“Bilinir”ken, “Bilinilmesi İstenilmeyenler”den “PETER FERDİNAND DRUCKER”


İş ve yönetim âleminin “en etkili zihni ve en genç aklı”… Çağın en kalıcı yönetim düşünürü… Yönetim uygulamalarının çoğuna ilham veren insan… Ya da küresel iş dünyasının üzerinde uzlaştığı tanımlama ile “Yönetimi bulan adam”,
İnternette Türkçe kaynakları az bulunan/bir nevi göz ardı edilen, Türkiye Üniversitelerinde hakkında (Ben bulamadım) Tez dahi yapılmayan/yaptırılmayan  Peter Drucker…
Nedeni ne olabilir? “Fikir Babası” olduğu için mi?.
Evet, Peter Drucker herkesin hoşlanmadığı çıkışlar yapmaya bayılıyordu, örneğin; 1984’te bir tepe yöneticinin en düşük maaş alan işçinin 20 katından fazla maaş almasının doğru olmayacağını ilan etti.

Drucker, kapitalizm aç gözlülüğü performans kadar hızlı ödüllendirdiğini savunurken, onun bu eleştirilerinden hoşlanmayan ve giderek sayıları artan bir danışmanlar topluluğu oluştu.
Drucker’ın zamanının da modasının da geçtiğini söylemeye başladılar. Birçoğu pazarlama fantastiği yeni nesil gurular türedi.
Popüler kitaplar yayınladılar, konuşma turlarına çıkıp zengin oldular. Yeni nesil yönetim guruları Drucker’ı gölgede bırakır oldu. Fakat siyasî iktidarlar hep Onun fikirleri ile beslendiler ve uyguladılar. Tıpkı İtalyan düşünür ve politikacı zavallı Niccolò Machiavelli gibi. Araştırın Sözlerimin doğruluğunu göreceksiniz.

 Peter Ferdinand Drucker (19 Kasım, 1909 – 11 Kasım, 2005), Avusturyalı yazar, konuşmacı, danışman, öğretim üyesi ve yönetim bilimci.

Hayatı

Peter Drucker, 1909 yılında Avusturya’da eğitim seviyesi yüksek bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Evlerine dönemin entelektüel elitleri gelir gider, çeşitli konularda tartışmalar yapılırdı. Frankfurt Üniversitesi’nde okudu. Keynes ve Schumpeter’den ders aldı. 1929’da Frankfurt’un en büyük günlük gazatesinde finans yazarlığı yaptı. 1933’te tutucu bir Alman filozofu olan Stahl hakkında yayımlanan yazısında Nazileri o kadar rahatsız etti ki, yayın yasaklanmakla kalmadı yakıldı. Bir süre sonra, “Almanya’da Yahudi”sorunu başlıklı yazısı da aynı kaderi paylaştı.

Hitler başa geçtikten sonra Londra’ya göçtü. Bankacı oldu. Şöyle diyelim, Londra Bankası’nda ekonomist olarak işe başladı. 1937’de gazeteci olarak Amerika’ya gitti. Vermont’ta Bennington Koleji’nde siyaset ve felsefe profesörü olarak ders verdi. 1939’da ilk kitabı, “Ekonomik Adamın Sonu: Totaliterliğin Kökenleri”ni yazdı. 1945’te General Motors’u inceledi ve sonucunda 1950’de “İşletme Kavramı” başlıklı çığır açan kitabı basıldı. En önemli metni “Yönetim Uygulaması”1954’te yayımlandı. Bu çalışmasında işletmeleri masaya yatırdı. Özetle yönetimin bir bilim ya da sanat değil, bir meslek olduğunu gösterdi. 21 yıl boyunca New York Üniversite’sinde hocalık yaptı. O kadar popülerdi ki, dersleri spor salonunun yanında yüzlerce sandalyenin sığabileceği bir mekânda yapılıyordu. 1975’ten itibaren 20 yıl Wall Street Journal’da aylık köşe yazarlığı yaptı.

Claremont Üniversitesinde Yüksek Lisans öğrencilerine “İşletmede Drucker”dersi veren Joseph A. Maciariello, Drucker için, “Daireler halinde düşünürdü” diyor. Dehasının bir kısmı bağlantısız görünen öğretiler arasında ortak kalıplar bulabilmesinden kaynaklanıyor. Drucker’in yazdığı kitaplar akademik kaynak olarak kullanılmadı. Oysa 37 dile çevrilen 38 kitap ve çok sayıda makale yazdı.Akademik çevrelerin ürettiği gerekçe lineer (Doğrusal, çizgisel) olmayan bir yaklaşımı olması ve çalışmalarının ölçümlere dayanan araştırmalar içermemesi diye özetlenebilir. Tipik yönetim danışmanı kalıbına hiçbir zaman uymadı.Ev-ofisinden çalışırdı ve asla bir sekreteri olmadı. Telefonlarını hep kendi açardı.

ABD Başkanı George W. Bush 2002 yılında Drucker’a Başkanlık Özgürlük Madalyası verdi.Buraya kadar Drucker’ın bilinen hayat hikâyesi, bundan sonrası hayat hikâyesinin yönetim bilimindeki izdüşümü:

1940’larda, organizasyonların temel prensiplerinden olan, sorumluluğun dağıtılması fikrini ilk o tanıttı.

1950’lerde işçilerin yok edilmesi gereken mükellefiyetler değil, değerler olduğunu ilk o dile getirdi. Şirketin sadece kar makinesi değil, çalışana güven ve saygı üzerine kurulu bir insan topluluğu olduğu görüşünü üretti İlk kez o, yeni pazarlama kafa yapısında basit bir kavram olan “müşterisiz iş yoktur”u açıklığa kavuşturdu.

1960’larda, içeriğin önemine değindi.

1970’lerde, “bilgi”nin Yeni Ekonominin asıl sermayesi olduğunu yazan yine Drucker oldu.

1980’lerde kapitalizim ve iş dünyası hakkında ciddi şüpheler edinmeye başladı. İşletmelerin toplumların yaratılması için ideal yer olmaktan çıktığını, bireysel çıkarların eşitlikçi prensiplere karşısında her zaman galip geldiği bir yer olduğunu söylüyordu. Amerikan iş dünyasının en önemli eleştirmenlerinden biri oldu. Yöneticiler imparatorluk kurmakla uğraşırken fazla personel ve etkisiz bir sürü asistanların oluşuna karşı çıktı.Onu en çok kızdıran işletmelerin işten çıkarmalarda elde ettikleri büyük kazançlardı: “Bu ahlaki ve sosyal olarak affedilemez. Bunun için çok büyük bedel ödeyeceğiz.” dedi

Drucker, 1980’lerde yoğun olarak yaşanan ve yasal dayanakları zayıf olduğu için eleştirilen satın almalar, birleşmeler ve benzeri operasyonlar kapitalizminin son hatası olarak görüyordu: “Serbest pazara inansam da, kapitalizm hakkında ciddi şüphelerim var.”

Herkesin hoşlanmadığı çıkışlar yapmaya bayılıyordu, örneğin; 1984’te bir tepe yöneticinin en düşük maaş alan işçinin 20 katından fazla maaş almasının doğru olmayacağını ilan etti. Drucker, kapitalizm aç gözlülüğü performans kadar hızlı ödüllendirdiğini savunurken, onun bu eleştirilerindinden hoşlanmayan ve giderek sayıları artan bir danışmanlar topluluğu oluştu. Drucker’ın zamanının da modasının da geçtiğini söylemeye başladılar. Birçoğu pazarlama fantastiği yeni nesil gurular türedi. Popüler kitaplar yayınladılar, konuşma turlarına çıkıp zengin oldular. Yeni nesil yönetim guruları Drucker’ı gölgede bırakır oldu. Drucker ilerleyen yıllarda dikkatini ve çalışmalarını kar amacı gütmeyen işletmelere yönlendirdi.

Bugün bildiğimiz yönetim uygulamalarının çoğunluğu Peter Drucker’ın düşüncelerinden türetildi.Kişileri ve kurumları yönetmenin karmaşıklıklarla dolu olduğunu söylüyordu. Yöneticilere iyi çalışanı tutmanın önemini, sorunlara değil imkânlara odaklanmak gerektiğini, müşterinizle masanın aynı tarafında oturmayı, rekabet avantajlarını anlama ihtiyacını ve bunları yenilemeye devam etmeyi öğretti.

Birkaç öğretisi:

Liderlik üzerine: Hiçbir zaman “ben” diye düşünme ve söyleme. “Biz” diye düşün ve konuş. Etkin liderler sadece organizasyonun güvenine sahip oldukları için otoriteye sahip olduklarını bilirler. Organizasyonun ihtiyaç ve imkânlarının kendi ihtiyaçlarından önce geldiğini anlarlar.

Yetenek üzerine: Yönetimin iki ana görevi yeteneği çekmek ve tutmak haline geldi. Bilgi çalışanlarının birçok seçeneği var; gönüllüler olarak muamele görmeli ve yönetilmeliler. Kişisel başarı ve kişisel sorumlulukla ilgilenirler. Devamlı öğrenme ve eğitim beklerler. Saygı ve otorite isterler. Bunları onlara sağlayın.

Çalışma üzerine: Sorunlara değil imkânlara odaklanın. Sorun çözümü zararı engeller, ama imkânları kullanmak sonuç üretir.Gerçek bir kriz olmadan sorunlar yönetim toplantılarında imkânlar incelenip ele alınmadıkça tartışılmamalıdır. Değişimi bir fırsat olarak kullanın ve bir tehdit olarak görmeyin.

Karar verme üzerine: Her karar risklidir. Karar, kaynakları bilinmeyen ve belirsiz bir geleceği sunma taahhüdüdür. Eğer kararın gerekli olduğunu, sorunları açıkça ifade etmeyi ve doğrudan başa çıkmayı, sonunda uzlaşma yapmanız gerektiğini biliyorsanız, riskler en aza indirgenebilir.

Organizasyon üzerine: Etkin organizasyonlar kendilerini tatmin etmek için değil, müşteri ihtiyaçlarını karşılamak için vardır. Liderler organizasyonu oluşturan çalışanların kendilerini sürekli yenileyebilecek şekilde dışarı odaklanmasını sağlamalıdır.

Gazeteci, profesör, tarihçi, ekonomist, yönetim bilimci olarak 95 üretken yıl… En önemli katkısı işletme alanındaydı. Keynes ekonomi için, Deming kalite için neyse, Drucker da yönetim için oydu.Bugün kullanılan neredeyse tüm modern yönetim kavramlarını önce o ifade etti ya da geliştirdi.

Maynard Keynes (1883-1946),işsizliği önlemek adına kamu harcamalarının artırılmasını ve hükümet müdahalesini savunan itibarlı İngiliz ekonomist.

William Edwards Deming (d. 14 Ekim 1900 – ö. 20 Aralık 1993) ABD’li istatistikçi. Soğuk Savaş sırasında ABD’nin üretimini iyileştirmekle tanınır ama özellikle Japonya iken üzerinde çalıştığı kalite yönetimi ile ünlenmiştir. Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında endüstriyel gelişmesinde bu çalışmalar önemli rol oynamıştır. Kalitede sağlanan iyileşmenin giderleri azaltacağını ve verimliliği artırarak pazar payını artıracağını savunmuştur.

Edwards Deming toplam kalite ile yönetim felsefesini, klasik yönetim anlayışlarına eleştiride bulunarak ve işletmeler ve çalışanlardan örnekler vererek “Sanayi, Hükümet ve Eğitim İçin Yeni Ekonomi” kitabında aktarmakta ve toplam kalite anlayışının temellerini oluşturmaktadır.

Türkçeye çevrilmiş kitapları

•             Klasik Drucker

•             Etkin Yöneticinin Seyir Defteri

•             Fırtınalı Dönemlerde Yönetim

•             Geleceğin Toplumunda Yönetim

•             Sonuç İçin Yönetim

•             Kapitalist Ötesi Toplum

•             21. Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları

•             Büyük Değişimler Çağında Yönetim

•             Etkin Yöneticilik

•             Yönetim Uygulaması

•             Yeni Gerçekler Devlet ve Politika Alanında Ekonomi Bilimi ve İş Dünyasında Toplumda ve Dünya Görüşünde

•             Gelecek İçin Yönetim 1990’lar ve Sonrası

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkler

1. Peter Drucker kitapları :

http://www.amazon.com/s/ref=nb_ss?url=search-alias%3Dstripbooks&field-keywords=

peter+drucker+books&x=12&y=22

http://www.amazon.com/Peter-F.-Drucker/e/B000AP61TE/ref=sr_tc_2_0

2. Peter Drucker’s HBR Articles (Peter Drucker’ın Harvard Makaleleri) :

What Makes an Effective Executive, June 2004

They’re Not Employees, They’re People, February 2002

Managing Oneself, March–April 1999, republished January 2005

The Future That Has Already Happened, September–October 1997

The Information Executives Truly Need, January–February 1995

The Theory of the Business, September–October 1994

The Post-Capitalist Executive: An Interview with Peter F. Drucker, May–June 1993

The New Society of Organizations, September–October 1992

The New Productivity Challenge, November–December 1991

Reckoning with the Pension Fund Revolution, March–April 1991

The Emerging Theory of Manufacturing, May–June 1990

What Business Can Learn from Nonprofits, July–August 1989

Management and the World’s Work, September–October 1988

The Coming of the New Organization, January–February 1988

How to Make People Decisions, July–August 1985

The Discipline of Innovation, May–June 1985, republished August 2002

Our Entrepreneurial Economy, January–February 1984

Behind Japan’s Success, January–February 1981

New Templates for Today’s Organizations, January–February 1974

What We Can Learn from Japanese, Management March–April 1971

The Effective Decision, January–February 1967

The Big Power of Little Ideas, May–June 1964

Managing for Business Effectiveness, May–June 1963

Big Business and the National Purpose, March–April 1962

3. Peter Drucker Enstitüsü :

http://www.druckerinstitute.com/

4. Drucker’ın Türkçe’ye çevrilmiş kitapları :

http://www.idefix.com/vitrin/aramasonuc.asp?Shop=0&aranan_yer=0&Page=1&SearchTerm=

Peter+Drucker&SearchTerm%3ASelectedValue=&submit.x=5&submit.y=3

5. Peter Drucker üzerine yazılanlar :

http://harvardbusiness.org/search/Peter%2520Drucker/

6. William Cohen “A class with Drucker”, Amacom 2008 :

http://search.businessweek.com/Search?searchTerm=Peter+Drucker&resultsPerPage=20

PETER DRUCKER’IN HAYATINDAKİ 7 ÖNEMLİ DERS

Melih ARAT

Liseyi bitirip memleketim Viyana’dan pamuk ihracatçısı bir şirkete stajyer olarak gittiğimde henüz 18 bile değildim. Babam bu yaptığımdan hiç memnun olmadı. Ailemiz uzun süredir bürokratlar, profesörler, avukatlar, doktorlar çıkaran bir aileydi. Dolayısıyla babam benim bir üniversite öğrencisi olmamı istemişti, bense Latince öğrendiğim sıkı bir lise evresinden sonra yorulmuştum ve çalışmak istiyordum. Ancak babamı mutlu etmek için Hamburg Üniversitesi’nin Hukuk fakültesine de kaydoldum. O yıllarda Avusturya’da ya da Almanya’da bir öğrencinin düzenli okula gitmesi gerekmiyordu. Yapılması gereken tek şey, hocaların imzalarını kayıt defterine geçirilmesiydi. Bunun için öğretim üyelerinin sekreterlerine usulüne uygun şekilde ricada bulunmak imzaları almak için yeterliydi. Hiç gece dersi yapılmadığından ve gündüzleri de işe gittiğimden tek bir derse bile girememiştim. Buna rağmen hala iyi bir öğrenci olarak kabul ediliyordum. Bütün bunlar modern zamanlardaki insanlara aykırı gelebilir, fakat o günlerde bunlar çok normaldi. Üniversiteye girmek için lise mezunu olmak yeterliydi. Üniversite diploması almak için gerekli olanlar, küçük bir miktar olan üniversite harçlarını ödemek ve dört yılın sonunda bitirme sınavını geçmekti.

Stajyer olarak çalışmak son derece sıkıcıydı ve çok az şey öğrenmiştim. İş sabah yedi buçukta başlıyor ve saat dörtte bitiyordu; Cumartesi günleri ise 12’de özgür kalıyordum. Bol bol zamanım vardı. Hafta sonları Avusturya’dan iki stajyer arkadaşımla otostop çekerek Hamburg yakınlarındaki kasaba ve köylere giderdik, resmi olarak öğrenci olduğumuzdan öğrenci yurtlarında ücretsiz olarak kalırdık. Hamburg’un ünlü şehir kütüphanesi de, işyerimin yanı başındaydı. Üniversite öğrencilerinin de istedikleri kadar kitap alma hakkı vardır. Yaklaşık 15 ay boyunca İngilizce, Almanca ve Fransızca’dan sayısız eseri hiç durmaksızın okudum.

İlk Ders: Mükemmele ulaşmak bir kez daha dene, kaç yaşında olursan ol!

Daha sonra haftada bir operaya giderdim. Hamburg Operası, şimdi olduğu gibi o zaman da dünyanın en ünlü operalarındandı. Her hafta operaya gidecek kadar çok maaş almıyordum, ama operalar da üniversite öğrencileri için ücretsizdi. Yapmanız gereken tek şey opera başlamadan bir saat önce oraya gitmekti. Gösteri başlamadan önce satılmayan ucuz biletler üniversite öğrencilerine ücretsiz verilirdi. Operaya gittiğim akşamlardan birinde, İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi’nin 1893’te yazdığı son operayı “Fallstaff”ı dinledim. Şu sıralar son derece popüler olsa da 1930’lardan önce seyrek olarak sunulan bir opera eseriydi. Hem operayı söyleyenler, hem de dinleyenler için zor bir eserdi. Viyana’da yetişmiş bir genç olarak oldukça iyi bir müzik eğitimim vardı. Birçok opera dinlemiş olmama rağmen, bunun gibi bir şey daha önce duymamıştım.

Bir araştırma yaptığımda beni son derece şaşırtan bir şey buldum. Bu opera; neşesiyle, yaşam için verdiği müthiş zevkle, inanılmaz doğallığıyla seksen yaşında bir adam tarafından yazılmıştı. 18 yaşında biri olarak, seksen yaş benim için inanılmaz bir yaştı. Daha sonra Verdi’nin kendisi için yazdıklarını okudum.

Fallstaff’ı yazmasından sonra ona şöyle sormuşlardı:

“Bu seksen yaşınızda, opera dünyasında yüzyılın en büyük bestecilerinden biri kabul edilmenize rağmen, niçin çılgınca bir çalışmayla yeni bir opera yazdınız ve niçin bu kadar sınırları zorlayan bir tane?”

Verdi şöyle cevap vermiş:

“Bir müzisyen olarak tüm yaşamım boyunca mükemmelliği kovaladım. O ise her seferinde benden sıyrılmaya çalıştı. Seksen yaşında da olsam onu bir kez daha yakalamaya çalışmayı denemek boynumun borcuydu.

Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bende silinmeyen bir etki bıraktı. Verdi, on sekiz yaşındayken eğitimli bir müzisyendi. Bense on sekiz yaşında ne olacağımı bilmiyordum, sadece pamuk ihracatında bir başarı abidesi olacağa benzemiyordum. On sekiz yaşında, olgunlaşmamış, acemi ve bir on sekiz yaşındaki bir gencin olabileceği kadar toydum. Otuzlu yaşlarımın başında nede iyi olduğumu ve hangi alana ait olduğumu biliyordum. Ancak ne iş yaparsam, yapayım, Verdi’nin sözleri benim kutup yıldızımdı.

İleri yaşıma bile gelsem, vazgeçmeyecektim. Mükemmeliyet için çalışacaktım, ne kadar kovalarsam, kovalayım onun benden kaçacağına emin olsam da…

İkinci Ders: İnsanların değil, Allah’ın dikkatini çekecek kadar mükemmel bir iş yap!

Aşağı yukarı aynı sıralarda, Hamburg’da stajyer olarak çalışırken “mükemmelliğin” ne anlama geldiğine dair bir hikâye daha okumuştum.

Bu hikaye, Antik Yunan’ın en büyük heykeltıraşı Phidias’ın hikayesiydi. Milattan önce 440 yılında yaptığı anıtlar 2400 yıl sonra günümüzde dahi Atina’da Parthenon’un tepesinde ayaktadır. Bugüne kadar bunlar Batı geleneğinin en büyük heykeltıraşlık eserleri sayılmıştır. Phidias dünyanın en büyük heykeli olan Zeus heykelini kuyumcu gereçleriyle yapmıştır. Herkesin hayran kaldığı bu anıtlarla ilgili faturayı şehrin mali işler başkanına gönderdiğinde, başkan ödeme yapmayı reddetmiştir.

“Bu anıtlar, Atina’nın en yüksek tepesinin üstündeki tapınağın çatısına dikilmiştir. Herkes önyüzünü görebilse de, arka yüzünü kesinlikle görememektedir ve sen bize hiç kimsenin göremediği arka kısımlarını da fatura ediyorsun.”

Phidias sert bir şekilde yanıt verir:

“Yanılıyorsun, Tanrılar onu görebilir.”

Bunu Fallstaff’ı dinledikten kısa bir süre sonra okumuştum ve çarpılmıştım. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Tanrı’nın fark etmesini istediğim birçok şey yapmıştım, ama esas olan başka bir şeydi:

İnsan, diğer insanların beklenti sınırlarında değil, Allah’ın beğeneceği, fark edeceği bir mükemmeliyet için çabalamalıydı.

İnsanlar, bana hangi kitabımı en iyi olarak kabul ettiğimi sorduklarında, gülümseyerek şöyle derim: “Bir sonraki.” Bunu sadece bir espri olarak söylemem. Verdi’nin opera yazarken ki ruhuyla söylerim, mükemmeliyet için bir kez daha denemek gerekir. Şu anda (bu satırları yazdığı sırada seksen beş yaşında) iki yeni kitap üstünde çalışıyorum. Öncekilerden daha iyi olacaklarını umuyorum ve daha da önemlisi mükemmele bir parça olsun daha yakın olacak. (Bunlardan biri yayımlandı. Peter Drucker, 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları, Epsilon Yayınları, 2000)

Bir gazeteci olarak çalışmak

Birkaç yıl sonra, Almanya’ya Frankfurt’a taşındım. Bir borsa aracı şirketi için önce stajyer olarak çalıştım. New York Borsası’nın 1929’daki çöküşünden sonra aracı şirket iflas etti. Yirminci yaş günümde Frankfurt’un en büyük gazetesine, mali konularda ve dış ilişkiler konusunda yazar olarak girdim. Geçiş yaparak hukuk öğrenciliğime devam ettim. O yıllarda bir Avrupa üniversitesinden diğerine geçiş yapmak çok kolaydı. Hala hukukla ilgilenmiyordum; ama Verdi ve Phidias’ın verdiği dersler aklımdaydı. Bir gazeteci, birçok konuda yazmak zorundaydı ve böylece yetkin bir gazeteci olabilmek için herk konuda bir şeyler öğrenmeye karar verdim.

Üçüncü Ders: Birçok konuda derinleş!

Çalıştığım gazete öğleden sonra bitmek zorundaydı. Sabahları altıda çalışmaya başlar ve öğlen ikiyi çeyrek geçe bitirirdik. Böylece kendimi öğleden sonraları ve akşamları çalışmaya zorladım: Uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, sosyal ve yasal kurumlar tarihi, finans ve diğerleri. Zamanla hala kullandığım bir sistemi geliştirdim. Her üç ya da dört yılda bir yeni bir konu seçerim; bu bazen istatistik olur, bazen ortaçağ tarihi, bazen Japon sanatı, bazen de ekonomi. Üç yıllık bir çalışma bir konunun uzmanı olmaya yetmez, ama anlamak için yeterlidir. Böylece son altmış yıldır, belirli bir dönemde tek bir konuyu çalışmışımdır. Bu bana sadece bilgi kaynağı olmamıştır. Aynı zamanda beni yeni disiplinlere, yeni yöntemlere ve yeni yaklaşımlara açık olmaya itmiştir.

Dördüncü Ders: İyi yaptıklarını, yapamadıklarını bil ve gelecek yıl için iyileştirme planı yap!

Kendimi uzun süre entelektüel olarak ayakta tutmama yol açan dördüncü dersi, Avrupa’nın önde gelen baş editöründen almıştım. Editör kadrosu oldukça genç insanlardan oluşuyordu. Yirmi iki yaşında, yardımcı yönetici editörlerden biri olmuştum. Bunun nedeni çok iyi olmam değildi, hiçbir zaman birinci sınıf bir gazeteci olmadım. Ama 1930’lu yıllarda otuz yaşın üstünde bu tür bir konum için uygun kimse kalmamıştı; hemen hepsi I. Dünya Savaşı’nda ölmüştü. Son derece yüksek ve sorumluluk gerektiren konumlar, benim gibi genç insanlar tarafından dolduruluyordu. Bu durum Pasifik savaşı’ndan on yıl kadar sonra 1950’lerin sonlarına doğru gittiğim Japonya’da da aynıydı.

O sıralar ellili yaşlarında olan baş editörümüz genç ekibini disipline etmek ve eğitmek için sonsuz uğraş veriyordu. Her hafta her birimizle yaptığımız işi ele alıyordu. Yılda iki defa yılbaşından sonra ve tatil iznimizden önce Haziran’ın sonunda bir Cumartesi öğleden sonramızı ve Pazar günümüzü bir değerlendirme toplantısına ayırırdık.

Bu toplantılarda neler konuşulurdu:

Önce geçmiş altı ayı değerlendirerek geçiriyorduk.

•             Editörümüz her zaman iyi yaptığımız şeylerle konuşmaya başlardı.

•             Daha sonra iyi yapmaya çalıştığımız şeylerle konuşmaya devam ederdi.

•             Bir sonraki aşamada yeterince çalışmadığımız şeyler hakkında konuşurdu.

•             Son olarak da kötü yaptığımız ya da başarısız olduğumuz konuların eleştirisini yapardı.

Son iki saatimizi gelecek altı aydaki işimizi öngörmeye ayırırdık.

•             Nelerin üstüne konsantre olmalıyız?

•             Neleri iyileştirmeliyiz?

•             Her birimizin öğrenmesi gerekenler nelerdir?

Bu toplantıdan bir hafta sonra, baş editörümüze izleyen altı ay için bir çalışma ve öğrenme programımızı her birimiz ayrı ayrı verirdik.

Bir önceki yılı değerlendirmek

Yaklaşık on yıl sonra, ABD’ye henüz geldiğimde, bunları hatırladım. 1940’larda önde gelen bir fakültede öğretim üyesiydim, kendi danışmanlık işimi başlatmış ve büyük kitaplar yayımlamaya başlamıştım. Daha sonra Frankfurt’taki editörümün öğrettiğini hatırladım. O zamandan beri, her yaz iki haftamı geçmiş yıldaki çalışmalarımı değerlendirmekle geçiriyorum. Önce iyi yaptığım şeyleri, sonra daha iyi yapabilecek olduğum şeyleri, iyi yapamadığım şeyleri ve son olarak kötü yaptığım ya da yapamadığım şeyleri değerlendiriyorum. Böylece danışmanlık, yazarlık ve öğretim işlerindeki önceliklerimi belirleyebiliyorum.

Hiçbir zaman, Ağustos ayında yaptığım bu planları tam olarak uygulayamadım, ancak bu çalışmalar beni Verdi’nin “mükemmeli yakalamak için çabala” düsturundan gitmeme yardım etti, mükemmel benden hep daha hızlı davranıp kaçtıysa da…

Beşinci Ders: Yeni bir göreve geldiğinde, yapman gerekeni öğren!

Bir sonraki öğrenme deneyimim birkaç yıl sonraydı. 1933’te Frankfurt’tan Londra’ya gittim, önce büyük bir sigorta şirketinin yatırımlar bölümünde analist olarak, daha sonra küçük ama hızlı büyüyen bir bankanın ekonomisti ve üç kıdemli ortağın genel sekreteri olarak çalıştım. Kurucu olan ortak yetmiş yaşlarındaydı ve diğer iki ortak otuzlu yaşlarının ortalarındaydı. Önce iki genç ortakla çalıştım ve daha sonra yaklaşık üç ay sonra yaşlı kurucu ortak beni ofisine çağırdı ve dedi ki:

“Sen buraya geldiğinde seni çok fazla dikkate almamıştım; hala da almıyorum. Ancak sen tahmin ettiğimden daha aptalsın; ve hatta sen hakkın olandan daha fazla aptalsın!”

Diğer iki genç ortaklar, hemen her gün beni göklere çıkarırken, bu ortak beni aptal bulmuştu.

Yeni bir göreve geldiğinde yapman gereken nedir

Yaşlı adam devam etti:

“Sen daha önce çalıştığın sigorta şirketinde çok iyi yatırım analizleri yapıyordun anlıyorum. Ama eğer biz senin yatırım analizi işine devam etmeni isteseydik, seni orada bırakırdık. Sen şu anda ortakların genel sekreterisin ve hala yatırım analizleri yapmaya devam ediyorsun.

  Yeni işinde etkili olmak için şu anda ne yapıyor olman gerekirdi?”

Çılgına dönmüştüm, ama yine de yaşlı adamın haklı olduğunu anlıyordum. Davranışımı ve çalışma şeklimi tamamen değiştirdim.

O zamandan beri, ne zaman yeni bir görev alsam, kendime şu soruyu sorarım:

“Yeni görevimde etkili olmak için ne yapmam gerekiyor?”

Bu sorunun cevabı her seferinde farklı olur.

Yaklaşık elli yıldır danışmanım. Birçok ülkede birçok organizasyonla çalıştım. İnsan kaynaklarının en büyük israf yolu, başarısız terfilerdir. Yetenekli insanlar terfi ettikleri yeni konumlarında birer başarı abidesine dönüşmüyorlar. Bunlardan çok azı tamamen başarısız olur. Çok daha büyük bir miktarı, ne başarısız olurlar, ne de başarılı olurlar, sadece ortalama olurlar. Çok azı ise başarılı olur.

(yeni görevinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini bulur ve onu yapar ve böylece)

On ya da on beş yıldır yetkin olan insanlar, ne olur da birden yetkinliklerini kaybederler? Aşağı yukarı bütün vakalarda gördüğüm, insanların benim Londra Bankası’nda yaptığım hatayı yaparlar. Yeni görevlerinde, onlara eski görevlerinden terfi etme yoluna açan işleri yapmaya devam ederler. Böylece yetkinliklerini kaybederler, çünkü yanlış şeyleri doğru şekilde yapıyorlardır.

Altıncı Ders: Kararlarını, kararların beklenen sonuçlarını yaz ve sonra gerçekleşenle tahminlerini karşılaştır.

Birkaç yıl sonra, 1945’lerde İngiltere’den Amerika’ya 1937’de taşındıktan sonra, üç yıllık çalışma konularımdan biri olarak “Erken Modern Avrupa Tarihi”ni seçmiştim, özellikle de beşinci ve altıncı yüzyılları. O dönemde Avrupa’da iki hâkim güç vardı. Bunlardan biri, Jesuitler, bir diğeri ise Calvinistler idi.

Bu örgütlerden herhangi biri, kritik bir karar alıyorsa, beklediği sonuçları da yazmak zorundaydı. Dokuz ay sonra, gerçekleşen sonuçlarla tahminlerini de karşılaştırması gerekirdi.

Bu yöntem bir süre sonra,

•             kararı alan kişinin neyi iyi yaptığını ve

•             güçlü yanlarının neler olduğunu gösteriyordu.

Ayrıca

•             ne öğrenmesi gerektiğini ve

•             hangi davranışların değişmesi gerektiğini

•             neleri iyileştirebileceğini de gösteriyordu.

Sonuç olarak,

•             neye yeteneği olmadığını ve neden uzak durması gerektiğini,

•             neyi iyi yapamadığını da gösteriyordu.

Bu yöntemi son elli yılda kendim içinde kullandım.

Not: Bu kitabın Geri Bildirim Analizi isimli bölümünde Peter Drucker’ın bu yöntemi nasıl kullandığı da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

  Yedinci Ders:

1949 Aralık ayında New York Üniversitesi’nde yönetim öğretmeye başlamıştım. Babam o sırada yetmiş üç yaşındaydı, California’dan bizi ziyaret etmeye gelmişti. Hemen yılbaşından sonra onun arkadaşı olan ünlü ekonomist Joseph Schumpeter’i ziyarete gittik. Babam emekli olmuştu, ama Schumpeter altmış altı yaşında hala Harvard Üniversitesi’nde ders veriyordu ve Amerikan Ekonomi Derneği’nin aktif başkanlığını yapıyordu.

1902 yılında babam Avusturya Maliye Bakanlığı’nda bürokrat olarak görevliydi ve üniversitede ekonomi öğretiyordu. Genç öğrenciler arasında en parlak olanı Schumpeter idi. Schumpeter, gösterişli, mağrur, iğneleyici bir kendini beğenmişti; babamsa sessiz, nazik ruhlu, kendini yok gösterecek kadar alçakgönüllüydü. Çok farklı olmalarına rağmen çok iyi iki dosta dönüşmüşler ve öyle kalmışlardı.

1949 yılında, Schumpeter çok farklı bir insandı. Altmış altı yaşında ve Harvard’daki son öğretim yılında, kendi şöhretinin doruğundaydı. İki eski dost, eski günlerden konuşarak harika vakit geçirdiler; ikisi de Avusturya’da yetişmiş ve çalışmışlardı ve ikisi de sonunda Amerika’ya gelmişlerdi. Schumpeter 1932’de babamsa dört yıl sonra. Sohbet sırasında babam aniden sordu:

“Joseph, neyle hatırlanmak istediğin hakkında hiç konuşuyor musun?”

Schumpeter, bir kahkaha patlattı, öyle ki ben bile güldüm. Schumpeter’in otuz kadar kitabı yayımlanmıştı ve iki tanesi baş yapıt sayılabilecek iki ekonomi kitabıydı, Schumpeter zaten bunlarla ünlenmişti. Belki gençliğinde sormuş olsaydık, muhtemelen Schumpeter, Avrupa’da kadınların en çok sevdiği adam, Avrupa’nın en iyi at binicisi ve dünyanın en büyük ekonomisti olarak hatırlanmak isteyecekti.

Schumpeter şöyle cevap verdi:

“Bu soru hala benim için önemli, ama artık bu soru için daha farklı bir cevabım var. Artık yarım düzine öğrenciyi, birinci sınıf ekonomistlere dönüştürmüş olmakla hatırlanmak istiyorum.”

Babamın yüzündeki hayret dolu ifadeyi görmüş olarak sözlerine devam etti:

“Biliyorsun, Adolph, artık kitaplarla ya da teorilerle anımsanmanın yeterli olmadığını bildiğim bir yaştayım. Birisinin yarattığı fark, eğer bir başka insanın yaşamında fark yaratmıyorsa, o kişi fark yaratmış sayılmaz.”

Babamın Schumpeter’i ziyaret etmesinin nedenlerinden biri de, Schumpeter’in hasta olması ve çok uzun yaşamasının beklenmemesiydi. Gerçekten de bizim ziyaretimizden beş gün sonra Schumpeter öldü.

Bu konuşmayı hiç unutmuyorum. Bu konuşmadan üç şey öğrendim:

•  İnsan öldükten sonra neyle hatırlanmak istediğini kendine sormalı.
•  Bu sorunun cevabı yaşlandıkça, olgunlaştıkça, dünya değiştikçe değişmeli.
•  Hatırlanmaya değer olan, birinin başkalarının yaşamlarında yarattığı (olumlu) farklardır.

  Not: Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Ders, Peter Drucker’ın Isao Nakauchi ile yaptığı mektuplaşmalardan oluşan bir kitap olan Drucker on Asia’dan derlenmiştir (Drucker on Asia, Butterworth Heinemann, Boston, 1997, sf. 102-110).

**

PETER DRUCKER’DEN ETKİLİ İNSANLARIN 10 ALIŞKANLIĞI

1: Kendinizi tanıyın

 Güçlü taraflarınızı ve zaaflarınızı belirlemek için gelecekle ilgili herhangi bir karar aldığınızda, amacınızın ne olduğunu bir yere yazın. 9 veya 12 ay sonra kendiniz ile ilgili beklentilerinizle, gerçekleşenleri karşılaştırın. Drucker’ın kişisel geri bildirim analizi diye tanımladığı bu yöntem sayesinde, hedeflerinizi ve performansınızı sürekli karşılaştırarak bir süre sonra hangi alanlarda güçlü, hangilerinde zayıf olduğunuzu bileceksiniz.

2: Güçlü yönlerinizi belirleyin

Analiz sonunda en iyi sonucu, en güçlü olduğunuz alanlarda aldığınızı göreceksiniz. Daha sonra güçlü olduğunuz alanlara konsantre olup, bunları geliştirmeye gayret edeceksiniz.

3: Düşüncenizin ve hedefinizin peşinden gidin

Bir fikrin ve planın takibi yapılmadığında sonuç almak imkânsızdır. Çok başarılı bir plancı hazırladığı planı teslim ettiğinde, işinin bittiğini düşünürse bir yere ulaşamaz. Çünkü planın bittiği nokta, işin başlaması gereken noktadır. Planı uygulayacak kişiler bulunmazsa, bu kişilere gerekli eğitim verilip uygulamaya geçilmezse, planlar bir işe yaramaz.

4: Kişiliğinizi değiştirmeye çalışmayın

Herkesin kişiliğine göre bir işi yapış ve bir görevi yerine getiriş tarzı vardır. Bu tarz, parmak izi gibidir, değiştirilemez. Bu nedenle elinizdeki işe başlamadan önce kişiliğinizi değiştirmeye çabalamayın. Kişiliğinizi ve iş yapma tarzınızı “veri” olarak kabul edip, buna uygun iş ve görevler bulmaya gayret edin.

5: İş yapma tarzınızı analiz edin

Bir konuyu kimisi dinleyerek, kimisi ise yazarak kavrayabilir. Bazıları, rakamları analiz ederek bir karara varabilir, bazıları ise gözlemle. Kendi kavrama ve iş yapma tarzınızı belirlerseniz, daha iyi sonuçlar alabilirsiniz. Öğrenme yöntemlerinden hangisinin size uygun olduğunu da en iyi siz tespit edip hayata geçirebilirsiniz.

6: Değer yargılarınızı iyi tanımlayın

İnançlarınıza ve değer verdiğiniz görüşlerinize aykırı olan bir görev kabul ettiğinizde, kendinize saygınız kalmaz. Kendisine saygısını ve güvenini kaybetmiş kişi ise hiçbir işe, gücünün son noktasına kadar sarılamaz. Drucker, bu noktada bir “ayna sınavı”na girmenizi öneriyor ve şöyle diyor: “Her sabah elinizi yıkarken, lavabo aynasındaki kişiye gönül huzuru ile gözlerinizi kaçırmadan bakabiliyorsanız doğru yoldasınız demektir.”

7: Kendinize karşı tarafsız olun

Bu tür bir tarafsızlık, Türkiye’de epey zor bir iş… İnsanlarımızın yarısı, bir birey olarak potansiyelinin ve kendi değerinin farkında ve bilincinde değil. Diğer yarısı ise kendini olduğundan daha güçlü ve bilgili sanıyor. Değişimin, yılların biriktirdiği bilgiyi kısa sürede hurdaya çevirdiğinin farkında olmayanlar da var. Performansı yükseltmek için kendinizi olduğunuzdan daha aşağıda veya yukarıda görmekten kaçınmanız şart.

8: Bahane üretmeyin

Kendi gücünüzün farkına varmadan ve elinizden gelecek her şeyi yapmadan, kusuru çevreye, ortama, düzene ve ülkeye yüklemeyin.

9: Bir “B” hatta “C” planınız olsun

Hedefinize ulaşmak için gece gündüz çabalasanız da, krizler, durgunluk yılları, değişen oyun kuralları önünüze aşılmayacak engeller çıkarabilir. Böylesi durumlar için hiç olmazsa 2-3 yıl sizi ayakta tutacak alternatif planlarınız olsun.

10: Geleceğe ve ortama odaklanın

Gençlik anketlerinde, kendi geleceğinden umutlu olanların oranı yüzde 60’ı aşarken, ülkenin geleceğinden umutlu olanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Bu uyumsuzluk, eninde sonunda bireyi de frenliyor. Ülkesinin ve kendisinin potansiyelini olumlu bir şekilde algılayan ve geçmişe değil de geleceğe odaklanan gençler ise geleceğin fırsatlarını daha kolay yakalayabilir.

**

HARVARD BUSİNESS REVİEW’DAN SEÇME MAKALE

Drucker Perspektifinin Devam Eden Geçerliliği

 Rosabeth Moss Kanter

Peter Drucker’ın Tavsiyelerine kulak verilerek bugün dünyanın dört bir yanında toplumları bir veba salgını gibi tehdit eden sayısız meydan okumadan kaçınılabilir veya uygun çözümler bulunabilirdi: muhasebecilik skandalları ve global finansal krizin ardından yaşanan güven bunalımının çözülmesi; verilen finansal prim taahhütlerinde felç etkisi yaratmadan en mükemmel yeteneklerin cezbedilmesi ve motive edilmesi; iklim değişikliği, sağlık bakımı ve kamu eğitim politikası gibi önemli sosyal sorunların halledilmesi; ve Orta Asya ile Orta Doğu’daki sıkıntılı bölgelerin istikrara kavuşturulması gibi.

Eğer Peter Drucker bugün yaşıyor olsaydı böylesine can sıkıcı meseleler hakkında acaba neler söylerdi? Herhalde ilk yorumu “Ben size dememiş miydim?”olurdu ve bunu söylemekte de yerden göğe kadar hakkı vardı. Geleceği fevkalade iyi gören yazılarında önemli eğilimlere ve yaklaşmakta olan facialara dikkat çekmişti. Organizasyonları çepeçevre saran şartlara kapsamlı bir bakış açısıyla göz atmış ve süreksizlikler olarak nitelendirdiği kulak tırmalayıcı vakaların altını çizmişti. Sonrasında ise gelecekteki zorlukların işaretleri zaten şimdiden belli olduğundan cümlesine şöyle devam edebilirdi: “Altta yatan sistemlere bakın”. Drucker’ın insanları suçlamasına veya takdir etmesine nadiren rastlanırdı; temel nedenleri organizasyonların tasarımında yani yapılanmalarında, süreçlerinde, standartlarında, ve alışkanlıklarında arardı. Kendi şirketlerinin nihai hedeflerini akıllarından hiç çıkartmaksızın bu tasarıma meydan okunması işinin üst düzey yöneticilerin sorumluluğunda olduğunu bize hatırlatırdı. Ardından da liderlere birkaç kışkırtıcı soru sorarak sözlerini bitirirdi:

 “Misyonunuz nedir?, Neleri yapmaktan vazgeçmeniz gerekir?, Uzun-vadeli etkinliğinizin çukurunu kazan kısa-vadeli kazançları neler besliyor?, Hedefleriniz ve rehber prensipleriniz neler olmalı?’’.

Benim Peter Drucker’a olan büyük saygım, 25 yıl kadar önce Brüksel’de bir panelde onunla konuşma fırsatı bulduğum zamana yani kariyerimin ilk yıllarına dayanır. Son çıkan kitabım ‘SuperCorp’ için yaptığım bir çokuluslu araştırmada bulduğum Drucker parmak izleriyle onun ölümünden sonra da ona olan hayranlığım büsbütün arttı. Dünyanın her yerinde ama bilhassa Asya’daki yöneticiler Drucker’ı kendi şirketlerinin kusursuz işletilmesinde ve kendi ülkelerinin kalkınmasında tartışmasız bir çığır açıcı olarak değerlendiriyordu.

DRUCKER’IN ÖNGÖRÜLERİ

Drucker, yöneticilerin görevlerini tanımlarken öncelikle sürekli değişen bir dünyada hayatta kalmak zorunda olan organizasyonlara rehberlik yapma sorumluluğunun altını çizerdi. Aşağıda önceden sezdiği kritik sorunlardan bazıları aktarılmaktadır.

Prim Kargaşası

Alınan aşırı riskleri ödüllendiren yüksek primlerin son finansal erimeye katkıda bulunduğunu görmek Drucker’ı hiç de şaşırtmazdı. 1980’lere geri gidildiğinde onun, bugün ABD hükümetinin ajandasında 2008’deki banka çöküşlerinin ardından en önemli temayı teşkil eden konuyu yani kamuoyunun yönetici primlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirerek uyardığı görülür. Yani Drucker 20 yıldan uzun bir süre önce o zamanlar 1’e 40 seviyesindeki en-üst ile en-alt dilim arasındaki gelir farkı oransızlığına dikkat çekmişti. Ölümünden hemen sonra ise (2005) bu rasyo 1’e 400 seviyesini bile aşmıştı.

Drucker, zenginliğin konsantrasyonuna karşı değildi ancak toplumun ve organizasyonların işleyiş biçimi hakkında pragmatik (faydayı ön plana çıkartarak) düşünüyordu. Üst düzey yöneticilerin rolünün, işlerin yapılabilmesi için morallerinin (ve primlerinin) yüksek tutulması gereken diğerlerinin eylemlerini koordine etmek olduğunu o da kabul ediyordu. Ancak aynı zamanda bu ödemelerin performansa göre yapılması gerektiğini de belirtiyordu ki bu belki de onun işletmecilik uygulamasına yaptığı en değerli katkıydı. Eğer Drucker’a bir parça kulak verilmiş olsaydı bugün genel olarak Wall Street’de ama bilhassa AIG’de yaşanan ve kamuoyunda infial yaratmasının yanı sıra şirketlerin mali tablolarında karşılıklarının da görülemediği yüksek prim ödemeleri gibi aşırılıkların bazıları hiç gerçekleşmeyebilirdi. O bugün sayıları her geçen gün artan bilgi işçilerinin sadece parayla değil ama bir hedef tutturma duygusuyla da motive edilmeleri gerektiğini ileri sürüyordu. Ve performansı da en geniş anlamıyla hissedarlarla birlikte büyük bir paydaş yelpazesini de kapsayacak sorumluluklar şeklinde tanımlıyordu. Üst düzey yöneticilerin asıl işinin, geleceği tehlikeye atabilecek kısa vadeli vurgunlardan kaçınmak ve şirketin uzun vadeli sağlığını garanti altına almak olduğunu ısrarla vurguluyordu.

Otomobil Endüstrisinin Endişeleri ve Yaratıcı Yıkım

Drucker, kariyerinin ilk yıllarında merkezi olmayan organizasyonel yapısı yüzünden öve öve bitiremediği General Motors’un batacağını da önceden görmüştü. Yıllar öncesinden GM yöneticilerini geçmişteki başarıların anılarına takılıp kalmaları ve kendilerine “Artık neyi yapmaktan vazgeçmeliyiz”diye bilinen meşhur soruyu sormamaları nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunlar yüzünden ikaz etmişti. Ciddi derecede bir inovasyon [yenileşme] yapma ihtiyacını görmekte çuvallamanın en ikonik örneği GM’dir; yapısı bir kemik kadar sertleşmiş ve üst yönetimi de gerçek anlamda bir değişim yapılması gerektiğini görememişti.

Drucker, Avusturya’da geçen çocukluk döneminde babasının bir arkadaşı olan ve yaratıcı yıkım konseptiyle girişimcilik tarihinde derin izler bırakan ekonomist Joseph Schumpeter’dan çok etkilenmişti. Zaten Drucker’ın teorilerinin merkezinde inovasyon ile girişimcilik ruhu yatar. O, yöneticilerin aynı işi daha az bir çabayla veya daha düşük maliyetlerle yapması anlamına gelen verimlilik ile organizasyonların doğru hedefler belirlemesi ve değişen şartlara uygun bir şekilde dönüştürülmesi anlamına gelen etkinlik arasındaki farkı net bir şekilde tanımlayabilmişti.

Drucker’ın tanımıyla içinde bulunduğumuz “süreksizlik çağı”nda müteşebbisler şayet sosyal değişikliklerin önüne geçmeye niyetlilerse o zaman organizasyonları dönüştürmek veya yaratmak için dikkate değer fırsatlar yakalayabilirler. Drucker, geleceği önceden görmenin en iyi yolunun keşifler yapmaktan geçtiğini söylüyordu. Toplumda boşluklar oluşturan süreksizlikler ancak yaratıcılıkla doldurulabilirdi. Burada piyasalar yerine topluma vurgu yapıldığına dikkat edilmesi gerekir: O, inovasyoncuların pazar araştırmalarında henüz fark edilmeyen tatmin edilmemiş ihtiyaçları keşfedip çözümler geliştirmeleri gerektiğine inanıyordu.

Ancak GM gibi bir şirket eskiden beri yaptığı işleri sadece verimliliğini ikiye katlayarak ve düşük maliyetlerle yapmaya devam ederek hayatta kalamazdı. Bu şirketin organizasyonel modelini ve ilgili varsayımlarını dramatik boyutlarda baştan aşağı yeniden düşünmesi gerekirdi. Örneğin GM’e daha az sayıda modele veya bayiye odaklanmasını ve “Amerikalılar’ın istediği tarz arabalar üretmeye dönmesini”salık vermek yeterli olmazdı. Bazı zamanlar endüstrideki koşullar ve toplumsal ihtiyaçlar bir organizasyonun işleri tamamıyla yeni bir yöntemle yapmasını gerektirecek şekilde ilelebet değiştiğinden geriye dönülebilecek bir yer yoktur. GM’in farklı markalar bazında ayrı bölümler olarak yapılanması bu şirketin kendini diğerlerinden farklılaştırmasını sağlamıştı ancak zaman içinde bu bölümler aynı işlerin tekrar tekrar yapılmasına, ürün sayısının artmasına ve toplam maliyetlerin yükselmesine neden olarak hantal birer siloya dönüşmüştü. Drucker, endüstriyel şirketlerin içinde bulunduğumuz bilgi çağında çok daha farklı faaliyet göstermeleri gerektiğini kavramıştı; özellikle de belirsizliklerle birlikte yaşamayı öğrenmeleri şarttı. Çevikliğin minimum bir zorunluluk ve inovasyonun başarının kilidi olduğu hızla değişen bir dünyada onların önündeki en büyük meydan okuma her şartta hayatta kalabilecek bir organizasyon yaratmaktı.

Yeni Ekonomik Güçler

Gelişmekte olan ülkelerden yükselen rekabetin eninde sonunda Birleşik Devletler’in global ekonomik hegemonyasını tehdit edeceğini ileri süren ilk uyarılar da Drucker’dan gelmişti. Kendi ekonomilerini çabucak kalkındırmak için yanıp tutuşan ülkelerde onun fikirleri büyük bir hızla ve iştahla yayılıp tüketildi. Drucker ise bu süreçte yeni ekonomik güçlerin Amerikalılar’ın artık unutmaya başladığı Amerikan tarzı yönetim tekniklerini benimsediklerini gözlemlemişti. ‘SuperCorp’ kitabım için örnek bir model olarak seçtiğim Japon şirketi Omron’u araştırmak amacıyla Kyoto’ya gittiğim zaman onun her şeyi ne kadar önce görebildiğine hayretler içinde tanık olmuştum. Omron’un liderlerinin de bir Drucker hikayesi vardı. Drucker, 1959 yılında Omron’un kurucusu Kazuma Tateisi’yi ziyaret etmiş ve onun kendi şirketi için yarattığı değerler ve prensiplerden müthiş etkilenmişti. Tateisi sürekli olarak toplumun ihtiyaçlarıyla at başı giden bir aralıksız inovasyon sürecinin öneminden dem vurmuştu. Drucker, o dönemde karısına yazdığı bir mektupta Japonlar’ın Omron gibi şirketlerin sayısını arttırmaları durumunda çok kısa bir sürede önemli bir endüstriyel güç olacaklarını tahmin ettiğini söylemişti.

Onun çalışmalarını araştıran sayısız Drucker derneğinin bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde Drucker’ın bir kahraman olarak görülmesinin şaşırtıcı hiç bir yanı yoktur.Çünkü o bu ulusların liderlerine tek adam yönetiminden kurumsallığa ve aile şirketlerinden profesyonel yönetime geçiş hakkında eşsiz nasihatler ve konseptler sunmuştu. Bu sayede uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek ve büyüyebilecek şirketlerin önü açılmıştı. Verimli ve profesyonel bir tarzda işletilen bu şirketler sayesinde de bu bölgelerde güçlü bir orta sınıf yaratılmış ve politik rejimler baştan aşağı değişmişti.

Üçüncü Sektör

Drucker, otoriter rejimleri reddeden bir Avusturyalı’ydı ve zaten sonra gönüllülüğü savunan bir Amerikalı olmuştu. Organizasyonların temel başarı göstergesi olarak sadece işe veya kârlılığa değil ama hedeflerine en iyi nasıl ulaşabileceklerine odaklanmıştı. Kar amacı gütmeyen gönüllü organizasyonlardan oluşan sağlam bir sivil toplumu, sağlık bakım hizmetlerinin, eğitimin ve huzurlu-yaşamın desteklenmesinde oynayabileceği can alıcı rolün farkındaydı. Bunu da şirketlerin büyüyebilmesinin ve insanların refahının artmasının vazgeçilmez bir önkoşulu olarak görüyordu. Her ne kadar gücün merkezileştirilmesine inanmıyor ve bürokrasiyi inovasyonun önünde ciddi bir engel çıkartma kaynağı olarak görüyorduysa da Drucker’ın yazılarında hükümetlerin rolüne hemen hiç değer verilmez.O, şirketlerde çalışanların özellikle de katkılarının değeri genellikle pek bilinmeyen bilgi işçilerinin gönüllü eylemlerine olduğu kadar sosyal bir hedefe ulaşmaya çalışan misyon-odaklı kar amacı gütmeyen organizasyonlara katılan duyarlı yurttaşların gönüllü çabalarına da inanırdı. Şirketlerin, kâr amacı gütmeyen sektörden motivasyon kaynakları hakkında öğreneceği pek çok şeyi olduğunu düşünürdü. Ayrıca Amerika gibi bir ülkenin kâr-amacı-gütmeyen organizasyonlara ve toplumsal sorumluluk projelerine yeterince yatırım yapmadığına da inanıyordu.

Akılda Kalanlar

Drucker’ın eğilimleri belirlemekle ve eli kulağındaki sorunları önceden görmek konusundaki olağanüstü yeteneğinin falcılıkla bir alakası yoktu. Hipotezleri test etmektense hikâyeler bulmakla ilgilenmesi sayesinde kafasında etki ve tepkilerle dolu canlandırmalar kurgulayabiliyordu. İşi toplumun bir parçası kapsamında ele alıyor ve toplumu da geniş bir yelpazede farklı hedefleri olan organizasyonların bütününden ibaret görüyordu. Sadece birkaçına odaklanmaktansa her türüyle birden ilgileniyor ve bir eylem alanındaki küçük değişikliklerin bir başka alan üzerindeki etkilerini keşfedebiliyor ve aralarındaki içsel bağımlılıkları gözlemleyebiliyordu. Onda sismik değişikliklerin ilk sinyalleri olan ufak tefek karışıklıklara duyarlı muazzam bir inovasyoncu algılama becerisi vardı.

Drucker, kendi zamanının en fazla hayranlık duyulan yönetim gurusu olmasına rağmen her ne kadar bu etiketten nefret etse de onu taşımayı bilmişti.
Dünyanın önde gelen liderleri onun tavsiyelerine kulak vermiş ve onun kitaplarını en çok satanlar listelerine sokmuşlardı. Peki, madem onun fikirleri bu kadar doğruydu o zaman neden zamanında eyleme geçilmedi? İş o noktaya geldiğinde “Ben size dememiş miydim?” cümlesinin pek de bir anlamı kalmıyor maalesef.

Drucker’da elbette ki bazı kör noktalar da vardı. Araştırmalarını bu derece duyarlı kılan mantıklılığı aynı zamanda onu sınırlandırıyordu da. O sadece mantığın gücünün tartışmaları kazanmak için yeterli olacağına inanıyordu. Aslında inandığı objektivizmdi.Yöneticilerin kendi hedeflerini bir kez tanımladıktan sonra artık doğru yolu kesinlikle bulabileceklerini varsayıyordu. Hedeflerle yönlendirilen sağlam bir yöneticilik, yöneticilikte objektiflikle aynı anlama geleceğinden sıkı çalışmanın ve faziletin her zaman galip geleceğine inanıyordu.

Sahip olduğu bu perspektif yüzünden de önyargıların, basmakalıp şablonların, kimlik üzerinden yapılan politikaların, sonu gelmeyen tek adamlığın, güç peşinde koşmanın ve aşırı açgözlülüğün karar alma süreci üzerindeki çarpıtıcı rolünü hiç bir zaman tam olarak anlayamamıştı. Her ne kadar kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda etkin birer lider olan kadınları alkışlarla karşıladıysa da kadınların ve azınlıkların şirketlerde ve devlet dairelerinde liderlik pozisyonlarına getirilmeleri için verdikleri mücadeleyi olduğundan küçük göstermiş ve seçkinlerin genellikle sosyal benzerlikleri yeteneğe tercih ettiği gerçeğini görememişti. İçinde Amerikan politikasındaki aşırı muhafazakârlığın partizan gücünün ve bazen Müslüman uluslardaki kökten-dinciliğin şiddete dayalı baskısının da bulunduğu temaları da kapsayacak şekilde dinin toplumda bir gerginlik kaynağı olabileceği hakkında da söyleyecek pek bir şeyi yoktu. Drucker’ın dünyasında duygular fikirlerin baskısı altında sıkıştırıldığından onun mirasının bize politize olmuş veya duygu-yüklü vakalar hakkında öğretebileceği çok az şey vardır.

Bazı liderler Drucker’ın çalışmalarından işlerine gelen mesajları alır ve geri kalanını görmezden gelirlerdi.Onun bilhassa hedeflere dayalı yönetim yaklaşımı fevkalade popülerdi. Kurumsal hedefler ve bir organizasyonun artık neyi yapmaktan vazgeçmesi gerektiği üzerine sorduğu basit sorular sayesinde şirketlerde gelecek vaad etmeyen bölümlerin kapatılması ve şirket portföylerinin yeniden şekillendirilmesi süreçlerinde bir hayli etkili olmuştu. Hoş karşılanan diğer bir eylem çağrısı ise bir organizasyonu daha verimli kılmanın ancak net hedefler ve performans ölçümleri gibi profesyonel yönetim araçlarının benimsenmesiyle mümkün olabileceğini ileri süren teziydi.

Ancak Drucker’ın eşit derecede önemli diğer çıkarsamaları ise organizasyonların derinliklerine nüfuz etmekte hiç başarılı olamadı. Bu tip mesajlardan biri de sorumluluğun şirket portföyünün ötesine taşınmasıyla ilgiliydi. Drucker’ın bu vaazını sadece birkaç yönetici tam anlamıyla uyguladı veya uygular gibi yaptı. Drucker, en geniş sorumluluklarıyla birlikte yöneticiliğin saygın bir uğraşı olması gerektiğini öğütlüyordu. Sorun kaynakları ve çözümleri için yöneticilerin yeteneklerini değil daima sistemin altında yatanları sorumlu tutardı. Asla emir verilemeyecek ve kontrol altında tutulamayacak, kendi akıllarını kullanan, kendi akıllarıyla konuşan ve kendilerini nasıl yönetebileceklerini bilmeyen organizasyonlara sahip olan, bilgi işçilerinin yükselişine dikkat çekiyordu. O, değişime inanmıştı ve kurumların sürdürülmesini tehlikeye atma pahasına yöneticilerin görev sürelerinin uzatılmasına hizmet eden düzenlemelerden uzak durulmasını tavsiye ediyordu ki bu2000’lerin başlarındaki iflasları yönetenlerin bazıları tarafından hiç kıymeti bilinmemiş bir öğüttü.

Geleceğe Yönelik Bir Rehber

Drucker, bilgi çağının getirdiği hızlı değişikliklere ve istikrarsızlıklara ışık tutan bir endüstri-çağı entelektüeliydi. O daima insanları komut verilmesi gereken birer makina olarak değil ama güçlendirilmesi gereken birer özvarlık olarak görmüştü. Körü körüne bir piyasa rasyonalitesinden çok bu temelde yükselen hedef belirleme ve amacı anlama sürecinin ardından “doğru düşünmenin” gelmesi gerektiğine inanırdı. O, amaççılığı akılcılığa yani rasyonaliteye tercih ederdi.

Drucker, kariyer hayatına organizasyonel sınırların kolaylıkla tanımlanabildiği ve muhafaza edilebildiği bir dünyada başlamıştı. Onun yöneticiliğin esasları olarak öne sürdüğü hedef belirleme ve koordinasyon görevleri son derece faziletli işlerdi. Oysa bugünün ittifaklar, ortaklıklar, içe-dönük iş ekosistemleri ve kendi kendini organize eden ağlar dünyasında organizasyonel sınırlar giderek bulanıklaşmaktadır. Koordinasyon sorunu her geçen gün daha da zorlaşmakta ve yaygınlaşmaktadır. Ancak bu durum bir anlamda Drucker’ın perspektifini çok daha değerli kılmaktadır. Herşeyin istikrarsız olduğu bir ortamda somut bir amaç duygusu ve bir dizi ortak değerler sayesinde insanların hep birlikte çok daha verimli çalışmaları sağlanabilir. Eğer 20’nci yüzyıl derin uzmanlıklarla donatılmış bilgi emekçilerinin yükselişinin önünü açtıysa 21’inci yüzyıl da çeşitli alanlar ve uzmanlıklar arasında işbirliğini ve bütünleştirici düşünmeyi besleyebilen liderlere duyulan ihtiyacı artıracaktır. Yönetimin asıl görevi artık koordinasyon değil işbirliği olacaktır.

Acaba doğumundan sonraki yüzyılda izlenmesi gereken rota için Peter neler söylerdi? O, sonuçların sabırsız bir avukatı değildi ancak bir süreç öğretmeniydi. Bugünkü mevcut sorunlar ve gelecekteki meydan okumalar hakkında yeni bir düşünce sistemi tanımlayabilmek için hala onun çalışmaları üzerinden tahminler yapabiliriz.

O, bugün iş hayatında güven ortamının tekrar tesis edilmesi için yöneticilerden kendi köşelerinde durmak veya aşırı riskler almak yerine kendi kendilerini düzenlemelerini beklerdi. (Drucker ne devlet ne de şirket yönetimlerinde gücün merkezileştirilmesine sıcak bakmamıştır). Kendi prim ödeneklerine sınırlar koyan parmakla gösterilecek kadar az sayıdaki CEO’yu ise ayakta alkışlardı. Yöneticilerden kamuoyunun adil bulacağı şekilde prim sistemlerinde reformlar yapılması ve yeni koşullar belirlenmesi için ittifaklar kurmalarını ve dernekleşmelerini isterdi. Halka açık şirketlerin yöneticilerini yönetim kurulu toplantılarında ahbap çavuş ilişkilerine girmek yerine net ve objektif araçlar ile yöntemler kullanarak profesyonel anlayışa uymaları yönünde ikaz ederdi. Harvard Business School’un 2009 yılı mezuniyet töreninde, bir grup öğrencinin, büyük bir kısmını Profesör Rakesh Khurana ile Nitin Nohria’nın (HBR’nin 2008 Ekim sayısındaki “Yöneticiliğin Artık Gerçek Bir Meslek Olması Zamanı Geldi”başlıklı makaleye bakın) çalışmalarından aldığı bir metni ezbere okuyarak oluşturduğu bir grup olan yeni MBA Oath’ın ilk taraftarının Drucker olduğunu görmeyi çok isterdim. Zira Oath grubu yöneticilere kendi sorumluluklarının kendilerinden çok daha fazlasını kapsadığını hatırlatıyordu.

Örneğin o, sağlık bakım hizmetleri veya eğitimin geliştirilmesi söz konusu olduğunda sosyal organizasyonları da kapsayacak şekilde sistemin tümüne birden bakar ve hükümeti, iş âlemini ve sivil toplum örgütlerini toptan bir değişim için işbirliği yapmaya teşvik ederdi. Küresel ısınma ve diğer çevre sorunları hakkında uluslararası bir işbirliği ortamını kurmak amacıyla hükümet liderlerinden ortak bir hedef anlayışı tanımlamak için ulusal sınırların ötesinde düşünmelerini isterdi. Sorunlu bölgelerdeki gerilimleri yumuşatmak için ise zengin ülkelerin hükümetlerinin, geleceğin iş dünyasını kurabilecek ve sivil toplumun gelişimine katkıda bulunabilecek müteşebbislere yatırım yapmaları gerektiğini söylerdi. Ümit ve refah için bir zemin yaratmak amacıyla inovasyonun teşvik edilmesi için de kâr amacı gütmeyen organizasyonlar aracılığıyla gönüllülük temelindeki eylemleri tetikleyebilen sosyal müteşebbislerden faydalanırdı.

Drucker’ın temel öğretisi, tüm kariyeri boyunca sürekli tekrarladığı ve güçlendirdiği üç ana tema çerçevesinde özetlenebilir:

             Yöneticilik profesyonel bir meslek olmalıdır ve üst yönetim ile yöneticiler asıl işlerinin kendi organizasyonlarının uzun-vadeli sağlığını korumak olduğunu asla unutmamalıdır. Bunun anlamı ise kendi duvarları dışındaki topluma bakmaları ve sadece zenginlik için değil ama sağlık ve mutluluk yani huzurlu bir yaşam için de sorumluluk üstlenmeleridir.

•             Bilgi işçileri kontrol edilemezler; onların motive edilmeleri gerekir. Bu tip çalışanlara kişisel çıkardan daha anlamlı bir amaç sunulması şarttır. Eğer oyun sadece paradan ibaretmiş gibi sunulursa o zaman avantajlı olanlar pastadan daha büyük paylar alacaklarından toplumdaki eşitsizlikler de artar.

•             Şirketlerin özgürce serpilip budaklanabileceği iyi bir toplum yaratmak için kâr-amacı gütmeyen organizasyonlar vazgeçilmez birer unsurdur. Sivil toplum, hükümetin insani ihtiyaçları karşılamasındaki eksiklikleri tamamlamak için çalışır.

Drucker, bir devrimci değildi. O bizden sadece varsayımlara karşı ısrarla meydan okumamızı isterdi. Daima sabırlı ve uzun-vadeli bir vizyonu öğütlerdi. O, türbülanslı zamanlarda liderlik yapmanın, olayların nereye doğru gittiği kadar nelerin değişmeyeceğiyle ilgili sağlam bir önsezi gerektirdiğini çok iyi kavramıştı. Azgın dalgalarla çalkalanan sularda ilerlenilecek veya sarp yamaçlara tırmanılacaksa bile o bize sorunsuz bir seyahate hazırlanmanın en iyi yolunun anlamlı bir amaç doğrultusunda berrak bir vizyon geliştirmek olduğunu hatırlatırdı.

 Ana Fikir

•             Peter Drucker, aralarında kamuoyunun yöneticilere ödenen aşırı yüksek primlere duyduğu öfkenin ve Amerika’nın global ekonomik hegemonyasına meydan okunmasının da bulunduğu, iş dünyasında günümüzde yaşanan önemli pek çok gelişmeyi önceden görebilmiştir.

•             Peki bugün yaşasaydı iş dünyasının liderlerine neler tavsiye ederdi? İşte size birkaç önsezi: Hükümetin aşırıya kaçan düzenlemelerine maruz kalmamak için kendi kendini düzenlemek; prim sisteminde reform yapmak için biraraya gelmek; yönetim kurulu üyelerini profesyonelleştirmek; çevre sorunlarını çözmek için ulusal sınırların ötesinde düşünmek.

•             Drucker bizden ayrıca türbülanslı dönemlerde liderlik yaparken uzun-vadeli bir vizyonun fevkalade kritik olduğunu da unutmamamızı isterdi.)

(Kâr amacı gütmeyen organizasyonlar özellikle de kendi tabanları kadar disiplinli olmadıklarından yönetime şirketlerden daha çok ihtiyaç duyarlar.

“Şirketler Kâr Amacı Gütmeyenlerden Neler Öğrenebilirler?” HBR Temmuz–Ağustos 1989)

(Eğer birisine bir görev veriyorsam ve o kişi başarısız oluyorsa hata benimdir. Bu insanı suçlamaya hakkım yoktur.)  -(“İnsanlarla İlgili Kararları Nasıl Almalı?” HBR Temmuz–Ağustos 1985)

(İnsanların büyük bir çoğunluğu, bilhassa da herhangi bir alanda saygın bir uzmanlığa sahip olanlar, diğer alanlarda ya bilgiyi küçümserler ya da buralarda onun yerini zekânın alabileceğine inanırlar. Örneğin birinci sınıf mühendisler insanlarla ilgili hiç bir şey bilmemekle iftihar etme eğilimindedirler… İnsan kaynakları profesyonelleri ise aksine çoğunlukla temel muhasebe kurallarından bihaber olmakla gurur duyarlar…  Ancak bu tür cahilliklerden gurur duymak kendi kendini mağlup etmektir. “Kendi Kendini Yönetmek” HBR Mart–Nisan 1999)

(“Şirket için doğru olan ne?” diye sormak doğru kararın alınmasını garantilemez. En parlak yönetici bile nihayetinde bir insandır ve bu yüzden de önyargılara ve hatalara açıktır.  Ancak bu soruyu hiç sormamak kesinlikle yanlış bir karar alındığının garantisidir. “Etkili Bir Yönetici Nasıl Olur?” HBR Haziran 2004)

Rosabeth Moss Kanter (rkanter@hbs.edu), Harvard Business School İş İdaresi’nde Ernest L. Arbuckle Profesörüdür. Son çıkan kitabı: “ SuperCorp: Öncü Şirketler Nasıl İnovasyon, Kar, Büyüme, ve Sosyal Fayda Yaratır? (Crown, 2009)”dır.1989 ile 1992 yılları arasında HBR’de editörlük yapmıştır.

 

ADNAN MENDERES’İ, KİM YIKTI?


“Ben asla yorum yapamam”
Francis Urquhart
HOUSE OF CARDS [Kartların Evi] (1990) Mini Dizi

***************

“Politika yolunda ilerledikçe anladım ki iktidar ateşten bir gömlek­miş. “
Adnan Menderes
Her kaynak kendi içerisindeki iyi yönlerini söylerken, eksik ve kötü yanlarını görmezden gelmesi yaratılış gerçeklerindendir. İnsanlar yaptıkları iyilikler ile anılırken, kusurları unutulmaz. Bir zaman sonra hatıralardan gerçek hakikatleri sızar. Bu hatıralar ise “House Of Cards”larını yıkmaya başlamıştır. Beşerin bu şekilde hareket etmesi, dünyanın ve hayatın dinamik olması ve kaderdir. İnsan fıtraten kendi nefsini öteki ile kıyasladığında, minnettârlığını hiçbir şekilde kullanmak istemez. Velev ki, bu kişiler ebeveynleri olsun. Hep hataları yüze vurur. Unutmayalım ki, dünyada her şeyin bir sonbaharı yani “ölüm”ü vardır. Gerçek dirilişini görmek için kışını ilkbaharını görmeden duramaz. Ne var ki;  Allah Teâlâ’nın da buyurduğu gibi “Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.” [Bakara, 281] Kıyamette kazançlar ellere teslim edilecektir. O zaman insanların/mahlûkâtın  iyiliklerine eyvallah, kötülük/zulümlerine itiraz salahiyeti yoktur. Aşağıda alıntı yaptığımız kitap bir dönemin iyilik ve yanlış taraflarını sorguluyor. Biz burada “bilenen bilinmeyenler” kısmına düşenleri/hataları zikrederek kendimize ders vermek istedik. Ayrıca “tarih tekkerürden ibarettir” diyerek kendimizi affedemeyeceğimizi de hatırlatmak istedik.. Her zaman olduğu gibi “Doğruyu vaktinde söylemeyenlere, doğruyu vaktinde duyup da dinlemeyenlere de binlerce kere eyvâhlar olsun.”
İhramcızâde İsmail Hakkı

*****

“27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ

  • Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı”
    İsimli Eserden Alıntılar

Çoğu zaman hükümetler gerçekleştirdiklerinden ve iyiliklerinden çok, yaptıkları hatalara bakılarak yargılanır.Demokrat hükümeti, memleket hizmetindeki gayretlerinin yanında, ne yazık ki, sonunda kendisinin düşüşüne yol açan vahim hatalar da işledi.

Şimdilik pek fazla ayrıntıya girmeksizin, muhalefet karşısında aşırıya kaçan hassaslık, bazen de müsamahasızlık göstermiş olduğunu gözlemlemekle yetinelim.

Özel hayatında son derece yumuşak ve sevimli olan başbakan, yürüttüğü politikaya yapılan, isterse iyi niyetle olsun, en ufak tenkit karşısında kibirli ve kırıcı olup çıkıyordu. Diktatörlüğe eğilimli tutumundan ötürü, kendi bakanları da dâhil, herkesten sadece alkışlar ve övgüler bekliyordu.

Aslında bu tavrıyla o bir geleneği, kendi aleyhine de olsa, devam ettirmekten başka bir şey yapmıyordu. Maalesef Türkiye’de ve genellikle doğu ülkelerinde kendilerini tenkit edenlere karşı tavizsiz, ekseriya da sert görünmek devlet adamlarının pek çoğu için, neredeyse bir kuraldır.

Aslına bakarsanız, Menderes hükümetinin hatalarının pek çoğu, muhalefet karşısındaki hoşgörüsüzlüğüyle, görüş ayrılıklarından aşırı derecede korkmasıyla izah edilebilir. İşte birkaç misâl:

1954 yılında muhalefet partilerinden birinin (Millet Partisi’nin) yasaklanması, ardından liderine karşı oynanan oyunlar, sonunda da hemen hemen keyfî bir şekilde hapse atılması.
Daha az vahim olmayan bir başka hata: Muhalefetin gazetelerine yapılan baskı, özellikle de bazı tanınmış yazarların tutuklanması.
1954 seçimlerinde muhalefet safında yer aldılar ve hükümetin isteğine karşı çıkarak Demokratların rakibi Osman Bölükbaşı’yı seçtiler diye Kırşehir ilinin ilçe hâline getirilmesi hatası.

Yine, Türkiye’nin Yunanistan’la Kıbrıs adası konusundaki tartışmaları sırasında işlenmiş olan son derece ciddî bir yanlış: Hükümetin ileriyi görememesi ve ihmali 1955 Eylül’ünde İstanbul’da müthiş bir gösterinin yapılmasına imkân verdi. Selânik’te Atatürk’ün doğduğu evde patlamış olan bombayı bahane eden eski başşehir İstanbul’un kenar mahalle halkı, ekserisi Rum kökenli olan Türk vatandaşların oturduğu semtlere hücum edip mağazaların vitrinlerini kırdı, içlerindeki eşyayı yağmaladı veya sokağa atıp ayakların altında çiğnedi. Güvenlik güçleri ise yapılanlara müdahale etmeksizin seyretmekle yetindiler. Neticede hükümet bu tedbirsizliğini bir tazminat kanunu çıkararak telâfi yoluna gitti. Maddî zarara uğramış kimselere otuz milyon İsviçre Frangı’na kadar varan bir meblâğ ödendi.

Ve 1955’te yapılan bir diğer hata ile bu seriyi tamamlayalım: Bir propaganda gezisi sırasında, muhalefet partisinin liderine karşı, kasıtlı veya kasıtsız, çıkarılan güçlükler ve ayak takımı tarafından kendisine yapılan hakaretler. Sh:23-24

**

Hatta bir keresinde, Meclis’i çok dehşetli bir şekilde sarsan bu tartışmalardan birinde CHP lideri İsmet İnönü kürsüden Demokrat Parti milletvekillerine ve hükümet üyelerine şu esef verici, aynı zamanda da tarihî sözleri söyler.

“Arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâller meşru bir haktır, bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.”

Haber bütün yurda yıldırım hızıyla yayıldı. Herkes şaşkına döndü. Gerçi, insanlar bir aydır huzursuzluk içinde yaşıyor ve “ihtilâl”kelimesi ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bununla beraber hiç kimse Demokrat iktidarının bir tek gecede, dahası birkaç saat içinde, çürük bir bina gibi yıkılıp gideceğini düşüne- miyordu.

Öte yandan ise, Demokrat kabinesinin Başbakanı ve iktidar partisinin lideri Adnan Menderes, orada burada verdiği nutuklarda kendisi de ihtiyatsızca şöyle diyordu:

“Gûya onlar (muhalefettekiler) bir ihtilâl yapmaya hazırlanıyorlarmış. Gülerim ben buna. Bilsinler ki ihtilâli yapabilenler sadece muhalefettekiler değildir. İktidardaki parti de yapabilir, hem de en âlâsını!”

Sh:19

**

Demokrat Parti’nin Parçalanması ve Millet Partisi’nin Doğuşu

“Dörtler”in, özellikle de Bayar’ın rakiplerinin başında, yeni partinin il başkanı, İstanbul’un ünlü avukatı, karakter ve büyük medenî cesaret sahibi Avukat Kenan Önerbulunuyordu. Kendisi Meclis’e girememiş olmasına rağmen, Demokrat milletvekilleri ve bilhassa aydın çevrelerde büyük bir nüfuz ve itibara sahipti.

General Sadık Aldoğan, Osman Bölükbaşı ve Fuat Amagibi belli sayıdaki milletvekilleriyle birlikte Demokratların saflarından ayrılıp “Millet Partisi”adında üçüncü bir parti kurdu (20 Temmuz 1948).

Tavrının ve programının orijinalliğiyle bu yeni siyasî oluşum büyük ilgi çekiyordu. Prensipler konusunda, Demokrat Parti CHP’den pek bir farklılık arzetmiyordu.Devletçilik ve lâiklik konusunda ufak tefek değişikliklerle CHP’nin altı temel ilkesini olduğu gibi almıştı. Buna karşılık, tuttuğu yeni yolla Millet partisi CHP’den olduğu kadar DP’den de ayrılıyordu. Gerçekten de bu partinin programı açıkça iktisat sahasında liberal, millî gelenekler konusunda ise muhafazakâr bir demokrasiyi savunuyordu. Zaten Millet Partisi’nin kurucuları Demokratların sıralarını terk etmezden önce de aşırı demokrat muhafazakârlar olarak ünlenmişlerdi.

Daha sonra çeşitli darbelere, birçok değişikliklere uğrayacak olan yeni parti, devlette özel girişime daha büyük yer verilmesini isteyen herkesi bayrağı altında toplayıverdi, bu yeni oluşumun yayılmasını dizginlemek için, rakipleri olan CHP’liler ile DP’liler haksız yere MPlileri “gerici yobazlar” diye karaladılar.Sh:58-59

**

Dört Bakanın Suçlanması

Daha sonra da o dönemde hayli gürültü koparan bir siyasî skandal patlak verdi.

O sırada bu “61’ler”, olumsuz tavırlarına rağmen, henüz Demokrat Parti’nin Meclis grubundan ayrılmamışlardı. Bunlar belli bir bakanlığın koltuğunda oturan üç bakan ile bir devlet bakanı aleyhinde en ağır suçlamalarda bulundular. Bunlar, (Yassıada Mahkemesinde idama mahkûm edilip İmralı’da asılan) Maliye Bakanı Haşan Polatkan, (Kayseri hapishanesinden yeni çıkan) Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı, (ölüme mahkûm edilip İmralı’da idam edilen) Dışişleri Bakanlığına vekâlet eden Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski devlet bakanı ve milletvekili Mükerrem Sarol idi.

Demokrat Parti Meclis grubundaki sert tartışmaların ardından, bu iç muhalifler, sonunda adı geçen dört kişi hakkında bir araştırma yapılması kararını aldırmayı başardılar. Bu maksatla da kabine değişikliğine başlandı.

Suçlama, çok büyük ölçüde yolsuzlukları, özellikle de söz konusu üç bakanın yer aldığı “Döviz Tahsis Komisyonu”nda nüfuzun kötüye kullanılmasını hedef alıyordu.

Gerçekte bu komisyonun vazifesi, kamu kesimi ile özel kesimden gelen döviz isteklerini incelemek ve belgeleri gördükten sonra gerekli izinleri vermekti. O yüzden de bu araştırma, muhtemel döviz kaçırma veya yetkililerin görevleri sırasında yaptıkları tahsislere karşılık “bahşiş” alıp almadıklarıyla ilgiliydi.

Milletvekili sıfatıyla, gayrimeşru yollardan zengin olduğu şeklindeki aynı suçlama Mükerrem Sarol’a da yapılıyordu.

Araştırma komisyonu, iki kanadının da neredeyse aynı oranda temsil edildiği, sadece Demokrat Parti milletvekillerinden oluşuyordu. Araştırma olumsuz olarak sonuçlandı ve komisyon raporunun bütün milletvekillerinin hazır bulunduğu Meclis’te okunmasının ardından da adı geçen dört şahıs aklandı.

Araştırma, suçlanan kişilerin kendi partili arkadaşları tarafından yapıldığı için, aslında bu karar kimseyi tatmin etmedi. Kamuoyunda bu mesele tam bir neticeye bağlanmadan kaldı. Ortadan kalkmayan şüpheye rağmen, Menderes kabinesini bir kere daha değiştirdi ve Fatin Rüştü Zorlu’yu tekrar Dışişleri Bakanlığına, Haşan Polatkan’ı da Maliye Bakanlığına getirdi. Elbette bu gözü pek ve yüce gönüllü bir davranıştı, fakat siyaseten yanlıştı, zira bu iki adama halkın güveni sarsılmıştı.

Bakanlara Yapılan O Suçlamaların Dayandığı Delillerle İlgili Tartışma

Şimdi de, bakanlar ve milletvekilleri aleyhinde suç delili toplama hakkı konusundaki meşhur tartışmaya geçelim. Bu kavgadan “Hürriyet”adında yeni bir parti ortaya çıkacaktır.

Gerçekten de Türk ceza kanununa göre, bir kişiyi meselâ bir gazetede vurguncu, hırsız, vs. olarak teşhir etmek isteyen kimsenin, konuyla ilgili bilgi ve belgeleri yayınlama hakkı yoktur; buna karşılık, söz konusu kanunun 481. maddesine göre, bu niyetinden savcıyı haberdar etmek zorundadır. Bu yasak, kamuoyunda elbette skandal çıkarmayı önlemeye yönelikti. Şayet bu şekilde suçlanan şahıs bir devlet memuru veya hizmetlisi ise, o zaman o kanunun 482. maddesi suçlayan kimseye suç isnadının delillerini açıklama izni verir.

Bakanlar ve milletvekillerine gelince, onlar öteden beri memur sınıfının dışında tutula gelmişlerdir. Özellikle de Temyiz Mahkemesinin 1949’da bu yönde vermiş olduğu bir karardan sonra, onlar hukuken normal vatandaşlarla bir tutuldular ve dolayısıyla 481. maddenin kapsamına girdiler.

O yüzden de, gerekli delillerin yetkili mahkemeye sunulacağı ifade edilerek, bakanlar ve milletvekillerine karşı karalayın bir yayın kabul edilmiyordu. Bu yeni parti aslında hiçbir varlık gösteremedi; belli bir süre faaliyette bulunduktan sonra, kendisini kapatma kararı aldı ve “19”ların çoğu CHP saflarına katıldı.

Bu tartışmada kim haklıydı?

O dönemde Menderes’in ve taraftarlarının bakış açısını pek kavrayamayan kamuouyunun büyük kesimi” 19″ları haklı bulmuştu. Gerçekten de ilk bakışta, “Suçluyorum ve delillerimi mahkemeye sunacağım”gibi bir açıklamadan daha mantıklı ne olabilirdi? Suçlayan bir kimseye suçu ispat edecek belgeleri sunmasına imkân vermekten daha doğru ve davasını daha mahkemeye taşımazdan önce kendisini cezalandırmaya kalkışmaktan daha yanlış da bir şey olamazdı. En azından, o zamanın kamuoyundaki duygu ve düşünce böyleydi.

Sh:86-91

**

“Milliyetçiler Derneği” Şubelerinin Kapatılması

Hükümet ilk hatalarından birini Malatya’da meydana gelen bir hadise dolayısıyla işledi.

İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerde, özellikle üniversite öğrencilerinin en iyi kesimini bir araya getiren ve bir taraftan gençler arasında komünist propagandası yapılmasına bir set oluşturma, diğer taraftan da memleketin örf ve âdetlerini koruma gayesi güden “Milliyetçiler Derneği”adıyla dernekler kurulmuştu. Çağdaş Türk milliyetçiliğinin anlamı ve hedefi kısaca şöyle belirlenmişti: Her türlü komünist ideolojiyi red, vatana ve millî değerlere gönülden bağlılık.

Türk milliyetçiliğine karşı çıkan fikirleriyle tanınan “Vatan” gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman,o sırada gazetesi için bir araştırma yapmak maksadıyla Anadolu’daydı. Malatya’ya geldikten sonra, bir akşam postahaneye gitti. Issız, dar bir sokaktan dönerken üzerine tabancayla beş el ateş edildi, fakat kendisine bir kurşun isabet etti. O da çok yüzeyden bir yaralamaydı, zaten birkaç günde sağlığına kavuştu.

Saldırgan, bir lise talebesi olan Hüseyin Üzmez, hemen yakalandı ve yirmi yıl ağır hapse mahkûm edildi. Tutanaklara göre, kendisinin “Milliyetçiler Derneği” taraftarlarından olduğu bahane edilerek suç bütün teşkilâta mal edildi ve bu derneğin şubeleri kapatıldı (Ocak 1953).

Bu aşırı ve acemice tedbir, Demokrat Parti hükümeti için ileride çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bunu yapmakla üniversite çevrelerindeki sağlam bir destekten kendisini yoksun bırakıyor ve bundan böyle oralarda sadece komünist eğilimlerin değil, fakat bilhassa CHP propagandasının iyice güçlenmesine zemin hazırlamış oluyordu. Gerçekten de o Milliyetçiler Derneği mensubu gençler, hem solun ve kozmopolitliğin saldırılarına, hem de komünizm kadar Moskova tipi lâiklik anlayışı dolayısıyla nefret ettikleri CHP’nin gizli heveslerine karşı da bir kale oluşturuyorlardı.

O andan itibaren meydanı boş bulan CHPliler, her biri İnönü’nün partisine gençler kazandırma gayesi güden “CHP Gençlik Kollan”, “Devrim Ocakları” ve “Mustafa Kemal Derneği”başta olmak üzere üniversite gençliği arasında çeşitli kışkırtma odakları kurdular. Demokratlar ise bu hareket karşısında tepkisiz kaldılar ve yaptıkları o çok büyük yanlışın farkına ancak felâket günü, yani 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi öğrencileri ayaklandığı zaman vardılar.

Millet Partisi’nin Kapatılması Bir Öncekinden Daha Ağır Bir Hata Oluyor

Gelelim öncekinden de daha vahim olan bir başka yanlışa, yani “Millet Partisi”nin 18 Ocak 1954’te kapatılmasına. 1951 ’e kadar çok sınırlı öneme sahip bu parti, o tarihten itibaren ülkenin bazı bölgelerinde, özellikle de muhafazakâr kesimlerde gelişmeye başladı. Gelecekte bir rakip olacağım belli eden bu yaygınlaşmadan kaygılanan Menderes hükümeti, “Millet Partisi”nin halkın dinî duygularını sömürdüğünü ileri sürerek partinin feshine ve teşkilâtının kapatılmasına karar verdi.

Halbuki Demokratlara muhalif olmasına rağmen bu parti, hiç değilse Demokratlarla CHPliler arasında tampon vazifesi görüyordu.Sh:94-95

**

Ekonomik ve Malî Sıkıntı (Liberal Sistem İflâs Ediyor)

1954 sonundan başlayarak birkaç sene süren kuraklık, genel bir ekonomik krizi başlattı.Söylemeye bile gerek yok, ilk kurban, Türkiye’deki önemi bilinen tarım oldu. Sadece kuraklık değil, üç dört sene önce ithal edilmiş olan traktör ve makinelerin bakımsızlıktan yıpranması da tarım işlerini aksatır hâle geldi. Bu traktörler ve bu makineler dışarıdan, bakım ve tamirleri için gerekli yedek parçalar hiç düşünülmeden ithal edilmişti. Bu ise hükümetin ileri görüş ve organizasyon eksikliğini gösterir.

Tarımdaki kriz ihracatın durmasına yol açtı, bu ise ödemeler dengesinin bozulmasından ötürü ithalâtın âniden yavaşlamasını doğurdu. Döviz yokluğundan Merkez Bankası sayısız yabancı alacaklıların taleplerini karşılayamıyordu. Krizin hızla yayılması iç piyasayı tamamıyla rayından çıkardı. Kamu yatırımlarının durması ve böylece işsizliğin alıp başını gitmesi bundan kaynaklanıyordu.

Birkaç sene önce uygulamaya konulan liberal sistem yerini çarçabuk dengeleme sistemine bıraktı ve ithalât en gerekli maddelere indirildi. O kadar ki, iç piyasada ilâçlar gibi zorunlu maddeler bulunamaz oldu. İnsanlar senelerce kahveden mahrum kaldı ve meselâ aspirin karaborsaya düştü. Durum, Türkiye’nin son dünya savaşında yaşadığı o korkunç 1940 ilâ 1944 yılları arasındakinden bile vahim hâle geldi. Ülkenin taze ürünlerini tüketmeye alışmış olan halkın büyük hayal kırıklığı içinde, ABD’den buğday ve dondurulmuş et, tavuk ithal edilmeye başlandı.

Bu acınası hâle bir çare aramak yerine hükümetin başı olan Menderes, İstanbul veya Ankara gibi büyük şehirlerde devasa çapta imar hareketlerine girişti.

O andan itibaren de, kamu yararı ileri sürülerek ve baskı uygulamaktan bile çekinil- meyerek toplu istimlâklere başlandı.Bunlara hiçbir bedel ödenmiyor, hatta önceden haber dahi verilmiyor, verilse bile çoğu zaman sadece yirmi dört saatlik bir süre tanınıyordu.

Derken, insanlar evlerini ve dükkânlarını yıkılmış olarak buluyorlardı.

Meselâ şu aile babasından bahsedilir: Kendisi işine gitmek üzere sabahleyin evinden ayrılır, dönüşte evini bulamaz, çünkü molozları bile çoktan kaldırılmıştır.

Yıkımlardaki bu hızdan hareketle halk “Menderes Fırtınası” der olmuştu.

Halk elbette yıkım bedellerini istiyordu, fakat belediyenin kasaları boştu. Mülkleri bu şekilde ellerinden alınan insanlara İstanbul Belediyesinin borcunun beş yüz milyon Türk lirasını aştığı tahmin ediliyordu. Bu sıkıntıyı aşmak için eski borçları kapsayan kâğıtların dağıtılması yoluna gidildi. Alacaklılara ister istemez dayatılan bu değerli evrak ise beş para etmiyordu.

Beş sene süren bu imar çalışmaları sayesinde ge İstanbul bugün gördüğümüz modern şeklini aldı. Fakat ne kadar ıstırap ve gözyaşı pahasına?

Sonuçta, CHPliler de şeytanî bir zevk alarak bu millî çöküşe katkıda bulunmaktan geri kalmadılar. 1954 seçimlerindeki bozgunlarına rağmen, pusuda bekleyen ve rakiplerinin karşısına çıkmak için fırsat (ki bu fırsatı DP beceriksizliği yüzünden, CHP’ye vermekte gecikmedi) kollayıp duran CHPliler, halkın sefalet ve sızlanmalarını hem tahrik etmeye, hem de bundan yararlanmaya başladılar.

sh:97

**

1957 Seçimleri ve Bu Seçimlerden Doğan Meclis

Öyleyse bu çıkmazdan kurtulmak gerekiyordu. Ama nasıl?

Millet, sonuçta, hükümet tarafından yürütülen bu siyaseti onaylıyor muydu, onaylamıyor muydu?

Bu soruya, son sözü vatandaşlara bırakan demokrasi kuralı gereği, yeni seçimlerin vereceği cevaptan daha iyi hiçbir cevap verilemezdi. 

1957 sonbaharına doğru karar alındı: Normal seçimlerin yapılacağı zamandan bir sene önce seçmenin huzuruna çıkılacaktı.

Demokratlar için bunun oldukça uygunsuz bir zaman olduğunu söylemeye hâcet yok, çünkü gösterdikleri çabalar meyvelerini daha henüz yeni yeni vermeye başlamıştı. Bu halka danışmanın neticesi ne olursa olsun, iktidardaki parti neye dayanacağını açık seçik bilmek istiyordu.

Seçim nispeten normal şartlar altında 27 Ekim’de yapıldı. Gaziantep’te olandan hariç önemli bir olay çıkmadı. O şehirde ise Demokrat taraftarlar ile CHP yanlıları arasındaki kavgalarda yaralananlar oldu. CHPliler valilik konağı başta olmak üzere kamu binalarına saldırdılar; silâhlı kuvvetlerin araya girmesiyle hadise fazla bir hasara meydan vermeden kapandı. Diğer başka her yerde seçimler sükûnet içinde geçti.

Menderes’in partisi, İnönü’nün partisinin yararına olarak önemli bir kayba uğradı. Herkesi şaşırtan bir sonuçla CHP, Demokratların 404 sandelyesine karşılık 178 sandalye kazandı; Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ise 4 milletvekili çıkardı.Demokrat iktidarının bu düşüşü, yaptığı yanlışların elbette bedeli olarak görülebilir. Gerçekten de Ankara’da, İstanbul’un büyük bir kısmında ve diğer büyük şehir merkezlerinde, yani kamu yararı sebebiyle ön ödeme yapmadan istimlâk etme politikasını en ileri noktaya vardırdığı, böylece de halk arasında en fazla hoşnutsuzluğa sebep olduğu bütün yerlerde tam bir bozguna uğradı.

Bu beklenilmedik başarı karşısında ise CHPliler derhal başlarını kaldırdılar ve gitgide daha uzlaşmaz hâle geldiler. Bundan böyle Meclis’te, her mesele, özellikle de hükümetin veya DP grubundan bir üyenin her teklifi, ne kadar güzel olursa olsun, bitmez tükenmez bir tartışma fırtınası koparacaktı. sh:104

**

CHP’nin Ordu İçinde ve Üniversite Gençliği Arasındaki Entrikaları

(Dokuz Subay Olayı)

Bütün bu olup bitenler yetmezmiş gibi, bir de CHP’nin gizli dolapları ordu içinde ve aynı zamanda da üniversite gençliği arasında günden güne artıyordu.

Bu amaçla muhalefet, Güney Kore ayaklanmasını ve bilhassa da 14 Temmuz 1958 Bağdat ihtilâlini alabildiğince sömürüyordu. “Bizim ordumuz ve bizim gençliğimiz de bizdeki zalimleri devirmek için gerekli cesarete elbette sahiptir” gibi sloganları ortalığa yayarak ordu ve gençlik kışkırtılıyordu. CHP çevreleri tarafından bu yönde yapılan yoğun propaganda etkisini göstermekte gecikmedi.

Bu tür telkinlere duyarlı olan çok sayıda subay memnun olmayanlar safında yerlerini aldılar. Bu hoşnutsuzluk ilk defa meşhur “dokuz subaylar”olayında kendisini gösterdi. Gerçekten de 1958’de bir askerî komplo ortaya çıkarıldı. General Faruk Güventürk(Demokrat Parti iktidarının amansız düşmanı ve şimdiki Kayseri garnizon komutanı) ve Albay Cemal Yıldırım’ın (şimdilerde emekli) da içlerinde olduğu dokuz subay bir araya gelmişti.

Anlaşıldığına göre, Demokrat Parti hükümetini devirip iktidarı İnönü’ye vermeye azmetmişlerdi. Komplo, aralarından biri, başarısızlığa uğrayacaklarından korkan Yarbay Samet Kuşçu tarafından, ihbar edildi.
Dokuz komplocu tutuklanır tutuklanmaz, konu, kendisi zaten ihtilâlciler tarafında olan General Cemal Tural’ın başkanlık ettiği askerî mahkemeye taşındı: Menderes hükümetinin şu körlüğünü varın siz hesap edin! Uzun süren duruşmalardan sonra, delil yokluğundan bütün zanlılar beraat etti, buna karşılık komployu haber veren yarbay, mahkemenin gerekçeli kararına göre, yalan beyanda bulunmak ve meslektaşlarına iftira etmekten ötürü on yıl hapse mahkûm edildi!

Olayların daha sonraki gelişimi tabii ki, bu komplonun gerçekliğini ispatlamakta gecikmedi. Zira söz konusu subayların çoğunluğu, bilhassa da General Güventürk, Albay Yıldırımve askerî mahkeme başkanı General Cemal Tural, 27 Mayıs hükümet darbesini hazırlayan kimselerin başında yer almadılar mı?

Üniversite gençliğine gelince, hatırlayalım ki, CHPliler bu gençliği ihmal etmemişlerdi. Taraftarları olan bazı kimselerle, yani İstanbul Hukuk Fakültesindeki profesörlerle işbirliği ederek, daha önce bahsettiğimiz “Milliyetçiler Derneği” kapatılır kapatılmaz kurmuş oldukları çok sayıdaki örgütü harekete geçirdiler. Zaten onlar çoktan hem orduyu, hem de gençliği davalarına kazandırmışlardı. 

1960 Nisan ayında bu çifte destekten güç alan CHPliler, altından kalkılmaz güçlüklerin pençesine düştüğü için bütün cephelerde bozguna uğrayan Menderes hükümetini kuşatma altına aldılar ve dört bir yandan saldırıya geçtiler.

Demokrat İktidar Düşüşte (Ünlü “Yetki Kanunu “)

1960 yılının o Nisan ayında ortaya çıkan olaylar, Demokrat Parti iktidarının kaderinde, 27 Mayıs hükümet darbesiyle sonuçlanana kadar, kesin bir rol oynadı. Muhalefetin sürekli kışkırtması, ayrıca sol unsurların tahrikleri, iktidarın çalışmalarını tamamıyla felce uğratıyordu. O yüzden Demokrat Parti meclis grubu bütün bu karışıklıklara son vermek için elverişli tedbirleri görüşmek üzere hemen hemen her gün toplanıyordu.

7 Nisan’daki oturumda söz alan birçok milletvekili, özellikle de Sebatı Ataman, Mazlum Kayalar ve Sait Bilgiç, iktidarı zorla ele geçirmek niyeti taşıdığını apaçık gözler önüne serdikleri CHP’nin eylemlerine ve canice manevralarına karşı tavır alıp seslerini yükselttiler. Zaten Menderes de 31 Mart 1960’ta Zonguldak’ta yaptığı bir konuşmada, biraz farklı kelimelerle ifade etse de böyle bir niyeti gözler önüne serip kınamıştı.

Muhalefetin bütün eylemlerinin zor kullanarak iktidarı devirmeyi hedeflediğini ve bir ihtilâlin ilk homurtularının çoktan net bir şekilde duyulmaya başlandığını açıkça dile getirdikten sonra, 7 Nisan’daki o grup konuşmacıları sertlikle harekete geçmenin ve gerekli tedbirleri almanın gerekliliği ve âcilliği ile sözlerini noktalamışlardı.

Sonunda, 18 Nisan günü, çok hareketli geçen bir oturumdan sonra, grup anlaşır ve neticeleri ağır bir karar alır. Bu karar, geniş yetkilerle donatılmış bir Meclis araştırma komisyonunun kurulmasıdır. Bu maksatla “YETKİ” adı verilen kanun tasarısını hazırlamakla yükümlü bir komisyonun belirlenmesiyle işe koyulunur. İvedilikle hazırlanan bu tasarı, 27 Nisan’da görüşülür ve Meclis çoğunluğu tarafından kabul edilip kanunlaşır.

Bu ünlü yasanın temel hükümleri şöyle özetlenebilir:

Öncelikle şüphelileri sorgulama, ardından gerekirse tutuklatıp yetkili mahkemeye sevketme kararını vermeye salâhiyetli bir araştırma komisyonunun oluşturulmasını öngörüyor. Bu komisyon demek ki, bir bakıma, asliye mahkemesi sorgu hâkimi rolünü oynayacaktı. Bu sıfatla da, herhangi bir gerçek veya -söylemeye gerek yok- partiler de dâhil tüzel kişinin faaliyetleri ve malî kaynakları hakkında derin incelemelerde bulunabilecekti. Nihayet, gerekli gördüğü hâllerde, Meclis görüşmeleri konusundaki değerlendirmelerin gazete ve süreli yayınlarda yayınlanmasını da yasaklayabilecekti.

Önce grup kararı, ardından da kanun tasarısının Meclis’e sunulması CHP çevrelerinde tam bir protesto fırtınası kopardı. Bu arada, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden bazı profesörlerin az çok belli desteğiyle üniversite öğrencilerinin bir kısmı ayaklandı. Sh:112-115

**

Beşli Görüşme

Başbakan benden tavsiye istemişti. Fikrimi söylemenin ve somut bir teklifte bulunmanın zamanı gelmişti:

Bu kritik saatlerde vakit dardır. Hemen harekete geçmek, tedbirleri almakta acele etmek gerekir. Bir kere daha söyleyeyim, bana göre, şayet bir felâkete meydan verilmemek isteniyorsa, doğruca zora başvurmaktan kaçınılmalıdır. Bir iktidarın ayakta kalmak ve güçlükleri altetmek için sahip olduğu bütün çareler arasında, baskı yöntemi son çare olarak düşünülmelidir. İş o noktaya varmazdan önce, işte benim teklif ettiğim çözüm:

En başta, Menderes kabinesi derhal istifa etmeli. Ardından, mümkün olduğu ölçüde muhalefete de birkaç bakanlık vererek, Meclis’in ılımlı milletvekilleriyle yeni bir bakanlar kurulu oluşturulmalı. Böylece de bir çeşit koalisyon veya daha doğrusu bir millî birlik kabinesi kurulmalı. Bu yeni hükümet, öncekinin siyasetinden sorumlu olmayacağı için, kararlarını tam bir serbestlik içinde alacak ve Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen kanunların, bilhassa da yetki kanununun değiştirilmesini Parlâmento’ye teklif edebilecektir. Bu durumda muhalefet artık suçlayacak bir şey bulamayacak ve siyasî tansiyon düşecektir.

Cumhurbaşkanı Bayar bu teklife şiddetle karşı çıktı:

Böyle bir hareket zaaf işareti olur ve rakiplerimizi daha da cesaretlendirmekten başka bir netice de doğurmaz. Bu sıkıntılı günlerde kabine değişikliğinden daha anlamsız bir şey olamaz. Tam aksine direnmeli, kararlı olmalı ve oldukça sert tedbirlere başvurulmalı.

“Söz konusu olan bensem, dedi Menderes, hiçbir tereddüt etmeden derhal istifa eder ve yerimi milletvekili arkadaşlarımdan birine bırakırım.”Fakat, dedi konuşmasına kısa bir ara verdikten sonra, “Sayın Hocam, bir kabine değişikliğinin bütün bu çalkantıya son vereceğinden emin misiniz?”

“Durmak şöyle dursun, gittikçe daha beter bir hâl almasından korkarım.”

Başbakan, çok açık bir şekilde, benim tekliflerimi Cumhurbaşkanı’ndan daha anlayışla ve daha soğukkanlılıkla karşılamıştı. Cevap verdim:

Böylesi durumlarda bir kabine değişikliği, demokratik ülkelerde müracaat edilen ilk tedbirlerden biridir. Bu, bilgelikle gerçekleştirilen bir çözümdür. Bunu bir yana bırakıp, her ne pahasına olursa olsun hemen zora başvurmak, tekrar ediyorum, bana gereksiz ve oldukça riskli görünüyor.

Bize tarihimizde basit birkaç sokak gösterisinin baskısıyla yerini başkasına bırakmış bir hükümet örneği verebilir misiniz?

Ben demokratik bir gelenekten söz ettiğim için, önce müsaade buyurun da ben size sorayım: Siz bana on yıldan beri ülkemizde girişilmiş demokratik uygulamaya benzer bir uygulama örneğini tarihimizde gösterebilir misiniz?…

Bizim memleket idaresinde böyle bir gelenek hiç olmadı, o yüzden Sayın Başbakan bunun ilk örneğini vermek şerefi bundan böyle size düşüyor.

Celâl Bayar araya girdi:

Sayın profesör, içinde bulunduğumuz benzer şartlardan dolayı bizimkinden başka bir ülkede yapılmış bir hükümet değişikliği misali verirseniz memnun olurum.

Fransa’da ortaya çıkmış benzer bir olayı hatırlıyorum. Geçen perşembe İstanbul Üniversitesi’ndeki gösterileri gördüğüm gibi o hâdiseleri de yaşadım. 1925 yılı Mayıs ayı idi, o sıra Paris Üniversitesinde eğitim görüyordum. Bir Uluslararası Kamu Hukuku kürsüsü boşalmıştı. Profesörler Kurulu toplandı ve âdet olduğu üzere iki aday -Sayın Le Fur ile Sayın Georges Sel- belirlendi. O zamana kadar uygulanan yönteme göre Profesörler Kurulu, Millî Eğitim Bakanlığı’na gönderdiği takdim mektubunda, belirlenen adayları sıralama tercihinde bulunurdu -böylece de kendi tercihinin asaleten tayin edilmesini istemiş olurdu-, dolayısıyla ilk sıradakinin atanması gerekirdi. Bu durumda Bay Le Fur’ün başta yer alıyordu. Alışılagelenin aksine, o zamanki radikal hükümete karşı gösterdiği apaçık sempatiden ötürü, bakan tarafından atanan Sayın Sel oldu.

Bu kurallara uymazlık, üniversite öğrencileri tarafından öğrenilir öğrenilmez, ilkin sert bir protesto ile karşılandı, ardından da Paris Talebe Derneği’nin kışkırtmasıyla protesto genel bir başkaldırmaya dönüştü ve çok geçmeden de gerçek bir isyan havasına büründü. Sayın Sel’in ders vermesi engellendi, Hukuk Fakültesine maddî zarar verildi, sokaklarda ve meydanlarda “Herriot’ya yuh! Herriot istifa!” sloganları atılmaya başlandı. Çıkan bu olaylar yüzünden üniversiteyi on beş gün kapatmak zorunda kalındı ve sonunda Herriot kabinesi de mecburen istifa etti. Yeni kurulan hükümet kürsüyü Sayın Le Fur’e verdi ve düzen sağlandı.

Bizde şu an görülmekte olan olaylar, anlattığım o hâdiselerle benzerlik taşımıyor mu?

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da tartışmaya katıldı:

Orası Fransa, burası Türkiye.Her ülkenin kendi yapısı vardır. Başbakanla Eskişehir’e gideli daha iki hafta olmadı. Hiç abartmadan söyleyeyim, iki yüz bin kişi Menderes’i coşkuyla alkışlayıp bağrına bastı. Böyle bir olayın hiçbir anlamı yok mu?Sanırım Sayın Profesör İstanbul Üniversitesi’ndeki gösteriler karşısında duyduğu heyecanın etkisinden kurtulamamış.

Elbette halkın devlet adamlarına gösterdiği sevginin anlamı küçümsenemez. En azından demokratik bir ülkede bu yakın ilgi, iktidarın takip ettiği siyaseti ayrıca beğendiğini de gösterir. Şüphesiz ki, bu iyidir ve oldukça teşvik edicidir. Fakat öte yandan buna fazlaca bel bağlamamak ve yapılan o alkış ve gösterilen o tezahüratın sağlamlığına da haddinden fazla güvenmemek lâzımdır. Halkın duyguları çoğu zaman ters yönden esen rüzgâra göre istikamet değiştirir. Tarihte bir gün önce taptıkları insanların suratına ertesi gün tüküren yığınlar görülmedi mi?

Burada Menderes biraz sinirli bir tavırla araya girdi:

Şahsen benim kimseden korkum yok. Hemen yarın Kızılay Meydanı’na korumasız gidecek, bir konuşma yapacak ve kalabalık bir kitleye durumu izah edeceğim ve başım dik olarak bana hakaret etmelerini bekleyeceğim.

Sayın Başbakan, böyle bir maceraya kalkışmaktan sakınınız. Sizin gibi önemli bir kişi için kalabalığın arasına rastgele dalmak tehlikeli olur, çünkü orada sizi sevenler olduğu kadar size diş bileyenler de olabilir. Diş bileyenlerin her zaman bir rezalet çıkarma riski vardır. İstirham ederim bu fikirden vazgeçin. [Bu görüşmeden aşağı yukarı on beş gün sonra Menderes kafasındakini yaptı, o meydana gitti, kalabalığın içine girdi ve yuhalandı.]

Efendiler, dedi Cumhurbaşkanı, ben fikrimi söyledim ve bunda kararlıyım. Yararlı görüyorsanız, sizler bu görüşmeyi sürdürün. Lütfen beni bağışlayın. Yarın NATO Konseyi’nin açılışında bulunacağım için trenle İstanbul’a gitmeliyim.

Saat on bir buçuk olmuştu. Kalkıldı. Bitişik salonda bekleyen Benderlioğlu beni otelime götürdü.

Yolda kendisine tartışmayı ve hükümetin istifa etmesi gerektiği telkinimi kısaca anlattım.

Tam da, dedi, benim düşündüğüm gibi konuşmuşsunuz. Ben de başka bir çıkar yol göremiyorum. Birazdan Bakanlar Kurulu toplantısına katılacağım. Oturum gecenin on ikisinde başlayacak. Orada sizin tavsiye ettiğiniz kabul edilse bari. Yarın görüşürüz.

Pazar sabahı, saat 10’da Benderlioğlu’nun evindeydim. Kendisi çok yorgundu. Bakanlar Kurulu toplantısı galiba saat 3.30’a kadar sürmüş ve karar, ne yazık ki, hükümet değişikliğine gitmeme şeklinde alınmıştı.

Bana ise haksız çıkmayı temenni etmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

30 Nisan akşamında İstanbul’a döndüm.

Mayıs Olayları

Her geçen gün durum daha kaygı verici bir hâl alıyordu. Sıkıyönetim ilân edilmiş olmasına rağmen, eski başşehir İstanbul’da da, yeni başkent Ankara’da da talebe çevreleri fokur fokur kaynıyordu. Her Allah’ın günü Ankara’da, Kızılay Meydanı’nda az ya da çok önemli gösteriler oluyordu. İstanbul’da ise gençler ayaklanma günü öldürülen arkadaşlarının nâşını istiyorlardı. Yüzlercesi tutuklanıyor, şehrin biraz dışındaki, eski tarihî kışla olan Davutpaşa’ya götürülüyordu.

Bir gün, Hukuk Fakültesinden birkaç meslektaşımla orada tutuklu bulunan öğrencileri ziyarete gittim. Aralarında benim eski asistanım, hâlen Türkiye İşçi Partisi lideri Mehmed Ali Aybar gibi solun bildik simalarını, tanınmış bir ressam olan Râtip Tahir‘i ve daha başkalarını görünce çok şaşırdım.

Demek ki, CHPliler bu ayaklanmayı başlatmak ve devam ettirmek için solla ittifak yapmışlardı. Hükümete gelince, olayların patlak vermesinden itibaren artık ne yapacağını bilemez hâle geldiğinden, hemen hemen hareketsiz, cansız duruyordu. Demokrat Parti Meclis Grubu ise yerli yersiz toplanıyor ve alınması gereken tedbirleri boş yere tartışıyordu.Menderes’e bakarsanız, moralini hiç bozmuyordu. Ani bir kararla İzmir’e gidiyor, yüz binleri aşan kalabalığa kendisini alkışlatıyordu. Oradan Turgutlu’ya geçiyor, çok sert bir konuşma yapıyor, bazı profesör ve avukatların tutumunu ağır bir dille eleştiriyordu.Çünkü o sıra profesörlerle avukatlar -her zaman olduğu gibi CHPlilerin kışkırtmasıyla- siyah cübbelerini giyerek İstanbul sokaklarında sessiz bir yürüyüş yapmışlardı.

Ben ise, gelmekte olduğunu gördüğüm felâketi durdurabilmek için yapılması gerekenleri yapmaya gücüm yetmediğinden, bütün bu olayları endişeyle takip ediyordum.

Hükümetin iktidara inatla yapışıp kalması bana anlamsız geliyordu. Ve benim bu sezgim, Kızılay Meydanı’ndaki ardı arkası kesilmez gösterilerle, iktidarı resmen hırpalayan ve dolayısıyla hükümetin hedeflerine erişmesine artık hiçbir şans tanımadığını açıkça gösteren kalabalığın tutumuyla da -şayet ispatı aranıyorsa- ispatlanıyordu.

Acaba hükümet, 29 Nisan gecesi Çankaya’daki beşli görüşme sırasında Bakanlar Kurulu’nun muhtemel bir istifasını çok kesin ve net olarak reddetmiş olan Celâl Bayar’ın etkisi altında mı kalıyordu? Fakat Başbakan’ın anlamış olması gerekirdi ki, şayet Cumhurbaşkanı böyle bir ısrarda bulunduysa, bunun, on dört seneden fazla süren bir dostluğa sadakatten, Menderes gibi hâlâ dirayetli ve kabiliyetli bir yol arkadaşını son anda terketmek düşüncesinin doğurduğu samimi bir üzüntüden ileri geldiğini, -en azından ben bu kanaatteyim- anlaması gerekirdi. Öte yandan, çok güçlü bir karakter yapısına sahip olduğu için, bugün kendisinin ve ekibinin karşısına çıkan engelleri, uzun devlet adamlığı boyunca nice zorlukları altetmiş olduğu şekilde belki de yine aşabileceği umudundaydı. O dönemde Menderes’in halk tarafından çok sevilip tutulması meselesine gelince, daha önce belirttiğimiz destansı başarılarına rağmen, insaf ve iz’an yoksunu bir basının hep tesiri altında kalan kamuoyunun büyük bir kısmı, eskiden topluca derin bir kalbî bağlılık duydukları bu adamdan uzaklaşır gibi görünüyordu.

Doğrusu, bir an, yeni bir görüşme yapıp Başbakan’ı son bir kere daha ikna etmeyi denemek için az kaldı Ankara’ya gidiyordum. Ama neye yarardı? İlk denememdeki başarısızlık, ikinci bir girişimin de kesinkes aynı şekilde sonuçlanabileceğini gözler önüne serecek kadar açık ve net değil miydi?

Derken, Kurtuluş Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biri olan Emekli General Ali Fuat Cebesoyaklıma geldi. Eski Meclis Başkanı ve o sırada Parlâmento’da bağımsız milletvekili olan Cebesoy, nâmı ve tecrübesiyle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a herkesten daha fazla etki edebilecek konumdaki bir şahsiyetti.

Kendisiyle Münip Hayri Ürgüplü’nün evinde buluştuk. Paşa’ya Ankara seyahatimle ilgili bilgi verdim.

Bence de, dedi, Menderes’in istifa etmesinden başka bir çıkar yol görünmüyor.

Çok güzel! Mademki krizin tek çözüm yolunun bu olduğu konusunda aynı fikirdeyiz, o hâlde Paşam meseleye el atmalı ve derhâl Ankara’ya gitmelisiniz.

Karar verildi. Ne yazık! Artık çok geçti. Çünkü 22 Mayıs günü Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında sessiz yürüyüşlerini yapmışlardı. Hiç şühpesiz bu gösteri okul komutanları tarafından gizlice hazırlanmıştı. O yüzden de bu yürüyüş -en azından Türk tarihini bilenler için-, bundan sonra olacak olayların kesin bir işareti olarak gözüküyordu. Bundan böyle hiçbir şeyin Demokrat Parti hükümetini yıkılmaktan alıkoyamayacağı anlaşılıyordu.

Sh:133-150

**

Demokrat İktidarın Düştüğü Hata ve Aşırılıklar

“Benim arkamda millet var…”
Adnan Menderes

Buraya kadar sergilediğimiz olayların bütününden çıkan sonuç şudur ki: Demokrat Parti iktidarının düşme sebeplerinin arasında, en başta yöneticilerin bazı yanlışlarının ve bazı aşırılıkların konulması gerekir. Bu hataların çoğunu şimdi bizer biliyoruz, fakat asıl önemli olan, temel yanlış neydi, onu bilmek.

Bizce bu temel yanlışın kaynağı, gevşeklikle karışık bir ihtiyatsızlıktır. Çünkü iktidardakiler, sanki İngiltere veya İsviçre gibi eski bir demokrasi ülkesinde hükümet ediyorlarmış gibi, kendi güvenliklerini ihmal ettiler.

Bu yüzden, onlar sadece, şartlan bakımından, iğrençliğine tarihte az rastlanan kara bir yazgıya mahkûm olmakla kalmadılar, ülkeyi de öyle bir karışıklık içinde bıraktılar ki, Türk milletinin bundan kurtulabilmesi için muhtemelen onlarca sene gerekecektir.

Türk tarihi, onlara bu ülkede ihtirasların oynadığı rolü öğretmiş olmalıydı. Jön Türkler zamanında siyasi partileri parçalayıp bölen ve sonunda Osmanlı Cihan Devleti’ni yıkılışa sürükleyen o içler acısı çatışmalar ortadaydı.

Türkiye’de halkın egemenliği dönemini açtıklarına inanan Demokratlar, hasımlarının şeytanca ihtirasları olduğunu bilemediler. Bu dikkatsizlik onlara pahalıya mal oldu.

1950 seçimleri ertesinde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Celâl Bayar, selefi İnönü’nün en ufak yer değiştirmesinde bile kendisine eşlik eden o ünlü motorize polis korumasını istememişti. Milletin iradesi ve gücüyle bu makama geldiğini düşünerek -işin teorik yanına bakarsanız, elbette haklıydı- ve bundan dolayı da her türlü tehlikeden uzak olduğuna inanarak, her hangi bir vatandaş gibi gidip geliyordu. Aynı şekilde, İnönü’nün büyük bir gösterişle yolculuklarını yaptığı o beyaz ve zırhlı treni kullanmayı da reddetmişti.

Peki, kendisini korumak için hiçbir tedbir almadan sade bir vatandaş gibi o da kalabalıkların içine karışan şu temiz kalbli Menderes’e ne demeli?

Ya, Millî Savunma Bakanlığı’nın kendi binalarında hazırlanmakta olan komployu tahmin edememek bir ihmal, daha da kötüsü burnunun ucunu görememek değil midir?

Hâlbuki adam akıllı örgütlenmiş bir gizli polis gücü vardı ellerinde. Böylesi bir gevşeklik kesinlikle affedilmez gözüküyor. Tehlikenin geldiğini, yarının kurbanları olacak kişiler dışında, herkes görüyordu.

Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüş yaptığı günün akşamı Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun (hâlen Kayseri hapishanesinde mevkuf) yanında bir grup subayla beraber okul komutanı General Sıtkı Ulayile görüşmeye gider ve ona:

Bu disiplinsizlik kabul edilemez. Suçluları cezalandırmalısınız.

Hayır Generalim, öğrencilerimi cezalandırmaktansa istifa etmeyi tercih ederim.

Bu ret karşısında geri adım atan Erdelhun, öğrencileri paylamak ve nasihat etmekle yetindi. Has askerler bunu zaaf olarak değerlendireceklerdir.

Aslına bakarsanız, seçim döneminin sonunda, kalleşçe bir propagandanın da etkisiyle Menderes hükümeti, gücünden ve kendine olan güveninden çok şey kaybetmişti. Her adımda düşeceğinden korkan ihtiyarlara dönmüştü.

Muktedir olamadığını, acze düştüğünü kabul etmeyi reddettiği için de, kendisine kalan son çareye başvurmak istemedi:
Çekilmek.
Hayal ve kuruntularında ısrar edip durdu.

Nitekim, felaketten az önce, Menderes’e en gözde bakanlarından biri olan Samet Ağaoğlu sohbet sırasında şöyle der:

Muhterem Başbakanım, sıkıyönetimi devam ettirmek için hep sadece ve sadece orduya dayandınız, halbuki güvenlik güçlerine ağırlık verebilirdiniz.

Menderes cevap vermediği için Ağaoğlu devam eder:

Bu tutumu hiç mi hiç doğru bulmadığımı söylememe müsaade buyurun. Çünkü olaylara ikide bir müdahale etmeye alışan ordu, bir gün bize karşı ayaklanacak olursa, onlara karşı koymak için elimizde hiçbir örgütlü gücümüz olmayacak.

Doğru söylüyorsunuz, dedi Menderes, benim ne Mussolini gibi faşist silahlı gruplarım, ne de Hitler gibi SS’lerim var, fakat benim arkamda bütün bir millet var.

Ah Menderes, ah! Bu ne saflık! Ha halka güvenmişsin, ha karınca sürüsüne.

Sh:165-168

**

Sonunda, 1961 Eylül’ünün kasvetli ve yağmurlu bir gününde Menderes, iki arkadaşı Fatin Rüştü Zorlu ve Haşan Polatkan’ın ardından idam edilmek üzere, Marmara’nın diğer bir adacığına, İmralı’ya götürülecektir.

Aydın’ın zengin ve asil bir çiftlik sahibinin bu biricik oğlunun kaderi işte bu oldu. Yumuşak huylu, son derece terbiyeli, en iyi niyetlerle bezeli bu adamın, parlak siyasi hayatının bir gün adi bir haydut gibi idam sehpasında noktalanacağı kimin aklından veya hayalinden geçebilirdi ki! Kadere inananlar buna “alın yazısı”diyeceklerdir.

Sh:164

**

SONUÇ

27 Mayıs Felâketinin Dört Sorumlusu

“Kendi ayrıcalıklarının sınırları içinde kalarak, hataya düşmeden ve aşırılığa kaçmadan iktidarını yürütebilen, ılımlı bir hükümetin yönettiği;
Yönetmenin ağır sorumluluğunu yüklenmiş olanlara yardımcı, yapıcı ve iyi niyetli bir muhalefetin bu idarecilere tavsiyeleriyle yardım ettiği, tenkitleriyle de aydınlattığı;
Seçkin aydınlarının taşıdıkları yüksek ahlâk ile halk kitlesine kılavuzluk ettiği;
Her şeyden haberdar, fakat dürüst bir basının, maddi çıkarlar karşısında özgürlüğünü koruduğu; Ülkeye ne mutlu!”

Sağlıklı bir demokrasinin temelleri işte bunlardır ve bunlar Türkiye’de yoktu, hâlâ da yok. sh: 165

Kaynak:

Ord. Prof. Ali Fuad BAŞGİL: 27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ- Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı : Eserin Özgün Adı: La Râvolution militaire de 1960 en Turquie (Ses origines) Contribution a letude de Vhistoire politique intârieure de la Turquie contemporaine , trc: Cemal AYDIN, Yağmur Yayınevi, 5 Basım: Nisan 2011, İstanbul

“NAPOLYON” Olanın Sonu “LÜTFÜ” Olmaktır


Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova hezimetine üç pencereden bakalım. (Not: Belki, pencerelerin hepsini okuyamazsanız da 3.pencereden bakmayı es geçmeyin)

1. PENCERE (Tarihçi Bakışı)

Fransızların ünlü komutan ve devlet adamı Napolyon Rusya’yı işgal etmek istemişti. Napolyon Moskova’ya ulaşınca Rusların pes edeceğini ve hemen kendisine boyun eğeceklerini düşünüyordu. Hesap etmediği şey anavatanından çok uzaklaşacağı ve Rusya’nın meşhur kışı idi. Ruslar ise zaten Moskova’yı gözden çıkarmışlardı. 14 Eylül 1812’de Moskova’ya giren Napolyon dörtte üçü yanmış harabe bir şehre girmişti.

Napolyon Rusları Friedland savaşında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın arkasından Napolyon ile Çar Aleksander arasında Tilsit görüşmesi gerçekleşti.(1807) iki düşman görüşme bittiğinde dost olmuşlardı hatta aralarında bir ittifak antlaşması bile imzalamışlardı. Amaç İngiltere’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaktı.

Fakat ilerleyen zaman içerisinde Ruslar antlaşma şartlarından taviz vermeye başladılar hatta antlaşmanın en önemli kısmını oluşturan İngiltere’nin siyasi ve ekonomik tecritti ilkesine aykırı olarak İngiltere ile ilişkileri geliştirmeye başladılar. Bu durum Napolyon’u fazlasıyla kızdırdı. Napolyon 1812 Haziranında büyük bir ordu ile Rusya seferi için yola çıktı.

Rus savunma hatları arka arkaya kırıldı ve Ruslar geri çekilmeye başladılar. Son olarak Borodino’da şiddetli bir meydan savaşı oldu. Her iki tarafta ağır kayıplar verdiler ama üstünlük Napolyon’daydı. Ancak Napolyon için durum giderek zorlaşmakta idi. Çünkü Fransa topraklarından çok uzaklaşılmış bu nedenle kayıpların yeri doldurulamıyor asker lojistik destek alamıyordu. Üstelik kış yaklaşmaktaydı. Napolyon’un amacı Ruslara ağır bir darbe indirmek bu nedenle de Moskova’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Napolyon kışı Moskova’da geçirmeyi planlıyordu.

Fakat Rusların da bir planı vardı. Soğuğu kullanarak topraklarından çok uzaklaşmış olan Napolyon’u çaresiz bırakmak. Rusların geri çekilişi devam etti hatta Moskova’yı da boşalttılar. Napolyon nihai hedefine ulaşmıştı.

14 Eylül 1812’de Napolyon Moskova’ya girdi. Ancak o gece Moskova’nın her tarafında yangınlar başladı. Moskova askeri valisi General Rastopçin Moskova’nın yakılmasını önceden planlamıştı. Yaklaşık üç gün süren yangında Moskova’nın dörtte üçü yanmış koskoca şehir harabeye dönmüştü. Napolyon’un askerleri için kalabilecekleri barınaklar yol olmuştu. Ayrıca yiyecek sıkıntısı da ortaya çıkmıştı. Etraftaki Rus köyleri de Rus ordusu tarafından kontrol altına alınmıştı. Almanya ve Lehistan bölgesinden yardım alması imkânsızdı. Napolyon tam bir şaşkınlık içerisine düşmüştü. Napolyon bu durumda Ruslarla barış görüşmesi yapmak istediyse de sonuçsuz kaldı. Neticesi olan bir antlaşma ile Ruslarla masaya oturamadı.

Geri çekilmekten başka çaresi kalmayan Napolyon bütün askeri yeteneğini kullandı ve Rusların ağır bir darbe indirmesine fırsat vermedi. Ancak Rusya’nın soğuğu Rus saldırılarında çok daha etkili oldu Napolyon 420 bin kişilik büyük orduyla girdiği Rusya’dan sadece 30 bin kişilik bir askerle çıkabildi.

2. PENCERE (Felsefi/Edebiyatçı Bakış)

Napolyon ‘un Moskova seferi  Napolyon’un sonunu hazırlarken Ruslarda ki vatanseverlik duygularını harekete geçirmiş ve Rus milliyetçiliğini geliştirmiştir. Tolstoy’un Harp ve Sulh/Savaş ve Barış isimli eserinde bu savaş konu edilmiştir.

Bu eserde hem savaş felsefesi hem de tarih felsefesi hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Savaşların nedenleri, savaşların yapısı, savaşların sonucu gibi konularda tartışmaları bu eserde görmek mümkündür.  Romanda halkı idare eden kişilerin eylemlerini ele alarak bütün ulusun eylemlerini değerlendirir. Ulusu idare eden insan gücünü Allah Teâlâ’dan almaktadır. Sorunlar Tanrı’nın insanların işlerine direk/dolaylı müdahale ettiği meselesidir. Tarihî olaylar ilâhî bir iradenin etkisi altında olarak kolayca yorumlanıyordu. Fakat, yeni tarih anlayışı içinde Tolstoy bunu reddetmiştir. Savaşların nedenleri nedir, neden milyonlarca insan birbirini öldürüyor, neden topraklar çorak kalıyor, ticaret yön değiştiriyor, milyonlarca insan yoksullaşıyor, zenginleşiyor, göç ediyor, aynı Tanrı’ya inanan milyonlarca Hıristiyan birbirini öldürüyor, bütün bunların neden ne olmaktadır, insanları birbirine öldüren bu kuvvet nedir? Rus yazar Tolstoy bu meselelerin anlaşılabilmesinin tek yolunun ise insanlığın aynası olan tarihte saklı olduğunu savunmaktadır. Tolstoy eserinde 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferini anlatmaktadır. Tolstoy, savaşın nedenleri, savaşın yapısını, savaşta lider konumundaki insanların etkisini tartışmaktadır. Tolstoy’a a göre savaş gibi büyük olaylar bir insanın iradesinden ziyade birçok faktörün yığılmasından oluşmaktadır. Yani büyük insanları tarihteki rolü bir etiket niyetindedir Oysa belli zamanın şartları içinde gelişen savaş oyunu pek çok şeyin birleşmesinden meydana gelir, burada cansız makineleri idare eden, ek bir irade değildir, savaş pek çok hareketin sayısız çarpışmasından doğmaktadır. Tolstoy’a göre yarım milyon insanın öldüğü bu savaşın tek nedeni Napolyon olamaz. Tolstoy’un deyimiyle bir insan nasıl tek başına bir dağı deviremezse bir insanda beş yüz bin kişinin ölümüne neden olamaz. Tolstoy’a göre bu olay insanlığın kaçınamayacağı bir kaderin sonucudur.

Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü? Tolstoy bu sorusuna yine kendisi cevap vermiştir.

“Demek ki bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği erkek hayvanların yok olmasına yol açan doğaya ait zoolojik yasayı uygulanmış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez”

Bu romanda savaşa gitmeden önceki duygularla savaş sonrasında yaşanan duygular ve hayal kırıklığı dile getirilmiştir. Tolstoy’un eserlerinde ise en acımasız savaş aracı olarak top göze çarpmaktadır. Tolstoy eserlerinde cephe gerisinde şan, şeref ve kahramanlık gibi duygulardan söz ederken, savaş sırasında ise hastalık, açlık, sakatlık ve ölüm kavramlarıyla zıt duygulara dikkat çekmektedir. Tolstoy aynı zamanda savaş ve barış felsefesi ile ilgili tartışmalara girmektedir. Tolstoy; savaşları anlatırken analojilerden de yararlanmaktadır. Sık sık kullandığı analojiler ise şunlardır:

Saat, karınca yuvası, sönmüş kovan, gemi, satranç ve eskrimdir

Tolstoy; Rus askerlerinin iklimler yaşadığı gibi Napolyon’un da ikilimler yaşadığını belirtmiştir. Bir taraftan şan, şeref, madalya ve zafer duyguları diğer taraftan da yalnız kaldığı zamanlardaki ruhunu dinlediği düşünceleri farklıdır

Kişisel insanca duygular, hayatın onca kulluk ettiği yalancı, yapay yönüne bir an için üstün çıkmıştı. Savaş meydanlarında seyrettiği ölümü, acıları, kendi içinde de hissediyordu. Başının, göğsünün ağrısı, kendisinin de ölebileceğini, acı çekebileceğini acı çekebileceğini, hatırlatıyordu ona. Şimdi artık ne Moskova’yı zapt etmek ne zafer kazanmak ne de şan alaka istiyordu. Şan ona lazım değildi artık. Tek istediği dinlenmek, sessizlik ve özgürlüktü.” 

Komutanlar gibi askerlerin duyguları da değişiklik göstermektedir. Özellikle askerler savaş meydanında son anlarında hayalleri savaşlardan çok uzaklara gitmektedir. Romanın kahramanlarından Prens Andrey de yaralıyken babasının ölümünü, ilk aşkını düşünmektedir. Çektiği acılar yavaş yavaş kaybolarak geçmişe dadısının başında ninniler söyleyip, masallar anlattığı zamanı yaşamaktadır artık.

Tolstoy, tarihçilerin fetihlerin olduğu yerde fatihler de vardır sözlerine katılmakla beraber savaşlara tek adamın neden olduğu fikrine katılmamaktadır.  Bununla beraber savaşlar milletlerin de kaderini belirlemektedir.

“Bir milletin ordusunun, başka bir milletin ordusuna karşı elde ettiği büyük ya da küçük başarılar milletlerin güçlenmesine ya da zayıflamasının nedenleri ya da hiç değilse önemli belirtileridir. Ordu zafer kazanır yenen milletin hakları yenilen milletin zararına olarak çoğalır hemen. Ordu hezimete uğrar hezimetin derecesine göre millet haklarından mahrum edilir, ordusunun uğradığı hezimet tam bir hezimet ise, bütünüyle boyun eğer.”

Eserde ayrıca savaş zamanındaki değişimlere de dikkat çekilmiştir. Savaş zamanında at, altın yük arabası fiyatları sürekli artarken kağıt para, lüks eşya, mobilya ayna fiyatları ise sürekli ucuzlamaktadır  Bunun yanında savaşlar değerlendirildiğinde savaş şartlarının önemli olduğu bir gerçektir. Savaşı sonradan değerlendiren tarihçiler sık sık komutanın taktik yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Tolstoy burada soğukkanlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü komutan değişen bir süreç içerisindedir. İstihbarat raporları farklı olabilmektedir. Subaylar birbirinden farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapabilirler. Bunun yanında ordunun ve erzakın sevk ve idaresi gibi konularda da son söz komutanındır. Yani komutan süregelen olaylar içerisinden en doğru kararı vermek zorundadır. Tolstoy komutan Kutuzov’u merkeze alarak değerlendirmelerini yapmıştır. Türklerle yapılan savaşta da yararlılık gösteren bu komutana bazı çevreler savaş sırasında alayla bakmışlardır. Bir gözü görmediği için “bu komutanla ancak kör ebe oynanabilir”denilerek dalga geçen insanlar bile vardır. Savaşın kazanılmasında büyük rolü olan bu komutana ne Rus devlet erkânı ne de tarihçiler yeterli vefayı göstermiştir. Tolstoy ise büyük insanların bu tür övgüler eksik kalsa bile kendilerinden bir şey kaybetmeyeceğini belirtmiştir. Tolstoy’a göre bir uşağın büyük insana saygı göstermemesi önemli değildir. Çünkü uşağın büyüklük anlayışı kendine göre değişmektedir. Tarihçiler benzer iddiaları Napolyon içinde ileri sürmüştür.

“Bazı tarihçiler savaşın kazanılması için Napolyon’un hassa kuvvetlerini ileri sürmesi yeterliydi diyorlar. Napolyon hassa kuvvetlerini ileri sürseydi şöyle olurdu, böyle olurdu demek, tıpkı sonbahar ilkbahar olsaydı şöyle olurdu böyle olurdu demeye benzer.”

Tolstoy savaş ve barışın aslında her zamvan iç içe de olduğunu belirtmiştir.

“Önceleri askeri kıtaların başında kitlelerin hareketini, savaş, sefere ve çarpışana emirleriyle yöneten tarihî kişilikler şimdi kaynayan hareketi siyasi, diplomatik görüşmelerle, kanunlarla, antlaşmalarla idare ediyorlar.”

Tolstoy, Savaş ve Barış kavramını ele alırken insanlığın felsefesi, hayata bakışı değişmedikçe yeryüzünde barışın olamayacağını savunmuştur. 1812 savaşını insanlığın gördüğü en büyük felaket olarak nitelendiren yazar daha büyük felaket olan I. Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiştir. İnsanlığın mevcut felsefesiyle barışı elde edemeyeceği iddası Rus yazarı haklı çıkarmıştır. Tüm anlatılanlar, savaşları anlamakta tarihi kaynaklar gibi romanların da önemli ürünler olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.

3 PENCERE (Halkın/Gerçeğin Bakışı)

Fransızların haşarı çocuğu Napolyon öteden beri var olan İngiltere husumetini kıta ablukası diye bir şey icat ederek pekiştirir. Kıta ablukası’na göre; Avrupa kıtasındaki Fransa ve yandaş devletler, Napolyon’un diktasıyla İngiltere ile ticaret yapmayacaklar ve limanlarını İngiliz mallarına kapatacaklardı. Bu yandaş devletlerden bazıları da; Rusya, İspanya, İtalya, Hollanda, Avusturya idi.

Bu gelişme sonucunda İngiltere; “ulan bana pazar mı yok” diyerek farklı pazar arayışlarına girişmiş, Avrupa dışındaki memleketlere yayılmak suretiyle devasa sömürge imparatorluğunun temellerini hazırlamıştır. Ayrıca deniz ablukası karşılığını vererek Avrupa’nın ticaretine darbe vurmaya başlamıştır. Midyat’a pirince giden Napolyon ve ablukaya zorladığı devletler evdeki bulgurdan olunca, Rusya; “yerim ulan ablukasını” diyerek limanlarını İngiliz gemilerine açmıştır.

İşte Napolyon’u sefere götürecek fitilin ateşi bu gelişme sonrası ateşlenmiştir. Sadece bu da değil elbette. Napolyon, 1797’de evlendiği ve çocuğu olmadığı için boşanma kararı alıp boşadığı Josephine’den sonra kendisine uygun bir eş aramaya başlar. Gözüne de Rus Çarı Aleksandır’ın kızını kestirir. Ancak kızın ailesi bu evliliğe karşı çıkar. hahah türk filmi gibi. Her neyse, bunun üzerine Napolyon; “bana kız mı yok” mottosuyla hareket edip Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise ile ikinci kez dünya evine girer. Girer girmesine ama Napolyon Çar’ın bu yamuğunu asla yediremez kendisine. Çikolatasıyla çiçeğiyle kös kös evinin yolunu tutan Napolyon’un adeta; “şimdi gidiyorum ama dönüşüm muhteşem olacak” arabeskliğiyle gözünü karartmış bir şekilde Moskova’ya dayanacağını kimse bilemezdi sanırım.

Tüm bu gelişmelere ek olarak Rusya’nın Fransa’dan alınan mallara gümrük koyması Napolyon’u çılgına çevirmişti. Tanrım bu bardağı taşıran son damlaydı! Dünyanın en ihtiraslı kumandanı ve imparatoru listesinin demirbaşı Napolyon artık kararını vermişti; Rusya dize getirilecekti!

Çoğunluğu yabancı milletlerin askerlerinden oluşan 600 bin kişilik bir ordu kuran Napolyon, Niemen Nehri’ni geçtiğinde takvimler 24 Haziran 1812’yi gösteriyordu. Artık büyük derbiye sayılı dakikalar kalmıştı. O zamana dek önüne geleni deviren Napolyon, yine öyle olacağını düşünüp Rusya’ya dişini göstereceğini sanıyordu. Fakat böyle olmadı. Evet, Napolyon’un büyük ordusu hızla ilerliyordu ancak Ruslar dağılmak yerine akıllıca bir taktikle bütün olarak geri çekiliyordu. Bunun yanında çekilirken etrafı aleve verip gerilla faaliyetleriyle Napolyon’un ikmal güçlerine darbe üstüne darbe indirerek Fransızların hastalık, yorgunluk ve açlık gibi sebeplerden büyük kayıplar vermesine neden oluyordu. Napolyon başına gelecekleri bildiğinden kış bastırmadan önce Moskova’ya girmeyi planlıyordu. Ruslar ise geniş Rus düzlüklerinden ve kış mevsiminden yararlanmak için savaşmayıp geri çekilme taktiğine devam ediyordu.

Napolyon ise Rusları kovalamaktan sıkılmış, ilerlemesini durdurarak Vilnius’ta beklemeye koyulmuştu. Rus Çarı Aleksandır da ne anlaşmaya ne de savaşmaya yanaşmıyordu. Oyuncak sanki bu! Çeşitli muharebelerde Fransızlar üstün gelse de Ruslar geri çekilmeye, Fransızlar ise uçsuz bucaksız Rus düzlüklerinde ilerlemeye devam ediyordu. Vilnius’ta oyalanarak vakit kaybeden Napolyon bunu pahalıya ödeyecekti. Zira Rusların amacı General Kış‘tan yararlanmaktı. Ruslar zamana oynuyor, topu sürekli taca atıp duruyorlardı.

7 eylül 1812’de Ruslar Moskova’ya yaklaşık 100 km kala Fransızları karşılamış ve “Borodino Muharebesi” olarak bilinen savaş başlamıştı. Fransızlar Napolyon yönetiminde 130 bine yakın asker ve 500 kusur topla hücuma girişirken Ruslar 120 bin asker ve 600 kusur topla General Kutuzov önderliğinde sahaya yayılıyordu. Güçler hemen hemen eşitti ancak Fransızlar savaş sırasında daha etkili olmuş ve Ruslara daha fazla kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine General Kutuzov mevzileri boşaltıp geri çekilmiştir. Borodino muharebesi o gün için Fransızların ilerleyişini durdurarak bir günlüğüne de olsa Rusların arkasını kurtarmıştır diyebiliriz.

Savaşın kazanılmasıyla birlikte Napolyon ve ordusu Moskova’ya girdiğinde alev alev bir şehirle karşılaşır. Çekilen Ruslar ortalığı talan etmekten geri durmamıştır çünkü. Fransızlar Moskova’da halkın gerilla saldırılarıyla da boğuşur.

35 gün Moskova’da bekleyen Napolyon ve ordusu şartların kötü oluşu, ikmal yetersizliği, general kış’ın soğuğu ve henüz yok edilememiş Rus güçlerinin etkisiyle kaderin cilvesine bakın ki işgal ettiği düşmanının şehrinde düşmanı Çar’a tam üç kez barış teklif etmek zorunda kalır fakat Çar’dan her defasında red cevabı alır. Bunun üzerine Napolyon, Tosun Paşa’daki Lütfü karakteri gibi “e biz gidelim o zaman”diyerek 19 Ekim 1812’de itin kıçına girmiş bir halde Moskova’dan tarihin gördüğü en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çekilir. Bu çekilmeyi fırsat bilen Ruslar kontra atağa çıkarak Kazaklar yardımıyla Fransızlara büyük kayıplar verdirmeyi başarır.

600/500 kusur bin askerle yola çıkan Napolyon, 50/30 bin kişiyle geri dönebilmiştir. Tarihin gördüğü en büyük kara harekâtlarından biri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Napolyon’un karizması derinden çizilmiş, sonunu hazırlayan bir sürecin başlangıcı olmuştur. bir benzerini 129 yıl sonra hitler denemiştir;Onun sonucuda malum.

 [24.01.2010 -sosyal munzevi- https://eksisozluk.com/1812-seferi--1085555]

“SAVAŞ VE BARIŞ” ROMANINDAN SEÇMELER

“Günahkârım Tanrım, ama geçerli sebeplerim var.”

**

“Her sabah uyandığımda, kendimden iğreniyorum, bir önceki gece yaptıklarımdan. Kendime, ”Bugün farklı ol,” diyorum

**

Başımın ağrısı çok kötüyse, ”Pierre…” ”bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın.” diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve ”Tek bir votka, Pierre,” diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş.

**

Keşfetmek istiyorum! Herşeyi… Neyin doğru olduğunu bildiğim halde neden hala yanlış yaptığımı. Mutluluğun ne olduğunu ve acı çekmenin değerini. Erkeklerin neden savaşa gittiklerini ve dua ederken gerçekten ne dediklerini. Seviyorum dediklerinde kadınların ve erkeklerin ne hissettiklerini.

**

- Sen âşık olmayı düşünmüyor musun?

 – Çok, ama eğlencesine. Dans eder gibi erkek arkadaş değiştiriyorum. Ben birine, ”Seni seviyorum” der ve ciddiysem, yenilmiş bir general gibi, düşmanına kılıcını teslim etmek gibi olurdu. Değişeceksin. Genç olunca herkes değişeceğini söylüyor.

**

Planlar! Çatışma sonrası planların işe yaramamasına çok nedenleri olacak. Kendileri hariç herkesi suçlayacaklar.

 Sizce yarın nasıl olacak?

 Çatışmayı kaybedeceğimizi düşünüyorum. Savaşı bir çatışma yüzünden kaybetmeyeceğiz Andrey. Sonra barış olacak… ve sonra yeni bir savaş. Napolyon gibi insanlar asla durmaz, kendi ihtirasları onları yıkana kadar. Önemli olan tek çatışma son olandır.

**

Yenildiler. Neden alkışlıyorlar?

 Savaştıkları için, hayatta oldukları ve eve döndükleri için

**

İyi adamları öldürmek kolaydır. Dolokov gibi adamlar sadece savaşmak için iyidir. Savaş aralarında kafeslerde tutulmalı. Al. Moskova’dan ayrılmak isterim. Öldürmenin doğal olduğunu düşünen bu insanlardan kaçmak istiyorum.

**

Andrey senin burada kalmanın kötü, yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllarca, düşünceli, keşiş hayatı sürmen yanlış. Kötü mü?  Yanlış mı?

 Hayatta yanlış olan iki şey var Pierre. Vicdan azabı ve hastalık. İkisinden de iyileşince dünyaya geri döneceğim.

- Neden vicdan azabı duyuyorsun?

 Çok geç kalmıştım. Liza’nın sevgisiz ölmesine izin verdim. Şöhretimle o kadar meşguldüm ki, karımı rahatlatamadım. Şöhreti buldum. 100 askerin çekilmesini durdurdum. Kaybedilmiş bir savaşın, kaybedilmiş bir cephesinde ölü bırakıldım. Bana bütün bunları bir şey unutturursa bu hayatı bırakırım.

**

Pierre!

Andrey!

- Sonunda.

- Burada ne arıyorsun?

 Söylemek hala çok zor. Çatışmayı görmeye geldim.

Neden?

 Açıklamak zor, Andrey.

Çok büyük bir olay. Yarın burada olacakların sonucunda hayatlarımız değişecek.

- Babanın ölümüne üzüldüm.

- Yaşlı bir adamdı. Toprağından koparılma fikrine daha fazla dayanamadı. Moskova’da nasıl karşılıyorlar?

 Mary, halanlara gitti. Onları zamanında dışarı çıkaran Nikolai Rostov’du. Demek Anatol Kuragin, Kontes Rostova’yla evlenme şerefini göstermedi. Yapamazdı. Evliydi zaten. Çok uzun zaman önceydi. Hayal kırıklığını unutacak zamanı oldu.

- Eski konuşmamızı hatırlıyorum?

 – Evet. Düşen bir kadın affedilmeli demiştim. Ama onu affedemiyorum.

Ama Nataşa’yı düşen bir kadına benzetemezsin.

Romantik hayallerim vardı. Ona yeniden evlenme teklifinde mi bulunayım?

 Evet, çok asil olur. Ama… Özür dilerim. Sen nasılsın?

 Çok garip, rahatsız görünüyorsun.

Erkekler savaştan önceki gece rahatsız görünür. Bundan daha fazla. Belki de öyle. Birçok savaş alanında bulundum ama ilk defa öleceğimi hissediyorum.

- Saçma. Neden?

 – Sadece hissediyorum. Gerçekten neden buradasın Pierre, savaş ve şiddetten nefret eden sen?

 Bilmiyorum. Çünkü hiç tanımadığın ve anlamadığın bir şeyden nefret edemezsin. Çatışma nasıl olacak?

 Pozisyonumuz iyi. Başarı hiçbir zaman pozisyon, emir, plan hatta sayılara bağlı değildir. Savaş kazanmaya kararlı askerlerle kazanılır. Savaşı oyun sanan adamların dışında, savaş hayattaki en korkunç şeydir ve ben asla tutsak almazdım. Fransızlar benim düşmanım, evimi yıktılar, kız kardeşim ve oğlumu evlerinden sürdüler. Moskova’yı yok etmek istiyorlar. Tutsak almak savaşta oyun oynamaktır. Tutsak alma! Öldür ve öl! Savaşta oyun olmasaydı, şimdiki gibi sadece öldürmek için savaşırdık. Özür dilerim. Seni bunlarla neden sıkayım?

 Yarın ikimiz de hayattaysak bir şişe içkiyle bunlara güleriz. İzninle, uykun var. Benim de uyumam gerekiyor. Burada kalmak isterim. Git. Git! Senin için zamanım yok. Tek arkadaşım yarın benimle savaşacak olan askerler.

**

Öldürülüp öldürülmeyeceğimize karar verenler bizler değiliz. Bir sonraki dünyada Tanrı bize bir açıklama yapacaktır.

**

. Kanun olduğu yerde adaletsizlik vardır. Hadi oğlum kalk. Sinek kurdu lahanayı yese de, ilk o ölür.

Ne?

 Olaylar, planladığımız gibi değil Tanrı’nın istediği gibi olur.

**

Güzel bir evimiz ve iyi bir parça toprağımızla Tanrıya şükredeceğimiz bir evimiz vardı. Tarlaya yedi kişi çıkardık. Gerçek köylüler. Bir gün başka birinin ormanına odun kesmeye girdim. Bekçi beni yakaladı ve ceza olarak orduya gönderildim. Bunun kötü şans olduğunu düşündük ama sonuçta Tanrı’nın lütfuymuş. Benim günahım olmasaydı ağabeyim gönderilecekti ve onun beş çocuğu var. Benim arkada bıraktığım sadece bir karım var. Küçük bir kızımız vardı ama Tanrı ben gitmeden aldı onu bizden.

Kötü şansın varmış. Bunu ya bedbahtlık ya da neşe haline getirmek elimizde.

Kötü şans dip ağındaki suya benzer, çekersin ve şişer. Ama dışarı çıkarınca içinde bir şey yoktur.

**

Bu dünyada sevdiğim her şeyden çok seviyorum seni. Belki de manastırın bir etkisi vardır. Belki de rahipler aşkı gerçekten biliyor. Şimdi ben de anlamaya başladım. Belki de ölüm benim kendi manastırımdır.

**

Çok güzel bir rüya gördüm. Bir kapı vardı. Arkasını göremedim. Rüyamda öldüğümü gördüm. Öldükçe de uyanıyordum. Evet ölüm uyanıştır aslında. Bu kadar basit.

Bitti mi?

 Şimdi nerede?

**

Napolyon: Avrupa’nın en iyi ordusunu getirdim bu şehre. Karşımda ne var?

 Yağmacı ve sarhoş yığınları. Artık asker değiller! Beş para etmezler. Çöplük adamları! Kutuzov teslim olma koşulları için elçi göndermiş olmalı.

Ne oldu?

 Göz altına mı alındılar?

 Vuruldular mı?

 Ben kendim kumandanlara açık talimatlar verdim. Rus karargâhından bir elçi gelmedi. Şehir burnumuzun altında yanıyor. Yavaş yavaş! Kundakçıları vurma emri verdim ama dumanın iğrenç kokusunu üzerinizden atamıyorsunuz! Beyler, kendinize gelin yoksa hepinizi değiştireceğim. Bütün unvanlarınızı, madalyalarınızı ve rütbelerinizle birlikte! Önüme çıkan ve sarhoş olmayan ilk askerleri alıp yerlerinize koyacağım! Sizi uyarıyorum beyler burada daha fazla oturup ordumun çöküşünü izleyemem. Biriniz pencereyi kapatsın! Yaban kazları güneye uçamaya başladı bile.

Kışın burada kalırsak ne olur?

**

 Zaman ve sabır, sabır ve zaman. Büyük ordu yaralı, ama ölümcül bir yara ile mi?

 Bir elma yeşilken dalından koparılmamalı. Sabır ve zaman.

**

Yaradan, Tanrım. Dualarımızı duydun. Rusya kurtuldu! Sana şükürler olsun, Tanrım. Rus kadınları. Fethedenlerle yaşayan pireler. Ya onlarla gidecekler ya da ölecekler. Saldır. ”Saldır” kelimesi sürekli ağzınızda. Beyler, ülkemize çekirge gibi geldiler, arkalarında bir şey bırakmadan, yiyecek veya sığınak. Şimdi de geldikleri gibi gidiyorlar, yıkıntıların arasından. Üşümüş, aç bir ordu, evinden 3.000 km uzakta, her Rus’un istediğini yaparak. Ülkemizden mümkün olduğu kadar çabuk kaçıyor. Ülke onları yok ediyor. Rus ordusu?

 Borodino’dan beri, geri çekildik.

- Şimdi saldırmalıyız!

 – Ne için?

 On Fransız’a karşı bir Rus bile vermem! Geri çekilmeler Fransız ordusunun yok oluşuna sebep oldu. Ülkemizin kurtuluşunu da onlar getirecek. Hayvan kaçıyor. Onu takip edeceğiz sağrısını kamçılayarak hareket etmesini sağlayacağız. Ülkemizin sınırlarına kadar onu takip edeceğiz. Fransızlar’a batıya giden altın bir köprü sunacağız.

Pierre! Tutsak alındığını duyduğumuzda çok endişelendik. Geri geldin. Bu ev gibisin. Acı çeker, yaralarını gösterir, ama ayakta kalırsın.

**

EN ZOR AMA TEMEL OLAN ŞEY HAYATI SEVMEKTİR, ACI ÇEKERKEN BİLE SEVMEK. ÇÜNKÜ HAYAT HERŞEYDİR. HAYAT TANRIDIR VE HAYATI SEVMEK ONU SEVMEKTİR.

 

Kaynak:
Özgür AKTAŞ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi-Journal of the Institute of Social Sciences 11 – 2013, 45-62,

http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/2012/10/lev-tolstoy-savas-ve-bars.html
https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555
http://www.dunyabulteni.net/haber/174652/Napolyonun-rusya-seferi-neden-hezimete-donustu
http://www.tarih.gen.tr/Napolyonun-rusya-seferi.html
Rusya Tarihi (Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, TTK 1987)
Siyasi Tarih (Dr. Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)
Siyasi Tarih (Oral Sander, İmge Kitabevi 2006)

‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI


440px-Franz_von_Stuck_003
Ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein ve eseri olan ‘Stranger İn Strangerland’ [Yaban Diyarlardaki Yabancı], Türkiye okur kitlesi arasında için çok bilindik bir isim değildir.

Ülkemizde epey geç yayınlanan ‘Stranger in Strangerland’ (Yaban Diyarlardaki Yabancı/Garib) ile gündeme düşen olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907’de Butler, Missouri’de dünyaya geldi. Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

İlk bilimkurgu öyküsü ‘Lifelin’ 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayımlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrılan yazar yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi. Savaş sonrası 1947’de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eserler verdi. Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan ‘Puppet Masters’ soğuk savaşın ayak seslerinin hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı.

Heinlein’in eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle ‘Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan delil olabilir. 

Eserlerin militarizme rastlanır olması, orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüş olmasındandır. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilir. Unutmayalım ki, Almanya yükselirken A.B.D. 1929’daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur. Üzeri örtülmüş ve ilgisizliğe terk edilmiştir.

Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda 7 milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmış olması önemlidir.

Heinlein Karısı Virginia, diyor ki, Robert 1948 yılında, Marslılar tarafından yükseltilmiş bir insan kavramı ilginç bir hikâye olacağını düşündük. Heinlein bazı notlar aldı ve onları saklayabildi. 1961 yılında nihayet yayınlandığı zaman, yeni bir Hugo Ödülü kazandıysa da sansürlenen kısımları oldu. (1988 yılında Heinlein ölümünden sonra, Virginia 1991 yılında yayınlanan orijinal kısaltılmamış versiyonunu çıkardı.) Heinlein ölümünden Karısı Virginia’nın kitap için yazdığı önsözde şu hususları dile getiriyor.

Bu kitabın Yaban Diyarlardaki Yabancı’nm ilk baskısından daha kaim olduğunu ve daha fazla sayfa içerdiğini düşünüyorsanız, haklısınız. Bu baskı, orijinal olandır: Robert Heinlein’in kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü hali.

Önceki baskı 160.000’den biraz fazla sözcük içeriyordu, bu baskıdaysa 220.000 civarı sözcük var. Robert’ın el yazı kopyası diyalogların miktarına göre genelde sayfa başı 250 300 kelime içeriyordu. Yani, ortalama 275 kelime olduğunu kabul edersek, el yazması da 800 sayfa olduğuna göre elimizde toplam 220.000, belki de biraz daha fazla kelime olur.

Bu kitap, basıldığı 1961 yılında bilim kurgu okuyucularına sunulandan son derece farklıdır. Editörler ilk baskıda, halkın rahatsız olabileceği bazı sahneleri kitaptan çıkarmışlardır.

Astounding Science Fiction dergisinin Kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü başlıkları öneriliyordu. Bu başlıklar arasında Robert A. Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: “Körfez.”

O editör, John W. Campbell Jr. ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949’da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya söz verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. Bu konu, ‘Zamanda Yolculuk’ adıyla anılmaya başlandı.

Robert’in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı.

Böylece birlikte bir ‘beyin fırtınası’ yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin arasında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bu fikrin bir kısa öykü için fazla kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti, birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

‘Körfez’ başlığı için başka bir öykü yazdı.

Aldığı notlar bir dosyada birkaç yıl bekledi ve sonra Robert, sonunda Yaban Diyarlardaki Yabancı olacak kitabı yazmaya başladı. Nedense, hikâye yerli yerine oturmadı ve Robert kitabı bir kenara kaldırdı. Birkaç kez elyazmasına döndü ama kitap 1960’a kadar tamamlanmadı: şu anda elinizde tuttuğunuz o versiyondur.

1960’ın koşullarında Yaban Diyarlardaki Yabancı, yayıncılarını korkutan bir kitaptı: fazlaca sıra dışıydı. Bu yüzden, olası kayıpları en aza indirmek amacıyla Robert’ten el yazmasını 150.000 kelimeye indirmesi istendi; yaklaşık 70.000 kelime kaybolacaktı. Editör, yayınlama riskini göze almadan önce başka değişiklikler de istedi.

Uzun, karmaşık bir kitabın neredeyse dörtte birini çıkarıp atmak neredeyse imkânsız bir işti. Ama birkaç ay sonunda Robert bunu başardı. Son sözcük sayısı 160.087 idi. Robert daha fazlasını çıkarmanın mümkün olmadığına inanıyordu ve kitabın bu uzunluğu kabul edildi.

Kitap, 28 yıl boyunca o şekilde basıldı.

1976’da Kongre yeni Telif Yasasını kabul etti. Buna göre, yazarın ölümü ve dul eşinin telif hakkını yenilemesi halinde tüm eski kontratlar iptal oluyordu. Robert 1988’de öldü ve ertesi yıl Yaban Diyarlardaki Yabancı’nın telif hakkının yenilenmesi zamanı geldi.

Diğer pek çok yazarın aksine Robert, orijinal daktilo kopyasını yayınlanmak üzere sunduğu haliyle arşivciliğini yapan Santa Cruz’daki Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesinde bir  dosyada saklamıştı. O kopyadan bir tane istedim ve yayınlanan versiyonla ikisini karşılaştırarak okudum. Ve kitabı kesmenin bir hata olduğu sonucuna vardım.

Böylece bu daktilo kopyasını Robert’in menajeri Eleanor Wood’a yolladım. Eleanor da iki kopyayı birlikte okuduktan sonra kararımı onayladı. Ve yayınevine haber verdikten sonra onlara yeni/eski versiyonu sundu.

Kimse kitabın bu kadar ciddi bir şekilde kesilmiş olduğunu hatırlamıyordu; yıllar içinde yayınevinin editörleri ve yetkili müdürleri değişmişti. Dolayısıyla bu versiyon, onlar için tam bir sürpriz oldu.

Orijinal versiyonun kesilmiş olandan daha iyi olduğunu onayladılar ve bu versiyonu yayınlamaya karar verdiler.

Şu anda elinizde, Robert Anson Heinlein tarafından yazıldığı haliyle orijinal Yaban Diyarlardaki Yabancı ‘yı tutmaktasınız.

Baş karakterlerin adları olay örgüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Hepsi dikkatle seçilmiştir: Jubal, Eski Ahid’de Kabirin torunu Yubal, Michael Başmelek Mikhail’dir. Diğer isimlerin anlamını bulmayı okuyucuya bırakıyorum.  -Virginia Heinlein/Carmel, Kaliforniya

‘Stranger in Strangerland’ hem okurların hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmış olması,  içerisinde daha sonraki yıllar da dinler arası diyalog ile dinlerin eleştirel konuma geleceğinin Bilim Kurgu romanında işlenmiş olmasıdır. Eleştiriler yapılırken bir kurtarıcı ve Mesihin beklentisi hissini de insana duyuruyordu. Kitabın tercümesi dahi 750 sayfayı geçince okuyana zorluk vermesi de okuyucuyu uzak tutmasına sebep oluşturmuştur.

 Kısaca bir Özet

 ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’, Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith‘in hikâyesidir.

Kahraman Valentine Michael Smith Mars’a giden ilk seferindeki astronotun oğludur. Ancak bu seferdeki mürettebat öldükten sonra yetim kalan Smith, akıl, beceri ve organları  üzerinde tam kontrole sahip Marslıların kültürüyle büyütüldü. Yaklaşık yirmi yıl sonra düzenlenen ikinci seferde ise mürettebat Smith’i bulur ve Dünya’ya getirilir.

Smith gezegenler arası seyahat yapan ve  değerli buluşların sahibi annesinin Lyle Drive’nde bulunduğu  bir partinin kaderi varisi olduğu için, varlığı siyasi piyon haline gelir.

Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetiştiğinden arz insanı kültürüne olabildiğince yabancıdır.  Dünya’nın atmosferine ve yerçekimine alışık değildir. O bir kadın görmemiştir. Bu nedenle Bethesda Hastanesi’nde sadece erkek personel tarafından tedaviye alınma zorunluluğunu doğurdu. Ancak bu hususu bir  meydan okuma ve kısıtlama olarak gören , Hemşire Gillian Boardman Smith’i görmek için korumaları geçerek Simth ile bir bardak su paylaşarak onun arzda gördüğü ilk kadın ” su kardeşi “ olur. (Havva Misali) Bu ilişki  “su kardeşliği” Mars ilkelerine göre kutsal bir ilişki olarak kabul edilmiştir.

Gillian, Smith’ le olan hadiseyi muhabiri Ben Caxton söyler, onlar Smith hakkında hükümetin yalanlarını karşı hareket etme düşüncesini doğurur. Ben, daha sonra, Gillian ile  Smith’i ikna ederek hastaneden ayrılmayı başarırlar. Ancak Dünya Hükümeti’nin emriyle hükümet ajanları tarafından saldırıya uğrarlar. Takibe alınırlar.  Gillian, aynı zamanda bir doktor ve bir avukat olan ünlü bir yazar olan Jubal Harshaw’ın  evine Smith’i taşırlar .

Smith psişik yetenekleri ve çocuksu bir saflık ile birleştiğinde insanüstü arz bilgilerini groklamaya ve anlayış göstermeye çalışır. Harshaw, Smith’e dinini anlatmaya çalıştığında, Smith sadece her şeyde  kaybolmamış organizma içeren ” groks biri ” olarak “Tanrı” kavramını anlar . O bu kötü bir çeviri olduğunu bildiği halde bu ifade ” Sen Tanrı’sın “ (Sen Tanrının Sanatısın) dır.  Bu ifade Mars kavramını ifade etmek için en uygun olandır.  Mars’ta hükümet “eskilere” ait bir gerçektir. Marslıların ruhları ölmüş, savaş, giyim ve kıskançlık gibi diğer birçok insanî kavramlar, ona yabancıdır . Bu aynı zamanda komünyon bir ruhla, sevdiklerini ve ölü bedenlerini yemek için arkadaşlar için gelenektir. Sonunda Harshaw, Smith için özgürlük ve Mars sahipliğini verilmesini hukukunu düzenler.

Smith ünlü olur ve Dünya’nın elit tarafından ağırlanır. O New Vahiy Fosterite Kilisesi, popülist dâhil olmak üzere birçok dinleri araştırır.  Onu etkileyen Fosterite Kilisesisi Kurucusu Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi.

Smith zamanla bir büyücü gibi kısa bir kariyere sahip oldu. Sonunda Smith ile Fosterite kültünün (özellikle cinsel açıdan) öğelerini Mars-kültü ile birleştirerek  “Bütün âlemlerin Kilisesi” kurar.  Batı ezoterizmin üyeleri Mars dil öğrenmek ve psikokinetik yetenekleri kazanmak için kiliseye dâhil olurlar.Ancak bu kilise sonunda Fosterites tarafından kuşatılır “küfür” binası olur. Kilise birçok siyasetçiye ve karşı çıkanlara karşı şiddet eylemi gerçekleştirmektedir. Smith ve onun takipçileri güvenliği tehlikeye girer. Smith polis tarafından tutuklanır ama,  kaçar ve onun takipçileri döner. Daha sonra Jubal devasa servet ve kilisenin mirasçısı olduğunu açıklar. O ve yeni yetenekleri ile Kilise üyeleri yeniden organize insan toplumları ve kültürleri mümkün olacaktır. Smith, Fosterites tarafından hazırlanmış bir çete tarafından vurulur. Smith,  ölüm korkusu ve sonra intihar girişiminde kurtardığı Juballe, konuşur ve ölür. Jubal Smith’in hatıraları kaybolmadan ve istekleri doğrultusunda eski koşulları yeniden yaratmak için Jubal evine döner. Bu arada Smith enkarne olarak  Fosterites kurucusu Baş Melek olarak  belirir .

ROBERT A. HEİNLEİN VE ETKİLERİ

Kitapta başlıca aşağıdaki konulara el atar.

•             50’li yılların muhafazakâr doğasını sorgular

•             evlenmeden birlikte yaşamaya

•             bireysel özgürlükler

•             barış

•             hükümetin eylemleri sorgulamak

 

Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı  olaylara sebep olur. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekân olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle -Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile bunlara hâlâ karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

Valentine Michael Smith, romanda, bazen Adem aleyhisselâm, İsa aleyhisselâm, Mesih, görünümlerine  girerken, bazen de bütün dünya dinlerini birleştirmek için geri dönmüş bir peygamber ve mesih olduğu  görülmesi; kitaptaki dine karşı eleştiriler dinsizliğin propagandası haline döndüğünden Hıristiyan dünyada yasaklanmaya ve sansürlenmesine neden olmuştur. İslam dünyası Dr Mahmud ile eleştirilmiştir. (Bizim dünyada zaten kimseler pek bilmiyor) Daha sonraki bölümlerde Hz İsa yı çağrıştıracak ögeler taşıyınca kutsal kitap özelliğine bürünmesini sağlar. Bu şekilde Marstan Gelen Adam, tanrılaşmış kişiliğe bürünmüş vasfıyla dünyaya yeni düzen getirmek isteyenlere ilham kaynağı olmuştur. Yine  Hz. İsâ aleyhisselâm gibi Smith öldürülür. Enkarne olur.

Oberon Zell-Ravenheart tarafından oluşturulan “Dünyalar Kilisesi” ve inanışın temelleri Robert A. Heinlein’in yazdığı “Stranger in a Strange Land” adlı romandan ve Yunan Mitolojisi, paganizm ve şamanizmden  esinlenerek oluştu. Oberon Zell-Ravenheart sadece kilise kurmakla kalmadı, ayrıca insanların birbirlerini iyileştirmeleri için “Grey School of Wizardry” adında bir büyücülük okulu da açtı. Oberon ve karısı Morning Glory Zell-Ravenheart tarafından yönetilen kilisenin amaçları arasında, Yunan tanrıçası Gaia’yı uyandırmak da vardır.

Yine Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyarlardaki Yabancıromanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Kaynak:

Robert A. Heinlein, ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’ Orijinal Adı : Stranger in a Strange Land İngilizce Aslından çeviren : Kağan Çam,  Yayına Hazırlayan : Ferhan Ertürk, Artemis Yayınları, 1. Basım : Aralık 2003, İstanbul

Heinlein, Robert A. Stranger in a Strange Land. 1961. NY: Ace Books, 1987.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaban_Diyarlardaki_Yabanc%C4%B1

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land_%28disambiguation%29

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2493

http://en.wikiquote.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.shmoop.com/stranger-strange-land/

http://www.sparknotes.com/lit/strangeland/

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/01/10/charles-manson-bir-seri-katilin-hikayesi/

KİTAPTAN ALINTILAR “Türkçe Çeviri”

Smith bir insan değil. Bir insanın genlerine ve soyuna sahip ama insan değil. İnsandan daha çok bir Marslı o. Biz gidene kadar asla bir insan görmemişti. Bir Marslı gibi düşünüyor, bir Marslı gibi hissediyor. Bizimle hiçbir ortak noktası olmayan bir ırk tarafından yetiştirildi. Yahu, cinsellik bile yok onlarda. Smith daha önce hiç kadın görmedi ve emirlerime uyulduysa hâlâ da görmemiştir. İnsan soyundan gelme ama çevresi ve yetiştirilişiyle bir Marslı.

Şimdi, eğer onu çıldırtmak ve meşhur ‘bilimsel hâzinenizi’ ziyan etmek istiyorsanız, kaim kafalı profesörlerinizi çağırın da onu didik didik etsinler. Ona iyileşip güçlenmesi ve bu dünya denen tımarhaneye alışması için hiçbir şans vermeyin. Devam edin, limon gibi sıkın onu. Benden günah gitti; işimi yaptım!”

Sessizlik Genel Sekreter Douglas’ın bizzat kendisi tarafından sakince bozuldu. “İşinizi çok da iyi yaptınız, Kaptan. Önerileriniz dikkate alınacaktır ve alelacele bir şeyler yapmayacağımıza emin olun. Eğer bu Smith denen adamın ya da Mars’tan Gelen Adam’ın uyum sağlamak için birkaç güne ihtiyacı varsa, eminim ki bilim biraz bekleyebilir, bu yüzden, sakin ol, Pete. Tartışmanın bu kısmını kapatalım beyler ve diğer konulara geçelim. Kaptan Van Tromp yorgun.” Sh: 16

“‘Kesinlikle Kadın Yok’ emri de ne demek oluyor? Bu adam bir çeşit seks manyağı mı?”

“Bildiğim kadarıyla değil. Tek bildiğim onu buraya Champion’dan (Uzay Gemisi) getirdikleri ve kesin bir sessizlik içinde olması gerektiği.

“‘Champion mu?’” dedi ilk piyade. “Tabii! Şimdi anlaşılıyor.

“Ne anlaşılıyor?”

“Sebebi var. Aylardır hiç kadınla beraber olmadı, hiç kadın görmedi, hiçbir kadına dokunmadı. Ve hasta. Anlıyor musunuz? Eğer bir kadınla olursa kendisini öldürür diye korkuyorlar.” Göz kırptı ve dumanı üfledi. “Benzer durumda olsaydım ben kesin kendimi öldürürdüm. Etrafında hiç piliç istememelerine şaşmıyorum.” Sh: 21

Hemşire Jill sütunun Ben’in kendi sendikaya bağlı makalesi olduğunu gördü.

KARGA YUVASI-Ben Caxton
Herkes, hastanelerin ve hapishanelerin ortak bir yönü olduğunu bilir: İkisinden de kurtulmak çok zor olabilir. Bazı yönlerden bir mahkûm bir hastadan daha az tecrit edilmiştir; avukatını çağırtabilir, Adil Tanık talebinde bulunabilir, Kamuya açık bir mahkemede kendisini hapseden makamdan sebep göstermesini isteyip Habeas Corpus’tan yararlanabilir.

Habeas Corpus: Kişinin keyfi olarak gözaltına alınamayacağını ve bir mahkeme emri gerektiğini belirten hukuki terim. 16.yüzyılda İngiltere’de Habeas Corpus Act adı altında kanunlaşmış ve Dünya çapında bir hukuk kavramı olmuştur.

Fakat kafadan kontak kabilemizin büyücü doktorlarından birisinin emriyle konulan basit bir ZİYARET YASAK levhası, bir hastayı Demir Maskeli Adam’ın karşılaştığı unutulmuşluktan çok daha derinine atabiliyor.
Tabii ki hastanın en yakın akrabası bu yöntemle uzak tutulamaz ama Mars’tan Gelen Adam’ın en yakın akrabası yokmuş gibi görünüyor. Talihsiz Envoy’un mürettebatının Arz’da kalan bağları çok azdı; eğer ki Demir Maskeli Adam’ın, pardon “Mars’tan Gelen Adam” demek istemiştim, çıkarlarını koruyan herhangi bir akrabası varsa, (bu satırların yazarı da dahil olmak üzere) birkaç bin araştırmacı gazeteci hâlâ bunu doğrulayamadı.
Öyleyse Mars’tan Gelen Adam adına kim konuşuyor? Kim çevresine silahlı nöbetçiler yerleştirilmesini emretti? Ondaki dehşetengiz hastalık ne ki bırakın ona bir soru sormayı, adamı göz ucuyla bile gören yok. Size sesleniyorum Sayın Genel Sekreter; “fiziksel zafiyet” ve “G-Yorgunluğu” açıklamalarını yutmuyoruz; eğer cevap bu olsaydı, silahlı muhafızların işini kırk beş kiloluk bir hemşire de yapardı. Bu hastalık, doğası gereği mali olmasın sakın?
Ya da (kibarlığı elden bırakmayalım) siyasi? Sh:56-57

“Ben, neden biri böyle bir gücü istesin ki?”

“Neden güveler ışığa doğru uçarlar? İktidar hırsı cinsellik güdüsünden bile daha mantıksız ve daha güçlüdür.. Ama  bunun iki yönlü bir soru olduğunu söylemiştim. Smith’in mal varlığı neredeyse Mars’ın sözde Kralı-İmparatoru olmasının yarattığı özel durumu kadar önemli. Hatta, bir Yüksek Mahkeme kararı onu Mars üzerindeki fiili işgal hakkından edebilir ama Lyle İtkisi ve Lunar Girişimcilik’teki yüklü hissesi üzerindeki mülkiyetini sarsacak bir şeyin varlığından şüphe ederim. Her şeyden önce sekiz vasiyet kamuya açık kayıtlar ve en önemli üç durumda vasiyetli ya da vasiyetsiz mirasa konuyor. Ölürse ne olur? Bilemiyorum. Tabii ki ortaya binlerce kuzen adayı fırlar ama Bilim Vakfı böyle açgözlü pislikleri yirmi yıldır savuşturmayı becerdi. Öyle gözüküyor ki eğer Smith vasiyet bırakmadan ölürse muazzam serveti devlete kalacak.” Sh:66

“Sefahat dolu bir hafta sonu için Atlantic City’ye gidelim hemen, sadece ikimiz.”

“Ama Jubal!”

“Faydalanmaya kalktığımda minnetin ne kadar derine kadar gidebildiğini gördün mü?”

“Ah! Hazırım. Ne zaman gidiyoruz?”

“Haydi oradan! Kırk yıl önce gitmiş olmalıydık. Kapa çeneni. Söylemek istediğim ikinci şey; haklısın; çocuk gerçekten de insan âdetlerini öğrenmek zorunda. Camiye girerken ayakkabısını, sinagoga girerken şapkasını çıkarmak ve tabu bunu gerektirdikçe çıplaklığını örtmek zorunda, yoksa kabilemizin şamanları onu sapkınlıkla suçlayıp yakarlar. Ama çocuğum, Şeytan’ın beş farklı yüzü adına, ne yaparsan yap, bu süreçte onun beynini yıkama. Her zaman alaycı kalmasını sağla.”           

“Ih, bunu nasıl başarabileceğimi bilmiyorum, Jubal. Yani, Mike’ta alaycılığın zerresi yok gibi.” Sh:183

“Şimdi bana o stereovizyonda ne gördüğünü ve ondan ne grokladığını anlat.”

Ardından yaptıkları konuşma Mike ile yapılan her zamanki sohbetlerden bile daha uzun, karmaşık ve yorucuydu. Mike aptal kutusunda gördüğü her bir ayrıntıyı, hareketi, sesi ve mimiği -reklamları da dahil ederek anlattı. Ansiklopediyi okumayı neredeyse bitirmişti. “Din”, “Hıristiyanlık”, “İslam”, “Musevilik”, “Konfüçyüsçülük”, “Budizm” ve din ile ilgili başka birçok maddeyi de okumuştu. Ama bunların hiçbirini groklamamıştı.

En azından Jubal kafasındaki bazı fikirlerden emindi, (a) Mike Fostercı töreninin dini bir şey olduğunu bilmiyordu; (b) Mike dinler hakkında okuduklarını hatırlıyor ama bunları anlamadığının farkında olduğundan gelecekte üzerine düşünmek için saklıyordu; (c) aslında Mike’ın asıl anlamadığı sözlükte yazan dokuz karşılığını da tekrarlayabilecek durumda olmasına rağmen “din” kelimesinin kendisiydi; (d) Mars dilinde buna karşılık gelen ve Mike’ın karşılaştırabileceği bir kelime (ya da kavram) yoktu; (e) Jubal’in Duke’e anlatmış olduğu Marslı “dinsel törenler”in Mike’a göre bunlarla ilgisi yoktu; Mike için bu gibi şeyler Jubal için markete gitmek zorunluluğu kadar sıradandı; (f) Mars dilinde “din”, “bilim”, “felsefe” gibi insana özgü kavramları ayrı ayrı ifade etmeye imkân bulunmuyordu. Mike da artık akıcı bir İngilizce konuşuyor olsa da hâlâ Marsça düşündüğünden bu kavramlardan herhangi birini diğer ikisinden ayırabilmesi mümkün değildi. Tüm bu meseleler kısaca “Eskiler”den gelen öğretilerdi. Hiç şüphe duymamıştı ve araştırması gerekmemişti (Marsça’da her iki kavramın da karşılığı yoktu); her sorunun cevabı Eskiler’den alınmalıydı. Onlar, ister kozmik teoloji isterse sh:239

“Sonuç?”

“Sen bana ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dedin.”

“Hayır! Hayır!” dedi Harshaw, aceleyle. “Ben sana tüm bu dinlerin açıklamaları farklı olsa da çoğunun ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dediğini söyledim. Bunu tam olarak groklamasam da kullanılan terimin ‘Tanrı’ olduğunu söyledim.”

“Evet, Jubal,” diye onayladı Mike. “Kelime ‘Tanrı’,” diye ekledi. “Grokluyorsun.”

“Hayır! İtiraf edeyim ki groklamıyorum.” “Grokluyorsun,” diye ekledi Mike, kararlı bir şekilde. “Ben açıklayacak kelimeyi bulamamıştım. Sen grokluyorsun. Anne grokluyor. Ben de grokluyorum. Ayaklarımın altındaki çimen de mutlu ve güzelce grokluyor. Ama kelimeye ihtiyacım vardı. Bu kelime ‘Tanrı’.”

Jubal kafasını temizlemek istercesine iki yana salladı. “Devam et.”

Mike zafer kazanmış edasıyla parmağını Jubal’e doğrulttu. “Sen Tanrı”sın!”

Jubal eliyle alnına vurdu. “Ah, İsa aşkına: Ben ne yaptım? Bak, Mike, sakin ol! Acele etme! Beni anlayamadm. Üzgünüm. Çok üzgünüm! Söylediklerimi unut ve başka bir gün en baştan başlayalım. Ama…”

“Sen Tanrı’sm,” diye tekrarladı Mike, sakince. “Groklayabilen kişi. Anne, Tanrı. Ben Tanrı’yım.sh:249

Smith hâlâ “Tanrı” denilen insan sözcüğünü doğru grokladığını düşünüyordu; karışıklık, onun diğer insan sözcüklerini seçmekteki başarısızlığından kaynaklanmıştı. Kavram aslında o kadar basit, o kadar temel ve o kadar gerekliydi ki herhangi bir yuvalı bunu rahatlıkla açıklayabilirdi tabii ki Marsça’da. O zaman sorun, doğru şekilde konuşmasını sağlayacak insan sözcüklerini bulmakta ve kendi insanlarının dilindeki benzerlerin uyacak şekilde sıraya koymaktaydı.

Bunu, İngilizce’de bile olsa söylemenin neden zor olduğu üzerine kısa bir an için şaşkınlıkla düşündü, sonuçta bu, herkesin bildiği bir şeydi… öyle olmasa canlıyken groklamak mümkün olmazdı. Belki de kelimelerin durmadan değişen anlamlarıyla uğraşıp durmak yerine insanların Eskilerine bunu nasıl tarif edeceğini sormalıydı. Eğer öyleyse, Jubal bunu ayarlayıncaya kadar beklemeliydi çünkü burada kendisi sadece bir yumurta sayılırdı ve böyle bir şeyi ayarlaması mümkün değildi.sh:256

“Her zaman bir seçenek vardır! Bu seferki ‘kötü’ ve ‘daha kötü’ arasında bir seçim… bu da ‘iyi’ ve ‘daha iyi’ arasındakinden çok daha üzücü.”

“Şey, Jubal? Ne yapmamı bekliyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Harshaw. “Çünkü bu gösteriyi tümüyle kendim yürüteceğim. Ya da neredeyse hiçbir şey diyelim. Şu yazdığın günlük pislikte Joe Douglas’ı bu görüşmeyle ilgili olarak yerden yere vurmaktan kaçınmanı istiyorum hatta onu ‘bir devlet adamı gibi kendini kontrol edebildiği’ için biraz övebilirsin de.”

“Şimdi kusacağım!”

“Çimenlere kusma lütfen. Şapkanı kullan. Çünkü, neler yapacağımı, neden yapacağımı ve Joe Douglas’ın bunları neden kabul edeceğini sana önceden söyleyeceğim. Bir kaplanın sırtında yolculuk etmenin en önemli kuralı, kulaklarını asla bırakmamaktır.”

“Ukalalığı bırak. Durum ne?”

“Kaim kafalılığı bırak da dinle. Bu çocuk meteliksiz bir ‘hiç kimse’ olsaydı, sorun olmazdı. Ama o, Karun’un hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir servetin tartışmasız tek varisi… artı Sekreter Fall’ın Doherty’nin vermediğini kanıtladığı rüşveti almakla suçlanması örneğinden bu yana görülen en aptalca politik-adli iddia ile bu servetten de büyük bir politik güce sahip olduğu düşünülüyor.”

“Evet ama…”

“Kontrol bende. Jill’e de söylediğim gibi, şu ‘Gerçek Prens’ saçmalığıyla işim yok. Ayrıca tüm o serveti ‘onun’ olarak da görmüyorum; bir kuruşunu bile kendisi kazanmış değil. Kendisi kazanmış olsaydı bile -onun yaşında bu imkânsız ‘mülk’, çoğu insanın düşündüğü doğal ve açıkça ortada olan kavramdan biraz farklıdır.”

“Anlayamadım?”

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

“Bir dakika, Jubal. Hayvanların bile mülkü vardır. Marslılar hayvan değiller; büyük şehirleri ve tüm o başka şeylerle çok gelişmiş bir uygarlıkları var.”

“Evet. ‘Tilkilerin delikleri ve havadaki kuşların yuvaları vardır.’ Ye kimse bir mülkün sınırlarını ve onunla ilgili hakları bir bekçi köpeğinden daha iyi bilemez. Ama Marslılar öyle değil. Tabii ki her şeyin birkaç milyon ya da milyar yaşlı vatandaş -sana göre ‘hayalet’ tarafından ortak olarak sahiplenilmesine ‘mülkiyet’ diyorsan başka.”

“Söylesene, Jubal, şu Mike’m bahsettiği ‘Eskiler’ de ne?” “Resmi versiyonu mu istersin? Yoksa benim kişisel fikrimi mi?”

“Ha? Kişisel fikrini. Ne düşünüyorsun?”

“O zaman bunu kendine sakla. Bence tümüyle dinsel bir saçmalık, gübre olarak kullanılacak nitelikte. Bence, bir çocuğun kafasına daha sonra kurtulmasını imkânsız kılacak kadar erken yaşlarda sokulmuş bir batıl inanç bu.”

“Jill, sanki inanıyormuş gibi konuşuyor.” Sh:320-321

Marslıların bireyler arası ilişkilere verdikleri yüksek değeri doğru şekilde grokluyordu.

Ortada yapacak bir şey yoktu; Valentine Michael ile suyu paylaşmıştı ve şimdi dostunun güvenini boşa çıkarmaması gerekiyordu... elinden sadece bu Yankeelerin tümüyle onursuz insanlar olmadıklarını ümit etmek geliyordu.

Böylece yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Jubal’in elini sıktı. “Evet. Valentine Michael bana –gururla hepinizin onunla…” (Dr. Mahmud Marsça bir kelime söyledi) “… olduğunuzu söyledi.”

“Hı?”

“Su kardeşliği. Anlıyor musunuz?”

“Grokladım.”

Mahmud’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı ama belli etmeden devam etti: “Zaten onunla böyle bir ilişkim olduğundan ailenin bir parçası olarak kabul edilmeyi diliyorum. Sizin adınızı biliyorum ve sanırım bu da Bay Caxton; aslında resminizi köşenizin üzerinde görmüştüm, Bay Caxton; fırsat buldukça okuyorum. Bakalım genç bayanları tanıyabilecek miyim. Şu, Anne olmalı.”

“Evet. Ama şu anda cüppesi üzerinde.”

“Evet, tabii ki. Mesleğiyle meşgul olmadığı bir zamanda ona saygılarımı sunarım.”

Harshaw onu diğer üçüyle tanıştırdı… ve Jill onu, bir su kardeşine söylenen hitap şeklini doğru kullanarak şaşırttı. Sesi yetişkin bir Marslıya göre üç oktav daha tizdi ama gırtlaktan gelen aksansız telaffuzu doğruydu. Bu, Jill’in güçlükle anladığı yaklaşık yüz kelime içinde telaffuz edebildiği birkaç kelimeden biriydi; bu kelimeyi çok iyi öğrenmişti çünkü her gün defalarca duyuyor ve kullanıyordu.

Dr. Mahmud’un gözleri şaşkınlıktan hafifçe büyüdü; belki de bu insanlar basit, sünnetsiz barbarlar olmayabilirlerdi… ayrıca genç dostunun sezgileri güçlüydü. Hemen Jill’e doğru hitapla karşılık verdi ve başını eğerek onu selamladı.

Jill, Mike’ın durumdan çok memnun olduğunu açıkça görebiliyordu; biraz beceriksizce ama anlaşılır şekilde bir su kardeşinin karşılık vermekte kullanabileceği dokuz sözcükten en kısa olanını söyledi; oysa bunun anlamını tam olarak groklayamıyordu ve insan biyolojisindeki karşılığını (İngilizce olarak) yeni tanıştığı bir adama karşı kesinlikle kullanmazdı!·

Oysa Mahmud, söyleneni anladı ve (insanlar için imkânsız olan) direkt tercümesini değil, sembolik anlamını aldı ve uygun karşılığı verdi. Ama Jill’in linguistik yeteneğinin sınırı bu kadardı; adamın söylediğini anlamamıştı ve gündelik İngilizce’yle bile kişilik veremezdi.

Ama bir anda ilham geldi. Masaya belirli aralıklarla insanların yüzyıllardır konuşma sırasında kullandıkları birer eşya konmuştu; su dolu sürahiler ve yanlarında da bardaklar. Uzandı, sürahilerden biriyle bir bardak aldı ve su doldurdu.

Mahmud’un gözünün içine baktı. “Su. Yuvamız senindir,” dedi içtenlikle. Bardağı dudaklarına değdirdi ve Mahmud’a uzattı.

Mahmud ona Marsça bir karşılık verdi, sonra anlamadığını görünce tercüme etti. “Suyu paylaşan her şeyi paylaşır.”

Bir yudum aldı ve tam bardağı Jill’e geri veriyordu ki yanlışını düzeltti, Harshaw’a baktı ve bardağı ona sundu.

“Ben Marsça konuşamıyorum, evlat; ama su için sağ ol.

Asla susuz kalmayasın,” dedi Jubal. Bir yudum aldı, sonra bardağın üçte birini bitirdi. “Ah!”sh:334

“Dilin kendisi bir insanın en temel düşüncelerini belirler.”

“Evet ama… Doktor Mahmud, Arapça biliyorsun, değil mi?”

“Eh? Uzun yıllar önce, pek de iyi olmasa da biliyordum,” diye kabullendi Jubal. “Bir süre AFS aracılığıyla Filistin’de bulunmuştum. Ama artık pek hatırlamıyorum. Hâlâ biraz okuyabiliyorum… çünkü peygamberin sözlerini orijinal haliyle okumayı tercih ediyorum.”

“Gayet uygun. Kuran tercüme edilemeyeceğinden dolayı… ne kadar dikkatli olunursa olunsun tercüme sırasında ‘harita’ değişir. Öyleyse İngilizce’nin bana ne kadar zor geldiğini anlayabilirsin. Sadece benim dilimin kelimelerinin anlamlarının daha sınırlı olması ya da zamanların daha az olması değil; tüm ‘harita’ değişiyor. İngilizce, insan dilleri içinde en genişi  en yakın rakibinden birkaç kat fazla kelime içeriyor; sadece bu bile İngilizce’nin dünyanın lingua francası ’ [Lingua franca: İtalyanca, eri yaygın şekilde kullanılan dil.] olmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor çünkü -barbarların etkisine rağmen en zengin ve en esnek dil bu… ya da belki de barbarların etkisi yüzünden demeliyiz. İngilizce, karşısına çıkan her şeyi yutuyor ve buradan yeni bir İngilizce türetiyor. Kimse, korunan ve sınırları olan bazı dillerde olduğu gibi bu süreci durdurmaya çalışmadı… muhtemelen bunun sebebi de bir ‘Kraliyet İngilizcesi’nin olmayışı; çünkü ‘Kraliyet İngilizcesi’ Fransızca’dır. İngilizce, kimsenin nasıl büyüdüğünü umursamadığı karışık bir dildi… ve o da büyüdü! Devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki bu canavarı kucaklamayı göze almayan kimse eğitimli sayılmıyor artık.

“Bu çeşitlilik, incelik ve mantıksız, yerel ağızlara bağlı bu karmaşıklık, başka dillerde söylenmesi mümkün olmayan şeyleri İngilizce söylememizi sağlıyor. Bu, neredeyse beni çıldırtıyordu… ta ki bu dilde düşünmeyi -ve bu sayede doğup büyüdüğüm ‘haritanın’ üzerine bir başkasını koymayı öğrenene kadar. Birçok açıdan daha iyi bir harita bu; en azından daha ayrıntılı olduğu kesin.”

“Ama yine de basit bir dil olan Arapça’da söylenip de İngilizce’de karşılığı olmayan şeyler var.”

Jubal başıyla onayladı. “Çok doğru. İşte bu yüzden, az da olsa Arapça okumayı bırakmadım.”

“Evet. Ama Mars dili İngilizce’den öyle karmaşık -ve evrenin algılanmasını soyutlayışı bakımından çok farklıki kıyaslarsak İngilizce ve Arapça aynı dil sayılabilir. Bir İngiliz ve bir Arap birbirlerinin düşüncelerini diğerinin dilinde anlamayı öğrenebilirler. Ama herhangi birimizin (kendine özgü bir şekilde öğrenen Mike dışında) Marsça düşünebileceğinden emin değilim -evet, ikinci bir dil olarak Marsçayı öğrenebiliriz zaten benim konuştuğum da bu.

“Şimdi bu kelimeyi ele alalım: ‘grok’. Anlamı sanırım Marslıların bir ırk olarak düşünmeye ve konuşmaya başladıkları zamana kadar uzanıyor -bu da onların tüm ‘haritasını gözler önüne seriyor ve aslında oldukça basit. ‘Grok’, ‘içmek’ demek.”

“Ha?” dedi Jubal. “Ama Mike sadece içmekten bahsederken asla ‘grok’ demiyor. O…”

“Bir dakika.” Mahmud, Mike’la Marsça konuştu.

Mike biraz şaşırmış görünüyordu. “Grok içmek demek,” dedi ve konuyu kapattı.

“Ama Mike aynı zamanda,” diye devam etti Mahmud, “söyleyeceğim yüzlerce başka kelimeyi de kabul ederdi, bizim farklı kavramlar, hatta zıt kavramlar olarak adlandıracağımız sözcükleri bile. Ve ‘grok’, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu anlamların hepsini kapsıyor. ‘Korku’ demek, ‘sevgi’ demek, ‘nefret’ demek Marslıların ‘haritasına’ göre bir şeyi tümüyle groklamadan, onunla kendinizi bütünleşmiş sayacak kadar iyi anlamadan ondan nefret edemezsiniz. Kendinizden de nefret etmeniz gerekir. Ama bu, aynı zamanda o şeyi sevmenizi ve bağrına basmayı gerektirir. İşte o zaman nefret edebilirsiniz ve (bence) Marslıların nefreti öyle yoğun bir duygu ki bizim buna en yakın duygumuz onun yanında ancak hafif bir hoşnutsuzluk gibi kalır.”sh:355

“Kaptan, Jubal’in çıkarımını destekleyecek sağlam kanıtlar var,” diye aniden araya girdi Mahmud. “Bir kültürü diline bakarak analiz edebilirsin ve Marsça’da ‘savaş’ anlamına gelen bir sözcük yok.” Durdu, kafası karışmış gibiydi. “En azından ben olmadığını sanıyorum. Ayrıca ‘silah’ ya da ‘kavga’ anlamına gelen sözcükler de yok. Bir dilde bir kavramla ilgili sözcük yoksa, o sözcüğün sembolize ettiği şey de yok demektir.”

“Ah, saçmalama, Kokarca! Hayvanlar dövüşür… hatta karıncalar organize savaşlar yapar. Bana onların savaşmadan önce bunun için bir kelime icat etmek zorunda olduklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”sh:385

Örneğin, “Zuruf suresi’ yetmişinci ayet, değil mi, Kokulu?”

“‘Cennet’e girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız.’ İngilizce’ye aşağı yukarı bu şekilde tercüme edilebilir,” diye onayladı Mahmud.

“Şey,” dedi Miriam, “Muhammedi erkeklerin cennete gittiklerinde oynamaları için onlara sunulan güzel hurilerden bahsedildiğini duydum, bu da karılarına pek ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor.”

“Huriler kadın değildir,” dedi Jubal. “Onlar, tıpkı cinler ve melekler gibi farklı yaratıklardır. İnsan ruhlarına ihtiyaçları yoktur, onlar zaten ruhturlar, yaşlanmazlar, değişmezler ve güzeldirler. Erkek huriler de vardır ya da en azından erkeğe eşdeğer olanlar. Hurilerin Cennet’e girmek için uğraşmaları gerekmez, onlar zaten çalışanlar listesindedirler. Sınırsız lezzetli yiyecekleri, asla baş ağrısı yapmayan içkileri taşırlar ve istenildiğinde başka eğlenceler de sunarlar. Ama insan kadınlarının ruhları da tıpkı erkekler gibi Cennet’te ev işi yapmak zorunda değildir, değil mi, Kokulu?”

“Gerçeğe oldukça yakın, kullandığın saygısızca sözcükleri saymazsak tabii. Huriler…” Bir anda durdu ve öyle hızla doğruldu ki Miriam sırtından düştü. “Hey! Siz kızların ruhu olmayabilir! ”

Miriam doğruldu. “Seni nankör kâfir! Sözünü geri al!” dedi kızgın bir sesle.

“Sakin ol, Meryem. Ruhun yoksa zaten bir ölümsüzsün demektir, ruha ihtiyacın olmaz. Jubal… bir insanın ölmesi ve bunu fark etmemesi mümkün mü sence?”

“Bir şey diyemeyeceğim. Hiç denemedim.”

“Mars’ta ölmüş ve eve döndüğümü sadece hayal etmiş olmam mümkün mü? Etrafına bak! Peygamberin kendisinin bile memnun kalacağı bir bahçe. Her an leziz yiyecekler ve içecekler taşıyan dört huri. Hatta, huysuzluk edip fazlasını istersen erkekler de var. Burası Cennet mi?”

“Öyle olmadığını garanti ederim,” dedi ona Jubal. “Bu hafta vergilerimi ödemem gerekiyor.”

“Bu beni etkileyen bir şey değil.”

“Ve şu hurileri ele alalım -tartışma adına onların tanıma uygun olarak kabul edilebileceklerini varsaysak bilesonuçta güzellik gözlerdedir, bakılanlarda değil…”

“Kesinlikle geçer not alırlar.”

“Ve bunu ödeyeceksin, Patron,” diye ekledi Miriam.

“… hâlâ hurilere ait bir özellik eksik kalıyor,” dedi Jubal. “Hımm…” dedi Mahmud, “bu konuya girmesek iyi olur. Cennet’te bu geçici bir fiziksel durum değil, kalıcı bir ruhsal durum olurdu; düşünüş şekli gibi. Değil mi?”

“Bu durumda,” dedi Jubal, “bunların huri olmadıklarına eminim.”

Mahmud iç çekti. “Bu durumda birini kendi dinime çekmem gerekecek.”

“Neden sadece birini? Dünya üzerinde hâlâ kotanın tamamını doldurabileceğin ülkeler var.”

“Hayır, dostum. Yasalar dördüne izin verse de Peygamber’in hadislerinde bir erkeğin birden fazla kadınla hakkını vererek ilgilenmesinin imkânsız olduğu yazar.” Sh:454

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?” sh:476

Peder Foster, mesele dini özgürlükleri savunmak olunca bronz muştalar, sopalar ve polislerle kavga etme hevesinin pasif direnişten çok daha etkili olduğunu daha en başta fark etmişti. Onun kilisesi kuruluşundan itibaren militandı. Ama kendisi aynı zamanda bir taktisyendi; büyük savaşlar ancak topçu desteği Tanrı’nın yanındaysa yapılıyordu. “… ve onu kurtarıyorlar, onu oraya atan putperest yargıcı da katran ve tüye buluyorlar. Ön tarafa dönüyoruz. Ih, pek iyi göremiyorsunuz; sutyenim çoğunu örtüyor. Ne kötü.” Sh:491

“Patty Teyze dedi ki  “Inancın bana neler yaptığını görmenizi istedim. Ama bu sadece dışarıdan görünen; esas değişiklik içeride. Mutluluk. Bunu size anlatmayı denemeliyim. Yüce Tanrı biliyor ya, benim hitabet yeteneğim hiç yoktur… ama denemek zorundayım. Sonra da becerebilirsem sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle diğer sözde kiliselerin Şeytan’nın tuzakları olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Sevgili İsa Gerçek İnancı duyurdu, Foster böyle söylüyor ve ben de ona inanıyorum. Ama Karanlık Çağlarda onun sözleri bilerek çarpıtıldı ve eklemelerle İsa’nın kendisinin tanıyamayacağı hale getirildi. İşte Foster bu yüzden dünyaya gönderildi, Yeni Vahiy’i duyurmak ve her şeyi düzeltip açıklığa kavuşturmak için.”

Kilise mensubu Patricia Paiwonski bir parmağını uzattı ve bir anda çok etkileyici göründü, kutsal bir ahlak ve mistik sembollerle donanmış bir rahibe gibiydi. “Tanrı Mutlu olmamızı istiyor. Tüm dünyayı, eğer ışığı görürsek bizleri mutlu edecek şeylerle doldurdu. İçip neşelenmemizi istemeseydi üzüm suyunun şaraba dönüşmesine izin verir miydi? Üzüm suyu olarak kalmasını sağlayabilirdi… ya da kimseye azıcık keyif bile vermeyerek doğrudan sirkeye dönüşmesini. Bu doğru, değil mi? Tabii ki körkütük sarhoş olup karınızı ihmal etmenizi ve çocuklarınızı dövmenizi kastetmedi… ama bize kullanabileceğimiz güzel şeyler verdi, tabii ki kötüye kullanmamız… ya da umursamamamız için değil. Ama ışığı görmüş arkadaşlarının arasında birkaç kadeh içmek istiyorsan ve bu da sende zıplayıp dans ederek Tanrı’ya şükranlarını sunma isteği uyandırıyorsa… neden yapmayasın? Tanrı alkolü de yarattı, ayakları da… ve onları ikisini bir araya getirip mutlu olalım diye yarattı.”

Durakladı. “Kadehi doldur, şekerim; vaaz vermek insanı susatıyor; bu sefer o kadar fazla gazoz koyma; viski gayet güzel. Ve hepsi bu da değil. Tanrı kadınlara bakılmasını istemeseydi, onları çirkin yaratırdı… bu mantıklı, değil mi? Tanrıhile yapmaz. Bu oyunu kendisi yarattı; onu kurbanların asla kazanamayacağı şekilde ayarlamamıştır. Hileli bir oyunda kaybettikleri için kimseyi Cehennem’e yollamaz.

“Pekâlâ! Tanrı Mutlu olmamızı istiyor ve nasıl olacağını da söylemiş: ‘Birbirinizi sevin!’ Zavallının ihtiyacı varsa bir yılanı sevin. Işığı görmüşse ve kalbinde sevgi varsa komşunuzu sevin… ve sizi belirlenmiş yoldan saptırıp Cehennem çukuruna götürmeye çalışan günahkârlar ve Şeytan’ın yoz uşaklarına da elinizin tersiyle çakıverin. Ve ‘sevgi’ derken sadece tenin baştan çıkarıcılığına kapılmamak için kafasını ilahi kitaplarından kaldırmayan şu duygusal yaşlı teyze sevgisini de kastetmedi. Tanrı tenden nefret ediyorsa, Niçin o kadar ten yarattı? Tanrı ödlek değildir. Grand Canyon’u ve gökyüzünde gezen kuyruklu yıldızları, kasırgaları ve depremleri yarattı… tüm bunları yapan bir Tanrı’nın, genç kızın biri bir şey almak için eğildi ve adamın biri de onun göğüslerini gördü diye altına kaçırıyor olması mümkün mü? Öyle olmadığını iyi biliyorsun, şekerim; ben de biliyorum! Tanrı bize sevmemizi söylediğinde bize bir kart uzatmıyordu; gerçekten onu kastediyordu. Sürekli altlarının değişmesine ve sevgiye ihtiyacı olan küçük bebekleri sevelim ve güçlü, kokulu erkekleri de sevelim ki sevecek başka bebekler de olsun… ve ikisinin arasında sevişmeye devam edelim çünkü sevişmek çok güzel!

“Tabii ki bunda da bir viski şişesine fazlaca dalarak sarhoş olup sonra da gidip bir polis dövmek gibi aşırılığa kaçmayacağım. Aşkı satamazsın, mutluluğu satın alamazsın, ikisinin de fiyat etiketi yoktur… öyle olduğunu düşünüyorsan, Cehennem’e giden yollar sana açık demektir. Ama açık yüreklilikle verir ve Tann’nın sonsuz kaynağından alırsan, Şeytan sana dokunamaz. Para mı?” Jill’e baktı. “Şekerim, şu su paylaşma işini birisiyle, diyelim bir milyon dolar karşılığı yapar mıydm? On milyon yapalım, vergisiz.”

“Tabii ki hayır.” (“Michael, bunu grokluyor musun?”)

(“Neredeyse tümüyle, Jill. Beklemek var.”)

“Görüyor musun, tatlım? Ne anlama geldiğini biliyordum, o suda sevgi olduğunu biliyordum. Sizler arayıcısınız, ışığa çok yakınsınız. Ama sizi ikiniz, içinizde sevgiyle Michael’ın dediği gibi ‘suyu paylaşıp daha da yakınlaştığınıza’ göre, size normalde bir arayıcıya anlatmayacağım şeyleri de anlatabilirim…”

Kendi kendini öyle ilan etmiş ya da doğrudan doğruya Tanrı tarafından ilan edilmiş, otoriteden otoriteye değişir. Rahip Foster, yaşadığı kültür ve zamanın nabzını tutmak konusunda en az, becerikli bir panayır çalışanının bir kurbanı tanıması kadar yetenekliydi. “Amerika” adıyla bilinen ülke ve kültür tüm tarihi boyunca bölünmüş bir kişiliğe sahip olmuştu. Kanunları, Rabelaisçi [Rabelais, François: Ortaçağ skolastizmini ve batıl inançlarını eleştiren Fransız yazar ve hümanist] olmaya eğilimli bir halk için fazlasıyla püritendi; büyük dinlerinin hepsi çeşitli derecelerde Apolloncuydu; dinlerin yeniden uyanışlarıysa Dioniysosçu denecek kadar isterik olabiliyordu. Yirminci yüzyılda (Arz’ın Hıristiyan Dönemi), seks Dünya’nın hiçbir yerinde, Amerika’daki kadar baskı görmemişti ve başka hiçbir yerde de sekse bu kadar büyük bir ilgi yoktu.

Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi. Sh:504-507

Jill, Mike’ın yumuşak ama kesin bir sesle konuştuğunu duydu.

“Sen Tanrı’sın.”

“‘Sen Tanrı’sın…’” diye uyuşmuş gibi bir sesle fısıldadı Patricia.

“Evet. Jill Tanrı’dır.”

“Jill… Tanrı’dır. Evet, Michael.”

“Ve sen de Tanrı’sın.”

“Sen Tanrı’sın. Şimdi, Michael, şimdi!”

Jill sessizce yatak odasına döndü ve dişlerini fırçaladı. Bu sırada zihninden sessizce Mike’a uyanık olduğunu haber verdi ve Mike’ın bunu zaten bildiğini öğrenince hiç şaşırmadı.

Oturma odasına tekrar geldiğinde perdeler açılmış, sabah güneşi içeriyi dolduruyordu. “Günaydın, sevgililerim!” İkisini de öptü.

“Sen Tanrı’sın,” dedi Patty, basitçe.

“Evet, Patty. Ve sen de Tanrı’sın. Tanrı hepimizin içinde.” Patty’ye sabahın çiğ, parlak ışığında baktı ve yeni kardeşinin hiç de yorgun görünmediğini fark etti. Patty sanki bir gecelik uykusunu, hatta biraz da fazlasını almış gibiydi… üstelik her zamankinden daha genç ve tatlı görünüyordu. Bu etkiyi biliyordu… Mike, okumak ya da düşünmek yerine bütün gece ayakta kalmaya karar verirse Jill, ona eşlik etmekte hiç zorluk çekmiyordu… ayrıca önceki gece aniden uykusunun bastırmasının da Mike’ın fikri olduğundan şüpheleniyordu… ve zihninde Mike’m bunu onaylayan düşüncesini duydu.

“Şimdi, siz iki sevgilime birer kahve… ve bana da tabii. Ayrıca, bir kutu portakal suyu da almıştım.”

Mutluluk içinde, hafif bir kahvaltı ettiler. Jill, Patty’nin düşünceli olduğunu gördü. “Sorun nedir, tatlım?”

“Ih, bunu söylemekten nefret ediyorum… ama siz çocuklar neyle geçineceksiniz? Patty Teyze’nin oldukça dolu bir cüzdanı var ve düşündüm de…”

Jill bir kahkaha attı. “Ah, sevgilim, üzgünüm; gülmek istememiştim. Ama Mars’tan Gelen Adam zengin! Bunu biliyorsun herhalde? Yoksa haberleri okumuyor musun?”sh:514

Benmerkezcilik Turnuvası’ndan adının silindiğini hatırlıyorum, bu onun serbest görevde olduğuna işaret çünkü Mike bu bölgedeki en hevesli benmerkezcilik oyuncularından biridir.”

“Ama bu düşünce müstehcen!”

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

Ama… sh:519

“Teşhircilik”, onun için sadece anormal psikolojide kullanılan bir sözcük olmuştu; hep aşağılayarak baktığı nevrotik bir zayıflıktı. Oysa şimdi, kendi hislerini incelediğinde ya böyle bir kendini beğenmişliğin normal olduğuna ya da başından beri kendisinin anormal olduğu ama bunun farkına varmadığına karar verdi. Ama kendini anormal hissetmiyordu; sağlıklı ve mutluydu… hatta her zamankinden daha da sağlıklıydı. Sağlığı hep yerinde olmuştu -hemşirelerin böyle olmaları gerekirdi ama en son ne zaman burnunu çektiğini ya da midesinin kötü olduğunu hatırlamıyordu bile… hey, diye düşündü şaşkınlıkla, âdet dönemi sancıları bile yoktu.

Pekâlâ, gayet sağlıklıydı -ve sağlıklı bir kadın kendisine bakılmasından hoşlanıyorsa, tabii ki bir biftek gibi değil! sağlıklı bir erkeğin bir kadına bakmaktan hoşlanması da gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar normaldi, yoksa işin bir mantığı olmazdı! O anda nihayet Duke ve resimlerini entelektüel bir düzeyde anladı… ve zihninde Duke’ten özür diledi.

Bunu Mike’la tartıştı, değişen bakış açısını ona anlatmaya çalıştı… kolay değildi çünkü Mike, Jill’in herhangi bir zamanda, herhangi biri tarafından kendisine bakılmasını neden umursadığını anlayamıyordu. Dokunulmak istememesini anlıyordu; Mike da kabalık etmeden bunu yapabiliyorsa el sıkışmaktan kaçmıyordu, sadece su kardeşlerine dokunmayı ve onların kendisine dokunmasını istiyordu. (Jill, bunun Mike’ın kafasında erkek kardeşlerini ne kadar kapsadığından tam olarak emin değildi; Mike, hakkında bir şeyler okuyup groklamayı başaramadığında ona homoseksüelliği açıklamıştı… hatta ona bir homoseksüel gibi görünmemesi ve birilerinin ona asılmasını önlemesi konusunda öğütler de vermişti. Çünkü Mike, tatlı biriydi ve Jill onun böyle şeylere maruz kalacağını -doğru şekilde tahmin etmişti. Mike onun tavsiyelerine uyup yüz hatlarını başlangıçta sahip olduğu androjen güzellikten kurtarıp daha erkeksi bir hale getirmişti. Yine de Jill, Mike’ın, diyelim Duke’ten gelecek böyle bir daveti reddedeceğinden emin değildi… neyse ki Mike’ın erkek su kardeşlerinin hepsi oldukça erkeksi adamlardı, tıpkı diğer kardeşlerinin oldukça dişi kadınlar olduğu gibi. Jill, her şeyin böyle kalmasını umuyordu; zaten Mike’ın zavallı arada kalmışlarda bir “yanlışlık” groklayacağım düşünüyordu… öylelerine asla su sunulmazdı.)

Mike onun artık kendisine bakılmasından neden hoşlandığını da anlamıyordu. İkisinin bakış açılarının neredeyse aynı olduğu tek zaman, panayırdan ayrıldıkları dönemdi. Jill, bakışları umursamamayı öğrenmişti… Patty’ye söylediği gibi, bir işe yarayacak olsa gösterilerine “anadan doğma” da çıkabilirdi.

Jill, şu andaki kendini tanımasının o noktada gelişmeye başladığını fark etti; gerçekte hiçbir zaman için erkeklerin bakışlarına karşı kayıtsız kalmamıştı. Mars’tan Gelen Adam’la birlikte yaşamanın tamamen kendine has gerekliliklerine uyum sağlayabilmek için o yapay, eğitimle geliştirilmiş kişiliğinin, hiçbir şekilde saçmalığa yer olmayan bir mesleğin tüm zorluklarına rağmen, bir hemşirenin koruyabildiği o hanımefendilere özgü titiz kaygıların bir kısmını fırlatıp atmak zorunda kalmıştı. Ama Jill, bundan kurtuluncaya kadar böyle titiz kaygıları olduğunun farkında bile değildi.

Tabii ki Jill her zamankinden bile daha fazla “Hanımefendi”ydi ama kendini bir “centilmen” olarak düşünmeyi tercih ediyordu. Ama artık içinde bir yerlerde çevredeki erkek kedileri azdırmak için göbek atan kızışmış bir dişi kedi kadar utanmaz bir şeyler olduğunu kendinden gizleyemiyordu (gizlemek gibi bir isteği de yoktu). Sh:528

Bir gün Jill eve geldi ve Mike’ı transta olmadığı halde hiçbir şey yapmadan kitapların ortasında otururken buldu. Bunların aralarında Tevrat, Kama-Sutra, çeşitli İncil versiyonları, Ölüler Kitabı, Mormonlar Kitabı, Patty’nin değerli Yeni Vahiy kopyası, çeşitli Apocryphalar, [Apocryphalar: İbranice orijinal metinde yer almadığı için Protestanlar tarafından kabul görmeyen 14 kitaplık İncil metinleri grubu.] Kurân, Altın Dal’ın orijinal kopyası, Yol, Kutsal Metinler Anahtarıyla Birlikte Bilim ve Sağlık, küçüklü büyüklü bir düzine başka dinin kutsal metinleri hatta Crovvley’in Kanun Kitabı gibi sıra dışı eserler bile vardı.

“Sorun nedir, tatlım?”

“Jill, groklamıyorum.” Eliyle kitapları işaret etti. (“Beklemek, Michael. Tamamlanana kadar beklemek var.”)

“Beklemenin bunu tamamlayabileceğini sanmıyorum. Ah, sorunun ne olduğunu biliyorum; ben gerçek bir insan değilim, bir Marslıyım; yanlış bir vücuda hapsolmuş bir Marslıyım.”

“Bana göre yeterince insansın, tatlım… ayrıca vücudunun şekline de bayılıyorum.”

“Ah, neden bahsettiğimi grokluyorsun. İnsanları groklamıyorum. Dinlerin bu çeşitliliğini anlamıyorum. Benim insanlarım arasında…”

538 “Senin insanların mı, Mike?”

“Üzgünüm. Marslılar arasında demeliydim, sadece bir din vardır… üstelik o da bir inanç değildir, kesin bir gerçektir. Sen grokluyorsun. ‘Sen Tanrı’sın!’”

“Evet,” diye onayladı Jill. “Grokluyorum… Marsça’da tabii. Ama biliyorsun, tatlım, İngilizce’de ya da bir başka insan dilinde aynı şeyi ifade etmiyor bu. Nedenini bilmiyorum.” “Hımm… Mars’ta, bilmemiz gereken bir şey olduğunda herhangi bir şey Eskilere danışırız ve aldığımız cevap da asla yanlış olmaz. Jill, insanların ‘Eskiler’inin olmaması mümkün mü? Bunun anlamı ruhların olmaması demek. Biz çözüldüğümüzde –öldüğümüzde tümüyle ölüyor muyuz… geriye hiçbir şey kalmıyor mu? Bir önemi olmadığı için mi cehalet içinde yaşıyoruz? Yaşamımız bir Marslının bir konuyu düşünmek için harcayacağı kadar kısa bir zamanda, hızla geçip gittiği için mi? Söyle bana, Jill. Sen insansın.”

Jill sakin ve ciddi bir şekilde gülümsedi. “Bunu bana sen kendin söyledin. Sonsuzluğu bana sen öğrettin ve bunu geri alman da mümkün değil. Ölemezsin, Mike; ancak çözülebilirsin.” Elleriyle kendi vücudunu gösterdi. “Senin gözlerinle görebilmeyi bana öğrettiğin ve o kadar güzel şekilde sevdiğin bu vücut… bir gün yok olacak. Ama ben bir yok olmayacağım… ben neysem oyum! Sen Tanrı’sın, ben Tanrı’yım ve hepimiz Tanrı’yız, sonsuza dek. Nerede olacağımı ya da bir zamanlar hastaların altlarını temizlerken ve sahne ışıkları altında vücudunu sergilerken mutlu olan Jill Boardman olduğumu hatırlayıp hatırlamayacağımı bilmiyorum. Bu vücudu sevdim…”

Mike, alışılmadık derecede sabırsız bir hareketle Jill’in giysilerini yok ediverdi.

“Teşekkürler, tatlım,” dedi sessizce Jill, oturduğu yerde, ufak bir hareket bile yapmamıştı. “Bu benim için güzel bir bedendi -senin için de onun hakkında düşünen ikimiz için de. Ama işim bittiğinde onu özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Umarım ben çözüldüğümde bedenimi yersin.”

“Ah, seni yiyeceğim, tabii ki… tabii ki ben senden önce çözülmezsem.”

“Öyle olacağını sanmam. Güzel vücudun üzerindeki o sağlam kontrolün sayesinde en azından birkaç yüzyıl yaşayacağını sanıyorum. Tabii ki bunu istersen. Daha önce çözülmeyi seçmezsen.”

“Bunu yapabilirim. Ama şu an değil. Jill, denedim, denedim. Kaç kiliseye gittik?”

“San Francisco’daki tüm kiliselere sanırım… tabii ki adreslerini rehberlere koymayan küçük, gizli kiliseler hariç. Kaç kez arayıcı ayinlerine katıldığımızı hatırlamıyorum bile.” Sh:538

“Jubal, sen korkağın tekisin.”

“Aynen öyle, bayım! Beni endişelendiren, bu masumların kendi düzenlerini çirkin bir dünyaya uydurup uydurmayacakları. Ah, bunu daha önce de deneyenler oldu ve her seferinde dünya onları asit gibi yıpratıp yok etti. İlk Hıristiyanlardan bazıları -anarşi, komünizm, grup evliliği hatta şu kardeşlik öpücüğünde bile ilkel, Hıristiyanca bir hava var. Belki de Mike bunu oradan öğrenmiştir, sonuçta yaptığı her şey, özellikle de şu Toprak Ana töreni, diğer inanışlardan hazırlanmış bir karma.” Jubal kaşlarını çattı. “Bunu ilkel Hıristiyanlardan aldıysa -yani sadece kızları öpmekten hoşlandığı için yapmıyorsa bu durumda erkeklerin erkekleri öpmesini de beklerim.”

Ben homurdandı. “Söylemeyi unuttum, onu da yapıyorlar. Ama bu homoca bir şey değil. Bir kez yakalandım; sonrakilerden kurtulmayı başardım.”

“Yani? Her şey yerli yerine oturuyor. Oneida Kolonisi [Oneida Kolonisi: 1848’de Oneida, New York’ta kurulan ve 1880’de dağılan, komünist ilkelere dayanan bir dinsel ve sosyal deney sayılabilecek ütopik topluluk.] Mike’ın ‘Yuva’sına oldukça benziyordu; uzunca bir süre ayakta kalmayı başardılar ama nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bir yerdeydiler; kalabalık bir şehrin ortasında değil. Pek çok başka örnek de var, hepsinin de hikâyesi aynı: kusursuz bir paylaşım ve kusursuz bir sevgiyi düşünerek hazırlanmış, büyük umutlar ve idealler içeren bir plan… hemen arkasından gelen suçlamalar ve kaçınılmaz başarısızlık.” Jubal

 “Daha önce Mike için endişeleniyordum; şimdi hepsi için endişeliyim.”

“Sen mi endişelisin? Sence ben ne haldeyim?
Jubal, senin şu tatlı mutluluk teorini kabul edemem. Yaptıkları yanlış!”

“Ne olmuş? Ben, senin boğazında kalan şey sadece şu son olay.”

“Şey… belki de. Ama hepsi o değil.”

“Hemen hemen hepsi o. Ben, seksin etiği can sıkıcı bir problemdir… çünkü hepimiz ‘ahlaki değerler’ denilen aptalca, işe yaramaz ve kötü bir toplum kuralları sistemiyle uyum sağlayabilmek için pragmatik çözümler bulmak zorundayız. Çoğumuz bu sistemin yanlış olduğunu biliyor ya da en azından öyle olduğundan şüpheleniyor ve bu kuralları çiğniyoruz. Hepimiz toplum içinde bunları onayladığımızı söyleyip gizli gizli çiğnemenin suçluluğunu duyarak bedelini ödüyoruz. İster istemez, bu kural bizi yönetiyor, ölü ve pis kokuyor. Biliyorum, kendini özgür birisi olarak görüyorsun ve bu şeytani kuralı kendin yıkmış durumdasın ama cinsel ahlak açısından daha önce rastlamadığın bir sorunla karşılaştın, bilinç düzeyinde uymayı reddettiğin bu Yahudi-Hıristiyan kuralını bilinçaltında geçerli kıstas olarak aldın. Dolayısıyla, otomatik olarak miden bulandı… ve senin refleksinin seni ‘haklı’, onları da ‘haksız’ gösterdiğine inandın hâlâ da inanıyorsun. Öğğğ! Senin mideni suçu tespit eden bir araç olarak kullanmaktansa eziyet çekmeyi tercih ederim. Midenin yansıtabildiği tek şey, daha mantığın oluşmadan önce sana öğretilmiş olan önyargılar.”

“Senin midenden ne haber?”

“Benimki de en az seninki kadar aptal ama ben onun aklımı yönetmesine izin vermiyorum. Ben en azından Mike’ın ideal bir insan ahlakı yaratma çabasındaki güzelliği görebiliyorum. Ve bu -sen dahil pek çok insanı ürkütecek kadar radikal değişiklikler içerse de böyle ideal bir ahlakın ancak ideal cinsel davranışlarla kurulabileceğini gördüğü için de onu alkışlıyorum. Bu yüzden ona hayranlık duyuyorum… onu Filozoflar Birliği’ne aday göstermeliyim. Çoğu ahlak filozofu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kültürümüzün cinsel kurallarının doğruluğunu kabul eder; aile, tekeşlilik, kendini kontrol, şu senin canını çok sıkan gizlilik kanunu, cinsel ilişkiyi gerdek gecesine bağlama ve benzeri şeyleri. Kültürel kurallarımızın tamamının üzerinde uzlaştıktan sonra ayrıntılarla uğraşırlar… kadın göğsünün görünmesinin ahlaksızlık olup olmadığı gibi saçmalıklarla! Ama çoğunlukla insan denen hayvanın bu kanunlara uymaya nasıl ikna edileceğini ya da zorlanacağını tartışırlar, oysa çevrelerinde gördükleri acılar ve trajedilerin bu kurallara uymamaktan değil, tam tersine bu kuralları birebir uygulamaktan kaynaklandığını görmezden gelirler.

“Şimdi, Mars’tan Gelen Adam dünyaya iniyor, bu kutsal kuralları görüyor ve hepsini birden reddediyor. Mike’ın cinsellik anlayışını tam olarak anlamıyorum ama bana anlattığın azıcık şeyden bile onun görüşlerinin tüm Dünya’daki tüm büyük devletlerin kanunlarına karşı olduğunu ve herhangi bir dine bağlı ‘aklı başında’ birini -hatta agnostiklerin ve ateistlerin çoğunu da öfkelendireceğini anlayabiliyorum. Ama yine de bu zavallı çocuk…”

“Jubal, tekrar söylüyorum, o bir çocuk değil, yetişkin bir insan.”

“O bir ‘insan’ mı? Acaba? Anlattığına göre bu zavallı yapay Marslı, seksin birlikte mutlu olmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Buraya kadar Mike’a katılıyorum: Seks mutluluk getirmeli. Oysa biz en kötüsünü yapıp seksi birbirimizin canını yakmak için kullanıyoruz. Asla acı vermemeli; mutluluk getirmeli ya da en azından keyif vermeli. Bundan başka bir şey olması için anlamlı bir sebep yok.

“Kurallar diyor ki: ‘Komşunun karısına göz dikmeyeceksin’; peki sonuç ne? Gönülsüz bekâret, zina, kıskançlık, trajik aile kavgaları, yumruklar ve bazen cinayetler, dağılan yuvalar ve mahvolan çocuklar… ve şehir kulüplerindeki dansçı kızlara yapılan ufak, gizli ziyaretler, cinsel birleşme olsun olmasın hem erkeği hem de kadını alçaltacak türden. Bu emre uyan oldu mu? ‘Göz dikmemeyi’ öngören Emirden bahsediyorum; fiziksel bir şeyden değil. Sanmam. Bir erkek bana gelip sadece öyle emredildiği için bir başkasının karısına yan gözle bakmadığına dair İncil üzerine yemin etse ya adamın kendini kandırdığını ya da cinsel bir eksikliği olduğunu düşünürüm. Bir çocuk sahibi olabilecek kadar erkek olan herkes pek çok kadına yan gözle bakmıştır; bir girişimde bulunup bulunmamasının önemi yoktur.

“Şimdi, Mike gelip diyor ki: ‘Benim karıma yan gözle bakmana gerek yok… onu sev! Onun sevgisinin sınırı yok, böylece hepimiz kazanırız… korku, suçluluk, nefret ve kıskançlık dışında kaybedeceğimiz bir şey yok.’ Bu teklif o kadar safça ki muhteşem. Hatırladığım kadarıyla sadece uygarlık öncesi Eskimolar bu kadar saftılar ve bizden o kadar uzaktaydılar ki onlara da ‘Mars’tan Gelen Adamlar’ diyebilirsin. Ancak, kısa sürede onlara kendi erdemlerimizi aşıladık ve onlar da artık bizim gibi mutlu bir paylaşım yerine bekâret ve zinaya sahipler; tabii ki bu sadece dönüşüm sırasında hayatta kalmayı başaranlar için geçerli. Acaba onlara ne yararı oldu? Ne dersin, Ben?”

“Eskimo olmayı istemem, teşekkür ederim.” Sh:638-640

Kadınlarla ilgili bir şey.”

“Şu anda duymak istemiyorum. Sabaha söylersin.”

“Şimdi, Jubal.”

İç çekti. “Konuş. Olduğun yerde kal.”

“Jubal… sevgili kardeşim. Erkekler, biz kadınların nasıl göründüğüne çok önem verir. Biz de güzel olmaya çalışırız ve bu da bir iyiliktir. Bir zamanlar bir striptizciydim, bildiğini biliyorum. Bu da bir iyilikti, erkeklere onlar için ne kadar güzel olduğumu göstermek. Benim verebileceklerime ihtiyaçları olduğunu bilmek de benim için bir iyilikti.

“Ama Jubal, kadınlar erkekler gibi değildir. Biz bir erkeğin ne olduğuna önem veririz. ‘Varlıklı mı?’ gibi aptalca bir şey de olabilir, ‘Çocuklarıma bakıp onlara iyi davranacak mı?’ gibi bir şey de. Ya da bazen bu ‘İyi biri mi?’ olur senin iyi olduğun gibi, Jubal. Bizim sizde gördüğümüz güzellik, sizin bizde gördüğünüzden farklıdır. Sen güzelsin, Jubal.”

“Tanrı aşkına!”

“Doğru konuştuğunu düşünüyorum. Sen Tanrı’sın ve ben de Tanrı’yım; ve sana ihtiyacım var. Sana su sunuyorum. Paylaşıp yakınlaşmama izin verecek misin?”

“Ah, bak, küçük kız, ne sunduğunu yanlış anlamadıysam…”

“Grokladın, Jubal. Sahip olduğumuz her şeyi birlikte paylaşmak. Kendimizi. Benliğimizi.”sh:707

Not: Roman aşırı uç  fikirleri ile cennetvârî bir hayatı, savaşın, acının olmadığı her şeyin yekdiğeriyle uyumlu olabilirliğini savunsa da, sonuçta insan fıtratından getirdiği vahşilik, cahillik, bencillik vb sıfatlarla bunu başaramadığından, kanun ve din penceresinin hakimiyeti altında tutulması toplum düzeni için gerekli oluşunu hatırlatır. Fikirler içerisindeki hususların kabul edilip edilmeme konusunda içtimâi sansürün etkili olması ve  bünyesinde sakladığı vasıfların sikleti ile bağlantılı da olunca, aynı siyasette en yüksek mertebede bulunan Niccolò Machiavelli’nin başına gelenler olması, süpürülmesi işin kolay tarafı olmuştur. Her düşünce sahibi itiraz edenin hücumuna uğrasada, bir yandan bu hususlarına itirazcı göz kırpar. Bazı fikirler, şarabın kadehte durduğu gibi sakin değildir. Bunları bilmemizde fayda olabilir. Yeri gelmişken Mevlana Celaleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimizden bir hususu nakledilim:
Bir gün Sultan  Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek:  “Bu zaman ne de güzel bir zamandır; bütün insanlar mutekit  ve samimîdirler. Münkirler varsa da kuvvetleri yoktur,” diyordu. Mevlânâ hazretleri:
“Bahâeddin, bunu nasıl söylüyorsun?” dedi. Sultan Veled:
“Şundan dolayı ki, bundan önceki  zamanlarda:
‘Ben Tanrı’yım,’ dediği için Mansur’u idam ve  kaç defa Bayezid’in katline kastettiler, ne kadar ulu şeyhi öldürdüler ve belki ‘haksız yere peygamberleri öldürdüler’ (Kur’ân-ı Kerim, Âli İmran, 181)  âyeti geçmiş asırlar hakkında vâki olmuştur. Tanrı’ya  hamdolsun zamanımızda Hudâvendigâr’ın her beytinde bir  ‘Ben Tanrı’yım, ve ben tesbih edilmeğe lâyıkım’ sözü vardır.  Kimse de ağzım açıp itiraz edemiyor,” dedi. Mevlânâ hazretleri gülerek:
“Onların makamı âşıklık makamı idi. Âşıklar belâlara müptelâ olurlar,’ buyurdu. Şiir:
“Dostun belâda ve öd ağacının da ateşte bulunması iyidir.”
Bizim makamımız ise mâşukluk makamıdır. Mâşuk daima hükmünü yürütür ve mâşuka itaat olunur. O ruhların sultanı ve nefislerin emîri, akılların hâkimi olur,” buyurdu. Nitekim demiştir. Şiir:
“Şems-i Tebrizî’nin ayağı ruhların başlan üzerinde mi? Onun ayağının bastığı yere ayağını basma, başını koy.” Ve başka bir yerde de: Şiir:
“Aşk delidir, biz delinin delisiyiz. Nefis emmaredir, biz emmarenin emmaresiyiz,” buyurdu (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 439. Menkabe) 

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması


“Aktivist Reed Brody, pek çok diktatörün sonunu matematiksel hesaplarla tanımlarken hiç de haksız değildi aslında: Eğer birini öldürürsen cezaevine düşersin, eğer bir McDonald’s’ta 20 kişiyi otomatik tüfekle tararsan akıl hastanesi olur sonun, eğer 20 bin siyasi hasmını ortadan kaldırırsan siyasi sığınma için sana uygun bir  ülke bakılır.”

Yönetmen: Eugene Jarecki       

Ülke: ABD, İngiltere, Danimarka, Fransa, Kanada, Avustralya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 14 Haziran 2002 (ABD)

Süre: 80 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Peter Nashel    

Oyuncular: Brian Cox, Anna Chennault,    Amy Goodman,    Alexander Haig, Seymour Hersh

Hakkında:

Christopher Hitchens tarafından yazılan aynı adlı kitaptan 2002 yılında uyarlanan filmde, bir dönem Amerikan Dış Politikası’nı yönlendiren isimlerden biri olan Henry Kissinger’a karşı yapılan suçlamalar ele alınmakta. Belgesel niteliği gösteren film Vietnam, Kamboçya, Doğu Timor, Şili vb. ülkelerde gerçekleşen insan hakları ihlallerinde Amerika Birleşik Devletleri ve bu çerçevede Kissinger’ın rolünü incelemekte.

“Yöneticiler, her zaman doğru olamazlar. bir iyi ve diğer kötü arasında seçim yapmak zorunda kalırlar.”

Henry Kissinger

Dünyaya bakan gözün esrarı

Belgeselden

Birilerinin saygı duyduğu, bir diğerlerinin nefretle andığı adam: Henry Kissinger.

İyi diyenler:

O iyi bir arkadaştır.

Ona saygı duyuyorum. O hayatımızın önemli bir gücü olmuştur.

Dr Kissinger, ABD’nin önde gelen uzmanlarından olduğu gibi, bu alanda ve bugünün dünyasında ona erişen olmamıştır.

O büyüleyici bir güç ve strateji karışımıdır.. Bazen O’nun ünlü gücü isteyene daha fazla güç verir.

Kötü diyenler:

Kissinger olağanüstü parlak bir adam olduğunu düşünenler, halkın gözünden hataları gizleseler de Harpers Dergisi’nde [Christopher Hitchens] ” Henry Kissinger Davası “, başlıklı bir makalede yayınlandığı gibi bir savaş suçlusu, bir yalancı, cinayet, adam kaçırma, vb suçları olan bir adamdır. 

Kissinger kesinlikle uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmalıdır.

Onun Nobel Barış Ödülü alması insanlığa karşı suçlar örtbas edemez.

Şili’deki Eski diktatör General Augusto Pinochet gibi yargılanmalıdır.

Henry Kissinger’ın hayatı karanlık, çok karanlıktır.1923 yılında Almanya’da doğan, Naziler iktidara geldiğinde 10 yaşındaydı. Kissinger Yahudi aydınların yaşadıkları toplumda ezilirken ego ve güvensizlik bu karışımı büyüdü. Yahudi olduğu için horlandı. 1938 yılında, ailesi ile Amerika Birleşik Devletleri ve New York’a yerleşti. 1944 yılından 6 yıl sonra Almanya’ya geri döndü. Bu kez Amerikan üniforması vardı. Savaştan sonra Kissinger Bohembolda geldi,  biraz güneyindeki sinagog, aile yadigârları tahrip olmuştu. Akrabaları  kamplarda ölmüştü. Bu karmaşık yapı onun iç dünyasını etkiledi. Bütün dünyadan hesabını sormaya sebep olmuş olabilir.

Augusto José Ramón Pinochet Ugarte (d. 25 Kasım 1915 – ö. 10 Aralık 2006), 1973 yılından 1990 yılına kadar Şili’yi dikta rejimi ile yöneten general. 1973’ten 1998’e kadar Şili ordusunun başkomutanı ve 1973’ten 1981’e kadar Şili Cunta Hükümeti’nin başkanı oldu. 11 Eylül 1973 tarihinde Salvador Allende’nin Unidad Popular hükûmetini deviren ve ülkedeki sivil yönetimi 48. yıldönümüne bir hafta kala sona erdiren bir askeri darbe ile iktidara geldi.

Pinochet dönemi çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kabul edilmesine karşın Pinochet taraftarlarına göre, Pinochet sayesinde ülkede büyük bir ekonomik kalkınma sağlanmıştır. 10 Aralık 2006’da, ev hapsinde tutulurken 91 yaşında kalp krizi geçirerek ölmüştür.

11 Eylül 1973’de General Pinochet önderliğindeki silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Önce Şili hava kuvvetleri başkanlık sarayı La Moneda’yı bombaladı, daha sonra ise kara birlikleri saraya girdi. Darbe sırasında başkan Allende intihar etti.

Darbenin ardında Şili kara kuvvetleri komutanı ve darbecilerin başı Augusto Pinochet devlet başkanı ilan edildi. Böylece Şili’de Pinochet’in 1990 yılında iktidardan ayrılmasına kadar sürecek olan diktatörlük dönemi başladı.

ABD Hükümeti 17 Eylül 1970 tarihli bu belge ile amacı Salvador Allende’yi devirmek olan FUBELT projesini başlatıyor.

Washington’daki Amerikan yönetimi, Salvador Allende yönetiminin iktidara gelmesinden hiçbir zaman memnun olmamıştı. Allende’nin Amerikan şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi bu memnunsuzluğu daha da arttırdı. ABD başkanı Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in 5 Kasım 1970 tarihinde raporunda Allende’nin iktidara gelmesi “bu yarımkürede karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri” olarak tanımlanıyordu. Bu sebeple Amerika, Allende’yi devirmek için çalışmalar yapmıştır.

1970ler boyunca CIA, Allende’nin rakiplerini mali yardım yapmak suretiyle desteklemiş ve Allende’nin seçilmesini engellemek istemiştir. Bunu başaramayınca da askeri darbe ile Allende’nin yönetiminden kurtulmaya çalışmıştır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporunda

Şili’de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri, 1964-1970 yılları arasında Şili’ye yaklaşık 1 milyar $’lık ekonomik yardım yapmıştı. 1970’de Allende’nin başa gelmesiyle bu yardımlar kesilmiştir. 72-73 yıllarında bakır fiyatlarının düşmesiyle bu yardımların kesilmesi birleşince Şili ekonomisinde büyük sorunlar baş göstermişti. 9 Ekim 1973’de Nixon ile danışmanı Kissinger arasında telefon görüşmesinde Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasındaki mutluluğu dile getiriyor ve “darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını” söylüyordu.

 “ Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir. „Henry Kissinger

Kissinger Sovyetler Birliği, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri güçlerini dengelemede yani “Üçgen Diplomasisi”nde büyük bir başarı sağladı.

 ‘KISSINGER TOPLU ÖLÜMLERİN SORUMLUSU’

Kissinger’ın, 1969-1975 yılları arasında ulusal güvenlik danışmanı, 1973-1977’de dışişleri bakanı olarak görev yaptığı dönemde Vietnam, Laos ve Kamboçya’da savaş suçu işlenmesine yardım ettiğini ileri sürüldü.

       İspanyol yargıcı Baltasar Garzon da Kissinger’ı, konferans vermek için Londra’ya geldiği sırada eski Şili diktatörü Augusto Pinochet’yle ilgili dosya çerçevesinde sorgulamak için İngiltere’den izin istemişti. [http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/148249.asp]

EK YAZILAR:

HENRY KİSSİNGER, SAVAŞ SUÇLUSU

David Jiménez- Çeviren  Bülent Kale

Belki de şimdi buna bir üst mertebeyi daha eklemenin tam sırasıdır: Peki ya yasal hükümetlere karşı devlet darbeleri hazırlarsan, farklı düşünenleri ortadan kaldırması için diktatörlerle birlikte çalışırsan, ülkeleri gizlice bombalarsan… o zaman ne olur? Eğer isimin Henry Kissinger ise konferans başına bir servet kazanabilirsin, The New York Times’da köşe yazıları yazabilirsin, hatta FIFA’nın son yıldız transferi olabilirsin.

 Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Dışişleri Bakanı şimdi de FIFA’nın “Baba”sı Sepp Blatter’in önerisiyle örgütü suça karışan isimlerden temizlemek için oluşturulan sürrealist ekibin -Placido Domingo yahut FBI başkanı Louis Freeh’le beraber- bir parçası oluyor. Kissinger, teklifi alçakgönüllülükle kabul ederek “Eğer bir yardımı olacaksa, birlikte çalışmaya hazırım”, dedi.

Orwell teorisinin uç örneği

Uluslararası liderlerin, çokuluslu şirketlerin ve hatta sportif örgütlenmelerin Kissinger’in tavsiyelerine başvurmayı sürdürmeleri, Orwell’in, herkes eşittir ama bazıları daha eşittir teorisinin uç bir örneğine karşılık geliyor. Eğer ‘Realpolitik’in bu ustası tarafından yapılanın onda birini yapmış olsa herhangi bir Afrikalı kendisini Uluslararası Mahkeme’nin karşısında bulurdu (ya da Brody’nin işaret ettiği gibi, eğer bizimkilerden biriyse, sürgünde yaşardı).

 Sağcı ya da solcu, komünist ya da kapitalist, Amerikan yanlısı yada karşıtı olmaktan bahsetmiyoruz. Yalnızca bu tecrübeli Amerikalı siyasetçinin bir savaş suçlusu olduğundan, 1969 ve 1977 yılları arasındaki eylemlerinin milyonlarca insanın hayatına mal olduğunu gösteren belgelenmiş -ve pek çok durumda itiraf da edilmiş- suçlarından bahsediyoruz. Yazar Christopher Hitchens The Trial of Henry Kissinger (2001) isimli kitabında 1973 Nobel Barış Ödülü sahibi bu siyasetçiyi yargılamak için ulaşabildiği bütün hukuki gerekçeleri bir araya getirdi ve o zamandan bu yana suçlamaları destekleyen pek çok yeni bilgi, kayıt, tanıklık daha ortaya çıktı.

Gelin birlikte hatırlayalım: Kissinger Vietnam Savaşı sırasında Kamboçya ve Laos’ta sivil halkın kitlesel ve gizli bir biçimde bombalanmasını organize etti, Doğu Timor’da nüfusun beşte birinin hayatına mal olan Endonezya İşgali’ne alenen onay verdi, Şili’de kendi diktatörlüğünü kurması için Pinochet’le birlikte çalıştı, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar başka pek çok tiranı baskı rejimi konusunda cesaretlendirip destekledi, Pakistan’ın Bangladeş’teki kanlı işgalinin suç ortağı oldu… “Kissinger’in bizzat kaleme aldığı anılarında bir tutum takınmadan önce yaptığı mikro hesaplar üzerine yaptığı açıklamalar herhangi önemli bir olayın onun bilgisi ya da yetkilendirmesi olmadan kararlaştırılmış olması düşüncesini tümüyle ortadan kaldırıyor.” diye yazıyor Hitchens kitabında.

Milyonlarca dolar kâr

Ancak bu 88 yaşındaki siyasetçi yalnızca suçlarının bedelini ödememekle kalmıyor, bir taraftan da “deneyimli diplomatik kariyeri”nin getirilerini toplamayı sürdürüyor. Kendisine ait danışmanlık şirketi Kissinger Associates, büyük çokuluslu şirketlere ve farklı hükümetlere yurtdışında nasıl hareket etmeleri gerektiği üzerine tavsiyelerde bulunarak milyonlarca dolar kar ediyor. Şirketin web sitesinde açıklanan ilkeleri arasında dürüstlük ve saygıyla beraber “KİŞİSEL SORUMLULUK” da yer alıyor. Sormak gerek, hiç de hak etmediği altından bir emekliliğin keyfini sürmesi bir yana bu açıklamalarıyla Kissinger aynı zamanda ölülerin geride kalan yakınlarıyla da alay etmiş olmuyor mu?

Görünüşe göre bunların hiçbiri önemli değil. ABD’li devlet adamıyla bir konferansta  geçirilicek bir saatlik süre için 18 bin dolar ödeniyor. Washington, Afganistan ya da Arap Dünyası’ndaki çatışmalar konusunda kendisinden tavsiyeler almayı sürdürüyor. FIFA ise, örgütü rüşvet olaylarından temizlemek ve kuruma kaybettiği prestiji kazandırmak için ideal adamın o olduğuna inanıyor.

 Sonra batılı liderlerin uluslararası adaleti güçlendirmenin gerekliliği üzerine yaptığı konuşmaları dinliyorsun. Herhangi birinin, kim olursa olsun, milliyetinden ya da mevkiinden bağımsız olarak, bir hükümetin koruması altında işlenmiş olsa dahi, işlediği suçlardan sorumlu olması gerektiği bir adaleti mi kast ediyorlar? Yoksa dünyanın bir parçasının geri kalanları yargılama hakkını elinde tuttuğu, kendilerine gerçekte var olmayan farazi ahlaki üstünlüklerine dayandırdıkları bir dokunulmazlık bahşettikleri, onlar için yontulmuş bir başka adaleti mi?

KİSSİNGERVARİ HAYVANLAR

Turgut DURDURAN

Hayvanlar Adası, 14 Şubat 2001

Bu haftanın hayvanı iki ayaklı bir hayvan cinsi. Bu hayvanlar her zaman vardılar ve

ne yazık ki her zaman var olacaklar. Bunların belki de yaşayan en meşhur örneği Henry Kissinger’in adı bu cinse uygun –Kissigerian ya da Kisingervari hayvanlar. Döneminin bütün krizlerine karışmış. Vietnam’dan tutun Kıbrıs’a kadar birçok yerde binlerce belki de milyonca insana karşı suç işlemiş bir hayvan bu.

Bu haftasonu “Harper’s Magazine” de Kıbrısla ilgili de bir kitabı olan Christopher Hitchens’in “The Case Against Henry Kissinger” adlı yazısı dikkatimi çekti. Yani Henry Kissinger’e karşı dava konusundan bahsediyor. Konu da Henry Kissinger’in bir savaş suçlusu olması.Yazının ikinci bölümü Mart’ta yayınlanacak ve Kıbrıs da bir örnek olarak ele alınacak o bölümde.

Henry Kissinger’in ne kadar masum (!) birisi olduğunu zaten biliyordum. Belki de bu yazıyı okuyan sizler de bunu çok iyi biliyorsunuz. Yazıyı okurken aklıma acaba ikinci bölümde Kıbrıs hakkında neler söylenebileceği geldi. Malum Amerikan gizli servislerinin Kıbrıs’a burunlarını nasıl  soktuklarını anlatan “Cyprus Conspiracy” (Kıbrıs Komplosu)kitabı bugünlerde adından çok bahsettiren bir kitap. Gene Hitchens‘in son baskısı “Hostage to History, Cyprus from the Ottomans to Kissinger” (Tarihin Esiri, Osmanlılardan Kissinger’e Kıbrıs) başlıklı kitabı, sonra Kissinger’in İngiltere de kitapevlerinden çektirmeyi başardığı iddia edilen Stern’in “Wrong Horse” (Yanlış At)  adlı kitapları da sık sık karşıma çıkıyorlar..

Hitchens, Kissinger’in yaptıklarına “Kissingerian Offenses” (Kissingervari Suçlar)deyip bu yazıda sadece kanuni olarak Kissinger’e karşı savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve içinde cinayet, adam kaçırma ve işkence komplosu kurma dahil kabul edilen veya geleneksel uluslararası kanunlara karşı suçları ortaya koyacak konularla ilgilendiğini söylüyor. Kissinger’e karşı suçlamayı bir araya getirmek kolay bir iş da değil. Belki   de bilerek, isteyerek  ve önceden planlanmış bir şekilde adaleti önleme sayılabilecek bir davranışla Kissinger delillerin birçoğunun saklı kalmasını ve/veya yok edilmesini sağladı. Zaten yazının girişinde de Kissinger’in New York Times’ın ilk sayfasında Şili ile ilgili suç dosyalarının Amerikan arşivlerinden açıklanacağına dair bir yazı çıkması üzerine bir editörü arayıp şikayet etmesinin band kaydından alıntı var (editör de Kissinger’in telefonunu ararken “1-800-BOMB-CAMBODIA” olsa gerek diye espri yapıyor. Yani “1-800-Kamboçyayı bombalayın!)

Ancak Kissinger’in kendinin yaratıp Şili halkına hediye ettiği (!) Pinochet’nin yargılanması ve suçlu bulunması devlet dokunulmazlığı zamanında işlenen suçlardan da sorumlu tutulabileceğini gösterdi. Kissinger’e karşı bu suçlamaları getirmemek ve onu yargılamamak gerek Nuremberg örneğine bağlı olduğu iddia edildiği için gerekse Pinochet örneğinden dolayı, bu tür suçların sorumlusu olarak sadece kaybedenlerin ya da göreceli olarak önemsiz sayılan ülkelerin despotlarının tutulabileceği  anlamına gelir. Bu da uluslararası kanunların iddia edildiği gibi bir çifte standarddan başka bir şey olmadığını gösterir. Uluslararası hukukun tek koruyucusu, dünyanın polisi rolünü oynayan Sam Amcanın kendi kendini sorguladığı, cumhurbaşkanını istifaya zorladığı dönemin hızlı bürokratı, devlet adamı, gizli polisini yargılamayı bırakın onu araştırmak isteyenlerin bilgiye ulaşımını engellemesi zaten dünyanın eline kaldığı polisin halini belli etmiyor mu?

Nuremberg mahkemelerinde  Amerika’nın baş avukatı General Telford Tayloro mahkemelerin ve Japon savaş suçlularının Tokyo ve Manila’daki mahkemelerin ahlaki ve hukuki dayanaklarını inceledi ve “Nuremberg and Vietnam”kitabında eğer Manila ve Nuremberg standartları eşit şekilde Vietman savaşını düzenleyen Amerikan bürokrat ve devlet adamlarına uygulanırsa İmparator Hirohito’nun ordu kumandakı General Yamashita Tomoyukinin sonuna varacaklarını iddia etti. Savaşın daha devam ettiği yıllarda yazılan kitaptan bir alıntı dikkatimi çekti;

Başkan ve onun Beyaz Saray, Pentagon ve ‘Foggy Bottom’da ki yakın danışmanlarının Vietnamda sivil ölümlerin miktarı ve nedenini ile ülkedeki yıkımı ne kadar bildikleri tartışılabilecek bir konudur. Ancak bazı şeyleri bildikleri kesindi. Dönemin Savunma Bakanı müsteşarı (ya da asistanı) John McNaughton 1967 yılında Beyaz Saray dönüşünde getirdiği mesajda ‘Biz Vietkong’u yok etmenin tek yolu bütün köyleri yerle bir edip, ormanları yok ettikden sonra bütün güney Vietnamı asfaltla kaplamak gerektirir anlayışıyla hareket ediyor gibiyiz’ demişti!

Başka söze gerek var mı?

HENRY KİSSİNGER’IN SAVUNMASI

Liberal entelijansiya arasındaki yaygın görüş, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (1969−1975) ve ABD Dışişleri Bakanı (1973−1977) Henry Kissinger’ın kötü bir adam olduğu yönündedir. Ancak bu ifade az bile olabilir. Revaçta olan ortak görüş Kissinger’ın yalnızca kötü bir adam olmadığı, bir savaş suçlusu olduğudur.

İşlediği iddia edilen suçların sayısı kabarıktır:

Kuzey Vietnam ve Kamboçya’nın bombalanması; Şili Devlet Başkanı Allende’ye karşı 1973’te yapılan darbeye üstü örtülü destek verilmesi; muhtelif sağcı çirkin rejimlere destek verilmesi; Akbaba Operasyonu olarak bilinen cinayet ve adam kaçırma harekâtına katkıda bulunduğu iddiası. Gazeteci Christopher Hitchens gibi onun en yüksek sesli muhalifleri yargılanması için açıkça çağrıda bulunurken, 2001’de Fransız bir savcı, Şili’de kaybolan siviller ile ilgili ifade vermesi için Kissinger’ı mahkemeye çağırmaya çalışmıştı.

Küresel gücün koridorlarında, çok uluslu şirketlerin yönetim kurulu odalarında son derece saygı görse de, durmaksızın konuşan sınıfların salonlarında ancak bir paryadan biraz daha iyi durumda. Ama bu, hak edilen bir şöhret mi?

Henry Kissinger’ın resmi biyografisi üzerinde yaklaşık dört yıl çalıştıktan sonra, rağbette olan görüşün ona adil davranmıyor olabileceği sonucuna vardım. Baştan beri bildiğim bir şey hiçbir Amerikalı’nın ve birçok Avrupalı’nın ona karşı tarafsız olamayacağı idi. Onu ya seviyorlardı ya da ondan nefret ediyorlardı. Sanırım ben ilk gruptakilerdenim. Bu, Kissinger’ı kusursuz bulduğum anlamına gelmiyor. Yalnızca, onun büyük bir adam olduğu sonucunu görmezden gelemiyorum.

Kissinger’ın nam saldığı Watergate, Nixon, Yom Kipur Savaşı, Vietnam, tam da onun büyüklüğünü anlatan olgular olmuştu. Kissinger, Soğuk Savaş’ın katı hareketsizliğini kırmak, Vietnam’daki savaşı bitirmek, Ortadoğu’daki savaş döngüsünü durdurmak için olumlu bir şeyler yapmaya çalışan az sayıdaki devlet adamından biriydi hiç kuşkusuz. Watergate’in Kissinger’ın Vietnam’da “onurlu barış” gibi nihai hedeflerini elde etmesine engel olması gibi, şartlar gerçekten de “olağanüstü zor” olabilir. Ama en azından başkana deli gömleğini giydiren bu gelişme sayesinde Kissinger kendinden önce ve sonra gelen hiçbir dışişleri bakanına verilmeyen fırsatlara ve güce sahip oldu.

Bir biyografi yazarı olarak Kissinger’ın resmi biyografisini yazmaktansa, yalnızca hayatındaki bir yılı, 1973’ü yazmaya karar verdim. O yılın ekim ayında dünya Ortadoğu’daki Yom Kippur Savaşı ile sarsılmıştı. Kissinger’ın Vietnam Savaşı’nı bitiren anlaşmayı ve Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmasını imzaladığı yıldı. Ama bütün her şeyi gölgeleyen Watergate skandalı patlak verdi. Ve Kissinger, skandalın tam ortasında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı ve Dışişleri Bakanlığına getirildi.

1973’te nereye vardığına bakalım. Kissinger için bir önceki yıl sona ermiş, ancak ABD dış ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik beklentilerin tavan yaptığı bir ortamda, Kissinger kendi rolü konusunda kuşku içindeydi. Yeni seçimden zaferle çıkan Nixon ile ilişkisi asgari seviyede iken, anılarını yazmak için ciddi ciddi All Souls Oxford’da öğretim üyeliği yapmayı düşünüyordu.Yoğun ajandasına göre 1973’ün yılbaşı günü Paris’e gizli bir seyahat yapıp Vietnam Savaşı’nı bitirecek anlaşma için Kuzey Vietnamlılar’la görüşmeyle başlıyordu. Bunu Mao’nun hüküm sürdüğü Çin’e yapılan ve Nixon ile son iki yıl üzerinde birlikte çalıştıkları açılımları emniyete almak için Pekin’e yapılacak iki seyahat izliyordu.

Ajandada daha sonra Sovyet tehdidine karşı NATO’yu yeniden canlandırma maksadıyla Amerika’nın Avrupalı ortakları ile yapılacak görüşmeler vardı. Kissinger büyük bir yanlışlıkla 1973’ü “Avrupa Yılı” olarak adlandırınca Fransız Cumhurbaşkanı Pompidou’nun ekşisert yanıtıyla karşılaştı: “Fransızlar için her yıl Avrupa yılıdır”. Herşeye rağmen Kissinger Sovyetler ile balistik füzelerin karşılıklı sınırlandırılmasını sağladı ve böylelikle Brejnev’in Washington ziyaretine önayak oldu.

” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

Yine de, Amerikan dış politikasının 1973’te yaptığı her hamle Watergate skandalının karararı bulutlarının altında gölgeleniyordu. Kissinger skandalın tüm boyutlarını ilk kez Nisan 1973’te öğrenmişti. Bir yıl sonra Nixon istifa ederken, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başındaki kişi olan Kissinger, şansın da yardımıyla ve akıllıca davranarak ayrıcalıklı Beyaz Saray ekibi içinden skandalı lekelenmemiş olarak atlatan tek kişi oldu.

Skandala bulaşmış olması, ABD dış politikası için ve bana kalırsa dünya için bir felaket olurdu. Bana bir kaç kez şöyle dedi: “Böbürlenmek için söylemiyorum ama, 1973’te herşeyi bir arada tutan harç bendim.”

Egoizmi ve güvensizliği nedeniyle tereddüt eden Nixon, Eylül ayında Kissinger’ı Dışişleri Bakanı olarak atadığında iki uluslararası kriz masada duruyordu. Bunlardan ilki, Şili’de seçimle işbaşına gelen Allende rejiminin şiddet yoluyla devrilmesi; ikincisi ve daha tehlikelisi Yom Kipur Savaşı’nın ya da Arap terminolojisiyle Ekim Savaşı’nın patlak vermesiydi.

Enver Sedat’ın Mısır’ı ile Hafız Esad’ın Suriye’sinin İsrail’e saldırması dünya çapındaki istihbarat örgütlerini, İsrail’i, Kissinger’ı ve hatta Mısır’ın Sovyet destekçilerini bile tamamen şaşırtmıştı. Bir an için olası bir Sovyet askeri müdahalesi söz konusu oldu. Buna (Nixon alkol nedeniyle iş yapamaz duruma geldiğinden) Kissinger’ın nükleer alarm seviyesini “Defcon 3″e yükseltmesi eşlik etti.

Brejnev geri adım attı. Ortadoğu’daki ateşkesi, iki taraf için de zor kazanılmış bir barış görüntüsü takip etti. Bu barış mükemmeliyetten uzak olsa da son derece kötü alternatif sonuçları düşündüğümüze, Kissinger’a hakkını teslim etmeliyiz.

İdeolojik olarak, özellikle de uluslararası siyasette askeri gücün rolü bağlamında, Kissinger’ı bir reel-politik canavarından başka birşey olarak görmeleri zor olan insanlar vardır. Bense biyografisini yazan kişi olarak daha tarafsız bir bakış açısına sahibim. Bence Kissinger’ın kariyeri başarılar ve hezimetlerin bir karışımı olmuştur.

Ve elbette Vietnam. Nisan 1975’te Saygon’un düşüşü ile Amerika’nın Hindi-Çini hayalleri yıkılmış, Kissinger Hanoi’nin çetin Le Duc Tho’su ile zorlu müzakerelere girilmişti. Bugün Vietnam’ı hayatının en büyük hayal kırıklığı olarak gören Kissinger, Vietnam’ın hiç bitmeyen bir pişmanlık kaynağı olduğunu söylemektedir. Son Amerikan helikopteri de Saygon’daki büyükelçiliğin çatısından havalandığında, geriye bugün de hâlâ hissedilen bir “boşluk duygusu” kalmıştır.

Daha iyisini yapabilir miydi? O noktada Watergate’in gölgesinin ağırlığını hatırlayalım. 1973’te Kongre Vietnam’daki tüm Amerikan birliklerinin tasfiyesine karar vermiş, Nixon’ın Güney Vietnam’a bir nebze de olsa askeri yardım yapılması çağrıları baltalanmıştı. Kissinger Watergate’in ezici temayülüne karşı savaşabilir miydi? Bu elbette savaşın sonucuyla ilgili bir soru, Amerika’nın daha en baştan savaşa girmesinin doğru olup olmadığıyla ilgili değil. Ama Vietnam Savaşı’nı Kissinger başlatmamıştı.

Kissinger’ın benden en çok puan alan başarısı ise Yom Kipur Savaşı’nı sona erdirmesi ve temelde bugüne kadar yürürlükte kalan barışın inşasına katkıda bulunan “mekik diplomasisi”dir. Mısırlılar 35 yıldır savaş yüzü görmedi. Bu kolay başarı değil.

Ancak Kissinger Amerika’nın ilk Musevi Dışişleri Bakanı olarak, dört devasa handikapla masaya oturmuştu.

1. Araplar içgüdüsel olarak ona güvenmiyordu.

2. Atalarından gelen bir Yahudi aleyhtarlığını taşıyan Ruslar da ona güvenmiyordu.

3. İsrail Başbakanı Golda Meir, onun İsrail için daha fazla çabalaması gerektiğini düşünüyordu.

4. Washington’daki “İsrail” lobisi onu rahat bırakmıyordu.

Bu engellere rağmen, Kissinger’ın Moskova, Kudüs, Kahire ve Şam arasındaki durmak bilmeyen “mekik diplomasisi”, dünyanın şükran göstermekte isteksiz kaldığı muazzam bir başarıydı.

Yom Kipur Savaşı’ndan sonra Kissinger, bir yandan Sovyetler’in (1956’daki Süveyş bozgunundan beri yaptıkları gibi) bölgeye burunlarını sokmamaları için bir barış anlaşması imzalanması için çalışırken, diğer yandan iyi ilişkileri korumaya çalışıyordu. Kolay iş değil. Bana kalırsa Kissinger’ın o dönemdeki çabalarından ötürü değil de, kaderin cilvesine bakın ki başarısızlıkla sonuçlanan Vietnam üzerine Nobel Barış Ödülü almasına acırım.

Görevi bırakalı 33 yıl olsa da Kissinger bugün 86 yaşında ve Washington koridorlarında, Moskova’da ve Pekin’de hatırı sayılır bir etkiye sahip.

Böyle bir saygıyı hak ediyor mu? Yoksa zulmün azmettiricisi olarak maskesi mi düşürülmeli? Yalnızca kişisel kanaatimi tekrar edebilirim. Kissinger’ın ağır basan mirası rakip Doğu ve Batı blokları arasında çoğunlukla da başarılı olan bir dengeli bir barışın tesisi arayışı içine girmesi ve kazara çıkacak bir nükleer savaş tehlikesini yatıştırmak için gösterdiği ısrarlı gayrettir. Bu mirası hafife almaya niyetlendiğimizde, 1914’te dünyayı boğan ve ziyadesiyle kaza eseri soykırımı hesaba katmamız gerekir.

Aleyhte delil

Joan Smith (gazeteci ve yazar):

Benim kuşağımdakiler için o en büyük şeytan figürlerinden biriydi. Onu büyük Soğuk Savaş kuramcılarından biri olarak görüyorum. Kötü bir şekilde. Amerika’ya karşı oluşan ve bugün hâlâ duyulan antipatinin sorumlusu olan agresif bir dış politikanın iştirakçisi olarak. Bir imparatorluk hâlindeki Amerika’nın kötü yüzü. Amerika önce gelir düşüncesi ve bütün dış politikanın hedefi bu. Amerikalı siyasetçiler, Amerikan halkı hakkında konuşurken dünyanın geri kalanı hiç umurlarında mı acaba diye merak ediyorsunuz.

Aleyhte delil

John Pilger (gazeteci, yapımcı):

 Kissinger ve Nixon 1969 ve 1973 arasında Kamboçya’nın yasadışı ve gizlice bombalanmasını yürüttüler. Beş Hiroşima’ya bedel ağırlıktaki bombardımanda 700.000 Kamboçyalı öldü. Pilotların seyir kayıtları tahrif edildi, Kongre kandırıldı. 1973’te Kissinger demokratik Şili hükümetini deviren faşist General Pinochet’e destek verdi. 1975’te Kissinger ve Gerald Ford, Endonezya diktatörü Suharto’ya Doğu Timor’u işgal etmesi için yeşil ışık yaktı ve yasadışı olarak Amerikan silahlarıyla donatıldı. En az 200.000 kişi hayatını kaybetti.

Aleyhte delil

Timothy Lynch (University of London, Amerikan Dış Politikası bölümünde kıdemli öğretim üyesi):

Diplomasi tarzı zaman içinde ABD’nin etkisini zayıflattı. Dünyaya karşı gerçekçiliğe dayalı bir yaklaşımı vardı ama etkisi yüzeyseldi. Amerika görünürde Sovyetler Birliği ve Çin ile ilişkilerini geliştirirken, berikiler Afrika ve Latin Amerika’da etkilerini artırdı. Bana kalırsa Çin ve Sovyetler Birliği ile samimiyeti artırmak Amerikan çıkarları ilerletmedi. Reelpolitik, Batı’nın düşmanlarına can verdi. Bütün bunlar Kissinger yaklaşımının sonuçları.

Aleyhte delil

Christopher Hitchens, yazar

Kissinger’ın yargılanması için hakkında tutuklama emri çıkarılmaması için hiçbir gerekçe yok. İddianamede yer alması gereken suçları da sayayım:

“Hindiçini’nde sivillerin topluca ve kasten öldürülmeleri; Bangladeş’teki toplu katliam için gizli anlaşma; ABD’nin savaş hâlinde olmadığı, demokratik bir ülke olan Şili’de meşru ve üst düzey bir memurun katledilmesinin planlanması ve teşviki; Kıbrıs’taki demokratik ulusun devlet başkanının katledilmesi planına iştirak; Doğu Timor’daki soykırım için tahrik ve destek… “

Aleyhte delil

Trevor McCrisken, İngiliz Amerikan Güvenlik Enformasyon Konseyi Başkanı

Demokrasi ve başka insanlar hakkındaki görüşleri, Şili hükümetinin alaşağı edilmesinin takibinde sarf ettiği sözlerde özetlenebilir: “Vaziyet, Şili’li seçmenlerin kendi kararlarına bırakılamayacak kadar önemli.” Soldaki birçok kişinin onun hakkında olumlu şeyler düşünmemesi hiç de şaşırtıcı olmamalı.

Yazının orijinali şu adrestedir:

http://www.independent.co.uk/news/world/americas/thecaseforhenrykissinger1773365.html 19 Ağustos 2009, Çarşamba,Çeviren: Yasin Kokarca, Independent / 18 Ağustos 2009

***************************

Kitap:Christopher HİTCHENS, Henry Kissinger’in Yargılanması, Orjinal isim: The Trail of Henry Kissinger, Henry Alfred Kissinger, Everest Yayınları 198 s. Mehmet Harmancı İstanbul

http://www.itusozluk.com/goster.php/henry+kissinger

http://www.tlaxcala-int.org/article.asp?reference=5072

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/tdr/tdr1_14_2001.html

http://www.guncelmeydan.com/pano/gizli-planlar-tasarlandiklari-sekilde-uygulanamadiginda-greg-guma-ceviri-cem-hayrullah-ozbudun-t36437.html

 DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

GEORGE ORWELL VE NEDEN YAZIYORUM?


“Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçekleri söyleyebilmek devrimci bir eylemdir.” George Orwell

Eric Blair, ya da yazarlıktaki müstear ismiyle, George Orwell üstüne söz söylemek yürek ister. En başta kendisi çok yürekli biriydi.  İngiliz’di, fakat İngiliz sınıf sisteminden nefret ederdi. İspanyol İç Savaşı’nda sosyalizmin mümkün olduğunu, ama komünistlerin savaşı kaybedeceğini, Stalinist komünist yönetimin kayalara vuracağını, “Big Brother” (Büyük Birader) tehdidini ve daha neler neler. Yaşadığı çağın her oluşumunu inanılmaz zekâsıyla irdeledi, gidişini gördü ve hiç korkmadan, herkesten erken söyledi. Erken de, öldü…

Eserleri totalitarizme, tiranlığa ve dayatmacılığa karşı âdeta birer manifesto haline gelen George Orwell’ın, yazdıklarının aradan geçen yıllara rağmen hâlâ bu denli ilgi görüyor olması, yalnızca etkileyici gözlem gücü ve anlatım yeteneğiyle değil, ele aldığı konuların güncelliğini yitirmemesinden kaynaklanır.

Orwell’ı hem düşünce hem yazım anlamında Orwell yapan süreç nasıldı? Bu konuda hayatının çeşitli dönemlerini anlattığı birçok deneme ile Neden Yazıyorum oluşmuştur. Kitaba adını veren makale, özel olarak Orwell’ın yazın hayatı ve politikaya ilişkin düşünceleri, genel olarak ise yazma eylemi üzerine önemli ipuçları sunuyor. Orwell, edebiyatla bir şekilde uğraşan herkesin ya kendisine sorduğu ya da başkaları tarafından ona sorulan klasik sorunun peşine düşüyor:

Neden yazıyorum?

Yazmaya çok küçük yaşlarda, gün içinde kurduğu hayalleri kâğıda dökme isteğiyle adım attığını söyleyen Orwell, istemsizce sürüklendiği tasvir etme arzusundan dem vurarak yazısına başlıyor. Daha sonra ise yazmayı iyi betimlemelere ve klasik ifade biçimlerine indirgeyen anlayışa karşı çıkarak yazmanın bir zorunluluktan kaynaklandığını iddia ediyor.

Uzun süren gazetecilik deneyiminin kazandırdığı bir itkiyle, yazdıklarına yaşadığı dönemin politik atmosferi ve gerçeklikleriyle ilgili pasajlar da ekleyen Orwell, eleştirmen dostlarının, Katalonya’ya Selam’dan sonra onu nasıl “iyi kitapları gazeteciliğe çevirmekle”ve dolayısıyla iyi edebiyatı kısıtlı bir şeye indirgeyip rezil etmekle suçladığını anlatıp ekliyor: “Söyledikleri doğruydu, ama başka türlüsünü yapamazdım. İngiltere’de çok az insanın bilmesine izin verilen bir şeyi, masum insanların haksız yere suçlandığını biliyordum. Buna sinirlenmemiş olsaydım, kitabı asla yazmamam gerekirdi.”

Orwell’ı dönüştüren etkenler

Bu noktada Orwell’ın hayatına bakmakta fayda var. 1903 yılında Bengal’de doğan Orwell, ilk gençlik yıllarında şiir yazıyor, gazetecilik yapıyor ve başarılı bir öğrenci olarak burslar kazanıyordu. 1922 yılında ise 1927’ye kadar kalacağı Burma’ya polis olarak gider ve bu beş yıllık süre boyunca karakterini ve hayatını derinden etkileyen birçok olay yaşar. Orwell’ın zihinsel –ve dolayısıyla yazınsal– dünyası İspanya İç Savaşı’ndan sonra ise geri dönüşü olmayan bir şekilde değişmiştir. Üretken ve etken olduğu gençlik yılları iki dünya savaşı arasında geçen Orwell İspanyol iç savaşına katılmaya karar verir. Çağdaşı pek çok Avrupalı yazar, şair ve sanatçıda onun gibi yapmıştır. Barselona’ya gitmeden önce son gün Paris’te Henry Miller’le yemek yer ve daha sonra birliğine katılır. İlk sözü “Faşizme karşı savaşmaya geldim.” olmuştur. 1936’dan sonra İspanya İç Savaşı ve diğer olaylar neticesinde, o yıllardan sonra yazdığı ciddi eserlerin her satırının “doğrudan ya da dolaylı olarak, totalitarizme karşı durduğunu ve demokratik sosyalizmi desteklediğini” belirtmiştir.

Çocukluğundan itibaren edebi ve süslü ifadeye meyilli olan Orwell, Neden Yazıyorum’da, yazma eylemine girişen herkesin geçtiği süreçlerden bahsediyor. Eğer bir insan yazıyorsa, Orwell’a göre bunun dört sebebi olabilir:

Geçmişimle ilgili tüm bu bilgileri veriyorum, çünkü bir yazarın dürtülerinin ilk gelişimine dair bir şeyler bilinmeden değerlendirilebileceğine inanmıyorum. Yazarın meselesi yaşa­dığı çağ tarafından belirlenecektir -bu en azından bizimki gibi hareketli ve devrimci çağlar için geçerlidir- fakat yazar, daha yazmaya başlamadan, hiçbir zaman tamamen kurtulamayaca­ğı duygusal bir tutum edinmiş olacaktır. Kuşkusuz, coşkusunu dizginlemek ve olgunlaşmamış bir aşamada, sapkın bir ruh ha­linde takılıp kalmaktan kaçınmakla yükümlüdür; fakat erken dönem etkilerinin hepsinden birden kaçtığında, yazma itkisini de öldürmüş olur. Geçimini sağlama gereksinimini bir kenara bıraktığımızda yazmayı (en azından nesir yazmayı) sağlayan dört temel dürtü vardır. Bu dürtüler, her yazarın içinde farklı derecelerde bulunur ve ölçüleri her yazarda zamana ve içinde bulunduğu ortama göre değişir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1-Katıksız egoizm. Zeki görünme, hakkında konuşulma, ölümden sonra hatırlanma, çocukluğunda kendisini hakir gö­ren yetişkinlerden intikam alma vb. arzular. Bu dürtü yokmuş, güçlü değilmiş gibi davranmak saçmalıktır. Yazarlar bu özel­liği bilim insanları, politikacılar, avukatlar, askerler ve başarılı iş adamlarıyla; kısacası insanlığın üst tabakasıyla paylaşır. İn­sanların büyük çoğunluğu aşırı bencil değildir. Otuz yaşından sonra, birey olma hissini neredeyse tamamıyla terk eder ve genellikle başkaları için yaşar, veya sadece ağır işlerin altında ezilirler. Ancak bir de, sonuna dek kendi hayatlarını yaşamakta kararlı olan iradeli ve yetenekli insanlardan oluşan bir azınlık vardır ve yazarlar bu sınıfa dahildir. Şöyle söyleyebilirim ki, ciddi yazarlar gazetecilere oranla paraya daha az düşkün olsa­lar da, sonuçta daha kibirli ve benmerkezcidirler.

2-Estetik coşku. Dış dünyada ve diğer yandan sözcüklerde ve sözcüklerin doğru bir şekilde düzenlenmelerinde güzelliğin algılanması. Şu ya da bu sesin etkisinden, iyi nesrin sertliğin­den ya da iyi bir hikayenin ritminden zevk duymak. Kişinin de­ğerli bulduğu, kaçırılmaması gerektiğini hissettiği bir deneyi­mi paylaşma tutkusu. Estetik dürtüsü, birçok yazarda oldukça güçsüzdür; ama propaganda ya da ders kitabı yazan bir yazar bile, faydacı olmayan nedenlerle hoşuna giden sözcükleri ya da ifadeleri sevecektir veya tipografiyi, kenarların genişliğini vs. önemseyecektir. Demiryolu kılavuzu seviyesinin üstündeki hiçbir kitap estetik kaygılardan tamamen muaf değildir.

3-Tarihsel Güç. Şeyleri oldukları gibi görme, gerçekleri bul­ma ve gelecek nesillerin kullanımı için saklama arzusu.

4-Politik amaçlar. “Politik” sözcüğü mümkün olan en ge­niş anlamında kullanılarak. Dünyayı belirli bir yöne götürme, diğer insanların uğrunda çabalamaları gereken toplumun nasıl bir şey olduğu hakkmdaki fikirlerini değiştirme. Bir kez daha söylüyorum: Hiçbir kitap politik eğilimlerden gerçekten ba­ğımsız değildir. Sanatın politikayla hiçbir ilgisinin olmaması gerektiği fikrinin kendisi de politik bir tutumdur. (sh:10-11)

Orwell, “politik amaçlar” olarak nitelendirdiği motivasyondan bahsederken şöyle diyor: “Barışçıl bir çağda şatafatlı ya da sadece betimleyici kitaplar yazabilir ve politik bağlılıklarımdan neredeyse bihaber olabilirdim. Ancak şimdi bir tür propagandacı olmak zorunda bırakıldım.”Arka planına savaşı alarak yazılmış bu makalelerde, Orwell’ın savaş yıllarından geri dönüşü olmayan bir zihinsel durum ve politik kimlikle çıktığını görüyoruz.

En çok okunan romanları olan 1984 ve Hayvan Çiftliği’ni düşündüğümüzde bu değişikliği anlamak güç değil. Neden Yazıyorum’daki denemelerde ilk defa her türlü baskıcılığa karşı duruşunun kurgusal bir metne yedirilmemiş halini, Orwell’ın açık seçik ifadelerini görüyoruz.

Yedi yıldır roman yazmıyorum, fakat çok yakında bir tane daha yazmayı umu­yorum. O da bir başarısızlık olmaya mahkum. Her kitap bir başarısızlıktır, fakat ne tür bir kitap yazmak istediğimi açık bir biçimde biliyorum.

Dönüp son birkaç sayfaya baktığımda, sanki yazma dürtüm sadece toplum yararına odaklanan türdenmiş gibi gösterdiği­mi görüyorum. Bıraktığım son izlenim bu olsun istemem. Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acı verici bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı bitiren korkunç bir mücadeledir. Ne karşı koyabileceği ne de anlayabileceği bir iblis tarafından itilmese, insan asla böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki, bu iblis, her­keste, bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de, sürekli kendi kişiliği­ni gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiç­bir şey yazamayacağı da doğrudur. İyi nesir, pencere camına benzer. Hangi dürtülerimin daha güçlü olduğunu kesin olarak söyleyemem, fakat hangilerinin peşine düşülmesi gerektiğini biliyorum. Ve dönüp eserlerime baktığımda, politik bir amacım olmayınca hep ruhsuz kitaplar yazdığımı ve ağdalı pasajlara, anlamsız cümlelere, süslü sıfatlara ve genel olarak saçmalığa kapıldığımı görüyorum.(sh:15-16)



Dört makaleden oluşan derleme, Orwell’ın yazma süreçleri dışında, İngiliz sömürgesi olan Burma’da yaşadıklarını ve İngiltere hakkındaki düşüncelerini ele alıyor. Onun İngiltere halkı için düşündüğü eylem planına bir örnek olarak Neden Yazıyorum’dan bir pasaj aktaralım.

İngiltere halkının  kendi hedeflerini belirlemesinin zamanı geldi. İstenen şey basit, insanlara benimsetilebilecek ve çevresinde kamuoyu görüşünün şekillenebileceği somut bir eylem planı. Aşağıdaki altı maddelik programın ihtiyaç duyduğu­muz türden bir şey olduğunu düşünüyorum. İlk üç madde İngiltere’nin iç politikasıyla, diğer üçüyse imparatorluk ve dünyayla ilgili:

1-Toprağın, madenlerin, tren yollarının, bankaların ve temel endüstrilerin kamulaştırılması.

2-Britanya’daki en yüksek vergisiz gelirin, en düşük gelirin on katından fazla olamayacağı şekilde gelirlerin sınırlandırıl­ması.

3-Eğitim sisteminin demokratik bir hat çerçevesinde reforme edilmesi.

4-Hindistan’a savaş bitiminde ayrılma hakkıyla beraber hemen Dominyon statüsü (Büyük Britanya İmparatorluğu’nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim) verilmesi.

5-İçinde renkli insanların da yer alacağı bir emperyal genel konseyinin kurulması.

6-Çin, Etiyopya ve faşist güçlerin tüm diğer kurbanlarıyla res­mi müttefiklik ilanı.

Bu programın genel eğilimi âşikar. Oldukça açık bir biçim­de, bu savaşı devrimci bir savaşa, İngiltere’yi ise sosyalist bir demokrasiye dönüştürmeyi hedefliyor. Programa, sıradan in­sanların anlayamayacağı ya da sebebini kavrayamayacağı hiç­bir şeyi özellikle koymadım. Verdiğim haliyle Daily Mirror‘m ön sayfasında basılabilir. Ancak bu kitabın amaçları doğrultu­sunda daha ayrıntılı bir açıklamaya ihtiyaç var.

1- Kamulaştırma. Endüstri bir çırpıda “kamulaştırılabilir“, fakat esas süreç yavaş ve karmaşıktır. İhtiyaç duyulan şey, tüm temel endüstrilerin mülkiyetinin resmi olarak sıradan insanları temsil eden devletin eline geçmesidir. Bu bir kez yapıldığında, sade­ce tapular ve ortaklık belgelerinin mülkiyeti sayesinde geçinen salt sahipler sınıfının ortadan kaldırılması olanaklı hale gelir. Dolayısıyla, devlet mülkiyeti kimsenin çalışmadan yaşamaya­cağı anlamına gelir. Bunun endüstrinin idaresinde ne kadar hızlı bir değişim anlamına geldiğiyse pek belli değildir. İngilte­re gibi bir ülkede, en azından savaş zamanı tüm yapıyı yerle bir edip silbaştan yeniden inşa edemeyiz. Endüstriyel şirketlerin çoğunluğu, kaçınılmaz olarak aynı personelle devam edecek; bir zamanların mülk sahipleri ile yöneticileri işlerini devlet çalı­şanı olarak sürdürecektir. Küçük kapitalistlerin bu tür düzenle­meleri aslında sevinçle karşılayacağını düşündürecek sebepler var. Direniş; büyük kapitalistlerden, bankerlerden, toprak ağa­larından ve başıboş zenginlerden, kabaca ifade edecek olursak yılda iki bin sterlinden fazla kazanan sınıftan gelecektir; ama el­lerine bakan herkesi saysak bile, bu insanlar İngiltere’de yarım milyondan fazla etmiyor. Tarım alanlarının kamulaştırılması; çiftçilerle sorun yaşamak zorunda kalmadan toprak ağalarını, aşar vergisi toplayanları kesip atmak anlamına geliyor. İngiliz tarımının, çiftliklerin çoğunu (en azından başlangıçta) birer bi­rim olarak korumadan yeniden örgütlenmesini beklemek zor. İşinin erbabı olan bir çiftçi, maaşlı bir müdür olarak devam edecektir. Esas itibarıyla bu çoktan böyledir, ancak ek olarak kâr elde etme ve bankaya sürekli olarak borçlu olma dezavan­tajlarına sahiptir. Küçük ticaretin belirli türleriyle, hatta küçük ölçekli toprak mülkiyetiyle devletin muhtemelen herhangi bir sorunu olmayacaktır. Örneğin, küçük çiftlik sahipleri sınıfını kurban ederek başlamak büyük bir hata olurdu. Bu insanlar ge­rekli ve genel olarak yeterlidir ve çalışma süreleri, “kendi efen­dileri” olma hislerine bağlı. Fakat devlet, toprak mülkiyetine göre kesinlikle bir üst sınır (muhtemelen en fazla 15 dönüm) koyacak ve şehirlerde toprak mülkiyetine hiçbir şekilde izin vermeyecektir.

Bütün üretim araçlarının devlet mülkiyeti ilan edildiği an­dan itibaren, sıradan insanlar, şimdinin aksine, devletin kendile­ri olduğunu hissedeceklerdir. Savaş olsun ya da olmasın bizden beklenen fedakarlıklara katlanmaya hazır olacaklardır. Ve hat­ta İngiltere’nin çehresi hiç değişmiyormuş gibi dursa bile, temel endüstrileri alanlarımızın resmen kamulaştırıldığı gün, tek bir sınıfın egemenliği sona erecektir. O andan itibaren vurgu, mül­kiyetten yönetime, ayrıcalıktan yeterliliğe kayacaktır. Kendi ba­şına devlet mülkiyetinin, savaşın genel zorluklarından daha az toplumsal değişime yol açması gayet mümkün. Fakat bu, her­hangi bir gerçek yeniden yapılanmanın mümkün hale gelmesi için zorunlu olan ilk adım.

2-Gelirler. Gelirlerin sınırlandırılması, var olan tüketim malları­nın miktarına dayalı olarak yönetilen bir iç para biriminin var­lığını imleyen bir asgari ücret saptanması anlamına geliyor. Ve bu da, şimdi yürürlükte olandan daha sıkı bir tayın planlaması demek. Dünya tarihinin bu aşamasında, her insanın tamamen eşit gelire sahip olması zorunluluğuna gerek yok. Belirli işleri yapmak için bir tür maddi karşılıktan başka teşvik edici hiçbir şey olmadığı tekrar tekrar gösterildi. Diğer yandan, maddi kar­şılığın çok büyük olması gerekmiyor. Gelirlerin benim önerdi­ğim kadar katı bir şekilde kısıtlanması uygulamada imkânsız. Aykırılıklar ve yakasını kurtaranlar hep olacaktır. Ancak bire onun maksimum normal fark olmaması için hiçbir sebep yok. Ve eşitlik hissi bu sınırlar dâhilinde olanaklı. Haftada üç sterlini olan adamla yılda bin beş yüz sterlini olan adam, Westminster düküyle rıhtımdaki banklarda uyuyanların aksine, birbirlerini denkleri olarak görebilirler.

3-Eğitim. Eğitim reformu, savaş zamanında başarı göstermek­ten çok geleceğe yönelik bir vaat olmak zorunda. Şu anda okul­dan ayrılma yaşını yükseltecek ya da ilkokullardaki eğitimci­lerin sayısını arttıracak durumda değiliz. Fakat demokratik bir eğitim sistemi yönünde acil olarak atılabilecek adımlar var. Özel okulları ve eski üniversiteleri, özerkliklerini ortadan kal­dırarak, sadece beceri temelinde seçilen ve devlet yardımı alan öğrencilerle doldurabiliriz. Günümüzde özel okul eğitimi; kıs­men sınıfsal önyargı eğitimi, kısmen de orta sınıfın belirli mes­leklere girebilme karşılığında üst sınıfa ödediği bir çeşit vergi. Koşulların değişmekte olduğu doğru. Orta sınıflar, eğitimin pa­halılığına isyan etmeye başladı ve savaş bir iki yıl daha sürerse özel okulların çoğunu batıracak. Boşaltma da belirli küçük de­ğişimlere yol açıyor. Fakat daha eski okullar arasında finansal fırtınaya en uzun dayanabilecek olanların şu ya da bu şekilde var olmayı sürdürerek züppelik merkezleri olarak irin topla­ması tehlikesi var. İngiltere’nin sahip olduğu 10.000 “özel” okul gibi, onların da neredeyse hepsinin baskılandırılması gereki­yor. Bu kurumlar sadece ticari girişimler olmaktan ibaretler ve çoğu durumda eğitim seviyeleri ilkokullarınkinden daha dü­şük. Yalnızca devlet tarafından eğitilmenin utanılacak bir şey olduğu fikri yaygın olduğu için var olmaya devam ediyorlar. Devlet, başlangıçta bir jestten fazlası olmasa da, tüm eğitimden kendisini sorumlu ilan ederek bu fikri bastırabilir. Eylemlere olduğu kadar jestlere de ihtiyacımız var. Zeki bir çocuğun hak ettiği eğitimi alıp almayacağını sadece doğumundaki bir tesa­düf belirlerken, bu noktadaki “demokrasiyi savunma” konuş­malarının saçmalıktan ibaret olduğu fazlasıyla açık.

4-Hindistan. Hindistan’a vermemiz gereken şey, “özgürlük” değil; daha önce de söylediğim gibi bunu vermek imkansız; Hindistan’a daha ziyade müttefiklik, ortaklık, yani eşitlik öner­meliyiz. Fakat aynı zamanda Hintlilere isterlerse ayrılmakta özgür olduklarını da söylemek zorundayız. Bu olmaksızın eşit ortaklık olamaz ve renkli insanlarımızı faşizme karşı koruma iddiamız inanılırlığını yitirir. Ama Hintlilere kendilerini ba­şıboş kılma özgürlüğü verildiği anda bunu yapacaklarını dü­şünmek bir hata. Bir Britanya hükümeti koşulsuz bağımsızlık önerdiğinde onlar bunu reddedeceklerdir. Zira ayrılma hakları olduğu sürece, bunu yapmak için temel nedenleri ortadan kalk­mış olacaktır.

İki ülkenin birbirlerinden bütünüyle ayrılmaları, hem İn­giltere hem de Hindistan için bir felaket olur. Akıllı Hintliler bunu biliyorlar. Şu anda Hindistan yalnızca kendini savunamamakla kalmıyor, aynı zamanda neredeyse kendini beslemekten bile aciz. Ülke idaresinin tamamı, ağırlıklı olarak İngilizlerden oluşan ve beş ya da on yıl içinde yerlerine yenileri konamaya­cak olan uzmanlardan (mühendisler, ormancılar, demiryolu memurları, askerler, doktorlar) oluşan bir kadroya dayanıyor. Dahası, İngilizce ülkenin temel ortak dili ve Hindistan entelijansiyasının neredeyse tamamı son derece İngilizleştirilmiş durumda. Yabancıların egemenliğine girme -zira Britanyalılar çıktığı anda, Japonlar ya da başka güçler Hindistan’a girecek­lerdir- taşlarm inanılmaz biçimde yerlerinden oynamasına yol açacaktır. Ne Japonlar ile Ruslar ne de Almanlar ile İtalyanlar Hindistan’ı Britanya’nın ulaştığı düşük verimlilik seviyesinde dahi idare etmeyi başarabileceklerdir. Hintliler, gerekli olan teknik uzman kitlesine ya da diller ve yerel koşullar hakkındaki bilgilere sahip değiller ve muhtemelen Avrasyalılar gibi vaz­geçilmez arabulucuların güvenini kazanamayacaklardır. Eğer Hindistan yalnızca “özgürleşecek”, yani Britanya’nın askeri korumasından azade olacak olursa, bunun ilk sonucu yeni bir yabancı işgali, İkincisiyse birkaç yıl içinde milyonlarca insanın ölümüne yol açacak olan büyük kıtlık dizileri olacaktır.

Hindistan’ın ihtiyacı olan şey, Britanya’nın müdahalesi ol­maksızın, ama askeri koruma sağlamak ve teknik danışmanlığı garanti eden türden bir ortaklık ilişkisinde kendi anayasasını oluşturma hakkına sahip olmaktır Bu, İngiltere’de sosyalist bir hükümet olmadığı sürece, hayal dahi edilemez. İngiltere, Hindistan’ın gelişimini -kısmen Hindistan’da endüstrinin faz­lasıyla gelişmesi durumunda ticari rekabetten duyduğu korku­dan, kısmen geri kalmış insanlar medeni olanlardan daha kolay yönetildiğinden- en azından sekiz yıldır yapay olarak engelle­mekte. Ortalama bir Hintli’nin kendi vatandaşlarından Britanyalılara oranla daha çok çektiği herkesçe biliniyor. Küçük Hint kapitalisti şehirli işçiyi son derece acımasızca sömürüyor, köy­lü doğumundan ölümüne tefecinin kıskacında yaşıyor. Fakat tüm bunlar, Hindistan’ı yarı bilinçli olarak mümkün olduğunca geri bırakmak isteyen Britanya egemenliğinin dolaylı sonuçları. Britanya’ya en sadık olan sınıflar prensler, toprak sahipleri ve iş çevreleri; yani genel olarak statükoda durumu çok iyi olan geri­ci sınıflardır. İngiltere Hindistan’la ilişkisinde sömüren olmayı bıraktığı anda güç dengesi değişecektir. O zaman Britanyalıların, yaldızlı filleri ve yapay ordularıyla gülünç Hint prenslerini methetmesine, Hindistan’da sendikaların büyümesini engellemeli…….(sh:72-77)

Burma Günleri (Aslan ve Unicorn), İngiltere ve İngiliz halkı üzerine düşünceleri ve dönemin politik atmosferi üzerine yorumlarından oluşuyor. Ulusal yaşam standartlarını düşürmek istemeyen Britanya iktidarının karşılaştığı zorluklar ve benimsediği savunmacı anlayış, Nazizm gerçeği, iktidardaki kesimin halktan kopukluğu ve gelmekte olan savaş karşısındaki pragmatist, umursamaz tutum kendine yer buluyor:

“Yaşanan; yaşam tarzlarında bir değişikliğe yönelmekte isteksiz zengin sınıfın tamamının, faşizmin ve modern savaşın doğasına gözlerini kapatmasıydı. Ve reklamlardan geçindiği için ticaret koşullarının normal kalmasında çıkarı olan adi basın tarafından halk kitlelerine suni iyimserlik pompalanıyordu.”

Bir Fili Vurmak başlıklı kısacık makalede ise yaşadığı ilginç bir olayı anlatıyor. Burma’da polis olarak çalışan Orwell’a, bir şekilde kaçıp şehre gelen, pazar yerinde kontrolsüzce “dehşet saçan” bir fil olduğu söyleniyor ve olayı halletmesi isteniyor. Tüfeğini kapıp pazar yerine gelen Orwell’ın, koca bir Hintli topluluğunun karşısında, görevini yapması beklenen bir “İngiltereli” polis olarak âdeta bütün Hint halkıyla, kimliğinden ötürü hesaplaşmasını izliyoruz.

Bir İdam ise Orwell’ın hapishanede görevli olduğu dönemde tanıklık ettiği bir hikâye. Kısacık, yarım saatlik bir zaman diliminde geçiyor ve neredeyse gerçek olduğu unutularak, âdeta bir kurgu gibi okunuyor; Orwell’ın psikolojik gözlem yeteneğini ve gizleyemediği edebi dehasını bir kez daha gözler önüne seriyor. Orwell’ın tüm bu makalelerde usanmadan değindiği, vurguladığı bir şey var. O da, kendi politik söylemini nasıl yıllar içinde kazandığı –maruz kaldığı da diyebiliriz– deneyimleri estetik yetkinlikle birleştirerek sunmaya çalıştığı ve bunun önemi. Ona göre politik tavrın edebi bir söyleme kavuşması ancak belirli bir estetik deneyimi aştıktan sonra mümkün olabilir, bu yüzden daha önce yazdığı bazı metinleri sırf estetik kaygılarla yazılmış, gereksiz arayışlara işaret eden şeyler olarak görüyor.

BURMA’DA BİR İDAM

Burma’da oldu bu anlatacaklarım. Ipıslak bir gündü, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Ölgün, teneke pası gibi sarı yampirik bir ışık, hapishane avlusunun yüksek duvarlarına yansıyordu. İdam mahkûmlarının hücrelerinin dışında bekleşiyorduk. Hayvanların kapatıldığı kafesler gibi, çift parmaklıklı iğrenç barakalardı bunlar. Her hücre, enine boyuna üç buçuk metre kadar genişti. Çıplak bir mekândı, tahta bir döşek ve bir su kabı dışında. Kimi hücrelerin esmer tenli sakinleri, battaniyelerine sarılmış, demir parmaklıkların gerisinden ölgün nazarlarla dışarıyı seyrediyordu. Hepsi idam mahkûmuydu, bir iki haftaya kadar asılacaklardı.

Mahkûmlardan birini hücresinden çıkardılar. Adam Hindu idi. Ufak tefek, zayıf, kavruk biriydi. Başı tıraşlı, sulanmış gözleri bulanık bakıyordu. Çelimsiz vücuduna hiç uymayan, yeni sürgün gibi fışkırmış kalın bir bıyığı vardı. Hani, şu komedi filmlerindeki abartılı, gülünç adamların bıyıkları gibi. Boyu iki metreye yaklaşan, çam yarması gibi Hindu muhafızlar mahkûmu derdest etmiş darağacına hazırlanıyorlardı. İki muhafız ellerinde tüfek ve sürülmüş kasaturaları ile adama vaziyet ederken, öbürleri ellerini kelepçeliyordu. Kelepçeyi zincirlediler ve kollarını da büküp bağladılar. Neredeyse, mahkûma yapışık yürüyorlardı, elleri devamlı onu kavramış, sanki onun yanlarında olduğundan emin olmak ister gibi, adamı sımsıkı tutuyorlardı. Biri balık tutmuş da, henüz canlı balık tekrar suya atlamasın diye elinde hapsetmeye çalışıyor sanırdınız. Ama mahkûm öylece ilgisiz duruyordu, ellerini bağlasınlar diye uzatırken, ne olup bittiğinin farkında değil gibiydi.

Saat sekizi çaldı. Uzaktaki barakalardan. Islak havayı delerek gelen bir boru sesi… Hepimizden ayrı, mesafeli duran canı sıkkın hapishane müdürü, değneğiyle kumu eşelerken, boru sesini duyunca başını kaldırdı. Müdür, askeri doktordu, fırça gibi gri bıyıklı, boğuk sesli biri. Sinirli sinirli, “Tanrı aşkına çabuk ol Francis” dedi. “Bu adamın bu saate kadar ölmüş olması gerekiyordu. Daha hazır değil misin?”

Baş gardiyan Francis, kapkara elini havada sallarken: “Tamam efendim, tamam efendim” diye fokurdadı. Keten bezinden bir elbisesi ve sarı çerçeveli metal gözlükleri vardı. Ama, ş’leri tıslayarak konuşuyordu. “Herşey ayarlandı efendim. Cellat bekliyor. Hemen işe koyuluyoruz.”

“İyi, haydi bitirin şunu. Bu iş bitmeden mahkûmlar kahvaltılarını yiyemeyecekler.”

Darağacına gidiyoruz. İki muhafız mahpusun iki yanında yürüyor, tüfekler takılı, öbür iki muhafız ise, adamı hem itekliyor, hem de sanki düşmesin diye tutuyordu. Geri kalanımız, hâkimler ve diğerleri, arkadan geliyorduk. Aniden, birkaç metre yürüdükten sonra, hiçbir ikaz ya da emir olmaksızın, tören alayı yarıda kesildi. Berbat bir şey oldu, nereden çıktığı belirsiz bir köpek avluya daldı. Avaz avaz havlayarak aramıza girdi, bir sürü insanı bir arada bulduğu için sevinçli, tüm vücudunu sarsarak etrafımızda atlayıp sıçramaya başladı. Uzun karışık tüylü, yarı teriyer, yarı sokak köpeği bir mahluk. Biraz atladı, zıpladı, sonra, kimsenin durdurmasına kalmadan, mahkûmun üstüne sıçradı ve yüzünü yalamaya çalıştı. Herkes donakaldı, köpeği yakalamayı bile akıl edemedik. “Bu belalı köpeği kim saldı buraya?” diye öfkeyle haykırdı hapishane müdürü.

“Biriniz yakalayın şunu!”

Muhafızın biri kafileden ayrıldı, sarsak bir edayla köpeğin ardından seyirtti. Ama, umursamaz köpek, hiç ele gelmiyor, oyun oynar gibi dans ediyordu. Genç bir melez gardiyan yerden bir avuç çakıl taşı alıp köpeğe fırlattı, ama köpek taşlardan kurtulup tekrar peşimizden geldi. Havlamaları hapishane duvarlarında yankılanıyordu. İki muhafızın tuttuğu mahpus, tüm bunlar infaz formalitesinin olağan bir parçasıymış gibi, ilgisiz bakıyordu. Neden sonra, nihayet biri köpeği yakalayabildi. Mendilimi boynuna dolayıp uzaklaştırdık onu. Ama, köpek hâlâ direniyor ve inliyordu.

Darağacına kırk metre kadar kalmıştı. Önümde yürüyen mahpusun çıplak kahverengi sırtına baktım. Eli kolu bağlı, sarsak yürüyordu. Yine de, Hintlilerin o dizlerini hiç germeden hafif yaylanan yürüyüşü çok istikrarlıydı. Her adımda, adaleleri yerli yerine oturuyor, Bir keresinde, her iki omuzunu yakalamış adamların kıskacına rağmen, bir su birikintisine basmamak için, hafif yana çark etti. Tuhaftır, o ana kadar, sağlıklı, bilinçli bir adamı yok etmenin ne demek olduğunu asla kavrayamamıştım. Mahpusun su birikintisine basmamak için yana çekilişini görünce, yolunda giden bir hayatı kısa kesmenin gizemini, dile getirilemez yanlışlığını gördüm. Bu adam ölmüyordu ki, bizim kadar canlıydı. Vücudunun tüm organları çalışıyordu, bağırsakları sindirdiğini dışarı atıyor, cildi kendini yeniliyor, tırnakları uzuyor, dokuları oluşuyordu. Darağacına çıktığında, sonra da saniyenin onda birinde havada düşerken, tırnakları hâlâ uzuyor olacaktır. Gözleri sarı çakılları ve gri duvarları görüyor, beyni hâlâ her şeyi hatırlıyor, akıl yürütüyor, hatta su birikintilerine bile dikkat ediyordu. O ve biz, bir grup insan, beraberce yürüyor, aynı dünyayı görüyor, hissediyor, anlıyorduk. Ama iki dakika sonra, ani bir kopuşla, içimizden biri gitmiş olacaktı, bir beyin eksik, bir dünya eksik.

Darağacı, hapishane bahçesinden ayrı, her yanını dikenli uzun otların sardığı küçük bir avluda idi. Bir hangarın üç tarafı gibi, tuğladan yapılmış, üstüne kalın bir tahta döşenmiş, onun üstüne de iki direk ve kol demiri oturtulmuştu, en tepede de bir halat sallanıyordu. Hapishanenin beyaz üniformasını giymiş, gri saçlı bir mahkûm olan cellat, cihazının yanında bekliyordu. Avluya girer girmez, köleler gibi yerlere eğilerek hepimizi selamladı. Francis’in bir sözü üzerine, iki muhafız, mahpusu daha da sıkı tutup itekleyerek darağacına doğru götürdüler ve sakarca basamaklardan çıkardılar. Sonra, cellat tırmanıp halatı mahpusun boynuna geçirdi.

Beş metre ötede dikilmiş bekliyorduk. Muhafızlar darağacının etrafında halka olmuştu. Ve sonra, ilmik boynunda sıkıştırıldığında, mahpus tanrısının ismini haykırmaya başladı. Yüksek sesle, nakarat gibi devamlı tekrarlanan bir feryattı bu, “Ram! Ram! Ram! Ram!” Canhıraş, korku dolu, acil bir imdat çağrısı değil, sabit, ritmik, neredeyse çan çalışı gibi bir seslenişti. Köpek bu sese sızlanır gibi karşılık verdi. Darağacında dikilen cellat, hemen un çuvalı gibi keten bir torba çıkarıp mahpusun başına geçirdi. Fakat, kumaşın emmesine rağmen, feryadı hâlâ işitiliyordu: “Ram! Ram! Ram! Ram! Ram!”

Cellat darağacından indi, manivelayı tutarak bekledi. Dakikalar geçti gibi geldi. Mahpusun sabit, soğuk haykırışı sürdü de sürdü: “Ram! Ram! Ram! Ram! Ram!” sesi bir saniye bile duraksamadı. Hapishane müdürü başını çenesine eğmiş, değneğiyle toprağı eşeliyor ve muhtemelen zihninde belli bir sayıya kadar izin vermiş, mahpusun feryatlarını sayıyordu, elli belki de yüz. Herkesin beti benzi attı. Hintliler’in suratları berbat kahve gibi griye dönmüştü ve birkaçının kasaturaları da titriyordu. İpin ucunda bağlı, kukuletalı adama bakıyor ve haykırışlarını dinliyorduk, her feryat, iki saniye daha hayat demekti. Hepimizin kafasında da aynı fikir vardı: Oh, öldür adamı çabucak, bitir şu işi, durdur şu iğrenç gürültüyü!

Aniden, hapishane müdürü kararını Verdi. Başını kaldırdı, değneğiyle hızlı bir hareket yaptı. Neredeyse vahşi bir sesle “Chalo!” diye bağırdı. Madeni bir gürültü ve sonrasında ölüm sessizliği. Mahpus yok olmuştu, ama halat kendi üstüne dönüp duruyordu. Köpeği salıverdim, hayvan hemen dört nala darağacının arkasına koştu, ama oraya varır varmaz aniden durdu, havladı ve sonar avlunun bir köşesine çekilip otların arasında dikildi ve ürkek ürkek bize bakmaya başladı. Ölüye bakmak için darağacının arkasını dolandık. Ayakları dümdüz yere dönük, vücudu yavaş yavaş sallanıyordu, bir taş kadar kaskatı ve cansızdı.

Hapishane müdürü elinde değneğiyle geldi, çıplak vücudu dürttü, ceset sallanınca, belli belirsiz bir sesle, “Bu iş tamam” dedi. Darağacından uzaklaştı ve derin bir nefes aldı. Yüzündeki sıkkın ifade derhal kaybolmuştu. Kol saatine şöyle bir göz attı: “Saat sekizi sekiz geçiyor. Bu sabahlık da bu kadar, tanrıya şükür!”

Muhafızlar kasaturalarını çözüp marş marş uzaklaştılar. Uslanan ve bir hata yaptığının farkında olan kopek, muhafızların peşinden gitti. Biz de, darağacını bırakıp hükümlülerin bekleştiği hücreleri geçtik ve hapishanenin büyük avlusuna geldik. Hükümlüler, muhafızların nezaretinde kahvaltılarına çoktan başlamışlardı. Uzun kuyruklar halinde, ellerinde birer teneke kase çömelmiş bekleşiyor, aralarında dolaşan muhafızlar da pilav dağıtıyordu. İnfaz sahnesinden sonar, çok evcil, neşeli bir manzara gibi göründü. Görev yerine getirildiği için hepimiz müthiş ferahlamıştık. İnsanın içinden şarkı söylemek, koşmak ya da alabildiğine gülmek geliyordu. Herkes birden neşeyle çene çalmaya başladı. Yanımda yürüyen melez delikanlı, geldiğimiz yolu başıyla işaret ederek gülümsedi ve “Biliyor musunuz efendim, arkadaşımız (ölen adamı kastediyordu) temyiz talebinin reddedildiğini öğrendiğinde, hücresine pislemişti.

Korkusundan. Lütfen, bir sigaramı alın, efendim. Yeni gümüş tabakamı beğendiniz mi? İki rupiye aldım. Kaliteli Avrupa tarzı.”

Birçoğu güldü, neye güldüklerini bilmeksizin. Francis hapishane müdürünün yanında yürürken, çalçene konuşuyordu: “Şey efendim, her şey mükemmelen tamamlandı, bitti. Şipşak bitirdik işi. İşte böyle. Oooo, hayır. Her zaman böyle olmuyor. Doktorun darağacının altına gidip mahkumun ölümünü garantilemek için bacaklarına asıldığını bilirim. Ne nahoş bir durum!”

“Ayaklarına asılıp buruluyor öyle mi? Çok kötü” dedi hapishane müdürü.

“Ah efendim, mahkûmlar söz dinlemeyip direndiği zaman daha da berbat oluyor. Hatırlıyorum, bir adam, infaz için geldiğimizde hücresinin demir parmaklıklarına yapışıp kalmıştı. Söylediklerime belki inanmayacaksınız, ama adamın ellerini parmaklıklardan kurtarabilmek için, her bir bacağına üç muhafızın asılması gerekmişti. Makul davranması için onu iknaya çabaladık.

“Bak sevgili dostum, dedik, bize yaptığın şu eziyete bak!” Ama, gelin görün ki, adam bize kulak asmadı. Ah, ah, bize büyük sorun çıkarmıştı.”

Bir de baktım ki, avaz avaz gülüyorum. Herkes gülüyordu. Hapishane müdürü bile hoşgörülü bir ifadeyle sırıttı. Gülerek, “Haydi hepiniz gelin de birer içki için” dedi. Arabada bir şişe viskim var. Hepimize yeter.”

Hapishanenin kocaman çift kapılarından geçip yola çıktık. “Bacaklarına asılmak ha?” dedi Burmalı bir hâkim ve kahkahalarla boğuldu. Hepimiz tekrar gülmeye başladık. O anda, Francis’in öyküsü olağanüstü komik gelmişti. Avrupalılar ve yerliler gayet dostane bir hava içinde, beraberce içki içtik. Ölen adam bizden sadece yüz metre uzaktaydı. ["The Collected Essays, Journalism and Letters of George ORWELL" G.Orwell'in Derlenmiş Denemeleri, Gazete Yazıları ve Mektupları Volume 1, An Age Like This, 1920-40 Cilt 1, İşte Böyle Bir Çağa 1920-40)]

Kaynak:

 George Orwell, Neden Yazıyorum, Orjinal isim: Why I Write, trc: Levent Konca, İstanbul, 2013

http://www.prensesemektuplar.com/2011/01/george-orwell.html

http://marmaracommunity.net/blog/2013/11/27/george-orwellin-acik-secik-ifadeleri/

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/04/17/198958.asp

 1984 NİNETEEN EİGHTY-FOUR (1984)
ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999)

DİE VİERTE MACHT/ Dördüncü Kuvvet (2012)


“Dördüncü Kuvvet” için  medya denilirsede aslında bu kuvvetin “Terör” olduğunu bu filmde seyredeceksiniz.

Yönetmen: Dennis Gansel

Ülke: Almanya

Tür: Gerilim

Vizyon Tarihi: 08 Mart 2012 (Almanya)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce, Rusça

Senaryo: Dennis Gansel, Florian Schumacher

Müzik: Heiko Maile

Görüntü Yönetmeni: Daniel Gottschalk

Yapımcı: Thomas Friedl, Nico Hofmann, Nina Maag

Nam-ı Diğer: The Fourth State | The Year of the Snake

Oyuncular:    Moritz Bleibtreu  ,  Kasia Smutniak ,   Max Riemelt, Rade Serbedzija, Yevgeni Sitokhin

Hakkında

We are the Night / Geceler Bizim ve The Wave / Dalga filmleriyle adını duyuran Alman yönetmen Dennis Gansel bu kez Rusyada geçen bir casus-aksiyon filmine imzasını atıyor. Filmin konusu hakkında başlangıçta kurgusal olduğu söylense de araştırılınca, Rusyanın yakın tarihini işlediği anlaşılmaktadır. Seyretmenizi tavsiye ederim.

Konusu:

Filmin kahramanı Paul Jensen, Rusyanın Meşhur gazetecisi olan Norbert Jensen’in oğludur. Babası bir araba kazası süsü verilerek öldürülmüştür.  Paul Jensen, bir iş nedeniyle Berlin’den Moskovaya taşınır ve deneyimleri sayesinde popüler bir gazetenin sosyete sayfalarının editörü olur. Moda gösterileri, partiler ve şöhretlerle dolu debdebeli hayata alışmışken, Katja adında bir aktiviste âşık olur ve Rusyanın siyasal gündemine aşina olmaya başlar. Ne var ki, en iyi gazetecilerden olan Jazinsky Kanal TR6 TV program yaparken,  bir dergide yazması teklif edilir. O da derginin görüş politikasının muhalifi olduğundan ret eder. Ve sokak ortasında öldürülür.

Paul Jensen ise babasının arkadaşı olan bu muhabirin öldürülmesine tanık olduğundan misafir geldiği dergide “Büyük gazeteci “O artık bizimle. ” “Sesi bozulmamış …” ” Hepimiz onu özleyeceğiz. “ başlıklı bir küçük bir habere imza atar. Fakat bu haberle başı hem teröristler, hem gizli servis hem de Rusya’nın meşhur adalet sistemiyle belaya girecektir.

Aktivist Katja ile bir gece vedalaşırlarken metroya düzenlenen terör eylemine karışır. Katja kaybolur. Paul, bir patlama öncesi Katja ile görüntülendiğinden mahkum edilir.

Çeçen Direnişçilerinin bulunduğu koğuşa düşer. Orada babasını tanıyan Aslan Natirov ile arkadaş olur. Hapiste alman asıllı gizli servis elemanı Lukoviç, Aslan’ı ispiyonlar. Aslan sorguya götürülür. Dönüşte Aslan Lukoviç’i arkadaşları ile intihar süsü vererek öldürseler de hapishanenin infaz memurları onu da katlederler. Aslanın arkadaşı Şamil, Paul’un bu olayda suçlu olduğu vehmine kapılır. Paul’ü boğmaya çalışır. Bu sefer Paul koğuştan çıkarılıp ayrı bir hücreye konur. Bu arada babasının eski arkadaşı Alexei Mikhailoviç avukatı getirip anlaşmaya imza atarsa serbest bırakılacağını söyler. Paul anlaşmayı istemeyerek imzalar. Ancak Gizli servis onu başka bir yere götürmek isteyince kaçar. Arananlar listesine düşer. Elçiliğe sığınmak için gelir. Fakat görür ki, Alexei Mikhailoviç’nin gizli servisle ilişkisi olduğunu fark eder. Paul çaresiz dolanırken, metro eylemi sırasında gördüğü bir kişinin peşine düşer. Takip eder. Takip sonucu hiç beklemediği Katja ile karşılaşır. Paul, Katja ile bir arkadaşının evine giderler. Katja, tehditle kardeşi Anatoly’i kurtarmak için gizli servisin emrine girdiğini, Aktivistlerin başı Vladimir Lesov’unda tehditle gizli servis elemanı olduğunu söyler.

Araştırmalarını artıran Paul babasının kendisine şifreli olarak bıraktığı CD yi bulur. Bu CD Çeçen savaşının nasıl çıkarıldığını anlatmaktadır.

Babası bıraktığı  Mesajda şunları söylemişti.

Ben Sevgili Paul,  1998 sonbaharında yıkıcı biri bombalamalar ile Moskova sarsıldı. Hükümet herhangi bir kanıt olmadan Çeçenleri suçlayan açıklama yaptılar.  Bende yapılan saldırıyı araştırmak zorunda kaldım.  Ben gerçek faillerin bulunmasında ısrar ettim.  Kısa bir süre sonra saldırıyı gören yaşlı bir kadınla tanıştım.  Gece saldırıda birini gördün mü dediğimde bir araba gördüm dedi. Binanın çevresini inceledim. Arabanın plakası bilindiği halde kimse ilgilenmediğine şaşrımıştım. Meğer saldırıda kullanılan 2 kg patlayıcı ile bu araba kullanılmıştı. Çok ilginçtir bu olaydan kısa bir süre önce  yeni Başkan  hakkında  ciddi bir yolsuzluk skandalı patlak vermişti.   Skandal kontrolden çıkmıştı. Başkanın  genç varisi başkan seçildi.  Size gereken ilk şey, bu CD’yi Başkan’a  vermekti. Kovuşturma sırasında dokunulmazlığı olan Timur Dagilijeva tanıştım.  Gizli servis tarafından  tutuklandı. Bir sürü sipariş saldırılar oldu . Rusya, Çeçenler’e  savaş ilan etti.  Bir savaş başladı.  Seçimlerde peşini takip etti,  Başkanın Genç halefi oyların çoğunluğunu kazandı.  Ben, Paul, oğlum. Bunları anlamak için araştırmalı  daha sosyal olmalı. Üzgünüm. Benden bu kadar.

Bu olaylar Terörle Mücadele yasasının çıkmasına sebep olur. Paul, muhabir Jazinsky’in neden öldürülmüş olduğunun üzerinde Katja ve arkadaşı Dima ile tartışırlar. Katja ile otele giden Paul, gece uyuyamaz ve [“Kanlı Sonbahar Saldırısı”Yazan Paul ve Norbert Jensen”] makalesini yazarak Rusya’daki bombalama saldırıları arkasında kim var diye sorgular. Katja’dan ayrılır ve geceleyin babasının arkadaşı Alexei Mikhailoviç’nin evine gider. CD hakkında sorular sorar. Hazırladığı makaleyi vererek insanların gerçeği öğrenmelerini sağlamasını ister. Alexei ise bunu yapmanın doğru olmadığını dikte ederek şunları söyler.

 -İnsanların gerçeği bilmesi umurumda değil. Biz onların geleceğine dikkat ederiz. Ve uzun zaman önce olmuş savaşın hatıraları unutulmuş değil. Hele bunlar Hükümet’in hiç umurunda değil. Terörist tehditler insanları birleştirmek için vardır. Bunu biliyorsun. Bu temel bir ilkedir. Bu durum sadece Rusya’da ilgili değildir. Ortaçağ’a Kafkasya gerçeğine bakmanı istiyorum. Çünkü bomba çağlar öncesi Çeçenistan’ın ortasında zaten patladı. Berlin’de ilk bomba  patlayana kadar bekle.. Sizde sıranızı beklemek zorundasınız. Her şey hızla değiştirilmek için vardır. Açık tartışmalar, Sonsuz anlaşmalar …

Sen bunları Boşver! Biz savaştayız. Kanlı savaş, kültürel bir savaş … Rusya’da bir savaşa girdi ve savaştı. Kazandı. Bunu biz istedik çünkü, bizim başka seçeneğimiz zaten yoktu. Üzgünüm. Bence bu makaleyi yayınlaman uygun olmaz. Ve seni  istemiyorum. Eğer evine gitmek istiyorsan senin için yardımcı olabilirim?

Paul’u gizlice evinden çıkarır. Yolda giderken Alexei dedi ki;

“Paul, dinle. Rusya, dizlerinin üzerinde durabildi. 1988, ülke zayıflamıştı.  Bir üçüncü dünya ulus olacaktı.  Ülke halkları için çok iyi değilse de, dünyanın en güçlü ikincisidir. Her şey çökmüştü. Ordu, ekonomi, sosyal düzen. Biz uçurumun önünde idik. Sonra bizim Başkan yönetimde başarısız oldu. Paha biçilmez şeyler için bir aptal düşüncelere kapılmamalı. Babanın için  artık çok geç. Bu yapılanlar/komplolar onun kalbini kırdı. Aynı hatayı sen yapma.”

Paul, babasının ölümünden Alexei sorumlu tuttuğunu ifade etti ise de, Alexei ise Babasının intihar ettiğini söyledi. Havalanına geldiler. Alexei CD ve silahı istedi. Paul’la vedalaştı.

Daha sonra Alexei Mikhailoviç, gizli servis elemanı Nikolai Romanovich’in yanına gelir. CD yi teslim ederken aralarındaki gerçek konu olan parasal bir mevzuya el atarlar.

Alexei Mikhailoviç, dedi ki;

“ Nikolai Romanovich, bilginiz dahilindeki hesabınıza dün 40.000 hisse  aktarılmıştır. Bugün durum iyi ve tahminleri bakılırsa, yakında çok para kazanacaktır.”

Nikolai Romanovich:

“Sana güvenebilir miyim?” derken güvensizliğini imâ ediyordu.

Paul, uçağa binerken, CD’nin bir kopyasını dergiye göndermiş editörün eline geçmişti.

Fakat Ajanslara “Onegin öldürdüler!” “Bu sabah tarafından 08:35 de Alexey Onegin  arabasına bomba yerleştirilerek öldürüldü. Kafkasya’lı ayrılıkçılardan şüpheleniliyor ”haberi düştü. Siyasetçiler tarafından bildik demeçler verilir.

Filmden

Sevgili Paul, filozoflar sadece dünyayı yorumlar. Önemli nokta ise, onu “değiştirmek”tir. Ailenizde gerçeği bulun. Ailenizde gerçeği bulmak için sana iki fotoğraf gönderdim. Derinden teşekkür ederim. (Ön yüzünde 11 Eylül 2001’de vurulan ikiz kuleler vardır.)

“Güce sahip insanlar gerektirdiği süre için bir Teröre neden oldular.”Machiavelli.

Açıklamalı Notlar: Filim kurgu denilse de gerçek olaylarla örtüşmelerini göstermek için alıntılar size aktarıyorum…

Marx’a göre, yapılması gerekenler arasında, “teorisyen ve filozof olmaktan vazgeçmek” de bulunuyordu. Feuerbach Üzerine Tezlerin en ünlüsü olan 11. Tez de aynısını söylüyordu: Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; ama önemli olan, onu değiştirmektir.

[MEW, Karl Marx, Friedrich Engels: Werke, Dietz-Verlag, Berlin 1956, Karl Marx-Friedrich Engels, Ausgewählte Werke, ed: Mathias Bertram, Directmedia, Berlin 1998, Digitale Bibliothek Band 11,  c. 3, s. 536.]

Machiavelli’nin terörü meşrulaştırırken anlattığı hikâye şöyledir:

Papa Borgia, zalim bir komutanını isyan çıkaran bir şehre göndererek, katliam yolu ile isyanı bastırmasını ister. İsyan bastırıldıktan sonra Borgia halkın kendisine kin beslemesini önlemek için komutanını herkesin gözü önünde öldürterek cezalandırır. Böylece halk cezadan memnun kalırken, Borgia’ya karşı korku ile karışık saygı duyulur. Machiavelli’nin bu tavsiyelerinin sebebini kendi sözlerinde bulabiliriz. (Hükümdar)

İkinci Çeçen Savaşı – Vikipedi

1996 yılı Ağustos ayında yapılan Hasavyurt Antlaşması‘nın ardından Ruslarla Çeçenler 12 Mayıs 1997’de yeni bir anlaşma daha imzalandı. Fakat imzalanan bu anlaşmalar Çeçenler‘nın antlaşma şartlarına uymaması nedeniyle Çeçen sorununa kalıcı bir çözüm getiremedi. 1994–1996 Birinci Çeçen-Rus Savaşı esnasında tahrip olan Çeçenistan‘ın yeniden inşası konusunda yardım sözü veren Rus Yönetimi Mashadov’u bir federasyon anlaşması imzalamaya ikna edemeyince, taahhüdünü yerine getirmemiştir. Bu arada Dağıstan’da yeni bir hareketlenme gözlendi. Dağıstan’ın Çeçenistan sınırındaki köylerinde yaşamakta olan Çeçenlere yönelik olarak başlatılan saldırılar Şamil Basayev ve Çeçen direnişçilerin bir kısmının bu coğrafyaya geçmesine ve Müslüman tarafa destek olacakları bir sürecin başlamasına neden oldu. Aynı süreç Moskova tarafından bir fırsat olarak değerlendirildi. Çeçenistan’daki bağımsızlığa razı olmayıp bu topraklara işgal güçlerini sokmak için fırsat kollamakta olan Moskova, 11 Ekim 1999 tarihinde Dağıstan’daki direnişi başlatanların Çeçen kökenli olmalarını gerekçe göstererek işgal güçlerini yeniden Çeçenistan’a soktu. Bu arada, Moskova’da ve bazı büyük şehirlerde Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirilen patlamaların sorumluluğu da Çeçenler üzerine atılarak bu işgalde gerekçe olarak kullanıldı.

O zaman Rusya başbakanı olan Vladimir Putin, Çeçenistan‘ın Rusya toprağı olduğunu ve istedikleri şekilde müdahale edebileceklerini söyledi. Oysa Rusya 1996’da imzalanan Hasavyurt Antlaşması ile Çeçenistan‘ın bağımsızlığını kabul etmişti. Dolayısıyla Rusya, Çeçenistan’a asker sokarak hem uluslararası anlaşmaları hem de Çeçenistan’la imzaladığı ikili anlaşmayı ihlal etmişti. Rusya bu kez saldırılarını sivillere yönelik hava bombardımanları şeklinde yoğunlaştırdı. Saldırının yoğunluğu ve geniş bir bölgeyi kapsaması nedeniyle insanlar kalabalık gruplar halinde yurtlarını terk ederek başta İnguşetya olmak üzere Dağıstan, Osetya, Azerbaycan ve Gürcistan gibi ülke ve bölgelere göç etmeye başladılar. Çeçenlerle direk olarak yüzleşmekten çekinen Rusya sivil insanlara yapılan baskının mücadele edenler üzerinde bir baskı unsuru oluşturması ve teslim olmalarını sağlamasını ummaktaydı. Ama hava saldırılarından hedeflediğini elde edemedi ve başkent Grozni‘nin kapılarına kadar dayanarak Çeçen direnişçilerle direk karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Bu göğüs göğüse çatışmalar ise Rus güçlerinin beklemediği şekilde kayıplar vermesine yol açtı.

RUSYA DEVLET BAŞKANLARI LİSTESİ

TERÖR OLAYLARI

1990’ların başında, özellikle 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Kuzey Kafkasya’da ayrılıkçı hareketlerin ortaya çıkması ve yüzyıl sonuna kadar gelişmesiyle birlikte Rusya, zaman zaman Dağıstan ve Çeçenistan özerk cumhuriyetlerinde ayrılıkçılar tarafından gerçekleştirilen saldırılarla karşı karşıya kaldı. 

Geride kalan 20 yıl boyunca, Rusya’da metrolarda veya halka açık diğer yerlerde gerçekleşen hemen hemen tüm bombalama eylemleri ayrılıkçılara atfedildi. Ancak yalnızca birkaç örnekte bu terörist eylemlerin failleri tanımlandı.

Putin 2000 yılında iktidara geldiği zaman, bir grup Çeçen’i ve Dağıstanlı’yı Rusya hükümetiyle işbirliği yapmaya ikna ederek Moskova’yı sakinleştirmeye çalıştı. Eş zamanlı olarak da, ayrılıkçı hareketlerin köklerini yıkmak amacıyla Cahar Dudayev ve Aslan Maşadov gibi etkili Çeçen figürlerini tasfiye etti. Bu iki politika büyük ölçüde başarılı olduğunu gösterdi, ancak ihtilafları tamamen ortadan kaldıramadı.

TERÖRLE MÜCADELE YASASI

Rusya Federasyonu’nun terörle mücadele stratejisi başlangıcından günümüze kadar büyük oranda  Kuzey Kafkasya odaklı olmuştur. Çeçenistan  ve sonrasında Kuzey Kafkasya’nın geneline yayılan  terör, 1990’lı yılların sonundan itibaren Rusya’nın merkezine kaymaya başlamıştır. Bu gelişmeler,  1999 yılından itibaren Rusya Federasyonu yönetiminde etkin olmaya başlayan Putin’in Çeçenistan’ı  kontrol altına alma girişimini de terörle mücadele stratejisi içerisinde değerlendirmesine olanak  vermiştir. 11 Eylül 2001 terör saldırıları ile küresel boyutta ortaya çıkan terörle savaş eğilimi  uluslararası kamuoyunda, kazanılan ikinci Çeçenistan savaşı ve Çeçenlere atfedilen Moskova  Tiyatrosu ve Beslan terör eylemleri ise iç kamuoyunda, Putin’in terörle mücadele stratejisini  destekleyen unsurlar olmuştur. Rusya Federasyonu’nun terörle mücadele stratejisi Kuzey  Kafkasya’da faaliyet gösteren terör örgütleri ve ayrılıkçı Çeçenlerin amaçlarına ulaşmalarını  engellemiştir. Ancak bölgedeki istikrarsız durum, hem Moskova’yı hem Kuzey Kafkasya halkını  rahatsız etmeye devam etmektedir. Bu makalede, Rusya Federasyonu’nun terörle mücadele  stratejisinin Kuzey Kafkasya’nın istikrarı üzerine etkileri ele alınmaktadır.

GERÇEĞİN ÇÖLÜNE HOŞGELDİNİZ – SLAVOJ ZİZEK


–>

Amerikalıların nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kaliforniya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçaları olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır.

Bunun en son örneği, Jim Carrey’nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı olduğunu keşfeden küçük kasaba kâtibi rolünü oynadığı, Peter Weir’ın The Truman Show (1998) filmidir:

Doğup büyüdüğü kasaba dev bir stüdyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick’in Time Out of Joint (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50′li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece olduğunu keşfeder … Time Out of Joint’la The Truman Show’un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir. Demek ki mesele sadece, Hollywood’un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil geç kapitalist tüketim toplumunda, “gerçek toplumsal hayat”ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız “gerçek hayat’ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar … Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinsellikten arındırılmış evrenin nihai hakikati, “gerçek hayat”ın kendisinin maddilikten-arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçek-dışılığını ifade etmişti:

“Amerikan motelleri gerçekdışıdır! / .. ./ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. /… / Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız.” Peter Sloterdijk’ın “küre” kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz’dan Logan’ın Kaçışı’na bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodern müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler.

Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantığı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadığımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı olduğu devasa bir mega-bilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves’in oynadığı) kahraman “gerçek gerçeklik”te uyandığı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür – küresel savaştan sonra Şikago’dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: “Gerçeğin çölüne hoşgeldin.” II Eylül’de New York’ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri o gün “gerçeğin çölü”yle tanıştı – ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollywood’un yozlaştırdığı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkansızdı.

Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok olduğu, akla hayale gelmeyecek imkansız’ın gerçekleştiği söyleniyor; o zaman 20. yüzyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: O da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlığının kudretini simgeleştirdiği için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli değil mi? Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana uğratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu – New York’tan Kaçış’tan Bağımsızlık Günü’ne uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan bağlantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen İmkansız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantazisini kurduğu şeyi elde etmiş oldu ki en büyük sürpriz de buydu.

Tam da şu anda, bir felaketin çiğ Gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen ideolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin sanal kapitalizmin, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.

Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphelenilen Usame Bin Ladin, James Bond filmlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgahlayan Ernst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değil midir? Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filmlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunun gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan (uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New York’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değil midir? Bond’un müdahalesinin işlevi de, tabii ki, üretim mekanını havaya uçurarak “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkar Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu?

Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kırpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız kötü bir Dışarı’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir: Bu katıksız Dışarı’da, kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir. Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikaye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AİDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir. ABD, Saraybosna’dan Grozni’ye, Ruanda’dan Kongo ve Sierra Leone’ye dünyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin çok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New York’taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda yürüyen insanlara körlemesine ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saraybosna’nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz.

İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından seyrettiğimizde, “reality TV şovları”nın sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu şovlar “gerçek” olsa bile, insanlar bunlarda yine de rol yaparlar – kendilerini oynarlar. Romanların klasik tekzibi (“bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir”), “reality şov” programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kişiler görürüz. “Gerçeğe dönüşe” farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakarların, bizi böyle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız olduğu iddialarını duymaya başladık bile – arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, “hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, özgürlüğün düşmanları tarafından “suistimal edilen” özgürlüklerimizin bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki. Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı “açık” ülkelerimizin bütün insanlık tarihinde en çok kontrol edilen toplumlar olduğu bir. vakıa değil midir? İngiltere’de, otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüyle kontrol edildiğinden hiç bahsetmeyelim.

Yine George Will gibi sağcı yorumcular hemen, Amerika’nın “tarihten aldığı mola”nın sonunun geldiğini -gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odağını paramparça ettiğini- ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla cebelleşmek zorundayız, onlara göre… İyi de, darbeyi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun, hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir. Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dünyadaki en büyük güç, köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini imha ederse, bu iktidarsızlıktan kaynaklanan eylemin en uç örneği olmayacak mıdır? Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke … Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadığı ve yıkılacak hiçbir şeyi olmayan bir ülkeden çıkarması değil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistan’ın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasının altında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca “ama ışıkta aramak daha kolay oluyor” demiş hani. Kabil’in şu anda zaten Manhattan’ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik değil mi?

Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül’de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir – gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin değişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir. Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacağı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda “savaş” ne anlama gelecek? “Onlar”, eğer devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa, kimler olacak?

Burada karşılaşıldığı söylenen “medeniyetler çatışması” anlayışı kısmi bir hakikat içerir – ortalama Amerikalının şaşkınlığına bakın: “Nasıl oluyor da bu insanlar kendi hayatlarını bu kadar hiçe sayan bir tutum takınabiliyorlar?” Bu şaşkınlığın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere, insanın uğruna kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bile Amerikalı çocukların “acısını hissedebildiği”ni söylerken, Bill Clinton’ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadığını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun, tatminkar bir hayat sürme ile kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava’ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor.

Gelgelelim, bu “medeniyetler çatışması” anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık olduğumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalardır. Üstelik İslam’la Hıristiyanlığın tarihine kıyaslamalı olarak şöyle bir baktığımızda, İslam’ın (anakronik bir terimle söylersek) “insan hakları sicili”nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz olduğunu görürüz: Geçtiğimiz yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Ortaçağ’da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçekler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam’ın “kendisi”ne kayıtlı bir özellikle değil, modem sosyo-politik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça kanıtlıyorlar.

Öteki’ne atfedilen bütün özellikler ABD ‘nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizm mi? Bugün ABD’de, (kendi) Hıristiyanlık(anlayış)larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist “fundamentalist” vardır. Amerika bir şekilde onları “barındırdığı”na göre, Oklahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu’nun onları da cezalandırması mı gerekiyordu?

Jerry Falwell ve Pat Robertson’ın bombalamalara verdikleri tepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tanrı’nın, Amerikalıların günahkâr hayat tarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika’nın layığını bulduğunu söylemelerine ne demeli?

Güvenli bir sığınak olarak Amerika mı?

Bir New Yorklu’nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyeceğini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu – bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine genç Afro-Amerikalıların, caddeyi geçmesi için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha birkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır.

Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattığı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde -hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda- ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirileceği, simgesel etkilerinin ne olacağı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacağı belli değil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal söylemin içinde eski Soğuk Savaş terimi “özgür dünyalının birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi “özgür dünya” ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette:

Özgür-olmayan dünyaya ait olanlar kim peki?

Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal-demokratik ülkeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha gündeme getirildiğidir.

Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım – bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70′Ierin Almanyası’ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsverbot’un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık sık duyuluyor – doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir – aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranları etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir. .. ) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur.

Ya her yerde işitilen “11 Eylül’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır – aslında ne söylemek istediğimizi bilmediğimizde “derin” bir şeyler söylermiş gibi yapmayı sağlayan içi boş bir jestten ibarettir. O zaman buna vereceğimiz ilk tepki “Sahi mi?” demek olmalıdır. Oysa gerçekten değişen tek şey, Amerika’nın ne tür bir dünyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür değişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990′da Doğu Avrupa’daki Komünist rejimlerin yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünist’lerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; “gerçeklikte” hiçbir şey değişmemişti – yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bir mesele haline gelmişti … Ya 11 Eylül’de aynı tür bir şey olduysa?

Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD, artık doğrudan işin içindedir. O zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar “küre”lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar verecekler, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika’ya “Bu neden bizim başımıza geldi? Burada böyle şeyler olmaz!” şeklindeki o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkar Dışarı’ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya’dan ayıran fantazmatik Perde’nin ardından çıkmayı göze alacak, Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!,’dan “Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı!” tavrına o çok gecikmiş geçişi yapacaktır. Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur: Bu olayların burada bir daha olmamasını sağlama almanın tek yolu, bunların başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası, Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır.

Amerika’nın “tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru, felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hakim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınkidir – bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de).

Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “Komşunu sev”, “Müslümanları sev!” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.

 

Kaynak:

Kırılgan Temas- Çev:Tuncay Birkan Metis yayınları / Üçüncü Basım / Mayıs 2011, sh:293-301

FUTUR ANTERİEUR’DE [Gelecekte Bitmiş Zaman] NE OLACAK? Slavoj ZIZEK


TABİATIN SONU

Bugün tehdit altında olan, sadece Tarihin sürekliliği değil şahit olduğumuz, bizzat Tabiatın sonu gibi bir şey. Yakın zamanlarda Pakistan’da vuku bulan su baskınlarının ya da Rusya’daki yangınların etkisi Meksika Körfezi’ndeki petrol sızıntısından çok daha feci. Yoğun nüfuslu dev bir toprak parçasının sular altında kaybolması ve böylelikle milyonların yaşam alanlarının temel koordinatlarını yitirmesi, bunu bizzat yaşamamış kişi için hayali güç bir olay: Toprak, sadece üstündeki tarlalarla değil ama oralarda yaşayanların rüyalarının malzemesini teşkil eden kültürel anıtlarla birlikte ortadan kalkmıştır ve böylelikle insanlar, suyun orta yerinde kalmış olmakla birlikte, sudan çıkmış balık gibidirler. Aynı şekilde, sokağa çıkıp solumanın artık tehlike arz ettiği Moskova gibi bir megapolde kişinin neler hissettiğini hayal etmek de çok güçtür binlerce kuşağın hayatlarının en aşikar temeli olarak gördüğü çevreler çatırdamaya başlamış gibidir. Tabii yüzyıllardır benzer afetlerin varlığını biliyoruz, hatta bunların bir kısmı tarihöncesidir. Ancak bugün yeni olan bir şey var: Artık biz, “büyüsünü yitirmiş” din-sonrası bir çağda yaşadığımız için bu türden afetleri, büyük doğal döngünün bir parçası ya da tanrısal gazabın bir ifadesi olarak anlamlandıramıyoruz bunlar artık, çok daha dolaysız bir biçimde, açık bir nedeni olmayan yıkıcı bir öfkenin anlamsız müdahaleleri olarak yaşantılanıyor. Fukusima nükleer santralının civarında yaşayan Japonların yaşantıladığı çıkmazı tahayyül edelim yıkım ve radyasyon, artık basit tabii felaketler olarak değil, Tabiatın sonu, tabii döngülerdeki derin bir bozukluk olarak yaşantılanmaktadır. Bu durumla kıyaslamak üzere, William James’in depreme verdiği tepkiyi nasıl anlattığına bakalım:

“Neşe ve hayranlıktan başka bir şey hissetmedim. Neşe, ‘deprem’ gibi soyut bir fikrin somutlanıp duyumsanır gerçekliğe tercüme edildiği zaman kazandığı canlılıktan ötürü /…/ ve hayranlık hissi de böylesi bir sallantıya rağmen, şu çelimsiz küçük ahşap evin kendini birarada tutmasından, dağılmamasından ötürü. Yüreğimde bir dirhem olsun korku yoktu; deprem tam bir zevkti, hoş gelmiş sefalar getirmişti.”

Yakın zamanlarda hayat alanlarını ta temellerinden sarsan depremi Japonlar’ın hissediş şeklinden ne kadar uzağız, bu alıntıda. Zaten, biyogenetikteki büyük buluşlardan çıkan ders de Tabiatın sonunun geldiği değil miydi? Gelişmelerini düzenleyen genetik mekanizmalara ulaşabilir hale geldiğimizde doğal organizmalar, teknolojik manipülasyonlara boyun eğen nesnelere dönüşecek. Sigmund Freud“medeniyetin memnuniyetsizliğinden söz etmişti insan denilen hayvan, medeni hayatın talep ettiği kısıtlar altında asla huzur bulamıyor, insanların içindeki bir şey daima medeniyete başkaldırıyor, diyordu. Çağda bilim ve teknolojinin getirdikleriyle birlikte memnuniyetsizlik, kültürden bizzat tabiata yöneliyor: Nüfuz edilemeyen yoğunluğunu kaybettikçe insani formunda olsun ya olmasın tabiat gayri tabiileşiyor. Bu haliyle bize, herhangi bir anda patlayıp felaketli istikametlere doğru saçılabilecek kırılgan bir mekanizma gibi görünüyor.

Günümüzde bilim ve teknoloji, hedefini doğal süreçleri anlamak ve yeniden üretmekle sınırlamıyor; bizi şaşırtacak yeni hayat biçimleri yaratmayı da hedefliyor. Amaç artık, (olduğu şekliyle) tabiata efendilik yapmaktan ibaret değil; amaç, alışageldik tabiattan buna kendimiz de dahil daha büyük, daha güçlü, yeni bir şey yaratmak doğal olamayan metotlarla üretilmiş tüm ucubeler, deforme inek ve ağaçlar, ya da, daha olumlu bir rüyadan örnek verelim, genetik manipülasyona uğratılmış organizmalar, hep işimize gelen bir istikamette “geliştirilmiştir. Acaba, nanoteknolojik deneylerin hangi öngörülmemiş sonuçlara gebe olduğunu tahayyül edebilecek miyiz: Kontrol dışı, kanser benzeri biçimlerde kendini yenide nüreten yeni yaşam biçimlerini?

Radikal ekolojinin perspektifinden bakıldığında, işbu “tabiatın sonu” hali, Darvinizm’in temel dersi akılda tutularak tüm risk ve açılımları ile kabul edilmelidir: Tabiatın nihai öngörülmezliği. Biosfer üzerinde tam bir denetim sağlamayı beceremiyoruz; buna karşılık, maalesef, tabiatı çığrından çıkartabilir, dengesini bozup çıldırmasına ve arada bizi de süpürüp atmasına yol açabiliriz. Örnek, yakınlarda Batı Sibirya’da keşfedilen dev donmuş turbalık (Fransa’yla Almanya’nın toplamı büyüklüğünde): Bu turbalık çözült meye başladı; bu hal, ihtimaldir ki, karbon dioksitten yirmi kez daha reaktif bir sera gazı olan metandan milyarlarca tonu atmosfere salıverecek./ Bu hipotez üzerine düşünürken, bir yandan da Mayıs 2007 tarihli bir raporu13 da okumak gerek.

Radyasyonla Beslenen Mantarlar

Albert Einstein College of Medicin’deki araştırmacılar, bu makalede, bir kısım mantarın radyoaktiviteyi besin üretmek ve büyümelerini hızlandırmak amacıyla kullanma kapasitesine sahip olduğuna dair bulgular aktarıyor. Araştırmacıların ilgisini çeken şey, beş yıl önce, o sırada hâlâ yüksek radyoaktivite saçan Çernobil’deki reaktöre gönderilen bir robotun, yıkılan reaktörün duvarından aldığı siyah, melanin açısından zengin mantar örnekleriyle dönmesiydi. Araştırmacılar bundan sonra pek çeşitli mantarlar kullanarak bir dizi deney yaptılar. Biri melanin üretmeye zorlanan, diğeriyse tabii olarak melanin içeren iki tip mantar, iyonizasyona yol açan radyasyonun normal düzeyinin yaklaşık 500 katına tabi tutuldu; melanin içeren türlerin her ikisi de normal radyasyon seviyesindekine nisbetle kayda değer ölçüde hızlı büyüme kaydetti. İncelemelerini sürdüren araştırmacılar, melaninin, radyasyona maruz bırakıldıktan sonraki elektron spin rezonansını ölçtüler ve radyasyonun elektron yapısını değiştirecek şekilde melaninle etkileştiğini tespit ettiler ki bu, besin üretmek üzere radyasyonu zapt edip bir başka enerji formuna dönüştürmekte kritik bir adımdır. Böylelikle, radyasyon yiyen mantarı gelecek uzay yolculuklarının menüsüne eklemek yollu fikirler de dolaşıma girmiş bulunuyor: Iyonizasyona yol açan radyasyon, uzay boşluğunda bolca mevcut bulunduğundan, uzun sürecek uzay yolculuklarında ya da başka gezegenlerin kolonizasyonu esnasında astronotlar, tükenmez bir besin kaynağı olarak mantardan yararlanabilir…

Bu ihtimal karşısında dehşet hissine teslim olmaktansa, böyle durumlarda kişinin zihnini yeni olanaklara açık tutmasında fayda var. Unutmamalı ki “tabiat”, ihtimallere gebe, çokyüzlü bir mekanizma; tıpkı Altman’ın Sosyeteden İnsan Manzaraları’ında [Short Cuts] feci bir araba kazasının hiç akılda olmayan bir arkadaşlığa yol açtığı gibi tabiatta da felaketler beklenmedik olumlu sonuçlar da yaratabilir.

Futur anterieur’de [Gelecekte bitmiş zaman kipi]

Çevreciliği,“Batıyı kahreden ve sürekli genişleyen bir ruhi boşluğu doldurmak üzere şehirli ateistlerin benimsediği köktenci bir din”[ Adam Morton, “Sceptics Shadow of Doubt” The Age (Sidney), 2 Mayıs 2009, s. 4.] diye reddetmek kolay olmakla birlikte, ekoskeptiklere holokost inkarcılarının bir başka versiyonu gibi davranmak için hiçbir neden yok.

Global ısınma ile ilgili olarak ekoskeptiklerden öğrenilmesi gereken ikili bir ders var:

(1) Ekolojik kaygılara fiilen ne kadar çok ideolojik yatırım yapıldığı;

(2) faaliyetlerimizin doğal çevreler üzerindeki etkileri hakkında fiilen ne kadar az bilgimiz olduğu.

Ancak, bu “ucu açık”tarih mefhumu bile yetersiz kalıyor. Çizgisel tarihi evrimin ufkunda düşünülmez olan şey, geçmişe şamil olarak kendi varlığının imkanını başlatan seçim/eylem mefhumudur: Radikal bir Yeni’nin ortaya çıkmakla geriye dönük olarak geçmişi değiştireceği fikri tabii kasıt, aktüel geçmiş değil (burada bilimkurgu yapmıyoruz); kasıt, geçmişteki ihtimaller, ya da daha formal terimlerle ifade edecek olursak, geçmişe değin modal önermelerin değeri. Jean- Pierre Dupuy’un yaklaşımı şu ki, eğer (sosyal ya da çevresel) bir felaket tehdidi ile kozumuzu gereğince paylaşmak istiyorsak şu “tarihi” zaman- sallık mefhumundan da kurtulmamız gerekiyor: Yeni bir zaman mefhumunu devreye sokmak zorundayız. Dupuy bu zamanı “bir projenin zamanı”diye, geçmişle gelecek arasındaki bir kapalı devrenin zamanı diye adlandırıyor: Gelecek, geçmişteki eylemlerimiz tarafından rastlantısal olarak üretilir, bu sırada bizim eylemimiz de gelecekle ilgili kestirimimiz ve bu kestirime verdiğimiz tepki tarafından belirlenir.

“Felaketin kaydı geleceğe, şüphesiz, bir kader olarak düşülür ama olumsal bir kaza olarak da:Futur anterieur’de [Gelecekte bitmiş zaman kipi] zorunluluk kimliğinle gözükse de bu felaket vuku bulmayabilirdi. /…/ eğer sıradışı bir olay, örneğin bir felaket, cereyan etmişse, artık cereyan etmemiş olması mümkün değildir; ama henüz vuku bulmadığı sürece bu olay kaçınılmaz değildir. Öyleyse, olayın kaçınılmazlığını geçmişe dönük olarak yaratan şey, onun gerçekleşmesidir – vuku bulmuş olmasıdır.’’

[Jean-Pierre Dupuy, Küçük Tsunami Metafiziği, Paris: Seuil 2005, s. 19.]

Dupuy, Fransa’da 1995’te yapılan başkanlık seçimlerini örnek veriyor; ülkenin başlıca kamuoyu araştırma kurumunun Ocak tarihli öngörüsü şöyle:

“Eğer, önümüzdeki 8 Mayıs’ta Madam Balladur seçilecek olursa, başkanlık seçiminin sonucunun vukuundan önce karara bağlanmış olduğu söylenebilir”

 Eğer –hasbelkader- bir olay cereyan edecek olursa, kendisiyle birlikte onu kaçınılmaz gösteren olaylar zincirini de yaratacaktır. Hegel’deki olumsallık zorunluluk diyalektiği “in nuce” budur, altta yatan zorunluluğun kendini zahirinin tesadüfî oyunları içinde ve bunlar vasıtasıyla ifade ettiğine dair beylik lafız değil. Bu anlamda, kader tarafından belirlenmiş olmakla birlikte, kaderimizi seçmekte özgürüz. Dupuy, ekolojik krize de böyle yaklaşmamız  gerektiğini söylüyor: Felaket ihtimalleri hakkında “realistik” tahminlerde bulunarak değil, sözün eksiksiz Hegelci anlamında, çevre felaketini bir Kader olarak kabul etmek suretiyle: Balladur’un seçilmesi gibi, eğer felaket gerçekleşecek olursa, gerçekleşmesinin vukuundan önce tayin edildiği söylenebilecektir. Kader ve özgür eylem (“eğer’i kaldırmak üzere) demek ki kol kola gitmektedir: Özgürlük, en radikal şekliyle, kişinin Kaderini değiştirme özgürlüğüdür.

Öyleyse, Dupuy’un felaketle nasıl yüzleşmemiz gerektiğine dair önerisi de şöyle oluyor: Önce felaketi kaderimiz gibi, kaçınılmaz bir olay olarak, anlamamız ve bunu takiben de kendimizi bu kadere yerleştirerek, onun nokta-i nazarını kabul ederek geçmişe şamil olmak üzere onun geçmişine (geleceğin geçmişine) karşı olgusal ihtimaller (“şunu şunu yapsaydık, içinde bulunduğumuz felaket vuku bulmazdı.”) eklememiz ve son olarak da, bugünden bu karşı-olgusal ihtimallere dayalı eylemler üretmemiz gerekir.

İhtimaller seviyesinden bakıldığında, geleceğimizin yazgısı karadır, felaket vuku bulacaktır, kaderimizdir o ancak bundan sonra, bu kabulün ön planında, bizzat bu kaderi değiştirecek aksiyon için seferber olmalı ve böylelikle geçmişe yeni bir ihtimal yerleştirmeliyiz. Paradoksal ama felaketi engellemenin yegane yolu, onu kaçınılmaz kabul etmektir. Badiou’ya göre bir olaya sadakatin kipi “futur anterieur”dur: Kendini geleceğe doğru sollayarak geçen kişi, bugünkü eylemlerini, gerçekleşmesini istediği gelecek sanki şimdiden vakiymiş gibi düzenler. İşbu döngüsel futur anterieur stratejisi, aynı zamanda, bir felaket ihtimali (mesela, bir ekolojik felaket) karşısında yegane gerçekten efektif stratejidir: “Gelecek ihtimallere açıktır, hâlâ eyleme geçmek ve fecaatin büyüğünden kaçınmak için zamanımız var,” demek yerine kişi, felaketi kaçınılmaz olarak kabul etmeli ve sonra da kaderimiz namına “yıldızlarda yazılı”olanı geçmişe şamil olmak üzere silmek üzere geçmelidir.

Fransızcada “gelecek” anlamına gelen iki ayrı sözcük var ki bunları İngilizceye anlam kaybı olmadan çevirmek mümkün değil: futur ve avenir.

Futur şimdiki zamanın bir devamı, mevcut eğilimlerin tam bir aktüalizasyonu anlamında gelecek demekken; avenir, daha çok, bugünle radikal bir kopuşa, süreksizliğe işaret eder. Avenir, “gelmek” fiilindeki gibi gelecek olan /avenir/ anlamını taşır, sadece olacak olan anlamında değil. Farz edelim, günümüzün kıyamet benzeri global durumunda “geleceklin nihai ufku, Jean-Pierre Dupuy’un distopik “sabit nokta”sı, ekolojik yıkımın, global ekonomik ve sosyal kaosun sıfır noktası vb. olsun gelmesi süresiz olarak ertelenebilse bile bu sıfır noktası, kendi haline bırakıldığında gerçekliğimizin esas “atraktoru”udur. Bu felaketle savaşmanın yolu, felaketli “sabit nokta”ya doğru işbu kayışı kesintiye uğratan ve radikal bir Başkalık’ın ‘gelmesi’ için risk alan eylemlerden geçmektedir. Burada “gelecek yok” sloganındaki çokanlamlılık da görünür hale gelmektedir: Daha derin bir düzlemde slogan, ihtimallere kapalılığa, değişimin imkansızlığına değil, tersine, uğrunda çabalamamız gereken şeye işaret etmektedir felaketli “gelecek”in savunmasını kırmaya ve böylelikle Yeni bir şeyin “gelmesi”ne.

Yirminci yüzyılda Sol, ne yapması gerektiğini (proletarya diktatörlüğünü kurmak, vb.) biliyordu, ancak bunun için bir fırsatın doğmasını sabırla beklemek zorundaydı. Bizim durumumuzsa, bu sevimsiz halin tam tersidir. Bugün biz, ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz buna mukabil hemen şimdi eyleme geçmek zorundayız; zira eylemsizliğin sonuçları feci olabilir. Bugün biz, hepten uygunsuz koşullar altında, Yeni’nin gayyasına doğru adımlar atmak; sırf Eski’nin iyi yanlarını korumak için bile Yeni’nin özelliklerini yeniden icad etmek zorundayız. 1920’lerin ilk yıllarında Gramsci’nin yazılarını yayımladığı derginin adı Ordine Nuovo ’ydu (Yeni Düzen) sonraları bu isim aşırı Sağ tarafından iç edilecekti. Bu iç etme eyleminden hareketle, Gramsci’nin kullandığı adın altında yatan “doğru”nun kendini ortaya koyduğunu düşünmek ve, otantik bir Solun isyankar özgürlüğüne aykırı bulup hepten terk etmek yerine, her devrimin bir kere başarılı oldu mu kurmak zorunda kalacağı yeni düzeni tanımlamaktaki zorluğun bir endeksi sayıp bu ada geri dönmek gereklidir. Özetle, içinde yaşadığımız zamanlar, Stalin’in atom bombasını anlatmak için kullandığı sözlerle karakterize edilebilir: Sinirleri zayıf kişilere göre değil.

Bütün bunlardan çıkarılacak temel ders şu ki, insanlık daha “plastik” ve konargöçer bir tarzda yaşamaya hazırlıklı olmak zorundadır: Çevredeki yerel ve global değişimler, benzeri görülmemiş geniş-çaplı toplumsal transformasyonları zorunlu kılabilir. Diyelim dev bir volkanik patlama tüm bir İzlanda’yı yaşanmaz hale getirdi: İzlanda halkı nereye göçecek?

Hangi koşullarda?

Onlara kendilerine ait bir toprak parçası mı verilecek yoksa İzlandalılar dünyanın şurasına burasına mı dağıtılacak?

Ya da Kuzey Sibirya bugünkünden daha yaşanır ve tarıma uygun hale geldi, Sahra’nın Güney bölgeleri ise büyük bir nüfusu beslemek için fazla kuraklaştı buralardaki nüfusun hareketi nasıl örgütlenecek?

Geçmişte benzer şeyler olduğunda sosyal değişim vahşi ve spontan şekillerde, şiddet ve yıkım eşliğinde, cereyan etmişti böyle bir ihtimal bugünün koşullarında, tüm ulusların elinde kitle imha araçları varken, büyük bir felaket demektir. Şurası açık: Ulusal egemenliğin radikal bir şekilde yeniden tanımlanması ve global işbirliğinin yeni formlarının icad edilmesi gerekiyor. Peki, yeni iklim koşullarının ya da su ve enerji kaynaklarındaki bir kıtlığın zorunlu kılacağı muazzam iktisadi ve tüketimsel değişiklikler ne olacak? Hangi karar alma süreçleri ile bu değişimlere karar verilecek ve bunlar uygulanacak? Böylesi projelere girişmeye hazır mıyız?

Nicholas Stern, iklim krizini “insanlık tarihinin en büyük pazarlama fiyaskosu’’ diye nitelerken haklıydı.Yakınlarda Kishan Khoday adlı bir BM grup lideri bir yazısında şöyle diyor: “Yükseliş halinde bir global çevresel yurttaşlık ruhu ve iklim değişikliğini tüm insanlığın ortak kaygısı olarak görme arzusu var.”

Burada “global yurttaşlık” ve “ortak kaygı” terimlerini olanca ağırlığı ile anlamak gerek global bir politik örgütlenmeye ve piyasa mekanizmalarını nötralize edip yönlendirecek bir katılıma duyulan ihtiyaç, sözün gerçek anlamıyla komünist bir perspektif anlamındadır. “Ortak mülkiyet’e yapılan işbu atıf Komünizm mefhumunu diriltmenin de bir haklı gerekçesi olarak görülmelidir: Bu atıf, ortak olanın durmadan “çevrilip kapatılması” sürecininin, bu meyanda mülklerinden mahrum bırakılanların da proleterleştirilmesi süreci olduğunu görmemizi sağlar. Toplumlarımızdaki çeşitli proleterleşme süreçlerinin bir kıyamet noktasına doğru ilerlediği de artık bir sır sayılmaz: Ekolojik çöküş, insanların biyogenetik tarafından manipüle edilebilir makinelere indirgenmesi, hayatlarımız üzerinde mutlak dijital kontrol… Günümüzün tarihi durumu, bizi proletarya mefhumunu terke falan zorlamıyor; tersine, tarihi durumumuz bizi bu mefhumu Marx’ın bile muhayyilesini zorlayacak bir varoluşsal seviyeye dek radikalize etmeye zorluyor.

Kaynak:

Slavoj ZIZEK, Kıyametin Versiyonları, İngilizce Orijinali Versions of the Apocalypse Çeviren: Mehmet Budak, ENCORE, 2012,İstanbul, sh:59-76

AN ENEMY OF THE PEOPLE (Bir Halk Düşmanı) 1978


Yönetmen: George Schaefer

Senaryo: Alexander Jacobs, Henrik Ibsen (oyun).

103 min 

Tür: Drama 

Gösterimi : 1978 (Turkiye)

Oyuncular: Steve McQueen (Dr. Thomas Stockmann), Bibi Andersson (Catherine Stockmann), Charles Durning (Peter Stockmann), Richard A. Dysart (Aslaksen).

Filmin Konusu:

Dr. Thomas Stockmann (McQueen), bölgedeki kaplıcanın suyunun kirli olduğunu keşfettiğinde bütün kasabayı karşısında bulan bir bilim adamı. Kaplıcanın açılışının durdurulması gerektiğini düşünerek belediye başkanı olan ağabeyi Peter (Durning)’le konuşur. Ağabeyi, maliyetin çok yüksek olduğunu ve bu durumun duyulması sonucunda turistlerin gelmeye çekineceklerini öne sürerek projenin durdurulmasını reddeder. Tom konuyu yerel gazetenin sahiplerine götürür, onlar da hikâyeyi yazmayı istemektedirler ama Peter bu konuyu yazacak olurlarsa, bunun suyun temizlenme masraflarını karşılamak için vergilerin arttırılmasıyla sonuçlanacağını ve bu durumun da oy kaybına neden olacağını açıklar. Gazete makaleyi geri çeker.

Dr. Stockmann’ın mücadelesinde belirginleşen iki kardeşin savaşımı giderek genişler ve önce doktorun çevresini, sonra bütün kenti kapsar. Stockmann’ın “halk düşmanı” ilan edilip taşlanmasına, çocuklarının okuldan atılıp, kendisini destekleyen arkadaşının işsiz kalmasına varan olaylar zinciri, konunun başkahramanını, kentsoylu çıkar çevreleri ve iktidara karşı olan, gerçekçi yolundan döndüremeyecektir.

Halkın genel çıkarı için çabalarken kimilerinin özel çıkarlarına çomak sokan birisinin sonunda çıkarlarını savunmak uğruna çırpındığı halk tarafından düşman ilan edilmesini anlatan film, Seneler geçse de farklı coğrafyalarda olsa da durumun değişmediğini görmek üzücü oluyor.

Seyirciler McQueen’i saçlı sakallı bilim adamı rolünde görmeleriyle dağılan toplumsal McQueen imajı, filmin zayıf bir gişe hasılatı yapmasının ardından gösterimden çekilmesiyle sonuçlandı. Film 70’lerin sonlarında paralı televizyon kanallarında gösterildi ve ABD prömiyerini Los Angeles bölgesini kapsayan SelectTV’de yaptı. New York’ta 1981 yılında birkaç sinematek salonunda gösterildi.

Bulunamama derecesi: 3/5

Warner Home Video tarafından piyasaya verilmişti ve kopyaların bazıları zaman zaman internet alışveriş sitesi eBay’de görülür.

Steve McQueen: Yarışmak onun hayatıydı ve spora olan tutkusu kendi akrobatik hünerlerini sergilediği The Great Escape (Büyük Firar), Le Mans (Büyük Yarış) ve elbette Bullitt (Gangsterin Sonu) filmlerinde görülebilir. Ama ne gariptir ki onu kanserden ölüme götüren şey yarış kıyafetlerinin astarındaki asbeste maruz kalmasıdır. Beyazperdede canlandırdığı karakterler gibi, ıslahevlerinde başlayan hayatı ve iki kez mide kanserinden ölümün eşiğine gelen hayatında büyük riskler aldı McQueen. The Magnificent Seven (Muhteşem Yedili) filminde silahlı soyguncu, The Thomas Crown Afjair (İkili Oyun) filminde aşık, Papillon (Kelebek) filminde kaçak mahkum rolleriyle geniş bir hayran kitlesi kazandı.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:158-159

HealtH (1980)- Happiness, Energy And Longevity Through Health (Mutluluk, Enerji ve Sağlık Yoluyla Uzun Ömür)


Yönetmen: Robert Altman        
Ülke: ABD
Tür: Komedi
Vizyon Tarihi: 12 Eylül 1980 (ABD)
Süre: 105 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Robert Altman, Frank Barhydt, Paul Dooley               
Müzik: Joseph Byrd      
Görüntü Yönetmeni: Edmond L. Koons              
Yapımcı: Robert Altman, Scott Bushnell, Wolf Kroeger             
Nam-ı Diğer: H.E.A.L.T.H. | Health | Health!
Oyuncular:  Carol Burnett (Gloria Burbank), Glenda Jackson (Isabella Garnell), James Garner (Harry Wolff), Lauren Bacall (Esther Brill), Paul Dooley (Dr Gil Gainey).

Filmin Konusu:

Konusu Florida’da bir oteldeki sağlıklı be­sinler kongresinde geçen, sağlıklı yaşam ve sağlıklı beslenme çılgınlığına hicivsel bir bakış.

Filmin adı bir kısaltma: Happiness, Energy And Longevity Through Health (Mutluluk, Enerji ve Sağlık Yoluyla Uzun Ömür) ve film organizasyonun başkanlık kampanyasıyla açılıyor.

Başlıca adaylar 83 yaşında­ki bunak Esther Brill (Bacall) ile kötümser, huysuz ihtiyar Isabella Gamell (Jackson). Bağımsız aday olarak Dr Gil Gainey (Dooley) var. Carol Burnett, Beyaz Saray danışmanı GloriaBurbank’i, Henry Gibson, üçkağıtçı kampanyacı Bobby Hammer’i, Alfre Woodard otel müdürü Sally Benbow’u oynuyor.

Bütün Akman filmleri gibi bu film de sadece siyasetle dalga geçmekle kalmayıp, aynı zamanda son derece sıra dışı ve tica­ri olmayan bir film. Ama filmlerin çekiciliği de bu zaten.

Film 1980’deki başkanlık kampanyası sırasında gösterime girmesi için hazırlanmıştı ama 20th Century Fox şirketi filmi iki yıllığına geri çekmeye karar verdi.

Bulunamama Derecesi:4/5

Kablolu televizyondaki gezintileri dışında film bulunmuyor.

Robert Altman: İlk filmi The Delinquents, Hitchcock’u o ka­dar çok etkilemiştir ki, Altman’ı Hitchcock Saati TV dizisinin bazı bölümlerine davet etmiştir. Altman, o tarihten itibaren film yapımcılarını ve sinema tutkunlarını etkilemiştir. Filmle­ri, Tim Robbins, Susan Sarandon, Jack Lemmon, Donald Sutherland, Elliott Gould, Warren Beatty, Julie Christie, Lauren Bacall, Lily Tomlin, Meryl Streep, James Garner, Woody Harrelson gibi kaymak tabaka oyuncuları kendine çekmiştir. Altman’ın filmlerinde ses doğal biçimde kullanılır ve diyaloglar gerçekte olduğu gibi sıklıkla yavaş yavaş yok olur ya da anlamsızlaşır. Alışıldık senaryoyu bir tarafa bırakıp, oyuncuların kendi diyaloglarını ve ifade tarzlarını belirlemelerine izin ve­rir, öyle ki, izleyiciler hayatın bir parçasına kulak misafiri ol­duklarını hissederler. Altman, kendi film yapma yöntemini caza benzetirdi: “Filmini yaptığınız hiçbir şeyi planlamıyorsu­nuz. Ele geçiriyorsunuz.”

Film çekiminde girip çıkan ya da bir sahnenin arka planın­da performans gösteren insanlarla The Player (Oyuncu) Altman’ın doğaçlama betimlemesinin en mükemmel örneğidir. Film, işi geri çevrilen bir senaryo yazarı tarafından ölüm teh­ditleri almaya başlayan stüdyo yöneticisi Griffin Mili (Robbins) üzerine kuruludur. İnsanın seyretmekten yorulmayacağı, sinemanın görkemli örneklerinden biridir. Bütün filmle­rinde olduğu gibi Altman, kaostan berraklık yaratmıştır. 2006 yılında, 81 yaşında ölmüştür.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:163-164

 

 

HAYATIN GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ TARAFLARINDAN


KAMPLAR (ZAYIFLAMA-STRES ATMA) VE BİREYSEL TATİL YAPMANIN GÖSTERİLMEYEN YÜZÜ

Yazları tatil yapma veya kampa gitme düşük gelirli insanlar için geçerlidir. Zenginler için tatil yapma mefhumu yoktur. Onlar, her zaman tatil yaparlar. Zenginlerin kendi aralarında aradıkları farklılık ise Extreme (uç değerler) /normüstü veya sapıklıkta nerede olduklarını araştırmaktır. Zenginler için sözü uzatmadan kriterleri aynı seviyede olan insanların tatmin oldukları dünyasına örnek verelim.

Plajlar-Kamplar.

İnsanlar, bireysel neden tatil yapar ve altındaki sorun nedir? (Ailelerini beraberinde alıp götürenler konu kapsamı dışındadır.)

Bu gibi yerlerdeki tatil sağlık için mi yoksa “kişiliğini bulma/bütünlüğü bozulmuş olmanın çıkar yollarıdır?

Bahsedilen yerler hakkında “sosyal bir ihtiyaç olduğu”umumî intibası vardır. Fakat günümüzde bu yerlerin bu şekilde olmayıp, yalnızlık / narsist duygular içinde palazlanmış insanların çıkmazlarına çare gibi görünmektedir.

Neden mi?

Tabii ki günümüzde akrabalık ilişkileri ve aile bağları kopmuş toplum olma yolunda ilerleyen ülkemiz (yabancılar için bu zaten yoktur) de bile bayramlarını kaçamak/tatile çeviren insanlarımızın içler acısı durumunu/ bakışımızı irdelemenin gerekeli olduğunu düşünüyoruz. Haber programları dahi magazin haberleri ve gençleşme hülyaları ile paparazzi gibi olunca çok söze gerek kalmıyor.

Toplum ahlak ve düşüncede çeşitliliği barındırır. Eğer çoğunluk, aşağılanmış ve umut trendi yükseklerde olan insanlar tarafından oluşursa, bulunduğumuz yerler ve durumlar yetmez olmuştur, demektir. “Daha fazlası”, “her şey senin için”, varsa yoksa benlik/ narsizm.

İnsanın, bir “Dur” diyeni olmazsa, tatmin olmasını ötekilerin ifâ edemeyeceğini bilmekteyiz. Çare üreticisi zannedilen âkillerde gerçekleri korkmadan söylemeyedikleri zaman, birileri yanlış tedavilere yönlendirmedeki başarıları sayesinde; güncel doğrulara uymak mecburunda hissetmeyi artırmıştır. Evet, bazı istismarcılar (firmalar) düzeneklerini bir ahtapot gibi hazırlamış ve insanları sarmalamaktadır.

Korkunç bir durum.

Mesela; son dönemlerde erkeklerde pek aşağıda kalmasa da en çok mağdur olan insanlar “kadın ve çocuklardır”. Kendini çirkin gören veya kilolu hisseden kadınlar, beğenilmek arzularını nasıl tatmin edecekler. Bu bir sorundur. Onlarında arzularına kavuşmaları gerekir kabilinden “normal hayat yaşamadığını hissettirmek” için propogandatif iletişimin paranoyası ile çöküşe uğratılmaktadır. Bu mazlum kişiler normal hayatını sürdürmediği hissinden kaçış/arayış içine düşmüşlerdir.

Çare “kabuğu kırmak”tır. Fırsat yaratılmalıdır. tatiller ve Afrika gibi uzak diyarlar tercih sözkonusudur. “Uzaklık emniyeti”

İşte kısa bir dönemde az bir kazancını harcayarak eziklik duygusundan kurtulmaya çalışmak bir umuttur.

Yanlış mıdır?

Bunun cevabı çok zordur. Her insan çıkmaz yolda kalmak istemez, bir şekilde çıkmak ister.

Buradaki sorun tercih edilen çıkışın doğrusunun yapılıp/ yapılmadığını, anlamak / anlatmaktır.

Ruhsal psikozun ve aşağılanmışlığın tedavi edilmesinde, meşruiyetin içinde gizlenmiş gayri meşru ilişkiler, ne kadar doğrudur. Bu hususa doğru taraftan bakmak gerekir. Normal hayatta herkesin dışarı çıkaramadığı arzu ve duyguları vardır. Bunu kısa dönemli ilişkilerle dışa vurmak/tatminini sağlamak ise tehlikeler barındırdığı gibi geleceği de ipotek altına alabileceği gibi, gerçek ruhsal tedavisi de olmayan yöntemlerdir.

Tatil yerlerinin “Aşk Yazı” ritüellerini barındırması, insanın yozlaşmış ve vahşi tarafını tatmin ederken kendi cehennemini yaratışının mekânları olduğunu hatırlayalım. Bu durumun istatiksel verileri vardır. Bilinir, ama kimse söylemeye yanaşmıyor. Sonuçta, kampların, gerçeğinde ayak kaydırıcı yerler olduğu biraz anlayabildik.

İnsan geçmişine bakarsa, üzüleceği çok yanlışlarını olduğunu görebilir. Ancak son kararında geçen geçmiştir dese de, geleceği bu geçmişin üzerine çoktan kurulmuştur. Bu nedenle aile yapısın kuvvetlendirilmesinde, devletin ve milletin hassas olması gerekir. Bunu söylemek çok zor.

İnsanlık şirketlerin kapitalist rüzgarında köleler gibi olma yolunda ilerliyor.

Bu oyun bozulmalı, hepinizle.

********************************

YİYECEK SATAN FİRMALARININ PAZARLAMA HİLELERİ

Unutmayalım ki, yiyecek rengi bize tat kategorisi hakkında bilgi verir.

Kırmızı tatlıdır, siyah ise acıdır.

Kırmızı yiyecekler genelde kabul görür ve çok tutulur. Kiraz, çilek veya kırmızı et gibi.

Siyah yiyecekler çürüme ve ölüm anlamını taşır ve menfi şeyleri akla getirir.

Böylece renk psikolojisi yiyeceğimizi değerlendirir ve satın alırken önemli bir rol oynar. Üniversitelerde yapılan denemelerde, Patatesleri siyaha, karnabaharı yeşile ve kuşkonmazı kırmızıya boyadılar. Tatları ayni olmasına rağmen kimse yemek istemedi. Tatlarını çağrıştırarak yemek istemediler. Tamamıyla değişik tatlarla eşleştirme yaptılar.

Yiyecek endüstrisinin yeme psikolojisini uygulayarak ürünlerinin en iyi tarafını göstermektedirler.

İyi takdim edilen ve ambalajları uygun olan ürünler daha çok satar.

Unutmayın ki; şirketler en iyi neticeyi yani paramızı çalmak istediklerinden karşılığında her hileyi sunmaktan korkmazlar. Bu yapılanların yasal olarak bir cezâi yaptırımı şu an için mümkün görünmüyor.

Allah Teâlâ’ya sığındık. Kulları aciz kalınca, yardımını muhakkak gönderir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

PARADİES: GLAUBE/ Cennet: İnanç (2012)


Bu filmi muhakkak seyredin.

Yönetmen: Ulrich Seidl

Ülke: Avusturya, Almanya, Fransa

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 30 Ağustos 2012

Süre: 115 dakika

Dil: Almanca, Arapça

Senaryo: Ulrich Seidl, Veronika Franz

Görüntü Yönetmeni:Edward Lachman, Wolfgang Thaler

Yapımcı: Michael André, Philippe Bober, Christine Ruppert

Nam-ı Diğer: Paradise: Faith

Oyuncular. Maria Hofstätter,  Nabil Saleh, Natalya Baranova, Rene Rupnik,    Daniel Hoesl

Özet

Ulrich Seidl´ın “Cennet” üçlemesinin ikinci filmi, cennet yolunun İsa´dan geçtiğine inanan röntgen uzmanı Anna Maria´yı anlatıyor. Avusturya´yı imana getirebilmek uğruna tatilini misyoner gezisine çeviren Anna Maria, elinde Meryem Ana heykeliyle kapı kapı dolaşır. Yıllardır ortalarda görünmeyen, Mısırlı Müslüman kocası bir gün tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş halde çıkagelir. İlahi ve dualara artık evdeki kavgalar da eşlik etmektedir. İtalyan medyasının “kutsal değerlere küfür” suçlamasına maruz kalan film, evlilik boyunca uğranan “çile” duraklarını ve aşka özlemi ele alıyor. Ulrich Seidl, üçlemesini aynı ailedeki üç kadının çıktığı farklı tatiller üzerinden kurgulamış

Filimden

Kendimi tutamayarak işlediğim günah için yapacağım fedakârlığı lütfen kabul et. O kadar çok insan seks düşkünü ki   Onları düştükleri cehennemden kurtar ve şehvet dürtülerinden arındır.

Yahudinin Hırıstiyana [Anna Maria] Karşı savunması

 -Dinî tören (nikah) yapılmadan birlikte yaşıyorsunuz.

- Günaha kim karar veriyor?

   – Tanrı karar veriyor. Bu Tanrı çok meşgul olsa gerek.

- Evet, O öyledir. Aynen öyle.

- Tanrı bize hür irade vermiş. Tanrı neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar verelim diye hür irade vermiş. – Ve neyin doğru olduğuna.

- Kötüye Tanrı karar verir. Ama insan iyi veya kötüyü seçmeye karar verir! On Emir’e bağlı kaldığımız sürece

- On Emir   Doğru mu?

   – Evet. Diğer her şey serbesttir. Öldürmüyorum, çalmıyorum

- Veya kimseyi kandırmıyorum.

- Peki altıncı buyruk nedir? [“Adam öldürmeyeceksin.” Bu başka bir insanı kasıtlı olarak öldürmeye karşı bir buyruktur.]

  – Ama o farklı bir devirden kalma.

- O zamanlar iki milyon kişi

- O hâlde On Emir geçerli değil?

   O zamanlar dünyada iki milyon kişi vardı! Şimdi ise sekiz milyara yaklaştı! Birkaç yıl içinde sekiz milyar olacağız!

Peki o bize ne öğütlüyor?

   Bize doğum kontrolü lazım! İffetsiz davranıyorsunuz.

 – “Zina etmeyeceksin.”

- Cinsel ilişki. Ne zinası!

- Bu daimî zinadır.

- Hayır, bu zina değildir! Zina evlilikte olur.

- Karımı aldatırsam olur. Zina budur.

- Eğer sen eşini bırakır da     başka birisiyle yaşarsan bu daimî zina sayılır.

- Hayır, hiç de bile. Hiç de bile. – Bu senin görüşün, benim değil.

- Bu Tanrı’nın kuralı.

- Hayır, değil. “Komşunun karısına veya kocasına göz dikmeyeceksin.”

- Biz göz dikmiyoruz ki! – Ama ikiniz de boşanmışsınız. – Onun başka kadından çocukları var. – Ne olmuş yani?

   Benim karım öldü. Ne yapsaydım yani?

   – Sen de boşandın. – Olamaz mı?

   – Niye kocanın yanında değilsin?

   – Tanrı’ya şükür ki değilim!

- Kocası onu aldatmış.

- Tanrı tüm günahkârları bağışlar!

Ama yalnızca günahkâr tövbe ederse.

- Günah mı?

   Bu çok saçma! – Saçma mı?

   – Evet, çok saçma.

- Tanrı’ya hakaret ediyorsun.

- Amacım O’na hakaret etmek değil.

 – Evet, öyle. Günahların saçma olduğunu söylemek hakaret etmektir.

- Tanrı kimdir?

   Tanrı kimdir?

Mısırlı Müslüman kocası Nabil, eşi Anna Maria’ya herkese karşı şefkatli iken kendini yalnız ve ilgisiz olarak tutumuna karşı serzenişte bulunuyor:

 Anna Maria, buraya umutla gelmiştim. Burası daha iyidir diye. Ama karım bana şey gibi     göçebe gibi davranıyor. Nefret, yabancılara nefret. Evde de aynısı. Hiç hoş değil. Bu hiç hoş değil. Düşüncelerini okuyabiliyorum. Senin ideolojin yanlış bir ideoloji! Nefret, nefret doğurur! Buraya geldim, iyi davrandım ve sevgi gösterdim, yeni bir yaşam ümit ettim. Ama sen değişmek istemiyorsun.

Nabil:

Anna Maria, bana köpek gibi davranıyorsun. Neden benimle birlikte kahvaltı etmek istemiyorsun?

   Neden hiç tatmin olmuyorsun?

   – Senin için her şeyi yapıyorum.

- Her şeyi değil. Hasta olduğun için yapıyorum. Yaptığım için de mutluyum. Ama sen hiç tatmin olmuyorsun. Hayır, hep değil. Sendekiler başkasında olsa mutlu olurdu.

- Öyle mi?

   – Ve her işi de yapılmış olsaydı. – İhtiyacın olan her şeyi sana veriyorum.

- Çamaşırlarımı yıkamak gibi şeyler mi?

   – Ama sen hiç minnettar değilsin.

- Bu senin görevin! Sen benim karımsın! Bunu bilmelisin. Bütün dinlerde bunu yapmak zorundasın! – Bundan memnunum.

- Öyle mi?

   Yapman gereken başka şeyler de var. Onlar da senin görevin. Anlamamakta ısrar ediyorsun. Duygu denen bir şey var.

- Duygu! Sen benim karımsın.

- Artık bunu doğru yapamam. Hayır, doğru yapabilirsin, ama önce hissetmen gerek. Ama artık hissetmiyorsan, ben de bir şey yapamam. Bu da sende yok!

Buradaki herkes gibi sen de orospusun! Beni aldatıyorsun, öyle değil mi?

   Dur, ha?

   Dur, ha?

   Sen karım değil misin?

   Kes. Kes!

YORUM:

Bu filmde inanç merkezinde olmanın veya olmamanın insaniyet babında çok bir değer ifade etmediğini işlerken, sosyalitesi olan insanın ihtiyaçları ve tepkilerinde nasıl bir davranış içerisinde olduğunu irdeleyerek  birçok açmazlarına da değinmektedir.

İnançlı insanın, sorumlu olmadığı uzak bir kimliğe yakın ve şefkatli olma gayretinde iken, sorumluluğu olduğu yakınına karşı acımasız ve duygusuz oluşunu filmde ibretle görüyoruz.

Yine insanın, insan olarak takındığı tavırda fedakârlık yerine bencil oluşunu fark etmekten  yüreğiniz burkulacaktır. Ve bu durumun umûmiyet cephesinin geniş olması yanında, birçok ailenin de benzeri sıkıntılar içerisinde oluşu nedeniyle, insanlığın içinde bulunduğu bunalımda din, milliyet farkı olmadığını göreceksiniz.

İnançlı demekle, insan olmak eş değer değildir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Onlar ‘İnandık’ dediler, de ki: ‘İnanmadınız ama İslam olduk deyin; inanç henüz gönüllerinize yerleşmedi; eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez; doğrusu Allah, bağışlar, merhamet eder.’”(49 / Hucurât – 14]

MR. NOBODY /Bay Hiçkimse (2009)


“Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
 (Kur’ân-ı Kerim; Mü’minûn,23/115.)
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?”
(Kur’ân-ı Kerim: Kıyame,75/36.)

Yönetmen: Jaco Van Dormael

Ülke:  Fransa,  Almanya,  Kanada,   Belçika

Tür: Dram | Fantastik | Romantik

Vizyon Tarihi: 12 Nisan 2010 (Türkiye)

Süre: 141 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Jaco Van Dormael

Müzik: Pierre van Dormael

Görüntü Yönetmeni: Christophe Beaucarne

Yapımcı: Jean-Yves Asselin, Nathalie Gastaldo, Mark Gill

Oyuncular:    Jared Leto, Sarah Polley, Diane Kruger ,   Linh Dan Pham ,Rhys Ifans

Özet

Başlıkta bahsi geçen Bay Hiçkimse, 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Némo adlı bir adam. Ölüm döşeğindeki Némo genç bir çocukken bir peronda durduğunu hatırlar. Tren kalkmak üzeredir. Annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? Bu karar, sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır… Ve pek çok gezegen, iki ölüm arasında kalmak.

“Bay Hiç Kimse” ile , aşk, sicim teorisi, nedensellik, belirlenemezcilik, bilinçaltı, felsefe, psikiyatri, zamanın lineerliği ile özgür irade sorunu, paralel evrenler gibi konular irdeleniyor görünse de inançsızlık almış gidiyor. Film Allah Teâlâ’yı bertaraf etmek isteyen insanın kendini kâinatta kaybedip arafa düşenler gibi [Bizim Evimiz (2010) Astral City: A Spiritual Journey filmindeki] reankarnasyonun değişik tarzda işlenilmesi; hesap kitap sorgusundan kurtulmaya çalışmanın, fizik ve metafizik karmaşasının garip hikayesi.

Var mısın, yok musun?
Yaratılışın başını inkar etmeye çalışan, zorunlu olarak sonunu da inkar edecektir.

Filmden

“Güvercin İtikatı”

Birçok canlı gibi güvercinler de, düğmeye basmasıyla ödül kazanması arasında çabucak bir bağ kurar.   Fakat zamanlayıcı her 20 saniyede bir otomatik olarak kapağı açmaya başlarsa güvercin şöyle der: “Bunu hak edecek ne yaptım ben? ”   O sırada kanatlarını çırpıyorsa olanlar üzerinde belirleyici bir etkisi olduğuna ikna olana kadar kanatlarını çırpmaya devam edecek demektir.

 Büyük Patlama’dan önce ne vardı?

 Aslında öncesi yoktu çünkü Büyük Patlama’dan önce zaman kavramı yoktu. Zaman, evrenin genişlemesi sonucu ortaya çıkan bir şeydi. Peki evren genişlemeyi bitirdiğinde ve devim durduğunda ne olacak?

  Zamanın niteliği ne olacak?

  Sicim teorisi doğruysa evrende 9 uzaysal boyut mevcut. Bir de zamansal boyut. Başlangıçta, tüm boyutların birbirine bağlı olduğunu düşünebiliriz. Büyük Patlama sırasında; uzunluk, genişlik ve derinlik olarak bildiğimiz üç boyut ve zaman olarak bildiğimiz bir zamansal boyut dağıldılar. Diğer 6 boyut ufacık kalıp, birbirlerine bağlandı. Hasarlı boyutların bulunduğu bir evrende yaşıyorsak yanılsama ve gerçeklik arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?

  Bildiğimiz kadarıyla zaman, sadece tek yönde hissettiğimiz bir boyut.

Peki ya diğer boyutlardan biri uzaysal değil de zamanî ise?

    Püreyle salçayı karıştırırsanız, sonradan onları birbirinden ayıramazsınız.   Mümkün değildir.   Duman, babamın sigarasından çıkar; ama asla geri dönmez.   Biz de geri dönemeyiz.   Bu yüzden seçim yapmak zordur.   Doğru seçimi yapmanız gerekir.   Hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız. [Ancak insan seçim yapmaya mecbur tutuldu. “Görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım” Kur’ân-ı Kerim: 51 / Zâriyât - 56  ]

Deja-vu

Babam, Mars’ın gökyüzündeki yerini tam olarak tahmin edebileceğimizi söylüyor.   100 sene sonraki yerini bile.   Tuhaf olan şu ki, babam 2 dakika sonra olacakları kestiremiyor bile.

Baba! Bu mümkün değil. Kimse geleceği bilemez. Ama ben hatırlıyorum. – Geçmiş hatırlanır, gelecek değil. – Ama ben hatırlayabiliyorum. Bazen benim önceden olduğunu sandığım şeyler gerçekleşiyor. Buna deja-vu denir. – Ara sıra herkese olur.

  Ömrü yapay yollardan uzatılmalı mıdır?

Kimse geleceği göremez.

Nemo geleceği önceden görebileceğini sanıyor. Görebiliyorum. Babamın kazasını da görmüştüm. Evet, sürekli aklıma el frenini indirenin sen olduğu geliyor. Kimse geleceği göremez. Kimse neler olacağını bilemez.

Ben biliyorum.

 Görebilseydin, bu tokatı yiyeceğini de bilirdin.

Böyle söyleyeceğini biliyordum.

Âşık olursak ne olur?

    Bazı uyarıcıların neticesinde hipotalamus, etkili bir endorfin salınımı sağlar.

Peki neden özellikle o kadın ve adamda yaşanır bu?

    Tamamlayıcı genetik sinyallerimize tekabül eden kokusuz bir feromon salınımı mı olur?

    Yoksa farkına vardığımız fiziksel özellikler midir sebep?

Aşk planın bir parçası mı?

  Üremenin iki biçimi arasındaki muazzam bir savaş planı. Bakteriler ve virüsler eşeysiz organizmalardır. Her hücre bölünmesinde, her çoğalmada dönüşüp, kendilerini bizden çok daha çabuk geliştirirler. Buna karşın biz en korkutucu silahımızla karşılık veririz: Seks. İki kişi kartları karar gibi genlerini karıştırır ve virüslere daha dayanıklı olan bir birey meydana getirir. Erkek ya da kız, daha farklı olurlar. Üremenin iki biçimi arasındaki savaşın katılımcılarının farkında değil miyiz?

Kış uykusu

90 günün sonunda, mekik bilgisayarı yolcuların metabolizmalarını uyku modundaki bir kurbağa seviyesinde sürdürmeye devam eder.   Yedi kurbağanın tüm kışı tamamen donarak geçirebilmelerine ve bahar geldiği zaman çözülüp tekrar birlikte yaşamaya başlamalarına hayranlık duymuştur her zaman – nokta.

Bilgisayarın ekranında şöyle yazdı:   “Kış uykusu bitti”.

“Tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir.”     Çin atasözü

 Küçülme:

İnsan yaşlandıkça küçülüyor. Kimse küçülmez, saçmalık bu. Yanlış ayakkabıya bakmışsındır. Astronotlar Dünya’ya indikleri zaman 5 cm. küçülüyormuş.

- Yer çekiminden miymiş neymiş.

Neden moleküller birbirlerinden uzaklaşır?
  Neden dökülen bir mürekkep damlası yeniden biçimlenemez?

  Çünkü Evren, dağılım gösterme eğiliminde yol alır. Bu bir entropi ilkesidir. Evren’in artan bir düzensizlik konumuna geçme eğilimi var gibi derler. Değildir.

Entropinin ilkesi Evren’in genişlemesinin bir sonucu olan zamanın tek yöne doğru akmasıyla ilişkilidir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi:
Allah Teâlâ Hazretleri uyumaz, zaten O’na uyku da yakışmaz. Tartıyı, rızkı indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce; gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah Teâlâ’a yükseltilir. O’nun hicâbı nurdur. Eğer o perdeyi açacak olsa, cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye, kudret gözü herşeye ulaşır bütün mahlûkatını yakar yok ederdi..” [Müslim, İmân 293 (179).]

Peki yerçekimi kuvveti, genişleme kuvvetine denk geldiğinde ne olacak?

  Ya da kuantum boşluğu enerjisi zayıf düşerse?

  O durumda Evren, daralma aşamasına geçebilir:

Peki, Büyük Çöküş. Zamana ne olacak?

  Tersine mi dönecek?

  Kimse cevabı bilmiyor.

Bazıları Büyük Çöküş 2092’de gerçekleşecek ve o zamana kadar dayanabilen insanların ertesinde zaman döngüleri olmayacak, diyorlar.

Yani bu dünyada sen yoksun.   Hesaplamalarım doğruysa 12 Şubat 2092, saat 5:50’ye kadar hayatta olman gerekiyor.

Anlattığınız her şey çelişkili. İnsan aynı anda iki yerde birden olamaz. Seçim yapmamız mı gerekiyor diyorsun yani?

  O hayatlardan, hangisi hangisi gerçek?

  O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. “Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı.”

Ölümden sonra yaşam var mı?

  Ölümden sonra demek…

Sen kendinin var olduğundan nasıl bu kadar emin oluyorsun?

Önceden, neler olacağını bilmediğinden seçim yapamıyordu. Şimdiyse neler olacağını bildiği için seçim yapması imkânsızlaştı.

*****************

[Tesadüf yoktur.
http://www.birey.com/avnia/mc/all/zar.htm%5D

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek), yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.”
[Kur’ân-ı Kerim; Kaf, 16-18]

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
[Kur’ân-ı Kerim: Bakara, 2/21]

ZAMANDAKİ GEÇMİŞ VE GELECEK

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR

 

SECRET STATE / Derin Devlet (2012- ) Mini Dizi


Bu diziyi hikâye olarak izlemeyin.
Biraz gerçek gibi.

Yönetmen: Ed Fraiman

Ülke: İngiltere

Tür: Gerilim

Senaryo: Robert Jones, Chris Mullin

Tarih: 2012

Müzik: Alex Heffes

Görüntü Yönetmeni: Owen McPolin

Yapımcı:  George Faber, Ed Fraiman, Johann Knobel

Oyuncular : Gabriel Byrne, RalphIneson, Charles Dance, Jamie Sives, Gina McKee

Hakkında

Chris Mullin‘inA Very British Coup romanından esinlenilerek oluşturulmuştur.

ChrisMullin, aynı zamanda eski bir İngiliz milletvekilidir.

Siyasi çekişmeler, büyük şirketlerin ve gizli güçlerin devlet üzerindeki etkilerin anlatıldığı,  politik arenadaki geriliminin doruğa çıktığı sürükleyici bir mini dizi olan Secret State‘i gelin yakından tanıyalım.

Konu

İngiltere’deki Petrofex rafineri şirketinin tesislerinde büyük bir facia yaşanır. Patlamada 19 kişi ölür, 94 kişi yaralanır. Patlamanın meydana geldiği bölge savaş alanı gibidir. Bütün yaşam alanları kullanılamaz hale gelir.

Secret State kül olmuş, canlı hayat izi kalmamış bir sokaktan başlıyor diziye. Öyle ki adını duymasanız ve geçmişte Battlestar Galactica izlediyseniz terk edilmiş bir gezegende veya bir nükleer felaketin sonrasında olduğunuzu düşünebilirsiniz.

Şirketin Amerika’daki tesislerinde de 4 sene önce böyle bir tehlike yaşanma aşamasına gelinmiş. Şirket, gizli bir rapor oluşturarak tesisin güvenliğini sağlamak için gerekli tedbirleri sağlamıştır. Bu tedbirleri İngiltere’deki tesisler için uygulamadığı, faciayla birlikte belli olur. Bu bilginin medya aracılığı ile açığa çıkmasıyla halk öfkelenir; medya, hükümetin daha bir üstüne gitmeye başlar. Hükümet, şirketten mağdur olanların yakınları lehine tazminat koparıp, içinde bulunduğu kötü durumdan sıyrılmaya çalışır. Tazminat görüşmeleri için Amerika’da bulunan Başbakan’ın geri dönüş yolculuğunda uçağı Atlantik okyanusunda düşer. Seçimlere bir ay kala yaşanan bu iki facia, iktidardaki liderlik savaşını da kızıştırır.

Bu siyasi gerilimde sadece politikacıların iç çekişmelerini değil büyük şirketlerin neler yapabildiklerine, gizli güçlerin nasıl etkilere sahip olabildiklerine büyük bir çıplaklıkla tanık oluyoruz. Öyle ki dünyanın en çok “izlenen” ülkesi İngiltere’de gerçeğe ne kadar yakın bilemiyorum ama dinlemelerin nasıl yapıldığını dahi tüm çıplaklığı ile görüyoruz. ..ki bu çıplaklık algısı dizinin her aşamasında uygulanmaya çalışılan bir ana olgu haline gelmiş.

Google’da ufak bir Türkçe araştırma yaparsanız akla hayale gelmeyecek bir ton komplo teorisi bulabilirsiniz. Herkes Mason’dan İlluminati’ye, oradan CIA ve Mossad’a kadar son derece uçuk fikirlerle karşılaşırsınız. Ülkemizde, sahip olmadığımızda mütevellit olsa gerek çok uluslu şirketler bu konularda hep göz ardı edilir, düşünülmez. Fakat dünyada durum daha farklıdır. Git gide hükümetlerden çok, dev şirketlerle yönetilmeye başladığımız bir çağdayız. Bunu gerek Jericho gerek Continuum’un gelecek tasarımında görüyoruz. Aslında Secret State de bu dev şirketlerin güçleri ve cüretlerine ilişkin bir başka örnek sadece.

 Diziden Dikkatinizi Çekecek Kısımlar

Secret State – 01×01

Nankör olduklarını mı söylüyorsun?

Hayır. Hayır. Biraz nankör bir görev. Başbakan yardımcısı olmak nankör görevlerin halefidir.

Bugün böyle ulusal düzeyde bir trajedi yaşanırken Başbakanın ülkede olmamasının altını çizdi hükümetin kendilerine hizmet etmesi gerekenin sanlarla iletişimde bulunmadıklarını iddia etti.Son anket sonuçları da onun iddiasını destekliyor. Hükümet muhalefetin ortalama olarak dokuz puan gerisinde.

Tazminat görüşmeleri için Amerika’da bulunan Başbakan’ın geri dönüş yolculuğunda uçağı Atlantik okyanusunda düşer.

Başbakan Yardımcısı! Başbakan istifa edecek mi? Seçimlerde şansınız ne? Charles Flyte istifa edecek mi?

Amerika’dan dönen başbakanımızı taşıyan uçakla bütün radar ve telsiz kontağımızı kaybettik.  Son kontak, uçak Atlantik üzerindeki Britanya Adaları’nın yaklaşık 1500 km batısındayken yapıldı.

Peki ülkeyi kim yönetiyor Bay Dawkins? Charles’a ne oldu öyle Tom?

Keşke bilseydim. Biliyor gibiydin. Senin gibi askeri arka planı olanlar böyle zamanlarda yararlarını görüyor sanırım.

Baylar! Kapıda yazan bu Ros. Hiçbir şey kaçırmak istemiyorum.  Kimin uçağı Öncelikle bakanlar uzak yerlere dağılmışken Tom Dawkins’in önden böyle bir açıklama yapması etkili oldu. Ve başbakan Yardımcısı olarak Tom’un sular duruluncaya kadar bu şekilde devam etmesi süreklilik kazandırır.

Anlaşıldı! Muvakkaten kendisinin duruma el koymasını tavsiye ediyorum. Güvenlik durumu ile ilgili Laura Duchenne’e sözü bırakıyorum.

Her türlü senaryoyu inceliyoruz, Belli terörist açılardan, El Kaide, İrlandalı muhalif cumhuriyetçiler Scarrow patlamasında çift vardiya çalışanlar. Ama Scarrow’da bomba yoktu ki? Henüz emin değiliz, ama olmadığını düşünüyoruz. Şu var ki tarifesiz bir uçuştu ve çok az

Kimin uçağıydı?

PetroFex şirketine aitti.

Söylemeye çalıştığım gibi başbakanın bu uçakla geleceğini çok az kişi biliyordu bir saldırı olması pek muhtemel değil ama tamamen elemiyoruz. Kaza olup olmadığını hâlâ bilmiyoruz. Bence her şey normale dönecek. Hâlâ havada dönüp durduklarını mı düşünüyorsun.

Haber geldi. Enkazı bulmuşlar.

O öldü. Bunu değiştirmek için yapacağımız bir şey yok. Seçimleri kaybettikten sonra başbakanı değiştirecektik zaten.

Eğer Tom Dawkins Başbakan yardımcılığımı kabul ederse daha da fazlasını veririm. Ros, Felix, dayanışma göstermemiz gerekiyor. Güvenilir birine ihtiyacımız var! Siz bunun için güreşebilirsiniz. Ben tarafsız olarak Tom’un dizginleri ele almasını öneriyorum.

Başbakan yardımcısı Tom Dawkins:

 Sabahın erken saatlerinde Kuzey Atlantik’ten gelen bilgilerle ulusumuzun başbakanını taşıyan uçağın enkazının teşhis edildiğini büyük bir üzüntüyle bildiriyorum.  Hükümet bu sebeple resmi olarak başbakanımızın öldüğünü esefle ilan ediyor.  Cenaze töreni önümüzdeki hafta içinde yapılacak ve parti seçime kadar bir lider seçecektir.  Hepimiz adına konuşarak bir insan, bir lider olarak çok özleneceğini düşünüyorum. Bu olayın olmasıyla Trajik bir şekilde Scarrow’daki olay meydana geldi. Ve ardından Bu ülkenin birçok insanı için zor geçecek birkaç yıl var. Sizler de benim gibi ulusumuzun zor bir şekilde sınandığını düşünüyor olabilirsiniz. Sınanıyor. Sınanıyor. Ama böyle bir trajedi politik farklılıklarımız ve ekonomik sıkıntılarımıza rağmen bizi birleştirebilir. Bu büyük ulusta yaşayan herkesin bunun bir parçası olacağına dair kuvvetli bir inancım var hatta böyle bir trajedinin ortasında bile daha iyi bir yol olacağına dair inancımızı korumalıyız. Charles Flyte ölmüş olabilir ama inanç ve umut fikri devam etmelidir. Eşine ve ailesini taziyelerimizi bildiriyoruz. Teşekkür ederim.

Araştırmadan bir şey çıktı mı?

Kara kutu yok, anlatılacak bir şey yok. Uçağın şirkete ait olması konusunda ne düşünüyorsun?

Bu histerik komplo teorisini takip edip etmeyeceğimi mi soruyorsun? Başbakanın ekibinden birisinin yaptığı bir arama tehlikeli olabilir.

Bu nedir John?

Aramızda kalsın özel olarak küçük bir anket yaptım. Öyle mi? Başbakan olarak kimi görmek istersiniz diye sorup seni, Ros Yelland ve Felix’i seçenek verince Wayne Rooney dediler. Yüzde 56’sı seni söyledi. İstikrarı sağlayabiliyorsun Tom, insanlar bunu istiyor.

Hayır. Ros Yelland bu iş için en iyi aday.

Halk buna katılmıyor. Sevimli biri değil. Önümüzdeki beş yıl için onu bu pozisyonda istiyor musun gerçekten?

Ben lider değilim.

Geçen gün o konuşmayı yaparken gayet iyi bir liderdin. Orduda on yıl komutanlık yaptın.

Dersimi orada aldım zaten. Artık farklı bir adamsın. Bunu sen de biliyorsun.

Şimdi gözümün içine bak ve bunun doğru olmadığını söyle. Yardımcısı olmamı istiyor. Tom, taşaklı birine ihtiyacımız var. Ros Yelland’ın başbakan yardımcısı olarak sultanın haremağası gibi görünürsün! Lütfen!

Yanık izlerindeki koyu kısımlar bomba olması ihtimalini gösteriyor. Öldüğü gün patolojistle konuştuğunuz doğru mu? PFX44 diye bir maddeden bahsediyor.

Bugün bir spekülasyonla kaynıyor hükümet olarak genel seçimlere girecek lideri seçme kararı aldılar. İyi şanslar efendim.

Secret State – 01×02

Tom, Durum çok kritikti ama yine hükümetiz. Eğer bu masada oturabiliyorsan işini bu adama borçlusun. Kesinlikle! Ülkenin bize hâlâ inanıyor olması güzel bir haber. Tabii halletmemiz gereken büyük bir iş var. Kollarımızı sıvamaya başlamadan önce söylemek istediğim bir şey var. Kısaca alalım.

Tom seçim süresi boyunca büyük iş sahipleri aleyhine konuşarak birçok puan topladı. Buna kimsenin itirazı yok. Ama o seçim süreciydi. Bu hükümeti yönetmek.

Yani? Yanisi dostlarımızın kim olduğunu hatırlayalım.

Evet kesinlikle dostlarımızın kim olduğunu hatırlayalım. Ama aynı zamanda bize oy verenleri de hatırlayalım.

Tom, Heyecanlandığında kulağını çekme. Eğer ellerin titrerse podyumun üzerine koy. Unutma, konudan sapma ve olaylardan bahsetme.

Evet sorularınız?

Başbakan Charles Flyte’ın uçağının kayıtlarından haber var mı?

Henüz bulunamadı. Muhakkak rapor edilecek bir şeyler vardır.

Üç hafta geçti.

Söyleyecek bir şey olsaydı size söylerdim. Saygısızlık etmek istemem ama birçok hükümet bilir ama söylemez. Bu hükümet söyleyecek. Onun başına iş açacak laflar –

Başbakanın yardımcısı Sayed Khan’ın kuzeni geçen hafta salıverildi. Bu o konuyla ilgili araştırma kapandı anlamına mı geliyor?

Sayed Khan başbakanlık istişare ekibinin güvenilir bir üyesiydi. Charles Flyte’ın uçağının planlarını kuzenine neden yollamış o zaman?

O uçaklara çok düşkündü, kuzeni de öyleymiş. Gülebilirsiniz ama bu doğru.

Peki uçağın güvenlik kaydı konusunda raporlar?

O modelin örnek bir kaydı yok ama kara kutu olmadan, biz Kara kutuya gelince Amerikalılar buldukları her şeyi size sunuyorlar mı?

- Neden sunmasınlar ki? –

 Scarrow’da durum nedir Sayın Başbakan?  En yüksek miktarda tazminat için baskı yapacağınızı söylemiştiniz.

Sağlık ve Güvenlik Dairesi’nin raporunu tamamlamasına az kaldı. Bildiğiniz gibi kamu soruşturması konusunda Yüksek Mahkeme hakimi Holbeck’i atadım. İşte adam. Ne derse yapacağız. “Atla” derse atlarız biz de. Buna sen de dâhilsin Gecelambası. Hakim Holbeck patolojistin ölümünü de araştıracak mı? İntiharını mı? Evet. Patolojist zor şartlar altında işini yapmaya çalışan dürüst bir adamdı. Ona gösterdikleri tavır şahsi fikrime göre çok utanç vericiydi. Öldüğü gün onunla konuştuğunuz doğru mu? – Evet. Ve toksik anomaliler bulduğunu biliyordum Toksik anomaliler mi? Lord Holbeck’in tespit ettiği sonuçlar ne zaman açıklanacak? Adli tıptan bir açıklama yapılacak mı? Yüksek mahkemeden şirket ile adli tıp arasındaki bu kördüğümü de araştırmasını istedim.

- Peki ya Scarrow araştırması?

- Bu kadar soru yeterli. Sabrınız için teşekkür ederim. İyi günler. “Konudan sapma ve olaylardan bahsetmeme” kısmına ne oldu?

Ben kendiminkileri aşamadım. Aşacaksın Tony. Aşacaksın. Gel buraya. Seni bekleyen penguenlerin yanına gitmeden aşağıda ki barda bir tek atalım mı?

- Yapamam, gerçekten yapamam.

- Evet yaparsın tabii. Sen başbakansın. Gitmeliyim Tony. Dadın kiminle oynayıp kiminle oynamayacağını da mı söylüyor artık? Kötü bir etki mi bırakıyorum? Bu mu? Hakkında çok şey biliyorum, değil mi?

İyi geceler Tony.

Bu El-Gamdi olmalı. Tom, Tanrı aşkına! Bizi görebilirler. Saklanacaklar. Başbakanım Tom.

Namaz kılıyorlar. Onları şimdi vurabiliriz.

 Namaz kılarken bir adamı öldüremezsin. Tam zamanı elin güçlü olduğunda hamleni yaparsın. Bu adamları izlerken öğrendiğim tek bir şey var ve onu da Kur’an’da bulamazsınız.

Kendimizi Tanrı yerine koyacaksak en azından bitirmelerine izin verebilir miyiz?

-Araçlarına geri dönüyorlar. Tom!

Başbakanım, zamanımız azalıyor. Harekete geçtiler. Bu son şansımız.

Tamam. Vurun. Evet! Tamamdır!

Tebrikler başbakanım. Bugün çok kötü bir adamı öldürdünüz. Bence buna içilir.

Tom:

Eğer uymazlarsa o zaman peşlerine düşmem için bana iki katı sebep verirler. Teşekkür ederim.  Elbette bu teröre karşı savaşımızın bittiği anlamına gelmez. Ülkemizde hâlâ demokrasi sürecini baltalamaya kararlı kötü niyetli güçler var. Ve eminim aranızda bazılarınızın operasyonla ilgili soracak soruları vardır. Ama şundan emin olun. İngiliz İstihbaratı ve İngiliz teknolojisi sayesinde binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terörist durduruldu.

PetroFex /Paul Clark, efendim. Havaalanında çalışan bir arkadaşım haber verdi. Görünüşe göre Clark Davos’a gidiyormuş. Buraya gelmekten başka her yere gidiyor! Pek sayılmaz efendim Biggin Hill’de yakıt almak için duracaklar. İsteğiniz üzerine onları bekletiyoruz ama uçaktan dışarı çıkmayı reddediyorlar.

Peki ya ben ona gidersem?

Bu bizi endişelendirir başbakanım. Çavuş? Bacaklarımı esnetebilirim efendim.

Bizi vurmazlar değil mi?

Amerikalılardan emin olamayız efendim.

Sayın Başbakan sizden orada durmanızı isteyeceğim. Adamınız silahlı mı? Umarım öyledir. Gerçi çekilmenizi öneririm. Teşekkür ederim.

Tom! Senin için ne yapabilirim?

Dava etmekten başka tabii. Biz konuşurken avukatlarım çalışıyorlar. Bir şeyler bulacaklar. Amerikan iletişim bakanıyla da irtibat halindeler. PFX-44 nedir bilmek istiyorum. Ve Dermot Matthews’a neler olduğunu bilmek istiyorum. Bu alanı genişletmek için İngiltere Hükümetiyle yasal bir kontrat imzaladım. Polonya’ya götürebileceğim, 1600 kişiye iş imkanı sağladım. Dermot Matthews’a onun, ailesinin hatta onun jenerasyonunun dahi hayal edemeyeceği bir iş verdim.

-Peki karşılığında ne aldım? Şirketin bu tesisten milyonlar kazandı. Ve bir de 19 ölünün ve 94 yaralının olduğunu hatırlatayım.

Scarrow’lular onlara ödeme yapacak mısınız yoksa istifinizi bile bozmayacak mısınız bilmek istiyorlar.

-Scarrow’lularla iyi geçinmemizi istiyorsan kırmızı kurdeleleri kes, mühlet vermeyi ve kamu soruşturmalarını bırak. Kendi kurallarını getirerek bunu sen yaptın. Akaryakıt patronları bu ülkeyi satın alabilirler. Ve seni de. Sözlü anlaşmamızı ödersek minnettar olun.

-PFX-44 nedir?

Scarrow’da geliştirdiğimiz yeni, hafif, insansız uçak yakıtı. Değerli ülkeniz için daha fazla iş, daha fazla sayı demek. Ya da isterseniz her şeyi Polonya’ya taşıyabiliriz. Bırakalım mı? Charles Flyte kabul etmişti.

-Başka kim biliyor?

Sana söylemek isterdim ama ne yazık ki Genel Kurmay Başkanınız söyleyemeyeceğimi bildiren bir kağıt imzalattı.

Bu yakıtın felaketin oluşmasına ya da çoğalmasına sebep olduğuna dair hiçbir delil yok. Buna gerçekten inanıyor musunuz General?

Yoksa ağzınızdan kelimeler öylesine mi çıkıyor?

Biraz saygı gösterin Sayın Başbakan, lütfen.

Rütbenizin yüzbaşıdan yukarı hiç çıkmadığını hatırlatmak isterim.

Genel Kurmay Başkanı olmanız için size kim oy verdi?

Bu yakıtla ilgili herhangi bir kötü reklam bu olayı tehlikeye atabilir diye düşündük.

Hangi olay?

El-Gamdi mi yoksa Scarrow’da ölen 19 kişi mi?

-Bundan haberi olan herkesin listesini istiyorum. Uzun vadeli düşünün. 24 saat önce verdiğiniz vur emriyle kurtardığınız hayatları düşünün.

Yeni yakıtı kullandınız.

Beni bu komploya dâhil etmek belirli bir teşebbüs müydü?

Bu ilk değildi Başbakanım. Umarım zırhını saklıyorsundur General. İhtiyacın olacak.

Devlet sırlarını unutuyorsunuz.
Kendi sırlarını devlet sırrı sanıyorsun.

- Nills.

- Paul. Dermot Matthews. Rafineri kapısında.

Yani? Patlamadan hemen önce. Ve vardiyası yokmuş.

Başbakan Tom:

Şirkete verdiğim mühlet bugün öğle saatlerinde doldu.  Bir grup insanın PetroFex şirketiyle gizli olarak insansız hava uçakları yakıtı konusunda gizlice çalıştıklarını öğrendim.  Tamin al-Gamdi’nin öldürülmesinde kullanılan. Hiçbirimiz El-Gamdi gibi soykırımcı bir katilin arkasından gözyaşı dökmez ama benim kanaatime göre bu deneysel yakıt Scarrow’daki patlamadan ve ve birkaç gün önceki basın toplantısında size bahsettiğim toksik anomalilerden sorumlu olabilir.

Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri ülkemizin güvenlik yönetmeliğine ve İngiltere Hükümetiyle yaptığı anlaşma şartlarına burun kıvırıyor.

Hepimizin ulus olarak harekete geçmesi gerektiğine inanıyorum.

Bugün bana büyük petrol şirketlerinin bu ülkeyi satın alabileceği söylendi.

Petrol dolarları çok güçlü bir para birimi olabilir, buna şüphe yok. Ama demokrasimizi bundan daha güçlü bir şey ayakta tutuyor.

Biz ona oy diyoruz.

Tom rahatsız ettiğim için özür dilerim. Şu bombalama. İranlılar sınırın kendi taraflarında olduğunu söylüyor. Bunu savaş sebebi olarak gördüklerini söylüyorlar.

İranlılara karşı hiçbir şekilde askeri eylem düşünmüyoruz. Füzenin sınırı aştığında dair küçük bir ihtimal var. PetroFex rafineriyi Polonya’ya taşıyacağını söyledi. Tazminat tekliflerini askıya aldılar. Mal varlıklarını donduracağım.

Secret State – 01×03

Benzin fiyatları yükseliyor.  İşsizlik oranı yükselmeye devam ediyor.  İngiltere ekonomisi gittikçe hassaslaşıyor ve biz hâlâ Charles Flyte’a ne olduğunu bilmiyoruz.  Bu durum için aklıma gelen tek kelime şu Meclis Başkanı. Kaos.

İranlıları elçiliklerinden atmak kimin fikriydi?

Şirket Sayın Başbakan.

General, bu bildirimlerinizi azaltmanızı açıkça söylediğimi sanıyordum. Bu son bilgilendirmem Sayın Başbakan.

Şimdi Afganistan’da mı yoksa İran’da mı?

Hangisi?

Oradaki sınır eskiden beri tam olarak net değil. Coğrafi yapı açısından kesin konuşmak zor. Sınırların bu kadar yakın olduğu konusunda daha önce neden hiçbirinizin bir şey söylemediğini sorabilir miyim? Uçaklar herhangi bir bölgesel ihlal olursa bizi uyarmaya programlılar. O zaman sınırın öbür tarafında olamaz?

Ufak bir ihtimal var füzenin atılmasında. Tekrar ediyorum, küçük bir ihtimal.

 İran’da seçim zamanı. Büyük bir ihtimalle muhafazakârlar savaş tehditleri ile seçim avantajı kazanmaya çalışıyorlar. Dayanakları olmadan böyle bir şey iddia ederlerse aptallık ederler. Eğer onlara gerçek savaş sebebi nasıl olur gösterirsek daha büyük bir aptal gibi görünürler. Modernistlere bir iyilik yapılabilir. İyi yerleştirilmiş bir ya da iki Cruise füzesi. Bu yüzden mi durdular?

Güvende olduklarını düşündüklerinden? Namaz kılmak için durdular. Çünkü sağ salim sınırı geçtiklerini sanıyorlardı?

Bu yüzden mi?

Başbakanım Orada adamımız var mı?

Pek uzak olmayan bir yerde özel operasyondan birileri var Kahrolası sınırın hangi tarafında olduğunu gidip kontrol edebilirler.

İyi şanslar. İnanın buna ihtiyacınız var.

Kara kutunun aramaları nasıl gidiyor General?

Orası çok derin Sayın Başbakan. Okyanus.

Bu oyunu oynamayacağız. İranlılar olayı büyütmek istiyorlar.

Paul Clark Polonya’ya gitmelerini durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığını söyledi.

Banka, mal varlıklarını dondurdu mu?

Tanrım! Michael Bey Sayın Başbakan. Davos’a giden uçağımın kalkmasına iki saatten az zaman var.

Anlaşıldı. Lütfen oturun. Sizin aceleniz var, ikimizin de saklayacak bir şeyi yok. Lütfen.

Parayı ne yaptınız Michael Bey?

PetroFex hesaplarından mı bahsediyoruz?

Mal varlıklarını yok ettiniz. PetroFex gibi çok uluslu bir şirket her zaman mülküne bir telefonla ulaşabilir.

Sermaye son günlerde çok portatif, haklı olarak. Paralarını başka yerde istediler ve siz de onlar için transfer ettiniz. Fareye tıklamakla bunu yapıyorlar, çok büyük bir çaba gerekmiyor. Neredeyse üç milyar sterlinlik parayı bir anda başka bir ülkeye transfer etmeklerinde hiçbir tuhaflık sezmediniz mi?

Biz bankayız. Verilen talimata göre hareket ederiz. Bize duyulan güveni kırmak istemeyiz. Ama biliyordunuz, kişisel olarak biliyordunuz. Bu fareye tıklama herhangi bir hesaptan yapılmamıştı. Bankanız şirketin en büyük hissedarlarından, değil mi?

Şirket tanıtım ilanını okumuşsunuz. Ve onların en büyük hissedarı olarak büyük kararlarında etkiniz olsun istersiniz?

Geç kalıyorum. Şirket tanıtım broşürlerinden okuduğum kadarıyla bankanızın en büyük hissedarı kim biliyor musunuz Michael Bey?

Ben. İngiltere hükümeti. İngilizler. Ve biz de sizden o küçük fareye tıklayıp üç milyarı geri almanızı istiyoruz.

Dünya böyle yürümüyor Sayın Başbakan

O zaman onu yönlendirmeliyiz.

Bu sabahın bir başka haberi de piyasalar gözle görülür derecede düşük seviyede güne başladı Metro şirketleri bankalarının kart işlemlerini ve ödemelerini teyit etmediklerini söyledi.

Kapıları açarlarsa karışıklık çıkacak.

Hangi banka?

- RCB

İngiltere Bankasına gitmen gerekiyor Felix. Onlardan yeraltı şirket işlemlerini yapacaklarının garantisini istiyorum böylece tekrar trenleri hareket ettirebileceğiz. Valinin ne dediğini biliyorsun. İngiltere Bankası hükümetten bağımsız bir banka. RCB böyle ortalığı karıştıracaksa bizim de onlara karşılık verebileceğimizi anlamalılar. İngiltere Bankası bu işe daha başlayamadan RCB bu konuyu çözer. Yollar açıldı ve çalışıyor. Sıcak saatler bitti. Biraz dürtülmeye ihtiyaçları varmış. İran konusunda ve Royal Caledonian’la olan bu karışıklık konusunda çözüme ihtiyacımız var Tom. Pound zaten düşük seviyede şimdi RCB de sterlini düşürüyor. Sonra ne olacak?

İngiltere Bankası yabancı kaynakları bir süre satmak için destek olabilir. Ama bu sürekli gidemez.

Anlatılacak bir şey yok. Gözlerinde görebiliyorum. Orada hiçbir şey yok. Şimdi müsaade edersen Michael Bey, benim ölçüsüzlüğümün piyasalardaki istikrarsızlığa katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Açgözlü tahvil sahipleri kesinlikle piyasalarda aptalca davranabiliyorlar. İngilizler bankanıza 50 milyar para akıttı. Bu kıymetler halkın yararına kullanılabilecek mi?

İdeal bir dünyada bu dediğinize katılırım ama ne yazık banka sadece görevini yapıyor. Yatırımcıların menfaatine göre hareket eder.

İyi o zaman. Biz yüzde seksen sekizi temsil ediyoruz. Bütün yatırımcıların menfaatine.

Politika dar görüşlüdür Başbakanım. Finans ise globaldir.

Evet ama siz benim yetkim altında işinizi hallediyorsunuz. Yarına toparlanıp gidebiliriz. İşte bu tarz yorumlarınız ölçümü kaçırmama sebep oluyor Michael Bey.

50 milyar para yatırdınız ve evet bu parayla bankamda etki sahibi olabilirsiniz benim demeye çalıştığım şey eğer bu yetki konusunda baskı yaparsanız çok geriliriz. Ve bankanın geri kalan hissedarları da. Eğer gerilirsek hisse fiyatlarımız düşer. Ve eğer hisselerimiz düşerse sizin 50 milyarlık yatırımınız çöp olur. Ve bununla birlikte banka üzerindeki etkiniz de. Yani kullanmadığımız müddetçe banka üzerinde etkimiz var mı demek istiyorsanız?

İsterseniz kullanın.

İngiltere başbakanı Tom Dawkins birkaç şey söyleyecek.

Birçok bankanın ayaklanıp Londra’dan ayrılacaklarına dair yorumlar aldım hiç şüphesiz sizin oralara gelip yerleşecekler. Onları kollarınızı açıp karşılamadan önce size hatırlatmak isterim tarlasını sürerek geçimini sağlayan İngiltereliler 2008 yılında bankalarına onlarca milyar para yatırdılar. Bu yatırımların karşılığında onlara küçük işyerleri açmaları konusunda katkıda bulunacaklarına söz verdiler. Bu konuda verdikleri sözleri tuttular mı? Kusura bakmayın ama sıçıp batırdılar!
Ve bana Royal Caledonian Bankasının işlerine burnumu sokarsam ulusun yatırımını tehlikeye atacağım söylendi. Ama bana öyle geliyor ki ulusun yatırımı çok yakında değersiz olacak şimdi yapacağım şeye geliyorum. Kalan hisseleri almayı ve bankayı bir refah lokomotifine dönüştürmeyi teklif ediyorum ve işyerlerini yükseltmeyi, özellikle küçük işyerlerini ve bilhassa genç nesilden istihdam oluşturmayı.   Hindistan 300 yıldır kömür tedarik ediyor ve 400 milyon insan orada elektriksiz yaşıyor. Acilen ülke çapında güce ihtiyaçları var. İngiltere’de iki milyon insan işsiz dünyanın yenilenebilir enerji teknolojisine ihtiyaç var ve bugün itibariyle bir banka kendisini bu insanlara ve bu teknolojiye adıyor. Yeni Royal Caledonian Bankası büyük ölçüde yatırım yapacak. Evet, büyük ölçüde. İngiltere ve Hindistan ortak araştırmasıyla İngiltere temelli ve Hindistan kömürüne dayanarak tek amacı yenilenebilir alternatif enerji yaratmak geliştirme ve üretme projesi kuruyoruz. Aynı zamanda İngiltere Hindistan ulusal düzeyde elektriklenmeyi başarana kadar onlara iklim değişikliğini azaltma konusunda baskı yapan tüm uluslararası anlaşmaları geri çekecektir.

Secret State – 01×04

 Bir başka haber de başbakanın Hindistan hükümetinin sterlini garanti altına alacağı haberine piyasalar olumlu sonuç verdi.  Pound toparlandı ve Amerikan dolarına karşı iki pens değer kazandı.  Bu, Tom Dawkins için kişisel bir başarı olarak tahlil edilebilir her ne kadar uluslararası anlaşmaları iptal ettiğinden dolayı çevreci kampanyacıları tarafından eleştirilse bile.

Tüm petrol şirketleri onayların kaldırılacağı gün için İran’da yedek kadro tutuyorlar. Petrol şirketlerinin adamları yani?

AB yaptırımları batılı petrol şirketlerinin İran’da faaliyette bulunmasını yasakladı bu yüzden bir anda İranlılar onların farklı bir kimlik altında orada durduğunu söylemeye başladı. Radikaller seçim öncesi davullarını çalıyorlar Vakitlerinin azaldığını biliyorlar. Vakitleri azalan sadece onlar değil. Bizden ortaya atlayıp tehditler savurmamızı emperyalist savaş çığırtkanı olarak bize biçtikleri rolü oynamamızı bekliyorlar.

350 yıldır devam eden ticaret senin görevin sırasında bankamı dize getiriyor. Beni suçlama Michael. Ben şirketi yönetiyorum, ülkeyi değil.

Michael:

Geleceğin ne kadar önemli olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz.  Bu ülkenin PetroFex ve RCB gibi şirketlere ihtiyacı var.  Uluslar ve şirketler her ikisi de hisse sahiplerinin menfaatine ve göreve yakışan bir liderlikle sorumluluk içinde yönetilmesi gerekir.  Şirketlerimizin geleceğini güvence altına almamız gerektiğine inanıyorum.  Şimdi hükümetimizdeki arkadaşlarımız için elimizden geleni yapmalıyız.

Bugün, Tom Dawkins ve hükümet üyeleri için İran’a karşı nasıl bir duruş sergileyecekleri ve Charles Flyte’ın ölümüyle ilgili iddialara nasıl yanıt verecekleriyle ilgili hesap verme günü.

Şirket adamı Felix:

Tom, Şunları gözden geçirmenizi istiyorum PetroFex’le yaşanan mühlet verme fiyaskosu hava saldırısı boyunca devlet sırlarını ortaya dökmek savaş suçları ithamnameleri ve rupileri tahvil etmeyi teklif ederek büyük ulusumuzu aşağılamak. Ve şimdi de Charles Flyte’ı öldürdüklerine dair kesin delil varken İranlıları yatıştırmaya çalışmak.

Şu anda bir çukurdayız. Kazıp durmayı bırak. Başbakanımızı öldürdüler, kabul et. Bu ülkenin büyük bir çoğunluğu İran’la savaş istemiyor. Önemi olan tek rakamlar bunlar. Seçme hakkın var. Ya meclise gelir İran’a karşı misilleme yapılacağını duyurursun ya da gelir istifanı verirsin.

- Ya vermezsem? O zaman müzakereden sonra buraya gelir bu listede olan sağ elini kaldırmış adamlarla birlikte seni şu pencereden atarız.

Paul Clark burada efendim. Bence söyleyeceklerini dinlemelisiniz. Neden her zaman sen ve ben kendimizi bokun içinde buluyoruz sence Tom?

Doğru okullara gitmedik. Haydi oradan Clark. Bana yaptıklarını sana da yapacaklar. Ayağını kaydıracaklar. Hepsi savaş istiyorlar. Sorun bu. Bankalarla hapisten çıkabilirsin. Anlaşmazlık orada başlıyor sermaye yarın yokmuşçasına etrafta uçuşur geleceği yer burası. Bankamız sonuna kadar onu içecek. Ve petrol şirketleri, piyasalar, çok uluslular, Amerikalılar. Her seviyede işe yarar, değil mi Felix?

Ben derim ki eğer birileri başbakanını öldürmüşse sen ona sert, daha sert cevap verirsin. Sharour terörist değil. İran’a bu kadar çok gitmesinin sebebi onu ben gönderdim. Ve New York’taki şu camii oraya yeğenini kulağından çekip çıkarmak için giderdi. Bilmek istersin diye düşündüm.

Sorun ne Felix?

Gerçekler stratejine uymadı mı?

Gerçekler mi? Paul Clark’tan mı?

Başbakan Tom, dürüst olabilmenin zorluğunu yaşarken, Felix, Başbakan olarak şirket hizmetine talip oluyor. Düzensiz düzen halkın başında devam ediyor.

Meclisin saygıdeğer üyeleri, Başbakan!
İranlılar başbakanımızı öldürmedi.
PetroFex öldürdü.
Öyle görünüyor ki şirket yeni insansız hava uçağına ait yakıttan bir örneği başbakanın olduğu uçakta taşıyormuş aynı yakıt bildiğimiz kadarıyla 19 kişinin öldüğü ve 94 kişinin yaralandığı Scarrow’daki patlamada .patlamanın başlamasına değil ama çoğalmasına sebep oldu. Yakıtı taşıyan kutu Teksas’taki Houston Havaalanında kaza ile hasarlandı ve muhtemelen uçak gök gürültüsü ve sağanaktan geçerken katalizör ile kontak haline geçti. Bu bilgiden emin miyim? Hayır, değilim.
Sami Sharour’un İranlıların yönlendirmesi ile uçağı düşürdüğünden emin miyim? Hayır, değilim.  Eğer barış olursa piyasalardan, bankalardan büyük işletmelerden ve Amerikalılardan oluşan bu karanlık ittifakın dağılacağından emin miyim?  Aynı şekilde, hayır değilim.  Bu kararı size bırakıyorum doğruluğundan hiçbir şekilde emin olmadığımız bu bilgilere dayanarak sayısız İngiliz ve İranlının hayatlarını yok edecek miyiz? Siz söyleyeceksiniz. Çünkü bunu siz oylayacaksınız.  Aynı Agnes Evans’ın, Tony Fossett’in yaptığı gibi bir kere olsun kendimizi riske atalım. Partiye sadakati unutun, kazanılmış hakları unutun. güvenoyunu unutun. Her birimiz şunu bir düşünelim bu, savaşı haklı kılar mı? Doğru söylüyor! Bu ülkenin insanlarının istediği nedir?
Bizim başarmak istediklerimizi başaracak mı? Peki başaramazsa ne olacak?
Size ne yapmamız gerektiği konusunda ne düşündüğümü söyleyeyim. Biz bu ülkenin insanlarını temsil etmeliyiz. Bizi yedirip içiren lobi şirketlerini değil ya da bize dünyanın nasıl döndüğünü anlatan bankaları veya büyük işletmeleri borusunu öttürmeye çalışan sendikaları değil ya da memurların ve savaş yanlısı generaller ve güvenlik şeflerinin değil. Başkanlık merkezinde akşam yemeği talebinde bulunan fabrikatörler ve multi milyoner bağışçıları değil. Parti denetçileri, resmi ideoloji ya da statükolar değil. Bu ülkenin insanları buna siz karar vereceksiniz, başka bir savaş daha istemeyin. İstemeyeceğinizden eminim. O kadar eminim ki politik kariyerimi ortaya koyuyorum.
Neyin yeteceğini size söyleyeceğim. Geçmişimizden ders almak ve başka bir mesnetsiz, yasadışı savaşın yolumuza çıkmasını engellemek bize yeter.
Bu meclisin demokratik sisteme dönmesi ve ülkeyi temsil etmesi yeterli olacaktır. Bu amaçla emsali olmayan bir adım atıyorum ve sizi kendi hükümetine güvensizlik oyu vermeye çağırıyorum. N’apıyor bu?!
İran’la savaş istiyor ve işlerin her zamanki gibi gitmesini diliyorsanız buyurun. Bana karşı oy verin. Ama gerçekten değer verdiğiniz bir şeyin doğru olduğuna inandığınız bir şeyin sorumluluğunu üstlenmeye hazırsanız bu alışılmadık durumda bir adım öne çıkın bana katılın ve bu hükümete karşı oy verin.

Sonunda ancak kaderin bir cilvesi ile gelebilecek dürüst Başbakan Tom gider, yerine düzenin adamı Felix gelir.
Gariban halk hiçbir zaman perdenin arkasındaki oyundan haberi olamayacaktır.

HOUSE OF CARDS [Kartların Evi] (1990) Mini Dizi


“Ben asla yorum yapamam”

Yönetmen: Paul Seed

Ülke: İngiltere

Sezon: 1.Sezon

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 25 Kasım 1990 (İngiltere)

Süre: 50 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Andrew Davies, Michael Dobbs

Müzik: Jim Parker

Görüntü Yönetmeni: Jim Fyans, Ian Punter

Yapımcı: Jeremy Gwilt, Ken Riddington

Oyuncular:    Ian Richardson,    Susannah Harker, Miles Anderson,    Alphonsia Emmanuel, Malcolm Tierney

Özet

1990 yılında   dört bölüm olarak çekilmiş  siyasi gerilim tarzında  televizyon dramasıdır.  

Hikaye Michael Dobbs tarafından yazılmış bir romandan Andrew Davies tarafından uyarlandı  Dobbs’ın romanı ayrıca radyo için dramatize edildi. 1996 yılında  iki televizyon devam dizi filmi vardır ( The play the Kind ve Final Cut )

Margaret Thatcher istifası sonrasında iktidardaki Muhafazakar Parti yeni bir lider, seçmek üzeredir.  Francis Urquhart siyasi parti denetleyicisidir. Devlet sırları elinin altındadır. Francis Urquhart’ın  ahlaksız ve manipülatif şekilde iktidardaki Muhafazakar Parti’nin gelecekteki lideri olmak ve İngiltere Başbakanı olmak  için yaptığı entrikalar.  Bu nedenle  Francis başbakan olmak için tüm sırları açık etmeye ve entrikalara hazırdır.

http://en.wikipedia.org/wiki/House_of_Cards_(UK_TV_series)

Eleştiri

https://eksisozluk.com/house-of-cards–525157

Diziden Kaçırmamanız Gereken Bazı Ayrıntılar

House of cards – 1×01

Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. En uzun, en şaşaalı saltanat bile, bir gün bitmek zorundadır.

Ben Baş Denetmenim. Sadece bir görevli. Birlikleri kontrol altında tutarım. Gözdağı veririm, onları ürkütürüm. Ve tabii ki liderim kim ise ona mutlak sadakatimi sunmam gerekir.

Margaret Thatcher’dan İngiltere’nin yeni Başbakanı Henry Collingridge  seçimlerden sonra  partisine açılış konuşmasında “Bir araya gelelim” dediğinde Francis Urquhart ve arkadaşı şu yorumu yapar.

Tüm insanlarımızın bir araya gelmesi için doğru yolu bulalım.
Saçmalık. “Bir araya gelelim” mi?
Marrakech’teki bir genelevin sloganına benziyor

 [Onun ahlâki temeli, arka sokaktaki tutucu Pazar okulunda, Peterborough veya Rugeley'de, ya da benzeri berbat bir yerde verilen ikiyüzlü vaazlardır. Ona karşı kin beslediğimden değil tabii. Ama onun gibilerin yukarı tırmanmasına izin vererek başımıza dert açtık. Benim geçmişim, gördüğünüz gibi biraz farklı. Ama ayrıcalık, sorumluluğu getirir. Ben devletin sadık bir hizmetkârıyım ve bundan gurur duyuyorum. Ayrıca, Henry Collingridge'e saygı duymayabilirim, ama bence o bana saygı duyuyor. İtiraf edeyim, yüksek makam istiyorum. Bana bu konuda söz verdi. Ama her şey sırayla. Kazanmamız gereken bir genel seçim var.]

Gazeteci Mattie:  Başbakan uyuşmazlıkla karşı karşıyaysa, muhalefet edenleri neden kovmuyor?

 Yeni insanlarla siyasete neden yönelmiyor?

 Francis Urquhart : Böyle düşünebilirsin, ama o kadar kolay değil. Tehlikenin kaynağından emin değil. Ani değişiklikler de panik hissi uyandırabilir. – Resmi bakış açısı budur.

- Katılmıyor musun?

 Elbette katılıyorum, buna mecburum.

-Diğer taraftan, eğer Titanik’in kaptanı olsaydınız ”Viya böyle.” diyemezdiniz. Eğer Cevaplayabileceğiniz şekilde nasıl sorarım bilmiyorum. Deneyin.

 Eğer Titanik’in kaptanı olsaydım, hangi üst düzey çalışanlarımdan endişe etmem gerekirdi?

 ”Acelesi olan yaşlı adama dikkat et.” Bu sözü duydun mu, Mattie?

-Hâlâ parti lideri olabileceğini düşünüyor olamaz. Bu yaşından sonra, bir lord olarak. Yani?

 Kendisi için istemiyor. Dizginleri elinde tutmak istiyor. Parti liderliğini, kendi yetiştirdiği biri için istiyor.

-Böyle düşünebilirsin. Ben yorum yapamam-

Evet, birkaç sızıntı işe yarar ama bundan çok daha fazlası gerekir.
Büyük bir skandal belki.
Bir politik skandal.
Ya da insanların gerçekten anlayacağı bir skandal.
Seks veya para.

House of cards – 1×02

Francis Urquhart : Ben dahil, bazı adamlar boş durmaya katlanamazlar. Başbakan ve kardeşinin birlikte inanılmaz bir ticarî suça bulaştıklarını halka açıklayabilirim. Ama önce olayın biraz gelişmesine izin verelim, değil mi?

 Öte yandan Charles ve Başbakan Henry Collingridge’i mümkünse halkın gözü önünde tutmalıyız. Basın da yaz sezonunda her türlü habere minnettardır. Başbakan utanç kaynağı kardeşini genelde Eylül sonuna dek gözlerden uzak bir yerde tutarak önlemini alır.

Bu yıl Charlie, Poitou-Charentes’de rahatça kafayı bulabileceği kırsal bir Fransız kenar mahallesinde olacak. Başbakan parasını harcamayıp tatilini evinde geçirirken ve Chequers’da beyefendi pozları verirken. Yani birisinin Charles Collingridge’in tatildeki adresini basına sızdırması, çok talihsiz oldu.

Başbakan Henry Collingridge: Adiler! Zavallı Charlie bunu hak edecek ne yaptı?

 Tek şanssızlığı benim kardeşim olması. Her ailede kendi başının çaresine bakamayan biri vardır.

Doğru. Haklısın.

-Kardeşim Charlie’nin yanında olursam, halk bunun için bana daha çok saygı duyar.

Bunu kardeşin için yapmanı isterim, kamuoyu yoklaması için değil, Hal.

Elbette. Görev ve kişisel çıkarın buluşması. Bir kereliğine.

Patrick Wo:

 Margaret gittiğinde Henry’nin rakibiydim. En sıkı rakip bendim. Eğer tekrar rakip olursam desteğini beklerim, Francis. Ama çok erken. Halkı lider değişikliğine hazırlamak için birkaç aya ihtiyacımız var. Aceleci olursak suikastçi gibi görünürüz. Yavaş olursak parti mahvolur.Francis, bu konuyla senin ilgilenmene memnun oldum.

Collingridge’i göndereceğiz. Sen ciddisin değil mi?
 Bu güven krizi politikayla ilgili değil, liderlikle ilgili. Henry Collingridge’i çok beğenirim. Ona pek çok yönden saygı duyarım. Ama bu ülkenin özgürlükleri savunacak güçlü bir sağcı lidere ihtiyacı var. – Ve artıracak. – Kesinlikle, tüm Avrupa öyle yapıyor. Burası kahramanların ülkesiydi Ben. Kâşiflerin, askerlerin, gezgin tüccarların. Köpeklerini tasmadan kurtaracak bir lider istiyoruz.
- Biraz koşmamıza izin verecek.
- Tabii ki. Biraz rahatını bozmaya, emek vermeye hazır bir lider istiyoruz. Dediklerin hoşuma gidiyor, Francis. Peki, aklında kim var?
 Patrick Woolton istediğimizi verebilir.
- Kendin için istemiyor musun?

 – Ben mi?

 Hayır, hayır. Ben sadece Baş Denetmenim. Sadece birlikleri düzene sokarım. Baş Denetmenler daha önce zirveye yükseldiler. Bir gün o aşamaya gelirsem, bürokratik engellere takılmana izin vermem, Ben.

Landless’ın orduları benim için çabalıyor, karanlıktan gün doğumuna dek hikâyeyi anlatıyorlar. Ulaşılmaz bir lider. Kurtulmak için çırpınan bir saman kuklası. Geleceği önünde bir yumruk gibi kapanıyor.

Bu berbat dünyada kim lider olur ki?

 Özür dilerim Başbakanım. Görmeniz gerekir diye düşündük. Graham, kahvaltıda olmaz. Hal, konuşmasını hazırlamak için 4’e kadar oturdu. Biz de öyle Bayan Collingridge. Çok üzgünüm ama çok ciddi bir konu. İşaretlediğim kısmı okursanız Sayın Başbakan. Sadece bir sızıntı değil, bu bir kişisel saldırı.

“Önde gelen bir bakan, ‘Partimizin normalde kusursuz olan konumu, liderin cazibesini kaybetmesiyle sarsılıyor.’ dedi.”

“Bir başka önemli parti üyesi, partinin iyiliği için Henry Collingridge’in çekilmeye davet edilmesini önerdi.”

Bunu kim yapıyor?

 Kim bu?

 Hepimizi mahvetmeye mi çalışıyorlar?

 Bu kim bilmek istiyorum, Graham. Bilmek zorundayım. Lord Billsborough’yu aramalı mıyım?

 Evet. Hayır! Hayır, Billsborough olmaz. Francis Urquhart’ı bul.

Başbakan:

’80’ler yüzleşme dönemi ise bence ’90’lar da uzlaşma dönemi olacak. Dayanışma dönemi. Olgunluk dönemi. Baskıcı muhalefet, Doğru Yol’u bulmamıza yardımcı olmayacak. Doğu Avrupa’daki olaylar bize bunu kesinlikle gösterdi. İngiliz demokrasi yapısı özgürlüğün peşinde koşanlara Polonya’da, Rusya’da, Macaristan’da ve Çekoslovakya’da ilham kaynağı oldu. En azından ben, bununla gurur duyuyorum. İyi bir devlet, sadece açıkça ve dürüstçe gerçekleştirilen fikir alışverişi ile mümkündür. Güven ortamında yapılan, dürüst ve açık fikir alışverişi.

Sayın Başbakan, programın son 5 dakikasında, kardeşinizin uygunsuz hisse alımıyla ilgili iddialara dönebilir miyiz?

 – Zevkle.

- Bu hafta bir bildiri yaptınız. Ailenizin olayla ilişkisini reddettiniz ve isim karışıklığı olabilir dediniz.

-Doğru. Elbette Observer’ın sıradışı hatasını açıklamak bana düşmez. Tek söyleyebileceğim, ailemin bu olayla bir ilgisi olmadığıdır. Bunun için şeref sözü veriyorum. Aile avukatlarımız Observer’a karşı işlem başlattı. Bu sahte ve hain iddiaları tekrar eden herkes için bunu yapacaklar.

- Teşekkürler. Bunu dikkate alacağız.

- Akıllıca olur. Siz ve kardeşiniz bir gazete bayiinde geçici bir adres –  açtığınızı yalanlıyorsunuz. –

-Doğru. Ama bu Pazartesi, elemanımız Jane Hartston o adrese gitti. Kardeşinizin adına gönderilmiş mektupları fotoğrafladı.

- Şimdi bakın

- İlki Ottoman Union Bankası’ndan, Mendox hisselerini alıp satan banka. İkincisi, kardeşinize Muhafazakâr Parti’nin Smith Square’deki satış işleri bürosundan gönderilmiş. Bunlarla hiçbir ilgi kuramıyorum. Bu olay açıkça bir isim karışıklığı.

- Sizi uyarmalıyım ki

- Biz de sizin gibi Charles Collingridge yaygın bir isim olabilir diye düşündük. Gizli hükümet kararlarından faydalanan başka bir Charles Collingridge. Ama ilginçtir ki, Londra telefon rehberinde bir tek Charles Collingridge var. Kardeşiniz.

Sayın Başbakan, bitirmek üzereyiz. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 Başbakan adının karıştığı sözde Mendox hisseleri skandalı hakkında daha fazla youm yapmayı reddediyor. World Watch’tan bu gecelik bu kadar.

Eğer aklına koyarsan bence istediğin her şeyi elde edebilirsin.

House of cards – 1×03

Acil kabine toplantısı. Her zaman heyecanlı bir beklentiye neden olur. Birinin başı dertte. Birinin başı gidecek. Ama bizimki değil.

Başbakan Henry Collingridge:

“ Size, bugün yayınlayacağım kısa bir demeci okuyacağım. Sizden bu mesajın içeriğinden kimseye bahsetmemenizi istiyorum, resmi olarak açıklanmadan önce. Teşekkürler.

“Son günlerde basında aileme ve işlerime ilişkin birçok söylenti dolaşıyor.”
“Daha önce de belirttiğim gibi, ben utanılacak hiçbir şey yapmadım.”
“İleri sürülen iddialar, bir devlet çalışanı için çok kritik bir konuda.”
“Erişimimdeki gizli bilgileri ailemi zenginleştirmek için kullandığım iddiası.”
“Kabine Sekreteri’nden resmi ve bağımsız bir soruşturma yürütmesini istedim.”
“Eminim ki, masumiyetim hiçbir şüpheye yer bırakmadan ortaya çıkacaktır.”
“Bu esnada, Başbakanlık makamının sağlamlığı sorgulanmaya başlandı.”
“Benim birinci görevim bu makamın sağlamlığını korumaktır.”
“Bu nedenle bugün Majesteleri Kraliçe’den bir halef seçilir seçilmez, Başbakanlığı bırakmak için izin isteyeceğim.”

Sabrınız için teşekkürler. Ayrıca bu fırsatı size teşekkür etmek için kullanmak isterim, bu zor zamanlardaki dostluğunuz ve sadakatiniz için. Bu kelimelerin, kendisine uyduğunu düşünenlere. Francis, geçen haftaki gayretlerin için özellikle sana teşekkür etmek isterim. Sana ne kadar borçlu olduğumu sadece sen ve ben biliriz. Teşekkürler.

Francis:

Bu kadardı. Ne hoş değil mi, emeklerinizin takdir edilmesi. Sonuçta bir hayli çaba gösterdim. Tamamen doğru olmasa da. Umarım suçluluk duymuyorsunuzdur. Merhamet duygunuzu hemen parçalayın. Ayağınızın altında izmarit gibi ezin. Ben bu ülkeye bir iyilik yaptım. Büyük Britanya’yı yönetecek beyine, yüreğe veya mideye sahip değildi. İyi bir adam, ama çok zayıf. En derin ihtiyacı insanlar tarafından sevilmek. Bu takdir edilesi bir özellik. Bir köpek veya bir fahişe için. Bir Başbakan için değil. Ona bir iyilik yaptığımızı keşke bilse. Makama geldiği an tuzağa kapılmış, çığlık atıyordu. Biz sadece zavallı piçin acısını dindirdik.

“Hayatın düzensiz ateşinin ardından, artık rahat uyuyor.” Alınganlık göstermekten kaçınalım. Olur mu?

 Çünkü, bu sadece başlangıç. Onları gördünüz. Masanın etrafında gözlerinin nasıl parladığını. Samuels, Woolton, Harold Earle, McKenzie. Anlamalılar ki, hepsinin de ne mal olduğunu bilirim. Gözdağını ben veririm. Onları ben telaşlandırırım. Şimdi, izninizle. Bir arama yapmalıyım. İnsan zavallı Hal’in güzel bir uğurlamayı hak ettiğini düşünüyor.

Kimsenin oyuncağı değilim. Ben seçilmem, seçerim. Yaşla ilgili tabular beni ilgilendirmiyor.

Bir beyefendinin asla konuşmayacağı şeyler vardır.

- Hisseleri alman için para verdi mi?

 – Hayır.

Öyle bir para değil.

Hayır.

Sıkıştığımda bana 50 pound verir. Bazen 100. Hal dünyadaki en iyi kardeş. Bu kadar. – Hikâyenin sonu. – Daha önce hiç hisse satın aldın mı?

 Tanrım hayır. O işi zeki adamlara bırakırım. Oynadığım tek kumar at yarışları. Ondan da çok anlamam.

Burada pek fazla iş yok Mattie.

Ben sadece arka oda adamıyım. Bu işe uygun ve hırslı çok adam var. Bu konuya biraz zaman ayırıp doğru seçimi yapacağız. Güzel. Birinci sınıf. Mükemmel.

- Bırakalım birbirlerini yok etsinler, mi?

 – Aklıma gelmedi diyemem. Ama Pat Woolton’a karşı daha fazlası gerekecek. Woolton’a hizmet etmekten gurur duyarım. Başbakan olmak istemiyorum. Berbat bir iş. Tabii. Baş Denetmen olmak daha iyi. Tüm sırları bilmek, gözdağı vermek. Telaş yaratmak, benim zevkim.

House of cards – 1×04

 Öğleden sonra saat dört. Basın açıklaması yapmak için en elverişli zaman. Hayır, falcıların ağına düşmedim. Dörtte yapılan açıklamlar akşam haberlerine ve ülkedeki gazetelerin ilk baskılarına yetişir.

Politika, kişisel hırslardan fazlasıdır.

Nereden bileyim?

 Bomba olsa çoktan patlardı. “Patrick Woolton kongrede.” Emin misin?

 “Konuşması” veya “Avrupa Kongresi” olmasın?

 Hayır, başka bir şey yok. Kaseti tak bakalım, neymiş görelim.

Brighton’daki sevişmemizin ses kaydı olan bir kaset. Eşim kahvaltı masasında bunu dinledi! Bunu kaydeden de, gönderen de sen olmalısın! Seninle yattığımı kimsenin bilmesini istemem! Hiç hoşlanmadım, düşüncesinden bile nefret ediyorum! Ben orospu değilim, kimseyi tehdit etmem! İhtiyacım olan paraya sahibim! Sadece güvenebileceğim insanlar tanımak isterdim!

Sen değilsen Kim?

Onu nasıl suçlayabilirim?

 Ondan yapmasını istediğim şeyler görev tanımında asla yoktu. Kimsenin görev tanımında olmamalı, bir fahişenin dışında. Bazen artık hepimiz fahişe gibiyiz diye düşünüyorum. Fahişe olmaya içiyorum. Şu hariç, o gerçekten buna mecburdu. Yastığı ısıran asla ben olmadım. Artık beni sevmiyor. Artık beni sevmiyor ve zavallı kalbim çok acıyor.

 Gerçekten acıyor. Bu çok garip değil mi?

 Kendimden başka suçlayacak kimse yok. Yani bugün olduğum yere geleceğimi kim tahmin ederdi ki?

 Çocukken, hayatının nasıl olacağını düşünür müydün Francis?

 Bir çocuğun kalbiyle. Tanrının bizim için istediği bu muydu?

 “Eğer zamanın tohumlarını seçebilirseniz, hangi tanenin büyüyüp hangisinin büyümeyeceğini bilebilirseniz “

- Şimdi seni düşünüyordum.

- Hiç sanmıyorum. Düşünüyordum. Mücadele bittiğine göre artık sana yardım edebilirim. Mattie?

 Bir sorun mu var?

 Yapabileceğim bir şey var mı?

 Bir şeye üzülüyorsun, nedir Mattie?

 Doğru olmadığını söyle. Neyin?

 Doğru olmadığını söyle. Neyin doğru olmadığını?

 Neden bahsettiğini bilmeliyim Mattie. Pek çok yeteneğim var ama zihin okuyamam. Sensin. Başından beri hep sendin. Collingridge ve kardeşine iftira atan. Utanç belgelerini sızdıran. Beni korkutmaya çalışan. Roger O’Neill’ı öldüren. Doğru olmadığını söyle. Söyle. Mattie, Mattie Bana bak, haydi ama. Böyle daha iyi. Bana inanıyorsun değil mi?

 Yaptın mı ?

 Roger O’Neill’ı öldürdün mü?

 Mattie, bunun beni nasıl incittiğinin farkında mısın?

 Sana karşı hislerim çok içten. Benden şüphelenmene dayanamam. Sana güvendim, Mattie. Sen neden bana güvenemedin?

 Bunu istedim. Hâlâ da istiyorum.

- Öyle mi Mattie?

 – Seni seviyorum. Düzgünce söyle. Babacığım de. Seni seviyorum babacığım.

- Sadece bilmek istiyorum. – Neyi?

 Roger O’Neill’ı öldürdün mü?

 Evet.

- Nasıl?

 – Fare zehiri. Susturulması gerekiyordu. Merhametin bir göstergesiydi. Artık huzurlu. Korkacak bir şeyi yok.

- Mattie – Ne?

 – Mattie – Ne?

 Sana güvenebilir miyim?

 – Biliyorsun ki evet.

- Mattie. Bunu söylemek bana acı veriyor. Ama sana inanmıyorum. Sana güvenebileceğime inanmıyorum. Babacığım !

Arkamı dönmüştüm. Onu dinlemeliydim. Onu durdurmak için şansım olmadı. Evet, onu uzaktan tanıyordum. Çok yetenekli bir genç kadındı, ama çok öfkeliydi. Kendisine birkaç röportaj vermiştim. Milli bir gazetedeki politika muhabirliği işini kaybettiği için çok üzgündü. Ölüm her zaman üzücüdür. Ama kariyerinin başındaki yetenekli bir gencin ani ve beklenmedik ölümü özellikle üzücü.

Francis Urquhart’ın genç bir gazetecinin bugünkü talihsiz ölümüyle ilgili yorumuydu. Buckingham Sarayı’na gitmekte olan Bay Urquhart, Kraliçe tarafından Hayır. Söyleyecek bir şeyim yok. Hayır. Hayır. Göremiyor musunuz?

 Buna mecburdum. Ona nasıl güvenebilirdim?

 Pekâlâ böyle düşünebilirsiniz.

Ben asla yorum yapamam.

THE TAİLOR OF PANAMA/ Panama Terzisi (2001)


Yönetmen: John Boorman

Ülke: ABD, İrlanda

Tür: Dram | Gerilim

Vizyon Tarihi: 30 Kasım 2001 (Türkiye)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce, İspanyolca

Senaryo: John le Carré, Andrew Davies, John Boorman

Müzik: Shaun Davey

Görüntü Yönetmeni: Philippe Rousselot

Yapımcı: Kevan Barker, John Boorman, John le Carré

Firma: Columbia Pictures Corporation | Merlin Films

Oyuncular:    Pierce Brosnan,    Geoffrey Rush ,   Jamie Lee Curtis, Leonor Varela, Brendan Gleeson

Özet

Soğuk savaş dönemi casus romanlarıyla ünlü olan John Le Carre’ın aynı isimli romanından uyarlanan kara mizah türündeki casusluk filminde Pierce Brosnan Panama’ya sürgüne gönderilen Andy Osnard adlı oldukça etkili bir İngiliz gizli ajanını canlandırmakta. Andy Osnard Panama’ya sürgüne gönderilir ama geri dönmeyi kafasına takan Andy orada boş duracak değildir. Panama’da ağzı iyi laf yapan Harry Pendel isminde ünlü bir terziyi tanımaktadır. Aslında eski bir dolandırıcı olan Harry artık Panama’nın en zenginlerinin terziliğini yapmaktadır. Andy ondan bölgedeki en son dedikoduları öğrenmek istediğinde, Harry eski kimliğinin açığa çıkmaması için kendi kafasında uydurduğu hikayeler ve olayları Andy’e anlatmaya başlar. Ama bir süre sonra Harry’nin hikâyeleri kontrolden çıkar ve ülkenin kaderini etkileyecek olaylar zincirinin başlamasına neden olur.

Filmden Çarpıcı Sahneler

- Elimden bu kadarı geldi Andrew. İşlediğin günahları düşünürsek  Gözlerini kan bürümüştü. Ben seni savundum. “

Terazinin bir kefesinde  “bunca yıllık hizmeti ve parlak zekası, diğer kefesinde  “kumar borçları, açığa çıkan kimliği ve kadınlar.”

Hele o kadınlar. Bu son şansın. Panama.

Fazla göze batmayayım yani.

 – Zaman öldüreyim.

- Pek öyle değil Andrew. Orada çıkarlarımız var: O kanal can damarımız. Yapılacak çok iş var.Ama Tanrı aşkına biraz dikkatli ol bu kez. Orada pislik diz boyu: Para aklama uyuşturucu kaçakçılığı, rüşvet.

Sahi mi?

 Panama’da sadece 200 İngiliz vatandaşı var ama hiç şüphesiz biraz araştırırsan seni hükümet çevrelerine sokacak bir iki kişi bulursun.

Panama Kanalı

İki Amerika arasındaki köprü. Biliyor musunuz, kanal kıtayı ikiye ayırdığından beri  Kuzey ve Güney Amerika arasındaki tek bağ bu köprü. Bir düşünsenize. Dünyanın sekizinci harikası diye anılan Panama Kanalı Amerikalı mühendisler tarafından inşa edilmiş ve 85 yıl boyunca Amerikan ordusunun kontrolünde kalmıştır.

1999’un sonunda, tartışmalı bir şekilde Panama’ya iade edilmesi bu önemli su yolunun geleceği hakkında büyük endişeye yol açtı. Bu arada Panama City’nin bir köşesinde mesleğini icra ediyordu

Bence hepimiz gerçekte olduğumuzdan daha üstün olmayı hayal ediyoruz.

Sarah, şu saçlarının haline bak. “Hangi ölümsüz el ya da göz Biçimlendirdi o ürkütücü semeterini” Hayır, simetrini. Simetri. Nasıl olsa anlamını bilmiyorum.

Ramon:

Bankamıza olan borcunu nasıl kapatacaksın Harry?

 Sen söyle Ramon. Çiftliği satmayı düşünsen iyi olur Harry.

-Satmak mı?

 O bir altın madeni Ramon. Angelo orayı hale yola sokuyor.

O çok iyi bir adam Ramon. Çok çalışkan. Duyduğuma göre su sorunun varmış.

Vardı Ramon. Vardı. Ama o işi hallettim. Şimdi şey gibi akıyor

Sular seller gibi. Evet Ramon. Belki de orayı hiç satın almamalıydın.

Senin tavsiyene uydum Ramon. Doğruya doğru. Banka, önümüzdeki ayın sonuna kadar toplam borç miktarının  büyük kısmının ödenmesini istiyor.Yoksa  mecburen tahsil edeceğiz.

Ne?

 Tamamını mı?

 Elbette ki tamamını.

Sen dostumsun. Bu hiç hoşuma gitmiyor  ama elim kolum bağlı. Ne yapabilirim ki?

Sol paçada mı pay bırakayım, sağda mı?

 Bu aralar çoğu müşterim sol tarafı yeğliyor, siyasi anlamı yok herhalde.

Şeyim ne tarafta hiç belli olmuyor.

Rüzgargülü gibi dönüp duruyor meret.

Adım Andy Osnard. İngiliz Elçiliği’nin yeni elemanıyım, kente ısınmaya çalışıyorum. Aramızda kalsın, ben İngiliz Gizli Servisi’nin Panama’daki adamıyım. Karanlık ve yalnız yapılan bir iş. Tıpkı oral seks gibi, ama birinin bunu yapması lazım Harry. Küçük bir casus ağı oluşturuyorum. Kanalla ilgili bilgi edineceğiz.

Bunun benimle ne alakası var Bay Osnard?

 Ben topluma olan borcumu ödedim, ne hakla dükkânıma gelip geçmişimi başıma kakıyorsunuz?

 Korkma. Başına talih kuşu kondu. Pekala. Ne istiyorsunuz?

 Hafızanı. O keskin terzi gözlerini. Terziler böyle olmaz mı?

 Bir sürü şey bilirsiniz farkında bile değilsinizdir. Hem ücret de dolgun olacak.

Defol buradan. Hemen. Dışarı.

Enayilik etme Harry. Biz birbirimiz için yaratılmışız. Senin borcun var, benim de param. Vatanseverliğin nerede kaldı?

Hapiste ameliyatla aldırdım, hem de narkoz olmadan.

Burada 5000 dolar var. Dikeceğin elbiselerin karşılığı olarak. Buna “eğlence masrafları” da diyebilirsin, ne istersen de. Dost olalım istiyorum Harry. Haydi al. Tek yapman gereken bana etrafı gezdirmek. – Seçim şansım var mı?

 – Bu işi böyle görme. Bu bir oyun. Çok eğleneceğiz.

Aslen buranın önde gelen 30 ailesi, avukatları ve bankacıları. Bir de terzileri herhalde. Amerikalılar Noriega’yı düşürdüğünde  “Harry” dedim kendi kendime, “Ali Baba’yı yakaladılar, ama 40 haramiyi bıraktılar”.

- İşte onlar bunlar.

- Biraz aydınlat beni. Panama’da hiç kimse itibarını kaybetmez. Kat yerleri düzelsin diye birkaç aylığına gardıroba asarlar. Tekrar üstlerine giydiklerinde yeni alınmış gibidir.

Panama’ya hoşgeldin. Kahramanların olmadığı bir Casablanca.

Sen bir altın madenisin Harry. Harry!

Mickie. Mickie, galiba biraz kafayı bulmuşsun. Gel otur lütfen. “Bir erkek ayaklarının üstünde dimdik durmalı!” “De pie o muerto.”

Bunu hatırlayan var mı?

 “Nunca de rodillas.” Devamı da böyle, değil mi?

 “Asla dizlerimizin üstünde değil”, evet! Ya da kıçımızın üstünde.

Sen de kimsin dostum?

 – Mickie, seni Andy Osnard’la tanıştırayım.

- İngiliz Elçiliği’nden. Mickie gerçek bir kahramandır Andy.

O malum adama karşı gelecek kadar cesareti olan birkaç kişiden biridir.

Lütfen otur Mickie.

Herkes bize bakıyor. O salaklar umurumda değil. Bunlar o salak Noriega’yı başımızda tutan salaklar. Ne yapardım biliyor musunuz Bay Andy?
 Panama cumhurbaşkanı olsam ne yapardım biliyor musunuz?
 Bu salondaki bütün salakları öldürürdüm. Hepimizi. Şu halimize bakın! Tanrı bize bu cenneti bahşetmiş. Ama biz ne yapıyoruz?
 Birbirimizi satıyoruz. Ülkemizi satıyoruz. Her şeyi satıyoruz.

Harry, onu biraz dışarı çıkarsana. Şu insanlara bak! Siz ruhunuzu satmışsınız, farkında bile değilsiniz. Aptallar! Daha fazla sorun çıkarırsan, sana bir daha elbise dikmem. Haydi gel. Seni eve götüreyim. Kusura bakma, o eski bir dostumdur.

. Ne oluyor Mickie?

 Haydi Mickie. Sen iyi bir adamsın Harry. Panama City’de ikimizden başka iyi adam kalmadı.

- Hepsi bu kadar.

 Bir tek sen ve ben.

Onun hikayesi nedir?

 Mickie’nin mi?

 O benim ilk müşterimdi. Panama’nın en yakışıklı erkeğiydi. Tanrı gibiydi. Noriega, sesini kesmek için onu hapse atana kadar.

Ama bu pek işe yaramamış galiba.

Mickie Abraxas ilk bakışta göründüğü gibi değildir Andy.

Eminim değildir. İçi geçmiş ihtiyar bir ayyaşın geçmiş başarıları  üstlerimi ilgilendirmez. Onlar ciddi şeylerle ilgilenir. Bugünkü adamlarla. Yarınkilerle, geçmiştekilerle değil. Biz yeniklerin sığınacağı bir hayır kurumu değiliz.

Umarım seni seçmekle hata etmemişimdir.

Mickie Abraxas’ı hafife alma. Ne yani?

 Hala iş başında olduğunu söylesem?

 Ne işi?

 Hala o işin içinde. Sessiz Direniş. Sessiz Direniş mi?
 Sıradan, namuslu insanlarla bağını hiç koparmadı. Mağdurlarla. Rüşvetten, açgözlülükten yılan insanlarla. Fakirler şunlara ne der biliyor musun?
 Kokain Kuleleri. 85 bankamıza da para ağartıcıları derler.
- Onu satın alabilir miyiz?

 – Mickie’yi mi?

 Asla. Ama davasına katkıda bulunmana izin verebilir.

Madrid’de alelacele görevden alınan Osnard olmasın sakın?

 Dışişleri bakanının karısıyla yatmıştı.

 Karısı değil, metresiydi. İngiltere uğruna yapmayacağım şeyler de var.

Resminiz gazetelerde çıktı, değil mi?

 İşte bu yüzden Panama’ya sürüldüm.

Sizin suçunuz neydi? Bu sadece bir sürgün mü, yoksa burada bir amacınız var mı?

 Var tabii. Bizimkiler, dünyanın en büyük ticari su yolunun  yanlış ellere düşmeyeceğinden emin olmak istiyor. Zaten şimdi de yanlış ellerde.

Kusura bakmayın, küstahlık etmek istemem  ama elçiliğimizin düzenli olarak ilettiği bilgilerden  farklı bir şey öğreneceğiniz su götürür.

Sessiz Direnişi biliyor musunuz?

 Buyurun bakalım. Hızlı çalışıyorsunuz. Zahmete değecek bir şey görünce peşine düşerim.

 Acaba elçiliğimiz ne zaman edindiğiniz bilgilerden haberdar olacak?

 Patronum, onayı olmadan kimseye bilgi vermememi istedi.

Ama bu benim açımdan pek sorun değil.

Mesela bu odadaki dört kişi desek?

Noriega, sözde Şeref Taburlarını oluşturdu. Görevleri, Noriega’yı azıcık eleştirmeye yeltenenlerin şerefini iki paralık etmekti. Bu canavarı, Dr. Frankenstein George Bush  CIA’nın başındayken yarattı. Sonra Noriega’nın  uyuşturucu şebekesi ve vahşeti CIA’ya bile fazla gelmeye başlayınca  artık başkan olan George Bush bu sefer onu devirmeye karar verdi.

İşlerini sağlama almak için de  eski şehrin büyük kısmını bombaladılar. Ne acıdır ki o bölgede Noriega karşıtı asiler vardı. Noriega’nın zulmünden geriye kalan bir avuç adam. Yani ne sessiz ne de sesli, direniş falan kalmadı. Hepsi yandı  dağıldı  kaçtı.

 Ya da küllerinden doğdular.

Mickie. Gelsene. Geçen gece için özür dilerim. Çok zor günler geçiriyorum. Para meselesi, değil mi Mickie?

 Belki bir yardımım dokunur. Senin mi?

 Senin borcun benimkinden fazla. Değil mi çiftçi efendi?

 Hani şu eski günlerdeki  direnişçilerle, öğrencilerle görüşüyor musun hala?
 Hayır, hepsi avukat, bankacı oldu şimdi. Haberin yok mu?

 Artık bu ülkede demokrasi var.

Hala mücadele edecek çok şey var Mickie. Hiç içimden gelmiyor. Bir polis gördüm mü elim ayağım boşanıyor. Tabii sarhoş değilsem, o zaman onu dövmek istiyorum. Böyle işte.

Ya Marta’nın arkadaşları?

 Onlar seni severdi. Sana saygı duyarlardı. Benden umudu kes Harry. Bende iş yok artık.

Ne kadar borcun var Mickie?

 Kumarhaneye mi?

 Sana mı?

 Hepsi, tamamı. Haydi söyle. 20.000 dolardan aşağı değil. O parayı senin için bulurum Mickie. Hem sana yeni bir elbise dikeceğim. İpekli moher kumaştan balıksırtı bir takım. Tamam mı?

 Tamam.

Günaydın Sinyor Pendel. Sinyor Pendel mi?

 Ben ne yaptım ki Marta?

 Hiç. Sorun da bu ya. Şu hesaplara bir bak. Dostun Rafi Domingo iki aydır borcunu ödemiyor. Süreyi bir ay daha uzat.

O iyi bir müşteridir.

Pis herifin teki. Servetini Noriega sayesinde kazandı. Ondan faizini de isteyeceğim.

- Bunu yapamazsın.

- Yaparım. Çok yumuşaksın, para istersen seni sevmezler diye korkuyorsun. Bu adettendir. Beyefendiler, terzilerinin parasını geç öder hep.

Beyefendiler mi?

 Kimmiş onlar?

 Senin Bay Osnard’ın beyefendi olmadığı kesin.

 – Ne istiyormuş?

 – Bir takım elbise.

Karşında ben varım Harry.

Bilgi istiyor. Ona kibar davran. Somurtmak yok. Söz mü?

 – Kötü bir adam o. – Kim demiş?

 Gözlerinden belli.

 Onunla sadece sohbet ediyoruz. Bana öyle bakma Marta. Ben basit bir terziyim.

Hayır Harry, basit bir terzi değil, bir hayalcisin. İşte bu yüzden sana göz kulak olmam lazım.

Marta namuslu kızdır. Çok kötü şeyler yaşadı. Sahi mi?

 Mesela?

 Buyurun. Noriega’nın zamanında. Hepimiz sus pus olmuş otururken o mücadele etti. Bu yüzden yüzünü mahvettiler. Kutsal davasına bağlı mı hala?

 O ilkelerine sadıktır. Marta öyledir. – O halde onlardan biri. – Kimlerden?

 Sessiz Direnişten. Elbette. – Harry, dur. – Duramam. Görevi ne?

 Eylem sorumlusu mu?

 – Baş casus mu?

 – Daha fazlası.

- Çok daha fazlası.

 Ne kadar fazla?

 Beni çok sıkıştırıyorsun Andy. Hayatım  sen sıkışmak nedir bilmiyorsun daha.

Çiftliğini düşün. Marta onların Jeanne d’Arc’ı. Ruhani önderleri.

Çok abarttın Harry.

Onu satın alabilir miyim?

 Ona vereceğin para, son kuruşuna kadar  dava için harcanacaktır.

Bedeli ne?

 Sessiz Direnişin kalbi ve ruhunun mu?

 Marta’nın. Örgütü toparlamak için Mickie’ye 20.000 lazım. Marta’nın da o kadar alması gerek.

- Sanırım bunu ayarlayabiliriz.

- Teşekkürler Bay Osnard.

 Senin şu Sessiz Direnişi duyunca Londra zevkten dört köşe oldu.

- Bu arada çiftlik ne durumda?

 – Hiç sorma. Komşun kim biliyor musun?

 Hani şu suyunu kesen adam. O bir şahıs değil, yabancı bir toprak sahibi. Miami’de bir şirket.

Aşağılık herifler.

Parası hangi bankada biliyor musun?  Dostun Ramon’unkinde. Açık konuşmak gerekirse, o adam dostun Ramon’un ta kendisi. Yani Ramon arazinin üçte ikisine sahip.

Üçte biri de Bay X’e ait. Bay X kim biliyor musun?

 Hayır, Bay X kim bilmiyorum.

Hani şu çiftlikteki kahya dostun vardı ya. Angelo muydu adı?

 Hayır!

 Diyetine ne oldu anne?

 İnkar ediyorum.

- İnkar ne demek?

 – Amerika’da eski bir uygarlık.

- Bravo. – Sağol.

- Haydi okula.

 - Anne. Okulda bir kız dedi ki, çalışan anneler  çocukları için suçluluk duyarmış. Sen niye duymuyorsun?

 Belki de baban, çok iyi bir anne olduğu içindir.

Ekselansları. Hoşgeldiniz. Okuduğuma göre, bir haftada beş başkent gezmişsiniz. Yedi günde Paris’ten Tokyo’ya. Dünya çapında devlet adamları arasında bu bir rekor olsa gerek.

Artık Panama’nın yerini öğrenmişlerdir, değil mi?
 Artık bizi harita üzerinde ortasından bir kanal geçen  küçük bir solucan gibi görmezler, değil mi?

Bana içini döküyor. Böyle durumlarda terziler de rahip gibidir. Benim için prova odası günah çıkarma hücresi kadar kutsaldır.

Londra’daki meslektaşlarımın kafası karışmış biraz. Galiba Washington’la konuştular. Madem kanal gizlice satılacak, nasıl oldu da bizim kulağımıza gelmedi bu?

 Onların da bu soruyu sorduklarından eminim, bir diplomat olarak

- İtibarın sarsılacak Nigel. – Ya Amerikalılar?

 Adamlar istihbarata milyarlarca dolar yatırıyor. Nasıl haberleri olmaz?

 Belki haberleri vardır da bize söylemiyorlardır.

Çünkü pek çok meselede olduğu gibi Harry’ciğim, istihbarat konusunda da  Şen İngilterenin kıçından, Amerikalılar hiç ayrılmaz. Buna “Özel İlişki” diyorlar.

Başka çare yok, ona gerçeği söylemek zorundayım. Gerçeği öğrenmeyi hak ediyor. Oğlum Harry, kaç kere söyledim sana  gerçeği söyleyen bir adam er ya da geç açık verir. Samimi olmayı dene, bu bir erdemdir. Ama gerçekler, başa beladır.

 

Kendi evimde hırsızım. Ama niyetin iyi. Kalbinde kötülük yok. Her şey ailen için.Benim için de neler yaptın. Bu doğru. Sen benim canımsın Harry. Ağzını kapalı tut yeter, ben hep yanında olacağım.

LEYDİ JANE DIGBY-FORTESCUE
Hizmetkarlarının sevgilisiydi – 1860-1921

Not: Harry bu mezar taşını rastgelemi seçti acaba, hayır. Bu isme benzer diğer bir şahsın hayatı size fikirler verebilir.

Jane Elizabeth Digby, Lady Ellenborough (3 Nisan 1807 – 11 Ağustos 1881) on yıl ve iki kıtayı kapsayan, romantik bir macera skandal hayat yaşamış bir İngiliz aristokratı. O Bavyera Kralı Ludwig I, oğlu Yunanistan kralı Otto, devlet adamı Felix Schwarzenberg, ve bir Arnavut çete genel (Bulgar Hacı Christo) olmak üzere dört kocası ve pek sevgilileri oldu. O 20 yaş küçük olan Arap Şeyh Medjuel el Mezrab ile evlendi  eşi gibi Suriye- Şam’da öldü.

 [http://en.wikipedia.org/wiki/Jane_Digby]