DAVA, THE TRİAL, LE PROCES


Filmin Yönetmeni: Orson Welles

Filmin Türü: Dram, Suç, Fantastik

IMDB Puanı: 7.8

Yapım Yılı: 1962

Ülke: Fransa, Batı Almanya, İtalya

Yayınlanan Tarih: 30 Mart 1963

Senaryo yazarı: Franz Kafka, Orson Welles, Pierre Cholot

Türkçe AltyazılOyuncuları: Anthony Perkins, Jeanne Moreau, Romy Schneider, Elsa Martinelli , Suzanne Flon, Orson Welles, Akim Tamiroff, Madeleine Robinson, Arnoldo Foà, Fernand Ledoux, Michael Lonsdale, Max Buchsbaum, Max Haufler, Maurice Teynac, Wolfgang Reichmann, Thomas Holtzmann, Billy Kearns, Jess Hahn, Naydra Shore, Carl Studer, Jean-Claude Rémoleux, Raoul Delfosse, William Chappell, Guy Grosso, Paola Mori

Özet

Bir sabah odasında uyandığında karşısında polisleri bulan ve onlardan hakkında bir dava açılmış olduğunu öğrenen, ancak ne ile suçlandığını bir türlü öğrenemeyen banka memuru Josef K’nın gerçek dışı ve absürd durumunun anlatıldığı film, toplum içinde bireyin var oluş yalnızlığını ve paranoyak kâbuslarını romana sadık kalarak yansıtmaktadır. Bir yandan insanın gizli kalmış korkuları, diğer yandan da bürokrasinin çıldırtan yapısı gözler önüne serilmektedir…

Yönetmen Orson Welles, Paris’te terk edilmiş bir tren garı olan Gare d’Orsay’ı çekimler için dev bir yargılama salonuna dönüştürmüştür. Bu ürkütücü görünümlü gizemli mekânın siyah beyaz çarpıcı görüntüleri filmin iç karartıcı atmosferini yaratmada çok etkili olmuştur. Çekimlerden hemen sonra da bu tren garı sanat müzesi haline dönüştürülmüştü…

Dava | Kitap İnceleme

Ebru Gürhan ve Gülşah Seyhan’ın birlikte hazırladıkları ve Franz Kafka’nın eserlerinde sistem, iktidar ve bireyin incelendiği yazılara devam ediyoruz. Der Process / Dava hakkındaki aşağıdaki metin, görünmeyen mahkemenin en alt katındaki temsilcilikleri ile bireyin iletişimsizliği üzerinden, otoritenin ihtişamlı mimari kurgusuyla birlikte yönetim anlayışına dikkat çekiyor. [Yazı, kitabı okumamış ve filmini seyretmemiş okurlara tavsiye edilmez.]

Ulaşılamayan otoritenin aldığı keyfi ve adaletsiz bir karara karşı verilen mücadelenin romanı: Dava

Dava’nın hemen girişinde, birilerinin Josef K.’ya iftira etmiş olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki Josef K. bir sabah, kötü bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Tutuklanmasına rağmen, banka memuru olan Josef K.’nın işine gitmesine ve normal hayatına devam etmesine izin verilir. Tutuklama günü görevli olan ve makamın en alt kademesi olduğunu belirten bir kişi, Josef K.’ya, makamın suçluyu değil, suçlunun makamı seçtiğini vurgular. Değişim romanında, böcek Gregor aradığı besini bulamadığı için hiç bir şey yemediği işlenirken, Dava’da ise bürokrasinin yarattığı sorumsuzluk duygusunun şekillendirdiği makamın en alt kademesi olduğunu belirten bu görevlilerin Josef K.’nın kahvaltısını iştahla yediklerini görürüz. Roman boyunca K.’nın karşısına, görünmez mahkemenin, sadece en alt kademesinde olanlar yani temsilcilerinin temsilcileri çıkar. Bütün mücadelesine rağmen K., görünmeyen mahkemenin dilini çözemez ve onu baştan yenilgiye uğratan iletişimsizliğe sonunda teslim olur.

Mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Josef K. suçunu öğrenebilmek her türlü mücadeleye girer. Nerede olduğu bile söylenmeyen mahkemeyi bulmak için araştırmalar yapar. Avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K’nın karşısına duruşma salonu çıkar. Romanda, duruşma salonunda, locadakilerin, aşağıdaki Josef K.’ya tepeden baktıkları vurgulanılır. Yine karşımızda mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Roman içerisinde cezaevi rahibi tarafından bir katedralde Josef K.’ya anlatılan ‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir. Aynı zamanda bürokratik engeller bu kurgu içerisinde de sunulmaktadır. Mesel, mahkemeye girmek için çok uzun bir yoldan gelen taşralı adam ile karşısına çıkan ve ona yol vermeyen kapıcı arasında mahkemenin kapısının önünde geçmektedir. İçeri girip giremeyeceğini soran taşralı adama kapıcı, ‘istersen beni geçip girmeyi deneyebilirsin’, der. Ardından da ilk kapıdan sonra birçok kapının olduğunu ve her kapıda kendisinden çok daha güçlü kapıcıların olduğunu belirtir. İçeri izinsiz girmeye teşebbüs etmeyen taşralı adam, içeri alınması için her yolu dener ve içeri alınacağı günü kapıcının verdiği tabureye oturarak beklemeye başlar. Taşralı adam gittikçe yaşlanır. İçeri girebilmek için, her türlü yolu denemiştir, rüşvet bile vermiştir. En sonunda ölmeden önce kapıcıya, bunca yıldır mahkemeye kendisinden başka girmek isteyenin neden olmadığını sorar. Ve kapıcı başkasının giremeyeceğini çünkü bu girişin sadece onun için olduğunu söyler. Bu sözler aslında mahkemenin sadece taşralı adamın bakışlarında mevcut olduğunu göstermektedir

‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir.

Kanun önünde bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker. Aynı mekânda bile bir alt-üst ilişkisi kurulur. Bu ilişki meselin anlatılış anında da geçerlidir. Çünkü bu meseli anlatan cezaevi rahibi yüksekte dururken, Josef K. aşağıda durmaktadır. Meseldeki kanunnun yayıldığı mekan sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden.

 Zaman bu meselde, kanun önünde bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez. Kafka’da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman.

Roman boyunca suçunu öğrenmek için mücadele eden Josef K. sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında, bitişik binanın üst katında birden yanan ışığı ve açılan pencereden kollarını uzatabildiği kadar uzatan bir insanı fark eder. Herhangi bir yararı olmasa da, bir an için Josef K.’nın umudu olur. Sanki bu sahne ile, tüm karamsarlıklara rağmen Kafka bize birey için bir hala ümit ışığı olduğunu belli etmek istemektedir.

Ruhbilimsel çözümleme yöntemi açısından romana baktığımızda süper egonun yani mahkemenin birey üzerindeki hakimiyetini ve bireyin yine onun dilini bilmediğini ve bu nedenle iletişim kuramadığını görmekteyiz. Ancak bu romanda süper ego, Freud’un bakış açısı ile nevrotik tavırlar sergilemektedir. Çünkü, toplumsal hayatta var olabilmek için bastırılan cinsel isteklere karşı yeterince güçlü değildir. Mahkeme, cinselliğin ve keyfiliğin ön plana çıktığı bir yapı sergilemektedir. Önlerinde kanun yerine pornografik kitaplar olan hâkimler, duruşma salonunda oynaşan ve bu nedenle K.nın savunmasını engelleyen çiftler…

Sentez çözümleme yöntemi ile romandaki baktığımızda ‘Kanun Kapısı Önünde’ meseli dikkat çekmektedir. Otorite karşısında pasif kalması için edindiği yanlış bilinçle hayata bakan taşralı adam, bir ömür boyunca herhangi bir aktif rol üstlenememiştir. Eleştirel bakış açısını kaybettiği için gerçeği ancak ölmeden hemen önce anlayabilmiştir.

Söylem analizi açısından romana baktığımızda karşımıza, Foucault’un iktidara karşı koymanın, onu meşrulaştırmaya yarayan, zaten iktidarın bir parçası olan hukuk aracılığı ile sağlanamayacağına yönelik görüşleri çıkmaktadır.Josef K. bir hukuk devletinde yaşadığını vurgular ve suçunu kabul etmez ve suçsuzluğunu mahkemeye çıkarak, avukat tutarak ispatlayabileceğini düşünür. Ancak karşısında öyle bir sistem vardır ki, romanın sonunda kendi kendisine sorduğu gibi ‘ne yargıcın ne de yüksek mahkemenin nerede olduğunu’ bile öğrenemez. Tuttuğu avukat ise, bir dilekçe bile yazamayacak durumdadır. Josef K. hukuki yolları kullanarak kendini kurtaramamıştır.

Ebru Gürhan – Gülşah Seyhan

Kafka’nın Dava’sı Neydi?

Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına bu zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik vs. gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın aktörleridirler. Kafka yine bir özdeyişinde “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir başkahraman K. Onun için yaşam, sorumluluklar yumağı içinde ve bireylerin özgürlük yanılsamaları ile avunduğu kocaman kafesten başka bir şey değildir. Aslında bu özdeyişi ‘Dava’nın da diğer tüm eserlerinin de ana düşüncesini oluşturur. ‘Dava’da, insanlarıyla, işyeriyle, mahkemesiyle, akrabalarıyla, diniyle ve memurlarıyla bireyin çevresini kaplamış olan toplum otoritesi adeta avını aramaya çıkmış kafesi andırır. Kafka, kendinden on yıllar sonra Jean Paul Sartre’ın söylediği ve varoluşçuluğun sloganı olan ‘Başkaları Cehennemdir’ düşüncesini tüm eserlerinde olduğu gibi ‘Dava’da da daha 1914-1915 yıllarında işlemiştir. Dava’nın yazıldığı dönemde dünyanın birçok ülkesi, başka ülkeleri avlamaya çıkmış kafes gibidir ve Kafka, ölümünden hemen sonra ortaya çıkacak Hitler’in, Mussolini’nin ve Stalin’in dünyayı kafesleme emellerini görmüş gibidir.

Hepimiz gibi Kafka için de toplumsal otorite ailede başlar. Birey zaten bu yönüyle kafesin içine doğar ve kafesten kaçtığını sandığı her an bir başka kafes onu çevreler. ‘Dava’nın kahramanı K. tutuklandığını öğrenir. Başlangıçta tutuklanma nedenini merak etse de bu saçmalığı merak etmeyi anlamsız bulur. Ancak tüm yaşamı da davasına odaklanır. Artık yaşamının geriye kalan bir yılında her şeyi bu davadır. Gerçekte, K.’nın tutuklandığını öğrenmesi, zaten toplum içinde tutuklu olmuş olmasının farkına varmasından başka bir şey de değildir. Bundan sonra yaşayacakları, tutuklanma öncesinde yaşayacaklarından çok da farklı değildir. Tek farkı ise K.’nın içine kapatıldığı kafesin farkına varmış olması ve onun dışına çıkabilme çabasıdır. K. dışındaki hiç kimse de bunun farkına varmaz ve bu dava onlara anlamsız gelmez. Farkına varmamak onları huzurlu kılarken farkındalık, K.’nın mutsuzluğunu belirler. Herkesin K.nın davasını biliyor olması, herkesin bir davası olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca herkesin onun davasından haberdar olması, ki bu onlara iktidar da sağlar, K’nın çevrelenmişliğinin bir dışavurumudur. Suçlanan, tutuklanan ve özgürlüğü elinden alınan biri olarak K. davalıdır. Suçlayan, tutuklayan olarak davacı ise toplumdur. Rahip K.ya davanın yapısı hakkında bir bilgi vererek varoluşçuluğa gönderme yapar: “Mahkeme senden bir şey istemiyor ki! Geldiğin zaman niye geldin demiyor, gitmek istedin mi, koyveriyor gidiyorsun.” Bu yaşama ilişkin bir bilgidir. Yaşamda kendi varoluşumuzu kendimiz belirleme hakkına sahibizdir ancak sonuçlarına katlanmak şartıyla. Örneğin işe gitmeme hakkı bizde saklıdır ama buna karşılık verilecek ceza bizim dışımızdadır. Aynı durum din için de geçerlidir. İnanıp inanmama özgürlüğüne sahibizdir eğer cehennemi göze alabiliyorsak, cezası bizim dışımızda örgütlenir. K’nın davası da aynı sorunu içinde barındırır. K. kendini savunma hakkına sahiptir, bunun için Amcası Max aracılığıyla bir avukat da tutar. Böylece K. amcasının ısrarı ve avukat yoluyla toplumun istemlerine boyun eğdirilecektir. Ancak K. kendi varoluşunu kendisi belirlemek ister ve avukattan vekaletini alır, kendini savunma ihtiyacı duymaz. K. kararını vermiştir ve sonuçlarına da katlanacaktır. K.’nın sonu toplum kurbanı olmaktır. O toplum ki kurumlarıyla, baskısıyla, bürokrasisiyle bireyi kafesin içine alır. Bireyden beklenen tek rol zayıflıktır. Ünlü Kafka çözümlemecisi Ernest Fischer, bürokrasi üzerine Kafka’dan şunları aktarır:

” Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.” (Fischer,1998,33)

Hangimiz paylaşmayız ki bu düşünceleri. Birey olarak Kafka’dan farkımız olmadığı gibi, onun içinde bulunduğu zayıflığı, güçsüzlüğü ve çaresizliği de içimizde barındırırız. Dolayısıyla Kafka, eserlerinde kendini yazarken aynı zamanda bizleri de yazmıştır. Bu nedenledir ki, çağımızı ve kendimizi tanırken Kafkasız çözümlemeler hep eksik kalacaktır. Kafka kendisinin eksikliği içinde yarattığı yapıtlarıyla bizleri tamamlar.

http://www.toplumdusmani.net/v2/franz-kafka/3451-kafkanin-davasi-neydi.html

http://www.franzkafkatr.com/2012/05/futuristika-dava.html

Filmden

(Alıntılar film seyredildikten sonra daha iyi anlaşılacaktır.)

“Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir.  Adam kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı izin vermez

“Sonra girebilir miyim?” diye sorar adam

“Belki,” der kapıcı. Adam aralıktan içeri bakar:

“Kanun kapısının herkese açık olması gerekmez mi?”

“Ben izin vermeden içeri giremezsin! “

“Ben çok güçlüyüm. Gene de kapıcıların en küçüğüyüm “

“İçerde başka kapılar, her kapının önünde başka kapıcılar var “

“ her kapıcı bir öncekinden daha güçlüdür”

Kapıcının izniyle adam oracığa oturur ve beklemeye başlar.  Yıllar geçer. Adam, belki kandırırım umuduyla elinde ne varsa kapıcıya verir. Kapıcı;

“Bunları alıyorum ki sonradan “keşke şunu da yapsaydım” demeyesin” der.

Uzun yıllar boyunca kapıcıyı gözetleyen adam, sonunda.  Kapıcının kürkündeki pireyi bile tanır ve yaşlanıp çocuklaşınca, kapıcıyı ikna etmesi için o pireye bile rüşvet verir.  Yaşlılıktan gözleri iyice körelen adam kanun kapısında bir parıltı fark eder. Parıltı kapıdan dışarı sızmaktadır. Ölmeden önce adamın tüm hayatı bir tek soruya dönüşür. Daha önce hiç sormadığı bir soruya, kapıcı;

“Amma da arsızmışsın, gene ne var?” diye çıkışır Adam soruyu sorar:

“Her insan kanun kapısından içeri girmek ister. Öyleyken, neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı?”

Yaşlılıktan adamın kulakları sağırlaştığı için kapıcı bağırır:

“Senden başka kimse bu kapıdan giremezdi,” “ çünkü bu kapı sadece senin içindi “

“Gideyim de kapatayım bari! “

——

- Neyle suçlanıyorum?

 – Bunu söyleme yetkim yok

- Şef

- Evet.

-Neyle suçlanıyorum?

- Temel haklarıma tecavüz ettiniz.

- Yavaş, not alıyorum. Avukat tutacağım. Aile dostumuz olan ünlü bir avukat var. Bizi mi suçluyorsunuz?

 Evet. Ayrıca benden rüşvet istediler. Arkadaşınız Bn. Burstner geliyor. Arkadaşım sayılmaz. Bundan size neyse,  Parmak izi almayacak mısınız?

 – Karakolda alırız.

- Karakolda mı?

 Şikâyette bulunmayacak mıydınız?

 Boş verin. Artık kaydettim. Tehdit kelimesini kullanmışsınız.

- Hayır.

- Pornografo nedir?

 Hiç bir anlamı yok. Yanlış anlaşılmış. Hayır kalın, Bn. Grubach. Bütün bunlar yazdığım raporda iyi bir izlenim bırakmayacak. Adamlarımın şu kelimeyi yazmasına engel olmak istemişsiniz. Yanlış yazdılar da ondan engel oldum. Ovular ne anlama geliyor?

 Böyle bir kelime yok. Bn. Grubach’ın kocası dişçiymiş. Sizinle ne ilgisi var?

- Evet yok.

- O halde neden söylediniz?

 Odamdaki ovular şekli açıklamak için. Ovular şekil. Bunları cidden yazıyorsunuz. Rapor rapordur. Ama sizin lehinize olmayacak. Bu gereksiz ifadeleriniz yüzünden kötü bir izlenim bırakacaksınız

Masasından bir şey eksilse, öğretmen sorardı:

“Kim aldı?” Suçluluk duygusundan kıvranırdım. Masadan bir şey kaybolduğundan haberim bile yoktu oysa kimse masum değildir. Azizlerin bile aklını şeytan çeler.

Neyle suçlanıyorsun?

 – Söylemediler. Tutuklandığını söyledin ya.

- Öyle dediler.

- Suçun ne?

 Söylemediler. Tek bildiğim sorgulama komisyonuna çıkacağım.

- O halde durum ciddi.

- Galiba öyle.

- Bunu söylediler mi?

- Hayır. Belki de sana şaka yaptılar. İlkin benim de aklıma bu geldi.  büroda şakacı kimseler var. Eşek şakası. Ama emin değilim. Moralim ne kolay bozuluyor. Amaçları da bu. Ne aptalım. Mutlaka birşey yapmışsındır.

- Lütfen böyle söyleme.

- Biri iftira atmış olmalı.

- Dedikoducu kimseler var.

- Neden?

 – İş dedikoduları.

- Nasıl yani?

 Benim durumumda biri için.

- Hiç bilmiyorum.

- Sen politik suçlu musun?

 – Hayır, değilim.

- Sakın beni bulaştırma. Ben suçlu değilim. Sen suçlusun. Odamda ne arıyorsun sen?

 – Siz çağırdınız.

- Hiç de değil. Sorunların varsa üzüldüm. Ama beni karıştırma. Çok uğraştım, ama dinlemediler. Annenizin fotoğrafına dokundular.

- Annenizin.

- Kim dokundu?

—–

Lütfen kürsüye çıkın.

- Boyacı mısınız?

 – Hayır. Sorgu yargıcının sorusu bu mahkemenin saçmalığının bir kanıtıdır. Sorgu yargıcının elindeki not defteri sözlerimi doğrulayacaktır. İşte sayın Yargıç’ın evrakları. Bana yapılanlar önemli değil  ama başkalarına nasıl davranıldığının kanıtıdır. Onlar hesabına buradayım, kendim için değil. Kendini ön plana çıkarma. Tutuklandım. Belki de bir boyacıyı tutuklayacaklardı. Yanlışlıkla beni tutukladılar. Benim kadar suçsuz biriydi o da Ajanlar beni soydu gömleklerimi çaldılar. Katlandım.  Tutuklama nedenimi sordum onlara  Ne cevap verdiler dersiniz?

 Şef burada olsaydı sözlerimi doğrulardı  Ne cevap verdi dersiniz?

 “Bilmiyorum” Yargıç salondaki adamına gizli bir işaret verdi. Bu işaret ne anlama geliyor?

 “Alkışlayın” mı “Islıklayın” mı?

 Sayın Yargıca izin veriyorum.  adamlarına açıkça emretsin  Hiç kuşku yok tutuklamamın ardında büyük bir örgüt var. Öyle bir örgüt ki  hizmetinde görevliler, polisler, şefler ve hatta cellâtlar var. Demek hepiniz memursunuz. Ahlaksızlar sürüsü! Bir grup alkış tuttu  Diğer grup ıslık çaldı. Çekilin yolumdan. Suçsuz insanlarla eğlendiniz. Adalet peşinde olduğunuzu zannetmemle eğlendiniz. Bir dakika. Şunu bilin ki  Bugün, sorgulamanın size sağlayacağı avantajlardan kendinizi yoksun bıraktınız. Bekle de gör.

Davanı merak ediyordun değil mi?

- Makineye sor.

-İzin vermezler. Sen bir yolunu bulursun?

 Ona ne soracağım ki  Daha suçumu bile bilmiyorum. Sen de makineye sor. Veriye ihtiyacı var. Ekonomik, psikolojik  Gene de yanıt veremeyebilir. kişilik testi yapmalı.

- Sonsuz bilgiye ihtiyacı var.

—-

Yeğenim. Josef K. Kim?

 Demek buraya geldin. Güç fakat ilginç bir dava.

- Yanına git Josef.

- Davamı duydunuz mu?

 – Özür dilerim. Anlamadım.

- Asıl ben anlamadım. Davanız hakkında görüşmeye gelmediniz mi?

 Tabii ki. Neyin var senin?

 Bay Hassler davamı önceden duymuş. İlginç davalar mesleki çevremizde tartışılır. Hele bir de  dava bir dostun yeğeni ile ilgiliyse

- Gayet mantıklı. Demek siz de mahkemenin bir parçasısınız. Yargıçları tanıyor musunuz?

 Düşmanı tanımak gerek değil mi?

 Bence avukat haklı. Son günlerde mahkemeye gidemiyorum. ama mahkemedeki dostlarım beni ziyaret ediyor. Her akşam bir ikisi gelir. Tam şu anda  onlardan biri beni ziyaret etmekteydi. Siz gelmeden önce kendisiyle davanız hakkında konuşuyorduk. Çekingen bir tabiatı olduğundan sandalyesini şu köşeye çekti. Mahkemenin Katip Şefi ile tanışın.

- Resimdeki mi?

 – Benim yargıcım belki budur.

- Onu tanıyorum. O kadar uzun değil. Kısa boylu. Neredeyse cüce. Buradaki herkes gibi gösteriş düşkünü. Ben de öyleyim. Beni daha çok sevmeni istiyorum. Yüksek mahkeme yargıçları buraya gelir mi?

 Hayır. O sadece bir sorgu yargıcı. Yüksek mahkeme yargıçları kendilerini iyi saklıyorlar. Bu taht uydurma. Gerçekte bir mutfak sandalyesinde oturuyor.

Uzlaşmacı olmalısın. Uzlaşmacı değil miymişim ben?

 Daha neler!  İlk fırsatta itiraf etmelisin. Kanunun pençesinden ancak böyle kurtulabilirsin.  ve başkalarından yardım almalısın.

Bunlar kanun kitapları olmalı. Eminim kimse okumuyordur. Amma da pismiş! Gerçekten de pis. Beni yargılayanlara da bak!

Hiç bir şeyden korkmam. Ama onların nüfuzu var. Onlardan çekiniyorum çünkü  bana karşı önyargıları var. Kimseye karşı önyargıları yoktur. Ben öyle düşünmüyorum.

- Sen burada ne arıyorsun?

 – Bekliyorum. Neyi?

 Uzun zaman önce dilekçe vermiştim.

- Hala yanıtı bekliyorum.

- Dilekçe vermekle davan ilerlemeyecek.

- Öyle  ama dava bu.

- Ben de sanığım. Dilekçe falan vermiyorum. Ne yararı var?

 Bilemiyorum  Tutuklu olduğuma inanmıyor musun?

- Sen diyorsan öyledir.

- Neden şüphelendin?

 Beni kim sandın?

 Yargıç falan mı?

Bağırmayın! Müfettişleri başımıza toplayacaksınız.  ya sizi görürlerse  onlara ne diyeceksiniz?

 – Onlardan kaçan yok.

- Ne diyeceksin ki onlara?

 – Gerçeği  Bu mahkemenin içinin de dışı gibi  iğrenç olup olmadığını merak ettiğimi söyleyeceğim ve artık öyle olduğunu biliyorum ve buradan bir an önce gitmekten başka isteğim yok.

Bir resim üzerinde çalışıyorum. Daha bitmedi.

- Bir yargıç olmalı.

- Yargıç uzmanıyım. Şu neyi simgeliyor?

 – Belli değil mi?

 Adaleti.

- Evet. Belli. Gözlerinin bağlı olmasından anlaşılıyor. Ama neden kanatları var. Benim fikrim değil. Öyle yapmamı istediler. Adalet kaya gibi sağlam olmalı. Ama bu kanatlarla dengesini kaybedip şaşırmaz mı?

 Adalet tanrıçası ile zafer tanrıçasını birleştirmemi istediler.

- Peki, sizce bu neyi simgeliyor?

 -Av tanrıçasını.

Her şey mahkemeye aittir. Ama perde arkasında başka işler döner. Ne tür bir aklanma istiyorsunuz?

 Sözde aklanma, gerçek aklanma, sürüncemede bırakma?

 En iyisi gerçek aklanmadır, ama benim nüfuzum buna yetmez. Hayatımda hiç bir gerçek aklanma vakası ile karşılaşmadım. Pencere yok mu burada?

 Aralıklardan hava geliyor  ama isterseniz  şu arkadaki kapıyı açabiliriz. Resmini yaptığım yargıç oradan gelir. Stüdyoda olmam diye ona bir anahtar vermiştim. Ben uyurken gelir daima. Uyanıp yargıcın giyinmesini gözlerim  Görmeye değer manzaradır. Tunç zırhını kuşanıp yatağın etrafında yürür.

- Ceketini çıkardı.

- Senin resmini  yapacağımı sanıyorlar.

- Öteki seçenekler neydi?

- Gerçek aklanma dışındakiler mi?

 Sözde aklanma ve Sürüncemede bırakma. Başınız mı dönüyor?

 Burası çok sıcak. Kapıyı açarsak cadılar içeri dolar.

- Hayır. Açmayın.

- Sözde aklanmada sizin masumiyetinizi beyan eden bir belge hazırlarım. Bunu tanıdığım bütün yargıçlara imzalatırım. En başta da resmini yaptığım yargıca  Ona senin masum olduğuna dair kişisel garantimi veririm. Ya inanmazsa?

 Mümkündür. Ama karamsar olmaya gerek yok. Çoğu inanacaktır.

- O zaman özgür olacak mıyım?

 – Sözde özgür olacaksınız. Biz en önemsiz yargıçları tanırız. Kesin aklanma kararını yalnızca yüksek mahkeme verir.

- Yüksek mahkemeye nasıl ulaşırım?

 – Yüksek mahkeme bizlere kapalıdır. Yüksek mahkemenin nasıl iş gördüğünü kimse bilmez. Bilmek de istemeyiz. Umarım anlıyorsunuz. Hayır anlamıyorum. Sözde aklanma kararı ile davadan kurtulursunuz.  elde edilen özgürlük belirsiz bir süre içindir. Kesin bir özgürlük sayılmaz. Kesin aklanmada bütün dava dosyaları ve belgeler yok edilir. Ama sözde aklanmada dosyalar yok edilmez. Mahkemenin çeşitli düzeyleri arasında gider gelir.

- Bütün çabalar boşuna mı yani.

- Öyle. Sözde aklanma kararı çıkar, eve gidersiniz bir bakarsınız ki tutuklama görevlileri sizi beklemekteler. Ama ikinci bir aklama kararı çıkarmak mümkündür. Bu da kesin aklanma olmaz değil mi?

 İkinci aklanmayı üçüncü tutuklama izler.

-  sonra üçüncü aklanma ve tutuklanma

- Vesaire  Sürüncemede bırakmayı da anlatayım mı?

 Bilemiyorum. Sürüncemede bırakmada sürekli olarak dikkatinizi davaya vermelisiniz  Sorgulamalar, ifade vermeler, temyizler  tekrar sorgulamalar, testler

- Gidiyor musunuz?

 – Sonra gene gelirim.

- Hangi aklanmayı seçtiniz?

Sanık Josef K mısınız?

- Evet benim. Davanız kötü seyrediyor. Daha ilk savunmamı yazmadım ki. Kişiler suçsuzluğu ispatlanıncaya kadar suçlu sayılır. Ama ben suçlu değilim. Bir insan insan olur da nasıl suçlu olabilir. Hepimiz insan değil miyiz?

 Suçlular böyle söyler hep. Şimdi ne yapacaksın?

 Daha fazla yardım bulacağım.

- Yardım mı?

 – Daha bütün imkânları tüketmedim. Herkesten yardım bekliyorsun, özellikle de kadınlardan. Kadınların mahkeme üzerinde etkisi var. Sorgu yargıcına baksanıza  Kadın görünce mahkemeyi erteliyor. Mahkemenin bu yönünü bilmiyordunuz değil mi?

 Kapı nerde?

 İşe geç kalacağım. Ben bankanın baş şefiyim  Josef. Burada ne işin var?

 Yoksa kilise de mi mahkemeye bağlı?

- Hasta yatağımdan kalktım.

- O halde oraya geri dön. Kendini savunabileceğini mi sanıyorsun?

 Başka seçeneğim yok. Direneceğim.

- Mahkemeye mi direneceksin?

- Bu da ne?

 – Vaaz için kullanılan bir araç.

- Bıktım bunlardan. Mahkeme yazmalarında senin gibilerin durumuyla ilgili bir mesele anlatılır. Kanun kapısında bir kapıcı beklemektedir. Taşradan bir adam gelir ve bu kapıdan içeri girmek ister. ama kapıcı adamı içeri bırakmaz.

- “Sonra geleyim mi?

” diye sorar adam.

- Gene mi aynı hikâye  Adam bütün hayatı boyunca bekliyor. Tam öleceği zaman kapıcı adama gerçeği açıklıyor. Kapıcı adama der ki: “Kimse bu kapıdan içeri giremezdi ” “Bu kapı sadece senin içindi. Gideyim de kapatayım bari! ” Bazı yorumculara göre adam kapıya kendi isteğiyle geliyor.

- Demek kapıcı adama yalan söylemiş. Doğru olması önemli değil. Bu bir mecburiyet. Ne zavallıca. Yalanı gerçeğin üstüne yerleştirmek.

Mahkemeye direnmekle eline ne geçecek?

 Deli olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyorsun?

 Deli numarası yapma. Bırak şu komplo teorisini.

- Ne komplosuymuş bu?

- Baskı ve kovuşturma fantezileri.

- Evet.

- Şehit rolü oynamıyorum ben. Kendini toplumun kurbanı olarak görmüyor musun?

 Ben toplumun bir üyesiyim. Demek deli numarası yaparak  kurtulmaya çalışıyorsun.

- Bence mahkeme beni deli olduğuma inandırmak istiyor. Evet. İşte komplo bu. Bana dünyanın saçma ve çıldırmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Saçma, kaotik, biçimsiz, absürt  Tamam, davayı kaybettim. Ne olmuş! Siz de kaybettiniz. Her şey kaybedildiyse ne olmuş yani! Demek bütün evren çıldırmış.

- Hala gerçeği göremedin mi?

 – Elbette. Ben suçluyum. Ben de oğlum. Ben senin oğlun değilim. Bıçağı kapıp kendim yapayım diye bekliyorsunuz. Kendiniz yapmak zorundasınız. Siz. Sizi korkaklar! Beni öldürmek zorundasınız.

“BÜTÜNCÜL PSİKOTERAPİ” İSİMLİ ESERDEN


Çağımız insanı ciddi manada bunalım içinde ve kendine yabancılaşmaktadır. Süratli bir şekilde insan olma özellikle­rinden uzaklaşmakta, mekanikleşmektedir. Globalleşme ve kapitalist tüketim tarzı; kişiyi, tüketim yapan bir sistemin ara­cı haline dönüştürmektedir. Kişi kendi yaratılışına ters böyle bir konumda varoluşsal bir bunaltı ve derin bir yabancılaşma hissetmektedir. Refah seviyesinin yükseldiği, gelecek kaygısı­nın büyük oranda ortadan kalktığı ve her şeyin güzelliklerle dolu olacağını ümit ettiğimiz bir ortamda bireyler, bunaltı ve sıkıntının doruklarını yaşayabilmektedirler. Sonuç beklenildiği gibi olmayabilmektedir.

BUGÜN BİRLEŞİK DEVLETLER’DEKİ HASTA­NELERDE ACİL SERVİSLERE MÜRACAAT EDEN HASTALARIN YÜZDE ELLİDEN FAZLASINI PSİKİYATRİK VAKALAR OLUŞTURMAKTADIR.

İnsanın tüm bu­naltı ve sıkıntısına çare olmaya çalışan ilaç firmaları; her duy­gunun karşısında bir ilaç üreterek İnsanî duygularımıza da el atmışlar, insanı mekanikleştirme konusunda bir adım daha ile­ri gitmişlerdir.

İnsan organizmasının bilinmezliği, yapılan bilimsel araş­tırmalarla bilinir hale gelmiştir. Gelişmiş ülkelerde bebek ölüm oranı binde yedilere kadar düşürülmüş, ortalama yaşam süresi seksenlerin üzerine çıkarılmıştır. Bu, istenen mutlu bir tablodur. Ancak ne yazıktır ki insanın organizmasıyla ilintili hastalıkların kontrol altına alınması ruhsal yapıyı hep ikinci planda bırakmıştır. Hâlbuki bir insanı insan yapan temel özel­lik, beyninin fonksiyonel hususiyetleri ve onun üzerine bina ettiği kimlik ve kişilik örüntüsüdür. Ruhsal yapının oluşması, gelişmesi ve tamamlanması organik yapıdan daha karmaşık, daha kompleks ve daha çetrefillidir. Bugün gelinen noktada ruhsal yapının ne kadar hayati bir önemi haiz olduğu ve ihmal edildiği idrak edilmiştir. İnsanın biyolojik rahatsızlıkları ala­nındaki temel sorunlar halledilmiş, koruyucu hekimlik gelişti­rilmiş ve bedensel sağlığın korunmasıyla ilgili ileri tedbirler alınmıştır. Teknolojinin süratle ilerlemesi, toplumların kültü­rel yapılarının yoğun bir şekilde devinim arz etmesi ve kültür­ler arası mübadelenin hızlanması, sosyal ve bireysel kimlikler­de ciddi uyuşmazlıklara, kod karmaşalarına ve sonuçta bunal­tı, sıkıntı hatta anarşiye neden olabilmektedir.

İşte böyle bir ortamda bireyler ruhsal bir çaresizlik, ruhsal bir yabancılaşma, ruhsal bir açmazın ve ruhsal bunaltının içine düşmüşlerdir. Bireyler bu problemlerini halledebilmek için çözüm aramaktadırlar. Bugün medeniyetin getirmiş olduğu yalnızlaşma ve yabancılaşma sorunlarına karşı, sistem, mutlu­luk hapları dağıtmaktadır. Bu durum mekanikleşmeyi ve insa­nın kendine yabancılaşmasını daha da artırmaktadır. Her duygusal eksikliğe, her haldi bunaltıya bir ilaç önerme çözü­mü alda uygun bir çözüm değildir. Böyle bir öneri, biyolojik yapının bozulduğu, acilen müdahale edilmesi gereken durum­larda mutlaka uygulanması gereken, alternatifi olmayan bir tedavi olarak önümüzde durmaktadır. Ancak öyle klinik tab­lolar vardır ki, bu tablolarda ilaç önermek, ilaç kullanmak tab­loyu daha da karmaşıklaştırmakta, bireyi insan olmaktan daha da uzaklaştırabilmektedir.

İşte bu gerçeğin farkına varmış çok değerli klinisyenler ve araştırmacılar insanın biyolojik yapısının ötesinde kimliğini ve kişiliğini oluşturan sanal programın, nasıl kurgulandığını in­celemişlerdir. Bir kimliğin ve kişiliğin oluşumunda aşama aşama hangi girdilerin, ne tür süreçlerde, ne tür işlemlere tabi tutulduğunu incelemişler ve sonuçlarını bilimsel çalışmalarla ortaya koymuşlardır. İnsan kendini yapılandırabilen, kendini algılayabilen, kendini değiştirebilme yeteneğinde olan tek can­lıdır. Kimliğinde ve kişiliğinde yer alan bir takım hatalı öğeler nedeniyle, sinyal veren bunaltı ve sıkıntı uyaranlarını ilaçlarla baskılamak yerine, o sinyallerin göndermiş olduğu kodları de­şifre edip çözüm yollarına yönelmek gerekmektedir. İşte bir takım değerli klinisyen ve araştırmacılar, insanın bu sanal programındaki yapının nasıl değiştirilebileceğinin ön çalışma­sını yapmışlardır. Her birisi kendi zihinsel becerisine göre in­sanı tanımlamaya çalışmış, o insanın belli bir alanını aydın­latma gayreti içerisine girmişlerdir.

Pavlov’la başlayan şartlı refleks çalışmaları insanın birçok davranışının nasıl oluştuğunu izah ederken hastalıklı bir takım davranış örüntülerinin kaynağını bize göstermiştir. Bu çalış­malar bununla da kalmayıp davranışçı tedavi teknikleriyle problemler halledebilir noktaya gelmiştir. Birçok rahatsızlıkta kişiye ilaç yerine davranışçı tedavi teknikleriyle terapiler uygu­lanmış, insanlar şifaya kavuşmuştur.

Bir diğer grup bilim adamı, insanı hayvandan ayıran temel niteliğin düşünmesi ve yorumlaması olduğunu fark etmiştir. Bir takım klinik tabloların; insan beyninin hatalı ve çarpık al­gılaması veya yorumlaması sonucu ortaya çıktığını tespit et­mişlerdir. Bu süreçlerin nasıl geliştiği, beynin bilgiyi nasıl işlemlediği ve nasıl çıkarımda bulunduğunun detaylarını bize göstermişlerdir. Bu değerli bilim adamları klinik uygulamalar sayesinde bu çarpık tabloların nasıl düzeleceğini bize öğret­mişlerdir. Aaron T. Beck ile zirveye ulaşan bu klinisyen ve araştırmacılar, dünyanın dört bir tarafında çalışmalarını sa­mimiyetle sürdürmektedirler.

Freud ile başlayan dinamik yaklaşım tarzını benimseyen bilim adamları, insanın geçmişten bugüne taşınan özelliklerini ve ruhsal aygıtın ana yapılarını bize göstermiştir. Birçok klinik tablonun ödipal ve prc-ödipal kaynaklarını tespit etmiş, bu yapıların nasıl oluştuğunu en ince ayrıntılarına kadar bize gös­termişlerdir. Daha da ötesi bu yapıların nasıl tedavi edileceği­ni birçok alternatif dinamik psikoterapi yaklaşımlarıyla izah eunişler ve ispat: etmişlerdir.

Heidegger, Kierkegard, Sartre ve Neitsche ile yola çıkan egzistansiyalist felsefe, psikiyatride kendisini Irving Yalom’la temsil etmiş, insanın ruhsal bunaltılarının varoluşsal krizlere de dayanabileceğini göstermiştir. Hayatın anlamını sorgula­yan, belirsizlikten ürken, ölüm karşısında çaresizliği hisseden, sorumluluktan kaçan ve yalnızlığı reddeden insanın; temel gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğini ve bunun süreçlerini bize anlatmıştır.

Yukarıda saymış olduğum tüm psiko-terapötik yaklaşımlar ile bilim adamları bireysel terapi, grup terapisi, bilgilendirme, telkin, ikna, tavsiye, eğitim gibi birçok tedavi teknik ve usulle­riyle hastalarına yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Bunların hepsine birden bakıldığında bu çalışmaların her birinin çok değerli, üstün ve takdire değer çalışmalar olduğunu görmek­teyiz.

…………

Organik rahatsızlıkların ruhsal yapıyı etkileyeceğinin ve bozacağının, ruhsal bozuklukların da organik yapılara tesir edeceğinin şuuru içerisindeyiz. Yıllardır süren klinik çalışma­larımızda bunun binlerce örneğini bizzat gözlemleme imkâ­nına sahip olduk. Çok iyi bir hekim olma zorunluluğu ile or­ganik bozuklukların nerede başlayıp nerede bittiğini, ruhsal bozuldukların nerede başlayıp nerede sona erdiğini ve birbir­lerine olan etkileşimlerinin ne oranda olduğunu tayin etmek çok önemlidir.

Kendimizi tanımak ve nasıl bir hayat sürdüğümüzün far­kına varmak istiyorsak ve insanı insan yapan temel özellikleri fark etmek istiyorsak bu kitabı dikkatli bir şekilde okumanızı tavsiye ediyorum. [sh:13-18]

Klinik Örnek Vakalar

Klinik Örnek 1:

Otuz yaşlarında yüksek tahsilli, sosyo-kültürel ve sosyo­ekonomik düzeyi yüksek bekâr bir hastamız bize müracaat et­tiğinde şu şikâyetleri dile getirmişti: “Evlenme kararı veremi­yorum, çeşitli partnerlerle beraber oldum biseksiiel bir yapım var, dikkat ettim ki statü olarak kendimden aşağı gördüğüm hanımlarla birlikte olduğumda büyüle bir keyif alıyor ve rahat­lıyorum. Statü olarak bana eşit veya benden yüksek olduğuna inandığım hanımlarla beraber olduğumda hemen ardından büyük bir sıkıntı hissediyorum. Bu sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu olarak da pasif eşcinsel ilişkiye girme mecburiyeti hisse­diyorum. Statü olarak bana eşdeğer birisiyle birlikte oldu­ğumda hemen ardından en kısa süre içerisinde bir başka erkek buluyor ve onunla pasif olarak ilişkiye giriyorum. O zaman rahatlıyorum.”

Bu mekanizmada kendisine eşit veya yüksek statüdeki biri­siyle birlikte olma, anne ile beraber olmayı simgelemektedir. Bu da yoğun suçluluk duygularını gündeme getirmekte ve baba tarafından cezalandırılacağı (kastre edileceği) kaygılarını artırmaktadır. Babanın veya baba türevlerinin kendini ceza­landırmasının önüne geçmenin tek yolu kendi kendini ceza­landırmaktır. Bunun da en sağlam yolu kendi cinsel kimliğin­den vazgeçme şeklinde tezahür etmektedir. Statü olarak ken­dinden daha düşük birisiyle birliktelik bu partneri anne türevi olmaktan çıkarmakta ve bu da herhangi bir tehlike doğurmamaktadır.

Klinik Örnek 2:

Otuz beş yaşlarındaki orta tahsilli erkek bir hasta obsesyon şikâyetiyle bize müracaat etti. Temel obsesyonu (takıntısı) makat bölgesinde bir duyu hissedip hissetmediği ile ilintili idi. Ona göre makat bölgesinde bir duyu hissetmek eşcinsel ol­maya delalet edebilirdi. Hissetmemek ise normal cinsel kimli­ğinin erkek olduğunu ispat ederdi. Bu hastanın ödipal çatış­ması sanal dünyasında makat bölgesinde bir duyu hissedip hissetmediği ile ilintili olarak geçmektedir. Kişi vücudunun herhangi bir yerine odaklandığında her bölgede kan damarla­rının atmasını duyabilir. Bu hastamız da makat bölgesine odaklandığında arteriollerin/damarların vuruşunu hissetmek­teydi. Bu ona göre kendisinin eşcinsel olabileceğine delalet edebilirdi. Bunun için saaderce konsantre olarak bu damar atmasını duymamaya çalışıyordu. Bu yogan konsantrasyon o kadar yoğun bir enerji tüketiyordu ki bitkin düşebiliyordu. Eğer damar atma duyumunu düşüncesiyle kontrol altına ala­mazsa, ikinci bir savunma düzeneği devreye giriyordu. Damar atıyor ama ben bundan zevk almıyorum. Bu kez zevk almadı­ğını ve damar atmasını hissettiğinde bir acı duyduğunu ken­dine ispat etmeye çalışıyordu ve bunun için saaderce konsant­rasyona giriyordu. Acı ya da sıkıntı duyduğunu gerçek olarak hissederse rahadıyordu. Bu ödipal çatışma obsesif-kompulsif bir dinamik yapıyla bu gencin hayatını perişan etmişti. Obsesyonlar (takıntılar)sadece bununla sınırlı kalmayıp yüzlerce alana dağılabiliyordu. Her alanda mekanizma çok basitti. Otoriteye karşı bir başkaldırı isteği ve hemen ardından oto kastrasyon sisteminin devreye girmesi. Maço bir erkek olarak toplum içinde tanınmak isterken bir erkek arkadaşıyla karşı karşıya kaldığında iki otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Sen onun cinsel bölgesine baktın niçin baktın. Ona bakarken nefes alışverişin değişti, neden değişti? Mekanizma basitti er­kekliğini ve gücünü hissettiği yerde hemen suçlayıcı bir dü­şünce ona eşcinsel olacağını ima ettiriyordu.

Klinik Örnek 3:

Dini inançları kuvvetli olan yirmi beş yaşındaki bir genç, dinî obsesyonlar nedeniyle bize başvurmuştu. Tanrıya ibadet ederken mastürbasyon yapma şeklinde imajinasyonları geli­yordu. Kur’an okurken Kurana yanlış manalar yüklemek gibi düşünceleri aklına geliyordu. Burada hem mutlak güç ve iktidara karşı boyun eğme sürdürülürken, hemen ardından bir başkaldırı simgeleniyordu. Bu yüzlerce dinî obsesyon motifi içerisinde çok net görülüyordu. Bir tarafta mutlak güç ve ikti­dar sahibi Tanrıya ibadet edilirken ibadet kavramı içerisinde hep isyan ve başkaldırı gündeme geliyordu. Kutsal şeylere (ibadethane, peygamber, kutsal kitaplar) tecavüze kalkışıldı­ğında hemen ardından, Tanrının, çevredeki insanların, baba­sının, öğretmenlerinin, doktorun makat bölgesine tecavüz et­tiği, hastanın bunu içine aldığı, bunu daha da ileri götürerek oturduğu sandalyenin, mahallenin ve hatta şehrin makatına girdiği şeklindeki bir obsesyonla kendini dengeye getiriyordu ki bu bir oto kastrasyon şeklidir. Bu da ödipal çatışmanın farklı bir görüngüsü olarak değer­lendirilebilir. [sh:143-145]

Klinik Örnek 4:

Elektra kompleksi klinikte özellikle ergenlik dönemde çok farklı görüngüler olarak karşımıza çıkabilmektedir. 14 yaşında muhafazakâr bir ailenin bir çocuğu olarak annesi tarafından bize getirilen fazımızın şikâyeti babasıyla ilintili idi. İki yıl ön­cesine kadar babası ile arasından su sızmayan, çok yakın sevgi ve ilgi gösterilerinin yaşandığı bir aile ortamı var idi. Son iki yıldır kızımız yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilerek babasıyla iletişimini en aza indirgedi. Artık babasına sarılmıyor, do­kunmuyor, babası ile aynı mekânda bulunmaktan rahatsızlık duyuyordu. Hastamızı incelediğimizde babasının kendisine sarılmasının cinsel içerildi olduğunu, onu öpmesinin dokun­masının hep cinsel tatmin taşıdığını, hatta ona bir takım kıyafetler ve elbiseler alarak onu ayartmaya çalıştığını, kendisini yoldan çıkarmaya çalıştığını ve babasının çok ahlâksız birisi olduğunu iddia ediyordu. Babasıyla görüşmemek için odasın­dan çıkmıyor ve sadece annesiyle görüşüyordu. Babadan aşırı bir uzaklaşma ve anneye aşırı yaklaşma söz konusuydu. Anne­yi babadan ayırma ve babanın kötülüğü konusunda ikna et­meye çalışıyordu. Baba çok sevdiği kızının kendinden uzak­laşmasına anlam veremiyor, onun gönlünü yapmak için daha çok yakınlaşmaya ve daha çok hediye almaya çalışıyordu. Bu da çocuğun panik hissini daha da kuvvetlendiriyordu. Baba yaklaşmaya çalıştıkça, kızımızın korkusu ve tedirginliği artı­yor, korunma refleksleri daha yoğunlaşıyordu.

Aile yapısı incelendiğinde babanın kızını aşırı seven koru­yan ve kollayan bir baba olduğu, kızının da babasına karşı aşı­rı sevgi dolu olduğu anlaşılmış olup ergenlikle beraber bu sevginin içine cinsel dürtülerin girmesi kızımızda panik hissi doğurmuştur. Bundan kurtulmak için de babaya yönelik bi­linç dışındaki cinsel dürtülerini kontrol altına alabilmek için suçlamayı babaya yansıtıp babanın bunları istediği olayın etki­sinden kurtulmak için de reaksiyon-formasyon tavırla baba­dan nefret hisleri geliştirdiği gözlemlenmiştir. Bu dürtüler an­cak bu şekilde kontrol altına alınabilmektedir. Bu vaka da gös­termiştir ki kız çocuğu ile baba arasındaki yakınlaşmanın de­recesi fazla olduğunda ve ensestin sınırları net çizilmediğinde, ergenlik döneminde dürtüler aktive olup kontrol dışına çıkma tehlikesi yaratabilmektedir. Babaların kızlarıyla ilişkilerinde bir dengeyi korumaları gerekmektedir.

Klinik Örnek 5:

Bir başka klinik örneğimiz ise ergenlik dönemine kadar babasıyla çok iyi ilişkisi olan üç kız kardeşten en küçüğü ergenlikle beraber babasından nefret etmeye başlamıştır.

Annesinin babasından daha çok çalıştığını iddia ederek ba­basını tembellikle suçlayan kızımız, annesi gelene kadar baba­sını eve almamaktadır. Baba kızının bu tepkisel davranışı kar­şısında çaresiz kalmış eve zorla girmektense eşi eve gelene ka­dar vaktini kahvehanelerde geçirme yoluna gitmektedir. İlginçtir ki evli olan kardeşlerden birisi eve geldiğinde babanın eve girişi sorun olmamaktadır. Burada da mekanizma, anne­nin geç saatte eve dönmesi nedeniyle ve ablaların ev dışında bulunmaları nedeniyle baba ile aynı mekânda yalnız kalma durumuyla karşı karşıya kalma şeklindedir. Baba ile yalnız kaldığında bilinçdışı cinsel dürtüler aktive olmakta ve kendini kontrol edemeyeceği kaygısı ortaya çıkmaktadır. Bunun için de babayı kendisinden uzak tutacak bir mantıklı formül bul­maya çalışmıştır. Babanın anne kadar çalışmadığı iddia edil­mekte ve en azından anne eve gelene kadar dışarıda para ka­zanması gerektiği iddia edilerek baba eve alınmamaktadır. Bu şekilde baba ile yalnız bir arada kalma tehlikesi bertaraf edil­miştir. Çünkü bu durumda dürtülerini kontrol edebildiğini ispat edebilecek şahitler mevcuttur.

Erkeklerde kastrasyon ve oto kastrasyon anlamlı görül­mektedir. Var olan bir penis, güç ve iktidarın simgesel temsil­cisidir. Güç ve iktidarı göstermek, babaya başkaldırışı simge­lemektedir. Bu da baba veya baba türevleri tarafından her an cezalandırılabilir. Bu cezalandırılma korkusu kastrasyon anksiyetesi olarak hissedilir. Bu büyük cezadan kurtulmak için erkek çocuk kendi kendini kontrollü bir kastrasyona tabi tuta­rak az bedel ödeyip kastrasyonun yoğun anksiyetesinden daha az zararla kurtulmuş olacağını düşünür.

Kız çocukta ise kastre edilecek ne bir cinsel organ vardır ne de kız, o güç ve iktidarın temsilcisidir. Ancak güç ve iktidarın sahibi olan babaya sahip olmak, hem güce hem de karşı cinse sahip olmaktır. Ayrıca bu sahip olma rakip anneyi dışlamak anlamına gelir. Burada temel evrensel yasak ensest yasağıdır. Güç ve iktidara ulaşmak insanoğlunun en temel haz kaynakla­rından birisidir. Bu nesneyi de kimseyle paylaşmak istemez. Dolayısıyla kız çocuğu babaya yönelik çok yoğun libidinal (şehvetli) ya­tırım içerisindedir. Baba tarafından reddedilirse libidinal yatı­rım yerine saldırganlık yatırımı ön plana geçer. Babaları tara­fından sevilmeyen, itilen, aşağılanan kız çocukları babalarının şahsında tüm erkeklere karşı öfke ve nefret doludurlar, karşı­mıza her an bir erkek düşmanı olarak çıkabilirler.

Babaya çok yakın olan, libidinal yatırımını babaya yapmış kız çocuklarında ergenlikle beraber işin içine cinsel dürtüler de girmeye başlar. Babayı cinsel bir partner gibi algılayan kız çocuğu süperegonun baskısıyla yoğun bir suçluluk duygusu içine girer ve bu arzu ve istekten kurtulmanın yollarını arar. Karşımıza birçok klinik tabloyla gelebilir. Partner seçiminde bilinçdışı süreçlerle baba türevi bir partnere yönelen bir kız çocuğu, evliliğinin çok mutlu ve huzurlu olduğunu eşini çok sevdiğini beyan ederken evliliğinden bugüne cinsel ilişkileri­nin hiç olmadığından bahsedebilir. Sebep olarak da birçok şey ifade edilebilmektedir. Vajinismus, cinsel isteksizlik, arzu duymamak, tahrik olamamak, vd. Bunların her birinin klinik gelişim öyküleri farklıdır. Eşlerine bir baba gibi sarılırken cin­sellik boyutunda olayı bloke etmektedirler. Karşı tarafın da bir ödipal çatışması var ise yıllarca bu ilişki sorun yaratmadan patolojik bir şekilde devam edebilmektedir.

Klinik olarak annesine karşı düşmanlık hisleriyle dolu ve bunu bilinçdışına bastırmış olan hastalarımızda bir rcalcsiyonformasyon tavrı gözlemlemek mümkündür. Evlenmemiş ve hayatını annelerine adamış, onların hastalanabilecekleri konu­sunda aşırı hassasiyetleri olan birçok hanım bilinçdışı öfkele­rini ve suçluluk duygularını bu şekilde tamir etmeye çalışmak­tadırlar. Ergenlik döneminde anneleri ölen ve babalarıyla be­raber yaşamı devam ettiren bir kısım hastalarımızda yoğun panik atakların oluştuğu ve bir takım ölümcül hastalıklara iliş­kin hipokondriyak şikâyetlerin geliştiği gözlemlenmiştir. Ya­pılan incelemelerde bu hastalarımızın annelerinin ölümlerin­den bilinçdışı olarak kendilerini sorumlu tuttuğu ve bunun bedeli olarak da kendilerini mükerrer defa sanal olarak öldür­dükleri kanaatine varılmıştır. Yalnız kalma korkuları yaşayan birçok hanımın klinik incelemesinde enseste yönelik cinsel dürtülerini kontrol edememe kaygısının hâkim olduğu ve bu­nun için mutlaka yanlarında bu anksiyeteyi yatıştırıcı birisinin bulunmasını arzu ettikleri gözlemlenmiştir.[sh:148-151]

Klinik Örnek 6:

Hastam karşımda oturuyordu. Kısa hayat hikâyesini aldı­ğımda üniversite tahsili yapmış ve iyi bir işe girmiş evli ve bir çocuk babasıydı. Oturuşu, jest ve mimiklerinin bana verdiği intiba karşımda ezilen, sıkıntıya girmiş, korkan bir görünüm arz etmekteydi. Hastamın bu tavrını bilişsel süreçler açısından incelediğimde temel kabulünün, yetersizlik ve değersizlik üze­rine kurulmuş olduğunu tespit ettim. Daha sonraki yaptığım incelemelerde hastanın çok çocuklu ailesi içerisinde devamlı horlandığını, aşağılandığını, özerkliğinin tanınmadığını ve bu duygularla dolu travmatik bir çocukluk hayatı geçirdiğini gördüm. Bu yetersizlik ve değersizlik hislerini aşabilmek için hayat mücadelesine girmiş, imkânsızı başarmış, büyük şehre gelerek üniversiteyi bitirmiş, bir işe girmiş, ancak bunların hiç birisi kendisinde önemli ve değerli biri olduğu duygusunu oluşturamamıştı. Çevresindeki insanların onu aşağıladığı, ona önemsizmiş gibi baktığı şeklinde ön yargıları vardı. Bu ön­yargılar perspektifinde o arkadaşlarıyla ilintili olarak birçok olumsuz otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Arkadaşları kendisine yalanlık göstermese bunu adam yerine konmadığı­nın ve değersiz olduğunun kanıtı olarak kabul ederken; kendi­sine yakınlık gösteren arkadaşları karşısında ise onların kendi­sinin bu durumunu fark ettikleri ve ona acıdıkları için yakınlık gösterdikleri şeklinde bir düşünceye sahip oluyordu.

Bu örnekte de görüldüğü gibi düşünce zinciri çok basittir. Çocukluk döneminde bir ebeveynin yanında kendilerini önemsiz ve değersiz hissedenler onların da aşağılamalarıyla birlikte çok daha önemsiz ve değersiz olduğu hissine dayanan bir temel kişilik yapısı oluşmuştur. Kırsal kesimdeki insan iliş­kilerinde birey olarak varlığının tanınmaması her ortam ve mekânda aşağılanmanın ve dışlanmanın mükerrer defa ortaya çıkması, diğer insanlar hakkında temel yargıların ve ön kabul­lerin netleşmesini getirmiştir. Başkaları onu sevmezdi onu de­ğerli görmezdi. Eğer böyle bir yaklaşım söz konusu ise bunun altında başka bir şey aranmalıydı.

Bu iki yapıyı doğrulayabilmek için ömür boyu düşünce sis­tematiğini bu çerçevede çalıştırmıştı. Bilgi işleme süreçlerini istediği gibi yanıltarak içteki yapıyı doğrulamaya yönelik farkındalık oluşturuyordu. Nerede negatif olgu var, nerede negatif yorum imkânı varsa, dikkat ve algı otomatik olarak o yöne kayıyordu. Temel kabulleri ve önyargıları değiştirme imkânı olan tüm yaşantılar eşik değerin altında kalıyor, dikkat ve konsantrasyon bunlar üzerine odaklanmıyor ve mecburen algılanan pozitif materyal de hatalı yorumlarla çarpıtılıyordu. Gerçek yapıya baktığımızda yakışıklı, zeki, üniversite mezunu, çok iyi bir evliliği, çok iyi bir işi ve çok iyi bir geleceği olan insan bunları değerlendirmekten ve algılamaktan çok uzak­taydı. Burada zihin tamamen kendini aldatmakta, reel ve ob­jektif yapıyı çarpıtmakta, temel kabullerine uygun bir kişiliğin devamına imkân tanımaktaydı. Ancak bu yapı kişinin ruhsal enerjisini tükettiğinden dolayı birey depresyona girmiş, mut­suzluk ve hüzün doruklara ulaşmıştı. Bize geliş nedeni dep­resyonuyla ilintili idi.

Böyle bir klinik yapıya yaklaşırken klinik tabloda temel ka­buller, afonksiyonel şemalar ve otomatik olumsuz düşünceler­le ilintili bir yapılandırma ağırlıklı ise tedavi uygulamamızı daha çok bilişsel terapiler üzerine odaklamamız gerekir. Biliş­sel terapileri bu klinik tablolarda uygulayabilmek için birçok strateji geliştirilmiştir.[sh: 223-225]

Kaynak:

Bütüncül Psikoterapi, Tahir ÖZAKKAŞ Md., PhD. Psikiyatrist-Psikoterapist, Litera Yayıncılık, 2011, İstanbul

VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ


Varoluşçuluk son yüzyılımızda felsefî bir akım olarak ken­dini ortaya koydu. Ekzistansiyalist felsefe bir anlam arayışın­dan yola çıktı, insanın, kendini ve maddeyi sorgulaması sonu­cunda karşılaştığı açmazları anlamaya çalıştı. Varoluşçu felse­fenin oluşmasına tek bir filozofun katkısı yoktur. Birçok filo­zof varoluşçu felsefî akımın gelişmesinde rol almışlarıdır. Kirkegaard, Heidegger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncülerinden kabul edilir. Varoluşçu felsefeyi bir bağ­lamda değerlendirmek, tanımlamak oldukça zordur. Herhangi bir filozof da ortaya çıkarak ‘ben varoluşçuluğun temsilcisi­yim’ iddiasında değildir. Özellikle Sartre’ın etkisiyle toplumsal hayata açılan varoluşçu felsefe birçok alanda etkiler yaratmış­tır. İnsanı izah etmeye çalışan ve insanın sorunlarına yaklaşım getiren varoluşçu felsefe elbette ki psikoloji içinde de temsilci­lerini bulacaktır. Varoluşçuluk bu manada insanın zihinsel ya­pısının ve dünyayı algılama şeklinin bir başka izah tarzıdır. Psikoloji ve psikiyatride varoluşçuluğun çok etkin bir takım sonuçlarını görmekteyiz.

Psiko-terapötik yaklaşımlar insanın sorunlarına katman katman çözüm bulmaya çalışmaktadır. Davranışçı, Kognitif, Dinamik ekoller bu sorunları çözme iddiasında bulunan psiko-terapötik ekollerdir. Ancak klinik uygulamalarda bu terapötik yaklaşımların tıkandığı, çözüme ulaşamayan ve yol­ların bittiği yerler ve zaman dilimleri mevcuttur. İşte bu aşa­mada varoluşçuluk akımı psikiyatriye ve psikoterapiye yeni bir nefes aldırmış, yeni bir açılım sağlamıştır. Psikiyatrik klinik tabloların ekseriyetinde karşılaştığımız temel sorun anksiyete ve korkudur. Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal ni­teliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felakeder, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bi­reyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğin­de olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbir­ler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bıraka­bilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiği­niz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltı­lar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edi­lememektedir. Zaman zaman klinik uygulamalarımızda bu tıp tablolar karşımıza gelebilmektedir.

Bazı klinisyenler kendilerini varoluşçu psikoterapist olarak isimlendirmektedirler. Bunların başında psikanalist okulundan yetişmiş Irving Yalomgelmektedir. Psikoterapi geleneğinde Irving Yalom varoluşçu psikoterapinin temsilcisi gibi kabul edilmektedir.

Yalom geniş klinik tecrübelerinden yola çıkarak kendini bir psikanalitik yaklaşımla sorgulamış, sonuçta varoluşçu psikote­rapi anlayışında karar kılmıştır. Varoluşçulara göre insanın psikolojik rahatsızlıklarının temelinde, özünde varoluşçu bir takım etmenler bulunmaktadır. Tabloların karmaşıklığı, kompleksliği veya kaotik olması insanı yanıltmamalıdır. İn­sanlar birbirlerinin aynısıdırlar. İnsan, elinde olmadan bu dünyada var olmuş bir yaratıktır. Varlığını fark edebilen tek yaratıktır. Varlığını fark etmeyle beraber varlığının neden ve niçinlerini sorgulamak durumundadır. Bu durum, insanın varlığına anlam arama sürecidir. Varlığa anlam aramak doğuş­tan gelen bir ihtiyaçtır. Kendini sorgulayan insan, sorgulama­nın sonucunda bir takım açmazlara düşmektedir. Bu açmaz­larla karşılaşan birey büyük bir bunaltı, sıkıntı ve korku his­setmektedir. Hissettiği bu derin bunaltı halini tekrardan an­lamlandırma ihtiyacı duymakta ve bundan da bir takım klinik tablolar ortaya çıkmaktadır. Her birey varoluşuna anlam ara­yışıyla birlikte sorgulamaları sonucunda bir takım sorulara ve sonuçlara ulaşmaktadır. Cevabını bulamadığı temel birkaç so­ru vardır. Bu soruların cevapsızlığı ve çözümsüzlüğü insanı yalancı bir dünyaya mahkûm bırakmaktadır. İnsan oyun için­de oyun oynamakta ve kendi kendini kandırmaktadır. Varolu­şuna anlam arayan insanın cevaplamaya çalıştığı temel beş so­ru şöyle sıralanabilir:

 

  • Hayatın anlamı nedir?

  • Geleceği bilmek ve belirlemek mümkün müdür?

  • Ölümden başka bir hakikat var mıdır?

  • Kaderimizin sorumluluğu kime aittir.

  • Hayatta yalnız mıyız?

 

Bu sorular, özünde çok büyük hakikatleri barındıran, insa­nı açmaza düşüren sorulardır. İnsanın varlığı ve gizemi bu so­ruların içeriğinde yatmaktadır.

HAYATIN ANLAMI NEDİR?

Herhangi bir insan başka birine hayatın anlamını sordu­ğunda yüzlerce cevap alır: Hayat çok anlamlıdır, yapılacak çok iş vardır, hayat amaçlar ve hedeflerle doludur. O kadar büyük amaçlar ve hedefler vardır ki bunları bir ömre sığdır­mak mümkün değildir. Her insanın hayat hikâyesini ayrı ayrı alıp incelediğimizde hayata anlam yüklemelerinin çok farklı olduğunu görürüz. Herkes kendi anlamını kurgulamakta, o anlamın peşine koşmaktadır. Her bir dakikanın, her bir saa­tin, her bir günün, her bir haftanın, her bir ayın, her bir yılın ayrı hedefleri ve anlamları vardır. Ölesiye uğrunda mücadele edilen amaçlar gerçekleştiğinde, hedefler geride kaldığında, geriye dönüp bakıldığında ilginç hisler yaşanır. Uğruna büyük mücadeleler verilerek elde edilen amaçların daha sonraki dö­nemlerde çok gülünç durduğu fark edilir. İnsanoğlu geriye doğru bakıp bebekliğinin, çocukluğunun, oyun çağının, okul hayatının, meslek hayatının her bir evresinden amaçladığı he­deflerini zihnen irdeleyebilir. Hepsine tatlı bir gülümseme ile bakar.

“Ne kadar da çok önemsemişti! Ne de büyük anlam yüklemişti. Ama onların hepsi boş ve hayalden ibaretmiş, an­lam yüklenecek şeyler değilmiş…”

Esas anlam şu an önüne hedef olarak koyduğu şeydir. Ancak ne kadar ilginçtir ki tek­rar tekrar yaşadığı hatayı yine tekrarlamaktadır. Şu anda çok önemsediği, büyük anlam yüklediği amaçlar da bir müddet sonra geçmişin çöplüğüne atılacak ve daha sonraki yıllar gü­lünecek hatta alay edilecektir. İnsanoğlu bu kısır döngüyü görmekten acizdir. Daha doğrusu bu kısır döngüyü görmek insanoğlunun işine gelmez.

Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz. Detaylı bir şekilde incelendiğinde hayatın, özünde hiç bir anlam taşımadığı ger­çeği suratımıza şamar gibi vurulur. Hedef ve amaçlarımız ne kadar büyük, ne kadar yüce ve ne kadar kutsal olursa olsun in­san, özündeki anlamsızlığı kapatmak için alınmış geçici ted­birlerden ibarettir. İnsan kendi varlığını sorgularken bu an­lamsızlığı kısmen hissedebilir. Bu anlamsızlığı kısmen hisse­den veya anlamsızlığın duygusal olarak yakınlarında dolaşan bir birey müthiş bir bunaltı içine düşer; çünkü hedeflerin veya amaçların hiçbir anlamı kalmamıştır.

Anlamsız olan bir yaşa­mı devam ettirmenin ne anlamı vardır?

Bu anlamsızlık insan­da daha da büyük bir bunaltının oluşumuna neden olur. Kişi bu bunaltıyı hissettiğinde ego düzenekleri sayesinde bunaltı­nın kaynağına inmek yerine farklı bir yerde anlam arar. İşte bu anlam arayışları klinik tablolar olarak karşımıza gelir. Hiç­bir birey filozofik bir manada, Sokratik bir yaklaşımla sorgu­lama yaparak varoluşçuluğu irdelemez. Hayatın anlamını bu manada sorgulayanlar ancak filozoflardır. Ancak bazı bireyler sezgisel yolla, yaşadığı hadiselerin sebep-sonuç ilişkisindeki bağlantılarla bu anlamsızlığı derinden derine hissederler. Özellikle yaşamında anlam yüklediği amaçlara ulaşmış, yeni bir hedef geliştirme konusunda kısır kalmış bireylerde anlam­sızlık hissi yoğundur. İşte bu durumda bunaltı çok fazladır.

Ekonomide arz-talep ilişkisinde piyasanın doygunluğunu belirten bir doyum noktası yani ‘işba’ noktası vardır. Doyum noktasının ötesinde piyasaya arz yaptığınızda fiyat büyük oranda düşer, arzı kıstığınızda ise fiyat yüksek oranda artar. Bu klasik arz talep kanunudur. Ruhsal yapımızdaki dürtülerin hedeflerine ulaşması da aynı mekanizmayla değerlendirilecek olursa hedeflerin bir bir elde edilmesi, dürtülerin kısa sürede amaçlara ulaşması bir müddet sonra bireyde doyum noktasını oluşturacak ve o noktadan itibaren sıkıntı başlayacaktır. Aç olan bir insana yemek sunduğunuzda bunu keyifle ve şükran İlişleriyle yiyecektir. Doyduktan sonra bireye yeni bir porsi­yon yemek yeme konusunda ısrarcı olduğunuz da bunu da yi­yecektir. Üçüncü kez yeni bir porsiyonu önüne sunduğunuz­da yemeyi reddedecektir. Ancak kişiye tehdide veya silah zo­ruyla yemek yedirmeye çalıştığınızda bu durumda korkuyla yemeği yiyecektir. Bunun üzerine tekrar yemek yemeye zor­larsanız sistem iflas edecek ve kişi kusacaktır. Bu doğal bir sü­reçtir.

Burada ne olmaktadır?

İnsan aynı insan, yemek aynı yemek olduğu halde tavırlar değişmektedir. Birinci porsiyon yemek hayat kurtarıcı iken ve keyifle yenirken son porsiyon yemek büyük bir zulümdür ve sonuçta kusmayla sonuçlan­maktadır. Birey doyum noktasını aşmış, aynı madde yoğun bir şekilde kişiye yedirilmeye çalışıldığında kişi küsmüştür. Bu durum cinsellikte, şöhrette, parada ve eğitimde de kendini gösterebilmektedir.

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz faktörlere bağlı olarak, amaçlanan hedeflere yönelen bireyler bunları elde ettiklerinde, doyum noktasının ötesine geçtiklerinde hayat anlamsızlaş­maktadır. Bu anlamsızlık, kişide büyük bir bunaltı yaratmakta ve sıkıntı içine düşmektedir. Bu, insanın varoluşundaki temel noktaya ulaşmasıdır. Yani anlamsızlığı idrak ettiği noktadır. İşte bu noktaya ulaşmış birçok ünlü zenginin, şöhretin, bilim adamının ve filozofun trajik intihar hikâyeleri oldukça sık rast­ladığımız bir sonuçtur, insanoğlu medeniyeti oluştururken hep bir hedefler silsilesi geliştirmektedir. Hedeflere ulaşma sürecinde alınan keyif, kişiyi anlamsızlığa karşı korumaktadır. Bir hedefe doğru giderken bireyin hissettiği varoluşsal zevk, hedefin bittiği noktada anlamını yitirebilmektedir.

İnsanlık tarihi, derindeki insanoğlunun temel yazgısı olan hayatın anlamsızlığına karşı alınmış tedbirlerden ibarettir. Ta­rihsel süreç insanın anlamsız bir hayatı kapatmaya yönelik tedbirleri nasıl aldığını bize göstermektedir. Doğuştan itiba­ren farkında olmadan anne-baba ve kültür bireye hep anlam pompalamaktadır. Öyle bir medeniyet geliştirilmiştir ki; do­ğudan batıya kuzeyden güneye her toplumda birey, her yaş kesitinde hayata belirli anlamlar yükletilerek yaşatılmaya çalı­şılmaktadır. Kişiler veya kurumlar şuursuz bir şekilde insanın anlamsızlık yazgısını örtmeye çalışmaktadır. Çünkü anlamsız­lığı ruhumuzda hafiften de olsa hissettiğimizde dayanılmaz bir bunaltı ve acı yüreğimizi kavurmaktadır. İşte bu bunaltı­dan kurtulmanın tek yolu hayata her an bir anlam yükleme gerekliliğidir. Hayatta sarıldığımız her şey bu anlamsızlığı ka­patmaya yönelik alınmış tedbirlerden ibarettir.

Bir an oturup düşünün; bugün niçin yaşıyorum ve ne ya­pıyorum sorusunu araştırın. Kimimiz para kazanmaya, kimi­miz eğitimimizi tamamlamaya, kimimiz bir sınavda başarılı olmaya, kimimiz karşı cinse aşkımızı kabul ettirmeye, kimimiz yeni bir makama atanmaya ve kimimiz de başkaları tarafından tanınmaya yönelmiştir.Bunlar, bizim hayata anlam yükledi­ğimiz hedeflerimizdir. Ve bunun için yüreğimizde büyük bir coşku ve istek bulunmaktadır.

Bunları gerçekleştirdiğimiz zaman ne olacaktır?

Bu hedefler tükendiğinde hayatın anlamı ortadan kalkacak mıdır?

Mantıksal düşünce bunu gerektirir. Bugün için hayata yüklediğim anlam, amaca ulaştığımda or­tadan kalkmaktadır. Hayat yeniden anlamsız hale gelmekte­dir. İşte bu nokta medeniyetin veya insanın ruhunun çatırda­dığı noktadır. Medeniyetin çökmemesi ve insanın varlığını sürdürebilmesi için bireyin hayatına yeni anlamlar yüklenmeli, yeni bir koşu başlatılmalıdır. Bu sanki bir kölelik harekâtıdır: Anlamsızlık efendimizin korkuttuğu benliğimiz, anlamsızlığın korkunçluğundan kurtulmak için kendisine hep yeni hedefler oluşturmak zorundadır. Bu şekilde derin katmanlardaki bu­naltıyı benlik düzeyine çıkarmamaya çalışmaktadır. Hayata anlam yükleyen birey, anlamını gerçekleştirme sürecinde bir takım engellerle, bir takım problemlerle karşılaşır. Bunlar benlik düzeyinde hissedilen bunaltı ve sıkıntıya neden olur. Anlamsızlık bunaltısı karşısında hissedilen bu bunaltılar tera­zinin kefesinde fazla bir yer tutmamaktadır.

Birey, hedeflerinin bittiği ve tükendiği noktada hayatının anlamsız bir halde çoraklaştığını fark eder. Bu anlamsızlığı or­tadan kaldırmanın diğer bir yolu, var olmayı hissetmektir. Hissedilen bunaltı, var oluşunun bir delili, bir karinesi olarak ele alınabilir. Bu durumda anlamsızlık karşısında hissedilen bunaltı; yokluğa ve hiçliğe karşı var olduğuna, varlığının de­vam ettiğine dair bir delil olarak hep yanı başında tutulur. Bu tip bireylerin yaşamları, hissettikleri bu yoğun anksiyeteye ya­ni bunaltıya bağlıdır. Bu bireylerin bunaltılarını kaldırmaya yönelik alacağınız tedbirler onların yok oluşunu meydana ge­tirir. Burada paradoks bir tablo vardır. Bu tip bir tabloyla kar­şımıza gelen hastalarımız, bunaltıyı önleyici bir takım medikal veya terapötik tedbirlere başvurduğumuzda büyük bir boşluk hissi oluştuğundan bahsetmektedirler. Bu boşluğun dayanıl­maz bir şey olduğunu ifade ederler. Bu boşluk ölü gibi, taş gibi, cansız bir dal gibi bir hiçlik halidir. Bu hiçliktense bunal­tı ile birlikte bir var oluşu hissetmek tercih edilen bir yönelim olmaktadır.

Hayatın anlamsızlığı sadece bireyin hedeflerinin bittiği ve­ya bunları derinden sorguladığı durumlarda değil, ölüm haki­kati ve gelecekle ilgili belirsizliği ile ilgili suallerle birlikte ele alınmalıdır.

Aşağıda bahsedeceğimiz varoluşsal temel sorula­rın açmazları, anlamsızlığı daha da kuvvetlendirmekte, kişinin bunaltısını daha da artırmaktadır. Bu durumda birey bu dün­yada varlığını sürdürebilmek için her an anlam arayışını sür­dürmek zorundadır. Etrafımızda veya kendimizde bu anlam arayışının yoğun telaşım her an gözlemleyebiliriz.

BUNU TEST ETMEK ÇOK KOLAYDIR. Birey olarak hiç hareket etmeden, müm­kün olduğu kadar düşünmeden sakin bir şekilde, hedefsiz bir şekilde kalalım. Bir müddet sonra içimize bir bunaltının çök­tüğünü hissederiz. Bunu bir grupla beraber yaptığımızda, bu bunaltının daha da ağır olduğunu gözlemleriz. Çünkü yaşamları her dakika anlamlandırılmalı, zaman içerisinde hedefler belirlenmelidir. Anlamsız, hedefsiz bir vakit kişiye büyük bir acı ve ızdırap verir. Her an, hayata otomatik olarak nasıl an­lam yükleyip ardından bunun ne kadar anlamsız olduğunu fark etmek ilginçtir. Bir ömür boyu bu şekilde kendimizi al­datmak ve kandırmak ve hayatımıza hep yeni hedefler koyarak kör-topal varlığımızı sürdürmek zorundayız. Bu süreç ölene kadar da devam edecektir.

GELECEĞİ BELİRLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR?

Çevremizdeki herhangi bir insana: ‘Gelecekte ne yapacak­sın, neler planlıyorsun?’ dediğimizde çoğundan çok açık ve net cevaplar alırız:

“Bir saat sonra şunu yapacağım”, “Bir gün sonra şurada olacağım”, “Bir ay sonra şu hedefe ulaşacağım”, “Bir yıl sonra şunları halletmiş olacağım.”

İnsanlar o kadar emin konuşurlar ki bir ömür boyu neler yapacaklarının plan ve programları zihinlerinde bellidir. Beş yıl sonra okul bite­cek, on yıl sonra fabrika kurulacak, filan yaşa gelinince evleni­lecek, filan senelerde çocuk sahibi olunacak, kışlık ve yazlık ev alınacak, yaşlılıkta şunlar şunlar yapılacak… Her şey güzel gö­rünmektedir. Herkes mutludur ve herkesin geleceği garanti­dir.

Madalyonun bir yüzüne baktığımızda her şeyi planlı prog­ramlı yapmak, geleceği belirlemek, adım adım bu geleceğe yürümek ve hedefleri tek tek gerçekleştirmek insanı rahatlat­maktadır. Belirsizliğe ve bilinmeyene karşı savaş açılmıştır. İn­sanoğlu ille günden beri belirsizlik ve bilinmezlik karşısında ürkmüş, korkmuş ve çaresizlik hissetmiştir. Bu belirsizlik kar­şısında hissedilen duygu, bilimi doğurmuştur. Bilim, belirsiz­liği ortadan kaldırmaya çalışmış ve geleceği tasarımlamaya gayret etmiştir. Geçmiş çağlarda belirsizlik karşısında hissedi­len korku ve panik insanları bir takım inançlara sürüklemiş, felaketlerin önüne geçebilmek ve gelecekle ilgi tasarımların bloke edilmesini önlemek için bir takım kutsal güçlere karşı ibadet edilmiştir. Belirsizliği oluşturan bir nehirse nehre tapı­nılmış, bir dağ ise dağa tapınılmış; bu belirsizlik kaynağı bir orman ise bu kez de ormana tapınılmıştır. Medeniyet geliştik­çe, sebep-sonuç ilişkileri ortaya kondukça ve insanoğlunun madde üzerindeki hâkimiyeti güçlendikçe, belirsizlik ve bi­linmezlik ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bilim ne kadar ge­lişmişse belirsizlik ve bilinmeyen de o kadar azalmıştır. İnsa­noğlu da bu durumda daha da rahata kavuşmuş, geleceğini garanti altına almıştır. Geleceği bilmek ve belirsizliği ortadan kaldırmak insanoğlunun hedeflerinin en büyüklerinden biri­dir. Falcılık, astroloji veya rüya incelemeleri bunun için getiri­len çözüm yollarıdır. Modern çağda bunun yerini bir takım bilimsel yöntemler almıştır. Emeklilik, sigorta, kasko, sağlık taramaları ve güvenlik arayışları hep bu belirsizliği ve bilin­mezliği ortadan kaldırmak için medeniyetin getirdiği yeni tedbirlerdir.

Madalyonun bir yüzünde geleceği bilmenin ve belirleme­nin rehaveti ve rahatlığı vardır. Her birimiz geleceğimizden emin ve huzurlu bir şekilde işlerimizi yapar, yatağımıza yatar ve uyuruz. Madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak burası, bir saniye veya bir dakika sonraki, bir saat, bir gün ya da bir yıl sonraki geleceğimizdir. Her birimiz yatağımıza yatıp sek­senli yaşlara kadar yaşayacağımızın garantisi ve duyumu için­de tüm plan ve projelerimizi bu bağlamda hazırlarken mutluyuzdur. Ancak çocuk, genç veya olgunluk dönemlerimizde madalyonun öbür yüzünde bilmediğimiz çok farklı şeyler var­dır. O anda vücudumuzda bir kanser hücresi aktif hale geç­miş, bir yıl sonra ölümümüzü gerçekleştirmek için faaliyete başlamış olabilir. O anda vücudumuzun herhangi bir bölge­sinde oluşmuş olan bir pıhtı, kalp damarlarımızı tıkayarak bizi ölüme götürebilir. Veya beyin damarlarından birini tıkayarak bizi kör, sağır veya felçli bırakabilir. O an, gündüz iş yoğun­luğu nedeniyle bulaştırdığımız bir mikro-organizma tehlikeli bir şekilde vücudumuzda çoğalıyor olabilir. O an, yanı başı­mızda yatan eşimizin haince planlarının uykumuzun ortasında faaliyete geçtiği andır. O an, bir başka şehirde bulunan çocu­ğumuzun bir trafik kazası geçirdiği andır. O an, bir başka mekânda çok sevdiğimiz aile fertlerinden birinin ölüm anıdır. O an, prizlerdeki bir kontak sonucu başlayacak ve tüm binayı ateş yumağına dönüştürecek yangının başlangıç anıdır. O an, karşı binada silahını temizlemekte olan bir subayın yanlışlıkla ateşlediği silahından çıkan kurşunun bizim odamıza girip beynimizi parçaladığı andır. O an, yer kabuğu altında hare­ketlenmenin başlayıp sekiz şiddetindeki depremin binayı yerle bir edeceği andır. O an, tepemizden geçen uçağın motorları­nın patlayıp binamızın üstüne düşeceği andır. O an, ülkemi­zin düşman ülkeyle savaş kararı alıp işgale uğradığı andır. Velhasıl bunlar bilinmezlikle dolu, bir saniye sonra olacak olanlardır. Hiç birimiz bunları bilmiyoruz. Bunları bilmek de mümkün değildir.

Teknolojinin getirmiş olduğu bilinmezi bilinir kılma, gele­ceği kontrol altına alma, aynı oranda tehlikeyi, bilinmezliği ve belirsizliği artırmaktadır. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz ör­nekler ve bunun milyonlarcası her an başımıza gelebilir. Da­hası bunların hepsi şu an milyonlarca insanın başına gelmek­tedir.

Gerçek hangisidir; madalyonun birinci yüzü mü ikinci yüzü mü?

Gerçek, madalyonun ikinci yüzündeki yazgımızdır. Geleceği bilmemiz ve belirlememiz bu manada mümkün de­ğildir. Gelecekle ilgili bu bilinmezlik ve belirsizlik insanın ruh dünyasında müthiş bir belirsizliğe ve bunaltıya neden olmak­tadır. Bir dakika sonra kalp krizi geçireceğini, çocuğunu kay­bedeceğini veya varlığını yitirebileceğini bilen hangi insan ba­sit hesapların ve planların peşine düşer! İşte bu belirsizlik ve bilinmezlik karşısında ürken insan, bu belirsizlikle savaşır ve bilinmezliği bilinir hale getirmeye ve de geleceğini kontrol al­tına almaya çalışır. Hayatını belirleyen girdilerin ne kadarını kontrol altına alabilirse o kadar rahatlamaktadır. Bu durumda bilinmezliğin ve belirsizliğin alanı daralmış, bilinmezlik ve be­lirsizlik bilinen ve belirli bir hale dönüştürülmüştür. İnsanoğ­lu geleceğin belirsizliğini kabullenmektense bir takım zihinsel tasarımlarla ve maddeyi kontrol ederek, geleceği hep belirli hale dönüştürmeye çalışmaktadır. Başka türlü de yapması mümkün değildir.

İnsan ne zaman geleceği bilinir hale getirip belirlediğine inansa, karşısına yaşadığı bir travma geldiğinde şaşkına düşe­cek ve korunma kalkanının o kadar da güçlü olmadığını ve tamamen sanal bir programdan ibaret olduğunu fark edecek­tir. Böyle bir duyguya kapılmasına ölümcül bir hastalığa yaka­lanma haberi, feci bir trafik kazası, bir deprem veya sel felake­ti neden olabilir. Bu durumda birey gerçekle yüz yüze kalmış­tır. Yani hayatın belirsizliğini ve bilinmezliğini yalandan idrak etmiştir. Bu, kişide çaresizlik hissi doğurur. Bu his de bunaltı yaratır. Birey tekrardan, belirsizliği ortadan kaldıracak yeni ça­lışmalar üretirse bu sıkıntılı dönemini adatabilir. Belirsizlik duygusu bir kez yaşandığında geleceğe olan kuşku derinleşe­bilir. Bu durumu klinik tablolarda çok net görebilmekteyiz. Kanser hastalığına yakalanan bir hastanın, oto parkta arabası çalınan birinin, evine hırsız giren bir kişinin veya cinsel arzu ve istekle partnerine yaklaştığında ereksiyon problemi yaşayan bir kimsenin hissettiği şey, güven bunalımı ve geleceğe olan kuşkudur. Yani gelecek belirsizliğe ve bilinmezliğe gebedir. Bu şekilde düşünmek de yaşamak da mümkün değildir. Kişi kendini korumak için abartılı bir şekilde korunma tedbirlerine başvurabilir, korunma kalkanını sağlamlaştırabilir.

ÖLÜMDEN BAŞKA BİR HAKİKAT VAR MI?

Kendimize veya yanı başımızdakine gelecekle ilgili sorular sorduğumuzda birçok cevap alırız; gelecekle ilgili beklentile­rimiz, yapacaklarımız, garantide olanlar vb. düşüncelerimizi mutlak olarak gerçekleştirmiş gibi hisseder ve algılarız: Önü­müzde duran yemeği biraz sonra yiyeceğizdir. Biraz sonra kalkıp uyumak için yatağa gideceğiz, sabah kalkıp işimize, hafta sonu yazlığımıza gideceğiz. Bu yıl tatilimizi deniz sahi­linde geçireceğiz. Çocuklarımızı önümüzdeki yıl yeni bir kole­je vereceğiz vs. Bunlar o kadar gerçek ki olmaması mümkün değildir. Bunların hepsi, gerçekleşecek olan mutlak gerçekler­dir. Aklımıza her şey, ama her şey gelir, tek bir şey gelmez: ÖLECEĞİMİZ.

Gelecekle ilgili tek bir gerçek vardır: Gelecekte mutlaka öleceğiz.Gelecekle ilgili her şeyden bahsederiz, her şeyi netleştirmeye çalışırız. Ama öleceğimizden hiç bahsetme­yiz. Bu, paradoksal bir durumdur ve ‘bilinen tek gerçeği inkâr edip belirsiz olan bir takım varsayımları gerçekmiş gibi kabul etmek’tir.

Ölüm, doğan bir insanın yaşayacağı kesin olan tek gerçek­tir. Bilinen tek gerçektir. ‘Şu anda gelecekle ilgili emin oldu­ğunuz hangi gerçek var?’ diye sorulursa bunun cevabı çok ba­sittir. Emin olduğumuz tek gerçek ölüm gerçeğidir. Ölmek, yani yok olmak, yani ortadan kalkmak.Yani toprağın içine gömülmek veya yakılmak; insanoğlunun canlı iken tasavvur edemeyeceği bir hakikattir.Ölümün gerçekliğini gerçekten hisseden bir insanın yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettir­mesi hemen hemen imkânsızdır. Çünkü bu büyüle bir bunaltı ve sıkıntı kaynağıdır. Hayatın anlamsızlığı ve belirsizliği karşı­sında zaten savaş vermekte olan bir bireyin, bunun üzerine ölüm gerçeğiyle de yüzleşmesi mümkün gözükmemektedir. Ölüm, anlam yüklediğimiz anlamların bittiği bir duraktır. Ölüm, belirsizliğin karşısında hissettiğimiz çaresizliği ortadan kaldırmak için aldığımız tedbirlerin tükendiği noktadır. ÖLÜM GERÇEKTİR VE HAKİKATTİR.

Ancak insanlık tarihine ve kültürlere baktığımızda insa­noğlunu yaptığı tek şey bir ömür boyu ölümü inkâr etmektir. Her an ölümle iç içe olmamıza rağmen ölüm hep yok sayılır, yadsınır, inkâr edilir ya da kabul edilmez. Ölüm hep bizim dı­şımızdaki bir yerlerdedir. Ölüm bize asla gelmez. Ölümün bizle işi yoktur. Bu duygulan derinden hissederiz, insanlar ya­şadıkları süreçlerde zaman zaman ölüm hakikatiyle karşılaşır­lar. Bu durumdaki insanlar mekanik davranış sergilerler. Me­deniyetin kendilerine öğretmiş olduğu ölümü yadsıma düze­neklerini toplumsal olarak yaşarlar ve uygularlar. Ölümle ilgili tüm ritüeller ve toplumsal kurallar ölümü yadsıma (inkâr) üzerine oturtulmuştur. Hergün yanı başımızda ölüm veya ölümler akıp gider. Hiç birimiz bu ölüm hakikatini görmek ve kabul­lenmek istemeyiz.

Günün birinde ölüm tüm çıplaklığı ve gerçekliği ile karşı­mıza çıkabilir. Bu bir hastalık, bu bir kaza veya çok yakınımı­zın ölümü şeklinde olabilir. Bu durumda ölüm hakikatinin yanma yaklaşmışızdır. Hayatın anlamsızlığı ve belirsizliği, de­rinden idrak edilmiş ve insanoğlunun acziyeti doruk noktasına ulaşmıştır. Ölüm hakikatiyle bu manada burun buruna gelen ve bu noktada yadsıma reaksiyonlarının işe yaramadığını fark eden birey hakikatle yüzleşmek zorundadır.Ölüm onun tek gerçeğidir. Ölüm her an kapının eşiğindedir.

O halde yaşamın anlamı nedir?

Bu kadar hırsın, öfkenin, kızgınlığın, dürtünün anlamı nedir?

Bu sorgulamalar insanı tekrardan bir açmaza düşürür. Açmaz içinde açmazlar oluşturur. Bunaltı şiddetle­nir, huzursuzluk artar. Kişi burada kısır bir döngüyü tekrar oluşturabilir. Ölüme karşı hissettiği çaresizlik karşısında bu­naltı ve anksiyeteyi kalkan olarak ortaya koyabilir. Eğer bunal­tı hissediyorsa ölüm hala ortalıkta yok demektir. O halde bu­naltı hissedilmeye devam edilmelidir. Bunaltı ölümü öldüren şeydir, bunaltı varlığın ve canlılığın alametidir. İnsanın en bü­yük cehennemi hiçlik ve yokluktur; yani olmamaktır, var ol­manın tersidir, var olamamaktır. Varlığı hissetmenin bedeli bunaltı ise bu kabul edilir. Birey ya sanal bir dünya da yaşaya­cak, ölümü son ana kadar yadsıyacak, kurgusal bir zeminde varlığım devam ettirecektir. Ya da ölümle yüzleşecek ve varo­luşunu bir başka bağlamda değerlendirecektir.

HAYATIN SORUMLULUĞU KİME AİTTİR?

Kendimize veya civarımızdakilere, ‘şu anda bulunduğun konumdan memnun musun veya daha iyi şartlara sahip olma­yı arzu eder miydin?’ diye soralım. Bu durumda çoğu insan mevcut durumundan şikâyet etmekte; mevcut durumundan memnun olanlar da daha iyi ve kaliteli bir yaşam umut etmektedir.

‘Peki, niçin bu yaşama ulaşamadınız?’ dediğimizde ce­vaplar çok ilginçtir.

Arzuladığı noktada olmayan veya daha iyi bir noktaya ulaşamayan bireylerin çoğunluğu bu durumda bulunmalarının nedenlerini bir takım faktörlere bağlamakta­dırlar. Bu faktörler kendilerinin dışındaki, dış dünyaya ait ne­denlerdir. Kimilerine göre bu kötü durumdan anne-babaları sorumludur. Kimilerine göre toplum, kimilerine göre devlet, kimilerine göre ülke, kimilerine göre de coğrafi bölge sorum­ludur. Kimileri ise yanlış zaman diliminde, yanlış yerde doğ­muşlardır. Yani bulundukları konumda olmalarının nedeni, gerekçesi ya da sorumluluğu kendilerine ait değilmiş gibi algı­lanmaktadır. SORUMLULUK DIŞ DÜNYAYA AİTTİR. Dış dünya onlara engel olmuştur. İsteklerine ulaşamamalarının nedeni dış dün­yadır, kendilerini anlamayan da dış dünyadır.

İnsan, bulunduğu mevcut konumundaki zayıflıklarından kendini sorumlu tutmaz; suçlu kendisi değildir. Suçlu dış dünyadaki bir takım faktörlerdir. Bunun adı farklı olabilir ama kesinlikle kendisi suçlu ve sorumlu değildir. Bu sorumlu­luk duygusu anne-babadan başlayan bir yapıyla Tanrının çiz­diği kadere kadar geniş bir yelpazede ifade edilebilmektedir. Bu şekilde kişi rahatlamakta, vicdanen arınmakta ve sorumlu­luğu başka tarafa atmaktadır.

Yine bu madalyonun bir yüzü­dür. Bu şahsı dinleyip gerekçelerini algıladığınızda mantıksal bir kurgunun çok güzel işletildiğini görürüz; kişi gerçekten haklıdır, suçlu ve sorumlu o değildir.

Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda tablo çok farklı gözükmektedir. Kimliğin ve kişiliğin oluşum evrelerinde de üzerinde durduğumuz gibi insanoğlunun insan olma vasfı, onun irade kavramını oluşturmasıyla ortaya çıkmaktadır, ira­de, insanı insan yapan temel zihinsel faaliyetimizdir. İrade, alternatifler arasında tercih yapma güç ve iktidarıdır. Bu seçme­yi beceren canlı, insan olmuştur. Bir yaşından sonra başlayan bu süreç, iradenin kullanılmasını bize gösterir. İrade elimizde bir alet gibidir. İrademiz sayesinde zihinsel yapımızla dünyayı anlamlandırmaya ve tercihlerin nasıl kullanılabileceğini öğ­renmeye çalışmaktayız. Almak-almamak, yapmak-yapmamak, gitmek-gitmemek bunların hepsi irademizin kararları doğrultuşunda ortaya çıkan yaratıcı eylemlerimizdir.

Bu durumda bir yaşından itibaren eylemlerimizin yaratıcı tek bir gücü var­dır: İnsanoğlunun kendi iradesi. Fiziksel kapasitemiz, fiziksel sınırlarımız ve realitenin ölçüleri içinde tercih yapabilme güç ve iktidarı, ölene kadar bizimle beraber sürecektir.

Ergenlik dönemine kadar iradenin nasıl kullanılacağını öğrenen bir bi­rey, ergenlikle beraber hayatına gerçek manada yön verebile­cek bir kapasiteye ulaşmıştır. Yani eyleminin ne anlama geldi­ğini bilebilecek sorumluluk gücündedir. Yani ‘fârik’ ve ‘mü­meyyiz’ olmuştur. Sanki bu, bir otomobilin nasıl kullanılaca­ğını öğrenmek gibidir. Bir yaşından ergenliğe kadar bir oto­mobilin nasıl kullanılacağını, trafiğe kapalı bir alanda öğrenen birey, ergenlikle birlikte bu araçla yola koyulmaktadır. Bu an­dan itibaren nereye gideceğini, nasıl gideceğini, hangi süratle gideceğini ve hangi yolları tercih edeceğini kendi belirlemek­tedir. Aracının sürücüsü kendisidir.

Her insan kendi bedenini kullanan bir sürücü gibidir. Bu sürücü bu bedeni istediği gibi kullanabilir.Üzerinde mutlak bir tasarruf gücü vardır. O bedeni canlı da tutabilir, öldürebi­lir de. Bedenini istediği yöne kanalize edebilir. İstediği hedef­lere yöneltebilir. Bu duygu, aslında küçük bir Tanrılık duygusudur: Her şeyi siz belirliyorsunuz, her şeyi siz şekillendiri­yorsunuz. İnsan her an milyonlarca alternatif yolun kavşağın­dadır. Her an bu yollardan birisini tercih edebilme kudretine sahiptir. Böyle bir kudreti kullanabilmek güçlü bir benliğe ve güçlü bir iradeye sahip olmayı gerektirir. Aksi durumda kişi kaosa, bilinmezliğe ve korkuya kapılacaktır. Nereye gideceği­ni, nasıl gideceğini bilmeyen bir sürücü gibidir. Hele hele kendi iradesiyle yöneldiği bir takım tercihlerinden sonra yaşa­dığı başarısızlıklar olumsuzluklar veya felaketler kişiyi kor­kutmuştur. Böyle bir yetisinin rastgele kullanımı çok ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bunun acısını hem kendi yaşamakta hem de bu acının olumsuz sonuçları nedeniyle çevresi tarafın­dan yargılanmaktadır.

Kişi böyle bir tercihi karşısında gerçeği kabul etmek yerine iki tür yönelim sergilemektedir.

Bunlar­dan birincisi iradî kararının veya tercihinin kendine ait olma­dığı iddiasıdır. Onu zorlamışlar, onu buna mecbur bırakmış­lardır. O istemeyerek veya bilmeyerek bu yöne yönelmiştir. Sonuçta ortaya çıkan olumsuzluklardan o sorumlu değildir. Böyle bir birey, sürekli etrafı suçlayan, kendi yaptığı eylem­lerden ve kendi bulunduğu konumdan hep başkalarını sorum­lu tutan ve iç görüsü olmayan bir birey olacaktır.

İkinci davranış şekli ise daha tehlikesizdir. Burada birey şo­för rolünden vazgeçmektedir. İradesini başka iradelere emanet vermekte veya ipotek ettirmektedir. Hayatın her anında bin­lerce alternatif yolu olan kavşaklarda karar vermek çok zordur. Karar ve yönelimlerin sonucunda çok ciddi badireler karşısına çıkabilmekte ve felaketler yaşanabilmektedir. Bu durumda böyle bir tercih yaptığı için kendi benlik parçası kendisini yar­gılamakta ve dış dünya tarafından da yargılanmaktadır. Bu durumdan kurtulmanın toptan yolu kendi iradesini bir başka iradeye teslim etmektir. Yani kendi adına karar verebilecek yetkin mercilerden kendi adına karar vermesini istemektir. Bu, çoğu zaman bireyin ebeveyni olduğu gibi ebeveyni olma­dığı veya yok olduğu dönemlerde çok çeşitli mecralara yönelebilmektedir.

Birey, özerkliğini ve bağımsızlığını kullanmaktansa kendi irade gücünü bir başka güç ve otoriteye teslim etmeyi yeğle­mektedir. Bu, yaşadığı mekândaki ebeveyni olabileceği gibi bir ağabey, abla, öğretmen, imam, doktor, yaşlı bir insan ola­bilir. Daha da ötesi somut irade tesliminden soyut irade tes­limine gidebilir. Hayatı kendisine rahatlatacak olan ve sorum­luluğu üzerinden alacak olan bir takım ideolojik yapılanmala­rın içine girebilir. Toptan bir ideolojiyi sahiplenerek, özerk düşünen iradesini ortadan kaldırıp o ideolojinin körü körüne peşine düşebilir. Artık kendi adına kendi karar vermemekte, hayatının akışını örgüt lideri, parti lideri veya siyasi organi­zasyon lideri belirlemektedir.İşin içine kutsallık girdiğinde bu iradeye ipotek koyma ve iradeyi teslim etme arzusu inançlarla birleşerek bir cemaate mensup olma veya bir tarikat şeyhine bağlanma şeklinde tezahür edebilmektedir. Artık sorumluluk kendisine ait değildir. Hayatında vereceği her türlü kararı ör­güt liderine, parti başkanına, kulüp yöneticisine, tarikat şey­hine veya cemaat liderine sorarak belirleyecektir. Sonuçlardan artık o sorumlu değildir. Vicdanen rahattır. Olumsuz sonuç­larla karşılaşması durumunda da bir hikmet arayışına gidile­cektir.

GERÇEK İSE TAMAMEN FARKLIDIR, GERÇEKTE SORUMLULUK BİREYE AİTTİR. BULUNDUĞU KONUMUNDAN, SADECE BİREYİN KENDİSİ SO­RUMLUDUR. Herkes kaderini kendisi yazmaktadır. Herkes gel­diği noktaya bireysel tercihleriyle gelmiştir. Bazı bireyler ira­delerini başkalarına emanet ederek var olurlar. Emanet ettikle­ri insanlar onları olumsuz noktalara götürmüşlerse bunun suçlusu onları o noktaya götürenler değildir. Suç veya sorum­luluk, iradesini onlara teslim eden bireydedir. Bu gerçeği gö­ren ve irade gücünü fark eden birey, ‘yaptıklarımla ve yapma­dıklarımla tüm sorumluluk bana aittir’ diyebilen bir bireydir. Böyle bir duruş ve hissediş ancak güçlü bir benlikle mümkün­dür. Kişi, özerk bir birey haline gelmediği, iradesini serbestçe kullanabilir hale gelmediği müddetçe onu başkalarına emanet edecektir. Bu da kişiyi kaygıdan ve bunaltıdan geçici olarak koruyacaktır. Çünkü sorumluluk ona ait değildir!

HAYATTA YALNIZ MIYIZ?

İnsanoğlu doğduğu anda göbek kordonuyla annesine bağ­lıyken; doğumdan hemen sonra göbek kordonu kesilerek an­nesinden ayrılır. İşte yalnızlığın hikâyesinin başladığı an! Kişi bir ömür boyu yalnız başına bir yolcuğa çıkmıştır. Bilmediği bir zamanda, bilmediği bir mekânda ölümle kucaklaşana ka­dar yalnız seyahat edecektir. Zihni kendine özgü yapılanmış olan birey, zihinsel yaşantılarını kendi yaşayacaktır. Kendi dünyasında sübjektif algılarıyla kendi duygulanımını gerçek­leştirecektir. Her birey iç dünyasında nesne tasarımlarını ken­dine göre şekillendirecektir. Dünyayı algılamak istediği gibi algılayacaktır. Her algımızın yanı başında bize bir duygu eşlik edecektir. Bu duygu hüzünle mutluluk arasındaki bir sarkaçta gidip gelecektir. Dış dünyada yaşadığımız olaylar ve etkiler ruhumuzda duygusal bir yansıma bulacaktır. Muhtemelen in­sanoğlunun yaratılışındaki yalnız olamama duygusu veya ge­netik açılımı, insanı hep birileriyle birlikte yaşamaya sürükle­miştir. ‘Yalnızlık Allah mahsustur’özdeyişindeki gerçek de herhalde buraya gönderme yapmaktadır. Yalnızlık ürkütücü bir şeydir. Yalnızlık çaresizliktir. Yalnızlık belirsizliktir, yalnız­lık kaostur.

Çocuğun gelişim evrelerine baktığımızda, ilk bir yaşında nesnelerin dans ettiği kaotik ortamda bunları düzenli hale ge­tiren, korkulur olmaktan çıkaran, onları bir anlam sırasına so­kan bir bakıcı mevcuttu. Genellikle anne olan bu bakıcı bizi cehennemden çıkarmış, anne kucağıyla bütünleştirerek ve kaynaştırarak bir cennete ulaştırmıştı. Bu birleşme arzusu, bi­rileriyle bir olma isteği içimizde ömür boyu hep süregelecektir. Gerçeklik ise ayrı olmak, birey olmak ve özerk olmak zo­runluluğudur. Annenin göğsünden inmek ve hayatın içine yü­rümek gerekmektedir. Birileriyle beraber olurken hayatın zenginliğini ve birey olmanın mutluluğunu kaçırıyor, anneden uzak olduğumuzda ise annenin cennetini terk ediyoruz. Bu zıt duygular, bu ambıvalans (kararsızlık) bir ömür boyu ruhumuzda çeşidi nesnelerle olan ilişkilerde izdüşümlerini hep var ederek devam edecektir. Yalnızlıktan kaçıp anne kucağını arayacak, zaman zaman da özgür olmaya kanat açacağız. Üç yaşında kalabalık bir markette annesini kaybeden bir çocuğun o kalabalıklar içe­risindeki yalnızlığı ve çaresizliği nasıl yüzünden okunuyor ve kalabalıklar derdine derman olamıyorsa, hepimiz de bunun izdüşümlerini bir ömür boyu yaşayacağız.

Yalnızlığı bir bağlamıyla bu şekilde ele alıp dinamik sürece gönderme yaparken diğer bağlamıyla duygusal yaşantımızın tekliğini ve biricikliğini ifade etmeye çalışacağım.

Herkesin hayatı kendine hastır. Herkesin yaşantısı kendi içindedir. Herkesin hissettiği kendi malıdır. Kendi iç dünyamızdaki yaşantıları, hissedişleri bir başkasına tam manasıyla aktarmamız, anlatmamız mümkün değildir.

Duygu imgeye dönüşürken ve imge dc söze bürünürken orijinalinden çok şey kaybeder. Da­hası sözü kavrayan karşı birey, kendi söz dağarcığıyla bilgiyi çaprazlar, sözleri kendi imgelerine çevirir. Kendi imgelerini kendi duyguları olarak anlamaya çalışır. Orijinal bir duygu­nun diğer bir kişi tarafından mutlak olarak anlaşılması müm­kün değildir. Anlaşılamamasının yanında veya ötesinde bir başkasının duygusunu ondan almak, ona iştirak etmek ve onu değiştirmek, azaltmak veya artırmak mümkün değildir. Bütün bunlara ancak bireyin kendisi karar verip bunları yaşama geçi­rebilir. Dolayısıyla insanlar yalnız başına duygulanan ve yalnız başına yaşayan zavallı yaratıklardır. Bu yalnızlık duygusu, içi­mizdeki yaşadıklarımızı başka tarafa aktaramama, anlatamama, içimizdekileri başkalarıyla paylaşamama çaresizliği insan­da müthiş bir bunaltı ve kaygı yaratır.İnsan bir ömür boyu bu yalnızlığını yaşayacaktır. Acılarını, çaresizliğini, bunaltısını, öfkesini, kızgınlığını, umutsuzluğunu mutlak manada sadece kendisi hissedecek ve yaşayacaktır. Karşı tarafın aynı şekilde bunları hissetmesi mümkün değildir. Hissettiği şeyleri karşı tarafın azaltması veya artırması mümkün değildir.

Yalnızlığını derinden idrak eden birey bu kaygıdan, bu bunaltıdan kurtulmak için, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi kendisini yalan bir dünyanın kollarına atacaktır. Hayatta yal­nız olduğunu yadsıyacak, hep çevresinde eş-dost, arkadaş ve sevgililer oluşturacaktır. Tüm bu faaliyetler ve çalışmalar de­rindeki yalnızlığı kapatmaya yönelik alınan tedbirlerdir. Gü­nün birinde yaşadığı bir travma karşısında, çok iyi tanıdığı çevresindeki insanların duygusal olarak kendinden ne kadar uzakta olduğunu gördüğünde gerçeği biraz daha yakından id­rak edecektir. Acıyı gerçek manada o yaşamakta ve çaresizliği gerçek manada o hissetmektedir. Ve ölüm kapıya gelmiş, da­yanmış, sadece onu beklemektedir. En yakın bildikleri dahi, onu ölüme uğurlamak için gelmişlerdir. Kimse onun yerine ölememektedir. Hayat boyu sınavlara kendi girmiştir. Kaygıyı kendi yaşamıştır. Başarısızlıkları kendi hissetmiştir. Hüsranla­rı, hayal kırıklıkları ve acziyeti sadece kendisine aittir.Öyle duyguları vardır ki kendisine dahi itiraf edememektedir. Bu kadar yalnız ve çaresizdir. Gerçeğin bu tarafını görmektense düşünmeden, idrak etmeden, farkında olmadan birçok insanla iletişim içine girip zamanı alelacele doldurmuş, telaşı ön plana çıkarmıştır, insanoğlu kendi kendini böyle kandırmakta ve çılgınca dostluklar ve arkadaşlıklar kurmaya gayret etmekte­dir. Ancak hayatta yalnız olduğuna dair yalın gerçek çoğu yerde yüzüne tokat gibi vurmaktadır.

SONUÇ

Yukarda bahsetmiş olduğumuz temel sualler insanoğlunun açmazlarıdır.Varoluşçu psikoterapi anlayışına göre bu ve benzeri suallere insanoğlunun cevap verememesi ve bu ger­çeklerle karşı karşıya kalması onu bunaltmaktadır. Bu bunaltı ve kaygı çok değişik klinik tablolar altında karşımıza gelmektedir. Ölüm korkularının arkasında ölüm kaygılarını bulmak, duygu durum bozukluklarında varoluşsal bunaltıyı hissetmek mümkündür.Klinik tablolara baktığımızda, anksiyete bozuk­luklarında, somataform bozukluklarda, cinsel işlev bozukluk­larında, yeme bozukluklarında ve diğer birçok klinik tabloda varoluşçu krizlerin izlerini görmek mümkündür.

Çözüm ne­dir?

Varoluşçu terapistlere göre kişi bu temel gerçeklerden ka­çamaz. Yalancı ve kurgulanmış bir dünya yerine gerçeği kabul eden ve ruhuna sindiren bir oluşumu yaşamak zorundadır.

Elinde olmayan nedenlerle, kendine sorulmadan bu dün­yada her birey var olmuş, varlığa fırlatılıp atılmıştır. Bu, varo­luşun başlangıç hikâyesidir.

Bilmediğimiz bir süreçte, belirsiz­lik içinde, anlamsız olan bir hayatta, yalnız başına, sorumluluğun bize ait olduğu ve ölüm gerçeğinin her an kapımızın önünde olduğu bir gerçeği yaşamak zorundayız. Bütün bu gerçekleri yürekten kabul eden, bunu ruhuna sindiren güçlü bir benlik yapısıyla bu dünyadaki bilemediğimiz yolculuğu­muzu var olmak için geçirebiliriz. Hedeflerden değil süreçler­den oluşan bir anlayışı ruhumuza egemen kılabiliriz. Bu kub­bede, yaşamımızı hiç ertelemeden bir hoş seda bırakmak zo­rundayız.

Vücudumuz ve ruhumuz bir enstrüman gibidir.Elimizde olmadan bu enstrüman ile beraber var olmuşuz. Yapmamız gereken şey kendimizi kandırmak değil bu enstrümanla en güzel besteyi çıkarmaya çalışmak, kendimiz için kendi beste­mizi oluşturmaktır. Bu, yaşamı ertelemeden her an keyif ve­ren bir varoluşun hikâyesidir. Bu enstrümanımızı en maksimal düzeyde, en güzel dizaynda, en güzel besteyi yorumlaya­cak şekilde kullanmalıyız. Süreci olabildiğince içten, kaliteli ve özellikle yaşamı ertelemeden yapmalıyız. Bu, varoluşsal psikoterapinin temel dinamiğidir.

Gerçeklerden kaçarak hiçbir yere varamayız. Gerçekten var olmak istiyorsak gerçeklerle yüzleşmeli ve onlarla hesaplaşmalıyız.

Bu güce erişmiş olan bireyler hayatta var olmayı anlamlandırmış, sorumluğunu üzerine almış, belirsizlik karşısında o anı ve süreci yaşamış, ölümü kabullenmiş, kendi bestesini kendisi için terennüm eden bir oluş içindedir. Bu da bireye mutlak hazzı, mutlak keyfi yaşatmaktadır. Var olmaktan daha güzel ne vardır! [sh. 245-267]

Kaynak:

Bütüncül Psikoterapi, Tahir ÖZAKKAŞ Md., PhD. Psikiyatrist-Psikoterapist, Litera Yayıncılık, 2011, İstanbul

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
ARILAR MASALI

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film


Yönetmeni: Andrzej Wajda

Türü: Dram

Yapım Yılı: 1988

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 24 Şubat 1988

Senaryo yazarı: Fyodor Dostoevsky, Edward Zebrowski, Andrzej Wajda

Görüntü Yönetmeni: Witold Adamek

Müzik: Zygmunt KoniecznyTür : Dram

Süre : 116 dakika

Oyuncular: Isabelle Huppert, Jutta Lampe, Philippine Leroy-Beaulieu , Bernard Blier, Jean-Philippe Écoffey, Laurent Malet, Jerzy Radziwilowicz, Omar Sharif, Lambert Wilson, Philippe Chambon, Jean-Quentin Châtelain, Rémi Martin, Serge Spira, Wladimir Yordanoff, Zbigniew Zamachowski, Piotr Machalica, Bozena Dykiel, Bogusz Bilewski, Stanislaw Górka, Ryszard Jablonski, Józef Kalita, Eugeniusz Kaminski , Jerzy Klesyk, Jaroslaw Kopaczewski, Helena Kowalczykowa, Krzysztof Kumor, Tadeusz Lomnicki, Beata Niedsielska, Witold Skaruch, Alina Swidowska, Pawel Szczesny, Tadeusz Wludarski, Grzegorz Wons, Wojciech Zagórski

Film Özeti:

1870 yılı Rusya için bir yıkım ve anarşi yılı olacaktır. Bir grup genç devrimci, ülkede yeni bir düzen kurmak için planlar yapmaktadır. Kanlı devrim söylentileri halkta tedirginlik yaratmıştır. Bu belirsizlik ortamında, grup üyelerinden Şatov adlı bir matbaacı örgütten ayrılmaya karar verir. Ancak örgüt lideri Pyotr’a göre Şatov’un öldürülmesi gerekir. Onun gözünde bu ölüm, örgüt içindeki bağı güçlendirecek eşsiz bir fırsattır…

Oscar ödüllü yönetmen Andrzej Wajda, Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Ecinniler”den uyarladığı bu filmde, iki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Ömer Şerif’i bir araya getiriyor. Ecinniler’deki politik dramın odak noktasını, Dostoyevski’nin eserinde olduğu gibi, nihilizm ve ateizme duyulan tepki oluşturuyor…

Roman Hakkında

Ecinniler (Rusça: Бесы, Besi), Fyodor Mihayloviç Dostoyevski‘nin 1872 yılında yayımlanmış romanıdır. Türkçeye Cinler adıyla da tercüme edilmiştir.

Siyasi bir roman olan Ecinniler 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanı üzerindeki etkilerini ele alır ve de eleştirir.

Dostoyevski kitabı 1870 ile 1872 yılları arasında Sibirya sürgününden döndükten sonraki dönemde yazmıştır. Bu nedenle Dostoyeski’nin son yıllarındaki muhafazakâr görüşleri kitapta fazlasıyla hissedilir. Kitapta sosyalizm ve nihilizm gibi aşırılıkçı ideolojilerin toplumsal yapı üzerindeki tahribatlarını ortaya koymaya çalışır.

 Romanın Altyapısı

Dostoyevski Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı yapıtı ile uğraşırken, yazarı çok etkileyen bir olay gelişir. Rusya’daki nihilist gruplarından birinin başında bulunan Sergey Neçayev, kendi grubundan biri tarafından hiçbir yerden emir almaksızın ekibini kendi düşüncelerine göre yönettiği konusunda bir iddia ile itham edilir. Bunun karşısında Neçayev bu suçlamanın sahibini öldürterek bir havuza attırır. Ülke çapında farklı görüşlerden birçok kişinin tepkisini toplayan olay, Dostoyevski’yi de uğraştığı yapıtına Neçayev’i temsil edecek bir karakter ekleyerek protesto etmeye iter. Böylece eklenen Pyotr Stepanoviç karakteri ile birlikle yapıt Ecinniler başlığı ile yayınlanır.

Karakterler

  • Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin romanın ana karakteri. Çelişkiler, bunalımlar ve vicdan azabı içindeki Stavrogin anlaşılması oldukça zor bir karakterdir.
  • Stepan Trofimoviç Verhovenski entelektüel bir baba karakteri. Tanrıtanımaz olmasına rağmen nihilizm, ateizm gibi akımların karşısında duran Stepan Trofimoviç yıllarca Stavrogin’in hocalığını yapmış, Stavrogin’in annesi Varvara Stavrogina’nın kanatları altında yaşamıştır.
  • Pyotr Stepanoviç Verhovenski Stepan Verhovenski’nin oğlu. Rus devrimine gönülden bağlı ve Avrupa’dan gelen emirlerin uygulanması için canla başla çalışan bir nihilist gibi görünse de ütopik bir fikri kendi başına uygulamaya çalışan bir iktidar düşkünüdür. Dostoyevski’nin gerçek hayattan aldığı Sergey Nechaev in romana adapte edilmiş halidir.
  • Varvara Petrovna Stavrogina Stavrogin’in annesi, eski general karısı. Ölen kocasının rütbesi ve geniş mal varlığı ile şehirde oldukça nüfuzlu bir kimliğe sahiptir. Dindar bir hristiyan ve sağlam bir karakterli bir anne figürü sergilemesine rağmen, o da daha sonra şehirdeki herkesin gözünü boyayan eğlencelerin ve materyalist düşüncelerin esiri olmaktan kendini alamayacaktır.
  • İvan Şatov Varvara Stavrogina’nın eski serflerinden birinin oğlu. Varvara Stavrogina’nın koruyucu ve otoriter karakteri ile yaptığı tüm çağrılara karşı gelip, Stavroginler’in evinde yaşamaktansa, Avrupa‘da sefalet içinde yaşamayı tercih etmiş, Stavrogin ile dostlukları sonucunda edindiği Panslavist düşüncelerin ve daha sonra bir arayış içindeyken kolunu kaptırdığı nihilist gruplar arasında kalmıştır. Gerçek hayatta Sergey Nechaev tarafından öldürülen üniversite öğrencisini temsil eder.
  • Yüzbaşı Lebyadkin kentte yaşayan bir emekli asker. Sık sık içen ve kız kardeşi Lebyadkina’yı döven Yüzbaşı’nın daha sonra Stavrogin ile bir alakası ortaya çıkacaktır.
  • Fedka şehirdeki kaçak. İşlenen cinayetlerden ve binaların yakılmasından sorumlu tutulmaktadır.
  • Lizaveta Nikolayevna Varvara Petrovna’nın yakın dostu Praskovya İvanovna’nın kızı. Liza diye hitap edilen Lizaveta Nikolayevna Nikolay’a aşıktır.
  • Mavkiriy Drozov Varvara Petrovna’nın dostlarından Drozovlar’ın oğlu. Kentte Stavroginler’in evinde konuk olarak kalmaktadır. Liza’yı sevmekte, onun her söylediğini yapmakta ve Liza’ya koruyuculuk etmektedir.
  • Aleksey Niliç Kirilov Şatov’un yakın arkadaşı olan bir üniversite öğrencisi. Her ne kadar nihilist gruplara katılmış, yazarın muhafazakar ve nihilist karşıtı görüşlerine tezat oluşturan bir karakter olsa da Dostoyevski’nin sınır tanımayan insan sevgisinden nasibini almış; hikâyede gelişen olaylar, bu ateizmle inanç arasında gidip gelen karakterin iyi yürekli, dürüst ve yardımsever arkadaş imajını ortaya çıkarmıştır. Kirilov’un felsefi görüşleri kitabın en merak uyandıran yanlarından biridir.
  • Mariya Timofevna Lebyadkina Yüzbaşı Lebyadkin’in kızkardeşi. Ağabey’i tarafından sürekli dövülen meczup genç kadın Nikolay Stavrogin’e hayranlık duymaktadır.
  • Piskopos Tihon şehirdeki katedralin çok tanınan ve danışılan piskoposu. Nikolay Stavrogin ile diyaloğu Stavrogin’in tüm ilginç davranışlarının anahtarı olacaktır.
  • Andrey Antonoviç von Lembke şehre daha sonra atanan vali. Muhafazar görüşün temsilcisi olmuştur. Çekingen kişiliğine rağmen nihilizmin ve olası bir devrimin engellenmesi için elinden geleni yapmıştır.
  • Yulina Mihailovna von Lembke valinin eşi. Kocasının aksine nihilistleri ılımlı bir şekilde kontrol altında tutmayı savunan Yulina Mihailovna, kendince yaptığı iyi niyetli planlarla, Pyotr Stepanoviç’i yakından tanıyarak nihilistleri yola getirecektir. Saflığı ve gerçeklere gözünü uzun süre kapalı tutması nedeniyle gelişen olayların sorumlularından biridir.
  • Darya Pavlovna Şatova İvan Şatov’un kız kardeşi. Ağabeyinin aksine Varvara Petrovna’dan hiç kopmayan Darya onun kanatları altında büyümüştür. Nikolay’a karşı, arkadaşlıkla karışık bir aşk beslemektedir. Her ikisinin de İsviçre’de olduğu bir sırada aralarında anlaşılamayan bir ilişki yaşanmıştır.
  • Karmazinov kalemini bırakmak üzere olan, birçok kentlinin saygı duyduğu sözde büyük yazar. İvan Turgenyev‘i temsil eder.

Roman Özeti

Roman Stapan Trofimoviç ve Varvara Petrovna’nın dostluklarına ilişkin bir girişle başlar. Stepan Trofimoviç, birkaç kez üniversitelerde ders verdiği için profesör diye anılan bir entelektüeldir. Nikolay Stavrogin’e ders vermek için yıllarca Stavroginlerin konağında yaşar Nikolay’ın eğitiminin ardından da Varvara Petrovna’dan tamamen ayrılamaz ve ondan aldığı maaş, verilen bir ev ile bir yardımcı sayesinde eski patronundan hiç kopmaz. Bu arada Stavrogina’ya karşı hiç itiraf edemediği ve saklamaya çalıştığı bir aşk da içinde büyümektedir.

Petersburg‘a ve Avrupa’ya gidip gelen Stavron’i Varvara Petrovna çok nadir görebilmektedir. Bu arada Stepan Trofimoviç’in oğlu Pyotr Stepanoviç’le arkadaşlık kurmuştur. Şatov’un çalışmak için gittiği Amerika’dan dönmesi için ona yardım eden de Stavrogin’dir. Bu gençlerin birbirleri ile ilişkileri nihilist örgütlere dayanmaktadır.

Stavrogin, kente Petersburg’dan ilk gelişinde anlaşılmaz bir tutum takınır. Katıldığı toplantılarda saygın büyüklere hararet sayılabilecek davranışlarda bulunur. Herkes tarafından deli olarak görülmekteyken ortadan kaybolur. Bu arada İsviçre’de yaşarken Liza ile kimsenin çözemediği bir ilişki yaşamıştır.

Kentin en dedikoducu sakinlerinden Liputin Stepan Trofimoviç’in evine gelir. Yanında Kirilov’da vardır. Kirilov felsefesinden kısaca bahseder:

Açıklamada Tanrı’nın varlığı yokluğu konusundaki tartışma farklı bir boyut alır. Kirilov İsa‘nın varlığını reddetmez. Ancak ona göre acı ve korkuyu yenebilen insan ancak insanlığın zaaflarının dışına çıkabilir. Bu insan duygusal ve fiziksel olarak değişir ve tanrı olur. İnsanoğlunun geçirdiği evreler ve çağlar o zaman tanrı olan insana göre , insan-tanrı’ya, göre şekillendirilecektir. Tarih, gorillerden insan-tanrı’ya kadar olan çağ ve sonrası olarak ikiye bölünecektir. Tanrı ancak bu sayede varolabilir. Bu korkuyu yenebilmenin ve korkusuz olabilmenin tek yolu ise intihar etmektir. Kirilov’a göre o güne kadar intihar edenlerin hepsi umutsuzluktan veya yaşamın birtakım zorbalıklarından kurtulmak için intihar etmiştir. Korkusunu yenerek intihar eden tek kişi Kirilov olacaktır. Bu sayede tanrılığa ulaşacaktır.

Liza Stavrogin’in ortadan kayboluşundan sonra kente gelir. Şatov’u bulup Mariya Lebyadkin ile ilgili bilgi almak ister. Mariya Lebyadkin ise bir kilisedeki bir ayin sırasında Varvara Petrovna’yı bulmuş, yardımsever Stavrogina tarafından Stavroginler’in konağına getirilmiştir. Anlatıcı (Stepan Trofimoviç’in dostu) ve Stepan Trofimoviç de konağa çağrılmıştır. Zira Stepan Trofimoviç Varvara Petrovna’nın teklifi ile Darya Pavlovna ile evlendirilmek istenmektedir (Stepan Trofimoviç bunu Darya ile Nikolay’ın İsviçre’de yaşadıklarının günahının kendisine yüklenişi olarak algılar). Liza ve Mavkiriy Drozov da konakta Stepan Trofimoviç ile birlikte Mariya Lebyadkin’in Stavroginler’le ilişkisini çözmeye çalışmaktadırlar. Tam bu sırada, Stavrogin yanında Pyotr Stepanoviç ile çıkagelir. Herkes Mariya Lebyadkina ile ilgili bilgi isterken Stavrogin, Lebyadkina’yı alıp götürür. Pyotr Stepanoviç bir açıklama yapar. Açıklamaya göre, Stavrogin Petersburg’da tanıştığı Lebyadkina’yı korumaya almıştır. Aralarında bir evlilik olmamıştır. Ancak Ağabey Lebyadkin, yıllardır bu dostça ilişkiden yararlanıp para koparmaktadır. Asıl gerçek ise bu konuşmadan sonra ortaya çıkar. Stavrogin Petersburg’da Lebyadkina ile evlenmiştir.

Pyotr Stepanoviç Avrupa’daki örgüt yönetiminden emirler aldığını söyleyerek kentte bir beşli grup kurmuştur. Grubun üyeleri kendilerini gizlillik içinde yürütülen hücre sisteminin yüzlerce parçasından biri sanarken, aslında Pyotr Stepanoviç’in ütopik düşüncesinin uygulayıcılarının tamamını oluşturmaktadırlar. Pyotr Stepanoviç’in fikri geniş çaplı bir ihtilalle Rusya’daki yönetimi ele geçirmek, bunu yaparken de yokedecekleri tanrının yerine bir başka ikonu ,tam bir erkek güzeli olan Stravrogin’i getirmektir. Kentte yapacakları ise bu geniş çaplı ihtilalin yalnızca bir provasıdır.

Pyotr Stepanoviç bundan sonra hızla çalışmalarına devam eder. Valinin Karısı Yulina Mihailovna ile samimiyet kurup işi vali konağında kalmaya kadar götürür. Vali von Lembke ise bu nihilistin karısını kontrol altına almasına tahammül edememekte ancak çekingen karakteri ile suskun kalmaktadır. Pyotr bir süre sonra Yulina Mihailovna’nın aklına bir şenlik fikri sokar. Biletler satışa sunulur. Salon seçilir ve tüm kentin genç kızlarının ilgisini çeken bir eğlence tertip edilir.

Lebyadkin kızkardeşini de alıp kentin dışında bir eve taşınır. Pyotr Stepanoviç’in amacı ağabey-kardeşi azılı suçlu Fedka’ya öldürterek Stavrogin’i Liza ile evlenmesi için serbest bırakmaktır. Bu plan şenlik sırasında uygulanır. Tüm kent göz alıcı süslemeleri, içecekleri, yiyecekleri ile göz kamaştıran eğlence salonuna dolmuştur. Bu arada Pyotr Stepanoviç ortadan kaybolmuştur. Kentte bir anda birkaç koldan çıkarılan yangınlar başlar. Birçok ev kül olur ve yanan evlerden birinde Lebyadkin ile kız kardeşinin cesedi bulunur.

İyice kaosun hakim olduğu kentte Pyotr Stepanoviç’in planı başarı ile devam etmektedir. Oluşturduğu beşlisinin dördünü organize ederek, beşinciyi yani kendilerini ele vermek üzere olan hain Şatov’u öldürmek ve suçu yazdıracağı bir itiraf mektubu ile zaten intihar edecek olan Kirilov’un üstüne yıkmaktır planının son aşaması. Kirilov’la görüşür. Ertesi günü intihar etmesini bildirir. Bu arada Fedka ile aralarında bir diyalog geçer. Fedka ile beraber yaptığı ve Fedka’nın üzerine yıktığı kilise soygunu tartışma konularıdır. Tartışmanın sonunda planının uygulanmasına köstek olan Fedka da sözde ihtilalin uygulanışına kurban gider. Fedka’nın ölümü de Şatov cinayeti gibi ertesi gün intihar edecek olan Kirilov’un üzerine yıkılacaktır.

Ertesi günü Şatov’u ilgilendiren beklenmedik bir olay olur. Kendisini uykudan uyandıran bağırış çağırışın üç yıldır görmediği karısına ait olduğunu görür. Şatova’yı içeri alır. Hasta olduğunu fark eder. Kirilov’dan yiyecek ve buz gibi odada oturan Şatova’nın ısınması için çay ister. Ricası iyi yürekli dostu tarafından gecenin bu saatinde bile geri çevrilmez. Bir süre sonra gece karanlığında dakikalardır fark edemediği karısının hamileliğini fark eder ve gelip giden doğum sancıları karşısında ne yapacağını şaşırır. Silahını satarak bir ebe çağırır. Doğan çocuk Stravrogin’dendir. Şatov her şeye rağmen hala sevdiği karısı gibi kendisinden olmayan bebeği de benimser. Karı koca birbirlerine söz verip ayrılmamaya karar verirler. Artık bebeği beraber büyüteceklerdir.

Doğumun ve karısına duyduğu sevginin etkisi ile tanrıya bağlanan Şatov beşlilerden biri tarafından çağırılır. Devrim için kullanılan baskı makinesi alınacaktır. Şatov makinenin gömülü olduğu yere geldiğinde Pyotr Stepanoviç ve grubun diğer üyeleri üzerine atılırlar. Şatov tam her şeyin kendisi için rayına oturduğu sırada öldürülüp bir havuza atılır. Artık beşlileri ele verecek olan hain öldürülmüştür. Pyotr Stepanoniç son aşamanın da uygulanması için Kirilov’un evine gider. Uzun uğraşlar sonucu itiraf mektubunu yazdırır. Fakat Kirilov insan-tanrı olma yolunda intihar etmekte şimdi kararsızdır. Kararını değiştirmek ister. Yenmeye çalıştığı korku onu sarmış ve planından vazgeçmenin eşiğine getirmiştir. Sinirlenen Pyotr ile aralarındaki boğuşma sırasında Pyotr hafif bir sıyrık alır. Kirilov bu arada odasına kapanmış ve silahını başına dayayıp tetiği çekmiştir.

Pyotr Stepanoviç kenti terk eder. Planı başarıya ulaşmamıştır. Asla ayrılmayacaklarını sandığı beşlinin kalan üyeleri suçlarını itiraf ederler. Liza Mariya Lebyadkinler’in öldürüldükleri yeri görmek isterken, cinayetin kendisi yüzünden işlendiğini sanan halkın hışmına uğrar. Başına aldığı darbeler sonu ölür. Şatova kucağında bebeği kocasını ararken hastalanıp ölür. Bebek ise annesinden de önce soğuk alıp hayatını kaybetmiştir. Bu arada tüm bu olaylarla kent çalkalanırken Stavrogin Petersburg’a gider.

Tüm bu haberler daha Stavroginlerin evine ulaşmamışken, Darya hakkında düşündükleri yüzünden Varvara Petrovna ile ilişkisi kopan Stepan Trofimoviç yollara düşer. Amacı bir tüccarın çocuklarına öğretmenlik yapmak veya ilerleyen yaşında bir duvar dibinde kendisine yaraşır soylu bir ölüm tatmaktır. Bu düşünceler arasında köylü bir çifte rastlar. Çift kendisini rastgele istekleri doğruldutusunda bir kasabaya getirir. Stepan Trofimoviç, kasabada bir zamanlar yaşadığı kentte de gördüğü incil satan bir kadınla karşılaşır. Kadınla beraber bir başka kasabada konaklarlar. Stepan Trofimoviç burada kendidini günden güne tüketen bir hastalıkla boğuşmaya başlar. Bu arada bir inanç arayışına girmiştir. İncil satıcısı kadına derin bir sevgi beslemeye başlamıştır. Birkaç gün sonra kasabaya gelen Varvara Petrovna kendisini derin bir sevgi ve ilahi bir bağlılığa dönüşen inancı ile bulur. Stepan Trofimoviç tutulduğu hastalığa dayanamaz ve beslediği imanla ve başında dua okumak için bekleyen bir papazla can verir.

Stepan Trofimoviç defnedildikten sonra Stavrogin’in kente döndüğü haberi gelir. Odasına gelenler tavana bağlanmış bir halatla intihar ettiğini görürler.

Piskopos Tihon’la Stavrogin Aslında romanın olay örgüsüne göre önceki bölümlerin arasına koyulması gereken bölüm, Stavrogin’in Petersburg’da yaptığı ahlaksızlıkları yansıttığı için sansüre uğramıştır. Dostoyevski de bu sansüre başkaldırmamış ve bölümü romandan çıkarmıştır. Bölümün gerçek yerinin neresi olduğu tartışılmaktadır.

Stavrogin katedrale kabul edilir. Ünlü Tihon’un odasına çıkarılır. Tihon’a elindeki birkaç kağıdı verir. Kağıtlarda Stavrogin’in itirafları yazılır. Tihon dakikalarca kâğıtlarla ilgilenir: Stavrogin Petarsburg’da kaldığı evde evin kapıcılarının yoksul küçük kızları ile bir ilişki yaşamıştır. Küçük kız bu olayın ardından intihar etmiştir. Ardından Stavrogin sefil bir yaşamı seçer ve Lebyadkina ile bu sefil hayat için evlenir. Petersburg’un en berbat batakhanelerine girer. Kendisine işkence eder. Yazdıklarında her ne kadar küçük kızın intiharından etkilenmediğini kanıtlamaya çalışsa da piskopos Stavrogin’in aslında çektiği bu dayanılmaz vicdan azabını dindirmek için sefil bir hayat seçtiğini ortaya çıkarır. Bu vicdan azabının onun iyi yürekli biri olduğu sonucunu çıkararak imana teşvik eder. Stavrogin başta etkilenmişse de sonra tekrar kafasının dikine giderek kapıyı çarpıp çıkar.

Romanın Ölümsüzlüğü

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza ile birlikte en büyük yapıtlarından birini teşkil eden Ecinniler’de 19. yüzyıl Rusya’sının girdiği düşünsel ve dini açıdan sıkıntılı dönemleri okura sunmayı amaçlamış, 21. yüzyılda da geçerliğini ve güncelliğini kaybetmeyen bir eser ortaya çıkarmıştır. Yüzlerce yıl sonrasında bile dinmeyen liberal, muhafazakâr, ateist çatışmalarının en şiddetli döneminde ortaya konulan yapıt ölümsüz konusu ve her çağda ortaya çıkabilecek tipik karakterleri sayesinde 21. yüzyıla dahi seslenmeyi başarmıştır.

Yazınsal Anlamda Ecinniler

Romanın karakteristik özelliklerinden biri olan ilahi bakış açısına sahip ama aynı zamanda olayın içinde olan anlatıcı Dostoyevski’nin diğer birkaç romanında da kullanılmıştır. Kullanıldığı dönemde ilklerden olan bu yöntem daha sonra modernizmle beraber kullanılmaya başlayacaktır.

Romanın yazınsal anlamda olduğu gibi duygusal anlamda değerlendirilebilecek bir diğer tarafı da realizm‘in vazgeçilmezlerinden olan doğrudan anlatımı benimserken bazı süslü cümleleri aralarda vererek okuru sanatsal açıdan doyurma geleneğinin aksine – zaman zaman kimi romanlarında ağır bir dil kullansa da – Dostoyevski sade ve süslü söyleyişten uzak bir anlatımı tercih etmiştir. Bu yönden eleştirilebilir olsa da, Ecinniler’in asıl özelliği kahramanın duygularının okura olduğu gibi ulaştırılabilmiş olmasıdır. Ruh tahlilleri ile sağlanan bu nitelik sayesinde okur kahramanın duyduğu her ürpertiyi, korkuyu, sevinci sanki kendisi birebir yaşıyormuş gibi hisseder. Dostoyevski’nin ilahi sesi sayesinde duyulan ürperti güçlenir ve okur istese de kendisini olaydan soyutlayamaz duruma gelir. Okur Şatov’un, karısını görünce yaşadığı sevinci, Şatov’un ölümüyle Şatova’nın yaşadığı düş kırıklığını, Kirilov’un intihar etmeden önce kapıldığı korkuyu olay kendisiyle ilgiliymiş gibi hisseder. Bu yönden Ecinniler’de duygu yoğunluğu birinci sırada gelir.

Siyasi Yönü

Ecinniler çağının siyasi olaylarına duyarsız kalamayan bir yazarın ürünüdür. Avrupa’ya açılmacı bir politika tutmuş olan nihilistlere duyduğu öfkeyi muhafazakâr düşünceleri ile donattığı romanında gözler önüne serer. Liberal ve ateist olan bu hücre tipi örgütlerin karşısına, Avrupai düşüncelerin ülkeye hızla yayılışını protesto eden, gelişmeye ancak Ortodoks kilisesi ile barışık ve benliğini kaybetmemiş bir Rus ulusu ile gidileceğini savunan bir düşünce sistemi ile çıkmıştır.

Ecinniler, birkaç yönü ile Turgenyev‘in Babalar ve Oğullar‘ı için bir karşı savdır. (Eserdeki Karmazinov Turgenyev’i temsil eder.) Bir toprak ağası olan Turgenyev’in Avrupa’ya açılmacı, ateist ve bir taraftan da halkı hor gören düşüncelerine Dostoyevski şiddetle karşı çıkar. Panslavizmden de etkilenen Dostoyevski’ye göre her ulus kendi öz benliği ile yaşar ve zaten var olan tanrısını kendi geleneklerinden esintilerle donatır. Bir süre sonra bu tanrı ulusun bir parçası haline gelir. Bu ulusal benlikte halkın da katkısı tartışılamaz.

Ecinniler birçok eleştirmene ve edebiyat adamına göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi siyasi romanlarından biridir. Orhan Pamuk‘a göre ise:

“Ecinniler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

Kaynak:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ecinniler

Filmden Alıntılar

“Yapabileceğimiz tek şey tartışmak. Çar, Rusya ve aile haricinde her şeyden konuşabiliriz. Tartışabiliriz, ama sen yokken!”

“Biz halkı sevdiğimiz için böyle konuşuyoruz.”

“Siz ne Rusya’yı, ne de halkı seviyorsunuz. Onlardan kopuksunuz. Halkı olmayanın Tanrısı da yoktur!”

“Bu yaşlı dünyayı siz mi değiştireceksiniz?”

“Haksızlığa karşı hiçbir taviz verilmemeli, derdin. Sert olunmalıydı.”

“Kafa kesmek fikir üretmekten çok daha kolaydır. Ve saldıracağız.”

“En önemli şey ilerlemektir. Shakespeare ve Victor Hugo, ilerlemeyi engellemezler! Kitaba ihtiyacımız yok artık. Victor Hugo yaşlının teki. Ve Shakespeare  Köylülerin ona değil, pabuca ihtiyacı var. Onlara pabuç verecek misiniz peki?”

“İnsanlar neden kötü biliyor musun?  İnsanlar iyi olduklarını bilmedikleri için kötüler.”

“Acı çekmiyorsun ama çekmekten korkuyorsun. Acı taştan kaynaklanmıyor. Onun korkusundan kaynaklanıyor. Korkuyu aşan kişi, Tanrı olur.”

“Bir maymun bile maymunu anlar. Beni neden kimse anlamıyor?”

“İçimde bir şair var ve domuzlarla yaşamak zorundayım. Çünkü Rusya aklın değil  doğanın bir oyunudur.”

“Bir valinin güçlü görünmesi gerekir. Ben de sakinleşmeye çalışıyorum.   İkona’nın incileri çalınmış. Tanrı bile sağlam durmuyor. Kiliseleri korumak zorunda olsak bile,  bir valinin her şeye rağmen, Tanrıya inanması gerekir.”

“  Yaşam başka bir şey, ölüm başka bir şeydir. Yaşam vardır, ölüm yoktur.”

“İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Bunu bildiği an, mutlu olacaktır zaten.”

“  Eğer inandığını bilseydin, Tanrıya inanırdın. Henüz bilmediğin için, ona inanmıyorsun.”

“Yahni yapmak için bir tavşan lazım. Tanrıya inanmak için de bir Tanrı.”

“Her halkın tek bir hedefinin olduğunu, bunun da Tanrıyı bulmak olduğunu söylemiştin. O zamanlar tavşan yok demiyordun ama.”

“Neden ikimize farklı şeyler anlatıyordun?   Kendimi ikna etmeye çalışıyordum herhalde.”

“İsa tekrar Rusya’da dirilecek.”

“Hem akıllı olup, hem de ona (Tanrıya)  inanmak imkansız.”

“Yaşamalı mı, yoksa intihar mı etmeli?”

“Toprağı öp, onu gözyaşlarınla sula. Affetmesi için yalvar. Çok pişmanım”

“Hangi rolü oynamamı istiyorsun? Mesela,  Yönetim Kurulu’ndansın! Öyle bir şey yok. Sen ve ben. Dinle. Diğerlerine unvan veriyorum, sekreter, başkan yardımcısı gibi ve buna bayılıyorlar. Saf insanlar için işin duygusal boyutu çok önemli. Bir de saf ve bayağı insanlar var. Hepsini bir arada tutan şey korku. Onları gerektiği kadar ilerici olmamakla  suçlamak hep işe yarıyor. Hiçbir bireysel fikirleri yok. Onlar,  kendi başlarına düşünmekten utanç duyar. Grubu birleştirmek için daha iyi bir yol var.

(Anlat.   Kaç kişiler?

  Beş?  Altı?

 Beş. Aralarından dördünün, beşinciyi öldürmeleri gerekir. Hangi bahaneyle?

“İhanet.” Birini ihanetle suçlayıp  onu öldürmek lazım. Kanı döken dörtlü de sonuna kadar  birbirlerine bağlanır.

“Ben özellikle geceleri Tanrıya inanırım. Sabah olunca geçiyor.”

“Biz bile birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz.”

“Kendimi, yerimize geçecek olan geleceğin toplumu  konusunda çalışmaya adadım. Yarının dünyası. Size on bölümden oluşan  örgütlenme sistemimi sunuyorum. Çalışmanın ne yazık ki henüz bitmediğini  ve sonuç kısmıyla başlangıcın çeliştiğini  belirtmek isterim. Sınırsız özgürlükten yola çıkarak, sınırsız zorbalığa varıyorum. Bu çelişki, bende bir çeşit umutsuzluğa yol açtı. Ancak tekrarlıyorum, başka çare yok. Bu yüzden de size on gece boyunca çalışmalarımı  okumayı teklif ediyorum. Yani, İnsanlığı ikiye ayırmayı öneriyor. İnsanların onda biri, diğerlerini yönetecek. Onlar da bir çeşit sürüye dönüşecekler. Ve bir dizi değişimden sonra, ilkel masumiyete erişecekler. Yani ilkel bir cennet gibi. Tabii bu arada hepsi çalışmaya zorlanacaklar. Bu şekilde Eşitliği böyle sağlayabiliriz. Kölelikte bütün insanlar eşittir ve köledir. Başka türlü eşit olamazlar. Aynı seviyede olmaları lazım. Eğitimin seviyesini düşüreceğiz. Ve yetenekli insanlar daima yükselmek  isteyecekleri için de, maalesef Cicero’nun dilini kesmek, Copernic’in gözlerini oymak ve de Shakespeare’i öldürmek gerekecek. İşte benim sistemim. Önerdiğim şey cennet.”

“Biz Rusya’yı kalkındıracağız.  Yok edeceğiz, sorunlar çıkaracağız, yangınlar çıkaracağız. AsıI felaket o zaman başlayacak. Dünyada o güne kadar görülmeyen bir devrim yaşanacak. Rusya’nın üstünü kalın bir sis perdesi kaplayacak. Toprak eski Tanrılarının yasını tutacak. Mülkiyet arzusunu yok edeceğiz. Rus Tanrısı kendini zaten içkiye verdi. Herkesi sarhoş edeceğiz ve insanları  görülmemiş bir çöküşe sürükleyeceğiz. Arzular bitti artık. Zaman, zaman biraz taze kan, o kadar.

[Siyasetçinin tekisin. Sadece kendini, kendi gücünü düşünüyorsun. Sosyalist değilsin.]

Tabii, ben bir suçluyum, ben kötüyüm. Ama bu kadar büyük bir anda bizi bırakıp gidemezsin. Ne kadar güçlü olduğumuzu bilmiyor musun? Güçlüyüz. Dinle haydutlar var, tamam. Ama henüz bizimle olduklarını bilmeyen bir sürü insan daha var. Öğrencilerinin yanında Tanrıyla alay eden din adamı da bizimle. Korkusu olan herkes bizimle. Yeteri kadar liberal olmamak kaygısıyla  suçluları aklayan savcı da yanımızda. Yazarlar, gazeteciler bile. Henüz bilmiyorlar. Suç bir sapkınlık değil, ahlaki bir görev. Mütevazi bir karşı çıkış.

[Benden ne istiyorsun?  Peşimi neden bırakmıyorsun?]

 Çünkü sen güzelsin. Güzelliği severim. İdolleri severim. Benim idolüm sensin. Sensiz ben bir hiçim. İdol olmak istemiyorum. Sen şefsin, güneşsin, beklenilen kişisin. Her yere yaydım o geldi, o burada. Yeni gerçek o, artık. Ve eski bina çökecek. Çelikten bir bina inşa edeceğiz..”

“Biz sizin düşmanınız değiliz. Size “tamam, yakın, yıkın, ateşe verin” diyoruz. Gerekirse de sizi kontrol altına alırız. Sizi kendi kendinizden koruruz. Yani bizim için çalışıyorsunuz. Yolumuzu açıyorsunuz.”

“Lider abartılı bir tanım. Ancak bunu kısa sürede öğrenirsiniz. Biraz daha sert olmalısınız.”

“Tek sorun, Shakespeare’in  bir petro varilinden daha önemli olup olmadığıdır. Bence daha önemli! Evet, Shakespeare. Raphael sosyalizmin ötesindeler. Kimyanın, her şeyin ötesindeler! İnsanlık İngilizlerden, Almanlardan, özellikle de Ruslardan vazgeçebilir. Ekmekten, bilimden vazgeçebilir. Ama güzellikten vazgeçemez! Güzellik olmadan bilimin kendisi  bir an bile var olamaz. İşte büyük sır bu. Güzellik olmasaydı, dünyada yapacak hiçbir şey olmazdı.

“Sadece nefret etmeyi, yakıp yıkmayı biliyorlar.”

“Evli olduğumuz için geri dönmedim. Evlilik aptallıktır.

“Her şey ne kadar değişti bir bilsen. Bizimkiler beni hayal kırıklığına uğrattı. Kağıttan adamlar. Nefretle dolmuşlar. Eğer Rusya bir gün onların istediği gibi  değişip refaha kavuşsaydı   kendilerini çok kötü hissederlerdi. Nefret edecek kimseleri kalmazdı.”

“Hiçbirimiz doğuştan suçlu değiliz. Bu bir rastlantı, olayların bir çakışması.”

“Hepimiz mutsuzuz, ama onları affetmek gerekir. Affedelim”

“Bu nihilistlerin işi. Her şeyi yak, her şeyi yok et. Sonucu da bu işte.”

“Yeni bir insanın doğuşu. Çok gizemli bir olay. Anlaşılamaz. Bazen aniden insanlığın mükemmel olduğuna inanıyorum. Tam bir uyum içinde yaşadığımıza. Dört beş saniye süren, anlatılmaz bir his. Sonra da kendime bu çocuklar  ne işe yarar diye soruyorum. Eğer insanlık kusursuzsa artık çocuk yapmamalı.?”

“İsa’nın çarmıhta, diğer adama  ne dediğini hatırlıyor musun?

  “Bugün, benimle birlikte  cennete gideceksin.” Günün sonunda öldü ve ne cennete gidebildi  ne de yeniden doğabildi. Eğer doğanın kanunları onu bile kurtarmadıysa, onun yalan söyleyerek yaşamasına  ve ölmesine yol açtıysa, o zaman bütün bu gezegen bir yalandan ibaret! Yaşamak ne işe yarar öyleyse?

Bir erkek gibi cevap ver. Doğru tabii yaşamak ne işe yarar?

Ne demek istediğini çok iyi anladım. Eğer Tanrı bir yalansa, o zaman  biz de bir yalanız ve özgürüz. Dolayısıyla sen özgür olduğunu  ve Tanrının var olmadığını kanıtlamak için intihar edeceksin.

…Ben dünya tarihinde ilk defa, Tanrıyı uydurmayı reddettim. Ve diğerlerine insanın yeni  ve korkunç özgürlüğünü göstermek için intihar ediyorum. Bunu kim bilecek?

  Herkes bilecek. Göreceksin, sır olan her şey bilinecek.

“Yaşasın Cumhuriyet! Çürüyecekler!” Evet. Yaşasın Cumhuriyet! Çok iyi. Hayır. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm. Harika.”

“Domuz çığlıkları. İncil’in otuzuncu bölümdeki o harika sözleri hatırlıyor musun?

Orada, dağda otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler domuzların içine girmelerine izin versin diye  İsa’ya yalvardılar. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdi. Sürü uçurumdan aşağı, göle atladı ve boğuldu. Çobanlar olanları görünce kaçtılar, köylülere haber verdiler. Halk koşup geldi. Biraz ötede, dağda cinlerden kurtulan  o adamı   giyinmiş kuşanmış, aklı başında, İsa’nın ayakları dibinde oturur buldular  ve korkuya kapıldılar.

[ Lisam bu muhteşem bölüm, benim için daima bir esin kaynağı olmuştur. Ama şimdi aklıma bir şey geldi.]

“Evet. Hastanın içinden çıkan cinler, yaralardır, pürüzlerdir, hastalıklardır. Rusya’dır. Ancak sorunlar çıkıyor  ve domuzların içine giriyorlar. Yani demek istiyorum ki biz, oğlum ve diğerleri sanki bizi ele geçiriyorlar  ve mahvoluyoruz. Ama hasta iyileşecek ve İsa’nın ayaklarının altında oturacak. Ve sonra Rusya yeniden ayağa kalkacak.”

 

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

MELANCHOLİA (2011) Film


Melancholia, Melankoli, Melancolia

Yönetmen: Lars von Trier

IMDB Puanı: 7.3

Filmin Türü: Dram, Bilim Kurgu

Yapım Yılı: 2011

Gösterim Tarih: 13 Ocak 2012

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Ülke: Danimarka, İsveç, Fransa, Almanya

Filmin Süresi: 136 Dakika

Oyuncu Kadrosu: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard , Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier, Kiefer Sutherland, James Cagnard, Deborah Fronko, Charlotta Miller, Claire Miller, Gary Whitaker, Katrine Sahlstrom, Christian Geisnæs

Özet:

Yeni evlenen çift Justin ve Micheal evliliklerini Justine’nin ablası Claire’nın malikanesinde, görkemli bir davet ile kutlarlar. Fakat bu iki kız kardeş yapı itibariyle birbirlerine ters karakterdedirler. Justine depresyona, drama ve melankoliye yakın ve yatkın bir kadınken, Claire kız kardeşine göre daha normal olan taraftır. Justine’nin düğün gününde ise ailede herkesin kendine has arızları bir bir ortaya çıkmaya başlar. Tam da bu kutlama esnasında Melankolia adlı bir gezegen, şimdiye kadar güneşin arkasında saklı kaldığı yörüngeden çıkarak dünyaya doğru gelmektedir. Şimdi herkesin kıyameti kendisine göredir…

Melancholia kararsızlığı, korkuyu ve karamsarlığı ele alan bir yapım kaldı ki işlediği karamsarlık yönü filminde temel atmosferi. Hal böyle olunca karşılaştığımız karakter psikolojileri süpriz olmuyor…

Filmini “Bu bir düğün, melankoli ve psikolojik bir felaket filmi.” sözleriyle nitelendiren sıradışı yönetmen Lars Von Trier’in son işi olan Melankolia’nın başrollerini Cannes’da bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve yönetmenin bir önceki filmi Anti Christ (Deccal)’te de beraber çalıştığı Charlotte Gainsbourg üstleniyor. Senaryosu da Lars von Trier’e ait olan filmin eleştirmen notu ise, Cannes’da yarattığı tartışmaya rağmen oldukça yüksek…

Lars von Trier’in Malancholia hakkındaki bir röportajında  “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” demiştir… Konusu hakkında ise yönetmen şunları söylemiştir; “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek artan paniğine yenik düşüyor…”

Trier, filmine “Melankoli” ismini verip bu ismi bir gezegen adı olmaktan daha öteye taşımaya, hatta bu ifadeyi filmin tüm duygusal tarafını edinmeye çalıştığı bir “depresyon hırkası” haline getirmeye çalışmaktadır…

Film hakkında Dücane Cündioğlu’nun yazısı
Melankoli günahının Kıyamet esnasında Lars von Trier savunması: Melancholia

 

[DÜCANE CÜNDİOĞLU SİMURG GRUBU]

(Yazının son kısmı)

Lars izleyicisini şaşırtmaktan hoşlanır. Melancholiadaki ata verilen isim de aynı derecede ilginçtir: İbrahim. Köprüyü geçmeye direnen İbrahim. Justine’nin biricik yoldaşı, tek dostu.

Ölüm karşısında bilimin çaresizliği muhayyilenin gücüyle dengelenmiş ve yaşamın bu kahredici çelişkisinden insanlık birkaç yorum denemesiyle uzaklaşmaya çalışmıştır. Mesela bedeni feda edip karşılığında ruhu kurtarmanın daha teselli edici olduğu kesindir. Ne de olsa ölüm, her defasında, karşılaştıklarının en korkuncu olarak çıkar insanın önüne.

Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen, ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die gröβte Kraft erfordet.

Gayet sade bir söyleyişle, malumu i’lam eder Hegel, ve haklı olarak gayr-ı vaki’nin, gerçek-olmayan’ın bir diğer adı olmak itibariyle ölümden daha dehşet verici ne vardır bu âlemde, diye sorar usulca. Ardından da ekler:

Ölüyü sıkıca tutup kavramak çok büyük bir güç gerektirir. Fevkalade bir güç.

Bir hamlede ölümden (der Tod) ölü’ye (das Tote) geçer. Zihinden zihin-dışına.

Önerisi ise aufhebung yoluyla müdrike’nin (verstand) ikiliğe geçit veren o çözümleyici gücünün ötesine geçip sentezi kuran akl’ın (vernunft) maverasında mutlak’ın sözde sükunetine ulaşmak. İkilikten kurtulmaktan başka hedefi yoktur bu büyük ustanın. Efendi-köle diyalektiğinden. Tüm varlığıyla birliğin susuzluğunu çeker. Dizgede herşeyin çözüleceğine inanır. Sistem dahilinde. Bütünlükte. Çözümleme ile çözmeyi birbirinden ayırt etmeyi bir türlü başaramaz.

Hegel’in bir tür yüksek bilinçlilik (die höhere vernünftige Bewegung) dediği, açıkça söylemek gerekirse, bizim geleneğimizde gafletin ta kendisidir. Aklın aldanışından ibarettir. Bilincin kibir ve gururu, çok ilginçtir, faraziye uydurmuyorum derken bile faraziyeler deryası içinde yüzdüğünü saklar insanoğlundan. Yanıldığını görebilmesi için herkesin biraz beklemeye gereksinimi vardır. Daha yeni ve daha keskin faraziyelerin zuhurunu beklemeye.

Yokoluşun kendisinden çok, duygusu sarsıcıdır. Algısı. İdraki. Bu sarsıcı hakikati aşmanın yollarından biri olarak ruhun ölümsüzlüğü teorisi, kabul edilmelidir ki en eski ve en etkin yorumlar arasında yer alır. Farklı bedenlerde dolaşan ölümsüz bir ruhun selametiyle yetinmek. Arındıkça kendine daha iyi bedenler bulmak. Her defasında. Sonsuza değin.

Bedenini arayan ruhlar kadar, ruhunu arayan bedenler de var. Mumyalar. Güya yokolmaz bedenler. Sihirli bir güç tarafından birgün canlandırılmayı bekleyen dondurulmuş cesedler. Buna mukabil, bir de öte-dünya inancı. Semavi dinlerdeki ahiret itikadı. Ruhun ölümsüzlüğü, bedenen dirilme, vb. semavi dinlerin kendi alimleri arasında bile tartışmalı konular olmakla birlikte, insan yaşamının ölümle sonuçlanması ihtimaline en güçlü başkaldırış en nihayet bir öte-dünya inancından ibaret. Hangi koşullarda olursa olsun öte-dünyada (cennette veya cehennemde) varolmaya duyulan güçlü inanç. Ne tuhaf değil mi, bir bakıma, yaşamı küçümsemenin farklı bir tarzı.

Miguel de Unamuno ruhun ölümsüzlüğü sorununu uzun uzun tartışan çağdaş yazarlardan biri, belki de en önemlisidir. Del sentimiento trágico de la vida (1913) adlı eserinde, yaşamın en trajik duygusu, insanın ölmeye yazgılı oluşunu bilmesinden ibarettir, der. Nitekim Heidegger de daha sonra insanı Sein-zum-Tode olarak tanımlayacak ve varoluşçuluğu Kuzeyli Germenlere özgü bir ölüm-felsefesi haline getirmekten çekinmeyecektir.

İnsan… katlanması çok zor ama, öleceğini bilen tek canlı! Trajedinin kökeninde de bu var, önceden bilmek.

Trajedinin, yaniPrometeus olmanın kökeninde. Önceden bilmenin. Prometeus’un sözcük anlamı, önceden bilen, öngören demek. O bir erkek bilici’dir. Kassandra’nın yoldaşı. Prometheus desmotes. Zincire vurulmuş ve hergün yeniden ölmeye mahkum edilmiş adam. Prometeus’un bir de kardeşi vardır, adı Epimeteus. İlginçtir onun da anlamı, sonradan gören demek, ancak her şey olup bittikten sonra gerçeği kavrayabilen manasında. Epimeteus gafili temsil eder. Aymazı. Mankafayı.

Tehlikeyi gerçekleşmeden önce görmek zorundayız. Önceden görmek, yani bedeli ne olursa olsun Prometeus olmak ve Epimeteus’un düştüğü çukura düşmemek. Gaflet çukuruna.

Bilmek, ıstırapların yegane kaynağı. Gafletse ezeli şifa. Ahmakların tesellisi. Her daim önüne bakmak. Şimdiye. Unutmak. Yadsımak. Uyurduk uyardılar, diriye saydılar bizi, diyememek. Rıza lokmasını kusup farklı formlarda sunulan çağdaş prozac’lardan medet ummak. Melankoli, imdat demenin modern karşılığı. Çökkünlüğün. Haz kaybını telafi etmek uğruna bini-bir-para tekniklerle oyalanmak. Olmazsa, Justine’in o derme çatma kulübe müsveddesine sığınmak, ve kendine tutacak/tutunacak bir çift el aramak.

Bu ölüme-doğru-varlıkın yokoluşa direnişinin hiç kuşkusuz ki başka yolları da var. Daha seküler biçimleri. Bunların en yalın olanlarından biri, İsveçli yazar August Strindberg’in Fadren (1887) adlı dramasında yer alır.

Kendisine ihanet ettiğinden kuşkulandığı karısı Laura’yla tartışan Yüzbaşı, teessüf içinde ona şöyle der:

Başka bir dünya inancı taşımadığımdan, benim için bu çocuk, ölümümden sonra benim hayatımın devamı olacaktı. Belki bu gerçekler dünyasında karşılığı olan tek ölümsüzlük kavramı.

Kimileri çocuklarında, kimileri eserlerinde ölümsüzlüğü ararlar. Başka bedenlerde bile olsa yok olmayı kabullenemezler. Yapılan her açıklama, yaşanan her çelişki, öne sürülen her yorum ölümü kabullenemeyişin bir sonucu. Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o, ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir tutanın ruh olduğuna (per l’anima) inanıyordu.

Kullandığı tüm sarsıcı tekniklere karşın, Lars’ın, ölüm karşısındaki tavrının, belki görünürde daha rijit ama daha sakin bir kabullenişin göstergesi olduğunu söyleyemez miyiz? Örneğin, Claire gibi çırpınıp direnmek yerine Justine gibi teslimiyet, panik yerine rıza. Bu-ara-da sıraya girmek, sürüye katılmak yerine çıldırmayı seçmek. Çıldırmayı, yani yakınlaşmakta olanın dehşeti karşısında ölmeden önce ölmeyi. Fakat en nihayet Batılı tarzda. Ophelia gibi. Bilinçsizce.

Malum, Dante Alighieri’nin Divina Commediada (1308-21) inşa ettiği öte-dünya üç farklı kısımdan oluşuyordu: paradiso, inferno, purgatorio, yani cennet, cehennem ve araf.

Cehennemin ilk halkasına verdiği ad ise limbo idi. Hani şu, Lars’ın içinde yeraldığını söylediği 19. delik. Putperestler meclisi. Dante’nin sadece Homer, Virgil, Horace, Sokrates, Aristoteles ve Öklid’i değil, İbn Sina’yla İbn Rüşd’ü de içine koymaktan çekinmediği zindan. Tanrı’nın rahmetine asla nail olamayacakları düşünülen suçsuz ve fakat günahkar putperestlerin yurdu. Sırat köprüsünden düşmelerine bile izin verilmeyecek olanlar. Ortakkoşucular. Ellerinde, ihtiyaç duydukları o rehber (İncil) bulunmadığı için, hakikate sadece akılla, salt akılla ulaşmak için çırpınan zavallılar. Bu yüzden de bu dünyada esin ve sezgiden, öte-dünyada ise hakkın cemaline bir anlığına olsun nazar ve rüyetten mahrum bırakılanlar.

Anlamak çok mu zor, Lars’ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek olanlara. Masumlara da, günahkarlara da. Sırat köprüsünden geçmek veya düşmek hakkı olanlara değil, bilakis sadece 19. deliğin sakinlerine.

Duvar diplerinden yürüyenlere.

Uğultulu sözcüklerin peşinden gidenlere.

En diptekilere.

(Sonuç: yok/yokluk)

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

 

ANTİCHRİST (DECCAL)


DÜCANE CÜNDİOĞLU

— “Doğa Şeytan’ın mâbedidir!” (Nature is Satan’s church!)

Zihnim bu aforizmanın çağrışımlarıyla meşgul. Hem de fenâ bir hâlde. Çünkü son iki gecedir ‘Antichrist’i seyrediyorum. Deccal’i…

Sinema tarihinin —saygıyla selâmladığım— en büyük meczublarından Lars von Trier’in son filmini…

Kim ne derse desin, Antichrist, daha şimdiden bir başyapıt!

Diliyle… tekniğiyle… ve konusuyla…

Dönüp dönüp bir daha… bir daha seyretmeli… bir daha…

Lâkin öfkeyle değil, hayretle…

Sonra da oturup tartışmalı!

İçtenlikle ve heyecanla…

* * *

İnsanın özüne o özü incitecek denli yakından dokunabilen nadir yönetmenlerden biri Lars von Trier!

Kiminle karşılaştırılabilir?

Elbette öncelikle Tarkovski’yle…

Tarkovski’yi büyük kılan, insanın en temel sorularını/sorunlarını hüzünle ve şefkatle dile getirmesini sağlayan sezgileriydi. Cesurdu çünkü.

Ah, o hakikate dokunmanın temin ettiği insanî coşku!

Cesaret adı da verilen direnç işbu coşkunun meyvesi.

Tarkovski bilmiyordu ama görüyordu. Açıklayamıyor ama ifade edebiliyordu.

Von Trier de öyle. Bilmiyor ama görüyor… hissediyor… anlıyor…

Evet, o da tüm sanatçılar gibi, açıklayamıyor ama anlatıyor…

Sorunun ikamet ettiği o meş’um küflü temeli terkedemeyişinin sebebi de bu!

Tarkovski gürültü çıkarmayı sevmez, insanın dramına onu anlamak gayesiyle değinir. Usulca… Hiç çekinmez, sanatını dua olarak adlandırır; bir çağrı… bir çığlık olarak…

Tanrı’yla başı belâdadır. Tıpkı Dostoyevski gibi. İnanmak ister. Evet, inanmak ve huzur bulmak ister, bütün içtenliğiyle… kuş ürkekliğiyle…

Aslâ arama/kavrama sürecini bitirmiş kendinden emin bir adamın şımarıklığı yoktur onda! Büyük resmi görmeye çalışmanın bedelini öder. Bütün tevazûu ile… olabildiğince…

Lars ise, huysuzdur, agresiftir, seyircinin acı’yı (acısını) görmesini değil, tatmasını ister. Tekmeler bu yüzden onu. Rahatsız eder. Huzurunu kaçırmak ister. Becerir de.

Katharsis umurunda bile değildir. Muhataplarını sağaltmaz, sağaltıma muhtaç hâle getirir.

Hâsılı, Tarkovski’nin dili hüzünlü, Lars’ın diliyse öfkelidir. En kökeninde sanatçının ızdırabı vardır; kehanetin… insanca acı çekmenin…

* * *

Filmin sonunda seyirciyi önemli bir sürpriz bekliyor:

Antichrist, Tarkovski’ye adanmıştır.

* * *

Filmin en önemli sahnelerinden biri…

Bu yüzden aşağıdaki diyalogları doğru okumak zorundayız, yani dikkatle ve hakettiği özenle…

ERKEK [sözde-akıldışılık]: Ben Doğa’yım… Doğa olarak nitelendirdiğin her şey.

KADIN [sözde-akıl]: Peki Bay Doğa, ne istiyorsun?

— Elimden geldiğince canını yakmak.

— Nasıl?

— Sence nasıl?

— Beni korkutarak mı?

— Seni öldürerek…

— Doğa bana zarar veremez!

— Sen altı üstü dışardaki yeşil yolsun.

— Hayır! Ondan fazlasıyım.

— Anlamıyorum.

— Dışardayım, ama aynı zamanda…. içindeyim. Ben insanlığın doğasıyım.

— Hımm, o anlamda doğa.

— Şu, insanların kadınlara (cadılara) kötü şeyler yapmasına neden olan doğa, işte ben tam olarak oyum.

Bu sahne, bence filmin mihveri.

Doğa’nın, yani kadının “Şeytan’ın mâbedi” olarak tefsir ve tafsil edildiği bu sahneyi bir kenara kaydedin, ve sonra Antichrist denince akla gelen XIX. yüzyılın Son Metafizikçisini, o Büyük Deli’yi hatırlayın!

İsyanın Efendisini… Nietzsche’yi…

* * *

— “Nachdem erst der Begriff ‘Natur’ als Gegenbegriff zu ‘Gott’ erfunden war, musste ‘natürlich’ das Wort sein für ‘verwerflich’. (“Doğa kavramı, Tanrı’nın karşıt-kavramı olarak tayin edilince, doğa sözcüğünün şen’î anlamına gelmesi artık kaçınılmazdı.)

Lars’ın filmini ilk seyredişimde hemen aklıma Nietzsche’nin bu tesbiti geldi. Bu cümle, filozofun ‘Antichrist’ (Deccal) adlı risalesinde yer alır. Nietzsche, kendisine lânetler yağdırdığı Hristiyanlığın kökeninde, doğal olana, yani gerçekliğe karşı iflâh olmaz bir nefretin yattığını iddia eder (… ihre Wurzel im Hass gegen das Natürliche — die Wirklichkeit!); ve her şeyden evvel, Doğa’ya düşman bir Tanrı îcad ettiği için Hristiyanlığı bütün gücüyle lânetler.

Doğa’ya ve Hakikate, yani insana düşman bir Tanrı îcad ettiği için…

* * *

Bir yanında Nietzsche, diğer yanında Tarkovski…

Lars’ın Antichrist’i, Doğa ile Tanrı’nın kıyasıya savaştığı bir bir zeminde varoluyor; kadın cinselliği üzerinde…

Doğa Şeytan’ın mabedi, kadın ise Şeytan’ın bedeni…

Kadın cinselliği, Hristiyanlık nazarında, ilk günahtan bu yana Şeytan’ın varoluş zemini… doğası… kendisi…

Antichrist, sözde bir tanrının sözde bir şeytanla savaşının hikâyesi…

Yanlış anlaşılmasın, erkeğin kadınla savaşı değil, kadının yine kadınla savaşı… kendisiyle…

Bu nedenle tam bir tragedya!

Not: Skandala hazır olun diyemiyorum, zira Türk intelijansiyası, her zaman olduğu gibi bu sorunu da görmezlikten gelecektir; ama utancından ve korktuğundan değil, yetersizliği yüzünden…

*************

ANTİCHRİST – Deccal (2009) Film

Filmin Yönetmeni: Lars von Trier

Filmin Türü: Dram, Psikolojik, Gerilim

IMDB Puanı: 6.6

Yapım Yılı: 2009

Ülke: Danimarka, Almanya, Fransa, İsveç, İtalya, Polanya

Yayınlanan Tarih: 11 Haziran 2010

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Başrol Oyuncuları: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg, Storm Acheche Sahlstrøm

Not: Filmde +18 içerik mevcuttur…

Kendi ihmallerinden dolayı oğulları Nick’i kaybeden evli çift büyük bir yas içindedir. Oğlunun cenaze töreninde fenalaşan kadın, atipik (Düzensiz kabul edilen,normal olmayan) bir yas dönemi içine girer. Panik ataklarla doruk noktasına çıkan bu dönemde, psikoterapist olan kocası ona yardım etmeye çalışır. Karısının korkuları üzerine çalışmaya başlayan adam, onu korkuları yüzleşeceği dağ kulubelerine götürür. Gerçekte onu korkutanın ne olduğunu bulmaya çalışması, gözden kaçan karanlık bir sırrı aydınlatacaktır…

İzlemesi gerçekten çok zor bir film, ama sinemayı seven ve anladığını iddia eden herkesin izlemesi gereken bir film. Dogville’den çok daha hırpalayıcı, şoke edici ve sersemletici bir film. Ama sonunda “iyi ki sinema var diyeceğiniz” filmlerden…

Antichrist, 62. Cannes Film Festivali’nin olay filmi. Filmin başrolündeki Charlotte Gainsbourg, festivalde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür…

Filmden Çıkarılmış Bazı Sorular

“Deccal nedir” ve “ne değildir”?

“Sanatın nihaî amacı haz (mı) dır!” (La fin de l’art est la délectation.)

“Bir sanat eserini (Erwin Panofsky) dediği gibi  “Tanımlama, Çözümleme, Yorumlama” dığında maksaDI hâsıl oluyor mu?

Tanrı’nın ilk hatası, insanı can sıkıntısından kurtarmak amacıyla hayvanları yaratmasıdır; ikinci hatası ise kadını yaratması… “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılan’dır, Heva’dır’ (“Das Weib ist seinem Wesen nach Schlange, Heva”), ‘Dünyadaki tüm felâketler kadından gelir'; Her rahip tarafından bilinen Kitab-ı Mukaddes eleştirilerilerinin bir gerçeği var mıdır?

“Yılan simgesinin tıb’da kullanılması da sebebi nedir?”

“Doğa, Kadın ve Yılan… gerçekte ‘hayat’ın en temel simgeleri midir?”

“Tek başına bir kadın bir anormallik midir?”

 “Tek başına bir adam, normal midir?”

” Kadın gücü, erkeğin üzerinden mi yaratılıyor.”

“Zevkin doruğunda iken büyük bir kaza veya hata olursa insan psikolojisinde kadın ve erkek aynı tepkiyi mi verir?”

“Çocukları ölen annelerin, babaların (ailenin)  psikolojik durumlarını göz ardı etmek doğru mudur?”

“Bir annenin çocuğunu kaybettiğindeki acı ile baba aynı durumda mıdır?”

“Vicdan azabı nedir?”

“Bir şeyi anlamak için illâki bir şeylerin ters gitmesi mi gereklidir?”

“Korktuğun şeyler ile yüzleşmek ve söylemek, gerçekten zor mudur?”

“Korktuğun şeyleri bilmemek gibi bir hal var mıdır?”

“Korktuğumuz şeyler, bir nesne veya hedef mi olması gerekiyor?”

“Korktuğun şeyin ne olduğunu söyleyemiyorsan belki nerede olmaktan korktuğunu söylemek senin için daha kolay olur. Kendini en çok nerede savunmasız hissederdin.

En kötü mekan neresi olurdu?

 Apartman dairesi?

 Sokak?

 Bir dükkan?

 Park?

 Ya da söylediklerinin duyulabileceği bir yer?

 Orman. Orman mı?

 – Evet, orman.

- İlginç çünkü ormana en çok sen gitmek isterdin. Ormanda seni korkutan ne var?

 Tüylerini ürperten şey nedir?

 Her şey.

-Ormanda başına geleceğini düşündüğün şeyi söyle bana.”

 

“İnsanın korktuğun şeyle bütünleşmesi için sana biri yardım etmeli mi, yoksa kendisi mi başarmalıdır?”

“Kaosun hükümdârlığı nedir?”

“Kolayca başardığı bir şeyi yaparken, korku, acı ve histeri ile neden zorlaşır?

“Gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler bir doğmanın mı, ölmenin mi işaretidir?

“Tabiat Şeytan’ın Kilisesi’ midir?”

“Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

“ Dişinin doğası. Kadın ırkının doğası farklı mıdır?”

“ Kadınlar neden bedenlerini yönetmiyor?

“ Doğa her şeyi yönetir mi?”

“psiko-terapide  “İyiliğin ya da kötülüğün” temel ilgisi var mıdır?”

“Ağlayan kadın hile yapan kadın mıdır?”

“Kadın erkeği bacaklarıyla, kalçasıyla, göğüsleriyle, dişleriyle, saçı ve gözleriyle kandırmakta mıdır?”

 

“Bugünün sokağa fırlayan dindar kadını gibi modern kadında, üremeyi değil, salt zevki seçtiği için “göz göre göre” yavrusunu (geleceği) kaybetti; sonra da kendisini (şimdi’yi) mi kaybetti?

“Şehvet kadında daha çirkin midir?

“Her şeyin şehveti varmıdır?

“Yazı yazmanın şehveti nasıl olur?

“Bir kadın yavrusunu pencerede unutabilir mi?

“Kadının geleceği yok mu, kim tarafından yok ediliyor?

 “Kadınlar erkeklerin yaptıklarını yapabilmesinin sınırı nereye doğru gidiyor?”

“Bir zamanlar, kadınlar, erkeklerin yaptıklarını değil, yapamadıklarını yaparlardı. Şimdi ise yapacakları ne işleri kaldı ”

 

Filmden Alıntılar

 “Yas. Hastalık değildir. Gayet doğal bir tepkidir.”

“Sevdiğin birinin hatalara maruz kaldığını görmek kadar kötü bir şey yok.”

Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete bozuklukları olarak incelenir. Psikiyatride bir grup hastalığın genel adıdır.

Bu fiziksel bir durum yas sürecin nasıl tehlikeli değildir. Ancak  anksiyete bazı fiziksel etkileri vardır. Bulanık görme. Ağzın kuruması. Duyma bozukluğu. Titreme. Nefes darlığı. Nabız yükselmesi. Bulantı.

“Bırak korku istediği gibi gelsin. Sakın unutma, aklın uydurduğu ya da inandığı her şeyin üstesinden gelebilirsin.”

Buradaki durum, korkunu tetikleyen bir katalizör gibidir. (Duyduğun ses veya hissi hakkında) Yargıya çabuk varıp yaşadığın duygusal olayla mekânla bağdaştırmışsın.

Tehdit altında hissettiğin zaman böyle tepkilerin oluşması gayet doğal. Tehlike gerçek olsaydı korkun hayatını kurtarabilirdi. Çünkü oluşan adrenalin direnmeni ya da kaçmanı sağlar. Ama yaşadığın tecrübe panikten başka bir şey değil. Ağlama sesi gerçek değildi. Ama sonsuza kadar böyle devam etmeyebilir. Bu hiç aklına geldi mi?” (Filmin sonunda karga çığlıkları olduğu anlaşılıyor)

“Meşe ağaçları yüzyıllarca yaşar. Tek yapmaları gereken soylarının devam etmesi için her yüzyılda bir tek ağaç üretmektir. Sana sıradan gelebilir ama yanımda ölen çocuğum varken bunu fark etmek benim için önemliydi. Meşe palamutları çatıya düşüp duruyor. Sürekli düşüyor ve ölüyorlar. Anladım ki eskiden ormanla ilgili bana güzel gelen her şey meğer çok çirkinmiş. Artık eskiden duyamadığım şeyleri duyabiliyorum. Ölmek üzere olan şeylerin çığlıkları gibi.”

“Meşe palamutları ağlamaz. Bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. İşte korku böyle bir şey. Gerçeği farklı algılamanı sağlayan kendi düşüncelerin.”

“Doğa Şeytan’ın Kilisesi’dir.”

Rüyalar psikolojinin eskisi kadar ilgisini çekmiyor artık. Freud öldü ne de olsa, değil mi?”

 “ Kaos hüküm sürecek.”

Antichrist’in odağa taşıdığı üç kavram var: Keder (grief), elem (pain), yeis (despair)…

Bu üç duygu durumunun, dolayısıyla ceylanın, tilkinin ve karganın yorumlanması açısından

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

“Bir egzersiz daha yapmak istiyorum. Rol yapma oyunu gibi. Benim rolüm korkunu kışkırtan tüm düşüncüler. Seninki ise rasyonel düşünce. Ben doğayım. Doğanın kapsadığı her şeyim.

Pekala, Bay Doğa. Ne istiyorsunuz?

- Elimden geldiğince sana zarar vermek.

-  Nasıl?

 – Sence? Beni korkutarak olabilir mi?

 Seni öldürerek. Doğa bana zarar veremez. Sen sadece dışarıdaki yeşilliksin.

- Hayır, ondan fazlasıyım.

- Kafam almıyor. Ben dışarısıyım ama aynı zamanda da içerisiyim.

- Tüm insanoğlunun doğasıyım.

- Öyle doğa diyorsun. İnsanların kadınlara kötü şeyler yapmasına neden olan doğa diyorsun yani.

-Tam o dediğin kişiyim. Daha önce buraya geldiğim sıralarda doğanın o yönü ilgimi çok çekiyordu.

“Kadınların (doğanın) kötü olması veya kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir.”

Materyallerimin arasında beklediğim bir şeyle karşılaştım. Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

 -Dişinin doğası.

-Kadın ırkının doğası. Kadınlar bedenlerini yönetmez. Doğa yönetir. Kitaplarımda da yazdım bunu. Araştırmalarında kullandığın kitaplar kadınlara yapılan kötü şeylerle ilgiliydi. Ama sen bunları kadınların kötü olduklarına dair kanıt olarak mı anladın?

 Olayı eleştiren tarafta olmalıydın. Tezinin konusu buydu. Benimseyen tarafta olmamalıydın. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

 “İyiliğin ya da kötülüğün terapiyle hiçbir ilgisi yok. 16. yüzyılda sadece kadın oldukları için kaç masum kadının öldürüldüğünü biliyor musun?  Bildiğine eminim. Çok fazla çünkü. Kötü oldukları için değil. Senin bahsettiğin kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir. Korkuların asla yapmayacağın bir şeyi sana yaptıramaz yoksa bu hipnoz olurdu. Normalde yapmayacağın bir şeyi de yani doğana aykırı bir şeyi de hipnoz aldında zaten yapamazsın. “

“- Beni öldürmek mi istiyorsun?

- Daha değil.

- Üç dilenci daha gelmedi.

- Üç dilenci mi?

- Üç dilenci ne demek?

- Üç dilenci geldiğinde biri ölmeli. Anladım. Ağlayan kadın hile yapan kadındır. Bacaklarıyla, kalçasıyla göğüsleri, dişleri, saçı ve gözleriyle kandırır. Sarıl bana. Sarıl bana.”

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

ANTİCHRİST: Cennet, Cehennemdir

Zeynep Özen  08.12.2009

Kadın. Doğanın kendisi. Hayatın başlangıcı. Yaratıcı beden. Doğuran, var eden, hayata sunan. Bir anlamda ölümün, çürümenin, yok olmanın karşıtı.

Kadın. Doğanın kendisi. Bilinemezlik. Öngörülemez olan. Sırlarla ve uçurumlarla dolu bir vücut. Kaybolmak mümkün. Tahmin edilemeyen, meşum ve tekinsiz bir arzu nesnesi. Yasak elmanın tadına ilk varan. Belki de bunun için örtülmeli, kapanmalı, himaye edilmeli, zaptu rapt altına alınmalı; bastırılmalı. Tehlikenin, kuşkunun, korkunun ta kendisi. Şeytanın kız kardeşi.

Doğanın çevrimsel döngüsü içinde hayat bulan organik toplumlarla, artık doğallığını yitirmiş sentetik toplumların iki farklı kadın yorumu. Biri ilahi ve Tanrısal, diğeri kötücül ve yabani; tek bir vücutta birleşmiş iyilik ve kötülük. Kibele ve Pandora. Yaratan ve yok eden. İsa’yı da doğuran o, Antichrist anlamındaki Deccal’i de.

Zihni tam bir Gayya kuyusu; Ortega Y. Gasset’nin kastettiği gibi, en iyisi onu kendi bilinemezliği içinde, olduğu haliyle bırakmak. Kendi cenneti içinde. O cennet ki, cehennemlerin en büyüğüne dönüşebilmesi an meselesi.

İşte Antichrist; Lars von Trier’in Tarkovski’ye adadığı en irkiltici, ürkütücü, tüyler ürpertici filmi, artık içinde yalnızca ölümün kol gezdiği terk edilmiş cennete geri dönüyor. Ancak dikkatli olun; bu yolculuk şimdiye kadar başınıza gelecek en travmatik sinema deneyimlerinden biri. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.

Hayli dindar bir müzik adamı olan Handel’in Lascia Chio Pianga adlı eseri eşliğinde, pornografinin kendisi diyebileceğimiz görüntülerle başlayan Antichrist, bir ihmalin nasıl günahlarla örülü olduğunu anlatan bir korku filmi belki. Bir yönden Munchausen by Proxy Sendromu’nun en dehşete düşürücü hallerini gösteren bir gerilim, diğer taraftan Possesion’u andıran bir şizoidliğin hakim olduğu rahatsız edici bir trajedi. Bütün bunları içinde barındırsa da, bundan çok çok daha fazlası. İsimlerini hiçbir zaman öğrenemediğimiz bir kadın ve bir erkeğin hikayesi değil sadece: O, Havva ile Adem’in ; kadınla erkeğin öyküsü…

Çocuğunu kaybettikten sonra, yarı uykulu, yarı bilinçli bir uyur gezer haline gelen kadının yasla depreşen anksiyetesi, karabasanların ardından gelen panik atakları… Neden korktuğunu bilmeden korkmak. Bulanıklığın, heyecan krizlerinin, nefes darlığının ardındaki korku ne?

Bir ölümün ardından yaşanan suçluluk duygusu ile beslenmiş post travmatik stres bozukluğu olabilir mi tek sebep?

Bu sorunun cevabı saklı cennette gizli. Eden adlı ormanın o huzur veren yeşilliğinin ardındaki korku, tüm gizi açıklayacak.

Karısına uyguladığı hipnoz seansları ile en büyük korkuya ulaşmaya çalışan psikoterapist koca ve onun eşliğinde sürüklenen kadının öyküsü, aslında Eden’la başlar. Kocasının, ölüm karşısındaki soğukkanlılığından ve kendisine karşı hissettiği mesleki kibirinden şikayetçi olsa da, sürüklenmeye devam eden kadının ve duyduğu kuşkuları aşırı sevgisiyle ört bas etmeye çalışan bir adamın öyküsüdür ilk başta. Ama Eden’a ayak basılmasıyla ve tepesine meşe palamutu yağan –kadın için ölümle eşdeğerdir bu- o kulübeye girilmesi ile birlikte, evli çiftin öyküsü bir anda yeniden yorumlanmış bir Hıristiyan mitolojisine döner.

Bu kez mit tersten yazılmıştır: Kadın belki yine şeytanla işbirliği yapmış ve erkeği baştan çıkarmıştır, ama erkek de saf Adem değildir artık. Örtük kibri, soğukluğu ve kendini beğenmişliği ile kadını buna yönlendiren o değildir de kimdir? Kocası samimiyetsiz buldu diye kendi tez çalışmasını bırakan, bastırılan, iyinin ne olduğunu ona bağlayan, ama içten içe bunu sabote eden, yok etmeye çalışan, kendisine biçilmiş anne kimliğinden sıyrılmak için farklı bir yola başvuran bu kadın, cennetten kovulmuş Havva’nın ta kendisi değil midir? Özgürlüğünü cennette yaşayan kadının dünyaya düştüğündeki travmasının adıdır Antichrist; geri dönüşü bu nedenle çok tehlikelidir ve işte bundan dolayı şeytanla özdeştir.

Hz. İsa’nın doğumunu muştulayan Üç Bilge Kral’ın yerini artık Üç Dilenci alır: Yas- Acı- Umutsuzluk. Onlar ne bilgeliğe sahiptir, ne de Mahşer’in atlılarının sahip olduğu karizmatik güce. Yalnızca iğdiş ederler, taşlaştırırlar, dekarakterize eder ve zararın ardından gelen korkunç pişmanlığa sürüklerler. Ama onlar geldiğinde ölüm artık kaçınılmazdır.

Özellikle Epilog ve Prolog bölümlerinde Tarkovski’ye saygı duruşunda bulunan, ama onunla aynı yerde durmayan Trier, uygarlığın kadına biçtiği rolün kandırmacadan ibaret olduğunu gösterir bize. Onu özünden başka bir varlığa dönüştürmek demek, kadının içindeki kayıp cenneti öldürmek demektir. Ve o bir kez öldü mü, kadının gizli nefreti günün birinde geri dönecek ve başa gelmiş en büyük sefaleti yaşatacak demektir. Bu esrime, kendinden geçiş, şuursuzluk anı, bir kez daha, ama bu kez kadının kendisinden duyduğu nefrete dönüşecek, yine bastırılacak ve yine dönecektir. Trajedi işte buradır: Cehennemi bir kısır döngü.

Tüm bunlar erkek aklın şefkatle maskelenmiş baskısının sonuçları değildir. Aslında kadının gerçek cellatı, yine kendisidir. Bu cennetten en çok korkan, içindeki şeytandan kurtulmanın yolunu erkek aklında arayan odur. En çok da kendisinden, kendini yaşamaktan korkar. Nefes alamamanın, bulanıklığın, ölüm hissinin ardındaki hep yaşam korkusu olarak kalır.

Erkek, kadını yok ettikçe, korkular ona geçer. Dev bir seçenekler ormanında artık yapayalnız, siyah beyazdır. Peki ya, o zaman şeytan nerededir? Zevkin, aşkın, cinselliğin, yasağın olduğu her yerde, tam ortada gözümüzün önünde, deyim yerindeyse “o ağacın altında”.

Antichrist, kadın ve erkeğin, Tanrısal olanın ve yaşamın en büyük semptomudur.

Not: Filmle ilgili olarak Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki yazılarını da öneririz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18759&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18776&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=13.06.2010&y=DucaneCundioglu

http://film.com.tr/ozeldosya.cfm?aid=11800

http://www.rehabasogul.com/2009/10/04/lars-von-trier-charlotte-gainsbourg-williem-dafoe-antichrist-deccal/

Bu filmdeki “haz unsurunun makasla kesilmesi” ile  ilgili olarak İslâm Dünyasını konu alan bir filmide hatırlamak uygun olacak zannediyorum.

DESERT FLOWER/ÇÖL ÇİÇEĞİ (2009)

Yönetmen: Sherry Horman

Ülke: İngiltere, Almanya, Avusturya

Tür: Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi: 05 Eylül 2009 (İtalya)

Süre: 120 dakika

Dil: İngilizce, Somali, Fransızca

Senaryo: Smita Bhide | Waris Dirie | Sherry Horman |

Müzik: Martin Todsharow

Görüntü Yönetmeni:Ken Kelsch

Yapımcılar: Martin Bruce-Clayton | Gerhard Hegele | Peter Heilrath |

Oyuncular: Awa Saïd Darar, Soraya Omar-Scego

 

ÇÖL ÇİÇEĞİ’NDE KIZ SÜNNETİ

Waris Dirie ( Somalice : Waris Diiriye, Arapça : واريس ديري) (1965 doğumlu) bir olduğunu Somalili model , yazar , oyuncu ve insan hakları aktivisti .

Süpermodel Waris Dirie 1965 yılında okuma yazma bilmeyen bir Somalili ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dirie, 6 yaşında ailesinin keçilerine bakmak amacıyla çobanlığa başlamış. Evlendirilmek üzere satılacağını anlayınca da 13 yaşındayken evden kaçmış. Bu, Dirie’nin öyküsünün yalnızca küçük bir bölümü. Şimdi bu öykü bir sinema filmi.  “Çöl Çiçeği” adıyla sinemalarda gösterime giren film büyük ilgi görüyor.  Film, Dirie’nin otobiyografisi ve onun Somali’deki zor çocukluğunu ve bir o kadar da zor olan Londra’daki gençliğini anlatıyor.  Çöl Çiçeği’nde bir başka süpermodel, ilk oyunculuk denemesinde Etiyopyalı Liya Kebede, Waris Dirie’nin gençliğini oynuyor.

Göçebe bir kültürde kadınların sünneti kaçınılmaz. Dirie de çıkış yolu olmadığı için dayanmış. Ancak 13 yaşındayken babası onu çok yaşlı biriyle evlendirmeye kalkınca kaçmaktan başka çaresi kalmamış. Çölde günlerce yürümüş, insanlar ve hayvanlardan kaynaklanan birçok tehlikeyi geride bırakmayı başararak Mogadişhu’daki akrabalarına ulaşmış. Büyükannesi, onu Somali Büyükelçiliği’nde hizmetçilik etmek üzere Londra’ya uğurlarken “Nereden geldiğini hiçbir zaman unutma” diye nasihat etmiş.  Somali Büyükelçiliği’nde tam dört yıl haftanın yedi günü bulaşık yıkayan, temizlik yapan Dirie,  televizyon izleyerek kendi kendine İngilizce öğrenmiş, okuma yazmayı da sökmüş. Dirie,  büyükelçi geri çağrılınca Somali’ye dönmek zorunda kalacağı korkusuyla  tekrar kaçmış.  18 yaşındaymış o zaman. Bir lokantaya temizlik işçisi olarak girmiş. Orada ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfedilmiş. Sözleşme imzaladığı modellik ajansının sert yöneticisi ona defilelerde yürüme dersi vermiş. İngilizce bilgisinin yetersizliği filmde de görüldüğü gibi çoğu zaman traji-komik durumlara yol açmış. Örneğin  neden model olmak istiyorsun sorusuna, Dirie  “hizmetçilikten çok daha iyi de ondan” diye yanıt vermiş.  “Yürümeyi biliyor musun?” diye sorulduğunda- ki burada podyumda yürümek kastediliyor-  Dirie, “Elbette biliyorum, ben çölü geçip ta Mogadishu’ya kadar yürüdüm” diye yanıtlıyor. Dirie beyaz insanları ilk kez  Mogadishu’dan Londra’ya giderken görüyor, alafranga tuvaleti ilk kez uçakta kullanıyor.

1997’de modellik yaşamının zirvesinde Dirie kendi deneyimini anlatarak kız çocuklarının sünnetinden açıkça söz eden ilk ünlü olmuş. Önce bir gazeteciyle, ardından da Birleşmiş Milletler’de  konuşmuş. Sonra da kendisini bu davaya adamak amacıyla mesleğinin zirvesinde modelliği bırakmış. Waris Dirie’nin hayatını oynayan 32 yaşındaki Liya Kebede filmin Dirie’nin mesajını bütün dünyaya duyuracağını umuyor. Kebede, filmin çok duyarlı ve son derece dürüst bir anlatımı olduğunu söylüyor. “İzlemesi harika bir hikaye, hem üzülecek, hem eğlenecek, buarada özellikle Afrika’da çok yaygın olan ciddi bir sorunu öğreneceksiniz” diyor.  Çöl Çiçeği Avrupa ve Güney Amerika’da büyük ilgi gördü. Amerika’nın yanısıra da Gana, Nijerya ve Güney Afrika’da büyük ses getirdi. Şimdi 46 yaşında olan Waris Dirie Avusuturya’da yaşıyor ve Çöl Çiçeği Vakfı için kadın haklarını savunduğu kampanyalar düzenliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre  dünyada 100 ile 140 milyon kız çocuğu sünnet deneyimi yaşamış. Afrika kıtasında dokuz yaşın üstündeki  yaklaşık 92 milyon genç kız ve kadın zorla sünnet edilmiş.  Her yıl en az 3 milyon kız çocuğu sünnet edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik sorun sadece Afrika’yla sınırlı değil. Arap  ülkelerinde, örneğin Irak’ta, Mısır’da, ayrıca Hindistan’da sünnet vahşeti çok yaygın. Çoğu yerde törensel bir niteliği var bu şiddetin ve kız çocukları kendi babaları dahil bir grup babanın ve ailelerinin  gözleri önünde bu dehşeti yaşamak zorunda kalıyor.

Kız çocukları kadar anneler de çaresiz, çünkü onlar da bu acıyı yaşamış zamanında. Dünyada kız çocuklarına, kadınlara şiddetin durdurulmasını bütün ülkeler öncelik sıralamasında daha yukarılara çekmeli. Bu kabul edilir bir durum değil.  Çocuklara ve kadınlara karşı  şiddet derhal durmalı!

Benim gibi kız çocuğu olan anneler  için bu vahşeti düşünmek bile çok zor, değil görmek ve yaşamak!  Siz olsanız çocuklarınızın bu acıyı çekmesine razı olur muydunuz? Bu çok can acıtan konuda görüşlerinizi bekliyorum.

(Hülya Polat: Cumartesi, 28 Mayıs 2011 http://blogs.voanews.com/turkish/gokkusagi/tag/waris-dirie/)

KADINLARI SÜNNET ETMENİN DİNİ YÖNDEN İZAHI

Bazı toplumlarda, kızlarda erkekler gibi sünnet edilirler. Daha çok gizli olarak icra edilen bu sünnet Mısır, Arabistan ve Cava’da yaşayan müslümanların bir kısmında halen mevcuttur. Bu toplumlarda İslamiyet öncesi de sünnetin varlığı bilinmektedir. İslâmiyetin zuhuruyla İslâmi bir anlam kazanmıştır. Bütün İslam dünyası dikkate alınırsa azınlıkta kalan yerel bir âdet olarak görülür (A.J. Wensinck, Hiton, IA, VlI, s. 543).

Klitoris üzerindeki küçük bir parçanın kesilmesi olan, kadınların sünneti rivayete göre Hz. İbrahim zamanından kalmıştır ve ilk sünnet olan hanım Hz. Hacer’dir (Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Uğan, Ankara 1954, I, 371).

Hz. Peygamber, “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” (Ahmed b. Hanbel, V, 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu’r-Rabbânî, XVII, 1312) buyurur. Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre erkeğe vacib, hanımlar için sünnettir. Şafiî erkek ve kadın arasında vucûb bakımdan bir fark görmemiştir (el-Fethu’r-Rabbanî, XVII, 1312). Çoğunluğu Hanefi olan Türklerde kadınlar sünnet edilmezler. Ebu’s-Suud Efendi kendisine yöneltilen; “Diyar-ı Arap’da avratları sünnet ederler. Bu fiil sünnet midir?” sorusuna “el-Cevap: Müstehaptır” şeklinde cevap vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şerhul-İslam Ebu’s-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972, s. 35).

Kadınların sünnet edilmesi konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı, Maşrık kadınları ile Mağrib kadınlarının fizyolojik bakımdan farklı olduklarını kabul ederek Maşrık kadınlarındaki yaradılıştan gelen fazlalık sebebiyle, sünnetle yükümlü olduklarına, öbürlerinde ise böyle bir fazlalığın bulunmayışı sebebiyle sünnetle yükümlü olmadıklarına hükmetmişlerdir.

Rivayetler Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında, bizzat Medine’de, kızların sünnet edildiğini ve sünnet etmeyi kendilerine meslek edinmiş kadınların bile bulunduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin kızların sünnet edilmeleriyle ilgili olarak sağlığa uygun bir tarzda olması için tâlimât verdiğini de öğrenmekteyiz. Ebû Davûd’un rivayeti şöyle:

“Medine’de bir kadın (ki ismi Ümmü Atiyye’dir) kızları sünnet ediyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “Fazla derin kesme, çünkü derin kesmemen, hem kadın için ahzâ (en ziyâde haz ve lezzet vesîlesi) hem de kocası için daha hoştur” der. Hz. Ali kerremallâhü vecheden gelen bir rivayette sünnetci kadına Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem birisini yollayarak (çağırttığını) ve “Sünnet ettiğin zaman üstten hafifçe kes, fazla dipten kesme…” dediğini öğreniyoruz.

Münâvi, bu hadisi şerh ederken, kadınlardaki sünnet mahallinin derin kesilmesi hâlinde, kadının cinsî arzusunun söneceği, bu nedenle de kocası ile cinsel ilişkiden nefret edebileceğini belirtir.

Bu açıklamalardan, kızların sünnet edilmesinin biyolojik yapısına göre değişebileceğini, eğer fazlalık varsa alınması daha uygun ise de, alınmamasında da dini bir sakınca olmadığını söyleyebiliriz.

(Sorularla İslamiyet

 http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/7879/kiz-cocuklarinin-sunnet-edilmesi-gerekir-mi.html)

 

Sonuç olarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu üzere “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” babından kadınların sünnet edilmesi kültür ve adetler kapsamına girmektedir. Dini hiçbir vecibesi ve mecburiyeti yoktur.  Bu nedenle terk edilmesi gereken adetlerdendir.

(Unutmayalım ki; modernlik, bilim, din, örf veya ne adına olursa olsun,

kadının mazlum olma durumu, çağlar boyu devam edecek gibi görünüyor.

Allah Teâlâ’dan bütün insanlığı affetmesini diliyoruz.)

 

 

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR YAZILARI


HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ
GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMİ TEBLİĞİN SİYASİ NETİCELERİNİNİ

ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

MÜLK KİMİNDİR

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

“AYDINLARIN İHANETİ”

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT

Kaynak
Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012,

İstanbulTarih Felsefesi Açısından-İslâm’da Mülk Ve Hilafet Medine’yi Yeniden Kurmak, 1996, İstanbul

Kültür, Teknoloji Ve Sanat Yazıları, Şule Yayınları Ağustos 2012 İstanbul,

“AYDINLARIN İHANETİ”


  Prof. Dr. Şahin UÇAR

Akira Kurosowa’nın Raşomon filmini gördünüz mü?

Bir adam ve karısı Japonya’da bir ormandan geçerken haydudun biri bunlara saldırıp, adamı öldürüyor ve kadına tecavüz ediyor. Bir köylü de bunları görüyor ve iş olup bittikten sonra, ölen adamın yanına gidip üzerindeki değerli hançeri aşırıyor. Haydut yakalanıp mahkemede yaptıklarını itiraf ediyor.

Ancak mahkemede yaşadıklarını anlatması istenen kadının anlattıkları ile haydudun anlattıkları ve köylünün anlattıkları, hatta (bir şaman vasıtasıyla ruhu davet edilen ve bu medyumun ağzından) öldürülen adamın anlattıkları, her biri vakayı kendi açısından anlattığı için, hiç birbirine benzemiyor.

Filmi kasten böyle kabaca hulasa ediyorum ve demek istiyorum ki insanlığın tarih malumatı da bunun gibidir. Tabii ben bu kadar kısaltarak hulasa edince, filmin neye benzediği hakkında pek fikir vermiyor.

Buna benzer bir “özlü” anlatım da Woody Allen’dan. Üstada hızlı okuma kursları hakkında fikrini sormuşlar. “Haa, ben hızlı okuma kurslarına gittim, gerçekten çok işe yarıyor. Tolstoy’un Harp ve Sulh’unun 4 cildini yarım saatte okudum: Aklımda kaldığına göre olay Moskova’da geçiyordu” demiş.

Bizim tarih hakkında bildiklerimiz de böyledir işte: Dört cildi dolduran sayısız cümlenin yukardaki bir cümlelik özeti gibi. Ben şimdi Raşomon’un konusunu anlattım, ama filmi görmeyenler, acaba görmüş gibi mi oldu?

Yaşanan Irak harbinin yıllardır sürdüğü ve bütün dünyada konuşulduğu malum; bu yaşanan rezaletin tam teferruatını bir Allah’ın kulu bilemez ve anlatamaz. Bu işin tarihini yazacağız diye bir kitap yazmaya kalkışsak, yaşanan hadiselerin tam teferruatına nisbetle (askerlerin yaptığı işkenceler hakkındaki dedikoduları da hatırlayın) yazacağımız kitapta verebileceğimiz tafsilat, yukardaki “Raşomon filminin özeti”ne benzemeyecek mi? İlerde tarihler bunu, “2002 yılında Irak’ta savaş oldu” diye yazacak. Yani “olay galiba Moskova’da geçiyordu” yerine “olay galiba Bağdat’ta geçiyordu” demiş olacağız.

Şu anda yaşadığımız bir gerçeklik bu: ve bunun tam teferruatını ve içyüzünü, bu mesele ile ilgili bütün sırları, yalnızca Allah Teâlâ bilir. Şu anda bütün insanlık eline kalem alıp bu hadisenin tarihini yazmaya kalkışsa, hadiseyi birebir bütün teferruatı ile anlatmak gene mümkün olmaz ve elimizde bu hadiseye dair kala kala bir takım “gerçek mahiyeti ve içyüzü anlaşılmaz bilgi kırıntıları” kalır. Üstelik tarihten bize kalan bilgi kırıntıları kabilinden malumat bile, o kadar hacimlidir ki, hepsini okumak imkansız. Cambridge Ünivesitesi’nin neşrettiği ‘Tarih’e bakın: sadece İlkçağlar Tarihi kısmı, 15 kalın cilt. Yani tarihi bilgilerin tamamını okumak imkansızdır.

Hatta tarihi bilmek mümkün değildir. Şu halde niçin tarihle bu kadar meşgul oluyor insanlık? Fransız İhtilali’nden beri ideolojik sebeplerle; yani bir din karikatüründen ibaret olan ideolojiler adına saçmalamak için.

Tarih Tasavvuru

Bunu biraz daha izah etmeliyim; çünkü maksadım bütün dünyada ve bazen tarihçiler arasında dahi yaygın olan bir yanlışı tashih etmek: Her tarihçi sadece kendi ihtisas alanı için birinci elden tecrübeye sahiptir ve kendi ihtisas sahasına mensup meslektaşları arasındaki bütün ihtilafları da bilir ve kendi ihtisası hakkında kafasında oluşmuş bir “tarih tasavvuru” vardır. Elbette tarihi bilgilere dayalı bir “tasavvur”, ama bir tasavvur kesin bilgi değil.

Bu hususta Will Durant’ın deyişini nakletmek benim hoşuma gider: “Tarihin çoğu tahmin, geri kalanı da peşin hükümdür” Bir tarihi araştırma tecrübesine ve bilgi birikimine ve tahminlere müstenid olarak inşa edilmiş “bir tarih tasavvuru”; yoksa kesin, objektif, isbatlanabilen, tecrübe edilebilen ve müsbet ilimlerdeki gibi bir otorite ile, verilen hükümleri kabul etmeye bizi mecbur eden “bilimsel” bir bilgi değil…

Bizim, kendi ihtisas alanımıza ait olmayan, “tarihi hadiseler hakkındaki ve o alanın uzmanları arasındaki” ihtilafları bilmemiz imkansızdır. Söz gelişi, ben Osmanlı tarihi hakkında yalnızca bu sahanın uzmanlarının anlattıklarını okuyarak bir fikir sahibi olabilirim. Ama bakalım ki bu alanın uzmanının anlattıkları doğru mudur? Bu sahanın uzmanları arasındaki sayısız ihtilaftan haberimiz olacak kadar, yani uzman olacak kadar, inceleme imkânımız olmadığı için; bize bir uzman tarafından verilen bilgileri, onun o alandaki ihtisasına güvenerek, uzmanlarca üzerinde uzlaşılmış bir gerçek zannedebiliriz.

Bu hususta ancak o sahanın uzmanları fikir serdedebilir, çünkü o mevzuda elde mevcut olan tarihi materyalleri ve onlar hakkındaki münakaşaları ancak o alanın uzmanı bilebilir. Mesela ben talebe iken rahmetli Şihabettin Tekindağ’a Fatih’in ölümü hakkında Yılmaz Öztuna’nın yazdıklarını nakletmiş ve onun verdiği “Fatih’in Ölümü Meselesi” ismli makalesinin ayrı basımını okumuştum. Yılmaz Öztuna’ya göre Fatih Venedik’le işbirliği yapan hekimler tarafından zehirlenmiştir. Şehabettin Tekindağ’a göre ise hekimlerin böyle bir kastı yoktu…

Entelektüel, Tarihten Ne Anlar?

Entelektüeller veya belli bir tarihi sahanın uzmanı olmayanlar, ancak bir tarihçinin otoritesine ve yazdıklarına güvenmek, yani anlatılanları doğru ve gerçekten olmuş hadiseler zannetmek durumundadırlar. Ve böylece, ancak ikinci elden ve çok şüphe götürür bir bilgiye sahip oldukları için (bu tarihi bilgilerin ve tasavvurların pek çok yönünün o alanın uzmanları nezdinde şüpheli/ tartışmalı bir mevzu olduğunu bilemedikleri için) anlatılanları, anlatanın otoritesi ve ilmi şöhreti ve yazılı metin fetişizmi gibi tesirlerin telkin ettiği bir inançla, “tarihi gerçek” zannederler. Halbuki işin uzmanları arasında hiç bir tartışmaya mevzu olmayan bir tarihi mesele olamaz.

Bu entelektüeller, tarihi mevzular hakkında hangi çeşitten bir bilgiye sahiptir? Sadece diğer tarihçilerin yazdığı ikinci elden tarih kitaplarını okumuş olabilirler. Yani başkalarının tarih tasavvurlarını konuşuyorlardır, hepsi bu. Peki acaba bu tasavvurların doğru olup olmadığını bilebilirler mi? Asla… Tahkik edebilirler mi? O sahanın uzmanı olacak kadar çalışmadıkça, bu da mümkün değil.

Eski zamanlarda tarih bu kadar popüler bir mevzu değildi; ama son iki asırdır bütün dünyada ve nerdeyse bütün entellektüeller, aydınlanma çağından sonra zuhur eden ideolojik saikler ile tarihi meseleler hakkında, biteviye, sonu gelmez bir biçimde konuşmak hastalığına yakalanmıştır.

Sayısız entelektüelin hiç bir ihtisas bilgisine sahip olmadıkları tarihi bahisler hakkında böylesine koyu bir cehaletle ahkam kesip durması modernitenin bence en iğrenç ve en zararlı hastalıklarından biri. Öyle konuşuyorlar ki, üç beş kitap karıştıran herkes, sanki tarihi olayları bizzat görüp yaşamışlar. Tamamen şüpheden vareste ilmi hakikatlerden bahsediyorlar sanırsınız. O sahanın uzmanlarının bile hiç bir zaman erişemeyeceği bir takım kati ve şüphe edilemez bilgilere acaba bu arkadaşlar nasıl ulaşıyor?

Tarih bir gaib zamandır, geçmiş zamandır. Kimse tarihi tecrübe edemez, müşahede de edemez; hatta bahsi geçen tarihi devirde yaşayanlar için bile, tarihi müşahede etmek imkânsızdır; onun hakikatini, eksiksiz kusursuz şekilde, kimse bilemez. Çünkü bu mümkün değildir.

Ey modern dünyanın saf entelleri!

Tarihçilik zordur: kitapları okuyarak veya bir şekilde tarihte vaki olduğu söylenen hadiseler hakkında malumat edinerek, “TARİH ÖĞRENMEK”imkansızdır Ben “TARİH ÜZERİNE” isimli bir konferansımda (bkz: İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek yy.,2003), demiştim ki: “Historia est terra incognita”: Yani tarih henüz bilinmeyen, keşfedilmemiş meçhul bir ülkedir, Tarihte kesin bilgi yoktur: “Tarihçinin tarih tasavvuru” vardır. O tarih tasavvuru bahsedilen spesifik tarih alanının uzmanları arasında bol bol tartışılabilir; fakat tarih ihtisası dışında bir ihtisasa sahip olan diğer entellektüellerin tarihle ilgilenmesi bile abesle iştigaldir.

Tarih, İdeoloji Ve Siyaset

İdeolojik saiklerle ve aydınlanma çağının doğurduğu bu modernite hastalığı sadece saçma olsaydı, hoş görülebilirdi; fakat siyasi kavgalara gevezelik malzemesi ve mazereti üretmek için istismar edilmesi sebebiyle yaşadığımız dünyanın en saçma ve en zararlı hususiyetlerinden biridir. Mesela bazıları diyor ki “Türkler Ermenilere katliam yapmış?” Ben de bunu söyleyenlere karşı safiyane bir soru sormak isterdim. “Sen orada mıydın, o katliamı yaşadın mı, gördün mü? Nerden biliyorsun böyle bir şey olduğunu?” “-Efendim tarihçiler söylüyor, yazıyor belgeler filan…”Ben de diyorum ki bir takım tarih tasavvurları hakkındaki münakaşaları tarihçilere bırakın. Bırakın, tarihçileri yalnızca tarihçiler okusun. Tarih kitapları okumak enteller için sadece faydasız değil, ayrıca çok da zararlıdır. Hoşça vakit geçirme maksadıyla bile okunması caiz değil; çünkü üzerimizdeki menfi tesiri dünyamıza fevkalade kötü ve tahrib edici zararlara mal olmaktadır.

Üstelik, aydınlar bunu safiyetle, samimi kanaatleri olarak ve iyi niyetle tartışıyor olsalar, haydi neyse. Son üç asır boyunca bu entelektüel zümreler siyaset meraklısı da oldular. Politikacılar gibi güç sahibi olmak sevdasındalar. Politikacılarla işbirliği yaparak, her biri kendi mensub olduğu siyasi kampın hedeflerine göre, halkı politik maksatlar için yönlendirmek istiyorlar, böylece kendileri de politikacılara ve materyalist kitlelere benzediler. Ortaçağ’ın hakikati arayan tahsil-i maarife yönelmiş ilim ve marifet adamlarına hiç benzemeyen, şu veya bu istikametde bir çıkarcılık peşinde, önce kendilerini sonra da halkı aldatmaya yönelmiş bir entelektüel sınıftan söz ediyoruz.

Tolstoy bir yerde demiş ki: “Kimseye zarar vermediği sürece budalalık sevimli bir şeydir.” Halbuki çağdaş entellektüellerin tarihle uğraşıp durması sadece zararsız bir budalalık değil. Kendi fikirlerini “samimi kanaat” zannedebilir; ama çağdaş entellektüellerin bu aşırı tarih merak ve istismarının arka planında yalnızca çok zararlı bir budalalık değil, ideolojiler ve politik menfaatler tarafından kullanılan ve yönlendirilen bir samimiyetsizlik ve kötü niyet de var.

İşte bunun için yıllardır, “yeni bir tarih felsefesi”ne ihtiyacımız var diyorum. Çünkü aşırı safiyetle inşa edilmiş eski tarih anlayışları, sadece yetersiz ve faydasız değil, aynı zamanda dünyamızda cirit atan saçma sapan ideolojiler ve savaşların da motivasyonu olmakta; motivasyonu değilse bile, fikri temelini teşkil etmekte, yalan yanlış bir “dünya tasavvuru” yahut “dünya görüşü” inşa etmek için kullanılmaktadır.

Hulasa, entelektüellerin kendi kafalarında oluşturdukları bu tarih putları hakkında konuşup durmaları ve bunun sonucu olan kavga ve savaşlar, modern devirlerin ideolojik saçmalıkları cümlesindendir. Kendi kafamızda ürettiğimiz “tarih putları”: ideolojiler… Entelektüalizmin deli gömlekleri…

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.270-275

 

Rashômon (1950) Film

Yönetmen :Akira Kurosawa

Senaryo: Ryunosuke Akutagawa, Akira Kurosawa, Shinobu Hashimoto

Görüntü Yönetmeni :Kazuo Miyagawa

Müzik :Fumio Hayasaka

Oyuncu                     Rol

Toshirô Mifune-Tajômaru

Machiko Kyô- Masako Kanazawa

Masayuki Mori-Takehiro Kanazawa

Takashi Shimura- Woodcutter

Minoru Chiaki- Priest

Kichijiro Ueda-Commoner

Fumiko Honma-Medium

Daisuke Katô- Policeman

Özet:

Jponya’da geçen filmin konusu, bir kadın, kocası öldürüldükten sonra tecavüze uğrar. Olayı gören bir kaç kişi vardır fakat herkes farklı birşey söylemektedir. Önce maktülün katilini aramaya zorlanıyoruz çünkü, filmde oynayan hemen hemen her karakter de şüphelidir aslında. Çünkü hepsi bir şekilde maktülü görmüş, yolunun üzerine çıkmıştır. Maktül ölü olarak bulununca bunu kimin yaptığı sorusu filmin bitimine kadar cevapsız kalıyor. Fakat polisiye bir filmin bütün muhteşem özelliklerini bir Rashomon filminde görüyoruz. Her karakterin şüpheli olmasını sağlayan harika deliller, kendilerini kurtarmak için ortaya attıkları iddialar bir film için çok zekicedir…

Akira Kurosawa’nın daha çok tiyatral bir hava verdiği, özellikle ifade verme sahnelerinde ve yıkık bir malikanede bu havayı sezdiğimiz muazzam bir eser. Gerek içerik, gerekse teknik olarak döneminin çok çok ilerisinde bir yapım şüphesiz. Filmi izlerken bu yapıtın gerçekten bir sinema ürünü mü, yoksa bir tiyatro gösterisinin kayda alınmış hâli mi diye birkaç kez şüpheye düşebilirsiniz. Fakat filme genel itibariyle bakıldığı zaman Kurosawa size o harika yönetmenlik zekasını gösteriyor. Kamera hareketleri olsun, açıları olsun çok zor sinemasal yöntemlerin üstesinden ustaca gelmiştir…

 

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMİ TEBLİĞİN SİYASİ NETİCELERİNİNİ

ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

MÜLK KİMİNDİR

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT


Yeni Düşünce 1987-Sorular Mümtazer Türköne’ye aittir.

Mümtazer Türköne: Bulunduğumuz yerin neresi olduğunu kestirebilmek için geriye bakmak gerekir. Zannederim tarih de bu. Ama bulunduğumuz yer, beraberinde “ben kimim?”, “ben neyim?” so­rularını da getiriyor. Çoğu zaman da bunun için tarihe müracaat ediyoruz. Ama bulunduğumuz yerin şartları da geriye bakışımızı sı­nırlıyor ve tayin edici rol oynuyor. Bir yazınızda, “Tarih beşeriye­tin tecrübelerinin mecmuudur” diyorsunuz. “Ama hangi tarih? Ga­liba yapılan arzularımızın, imanlarımızın, kişiliklerimizin meşru­laştırılması için tarihi alet etmek…” bu yapılıyor gibi.

Nedir sizce Tarih, ne işe yarar?

Şahin Uçar: Bütün sosyal ilimler insanı inceler; tarih de bun­lardan biri. Ve benim telâkkime göre; diğer ilimlerin temin ettiği mal­zeme tarih için hazırlanmış mu’talar olarak kullanılmak suretiyle, in­sanı anlama gayretimizin çok yönlü bir şekilde -Alman sosyal ilimci­lerinin tabiriyle “tarihî ve mânevî ilimler” (geistenwissenschaften) tarzında, ele alınması daha muvafık bir usul olacaktır. İhtisaslaşma­nın hattâ bir nevi körleşmeye yol açtığı tarzında modem düşüncede sert tenkidler de vardır. Biz sosyal realiteyi maddî ilimlerdeki gibi parçalara ayırarak, tahlil ederek, (Reductionist tarzda) incelemeye kalkıştığımız zaman muvaffakiyetsizliğe uğrarız. Bunun için, bütün hâlinde incelemek, terkîbî tarzda (holistik tarzda) incelemek gerekir. “Tarihî” olmayan bir düşünce tarzı olduğunu sanmıyorum. Maddî ilimlerin de tarihî gelişmesi bilinmezse, bugün hangi noktada olduğu­muz, hangi meselelerle yüz yüze bulunduğumuz bilinemez. Dolayı­sıyla maddî ilimler üzerinde de spekülasyon yapmak mümkün olmaz.

Eski Yunan’dan beri bir ayırım var: Hâdisâtı mekânî plânda maddîleştirerek incelemek veya zaman plânında incelemek. İnsan zekâsı mekânı idrâk etmeye daha müsaittir. Dolayısıyla maddî ilimler ellerinden geldiği kadar zamanı saf dışı bırakmaya çalışırlar. Meselâ, modem relativite teorisindeki, zamanın uzayın sadece bir dördüncü boyutuna indirgenmesi hâdisesinde gördüğümüz gibi. Bu eski Yunan’dan beri var olan bir şey. Aristo tarafından bile, “Tarih  ve Teori” arasında bir zıddiyet olarak da değerlendirilmiş. Heraklit demiştir ki; “insan aynı ırmakta iki defa yıkanamaz.” Bununla kasdettiği şey, bütün realite devamlı bir değişme içindedir; yani tarihîdir ve böyle olduğu için de, devamlı değişen şeyler idrâk edilemez’ demektir. Heraklit düşüncesinin, metafiziğinin, Eflâ­tun’unkine ve diğer düşünce ekollerine o kadar ters düşmesinin asıl sebebi de budur. Toplumu, bir mekân plânında, zamanın getirdiği değişmeleri yok sayarak, incelemek var; bir de, zaman içinde, esas itibariyle “zamânî bir tekevvün”,geriye dönülemez bir oluşum, di­ye incelemek var. Bunlar tamamıyla zıt temayüllerdir. Tarihçi, esas itibariyle hâdisâtı bir zaman içerisinde değerlendirmek durumunda. Yani tarih, değişmenin ilmidir; zamanla ilgili olduğu için. Onun için de, tarihte teori inşa etmek kolay değildir. Tarihî hâdiselerin  “unique” (benzersiz, emsalsiz) liği problemi de bu mesele ile ilgilidir.

Mümtazer Türköne: Ancak bütün totaliter düşünceler temelde ta­rihin durdurulabileceği varsayımına dayanır. Acaba nedir totaliter düşüncelerden mülhem tarih anlayışı?

Şahin Uçar: Meselâ bizim Osmanlı’da da vardır. “STATİK  TOPLUM İDEALİ” şundan doğuyor. İnsan zekâsı ve ruhiyatı değişmeyi sevmez. Şunu da kabul etmek gerekir ki; statik bir toplum, huzur­lu bir toplumdur.Eğer ideal bir toplum, değişme oranının düşük olduğu bir toplum veya ‘statik bir toplum’ (ne kadar mümkünse o kadar) inşa edebilseydik; o zaman herkes kendi yerini, mevkiini bi­lecekti; hâdiselere karşı tepkilerini denetleyebilecekti ve statik bir toplumun cemiyete verdiği şey huzurdur: Diktatörlerin o kadar ba­şarılı olmalarının ve seçim yapıldığında halk tarafından da o kadar rağbet edilmelerinin sebeplerinden biri de bu. İnsan hayatını yaşar­ken huzuru tercih ediyor. Yahut batılı tabirle konformizmi tercih ediyor. KONFORMİZM, mevcut statükoya uyumlu olmak demek­tir. Ama realite, değişen bir realite.

Bu, esasında maddî ilimlerde de böyledir. Maddî ilimlerde de (maddî cansız nesneler plânında da) değişme vardır. Ama, za­man içerisinde maddî nesnelerin değişmesini ihmal ettiğimiz tak­dirde, cansız hâdiseler plânında kaldığımız müddetçe, bu fazla tah­rip edici olmuyor. Genellemeler inşa ederken, teoriler inşa ederken, maddî ilimler tarzında incelemek ve zamanın tesirini yok farz etmek veya bütün hâdisâtı statik olarak değerlendirmek, maddî ilimlerde az çok başarılı teori inşalarına yol açabilir. Ancak tarihçilikte ve di­ğer sosyal ilimlerde de, bu problemlere yol açıyor. Şimdi tarihçilik­te diğer sosyal ilimlerin malzemesini mu’ta olarak kullanıp, tarihî ve mânevî ilimler (Geistenwissenschaften) diye topyekûn değer­lendirmenin daha esaslı olacağına işaret etmiştim. Ama, i meselâ sosyoloji ne yapıyor, tarihî hâdiselerin “unique” hususiyetlerini görmezlikten geliyor, genel hususiyetlere bakıyor. Yani mekân içinde incelemeye çalışıyor. Bütün İlmî temayüller, hâdiselerin “unique” olmadığını farzederek, statikleştirmeye, modeller inşa et­meye yöneliyorlar. Çünkü, teori inşa etmek için böyle şeylere ihti­yaç var.

Şimdi tarihte hâdiselerin “unique” olması problemi de şun­dan doğuyor. Biz alışılmış ‘tarihî tahkiye’ geleneği içinde, hâdise­lerin zamanı ile mekânını belirtiriz. İster maddî bir hâdise olsun, is­ter sosyal bir hâdise olsun, herhangi cinsten bir hâdisenin hem za­manını hem mekânını, yani koordinat sistemi içinde üç boyutunu ve diyelim bir T zamanını işaret ettiğimiz zaman, bütün hâdiseler unique olur. Hâdiselerin ilmi olamaz. Genelleme yapamazsınız.

Genellemeleri biz benzerliklerden hareketle yaparız. Benzerlikler ise, az çok ihmal edilen farklar sayesinde mevcut olan şeylerdir… Nominalist’lerin (adcı) benzerliklerden hareket eden insan düşüncesine, (universal dedikleri) ‘küllî isimler’ ve genellemelere umumî itiraz­ları burdan çıkmaktadır.

Burada çok enteresan bir şey var. Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara sûresinde bir âyet vardır: “Allah Teâlâ Adem’e her şeyin ismini öğretti” diyor. İnsanlar hâdiselere, mefhumlar olarak bakar. Hâdiselere isimler vererek anlayışı temin eder. Meselâ, elma ağacı diyoruz, birbirine tamamen benzer iki elma ağacı yoktur yeryüzünde ama elma ağacı veya daha genel olarak ağaç kategorisi şeklinde bir mef­hum var. Bu sayede düşünebilmek mümkün olmaktadır. Nominalistlerin tenkitlerinin haklı olduğunu ben de kabul ediyorum. Ben de tercihlerim itibariyle nominalist sayılabilirim; ama, katı prensip­ler çerçevesinde kaldığımız takdirde ‘anlayış’ mümkün olmaz.

Genel olarak ilim adamlarının kusurlarının başında şu geli­yor: Kendi beşerî idrâklerini ve anlayışlarını (ki beşerî düşüncenin temelinde kusurlar var ve bu benzerliklerden hareketten kaynakla­nan bir hâdise) putlaştırıyorlar: Beşerî idrâkin dâimâ hatalı olduğu­nu, az çok yaklaşık ma’nâlar ifade ettiğini görmezlikten geliyorlar. Tarihte, biz hem zamanı hem de mekânı belirttiğimiz için, hâdise­ler “unique” karakter kazanıyor ve dolayısıyla, bir hâdise ile baş­ka bir hâdise arasında hiçbir benzerlik bulmak mümkün olmu­yor.Sosyolog, işin zaman boyutunu bir tarafa bırakıyor. Fakat bu, tarihte genelleme yokturşeklinde katı bir prensibe dönüştürül­memelidir; çünkü o zaman, tarih sırf bir tahkiyeye, bir hikâyecili­ğe, bir nevi sanata dönüşecektir. Bunun da kendine göre meziyetle­ri ve kusurları olabilir.

Şimdi, “bulunduğumuz yer beraberinde ‘ben neyim’, ben ki­mim?’ sorularını da getiriyor” diyorsunuz: Sen ve ben Müslümanız, aynı zamanda Türküz. Nereden geliyor bunlar? ‘Tarihî miras’tan. Bir cemiyet içinde doğduk. O cemiyeti biz seçmedik, vâkıa, yani Türkiye’de doğduk. Türkiye’nin bir tarihi var. Şu anda Türk milletinin elinde bulunuyor Türkiye. Bunun bir tarihi var. Müslüman olmuş bu millet vaktiyle. Bu kültürün, yani tarihî mira­sın, içinde doğmak ve yetişmek itibariyle, elbette biz de, bu husu­siyetleri de taşıyoruz. Ama, çoğu zaman da bunun için tarihe müra­caat ediyoruz biz. Doğru ve “asıl tarihi inceleme”nin faydası da bu:

Kendi kültürümüzü, sırf bir kültürel şartlanma (sırf bir beyin yıkama hâdisesi) şeklinden farklı olarak, yani aile ve eğitimde­ki yetiştirilme tarzının dışında görebilmek; kendi kültürümü­zün nasıl geliştiğini, hususiyetlerinin neler olduğunu, kaabilse meziyetlerinin ve kusurlarının neler olduğunu yeniden değer­lendirebilmek için tarihi öğreniriz. Kimliğimizin, içinde bulun­duğumuz mekânın ve zamanın şartlan içerisinde, toplum tarafın­dan, aile tarafından, kültür tarafından belirlenmiş ve şuursuzca (an kovanındaki işçi arının verilen vazifeyi yapması gibi) bir kimlik ol­ması yerine; kimliğimizi kendi şuurumuzla tetkik edebilme mese­lesi çıkıyor. Fakat bunun bir meziyet olduğu kadar, bir kusur oldu­ğu da âşikârdır. Çünkü tarihçiler tabiatıyla bir dünya görüşüne sa­hiptirler; bir kültüre sahiptirler ve tarihe de bu kültürün perspekti­finden bakmaktadırlar. Dolayısıyla tahrif etmektedirler. “Kendi kültürlerine göre bir değerlendirme” yapmaktadırlar. Tarihî hâdise­lerin bir diğer ciheti de şu ki, insanın kültürel hâdiseleri öğrenmesi çok zordur. Eliot bir yerde diyor ki (Kültür Üzerine Düşünce­lerde): “Tam ma’nâsıyla kültürlü bir insan mümkün olamaz. Çün­kü kültür o kadar geniş bir kavram ki, bütün yönleriyle, öğrenmek, hazmetmek, anlamak insanüstü bir hâdisedir.”

Mümtazer Türköne: “Hangi tarih?” Tarihi alet etmek olmuyor mu bu?

Şahin Uçar: İşte bu kaçınılamaz bir netice oluyor. Çünkü insan kendi kültürünün perspektifiyle bakıyor tarihe ve insanlar da bencildirler; dâimâ kendilerine hak veriyorlar. Bu insanların bencil­likleri, kültürlerde de medeniyetlerde de vardır. Veya mahallî dev­letlerin politikalarında da vardır. Herkes kendi menfaatini hesaplı­yor tabiî: Ve arzularımızın, imanlarımızın, kişiliklerimizin meşrulaştırılması için de tarih âlet ediliyor. Bu, esasında, bilhassa 1. Dünya Savaşından sonra yayılmış bir hâdise ve yine sanayileşme­nin getirdiği bir hâdise. Tarihçilerin de sanayileşmenin istediği ma’nâda bir milliyetçiliğe sahip olması, sanayileşmenin taleplerine cevap verecek bir tarzda tarihe bakması istenmiştir. Tabiî olarak ge­lişmiştir bu hâdiseler. Bu yapılıyor doğru…

Mümtazer Türköne: Ülkemizde tarih kronolojik bilgileri, özellik­le de inkılap tarihi çerçevesinde, Cumhuriyetin temellerini ve ide­olojisini açıklamaya yönelik. Bundan bir popüler tarih anlayışı çı­kıyor. Akademik seviyede de Ranke’ci (dalavere, entrikalar, dolaplar)tarih anlayışısürdürülü­yor: Yani tarihçilerimizin görevi sadece belgeleri bulup gün ışığına çıkartmaktan ibarettir. Kritik tarih anlayışının, tarih felsefesinin, embriyon hâlinde bile ülkemizde izine rastlanmıyor. Zannederim bunu sadece azgelişmişliğimizle açıklayamayız. Acaba bu bir tesa­düf müdür? Yoksa kültür mirasımızla, sosyal şartlarımızla ve resmî ideolojiyle ilişkisi var mı?

Şahin Uçar: Türkiye’de hâkim olan anlayış, tabiî olarak bir milliyetçi tarih anlayışıdır. Bir bakıma şu da söylenebilir: Bugünkü ma’nâsıyla millî devlet dediğimiz mefhuma en yakın Türk devleti tarihte belki de bu Türkiye Cumhuriyeti sadece; öbürleri eski üm­met anlayışına, hanedanlık anlayışına ve ortaçağın tagallüble kuru­lan devletleri kategorisine girer bir ma’nâda. Meselâ, devlet dediği­miz şey nedir? Oppenheimer meseleyi, “Devlet tagallüble kuru­lur.” diye noktalamış. İncelemiş ve İbni Haldun ile Makyavelli ile aynı noktaya varmış. “Devlet tagallüble kurulur” dediğimiz zaman, “tagallüble de devam eder” ma’nâsını tazammun eder. Yani, o za­man, “her devlet, belirli bir ölçüde, sun’î bir zorlamadır; hâki­miyeti, elinde bulunduranların empoze ettiği bir sistemdir” fik­rini tazammun eder. Şimdi, cumhuriyetin bir ideolojisi olacaktı el­bette; çünkü saltanatı yıkmıştır; herhalde saltanatı devam ettirseydi Cumhuriyet olmazdı. Sonra, cumhuriyetin yıktığı saltanat, İslâmî ideallere bağlı bir Osmanlı hanedanlığı idi.

Şu veya bu ölçüde de olsa, en azından meşru İslâmî hukuku kabul etmek durumundaydı ve padişahın hakları da bu hukukla sı­nırlı görülüyordu. Tabiatıyla, bu eski Osmanlı hanedanının 6 asır­lık tarihini cumhuriyet noktai nazarından değerlendirmek duru­munda kaldı tarihçiler. Çünkü şartlar değişmişti ve tarihçiler de bu­lundukları noktadan bakmaya başladılar tarihe. Meselâ, bir Osmanlı tarihçisi, bir vak’anüvis, hanedanı ve etrafındaki siyasî hâdisele­ri önemli görür. Bunlar önemli olmasalar bile, açarsınız bir vak’anüvis tarihçiyi bakarsınız ki, padişahın çocuklarının sünnet düğünü 40-50 sayfa tarif edilmiş. Yani, o ideolojinin, devlet yapısı­nın, bünyesinin, cemiyetin icabı her neyse, orada hanedan merkezi teşkil etmektedir. Dolayısıyla tarihçi de hanedana öyle bakacaktır. Cumhuriyet tarihçileri ise, Celali isyanlarını, OsmanlI’nın sosyal hayatını, tımar sistemini incelemiş. Yalnız buradaki azgelişmişlik meselesine gelince… aslında modern tarih anlayışı yenidir, bü­tün modern tarih anlayışları henüz çok yenidir.

Mümtazer Türköne: Fakat 19. asır bile bana daha ileri geliyor. Meselâ, Osman Turan gibi ciddi bir tarihçi ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ni yazıyor; sonra, ‘Türk Devlet Geleneği’ ile ilgili tarihler yazılıyor. Bunlar metodolojik problemlerden ziyade ideolojik problemler; hattâ politik problemler koyuyorlar diyorum, ilâveten de, son zamanlarda Cumhuriyetle moda olan, Türk Tari­hinin Bütünlüğü iddiası var. Bu herhalde daha önceki tarihçilerin hiç aklına gelmedi. Ne dersiniz?

Şahin Uçar: Şimdi efendim, bu, yine ‘millî devlet’ fikrin­den ve milliyetçilik düşüncesinden doğan bir telâkkidir. Ben İbni Haldun’un şâkirdi sayılırım bir noktai nazardan; yani, devletin tagallüble kurulduğunu ve tagallüble devam ettiğini kabul ede­rim. Çünkü eski hanedanlar, Selçuklu hanedanlığı, Osmanlı hane­danlığı ve benzerleri, bir hanedanın kurduğu bir devlettir, bir mil­letin kurduğu devlet değil. Millet vardı tabiî; fakat, bu hanedanlar sadece bir millete de hükmetmezlerdi ve bir millet sayesinde de yükselmezlerdi. Erol Güngör, hatırlarsanız, ‘Aşiretten Devlete Ge­çiş Problemi’diye makaleler yazmıştı. İbni Haldun da, dikkat ederseniz, “Aşiret kurar devleti” diyor, “asabiyetle kurar” diyor; yani “kavmiyetçilikle kurar”diyor. Bir adam vardır, etrafında adamları, kavmi vardır, kurar devletini; bunun karşısına, ister aynı kavmin mensubu veya aynı milletin mensubu olsun ister olmasın, herkes karşısına çıkar. Karamanoğlu Osmanlı ’nın karşısına çık­mıştır meselâ; o da Türk’tür, bu da… Yani, devlet kurulur ve devam eder. Şimdi bu bütünlük fikri tabiatıyla eski tarihçilerimizin bu yüzden hiç aklına gelmemiştir.

Her devlet bir hanedanın devleti idi.

Mümtazer Türköne: İbni Haldun, “Asabiyetin gayesi mülktür” diyor.

Şahin Uçar: Tabiî… Şimdi bir Osmanlı tarihçisi kendini, bir Osmanlı olarak görüyordu ve Osmanlı devletinin, hanedanın tarihi­ni yazıyordu. Selçuklu tarihçisi, Selçuklu tarihi yazıyordu. Mukaddemâtını da yazıyordu, Orta Asya’yı da yazıyordu belki, fakat böy­le bir devamlılık fikri eski tarihçilerde yoktu; çünkü eski tarihçiler­de ‘milliyetçilik zihniyeti’ yoktu. Bu, modern ma’nâsıyla milli­yetçilik endüstri devriminin sonucudur ve Türkiye’ye de ancak endüstri devrimiyle birlikte gelmiştir. Yani biz sanayileşmeye Sultan Hamid döneminde başladık ve bu modem akımlar da bu su­retle girdi Türkiye’ye. Bunlar tesadüf de değil: Sanayileşmenin tel­kin ettiği şeyler.

Mümtazer Türköne: Kutadgu Bilig var, Orhun Abideleri var di­yorlar…

Şahin Uçar: İşte onlar tabiî milliyetçilik anlayışındandır ve o tip tabiî milliyetçilik her millette, her devlette, her zaman görülür. Bundan kaçınmak da mümkün değildir. Akrabalık tesânüdü maka­mında, ona benzer… İbni Haldun’un tabiriyle söyleyeyim, “o bir asabiyet hâdisesidir”ve her devirde, herkeste vardır; esasen modern dünyada da vardır.

 

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.27-34

 

Günümüzde eski zamanı tenkit eden tarihçiler için bir nasihat.

(Kürt Meselesinde Türk Tarihini hırpalayanlar için bu eki ilave ettim.)

Şahin Uçar:

Bundan ne çıkıyor? Bundan şu çıkar: Ben herhangi bir hâdi­se hakkında bir kronoloji veririm, filan tarihte olmuştur derim; ona bağlı olarak cereyan eden başka bir hâdisenin de ondan sonra olma­sı gerektiğini söylerim. Halbuki verdiğim kronoloji gerçekte yan­lış olduğundan, hâdiseleri tam tersine tefsir etmiş olabilirim. Sebe­bi netîce, neticeyi de sebep gibi gösterebilirim. Biz tarihî vak’aları ‘kesin ve mutlak ma’nâda’ bilemeyiz. Bunun diğer ilimlerin usullerinde de hiçbir zaman mümkün olmadığını biliyoruz. Tarihte de böyledir. Önemli olan tarih filo­zofunun tarihî vak’aları nasıl değerlendireceği ve nasıl kullanacağı­dır. Yoksa tarihî hâdiselerin, gerçekten tam bir kesinlikle, şu suret­le mi veya bu suretle mi cereyan ettiği kimseyi ilgilendirmemesi gereken bir hâdisedir.

Toynbee güzel bir misal veriyor; Tarih Hakkında İki Kon­feranskitabında:

‘Birtakım münevverler bir kokteylde bir araya toplanmışlar. Bir de kadın varmış içlerinde. Münevverlerin hepsi de tarihe meraklı âlim adamlar, meraklı, bilgili adamlar. Birtakım Roma imparatorlarından bahsedip duruyorlar. Kadıncağız dinliyor, dinliyor, bu Roma imparatorlarının isimleri garip anlaşılmıyor. Bunların anlattıklarına bakılacak olursa, bunların kimisi kaatil, kimisi hırsız, “Ne var beyler?” diyor, ”Yani sizin bu bahsettiğiniz adamların hepsi çoktan ölmüş gitmiş değil mi?” “Evet” diyorlar tebessüm ederek. “Peki bu adamların hepsi de kötü adamlarmış değil mi?” “Evet” diyorlar, yine tebessüm ederek. Kadınla dalga geçiyorlar. Ve kadın, “Peki, ne diye iki saatten beri bunlardan bah­sediyorsunuz?” diyor.

Hakîkaten böyledir ve avamın bu tesbiti son derece yerindedir. Yani, ne demeye ben Roma İmparatoru Neron’un bilmem ne halt ettiğini inceleyecekmişim? Eğer tarihî hâdi­selerin ma’nâsını anlamayacak ve sırf nakletmekle iktifa edecek­sem, tarihin ma’nâsı nedir?

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.61-62

 

————————————-

[Yorum: Tarih, günümüzdekileri uyarmak için olmayacaksa eskilerin esâtirlerini anlatarak, kim, kimi, haklı çıkarmaya veya hak dağıtmaya çalışır ki.

Eskileri tenkit edenlerin, neden günümüzdekileri tenkit edecek bir sözleri bulunmuyor.

Tabiki edemezler, ölülerin kudreti yoktur. Dürüstlük ve doğruluk eskilerde aranması kolaydır.  Dirilerdeki kusurları dile getirecek bu hal sahiplerinden kaç tane cesur âdem vardır?(iha)]   

YAHYA KEMAL BEYATLI ve TÜRKLÜK MESELESİ


[Zaman değişti fakat meseleler hep aynı yerinde duruyor.]

Bu eğitimciler arasında Yahya Kemal’i en çok etkileyen, TARİH BİLGİNİ ALBERT SORELolur. Onun derslerinden zevk alarak yararlanır ve Sorel’in, zaman zaman öğrencilerine verdiği çay partilerine gider. Zamanın toplumsal bilim ve tarih konularının tartışıldığı bu toplantılarda genel olarak Sorel konuşur, öğrenciler de ara sıra sorular sorarak tartışmalara katılırlar. [Bu toplantılar Yahya Kemal’i pek etkilemiş olmalı ki, o da yaşamı boyunca dostlarıyla yemek ve çay masalarında bir araya gelerek, bir öğretmen edasıyla hep kendisi konuşmayı, çevresindekilere daha çok kendi görüşlerini aktarmayı gelenek edinmiştir.]

“Albert Sorel, giinün birinde kendisine harikulâde bir tesir icrâ eden [etki yapan] bir cümlesini söylemiş. Bu Fransızca cümleyi Yahya Kemal ’in ağzından aşağı yukarı şimdi şöyle hatırlıyorum. Zira, kırk yıl kadar devam edecek bir müddet içinde hâtırasından Yahya Kemal ‘e bir kaç defa bahsetmiştim ve kendisi de hâtırasından, Albert Sorel’in şöyle dediğinden bahsetntişti. O, ‘Dans le monde on n ’a pas encore decouvert des choses: lepöle dans la geographie et le Turc dans l’histoire!’, yani, ‘Dünyada daha keşfolunmamış iki meçhul var: Bunlardan biri, coğrafyada kutup, diğeri de tarihte Türklük! ’ demiş olacak”Hisar, 184-185).

Sorel’in düzenlediği bu toplantılarda, dönemin ileri gelen tarihçilerinin tarihi inceleme yöntemlerini, bu konudaki yenilikleri ve tartışma konularının neler olduğunu öğrenir.

O sıralarda Fransa’da en sıcak tartışma konularından biri de, ulusçuluğun kaynaklan, yurt toprağının önemi, ulusun ve ulus kavramının oluşum süreci gibi sorunlardır. Ünlü Fransa Tarihi yazarı Michelet’den başlayıp, Fustel de Coulanges ve onun öğrencisi Camille Julian’ın geliştirdiği “tarih içinde Fransızlığı arama” sorunsalının ilkeleri ve yöntemleri, Yahya Kemal’in çok ilgisini çeker. Çünkü, bu dönemde Fransız düşüncesinde, ulus kavramı ırk kavramından ayrılmış, bunun yerini toprak, gelenek, dil ve din gibi toplumsal ve coğrafî kavramların bireşimi (terkibi) almıştır. Bu dizge içinde din, “şeriat” yanıyla değil, yalnızca toplumsal, halkbilimsel ve göreneksel yanıyla vardır. Genel olarak ümmetçi niteliklerin belirlediği bir toplum ve kültür yaşamından gelen Yahya Kemal için bu görüşler, ilginçtir. Onun, ileriki sayfalarda değineceğimiz “tarih içinde Türklüğü arama” çabasının kökeninde de elbette bu dönemde edindiği bilgi ve ilkeler vardır; hem eski hem de yeni biçemdeki şiirlerinin düşünsel temelini, bu görüşe dayandıracaktır. Yahya Kemal, ne Tanzimatçıların, özellikle Şinâsi ve Nâmık Kemal’in ileri sürdüğü “ÇEKİNGEN OSMANLI MİLLİYETÇİLİĞİ”ne ne de sonrakilerin kozmopolitliğine bu nedenle ilgi duyar.

Fransız tarihçinin bu düşüncelerini bizim tarihimize uyarlamayı düşünür; bunun için önce “bir başka gözle” tarihimizi öğrenmesi gerektiği kanısına varır. Ne var ki, bu konuda yazılmış Türkçe kaynak hemen hemen hiç yoktur. Çünkü bizim tarihçilerimizin hepsi, yalnızca olay anlatıcısıdır; tarih deyince, kültürün, ulusun, dilin, toplumsal yaşamın vb. değil, “padişahların ve olayların kaydı”nın anlaşılması söz konudur. Bir başka deyişle, ulusun ve kültürün oluşumunun, bizim tarihçilerimizin bilmediği bir tarih sorunsalı olduğunun farkına varır. Bunun nedeni, belki de, bizim, Avrupa uluslarının geçirdiği eytişimsel     (Diyalektik) gelişmeleri bilmeyişimiz, toplumsal ve dolayısıyla tarihsel alanda, onların yaşadığı çatışmaları yaşamayışımızdır. Bu da Osmanlı’nın toplumsal ve özellikle ekonomik alanda kendisine özgü bir yapısı olmasından dolayıdır. O zaman, tarihimize, Sorel ve öteki tarihçilerin yöntemini kullanarak, ama kendi geçmişimizin özgül koşullarını göz önünde bulundurarak bakmak zorunluğu doğmaktadır. Yahya Kemal’in ilerde yapacağı da budur.

Yahya Kemal, bu öğrenme açlığını duyunca, bir yandan da Paris’in toplumsal yaşamına karışır, tiyatrolara, konserlere gider:

“Henry Becque ‘in Parisli Kadın ”nın üç gece sırayla görmüştük; sanat ateşimizin ne derecede olduğu bundan anlaşılabilir. Tiyatroyu, sahne arkasında ömrünü geçiren meraklılar gibi seviyorduk.

Mounet-Sully, Le Bargy, Feraudy, Leloir, Trophier, Paul Mounet, Ogne, De Max, Guitry, Geemier, Bernard, Sarah Bernardt, Bartet, Pierre Souna, Lecomte, Berthe Cerny âdetâ rüyâlarımıza girerdi; bu sanatkârların bilmediğimiz bir sırları kalmamıştı. Boulevard piyeslerini ve artistlerini sevmezdik. “Comedie Française” ve “Odeon ”dan sonra, sevdiğimiz yerler Lune Russe gibi Fransız zekâ ve zarâfetinin en hâlis ayarıyle tecellî ettiği [göründüğü] bir “cabaret” idî’ (Beyatlı, 1960:85).

Bu tiyatro gezmelerini, orada tanıştığı, Hâlid Râşid adlı bir öğrenci arkadaşıyla birlikte yapar; İstamos adlı bir Rum ve Guy (de) Rober de Costal adlı bir Fransız genciyle de yakın arkadaşlıklar kurar. Dostluklarının temelinde, üçünün de şiiri sevmeleri vardır.

Bir yandan da çeşitli kütüphanelere giderek elde edebildiği yazma ve basma yapıtları okumaya; bunları bilincine yeni vardığı görüşle değerlendirmeye başlar; özellikle uOsmanlı tarihini, yeni baştan, lâkin yeni bir usûlle yıl sırasıyla iyi okumaya(Banarlı, 1960:45) yönelir. Bir Balkan taşrasından sönük bir doğu başkentine gelen ve oradan da Paris’e “kaçan” genç Yahya Kemal’in gözleri, bu düşünce, sanat ve bilim başkentinde kamaşacak; 1912’de Türkiye’ye döndüğünde, sudan çıkmış balığa dönecek;

Burada şu itirafta bulunayım ki, Fransa ‘dan İstanbul ’a döndüğüm zaman, ilk manzarada, İstanbul bana köy gibi göründü. İçimde hâlâ Paris ’e karşı bir nostalji vardı. Bir zaman bu hissin tesirinden kurtulamadım,”

 diyecektir (Banarlı, 1960:50). Yahya Kemal’in her zaman böyle doğulu görünerek batılı oluşunun nedeni bu göz, beyin ve ruh kamaşması olmalıdır.

Kütüphanelerde yalnız tarihle ilgili kitapları değil, yazınla ilgili olanları da okur; özellikle Fransız şairlerinin kitaplarına, onun için okul olacak denli tutkuyla bağlanır. (sh:25-26)

Siyasal düşüncelerinin değişimi

Vehbi Eralp’ın belirttiğine göre, “On dokuz yaşında Paris ’e ayak bastığı zaman daha çok Osmanlıcılık görüşünü benimsemiş gibi idi; bu görüş sayesinde Osmanlı imparatorluğunun dağılmaktan kurtulacağını ileri süren yaygın kanaate o da kapılmış görünüyordu. Ama Paris ‘te meselâ bir Fransız milliyetçiliğinin, daha garibi bir Rum, bir Bulgar, bir Sırp milliyetçiliğinin de bulunduğunu hayretle gördü. Bu milletlerden olan kimseler orada sık sık toplanıyorlar, kendilerinin ayrı bir millet olduklarını söylüyorlar, yazıyorlar, haykırıyorlardı. Osmanlı imparatorluğu içinde kendi milliyetinden bahsetmeyen, bunun sözünü bile etmekten âdetâ utanarak çekinen yalnız Türkler kalmıştı. Bu aykırı durum, Yahya Kemal ’e bir Türk milliyetçiliğinin de bulunduğunu, bulunması gerektiğini anlattı” (H. Vehbi Eralp, YKSD, 50). [Bugünde Kürd’ün hakkını savunuyorum diyerek, Türk’ün hakkını unutanlar gibi.)

Siyasal düşünceleri konusunda, Yahya Kemal ise şunları söylemektedir: “Bir aralık Turancı oldum. (…) Leon Cahun ’un A l’Histoire des Peuples de Asia [Asya Halklarının Tarihi] ismindeki eserini okumak beni Turancı yaptı. Türk ırkının zaman ve mekân içindeki vüs’ati [genişliği] karşısında gözlerim kamaşmıştı. O sıralarda havada böyle bir şey vardı. Fakat benim Turancılığım uzun sürmedi. Baktım bunun bir sonu, bir neticesi olmayacak. Milliyetçiliği tahdid etmek [sınırlandırmak] lâzım. Zaten o zamanlar, Turan’a gayr-ı müslim Türk kavimleri de ithal ediyorlardı [katıyorlardı]. [Macarlar, Finliler gibi kavimleri Turan çerçevesine sokanlardan biri de Mehmet Emin Yurdakul’dur], (…) İşte o sıralarda (…) Camille Julian ’ın bir yerde tesadüf ettiğim şu cümlesi imdadıma yetişti:“En mille ans le sol de la France a cree le peuple français” [Fransız halkını, binlerce yılda, Fransız toprağı yarattı]. (…) Bizi de yaratan Anadolu ve Rumeli toprağı idi. Milliyeti zaman bakımından da tahdit etmek lâzımdı. Tarih kitaplarını karıştırdıktan sonra kanaat getirdim ki, bu bakımdan Malazgirt muharebesi mebde [başlangıç] olarak kabul edilebilir” (Adile Ayda, “Neşredilmemiş Mülâkat”, Cumhuriyet, 1-2 Mayıs 1958; ay bk. Yücebaş, 1962:30). Yahya Kemal’in Turancı görüşlerinin kökeninde, Ziya Gökalp’ın ilk dönem görüşlerinin de etkisi vardır.

Eralp’ın sözünü ettiği Osmanlıcı görüşün kökeni, Osmanlı devletinin toprak yitimlerinin iyice arttığı dönemde başım Namık Kemal’in çektiği aydınların görüşüdür; buna göre, İmparatorluğun yönetiminde yaşayan, azınlıkların “milliyetçilik dâvâsına”kapılmaları, çok uluslu imparatorluğun dağılmasına yol açar. Bu nedenle onları, “Osmanlı olduklarına inandırarak, onlarda Osmanlı bilincini uyandırarak” bu dağılmanın önüne geçilebilir. Hele Türk ulusçuluğu gütmek felâket getirir. Bununla birlikte, dönemin, Osmanlı aydınlarının farkında olmadıkları siyasal ve ekonomik koşulları yaratması nedeniyle, bu görüşün hiç bir etkisi olmamıştır. Yahya Kemal’in de, düşünen bir genç insan olarak, etkileri hâlâ sürmekte olan Osmanlıcılık görüşüne kapılmış olması doğaldır.

Ancak, Paris’in canlı siyasal ve kültürel ortamında, Yahya Kemal’in düşüncelerinde köklü değişikliklerin olması da kaçınılmazdır; Fransa, özellikle Paris, o dönemde her ülkeden siyasal muhaliflerin özgürce toplandığı, düşünce alışverişinde bulunduğu, siyasal eylemlerini yürüttüğü, bir yandan da Fransız sosyalistlerinin ve anarşistlerinin sık sık toplantılar ve gösteriler düzenledikleri, zaman zaman da ürkütücü çatışmaların yaşandığı, canlı hareketli bir kültür merkezidir. Yahya Kemal, bu coşkulu siyasal ve kültürel havaya kendisini çabucak kaptırır. Jön Türklerin siyasal toplantılarına, söyleşilerine katılmaya başlar; ama, Jön Türklerin, “oldukça dar kafalı” olduklarını da düşünmektedir.Osmanlı azınlıklarından muhalifler; Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar yeni bir ulus yaratmak peşinde koşarlarken, Jön Türklerin yalnızca II. Abdülhamid’i tahttan indirerek anayasayı yürürlüğe koymakla her şeyin düzeleceğini sanmaları, kısır çekişmelerle zaman yitirmeleri, ona göre, tam bir aymazlıktır.

Yahya Kemal’e göre, bütün bu bocalayışların, yanılgıların temelinde, aydınların, bir ulusun ve o ulusun kültürünün, dilinin nasıl oluştuğu konusunda bilgisiz olmaları yatmaktadır. Camille Julian’ın, “FRANSIZ ULUSUNU BİN YILDA FRANSIZ TOPRAĞI YARATTI” diye özetlenen düşüncesi, onun kafasında “vatan” [yurt] ve “vatan toprağı” kavramlarını yeniden biçimlendirmiştir. Artık onun için yurt, Namık Kemal’in “AŞİRETTEN İMPARATORLUK YARATAN” ataların uğruna can verdiği kutsal topraklar olmaktan öte bir kavramdır. Bu onda, tarihimizi gerçek anlamda bilmediğimiz düşüncesini yaratır. Turan ve Osmanlıcılık görüşlerinin, birer düşlemden başka bir şey olmadıklarını, ulusu, dili, kültürü yaratanın, eskilerin “iklim” dedikleri “toprak” olduğunu, bunların belirli özellikleri taşıyan yurt toprağında çok uzun bir süreçte biçimlendiğini düşünür. Kütüphanelerde Türk tarihiyle ilgili ne bulursa okumaya, okuduklarını kafasında tartmaya, değerlendirmeye başlar.

Amacına ulaşmak için Selçuk ve Osmanlı yüzyıllarını, daha önceki görüş ve kuramları göz önünde bulundurmadan, yıl yıl, o olmazsa dönem sırasıyla, olaylar sırasıyla öğrenmesi gerektiği sonucuna varır. Okumadığı “Frenk” ve Türk yapıtlarını ve yeni araştırmaları inceleyerek, düşlemini gerçekleştirmeye karar verir: “İşte o zaman, kafamın içince Malazgird bir başlangıç gibi tecellî etti. 1071’den sonra Anadolu ’ya, sonra Rumeli ’ye, daha sonra İstanbul ’a yerleşerek yepyeni ve yaratıcı bir millet oluşumuzu hayâl meyâl görmeye başlamıştım(Banarlı, 1960:46). Vardığı sonuca göre Türk ulusu, kültürü ve dili, asıl 1071’den sonra ulusal kimliğini bulmuştur. Malazgirt meydan savaşıyla Anadolu’ya giren Türkler, bir süre sonra, artık doğudan gelen, göçebe toplum özellikleri taşıyan insanlar olmaktan çıkarak Anadolu kokusu ve rengini taşıyan, Türk dilini ve kültürünü yaratmışlardır. Buna, Trakya’ya geçişten sonra, Balkan topraklarının getirdiği renk ve koku da eklenmiştir.

YAHYA KEMAL’İN BU SONUÇTAN ÇIKARDIĞI ŞUDUR:

Kültürde, yazında ve dilde bir devrim yapılacaksa, bu dönem sonrasının yazınının, şiirinin ve kültürünün incelenmesi, eskiyen yanlarının ayıklanması, “kültürel süreklilik”i sağlayan etken neyse onun anlaşılması gerekmektedir. Ona göre, bu kültürün beşiği Anadolu ve Rumeli’dir; bu toprakların oluşturduğu kültürün de en süzülmüş ve incelmiş biçimi İstanbul’dadır [Yahya Kemal’in İstanbul konusunda pek çok şiir ve düzsöz yazmasının, her fırsatta İstanbul hayranlığını ya da özlemini dile getirmesinin nedeni, kentin o zamanki güzelliği değil, ona göre Türk kültürünün bir simgesi olmasıdır.]

Bu konuda Yahya Kemal, “Türkçe’nin, mimârînin, müziğin, güzel hat sanatının, kent görünümlerinin ve öteki büyük küçük sanatlarımızın ulaştıkları gelişmenin, en çok Rûm [Anadolu] Selçukluğu Anadolu’ya geçtikten sonra ve Osmanlı yüzyıllarında ortaya görkemli bir terkîp’i [bireşimi], Rumeli ve İstanbul ana vatanla yekpâre bir kitle olduktan sonra, kısaca yeni yurt, yeni koşulları içinde ulusumuza yeni bir biçim verdikten sonra ortaya çıktığını” belirterek İstanbul Türkçesini incelemeye, dilinde bu ağıza uymayan ne varsa ayıklamaya, dilbilgisi kuralları yerine İstanbul ağzım kullanmaya karar verir. Bu kararının bir başka nedeni de, gerileme dönemi divan şairlerinin; ne denli halka yaklaşmaya çalışırlarsa çalışsınlar bunu başaramayan Tanzimatçıların; zaten halka değil kendilerine yönelik bir dille yapıt veren Edebiyat-ı Cedîdecilerin; yazım ve şiiri makale gibi gören Ziya Gökalp, Mehmet Emin gibi Türkçülerin; Ahmet Hâşim gibi saf şiiri bulmak için kendi içine kapanarak köklerinden kopan şairlerin kesintiye uğrattıkları “gerçek Türk şiiri”nin dilini, edasını, deyişini bulmak düşüncesidir. Bu nedenle Ziya Gökalp’ın düşüncelerinden de uzaklaşır.

Ulusu ve kültürü oluşturan öğeler

Ona göre, ulusun oluşumunda temel olan “TOPRAK BİRLİĞİ”dir.Toprak, üzerinde yaşayan insanları biçimlendirir. Dil, din, halkbilim, tarih gibi ulusal özellikleri yaratan öğeler bu biçimlendirmenin sonucunda oluşurlar. Bundan dolayı, Türk ulusunu ortaya çıkaran etmenin, Anadolu ve Rumeli topraklarının “terkîb”i [bireşimi] olduğunu belirtir. Bu terim, Yahya Kemal’in tarih görüşünün sihirli sözcüklerinden biridir ve onun neden yeni Türk yazınının [yaklaşık XVIII. yüzyılın ikinci yarısından 1910’lara dek] gerçek anlamda Türk yazını olmadığını düşündüğünü de açıklar. Dil ve halkbilim, bu nedenle başka Türk asıllı halkların dilinden ve halkbiliminden; din, bu nedenle başka Müslüman ümmetlerin Müslümanlığından [Yahya Kemal bu konuda, Müslümanlıkta domuz etinin ve içkinin yasak olmasına karşın, Türklerin kendi Müslümanlık anlayışlarına göre, domuz eti yemediklerini ama içki içmeyi de sevdiklerini söyler]; uygarlık, bu nedenle başka ulusların uygarlık anlayışından farklıdır; bu farkları oluşturan etmenler de, ulusal özellikler” diye adlandırılır. Yine bu nedenle, Yahya Kemal’e göre, yüzyılın dönümünde Ziya Gökalp’ın Türkçülüğü [Kurtuluş savaşından önce, bu Türkçülük enikonu Turancılıktır]; Mehmet Akif’in İslamcılığı [Âkif, sonuna dek, İslamlığın aslına, yani “asr-ı saâdet”e dönülmesini savunur] ve Prens Sabahattin’in Batıcılığı başarıya ulaşamamıştır: Divan, Arab’ı meşketti; bu onun kaderi idi. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide, Frenk ’i meşketti. Onun gücü de ancak buna yetiyordu. Divan, isterdi ki ve özenirdi ki, eseri Acem ’e benzesin ve şimdikiler özeniyor ki, eserleri hiç bir şeye benzemesin (YKSD, 38). Bu görüşleri birbiriyle bağdaştırmaya çalışan İttihat ve Terakki politikalarının başarısız olmasının nedeni de budur; bu görüşlerin ortak yanları, çözümü Anadolu uluslaşma süreci dışında aramalarıdır. Bununla birlikte, Türk toplumunun evrimleşmesinde, yani Yahya Kemal’in “terkîb” dediği oluşumda, bütün bu görüşlerin etkisi olmamıştır denemez. (sh:32-36)

 

ZAMANDİZİM

(Yahya Kemal’in kendi anlatımı olanlar ve [Banarlı, 1960:130-134 ekleriyle ]):

1884’te doğdu (2 Aralık).

1889 Yeni Mektep’e girdi.

1892 Mekteb-i Edeb ’e kaydolundum.

1897’de âilem Selânik’e nakletti. Annemin teverrümü, sonra ölümü, ilk dile teşekkülümüzün bozulması ve benim mukadderatımdaki istikamet bu senedendir.

1898      Karşıyaka ‘da ikamet. Pederimin izdivâcı.

1899      Üsküp ‘teki eski eve nakil. Benim Rufâî dergâhına devâmım.

1901      İlk şiiri İstanbul’da bir dergide yayımlandı.

1902      [Nisan] İstanbul’a gönderildiğim sene. -1903 İstanbul’da (Fazlıpaşa, Sirkeci, Sarı Yar [Sarıyer], Kadıköyü).

1903      [Ağustos] Paris’e firar. – 1912 Muttariden Paris’te (Gidip gelişlerim: Londra ’ya, Cenevre ’ye, Bolonya ‘ya, Bretannya ’ya)

1904      Science Politiques Mektebi’ne kaydolunuşum.

1906      Londra ’ya, Belçika ’ya seyâhat. Londra’da Abdülhak Hâmid’i ziyaret.

1909      Biraz refah. Pederimin Paris ’e gelişi.

1910      İsviçre ‘de seyâhat.

1911      Bretanya ’ya seyâhat.

1912      İstanbul’a avdet. Tevfik Fikret’le tanışma. -1922 Muttariden İstanbul (Sofya, Filibe)

1913      Dârüşşafaka ‘da muallimlik. Basında ilk dözsöz yazısının yayımlanması.

1914      Medreset-ül-Vâ’ızîn’de ders vekâleti. Eyüp Rüşdiyesi’nde öğretmenlik.

1916      Dârülfünûn Müderrisliğine intihâbım. Aşkım.

1918      Paris’ten döndükten sonra ilk şiirlerinin “Bulunmuş Sâhife- ler” genel başlığıyla yayımlanışı.

1919      Aşkımın hâtimesi [bitişi].

1920-1921 Büyük Mecmua’da yazılar.

1921      Bulgaristan ’a seyâhat. Dergâh dergisinin yayımlanması.

1922      Atatürk’ü Bursa’da ziyaret. Ankara’ya gidiş. Lozan Konferansı ’na iştirak

1923      Mebus intihâb edildim [Urfa], -1925 Ankara (İstanbul, Adana, Payas, Dörtyol, Paris, Versay, Viyana, Budapeşte, Nis ve Cöte d’Azur).

1925      Suriye sınırının düzeltilmesi için kurulan kurula üyelik.

1926      Varşova ortaelçiliği.

1926-1929 Muttariden Varşova (Bükreş, Danzig, Gdyna, Berlin, Leipzig, Viyana, Tuna, Sofya, İstanbul)

1929      Kötü tâlihle geçmiş bu hazîn senemde: Varşova’dan Prag ’a, oradan Cenevre’ye, Lozan’a, Bern’e. Madrid elçiliğine oradan gittim. İspanya içinde geziler.

1930      Madrid ortaelçiliği.

1930 İki defa Paris’de, bir defa Bern’e. Oradan Floransa, Roma, Napoli. Cebelitarık ve Elcezîre’ye gezi.

1932      Madrid elçiliğinden çekildim [Mart], Paris’e geldim.

1933      İki kez Cenevre’ye, bir defa Lozan’a, Bern’e, Hamburg’a. Yıl sonunda Bükreş. Aralık’ta Hamdullah Suphi ile birlikte Karadeniz yoluyla İstanbul’a, oradan da Ankara’ya.

1934      Yozgat milletvekilliği – Tekirdağ milletvekilliği.

1939 Atina’ya, Kahire’ye. Diyarbekir, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin. Savaş başlayacağı sırada Erzurum hattının açılışına katıldım. Erzurum ve Sivas.

1941-1946 Park Otel’de, 75 numarada yaşadım. İzmir’e.

1945      İstanbul milletvekili.

1946      Mebus çıktığım vakit de Ankara’ya gittim. Ankarapalas’ta kaldım. Üç ay sonra İsmet Paşa seçimi iptal edince yapılan yeni seçime de girdi ama yitirdi.

1947      Karaçi elçiliğine atandı. Emeklilik işlemlerinin başlaması.

1948 Elçilik görevine başladı.

1955 Hastalandı ve Roma’da sağaltım gördü.

1957      Hastalığı yineledi.

1958      Ekim’de Cerrahpaşa Hastanesi’e yatırıldı; 1 Kasım’da Hakk’a yürüdü.

Yahya Kemal’in mezar taşma, vasiyetine uyularak, kendisinin en iyi şiirlerinden kabul ettiği Rindlerin Ölümü’nün ikinci kıtası yazılır:

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde,

Ruhu her yerde bir buhurdan gibi yıllarca tüter;

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter

Yahya Kemal Beyatlı 2 Aralık 1884 – 1 Kasım 1958

Kaynak:

Kemal BEK, Yahya Kemal Beyatlı, Yaşam Öyküsü ve Yapıtlarını Okuma Kılavuzu, Tarih ve Özne 1 Araştırma, 2001, İstanbul

FAUST (2011) Film


Yönetmen: Aleksandr Sokurov
Ülke: Rusya Rusya
Tür: Dram | Fantastik
Vizyon Tarihi:29 Haziran 2012 (Türkiye)
Süre:140 dakika
Dil: Almanca
Senaryo: Aleksandr Sokurov
Müzik: Alexander Zlamal
Görüntü Yönetmeni: Bruno Delbonnel
Yapımcılar: Andrey Sigle |
Vizyon Tarihi:    29 Haziran 2012 (2s 14dk)
Oyuncular:    Johannes Zeiler, Anton Adasinskiy, Isolda Dychauk
Özet:

Efsanevi bir klasiğin etkileyici yorumu olan Altın Ayı ödüllü Faust, usta Rus yönetmen Sokurov’un “gücün yozlaşması” nı inceleyen dizisinin Moloch, Boğa ve Güneş’i takip eden son filmi. Goethe’nin bilginin arayışı hakkındaki trajedisinden esinlenen Faust 19. yüzyılda geçiyor ve yapıta adını veren, ruhunu şeytana satan kahramanını izliyor. O bir düşünürdür, fikirlerin sözcüsü, haberleri yayan kişidir; entrikacıdır, hayalperesttir. Açlık, açgözlülük, şehvet gibi temel güdülerin yönlendirdiği adsız bir adamdır. Goethe’nin Faust’una meydan okuyan mutsuz, peşine düşülmüş bir varlıktır. İlerlemek mümkünse neden olduğun yerde durasın ki?

Filmden Alıntı cümleler ve soru/cevaplar

Şeytanla  Doktor Faust’un diyalogları

(Not: Sorular/cevaplar bazen şeytan, bazen Doktor Faust tarafından soruluyor.
Ayrıca veciz mana taşıyan cümleler, diyaloglarda geçiyor.)

Ruh nerede?

Bize insan vücudunun yapısıyla ilgili çok şey anlattın fakat insan ruhuyla ilgili tek söz etmedin.

Onu bulamadım.

Ruhu nerede aramalıyız?

 Tenimizin altında olabilir, yahut ciğerlerimizin hava keseciklerinde

Ruhumuz  ve hayat  O nereye saklanmış?

 Kafamızın içine mi?

 Orada yalnızca çöplük vardır! Yoksa kalbimizde mi?

 Bazen onun ayaklarımda olduğunu hissediyorum.

- Ne demek istedin?

- Eğer biri korkarsa birden ayaklarında tüm hayatı hisseder.

****

Ruh nedir ve nerede ikamet eder?

 -Bunu yalnızca Tanrı bilir. Bir de tüm insanlığın hasmı(Şeytan).

-Peki bu iki beyefendiyi nerede bulabilirim?

- Tanrı her yerdedir.

- Öyleyse hiçbir yerde.

- Ve dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

****

Şeytan nerede?

-Dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

- Benim hiç param yok.

- Öyleyse sen Şeytan değilsin.

- Peki kim bu Şeytan?

 – Kimse bilmiyor. Dediklerine göre, meydandaki şişman adammış. Gerçekten mi?

Şeytandan ne dilemek isterdin?

İki şey. Öncelikle, kendimi tüm bu dünyadan kurtarmayı, Sonra da seni daha sık görebilmeyi. Eğer bu dünya yok olacaksa beni nasıl daha sık göreceksin?

 Basit. Sen ve ben hariç, dünyada geri kalan her şey yok olursa. Başka biriyle uğraş. Ben insanlıktan umudu kestim. Hepimizin iyiliği için.

****

“Her şey yaşar ve ölür, doğanın kanunu budur”
“Kader içinde bocalayıp duran yalnızca kararan insan hayatıdır;

****

Tanrı kim?

Şu göğsümde ikamet eden ruhumun derinliklerini titreten  tüm güçlerimin üstünde olan  benimle olmadıkça güçsüz olan Tanrı’dır.

****

Amaç:

- Biri olmadan diğeri olmaz.

- Emin olduğum tek bir şey varsa

- Nedir o?

- O da yaptıklarımın bir anlamı olmasıdır.

****

Para  nedir.

Yalnızca kendi mütevazi kaderini yazandır.

Kendi mütevazi kaderini. İnsan çalışmalı ve asla dilenmemelidir. “

****

Ruh:

 Delikte Siyah, bir cisim.

- Kimse ruhu olmadan yapamaz.

Neden işleri zorlaştırıyorsun?

Mutluluğu, öfkeyi şefkati hissetmiyorum.

Eğer ruhum bir boşluktan ibaretse bunun neresi iyi?

****

Şeytanın hayatın anlamını ve verecek hiç parası yoktur.

****

İyi Adam

Senin baban iyi bir adamdı. İyi bir adam, en karanlık arzularda  “ kaybolmuş bile olsa   doğru yolu bulur.

“Onsuz yapmalısın. Onsuz yapmalısın.” Bu ebedi müzik.

*****
“Ebedi müzik.” “Ebedi müzik.” “Ebedi müzik”

****

Takdire şayan bir ikili

Siyah. Sanki bir ölü gibi. “Ya da Ölü gibi gri?”

****

Takdire şayan bir ikili  “Ölüm ve bir rahip. “

****

Ruhlar ağır mı?

 – Hayır, bir bozukluktan daha ağır değil.

****

Felsefe taşı!

Doğada olan şeyleri açıklar.

- Öyleyse değerli bir şey olmalı

- Aksine. Beş para etmez. Hayatın değeri düşüyor ölümden bahsetmeye bile değmez.

-Anlayamadım.

-Bunun hiç değeri yok mu yani?

****

Zaman  ve  Sanat  yerlerde sürünendir.

****

“Sözcükler kalemi terk etmeden evvel can verir.”

****

Şeytanın kalbini insanlığın bu berbat yolları beni tüketti.

****

Şeytana verdiği Rehin:

-Beş para etmez çöp,  hayatın anlamı hakkında bir kitapçık, devir daim makinesi, Aziz Sebastian’ın yazıtları, zaman, para,

****

İşte böyle (insan) büyük bir iştahla, hepsini silip süpürecektir Hepsi tükenir!

Zaman da! Para da yok!

****

Her şey koku gibi uçucudur!

“Hukuk, Tıp, Felsefe  ve ne yazık ki teolojiyi   büyük bir azimle ve tutkuyla okusan da tam bir aptal gibi yerdesin. Eskisinden daha bilge değilsin.

****

Ölü insan ve domuz karşılaşırsa

“Domuzların geçmesine izin verin!”

****

Söz ve düşünce (irade)

İlk önce Söz vardı

İlk önce Söz vardı  ve Söz, Tanrı ile birlikteydi.

- Belki başka bir şekilde çevirmelisin. Belki de “Düşünce” olmalı?

İlk önce her şeyi yaratan ve olduran Düşünce vardı.

****

İlk Önce Ben vardı.

- “Ben” kim?

 – Ben işte.

****

Baldıran Otu!

Şeytanın içeceği

****

Şeytanıın kim olduğunu bilmek!

Bilseydim bile bunun sana yararı olur muydu?

****

Ebedi İkilem

****

Bilgi

Bildiğimizin bize hiç faydası yoktur. Ya da: Bize yarayacak olanı bilmiyoruz.

****

“İnkâr eden ruhlar bu dünyada hayatta kalabilir.”

****

Şeytan Fitnesini nereye bırakır?

Doğrusu kilisenin içi daha uygundur, kilisenin dibine olmaz!

****

Şeytanla her anlaşmaya gelir?

Saygın bir adamın saygın imzası bir anlaşmada elzemdir.

****

Şeytana tapanın mantığında

İyilik yok, kötülük vardır!

Öyle ise; Eğer iyilik yoksa kötülük de yoktur.

****

İlk önce Eylem vardı?

- Eylem!  İlginç bir çözüm yolu

-Ben onu Anlam olarak varsaymıştım. Ya da Güç.

-Hayır. Anlam, Eylemlerin sonucunda meydana gelir.

****

İstekler

İnsan soğuk sudan başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, hala çalışır gece gündüz mutluluğu ister

****

Şeytanın Önü nerededir?

Yaşlı keçi ve maymun götlü gibi arkasındadır.

****

Bir Profesör olmuş, ama hala bir oğlan çocuğu gibi dolaşıp duruyor!

****

Ölüm Sebebi

Yanlış bir tedavi insanı öldürse de insanlar “ tanrı vadesi dolanı alır”, derler

****

Neden herkes gençliği arzular ki?

****

Şeytanın Barış teranesi

Domuz ahırında söylenen şarkılar ve şaraptır.

****

Astroloji bilgisi cahil için nedir?

Herkes Kuyruklu yıldız hakkında konuşuyor, anlamı ne olabilir?

 -Hiçbir şey.

-Hiç mi?  -Bir gaz topu.

Bir gaz topu mu? Evet gökyüzü osurunca kuyruklu yıldız oluşur. Öyleyse kuyruklu yıldız osuruk gibi bir gaz topudur.

****

Şarap

Şarabı, şeytan insanlara dünyanın kanı der, Meryem adına içerir, ancak  eşek sidiğidir..

****

Yardım

Birilerinin yardıma ihtiyacı varsa, ortadan kaybolma zamanı geldi demektir. Unutma ki Yardıma ihtiyacı olan sensin başkası değil.

****

Şeytan sevdiklerine ve anlaşma yaptıklarına yardımı, kaosla ve ölümle öder veya ödetir.

****

Günah şeytan ile yeni yapılmış bir anlaşma ve hayattır.

Yeni hayatınızı tebrik ederim! Ne yaptın sen?

- Öyle yapmak istememiştim. Bir anda oldu. Bu çatalı oraya Şeytan’ın kendisi koymuş olmalı!

Bu ölümcül bir günah!

Eğer kendi ruhuna dikkat etmiyorsan, en azından benimkine minnettar olmalısın. O kadarcık yaradan kimse ölmez! (Musa aleyhisselâmda öyle söylemişti)

Sen öyle san, zavallı oğlan. Neredeyse ölüyordu. Bakıyorum hâlâ çok soğukkanlısın.

****

Günahı şeytan başlatır görünmez.

Kim başlattı bunları?

 Sen mi yoksa ben mi?

 Bunu sen kendi ağzınla söyledin. Öyleyse sorumuz hâlâ cevaplanmadı.

****

Hakaret şeytanın gıdasıdır.

Sen bir soytarısın! Soytarı?

*****

Şeytanla olan arkadaşlık dönüşü olmayan yoldur.

- Sence senin için bu gülüşümden vaz mı geçmeliyim? Söyle bana, her şeyi nasıl düzeltebilirim?

****

Günah borcunu ödemek için ikinci günahı işlemek

 – Onun (kişinin)yarasını iyileştirebilir misin?

 – Hayır.

Akrabalarına bakabilir misin?

 Hayır.

Ailesi kaç kişi ki?

 Yalnızca iki kişi, annesi ve kız kardeşi.

Ne zavallı bir soy.

Her şeylerini kaybettiler.

****

Güven  şeytanın silahıdır.

Güvenemediğin şeyin, doğru olduğuna da inanamazsın.

 ****

Şeytan hazinesini ve “Altın” nasıl kokar?

Hazinesinin kokusu döküntü ve sefalet gibidir. Altının kokusu pasta kreması. Kremalı kek gibi kokar

****

Şeytan tedavisini altınla yapar.

Parlak bir altın iyi bir tedavidir.

****

Tanrı’nın verdiğini yine Tanrı alır.

****

İnsanın iki eli var: Biri almak, bir diğeri vermek içindir.

****

Şehvet bir asalet maskesinin arkasında saklıdır.

****

Ölü ve Ölüm

Ölüm hoş karşılanan bir misafir değildir. Mezara giderken bile, ölüden hemen kurtulmak için acele ediyorlar.

****

Bazıları  Dünya’nın kendi etrafında döndüğünü sanıyor.

****

Cehennem

Kimse cehenneme gitmek istemez. Herkes cehennemin iyiler için değil sadece kötüler için olduğunu varsayıyor. Ve bu yanlış. Bir insanı cehenneme doğru götüren bilgisini şehvetine bağlı kılandır.

****

“Kadınlar her koşula dayanıklıdır: Onları bu özelliğinden dolayı takdir etmek gerekir.

****

“Bütün yollar şehire çıkar.

****

Şeytana göre eşitlik Cehennemdedir.

Şeytan: “Yanacağım o günün hayalini kuruyorum. Bütün insanların, cinsiyet yaş, sınıf, meziyet  ayırmaksızın yanacağı o gün. Eşitlik diye buna derim.”

****

Ölüm insana ne yapar?

 O gerçekten öldü mü?

 Bilim, ölümün var olduğunu iddia ediyor.

- Ama hayat da bize aynı cevabı veriyor.

- Evet, doğru.

****

Öyleyse senin bilimine ne ihtiyacımız var?

 Bilim, eksikleri gidermek için yapılan şeylerdir. Muhtemelen boş zamanlarında örgü örmek gibidir. Bilim de örgü örmek gibidir muazzam şeyleri beni cezbeder. bana göre değil. Bilimi bir sürü arkadaşa ve  dünyevi sadelike  değişmemeyiz..

****

Yaşam ve ölüm

Ölüm ölümdür.

Evet, ölüm hâlâ var. Fakat yakın bir zamanda yok olacak.

- O ne demek?

- Gelecekten bahsediyorum. Ama bazı insanlar zaten doğru yoldalar.

****

“Öbür dünyada hiç mutsuz insan olmayacak mı?

 “Hayır. Mutsuzluk tehlikelidir. Çok tehlikeli.

****

Kadınlarla dalga geçmemek gerekir.

****

Bir kadını bir erkeğe bağlayan nedir?

Gülünç bir döngü, Üç şey para şehvet ve ortak bir ev,

****

Yabancı kadınla uzun süre kalmak onu baştan çıkarmak içindir.

****

Kızların hoşlandığı şeyler

Aklını okuyamasan bile bir kızı etkilemen için ona, aklını okuyabildiğini söyle.

****

Şeytanın en çok kullandığı oyuncaklar din adamlarıdır.

****

Din adamlarının ayaklarının kaydığı yerde Hayırseverlerin bağışları vardır.

****

Şeytan Tanrıya inanıyor mu?

 Bugünlerde “Tanrıya inanıyorum” diyen kaç kişi doğruyu söylüyor ki?

- Ben.(şeytan inanıyormuş)

****

“Tanrı aşktır. Ama aşk kural tanımaz.”

****

Hayatın kitabını da okuyabilir misin?

- Hayatın kitabı değil ama belki belirli birinin kitabını(aklını) okuyabiliyorumdur.

****

Şeytanın anlaşma şartı nedir?

İnsanın ruhunu satın almaktır.

****

Şeytanın ambarında neler vardır?

Korkak ruhlar vardır. bütün genç ruhların acı çektiklerinde geldiği yerdir.

****

Bütün katillerin suçları affedilmez. Bunu haketmek gerekir.

****

Biz insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.

Hiç doğmamış olmayı dilerdim. Hiç doğmamış olmak en iyisi olurdu, dostum!

****

Bir talih olarak görünen ölmekten çok daha iyidir. Hayır, yaşamalısın.

****

- Hep aynı şey İnsan daha baş dönmesini kontrol edemeden uçmayı ister.
Sen bir erkeksin. Bir asker.

****

Neyim ben?

 Nihayetinde, neysen “O”sundur.

****

Buradaki hiçbir şeyi tanıyamıyorum.

Ama durduk yere, onlar  yok oldu.

- Çok basit.

-   Anlamıyorum.

****

Ne demek, yok oldu?

 ****

Şeytanın isimlerinden Mauricius? (Morisyus) Ne anlama geliyor?

Ender bir isimdir,  “Karanlık olan” demektir.  Bazen bu, bir şehidin veya bir tüccarın ismi de olabilir.

****

Zaferi sen mi elde etmek istiyorsun?

 “Eylem” her şeydir. “Zafer” değil.

****

Ebedi yalnızlık ve kurtuluş için umut yok.

****

Her şeye kendim karar verme hakkım var.
Kaynak, senin değil ki karar veriyorsun!

****

Şeytan insana kendi kanınla imzalattığı anlaşmasını bozmaz.

 “Ruhun artık ona ait olur.”

****

“Bitti”, ne aptalca bir kelime!

****

“Nereye gidiyorsun?
 Oraya! Oraya! Uzağa ve daha uzağa!

****

—————————-

Eleştiri/Kaan Karsan

Sinema değişiyor, sinema dönüşüyor… Günümüz sinemasının en tuhaf, en yaratıcı ve en büyüleyici yönetmenlerinden biri olan Alexandr Sokurov ise bu karşı konulamaz dönüşümün alevini iyiden iyiye körüklüyor. Goethe‘nin üzerinde elli yıldan fazla çalıştığı manzumesi, sanatı kökünden etkilemeye, varoluşun tüm dünyasını sorgulamaya, değişmeye, değiştirmeye ve yepyeni evrenler yaratmaya devam ediyor.

Baştan söyleyelim. Alexander Sokurov’un Faust‘u kolay takip edilebilen, hatta müthiş bir yoğunlaşma ile izlenilse bile, sizi içine çeken ve kolayca anlaşılabilen akıcılıkta bir eser değil. Hatta tam olarak bahsetmek gerekirse, bilindik kalıpların tamamen dışında seyir eden, sinemanın klasik formüllerinden sadece öyküsel olarak değil görsel olarak da uzak duran ve yepyeni yollar arayan bir film. İşin ilginci bu aradığı yolları buluyor da…

Goethe’nin klasik metnindeki “ruhunu şeytana satan” ve “lanetlenen” insan çıkış noktasından hareketle günden güne daha fazla yitip giden varoluşsal mânaya ve buna karşılık derin bir arayışa sürüklenen insanoğluna doğru yol alıyor. Yitip giden anlam ve bunun peşindeki zavallı insan Sokurov’un kendine has dünyasında, bugüne kadar pek de aşina olmadığımız fotoğraflarla görselleşiyorlar.

Sokurov’un Faust’unda bulanık olmayan tek yargı, her şeyin bulanık olduğu yargısı. Zira Sokurov, kimi anlarda diyalogları, edebiyattaki bilinç akışı tekniğine yakın seyir ederek takdim ediyor ve seyircisi bu diyalogların içerisinde mantıklı bir çıkış yolu arıyor. Yanınızda ya da zihninizde varoluşa ve yok oluşa dair bir el kitabı olmadan, bu filmden düzenli bir anlam silsilesi çıkarmak neredeyse imkânsız gibi. Bu da Sokurov’un Goethe’nin Faust’unu tekrar yaratırken ana metni ne denli iyi anladığının ve olan biteni ne kadar iyi özümsediğinin net bir kanıtı.

Sokurov’un aynı anda hem çekici hem de ürkütücü olabilen görsel evreni ise sinemada nadiren tadabileceğimiz bir yabancılaşma efektini, arı bir büyülenmeyle birlikte, beraberinde getiriyor. Filmin sinema perdesini farklı bir şekilde kullanan görüntü formatından tutun da, başından sonuna sanki hiç kesilmeyen bir tiyatro oyunu izliyormuşuz hissini yaratan tavrı gerçekten sinemada daha önce rastlamadığımız türden. Tamamen özgün bir görsel yaratı ile seyircisini her an güzelce pataklayan Sokurov, aynı anda hayata dair her şeyi çağrıştırabilen bu eseri en tuhaf yollardan, en özgün biçemle peliküle döküyor.

Sanatı ve sinemayı, bu işin ortalama yönelimine göre çok daha farklı bir algıyla ele alan Sokurov, beklendiği gibi oldukça sabırlı bir seyirci bekliyor salonlara. Faust, salonda yaşayacağınız saniyelik bir kopmayla büsbütün uzaklaşabileceğiniz bir deneyim. Zaten olay şu ki: Faust bir filmden çok, bir deneyim. Öyle bir deneyim ki ortada her kişinin farklı şekillerde zihninde tekrar tekrar canlandıracağı ve yepyeni sonuçlara varacağı bir anı vaat ediyor. Bu da içinde bulunduğumuz on yılın en akılda kalıcı sinema olaylarından biriyle yüzleşmemizi sağlıyor.kaankarsan@gmail.com

Faust (Goethe)1808

1749-1832 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman ozanı, oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe‘nin Faust adlı şiirsel oyunu dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutar. Faust, Goethe’nin bütün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir

Faust, Goethe’nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaustadıyla onsekiz yaşında başladığı oyunu, 1806de Faust I ve 1832de Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksen üç yaşında ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiştir.

Goethe, Faust’un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Şeytanla bahse giren insanoğlu teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye ve oyuna konu olmuştur. Goethe’den önce birçok yazar tarafından defalarca işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce de usta bir İngiliz yazarı olan Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı biçimde gelişir ve sonuçlanır. Marlowe, Faust’u şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak ele almıştır. Oysa Goethe Faust karakterini Şeytan Mefistofeles’e yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir. Goethe, Faust’unda evrensel bir insan tragedyası ortaya koymuştur.

Goethe’nin Faust I eseri bir oyun şeklinde görülmekle beraber çok derin ve karmaşık içeriği dolayısıyla genellikle okumak için hazırlandığı ve sahnelenme istenmediği kabul edilebilir. Buna rağmen, Goethe’nin Faust’u içeriğinin çok zengin felsefi derinliği nedeniyle pek çok farklı yorumla yüzlerce kez yeniden incelenmiş, dünyanın birçok ülkelerinde çok farklı yorumlarla sahnelenmiştir.

Faust’un ilk bölümü ya da Faust I olarak bilinen “Faust. Eine Tragödie”, Johann Wolfgang von Goethe’nin 1808 yılında yayımladığı bir trajedisidir. Alman Edebiyatı ve Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı eserlerinden biridir. Drama, birçok kez tarihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar tarafından ele alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust II’ de genişletmektedir.

Konu

Olay, tarihi Faust’un yaşadığı dönemleri, yani Ortaçağ‘dan Yeni Çağa geçiş dönemini kapsamaktadır. Bugünkü Almanya’da, Leipzig ya da Harz bölgesinde geçmektedir.

Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Yeni Çağ’ın başlarında tarihi Faust (1480–1538) gibi itibarlı bir araştırmacı ve öğretmen olan Heinrich Faust, hayatının bilançosunu çıkarır ve oldukça sarsıcı bir sonuçla karşı karşıya kalır: Bir bilim adamı olarak derin bir araştırmadan ve gerekli çıkarımlardan yoksun kaldığını ve hayatını dolu bir şekilde yaşamayı beceremediğini anlar. Bu ikilem arasında sıkışıp kalırken, memnuniyetsizlik ve huzursuzluktan kendini kurtarmayı başarırsa, ruhunu şeytana satacağına dair ona söz verir.

Faust’u tekrar hayata bağlayacağına, kendisinin, yani Faust’un beşeri zevk ve hazlarda anlam bulacağına dair bir antlaşmaya varırlar, şeytan Faust’u gençleştirerek dünyayı gezmek üzere onu yanında götürür. Ve Gretchen olarak adlandırılan genç Margarete ile olan aşkı için Faust’a yardım eder. Faust’un bu arayışı Şeytan‘ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı’dan Faust’u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles, onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust’a dünya hazlarını vaad eder. Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır.Mefistofeles, Faust’u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın Mefistofeles’e beklediği cevabı vermemekte diretecektir.

Oluşum tarihi

Johann Faust’un hayatı, kişiliği ve kaderi çerçevesindeki efsaneler, 1587 yılında hikâyelerin oluşumundan bu yana, birçok kez ele alınan, ünlü bir edebi kaynak olmuştur.

Urfaust

Goethe, çocuk katili Susanna Margaretha karşı açılan dava sürecinden etkilenerek, 1770 yılında Faust çalışmasına başlamıştır (idamı Goethe’yi muhtemelen etkilemiştir.), bu yüzden Urfaust’da arka planda Gretchen çevresinde gelişen aşk trajedisi bulunmaktadır. Urfaust, çalışma odasında Faust’un monoloğu ile başlamaktadır. Mefisto ortaya çıkmaktadır; fakat şeytanla antlaşma yoktur. Auerbachs Keller’daki sahneden sonra, Gretchen trajedisi onun yerini alır; Büyücü mutfağı (Hexenküche) ve Cadılar Bayram (Walpurgisnacht) yer almaktadır. Bu versiyon, Goethe’nin eserinin tümünün ve özellikle Faust’un önemi vurgulandığında, bir el yazısı örneğinin ardından ilk olarak 1887 yılında basılmıştır.

Faust Bir Fragman

Goethe Urfaust’dan yola çıkarak, 1788 yılında tamamlamış ve 1790 yılında basılmış olan Faust. Bir Fragman (Faust. Eine Fragment)’ı oluşturmuştur. Faust fragmanı Urfaust’un aksine, içeriğinde şeytanla antlaşmanın üstü kapalı kaldığı, Mefisto ile geçen bir diyalog şeklinde genişletilmiştir. Büyücü Mutfağı (Hexenküche) sahnesi yeni eklenmekte, bu yüzden Gretchen’in zindandaki sonu yer almamaktadır. Gretchen’e olan aşk trajedisinin yanı sıra ikircimli ve çekingen bilim adamının trajedisi de kendini göstermektedir.

Faust Bir Trajedi

Goethe 1797 yılında fragmana, ithaf, tiyatroda ön gösteri ve gökyüzünde konuşma sahnelerini eklemiştir. Urfaust ve Fragmanda kesinleşmiş olan metin birçok sahne içermektedir, bununla birlikte 1806 yılına kadar olan zaman diliminde Cadılar Bayramı (Walpurgisnacht) sahneye koyulmuştur. Eser 1808 yılında, sergiler için Faust. Eine Trajedi olarak basılmıştır. Mutsuz bir kızın ve ikircimli bir bilim adamının hikâyesinden, gökyüzü ve cehennem arasında geçen bir insanlık dramı ortaya çıkmıştır.

Goethe, 21 yaşından 57 yaşına kadar, Faust’un ilk bölümü üzerinde çalışmıştır. Bu üç versiyon, içeriksel bir gelişmenin yanı sıra önemli bir stilistik gelişmeyi de belgelemektedir. Goethe, bu projenin gerçekleşebileceğine inanmamasına rağmen, Faust I’in çalışmasında oluşturduğu taslak ve sahneleri, Faust’un ikinci bölümüne de aksettirmiştir.

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film


Yapım: 1956 – İspanya, ABD

Tür: Aksiyon, Çocuk, Dram, Psikolojik

Vizyon Tarihi:     27 Temmuz 1956

Süre: 116 dakika

Yönetmen: John Huston

Oyuncular: Orson Welles,  Gregory Peck, Leo Genn, Frederick Ledebur, Harry Andrews

Senaryo: Ray Bradbury

Yapımcı:  John Huston

 

Herman Melville Kimdir?

1819’da New York’ta doğan Herman Melville, fakir bir ailenin çocuğu olarak oldukça sıkıntılı günler geçirdi.Babası arkasında yüklü miktarda borç bırakınca genç Herman için hayat daha da zorlaştı.O şartlar altında 13 yaşında hayata atılmak zorunda kaldı.18 yaşında Liverpool’e giden bir gemiye ayak bastı. O gemiyle birlikte denizciliğe de başlamış oldu.

Herman Melville 22 yaşında balina avcısı oldu.  Güney Denizlerinde balina avına çıktı, ama zorlu koşullara dayanamayıp birkaç arkadaşı ile gemiyi terk etti ve bir süre Typee yerlileri arasında yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndüyse de denizcilik hayatı hep sorunlu geçti. katıldığı bir isyan sonunda hüküm giydi, Tahiti civarında yeniden yerliler arasına katıldı, bir başka balina gemisi ile Hawaii’ye kadar gitti.

1846’da yayınlanan ilk romanları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. Moby Dick’i 1851’de tamamladı, ancak romanları yeterince ilgi görmedi.

Herman Melville Moby Dick

İlk kez Ekim 1851’de Londra‘da Richard Bentley tarafından ve Kasım 1851’de New York Harper&Brothers Yayınevi tarafından basılmıştır. Sonradan klasikleşen roman ilk yayımlandığı dönemde ilgi görmemiş, sadece 3000adet satılmıştı. Yirminci yüzyılda ün kazandı, üzerine incelemeler yazıldı ve defalarca sinemaya uyarlandı.

Bana İsmail deyincümlesi ile başlayan roman, anlatıcı İsmail’in ağzından Kaptan Ahab adlı roman kişisinin Moby Dick adlı balinanın peşinde yaşadığı macerayı anlatır.

 Simgesel okumalara açık bir kitap olan Moby Dick ile ilgili olarak; Ahab ve Moby Dick arasındaki çatışmanın birey ile doğa, Ahab ve gemi mürettebatı arasındaki çatışmanın birey ile toplum arasındaki gerilimi yansıttğı; Ahab karakterinin 20. yüzyılın diktatörlerinin habercisi olduğu; geminin Amerikan toplumunu, acımasız Ahab’ın ise acımasız kapitalizmi ifade ettiği şeklinde okumalar yapılmıştır.

Roman, Amerikan edebiyatının başyapıtı kabul eden eserlerin üretildiği Amerikan Rönesansı diye adlandırılan dönemde yazılmıştır. Aynı dönemde Nathaniel Hawthorne Kırmızı Leke (Scarlet Letter) (1850), Harriet Beecher Stowe Tom Amca’nın Kulübesi (1852), Walt Whitman Çimen Yaprakları ‘nı(1855) yayımlamıştı. Kendi denizcilik tecrübeleri ve denizlerde yaşanmış başka olaylardan (1820’de Essex adlı bir Amerikan gemisinin bir balina tarafından batırılması ve 1839’da Şili‘de Mocha Dick adlı albino balinanın öldürülüşü) esinlenerek bir balina avı öyküsü kurgulayan Melville, kitap taslağını arkadaşı Nathaniel Hawthorne’a göstermiş ve onun tavsiyeleri üzerine kitabı hayatın anlamını keşfetme üzerine simgesel bir romana dönüştürmüştür.

Daha önce Typee ve Omooo adlı iki kitabı ilgi gören yazar, başyapıtı olarak gördüğü bu kitabın yayımlandığında olumsuz eleştiriler alması ve satmaması nedeniyle hayal kırıklığı yaşamıştı.

Mina Urgan Beyaz Balina’nın romanını şöyle tanımlıyor.,

İlk bakışta denizlerde geçen bir serüven romanı sanılabilir. Ne var ki insan Moby Dick’i okudukça, okuduklarını düşündükçe, kitabın derinliğini, gerçek anlamını sezmeye başlar. Bu derinliği, gerçek anlamı sezmeyenler ise, balina avıyla ilgili, heyecanlı bir öykü olarak, gene de Moby Dick’in pekâlâ keyfini çıkarabilirler.”

Moby Dick’i Yeniden Okumak

Halil Turhanlı / MART 2011

Pek çok açıdan önemsediğim CLR James’in bu kez Melville okumalarına değinmek ve bu okumalardan yola çıkarak Moby Dick konusunda birkaç söz söylemek istiyorum.

Yıllardan beri Amerika’da kaçak olarak yaşayan James 1952’de yakalanmış ve Ellis Adası hapishanesinde bir yıl alıkonulduktan sonra sınır dışı edilmişti. Hapishanede kaldığı bir yıl içinde daha önce Melville okumaları sırasında düştüğü notları, çıkardığı taslakları genişletti, eklemeler yaptı, bunları derledi ve bir kitap haline getirdi. James, Mariners, Renegades and Castaways (Gemiciler, Firariler, Kazazedeler) başlığıyla yayımlanan kitapta, özellikle Moby Dick’ın ana karakteri Kaptan Ahab konusunda tartışılacak tezler ileri sürer. Kanonik okumalarda birkaç noktada çatlaklar açar. Bu soy okumalara damgasını vuran Despot Ahab ve Hoşgörülü İsmail karşıtlığına karşı çıkar; bu iki karakterin çatışmaları, çelişkileri kendi içlerinde barındırdıklarına hükmeder. Gemiyi de bir fabrikaya benzetir.

İlk kez 1953’de, McCarthy’nin komünist avladığı yıllarda yayımlanan kitap salt bir edebiyat incelemesi değildir. James tarihi de gözden geçirmiş, kölelik, siyah insana bakış emperyal güç gibi konu ve temaları yeniden ele almış, Melville’i Amerikan edebiyatının dışına taşan ve yeni bir uygarlığı duyuran yazar olarak değerlendirmiştir. Melville’in sadece yazdıklarını değil, yazmadıklarını da, onun sessizliğini de okumuş ve yorumlamıştır. James’in kitabı bütün bu niteliklerinden dolayı da, bugün postkolonyal incelemeler literatüründe özel bir yere sahiptir.

James’e göre, doğmakta olan yeniyi duyuran büyük yazarlardan biridir Melville. Kriz ve geçiş dönemlerinde ortaya çıkan büyük yazarlar eski dönemin sona ermekte ve bir yenisinin onun yerini almakta olduğunu, yeni bir dönemin başladığını duyururlar. Yeni tutkuları, yeni idealleri, yeni ihtiyaçları ifade eden karakterler yaratırlar. Melville on dokuzuncu yüzyıl ortalarının böyle bir dönem olduğunu kavramış ve Ahab karakteriyle yeniyi duyurmuştu.

James’e göre Melville bireyciliği kutsuyordu; fakat bireyciliğin ikili doğasını biliyordu; bu nedenle birey ile doğa (Ahab ve Moby Dick) arasındaki çatışmanın, birey ve toplum (Ahab ve gemi mürettebatı) arasındaki gerilimin de altını çizmiş, bireycilikten ödün vermeksizin demokratik bir toplumun bir mümkün olup olmayacağını araştırmıştı

James, Melvill’in Kaptan Ahab ile dünya edebiyatının en özgün karakterlerinden birini yaratmakla kalmadığını, bu karakter üzerinden insanlığın geleceğine dair öngörülerde de bulunduğunu belirtir. Çevresini aydınlatan birey, Prometheus’vari bir kahramandır o; fakat aynı zamanda yirminci yüzyıl diktatörlerinin habercisidir de.

Hatırlanacağı üzere, Edward Said de 9/11 sonrası intikam peşinde koşan dinsel bir retorik kullanarak modern haçlı seferleri başlatan, Usame bin Laden’e karşı hınç politikası yürüten, onu yargılamadan cezalandırmak isteyen Başkan George W.Bush’u, beyaz balinadan intikam almayı ölümcül bir saplantı haline getirmiş olan, bunun için bütün mürettebatın hayatını da hiçe sayan Kaptan Ahab’a benzetmişti. Başkan Bush’un gözünde Usame bin Laden yeryüzündeki bütün kötülüklerin kaynağı, bütün kötülüklerin bedenleşmiş haliydi. Edward Said bu figürü seküleştirmek ve gerçekliğin alanına geri getirmek gerektiğini vurgulamıştı.

Bir de şu var: RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) militanları da Stammheim’da Moby Dick’i okumuş, okumakla kalmamış romandaki karakterlerin adlarını tecrit hücrelerinden birbirleriyle haberleşmede kod adı olarak seçmişlerdi. Faşist geçmişiyle henüz tam olarak hesaplaşmamış, bazı kilit noktalarında Nazi döneminin karanlık isimlerinin görev yaptığı Batı Alman devletini Moby Dick (Leviathan) olarak görüyor, canavara karşı yürüttükleri bu mücadelede gemideki balina avcılarıyla özdeşleşiyorlardı.

Leviathan (i.) Tevratta adı geçen büyük bir su canavarı; ada balığı gibi çok büyük hayvan; iri balina veya gemi gibi büyük şey.

(Starbuck adını alan Holger Meins hapiste açlık grevinde ölmüştü. Adını Moby Dick’deki bir karakterden almıştı, ama bir başka Melville karakteri, Bartleby gibi hapishanede açlıktan ölmüştü.)

Melville’in adını Kitabı Mukaddes’den alan anlatıcısı İsmail arayış içinde olan tedirgin bir ruhtur.Sıradan bir serüvenci değildir. Kutsal kitaptaki adaşı susuzluk çeker, suya doymak ister. Annesi Hacer susuzluk çeken oğluna su bulabilmek için çırpınır, su arar. Anlatıcı İsmail de susuzluk çekmektedir. Şu anlamda: Hayatın derin anlamını kavrayabilmek için denize açılmıştır. Onun için denize açılmak hayatın özü olan suya karışmaktır. Hayatın anlamı da hayatın özünde saklıdır. Ama, böyle bir arayışa koyulabilmek için öncelikle kıyı ile çizilmiş sınırı aşmıştır. Herkesin cesaret edebileceği, göze alabileceği bir şey değildir bu. Çok sayıda insan Manhattan doklarına kadar gelip oradan uzun uzun denize baktıktan sonra geri dönerler. Sınırı aşmaya, gemiye binmeye cesaret edemezler.

Kimi liberal eleştirmenler, örneğin F.O. Mattiessen, İsmail’de Emerson’cı idealizmin bir yansımasını gördüler. Onlara göre, İsmail hoşgörülüydü; dinsel ve kültürel göreceliği savunuyordu. Gerçekten, böyle bir tezi destekleyecek kimi ipuçlarını barındırır İsmail karakteri. İnsanlar arasında evrensel bağlar bulunduğunu düşünür. Bütün inançları irrasyonel bulsa da oruç tutan Queequeq’in inancına saygı gösterir gemideki diğerlerine de saygı göstermelerini söyler. Queequeg ile dostluğu homoerotik tonlar da taşır. Gemi mürettebatıyla arasına bir uzaklık koyar ve bu mesafeden gözlemleyerek anlatır.

Bir yerli kabilesinin adını taşıyan gemi, Pequod bir bakıma Amerikan toplumunu sembolize eder. Değişik ırklardan (beyazlar, Afro-Amerikalılar, Polenezyalılar..), farklı inançlardan, kültürlerden insanlar bir araya gelmişlerdir. Ama bu erkeklerin dünyasıdır. On dokuzuncu yüzyıl Amerikan kamusal hayatının marjında yer alan kadınlar bu kez de denizin kıyısında kalmışlardır. Dahası, bu dünyaya hükmeden bir despot vardır:

Bütün mürettebatı ölüme sürekleyen Ahab. Onun varlığı, idealize edilmiş Amerikan toplumunu, ideal cumhuriyet anlayışını birden siler. Gemideki gündelik çalışma koşulları da çok ağırdır. Yüzen bir çalışma kampıdır Pequod. Ahab salt geminin değil, bütün acımasızlığıyla kapitalist ekonominin de kaptanlarından biridir.

 

Kaynak:

Moby Dick’i yeniden okumak

“İsmail’in Dilinden Moby Dick”

“Bana İsmail deyin.”

Birkaç yıl önce parasız kaldığım bir sırada denize açılmaya ve okyanusları görmeye karar vermiştim. Ne zaman kendimi ürkek ve sinirli hissetsem içimden sokaktaki insanların şapkalarını kapıp kaçmak gelse, çiseleyen bir kasım yağmuru ruhumu ele geçirse işte o zaman kendimi açık denizlere atardım.  Sizde benim gibiyseniz, önünüze çıkan ilk patikaya dalın. O sizi bir şekilde denize götürür.

Deniz her insanın ayna gibi kendisiyle buluştuğu yerdir.  Suyun topraktan farklı ve insanları cezbeden büyüsü sizi dağlardan indirip derelere nehirlere ve nihayet denize kadar sürükleyecektir.

İşte New Bedford kasabasına da 1841 yılının sonuna doğru fırtınalı bir cumartesi günü işte böyle varmıştım.  Orada Kaptan Ahab’ın gemisine dâhil oldum.

Hikâyemiz çok uzundur. Kısaca, uzun zaman Kaptan Ahab’ın intikam hırsı yüzünden Moby Dick’i okyanuslarda arayıp durduk. Sanki Moby Dick’i Deniz onu yutmuştu.   Kaptan Ahab’ın gözü dönmüş haliyle New Bedford’dan Rachel 12 yaşındaki kaybettiği çocuğunu dahi aramasında yardım etmedik.  Vicdanen bile rahatsız olmadan ölümüne Moby Dick’in peşine düşüp okyanusta dolanıp durduk.

Kaptan Ahab’ın haritasına göre Moby Dick 19 Nisan 1842 yeniayla birlikte ortaya çıkacaktı. Arıyorduk, arıyorduk…..

Ah Moby Dick!

Moby Dick, bir balina olduğunu biliyorduk ama şeytan gibiydi sanki.

Sonunda Onu gördük. O mu bizi buldu, yoksa biz mi onu, bilemiyoruz.

Onu öldürmek istedik. Fakat hiçte öyle olmadı.

“ Trajedi sona ermiş herkes ölmüştü.”

“ Denizin büyük kefeni Pequod’un ve tayfalarının ve Moby Dick’in üzerlerini örtmüştü.”

Tabi ki, yardımımızı esirgediğimiz, hüzünle kaybolan çocuklarını aramakta olan Rachel, yetimi yerine beni bulmuştu da; “ Bu hikâyeyi size anlatacak biri olarak, sadece ben sağ kurtulmuştum.”

—————-
Ahab: i. İsrail kralı (c 875-853 MÖ), Jezebel’in kocası (İncil); Herman Melville’in “Moby Dick” isimli romanının trajik kahramanı;
Ahab, İsrail kralı.(İ.Ö. 870 – Ramot Galaad İ.Ö. 850).
Başka bir yorum için bkz:
http://www.gurkankilicaslan.com/?p=1955

ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999) Film


 Yönetmen: John Stephenson  

Ülke: ABD

Tür: Komedi , Dram , Aile

Vizyon Tarihi: 15 Haziran 2001 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: George Orwell , Alan Janes , Martyn Burke ,

Müzik: Richard Harvey

Görüntü Yönetmeni: Mike Brewster   

Oyuncular: Kelsey Grammer, Ian Holm, Paul Scofield

Özet

Filmde bir gün Manor Çiftliği’nde insan sahiplerinin baskısı altında yaşayan hayvanların bir ütopya yaratmak amacıyla bir domuz tarafından kışkırtılmasıyla örgütlenmesi ve direnişe geçmesi beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır.

Bu toplumsal harekette başı çeken Kartopu ve Napolyon adlı domuzların, insanlardan kurtulduktan sonra bu kez kendi otorite sevdalarıyla hayvanlara zulmetmesi, sosyalist sisteme yönelik bir eleştiri niteliğinde.

KİTABIN KONUSU:

Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell’in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945’te yayınlandıysa da asıl ününe 1950’lerde kavuştu. 1996’da ise geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo Ödülü’nü 1946 senesi için aldı.

Roman, Stalinizmin acı bir eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, romanında SSCB’nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah kullanarak mecazi bir dille anlatır.

Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere’de sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken konusunun CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir. Roman 1999’da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir.

Hayvan Çiftliği, Pink Floyd’un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur.

“Hayvan Çiftliği” Türkiye’de ilk kez 1954 yılında o zamanki adı Maarif Vekâleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Halide Edip Adıvar’ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır. 1966 yılında da kitabın ikinci baskısı yapılmıştır.

Romanın İngilizce versiyonu 1970’li yıllarda Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan devlet okullarında (Maarif Bakanlığı Kolejleri) İngilizce derslerinde okutulmuştur.

Romandaki karakterler

  • Koca Reis, domuz, hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vaat eder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin‘e benzer.
  • Snowball, domuz, hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Leon Troçki‘yi temsil eder. Napolyon değirmene önce karşı çıkar, Snowball’u çiftlikten kovduktan sonra ise değirmenin yapımını ister. Başa gelen her kötü olaydan Snowball’u sorumlu tutar.
  • Napolyon, domuz, köpekleri eğitir ve bir polis gücü haline getirir, Snowball’u çiftlikten kovar, insanlarınkinden daha baskıcı bir yönetim kurar. Josef Stalin‘i temsil eder. Kitapta Animalizm- Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm’den kesin olarak dönüş yapar.
  • Bay Jones, insan, çiftliğin eski sahibi. Son Rus çarı II. Nikolay‘ı temsil eder.
  • Bay Frederick, düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi. Adolf Hitler‘e benzemektedir.
  • Bay Pilkington, Winston Churchill‘e benzemektedir. Kitabın sonunda Napolyon’un Bay Pilkington ile anlaştığını görüyoruz. Bu da bize onun Theodore Roosevelt olduğunu gösteriyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır yaşlı erkek domuz Koca Reis (yarışmaya Willingdon Gü­zeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis di­yordu), buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder ve şunları konuşur.

“Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir ha­yattır?

Açıkça söylemekten korkmayalım:

Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldik­ten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verir­ler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırır­lar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de kor­kunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere’de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk ne­dir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere’de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız se­fillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplak­lığıyla gerçek budur.

“Peki, bu durum, Doğa’nın bir yasası mıdır?

Ül­kemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur?

Hayır, yoldaşlar, asla! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hay­vanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağla­yabilir. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebi­lir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edeme­yeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabi­lir.

Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim?

İnsan­lar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar, işte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan.

Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır. İnsan’ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.

“İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gü­cü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Biz­se emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besle­riz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yok­tur. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin lit­re süt verdiniz?

Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti?

Her bir dam­lası düşmanlarımızın midesine indi. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçın­dan civciv çıkarabildiniz?

Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nere­de?

Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin, insanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün?

“Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal so­nuna varmasına bile izin vermezler. Ben gene talih­li sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. Bir domuz için çok doğal. Ama hiçbir hayvan sonun­da o gaddar bıçaktan kaçamaz. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz, inekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekli­yor, hepimizi. Atların ve köpeklerin yazgısı da bi­zimkinden farklı sayılmaz. Sen, Boxer (at), şu koca kas­ların gücünü yitirmeye görsün, Jones (çiftçi) o saat, sakat ve kocamış adarı alan kasaba satar seni. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine ma­ma yapar. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeye görsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en ya­kın göle atar.

“Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynak­landığı gün gibi açık değil mi?

Şu İnsanoğlu’ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun, işte o zaman zengin ve özgür olacağız.

Öyleyse, ne yapma­lı?

 Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt et­meye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar:

Ayakla­nın!

Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi gö­rüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

“Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsıl­masın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın, insan ile hayvanların ortak bir çıkan vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğ­lu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözet­mez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın.

Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!”

Üç gün sonra Koca Reis kazara öldürülür. Kendisinden geriye konuşma esnasında söylediği İngiltere Hayvanları adlı şiiri kalmıştır. Konuşması da çoktan diğer hayvanlarda ufuklar açmaya başlamış ve Adalet şarkısı ve özgürlüklerini tekrar hayvanlar bir ağızdan söylenir olmuştur.

Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdelerin en güzeline,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Er geç bir gün gelecek,

Zorba İnsan devrilecek,

İngiltere’nin bereketli topraklarında

 

Yalnızca hayvanlar gezinecek.

Burnumuza geçirilen halkalar,

Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak,

Kamımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak,

Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak.

Zenginlikler düşlere sığmayacak,

Buğdayı arpası, yulafı samanı,

Yoncası, baklası, pancarı,

O gün hepsi bizim olacak.

İngiltere’nin çayırları daha yeşil,

Irmakları daha aydınlık olacak,

Rüzgârlar daha tatlı esecek,

Biz özgürlüğümüze kavuşunca.

O günü göremeden ölüp gitsek de,

Herkes bu uğurda savaşmadı,

İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele,

Özgürlük uğruna ter akıtmalı.

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdeme, haber salın her yere,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unuttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır.  

Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğer hayvanlara önderlik yapmaya başlarlar. İlk işleri çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu sahibi sadece kendileri olan Manor Çiftliği’nin (Beylik Çiftliği) adı bundan sonra “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” dir.

Süreç içerisinde iki domuz öne çıkar: Nopolyon ve Snowball.

Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar.

Yedi Emir şöyledir:

  • İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  • Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatlan olan herkesi dost bileceksin.
  • Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  • Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  • Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  • Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürme­yecek.
  • Bütün hayvanlar eşittir.

Emirler büyük bir özenle yazılmıştı; ‘dost’un ‘tost’ diye, S’lerden birinin de ters yazılmış olması dışında, hiçbir yazım yanlışı yoktu. Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir.

Animalizm dersleri verilmektedir. “Dört ayak iyidir, iki ayak kötü” Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istemektedir.

 Napoleon ve Snowball çiftliğin hakimiyetini ele geçirmiş durumdadırlar. Her şekilde haklılıklarını öne çıkarırlar ve hayvanları ikna ederler. Örnek verilecek olursa  hayvanlar:

“Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?”    Diye sorduklarında saklayamadıkları gerçeği itiraf ederek “Biz domuzlarda!” cevabını verirlerken gerekçeleri de hazırdır.   Snowball der ki;

“Süt ve elma beyini besler.    Ve eğer beyinlerimiz beslenmezse o zaman Çiftçi Jones geri gelebilir.    İçinizden Jones’u tekrar görmek isteyen var mı? Hayvanlar:

“Hayır. Hayır. Hayır”, derler.

“Öyleyse, o zaman iyiliğimiz için sütü içmeye ve    elmaları yemeye devam edeceğiz.” Derler. Ancak bu arada enikleri çok olan Jessie süt tüketimi yüzünden yavrularından uzaklaştırılır ve yavruları komitenin emrinde çalışan kolluk kuvvetlerine dönüştürülür.

Domuzlar hayvanlara ne yapacağını, ne düşüneceğini söylüyorlardı. Ancak  Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yeldeğirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un enntrikaları ile köpekleri tarafından çiftlikten sürülür. Ama buna rağmen yeldeğirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır.

Bir gün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur… Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.  Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza:

“Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için” cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor. Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor…Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor. Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar.

Domuzlar insan gibi davranmaya başlamışlar ve hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymayan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası. Yaşlı Koca Reisin sözlerinin hiç anlamı yoktu artık.    Domuzlar şimdi evde yaşıyorlardı.    Napoleon arada bir görülüyordu ama onuruna bir heykel yapılarak ahır yakınına dikildi.    Napoleon Hayvanları ikna için şunları söylüyordu:

“Bugün bizim için yeni bir yolun başlangıç işaretidir.    Hayvan çiftliği izole edilmiş olarak kalamaz.    Hayatımızın kalitesini arttırmak için,    değirmeni inşa etmek için,    kendimizi beslemek için ticarete ihtiyacımız var.    (Yaşlı Koca Reis asla ticarete bulaşmayın dememişse de)    Lideriniz olarak,    Ticaretin ağır yükünü ben omuzlarıma alacağım.    Devrimimiz devam ediyor ve Koca Reis’e şimdi bütün aksiyonlarımıza inançlarımızın kurucusu olarak bakılacak.”

Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaadedilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır.

Kış aylarında çiftlikte kıtlık baş gösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş-gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çiftliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor…

Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor… Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!.

Şarkılar değişmiş Na­poleon Yoldaş için şiirler söylenir olmuştu.

Yetimlerin biricik babası!

Mutluluğumuzun pınarı!

Yem kovalarının sultanı!

Gökyüzündeki güneşi andırırsın,

Dingin ve buyurgan bakışınla Yüreğime coşku salarsın,

Napoleon Yoldaş!

 

Kullarının sevdiği her şeyi

Sensin onlara bağışlayan,

İki öğün yemek, tertemiz saman döşek;

Büyük küçük her hayvan

Rahat uyur her akşam,

Sensin onları koruya ıp kollayan,

Napoleon Yoldaş!

 

Bir gün bir yavrum olursa,

Daha ufacık bir bebekken

Altı karış olmadan boyu

Öğrenmeli senin değerini bilmeyi,

Gözlerini açar açmaz dünyaya

Ciyak ciyak basmalı çığlığı:

“Napoleon Yoldaş!

Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar…

Yaz ortalarında, üç tavuğun, Napoleon’a karşı bir suikast hazırlığına katıldıklarını itiraf ettiklerini işiten hayvanlar büyük bir korkuya kapıldılar. Ta­vuklar hemen idam edildi ve Napoleon’un güvenliği için yeni önlemler alındı. Geceleri yatağının çevre­sinde köpekler nöbet tutuyor, yediği her yemek ze­hirli mi değil mi diye önceden Pinkeye adlı genç bir domuz tarafından tadılıyordu.

Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar. Çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu fark ediyorlar.

Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor:

“Bütün hayvanlar eşittir Fakat bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.”

Bu arada çiftlik zenginleşmiş, ama her nedense hayvanların hayat koşulları değişmemişti; tabii do­muzlarla köpekleri saymazsak. Bu, belki biraz da kalabalık olmalarından kaynaklanıyordu. Gerçi on­lar da kendilerince çalışıyorlardı. Squealer’ın bıkıp usanmadan anlattıklarına bakılırsa, çiftliğin dene­tim ve yönetimi, durmamacasına çalışmalarını ge­rektiriyordu. Bu işlerin çoğu, öteki hayvanların bil­gi ve becerisini aşan uğraşlardı. Örneğin, domuzlar her gün sabahtan akşama kadar ‘fişler’, ‘raporlar’, ‘tutanaklar’, ‘dosyalar’ gibi Kimsenin akıl sır erdire­mediği işlere kafa patlatma': zorundaydılar. Bunlar, sık yazılarla doldurulan, doldurulduktan sonra oca­ğa atılıp yakılan çarşaf çarşaf kâğıtlardı. Squealer, bunun, çiftliğin dirlik ve düzeni açısından büyük önem taşıdığını söylüyordu. Ama gene de, domuzla­rın da, köpeklerin de, kendi emekleriyle yiyecek ürettikleri yoktu; üstelik, hem çok kalabalıktılar, hem de iştahları her zaman yerindeydi.

Öteki hayvanlara gelince; gördükleri kadarıyla, hayatlarında pek değişen bir şey yoktu. Çoğu zaman karınları açtı, samanların üstünde yatıyorlar, suları­nı gölcükten içiyorlar, tarlalarda çalışıyorlardı; kışın soğuktan donuyorlar, yazın sineklerin saldırısına uğruyorlardı. Daha yaşlıca olanlar, belleklerini zor­layarak, Jones’un çiftlikten yeni kovulduğu Ayaklanma’nın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarma­ya çalışıyorlar, ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. Şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı ellerinde; önlerinde yalnızca Squealer’ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini göste­ren rakamlarla dolu listeleri vardı. Bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

Boxer (at) az yiyip çok çalışmak dayanılır gibi değildi, ama asla pes etmiyordu. Hastalandı ambulans süsü verilmiş mezbaha arabası ile gönderilirken hayvanlar gerçeği görseler de engel olmadılar. Willingdon’daki hastanede öldüğü haberi geldi. Haberi açıklayan Squealer, son anlarında Boxer’ın yanında bulunduğunu söylüyordu.

Derken, Squealer’ın tavrı ansızın değişiverdi. Bir an durdu, ufacık gözleriyle çevresine kuşkulu bakışlar fırlattıktan sonra başladı anlatmaya. Boxer götürüldükten sonra çiftlikte saçma ve aşağılık bir söylenti yayıldığını duymuştu. Söylenti­ye bakılırsa, bazı hayvanlar Boxer’ı götüren araba­nın üzerinde ‘At Kasabı’ yazdığını görmüşler ve he­men Boxer’ın kesilmeye gönderildiği sonucuna var­mışlardı. Bir hayvanın bu kadar salak olması inanı­lır gibi değildi. Ter ter tepmiyor, öfkeyle bağırıyordu.  Sevgili Önderleri Napoleon Yoldaş’ı hiç mi tanımı­yorlardı?

 Napoleon Yoldaş, hiç böyle bir şeye göz yu­mar mıydı? Oysa işi aslı çok basitti. Eskiden bir at kasabının kullandığı araba, kısa bir süre önce baytar tarafından satın alınmış, ama baytar arabanın üs­tündeki yazıyı silmeye vakit bulamamıştı. Sorun buradan kaynaklanıyordu.

Hayvanlar, işin aslını öğrenince, yüreklerindeki sıkıntıyı biraz olsun atmışlardı. Squealer, ön ayağını kaldırıp gözyaşlarını sile­rek, “Böylesine dokunaklı bir sahne görmemiştim!” dedi. “Son âna kadar başucundaydım. Konuşacak gücü kalmamıştı. Son nefesinde, kulağıma, tek üzüntüsünün yel değirmeninin bittiğini göreme­mek olduğunu fısıldadı. ‘İleri, yoldaşlar!’ dedi güç­lükle. ‘Ayaklanma adına ileri! Yaşasın Hayvan Çiftli­ği! Yaşasın Napoleon Yoldaş! Napoleon her zaman haklıdır!’ Son sözleri bunlar oldu, yoldaşlar.” Diyerek hayvanları kandırdı.

Gene de, hayvanlar umutlannı asla yitirmiyor­lardı. Daha da önemlisi, Hayvan Çiftliği’nin üyesi ol­manın ne kadar onurlu ve saygın bir nitelik olduğu­nu bir an bile akıllarından çıkarmıyorlardı. Hayvan Çiftliği, koca ülkede -tüm İngiltere’de!- hayvanların malı olan ve hayvanlar tarafından yönetilen tek çift­likti hâlâ. En gençleri, dahası yirmi-otuz kilometre uzaklıktaki çiftliklerden yeni getirilmiş olanlar bile bunu bir mucize olarak görüyorlardı. Tüfek sesini duyduklarında, yeşil bayrağın gönderde dalgalandı­ğını gördüklerinde göğüsleri kabarıyor; söz dönüp dolaşıp mutlaka eski kahramanlık günlerine, Jones’ un çiftlikten kovuluşuna, Yedi Emir’in kaleme almı­şına, çiftliği ele geçirmeye kalkan insanların bozgu­na uğratılışına geliyordu. Eski düşlerin hiçbirinden vazgeçmemişlerdi. Koca Reis’in müjdelediği, İngil­tere’nin yemyeşil çayırlarına tek bir insan ayağının basmayacağı Hayvan Cumhuriyeti’ne olan inançla­rını yitirmemişlerdi. Bir gün mutlaka gerçek olacak­tı; belki hemen gerçekleşmeyecekti, belki şimdi ha­yatta olanlar o günleri göremeyeceklerdi, ama düş­leri bir gün mutlaka gerçek olacaktı. İngiltere’nin Hayvanları şarkısının ezgisi bile orada burada gizli­ce mırıldanılıyordu; hiçbiri yüksek sesle söylemeye cesaret edemese de, çiftlikteki her hayvanın şarkıyı ezbere bildiği kesindi. Zor bir hayat yaşıyor olabilir­lerdi, umutlarının tümü gerçekleşmemiş olabilirdi, ama öteki hayvanlardan farklı olduklarının bilincindeydiler. Açlık çekiyorlarsa, zorba insanları doyuralım diye çekmiyorlardı; çok çalışıyorlarsa, hiç değil­se kendileri için çalışıyorlardı. Hiçbir hayvan iki ayaküstünde yürümüyordu. Hiçbir hayvan, hiçbir hayvanın ‘efendisi’ değildi. Bütün hayvanlar eşitti.

Yaz başlarıydı. Bir gün Squealer koyunlara ar­dından gelmelerini emretti ve onları çiftliğin öbür ucunda, körpe huş ağaçlarıyla kaplı bir yere götür­dü. Koyunlar, Squealer’ın gözetiminde, akşama ka­dar ağaçların yapraklarını yediler. Squealer, akşam çiftlik evine dönmeden, koyunlara orada kalmaları­nı tembihledi; hava da sıcaktı zaten. Koyunlar bü­tün bir hafta orada kaldılar; bu süre boyunca öteki hayvanlar koyunlarla hiç karşılaşmadılar. Squealer her gün oraya gidiyor, günün büyük bölümünü ko­yunlarla geçiriyordu. Onlara yeni bir şarkı öğret­mekte olduğunu, rahat çalışabilmeleri için gözler­den uzak olmaları gerektiğini söylüyordu.

Koyunların çiftliğe yeni döndükleri güzel bir akşamüstü, hayvanlar işlerini bitirmişler, çiftlik bi­nalarına yönelmişlerdi. Birden, avlunun oradan, korkunç bir kişneme duyuldu. Hayvanlar ürkerek oldukları yerde kaldılar. Clover’ın sesiydi. Bir kez daha kişneyince, tüm hayvanlar dörtnala avluya dal­dılar. Ve Clover’ın gördüğünü onlar da gördüler:

Arka ayakları üzerinde yürüyen bir domuz.

Squealer’dı bu. Koca gövdesini arka ayaklarının üzerinde taşımaya alışık olmadığından güçlükle ilerliyordu, ama gene de dengesi bozulmadan avlu­nun ortasında gezinebiliyordu. Biraz sonra çiftlik evinin kapısından bir sürü domuz çıktı; hepsi de ar­ka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Daha beceriklileri de vardı, dengelerini korumakta güçlük çeken­ler de; ama hepsi de avlunun çevresinde yere yıkıl­madan dolanıp duruyorlardı. Sonunda, köpekler ürkünç sesler çıkararak havladılar, kara horoz kulakla­rı sağır edercesine uzun uzun öttü ve kapıda Napoleon belirdi: Olanca görkemiyle dimdik yürüyor, sağına soluna kibirli bakışlar fırlatıyordu; köpekleri de çevresinde sıçrayıp duruyorlardı.

Ön ayaklarından birinde bir kırbaç vardı!

Ortalığı ölüm sessizliği kaplamıştı. Hayvanlar, şaşkınlık ve korku içinde birbirlerine sokulmuşlar, avlunun çevresinde ağır ağır yürüyen domuzları iz­liyorlardı. Sanki dünya tersine dönmüştü. İlk şaş­kınlıkları geçer geçmez, köpeklerden korkmalarına, uzun yıllardır ne olursa olsun hiçbir şeyden yakın­mama, hiçbir şeyi eleştirmeme alışkanlığını edin­miş olmalarına karşın, domuzlara karşı seslerini yükseltmek üzereydiler ki, koyunlar birinden işaret almışçasına hep bir ağızdan melemeye başladılar:

“Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!”

 

Meleme aralıksız beş dakika sürdü. Koyunların sesi kesildiğinde, domuzlar çoktan çiftlik evine dönmüşler, protesto etme fırsatı kaçırılmıştı.

Benjamin, birinin burnuyla omzuna dokundu­ğunu fark edince dönüp baktı. Clover’dı. Yaşlı gözle­ri her zamankinden daha donuktu. Hiçbir şey söyle­meden, Benjamin’i usulca yelesinden çekip büyük samanlığın Yedi Emir’in yazılı olduğu duvarına gö­türdü. Bir süre öyle durup katran kaplı duvardaki beyaz yazılara baktılar.

Sonunda, Clover, “Gözlerim artık iyi görmüyor,” dedi. “Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazılarda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?”

Benjamin, ilk kez ilkesini bozdu ve duvardaki yazıyı Clover’a okudu. Duvarda tek bir emir yazılıy­dı:

Bütün Hayvanlar Eşittir Ama Bazı Hayvanlar

Öbürlerinden Daha Eşittir

Ertesi gün, çiftlik işlerini denetleyen bütün do­muzların kırbaçlı olmaları kimseye tuhaf gelmedi. Domuzların kendilerine bir radyo aldıkları, telefon bağlatmaya hazırlandıkları, John Bull ve Tit-Bits dergileriyle Daily Mirror gazetesine abone oldukları işitildiğinde, kimse şaşırmadı. Napoleon’un, çiftlik evinin bahçesinde ağzında piposuyla dolaşması, kimsenin garibine gitmedi. Domuzların, Bayan Jones’un giysilerini gardıroptan alıp giymeleri, Na­poleon’un siyah ceket, külot pantolon ve deri tozluk­larla gezinmesi, gözdesi olan dişi domuzun da Ba­yan Jones’un bir vakitler pazar günleri giydiği şan­janlı ipek elbiseyle dolaşması bile hiç kimseyi şaşırt­madı.

Bir hafta kadar sonra, bir öğleden sonra, çiftliğe tek atlı ufak arabalar geldi. Komşu çiftliklerden bir temsilciler kurulu, bir denetleme gezisi için çağrıl­mıştı. Tüm çiftliği gezen çiftçiler, gördükleri her şe­ye, özellikle de yel değirmenine hayran kaldıklarını belirttiler. Hayvanlar, şalgam tarlasındaki ayrıkotlarını yolmaktaydılar. Kendilerini tümüyle işlerine vermişlerdi; daha çok domuzlardan mı, yoksa çiftli­ğe konuk gelen insanlardan mı korkmak gerektiği­ni kestiremediklerinden başlarını bile kaldırmıyor­lardı.

Akşamleyin, çiftlik evinden kahkahalar ve şarkılar yükseldi.

Artık Hayvan Çiftliğinde yılgı ve korku kol gezmektedir. Kitabın başlarında ‘Bütün hayvanlar eşittir’ diyen Koca Reis’in bu sözü garip bir değişikliğe uğramıştır: ‘Bütün hayvanlar’ eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir’. Bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçimi almıştır. Hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Çiftliğin ezilen hayvanları, korka korka Çiftlik Evi’ne yaklaşırlar, yüzlerini cama dayayarak içeride olup biteni izlemeye koyulurlar: Tombul yanakları attığı kahkahalardan mosmor kesilen Bay Pilkington, kadehini zafere kaldırır ve ‘espri’yi patlatır:

“Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!”

Dışarıdaki hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlarla domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüşlerdir. Köleleştirilen olmasını sağladıkları ve hayvanları aşırı bolluğa bo­ğarak şımartmadıkları için domuzları bir kez daha kutlamaktan kendini alamadı.

En sonunda, herkesi ayağa kalkmaya ve bardaklarını doldurmaya davet eden Bay Pilkington, “Hay­di, beyler!” dedi. “Şerefe! Hayvan Çiftliği’nin şerefi­ne!”

Herkes coşkuyla bağırıp çağırıyor, ayaklarını ye­re vuruyordu. Napoleon, o kadar keyiflenmişti ki, ye­rinden kalkıp masayı dolandı, Bay Pilkington’la bar­dak tokuşturduktan sonra birasını bir dikişte bitirdi. Bağırıp çağırmalar dinince, hâlâ ayakta olan Na­poleon, kendisinin de birkaç sözü olduğunu belirtti.

Her zaman olduğu gibi, kısa ve öz konuştu. An­laşmazlık dönemi sona erdiği için kendisi de çok mutluydu. Uzun bir süre, kendisinin ve arkadaşlarının tutum ve davranışlarının yıkıcı, dahası devrimci olduğu yolunda söylentiler dolaşmıştı. Bu dediko­dular, kötü yürekli düşmanlarından biri tarafından çıkartılmış olsa gerekti. Komşu çiftliklerdeki hay­vanları ayaklanmaya kışkırttıkları söylenmişti. Ya­lanın böylesi görülmemişti doğrusu! Oysa, onların tek isteği, her zaman komşularıyla barış içinde yaşa­mak, iş ilişkilerini düzgün bir biçimde sürdürmek olmuştu. Yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik, bir kooperatif girişimiydi. Elindeki tapu senetlerinin ortak sahipleri domuzlardı.

Gerçi eski kuşkuların hâlâ sürdüğüne asla inan­mıyordu, asla gene de son zamanlarda çiftliğin işle­yişinde kendilerine duyulan güveni daha da artıra­cak bazı değişikliklere gidildiğini belirtmekte yarar görüyordu. Bugüne kadar, çiftlikteki hayvanlar ara­sında, birbirlerine ‘Yoldaş’ demek gibi salakça bir alışkanlık söz konusuydu. Bu alışkanlığa son verile- çekti. Nereden kaynaklandığını bilmedikleri tuhaf bir alışkanlık da, her pazar sabahı, bahçedeki kütü­ğe takılı domuz kafasının önünden tören yürüyü­şüyle geçmeleriydi. Bu alışkanlığa da son verilecek­ti. Domuz kafasını toprağa gömmüşlerdi bile. Ko­nuklar, gönderde dalgalanan yeşil bayrağa dikkatle bakmışlarsa bayrağın üzerindeki beyaz toynak ve boynuzun kaldırılmış olduğunu fark etmiş olmalıy­dılar. Bundan böyle, bayrak, düz yeşil olacaktı.

Yalnız, Bay Pilkington’ın dostluk duygularıyla dolu, olağanüstü konuşmasında küçük bir düzeltme yapmak istiyordu. Bay Pilkington, konuşması bo­yunca, çiftliklerinden ‘Hayvan Çiftliği’ diye söz et­mişti. Hiç kuşku yok ki, ‘Hayvan Çiftliği’ adının kal­dırıldığını bilmesi olanaksızdı, çünkü bunu şimdi orada ilk kez açıklıyordu. Çiftlik bundan böyle yeni­den asıl adıyla, ‘Beylik Çiftlik’ adıyla bilinecekti.

Napoleon, sözlerini bitirirken, “Beyler,” dedi. “Bir kez daha şerefe kaldıracağız bardaklarımızı, ama bu kez Hayvan Çiftliği’nin şerefine değil! Bar­daklarınızı ağzına kadar doldurun. Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftlik’in şerefine!”

Gene yürekten bir coşkuyla, “Şerefe!” diye hay­kırdılar; biralar bir dikişte bitirildi. Ne ki, dışarıdaki hayvanlar bu sahneyi seyrederlerken, bir tuhaflık sezinlediler. Domuzların yüzlerinde değişen bir şey vardı, ama neydi? Clover’ın yaşlı donuk bakışları, yüzler üzerinde bir bir geziniyordu. Domuzlardan bazılarının çeneleri beş kat, bazılarının dört kat, ba­zılarının da üç kat olmuştu. Ama eriyip değişmekte olan şey neydi?

Biraz sonra haykırışlar kesildi, masadakiler kâğıtlarını alıp yarım kalan oyunlarına ye­niden başladılar; hayvanlar da sessizce uzaklaştılar oradan.

Daha yirmi-otuz metre kadar uzaklaşmışlardı ki, oldukları yerde kalakaldılar. Çiftlik evinde bir gürültüdür kopmuştu. Geri dönüp hızla eve koştular ve pencereden içeri baktılar. Evde korkunç bir kav­ga patlak vermişti: bağırıp çağırmalar, masaya vur­malar, kuşkulu sert bakışlar, küfür kıyamet… Anla­şıldığı kadarıyla kavganın nedeni, Napoleon ile Bay Pilkington’ın aynı elde maça ası çıkarmış olmalarıy­dı.

İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir do­muzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

 

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

Bay Jones (insan): Çiftliğin sahibi olan bay Jones hakkında hayvanlar arasında bir insan ve aynı zamanda hayvan çiftliğinin eski sahibi olması nedeniyle de pek sevilmeyen birisidir. Hayvanlar onun kendilerini sömürdüğünü düşünmektedirler.

(Koca Reis) Koca Major (domuz): Saygın ve sözü dinlenen bir hayvandır. Romanın başında yaptığı konuşmasıyla hayvanların ayaklanmasını sağlamıştır. İyi niyetli bir kişiliğe sahiptir. Şişman ve yaşlıdır çok az ömrü kaldığını söyler.

Napeleon (domuz): Koca Major Öldükten sonra bayrağı onun elinden almış Snowball’I da saf dışı etmeyi başarmıştır. Hain ve sinsidir. Diğer hayvanları kandırmayı çok iyi başarır. Kendisini düşünür ve her zaman iktidar için her türlü kötülüğü yapmaya hazırdır. Başka varlıkların zaaflarından yararlanmayı da çok iyi bilir. Günümüzün, kendisi iyiliği için her türlü kötülüğü yapmaya hazır insanını sembolize eder.

Snowball(domuz): Başlarda Napoleon’un sıkı dostu olan bu domuz sonra Napeleon’un düşüncelerine ters düşer; çünkü onun kişiliğinde olumlu düşünmek ve sadece kendisini değil yanında sorumlu olduğu tüm varlıkları da düşünür. İyi olan bir düşünceyi asla saklamaz ve iyi niyetlidir. Romanda sonraları çiftlikten kovulur ve çiftlikte bundan sonra gelişen her türlü kötü olayda Napeleon tarafından onun bir parmağı olduğu dedikodusu yayılır.

Boxer (araba beygiri): Çalışkan ve itaatkar bir hayvan olup hep çalışmayı seven ve başka hayvanlarında çalışması için ikna etme yoluna gider. Onun için iyiliğinde kötülüğün de kaynağı çalışmaktır. Nitekim iyi niyetlidir ve bu onun sonunun bir kasapta bitmesine neden olur.

Benjamin(Eşek): Asık suratlı ve yaşlı olan bu eşek her şeye olumsuz bir gözle bakar onun için iyi veya kötü diye bir şey yoktur. Her zaman her şey olumsuz ve yararsızdır.

Kitapta bu kahramanların dışında Napeleon’un özel olarak yetiştirdiği ve sonradan özel güç olarak kullandığı 9 tane köpek bunların yanında Jessie ve Pincer adında iki tane daha bu 9 köpeğin ailesi, sonraları Bay Jones ile kaçacak olan Moses –ki bu karga diğer hayvanlar tarafından dedikoducu olduğu için hiç sevilmemektedir- vardır.

Yazılırken istifade edilen kaynak:

George Orwell, Animal Farm: A Fairy Story , Celal Üster, Can Yayınları, 2008, İstanbul

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR


  •  Şeytandan Allah Teâlâ’ya Sığınmak

Şeyta­nın insanlardaki en büyüle tasarrufu bedenidir. O da beden silahı­nı kullanarak insanlarda olumsuz davranışları ortaya çıkartır.

Kişi kendini bir beden olarak algılama hatasına düştüğü andan itibaren, şeytanın en büyük aldatmacasıyla karşı karşı­ya kalır. Şeytanın vesveseleriyle birlikte, bedenin tüm ihtiyaç­larını, kendi ihtiyaçları olarak görmek yanlışına düşer. Bede­ninin haz aldığı, zevk duyduğu her şeyin kendine ait olduğu­nu zanneder. Bedenlerimizin yaşayabileceği tek hayat, yaşa­mış olduğumuz bu dünyadır. Kişi kendini bir beden olarak ka­bul ettiği andan itibaren, bu hayata tamah başlar. Kendini be­den olarak kabul ediyorsa, onun yaşayabileceği bu hayat da kendisine cazip gelecektir. Tutkulu bir şekilde bir dünya sev­gisi başlar. Bu dünyanın nimetlerinden uzaklaştıkça kendisi­ni mutsuz hisseder. Müminin korkmaması gereken ölüm ola­yı, onun için ızdırap olmaya başlar. Bunu hatırladıkça gam­lanmaya ve kederlenmeye başlayacaktır. Bedenini sevdiği gibi bu dünyayı da çok sevecektir. Her insan sevdiklerinden ayrı­lırken üzüntü içinde kalır. Bir insanın en çok sevebileceği şey ise canıdır. Yani bedeninin yaşamasıdır. Bundan kopuş fikri, onu buhrana sokmaya yeter de artar bile.

Dünya sevgisi insanı gerçek hayatından uzaklaştırır. Dün­ya sevgisi; gerçekte bu beden olmadığı ve kendisinin başka bir dünyaya ait olduğu, burada kısa bir misafirlik geçireceği fiilleri­nin oluşmasına engel olur. Bu durum İçişinin yaşaması gere­ken hayatı, ortaya koymasına manidir. Bu dünyada kalacağı kısa bir süre için, amansız bir mücadele içine girer. Bütün ha­yatı kaos ve bunalım içinde geçer. Eline geçirdikleriyle sevinir, kaybettikleriyle de üzülür. Tüm yaşantısı bu dünya için, kur­duğu hayaller ve umutlar üzerinedir. Daha bu dünyadayken cenneti de cehennemi de yaşamaya başlar.

İnsanların şeytanın bu etkilerinden uzaklaşıp mutlak yaratı­cıya yönelebilmesi ve henüz bu dünyadayken ebedi saadete ula­şabilmesi için en önemli şart kişinin mümkün olduğu kadar, kendini beden kaydından kurtarmasıdır. Bedenin her ihtiyacım kendi ihtiyacı imiş gibi karşılamaya çalışmaktan ve hayatın onun isteklerinden ibaret olduğu fikirlerinden uzaklaşmalıdır.

İnsan bedeninin en zayıf noktaları, yemek yeme, uyku ve şehvettir. Bu üç isteğin mümkün olan en alt limit düzeye in­dirilmesi gerekir. İnsan denilen bu varlık “yemek için yaşa”fikrini kırmadığı sürece, diğer iki kuralı da yerine getiremez. Kişi, çok yediği takdirde çok da uyuyacaktır. Çok uyuduğu ve yediği takdirde vücut tüm enerjiyi kendisinde depoladığı için ve bunu tüketecek bir yer de bulamadığı için şehvet istekleri artacaktır. Şeytanın da insanı tuzağa düşürebileceği en kolay konulardan birisi şehvettir. Şehvetin önünü kesmediğiniz sü­rece şeytanın taarruzuyla karşı karşıya olursunuz.

Az yemek az uykuyu sağlayacak az uyku ise şehvet dâhil kişiyi birçok fenalıktan uzak tutacaktır. Bunları kontrol ede­bildiğimiz sürece kibir, haset ve dünya sevgisi gibi insanı ke­miren bu kurtlardan uzak kalmış oluruz.

Şeytana karşı önlem almanın ikinci ve en büyük yolu şey­tandan Allah Teâlâ’ya sığınmaktır. Kişi günah işlediğinde ya da işle­me tehlikesinin bulunduğu anlarda ve tüm hayatı boyunca Allah Teâlâ’ya sığınmalı, karşılaşacağı tüm fenalıklardan kurtulmak için ondan yardım istemelidir.

Şeytandan, duaları ya da ayetleri nakarat gibi tekrar ederek kurtulamazsınız. Gerçek bir yöneliş olmadığı sürece sorunları­nızdan asla uzaklaşamazsınız. Dinimizin “adıyla” iman etmeyi öğrenmeliyiz. İslam, kelime manası itibariyle teslim olmak de­mektir. Fakat ne çare ki hiçbirimiz bunu kendi hayatımıza sin­dirmiş durumda değiliz. Allah Teâlâ’dan gerçekten korkanlar ve onu gerçekten sevenler, bu söylediğimiz teslimiyeti gerçekleştirebilir. Bunun oluşması için önce, yaratıcı olarak tanımladığımız varlı­ğın kim olduğunu öğrenmemiz gerekmektedir.

Bu teslimiyet ruhuyla dualarımızı okur, onları Cenab-ı Hakk’la aramızda bir köprü olarak kullanırsak, o zaman sonuç almamız mümkün olur. Aksi takdirde yaptıklarımız nakarat­tan öteye geçmeyecektir.

Şeytandan uzak kılmayla ilgili olarak önerdiğimiz ayetleri aşa­ğıda vermeye çalıştık. Bu ayetleri, karşılarında yazdığımız miktar­ları kadar okumaya gayret gösterirsek olumlu sonuçlar alabiliriz.

Araf suresi ayet 200: “Eğer şeytan sana vesvese vermeye kalkışırsa Allah Teâlâ’ya sığın, şüphe yok ki o her şeyi duyar ve bilir.” (300 defa)

Araf suresi ayet 201: “Allah Teâlâ’dan korkanlar şeytanın vesve­sesine uğrayınca Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.” (100 defa)

En-nahl suresi, ayet 99: “İnananlara ve Rablerine dayanan­lara onun gücü yoktur.” (100 defa)

En-nahl suresi, ayet 100: “Onun gücü sadece kendisini dost tutanlara ve Allah Teâlâ’ya ortak koşanlaradır.” (Şeytanın, inanan ve Rablerine dayananlara tesir etmeyeceği, ancak kendisine uyanla­rı ve onu Allah Teâlâ’ya ortak koşanları etkileyeceği belirtiliyor. Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsiri. 3. cilt, sf.1449) (100 defa)

İsra suresi, ayet 65: “Benim gerçek kullarım var ya senin onlar üzerinde hiçbir hakimiyetin yoktur. Rabbin vekil olarak yeter.” (500 defa)

Saffat suresi, ayet 7: “Onu itaatten çıkmış her türlü şeytan­dan koruduk.” (1000 defa)

El-mü’minun suresi, ayet 97: “De ki; Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.” (500 defa)

El-mü’minun suresi, ayet 98: “Rabbim, onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım.” (1000 defa)

Sad suresi, ayet 41: “Kulumuz Eyyub’u da hatırla! O şöyle seslenmişti: Gerçekten şeytan bana çok yorgunluk verdi.” (100 defa)

Sad suresi, ayet 78: “Ve muhakkak hesap gününe kadar la­netim senin üzerinedir.” (1000 defa)

Mücadele suresi, ayet 10: “O kötü gizli konuşmalar, iman et­miş olanları üzüntüye sokmak için sadece şeytandan gelen şey­lerdir. Allah’ın izni olmadıkça müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler onun için, Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.” (100 defa)

  • Cinlerin Tesirinden Kurtulma Yolları

Cinlerin tesirinden kurtulmak ve onların insanlar üzerin­de ortaya koymuş olduğu fizik ötesi birtakım müdahalelere engel olabilmek için, şeytanla mücadelede izlediğimiz yolun ters istikametini seçmeliyiz. Şeytanın, insan üzerindeki etki­sinin kırılabilmesi için, kişinin bedenle ilgili olan şartlanma­larının ortadan kalkması gerektiğini ifade etmiştik. Bunları yaparken ölçüyü biraz kaçırdığımız zaman, beş duyuda, gayb âlemine bir kapı açılır. Bu kapı, ya kişinin ortaya koymuş ol­duğu bir psikolojik travmayla ya da yeme, içme ve uykudan tamamen kendini keserek beş duyu algısının verdiği sınırın ötesine geçmekle açılır.

Bireyin, beş duyu algısının dışında başka bir algı meydana getirmesi, cinlerin bulunduğu boyutla da ilişki kurmasını ko­laylaştırır. Böyle bir durumdaki kişi cinlerin etkisine çok açık bir hale gelir. Cinlerin, insanlar üzerinde tasarrufta bulunabil­meleri için belirli şartların oluşması gerektiğini ifade etmiştik. Bunları tekrar hatırlayalım:

Bu şartlar; ateşli hastalık, ani bir korku, derin bir üzüntü ve tasa durumu, çok yakın birini kaybetmegibi olaylardır. Ki­şi bunlarla karşılaştığında, yemeden içmeden ve uykudan ke­silir. Bu düzenin tamamen bozuluşu ve bu düzensiz duruma karşın İçişinin Allah Teâlâ’ya sığınmaksızın ortaya koyduğu tavır ve davranışlar, onun cinlerin elinde tutsak olmasına yol açar.

Şeytanla mücadelede ortaya konulması gereken davranışlar belirli bir amaca yönelik olmalı ve kişi itidal (orta yol) üzere ol­malıdır. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz durumlarda amaçsız, kontrolsüz bir davranış söz konusudur. Hal böyle olunca da ki­şi cinlerin maskarası olmaktan kurtulamaz. Riyazat yöntemiy­le, tasavvuf ehlinden olan birçok insanın sapıtmasının nedeni, işte biraz önce bahsettiğimiz kontrolsüzlük durumudur.

Cinlerin etkisinden kurtulabilmenin ilk yolu, kişinin ye­me, içme, uyku ve sosyal faaliyetlerinin düzenlenmesidir. Bi­reyin, cinlerin dünyasına açılan beş duyudaki algı açılımını kapatması, onların dünyasından gelebilecek etkileri kısıtla­masını sağlar. Bunlar yapılırken diğer taraftan da mistik birta­kım yöntemler kullanılarak bu durum desteklenirse, kısa za­manda sonuç alınır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, İçişinin yeme, içme, uyku ve sosyal faaliyetle­rinin bir an önce normal hale getirilmesidir. Bunlar normal düzeye getirilmediği sürece, ortaya konulan yöntemlerin hep­si geçici olacaktır. Bir süre için cinlerin etkisinden uzaklaşılır. Ancak problem tekrar nükseder.

Beş duyudaki, dış dünyaya açılan pencerenin daraltılması­nın ilk yolu, yemek yeme ve su içmenin normal düzeye çekil­mesidir. Yemek yeme ve su içme normal hale geldiğinde, hat­ta biraz da fazlalaştırıldığında uyku da düzene girmiş olur. Uyku düzene girdiği takdirde de bu rahatsızlığa yakalanmış olan kişilerin sosyal hayattaki faaliyetleri normale dönmeye başlar. Bütün bunlar yapılırken, ayetlerden, dualardan ve uzun yıllar önce bu konuyla uğraşmış olan havas ulemasının ortaya koymuş olduğu tılsımlardan faydalanılabilir.

Bu konuyla ilgili önerilerimizi aşağıda sunmaktayız. Yazı­lan tılsımlar, dualar ve ayet formları çok önceleri yaşamış ha­vas ilmi ulemalarına aittir. Bu konuyla ilgili, bugüne kadar toplayabildiğimiz ve işe yararlılığı test edilmiş bilgileri sunma­ya çalıştık.

Cinlerin Verdiği Rahatsızlıklarda Okunabilecek Sureler:

1. 313 Ayet’el Kürsü             

2.111 Nas   

3. 111 Felak              

4. 41 Cin suresinin ilk üç ayeti         

5. 7 Fatiha Bu sureler 21 gün boyunca, mümkünse rahatsız kişi tara­fından her gün tekrar edilmeli,

6. 101 İhlas

7. 21 Besmele

Hasta kendisi yapamıyorsa Kur’an-ı Kerim’i düzgün okuyan birisi tarafından uygulanma­lı, her okuyuştan sonra sert bir şekilde hastanın yüzüne üflenmelidir. Bazen bu 21 günlük süre de kâfi gelmeyebilir. Böyle bir durumda, sonuç alınıncaya kadar okunma işlemi devam etmelidir. Okunma işleminin başladığı ilk dönemlerde, cine tutulmuş İçişinin sorunlarında artma görülebilir. Bu durum, kısa bir süre sonra hastalığın iyileşeceğine dair bir belirtidir.

Şimdi de bazı havas ulemalarından elde ettiğimiz verileri sunmaya çalışılmış. Bu veriler tamamen orijinaline sadık kalı­narak sizlere iletilmektedir. Üzerinde herhangi bir değişiklik ya da oynama yapılmamıştır. Bu yöntemlerin ne derece işe yaradı­ğı tartışılabilir. Bizim işimiz bunların ne derece işe yaradıkları­nı tespit etmek değil, elde ettiğimiz verileri gizlemeksizin sizlere aktarmaktır. Dileyen itibar eder, dener ve sonucunu görür. Dileyen de, sadece sureleri okuyarak ve yukarıda bahsettiğimiz durumları kendisi de yerine getirerek bu problemi aşmaya çalı­şabilir. İşin bu kısmını sizlerin takdirine bırakıyoruz.

Sureler şu şekilde de faydalı olabilir:

  • Akan mürekkepli kalemle yazılıp tene değecek şekilde taşınmalı.
  • Ağır basan için mürekkepli kalemle yazılıp tene değe­cek şekilde taşınmalı.
  • Cin şerrinden ağzı yüzü eğilenler için mürekkepli ka­lemle yazılıp boyuna ve kola bağlanmalı.
  • Sara’ya benzeyen ancak sara tanısı konmamış nöbet ge­çiren hastalar sabah akşam okumalı.
  • 14 ayrı kâğıda yazılıp yedisi tütsü yapılmalı, diğer yedi­sinin de yedi sabah birer tane suyu içilmeli.
  • Cin şerrinden emin olmak için yazılıp üstte taşınmalı.
  • Cine tutulmuş kimse için mürekkepli kalemle yazılıp ona suyu içirilmeli.
  • Cine tutulmuş bayılan hasta için yazılıp başına ya da boynuna bağlanmalı.
  • Ağır basan kişiler için yazılıp başa takılmalı.
  • Evlerini cinlerin bastığı, tuhaf seslerin ve tuhaf görün­tülerin olduğu kişiler yazıp eve koymalı. Nöbet geçiren hastalar için yazılıp yastıklarına konulmalı.

Burada aktarılan ifadeler bize ait değildir. Daha önce de be­lirttiğimiz gibi havas ilmiyle uğraşmış âlimlerden yıllar ön­ce edindiğimiz verilerden bazılarıdır. Bunların da bilinmesin­de fayda gördüğümüz için aktarmayı uygun bulduk.

 

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar
(Büyücülerin Arka Bahçesi), Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.217-223

ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER

ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER


Şeytan Kimdir?

Diğer din ve inanışlarda şeytan kötü ruh olarak nitelendi­rilmektedir. Aynı şekilde cinler de bu grubun içerisinde zikre­dilmiştir. Şeytanı ve cini, iki ayrı yapı olarak ele alıp insanla­ra tanıtan sadece İslam’dır. Kur’an-ı Kerim’de şeytanla ilgili olarak bizlere aktarılan ayetleri görelim.

4/118.-119.-120. ayetler: “Allah onu rahmetinden kovdu, o da şöyle dedi: ‘Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp on­ları saptıracağım, onlara kuruntu kurduracağım, develerin ku­laklarını yarmalarını emredeceğim, Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştir­melerini emredeceğim.’ diyen, Allah Teâlâ’nın lanet ettiği azgın şeyta­na taparlar. Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, onları kurun­tulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaatte bulunuyor.”

7/12.-18. ayetler: ‘Sana emrettiğim halde, seni secdeden alı­koyan nedir?’ dedi. ‘Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm’ cevabını verdi. Buyurdu ‘Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.’ İblis, ‘İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele!’ dedi. Allah; ‘Sen erteye bırakılanlardansın.’ dedi. ‘Beni azdırdığın için, ant olsun ki, senin doğru yolun üze­rinde onlara karşı duracağım sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.’ dedi. Allah, ‘Yerilmiş ve kovulmuşsun, ora­dan defol; ant olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım.’ dedi.”

7/27. ayet: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendi­lerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı’ babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları gör­mediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytan­ları, inanmayanlara dost kılarız.”

7/30. ayet: “Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriş­tirdi, fakat bir takımı da sapıklığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yol­da sanmışlardı.”

7/200-201. ayetler: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah Teâlâ’ya sı­ğın, doğrusu o işitir ve bilir. Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakınan­lar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler.”

14/22. ayet: “İş olup bitince, şeytan: ‘Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra cay­dım,; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağır­dım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Ar­tık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah Teâlâ’ya ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azap vardır.’ der.”

16/98-100. ayetler: “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yal­nız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur.”

17/61. ayet: “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

17/65. ayet: “Doğrusu benim mümin kullarım üzerinde se­nin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

18/50-51. ayetler: ”Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiş­tik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değiş­medir!. Oysa ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptı­ranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.”

19/68. ayet: “Rabbine and olsun ki biz onları mutlaka uy­dukları şeytanlarla beraber haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız.”

24/21. ayet: “Ey inananlar! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki o, hayasızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç­biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini te­mize çıkarır. Allah işitir ve bilir.”

29/38. ayet: “Ad ve Semud milletlerini de yok ettik. Bunu, oturdukları yerler göstermektedir. Şeytan kendilerine, işledik­lerini güzel gösterdi; onları doğru yoldan alıkoydu. Oysa ken­dileri bunu anlayacak durumda idiler.”

35/6. ayet: “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdırsiz de onu düşman tutun; o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehen­nem yareni olmaya çağırır.”

36/62. ayet: “And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptır­mıştı, akletmez miydiniz?”

37/6-10. ayet: “Şüphesiz biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlar­la süsledik. Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.”

38/71-85. ayetler: “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.’ İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkarcılar­dan olmuştu. Allah: ‘Ey iblis, kudretimle yarattığıma secde et­mekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?’ dedi. İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm. Be­ni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi. Allah: ‘De­fol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din gününe kadar la­netim senin üzerinedir.’ dedi. ‘Rabbim! Dirilecekleri güne ka­dar beni ertele.’ dedi. Allah: ‘Sen bilinen güne kadar erteye bı­rakılanlardansın.’ dedi. İblis: ‘Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdı­racağım.’ dedi. Allah: ‘Doğrudur, işte ben hakikati söylüyo­rum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduraca­ğım. ‘ dedi.”

43/36-39. ayetler: “Rahman olan Allah Teâlâ’yı anmayı görme­mezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz. Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğ­ru yola eriştiklerini sanırlar. Sonunda bize gelince arkadaşına: ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!’ der. nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azapla birleşiniz.”

58/10. ayet: “Gizli toplantılar inananları üzmek için şeyta­nın istediği şeydir; Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar veremez. inananlar yalnız Allah Teâlâ’ya güvensinler.”

58/19. ayet: “Şeytan onların başlarına dikilip Allah Teâlâ’yı anma­yı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki şeytanın taraftarları elbette hüsrandadırlar.”

Asıl adı “AZAZİL” olan bu varlığın yaşı, dünyamızın yarı ya­şından daha fazladır. Çünkü “AZAZİL”in Cenab-ı Hakk’ın huzu­rundan tard edilişi Âdem aleyhisselâmın yaratıldığı zamandır. Dünyada maddesel anlamda ilk canlının oluşumu üç milyar yıl öncedir. Bu şekilde değerlendirilirse şeytanın yaşı çok uzun bir zaman öncesidir. Şeytanın meleklere imamlık ettiği söylenir. Yapısal olarak gerçekten bir cin mi, yoksa onun dışında bir varlık mı olduğu konusu tartışmaya açık bir durumdur. Ayet-i kerime­de şöyle buyurulur:

18/50. ayet “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik. İb­listen başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabb’inin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşman­dır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!”

Bu ayet-i kerimeyi dikkatli bir şekilde incelediğimizde şu­nu görüyoruz ki şeytan cinlerden bir varlıktır. Ancak burada yoruma açık olan yer ise şeytanın bir cin olmadığını, lafızda “cinlerden idi” kelimesi ile kendini göstermesidir. Bu şunu gösterir, şeytan yapı itibariyle bir cindir. Ancak yaşam süresi içerisinde elde etmiş olduğu bilgiler ve takvasıyla Allah Teâlâ’nın ka­tında mertebe kazanmış bir varlıktır. Biraz daha genişletirsek, şeytanın asıl yapısının bir cin, fakat manevi yapısının bir veli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bu velilik durumu şeytan için yine de alt basamaklarda kalmaktadır. Onun, Allah Teâlâ’nın hu­zurundan kovuluncaya kadar geçen son dönemleri, veliliğin de ötesinde bir yerdir. Bunu da şu ayet-i kerimeye dayanarak ortaya koyabiliriz.

17/61. ayet Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

Bu ayet-i kerimenin mealine dikkat edilirse ilginç bir olay­la karşılaşırız. Cenab-ı Hakk meleklere “Âdem’e secde edin” de­diği vakit iblisten başka hepsi secde etmişti denmektedir. Bu ayet bize şeytanın cinin ötesinde bir varlık, bir melek olduğu­nu göstermektedir.

Şeytan öz gerçeklik anlamında meleklere oranla, bilinç yapısı son derece gelişmiş bir varlıktır. Nefis sahibi oluşu nedeniyle, mutlak varlığı anlama ve tanıma konusunda oldukça büyük mertebeler katetmiştir. Melekler nefis sahibi varlıklar değildirler. Şuur sahibidirler, bilinçleri vardır ancak şuurları­nın yüklendiği bedenleri, kendi bedenleri olarak kabul etme­dikleri için nefis duyguları uyanmamıştır. Taşımış oldukları beden yapıları, yeme, içme, uyuma türevinden birtakım hadi­seleri barındırmaz. Yapı itibariyle melekler, içinde hiçbir ato­mik kütleyi barındırmayan saf dalga boyutlarıdır. Ancak me­lekler kendi içlerindeki yapısal özelliklere göre de birtakım farklılıklar içerirler. Kimi, içerisinde enerjiyi dahi barındırma­yan nurdan, kimi de enerjiden (nar) oluşmuştur.

Meleklerin nefis sahibi olmamaları, onları, nefsin ortaya koyabileceği her türlü kötülükten uzaklaştırmıştır. Melekler­de muhakeme, kıyas yapma, duyu verilerinden hareket ederek yeni kararlar verme durumları yoktur. Şuur sahibidirler ancak şuurları sadece kendilerine verilen emri yerine getirecek ölçü­dedir. İnsanla kıyaslandığında, “ben” diye tanımlanabilecek bir yapı ortaya koyulmaz. Ancak şeytanın bulunmuş olduğu nokta, meleklerden çok daha farklıydı. ŞEYTANIN SOYU OLAN CİNLER, KENDİ DÜNYALARININ İNSANLARI GİBİYDİ. Daha önce bah­settiğimiz gibi insanı insan yapan olgu, şuurunun tasarruf sa­hibi olmasıdır. Bu tasarruf, insanda ego denilen benlik yapı­sıyla kendini ortaya koyar. İnsandaki ve cinlerdeki nefsin çı­kış noktası Allah Teâlâ’nın Rububiyet vasfıdır. Bu “dileme” ve “is­teme”sıfatıdır. İşte bu sıfat, varlığa ben şuurunu aşılar ve ira­de sıfatının da açığa çıkmasıyla, benlik dilediği yöne hareket etme özelliği kazanır.  Cinler, insanların sahip olduğu oranda bilinçli değillerdir. Zekâ düzeylerinin ve duygu yapılarının insanlara oranla ol­dukça minimum düzeyde olduğunu ifade etmiştik. İnsan ve cin birbirine kıyaslandığında, sıfatların ortaya çıkışı noktasın­da insanın cine olan üstünlüğü göze çarpar.

Cenab-ı Hak insana kendi ruhundan üflemiştir ve onu “eş­ref-i mahlûkat” olarak yani “yaratılanların en mükemmeli” olarak var etmiştir. Bunun nedeni ise Allah Teâlâ’nın birçok sıfatının insanda hayat bulmasıdır. İnsan, bütün varlıklara göre sahip olmuş olduğu bedeni dilediği gibi kullanmak, muhakeme yap­mak, kıyas yapmak, önceki verilere dayanarak yeni veriler çı­karmak, karar vermek, uygulamak (irade) yani özetle zeka fonksiyonlarım kullanma konusunda üstündür. Bu üstünlüğü Allah Teâlâ şu ayetle ortaya koymaktadır. 38/71-85. ayetler: “Rabbin, meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan ya­ratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secde­ye kapanın.”

Burada, secdenin ne manaya geldiği ve insanın gerçekte na­sıl bir varlık olduğu konusunda ayrıntılı bir açıklamaya girme­yeceğiz. Vurgulamak istediğimiz nokta şeytanın Âdem aleyhisselâm ya­ratılmadan önce bulunmuş olduğu konum ve onun insana olan hasedini göstermektir. Cenab-ı Hakk’ın bütün varlıklara Âdem’e secde etmelerini istemesi şeytanın kibirlenmesine yol açmıştı. Şeytanın, melekleri takva yönünden geçmiş olmasına rağmen, nefsi kendisini hakir duruma sokmuştur. İnsana olan hasedi Cenab-ı Hakk’ın insanı överek ve takdir ederek yaratışı, hatta bütün varlıkların ona secde etmesini isteyişin­den kaynaklanmaktadır. Bir an için nefsinin esiri olan şeytan, Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın takdi­ri gereğidir.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu üstün kılan özellik­lerden bir tanesi de şeytana rağmen Allah Teâlâ’ya olan yakınlaşma­sıdır. Kendisini bu yolda engelleyebilecek birçok sorunla kar­şılaşmasına rağmen, bu gaileleri aşarak Allah Teâlâ’ya ulaşmış olan insan gerçekten eşref-i mahluktur. Ancak buradaki üstün ol­ma durumu kişinin bütün bu engelleri aştıktan sonra Allah Teâlâ’ya yaklaşması halidir. Allah Teâlâ’yı bulamamış, onu idrak edip sistemi çözememiş insan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, zeka an­lamında ne kadar faaliyet ortaya koyarsa koysun şeytandan daha aşağıdır. Çünkü şuur ve akıl, insana Allah Teâlâ’yı bulması ve sistemi çözmesi için verilmiştir. Şeytan her ne kadar Allah Teâlâ’nın huzurundan kovulmuş ve lanetlenmiş bir varlık ise de aklıyla Allah Teâlâ’yı bulmuştur. Tard ediliş gününe kadar Cenab-ı Hakk’a olan yakınlığını korumuştur. Bu itibarla, yaratıcıyı aklıyla bulamamış olan kişi şeytandan çok daha aşağı durumdadır.

Şeytan, nefsi yüzünden bulunmuş olduğu konumdan indi­rildi ve o bunun sebebi olarak da insanı gördü. Yedinci sure­nin 11., 22., 24., 27. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

11-  “And olsun ki önce sizi yarattık, sonra da size şekil ver­dik. Sonra da meleklere: Âdem’e secde edin.’ dedik. İblisten başka hepsi secde etti. O secde edenlerden olmadı.”

12-  “Sana emrettiğim halde seni secdeden alıkoyan nedir, dedi. Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten onu çamur­dan yarattın, cevabını verdi.”

13-   “Buyurdu: Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.”

14-  “İblis: Bana tekrar dirilecekleri güne mühlet ver; dedi.”

15-  “Sen mühlet verilmişlerdensin.”

16-  “Öyleyse mademki sen beni azgınlığa mahkûm ettin ben de buna karşılık and olsun ki onlara karşı senin doğru yo­lunda oturacağım.”

17-   “Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoklarını şükredici bulmayacaksın.”

18-  “Buyurdu: Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. And olsun ki insanlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizle dolduracağım.”

19-“Ey Âdem sen zevcenle birlikte cennete yerleş ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, son­ra zalimlerden olursunuz.”

20-  “Nihayet şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin size ağacın meyvasını yasak etmesinin sebebi birer melek haline gelmemeniz yahut bura­da ebedi kalıcılardan olmamanız içindir.”

21-   “Ve yemin ederek: Şüphesiz ki ben size öğüt verenler­denim, dedi.”

22-   “Böylece ikisini de aldatarak onları mevkilerinden dü­şürdü. Ağaçtan tadınca kendilerine ayıp yerleri göründü. Ve cennetteki ağaçların yapraklarını üst üste koyarak örtünmeye başladılar. Rableri onlara şöyle seslendi: Ben ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır de­medim mi? “

24 -“Birbirinize düşman olarak inin. Siz yeryüzünde bir sü­re için yerleşip geçineceksiniz.”

27- “Ey Âdemoğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çı­kardığı gibi salan size de bir fitne yapmasın. Çünkü şeytan ve ona mensup olanlar sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden si­zi görürler. Şüphe yok ki biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız.”

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere şeytan, Allah Teâlâ’nın emrine karşı gelişinin sonucu olarak, bulunmuş olduğu mev­kiden indirilmiş ve Âdem aleyhisselâmda kendisine yasak edilen cin­sel ilişki meyvasını tattığı için mertebesi düşürülmüştür. Bu olayların hiçbirisi, dünyanın dışında bir yerde değil, burada gerçekleşmiştir. Âdem aleyhisselâm cenneti dünyadayken yaşamaktay­dı ve şeytan da bulunmuş olduğu konuma, yine dünyadayken erişmişti.

Cennette kişi neyi murat ederse yerine gelir. Uçar, dünya­nın her köşesindeki sesleri duyar. Dünyanın her yerindeki olayı görür ve dilediğinde de ona hükmeder. Şuur neyi isterse o yerine getirilir. Ne zaman ki Âdem aleyhisselâm bu meyvayı tatmış­tır, bundan sonra kendini bir madde beden olarak kabul et­miştir ve kendindeki bütün cennet özelliklerini kaybetmiştir. Yeryüzüne inmekten kasıt, Âdem aleyhisselâmın dünyada yaşayan bir beden olarak var olmasından ibarettir. Şeytan da sahip olmuş olduğu bütün veli özelliklerini, nefsi nedeniyle kaybetmiş ve Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir ve Allah Teâlâ’dan ömür isteyip kıyamete ka­dar yaşayacağına dair söz almıştır.

Âdem aleyhisselâm cennetten çıkıp yeryüzünde “beden insan” hüvi­yetine büründü. Ancak şeytanın huzurdan tard edilmesine rağmen, kazanmış olduğu özelliklerin bir kısmı kendisinde kaldı. Bu nedenle cinlerden ayrı bir vasfa sahiptir. Onun kıya­mete kadar yaşayacak olması herhangi bir cin olmayışından kaynaklanmaktadır.

Bizim düşüncemize göre şeytan; cinlerin yaşadığı boyutun bir üst boyutunda yaşayan, insanlar ve cinler tarafından algılanamayan, bütün dünyayı etkileyen negatif enerji alanıdır.Bu negatif enerji alanı, varlığını, dünyadaki cinlerin ve insan­ların ortaya koyduğu kötü fikirler ve kötü düşüncelerle besle­mektedir. Yani, ŞEYTANI KIYAMETE KADAR YAŞATACAK OLAN CİNLER VE İNSANLARDIR. Cinlerden ve insanlardan yayılan negatif ener­ji onu güçlendirir ve hayatının devamını sağlar. O hayatta ol­duğu sürece, cinlerden ve insanlardan kendisine gelen negatif enerjiyi, yine onlara geriye püskürtür. Bu durum bir kleps şek­linde kısır döngüyü içerir. Cinlerin ve insanların kötü fikirle­ri, düşünceleri, davranışları onu besler, büyütür. Onun büyü­yüşü insanları daha fazla etkileyecek ve bu durum kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü kıyamete kadar, ne cinlerden ne de insanlardan kötü niyet eksik olmayacaktır.

Cinlerin bir üst boyutunda varlığını devam ettiren bu me­lek yapılı negatif enerji alanı, yani şeytan, insanların ve cinle­rin ortaya koyduğu davranışların büyük bir kısmını etkile­mektedir. Huzurdan tard edildiği gün söylediği şu sözler ol­dukça manidardır. Yedinci surede 16.-17. ayetler: “Beni azdır­dığın için and olsun ki senin doğru yolun üzerinde onlara kar­şı duracağım} sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve solların­dan onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükreder bulamayacak­sın, dedi.”

Şeytan Cenab-ı Hakk’a verdiği bu vaadi yerine getirmekte­dir. Cinlerin ve insanların büyük bir çoğunluğu sapkınlık ve dalalet içerisindedir. Ayet-i kerimede geçen önlerinden, ardla­rından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım ibaresi bizim görüşümüzü desteklemektedir. Bu negatif enerji alanı bütün dünyayı kapsamıştır ve dünyada yaşayan bütün varlıklara her yönden hücum etmektedir.

ŞEYTAN, ŞU ANDAKİ KONUMU İTİBARİYLE BİR CİN DEĞİLDİR. ASLI CİNDİR ANCAK KONUM DEĞİŞTİRMİŞTİR. Yeni konumu kıyamete kadar yaşayabilecek bir yapıdır. Hızır aleyhisselâm ve İsa aleyhisselâm gibi. Her ikisi de bir beden olarak yaşamalarına rağmen ölmeden önce konum değiştirmişlerdir.

Şeytan, cinleri ve insanları birçok yoldan etkileyebilmektedir. En etkili silahları ise; dünya sevgisi, şehvet, kibir, hasettir. Özellikle Bu yolları kullanarak insanları ve cinleri Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmaktadır. İmam-ı Gazali, Kalplerin keşfi isimli eseri­nin 75. sayfasında şeytan için insanı şerre çağıran hatıranın se­bebidir” demektedir. Bu ifadeden şeytanı besleyen unsurun, kötü fikirler ve kötü düşünceler olduğu anlaşılmaktadır.

Şeytanîn, insanı ve cini Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmasını engellemek için uygulanacak metotlarsa nefsin terbiyesinden geçmektedir. Fert, kendini kibirden, hasetten, dünya sevgisin­den, şehvetten, tokluktan ve çok uykudan muhafaza etmediği sürece, şeytan bu kişiyle birlikte olacaktır.

Şeytanın en büyüle silahı insanların ve cinlerin bedenleridir. Kendisini bir beden olarak addeden bu İki tür, bedenin tüm is­tek ve ihtiyaçlarının da yine kendisine ait olduğunu sanır. Onu doyurmak için elinden ne geliyorsa yapar. Kendini bir beden olarak kabul ettiği için dünyada, elde etmek istediği malın ardı arkası kesilmez. Daha rahat evler, yazlıklar, kışlıklar, arabalar vs. ister. Daha güzel yiyecekler, daha güzel giysiler arzu etmesi, insanın kendini bir beden olarak kabul edişinin ürünüdür. “Baş­kasında neden var da bende yok!” fikrinden yola çıkarak ortaya koyduğu kıskançlık da yine kendini beden olarak algılayışından kaynaklanmaktadır. Bedeninin sahip olduğu imkânları, başkalarına gösteriş olarak kullanma da yine aynı sebepledir. Şehvet de bedenî bir istektir. Şeytanın, insanları ve cinleri en çok avla­dığı noktalar bunlardır. Ama en temel sebep, bu iki türün ken­dilerini beden olarak kabul etmesi ve hayatlarını buna göre bi­çimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.

Şeytan, insanlara her zaman kötü bir fikirle yaklaşmaz. Ba­zen çok iyi bir niyet, çok iyi bir düşünceyle yaklaşıp kişiyi av­layabilir. Bir misal vererek bunu açıklamaya çalışalım. Cema­ate vaaz veren bir vaize, şeytan şunları hissettirir:

“Sefalet ve gaflette kalmış şu insanlara balon, hepsi cehennemin yolunu tutmuşlar. Bu kullara acımaz mısın?

 Vaaz ve nasihat ederek bunları doğru yola çağırmaz mısın?

Cenab-ı Hak sana ilim, tatlı dil ve etkili konuşma kabiliyeti vermiştir. Susmak sure­tiyle, sana verilen ilim nimetine karşı nankörlük etmiş olmu­yor ve Allah Teâlâ’nın gazabına uğramaktan korkmuyor musun?”

Bu­nun gibi birçok vesvese ve fikirlerle vaizi insanlara nasihat et­meye çağırır. Bunun arkasından da onu dinleyen insanların üzerinde daha etkili olması için, iyi giyerek ve güzel konuşa­rak insanlar arasında hayırlı bir insan olarak anılması gerek­tiğini düşündürtür. Eğer böyle yapmaz da kendisini derleyip toplamazsa, süslenmeden insanların karşısına çıkarsa, cema­atin üzerinde etkili olmayacağını hissettirir. Vaiz de bunları hüsnü niyetle yapmaya başlar ve böylelikle ilk önce gösteriş tutkunu olur, bunun arkasından gurur gelir. Sonra da insan­ların kendisini takdir etmesi gerektiğine inanır. Bununla bir­likte mevki arzusuna düşer. Çevresindeki insanlara “Sizler da­lalettesiniz, ben ise doğru yolu bulanlardanım” gibi düşünce­lerle bakmaya başlar. Vaiz farkında olmadan başkalarını “adam edeceğim” derken şeytanın vermiş olduğu kötü fikirle­re kapılarak kendisini felakete götürür. Burada niyet iyi olma­sına karşın sonuç hüsrandır.

Günümüzde şeytanın en fazla uğraştığı kişiler genelde ta­rikat liderleridir. Burada “gerçek tasavvuf ehli” olanları tenzih ederiz. Şeytan önce mürşidi aldatır, arzu ve isteklere boğar. Sonra da onun çevresindeki birçok müridini yoldan çıkarır. Bunun örneğini Ahmet Kadiyani’de görmüştük.

“Ahmet Kadiyani, sözde İslam’a bağlı, fakat aslında sapık bir mezhep olan ’Kadiyaniliğin’ kurucusu olarak dünya çapın­da ün salmıştır. Gençlik yıllarından itibaren, şeytanın kullan­dığı cinlerden birisine tâbi olarak yaşamıştır. Bizzat kendisi­nin kaleme aldığı “hal tercümesi”nde anlattığına göre, Hindis­tan’ın Kadiyan kasabasında doğmuştur. Yaratılıştan inzivaya meyilli, hassas yapılı birisidir. Sık sık inzivaya çekilip nefis muhasebesi yaparken, bir gün gizliden bir ses işitir. Sadece kendisinin duyabileceği bu ses ona, babasının akşam ezanın­dan sonra öleceğini söyler. Ahmet Kadiyani bu sesi duyunca çok üzülür ve korkar. Ses devam eder “Allah kuluna yetmez mi?” bu sözlerden sonra babası, sesin söylendiği gibi o akşam vefat eder. Gerisini kendisinden dinleyelim;

“O sesi ondan sonra çok duydum. Bana pek çok şey öğret­ti. Beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı. Fakr u zaruret içinde iken (fakirlik) hayra harcamam için beni servete gark etti. Ku­lağıma gelen seslerin rahmani olduğundan asla şüphe etme­dim. Zira şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse mutlaka fark ederdim. Bazen o sesleri uzaktan işitiyo­rum, bazen de onlar benim ağzımdan çıkıyor. Fakat söyleyeni ben olmuyorum. O kadar ki bazen hiç bilmediğim lisanları konuştuğum olurdu. Bir ruhun bana zulüm ettiğine, içime girdiğine inanmıyorum. Bu iş bambaşka bir iş. Başkalığım se­ziyorum ya. Bu bana ve bana tabi olanlara yetişir.”

Evet şimdi de şeytanın saptırdığı Ahmet Kadiyani’nin yap­tığı işi görelim. Bir gün ortaya çıkıp şöyle diyecektir:

“Ben Meryem’in oğlu Mesih İsa’yım. Muhammed’den (sallallâhü aleyhi ve sellem) sonra peygamber gelmeyecek. Yalnız bir kişi hilat-i fahiresine bürünecektir. İşte ben oyum. Kadyanlı Ahmet, efendisi Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in son peygamberliğine halel gelmeden nebi ol­muş, Allah’dan mukaddes vazife almıştır.”

Birinci dünya savaşından sonra ölen, asıl ismi Kadyanlı Mirza Gulam-Ahmet olan kişinin keramet zannedilen birçok halinin de öyle olmadığı anlaşılmıştır.

Binlerce kişinin gördükleri rüyayla kendisine bağlanması­nın yanında, 40 gün kadar kendisiyle kalan kimsenin semavi işaret olarak inkârlarından sıyrılması, kötürümleri birkaç el temasıyla yürütüp, hastaları birkaç söz ile iyileştirmesi hatta kendisiyle tartışmaya giren birinin aniden ölmesi şöhretinin büsbütün artmasına neden olmuştur.

Kendisinin mehdi olduğunu söyleyen ve mehdi ile ahir za­manda yeryüzüne inecek olan İsa aleyhisselâm’nın aynı şahıs olduğunu ve bunun da kendisi olduğunu belirten Mirza Gulam Kadiyani kaba bir görüşle her ne kadar İslamiyet’i genişletmeye çalış­mış ve bunda da kısmen muvaffak olmuşsa da mesele inceden inceye tetkik edildiğinde görülüyor ki, bu olayda şeytan, ilk önce bir kişiyi daha sonra ise bu kişiyi kullanarak binlerce in­sanı kendi kaydı altma almış, bu amaçla İslamiyet’i de koz olarak kullanmıştır.

Muhyiddin Arâbi kaddesellâhü sırrahu’l azîzin beyanına göre, bu gibi kişilerin en büyük özelliği kibir ve gururdur. Şeytan insanlara, şeytan olmadan önceki haliyle görünemez, onun bir bedeni yoktur. İnsanların karşısına bir şekille ortaya çıkışı, kişinin beyninde oluşan hayallerledir. Asıl itiba­riyle, dünyada gezinip duran şeytan diye bir varlık yoktur. Şeytan dünyada bir boyuttur. Ve bu boyutun içindeki negatif enerji alanıdır. Bu alan içindeki her şeyi direkt olarak etkile­mektedir. Bu etkisi, kozmik varlıklar olarak nitelediğimiz me­leklerin yani yıldızların göndermiş olduğu etkilerden çok daha fazladır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin “Marifetname” isimli eserinde, kalpten bahsedilirken “insan kalbine kırk farklı noktadan fikirler gelmiş olsa, bu kırk noktadan otuz do­kuzunun şeytana ait olduğu” ifade edilmiştir.

ŞEYTANIN ETKİSİ, MELEKLERİN ETKİSİNDEN DAHA FAZLADIR. BU NE­DENLEDİR Kİ BİRÇOĞUMUZ FARKINDA OLMAKSIZIN ONA UŞAKLIK EDE­RİZ. Bu dünyada gezen şeytan diye bir varlık aramanıza gerek yok. Cinlerin ve insanların şeytanları, sürekli aramızda dola­şıyor. İnsan aklı, cinlerin sahip olduğu akla göre çok daha üs­tün olduğu için, şeytanla başa çıkabilirler. Ancak cinler, in­sanlara göre bu konuda daha dezavantajlıdırlar. Bu yüzden de onların birçoğu şeytanın askerleri olmuş durumdadır. Asker dendiğinde illa ki sıraya girmiş, üniformalı kişiler aklımıza gelmesin. Asker, bir başkasından aldığı emri yerine getiren ki­şi demektir. Bu düşünceyle baktığımızda cinlerde de, insanlar­da da şeytanın birçok askeri mevcuttur.

ŞEYTANIN VERMİŞ OLDUĞU KÖTÜ FİKİRLERDEN VE NİYETLERDEN KUR­TULUP ALLAH TEÂLÂ’YA YAKLAŞABİLMENİN YOLU NEFİS TERBİYESİNDEN GEÇER. Yukarıda bahsettiğimiz kibir, haset, dünya sevgisi, şehvet gibi hasletlerden uzaklaşmadığımız sürece şeytan bize yakın olma­ya devam edecektir.

Cenab-ı Hakk’ın bizlere orucu emretmesi ve Peygamber efendimizin de ramazan ayı dışında oruç tutmamızı tavsiye etmesi bu sebepledir. Şeytanın vesveselerini engelleyecek en büyük silah açlıktır. Bu nedenle de oruç tutmak Allah katın­da çok değerlidir. Bunun ecrini de Cenab-ı Hakk kendisinin ve­receğini ifade etmektedir. Bunu belirten ikinci surenin 183. ayet-i kerimesinde “Ey müminler fenalıklardan sakınasınız di­ye sizden evvelkilere olduğu gibi size de oruç farz kılındı.” buyurulmuştur. İnsanoğluna ilahi emirlerin geldiği günden beri oruç emri vardır. Oruç insanın şeytandan kurtulup Allah Teâlâ’ya yaklaşmasını sağlayan en büyük silahtır.

Ramazan ayında şeytanların bağlanmasından murad, nefsin açlıkla terbiye edilmesidir. Yoksa, şeytanın eli ve kolu gerçekte bağlanmaz. Şeytan, kötü fikirlerini ramazan ayında da yayma­ya devam eder ve açık kapı bulduğu her yerden girerek insanla­rı avlar. ORUÇ, BUGÜN BİZLERİN TUTMUŞ OLDUĞU ORUÇ DEĞİLDİR. Bü­tün İslam âleminde tutulan oruçlar, bedene yapılan eziyetten başka hiçbir anlam ihtiva etmez. Bütün gün aç kalacağımızı dü­şünerek, sahur vaktinde midemizi tıka basa doldururuz ve ak­şam iftar vaktinde de bütün günün hıncını çıkartırcasına ye­mek yeriz. Vücut kendisi için gerekli bütün besini fazlasıyla al­dığı için, hareketliliğinden hiçbir şey kaybetmez. Sahip olduğu güç, oruç tutmasına rağmen yerindedir. Bu durum kişinin oruç tuttuğu günle tutmadığı gün arasında herhangi bir farkın olma­masını sağlar. Yani şeytan, elleri ve kolları serbest bir şekilde tüm insanları taciz etmeye devam eder.

Ramazan ayındaki bu dengesiz beslenme, vücudu da olum­suz yönde etkiler. Bir süre aç kalıp, daha sonra mideyi tıka ba­sa doldurma, mideyi ve bağırsakları bozar. Kişiye miskinlik verir. Bunun yanında birçok organik rahatsızlıklara da neden olur. Vücudun sıhhati için çok önemli olan oruç, bu şekliyle zararlı bir faaliyettir. Ramazan ayının sonunda kilo alarak bayrama ulaşan birçok Müslüman vardır. Bu tablo orucu ne hale getirdiğimizi açıkça ortaya koymaktadır.

Açlık, nefsin ve şeytanın bütün yollarını tıkar. Gerçek ma­nada oruç tutan kişi, kendisi için tehlikeli bu iki yapıdan uzak kalır. Çünkü açlık kişiyi, eski hareketliliğinden uzak tutar. Ki­şi kendisinde, kötü fiilleri ortaya koyacak gücü bulamaz. Vü­cudun azalan haramla ilgilenemez. Dil, gıybet için güç bula­maz. Oruç aynı zamanda uykuyu ve miskinliği de ortadan kaldırır. Kişiyi, dünyaya tamahından uzaklaştırır. Kibri ve ha­sedi kırar. Uykusuzluk, kişinin kalbini açar ve onu Allah Teâlâ’ya yaklaştırır. Geceler boyunca şeytana uşaklık eden insanlar, uyumayarak Cenab-ı Hak’la olan yakınlıklarını arttırırlar.

Açlığın, şeytanın üzerindeki olumsuz etkisini anlatmakla bitiremeyiz. Açlık dışında, kişiyi şeytandan uzaklaştıracak en önemli olgu Müslümanın tam bir teslimiyet içinde Allah Teâlâ’ya yö­nelmesidir. Allah Teâlâ’ya yöneliş olmadığı sürece, sureleri ne kadar tekrar ederseniz edin şeytandan uzaklaşamazsınız. On altıncı surenin 99. ayetinde “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur” buyurulmaktadır. Yine yedinci surenin 201. ayetinde de “Allah Teâlâ’ya kar­şı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğra­yınca Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler”buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimelerde tam bir teslimiyet içerisinde Allah Teâlâ’ya yönelenlerin, onu anan ve onun kelamını söyleyenlerin şey­tandan uzak kalacakları belirtilmektedir. Yoksa yalnız olarak falan hoca­nın “Şu ayetleri okursan şeytandan uzak olursun.” sözüyle ha­reket ederseniz ve şeytandan uzaklaşmak için savunmayı Allah Teâlâ’ya yönelmekte değil, ayetleri nakarat okur gibi tekrar et­mekte görürseniz hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Cenab-ı Hak on yedinci surenin 65. ayetinde “Doğrusu benim mümin kul­larımın üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter” buyurmaktadır. Allah Teâlâ şeytana karşı ken­disinin vekil olunmasını istemektedir. Şeytanın şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınmak onun bütün etkisini ortadan kaldırır.

Halis bir Müslüman, Allah Teâlâ’ya teslimiyetiyle birlikte şeytana karşı bir duvar örmüş olur ve bu duvar şeytan tarafından asla aşılamaz. Aksi takdirde, Cenab-ı Hakki vekil tutmaksızın, ona sığınıp onun gücünden korkmaksızın (Allah Teâlâ’yı gerçekten bilip LA İLÂHE İLLALLAH MUHAMMED-ÜR-RASÜLÜLLÂH“ı bütün harfleriyle birlikte kalbine sindirerek korkmayı kastediyorum) ayetleri tekrar etmek, duala­rı okumak hüsranla karşılaşmamanızı sağlar.

Allah Teâlâ’dan uzaklaşıp, hevalarını ve heveslerini yani şeytanları­nı tanrı edinenler sonunda cehennem azabıyla karşı karşıya ka­lacaklardır. Yirmi dördüncü surenin 24. ayetinde “Ey inananlar, şeytana ayak uydurmayın! Kim şeytanın ardına takılırsa bilsin ki, o hayâsızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve mer­hameti bulunmasaydı hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fa­kat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işiten ve bilendir” bu­yurulur. Allah Teâlâ yedinci surenin 30. ayetinde “Allah insan­lardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapık­lığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı” denmektedir.

Dünyadaki kaosun temelinde yatan gerçek bütün insanlı­ğın şeytan tarafından yönlendirilmesidir. Ne yazık ki pek azı­mız ondan kurtulabilmektedir. Ondan nasıl kurtulacağımızı da bilmediğimiz için farklı birtakım yollarla çare aramaktayız. Daha sonraki bahislerimizde, cinlerin insanlar üzerindeki et­kilerini ve bu etkileri ortadan kaldırmak için ne tür yöntem­ler kullanabileceğimizi izah etmeye çalışacağız. İNSANLARIN CİNLERDEN KORUNMASI İÇİN ÇEŞİTLİ AYETLER, TILSIMLAR, VEFKLER, SEMBOLLER İŞE YARAMAKTADIR. ANCAK ŞEYTAN İÇİN AYNI ŞEYLER GE­ÇERLİ DEĞİLDİR. Onu, bunların hiçbirisiyle “def” edemezsiniz. Onun etkisini ortadan kaldırmak için tam bir teslimiyetle Allah Teâlâ’ya yönelmek gerekir. Bunu yapmadığımız sürece bütün ça­lışmalarımız sonuçsuz kalacaktır. Şeytanla mücadelede ne ho­ca, ne cinciler, ne falcılar ne de bir başkası asla yardım ede­mez. Yardım sadece Allah Teâlâ’dandır. Şeytanla mücadelede Rabbi vekil kılmak ve her şeyimizi ona havale etmek zorundayız.

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar (Büyücülerin Arka Bahçesi),
Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.199-216

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA
BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR

“OYUN ÜSTÜ OYUN”


Hayat, genelinde “güven” ve “iyilik” üzerine kurulu düşüncelerden ve fiillerden oluşarak devam eder. Kendine veya başkasına güvenir veya iyilik edersin. Hilekârlar ve dolandırıcılar için bu bilgi en önemli husustur. Onlar “güven tekniği” ile karşındakine blöf yaparken rahatlık, huzur ve zevk telakkisini canlandırırlar.  Buna dolandırıcılıkta “güven oyunu” denir.

Hayatta “kimseye güvenme” denilmesinin genelinde yatan husus ise, ekseriyetin istikamet yoksunu olduğundan “tedbiri elden bırakmamak” demektir. İnsanlık karakterindeki “hükmetmek” ve “iyi olmak” arzusu “yardım etmek” hissini kamçılar. “İsteme”nin karşılığında yapılanlar “iyilik ve ebedi kalmak” ta hedef karakterlerde yüksek hareketlilik meydana getirir.  Aslında bir işteki kazanç ilişkisinin mahiyeti “niyet” kapsamındadır.  Neticede insan yaşarken doğruluğu ve yalanıyla ikna olurken de ileri düşünce ile “dolandırılır veya dolandırır”.

İnsanların hayatında “güven telakkisi” ve doğrular bilgisi üzerinde şartların veya tesadüflerin yönlendirmesi muhakkak vardır. Şeytan dahi insan üzerine “blöf okları”nı atarken birçoğunu doğruluk karakterine uygun olanlar ile atar. Yalan ve desise attığı blöflerinde çok zaman isabet ettirememektedir. insana “kurulu düzen” gibi şeytanın hileleri ard arda geldiğinden biri atlatılsa bile diğerine müptela olurken niyet kapsamındaki hedefler, ilkeler unutulur veya unutturulur. Yani önemli olan “her insanın kendine ait ilkeleri”nin kararmasıdır. Tuzağa düşürülen kişilerin kendi ilkeleri ile tuzağa düşmeleri bu nedendir.  Mesela meşhur bir psikiyatrı tuzağa çekmek istenilse, en kolay temas yolu hasta olmak ve gerektiği gibi davranmak gerekir.  Sonrada şu düşünceyi terapide “yuvarlama”k uygundur.

“Ben bir hastayım. Bunun sebepleri geçmişimde yatıyor. Ah, bilmiyorum. Burada ne arıyorum ben? Hayatının kontrolünü ele almak için buradasın.  Bir şey bilmek ister misin? Senin için ne önemi var ki? Zenginsin. Rahatın yerinde. Kahrolası kitabın var. Bana yardım etmek istediğinde, hiçbir şey yapmıyorsun. Sen ve kahrolası kitabın, laf. Sırf laf. Bunların hepsi bir aldatmaca. Sen hiçbir şey yapmıyorsun. Bana yararı dokunmuyor. Bana yardım etmek istiyor musun? Bana yardım etmek istiyor musun? Bununla yardım et. Yapabilirsen bununla (ilahla intihar) yardım et. Çünkü yapamazsan, onu kullanacağım.   – Kendimi öldürmek ya da…”  

Doktor yapı itibarıyla hastayı iyileştirmek ve bundan zevk almak isteyecektir. Doktor için başarısızlık elem verir. Sahasında mükemmil olduğunu düşünen doktorun tepkisi de umumî çerçevede sonuç olarak genelde şu olabilir.

“Onun neden hasta olduğunu biliyorum. Çünkü hasta.  Sorun şu, ben burada bu hastada ne arıyorum? Eğer iyileşmesinde bir faktörüm bulunmayacaksa, hayatım bir yalan, aldatmaca. Söyleyeceğim hiç bir şey hastama yardımcı olmayacak. Ondan öğreneceğim hiçbir şey başkalarına yardım edebilmemi sağlamayacaksa, ben ne yapıyorum?”            

Bu örnek olay şu veche ile bize şu uyarıyı yapıyor.

“Her şeyi kendi silahı ile vurabilirsin.”

“En güvenilir nesne insanın sahip olduğu şeylerdir.”

İşte, güven duygusunu hareket ettirmek üzerine bir düşünceyi temellendirdiğinizde kişiler ve milletler “oyuna çekilmektedir.”

Oyun içindeki oyun ise “uyarıcı adaptörler”le karşılaşma ihtimalidir. Bu kader bazındaki “rastlantıların” alternatif ihtimalleri husule getirmesi oyununun çehresini değiştirebilir olmasıdır. Mantıksal rastlantılar, ihtimaller zamanla sayısını artırarak insanda sonucu bulanıklaştırdığından gizli ve gizemli bir olay saklanmış karakterlerin ortaya çıkmasını sağlar. Bu sağlayış ile oyun içindeki oyunun hesaplananın cihetini değişik çerçeve ulaştırmasıdır.

Saf ve temiz insanlara ve milletlere sosyalitesini  “oyun üstü oyun” üzerine kuran ve bunu hileler üzerine bina edenlerin, oyunları çoğu zaman hedefi bulmada gecikmelere maruz kalmaktadır. Genelde oyun kurucu komitenin bilgileri tecrübî sonuçlar içerse de, tesadüfî denilen faktörlerle çok zaman bozulmalar olur. Bu durum, âlemin başıboş olmadığının delilidir.

Allah Teâlâ, “Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı.” (Araf, 51) buyurması hayatı oyun üzere kurmanın olumsuzluğuna işaret ederken, “oyun üstü oyuna” işaret etmektedir. Yani kudretim ve rabblik gereği “oyunları bozarım” demektir.

Allah Teâlâ’nın insanlardan istikamet üzere yardım etmesi ve doğru yolda hareket edilmesini istemesi “hilekar ve dolandırıcı”ın kaybeden tarafta olacağını deşifre etmesidir. İyiler, mükâfatlarını zaman mefhumu ile göreceli görsede “iyiler ve doğrular galiptir” kaderi bir kanundur. Unutulmamalı ki. güven ilkesi ilk Havva validemiz ile sekteye uğramıştır. Hayatta “iyiler”, “kötüler”den çok istismara maruz kalışıda cilve-i hayat olarak devam edip gitmektedir

Aşağıdaki filmi seyredince bu mevzuun içeriği daha kapsamlı anlaşılacaktır.

HOUSE OF GAMES/ Oyun Evi (1987)

Yönetmen: David Mamet

Ülke: ABD

Tür: Suç | Gizem | Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1988 (Türkiye)

Süre: 102 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Jonathan Katz | David Mamet

Müzik: Alaric Jans

Görüntü Yönetmeni:Juan Ruiz Anchía

Yapımcılar: Michael Hausman |

Oyuncular Lindsay Crouse ( Margaret Ford), Joe Mantegna( Mike), Mike Nussbaum ( Joey),Lilia Skala (Dr. Maria Littauer)

Özet:

Ünlü oyun ve senaryo yazarı David Mamet’in büyük övgülerle karşılanan ve artık klasikleşen ilk filmi Oyun Evi’nde, bir kadın psikiyatr, aynı zamanda bu alandaki eserleriyle de çok saygın bir yerdedir. Ama, ona çeşitli sorunlarını anlatan bir hastasına ilgi duyup onun özel ve de gizemli hayatına karışınca, başına gelmedik bela kalmaz. İyi bir doktor olabilmenin zayıflığı içerisinde başına gelmedik kalmıyor.

NOSTRADAMUS’UN KEHANET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ


Tanrının ne tasarladığını nasıl bilebiliriz?

Hepimiz özgür irademizle O’nun planını uyguluyoruz.   Eğer kaderi bilmek bu kadar keyfiyse, geleceği görme iddiası da sadece bir aldatmaca olabilir.   Ancak uyuşmuş insanların uyanmasına sebep olacağı için   “Öngörü” iktidarlar için tehlikelidir.

Birileri, almanaklarında bazı ön bilgiler sunabilir. Unutmayın ki;  salgın hastalıklar her yıl olabilir.    Savaş her zaman vardır.    Düşman devletlerin savaş sebepleri vardır.    Aykırı görüşler hep vardır.    Kuzey soğuktur, güney sıcaktır.    Kışın yağmur yağar.    Yazın buğday biçilir. Üzüm ekimde toplanır.    Bunlar kehanet değil, gözlemdir.

Peki, insanlar nerede yanlış yapıyor?

Buna cevap olarak, insanlar Eski kitabelerdeki yazılanları dikkate almıyorlar.    Örneğin rakamları veya şifreleri.    Benimde Yakınlarım, hayatım, çocuklarım, hepsi mahvolacak.    Her şey sonunda toprak olacak.

Geleceği bilmek pek işe yaramıyor.    Bedeni öldürüp sonra ruha bir şey yapamayanlardan korkmayın,    ancak öldürdükten sonra bizi cehenneme atabilecek olandan korkun. Yani? Allah Teâlâ’dan.

Tanrıya güvenin ve ondan korkun.  Kimse, o gün gelmeyecek diye kendini aldatmasın.  Ölüm  her yerde.    Eğer kötüysen ve günah işleyen biriysen,    “fesadın oğluysan” sana da ölüm gelecektir.

Kimin hasta olacağına öleceğine kader karar veriyor. Hepimiz yaşayarak, öleceğiz.  İktidarlar, insanlara savaştan bile daha çok acı çektirirler.    Zulümler neticesinde çocuklar yetim kalıyorsa,    iyi ve kötü aynı oranda ölüyorsa bu rasgele kader, nasıl Tanrının işi olabilir?  Fakat eski metinler  “yeniden yaratılmak için ölmeliyiz,” demektedir.

Bilemiyorum.   Kehanetlerimiz umutlarımızı gerçekleştirir mi?

Hakikatte geleceğin yorumları gelecekte yaşayanlar içindir.    Aslında hepimiz gelecekte yaşıyoruz.    Umutlarımız, hayallerimiz ve korkularımız var.

Hiç kimsenin hayatı, bir kâhinin kontrolünde değildir.  Bir şeyi kâhinin öngörmesi, oluş sebebi değildir. Eğer, “Buna bir kâhin mi neden oldu?” Diye sorarsan;

“Kâhin neden olmadı.    Gördü, ama durduramadı. Bu yüzden kâhin suçlu.    İnsanlar da suçludur.”

Öyleyse…………………………….

NOSTRADAMUS (II) Discovery Channel Film

Yapım:2006 – İngiltere

Tür: Dram ,  Korku

Süre: 90 dakika

Yönetmen: Bryn Higgins

Oyuncular: Kerry Fox, Julie Cox, Oliver Dimsdale, Jasper Britton,

Senaryo: John Milne,

 Yapımcı: David Aukin, Hal Vogel,

Özet:

Gelecek bir öngörü mü, ölümcül bir lanet mi?

Yaşayan en büyük kâhin olduğu söylenen; 9/11 olaylarını, Irak Savaşı’nı, tsunamileri, depremleri ve Dünya’nın başına gelecek felaketleri yüzyıllar öncesinden haber veren Nostradamus gerçekte kimdi?

Atalarının öğrettiği Kabala ve kutsal kitap şifreleri sayesinde öngörülerde bulunan Nostradamus ölümcül bir lanet mi taşıyordu?

Avrupa’ya korku salan engizisyon mahkemeleri ve veba tehdidi altında yaşayan insanlar için Nostradamus’un sözleri hem korkutucu hem de sapkındı.

Bu gizemli adam ve 500 yıllık kehanetleri hakkında tüm merak edilenler bu filmde…

http://www.imdb.com/title/tt0862770/fullcredits?ref_=tt_ov_st_sm#cast

KARUNLARIN SONLARI HEP AYNIDIR


Hz. Mevlâna Celâleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Mesnevî Şerifinde buyurdu ki;

  • (Ey İnsanlar) Kendinize gelin; ondan isteyin başkasından değil. Suyu denizde arayın, kuru derede değil!    Başkasından isteneni de o verir. O kimsenin sana meyleden eline cömertliği ihsan eden yine Allah Teâlâ’dır. İtaatinden çekineni bile altınlara gark edip, Karun yapıyorsa itaat eder de ona yüz tutarsan sana neler yapmaz? (c.IV-b.1182-84)
  • O Padişah töhmet altına alınanı ihsanları ile Karun gibi zengin ederse suçsuza bakınca neler yapmaz? (c.V-b.2097)
  • Ancak Tanrı fermanı erişince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla tâ dibine çekti. (c.I-b.864)
  • Hâlbuki bu yer bile Tanrı inayetiyle düşmanı tanıdı!    Yer, Musa’nın nurunu gördü, ona iltifat etti, Karun’u ise tanıdı yere geçirdi. (c.II-b.2367-68)
  • Arap beyleri bir gün toplanıp Peygamber’in yanına gelerek çekişmeye başladılar. Dediler ki: “Sen bir beysin, bizim de her birimiz birer beyiz! Şu beyliği bölüşelim, ülkenin sana düşen kısmını al!     Her birimiz, kendisine düşen bölüğe razı olsun; sen de artık bizim hissemizden el yıka!”    Peygamber dedi ki:

“Bana beyliği Tanrı verdi. O, bana başbuğluk ve mutlak bir beylik ihsan etti.”    Yine Peygamber buyurdu ki:

“Bu devir, Ahmed’in devridir, bu zaman, Ahmed’in zamanı kendinize gelin de onun emrine uyun!”    Kavim ise,

“Biz de Tanrı’nın takdiri ile hükmediyoruz bize de beyliği veren Tanrı’dır” dedi.  Peygamber;

“Fakat,  Tanrı, bana beyliği bir mülk olarak verdi, sizeyse bir vesileyle iğreti.     Benim beyliğim kıyamete dek bakîdir iğreti beylikse çabucak geçip gider!”    Kavim;

“Ey emîr  çok söyleme; üstün olduğunu iddia ediyorsun, delilin nedir?” dediler.    

Derhal Tanrı’nın kahır emri ile gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o civarı kapladı. O pek korkunç sel şehre yüz tuttu. Şehirliler feryat ederek korkudan kaçışmaya başladılar.  Sınama zamanı gelmişti.  Şüphenin kalkacağı hakikatin apaçık ortaya çıkacağı zamandı. Peygamber dedi ki:     

“Her bey mızrağını atsın da şu sel dursun!”

“Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Beyliğinizi bir sınayalım!”

Hepsi mızraklarını attılar.    Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemde elindeki sopayı, o buyruklar yürüten inanmayanları âciz bırakan sopayı attı. O coşkun inatçı ve şiddetli sel, bütün o mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp sürükledi. Bütün mızraklar kayboldu sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde duruyordu!  O sopanın himmetiyle o şiddetli sel, şehirden yüz çevirdi, başka bir tarafa akıp gitti. Bu büyük işi gören Arap beyleri, korkularından hep Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin beyliğini tasdik ettiler.     Yalnız hasetleri pek üstün olan üç kişi inanmadı inatlarından büyücü ve kâhin dediler.    

[Bende derim ki;]

İğreti beylik böyle zayıf olur Tanrı vergisi olan beylikse böyle yücedir işte. “Ey soyu sopu belli kişi, o mızraklarla sopayı görmediysen o beylerin adları ile peygamberin adına bak. Onların adlarını kuvvetli, şiddetli ölüm seli sildi süpürdü. Fakat Ahmed’in adı ve devleti baki.(c. IV- b.2780- 2800)

  • Sizler buna kaza ve kader deseniz de;

 “ Durun ayaklarınızın önünde gizli tuzaklar pek çok. Kendinize gelin de belâ çölüne küstahça gitmeyin. Kendinize gelin de körcesine Kerbelâ’ya at sürmeyin!” (c.III-b.830-31)

  • Hakk’ta dedi ki, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, fakat benim için ne yaptın? (c.III-2149)

ZEİTGEİST: KOVA ÇAĞI MUHALEFETİ


Haluk HEPKON

TEORİ DERGİSİ

MART 2009 – SAYI: 232

“Zeitgeist”, “zamanın ruhu” anlamına gelen Almanca bir terimdir. Hegel’in tarih felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Ama bu terim daha sonraları değişikliğe uğramış ve belirli tarihsel dönemlerin karakteristik özelliklerini vurgulamak için kullanılır olmuştur. Peter Joseph’in 2007 yılında çektiği Zeitgeist: The Movie isimli belgeselden sonraysa Zeitgeist’a bambaşka bir anlam yüklenmiştir. Belgesel özellikle gençler arasında kısa bir süre içerisinde popüler olmuş ve sisteme yönelik köktenci bir eleştiri olarak ele alınmıştır. Zeitgeist: The Movie’nin orijinali İngilizcedir, ama belgeseli internette aralarında Türkçenin de dâhil olduğu birçok dilden altyazıyla izlemek mümkündür. Zeitgeist’ın günde 70 bin kişi tarafından indirilerek seyredildiği düşünülürse, etkisi ve yaygınlığı hakkında bir fikir sahibi olmak kolaylaşacaktır. Nitekim belgeselin ikinci bölümü 2008 yılında Zeitgeist: Addendum ismiyle yayımlanmış ve kısa süre içerisinde büyük yankı yaratmıştır, ikinci filmin de başarıya kavuşmasıyla birlikte, Zeitgeist’ın toplum ve doğa hakkındaki görüşleri hemen her yerde tartışılmıştır. Kısa süre içinde sistem ve ABD eleştirisi dendiğinde akla Zeitgeist gelmeye başlamıştır. Ülkemizde kendisini solda ifade eden kişi ve grupların bile bu filmden bir referans olarak bahsetmeye başlamaları, işin geldiği noktayı anlamak açısından önemlidir.

İzlemeyenler için film hakkında kısa bir ön bilgi verelim. İlk belgesel Zeitgeist: The Movieüç bölümden oluşmakladır. Birinci bölümde bir Hıristiyanlık ve Yahudilik eleştirisi yapılmaktadır. İkinci bölümde 11 Eylül Olayları’nın ABD tarafından yapıldığı iddia edilmektedir. Üçüncü bölümde ise perde arkasındaki bazı gizli güçlerin “tek dünya devleti” oluşturmak için çaba gösterdikleri ileri sürülmektedir. İkinci belgesel Zeitgeist: Addendum ise dört bölümden oluşmaktadır. Addendum’un ilk bölümü para sisteminin nasıl ayakta durduğuna yönelik bir takım iddialarla başlamaktadır. İkinci bölümde kendisini “ekonomik tetikçi” diye tarifeden John Perkins isimli birisinin ABD’nin. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın dünyayı nasıl sömürdüğüne ilişkin anlattıkları aktarılmaktadır. Üçüncü bölümde Jacque Fresco isimli birisi “Venüs Projesi” diye adlandırdığı akla zarar bir ütopyadan bahsetmektedir. Dördüncü bölümse doğa ile insan arasındaki ilişkilere değinmekte ve inşanın doğa ile bir ve bütün olması gerektiğini iddia etmektedir.

New Age siyasete giriş

Aslına bakılırsa Zeitgeist belgesellerinde bir tür sistem ve küreselleşme eleştirisi gerçekten de vardır. Ama burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta Zeitgeist’ın meselelere bakış açısının, tam da bu küreselleşmenin kültürel sonuçlarından birisi olan New Age akımların bakış açısına tıpatıp benzemesidir. Lafı dolaştırmaya gerek yok. Zeitgeist, New Age kültürünün bir ürünüdür ve türünün bütün örnekleri gibi zırvadan ibarettir.

Sondan başlayalım. Ekoloji, New Age akımların siyaset sahnesine çıkmalarında kilit bir role sahiptir. Bunun en tipik örneği şimdilerde fazla tartışılmayan Arne Naess’in “derin ekolojisi”dir. Buna göre ekoloji, insanı merkez alan sığ bakış açısını terk etmelidir. İnsanın doğadaki diğer varlıklardan bir farkı yoktur. Doğanın kendisine has bir dengesi ve aklı vardır: bu akıl, insan aklının da ötesindedir. Bu noktadan sonra mistisizme kayış başlamakta, iş dünyanın ve üzerinde bulunan canlı cansız her şeyin ortak bir ruha sahip olduğunu ileri süren “Gaia” saçmalıklarına kadar gitmektedir.

Nitekim bu akımı temsil eden Fritjof Capra ve Charlene Spretnak’a göre ekolojik bilinç tinsel bilinçtir. Capra ve Spretnak”ın birleştiği bir başka nokta da sola düşmanlıktır. Onların kafasında “yeşil hareket” soldan ya da onu anımsatan her şeyden arındırılmalıdır. Çevreci New Age akımların siyasi tercihleri konusunda başka örnekler de mevcuttur. Alman Yeşiller Partisi’nin kurucularından Herbert Gruhl bu konuda ilk akla gelen isimlerdendir. Gruhl, 1982’de Ökologish Demokratischen Partei’ı (Ekolojik Demokrat Parti’yi) kurmak üzere Yeşiller’den ayrılmıştır. Ama bir süre sonra bu da yetmemiştir. Gruhl, söz konusu parti bütün dayatmalarına rağmen aşırı sağcı Die Republikaner (Cumhuriyetçi Parti) ile ittifak yapmayınca oradan da ayrılmış ve Unabhaengige Ökologen Deutschlands’ı (Almanya Bağımsız Ekolojistleri’ni) kurmuştur. Gruhl, ekolojiyle yabancı düşmanlığını birleştiren ilk kişi olmuştur. Bu konuda Almanya örneği tek değildir. Fransa’da Nouvelle Droite (Yeni Sağ) da derin ekolojiye büyük ilgi duymaktadır. İngiliz derin ekolojist Edward Goldsmith’in Doğu mistisizmiyle sulandırdığı görüşleri de Avrupa’daki Neonazi çevrelerde ilgi uyandırmaktadır. Her etnik grubun kendi ekolojik çevresinde kalması gerektiğini savunan Goldsmith’in görüşlerinin, ana malzemesi yabancı düşmanlığı olan bu çevreler tarafından benimsenmesi son derece doğaldır. Bu konuda bir başka örnek de ABD’den verilebilir. Amerikalı derin ekolojist Bili Devall, 1998 yılında bir konferansta “Geçmişteki Meksikalı haydutlar gibi tecavüz, yağma ve cinayetle uğraşan Meksikalı göçmenlerin engellenmesi gerektiğini” söylemiştir. Devall ayrıca Kaliforniya kızılcam ormanına tehdit oluşturan Maxxam şirketinin sahibinin “suçlu bir Yahudi kapitalisti” olduğunu da belirtmeye özen göstermiştir. Devall’in yandaşı George Sessions da bu konferansta ekoloji hareketi içerisindeki birçok kişinin sol görüşlere sahip olmasından yakınmış ve toplumsal adalet konularının, dikkatleri ekolojik bunalımın gerçek nedeni olan “aşırı nüfus”tan uzaklaştırdığını ileri sürmüştür.

“Earth First!” (Önce Dünya) çevresel eylem grubunun eylemcilerinden biri olan Dave Foreman ise aynı mantık çerçevesinde şunları söylemiştir: “Etiyopya’da yapabileceğimiz en kötü şeyin yardım etmek, en iyi şeyin ise yalnızca doğanın kendi dengesini bulmasına izin vermek. Oradaki insanları açlığa terk etmek gerektiğini söylediğimde, bunun canavarca olduğunu düşünüyorlar. Buna alternatif ise müdahil olmak ve hiçbir zaman tam bir ömür yaşamayacak olan bu yarı ölü çocukları kurtarmaktır. Onların gelişmesi durdurulmuş olacaktır. Ve on yıl içinde olacak şey şudur: iki katı insan acı çekecek ve ölecektir”.

Bütün bunların ışığında Addendum’un doğa ile bütünleşme fikrine ayrılan son bölümüne bakıldığında benzerliklerin çarpıcı olduğu hemen görülecektir. Ünlü mistik Jiddu Krishnamurti’nin sözleriyle başlayan bu bölüm New Age öğretileri açık bir biçimde yansıtmaktadır. Doğada her şey birbiriyle ilişkilidir. İnsanla börtü böcek arasında bir fark bulunmamaktadır. Dünyayı tek bir organizma olarak gören yeni bir bilinç gelişmiştir. İçimizdeki tanrısallığı hissetmemiz ve bunu bir öğreti yapmamız gerekmektedir.

Ekonomik tetikçinin zırvaları

Benzerlikler bununla sınırlı değildir. Capra kamusal yaşamın hemen hemen her alanına nüfuz ederek, iktisadı, politikayı, medyayı kontrol eden, pek çok ulusal hükümetten daha güçlü, her şeye muktedir şirketlerden bahsetmektedir. Addendum’un ikinci bölümünü oluşturan John Perkins’in konuşması da bu fikirlerden derin bir biçimde etkilenmiş gibidir. İnternetteki sayfasına girenlere Capra’nın kitaplarını tavsiye eden Perkins, var olan sistemi “Corporatocracy”, yani “Şirketokrasi” diye nitelemektedir. Bir Ekonomik Tetikçinin hilafları isimli bir pehlivan tefrikasının da yazarı olan Perkins, Zeitgeist’ın konuk oyuncu olarak katıldığı bu bölümünde, ABD’nin Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla dünyayı nasıl sömürdüğünü: Güney Amerika’da, Asya’da ve Ortadoğu’da ne tür pislikler tezgâhladığını, yaşadıklarından örnekler vererek anlatmaktadır. Kısacası Perkins Amerika’yı yeniden keşfetmemekte; bilinen şeyleri tekrarlamaktadır. Ama bazı söyledikleri, en kibar ifadeyle, “alışılmışın dışında”dır. Örneğin Perkins, “şirketeokrasi”ye ve “imparatorluk”a karsı mücadelenin geldiği noktayı Kova Çağı’na geçişle ilintilendirmektedir. Buna göre Kızılderililer, Mayalar, Güney Amerika’daki çeşitli kabileler ya da Himalayalar’da yaşayanlar 1990’larda yeni bir dönemin başlayacağını söylemektedir. Zamanımız özel bir andır ve bu dönemde doğmuş olduğumuza göre bir'”özel görevi”mizin olması gerekmektedir. Bu döneme New Age (Yeni Çağ), Kova Çağı ya da Beşinci Güneşin Başlangıcı demek mümkündür. Ama Perkins’in favorisi, yüreği ve mistisizmi temsil eden “Akbabanın Yolu” ile aklı ve mantığı temsil eden “Kartalın Yolu”nun 1990’larda birleşeceğini ileri süren “Akbaba ve Kartal Kehaneti”dir. Perkins’e göre kartal ile akbaba bu şansı değerlendirirse, sıradışı bir kuşak yaratılacak ve yeni bir cağ başlayacaktır.

Şaşırtıcı gelebilir, ama gelmemelidir. Bu akıllara zarar tespitlerden de anlaşılacağı üzere Perkins su katılmamış bir New Age taraftandır. Örneğin dilimize çevrilmiş ama Bir Ekonomik Tetikçinin itirafları kadar ses getirmemiş Psiko Yolculuk adlı bir başka kitabında, meraklısına çeşitli şuur boyutlarına nasıl seyahat edilebildiğini anlatmaktadır. Kaldı ki, Dalai Lama ile olan muhabbetini ballandıra ballandıra anlatan Perkins de bu durumu hiçbir şekilde saklamamaktadır. Şirketler ve ABD hakkında herşeyi bildiğini iddia eden Perkins, sağır sultanın bile malumu olan CIA ile Dalai Lama arasındaki ilişkileri es geçmektedir.

Zaten yazdıkları dikkatle okunduğunda Perkins’in ABD ve “şirketokrasi” diye tarif ettiği sistem hakkında söylediklerinin alışıldık muhalefet biçimlerinden farklı olduğu görülecektir. Ona göre şirketokrasi ile mücadelenin yolu şirketleri değiştirmekten geçmektedir. Yani şirketlerle gidilip konuşulacak ve onlar da azami kâr etme isteklerinden vazgeçecektir. Dünyanın gidişatını düzeltme mücadelesinde bu şirketler Perkins ve yoldaşlarının “potansiyel müttefikleredir. Suç bu kurumlarda değil, bizim onlar hakkındaki algılarımızdadır. “En güçlü kurumlarımız” olan ticari kuruluşlar “tekneye dolan suyu boşaltma işi”nin başına geçmelidir. ABD’nin varlığıysa Perkins’e güç ve moral vermektedir. Ona göre tarihte ilk kez bu ülke söz konusu kötü gidişi durdurabilecek beceriye, paraya ve güce sahiptir.

Din eleştirisi karikatürü

Belgesellerin New Age bakış açısından hareketle Zeitgeist: The Movie’nin ilk bölümündeki sözde din eleştirisinin sırrını da çözmek mümkündür. Aslında bu sanıldığı ve sunulduğu gibi bir din eleştirisi değil, olsa olsa bir din eleştirisi karikatürüdür. Doğru bir eleştirel bakış ancak dini, ortaya çıktığı ve geliştiği toplumsal şartlarla birlikte ele almakla

mümkündür. Tarih dinlerin ve sahtekârlıkların değil bunların eşlik ettiği toplumsal değişimlerin tarihidir. 2000 yıldır dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında tutmuş bir dinin, “sahteciler tarafından dokunmuş bir saçmalıklar kumaşı” olduğunu söylemekle din eleştirisi yapılamaz. Oysa Zeitgeist a göre din, şimdiye kadar görülen en büyük aldatmacadır. Yahudilik ve Hıristiyanlık neredeyse herşeylerini eski Mısır dininden almıştır. İncil, kendisinden önce bilinen dini efsaneleri kullanmış bir astro-ilahi metinden ibarettir.

Bu türden bir eleştiri ancak söz konusu dinin hangi toplumsal koşullarda onaya çıktığı ve yayıldığı açıklanabilirse bir anlam ifade eder. İlk döneminde Hıristiyanlık, benzerleri arasından sıyrılıp, neden ve nasıl ezilen insanlar arasında yayılmıştır? Constantin döneminde neden ve nasıl devlet dini haline gelmiştir? Bu soruların üstünden atlayarak işi basitçe intihallerle ve sahtekârlıklarla açıklamanın ciddiye alınır bir tarafı bulunmamaktadır.

Üstelik bu komik açıklama gayreti de son derece tuhaftır. Hıristiyanlık ve diğer bütün dinler kendilerinden önce gelen dini geleneklerden cömertçe faydalanmış, sonra da aralarına yapay sınırlar çekmeye çalışmıştır. Dolayısıyla Hıristiyanlık antik Mısır kültüründen ve astrolojiden faydalanmış olabilir: muhtemelen de faydalanmıştır. Ama Zeitgeistın yapımcılarının Hıristiyanlığa dolaylı ya da dolaysız etkide bulunan diğer gelenekleri bir kenara bırakarak sadece Mısır bağlantısı üzerinde durmaları son derece anlamlıdır. Jordan Maxwell, Gerald Massey gibi ciddiye alınması mümkün olmayan kaynaklarından da anlaşılacağı üzere film, dini ezoterik (Batıni) bir bakış açısıyla eleştirmekte, New Age akımların sıklıkla tekrarladığı hurafeleri gevelemenin ötesine geçmemektedir.

Kaldı ki Zeitgeistın kurgusu zaten bilinen şeyleri tekrarlamanın ötesinde abartma ve yanlışlarla doludur. Örneğin sözde belgeselde Mısır tanrısı Horus’a ve Mitra’ya üç kralın taptığı, her ikisinin de on iki havarisi olduğu ve çarmıha gerildikleri. Krişna’nın 25 Aralık’ta doğduğu söylenmektedir. Zeitgeistta bahsedilen benzerlikler Horus’a değil babası Osiris’e aittir. Horus’un çarmıha gerildiği ve 12 havarisinin olduğu bilgisi yanlıştır. 25 Aralık’ta doğan Krişna değil Mitra’dır. İncil’de, Zeitgeistta iddia edildiği gibi, üç kraldan değil, üç hediye veren bilgelerden bahsedilir. İncil’de bu hikâyeden bahsedilme sebebi astrolojik bağlantılar değildir. İsa’nın doğduğu Betlehem Başak burcunun İbranice adı değil, Davut peygamberin şehrinin adıdır. Aslında yeni din, İsa peygamberi Davut peygamberle ilintilendirerek astrolojik değil politik bir açılım yapmaya çalışmaktadır. Nitekim bahsi geçen üç hediye Saba Melikesi tarafından Süleyman’a verilen hediyelerin aynısıdır ve orada da takımyıldızlara değil Davut’un soyuna vurgu yapılmaktadır. Tıpkı 12 havarinin burçlara değil İsrail’in on iki kabilesine bir gönderme içermesi gibi.

Meseleye bu açıdan bakınca Zeitgeist’taki Kova Çağı ile ilgili vurguların nedeni kendiliğinden anlaşılacaktır. Bütün bunlar Batı’daki ezoterik grupların ve New Age akımların dillerinden düşürmediği “Kova Çağı”na, yani dinin Ortodoks değil heterodoks yorumlarının öne çıkacağı yeni bir döneme girildiğine dair inanışların sonucudur. Burada önemli olan bir başka noktaysa İznik Konsülü’nden beri (gerçek gnostik) Hıristiyanlığın Vatikan tarafından kontrol altında tutulduğu mesajıdır. Bu saçma ve hiçbir tarihsel veriyle desteklenmeyen mesajı, komplo teorilerinin karanlık dünyasına giriş için bir tür bilet saymak mümkündür.

Mağarada yaşayan Araplar ve 11 Eylül

Ezoterizm ile komplo teorileri arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Nitekim Zeitgeist: The Movie’de bu durum son derece barizdir. 11 Eylül Olayı ile ilgili bölümde David

Ray Griffrn, Jim Marrs, Garry Ailen, Anthony Sutton gibi aşırı sağcı komplo teorisyenlerinin deli saçması fikirlerine yer verilmektedir. Üçüncü bölümde ise “perde arkasmdakiler”den bahsedilmekte, İmparatorluk denilen sistemin CFR, Bilderberg, Üçlü Komisyon gibi örgütler tarafından yönetildiği ileri sürülmektedir. Bunların amacı herkese bir çip yerleştirmek ve “tek dünya devleti”ni kurmaktır. Aslında her iki bölümde de filmdeki ABD karşıtlığıyla çelişen ilginç vurgular bulunmakta, sistem eleştirisi bir noktadan sonra güzellemeye dönmektedir. Bunlara göre ABD’nin, yaşanan bütün bu işlerde hiç suçu yoktur. ABD’nin ne yapacağına sistemin ekonomik-politik ihtiyaçları değil, bir avuç insan karar vermektedir. Söz konusu insanlar perde arkasında saklanmaktadır ve ABD’nin yaptığı bütün kötü işlerin günahı bunların boynunadır. Örneğin 11 Eylül’ü, Griffin’in ırkçı deyişiyle, “Mağaralarda yaşayan bir Arap”ın gerçekleştirmesi mümkün değildir. Saldırıyı sistem yapmıştır. Ona karşı koymak mümkün değildir. Örneğin ABD Irak’ta da zafer kazanmıştır; ama öylesi işlerine geldiği için basına işgale karşı direnişin güçlü olduğuna dair haberlerin sızmasına müsaade etmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. ABD’de Milis Hareketi gibi aşırı sağcı grupların ABD’ye yönelik bir takım sözde eleştirileri bulunmaktadır. Ama bu eleştiriler dünyanın bu tarafında yapılanlardan çok farklıdır ve daha çok federal hükümet kurumuna yöneliktir. Bu Neonazi özentisi gruplar arasında Zeitgeistın kaynak olarak gösterdiği isimlerin etkisi büyüktür. Bu gruplar aynı zamanda Yeni Dünya Düzeni’ni de eleştirmektedir. Doğal olarak bu eleştiri de bizlerin yaptığından çok farklıdır. Örneğin Des Griffın Fransız ve Ekim devrimlerinin İlluminati, CFR ve Üçlü Komisyon tarafından düzenlendiğini, Yeni Dünya Düzeni’nin ve Tek Dünya Devleti’nin asıl amacının ABD’yi sosyalistleştirmek olduğunu iddia etmektedir.

Aslında Zeitgeistın ne menem bir şey olduğunu anlamanın en kolay yolu kaynak olarak gösterdiği kişilere ve onların savundukları fikirlere bakmaktır. Örneğin Zeitgeistın “değerli” kaynaklarından Jim Marrs dünyayı uzaylıların yönettiğine inanmaktadır. Ona göre Marduk gezegeni dünyaya çarpacaktır ve ABD’yi yönetenler ezoterik bağlantıları sayesinde bunu bilmektedir. Bu yüzden söz konusu çarpışmadan en az etkilenecek bölge olan Ortadoğu’da yeni yerleşimler kurmayı hedeflemektedirler. Irak’taki müzelerin yağma edilmesinin nedeni kadim medeniyetlerden günümüze kalan tarihi eserlerdeki bu konuyla ilgili uyarılan gizlemektir. Zeitgeistın bir diğer evlere şenlik kaynağıysa Anthony Sutton’dur. Surton, Sovyetler Birliği’nin ve Nazi Almanyası’nın aynı kişiler, yani bir avuç ABD’li kapitalist, tarafından kurulduğunu ileri sürmektedir. Yani faşizm ve komünizm bir ve aynıdır: her ikisini de bir avuç kötü niyetli kişi yönetmektedir. Bu kişiler “Kurukafa ve Kemikler” denen bir örgütü oluşturmaktadır. Baba-oğul Bush’lar emperyalist bir ülkenin yöneticisi oldukları için değil bu örgüte üye oldukları için Irak’ın işgaline girişmiştir. Kısacası Zeitgeist, ABD’deki aşırı sağcıların sisteme yönelik, aslında incir çekirdeğini doldurmayan sözde eleştirilerini ve saçma sapan komplo teorilerini, sistem karşıtlığı adı altında pazarlamaya kalkmaktadır.

Çözüm ve mücadele önerileri

Peki, bütün bu tuhaf tarih ve dünya kurgusu nereye bağlanmaktadır? Zeitgeistın herşeye muktedir bu sistemden mağdur ve mustarip olan insanlara önerdiği çözüm yolu nedir? Zeitgeistın bu soruya yanıtları basittir. Bankaları boykot et, televizyonu kapat, yüzünü daha az suyla yıka, internete yüklen, meditasyon yap, alternatif enerjiye yönel. Bu arada Zeitgeist hareketinin kitap ve DVD’lerini satın alarak yaymak da son derece güzel bir hareket olarak kabul edilmektedir. Kısacası New Age’ci Zeitgeist, kıvrak bir vücut çalımıyla “para sistemi”ne karşı tepkileri bile paraya dönüştürmeyi becermektedir.

Tam da burada Jacque Fresco’nun akıllara ziyan ‘”Venüs Projesi”nden bahsetmek gerekiyor. Fresco’ya göre komünizm, faşizm, serbest piyasa aynıdır. Bir tek bolluk içinde, paranın olmadığı, kimsenin çalışmasına ihtiyaç olmayan bir toplumu, yani bir tür Şirinler köyünü, yaratmayı hedefleyen “Venüs Projesi” farklıdır. Hiçbir toplumsal dinamiğe dayanmayan, temenniler ile araya sıkıştırılmış rüzgâr, gelgit ya da güneş enerjisi ve teknoloji lafları üzerine yükselen bu projeyi, olsa olsa bir ütopyanın karikatürü olarak görmek gerekir.

Sonuç yerine

Görüldüğü gibi, Zeitgeistın ve üzerinde yükseldiği fikri yapının ciddiye alınacak bir tarafı bulunmamaktadır. Ama günde onbinlerce kişinin söz konusu saçmalığı internetten indirdiği düşünüldüğünde, meselenin hafife alınamayacağı daha iyi anlaşılacaktır. Bu sözde belgeselin popülaritesinin nedenleri ve sonuçları üzerine kafa yormak gerekmektedir. ABD saldırganlığına karşı dünya çapında bir karşı çıkış yükselmektedir. Söz konusu karşı çıkış, zamanımızın ruhuna uygun bir cehaletle döllendiğinde ortaya Zeitgeist türü saçmalıkların çıkması doğaldır. Bu türden sözde sistem eleştirilerinin söz konusu karşı çıkışları yozlaştırması ve iğdiş etmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden Zeitgeist ve benzerleri “deli saçması” denilerek göz ardı edilmemeli, üzerine üzerine gidilmelidir. İçinde yaşadığımız coğrafyada antiemperyalizmin ne kadar önemli olduğunu unutmamak gerekmektedir. Son derece ciddi bir iştir ve meczupların eline bırakılması mümkün değildir.

Üzerinde durulması gereken ikinci şeyse bu sözde emperyalizm ve sistem karşıtlığının, bu saçma sapan tarih kurgusunun, bu New Age zırvaların ve komplo teorilerinin solda, az da olsa, bir iz bırakmış olmasıdır. Bu durum son derece vahim bir hatadır. Dinlemeden, içeriğini anlamadan her sözde sistem ve ABD eleştirisine paye vermeyi sadece eğitim eksikliğiyle açıklamanın mümkün olmadığı ortadadır. New Age hurafeleri ve ABD’li aşırı sağcı grupların antikomünist zırvalarını referans olarak göstermenin anlaşılabilir ve hoş görülebilir bir tarafı bulunmamaktadır.

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 1. Bölüm


Zeitgeist: Yol Almak

Zeitgeist: Moving Forward

Yönetmen: Peter Joseph

Senaryo: Peter Joseph

Oyuncular: Adrian Bowyer, Colin Campbell, Ashton Cline

Yapım: ABD, 2011, 161 dk.

Zeitgeist, Yol Almak isimli üçüncü filminde farklı bir yol izledi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çeşitli ülkelerde önce küçük gruplara gösterildi, ardından ücretsiz olarak indirilebilmesi için internete kondu.

Zeitgeist üçüncü bölümü Yol Almak‘ta (Zeitgeist: Moving Forward) sistem eleştirisine giriyor. Tabii bu bölümde de Dünya Bankası, IMF, rezerv bankacılığı, serbest piyasa sistemi, Adam Smith, Milton Friedman ve bizzat paranın kendisine açıkça saldırıyor.

İlk bölümünden beri din, ekonomik sistem, siyaset gibi dev sistemleri hedef tahtasına koyan Zeitgeist (Burada Zeitgeist derken daha çok Peter Joseph‘i kastediliyor) üçüncü filminde bütün bunların yanı sıra işin en başına dönüp insan tabiatı hakkında benimsediği tezleri ortaya koyuyor.

Ancak 3. Bölümde önerilen “kaynak bazlı dünya kenti projeleri” nde yenidünya düzencilerin istediği “Tekleştirme” (Tek Dünya Devleti, Tek Şehir, Tek Tarih, Tek Yönetim, Tek Pazar…. ) projelerinin uygulaması tavsiye edilmesi insanların kontrol mekanizmaları içine alınmasını istemek sakıncalı bir durumdur. Ekonomik olarak düşünülen bu kent modeli insan hürriyeti açısından büyük sakıncaları vardır.

[Zeitgeist’ı, yani zamanın ruhunu ve zekâsını kavrayabilmek, özel bir önem taşımaktaydı. Pagan (putperest) yaşam tarzı ve onlara bağlı Musevi yaşam tarzının ortak paydaları yoktu, Musevi’nin pagan yönetiminin Zeitgeist’ı karşısında­ki direnişi genelde Musevi tarikatları ve özelde radikal reformcu Zealot’larla, pasifik-kaçkıncı Essene’ler gibi kesimler arasında gelenek­sel (ancak mutlaka Kabalistik olması gerekmeyen) Peygamber yöneti­ciliğini canlandırmanın gerekliliğini bir kez daha vurgulamaktaydı. Esseneler’e göre, Zeitgeist gerçekte ZELT-OHNE-GEİST, yani “Adalet/Hakkaniyet Ruhu’ndan Yoksun Zamanlar’dan başka bir şeyi simge­lemiyordu.  (Aytunç ALTINDAL, Üç İsâ [Kitap]. – Ankara : Yeni Avrasya, Nisan-2002. Sh:111-114)]

FİLMİN TÜRKÇE ALT YAZISI

Çürüyen bir toplumda sanat eğer dürüst ise, çürümeyi yansıtmalıdır. Eğer sosyal işlevi sayesinde inancı kırmak istiyorsa sanat dünyanın değiştirilebilir olduğunu göstermek zorundadır ve değişime yardım etmelidir.

Ernst Fischer

Hükümet üzerindeki ölümcül isyanlar borçlarını ödeme yükümlülüğünden kaçınma planı bu yüzden işsizlik giderek artıyor ve daha da artmalı ki siz daha da fazla ürüne ulaşabilesiniz bütün hepsi borçlanılmış paradır ve bu borç başka ülkelerinden bankalarından alındı P-A-R-A kullanışlı bir kişisel kredi şeklinde tat veren filtreli bir sigara ürettiler ve ben  malt içkisi Çılgın mısın!..

ABD İran’ı bombalamayı planlıyor Amerika İran’daki terör saldırılarına destek sağlıyor Büyükannem müthiş bir insandı. Bana Monopoly (tekel) [1] oynamayı öğretmişti. Oyunun adının “edinmek” olduğunu anlamıştı. Biriktirebildiği her şeyi biriktirir ve nihayetinde oyun tahtasının hâkimi olurdu. Ardından bana hep aynı şeyi söylerdi. Bana bakar ve şöyle söylerdi

“Bir gün bu oyunu oynamayı öğreneceksin.” Bir yaz, neredeyse her gün, her saat Monopoly oynadım ve o yaz oyunu oynamayı öğrendim. Anlamıştım ki kazanmanın tek yolu “edinmeye” olan koşulsuz bağlılıktı. Anlamıştım ki para ve mevkiiler sizin skorunuzu artırmaya yarıyordu. O yazın sonunda artık büyükannemden daha acımasızdım. Eğer oyunu kazanmam gerekiyorsa, kuralların etrafından dolanmaya hazırdım O yılın sonbaharında büyükannemle oturduk ve oynadık. Sahip olduğu her şeyi elinden aldım. Onu, son dolarını verip mutlak yenilgi ile ayrılırken izledim. Ardından, bana öğreteceği bir şey daha vardı. Sonra dedi ki “Şimdi tamamı kutuya geri döndüler. Bütün o evler ve oteller. Bütün demiryolları ve kamu şirketleri Bütün o gayrimenkuller ve o harikulade paralar Hepsi kutuya döndüler. Zaten hiçbiri gerçekte senin değildi. Bir süreliğine olayın büyüsüne kapıldın. Ama sen oyunun başına oturmandan çok önce de buradaydılar ve sen gittikten sonra da burada olacaklar – oyuncular gelir, geçer. Evler ve arabalar unvanlar ve kıyafetler hatta vücudun bile.”

Gerçek şu ki, elde ettiğim, tükettiğim, biriktirdiğim her şey gün gelip kutuya geri dönecek ve ben her şeyimi kaybedeceğim. Kendinize sormanız gereken soru nihai terfinizi aldığınız zaman nihai alışverişinizi yaptığınız zaman mükemmel evinizi satın aldığınız zaman birikim yapıp maddi güvencenizi sağladığınız zaman ve başarı merdivenlerinin basamaklarına tırmanıp gelebileceğiniz en yüksek noktaya geldiğinizde heyecanınız da kaybolur kaybolacaktır peki ya sonra ne olacak?

Yolun sonunu görebilmek için daha ne kadar çaba sarf etmek zorundasınız?

Eminim anlıyorsunuzdur hiçbir zaman yeterli olmayacak. Öyleyse kendinize şu soruyu sormak zorundasınız

Önemli olan nedir?

Onlar güzel!

Onlar zengin!

Onlar şımarık!

Amerika’nın numaralı şovu geri döndü!

Gentle Machine Productions Sunar

Bir Peter Joseph Filmi

Ben New York’da büyüyen genç bir delikanlı iken bayrağa bağlılık yemini etmeyi reddettim. Tabii ki Müdür’ün odasına gönderildim ve Müdür bana “Neden bağlılık yemini etmek istemiyorsun?” diye sordu.

“Herkes ediyor!”

“Bir zamanlar herkes dünyanın düz olduğuna inanıyordu ama bu dünyayı düz yapmıyor.” dedim ve devam ettim

“Bugün Amerika, sahip olduğu her şeyi diğer kültürlere diğer milletlere borçlu ve ben bağlılık yeminini dünyaya ve üstünde yaşayan herkese etmeyi yeğlerim.” dedim. Söylememe bile gerek yok, çok geçmeden okulu tamamen bıraktım ve yatak odamda bir laboratuar kurdum. Orada bilimi ve doğayı öğrenmeye başladım. Sonra fark ettim ki evren yasalarla yönetiliyor ve insanoğlu toplumla birlikte bu yasalardan bağımsız değil. Derken, şimdilerde “Büyük Buhran” olarak adlandırdığımız krizi geldi, çattı. Bütün fabrikalar boş boş dururken milyonlarca insanın neden işsiz, evsiz ve aç kaldığını anlamakta zorlandım. Kaynaklar değişmemişti. İşte o zaman fark ettim ki ekonomi oyununun kuralları doğası gereği hükümsüzdü. Kısa bir süre sonra, bir sürü ulusun birbirlerini sistematik olarak yok etmek için sıraya girdiği II. Dünya Savaşı başladı. Daha sonra bir hesap yaptım; bütün bu yıkım ve savaş için boşa harcanan kaynaklar, aslında gezegen üzerindeki tüm insani ihtiyaçları rahat rahat karşılayabilirdi. O zamandan beri insanoğlunun kendi neslinin tükenişine zemin hazırlayışına tanık oldum. Son derece değerli ve sınırlı kaynakların kâr etme amaçlı ve serbest piyasa adına sürekli olarak heba edilmesini ve yok edilmesini izledim. Toplumun, toplumsal değerlerinin, materyalizmin ve bilinçsiz tüketimin temelini oluşturduğu bir yapmacıklık seviyesine düşürüldüğünü izledim. Parasal güçlerin sözde özgür toplumların politik yapısını kontrol etmesine tanık oldum. Şimdi  94 yaşındayım ve korkarım ki düşünce yapım  75 yıl öncesiyle tam olarak aynı. Bu saçmalık artık sona ermeli.

[ZEITGEIST] [ZEITGEIST YOL ALMAK]

Kendini adamış, bilinçli, küçük bir grup vatandaşın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyiniz. Aslına bakarsanız, şimdiye kadar bunu başarmış olan yalnızca onlardır. –

Margaret Mead”

BÖLÜM 1

İNSAN DOĞASI

Bir bilim insanısınız diyelim ve eğitiminiz süresince bir yerlerde zihninize kazınan kaçınılmaz bir “doğuştan mı yoksa eğitimden mi” kıyaslaması var ve bu düşünce aklınızda en azından Coca-Cola mı Pepsi mi veya Yunanlılar mı Truvalılar mı düşünceleriyle birlikte yer alıyor.

Peki, doğuştan mı?

Yoksa eğitimden mi?

Bu, davranışlarımıza etki eden faktörleri sorgulayan aşırı basitleştirilmiş bir bakış açısı. Herhangi bir hücrenin bir enerji kriziyle nasıl baş ettiğinden tutun da bizi biz yapan en bireysel karakter özelliklerimize kadar her şeye etki eder. Ulaştığınız sonuç, bu tamamen yanlış ikilem bütün nedensellik ilişkisinin en temelinde belirleyici olarak doğa etrafında yapılanmıştır. Yaşam DNA’dır ve şifrelerin şifresi ve kutsal kase, ve her şey onun tarafından yönlendirilir ya da öbür taraftan, çok daha sosyal bilimsel bir yaklaşım olan bizler ‘sosyal organizmalarız’ biyoloji mantarlar içindir. İnsanlar biyolojik değildir ve açıkçası iki görüş de anlamsızdır. Bunun yerine göreceğiniz biyolojinin çevre bağlamı dışında nasıl çalıştığını anlamanın imkânsız olduğudur.

[KALITIMSAL]

Şu ana dek ortaya atılmış ve yaygınlaşmış en çılgınca ve muhtemelen en tehlikeli kavramlardan biri “Bu davranış kalıtsaldır.” Peki, bunun anlamı nedir?

Eğer modern biyoloji biliyorsanız, her anlamda incelikle düşünülmüş saçmalıklar bütünüdür. Ancak çoğu insan için bunun heyecan verici anlamı biyoloji ve genetik bilimi tek bir kökte toplayan belirleyici bir bakış açısıdır. Genler değiştirilemez genler kaçınılmaz şeylerdir ve onları onarmaya çalışırken kaynaklarını harcayamadığınız gibi geliştirmeye çalışırken de toplumsal kuvvet kullanmamanız gerekir. Çünkü bu kaçınılmazdır ve değiştirilemez ve düpedüz saçmalıktır.

[HASTALIK]

ADHD (Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) şizofreni gibi hastalıkların genetik olduğu düşüncesi yaygındır. Gerçekse bunun tam tersidir. Hiçbir şey genetik olarak programlanmamıştır. Gerçekten genetik olduğu saptanmış hastalıkların sayısı bir elin parmaklarını geçmez ve toplumda son derece seyrek olarak karşımıza çıkarlar. En karmaşık koşulların genetik bir bileşen barındıran bir eğilimi olabilir ancak eğilim önceden belirleme ile aynı şey değildir. Hastalıkların kaynağını genetik kalıtımda bulma arayışı daha fikir ortaya bile atılmadan başarısızlığa mahkûmdu. Çünkü çoğu hastalık kalıtımsal değildir. Kalp hastalığı, kanserler, felçler romatizmal sorunlar, bağışıklık sistemi sorunlarının çoğu akıl sağlığı sorunları, bağımlılıklar Bunların hiçbiri kalıtımsal değildir. Örneğin meme kanserinde, hasta olan her yüz kadından sadece 7’si hastalığın genlerini taşır. 93’ü taşımaz ve bu genleri taşıyan yüz kadının da tamamı kanser olacak değildir.

[DAVRANIŞ]

Genler çevremizden bağımsız olarak belirli bir şekilde davranmamızı sağlayan şeyler değildir. Genler, çevremize tepki verebilmemiz için bize çeşitli yollar sunar. Hatta görünüşe bakılırsa, çocukluğun erken safhalarındaki bir takım etkenler ve yetiştirilme tarzı genlerin dışa vurumunu etkiler ve aslında bazı genleri etkin kılıp bazılarını devre dışı bırakarak sizi baş etmeniz gereken dünyaya uyum sağlayacak farklı bir gelişim yoluna koyar. Örnek olarak Montreal’de intihar kurbanlarıyla yapılan bir çalışmada kurbanların beyin otopsileri incelendi ve ortaya çıkan o ki, eğer bir intihar mağduru (ki bunlar genellikle genç yaştaki yetişkinlerdir) çocukluğunda istismara maruz kaldıysa, bu o kişinin beyninde genetik bir değişime yol açıyor bu değişim istismara uğramamış insanların beyninde görülmüyor. Bu bir epigenetik (farklı zamanda oluşan) etkidir. “epi” üzerine demektir, yani genetik üzerine etki dediğimiz şey belli genlerin ekinleşmesi veya devre dışı bırakılmasına yol açan çevresel bir olaydır. Yeni Zelanda’nın Dunedin adlı kasabasında da bir çalışma yapıldı. Bu çalışmada bir kaç bin şahıs doğumlarından yirmili yaşlarına kadar incelendi. Buldukları, şiddet uygulamaya meyilli olmakla bir bakıma ilgisi bulunan bir genetik mutasyon yani anormal bir gendi fakat bu genin taşıyıcısının aynı zamanda çocukken ağır istismara maruz kalmış olması gerekiyordu. Diğer bir deyişle, bu geni taşıyan biri çocukken istismar edilmediği sürece diğer insanlara göre daha fazla şiddet yanlısı olmayacak bilakis normal genli insanlara göre daha az şiddet yanlısı olacaktır. Genlerin tek belirleyici faktör olmadığına dair çok güzel başka bir örnek daha var. İlgi çekici bir teknik sayesinde bir fareden belirli bir geni alıp o farenin ve soyundan gelenlerin o geni taşımamalarını sağlayabilirsiniz O geni “kapı dışarı” etmiş olursunuz. Yani bir gen var diyelim öğrenme ve hafızayla alakalı bir proteini kodlayan ve siz bu “harika gösteri” ile bu geni “kapı dışarı” ederseniz, artık elinizde eskisi kadar iyi öğrenemeyen bir fare var demektir.

“Hah! Zekâya dair genetik bir temel!”

Medya tarafından her türlü ele alınan ve çekiştirilen bu önemli çalışma hakkında daha az dikkate alınan ise genetik açıdan zayıflatılmış o fareleri alıp kafesteki sıradan laboratuvar faresine göre çok daha zenginleştirilmiş, teşvik edici bir ortamda yetiştirdiğinizde fareler o eksikliğin tamamen üstesinden gelmektedir. Yani, biri modern anlamda “hah, bu davranış genetiktir” diyorsa sanki bu geçerli bir tabirmiş gibi söylediğiniz şey şudur Bu organizmanın çevreye verdiği tepkilerde genetik etkenlerin de katkısı vardır; genler, organizmaların belirli çevresel sorunlarla baş etmesindeki hazırlanma aşamasına tesir edebilir. Biliyorsunuz, çoğu insanın aklındaki düşünce bu değil ve bu konuda fazla “nutuk çeken” olmamak gerek lakin eskinin “bu genetiktir” anlayışı ile devam etmek “ırk ıslahı” tarihi ve buna benzer şeylere çok uzak değildir. Bu, yaygın ve potansiyel olarak da epey tehlikeli bir hata. Şiddetin biyolojik olarak açıklanmasının nedenlerinden biri bu hipotezin potansiyel bir tehlike olmasının sebebi sadece insanları yanlış yönlendirmesi değil gerçekten zarar verebilecek olmasıdır Çünkü buna inandığınız takdirde kolaylıkla “bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yok” diyebilirsiniz. İnsanları şiddete yönelten yatkınlığı değiştirebilmek için yapabileceğimiz tek şey; onları cezalandırmaktır; kilit altında tutmak veya idam etmek. Ama insanları şiddete yöneltebilecek olan sosyal çevreyi veya sosyal şartları değiştirmek adına endişelenmemize gerek yok çünkü “bu son derece anlamsız”. Genetik iddialar bize geçmiş ve günümüzdeki tarihsel ve sosyal faktörleri göz ardı etme lüksünü kazandırır ve New Yorker yazarı Louis Menand’ın kurnazca dediği gibi “Her şey genlerde saklıdır bu söz dünyanın her nasılsa, olduğu gibi devam etmesi gerektiğinin bir tarifidir. Bir insan dünyanın en özgür ve refah düzeyi en yüksek ülkesinde yaşarken neden mutsuz hisseder veya anti-sosyal bir tavır sergiler?

Sebep sistem olamaz. Kabloların bir yerlerinde temassızlık olmalı.” Durumu çok güzel kamufle eden bir yöntem bu. Öyleyse, genetik iddialar gerçekte altta yatan birçok sıkıntılı tutumu örtmeye yarayan, sosyal, ekonomik ve siyasi faktörleri göz ardı etmemizi sağlayan bir bahanedir.

[VAKA ANALİZİ BAĞIMLILIK]

Bağımlılıklar genelde uyuşturucularla ilgili bir konu olarak düşünülür. Ama daha detaylı olarak incelediğimde bağımlılığı aşırı arzulamayla bağlantılı geçici rahatlama ve uzun vadede negatif sonuçları olan kişinin kontrolü dışında, bırakmak istediği veya bırakmaya söz verdiği ancak devamını getiremediği herhangi bir davranış olarak açıklıyorum. Bunu anladığınız zaman ise sadece uyuşturucularla ilgili olanların dışında birçok farklı bağımlılık çeşidi olduğunu görebilirsiniz. İşkoliklik; alışveriş; internet; video oyunlarına bağımlılıklar Bir de güç bağımlılığı var. Güç sahibi olup daha fazla daha fazlasını isteyen, hiçbir şeyle yetinmeyen insanlar. Daha fazlasına sahip olmak isteyen, şirket satın alan şirketler. Petrole olan bağımlılık ya da en azından petrolün bize sağladığı zenginlik ve ürünlere olan bağımlılık. Çevre üzerindeki negatif etkilerine bir bakın. Bu bağımlılık uğruna içinde yaşadığımız dünyayı yok ediyoruz. Bu bağımlılıkların sosyal sonuçları Doğu Yakası şehir merkezindeki hastalarımın kokain veya eroin alışkanlıklarından çok daha tahrip edici. Buna rağmen, ödüllendiriliyor ve saygı görüyorlar. Daha yüksek bir kâr sağlayan bir tütün şirketi yöneticisi çok daha büyük bir ödül kazanıyor. Kanunen veya başka bir şekilde, hiçbir olumsuz sonuçla karşılaşmıyor. Hatta birçok başka şirket kurulunun saygı duyulan bir üyesi. Ama tütün dumanına bağlı hastalıklar, her yıl dünya çapında 5 buçuk milyon insanın ölümüne sebep oluyor. Birleşik Devletler’de bu sebepten bir yılda dörtyüzbin kişi ölüyor. Peki bu insanlar neye bağımlı?

Kâr etmeye. Öyle bir şekilde bağımlılar ki hareketlerinin sebep olduğu sonuçları tamamen inkâr ediyorlar. Ki inkar, bağımlıların en tipik özelliğidir ve bu saygıdeğerdir. Neye mal olursa olsun, kâra bağımlı olmak, saygıdeğerdir. Yani, toplumumuzda neyin kabul edilebilir ve neyin saygıdeğer olduğu son derece değişkendir ve görünen o ki, verdiği zarar büyüdükçe kâra bağımlı olmanın saygıdeğerliği artmaktadır.

[HURAFE]

Uyuşturucuların kendi başına bağımlılık yaratabileceklerine dair genel bir hurafe vardır. Gerçekte, uyuşturucuyla olan savaş, eğer uyuşturucunun kaynağını keserseniz, bağımlılıkla başa çıkabileceğiniz fikri üzerinedir. Bağımlılığı geniş anlamda anlayabiliyorsak hiçbir şeyin kendi başına bağımlılık yapıcı olmadığını görürüz. Hiçbir madde, hiçbir uyuşturucu kendi başına bağımlılık yapmadığı gibi hiçbir davranış şekli de bağımlılık yaratmaz. Çoğu insan, alışverişkoliğe dönüşmeden alışveriş yapabilir. Herkes yemek bağımlısına dönüşmez. Bir kadeh şarap içmekle hiç kimse alkolik olmaz. Esas mesele, insanları hassas yapan şeyin ne olduğudur çünkü bağımlılığı yaratan şey potansiyel olarak bağımlılık yapıcı maddeler veya davranışlar ile hassas bir bireyin karışımıdır. Kısaca, bağımlılık yaratan uyuşturucu değil bireyin belli bir maddeye ya da davranışa olan hassasiyet sorunudur.

[ÇEVRE]

Bu durumda, bazı insanları hassas yapan şeyin ne olduğunu anlamak istersek o kişinin yaşantısına bakmamız gerekir. Bağımlılığın bazı genetik nedenlere dayalı olduğu fikri geçmişten beri süregelen yaygın bir kanı olmasına rağmen bilimsel olarak çürütülmüştür. Gerçek olan şudur ki; kişiyi hassas yapan kişinin hayatında yaşadığı olaylardır. Hayat tecrübeleri sadece insanların kişiliğini ve psikolojik ihtiyaçlarını biçimlendirmekle kalmaz aynı zamanda çeşitli yollarla kişinin bizzat zekâsını da etkiler. Bu süreç daha rahimdeyken başlar.

[DOĞUM ÖNCESİ]

Gösterilmiştir ki, örneğin, annelerini hamilelikleri boyunca stres altında tutarsanız, çocuklarının, bağımlılıklara yatkın kişisel özelliklere sahip olması daha olasıdır bunun sebebi ise gelişimin psikolojik ve sosyal çevre tarafından şekillenmesindedir. Dolayısıyla, insanoğlunun biyolojisi, ana rahminde başlayan hayat tecrübeleri tarafından oldukça fazla etkilenir ve programlanır. Çevre, doğumda başlamaz. Çevre, bir çevreniz olur olmaz başlar, bir cenin olarak var olduğunuz andan itibaren annenin dolaşımları ile size ulaşan tüm bilgi akışına tabisinizdir. Hormonlar, besin seviyeleri Bu durumun önemli bir örneği “Hollanda Açlık Kışı” diye bir şeydir. 1944’te Naziler Hollanda’yı işgal ederler ve bir takım nedenlerle, bütün yiyecekleri alıp Almanya’ya yönlendirme kararı alırlar; dolayısıyla oradaki herkes üç ay boyunca açlık içinde kalır, onbinlerce insan açlıktan ölecek duruma gelir. Hollanda Açlık Kışı’nın etkisi ise şudur

Siz bu açlık süresince, üç veya altı aylıktan fazla bir cenin olsaydınız vücudunuz bu zaman boyunca çok eşsiz bir şey “öğrenirdi”. Bilindiği gibi hamileliğin ikinci ve üçüncü aşamalarında bünyeniz çevre hakkında bilgi toplamaya başlar. Orası ne kadar tehdit edici bir yerdir?

Ne kadar bolluk var?

Annenin dolaşımları yoluyla ne kadar besin alıyorum?

Bu zaman süresince açlık çeken bir cenin olursan, vücudun öyle programlanır ki, hayat boyu vücudundaki şeker ve yağ miktarının azalacağından korkarsın ve aldığın miktarların tamamını depolarsın. Eğer bir Hollanda Açlık Kışı cenini isen, yarım yüzyıl sonra diğer tüm etkenlerin eşit olduğu halde yüksek kan basıncı, obezite, veya metabolik hastalıkları belirtilerine sahip olma olasılığın daha fazla olacaktır. Bu, çevre etkisinin hiç beklenmeyen bir yerden kendini göstermesidir. Hamile hayvanları, laboratuvar ortamında stres altında tutabilirseniz göreceksinizdir ki yavrularının yetişkin hale geldiklerinde alkol ve uyuşturucu kullanma eğilimleri daha fazla olacaktır. Anneleri strese sokabilirsiniz, örneğin Britanya’da yapılan bir araştırmaya göre hamilelik sırasında istismara uğramış kadınların doğum sırasında plasentalarında çok yüksek seviyelerde stres hormonu kortizol tespit edilmiş ve bu durumun doğan çocukların ileride – 7-8 yaşlarında madde bağımlılığına eğilimli olmalarına yol açtığı fark edilmiştir. Yani henüz ana rahminde maruz kalınan stres ileride her türlü ruhsal ve zihinsel bozuklukların hazırlayıcısıdır. İsrail’de ‘deki savaş sırasında hamile olan annelerin doğan çocukları üzerinde bir araştırma yapılmıştır Bu kadınlar, doğal olarak şiddetli strese maruz kaldıklarından doğan çocuklarda normalin çok üzerinde şizofreni vakaları tespit edilmiştir. (gelecekleri vahim) Yani, günümüzde doğum öncesi etkenlerin insan beyninin gelişimine büyük etkilerinin olduğunu gösteren birçok bulgu mevcuttur.

[BEBEKLİK]

İnsanın gelişimi ve özellikle insan beyninin gelişimi ile ilgili en önemli nokta gelişimin büyük oranda doğumdan sonra ve çevresel koşulların etkisiyle gerçekleşmesidir. Eğer kendimizi doğduğu ilk gün koşmayı becerebilen bir tay ile kıyaslarsak ne kadar az gelişmiş olarak doğduğumuzu anlayabiliriz. Biz bunu becerebilmek için gerekli sinir sistemi koordinasyonuna denge, kas gücü ve görme yetisine ancak bir buçuk-iki yaşında ulaşabiliriz. Bunun sebebi tay gelişimini ana rahminin güvenli ortamında tamamlıyorken insanlarda gelişimin doğumdan sonra tamamlanıyor olmasıdır ve bu basit bir gelişim bir mantıkla ilgilidir. Sebebi ise, bizi insan yapan en önemli özelliğimiz olan, ön beynimizin büyümesidir. Aslında bu gelişmeye başlayan önbeyin insan ırkını yaratan ve onu farklı yapan özelliktir. Aynı zamanda iki ayak üzerinde yürüyebiliriz, kalça kemiklerimiz bunu sağlamak için daralır. Yani şimdi hem kalça kemiklerimiz daralmış hem de kafalarımız büyümüştür. Bingo!

İşte bu yüzden prematüre olarak doğmamız gerekmektedir. Bu da demek oluyor ki beyin gelişimi hayvanlarda ana rahminde oluyorken bizde doğumdan sonra ve çoğunlukla çevrenin etkisiyle gerçekleşiyor. Sinirsel Darwinizm kavramına göre çevreden elverişli girdiyi alan sinir devreleri ideal şekilde gelişirken alamayanların gelişimi ya ideal olmaz yada hiç gelişemezler. Doğduğunda gözleri gayet iyi gören bir çocuğu alır ve onu beş yıl boyunca karanlık bir odada tutarsanız çocuk hayatının geri kalanı boyunca kör olur çünkü görme devrelerinin gelişimi için ışık dalgaları şarttır ve onlar olmadan, çocuk doğduğunda mevcut ve etkin olan temel devreler dahi körelir ve ölür, yeni sinir devreleri de gelişmez. (ancak onun çocuğunda bu özellik kalıcı olarak kalmaz, gören olarak çocukları doğar.)

[HAFIZA]

Yetişkin birey davranışlarının şekillenmesinde çocukluk deneyimleri önemli rol oynar hatta özellikle de hatırlanamayan erken çocukluk deneyimleri. Anlaşılan o ki, iki türlü hafıza mevcut aleni hafıza hatırlananlardan ibarettir gerçekleri, detayları, durumları, olayları geri çağırabildiğiniz hafızadır. Fakat hipokampüs adı verilen beyindeki yapı ki bu hatırlanan hafızayı şifreleyen yapıdır bir buçuk yaşına kadar gelişmeye başlamaz bile ve çok sonrasına kadar da gelişimini tamamlamaz. Neredeyse hiç kimsenin 18 aylıkkenden öncesine dair bir şey hatırlayamamasının nedeni budur. Fakat örtülü hafıza adı verilen başka bir tür hafıza daha vardır ki bu aslında duygusal bellektir. Duygusal etkiler ve çocuğun bu deneyimlerden çıkardığı yorumlar sinir devreleri şeklinde beyne kazınmıştır ve herhangi bir anımsama olmadan harekete geçmeye hazırdır.

Bariz bir örnek vermek gerekirse; evlat edinilmiş kişilerde sıklıkla görülen hayat boyu reddedilme hissi vardır. Evlat edinildiklerini anımsayamazlar. Doğuran anneden ayrılışlarını anımsayamazlar çünkü bunları kayıt edecek bir şey yoktur. Fakat, ayrı kalmışlığın ve reddedilmenin duygusal hatırası derin bir şekilde beyinlerinde gömülüdür. Bundan dolayı, reddedildiklerini algıladıklarında diğer insanlara göre bir ret duygusu ve büyük bir duygusal çöküntü yaşamaları çok daha muhtemeldir. Bu durum evlat edinilmiş kimselere özgü değildir fakat örtülü belleğin bir fonksiyonundan ötürü içlerinde bir yerde özellikle kuvvetlidir. Tüm araştırmalara ve kendi deneyimlerime bakarsam bağımlılar ve aşırı bağımlıların tümü büyük ölçüde çocukken istismar edilmiş veya ciddi duygusal çöküntüler yaşamışlardır. Duygusal ve örtülü hafızaları dünyanın güvenilir ve yardımsever olmadığına dairdir, bakıcılara güvenilmiş değildi ve ilişkiler kalbini açmak için yeterince güvenli değildir ve bundan dolayı tepkileri de kendilerini, gerçek samimi ilişkilerden uzak tutma eğiliminde olur. Onlara yardım etmek isteyen bakıcılara doktorlara ve diğer insanlara güvenmemek ve genellikle dünyayı güvensiz bir yer olarak görürler. Bu durum kesinlikle çağrışım bile yapamadıkları olaylarla alakası olan örtülü hafızanın bir fonksiyonudur.

[DOKUNMAK]

Prematüre veya genelde kuvözlerde doğan bebekler çeşitli cihazlara ve makinelere haftalar hatta aylarca bağlı kalırlar. Günümüzde artık biliniyor ki bu çocuklara günde yalnızca 10 dakika dokunulsa veya sırtları okşansa, bu onların beyin gelişimlerini hızlandırır. Yani insan dokunuşu gelişim için şarttır ve aslında hiç dokunulmayan çocuklar gerçekten ölürler. (bu hususa fazla dikkat edilmiyor günümüzde)

İşte bu, insanlar için dokunulmanın ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunun göstergesidir. Toplumumuzda, ebeveynlere çocuklarını kucaklamamalarını onlara dokunmamalarını, korkudan ağlayan bebeklere onları rahatsız etme korkusuyla ya da geceleri uyumaya alışsınlar diye sarılmamalarını dikte eden talihsiz bir eğilim var. Oysa çocuğun ihtiyacı tam tersi, kucaklanmaktır ve bu çocuklar belki de pes ettikleri için tekrar uykuya dalarlar. Ebeveynlerince terk edilme korkusuna karşı bir savunma yöntemi olarak beyinleri kendini kapatır. Ama örtülü bellekleri dünyanın onları umursamadığını hatırlatacaktır. (Çocukların odalarında terk ederek uyumasını isteyen ebeveynlere duyurulur. Kan kanserinde en önemli sebep bu bence. Yazan)

[ÇOCUKLUK]

Tüm bu farklılıklar hayatın erken çağlarında şekillenir. Öyle ki, ebeveynlerin hayatta karşılaştıkları zorluk ve de kolaylıklara dair çapraşık deneyimleri çocuklara aktarılır. Bu ise; ya ailevi depresyonla ya da ebeveynlerin zor bir günün ardından çok yorgun olmaları yüzünden çocuklarına sinirlenmeleriyle gerçekleşir. Tüm bunların, günümüzde hakkında çok şey bilinen çocuk gelişimi programcılığı üzerinde çok önemli etkileri vardır. Ancak bu erken duyarlılık sadece gelişimsel bir hata değildir. Birçok farklı yaşam türlerinde de görülmektedir. Bitkilerin filizlenme aşamasında dahi, geliştikleri çevre şartlarına erken bir uyum süreci vardır. Fakat bu uyum insanlarda sosyal ilişkilerin niteliğine bağlıdır. Böylece, erken yaşlarda gördüğünüz ilgi ve şefkat, yaşadığınız çatışmalar nasıl bir dünyada büyüyeceğinizin sinyalini verirler. Bir şeyler elde edebilmek için mücadele etmeniz gereken kendinizi korumak için sürekli arkanızı kolaçan ettiğiniz başkalarına güvenmemeyi öğrendiğiniz bir dünyada mı büyüyorsunuz ya da, karşılıklı ilişkilere, ortak paylaşıma ve dayanışmaya bağlı güvenliğiniz diğer insanlarla kurduğunuz güzel ilişkilere dayalı empati kurmanın önemli olduğu bir toplumda mı büyüyorsunuz Bu dünya çok farklı duygusal ve bilişsel gelişim gerektirir. İşte, erken duyarlılık ailenin içinde yaşadığı dünyadan edindiği deneyimleri oldukça bilinçsiz bir şekilde çocuğa aktardığı sistemle alakalı bir durumdur. Ünlü İngiliz çocuk psikiyatristi, DW Winnicott, demiştir ki çocuklukta ters gidebilecek iki temel şey vardır

BİRİNCİSİ OLMAMASI GEREKEN ŞEYLERİN OLMASI DİĞERİYSE OLMASI GEREKEN ŞEYLERİN OLMAMASI.

İlk kategoride, kent merkezinin Batı yakasında yaşayan hastalarımın ve pek çok bağımlının dramatik olarak istismar ve terk ediliş hikayeleri var. Bunlar olmaması gereken fakat olmuş şeyler. Diğer taraftan; her çocuğun ihtiyacı olan ama genellikle de göremedikleri stressiz, uygun, odaklanmış ebeveyn ilgisi var. İstismara uğramıyorlar. İhmal edilmiyorlar travma da yaşamıyorlar fakat olması gereken onları yetiştirecek duygusal yeterlilikteki ebeveynlerin olmaması ve bunun nedeni de, toplumumuzda ve aile ortamımızdaki stres. Psikolog Allan Surer ebeveynin fiziksel olarak var olduğu fakat duygusal olarak var olmadığı bu gibi durumlara “Mesafesiz Terkediş” adını veriyor.

Hayatımın kabaca son 40 senesini toplumumuzun ürettiği en vahşi insanlar üzerinde çalışarak geçirdim katiller, tecavüzcüler ve bunun gibileri Bu vahşete neyin sebep olduğunu anlamaya çalışırken Fark ettim ki hapishanelerimizdeki en azılı suçluların kendileri öyle büyük ölçüde istismara maruz kalmışlardı ki, çocuk istismarı terimini böyle vakalarda kullanacağım aklımın ucundan geçmezdi. Toplumumuzdaki çocukların sıkça gördükleri ahlaksız muamelenin boyutlarından hiç haberim yoktu. Gördüğüm en vahşi insanların kendileri geçmişte çoğu zaman kendi ebeveynleri veya sosyal ortamlarındaki diğer insanlar tarafında öldürülmeye çalışılmıştı ya da en yakın akrabaları başka insanlar tarafından öldürülmüş olan bir ailenin sağ kalan üyeleriydiler. Buda her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu savunur. “Teklik çokluğu, çokluk da tekliği barındırır” der. Yani, çevresinden soyutlayarak hiçbir şeyi anlayamazsınız. Bir yaprak, Güneş’i, gökyüzünü ve tabii ki Dünya’yı barındırır. Artık konu özellikle insan gelişimine ve tabii ki tüm çevreye geldiğinde bunun gerçek olduğu görülebiliyor. Bunun için modern bilimsel terim insan gelişiminin “biyo-psiko-sosyal” doğasıdır ve insan biyolojisinin sosyal ve psikolojik çevreler ile etkileşime oldukça bağlı olduğunu söyler. Kaliforniya – Los Angeles Üniversitesi’nde (UCLA) psikiyatr ve araştırmacı olarak görev yapan Daniel Siegel “Kişilerarası Nörobiyoloji” diye bir terim türetti ve bu terim sinir sistemimizin işlevlerinin kişisel ilişkilerimize göre oldukça değiştiğini ifade ediyor. İlk aşamada bakıcı ebeveynler ikinci aşamada hayatımıza önemli etkileri olan kişiler ve üçüncü aşamada tüm kültürümüz bulunur. Yani kişinin yetiştiği ve halen içinde yaşadığı böylece devam eden bu yaşam döngüsünü o kişinin nörolojik işlevlerinden ayıramazsınız. Beyniniz gelişirken bağımlı ve yardıma muhtaç olduğunuz kısmen doğrudur hatta bu yetişkinlikte ve yaşamınızın sonunda bile geçerlidir.

[KÜLTÜR]

İnsanlar hemen hemen her tür toplumda yaşamışlardır. En eşitlikçisine kadar Avcı – toplayıcı toplumlar örneğin besin paylaşma ve eşya takası konusunda oldukça eşitlikçi görünmekteler. Küçük topluluklarda akraban olmasa bile hayatın boyunca tanıdığınız yiyecek arama ve biraz da avcılıkla hayatını sürdüren insanlar; çeşitli gruplar arasında büyük bir akıcılığın bulunduğu bir dünyada; maddeci kültürün bütün algıyı ele geçirmediği bir dünyada İnsanlar, insansılık tarihinin büyük bir çoğunluğunu böyle geçirmişlerdir. Tabii doğal olarak, bu çok farklı bir dünyaya yol açar. Bunların sonuçlarından birisi, çok daha az şiddettir. Organize grup şiddeti insanlık tarihinin bugününde ortaya çıkmış değildir ve bu oldukça aşikardır. Peki nerede hata yaptık?

Şiddet evrensel değildir. İnsan ırkına simetrik olarak bölünmemiştir. Farklı toplumlarda şiddetin miktarı çok büyük değişiklik göstermektedir. Hemen hemen hiç şiddetin olmadığı toplumlar da vardır kendi kendilerini yok eden toplumlar da. Mesela anabaptistlerde (vaftizi yetişkinlikte yapılan) çok katı pasifist olan Amishler, Mennonitler, Hutteriteler gibi mezhepler vardır. Bu gruplardan Hutteritelerde kayıtlara geçen cinayet yoktur. İnsanların askere alındığı II. Dünya Savaşı gibi büyük savaşlar süresince orduya hizmette bulunmayı reddetmişlerdi. Orduya hizmet etmektense hapse girmeyi tercih ederlerdi. İsrail’de, Kibbutz’larda şiddet oranı o kadar düşüktür ki ceza mahkemeleri suç işleyen şiddet faillerini sıklıkla şiddet içermeyen bir hayat yaşamayı öğrenmeleri için Kibbutz’larda yaşamaya gönderirler. Çünkü oradaki insanların yaşam tarzı budur. Yani, toplum tarafından fazlasıyla şekillendiriliriz. Toplumlarımız daha geniş anlamda bizim teolojik metafiziksel, sözel vb. etkilerimizi içerir. Toplumlarımız; hayatın temelde günah ya da güzellik üzerine olduğunu düşünsek de düşünmesek de ölümden sonraki yaşam, hayatımızı yaşama biçimimizle ilgili bir bedel taşısa da taşımasa da, ya da bundan bağımsız bile olsa; bizi şekillendirir. Geniş bir bakış açısıyla, farklı büyük toplumlar bireyci ya da kolektivist olarak adlandırılabilirler ve bu toplumlardan çok farklı insanlar ile çok farklı zihniyetler elde edersiniz ve tahminim bu toplumlardan farklı beyinlerin ortaya çıkacağıdır. Bizler Amerika’da en bireyci toplumlardan birindeyiz ve kapitalist sistem sizlerin potansiyel piramidin üstlerine doğru ilerlemenize izin verir. Bu durum ise, daha az güvenlik sınırları oluşmasına sebep olur. Tanım gereği, bir toplum ne kadar katmanlaşmışsa o kadar az denginiz, o kadar az eşitiniz ve karşılıklı ilişkiniz olur. Bunların yerine bulacağınız ise ayrım noktaları ve sonsuz hiyerarşilerdir. Dolayısıyla, az sayıda karşılıklı ilişkinizin olduğu bir dünya çok az özverinin bulunduğu bir dünyadır.

[İNSAN DOĞASI]

Böylece, alaka kurması tamamen imkânsız bir konuya geliyoruz; bilimsel bakış açısında değerlendirerek insan doğasının özünü anlamak. Bildiğiniz gibi, belli bir seviyede doğamızın özü doğamız tarafından özellikle kısıtlanmaz. Dünyaya geldiğimizde diğer bütün türlerden daha fazla sosyal çeşitliliğimiz vardır. Daha fazla inanç sistemi, aile kurumu türleri ve çocuk yetiştirme yöntemleri. Sahip olduğumuz çeşitlilik kapasitesi olağanüstüdür. Rekabeti temel alan ve gerçekte, sıklıkla acımasız bir şekilde bir insanın diğer bir insanı sömürmesine dayalı bir toplum. Başka insanların sorunlarından çıkar sağlama ve genellikle çıkar sağlama amacıyla özellikle sorun yaratmayı hakim ideoloji genellikle mazur görür ve bunu insan doğasının en temel ve değişmez özelliklerine bağlar. Yani toplumumuzdaki hurafe insanların doğuştan rekabetçi doğuştan bireyci ve doğuştan bencil olduğu yönündedir. Gerçek ise tamamen zıt yöndedir.

İnsan olarak belirli ihtiyaçlarımız vardır. Somut olarak insan doğasından bahsetmenin tek yolu belirli insani ihtiyaçlarımızın olduğunu kabullenmektir. Arkadaşlığa ve yakın ilişkilere insanca bir ihtiyaç duyarız. Olduğumuz gibi sevilmek, bağlanmak kabul edilmek, fark edilmek ve onaylanmak için Eğer bu ihtiyaçlar karşılanırsa merhametli, yardımsever ve diğer insanlar için empati sahibi bireylere dönüşürüz. Fakat alında toplumumuzda sıklıkla gördüğümüz bunun tam tersine insan doğasının kusursuz tahribatıdır. Çünkü insanların çok az bir kısmının ihtiyaçları karşılanır. Evet, insan doğası hakkında konuşabilirsiniz ama yalnızca içgüdüsel olarak uyandırılmış temel insan ihtiyaçları bakımından ya da karşılandığında belli özelliklere karşılanmadığında da farklı bir takım özelliklere sebep olan belirli insan ihtiyaçları demeliyim. Yani çok farklı şartlarda hayatta kalmamızı sağlayan olağanüstü bir adaptasyon esnekliğine sahip insan organizmasının belli çevresel gereksinimler veya insani ihtiyaçlar için sıkı sıkıya programlanmış olduğu gerçeğini fark ettiğimizde toplumsal zorunluluk belirmeye başlar. Aynı, bedenlerimizin fiziksel besinlere ihtiyacı olduğu gibi insan beyninin de gelişimin her basamağında pozitif çevresel uyaranlara ihtiyacı olduğu gibi, aynı zamanda negatif uyaranlardan da korunmaya ihtiyacı vardır. Yani, eğer olması gereken şeyler olmazsa ya da olmaması gereken şeyler olursa gayet açıktır ki ortaya yalnızca birbirini izleyen zihinsel ve fiziksel hastalıklar değil aynı zamanda birçok zararlı davranış biçimi çıkacaktır. Bu durumda, bakış açımızı dışa doğru yönelterek ve günümüzdeki şartları hesaba katarak şu soruyu sormalıyız.

Modern dünyada yaratmış olduğumuz koşullar sağlığımız için gerçekten yardımcı oluyor mu?

Sosyo-ekonomik sistemimizin temelleri insanlık, sosyal gelişim ve ilerleme için fayda sağlamakta mıdır?

Yoksa toplumumuzun temel eğilimi gerçekte, kişisel ve sosyal refahımızı yaratma ve korumamız için gereksinim duyduğumuz temel gelişme ihtiyaçlarımızın tersine mi gidiyor?



[1] Bir tekel veya monopol, bir pazarda belirli bir ürün için üretici ya da dağıtımcı olarak tek bir firmanın bulunması durumudur. Bir monopol, rakip firmaların daha düşük fiyat koyması korkusu olmadan kendi fiyatını belirleme gücüne sahiptir. Monopoli, serbest rekabeti ortadan kaldırarak kaynakların verimli kullanımını önleyen bir durum yaratır.

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 4. Bölüm -Yorum


Yükseliş Kaynak Bazlı Ekonomiyi dikkate aldığımızda şunun gibi bir takım tartışmalar ortaya çıkacak.

- Hop!

- Hop!

Hey!

- Şimdi dur bir dakika orada bakalım!

- Evet?

Ben bunu biliyorum. Buna Marksizm derler dostum. Stalin bu tür düşünceler yüzünden ” 800 Milyar” insanı öldürdü. – Babam Gulag’ta öldü. – Komünist!

- Faşist!

- Amerika’yı sevmiyorsan, terk et!

- Pekala, herkes sakin olsun – Yeni Dünya Düzeni’ne Ölüm!

- Yeni Dünya Düzeni’ne Ölüm!

“Seyircinin mantıksızlığı büyüdükçe şok içinde ve şaşkın anlatıcı aniden ölümcül bir kalp krizi geçirdi.”

Böylece bu komünist propaganda filmi son buldu.

[SİSTEMDE HATA] [YEDEKLEME BAŞLATILDI - GERİ YÜKLENDİ]

Fakat biliyorsun, bu tarz bir şeyi ‘beyin takımı’ durumundaki insanlara söyledim Bilirsin bunlar Roma Kulübü tarzları ve daha ilerisi “Marksist!” dediler. Ne?

Marksist?

Bu da nereden çıktı?

Bu ikona sahipler fakat tutunmaya çalıştıkları şey Kutsal Kase‘leri ve bu çok kolay olanı, biliyorsunuz. İnsanlar bana Sosyalist, Komünist ya da Kapitalist mi olduğumu soruyorlar. Ben de bu yukarıdakilerin hiçbiri değilim diyorum. Sizce insanlar neden tek seçeneğin bunlar olduğunu düşünüyorlar?

Bütün politik yapılar yazarlar tarafından oluşturulmuştur ki bu yazarlar yaşadığımız gezegende sonsuz kaynaklar olduğunu varsayıyorlardı. Bu politik filozoflardan biri bile herhangi bir şeyde kıtlık olabileceği ile ilgili kafa patlatmamış. Komünizm, sosyalizm, serbest piyasa ve faşizmin, sosyal gelişimin bir parçası olduğuna inanıyorum. Bir kültürden diğer bir kültüre dev bir adım atamazsınız Ara sistemler vardır. Herhangi bir “izm” den önce, bir yaşam zeminimiz vardı ve bu yaşam zemini biraz önce tarif ettiğim gibi gereken bütün koşullar yani bir sonraki nefesinizi almanız ve aldığınız nefesi içtiğiniz suyu, elde ettiğiniz güvenliği erişebildiğiniz eğitimi içerir; bütün bunlar paylaştığımız ve kullandığımız şeyler ki kimse bunlar olmadan, hiçbir kültürde yaşayamaz. Öyleyse Yaşam Sahası’na geri dönmeliyiz ve yaşam alanı artık herhangi “bir şey-izm” değil. O artık “yaşam değer analizi”.

[SINIRIN ÖTESİ]

Şu, basit bir tarihsel gerçektir ki; herhangi bir toplumdaki baskın entelektüel kültür, o toplumdaki baskın sınıfın menfaatlerini yansıtır. Köleliğin olduğu bir toplumda insana ve insan haklarına yönelik inançlar doğal olarak köle sahiplerinin ihtiyaçlarını yansıtacaktır. Yine benzer şekilde bazı bireylerin başka bireylerin hayatlarından ve emeklerinden elde ettiği menfaate ve onları kontrol etme gücüne dayanan bir toplum yapısında da baskın entelektüel kültür baskın grubun ihtiyaçlarını yansıtacaktır. O halde, daha geniş çaplı bakarsanız; psikolojiye, sosyolojiye, tarihe siyasal ekonomiye ve siyaset bilimine sinmiş olan temel fikirler aslında seçkin bir kesimin menfaatlerini yansıtmaktadır ve bunu gereğinden fazla sorgulayan akademisyenler kenara itilmeye çalışılmış veya bir nevi “radikal” kişiler olarak görülmüşlerdir. Bir kültürün hâkim değerleri o kültür tarafından ödüllendirileni destekleme ve sürdürme eğilimindedir. Başarı ve statünün, sosyal katkılarla değil maddi zenginlikle ölçüldüğü bir toplumda da dünyamızın bugün neden bu halde olduğunu anlamak çok kolaydır. Şu anda, öncelikli olmaları gereken kişisel ve toplumsal huzurun suni zenginlik ve sınırsız büyüme gibi zararlı kavramlar karşısında ikinci plana atıldığı -tamamen tabiata aykırı- bir değerlendirme sistemi bozukluğuyla karşı karşıyayız. Şimdi, bu bozukluk bir virüs gibi; hükümetlerin – basının- eğlence dünyasının ve hatta eğitim sisteminin her hücresine işlemektedir. Kendi bünyesinde onlara karşı gelecek her şeye karşı koruma mekanizmaları oluşturulmuştur. Paraya Dayalı Ekonomi inancının müritleri Statüko’nun gönüllü muhafızları inançlarıyla çelişebilecek her türlü düşünce formundan kaçınmak için sürekli uğraşırlar. Bunların en yaygınları Tasarlanmış İkili Dengeler‘dir. Cumhuriyetçi değilseniz, kesin Demokratsınızdır. Hıristiyan değilseniz, belki de Satanistsinizdir. Eğer toplumun büyük ilerleme kaydedeceğine inanıyorsanız belki de, bilmiyorum herkesi düşünüyor olabilir misiniz?

O zaman “Ütopyacı”sınız sadece. Bütün bunların en sinsice olanı Eğer “serbest-ekonomi” taraftarı değilseniz özgürlüğün kendisine karşısınız demektir.

Ben özgürlüğe inanıyorum!

Özgürlük kelimesini her duyduğunuzda söylendiği her yerde ya da “hükümet karşıtları” lafının söylendiği her yerde bunun deşifresi Gizli para sahiplerinin parayı daha da çok paraya çevirmesinin engellenmesi. Budur yani. Söyledikleri diğer her şey “İnsanlar için daha çok ticarete ihtiyacımız var.” “Zorbalığa karşı özgürlük bu”, ve böyle sürer gider. Bunu her gördüğünüzde asıl anlamını çözebilirsiniz ve sanırım her duyduğunuzda birebir ilişkilendireceksiniz. Bunu bir anlamda şöyle tanımlayabiliriz Bir Sözdizimi. Anlayış ve değerleri yönetmeye yönelik bir sözdizimi. Yani, kendi bildikleri dışında bu sözdizimi onları yönetir çıkıp “aa ben bunu demek istememiştim!” diyebilirler. Ama aslında yaptıkları aynen budur. Örneğin, bir dili konuşursunuz ve o dilin bir dilbilgisi, grameri vardır ama o dilbilgisi kurallarını birebir bilmezsiniz. Buna ben “Yönetici Değer Dizimi” diyorum önemini gösteriyor bunun. Yani, onlar her seferinde şu kelimeleri kullandığında “hükümet karşıtlığı”, “özgürlük eksikliği”, “özgürlük” veya ‘ilerleme’ ya da ‘gelişme’ bunların hepsinin şifresini çözüp ne anlama geldiğini anlarsınız. Tabii ki “özgürlük” kelimesinin “demokrasi” denen şey ile aynı cümle içerisinde yer alma eğilimi vardır. BU GÜN İNSANLARIN SİSTEMİMİZİN DOĞASINDA HER ŞEYİ SATILIK OLARAK SUNDUĞUNU UNUTUP DEVLETLERİNİN YAPTIĞI ŞEYLERDEN GERÇEKTEN ETKİLENMİŞ OLDUKLARINA İNANMIŞ GÖRÜNMELERİ OLDUKÇA İLGİ ÇEKİCİDİR.

GEÇERLİ TEK OY PARANIN OYUDUR VE HERHANGİ BİR EYLEMCİNİN AHLAK VE SORUMLULUK DİYE NE KADAR BAĞIRDIĞININ HİÇ BİR ÖNEMİ YOKTUR.

Bir pazar sisteminde, her politikacı, her yasa ve buna bağlı olarak her hükümet satılıktır.  2000 de başlayan 20 trilyon dolarlık banka kurtarma paketi bile gerçekte topluma yardım etmek adına hiç bir şey yapmayan ve yarın sorgusuz sualsiz ortadan kaldırılabilecek bir sürü kuruma gitmek yerine küresel enerji alt yapısını tamamen yenilenebilir yöntemlerle değiştirebilecek miktardadır. Politika ve politikacıların toplum saadeti için var olduğu şeklindeki kör şartlanma hala devam etmektedir. Aslında, politika pazar sistemi içinde diğerlerinden farklı olmayan ticari bir iştir ve her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirler. Ben gerçekten, dürüstçe, politik faaliyetlere asla inanmam. Bana göre sistem istediği şekilde daralır ve genişler. Bu değişiklikleri düzenler. Bana göre sivil haklar hareketi bir düzen olarak ülkenin sahipleri ile aynı safta yer almaktadır. Bana göre onlar, kendi çıkarlarının nerede yalan söylediklerinin bilincindeler; belli bir noktaya kadar özgürlüğün iyi göründüğünü biliyorlar ve özgürlük hilesi bu insanlara her yıl bir oy kullanma günü veriyor bu şekilde onlar manasız bir seçim yanılgısına kapılıyorlar. Hiçbir anlamı olmayan seçim; köleler gibi gider ve deriz ki “A, ben Oy Verdim.” Bu ülkedeki tartışma sınırları daha tartışma başlamadan önce belirlenmiştir ve diğer herkesin marjinalleştirilmiş ve komünist ya da bir çeşit sadakatsiz “deli” olarak görülmesi sağlanmış işte şimdi yeni kelimemiz “komplo”. Görüyorsunuz yaptıklarını. Öyle bir şey ki bu bir dakikalığına bile kafa yormamalı Bu güçlü insanlar bir araya gelip bir plan yapmış olabilirler!

Olamaz!

Sen “delisin!”. “Komplo meraklısısın!”

Bu sistemin bütün savunma mekanizmaları tekrar tekrar bu ikili ile gelir.

Birinci fikir şöyledir. Bu sistem bu gezegende bugüne kadar gördüğümüz gelişimin bir “sebebidir”.

Hayır. Temelde iki ana neden vardır; bunlar bugün gördüğümüz artan sözüm ona “zenginlik” ve nüfus artışını yaratmıştır. Bir üretim teknolojisinin giderek artan gelişimi; dolayısıyla bilimsel beceri. İki Hidrokarbon enerjinin bolluğunun keşfi bu da günümüzde tüm sosyo-ekonomik sistemin temelidir. Serbest Piyasa/Kapitalist/Parasal Piyasa Sistemi -artık her ne demek isterseniz- çarpık bir teşvik sistemi ile ortaya çıkan dalgaların hüküm sürmesi ve gelişigüzel, kabaca, eşit olmayan bir yararlanma metodu ve bunların dağıtılması dışında hiçbir şey yapmadı.

İkinci savunma ise yıllar süren propagandanın ürettiği kavgacı sosyal bir önyargıdır. Bu propaganda kendi dışındaki tüm sosyal sistemleri “despotluğa” giden bir yol olarak görür. Sık sık Stalin, Mao, Hitler‘in adını anarak ve onların yarattıkları ölü sayısını söyleyerek. Yani, bu adamlar ne kadar despot olurlarsa olsunlar ölümsüzleştirdikleri toplumsal yaklaşımlarını da sayarsak iş ölüm oyununa gelince iş insanların sistematik olarak her gün toplu katliamına gelince Tarihte hiçbir şey bugün bize yapılanla karşılaştırılamaz.

Kıtlık – en azından son yüzyıllık tarihimiz boyunca yiyecek eksikliğinden dolayı olmadı. Kıtlığa göreceli yoksulluk sebep oldu. Ekonomik kaynaklar öyle haksızca dağıtılmıştır ki yoksul insanların, ödeme imkânları olmuş olsa bile piyasada bulunabilecek olan gıdaları resmen alacak paraları yoktur. Bu, Yapısal Şiddete bir örnek olurdu. Başka bir örnek Afrika’da ve diğer bölgelerde -ki ben özellikle Afrika’ya odaklanmak istiyorum- on milyonlarca insan AIDS’ten ölüyor.

Neden ölüyorlar?

AIDS’in tedavisini bilmediğimiz için değil. Zengin ülkelerde durumu gayet de iyiye giden iyileşen milyonlarca insan var, çünkü hastalığı tedavi edecek ilaçlara sahipler. Afrika’da AIDS’ten ölen insanlar HIV virüsünden dolayı ölmüyorlar; ölüyorlar çünkü onları hayatta tutacak ilaçları satın alacak paraları yok. Gandhi bunu gördü ve dedi ki “Şiddetin en ölümcül biçimi yoksulluktur.” Bu kesinlikle doğrudur. Yoksulluk, tarihteki bütün savaşlarda ölenlerden çok daha fazla insan öldürür tarihteki bütün cinayetlerden daha fazla bütün intiharlardan daha fazla. Yapısal Şiddet, yalnızca bir araya getirilmiş tüm davranışsal şiddetten daha fazla insan öldürmekle kalmaz Yapısal Şiddet aynı zamanda davranışsal şiddetin de ana sebebidir.

[ZİRVENİN ÖTESİNDE]

Petrol, uygarlık abidesinin her döneminde vardır ve uygarlığın da temelidir. Sanayileşmiş dünyada, yediğimiz her kaloride 10 kalorilik bir hidrokarbon -petrol ve doğalgaz- enerjisi vardır. Suni gübreler doğalgazdan elde edilir. Tarım ilaçları petrolden elde edilir. Hasat kaldırmak – toprağı sulamak – tarlayı sürmek – ekmek – ürünü paketlemek – nakliye etmek için petrolle çalışan makineler kullanırız. Gıdaları yine petrolden yapılan plastikle paketleriz. Bütün plastik ürünleri petroldür. Her bir otomobil lastiğinde 7 galon petrol vardır. Petrol her yerdedir; her yerde her zaman bulunabilir. Yine petrol sayesinde bugün dünyada 7 milyar veya nerdeyse 7 milyar insan yaşamaktadır. Bu ucuz ve kolay enerjiye ulaşım fikrinin ortaya çıkışı ki bu durum aslında milyarlarca kölenin 24 saat çalışması anlamına gelir geçtiğimiz yüzyılda dünyayı köklü bir şekilde değiştirdi ve nüfus 10 kat arttı. Fakat,  yılına gelindiğinde petrol rezervleri, şu anki yaşam koşullarında şimdiki nüfusun yarısından daha da az bir kısmına ancak yeter hale gelecek. Yani, farklı yaşamak için gerekli olan uyum tarifesi muazzam. Dünya şu anda çıkarılan 1 varil petrol başına 6 varil kullanıyor. Beş yıl önce çıkarılan her bir varil başına 4 varil kullanılıyordu. Bundan 1 yıl sonra ise çıkarılan varil başına 8 varil kullanılıyor olacak. Beni rahatsız eden şey dünya devletlerinin ve sanayi liderlerinin buna yönelik kayda değer bir çabalarının olmaması. Elimizde rüzgar enerjisini artırmaya ve belki Gel-gitin gücünü kullanmaya yönelik sözüm ona birtakım teşebbüsler var arabalarımızı birazcık daha verimli yapmaya yönelik girişimlerimiz var ama görünürlerde gerçek bir devrime benzeyen herhangi bir şey yok Bunların hepsi oldukça küçük çaplı ve bana göre oldukça da ürkütücü şeyler. Üstelik söylediklerimize pek de değer vermeyen bu ekonomi uzmanlarının etkisi altında yönetilen devletler geçmişi yeniden yaratma umuduyla refahı geri getirmek için tüketimciliği tetiklemeye çalışıyorlar. Herhangi bir teminat vermeksizin daha da fazla para basıyorlar. Dolayısıyla, eğer ekonomi iyileşir ve düzelirse ve şu meşhur büyüme yeniden gerçekleşirse bu sadece kısa süreli bir durum olacaktır çünkü yıllarla değil aylarla ölçülecek kadar kısa bir sürenin sonunda yeniden stok engeline takılacaktır; yeniden bir fiyat fırlaması olacaktır- ve daha da şiddetli bir ekonomik bunalım yaşanacaktır. Dolayısıyla bence çılgın bir kısır döngüye giriyoruz. O halde ekonomik büyüme yükselişteyken – bir anda fiyatlar fırlar – ve her şey bir anda durur. İşte bulunduğumuz nokta budur. Sonra yeniden yükselişe geçer ancak bu sefer öyle bir noktadayızdır ki artık ucuz enerji üretimine olanak kalmamıştır. Zirvede, petrol üretiminin alt yamacındayız. Dipten daha fazla ve daha hızlı çıkmanın hiç bir yolu yok. Bu da bir şeylerin kapatılması, petrol fiyatlarının düşmesi demek. 2009’da bu oldu fakat sonra “iyileşme” olarak petrol fiyatları geri dönmeye başladı. Son zamanlarda bir varili 80 Dolar civarında asılı duruyor ve bizim gördüğümüz şimdi bir varili 80 Dolar olsa bile finansal ve ekonomik çöküş ile birlikte insanlar almakta zorlanıyorlar. Dünyadaki petrol üretimi şu anda günlük 86 milyon varil civarındadır. On yıl sonra kabaca günlük 14 milyon varil bile çıkarılamayacak. Böyle bir talebin yüzde ‘ini bile karşılayacak bir şey yok. Eğer hızlıca bir şeyler yapmazsak çok büyük bir enerji açığı olacak. Bence en büyük hata on yıl içinde ya da daha erken sürdürebilir enerji formlarını geliştirmek için düzenli çalışma gerektiğinin farkına varıp kabullenmemektir. Bence bu torunlarımızın geriye dönüp baktığında inanamayacakları bir şeydir. “Siz insanlar, sınırlı madde ile idare ettiğinizi biliyordunuz Nasıl oldu da ekonominizi yok olmak üzere olan bir şeyin üstüne kurabildiniz?” diyecekler. Tarihinde ilk defa insanoğlu bugün yaşamsal sistemin merkezindeki ana kaynağın azalması ile yüz yüze geldi ve bütün bunların can alıcı noktası petrol her gün biraz daha yok olup giderken ekonomik sistemin hala körü körüne bu kanserli büyüme modelini zorlayacak olmasıdır. Böylece insanlar gidip iş ve gayri safi milli hâsıla yaratmak için daha fazla benzinle çalışan araba alacaklar yıkılma ve düşüş Hidrokarbon ekonomi fikrinin ortadan kaldırılması için çözümler var mı?

Tabii ki. Fakat bu değişiklikleri başarmak için ihtiyaç duyulan yol gereken Piyasa Sistem Protokolleri yoluyla açıklamak olmayacaktır. Yeni çözümler sadece kar Mekanizması yoluyla uygulanabilir. İnsanlar yenilenebilir enerjiye yatırım yapmıyorlar çünkü yenilenebilir enerjide, ne kısa, ne de uzun vadede para yoktur. Bu yatırımın yapılabilmesi için gerekli olan taahhüt ise ancak ciddi sermaye kaybı olması halinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla, parasal teşvik yoktur ve bu sistemde parasal teşvik yoksa işler yürümez ve bütün bunların üstüne, yükselen petrol fiyatları bugün daha da hız kazanmış olan çevresel-sosyal tren kazasının yüzeye çıkan birçok sonucundan sadece bir tanesidir. Diğer inişe geçenler arasında varoluşumuzun temel yapıtaşı Temiz Su dahil hali hazırda günümüzde . 2.8 milyar insan için kıtlıklar baş göstermektedir ve bu kıtlıklar 2030 yılında 4 milyar insana ulaşacak şekilde artmaktadır.

Gıda Üretimi İnsanların gıda üretiminin % 99,7 ‘sini oluşturan tarıma elverişli arazilerin harap edilmesi, yeniden ekilmesinden 40 kat daha hızlı olmaktadır ve son 40 yılda tarıma elverişli arazilerin % 30’u verimsiz hale gelmiştir.

Hidrokarbonların, bugün ziraatın belkemiği olmasından bahsetmiyoruz bile ve onun inişe geçmesi ile gıda arzı da inişe geçecektir. Mevcut tüketim koşullarımızda sahip olunan kaynaklar göz önüne alındığında; bu tüketim oranlarımızla devam edebilmek için,  2030 yılında 2 tane gezegene ihtiyaç duyacağız. Yaşamı destekleyen biyo-değişkenliğin sürekli yok edilmesi sonucu dünya çapında çevresel dengesizliğe ve nesil tükenmesine sebebiyet veriyor olmamız da cabası. Bütün bu çöküşler söz konusuyken bir de katlanarak artan bir nüfusumuz var ki 2030 yılında bu gezegendeki insan sayısı 8 milyardan fazla olabilir.  2030 yılında böyle bir talebi karşılamak için sadece enerji üretiminde %44’lük bir artış gerekecektir. Yine para, faaliyeti başlatan tek şey olduğu için ziraat suyunu yönlendirme, enerji üretimi ve benzeri konularda devrim yapmak için gerekli büyük çaptaki değişimlerin altından maddi olarak kalkabilecek herhangi bir ülke olmasını bekleyebilir miyiz?

Küresel borç piramidi komplosu dünyanın tamamını yavaş yavaş kaplarken Etrafınızda gördüğünüz işsizliğin teknolojik işsizliğin doğasından dolayı normal karşılanmaya başladığı gerçeğinden bahsetmeye gerek bile yok. İşler geri gelmiyor. Son olarak, geniş bir sosyal bakış açısı. 1970’ten 2010’a, bu sistemden dolayı gezegendeki kıtlık ikiye katlandı ve şu an ki durumda – gerçekten, bu oranın daha fazla katlanmasından başka bir şey göreceğimizi mi sanıyorsunuz?

Daha fazla acı ve daha büyük bir kitlesel kıtlık?

[BAŞLANGIÇ]

Düzelme olmayacak.

Bu sonunda bir gün içinden çıkabileceğimiz uzun bir kriz değil. Bence, ekonomik çöküşün bir sonraki devresinde görülecek olan, büyük bir iç huzursuzluk.

Birleşik Devletler parası kalmadığı için işsizlik çeklerini ödeyemediğinde Her şey kötü gitmeye başladığında ve insanlar seçtikleri liderlere olan güvenlerini kaybettiklerinde, değişim isteyecekler. İşleyiş süresince birbirimizi öldürmez ya da çevremizi yok etmezsek korkarım ki, geri dönüşü olmayacak bir noktada son bulacağız. ve bu beni son derece rahatsız ediyor. Bu durumu engellemek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsan hayatının, muhteşem bir değişimin eşiğinde olduğu apaçık. Şu anda yüzleştiğimiz, son yüzyılda bilinen en esaslı en temel değişim. Bu gezegendeki ekonomi ve kaynaklar arasında bir bağlantı olmalı bu kaynaklar tabii ki de, tüm hayvanlar ve gezegendeki yaşam; okyanusların sağlığı ve diğer her şey. Bu bir parasal paradigma, ve öyle ki; SON İNSANI DA ÖLDÜRENE KADAR RAHAT DURMAYACAK. “EGEMENLER” GÜCÜ ELLERİNDE TUTMAK İÇİN ELLERİNDEN GELENİ YAPACAKTIR VE BUNU AKLINIZDAN ÇIKARMAMALISINIZ. ORDULARI, DONANMALARI, YALANLARI VE KULLANMALARI GEREKEN HER ŞEYİ GÜÇLERİNİ KORUMAK İÇİN KULLANACAKLARDIR. PES ETMEK ÜZERE DEĞİLLER ÇÜNKÜ KENDİ TÜRLERİNİ SÜREKLİ KILACAK BAŞKA BİR SİSTEM BİLMİYORLAR.

[New York'tan protesto]

[Küresel Protestolar Dünya Ekonomisini durdurdu]

[Londra'dan protesto]

[Çin'den protesto]

[Güney Afrika'dan protesto]

[İspanya'dan protesto]

[Rusya'dan protesto]

[Kanada'dan protesto]

[Suudi Arabistan'dan protesto]

[Batıdaki Suç Oranları Fırladı]

[BM Küresel Acil Durum ilan etti]

[Küresel İşsizlik Oranı % 65'lere ulaştı]

[Dünya Savaşı Korkusu Sürüyor]

[Borç Batakları şimdi gıda kıtlığı yaratıyor]

[Geri Al]

Benzeri görülmemiş protestolar devam ederken her hangi bir şiddet olayı bildirilmemiştir. Görünen o ki, dünya üzerindeki bütün banka hesaplarından trilyon dolarlara denk düşen para sistemli bir şekilde çekiliyor ve merkez bankalarının önlerinde sırayla boşaltılıyor.

[BU SİZİN DÜNYANIZ]

[BU BİZİM DÜNYAMIZ]

[İŞTE ŞİMDİ DEVRİM ZAMANI]

[WWW.THEZEITGEISTMOVEMENT.COM] Çeviri Zeitgeist Türkiye “Together we stand, divided we fall” facebook.com/zeitgeistturkiye

YORUM

Dünyayı mahveden, düzeni bozan ve sömürenler “EGEMENLER” dir. 7 Milyar insanı yöneten 10 bin kişi, bunları kontrol altında tutan üçyüzler, onları kontrol eden yüzlükler ve üste oturan kırkların bağlı olduğu yediler ve üçlü komitenin insafına kalmış bulunmaktayız. Bahse konulan bu sayılar İslam kültüründen alınarak uygulamaya geçirildiği zannını taşıyorum. Bu belgesel aslında üçüncü bölüm dışında çok güzel. Fakat üçüncü bölüm insanlığın canına okuyacak şekilde tasarlanmış. ASLINDA BU BELGESEL YANLIŞ HESAPLAMA YAPMIŞ OLAN TEORİSYENLERİN HESAPLARININ DÜZE ÇIKMASI ve HATANIN GİDERİLMESİ İÇİN HAZIRLANMIŞ. İçinde çok faydalı bilgiler içerse de insanlığın menfaatini içeren bilgi düzeyinden  ve komplo teorisinden başka bir şeyler içermiyor. Hakikatte insanlığın zararına çalışan bu üçlü komiteler sömürü politikalarına son verdikleri gün her şey yerine oturacak. Onlar, Kudret ve hâkimiyet projelerini durdursalar, hemen insanlığın bu buhranın biteceğine inanıyorum. Ancak ne var ki suyun üstüne kurulmuş tahtındaki kralın emirlerine itaat eden köleler, hizmetlerine olan inançlarını değiştirmeyeceği için yapılacak tek çare insanlığın kendine geleceği büyük bir felaketi gözlemlemekteyiz. Niçin mi?

Allah Teâlâ tuzak kuranların tuzaklarını ve sistemlerini tabi afetlerle sürekli durdurduğunu Kur’ân-ı Kerim’de beyan etmektedir. Ancak bizler, Allah Teâlâ’nın durdurmasını beklemek yerine kendi benliğimize gelerek Kur’ân-ı Kerim’e  ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yoluna dönüş yapmalıyız.

İhramcızâde  İsmail Hakkı)

Metin içindeki parentez ifadeler bize aittir.

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011) 3. Bölüm


(Güzel belgeselin saçmalıklar barındıran bölümü, okumakta fayda vardır.)

YERKÜRE PROJESİ

Bir an için, medeniyetleri yeniden tasarlama seçeneğimiz olduğunu hayal edelim. Varsayımsal olarak konuşursak, ya Dünya’nın bire bir kopyasını bulsaydık ve bulduğumuz bu yeni gezegenle şu anki gezegenimiz arasındaki tek fark, insan gelişiminin henüz gerçekleşmemiş olması olsaydı en ham haliyle Ülkeler, şehirler, kirlilik, cumhuriyetçiler.. Hiç biri yok sadece saflık, açık bir çevre

Ne yapardık?

İlk olarak bize bir “amaç” lazım olurdu değil mi?

Bu amacın hayatta kalmak olacağını söylememizde bir sakınca yoktur. Sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda sağlıklı, refah içinde ve en iyi düzeyde yaşamaya çalışırdık. İnsanların çoğu yaşamayı sever ve yaşamlarını acı çekmeden sürdürmek ister. Bunun için, medeniyet insan hayatını destekleyici temeller üzerine kurulmalı ve bu nedenden ötürü mümkün olduğunca sürdürülebilir olmalıdır. Bu uzun koşuda insanlara zarar verebilecek her şeyi devre dışı bırakırken tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu temel maddelere erişebilmesini sağlamalıdır. Bu “Maksimum Sürdürebilirlik” amacını anladık. Sonraki soru, kullanacağımız “metot”. Nasıl bir teşebbüste bulunacağız?

Şimdi, bir bakalım Bizim bildiğimiz politika, Dünya’nın sosyal girişimlerini uygulama metodu Peki, cumhuriyetçilerin, özgürlükçülerin, muhafazakârların ya da sosyalistlerin toplum tasarımı konusunda öğretileri nedir?

Pek de bir şey değil

Peki ya dinler?

Elbette yüce yaratıcı bir yerlere bunun da krokisini bırakmıştır. Maalesef, hiçbir yerde bulamadık (veya bulmak istememekte israrcı olduk)

Geriye ne kaldı?

Görünüşe göre bir tek “Bilim” denen şey kaldı. Bilim metodları, önerilen fikirlerin sadece test edilebilir ve tekrarlanabilir oluşuna dayanmaması yönünden eşsizdir. Nitekim bilimin ortaya koyduğu her şey doğal olarak çürütülebilir. Başka bir deyişle, din ve politikanın aksine bilimin egosu yoktur ve önerdiği her şeyin aslında yanlış olabileceği ihtimalini de kabul eder. Bilim hiçbir şeye ihtiyaç duymaz ve sürekli gelişim halindedir. Aslında, bu bana oldukça doğal geliyor. Öyleyse, 21. yüzyıl başlarındaki bilimsel verileri dikkate alırsak ana hedefimiz olan “maksimum sürdürülebilirlik” ilkesini tüm insanlığa yaymak için çalışmalarımıza nereden başlamalıyız?

Şu an, sorulması gereken ilk soru Yaşamak için neye ihtiyacımız var?

Cevap elbette ki gezegenimizdeki kaynaklar. İçtiğimiz sudan, kullandığımız enerjiden tutun barınaklarımıza, alet yapmakta kullandığımız hammaddelere kadar, gezegenimiz bize hayatta kalmamız için gereken her kaynağı sunuyor. Öyleyse, bu gerçeğe göre bulmamız gereken en önemli şey, bu kaynaklar neler ve neredeler. Yani bir araştırma yapmamız gerek. Basitçe, gezegende bulabileceğimiz her türlü fiziksel kaynağın yerini belirleyeceğiz. Bakır rezervlerinden, rüzgâr çiftlikleri kurup enerji üretmek için en uygun bölgelere doğal su kaynaklarından okyanuslardaki balık miktarının değerlendirilmesine ekip biçmeye en uygun tarım topraklarına kadar her şeyi Ama zaman içinde biz insanlar bu kaynakları tüketeceğimizden onları sadece tanımlamak ve yerlerini tespit etmemizin yeterli olmadığını görüyoruz. Aynı zamanda bu kaynakları takip de etmeliyiz. Kaynaklardan herhangi birinin bile tamamen tükenip yok olmadığından emin olmamız lazım, yoksa kötü olur. Yalnızca kullanım oranlarını değil aynı zamanda doğal olarak yenilenme hızlarını da takip etmeliyiz. Örneğin bir ağaç diyelim, ne kadar zamanda büyüyor ne kadar zamanda tekrar meyve veriyor?

Buna “Dinamik Denge” diyoruz. Başka bir deyişle, eğer ağaçları yeniden büyüyebildiklerinden daha hızlı tüketirsek nesillerini tüketmek adına ciddi bir problemimiz var demektir. Peki, o zaman, özellikle de bu kaynakların dünyanın farklı yerlerinde olduğunu fark ettiğimize göre envanterini nasıl takip edeceğiz?

Afrika dediğimiz yerde büyük mineral madenlerine Ortadoğu’da enerji rezervine Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında devasa gel-git enerjisi olanaklarına Brezilya’da en büyük taze su kaynağına sahibiz Peki, yaşlı bilim amcanın bir önerisi daha var Buna ‘Sistemler Teorisi’ deniyor. Sistemler teorisine göre doğal dünya dokusu insan biyolojisinden biyosfere, yeryüzünde canlıların yaşadığı her yere ve güneş sisteminin çekim gücüne kadar sinerjik olarak tamamen birbirine bağlı muhteşem bir sistemdir. Tıpkı insan hücrelerinin organları oluşturmak ve organların vücudumuzu şekillendirmek için bağlanması gibi vücutlarımız gıda, hava ve su gibi dünyasal kaynaklar olmadan yaşayamadığından, doğal olarak biz de dünyaya bağlıyız. Bu böyle devam eder. Yani-doğa bütün bu var olan stoku almamızı ve verinin izini sürerek yönetmek üzere bir ‘sistem’ yaratmamızı öneriyor. “Küresel Kaynak Yönetim Sistemi’, aslında gezegendeki tüm ilgili kaynakların hesabını tutmaktır. Türümüz uzun dönemde yaşamını devam ettirmeyi amaçlıyorsa bunun başka mantıklı bir alternatifi yok. Bir bütün olarak kaynakların hesabını tutmalıyız. Bu anlaşıldı, artık üretimi düşünebiliriz. Bütün bunları nasıl kullanacağız?

Üretim sürecimiz ne olacak ve sürdürülebilirliğimizi en üst seviyeye çıkarmak üzere üretimimizin mümkün olduğunca en iyi şekilde kullanıldığından emin olmak için neleri göz önünde bulundurmalıyız?

Önümüze çıkan ilk şey sürekli denememiz ve korumamız gerektiği gerçeğidir. Gezegenin kaynakları esasen sınırlıdır. Yani “stratejik” olmamız önemli. Burada anahtar ‘Stratejik Koruma’dır. Farkında olduğumuz ikinci şey, bazı kaynakların diğerleri kadar verimli olmadığıdır. Aslında, bunlardan bazıları kullanıma konulduğu takdirde çevreye, insan sağlığını da tehlikeye sokan korkunç etkileri olmaktadır. Örneğin yağ ve fosil yakıtları, nasıl kestiğinizin bir önemi olmaksızın çevreye çok etkili yok edici atıklar salıyorlar. Bu nedenle, sadece gerektiğinde eğer şansımız varsa bu tür şeyleri kullanmak için elimizden geleni yapmamız çok önemli Neyse ki bizim için enerji kaynağı olarak kullanmak üzere güneş, rüzgar, gel-git, dalga enerjisi ısı farkından elde edilen enerji ve jeotermal kaynaklı enerjileri görüyoruz. Bu durumda bizler üretim veya kullanım sonucu çevreye dolayısı ile de bize zarar verecek “negatif reaksiyonlar” olarak adlandırabileceğimiz etkilerden kaçınmak için neyi nerede kullanabileceğimiz konusunda net stratejiler üretebiliriz. Biz bunu “Stratejik Koruma” planımıza eş olarak “Stratejik Güvenlik” olarak adlandıracağız. Fakat, üretim stratejileri burada bitmiyorlar. Üretimin kendi gerçek mekanik yapısı için bir “Verimlilik Stratejisi“ne de ihtiyacımız olacak. Bir de, bulduğumuz kabaca üç özel protokolü burada belirtmeliyiz.

Bir Ürettiğimiz her şey olabildiğince uzun ömürlü olarak tasarlanmalı. Doğal olarak, ne kadar çok hurdaya çıkan şey varsa bu hurdaları yenileri ile değiştirmek için o kadar kaynağa ihtiyacımız ve o kadar üretim kaybımız olacak.

İki Hurdaya ayrılan şeyler herhangi bir amaç için kullanılamaz olduklarında olabildiğince çok geri dönüştürmemiz veya yeniden üretmemiz zordur. Bu nedenle, üretim tasarımı, bu durumu daha işin başında hesaba katmalıdır.

Üç Teknolojik eskimenin en hızlı etkisine maruz kalmakta olan elektronik gibi çok çabuk gelişen teknolojiler ileride çıkabilecek fiziksel yenilikler ile uyumlu olacak şekilde tasarlanmış olmaları gerekecektir.

Yapmak istediğimiz son şey, sadece bozuk bir parça veya geri kalma yüzünden tüm bir bilgisayar sistemini çöpe atmaktır. Bu nedenle, basitçe sistemin bileşenlerini bu günkü teknolojik yenilenme eğilimine bakarak önceden parça parça, standart ve evrensel olarak değişebilecek ve kolaylıkla yenilenebilir bir şekilde tasarlarız. “Stratejik Koruma”, “Stratejik Güvenlik” ve “Stratejik Randıman” mekanizmalarının herhangi bir insan fikri veya hükmünden bağımsız tamamen teknik mülahazalar olduklarını anladığımızda bu stratejileri, mevcut anlayışlara dayanarak sürdürülebilir üretim için mutlak en iyi metoda her zaman varmamızı sağlayan tüm ilgili değişkenleri tartması ve hesaplaması için bir bilgisayara programlayabiliriz. Bu, her ne kadar kulağa karmaşık gibi gelse de aslında abartılmış bir hesap makinesidir üstelik günümüz dünyasında bu tip çoklu değişkenli karar verme ve izleme sistemleri izole amaçlar için zaten kullanılmaktadır. Yapılacak olan sadece bir büyütme işlemidir. Yani Artık elimizde sadece Kaynak Yönetim Sistemimiz değil bir de Üretim Yönetim Sistemi var her ikisi de etkinlik, koruma ve güvenliği maksimize etmek için bilgisayar tarafından otomatikleştirilmiştir. Bilgisel gerçeklik şudur; insan aklı hatta bir grup insan izlenmesi gereken şeyi izleyememektedir. Bu işlem bilgisayarlar tarafından yapılmalıdır ve yapılabilir. Bu da bizi sonraki düzeye getirir Dağıtım. Burada hangi sürdürülebilirlik stratejileri mantıklı geliyor?

İki nokta arasındaki en kısa mesafenin düz bir hat olduğunu bildiğimize göre ve nakliye araçlarını çalıştırmak için enerji gerektiğine göre daha az nakliye mesafesi daha randımanlıdır. Malların bir kıtada üretilmesi ve başka bir kıtaya nakledilmeleri ancak söz konusu mallar hedef bölgede üretilemiyorsa mantıklıdır. Diğer türlü sadece israftır. Üretimi yerelleştirmeliyiz, böylece dağıtım basit hızlı olur ve en az miktarda enerji gerektirir. Buna “Coğrafi Yakınlık Stratejisi” diyoruz basitçe ister ham madde ister bitmiş tüketici ürünü olsunlar malların seyahatini azalttığımız anlamına geliyor. Elbette hangi malları naklettiğimizi ve nedenini bilmek de önemli olabilir. Bu da, Talep kategorisi altına giriyor. Talep, basit haliyle, insanların sağlıklı olmak ve yüksek yaşam kalitesi için ihtiyaç duyduklarıdır. Bedensel ihtiyaçlar hayatı sürdürecek gıda, temiz su, barınma gibi temel elementlerden insan ve toplum sağlığındaki önemli faktörler olan dinlenme ve hem kişisel hem sosyal hazzı sağlayacak sosyal ve eğlence amaçlı ürünlere kadar, çok çeşitlidir. O zaman basit bir araştırma ele alalım. İnsanlar ihtiyaçlarını tarif eder, talep değerlendirilir ve üretim bu talebe göre başlar. Farklı ürünlere olan talebin derecesi doğal olarak bölgelere göre azalıp çoğalabilir ve değişkenlik gösterebilir. Talep fazlası üretim ve kıtlıktan kaçınmak için bir “Talep/Dağıtım İzleme Sistemi” yaratmalıyız. Tabii bu fikir yeni bir haber değil. Bugün bu sistem belli başlı bütün mağaza zincirlerinde stoklarını idare etmek için kullanılıyor. Ancak bu kez, takibi küresel bir boyutta yapıyoruz.

Ama durun bir dakika.

Ürünlerin asıl kullanımını hesaba katmadıkça talebi tamamen anlamamıza imkân yok. Üretilen her şeyden herkese birer tane verilecek diye hesaplamak mantıklı ve sürdürülebilir midir?

Kullanımına bakmadan?

Hayır.

Bu iyice savurganlık ve verimsiz olurdu. Bir kişinin bir ürüne ihtiyacı varsa ama bu ihtiyaç örneğin bir günde ortalama sadece 45 dakikaysa bu kişilere o ürünü ihtiyacı süresince sağlamak ve diğerlerine ancak ihtiyaç duyduklarında sunmak çok daha verimli olurdu. Çoğumuz asıl istediğimizin ürünün kendisinin değil o ürünün amacı olduğunu unuturuz. Ürünün kendisinin aslında sadece sağladığı yarar kadar önemli olduğunu fark ettiğimizde “dıştan gelen kısıtlama” ya da bugünkü söyleyişle “mülkiyet” dediğimiz şeyin esasen ve ekonomik anlamda savurganlık ve çevresel olarak son derece mantıksız olduğunu görürüz. (Bu fikir eşitlik ilkesi içerisinde marksizmi andırıyor) O zaman “Stratejik Erişim” denilen bir plana ihtiyacımız var. Bu bizim her ne zaman neye ihtiyaç duyulursa duyulsun nüfusun taleplerini karşılayabileceğimizden emin olduğumuz her neye ihtiyaç duyuyorlarsa, gerektiğinde ulaşmak için “Talep/Dağıtım Takip Sistemi”mizin vakfı olacak topluma yakın yerlerde konuçlandırılmış ..merkezi ve bölgesel erişim merkezleri her zaman önemlidir ve bir kişi basitçe gelip, buradaki malzemeyi alıp işini gördükten sonra getirip yerine bırakacaktır günümüzde bir kütüphanenin çalışma şekli gibi. Doğrusu bu merkezler, bugün alışık olduğumuz yerel dükkânlar şeklinde var olamaz fakat alanında uzmanlaşmış merkezler, bazı malların, daha az tekrarlanan nakliyatla daha çok enerji tasarrufu yapılması amacıyla daha çok kullanıldığı özel alanlarda bulunabilirler ve bu Talep Takip Sistemini düzenli bir biçimde Üretim Yönetimine ve tabii ki, Kaynak Yönetimini sistemimize bağlamak ve böylece sürdürülebilirliği sağlamak için sınırlı kaynaklarımızın bütünlüğünü güvence altına almayla başlayan ve en iyisini yarattığımızdan emin olana kadar devam eden her şeyi en zeki ve etkili bir biçimde dağıtırken en elverişli malları kullanmayı mümkün kılan ve sürekli güncellenen bir “küresel ekonomik yönetim bilgisayarı” yaratılacaktır. Bu sezgisel olarak birçoğunun karşı olduğu depolama esaslı yaklaşımın benzersiz bir sonucu gezegenimizdeki insan varlılığının sürekliliğini anlatan tüm bu mantıklı, depolama ve verimlilik deneme işlemi muhtemelen insanlık tarihi boyunca hiç görülmemiş bir şeyi devreye sokacaktır. Bolluğa Erişim küresel nüfusun sadece bir kısmı için değil bütün insanoğlu için. Bu ekonomik model, sadece genellenmişti. Bu sorumlu, insanoğlunu gözeten en etkili ve en sürdürülebilir yol olan ve bütün dünyanın kaynak yönetimi ve sürecini kapsayan sistem yaklaşımı şöyle isimlendirilebilir “KAYNAK-BAZLI EKONOMİ”. Bu fikir 1970’lerde toplum mühendisi Jacque Fresco tarafından ortaya konmuştur. Jacque o zamanlar daha toplumun doğa ve kendisi ile çarpışma sürecinde olduğunu bu sürecin hiçbir seviyede sürdürülebilecek halde olmadığını ve eğer bir şeyler değişmez ise o ya da bu şekilde kendimizi yok edeceğimizi anlamıştı. Jacque, söylediğin bütün bu şeyler bugünkü bilgilerimizle inşa edilebilir mi?

Yoksa bugün bildiklerimize dayanarak tahminde mi bulunuyorsun?

Hayır, bunların hepsi bugünkü bilgilerimizle inşa edilebilir. Dünyanın yüzeyini değiştirmek 10 yıl alacaktır. Dünyayı ikinci bir cennet bahçesine çevirmek. Seçim size ait. Nükleer silahlanma yarışının aptallığı silahların gelişimi sorunlarınızı bu siyasal partiyi ya da şu siyasal partiyi seçerek siyasal olarak çözmeye çalışmak ki tüm politik görüşler yolsuzluk içine dalmışlardır. Bırakın tekrar söyleyeyim Komünizm, sosyalizm, faşizm Demokratlar Liberaller- biz insanı özümsemek istiyoruz. İnsanoğlu için daha iyi bir hayata inanan tüm kuruluşlar Zenci ya da Polonyalı sorunları yok Yahudi ya da Yunan problemleri yok ya da kadın problemleri; ortada insan problemleri var!

Kimseden korkmuyorum; kimse için çalışmıyorum; kimse beni kovamaz. Patronum yok. Bugün yaşadığımız toplumda yaşamaktan korkuyorum. Toplumumuz bu yetersizlikle durumunu devam ettiremez. (İnsan için bu özgürlüğü önermek biraz yanlış olmaktadır. Sorumluluk insani bir ilkedir) 35 yıl önce serbest girişimcilik sistemi harikaydı. Bu onun son faydası oldu. Şimdi, düşünme biçimimizi değiştirmek zorundayız yoksa yok olacağız. Toplumumuz gelecek hakkında yapılan korku filmlerindeki gibi olacak bu sistemin çalışmaması ve politika korku filmlerinin bir parçası olacaktır. Bugünlerde pek çok insan analitik olması sebebiyle “soğuk bilim” terimini kullanıyor ve aslında analitiğin ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Bilim, dünyanın işleyiş yönüne yakın tahminler anlamına gelir. Yani aslında doğruyu söylüyor; gerçek şudur ki bir bilim insanı insanlarla uzlaşmayı denemez. Onlar sadece bulgularının ne olduğundan bahsederler. Bütün her şeyi sorgulamak zorundadırlar ve eğer bazı bilim insanları belli dirençlere sahip materyalleri gösteren bir deneyle ortaya çıkarlarsa diğer bilim insanları da bu deneyi tekrarlamak ve aynı sonuçları elde etmek zorundadırlar. Eğer bir bilim insanı, matematik veya hesaplamalar soncunda bir uçağın kanadının belli bir ağırlığı kaldırabildiğini hissetse bile yinede kanadın üzerine ne zaman kırılacağını görmek için bir sürü kum torbası yığar ve sonra ‘görüyorsunuz benim hesaplamalarım doğru’ veya ‘doğru değil’ der. Ben bu sistemi çok seviyorum, çünkü önyargıdan ve matematiğin bütün problemleri çözeceği düşüncesinden özgürdür. Matematiğinizi de ayrıca teste tabi tutmanız gerekir. Bence, test edilebilecek her sistem teste tabi tutulmalıdır. Bütün kararlar araştırmalar sonucunda alınmalıdır.

Kaynak Tabanlı Ekonomi basit olarak sosyal ilgiye uygulanmış ve şu anda dünyada hiç olmayan bilimsel bir yöntemdir. Toplum teknik bir icattır. İyileştirilmiş insan sağlığı fiziksel ürününün en etkili yöntemleri dağıtım, şehir altyapısı ve benzeri bilim ve teknoloji alanında bulunur politika veya parasal ekonomide değil. Bu, aynı sistematik şekilde işler, bir uçağı ele alalım bu uçağı inşa etmek için ne bir Cumhuriyetçi nede bir Liberal yöntem vardır. Aynı biçimde, doğanın kendisi bilimimizi kanıtlamak için kullandığımız fiziksel bir referanstır ve bizim çoğalan anlayışımızdan oluşan kurulmuş bir sistemdir. Hatta, sizin bireysel olarak düşündüğünüz veya inandığınız şeyin doğruluğunu önemsemez. Daha doğrusu, size bir seçenek sunar Ya onun doğal yasalarını öğrenip onları kabullenirsiniz sağlık ve sürdürülebilirliği devamlı hale getirerek kendinizi buna göre idare edersiniz ya da mevcut duruma karşı gelerek boşa bir çaba harcarsınız. Şu anda ayağa kalkıp yanınızdaki duvar üzerinde yürüyebileceğinize ne kadar inandığınızın hiç bir önemi yoktur çünkü yerçekimi buna izin vermeyecektir. Eğer yemek yemezseniz-ölürsünüz. Bebekken size bakılmazsa-ölürsünüz. Kulağa ne kadar sevimsiz gelse de, doğa bir diktatörlüktür ve ya onu dinler ve onunla uyum içinde yaşarız, ya da kaçınılmaz kötü sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız.

Dolayısıyla, Kaynak Bazlı Ekonomi; tüm kararları optimize edilmiş insani ve çevresel sürdürülebilirliğe dayanan ve yaşamı destekleyen sabit bir anlayışlar bütününden başka bir şey değildir. Kaynak bazlı ekonomi; her insanın yine siyasi veya dini felsefesinden bağımsız şekilde deneysel “Hayat Alanı”nı paylaştığını hesaba katar. Bu yaklaşım içinde kültürel görecelik yoktur. Bu bir görüş meselesi değildir. İnsani ihtiyaçlar, insani ihtiyaçlardır ve bu ihtiyaçların; zihinsel, fiziksel ve gelişim sağlığımız için, ayrıca zaten türün devamlılığı için de erişilebilir olması elzemdir. Bu ihtiyaçlar; besleyici gıda ve temiz içme suyu gibi hayati gereksinimlere ek olarak güçlendirici ve dengeli bir beslenmeyi ve şiddetten uzak bir çevreyi de içermelidir. Kaynak Bazlı bir ekonomi mevcut kaynaklara dayalı bir ekonomi olacaktır. Temel yaşam gereksinimlerine erişim olmadan bir sürü insanı bir adaya getiremez, veya elli bin kişilik bir şehir inşa edemezsiniz. Dolayısıyla, “kapsamlı sistemler yaklaşımı” terimini kullanırken bahsettiğim şey; öncelikle alanın bir envanterini çıkarmak ve o alanın ne kadarlık bir ihtiyacı karşılayabileceğini belirlemek- sadece mimari bir yaklaşımla değil- sadece tasarımsal bir yaklaşımla değil- insan yaşamını geliştirmek için ihtiyaç duyulan tüm gereksinimleri temel alan bir tasarımla yapılmasıdır; ve entegre olmuş düşünce şekli diyerek anlatmak istediğim de budur. Yiyecek, giysi, barınma, sıcaklık ve sevgi Bütün bunlar insan için zorunludur ve eğer bir insanı bunların herhangi birinden yoksun bırakırsanız bu daha az işlerliği olan insan demektir. Biraz önce anlatıldığı gibi, Kaynak Bazlı Ekonomi’nin küresel esasa, üretime ve dağıtıma dayalı sistemlerinin temeli ekonominin tüm alanlarında verimliliği ve sürdürülebilirliği garanti eden doğru ekonomi mekanizmaları veya “stratejilerileri”ne dayanmaktadır. Şimdi, mantık çerçevesinde şekillendirdiğimiz düşünce dizisine devam edersek Oluşturduğumuz denklemde, sırada ne var?

Bunların hepsi hangi noktada gerçekleşecek?

Kentler. Kentleşme çağdaş medeniyetin göstergesidir. Kentlerin rolü, daha fazla sosyal destek ve toplumsal etkileşim ile beraber hayatın gerekliliklerine erişimi sağlamaktır. Peki ideal bir kenti nasıl dizayn edeceğiz?

Şekli ne olmalı?

Kare?

Yamuk?

Şeklin içinde ve etrafında sürekli hareket halinde olacağımızı düşünürsek kolaylık sağlaması için mesafeleri eşit uzaklıkta yapmak isteyebiliriz. İşte bu yüzden daire olmalı. Kentin içinde ne olmalı?

Doğal olarak bir konut alanı, bir üretim alanı bir enerji üretim alanı ve bir de tarım alanına ihtiyacımız var. Ama insanlar aynı zamanda gelişen varlıklar – bu nedenle kültür doğa, eğlence ve eğitim alanları da olmalı. O zaman şimdi güzel bir açık park da ekleyelim. Kültürel amaçlar ve sosyalleşme için bir eğlence/etkinlik alanı ve ayrıca eğitim ve araştırma tesisleri de olsun. Şeklimiz bir daire olduğundan bu fonksiyonların her birini, ulaşımı kolay olacak şekilde amacına yönelik ihtiyacı karşılayacak oranda yer tahsis ederek ve “Kemer”ler halinde yerleştirmek oldukça mantıklı görünüyor. Çok güzel. Simdi, konunun detaylarına inersek Öncelikle şehir organizmasının çekirdeğini, altyapısını ya da bağırsaklarını hesaba katmamız lazım. Bunlar su, atık malzeme ve enerji taşıma kanalları olurdu. Nasıl ki bugün şehirlerimizin altlarında su ve kanalizasyon şebekeleri vardır bu kanal konseptini, entegre atık geri dönüşüm ve dağıtım sistemine kadar genişletebiliriz. Postacı veya çöpçüye ihtiyaç kalmaz. Tam da içine inşa edilmiştir. Hatta, otomatikleştirilmiş pnömatik (hava basıncı ile çalışan) tüpleri ve benzer teknolojileri kullanabiliriz. Aynısı ulaşım için de geçerlidir. Savurgan, bağımsız arabalara olan ihtiyacı azaltacak, hatta ortadan kaldıracak stratejik ve entegre tasarımlar gereklidir. Sizi şehir içinde, yukarı ve aşağı dâhil fiilen her yere, hatta başka şehirlere götürebilen; elektrikli tramvaylar, taşıma bantları transveyorlar ve manyetik/hızlı trenler. Tabii bir arabaya gerek duyulduğunda, güvenlik ve sağlamlık için uydu aracılığıyla -otomatik- yönlendirilmektedir. Esasen, bu otomasyon teknolojisi faaliyete geçmiş durumda. Her yıl yaklaşık 1 milyon kişi araba kazalarında ölmekte; yaklaşık 50 milyon kişi ise yaralanmaktadır. Bu çok saçma ve böyle olması gerekmiyor. Etkin şehir tasarımı ve otomasyonlu şoförsüz arabalarla bu ölüm rakamları fiilen ortadan kaldırılabilir. Tarım. Bugün, gelişigüzel bir biçimde yapılan, ilaçlama, aşırı gübreleme ve diğer maliyet düşürücü endüstriyel uygulamalarımızla, vücutlarımızın yüksek dozlarda zehirlenmesi bir yana, gezegenin ekilebilir alanlarının çoğunu başarılı bir şekilde yok etmiş bulunuyoruz. Aslında, endüstriyel ve tarımsal kimyasal toksinler bugün itibariyle, çocuklar da dâhil, tüm insanlarda yapılan testlerde çıkmaktadır. İyi ki apaçık bir alternatif var Mevcut besin maddesi ve su kullanımını % 75 oranında azaltacak olan topraksız -su bazlı tarım- ve hava bazlı tarım yöntemleri mevcut. Yiyecekler artık, kapalı dikey çiftliklerde, endüstriyel ölçekte organik olarak yetiştirebilecek. Böcek ilaçlarının ve hidrokarbon genel kullanım ihtiyacının fiilen ortadan kalkacağı 50 katlı 1 dönümlük arazilerde. Bu endüstriyel gıda yetiştirmenin geleceğidir. Etkili, temiz ve bereketli. Dolayısıyla, böylesine gelişmiş sistemler, zamandan atıktan ve enerjiden tasarruf ederek dışarıdan hiçbir şey ithal etmeye gereksinim duymadan bütün bir şehir nüfusu için gerekli gıdayı üretecek zirai sistemlerimizi kısmi olarak kapsayacaktır. Enerji ile ilgili konuşacak olursak Enerji çarkı, bir sistemler yaklaşımı ile verimli yenilenebilir kaynaklarımızdan, elektrik elde etmek için çalışacaktır. Özellikle rüzgar, güneş, jeotermal ve ısı farklılıkları ve eğer potansiyel su kaynaklarına yakınsa, gelgit ve dalga gücü. Ara vermeyi önlemek için ve pozitif net enerji dönüşümünden emin olmak için bu kaynaklar, fazla enerjiyi büyük süper kapasitörlerde yeraltında depolarken gerektiğinde birbirilerine güç vererek entegre bir sistem içinde işletilebilirler, dolayısıyla geriye hiç bir atık kalmaz. Bu şekilde, sadece bir şehir değil, belli yapılar da kendilerine bağımsız olarak güç sağlayacaklar ve fotovoltaik paneller, yapısal basınç dönüştürücüleri, ısı pilleri ve gelişim aşamasında olan diğer teknolojiler vasıtasıyla elektrik üreteceklerdir. Ama tabii ki, bu şöyle bir soruyu akla getiriyor Genel olarak, bu teknoloji ve ürünler ilk aşamada nasıl yaratılacaklar?

Bu bizi üretime getiriyor Sanayi çarkı, hastaneler ve benzerlerinden ayrı olarak fabrika, üretimin merkezi olacaktır. Tamamıyla yerel olacak şekilde, tabii ki ham maddeleri küresel kaynak yönetim sistemi yoluyla elde edecek ve az önce tartışıldığı gibi talep şehir nüfusunun kendisi tarafından yapılacaktır. Üretim mekaniklerini göz önüne alırsak, insanlık tarihinde çok yakın zamanlarda ortaya çıkan ve her şeyi değiştirme gayretinde olan yeni ve güçlü bir fenomeni tartışmamız gerekiyor. Buna makineleşme veya işçilik otomasyonu deniyor. Çevrenize şöyle bir bakarsanız günümüzde kullanmakta olduğumuz hemen hemen her şeyin otomatik olarak yapıldığını göreceksiniz. Ayakkabılarınız, kıyafetleriniz, ev eşyalarınız, arabanız ve diğerleri Bunların hepsi makinelerle otomatik olarak üretilmişlerdir. Toplumun bu teknolojik ilerlemelerden etkilenmediğini söyleyebilir miyiz?

Tabii ki hayır.

Bu sistemler gerçekten yeni yapılar ve yeni ihtiyaçlar yaratırlar ve diğer birçok şeyin hükmünü ortadan kaldırırlar. Bu demektir ki bizler gelişmeye devam ederken hızla yenilenen bir teknoloji kullanıyoruz. Yani, tabii ki otomasyon devam edecek. Sadece laf olsun diye teknolojileri durduramazsınız. Teknolojik işçilik otomasyonu, tarım devrimi ve sabanın bulunmasından ilk elektrikli makinenin icad