TÜKETİCİLER NE YEDİKLERİNİ BİLMİYORLAR


POLİTİKA, BİLİMDEN ÜSTÜN GELDİ

STEPHEN LENDMAN

Bugün menümüzde genetiği değiştirilmiş gıdalar var. Sadece ABD’de, tüm işlenmiş gıdaların %80’inden fazlasında bu maddelerden bulunuyor.Diğerleri arasında; pirinç, mısır, buğday, soyafilizi ve soya ürünleri, bitkisel yağlar, hafif içecekler, salata sosları, sebzeler ve meyveler, yumurta dahil olmak üzere günlük gıdalar, kırmızı et, tavuk, domuz ve diğer hayvansal ürünler, ve hatta çocuk gıdaları ve proses ürünlerindeki gizli katkı maddeleri ve bileşenler (domates sosu, dondurma, margarin ve fıstık yağı gibi) yer alıyor. Tüketiciler, ne yediklerini bilmiyorlar; çünkü etiketleme yasak. Bununla birlikte, tehlike net bir şekilde ortada. Bağımsız bir şekilde gerçekleştirilen araştırmalar gösteriyor ki bu gıdalardan ne kadar çok yersek, sağlığımıza potansiyel olarak daha büyük bir zarar verir.

Bugün, tüketiciler bilgilendirilmiyorlar ve sonuçları bilinmeyen, kontrolsüz, düzensiz bir kitlesel insani deneyimin parçasıdırlar. Bununla birlikte, bunun doğurduğu riskler çok fazla; bu riskleri öğrenmek yıllar alacak ve en sonunda öğrendiğimizde de, genetik mühendislik ürünü olan gıdaların giderek daha fazla bağımsız uzmanın inandığı gibi insan sağlığını tehdit ettiği yönünde nihai bir kanıt elde edilirse, doğurduğu hasarı tersine çevirmek için artık çok geç kalınmış olacak. GDO tohumları bir alana yerleştirildiği andan itibaren, cin şişeden çoktan çıkmış demektir.Amerika’nın tarıma elverişli çiftliklerinin üçte ikisinden fazlasına doğru şimdiden başlayan ve durdurulamazsa her yere doğru yayılması muhtemel olan kontaminasyonu tersine çevirmek üzere bilimde şu anda bilinen herhangi bir yöntem yok.

Bu; F. William Engdahl’ın çok önemli ve iyi bir belgelendirmeye dayanan Aldatmaca Tohumları: Genetik Manipülasyonun Gizli Gündemi (Seeds of Destruction: The Hidden Agenda of Genetic Manipulation) başlıklı kitabında ortaya konan riske rağmen gerçekleşiyor. Bu; Washington ve dört İngilizAmerikan tarım devinin, hayvansal ve bitkisel yaşam biçimlerinin patentini almak suretiyle, gıda tedarikimizi dünya çapında denetimleri altına almak, gıdayı tamamen genetik mühendisliği ürünü haline getirmek ve bunu dostlarını ödüllendirip düşmanlarını cezalandırmak üzere bir silah olarak kullanmak için yaptıkları şeytansı plandır.

Bugün, tüketiciler, potansiyel sağlık risklerini bilmeksizin bu gıdaları günlük olarak tüketiyorlar. 2003 yılında, Jeffrey Smith Aldatmaca Tohumları (Seeds of Deception) başlıklı kitabında bunları açıklamıştı. Halkı bilgilendirme çabalarının bastırıldığını, güvenilir bilimin adeta toprağa gömüldüğünü açıklamış; iki saygın bilimadamının (UC Berkeley’den Ignacio Chapela ve iskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski araştırmacısı ve dünyanın önde gelen lektin ve bitki genetik modifikasyon uzmanı Arpad Pusztai’ın) başına gelenleri mercek altına almıştı. Söz konusu kişiler iftiraya maruz kaldılar, peşlerine casuslar takıldı, araştırmaları konusunda tehdit edildiler ve Pusztai’ın durumunda olduğu gibi işlerini yaptığı için işinden kovuldular.

Arpad Pusztai, GDO gıdalarının vaat ettiklerine inanmıştı, bunları incelemek üzere görevlendirilmişti ve bunlara dair ilk bağımsız araştırmayı gerçekleştirdi. Diğer araştırmacılar gibi kendisi de eline geçen bulgular karşısında şok olmuştu. GDO’lu patateslerle beslenen farelerin daha küçük ciğerleri, kalpleri, testisleri ve beyinleri vardı; bağışıklık sistemleri zarar görmüştü ve akyuvar hücrelerinde yapısal değişimler yaşamışlardı ve bu durum onları (GDO’suz patateslerle beslenen farelerin aksine) enfeksiyona ve hastalıklara daha açık hale getiriyordu.Durum daha da kötü bir noktaya evrildi. Boyunaltı bezi ve dalakta hasarlar ortaya çıktı; dokular genişledi (pankreas ve bağırsaklar da dahil); karaciğerde atrofi durumları ortaya çıkarken, mide ve bağırsaklarda ciddi bir yaygınlaşma yaşandı, ki bu da kanser riskinin gelecekte daha fazla olduğunun bir işareti olabilir. Bunun kadar alarm verici olan bir diğer unsur ise, sonuçların 10 günlük bir testin sonucunda alınmasıydı; ve 110 günden sonra da etkileri kalıcı olarak devam etti ki bu da insan yaşamında 10 yıla karşılık geliyor.

Daha sonra yapılan bağımsız araştırmalar da, Pusztai’ın öğrendiklerini teyit etti ve Smith de bu konuda 2007 yılında Genetik Rulet: Genetiği Değiştirilmiş Gıdaların Belgelendirilmiş Sağlık Riskleri başlıklı kitabında bir takım bilgiler paylaştı. Söz konusu kitap, derinliği açısından ansiklopedik bilgiler içermektedir; eşsiz ve kapsamlı bir kaynaktır ve bu makale, bu kitaptaki bazı şaşırtıcı verileri gözden geçirmektedir.

Smith, kitabının girişinde, ABD Gıda ve ilaç İdaresi FDA’nın GDO’lu gıdaların güvenliğine dair politika açıklamasından söz eder; ancak bunu destekİeyecek herhangi bir kanıta başvurulmamıştır. Söz konusu açıklama, GHW Bush’un “GDOların sıradan tohumlar ve mahsullerin tamamen muadili olduğu ve bu konuda herhangi bir hükümet düzenlemesine gerek olmadığı konusundaki”Başkanlık Emri’ni desteklemektedir. FDA, “bu yeni yöntemlerle oluşturulan gıdaların diğer gıdalardan anlamlı veya yeknesak bir şekilde ayrıştığını gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadığım” belirtmiştir. Tek bu açıklama, güvenlik araştırmalarına gerek olmadığı ve “son kertede, güvenliği sağlamadaki sorumluluğun gıda üreticisine ait olduğu” anlamına gelmekteydi. Bunun sonucunda, bu yeni&cesur&tehlikeli dünyada kuzu, kurda emanet edilmiş oluyor.

FDA’nın politikası, baraj kapaklarını açmış oldu ve Smith bunu şu şekilde açıklar: “Yeni teknolojinin hızlı bir şekilde konuşlandırılmasının ortamı hazırlandı,”tohum endüstrisinin “konsolide hale gelmesini, milyonlarca dönüm araziye GDO’lu tohum ekilmesini, yüz milyonlarca insanın beslenmesini (söz konusu gıdalar, buna karşı çıkan uluslara ve tüketicilere rağmen tedarik edildi) ve bunu güvence altına alan yasaların çıkarılmasını sağladı. Bugün karşımıza çıkan vergi bedeli ise; kontamine edilmiş mahsuller, milyarlarca dolar paya kaybı, zarar görmüş olan insan sağlığıdır ve görülen o ki FDA yalan söylemiş.

FDA şunu biliyordu ki GDO’lu mahsuller “anlamlı bir şekilde farklıdır” çünkü teknik uzmanları onlara bu şekilde söylemiştir. Sonuç itibariyle, insanlar üzerinde olanlar da dahil olmak üzere uzun vadeli araştırmalar yapılmasını, olası alerjilere, toksinlere, yeni hastalıklara ve beslenme sorunlarına dair test yapılmasını tavsiye etmişlerdi. Onun yerine, politika, bilimden üstün geldi; Beyaz Saray FDA’ya GDO’lu mahsulleri desteklemesini emretti ve Monsanto’nun eski bir başkan yardımcısı, FDA’ya giderek bunun güvence altına alınmasını sağladı. Bugün, endüstri kontrolsüz durumda; ve şirketler gıdalarının güvenli olduğunu söylediğinde, görüşleri sorgulanmıyor. Dahası, Smith’in de belirttiği gibi, diğer ülkelerdeki politika yapıcılar FDA’ya güveniyorlar ve değerlendirmelerinin geçerli olduğu konusunda yanlış bir yargıda bulunuyorlar. Bağımsız araştırmalar, endüstrinin yürüttüğü araştırmalarla örtüşmediğinde tasvip edilmiyor. Farklılıklar ürkütücü. İlki aleyhte etkilerini aktarırken, İkincisi bunun tersini iddia ediyor. Sebebi ise malum. Tarım alanında faaliyet içindeki devler, karlılıklarına kimsenin müdahale etmesine izin vermiyorlar; güvenlik diye bir şey masada yer almıyor; tüm negatif bilgiler ise reddediliyor.

Sonuç olarak, araştırmalar standart altında kalıyor; aleyhte bulgular gizleniyor; ve “GDO’lu gıdaların sindirim sistemi işlevleri, karaciğer, böbrek işlevleri, bağışıklık sistemi, endokrin sistemi, kan bileşeni, alerjik yanıt, bebekler üzerindeki etkiler, kansere sebep olma potansiyeli veya sindirim sistemi bakterileri üzerindeki etkileri tipik olarak inceleyemiyorlar.” Buna ek olarak, endüstrinin fonladığı araştırmalar, yaratıcı bir şekilde, sorunları ortaya çıkaramıyor ve ortaya çıkarılmış şeyleri gizliyor. Deneylerde daha genç ve daha hassas hayvanlar yerine daha yaşlı hayvanları kullanıyor, istatistiksel anlam ifade etmeyecek kadar düşük düzeyde numune ölçekleri kullanıyor, kullanılan yemlerdeki GDO içeriğini seyreltiyor, besleme denemelerinin süresini sınırlandırıyor, hayvan ölümleri ve hastalığı yok sayıyor ve diğer bilimsel olmayan pratikler içerisine giriyorlar. Bunun amacı ise, insanların, bu gıdaların potansiyel tehditlerini asla öğrenmemelerini sağlamak ve Smith’e göre “bunu yapabilirler çünkü kötü bilimi bilimselleştirmişlerdir.”

Gerçek araştırmalar ise, GDO’ların “bir bitkinin DNA’sının doğal işleyişinde yoğun değişimler yarattığını” gösteriyor. Doğuştan gelen genler dönüşebilir, silinebilir, kalıcı olarak devre dışı kalabilir veya devreye sokulabilir. Eklenen genin tepesi kesilebilir, parçalara ayrılabilir, diğer genlerle karıştırılabilir, tersyüz edilebilir veya çoğaltılabilir; ve ürettiği GDO’lu protein, zararlı olması muhtemel ve beklenmedik karakteristiklere sahip olabilir. GDO’lar aynı zamanda başka sağlık riskleri de doğuruyor. Bir transgen yeni bir hücrede faaliyet gösterdiğinde, beklenenlerden daha farklı proteinler üretebilirler. Bunlar zararlı olabilir; ancak bilimsel testler olmadan bunu bilmenin imkanı yoktur. Protein tamamen aynı olsa bile, halen bazı sorunlar vardır. Bt-toksin adı verilen bir pestisit proteini üretmek için tasarlanmış mısır çeşitlerini göz önüne alın. Çiftçiler, bunları sprey formlarında kullanıyorlar; şirketler ise bunların insan sağlığına zararsız olduğu konusunda sahte iddialarda bulunuyorlar.Aslında, spreye maruz kalan insanlar, alerjik türde semptomlar geliştiriyorlar; farelere yedirilen Bt, bağışıklık sisteminde güçlü yanıtlar veriyor ve normal olmayan, aşırı hücrebüyümelerine yol açarken, insanlarda ve çiftlik hayvanlarında görülen ve sayıları giderek artan hastalıklar da Bt mahsulleriyle bağlantılı oluyor.

Smith, eklenen genlerle ilintili bir başka soruna daha parmak basıyor. Söz konusu genlerin sindirim sistemimiz tarafından yok edildiği endüstrinin iddia ettiği gibi yönündeki iddia hatalıdır. Aslında, gıdalardan gut bakterilerine veya iç organlara doğru yer değiştirebilirler ve potansiyel zararlarını buralarda gösterebilirler. Eğer Bt-toksin eşliğindeki mısır genleri, gut bakterisi içine girerse, bağırsak floramız pestisit fabrikalarına dönüşebilir. Bunun doğru mu yanlış mı olduğuna dair herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Tarım işletmelerindeki devler de FDA da bu konuya bakmamışlardır. Tüketiciler ise, “genetik rulet” oynamaya terk edilmişlerdir. Hayvanların beslenmesiyle ilgili yapılan az sayıda araştırma ise, avantajın onların aleyhine olduğunu göstermektedir.

Arpad Pusztai ve diğer bilimadamları, GDO’lu besinlerle beslenen hayvanların sonuçları karşısında şok geçirmişlerdir. Bu sonuçlar aşağıda yer almaktadır. Diğer bağımsız araştırmalar ise, büyümenin engellenmesi, bozulmuş bağışıklık sistemleri, mide kanamaları, normal olmayan ve potansiyel olarak kanser öncesi dönemde görülen “bağırsaklarda hücre büyümeleri”, kan hücresi gelişimlerinde bozulma, karaciğerdeki, pankreastaki ve testislerdeki hücre yapılarının şeklinin bozulması, gen ifadelerinin ve hücre metabolizmasının değişmesi, karaciğer ve böbrek lezyonları, kısmi körelmeye uğrayan karaciğerler, iltihaplı böbrekler, daha az gelişmiş organlar, sindirim enzimlerinin azalması, kan şekerinin artması, iltihaplı akciğer dokusu, artan ölüm oranları ve artan bebek ölümlerini göstermektedir.

Dahası da var. İki düzine çiftçi, domuzlarının ve ineklerinin GDO’lu mısırla beslendikten sonra kısırlaştığını ileri sürmüştür; 71 çoban ise Bt pamuk fidanlarıyla beslenen koyunlarının dörtte birinin öldüğünü açıklamıştır.Diğer raporlar ise, inekler, tavuklar, su aygırları ve atlar üzerinde de benzer etkiler yaşandığını ortaya koymuştur. GDO’lu soyaların İngiltere’de piyasaya çıkarılmasının ardından üründen kaynaklanan alerjiler, %50 düzeyine fırlamıştır ve 1980’li yıllarda ABD’de GDO’lu bir gıda takviyesi sonucunda düzinelerce insan ölmüş, beş ila on bin kişi de hasta veya fiziksel engelli kalmıştır.

Bugün, Monsanto, dünyanın en büyük tohum üreticisi. Smith ise, şirketin bunun gibi haberlerle nasıl başa çıktığını anlatıyor. Toksik PCB’lerinden kaynaklanan aleyhte tepkilerle ilintili olarak ABD Kamu Sağlığı Hizmeti’ne yanıt olarak, şirket, “deneyiminin zorluklardan bağışık olduğunu” iddia etmiştir. Bu iddiasını da, uzun yıllar boyu sorumsuzca davranan (yoğun rüşvet, düzenlemeden sorumlu ajansların gaspedilmesi, ürünleri hakkındaki olumsuz bilgilerin bastırılması ve bu bilgileri açıklamaya cüret eden bilim adamları ve gazetecilerin tehdit edilmesi gibi eylemlerde bulunan) bir şirketin “on yıllar süren örtbas ve inkar çalışmalarının parçası olduğunu” gösteren kayıtlara rağmen dillendirdi. Şiket, uzun süreden bu yana, insan sağlığını koruma konusunda kendisine güvenilmeyeceğim çoktan göstermişti bile. Engdahl, “İmha Tohumlan” adlı kitabında, dünya çapında dört büyük tarım işletmesi devinin ismini zikreder; Monsanto, DuPont, Dow Agrisciences ve İsviçre’de Novartis ile AstraZeneca’nın tarım birimlerinin birleşmesi sonucu kurulan Syngenta. Smith, söz konusu şirketleri, Ag biyoteknolojisi olarak adlandırır ve beşinci olarak da merkezi Almanya’da bulunan Bayer CropScience AG (Bayer AG’nin birimi) ve onun merkezi Fransa’da bulunan Çevre Bilimi ve Biyo-Bilim şirketinin adını listeye ekler.

Bu şirketlerin iş alanı; imkansızı başarmak ve bunu pratik bir şekilde bir gecede bitirmektir; yani doğa yasalarının değiştirilmesi ve bunun da bir tarafın daha iyi kar elde etmesi için yapılması. Bu zamana kadar bağımsız olamadılar, çünkü genetik mühendisliği doğal ıslah gibi çalışmaz. İnsan geni terapisine müdahil olmuş bir moleküler genbilimci olan Michael Antoniou’ya göre, genetik modifikasyon “teknik ve kavramsal olarak, doğal ıslaha herhangi bir şekilde benzemez.” Yeniden üretim süreci, binlerce genin ortaya çıkmasına katkıda bulunan ebeveynlerle başlatılır. Onlar ise, bunun karşılığında, doğal bir şekilde ayrışırlar; ve bitki yetiştiricileri, bu şekilde binlerce yıldır başarılı çalışmalara imza atmışlardır.

Genetik manipülasyon, farklıdır ve bu zamana kadar tehlikelerle doludur. Bir canlının DNA’sından tek bir geni diğerine doğal olmayan yollardan ve zorla yerleştirmekle çalışır. Smith bunu şu şekilde açıklar: “Bir domuz, bir domuzla çiftleşebilir; bir domates de bir başka domatesle. Ancak bir domuzun bir domatesle çiftleşmesi mümkün değildir, ve bunun tam tersi de.” Süreç, genlerin, milyonlarca yıldır türleri birbirinden ayıran doğal engelleri aşmalarını sağlar ve bunu da başarmıştır. Biyoteknoloji endüstrisi, şimdilerde, bizden, doğayı daha iyi hale getirebileceğine inanmamızı istemektedir ve genetik mühendislik, doğal ıslahın sadece bir uzantısıdır veya bir üst alternatifidir. Bu, kanıtlanmamış, savunmasız sözde bir bilimdir; ve asıl sorun da buradan ileri gelmektedir.

Biyoloji uzmanı David Schubert ise, endüstrinin iddialarının “bilimsel olarak sadece hatalı olmakla kalmayıp sıradışı bir şekilde yanıltıcı olduğunu” da açıklamaktadır; keza bu şekilde GDO sürecinin konvansiyonel bitki ıslahıyla aynı şey olduğu yönünde bir intiba uyandırmaktadır. Bu; laboratuvarlarda yaşananların doğayı taklit edemeyeceği (en azından şimdilik edemeyeceği) gerçeğini gizlemek üzere kullanılan bir sis perdesidir. Genetik mühendislik, daha önce hiçbir zaman birlikte var olmamış olan genleri bir araya getirir; bu süreç binlerce yıldır güvenilirliği kanıtlanmış olan doğal ıslahı yok sayar; ve ölümcül bir sonuçla karşılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Endüstri, potansiyel tehdit olduğuna dair iddiaları küçümser ve bilimdışı bir şekilde ABD’de ve dünya çapında milyonlarca insanın on yıllardır GDO’lu gıdalar tüketmelerine rağmen hiçbirisinin hastalanmadığını iddia eder. Smith’in buna yanıtı ise şu şekildedir: “GDO’lu gıdaların ciddi sağlık sorunlarına sebep olduğunu biliyoruz, ancak kimse bunu denetlemediği için bu durumun ortaya çıkarılması on yıllar alabilir.” O zaman da çok geç kalınmış olabilir ve endüstriye eleştiri getiren bazı kesimler, daha şimdiden o noktaya tehlikeli bir şekilde yaklaşıldığını iddia ediyorlar.

Bugün en çok karşılaşılan hastalıklara dair etkin bir denetim sistemi bulunmamaktadır. Eğer genetiği değiştirilmiş gıdalar yeni hastalıklar yaratıyorlarsa, bu durum potansiyel olarak sorunu birçok açıdan şiddetlendirmektedir. HIV/AIDS’İ düşünelim. Bu sorun on yıllardır gözardı edildi ve tam tespit edildiğinde de, dünya çapında binlerce insan etkilenmiş veya ölmüştü.

Öte yandan, bağlantı sorunu var.ABD ve birçok ülkede, GDO’lu gıdaların etiketi bulunmuyor; dolayısıyla, binlerce insan etkilenmiş olsa bile, mideye indirilen spesifik maddelerin hastalık yaratıp yaratmadığını takip etmek imkansız.Bu durum karşısında, özellikle de hükümetler ve düzenleyici ajansların endüstrinin güvenilirlik iddialarını destekledikleri bir ortamda, bu suç her şeye atfedilebilir. LTryptophan salgını (1980’lerin sonu) gibi sorunların tespit edildiği durumlar çok enderdir, ancak binlerce insan zarar gördüğünde harekete geçilir.LTryptophan, birçok proteinin içinde bulunan doğal bir amino asittir ve yıllardır Japonya’daki Showa Denko da dahil olmak üzere birçok şirket tarafından üretilmiştir. Şirket, daha sonraları açgözlü hareket etmiş ve doğal yollardan uyku getirmeye dönük bir üründen karlarını artırmanın bir yolunu bulmuş ve bunun için de doğal bir ürünün içine bir bakteri genini yerleştirmeye karar vermiştir. Bunun sonucunda ise, onlarca insan öldü, 1500′ün üzerinde insan sakatlandı ve 10.000’e yakın insan da Eosinophilia Myalgia Syndrome veya EMS denen yeni bir tedavi edilemeyen hastalıktan kaynaklanan kan düzensizliğine yakalandı.

Bu, devanlı bir yara izine ve sinirlerde ve kas dokularında fibroza sebep olan, acılı ve çoksistemli bir hastalıktır; devamlı iltihaplanma ve bağışıklık sisteminde daimi bir değişime yol açar. Bu durum, şirketi, davalar için 2 milyar dolar harcamak zorunda bıraktı. O zamandan beri yüzlerce insan, muhtemelen EMS sebebiyle öldü. İşte tek bir ürünün yarattığı sonuç. Dünya çapında tüm gıdaların üzerindeki GDO etiketlerinin çıkarılmasını isteyen Ag biyoteknoloji firmalarının ve onların karşısında direnç gösteremeyen hükümetlerin (keza Dünya Ticaret Örgutü’nün Tarım Anlaşması ve Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları kuralları, bu şekilde davranmalarını gerektiriyor) yaratacağı potansiyel tehlikeyi bir düşünün. Bu şirketler, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasfna göre de müdahale edemiyorlar. Buna göre, GDO’lu ürünleri yasaklayan ulusal yasalar, her ne kadar bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor olsalar da, “adil olmayan ticaret uygulamalarıdır”. Dünya Ticaret Örgütü’nün diğer kuralları da buna uygulanmaktadır: “ticaretin önündeki teknik engeller.” Söz konusu engeller, GDO etiketlemeyi yasaklarlar; dolayısıyla tüketiciler, ne yediklerini bilemezler ve bu potansiyel olarak tehlikeli gıdaları tüketmenin önüne geçemezler.

1996 Biyogüvenlik Protokolü, bu sorunu önlemek için kaleme alınmıştı ve bunu sağlamak için de yürürlükte kalmalı. Bununla birlikte, kamu güvenliği, Washington, FDA ve tarımticaret lobisi tarafından pusuya düşürüldü. Görüşmeleri sabote etti ve biyogüvenlik tedbirlerinin diğer endişeleri (kamu sağlığı ve güvenliği de dahil olmak üzere) dikkate almaksızın uygulanan Dünya Ticaret Örgütü’nün ticaret kurallarına maruz kalması konusunda ısrarcı oldu. Dolayısıyla, GDO tohumları ve gıdalarının dünya çapında herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaygınlaşmasının yolu açılmış oldu ta ki bunu durduracak bir yol bulunana dek.

Bağımsız Hayvan Araştırmaları, GDO’ların Zararlarını Gösteriyor

Genetiği değiştirilmiş Calgene Flavr-Savr domatesleriyle (yani haftalar boyu taze gözükmesi için geliştirilmiş bir üründür) beslenen fareler, 28 gün boyunca mide kanamaları (mide lezyonları) yaşadılar ve içlerinden yedisi öldü ve araştırmada yerlerine yenileri getirildi. Monsanto 863 Bt mısırıyla 90 gün boyunca beslenen farelerde ise, alerjiler, enfeksiyonlar, toksinler, kanser, anemi ve kan basıncı sorunları gibi hastalıklara yanıt olarak karşılaşılan çoklu reaksiyonlar geliştirdiler. Kan hücreleri, karaciğerleri ve böbrekleri, hastalık belirtisi olarak ciddi değişimler sergiledi.

Ya Bt-toksin üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu patateslerle ya da toksin içeren doğal patateslerle beslenen farelerde ise, bağırsaklarında hasar görüldü. Her iki variyete de, bağırsağın aşağı kısmında normal olmayan ve aşırı hücre büyümeleri yarattı, insanlarda buna eşdeğer görülen zararlar ise, idrarını tutamama veya gribe benzer semptomlar olabilir ve kanser öncesi dönemin göstergesi olabilir. Araştırma, sindirimin Bt-toksin’i yok ettiği ve memelilerde biyolojik olarak aktif olmadığı iddiasını yok sayar.

Bt pamuğuna, toplarken, yüklerken, ağırlığını ölçerken ve lifi tohumdan ayırırken dokunan işçilerde de alerjiler gelişmiştir. “Ilımlıdan ciddi boyutlara dek varan kaşıntılarla” başlamış, ardından kızarıklıklar ve şişmeler yaşanmış, daha sonra da cilt kabarıklıkları olmuştur. Bu belirtiler, cildi, gözleri (kızarma ve aşırı yaşarma) ve üst solunum yollarını etkilemiş; burun akmaları ve hapşırmalara yol açmıştır. Bazı durumlarda hastaneye kaldırılan vakalar da olmuştur. Bir çırçır fabrikasında işçiler hergün anti-histamin payı almaktadırlar. Bt pamuğu otlayan koyunlar “gizemli” şekilde ölmeden önce “alışmadık sistemler” geliştirdiler. Dört Hint köyünden gelen haberlere göre, bunların dörtte biri bir hafta içerisinde öldü. Otopsilerinde bir toksik reaksiyon yaşandığı ortaya çıktı. Araştırma, pamuk çekirdeğinden elde edilen yağın güvenliği konusunda sorulan gündeme getiriyor ve GDO’lu pamuklarla beslenen hayvanların etini yiyen insanların sağlığı üzerinde bunun nasıl etkiler doğurabileceğini araştırıyor, insanlar gibi hayvanların da ne yediklerini anlamak önemlidir.Bir Bt mısır tarlasına yakın yerde yaşayan 100 Filipinlinin neredeyse tümü hasta oldu. Semptomları, mahsuller, havadan yayılan polenler ürettiğinde ve onlar da bunları soluduklarında ortaya çıktı. Bunun sonucunda başağrıları, baş dönmeleri, aşırı bir mide ağrısı, kusma, göğüs ağrıları, ateş, alerjilerin yanı sıra solunum, bağırsak ve cilt reaksiyonları ortaya çıktı. 39 kurban üzerinde gerçekleştirilen kan testleri, Bt-toksine vücudun ters tepki verdiğini gösterdi; bu da sebebin kaynağını ortaya koyuyordu. Diğer dört köyde de benzer sorunlar yaşandı ve birçok hayvanın ölümüyle sonuçlandı.

lowa çiftçileri, GDO’lu mısırla beslenen dişi domuzları arasında döllenme oranlarının %80’den %20’ye gerilediğini belirttiler. Birçok hayvanda, ayrıca, kusurlu hamilelikler yaşandı; içlerinden bazılarında su torbaları oluşurken, diğerleri de adetten kesildi. Erkek domuzlar da, inekler ve boğalar gibi etkilendi. Hepsi kısır oldular ve tümü de GDÖ’lu mısırlarla beslenmişlerdi. Alman çiftçi Gottfried Glockner, GDO’lu mısır üretti ve ineklerini bunlarla besledi. İçlerinden 12’si Bt 176 varyetesi sonucu öldü, diğer ineklerin de imha edilmesi gerekti, çünkü “gizemli” bir hastalığa tutuldular. Mısır ekilen arsalar, Ag biyoteknoloji devi Syngenta için ayrılmış arazilerdi; şirket daha sonraları hatasını kabul etmeksizin ürünü piyasadan çekti.

Monsanto Roundup Ready markalı soyafilizleriyle beslenen fareler ise, karaciğer hücrelerinde önemli değişimler yaşadılar ki bu da genel metabolizmalarında çarpıcı bir artışa karşılık geliyordu. Semptomlar arasında, düzensiz bir şekilde şekillenen çekirdekler ve artan sayıda nükleer gözenekler ve diğer değişimler yer alıyordu. Bunun sebebi olarak, bir toksine maruziyet yaşandığı düşünüldü ve semptomların çoğu da, Roundup Ready diyetlerinden çıkarılır çıkarılmaz ortadan kalktı. Roundup Ready ile beslenen farelerde pankreas sorunları, ağırlaşan karaciğer ve açıklanamayan testis hücresi değişimleri yaşandı. Monsanto ürünü, aynı zamanda, tavşan organlarında hücre metabolizması değişimleri doğurdu ve bu diyetle beslenen farelerin doğurduğu yavruların büyük kısmı da üç hafta içerisinde öldü.

GDO’lu Liberty Link mısırıyla 42 gün boyunca beslenen tavukların ölüm oranlan iki katına çıktı. Aynı zamanda ağırlık artışlarında azalma yaşadılar ve beslenmeleri düzensiz bir hal aldı. 1990’ların ortasında, AvustralyalI bilim adamları şunu keşfettiler ki, GDO’lu bezelyeler, farelerde alerjik türde bir iltihap tepkimesi doğurdu; doğal protein ise herhangi bir kötücül etki yaratmadı. Bu ürünün ticarileştirilmesi ise iptal edildi; çünkü insanlarda da benzer bir tepkime yaratmasından korkuldu. Kendilerine bir tercih imkanı verildiğinde, hayvanlar GDO’lu gıda yemekten sakınıyorlar. Bu durum, İllinois’de bir göleti her yıl ziyaret eden ve bitişikteki çiftlikteki soyafılizlerini yiyen bir kaz sürüsü gözlemlenerek öğrenildi. GDO’lu mahsullerin yer aldığı arazinin diğer yarısında GDO’lu olmayan böiüm vardı ve kazlar artık sadece oradaki mahsulleri yemeye başladılar. Bir diğer gözlem ise, 40 tane geyiğin, bir sahadaki organik soya filizlerini yediklerini, ancak yolun diğer tarafındaki GDO’lu mahsullerden uzak durduklarını gösterdi. Aynı durum GDO’lu mısırlar için de geçerliydi.

Yabancı veya transgenlerin yerleştirilmesine, yerleştirilebilir mutajenis veya mütasyon yerleştirme denir. Böyle bir şey gerçekleştirildiğinde, genellikle, yerleştirilen alandaki DNA’da bozulma yaşanır ve genel itibariyle genin işleyişi etkilenir; keza yerleştirme alanının yakınlarındaki genetik kod silinir, karıştırılır veya yeri değiştirilir. Bir GDO’lu bitki yaratma süreci, bilimadamiarının ilk aşamada bir doku kültürü süreci kullanmak suretiyle laboratuvarda bitki hücrelerini uzaklaştırmak ve büyümesini gerektirir. Sorun; bunu gerçekleştirdiklerinde genom boyunca yüzlerce ve binlerce DNA mütasyonu yaratabilmeleridir. Tek bir baz çiftini değiştirmek zararlı olabilir. Bununla birlikte, yaygın genom değişimleri, potansiyel sorunu birçok açıdan şiddetlendirir.

GDO’lu ürünlerin içerisinde, yabancı geni devreye sokmak üzere aktifleştiriciler kullanılır. Bu gerçekleştiğinde, süreç, tesadüfen, kalıcı olarak diğer doğal bitki genlerini devreye sokabilir. Bunun sonucunda, alerji yapan bir madde, toksin, kanserojen, antibesin, hormon üretimini harekete geçiren veya engelleyen enzimlerden ve genleri susturan RNA’lardan aşırı üretim veya cenin gelişimini etkileyen değişimler yaşanabilir. Bu durum, aynı zamanda, diğer genleri engelleyen düzenleyiciler de üretebilir ve/veya büyük bir zarar doğurabilecek türden gizli virüsleri devreye sokabilir. Buna ek olarak, eldeki kanıtlar gösteriyor ki, aktifleştiriciler, genetik istikrarsızlık ve mütasyonlar yaratabilir ve bu durum gen ardışıklığında kopuşlara ve yeniden birleşimlere neden olabilir.

Bitkiler, doğal olarak, hastalıklara karşı korumak ve sağlığı güçlendirmek üzere binlerce kimyasal üretir. Bununla birlikte, bitki proteinini değiştirmek, bu kimyasalları değiştirebilir, bitki toksinlerini artırabilir, ve/veya bitkisel gıdaları azaltabilir. Örneğin GDO’lu soya filizleri, kanserle mücadelede kullanılan izoflavonlardan daha az üretir. Genel itibariyle, araştırmalar şunu gösterir: genetik modifikasyon, besin maddelerinde, toksinlerde, alerjenlerde ve küçük molekül metabolizma ürünlerinde beklenmedik değişimlere sebep olur. Daha bütünsel bir protein dengesiyle GDO’lu bir soya filizi üretmek için, Pioneer HiBred, bir Brezilya fındık geni yerleştirmişti. Bu esnada, alerji yaratan bir protein. Brezilya fındığına alerjisi olan insanları etkilemek için eklendi. Testler sonucu bu durum ortaya çıktığında proje iptal edildi.Mısır ve papaya gibi diğer mahsullerdeki GDO’lu proteinler de alerji yaratabilir. Aynı durum, Bt mısırı gibi diğer mahsuller için de geçerlidir; ve kanıtlar gösteriyor ki GDO’lu mahsullerin kullanılmaya başlanmasından beri alerjilerde çok hızlı bir artış yaşandı.

Monsanto’nun yüksek lisinli mısırına dair bir diğer araştırma ise, içerisinde toksin ve diğer potansiyel olarak tehlikeli maddeleri içerdiğini göstermektedir ve bu maddelerin özelliği de, gelişimi geciktirici olabilmeleridir. Eğer yüksek miktarlarda tüketilirlerse, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyebilirler. Buna ek olarak, bu ürün yemek olarak pişirildiğinde, Alzheimer’la, diyabetle, alerjilerle, böbrek hastalıklarıyla, kanserle ve yaşlanma semptomlarıyla bağlantılı toksinler doğurabilir. Kabak, balkabağı ve Hawai papayası gibi hastalıklara dirençli ürünler, insan virüslerini ve diğer hastalıkları güçlendirebilir; ve bu ürünleri yemek, vücudun viral enfeksiyonlara karşı doğal savunmasını olumsuz yönde etkileyebilir.

GDO’lu mahsullerin protein yapısal boyutları, öngörülemeyen şekillerde değiştirilebilir. Yanlış bir şekilde devreye sokulabilirler veya ilave moleküllere sahip olabilirler. Devreye sokulmaları süresince, transgenlerin tepesi kesilebilir, yeniden düzenlenebilirler veya zararlı etkileri bilinmeyen diğer DNA parçalarının arasına serpiştirilebilirler. Transgenler, aynı zamanda, istikrarsız olabilirler ve zaman içerisinde spontane biçimde yeniden düzenlenebilirler ve bu durum öngörülemeyen sonuçlar doğurur. Buna ek olarak, “alternatif zincirleme” adı verilen bir süreçten birden fazla protein üretebilirler. Çevresel etmenler, hava, doğal ve insan eliyle üretilen maddeler ve bir bitkinin genetik düzeni, işleri daha da karmaşıklaştırmama ve riskler doğurmaktadır. Genetik mühendislik, karmaşık DNA ilişkilerini bozmaktadır.

Endüstrinin iddialarının aksine, araştırmalar gösteriyor ki transgenler insanların veya hayvanların sindirim sistemlerinde yok edilmiyorlar. Yabancı DNA’lar, başıboş dolaşabilirler, midebağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabilirler ve iç organlara kan yoluyla taşınabilirler. Bu durum, transgenlerin gut bakterilerine aktarılma, zaman içerisinde yaygınlaşma ve hücre DNA’sına karışma, kronik hastalıklara sebep olma riskini artırır, insanların beslenmesine dair yapılan bir araştırma şunu göstermiştir ki, genler, aslında, teste tabi tutulan yedi bünyeden üçünde GDO’lu soyalardan DNA gut bakterisi içine taşınmıştır.

Antibiyotik Direnç Simgesi (ARM) genleri, yerleştirilmelerinden önce transgenlere ilişiktir ve hücrelerin antibiyotik uygulamalarından sağ kurtulmalarını sağlar. Eğer ARM genleri patojenik gut veya ağız bakterilerine taşınırsa, potansiyel olarak antibiyotiğe dirençli süper hastalıklara da sebep olabilirler. GDO mahsullerinin yaygınlaşması, bu olasılığı artırmaktadır. Neredeyse tüm GDO’larda bulunan CaMV aktifleştiricisi de sıradan genlere veya toksin, alerjen veya kanserojen madde üreten ve genetik istikrarsızlık yaratan virüslere de aktarabilir ve bu virüsleri devreye sokabilir.

GDO mahsulleri, ortamlarıyla etkileşim içerisindedir ve gıdalarımızı içeren karmaşık bir ekosistemin parçasıdır. Bu mahsuller, gıda zinciri boyunca akümüle olabilen çevresel ve diğer toksinleri artırabilir. Glufosinat (herbisit) dirençli olması için genetik olarak tasarlanan mahsuller ise, bilinen toksik etkilere sahip bağırsak lıerbisitleri doğurabilir. Eğer gut bakterisine nakil gerçekleşirse, daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Monsanto’nun Roundup Ready soyafilizleri gibi tohumların sürekli kullanımı, mücadele etmek üzere daha güçlü ve daha fazla miktarda herbisit gerektiren yeni ve zararlı süperotlar yaratılmasıyla sonuçlandı. Bunların toksik kalıntıları ise, daha sonra hayvanların ve insanların yedikleri mahsullerde kalmaya devam ediyor. Bu toksinlerden küçük miktarlarda olması bile, insanların üreme özelliklerini olumsuz yönde etkileyen endokrin bozucular olabilir. Eldeki kanıtlar gösteriyor ki, GDO’lu mahsuller toksinleri biriktiriyor veya onları GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlarda veya sütte yoğunlaştırıyor. Hastalıklara dirençli mahsuller, aynı zamanda, insanları etkileyen yeni bitki virüsleri de üretebilir.

Tüm GDO’lu gıda türleri sadece mahsuller değilbu riskleri taşımaktadır. Örneğin, Monsanto’nun sığır büyüme hormonu rbGH enjekte edilen ineklerden elde edilen sütün içerisinde, göğüs, prostat, kolon, akciğer ve diğer kanser risklerini doğuran IGFI hormonundan yüksek düzeylerde bulunmaktadır. Bu süt, ayrıca, daha düşük miktarda besin değerine sahiptir. GDO’lu gıda katkı maddeleri, aynı zamanda sağlık riskleri doğurur ve bunların kullanımı, proses ürünlerde yaygınlaşmıştır. Yetişkinlere yönelik potansiyel tehlike, mevzu bahis çocuklar olduğunda daha da artmaktadır. Bir diğer endişe kaynağı ise, GDO’lu gıdaları yiyen hamile kadınların bu şekilde normal cenin gelişimine zarar vermeleri ve sonraki kuşaklara geçen gen ifadelerini değiştirmeleridir. Çocuklar, yetişkinlerle kıyaslandığında tehlikelere daha çok açıktır özellikle de içerisinde ciddi miktarlarda rbGHişlenmiş süt içenler…

SONUÇ

Yukarıda verilen bilgiler, büyük ölçüde, Smith’in Genetik Rulet başlıklı kitabından alıntılandırılmıştır. Veriler çok şaşırtıcıdır ve net bir sonuca varılmasını da kolaylaştırmaktadır. Test edilmemiş ve herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmayan GDO’lu gıdaların on yıl boyunca yaygınlaşması, güvenilir bilim olmaktan ziyade bir inanç sıçramasıdır, insanların adeta gözünü karartmasıdır. Mikrobiyoloji uzmanı Richard Lacey, bu riski şu şekilde aktarmaktadır: “Gıda zincirine girdiğinde GDO’lu gıdaların sağlık etkilerini değerlendirmek için derhal bir teste tabi tutmak neredeyse imkânsızdır; ayrıca bu gıdaların gıda zincirine sokulmasının ardında herhangi bir geçerli besinsel veya kamu çıkarı bulunmamaktadır.” Dünya çapında diğer bilimadamları da, GDO’lu gıdaların, güvenlikleri ve faydalarının bilim tarafından değerlendirilmesinden çok önce piyasaya girdiklerini kabul etmektedirler. Gerçekleri görmemiz için onlarca yıl kapsamlı araştırmalar ve testleri gerektiren bu tehlikeli deneyin durdurulmasını istemektedirler.

Kontrol edilmeyen ve düzenlenmeyen bu ürünler karşısında insan sağlığı ve güvenliği risk altındadır çünkü GDO’lar bir kez gıda zincirine girdi mi artık cin şişeden çıkmış demektir. Ne mutlu ki, bu konudaki direnç dünya çapında artıyor; milyonlarca insan bu duruma karşı çıkıyor ama bu gidişatı tersine çevirmek de pek kolay olmayacak. Washington ve Ag biyoteknoloji, büyük ve ifade edilmeyen hedefler karşısında şanslı bir dönemlerindeler: tüm gıdalarımızı tamamen kontrol altında tutuyorlar, bunları tamamen genetik mühendislik ürünü haline getiriyorlar ve düşmanlarını cezalandırmak, dostlarını da ödüllendirmek için bunu bir silah olarak kullanıyorlar.

Smith, aynı zamanda, karlılık karşısında insanların yaşamlarına daha çok önem verileceği yönünde umutlu. Umarız bu umudunda haklı çıkar çünkü insan sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman tehlikeye atılmamalıdır. Bu konuda gösterilen direnç, daha şimdiden, yeni mahsul çeşitliliğinin askıya alınmasını sağladı, ve Smith şuna inanıyor ki yeterli bir ivme kazanılırsa mevcut mahsuller de en nihayetinde piyasadan çekilecek. 2007 yılında “ABD’de GDO’lu gıdalardan kopuş”olarak adlandırılan bir şeyden bahsediyor. Buna öncülük eden ise, geçen bahar döneminde başlatılan bir girişimdi ve amacı; GDO’lu bileşenleri tüm doğal gıda sektöründen çıkarmaktı. Girişimin liderliğini ise, doğal gıda ürünü üreticileri, distribütörleri ve perakendecilerin yanı sıra Sorumlu Teknoloji enstitüsü IRT’nin oluşturduğu bir koalisyon çekiyordu, ismi, “Amerika’da Daha Sağlıklı Beslenme Kampanyası”ydı ve amaçları oldukça büyüktü: tüketicileri GDO’lu gıdaların riskleri konusunda eğitmek ve alışverişe yönelik kılavuz ilkeler yoluyla sağlıklı alternatifleri teşvik etmek.

Pew’in bir araştırmasına göre, Amerikalıların %29’u yani 87 milyon kişi demek bu gıdalara var güçleriyle karşı çıkıyorlar ve bunların güvenilir olmadıklarına inanıyorlar. Eğer, bunları engellemek için çabalar da ortaya konarsa, bu saygın bir başlangıç anlamına gelir.

Jeffrey Smith, 2003 yılında IRT’yi kurarken amacı, “teknolojinin sorumlu bir şekilde kullanımını teşvik etmek ve hem halk temelli hem de ulusal stratejiler yoluyla GDO’lu gıdaları ve mahsulleri durdurmak”olarak belirlemişti. Güvenilir alternatifler arıyordu ve “gıda tedarikimizin genetik mühendisliğe maruz kalmasını yasaklamak ve en azından bu ürünlerin güvenilir olduğu konusunda bağımsız ve güvenilir veriler temelinde bir bilimsel görüş gelene kadar GDO organizmalarının yayılmasını önlemek” gibi bir hedefi vardı. IRT, tüketicilerin riskler konusunda daha eğitimli olmaları konusunda onları teşvik ediyor, onları harekete geçiriyor ve ortak çıkar doğrultusunda hareket etmelerini sağlıyor. Böyle bir şey gerçekleşecek ve Smith’in kanısına göre, eğer halk bunu talep ederse, “gıda üreticilerinin yakın gelecekte GDO’lu gıdalardan vazgeçmeleri için mükemmel bir şans var”.

Kitabını ise şu cümlelerle sonlandırıyor: “Her ne kadar GDO’lar en büyük tehlikelerden birini oluştursa da, aslında, bilgilendirilmiş, motivasyonlu halklar sayesinde küresel çapta çözülmesi en kolay sorunlardan biridir.” Umarız haklı çıkar. (Globalresearch)

 

Kaynak ve dipnotlar:
http://www.globalresearch.ca/potentialhealthhazardsofgeneticallyengineeredfoods/8148
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

*************************

BARIŞ VE EMPERYALİZM

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ

SİLAH VE BESİN

AMERİKANIN TÜRKİYE’YE YAĞ KAZIĞI

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

DOĞUM KONTROLÜ

TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA: TARIM VE SANAYİ Yeni Bir Düzen
AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım Kesimi içinde Entegrasyonu)

ARILAR MASALI


Toplumsal mutluluk, Mandeville’e göre, tek tek bireylerin erdemlerine değil, kötülüklerine dayanmaktaydı. Toplum ilerlemek ve gelişmek istiyorsa, önce ahlakın boş bir şey olduğuna kendisini inandırmalıydı. Aksi halde arı kovanı gibi yoksullaşır ve zayıf düşerdi. (Günümüz Siyaset Anlayışı)

Evvel zaman içinde müreffeh bir arı kovanı varmış. Bu kovan kendi tarihi içinde en parlak, en yüksek dönemlerinden birini yaşamaktaymış. Ticaret ve endüstri alabildiğine gelişmiş, bilim ve sanatlar inanılmaz biçimde ileri bir durumdaymış bu kovanda. Her tarafta bir hareket, bir canlılık gözleniyormuş. Fakat bu kovanda ahlak adına, erdem adına hiç bir değer yürürlükte değilmiş. Hırs, açgözlülük, kendini beğenmişlik, aşırı lüks tutkusu, kumar, zevk düşkünlüğü, dalavere, zulüm, kısaca aklınıza ne kadar ahlaksızlık geliyorsa almış yürümüş bu kovanda. Kovanı yöneten devlet kademeleri tam bir başıbozukluk içindeymiş. Adalet denen şeyin bırakın kendisini ismi bile kalmamış. Hatta bu arı kovanı bir kovan devleti olarak büyüklüğünü işlediği cinayetlere borçluymuş. Sonuç alıcı politika hilelerine erdem gözüyle bakılıyor, zeki hilekârlar el üstünde tutuluyormuş.
-Ne var ki bütün bunlara rağmen arı toplumu örgütlenmiş bir biçimde gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyormuş-
Tüm mesele bu gelişmeyle birlikte kovana akan servetten aslan payını koparmakmış. Kovanın üyeleri bu payın sahibi olabilmek için yeni yatırım alanları açtıklarından memleket ekonomisi biraz daha gelişmiş olmaktaymış. Hırs, tamah, aç gözlülük, sınırsız tüketim iktidar hırsı gibi tutkular bu gelişme ve ilerlemenin motor gücünü oluşturduğundan hiç kimse tutup da arı toplumunu ahlaken ıslah etmeyi aklından geçirmiyormuş. Fakat bir gün hiç beklenmedik bir felaket arı toplumunun kapısını çalmış. Namuslu olmayan kazançlarla oldukça zenginleşmiş bir üye, bir eldivencinin kendisine koyun derisi eldiven vereceği yerde ,keçi derisinden bir eldivenle aldatmaya kalkıştığını ileri sürerek, bu tür ahlaksızlıkların kovan toplumunu bir gün mahvedeceği kehanetinde bulunmuş- Diğer hilekar üyeler de bu sızlanmalara katılmışlar ve doğruluk istemeye başlamışlar. Her tarafta, memleketin ahlaksızlıktan battığını ileri süren sloganlar yükselmeye başlamış. Sonunda tüm kovan toplumu erdemli ve ahlaklı olmaya karar vermiş. Fakat sonuçta hiç beklenmedik gelişmeler olmuş. Mahkemelere garip bir ıssızlık çökmüş. Bir sürü devlet adamı işsiz kalmış. Herkes aza kanaat ettiği için yalnızca gerekli olan üretilmeye ve gerekli olan tüketilmeye başlanmış. Her tarafta işsizlik almış yürümüş. Sanatlar gerilemeye başlamış- Hiç bir yükselme ve şöhret tutkusuna yer olmadığı için atılımcılık ve girişimcilik ruhu ölmüş Ve topluma bir adalet hâkim olmuş. Ne var ki iş bu kadarla bitmemiş. Arı soyu hakkında hep iyi duygular besleyen ve kovanlar arası barıştan yana olan arı toplumu, bir gün düşmanlarının istilasına uğramış. Yokluk, kayıtsızlık ve nüfusun azalması yüzünden bizim arı kovanı düşmanlarına karşı hiç bir tedbir alacak gücü kendisinde bulamamış. Birçok acı gelişmeden sonra felaket artıkları, bir ağaç kovuğuna sığınmışlar ve ahlaklılıklarının tadını bol bol çıkarmışlar.

Şimdiye dek ninelerinizden böyle masallar dinlemediğinizi biliyorum- Sonunda hep iyilerin ve erdemlilerin kazandığı, kötülerinse kaybettiği masallara hiç benzemiyor bu anlattığım. Siz bu masalı sevimsiz bir şaka olarak değerlendirmeden, masalı uyduranın kim olduğunu zikredeyim hemen; onsekizinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış Fransız asıllı bir İngiliz yazarı olan Bernard Mandeville. Kendisi ünlü Fransız yazan La Fontaine’in hayvan masallarını İngilizce’ye çevirirken, aşka gelip bir tane de kendisi yazmak istemiş olmalı. Fakat şu var ki, La Fontaine’nin masallarıyla hep edebiyat tarihçileri ilgilenmişken, «Arılar Masalı»yla, özellikle de iktisadi düşünce tarihçileri ilgilenmişler. Nedeni ise gayet basit; iktisadi davranışın değerden bağımsız, (Batılı tabirle konuşursak «immoral» yani «lâ-ahlaki») olduğu ilkesini benimseyen çağdaş iktisatçılar, bu ilkeyi tarihsel olarak masalcımız Mandevilîe ile temellendirmek istemiş olmalıdır.

Onsekizinci yüzyıl İngiltere’si deyince akla hemen sanayi devrimi gelir. O, büyük kumkumanın yaşandığı ve korkunç bir değer karmaşasının başladığı sanayi patlaması dönemi. Bu dönemde hırs, tamah, bencillik, bireysel çıkar, israf, lüks tüketim, kumar, içki… vs, günlük yaşantının ön safında bireysel davranışın belirleyen yeni değer unsurları olarak ön plana geçerlerken, Batı’ya özgü de olsa yine bir ahlakilik belirten değerler, toplumda öteden beri oynamakta olduğu önemli rollerini yitirmiş idiler- Onsekizinci yüzyıl İngiltere’sinde ahlaki değerler meselesinin felsefi anlamda gündeme gelmesi bununla ilgiliydi. Kimisi insanın, özünde «kötü» olduğunu ileri sürerken, kimisi «iyi» olduğunu kanıtlamaya çalışmaktaydı. Gerçi daha önce bir Hobbes çıkmış, insanın kurdu olduğunu söylemişti ama, hiç kimse açıktan mutluluk ve refahın sağlanması için kurtlaşmak gerektiğini ileri sürme cesaretini gösterememişti. Bunu Mandeville başardı ve insanın temelde iyi olup olmadığı tartışmasını bir tarafa bırakıp, toplumsal gelişme ve refahın sağlanması için açıkça ahlak denen şeye sırt çevrilmesi gerektiğini öne sürdü. Genel toplumsal mutluluk, Mandeville’e göre, tek tek bireylerin erdemlerine değil, kötülüklerine dayanmaktaydı. Toplum ilerlemek ve gelişmek istiyorsa, önce ahlakın boş bir şey olduğuna kendisini inandırmalıydı. Aksi halde arı kovanı gibi yoksullaşır ve zayıf düşerdi.

Çağdaş iktisat tarihçileri şimdi harıl harıl Adam Smith gibi, Keynes gibi ünlü batılı iktisatçıların Mandevilîe ile düşünsel ilişkisini araştırmakla meşguller. Bu araştırmalardan kiminin vardığı sonuca göre, Mandeville’deki «ihtiras» ve «kötülük» gibi kavramlar, Adam Smith’in bireysel «fayda» ve «çıkar» kavramlarına tekabül etmekte. Doğrusu çağdaş iktisadın, kârı ya da sağlanacak faydası maksimize edebilmek için her yolu mubah sayan ekonomik davranış yaklaşımı, Mandeville’e çok şey borçlu olmalıdır. Değerden bağımsız bir ekonomi bilimine ulaşabilmek için sarf edilen bunca çaba da…(sh: 187-191)

Kaynak:
İlhan KUTLUER, İki Denizin Birleştiği Yer, Nehir Yay.,1987, İstanbul

bkz:http://www.masonlar.org/masonlar_forum/sosyoloji-toplum-bilimi/su-mandeville%27in-ari-masali/

http://www.aymavisi.org/makale/Aydinlik%20Ama%20Kac%20Mumluk%20-%20Orhan%20Hancerlioglu.html

 

THE LAST OF ENGLAND (1988) İngiltere’nin Sonu


Büyük Britanya sonun bir adaya sığınmış balıkçı ülkesi olmak mı?

Yönetmen ve Senaryo: Derek Jarman

Ülke: İngiltere, Batı Almanya

Tür: Dram

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Simon Fisher-Turner     

Oyuncular:  ‘Spring’ Mark Adley, Gay Gaynor,  Matthew Hawkins, Spencer Leigh Gerrard McArthur,  Jonny Phillips,  Nigel Terry, Tilda Swinton

Hakkında:

İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın hazırladığı yenilikçi bir belgeseldir. The Last Of England [İngiltere’nin Sonu] filmini sonradan çektiği standart (+18) erotik görüntüleri birleştirmiştir. Belgesel eski ev filmleri, yeni çekilmiş 8 milimetre filmler, “düz” aktüalite tarzı fotoğraf görüntüleriyle zenginleştirip, bilinen müzikler eşliğinde kıyameti kopmuş İngiltere’nin imajını canlandırmasıyla bir özgünlüğü bulunmaktadır. Siyasi konulara karşı isyanı yanında Londra ve Belfast noktalarındaki görüntü mozaikleri içerisinde İngiltere’nin düşüşünü gözler önüne sermektedir. Açıkçası en başarılı İngiliz yönetmenlerinden birisinin, herkesin beğenisine yönelik olmayacağını bilerek, İngiltere’nin Son’u 1980′lerin acılı ve ağlanacak durumuna dikkat çekmesine, belgesel hakkında  birçok yorum yapılabilir.

Jarman’ın belgeselinde ise, doğrudan dertlerinin, korkuların/nın ve tüm sıkıntılarınızı müşahede edebilir ve hissedersiniz. Aslında herkes için gereksiz bir bilgi gibi bir söylemini tekrarlıyor olsada imaj farkı ile belgesel ve öteki ülkelere nasihat edilmekte olduğunu söyleyebiliriz.. Ayrıca Jarman, bu filmin konusunu işleyen bir kitapta yazmıştır. Sonuç olarak AİDS’ten vefat eden yönetmenin bir iç hesaplaşması mı diye düşüneceğimiz belgesel film, tüm dünyayı tehdit eden yozlaşmanın acıklı bir hikâyesidir.

Önemli not: Kısa bir metni olduğu halde Türkçe altyazısı hazırlanmaması garip karşılanabilir. Altyazıcılara duyurulur.

Belgeselden

Ruhlar ölmüş sessizlik içinde, sıçanlar ise hala ayakta.

**

Onlar ne diyor?

 Tamam, yorum gereksizdir.

Bazıları Sessiz durur.

Ve burada gardiyanlar.

Bunun şifresi nedir?

 Kaçmak.

Başka ne görüyorsun?

 Kanallara dökülen yalanlar ve rüşvet.

Sonra her şey yolunda?

 Evet.

Umut nerede?

**

Genç adam Kral olmak için doğmuş. Bize gülmek olmaz,

Kıyıda duransa bizim düşmanımızdır.

**

Zenginliğimiz çöp kutuları.

Hayallerinizdeki evden topladığınız şeyleri atın.

**

Bir sonrakine hazırlanın?

 - Evet,

- Bu doğru, harika olacak?

 - Umuyoruz.

Sadece ileri

 Devam edin.

****************

YANSIMA TEORİSİNDEN GELECEK TÜRKİYE’Sİ


Önceden Görenler İçin

Düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkileri, birbirine bağlı ve zıt yönlü iki işlevle çözümleyebiliriz. Yansıma kavramına nasıl varmış ol­duğumu bu şekilde açıklayabilirim.

Yansımayı açıklamak ve netleştirmek için büyük güçlüklerle karşılaşırız. Düşünce ve gerçeklik arasındaki ayrım. Oysa demek istediğimiz şey, düşüncenin realitenin bir parçası olduğuydu. Kendimizi, düşüncelerin ve olayların akışının iki yönlü bağlılığı hakkında söz ederken bulabiliriz. Daha sonra yerini çeşitli düşüncelerin arasındaki iki yanlı bağlantıya bırakalım. Bu bağlantıyı hesaba kattığımızda, kendimizi gerçeğin objektif ve sübjektif görünüşleri arasındaki farkı ayırt etme zorunluluğu altında buluruz. İlki, objektif görünüş ve olayların akışına, İkincisi ise diğerlerin düşüncelerine gidiyoruz. Bir tek objektif görünüş vardır ancak ötekilerin oldukça birçok sübjektif görünüşleri de vardır. Ötekiler arasında yaşanan doğrudan ilişkilerdeki yansıma, hareketler arasın­daki kavrayış ve olayların yansımasından daha fazladır çünkü olay­ların çözülmesi daha uzun bir süre alır.

Objektif ve sübjektif görünüşler arasındaki farkı bir kez ayırt ettiğimizde, yansıma işlevi ve yansıma söylemini de ayırt etmemiz gerekir. Yansıma söylemi, doğrudan insanlar arası ilişkiler alanına aittir ve bu ilişkiler, olayların akış çizgisinden daha yansımalıdır.

Objektif görünüm hakkında şöyle bir söylem düşünün: “Yağ­mur yağıyor.”Bu ya doğrudur, ya da yanlıştır fakat yansımalı de­ğildir. Ancak şöyle bir söylem alalım: “Sen benim düşmanımsın.” Bu doğru veya yanlış olabilir, senin ona karşı nasıl tepki verdiğine bağlıdır. İşte bu yansımalıdır. Yansımalı söylemleri, kendi önerisine dayanan söylemler temsil eder. Fakat belirsizlik özneldir, anlamla­ra göre değil, etkisine göre yansırlar. En meşhur kendisine dayalı söylem, yalancılık paradoksudur. “Giritliler daima yalan söyler” der Epimenides. Eğer bu söylem doğru ise, Giritli filozof yalan söyle­miyor demektir ve bu nedenle söylem yanlıştır. Tereddüt, söylemin mevcut etkisini yok eder. Tam tersine, “Sen benim düşmanımsın” sözünde, söylemin doğruluk değeri, sizin karşı tepkinize bağlıdır.

Yansımalı işlevler olayında belirsizlik, bir durumun objektif ve sübjektif görünüşleri arasına giren bir iletişim eksikliği ile meydana gelir. Bir durum, yansımalı olabilir hatta bilinç ve yarar işlevleri, ayrı ayrı veya aynı anda işlese bile. Sonra, süreç belli bir zaman süresi içinde gelişir fakat ötekilerin düşüncesi ve gerçek olay­lar, işlemin sonunda, tıpkı başındaki gibi kaldığı sürece yansımalı sayılır ve katılımcıların bazı kavram yanılgıları ve yanlış yorumları nedeniyle, olayların akışına, özgün bir belirlenemezlik unsuru giriş yapar. Bu da durumu bilimsel yasalar temelinde tahmin edilemez kılar.

Yansıma, en iyi şekilde finansal piyasalarda gösterilip etüt edi­lebilir çünkü finansal piyasaların bu tür yasalarla yönetilmekte ol­duğu sanılmaktadır. Diğer alanlarda bilim daha az gelişmiştir. Hatta finansal piyasalarda bile yansıma işleyişi duraklamalar gösterir. Te­mel piyasalar günden güne belirli bir istatistiksel kuralı izliyor gibi görünür fakat ara sıra bu kurallar ihlal edilir. Bu yüzden tek düze, kestirilebilir günlük olayları önceden haber verebilirken yansıma iş­levini veremeyiz. Yansıma işlevinde yansımalar büyük bir farklılık taşır çünkü tarihin gidişini değiştirirler. Bu düşünceler beni, tarihsel gelişimlerin her günkü olaylardan, yansımayla ayrıldığı şeklinde bir tartışmaya götürdü. Fakat bu kanıtlar yanlıştır. Deprem gibi yansı­malı olmayan birçok tarihi olay vardır. Monoton olaylarla, yansı­malı olaylar arasındaki fark totolojik gereksiz tekrarlara dönebilir: Yansımanın gelişimi, objektif ya da sübjektif gerçeğin ayrı görünüş­lerinde belirgin olarak değişmemiştir.

Şimdi, bilinç bilim ve dil çalışmalarındaki bazı gelişmeler, yan­sıma kavramına bazı boyutlar getirmiştir. Yansıma sadece iki işlevle ayırt edilir: bilinç ve yararlanma. Bu gerçekten kaba bir sınıflan­dırma olup son yıllardaki beyin ve dil işlev araştırmaları, çok daha ince ayrıntılı çözümlemelere ulaşmayı mümkün kılmıştır. Bununla beraber, kavram kendi anlamını kaybetmemiştir. Filozoflar ve bilim adamlarının, dünyaya bakarken yaptıkları gibi, en ufak bir çarpıt­mayı tespit edebilecek hassaslıktadır.Onların öncelikli ilgisi, bilinç işlevidir; dahası, yararlanma işlevi karışarak bilinç işlevinin tam olmasına zarar verir. Bu yüzden, onu görmezden gelir veya ister istemez incelemekten vazgeçerler. Bunun en iyi örneği ekonomi teorisinde mevcuttur. Tam rekabet teorisi, yetkin bilgi varsayımı üze­rine kurulmuştur. Varsayımın çürük olduğu ispatlandığı zaman, eko­nomistler kendi inşa ettikleri yapıyı, yansımanın kötü etkilerinden korumak için daha yararsız çarpıtmalara doğru gittiler. Bu, yetkin bilgi varsayımının gerçekle benzerliği olmayan, yapay inanç, akılcı beklentiler teorisine nasıl dönmüş olduğunu gösterir.

İNSANİ BELİRSİZLİK İLKESİ

Yansımanın ayırıcı çizgileri, ötekilerin düşüncelerinde yer – alan, bir belirsizlik unsuruna ve içinde yer aldıkları ortam içinde bir belirlenemezlik unsurunun var oluşuna giriştir. Yansıma, Wemer Heisenberg’in Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine benzer fakat önemli bir fark vardır: Kuantum fiziği, katılımcıların düşünceleri ile değil, maddi kavramlarla uğraşır. Heisenberg’in bulduğu belirsizlik ilkesi, kuantum parçacıklarının davranışı ile veya bir yota dalgasıyla değişmez fakat yansımanın tanınması, değişebilen insan davranışla­rıyla olabilir. Böylece belirsizlik, yansıma etkisi ile birleşerek katı­lımcıların yanı sıra insanları yöneten evrensel geçerli yasaları ara­yan sosyal bilimcileri de etkiler. Bu ilave belirsizlik elemanı, insani belirsizlik ilkesi olarak tanımlanabilir ve sosyal bilimlerin işlerini karıştırır.

ABD’DE KONUT BALONU [ndan Türkiye’ye Dersler]

2000’de tavan yapan teknoloji balonunun kötü sonuçlan ve 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından Federal Reserve, federal fon oranlarını yüzde 1 oranında indirdi ve 2004 Haziranına kadar bu seviyede tuttu. Bu durum Amerika’da konut balonunun gelişmesine izin verdi. Benzer balonlar, özellikle İngiltere, İspanya ve Avust­ralya gibi dünyanın diğer kısımlarında da görülebilirdi. Amerika’da gerçekleşen konut balonunun diğerlerinden farklı olmasının nede­ni, global ekonomi ve uluslararası finans sistemi açısından önemi ve hacmidir.Konut piyasası İspanya’da, Amerika’dan önce daraldı fakat ülkeye olan etkisi dışında dikkat çekmeden son buldu.Tam tersine, Amerikan ipotek güvencesi başta Alman kurumsal hak sa­hipleri olmak üzere bazı Avrupalı hak sahipleriyle Amerikalılardan çok daha güçlü bir şekilde tüm dünyaya yayılmıştı.

Tek başına ele alındığında Amerikan konut balonu, dalgalan­ma modelim için anlattıklarımı aynen izlemiştir. Geçerli bir trend eğilimi vardı -borç verme standartlarının her zamankinden daha saldırgan biçimde gevşemesi ve borç oran farklarını değerlendirme rasyosu – ve teminat senetlerinin değerinin borç verme istekliliğini etkilemediği inancıyla desteklenmişti. Bunlar, özellikle de emlak alanında, geçmişteki balonları ateşleyen, en yaygın yanlış kavram­lardır. Bu dersin hâlâ öğrenilmiş olamaması ne kadar şaşırtıcıdır.

Balonun büyümesi, yavaş başladı, birkaç yıl sürdü ve faiz oranlan yükselme­ye başladığı zaman aniden geri de dönmedi çünkü spekülatif talep, yardım ve şimdiye kadar daha saldırgan borç verme uygulamalarına ve her zamankinden daha sofistike, ipotek güvence yöntemlerine dayanmıştı.Sonunda 2007 baharında alt piyasa sorunları, New Century Financial Corporation’ı iflasa götürdü ve bunu izleyen alacaka­ranlık döneminde konut fiyatları düştü fakat insanlar oyunun bittiği­ni anlayamadı. Citibank’ın genel müdürü Chuk Prince, raporunda, “Müzik durduğunda, likidite anlamında her şey karmaşıklaşacaktı fakat müzik çaldığı sürece, kalkıp dans etmelisiniz. Biz hâlâ dans ediyoruz,”demişti.[] Sonunda Ağustos 2007’de kesişme noktasına ulaşıldı, bir piyasadan diğerine bulaşarak yayılan felaket bir ivme hızı ile aşağı doğru şiddetli bir inişe geçti. Bu 1997’de çıkan, bir ülke peşinden diğerini vurup deviren, piyasa krizi yıkım topunu ha­tırlatıyordu. Öyle olsa bile, hisse senetleri borsası Ağustos 2007’den o yılın Ekim ayma kadar toparlandı. Bu hareket, benim modelim tarafından beklenmemişti. Model, kısa ve keskin bir çöküş ve bunu izleyen yavaş ve zahmetli bir denge şartlarına dönüşü çağrıştırı­yordu. Bu olayda, Ağustos 2007’de ve diğeri Ocak 2008’de eksik bırakılmıştık vardı. Her bir olayda Federal Reserve müdahale etti ve federal fon oranlarını indirdi ve borsa-hisse senetleri piyasası, Federal Reserve’in geçmişte yaptığı gibi, finansal krizin sonuçla­rından ekonomiyi koruyacağı inancım besleyerek cesaret aldı. Bu inancın yanlış olarak yerleştiğini düşündüm. Federal Reserve, bunu aşırı yapması gerçeği yüzünden, kendisinin ekonomiyi koruma ye­teneğini sınırlandırmıştır. Benim görüşüme göre, bu finansal kriz, yakın tarihlerde meydana gelen diğer krizlere benzemiyor.

BAZI POLİTİK TAVSİYELER

Kesin politik tavsiyelerde bulunmak çeşitli nedenlerden dola­yı erken yapılmış bir hareket olacaktır. Birincisi, ben konuyu ciddi olarak değerlendirmek için piyasanın fazla içerisindeyiz. Şu anda gözlerimizin önüne serilen durum tamamen bizi içine çeken bir du­rumdur ve de benim risk altında birçok şeyimiz var. Daha tarafsız bir şekilde düşünebilmek için, kendimi piyasadan uzaklaştırmamız gerekecektir. İkinci olarak, mevcut yönetimden fazla bir şey bekle­memeliyiz.. Yeni büyük girişimler yeni başkanı beklemek durumundadır ve ancak Demokrat bir başkandan işlerin gidişini değiştirip ulusu yeni bir yöne yönlendirmesi beklenebilir. Üçüncü olarak, durum çok ciddidir ve yeni politik girişimler derinlemesine tartışılmalıdır. Ben mevcut düşüncemi kesin sonuçlardan çok tartışma konulan olarak ifade edeceğim.

Açıkça, serbest bırakılmış ve yerinden oynatılmış bir finansal endüstri, ekonomiye büyük zarar verir.Kontrol altına alınması ge­rekir. Kredi oluşturulması doğası gereği yansımalı bir süreçtir.Aşı­rılıkları engellemek için düzene koyulması gerekir. Ancak, düzenle­yicilerin sadece insan değil, aynı zamanda bürokrat olduklarını da hatırlamalıyız. Kuralları abartmak ekonomik faaliyetleri çok ciddi şekilde sekteye uğratabilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şartlara geri dönmek büyük bir hata olur. Kredi elverişliliği sadece üretkenliği değil, aynı za­manda esnekliği ve yenilikçiliği de besler. İlle de kredi yaratılmaya uğraşılmamalıdır. Dünya belirsizliklerle dolu ve piyasalar değişen koşullara bürokratlardan çok daha iyi uyum sağlarlar. Aynı zamanda, piyasaların değişen koşullara sadece pasif olarak uyum sağlamadıklarını ve aktif olarak olayların şekillenmesinde de katkıları bulundu­ğunu fark etmeliyiz. Esnekliklerini çok değerli kılan değişkenlik ve belirsizlikleri de yaratabilirler. Makro ekonomik politikalar formüle edilirken bu da göz önüne alınmalıdır. Piyasalara, ekonomik istikra­rın sağlanmasına uygun mümkün olan en büyük boyut verilmelidir.

Büyük ölçüde, finansal piyasalardaki aşırılıklar kural koyan­ların gerekli kontrolü doğru yapmamasından kaynaklanır. Piyasaya yeni sürülen bazı finansal enstrümanlar ve metotlar yanlış dayanak­lara bağlanmıştı. Bunların sürdürülemez oldukları görülmüştür ve dolayısıyla terk edilmek zorunda kalınmıştır. Ancak diğerleri ya­yılmayı veya risklere karşı önlem alınmasını sağladıkları için elde tutulmalıdırlar. Kural koyucular son yenilikleri daha iyi anlamalı ve tam olarak anlamadıkları uygulamalara izin vermemelidirler.Risk yönetiminin katılımcılara bırakılabileceği fikri doğrudan sapma­dır. Kural koyucu otorite tarafından yönetilmesi gereken sistematik riskler vardır. Bunu yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmalıdır­lar. Yatırım fonları, bağımsız sermaye fonları ve diğer düzenlemeye tabi olmayan kuruluşlar da masraflı ve de külfetli olsa da bu bilgiyi temin etmelidirler. Maliyetler, bir çöküşün maliyetiyle karşılaştırıl­dığında önemini yitirmektedir. Manevi zarar çok büyük bir problemi içermektedir ama çözülebilir. Finansal sistem tehlikeye girdiğinde, otoritenin müdahale etmesinin gerektiğiyle yüzleşmeliyiz. Hoşlarına gitsin gitmesin, kredi veren kuruluşlar bir otorite tarafından korundukları gerçeğini kabul etmelidirler.Dolayısıyla, bunun için bir fiyat ödemelidirler. Otoriteler, genişleme döneminde daha tetik­te olmalı ve kontrol uygulamalıdırlar. Bu, şüphesiz işin kârlılığını sınırlandıracaktır. İşle uğraşan kişiler bundan hoşlanmayacaklar ve aksi için kulis yapacaklardır ancak kredi oluşturmak kurallara bağlanmış bir iş olmak zorundadır. Bir kurumun kurtarılması için işlerin kontrolden çıkmasına izin veren otoriteler sorumlu tutulmalıdır. Son yıllarda, işler kontrolden çıktı. Finansal endüstrinin çok fazla kârlı olmasına ve çok fazla büyümesine izin verildi.

Mevcut olacak krizden alınacak en büyük ders, mali otoritenin sadece para arzı ile değil, aynı zamanda kredi oluşturulması ile de ilgilen­mesi gerektiğidir.

[Açıklama: Monetarizm iktisadi politika uygulamalarında para arzını önemli bir araç olarak gören bir iktisadi öğretidir. Monetaristler'e göre para arzı hiçbir zaman mal ve hizmet arzından fazla olmamalıdır. Monetaristler’in en ünlülerinden biri Chicago Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Milton Friedmandır. Friedman’a gore eğer hükümet ekonomiyi serbest bırakır ve Merkez Bankası para arzını kontrol ederse enflasyon azalır, yeni yatırımlar teşvik edilir, ekonomik gelişme sağlanır ve işsizlik önemli ölçüde azaltılır. Başka bir deyişle para arzı bir ekonomide üretim, istihdam ve işsizlik üzerinde doğrudan etkili olup para politikası araçları içinde en etkili olanıdır. Fakat Friedman son zamanlarda Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada fikrini değiştirdiğini, para arzının hedef alınmasının başarılı olmayabileceğini söylemiştir.]

Monetarizm sahte bir doktrindir.Para ve kredi bir arada gitmezler. Mali otoriteler sadece ücret enflasyonu ile değil aynı zamanda bertaraf edilen kâr balonlarıyla da ilgilenmelidirler.Varlık fiyatları sadece paranın elde edilebilirliği ile değil, aynı zamanda borç verme niyetine de bağlıdır. Mali otoriteler sadece para arzını değil, aynı zamanda kredi şartlarını da izlemeli ve göz önüne alma­lıdır. Mali otoritelerden kâr fiyatlarını kontrol etmelerini istemenin onlara çok fazla görev yükleyeceği konusuna itiraz edilecektir. Bu itiraz, mali otoritelerin görevi belirli kuralları mekanik olarak uygulamakla sınırlandırılabilirse geçerli olacaktır. Onların işi bundan çok daha karmaşıktır. Onlar, çıkar fonksiyonlarının uygulanmasın­da bütün hileleri kullanarak çok ince bir beklentileri yönetme oyu­nu ile meşguldürler. Bu bir sanattır ve bilime indirgenemez.Alan Greenspan çıkar fonksiyonlarının büyük bir ustasıydı. Maalesef, o yeteneklerini yanlış etkenin hizmetine verdi ve aşırı bir piyasa fundamentalistiydi.

Hem konut balonu, hem de süper balon çok fazla borç kulla­nımı ile karakterize edilebilir. Bu, bilinen riskleri hesaplayan ama yansımayı görmezden gelen sofistike risk yönetimi ile desteklendi. Kural koruyucular hiçbir şey yapmasalar bile borç kullanımı üzerinde yeniden kontrolü oluşturmalıdırlar. Bu tarz kontrolü geçmişte uygularlardı. Hisse senetleri, etrafından dolanacak çok yol olduğu için büyük ölçüde anlamım kaybetmiş olsa da, hâlâ marj zorunluluklarına tabidir. Konut kredisi tahvilleri-teminatları ve diğer sentetik enstrümanlar, tutucu piyasa döneminde çıkarıldıkları için, hiçbir zaman kontrol altına alınmadı. Borcu kontrol etmek finansal endüstrinin hem boyutunu, hem de kârlılığını azaltacaktır ancak bu toplum çıkarlarının getirisidir.

Kredi krizini rahatlatacak özel bir önlem, bir takas odasının kurulması veya kredi temerrüt takası ile değiştirilmesidir. Kırk beş trilyon dolar değerinde kontratlar ödenmemiş olmakla beraber, kontratın tarafları karşı tarafın kendini yeterince koruyup korumadığını bilmemektedir. Temerrüt gerçekleşirse/gerçekleştiğinde, karşı tarafların bazıları yükümlülüklerini yerine getiremeyebilirler. Bu olasılık piyasanın üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaktadır. Federal Reserve’in Bear Stems’in iflas etmesine izin vermemesinde bu önemli bir rol oynamış olmalıdır. Tüm mevcut gelecek kontratların verilmesi gereken bir takas odası oluşturmak veya sağlam bir sermaye yapısı veya katı marj zorunlulukları ile değiştirmekle çok şey kazanılır.

Konut balonunun patlamasıyla yaratılan karmaşa karşısında ne yapılabilir?

Alışılmış devresel bunalım karşıtı parasal ve mali politikalar gittikleri yere kadar uygun olmakla birlikte, belirtmiş olduğum nedenlerden dolayı yeteri kadar ileriye gidemezler. İç fiyatların çöküşünü zapt etmek ve beraberinde gelen acıyı hafifletmek için ek önlemler gerekir. Bu iki nedenden dolayı, mümkün olan en çok sayıdaki insanın evlerini korumaları istenir. Bu hem alt gelir grubu konut kredileri için, hem de konut kredisinin değeri konutlarının değerini aşan insanlar için geçerlidir. Onlar, bir desteğe ihtiyacı olan konut balonunun kurbanları olarak değerlendirilebilir. Ancak, onlara rahatlama sağlamak, konut kredileri hacizle uygulanabilme özelliği sayesinde değer kazandığı için çok incedir. Birçok ülkede borç alan­lar şahsi olarak sorumlu olmakla beraber, Amerika’da borç veren­lerin genelde haciz haricinde herhangi bir yaptırımı yoktur.Diğer taraftan icra konut fiyatlarını düşürür ve durgunluğu arttırır. Aynı zamanda ilgili bütün taraflar için yüksek maliyetlidir ve olumsuz­luğun dağılımı etkisi ile sonuçlanır. Bu etkenleri dengelemek için ne yapılabilir? Bu, şu ana kadar tartıştığımız konulardan daha detaylı değerlendirdiğimiz ve kendi vakfım olan Açık Toplum Enstitüsü’nü de dâhil ettiğim bir konu. İşte ilk bulgularım.

Ödenmiş olan 7 milyon alt gelir grubu ev kredisinin yaklaşık yüzde 40’ı önümüzdeki iki sene içerisinde temerrüde düşecektir.Opsiyonlu-ayarlanabilir- oranlı konut kredileri ve oran ayarlaması­na maruz kalan diğer konut kredilerinin temerrüdü de yaklaşık aynı büyüklükte ancak daha uzun bir süre içerisinde olacaktır. Bu, konut fiyatlarının üzerindeki indirici baskıyı koruyacaktır. Fiyatlar, hükü­met müdahalesi ile durdurulmadığı sürece, uzun dönem eğilimin altına düşecektir.

Emlak krizi sonucunda oluşan dertler çok büyük olacaktır. Bazı en kötü talan uygulamaları için seçilen hedefin yaşlı vatandaşlar ol­duğuna ve orantısız olarak borçlarında temerrüde düştüğüne dair önemli kanıtlar vardır. Farklı renkteki topluluklar da orantısız olarak etkilenmektedir Amerika’da zenginlik ve imkânların artmasında ev sahibi olmanın anahtar bir etmen olduğu göz önüne alınırsa, özel­likle yukarıya doğru giden rengi farklı olan genç profesyoneller ağır darbe alacaklardır. Onlar “mülkiyet toplumu”na inanıp desteklemiş­ler ve varlıkları ev mülkiyetinde yoğunlaşmıştır. Prince George il­çesi, Maryland en iyi örneği oluşturur. Ülkedeki ağırlıklı siyahların hakim olduğu en zengin ilçe olmakla beraber, Maryland en çok hac­zin gerçekleştiği yerdir. Maryland’e ilişkin veriler Afrika Amerikalı ev sahiplerinin %54’ünün alt gelir grubu ev kredisi kullandıklarını, buna karşılık bu oranın İspanyollar için %47 ve beyazlar için %18 olduğunu göstermektedir.

Haciz, ev kredisi değeri ev değerini aştığı için yeni ev sahip­lerini mülklerini terk etmeye iterek, çevredeki evlerin değerini de düşürür. Sonuç olarak, toplu hacizler tüm bir mahallenin denge­sini bozar ve istihdam, eğitim, sağlık ve çocuk sağlığı gibi diğer sahalara da yansır.Ek politik önlemlerin ana odak noktası haczin önlenmesi olmalıdır. Hükümet yönetiminin halihazırda kanunlaştırdığı girişimler, halk ilişkilerindeki uygulamaların ötesine geçemeyecektir. Tüm sınırlamaları bir kez uyguladığınızda pratikte elinizde hiçbir şey kalmaz.

Hem sistematik hem de kişiselleştirilmiş yaklaşımlara ge­rek vardır. Sistematik müdahale ihtiyacı olarak, Temsilci Bamey Frank’in doğru yolda olduğuna inanıyorum, ancak o da iki partinin ‘ de desteğini alabilmek için yeteri kadar ileri gitmemektedir. Cebri icra hakkını koruyan ve bu hakkı uygulama cesaretini kıran iki öne­ri getirmiştir – eğer onun önerdiği sırada uygulansaydı. Birincisi, iflas kanununu, hakimin konut kredisini tekrar asıl konuta yazma­sını sağlayacak şekilde değiştirecekti. Bu, zorunlu bir düzeltmeyi önlemek için, borç verenlerin üzerinde bu tip konut kredilerini kendi istekleriyle yeniden düzenleme baskısı kuracaktır. Cumhuriyetçile­rin itirazı, bunun borç verenin haklarım etkileyeceği ve dolayısıyla gelecekte konut kredilerini daha pahalı yapacağı idi. Ancak Frank teklifi sadece Ocak 2005 ile Ocak 2007 arasında başlatılan konut kredilerine uygulanabilirdi. Ayrıca, mevcut iflas kanunu zaten ikinci evlerde konut kredisi üzerinde değişikliğe izin vermektedir ve bu da maliyetlerini ciddi bir şekilde etkilememiştir.

İpotek endüstrisine göre, borç ödememe ve temerrütle karşı karşıya olan alt gelir grubu ipotek borçlarının değişmesini engel­leyen bir takım yasal ve pratik nedenler vardır. Hizmet verenlere göre, ipoteklerin menkul değere çevrilmesi bireysel borçların takibi­ni zorlaştırmakta ve “havuz ve hizmet sözleşmeleri” kredi şartlarını değiştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Ancak ana engel “tahvil savaşları”dır. Belirli bir kredide farklı dilimlerin çelişkili çı­karları vardır – bir dilimin önceliği anapara iken, diğerininki faiz olabilir. Hizmet verenler, bir dilim kaçınılmaz olarak diğerinden daha derin bir darbe alacağı için ve hizmet verenler her dilime karşı aynı anda sorumlu oldukları için, ipoteklerin yeniden yazılmasına karşı çıkmaktadırlar.

Ancak, havuz ve hizmet anlaşmalarının daha önce kabul edilen­den daha fazla esneklik sağladığına dair artan bir fikir birliği vardır. Menkul kıymetleştirmenin sorunlarına rağmen, Moody’s borçla il­gili değişikliklerin rezerv ve hizmet oranının arttığını ancak 2007’de yeniden düzenlenen kredilerin sadece %3,5’ini oluşturduğunu teyit etmektedir. Borç verenlerin çalışanlarının çalışmalarını sağlamak üzere ek baskı kurmalarına ikna etmek için kredilerin düzeltilmesi­nin yararlarını ölçme ve belgelemeye daha çok dikkat edilmelidir.

Ancak maalesef, kapsamlı reformlarla bile, birçok ev sahibi evinde oturmanın maliyetini karşılayamayacaktır.Yerel yönetimler, ev sahiplerinin önemli bir bölümünün evini kaybedeceği gerçeğini kabul etmek durumunda kalacaklardır ve en ağır borç verme, finan­sal olarak en hassas olan rengi farklı topluluklarda yoğunlaştığı için, yerel hükümetler tam da bu şoku mas etmek için, en az hazırlıklı semtlerde piyasaya atılan büyük emlak envanterlerinin ürkütücü yanıyla karşı karşıyadırlar.Buradaki incelik, bu emlakların boş kal­masına veya ikamet etmeyen kişilerin eline düşmesine izin verme­mek ve evinde oturan ve ona bakan sorumlu kişilere en kısa sürede vermektir.

Yerel topluluklara yardımcı olmak, özel yardımseverler için ve­rimli bir alan olacaktır. Federal ve Eyalet hükümetlerinden gelecek denk fonlar kapsamı ve etkisini büyük ölçüde arttıracaktır. Benim demeğim New York City’de ve Maryland’de yerel girişimlere spon­sor olmaktadır.

New York’ta Belediye, özel yardımseverler borç endüstrisin­den fon alma ile New York City Semtleri Merkezi’ni başlattık. Bu merkez danışmanlık, yasal yardım, borç düzeltmesi, önleyici sos­yal yardım ve eğitim de dâhil olmak üzere haczi önleme avukatlık hizmetini arttıracak ve koordine edecek. Ana misyonu borç alanla­rın evlerinde kalmasını sağlamaktır. Evlerinde kalamayanlar için, o semtin istikrarı sağlamak üzere, emlaklarının sorumlu ev sahip­lerine veya kâr amacı gütmeyen organizasyonlara etkili bir şekil­de transfer edilmesini destekler. Yılda on sekiz bin borçluya kadar yardım etmesini ümit etmekteyiz.New York City Semtleri Merkezi, borçlular, doğrudan hizmet verenler ve kredi endüstrisi arasındaki iletişimi sağlayan dürüst bir komisyoncu olarak çalışacaktır. New York City’nin emlak piyasası mevcut krizle en sert darbeyi almamış olmasına rağmen, New York’ta gerçekleştirilen yerel çözümlerin di­ğer topluluklara da model oluşturmasını umuyoruz.

İpotekte temerrüde düşmüş veya düşmek üzere olan ev sahip­lerine yardımcı olmak üzere Maryland’de çeşitli çabalar gösteril­mektedir. Baltimore Ev Sahipliği Koruma Koalisyonu ve Prince George’s ilçesinde, problemli olan ev sahiplerine yüreklerinden geçen bir yere dönme imkânı sağlamıştır. Sınırlandıran faktör, iyi eğitimli danışmanlardır. Bir kısmı devlet desteği alabilecek çeşitli eğitim programlarını desteklemeyi planlıyoruz.

Başka ne yapılabileceği konusunda çalışmalarımız sürmekte­dir.

Kaynak:

George SOROS, Finansal Piyasalar İçin Yeni Paradigma / The New Paradigm For Financial Markets, İngilizceden çeviren Coşkun Üçüncü, İnkılap, Eylül -2010, İstanbul

[ 1] Michiyo Nakamoto ve David Wighton, “Fiyatların yükselmesini ümit eden Citigroup, ‘Hâlâ dans ediyor.’ Financial Times, 10 Temmuz 2007.

ETKİN YÖNETİCİNİN SEYİR DEFTERİ


Doğru Şeyleri Yapmak

Etkin olabilmesi için, bilgi işçisinden her şeyden önce doğru şeyleri yapması beklenir.

Yapılması Gereken Ne?

Başarılı liderler “Ne yapmak istiyorum?” diye sorarak başlamazlar, “Ne yapılması gerekiyor?” diye sorarlar. Sonra, “Bir fark yaratacak şeyler arasında benim için doğru olan hangisi?” diye sorarlar. Ken­dilerinin iyi olmadıkları şeylerle uğraşmazlar. Gerekli olan diğer şeylerin yapılmasını sağlarlar; ama kendileri yapmazlar, başkala­rını görevlendirirler. Başarılı liderler kendilerinin etkin olmasını sağlarlar! Başkalarının güçlü olmasından endişeye kapılmazlar. Andrew Carnegie mezar taşına, “Burada, kendisinden daha yete­nekli insanları kendi hizmetine almasını bilen bir adam yatıyor” diye yazılmasını istemişti.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Karizmanın Tehlikesi

Biliyorsunuz, bundan 50 yıl önce, liderlik üzerine ilk ben konuş­muştum; bugün bu konuda çok konuşuluyor, çok vurgu yapılıyor, ama etkinlik konusunu dikkate alan pek yok. Bir lider hakkında söyleyebileceğiniz tek şey, liderin izleyicileri olan birisi olduğu­dur. Geçen yüzyılın en karizmalı liderleri Hitler, Stalin, Mao ve Mussolini’ydi. Onlar yanlış liderlerdi!Karizmalı liderlik kendi ba­şına gerçekten büyük ölçüde abartılıyor. Bakın, son 100 yılın en etkin Amerikan başkanlarından biri Harry Truman’dı. Bir gram ol­sun karizması yoktu. Truman, ölü bir uskumru kadar mülayim bi­riydi. Ama onun için çalışan herkes ona tapıyordu, çünkü mutlak anlamda güvenilir biriydi. Truman hayır diyorsa, hayır’dı ve evet diyorsa evet’ti. Ve aynı konuda birisine evet dediğinde bir başkasına hayır demezdi. Son 100 yılın diğer etkin başkanı Ronald Reagan’dı. Reagan’ın büyük gücü, çoğu zaman sanıldığı gibi, kariz­masından değil, neyi yapabileceğini ve neyi yapamayacağını tam olarak bilmesinden geliyordu.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Yetenekli Liderler Fırsatları Nasıl Çarçur Edebiliyor

Birlikte çalıştığım en yetenekli insanlardan biri ve bu çok uzun bir zaman önceydi, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki son demokratik şansölyesi olan Dr. Heinrich Bruning’di. Bir prob­lemin özünü görmede eşsiz bir yeteneği vardı. Ama finansal ko­nularda çok zayıftı. Bu konuları başkalarına devretmesi gerekirdi, ama saatlerce bütçe üzerinde çalışırdı ve hiç de iyi bir sonuç elde edemezdi.Bu, Büyük Bunalım sırasında affedilemeyecek bir ha­taydı ve Hitler’in yolunu açtı. Bir işin uzmanı değilseniz, olmaya çabalamayın.

Güçlü yanlarınıza dayanın ve diğer gerekli görevleri yapmak için güçlü insanlar bulun.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

5. Düzey Liderlik

5. Düzey liderler, şirketin kendilerinden sonraki dönemi için ba­şarılı olabilecek, hatta kendisinden daha büyük başarı kazanabile­cek haleflerini seçerler. Oysa benmerkezci 4. Düzey liderler ha­leflerini başarısız olacak kişilerden seçerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004

Dönüşüm Çarkı ve Kıyamet Çarkı

Mükemmel şirketlerin yöneticileri “insanları saflarına çekmek,” “birliklerini seferber etmek;” “değişimi yönetme” gibi şeyler için vakit ve enerji harcamaz. Doğru koşullarda motivasyon, değişim, saflar ve bağlılık meselesi kendiliğinden çözülür. İvme kazanıp bazı sonuçlar almaya başladıkça herkes kendi safını belirler; tersi olmaz.

Jim Collins, ‘İyi’derı ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 220

Bir 21. Yüzyıl Örgütü Nasıl Yönetilebilir?

Fazla seyahat etmeyin. Seyahatlerinizi örgütleyin. Yılda bir ya da iki kez insanları görmeniz ve onlar tarafından görülmeniz önemli­dir. Bunun dışında seyahat etmeyin. Onlar size gelsinler. Tekno­lojiyi kullanın—seyahat etmekten daha ucuzdur. Söylenmesi ge­reken ikinci şey, şubelerinizin ve yurtdışı örgütlerinizin sizi dü­zenli bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmeleridir. Onun için on­lara yılda iki kez şunu sorun: “Bana bildirmeniz gereken faaliyet­ler nelerdir?” Ayrıca şunu da sorun: “Benim faaliyetlerim ve plan­larım hakkında öğrenmek istedikleriniz neler?”

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Doğru insanı işe alıp almadığınızı anlamak ne kadar sürer?

Genellikle bir yıl içinde—ve kesinlikle iki yıla kalmadan—işe al­dığınız kişinin umduğunuz gibi biri olup olmadığı açıklık kaza­nır… Arada bir yanlış insanları işe aldım diye kendinizi cezalan­dırmayın… Şunu unutmayın yeter: Hatayı düzeltmek size düşer.

Jack VVelch, Kazanmak istiyorsanız, Optimist Yayınları, 2006, s. 106

Kendinizi Değiştirmeye Çalışmayın

Kendinizi değiştirmeye çalışmayın—bunu başarmanız pek müm­kün değildir. Ama performans tarzınızı iyileştirmek için sıkı çaba gösterin. Öte yandan, iyi yapamayacağınız ya da kötü yapacağı­nız işleri üzerinize almayın.

Peter F. Drucker, “Kendini Yönetmek”, Kariyer Yönetimi, MESS Yayınları, 2004, s. 84

 

Napolyon’un zaferle sonuçlanan hiçbir savaşın onun planlarını izlemediğini söylediği anlatılır. Gene de Napolyon bütün savaşla­rını planlamıştır, üstelik daha önce hiçbir generalin yapmadığı kadar titizce. Bir eylem planı olmaksızın yönetici olayların esiri haline gelir. Ve olaylar geliştikçe planı gözden geçirme imkânı verecek kontroller olmaksızın yöneticinin hangi olayların gerçek­ten önemli, hangilerinin kuru gürültü olduğunu bilmesinin bir yo­lu yoktur.

Peter F. Drucker, “Etkin Yöneticiyi Etkin Yapan Nedir?” Harvard Business Revievv, Haziran 2004, s. 61

 

Yaratıcı Tasfiye

“Amaçlarına ulaşmış şeylere kaynak akıtmayı ne zaman durdurur­sun” sorusu liderler için kritik bir sorudur. Liderler için en büyük tuzak, herkesin bir büyük destek daha verirseniz tepeye ulaşacak­tır dediği, “başarıya yaklaşmış” şeylerdir. İnsan bunu bir kere de­ner. İkinci kere dener. Üçüncü kere dener. Ama o aşamaya varıl­dığında bunu yapmanın çok zor olduğu artık anlaşılmış olmalıdır.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Disiplin Kültürü

“Durdurulması gerekenler” listeleri “Yapılması gerekenler” listele­rinden daha önemlidir.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 150

1 Numara ya da 2 Numara

1 ya da 2 Numara konusundaki açıklık Drucker’in yönelttiği bir çift çok sıkı sorudan çıktı: “Bu işte olmasaydınız, bugün bu işe ge­ne girişir miydiniz?” Ve eğer yanıt hayırsa, “Bu konuda ne yapa­caksınız?”

Jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 108

Sizin Arka Odanız Bir Başkasının Ön Odasıdır

Peter Drucker bu konuda övgüyü hak ediyor. Biz bunu uyguladık. Bir matbaa işletmeyin. Bırakın bir matbaacılık şirketi bunu yapsın. Bu, gerçek katma değerinizin nerede olduğunu anlayıp en iyi ele­manlarınızı ve kaynaklarınızı oraya yığma meselesidir.

Arka odalar, tanımları gereği en iyilerinizi çekmeyi hiçbir za­man başaramayacaktır.

Jack VVelch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 397

Biz Peter Drucker’in tavsiyesini izledik. GE’nin ABD’deki “arka odalarını” alıp Hindistan’da “ön oda” haline getirdik.

jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 314

Performansınızı Kontrol Edin

Etkin liderler performanslarını kontrol ederler. Kendilerine şu so­ruyu sorup yanıtlarlar: “Bu görevi alırsam ne elde etmeyi umuyo­rum?” Kendilerine altı aylık hedefler belirlerler ve sonra perfor­manslarını bu hedeflerle karşılaştırarak kendilerini kontrolden ge­çirirler. Bu şekilde neyi iyi, neyi kötü yaptıklarını bulurlar. Aynı zamanda önlerine gerçekten önemli şeyleri hedef olarak koyup koymadıklarını da görürler. Yürütmede son derece iyi ama önem­li görevleri seçmede son derece kötü olan birçok işi gördüm.

Önemli olmayan şeylerin yapılmasını sağlamada harikaydılar. Önemsiz şeyleri başarmada etkileyici bir sicilleri vardı.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Kendi Kuruluşunuzun Esiri Olmak

Baş yönetici olduğunuzda kendi kuruluşunuzun esiri olursunuz. Ofisinize adım atar atmaz herkes size gelir ve bir şey ister. Kapıyı kilitlemek bir işe yaramaz, gene içeri girerler. O yüzden ofisin dı­şına çıkmanız gerekir. Ama bu geziye çıkmak anlamına gelmez. Evinizde kalabilirsiniz ya da gizli bir ofisiniz olur. Gizli ofisinizde yalnız kaldığınızda şu soruyu sorun: “Ne yapılması gerekiyor?” Önceliklerinizi belirleyin ve ikiden fazla önceliğiniz olmasın. Ay­nı anda üç işi birden yapabilen ve iyi yapabilen herhangi birisini tanımıyorum. Bir seferinde bir görevi ya da en çok iki görevi yeri­ne getirin. Bu kadar. Evet, çoğu kişi için iki görev daha uygun dü­şer. Çoğu kişi hız değişikliğine ihtiyaç duyar. Ama iki görevi ta­mamladığınızda ya da listenizin anlamsızlaştığı noktaya ulaştığı­nızda listeyi yeniden yapın. Üçüncü önceliğe geri dönmeyin. O noktada o eskimiştir.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com, 19 Kasım 2004

Misyon Güdümlü

Liderler, çevrelerindeki insanların onların ne yapmaya çalıştığını bilmesini sağlamak anlamında iletişim içinde olurlar. Amaç gü­dümlüdürler—evet misyon güdümlü. Bir misyonun nasıl oluşturu­lacağını bilirler. Bir şey daha, nasıl hayır diyeceklerini bilirler. Li­derler üzerindeki 984 farklı şeyi yapma baskısı taşınılabilir bir şey değildir. O nedenle etkin yöneticiler hayır demeyi ve buna bağlı kalmayı öğrenirler. Bu yüzden de bunalmazlar. Birçok lider 25 farklı şeyin her birinin birazını yapmaya çalışıyor ve hiçbir şey ya­pamıyor. Bunlar çok popüler kişilerdir, çünkü her zaman evet der­ler. Ama hiçbir şeyin yapılmasını sağlayamazlar.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Beşinci Düzey Liderlik

5. Düzey liderler sabır, özen ve ustalıkla çalışırlar. Gösteri atından çok yük beygirine benzerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 48

 

Kaynak:
Peter Drucker & Joseph Maciariello, Etkin Yöneticinin Seyir Defteri, Özgün Adı: The Effective Executive in Action trc: Zülfü Dicleli, Optimist Yayınları, 2007, İstanbul