olmayacak bilakis normal genli insanlara göre daha az şiddet yanlısı olacaktır. Genlerin tek belirleyici faktör olmadığına dair çok güzel başka bir örnek daha var. İlgi çekici bir teknik sayesinde bir fareden belirli bir geni alıp o farenin ve soyundan gelenlerin o geni taşımamalarını sağlayabilirsiniz O geni “kapı dışarı” etmiş olursunuz. Yani bir gen var diyelim öğrenme ve hafızayla alakalı bir proteini kodlayan ve siz bu “harika gösteri” ile bu geni “kapı dışarı” ederseniz, artık elinizde eskisi kadar iyi öğrenemeyen bir fare var demektir.

“Hah! Zekâya dair genetik bir temel!”

Medya tarafından her türlü ele alınan ve çekiştirilen bu önemli çalışma hakkında daha az dikkate alınan ise genetik açıdan zayıflatılmış o fareleri alıp kafesteki sıradan laboratuvar faresine göre çok daha zenginleştirilmiş, teşvik edici bir ortamda yetiştirdiğinizde fareler o eksikliğin tamamen üstesinden gelmektedir. Yani, biri modern anlamda “hah, bu davranış genetiktir” diyorsa sanki bu geçerli bir tabirmiş gibi söylediğiniz şey şudur Bu organizmanın çevreye verdiği tepkilerde genetik etkenlerin de katkısı vardır; genler, organizmaların belirli çevresel sorunlarla baş etmesindeki hazırlanma aşamasına tesir edebilir. Biliyorsunuz, çoğu insanın aklındaki düşünce bu değil ve bu konuda fazla “nutuk çeken” olmamak gerek lakin eskinin “bu genetiktir” anlayışı ile devam etmek “ırk ıslahı” tarihi ve buna benzer şeylere çok uzak değildir. Bu, yaygın ve potansiyel olarak da epey tehlikeli bir hata. Şiddetin biyolojik olarak açıklanmasının nedenlerinden biri bu hipotezin potansiyel bir tehlike olmasının sebebi sadece insanları yanlış yönlendirmesi değil gerçekten zarar verebilecek olmasıdır Çünkü buna inandığınız takdirde kolaylıkla “bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yok” diyebilirsiniz. İnsanları şiddete yönelten yatkınlığı değiştirebilmek için yapabileceğimiz tek şey; onları cezalandırmaktır; kilit altında tutmak veya idam etmek. Ama insanları şiddete yöneltebilecek olan sosyal çevreyi veya sosyal şartları değiştirmek adına endişelenmemize gerek yok çünkü “bu son derece anlamsız”. Genetik iddialar bize geçmiş ve günümüzdeki tarihsel ve sosyal faktörleri göz ardı etme lüksünü kazandırır ve New Yorker yazarı Louis Menand’ın kurnazca dediği gibi “Her şey genlerde saklıdır bu söz dünyanın her nasılsa, olduğu gibi devam etmesi gerektiğinin bir tarifidir. Bir insan dünyanın en özgür ve refah düzeyi en yüksek ülkesinde yaşarken neden mutsuz hisseder veya anti-sosyal bir tavır sergiler?

Sebep sistem olamaz. Kabloların bir yerlerinde temassızlık olmalı.” Durumu çok güzel kamufle eden bir yöntem bu. Öyleyse, genetik iddialar gerçekte altta yatan birçok sıkıntılı tutumu örtmeye yarayan, sosyal, ekonomik ve siyasi faktörleri göz ardı etmemizi sağlayan bir bahanedir.

[VAKA ANALİZİ BAĞIMLILIK]

Bağımlılıklar genelde uyuşturucularla ilgili bir konu olarak düşünülür. Ama daha detaylı olarak incelediğimde bağımlılığı aşırı arzulamayla bağlantılı geçici rahatlama ve uzun vadede negatif sonuçları olan kişinin kontrolü dışında, bırakmak istediği veya bırakmaya söz verdiği ancak devamını getiremediği herhangi bir davranış olarak açıklıyorum. Bunu anladığınız zaman ise sadece uyuşturucularla ilgili olanların dışında birçok farklı bağımlılık çeşidi olduğunu görebilirsiniz. İşkoliklik; alışveriş; internet; video oyunlarına bağımlılıklar Bir de güç bağımlılığı var. Güç sahibi olup daha fazla daha fazlasını isteyen, hiçbir şeyle yetinmeyen insanlar. Daha fazlasına sahip olmak isteyen, şirket satın alan şirketler. Petrole olan bağımlılık ya da en azından petrolün bize sağladığı zenginlik ve ürünlere olan bağımlılık. Çevre üzerindeki negatif etkilerine bir bakın. Bu bağımlılık uğruna içinde yaşadığımız dünyayı yok ediyoruz. Bu bağımlılıkların sosyal sonuçları Doğu Yakası şehir merkezindeki hastalarımın kokain veya eroin alışkanlıklarından çok daha tahrip edici. Buna rağmen, ödüllendiriliyor ve saygı görüyorlar. Daha yüksek bir kâr sağlayan bir tütün şirketi yöneticisi çok daha büyük bir ödül kazanıyor. Kanunen veya başka bir şekilde, hiçbir olumsuz sonuçla karşılaşmıyor. Hatta birçok başka şirket kurulunun saygı duyulan bir üyesi. Ama tütün dumanına bağlı hastalıklar, her yıl dünya çapında 5 buçuk milyon insanın ölümüne sebep oluyor. Birleşik Devletler’de bu sebepten bir yılda dörtyüzbin kişi ölüyor. Peki bu insanlar neye bağımlı?

Kâr etmeye. Öyle bir şekilde bağımlılar ki hareketlerinin sebep olduğu sonuçları tamamen inkâr ediyorlar. Ki inkar, bağımlıların en tipik özelliğidir ve bu saygıdeğerdir. Neye mal olursa olsun, kâra bağımlı olmak, saygıdeğerdir. Yani, toplumumuzda neyin kabul edilebilir ve neyin saygıdeğer olduğu son derece değişkendir ve görünen o ki, verdiği zarar büyüdükçe kâra bağımlı olmanın saygıdeğerliği artmaktadır.

[HURAFE]

Uyuşturucuların kendi başına bağımlılık yaratabileceklerine dair genel bir hurafe vardır. Gerçekte, uyuşturucuyla olan savaş, eğer uyuşturucunun kaynağını keserseniz, bağımlılıkla başa çıkabileceğiniz fikri üzerinedir. Bağımlılığı geniş anlamda anlayabiliyorsak hiçbir şeyin kendi başına bağımlılık yapıcı olmadığını görürüz. Hiçbir madde, hiçbir uyuşturucu kendi başına bağımlılık yapmadığı gibi hiçbir davranış şekli de bağımlılık yaratmaz. Çoğu insan, alışverişkoliğe dönüşmeden alışveriş yapabilir. Herkes yemek bağımlısına dönüşmez. Bir kadeh şarap içmekle hiç kimse alkolik olmaz. Esas mesele, insanları hassas yapan şeyin ne olduğudur çünkü bağımlılığı yaratan şey potansiyel olarak bağımlılık yapıcı maddeler veya davranışlar ile hassas bir bireyin karışımıdır. Kısaca, bağımlılık yaratan uyuşturucu değil bireyin belli bir maddeye ya da davranışa olan hassasiyet sorunudur.

[ÇEVRE]

Bu durumda, bazı insanları hassas yapan şeyin ne olduğunu anlamak istersek o kişinin yaşantısına bakmamız gerekir. Bağımlılığın bazı genetik nedenlere dayalı olduğu fikri geçmişten beri süregelen yaygın bir kanı olmasına rağmen bilimsel olarak çürütülmüştür. Gerçek olan şudur ki; kişiyi hassas yapan kişinin hayatında yaşadığı olaylardır. Hayat tecrübeleri sadece insanların kişiliğini ve psikolojik ihtiyaçlarını biçimlendirmekle kalmaz aynı zamanda çeşitli yollarla kişinin bizzat zekâsını da etkiler. Bu süreç daha rahimdeyken başlar.

[DOĞUM ÖNCESİ]

Gösterilmiştir ki, örneğin, annelerini hamilelikleri boyunca stres altında tutarsanız, çocuklarının, bağımlılıklara yatkın kişisel özelliklere sahip olması daha olasıdır bunun sebebi ise gelişimin psikolojik ve sosyal çevre tarafından şekillenmesindedir. Dolayısıyla, insanoğlunun biyolojisi, ana rahminde başlayan hayat tecrübeleri tarafından oldukça fazla etkilenir ve programlanır. Çevre, doğumda başlamaz. Çevre, bir çevreniz olur olmaz başlar, bir cenin olarak var olduğunuz andan itibaren annenin dolaşımları ile size ulaşan tüm bilgi akışına tabisinizdir. Hormonlar, besin seviyeleri Bu durumun önemli bir örneği “Hollanda Açlık Kışı” diye bir şeydir. 1944’te Naziler Hollanda’yı işgal ederler ve bir takım nedenlerle, bütün yiyecekleri alıp Almanya’ya yönlendirme kararı alırlar; dolayısıyla oradaki herkes üç ay boyunca açlık içinde kalır, onbinlerce insan açlıktan ölecek duruma gelir. Hollanda Açlık Kışı’nın etkisi ise şudur

Siz bu açlık süresince, üç veya altı aylıktan fazla bir cenin olsaydınız vücudunuz bu zaman boyunca çok eşsiz bir şey “öğrenirdi”. Bilindiği gibi hamileliğin ikinci ve üçüncü aşamalarında bünyeniz çevre hakkında bilgi toplamaya başlar. Orası ne kadar tehdit edici bir yerdir?

Ne kadar bolluk var?

Annenin dolaşımları yoluyla ne kadar besin alıyorum?

Bu zaman süresince açlık çeken bir cenin olursan, vücudun öyle programlanır ki, hayat boyu vücudundaki şeker ve yağ miktarının azalacağından korkarsın ve aldığın miktarların tamamını depolarsın. Eğer bir Hollanda Açlık Kışı cenini isen, yarım yüzyıl sonra diğer tüm etkenlerin eşit olduğu halde yüksek kan basıncı, obezite, veya metabolik hastalıkları belirtilerine sahip olma olasılığın daha fazla olacaktır. Bu, çevre etkisinin hiç beklenmeyen bir yerden kendini göstermesidir. Hamile hayvanları, laboratuvar ortamında stres altında tutabilirseniz göreceksinizdir ki yavrularının yetişkin hale geldiklerinde alkol ve uyuşturucu kullanma eğilimleri daha fazla olacaktır. Anneleri strese sokabilirsiniz, örneğin Britanya’da yapılan bir araştırmaya göre hamilelik sırasında istismara uğramış kadınların doğum sırasında plasentalarında çok yüksek seviyelerde stres hormonu kortizol tespit edilmiş ve bu durumun doğan çocukların ileride – 7-8 yaşlarında madde bağımlılığına eğilimli olmalarına yol açtığı fark edilmiştir. Yani henüz ana rahminde maruz kalınan stres ileride her türlü ruhsal ve zihinsel bozuklukların hazırlayıcısıdır. İsrail’de ‘deki savaş sırasında hamile olan annelerin doğan çocukları üzerinde bir araştırma yapılmıştır Bu kadınlar, doğal olarak şiddetli strese maruz kaldıklarından doğan çocuklarda normalin çok üzerinde şizofreni vakaları tespit edilmiştir. (gelecekleri vahim) Yani, günümüzde doğum öncesi etkenlerin insan beyninin gelişimine büyük etkilerinin olduğunu gösteren birçok bulgu mevcuttur.

[BEBEKLİK]

İnsanın gelişimi ve özellikle insan beyninin gelişimi ile ilgili en önemli nokta gelişimin büyük oranda doğumdan sonra ve çevresel koşulların etkisiyle gerçekleşmesidir. Eğer kendimizi doğduğu ilk gün koşmayı becerebilen bir tay ile kıyaslarsak ne kadar az gelişmiş olarak doğduğumuzu anlayabiliriz. Biz bunu becerebilmek için gerekli sinir sistemi koordinasyonuna denge, kas gücü ve görme yetisine ancak bir buçuk-iki yaşında ulaşabiliriz. Bunun sebebi tay gelişimini ana rahminin güvenli ortamında tamamlıyorken insanlarda gelişimin doğumdan sonra tamamlanıyor olmasıdır ve bu basit bir gelişim bir mantıkla ilgilidir. Sebebi ise, bizi insan yapan en önemli özelliğimiz olan, ön beynimizin büyümesidir. Aslında bu gelişmeye başlayan önbeyin insan ırkını yaratan ve onu farklı yapan özelliktir. Aynı zamanda iki ayak üzerinde yürüyebiliriz, kalça kemiklerimiz bunu sağlamak için daralır. Yani şimdi hem kalça kemiklerimiz daralmış hem de kafalarımız büyümüştür. Bingo!

İşte bu yüzden prematüre olarak doğmamız gerekmektedir. Bu da demek oluyor ki beyin gelişimi hayvanlarda ana rahminde oluyorken bizde doğumdan sonra ve çoğunlukla çevrenin etkisiyle gerçekleşiyor. Sinirsel Darwinizm kavramına göre çevreden elverişli girdiyi alan sinir devreleri ideal şekilde gelişirken alamayanların gelişimi ya ideal olmaz yada hiç gelişemezler. Doğduğunda gözleri gayet iyi gören bir çocuğu alır ve onu beş yıl boyunca karanlık bir odada tutarsanız çocuk hayatının geri kalanı boyunca kör olur çünkü görme devrelerinin gelişimi için ışık dalgaları şarttır ve onlar olmadan, çocuk doğduğunda mevcut ve etkin olan temel devreler dahi körelir ve ölür, yeni sinir devreleri de gelişmez. (ancak onun çocuğunda bu özellik kalıcı olarak kalmaz, gören olarak çocukları doğar.)

[HAFIZA]

Yetişkin birey davranışlarının şekillenmesinde çocukluk deneyimleri önemli rol oynar hatta özellikle de hatırlanamayan erken çocukluk deneyimleri. Anlaşılan o ki, iki türlü hafıza mevcut aleni hafıza hatırlananlardan ibarettir gerçekleri, detayları, durumları, olayları geri çağırabildiğiniz hafızadır. Fakat hipokampüs adı verilen beyindeki yapı ki bu hatırlanan hafızayı şifreleyen yapıdır bir buçuk yaşına kadar gelişmeye başlamaz bile ve çok sonrasına kadar da gelişimini tamamlamaz. Neredeyse hiç kimsenin 18 aylıkkenden öncesine dair bir şey hatırlayamamasının nedeni budur. Fakat örtülü hafıza adı verilen başka bir tür hafıza daha vardır ki bu aslında duygusal bellektir. Duygusal etkiler ve çocuğun bu deneyimlerden çıkardığı yorumlar sinir devreleri şeklinde beyne kazınmıştır ve herhangi bir anımsama olmadan harekete geçmeye hazırdır.

Bariz bir örnek vermek gerekirse; evlat edinilmiş kişilerde sıklıkla görülen hayat boyu reddedilme hissi vardır. Evlat edinildiklerini anımsayamazlar. Doğuran anneden ayrılışlarını anımsayamazlar çünkü bunları kayıt edecek bir şey yoktur. Fakat, ayrı kalmışlığın ve reddedilmenin duygusal hatırası derin bir şekilde beyinlerinde gömülüdür. Bundan dolayı, reddedildiklerini algıladıklarında diğer insanlara göre bir ret duygusu ve büyük bir duygusal çöküntü yaşamaları çok daha muhtemeldir. Bu durum evlat edinilmiş kimselere özgü değildir fakat örtülü belleğin bir fonksiyonundan ötürü içlerinde bir yerde özellikle kuvvetlidir. Tüm araştırmalara ve kendi deneyimlerime bakarsam bağımlılar ve aşırı bağımlıların tümü büyük ölçüde çocukken istismar edilmiş veya ciddi duygusal çöküntüler yaşamışlardır. Duygusal ve örtülü hafızaları dünyanın güvenilir ve yardımsever olmadığına dairdir, bakıcılara güvenilmiş değildi ve ilişkiler kalbini açmak için yeterince güvenli değildir ve bundan dolayı tepkileri de kendilerini, gerçek samimi ilişkilerden uzak tutma eğiliminde olur. Onlara yardım etmek isteyen bakıcılara doktorlara ve diğer insanlara güvenmemek ve genellikle dünyayı güvensiz bir yer olarak görürler. Bu durum kesinlikle çağrışım bile yapamadıkları olaylarla alakası olan örtülü hafızanın bir fonksiyonudur.

[DOKUNMAK]

Prematüre veya genelde kuvözlerde doğan bebekler çeşitli cihazlara ve makinelere haftalar hatta aylarca bağlı kalırlar. Günümüzde artık biliniyor ki bu çocuklara günde yalnızca 10 dakika dokunulsa veya sırtları okşansa, bu onların beyin gelişimlerini hızlandırır. Yani insan dokunuşu gelişim için şarttır ve aslında hiç dokunulmayan çocuklar gerçekten ölürler. (bu hususa fazla dikkat edilmiyor günümüzde)

İşte bu, insanlar için dokunulmanın ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunun göstergesidir. Toplumumuzda, ebeveynlere çocuklarını kucaklamamalarını onlara dokunmamalarını, korkudan ağlayan bebeklere onları rahatsız etme korkusuyla ya da geceleri uyumaya alışsınlar diye sarılmamalarını dikte eden talihsiz bir eğilim var. Oysa çocuğun ihtiyacı tam tersi, kucaklanmaktır ve bu çocuklar belki de pes ettikleri için tekrar uykuya dalarlar. Ebeveynlerince terk edilme korkusuna karşı bir savunma yöntemi olarak beyinleri kendini kapatır. Ama örtülü bellekleri dünyanın onları umursamadığını hatırlatacaktır. (Çocukların odalarında terk ederek uyumasını isteyen ebeveynlere duyurulur. Kan kanserinde en önemli sebep bu bence. Yazan)

[ÇOCUKLUK]

Tüm bu farklılıklar hayatın erken çağlarında şekillenir. Öyle ki, ebeveynlerin hayatta karşılaştıkları zorluk ve de kolaylıklara dair çapraşık deneyimleri çocuklara aktarılır. Bu ise; ya ailevi depresyonla ya da ebeveynlerin zor bir günün ardından çok yorgun olmaları yüzünden çocuklarına sinirlenmeleriyle gerçekleşir. Tüm bunların, günümüzde hakkında çok şey bilinen çocuk gelişimi programcılığı üzerinde çok önemli etkileri vardır. Ancak bu erken duyarlılık sadece gelişimsel bir hata değildir. Birçok farklı yaşam türlerinde de görülmektedir. Bitkilerin filizlenme aşamasında dahi, geliştikleri çevre şartlarına erken bir uyum süreci vardır. Fakat bu uyum insanlarda sosyal ilişkilerin niteliğine bağlıdır. Böylece, erken yaşlarda gördüğünüz ilgi ve şefkat, yaşadığınız çatışmalar nasıl bir dünyada büyüyeceğinizin sinyalini verirler. Bir şeyler elde edebilmek için mücadele etmeniz gereken kendinizi korumak için sürekli arkanızı kolaçan ettiğiniz başkalarına güvenmemeyi öğrendiğiniz bir dünyada mı büyüyorsunuz ya da, karşılıklı ilişkilere, ortak paylaşıma ve dayanışmaya bağlı güvenliğiniz diğer insanlarla kurduğunuz güzel ilişkilere dayalı empati kurmanın önemli olduğu bir toplumda mı büyüyorsunuz Bu dünya çok farklı duygusal ve bilişsel gelişim gerektirir. İşte, erken duyarlılık ailenin içinde yaşadığı dünyadan edindiği deneyimleri oldukça bilinçsiz bir şekilde çocuğa aktardığı sistemle alakalı bir durumdur. Ünlü İngiliz çocuk psikiyatristi, DW Winnicott, demiştir ki çocuklukta ters gidebilecek iki temel şey vardır

BİRİNCİSİ OLMAMASI GEREKEN ŞEYLERİN OLMASI DİĞERİYSE OLMASI GEREKEN ŞEYLERİN OLMAMASI.

İlk kategoride, kent merkezinin Batı yakasında yaşayan hastalarımın ve pek çok bağımlının dramatik olarak istismar ve terk ediliş hikayeleri var. Bunlar olmaması gereken fakat olmuş şeyler. Diğer taraftan; her çocuğun ihtiyacı olan ama genellikle de göremedikleri stressiz, uygun, odaklanmış ebeveyn ilgisi var. İstismara uğramıyorlar. İhmal edilmiyorlar travma da yaşamıyorlar fakat olması gereken onları yetiştirecek duygusal yeterlilikteki ebeveynlerin olmaması ve bunun nedeni de, toplumumuzda ve aile ortamımızdaki stres. Psikolog Allan Surer ebeveynin fiziksel olarak var olduğu fakat duygusal olarak var olmadığı bu gibi durumlara “Mesafesiz Terkediş” adını veriyor.

Hayatımın kabaca son 40 senesini toplumumuzun ürettiği en vahşi insanlar üzerinde çalışarak geçirdim katiller, tecavüzcüler ve bunun gibileri Bu vahşete neyin sebep olduğunu anlamaya çalışırken Fark ettim ki hapishanelerimizdeki en azılı suçluların kendileri öyle büyük ölçüde istismara maruz kalmışlardı ki, çocuk istismarı terimini böyle vakalarda kullanacağım aklımın ucundan geçmezdi. Toplumumuzdaki çocukların sıkça gördükleri ahlaksız muamelenin boyutlarından hiç haberim yoktu. Gördüğüm en vahşi insanların kendileri geçmişte çoğu zaman kendi ebeveynleri veya sosyal ortamlarındaki diğer insanlar tarafında öldürülmeye çalışılmıştı ya da en yakın akrabaları başka insanlar tarafından öldürülmüş olan bir ailenin sağ kalan üyeleriydiler. Buda her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu savunur. “Teklik çokluğu, çokluk da tekliği barındırır” der. Yani, çevresinden soyutlayarak hiçbir şeyi anlayamazsınız. Bir yaprak, Güneş’i, gökyüzünü ve tabii ki Dünya’yı barındırır. Artık konu özellikle insan gelişimine ve tabii ki tüm çevreye geldiğinde bunun gerçek olduğu görülebiliyor. Bunun için modern bilimsel terim insan gelişiminin “biyo-psiko-sosyal” doğasıdır ve insan biyolojisinin sosyal ve psikolojik çevreler ile etkileşime oldukça bağlı olduğunu söyler. Kaliforniya – Los Angeles Üniversitesi’nde (UCLA) psikiyatr ve araştırmacı olarak görev yapan Daniel Siegel “Kişilerarası Nörobiyoloji” diye bir terim türetti ve bu terim sinir sistemimizin işlevlerinin kişisel ilişkilerimize göre oldukça değiştiğini ifade ediyor. İlk aşamada bakıcı ebeveynler ikinci aşamada hayatımıza önemli etkileri olan kişiler ve üçüncü aşamada tüm kültürümüz bulunur. Yani kişinin yetiştiği ve halen içinde yaşadığı böylece devam eden bu yaşam döngüsünü o kişinin nörolojik işlevlerinden ayıramazsınız. Beyniniz gelişirken bağımlı ve yardıma muhtaç olduğunuz kısmen doğrudur hatta bu yetişkinlikte ve yaşamınızın sonunda bile geçerlidir.

[KÜLTÜR]

İnsanlar hemen hemen her tür toplumda yaşamışlardır. En eşitlikçisine kadar Avcı – toplayıcı toplumlar örneğin besin paylaşma ve eşya takası konusunda oldukça eşitlikçi görünmekteler. Küçük topluluklarda akraban olmasa bile hayatın boyunca tanıdığınız yiyecek arama ve biraz da avcılıkla hayatını sürdüren insanlar; çeşitli gruplar arasında büyük bir akıcılığın bulunduğu bir dünyada; maddeci kültürün bütün algıyı ele geçirmediği bir dünyada İnsanlar, insansılık tarihinin büyük bir çoğunluğunu böyle geçirmişlerdir. Tabii doğal olarak, bu çok farklı bir dünyaya yol açar. Bunların sonuçlarından birisi, çok daha az şiddettir. Organize grup şiddeti insanlık tarihinin bugününde ortaya çıkmış değildir ve bu oldukça aşikardır. Peki nerede hata yaptık?

Şiddet evrensel değildir. İnsan ırkına simetrik olarak bölünmemiştir. Farklı toplumlarda şiddetin miktarı çok büyük değişiklik göstermektedir. Hemen hemen hiç şiddetin olmadığı toplumlar da vardır kendi kendilerini yok eden toplumlar da. Mesela anabaptistlerde (vaftizi yetişkinlikte yapılan) çok katı pasifist olan Amishler, Mennonitler, Hutteriteler gibi mezhepler vardır. Bu gruplardan Hutteritelerde kayıtlara geçen cinayet yoktur. İnsanların askere alındığı II. Dünya Savaşı gibi büyük savaşlar süresince orduya hizmette bulunmayı reddetmişlerdi. Orduya hizmet etmektense hapse girmeyi tercih ederlerdi. İsrail’de, Kibbutz’larda şiddet oranı o kadar düşüktür ki ceza mahkemeleri suç işleyen şiddet faillerini sıklıkla şiddet içermeyen bir hayat yaşamayı öğrenmeleri için Kibbutz’larda yaşamaya gönderirler. Çünkü oradaki insanların yaşam tarzı budur. Yani, toplum tarafından fazlasıyla şekillendiriliriz. Toplumlarımız daha geniş anlamda bizim teolojik metafiziksel, sözel vb. etkilerimizi içerir. Toplumlarımız; hayatın temelde günah ya da güzellik üzerine olduğunu düşünsek de düşünmesek de ölümden sonraki yaşam, hayatımızı yaşama biçimimizle ilgili bir bedel taşısa da taşımasa da, ya da bundan bağımsız bile olsa; bizi şekillendirir. Geniş bir bakış açısıyla, farklı büyük toplumlar bireyci ya da kolektivist olarak adlandırılabilirler ve bu toplumlardan çok farklı insanlar ile çok farklı zihniyetler elde edersiniz ve tahminim bu toplumlardan farklı beyinlerin ortaya çıkacağıdır. Bizler Amerika’da en bireyci toplumlardan birindeyiz ve kapitalist sistem sizlerin potansiyel piramidin üstlerine doğru ilerlemenize izin verir. Bu durum ise, daha az güvenlik sınırları oluşmasına sebep olur. Tanım gereği, bir toplum ne kadar katmanlaşmışsa o kadar az denginiz, o kadar az eşitiniz ve karşılıklı ilişkiniz olur. Bunların yerine bulacağınız ise ayrım noktaları ve sonsuz hiyerarşilerdir. Dolayısıyla, az sayıda karşılıklı ilişkinizin olduğu bir dünya çok az özverinin bulunduğu bir dünyadır.

[İNSAN DOĞASI]

Böylece, alaka kurması tamamen imkânsız bir konuya geliyoruz; bilimsel bakış açısında değerlendirerek insan doğasının özünü anlamak. Bildiğiniz gibi, belli bir seviyede doğamızın özü doğamız tarafından özellikle kısıtlanmaz. Dünyaya geldiğimizde diğer bütün türlerden daha fazla sosyal çeşitliliğimiz vardır. Daha fazla inanç sistemi, aile kurumu türleri ve çocuk yetiştirme yöntemleri. Sahip olduğumuz çeşitlilik kapasitesi olağanüstüdür. Rekabeti temel alan ve gerçekte, sıklıkla acımasız bir şekilde bir insanın diğer bir insanı sömürmesine dayalı bir toplum. Başka insanların sorunlarından çıkar sağlama ve genellikle çıkar sağlama amacıyla özellikle sorun yaratmayı hakim ideoloji genellikle mazur görür ve bunu insan doğasının en temel ve değişmez özelliklerine bağlar. Yani toplumumuzdaki hurafe insanların doğuştan rekabetçi doğuştan bireyci ve doğuştan bencil olduğu yönündedir. Gerçek ise tamamen zıt yöndedir.

İnsan olarak belirli ihtiyaçlarımız vardır. Somut olarak insan doğasından bahsetmenin tek yolu belirli insani ihtiyaçlarımızın olduğunu kabullenmektir. Arkadaşlığa ve yakın ilişkilere insanca bir ihtiyaç duyarız. Olduğumuz gibi sevilmek, bağlanmak kabul edilmek, fark edilmek ve onaylanmak için Eğer bu ihtiyaçlar karşılanırsa merhametli, yardımsever ve diğer insanlar için empati sahibi bireylere dönüşürüz. Fakat alında toplumumuzda sıklıkla gördüğümüz bunun tam tersine insan doğasının kusursuz tahribatıdır. Çünkü insanların çok az bir kısmının ihtiyaçları karşılanır. Evet, insan doğası hakkında konuşabilirsiniz ama yalnızca içgüdüsel olarak uyandırılmış temel insan ihtiyaçları bakımından ya da karşılandığında belli özelliklere karşılanmadığında da farklı bir takım özelliklere sebep olan belirli insan ihtiyaçları demeliyim. Yani çok farklı şartlarda hayatta kalmamızı sağlayan olağanüstü bir adaptasyon esnekliğine sahip insan organizmasının belli çevresel gereksinimler veya insani ihtiyaçlar için sıkı sıkıya programlanmış olduğu gerçeğini fark ettiğimizde toplumsal zorunluluk belirmeye başlar. Aynı, bedenlerimizin fiziksel besinlere ihtiyacı olduğu gibi insan beyninin de gelişimin her basamağında pozitif çevresel uyaranlara ihtiyacı olduğu gibi, aynı zamanda negatif uyaranlardan da korunmaya ihtiyacı vardır. Yani, eğer olması gereken şeyler olmazsa ya da olmaması gereken şeyler olursa gayet açıktır ki ortaya yalnızca birbirini izleyen zihinsel ve fiziksel hastalıklar değil aynı zamanda birçok zararlı davranış biçimi çıkacaktır. Bu durumda, bakış açımızı dışa doğru yönelterek ve günümüzdeki şartları hesaba katarak şu soruyu sormalıyız.

Modern dünyada yaratmış olduğumuz koşullar sağlığımız için gerçekten yardımcı oluyor mu?

Sosyo-ekonomik sistemimizin temelleri insanlık, sosyal gelişim ve ilerleme için fayda sağlamakta mıdır?

Yoksa toplumumuzun temel eğilimi gerçekte, kişisel ve sosyal refahımızı yaratma ve korumamız için gereksinim duyduğumuz temel gelişme ihtiyaçlarımızın tersine mi gidiyor?



[1] Bir tekel veya monopol, bir pazarda belirli bir ürün için üretici ya da dağıtımcı olarak tek bir firmanın bulunması durumudur. Bir monopol, rakip firmaların daha düşük fiyat koyması korkusu olmadan kendi fiyatını belirleme gücüne sahiptir. Monopoli, serbest rekabeti ortadan kaldırarak kaynakların verimli kullanımını önleyen bir durum yaratır.

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 4. Bölüm -Yorum


Yükseliş Kaynak Bazlı Ekonomiyi dikkate aldığımızda şunun gibi bir takım tartışmalar ortaya çıkacak.

- Hop!

- Hop!

Hey!

- Şimdi dur bir dakika orada bakalım!

- Evet?

Ben bunu biliyorum. Buna Marksizm derler dostum. Stalin bu tür düşünceler yüzünden ” 800 Milyar” insanı öldürdü. – Babam Gulag’ta öldü. – Komünist!

- Faşist!

- Amerika’yı sevmiyorsan, terk et!

- Pekala, herkes sakin olsun – Yeni Dünya Düzeni’ne Ölüm!

- Yeni Dünya Düzeni’ne Ölüm!

“Seyircinin mantıksızlığı büyüdükçe şok içinde ve şaşkın anlatıcı aniden ölümcül bir kalp krizi geçirdi.”

Böylece bu komünist propaganda filmi son buldu.

[SİSTEMDE HATA] [YEDEKLEME BAŞLATILDI - GERİ YÜKLENDİ]

Fakat biliyorsun, bu tarz bir şeyi ‘beyin takımı’ durumundaki insanlara söyledim Bilirsin bunlar Roma Kulübü tarzları ve daha ilerisi “Marksist!” dediler. Ne?

Marksist?

Bu da nereden çıktı?

Bu ikona sahipler fakat tutunmaya çalıştıkları şey Kutsal Kase‘leri ve bu çok kolay olanı, biliyorsunuz. İnsanlar bana Sosyalist, Komünist ya da Kapitalist mi olduğumu soruyorlar. Ben de bu yukarıdakilerin hiçbiri değilim diyorum. Sizce insanlar neden tek seçeneğin bunlar olduğunu düşünüyorlar?

Bütün politik yapılar yazarlar tarafından oluşturulmuştur ki bu yazarlar yaşadığımız gezegende sonsuz kaynaklar olduğunu varsayıyorlardı. Bu politik filozoflardan biri bile herhangi bir şeyde kıtlık olabileceği ile ilgili kafa patlatmamış. Komünizm, sosyalizm, serbest piyasa ve faşizmin, sosyal gelişimin bir parçası olduğuna inanıyorum. Bir kültürden diğer bir kültüre dev bir adım atamazsınız Ara sistemler vardır. Herhangi bir “izm” den önce, bir yaşam zeminimiz vardı ve bu yaşam zemini biraz önce tarif ettiğim gibi gereken bütün koşullar yani bir sonraki nefesinizi almanız ve aldığınız nefesi içtiğiniz suyu, elde ettiğiniz güvenliği erişebildiğiniz eğitimi içerir; bütün bunlar paylaştığımız ve kullandığımız şeyler ki kimse bunlar olmadan, hiçbir kültürde yaşayamaz. Öyleyse Yaşam Sahası’na geri dönmeliyiz ve yaşam alanı artık herhangi “bir şey-izm” değil. O artık “yaşam değer analizi”.

[SINIRIN ÖTESİ]

Şu, basit bir tarihsel gerçektir ki; herhangi bir toplumdaki baskın entelektüel kültür, o toplumdaki baskın sınıfın menfaatlerini yansıtır. Köleliğin olduğu bir toplumda insana ve insan haklarına yönelik inançlar doğal olarak köle sahiplerinin ihtiyaçlarını yansıtacaktır. Yine benzer şekilde bazı bireylerin başka bireylerin hayatlarından ve emeklerinden elde ettiği menfaate ve onları kontrol etme gücüne dayanan bir toplum yapısında da baskın entelektüel kültür baskın grubun ihtiyaçlarını yansıtacaktır. O halde, daha geniş çaplı bakarsanız; psikolojiye, sosyolojiye, tarihe siyasal ekonomiye ve siyaset bilimine sinmiş olan temel fikirler aslında seçkin bir kesimin menfaatlerini yansıtmaktadır ve bunu gereğinden fazla sorgulayan akademisyenler kenara itilmeye çalışılmış veya bir nevi “radikal” kişiler olarak görülmüşlerdir. Bir kültürün hâkim değerleri o kültür tarafından ödüllendirileni destekleme ve sürdürme eğilimindedir. Başarı ve statünün, sosyal katkılarla değil maddi zenginlikle ölçüldüğü bir toplumda da dünyamızın bugün neden bu halde olduğunu anlamak çok kolaydır. Şu anda, öncelikli olmaları gereken kişisel ve toplumsal huzurun suni zenginlik ve sınırsız büyüme gibi zararlı kavramlar karşısında ikinci plana atıldığı -tamamen tabiata aykırı- bir değerlendirme sistemi bozukluğuyla karşı karşıyayız. Şimdi, bu bozukluk bir virüs gibi; hükümetlerin – basının- eğlence dünyasının ve hatta eğitim sisteminin her hücresine işlemektedir. Kendi bünyesinde onlara karşı gelecek her şeye karşı koruma mekanizmaları oluşturulmuştur. Paraya Dayalı Ekonomi inancının müritleri Statüko’nun gönüllü muhafızları inançlarıyla çelişebilecek her türlü düşünce formundan kaçınmak için sürekli uğraşırlar. Bunların en yaygınları Tasarlanmış İkili Dengeler‘dir. Cumhuriyetçi değilseniz, kesin Demokratsınızdır. Hıristiyan değilseniz, belki de Satanistsinizdir. Eğer toplumun büyük ilerleme kaydedeceğine inanıyorsanız belki de, bilmiyorum herkesi düşünüyor olabilir misiniz?

O zaman “Ütopyacı”sınız sadece. Bütün bunların en sinsice olanı Eğer “serbest-ekonomi” taraftarı değilseniz özgürlüğün kendisine karşısınız demektir.

Ben özgürlüğe inanıyorum!

Özgürlük kelimesini her duyduğunuzda söylendiği her yerde ya da “hükümet karşıtları” lafının söylendiği her yerde bunun deşifresi Gizli para sahiplerinin parayı daha da çok paraya çevirmesinin engellenmesi. Budur yani. Söyledikleri diğer her şey “İnsanlar için daha çok ticarete ihtiyacımız var.” “Zorbalığa karşı özgürlük bu”, ve böyle sürer gider. Bunu her gördüğünüzde asıl anlamını çözebilirsiniz ve sanırım her duyduğunuzda birebir ilişkilendireceksiniz. Bunu bir anlamda şöyle tanımlayabiliriz Bir Sözdizimi. Anlayış ve değerleri yönetmeye yönelik bir sözdizimi. Yani, kendi bildikleri dışında bu sözdizimi onları yönetir çıkıp “aa ben bunu demek istememiştim!” diyebilirler. Ama aslında yaptıkları aynen budur. Örneğin, bir dili konuşursunuz ve o dilin bir dilbilgisi, grameri vardır ama o dilbilgisi kurallarını birebir bilmezsiniz. Buna ben “Yönetici Değer Dizimi” diyorum önemini gösteriyor bunun. Yani, onlar her seferinde şu kelimeleri kullandığında “hükümet karşıtlığı”, “özgürlük eksikliği”, “özgürlük” veya ‘ilerleme’ ya da ‘gelişme’ bunların hepsinin şifresini çözüp ne anlama geldiğini anlarsınız. Tabii ki “özgürlük” kelimesinin “demokrasi” denen şey ile aynı cümle içerisinde yer alma eğilimi vardır. BU GÜN İNSANLARIN SİSTEMİMİZİN DOĞASINDA HER ŞEYİ SATILIK OLARAK SUNDUĞUNU UNUTUP DEVLETLERİNİN YAPTIĞI ŞEYLERDEN GERÇEKTEN ETKİLENMİŞ OLDUKLARINA İNANMIŞ GÖRÜNMELERİ OLDUKÇA İLGİ ÇEKİCİDİR.

GEÇERLİ TEK OY PARANIN OYUDUR VE HERHANGİ BİR EYLEMCİNİN AHLAK VE SORUMLULUK DİYE NE KADAR BAĞIRDIĞININ HİÇ BİR ÖNEMİ YOKTUR.

Bir pazar sisteminde, her politikacı, her yasa ve buna bağlı olarak her hükümet satılıktır.  2000 de başlayan 20 trilyon dolarlık banka kurtarma paketi bile gerçekte topluma yardım etmek adına hiç bir şey yapmayan ve yarın sorgusuz sualsiz ortadan kaldırılabilecek bir sürü kuruma gitmek yerine küresel enerji alt yapısını tamamen yenilenebilir yöntemlerle değiştirebilecek miktardadır. Politika ve politikacıların toplum saadeti için var olduğu şeklindeki kör şartlanma hala devam etmektedir. Aslında, politika pazar sistemi içinde diğerlerinden farklı olmayan ticari bir iştir ve her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirler. Ben gerçekten, dürüstçe, politik faaliyetlere asla inanmam. Bana göre sistem istediği şekilde daralır ve genişler. Bu değişiklikleri düzenler. Bana göre sivil haklar hareketi bir düzen olarak ülkenin sahipleri ile aynı safta yer almaktadır. Bana göre onlar, kendi çıkarlarının nerede yalan söylediklerinin bilincindeler; belli bir noktaya kadar özgürlüğün iyi göründüğünü biliyorlar ve özgürlük hilesi bu insanlara her yıl bir oy kullanma günü veriyor bu şekilde onlar manasız bir seçim yanılgısına kapılıyorlar. Hiçbir anlamı olmayan seçim; köleler gibi gider ve deriz ki “A, ben Oy Verdim.” Bu ülkedeki tartışma sınırları daha tartışma başlamadan önce belirlenmiştir ve diğer herkesin marjinalleştirilmiş ve komünist ya da bir çeşit sadakatsiz “deli” olarak görülmesi sağlanmış işte şimdi yeni kelimemiz “komplo”. Görüyorsunuz yaptıklarını. Öyle bir şey ki bu bir dakikalığına bile kafa yormamalı Bu güçlü insanlar bir araya gelip bir plan yapmış olabilirler!

Olamaz!

Sen “delisin!”. “Komplo meraklısısın!”

Bu sistemin bütün savunma mekanizmaları tekrar tekrar bu ikili ile gelir.

Birinci fikir şöyledir. Bu sistem bu gezegende bugüne kadar gördüğümüz gelişimin bir “sebebidir”.

Hayır. Temelde iki ana neden vardır; bunlar bugün gördüğümüz artan sözüm ona “zenginlik” ve nüfus artışını yaratmıştır. Bir üretim teknolojisinin giderek artan gelişimi; dolayısıyla bilimsel beceri. İki Hidrokarbon enerjinin bolluğunun keşfi bu da günümüzde tüm sosyo-ekonomik sistemin temelidir. Serbest Piyasa/Kapitalist/Parasal Piyasa Sistemi -artık her ne demek isterseniz- çarpık bir teşvik sistemi ile ortaya çıkan dalgaların hüküm sürmesi ve gelişigüzel, kabaca, eşit olmayan bir yararlanma metodu ve bunların dağıtılması dışında hiçbir şey yapmadı.

İkinci savunma ise yıllar süren propagandanın ürettiği kavgacı sosyal bir önyargıdır. Bu propaganda kendi dışındaki tüm sosyal sistemleri “despotluğa” giden bir yol olarak görür. Sık sık Stalin, Mao, Hitler‘in adını anarak ve onların yarattıkları ölü sayısını söyleyerek. Yani, bu adamlar ne kadar despot olurlarsa olsunlar ölümsüzleştirdikleri toplumsal yaklaşımlarını da sayarsak iş ölüm oyununa gelince iş insanların sistematik olarak her gün toplu katliamına gelince Tarihte hiçbir şey bugün bize yapılanla karşılaştırılamaz.

Kıtlık – en azından son yüzyıllık tarihimiz boyunca yiyecek eksikliğinden dolayı olmadı. Kıtlığa göreceli yoksulluk sebep oldu. Ekonomik kaynaklar öyle haksızca dağıtılmıştır ki yoksul insanların, ödeme imkânları olmuş olsa bile piyasada bulunabilecek olan gıdaları resmen alacak paraları yoktur. Bu, Yapısal Şiddete bir örnek olurdu. Başka bir örnek Afrika’da ve diğer bölgelerde -ki ben özellikle Afrika’ya odaklanmak istiyorum- on milyonlarca insan AIDS’ten ölüyor.

Neden ölüyorlar?

AIDS’in tedavisini bilmediğimiz için değil. Zengin ülkelerde durumu gayet de iyiye giden iyileşen milyonlarca insan var, çünkü hastalığı tedavi edecek ilaçlara sahipler. Afrika’da AIDS’ten ölen insanlar HIV virüsünden dolayı ölmüyorlar; ölüyorlar çünkü onları hayatta tutacak ilaçları satın alacak paraları yok. Gandhi bunu gördü ve dedi ki “Şiddetin en ölümcül biçimi yoksulluktur.” Bu kesinlikle doğrudur. Yoksulluk, tarihteki bütün savaşlarda ölenlerden çok daha fazla insan öldürür tarihteki bütün cinayetlerden daha fazla bütün intiharlardan daha fazla. Yapısal Şiddet, yalnızca bir araya getirilmiş tüm davranışsal şiddetten daha fazla insan öldürmekle kalmaz Yapısal Şiddet aynı zamanda davranışsal şiddetin de ana sebebidir.

[ZİRVENİN ÖTESİNDE]

Petrol, uygarlık abidesinin her döneminde vardır ve uygarlığın da temelidir. Sanayileşmiş dünyada, yediğimiz her kaloride 10 kalorilik bir hidrokarbon -petrol ve doğalgaz- enerjisi vardır. Suni gübreler doğalgazdan elde edilir. Tarım ilaçları petrolden elde edilir. Hasat kaldırmak – toprağı sulamak – tarlayı sürmek – ekmek – ürünü paketlemek – nakliye etmek için petrolle çalışan makineler kullanırız. Gıdaları yine petrolden yapılan plastikle paketleriz. Bütün plastik ürünleri petroldür. Her bir otomobil lastiğinde 7 galon petrol vardır. Petrol her yerdedir; her yerde her zaman bulunabilir. Yine petrol sayesinde bugün dünyada 7 milyar veya nerdeyse 7 milyar insan yaşamaktadır. Bu ucuz ve kolay enerjiye ulaşım fikrinin ortaya çıkışı ki bu durum aslında milyarlarca kölenin 24 saat çalışması anlamına gelir geçtiğimiz yüzyılda dünyayı köklü bir şekilde değiştirdi ve nüfus 10 kat arttı. Fakat,  yılına gelindiğinde petrol rezervleri, şu anki yaşam koşullarında şimdiki nüfusun yarısından daha da az bir kısmına ancak yeter hale gelecek. Yani, farklı yaşamak için gerekli olan uyum tarifesi muazzam. Dünya şu anda çıkarılan 1 varil petrol başına 6 varil kullanıyor. Beş yıl önce çıkarılan her bir varil başına 4 varil kullanılıyordu. Bundan 1 yıl sonra ise çıkarılan varil başına 8 varil kullanılıyor olacak. Beni rahatsız eden şey dünya devletlerinin ve sanayi liderlerinin buna yönelik kayda değer bir çabalarının olmaması. Elimizde rüzgar enerjisini artırmaya ve belki Gel-gitin gücünü kullanmaya yönelik sözüm ona birtakım teşebbüsler var arabalarımızı birazcık daha verimli yapmaya yönelik girişimlerimiz var ama görünürlerde gerçek bir devrime benzeyen herhangi bir şey yok Bunların hepsi oldukça küçük çaplı ve bana göre oldukça da ürkütücü şeyler. Üstelik söylediklerimize pek de değer vermeyen bu ekonomi uzmanlarının etkisi altında yönetilen devletler geçmişi yeniden yaratma umuduyla refahı geri getirmek için tüketimciliği tetiklemeye çalışıyorlar. Herhangi bir teminat vermeksizin daha da fazla para basıyorlar. Dolayısıyla, eğer ekonomi iyileşir ve düzelirse ve şu meşhur büyüme yeniden gerçekleşirse bu sadece kısa süreli bir durum olacaktır çünkü yıllarla değil aylarla ölçülecek kadar kısa bir sürenin sonunda yeniden stok engeline takılacaktır; yeniden bir fiyat fırlaması olacaktır- ve daha da şiddetli bir ekonomik bunalım yaşanacaktır. Dolayısıyla bence çılgın bir kısır döngüye giriyoruz. O halde ekonomik büyüme yükselişteyken – bir anda fiyatlar fırlar – ve her şey bir anda durur. İşte bulunduğumuz nokta budur. Sonra yeniden yükselişe geçer ancak bu sefer öyle bir noktadayızdır ki artık ucuz enerji üretimine olanak kalmamıştır. Zirvede, petrol üretiminin alt yamacındayız. Dipten daha fazla ve daha hızlı çıkmanın hiç bir yolu yok. Bu da bir şeylerin kapatılması, petrol fiyatlarının düşmesi demek. 2009’da bu oldu fakat sonra “iyileşme” olarak petrol fiyatları geri dönmeye başladı. Son zamanlarda bir varili 80 Dolar civarında asılı duruyor ve bizim gördüğümüz şimdi bir varili 80 Dolar olsa bile finansal ve ekonomik çöküş ile birlikte insanlar almakta zorlanıyorlar. Dünyadaki petrol üretimi şu anda günlük 86 milyon varil civarındadır. On yıl sonra kabaca günlük 14 milyon varil bile çıkarılamayacak. Böyle bir talebin yüzde ‘ini bile karşılayacak bir şey yok. Eğer hızlıca bir şeyler yapmazsak çok büyük bir enerji açığı olacak. Bence en büyük hata on yıl içinde ya da daha erken sürdürebilir enerji formlarını geliştirmek için düzenli çalışma gerektiğinin farkına varıp kabullenmemektir. Bence bu torunlarımızın geriye dönüp baktığında inanamayacakları bir şeydir. “Siz insanlar, sınırlı madde ile idare ettiğinizi biliyordunuz Nasıl oldu da ekonominizi yok olmak üzere olan bir şeyin üstüne kurabildiniz?” diyecekler. Tarihinde ilk defa insanoğlu bugün yaşamsal sistemin merkezindeki ana kaynağın azalması ile yüz yüze geldi ve bütün bunların can alıcı noktası petrol her gün biraz daha yok olup giderken ekonomik sistemin hala körü körüne bu kanserli büyüme modelini zorlayacak olmasıdır. Böylece insanlar gidip iş ve gayri safi milli hâsıla yaratmak için daha fazla benzinle çalışan araba alacaklar yıkılma ve düşüş Hidrokarbon ekonomi fikrinin ortadan kaldırılması için çözümler var mı?

Tabii ki. Fakat bu değişiklikleri başarmak için ihtiyaç duyulan yol gereken Piyasa Sistem Protokolleri yoluyla açıklamak olmayacaktır. Yeni çözümler sadece kar Mekanizması yoluyla uygulanabilir. İnsanlar yenilenebilir enerjiye yatırım yapmıyorlar çünkü yenilenebilir enerjide, ne kısa, ne de uzun vadede para yoktur. Bu yatırımın yapılabilmesi için gerekli olan taahhüt ise ancak ciddi sermaye kaybı olması halinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla, parasal teşvik yoktur ve bu sistemde parasal teşvik yoksa işler yürümez ve bütün bunların üstüne, yükselen petrol fiyatları bugün daha da hız kazanmış olan çevresel-sosyal tren kazasının yüzeye çıkan birçok sonucundan sadece bir tanesidir. Diğer inişe geçenler arasında varoluşumuzun temel yapıtaşı Temiz Su dahil hali hazırda günümüzde . 2.8 milyar insan için kıtlıklar baş göstermektedir ve bu kıtlıklar 2030 yılında 4 milyar insana ulaşacak şekilde artmaktadır.

Gıda Üretimi İnsanların gıda üretiminin % 99,7 ‘sini oluşturan tarıma elverişli arazilerin harap edilmesi, yeniden ekilmesinden 40 kat daha hızlı olmaktadır ve son 40 yılda tarıma elverişli arazilerin % 30’u verimsiz hale gelmiştir.

Hidrokarbonların, bugün ziraatın belkemiği olmasından bahsetmiyoruz bile ve onun inişe geçmesi ile gıda arzı da inişe geçecektir. Mevcut tüketim koşullarımızda sahip olunan kaynaklar göz önüne alındığında; bu tüketim oranlarımızla devam edebilmek için,  2030 yılında 2 tane gezegene ihtiyaç duyacağız. Yaşamı destekleyen biyo-değişkenliğin sürekli yok edilmesi sonucu dünya çapında çevresel dengesizliğe ve nesil tükenmesine sebebiyet veriyor olmamız da cabası. Bütün bu çöküşler söz konusuyken bir de katlanarak artan bir nüfusumuz var ki 2030 yılında bu gezegendeki insan sayısı 8 milyardan fazla olabilir.  2030 yılında böyle bir talebi karşılamak için sadece enerji üretiminde %44’lük bir artış gerekecektir. Yine para, faaliyeti başlatan tek şey olduğu için ziraat suyunu yönlendirme, enerji üretimi ve benzeri konularda devrim yapmak için gerekli büyük çaptaki değişimlerin altından maddi olarak kalkabilecek herhangi bir ülke olmasını bekleyebilir miyiz?

Küresel borç piramidi komplosu dünyanın tamamını yavaş yavaş kaplarken Etrafınızda gördüğünüz işsizliğin teknolojik işsizliğin doğasından dolayı normal karşılanmaya başladığı gerçeğinden bahsetmeye gerek bile yok. İşler geri gelmiyor. Son olarak, geniş bir sosyal bakış açısı. 1970’ten 2010’a, bu sistemden dolayı gezegendeki kıtlık ikiye katlandı ve şu an ki durumda – gerçekten, bu oranın daha fazla katlanmasından başka bir şey göreceğimizi mi sanıyorsunuz?

Daha fazla acı ve daha büyük bir kitlesel kıtlık?

[BAŞLANGIÇ]

Düzelme olmayacak.

Bu sonunda bir gün içinden çıkabileceğimiz uzun bir kriz değil. Bence, ekonomik çöküşün bir sonraki devresinde görülecek olan, büyük bir iç huzursuzluk.

Birleşik Devletler parası kalmadığı için işsizlik çeklerini ödeyemediğinde Her şey kötü gitmeye başladığında ve insanlar seçtikleri liderlere olan güvenlerini kaybettiklerinde, değişim isteyecekler. İşleyiş süresince birbirimizi öldürmez ya da çevremizi yok etmezsek korkarım ki, geri dönüşü olmayacak bir noktada son bulacağız. ve bu beni son derece rahatsız ediyor. Bu durumu engellemek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsan hayatının, muhteşem bir değişimin eşiğinde olduğu apaçık. Şu anda yüzleştiğimiz, son yüzyılda bilinen en esaslı en temel değişim. Bu gezegendeki ekonomi ve kaynaklar arasında bir bağlantı olmalı bu kaynaklar tabii ki de, tüm hayvanlar ve gezegendeki yaşam; okyanusların sağlığı ve diğer her şey. Bu bir parasal paradigma, ve öyle ki; SON İNSANI DA ÖLDÜRENE KADAR RAHAT DURMAYACAK. “EGEMENLER” GÜCÜ ELLERİNDE TUTMAK İÇİN ELLERİNDEN GELENİ YAPACAKTIR VE BUNU AKLINIZDAN ÇIKARMAMALISINIZ. ORDULARI, DONANMALARI, YALANLARI VE KULLANMALARI GEREKEN HER ŞEYİ GÜÇLERİNİ KORUMAK İÇİN KULLANACAKLARDIR. PES ETMEK ÜZERE DEĞİLLER ÇÜNKÜ KENDİ TÜRLERİNİ SÜREKLİ KILACAK BAŞKA BİR SİSTEM BİLMİYORLAR.

[New York'tan protesto]

[Küresel Protestolar Dünya Ekonomisini durdurdu]

[Londra'dan protesto]

[Çin'den protesto]

[Güney Afrika'dan protesto]

[İspanya'dan protesto]

[Rusya'dan protesto]

[Kanada'dan protesto]

[Suudi Arabistan'dan protesto]

[Batıdaki Suç Oranları Fırladı]

[BM Küresel Acil Durum ilan etti]

[Küresel İşsizlik Oranı % 65'lere ulaştı]

[Dünya Savaşı Korkusu Sürüyor]

[Borç Batakları şimdi gıda kıtlığı yaratıyor]

[Geri Al]

Benzeri görülmemiş protestolar devam ederken her hangi bir şiddet olayı bildirilmemiştir. Görünen o ki, dünya üzerindeki bütün banka hesaplarından trilyon dolarlara denk düşen para sistemli bir şekilde çekiliyor ve merkez bankalarının önlerinde sırayla boşaltılıyor.

[BU SİZİN DÜNYANIZ]

[BU BİZİM DÜNYAMIZ]

[İŞTE ŞİMDİ DEVRİM ZAMANI]

[WWW.THEZEITGEISTMOVEMENT.COM] Çeviri Zeitgeist Türkiye “Together we stand, divided we fall” facebook.com/zeitgeistturkiye

YORUM

Dünyayı mahveden, düzeni bozan ve sömürenler “EGEMENLER” dir. 7 Milyar insanı yöneten 10 bin kişi, bunları kontrol altında tutan üçyüzler, onları kontrol eden yüzlükler ve üste oturan kırkların bağlı olduğu yediler ve üçlü komitenin insafına kalmış bulunmaktayız. Bahse konulan bu sayılar İslam kültüründen alınarak uygulamaya geçirildiği zannını taşıyorum. Bu belgesel aslında üçüncü bölüm dışında çok güzel. Fakat üçüncü bölüm insanlığın canına okuyacak şekilde tasarlanmış. ASLINDA BU BELGESEL YANLIŞ HESAPLAMA YAPMIŞ OLAN TEORİSYENLERİN HESAPLARININ DÜZE ÇIKMASI ve HATANIN GİDERİLMESİ İÇİN HAZIRLANMIŞ. İçinde çok faydalı bilgiler içerse de insanlığın menfaatini içeren bilgi düzeyinden  ve komplo teorisinden başka bir şeyler içermiyor. Hakikatte insanlığın zararına çalışan bu üçlü komiteler sömürü politikalarına son verdikleri gün her şey yerine oturacak. Onlar, Kudret ve hâkimiyet projelerini durdursalar, hemen insanlığın bu buhranın biteceğine inanıyorum. Ancak ne var ki suyun üstüne kurulmuş tahtındaki kralın emirlerine itaat eden köleler, hizmetlerine olan inançlarını değiştirmeyeceği için yapılacak tek çare insanlığın kendine geleceği büyük bir felaketi gözlemlemekteyiz. Niçin mi?

Allah Teâlâ tuzak kuranların tuzaklarını ve sistemlerini tabi afetlerle sürekli durdurduğunu Kur’ân-ı Kerim’de beyan etmektedir. Ancak bizler, Allah Teâlâ’nın durdurmasını beklemek yerine kendi benliğimize gelerek Kur’ân-ı Kerim’e  ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yoluna dönüş yapmalıyız.

İhramcızâde  İsmail Hakkı)

Metin içindeki parentez ifadeler bize aittir.

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 3. Bölüm


(Güzel belgeselin saçmalıklar barındıran bölümü, okumakta fayda vardır.)

YERKÜRE PROJESİ

Bir an için, medeniyetleri yeniden tasarlama seçeneğimiz olduğunu hayal edelim. Varsayımsal olarak konuşursak, ya Dünya’nın bire bir kopyasını bulsaydık ve bulduğumuz bu yeni gezegenle şu anki gezegenimiz arasındaki tek fark, insan gelişiminin henüz gerçekleşmemiş olması olsaydı en ham haliyle Ülkeler, şehirler, kirlilik, cumhuriyetçiler.. Hiç biri yok sadece saflık, açık bir çevre

Ne yapardık?

İlk olarak bize bir “amaç” lazım olurdu değil mi?

Bu amacın hayatta kalmak olacağını söylememizde bir sakınca yoktur. Sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda sağlıklı, refah içinde ve en iyi düzeyde yaşamaya çalışırdık. İnsanların çoğu yaşamayı sever ve yaşamlarını acı çekmeden sürdürmek ister. Bunun için, medeniyet insan hayatını destekleyici temeller üzerine kurulmalı ve bu nedenden ötürü mümkün olduğunca sürdürülebilir olmalıdır. Bu uzun koşuda insanlara zarar verebilecek her şeyi devre dışı bırakırken tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu temel maddelere erişebilmesini sağlamalıdır. Bu “Maksimum Sürdürebilirlik” amacını anladık. Sonraki soru, kullanacağımız “metot”. Nasıl bir teşebbüste bulunacağız?

Şimdi, bir bakalım Bizim bildiğimiz politika, Dünya’nın sosyal girişimlerini uygulama metodu Peki, cumhuriyetçilerin, özgürlükçülerin, muhafazakârların ya da sosyalistlerin toplum tasarımı konusunda öğretileri nedir?

Pek de bir şey değil

Peki ya dinler?

Elbette yüce yaratıcı bir yerlere bunun da krokisini bırakmıştır. Maalesef, hiçbir yerde bulamadık (veya bulmak istememekte israrcı olduk)

Geriye ne kaldı?

Görünüşe göre bir tek “Bilim” denen şey kaldı. Bilim metodları, önerilen fikirlerin sadece test edilebilir ve tekrarlanabilir oluşuna dayanmaması yönünden eşsizdir. Nitekim bilimin ortaya koyduğu her şey doğal olarak çürütülebilir. Başka bir deyişle, din ve politikanın aksine bilimin egosu yoktur ve önerdiği her şeyin aslında yanlış olabileceği ihtimalini de kabul eder. Bilim hiçbir şeye ihtiyaç duymaz ve sürekli gelişim halindedir. Aslında, bu bana oldukça doğal geliyor. Öyleyse, 21. yüzyıl başlarındaki bilimsel verileri dikkate alırsak ana hedefimiz olan “maksimum sürdürülebilirlik” ilkesini tüm insanlığa yaymak için çalışmalarımıza nereden başlamalıyız?

Şu an, sorulması gereken ilk soru Yaşamak için neye ihtiyacımız var?

Cevap elbette ki gezegenimizdeki kaynaklar. İçtiğimiz sudan, kullandığımız enerjiden tutun barınaklarımıza, alet yapmakta kullandığımız hammaddelere kadar, gezegenimiz bize hayatta kalmamız için gereken her kaynağı sunuyor. Öyleyse, bu gerçeğe göre bulmamız gereken en önemli şey, bu kaynaklar neler ve neredeler. Yani bir araştırma yapmamız gerek. Basitçe, gezegende bulabileceğimiz her türlü fiziksel kaynağın yerini belirleyeceğiz. Bakır rezervlerinden, rüzgâr çiftlikleri kurup enerji üretmek için en uygun bölgelere doğal su kaynaklarından okyanuslardaki balık miktarının değerlendirilmesine ekip biçmeye en uygun tarım topraklarına kadar her şeyi Ama zaman içinde biz insanlar bu kaynakları tüketeceğimizden onları sadece tanımlamak ve yerlerini tespit etmemizin yeterli olmadığını görüyoruz. Aynı zamanda bu kaynakları takip de etmeliyiz. Kaynaklardan herhangi birinin bile tamamen tükenip yok olmadığından emin olmamız lazım, yoksa kötü olur. Yalnızca kullanım oranlarını değil aynı zamanda doğal olarak yenilenme hızlarını da takip etmeliyiz. Örneğin bir ağaç diyelim, ne kadar zamanda büyüyor ne kadar zamanda tekrar meyve veriyor?

Buna “Dinamik Denge” diyoruz. Başka bir deyişle, eğer ağaçları yeniden büyüyebildiklerinden daha hızlı tüketirsek nesillerini tüketmek adına ciddi bir problemimiz var demektir. Peki, o zaman, özellikle de bu kaynakların dünyanın farklı yerlerinde olduğunu fark ettiğimize göre envanterini nasıl takip edeceğiz?

Afrika dediğimiz yerde büyük mineral madenlerine Ortadoğu’da enerji rezervine Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında devasa gel-git enerjisi olanaklarına Brezilya’da en büyük taze su kaynağına sahibiz Peki, yaşlı bilim amcanın bir önerisi daha var Buna ‘Sistemler Teorisi’ deniyor. Sistemler teorisine göre doğal dünya dokusu insan biyolojisinden biyosfere, yeryüzünde canlıların yaşadığı her yere ve güneş sisteminin çekim gücüne kadar sinerjik olarak tamamen birbirine bağlı muhteşem bir sistemdir. Tıpkı insan hücrelerinin organları oluşturmak ve organların vücudumuzu şekillendirmek için bağlanması gibi vücutlarımız gıda, hava ve su gibi dünyasal kaynaklar olmadan yaşayamadığından, doğal olarak biz de dünyaya bağlıyız. Bu böyle devam eder. Yani-doğa bütün bu var olan stoku almamızı ve verinin izini sürerek yönetmek üzere bir ‘sistem’ yaratmamızı öneriyor. “Küresel Kaynak Yönetim Sistemi’, aslında gezegendeki tüm ilgili kaynakların hesabını tutmaktır. Türümüz uzun dönemde yaşamını devam ettirmeyi amaçlıyorsa bunun başka mantıklı bir alternatifi yok. Bir bütün olarak kaynakların hesabını tutmalıyız. Bu anlaşıldı, artık üretimi düşünebiliriz. Bütün bunları nasıl kullanacağız?

Üretim sürecimiz ne olacak ve sürdürülebilirliğimizi en üst seviyeye çıkarmak üzere üretimimizin mümkün olduğunca en iyi şekilde kullanıldığından emin olmak için neleri göz önünde bulundurmalıyız?

Önümüze çıkan ilk şey sürekli denememiz ve korumamız gerektiği gerçeğidir. Gezegenin kaynakları esasen sınırlıdır. Yani “stratejik” olmamız önemli. Burada anahtar ‘Stratejik Koruma’dır. Farkında olduğumuz ikinci şey, bazı kaynakların diğerleri kadar verimli olmadığıdır. Aslında, bunlardan bazıları kullanıma konulduğu takdirde çevreye, insan sağlığını da tehlikeye sokan korkunç etkileri olmaktadır. Örneğin yağ ve fosil yakıtları, nasıl kestiğinizin bir önemi olmaksızın çevreye çok etkili yok edici atıklar salıyorlar. Bu nedenle, sadece gerektiğinde eğer şansımız varsa bu tür şeyleri kullanmak için elimizden geleni yapmamız çok önemli Neyse ki bizim için enerji kaynağı olarak kullanmak üzere güneş, rüzgar, gel-git, dalga enerjisi ısı farkından elde edilen enerji ve jeotermal kaynaklı enerjileri görüyoruz. Bu durumda bizler üretim veya kullanım sonucu çevreye dolayısı ile de bize zarar verecek “negatif reaksiyonlar” olarak adlandırabileceğimiz etkilerden kaçınmak için neyi nerede kullanabileceğimiz konusunda net stratejiler üretebiliriz. Biz bunu “Stratejik Koruma” planımıza eş olarak “Stratejik Güvenlik” olarak adlandıracağız. Fakat, üretim stratejileri burada bitmiyorlar. Üretimin kendi gerçek mekanik yapısı için bir “Verimlilik Stratejisi“ne de ihtiyacımız olacak. Bir de, bulduğumuz kabaca üç özel protokolü burada belirtmeliyiz.

Bir Ürettiğimiz her şey olabildiğince uzun ömürlü olarak tasarlanmalı. Doğal olarak, ne kadar çok hurdaya çıkan şey varsa bu hurdaları yenileri ile değiştirmek için o kadar kaynağa ihtiyacımız ve o kadar üretim kaybımız olacak.

İki Hurdaya ayrılan şeyler herhangi bir amaç için kullanılamaz olduklarında olabildiğince çok geri dönüştürmemiz veya yeniden üretmemiz zordur. Bu nedenle, üretim tasarımı, bu durumu daha işin başında hesaba katmalıdır.

Üç Teknolojik eskimenin en hızlı etkisine maruz kalmakta olan elektronik gibi çok çabuk gelişen teknolojiler ileride çıkabilecek fiziksel yenilikler ile uyumlu olacak şekilde tasarlanmış olmaları gerekecektir.

Yapmak istediğimiz son şey, sadece bozuk bir parça veya geri kalma yüzünden tüm bir bilgisayar sistemini çöpe atmaktır. Bu nedenle, basitçe sistemin bileşenlerini bu günkü teknolojik yenilenme eğilimine bakarak önceden parça parça, standart ve evrensel olarak değişebilecek ve kolaylıkla yenilenebilir bir şekilde tasarlarız. “Stratejik Koruma”, “Stratejik Güvenlik” ve “Stratejik Randıman” mekanizmalarının herhangi bir insan fikri veya hükmünden bağımsız tamamen teknik mülahazalar olduklarını anladığımızda bu stratejileri, mevcut anlayışlara dayanarak sürdürülebilir üretim için mutlak en iyi metoda her zaman varmamızı sağlayan tüm ilgili değişkenleri tartması ve hesaplaması için bir bilgisayara programlayabiliriz. Bu, her ne kadar kulağa karmaşık gibi gelse de aslında abartılmış bir hesap makinesidir üstelik günümüz dünyasında bu tip çoklu değişkenli karar verme ve izleme sistemleri izole amaçlar için zaten kullanılmaktadır. Yapılacak olan sadece bir büyütme işlemidir. Yani Artık elimizde sadece Kaynak Yönetim Sistemimiz değil bir de Üretim Yönetim Sistemi var her ikisi de etkinlik, koruma ve güvenliği maksimize etmek için bilgisayar tarafından otomatikleştirilmiştir. Bilgisel gerçeklik şudur; insan aklı hatta bir grup insan izlenmesi gereken şeyi izleyememektedir. Bu işlem bilgisayarlar tarafından yapılmalıdır ve yapılabilir. Bu da bizi sonraki düzeye getirir Dağıtım. Burada hangi sürdürülebilirlik stratejileri mantıklı geliyor?

İki nokta arasındaki en kısa mesafenin düz bir hat olduğunu bildiğimize göre ve nakliye araçlarını çalıştırmak için enerji gerektiğine göre daha az nakliye mesafesi daha randımanlıdır. Malların bir kıtada üretilmesi ve başka bir kıtaya nakledilmeleri ancak söz konusu mallar hedef bölgede üretilemiyorsa mantıklıdır. Diğer türlü sadece israftır. Üretimi yerelleştirmeliyiz, böylece dağıtım basit hızlı olur ve en az miktarda enerji gerektirir. Buna “Coğrafi Yakınlık Stratejisi” diyoruz basitçe ister ham madde ister bitmiş tüketici ürünü olsunlar malların seyahatini azalttığımız anlamına geliyor. Elbette hangi malları naklettiğimizi ve nedenini bilmek de önemli olabilir. Bu da, Talep kategorisi altına giriyor. Talep, basit haliyle, insanların sağlıklı olmak ve yüksek yaşam kalitesi için ihtiyaç duyduklarıdır. Bedensel ihtiyaçlar hayatı sürdürecek gıda, temiz su, barınma gibi temel elementlerden insan ve toplum sağlığındaki önemli faktörler olan dinlenme ve hem kişisel hem sosyal hazzı sağlayacak sosyal ve eğlence amaçlı ürünlere kadar, çok çeşitlidir. O zaman basit bir araştırma ele alalım. İnsanlar ihtiyaçlarını tarif eder, talep değerlendirilir ve üretim bu talebe göre başlar. Farklı ürünlere olan talebin derecesi doğal olarak bölgelere göre azalıp çoğalabilir ve değişkenlik gösterebilir. Talep fazlası üretim ve kıtlıktan kaçınmak için bir “Talep/Dağıtım İzleme Sistemi” yaratmalıyız. Tabii bu fikir yeni bir haber değil. Bugün bu sistem belli başlı bütün mağaza zincirlerinde stoklarını idare etmek için kullanılıyor. Ancak bu kez, takibi küresel bir boyutta yapıyoruz.

Ama durun bir dakika.

Ürünlerin asıl kullanımını hesaba katmadıkça talebi tamamen anlamamıza imkân yok. Üretilen her şeyden herkese birer tane verilecek diye hesaplamak mantıklı ve sürdürülebilir midir?

Kullanımına bakmadan?

Hayır.

Bu iyice savurganlık ve verimsiz olurdu. Bir kişinin bir ürüne ihtiyacı varsa ama bu ihtiyaç örneğin bir günde ortalama sadece 45 dakikaysa bu kişilere o ürünü ihtiyacı süresince sağlamak ve diğerlerine ancak ihtiyaç duyduklarında sunmak çok daha verimli olurdu. Çoğumuz asıl istediğimizin ürünün kendisinin değil o ürünün amacı olduğunu unuturuz. Ürünün kendisinin aslında sadece sağladığı yarar kadar önemli olduğunu fark ettiğimizde “dıştan gelen kısıtlama” ya da bugünkü söyleyişle “mülkiyet” dediğimiz şeyin esasen ve ekonomik anlamda savurganlık ve çevresel olarak son derece mantıksız olduğunu görürüz. (Bu fikir eşitlik ilkesi içerisinde marksizmi andırıyor) O zaman “Stratejik Erişim” denilen bir plana ihtiyacımız var. Bu bizim her ne zaman neye ihtiyaç duyulursa duyulsun nüfusun taleplerini karşılayabileceğimizden emin olduğumuz her neye ihtiyaç duyuyorlarsa, gerektiğinde ulaşmak için “Talep/Dağıtım Takip Sistemi”mizin vakfı olacak topluma yakın yerlerde konuçlandırılmış ..merkezi ve bölgesel erişim merkezleri her zaman önemlidir ve bir kişi basitçe gelip, buradaki malzemeyi alıp işini gördükten sonra getirip yerine bırakacaktır günümüzde bir kütüphanenin çalışma şekli gibi. Doğrusu bu merkezler, bugün alışık olduğumuz yerel dükkânlar şeklinde var olamaz fakat alanında uzmanlaşmış merkezler, bazı malların, daha az tekrarlanan nakliyatla daha çok enerji tasarrufu yapılması amacıyla daha çok kullanıldığı özel alanlarda bulunabilirler ve bu Talep Takip Sistemini düzenli bir biçimde Üretim Yönetimine ve tabii ki, Kaynak Yönetimini sistemimize bağlamak ve böylece sürdürülebilirliği sağlamak için sınırlı kaynaklarımızın bütünlüğünü güvence altına almayla başlayan ve en iyisini yarattığımızdan emin olana kadar devam eden her şeyi en zeki ve etkili bir biçimde dağıtırken en elverişli malları kullanmayı mümkün kılan ve sürekli güncellenen bir “küresel ekonomik yönetim bilgisayarı” yaratılacaktır. Bu sezgisel olarak birçoğunun karşı olduğu depolama esaslı yaklaşımın benzersiz bir sonucu gezegenimizdeki insan varlılığının sürekliliğini anlatan tüm bu mantıklı, depolama ve verimlilik deneme işlemi muhtemelen insanlık tarihi boyunca hiç görülmemiş bir şeyi devreye sokacaktır. Bolluğa Erişim küresel nüfusun sadece bir kısmı için değil bütün insanoğlu için. Bu ekonomik model, sadece genellenmişti. Bu sorumlu, insanoğlunu gözeten en etkili ve en sürdürülebilir yol olan ve bütün dünyanın kaynak yönetimi ve sürecini kapsayan sistem yaklaşımı şöyle isimlendirilebilir “KAYNAK-BAZLI EKONOMİ”. Bu fikir 1970’lerde toplum mühendisi Jacque Fresco tarafından ortaya konmuştur. Jacque o zamanlar daha toplumun doğa ve kendisi ile çarpışma sürecinde olduğunu bu sürecin hiçbir seviyede sürdürülebilecek halde olmadığını ve eğer bir şeyler değişmez ise o ya da bu şekilde kendimizi yok edeceğimizi anlamıştı. Jacque, söylediğin bütün bu şeyler bugünkü bilgilerimizle inşa edilebilir mi?

Yoksa bugün bildiklerimize dayanarak tahminde mi bulunuyorsun?

Hayır, bunların hepsi bugünkü bilgilerimizle inşa edilebilir. Dünyanın yüzeyini değiştirmek 10 yıl alacaktır. Dünyayı ikinci bir cennet bahçesine çevirmek. Seçim size ait. Nükleer silahlanma yarışının aptallığı silahların gelişimi sorunlarınızı bu siyasal partiyi ya da şu siyasal partiyi seçerek siyasal olarak çözmeye çalışmak ki tüm politik görüşler yolsuzluk içine dalmışlardır. Bırakın tekrar söyleyeyim Komünizm, sosyalizm, faşizm Demokratlar Liberaller- biz insanı özümsemek istiyoruz. İnsanoğlu için daha iyi bir hayata inanan tüm kuruluşlar Zenci ya da Polonyalı sorunları yok Yahudi ya da Yunan problemleri yok ya da kadın problemleri; ortada insan problemleri var!

Kimseden korkmuyorum; kimse için çalışmıyorum; kimse beni kovamaz. Patronum yok. Bugün yaşadığımız toplumda yaşamaktan korkuyorum. Toplumumuz bu yetersizlikle durumunu devam ettiremez. (İnsan için bu özgürlüğü önermek biraz yanlış olmaktadır. Sorumluluk insani bir ilkedir) 35 yıl önce serbest girişimcilik sistemi harikaydı. Bu onun son faydası oldu. Şimdi, düşünme biçimimizi değiştirmek zorundayız yoksa yok olacağız. Toplumumuz gelecek hakkında yapılan korku filmlerindeki gibi olacak bu sistemin çalışmaması ve politika korku filmlerinin bir parçası olacaktır. Bugünlerde pek çok insan analitik olması sebebiyle “soğuk bilim” terimini kullanıyor ve aslında analitiğin ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Bilim, dünyanın işleyiş yönüne yakın tahminler anlamına gelir. Yani aslında doğruyu söylüyor; gerçek şudur ki bir bilim insanı insanlarla uzlaşmayı denemez. Onlar sadece bulgularının ne olduğundan bahsederler. Bütün her şeyi sorgulamak zorundadırlar ve eğer bazı bilim insanları belli dirençlere sahip materyalleri gösteren bir deneyle ortaya çıkarlarsa diğer bilim insanları da bu deneyi tekrarlamak ve aynı sonuçları elde etmek zorundadırlar. Eğer bir bilim insanı, matematik veya hesaplamalar soncunda bir uçağın kanadının belli bir ağırlığı kaldırabildiğini hissetse bile yinede kanadın üzerine ne zaman kırılacağını görmek için bir sürü kum torbası yığar ve sonra ‘görüyorsunuz benim hesaplamalarım doğru’ veya ‘doğru değil’ der. Ben bu sistemi çok seviyorum, çünkü önyargıdan ve matematiğin bütün problemleri çözeceği düşüncesinden özgürdür. Matematiğinizi de ayrıca teste tabi tutmanız gerekir. Bence, test edilebilecek her sistem teste tabi tutulmalıdır. Bütün kararlar araştırmalar sonucunda alınmalıdır.

Kaynak Tabanlı Ekonomi basit olarak sosyal ilgiye uygulanmış ve şu anda dünyada hiç olmayan bilimsel bir yöntemdir. Toplum teknik bir icattır. İyileştirilmiş insan sağlığı fiziksel ürününün en etkili yöntemleri dağıtım, şehir altyapısı ve benzeri bilim ve teknoloji alanında bulunur politika veya parasal ekonomide değil. Bu, aynı sistematik şekilde işler, bir uçağı ele alalım bu uçağı inşa etmek için ne bir Cumhuriyetçi nede bir Liberal yöntem vardır. Aynı biçimde, doğanın kendisi bilimimizi kanıtlamak için kullandığımız fiziksel bir referanstır ve bizim çoğalan anlayışımızdan oluşan kurulmuş bir sistemdir. Hatta, sizin bireysel olarak düşündüğünüz veya inandığınız şeyin doğruluğunu önemsemez. Daha doğrusu, size bir seçenek sunar Ya onun doğal yasalarını öğrenip onları kabullenirsiniz sağlık ve sürdürülebilirliği devamlı hale getirerek kendinizi buna göre idare edersiniz ya da mevcut duruma karşı gelerek boşa bir çaba harcarsınız. Şu anda ayağa kalkıp yanınızdaki duvar üzerinde yürüyebileceğinize ne kadar inandığınızın hiç bir önemi yoktur çünkü yerçekimi buna izin vermeyecektir. Eğer yemek yemezseniz-ölürsünüz. Bebekken size bakılmazsa-ölürsünüz. Kulağa ne kadar sevimsiz gelse de, doğa bir diktatörlüktür ve ya onu dinler ve onunla uyum içinde yaşarız, ya da kaçınılmaz kötü sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız.

Dolayısıyla, Kaynak Bazlı Ekonomi; tüm kararları optimize edilmiş insani ve çevresel sürdürülebilirliğe dayanan ve yaşamı destekleyen sabit bir anlayışlar bütününden başka bir şey değildir. Kaynak bazlı ekonomi; her insanın yine siyasi veya dini felsefesinden bağımsız şekilde deneysel “Hayat Alanı”nı paylaştığını hesaba katar. Bu yaklaşım içinde kültürel görecelik yoktur. Bu bir görüş meselesi değildir. İnsani ihtiyaçlar, insani ihtiyaçlardır ve bu ihtiyaçların; zihinsel, fiziksel ve gelişim sağlığımız için, ayrıca zaten türün devamlılığı için de erişilebilir olması elzemdir. Bu ihtiyaçlar; besleyici gıda ve temiz içme suyu gibi hayati gereksinimlere ek olarak güçlendirici ve dengeli bir beslenmeyi ve şiddetten uzak bir çevreyi de içermelidir. Kaynak Bazlı bir ekonomi mevcut kaynaklara dayalı bir ekonomi olacaktır. Temel yaşam gereksinimlerine erişim olmadan bir sürü insanı bir adaya getiremez, veya elli bin kişilik bir şehir inşa edemezsiniz. Dolayısıyla, “kapsamlı sistemler yaklaşımı” terimini kullanırken bahsettiğim şey; öncelikle alanın bir envanterini çıkarmak ve o alanın ne kadarlık bir ihtiyacı karşılayabileceğini belirlemek- sadece mimari bir yaklaşımla değil- sadece tasarımsal bir yaklaşımla değil- insan yaşamını geliştirmek için ihtiyaç duyulan tüm gereksinimleri temel alan bir tasarımla yapılmasıdır; ve entegre olmuş düşünce şekli diyerek anlatmak istediğim de budur. Yiyecek, giysi, barınma, sıcaklık ve sevgi Bütün bunlar insan için zorunludur ve eğer bir insanı bunların herhangi birinden yoksun bırakırsanız bu daha az işlerliği olan insan demektir. Biraz önce anlatıldığı gibi, Kaynak Bazlı Ekonomi’nin küresel esasa, üretime ve dağıtıma dayalı sistemlerinin temeli ekonominin tüm alanlarında verimliliği ve sürdürülebilirliği garanti eden doğru ekonomi mekanizmaları veya “stratejilerileri”ne dayanmaktadır. Şimdi, mantık çerçevesinde şekillendirdiğimiz düşünce dizisine devam edersek Oluşturduğumuz denklemde, sırada ne var?

Bunların hepsi hangi noktada gerçekleşecek?

Kentler. Kentleşme çağdaş medeniyetin göstergesidir. Kentlerin rolü, daha fazla sosyal destek ve toplumsal etkileşim ile beraber hayatın gerekliliklerine erişimi sağlamaktır. Peki ideal bir kenti nasıl dizayn edeceğiz?

Şekli ne olmalı?

Kare?

Yamuk?

Şeklin içinde ve etrafında sürekli hareket halinde olacağımızı düşünürsek kolaylık sağlaması için mesafeleri eşit uzaklıkta yapmak isteyebiliriz. İşte bu yüzden daire olmalı. Kentin içinde ne olmalı?

Doğal olarak bir konut alanı, bir üretim alanı bir enerji üretim alanı ve bir de tarım alanına ihtiyacımız var. Ama insanlar aynı zamanda gelişen varlıklar – bu nedenle kültür doğa, eğlence ve eğitim alanları da olmalı. O zaman şimdi güzel bir açık park da ekleyelim. Kültürel amaçlar ve sosyalleşme için bir eğlence/etkinlik alanı ve ayrıca eğitim ve araştırma tesisleri de olsun. Şeklimiz bir daire olduğundan bu fonksiyonların her birini, ulaşımı kolay olacak şekilde amacına yönelik ihtiyacı karşılayacak oranda yer tahsis ederek ve “Kemer”ler halinde yerleştirmek oldukça mantıklı görünüyor. Çok güzel. Simdi, konunun detaylarına inersek Öncelikle şehir organizmasının çekirdeğini, altyapısını ya da bağırsaklarını hesaba katmamız lazım. Bunlar su, atık malzeme ve enerji taşıma kanalları olurdu. Nasıl ki bugün şehirlerimizin altlarında su ve kanalizasyon şebekeleri vardır bu kanal konseptini, entegre atık geri dönüşüm ve dağıtım sistemine kadar genişletebiliriz. Postacı veya çöpçüye ihtiyaç kalmaz. Tam da içine inşa edilmiştir. Hatta, otomatikleştirilmiş pnömatik (hava basıncı ile çalışan) tüpleri ve benzer teknolojileri kullanabiliriz. Aynısı ulaşım için de geçerlidir. Savurgan, bağımsız arabalara olan ihtiyacı azaltacak, hatta ortadan kaldıracak stratejik ve entegre tasarımlar gereklidir. Sizi şehir içinde, yukarı ve aşağı dâhil fiilen her yere, hatta başka şehirlere götürebilen; elektrikli tramvaylar, taşıma bantları transveyorlar ve manyetik/hızlı trenler. Tabii bir arabaya gerek duyulduğunda, güvenlik ve sağlamlık için uydu aracılığıyla -otomatik- yönlendirilmektedir. Esasen, bu otomasyon teknolojisi faaliyete geçmiş durumda. Her yıl yaklaşık 1 milyon kişi araba kazalarında ölmekte; yaklaşık 50 milyon kişi ise yaralanmaktadır. Bu çok saçma ve böyle olması gerekmiyor. Etkin şehir tasarımı ve otomasyonlu şoförsüz arabalarla bu ölüm rakamları fiilen ortadan kaldırılabilir. Tarım. Bugün, gelişigüzel bir biçimde yapılan, ilaçlama, aşırı gübreleme ve diğer maliyet düşürücü endüstriyel uygulamalarımızla, vücutlarımızın yüksek dozlarda zehirlenmesi bir yana, gezegenin ekilebilir alanlarının çoğunu başarılı bir şekilde yok etmiş bulunuyoruz. Aslında, endüstriyel ve tarımsal kimyasal toksinler bugün itibariyle, çocuklar da dâhil, tüm insanlarda yapılan testlerde çıkmaktadır. İyi ki apaçık bir alternatif var Mevcut besin maddesi ve su kullanımını % 75 oranında azaltacak olan topraksız -su bazlı tarım- ve hava bazlı tarım yöntemleri mevcut. Yiyecekler artık, kapalı dikey çiftliklerde, endüstriyel ölçekte organik olarak yetiştirebilecek. Böcek ilaçlarının ve hidrokarbon genel kullanım ihtiyacının fiilen ortadan kalkacağı 50 katlı 1 dönümlük arazilerde. Bu endüstriyel gıda yetiştirmenin geleceğidir. Etkili, temiz ve bereketli. Dolayısıyla, böylesine gelişmiş sistemler, zamandan atıktan ve enerjiden tasarruf ederek dışarıdan hiçbir şey ithal etmeye gereksinim duymadan bütün bir şehir nüfusu için gerekli gıdayı üretecek zirai sistemlerimizi kısmi olarak kapsayacaktır. Enerji ile ilgili konuşacak olursak Enerji çarkı, bir sistemler yaklaşımı ile verimli yenilenebilir kaynaklarımızdan, elektrik elde etmek için çalışacaktır. Özellikle rüzgar, güneş, jeotermal ve ısı farklılıkları ve eğer potansiyel su kaynaklarına yakınsa, gelgit ve dalga gücü. Ara vermeyi önlemek için ve pozitif net enerji dönüşümünden emin olmak için bu kaynaklar, fazla enerjiyi büyük süper kapasitörlerde yeraltında depolarken gerektiğinde birbirilerine güç vererek entegre bir sistem içinde işletilebilirler, dolayısıyla geriye hiç bir atık kalmaz. Bu şekilde, sadece bir şehir değil, belli yapılar da kendilerine bağımsız olarak güç sağlayacaklar ve fotovoltaik paneller, yapısal basınç dönüştürücüleri, ısı pilleri ve gelişim aşamasında olan diğer teknolojiler vasıtasıyla elektrik üreteceklerdir. Ama tabii ki, bu şöyle bir soruyu akla getiriyor Genel olarak, bu teknoloji ve ürünler ilk aşamada nasıl yaratılacaklar?

Bu bizi üretime getiriyor Sanayi çarkı, hastaneler ve benzerlerinden ayrı olarak fabrika, üretimin merkezi olacaktır. Tamamıyla yerel olacak şekilde, tabii ki ham maddeleri küresel kaynak yönetim sistemi yoluyla elde edecek ve az önce tartışıldığı gibi talep şehir nüfusunun kendisi tarafından yapılacaktır. Üretim mekaniklerini göz önüne alırsak, insanlık tarihinde çok yakın zamanlarda ortaya çıkan ve her şeyi değiştirme gayretinde olan yeni ve güçlü bir fenomeni tartışmamız gerekiyor. Buna makineleşme veya işçilik otomasyonu deniyor. Çevrenize şöyle bir bakarsanız günümüzde kullanmakta olduğumuz hemen hemen her şeyin otomatik olarak yapıldığını göreceksiniz. Ayakkabılarınız, kıyafetleriniz, ev eşyalarınız, arabanız ve diğerleri Bunların hepsi makinelerle otomatik olarak üretilmişlerdir. Toplumun bu teknolojik ilerlemelerden etkilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Tabii ki hayır.

Bu sistemler gerçekten yeni yapılar ve yeni ihtiyaçlar yaratırlar ve diğer birçok şeyin hükmünü ortadan kaldırırlar. Bu demektir ki bizler gelişmeye devam ederken hızla yenilenen bir teknoloji kullanıyoruz. Yani, tabii ki otomasyon devam edecek. Sadece laf olsun diye teknolojileri durduramazsınız. Teknolojik işçilik otomasyonu, tarım devrimi ve sabanın bulunmasından ilk elektrikli makinenin icadına ve sanayi devriminden beri yaşamakta olduğumuz ileri elektronik ve bilgisayarın icadını da esas alan bilgi çağına kadar insanlık tarihinin en büyük sosyal değişimlerinin temelinde yer almaktadır. Bu günkü ileri üretim yöntemleri sayesinde makineleşme kendi kendine gelişmektedir. Geleneksel parçaları birleştirerek ürün tamamlama yönteminden uzaklaşarak bütün bir ürünü tek bir seferde üretebilen ileri bir yönteme geçmektedir. Mühendislerin birçoğu gibi, ben de biyolojiden çok etkileniyorum. Çünkü biyoloji sıradışı mühendislik örnekleri ile doludur. Biyoloji, kendini kopyalayan şeyleri incelemektir. Sahip olduğumuz en iyi Yaşam tanımı Yine bir mühendis olarak, kendisinin aynılarını üretebilen makineler daima benim ilgimi çekmiştir. Rep-Rap üç boyutlu bir yazıcıdır. Bilgisayarınıza bağladığınızda sadece iki boyutlu bir kâğıt sayfası üzerine baskı yapmak yerine gerçek, fiziksel üç boyutlu objeler yapmaktadır. Bunda aslında yeni bir şey yok 3 boyutlu yazıcılar 30 yıldır piyasadalar. Rep-Rap’in en büyük özelliklerinden biri, kendi kendini kopyalayabilmesidir. Yani, sizde bir adet varsa, daha çıkarabileceği birçok güzel şey gibi bundan bir tane daha yapıp arkadaşınıza verebilirsiniz. En basit ev eşyalarınızın baskılarından tutun da bütün bir profesyonel araba çizimine kadar otomatik 3 boyutlu baskılarını alabilir sanal dönüştürme işlemini yapabilir, ev yapımı da dâhil üretimin her alanında kullanabilirsiniz. Dış hat işçiliği aslında direkt olarak bilgisayarda hazırlanmış 3 Boyutlu modelden alınan 3 Boyutlu baskı adı verilen bir fabrikasyon teknolojisidir. Dış hat işçiliğini kullanarak yaklaşık 200 m² büyüklüğünde komple bir evi makine aracılığıyla bir günde inşa etmek mümkündür. İnsanların otomatikleştirilmiş inşaat işiyle ilgilenmesinin sebebi, birçok fayda sağlamasıdır. Örneğin, inşa işlemi oldukça emek gerektiren bir iştir ve aynı zamanda insanlara iş imkânı sağlar. Ayrıca bir takım sorunları ve karmaşıklıkları vardır. Örneğin, en tehlikeli iş inşaat işçiliğidir. Tarımdan ve madencilikten bile kötüdür. Neredeyse bütün ülkelerde en yüksek seviyede öldürücüdür. Diğer bir mesele ise hafriyat. Amerika’daki ortalama bir evin 3 ile 7 ton arası hafriyatı vardır. Yani eğer inşaatın etkisine bakarsak ve sadece dünyadaki kullanılabilecek materyallerin yaklaşık % 40’ının kullanıldığını biliyorsak, olayın vahametini görürüz. Bunun anlamı büyük miktarda enerji ve kaynak sarfiyatı ve çevreye ciddi anlamda zarar vermektir. Evleri hala daha içinde bulunduğumuz teknolojiye rağmen çekiçle çiviyle tahtayla yapmak gerçekten saçmalıktır. Fakat Birleşik Devletler’de en çok işçilik harcanan üretim kolu inşaattır. MIT yazarlarından ekonomist David Autor‘un son zamanlarda yaptığı bir çalışma eski orta sınıfımızın yerinin otomasyonla doldurulduğuna dikkat çekiyordu. Oldukça basit, günümüzde kabaca her sektörde makineleşme insan emeğinden daha üretken, daha hızlı ve verimli ve daha sürdürebilirdir. Makinelerin, tatil yapmaya, mola vermeye, sigortaya, maaşa ihtiyacı yoktur ve her gün, günde 24 saat çalışabilirler. İnsan emeğiyle karşılaştırıldığında verim potansiyeli ve hatasızlık oranı kıyaslanamaz düzeydedir.

Özetle;

kendini tekrar eden insani iş gücü tüm dünyada kullanışsız, eski moda bir hal almaktadır ki bugün çevrenizde gördüğünüz işsizliğin temel sebebi teknolojinin bu etkin gelişimidir. Yeni sektörlerin her zaman işini kaybetmiş çalışanları işe alma eğilimleri sebebiyle adına “Teknolojik İşsizlik” diyebileceğimiz bu büyüyen olgu, pazar ekonomistleri tarafından yıllarca görmezden gelinmiştir. Bugün hizmet sektörü bu alanda geriye kalan tek aktarma merkezidir ve en çok sanayileşmiş ülkelerle beraber Amerikan iş gücünün yüzde 80’ine iş olanağı sağlamaktadır. Bununla beraber, hizmet sektörü de otomatikleştirilmiş kiosklar (köşk, büfe, kulübe, telefon kulübesi) otomatikleştirilmiş restoranlar ve hatta mağazalar ile gittikçe artan bir rekabet halindedir. Nihayet bugün ekonomistler yıllardır reddedilen şeyin doğruluğunu kabul etmektedirler Ekonominin küresel anlamda sıkıntılı bir dönemden geçmesinin sonucu olarak ortaya çıkan işsizliği daha da kızıştıran olgu teknolojik istihdamla beraber ekonomik daralmanın etkileri arttıkça sanayilerin de buna bağlı olarak daha hızlı makineleşmesidir. Burada fark edilmeyen nokta kar etmek adına makineleşme ne kadar hızlanırsa o oranda da insanları işten çıkaracakları ve dolayısıyla kamunun alım gücünü aynı oranda düşürecekleridir. Bunun anlamı, şirket üretimini çok daha ucuza mal ederken ürünler ne kadar ucuz olursa olsun bir şeyler almak için parası olan insan sayısı gün geçtikçe azalacak demektir. Kısaca, “gelir için iş gücü” oyununda yavaş yavaş sona gelinmektedir. Esasen bugün mevcut olan işlerden hangi işlere otomasyonun hemen uygulanabileceğini düşünürsek ortaya çıkacak sonuç dünya çapında iş gücünün % 75’inin hemen yarın makineleştirilebileceği olacaktır. Bu nedenledir ki Kaynak Bazlı Ekonomi’de parasal piyasa sistemi yoktur. Para diye bir şey yoktur çünkü buna ihtiyaç kalmamıştır. Kaynak Bazlı Ekonomi makineleşmenin verimliliğini takdir eder ve onu, sunduğu imkânlar için kabul eder. Onunla bugün yaptığımız gibi savaşmaz.

Neden?

Çünkü verimlilik ve sürdürülebilirlik açısından bunu yapmamak sorumsuzluk olur. Bu bizi şehir sistemimize geri getirir. Merkezinde, sadece eğitim tesislerini ve ulaşım anahatlarını barındırmakla kalmayıp aynı zamanda şehrin teknik operasyonlarını yöneten ana bilgisayarları da içeren Merkez Kubbe vardır. Şehir aslında büyük bir otomatik makinedir. Enerji teminini, üretimini, dağıtımını mimari ve benzeri gelişimleri takip etmek için tüm teknik bölgelerde sensörleri vardır. Peki, bu operasyonların hata veya bozulma durumunda denetim için insanlara ihtiyaç olur muydu?

Büyük bir olasılıkla Evet. Ama bunların sayısı zamanla iyileştirmeler arttıkça, azalacaktır. Bununla beraber, bugün itibarıyla hesapladığınızda bu işler için belki de şehir nüfusunun yüzde ‘üne ihtiyaç olurdu. Sizi temin ederim ki gerçekten size bakmak için ve her gün özel diktatörlere itaat etmenize gerek kalmaksızın refahınızı güvence altına almak için tasarlanmış bir ekonomik sistemde teknik olarak gereksiz ve sosyal olarak gayesiz bir işle uğraşmak zorunda olmadan ve çoğu zaman gerçekte var olmayan borçla boğuşarak aybaşını getirmekte zorlanmadan yaşamak söz konusu olunca sizi temin ederim ki insanlar her yerde onlara özen gösterecek sistemi devam ettirmek ve geliştirmek için zamanlarını gönüllü olarak feda edeceklerdir. Bu “dürtü” mevzusu ile ilişkilendirdiğimizde ise genel bir sanı olarak eğer “yaşamak için çalışmak” konusunda dışarıdan gelen bir baskı yoksa insanların öylece oturup hiç bir şey yapmadan şişko, tembel yağ tulumlarına dönüşeceği görüşü var.

Bu saçmalıktır. Günümüzdeki çalışma sistemi gerçekte tembelliğin yaratıcısıdır çözümü değil. (Hayır. İnsanların hırsları ile sömürüye hizmet etmeleridir.)

Çocukluğunuzu hatırlayın; hayat dolu, anlayabilmek için, yaratmak ve keşfetmek için yeni şeylerle alakalı. Fakat zaman geçti ve sistem sizi nasıl para kazanılacağına odaklanmaya itti. Erken eğitimden üniversite eğitimine kadar, zihnen sığlaştınız. Ortaya çıkan sadece bir dişlinin çarkları gibi bütün ürünleri tepedeki % 1’e yollayan yaratıklardır. Bugün bilimsel çalışmalar gösteriyor ki konu maharet ve yaratıcılığa geldiğinde maddi ödül insanları motive etmiyor. Bir şey yaratmanın kendisi zaten bir ödüldür. Para esasında yalnızca mükerrer, sıradan eylemlerde bir teşvik işlevi görür ki az önce bunların makinelerce yapılabileceğini gösterdik. Mevzubahis yenilik getirme olduğunda parasal dürtünün, insan zekâsının esas kullanımında yaratıcı düşünceye bir ayak bağı olarak ona zarar verdiği ve değersizleştirdiği ispatlanmıştır. İşte bu durum, Nikola Tesla, Wright Kardeşler ve bunlar gibi dünyamıza büyük katkı sağlamış mucitlerin neden hiç bir parasal dürtü göstermediğini açıklayabilir. Para esasında hatalı bir dürtüdür ve sağladığı katkıya göre yüz kat daha fazla zarara yol açar.

Günaydın sınıf.

Lütfen oturun.

Yapmak istediğim ilk şey odayı dolaşmak ve herkese büyüdüklerinde ne olmak istediğini sormak. Kim başlamak ister?

Peki, Ya sen Sarah?

Büyüdüğümde annem gibi Mc Donalds’da çalışmak istiyorum. Aa, aile geleneği ha?

Ya sen, Linda?

Büyüdüğümde New York şehrinin sokaklarında bir fahişe olacağım!

Aa, göz kamaştırıcı kız seni!

Çok ihtiraslı. Ya sen, Tommy?

Büyüdüğümde zengin seçkin bir işadamı olacağım New York borsasında çalışıp batan yabancı ekonomilerden kar sağlayacağım. Girişimci ve biraz çok kültürlülük ilgisi görmek çok iyi!

(Üçüncü bölümün buraya kadar olan kısmında insanların menfaati için bahsedilen şeyler saçmalama ve küresel tek dünya devleti projesinin uygulamasının kafa karıştırılarak ifade edilmesidir. Dünya üzerinde milletler ve halklar arasında oluşan çeşitliliği ekonomik bağımsızlık içerisinde eritmenin yanlış olduğunu belirtmek gerekir. Yenidünya düzencilerinin ve Derin Dünya Devleti dediğimiz küresel sermayecilerin istekleridir. İlk bölümlerde anlatılan sömürünün tedavisi için başka bir sömürü ilacını sunmak zıtlık oluşturuyor. Eşitliğin, hürriyetle kardeşliliği ile oluşan ekonomik refah seviyesi asıl hedef olmalıdır.)

[KÜLTÜRÜN MAĞDURLARI]

Önceden belirtildiği gibi, kaynak tabanlı bir ekonomi bilimsel yöntemi toplumsal endişelere göre uygular ve bu yalnızca teknik yeterlilikle sınırlı değildir. Ayrıca doğrudan insansal ve toplumsal iyiliği ve bunu kapsayan şeyleri de göz önünde tutar. Barış ve mutluluk içinde birlikte var olmayı sağlayamayan bir toplumsal düzenin ne yararı var ki Öyleyse şunu belirtmek gerekir ki, para sisteminin kaldırılması ve hayati gereklilikleri sağlamakla suç işleme oranında küresel olarak neredeyse % 95’lik bir azalma görebiliriz. çünkü çalacak, zimmete geçirecek, dolandıracak veya benzer şeyler yoktur. (İlkçağların parasız alışverişi (trampa) niye tavsiye edildiğini anlamak mümkün değil.) Günümüzde hapishanelerdeki tüm insanların % 95’i paraya bağlı suçlardan ve uyuşturucu kullanımından dolayı oradalar ve uyuşturucu kullanımı suç değil, bir bozukluk. Peki ya diğer % 5 ? gerçek şiddet bazen bazılarına öyle görünür ki şiddetli olmak, şiddetli olmak içindir onlar sadece “kötü” insanlar mıdır? İnsanların şiddete eğilimini ahlaki değerlerle yargılamanın gerçek bir zaman kaybı olduğunu düşünmemin sebebi, bunun; şiddetin ne sebeplerini anlamamıza, ne de engellememize bir nebze bile yardımcı olmaması. İnsanlar bazen suçluları “affetmeye” inanıp inanmadığımı sorar. Buna cevabım şöyle “Mahkum etmeye ne kadar inanıyorsam affetmeye de o kadar inanıyorum”. Biz toplum olarak, ne zaman şiddeti çözümleme konusunu ahlaki bir “günah” gibi değil de kamu sağlığını veya önleyici tıp alanını tehdit eden bir sorun gibi görmeye başlarsak ne zaman kendi bakış açılarımızı ve değerlerimizi değiştirirsek işte o zaman, şu anda yaptığımızın aksine şiddet seviyesini arttırmak yerine azaltma konusunda başarılı oluruz.

Ne kadar adalet ararsan, o kadar canın yanar çünkü adalet diye bir şey yoktur. (Bu yargı yanlış)

Dışarıda ne varsa o vardır. O kadar. Başka bir değişle, eğer insanlar ırkçı yobazlar olmaya şartlandırılmışsa eğer bunu savunan bir çevrede büyümüşlerse neden bunun için bireyi suçluyorsunuz ki?

Onlar bir alt kültürün kurbanları.

Bu yüzden yardıma ihtiyaçları var. İşin ana fikri, sapkın davranışlar doğuran ortamı baştan tasarlamamız gerektiğidir. Asıl sorun budur. Çözüm birisini hapse atmak değil. Bu yüzden; yargıçlar – avukatlar – özgür irade ve bunun gibi kavramlar tehlikelidir, çünkü sizi yanlış bilgilendirir. O insan “kötü” veya o insan bir “seri katil”. Seri katiller yaratılır. Tıpkı askerlerin makineli tüfekleriyle birer seri katile dönüşmeleri gibi. Ölüm makinelerine dönüşürler ama “doğal olan” bu olduğu için, hiç kimse onlara bir katil veya suikastçı gözüyle bakmaz. Bu durumda insanları suçlarız “Bu adam Nazi, Yahudilere zulüm yaptı” deriz. Hayır, o Yahudilere zulüm yapmak üzere yetiştirilmişti. İnsanların birer kişisel tercihleri olduğunu ve bu tercihleri yapmakta özgür olduklarını doğru kabul ediyorsanız; özgür tercih demek hiç bir etki altında kalmadan demek ve ben bunu hiç anlayamıyorum. Hepimiz tüm tercihlerimizde içinde yaşadığımız kültürün, ana-babamızın ve baskın değerlerin etkisinde kalıyoruz. Öyleyse bizler etkileniyoruz; yani özgür tercih yoktur. Dünya üzerindeki en üstün ülke hangisidir?

- Doğru cevap “Bütün dünyayı gezmedim, o yüzden bu soruyu cevaplamak için değişik kültürler hakkında yeterli bilgim yok.” Bu şekilde konuşan birini tanımıyorum. Köklü Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en üstün devletidir diyorlar. Hiç bir araştırma yok “Hindistan’a gittiniz mi?

-Hayır. – İngiltere’ye gittiniz mi ?

- Hayır. – Fransa’ya gittiniz mi ?

- Hayır. Öyleyse neden ortaya varsayım atıyorsunuz?

Cevaplayamazlar. Sizin tavrınıza çıldırırlar. “Allahın cezası, sen de kimsin ki bana ne düşüneceğimi söylüyorsun” derler. Biliyorsunuz Unutmayın Saptırılmış insanlarla konuşuyorsunuz. Onlar cevaplardan sorumlu değillerdir onlar kültürlerinin kurbanıdır ve bu onlar kültürlerinin etkisi altındadır demektir. (Bu kısımda Zeitgeistin saçmaladığı kısım olduğunu söyleyebiliriz.)

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 2. Bölüm



Sosyal Patoloji (hastalıklar) Birimiz bunların hepsi nerede başladı diye sorabilir. Bugün sahip olduğumuz tamamıyla çökmek üzere olan bir dünya.

[ PAZAR ]

Her şey John Locke ile başladı. John Locke bize mülkiyeti tanıttı.

Özel hak ve özel mülkiyet için üç şartı vardı. Bunlar;

Başkaları için yetecek kadar artık bırakılmalı ve bunlar çürümeye terk edilmemeli ama en önemlisi bunları iş gücüyle yoğrulmalı. Bu size doğru gözükebilir; dünyayı emeğiniz ile yoğurmak! Ondan sonra ürüne sahip olmaya hak kazanabilirsiniz ama başkalarına da yetecek kadar bıraktığınız sürece ve bu artanlar çürümediği sürece hiçbir şeyin ziyan olmasına izin vermiyorsanız, o zaman tamam. Locke, ünlü devlet yönetimi üzerine incelemesine uzun zaman harcadı. Ekonomik, politik ve hukuksal anlayış üzerine geleneksel bir inceleme olduğundan hala üzerinde çalışılan klasik bir kitaptır. İyi de, Locke bu koşullarını listeledikten sonra ve siz hala özel mülkiyetten yana mıyım yoksa değil miyim diye düşünürken Locke, özel mülkiyeti gayet tutarlı ve güçlü bir şekilde savunmasını vermişti bile. Hatta doğrudan ortaya koyuyor!

Hem de bir çırpıda. Tek bir cümle içinde. Locke şöyle diyor

“Bir kere paraya ihtiyaç insanlığın zımni arzusundan feyz aldı ve ardından para varoldu  “

Locke bütün koşulların iptal edildiği ve silindiğini söylemese de sonunda olan budur. Böylece bizler bugün üretmiyoruz ve iş gücümüzle bir eşya sahip olmuyoruz. Ama hayır; para artık iş gücünü satın alıyor. Artık başkalarına ne olacak endişesi yok yeteri kadar başkalarına kalmış mı?

Ya da kalan mallar ziyan olacak mı?

Çünkü diyor ki para gümüş ile altına benzer ve altın bozulmaz. Bu nedenledir ki, para israftan sorumlu tutulamaz. Bu çok saçmadır, para ve gümüş hakkında konuşmuyoruz bunların etkilerinin ne olduğu hakkında konuşuyoruz. Birbiri ile alakasız cümle dizileri. Fakat en endişe verici olan mantıksal hokkabazlık, buradan paçasını kurtarması ancak sermayedarların çıkarlarına uyması. Sonra Adam Smith gelir ve buna dini ekler. Locke, tanrı bunu tamamen bu şekilde yaptı bu tanrının doğrusudur diye başladı ve şimdi de Smith’in söylediğinden anlıyoruz ki “bu sadece tanrının değil  “ Aslında bunu direk telaffuz etmiyor ancak felsefi olarak, prensipte dediği “bu sadece özel mülkiyet sorunu değil  “ Artık bunların hepsi “ön koşulludur” “Verilmiştir.” “İşgücü satın alan yatırımcılar” vardır Verilmiştir. Bir başkasının işgücünü ne ölçüde satın alabileceklerinin sınırı yoktur ne kadar biriktirebileceklerinin, ne kadar eşitsizlik olduğunun bunların hepsi verilmiştir. Böylece o büyük fikriyle gelir ve bu yine, sadece satır aralarında geçmektedir. Bilirsiniz, insanlar satmak için malları piyasaya sürdüğünde arz ve diğerleri satın aldığında talep oluşur vesaire.

Arzı talebe ya da talebi arza nasıl eşitleyebiliriz?

Bunlar arasındaki denge nasıl sağlanabilir?

Bunların nasıl dengelendiği ekonomi biliminin merkezi kavramlarından biridir ve Adam Smith diyor ki Bunları dengeleyen “piyasanın görünmeyen elidir.” Yani şu anda “tanrı” lafının eli kulağında olduğunu biliyoruz. Locke’un söylediklerini hesaba katarak mülkiyet haklarını, tüm gerekliliklerini ve “doğal haklarını” söylemedi Şu anda “tanrı” gibi bir sistemle karşı karşıyayız. Aslında, Smith der ki, bu alıntıyı bulmak için Ulusların Zenginliği’ni sonuna kadar okumanız gerekir. Smith “Geçim kıtlığı fakir kesimin yeniden yapılanmasının limitlerini belirler ve doğal olarak bununla baş etmek için, çocuklarının elenmesinden başka yol yoktur.” Yani en kötü anlamıyla gelişim teorisini beklemektedir. Buna Darwin evrim teorisinde “İşçi ırkı” adını verdi. Yani şunu görebilirsiniz doğal bir ırkçılık, sayısız miktarda çocuk öldürmeye göz yumacak düşüncesizlik ve “Görünmez el, ihtiyacı karşılayacak kadar kaynak kaynağı karşılayacak kadar ihtiyaç yaratır” diye düşünüyordu. Tanrı’nın ne kadar bilge olduğunu görüyor musunuz?

Yani bolca gerçek anlamda öldürücü hayat yıkıcı, eko-soykırımcı düşünceler şimdi de bir şekilde devam eden “düşünen gen” Smith’de de vardı. Adam Smith gibi erken dönem iktisat düşünürleri tarafından ortaya atılan Kapitalist Serbest Piyasa Sistemi adı verilen konseptin orijinaline baktığımız zaman Piyasa’nın gerçek amacının gerçek, dokunulabilir, somut, yaşam şartlarını destekleyen bir takas sistemi üzerine kurulduğunu görürüz. Adam Smith, Dünya’daki en büyük kar sağlayıcı ekonomik sektörün, neticede finansal takas ya da diğer adıyla yatırımın içinde olacağını anlamamıştı. Paranın kendini, diğer paraların hareketleriyle kazandığı topluma sıfır verimli değer sunan keyfi bir oyundur Yine de Smith’in niyetini dikkate almadan en temel ilkeleri, paranın mal olarak kabul edildiği bir teori için, böylesine anormal görünen bir kapı sonuna kadar açık kaldı. Bugün, Dünya’nın bütün ekonomilerinde iddia ettikleri sosyal sisteme rağmen paranın sadece para aşkı için peşinden koşulur. Başka hiçbir şey için değil. Adam Smith tarafından esrarengiz bir şekilde nitelenmiş dini “Görünmez El” bildiriminin altında yatan fikir, bu hayali ticari malın sığ, menfaatçi arayışının büyülü bir şekilde insanlığın ve toplumun refah ve gelişimine dönüşeceği yönündedir. Gerçekte, parasal teşvik veya bazılarının adlandırdığı gibi Para Değer Dizisi Hayat Değer Dizisi olarak da adlandırılabilecek temel intifa hakkından ayrılmıştır. Aslında olan şudur ki, bu iki dizge konusunda ekonomik doktrinler arasında tam bir kafa karışıklığı söz konusudur. Para Değer Dizisinin Hayat Değer Dizisini doğurduğunu zannederler. Bu yüzden daha fazla mal satılması durumunda Gayri Safi Yurtiçi Hasılaları yükselirse refah seviyesi daha da yükselmiş olacak derler.

Gayri Safi Yurtiçi Hâsılası toplumsal sağlığın temel göstergesi olarak kullanılabilecekmiş.

Karmaşayı görüyorsunuz işte. (Saçmalık olduğuna işaret ediliyor.)

Malın satışından elde edilen bütün alındılar ve gelirler olan Para Değer dizisinden bahsediyor ve bunu yaşam üretimi ile karıştırıyorlar. Kısacası ta en başından beri her şeyi, Para ve Hayat Değer Dizilerinin tamamen birbiriyle birleşmesinden oluşmuş bir sistem içine inşa etmiş durumdasınız. Dolayısıyla, Para Dizisi herhangi bir üretimden ayrıştıkça git gide daha da ölümcül olan planlı bir yanılgı ile mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kısacası bu bir sistem karışıklığı ve bu sistem karışıklığı ölümcül gibi görünüyor. (Servetin toplumdaki dağılımına işaret ediliyor)

[MAKİNEYE HOŞGELDİNİZ]

Bugün toplum içinde, neredeyse kimsenin ülkelerinin veya toplumlarının gelişimini fiziksel sağlıkları, mutluluk seviyeleri güven veya sosyal istikrar ile ölçtüğünü görmüyoruz. Daha doğrusu, ölçümlemeler bize ekonomik soyutlamalar yoluyla sunulmaktadır. Gayrı safi yurt içi hasılamız, tüketici fiyat içeriğimiz menkul kıymetler borsamız, enflasyon oranlarımız ve daha da fazlası var. Fakat bu bize insanların yaşam kalitesi gibi gerçek değerler ile ilgili bir şey anlatıyor mu?

Hayır.

Tüm bu ölçümlemeler paranın kendisinden başka hiçbir şeyle ilgili değildir.

Örneğin, BİR ÜLKENİN GAYRI SAFİ YURTİÇİ HÂSILASI EŞYALARIN DEĞERİ VE SATILAN SERVİSLERİN DEĞER ÖLÇÜSÜDÜR. ONUN ÖLÇÜMLEMESİNİN ÜLKE İNSANLARININ “YAŞAM STANDARDI” İLE İLİŞKİLİ OLDUĞU İDDİA EDİLİR.

2009’da Amerika Birleşik Devletleri GSMH’nın % 17’sini sağlık için hesapladı. Yaklaşık 2,5 trilyondan fazlası harcandı. Dolayısıyla, bu ekonomik ölçümleme üzerine pozitif etki yaratılıyor. Bu mantığa dayanarak eğer sağlık hizmetleri daha da artarsa Amerika’nın ekonomisi için çok daha iyi olur. Belki 3 trilyon dolar belki 5 trilyon. Bu daha fazla büyüme ve iş yaratacağından dolayı, ekonomistler ülkelerinin yaşam standardı arttığı için gurur duyarlardı.

Ama bir dakika.

Sağlık hizmeti aslında neyi temsil ediyor?

Pekala;

HASTA VE ÖLMEKTE OLAN INSANLARI.

Doğru;

Amerika’da ne kadar fazla hasta insan varsa o kadar iyi bir ekonomi olur. Aslında, bu aşırı ya da alaycı bir görüş değildir.

(Sağlık üzerinde yapılan ücretsizliğin arkasındaki gizli plan nasıl ortaya çıkıyor. İnsanlar ücretsiz tedaviler yerine kazançlarının artırımını sağlayarak daha verimli, duyarlı ve yerinde olacağını gösteriyor. Bedava ilaç ölüm satarak para kazanmaktır.)

Hatta, yeterince geri adım atarsak gayrı safi yurtiçi hasılasının herhangi bir maddi düzeyde yalnızca kamusal ve sosyal sağlığı göstermediğini aslında daha çok, endüstriyel verimsizliğin ve sosyal bozukluğun bir ölçüsü olduğunu fark etmiş olursunuz. ÖYLE Kİ NE KADAR YÜKSELDİĞİNİ GÖRÜRSENİZ KİŞİSEL, SOSYAL VE ÇEVRESEL BÜTÜNLÜK BAKIMINDAN O KADAR KÖTÜSÜ GERÇEKLEŞİR.

KAZANÇ ELDE EDEBİLMEK İÇİN SORUN YARATMANIZ GEREKİR.

Hayat kurtarmak, bu gezegende denge oluşturmak adaleti ve barışı sağlamak veya buna benzer diğer mevcut örneklerden kazanç elde edilemez. Bu işlerde hiç kazanç yoktur.

“BİR YASA ÇIKAR VE KENDİNE BİR İŞ KUR” diye eski bir söz vardır. İş kurulan kişi avukat da olabilir, herhangi başka biri de.

Öyleyse, Haiti’deki deprem nasıl iş alanı yarattıysa suç da aynı şekilde iş alanı yaratır.

Şu anda Amerika’daki tutuklu insan sayısı kabaca iki milyon  civarındadır ve bunların birçoğu da özel şirketlerin işlettiği hapishanelerde bulunur. Amerika Wackenhut’taki Corrections Corporation (Islah Etme AŞ) Wall Street’teki hisse senedi ticaretini hapishanesindeki insan sayısına orantılı yürütür. İşte bu hastalıklı bir durumdur. Ama bu, mevcut ekonomik modelin talep ettiği şeyin sonucudur. (Amerikan filmlerinde kötü hapishane şartları gösterilerek, insanları İslah işletmelerine yönlendirip çalıştırmanın önü mü açılıyor?)

Öyleyse bu mevcut ekonomik modelin ihtiyacı tam olarak nedir?

Ekonomik düzenimizin devamlılığını sağlayan nedir?

TÜKETİM.

Ya da başka bir deyişle;

DÖNGÜSEL TÜKETİM.

Klasik piyasa ekonomisinin temelinde yatan şeyin şu anki sistemin işlemeye devam etmesini istiyorsak durmasına veya adamakıllı yavaşlamasına bile izin verilemeyen bir para değişim modeli olduğunu görürüz.

Ekonomide 3 temel oyuncu vardır.

ÇALIŞAN, İŞVEREN VE TÜKETİCİ.

Çalışan işverene kazanç karşılığı işgücü satar.

İşveren bunun üretim hizmetlerini ve ürünleri kazanç için tüketiciye satar.

tüketici dediğimiz kişi de aslında döngüsel tüketimin sürmesini sağlamak üzere sisteme geri harcama yapan işveren ve çalışanın üstlendiği bir diğer roldür.

Başka bir deyişle, küresel piyasa sistemi şu varsayıma dayanmaktadır; bir toplumda devam eden tüketim sürecini koruyan bir oranda para dolaşımını sağlayacak ürün talebi her zaman olacaktır. Tüketim hızı arttıkça “sözde” ekonomik büyümenin de o derece artacağı varsayılır. Düzen böyle sürer, gider Ama durun bir saniye Ben ekonominin şu işe yaradığını sanıyordum, ne bileyim?

Tasarruf sağlamak?

Terimin kendisi zaten muhafaza etme, yeterlilik sağlama ve savurganlığın azaltılması anlamına gelmiyor muydu?

Peki, tüm bunlara rağmen, nasıl oluyor da tüketim talep eden ve “ne kadar çok, o kadar iyi” mesajını veren sistemimiz yeterlilik ya da “tasarruf” sağlayabiliyor?

Sağlayamıyor.

Aslında piyasa sisteminin asıl amacı -gerçek bir ekonomiden şu anda beklenenlerin tam aksine- hayat için gerekli olan ürünlerin üretim ve dağıtımı için ihtiyaç duyulan materyalleri etkili ve tutumlu bir yolla yönlendirmektir. Biz sınırları olan bir gezegende, sınırlı kaynaklarla yaşıyoruz. Örneğin, kullandığımız petrolün gelişmesi milyonlarca yıl sürüyor. Hatta kullandığımız minerallerin ki milyarlarca BU NEDENLE, “SÖZDE” EKONOMİK BÜYÜMENİN SAĞLANMASI İÇİN TÜKETİM ARTIŞINI KASTEN TEŞVİK EDEN BİR SİSTEME DEVAM ETMEK DOĞAYI PARÇALAYAN BİLİNÇLİ BİR DELİLİKTİR. İsrafın olmaması, yeterlilik bu yolla sağlanır. İsrafın olmaması mı?

Şu anki sistem, şimdiye kadar dünya üzerinde var olmuş bütün sistemlerden daha da savurgan. Şu an hayat düzeninin ve sisteminin her aşaması bir kriz, bir mücadele, bir çürüme ya da çökme durumunda. Son  senede yayınlanmış bağımsız değerlendirmeye dayalı hiçbir bülten size farklı bir şey söylemeyecektir Tüm yaşam sistemleri çökmektedir ..

Sosyal programlar gibi suya erişimimiz gibi Tehdit veya tehlike altında olmayan herhangi bir yaşam biçimi söyleyebilir misiniz?

Söyleyemezsiniz.

Gerçekten bir tane bile yok ve bu çok çok üzücü. Fakat biz henüz sebeplerin mekanizmasını çözmüş değiliz. Sebeplerin mekanizması ile yüzleşmek istemiyoruz. Sadece devam etmek istiyoruz. Çılgınlığın işte bunda olduğunu biliyorsunuz işe yaramayacağını bile bile ayni şeyi tekrar tekrar yapmaya devam etmekte. Aslında sizin gerçekte ekonomik bir sistemle değil anti-ekonomik bir sistemle uğraştığınızı söyleyecek kadar ileri gidebilirim.

[ANTİ-EKONOMİ]

Rekabetçi pazar modelinde amacın “en uygun malları en düşük fiyatla sağlamaktır” diye eski bir deyim vardır. Bu deyim esasında sonuç olarak daha kaliteli malların üretimine sebep olacağı varsayımına dayanarak pazar rekabetini haklı kılan teşvik konseptidir. Kendime en baştan başlayarak bir masa yapacak olsam bunu mümkün olan en iyi ve sağlam malzemeden yapmam doğaldır, değil mi?

Çünkü uzun süre dayanmasını isterim.

Neden bunu tekrar yapmam gerekebileceğini ve dolayısıyla daha çok enerji ve malzeme harcayacağımı bile bile daha kötü ve kalitesiz bir şey yapayım?

Peki, bu, fiziksel dünyada ne kadar mantıklı görünürse görünsün piyasa dünyasına gelindiğinde ise sadece açıkça mantıksız olmakla kalmaz bir opsiyon bile olması mümkün değildir. Bir firma rekabet avantajını muhafaza etmek ve fiyat olarak müşterilerine ulaşılabilir seviyede kalmak istediği sürece, teknik olarak bir şeyin en iyisini üretmek mümkün değildir. Kelimenin tam anlamıyla satış için düzenlenmiş ve yaratılmış her şeyin üretildiği anda değeri düşüyor. Çünkü matematiksel olarak stratejik, sürdürülebilir, yeterli bilimsel olarak en gelişmiş ürünü yapmak imkânsızdır. Bu şu gerçeğe dayanır ki, piyasa sistemi “maliyet verimliliğini” gerektirir ya da üretimin her safhasında oluşan her masrafın azaltılmasını. İşgücü maliyetinden malzeme maliyetine ve paketlemeye kadar. Rekabete dayanan bu strateji, tabii ki rekabet eden başka bir üreticiden (aslında aynı şeyi yapan) değil de kendilerinden satın alındığından emin olmak ister. Yani kendi mallarını da rekabete dayanan ve satın alınılabilir kılan bir üreticiden. Sistemin bu kaçınılmaz israfının sonuçları “İçsel Tükenme” olarak adlandırılır. Aslında bu daha büyük bir problemin sadece bir parçasıdır. Piyasa ekonomisinin temel bir yönetim prensibi bu arada bunu okuduğunuz hiçbir kitapta bulamazsınız şöyle ki

“ÜRETİLEN HİÇBİR ŞEYE DAYANABİLECEĞİNDEN DAHA UZUN YAŞAM SÜRESİ İZİN VERİLEMEZ”.

Başka bir deyişle, üretilen malın hasar görmesi bozulması ve kullanım ömrünün bitmesi kritik değere sahiptir. Buna “Planlı Eskitme” denir.

PLANLI ESKİTME varolan ve piyasa kuralları uygulayan tüm şirketlerinin stratejisinin belkemiğidir. Tabii ki küçük bir kısmı yaptıklarını maskelemek için tartışılmasını samimi bir şekilde kabul eder gibi görünürken çoğu zamanda dayanıklı ve sürdürülebilir bir malın yaratılmasına sebep olabilecek yeni teknolojik gelişmeleri görmezden gelecek ve hatta baskı ile sindirecektir. Yani, yeterince savurgan olmasa bile, sistem yapısı gereği en dayanıklı ve randımanlı malların üretilmesine izin veremez Planlı Eskitme bir malın kullanılabilir olduğu sürenin uzamasının döngüsel tüketimin sürekliliği için ve dolayısıyla pazar sisteminin kendisi için kötü olduğunu kasıtlı olarak kabul eder. Başka bir deyişle, uzun ömürlü ürün aslında ekonomik büyümeye terstir bu nedenle de üretilen herhangi bir ürünün yaşam süresinin kısa olmasını sağlamak için doğrudan, destekli bir teşvik mevcuttur. Aslında, sistem başka türlü çalışamaz. Dünyaya yayılmakta olan çöplük denizlerine bir göz atmak eskitme gerçekliğini gösterecektir. Her biri altın, koltan, bakır gibi değerli çıkarması güç materyallerle dolu milyarlarca ucuz cep telefonu bilgisayar ve başka teknolojik aygıtlar var ve genellikle küçük parçalarındaki basit arıza veya eskimelerden ötürü şu anda öbekler halinde çürüyorlar ki korumacı bir toplumda bunlar büyük olasılıkla tamir edilir veya güncellenirdi ve ürünün ömrü uzatılırdı. Maalesef, fiziksel gerçekliğimizde yani yaşadığımız sınırlı kaynaklara sahip bu sınırlı gezegende bu ne kadar randımanlı görünürse görünsün pazar açısından açık bir şekilde randımansızdır.

Özetlemek gerekirse “RANDIMAN, SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE SAKLAMA EKONOMİK SİSTEMİMİZİN DÜŞMANLARIDIR.”

Benzer şekilde, fiziki ürünlerin çevre üzerindeki etkilerine bakılmaksızın sürekli olarak tekrar tekrar üretilmeleri gerektiği gibi bir mantığa hizmet endüstrisi de uymaktadır. Gerçek şu ki şu anda hizmet verilen sorunların çözülmesi hiçbir maddi kazanç sağlamaz. İşin aslı, tıbbi kuruluşların isteyeceği son şey kanser gibi hastalıkların tedavisi olacaktır çünkü bu durumda sayısız iş ve trilyonlarca gelir ortadan kalkacaktır. Konumuza dönersek suç ve Terörizm bu sistemde iyidirler!

Eh, en azından ekonomik olarak polisleri işe aldığı için güvenlik amaçlı değeri yüksek ürünler ürettiği için tabii ki hapishanelerin değerinden bahsetmiyoruz bile özel sektöre ait hapishaneler üstelik kar amaçlı.

Ya savaşa ne demeli?

AMERİKA’DAKİ SAVAŞ SANAYİSİ, GHYS’NİN MUHTEŞEM BİR ŞEKİLDE ARTIŞINI SAĞLAYAN EN KARLI ENDÜSTRİLERDEN BİRİDİR; ÖLÜM VE YIKIM ÜRETİR. Bu sanayide en sık kullanılan oyun, her şeyi havaya uçurup sonra bunları kar elde etmek için yeniden inşa etmektir. Biz bunu, Irak savaşı için yapılan ve havadan gelen milyar dolarlık sözleşmelerle gördük. Özetle, toplumun sosyal olarak negatif özellikleri sanayinin pozitif yönde ödüllendirildiği girişimler haline geldi ve problem çözmeye yönelik herhangi bir ilgi veya çevresel sürdürülebilirlik ve koruma doğası gereği ekonomik sürdürülebilirliğe ters düştü. İşte bu nedenle herhangi bir ülkede gayri safi yurtiçi hâsılanın yükseldiğini her gördüğünüzde ihtiyaçlardaki gerçek veya yapay bir artışa şahit oluyorsunuz Tanımlarsak, bir ihtiyaç verimsizlikten doğar. SONUÇTA, ARTAN İHTİYAÇ, ARTAN VERİMSİZLİK ANLAMINA GELİR.

[DEĞER SİSTEMİ BOZUKLUĞU]

Amerikan rüyası sınır tanımayan tüketim temeline dayanır. Bu rüyanın aslı ortayolcu medyanın ve özellikle ticari reklamların -bu sonsuz büyümeye ihtiyaç duyan tüm kuruluşların- bizi ikna ettiği veya beynimizi yıkadığı gibi. Amerika’daki ve dünyadaki bir çok insanın mutlu olabilmeleri için x sayıda malı mülkü olmak zorunda olması ..ve sonsuz sayıda, daha da çok kazanma olasılığıdır. Bu, kesinlikle doğru değildir. Peki neden insanlar bu tüketim şeklinin sistemli etkileri ekoloji (çevre) soykırımına yol açacağını bile bile hala bu şekilde satın almaya devam ediyorlar?

Aslında bu sadece klasik bir edimsel koşullanma(gerçek olarak var olan şartlanma). Siz sadece organizmaya koşullanmaya dair verileri girersiniz ve istenilen davranışlara, amaçlara ya da hedeflere göre sonuçları-kazanımları elde edersiniz.

Edimsel koşullanma tüm teknolojik kaynaklara sahiptir ve çocukların zihinlerine nasıl girip duydukları şeylerle o markaya nasıl koşullandırdıklarıyla böbürlenirler.

O zaman insanların nasıl bu kadar aptal olduğunu anlarsınız İnsanlara “Aptal olmak” öğretildi. Bu bir değer sistemi bozukluğudur. İnsan beyninin kolayca yoğrulabilir bir hamur olduğuna dair bir kanıt arıyorsanız insan düşüncelerinin ne kadar biçimlendirilebilir olduğuna dair bir kanıt şartlanmış ve yönlendirilmiş insanın çevresel uyarıcıların ve onu destekleyen şeylerin etkisiyle ne kadar kolay şekillendiğine dair bir kanıt İşte reklâm dünyası bunun kanıtıdır!

Ucuz iş gücünü sömüren denizaşırı bir ülkede en fazla 10 dolara mal edilmiş bir çantayı 4000 dolara aldım demek için gün boyu alışverişte boş boş dolanan tüketici olarak bilinen programlanmış robotlar olarak bakıldığında bu beyin yıkama düzeyine korkuyla birlikte hatırı sayılır bir saygı duymanız gerekir. Marka statüsü, bir kültürmüşçesine insanlara sunuluyor. (Filan markadan giyinmek bir değer haline gelmesi)

Ya da toplumdaki güven ve birliği artıran eski sosyal gelenekler günümüzde açgözlü maddeci değerlerce çarpıtılıp çalınmış ve bugün yılda birkaç kez alıp birbirimize verdiğimiz saçma sapan şeylere dönüşmüş. Bugün büyük bir çoğunluğun alışverişe ve tüketime karşı neden üzerlerinde bu denli bir baskı hissettiğini merak ediyorsanız; bunun sebebi açıkça, çocukluklarından beri maddi beklentilerinin arkadaş ve aile çevresindeki statülerinin bir işareti olarak görülmesine şartlandırılmalarıdır. Gerçek şu ki;

bir toplumun temeli onun işleyişini destekleyen değerlerdir. Toplumumuz, mevcut durumunda değerlerimiz sadece pazar sisteminin devamı için gereken bariz tüketimi desteklerse işleyişini sürdürebilir. 75 sene önce Amerika ve gelişmiş ülkelerdeki kişi başına yapılan tüketim bugünkü miktarın yarısı kadardı. Bugünün yeni tüketici kültürü gerçek tüketim ihtiyacına göre gittikçe artan bir seviyede üretilmiş ve empoze edilmiştir. İşte bu yüzdendir ki günümüzde çoğu şirket, reklam harcamalarına üretim maliyetlerinden daha çok para harcamaktadırlar. Olmayan ihtiyaçlara yönelik suni bir eksiklik duygusu yaratmak için özenle çalışırlar ve görünüşe göre bunda başarılılar.

[EKONOMİSTLER]

Biliyorsunuz ekonomistler aslında ekonomist falan değiller. Onlar para değerinin propagandacılarıdır ve kurdukları modellerin, son tahlilde jeton değiş tokuşu mantığında taraflardan biri ya da ikisi için gerçek kazanç anlamına geldiğini görüyorsunuz. Fakat üretime dayalı gerçek dünyadan ne kadar kopuk olduğunu da anlıyorsunuz. Hikâyeyi duymuş olabilirsiniz Ohio’da yaşlı bir adam elektrik faturasını ödeyemiyor elektrik firması elektriği kesiyor ve adam ölüyor. Elektriği kesme sebepleri ise adam faturasını ödeyemediği için elektrik vermenin kazançlı olmaması. Bunun doğru olduğuna inanıyor musunuz?

Aslında bu sorumluluk enerjiyi kesen elektrik şirketine ait değil. Sorumluk, bu adama yeteri kadar yardımseverlik göstermeyerek onu bu elektrik faturasıyla baş başa bırakan komşularına arkadaşlarına ve ortaklarına da aittir.

Peki Bunu doğru duydum mu acaba?

O bu sözleriyle parası olmadığı için hayatını kaybeden bir adamın ölümünün mesuliyetini diğer insanlara, onların etkisine ya da hayırseverliklerine mi yüklüyor?

O zaman, dünyada açlıktan ölmek üzere olan milyarlarca insan için tam bir reklam satışına şarap tezgâhlarına atılacak birazcık sadakaya ve bir düzine de turşu kavanozuna ihtiyacımız olacak diye tahmin ediyorum. Tüm bunlar, Milton Friedman‘ın kurduğu sistem yüzünden. Siz, Milton Friedman’ın, F.A. Hyack’ın John Maynard Keynes’in, Ludwing von Mises‘in ya da piyasaya çok az para kaptıran akılcı temeller üzerine kurulu diğer büyük pazar ekonomistlerinin felsefesiyle iş yaparsınız ya da yapmazsınız ama bunun bir dinden farkı yoktur.

Tüketim analizleri, istikrar politikaları bütçe açıkları, tutar talepleri

Hepsi, evrensel insani ihtiyaçların, doğal kaynakların ve hayatı etkin olarak destekleyen diğer yapıların gözerdi edildiği sürekli kendini yenileyen ve aklayan bir söylem döngüsünde gerçekleşir ve bu söylemde, insanların birbirlerine menfaatleri için yaklaştıkları kendilerini sadece parayla motive ettikleri bencil bir fikir ortaya çıkar. Bu sığ bakış açısı, güya; kendisine yeten sağlıklı ve dengeli bir toplum yaratmaya çalışır. Tüm bu teoride tüm bu öğretide hayat eşitliği yok.

Ne yapıyorlar?

Yaptıkları şey para akışının izini sürmek. Hepsi bundan ibaret, önemli olan her şeyi önceden tahmin ederek para akışını izlemek.

1- Hayat eşgüdümleri (bağlantıları) yoktur

Nasıl yok!

2- Tüm bu ajanlar, kendilerini büyütme fırsatı kovalayanlardır.

Yani, kendilerinden başka bir şey düşünmezler ve kendileri için hep en fazlasını elde etmeye çalışırlar. Akılcılık yaklaşımının kuralı; kendini en yükseğe çıkaracak tercihler yapmaktır. Bu tercihler için ilgilenilecek tek şey ise, para ya da ürün olmalıdır.

Pekala, sosyal ilişkiler nerede devreye giriyor?

Kendini en yükseğe çıkarma münasebeti haricinde yok ki.

Doğal kaynaklarımız nerede devreye giriyor?

Hiçbir yerde, sömürüyü saymazsak.

Hayatta kalabilmek için aile nerede devreye girer?

Hiçbir yerde. Mal mülk satın alabilmek için paraları olmak zorundadır.

Peki, bir ekonominin insan ihtiyaçlarını karşılaması gerekmez mi?

Temel sorun bu değil mi?

AH, “İHTİYAÇ” SİZİN SÖZLÜĞÜNÜZDE BİLE YOK. SİZ ONU “İSTEKLER”İN İÇİNDE ERİTTİNİZ.

Peki İSTEK NEDİR?

Satın almak isteyen para talebidir. Eğer satın almak isteyen para talebi ise bunun ihtiyaçla hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü belki de kişinin para talebi yok. Bunun yerine aşırı derecede suya ihtiyacı var.

Oysa para talebi altın bir klozet isteyebilir.

Pekala, hepsi nereye gider?

ALTIN KLOZETE VE SİZ BUNA EKONOMİ Mİ DİYORSUNUZ?

Gerçekten, düşündüğünüzde insanlık düşünce tarihinin en tuhaf aldanışı bu olsa gerek.(Dubai de yapılan tatiller, binalar, zenginlerin saray düğünleri ile İslâm hangi yerde birleşiyor, diye sormak gerekiyor.)

[PARASAL SİSTEM]

Şimdiye kadar piyasa sistemine odaklandık. Ama bu sistem küresel ekonomi paradigma (Belirli bir alanda çalışan bilim adamlarının paylaştığı ortak değerler ve anlayışlar dizisi.) sının aslında sadece yarısıdır. Diğer yarısını “Parasal Sistem” oluşturur.

Piyasa Sistemi işgücü üretim ve dağıtım yelpazesinde çıkar elde etmek için uğraşan insanlarla ilgiliyken Parasal Sistem, piyasa sistemi için uygun şartları ve başka şeyleri de yaratan finansal kuruluşların belirlediği politikaların temelini oluşturur. Faiz oranları, krediler, borçlar para arzı ve enflasyon gibi sıkça duyduğumuz terimleri içerir. Siz ekonomi uzmanlarının şu şekildeki ipe sapa gelmez saçmalıklarını dinlerken ” Basit önleyici tedbirler alınarak ileri tarihlerde gerekli olabilecek daha ağır ve zorlayıcı eylemlerin önüne geçilebilir.” endişeden saçınızı başınızı yolsanız da bu sistemin tabiatı ve yarattığı etki oldukça basittir. Ekonomimiz veya küresel ekonomi üç temel şey tarafından yönetilir.

Bunlardan ilki, bankaların ortada hiçbir şey yokken para basması anlamına gelen kısmi rezerv bankacılığıdır.

Bir diğeri bileşik faizdir. Borç para aldığınızda, aldığınızdan fazlasını geri ödemek zorundasınızdır bu da sizin hiç yoktan para yaratmanız anlamına gelir ki bu da yine daha fazla para üretimi ile karşılanmak zorundadır. Sonsuz bir gelişim paradigması içinde yaşamaktayız. Şu anda içinde yaşamakta olduğumuz ekonomik paradigma PONZİ DÜZENİ‘dir. Hiçbir şey sonsuza kadar büyüyemez. Bu imkânsız bir şeydir. Ünlü psikolog James Hillman‘ın dediği gibi

“Belli bir yaştan sonra insan vücudunda büyüyen tek şey kanserdir.”

Artmaya devam etmesi gereken tek şey para miktarı değildir tüketici sayısının da artması gerekir. Daha fazla para üretmek için faiziyle borç para alan tüketiciler ve bu da şüphesiz ki sonu olan bir dünyada mümkün değildir. Temelde insanlar aslında şu an dağılmaya başlamış olan bu sistemi koruyabilmek için hep daha fazla para yaratması gereken para basma makineleridir.

Herkesin parasal sistem hakkında bilmesi gereken sadece iki şey vardır.

Tüm para borçtan yaratılmıştır.

Para somutlaşmış borçtur. İster hazine bonosundan elde edilsin ister ev kredisinden, ister kredi kartlarından.

Başka bir deyişle, eğer var olan tüm borçların hepsi şimdi bir anda ödenseydi dolaşımda tek bir dolar bile kalmazdı. Alınan hemen hemen tüm kredilerde faiz uygulanır ve bu faizi geri ödemek için gerekli olan paranın tamamı, para arzında mevcut değildir. Sadece ana kaynak krediler tarafından yaratılır ve bu kaynak da para arzıdır. Yani, tüm borçlar bir anda ödense dolaşımda tek bir dolar kalmadığı gibi bir de varolmadığı için ödenmesi imkânsız olan muazzam borçlar olacaktır. Tüm bunların sonucu olarak iki durum kaçınılmazdır Enflasyon ve İflas.

ENFLASYON, hemen hemen tüm ülkelerde geçerli olan tarihsel bir eğilimdir ve kolaylıkla da kendisine sebebiyet veren etkene; yani, faiz komisyonlarını ödeyebilmek ve sistemi devam ettirebilmek için gerekli olan para arzındaki sürekli artışa bağlanabilir. İflaslar ise borç batağı şeklinde ortaya çıkar. Bu çöküşleri ya bir birey ya bir işyeri ya da bir ülke yaşar ve bu durum genellikle faiz ödemeleri artık yapılamaz hale gelince olur.. Yine de bardağın bir de dolu kısmı var en azından piyasa sistemi açısından. Çünkü

Borç, baskıyı doğurur.

Borç, maaşlı köleler yaratır.

Borç içindeki bir insanın, borcu olmayandan daha düşük bir ücrete çalışması çok daha doğaldır, böylece de ucuz bir mala dönüşür.

Bu nedenle, finansal olarak istikrarlı bir grup insana sahip olmak, şirketler için eşsiz bir fırsattır. Ama durun bir saniye!

Aynı fikir tüm ülkeler için de geçerli değil mi?

Uluslararası şirketlerin çıkarlarının neredeyse vekili olan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu, (IMF-International Monetary Fund) ekonomik sorunları olan ülkelere, çok yüksek faiz oranlarıyla muazzam miktarlarda krediler veriyorlar. Sonrasında da, bu ülkeler tamamen bu borca battıklarında ve geri ödemelerini yapamayınca tasarruf önlemleri alınıyor ve şirketler bu ülkelerin üzerine çullanıp, düşük ücretle işçi çalıştırıp, doğal kaynaklarını ele geçiriyorlar. Bunun adı PİYASA ETKİNLİĞİ.

Ama bekleyin, dahası da var.

Gerçekten bir şeyler üretmektense sadece parayı alıp satan, para ve piyasa sisteminin eşsiz bir melezi olan BORSA PİYASASI var.

Peki konu borçlara geldiğinde, ne yaptıklarını biliyor musunuz?

Evet, tam da düşündüğünüz gibi, onun da ticaretini yapıyorlar Ciddi bir şekilde, kar sağlamak amacıyla borçları alıp satıyorlar. Kredi borcu takasları ve tüketici borcuna karşılık teminatlı borç yükümlülüklerinden, neredeyse tüm Avrupa ekonomisini çökertmiş olan yatırım bankası Goldman Sachs ve Yunanistan arasındaki hileli anlaşma gibi tüm ülkelerin borçlarını maskelemek için kullanılan karmaşık ve uydurma projelere kadar her şeyi alıp satıyorlar.

Yani BORSA PİYASASI VE WALL STREET‘ten bahsettiğimizde, Nakit değer sıralaması nedeniyle ortaya çıkmış tamamen yeni bir çılgınlık seviyesi görüyoruz.

Piyasalar hakkında bilmeniz gereken her şey, birkaç yıl önce Wall Street Journal’da, “Beyin Hasarına Uğramış Yatırımcıdan Dersler” diye yazılmış bir makalede bahsedilmektedir. Bu baş makalede hafif beyin hasarı olan bireylerin beyni normal işleyen bireylerden yatırımcı olarak neden daha iyi olduklarını açıklıyorlar.

Neden?

Çünkü hafif beyin hasarı olan birey empati sahibi değildir. Bu kilit noktadır. Eğer empati sahibi değilseniz bir yatırımcı gibi iyi yapabilirsiniz ve dahası New York borsası empati sahibi olmayan bireyler çoğaltır. Oraya girmek ve karar vermek düşüncesizce, pişmanlık duymadan her ne şekilde yaptıkları ticareti yapmak insanlıklarını etkileyebilir. Bu yüzden, bu robotları çoğaltıyorlar. Bu insanların ruhları yok ve insanlara daha fazla ödeme bile yapmak istemediklerinden artık robotları çoğaltıyorlar -gerçek robotlar- gerçek algoritmik tüccarlar.

Yüksek frekanstaki alım-satım skandalında olan Goldman Sachs New York Menkul Kıymetler Borsası yanına bir bilgisayar koydular. Bu bilgisayar, bu “eş-konumlu” bilgisayar, söyledikleri gibi Borsa üzerinde alım-satımları yönetir ve alım-satımları “karaborsa” yollarla alım-satımdan alakasız kuruş ve sentlerle sipariş hacimleri ile vurur. Sanki parayı gün boyu hortumluyorlar gibi. Geçen yıl bir gün bile altına düşmeden düzenli 30 ya da 60 gün boyunca dörtte bir yol aldılar ve her gün milyonlarca dolar mı yaptı?

Bu istatistiksel olarak imkânsızdır!

Ben New York Menkul Kıymetler Borsası’nda çalışırken herkes rüşvet sayesinde terfi edilirdi. Borsacı ofis müdürüne rüşvet verir ofis müdürü, bölge satış müdürüne rüşvet verir. Bölge satış müdürü ulusal satış müdürüne rüşvet verir. Bu yaygın bir anlayıştır.

NOEL ZAMANI, SIRADAN BİR BORSA ACENTE İŞİNDE, EN BÜYÜK İKRAMİYEYİ KİM ALIR?

UYUMLULUK MEMURU. Uyumluluk memuru bütün gün orada oturur ve aslında sizin marj sınırlarını ihlal etmediğinizden ayrıca yasalara “uygun” davrandığınızdan emin oluyormuş gibi yapar. Evet, tabii ki de, bir bakıma Uyumluluk memuruna rüşvet verebilirsiniz ne de olsa yasaya uyuyorsunuz!

Peki, dolandırıcılık nasıl oldu da sistem haline geldi?

Bu artık bir yan-ürün değil. Sistemin ta kendisi.

Eski bir Woody Allen fıkrası gibi

- Doktor, ağabeyim kendini tavuk sanıyor. Doktor,

“bir hap al” der ve sorunu çözer.

- “Ama Doktor bey, anlamıyorsunuz. Bizim yumurtalara ihtiyacımız var.”

Yani?

İşlem harcı üretmek için ikramiye üretmek için bankalar arasında sahte taleplerin gidip gelmesi ABD ekonomisinin gayri safi milli hâsıla üretim geliştirme makinesi haline geldi. Gerçekte tamamen sahte talepleri takas ediyorlar ve bunların geri ödenmesi kesinlikle mümkün değil. Aslında hiçbir şeyi işliyorlar, üretiyorlar, yeniden menkul kıymete çeviriyorlar.

Bir kokteyl peçetesine 20 milyar Dolar yazsam ve bunu J.P. Morgan’a satsam J.P. Morgan’da bir kokteyl peçetesine 20 milyar Dolar yazsa ve bu iki peçeteyi bir barda değiş tokuş etsek her birimiz ücret olarak % 1’in çeyreğini ödesek Noel ikramiyesi için çok büyük para kazanırız. Her birimizin mali kayıtlarında o zamana kadar gerçek değeri olmayan 20 milyar Dolarlık kokteyl peçeteleri olur. Devlete gidip ödemelerini istesek sistem sahte peçete hesaplarını artık kapatamaz durumda. Bugün Wall Street Ve Global Borsa Yüzünden 700 Trilyon Dolarlık Ödenmemiş Sahte Talep Var.

Türevler olarak bilinen ve hala çökmeyi bekleyen. Tüm dünyanın gayrı safi milli hâsılasından on kat daha büyük bir değer. Tabii bu sırada şirketlerin ve bankaların gülünç bir şekilde, yine bankalardan borç aldıkları paralarla hükümetler tarafından kurtarılmasına tanık oluyoruz. Bugün koca koca ülkelerin başka ülke menşeli holdingler aracılığıyla mali yardım için uluslararası bankalardan para almaya uğraştığını görüyoruz. Fakat bir gezegene nasıl mali yardım yaparsınız?

Şu zamanda borca batmamış bir ülke yoktur. Matematiksel olarak düşünülürse elimizdeki varsayılan katlanmış ülke borçları yalnızca başlangıçtır. Sadece Birleşik Devletler’de hesaplanana göre yakın gelecekte sırf faizin karşılanması için bile gelir vergisinin birey başına % 65’e kadar yükselmesi gerekecek. Ekonomistler bugün birkaç on yıl içerisinde dünya ülkelerinin % 60’ının iflas edeceğini tahmin ediyorlar.

Ama durun şu konuyu açıklığa kavuşturalım.

Dünya iflasa doğru ilerliyor artık bu her ne anlama geliyorsa üstelik bunun sebebi “borç” denilen fiziksel gerçeklikte var bile olmayan bir şey. Bu yalnızca bizim icat ettiğimiz oyunun bir parçası ama yine de milyarlarca insanın refahı bu sebeple tehlike altında. Çığırından çıkan işsizlik – çadır şehirler – hızla artan yoksulluk kemer sıkma politikaları – kapatılan okullar- aç çocuklar ve çeşitli diğer yoksunluklar hepsi bu süslü kurgu yüzünden

Ne yani, hepimiz budala mıyız?

Mars- adamım.

Abine bi yardım eli uzatsan diyorum, ha?

Adam ol da gel ufaklık. Satürn!

Kanka ne haber?

Yakın zaman önce takılman için ayarladığım taş gibi nebulayı hatırlıyor musun?

Dinle dünya. Senden gerçekten bıkmaya başladık. Sana her şey veriliyor ama sen hepsini tüketiyorsun. Bir sürü kaynağın var ve bunun farkındasın. Neden biraz büyüyüp sorumluluk nedir öğrenmiyorsun allah aşkına. Anneni perişan ediyorsun. Artık kendi başınasın arkadaşım. Evet, herneyse.

[KAMU SAĞLIĞI]

Şimdi, bunların hepsini düşündüğünüzde pazar ekonomisi olarak bilinen savurganlık düzeninden parasal sistem olarak bilinen borç düzenine kadar bugün küresel ekonomiyi tanımlayan ve bu para-piyasa modelinin yani tüm bu sistemin getirdiği tek bir sonuç vardır.

EŞİTSİZLİK.

Tekele ve güç birliğine doğal bir eğilim yaratan pazar ekonomisi sistemi kamu yararı gözetmeksizin başkalarının üzerinde kule gibi yükselen sürüyle zengin sanayiler üretir. Aynen Wall Street’deki üst düzey yöneticiler gibi. Bugün yılda 300 milyon dolar kazanıyorlar hem de hiçbir şeye katkı sağlamadan. Diğer tarafta bir hastalığa tedavi bulmaya çalışan bir bilim adamı insanlığa yardım edip eğer şanslıysa yılda 60 bin dolar kazanırken. Bu parasal sistem kendi yapısı içinde zümreler oluşturmuşken. Örneğin Bir milyon Dolarım varsa ve bunu % 4 faizle mevduata yatırırsam yılda 40 bin dolar kazanırım. Hiçbir sosyal katkı – hiçbir şey olmadan.

Ama, daha alt sınıftan biriysem ve arabamı ya da evimi krediyle almak zorundaysam borcu faiziyle öderim bu faiz de o milyonerin % 4 faizli mevduatına ödenir. Bu şekilde fakirden çalıp zengine vermek parasal sistemin içine inşa edilmiş bir dernek gibidir. Aslında bu “Yapısal Sınıflandırma” olarak da adlandırılabilir. Elbette ki tarihe baktığınızda sosyal sınıflaşma her zaman adaletsiz olarak değerlendirildi ama belli ki genelde kabul edildi. Bugün nüfusun % 1’i dünya mal varlığının % 40’ına sahip olduğuna göre. Fakat maddesel haksızlık bir yana eşitsizlik gerçeğinin altında toplumsal sağlığın bütününü aşırı derecede yıpratan ortada dönen başka bir şeyler var. Bence insanların çoğu zaman toplumlarımızın maddi başarısı –emsalsiz zenginlik seviyeleri- ve pek çok sosyal başarısızlık arasındaki zıtlıktan dolayı kafaları karışıyor. Eğer uyuşturucu kullanımı şiddet veya çocukların kendilerine verdikleri zarar ve zihinsel hastalık oranlarına bakarsanız, toplumlarımızda bir şeylerin kökten hatalı gittiğini görebilirsiniz. Anlatmakta olduğum veriler açıkça insanların yüzlerce yıldır sahip olduğu hisleri doğruluyor, yani eşitsizliğin bölücü ve sosyal olarak yıpratıcı olduğunu gösteriyor. Fakat o his, sanırım bizim tahminlerimizden çok daha gerçek.

Eşitsizliğin, çok güçlü psikolojik ve sosyal etkileri vardır.

Zannedersem, üstünlük ve aşağılık duyguları ile daha alakalıdır. Bu tarz bir ayırım gösterilen saygıya da bağlı olarak insanların en dipte kendilerine tepeden bakılıyor gibi hissetmelerine yol açıyor. Yeri gelmişken, bu durum vahşetin neden daha az eşit olan toplumlarda daha sık rastlandığını açıklar. Vahşeti tetikleyen şey sıklıkla insanların aşağılandıklarını ve saygısızlığa uğradıklarını hissetmeleridir. Eğer şiddeti önlemek için vurgulayabileceğim bir prensip varsa ki o da en önemli prensiptir işte bu prensipte ancak “Eşitlik” olurdu. Şiddet oranını etkileyen en belirleyici faktör toplumdaki eşitlik ve eşitsizlik değerleri arasındaki farktır. Yani baktığımız şey bir anlamda genel sosyal bozulmadır. Eşitsizliğin artması ile ters gidenler sadece bir iki olaydan ibaret değildir. Görünen o ki, konu her ne olursa olsun suç, sağlık, ruhsal hastalıklar vs. her şeyi bunun içinde Toplumsal sağlıkla ilgili rahatsız edici bulgulardan birisi de şu Asla fakir olma hatasına düşmeyin veya fakir doğmuş olmayın. Bunun bedelini sayısız şekilde sağlığınızla ödersiniz Buna da sosyo-ekonomik sağlık değişim ölçüsü denir. Toplumda en yüksek katmandan aşağıya doğru indiğinizde sosyo-ekonomik durum açısından düşülen her basamakta, birçok hastalık yüzünden sağlık durumu kötüleşir. Ortalama yaşam süresi kısalır. Bebek ölümleri oranı yükselir. ve bunun gibi görebileceğiniz her şey. Böylece şu büyük soru akıllara gelir neden böyle bir değişim ölçüsü var?

Açık ve net tek bir cevap vardır. Eğer kronik bir hastalığınız varsa yeterince üretken olamazsınız yani sağlık, sosyo-ekonomik farkların güdülenmesine sebep olur. Küçümsenecek boyutta da değil En basit şekli ile 10 yaşında bir çocuğun sosyo-ekonomik durumuna bakarak yıllar sonraki sağlık durumu hakkında bir tahminde bulunabilirsiniz. Neden – sonuç ilişkisi ortadadır. Bir diğeri – ah ‘bu çok açık’ fakir insanlar doktor masraflarını ve sağlık hizmetlerine erişimi karşılayamıyorlar. Bununla hiç bir alakası yok çünkü bu aynı değişim ölçüsünü evrensel sağlık hizmetleri ve sosyal sağlık kurumları olan ülkelerde de görürsünüz. Peki-diğer ‘basit açıklama’ -Ortalama olarak- ne kadar yoksulsanız o kadar büyük ihtimalle sigara kullanıyor ve içki içiyor ve risk faktörü taşıyan her türlü kötü şeyi yapıyorsunuzdur. Evet, bunların bir katkısı var ancak yapılan araştırmalar bunun belki 3 . bir değişkeni açıklayabileceğini gösterdi Bu durumda geriye ne kalır?

Geriye kalan yoksulluk STRESİ ile yapılacak bir ton şeydir Yani, ne kadar yoksulsanız, Bill Gates’ten 1 dolar daha az gelirli kişiden başlayarak bu ülkede ortalama ne kadar fakirseniz ortalamaya göre sağlığınız o kadar kötüdür. Bu bize gerçekten çok önemli bir şey söyler sağlık ile yoksulluk arasındaki bağlantı yoksul olmak değil yoksul hissetmekle ilgilidir. Gitgide kronik stresin sağlık üzerinde önemli bir etkisi olduğunu fark ediyoruz. Ama stresin en önemli kaynakları sosyal ilişkilerin kalitesidir ve eğer sosyal ilişkilerin kalitesini azaltan bir şey varsa toplumdaki sosyo-ekonomik tabakalaşmadır. Bilimin şimdi gösterdiği maddi zenginliğe bakmadan tabakalaşmış bir toplumda sadece yaşamanın stresinin geniş bir spektrumda kamusal sağlık problemlerine yol açtığıdır ve eşitsizlik ne kadar büyükse o kadar kötüleşirler.

Ortalama yaşam süresi daha eşit ülkelerde daha uzundur.

Uyuşturucu kullanımı daha eşit ülkelerde daha az

Akıl Hastalığı daha eşit ülkelerde daha az

Sosyal sermayeinsanların birbirlerine güvenme kabiliyetleri anlamında doğal olarak daha eşit ülkelerde daha büyük

Eğitim Puanları daha eşit ülkelerde daha yüksek

Cinayet oranları daha eşit ülkelerde daha az

Suç ve Hapsedilme Oranları Daha eşit ülkelerde daha azdır

Bu böylece sürüp gider.

Bebek ölüm oranı – obezite – erken yaşta doğurma oranı Daha eşit ülkelerde, bu oranlar daha düşük ve belki de işin en ilginç yanı yenilik Daha eşit ülkelerde çok daha fazla ki bu da rekabete dayalı, sınıflara ayrılmış toplum yapısının daha yaratıcı ve yenilikçi olduğuna dair asırlık görüşe meydan okur.

Dahası, Birleşik Krallık’ta yapılan WhiteHall Study adlı çalışma sosyoekonomik düzeyde en tepeden aşağıya doğru inildikçe hastalığın sosyal bir dağılımı olduğunu doğruladı.

Örneğin, alt basamaklarda kalp rahatsızlığına bağlı ölüm oranının üst basamaklardakinin 4 katı olduğu ortaya çıktı. Bu durum; sağlık hizmetlerine erişim olanağından bağımsızdır. Çünkü bireyin maddi durumu kötüleştikçe sağlığı da o ölçüde bozulacaktır. “Psikososyal Gerilim” denen illetten ileri gelen bu olay topluma acı çektiren en büyük sosyal bozulmaların temelini oluşturur.

Sebebi ne midir?

Sermaye-Piyasası Sistemi.

Sakın yanlış anlaşılmasın, Doğayı en çok katleden ziyanın, yok oluşun ve kirliliğin başlıca kaynağı şiddetin, savaşın, suçun, yoksulluğun hayvan suistimalinin, gaddarlığın baş sorumlusu kişisel ve toplumsal nevrozların, ruhsal bozuklukların depresyonun, kaygıların baş yaratıcısı Buna ek olarak kişisel sağlık, küresel süreklilik ve gezegenimizin gelişmesine dair yeni yöntemlere yönelmemizi engelleyen sosyal felcin en büyük kaynağı- yozlaşmış bir Hükümet veya mevzuat değil bazı kızıl kuruluşlar ya da finans kartelleri değil insan doğasının bir defosu veya kusuru değil ve dünyayı kontrol eden gizli bir komplocu örgüt de değildir. Bunun gerçek sorumlusu; Sosyo-Ekonomik Sistemin ta kendisi ve bizzat kökenidir.

BİLMEK VEYA BİLMEMEKTE PAYLAŞIMIN SINIRI


Önceden söylersin alay ederler.
Söylediğinin çıktığında kırk tane yalana kurban ederler.
Veya sızlanıp aflarını dilerler.
Bilmek veya bilmemek sınırı nedir?
Akıllı ile delilik ne kadar ilişkilidir?

Cevabı zor bir soru……………

 

“Dâhiler, saniyeler içinde her şeyi ve herkesin içini görebilir. Ancak onlar hakkında inanılmaz olan ise, bazı konulardaki “olağanüstü cahillikleri”dir. Yani onların iyi bir anlamda olan  “Olağanüstü cahillik” leri.

Kimin, kim olduğu ya da kimin kiminle savaştığı onların umurlarında değildir.

Dünya, güneşin etrafında dönüyormuş derler ya; bu da onlar için önemsiz bir bilgidir.

Onlar, gerçekten işe yarar şeyleri bilirler. Gayretleri de sadece işe yarar şeyleri bilmektir. Sıradan insanlar gibi kafalarını çöp değerindeki bilgilerle doldurmaz ve meşgul olmazlar. Çünkü bu gereksiz bilgiler gerekli ve gerçek bilgiye ulaşmada engeldir ve zorlaştırmaktadırlar.

Mesela bu güneş sistemi! Bilmek ne kadar faydalıdır. Bu bilgi çok mu farklılık meydana getirir? Güneşin etrafında değil de ayın etrafında dönseydik, ya da ayıcık şeklinde bir bahçenin çevresinde dolansaydık da, dünya düzeninde bir farklılık oluşturacak mıydı?

Öyleyse düşünün bir defa hastaneler ölmek üzere olan insanlarla doludur. Bir doktor, hastanın başına gidip yataklarının başında ağlayıp dursa, bu ağlama onlara ne gibi bir yarar sağlardı.

İnsanların tehlikede olmasını bilmek veya gerçekleriyle insan hayatlarını bilmek, uyarmak ve söylemek çok şeyi değiştirebiliyor mu?

Sırf bilmek için soru sormak, bilmek veya yazarak bildirmek insanların çok ta umurunda mı? Yahut umurunda olmaları onları kurtaracak mıdır?

- Hayır.

O zaman hepimiz bu hataları yapmaya niçin devam ediyoruz?

………………………..

 

Not: Sir Arthur Conan Doyle tarafından oluşturulan, Britanyalı hayalî dedektif kahraman Sherlock Holmes’ın düşüncelerinden uyarlanmıştır.

 

Hz. Mevlâna Celâleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azizin mesnevi 3. Cildindeki konuya uygun gelecek bir hikâyeyi hatırlamakta fayda var.

 

HİKÂYE

[Cilt 3: Beyit Numarası 3266] 

 

Bir adamın, Hz. Musâ aleyhisselâmdan hayvanların, kuşların dillerini öğrenmeyi istemesi

Hz. Musâ aleyhisselâma bir delikanlı dedi ki:

“ Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu suretle kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım. Çünkü Âdemoğulları’nın bütün sözleri, suya, ekmeğe, şana, şerefe ait.

Belki hayvanların bu dünyadan göçme zamanındaki tedbirleri, bu tedbirler yüzünden başka bir dertleri var!”

 

3270. Hz. Musâ aleyhisselâm, “ Hadi efendim, hadi… vazgeç bu hevesten… bunun önünde, sonunda pek çok tehlikesi var. İbret almayı, uyanmayı Tanrı’dan dile… kitaptan, sözden, harften, duraktan değil!” dedi.

Adam, Hz. Musâ aleyhisselâm menettikçe kızıştı, üstüne düştü. Zaten insan, bir şey menedildi mi, o şeye haris olur, büsbütün üstüne düşer!

Dedi ki: “ Ya Hz. Musâ aleyhisselâm, nurun parlayınca her şey, kadrini, kıymetini, senin sayende buldu. Beni bu muradımdan mahrum etmek lûtfuna düşmez ey cömert er!

 

 3275. “Bu zamanda Tanrı’nın vekili sensin. Muradımı vermezsen beni meyus edersin.”

Hz. Musâ aleyhisselâm, “ Yarabbi, taşlanmış Şeytan, bu sâf adamla alay mı ediyor? Öğretsem ziyankârlardan olacak, öğretmesem gönlüme bir kötülük gelecek” dedi.

Tanrı dedi ki: “ Ya Hz. Musâ aleyhisselâm, öğret… çünkü biz, keremimizden hiçbir duayı asla redetmeyiz.”

Hz. Musâ aleyhisselâm dedi ki: “ Yarabbi, sonra pişman olacak, elini dişleyecek, elbiselerini yırtacak.

 

 3280. Kudret, herkesin harcı değil… aciz, Tanrı’dan çekinen kişiye sermayedir.

Eli bir şeye erişmeyen, Tanrı’dan korktu, çekindi, kendisini ibadete verdi… yoksulluk, işte yüzden daima övünülecek bir şeydir!

Zengin zenginliği yüzünden Tanrı tapısından rededildi. Çünkü kudreti var; sabrı terk etti, dilediğini yapıverdi!..

Âcizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis belâsından aman verir.

Gam, olmayacak dileklerden meydana gelir. Çünkü gulyabanilere avlanmış olan insan, o olmayacak dileklere alışmış, onlarla huylanmıştır.

 

 3285. Toprak yiyen, toprak ister; o biçare gülbeşekerden hoşlanmaz, gülbeşekeri hazmedemez! ”

  Ulu Tanrı’dan, Hz. Musâ aleyhisselâma dileğinden bir kısmını olsun öğret… diye vahiy gelmesi

 Tanrı, Hz. Musâ aleyhisselâma “ Ya Hz. Musâ aleyhisselâm, sen onun dileğini verde elini aç, dilediğini yapsın!” dedi.

Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ihtiyarsız dönüp durmada.

Fakat düşünüşünden dolayı ne bir sevaba girer, ne bir günaha. Çünkü hesap vakti sevap ta ihtiyarî olarak yapılan işe verilir, azap da!

Zaten bütün âlem Tanrı’yı tesbik eder… fakat bu zoraki tesbihten, bir sevap elde edilemez.

 

 3290. Erin eline kılıcı ver, onu âcizlikten kurtar, onu kudret sahibi yap da ya gazi olsun, ya yol kesici eşkıya!

Âdem, “ Keremnâ” sırrına, dilediğini yapabilme kudretiyle erişti… insanların yarısı bal arısı oldu, yarısı yılan!

Müminler, bal arısı gibi bal madeni oldular… kâfirler, yılan gibi zehir madeni!

Çünkü mümin, seçilmiş, helâl otlar yer, tükrüğü bile bal arısı gibi hayat verir!

Kâfire gelince, irin şerbeti içer, gıdasından da zehir meydana gelir!

 

 3295. Tanrı ilhamına erenler, hayatın ta kendisi kesilirler, hava ve hevesle süslenenler ise ölüm zehiri!

İyilik edenler, ihtiyarlarıyla iyilik ederler, uyanık hareketleriyle kendilerini korurlar da o yüzden övülürler, takdir edilirler. Cihandaki bu medihler, bu takdirler, hep ihtiyar yüzünden meydana gelir.

Külhaniler, zindanda oldukça Tanrı’dan çekinirler, zâhit olurlar, Tanrı’yı anarlar!

Fakar kudret gitti mi amel kesada uğrar… kendine gel de ecel, sermayeyi elden almasın!

Kendine gel… kudretin, kâr elde etmek için bir sermayedir. Kudret zamanını kaçırma, kıymetini bil!

 

 3300. İnsan, “ Kerremna “ kır atına binmiş, ihtiyar dizginini de akıl eline vermiştir.

Hz. Musâ aleyhisselâm, tekrar ona şefkatle öğüt vererek “ İsteğin seni mahcup eder, yüzünü sarartır.

Gel, bu sevdadan vazgeç. Tanrı’dan kork. Şeytan, seni aldatmış, o sana ders vermiş!” dedi.

 Adam’ın, yalnız kümes hayvanlarıyla köpeğin dillerini anlamaya razı olması, Hz. Musâ aleyhisselâm aleyhiselâm’ın da onun bu muradını yerine getirmesi

 Adam, “ Bari hiç olmazsa kapı dibinde yatıp duran, ev bekçiliği eden köpekle kümes hayvanlarının dillerini öğret.” dedi.

Hz. Musâ aleyhisselâm dedi ki: “ Hadi, peki… bu ikisinin dillerini anlayacaksın, yürü git!”

 

3305. Adam, sabah çağı, bakalım sahiden dillerini öğrendim mi, anlayacak mıyım ki? Diye kapının eşiğinde beklemekteydi.

Hizmetçi kadın sofra örtüsü silkerken bir lokmacık bayat ekmek düştü.

Ekmek parçasını horoz, hemencicik kapıverdi. Köpek dedi ki: “Sen, bize zulmettin.

Buğday tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem ki… yerimde, yurdumda bundan âcizim ben.

Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da, darı, mısır gibi başka şeyler de… Halbuki ben bunları yiyemem.”

3310. Böyle olduğu halde bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği bile kapıyorsun!

 Horozun köpeğe cevabı

 Bu sözü duyan horoz, “ Merak etme, Tanrı sana buna karşılık başka şeyler verir.

Bu ev sahibinin atı sakatlanacak, yarın sabah, adamakıllı doyacaksın, kederlenme.

Atın ölümü, köpeklere bir bayram olacak… çalışıp çabalmadan bir hayli rızık dökülüp kalacak” dedi.

Adam, bu sözü duyunca derhal atı sattı. Horozun dediği çıkmadı, köpeğe karşı mahcup vaziyette kaldı.

 

 3315. Ertesi günü yine horoz, ekmeği kapınca köpek ağzını açtı, dedi ki:

“ A düzenbaz horoz… bu yalan niceye bir? Niceye bir bu zulümkârlık, bu yalancılık, bu kara yüreklilik? Hani at sakatlancak dediydin, nerde? Sen, düzenci körün birisin, sözünde hiçbir doğru yok!”

Her şeyden haberi olan horoz, köpeğe “ Atı sakatlandı, sakatlandı ama başka yerde.

Atını satıp ziyandan kurtuldu. Uğrayacağı ziyanı, başkalarına yükletti.

 

 3320. Fakat yarın katırı sakatlanacak, o nimet, ancak köpeklere nasip olacak” dedi

O haris adam, hemencecik katırı da sattı, dertten de kurtuldu, ziyandan da.

Üçüncü günü köpek, horoza dedi ki: “ Ey beyliği davulla dümbelekle ilân edilen yalancılar beyi, hani, nerede vaadin?”

Horoz, “ Acele katırı da sattı. Fakat yarın kölesi ölecek.

Ölünce de akrabası, yoksullara köpeklere ekmekler dağıtacaklar” dedi.

 

 3325. Adam, bunu duyunca köleyi de satıp ziyandan kurtuldu, yüzü parladı, neşelendi.

Şükürler etmekte, âlemde üç ziyandan da kurtuldum.

Kümes hayvanlarıyla köpeklerin dillerini öğrendim de kötü takdirlerden kendimi kurtardım demekteydi.

Ekmekten mahrum kalan köpek, üçüncü gün “ Ey tek, çift atıp duran herzevekil ve yalancı horoz!

 

Köpeğe vaat ettiği üç şeyde de yalanı çıkmış olan horozun utanması

 

Yalanın, düzenin niceye bir sürecek? Sen yalandan başka bir söz söylemez misin?” dedi.

 

 3330. Horoz dedi ki: “ Haşa… ne ben yalan söylerim, ne benim cinsimden olan öbür horozlar. Biz yalandan yunmuş, arınmışız!

Biz horozlar, müezzinler gibi doğru söyler, güneşi gözetler, vakit geldi mi ki diye bekler dururuz!

Bizi bir leğen altına kapatsalar yine içten içe güneşi gözler, onun nerede olduğunu anlarız.

Velîler, güneşin bekçileridir. İnsanlar içinde Tanrı sırlarını bilir, anlar onlar.

Tanrı, bizi namaz vaktini bildirmek üzere Âdemoğluna hediye etmiştir.

 

 3335. İçimizden biri yanılır da vakitsiz öterse o ötüşü ölümüne sebep olur.

Vakitsiz “ Haydin namaza” dememiz, kanımızı mübah eder.

Mâsum olan, yanılmayansa ancak vahye mahzar olan can horozudur.

Kölesini de sattı. Köle satılır satılmaz öldü, alan da iki kat ziyana girdi.

Malını kaçırdı ama iyi bil ki kendi kanına girdi.

 

 3340. Bir ziyana uğramak, birçok ziyanları defedecekti. Cismimiz, malımız, canlarımıza fedadır; canımıza gelecek belâ, cismimize, malımıza gelir.

Gazaba uğradın mı padişahlara malını verir, başını kurtarırsın.

Fakat iş bilmez cahil misin? Kazaya düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.

 

 Horozun ev sahibinin ölümünü haber vermesi

 

Fakat şimdi de yarınki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan feryat ve figan ederek bir öküz kesecek.

Yarın, adam ölünce sana epeyce yemek düşecek.

 

 3345. Köyde halk da, ileri gelenler de kurban etleri, lalangalar, yemekler yiyecekler.

Yoksullara, köpeklere bir hayli öküz eti, koca koca ekmekler dağıtılacak.

Atın, eşeğin, kölenin ölümü, bu ham mağrura gelecek kazayı defedecekti.

Fakat o, malının ziyan olmasından ve bu yüzden derde düşmesinden kaçtı, malını çoğalttı… çoğalttı ama kendi kanına girdi!

Dervişlerin bu riyazatları neden? Çünkü cisme verilen o eziyetler, canların bakasına sebep olur.

 

 3350. Salik, ebediliğe erişmese nasıl olur da tenini hastalıklara uğratır, helâk eder?

Ruhu, karşılığında elde edeceği şeyleri görmese insan, elini açar da cömertlik eder, ibadette bulunur mu?

Kâr ummaksızın veren ancak Tanrı’dır, Tanrı’dır, Tanrı!

Yahut da Tanrı huylarıyla huylanmış olan, nur olan, Tanrı parıltısını elde eden Tanrı velîsi.

Çünkü o ganidir, ondan başka herkes yoksul. Bir yoksul, karşılık ummadan al diyebilir, mal verebilir mi?

 

 3355. Çocuk, elmayı görmedikçe kokmuş soğanı elinden bırakır mı hiç?

Bütün alışverişlerde maksat var. Herkes, bir şey elde etmek için dükkânına geçmiş, kurulmuştur.

Yüzlerce güzel matahlar gösterir, gönlünden elde edeceği karşılığı düşünür durur.

Ey din ulusu, bir selâm bile duymazsın ki selâm veren, sonunda yenini, yakanı yakalamasın.

Kardeş, ben halkın ileri gelenlerinden de, geri kalanlarından da tamahsız bir selâm bile işitmedim vesselâm!

 

 3360. Yalnız Tanrı’nın selâmında bir tamah yoktur… işte o kadar. Sen ev ev, yer yer onu ara, gaflet etme!

Ben ağzı güzel kokan adamın ağzından hem Tanrı haberini duydum, hem Tanrı selâmını!

Bu Tanrı erlerinin selâmını da canla, gönülle kabul eder; Tanrı selâmını onların selâmından duyar, içerim.

Çünkü onun selâmı da Tanrı selâmı olmuştur. Çünkü o, kendi varlığını ateşlere atmış, yakmıştır.

Kendi varlığından ölmüş, Tanrı’yla dirilmiştir. Onun için Tanrı sırları, iki dudağının arasından çıkıp durmadadır.

 

 3365. Riyazatta tenin ölümü diriliktir. Bu bedenin eziyet çekmesi ruha ebedîlik verir.

O habis herif de horoz ne diyecek diye kulak vermiş dinliyordu.

 

O adamın, horozdan ölüm haberini duyunca Hz. Musâ aleyhisselâma koşması

 

Bunları duyunca ateşlenip koşa koşa Hz. Musâ aleyhisselâm Kelimullah’ın kapısına dayandı.

Korkudan kapısının toprağına yüz sürmekte, Ey Kelîm, feryadıma yetiş demekteydi.

Hz. Musâ aleyhisselâm, “ Yürü, yüzünü yerlere döşe de kurtul. Mademki usta oldun, kuyudan sıçra, çık!

 

 3370. Hadi Müslümanlara ziyan ver, keseni, dağarcığını iki kat doldur.

Ben, sana aynada görünen bu kaza ve kaderi kerpiçte gördüm.

Akıllı kişiye, sonda görülecek şey önceden görünür, gönlüne doğar; bilgisi az kişiye sonunda!” dedi.

Adam tekrar feryat edip dedi ki: “ Ey iyi ahlâklı, lûtfet. Başıma kakma yüzüme vurma.

Ben, iyiliğe lâyık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim… ettim de. Sen, benim liyakatsızlığıma iyi bir karşılık ver, lûtfet.”

 

 3375. Hz. Musâ aleyhisselâm, “ Oğul, şastten bir oktur fırladı, geri gelmesi âdet değildir ki.

Fakat bir iyilikte bulunmak isterim; ölüm zamanı imansız kalmayasın, imanlı ölesin.

İmanını yoldaş edindin mi dirisin… imanla gittin mi ebedîsin” dedi.

Tam bu sırada adamın hali değişti gönülü bulandı, leğen getirdiler.

Bu, yemekten meydana gelen gönül bulantısı değil, ölüm alâmeti! A ham betbaht, kayetmenin ne faydası var sana?

 

 3380. Dört kişi alıp evine götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu.

Hz. Musâ aleyhisselâmın öğüdünü dinlemiyor, halifelikte bulunuyorsun ha… Fakat kendini çeliği sağlam bir kılıcın üstüne atıyorsun!

Kılıç, senin canını alıverir, hiç utanıp sıkılmaz. Kardeş, bu senin lâyığındır, lâyığın!

 

 Hz. Musâ aleyhisselâmın, o adamın imanla ölmesi için duası

 

Hz. Musâ aleyhisselâm, o seher çağı duaya başladı: “ Yarabbi, sen, onun imanını alma.

Padişahlıkta bulun, bağışla onu… o yanılmış, şaşırmış, haddini bilmemiş, haddinden fazla ileri gitmiş!

 

 3385. Bu bilgi, senin harcın değil dedim ama sözümü anlamadı. Başımdan savuyorum sandı.

Sopasını ejderha yapabilen kişi ejderhaya el atabilir.

Dudağını yumup söylemeyen, sırrı gizleyebilen, gayb sırrını öğrenebilir.

Su kuşundan başka kuş denize atılmaz, artık anlayıver… doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.

O da suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor… ey merhametli Tanrı, sen elini tut!”

 

Ulu Tanrı’nın Hz. Musâ aleyhisselâm aleyhisselâm’ın duasını kabul etmesi

 

 3390. Tanrı dedi ki: “ Peki… imanını bağışladım. Hattâ dilersen şimdi dirilteyim de…

Değil yalnız onu, hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim.

Hz. Musâ aleyhisselâm, “ Yarabbi, bu dünya ölümlü dünyadır. Sen, onu aydınlık âlemde dirilt.

Bu fena dünya, varlık dünyası değil. Sonunda yine ölecek değil mi… âriyet dirilmede ne fayda var?

Sen, şimdi onlara, gözlerden gizli olan “ Ledeyna muhdarun” yurdunda rahmet saç!” dedi.

[Hepsi toplandığı zaman huzurumuza getirileceklerdir. (Yasin, 32)]

 

 

**************

ALLAH TEÂLÂ’NIN İLK EMRİ OKU-AKIL ve BEYİN-BİLGİ İLİŞKİSİ

GİZEMLİ BİLGİLERİN KAYNAKLARINDA ASTRAL ÂLEMİN YEDİ KATMANI

BİLGİ KURAMININ TEMEL KAVRAMLARI

CEMİL MERİÇ’İN “MAĞARADAKİLER” KİTABINDAN

 

THE CORPORATİON-Şirket (2003)


Yönetmen: Mark Achbar , Jennifer Abbott

Ülke: Kanada

Tür: Belgesel, Tarihi

Vizyon Tarihi: 10 Eylül 2003 (Kanada)

Süre:145 dakika

Dil: İngilizce, İspanyolca

Senaryo: Joel Bakan , Joel Bakan , Harold Crooks ,

Müzik: Leonard J. Paul

Görüntü Yönetmeni: Mark Achbar , Rolf Cutts , Jeffrey M. Hoffman ,

Yapımcılar:Mark Achbar , Mark Achbar , Joel Bakan ,

Firma: Big Picture Media Corporation

Özet

Bundan 150 yıl önce şirketler, iş yapabilmenin düzenlenmiş bir yolu olarak ortaya çıktılar. Şimdi ise şirket, küresel bir güç. şirket, hukuki anlamda bir “kişilik” olarak algılanan bu kurumun felsefesini ve işleyişini çarpıcı ropörtajlarla ve esprili bir bakışla mercek altına alan bir belgesel.

“Dünya Sağlık Örgütü”nün, psikologların ve psikiyatristlerin kullandığı standart araçlarla bu “kişinin karakterinin temel özelliklerini incelemeye alan belgesel, oldukça rahatsız edici bir sonucu gözler önüne seriyor.

 Bencil, ahlaksız, duygusuz ve hilekar olan şirketlerin işleyiş ilkeleri onların anti-sosyal kişiliklere bürünmesine neden oluyor.

Anlayış, sevgi ve paylaşım gibi insani özellikleri taklit ederken bile, yoluna çıkan sosyal ve hukuki standartları yerle bir eden şirketler, hiçbir zaman suçluluk duygusunu hissetmiyorlar.

Teşhis: serbest piyasa ekonomisinin ilkelerinin kurumsal bir düzenlemesi olarak karşımıza çıkan şirketler aslında bir psikopatta gözlenen tüm özelliklere sahipler. şirketin belkemiğini, dünyanın en büyük şirketlerinin (shell, pfizer, ibm, goodyear vb.) yöneticileriyle ve önemli düşünürlerle (Noam Chomsky, Peter Drucker, Milton Friedman, Naomi Klein, Mark Kingwell, Vandana Shiva And Michael Moore) yapılan röpörtajlar oluşturuyor.

bu karışıma bir de şirket casusları, gizli bir pazarlamacı, akademisyenler, tarihçiler ve aktivistler eklendiğinde ve TV reklamlarından, şirket propagandalarından ve filmlerden görüntüler de eklendiğinde, şirket denen kurumun büyüleyici bir portresiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bugüne kadar katıldığı tüm festivallerde izleyici ödüllerini toplayan şirket, belli ki çağımızın en vahim hastalığına parmak basıyor.

Belgeselden Bir kısım

150 yıl önce ticari anonim şirket göreceli olarak önemsiz bir kurumdu. Bugün tümden egemendir. “Kilise gibi” başka zaman ve yerlerdeki monarşi ve komünist parti gibi anonim şirket günümüzün hakim kurumudur. Bu belgesel modern ticari anonim şirketin doğası, evrim etkileri ve olası geleceğini inceliyor. Önceleri dar bir yasallık verilmişken bugünün şirketinin yaşamlarımız üstünde bu denli olağanüstü güç ve etkinlik kazanmasına izin veren nedir?

Sorgulamamıza, skandallar büyük şirketler üzerinde kamusal denetim eksikliğini geniş bir tartışmaya açmak üzereyken başlıyoruz. Sanırım güvensizlik pazarında bir tantana var. Yüzde veya öyle bir yüzde büyük bir yüzde ile ticaret kesimi dürüsttür ve tüm iyi yanlarını göstermezler dengeli telafi programları vardır.. “Ancak bazı çürük elmalar vardır…” şirket dünyasının temel çalışma ilkeleri üzerindeki medya tartışması hızla “lideri izle” oyununa indirgendi.

———————–

İşçilerle Görüşmek Mümkün mü?

Honduras’ta idik bazı işçiler ne üzerinde çalıştığımızı anladılar ve bize yaklaşıp dediler ki fabrikamızda koşullar korkunç. Lütfen bizimle görüşür müsünüz. Ve biz görüşürüz dedik.

“Ama gelişmekte olan ülkelerde görüşemezsiniz” bir fabrikaya elinizde defterle gidemezsiniz ve söyleşi için işçiler çıkıp gelemezler. Yani işveren kabadayıları vardır casuslar vardır askeri polis vardır bu yüzden herşeyi gizlice yaparsınız. Toplantıya başlamak üzereydik ve içeri üç adam girdi çok sert görünüşlü adamlar. Şirket toplantımızı öğrenmişti ve bu casusları yollamıştı. Açık ki toplantıyı yapmadık.

“Ama bu genç kızlar gerçekten zekiydiler” Ve giderlerken casusların görüş alanından çıktıklarında ellerini masanın altına koymaya başladılar. Ve ben de elimi alta koydum ve elime ücret koçanlarını koydular. Kim olduklarını bilelim diye aldıkları ücreti öğrenelim ve fabrikada yaptıkları markaları kim için çalıştıklarını bilelim diye. Herkes gittikten sonra elime baktım. Ve avucumun içinde “Kathy Lee Gifford’un yüzü vardı”Ve onun altında da bu elbisenin satışından elde edilecek gelirin bir kısmının çeşitli çocuk yardım kuruluşuna bağışlanacağı vardı. Çok dokunaklı geliyor size. Wal-Mart size diyor ki bu pantolonları satın alırsanız Kathy Lee size diyor ki bu pantolonları alırsanız çocuklara yardım etmiş olacaksınız. Sorun şuydu ki bize bu etiketleri verenler 13 yaşında idiler.

Ailenden çok kişi çalışıyor mu burada? Sadece ben. Kaç kişiye bakıyorsun? Sekiz kişi mi? Ve bu maaşla nasıl yapıyorsun yeterli mi? Hayır.

“Buna başka bir açıdan bakalım”

“Buna Bangladeş’te açlıktan ölenlerin” bakış açısından bakalım.

[Bir "Pazar Çözümleri" Düşünce Kuruluşu]

“NİKE” GİYENLER İÇİN ACI BİR BİLGİ

Ölesiye aç olan Çin halkı ve sahip oldukları birine verebilecekleri tek şey bir değeri olan tek şey düşük işçilik ücretleridir. Sonuçta tüm dünyaya söyledikleri bu büyük pankartlarında yazan Gelin bizi kiralayın. Saati 0.10 $ için çalışırız. “Çünkü saatte 0.10 $ açlıktan ölmemizi önleyecek” pirinci almamızı sağlar. Ve gelin ve bizi halimizden kurtarın. Ve böylece “NİKE” gelir topluluktaki herkes tarafından büyük bir lütuf gibi kabul edilir.

[Hey bekle! Burada olma izniniz yok! Kapı ardına kadar açıktı. Hayır hayır hayır hayır hayır. Bu benim elbisem. Şunlar benim elbiselerim. Bunlar sizin elbiseleriniz değil. Neden kameranız!? Kadına dokunma. Neden!? ]

Burası özel bir şirket. İzinsiz buraya nasıl girebilirsiniz?

“Evet kapı ardına kadar açıktı” Kapılar çalışanlar içindir sizin için değil. Dominik Cumhuriyeti’nde artık çöpleri karıştırdık. Bu işleri hep yaparız etrafa bakınırız. Bir gün “Nike”’ın iç maliyet belgelerini bulduk. “Nike” her işleme bir zaman çerçevesi verir. Dakikalardan bahsetmezler. Zaman çerçevesini bindebir saniyelere bölerler. “22 işlemin sonuna ulaşırsınız;” işçilere gömleği yapmak için 6.6 dakika verirler. Dominik Cumhuriyeti’nde saat ücreti 0.70 dolardır. 6.6 dakika 0.08 $ yapar. Bunlar Nikes’ın belgeleri. Bu demektir ki ücretler satış fiyatının yüzde birinin onda üçü olur. Gerçek bu. Bu sömürü bilimidir.

—————

[İnsan Sağlığına Zarar Tehlikeli Ürünler]

[İnsan Sağlığına Zarar Zehirli Atıklar]

[İnsan Sağlığına Zarar Kirlilik]

[İnsan Sağlığına Zarar Sentetik Kimyasallar]

1940’ta bir şey oldu ve yeni bir çağ başlattı. Sentetik ve yaratma yeteneği çağı.

[Dr Samuel Epstein Çevre Tıp Ordinaryüs Prof. İllinois Ü.] Sınırsız bir ölçekte daha önce dünyada olmayan yeni kimyasallar. Ve araştırmanın büyüsünü kullanarak petrol şirketleri, petrol molekülünü parçalamada rekabet ediyorlar ve yeni maddelere dönüştürüyorlar… Böylece birdenbire her tür yeni kimyasalı üretmek olanaklı oldu sentetik kimyasallara benzerleri daha önce dünyada hiç var olmayan ve her tür amaç için ve ne pahasına olursa olsun . Kumaş, diş fırçası, otolastiği, böcek ilacı kozmetik, ot öldürücü. Dünyadaki yaşamı iyileştirmek için galaksi dolusu şey. Örneğin bir kimyagere gidip deseniz ki bak bir kimyasal istiyorum örneğin bir böcek öldürücü yiyecek zincirinde süregitsin ve onu çok sık yenileme gereğim olmasın

“ve onun nisbeten yokedilemez olmasını istiyorum” ve o, iki benzen molekülünü karatahtaya yerleştirip bir klor oraya ve bir klor buraya ekler DDT bu idi! Sekizinci ordu Japon sivillerin yardımına gereksinim duyduğunda işgalimiz sırasında yerel doktorların DDT uygulamasını istediler bizim adamlarımızın gözetiminde potansiyel bir tifüs salgınına karşı. Hastalık kontrolü için bu önlem biraz fazla ileri gidiyor ve burun sürtmenin biraz aşırısı.

“”Temizliği bağışlayın”

“Petrokimyasal çağı gelişti ve gelişti bu kimyasalların tehlikeli olabileceğine dair işaretler ortaya çıktı. İlk veriler önemsiz ve kulaktan idi ancak giderek veriler birikmeye başladı öyle kapsamlı ki artık biliyoruz, çalışma yerlerimize, tüketim maddelerimize, “havamıza, suyumuza” sızan sentetik kimyasallar kansere yol açtı ve doğum bozukluklarına ve diğer bazı toksik etkilere.

[DuPont Şirketinin Mantar İlacına Maruz Kaldı]

[Oğulları Gözsüz Doğdu]

Dahası endüstri bunu biliyordu en azından çoğu endüstri bunu biliyordu ve bu riskleri küçümsemeye çalıştılar. [Başkalarının Güvenliğine Pervasız Kayıtsızlık] Bir silah alıp sizi vursam bu suçtur. Sizi bazı kimyasallara maruz bıraksam sizi öldüreceğini bilerek ne fark vardır? Fark şu ki ölümünüz daha uzun sürer. Artık büyük bir kanser salgınının ortasındayız ve kuşkum yok ki ve bunu belgeledim ki bu büyük kanser salgınından büyük oranda endüstri sorumludur burada yaşamı boyunca her iki erkekten biri ve her üç kadından biri kansere yakalanmaktadır.

[Hayvanlara Zarar : Yaşam Alanı Yoketme]

[Hayvanlara Zarar : Fabrika Besiciliği]

[Hayvanlara Zarar : Deneyler]

1989 yılı sonuna doğru [Hayvanlara Zarar : rBGH/rBST/Posilac] nereden geldiği belli olmayan büyük bir kutu dolusu belge büroma ulaştı. Ve onları açtığımda RBGH verilen ineklerin toksik testleri ile ilgi Monsanato belgelerinin tamamıyla karşılaştım.

“BST ticari isimli Posilac Monsanto’ya göre” Birleşik Devletler’de süt inekleri çiftliklerinin dörtte birinden fazlasında kullanılıyor. Süt, Amerikan nüfusunun büyük kısmı tarafından içiliyor çünkü besin ve ilaç dairesi güvenli olduğunu ilan etti, “hem inekler, hem insanlar için…” “Ve burada Monsanto diyordu ki” Hiçbir kanıt yoktur, “yan etkiler hakkında” Antibiyotik kullanmıyoruz. Ve bu açıkça gösteriyordu ki yalan söylüyorlardı göz göre göre.

[Aldatıcılık; Kâr İçin Sürekli Yalan Söyleme ve Başkalarını Kandırma]

Belgeler kronik iltahap bölgeleri tarif ediyordu ciğerlerde, kalpte, böbreklerde, dalakta ve üreme sorunlar ve bir dizi başka problemler.

 [Daha Çok Süt Daha Çok Para]

“…ilacın en kapsamlı bağımsız değerlendirmesi” “ineklerde gereksiz ağrılara” acılara ve strese yol açıyordu. Tasarlanma amacı sadece “süt üretimini arttırmak” olan bir ilaç için bu kabul edilemez Bu aptal bir ürün. Endüstri dünyası süt içinde yüzüyor.

[Jeremy Rifkin] Fazla süt üretiyoruz..

[Ekonomik Eğilimler Vakfı Başkanı] Hatta dünyada süt üretmesinler diye çiftçilere para veren hükümetler var.

“Böylece Monsanto’nun ilk ürünü” gerek duymadığımız şeyin fazlasını üreten bir ürün.

“Tabi her ineğe Posilac” [Monsanto Tanıtım Filmi]  “injekte etmek isteyeceksiniz” çünkü etmediğiniz her inek kaçırılmış bir gelir fırsatı.  

“Ancak sorun şuydu ki” yapay hormonun bu kullanımı [Steve Wilson] inekler için bir çok soruna yol açtı. [Araştırmacı Gazeteci] Mastitis denen şeye neden oldu bu, memelerin çok acılı bir iltahabıdır. İneği sağdığınızda eğer inekte mastitis sorunu varsa bir kısmı ve yani bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum umarım yemek sırasında izlemiyorsunuzdur ancak meme iltahabındaki irinin bir kısmı süte karışır. Ve somatic hücre sayısı dedikleri sütünüzün içindeki bakteri sayısı yükselir. İneklere de bir bedel vardır. RBGH enjekte edildiğinde inekler hastalanır. Onlara antibiyotik verilir. İnsanların antibiyotik aldığını biliyoruz

[Jane Akre Araştırmacı Gazeteci] besinler yoluyla ve biliyoruz ki bu da antibiyotiğe dayanıklı bakteri ve hastalıklar oluşumuna katkıda bulunuyor. Ve biliyoruz ki acil bir durumda biri hastaneye gidip hastane enfeksiyonu kapabilir ve bu tedavi edilemez ve ölebilir. Bu bir kriz.  “İnek için kötü”  “Çiftçi için kötü”  “Tüketici için potansiyel olarak kötü” Jüri çekildi potansiyel sağlık riskleri hakkında çelişkili kanıtlar var karşımızda. Ve tabbi tüketici olarak inancım o ki neden risk alalım?

Monsanto ürünlerinin tek kurbanları inek çiftlikleri değil.  “Vietnam’ın geniş bölgelerindeki çalılar Amerikan ordusu tarafından” Monsanto’nun Agent Orange’ı ile temizlendi.

“Toksik ot ilacının 5000’den fazladoğum arızasına yol açtığı bildirildi” ve Vietnam sivilleri ve askerlerinde yüzbinlerce kanser vakasına ve Güneydoğu Asya’da görev yapmış eski Amerikan askerlerinde. Vietnam’lı kurbanlardan farklı olarak Agent Orange’a maruz kalmış Amerikalı Vietnam gazileri hastalıklarına neden olan Monsanto’ya dava açabildiler.

“Monsanto anlaşma ile mahkemeden kurtuldu” $ 80 milyon zarar bedeli ödeyerek.  “Ama hiçbir zaman suçu kabul etmedi.”

———

http://www.yesilist.com/bir-gdo-devinin-dna-apos-s-monsanto-cms

Dikkat Dikkat Aldatılıyorsunuz!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

[KIZIŞTIRICININ ZAFERİ] Gizli Pazarlama Uzmanı

Size gizli pazarlamanın hedefi olabilen [Gizli Pazarlama Uzmanı] bir insanın hayatından bir gün verebilirim Ve size şunu belirteyim bunların bazısı tam şu anda meydana geliyor etrafınızda. Sabahleyin binanızdan çıkarsınız şehrin birinde ve kapıcının yanından geçip dersiniz ki selam günaydın! Ve ayağının dibinde bir doğrudan pazarlama veya posta ödemeli satıcıdan gelen bir grup kutu dikkatinizi çeker. Ve tabii orada bir grup kutuda büyük marka mesajları vardır. “Dışarı çıkar ve düşünürsünüz” bir çok insan bu şirkete sipariş veriyor olmalı. Eh, burada bilmediğiniz bu boş kutuları orada tutmak için kapıcıya para verdiğimizdir.

“Sokağa çıkarsınız” ve bazı insanların biraz gürültülü olarak konuştuğunu duyarsınız bir müzik parçası hakkında ve birbirlerine kulaklıkları verip durmaktadırlar ve demektedirler ki bu ne harika! Hey biliyor musun bu CD’nin bulunması zormuş diye duydum ama X. dükkanında satıldığını duydum.

“Bunu duyar ve kaydedersiniz” ve sonra bunu kulaktan öğrenirsiniz ve belki de sonra düşünürsünüz hey büyük parça neydi bang bu kafanızdadır belki. Sonra büronuza gidersiniz ve buzdolabında belli bir marka su vardır. Bu ne?

“Onu alıp içersiniz o oradadır” pek üstünde düşünmezsiniz. Vay! Bayağı iyi bir su. Kim bilir?

“Belki birisi suyu oraya koymuştur” Öğle arası için çıkarsınız parkta oturuyorsunuz ve insanlar etraftadır parkta konuşuyorlardır ve bang birden başka bir mesaj duyarsınız.

“Yatağa dönene kadar olasıdır ki sekiz veya dokuz” farklı örtülü mesaj almışsınızdır.

“İnsanlar hep düşünürler ki” eh, ürün yerleştirmeyi biliyorum Filmlere şeyleri yerleştirdikleri zaman! Evet bir tür. Yani bu kesinlikle geleneksel ürün yerleştirme. Ama gerçek hayatta ürün yerleştirme şudur:”

“Ürünleri filme yerleştirme, ancak film aslında yaşamınızdır” Bir grup erişilebilir insan alalım ancak etkilenebilir insanlar onlar süpermodeller değiller tam sizin gibi insanlar bizim için bir şey yapıyorlar belli bir tür içecek içiyorlar veya belli bir çamaşır deterjanı kullanıyorlar her ne ise.

“Deyin ki bunlar bir tür hamamböceği moteli”

“İnsanlar onlara gelecek” ve bunlar da onlara bu küçük marka yemini verecekler. Bu makul bir bilgi parçası veya alışkanlık olabilir. Tüketiciler bu karafatma yemini alırlar ve sonra yutarlar. Ah epey güzel! Sonra gidip arkadaşlarına yayarlar. Eğer kuşkucu olmak isterseniz yaşamınızı böyle sürmek isterseniz size yaklaşan her insana kuşkucu olun.

“Ama size uygun bir şey gösteriyorlar” ve işe yarayan bir şey ve bir şekilde yaşamınızı iyileştiren bir şey eh o zaman kimin umrunda. Yine “teşekkürler!” deriz.

————————

[ÖNGÖRÜ]

 “Tüm şu betona bak pencerelere bak” çalışanlara bak makyaja bak.

“Şu güce bak” Yine de bu şirketlere ulaşabiliyorsunuz. Yine de bir etki yaratabiliyorsunuz. Küçük çarpışmalar dünya çapında kazanılıyor, ancak, sanırım insanlar kaybediyor.

Çocuklarımızın bugünü ve geleceğini gerçekten karanlık görüyorum. Ancak halkın düşünme, coşku ve isyan gücüne güveniyorum. Hükümeti değiştirebiliriz.  

Yeniden tasarlamanın, yeniden düşünmenin, sermaye ve mülkün ne yapabileceğini yeniden belirlemenin tek yolu bu. Onbeş şirket kontrol etmek istiyor yaşamımızın koşullarını ve milyonlarca insan diyor ki sadece size ihtiyacımız yok biz daha iyisini de yapabiliriz. Yeryüzünü besleyen sistemler yaratacağız ve insanları besleyen. Ve bunlar marjinal deneyler değil bunlar dünya çapında çok sayıda topluluğun başlıca dayanakları Gelecek burada yatıyor.

M. MOORE DİYOR Kİ…………………………

“Yani bunun çok ironik olduğunu düşünmüşümdür” yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar?

Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamuoyunun kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur boyunca sürüyorum açgözlülük kusuru. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar onu asacağın ipi eğer bundan para kazanacağını düşünürse evet ben ipim.

Umarım. İpin bir kısmı. Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde “veya belki bu filmi veya herneyse izlediğinde” sanırlar ki yani evet yani bilirsiniz bunu izlerler ve bir şey yapmazlar çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki “yani hiç etkilenmeyeceklerdir…” “İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar” ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey.

——————————————————————————————————————————-

Doğumun Ölümü:
Şirket – The Corporation

Serdar AKBIYIK

Zamanın Ruhu köşesinin amacıyla ilgili bir açıklama yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu köşe asla herhangi bir ideolojinin veya zümrenin köşesi olmayacak. Bu köşenin amacı dünyayı daha yaşanılır kılmanın peşinden giden yapımlara yer açmak, Türk izleyicisinin bu tür yapımlarla buluşmasını sağlamaktır.

Dünyayı yaşanılır kılmak başlı başına bir devrimdir. Bizim filmlerimizi anlatırken bahsettiğimiz devrim işte budur. Bu devrim ancak her tür inançtan ve ideolojiden insanların bir araya gelmesiyle başarılabilecek bir devrimdir. Odağında sadece insan ve onun yaşadığı dünya vardır. Nasıl ki kendi şeytanlarımızı bizler üretiyorsak onları da yok etmenin çaresi biz insanların inancından, çabasından geçer. Bu anlamda dönemimizin bütün karanlıklarının altından para, onu her ne pahasına olursa olsun kazanmaya çalışan şirketler çıkmaktadır. Dünya döndükçe gücün sahibi odaklar değişmiş ama amaçları asla değişmemiştir. İlk başlarda dini kurumlar, daha sonra imparatorlar, bunlardan sonra ise Birleşmiş Milletler veya NATO gibi kurumlar odaklara hâkim olmuş, günümüzde ise IMF, Dünya Bankası gibi mali kurumların arkasındaki uluslararası şirketler dünyayı yönetmektedir. Bu gerçeği olduğu gibi odağına alan filmleri sizlerle buluşturmaktayız. Bu görevimizde bize yardımcı olan ve diğer internet sitelerine bu köşeyi taşıyan arkadaşlarımıza da teşekkürü borç biliriz.

“Şirket” filmi kendini yenileyen bir dünyayı öldüren sistemi açık ediyor. Bu sistemi doğa kurmadı, biz insanlar kurduk. Ve ona Şirket adını verdik.

Bu ayki filmimizin adı Corporation (Şirket). Şimdiye kadar yayınladığımız, Zeitgeist The Movie, Zeitgeist Addendum, Büyük Satış gibi filmlerden önce çekilmiş ve bütün bu üretimlere kaynak olmuş bir belgesel Şirket. 2003 yapımı olan film 2004 yılında da Bağımsız Filmler Festivali’nde de gösterildi. Bu 165 dakikalık uzun filmin yaratıcıları ise Jennifer Abbott, Mark Achbar ve Joel Bakan.

Film hukuki anlamda bir kişilik olan şirketler için Dünya Sağlık Örgütü, psikologlar ve psikiyatristlerin kullandığı bir seri standart değerlendirmeyle belirlemelerde bulunuyor. Bütün değerlendirmelerden çıkan sonuç şu:

Şirketler insan olsaydılar “psikopat” olarak tanımlanırlardı.

Belgeselde bir çok tanınmış isim yer alıyor. Dünyanın en büyük şirketlerinin (Goodyear, IBM, Shell, Pfizer) yöneticileriyle ve önemli düşünür ve gazeteciler (Noam Chomsky, Peter Drucker, Milton Friedman, Naomi Klein, Mark Kingwell, Vandana Shiva ve Michael Moore) yapılan röpörtajlar yanı sıra eylemciler, şirket casusları gibi birçok isim kendi bakış açılarıyla şirketlerin psikopat yönünü ortaya çıkarıyorlar.

Burada bence en etkileyici olan büyük şirketlerin CEO’larının yaptığı açıklamalar. Kimi yapılanlardan pişmanlık duyuyor ve sistemin düzeltilmesi için aktif rol alıyor. Kimiyse SHELL’in CEO’su gibi alttan alta duyduğu pişmanlıkla kendince açıklamalarda buluyor. Filmi baştan sona seyrettiğinizde içinizi bir karamsarlık ve suçluluk kaplıyor.

Filmin sonunda Michael Moore’un sözleri bu durumu aslında çok iyi açıklıyor:

“Yani bunun çok ironik olduğunu düşünmüşümdür. Yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar? Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamyonumu kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur tarafından oluşturulmuş yol üstünde sürüyorum, bu yolun adı açgözlülük. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar, onu asacağın ipi, eğer bundan para kazanacağını düşünürse. Evet işte ben o ipim. Umarım… İpin bir kısmı… Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde veya belki bu filmi veya her neyse izlediğinde sanırlar ki bir şey yapmazlar. Çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki, hiç etkilenmeyeceklerdir… İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak. Bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey.”

Moore’un bu sözleri filmin bir başka bölümünde daha tekrarlanıyor aslında.

Kolombiya’daki su savaşlarını daha önce başka filmlerde de size anlatmıştık. Bu filmde de yer alıyor bu savaşlar. Yağan yağmuru bile özelleştiren bir mantığı halkın isyanıyla yıkılması ve suyun Kolombiyalılar’a devri çok etkileyici tabii. Şirket filminde de Kolombiyalı aktivistlerin lideri şunu söylüyor:

“Savaşımın zirvesinde, ordu barakalarında kaldı; polis de karakollarında kaldı; Kongre üyeleri görünmez oldu; Vali saklandı ve sonra, istifa etti. Hiçbir otorite kalmamıştı. Tek meşru otorite şehir merkezinde toplanarak büyük topluluklarla kararlar veren halktı. Ve, sonunda su konusunda kararlar verdiler. Sanırım insanlar, hepimiz, genç ve yaşlı, demokrasi susuzluğumuzu gidermeyi başardık. Bir devlet şirketi devraldık teknik problemleriyle ve parasal ve hukuksal problemleriyle, yönetim problemleriyle. Hepsinin üstesinden geliyoruz. Eğer sıradan çalışan insanların kendi sorunlarını çözebildiğini kanıtlayabilirsek, özelleştirilen her şeyi tüm satılanları, yani şirketlerin elindeki her şeyi halkın eline geri alma olanağıyla karşılaşabiliriz. Böylece, çok önemli bir dersi o zaman öğrendim, halkın gücü hiçbir zaman hafife alınmamalıdır. Gösterilerde her zaman tekrar ettiğim sloganın: ‘HALK BİRLEŞTİĞİNDE, ASLA YENİLMEZ’ in ne kadar doğru olduğunu bir kere daha anladım.”

Özelleştirme, bu şirketlerin ilk amacı. Çünkü bu sayede yaşamın içine sızıyorlar, içtiğiniz sudan soluduğunuz havaya kadar sahip oluyorlar. Kısacası sizleri, bizleri köleleştiriyorlar. Buna karşı durmak bir ideolojinin değil insanlığın sorumluluğudur. Bu yazıları okuyanlar internete girip bu filmleri bulup seyretsinler. Kendinize bunu borçlusunuz. Üstelik çoğunun da Türkçe alt yazısı bulunmakta.

Son Söz

Para ve kar amacıyla insanoğlu kendini yok etmekte. Kendini yok etmesi yetmezmiş gibi bütün doğayı da mahvetmekte. Bizim anladığımız dünyanın sonu aslında sadece insanlığın sonu olabilir. Biz yok olunca dünya ve doğa yoluna devam edebilir. Bu güzel gezegende kendimizi yok olmaya mahkum etmemiz çok acı. Üstelik bir insanın değil bütün insanlığın ortak işlediği bir suç bu. Bu filmde anlatılan şirketleri yaratan ne? Biz insanlar değil miyiz? Acaba bu filmle de kendi suçumuzu yarattığımız sanal imgenin üstüne atıp rahatlamıyor muyuz? Bizim canavarımız ne şirketler ne başka bir şey. Bizim canavarımız kendimiziz. Ve en zor savaş da insanın kendisine karşı verdiği savaştır. Aç gözlülüğümüzü, gaddarlığımızı yenmek zorundayız. Buna da her şeyin suçlusunun kendimiz olduğunu kabullenerek başlayabiliriz. Şirket filmi bu başlangıç için iyi bir fırsat sunuyor bize. İyi seyirler…

http://www.tersninja.com/dogumun-olumu-sirket-the-corporation

 

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ


  “İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.”

Dorian Gray saf ve yakışıklıdır. Basil Hallward’a sanatı için modellik rolünü üstlenirken; ressamın hayranlığını kazanacak, hatta tapınılacak kadar bir güzellikle temsil edilir. Ama kendi portresi ve şeytanın avukatı rolünü üstlenmiş Lord Henry saflığının ırzına geçer. Dorian Gray için Gençlik ve güzellik, bu dünyadaki tek erdemdir. Artık; günah ve kötülük ise zevkin çekim gücüyle hayatının anlamına dönüşüverir.

“Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. Modelin orada bulunması yalnızca resmin yapılmasına yol açan rastlantı, bahanedir. Ressamın gözler önüne serdiği kişi o değildir; tersine, renkli tuvalin üzerinde açılanan, ressamın kendi kişiliğidir.”

Dorian Gray de onu tuvale aktaran ressam için, yalnızca onu yaratıcılığa iten bir güdüdür. Dorian Gray içinse ihtiyarlaşıp çirkinleştiğinde sonsuza dek genç kalacak bir aynadır ve Gray ruhunu bile satmaya razıdır o resimle yer değiştirebilmek için. Keşke sonsuza kadar genç ve muktedir kalacak olan o olsaydı…

“Riyaset sevdası bir marazdır ki devası yoktur.”

“İnsanlara hükmetmek, cinsel olarak birleşmekten yetmiş kat daha fazla haz verir.”

Resmine ve iktidarına odaklanan Dorian Gray, zamanla sonsuz gençlik karşısında ruhun satan ve sonucu olarak portreye her baktığında ruhunun ölmüş olmasından korkan bir vicdana dönüşür. Vicdanını yansıtan portre her günahıyla, şeytanın ayak seslerine uydurduğu her melodiyle daha da çirkinleşmektedir. Portre sahibinin günahlarının alçaltıcı etkisinin bir simgesidir. Ve resim bekâretini kaybetmiş bir sanat eseri olarak, bir odaya kilitlenir. Onu tek gören yaratıcısı ve ressamı Basil Hallward ise, Dorian  tarafından öldürülür. Dorian’a aşık olan kadın (Sibyl) intihara sürüklenir. Artık o emsalsiz güzellik, Londra sokaklarının en karanlık sohbetlerinin nesnesi olmuştur. Dorian Gray, Ahlaksızlıklarına rağmen, ama hala yakışıklı kalabilmektedir. Hayat onun için sanatların en yücesidir. Ancak Dorian bir ölüm makinesi olmuştur.

Wilde diyor ki;

“Benim için, o, “Sadece hayal dünyası” ise, âlemin de ayni özden olduğunu hatırlamak büyük bir sevinçtir. Dorian Gray’de, dünyanın büyük cinayetlerinin beyinde olup bittiğini söylemiştim. Doğrusu her şey beyinde olup biter. Şimdi, gözlerimizle görmediğimiz gibi, kulaklarımızla da işitmediğimizi, bunların şöyle böyle doğrulukla, duyularımızdan aldığımız izlemleri götüren araçlar olduğunu biliyoruz. Gelincik beynimizde kırmızıdır, elma beynimizde kokuludur ve tarla kuşu beynimizde öter.” [1]

Günümüz insanının beyninde biten hayal, entrika, hırsalar portredeki gibi açığa salınsa idi ne çok çirkin olurdu. Dorian gibi insanlar sağduyu yüzünden kaybedeceğim diyerek hayat fırsatlarını kollamaktadırlar. Ve  “Hayat bir andır. Ötesi yoktur.    Bu yüzden onu en güçlü alevimizle yakıp kül etmeliyiz.” “Hep böyle rahat, genç, zengin vb. görünemeyeceksek ve kalmayacaksak, yeri geldiğinde günah işlemek, ruhumuzu Şeytan’ın sunağına yatırmaktan kimlerin haberi olabilir ki, bu halde kalmak için bir şeyler  yapamalı değil miyiz?” Demektedirler.

Al Capone’nun suç mazeretininde bundan pek farkı yoktur.

“Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.   „

İnsanların bir kısmı tüm hayatlarını özveriyle “Tanrı korkusu ya da daha beteri, rezalet korkusu”  duyarak yaşarken, bazıları yalnızca arzularını yaşayamamaktan korkar olmuşlardır.  Öyle ki gerçekçilik “Hayattan çok daha Tiyatro’da  kalmış gibidir.”

Wilde’ın Dorian Gray’in Portre’si toplumun aykırı saydığı şeyleri, ayıplarını en şahane biçimde bize açıklamaktadır. Bu romanda  memleketin sahne dışında oynanan tiyatro sahnelerini, erkeklerin ve kadınların yaşam standartlarını, tiyatro da portakal yemeye zorlanan alt tabaka insanlarıyla aslında geçmişi dikizleyebilen bir dürbündür.

Dorian Gray’e hayat, aslında kötü giden bir provadır ve gibi bir an gelir, dayanılmaz bir hal alır. Kendi canına kıymak bir kurtuluştur. Gerçek şeklini gizlemek adına günahın zehrini içer ve bu kitap gibi sonu ölümcül bir intihar olur…

Gerçek şudur ki,    “Hayatı ahlaksızlıklarla dolu olanın günün birinde yaptıklarının bir bedeli olacağını bilmelidir.”

“Günahlar insanı köleleştirir. Özgür, masum, iyi biri olmak için insana kendisinden başka kimse yardım edemez.”

“Prens’in Açıklanmış Sırları İle İktidâr ” siyasî dehâ Niccoló Machiavelli’(1469-1527) diyor ki;

“Modern hayatta insanlar geçmişte olduğundan daha rahat yalan söylüyor. Araştırmalarım, insanların yalanlarını yüzlerine vurduğunuzda pek de pişmanlık göstermediklerini ortaya koyuyorlar. Çünkü toplum bunu artık eskisi gibi yadırgamıyor.”

“Yalan işimize yarıyor Çünkü insanlar kendileri hakkında yalan şeyler duymayı istiyoruz; çok iyi göründüklerini, bizim onların söylediklerine katıldığımızı, çok başarılı olduklarını… Yani çoğu zaman sırf kibar olmak ve aradaki ilişkiyi iyi tutmak için yalan söylüyoruz. Bu tür yalanları insanlar, diğer yalanlardan 10-20 kat daha fazla söylüyorlar.”

“Bazı durumlarda da bize diğerlerinin yanında bir avantaj sağladığı için yalana başvuruyoruz; onları inanmalarını istediğimiz şeye ikna etmek için bunu yapıyoruz. Kısacası yalan, istediğimizi almak için kullandığımız bir sosyal taktik.”

 DORİAN GRAY (2009)

Yönetmen: Oliver Parker
Ülke: İngiltere
Tür: Dram , Fantastik , Gerilim
Vizyon Tarihi: 09 Eylül 2009 (İrlanda)
Süre: 112 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Toby Finlay , Oscar Wilde
Müzik: Charlie Mole
Görüntü Yönetmeni: Roger Pratt
Yapımcılar: Paul Brett , Simon Fawcett , Alexandra Ferguson ,
Oyuncular: Colin Firth, John Hollingworth, Caroline Goodall, Nathan Rosen, Jeff Lipman

Özet:

Lord Henry ile Dorian’ın karşılıklı etkileşimleri, Dorian’ın kendini giderek kötüye, şeytani olana, hazcılığa adaması filmin eksenini oluşturmaktadır. Son derece saf ve yakışıklı Dorian’daki değişim, Lord Henry’nin sözleriyle ve Dorian’ın kendi portresinde kendi güzelliğini keşfetmesiyle başlar. Lord Henry’nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. İyiliği temsil eden Basil’in Dorian’a duyduğu saf tutkuda eşcinsellik öğeleri açıkça hissedilir. Dorian’ın büyük sırrını, portredeki değişimi gören yalnızca Basil olur. Portreye odaklanan, sonsuz gençlik karşısında ruhunu satan ve ruhunun ölmüş olmasından korkan Dorian için kurtuluş var mıdır?

 Özellikle bir genç adamın büyümesini, eğitimini, gelişimini, kendini ve inançlarını keşfetmesini işleyen Dorian Gray’in Portresi için Oscar Wilde, “bir ruhun hikâyesi’ demiştir.

ALTAY ÜNALTAY’IN YAZI VE ÇEVİRİLERİ


TÜRK MİLLETİNİ İLGİLENDİREN ESKİMEMİŞ İKİ HİKÂYE

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU

BİR BUNALIM ÇAĞINDA MİLLETLEŞME: NASYONALİZM – PATRİOTİZM

DİNE KARŞI DİN

DOĞU, BATI VE İLAHİ ADALET

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ

ŞEYTANİ RESİMLER

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?

Bir kısmını sunduğumuz yazıların daha fazlasını okumak için http://altayu.blogspot.com/ a bakabilirsiniz.

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU


1928’de ilerigelen İngiliz Yuvarlak Masa stratejisti H.G. Wells “Açık Komplo: Dünya Devrimi Planı”nı yazdı (The Open Conspiracy: Blueprints for a World Revolution, New York, Doubleday, Doran & Co.). “Açık Komplo” Wells’in “Mein Kampf”ı (Kavgam, A. Hitler’in kitabı, ç.n.) idi; bir dünya hükümeti kurmanın reçetesini veriyordu. Bu zamanla, belki kuşaklar boyu bir sürede, insanları kendine kazanacak, kurumlarını oluşturacak ve böylece bir Dünya “direktuarı” kurarak “yeni dünya düzenini” oluşturacaktı.

Wells faşizm ya da komünizme karşı değildi, o bunları “yeni düzen” arayışının ilkel öncü tipleri görüyordu ve kendi dünya düzeni bunların yerine geçecekti.

  “Açık Komplo sosyalizm değildir” der Wells, “bundan çok daha gelişmiş bir düzendir; kendi sosyalist atalarından kalan ne varsa içinde sindirmiş ve kendine katmıştır.” Hatta “genç insanların” Açık Komplo’ya İtalyan “fasci” teşkilatları misali katılmasını da önerir.

Ancak Wells’in Açık Komplo’nun hedefi gösterdiği tek bir düşmanı vardır: Bağımsız milli devlet. Onun yıkılması Wells’in hayatının amacıdır.

Wells’in söylediği gibi, “bu benim dinimdir … Bu kitap mümkün olduğunca açık ve basit hayatımın fikirlerini anlatır, dünyamın perspektiflerini. Diğer yazdıklarım, istisnasız olarak aynı temel konuyu araştırdılar, denediler, yorumladılar ya da açtılar, ta ki ben şimdi temeline dek çıplak olarak ortaya koyup hatasız açıklayabileyim. .. Burada amaçlarımın yönlendiği nokta ve yaptıklarımın muhasalası vardır … (Bu) tüm insan ihtiyaçları için de bir şemadır.”

Wells, üç meşum hedef için yollar ortaya koyar; hareket savaş ve fakirliği kaldırmak ve insanı kendinden “korumak” adınadır.

•Milli devleti ebediyen sona erdirin, yerine “Atlantik” elitinin yönettiği bir dünya hükümeti getirin. “Açık Komplo” milliyetin dikkate alınmaması üzerine kuruludur, ve zararlı ya da engelleyici hükümetlerin, insanlığın şu ya da bu parçasını elde tutuyorlar diye kabul görmeleri için bir sebep yoktur. Atlantik toplumları dünyaya barış ve dünyanın bir ucundan diğerine söz ve hareket özgürlüğü getirebilir. Ve Açık Komplo’nun vazgeçemeyeceği bir gerçektir bu.” Ama Wells temkinlidir, çünkü Açık Komplo “savaşı bitirmek” adına “savaş yapabilir.” Açık Komplo’nun dünya barışına katkısı ve savaşları bitirmesinin, askerlerin, savaşçılığın ve askeri yöntemlerin sona erdiği anlamına gelmediğini açıklar. Asıl konu bu askerlerin “kime” sadık olacaklarıdır. Açık Komplo için “aydınlanmış” savaşçılar kullanmak gerekebilir. Wells der ki: “Başından itibaren Açık Komplo militarizmi karşısına alacaktır … (ama) askerlik hizmetinin beklenen kaldırılışı … zorunlu olarak askeri harekatın dünya “Commonwealth”i faydasına ve millici çeteleşmeleri bastırmak için yapılmasını da red anlamına gelmez; Açık Toplum üyelerinin askeri eğitimine de engel değildir. … Şimdiki hükümetimize olan sadakatımızın onun akıllı ve olgun tavrına bağlı olduğunu hissettirmeliyiz.

  •İnsan nüfusunu “dünya direktuarı” elitlerinin koyduğu sınırlar içinde tutmak. Bu nüfus kontrolü için kullanılacak yöntemler bilim (öjeni, kısırlaştırma, ve doğum kontrolü) ve dünya “direktuarı”nca topyekün ekonomik kontroldür; kredi çıkışı ve insanın hayatta kalması için gereken tüm ekonomik nesnelerin dağıtımı (yiyecek, su, barınak) kontrol edilir. Açık Komplo “biyolojiyi … insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol aracı kılar.” Ve bu düzey kontrol olmadan insan nesli yokolmaya mahkumdur. Böylece ABD Anayasası’nın “genel refah” ilkesi yerine Wells “seçici refah” önerir; burada Dünya direktuarı ırk ıslahı için fazla nüfusu “elimine” eder. Bu yalnız maddi bir gereklilik değil, der Wells, ama Açık Komplo’da “(İnsan) ruhu canavarca ve habis korkuların ve güdülerin eline bırakılmaz.” … İnsan daha iyi hissedecek, daha iyi olacak, daha iyi düşünecek, daha iyi görecek, tadacak ve duyacak. Bunların hepsi mümkündür. Bu yakıcı arzuları şimdi ondan kaçıyor, ve onunla alay ediyor, çünkü şans, kargaşa ve sefalet hayatına hükmediyor. Kaderin tüm ödülleri birbirini örtmüş ve kaybedilmiş. Hala şüphelenmek ve korkmak zorunda.”

•Sonsuza dek insanın Tanrı’nın suretinde yaratıldığı ve İyi’ye dönük bir tarafı olduğu “hayalini” kaldırın. Bunun yerine Wells insanın “yetersiz hayvan” olduğunu söyler: Kıskançtır, öfkelidir, kolay kızar, ve “karanlıkta güvenilmez”.

“İnsan habis bir hayvandır” der Wells, ve “ortak bir ahmaklığa, tembelliğe, alışkanlıklarına yapışmaya ve kendini haklı çıkarmaya” eğilimi vardır. İnsanda yaratıcı güçler “ani yıkıcı güçlerden” daha zayıftır. İnsan tabiatı “yıkıcıdır”, der ve açıklar: “Yapmak uzun ve dertli bir iştir, birçok duraklamalar ve hayal kırıklıkları işe karışır, ama “kırmak” ani bir heyecan verir. “Gümbürtü” hepimize neşe verir. Bu içtepiler Dünya direktuarınca kontrol edilmelidir.”

Bir yerde Wells yeni dinini 6 “temel hayati gerek” olarak kalıba döker:

1. Şimdiki hükümetlerin ve onları kabulümüzün geçici olduğunun kesin açıklanması

2. Bu hükümetlerin anlaşmazlıklarının, insan ve mülkü militanca kullanmalarının ve dünya ekonomik sisteminin kuruluşuna müdahalelerinin her yol kullanılarak azaltılmasında ısrar

3. Özel, yerel ya da milli düzeyde kredi, ulaşım ve üretimin kaldırılarak bunların insan ırkının genel faydasına kendini adamış dünya direktuarına verilmesi

4. Dünyanın, örneğin nüfus ve hastalıklar açısından biyolojik kontrolünün gereğini kavrama

5. Dünyada asgari bir özgürlük ve refah standardını korumak

 6. Kişisel hayatı bu işleri yapacak ve insan bilgisini, yeteneklerini ve gücünü geliştirecek bir dünya direktuarı emrine vermek.”

Ancak bu “hayatilerden” en önemlisi bunların hasılası olan insan ruhunun fethidir, ki Wells bunda ısrar eder; oysa bu insanı hayvandan ayıran şeydir. Ona göre tüm Açık Komplocular “ölümsüzlüğümüzün şarta bağlı olduğunu ve ırkımızda yattığını, kişisel olmadığını” kabul ederler.

  “Açık Komplo”yu okur okumaz diğer Yuvarlak Masa ihtilalcisi Bertrand Russell, Wells’e “bundan daha tam olarak kabul ettiğim bir şey bilmiyorum” diye yazar.

Kesintisiz Bir Süreklilik

Wells’in “Açık Komplo”sunun ana hedefi “ABD ve Latin Amerika devletleridir”. Burada Wells’e göre “seçkin sınıflara ve resmi vatanseverlere … geleneksel bağlılık” daha azdır.

 İlaveten, Wells küresel bir düşünürden başkası değildir, ve ABD’ye ek olarak o Rusya’yı da Açık Komplo’ca asimile edilecek önemli bir hedef görür. Bir yerde, heyecanla Sovyetler Birliği’nin “proleteryaya” olan resmi bağlılığına rağmen Açık Komplo’nun Moskova’da New York’tan önce hüküm süreceğini söyler.

 Amerika’nın Açık Komplo için önemi çoktur, çünkü ekonomik gücü artmaktadır. Wells için Amerikan ekonomik sistemi ya da Hamilton’cu ekonomi, Açık Komplo’nun düşmanı, ama finansör sınıfı müttefikidir.

  1928’de şöyle der; Amerikan sanayilerinin korunmasının hiçbir pratik meşru nedeni yoktur, Amerikan finansı korumasız daha mutlu olacaktır,” ama Açık Komplocular başaramazsa bu korumacılık sürgidecektir.

  Şüphesiz William Yandell Elliott ve Robert Strausz-Hupe tarafından oluşturulan kurumlar kesinlikle Wells’in, yeni dinine çok düşman bulduğu Amerikan sisteminin bitirilmesi “planlarına” uygundurlar. O çağdaşı ve gelecekteki işbirlikçi komplocularına hitaben “yeni dinin” yayılması emrini vermiştir. Şöyle diyor:

“Özel uzman örgütlerce, örneğin Araştırma teşviki dernekleri, genel bilgi endeksleme, bilimsel metinlerin çevirisi, yeni bilginin yayılması dernekleri gibi, Açık Komplocuların büyük bölümünün artık enerjisi tamamen yaratıcı amaçlara kanalize edilebilir ve yeni bir dünya örgütü” kurularak “Londra’daki Royal Society, Avrupa’daki değişik Bilim Akademileri ve benzeri artık yaşlanmış ve yetersizleşmiş kimi eski ve güzel kuruluşlar” dahil edilebilir.

Daha geniş anlamda, “Açık Komplo”yu yazarken Wells geniş bir Açık Komplocular devşirme şebekesinin kurulmasını savunur; bunlar kendi milli çevreleri içinde tüm milli devletlerin küresel olarak devrilişi, gezegenin koyu tenli ırklarının “bilimsel” yollarla azaltılması ve Tek Dünya oligarşik egemenliğinin Anglo-Amerikan liderliğinde kurulması için çalışacaklardır.

  “Açık Komplo”nun siyasi görevi, der Wells, “iki düzeyde ve tamamen farklı metodlarla yürütülmelidir.” Ana politik hedef, politik strateji, “varolan hükümetlerin zayıflatılması, silinmesi, içerilmesi ya da ikame edilmesidir”. … Bir ülke ya da il ayrı birim olarak elverişsiz ve daha makul ve ekonomik bir hükümet sistemince içerilmek zorunda ise de, bu şimdiki yönetiminin Açık Komplo’nun gelişimi için işbirliğine sokulmasına engel değildir.”

Ama Wells dikkatlidir; “hiç kimse” Açık Komplo’dan hariç tutulmamalıdır, ne sınıf, ne meslek ne de millet nedeniyle olsun. Tersine” … Açık Komplo kökler olarak heterojen olmalıdır. Genç insanlar Bohemya Sokol’leri (Çek izci örgütleri, ç.n.) ya da İtalyan Fasci’lerine (Mussolini‘nin gençlik örgütleri ç.n.) benzer gruplar haline getirilmelidir.

Wells’in “Açık Komplo” kutsal kitabının ilk basımı yayınlandığında Rhodes Trust, Yuvarlak Masa, İngiliz Fabian Derneği, Kraliyet Dışişleri Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) ve onun New York şubesi, CFR (council of Foreign Relations – Dışilişkiler Konseyi) çoktan, Tek Dünya bayrağı altında kuşaklar boyu beyaz ajanlar ve provokatör ajanlar toplama faaliyetine koyulmuşlardı. Wells’in “Açık Komplo”su bu çabaya bir odak verdi; uzun vadeli hedefleri genişçe açıklardı, ve en iyi ve parlak, ama belki de çürümüş zihinleri toplamanın ve devşirmenin önemini gösterdi; Wells bunlara “ciddi azınlık” adını verdi.

Üç çeyrek yüzyıl sonra Wells’in “Açık Komplo”su egemenliğini kuruyor.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/08/acik-komplo-h-g-wells-ve-dunya.html

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?


Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

  Modern medeniyetin sonunu ilan eden ve postmodern bir barbarlığın başladığını savunan kitabı “20. Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu”nda Macar asıllı Amerikalı düşünür John Lukacs, birçok şeyin yanısıra ata memleketi Macaristan’a demirperdenin yıkılışından sonra yaptığı seyahatte gördüklerini ve yaşadıklarını da anlatır. Doğu Avrupa’da o sıra milliyetçi ideolojiler patlama halindedir. Macar milliyetçilerine Lukacs şu basit soruyu sorar:

Milliyetçiliğiniz kıyamette sizi Tanrı’nın daha çok sevmesini ve cennetine kabulünü sağlayacak mı?

Muhatapları afallar. Böyle birşeyi daha önce hiç düşünmemişlerdir. Gerçi onlar kadar Lukacs’ın da bu soruya net bir cevabı yoktur, ama bu sorunun kıymetinden birşey kaybettirmez.

Macar ve diğer Doğu Avrupalı küçük ülke milliyetçileri için büyük amacın kendi ülkelerinin kurtuluş ve bağımsızlığı olması yeterli olabilir. Ama daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası daha büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi?

Acaba aynı soruyu burada da sorsak mı: Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Hangi amaç kalıcı, hangisi ya da hangileri geçicidir?

Bu konuya ileride tekrar değineceğiz. Şimdi başka bir önemli konuya girelim.

İslam tasavvufunda çok kıymet verilen bir rivayet vardır: İslam peygamberi Uhud savaşından dönen yoldaşlarına şöyle der: “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” Neredeyse tüm tasavvufun temel edindiği bu rivayet neyi anlatmaktadır? Kimi sorularla bir yorum denemesine konuyu açalım:

Din için mücadele etmekten ve zalimlere kılıç çekmekten daha yüce ne olabilir? Ya da soruyu değiştirirsek, din için mücadeleyi dahi anlamlı hale getiren daha yüce amaç nedir?

Ortadoğu’nun tüm dini geleneklerinin üzerinde uzlaştığı “mebde”ye (başlangıç öyküsü) göre insan yeryüzüne Allah’ın vekili (halifesi) ve görevlisi olarak kendinin ve Rabbinin düşmanı olan Şeytan’ı altetmek ve yeryüzünü Şeytan’ın ifsadından kurtararak imar ve ıslah etmek amacıyla gönderilmiştir.

Bu anlamda tüm yeryüzü bir mücadele alınıdır; uğraş bunun içindir.

Ama bir müddet sonra Şeytan ona yeryüzünü çok güzel göstermiş, insan onun büyüsüne kapılmış, burasının geçici olduğunu, asıl görevini, kendini göndereni, kısacası kendini unutmuştur.

Ona her unutuştan sonra aslolanı hatırlatan peygamberler gönderilmiş, insanoğlu onların getirdiği mesajın arıtıcılığında dirilip kendine gelmiş, ama kısa süre sonra tekrar Şeytan’ın aldatışına kanmış, gönlünü teslim etmiş, asıl amacı olan yeryüzünü Allah’ın emirleri doğrultusunda imar ve ıslah etmek görevini terketmiştir.

Böyle olunca da asıl amaca izafeten anlam kazanan tali amaçlar, üstün gelme, hükmetme, insanlar arasında şerefle anılma gibi şeyler asıl amacından kopmuş, tesbih taneleri gibi dağılarak kendileri birer asli amaç haline gelmişler ve insanlar bunların peşine düşerek yoldan sapmışlardır. Kuran’da bu dünyevi boş işler, çocuk oyununa benzetilmiş, “oyun ve eğlence” olarak anılmıştır. Bu tabir, bu kabil işlerin zararsızları içindir. Ama insan böyle amaçlar için haksızlık ve zulüm, cinayet yoluna saparsa artık yaptığı oyun-eğlence olmaktan çıkar; Şeytan’ın işleri haline gelir.

İnsan olağanüstü bir varlıktır; kıtalar aşabilir, yüksek şehirler inşa edebilir, dağları yerinden oynatabilir. Bu yeti ve gücün gösterdiği gibi, bir anlamda insan tabii olanla tabiatüstünün birleşme noktasıdır.

Ama insan kendinde barınan bu muazzam güçler ve kabiliyetlerin ne için olduğunu unutursa korkunç bir varlığa dönüşebilir.

Daha önce dediğimiz gibi, yeryüzü Şeytan’la, yani evrensel kötülük, ifsad ve yıkım ile bir savaş alanıdır. Ancak bu mücadelenin başarılı olabilmesi için insanların bu mücadeleye hazır olması, gönüllerini böyle bir mücadelenin safı olmaya hazırlamış olması gerekir. Bu hazırlık ise başlıbaşına daha büyük bir mücadeleyi gerektirir. İslam Peygamberi’nin “Büyük cihat” olarak andığı budur.

Yeryüzündekinden çok daha öncelikle ve çok daha temel bir mücadele insanın kendi içinde, gönlünde cereyan etmektedir. Burada İyi ile Kötü, Doğru ile Yanlış, Güzel ile Çirkin birbirine karşı savaşmakta, insanı ele geçirme mücadelesi vermektedir.

İnsan burada, fethedilecek pasif bir ülke değildir. Kendi cüz’i (tekil) iradesi ile mücadeleye katılır ve taraflardan birine destek olarak kendinin onun tarafından ele geçirilmesine izin verir.

Fikirdeki bu “Büyük Cihad”ın insanın sözleri ve eylemleri ile fizik alemde yansıması ile ikincil olan “küçük cihad” başlar. Biz ancak kendimizi arındırır ve “İyiler” safında yer alabilirsek söylediklerimiz ve yaptıklarımız yeryüzünde “iyilik” ya da “ıslah” haline gelebilir.

“Yorum denemesi” ereğini uzunluk itibariyle çok aşmış bu bölümü şimdilik bağlayalım; okuyucuya sabrı için teşekkürler; ama tabii ki şu soruya da bir cevap gerekiyor: Tüm bunları anlatmaktan amaç nedir? Öyleyse başa dönelim.

Yazımızın başında dedik ki: Daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi? … Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Bugün Türkiye’nin etrafında, müsebbibinin büyük oranda Batılı emperyalist güçler olduğu savaş, kargaşa ve huzursuzluk ateşleri yanıyor. Kargaşadan büyük oranda sorumlu Anglosakson güçler istedikleri sonuçları elde edemediklerini ve bu bölgede amaçlanan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni gerçekleştirecek yerli, dolayısıyla otoritesi daha doğal kabul edilebilecek, ayrıca bölgeyi yönetmekte “tarihi tecrübesi” olan bir yardımcı güce ihtiyaç olduğunu söylüyorlar ve spot ışıkları rahatsız edici bir şekilde Türkiye’nin üzerine dönüyor.

Soğuk savaşın bittiği 15 seneden beri ülkemizde “Neo-Osmanlıcılık”, “bu kez doğru safta oynayarak kazanmak”, Türkiye’nin uluslararası sistemin güven ve oluruyla bölge liderliğini üstlenmesi ve giderek Osmanlı mirasına sahip çıkması bu ülkenin kimi mahfillerinde akılları baştan alıyor; “atalara layık torunlar olmanın”, “Osmanlı sancağını tekrar yüceltmenin” “mukaddes davası” ile gözler ve gönüller ışıldıyor, ferahlıyor. Mukaddes mi?

Evet, mukaddes mi?

Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

Yol ve yöntemi ne olursa olsun büyük güç ya da imparatorluk olmak ne zamandır bu ülkenin siyasi ahlakının mukaddesi oldu? Ne zamandır delice bir dünyevi başarı ve kazanma hırsı bize eski bildiğimiz doğrularımızı ve ahlakımızı bir kenara bırakmayı telkin ediyor?

Bir projenin “feasible” olması, artık doğruluğuna delil midir?

Şeytan, insanlara yeryüzünde imparatorluklar verecek kadar güçlüdür; kıtaların, okyanusların ötesine uzanma, efsanelerdeki yokedici yıldırımlar misali parlak ışığında binlerce insanı buharlaştıracak silahları ateşleme gücünü bahşedebilir. Dolayısıyla zalimler ve emperyalistler eliyle ikbal arayanlar beklediklerinden de fazlasına kavuşabilirler. Ama bu şeref ve saadet getirmeyecektir; çünkü Kötü’den İyi doğmaz.

Bu ülke iktidar ve toplumuyla önümüzdeki yıllarda ciddi bir sınavdan geçecektir. Bu kez ödülü dünyevi başarılar, zenginlik ve güç olmayacaktır. Ama bunu arayanların kimi istediklerine kavuşacaktır.

Denebilir ki, “bu ülke kimi şeyleri kabule çaresiz zorlanmaktadır. Bazı şeyleri reddetmek o kadar kolay değildir”. Ama bunu diyen sorumluluk makamındaki insanların yüzlerinde gizli bir hüzün olur; iktidar ve başarı sarhoşluğu değil.

Ancak Büyük Cihad’ı kazanan ve bundan sonra insanlarla Dünya’yı ıslah ve imar etmekte birleşenler iklimlere saadet, kendilerine ve yanlarındakilere şeref getirebilirler. İnsanlık tarihi bunu kolay yoldan öğrenenlerle zor yoldan öğrenenlerin öykülerinden ibarettir bir anlamda.

Bunları bize öğreten Peygamberi hikmete bir Kızılderili hikmetini de katarak sözümüzü bitirelim:

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.

- “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

- “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

- “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/05/tanr-iyi-ve-kotu-kurtulus-nerede.html

*****************

HAKİKATİ YAZMADA BEŞ GÜÇLÜK

ŞEYTANİ RESİMLER


Israel Şamir

Batı, Beyrut ve başka şehirlerde elçiliklerinin yakıldığını görmekten memnun olmadı. “Şu Müslümanlar da bizim mizah anlayışımızı hiç anlamıyorlar; bizim özgürlük anlayışımızı da,” diye gürledi Batılı gazeteler. Diğerleri de Danimarka’nın densizliğini kınadı, ama buna reaksiyonu ölçüsüz buldu. Ama bu patlama kendiliğinden olmak dışında herşey idi. İyi bir Amerikalı araştırmacı gazeteci olan Christopher Bollyn Danimarka’nın “Şeytani resimlerini” ve bunların yayıncısı Flemming Rose’u araştırdı, ve ne buldu dersiniz:

Rose hiç de masum bir fikir özgürlüğü aşığı değildi; uçuk-kaçık İskandinavyalı bir karikatür kolleksiyoncusu olup, Peygamber resimlerini çıplak manastır rahibesi resimleri ile yanyana duvara asan biri de değildi. Rose Neo-con Siyonist kültün bir üyesiydi ve “şeyhi” Daniel Pipes’ı (*) da daha önce ziyaret etmişti.

Buraya kadar fena değil. Ancak bu habis Rose döküntüsünü “4 ay önce” yayınlamıştı, ve bu, medyanın da dediği gibi, uzun bir süre idi. O sıra Müslümanlar onun yaptığını farketmediler bile; zaten çoğu “Jyllands Pest”i (**) okumuyordu ki. Yaramaz çocuğun yaptıkları can sıkmayınca daha da azıtması gibi, yedi ülkedeki tam 11 gazete birden bu resimleri yayınlayıverdi. Bu tam bir gösteriydi: Birçok ülkedeki birçok gazete ardında, birçok şirket ve birlik ardında biz yine alışıldık düşmanı gördük. Aslında bize birşeyi anlatmak için yeterince ikna edici bir şovdu bu: Tek bir irade ve tek bir güç dünya medya imparatorluğunu yönetir.

İşi Kim Organize Etti?

Düşman kim? Kim bu çapta medya kontrolü sağlayabilir? Sandya Jain önemli bir Hintli gazeteci ve Hint milliyetçisi olarak şunları yazıyordu: “Karikatürler politize Hıristiyanlığın dinsel hoşgörüsüzlüğünün kasdi bir eylemidir; işin içinde Avrupa ve Amerika’nın sosyal, politik ve ekonomik elitleri vardır.” Hıristiyanlık birçok başka gözlemci tarafından da suçlandı. Ama emin olun ki, Müslümanları inciten bu kişiler Hıristiyanları incitmek istediklerinde asla iki kez düşünmezler. “Amen” posterlerindeki haçın gamalı haça dönüştüğü şu filmi, ya da bir bardak idrar içindeki çarmıha gerili İsa’yı hatırlayın (bu resim Talmud’dan mı alınmıştı?). Bunlar bir Brooklyn (Yahudilerin yoğun olduğu bir New York semti)  müzesinden manzaralar. Aslında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında dini bir çekemezlik yok. Ahmed Amr haklı olarak der ki:

“İslam ve Hz. Muhammed’in Avrupalı ‘ifade özgürlüğü müdafileri’ tarafından çizilen aşağılayıcı tabloları aslında Müslümanları dezavantajlı hale düşürüyor. Onlar asla İsa Mesih’i aşağılayarak öç alamazlar, çünkü ona Hz. Muhammed kadar saygı duyar ve Allah’ın elçisi kabul ederler. Hz. İsa ya da Hz. Meryem’le alay etmek enaz Hz. Muhammed’le alay etmek kadar “küfr”dür. Hiçbir gerçek Müslüman Mesih’in anasını küçük düşürmeyi düşünemez, çünkü onlar da onun bakire ve mucizevi gebeliğine inanırlar. İslam geleneğinde Hz. Meryem Cennet’e girecek ilk kadındır. Ve Müslümanlar Kuran gibi İncil ve Tevrat’a da iman ederler. Öyleyse Hıristiyanları bırakıp başka yana bakalım.

Batı medyası aslında Yahudiseverlerin yurdudur. Belki bunu Şaron’un hastalığı ile ilgili abartılı haber ve resimlerde farketmişsinizdir; ya da abartılan Yahudi ölümleri ve es geçilen Filistinli ölümlerinde; ya da “Soykırım” meselesinde, ya da Yahudilere diğer gerçek ve hayali tüm saldırılarda. Yahudilerin Müslüman karşıtı duygular yaymakta özel çıkarı vardır, çünkü bu onların Filistinlileri ezme ve İran’ı halletme planlarına uyar (İranlılar da bunu hemen anlamış ve tepki olarak soykırım karikatürleri yayınlamışlardır. Her ikisi de eşit derecede tatsız; göze göz, dişe diş). Ve şimdi görünüşte “Siyonist olmayan Dünya Yahudi Kongresi  (World Jewish Congress) İran’a karşı kampanyasını başlattı,” diye bildirmiş İsrail gazetesi Haaretz okurlarına. AIPAC (American Israelite Public Affairs Committee) “Şimdi İran’ı Durdurma Zamanı” adında bir konferans planlıyormuş. Kurt Nimmo karikatürleri “Müslümanları kızdırıp parlatmak ve böylece Avrupa ve Amerika’da Strauss’çu (***) neo-con’larca sahneye konan ‘Uygarlıklar Çatışması”na taraftar toplamak için kasıtlı provokasyon” olarak niteliyor. Hem Uygarlıklar Çatışması, hem de “Şeytani Resimler” olayı Beynelmilel Yahudiliğin Ortadoğu stratejileriyle tam uyum içindedir.

Bebek Hz. İsa ve Hz. Meryem, Osmanlı minyatürü, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul

Bu Şeytani Resimler olayındaki Yahudi parmağına açık bir delil birçok gazete manşetinde çıktı: Dünyanın heryerinde Müslüman halklar rahatsız olmuşken medya “Filistinlilerin Avrupalılara saldırıları”ndan bahsediyordu; tıpkı 2001’de “Filistinliler İkiz Kulelerin çöküşünü alkışladılar” dediği gibi; halbuki küstahlık ve paranın gücünü simgeleyen bu kulelerin çöküşüne tek sevinen Filistinliler değildi. İsrail gazetesi Haaretz geçenlerde dedi ki: “Müslüman basın Şaron ve hahamları rezilane resmediyor; şimdi kendisi yaptıklarını tatsınlar.” Karikatürlerin ardında Yahudiseverlerin olduğuna başka bir delil.

Ama meslekdaşlar bu işin ardındaki büyük planı göremediler. Karikatürler Müslümanlarla bir savaş tablosuna uyarken, aslında onlar dünya çapında yürütülen bir “özgürlük saldırısına” tam uyuyorlar. ABD’den Rusya’ya, İngiltere’den İtalya’ya efendiler kanunlarının örgülerini sıkılaştırarak özgürlüğü ortadan kaldırıyorlar. 1968’de “savunmanın savunusu”, “yasaklamak yasaktır” gibi şeylerden bahsediyorduk; ama şimdi birsürü yasakla karşıkarşıyayız. Artık sigara içip içmemeyi, ya da emniyet kemeri bağlamayı ya da rahat oturmayı seçme hakkımız yok. Bu küçük küçük yasaklar bizim “Büyük Birader”e (George Orwell’ın “1984” romanına gönderme) boyun eğişimizin işaretleri aslında. Ve sakın bana bunun kendi iyiliğim için olduğunu söylemeyin; çünki size kendi sağlığım için çok daha önemli 100 şey sayarım. Örneğin şu borçlar kaldırılsın bir. Eğer yüksek faizli riskli bir krediyi kabulde özgürsem, emniyet kemeri takıp takmamakta da özgür olmalıyım.

Özgürlüklerimiz ciddi şekilde aşınıyor. Kağıt üstünde var onlar, ama onları kullanamayız. Hayatlarımızın mahvedilmemesini isteyemeyiz. Birçok öğretmen ve üniversite profesörü kendilerini işsiz buluyorlar, çünkü “yasak kelimeyi” söylemişlerdir. “Demokratik” Almanya’da bir Komünist asla öğretmenlik yapamaz. Dahası sandıkta istediğimizi seçemeyiz: Avusturyalılar Jörg Haider’i seçtiklerinde vazgeçtiklerini söyleyinceye dek dayak yediler. Şimdi Filistin Hamas’ı seçti ve onlara kendi vergi gelirlerinin bloke edildiği ve bu suçlarından tövbe edene dek bunun verilmeyeceği söylendi (yeri gelmişken: İncil her yedi yılda bir borç affı öngörür, oysa talmud alacaklının borçluyu bağlayıp, borcunu affa rağmen ödemek istediğini söyleyinceye dek dövmesine cevaz verir). Her seferinde, ister ABD’deki uzak Montana halkı için silahlar ya da Dublin, İrlanda’daki bir meyhanede sigaralar olsun, bir emniyet kemeri ya da hepimiz için eşit-özgür oy olsun, kitlesel medyanın devasa fikir yapma makinası hep yasakları destekledi. Bazan, örneğin Şeytani Resimlerde olduğu gibi, provokasyona engel olmadı, ama buna karşı konuşmamıza engel oldu.

Medya makinesinin Yahudi amaçlarına bağlılığından onun petrol şeyhlerince yönetilmediğini anlamak kolay, ama varsayalım ki (sonra, neden böyle varsaydık, konuşacağız) Yahudiler ve onların Yahudisever destekçileri kendi medya imparatorluklarını başka amaçla kurmuş olsunlar. Eğer siz de (birçok iyi insan gibi) Yahudileri beraat ettirmek istiyorsanız, Yahudilerin medyayı antisemitizmle savaş için elde tuttuklarını , oysa şeytan parababalarının (orj: Mammonitler) aynı mekanizmayı kendi küresel diktatörlükleri için kullandıklarını varsayabilirsiniz. Yahudileri “Hobbitt’ler” (****)  görüp “Efendilerin Yüzüğünü” koruduklarını, ama bunların parababalarınca onlardan alındığını düşünebilirsiniz. Öte yandan Parababaları antisemitizm masalını uydurup soykırım yaparak Yahudileri kendi yanlarında diğer insanlara karşı savaştırmış olabilirler. Onlar Yahudileri doktrine ederek normal insanların onları “yiyeceğine” ve yalnızca Parababaları iktidarının onları koruyacağına inandırmış olabilirler. Ama “Üçüncü Güvercin”de yazdığım gibi, ortada antisemitizm diye birşey yok; cadıların ve Noel Baba’nın da olmadığı gibi.

Medya makinesi müttefik kaydetmekte eşsizdir; aynı şekilde korku provoke edilerek kendi halinde Yahudiler de gönüllü kaydedilir. Medya “homofobi”yi icat etti, böylece homoseksüeller normal insanlardan korkacak ve Büyük Birader’in korumasına sığınacaklardı. “Maçoluk” ve “dövülen kadınlar” efsanesini icat ettiler, böylece kadınlar erkeklerinden korkacak ve hükmedenlerin sığınma evlerine sığınacaklardı. Sonra “ırkçılık” icat ettiler, ki her etnik azınlık Büyük Birader’in koruması altına sığınsın. “Tecavüze uğramış çocuklar”ı icat ettiler; artık anneler aile babalarından korkuyordu. Bir sürü masal. Bir “homofobi” yok; kimse kimsenin yatağında ne yaptığıyla ilgilenmiyor, işi ortalığa dökmedikçe. Erkekler doğal olarak kadın ve çocuklarını korurlar. Beyazlar siyahların neşesini ve müziklerini severler, tabii bütün gece çalıp söylemedikleri sürece. Size söylüyorum: Hepimiz azınlığız, ve hep bir arada biz insanlarız. Büyük Birader olmadan da kendi aramızda geçinip gidebiliriz.

Dışarıda korkacak birşey yok. Gençliğimde, Amerikalılar domino teorisi ile korkutuluyorlardı. Vietnam ve Kamboçya’ya komünistler hakim olduktan sonra Kaliforniya’ya dek geleceklerdi; inanmayan beklesin de görsündü. Hiçbirşey olmadı. Komünizm korkusu trilyonlarca Dolar milli servet tüketti ve belki ilginç bir sosyal denemeyi yerlebir etti. Galip fare yenilmiş aslan için hükmünü verdi: Polonya ve Baltık ülkelerinin inisiyatifiyle Avrupa Parlamenter Asamblesi Konseyi (PACE) “komünizmin terör ve suçlarını” mahkum etti. Şimdi aynı mekanizma İslam için kuruluyor. İslam kışkırtıldı ve tepkisi azgelişmişliğine delil olarak sunuldu. Büyük korku makinesi Ortadoğu’da da, küçük Yahudi çıkarlarının kıyısında da durmayacaktır, daha başka amacı var: Bir tank ceviz kıracağı olarak da kullanılabilir, ama başka amaçla yapılmıştır. Birleşik ve mükemmel Yahudi medya makinesinin Soykırım masallarıyla uğraşmaktan öte işleri vardır. Onun asıl işi bizi “Yeni Dünya”ya (*****) taşımaktır; yeni ruhsuz bir totaliterliğe. Bu uğurda küçük adımlar büyük amaca giden yolda aşamalardır.

Son aylarda bir seri, ama görünüşte birbiriyle ilgisiz olay oldu. İngiltere Başbakanı Tony Blair, toplumunu tam kontrole doğru önemli bir adım attı. İngiltere yeni bir bilgisayar sistemi kurdu. Bu sistem vasıta trafiği hakkında bilgi topluyor ve depoluyor. Gizli video kameralara bağlı olarak, Büyük Birader’e sizi evden işe, işten eşe-dosta, oradan eve gidene dek izleme imkanı veriyor. Tasarı itirazsız geçti. Sonra sıra İnrternet Terörü Yasası’na geldi. Yasa polise “terörü destekleyen” web sitelerini kapama hakkı veriyordu. Lordlar Kamarası tasarıyı reddetti. Geçen ay aynı meclis bir terör eylemlerini “övme” yasasını da reddetmişti. Hükümetin, bir “terörist yayının” “bilerek” ya da “bilmeyerek” dağıtılması ile ilgili getirdiği yasa teklifi de tadilata uğradı. Ve en iyisi, inatçı Lordlar bir “dini nefret” yasasını da reddettiler; yasa tamamen Yahudileri eleştirmeyi yasaklamaya yönelikti.

Ve sonra “Adüvv” (orj.: Adversary = Şeytan) Şeytani Resimleri yayınlattı. Müslümanları tahmin edilir ve zaten beklenen tepkisi parlamenterleri hemen bir seri “anti-nefret” yasası çıkarmaya sevketti. Şüphesiz bu yasalar birkaç milyar Müslüman ve Hıristiyanın derdine derman olmayacak. Parababalarının sevilen maskotu Yahudiler daha iyi korunduklarını düşünecek (ve saldırıya daha açık olacak), ama daha da önemlisi, fikir özgürlüğü daha büyük bir yara alacak.

Bu büyük özgürlük Batı’nın Sovyet Doğu’ya tek üstün tarafıydı. Sovyet rejiminin pek de hoş olmayan yönlerinden biri Ceza Kanunu’nun 58. maddesi olan meşum “Anti-Sovyet propaganda” yasası idi. Stalin’in eski günlerinde, cumhuriyet düşmanlarına sevgi duyduğunu açıklayan kişi ceza görürdü; en civcivli dönemde bir şaka-espri dahi içeri atılmaya yeterdi. Yasa Brejnev döneminde toplumsal muhafazakarlığı sağlamak için kullanıldı . Sovyetlerin son günlerinde 58. maddenin Demokles kılıcı Gorbaçev’e Sovyetleri yıkan reformları itirazsız yürütme imkanı verdi. Sovyet döneminin tüm toplumsal birikimleri yok edildi; Rus sanayi ve petrolü birkaç Yahudi parababasına teslim edildi; Rus devletinin anahtarları CIA’ye teslim edildi ve ülke çatışan devletçiklere parçalandı. Bu Gorbaçov-Yeltsin dönüşümünün olması ancak 58. Madde sayesinde mümkün oldu. Şimdi o geri geliyor.

Birkaç yıl önce bombalı Yahudi karşıtı pankartlar belirdi Moskova’da Eğer orada bir geçen pankartı indirmek isterse patlıyordu. Hükümet hemen bir “anti-nefret” yasası çıkardı ve bak sen! Tüm pankartlar ortadan yok oldu. Bir ay önce bir Moskova sinagogunda yine şaibeli olaylar oldu ve hükümet hemen bir “anti aşırılıkçılık” yasasını parlamentoya sevketti.

Böylece, aşırılık, terör ve nefrete karşı savaş örtüsü altında kalan özgürlükler de gitgide gezegenimizi terkediyor. “Kennedy’nin Huntington’u” Eugene Rostow 1960’lı yıllarda komünizm ve kapitalizmin birleşeceğini öngörmüştü; böylece her ikisinin de iyi yönleri alınacak, devam edecekti. Birleşme şimdi gerçekten oldu. Bir zamanlar Kızıl Doğu’da tam sosyal güvenlik vardı, kişisel özgürlükler pahasına da olsa. Batı ise özgürdü, ama eşitlik ve sosyal güvenlik pahasına. Şimdi birleştiler: Ruslar parasız eğitim ve sağlık sistemini kaybettiler ve köprü altında özgürce uyuma hakkı kazandılar. Batı ise kendi Gulag (Guantanamo, çev.) hapishanelerine  siyasi mahkumlarına sahip oldu. Batı ve Doğu 58. maddeyi, anti-nefret, antiterör, anti-aşırılıkçılık isimleri altında tekrar yürürlüğe soktu.

Dünya hakimiyeti master planı yavaş yavaş hayata geçiyor. İlk aşamada eski elitlerle kilisenin gücü kırıldı. Parababaları  eliti demokrasi ve özgürlükleri eski düzene karşı silah olarak kullandı, ve biz solcular ve Liberaller bunu sevdik. Lordlar kamarasındaki hayır oyu (gerçi yasa değişerek geçti ise de) gösteriyor ki, seki sistemin tüm hatalarına karşın kimi pozitif yönleri vardır. Ama bu dönem kapandı. Şimdi düşman demokrasi ve özgürlüğe karşı savaşıyor, korku ve (karşı-)ırkçılığı safında kullanıyor.

Düşmanın hem sağ hem de sola sızma avantajı vardır; hem büyük hem muhalif medyaya sızıp dünya çapında iş bitirebilir. İngiltere’de yenilirse Fransa’da saldırır, Gazze’de provokasyon çıkarır. Tepkinizden kin ve korku üretebilir. Bu mekanizma çalışır oldukça korku ve savaş bitmeyecek, çünkü makinenin ürünleri bunlar. Öte yandan bu, neden güçlü parababalarının –hepsi Yahudi değil- bu makineyi kullandığını ve desteklediğini de açıklar. Bu makine korku üretir, ve bunu kendi diktatörlükleri için kullanmalarını sağlar. Ama eğer çocuklarımızın bir köleler ve efendiler dünyasında yaşamasını istemiyorsak bu mücadeleyi kazanmalıyız. Belki Müslüman hassasiyetleri ya da Yahudi önyargıları sizi ilgilendirmez – ama özgürlüğümüz tehdit altında. Küresel planda  düşünmeliyiz, çünkü düşman küresel planda davranıyor.

Ve nefret ve çatışmayı, düşmanın bu iki ana silahını yoketmeliyiz.

Notlar:

(*): Daniel Pipes: Meşum neocon fikir babası. Ortadoğu barışının İsrail’in bölgeye hakimiyetinden geçeceğini iddia ediyor. “Parlak fikirleri” nedeniyle Başkan Bush tarafından önemli bir barış enstitüsünün başına getirildi.

(**):Jyllands “Pest”. Gazetenin asıl adı “Jyllands Posten”. “Pest” veba demektir; I. Shamir kelime oyunu yapıyor.

(***): Leo Strauss: Neo-con’ların filozofu. Almanya’da eğitim gördü. Yahudi olmasına rağmen saygın Nazi çevrelerinde bulundu. Daha sonra Amerika’ya yerleşerek çok tartışmalı eserlerini kaleme aldı. Çoklarınca Amerika’ya uyarlanmış bir faşizmi savunmakla eleştirildi.

(****) Hobbitt’ler ve Efendilerin Yüzüğü: I. Shamir, “Yüzüklerin Efendisi” filmine gönderme yapıyor.

Bkz:
http://altayu.blogspot.com/2011/09/seytani-resimler.html

****************

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

MUHALİF HAYALLER

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ


–>

Yalnız ve küçük bir grup

Bizden kalanlar

Kaçaklar, göçebeler

Hüzün ve acıdalar Karanlık ormanda

Köpekler ardımızda

Ve avlanan kuzu gibi

Biz esirleri getirirler

Kalabalık, parmaklarıyla

Gösterir bizi, yuhalar

Ve sabırsız keskin baltaları

Dinsizlere iner (1)

                                                           Amish Şehitler İlahisi

AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK

Bu ay “Amish” denen ilginç bir Amerikalı dini gruptan sözle başlayalım. Amish’ler çok muhafazakar bir Hıristiyan tarikattır. Üyeleri modern yaşamı ve teknolojiyi reddeder, kırda ve 18. y.y. giysileri içinde basit bir hayat yaşarlar. Tarlalarını hayvanlarına çektirdikleri sabanla sürer, at veya at arabası ile yüklerini taşır ya da seyahat ederler. Elektrik, akaryakıt, doğalgaz kullanmazlar. Geceleri mum ya da gaz lambasıyla aydınlanıp odun ya da kömür yakarak ısınır, yemeklerini pişirirler. Erkekleri 18. y.y. Kolonyal dönemine has “cadı şapkası” benzeri geniş siperlikli şapkalar ve altına uzun elbiseler giyer ve sakal bırakır. Kadınları bebek şapkasına benzer dantellerle süslü eski kadın şapkaları ve uzun etekli bol elbiseler giyer. Doğum kontrolü ve çağdaş tıp da tarikat kurallarınca yasaktır. Hastalıklar dua ve şifalı otlarla iyileştirilmeye çalışılır. Ve bu topluluğun tüm hakları devletçe korunur, hayat tarzlarına ilişilmez.

Son yıllarda bunun bir istisnası oldu. Bundan yıllar önce yaşadıkları bir bölgede bir salgın hastalık çıktı. Devlet salgının olduğu bölgedeki tüm halkı (Amish ya da diğerleri) salgını kontrol için kitlesel aşılama kararı aldı. Herkese kurulan sağlık ocaklarına gidip aşı olmaları emredildi. Diğerleri karara uydular, ama Amish’ler karara direnerek toplu halde aşıya gitmeyeceklerini açıkladılar. Bunun üzerine devlet karar alarak, Amish’lerin kolluk gücü marifetiyle aşıya getirilmesini emretti.

Bu olay Amerika’da gürültü kopardı. O sıra ünlü bir Amerikan dergisinin kapağında yayınlanan fotoğraf dev cüsseli polislerin arasında ve bir bankonun önünde, iri gözleri ve küçük ağzı merak ve endişeden açılmış küçük ve sevimli bir Amish kızını gösteriyordu. Gerçi, devletin kararı yerindeydi. Salgını durdurmak için yapacağı bundan başka birşey yoktu. Yapılanların dikkatli ve ince bir savunusu da vardı: Amish’lerin aşı olmak ya da salgında ölmek seçimlerine devlet karışamaz. Ama Amish’lerin kendi hayat tarzı seçimleri nedeniyle bölgede ilişkide bulundukları diğer ahalinin de sağlığını riske atmak hakları yoktur. O zaman devlet müdahale eder. Amerika, kötü yönetildiği 2000’li yıllara girene ve “Bushism” egemen olana dek, kendi iç politikası açısından bazı standartları yakalamış bir ülke idi. Şimdisini eleştirebiliriz, ama şu anlatılanlardan çıkarılacak kimi dersler vardır.

Alınacak ders: İnsana saygıdır. İnsanlar dünyanın en saçma şeylerine bile inanıyor, tamamen akıldışı bir hayat tarzı sürdürüyor olabilirler. Ama eğer bunu kutsal biliyorlarsa devletin işi onlara doğrusunu öğretmek değil, inançlarını ve hayat tarzlarını (ki insani haysiyetlerinin bir parçasıdır) elden geldiğince koruma altına almaktır.

20 yıldır artık kanserleşmek üzere olan bir başörtüsü sorununun baş çektiği, Kürtlük, Alevilik, gayrımüslim azınlıklar gibi birçok inanç, kültür ve hayat tarzları problemine zorla “tektipleştirmek” şeklinde reaksiyon vererek, leyleği kuşa çeviren Nasrettin Hoca’ya bile rahmet okutmuş kimi devlet politikalarının hala savunulabildiği bir ülkede dünyanın başka yerlerindeki örneklere dönüp bakmaya hala çok ihtiyaç var. Demokrasi ya da kredokrasi ayrımı bu noktada devreye giriyor.

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN MİDİR?

 Klasik cumhuriyet siyasal literatüründe cumhuriyet yönetimi, egemenliğin, yetkiyi Allah’tan aldığını iddia eden bir halife-padişah’ın elinden alınarak millete verilmesi olarak tarif edilir: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” der Mustafa Kemal.

Cumhuriyeti kuranlar gerçi konuyu böyle kabul ve ifade etmiş olsalar da, onların ardından gelen yönetici elitin “egemenliği kayıtlı şartlı milletin” kabul ettiği anlaşılmaktadır. Sonuçta bir ülkede örneğin kimi kamuoyu araştırmalarının, “halkın %80’den fazlasının başörtü yasağına karşı olduğunu” göstermesine rağmen, ne bu yasağın kalkması, ne de hiç olmazsa bu konuda “konuyu milletin hakemliğine götürelim” denip bir halkoyuna bile başvurulmaması, bir yandan Batı’nın Türk demokrasisi konusunda sürekli ortaya attığı şüphe iddialarına haklılık payı getirir ve “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı” savlarına da haklılık kazandırır. Tüm bunların, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş bir liderin adını öne sürerek yapılıyor olması da kaderin garip bir cilvesi.

Bu olayın ülkeye birçok zararlı yanlarından birisi, dışgüçlerin, yönetim tarzı milletin hatırı sayılır bir bölümünü kendine küstürmüş bir ülkenin zaaflarını, kendi çıkarları için sömürmelerine alabildiğine kapı açmasıdır. Bir diğeri ise bir ülkenin insanlarının kendi mahkemelerinde bulacaklarına inanmadıkları adaleti gidip yurtdışındaki şu ya da bu mihrakın yargı müesseselerinde aramalarıdır.

Aslında bu hal yeni değil. Vakti zamanında Osmanlı devrinde Keçecizade Fuat Paşa’nın meşhur bir “pabuççu muştası” meseli vardır: Fuat Paşa “bir devlette iki kuvvet olur”, dermiş, “biri yukarıdan gelen kuvvet, ikincisi aşağıdan gelen kuvvet. Yukarıdaki kuvvet saray, herkesi ezer, aşağıdaki kuvvet halk, sessiz sedasız, kaderine razı…” Fuat Paşa bunları anlattıktan sonra eklermiş: “Bunun için pabuççu muştası gibi yandan vurmalı, yandaş bir kuvvet kullanmalıyız. O kuvvet de sefaretlerdir.”

İki yüzyıl sonra değişen artık “pabuççu muştası” yönteminin giderek halk tarafından da benimsenmeye başlamış olması; ama belki ondan da tehlikelisi var: Uzun sürmüş bir devlet-millet küskünlüğü artık kimi elitleri de bu milletten güç devşirmek konusunda ümitsizliğe sürükler ve onlar da iktidarın bekasını Avrupa ya da Amerika ile yapılan ittifaklara bağlayarak, “pabuççu muştası”nı hakim siyaset haline getirirlerse, işte o zaman bu ülke için kader çanları çalmaya başlar. Bu halden ne kadar uzaktayız? Bu hale düşmemek için yapılabilecek birşey var mı? İşte demokrasi-kredokrasi ayrımı burada önem kazanıyor.

DEMOKRASİ-KREDOKRASİ

 Demokrasinin ne olduğunu hepimizin bildiği varsayımıyla şimdi kredokrasiye bir tarif getirelim:

Kredokrasi, dini ya da ladini herhangi bir inanç ya da felsefi görüşün (“kredo”), kendinden menkul ve daimi iktidarıdır. Böyle bir inancın geçerliliği bir devlette kayıtsız şartsız nihai ilke kabul ediliyor ve demokratik tercihin de üstüne çıkıyorsa, burada kredokrasiden sözedilir. Bu anlamda tüm teokratik rejimler birer kredokrasi olduğu gibi, bir ideolojinin kayıtsız şartsız egemenliğini kabul eden tüm siyasal rejimler da birer kredokrasidir.

Ya da bir devlet düzeninde en üstün ilke demokrasidir, onun da üstünde başka bir inanç, fikir ya da felsefenin hâkimiyeti varsayılamaz. Ve hal öyle gösteriyor ki, bu ikisinin ortasında bir uzlaşma ya da orta yol muhaldir: Birini ya da öbürünü kesin tercih durumundayız.

Teokratik bir idareye geçit vermemek için tarif edilmiş laiklik, dünyevi başka bir imanın koruma kalkanı haline getirilmişse anlamından sapmış demektir. Demokratik bir devlet tüm dini akidelere eşit uzaklıkta olduğu gibi, tüm “dünyevi akidelere” de aynı uzaklıkta, sadece ve hep “layman”in (lugat anlamı: “avam”) yanındadır: “Laisizm” (lugat anlamı: “Avamilik”) anlam sahası genişletilerek böyle tarif edilmeli ve aslına döndürülmelidir.

Bu söylenenler ilk duyulduğunda belki çok ütopik gelebilir, ama iyi düşünüldüğünde görülecektir ki, demokratik bir devlet için en kutsal olan, milletin kendisine o an kutsal olarak bildirdiğidir. Milletin devlete söylediği ise bir şekilde bilinir: Milletin seçilmiş temsilcilerinin ağzından. Bir demokraside bu heyetin dışında ve üstünde kimsenin devlete inanç ya da görüş bildirme ve dikte hakkı yoktur. Aksi halde artık kredokrasiden sözederiz.

BAŞKALARININ PROJELERİ YA DA KENDİ PROJELERİMİZ

Bu ve buna benzer görüşler zaman zaman Türkiye’nin liberal çevrelerince dile getirilmiş ve zaman içinde karşıtlarınca “Batıcı – liberal bir proje” olarak damgalanmıştır. Ama İstanbul’da düzenlenen son Doğu konferansının da sıkıntısını gösterdiği gibi, ülkemiz ve bölgemizde Batı karşıtlığı adına tüm baskıcı yapılar sahiplenilecek ve değişim talepleri gözardı edilecek olursa, bu ancak Batı’dan gelen “Büyük Ortadoğu Projesi” tipi girişimlere meşruiyet kazandırır. Ve bağımsızlığımız tartışmalı hale gelir.

Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice 2004’te yaptığı bir konuşmada özetle, “Ortadoğu ile ilgili bizi bir uzmanlar güruhu hep kandırdı. ‘Ortadoğu’nun kendi sosyal yapıları vardır, müdahale etmeyin’ diyerek bizi diktatörlere destek vermeye sevkettiler. Şimdi anladık ki, kendimiz için istediğimiz özgürlükleri, kadın-erkek eşitliği ve diğer hakları Ortadoğu için de istemedikçe doğru sonuç almamız mümkün değil,” demiştir. Bu sözlerin samimiyeti tartışılabilir ve tartışılmalıdır da; ama yapılmak istenene, varolan baskıcı siyasal yapılar sahiplenilerek karşı çıkılamaz. Doğu ve Türkiye kendi siyasal projelerini üretmelidir.

 MİLLETE GÜVENMEK

 Konunun, beni hem hayretler içinde bırakan hem de üzen bir başka yanı da, konuyu tartıştığım her, ve çoğunlukla da birbirlerine zıt siyasi görüşlerden insanın “millete sınırsız özgürlük rejimi yıkar” gibi bir iddiada birleşmeleri idi. Oysa güvenmedikleri millet kendileri idi. Bu kendine güvensizlik nereden kaynaklanıyor ve niçin bu kadar derindir? Halbuki tarihimiz bu vehmi doğrulamıyor.

Uzun tarihimiz, başıboş kalmış iktidarların istibdad ve zulüm hikâyelerini biteviye anlatır dururken, bunların olmadığı görece iktidarsızlaşma dönemlerinde (ki bunlar aynı zamanda büyük çapta toplumsal zaaf, savaş, felaket zamanlarına da denk gelirler!) halkın kendibaşına kaldığında, çok daha barışçı, akıllı ve mutedil adımlar attığı görülür.

Örneğin Selçuklu parçalanmasının Anadolu’yu sarstığı beylikler döneminde milletin örgütlü gücü olan Ahiler Osmanlıya tam destek vermiş, Osmanlının yıkıldığı 1. Dünya Savaşı ertesinde millet, resmi otoritenin görünürdeki hoşnutsuzluğuna rağmen Ankara’daki meclis etrafında birleşmişti. Aslında acı olsa da, bu milletin sağduyu ve tavrına gösterilecek yüz ağartan bir başka örnek, bu satırların yazarının yaşadığı 17 Ağustos 1999 depremidir. Devletin örgütlü kuruluşlarının 15 gün bir felç pençesinde kıvrandığı ve yardım elini uzatamadığı bir sürede, eğer ülkenin her köşesinden bu milletin sayısız temsilcisi çaresiz insanların yardımına koşmamış ve kendiliğinden devasa bir yardım kampanyası örgütlememiş olaydı, bu 15 günlük gecikme depreme uğramışlar için açlık, hastalık, sefalet ve yağmacılar elinde ölüm demekti. Çok şükür ki, bunların hiçbiri olmadı.

Ve yine ne ilginçtir ki, bu olayda dahi gösterilen tek aşırılık, 15 gün sonra özel yardım kuruluşlarının bölgeden çekilmesini emreden ve onları adeta kendine rakip olarak gören siyasal iktidardan gelmiştir. Ondan önce çeşitli kesim ve siyasal görüş ile bağlantılı olduğu iddia edilen hiçbir yardım kuruluşu, ne birbirleriyle bir rekabete girdi, ne de bunun için çatıştı. Tersine, gerektiğinde birbirlerinin eksiklerini tamamladılar.

Bir başka konu da, Türkiye’de demokrasiye fazlaca atıf yapan liberal söylemlerin siyasal iktidarı zayıflatacağı ve bu nedenle ülkenin çıkarlarına aykırı olduğu iddiasıdır. Ama biz tersini düşünüyoruz.

Alexis de Tocqueville “Amerika’da Demokrasi” adlı kitabında demokratik Amerika ile Restorasyon Fransa’sı arasında ilginç bir karşılaştırma yapar: Fransa’da hemen her yasa, ya da resmi uygulamanın karşıtı bir toplumsal kesim bulmak mümkündür, çünkü yasalar bir azınlık iktidarınca yapılır. Eğer bir kanun kralın çıkarına uygunsa, büyük ihtimalle aristokrasinin çıkarına uygun değildir. Dolayısıyla, eğer o kanundan kaçıyorsanız, aristokrasi size krala karşı sığınma sağlayacaktır.

Eğer kanun aristokrasinin çıkarına uygun ise, halkın ya da kralın çıkarına uygun değildir. Bir kanun kaçağı olarak halk size emin bir sığınak sağlar. Örnek uzatılabilir. Hem halkın, hem aristokrasinin çıkarına uygun olan genellikle kralın çıkarına uygun değildir gibi.

Sonra de Tocqueville Amerika’ya dönerek, buradaki demokratik idare nedeniyle bir çıkar uyuşmazlığı olmadığından sözeder. Bir kanun kaçağı demokratik yönetimden kaçıyorsa halk onu bağrına basmayacaktır, çünki idare zaten halk çoğunluğunun rızasına uygun davranıyordur. Mahkemelere de sığınamaz, çünkü yasalar bir azınlık değil halkın seçtiği meclisçe yapıldığından, aynı rızaya uygundur. Aristokrasi yoktur, belki orduya gidilebilir; ama o da demokratik idarenin emri altındadır.

Ve nihayet de Tocqueville şu sonuca varır: Fransa’daki kralın, tüm kesimlerin desteğinin ardında olduğundan hiçbir zaman tam emin olamayan, korkak ve ürkek idaresinin tersine, Amerika’daki demokratik iktidarın gücü hemen hemen sonsuzdur!

Çünkü içinden çıktığı millet onu kendi amacı için seferber etmekte, o milletini zaten kendinin olan amaç için seferber etmektedir. Bu örnek, yukarıdaki “pabuççu muştası”nın vahim sonuçlarına tam karşıt bir başka gerçeklik olarak alınabilir.

Millete güvenmek ya da güvenmemek. Asıl konumuz budur. Bunu ister “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, ister “Yeter! Söz milletindir!” diyerek yapalım, aynı şeydir. Demokrasi millete güvenmeden olmaz. Ya da oturur ve “başarılı bir dikta” yönetiminin şartlarını düşünür, konuşuruz. İkisi de mümkündür, yol ayrımı buradadır. Demokraside karar kılarsak, artık onunla birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke yoktur. Demokratik ideal kendi kendisinin mukaddesidir. Ya da demokrasi ile birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke vardır; o zaman hakim olan demokrasi değil, bu ilkedir; kredokrasi vardır.

Tercih bizimdir.

Son olarak, bu konunun açılmasına vesile olan Amish toplumu ile ilgili bir başka anı: Amerika’ya giden bir grup Türk kurban bayramında koyun alıp şehir dışına çıkarak açık bir arazide kurbanlarını kesmeye karar verirler. Aralarında meslekten kasap yok, kimi öğrenci, kimi başka meslek erbabı, dolayısıyla tecrübesiz olduklarından; koyunları düzgün bağlayamazlar, kimi kaçar, ortalığı dört dönüp milleti peşinden koşturur.

Derken uzaktan arazideki kaynaşmayı gören birileri bunlara doğru yaklaşmaya başlar, daha yakına gelince kendine özgü kıyafetlerinden bu adamların Amish olduğunu anlaşılır. Amish’ler “burada ne yapıyorsunuz?” diye sorar, “koyun kesiyoruz” cevabı alırlar. “Ne için burada koyun kesiyorsunuz, kasapta yok mu?” derler, “biz Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz” deyince, “o zaman durum değişti, siz Tanrı’ya ibadet için bunu yapıyorsunuz, size yardım edelim,” derler.

Kaçan koyunlar Amish’lerin yardımıyla yakalanır, hepsi bağlanır, kıbleye dönük yatırılır, tekbir sesleri araziyi inletir. Türklerle beraber koyunları tutan Amish’ler de okunan duaları anlamamakla birlikte “Allah” kelimesini tanırlar, duada, tekbirde “Allah” geçtikçe onlar da “Allah” diyerek eşlik ederler. Kurbanlar kesilir. Ayrılırken Amish’lere de kurban etinden verirler mi, onu bilmiyoruz. n

 

DİPNOT:

1- We alone, a little flock,

The few who still remain,

Are exiles wandering through the land

In sorrow and in pain…

We wander in the forests dark,

With dogs upon our track;

And like the captive, silent lamb

Men bring us, prisoners, back.

They point to us, amid the throng,

And with their taunts offend,

And long to let the sharpened ax

On heretics descend.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/09/kredokrasiye-kars-demokrasi.html

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI


–>

Kalkınmak isteyen bir toplumun, Batı uygarlığını ve Batı uygarlığının ruhunu anlamadan bunu başaramayacağını güvenle söyleyebiliriz. Bu ruhtan habersiz toplumlar, hayatlarında pozitif bir değişikliği asla sağlayamayacaklardır. Bizimki gibi, birçok İslami toplum maalesef bu bilgiden hâlâ mahrumdurlar. Hâlâ Batı uygarlığının çeşitli veçhelerinin farkında değiliz ve Batı’yla karşılaşmamız daha ziyade yüzeysel cereyan ediyor; şöyle ki, Batı’ya ya hayranlıkla ya da nefretle yaklaştık.

Batı’nın Erdemleri

Muhammed Hatemi, İran Cumhurbaşkanı

GİRİŞ

Müslümanlar olarak, 20.y.y.da dini geleneğimiz ve kültürümüzü oluşturan birçok ögenin Peygamber döneminden kalma olduğunu gururla düşünür ve 1400 yıldır değişmemiş doğrulara inandığımızı kabul ederiz. Bu sadece İslam’ın mensuplarının değil, bütün diğer dinlerin mensuplarının da ortak iddiasıdır; çünkü inanç ancak değişmez, evrensel ve kalıcı doğrulara olur. Ancak yine bütün dinler için ortak olan bir başka nokta, değişimin onlar için kaçınılmaz olduğu ve aksi takdirde ayakta kalamayacakları genel tesbitidir.

Değişim, gelişmek ve değişen şartlara ayak uydurabilmek için bu alemde her varlığın uyması gereken genel kuraldır. Dinler de yaşayan sosyal organizmalardır ve aynı kuraldan nasiplerini alırlar.

Derhal yapılması gereken bir hatırlatma, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerle karşılaştırıldığında oluşan değişimin temel kaynakların tahrifi şüphesini içermemesidir. Bu anlamda değişim, gelişme sağladığından olumlu olmuş; İslam uygarlığının uzun yüzyıllar boyunca insanlık olaylarının akışı ve insanlığın ortak tarihi ilerleyişi üzerinde gurur verici bir etki yapmasını sağlamıştır.

Ortak kültürümüzün önemli bir bölümünü oluşturan siyaset de aynı temeller ışığında ele alınarak bakıldığında görülen odur ki, 13 asır önce geliştirilen hilafet ve onunla bağlantılı siyasal kurumlar uzun yüzyıllar önemli roller oynamışlar, ancak yeni değişimlerin ihtiyacının kendini dayattığı 20.y.y.da yerlerini yeni anlayış biçimlerine terketmişlerdir.

BÜYÜK DEĞİŞİM

İslam dünyasında hicri 1.y.y.da başlayan hızlı yükselişle birlikte gelen bir seri değişim medeniyetimizin tarihi içinde kalıcı etkiler bıraktı. Kısaca sözetmek gerekirse birkaç on yıl içinde “Medine Site Devleti” olarak kurulan bir toplum devasa bir “tarım imparatorluğuna” dönüştü.

İslam Peygamberi’nin Medine’de kurduğu örnek topluma “devlet” denip denemeyeceği bugün hala tartışmalı bir konudur. İnsanların arasındaki anlaşmazlıklarda hükmetmesi, şer’i cezalar vermesi ve ordular kurarak savaşması bir devlet nizamının varlığı yönünde delilse de bu devletin gelenekleri, en azından o zamanki halleriyle, uzun süre yaşayamamıştır. Aksine son 1300 yıldır medeniyetimizi siyaset açısından etkileyen kalıcı gelenekleri ondan sonra gelenler oluşturdu.

Medine toplumu ekonomisi daha çok ticaret ve biraz da tarıma dayalı bir site toplumu idi. Ticaretin ilk müslümanların iktisadi hayatında baskın rol oynadığını gerek tarihlerden gerekse de Kur’an’ın ilk müslümanlarca kolayca anlaşılan dilinden tesbit ediyoruz. Bu konuyu açarsak, Kitap insanların kolaylıkla anlayabileceği bir dilde olmalı idi çünkü o “herşeyi açıklayan” (tibyan li külli şey’in) idi. Dolayısıyla Medine toplumunun kültür ve gündelik hayatında çok önemli rol oynayan ticaretin o kültüre kazandırdığı kavram ve terimlerle misallerini vermek ve mesajını anlatmak durumundaydı. Bu nedenle, Kitabullah’ın anlatımına ticari bir dil hakimdir. İnsanlara “ecr” (ücret, karşılık) vermekten, Allah’ın müminlerin canları ve mallarını “Cennet karşılığında satın aldığından” sözedilmektedir. Bu misaller kolaylıkla çoğaltılabilir.

Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer radiyallâhü anh, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Peygamberimizin vefatından sonra birkaç onyıl içinde İslam uzak diyarlara yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüştüğünde bu ilk dönemin siyasi-idari geleneklerinin tek başına ihtiyaçları karşılayamayacağı açıktı. Bu nedenle bu gelenekler köklü tadilatlara uğratıldı. Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur. Kur’an’da “halife” kelimesi birkaç ayette tüm insanların Allah’ın halifesi kılınması olarak geçer: “Hani rabbin, meleklere ‘muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. onlar da ‘biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah:) şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim dedi.” 2/30. Dileyen 6/165, 7/69, 7/74, 7/129, 10/14, 10/73, 27/62, 35/39, 38/26 ve 57/7 numaralı ayetlere bakabilir.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur.

Bunun dışında insanlardan “Ulu’l-Emr”e itaat istenmiştir: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de. eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. şayet Allah’a ve ahıret gününe iman ediyorsanız. bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (4/59) Birçok tefsirde ve mealde Ulu’l-Emr kelimesi “emir sahipleri” olarak çevrilmiş ve bundan devlet görevlilerinin anlaşıldığı söylenmişse de yine burada anladığımız anlamda hilafet ile ilgili reddedilemez bir delalet (yol gösterme) yoktur. Kaldı ki, Ulu’l-Emr birçok alim tarafından “Emrin dostları” olarak da çevrilmektedir. Belki bu anlam ayette ifade edilen gerçeği bildirmeye daha yakın olur. Çünkü Emr’in sahibi Allah’tır. Onun dostları da ancak alim kişiler olur. Onlar Allah’ın emirlerini halka açıklar ve bu anlamda Emr’in koruyucusu ve dostları olurlar. Bu ise siyaset ve devletin tamamen dışında bir toplumu aydınlatma faaliyetidir. Ancak biz “tarihteki hilafete” geri dönelim.

Geleneği bir tarım imparatorluğunun gereklerine göre yorumlayan Hz. Ömer yeri geldiğinde görünüşte açık nassa da aykırı hükümler koyabilmiş; örneğin müellefe-i kulübe Beyt ül-Mal’dan yapılan yardımları durdurmuş, ya da konumuz açısından daha önemli olan bir örnek olarak, Irak arazisinin beşte birinin Beyt ül-Mal’a bırakılarak, kalanının fatihlerince mülk edinilmesini engellemiş; bütün Irak’ı devlet mülkü yapmıştır. Bu uygulamaları müslümanların hatırı sayılır kişileri arasında şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Ancak sonuçta gerek şahsi itibarı gerekse de pratik dehasını kullanarak tartışmalardan haklı çıkmayı başarmış ve daha sonra gelenler kendisine hak vermişlerdir.

Hz. Ömer’le başlayan büyük çapta değişim Muaviye’nin saltanat düzenini standart uygulama haline getirmesi ile hemen hemen son şeklini almıştır. Bu reformlar öylesine başarılı ve kalıcı oldular ki, Endüstri Devrimi’nin başladığı 19.y.y.a kadar geçen 1200 yıla damgalarını vurdular. Yine aynı dönemde bu reformlara karşı eski dönemin sadeliğini savunan Şia ve diğer akımların ortaya çıkışı ve bütün müslümanlarca muteber görülen büyük mezhep imamlarının da bu dönemde yetişmeleri tesadüf değildir; çünkü bu dönem büyük çapta bir yeniden yapılanma dönemi idi.

HİLAFET

Hz. Ebubekir zamanından başlayarak müslümanların başına geçen reisin “Halife-ti Resulullah” ya da kısaca “Halife” olarak adlandırılması İslam medeniyetinde gelenek olmuştur. Hulefa-i Raşidun devrinde yeni halife tayininin değişik yöntemlerle yapılabilmekle birlikte adına “Ehl ül-Hal v’el-Akd” denen müslümanların önde gelenlerinden bir kurulun rızasını almak kaide haline getirilmeye çalışılmıştır.

Ancak Hulefa-i Raşidun devrinden sonra bu kurallar değiştirilmiş ve hilafet babadan oğula geçen bir saltanat makamı haline dönüşmüştür. Öte yandan saltanat kurallarına da herzaman riayet edilmemiş ve tahta çıkış kimi zaman kılıç zoruyla da olmuş; taht kavgaları geçmişimizi karartan vakalar olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır.

Hilafet makamı Abbasiler döneminde parçalandı ve müslümanların tek yüksek makamı olma iddiası zaafa uğradı. Kurtuba ve Kahire’de rakip hilafetlerin ortaya çıkışı ve bağımsız İranlı ve Türk hanedanların gelişi ile Bağdat’taki hilafet iktidardan mahrum kaldı. Artık Bağdat hilafeti, kendinden daha az payeye sahip şahsiyetler arasındaki iktidar değişim törenlerini icra eden kof bir manevi onurla sınırlı idi. Hilafet teorisinin “İkinci Formülasyonu” bu döneme tesadüf eder. Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır. Bu realizm döneminde üç isim dikkati çeker: Ebu Hasan el-Maverdi, (ö. h. 450/m. 1058), Ebu Hamid Muhammed Gazali (ö. h. 505/m. 1111) ve Bedrettin İbn Cema’ (ö. h. 732/m. 1332). (). Bu dönemde hilafetin bir kişinin uhdesinde olmasından teorik olarak vazgeçildi. Hilafet için aranan şartlar bir kişide yoksa bu şartları toplayan bir heyet de halife kabul edilebilirdi (Maverdi). Ancak bu heyetin seçim ve devletin başına geçişi mekanizması yeterince tarif edilemedi. Nihayet herhangi bir kılıç sahibinin “temel devlet işlevlerini” yerine getirmek şartı ile hilafet makamına el koymasında bir sakınca görülmedi (İbn Cema’). İşte bütün bu ictihadların tecviz ettiği gelenek bugünlere de ulaşmış ve toplumsal-siyasi kültürümüzün beğenilen ve beğenilmeyen bütün vechelerini oluşturmuştur. Belki bu ictihadların beklenenin ötesinde bir rağbet gördüğünden bahsedilebilir.

İslam Ortaçağındaki siyasal kargaşaya Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in Mısır Memluk Devletini yıkarak hilafeti İstanbul’a getirmesi ile son verdiği genel bir kanıdır. Bu kısmen doğrudur. Ancak unutulmamalı ki, Osmanlı sultanları, özellikle İstanbul’un fethi ile bir dünya devleti olarak yükseldikten sonra, kendilerine Yavuz Selim’den önce de halife denmesinde bir sakınca görmediler. Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi.

Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi

Hicri 5. ya da miladi 11.y.y.dan itibaren İslam Dünyası’nda hakim olan genel siyasi anlayışa göre büyük bir devlet kurarak müslümanların üzerinde hakim olan ve fetihler yaparak ülkesinin sınırlarını genişletebilen başarılı bir müslüman hükümdar, kendisine itaate layık olması nedeniyle “Halife” olarak adlandırılıyor ve bu ünvanın verilişinde bir silsile aranması ya da başka bir hükümdarın “Halife” sıfatını taşıyıp taşımaması artık önemli görülmüyordu.

Doğu’da Babür Devleti’nin çöküşü, Batı’da Osmanlı Devleti’nin üstün bir konuma yükselişi ve Orta’da Safevi Devleti’nin Sünni İslam siyaseti dışında bir yol tutması ile İslam Dünyası’nda tekrar makamı başında bir halife kaldı. Ancak Osmanlı sultanları “Halife” sıfatını uzun müddet ön plana çıkarmadılar. Osmanlı’nın hakimiyet dönemlerinde Osmanlı hükümdarları Farsça’dan gelen bir terim olan “Padişah”, üstün güç sahibi anlamında “Sultan” ve Türkçe hükümdar anlamında olan “Han” ünvanlarını kullandılar. “Halife” ünvanının tekrar ön plana çıkışı ancak 18.y.y.da olmuştur.

1774’te Osmanlı-Rus Harbi’nin bitişiyle imzalanan Küçük Kaynarca anlaşmasında Sultan, o zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasını oluşturan Kırım ve Kuçhan Tatarlarının tam bağımsızlığını taahhüd ediyordu. Rus imparatoriçesinin Osmanlı mülkündeki Ortodoks kilisesine mensup Hıristiyanların hamiliğini üstlenmesi nedeniyle, Osmanlı yetkilileri de Sultan’ı Müslümanlar üzerinde mukabil bir manevi otoriteyle teçhiz etmek için (diğer ünvanlar yanında) “Halife-yi Ru-yi Zemin” (Farsça: Yeryüzünün Halifesi) olarak adlandırdılar. (). Zamanla Osmanlı uleması bu doktrini Batı yayılmacılığı karşısında İslam’ın birliğini koruyacak şekilde geliştirdiler.

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır. Zamanında Mağrip’ten Çin’e dek birçok yerde adına hutbe okunmuş ve özellikle Hint müslümanları coşkulu bir biçimde onun üstün makamını onaylamışlardır. Şüphesiz bunda İngiliz egemenliği altında olmaları ve bir zamanların “Büyük Moğolları”nı (Babür Devleti) unutmamış olmaları da rol oynamış; Osmanlı’yı birgün elbet kendilerine yardıma gelecek büyük ve bağımsız bir İslam devleti olarak selamlamışlardır.

Büyük umutlar doğuran Hilafet siyaseti 1. Dünya Savaşı öncesinde Batı’ya karşı İslam birliğini sağlayarak direniş ve ihya hareketi için bir zemin oluşturmuş görünüyordu; ancak bu umutlar Büyük Harb ile birlikte hayal kırıklığına dönüştü. Sultan 2. Abdülhamid’den sonra Osmanlı siyasetine egemen olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarının bu hayal kırıklığına az ya da çok bir rolü olduğu bir gerçektir.

Hilafet Müslümanlar üzerinde manevi bir otorite olduğu sürece herhangi bir itiraz görmemiş; ancak birçok Müslüman millet Hilafet’e bağlılığı Osmanlı Devleti’ne bağlılıktan dikkatle ayırmıştır. Belki onların Sultan 2. Abdülhamid ile tek uzlaştıkları nokta bu ayrım olmuştur. İlk büyük örnek, Osmanlı Devleti’nden kopan Arnavut müslümanların 1. Dünya Savaşı öncesinde devlete isyan ile Hilafet’e bağlılık arasında uzlaşmaz bir çelişki görmemeleridir. 1. Dünya Savaşı sırasında Halife-yi Ru-yi Zemin’in bütün dünya müslümanları için İtilaf devletlerine karşı ilan ettiği “Cihad-ı Ekber” fetvasına, Mısır’ın gösterdiği ilgisizlik ikinci büyük darbe olmuş; Mısırlılar “üzerlerindeki İngiliz egemenliğine karşı ayaklanamayacak kadar zayıf olduklarını, ama Halife’nin orduları gelip bu esir kardeşlerini kurtarırlarsa bundan mutluluk duyacaklarını” bildirmişlerdir; ancak en büyük darbe Devlet-i Aliye’nin kendi sınırları içinden geldi.

Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler.

Dünyanın büyük devletlerinin ordularına karşı birçok cephenin yanısıra Ortadoğu’da da dev bir boğazlaşmaya girmiş Osmanlı orduları bir anda öz vatanını savunan bir yerli güçten işgalci güç konumuna indirildiler. Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler. Osmanlı milleti, hem de birlik ve bütünlüğün en gerekli olduğu Büyük Harb günlerinde ikiye ayrılmış, neredeyse yarısı Arap bayrağı altında ayrı bir yol tutmuştu. Osmanlı ordusunun komuta kademelerini oluşturan genç subaylar Arap direnişçilerin verdiği bu acı dersi hiç unutmadı; çünkü bunun sonuçlarını ilk elden yaşayarak gördüler. Bu acı hatıra ordu içinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yaşayacaktı.

Hilafet siyasetinin uğradığı başarısızlıkla ilgili çeşitli nedenler öne sürülmüştür. Bugün kamuoyunda en çok huzursuzluk uyandıran tartışma Osmanlı içinde Türkçü milliyetçilik akımını başlatan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sonuçta bölünmeye yol açtığı iddiası üzerinedir. Taraflar bu tartışmayı kolay bitireceğe benzemiyorlar, ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Sultan 2. Abdülhamid’e karşı muhalefette iken onun Hilafet siyasetine karşı milliyetçi bir politikayı savunsa bile; iktidara geldiğinde bunu devam ettirmekte zorlandığını söyleyebiliriz. Çünkü iktidar mantığı başkadır; bunu muhalefetten iktidara gelen herkes iyi bilir. İttihat ve Terakki de bir kez Osmanlı Devleti’nin Pay-i Taht’ında iktidar olduktan sonra devletin gerçekleriyle yüzleşmek ve belki istemeyerek de olsa milliyetçi planlarını ertelemek durumunda idi. Bu gerçekler Hilafet sancağı altında bir Osmanlı birliğini gerektiriyordu. İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri de bu siyasi gerekleri kavrayacak kadar zeki kişiler idiler. Nitekim bu gerçekleri kavradıkları ve devletin gereklerine uygun davrandıklarına dair tarihi bilgilerimiz vardır.

Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır

Belki de asıl tartışılması gereken başarısızlık nedeni çok daha derinlerdedir. Araştırmamızın başında İslam uygarlığının hicri 1.y.y.da büyük bir reformdan geçtiğini, tacirlerden oluşan bir site devletinden büyük bir tarım imparatorluğuna dönüştüğünü ve hilafetin bu dönemde kalıcı olarak formüle edildiğini söylemiş idik. Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır. İnsanlığın binyıllar sürmüş bir dönemi artık kapanıyordu. İslam alemi h. 1.y.y.da olduğu gibi enerjik bir dönüşüm yapamadı; bunun yerine varolan statüyü koruyucu ve muhafazakar eğilimler hakim oldu. Dünyanın kabaran deniz misali gerçekleri muhafazakarlığın bu zayıf duvarını ödüllendiremezlerdi; onu aştılar ve geçtiler. İşte bugün halen bu uyumsuzluk ve geçkalmışlık-gerikalmışlık sorunlarını yaşıyoruz.

İSLAM DEVLETİ

1924 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafeti kaldırışı ile bu konudaki tartışmalar bir dönüm noktasına ulaştı. Yeri gelmişken not etmek gerekir ki, gerek Büyük Harp’te Osmanlıya yardıma gelmeyen ve gerekse de Osmanlıya karşı silahla direnen müslüman milletler hilafet kaldırılıncaya dek yeni bir halife seçimi ya da İstanbul’daki halifenin tanınmaması yönünde bir harekette bulunmadılar; kimse böyle bir teklif de ortaya atmadı. Hilafetin manevi otoritesi ilk amaçlanandan bambaşka bir şekliyle de olsa benimsenmişti. Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi; gerekirse boğaz boğaza gelebilinen bir ayrılık.

Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi

Gerek 1924’te gerek daha sonra hilafetin bu biçimi ile dahi olsa korunması gerektiğini savunanlar çıkmıştır. Onlara göre hilafet Vatikan gibi bir kuruma dönüşse, yani inananlar ayrı devletlere parçalansalar, hatta bu devletler birbiriyle savaşsalar dahi bizzat varlığı bir manevi birlik sağlamaktadır; tek tek müslüman fertler ona itibar etmekte ve bu kurumun başlarında kalmasını çok önemli görmektedirler. Ama bu iddialar da 1924’ten sonra ciddi bir yara aldı; Türkiye son halifeyi azletti ve İslam dünyası yerine yenisinin seçilmesi için pek dikkate değer bir faaliyet göstermedi. Hilafet meselesine dünyada en çok ilgiyi Hintli müslümanlar göstermişlerdi. Bu ilgi o derecede idi ki, 1923 Kasımı’nda iki Hintli müslüman, Şii Emir Ali ve İsmaili lider Ağa Han bile tartışmaya katıldılar ve Sünni bir kurum olan hilafetin korunması yönündeki dileklerini İstanbul’da duyurdular.

Ancak hilafetin son bulmasından sonra bu ilgi kısa sürede söndü. Başlangıçta yeni bir halife seçimi için İslam Dünyası’nın bir hilafet kongresi toplaması düşünüldü ise de adayların hiçbiri bu işe yeterli bulunmadı; bitmez tükenmez tartışmalara katılmaya devam edenlerin sayısı giderek azaldı ve Hintli müslümanların coşkulu Hilafet Hareketi bile “dikkatini Hindistan müslümanlarının sosyal refahına çevirdiğini” ilan ederek 1926’da Kahire’de yapılacak Dünya Hilafet konferansı için yapılan daveti geri çevirdi. ().

Hilafetin hala ölüm-kalım mücadelesi verdiği birkaç yıl öncesinde Arap milliyetçileri bir yandan hilafetin zayıflamasından dolayı memnunluk duyuyor; öte yandan hilafetin Araplara iadesini sağlamaya çalışıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tek Arap halife adayı Mekke şerifi Emir Hüseyin’di. Ama onun İngilizlerle olan yakınlığı itibarını düşürmekteydi. Mart 1924’te Türkiye’de hilafetin ilgasından sonra kendini müslümanların halifesi ilan ettiyse de ona sadece Irak, Hicaz ve Doğu Ürdün’den temsilciler bağlılık sözü verdiler. Hintli ve Mısırlı müslümanlar İngiliz ajanı olduğu gerekçesiyle onu reddettiler. Bundan sonra İslam Dünyası’nın geri kalanının üzerinde uzlaşabileceği bir halife adayı çıkmadı. ().

Artık hilafet meselesi İslam dünyasının dikkat alanından çıkmıştı. Başta Ezher’in ulemasından saygın kişiler gelmek üzere Arap ve İslam aleminin birçok değerli alimi artık hilafet fikrinin diriltilemez olduğunu söylemeye başladılar. Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

İslam devleti fikri 1920’lerin ortalarından başlayarak dini düşüncenin siyasi tezahürü haline geldi. Başlangıçta Suudi Vahhabilerinin, ilhamını Muhammed Abduh’tan alan İslami hümanizmin ve, modern insanın akılcılığıyla tam bir uyum içinde bir din olarak algılanan, ilk ve temiz İslam’a dönme gayreti içindeki Selefiye’nin ortak fikri buluşma zeminiydi. Daha sonra bu iki kanat Selefiye’nin giderek devrimci akımlara meyletmesi ve Vahhabiye’nin koyu bir muhafazakarlık içine kapanmasıyla birbirinden uzaklaştı. 1935’te Muhammed Reşid Rıza modern anlamda İslam devleti fikrinin temellerini attı. Bu görüş, tekrar tekrar işlenerek çeşitli varyantlarıyla bütün 20. y.y. boyunca çok etkili olmuştur. ().

Reşid Rıza’nın hilafet konusundaki eseri “El-Hilafe ev el-İmame-t’il-Uzma” (Hilafet ya da Büyük İmamet) hilafetin ilgasının hemen öncesinde 1922-23 yılında basılmıştı. Rıza hilafetin sorunlarına değindikten sonra İslami devlet konusunu gündeme getirmektedir. Bunu üç aşamada gerçekleştirir:

1) Önce hilafetin İslam siyaset teorisindeki temellerini ortaya koyar.

2) Sonra bu teoriyle müslümanların siyasi uygulamaları arasındaki ayrımlığı gösterir.

3) Sonunda da İslam devleti konusunda kendi fikirlerini açıklar.

1) İlk aşamada hilafetin vücubunu ispat için yoğun olarak hadisleri ve icmaı kullanır. Kuran’dan delil getirmez. Maverdi, Gazali, el-İci, ve Saadettin Taftazani’den alıntılar yaparak hilafeti destekler. Ancak okumaya devam edildiğinde ortaya çıkmaktadır ki, asıl amacı klasik teorinin Hilafet’in icraı konusunda çok yüksek standartlar getirdiğini göstermektir; müslümanların tarihte bu isimle tanıdıkları kurumlar asıldan aşırı derecede sapmış örneklerdir ve tereddütsüz reddedilmelidirler. Dolayısıyla bu durumda geçmişin kabul görmüş kaynaklarından yaptığı yoğun aktarımlar, muhtemel gelenekçi saldırılara karşı ihtiyati savunma hatları oluşturmaktan öte bir maksat için değillerdir.

Çoğu müslümanların üzerinde ittifak ettikleri, Raşid Halifeler ve Emevilerden Ömer b. Abdülaziz’in uyguladığı ideal hilafet ile müslümanların tarihlerinin büyük kısmında idaresi altında yaşadığı hilafeti birbirinden ayırır. Yürürlükteki hilafeti İmamet üz-Zaruret (Zaruri yönetim) ve Tegallüb b’il-Kuvve (kuvvetle üstün gelme) diye ikiye ayırır. Sonra eski fakihlerden örnekler vererek hilafetin bu şekillerine ancak geçici çareler olarak izin verilebileceğini ispatlamaya çalışır. Zaruret imamlığına hilafetin bütün şartlarının (adalet, ehliyet ve Kureyş’ten olma) bir kişide bulunmayıp, seçme mevkiinde bulunanların bu vasıfların çoğunu taşıyan bir adayda karar kılmaları halinde cevaz verilebilir. Kuvvetle üstün gelme ise despotizmdir; varlığını sürdürmesi kurucularının kabile ve aile içi dayanışması ile mümkündür. Seçicilerin iktidarı onaylamasına mahal bırakılmaz.

Rıza’nın yaklaşımına göre fukahanın bu rejimlere müslümanların rıza göstermesini istemeleri ruhsattan öte bir şey değildir. Zaruret imametinde itaat gereklidir; çünkü bunun alternatifi kargaşadır. Despotizme müsamaha ise bir zaruri hal gereğidir; hükmü açlık halinde domuz eti yemeye izin verilmesi gibidir.

Rıza kitabında adaletsiz bir hilafette ne yapılacağı üzerinde de durur. Bu konuda klasik yazarlar sükut etmişlerdir; Rıza da pek başarılı olamaz. Karşı koymanın “yararların zararlardan ağır basması” gibi şartlara bağlanmasının pratikte ne anlama geldiği çok açık değildir. İsyan isteği ile isyanın anarşi ile sonuçlanacağı korkusu hep birbirini dengelemiş; bu da tarih içinde statükonun “ehven-i şer” görülmesine yol açmıştır. Öte yandan klasik teoride halifenin aynı zamanda müçtehid sayıldığı ve eylemlerinin içtihat hükmü taşıdığı unutulmamalıdır.

Hayli ilginçtir; sıra, tarihte müslümanların adaletsiz yöneticilere karşı isyan etme haklarını nasıl kullandıklarına dair örnekler vermeye geldiğinde Rıza sadece Osmanlı saltanatını yıkan Türkleri örnek verir. İşte bu örneğin Rıza’nın niyetlerini ele vermekte klasik fakihlerden yaptığı alıntılardan daha anlamlı olduğu muhafazakar çevrelerce çok öne sürülmüş ve Reşid Rıza bir “hilafet ve din düşmanı” ilan edilmişti. Bu tartışmalar bitmemiştir; ancak konumuz dışındadır. Şu kadarı söylenebilir ki, insanların beğenmedikleri ya da çok değişik buldukları fikirlerin sahiplerine ilk elden “dinden çıkmış” ya da “din düşmanı” demek gibi kötü bir adete saplanmaları fikri tartışmaları ve dolayısıyla uygarlığımızın ilerleyişini durdurmuş ve zararlı olmuştur. ().

2) İkinci aşamada Rıza Hilafet fikrinin eski parlaklığına kavuşmasının önündeki bir dizi pratik zorluğu vurgular. Rıza o dönemde Hilafete adaylık konusunda en istekli bulunan Mekke şerifi Hüseyin’i despot oluşu, şer’i bilgi eksikliği, İngiliz sempatizanlığı ve reform karşıtlığı gibi nedenlerle uygun aday görmez. Türkler de doğal olarak devre dışıdır. Mısırlı adaylar konusunda Rıza sessizdir; sadece Yemen İmamı Yahya, dini hukuktaki yetkinliği, ahlakı, ehliyeti, nisbi bağımsızlığı ve Kureyşiliği nedeniyle uygun bir aday görülürse de, İmam Zeydidir. Zeydi bir imama Sünni müslümanların biyatı hem teorik hem de pratik açıdan müşküller taşımaktadır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır. Dolayısıyla Kendisi de dahil Sünni müslümanların kesinlikle aksini istemelerine rağmen geleneksel hilafetin ihyası mümkün değildir; dolayısıyla buna en yakın alternatifi seçmek gerekir.

3) Hilafet sorunu böylelikle İslam Devleti sorununa dönüşür ve yeni bir kavram ihdas edilmiş olur.

Reşid Rıza’nın İslam Devleti fikrini burada uzun uzun inceleyecek değiliz. Kavramı ilk o ortaya atmış olsa bile temsil ettiği fikir 20.y.y.da o kadar itibar gördü ki, birçok Müslüman yazar tarafından ve çokça işlendi. Bunların arasında Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi Mısırlı fikir adamları, Mevdudi gibi Pakistanlı alimler, birkısım Suriyeli ve Lübnanlı yazarlar ve son olarak da İran’dan Ayetullah Humeyni sayılabilir. Bu yazarların herbirinin araştırmalarına tek tek girecek yerimiz olmadığı için temel iddiaları şu başlıklar altında toplanabilir:

- Peygamberimiz Medine’de bir İslam Devleti kurmuştur; o zamandan beri adil ve Allah’ın emirlerine uyan bir İslam Devleti kurmak bütün müslümanların üzerine vaciptir.

- İslam Devleti’nin anayasası Kuran’dır.

- İslam Devleti’nde başta müslüman âlimler olmalı ve siyaset onların yol göstericiliğinde yürütülmelidir.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır. 20 y.y. başlarında demokrat Batılı fikirlerin etkisi ile bir meclisin ve bu meclisin genel oyla seçim sonucu işbaşına gelmesinin gerekliliği üzerinde durulmuş; ama bu gereklilik üzerinde uzlaşılamamıştır. Ekonomi alanında liberal bir açık pazar ekonomisinden başlayarak daha sonraları yükselen ve Üçüncü Dünya’da hayli itibar kazanan Marksizm’in etkisinde devletçi ekonomilere dek birçok görüş ileri sürülmüş bütün bu yaklaşımlara Kuran ve Sünnet’ten dayanaklar getirilmeye çalışılmıştır. Tartışmalara katılan fikir adamları geleneksel İslami külliyattan alınan kavramların yanısıra “emperyalizm, kültürel emperyalizm, tam bağımsızlık, eşitlik, özgürlük, emeğin hakkı, artık değer, teşebbüs hürriyeti, İslami banka”, hatta “İslam ekonomi doktrini” ve “İslami ideoloji” gibi çeşit çeşit kavramlar kullanmış ve bunlarla bir İslam devletinin teorik çerçevesi oluşturulmaya çalışılmıştır.

İslam Dünyası’nda bu takdire şayan, yoğun, yaygın ve uzun sürmüş çabaların sahiplerinin hiçbirzaman vazgeçmedikleri bir iddia da İslam’ın sadece bir din değil siyasal ve iktisadi bir doktrin de olduğu ve kendine özgü bir siyasi-iktisadi düzeninin bulunduğu idi. Başka türlüsü de düşünülemezdi zaten; çünki İslam dini “hayatın bütün alanlarını kuşatmıştı”. Bunun sonucu “İslam’a karşı demokrasi”, “İslam’a karşı kapitalizm”, “İslam’a karşı komünizm” gibi karşıtlıklar üzerine yürütülen polemikler oldu; artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

Artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

İslami devlet fikrinin ya da fikirlerinin bir başka güçlüğü de genellikle çok teoride kalmış olmaları ve bu teorilerin uygulama sahası bularak yeterince test edilememiş olmalarıdır. Bu bağlamda halihazırdaki bazı İslami devletlerle bu teoriler arasındaki uyuşmazlıklar da vurgulanmalıdır. Kaldı ki, bugün bazı “meşhur” İslami devletler olan Suudi Arabistan, İran ve Afganistan’daki savaşan iki siyasi iradenin de rejimlerinin temeli Şeriat’tır; ama bu devletlerin farklılıkları benzerliklerinden çok daha fazladır; bu farklılıklar da örf ve adet farklılıkları nedeniyle füru’ meselelerde görülecek türden değildir; rejimin temeline taalluk etmektedirler. Orta Doğu’da birçok Arap ülkesinin anayasalarında devletin dininin İslam olarak geçtiğini (örn. Mısır) ama bu özelliğin çok önplana çıkarılmadığını; buna rağmen kimsenin bu devletlerin İslami özellikleri ile ilgili yaygın bir tartışma açmadığını da not olarak ekleyelim.

Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur.

Bir müslüman düşünürün çağının bütün felsefi imkanlarını kullanarak toplumsal sorunlara çözümler aramasında bir gariplik yoktur; hatta bu gerekli birşeydir de. Bunu yaparken o çok çeşitli kaynaklardan da faydalanabilir; çünki “hikmet müminin yitiğidir; nerede bulursa alır”; öte yandan bir Batılı filozofun tabiriyle “en iyi ses veren kemanlar birkaç cins ağacın tahtalarından yapılır.” Ancak bütün bunları yaparken o araştırma sonuçlarını “İslami devlet” ya da “İslami ideoloji” gibi kavramlarla ifade eder ve bunların dinin emirleri olduğunu söylerse müşküller başlar; çünkü başına “İslami” sıfatı koymak, söylenen şeyi şu ya da bu şekilde Hz. Muhammed’e nispet etmek demektir. Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur; İngiliz felsefe okulunun Locke, Hume, Hobbes gibi düşünürlerinden Keynes’e, Alman Hegel’e ve Marx’a oradan Lenin’e, Fransız Devrimi’nin Rousseau ve diğer düşünürlerinden Bonapartistlerine, oradan Popper, Kuhn ve Feyerabend’e ve kim bilir daha kimlere dek geniş bir “atalar” yelpazesi vardır; öyleyse elde edilen hasılaya sadece “İslami” demek en azından dürüstlüğe aykırı değil mi?

Son olarak İslam ideologlarının kendilerine temel olarak gördükleri bir çıkış noktasına geliyoruz: “İslam bütüncül bir dindir; hayatın bütün alanlarını kuşatmıştır.” Bu noktadan hareketle İslam’ın siyasetten ekonomiye oradan sosyolojiye ve diğer bütün alanları dair söz ve emirleri olduğu İslam ideologlarınca benimsenir. Bu söz ve emirler ilk bakışta göze çarpmazsa bunlar araştırılacak ve bulunacaktır. Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar. Hemen belirtmeli ki, Sovyetler Birliği gibi bir toplumsal denemenin Rusya gibi Ortodoks bir kültür havzası üzerinde yükselmesi de tesadüf değildi. Ortodoks Hıristiyan ve Sünni Müslüman yekpare din-dünya görüşünün benzerliği, belki de aynılığının birkez daha altını çiziyoruz.

Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar.

Şostakoviç Stalin zamanının değerli bir Rus bestecisi idi. Bestelediği klasik müzik eserleri Dünya kültürüne malolmuştur. Ne yazık ki bu değerli zat Stalin’in “Sosyalist kültürü inşa” dönemine denk gelmiştir. Bestelediği eserler Moskova’da çalındığında ayakta alkışlanmış ve “Sosyalist kültürü inşa” için katkılarından ötürü kendisine payeler verilmiş; ancak aynı eserler Paris’te de çalınıp ayakta alkışlanınca eserlerinde “Burjuva ögeler olduğu” yoksa “bu eserlerin Paris’te asla beğenilmemesi gerektiği” savıyla sorguya çekilmiştir. Stalin zamanı Sosyalist kültürünün de hayatın her alanını kapsaması bekleniyordu: Sosyalist devlet, Sosyalist ekonomi, Sosyalist bilim, Sosyalist sanat, Sosyalist şehircilik, Sosyalist eğitim, Sosyalist ahlak, Sosyalist aile, ila ahir. İşte bu “diğerinden her alanda farklı olma” titizliği modern zamanların ürünü bir zihniyettir.

Aynı titizlik modern İslam ideologlarınca da benimsendi ve “Materyalist Batı uygarlığına” İslami bir alternatif oluşturulmaya çalışıldı; ancak bu, geçen 13 asır içinde bu derece titizlikle ele alınmış değildi; dinimizin öncekileri “hikmeti her bulduğu yerde alma” konusunda çok daha rahattılar. Bu nedenle bugün “İslami düşünce” olarak algılanan külliyat içine Yahudiler ve Hıristiyanlardan rivayetler, Eski Yunan, İran ve Hindistan’dan felsefi akımlar girmiş ve bütün bunlar hummalı bir faaliyet sonucu “İslam’ın rengine boyanarak” düşünce evrenimizi zenginleştirmiştir. Bu iddiamıza çok basit bir örnek olarak yüzyıllardır medreselerde Mantık dersinde okutulan “İsaguci” adlı kitap verilebilir. Bu kitap Geç Antik Dönem filozoflarından İsagog tarafından yazılmış idi. Bunun tersine bir örnek, zamanının materyalistlerinden olan Ravendi’nin öğretilerinin “İslam Düşüncesi” külliyatı içinde bir bölüm almasıdır. Oysa dine yakınlık açısından Ravendi’nin Karl Marx’tan çok farklılığı yoktur. Örnekler çoğaltılabilir.

SİYASİ DİN?

Bütün bunlardan sonra “dinin hayatın her alanını kuşatması”, daha doğrusu “dinin hayatın her alanına hakim olmasını” başka türlü anlamamız gerektiği ortaya çıkıyor. Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur. İlk bakışta tuhaf görünse de bu hal sadece İslam için değil Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve diğer dinler için de geçerlidir.

Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur.

Sözümüze çok revaç bulmuş bir iddia ile devam edelim: “İslam toplumsal bir dindir; oysa Hıristiyanlık ve diğerleri bireysel ahlaka yöneliktir; dolayısıyla bireysel dinlerdir.” Acaba safi toplumsal ve safi bireysel dinler şeklinde bir ayrım olabilir mi? Böyle bir ayırımın mümkün olduğunu varsayalım ve bir “safi bireysel din”in seyrine bakalım. Göreceğiz ki, bu din tek tek insanların bireysel ahlakını değiştirdikçe ve bu insanlar bir toplumda çoğunluğu teşkil ettiğinde onların bireysel ahlakları o toplumun örfü haline gelir. Bu örf ise ister istemez toplumsal yaşayışı, yasaları, iktisadı ve bütün toplumsal kurumlarla birlikte devlet idaresini belirler. Bu en tabii, normal ve mantıklı bir durumdur. Bu noktadan bakıldığında ise laiklik-teokrasi tartışmaları kurumsal düzenlemenin şekline yönelik tartışmalar olarak kalır; doğrudan din ile bir ilgisi yoktur. Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Bu noktadan sonra bir müslüman siyasetçinin görevi açıktır: Topluma en iyi şekilde hizmet ve toplumun isteklerinin siyasete yansımasını önleyen çarpık yapılanmalara karşı demokratik ıslahatçılık. De Tocqueville’i şerheden İran Cumhurbaşkanı M. Hatemi’nin söylediği gibi: “… Ona göre (de Tocqueville) bu uygarlığın (Anglo Amerikan uygarlığı) önemi odur ki, burada özgürlük dinin gelişmesinin beşiğini bulduğu yerdir ve din ise özgürlüğün korunmasını kendi ilahî çağrısı addeder. Bundan ötürü, özgürlük ve iman asla çatışmamışlardır… İnancım, eğer insanlık mutluluk arıyorsa, dini maneviyat ile özgürlüğün erdemlerini bağdaştırması gerektiği yönündedir…”().

İSLAM BİRLİĞİ

Bundan sonra kısaca İslam aleminin birliği meselesine değinmek gerekiyor. İslam aleminin birliğini sağlama yolunda önemli adımlar atmış olan Hilafet, sanayi devrimi ile birlikte yetersiz kaldı ve yüzyıl başında yıkıldı. Hilafet siyasetinin en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid’le kaderin garip bir cilvesi sonucu karşıkarşıya gelmek zorunda kalan yüzyıl başının bir başka önemli şahsiyeti Cemalettin Afgani’ye kulak verme zamanı belki de gelmiştir. Afgani de hilafet ile İslam âleminin birliği meselesinin çözülemeyeceğini görmüştü. Bu nedenle 2. Abdülhamid’e karşıt bir çizgi izledi ve sonunda muhafazakar hilafet taraftarı çevrelerin hain gözüyle baktığı bir kişi oldu. Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması. Afgani bir anlamda bugünün Avrupa ülkelerinin kurduğu Avrupa Birliği’nin bir müslüman modelini önermekteydi.

Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması.

Bugün İslam ülkeleri Afgani’nin önerisindeki birinci merhaleyi tamamlayamamışlardır. İslam Dünyası’nın geri kalmışlığı ve özgürlük yokluğu müslüman milletlerin gidecek hayli yolu olduğunu gösteriyor. O halde önce bu nakısaların aşılması şarttır. Bu anlamda aslında Türkiye’deki İslamcılar, Kemalistler ve Milliyetçilerin genel bakış açıları birbirine denk düşmektedir. Türkiye’de tam Batıcı bir azınlık dışında bütün görüş sahiplerinde İslam Dünyası’nın sorunlarına karşı bir hassasiyet ve diğer müslüman milletlerin Türkiye’nin örneğini izleyerek gelişmesi yönünde bir dilek vardır. Kemalist gelenekten buna örnekler verirsek Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra ilk elden dostluk kurduğu yabancı devlet adamları arasında İran ve Afgan Şahlarını görüyoruz. O zamanlar Türkiye dışında bağımsız olan sadece bu iki ülke vardı; diğerleri sömürge durumundaydı. Örnekler yelpazesi bu uçtan diğer uca, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in 1980’ler başında Suudi Arabistan Krallığı’na gelişmek için Atatürk İlke ve İnkılaplarını benimsemelerini salık vermesine dek uzatılabilir. Evet Türkiye’de ilgi vardır ve bu ilgi genelin gözünde meşrudur. Yapılması gereken bu ilgiyi doğru yollara kanalize etmek, Türkiye’nin İslam dünyasının diğer milletlerine bir örnek teşkil etmesini sağlamaktır.

SONUÇ

Sonuç olarak şunların tekrar vurgulanmasında fayda vardır:

- İslam uygarlığı hicri 1. y.y.da gelenekte büyük çapta reformlarla bir tüccar site toplumundan tarım imparatorluğuna dönüştü.

- Bu dönemde formüle edilen devlet ve siyaset teorileri 19. y.y.da Sanayi Devrimi başlayana dek süregelen nispeten istikrarlı bir dünyada 1300 yıl boyunca işlerliklerini sürdürdüler

- Sanayi Devrimi başlarken ve daha sonraları İslam dünyası gereken ikinci büyük dönüşümü yaparak bir sanayi toplumuna dönüşemedi. Skolastisizm ve taassup statüyü korumak ve içe kapanmayı getirdi.

- Ancak bu içe kapanma hiçbirşeye çare olamadı. Kaleler düştü ve İslam dünyasının büyük bölümü sömürgeleşti.

- Bugün hala bu ayak uyduramamanın getirdiği sorunları yaşıyoruz.

Artık Bilgi Çağı’nın geldiğinden sözediliyor. Bunun anlamı merkezi kurumlaşmaların etrafından dolaşan demokratik paralel ağların toplumsal gücü bu merkezi kurumların elinden giderek almasıdır. Buna bir örnek vermek gerekirse, basit bir İnternet bağlantısı ve söyleyecek sözü olan bir kişi sözlerini ve fikirlerini tek başına dünyanın her yanına duyurabilir. Bunun için tek yapması gereken, bedava web sayfası veren bir İnternet kurumundan kendine bir site alması ve fikirlerini bu sitede yayınlamasıdır. Bu süreçte bireyin bir güç olarak yükseldiğini ve insan teklerinin olayların akışına müdahale için yetki ve ünvan yerine kendi kişisel yeteneklerinin daha çok önem taşımaya başladığını görüyoruz. Bu anlamda kurumlara yön veren hukuk yerine bireylere yol gösteren ahlak giderek daha çok önem taşıyacaktır. Belki bütün bu gelişmeler Kur’an’daki kişisel ahlaka yönelik emir ve nehiylerin neden sayısız derecede çok, ama Hadd denilen toplumsal cezaların neden birkaç tane olduğunu kavramamıza yardım edecektir. Bu kavrayış bu yeni çağa yönelik olarak İslam dünyasının fikir ve pratikte kendini yenilemesine bir başlangıç teşkil edecektir.

“mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”.

Bütün bu faaliyetlerin yapılabilmesi için içtihad müessesesinin tekrar çalıştırılması gerekir. Gerçi Mecelle hükmü gereğince “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ yoktur” (), ama Hayrettin Karaman Hocamızın da işaret ettiği gibi “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”, çünkü o nassın o vakaya uygun olup olmadığına, dolayısıyla mevrid-i nass’a hükmetmek de bir içtihattır.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2001/09/hilafet-islam-devleti-ve-sonrasi.html#more

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS


–>

Doğumu: 1916, Londra Eğitimi: Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu, Londra Üniversitesi’nden (School of Oriental and African Studies, London University) B.A. ve Ph.D. dereceleri

Kariyeri: Londra Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1938-74), İngiliz Askeri İstihbaratı’nda görev (1940-45), Princeton Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1974-86), Princeton Üniversitesi’nde ordinaryüs profesör (1986 – bugün).

İngiliz oligarşisinin öndegelen oryantalisti, “kriz hilali” ve “uygarlıklar çatışması” jeopolitik doktrinlerinin babasıdır; tezlerini Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington pazarlar.

1974’te ABD’ye geçtiğinden beri brzezinski ve Huntington’un fikir babaları olup, böylece ABD’yi Orta Asya’daki İngiliz “Büyük Oyunu” içine çekmiştir. Richard Perle ile bağları da 1970’lerde ABD’ye ilk ayak bastığı günlere dek geri gider; o sıra Washington’a, ABD senatörleri için siyasi danışmanlık göreviyle getirilmiş ve Perle’in evinde kalmıştır. Perle’in uzun süredir bir İsrail ajanı olduğu şüphesi bir yana, onun ismi de o dönem savunma bakanı Caspar Weinberger’e sunulan “X Komitesi” üyeleri listesinde yer almıştır. Bu komite 1985’te İsrail hesabına ABD’de casusluk yapan Jonathan Jay Pollard’ın üstleri idi.

Hem Brzezinski’nin Carter dönemi “kriz hilali” politikası, ve daha sonra Huntington’un “uygarlıklar çatışması” dogması Lewis’in ürünü olup; uzun vadeli İngiliz “Büyük Oyunu”nun yeni parçalarıdır. Carter yönetiminin İran Körfezi, Afganistan ve SSCB güney sınırı politikasının tümü Lewis’ce planlandı. Carter yönetiminin İran şahının devrilmesine ve Ayetullah Humeyni’nin Tahran’da iktidarı almasına yardımı, o sıralar Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması ile ilgili “Bernard Lewis” planının kilit unsurlarıydı. Aslında, son 25 yıldır Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya yönelik her felaketli Amerikan politikasının arkasında Lewis etkisini bulabiliriz.

Lewis, eğitimini Londra Şark ve Afrika araştırmaları Okulu’nda gördü; burası daha önceleri Koloni Bakanlığı olarak bilinirdi. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi dosya arşivi burada olup, burası gene İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz haberalma servisinin yarıresmi eğitim yeridir. 1938’de Ph.D. derecesini aldıktan kısa süre sonra Lewis fakültede hoca olmuş ve Londra Üniversitesi’nde 1974’te Princeton’a gidene dek devam etmiştir.

1940-45’ten itibaren Lewis İngiliz askeri İstihbaratında görev almış, ayrıca İngiliz Dışişleri “Arap Bürosu“nda da rotasyon yapmıştır. Lewis, bu güne dek, savaş zamanı faaliyetleri hakkında ketum durmuş, sadece kendini “diğer şekilde görevli” diye nitelemiştir. Öte yandan onun İngiliz Yuvarlak Masa örgütü ve monarşi istihbarat servisleri ile bağları aşikardır. Kariyeri boyunca, Lewis’in ana eserlerinin çoğu Kraliyet Uluslar arası ilişkiler Enstitüsü (Royal ınstitute of International Affairs – Chatham House) tarafından yayınlanmıştır. Burası İngiliz oligarşisinin en önemli politik kurumlarındandır.

Lewis’in Anglo-Amerikan Ortadoğu politikalarına ilk çok bilinen müdahalesi 1961‘de yayınladığı “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabıyladır. Bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün milli devlet kurma geleneğini eleştirerek Osmanlı Devleti’nin canlandırılmasını istemiştir; amaç onu bir İngiliz koçbaşı olarak Sovyetler Birliği’nin güney sınırı boyunca karşıya sürmektir. Lewis “Türk” milleti teriminin bir 19. y.y. Avrupa icadı olduğunu ileri sürmüş ve modern Türkiye’nin üzerinde oturduğu coğrafya halklarının kendilerini her zaman İslam’a ve Osmanlı sultanlarının saltanat geleneğine nispet ettiklerini söylemiştir; ona göre onların bu silsilesi doğruca Hz. Muhammed’e dek geri gider (1 ).

1967’de Lewis “Haşhaşiler: İslam’da Bir Radikal Mezhep“i yazdı; haşhaş içen bu topluluğun kültünü İslam’da meşru bir gelenek olarak ilan etti. Kitap Royal Institute of International Affairs tarafından yayınlandı.

ABD’ye geçişiyle Princeton Üniversitesi’nde tarih profesörü ve Princeton İleri Araştırmalar Merkezi üyesi olarak (Princeton Center for Advanced Studies – Oxford üniversitesi All Souls College örnek alınarak kurulmuş bir kurumdur) Lewis, gün yüzüne çıktı ve birbirine izleyen ABD yönetimlerinin danışmanı olarak çalışmaya başladı. Gelişi Lübnan iç savaşına denk düştü, bu modeli daha sonra tüm Arap dünyası için önerecekti (“Lübnanlaşma” teorisi). Lübnan iç savaşı ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından teşvik edilmiştir; bu Ortadoğu’da sürekli istikrarsızlık yaratmak şeklindeki jeopolitik planların bir parçasıdır.

Kriz Hilali

Jimmy Carter, Kasım 1976’da başkan seçildiğinde Carter’ın “denetçisi” ve ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Lewis’i perde arkası stratejik danışmanlığa getirdi. Lewis’in İngiliz istihbaratının icadı Müslüman Kardeşleri Sovyetlerin güney komşusu tüm ülkelerde teşvik planı meşhur tabiriyle “kriz hilali” ve “Bernard Lewis” planı olarak bilindi. Lewis’in plan şeması “Time” dergisinin 15 Ocak 1979 nüshasının kapak konusu olarak yayınlandı; kapak “Kriz Hilali: İran ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge” idi. Başmakale Zbigniew Brzezinski’den bir alıntı ile başlıyordu: “Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyal ve politik yapıları ve bizim için hayati önemi var. Dağılması bizi tehdit eder. Ortaya çıkacak politik kaos bizim değerlerimize düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir.

Oysa, Time yayını açıkça Brzezinski’nin, Lewis’in ve diğer “kriz hilali” taraftarlarının gelen kaosu kendi jeopolitik avantajları için kullanmak istediklerini yeterince açık ediyordu: “Uzun vadede,” diyordu Time yazarları, “bu hilalde yaratılan kimyada Batı için fırsat hedefleri bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci müslüman halkını barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki müslüman nüfus Rusya’nın hakim Slav unsurunu geçecektir. Rusya’nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden mutaassıp bir Kurani dindarlık sınırı aşarak bu siyaseten bastırılmış ,Sovyet cumhuriyetlerine sızabilir, Kremlin için problemler çıkarabilir… Çözüm ne olursa olsun, ABD için Kissinger’ın tabiriyle “jeopolitik anı” yakalamak gereği vardır. İşte herşeyden çok bu kriz hilalinde düzenin tesisi için yardımcı olacaktır.”

Time‘ın bu nüshasının yayınından sonra birkaç ay geçmeden, ve Sovyetler Afganistan’ı istilaya başlamadan 6 ay ÖNCE, Başkan Carter, Brzezinski’ce hazırlanmış bir gizli emir imzalayarak Afgan mücahitlerine gizli yardım başlattı. Lewis’in “Büyük Oyun” şeması, İslam dünyasının Sovyetlere komşu ve içindeki büyük bölümünde kaos çıkarmak amacıyla yürümeye başlamıştı.

Uygarlıklar Çatışması

1990 Eylül’ünde Lewis yeni Anglo-Amerikan jeopolitik inisiyatifini “uygarlıklar çatışması” olarak açıkladı. Onun, yeni bir din savaşları çağını ilanı “Atlantic Monthly” sayfalarında “Müslüman Öfkenin Temelleri” (The Roots of Muslim Rage) başlığı ile yayınlandı. Daha Huntington’un ünlü makalesinin Foreign Affairs‘te yayınlanmasına üç yıl vardı (Huntington bu terimi Lewis’den alıntılar). Lewis, “İslam’ın, diğer dinler gibi, … kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurduğunu” ilan ediyordu; “bizim talihsizliğimiz o ki, … şimdi İslam dünyasının birkısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin … çoğu bize dönük.”

Lewis, “Hıristiyanlık” ve “İslam Mabedinin” 14 yüzyıldır sürekli bir savaş halinde olduğu yalanını söylüyor, ve, son 300 yıldır İslam’ın kuşatma altında olduğunu “bunun sebebinin yabancı fikirlerin, kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğunu” bildiriyordu; “bu yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam’ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu parçalamasına ve son olarak madenin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır.”

Yazısının “Uygarlıklar Çatışması” altbaşlıklı bir bölümünde Lewis, İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve ABD‘nin “bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını” bildiriyordu. “Şurası artık açıktır ki,” diye sözünü bağlıyordu, “karşılaştığımız hal ve hareket bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır. Artık olan bir uygarlıklar çatışmasından başka bir şey değildir – belki irrasyonel ama tarihi bir reaksiyon kadim bir hasımdan bizim Yahudi-Hıristiyan geleneğimize, laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir.” Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ilandan sonra Lewis kendi sevincini örtmeye çalışarak uyarır: “Bu sırada biz her iki tarafa da çok dikkat ederek yeni bir dini savaşlar döneminin patlamasına engel olmalıyız; bunlar farklılıkların aşırı götürülmesinden ve eski çekişmelerin canlanmasından patlayabilir.” Lewis’in unuttuğu ise, bu “kriz hilali” jeopolitik şemasının temelinin onun tabiriyle “militan İslami fundamentalist” canlanma olduğudur, ki bunun temel etkeni 1920’lerde İngiliz istihbaratınca sahneye sürülen Müslüman Kardeşler’dir.

“Lübnanlaşma”

1992‘de, Körfez Savaşı ertesi Lewis, CFR (Council on Foreign Relations) yayın organı Foreign Affairs‘te, Ortadoğu’da milli devlet döneminin “rezil sonunu” (tırnaklar çevirenin) kutlar; artık tüm bölge uzun bir “Lübnanlaşma” sürecine girecek; kardeş kavgası, dar alanda şiddet ve kaos hakim olacaktır.

Pan-Arabizmin sönüşü” diye yazar, “İslami fundamentalizmi en çekici alternatif olarak, idarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha ümitvar bir şey arayanların gözünde yükseltecektir.” İslamcılar “devlet kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olup, … rejim zorbalaştıkça bu fundamentalistlere karşıtlarını bertaraf için daha büyük güç verecektir.”

Tüm bölgenin, İsrail hariç, “Lübnanlaşması” tahminini bağlarken der ki: “Ortadoğu devletlerinin çoğu … yakın geçmişin suni yapıları olup böyle bir sürece dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa, gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli devlete herşeyin üstünde bir bağlılık olmadığından düzeni ayakta tutmak mümkün olmaz. Devlet parçalanır – Lübnan’da olduğu gibi – yerini kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler kaosu alır.”

1998‘de Usame bin Ladin‘e, Foreign Affairs‘in Kasım/Aralık sayısındaki yazısıyla şöhret sağlayan Lewis’in kendisidir; onu “akkoyunların” arasındaki bu Suudi “kara koyununu” militan İslam’ın ciddi bir destekçisi ilan etti. Lewis’in sanat eseri, “Öldürme İzni: Usame bin Ladin’in Cihat İlanı“nda (Licence to Kill: Osama bin Laden’s Declaration of Jihad) bin Ladin’e övgüler yağdırdı, onun “Yahudiler ve Haçlılara karşı Cihat İlanını” “muhteşem bir belagat ve Arap şiir ve edebiyat şaheseri” olarak selamladı; “bu eser, Batılıların bilmediği bir tarihi geçmişe atıf yapıyor.”

Siyonist Bağlantı

Usame bin Ladin cihat çağrısını 23 Şubat 1998‘de yayınladı; Tanzanya ve Kenya’daki ABD elçiliklerine bomba yüklü kamyonlar girmeden 6 ay önce. Ertesi günü, Bernard Lewis’in imzası, herkesin elinde dolaşan bir “Başkan Clinton’a Açık Mektup“ta görüldü; bu mektup pek bilinmeyen “Körfezde Barış ve Güvenlik Komitesi” adlı biryerden geliyor ve ABD hükümetinin tüm desteğini Saddam Hüseyin‘i devirecek bir askeri sefere vermesi talep ediliyordu. Açık Mektup, Irak’ın halı bombardımanına tabi tutulması, ve ABD’nin derhal ve ciddi bir mali ve askeri yardımı, Amerikan – İngiliz istihbaratının kurduğu bir başka kokuşmuş ve beceriksiz “Contra” çetesi olan, Irak Milli Kongresi’ne sunması çağrısını yapıyordu.

Bernard Lewis’in yanısıra Açık Mektup, eski Demokrat Parti New York milletvekili Steven Solarz, Anglo-İsrail propagandisti ve casusu Richard Perle, İran Contra skandalı suçlusu Elliott Abrams, Jonathan Pollard‘ın (2 ) yardımcısı Steven Bryen, Frank Gaffney, New Republic yayıncısı ve Al Gore‘un fikir babası Martin Peretz, Paul Wolfowitz, WINEP (Washington Institute for Near East Policy) araştırma direktörü David Wurmser ve Dov Zakheim tarafından da imzalanmıştı.

Lewis’in o dönem Siyonist milyarderlerin “Mega” kurumu ile açıkça bilinen ilişkileri de kayda değerdir, ama şaşırtıcı değildir. Lewis İsrail’de ve Amerikan İsrail lobisi nezdinde bir kahraman ve bir jeopolitik dehadır. 19 Şubat 1996‘da Lewis Kudüs‘te törenle karşılandı; burada 9. yıllık B’nai B’rith Dünya Merkezi’nde “2000’lere Doğru Ortadoğu” adlı ünlü “Kudüs Konuşması“nı yaptı.

Oğlu Michael Lewis, AIPAC‘ın (American Israel Public Affairs Committee) son derece gizli “Opposition Research Section” (Muhalifleri Araştırma Bölümü) direktörüdür. Burası çok bilinen bir propaganda ve dezenformasyon kuyusudur ve şimdiki görevi ABD Kongresi’ni ve Amerikan medyasını, Lewis’in onyıllardır reklamını yaptığı uygarlıklar savaşına yönelik savaş çığlıklarına boğmaktır.

11 Eylül 2001‘deki terör saldırılarından beri Lewis artık Amerikan medyasında bir markadır; hergün CNN’e, National Public Media Radyosu’na, TV’lere ve Washington’un merkezindeki her neo-konservatif think tank toplantısına çıkmaktadır.

19 Kasım 2001‘de Lewis gene Usame bin Ladin için bir methiye yazmış, kendi Haşhaşi mezhebi araştırmasına atfen, bin Ladin’in İslam içinde meşru bir geleneği temsil ettiğini söylemiştir. The New Yorker‘daki yazısında uyarır: “Usame bin Ladin için 2001 yılı dünyada dini hakimiyet için 7. y.y.da başlamış savaşın kaldığı yerden devamını temsil eder… Eğer bin Ladin İslam dünyasını kendi fikirlerini ve liderliğini kabule ikna ederse, o zaman uzun ve acı bir savaş önümüzdedir; ve bu sadece Amerika için değildir. Ergeç el-Kaide ve bağlantılı gruplar İslam’ın diğer komşularıyla da çatışacaklardır: Rusya’yla, Çin’le, Hindistan’la. Ve onlar güçlerini müslümanlara ve davalarına karşı çevirmekte Amerikalılar kadar titiz olmayabilirler. Eğer bin Ladin’in hesapları doğruysa ve savaşı devam ederse dünyayı karanlık bir gelecek beklemektedir; en azından İslam’ı kabul etmiş kesimleri için.”

Eserleri:

Tarihte Araplar (The Arabs in History), Londra 1950;

Modern Türkiye’nin Doğuşu (The Emergence of Modern Turkey), Londra ve New York, 1961;

Haşhaşiler (The Assassins), Londra, 1967;

İslam’ın Avrupa’yı Keşfi (The Muslim Discovery of Europe), New York, 1982;

İslam’ın Siyasal Dili (The Political Language of Islam), Chicago, 1988;

Ortadoğu’da Irk ve Kölelik: Bir Tarih Araştırması (Race and Slavery in the Middle East: A Historical Enquiry), New York, 1990;

İslam ve Batı (Islam and the West), New York 1993;

Tarihte İslam (Islam in History), 2. baskı, Chicago, 1993;

Modern Ortadoğu’nun Şekillenişi (The Shaping of the Modern Middle East), New York, 1994;

Çatışan Kültürler (Cultures in Conflict), New York, 1994;

Ortadoğu: Son 2000 Yılın Kısa Tarihi (The Middle East: A Brief History of the Last 2000 Years), New York, 1995;

Ortadoğu’nun Geleceği (The Future of the Middle East), Londra, 1998;

Bir Ortadoğu Mozaiği: Hayattan, Mektuplardan ve Tarihten Parçalar (A Middle East Mosaic: Fragments of Life, Letters and History), New York 2000.

Diğer Görevleri: FPRI’de (Foreign Policy Research Institute), Philadelphia Advisory Board’da (Philadelphia Danışma Kurulu), Orbis üçaylık dergisinde direktörlük; New Yorker atlantic Monthly ve New York Review of Books‘ta yazarlık.

1) Hz. Ali kerremallâhü vechenin “hak sözle batılı söylemek” teşbihine çok yakışır sözler. B. Lewis’in kimi söylediği doğru olsa bile bununla hayır istediğine inanmak zordur (ç.n.)

2) Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat elemanı olarak çalışırken İsrail için casusluktan tutuklanıp yargılandı ve hüküm giydi

EIR Dergisinden tercüme edilmiştir.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-siyasetine-yon-verenler-bernard.html

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER


Sir Henry Alfred Kissinger

Ünvanları: Knight Commander of St. Michael and St. George

İlk Yılları: 27 Mayıs 1927’de Fürth, Almanya’da doğdu. Louis ve Paula (Stern) Kissinger’ın oğullarıdır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere üzerinden ailesiyle ABD’ye göçtü; 1943’te vatandaşlığa kabul edildi.

Askeri hizmeti: 1943-46 arası ABD ordusunda hizmet etti; burada ilk rehberi Fritz Kraemer’la karşılaştı; Kraemer AUS Karşı istihbarat Birliği’ndendi (AUS Counterintelligence Corps – CIC); Kissinger’dan şefkatle “benim küçük Yahudim” diye bahsederdi. Kissinger Ordu Özel Eğitim Programı’na katıldı; bu programla işgal Almanyası’nı yönetecek ekip yetiştirildi. Kraemer, Kissinger için Haberalma Servisi (Intelligence Division) merkezinde bir danışmanlık görevi ayarladı. İşgal Almanyası’ndaki bir köyde kısa bir görevden sonra Kraemer Kissinger’ı Oberammergau’daki Avrupa Karargah Haberalma Okulu‘na (European Command Intelligence School) gönderdi. Burası İngiliz Wilton Park “yeniden eğitim” projesinin bir devamı idi; buradan İngilizler bir seri ajan kaydederek işgal Almanyası’nda önemli görevlere getirdiler. O dönem Wilton Park’ın başında Heinz Koeppler vardı; o aynı zamanda İngiliz Dışişleri, Siyasi İstihbarat Dairesi, Psikolojik Savaş Bürosu‘nun da (Psychological Warfare Division, Political Intelligence Division, British Foreign Office) başkanıydı.

Ailesi: İlk evliliği Ann Fleischer’la 1949’da, iki çocuğu oldu: Elizabeth ve David; 1964’te boşandı, ikinci evliliği 30 Mart 1974’te Nancy Maginnes’le, Maginnes David Rockefeller&#