SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7’nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7’yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7’nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7’nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18’de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK

 

BÜYÜK YAZAR NE YAZAR


uckurlu poturTürkiye’de sağ kesimin tabanı, Batı dünyasına gavur alemi der. Zirvesi ise tabanının aksine sermaye birikim modeli ile zevk ve estetikte, ‘gavur alemi’ ile bütünleşir. Politikadaki kitle particiliğinin zaruri bir neticesidir bu tabanla-tavanın çelişkisi. Bu çelişki, kendine göre bir “Büyük Yazar” tipi üretmiştir. Bu büyük yazarı sağ kesimin tabanı tutar, tavanı ise besler. Büyük yazar, sağ kesimin tabanı ile zirvesi arasındaki bu çelişkiyi maskelemek için, köprü görevi üstlenir. Dolayısıyla, “Büyük yazar” işbirlikçidir, muvazaacıdır, işi idare edicidir, daha doğrusu, “münafıktır”…

Büyük yazar ‘Ayasofya’ meselesini iyi bilmelidir. Zaman zaman Ayasofya üzerinde şahane iç gıcıklayıcı, gönül hoplatıcı ve okuyana “helal olsun” dedirtici yazılar yazar, yazmalıdır. Mehteri göklere çıkartır. Büyük yazarın baş düşmanı “yahudidir”. Komünistlerin Allah belalarını vermelidir.  Zaman zaman çaktırmadan kapitalizme de “kahrolsun” çeker. Sular mı akmıyor, elektrikler mi sık sık kesiliyor? işin içerisine ya siyonist parmağı ya da komünist parmağı girmiştir. Anneler günü kör bir Batı taklitçiliğidir ve opera ile bale için yapılan masraflar, düpedüz israftır, falan filan gibi…

Türkiye’de sağ kesimin tabanına hitap eden gazeteleri yine o sağ kesimin tavanı çıkartır. Tabanda emek, tavanda ise sermaye vardır. Amma beri yandan Türkiye’deki sermaye birikiminde de, baştan sona üçkağıtçılık mevcuttur. Teknik tabirle konuşursak, sermaye birikiminde artık değerin nisbi payı çok yüksektir… Çoğu kez, yüzde elliyi bile aşmaktadır.

Sermaye birikimini, biraz kabaca fakat, “anlaşılabilirce” tarif edelim… Fahişe bedenini satıyor, ücretini ise aradaki komisyoncu alıyor. Halk ağzıyla bu komisyoncuya pezevenk deniliyor. Komisyoncu üç tane beş tane sermaye çalıştırır. Toplam birikimin, hasılatın yarısını işçilerine verir. Diğer yarısına ise kendisi sahiplenir. Kapitalizmin sermaye birikimi de tıpkı bu örnekte görüldüğü gibi pezevenkçedir. Bilhassa işsizliğin yaygın ve yoğun olduğu kriz dönemlerinde, işçiye gerçek ücretinin “hak ettiğinin üçte biri verilir”. İtirazı olana da yol gösterilir.

“Büyük Yazar”, kendini besleyen tavanın arzusu doğrultusunda sermaye birikimindeki çirkefliklere kalemini bulaştırmaz. Kendini büyük kabul eden, büyük sayıp alkışlayan tabanı hoşnut etmek içinse ha bire Ayasofya’ya yüklenir. Şanlı tarihin büyük kahramanlıklarından sahifeler çevirir. Hamasi edebiyatın bir numaralı Pir’i kesilir. Tavan ile taban arasında denge kurar. Dengeyi bozduğu an “hain” damgasını yer. Ayağının altındaki toprak zemin kayar, balon patlar, efsane yıkılır ve “büyük yazar” ihanetinin enkazı altında ezilip kalır. Büyük yazar, fukaralığın sebebini, insanlar arasında Allah korkusunun kalmayışında görür. İnsanlarda Allah (c.c.) korkusu kaybolmamış ve din cevheri insanların yüreğindeki varlığını koruyabilmiş olsaydı; binalardaki zinalar böylesine yol ortalarına kadar yayılmazdı. Baksanıza şu dünyanın manzarasına. Başımıza taş yağmadığına şükür. Üçlerin, Yedilerin ve Kırkların yüzleri suyu hürmetine yaşıyoruz. Büyük yazar’a göre, Allah korkusunun insanların yüreklerinden kayboluşunun belirtisi otobüslerde gençlerin ihtiyarlara yer vermeyip koltuklarda fütursuzca oturuşlarıyla kendini gösterir. Fakat, “emek-sermaye” ilişkilerine sıra geldi mi, Allah korkusunun burada yeri yoktur. İşveren, Allah korkusundan muaftır.

Sağ kesimin tavanında da, tabanında görüldüğü gibi çeşitli meşrep ve ekol havaları esmektedir. Bu havalar, hem tavanı hem de tabanı heterojen kılar. Amma iş emek-sermaye ilişkilerine, sermaye birikiminin pezevenksel temerküz metoduna ve usulüne gizli-açık bir tehdide dünüştü mü, sağ kesimin tavanı kendi arasında derekap birleşir. Operacılar ile Ayasofyacılar birbirleriyle kucaklaşarak emeğin hak istemine karşı çelikten bir koruyucu duvar örerler.Bu durum sermayenin doğal tabiatındandır. İşte sermayenin bu doğal tabiatı, Büyük Yazar’a, kendisine ihanet imkan ve fırsatını vermez. Bu fırsatı bulamadığı, cesareti de kendinde göremediği için büyük yazar, işçi meseleleriyle, ücretlerdeki adaletsizliklerle uğraşmaya yanaşmaz. Bu sebeple ki, cemiyetimizdeki sosyal adaletsizlikler solun inhisarına terk edilmiştir. Aşırısı olsun ılımlısı olsun, işçinin dertlerine sahiplenmiştir. Emr-i bil maruf a aykırı da gelse, Nehyi anil münkerin ihlali dahi olsa, “büyük yazar” vazifesi gereği, sağ kesimin tabanını mehter marşıyla Ayasofya’nın gölgesinde uyutur. Sh:59-61

FARELER KEMİRDİKLERİ YERE ÜFLERLER

Dünyaya geliş sebebinin unutulması gelir dağılımını olumsuz yönde etkiliyor. İnsanların kendi görevlerinin kul mu yoksa vatandaş mı olmak noktasında tereddüt göstermeleriyle de gelir dağılımı, adil ve dengeli olma vasfını tüketiyor. Dağılımda sivri uçlu zirveler ve sert cidarlı kuyular baş gösteriyor.

Türkiye’de kulluk ihtiyaridir. İyi vatandaşlık ise mecburi bir mükellefiyettir.Resmi görüş, kulluğu insanın ihtiyarına, özel tercihine bırakmaktadır… Öncelikle iyi vatandaş olmayı öğütleyip istemektedir. İyi vatandaş olabilmenin vazgeçilmez ilk şartı ise, fiil ve davranışları kanun ve nizamlara uydurmaktır. İyi vatandaşlık, düşünce ve davranışlarda kanunilik gerektirmektedir. İyi vatandaş, emredilen biçimde düşünendir.

Türkiye’nin kendine özgü kanun ve nizamlarından bugüne kadar insanımızın bir kısmı, kantara vurulamaz, hesaba kitaba getirilemez ve rakamların diline sığdırılamaz cesamette, irilikte ve büyüklükte rant kazançları iktisap etmiştir… Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tahsisli satışları büyük rant gelirleri sağlamıştır, tahsis sahiplerine… Demir, çelik, çimento, kağıt, gübre vs. gibi ara mallarını cari piyasa fiyatının altında bir fiyatla satın alan tahsis sahipleri, bunları cari fiyatların üzerinde gerçek ihtiyaç sahiplerine tek kalemde devredince, milyonluk ve milyarlık rantların üzerine oturuvermiştir tahsis sahipleri.

Rant gelirleri özü itibariyle risksizdir ve emeksizdir ve bu bakımdan haksız bir iktisaptır. Fakat idari mekanizmanın emir ve direktifleri doğrultusunda kanuni oluştuklarından, meşru kazanç sayılmaktadır…

Kârhane/semaye patronlarının, başkalarının sırtlarından emeksiz ve risksiz temin ettikleri kendi sektörlerine has gelirleri de, özleri itibarıyla haksız iktisap olmakla birlikte, idari mekanizmanın emir ve direktifleri doğrultusunda kanunlara uygun biçimde oluştuklarından, meşru sayılmaktadır. Gözlenen odur ki, kârhane patronları ile Rant ekonomisinin tahsisi sahipleri arasında kazançlarının meşruiyetleri bakımından fark yoktur. Sadece rantların oluşum kaynaklan değişiktir. Kimisinin fuhuştan, kimisinin kağıt tahsisinden ve kiminin de devalüasyondandır.

Rant ekonomisinde rant gelirlerinin paydaşlar ile, kişileri rant gelirlerinde paydaş kılan idari karar mercilerinde bulunanlar arasında bir çıkar ilişkisinin bulunmuş olması, bulunması doğaldır.Kağıt tevzi edenler ile kağıt tevziatından tahsis kopartacak olanların aynı pota içerisinde erimiş ve eritilmiş olmaları eşyanın tabiatı gereğidir. İşte bu pota Rotaryenlik potasıdır. Lionizm potasıdır. Yuvarlak Masa Şövalyeliğinin potasıdır. Ve bunların hepsini de içerisine alan büyük potadır Masonik localar. Rotaryenlere, Lionlara ve Masonlar ile Şövalyelere bakıldığında bunların hepsinin, ya da çok büyük bir çoğunluğunun ülkemizde rant ekonomisinden büyük pay kopartan kişiler oldukları görülebilecektir.

(Lavvazye)’nin bir enerjinin sakımı kanunu vardır. Hiç bir şey var olmaz, hiç bir şey de yok olmazmış. Bunun doğruluğu-yanlışlığı bir başka mesele.. Doğru ise, söz konusu rantların kaynağı nerededir? Madem ki hiç bir şey var olmaz, Rant ekonomisinde sözünü ettiğimiz akıl almaz rant gelirleri nereden çıkar…?

Geniş halk yığınlarından parça parça, dirhem dirhem onların kanlarından, damarlarından ve iliklerinden iğne ile santim santim çekilerek toplanmaktadır. Şu halde rantlar, gerçekte yığınları yoksullaştıran en önemli faktördür. Küçük azınlıkların, büyük halk yığınlarını yoksullaştırması ise, insanın dünyaya geliş sebebini unutmasının neticesidir. Dünyaya geliş sebebini unutan, ona göz ve kulak tıkayan insan ise, artık insan değildir fakat faredir… Fareler, kurbanlarının kulaklarını kemirirlerken, kurbanları canlarınımn yandığını farketmesinler diye, kemirdikleri noktaya üfürürler.Aynen rant ekonomisinin egemen olduğu düzenlerde de rantiye sahipleri, yoksullaştırdıkları geniş halk yığınlarının işin gerçeğini, püf noktasını fark etmesinler diyerek onları zaman zaman uyuşturucu üfürüklerle efsunlarlar… Lionlar/aslanlar ile

Rotaryenlerin zaman zaman sefaletlerine ve fukaralıklarına bizzat sebep oldukları halk tabakalarının kenar semtlerine sırf iş olsun kabilinden seferler düzenleyerek bir takım atraksiyonlara girişmeleri bu kabilden birer üfürükçülüktür…

Devlet adına işlem tesis eden hükümetler bugüne dek rant ekonomisi yerine, milli geliri daha adil ve dengeli dağıtabilecek bir başka politika uygulayabilmiş olsalardı, laboratuvarları araç ve gereçsiz kalmayacak olan hastaneler ile okullarda rant ekonomisine bağlı eksikliklerin giderilmesi maksadıyla davul zurna eşliğinde ve umuma ilan edilerek yapılan yardım gösterileri de hep bu kabilden birer üfürükçülük gösterileridir. Resmi görüş, vatandaşın iyisini kanun ve nizamlara uygunlukta arar. Oysa ki, vatandaşın iyisi uyanık olandır. Gözünü açandır, kanun ve nizamların çarpıklıklarının altlarını eşeleyendir. Kendini yoksullaştıranları, fukaralaştıranları başına taç etmeyendir. Farelere kulaklarını kemirtmek istemiyenler, gözlerini ve idraklerini dört açmalıdırlar. Sh:143-146 [Eskiden böyle idi….]

***

Çağımızda kalkınmadan anlaşılmak istenen mana sanayileşmek oluyor. Ödemeler dengeleri açık veren ülkeler, sanayileşerek ürettikleri endüstri mallarının ihracı yolundan bu açıklarını kapatmak istiyorlar.

Türkiye’nin şu anda benimsediği yolda, şu andaki yaşayan nesillerinin kalbur üstü kesimleri, “Gelecek nesillerin üreteceklerini daha bugünden ipotek altına bağlamış bulunuyor.” İşte sistemdeki çarpıklık buradadır…

Türkiye insanına ille de velakin batı ölçülerine uygun bir tüketim hayatı yaşatılacak ise, bugünün insanına düşen görev “Uçkurlu Potur”ile iktifa etmektir. “Uçkurlu potur” ile kendisi arasında insani bir irtibat ve telif köprüsü kurmak tevazuunu gösteremeyen günümüzün ve yakın geçmişimizin elit kesimi, Türkiye insanının ayağına “Sanko” yu şimdiden sokuşturmuşsa da, eline tutuşturduğu bira şişesiyle karşısına geçirdiği TV serisinin en heyecanlı yerinde, aniden zuhur eden voltaj kesilmelerinin hâsıl ettiği karanlığın, onun sosyal bir ine gelmesine de mani olmamıştır…

 Doğan her bir Türk çocuğu boynuna borç ipoteği bağlı olarak doğmaktadır… Hayat mı bu ?…(Ön Kapak Yazısı)

Kaynak:

Atilla ÖZDÜR Uçkurlu Potur,  Çizgi Yayınları, 1990-İstanbul

Beyaz Arif AKBAŞ YAZILARI


SOL’UN DİN ALERJİSİ

PARYA LİBERALİZMİ

YALNIZLIK SALGINI

BÜYÜLÜ ANLATILAR: ‘Ulysses’

NİTELİKSİZ ADAM

PROUST VE ŞARLO

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz

PROUST VE ŞARLO


Beyaz Arif AKBAŞ

 kayip-zamanin-izinde

İngiliz sinema yönetmeni Charlie Chaplin, (Şarlo) ile ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanın usta yazarı Marcel Proust arasında nasıl olup ta bir ilişki ve bağlam kurulabilir diye eminim merak edecek olanlar çıkacaktır. Kayıp Zamanın İzinde, bir buçuk milyon civarında kelimeyle yazılmış dünyanın en büyük ve en karmaşık (bazılarınca sıkıcı) yapıtlarından biridir. Kitap oldukça farklı bir zaman metaforu içinde şekillenir ve yaşanan maceranın peşi sıra sürdürülen yolculuğun tüm halkaları Swann’ların Tarafı’yla, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp ve Yakalanan Zaman ile tamamlanır. Eserin ilk kitabı olarak bilinen “Swann’ların Tarafı” oldukça ünlü olup Swann’ın Bir Aşk’ını anlatır. Roman büyük ölçüde geçmişin ayak izlerini takip eder. Romanın yirminci yüzyıl edebiyatı üzerine büyük bir etkisi vardır; birçok ünlü ünsüz kimse bu büyüleyici üslubu parodik bir şekilde taklit etmeye yeltenmiştir.

Proust’un yedi ciltlik eseri onun en önemli çalışmasıdır. Bizdeki tercümeleri dikkate alındığında; çevirinin bir komisyon tarafından yapılmadığı düşünülürse, (Yakup Kadri ve Roza Hakmen) eksik tarafları yine de mazur görülebilir. Zaten Karaosmanoğlu’nun tercümesi tek cilt ile sınırlıdır. Bu eser için tüm dünyada kullanılan; ‘dev’ tanımlamasını sanıyorum ki fazlasıyla hak eder. Eser bu haliyle (Yazar öldüğü için tamamlanamamıştır yani bitmemiştir.) hem uzunluk hem de istemsiz bellek olmanın en ünlü örneğidir. Bu durum biraz da Bergsoncu sezgisellik ve maddi bellek teoremi ile ilişkilendirilebilir. Ayrıca Proust, Bergson’un 1891 den 1893 kadar Sorbonne’da verdiği derslere katılmıştır. Proust’ta Martin Heidegger gibi, Bergson’un bazı kavramlarını kullanır. Örneğin Proust tarafından istemsiz bellek’in en ünlü örneği olarak “madeleine” (bir tür kek) epizodu , ‘Kayıp Zamanın İzinde’ en az yarım düzine kadar yerde geçer. Bu kekin tadını ve kokusunu anımsamak, geçmiş zamanı anımsamak gibidir. Bu tadı yakalayabilmek için tabiî eserin ya orijinalinden ya da revize bir çevirisinden okunması gerekir.

Proust, bir su misali kayıp giden zamanı eserin son kısmında yakalar. Baron de Charlus’un ana ilham kaynağı olan Robert de Montesquiou, Combray yakınlarındaki Gilberte evinde kalıyordur. Charlus, artık saygın Verdurin ile yaptığı gece yürüyüşlerinde sanatın ve toplumun değişen son normları ile tanışır. Mehmet Rifat’a göre ‘Zaman’ın kronolojisini sarsma tekniği, özel adlar dizgesi oluşturularak, üç farklı dünyanın katmanlaştırılması vasıtasıyla yapıtın yeni öğeleri giderek kitabın boyutunun artmasına neden olur. Aslında, bence herkesin yavaş yavaş “Time” (zaman) içindeki geçişlerinin nasıl muazzam bir şekilde gerçekleştiği olgusu yedinci bölümde, Proust tarafından bir açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Kahramanların dönüştüğü ve yakaladığı zaman asri olan zamandır. Yakalanan zamanda aynı kişilerin bir daha yinelenmesi söz konusudur. Rifat’ın da tespit ettiği gibi roman parçalı, kesintili anlatımın bir başka örneğidir.

charlie_chaplin

Buradan hareketle “Şarlo”nun zaman mefhumu hakkında birkaç kelam etmeye çalışacağım. Charlie Chaplin, sessiz filmlerinde Büyük Depresyon’a yer vererek ‘Modern Times’ (Asri Zamanlar) filminde işçilerin ve fakir halkın kötü durumlarına dikkat çekmiştir. Chaplin, hayallerinin ve yaratıcılığının sezgisel boyutta düşünüp de oluşturduğu tüm filmlerin sinema dünyasına yeni yaklaşımlar katmıştır. Burada tematik ve teknik bağlamda Chaplin ve Proust ilişkisinde Bergsoncu bir sezgisel ve bellek algısı düşünülebilir. Filmlerinde diyalogları yazılı olarak farklı bir ekrana geçiş yaparak gösteriyordu bu Proust’un parçalı kesitli anlatımıyla da örtüşmektedir. Charlie Chaplin’in ilk kez 1914 yılında yarattığı Küçük serseri (Şarlo) tiplemesine dayanan son filmi ‘Asri Zamanlar’dır. Yönetmen bu ‘sessiz’ filmi çevirdiği tarihte sinemada ses yaklaşık on yıldan beri kullanılmaktaydı fakat duyguları bu parçalı tekniğin daha iyi yansıttığını düşünen Chaplin bu son filmini yine sessiz çekmeyi yeğlemiştir.

Film’de kısaca Şarlo, bir bantta monoton bir vida sıkma işinde çalışmaktadır. Yaptığı sakarlıklar yüzünden buradaki işinden alınarak deneysel bir ‘otomatik yemek yedirme makinası’nda kobay olarak verilir. Bazı şansız olaylar neticesinde her zaman bilindik hikâyedeki gibi ortalık karışır. Büyük patronlar çıkan bu olaylardan ötürü onu deli zannederler ve tımarhaneye yollarlar. Tımarhaneden çıkan Şarlo elinde salladığı bayraktan ötürü komünist olarak yaftalanır. Sonra polislerle tartışır ve hapishaneye düşer. Filmin başka bir kesitinde ise sevgilisi (Paulette Goddard) bir eğlence yerinde dansöz olarak çalışmaktadır. O’da aynı mekânda garson olarak işe başlar. Yine bir dizi komik olay neticesinde ortalık karışır. Kızın peşine, kaçtığı yetimhanedekiler düşer. Ve filmin sonunda; Şarlo ile bu kızı bir yol kenarında yeni maceralara doğru yola çıkmış bir şekilde görürüz. (Şarlo’nun çoğu filminde bu sahne slaytların sonunda tekrar eder.) Şarlo’nun yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardır. Bir şekilde filmin tüm akışı ve kurgusu düşünüldüğünde asri zamanlarında bir kayıp zamandan ibaret olduğunu çok iyi bir şekilde anlarız. Bu traji-komik sahnelerin asla sonu gelmez ve zaman sisli sinema perdesinin ardında kaybolur. Şarlo, Proust’un parçalı kesitli anlatımını sinema perdesine uyarlayan adamdır. Ve siz bu anlatımın sonucunu Samuel Beckett’in Godot’u misali bekler durursunuz. Godot’un asla gelmeyeceğini bildiğiniz halde.

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz

NİTELİKSİZ ADAM


Beyaz Arif AKBAŞ

Avusturya Macaristan imparatorluğu dönemi yazarlarından büyük romancı Robert Musil’in adını edebiyatla uzaktan yakından ilgilenenlerin duymayanı yok gibidir. ‘Niteliksiz Adam’, (Der Mann Ohne Eigenschaften) başlı başına bir “building” roman. Aslında modernizmin ismine mal olmuş bir yapıttır desem yeridir. Bu tarz yenilikçi ve öncü yazarlar deyince benim aklıma hemen Joyce, Kafka, Melville, Woolf, Nabakov, Foulkner, Proust gibi isimler geliyor. Üstat tıpkı benim gibi üniversite yıllarında özellikle Nietzsche, Dostoyevski, Ralph Waldo Emerson ve Ernst Mach gibi önemli filozof ve edebiyatçılarla ilgilenmiş. Yirminci yüzyılın roman sanatına ölümsüz bir katkı yapmış yazarlar arasında Musil’in yeri benim gözümde daha farklı ve biriciktir.

Musil, 1921’den ölünceye kadar “Niteliksiz Adam” taslakları üstünde çalışmış ilginç bir insandır. Ve daha ilginç olanı sözünü ettiğim bu roman asla tamamlanmamıştır. Gerçi tamamlanmadan kalan kısmı olan romanın son bölümü bile yazar öldükten sonra yayımlanabilmiştir. Asla sonu gelmeyen bir zamanda sonu gittikçe silikleşen bir manzara gibidir ‘Niteliksiz Adam’. Başka bir yönüyle de Avrupa’da yaklaşan felaketi öngörebilen önemli bir edebi başarıdır bu eser. I.Dünya Savaşı’nın çıkması Musil’in insanlık hakkındaki gelecek öngörülerini ne yazık ki haklı çıkarmıştır.

Niteliksiz Adam, kelimenin tam anlamıyla bir geçiş döneminde yaşayan insan prototipidir. Arada kalmış insancıklar boşluktadır yani araftadır aslında. Musil’in “İmpkralya” diye adlandırdığı bu dönem; bir çöküş sürecindeki imparatorluğun yıkıntıları arasında yaşayan bireyleri ve toplumun modernizm çalkantılarını ve çılgınlıklarını sergilemeyi amaçlar. Romanın başkahramanı Ulrich’tir. (Yanlış hatırlamıyorsam Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ kitabında da bir yerlerde ismi geçiyordu.) Ulrich, tuhaf bir o kadarda ilginç bir karakterdir. Biliyorum ki Ulrich’te insan gibi kat kat çelişkilerden örülmüş bir varlıktır. Hem geleneği hem de yeniye doğru olan anlayışı temsil eder. Hani Tanpınar; “Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında..” der ya öyle bir durum. Aslında tüm sorun Ulrich’in çelişkilerle dolu yaşamı ve bu çelişkileri nasıl giderebileceği hususundadır.

Musil, “Sanat sanat içindir”, anlayışı yerine “Sanat hayat içindir” anlayışını benimsemiş/savunmuş bir yazardır. Böyle söylenmesine rağmen O; toplum için sanatından en ufak taviz vermeyecek kadar da dürüsttür. “Bir yazarın meşhur olmadan yaşaması normaldir; yaşamını sürdürmeye yetecek kadar okurunun olmaması ise utanç vericidir” der üstat. Gerçektende öyle, gerçek bir sanatçı ne para ne de şöhret peşinde koşan kişidir. Musil, yaşamı boyunca paradan nefret etmiş ve entelektüel yönünden asla taviz vermemiştir. Kısacası kolaycılığa kaçıp paranın ve toplumun fahişesi olmamıştır. Gerçek bir sanat adamıdır bu yüzden! Musil, yaşarken günümüz romancıları gibi ne çok tanınmış ne de çok para kazanmıştır. Yaşadığı dönemde çağının insanlarının nasıl niteliksiz ve kalabalıklar içindeki gölgelerden ibaret olduklarını betimler. Tüm dehasına rağmen Musil’in yazgısı hayatının son yıllarında Nazizm ve II. Dünya Savaşı tarafından domine edilmiştir. Sonra Musil’in adı geçen yirmi yıl boyunca unutuldu. Sükut suikastına kurban gitti. Tekrar hatırlandığı ve romanı’nın yeniden yayımlandığı tarih 1953’tür. Aradan geçen onca zamanda Musil’in bu ölümsüz yapıtı saklı bir aşk gibi mükemmelleşmiştir. İleri’de Robert Musil’in felsefesini konu alan bir yazı yazmak istiyorum. Tabi romanı tekrar okumayı göze alabilirsem..

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz

**

GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE: RADİKAL POLİTİKA VE OTO-TAHAKKÜM PROBLEMİ



Saul Newman | 12 Şubat 2014

Bu makalede gönüllü kulluk problemini (ilk olarak Etienne de la Boëtie tarafından dile getirilmiştir) inceledim ve bugün radikal politika için ne anlama geldiğini açığa çıkarmaya çalıştım. Birisinin egemenliğine yönelik arzunun devrimci Marksizm ve Anarşizm gibi insanın özgürleşmesini amaçlayan projelerin önünde önemli bir engel teşkil ettiği, yeni öznellik ve devrimci arzu kavrayışlarını ihtiyaç haline getirdiği görülüyor. Burada kritik olan (göstermeye çalışacağım) kişinin iktidar ve otoriteye kişisel bağlılığıdır. (Bu konu değişik şekillerde Max Stirner, Gustav Landauer ve Michael Foucault gibi düşünürler tarafından işlenmiştir) Gönüllü kulluğun politik teori tarafından daha ciddiyetle ele alınması gerektiğini ve bu sorun üzerine düşündükçe politik iktidarı meşrulaştırmaktan ziyade yeni özgürleşme pratikleri ve olanaklarıyla ilgilenen egemenlik karşıtı bir politik geleneğin açığa çıkacağını öne sürüyorum.

Giriş

“Neden itaat ederiz?”sorusuyla başlayan egemenlik karşıtı bir politik söylemi irdeleyeceğim. Tiranlık ve bizim tiranlığa gönüllü kulluğumuz üzerine araştırmaları esnasında Etienne de la Boëtie tarafından ortaya atılan bu soru, Bodin ve Hobbes tarafından öne sürülen egemenlik problematikine karşıt bir pozisyonda başlar. Dahası, radikal politikada çözülmeden kalmış hayati bir soruyu sürdürürken zorunlu olarak politik iktidardan özgürleşme temelli etik ufkun sınırları içinde işler. Gönüllü kulluk problemiyle uğraşmak yeni öznellik, etik ve politik eylem formlarının keşfini gerektirir, böylece iktidarla olan bağlarımız sorgulanabilir. Bu olanakları devrimci anarşizm geleneği üzerinden ve psiko-analitik teoriyle bağlantılandırarak ortaya koymaya çalışacağım. Benim görüşüm, idealleştirme ve özdeşleşme eleştirisi olmadan gönüllü kulluk sorununa karşı koyamayız ve ben burada Max Stirner, Gustac Landauer ve Micheal Foucault gibi her biri özne ile iktidar arasındaki bağları çözmeyi amaçlayarak bir tür özgürlük etiği geliştirmiş düşünürleri inceleyeceğim.

İktidarın iktidarsızlığı

Etienne de la Boëtie’nin 16.yüzyılın ortalarında Discours de la servitude volontaire,ou Le Contr’Un ‘da sorduğu soru bugün geçerliliğini koruyor ve hala temel bir politik konu olarak düşünülebilir:

“Bu olayla ilgili benim bütün çabam ulusların, şehirlerin, kasabaların ve bireylerin büyük çoğunluğunun bir tek kişinin kendileri üzerinde tiranlık kurmasına neden izin verdiğini anlamak. Bu kişinin insanların ona bizzat bahşettikleri gücün dışında hiçbir gücü yoktur, insanlar ıstırap çekmeye hazır olmadıkça zarar veremez ve mani olmaktansa ona tahammül etmeyi daha uygun bulmadıkları sürece kimseye kötülük edemez.”

La Boëtie, kendimizi bize hükmeden iktidara bağlayan, esir eden, aklımızı çelen, körleştiren ve cezbeden öznel ilişkileri araştırır. Buradaki temel ders şudur: İktidar zora bel bağlayamaz, gerçekte bizim kendi gücümüzden beslenir. İktidarı aktif olarak kabullenmemiz eş zamanlı olarak o iktidarı oluşturur. O halde La Boëtie’ye göre tirana direnmek için yapılması gereken ona arkamızı dönmek, aktif desteğimizi geri çekmek ve iktidarın bize yapmayı başardığı büyünün içinden (bizim de katkı sunduğumuz bir yanılsamadır bu) onun zayıflığının ve kırılganlığının farkına varmaktır. Öyleyse kulluk kendi oluşturduğumuz bir durumdur, tamamıyla gönüllüdür ve bizi bu durumdan bağımsızlaştırmaya başlayacak olan artık hükmedilen olmama arzusu ve özgür olma isteğidir.

Bu gönüllü kulluk sorusu Hobbes’in bir yüzyıl sonra öne süreceği sorunun tam karşıtıdır. La Boëtie için mutlak iktidara maruz kalmak doğal olamayan bir durumken Hobbes için bir başka durumda yaşamak olanaksızdır. Doğanın anarşik hali Hobbes için kesinlikle olağandışı ve dayanılmaz bir durumdur. La Boëtie’nin oto-tahakküm[self-domination] sorunsalı bu yüzden egemenliği meşrulaştıran bütün bir politik geleneği (ki bu gelenek bugün hala bizimle birliktedir) tersine çevirir. La Boëtie politik tahakkümün yapay bağları yerine özgürlüğe, öz belirlenime, ailenin ve yoldaşlığın doğal ilişkilerine öncelik veren karşıt pozisyondan başlar. Hürriyet çok da fazla bize kendi arzularını dayatmaya çalışanlara karşı savunulacak bir şey değildir, daha ziyade özgürlüğümüzden feragat etme eğilimimize, otoritenin gözlerimizi kamaştırmasına; zenginlik, kariyer v.s. karşılığında hürriyetimizi teslim etmemize karşı savunulmalıdır. Öyleyse açıklanması gereken insanlar arasındaki özgür ilişkilerin ve özgürlük arzusunun yerine geçen iktidarla kurulan patolojik ilişkidir.

Boëtie’nin gönüllü kulluk ile ilgili açıklamaları tamamıyla yeterli ve ikna edici değildir, özgür insanın zayıf ve korkak hale gelerek başkalarının kendisi üzerinde hâkimiyet kurmasına izin verdiğini düşünür.Bütün bunlara rağmen bence politika için (özellikle de radikal politika için) temel sorulardan birini sorar: İnsanlar belli bir noktadan sonra neden kendileri üzerinde tahakküm kurulmasını arzuluyor?

Bu soru egemenlik karşıtı bir politik teorinin, bir dizi düşünür tarafından başlatılan özgürlükçü bir araştırma hattının önünü açtı. Örneğin Wilhelm Reich faşist kitle psikolojisinin Freudo-Marxist analizini yaparken, Marxist yanlış bilinç kategorisiyle yeterince açıklanamayan, hükmedilmek için duyulan arzudan bahseder. Özgürlük antropologu Pierre Clastres, tahakkümün kaçınılmaz olmadığını gösterdiği için La Boëtie’nin hakkını teslim eder; gönüllü kulluk tarihin (ya da tarihöncesinin) bir badiresi, bir itibar yitimi, ilkel özgürlük ve devletsizlik durumundan hükmeden ve hükmedilenlerin olduğu topluma geçişte bir hataydı. Burada insan (ne insanlık ne de hayvanlar için) adlandırılamaz bir duruma geçer: doğal özgürlüğüne o kadar yabancılaşmıştır ki (ilkel toplumlarda hiçbir şekilde bilinmeyen bir arzuyu) kulluğu özgürce seçer, arzular. (Clastres, 1994: 93-104) Clastres’in düşüncesini takip ederek Gilles Deleuze ve Felix Guattari devletin ortaya çıkışını araştırdılar ve şiddet kullanarak egemenlik kurmaya ya da ele geçirmeye tamamıyla dayanmadığını daha ziyade kendiliğinden arzulanan bir baskıyla, öznenin arzu düzeyinde oto-tahakkümüne dayandığını düşündüler. Devlet, öznenin arzusunu otoriter ve hiyerarşik düşünce yapıları ve bireyleşme biçimleriyle yönlendirerek işler.(1)

Dahası, situasyonist Raoul Vanegeim, La Boëtie ile çok benzerlik taşıyan analizinde, itaatimizin küçük bir ücret karşılığında satın alındığını ve sürdürüldüğünü gösterir. Kendi egemenliğimizin aşağılanmasına karşılık ufak bir psikolojik rüşvet olarak birazcık iktidar:

“ Köleler eğer boyun eğmelerinin karşılığı olarak iktidardan küçük bir parça edinemezlerse uzun süre köle olarak kalmaya istekli değildirler: her bağımlılık ilişkisi belli bir ölçekte iktidar kurma hakkını içerir. Farklı derecelerde boğun eğmişleri barındırmayan bir iktidar yoktur. Bazılarının yönetilmeye oldukça hazır olmalarının nedeni budur.”(Vanegeim, 1994:132)

Başka bir politika..?

Oto-tahakküm problemi bize politika ve özneleştirme arasındaki bağlantının derinlemesine incelenmesi gerektiğini gösterir. Yeni politik formlar oluşturabilmek (ki bugünün en önemli meselesi budur) yeni öznellik ve özneleşme biçimlerini gerektirir. Dahası gönüllü kulluğa karşı çıkmak yeni politik stratejileri, politikanın yeni bir kavrayışını gerektirir. Biraz haklı olarak, La Boëtie, demokrasilerdeki tahakküm olasılığını fark etmiştir: halk tarafından seçilen demokrat lider kendi iktidarından sarhoş olur ve tiranlığa doğru meyleder. Gerçekten de modern demokrasiyi kitle ölçeğinde gönüllü kulluk örneği olarak ele alabiliriz. Mesele seçkinlerin bizi karar mekanizmasında söz hakkımızın olduğuna dair kandırdığı bir yanılsamaya katılmamız değildir, temsili demokrasinin kendisi iktidarsızlığa kitlesel hoşnutluğu ve boğun eğmeye genel bir sevgiyi özendirir.

La Boëtie alternatif olarak bağımsız cumhuriyet fikrini önerir. Ancak ben gönüllü kulluğun karşıtının bağımsız cumhuriyet olmadığını, tamamen farklı bir politik biçim olduğunu düşünüyorum. Sadece yasalarda değil, mülk sahibi zengin sınıfların yoksullar üzerindeki tahakkümü gibi örneklerde bağımsız cumhuriyetlerin kendine has tahakküm biçimleri vardır. Politikanın alternatif formlarını düşündüğümüzde, ya da tahakkümün olmadığı farklı deneyimleri hayata geçirmeyi ve arttırmayı tasarlarken, daha ziyade anarşist politika üzerine düşünmeliyiz bence. Bu bir anti-politik politika, devletin yücelttiği politik iktidarın ve otoritenin yapılarını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir politikadır.

Radikal politik felsefeler içinde en aykırısı olan anarşizm uzun süre marjinal olarak varlığını sürdürdü. Bunun nedeni bir yönüyle anarşizmin heterodoks doğasıdır; bir tek düşünsel gövde ya da fikirler sistemi ile kapsanamadığı daha ziyade çeşitli fikir, felsefi yaklaşım, devrimci pratik, tarihsel hareket ve kimliklerin bir bileşimini ifade ettiği için. Ancak burada anarşist/özgür düşüncenin yeniden ele alınmasını önemli kılan şey bütün radikal gelenekler arasında politik iktidarın yol açacağı tehlikeye; politik kurumlar ve düzenin içerdiği otoriterlik ve tahakküm potansiyeline karşı en hassas olan akım olmasıdır. Bu anlamda insanları iktidara bağlayan mekanizmalara karşı uyanıktır. Bu yüzden Marksist-Leninistlerden farklı olarak anarşistler devrimin ilk aşamalarında devletin ortadan kaldırılmasını savunurlar. Eğer olur da devlet iktidarı bir öncü güç tarafından ele geçirilir ve toplusal devrim için (proletarya diktatörlüğü adı altında) kullanılırsa zamanla sönümlenmekten ziyade yeni sınıfsal ayrışma ve antagonizmalar doğurarak gücünü ve ölçeğini arttırır. Başka bir ifadeyle, devletin doğru sınıf tarafından kontrol edildiğinde özgürleştiren bir araç olarak kullanılabileceğini düşünmek on dokuzuncu yüzyıl klasik anarşistlerine göre, Marx ile girdikleri önemli tartışmalarda söyledikleri gibi, devlet tahakkümünün grift mantığını ve politik iktidarın cazibesini göz ardı eden tamamıyla fantezi bir görüştü. Bu yüzden Rus anarşist Peter Kropotkin devletin belirli bir sınıfın çıkarlarına indirgenemeyecek özgün bir iktidar biçimi olarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Devlet en temel olarak bir tahakküm aracıydı: “Bizler sadece devletin gerçek formunu ve üstlendiği tahakküm biçimlerini değil, en temelinde sosyal devrimin önünde engel teşkil ettiğini görüyoruz.”(Kropotkin,1943) Dahası, devlet iktidarı onu kontrol etmek isteyenlerle kurduğu öznel bağlar ve onlar üzerindeki bozucu etkisi aracılığıyla kalıcılaşır. Bir başka anarşist Mikhail Bakunin’in sözleriyle: “ Tabiî ki de bizler samimi sosyalistler ve devrimcileriz, yine de, iktidara sahip olsak şu anda bulunduğumuz yerde olmazdık.” (Bakunin,1953:249)

Politik iktidarın bu ikirciksiz eleştirisi ve özgürlüğün devlet sistemi içerinde elde edilemeyeceği düşüncesi anarşizmi diğer politik felsefelerden ayırır. Liberalizmle uyuşmaz, liberalizm esasında bir güvenlik politikasıdır; bireyin özgürlüğünü diğerlerinin özgürlüğünden korumak için devlet gerekli görülür. Gerçekten de olağanüstü hallerle devletin bugünkü güvenlikleştirilmesi liberalizmin gerçek yüzünü açığa çıkarır. Aynı şekilde toplumu daha eşit hale getirmek için devleti zorunlu gören sosyalizmden de farklılaşır. Bugün bu düşüncenin nihai çöküşüne otoriter merkeziyetçiliği, yasa ve düzen fetişleri ve global neoliberalizmle bariz suç ortaklığıyla sosyal demokrat partilerin üzücü kaderinde tanık oluyoruz. Dahası anarşizm radikal politika için artık tamamen geçerliliğini yitirmiş devrimci Leninizm’den de ayrılmalıdır. O halde, anarşizmi devlet iktidarının ve hatta devlet iktidarını ele geçirme stratejisinin reddedilmesi tanımlar. Anarşizm bunun yerine parlamenter demokratik kanallarla veya devrimci öncülerle değil alternatif pratikler, özgür birliklere dayanan ilişkiler, eşit özgürlük ve gönüllü işbirlikleri yoluyla erişilebilecek kendini özgürleştirme ve otonomi üzerine odaklanır.

Radikal siyasi gelenek içerisinde diğer politika biçimlerinden farklı ve onlara dışsal olması nedeniyle anarşizm çoğunlukla gölgede kalmıştır. Ancak şuan anarşist bir momentte olduğumuzu iddia edebilirim. Söylemek istediğim, sosyalist devlet projesi ve devrimci Leninizm’in çöküşüyle ve liberal demokrasinin dar güvenlikçi bir politikayla sonuçlanmasıyla birlikte, radikal politika bugün kendisini giderek devlet dışında konumlandırmaya yöneldi. Çağdaş radikal aktivizm parti liderliği ve politik temsiliyet yerine yatay ağlara ve doğrudan eyleme gösterdiği ilgiyle belirgin bir anarşist yönelim içerisinde görünüyor. Burada bir tür devlet iktidarıyla uyuşmazlık, daha fazla otonomi doğrultusunda devletin kurumlarının ötesinde düşünme ve eyleme arzusu vardır. Bu eğilimler ekonomik kriz ile birlikte kapitalizmin sınırlarına ve neoliberal ekonomik modelin sonuna işaret edecek şekilde daha fazla dillendirilmeye başlandı. Neoliberalizmin başarısızlığına cevap artık daha fazla devlet müdahaleciliği değil. Düzenleyici devletin geri döndüğünü söylemek saçma, aslında devlet neoliberalizmden hiçbir zaman uzaklaşmamıştı ve bütün ekonomik liberal ideoloji güvenlik alanında, sosyal hayatın düzenlenmesi, disipline edilmesi ve gözetimi noktasında çok daha yoğun bir devlet varlığını gizlemekteydi. Ayrıca mevcut durumda devletin bize yardımcı olamayacağı açıktır, korunmak için ona gerek yoktur. Gerçekten de ortaya çıkan devletten bir tür kopuştur, gelecek isyanlar giderek istisnai haller üzerinden yöneten devletin hegemonyasıyla mücadele edecektir.

Dahası, anarşizmin önemi teorik düzlemde de kendisini gösteriyor. Çağdaş düşünürlerin değindiği birçok konu (mesela devletsizlik fikri, parti dışı ve sınıf ötesi politik formlar, çokluk kavramı vs ) anarşist bir politikayı çağrıştırır.Gerçekten de yeni politik özne arayışında bu iyice belirginleşir: Michael Hardt ve Antonio Negri’nin çokluk kavramı, Ernesto Laclau için halk, Jacques Ranciere için excluded part-of-no-part, Alain Badiou için militan figürü; bütün bunlar Marxist-Leninist öncü üzerinden politik olarak inşa edilmiş proletarya kategorisinden daha az kısıtlayıcı ve daha geniş olan bir özneleşme biçimi üzerine düşünme çabasına işaret eder. Politik öznellik üzerine benzer bir yaklaşım on dokuzuncu yüzyılda anarşistler tarafından da önerilmişti, Marxist devrimci sınıf kavramının dışlayıcı olduğu, köylülük ve lümpen proletaryanın da devrimci kimliklere dahil edilmesi gerektiği tartışılmaktaydı.(2) Bence anarşizm çağdaş politik düşüncedeki eksik halkadır, hiçbir zaman gerçekten kabul görmeyen düşüncenin hayalete benzeyen varlığı.(3)

Anarşist özne

Anarşizm, iktidarın insan özgürlüğü adına sürekli sorgulamaya tabi tutulduğu ve insan varoluşunun otoritenin yokluğunda düşünüldüğü bir politika ve etiktir. Fakat bu bakış böyle bir anarşist öznenin olup olmadığı sorusunu gündeme getirir. Burada ben anarşizmi gönüllü kulluk problemi üzerinden yeniden düşünmek istiyorum. Klasik anarşistler insan öznenin kalbinde yer tutan iktidar arzusunu görmedikleri için (iktidar yapılarını yok etmek için oldukça istekli olmalarının nedeni bu arzuları körükleyeceğini düşünmeleriydi) oto-tahakküm problemi, kişinin kendi üzerindeki tahakkümü arzulaması, anarşizmde yeterince teorize edilemedi. (4) 18. ve 19. yüzyıldaki anarşistler için (örneğin William Godwin, Pierre-Joseph Proudhon, Mikhail Bakunin ve Peter Kropotkin) aydınlanmacı hümanizmanın rasyonalist söylemlerinde olduğu gibi insan özne doğası gereği özgürlüğü arzuluyordu, dolayısıyla devlet iktidarına karşı devrim insan özgürleşmesi öyküsünün bir parçasıydı. Devlet iktidarının dışsal ve yapay kısıtları yok edilecek ve böylece insanın özsel rasyonel ve ahlaki özellikleri ifade edilebilecek, toplum kendisiyle uyum içinde olabilecekti. Burada, klasik anarşist düşüncede varsayılan, doğal kurallarla yönetilen insan toplumuyla yapay, irrasyonel ve sosyal güçlerin gelişmesine engel devlette somutlaşan politik iktidar ve insan ürünü yasalar arasında Manişeist bir karşıtlık vardır. Ayrıca insanda doğuştan gelen sosyallik (Kropotkin’in söylediği gibi, karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğine yönelik doğal bir eğilim) devlet tarafından çarpıtılmaktaydı ve bu yönelimlerin gelişmesine izin verilse devletin gereksiz kalacağı sosyal uyum üretebilirdi. (Kropotkin, 2007)

Devletsiz, yasaların ve egemenliğin olmadığı bir toplum ki gerçekten de radikal politikanın nihai ufkudur, arzulanabilir bir fikirdir. Ayrıca politik ve legal otoritenin genel olarak sosyal hayat ve insan varoluşu üzerinde baskıcı bir engel teşkil ettiğine şüphe yoktur. Ancak özne ve iktidar arasındaki ontolojik ayrımda belirsiz hale gelen konu özne ve ona hükmeden iktidar arasında sıkıntılı bir karmaşıklığa işaret eden gönüllü kulluk problemidir.Kendini iktidara bağlama arzusunu açıklamak ve bu soruna karşı koymak amacıyla etik ve politik stratejiler geliştirebilmek için öznelliğin anarşist bir teorisini ya da en azından klasik anarşist düşünceninkinden daha gelişkin olanını ortaya koymak gerekiyor. Bu aynı zamanda klasik anarşizmin bazı özcü ve rasyonel kategorilerinin ötesine geçmek anlamına gelir (başka bir yerde (Newman, 2010) bu değişimi postanarşizm olarak adlandırmıştım). Klasik anarşistlerin insan doğası veya politika hakkında kaçınılmaz olarak saf bir bakışa sahip olduklarını söylemiyorum, daha ziyade hümanizm ve rasyonalizm için arzu sorunu kör nokta olarak kalmıştır. Arzunun karanlık, dolambaçlı, öz-yıkıcı ve irrasyonel doğası psikanaliz tarafından sonradan açığa çıkarılacaktı.

Psikanaliz ve tutkulu bağlanmalar

Zihinsel düzeydeki iktidara yönelik öznel bağları keşfetmek önemlidir(5). Marcuse ve Reich (6) gibi Freudo-Marxistler tarafından araştırılan iktidara psikolojik bağımlılık, özgürlükçü politika olanaklarının bazen gizli otoriter arzular tarafından gölgelenebilmesi; devrim sonrası toplumlarda otoriter ve hiyerarşik pratik ve kurumlaşmanın ihtimal dâhilinde olması gibi sonuçlar doğuruyordu. Öznenin politika ve felsefedeki merkezi rolü burada göz ardı edilmez ancak mesele karmaşıktır. Radikal politik projeler insani arzunun belirsizlikleriyle, mesela irrasyonel sosyal davranışlarla, şiddetli ve agresif dürtülerle ve hatta otorite ve hakimiyet amacındaki bilinçaltı isteklerle yüzleşmek zorundadır.

Bu psikanalizin politik ve sosyal açıdan kaçınılmaz olarak muhafazakâr olduğu anlamına gelmez. Tersine psikanalizinde esas olan öznenin daha fazla otonomi kazanma arayışında olduğu, özgür birliktelikler aracılığıyla bilinçaltındaki gerçeği konuşmak için cesaretlendiği bir özgürlükçü etostur(7). İnsanın zihnindeki karanlık tarafı vurgulaması (iktidara bağımlılığını, otoriter figürlerle özdeşleşmesini, agresif tepkilerini) politik otoriteyi aşmayı amaçlayan her devrimci proje için bir alarm işlevi görebilir. Bu gerçekten de Lacan’ın 68 Mayıs’ının radikalizmine cevaben işaret ettiği sorunun aynısıdır: “ Devrimci tutkunun tek olası sonucu vardır: efendinin söyleminde son bulmak. Deneyimin gösterdiği budur. Devrimciler olarak özlem duyduğunuz bir efendidir. Birini bulacaksınız. “(Lacan,2007: 207) Lacan’ın keyif kaçıran bu tahmininde ima ettiği (yüzeysel bir bakışla, bana göre hatalı bir şekilde, politik olarak muhafazakârca yorumlanabilir) devrimci özne ve otorite arasındaki saklı bağlantı, hatta bağımlılıktır. Ayrıca direniş hareketlerinin ve belki de devrimin otoritenin yerini onaylayarak veya yeniden keşfederek devletin sembolik etkinliğini devam ettirebileceğini söyler.

Psikanaliz hiçbir şekilde insanın özgürleşmesini, sosyalliğini ve gönüllü işbirliğini görmezlikten gelmez. Aslında öznedeki iktidar ve hakimiyet için agresif arzuyla özgürlük ve uyumlu biraradalık isteği arasındaki çatışan eğilimlere işaret eder. Ayrıca Judith Butler’in tartıştığı gibi, zihin (öznenin bir boyutu olarak söylem ve iktidara indirgenemez, onları aşar) sadece bizim iktidara tutkulu bağlılıklarımızı ve (Foucoult’ya referansla) öznelleştirme biçimleri ile iktidarın bize dayattığı düzenleyici davranışları değil, aynı zamanda onlara karşı direnişi de açıklayabilen bir şeydir.

Ego özdeşleşmesi

Psikanalizin kavradığı, mesela Freud’un grupların psikodinamiğini analiz ederken gösterdiği, hiyerarşik ve otoriter ilişkilerin kurulmasında özdeşleşmenin oynadığı roldür. Grup üyesi ve lider figürü arasındaki ilişkide kişi, sevgiye yakın bir duyguyla bağlılık nesnesi ego idealin yerini alana kadar lideri ideal tip olarak hem idealize eder hem de onunla özdeşleşir(Freud,1955). Bu özdeşleşme sadece bireyle lider arasında değil aynı zamanda grubun diğer üyeleriyle de öznel bağlar oluşturur. Özdeşleşme bu yüzden otoriter liderlerin çıkarına gönüllü teslimiyeti anlamanın bir yolu haline gelir.

Ancak daha geniş anlamda idealleştirmenin politikadaki yerini anlamamız gerekir ve bu noktada genç Hegelci düşünür Max Stirner’in önem kazandığını söyleyebilirim. Stirner’in Ludwig Feuerbach’ın humanizmine yönelik eleştirisi oto-tahakküm problemiyle uğraşabilmemizi sağlar. Stirner bize tanrının insan ile yer değiştirdiği Feuerbachçı projenin (öznenin tersine çevrilip kutsalın insanlığın ölçüsü olmasının yerine insanlığın kutsalın ölçüsü haline getirilmesi (Feuerbach,1957)) dinsel otorite ve hiyerarşiyi yerinden etmektense sadece yeniden onayladığını gösterir. Feuerbach’ın “ humanist isyanı” bu yüzden yalnızca yeni bir din (Humanizm) yaratmakta başarılı olmuştur, Stirner bu durumu öz-köleleşmeyle [self-enslavement] ilişkilendirir. Bireysel ego artık kendisi ile insan özü fikriyle kutsallaştırılmış kendinin idealleşmiş bir formu arasında bölünmüştür. Bu ideal aynı zamanda bireyin dışında, kendisini ölçtüğü ve tabi kılındığı soyut bir ahlak ve rasyonel bir görüntü haline gelir. Stirner’in söylediği gibi: “ İnsanoğlu, kafan perili […] Büyük şeyler hayal ettin, kendine varlığı senin için olan tanrılardan bir dünya yarattın, çağrılacağını varsaydığın bir ruhlar âlemi, seni işaret eden bir ideal. “ (Stirner,1995:43)

Stirner’e göre öznenin kendisini bu soyut ideallere (sabit fikirlere) tabi kılmasının politik sonuçları vardır. Hümanizm ve rasyonalizm onun analizinde bireyin arzusunun devlete bağlanmasını sağlayan dolambaçlı aracılar haline gelir. Örneğin bu, devlet tarafından tanımlanan vatandaşlık rolleriyle özdeşleşerek olur. Dahası Stirner için La Boëtie’ninkilere paralel bir dizi düşüncede devletin kendisi, biz var olmasına izin verdiğimiz, kendi üzerimizdeki iktidarımızdan feragat ettiğimiz için (bunu ‘yönetim prensibi’ olarak adlandırır) var olabilen bir ideolojik soyutlamadır. Bir başka deyişle bize hükmeden devletin ideası, egemenlik ideasıdır. Devletin gücü esasında kendi gücümüze dayanır ve birey bu gücü fark etmediği, kendisini dışsal bir politik otoriteden önce bastırdığı içindir ki devlet var olmaya devam eder. Stirner’in doğru bir şekilde tahmin ettiği gibi devlet sadece baskı ve zorla işlemez, daha ziyade devletin hâkimiyet kurmasına izin vermemize dayanır. Stirner, ideolojik aparatların sadece ekonomik ve politik sorularla ilgili olmadığını aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlardan kaynaklandığını göstermek istiyordu. Stirner’e göre devletin hâkimiyeti, bize hâkim olmasını arzulamamıza dayanmaktaydı:

“Eğer kimse itaat etmezse kurallarınız, kimse uymazsa düzeniniz neye yarar? […] Devlet efendilik ve kölelik olmadan düşünülemez. Kendisine hâkim olmak isteyen birinin başkalarındaki arzu yokluğunu hesaba katmak zorunda olduğu düşüncesi o başkaları tarafından icat edilmiştir, aynı efendinin köleler tarafından yaratılması gibi. Eğer boyun eğmeye son verilirse efendilik de sonlanır. (Stirner,1995: 174-5)”

Stirner, Marx ve Engels tarafından Alman İdeolojisi kitabında ‘Aziz Marx’ denerek acımasızca ve bıkıp usanmadan eleştirildi. Onu idealizmin en kötü biçimini savunmakla, devletin maddi temelini oluşturan ekonomik ve sınıf ilişkilerini görmezden gelmekle, sonuçta devletin basitçe arzulayarak yok edildiğini söyleyerek eleştirdiler. Ancak Stirner’in analizinin devlet iktidarını ayakta tutan gönüllü kulluğun öznel bağlantısını aydınlatmadaki değeri bu eleştiride gözden kaçırılmıştı. Stirner devletin maddi olarak var olmadığını söylemiyordu, fakat ona göre devletin gücüne zihinsel bağlılık ve bağımlılık aracılığıyla, otoritesinin kabulü ve idealleştirilmesi yoluyla varlığı sürdürülüyor ve destekleniyordu. Öznel idealleştirme boyutunu görmezlikten gelen her devlet eleştirisi devletin gücünü kalıcılaştırmaya yarıyordu. Devlet gerçekte alt edilmeden önce bir idea olarak alt edilmesi gerekliydi ya da daha doğru bir şekilde söylemek gerekirse bunlar aynı sürecin iki yönüydü.

Stirner’in analizinin önemi (anarşist geleneğin hümanist özcülüğünden birçok noktada ayrılsa da geniş anlamda onunla uyumludur(8)) politikanın diğer yüzünü biçimlendiren ve radikal politikanın karşı stratejiler bulmak zorunda olduğu bu gönüllü oto-itaati keşfetmesinde yatar. Stirner’e göre birey gönüllü kölelikten ancak bütün özcü kimliklerden vazgeçer ve öznelliği kendisini yaratan radikal bir eksiklik olarak görürse kurtulabilir:

“Ben kendi payıma kendimi önceden varsayma varsayımından başlıyorum; ancak benim varsayımım kendisini mükemmelleştirmeye çalışan bir varsayım değil, sadece bundan zevk almamı ve yararlanmamı sağlıyor. […] Kendimi önceden varsaymıyorum, çünkü her an kendimi farz ediyor veya yaratıyorum.” (Stirner, 1995:150)“

Stirner’in yaklaşımı bireyin kendini (özcülük ve sabit kimliklerden) özgürleştirmesine eğilmişken, ‘egoistler birliği’kavramıyla kolektif politika olasılığından bahseder. Benim görüşüm bu kavram yeterince geliştirilmemiştir. Gönüllü kullukla ilişkiyi kesmek sadece bireysel bir girişim olamaz. Gerçekten de, La Boëtie’nin söylediği gibi bu her zaman kolektif bir çabayı, halkın zorba iktidarı kolektif bir reddedişini gerektirir. Stirner’in eksiksiz veya tutarlı bir politik ve etik eylem teorisi sunduğunu iddia etmiyorum. Ancak Stirner’in düşüncesinin önemi mikropolitikayı icat etmesinde, öznel düzeyde iktidarla olan pek çok bağımıza ve bu durumdan kendimizi özgürleştirme yollarına yaptığı vurgudadır. Bu noktada devrim ve isyan arasında yaptığı ayrıma dikkat etmek gerekiyor:

“Devrim ve isyan eş anlamlı olarak görülmemelidir. Devrim yerleşik olan durum veya statünün yıkılmasıyla ilişkilidir, devletin veya toplumun yıkılması sırasıyla politik veya sosyal bir eylemdir; amaçlamamış olsa da isyanın kaçınılmaz bir sonucu olarak şartların dönüşümü söz konusundur, başlangıcı insanın kendisiyle olan uyumsuzluğudur, silahlı bir ayaklanma değil bireylerin bir kalkışmasıdır, kendisinden kaynaklanan sözleşmelere uymayan bir yükseliştir. Devrim yeni düzenlemeler kurmayı hedefler, isyan ise yeniden düzenlenmeye imkân vermemeye, bunun yerine kendimizi düzenlememize yol açar ve ‘kurumlara’ şaşaalı umutlar bağlamaz. Yerleşik olana karşı bir mücadele değildir, çünkü başarılı olursa yerleşik olan kendi üstüne çöker, daha ziyade kendisini yerleşik olandan dışarı çıkarmayı hedefler. (Sirner,1995: 279-80)”

Buradan çıkarmamız gereken, radikal politika sadece devlet gibi yerleşik kurumları devirmeyi değil öznenin iktidara esir edilmesine ve bağımlı hale gelmesine yol açan sorunlu ilişkileri dönüştürmeyi hedeflemelidir. İsyan bu yüzden sadece dış baskıya karşı değildir, tersine daha temelde, kişinin içselleştirilmiş bastırılmışlığına karşıdır. Bu yüzden öznenin dönüşümünü, kişinin iktidardan otonomisini arttırmayı hedefleyen bir mikropolitika ve etik içerir.

Burda Gustav Landauer’in tinsel anarşizminden yararlanabiliriz. Gustav Landauer eşzamanlı olarak insanların öznelliğinde bir dönüşüm, ruhun belirgin bir yenilenmesi ve diğerleriyle yeni ilişkiler geliştirme isteği olmadığı sürece politik bir devrim olanağının (ve sosyalizm olanağının) mümkün olmadığını savunur. İnsanlar arasındaki mevcut ilişkiler sadece devlet otoritesini yeniden üretir ve onaylar.(Gerçekten de devletin kendisi belirli bir ilişki, belirli bir davranış ve iletişim, öznelliğimiz ve bilincimiz üzerindeki -hatta bilinçaltını da katmalıyız- belirgin bir damgadır. Bu yüzden sadece ilişkilerin tinsel bir dönüşümüyle aşılabilir.) Landauer’in dediği gibi, “farklı ilişkilerle bağlantı kurarak, başka türlü davranarak onu yok ederiz.” (Martin Buber,1996:47)

Özgürlüğün bir mikropolitikası

Bu yüzden geçmişte radikal siyasi projelerin önünde büyük bir engel teşkil eden gönüllü kulluk probleminin üstesinden gelmek ‘kendi’nin bu tür bir etik sorgulanmasını, öznenin iktidara ilgisini ve onunla suç ortaklığını soruşturmayı gerektirir. Devlet iktidarından kopmayı amaçlayan mikropolitik stratejilerin keşfedilmesine bağlıdır; artık devlet egemenliği tarafından koşullanmayan yeni deneyimlerin, yaşam biçimlerinin ve politik yolların geliştirildiği ve kişinin kurulu sosyal kimlik ve rollerden özgürleştiği, özdeşleşmenin tersine işleyen bazı politikalar. Bu sorgulama (basitçe özgürlüğü güvenlik tarafından koşullanan ve kısıtlanan bir şey olarak görmek yerine) özgürlüğün güvenlik ideolojisinin ötesinde ne anlama geldiğini düşünmek demektir. Aynı şekilde devletin ötesinde demokrasinin, partinin ötesinde politikanın, kapitalizmin ötesinde ekonomik organizasyonun, sınırların ötesinde küreselleşmenin ve biyopolitikanın ötesinde hayatın ne anlama geldiğini düşünmeliyiz.

Burada önemli olan güvenlik arzusunun eleştirel bir sorgulamasıdır. Çağdaş toplumda güvenlik, bir metafizik ve köktencilik haline geldi. Sadece devlet iktidarının öngörülmemiş bir genişlemesi ve yoğunlaşmasının ardındaki güdü değil aynı zamanda yaşam için bir koşul haline geldi. Yaşam tehlikelere karşı (kendi güvenliğimiz veya finansal güvenlik için v.s. ) korunmalı. Ancak bu sadece insan özgürlüğünün değil politikanın da en varoluşsal olanağının olumsuzlanması anlamına geliyor.

Yasalar ve liberal kurumsal sistem bizi güvenlikten koruyabilir mi?

Hayatın amansız güvenlikleştirmesine karşı durabilir mi?

Agamben ve diğerlerinin söylediklerini hatırlamalıyız: biopolitika, egemen şiddet ve güvenlikleştirme yasanın diğer yüzüdür ve yasanın iktidarı bu şekilde sınırlandırabileceğini hayal etmek açıkça liberal bir yanılsamadır. Hayır, artık itaatkâr olan ya da yasaları çiğneyen özneler olmayarak (biri diğerinin öbür yüzüdür, Lacan’dan öğrendiğimiz, yasaların çiğnenmesi yasallığın kabulünü sürdürür(9)) yasa ve kurumlar arasında yeni bir ilişki icat etmeliyiz. Daha ziyade bu itaat/ihlal ikiliğini aşmalıyız. Anarşizm ihlalden fazlasıdır, özgürlük ve otonomi için yeni mekânlar ve deneyimler icat ederek (doğaları gereği kırılgan ve deneyseldir) yasa ve devletin ötesinde yaşamayı öğrenmekle ilgilidir.

Böyle riskler almak disiplin gerektirir ama bu kendimize uygulayacağımız bir tür etik disiplindir. Disiplinsiz olmak için disipline olmalıyız. La Boëtie’nin söylediği gibi, otoriteye itaat bize kolay ulaşır, gerçekten ‘doğal’ gibidir. Dolayısıyla otoriteye karşı isyan yeni özgürleşme denemelerinin disiplinli ve sabırlı bir ayrıntılandırılmasını gerektirir. Bu belki de Foucault’nun askesis kavramıyla varmaya çalıştığı şeydir; onun için insan özgürleşmesi pratiğinden ayrılamaz ve kendine sahip çıkmanın bir parçası olan etik egzersizler.(cf., Foucault,1988) Foucault için bu tür stratejilerin amacı kişinin daha az yönetildiği ya da hiç yönetilmediği yaşam tarzları icat etmektir. Hakikaten, Foucault’ya göre eleştiri pratiğinin kendisi sadece iktidarın meşruluk ve gerçeklik iddiasını değil daha önemlisi hakikatin belirli yayılımı aracılığıyla (bizim belirli hakikat ve normlara riayet ettiğimize dair iktidarın ısrarı aracılığıyla) iktidara ve yönetimsellik rejimlerine bağlandığımız çeşitli yolları sorgulamayı amaçlar. Öyleyse Foucault için : “Eleştiri, gönüllü itaatsizlik[inservitude], düşünümsel[reflective] inatçılıksanatıdır.“(Foucault,1996:386)Foucault bu yüzden “özgürlük için sabırsızlanmamıza biçim veren sabırlı emek “ gerektiren öznelliğimizin sınırlarının bir sorgulamasından bahseder.(Foucault,2000:319) O zaman belki de disiplinsizliğin disiplini yoluyla gönüllü kulluk problemine karşı koyabiliriz.

Sonuç: Bir reddetme politikası

Gönüllü itaatsizlik (iktidarın üzerimizdeki tahakkümünün reddi) politikanın reddi ile karıştırılmamalıdır.Tersine alternatif bir politik biçimin inşası ve eylemin yoğunlaştırılması olarak görülmelidir. Bunu iktidardan vazgeçme politikası, tahakküm karşıtı bir politika olarak adlandırabiliriz. Böyle bir reddetme politikasında apolitik olan bir şey yoktur. Reddetme politikası politikanın reddedilmesi değil, devlette kutsallaşmış yerleşik politik biçim ve pratiklerin reddedilmesi ve devlet dışında yeni politik formlar yaratmaktır. Başka bir deyişle bir otonomi politikası arzusudur. Alternatif bir okumada, Carl Schmitt’in devletin egemenliğini meşrulaştırmak için (devletin dost/düşman karşıtlığını tanımlama imtiyazı Schmitt,1996) öne sürdüğü bir tür otonomi politikası görülebilir. Ancak yerinde politik uğrak devletin dışındadır ve yeni anti-otoriter ilişkiler ve yaşam tarzları ortaya çıkarmaya çalışır.

Bu makalede (çok önceleri La Boëtie tarafından teşhis edilmiş) gönüllü kulluk problemini radikal politik düşüncenin merkezine yerleştirdim. Sınırları psikanalitik teori tarafından belirginleştirilmiş gönüllü kulluk, öznenin arzu düzeyinde iktidara bağlandığı bir eşik olarak anlaşılabilir.Aynı zamanda gönüllü kulluk fikri tahakkümün kırılganlığına ve karar verilemezliğine işaret eder. Öznelleştirme karşıtı işleyen mikropolitik ve etik stratejilerin (gönüllü itaatsizliğin anarşist bir politikası) icat edilmesiyle kişi bu bağları gevşetebilir, çözebilir ve egemenin gölgesinin ötesinde alternatif politik alanlar yaratabilir.

Çeviren: Doğacan Düğmeci

http://www.anarchist-developments.org/index.php/adcs_journal/article/vie… linkindeki makaleden çevrilmiştir.

(1) Deleuze ve Guattari, devlet iktidarına bağlı olduğumuz gizemli yolu işaret eder, bu ‘gönüllü kulluk’ teriminin hem aydınlattığı hem de belirsizleştirdiği bir konudur: “ Devlet elbette özgürlüğün mekânı değildir ancak zorla kulluk ve zapt etmenin faili de değildir. O zaman ‘gönüllü kulluk’tan bahsedebilir miyiz?”(Deleuze&Guattari2005,460)

(2) Marxsit sınıf kategorisine karşıt olarak Bakunin’in devrimci kitle kavramı (Bakunin,1984: 47)

(3) Klasik anarşizmin çağdaş radikal felsefe ile benzerlikleri üzerine bir tartışma için makaleme bakılabilir (2007) ’ Anarchism, Poststructuralism and the Failure of Radical Politics today’, Substance (113)36/2.

(4) İnsan öznelliğinin kalbinde bu tür bir iktidar arzusunun kabul edilmesi, güçlü egemen ihtiyacını onaylayan Hobbesçu pozisyonun kabul edilmesi anlamına gelmez. Tersine, iktidar ve otoritenin merkezi yapılarını parçalara ayırma ve yok etme hedefini daha güncel kılar. Diğer bir deyişle insan doğası iktidarın ayartmalarına ve tahakküm arzusuna eğilimi olsaydı, en son yapmamız gereken üzerimizdeki mutlak bir güce güvenmek olurdu. Benzer bir noktaya Paulo Virno değinmiştir (‘Multitude and Evil’ makalesine bakın) Virno’ya göre, insan olarak bizlerin kötülük kapasitesi olduğu ‘realist’ iddiasını kabul etseydik, merkezi devlet otoritesini kabul etmek yerine iktidar ve şiddetin devletin elinde yoğunlaşmasına karşı daha dikkatli olurduk. (cf., Virno 2008).

(5) Bu Jason Glynos’un oto-ihlal problemi dediği şeyle benzerdir. (Glyno,2008) Burada söylenen, özgürlüğün kavramlaştırması ve pratiği sıklıkla değişik oto-ihlal biçimleri tarafından karmaşıklaştırılır. Bu oto-ihlalin türettiği bilinçaltı zevkler (jouissance) nedeniyle özne kendi özgürlüğünü kısıtlayan eylemlerde (kendi arzu nesnesine veya idealine ulaşmasını engelleyen eylemler) bulunur. Bu yüzden öznenin özgürlüğünün sınırlayıcısı dışsal değil (negatif özgürlük paradigmasında olduğu gibi) içsel hale gelir. Bu gönüllü kulluk problemini psikanalitik açıdan düşünmenin bir başka yoludur.

(6) Ayrıca Theodore Adorno’nun çalışması The Authoritarian Personality(1964)

(7) Mikkel-Borch Jacobsen’e göre Freud’un gruplarla ilgili psikanalitik teorisi “hipnotizmacının adaletsiz iktidarına karşı isyan ya da kalkışma” yı beraberinde getirir. (1988:148)

(8) From Bakunin to Lacan ‘da(2001) Striner’i postyapısalcı bir anarşist olarak ele aldım.

(9) Lacan’ın yasa ve ihlal diyalektiği üzerine tartışması ‘Kant avec Sade’ (1962)

References

Adorno, Theodore. (1964) The Authoritarian Personality. New York:

Wiley.

Bakunin, Mikhail. (1984) Marxism, Freedom and the State (K. J. Kenafick,

Trans.). London: Freedom Press.

—— (1953) Political Philosophy: Scientific Anarchism (G.P Maximoff,

Ed.). London: The Free Press.

Borch-Jacobsen, Mikkel. (1988) The Freudian Subject (Catherine

Porter, Trans.). Stanford: Stanford University Press.

Buber, Martin. (1996) Paths in Utopia. New York: Syracuse University

Press.

Butler, Judith. (1997) The Psychic Life of Power: Theories in Subjection.

Stanford, Ca.: Stanford University Press.

Clastres, Pierre. (1994) Archaeology of Violence, Chapter 7: ‘Freedom,

Misfortune, the Unnameable’ (Jeanine Herman, Trans.). New York:

Semiotext(e).

De La Boëtie, Etienne. (1988) La Servitude Volontaire, or the Anti-

Dictator [Slaves by Choice]. Egham: Runnymede Books.

Deleuze, Gilles., & Felix Guattari. (2004) A Thousand Plateaus: Capitalism

and Schizophrenia (Brian Massumi, Trans.). University of

Minnesota Press.

Feuerbach, Ludwig. (1957) The Essence of Christianity (George Eliot,

Trans.). New York. London: Harper & Row.

Foucault, Michel. (2000) ‘What is Enlightenment?’, in Essential Works

of Michel Foucault 1954–1984: Volume 1, Ethics (Paul Rabinow, Ed.,

Robert Hurley, Trans.). London: Penguin Books.

—— (1996) ‘What is Critique?’, in What is Enlightenment: Eighteenth

Century Answers and Twentieth Century Questions (James Schmidt,

Ed.). Berkeley: University of California Press.

—— (1988) The History of Sexuality, Volume 3: The Care of the Self.

New York: Vintage.

Freud, Sigmund (1955) Group Psychology and the Analysis of the Ego.

The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund

Freud, Volume XVIII (1920–1922): Beyond the Pleasure Principle,

Group Psychology and Other works. Psychoanalytic Electronic

Publishing. Glynos, Jason. (2008) ‘Self-Transgressive Enjoyment as a Freedom Fetter’, Political Studies, Vol. 56/3: 679–704. Hardt, Michael., & Antonio Negri.. (2000) Empire, Cambridge MA,:

Harvard University Press.

Kropotkin, Peter. (2007) Mutual Aid, A Factor of Evolution, Dodo

Press.

—— (1943) The State: Its Historic Role, London: Freedom Press.

Lacan, Jacques (2007) ‘Analyticon’, in The Seminar of Jacques Lacan,

Book XVII: The Other Side of Psychoanalysis (Jacques-Alain Miller,

Ed., Russell Grigg, Trans.). New York and London: W.W. Norton

& Co.

—— (1962) ‘Kant avec Sade’. Critique #191, September: 291–313.

Newman, Saul. (2010) The Politics of Postanarchism. Edinburgh: Edinburgh

University Press.

—— (2001) From Bakunin to Lacan: Anti-authoritarianism and the

Dislocation of Power. MA: Lexington Books.

Schmitt, Carl. (1996) The Concept of the Political (George Schwab,

Trans.). Chicago: University of Chicago Press.

Stirner, Max. (1995) The Ego and Its Own (David Leopold, Ed.). Cambridge:

Cambridge University Press.

Reich, Wilhelm. (1980) The Mass Psychology of Fascism. New York:

Farrar, Straus and Giroux.

Vaneigem, Raoul. (1994) The Revolution of Everyday Life (Donald

Nicholson-Smith, Trans.). London: Rebel Press.

Virno, Paolo. (2008) Multitude: Between Innovation and Negation.

New York: Semiotext(e).

Erişim: İstanbul Indymedia Bağımsız Basın Merkezi

http://istanbul.indymedia.org/tr/haber/g%C3%B6n%C3%BCll%C3%BC-kulluk-%C3%BCzerine-radikal-politika-ve-oto-tahakk%C3%BCm-problemi

 

**************

CEMİL MERİÇ’İN “BİR FACİANIN HİKÂYESİ” KİTABININ ANARŞİ – TERÖR – ANOMİ BÖLÜMÜ

 

 

SALOME’S LAST DANCE (1988)


  “İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.”

 Yönetmen: Ken Russell              

Senaryo: Oscar Wilde, Vivian Russell, Ken Russell        

Ülke: İngiltere, ABD ABD

Biyografi, Komedi, Dram

Süre:89 dakika

Dil:İngilizce

Oyuncular: Glenda Jackson,    Stratford Johns, Nickolas Grace ,Douglas Hodge

Özet:

Salome İrlanda’lı yazar Oscar Wilde’ın yazdığı tiyatro oyunudur. İlk gösterimi 1896 yılında Paris’te yapılmıştır.

Roma İmparatorluğu yönetimi altında, MS 30 yıllarında eski Filistin ve İsrailiye’de Celile Kralı Hirodes Antipa’nın üvey kızı Salome, Kahin Yahya ve diğer karakterler arasında geçen olayların anlatıldığı bir trajedidir.

Yudea Valisi olan Hirodes Antipa kardeşinin karısı Herodias’la evlenir. Kral Hirodes kendisini ve karısını aşağılayıcı yorumlar yaptığı ve halkı kışkırtacağından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana atmıştır. Hirodes bir anlamda kutsal ve adil kişiliği dolayısıyla Yahya’dan çekinmektedir. Herodias’ın kızı Salome ise üvey babası Hirodes’in kendisine karşı duyduğu ilgiden rahatsızdır. Olaylar trajik bir halde gelişir.

Hakkında

Oscar Wilde ve Salome

Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2012) 5/1, 141-159
Oscar Wilde’ın Salome Karakteri; Feminist mi Feminen mi?/
Deniz SALMAN

Salome, Oscar Wilde tarafından 1891 yılının son aylarında Paris’te Fransızca bir müzikal olarak yazıldı. Oyun 1893 yılında Fransa’da yayınlandı. Bir yıl sonra İngilizceye çevrilse de Wilde oyunun İngiltere’de 1905 yılında ilk sahnelenişini göremeden öldü. Hatta oyunun ilk gösterimi 1896’da Fransa’da yapıldığında, onu bile izleyemedi. Çünkü o gün kendi ülkesinde hapisteydi. Wilde bu oyunu İncil’deki Judea (Yahudiye) prensesinin öyküsünden esinlenerek yazmıştır. Salome İncil’de bir ibret hikâyesi olarak yer alırken, Wilde’ın kaleminde tutkulu ve saplantılı bir aşk hikâyesine dönüşmüştür. Yazıldığı döneme göre radikal bir oyun olarak değerlendirilen Salome büyük eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Viktorya dönemi izleyicisinin tepkileri oyunun sansürlenmesi ve yasaklanmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın sonlarında İngiliz sahnelerinde bu oyunun çok büyük tepki görmesinin sebebi büyük ölçüde oyuna adını veren kadın karakter Salome’dur. Ancak böyle bir oyunun konusunun İncil’den alınmış olması da tartışmaların sebeplerinden biridir. Çünkü o dönemde İncil’de adı geçen karakterlerin sahnelerde yer alması yasaktı.

İncil’de geçen öyküde Hirodes, kardeşi Filipus’un karısı Hirodiya’nın kışkırtması yüzünden Peygamber Yahya’yı tutuklatıp zindana attırır ve zincire vurdurur. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, “kardeşinin karısıyla evlenmen kutsal yasaya aykırıdır,” demiş ve bu evliliği geçersiz saymıştır.

Hirodiya bu yüzden Yahya’ya kin tutar; onu öldürtmek ister ama başaramaz. Çünkü Yahya’nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkmakta ve onu hapse attırsa da, kısmen halkın tepkisinden çekindiğinden onu korumaktadır. Ne var ki Hirodes’in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile’nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğar. Hirodiya’nın kızı Salome, kralın isteği üzerine içeri girip dans eder. Bu dans Hirodes’le konuklarının o kadar hoşuna gider ki kral, genç kıza “Dile benden, ne dilersen veririm,” der. Ant içerek, “Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa veririm,” diyerek teklifini yineler. Kız dışarı çıkıp annesine, “Ne isteyeyim?” diye sorar. “Vaftizci Yahya’nın başını iste,”der annesi. Kız hemen kralın yanına gelir, “Vaftizci Yahya’nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum,”diyerek dileğini açıklar. Kral buna çok üzülürse de, konukların önünde içtiği anttan ötürü kızı reddedemez. Kral olarak adının ve yetkisinin küçük düştüğünü görmektense hemen bir cellât gönderip Yahya’nın başını getirmesini buyurur. Cellât zindana giderek Yahya’nın başını keser. Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verir, kız da annesine götürür. Yahya’nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi alır ve mezara koyarlar.

İncil’de geçen bu hikâyeyi oyuna uyarlayan Wilde birkaç ufak ama önemli değişiklik yapar. İşte bu noktada Wilde, Salome karakterini annesinden emir alan küçük bir kız yerine, ona rağmen tek başına hareket eden ve kendi arzularının peşinden koşan bir kız olarak karşımıza çıkarır. Wilde’ın oyununda Salome annesine ne istemesi gerektiğini sormaz. Hatta annesinin karşı çıkmasına ve istememesine rağmen kral için dans eder. Çünkü en başından beri istediği, Yahya’dır ve dans etmeden önce ne isteyeceğini bilmektedir. Amacına ulaşmak için kadınlığının cazibesini kullanmaktan çekinmez. Bu yüzden bugüne kadar birçok tiyatro eleştirmeni Salome’un “femme-fatale” (öldürücü güzelliğe sahip baştan çıkarıcı kadın)yönünü vurgulamışlardır (Hedgecock, 2008). Zaten Hıristiyan geleneğinde Salome, kadının baştan çıkarıcı yönünün ikonu olarak bilinmekte ve resmedilmektedir.

Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome’un bu yönü karşımıza çıkar. Oyun ilerledikçe özellikle merak edilen ve cevap aranan husus, Salome’un bunları yaparken, feminist bir kimlikle kadınların davasına sahip mi çıktığı, yoksa kadınlara yapıştırılan feminenlikle ki bu çalışmada kadının cinsel kimliğini kullanması olarak ele alınmaktadır, kendi amacına yönelik mi yol aldığıdır. Wilde bu süreci, oyun boyunca çeşitli eylem, söz ve imgelerle belirgin kılmaya çalışır. Örneğin doğadaki nesneler sıkça Salome ile özdeşleştirilir. Bunların en başında da ay imgesi gelir. Hatta ay oyun içindeki en temel imgedir denilebilir ve oyunda sadece ölümü değil, aynı zamanda yaşamı da simgeler. Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome ile ay arasında bir eşleşme görülür. Salome’a âşık olan genç Süryani, ayı, ayakları gümüşten sarı peçe takmış küçük bir prensese benzetirken Süryani’ye derin duygular besleyen Herod’un hizmetçisi, ayı, ölüleri arayan ölü bir kadına benzetir. Her iki karakter de duygularının tesirinde kaybolmuş gibidir ve eşzamanlı olarak ayda farklı şeyler görürler. Nitekim bu iki karakter dar bakış açılarından dolayı eninde sonunda kendi trajedilerinin kurbanı olacaktır. Bu esnada Salome’un sahneye girişi oyuna farklı bir bakış açısı kazandırır. Orada kalmasını isteyen krala söylediği “Hayır, kalmayacağım, kalamam!” sözleri bu anlamda dikkat çekicidir (Wilde, 2005, s. 23).

Salome bu sözleriyle daha oyunun en başında Herod’un, yani kralın otoritesini ve sürekli kendisine yönelttiği bakışlarını reddeder ve Herod’un bakışlarından kurtulmak için sarayı terk edip terasa çıkar. Oyunun başlarında Genç Süryani’nin de belirttiği gibi duru, saf ve masum olarak betimlenen Salome’un bu davranışı bağımsız bir role büründüğünün göstergesidir. Üzerindeki baskılardan kurtulmak istercesine terasa çıkan Salome bunu sözleriyle şu şekilde ifade eder:  

Salome: Hava burada ne kadar hoş! Burada nefes alabiliyorum! (Wilde, 2005, s. 23).

Salome, erkek egemen toplumun en büyük temsilcisi olan kralın bulunduğu ortamdan uzaklaşıp bu sözü söyleyerek, otoritenin baskısından uzaklaşmasının ilk sinyallerini verir. Geleneksel Viktorya toplumunda hemen her kadının isteyebileceği bir şeyi, en güçlü ve en zenginin ilgi ve beğenisini kazanıp onun yanında kalmayı reddeder Salome. Yaşadığı toplumun normlarından kendi kimliğinin üzerine basa basa sıyrılan Salome hemen sonrasında gökyüzünde gördüğü ay için şu sözleri kullanır ve bir anlamda ona bakarak kendini tasvir eder (Price, 1996).

Salome: Ayı görmek ne kadar güzel! Küçük bir madenî para gibi. Sanki gümüş bir çiçek. Soğuk ve saf. Eminim ki o bir bakiredir. Onda bir bakirenin güzelliği var.

Evet, bir bakire. Kendisini hiç lekelememiştir. Asla diğer tanrıçalar gibi kendisini erkeklere vermemiştir (Wilde, 2005, s. 24).

Salome bakire ayı överek aslında kendini anlatmaktadır. Bunlar küçük bir kızın ürkek düşünceleri ya da şımarık övgüleri değil, tam tersine ilk cinsel deneyiminden korkmayan ve sıkılmayan bir kadının övgüleridir. Salome kendini etrafındaki her şeyden daha üstün görmektedir ve bu sözleri onun bekâretinin güçlendiğinin göstergesidir. Erkek otoritesine başkaldırarak feminist bir görüntü çizen Salome, bakire oluşunun ve bunun erkekler üzerindeki etkisinin farkındadır. “Feminenlik özellikle erkeklerin gözünde cinsel çekiciliklerini arttırarak kadınlar için avantaj sağlamaya çalışan bir sistemdir,”diyen Kipnis’in tanımında olduğu gibi Salome dişiliğinin ve çekiciliğinin, kendisine verdiği gücü ve sağladığı avantajları görmüş gibidir (Kipnis, 2006). Bu noktada Salome, Pagan ay tanrıçası Kibele ile özdeşleştirilebilir. Çünkü Kibele gibi Salome da bekâretini koruma çabası içindedir. Bu gücün farkında olan Salome, bir yandan da feminen, yani kadınsı cinsel kimliğine döner. Böylesine güçlü bir kadına göre de, içinde bulunduğu ataerkil düzen bir şey ifade etmez.

Salome, yazıldığı dönemin düzeninden ve geleneksel kadın tiplemelerinden sıyrılmış bir karakterdir. Viktorya dönemi kadını cinsel konular hakkında özgürce konuşup kendini ifade edemezdi. Cinsel olarak yükümlü olduğu tek kişi kocasıydı. Üstelik kadın evlilik konusunda erkeğini seçen değil erkek tarafından seçilendi. Ancak Salome, bu durumun tam tersine seçilen değil, seçen taraftır. Kendi seçtiği kişiye bekâretini verecektir. Oysa Viktorya döneminde kadınlar özgür bir iradeye sahip değillerdi ve kendi çocukları üzerinde bile söz hakkı olmayan, eşlerinin iradesi altında yaşayan kişilerdi. Salome ise kendi düşüncelerini özgür bir şekilde dile getirip kararlarına başkasının karışmasına izin vermeyen özgür bir genç kız olarak bu oyunda karşımıza çıkar. Aya yaptığı betimlemeler doğrultusunda bir yandan da erkeklerin kendi üzerindeki gücüyle alay eder ve bunu, Herod’un saraya dönmesi gerektiği konusundaki buyruğunu reddederek en iyi şekilde kanıtlar. Oyunun ilerleyen sahnelerinde ise egemen olan güce, yani bir kral olarak Herod’un gücüne karşı Salome’un tehlikeli konumu ön plana çıkar. Bu konum onu, Herod’un istemediği, hatta yapmaktan korktuğu bir şeyin yapılmasını istemeye iter.

Salome, Peygamber Yahya’nın sarnıçtan gelen sesini duyar ve onu görmek ister, ancak askerler onun bu isteğini reddederler. Herod Yahya’nın görülmesini kesinlikle yasaklamıştır. Salome ise hemen pes edecek bir kadın değildir. Wilde bu oyunda Salome karakterini hemen her yönüyle erkeğe üstün özelliklerle çizer.Çağının tam tersine erkek, Salome gibi bir kadının gücü karşısında acizleşmiştir. Salome burada masumiyetin gücünden cinselliğin gücüne geçiş sürecindedir ve sahip olduğu bu gücün farkındadır. Başkalarının buyruğuna boyun eğmeyen bir kadın olduğundan, Peygamber Yahya’yı görmeye kararlıdır. Nöbetçilere karşı çekiciliğini ve güzelliğini, yani feminen görüntüsünü kullanarak Yahya’nın esir tutulduğu sarnıçtan çıkarılmasını sağlar. Yahya ile karşılaştığı sahne oyunda bir dönüm noktasıdır, denilebilir. Çünkü oyunun en başından beri erkeklerin sürekli bakışlarına maruz kalan Salome bu sahnede kendi bakışlarını bir erkeğe yöneltmiştir. Toplumun cinsel obje olarak gördüğü bir kadın olmaktan çok, kendi cinsel hedefine, her ne pahasına olursa olsun, gitmeye kararlı bir kadındır artık. Yahya’yı görür görmez ona karşı çok güçlü bir arzu duyar. Peygamber Yahya’yı baştan çıkarmaya çalışması, feminenliğinde yatan güçle ilişkilendirilebilir. Ay ile özdeşleştirilen Salome’un Yahya uğruna saflığı ve masumiyeti reddetmesiyle birlikte ay imgesi de değişir.

Kendine duyduğu güven onu bu şekilde güçlü ve aykırı kılmıştır. Viktorya dönemi kadınları hayat verirken, yani evlenip çocuk doğururken, Salome hayat sonlandıran bir kadındır. Diğer yandan Viktorya dönemi kadını iffetli olmak, en azından öyle görünmek zorundaydı. Salome ise kendini peygamber Yahya’dan üstün görmekle kalmayıp, ona güçlü cinsel duygular hissetmekte, bunu tüm cesaret ve açık sözlülüğüyle ifade eder:

Salome: Yahya senin bedenine aşığım, Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz. Bedenin Judea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz. (Wilde, 2005, s. 36).

Salome’un Yahya’yı baştan çıkarmak için özenle seçtiği sözcükler adeta onun tanrısal gücünün göstergesidir (Bird, 1977, s. 88). Yahya ise Salome’u her defasında reddeder. Salome’un Yahya tarafından reddedilmesi aynı zamanda onun gücüne ve cinsel kimliğine duyduğu güvenin de hor görülmesidir. Yahya, Tanrı’nın peygamberidir ve o da kendini Salome’dan üstün görmektedir. İlahî bir kudrete sahip olan Yahya için Salome’un çekiciliğinin ya da cinselliğinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü ona göre Salome, soyundan dolayı kirlenmiştir:

Yahya: Geri dur, Sodom’un kızı. Dokunma bana. Tanrı’nın mabedini kirletme (Wilde, 2005, s. 37).

Yahya’ya göre günah dünyaya kadınlarla gelmiştir. Havva nasıl Hz. Adem’i baştan çıkarıp yasak elmayı yemesini sağladıysa, Salome’un annesi de kocasının erkek kardeşini baştan çıkarmış ve onunla evlenmiştir.Yahya bu yüzden Salome’a, onu dinlemek istemediğini ve kendisinin sadece Tanrı’nın buyruk ve emirlerini dinlediğini söyler. (Wilde, 2005: 36) Ancak bu kabul edilmeyiş, Salome’un hevesini kırmak yerine iyiden iyiye arzusunu ve tutkusunu kamçılar. Yahya’ya karşı duyguları daha da tutkulu hale gelir. Yahya’nın bütün yakarışlarını duymuyormuşçasına, o sadece kendi arzularını dile getirir. Salome bu şekilde birkaç kez yineler ona olan duygularını, çünkü artık Yahya’nın değil, kendisinin ne istediği önemlidir Salome için ve bunu elde edinceye kadar pes etmeyecek bir kişiliğe sahiptir. Kararlılığının ifadesi olarak onunla konuştuğu süre boyunca dokuz kez aynı cümleyi tekrarlar:

Salome: Seni ağzından öpeceğim Yahya, öpeceğim (Wilde, 2005, s. 35-38).

Salome’un konuştuklarını duyan Genç Süryani bunlara daha fazla dayanamaz ve kendini öldürür. Süryani Salome’a âşıktır, ancak kendi ataerkil duygularının bir kadın tarafından böylesine hor görülüp reddedilmesine dayanamaz. Salome’un kendi şehvetini bu kadar aşikâr bir şekilde ifade etmesi Süryani’nin sonunu hazırlar. Böylece Süryani, Salome’un ilk erkek kurbanı olur.

Genç Süryani: Prenses, mür buketlerine benzeyen tüm güvercinlerin güvercini gibi olan Prenses, o adama bakma, ona bakma! Ona böyle şeyler söyleme. Buna dayanamam. Prenses, Prenses, böyle şeyler söyleme (Wilde, 2005, s. 38).

Bunlar, Süryani’nin son sözleridir. Kadının cinsel anlamda toplumun çizdiği sınırların dışına çıkması Süryani’nin tahammül edemeyeceği bir durumdur. Ayrıca Salome’un bir erkeğin aşkını ve arzusunu ifade edebileceği yoğunlukta kendi duygularını ve şehvetini ifade etmesi Süryani’yi kendini öldürmeye sevk etmiştir. 19. yüzyılda normalde bu tür bir şiirsellik ve böylesine güçlü duygular sadece bir erkeğin ifade edebileceği türdendir. Kadınsa sadece bu tür duygu ve iltifatların hedefi olabilir. Bu nedenle Salome’un oyunda böyle bir şey yapması, onu bir erkekle eşit, hatta ondan daha üstün ve güçlü konuma getirir. Süryani’nin cesedinin Salome ile Peygamber arasına düşmesinin her iki karakteri bekleyen kaderden ziyade, erkek ile toplum içerisinde sömürülmüş kadın arasındaki duvarı simgelediği söylenebilir (Price, 1996, s. 158-159).

Tüm bunlar olup bittikten hemen sonra Kral Herod, Herodias ve kralın tüm maiyeti terasa gelirler. Herod yine ay doğrultusunda Salome’u ve oyunun gidişatını tasvir eder.

Herod: Bu gece ay bir garip görünüyor. Garip görünmüyor mu? Her yerde âşıklar arayan histerik bir kadını andırıyor. Hem de çıplak, çırılçıplak. Bulutlar onun çıplaklığını örtmeye çalışıyor, ama o istemiyor. Kendini gökyüzünde çıplak olarak sergiliyor (Wilde, 2005, s. 43).

Herod’un sözleri onun kontrol edilemeyen arzularını yansıtmasının yanı sıra Salome’un ihtirasından korktuğunun da bir göstergesidir. Herod bulutlar ayın çıplaklığını örtmeye çalışırken, onun buna izin vermemesini eleştirir. Oyunda ay Salome’un bir yansıması olduğuna göre, ayda gördüğü çıplaklık onun aklındaki çıplak Salome’un görüntüsüdür. Salome artık onun için son eşinin kızı olmaktan öte, genç ve diri güzelliğiyle, cinsel cazibesiyle, ulaşılması gereken genç bir kadındır. Aslında feministlerin tamamen reddettiği “cinsel obje olarak kadın” imgesidir, Herod’un kafasında oluşan. Ancak ayın açık saçıklığını eleştirirken, kendi ikiyüzlülüğünü de göz ardı etmektedir. Bir yandan kadını toplum içerisinde uygun ve ahlaklı davranışlarıyla kabul etmek isterken, diğer yandan da Salome’u arzulamakta ve dans etmesini istemektedir. Herodias açısından olaya bakılacak olursa ayı sadece ay olarak gören ya da görmek isteyen, sadece kendisidir. Aya belirli nitelikler ve anlamlar yüklemeyen tek kişi Herodias’tır.

Herodias: Hayır, ay, ay gibi işte, hepsi bu. (Wilde, 2005, s. 43).

Gerçekte Herodias’ın sezgileri diğerlerininkilerden daha kuvvetlidir. Kızı Salome’daki değişimin farkındadır ve bu değişim kendisini korkutmaktadır. Bu bakımdan, Herodias’ın duygularını bastırmaya çalıştığı söylenebilir. Salome’un gücü sürekli artmaktadır ve eğer Salome erkek üzerinde güç kazanırsa, bu Herodias’ı da alt ettiği anlamına gelecektir. Zira o dönemde bir kadının kralı önünde bu dansı yapması, onun kralın yatağına gireceği anlamına da gelirdi. Dolayısıyla Salome’un gücü artarken Herodias’ınki azalmaktadır. Salome’un femme fatale bir kadın oluşu sadece erkekler için değil, annesi Herodias için de bir tehlikedir artık. Çünkü Salome güzelliğiyle erkekleri büyüleyen bir kadındır, herkesin bakışı onun üzerindedir. Herodias bu nedenle Herod’u uyarır. Herod’un sürekli kızına bakmasından korkar. Çünkü Salome bu hiyerarşi içerisinde annesinin gücünü kolaylıkla gölgede bırakabilecek bir feminen güce sahiptir. Burada Wilde’ın kendi hayatından da izler bulmak mümkündür. Wilde kendi evliliğini ve eşini tasvir ederken şu sözleri kullanır:

Evlendiğimde eşim güzel bir kızdı, bir zambak gibi ince ve beyaz; gözleri dans ediyor, dalga dalga yayılan neşeli gülücükleri müzik gibi geliyordu sanki. Bir yıl içinde o çiçek zarafeti tamamen kayboldu; kilo alıp ağırlaştı, şekilsizleşti ve deforme oldu. Korkunç bir şeydi. Ona karşı nazik olmaya çalıştım; kendimi ona dokunup onu öpmeye zorladım. Ama o her zaman hastaydı ve. Ağzımı yıkardım her seferinde ve camı açardım, içeri giren temiz havayla dudaklarımı temizlemek için (White, 1998, s. 160).

Gerçek hayatında bu sözlerin sahibi olan Wilde, oyunda yaşça ilerlemiş eşi dururken genç bir kıza yönelen kralın durumuna da bir anlamda açıklık getirmiş olur. Wilde gibi estetik zevki kuvvetli olan ve sanat için sanat peşinde koşan bir erkeğin gözünden, estetik görüntüsünden uzaklaşmış bir kadının bu şekilde tasvir edilmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda oyunda erkek dikkatinin, genç ve diri vücuduyla Salome’a yoğunlaşması şaşılası bir durum değildir. Diğer yandan Herodias, belki de yine bu durumun farkında olduğundan, kızını kıskanmaktadır, çünkü artık Kral Herod’un tek ilgi odağı kızı Salome olmuştur. Herod Salome’a kendisiyle birlikte şarap içmesini teklif eder, ancak Salome Herod’un bu teklifini de reddeder. Birlikte meyve yemeyi teklif eder, fakat yine olumlu bir cevap alamaz. Herod artık Salome’un karşısında iyice acizleşmiştir. Salome’a duyduğu arzu öylesine güçlüdür ki kolay kolay bu duygusundan vazgeçemez. Erkeğin bir kadına duyduğu böylesi abartılı bir tutku, onu kadının karşısında küçültürken, kadını yüceltecektir. Hele ki arzu edilen kadın Salome gibi, kendi his ve tutkularına düşkün özgürlükçü ve ben merkezli bir kadınsa, kendisine duyulan bu arzu ve isteği, kolaylıkla kendi lehine kullanacaktır. Herod Salome karşısında böyle bir acizliğe düşmek üzeredir, ancak son olarak Salome’dan kendisi için dans etmesini ister. Salome ilk başta bu teklife de sıcak bakmaz. Herod’un sözü kralın sözüdür ve herkes için bir emirdir. Salome Herod’u reddederek ataerkil düzeni de reddetmiş olur. Bir kral olan Herod Salome karşısında gücünü kaybetmiş ve yenilgiye uğramıştır. Bir ülkeyi yöneten Kral Herod Salome’a sözünü dinletememiştir. Bunun üzerine ona dans etmesi için yalvarır: “Salome, dans edin benim için. Yalvarırım dans edin benim için.”(Wilde, 2005, s. 65)

Salome beyaz masum bir prensesken, bir anlamda yöneten ve emreden erkeksi bir güce kavuşmuştur. Sınırsız hükmetme yetkisine sahip olan Herod, onun dişiliğinin büyüsüne kapılmış, adeta gücünün kontrolüne girmiştir. Salome’un feminenliği, erkek egemenliğinin en güçlü temsilcisi olan Kral Herod karşısında zafer kazanmıştır. Herod ve Salome rol değiştirmiştir sanki. Salome erkek gibi güçlü, Herod ise kadın gibi zayıf bir konumdadır artık. Diğer bir deyişle Salome’un dişiliği erkek gücüne bir tehdit oluşturmuştur. Çünkü Salome dişiliğinin verdiği bütün mirası kullanarak erkeklerin mantıklı düşünme yetisine son verebileceğini fark etmiş, böylece son derece feminen bir karakter olarak hareket etmeye başlamıştır. Herod Salome’a ne isterse vereceğini söyler, hatta krallığının yarısını bile teklif eder:

Herod: Hayatım üzerine, tacım üzerine, Tanrılarım üzerine. Benden ne dilerseniz vereceğim, krallığımın yarısını bile, sadece benim için dans ederseniz. Oh, Salome, Salome, benim için dans edin! (Wilde, 2005, s. 66).

Herod’un Salome’a yalvarışı güç değişimini temsil eder. Herod her ne kadar kendi arzusunu gerçekleştirmek için çabalıyor görünse de, durum bundan ibaret değildir. Salome’un yapacağı dans onu kendi arzusuna ulaştıracak bir araçtır sadece. Aslında Herod için değil, kendisi için dans edecektir. Diğer yandan Herod, Salome’un, dans ederse Yahya’yı arzulamadan önceki saflığına geri döneceğini sanmaktadır. Ayaklarının beyaz güvercinler gibi olacağını, bir ağacın üstünde dans eden küçük beyaz çiçeklere benzeyeceğini söyler:

Herod: Ah! Çıplak ayaklarla dans edeceksiniz. Çok iyi! Çok iyi! Küçük ayakların beyaz güvercinler gibi olacaklar. Bir ağacın üstünde dans eden küçük beyaz çiçeklere benzeyecekler (Wilde, 2005, s. 69).

Ancak daha sonra Salome’un kan üzerinde dans edeceğini fark eder ve ayın kan gibi kırmızı olduğunu söyler. Ayın bu şekilde değişmesi Salome’un istediğini elde edeceğinin ve kararlılığının işareti olarak yorumlanabilir. Diğer yandan ay, yeniden doğuşun olması için ölümün gerekliliğini temsil etmektedir (Price, 1996, s. 160). Yahya’nın ölümü Salome’un daha da güçlü olarak doğuşudur. Çünkü arzusunu gerçekleştirmiş bir kadın olacaktır. Salome bu duygularla, görünürde Herod için, esasen kendisi için Herod’un önünde dans eder. Yaptığı yedi peçeli dans, dişil erotizmin doruğa ulaştığı noktadır. Aynı zamanda cinsel uyanışın en somut ifadesidir. Salome yedi peçeli dansıyla Yahya’ya olan arzusunu dilsel bir anlatımdan çıkarıp bedensel bir görüngüye dönüştürür. Yahya tarafından reddedilişine isyan edercesine duygularını bu dans yoluyla dışa vurur. Çünkü yedi peçeli dans, dans eden kadının vücudunu örten yedi renk peçenin dans boyunca birer birer atılıp en sonunda kadının vücudunun çırılçıplak kaldığı bir danstır. Salome çok çekici, güzel ve baştan çıkarıcı bir kadındır, ancak Yahya peygamber tarafından reddedilince ona olan arzusu tehlikeli bir hâl alır. Duygularının ve kendisinin hor görülmesine dayanamaz, intikam almak ve amacına ulaşabileceğini göstermek ister. Yaptığı yedi peçeli dans da bunun ispatıdır. Yahya’yı cezalandırmak için kadınlığını ve dişil gücünü kullanır. Bu bağlamda Salome, bir nevi kadınların erkekler üzerinde sahip olduğu gücü ve bunu nasıl kendi çıkarları için kullanabileceklerinin göstergesidir. Bu gücün yanlış yönde intikam hırsıyla kullanıldığı takdirde ne tür sonuçlar doğurabileceğini, hatta ölümle bile sonuçlanabileceğini gösterir. Wilde da bunun farkında olmuş olacak ki, eleştirmen White (1998) Wilde’ın kadınlara duyduğu korku ve nefretin, feminist sayılabilecek duygulara ait daha parlak fikirlerle örülmüş karanlık bir fikrin ve görüşün onun eserlerinde görüldüğünü söyler (White, 1998, s. 158). Hatta Wilde’ın kadınlardan nefret edip korkması ile eşcinselliği arasında da bir bağlantı kurar.

Salome, oyunda hiçbir şekilde pasif rol üstlenmemiştir ve üstlenmeye de niyeti yoktur. Yine o dönem geleneksel genç kız anlayışının dışına taşan Salome’un yedi peçeyle dans etmesi ve bu peçeleri dans ettikçe çıkarması bir isyanın göstergesidir. Dine ve yasal otoriteye isyan edip kendi duygu ve hislerinin dışa vurumudur. Herod yedi peçeli dansını yaptıktan sonra Salome’a ne istediğini sorar ve Salome gümüş bir tepsi içinde Yahya’nın başının getirilmesini ister.

Salome ölüm fermanı verdirecek kadar femme fatale bir kadındır. Bu istek karşısında eli ayağı tutuşan Herod, Salome’a zümrüt v.s. bir sürü başka teklifte bulunur, ancak Salome kendisine verdiği sözü hatırlatarak bu teklifleri reddeder. Salome için dış dünyanın zenginlikleri o an hiçbir şey ifade etmez, çünkü o artık sadece kendi tutku ve arzularının peşindedir. Herod ise verdiği sözün kölesi olmuştur ve bu onun bir erkek ve kral olarak en zayıf düştüğü andır. Çünkü Herod bir kral olarak elinde gücü tutan kişidir ve onun her sözü bu mutlak gücün fiili göstergesidir. Ancak gücü Salome’u ikna etmeye yetmez, çünkü Herod’un o andan sonra söyleyeceği sözlerin bir faydası yoktur. Salome’un Herod’un isteklerini kararlı bir şekilde reddetmesi, kendi arzu ve cinselliğini inkâr eden ataerkil tanrısal bir gücü reddetmesi anlamına gelmektedir (Dellamora, 1990, s. 108-109). Sadece Yahya’nın başı Salome’un arzu ve öfkesini tatmin edecektir. Cellât gidip Yahya’nın başını alarak sarnıçtan dışarı çıkar. Salome duygusal açıdan tatmin olmuştur:

Salome: Ah! Sen ağzından öpmeme izin vermek istemedin Yahya. Şimdi onu öpeceğim, onu olgun bir meyveyi ısırır gibi ısıracağım dişlerimle. Evet ağzını öpeceğim, Yahya söylemiştim sana, söylememiş miydim?… Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi kapalı. Neden kapalılar? (Wilde, 2005, s. 79-80).

Bu sözler Salome’un amacına ulaştığının en güçlü kanıtıdır. Aynı zamanda kendisine hiçbir gücün karşı koyamayacağının da göstergesidir. Tanrının vekili olan bir peygamber olsa da Yahya, Salome’un arzusunun kurbanı olmuştur. “Yahya’nın kafası, iddia edildiği üzere, hadımlaştıran kadının bir temsili değildir,” der eleştirmen Price ve ekler: “Bunun yerine, onun kafası, karakterin hayattayken temsil ettiği şeyi temsil eder. Bu, kendisini, büyük tanrıça Kibele’nin onuruna değil, kendi verimsiz tanrısı için hadım edilmiş kör bir adamdır.” (Price, 1996, s. 65). Salome Yahya’nın ağzını öperek kendisine karşı koyabilecek bir erkeğin var olmadığını gösterir:

Salome: Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı?…

Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm (Wilde, 2005, s. 81).

Ay bu kez Salome’un üzerine düşer ve onu aydınlatır. Herod artık olanlara katlanamayıp, sanki yaşadığı sahneden kaçmak istercesine meşalelerin söndürülmesini, aydan ve yıldızlardan gelen ışık sayesinde kendisini görmemeleri için saklanmak ister. Ancak tüm bu çabaları olanları değiştirmeyecektir. Herod’un “Korkmaya başladım.” sözü yaşadığı trajedinin en büyük kanıtıdır belki de.

Herod saraya gitmek için merdivenleri çıkarken geri dönüp askerlere, Salome’u öldürmelerini emreder ve askerler Salome’u kalkanlarının altında ezerek öldürürler. Annesi Herodias ise, daha Salome dans etmeye başladığı an sahneyi terk etmiştir. Kadın olmasının ve yaşının getirdiği tecrübe ve duygularla, olacakları önceden tahmin etmiş gibidir. Salome öldürülmesine rağmen Herod gönülsüzce izlediği gerçekten kaçamaz. Salome’u öldürtmüştür belki ama ayı uzaklaştıramaz. Bu da onun bu gerçeğe boyun eğmesi gerektiğinin göstergesidir ve sonuçta galip gelen Salome’dur. Price’ın belirttiği gibi Salome’un verdiği son ders onun tutkusunun karşısında duracak bir erkeğin var olmadığıdır (Price, 1996, s. 161). Salome’un sonunda öldürüleceğini bilerek böyle bir şeyi yapmakta ısrarcı olması da, muhtemelen bekaretini koruyarak ölmeyi istemesiyle açıklanabilir. Her ne kadar daha önceki kısımlarda bekaretini Yahya’ya teslim etmek istediğini söylese de, ne şekilde olursa olsun arzuladığı erkeğin dudaklarını öpmek ve onunla ölüme gitmek fikri, onu baştan çıkarmış gibi görünmektedir.

Sonuç

Son olarak belirtmek gerekir ki, Salome erkekler arasındaki tutkunun ifade edilmesini sağlayan bir araç olmaktan ziyade, bir kadın olarak kendi tutku ve arzusunu ortaya koyar. Powell’ın ifade ettiği gibi, Salome sadece Viktorya döneminde kadınlarla ilgili algıları yıkmakla kalmaz, aynı zamanda amaçsız ve sonuçsuz da olsa, kendi cinselliğini yaşamaktaki ısrarını sürdüren ve seks için seks peşinden koşan bir kadındır (Powell, 1990, s. 34). Sahip olduğu dişil enerjiyle, aslında ataerkil kültürün temellerine saldırır ve bunu başarır. İşte bu yönüyle Salome karakteri ve oyunu, eleştirmenler tarafından çirkin ve bayağı bulunmuştur. Çünkü Salome, evdeki melek olarak görülen Viktorya dönemi kadın ideolojisine meydan okuyan bir karakterdir (Dellamora, 1990, s. 247). Viktorya dönemi geleneksel kadını feminenliğini, yani kadınlığını sadece kocasını memnun etmek için kullanırken, Salome dişiliğini veya kadınlığını kendi arzularını elde etmek için kullanan baştan çıkarıcı tehlikeli bir kadın olarak karşımıza çıkar. Bir anlamda Salome, baskıcı topluma karşı isyan eden son dönem Viktorya kadınının yeniden ifade ediliş biçimidir. Nitekim Wilde’ın oyunlarındaki kadınlara bakıldığında, White’ın da belirttiği gibi, çoğunun ya lekesiz bakireler ya da son derece lekelenmiş hayat kadınları olduğu görülür (White, 1998, s. 160). İşte bu oyunda Salome ilk grubu, annesi de ikinci grubu temsil ediyor olarak düşünülürse, Salome lekesiz bir bakiredir ve sonunda ölse de kazanandır. Ancak annesi hayatta kalsa da kaybedendir. Çünkü Salome bekâreti ve feminen kimliği sayesinde erkek egemen toplumda güçlü olma ve var olma savaşını kazanmıştır. Bu yönüyle de Salome’un feminen yanının, feminist sayılabilecek kimliğinin önüne geçtiği söylenebilir.

Kaynakça

Bird, A. (1977). The Plays of Oscar Wilde. Londra: Vision Press.

Dellamora, R. (1990). Traversing the Feminine in Oscar Wilde’s Salom.T. Morgan içinde, Victorian Sages and Cultural Discourse (s. 247). New Brunswick: Rutgers University Press.

Hedgecock, J. (2008). The Femme Fatale in Victorian Literature. New York: Library of Congress Cataloging-in-Publication Dataa.

Ibsen, H. (2011). Nora, Bir Bebek Evi. (T. Öğüt, Çev.) İstanbul: Mitos Boyut.

Kipnis, L. (2006). The Female Thing: Dirt, Sex, Envy, Vulnerability. London: Vintage.

Martin, J. (1999). Women and Politics of Schooling in Victorian and Edwardian England. Londra: Liecester University Press.

Pollard, A. (1967). Victorian Thought. A. Cockshut içinde, The Victorians (s. 1-24). Londra: Penguin Books.

Powell, K. (1990). Oscar Wilde and the Theatre of 1890s. Cambridge: Cambridge University Press.

Price, J. (1996). “A Map With Utopia” Oscar Wilde’s Theory for Social Transformation. New York: American University Studies.

Rousseau, J. (2005). Emile “Bir Çocuk Büyüyor”. (Ü. Akagündüz, Çev.) İstanbul: Selis Kitaplar.

White, V. (1998). Women of No Importance: Misogyny in the Work of Oscar Wilde. J. McCormack içinde, Wilde the Irishman (s. 160). Londra: Yale University Press.

Wilde, O. (2005). Salome. (M. Erşen, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi.

*****

TEHLİKELİ VE GÜNAHKÂR

17/02/2006
Zeynep AKSOY

Kitap: SALOMÉ , Çeviren: Murat Erşen, İmge Kitapevi, 2005, 82 sayfa, 5 YTL.

Oscar Wilde’ın hikâyesinin kaynağını İncil’den aldığı ‘Salomé’ tek perdelik bir dram. Eser, modern tiyatro tekniğinde devrim yaratmasıyla da ün kazanmıştı. Modern ve sembolist dramanın en önemli simgelerinden biri, birçok kez sinemaya aktarılan, Richard Strauss’un operasını bestelediği, Oscar Wilde’ın ünlü Salomé’si Türkçede. Murat Erşen’in bol dipnot ve referans kullanan, oyundaki bütün İncil göndermelerini ayrıntılarıyla açıklayan yetkin çevirisiyle. Kutsal kitaplarda, erkeklerin başına felaket getiren birçok kadından biri olan Salomé’nin öyküsüne, Matta ve Markus İncillerinde rastlanır. Hıristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı zamanlarda geçen öyküye göre, Roma İmparatorluğu zamanında eski Filistin’in Güney kısmı, Ürdün’ün Batı’sında kalan bölge olan Judaea’nın tetrarkı (kralı) Herod, erkek kardeşinin karısı Herodias’la evlenerek ensest ilişkiye girdiği içinYahya Peygamber’i (Vaftizci Yahya) sinirlendirmiştir.

[tetrarch(i.) bir eyaletin dörtte birini yöneten vali; bağımlı yönetici. tetrarchate, chy (i.) böyle valilik veya krallık.]

İki incildeki öyküde de Herodias kızı Salomé’yi (yani Herod’un üvey kızını) kullanmak suretiyle Yahya’nın başının kesilmesine sebep olur. Tetrark, Salomé’ye kendisi için dans ederse istediği her şeyi yapacağını söyler. Salomé, annesine ‘ne isteyeyim’ diye sorar, annesi de, ‘Vaftizci Yahya’nın başını’ diye yanıt verir. Salomé, yedi duvak dansını yaptıktan sonra karşılık olarak Yahya’nın başını talep eder. Kral, söz verdiği için infazı yerine getirir.

İncil’deki öykülere göre, suç, kızını bu isteğe kışkırtan Herodias’ındı, fakat zaman geçip de Yahya daha büyük hürmet gören bir azize dönüştükçe Salomé de (sonuçta başı isteyen o olduğu için) daha çok suçlanmaya başlanır. Salomé efsanesi edebiyatta ve görsel sanatlarda Rönesans’a kadar çok sık işlenegeldi, 19. yüzyılda ise, özellikle Avrupa’nın Doğu’daki sömürgeci yayılmasıyla yeniden popüler oldu.

Felaket kehaneti

Edebi formasyonu çok sağlam olan Oscar Wilde kuşkusuz tarihte Salomé’yi işleyen birçok eseri tanıyordu ve 1892 yılında yazdığı oyununda da İncil referanslarının yanı sıra bunlara da başvurmuştu. Özellikle de sembolist şiir ve dram yazarlarının en önemlilerinden Maurice Maeterlinck’ten etkilenmişti: Salomé oyununun evrensel bir gizemi öne çıkaran, olacak bir felaketi kehanet eden tarzı (ölü bir kadına benzeyen ay, çok kötü şeyler olacağının sık sık tekrarlanması, bir intihar, yerdeki kana basmanın uğursuzluğu, kralın duyduğu kanat çırpışları, vs.) ve karakterlerin mekanik, basit, absürde kaçan dili hep Maeterlinck’in oyunlarına özgü şeylerdir.

Oscar Wilde oyunu 1891’de Paris’te Fransızca olarak yazdı. Özellikle Gustave Moreau’nun Salomé çizimlerinden ilham aldığı söylenir. 1892 Haziranı’nda İngiltere’de oyunun provaları başladı ancak oyun İncil’den karakterlerin sahnede tasvir edilmesinin yasak olduğu gerekçesiyle sansürlendi. Asıl sebep, tabii ki oyunun cinsel açıdan oldukça cüretkâr olmasıdır. Sonunda, yazıldıktan beş yıl sonra, 1896’da Paris’te sahnelendi.

Sahnelendiğini göremedi

Wilde’ın metninde Salomé, Yahya’nın özellikle de onun cazibesine kapılmamasından, kendini dine vermişliğiyle kendisine bakmaktan bile kaçınmasından etkilenir.Onun beyaz bedenini, siyah saçlarını, kırmızı dudaklarını arzular ve bunlar ona Yahya’nın kesilmiş başı şeklinde bir gümüş tepside sunulduğunda onu öpmekten kaçınmaz. Bu bariz nekrofilinin yanı sıra Kraliçe’nin pajı (savaş sanatını ve başka hizmetleri öğrenmesi için soyluların yanına verilen soylu genç) ile Genç Süryani arasında da eşcinsel bir ilişki vardır. Dolayısıyla İngiltere’de sansüre uğraması ve ilk kez 19. yüzyıl sonlarında çok daha avangard bir yaşamın merkezi olan Paris’te sahnelenmiş olması çok doğal.

Salomé, 1894’de Aubrey Beardsley’in meşhur çizimleriyle yayımlandı ki, elimizdeki Salomé’de de bu çizimler kullanılıyor. Wilde’sa bu çizimlerden birini beğenmiş, geri kalanını çok ‘Japon etkileşimli’ bulmuş, kendi oyununun çok daha Bizans’a özgü olduğunu söylemişti.

Bir perdelik, ihtirasın özyıkıcılığına dair bir trajedi ‘Salomé’. Dili basit ve tekrarlarla dolu. Özellikle Yahya’nın konuşmalarında İncil’den birçok direk alıntı var. Konu da son derece basit ve o kadar sadelikle işleniyor ki ilk okumada sembolist ayrıntıların güzelliği ve dilde yarattığı atmosfer gözden kaçabiliyor. Hatta ‘Salomé’nin sahnelendiğini yaşarken hiç göremeyen Oscar Wilde’ı düzgün bir şey yaratmamış, sadece İncil’den ve kendisinden önce aynı konuyu işleyenlerden alıntı yapmış olmakla suçlayan eleştirmenler olmuştur. Ama şu da bir gerçek ki, o yazdıktan sonra neredeyse diğer bütün ‘Salomé’ler unutuldu ve Richard Strauss’un operası da, 20. yüzyılda çekilen birçok ‘Salomé’ filmi de Wilde’ın metnini temel aldı.

Kitaptan

Ama neden bana bakmıyorsun Yahya?

 Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı.

Neden kapalılar?

 Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana?

 Benden korktuğun için mi bakmıyor bana Yahya?

.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehirini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi?

 Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?

… Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome’ye, Herodias’ın kızına, Judea’nın prensesine!

İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim… Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir…

Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım.

Ah! Neden bana bakmadın Yahya?

 Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun.

İşte sen Tanrı’nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!

Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum… Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya?

 Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.

Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun…

Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın?

 Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür.

Sadece aşka bakmak gerekir.

 ********************************

TÜKETİCİLER NE YEDİKLERİNİ BİLMİYORLAR


POLİTİKA, BİLİMDEN ÜSTÜN GELDİ

STEPHEN LENDMAN

Bugün menümüzde genetiği değiştirilmiş gıdalar var. Sadece ABD’de, tüm işlenmiş gıdaların %80’inden fazlasında bu maddelerden bulunuyor.Diğerleri arasında; pirinç, mısır, buğday, soyafilizi ve soya ürünleri, bitkisel yağlar, hafif içecekler, salata sosları, sebzeler ve meyveler, yumurta dahil olmak üzere günlük gıdalar, kırmızı et, tavuk, domuz ve diğer hayvansal ürünler, ve hatta çocuk gıdaları ve proses ürünlerindeki gizli katkı maddeleri ve bileşenler (domates sosu, dondurma, margarin ve fıstık yağı gibi) yer alıyor. Tüketiciler, ne yediklerini bilmiyorlar; çünkü etiketleme yasak. Bununla birlikte, tehlike net bir şekilde ortada. Bağımsız bir şekilde gerçekleştirilen araştırmalar gösteriyor ki bu gıdalardan ne kadar çok yersek, sağlığımıza potansiyel olarak daha büyük bir zarar verir.

Bugün, tüketiciler bilgilendirilmiyorlar ve sonuçları bilinmeyen, kontrolsüz, düzensiz bir kitlesel insani deneyimin parçasıdırlar. Bununla birlikte, bunun doğurduğu riskler çok fazla; bu riskleri öğrenmek yıllar alacak ve en sonunda öğrendiğimizde de, genetik mühendislik ürünü olan gıdaların giderek daha fazla bağımsız uzmanın inandığı gibi insan sağlığını tehdit ettiği yönünde nihai bir kanıt elde edilirse, doğurduğu hasarı tersine çevirmek için artık çok geç kalınmış olacak. GDO tohumları bir alana yerleştirildiği andan itibaren, cin şişeden çoktan çıkmış demektir.Amerika’nın tarıma elverişli çiftliklerinin üçte ikisinden fazlasına doğru şimdiden başlayan ve durdurulamazsa her yere doğru yayılması muhtemel olan kontaminasyonu tersine çevirmek üzere bilimde şu anda bilinen herhangi bir yöntem yok.

Bu; F. William Engdahl’ın çok önemli ve iyi bir belgelendirmeye dayanan Aldatmaca Tohumları: Genetik Manipülasyonun Gizli Gündemi (Seeds of Destruction: The Hidden Agenda of Genetic Manipulation) başlıklı kitabında ortaya konan riske rağmen gerçekleşiyor. Bu; Washington ve dört İngilizAmerikan tarım devinin, hayvansal ve bitkisel yaşam biçimlerinin patentini almak suretiyle, gıda tedarikimizi dünya çapında denetimleri altına almak, gıdayı tamamen genetik mühendisliği ürünü haline getirmek ve bunu dostlarını ödüllendirip düşmanlarını cezalandırmak üzere bir silah olarak kullanmak için yaptıkları şeytansı plandır.

Bugün, tüketiciler, potansiyel sağlık risklerini bilmeksizin bu gıdaları günlük olarak tüketiyorlar. 2003 yılında, Jeffrey Smith Aldatmaca Tohumları (Seeds of Deception) başlıklı kitabında bunları açıklamıştı. Halkı bilgilendirme çabalarının bastırıldığını, güvenilir bilimin adeta toprağa gömüldüğünü açıklamış; iki saygın bilimadamının (UC Berkeley’den Ignacio Chapela ve iskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski araştırmacısı ve dünyanın önde gelen lektin ve bitki genetik modifikasyon uzmanı Arpad Pusztai’ın) başına gelenleri mercek altına almıştı. Söz konusu kişiler iftiraya maruz kaldılar, peşlerine casuslar takıldı, araştırmaları konusunda tehdit edildiler ve Pusztai’ın durumunda olduğu gibi işlerini yaptığı için işinden kovuldular.

Arpad Pusztai, GDO gıdalarının vaat ettiklerine inanmıştı, bunları incelemek üzere görevlendirilmişti ve bunlara dair ilk bağımsız araştırmayı gerçekleştirdi. Diğer araştırmacılar gibi kendisi de eline geçen bulgular karşısında şok olmuştu. GDO’lu patateslerle beslenen farelerin daha küçük ciğerleri, kalpleri, testisleri ve beyinleri vardı; bağışıklık sistemleri zarar görmüştü ve akyuvar hücrelerinde yapısal değişimler yaşamışlardı ve bu durum onları (GDO’suz patateslerle beslenen farelerin aksine) enfeksiyona ve hastalıklara daha açık hale getiriyordu.Durum daha da kötü bir noktaya evrildi. Boyunaltı bezi ve dalakta hasarlar ortaya çıktı; dokular genişledi (pankreas ve bağırsaklar da dahil); karaciğerde atrofi durumları ortaya çıkarken, mide ve bağırsaklarda ciddi bir yaygınlaşma yaşandı, ki bu da kanser riskinin gelecekte daha fazla olduğunun bir işareti olabilir. Bunun kadar alarm verici olan bir diğer unsur ise, sonuçların 10 günlük bir testin sonucunda alınmasıydı; ve 110 günden sonra da etkileri kalıcı olarak devam etti ki bu da insan yaşamında 10 yıla karşılık geliyor.

Daha sonra yapılan bağımsız araştırmalar da, Pusztai’ın öğrendiklerini teyit etti ve Smith de bu konuda 2007 yılında Genetik Rulet: Genetiği Değiştirilmiş Gıdaların Belgelendirilmiş Sağlık Riskleri başlıklı kitabında bir takım bilgiler paylaştı. Söz konusu kitap, derinliği açısından ansiklopedik bilgiler içermektedir; eşsiz ve kapsamlı bir kaynaktır ve bu makale, bu kitaptaki bazı şaşırtıcı verileri gözden geçirmektedir.

Smith, kitabının girişinde, ABD Gıda ve ilaç İdaresi FDA’nın GDO’lu gıdaların güvenliğine dair politika açıklamasından söz eder; ancak bunu destekİeyecek herhangi bir kanıta başvurulmamıştır. Söz konusu açıklama, GHW Bush’un “GDOların sıradan tohumlar ve mahsullerin tamamen muadili olduğu ve bu konuda herhangi bir hükümet düzenlemesine gerek olmadığı konusundaki”Başkanlık Emri’ni desteklemektedir. FDA, “bu yeni yöntemlerle oluşturulan gıdaların diğer gıdalardan anlamlı veya yeknesak bir şekilde ayrıştığını gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadığım” belirtmiştir. Tek bu açıklama, güvenlik araştırmalarına gerek olmadığı ve “son kertede, güvenliği sağlamadaki sorumluluğun gıda üreticisine ait olduğu” anlamına gelmekteydi. Bunun sonucunda, bu yeni&cesur&tehlikeli dünyada kuzu, kurda emanet edilmiş oluyor.

FDA’nın politikası, baraj kapaklarını açmış oldu ve Smith bunu şu şekilde açıklar: “Yeni teknolojinin hızlı bir şekilde konuşlandırılmasının ortamı hazırlandı,”tohum endüstrisinin “konsolide hale gelmesini, milyonlarca dönüm araziye GDO’lu tohum ekilmesini, yüz milyonlarca insanın beslenmesini (söz konusu gıdalar, buna karşı çıkan uluslara ve tüketicilere rağmen tedarik edildi) ve bunu güvence altına alan yasaların çıkarılmasını sağladı. Bugün karşımıza çıkan vergi bedeli ise; kontamine edilmiş mahsuller, milyarlarca dolar paya kaybı, zarar görmüş olan insan sağlığıdır ve görülen o ki FDA yalan söylemiş.

FDA şunu biliyordu ki GDO’lu mahsuller “anlamlı bir şekilde farklıdır” çünkü teknik uzmanları onlara bu şekilde söylemiştir. Sonuç itibariyle, insanlar üzerinde olanlar da dahil olmak üzere uzun vadeli araştırmalar yapılmasını, olası alerjilere, toksinlere, yeni hastalıklara ve beslenme sorunlarına dair test yapılmasını tavsiye etmişlerdi. Onun yerine, politika, bilimden üstün geldi; Beyaz Saray FDA’ya GDO’lu mahsulleri desteklemesini emretti ve Monsanto’nun eski bir başkan yardımcısı, FDA’ya giderek bunun güvence altına alınmasını sağladı. Bugün, endüstri kontrolsüz durumda; ve şirketler gıdalarının güvenli olduğunu söylediğinde, görüşleri sorgulanmıyor. Dahası, Smith’in de belirttiği gibi, diğer ülkelerdeki politika yapıcılar FDA’ya güveniyorlar ve değerlendirmelerinin geçerli olduğu konusunda yanlış bir yargıda bulunuyorlar. Bağımsız araştırmalar, endüstrinin yürüttüğü araştırmalarla örtüşmediğinde tasvip edilmiyor. Farklılıklar ürkütücü. İlki aleyhte etkilerini aktarırken, İkincisi bunun tersini iddia ediyor. Sebebi ise malum. Tarım alanında faaliyet içindeki devler, karlılıklarına kimsenin müdahale etmesine izin vermiyorlar; güvenlik diye bir şey masada yer almıyor; tüm negatif bilgiler ise reddediliyor.

Sonuç olarak, araştırmalar standart altında kalıyor; aleyhte bulgular gizleniyor; ve “GDO’lu gıdaların sindirim sistemi işlevleri, karaciğer, böbrek işlevleri, bağışıklık sistemi, endokrin sistemi, kan bileşeni, alerjik yanıt, bebekler üzerindeki etkiler, kansere sebep olma potansiyeli veya sindirim sistemi bakterileri üzerindeki etkileri tipik olarak inceleyemiyorlar.” Buna ek olarak, endüstrinin fonladığı araştırmalar, yaratıcı bir şekilde, sorunları ortaya çıkaramıyor ve ortaya çıkarılmış şeyleri gizliyor. Deneylerde daha genç ve daha hassas hayvanlar yerine daha yaşlı hayvanları kullanıyor, istatistiksel anlam ifade etmeyecek kadar düşük düzeyde numune ölçekleri kullanıyor, kullanılan yemlerdeki GDO içeriğini seyreltiyor, besleme denemelerinin süresini sınırlandırıyor, hayvan ölümleri ve hastalığı yok sayıyor ve diğer bilimsel olmayan pratikler içerisine giriyorlar. Bunun amacı ise, insanların, bu gıdaların potansiyel tehditlerini asla öğrenmemelerini sağlamak ve Smith’e göre “bunu yapabilirler çünkü kötü bilimi bilimselleştirmişlerdir.”

Gerçek araştırmalar ise, GDO’ların “bir bitkinin DNA’sının doğal işleyişinde yoğun değişimler yarattığını” gösteriyor. Doğuştan gelen genler dönüşebilir, silinebilir, kalıcı olarak devre dışı kalabilir veya devreye sokulabilir. Eklenen genin tepesi kesilebilir, parçalara ayrılabilir, diğer genlerle karıştırılabilir, tersyüz edilebilir veya çoğaltılabilir; ve ürettiği GDO’lu protein, zararlı olması muhtemel ve beklenmedik karakteristiklere sahip olabilir. GDO’lar aynı zamanda başka sağlık riskleri de doğuruyor. Bir transgen yeni bir hücrede faaliyet gösterdiğinde, beklenenlerden daha farklı proteinler üretebilirler. Bunlar zararlı olabilir; ancak bilimsel testler olmadan bunu bilmenin imkanı yoktur. Protein tamamen aynı olsa bile, halen bazı sorunlar vardır. Bt-toksin adı verilen bir pestisit proteini üretmek için tasarlanmış mısır çeşitlerini göz önüne alın. Çiftçiler, bunları sprey formlarında kullanıyorlar; şirketler ise bunların insan sağlığına zararsız olduğu konusunda sahte iddialarda bulunuyorlar.Aslında, spreye maruz kalan insanlar, alerjik türde semptomlar geliştiriyorlar; farelere yedirilen Bt, bağışıklık sisteminde güçlü yanıtlar veriyor ve normal olmayan, aşırı hücrebüyümelerine yol açarken, insanlarda ve çiftlik hayvanlarında görülen ve sayıları giderek artan hastalıklar da Bt mahsulleriyle bağlantılı oluyor.

Smith, eklenen genlerle ilintili bir başka soruna daha parmak basıyor. Söz konusu genlerin sindirim sistemimiz tarafından yok edildiği endüstrinin iddia ettiği gibi yönündeki iddia hatalıdır. Aslında, gıdalardan gut bakterilerine veya iç organlara doğru yer değiştirebilirler ve potansiyel zararlarını buralarda gösterebilirler. Eğer Bt-toksin eşliğindeki mısır genleri, gut bakterisi içine girerse, bağırsak floramız pestisit fabrikalarına dönüşebilir. Bunun doğru mu yanlış mı olduğuna dair herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Tarım işletmelerindeki devler de FDA da bu konuya bakmamışlardır. Tüketiciler ise, “genetik rulet” oynamaya terk edilmişlerdir. Hayvanların beslenmesiyle ilgili yapılan az sayıda araştırma ise, avantajın onların aleyhine olduğunu göstermektedir.

Arpad Pusztai ve diğer bilimadamları, GDO’lu besinlerle beslenen hayvanların sonuçları karşısında şok geçirmişlerdir. Bu sonuçlar aşağıda yer almaktadır. Diğer bağımsız araştırmalar ise, büyümenin engellenmesi, bozulmuş bağışıklık sistemleri, mide kanamaları, normal olmayan ve potansiyel olarak kanser öncesi dönemde görülen “bağırsaklarda hücre büyümeleri”, kan hücresi gelişimlerinde bozulma, karaciğerdeki, pankreastaki ve testislerdeki hücre yapılarının şeklinin bozulması, gen ifadelerinin ve hücre metabolizmasının değişmesi, karaciğer ve böbrek lezyonları, kısmi körelmeye uğrayan karaciğerler, iltihaplı böbrekler, daha az gelişmiş organlar, sindirim enzimlerinin azalması, kan şekerinin artması, iltihaplı akciğer dokusu, artan ölüm oranları ve artan bebek ölümlerini göstermektedir.

Dahası da var. İki düzine çiftçi, domuzlarının ve ineklerinin GDO’lu mısırla beslendikten sonra kısırlaştığını ileri sürmüştür; 71 çoban ise Bt pamuk fidanlarıyla beslenen koyunlarının dörtte birinin öldüğünü açıklamıştır.Diğer raporlar ise, inekler, tavuklar, su aygırları ve atlar üzerinde de benzer etkiler yaşandığını ortaya koymuştur. GDO’lu soyaların İngiltere’de piyasaya çıkarılmasının ardından üründen kaynaklanan alerjiler, %50 düzeyine fırlamıştır ve 1980’li yıllarda ABD’de GDO’lu bir gıda takviyesi sonucunda düzinelerce insan ölmüş, beş ila on bin kişi de hasta veya fiziksel engelli kalmıştır.

Bugün, Monsanto, dünyanın en büyük tohum üreticisi. Smith ise, şirketin bunun gibi haberlerle nasıl başa çıktığını anlatıyor. Toksik PCB’lerinden kaynaklanan aleyhte tepkilerle ilintili olarak ABD Kamu Sağlığı Hizmeti’ne yanıt olarak, şirket, “deneyiminin zorluklardan bağışık olduğunu” iddia etmiştir. Bu iddiasını da, uzun yıllar boyu sorumsuzca davranan (yoğun rüşvet, düzenlemeden sorumlu ajansların gaspedilmesi, ürünleri hakkındaki olumsuz bilgilerin bastırılması ve bu bilgileri açıklamaya cüret eden bilim adamları ve gazetecilerin tehdit edilmesi gibi eylemlerde bulunan) bir şirketin “on yıllar süren örtbas ve inkar çalışmalarının parçası olduğunu” gösteren kayıtlara rağmen dillendirdi. Şiket, uzun süreden bu yana, insan sağlığını koruma konusunda kendisine güvenilmeyeceğim çoktan göstermişti bile. Engdahl, “İmha Tohumlan” adlı kitabında, dünya çapında dört büyük tarım işletmesi devinin ismini zikreder; Monsanto, DuPont, Dow Agrisciences ve İsviçre’de Novartis ile AstraZeneca’nın tarım birimlerinin birleşmesi sonucu kurulan Syngenta. Smith, söz konusu şirketleri, Ag biyoteknolojisi olarak adlandırır ve beşinci olarak da merkezi Almanya’da bulunan Bayer CropScience AG (Bayer AG’nin birimi) ve onun merkezi Fransa’da bulunan Çevre Bilimi ve Biyo-Bilim şirketinin adını listeye ekler.

Bu şirketlerin iş alanı; imkansızı başarmak ve bunu pratik bir şekilde bir gecede bitirmektir; yani doğa yasalarının değiştirilmesi ve bunun da bir tarafın daha iyi kar elde etmesi için yapılması. Bu zamana kadar bağımsız olamadılar, çünkü genetik mühendisliği doğal ıslah gibi çalışmaz. İnsan geni terapisine müdahil olmuş bir moleküler genbilimci olan Michael Antoniou’ya göre, genetik modifikasyon “teknik ve kavramsal olarak, doğal ıslaha herhangi bir şekilde benzemez.” Yeniden üretim süreci, binlerce genin ortaya çıkmasına katkıda bulunan ebeveynlerle başlatılır. Onlar ise, bunun karşılığında, doğal bir şekilde ayrışırlar; ve bitki yetiştiricileri, bu şekilde binlerce yıldır başarılı çalışmalara imza atmışlardır.

Genetik manipülasyon, farklıdır ve bu zamana kadar tehlikelerle doludur. Bir canlının DNA’sından tek bir geni diğerine doğal olmayan yollardan ve zorla yerleştirmekle çalışır. Smith bunu şu şekilde açıklar: “Bir domuz, bir domuzla çiftleşebilir; bir domates de bir başka domatesle. Ancak bir domuzun bir domatesle çiftleşmesi mümkün değildir, ve bunun tam tersi de.” Süreç, genlerin, milyonlarca yıldır türleri birbirinden ayıran doğal engelleri aşmalarını sağlar ve bunu da başarmıştır. Biyoteknoloji endüstrisi, şimdilerde, bizden, doğayı daha iyi hale getirebileceğine inanmamızı istemektedir ve genetik mühendislik, doğal ıslahın sadece bir uzantısıdır veya bir üst alternatifidir. Bu, kanıtlanmamış, savunmasız sözde bir bilimdir; ve asıl sorun da buradan ileri gelmektedir.

Biyoloji uzmanı David Schubert ise, endüstrinin iddialarının “bilimsel olarak sadece hatalı olmakla kalmayıp sıradışı bir şekilde yanıltıcı olduğunu” da açıklamaktadır; keza bu şekilde GDO sürecinin konvansiyonel bitki ıslahıyla aynı şey olduğu yönünde bir intiba uyandırmaktadır. Bu; laboratuvarlarda yaşananların doğayı taklit edemeyeceği (en azından şimdilik edemeyeceği) gerçeğini gizlemek üzere kullanılan bir sis perdesidir. Genetik mühendislik, daha önce hiçbir zaman birlikte var olmamış olan genleri bir araya getirir; bu süreç binlerce yıldır güvenilirliği kanıtlanmış olan doğal ıslahı yok sayar; ve ölümcül bir sonuçla karşılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Endüstri, potansiyel tehdit olduğuna dair iddiaları küçümser ve bilimdışı bir şekilde ABD’de ve dünya çapında milyonlarca insanın on yıllardır GDO’lu gıdalar tüketmelerine rağmen hiçbirisinin hastalanmadığını iddia eder. Smith’in buna yanıtı ise şu şekildedir: “GDO’lu gıdaların ciddi sağlık sorunlarına sebep olduğunu biliyoruz, ancak kimse bunu denetlemediği için bu durumun ortaya çıkarılması on yıllar alabilir.” O zaman da çok geç kalınmış olabilir ve endüstriye eleştiri getiren bazı kesimler, daha şimdiden o noktaya tehlikeli bir şekilde yaklaşıldığını iddia ediyorlar.

Bugün en çok karşılaşılan hastalıklara dair etkin bir denetim sistemi bulunmamaktadır. Eğer genetiği değiştirilmiş gıdalar yeni hastalıklar yaratıyorlarsa, bu durum potansiyel olarak sorunu birçok açıdan şiddetlendirmektedir. HIV/AIDS’İ düşünelim. Bu sorun on yıllardır gözardı edildi ve tam tespit edildiğinde de, dünya çapında binlerce insan etkilenmiş veya ölmüştü.

Öte yandan, bağlantı sorunu var.ABD ve birçok ülkede, GDO’lu gıdaların etiketi bulunmuyor; dolayısıyla, binlerce insan etkilenmiş olsa bile, mideye indirilen spesifik maddelerin hastalık yaratıp yaratmadığını takip etmek imkansız.Bu durum karşısında, özellikle de hükümetler ve düzenleyici ajansların endüstrinin güvenilirlik iddialarını destekledikleri bir ortamda, bu suç her şeye atfedilebilir. LTryptophan salgını (1980’lerin sonu) gibi sorunların tespit edildiği durumlar çok enderdir, ancak binlerce insan zarar gördüğünde harekete geçilir.LTryptophan, birçok proteinin içinde bulunan doğal bir amino asittir ve yıllardır Japonya’daki Showa Denko da dahil olmak üzere birçok şirket tarafından üretilmiştir. Şirket, daha sonraları açgözlü hareket etmiş ve doğal yollardan uyku getirmeye dönük bir üründen karlarını artırmanın bir yolunu bulmuş ve bunun için de doğal bir ürünün içine bir bakteri genini yerleştirmeye karar vermiştir. Bunun sonucunda ise, onlarca insan öldü, 1500’ün üzerinde insan sakatlandı ve 10.000’e yakın insan da Eosinophilia Myalgia Syndrome veya EMS denen yeni bir tedavi edilemeyen hastalıktan kaynaklanan kan düzensizliğine yakalandı.

Bu, devanlı bir yara izine ve sinirlerde ve kas dokularında fibroza sebep olan, acılı ve çoksistemli bir hastalıktır; devamlı iltihaplanma ve bağışıklık sisteminde daimi bir değişime yol açar. Bu durum, şirketi, davalar için 2 milyar dolar harcamak zorunda bıraktı. O zamandan beri yüzlerce insan, muhtemelen EMS sebebiyle öldü. İşte tek bir ürünün yarattığı sonuç. Dünya çapında tüm gıdaların üzerindeki GDO etiketlerinin çıkarılmasını isteyen Ag biyoteknoloji firmalarının ve onların karşısında direnç gösteremeyen hükümetlerin (keza Dünya Ticaret Örgutü’nün Tarım Anlaşması ve Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları kuralları, bu şekilde davranmalarını gerektiriyor) yaratacağı potansiyel tehlikeyi bir düşünün. Bu şirketler, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasfna göre de müdahale edemiyorlar. Buna göre, GDO’lu ürünleri yasaklayan ulusal yasalar, her ne kadar bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor olsalar da, “adil olmayan ticaret uygulamalarıdır”. Dünya Ticaret Örgütü’nün diğer kuralları da buna uygulanmaktadır: “ticaretin önündeki teknik engeller.” Söz konusu engeller, GDO etiketlemeyi yasaklarlar; dolayısıyla tüketiciler, ne yediklerini bilemezler ve bu potansiyel olarak tehlikeli gıdaları tüketmenin önüne geçemezler.

1996 Biyogüvenlik Protokolü, bu sorunu önlemek için kaleme alınmıştı ve bunu sağlamak için de yürürlükte kalmalı. Bununla birlikte, kamu güvenliği, Washington, FDA ve tarımticaret lobisi tarafından pusuya düşürüldü. Görüşmeleri sabote etti ve biyogüvenlik tedbirlerinin diğer endişeleri (kamu sağlığı ve güvenliği de dahil olmak üzere) dikkate almaksızın uygulanan Dünya Ticaret Örgütü’nün ticaret kurallarına maruz kalması konusunda ısrarcı oldu. Dolayısıyla, GDO tohumları ve gıdalarının dünya çapında herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaygınlaşmasının yolu açılmış oldu ta ki bunu durduracak bir yol bulunana dek.

Bağımsız Hayvan Araştırmaları, GDO’ların Zararlarını Gösteriyor

Genetiği değiştirilmiş Calgene Flavr-Savr domatesleriyle (yani haftalar boyu taze gözükmesi için geliştirilmiş bir üründür) beslenen fareler, 28 gün boyunca mide kanamaları (mide lezyonları) yaşadılar ve içlerinden yedisi öldü ve araştırmada yerlerine yenileri getirildi. Monsanto 863 Bt mısırıyla 90 gün boyunca beslenen farelerde ise, alerjiler, enfeksiyonlar, toksinler, kanser, anemi ve kan basıncı sorunları gibi hastalıklara yanıt olarak karşılaşılan çoklu reaksiyonlar geliştirdiler. Kan hücreleri, karaciğerleri ve böbrekleri, hastalık belirtisi olarak ciddi değişimler sergiledi.

Ya Bt-toksin üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu patateslerle ya da toksin içeren doğal patateslerle beslenen farelerde ise, bağırsaklarında hasar görüldü. Her iki variyete de, bağırsağın aşağı kısmında normal olmayan ve aşırı hücre büyümeleri yarattı, insanlarda buna eşdeğer görülen zararlar ise, idrarını tutamama veya gribe benzer semptomlar olabilir ve kanser öncesi dönemin göstergesi olabilir. Araştırma, sindirimin Bt-toksin’i yok ettiği ve memelilerde biyolojik olarak aktif olmadığı iddiasını yok sayar.

Bt pamuğuna, toplarken, yüklerken, ağırlığını ölçerken ve lifi tohumdan ayırırken dokunan işçilerde de alerjiler gelişmiştir. “Ilımlıdan ciddi boyutlara dek varan kaşıntılarla” başlamış, ardından kızarıklıklar ve şişmeler yaşanmış, daha sonra da cilt kabarıklıkları olmuştur. Bu belirtiler, cildi, gözleri (kızarma ve aşırı yaşarma) ve üst solunum yollarını etkilemiş; burun akmaları ve hapşırmalara yol açmıştır. Bazı durumlarda hastaneye kaldırılan vakalar da olmuştur. Bir çırçır fabrikasında işçiler hergün anti-histamin payı almaktadırlar. Bt pamuğu otlayan koyunlar “gizemli” şekilde ölmeden önce “alışmadık sistemler” geliştirdiler. Dört Hint köyünden gelen haberlere göre, bunların dörtte biri bir hafta içerisinde öldü. Otopsilerinde bir toksik reaksiyon yaşandığı ortaya çıktı. Araştırma, pamuk çekirdeğinden elde edilen yağın güvenliği konusunda sorulan gündeme getiriyor ve GDO’lu pamuklarla beslenen hayvanların etini yiyen insanların sağlığı üzerinde bunun nasıl etkiler doğurabileceğini araştırıyor, insanlar gibi hayvanların da ne yediklerini anlamak önemlidir.Bir Bt mısır tarlasına yakın yerde yaşayan 100 Filipinlinin neredeyse tümü hasta oldu. Semptomları, mahsuller, havadan yayılan polenler ürettiğinde ve onlar da bunları soluduklarında ortaya çıktı. Bunun sonucunda başağrıları, baş dönmeleri, aşırı bir mide ağrısı, kusma, göğüs ağrıları, ateş, alerjilerin yanı sıra solunum, bağırsak ve cilt reaksiyonları ortaya çıktı. 39 kurban üzerinde gerçekleştirilen kan testleri, Bt-toksine vücudun ters tepki verdiğini gösterdi; bu da sebebin kaynağını ortaya koyuyordu. Diğer dört köyde de benzer sorunlar yaşandı ve birçok hayvanın ölümüyle sonuçlandı.

lowa çiftçileri, GDO’lu mısırla beslenen dişi domuzları arasında döllenme oranlarının %80’den %20’ye gerilediğini belirttiler. Birçok hayvanda, ayrıca, kusurlu hamilelikler yaşandı; içlerinden bazılarında su torbaları oluşurken, diğerleri de adetten kesildi. Erkek domuzlar da, inekler ve boğalar gibi etkilendi. Hepsi kısır oldular ve tümü de GDÖ’lu mısırlarla beslenmişlerdi. Alman çiftçi Gottfried Glockner, GDO’lu mısır üretti ve ineklerini bunlarla besledi. İçlerinden 12’si Bt 176 varyetesi sonucu öldü, diğer ineklerin de imha edilmesi gerekti, çünkü “gizemli” bir hastalığa tutuldular. Mısır ekilen arsalar, Ag biyoteknoloji devi Syngenta için ayrılmış arazilerdi; şirket daha sonraları hatasını kabul etmeksizin ürünü piyasadan çekti.

Monsanto Roundup Ready markalı soyafilizleriyle beslenen fareler ise, karaciğer hücrelerinde önemli değişimler yaşadılar ki bu da genel metabolizmalarında çarpıcı bir artışa karşılık geliyordu. Semptomlar arasında, düzensiz bir şekilde şekillenen çekirdekler ve artan sayıda nükleer gözenekler ve diğer değişimler yer alıyordu. Bunun sebebi olarak, bir toksine maruziyet yaşandığı düşünüldü ve semptomların çoğu da, Roundup Ready diyetlerinden çıkarılır çıkarılmaz ortadan kalktı. Roundup Ready ile beslenen farelerde pankreas sorunları, ağırlaşan karaciğer ve açıklanamayan testis hücresi değişimleri yaşandı. Monsanto ürünü, aynı zamanda, tavşan organlarında hücre metabolizması değişimleri doğurdu ve bu diyetle beslenen farelerin doğurduğu yavruların büyük kısmı da üç hafta içerisinde öldü.

GDO’lu Liberty Link mısırıyla 42 gün boyunca beslenen tavukların ölüm oranlan iki katına çıktı. Aynı zamanda ağırlık artışlarında azalma yaşadılar ve beslenmeleri düzensiz bir hal aldı. 1990’ların ortasında, AvustralyalI bilim adamları şunu keşfettiler ki, GDO’lu bezelyeler, farelerde alerjik türde bir iltihap tepkimesi doğurdu; doğal protein ise herhangi bir kötücül etki yaratmadı. Bu ürünün ticarileştirilmesi ise iptal edildi; çünkü insanlarda da benzer bir tepkime yaratmasından korkuldu. Kendilerine bir tercih imkanı verildiğinde, hayvanlar GDO’lu gıda yemekten sakınıyorlar. Bu durum, İllinois’de bir göleti her yıl ziyaret eden ve bitişikteki çiftlikteki soyafılizlerini yiyen bir kaz sürüsü gözlemlenerek öğrenildi. GDO’lu mahsullerin yer aldığı arazinin diğer yarısında GDO’lu olmayan böiüm vardı ve kazlar artık sadece oradaki mahsulleri yemeye başladılar. Bir diğer gözlem ise, 40 tane geyiğin, bir sahadaki organik soya filizlerini yediklerini, ancak yolun diğer tarafındaki GDO’lu mahsullerden uzak durduklarını gösterdi. Aynı durum GDO’lu mısırlar için de geçerliydi.

Yabancı veya transgenlerin yerleştirilmesine, yerleştirilebilir mutajenis veya mütasyon yerleştirme denir. Böyle bir şey gerçekleştirildiğinde, genellikle, yerleştirilen alandaki DNA’da bozulma yaşanır ve genel itibariyle genin işleyişi etkilenir; keza yerleştirme alanının yakınlarındaki genetik kod silinir, karıştırılır veya yeri değiştirilir. Bir GDO’lu bitki yaratma süreci, bilimadamiarının ilk aşamada bir doku kültürü süreci kullanmak suretiyle laboratuvarda bitki hücrelerini uzaklaştırmak ve büyümesini gerektirir. Sorun; bunu gerçekleştirdiklerinde genom boyunca yüzlerce ve binlerce DNA mütasyonu yaratabilmeleridir. Tek bir baz çiftini değiştirmek zararlı olabilir. Bununla birlikte, yaygın genom değişimleri, potansiyel sorunu birçok açıdan şiddetlendirir.

GDO’lu ürünlerin içerisinde, yabancı geni devreye sokmak üzere aktifleştiriciler kullanılır. Bu gerçekleştiğinde, süreç, tesadüfen, kalıcı olarak diğer doğal bitki genlerini devreye sokabilir. Bunun sonucunda, alerji yapan bir madde, toksin, kanserojen, antibesin, hormon üretimini harekete geçiren veya engelleyen enzimlerden ve genleri susturan RNA’lardan aşırı üretim veya cenin gelişimini etkileyen değişimler yaşanabilir. Bu durum, aynı zamanda, diğer genleri engelleyen düzenleyiciler de üretebilir ve/veya büyük bir zarar doğurabilecek türden gizli virüsleri devreye sokabilir. Buna ek olarak, eldeki kanıtlar gösteriyor ki, aktifleştiriciler, genetik istikrarsızlık ve mütasyonlar yaratabilir ve bu durum gen ardışıklığında kopuşlara ve yeniden birleşimlere neden olabilir.

Bitkiler, doğal olarak, hastalıklara karşı korumak ve sağlığı güçlendirmek üzere binlerce kimyasal üretir. Bununla birlikte, bitki proteinini değiştirmek, bu kimyasalları değiştirebilir, bitki toksinlerini artırabilir, ve/veya bitkisel gıdaları azaltabilir. Örneğin GDO’lu soya filizleri, kanserle mücadelede kullanılan izoflavonlardan daha az üretir. Genel itibariyle, araştırmalar şunu gösterir: genetik modifikasyon, besin maddelerinde, toksinlerde, alerjenlerde ve küçük molekül metabolizma ürünlerinde beklenmedik değişimlere sebep olur. Daha bütünsel bir protein dengesiyle GDO’lu bir soya filizi üretmek için, Pioneer HiBred, bir Brezilya fındık geni yerleştirmişti. Bu esnada, alerji yaratan bir protein. Brezilya fındığına alerjisi olan insanları etkilemek için eklendi. Testler sonucu bu durum ortaya çıktığında proje iptal edildi.Mısır ve papaya gibi diğer mahsullerdeki GDO’lu proteinler de alerji yaratabilir. Aynı durum, Bt mısırı gibi diğer mahsuller için de geçerlidir; ve kanıtlar gösteriyor ki GDO’lu mahsullerin kullanılmaya başlanmasından beri alerjilerde çok hızlı bir artış yaşandı.

Monsanto’nun yüksek lisinli mısırına dair bir diğer araştırma ise, içerisinde toksin ve diğer potansiyel olarak tehlikeli maddeleri içerdiğini göstermektedir ve bu maddelerin özelliği de, gelişimi geciktirici olabilmeleridir. Eğer yüksek miktarlarda tüketilirlerse, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyebilirler. Buna ek olarak, bu ürün yemek olarak pişirildiğinde, Alzheimer’la, diyabetle, alerjilerle, böbrek hastalıklarıyla, kanserle ve yaşlanma semptomlarıyla bağlantılı toksinler doğurabilir. Kabak, balkabağı ve Hawai papayası gibi hastalıklara dirençli ürünler, insan virüslerini ve diğer hastalıkları güçlendirebilir; ve bu ürünleri yemek, vücudun viral enfeksiyonlara karşı doğal savunmasını olumsuz yönde etkileyebilir.

GDO’lu mahsullerin protein yapısal boyutları, öngörülemeyen şekillerde değiştirilebilir. Yanlış bir şekilde devreye sokulabilirler veya ilave moleküllere sahip olabilirler. Devreye sokulmaları süresince, transgenlerin tepesi kesilebilir, yeniden düzenlenebilirler veya zararlı etkileri bilinmeyen diğer DNA parçalarının arasına serpiştirilebilirler. Transgenler, aynı zamanda, istikrarsız olabilirler ve zaman içerisinde spontane biçimde yeniden düzenlenebilirler ve bu durum öngörülemeyen sonuçlar doğurur. Buna ek olarak, “alternatif zincirleme” adı verilen bir süreçten birden fazla protein üretebilirler. Çevresel etmenler, hava, doğal ve insan eliyle üretilen maddeler ve bir bitkinin genetik düzeni, işleri daha da karmaşıklaştırmama ve riskler doğurmaktadır. Genetik mühendislik, karmaşık DNA ilişkilerini bozmaktadır.

Endüstrinin iddialarının aksine, araştırmalar gösteriyor ki transgenler insanların veya hayvanların sindirim sistemlerinde yok edilmiyorlar. Yabancı DNA’lar, başıboş dolaşabilirler, midebağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabilirler ve iç organlara kan yoluyla taşınabilirler. Bu durum, transgenlerin gut bakterilerine aktarılma, zaman içerisinde yaygınlaşma ve hücre DNA’sına karışma, kronik hastalıklara sebep olma riskini artırır, insanların beslenmesine dair yapılan bir araştırma şunu göstermiştir ki, genler, aslında, teste tabi tutulan yedi bünyeden üçünde GDO’lu soyalardan DNA gut bakterisi içine taşınmıştır.

Antibiyotik Direnç Simgesi (ARM) genleri, yerleştirilmelerinden önce transgenlere ilişiktir ve hücrelerin antibiyotik uygulamalarından sağ kurtulmalarını sağlar. Eğer ARM genleri patojenik gut veya ağız bakterilerine taşınırsa, potansiyel olarak antibiyotiğe dirençli süper hastalıklara da sebep olabilirler. GDO mahsullerinin yaygınlaşması, bu olasılığı artırmaktadır. Neredeyse tüm GDO’larda bulunan CaMV aktifleştiricisi de sıradan genlere veya toksin, alerjen veya kanserojen madde üreten ve genetik istikrarsızlık yaratan virüslere de aktarabilir ve bu virüsleri devreye sokabilir.

GDO mahsulleri, ortamlarıyla etkileşim içerisindedir ve gıdalarımızı içeren karmaşık bir ekosistemin parçasıdır. Bu mahsuller, gıda zinciri boyunca akümüle olabilen çevresel ve diğer toksinleri artırabilir. Glufosinat (herbisit) dirençli olması için genetik olarak tasarlanan mahsuller ise, bilinen toksik etkilere sahip bağırsak lıerbisitleri doğurabilir. Eğer gut bakterisine nakil gerçekleşirse, daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Monsanto’nun Roundup Ready soyafilizleri gibi tohumların sürekli kullanımı, mücadele etmek üzere daha güçlü ve daha fazla miktarda herbisit gerektiren yeni ve zararlı süperotlar yaratılmasıyla sonuçlandı. Bunların toksik kalıntıları ise, daha sonra hayvanların ve insanların yedikleri mahsullerde kalmaya devam ediyor. Bu toksinlerden küçük miktarlarda olması bile, insanların üreme özelliklerini olumsuz yönde etkileyen endokrin bozucular olabilir. Eldeki kanıtlar gösteriyor ki, GDO’lu mahsuller toksinleri biriktiriyor veya onları GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlarda veya sütte yoğunlaştırıyor. Hastalıklara dirençli mahsuller, aynı zamanda, insanları etkileyen yeni bitki virüsleri de üretebilir.

Tüm GDO’lu gıda türleri sadece mahsuller değilbu riskleri taşımaktadır. Örneğin, Monsanto’nun sığır büyüme hormonu rbGH enjekte edilen ineklerden elde edilen sütün içerisinde, göğüs, prostat, kolon, akciğer ve diğer kanser risklerini doğuran IGFI hormonundan yüksek düzeylerde bulunmaktadır. Bu süt, ayrıca, daha düşük miktarda besin değerine sahiptir. GDO’lu gıda katkı maddeleri, aynı zamanda sağlık riskleri doğurur ve bunların kullanımı, proses ürünlerde yaygınlaşmıştır. Yetişkinlere yönelik potansiyel tehlike, mevzu bahis çocuklar olduğunda daha da artmaktadır. Bir diğer endişe kaynağı ise, GDO’lu gıdaları yiyen hamile kadınların bu şekilde normal cenin gelişimine zarar vermeleri ve sonraki kuşaklara geçen gen ifadelerini değiştirmeleridir. Çocuklar, yetişkinlerle kıyaslandığında tehlikelere daha çok açıktır özellikle de içerisinde ciddi miktarlarda rbGHişlenmiş süt içenler…

SONUÇ

Yukarıda verilen bilgiler, büyük ölçüde, Smith’in Genetik Rulet başlıklı kitabından alıntılandırılmıştır. Veriler çok şaşırtıcıdır ve net bir sonuca varılmasını da kolaylaştırmaktadır. Test edilmemiş ve herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmayan GDO’lu gıdaların on yıl boyunca yaygınlaşması, güvenilir bilim olmaktan ziyade bir inanç sıçramasıdır, insanların adeta gözünü karartmasıdır. Mikrobiyoloji uzmanı Richard Lacey, bu riski şu şekilde aktarmaktadır: “Gıda zincirine girdiğinde GDO’lu gıdaların sağlık etkilerini değerlendirmek için derhal bir teste tabi tutmak neredeyse imkânsızdır; ayrıca bu gıdaların gıda zincirine sokulmasının ardında herhangi bir geçerli besinsel veya kamu çıkarı bulunmamaktadır.” Dünya çapında diğer bilimadamları da, GDO’lu gıdaların, güvenlikleri ve faydalarının bilim tarafından değerlendirilmesinden çok önce piyasaya girdiklerini kabul etmektedirler. Gerçekleri görmemiz için onlarca yıl kapsamlı araştırmalar ve testleri gerektiren bu tehlikeli deneyin durdurulmasını istemektedirler.

Kontrol edilmeyen ve düzenlenmeyen bu ürünler karşısında insan sağlığı ve güvenliği risk altındadır çünkü GDO’lar bir kez gıda zincirine girdi mi artık cin şişeden çıkmış demektir. Ne mutlu ki, bu konudaki direnç dünya çapında artıyor; milyonlarca insan bu duruma karşı çıkıyor ama bu gidişatı tersine çevirmek de pek kolay olmayacak. Washington ve Ag biyoteknoloji, büyük ve ifade edilmeyen hedefler karşısında şanslı bir dönemlerindeler: tüm gıdalarımızı tamamen kontrol altında tutuyorlar, bunları tamamen genetik mühendislik ürünü haline getiriyorlar ve düşmanlarını cezalandırmak, dostlarını da ödüllendirmek için bunu bir silah olarak kullanıyorlar.

Smith, aynı zamanda, karlılık karşısında insanların yaşamlarına daha çok önem verileceği yönünde umutlu. Umarız bu umudunda haklı çıkar çünkü insan sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman tehlikeye atılmamalıdır. Bu konuda gösterilen direnç, daha şimdiden, yeni mahsul çeşitliliğinin askıya alınmasını sağladı, ve Smith şuna inanıyor ki yeterli bir ivme kazanılırsa mevcut mahsuller de en nihayetinde piyasadan çekilecek. 2007 yılında “ABD’de GDO’lu gıdalardan kopuş”olarak adlandırılan bir şeyden bahsediyor. Buna öncülük eden ise, geçen bahar döneminde başlatılan bir girişimdi ve amacı; GDO’lu bileşenleri tüm doğal gıda sektöründen çıkarmaktı. Girişimin liderliğini ise, doğal gıda ürünü üreticileri, distribütörleri ve perakendecilerin yanı sıra Sorumlu Teknoloji enstitüsü IRT’nin oluşturduğu bir koalisyon çekiyordu, ismi, “Amerika’da Daha Sağlıklı Beslenme Kampanyası”ydı ve amaçları oldukça büyüktü: tüketicileri GDO’lu gıdaların riskleri konusunda eğitmek ve alışverişe yönelik kılavuz ilkeler yoluyla sağlıklı alternatifleri teşvik etmek.

Pew’in bir araştırmasına göre, Amerikalıların %29’u yani 87 milyon kişi demek bu gıdalara var güçleriyle karşı çıkıyorlar ve bunların güvenilir olmadıklarına inanıyorlar. Eğer, bunları engellemek için çabalar da ortaya konarsa, bu saygın bir başlangıç anlamına gelir.

Jeffrey Smith, 2003 yılında IRT’yi kurarken amacı, “teknolojinin sorumlu bir şekilde kullanımını teşvik etmek ve hem halk temelli hem de ulusal stratejiler yoluyla GDO’lu gıdaları ve mahsulleri durdurmak”olarak belirlemişti. Güvenilir alternatifler arıyordu ve “gıda tedarikimizin genetik mühendisliğe maruz kalmasını yasaklamak ve en azından bu ürünlerin güvenilir olduğu konusunda bağımsız ve güvenilir veriler temelinde bir bilimsel görüş gelene kadar GDO organizmalarının yayılmasını önlemek” gibi bir hedefi vardı. IRT, tüketicilerin riskler konusunda daha eğitimli olmaları konusunda onları teşvik ediyor, onları harekete geçiriyor ve ortak çıkar doğrultusunda hareket etmelerini sağlıyor. Böyle bir şey gerçekleşecek ve Smith’in kanısına göre, eğer halk bunu talep ederse, “gıda üreticilerinin yakın gelecekte GDO’lu gıdalardan vazgeçmeleri için mükemmel bir şans var”.

Kitabını ise şu cümlelerle sonlandırıyor: “Her ne kadar GDO’lar en büyük tehlikelerden birini oluştursa da, aslında, bilgilendirilmiş, motivasyonlu halklar sayesinde küresel çapta çözülmesi en kolay sorunlardan biridir.” Umarız haklı çıkar. (Globalresearch)

 

Kaynak ve dipnotlar:
http://www.globalresearch.ca/potentialhealthhazardsofgeneticallyengineeredfoods/8148
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

*************************

BARIŞ VE EMPERYALİZM

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ

SİLAH VE BESİN

AMERİKANIN TÜRKİYE’YE YAĞ KAZIĞI

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

DOĞUM KONTROLÜ

TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA: TARIM VE SANAYİ Yeni Bir Düzen
AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım Kesimi içinde Entegrasyonu)

ARILAR MASALI


Toplumsal mutluluk, Mandeville’e göre, tek tek bireylerin erdemlerine değil, kötülüklerine dayanmaktaydı. Toplum ilerlemek ve gelişmek istiyorsa, önce ahlakın boş bir şey olduğuna kendisini inandırmalıydı. Aksi halde arı kovanı gibi yoksullaşır ve zayıf düşerdi. (Günümüz Siyaset Anlayışı)

Evvel zaman içinde müreffeh bir arı kovanı varmış. Bu kovan kendi tarihi içinde en parlak, en yüksek dönemlerinden birini yaşamaktaymış. Ticaret ve endüstri alabildiğine gelişmiş, bilim ve sanatlar inanılmaz biçimde ileri bir durumdaymış bu kovanda. Her tarafta bir hareket, bir canlılık gözleniyormuş. Fakat bu kovanda ahlak adına, erdem adına hiç bir değer yürürlükte değilmiş. Hırs, açgözlülük, kendini beğenmişlik, aşırı lüks tutkusu, kumar, zevk düşkünlüğü, dalavere, zulüm, kısaca aklınıza ne kadar ahlaksızlık geliyorsa almış yürümüş bu kovanda. Kovanı yöneten devlet kademeleri tam bir başıbozukluk içindeymiş. Adalet denen şeyin bırakın kendisini ismi bile kalmamış. Hatta bu arı kovanı bir kovan devleti olarak büyüklüğünü işlediği cinayetlere borçluymuş. Sonuç alıcı politika hilelerine erdem gözüyle bakılıyor, zeki hilekârlar el üstünde tutuluyormuş.
-Ne var ki bütün bunlara rağmen arı toplumu örgütlenmiş bir biçimde gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyormuş-
Tüm mesele bu gelişmeyle birlikte kovana akan servetten aslan payını koparmakmış. Kovanın üyeleri bu payın sahibi olabilmek için yeni yatırım alanları açtıklarından memleket ekonomisi biraz daha gelişmiş olmaktaymış. Hırs, tamah, aç gözlülük, sınırsız tüketim iktidar hırsı gibi tutkular bu gelişme ve ilerlemenin motor gücünü oluşturduğundan hiç kimse tutup da arı toplumunu ahlaken ıslah etmeyi aklından geçirmiyormuş. Fakat bir gün hiç beklenmedik bir felaket arı toplumunun kapısını çalmış. Namuslu olmayan kazançlarla oldukça zenginleşmiş bir üye, bir eldivencinin kendisine koyun derisi eldiven vereceği yerde ,keçi derisinden bir eldivenle aldatmaya kalkıştığını ileri sürerek, bu tür ahlaksızlıkların kovan toplumunu bir gün mahvedeceği kehanetinde bulunmuş- Diğer hilekar üyeler de bu sızlanmalara katılmışlar ve doğruluk istemeye başlamışlar. Her tarafta, memleketin ahlaksızlıktan battığını ileri süren sloganlar yükselmeye başlamış. Sonunda tüm kovan toplumu erdemli ve ahlaklı olmaya karar vermiş. Fakat sonuçta hiç beklenmedik gelişmeler olmuş. Mahkemelere garip bir ıssızlık çökmüş. Bir sürü devlet adamı işsiz kalmış. Herkes aza kanaat ettiği için yalnızca gerekli olan üretilmeye ve gerekli olan tüketilmeye başlanmış. Her tarafta işsizlik almış yürümüş. Sanatlar gerilemeye başlamış- Hiç bir yükselme ve şöhret tutkusuna yer olmadığı için atılımcılık ve girişimcilik ruhu ölmüş Ve topluma bir adalet hâkim olmuş. Ne var ki iş bu kadarla bitmemiş. Arı soyu hakkında hep iyi duygular besleyen ve kovanlar arası barıştan yana olan arı toplumu, bir gün düşmanlarının istilasına uğramış. Yokluk, kayıtsızlık ve nüfusun azalması yüzünden bizim arı kovanı düşmanlarına karşı hiç bir tedbir alacak gücü kendisinde bulamamış. Birçok acı gelişmeden sonra felaket artıkları, bir ağaç kovuğuna sığınmışlar ve ahlaklılıklarının tadını bol bol çıkarmışlar.

Şimdiye dek ninelerinizden böyle masallar dinlemediğinizi biliyorum- Sonunda hep iyilerin ve erdemlilerin kazandığı, kötülerinse kaybettiği masallara hiç benzemiyor bu anlattığım. Siz bu masalı sevimsiz bir şaka olarak değerlendirmeden, masalı uyduranın kim olduğunu zikredeyim hemen; onsekizinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış Fransız asıllı bir İngiliz yazarı olan Bernard Mandeville. Kendisi ünlü Fransız yazan La Fontaine’in hayvan masallarını İngilizce’ye çevirirken, aşka gelip bir tane de kendisi yazmak istemiş olmalı. Fakat şu var ki, La Fontaine’nin masallarıyla hep edebiyat tarihçileri ilgilenmişken, «Arılar Masalı»yla, özellikle de iktisadi düşünce tarihçileri ilgilenmişler. Nedeni ise gayet basit; iktisadi davranışın değerden bağımsız, (Batılı tabirle konuşursak «immoral» yani «lâ-ahlaki») olduğu ilkesini benimseyen çağdaş iktisatçılar, bu ilkeyi tarihsel olarak masalcımız Mandevilîe ile temellendirmek istemiş olmalıdır.

Onsekizinci yüzyıl İngiltere’si deyince akla hemen sanayi devrimi gelir. O, büyük kumkumanın yaşandığı ve korkunç bir değer karmaşasının başladığı sanayi patlaması dönemi. Bu dönemde hırs, tamah, bencillik, bireysel çıkar, israf, lüks tüketim, kumar, içki… vs, günlük yaşantının ön safında bireysel davranışın belirleyen yeni değer unsurları olarak ön plana geçerlerken, Batı’ya özgü de olsa yine bir ahlakilik belirten değerler, toplumda öteden beri oynamakta olduğu önemli rollerini yitirmiş idiler- Onsekizinci yüzyıl İngiltere’sinde ahlaki değerler meselesinin felsefi anlamda gündeme gelmesi bununla ilgiliydi. Kimisi insanın, özünde «kötü» olduğunu ileri sürerken, kimisi «iyi» olduğunu kanıtlamaya çalışmaktaydı. Gerçi daha önce bir Hobbes çıkmış, insanın kurdu olduğunu söylemişti ama, hiç kimse açıktan mutluluk ve refahın sağlanması için kurtlaşmak gerektiğini ileri sürme cesaretini gösterememişti. Bunu Mandeville başardı ve insanın temelde iyi olup olmadığı tartışmasını bir tarafa bırakıp, toplumsal gelişme ve refahın sağlanması için açıkça ahlak denen şeye sırt çevrilmesi gerektiğini öne sürdü. Genel toplumsal mutluluk, Mandeville’e göre, tek tek bireylerin erdemlerine değil, kötülüklerine dayanmaktaydı. Toplum ilerlemek ve gelişmek istiyorsa, önce ahlakın boş bir şey olduğuna kendisini inandırmalıydı. Aksi halde arı kovanı gibi yoksullaşır ve zayıf düşerdi.

Çağdaş iktisat tarihçileri şimdi harıl harıl Adam Smith gibi, Keynes gibi ünlü batılı iktisatçıların Mandevilîe ile düşünsel ilişkisini araştırmakla meşguller. Bu araştırmalardan kiminin vardığı sonuca göre, Mandeville’deki «ihtiras» ve «kötülük» gibi kavramlar, Adam Smith’in bireysel «fayda» ve «çıkar» kavramlarına tekabül etmekte. Doğrusu çağdaş iktisadın, kârı ya da sağlanacak faydası maksimize edebilmek için her yolu mubah sayan ekonomik davranış yaklaşımı, Mandeville’e çok şey borçlu olmalıdır. Değerden bağımsız bir ekonomi bilimine ulaşabilmek için sarf edilen bunca çaba da…(sh: 187-191)

Kaynak:
İlhan KUTLUER, İki Denizin Birleştiği Yer, Nehir Yay.,1987, İstanbul

bkz:http://www.masonlar.org/masonlar_forum/sosyoloji-toplum-bilimi/su-mandeville%27in-ari-masali/

http://www.aymavisi.org/makale/Aydinlik%20Ama%20Kac%20Mumluk%20-%20Orhan%20Hancerlioglu.html

 

THE LAST OF ENGLAND (1988) İngiltere’nin Sonu


Büyük Britanya sonun bir adaya sığınmış balıkçı ülkesi olmak mı?

Yönetmen ve Senaryo: Derek Jarman

Ülke: İngiltere, Batı Almanya

Tür: Dram

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Simon Fisher-Turner     

Oyuncular:  ‘Spring’ Mark Adley, Gay Gaynor,  Matthew Hawkins, Spencer Leigh Gerrard McArthur,  Jonny Phillips,  Nigel Terry, Tilda Swinton

Hakkında:

İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın hazırladığı yenilikçi bir belgeseldir. The Last Of England [İngiltere’nin Sonu] filmini sonradan çektiği standart (+18) erotik görüntüleri birleştirmiştir. Belgesel eski ev filmleri, yeni çekilmiş 8 milimetre filmler, “düz” aktüalite tarzı fotoğraf görüntüleriyle zenginleştirip, bilinen müzikler eşliğinde kıyameti kopmuş İngiltere’nin imajını canlandırmasıyla bir özgünlüğü bulunmaktadır. Siyasi konulara karşı isyanı yanında Londra ve Belfast noktalarındaki görüntü mozaikleri içerisinde İngiltere’nin düşüşünü gözler önüne sermektedir. Açıkçası en başarılı İngiliz yönetmenlerinden birisinin, herkesin beğenisine yönelik olmayacağını bilerek, İngiltere’nin Son’u 1980’lerin acılı ve ağlanacak durumuna dikkat çekmesine, belgesel hakkında  birçok yorum yapılabilir.

Jarman’ın belgeselinde ise, doğrudan dertlerinin, korkuların/nın ve tüm sıkıntılarınızı müşahede edebilir ve hissedersiniz. Aslında herkes için gereksiz bir bilgi gibi bir söylemini tekrarlıyor olsada imaj farkı ile belgesel ve öteki ülkelere nasihat edilmekte olduğunu söyleyebiliriz.. Ayrıca Jarman, bu filmin konusunu işleyen bir kitapta yazmıştır. Sonuç olarak AİDS’ten vefat eden yönetmenin bir iç hesaplaşması mı diye düşüneceğimiz belgesel film, tüm dünyayı tehdit eden yozlaşmanın acıklı bir hikâyesidir.

Önemli not: Kısa bir metni olduğu halde Türkçe altyazısı hazırlanmaması garip karşılanabilir. Altyazıcılara duyurulur.

Belgeselden

Ruhlar ölmüş sessizlik içinde, sıçanlar ise hala ayakta.

**

Onlar ne diyor?

 Tamam, yorum gereksizdir.

Bazıları Sessiz durur.

Ve burada gardiyanlar.

Bunun şifresi nedir?

 Kaçmak.

Başka ne görüyorsun?

 Kanallara dökülen yalanlar ve rüşvet.

Sonra her şey yolunda?

 Evet.

Umut nerede?

**

Genç adam Kral olmak için doğmuş. Bize gülmek olmaz,

Kıyıda duransa bizim düşmanımızdır.

**

Zenginliğimiz çöp kutuları.

Hayallerinizdeki evden topladığınız şeyleri atın.

**

Bir sonrakine hazırlanın?

 – Evet,

- Bu doğru, harika olacak?

 – Umuyoruz.

Sadece ileri

 Devam edin.

****************

YANSIMA TEORİSİNDEN GELECEK TÜRKİYE’Sİ


Önceden Görenler İçin

Düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkileri, birbirine bağlı ve zıt yönlü iki işlevle çözümleyebiliriz. Yansıma kavramına nasıl varmış ol­duğumu bu şekilde açıklayabilirim.

Yansımayı açıklamak ve netleştirmek için büyük güçlüklerle karşılaşırız. Düşünce ve gerçeklik arasındaki ayrım. Oysa demek istediğimiz şey, düşüncenin realitenin bir parçası olduğuydu. Kendimizi, düşüncelerin ve olayların akışının iki yönlü bağlılığı hakkında söz ederken bulabiliriz. Daha sonra yerini çeşitli düşüncelerin arasındaki iki yanlı bağlantıya bırakalım. Bu bağlantıyı hesaba kattığımızda, kendimizi gerçeğin objektif ve sübjektif görünüşleri arasındaki farkı ayırt etme zorunluluğu altında buluruz. İlki, objektif görünüş ve olayların akışına, İkincisi ise diğerlerin düşüncelerine gidiyoruz. Bir tek objektif görünüş vardır ancak ötekilerin oldukça birçok sübjektif görünüşleri de vardır. Ötekiler arasında yaşanan doğrudan ilişkilerdeki yansıma, hareketler arasın­daki kavrayış ve olayların yansımasından daha fazladır çünkü olay­ların çözülmesi daha uzun bir süre alır.

Objektif ve sübjektif görünüşler arasındaki farkı bir kez ayırt ettiğimizde, yansıma işlevi ve yansıma söylemini de ayırt etmemiz gerekir. Yansıma söylemi, doğrudan insanlar arası ilişkiler alanına aittir ve bu ilişkiler, olayların akış çizgisinden daha yansımalıdır.

Objektif görünüm hakkında şöyle bir söylem düşünün: “Yağ­mur yağıyor.”Bu ya doğrudur, ya da yanlıştır fakat yansımalı de­ğildir. Ancak şöyle bir söylem alalım: “Sen benim düşmanımsın.” Bu doğru veya yanlış olabilir, senin ona karşı nasıl tepki verdiğine bağlıdır. İşte bu yansımalıdır. Yansımalı söylemleri, kendi önerisine dayanan söylemler temsil eder. Fakat belirsizlik özneldir, anlamla­ra göre değil, etkisine göre yansırlar. En meşhur kendisine dayalı söylem, yalancılık paradoksudur. “Giritliler daima yalan söyler” der Epimenides. Eğer bu söylem doğru ise, Giritli filozof yalan söyle­miyor demektir ve bu nedenle söylem yanlıştır. Tereddüt, söylemin mevcut etkisini yok eder. Tam tersine, “Sen benim düşmanımsın” sözünde, söylemin doğruluk değeri, sizin karşı tepkinize bağlıdır.

Yansımalı işlevler olayında belirsizlik, bir durumun objektif ve sübjektif görünüşleri arasına giren bir iletişim eksikliği ile meydana gelir. Bir durum, yansımalı olabilir hatta bilinç ve yarar işlevleri, ayrı ayrı veya aynı anda işlese bile. Sonra, süreç belli bir zaman süresi içinde gelişir fakat ötekilerin düşüncesi ve gerçek olay­lar, işlemin sonunda, tıpkı başındaki gibi kaldığı sürece yansımalı sayılır ve katılımcıların bazı kavram yanılgıları ve yanlış yorumları nedeniyle, olayların akışına, özgün bir belirlenemezlik unsuru giriş yapar. Bu da durumu bilimsel yasalar temelinde tahmin edilemez kılar.

Yansıma, en iyi şekilde finansal piyasalarda gösterilip etüt edi­lebilir çünkü finansal piyasaların bu tür yasalarla yönetilmekte ol­duğu sanılmaktadır. Diğer alanlarda bilim daha az gelişmiştir. Hatta finansal piyasalarda bile yansıma işleyişi duraklamalar gösterir. Te­mel piyasalar günden güne belirli bir istatistiksel kuralı izliyor gibi görünür fakat ara sıra bu kurallar ihlal edilir. Bu yüzden tek düze, kestirilebilir günlük olayları önceden haber verebilirken yansıma iş­levini veremeyiz. Yansıma işlevinde yansımalar büyük bir farklılık taşır çünkü tarihin gidişini değiştirirler. Bu düşünceler beni, tarihsel gelişimlerin her günkü olaylardan, yansımayla ayrıldığı şeklinde bir tartışmaya götürdü. Fakat bu kanıtlar yanlıştır. Deprem gibi yansı­malı olmayan birçok tarihi olay vardır. Monoton olaylarla, yansı­malı olaylar arasındaki fark totolojik gereksiz tekrarlara dönebilir: Yansımanın gelişimi, objektif ya da sübjektif gerçeğin ayrı görünüş­lerinde belirgin olarak değişmemiştir.

Şimdi, bilinç bilim ve dil çalışmalarındaki bazı gelişmeler, yan­sıma kavramına bazı boyutlar getirmiştir. Yansıma sadece iki işlevle ayırt edilir: bilinç ve yararlanma. Bu gerçekten kaba bir sınıflan­dırma olup son yıllardaki beyin ve dil işlev araştırmaları, çok daha ince ayrıntılı çözümlemelere ulaşmayı mümkün kılmıştır. Bununla beraber, kavram kendi anlamını kaybetmemiştir. Filozoflar ve bilim adamlarının, dünyaya bakarken yaptıkları gibi, en ufak bir çarpıt­mayı tespit edebilecek hassaslıktadır.Onların öncelikli ilgisi, bilinç işlevidir; dahası, yararlanma işlevi karışarak bilinç işlevinin tam olmasına zarar verir. Bu yüzden, onu görmezden gelir veya ister istemez incelemekten vazgeçerler. Bunun en iyi örneği ekonomi teorisinde mevcuttur. Tam rekabet teorisi, yetkin bilgi varsayımı üze­rine kurulmuştur. Varsayımın çürük olduğu ispatlandığı zaman, eko­nomistler kendi inşa ettikleri yapıyı, yansımanın kötü etkilerinden korumak için daha yararsız çarpıtmalara doğru gittiler. Bu, yetkin bilgi varsayımının gerçekle benzerliği olmayan, yapay inanç, akılcı beklentiler teorisine nasıl dönmüş olduğunu gösterir.

İNSANİ BELİRSİZLİK İLKESİ

Yansımanın ayırıcı çizgileri, ötekilerin düşüncelerinde yer – alan, bir belirsizlik unsuruna ve içinde yer aldıkları ortam içinde bir belirlenemezlik unsurunun var oluşuna giriştir. Yansıma, Wemer Heisenberg’in Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine benzer fakat önemli bir fark vardır: Kuantum fiziği, katılımcıların düşünceleri ile değil, maddi kavramlarla uğraşır. Heisenberg’in bulduğu belirsizlik ilkesi, kuantum parçacıklarının davranışı ile veya bir yota dalgasıyla değişmez fakat yansımanın tanınması, değişebilen insan davranışla­rıyla olabilir. Böylece belirsizlik, yansıma etkisi ile birleşerek katı­lımcıların yanı sıra insanları yöneten evrensel geçerli yasaları ara­yan sosyal bilimcileri de etkiler. Bu ilave belirsizlik elemanı, insani belirsizlik ilkesi olarak tanımlanabilir ve sosyal bilimlerin işlerini karıştırır.

ABD’DE KONUT BALONU [ndan Türkiye’ye Dersler]

2000’de tavan yapan teknoloji balonunun kötü sonuçlan ve 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından Federal Reserve, federal fon oranlarını yüzde 1 oranında indirdi ve 2004 Haziranına kadar bu seviyede tuttu. Bu durum Amerika’da konut balonunun gelişmesine izin verdi. Benzer balonlar, özellikle İngiltere, İspanya ve Avust­ralya gibi dünyanın diğer kısımlarında da görülebilirdi. Amerika’da gerçekleşen konut balonunun diğerlerinden farklı olmasının nede­ni, global ekonomi ve uluslararası finans sistemi açısından önemi ve hacmidir.Konut piyasası İspanya’da, Amerika’dan önce daraldı fakat ülkeye olan etkisi dışında dikkat çekmeden son buldu.Tam tersine, Amerikan ipotek güvencesi başta Alman kurumsal hak sa­hipleri olmak üzere bazı Avrupalı hak sahipleriyle Amerikalılardan çok daha güçlü bir şekilde tüm dünyaya yayılmıştı.

Tek başına ele alındığında Amerikan konut balonu, dalgalan­ma modelim için anlattıklarımı aynen izlemiştir. Geçerli bir trend eğilimi vardı -borç verme standartlarının her zamankinden daha saldırgan biçimde gevşemesi ve borç oran farklarını değerlendirme rasyosu – ve teminat senetlerinin değerinin borç verme istekliliğini etkilemediği inancıyla desteklenmişti. Bunlar, özellikle de emlak alanında, geçmişteki balonları ateşleyen, en yaygın yanlış kavram­lardır. Bu dersin hâlâ öğrenilmiş olamaması ne kadar şaşırtıcıdır.

Balonun büyümesi, yavaş başladı, birkaç yıl sürdü ve faiz oranlan yükselme­ye başladığı zaman aniden geri de dönmedi çünkü spekülatif talep, yardım ve şimdiye kadar daha saldırgan borç verme uygulamalarına ve her zamankinden daha sofistike, ipotek güvence yöntemlerine dayanmıştı.Sonunda 2007 baharında alt piyasa sorunları, New Century Financial Corporation’ı iflasa götürdü ve bunu izleyen alacaka­ranlık döneminde konut fiyatları düştü fakat insanlar oyunun bittiği­ni anlayamadı. Citibank’ın genel müdürü Chuk Prince, raporunda, “Müzik durduğunda, likidite anlamında her şey karmaşıklaşacaktı fakat müzik çaldığı sürece, kalkıp dans etmelisiniz. Biz hâlâ dans ediyoruz,”demişti.[] Sonunda Ağustos 2007’de kesişme noktasına ulaşıldı, bir piyasadan diğerine bulaşarak yayılan felaket bir ivme hızı ile aşağı doğru şiddetli bir inişe geçti. Bu 1997’de çıkan, bir ülke peşinden diğerini vurup deviren, piyasa krizi yıkım topunu ha­tırlatıyordu. Öyle olsa bile, hisse senetleri borsası Ağustos 2007’den o yılın Ekim ayma kadar toparlandı. Bu hareket, benim modelim tarafından beklenmemişti. Model, kısa ve keskin bir çöküş ve bunu izleyen yavaş ve zahmetli bir denge şartlarına dönüşü çağrıştırı­yordu. Bu olayda, Ağustos 2007’de ve diğeri Ocak 2008’de eksik bırakılmıştık vardı. Her bir olayda Federal Reserve müdahale etti ve federal fon oranlarını indirdi ve borsa-hisse senetleri piyasası, Federal Reserve’in geçmişte yaptığı gibi, finansal krizin sonuçla­rından ekonomiyi koruyacağı inancım besleyerek cesaret aldı. Bu inancın yanlış olarak yerleştiğini düşündüm. Federal Reserve, bunu aşırı yapması gerçeği yüzünden, kendisinin ekonomiyi koruma ye­teneğini sınırlandırmıştır. Benim görüşüme göre, bu finansal kriz, yakın tarihlerde meydana gelen diğer krizlere benzemiyor.

BAZI POLİTİK TAVSİYELER

Kesin politik tavsiyelerde bulunmak çeşitli nedenlerden dola­yı erken yapılmış bir hareket olacaktır. Birincisi, ben konuyu ciddi olarak değerlendirmek için piyasanın fazla içerisindeyiz. Şu anda gözlerimizin önüne serilen durum tamamen bizi içine çeken bir du­rumdur ve de benim risk altında birçok şeyimiz var. Daha tarafsız bir şekilde düşünebilmek için, kendimi piyasadan uzaklaştırmamız gerekecektir. İkinci olarak, mevcut yönetimden fazla bir şey bekle­memeliyiz.. Yeni büyük girişimler yeni başkanı beklemek durumundadır ve ancak Demokrat bir başkandan işlerin gidişini değiştirip ulusu yeni bir yöne yönlendirmesi beklenebilir. Üçüncü olarak, durum çok ciddidir ve yeni politik girişimler derinlemesine tartışılmalıdır. Ben mevcut düşüncemi kesin sonuçlardan çok tartışma konulan olarak ifade edeceğim.

Açıkça, serbest bırakılmış ve yerinden oynatılmış bir finansal endüstri, ekonomiye büyük zarar verir.Kontrol altına alınması ge­rekir. Kredi oluşturulması doğası gereği yansımalı bir süreçtir.Aşı­rılıkları engellemek için düzene koyulması gerekir. Ancak, düzenle­yicilerin sadece insan değil, aynı zamanda bürokrat olduklarını da hatırlamalıyız. Kuralları abartmak ekonomik faaliyetleri çok ciddi şekilde sekteye uğratabilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şartlara geri dönmek büyük bir hata olur. Kredi elverişliliği sadece üretkenliği değil, aynı za­manda esnekliği ve yenilikçiliği de besler. İlle de kredi yaratılmaya uğraşılmamalıdır. Dünya belirsizliklerle dolu ve piyasalar değişen koşullara bürokratlardan çok daha iyi uyum sağlarlar. Aynı zamanda, piyasaların değişen koşullara sadece pasif olarak uyum sağlamadıklarını ve aktif olarak olayların şekillenmesinde de katkıları bulundu­ğunu fark etmeliyiz. Esnekliklerini çok değerli kılan değişkenlik ve belirsizlikleri de yaratabilirler. Makro ekonomik politikalar formüle edilirken bu da göz önüne alınmalıdır. Piyasalara, ekonomik istikra­rın sağlanmasına uygun mümkün olan en büyük boyut verilmelidir.

Büyük ölçüde, finansal piyasalardaki aşırılıklar kural koyan­ların gerekli kontrolü doğru yapmamasından kaynaklanır. Piyasaya yeni sürülen bazı finansal enstrümanlar ve metotlar yanlış dayanak­lara bağlanmıştı. Bunların sürdürülemez oldukları görülmüştür ve dolayısıyla terk edilmek zorunda kalınmıştır. Ancak diğerleri ya­yılmayı veya risklere karşı önlem alınmasını sağladıkları için elde tutulmalıdırlar. Kural koyucular son yenilikleri daha iyi anlamalı ve tam olarak anlamadıkları uygulamalara izin vermemelidirler.Risk yönetiminin katılımcılara bırakılabileceği fikri doğrudan sapma­dır. Kural koyucu otorite tarafından yönetilmesi gereken sistematik riskler vardır. Bunu yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmalıdır­lar. Yatırım fonları, bağımsız sermaye fonları ve diğer düzenlemeye tabi olmayan kuruluşlar da masraflı ve de külfetli olsa da bu bilgiyi temin etmelidirler. Maliyetler, bir çöküşün maliyetiyle karşılaştırıl­dığında önemini yitirmektedir. Manevi zarar çok büyük bir problemi içermektedir ama çözülebilir. Finansal sistem tehlikeye girdiğinde, otoritenin müdahale etmesinin gerektiğiyle yüzleşmeliyiz. Hoşlarına gitsin gitmesin, kredi veren kuruluşlar bir otorite tarafından korundukları gerçeğini kabul etmelidirler.Dolayısıyla, bunun için bir fiyat ödemelidirler. Otoriteler, genişleme döneminde daha tetik­te olmalı ve kontrol uygulamalıdırlar. Bu, şüphesiz işin kârlılığını sınırlandıracaktır. İşle uğraşan kişiler bundan hoşlanmayacaklar ve aksi için kulis yapacaklardır ancak kredi oluşturmak kurallara bağlanmış bir iş olmak zorundadır. Bir kurumun kurtarılması için işlerin kontrolden çıkmasına izin veren otoriteler sorumlu tutulmalıdır. Son yıllarda, işler kontrolden çıktı. Finansal endüstrinin çok fazla kârlı olmasına ve çok fazla büyümesine izin verildi.

Mevcut olacak krizden alınacak en büyük ders, mali otoritenin sadece para arzı ile değil, aynı zamanda kredi oluşturulması ile de ilgilen­mesi gerektiğidir.

[Açıklama: Monetarizm iktisadi politika uygulamalarında para arzını önemli bir araç olarak gören bir iktisadi öğretidir. Monetaristler'e göre para arzı hiçbir zaman mal ve hizmet arzından fazla olmamalıdır. Monetaristler’in en ünlülerinden biri Chicago Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Milton Friedmandır. Friedman’a gore eğer hükümet ekonomiyi serbest bırakır ve Merkez Bankası para arzını kontrol ederse enflasyon azalır, yeni yatırımlar teşvik edilir, ekonomik gelişme sağlanır ve işsizlik önemli ölçüde azaltılır. Başka bir deyişle para arzı bir ekonomide üretim, istihdam ve işsizlik üzerinde doğrudan etkili olup para politikası araçları içinde en etkili olanıdır. Fakat Friedman son zamanlarda Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada fikrini değiştirdiğini, para arzının hedef alınmasının başarılı olmayabileceğini söylemiştir.]

Monetarizm sahte bir doktrindir.Para ve kredi bir arada gitmezler. Mali otoriteler sadece ücret enflasyonu ile değil aynı zamanda bertaraf edilen kâr balonlarıyla da ilgilenmelidirler.Varlık fiyatları sadece paranın elde edilebilirliği ile değil, aynı zamanda borç verme niyetine de bağlıdır. Mali otoriteler sadece para arzını değil, aynı zamanda kredi şartlarını da izlemeli ve göz önüne alma­lıdır. Mali otoritelerden kâr fiyatlarını kontrol etmelerini istemenin onlara çok fazla görev yükleyeceği konusuna itiraz edilecektir. Bu itiraz, mali otoritelerin görevi belirli kuralları mekanik olarak uygulamakla sınırlandırılabilirse geçerli olacaktır. Onların işi bundan çok daha karmaşıktır. Onlar, çıkar fonksiyonlarının uygulanmasın­da bütün hileleri kullanarak çok ince bir beklentileri yönetme oyu­nu ile meşguldürler. Bu bir sanattır ve bilime indirgenemez.Alan Greenspan çıkar fonksiyonlarının büyük bir ustasıydı. Maalesef, o yeteneklerini yanlış etkenin hizmetine verdi ve aşırı bir piyasa fundamentalistiydi.

Hem konut balonu, hem de süper balon çok fazla borç kulla­nımı ile karakterize edilebilir. Bu, bilinen riskleri hesaplayan ama yansımayı görmezden gelen sofistike risk yönetimi ile desteklendi. Kural koruyucular hiçbir şey yapmasalar bile borç kullanımı üzerinde yeniden kontrolü oluşturmalıdırlar. Bu tarz kontrolü geçmişte uygularlardı. Hisse senetleri, etrafından dolanacak çok yol olduğu için büyük ölçüde anlamım kaybetmiş olsa da, hâlâ marj zorunluluklarına tabidir. Konut kredisi tahvilleri-teminatları ve diğer sentetik enstrümanlar, tutucu piyasa döneminde çıkarıldıkları için, hiçbir zaman kontrol altına alınmadı. Borcu kontrol etmek finansal endüstrinin hem boyutunu, hem de kârlılığını azaltacaktır ancak bu toplum çıkarlarının getirisidir.

Kredi krizini rahatlatacak özel bir önlem, bir takas odasının kurulması veya kredi temerrüt takası ile değiştirilmesidir. Kırk beş trilyon dolar değerinde kontratlar ödenmemiş olmakla beraber, kontratın tarafları karşı tarafın kendini yeterince koruyup korumadığını bilmemektedir. Temerrüt gerçekleşirse/gerçekleştiğinde, karşı tarafların bazıları yükümlülüklerini yerine getiremeyebilirler. Bu olasılık piyasanın üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaktadır. Federal Reserve’in Bear Stems’in iflas etmesine izin vermemesinde bu önemli bir rol oynamış olmalıdır. Tüm mevcut gelecek kontratların verilmesi gereken bir takas odası oluşturmak veya sağlam bir sermaye yapısı veya katı marj zorunlulukları ile değiştirmekle çok şey kazanılır.

Konut balonunun patlamasıyla yaratılan karmaşa karşısında ne yapılabilir?

Alışılmış devresel bunalım karşıtı parasal ve mali politikalar gittikleri yere kadar uygun olmakla birlikte, belirtmiş olduğum nedenlerden dolayı yeteri kadar ileriye gidemezler. İç fiyatların çöküşünü zapt etmek ve beraberinde gelen acıyı hafifletmek için ek önlemler gerekir. Bu iki nedenden dolayı, mümkün olan en çok sayıdaki insanın evlerini korumaları istenir. Bu hem alt gelir grubu konut kredileri için, hem de konut kredisinin değeri konutlarının değerini aşan insanlar için geçerlidir. Onlar, bir desteğe ihtiyacı olan konut balonunun kurbanları olarak değerlendirilebilir. Ancak, onlara rahatlama sağlamak, konut kredileri hacizle uygulanabilme özelliği sayesinde değer kazandığı için çok incedir. Birçok ülkede borç alan­lar şahsi olarak sorumlu olmakla beraber, Amerika’da borç veren­lerin genelde haciz haricinde herhangi bir yaptırımı yoktur.Diğer taraftan icra konut fiyatlarını düşürür ve durgunluğu arttırır. Aynı zamanda ilgili bütün taraflar için yüksek maliyetlidir ve olumsuz­luğun dağılımı etkisi ile sonuçlanır. Bu etkenleri dengelemek için ne yapılabilir? Bu, şu ana kadar tartıştığımız konulardan daha detaylı değerlendirdiğimiz ve kendi vakfım olan Açık Toplum Enstitüsü’nü de dâhil ettiğim bir konu. İşte ilk bulgularım.

Ödenmiş olan 7 milyon alt gelir grubu ev kredisinin yaklaşık yüzde 40’ı önümüzdeki iki sene içerisinde temerrüde düşecektir.Opsiyonlu-ayarlanabilir- oranlı konut kredileri ve oran ayarlaması­na maruz kalan diğer konut kredilerinin temerrüdü de yaklaşık aynı büyüklükte ancak daha uzun bir süre içerisinde olacaktır. Bu, konut fiyatlarının üzerindeki indirici baskıyı koruyacaktır. Fiyatlar, hükü­met müdahalesi ile durdurulmadığı sürece, uzun dönem eğilimin altına düşecektir.

Emlak krizi sonucunda oluşan dertler çok büyük olacaktır. Bazı en kötü talan uygulamaları için seçilen hedefin yaşlı vatandaşlar ol­duğuna ve orantısız olarak borçlarında temerrüde düştüğüne dair önemli kanıtlar vardır. Farklı renkteki topluluklar da orantısız olarak etkilenmektedir Amerika’da zenginlik ve imkânların artmasında ev sahibi olmanın anahtar bir etmen olduğu göz önüne alınırsa, özel­likle yukarıya doğru giden rengi farklı olan genç profesyoneller ağır darbe alacaklardır. Onlar “mülkiyet toplumu”na inanıp desteklemiş­ler ve varlıkları ev mülkiyetinde yoğunlaşmıştır. Prince George il­çesi, Maryland en iyi örneği oluşturur. Ülkedeki ağırlıklı siyahların hakim olduğu en zengin ilçe olmakla beraber, Maryland en çok hac­zin gerçekleştiği yerdir. Maryland’e ilişkin veriler Afrika Amerikalı ev sahiplerinin %54’ünün alt gelir grubu ev kredisi kullandıklarını, buna karşılık bu oranın İspanyollar için %47 ve beyazlar için %18 olduğunu göstermektedir.

Haciz, ev kredisi değeri ev değerini aştığı için yeni ev sahip­lerini mülklerini terk etmeye iterek, çevredeki evlerin değerini de düşürür. Sonuç olarak, toplu hacizler tüm bir mahallenin denge­sini bozar ve istihdam, eğitim, sağlık ve çocuk sağlığı gibi diğer sahalara da yansır.Ek politik önlemlerin ana odak noktası haczin önlenmesi olmalıdır. Hükümet yönetiminin halihazırda kanunlaştırdığı girişimler, halk ilişkilerindeki uygulamaların ötesine geçemeyecektir. Tüm sınırlamaları bir kez uyguladığınızda pratikte elinizde hiçbir şey kalmaz.

Hem sistematik hem de kişiselleştirilmiş yaklaşımlara ge­rek vardır. Sistematik müdahale ihtiyacı olarak, Temsilci Bamey Frank’in doğru yolda olduğuna inanıyorum, ancak o da iki partinin ‘ de desteğini alabilmek için yeteri kadar ileri gitmemektedir. Cebri icra hakkını koruyan ve bu hakkı uygulama cesaretini kıran iki öne­ri getirmiştir – eğer onun önerdiği sırada uygulansaydı. Birincisi, iflas kanununu, hakimin konut kredisini tekrar asıl konuta yazma­sını sağlayacak şekilde değiştirecekti. Bu, zorunlu bir düzeltmeyi önlemek için, borç verenlerin üzerinde bu tip konut kredilerini kendi istekleriyle yeniden düzenleme baskısı kuracaktır. Cumhuriyetçile­rin itirazı, bunun borç verenin haklarım etkileyeceği ve dolayısıyla gelecekte konut kredilerini daha pahalı yapacağı idi. Ancak Frank teklifi sadece Ocak 2005 ile Ocak 2007 arasında başlatılan konut kredilerine uygulanabilirdi. Ayrıca, mevcut iflas kanunu zaten ikinci evlerde konut kredisi üzerinde değişikliğe izin vermektedir ve bu da maliyetlerini ciddi bir şekilde etkilememiştir.

İpotek endüstrisine göre, borç ödememe ve temerrütle karşı karşıya olan alt gelir grubu ipotek borçlarının değişmesini engel­leyen bir takım yasal ve pratik nedenler vardır. Hizmet verenlere göre, ipoteklerin menkul değere çevrilmesi bireysel borçların takibi­ni zorlaştırmakta ve “havuz ve hizmet sözleşmeleri” kredi şartlarını değiştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Ancak ana engel “tahvil savaşları”dır. Belirli bir kredide farklı dilimlerin çelişkili çı­karları vardır – bir dilimin önceliği anapara iken, diğerininki faiz olabilir. Hizmet verenler, bir dilim kaçınılmaz olarak diğerinden daha derin bir darbe alacağı için ve hizmet verenler her dilime karşı aynı anda sorumlu oldukları için, ipoteklerin yeniden yazılmasına karşı çıkmaktadırlar.

Ancak, havuz ve hizmet anlaşmalarının daha önce kabul edilen­den daha fazla esneklik sağladığına dair artan bir fikir birliği vardır. Menkul kıymetleştirmenin sorunlarına rağmen, Moody’s borçla il­gili değişikliklerin rezerv ve hizmet oranının arttığını ancak 2007’de yeniden düzenlenen kredilerin sadece %3,5’ini oluşturduğunu teyit etmektedir. Borç verenlerin çalışanlarının çalışmalarını sağlamak üzere ek baskı kurmalarına ikna etmek için kredilerin düzeltilmesi­nin yararlarını ölçme ve belgelemeye daha çok dikkat edilmelidir.

Ancak maalesef, kapsamlı reformlarla bile, birçok ev sahibi evinde oturmanın maliyetini karşılayamayacaktır.Yerel yönetimler, ev sahiplerinin önemli bir bölümünün evini kaybedeceği gerçeğini kabul etmek durumunda kalacaklardır ve en ağır borç verme, finan­sal olarak en hassas olan rengi farklı topluluklarda yoğunlaştığı için, yerel hükümetler tam da bu şoku mas etmek için, en az hazırlıklı semtlerde piyasaya atılan büyük emlak envanterlerinin ürkütücü yanıyla karşı karşıyadırlar.Buradaki incelik, bu emlakların boş kal­masına veya ikamet etmeyen kişilerin eline düşmesine izin verme­mek ve evinde oturan ve ona bakan sorumlu kişilere en kısa sürede vermektir.

Yerel topluluklara yardımcı olmak, özel yardımseverler için ve­rimli bir alan olacaktır. Federal ve Eyalet hükümetlerinden gelecek denk fonlar kapsamı ve etkisini büyük ölçüde arttıracaktır. Benim demeğim New York City’de ve Maryland’de yerel girişimlere spon­sor olmaktadır.

New York’ta Belediye, özel yardımseverler borç endüstrisin­den fon alma ile New York City Semtleri Merkezi’ni başlattık. Bu merkez danışmanlık, yasal yardım, borç düzeltmesi, önleyici sos­yal yardım ve eğitim de dâhil olmak üzere haczi önleme avukatlık hizmetini arttıracak ve koordine edecek. Ana misyonu borç alanla­rın evlerinde kalmasını sağlamaktır. Evlerinde kalamayanlar için, o semtin istikrarı sağlamak üzere, emlaklarının sorumlu ev sahip­lerine veya kâr amacı gütmeyen organizasyonlara etkili bir şekil­de transfer edilmesini destekler. Yılda on sekiz bin borçluya kadar yardım etmesini ümit etmekteyiz.New York City Semtleri Merkezi, borçlular, doğrudan hizmet verenler ve kredi endüstrisi arasındaki iletişimi sağlayan dürüst bir komisyoncu olarak çalışacaktır. New York City’nin emlak piyasası mevcut krizle en sert darbeyi almamış olmasına rağmen, New York’ta gerçekleştirilen yerel çözümlerin di­ğer topluluklara da model oluşturmasını umuyoruz.

İpotekte temerrüde düşmüş veya düşmek üzere olan ev sahip­lerine yardımcı olmak üzere Maryland’de çeşitli çabalar gösteril­mektedir. Baltimore Ev Sahipliği Koruma Koalisyonu ve Prince George’s ilçesinde, problemli olan ev sahiplerine yüreklerinden geçen bir yere dönme imkânı sağlamıştır. Sınırlandıran faktör, iyi eğitimli danışmanlardır. Bir kısmı devlet desteği alabilecek çeşitli eğitim programlarını desteklemeyi planlıyoruz.

Başka ne yapılabileceği konusunda çalışmalarımız sürmekte­dir.

Kaynak:

George SOROS, Finansal Piyasalar İçin Yeni Paradigma / The New Paradigm For Financial Markets, İngilizceden çeviren Coşkun Üçüncü, İnkılap, Eylül -2010, İstanbul

[ 1] Michiyo Nakamoto ve David Wighton, “Fiyatların yükselmesini ümit eden Citigroup, ‘Hâlâ dans ediyor.’ Financial Times, 10 Temmuz 2007.

ETKİN YÖNETİCİNİN SEYİR DEFTERİ


Doğru Şeyleri Yapmak

Etkin olabilmesi için, bilgi işçisinden her şeyden önce doğru şeyleri yapması beklenir.

Yapılması Gereken Ne?

Başarılı liderler “Ne yapmak istiyorum?” diye sorarak başlamazlar, “Ne yapılması gerekiyor?” diye sorarlar. Sonra, “Bir fark yaratacak şeyler arasında benim için doğru olan hangisi?” diye sorarlar. Ken­dilerinin iyi olmadıkları şeylerle uğraşmazlar. Gerekli olan diğer şeylerin yapılmasını sağlarlar; ama kendileri yapmazlar, başkala­rını görevlendirirler. Başarılı liderler kendilerinin etkin olmasını sağlarlar! Başkalarının güçlü olmasından endişeye kapılmazlar. Andrew Carnegie mezar taşına, “Burada, kendisinden daha yete­nekli insanları kendi hizmetine almasını bilen bir adam yatıyor” diye yazılmasını istemişti.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Karizmanın Tehlikesi

Biliyorsunuz, bundan 50 yıl önce, liderlik üzerine ilk ben konuş­muştum; bugün bu konuda çok konuşuluyor, çok vurgu yapılıyor, ama etkinlik konusunu dikkate alan pek yok. Bir lider hakkında söyleyebileceğiniz tek şey, liderin izleyicileri olan birisi olduğu­dur. Geçen yüzyılın en karizmalı liderleri Hitler, Stalin, Mao ve Mussolini’ydi. Onlar yanlış liderlerdi!Karizmalı liderlik kendi ba­şına gerçekten büyük ölçüde abartılıyor. Bakın, son 100 yılın en etkin Amerikan başkanlarından biri Harry Truman’dı. Bir gram ol­sun karizması yoktu. Truman, ölü bir uskumru kadar mülayim bi­riydi. Ama onun için çalışan herkes ona tapıyordu, çünkü mutlak anlamda güvenilir biriydi. Truman hayır diyorsa, hayır’dı ve evet diyorsa evet’ti. Ve aynı konuda birisine evet dediğinde bir başkasına hayır demezdi. Son 100 yılın diğer etkin başkanı Ronald Reagan’dı. Reagan’ın büyük gücü, çoğu zaman sanıldığı gibi, kariz­masından değil, neyi yapabileceğini ve neyi yapamayacağını tam olarak bilmesinden geliyordu.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Yetenekli Liderler Fırsatları Nasıl Çarçur Edebiliyor

Birlikte çalıştığım en yetenekli insanlardan biri ve bu çok uzun bir zaman önceydi, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki son demokratik şansölyesi olan Dr. Heinrich Bruning’di. Bir prob­lemin özünü görmede eşsiz bir yeteneği vardı. Ama finansal ko­nularda çok zayıftı. Bu konuları başkalarına devretmesi gerekirdi, ama saatlerce bütçe üzerinde çalışırdı ve hiç de iyi bir sonuç elde edemezdi.Bu, Büyük Bunalım sırasında affedilemeyecek bir ha­taydı ve Hitler’in yolunu açtı. Bir işin uzmanı değilseniz, olmaya çabalamayın.

Güçlü yanlarınıza dayanın ve diğer gerekli görevleri yapmak için güçlü insanlar bulun.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

5. Düzey Liderlik

5. Düzey liderler, şirketin kendilerinden sonraki dönemi için ba­şarılı olabilecek, hatta kendisinden daha büyük başarı kazanabile­cek haleflerini seçerler. Oysa benmerkezci 4. Düzey liderler ha­leflerini başarısız olacak kişilerden seçerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004

Dönüşüm Çarkı ve Kıyamet Çarkı

Mükemmel şirketlerin yöneticileri “insanları saflarına çekmek,” “birliklerini seferber etmek;” “değişimi yönetme” gibi şeyler için vakit ve enerji harcamaz. Doğru koşullarda motivasyon, değişim, saflar ve bağlılık meselesi kendiliğinden çözülür. İvme kazanıp bazı sonuçlar almaya başladıkça herkes kendi safını belirler; tersi olmaz.

Jim Collins, ‘İyi’derı ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 220

Bir 21. Yüzyıl Örgütü Nasıl Yönetilebilir?

Fazla seyahat etmeyin. Seyahatlerinizi örgütleyin. Yılda bir ya da iki kez insanları görmeniz ve onlar tarafından görülmeniz önemli­dir. Bunun dışında seyahat etmeyin. Onlar size gelsinler. Tekno­lojiyi kullanın—seyahat etmekten daha ucuzdur. Söylenmesi ge­reken ikinci şey, şubelerinizin ve yurtdışı örgütlerinizin sizi dü­zenli bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmeleridir. Onun için on­lara yılda iki kez şunu sorun: “Bana bildirmeniz gereken faaliyet­ler nelerdir?” Ayrıca şunu da sorun: “Benim faaliyetlerim ve plan­larım hakkında öğrenmek istedikleriniz neler?”

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Doğru insanı işe alıp almadığınızı anlamak ne kadar sürer?

Genellikle bir yıl içinde—ve kesinlikle iki yıla kalmadan—işe al­dığınız kişinin umduğunuz gibi biri olup olmadığı açıklık kaza­nır… Arada bir yanlış insanları işe aldım diye kendinizi cezalan­dırmayın… Şunu unutmayın yeter: Hatayı düzeltmek size düşer.

Jack VVelch, Kazanmak istiyorsanız, Optimist Yayınları, 2006, s. 106

Kendinizi Değiştirmeye Çalışmayın

Kendinizi değiştirmeye çalışmayın—bunu başarmanız pek müm­kün değildir. Ama performans tarzınızı iyileştirmek için sıkı çaba gösterin. Öte yandan, iyi yapamayacağınız ya da kötü yapacağı­nız işleri üzerinize almayın.

Peter F. Drucker, “Kendini Yönetmek”, Kariyer Yönetimi, MESS Yayınları, 2004, s. 84

 

Napolyon’un zaferle sonuçlanan hiçbir savaşın onun planlarını izlemediğini söylediği anlatılır. Gene de Napolyon bütün savaşla­rını planlamıştır, üstelik daha önce hiçbir generalin yapmadığı kadar titizce. Bir eylem planı olmaksızın yönetici olayların esiri haline gelir. Ve olaylar geliştikçe planı gözden geçirme imkânı verecek kontroller olmaksızın yöneticinin hangi olayların gerçek­ten önemli, hangilerinin kuru gürültü olduğunu bilmesinin bir yo­lu yoktur.

Peter F. Drucker, “Etkin Yöneticiyi Etkin Yapan Nedir?” Harvard Business Revievv, Haziran 2004, s. 61

 

Yaratıcı Tasfiye

“Amaçlarına ulaşmış şeylere kaynak akıtmayı ne zaman durdurur­sun” sorusu liderler için kritik bir sorudur. Liderler için en büyük tuzak, herkesin bir büyük destek daha verirseniz tepeye ulaşacak­tır dediği, “başarıya yaklaşmış” şeylerdir. İnsan bunu bir kere de­ner. İkinci kere dener. Üçüncü kere dener. Ama o aşamaya varıl­dığında bunu yapmanın çok zor olduğu artık anlaşılmış olmalıdır.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Disiplin Kültürü

“Durdurulması gerekenler” listeleri “Yapılması gerekenler” listele­rinden daha önemlidir.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 150

1 Numara ya da 2 Numara

1 ya da 2 Numara konusundaki açıklık Drucker’in yönelttiği bir çift çok sıkı sorudan çıktı: “Bu işte olmasaydınız, bugün bu işe ge­ne girişir miydiniz?” Ve eğer yanıt hayırsa, “Bu konuda ne yapa­caksınız?”

Jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 108

Sizin Arka Odanız Bir Başkasının Ön Odasıdır

Peter Drucker bu konuda övgüyü hak ediyor. Biz bunu uyguladık. Bir matbaa işletmeyin. Bırakın bir matbaacılık şirketi bunu yapsın. Bu, gerçek katma değerinizin nerede olduğunu anlayıp en iyi ele­manlarınızı ve kaynaklarınızı oraya yığma meselesidir.

Arka odalar, tanımları gereği en iyilerinizi çekmeyi hiçbir za­man başaramayacaktır.

Jack VVelch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 397

Biz Peter Drucker’in tavsiyesini izledik. GE’nin ABD’deki “arka odalarını” alıp Hindistan’da “ön oda” haline getirdik.

jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 314

Performansınızı Kontrol Edin

Etkin liderler performanslarını kontrol ederler. Kendilerine şu so­ruyu sorup yanıtlarlar: “Bu görevi alırsam ne elde etmeyi umuyo­rum?” Kendilerine altı aylık hedefler belirlerler ve sonra perfor­manslarını bu hedeflerle karşılaştırarak kendilerini kontrolden ge­çirirler. Bu şekilde neyi iyi, neyi kötü yaptıklarını bulurlar. Aynı zamanda önlerine gerçekten önemli şeyleri hedef olarak koyup koymadıklarını da görürler. Yürütmede son derece iyi ama önem­li görevleri seçmede son derece kötü olan birçok işi gördüm.

Önemli olmayan şeylerin yapılmasını sağlamada harikaydılar. Önemsiz şeyleri başarmada etkileyici bir sicilleri vardı.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Kendi Kuruluşunuzun Esiri Olmak

Baş yönetici olduğunuzda kendi kuruluşunuzun esiri olursunuz. Ofisinize adım atar atmaz herkes size gelir ve bir şey ister. Kapıyı kilitlemek bir işe yaramaz, gene içeri girerler. O yüzden ofisin dı­şına çıkmanız gerekir. Ama bu geziye çıkmak anlamına gelmez. Evinizde kalabilirsiniz ya da gizli bir ofisiniz olur. Gizli ofisinizde yalnız kaldığınızda şu soruyu sorun: “Ne yapılması gerekiyor?” Önceliklerinizi belirleyin ve ikiden fazla önceliğiniz olmasın. Ay­nı anda üç işi birden yapabilen ve iyi yapabilen herhangi birisini tanımıyorum. Bir seferinde bir görevi ya da en çok iki görevi yeri­ne getirin. Bu kadar. Evet, çoğu kişi için iki görev daha uygun dü­şer. Çoğu kişi hız değişikliğine ihtiyaç duyar. Ama iki görevi ta­mamladığınızda ya da listenizin anlamsızlaştığı noktaya ulaştığı­nızda listeyi yeniden yapın. Üçüncü önceliğe geri dönmeyin. O noktada o eskimiştir.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com, 19 Kasım 2004

Misyon Güdümlü

Liderler, çevrelerindeki insanların onların ne yapmaya çalıştığını bilmesini sağlamak anlamında iletişim içinde olurlar. Amaç gü­dümlüdürler—evet misyon güdümlü. Bir misyonun nasıl oluşturu­lacağını bilirler. Bir şey daha, nasıl hayır diyeceklerini bilirler. Li­derler üzerindeki 984 farklı şeyi yapma baskısı taşınılabilir bir şey değildir. O nedenle etkin yöneticiler hayır demeyi ve buna bağlı kalmayı öğrenirler. Bu yüzden de bunalmazlar. Birçok lider 25 farklı şeyin her birinin birazını yapmaya çalışıyor ve hiçbir şey ya­pamıyor. Bunlar çok popüler kişilerdir, çünkü her zaman evet der­ler. Ama hiçbir şeyin yapılmasını sağlayamazlar.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Beşinci Düzey Liderlik

5. Düzey liderler sabır, özen ve ustalıkla çalışırlar. Gösteri atından çok yük beygirine benzerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 48

 

Kaynak:
Peter Drucker & Joseph Maciariello, Etkin Yöneticinin Seyir Defteri, Özgün Adı: The Effective Executive in Action trc: Zülfü Dicleli, Optimist Yayınları, 2007, İstanbul

 

İSTANBUL’U SEVENİ BİZDE SEVERİZ


Nedim – İstanbul Kasidesi

Mef’ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün

Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır
Bir kân-ı niamdır ki anın gevheri ikbâl
Bir bağ-ı iremdir ki gülü izz ü alâdır
Altında mı üstünde midir cennet-i a’lâ
El-hak bu ne halet bu ne hoş âb u hevâdır
Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet
Her kûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır
İnsaf değildir ânı dünyaya değişmek
Gülzarların cennete teşbih hatadır
Herkes irişür anda muradına ânınçün
Dergahları melce-i erbab-ı recâdır
Kala-yı meârif satılır sûklarında
Bazâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır
Camilerinin her biri bir kûh-i tecellî
Ebrû-yi melek andaki mihrâb-ı duâdır
Mescidlerinin her biri bir lücce-i envâr
Kandilleri meh gibi lebrîz-i ziyâdır
Ser-çeşmeleri olmada insana revân-bahş
Germ-âbeleri câna safâ cisme şifâdır
Hep halkının etvarı pesendîde-i makbul
Derler ki biraz dilleri bî-mihr ü vefâdır
Şimdi yapılan âlem-i nev-resm ü safânın
Evsafı hele başka kitâb olsa sezâdır
Nâmı gibi olmuşdur o hem sa’d hem âbâd
İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır
Kûh-sarları bağları kasrları hep
Güya ki bütün şevk ü tarab zevk u safâdır
İstanbul’un evsafını mümkün mi beyân hiç
Maksûd heman sadr-ı kerem-kâra senâdır


Kelimeler

âb u hevâ: Su ve hava.

a‘lâ: (Daha, en, pek) yüksek.

âlem: Dünya; eğlence.

âsâf: Vezir; Hz. Süleyman’ın veziri.

atâ: Bağış, ihsan.

bahr: Deniz.

bâzâr-ı hüner: Hüner pazarı.

beyan: Anlatma, açık söyleme, bildirme.

bî-mihr ü vefâ: Sevgisiz ve vefasız.

bî-misl ü behâ: Eşi benzeri olmayan.

cihân-tâb: Dünyayı aydınlatan.

cûd: Cömertlik.

çemenistân: Çimenlik.

dergâh: Tekke, saray, konak.

devşirme: Derlemek, toplamak, bir araya getirmek.

dil: Gönül, yürek, kalp.

dü-tâ: İkiye bükülmüş.

el-hak: Doğrusu.

erbâb-ı recâ: İhtiyaç sahipleri.

etvâr: Tavır, davranış.

ez-cümle: Sözün kısası; hepsinin içinden özellikle.

evsaf: Sıfatlar; kaliteler.

felek: Gök yüzü.

gevher: Mücevher.

gülzâr: Gül bahçesi.

hâlet: Hâl, durum.

hemân: hemen, derhal, o anda, çarçabuk.

hevâ: Hava; heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma.

hurşîd: Güneş.

ihsan: İyilik etme, bağış, bağışlama, verilen bağışlanan şey.

ikbâl: Baht, talih; yükselme.

iyd: Bayram.

kad: Boy.

kâlâ: Kumaş.

keremkâr: Cömertlik ve iyilik sahibi.

kıble: Namaza başlarken yönelinen taraf, Mekke tarafı; darlıkta başvurulan kapı.

letâfet: Güzellik.

maksud: Kastolunan, istenilen şey, istek.

melce: Sığınak.

mülk: Ülke.

müstağrak: Gark olmuş, boğulmuş.

nev-resm: Yeni âdet, yeni usul.

pesendîde: Beğenilen, hoşa giden.

pîr: İhtiyar.

refi‘: Yüksek, yüce.

rûz: Gündüz.

sadr: Sadrazamlık makamı.

sadr-ı keremkâr: Cömert, kerem sahibi, iyilik sahibi sadrazam.

senâ: Övme, övüş.

seng: Taş.

sezâ: Uygun, lâyık.

sûk: Çarşı.

şeb ü rûz: Gece ve gündüz.

teşbîh: Benzetme.

ulemâ: Âlimler, bilginler.

yekpâre: Tek parçadan ibaret, bütün.

zâhir olma: Görünme, ortaya çıkma.

 mücella yapıcı_img_0

mücella yapıcı_img_1

mücella yapıcı_img_2

mücella yapıcı_img_3

mücella yapıcı_img_4

mücella yapıcı_img_5

mücella yapıcı_img_6

mücella yapıcı_img_7

BRAVE NEW WORLD /Cesur Yeni Dünya (1998)


Yapılan her şey toplumu köle etmek için mi?
Hayır!!!!
Peki ne öyle ise;
Yaratılışı değiştirmek
O mümkün değil.

Yönetmen: Leslie Libman, Larry Williams

Ülke: ABD

Tür: Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 1998 (ABD)

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Daniel Licht

Çekim Yeri: Los Angeles, California, USA

Oyuncular    Peter Gallagher , Leonard Nimoy ,   Tim Guinee ,Rya Kihlstedt  ,  Sally Kirkland

Özet

Uzak gelecekte, dünya denetçileri nihayet ideal toplumu yaratmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda genetik bilimi insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa-artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan epsilon-eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Londra kuluçka ve şartlandırma merkezinde Bernard Marx mutsuzdur. Yalnızlık için duyduğu özlem, zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk, kaçma duygusunu güçlendirir. Eski, ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi’, yeni teknik uygarlığı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır. Modern klasiklerden biri olan Aldous Huxley’in distopik Cesur Yeni Dünya kitabından uyarlanarak hazırlanan bu film hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten bugüne bir çağrı… Çağrılara açık olanlar için..

Filmden

“Bu hepimiz için hayatın başlangıcı  Erkek ve kadın DNA’sı bir dönüşüm sağlamak için bir araya geldi ve DNA olması gerektiği gibi oluştu. Yumurta döllenerek DNA’yı oluşturdu ve bebek büyümeye başladı. Savaşlardan önce erkek ve kadınlar kendi DNA’larını birleştiriyorlardı. Yani, her şeyin meydana gelme riski vardı. Bu çok tehlikeliydi. Çocuklarının onlara ait olması, tıpkı birer nesne gibi. Özgürlüğe bugünkü kadar önem verilmiyordu. Bu yüzden ona “Aile” deniyordu. O günlerden bu yana çok yol katettik.  Günümüzde hiç suç işlenmiyor, ölümler, savaşlar, yaşlanma yahut acı çekmek yok.  Hepimiz toplum içinde bir yer edinebilmemiz için özel olarak tasarlandık.  Bu yüzden hepimiz mutluyuz.  Çok akıllıca.

Anlayamıyorum. Geçmişte çocuklar nasıl üretiliyordu?

 Üretilmiyorlardı. Geçmişte çocuklar doğuyorlardı. Erkekler ve kadınlar seviştikten sonra kadınlar hamile kalıyordu ve çocuklar doğuyordu.

Hayvanlar gibi mi yani?

 İnanması zor. Bu tehlikeli, acı verici ve onur kırıcı bir tecrübeydi.

Yani siz sevişmekten korkuyor musunuz?

 Bazen. Eğer erkek ve kadın bebek sahibi olmak istiyorlarsa evlenmek zorundaydılar. Sonrasında da başka insanlarla sevişmiyorlardı. Ne kadar süre?

 Bütün yaşamları boyunca. Yani onların “Anne” ve “Baba” olduklarını mı söylüyorsun?

 Küfür kullanma lütfen. Eski sistemin daha bir çok kötü tarafı vardı: özenmek, yalan söylemek, sahiplenmek gibi. Ayrıca çocuklar çok kötü şartlarda yetişiyorlardı. Bunları yaşaması için de çocuğun suçlu olması gerekmiyordu. Savaşlardan önce yaşam oldukça güçtü. Bütün dünya birleşmeden önce  Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz.

Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Şartlandırma Merkezi  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Alfa’lar, Beta’lar, Gama’lar, Delta’lar, Epsilon‘lar

Herkes herkese ait.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.

Herkes faydalıdır.  Ben bir Alfa’yım ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes yararlıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum.  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Tamamıyla mükemmeldir. Soma kullan.

Herkes herkese ait.  

Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum   .. ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes faydalıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Unutmayın:

“Herkes herkese ait ve herkes birine ait. “

**

Herkesle beraber olmak her vatandaşın görevidir.

**

Ulusal mutluluk, toplumun düzenli işleyişini muhafaza eder.Delta’ların 17 No’lu Fabrikası.

“SATIN ALMAK İÇİN ÇALIŞ”

İş eğlencelidir.  Satın almak için çalışın.  Daha fazla satın alabilmek için   Yeni metalar. Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Elinizden geldiğince çalışın.  Toplumun işleyişini koruyun.  İşiniz bittiğinde iyi bir hayata sahip olmuş olacaksınız.  Sizin somanız var.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Çalışmak eğlencelidir.  Satın almak için çalış.  Alabildiğiniz kadar yeni şeyler  Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Çok çalışın ve elinizden gelenin en iyisini yapın.  Çalışmak eğlencelidir.

**

Savaşlardan sonra, toplumun yeni kurulduğu zamanlarda bazı gruplar yenidünya hükümetinin bir parçası olmayı reddettiler. Bu gruplar şu anda ayrılmış bölgede yaşıyorlar. Uygar toplumdan ayrı bir köşede yaşlarına göre çok daha fazla yıpranmış bedenleriyle. Biz ne kadar gelişmiş durumdaysak, bu vahşiler de o kadar yaşam suçlularıdırlar.

**

Nasıl bu şekilde yaşayabiliyorlar?

 Belki de medeni dünyanın dışında yaşamada bilmediğimiz bir şeyler vardır. Kaybedecek hiçbir şeyin olmadan koşulsuz yaşam mücadelesi vermek.

Shakespeare.

“Ne mücevher, ne toprak, ne de okyanus. Hangisinin gücü üzücü ölümü alt etmeye yetebilir?

 ” “Öfke güzellik ile nasıl boy ölçüşebilir?

” “Kimin gücü bir çiçek yapmaya yetebilir?

**

Niçin okuyorsun?

 Hissettiğim halde tanımlayamadığım duyguları açıklayan sözcükleri öğrenmek için.

**

Siz evli misiniz?

 Hayır. Medeniyet hakkında öğrenmen gereken pek çok şey var.

**

Cesur Yeni Dünya; tıpkı olması gerektiği gibi bir medeniyet. Ben sadece durduğumda ne olacağını görmek istedim.

Ne olacağını düşündün ki?

 Eğer bir kişi durursa, bütün şerit durur. Eğer şerit durursa, üretim durur.

Peki üretim durursa ne olur?

 Üretimi durdurmak da dağıtım tabanını durdurur ve bunun sonucunda.. Ekonomi. Bunu anlayamazsın. Sana on gün için yeniden şartlandırma yazıyorum. Tamamlandığında gayet iyi hissedeceksin. Tamam mı?

**

John bir vahşi. Marx burada neler oluyor?

 John tanıştırayım; Şartlandırma Merkezi’mizin müdürü.

John ayrılmış bölgeden geliyor. Ayrılmış bölgeden birisini buraya getiriyorsun.

Çıldırdın mı sen?

 Pek sayılmaz. Neredeyse bizden birisi. Bu tamamen saçmalık Marx.

Bu sefer gerçekten sınırı aştın.

**

Şartlandırma Merkezi

62.400 tekrarın tamamı doğrudur. Bir Delta olduğum için mutluyum. Hikayeler sıkıcıdır. Mutluluk diğer insanlara hizmet etmektedir. Bir şeyler satın almak için çalış. Bütün erkekler fiziksel ve kimyasal olarak aynıdır. Görüntüsü güzel olmayan şeyler toplumu tehdit eder. Eğlen. Zamanında alınan bir gram bizi eğlendirir. Herkes herkese ait ve herkes bir kişiye aittir  Ben bir Delta’yım. Cesur Yeni Dünya

**

 Baş Denetmen: Bay Marx.

- Buyurun efendim. Biraz özel konuşabilir miyiz?

 Tabi ki.

Sürpriz Bay Marx. Ben de bunlarda bir tür çekicilik buluyorum. Şimdi tüm bu ilkel eserler ve önyargılar tarih olmuş durumda. Büyüsünü kaybetmiş bütün bu şeytani diller; Fransızca, Rusça, Almanca  Tüm bunları kontrol etmek ve insanlara acayipliklerini ispatlamak benim görevim. Bütün nüfusu bozmalarına engel olmak. Felsefe, toplum için üzücü olabilir ve bu hiç de iyi olmaz. Sonunda tanışabildiğimize sevindim Marx. İsmin toplantılardan sonra bir dosyanın üzerinde yazılı olarak masama geliyordu. Yani merkez yöneticinin raporları benim hasta olduğumu söylüyor. Muhalif olduğunu söylüyor. Aramızda kalsın ama bence onaylanmamanı potansiyeline dair olumlu bir işaret olarak görmelisin. Şimdi; bana söylemek zorundasın: Niçin Bay Cooper’ı uygarlığımıza getirdin?

 Şartlandırmanın son zamanlarda doğurduğu sonuçlarla ilgili deney yapmak için getirdim. Hiç kimse nedenini bilmiyor. John’da araştırabilmemiz için bir çok malzeme varmış gibi görünüyor. Genetik olarak bir Alfa. Ama şartlandırma açısından bakıldığında o hiçbir işe yaramaz bir köle. İlginç. Ama riskli. Sence de halinden memnun ve gayet mutlu olan bu toplumun içerisine tamamen yeni bir elementi dahil etmek tehlikeli olmaz mı?

 Sana izin verebilmemin çok zor olduğu kuşkusuz. İlerleme katedebilmek için onların tecrübelerini de anlayabilmemiz gerekir efendim. Peki Marx. Çalışmana devam et. Ama senin için bir sakıncası yoksa raporlarının direk olarak bana ulaşmasını isterim. Hepsi bu mu?

 Tabi ki. Bu benim için bir onurdur. Teşekkürler.

**

. Ayrıca babanı da bulabiliriz. Niçin böyle bir şey isteyeyim?

 Babanı bulmak istemiyor musun?

 Sizin kültürünüzde önemli olduğunu düşünmüştüm.

Bernard, sen ‘Baba’nın ne anlama geldiğini sanıyorsun ki?

 Yaşamı başlatan spermi koyan adam. Bu sadece sperm koymaktan çok daha fazlası demek. Baba çocuğu için kendi hayatından fedakarlık yapmayı seçen ve çocuğuna adam olmayı öğreten insana denir. Ne dediğim hakkında kesinlikle en ufak bir fikrin yok haksız mıyım?

 Hayır yok. Ama bu ilginç.

Anormallik!

**

Adrenalin normal. Ses yüksekliği 84’te.  Tebrikler.  Sen özelsin.  Hiç kimse senden daha özel değil.  Sırf bu yüzden özelsin.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Hepimiz güzel görünürüz.  Sadece içsel bir hesaplaşma.  Eğer isterseniz sahip olabilirsiniz.  Ara ve bulacaksın.  Bunu kazandın. Bunu hak ettin.  Eğer hoşuna gittiyse niçin sahip olmuyorsun?

**

. Onu seviyor musun?

 Aşk, o bitti. Aşk diye bir şeyin olmadığını mı söylüyorsun?

 Herhangi bir yemeğe, giysilere ya da spora karşı bir aşk duyabilirsin ancak başka bir insana aşık olamazsın. Bu sahiplenmektir, bencilliktir.

Buna gerçekten inanıyor musun?

 Evet. Duygularını tek bir insan üzerine odaklamak sağlıksız bir şeydir.

Sen böyle düşünmüyor musun?

 Hayır. Ya iki kadın bir adama ya da iki adam bir kadına aşık olursa ne olur?

 Peki ya sana aşık olmayan birisine aşık olamaz mısın?

 Olabilir tabi. Lenina’nın birçok kişiye verebilecek kadar çok sevgisi var.

Yani, sen ilgileniyor musun?

**

Merhaba. Nasılsınız?

 Ben iyiyim teşekkürler. Vahşi için gelmiştim. Bunun uygun bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Bekleyeceğim.

O korkunç ayrılmış bölgede sıkışıp kaldığınızda buraya, yani medeniyete geleceğinizi hiç hayal etmiş miydiniz?

 Bilmiyorum. Gerçekten hiç düşünmemiştim. Sanırım, her zaman bir kaderim olduğunu biliyordum.

Kader! Demek istediğiniz hatalı bir genetik kodlamanın eseri olduğunuz mu?

 Hayır insanların genetiklerinin kaderlerini etkilediğini düşünmüyorum. Kendi kaderinizi kendiniz biçimlendirirsiniz. Genleriniz size kim olduğunuzu söyleyemez.Büyüleyici.

Peki şu soruyu cevaplar mısın: Uygar kızlar hakkında ne düşünüyorsun?

 Kendi kaderini biçimlendir. Kimse sana nasıl olman gerektiğini söyleyemez. Bu tür anti sosyal yanlış bilgiler ile vatandaşlarımızın aklını  karıştırdığı için Vahşi’ye teşekkür ederim.

**

Müdürün muhtemel tehlikeyi biraz abarttığını düşünüyorum. İnsanlarımızın şartlanmasının, Bay Cooper’ın düşüncelerinin tamamen mantıksız olduğunu anlayabilecek kadar iyi seviyede olduğunu düşünüyorum. Bu hiçbir amca hizmet etmeksizin sosyal düzeni bozar. Gittiği her yerde toplumun dikkatini çeker.

Kesinlikle. İnsanlar heyecanlanmaktan hoşlanır ancak sizi temin ederim ki çok yakında Bay Cooper’dan sıkılacaklardır. Vahşi’yi araştırmaya başladığımızdan beri Bernard Marx’da burada bizimle birlikte.

Bernard sence toplum üzerinde bir tehdit oluşturabilir mi?

 Bir çok şeyi bizden farklı olarak görüyor ancak bunun bir tehdit oluşturacağını zannetmiyorum. Bu yüzden araştırma için çok değerli birisi.

Eğer burada bizimle birlikte kalacaksa ona uygun şartlandırmaları yapmak zorundasınız. Bunun için biraz geç değil mi?

 Yapılabilir. Yoğun ve sıkıştırılmış bir programla bu mümkün, ve bu çok değerli bir araştırma olurdu. Bu onu özel yapan her şeyi yok eder, ve sahip olduğumuz büyük ilerleme şansını batırır.

Şu an için Vahşi’nin toplumumuzla birlikte yaşamaya devam etmesinde bir zarar görmüyorum. Ciddi bir problem olup olmayacağını zaman gösterir.

**

Bu insanlar benden ne istiyor?

Lenina: Daha önce hiç senin gibi birisiyle tanışmadılar. Sen gizemlisin.

Umurumda değil. Ben onlar için bir eğlence unsuru olmak istemiyorum. Ben bir eğlence programı değilim. Beklediğim bu değildi.

Ne bekliyordun?

 Bilmiyorum. Doğru olana gösterilen saygı, güzellik, zeka  Telkin ve baskı ile yıldırılmış insanlar değil.

Ancak görüşümüz mutluluk açısından doğru ve başarılı.

Tabi. Sınıfımda konuşmanı istiyorum.

Kendinle ilgili. Seni tanıdığım kadarıyla çok heyecan verici bulacaklarını biliyorum. Peki. Şimdi eve gitmeliyim.

John. Bana aşık olmaktan korktuğunu hissediyorum.

 Hayır. Hayır. Demek istediğim  Güzel

Haydi daha sakin bir yere gidelim.

Gitmem gerekiyor.

**

SOMA BAR: Gerçeklikten bir süreliğine tatile çıkın.

Şimdi bana hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini mi söylüyorsun?

 Şunu söylüyorum; uygar toplumda sevişmek sadece günlük aktivitelerden bir tanesidir.

John ve sen birlikte bir şeyler yapabilirsiniz?

 Yanlış mı düşünüyorum?

 Koca kız Bernard. Herkesle beraber olmaya çalışmak bir vatandaşlık görevidir.

Probleminin ne olduğunu biliyorum.

İşte neden sorun çıkardığını

Toplum için çok önemli bir şey yapmak istemez miydin?

 Topluma büyük zararlar verebilecek bir insanı engellemeyi  Evet. Güzel. Sana özel bir şartlandırma programı hazırladım.

**

Burası bir fabrika. İnsanları tıpkı makineler gibi üretmek

 Neden?

 İnsanların özelliklerini garanti altına almak için. Doğumun sancılarını ve tehlikelerini ortadan kaldırmak için. Tehlike ve acı hayatın birer parçasıdır. Onları ortadan kaldırmaya çalışmak, insan doğasının benliğinden uzaklaşmaktır.

Acı, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu gösteren bir vücut sinyalidir. Bazen  Ancak bazen de bize öğreten, bizi meydana getiren şeydir.

Nasıl?

 Doğum sancısı bir kadınına anne olduğunu öğretir. Doğum sırasında bebeğin attığı çığlıklar onun ruhunun dünyada vücut bulduğunu anlatır.

Peki ya bu insanların ruhları?

 Ruhları mı?

 Ciddi olamazsın.

Bernard, niçin beni buraya getirdin?

 Tüm bu işaretler, deneyler ne için?

 Burada her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm. Bizim de problemlerimiz var. Senin yardımlarınla programları, insanları daha mutlu edecek şekilde dizayn edebiliriz.Yani benim, insanların nasıl daha mutlu edilebileceğini çözmemi mi istiyorsun?

**

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da, Soylulukta birbirine denk iki aile Eski bir düşmanlıktan gelen yeni bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada. İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin, Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili.

Hey bana baksana! Başparmağını bize mi ısırıyorsun?

 Evet, başparmağımı ısırıyorum Efendim. Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?

 Evet, orası doğu, Juliet de güneşi! Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

 İnkar et babanı, adını inkâr et!

Senin kının burası. Orada paslan, Ben de öleyim. Gidip uzun uzun konuşalım bu üzücü şeyleri, Kimi bağışlanacak, cezalanacak kimi.

Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet ‘in. Bunlar gelmiş geçmiş en iyi yazar olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet romanından.

Neyi mükemmelmiş bu adamın?

 Ben hiç bir şey anlamadım. Bu Fransızca ya da Almanca gibi ölmüş dillerden birisi miydi?

 Tüm bunlar ne hakkındaydı?

 Romeo ve Juliet. Erkek ve kız arasında. Yaklaşık sizin yaşlarınızda, belki biraz daha büyükler. Aşık oluyorlar. Ancak aileleri birbirine düşman.

Neye aşık oluyorlar?

 Birbirlerine. Tüm kalbinizle istediğiniz ancak sahip olamadığınız bir şey olmadı mı hiç?

 Bir keresinde çok tatlı yeşil polyester bir ceketi gerçekten  çok istemiştim ancak renginden dolayı onu alabilmek için koca iki hafta boyunca beklemiştim. Korkunçtu.

Sonunda ne oluyor?

 Romeo ve Juliet bir araya gelemedikleri için intihar ediyorlar.

Bu çok aptalca. Birbirlerine sahip olamadıkları için kendilerini mi öldürüyorlar yani. Bu seksle ilgili değil, aşkla ilgili. Ne olduğunu bilmiyor musunuz?

 Hissetmek  Tutku

Uğrunda acı çekmek

Uğruna ölebilmek

**

Üzgünüm. Onları hazırlamalıydım.

Kullanılan dil oldukça ilginç ancak hikaye günümüze uymuyor.

Bu hikaye her zaman günceldir ama onların anlayabilecek kapasitesi yok. Onlara ihtiyaç duydukları her şeyi koca bir hiç olarak sunuyorsunuz.

Yani onlara insanların şiddet ile burun buruna yaşamasının daha iyi olduğunu söylememi mi istiyorsun.

Gerçek şu ki bilginin yasaklandığı bir yerde yaşıyorsunuz. Yani sen insanların ayrılmış bölgede daha iyi şartlarda yaşadığını mı düşünüyorsun?

 Hayır, hayır.

Demek istediğim sizin insanlarınız fazla sevmiyor, her şeyi çok fazla istiyor ve çok hızlı tüketiyor. Biraz sakin yaşamayı deneyin.

Anlamıyorum. Açıkla bana.

Yapamam.

 John, anlamak istiyorum. John?

Hepinize anlatabilecek kelimeler neler?

 Nasıl olduğunu sana gösterebilmek iterdim.

Ne yapıyorsun sen?

 Sorun ne?

 Hala daha beni sevmiyorsun.

Bu doğru değil. Doğru değil.

Senden hoşlanıyorum. Sen de benden hoşlanıyorsun. Hoşlanıyorsun. Doğru değil mi?

 İlk gördüğümden bu yana

Anlamak istiyorum.

Hissetmeyi  Tutkuyu anlamak istiyorum. Lenina.
Aşk bu değil.

**

Üzüntü sadece bir illüzyondur.  Sadece mutluluk gerçektir.  

**

İşleri doğru yapmaya ve daha fazla kendim gibi olmaya başlamıştım ancak şimdi bütün dünyanın bir yalan üzerine kurulu olduğunu ve yıkılmaya başladığını düşünüyorum.

Ne yalanı?

 Sahip olduğumuz tüm mutluluklar

**

Ölüm Merkezi

Merhaba nasılısınız?

 Ben iyiyim teşekkürler.

Linda Cooper. Ah evet. Bu taraftan

Sorun nedir kendinizi rahatsız mı hissediyorsunuz?

 Lütfen, çocuklar öğretmeye çalıştığımızın aksine ölümün kötü bir şey olduğunu düşünmeye başlayacaklar.

Yaşamı sona erdi ama sorun değil çünkü diğer herkes hala hayatta ve mutlu. Onun organlarını tekrar fosfor elde etmede kullanabiliriz. Pekala çocuklar, haydi bakalım

Çikolata ve şeker yemek isteyen var mı?

 Ölmüş mü?

 Bu kadın çok tuhaf. Dişlerine bak.

O benim annem. Defolun buradan.

Buna bir son ver artık. Bir insanın ölümü o kadar önemli bir şey değil, çocukları üzüyorsun.Hiç kimse olmayan bir adamla mezarlar ve kurtlar hakkında konuşmaya ne dersin?

 Yerin dibine kadar bağırabilirsin. Hey kes şunu.

**

Soma Dağıtımı

Oh Cesur Yeni Dünya sen nasıl insanlar meydana getirdin böyle.

Sana ne yaptıklarını görmüyor musun?

 Kendine ne yaptığının farkında değil misin?

 Bunlar seni mutlu edemez. Yalnızca köleleştirir.Siz mutlu değilsiniz. Sadece, kendinize inançlı olun. Kim olduğunuzu keşfedin. Hapları çöpe atın. Kurtulun artık uyuşturucularınızdan. Bırakın artık! Hapları çöpe atın! Bırakın artık! Uyanın! Uyanın! Sorununuz ne sizin?

 Uyanın artık! Çıkarın şunu.

**

Bu sabah soma dağıtım merkezlerinden birinde gerçekleşen olayla ilgili daha fazla şey öğrendik. Vahşi olarak bilinen John Cooper bu sabah  Görünüşe görü ölümü ile Vahşi’yi yıkıma uğratan ve şeyi olan kadının..  ‘Anne’ sözcüğünü kullanabilir miyim?

 Bunu neden yaptığı umurumda bile değil. Bu şunu gösteriyor ki

Sadece bir vahşi olmasına rağmen ona merhamet göstermeliyiz.

Bu asla olmamalıydı! Vahşi’nin Delta’ları bozmasını istemiyorum.

Efendim tüm saygımla söyleyebilirim ki; problem Vahşi ‘de değil. Eğer Delta’lar kontrolden çıktıysa bu tamamen bizim sorumluluğumuzdadır.

Marx, Delta’ların kontrolden çıktığı falan yok.

Problem olan Vahşi.

Katılıyorum! Yeniden yapılandırmayı öneriyorum.

Efendim buna izin veremezsiniz.

Politika, olasılıkların sanatıdır Bernard.

Daha fazla kargaşaya izin veremeyiz. Ne demek istiyorsunuz?

 Fedakarlıkta bulunmaya hazır olmalıyız. Bay Marx.

Ben de her yerde sizi arıyordum. Ne bulduğuma inanmayacaksınız. Teşekkür ederim.

Karar verme zamanı geldi. Affedersiniz millet. Karar vermeden önce son bir şey daha var. Dikkatimden kaçırdığım bir şey.

**

GERÇEK ORTAYA ÇIKTI

Herkesin dilindeki soru şu:

Bu nasıl olabildi?

 Mide bulandırıcı.

Kesinlikle çok rahatsız edici.

Onun pozisyonundaki bir adamın bebeğinin olmasına nasıl izin verilebilir?

 MÜDÜR bir BABA!

Asıl soru böyle bir şeyi niçin yaptığı?

 Bu şunu gösteriyor ki

Kesinlikle ona acıyoruz.

 Bu durumda acımak eşitliğe uygun değil.

Müdür

Bir   Vahşi’ye ne olacağı hakkında hala bir açıklama yok.

**

Seni buraya getirmemeliydim. Sürücü terk ettiği için hepimiz atlamak zorundaydık. Demek istediğim seni medeniyete getirmek bir hataydı.

Üzgünüm. Şişede doğan bir adamın yine de bir ruha sahip olabileceğini görmek güzel.

****

Baş Denetçi: Sonuç olarak medeniyetin pek de hoşunuza gitmediğini görüyorum Bay Cooper.

Hayır. Başta gözüme mükemmel görünmüştü. Temiz, zekice  Tüm o havada dolaşan müzik

Bazen kulaklarımda çalan binlerce enstrüman duyuyorum. ve bazen de sesler  Bu..

Dinliyorum. Neden herkes Shakespeare okuyamıyor?

 Herkes okuyabilir. Ancak niçin istesinler ki?

 Onlar için hiç bir anlamı yok. Dünya bir Shakespeare değil biliyorsun. Gerçek şu ki; güzel olan bütün sanatlar ve bilgiler tutku ve çatışmalara neden oluyordu. Sosyal istikrarsızlık  Artık bunların hiç birisi yok. İnsanlar şu anda mutlu.

 Bu mutluluk neye mal oldu?

 Sanat, din, felsefe, aşk, bilim

Bilim mi?

 Hepimiz en önemli şeyin bilim olduğuna inanırız.

Gerçek bilim değil Bernad. Devlet politikasının gerektirdiği, asayişe hizmet eden bir teknoloji. Kriz olması durumunda insanlara tatmin sağlaması için. Biliyorsun, ben gençken çok iyi ve kendisini araştırmaya adamış bir kimyacıydım. Ancak ayrılıp yeniden yapılandırma bölümünün Ford’u olmak zorunda kaldım. Ben de senin gibiydim Bernard:  Bir seçim yapmak zorundaydım. Bilimi seviyorum ama ben ondan feragat etmeyi, insanların mutluluğuna hizmet etmeyi seçtim ve yalnız değilim. Yani doğrular da ödediğiniz ayrı bir bedel.

Doğrular?

 Savaştan önceki doğruluk ve güzellik hatırladığım kadarıyla insanların birbirlerini yok etmek için çılgınca yollara başvurup bombalar yaptığı. Korkunçtu. Çoğu tarihi gerçek insanlara mutluluk vermez değil mi?

Peki John ne olacak efendim?

 Hiçbir şey. Hiçbir şey olmayacak. John kuralların doğruluğunu kanıtlayan bir istisna. O, bizim sistemimizin, içinde bir vahşi bulunmasına rağmen hala daha kararlı olduğunun ispatı. Eğer yeniden yapılandırmaya girişirsek insanlar şunu sormaya başlar:

“Bizim anlayamadığımız bir şeyler mi var?”. Ama, hayır.

Bu Cesur Yeni Dünya’mızda istediğimiz her şeye sahibiz. Ayrıca kişisel olarak ondan hoşlandım.

**

Her şey karıştı.

Ne istiyorsunuz?

 Benden ne istiyorsunuz?

 Size verebileceğim hiç bir şey yok.

Peki sen John  Sen ne istiyorsun?

 Ben acı istiyorum. Özgürlük istiyorum. Tanrı’yı istiyorum. Şeytan’ı istiyorum. Günahları istiyorum. Aşkı istiyorum. Öznellik istiyorum. Çünkü insanların derin bir nefes alarak gördüğü bu serabı unutmasını ve ölüm zamanları gelip çatmadan önce bu yaşadıklarını zannettikleri şeyin aslında yaşam olmadığını görmesini istiyorum. Uyanık olmak hayatta olmaktır.

**

Değişime ihtiyaç var.

**

Eski Yunanlılar ‘da davranışlarıyla fedakarlıkta bulunan birçok kahramanları vardı. Medeniyetlerinin gelişmesi ile birlikte kahramanlarına ihtiyaçları kalmadı. Şu anda o kahramanların anti sosyal oldukları tarafımızdan biliniyor. Geçmişte kahramanlara ihtiyaç da mükemmel olmayan dünyadan kaynaklanıyordu. Çünkü kahramanlar bir şeyleri değiştirir. Sözde bizim değişim yaratacak birilerine ihtiyacımız olmadığı söylenir. Kahraman, farklılık yaratan kişidir.

- Bayan Crowne?

 – Efendim Ben bunu kitapta göremiyorum. Bu kitapta yok. Yani kitabın yanlış olduğunu mu söylüyorsun?

 Aslında  Sen ne düşünüyorsun?

 Ben nasıl bilebilirim?

 Ben kitaplarda yazılan şeylerden fazlasını düşünemem. Sen de düşünemezsin. Sen sadece bir kişisin. Kim olduğunu sanıyorsun?

 Hiç kimse.

**

Ben hamileyim. – Gerçekten mi?

 – Evet. Hamile

Bunu ben yaptım John. Doğum kontrollerimi kullanmadım. Senin bebeğini taşıyorum.

Benim bebeğim

Benim bebeğim mi?

 İlk olarak bu bir kaza.

- Doğum kontrolünü almayı unutmuşsun.

- Hayır Bernard.

- Ben bu çocuğu doğurmak istiyorum

- Mümkün değil. Bu yasa dışı.

- Biliyorum.

- Hayır. O zaman beni öldürmek zorunda kalacaklar. Belki de yapabilirler. Hatta beni de öldürebilirler. Baba olacak bir müdür daha isteyeceklerini zannetmiyorum.Sana zarar vermek istememiştim.

- Bundan emin misin?

 – Evet. Evet eminim. Sana yardım edeceğim. Bu çocuğu doğurabilmen için tek yol bu.

 – Teşekkürler.

- Umarım tek başına olduğunu biliyorsundur. Asla geri dönemezsin. Anladım. Bunu yapmak zorundayım. Çok üzgünüm. Ben de üzgünüm.

**

Özgün insanların bulunduğu farklı bir medeniyetin içinden gelen perde arkasındaki bir adam tarafından cezalandırılmıştı.

**

Yaşam, Bütün dünya birleşmeden 9 yıl savaşlarından önce çok zordu. Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz. Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

**

Hiç kimse senden daha özel değil.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Herkes iyi görünür.  Bu sadece iç hesaplaşmadır.  Ancak güzel görünmek önemlidir.  Ne kadar iyi görünürsen o kadar iyi hissedersin.  İyi hissetmek önemlidir.  Eğer iyi görünürsen, iyi olursun.  Eğer istersen sahip olabilirsin.  Aradığında bulacaksın.  Bunu hak ettin. Kendini kutlamalısın.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.

**

Cesur Yeni Dünya, hiçbir zaman köle olduğumuz bir dünya olmamalıdır.
Kitap: Cesur Yeni Dünya
Yazar: Aldous Huxley
‘ Mideni bozan birşey mi yedin? dedi Bernard.
Vahşi başıyla doğruladı. ” Uygarlık yedim. ”

Kitapta Hangi Değerler Kurban Edilir?

1) Duygular
2) Tutku
3) Bağlılık
4) İnsani ilişkiler
5) Eşitlik
6) Gerçek
7) Sanat
8) Deneyimler

Kitap da Karakterler:

JOHN:

Thomas (Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Direktörü) ve Linda’nın oğlu.

Kitabın başında Bernard ana karakter gibi gözükse de rezervasyon dönüşünden sonra arka plana atılır ve John ana karakter olur.

Dünya Devletinin dışında New Mexico’da Vahşi Rezervasyonunda büyümüştür. Bu ilkel toplumdan da dışlanmış ve aynı şekilde Dünya Devletine de ayak uyduramamıştır. İki toplum tarafından ret edilir, “Ultimate Outsider” dır.

Dünya görüşü ve bilgisi Shakespeare’in oyunlarına dayalıdır. Değerlerini 900 yıllık yazar William Shakespeare’den alır.

Bu kitabın önemi nedir?

– Kendi karışık duygu ve reaksiyonlarını bu kitap ile dile
getirir.
— Dünya Devletinin değerlerini kritize etmek için Shakespeare’in kitabı bir iskelet oluşturur.
— Mustapha Mond ile yüzleşmesinde onun gibi müthiş bir konuşmacı karşısında durmasına yardımcı olur.

Shakespeare, insan ve insancıl değerleri barındırıyor ki bu epey bir zaman önce Dünya Devleti tarafından terk edilmiştir.

John’un Dünya Devletindeki sığ mutluluğu reddetmesi, Lenina ile aşkını uzlaşamaması ve ona karşı şehveti ve sonucundaki intiharı aslında Shakespeare temalarını yansıtır.

Othelo (intihar eder) & Desdemona (öldürülür)
Romeo (intihar eder) & Juliet (intihar eder)
Hamlet (öldürülür) & Ophelia (boğulur)

John’un başta kullandığı “Cesur Yeni Dünya” Dünya Devletini tanıdıkça ironik ve pesimist hale gelir. John’un kendi değerleri ile Dünya Devletinin gerçeklerinin çatışmasının sonuçu delirmesine ve intihara sebep oluyor.

BERNARD MARX:

Alpha artı erkeği ancak fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanır.

Psikiyatrist ve hipnopedya da ihtisaslaşmıştır.

Seks, spor ve toplum olaylarına karşı düşünceleri unorthodox kabul edilir.

Kendine olan güvensizliği Dünya Devletine memnuniyetsizlik olarak geri döner. Memnuniyetsizliği aslında kendi ortamına ayak uyduramayışıdır. Hoşnutsuzluğu sistematik veya felsefi yönden değildir .

Bu karakteri tanımamız biraz ironiktir. Neden? Direktör öğrencilere aşk ile ilgili tüm hayal kırıklıkları, bastırılmış duygular… kısaca insancıl duyguların elimine edildiğini anlatırken birden Bernard’ın özel düşüncelerine gidilir ve kıskançlığı ve rakiplerine karşı kızgınlığı…. Kısaca insancıl duygularını görürüz.

Bernard romanda kahraman değildir hatta roman ilerledikçe daha da düşer ama yine de okuyucuya ilginç gelir çünkü insandır. Elde edemeyeceği şeyleri ister.

Vahşi Rezervasyona gitmeden önce yalnızdır, kendine güveni yoktur ve tecrit edilmiştir. John ile birlikte popülaritesi artar ve Dünya Devletinin eleştirdiği tüm yanlarından yararlanmaya başlar. Gelişi güzel seks gibi.

Ne zamanki John, Bernard’ın oyuncağı olmadığını ve onun istediklerini yapmayacağını söyler, işte o zaman Bernard tekrar düşüşe yani eski haline geri döner.

İsmi:

Bernard Marx : 19y.y. Alman yazar. Kitabı “Das Capital” , kapitalist bir toplumu kritize eden tarihi bir başyapıttır. Fikirleri komünizm temelini atmıştır.

George Bernard Shaw: İrlandalı oyun yazarı. Pygmalion (My Fair Lady) romanı için 25 yaşında Nobel ödülü, 38 yaşında da Oscar almıştır. Her 2 ödülü de almış tek insandır. Sosyalizm & Kadın haklarının savunucusudur. Genelde sosyal problemler, eğitim, din, hükümet, sağlık sistemi gibi konularda yazmıştır.

MUSTAPHA MOND:

Alpha çift artı dır.

Dünya’yı kontrol eden 10 denetçiden biridir. Batı Avrupa’nın başındadır.

Bir zamanlar hırslı genç bir bilim adamıymış. Kanuna aykırı ve tutkulu araştırma yaparmış. Ne zaman keşif edilir kendisine iki seçenek sunulur: ya sürgün ya da dünya denetçisi olarak eğitilecek.

Bilimi kendi isteği ile bırakır ve şimdi bilimsel buluşları sansürler ve farklı düşünenleri sürgüne yollar.

Dünya Devletini savunan en güçlü ve akıllı kimsedir. Romanın başında sesi Dünya Devletinin tarihini ve felsefesini açıklar. John ile olan münakaşasında ise Dünya Devleti ve Shakespeare toplumu arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar.

Çelişkili bir karakterdir. Neden?

Çünkü Shakespeare ve İncil gibi yasaklanmış birçok kitabı vardır. Eskiden bir bilim adamıdır ama şimdi bu fikirleri sansürler ve totaliter bir devleti kontrol eder.

Ona göre insanlığın esas hedefi istikrar ve mutluluktur.

İnsan ilişkileri, duygular, kendini ifade etmek gibi kavramlara karşıdır.

İsmi:

Mustafa Kemal Atatürk: 1. Dünya Savaşından sonra Laik Cumhuriyetin kurucusu .

Sir Alfred Mond: Sanayici ve Kraliyet Kimyasal Endüstrisinin kurucusu. Sonra Siyonist hareketine katılmıştır (Filistin’de İsrail kurmak)

HELMHOLTS WATSON:

Duygu Mühendisliği Üniversitesinde yazı bölümünde hocadır ve Alpha artı dır.

Kastının en mükemmel örneği ama o işinin boş ve anlamsız olduğunu düşünür ve yazma yeteneğini daha anlamlı şeyler için kullanmak ister.

Bernard ile arkadaştır çünkü ortak noktaları Dünya Devletinden ikisi de hoşnut değildir.

Helmholts’un eleştirileri Bernard’dan daha felsefi ve entelektüeldir. Aslında Bernard önemsiz şikâyetler yapmaktadır.

Bernard için Helmholts olamadığı her şeydir: Kuvvetli, akıllı ve çekici…

Bernard verilen sosyal statü için yeterli değildir ve Helmholts ise tam tersi haddinden fazla yeterlidir ve bundan dolayı da dışlanır ve kendini yalnız hisseder.

Jonh ile iyi arkadaştır. Ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Helmholts Shaskepear’in şiirlerini anlar ama ne zaman anne, evlilik, baba kelimelerini duyar, bunları kaba bulur ve saçmalık olarak kabul eder, hatta güler. John ile konuşmalarından çıkan Helmholts gibi akıllı biri bile yetiştiği çevre tarafından etkilenir.

İsmi:

Herman Von Helmholts: Alman fizikci ve hekim.

John B. Watson: Amerikan davranış bilimci.

LENİNA CROWNE:

Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde aşılama görevlisi bir Beta artı.

Major ve minor karakter için arzulanan bir obje.

Bazen davranışları alışılmışın dışında olduğu için ilginç bir karakterdir. Örneğin 4 ay aynı adamla (Henry Foster) çıkması veya Bernard gibi topluma uymayan birinden hoşlanması veya John’a karşı ihtirası gibi.

Ama eninde sonunda değerleri Dünya Devletinin geleneksel değerlerleridir.

İsmi:

Vladimir llyich Lenin: Komünist devrimci ve Bolşevik Partinin lideri

FANNY CROWNE:

Merkezde Embriyo bölümünde çalışan bir Beta ve Lenina’nın arkadaşı.

Lenina ile akraba değildir. Dünya Devletinde aynı soyadı olağandır. Çünkü yalnızca 10.000 soyadı kullanılır.

Fanny’nin sesi kendi kast ve toplumdaki geleneklere uygundur.

Lenina’yı sürekli uyarır (sağduyusu gibi )

İsmi:

Fanny Kaplan: Rus politik devrimci. Lenin’e başarısız bir suikast girişimi olmuştur. Fanny ile Lenina ‘nın arkadaşlığı ironiktir.

HENRY FOSTER:

Merkezde bilim adamıdır. Geleneksel bir Alpha erkeğidir. Lenina’nın sevgililerinden biridir.

İdeal bir vatandaştır: İşinde verimli ve akıllı. Boş zamanlarını spor ve seks ile doldurur.

Önemli bir karakter değildir ama merkezin nasıl çalıştığının açıklamasında yardımcı olur.

THOMAS ‘ TOMAKİN’ :

Merkezin Alpha direktörü ve John’un babası.

Bilmiş ve kendi öneminin etkisi altındadır.

John oğludur ve bu onu savunmasız bırakır. İşini bırakmak zorunda kalır çünkü Dünya Devletinde bir çocuğun babası olmak skandal ve müstehcen bir davranıştır.

LİNDA:

Jonh’un annesi Beta eksi.

Vahşi Bölgeye, Tomakin ile ziyaretinde kaybolur ve orada bırakılır. Tomakin’den olan oğlu John’u orada doğurur ve bebek ile Dünya Devletine dönmeye utanır.

18 yıldan beri Vahşi Bölge’de yaşamaktadır.

Dünya Devletindeki şartlandırılmasından dolayı köy erkekleri ile gelişi güzel ilişkiye girer ve bundan dolayı dışlanır.

Dünya Devletine geldiğinde de dışlanır: çünkü şişmandır ve yaşlanmıştır.

POPE:

New Mexıco’daki Malpais’in yerlisi.

Linda’nın sevgili ve Linda’ya ‘ The Complete Works of Shakespeare’ verir.

Linda ile ilişkiye girerek Linda’nın köyden dışlanmasına sebep olur ve John gençken onu öldürmeye çalışır.

İsmi:

Pope: Pueblo Kızılderili kabilesinin dini lideri ve Pueblo Ayaklanmasının lideri (İspanyol kolonistlere karşı ayaklanmıştır).

Kitabın Etrafındaki Tartışmalar:

1. CYD, 1932 da İrlanda’da yasaklanmıştır.

2. 1980 de Miller, Missouri eyaleti okullarından kaldırılmıştır.

3. 1993 de Kaliforniya eyalet okullarının okuma listesinden kaldırılmaya çalışılmıştır.

4. Polonyalı eleştirmenler Huxley’in CYD yazdığında Mieczyslaw Smolarski ( The City of the Sun 1924) ve Podroz poslubna pana Hamiltona ( The Honeymonn Trip of Mr. Hamilton 1928) kopya çektiğini savunur.

************************

“GEN SAVAŞLARI” İLE “CESUR YENİ DÜNYA” YA DÖNÜŞ



EPİSTEMOLOJİ (Bilgi Felsefesi)


Emprizm (Deneycilik)

İnsan aklında doğuştan ve hazır hiçbir bilgi olamaz.

   John Lock: İnsan zihni boş bir levha gibidir zaman içinde bu levha dolar

   Hume: İnsan duyuları ve aklıyla dış dünyadan bir takım izlenimler elde eder. Bu izlenimleri birbirine bağlayıp düşüncelere ulaşır.

Determinizm (nedensellik):

 Doğada zorunlu bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Bu insanın algılamasına bağlı olarak ortaya çıkan bir alışkanlıktır. A ve B ard arda geldi diye aralarında bağlantı vardır demek, yanlıştır.

Sensualizm (Duyumculuk)

 Bütün bilginin kaynağı duyumlarımızdır.

Kritisizm

Kant: İnsan bilgisinin kaynağı ne sadece akıl ne sadece duyum, dış dünyadan alıp akılla işlersin. (Aristo gibi.)

  • Bilgi deneyden doğmaz.
  • Duyu+akıl=bilgi

Pozitivizm (Olguculuk)

Auguste comte: Bilimin felsefenin konusu olgulardır (gözlenebilen ve deneylenebilen şeylerdir)

Bunun dışında metafiziksel olan ruh, tanrı gibi konularla bilimin de felsefenin de işi olmaz.

Sezgicilik

 Bilginin kaynağı sezgidir, Henri Bergson

Pragmatizm

 William James: Fayda sağlayan şeydir.

Fenomenoloji (Öz bilim)

Edmund Husserl: Görünenlerin ardındaki özleri bilmek yani metafizikle uğraşarak bilgi elde edilecektir. Pozitivizmle çelişir.

Analitik-çözümleyici felsefe

Wittgenstein

Related

Kaynak: http://lyapunovist.wordpress.com/

TELEVİZYON’UN GERÇEĞİNDEN SANSÜRE VARIŞ


Zaman Değişimin Öncüsü

Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik. Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur.Herhalde, bugün yaşasa Hz. Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın. Sh:20-21

**

YENİ MİT TELEVİZYON

Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz.Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.

Televizyon daha ince yollarla da kumanda merkezidir. Örneğin, diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Telefon sisteminin nasıl kullanılacağını, hangi filmlerin görüleceğini, hangi kitap, kaset ve dergilerin alınacağını, hangi radyo programlarının dinleneceğini televizyondan öğreniriz. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler.

Bu noktaya küçük, ironik bir örnek olması bakımından şöyle bir şey aklınıza getirin: Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bilgisayarın geleceğin teknolojisi olduğunu öğreniyorduk. Şimdiyse çocuklarımızın “bilgisayar dili”ni bilmezlerse okulda başarısız kalacakları, yaşamda öne fırlayamayacakları söylenmektedir.Kendimizin bir bilgisayarı olmazsa işlerimizi yürütemeyeceğimiz, alışveriş listemizi çıkaramayacağımız ya da çek hesaplarımızı düzgün tutamayacağımız iddia edilmektedir. Bunların bir bölümü doğrudur belki. Ancak bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (metamedium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükselmiştir.

Aynı zamanda televizyon, Roland Barthes’ın yorumuyla “mit” statüsüne yükselmiştir. Barthes’ın “mit” derken kastettiği, dünyayı anlamanın problematik olmayan bir biçimi, özetle doğal görünenin tamamen bilincinde olmayışımızdır. Mit, bilincimizin gözle görünmez olan derinliklerine gömülmüş bir düşünme biçimidir. Şimdi televizyonun izlediği yol böyledir. Televizyon cihazı artık, bizi büyülemez ya da zihnimizi allak bullak etmez. Televizyonun ilginç yönlerine ilişkin hikâyeler anlatmayız. Televizyon cihazlarını artık, özel odalarla sınırlamayız. Televizyonda izlediklerimizin gerçekliğinden kuşkuya düşmeyiz ve televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı”sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki bizim konuşmalarımızın konusunu, televizyonun kendisinden çok, televizyonda görülenler, yani onun içeriği oluşturur. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir.

Televizyon, deyiş yerindeyse, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planındaki radyasyon, yüz yıl önceki elektronik bigbang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır; bu bizim o kadar yakından bildiğimiz ve millet kültürüyle o kadar iç içe geçmiş bir durum yansıtır ki, fondaki cılız tıslamasını artık duymayız ya da parlayıp sönen gri ışığını artık görmeyiz. Demek ki televizyonun epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu “ceee” dünyası bize artık, tuhaf bile gelmemektedir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.

Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişime uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır.Kuşku yok ki sonunda bu durumu seve seve benimsemeye ve hoş olarak niteleme noktasına gelebiliriz. Aldous Huxley’in elli yıl önce gerçekleşmesinden korktuğu şey de tam olarak budur zaten.sh: 90-94

**

TELEVİZYON’UN HABER OYUNLARI

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, Richard Nixon’ın ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Eğer doğruysa, kimseyi, hatta koyu Nixon düşmanlarını bile rahatlatmaz bu. Çünkü bunun alternatifleri ya bir yalancı gibi görünüp hakikati söylüyor olmak ya da, daha kötüsü, hakikati söylüyor gibi görünüp aslında yalan söylüyor olmaktır.

Televizyonda bir haber programı hazırlanması istenen bir kişi bunların hepsinin farkında olur ve diğer başarılı emprezaryoların yararlandıkları ölçütler temelinde oluşturmaya özen gösterir. Sizin dikkatinizi, eğlence dozunu en fazlaya çıkaran ilkelere göre haber programı hazırlamaya yoğunlaştırır. Örneğin, program için bir müzikal tema seçer. Bütün haber programları müzikle başlar, biter ve gene müzik eşliğinde ara verilir.Bu uygulamayı tuhaf bulan çok az kişiyle karşılaşmışımdır ve bu saptamamı, ciddi kamusal söylem ile eğlence arasındaki ayrım çizgilerinin silinmesinin bir kanıtı sayarım.

Müziğin haberle ne ilgisi vardır?

Niçin haber programına müzik konur?

Haber programına müzik konmasının nedeni, tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali yaratıp bir leitmotif (nakarat)  sunmak. Eğer müzik olmasaydı flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi izleyiciler hakikaten dehşet verici, belki yaşamlarının bile değişmesini gerektiren bir haber dinlemeyi beklerlerdi.Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, izleyici ciddi biçimde dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inanma konusunda gönlü rahat olur.

Bir haber programının, içeriği ağırlıkla eğlenceye uygun olarak tasarlanmış stilize bir dramatik temsil gibi algılanması, başka özelliklerle (bunlar arasında bir öykünün ortalama uzunluğunun kırk beş saniye sürmesi de vardır) pekiştirilmektedir. Kısalık her zaman saçmalamayı akla getirmemekle birlikte, bu örnekte açıkça böyle olmaktadır. Ciddilik duygusunu, yansımaları bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir olayla iletmek mümkün değildir. Aslında, TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı çok açıktır; zira bu, izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. İzleyicilere, her koşulda bir film uzunluğunda olacağından bir sonraki haberden kopmalarına da fazla zaman tanınmaz. Resimli görüntülerin sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Siz de bir televizyon yapımcısı olarak, görsel malzemeyle desteklenen bir olaya öncelik tanıyıp onu işlemekten şaşmayacaksınız. Bir polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, Niyagara Şelalesi’ne atılan ve içinde bir adam olduğu iddia edilen bir fıçı, Beyaz Saray’ın yeşil bahçesine bir helikopterle inen Başkan; bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının içeriğine kolayca uygun düşerler. Kuşkusuz, bir haberde anlatılan şeyin fiilen görüntülerle belgelenmesi zorunlu değildir. Böyle görüntülerin halkın bilincini işgal etmeleri de zorunlu değildir. Her televizyon yapımcısının iyi bildiği gibi, filme almak her zaman geçerli bir kuraldır.

Ayrıca, haber spikerlerinin görüntü parçalarının ön ya da son konuşmalarını yaparken suratlarını buruşturmak ya da ürpermek üzere ara vermemeleri de gerçek dışılık dozunu yüksek tutmakta büyük katkısı olan bir harekettir.Gerçekten, pek çok haber spikeri okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felaketleri aktarırken sevinçli bir coşkuyla dolu yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedirler. Spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı ya da dehşete kapılmış görünmeleri izleyicileri de endişelendirir. İzleyiciler, “Ve şimdi de…” kültüründe haber spikerlerinin ortaklarıdır ve spikerlerden, çok az ciddileşen, ama sahici bir kavrayış gücüne de sahip olan bir karakter rolünü iyi oynamalarını beklerler. Tiyatroya giden birinin sahnedeki karakter mahallede bir katil dolaştığını söyledi diye hemen evini aramak için telefona sarılması gibi, haberleri izleyen birinin de verdiği tepkilerde hiçbir gerçeklik hissi olmayacaktır.

İzleyiciler, haberlerden bir tanesinin çok ciddi görünmesinin önemli olmadığını da bilirler (örneğin, bu satırları yazdığım günlerde, Donanma’dan bir general Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir). Demek istediğim, bir haberin hemen arkasından bir reklam kuşağı gelecek, bir anda haberlerin etkisi silinecek, hatta büyük  ölçüde bayatlayacaktır.Bu özellik bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon haberlerinin ciddi bir kamusal söylem biçimi şeklinde hazırlandığı iddialarını çürütür. Eğer ben de şu satırı yazarken konuya ara verecek, tartışmama ileride devam edeceğimi söyleyip United Airlines ya da Chase Manhattan Bank lehine birkaç laf edeceğimi aktaracak olsaydım, benim ve sözlerim hakkında neler düşüneceğinizi getirin bir zihninize. Haklı olarak benim size saygı duymadığımı, işlediğim konuya ise hiç saygım olmadığını düşünürsünüz. Ve eğer bunu bir kere değil, her bölümde defalarca yapmış olsaydım, yazdığım hiçbir şeyin dikkate değer olmadığı kanısına varırdınız.Öyleyse aynı durumda bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “… ve şimdi de reklamlar…” demesine hiç şaşırmayız artık.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasının dünyamızı ciddi bir yer olarak yorumlayışımıza yaptığı zararı abartmış olmamız pek mümkün değildir. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini izlerken, diğer kesimlerden daha fazla, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartılı olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına ya da sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir epistemolojinin etkisine girmektedirler.

Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileriye gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir. Sh:116-119

TELEVİZYON VAİZLERİ

Vaizler, izleyici sayılarını en fazlaya çıkarmak amacıyla vaazlarının içeriğini ayarlama konusunda oldukça samimidirler. Diyelim, bir elektronik vaizin zenginlerin cennete gitmek için aşmaları gereken engellere değinmesini umuyorsanız hakikaten çok beklersiniz. Ulusal Dinsel Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, bütün televizyon vaizlerinin yazılı olmayan yasasını şu sözlerle özetlemektedir: “İzleyici payınızı, ancak onların istedikleri şeyleri sunarak arttırabilirsiniz.”  Eminim hemen bunun alışılmadık bir dinsel ilke olduğunu belirteceksiniz. İnsanlara istedikleri şeyleri sunan (dini liderler peygamberler kadar) büyük bir dinsel önder yoktur. Önderler yalnızca kitlelerin ihtiyaç duydukları şeyleri sunarlar. Oysa televizyon, insanlara ihtiyaç duydukları şeyleri sunmaya pek uygun değildir. Televizyon “dost yardımcı”dır. Kapatması çok kolaydır. En cazip hali, dinamik görsel imgelerin diliyle konuştuğu zamandır. Karmaşık sözlere ya da karşılaması kolay olmayan taleplere yüz vermez. Demek ki televizyonda verilen vaaz  ve dinî programlar bol bol alkışla doludur. Bolluğu kutsarlar. Programlarında yer alan oyuncular sonra ünlü kişiler olurlar.Mesajları ne kadar önemsiz olsa da programların izlenme oranı yüksektir; daha doğrusu, mesajları önemsiz olduğu için büyük bir kitle tarafından izlenirler. Mesela Hıristiyanlığın talepkâr ve ciddi bir din olduğunu söylerken yanılmadığıma inanıyorum. Ama kolay ve eğlenceli bir tarzda sunulduğu zaman bambaşka bir din haline gelmektedir.

Kuşkusuz, televizyonun dini aşağıladığı iddiasına karşı çıkan argümanlar vardır. Örneğin, manzaranın dine pek yabancı olmadığı söylenmektedir. Quakerları ve başka birkaç katı mezhebi saymazsak, her din sanat, müzik, ikonlar ve korku verici ritüeller aracılığıyla kendini cazip göstermeye çalışır. Birçok insanı dine çeken, dindeki estetik boyuttur. Özellikle Roma Katolikliği ve Musevilik açısından geçerlidir bu: her iki din de müritlerine akıldan çıkmayan ezgiler, muhteşem elbiseler ve şallar, sihirli şapkalar, kâğıt helvalar ve şarap, pürüzsüz pencereler ve eski dillerin esrarengiz nağmelerini sunarlar. Dine özgü olan bu giyecekler ile televizyonda izlediğimiz çiçekli ve çağıl çağıl akan pınarlı görüntüler arasındaki farklılık; ilkinin, aslında din tarihinin ve dinsel doktrinlerin, basit araç gereçlerinden öte, ayrılmaz parçaları olmasıdır. Dinsel göstergeler, inananların bu araçlara saygıyla karşılık vermelerini gerektirir.  Sh:136-138

**

TELEVİZYON VE REKLAM

Kuşkusuz kapitalizmin pratiğinin çelişkileri de vardır. Örneğin, karteller ve tekeller, kuramı fiilen işlevsizleştirirler. Öbür yandan televizyon reklamları da durumu iyice karıştırır. En basit bir örnek verirsek: Rasyonel çerçevede düşünülmesi için her iddianın (ticari ya da başka içerikli) sözle yapılması gerekmektedir. Daha kesin bir ifadeyle, her türlü iddia bir önerme biçimine sokulmalıdır, zira “gerçek” ve “sahte” gibi sözcüklerin telaffuz edilebileceği söylem zemini önermedir. Eğer bu söylem evreni yok sayılırsa, o zaman ampirik testlerin, mantığa dayalı analizlerin ya da aklın öbür araçlarının uygulanmasından hiçbir sonuç alınamaz.

Ticari reklamlarda önermeler kullanmaktan vazgeçme on dokuzuncu yüzyılın sonunda başlamıştı.Ancak 1950’li yıllara kadar televizyon reklamı ürünle ilgili kararlara temel oluşturma açısından dilsel söylemi eskitemedi. Resimli reklamlar iddiaların yerine görüntüyü koyarak, tüketim kararlarının temeline duygusal çağrıları -gerçek olma ölçütünü değil- oturtmuştu. Rasyonalite ile reklam arasındaki mesafe şu anda o kadar açıktır ki, bir zamanlar ikisi arasında bir bağ bulunduğunu hatırlamak bile çok zordur. Bugün televizyon reklamlarında önermelere, çirkin insanlar kadar ender rastlarsınız. Bir reklamcının iddiasının doğruluğu ya da yanlışlığı sorun bile değildir. Örneğin bir McDonald’s reklamı, test edilebilir, mantıklı biçimde düzenlenmiş savlara dayanmaz.McDonald’s reklamı, güzel görünüşlü insanların hamburger alıp yedikleri, iyi talihleriyle neredeyse kendilerinden geçtikleri bir dramadır. İzleyicinin bu dramadan kendisinin çıkardığı sonuçların dışında en ufak bir iddia bile ortaya atılmaz. Elbette, bir televizyon reklamını sevmek ya da sevmemek mümkündür. Ama çürütmek mümkün değildir.

Aslında bunu biraz daha derinleştirebiliriz: Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır. Sinema yıldızlarının ve ünlü sporcuların, berrak göllerin ve maço balıkçı gezilerinin, şık akşam yemeklerinin ve romantik fasılların, kırda pikniğe çıkmak için station arabalarını ağzına kadar dolduran mutlu ailelerin görüntülerinde, satılan ürünlerle ilgili hiçbir şey bulunamaz.

Ama o ürünleri satın alabileceklerin korkuları, fantezileri ve rüyalarıyla ilgili her şey yansıtılır. Reklamcının bilmesi gereken, ürünle ilgili doğru bilgiler değil, alıcı açısından neyin yanlış olacağıdır. Dolayısıyla iş harcamalarındaki denge ürün araştırmasından piyasa araştırmasına kaymaktadır. Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır.

Nasıl politikanın dönüşümü yürekli George Orwell’ı şaşırtırsa, yukarıda anlattıklarımız da Adam Smith’in aklını allak bullak ederdi. Gerçi Orwell, George Steiner’in belirttiği gibi, Yenikonuş’un kısmen “ticari reklam bolluğu”ndan kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Orwell, “The Politics of the English Language” adlı ünlü denemesinde politikanın “savunulamaz olanı savunma”olayına dönüştüğünü yazdığı zaman, politikanın bozulmuş da olsa apayrı bir söylem tarzı olarak kalacağını varsaymaktaydı. Orwell’in eleştirisi, geçmişi çok eskilere dayalı çifte standart propaganda ve aldatma sanatlarının gelişkin değişkelerinden yararlanan politikacılara yönelikti. Savunulamaz olanı savunmanın bir eğlence biçiminde yürütüleceği gelmemişti aklına. Politikacının komedyen değil, aldatıcı olmasından korkuyordu.

Televizyon reklamı, politik fikirleri sunmanın modem yöntemlerinin yaratılmasında başlıca araç olmuştur. Televizyon reklamı bunu iki yolla başarmıştır. Birinci yol, politik kampanyalarda reklam formunun kullanılmasının bir zorunluluğa dönüşmesidir. Bence bu yöntem üzerinde çok fazla durma gereği yoktur. Politik “reklamların yasaklanmasını öneren eski New York City Belediye Başkanı John Lindsay dahil olmak üzere, herkes bunun farkındadır ve çeşitli oranlarda kaygı duymaktadır. Televizyon yorumcuları bile bunu vurgulamaktadırlar. 145-146

**

TELEVİZYON VE SANSÜR

Hükümet politik fikirlerini, yeterince denetleyebildikleri biçimler ve bağlamlarda birbirleriyle paylaşacak konumdadırlar. Dolayısıyla en büyük kaygıları hükümetin tiranca uygulamalara yönelmesi olasılığıdır. İnsan Haklar Bildirgesi, büyük ölçüde, hükümetlerin enformasyon ve fikir akışını kısıtlamasını önlemeyi amaçlayan bir metindir. Oysa onun yaratıcıları, hükümetin zorbalığının bambaşka türde bir problemle, şöyle ki, televizyon sayesinde yurt’da kamusal söylem akışını denetleyen şirketlerle aşılabileceğini düşünmeleridir. Buna (en azından burada) hiçbir itirazım yok ve şirketlere karşı bilinen eleştirileri sıralamaya niyetli de değilim. Benim endişeyle vurgulamak istediğim nokta, Annenberg İletişim Okulu Dekanı George Gerbner tarafından da çok iyi ifade edilmişti:

Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz.

Gerbner aynı denemenin daha önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız. 

Profesör Gerbner’in bu cümlelerle, “Kültür Bakanlığı”nı idare eden insanların sembolik dünyamızın yönetimini devralacakları bir gizli komplo bulunduğunu anlatmaya çalıştığını sanmıyorum. Annenberg İletişim Okulu’nun üç kanalın yönetimini üzerine alırsa, izleyicilerin bu değişikliğin farkına bile varmayacaklarını söylediğimde Gerbner’in benimle aynı fikirde olacağından bile kuşkuluyum. Bence Profesör Gerbner’in söylemek istediği (ki ben de bunu kastediyorum), Televizyon Çağı’nda enformasyon ortamımızın 1783’tekinden tamamen farklı olduğu, televizyon bolluğunun hükümet kısıtlamalarından daha korku verici olduğu, aslında şirket Amerikası’ndan yayılan enformasyondan kendimizi korumanın hiçbir yolunun olmadığı, bu yüzden özgürlük savaşlarının eskisine göre farklı alanlarda verilmesi gerektiğidir.

Örneğin, geleneksel sivil özgürlükçülerin okul kütüphanelerindeki ve okulların öğretim programlarındaki kitap yasaklamalarına karşı çıkmalarının bugün büyük ölçüde havada kaldığı düşüncesini ortaya atacağım. Sansür gibi hareketler elbette bizleri kızdırır ve karşı çıkılmalıdır.Ama artık en ufak bir önemleri de kalmamıştır. Daha kötüsü, kamusal sivil özgürlükçüleri yeni teknolojilerin iddialarıyla ilintili sorunların üzerine gitmekten alıkoyduğuna bakılırsa, yanıltıcı bile olmaktadırlar. Açık bir dille ifade edersek, bir öğrencinin okuma özgürlüğü, Long Island’da, Anaheim’de ya da başka bir yerde kitap yasaklanmasından ciddi biçimde zarar görmez. Oysa Gerbner’in ileri sürdüğü gibi, televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.

Sansüre karşı mücadele, büyük ölçüde yirminci yüzyılda kazanılmış olan, on dokuzuncu yüzyıla ait bir sorundur. Şimdi yüz yüze geldiğimiz sorun ise televizyonun ekonomik ve sembolik yapısının gündeme getirdiği sorundur. Televizyonu idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz, tam tersine genişletirler. Bizim Kültür Bakanlığımız Orwellci değil, Huxleycidir. Hiç aralıksız izlememizi cesaretlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Oysa izlediğimiz şey, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış biçimde sunan yeni enfarmasyonu eğlence paketi haline sokan bir araçtır. Amerika’da kendimizi eğlendirme fırsatları asla ortadan kaldırılmaz.

Her türden tiranlar, hoşnutsuzluğu yatıştırma aracı olarak kitleleri eğlenceye boğmanın yararının her zaman farkında olmuşlardır. Ancak tiranların çoğu da kitlelerin eğlendirici olmayan şeylere aldırış etmeyecekleri bir durumun doğacağını rüyalarında bile göremezlerdi. Bu yüzden tiranlar sansüre hep bel bağlamışlardır ve hâlâ da bağlamaktadırlar.Sansür, her şey bir yana, tiranların, bir halkın ciddi söylem ile eğlence arasındaki farklılığı bildiği -ve buna özen gösterdiği- varsayımına ödedikleri borçtur. Geçmişin bütün kralları, çarları ve führerleri (ve günümüzün komiserleri), her türlü politik söylem bir jest biçimini aldığı zaman sansüre gerek kalmayacağını bilmiş olsalardı sevinçten deliye dönerlerdi. sh:156-157

HUXLEYCİ UYARI

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

Birincisinde (Orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, İkincisinde (Huxleyci yol) kültür bir hicive dönüşür.

Dünyamızın şu anda, Orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. Gerek Orwell’ın 1984  ve Animal Farm  adlı romanları, gerekse fazladan Arthur Koestler’in Darkness at Noon  adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. Kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi Orwell değildi. Orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. İkisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

Huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. Huxleyci kehanette Büyük Birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. Biz onu kendimiz izleriz. Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. Vodvil adının Fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Amerika’da Orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa Huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.Zira Amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. Amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. Amerika, Televizyon Çağı’m müjdeleyerek, dünyaya Huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

Bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. Ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. Orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak Huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi, Saharov’ların, Timmerman’ların ve Walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?

BİR KÜLTÜRÜN KAHKAHADAN BOĞULMASININ PANZEHİRİ NEDİR?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın doğasındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve bilinçli biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika’da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne Kavgam’da ne de Komünist Manifestomda. bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, kamusal konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir sonucudur.Oysa bu gene de bir ideolojidir, çünkü insanlarla fikirler arasında hiçbir konsensusa, değerlendirmeye ve karşı çıkışa bağlı olmayan bir yaşam tarzı, bir ilişkiler sistemi dayatmaktadır. Tek varolan, razı olmadır. Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Üstelik, teknolojinin seksen yıldan beri Amerika’da yaşamın her boyutunu değiştirmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, durum böyledir.

Örneğin, 1905 yılında otomobilin getireceği kültürel değişikliklere hazırlıksız yakalanmak bizim için affedilebilir bir şey olurdu.

O günlerde toplumsal ve cinsel yaşamlarımızı nasıl yürüteceğimizi otomobilin düzenleyeceği kimin aklına gelebilirdi?

Ormanlarımız ve şehirlerimize bakışımız konusundaki fikirlerimizi yeni bir doğrultuya oturtacak mıydık?

Kişisel kimliğimizi ve toplumsal tavrımızı ifade etmenin yeni yollarını yaratacak mıydık?

Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur.

Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan.

Burada, berrak olmasa bile saf bir ideoloji yatar. Sırada sözsüz ve bu yüzden çok daha etkili bir ideoloji vardır. Bunun tutması için bütün gerekli olan, ilerlemenin kaçınılmazlığına dindarca inanan bir halktır. Ve bu anlamıyla bütün Amerikalılar Marksisttir, çünkü biz, tarihin bizi önceden bahşedilen bir cennete götürdüğüne, bu hareketin ardındaki gücün teknoloji olduğuna kesinlikle inanan kişileriz.

Diyeceğim o ki, elinizdeki türde bir kitabı yazarsanız ve onu bazı çareler önererek bitirmek isteyen bir insanın önünde neredeyse aşılmaz engeller vardır. İlk olarak, bir çarenin gerekli olduğuna herkes inanmaz. İkincisi, herhalde böyle bir çare yoktur. Ama ben gene de nerede bir problem varsa orada mutlaka bir çözüm de olması gerektiğine sarsılmaz bir inanç besleyen sadık bir Amerikalı olarak, sözlerimi aşağıdaki önerilerle noktalayacağım.

İlkin, kendimizi, örneğin Jerry Mander’ın Four Arguments for the Elimination of Television‘ında ana hatlarıyla çizilen türde makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Amerikalılar teknolojik aygıtlarının hiçbir parçasından vazgeçmezler ve onlardan böyle bir şey istemek hiçbir şey önermemek anlamına gelir. Yürürlükte bulunan iletişim araçlarında köklü değişiklikler yapılmasını beklemek de hemen hemen aynı ölçüde gerçekçilikten uzaktır. Birçok uygar ülke televizyon yayınlarının saatini yasayla sınırlar ve dolayısıyla televizyonun kamusal yaşamda oynadığı rolü azaltır.Ancak ben bunun Amerika’da mümkün olmadığına inanıyorum. Mutluluk Kutusu’nu bütün halkın önünde açtıktan sonra onu kısmen kapatmayı bile düşünemeyiz. Ne var ki bazı Amerikalılar hâlâ bu doğrultuda düşünmektedirler. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, 27 Eylül 1984 tarihli The New York Times’idi Farmington, Connecticut Kütüphane Kurulu’nun “TV KAPAMA”kampanyasının sponsorluğunu yapma planlarıyla ilgili bir haber çıkmıştı. Haberden anlaşıldığı kadarıyla, ondan önceki yıl da insanların televizyon izlemeye bir ay ara vermelerini sağlamayı amaçlayan benzer bir girişim yapılmıştır. Times’ın haberine göre, önceki Ocak ayında düzenlenen düğme kapama kampanyası medyada geniş yer almıştır. Haberde, ailesi bu kampanyaya katılan Ms. Ellen Babcock’a atfen şu sözlere de yer verilir: “Bu yılki etkinin, medyanın muazzam yer ayırdığı geçen yılki kadar büyük olup olmayacağını görmek ilginç olacak.”Başka bir deyişle, Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.

Her neyse, bir aylık düğme kapatmanın ne yararı olacaktır?

 Bu, ucuz bir bedel, deyiş yerindeyse bir kefarettir. Farmington’daki insanlar cezalarını çekip tekrar asıl meşgalelerine geri döndüklerinde ne kadar rahatlamış olmalıdırlar. Bununla birlikte, televizyonun içeriğinde belli kısıtlamalar yapılmasını örneğin, aşırı şiddete yer veren programların, çocuk programlarında reklam gösterilmesinin, vb. yasaklanmasını bir ferahlık vesilesi olarak anlayan insanların çabalarının alkışlanması gerektiği gibi, bu insanların çabaları da alkışlanmaya değerdir. Ben John Lindsay’in, şu anda sigara ve içki reklamları nasıl yasaksa televizyonda politik reklamların da yasaklanması önerisini yürekten destekliyorum. Bu mükemmel fikrin çok yönlü yararları konusunda Federal İletişim Komisyonu’nun önünde memnuniyetle tanıklık ederim. Bu doğrultuda bir yasak konmasının anayasanın birinci maddesinin açık bir ihlali olduğunu ileri sürerek tanıklığıma karşı çıkacak olanlara ise şöyle bir uzlaşma yolu öneririm: Öyleyse, bütün politik reklamlardan önce, politik reklamları izlemenin topluluğun zihinsel sağlığı açısından tehlike oluşturduğuna kamuoyunun karar verdiği şeklinde kısa bir açıklama yapma zorunluluğu getirilsin.

Bu önerilerin ciddiye alınacağı konusunda çok iyimser değilim. Televizyon programlarının kalitesi yükselsin diye bu önerilere fazla bel bağladığım da söylenemez. Televizyon, daha önce belirttiğim gibi, bize en yararlı hizmeti saçma sapan eğlence programları yayımladığı zaman, en kötü hizmeti ise ciddi söylem alanlarını (haber, politika, bilim, eğitim, ticaret, din) birleştirip onları eğlence paketlerine dönüştürdüğü zaman vermektedir. Televizyon kötüleşirse hepimiz daha kötü duruma düşeriz, daha iyi olmayız. “ATakımı” ile “Cheers” halk sağlığımızı hiçbir şekilde tehdit etmez, ancak “60 Minutes”, “EyeWitness News”, “Susam Sokağı” eder.

Yine de problem insanların neyi izlediklerinde değil, televizyon izlemelerinde yatmaktadır. Çözüm ise nasıl izlediğimiz noktasında bulunmalıdır. Çünkü, televizyonun ne olduğunu henüz öğrenmediğimizi söylememizin yerinde olacağından adım gibi eminim. Şundan dolayı ki, enformasyonun ne olduğu ve enformasyonun bir kültürü nasıl yönlendirdiği hakkında bırakın yaygın bir genel anlayışı kayda değer bir tartışmaya dahi rastlanamaz. Ve bu durum oldukça acıdır, çünkü “enformasyon çağı”, “enformasyon patlaması” ve “enformasyon toplumu” gibi deyişleri bizden daha sık ve coşkulu biçimde kullanan başka bir halk yoktur. Görünüşe bakılırsa, enformasyonun biçimleri, hacmi, hızı ve bağlamında bir değişikliğin bir anlam taşıdığı fikrini kavrama noktasına ulaşmış durumdayız, ama henüz bunun ötesine geçemiyoruz.

Enformasyon nedir?

Daha açık bir ifadeyle, neler enformasyondur?

Çeşitli biçimleri nelerdir?

 Çeşitli biçimleri hangi zekâ, bilgelik ve öğrenim anlayışlarını özendirir?

Her biçimiyle hangi anlayışlar görmezlikten gelinir ya da alay edilir?

Her biçimin asıl psişik etkileri nelerdir?

Enformasyon ile akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

Düşünmeyi en çok kolaylaştıran enformasyon türü hangisidir?

Her enformasyon biçiminin ahlaki bir yönelimi var mıdır?

 Çok miktarda enformasyon bulunduğunu söylemek ne anlama gelir?

Bu nasıl bilinir?

Yeni enformasyon kaynakları, hızları, bağlamları ve biçimlerine bakarak önemli kültürel anlamları nasıl yeniden tanımlamak gerekir?

Örneğin televizyon, “dindarlık”, “yurtseverlik” ve “özel hayat”a yeni bir anlam kazandırır mı?

 Televizyon “yargı”ya ya da “anlama”ya yeni bir anlam kazandırır mı?

Farklı enformasyon biçimleri nasıl inandırıcı olurlar? Bir gazetenin “kamu”su televizyonun “kamu”sundan farklı mıdır?

Farklı enformasyon biçimleri, ifade edilen içeriğin türünü nasıl ifade ederler?

Bu ve buna benzer sorular, Amerikalıların, Nicholas Johnson’un deyişiyle, sırtlarını televizyon aygıtına dönerek konuşmaya başlamalarını sağlayabilecek olan yolu gösterir. Çünkü hiçbir araç (medium), eğer o aracı kullananlar yol açtığı tehlikelerin ne olduğunu anlamışlarsa aşırı ölçüde tehlikeli değildir. Soruları soranların, benim yanıtlarımla ya da Marshall McLuhan’ın yanıtlarıyla (aslında bambaşka yanıtlardır bunlar) karşılaşmaları önemli değildir. Soru sormanın yeterli geldiği bir kertedir bu. Soru sormak hecelemekten kopmaktır. Benim ekleyebileceğim başka bir nokta, enformasyonun psişik, politik ve toplumsal etkileriyle ilgili soruların televizyona olduğu kadar bilgisayara da uygulanabileceğidir. Ben bilgisayarın muazzam derecede önemsenen bir teknoloji olacağına inandığım halde bu noktaya değinmemin nedeni, açıkçası, Amerikalıların onu geleneksel aptalca dikkatsizlikleriyle kabul etmiş olmalarıdır; yani, kendilerine söylendiği gibi, en ufak bir şikâyette bulunmadan kullanacaklardır. Dolayısıyla, bilgisayar teknoloj sinin temel tezlerinden birisi (problem çözmedeki asıl sıkıntımızın yetersiz verilerden kaynaklanması), üzerinde fazla durulmadan geçiştirilecektir. Ne var ki bu en fazla, verilerin topluca derlenmesi ve ışık hızıyla düzenlenmesinin büyük ölçekli organizasyonlar açısından büyük değer taşıdığı, ancak çoğu insanın önem verdiği çok az sorunu çözdüğü ve en azından çözebildiği kadar da problem çıkardığı fark edilene kadar sürebilir.

Sonuçta, benim dikkat çekmek istediğim nokta, ancak enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, ancak medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Böyle bir medya bilinci nasıl oluşturulacaktır? Akla gelen iki yanıttan birisi saçma sapan bir düşüncedir ve hemen atlanabilir; diğeri ise umutsuz bir yanıttır, ama elimizde ondan başkası da yoktur.

Saçma olan yanıt, insanları televizyon izlemekten vazgeçirmeyi değil, televizyonun nasıl izlenmesi gerektiğini göstermeyi, televizyonun haberler, politik tartışmalar, dinsel düşünceler, vb. ile ilgili bakışımızı nasıl yeniden yaratarak düzeysizleştirdiğini göstermeyi amaçlayan televizyon programları hazırlamaktır. Ben bu tür kanıtların ister istemez bir parodi biçimine bürüneceğini düşünürüm; bunlar, televizyonun kamusal söylemi denetlemesi konusunda bütün ülkeye alay konusu çıkaran “Saturday Night Live” ve “Monty Python” çizgisinde olacaklardır. Gelgelelim, son gülen doğallıkla televizyon olacaktır. Anlamlı sayılabilecek çapta bir izleyici kitlesine hâkim olmak için programlan televizyon stiliyle, korkunç eğlendirici biçimde hazırlamak gerekecek, tabii eleştiri de nihayetinde televizyonun kontrolünden çıkamayacaktır. Parodiciler ünlü kişiler olacak, filmlerde yıldızlaşacak ve sonunda televizyon filmi yapmaya soyunacaklardır.

Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Oysa böyle bir sürecin işlediği çok enderdir.Gündemimizdeki konuda ise buna bel bağlamak için daha az gerekçemiz vardır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Bu soru yöneltildiğinde, onların sanki kendilerine “Ağaçlar ya da bulutlar ne zaman icat edilmiştir?” türünden bir soru sorulmuş gibi sersemlediklerini gördüm. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, mitin temel ilkesi tarihi doğaya dönüştürmektir ve bizim okullarımızdan medyanın mitolojileşmesini önleme görevi üstlenmelerini istemek onları hiçbir zaman yapmaya yanaşmadıkları bir göreve çağırmak anlamına gelir.

Gene de durumun umutsuz olmadığını düşünmek için yeterince neden var. Eğitimciler, televizyonun öğrencileri üzerindeki etkilerinin elbette farkındadırlar. Eğitimciler bilgisayarın gelişmesiyle kışkırtılmış olarak bu konuya bir hayli kafa yormakta, deyiş yerindeyse bir tür “medya bilinci” edinmektedirler. Onların bilinçlerinin ağırlıkla, “Televizyondan (bilgisayardan ya da kelime işlemciden) eğitimi denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusu üzerinde yoğunlaştığı doğrudur. “Eğitimden televizyonu (bilgisayarı ya da kelime işlemciyi) denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusuna henüz geçmemişlerdir. Ancak ulaştığımız çözümler şu anki kavrayış düzeyimizi aşmamalıdır, yoksa neyin rüyasını görebiliriz ki? Ayrıca, gençlerin kendi kültürlerinin sembollerinin nasıl yorumlanacağını öğrenmelerine yardımcı olmak okulların genel geçer bir görevidir. Şimdi bu görevin öğrencilerin enformasyon biçimleriyle aralarına bir mesafe koymayı gerektirmesi, o kadar garip bir girişim anlamına gelmese de ne bu çabaların öğretim programına dâhil edilmesini ne de eğitimin merkezine yerleştirilmesini umabiliriz.

Ben burada çözüm olarak, Aldous Huxley’in de önermiş olduğu düşünceyi ortaya atacağım.Zaten ondan daha iyisini de öneremem. Huxley, H.G. Wells’le birlikte, eğitim ile felaket arasında bir yarışta olduğumuza inanıyordu ve hep medyanın politikası ve epistemolojisini anlamamızın zorunluluğu üzerine yazılar yazmıştı. SONUÇTA HUXLEY, BRAVE NEW WORLD’DEKİ İNSANLARIN BAŞINA GELEN BELALARIN, BU İNSANLARIN DÜŞÜNMEK YERİNE GÜLMELERİNDEN DEĞİL, NEYE GÜLDÜKLERİNİ VE DÜŞÜNMEYİ NİÇİN BIRAKTIKLARINI BİLMEMELERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU. Sh:172-180

Kaynak:

Neil POSTMAN, Televizyon: Öldüren Eğlence- Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Özgün Adı Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business, trc: Osman AKINHAY, Ayrıntı, Dördüncü Basım 2012, İstanbul

TELEVİZYON’UN KİTAP İLİŞKİSİ
BAKIŞIN TELEVİZYONCULUĞU
21.YÜZYILIN EN BÜYÜK LİDERİ: TELEVİZYON
JACQUES LACAN  “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN

amusing-ourselves33

http://baskaldiraninsan.com/2011/07/29/gercege-donusen-distopya-neil-postmandan-distopyalar-arasi-bir-karsilastirma/

PETER FERDINAND DRUCKER’IN YÖNETSEL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ


Özet

Peter Ferdinand Drucker, birçoklarınca günümüzün en önemli yönetim filozoflarından biri kabul edilmektedir. Bu çalışma Drucker’ın yönetsel yaklaşımının neoliberal politikalara bir zemin oluşturduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışma, neoliberal politikaların önemli destekçilerinden biri olan Hayek’in de temsilcisi olduğu Avusturya İktisat Okulu ’nun, Drucker ’ın görüşleri üzerindeki etkilerini de incelemektedir.

GİRİŞ

Bilgi akışının sürekliliğinde, bilgi toplumu içerisinde yer alan tüm toplumsal ve ekonomik yapıların bir değişim döngüsünde yer aldıkları savunulmaktadır.

Sürekli bir değişim; yeni başlangıçlar, yeni yapılar, yeni süreçler ve yeni sonlar yaratırken, bu döngünün içerisinde yönetim felsefesi de payını almaktadır.

Yönetim felsefesini, bu değişim döngüsünde ele alan isimlerden biri; birçoklarına göre çağın en önemli yönetim filozofu olarak kabul gören Peter F. Drucker’dır. Drucker bu döngü içerisinde, başlangıçta sadece iş kuruluşlarına (modern şirketler) odaklı olan yönetim anlayışının, sonraları ister kamu, ister özel, ister gönüllü (sosyal sektör) olsun, bütün modern kuruluşların gereksinim duyduğu bir “jenerik”e doğru değişimine vurgu yapmaktadır. Burada jenerik, küçük ya da büyük herhangi bir ölçekte, hangi mal ve hizmetleri ürettiğine bakılmaksızın, hangi sektörde olursa olsun-kamu yönetiminde, girişimci işletmede ya da herhangi bir kuruluşta- aynı standartların, aynı uygulamaların gerçekleştirilebileceği anlamındadır. (Fottler, 1981: 1-3) Böylece Drucker’a göre, örgütlü ekonomik gelişmeden sorumlu olan yönetim, artık toplumda yer alan bütün kuruluşlar için temel ilkelerle işlev gören bir organdır.

Drucker’a göre değişimin kökeni, kapitalizmin içinde bilgi temelli bir devrimin gerçekleşmesine dayanmaktadır. Ona göre, bilginin niteliğindeki devrimlerle gelen bu değişim, toplumu ve toplumun kuruluşlarını değiştirirken, karşımıza kapitalist-ötesi bir toplum çıkartmaktadır. Kapitalist-ötesi toplumda yönetim anlayışı da artık farklıdır.

Drucker’a göre bilginin niteliği 1700’lü yıllarda değişmeye başlamıştır. Bu yıllarda Techne/teknik kelimesi, zanaatkarlara özgü yapıp etme bilgisi olmaktan çıkarak, logi/mantık kelimesiyle birleşerek teknoloji kavramını ortaya çıkarmıştır. Artık bilgi örgütlü, sistemli, araçsal anlamında kullanılmaya başlanmış, beceriden teknolojiye geçilmiştir. Teknolojinin sağladığı üretim, kısa zaman içerisinde zanaatçıların asla ortaya koyamayacağı kadar sermaye gerektirmiş, ayrıca kullanacağı bir mekân olarak ta fabrikayı ortaya çıkarmıştır. Bilginin anlamında gerçekleşen bu ilk değişim sayesinde sanayi devrimi gerçekleşerek çağdaş kapitalizmi kaçınılmaz kılmıştır.

Drucker’a göre ikinci değişikliğin temeli, bilginin iş niteliğinin belirlenmesinde kullanılmasıdır. İlk devrimle aletlere, süreçlere ve ürünlere uygulanan bilgiyi, ilk defa işe ve işin incelenmesine uygulayan ise Frederick W.Taylor olmuştur. Taylor, her türlü işin bilginin kullanılmasıyla yeniden düzenlenebileceğini, böylece verimlilik artışının sağlanabileceğini vurgulamaktadır. Taylor, hem üreticiler hem yöneticiler açısından bilgisizliğin, cehaletin üretimin artmasını engellediğini, verimi düşürdüğünü ve bu çerçevede çalışanların düşük ücrete razı olduklarını ifade etmiştir. (Mucuk, 2005: 16) Drucker, bilginin niteliğindeki bu ikinci değişikliğin, prodüktivite devrimine yol açtığını ve gelişmiş ülkelerde yaşam standartlarını arttırdığını belirtmiştir. Ayrıca Drucker’a göre bu değişim, birçok faaliyetin/işin gerçekleştiği fabrikalardaki örgütlenme sorunlarına yönelik metotlar geliştirirken, aynı zamanda spesifik bir iş türü olarak ‘yönetim’ denilen şeyi önermişti.(Drucker, 1994:68) Çünkü Drucker’a göre Marx’ın Kapitali yazdığı 1850’li yıllada yönetim olgusu bilinmeyen bir şeydi. Bu olgu, I. Dünya Savaşı’nın eşiğinde içlerinde Taylor’ın da bulunduğu, birkaç düşünür tarafından yeni fark edilmeye başlanmıştı. (Drucker,1996: 225-226)

Drucker’a göre yönetimin bir disiplin olarak ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı sonrası, bilginin niteliğindeki üçüncü değişimle gerçekleşmiştir. Bu devrim bilginin, bilgiye uygulanışıdır. Yani eldeki bilginin, sonuç odaklı nasıl kullanılacağına ilişkindir. Drucker’a göre bu üçüncü değişim, esas olarak 1990’lı yıllarda tüm dünyada hâkim olan yönetim devrimine neden olmuştur. (Drucker, 1994: 66) 1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca, sadece imalat alanında uygulanan yönetim, bilginin niteliğindeki bu üçüncü değişimle bütün modern kuruluşlara ait ortak bir işlevsellik kazanmıştır.

Bu son devrimle birlikte bilgi anlamlı tek kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu kaynak çevresinde örgütlenmiş gelişmiş toplumlar ise iktisadi, toplumsal, siyasal ve yönetsel bir dönüşüm içerisindedir. Bu dönüşümle birlikte yeni toplum da işçi sınıfı yerini bilgi işçilerine, sermaye ise bilgiye bırakırken, ne ekonomik kaynak sermaye ve emektir; ne de ulus-devlet eski ulus-devlettir. Tamamen ortadan kalkmamakla beraber, onlar artık gerilemektedir. (Ducker, 1994: 33-67) Yönetim de geleneksel yaklaşımda olduğu gibi sadece şirketlere içkin bir kavram değildir. Taylor’un kurduğu bilimsel yönetim modelinde olduğu gibi her işi yapmanın en iyi tek yolu bulunmamakla birlikte, insanları yönetmenin en iyi ve tek doğru yolu olduğu ve tek doğru organizasyon yapısı varsayımları da eskimiştir. (Drucker, 2000: 11-12)

Görüldüğü üzere Drucker bilginin değişen niteliği ile yönetim olgusu arasında ilişki kurmaktadır. Ancak Drucker, bu ilişkiyi çok boyutlu olarak ele almaktadır. Çünkü hem bilgi hem yönetim olgusu, toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Çoğu kez bilgi bir meşrulaştırma amacına dönüştürülmektedir.

Drucker’a göre bilginin niteliğindeki son değişimle ortaya çıkan yeni toplum, Marxizm bir ideoloji olarak, komünizmin de bir sistem olarak çöküşü ardından kesinlikle Marxist bir toplum olmayacağı gibi, kapitalizm ideolojisi de aşılmaktadır. Zaten prodüktivite devrimiyle üretim artmış, işçi sınıfı artan üretimden pay alarak refahını yükseltmiştir. Bilgi toplumunda emeğini satarak geçinen işçi sınıfı olmayacağı gibi, servet yaratan faaliyet bilgi olduğu için, sadece kâr peşinde koşan kapitalistte olmayacaktır. Temel ekonomik kaynaktaki değişim, emek ve sermayenin yerini bilginin alması, kapitalisti sadece kâr güdüsüyle ayakta tutamayacaktır. Ancak ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak piyasa, bu yeni toplumda da var olduğundan, bu toplumların yönü anti- kapitalist de olmayacaktır.(Drucker, 1994:14-19) Kapitalist ötesi olan ama anti- kapitalist olmayan bir toplum düşüncesi, Drucker’ın neden bazı çevrelerce bu kadar desteklendiğini de açıklamaktadır. Drucker, aslında anti-Marksist bir toplum düzeni tasarlamaktadır. Drucker’ın kapitalist ötesi toplumu da, kapitalist ötesi olmaktan çok, kapitalizmin yarattığı sorunlara çözüm aranan yerdir.

Bu çalışmanın tezi de Drucker’ın yönetsel yaklaşımın, kapitalizmin sorunlarını gidermeye çalışırken, neoliberal politikalara zemin hazırladığıdır. Drucker’ın yapıtları ve ele aldığı kavramlar, bu doğrultuda incelenmektedir. Yazarın çok fazla sayıda kitabı bulunduğundan, konunun sınırlarını çizebilmek için çalışmanın tezi ve amacı bağlamında, dört kitabı seçilmiştir. Bu kitaplardan ilki 1954 tarihli “Yönetimin Uygulaması” adlı kitabıdır. Bu kitap, yönetimi iş yönetimiyle özdeşleştirdiği yıllarda yazıldığı için seçilmiştir. İkinci kitap 1989 yılında yayınlanan, 1970’lerden sonraki birikimini özetlediği, yönetsel açıdan önemli tarihsel olaylara ve bu olayların siyasal sonuçlarına yer veren, “Yeni Gerçekler “dir. Drucker, bu çalışmasında bilgi toplumunun gelişini haber vermektedir. Ele alınan üçüncü kitabı, 1993’te yayınladığı “Kapitalist-Ötesi Toplum “dur. Kapitalist-Ötesi Toplum, sosyal devletin çözüldüğü, bilgi ve teknolojilerin ilerlediği, bilginin ve bilgi işçiliğinin yeni üretim değerleri olduğu dolayısıyla büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemi tanımlamaktadır. Aslında Drucker, Amerika’yı anlatmaktadır. Çalışmamızda önemli görülen son kitabı ise, 2000’lerin eşiğinde çıkardığı (1999) ve yönetimle ilgili düşüncelerini sentezlediği 21. Yüzyıl için Yönetim Tartışmaları” dır.

Bu bağlamda çalışmanın ikinci bölümünde Drucker’ın biyografisi ile birlikte, yapıtlarına yer verilmektedir. Üçüncü bölüm, yeni sağ adı verilen dönüşümde ideolojik rolü olan Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ın düşüncelerini etkileyen teorik parametrelerinin açıklanmasına ayrılmıştır. Sonuç bölümünde ise Drucker’ın yönetim alanındaki yeri değerlendirilmekte ve Drucker’ın yönetsel yaklaşımının neoliberal politikalara zemin hazırladığı gösterilmektedir.

PETER FERDINAND DRUCKER ve YAPITLARI

Drucker, 1909 yılında Avusturya’nın başkenti Viyana’nın Kaasgraben adlı küçük bir köyünde, eğitim seviyesi yüksek bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Entelektüellerin, yüksek makamdaki memurların ve bilim adamlarının yeni fikirler, idealler paylaştıkları ve tartıştıkları bir ev ortamında büyümüştü.

Schumpeter, Hayek ve Mises gibi Avusturya İktisat Okulu’ndan düşünürler de, Drucker’ların alışılmış misafirleri arasındaydı.

Drucker, yirmili yaşlarında, Viyana’daki çalışma koşullarının sınırlılığı nedeniyle Almanya’nın Hamburg kentine taşınmıştır. Hamburg’ta önce pamuk ticareti yapan bir şirkette çırak, ardından da köşe yazarı-gazeteci olarak çalışmıştır. Buradan sonra Frankfurt’a taşınarak, Daily Frankfurter General Anzeiger adlı gazetede göreve başlamıştır.

1927 yılında Hitler, Nazi toplantısını ilk gerçekleştirdiğinde, Frankfurt Üniversitesi’nde hukuk okuyan Drucker, erken yaşlarda merkezi güce karşı tepki duyduğunu belirtmiştir. 1931 yılında kamu hukuku üzerine Frankfurt Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Bu dönemde, Schumpeter, girişimcilik ve yenilikçiliğin önemi konusunda Drucker üzerinde etkili olmuştur.

Drucker, Hitler’in devlet başkanı olmasından hemen sonra Londra’ya göç etmiştir. Bir bankada ekonomist olarak göreve başlamış, 1937 yılında ise Amerika’ya bir İngiliz gazetenin muhabiri olarak gitmiştir. Daha sonra, Vermont eyaletindeki Bennington Koleji’nde politika ve felsefe profesörü olarak çalışan Drucker, 1939’da ilk kitabını “Ekonomik Adamın Sonu “ (The End of Economic Man) adlı yazmıştır. Drucker’ın 1942 yılında yayınladığı “Endüstriyel İnsanın Geleceği” (The Future of Industrial Man) adlı kitabında, Almanya’da ve Rusya’da aşırı merkezleşmiş devlet gücünün yıkıcı etkilerini tartışmıştır. Üretim araçlarının devlet sahipliğinde olduğu bürokratik bir sosyalizmin dibe vurduğunu, gerçek anlamda demokratik bir sosyalizm düşüncesinin güvenilmezliğini ileri sürmüştür.

1945 yılında General Motors’da çalışmaya başlayan Drucker, ilk defa işletmeleri yakından inceleme ve gözleme imkânı bulmuş, bunun sonucunda da 1946 yılında “Şirket Kavramı” (Concept of the Corporation) başlıklı kitabını yayınlamıştır. 1971’de Kaliforniya’ya taşınan Drucker, Claremont Graduate Üniversitesi’nde sosyal bilimler ve yönetim alanında profesör olarak çalışmaya başlamış, daha tanınır bir kişi haline gelmiştir.

Drucker, 1954 yılında ise en önemli kitapları arasında gösterilen “Yönetimin Uygulaması” (The Practice Of Management) adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitabında yönetimin ne bir sanat ne de bir bilim olduğunu, hukuk ve tıp gibi bir meslek (uğraş) olduğunu ifade etmiştir. Bu kitabında yönetimi sadece iş yönetimiyle özdeşleştirmiş, büyük şirketlerdeki yönetim anlayışı üzerinde durmuştur.

Drucker, 1969 tarihli “Süreksizlik Çağı” (The Age of Discontinuity) adlı çalışmasında, devletin sınırlarını tartışmaya açarken, yönetimleri kamuya ait şirket ve sanayileri elden çıkarma anlamında kullanılmak üzere, “özelleştirme “ terimini kullanmıştır. Bu görüşlerine 1989 yılında yayınladığı “Yeni Gerçekler”(New Realities) adlı kitabında yer veren Drucker, devletin silinip gitmeyeceğini ancak “Büyük Toplum”dan söz edilmesinin de artık kimse tarafından ciddiye alınmayacağını söylemektedir.

[Büyük Toplum (Great Society), ABD’nin 36.Başkanı Lydon Baines Johnson’un en büyük ideali olan, yoksulluktan arındırılmış, herkesin yeterli sağlık koşullarına sahip olduğu, sosyal içerikli yasalara dayalı bir reform programı ile yaratmak istediği refah bir ülke planıdır.]

Devleti merkez alarak tanımlanan çoğulculuk kapitalist- ötesi toplumda yerini devlet dışı, apolitik, tek amaçlı, işlev ve performansa dayalı farklı kuruluşların çoğulculuğuna bırakarak, onları toplumun merkezi durumuna getirmiştir. İlk yeni çoğulcu kuruluşun modern ticari işletmeler olduğunu söyleyen Drucker, yönetimin bu yüzden bu derece ‘iş yönetimi’ ile özdeşleştirildiğini, ancak özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birbiri ardına birçok yeni kuruluşların ortaya çıktığını belirtirken, kapitalist ötesi toplumda da özel sektör ve kamu sektörü dışında, üçüncü sektör olarak kâr amacı gütmeyen sosyal sektörün de yer aldığını ifade etmektedir. (Drucker,1994:241) Bu bağlamda 1990 tarihli “Kâr Amacı Gütmeyen Organizasyonları/ Kuruluşları Yönetme” (Managing The Non-Profit Organization) adlı kitabında, yönetimin yalnızca iş dünyasına ya da kamuya özgü olmadığını ifade eden Drucker, her geçen gün giderek gelişen, kâr amacı gütmeyen sosyal sektörün de bir yönetime sahip olmak zorunda olduğunu söylemektedir. (Drucker, 1996: 78)

1993 yılında yayınladığı “Kapitalist Ötesi Toplum “ (Post-Capitalist Society) adlı kitabında dönüşmüş kapitalist bir toplum, “kapitalsiz” kapitalizm ile karşımıza çıkmaktadır. (Drucker, 1996:111-115) Drucker’a göre bilginin yapısındaki hızlı değişim, onu tek anlamlı kaynak haline getirirken, geleneksel üretim faktörlerinin önemlerini yitirmelerine sebep olmuştur. Bilginin yapısındaki bu hızlı değişim birçok alanı olduğu gibi yönetsel alanı da etkilemiştir. Yönetim için dün geçerli olan gerçekler bugün için geçerliliğini yitirmiştir. Drucker’ın yönetim paradigmalarındaki değişimi ele aldığı “21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları” (Management Challenge for the Twentyfirst Century) adlı kitabında yönetimin temel varsayımlarının değişmekte olduğunu, dün doğru kabul edilen yönetim geçeklerinin bugün için yanıltıcı olduğunu ele almaktadır. Drucker’a göre kapitalist-ötesi toplumunda bütün kuruluşlar, değişimin yönetimini bilmek durumunda, bilgiye, yeniliklere uymak zorundadır.(Drucker, 1994: 88-90)

Drucker’a göre yönetim disiplinin temelini oluşturan “TEK” bakış açılı varsayımlar (tek boyutlu yönetim, tek doğru organizasyon yapısı, tek yönetim tarzı) artık geçerli değildir. Yönetimle ilgili artık yeni varsayımlar vardır. Bunlardan ilki yönetimin sadece kamuya veya özel sektöre ait olmadığı, tüm kuruluşların en belirgin ve ayırt edici unsuru olmasıdır. İkincisi tek doğru organizasyon yapısının olmadığı, göreve göre uygun organizasyon yapılarının varlığıdır. Yönetimle ilgili yeni varsayımlardan sonuncusu ise, tek yönetim tarzının olmadığıdır. (Drucker, 2000: 10-30) Drucker’a göre sosyal sektör, bu açıdan vatandaşlara gönüllü çalışma bilincini aşılamakta, toplumsal sorumluluk yüklemektedir. Gönüllülük ilkesi çevresinde örgütlenen kâr dışı organizasyonlar, demokratik yönetişimin gerçekleştiği özerk yerlerdir.

Drucker’ın ele alınan bu yapıtları incelendiğinde, refah devletin ve sosyal politikaların sorgulandığı, kapitalizmin getirdiği işsizlik, yabancılaşma sorunlarına karşın çözüm olarak kilise, vakıf, dernek kâr amacı gütmeyen sosyal sektörü ön plana çıkardığı söylenebilmektedir. Sosyal güvenlik, devlet dışı ve piyasa dışı araçlarla/ kuruluşlarla gerçekleştirilecektir. Drucker’a göre yeniliğe, bilgiye, değişime açık, apolitik, tek amaçlı, hiyerarşik ve bürokratik olmayan, kendi kendini yönetebilen bu kuruluşlarla birlikte yönetimin varsayımları ve gerçekleri de değişmiştir.

Ancak Drucker 2005 yılında vefat ettiğinde, bütün dünyada küreselleşme ve onun felsefesi olan yeni sağ politikalar (neo-liberal); özelleştirmeler, deregülasyon ve yerelleşme yaygınlaşmıştır. Devletin geleneksel görevlerinden çekilmesini amaçlayan özelleştirmeler ile kamu hizmetlerinin, piyasa düzeni içinde işleyen topluma, yerel yönetimlere ve gönüllü kuruluşlara devri amaçlanmıştır.(Güler, 2005: 97-98) Kamu hizmetlerinin kamu sektörü dışındaki kurum ve aktörlere devri ile karar süreçlerinde özel sektörün ortaklığı ise yeni örgütlenme modeli olarak kabul edilen yönetişimle desteklenmiştir. Drucker’ın daha refah devleti döneminde geliştirdiği düşünceler, 1980’lerde geçerlilik kazanmaya başlamış ancak sözünü ettiği kapitalist ötesi toplum hiç de kapitalist ötesi olmayıp, kapitalizmin çelişkilerini derinleştirici olmaktan öteye gidememiştir. Drucker’ın görüşlerinin teorik olarak içinde bulunduğu çevrenin ve özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerinden ciddi biçimde etkilendiği söylenebilir. (Kiessling, Richey,2004: 4)

AVUSTURYA İKTİSAT OKULU ve PETER F. DRUCKER

Avusturya İktisat Okulu, Carl Menger’in 1871 yılında yayınlanan ‘Ekonomi Biliminin Temelleri’ isimli kitabı ile doğmuştur. Keynesyen devrimiyle unutulan okul, 1970’lerle birlikte Mises ve Hayek’le tekrar önem kazanmıştır. (İmre,2006:155) Refahın devlet eliyle yeniden dağıtımına ve hükümet kontrolüne karşı olan okul, buna karşı çıkışı serbest piyasa savunusu çerçevesinde yapmaktadır. Avusturya İktisat Okulu’nun çalışmaları; sınırlı bir tarihsel duyarlılık, sermaye ve çıkar teorisini canlandırma, siyasal ve sosyal tartışmada liberal bir ideoloji ve serbest piyasa savunusu, merkezi planlama eleştirisi ve ekonomik karar alma süreçlerini çevreleyen radikal belirsizliğe vurgu gibi farklı konuda yoğunlaşmaktadır. Kiessling, Richey,2004: 4)

Avusturya İktisat Okulu’nun ikinci kuşağını Ludwing von Mises ve Schumpeter oluştururken, üçüncü kuşak Hayek, Haberler, Machlup gibi bilim adamlarından oluşmuştur. (Yay, 1996: 34) Aile dostları Schumpeter, Mises ve Hayek’in içinde yer aldığı bu okulun yaptığı çalışmalarda, Drucker’ı etkileyen dört temel perspektif vardır. Bunlar; (Kiessling, Richey,2004: 3)

  1. Disiplinerarası yaklaşım ve ileri bir felsefi düzey
  2. Piyasa rekabetini sonsuz bir dinamik süreç olarak kabul eden Avusturya İktisat Okulu vizyonu
  3. Firmaları sosyal bir organizasyon ve bilgi deposu olarak kabul eden görüş açısı
  4. Devletin (hükümetin) rolü

Bir malın değerini maliyetlerinin bir fonksiyonu olarak ifade eden klasik iktisatçılardan farklı olarak Menger, bu değerin tüketicilerin sübjektif değerlendirmeleri ile ilgili olduğunu kabul etmektedir. Menger’e göre hangi malların iktisadi ya da mübadeleye konu olduğu, ya da bu nedenle üretildiği; bireylerin ihtiyaçlarının teminine yönelik giriştikleri bilinçli/ amaçlı faaliyetlerin sonucu olarak görülmelidir. İktisadi olguların temeli, amaçlı insan faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu bağlamda okul, iktisadi olguların yalnızca bireylerin faaliyetlerine inilerek anlaşılabileceğini belirten metodolojik bireycilik ilkesini temel almıştır. Bu ilke, sübjektivizm ilkesi ile tamamlanmaktadır. Sübjektivizm ilkesine göre iktisadi olguların temelinde yer alan birey faaliyetleri, onların sahip oldukları bilgi, algı, kabul ve ret değerlerine başvurularak anlaşılabilir. (Yay, 2004:2-10) Okula göre bütün toplumsal eylem ve davranışlar, bireyler tarafından gerçekleştirilmekte, kolektif bütünü tanımanın yolu da bireylerin faaliyetlerinin incelenmesinden geçmektedir. (Yayla, 1993:154) Bununla birlikte bireylerin faaliyetleri ile ilgili objektif veriler yoktur. Sosyal bilimlerin (ekonominin) ele aldığı konular, fizik bilimlerinde olduğu gibi ölçülebilir kavramlar ve yöntemlerle açıklanamaz. Bu bağlamda okulun felsefi boyutunda en çok vurgulanan nokta, ekonominin (sosyal bilimlerin) konusunun doğa bilimleri ile aynı olmadığıdır.

Okul, bu görüşün aksini savunan görüşleri toplumsal mühendislik ve sosyalist planlama temelleri olarak eleştirmektedir. (Yay, 2004: 12)

Metodolojik bireycilik ve sübjektivizm ilkeleri, sosyal bilimlerde (ekonomide) karar verme süreçlerinin çok karmaşık olduğunu varsaymaktadır. Çünkü sayısız bireyin sayısız tercihi vardır. Merkezi planlama otoritesi, mal ve hizmetlerin üretiminde bağımsız faktörleri (metaların fiyatları, miktarları, üretimi etkiliği gibi) faktörleri göz önünde bulundurmak zorundadır. Oysa sistem hesaplanmayacak kadar fazla sayıda bilinmeyen verilerden, araçlardan ve bileşenlerden oluşmaktadır. Bu nedenle devlet, merkezi planlama rolü üstlenmeye kalktığında, başarısızlığa uğrayacaktır. (Kiessling, Richey,2004: 7)

Avusturya İktisat Okulu düşünürlerinin pozitivizm, merkezi planlama ve Marxist karşıtlığı Drucker’da da karşımıza çıkmaktadır. Drucker da, diğer Avusturya İktisat Okulu düşünürleri gibi Hitler dönemini yaşamış, aşırı devlet kontrolünün ve merkezi planlamacılığın karşısında yer almıştır. (Kiessling, Richey, 2004:7) Bu paralel bakış açısı Hayek’in, Kölelik Yolu adlı kitabında Drucker’ın şu sözlerine yer vermesiyle açıkça görülmektedir: “Marxizm yolu ile hürriyet ve müsavata erişmenin mümkün olduğu kanaatinin yıkılması, Rusya ‘yı da, Almanya ile aynı yolu tutarak, tamamiyle menfi, totaliter ve gayri iktisadi bir hürriyetsizlik ve müsavatsızlık nizamına doğru gitmeyi mecbur etmiştir… ” (Hayek, 1995: 8)

Ayrıca Drucker da Hayek gibi, pozitivist akım geleneğinden gelen Jean-Jacques Rousseau ve August Comte’u eleştirmekte, onların uzantısını Marx olarak görmektedir.(Yayla, 1993:109) Drucker, Ortaçağ Avrupası’nda inanç yoluyla kurtuluş düşüncesinin ortadan kalkmasıyla doğan boşluğun toplum yoluyla kurtuluş; yani geçici bir sosyal düzen yoluyla ve “bu tek yoldur” düşüncesiyle doldurulduğunu ifade etmiştir. Bu düşüncenin ise ilk kez Fransa’da Jean-Jacques Rousseau tarafından dile getirildiğini belirtmiştir. Drucker’a göre, bu düşünce İngiltere’de Jeremy Bentham tarafından siyasi bir sisteme dönüştürülmüş, sonrasında August Comte ile Hegel tarafından kalıcı bir biçimde, “bilimsel” bir mutlakçılık biçimine kavuşturulmuştur. Lenin, Hitler ve Mao’nun babası olarak kabul ettiği Marx’ın ise bu ikisi tarafından dünyaya getirildiğini söylemektedir. Ancak Drucker’a göre dünyayı toptan değiştirmeye yönelen toplumsal hareketler ve devrimler mükemmel bir toplum ideali peşinde koşarken başarısızlığa uğramışlardır. Sosyal düzen ya da toplumun dönüştürülmesi yoluyla kurtuluş inancının son bulması, Gorbaçev’in Ekim Devrimini “tarihi bir olay” olarak nitelediği gün olarak gören Drucker’a göre, devrimlerle ilgili yanılgı sonlanmış olmuştur.(Drcker,1996: 14-17)

Drucker, bireyi ikinci plana iten, bireye özgür alan bırakmayan Marksistlerin, çok sayıda birey adına merkezden bütün kararları alması, doğru ve bilinçli değildir. Ona göre sosyal davranışlar, sosyal durumlar ve sosyal sorunlar, basit bir “doğru çözüme” izin vermeyecek kadar karmaşıktır, her geçen gün sürekli değişimle daha da karmaşık bir hal almıştır. (Drucker, 1994:23-26) Drucker’a göre bu değişim, yönetimin de artık “tek doğru yönetim” tarzına dayandırılamayacağını göstermektedir. Zaten Drucker, yönetim gibi sosyal bir disiplin için, değişmez ‘doğal kanunlar’ olamayacağını, sürekli değişimin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu ifade etmektedir. (Drucker, 2000:10)

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen ikinci perspektifi piyasa savunusudur. Piyasa savunusu, okulun felsefi temeli üzerinden yapılmakta, ‘bireycilik’ ve ‘sübjektivizm’ ilkesi piyasa süreci içerisinde bireylerin ayrı ve farklı amaçlarına hizmet eden, özgürlük alanının ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü piyasa, planlı ekonomi gibi herhangi bir tek amaçlar hiyerarşisi veya değerler kıstasına göre yönetilemeyecektir. Bireylerin özgür üreticiler ve tüketiciler olarak yer aldıkları, mübadele de bulundukları bir düzen olan piyasa, özel mülkiyete, rekabete ve girişimciliğe dayanmaktadır. (Butler, 1996: 52-54) Drucker, girişimciliğin esasını daha iyiyi gerçekleştirmek için aynı şeylerin tekrarından öte farklı şeyler gerçekleştirme, yenilik güdüsü olarak görmektedir. Bilgilerin çok çabuk eskidiği kapitalist- ötesi toplumda kuruluşlar, yenilik getirmeyi, yenilik yaratmayı, hızlı karar vermeyi bünyesinde bulundurmak zorundadır. Bunların sonucu olarak ta adem-i merkeziyet, zorunluluktur. (Drucker, 1994: 86-90)

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen bir diğer perspektifi ise, firmaların sosyal bir organizasyon ve bilgi deposu olarak işlev gördüğüdür. Dünya ekonomisinin bir piyasa ekonomisi olarak devam ettiğini belirten Drucker piyasanın, kendi kuruluşlarını birer bilgi deposu olarak korumakta olduğunu ancak bu kuruluşların içerik olarak büyük ölçüde değiştiğini savunmaktadır. Drucker’a göre, özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun piyasanın bilgi deposu olarak gördüğü, imalata yönelik sanayi kuruluşlarının, 1990’larla birlikte bilgi ve enformasyon çevresinde örgütlenmeye gittiğini, bu sanayi kuruluşlarının bilgi ve enformasyon üretimine daha fazla ilgi gösterdiklerini ifade etmektedir. Drucker, bu kuruluşların yanı sıra ticari sektöre yönelik olmadan bilgi üretip uygulayan kuruluşlardan da (kilise ile eğitim, sağlık ve bakım hizmeti veren kuruluşlar) söz etmekte, hatta bu kuruluşların sosyal sektör (sivil sektör) alanı olarak, özel sektör alanından daha hızlı büyümekte olduğunu dile getirmektedir. (Drucker, 1994:14­19) Bu kuruluşlar, bilgiyi üretebilen, izleyebilen esnek yapılanmalar ve bu yapılanmalara göre şekillenmiş sosyal ilişkiler alanlarıdır.

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen son perspektifi ise devletin rolüdür. Drucker da Avusturya İktisat Okulu gibi devletin görevlerinin, savunma, askerlik, iç güvenlik ile yasaları, düzeni korumak gibi konularla sınırlı olması gerektiğini savunmaktadır. Drucker, Avusturya İktisat Okulu’nun piyasa savunusunda olduğu gibi toplumsal mal ve hizmetlerin öncelikli olarak özel sektör tarafından üretilmesini; bu mal ve hizmetleri piyasadan sağlayamayacak kadar yoksul kesimler için de gönüllü yurttaşlardan oluşan sosyal amaçlı kuruluşların devletin rolünü üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Sahip olduğu görüşler, tutarlı biçimde devletin rolünü azaltmanın, buna karşılık piyasanın alanını ve Kilise başta olmak üzere toplumsal kuruluşların rolünü artırmanın alt yapısını oluşturmaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bu perspektifler değerlendirildiğinde, başta piyasa savunusu, merkezi planlama karşıtlığı, devlet görevlerinin sınırlandırılmasını savunan fikirleriyle Drucker, yeni sağ politikaları (özelleştirme, deregülasyon, yerelleşme, vb.) etkileyen düşünürlerden birisi olmuştur.

Drucker’ın görüşleri, 1980’den sonra neoliberal politikaların uygulanması sürecinde yaygınlık kazanmıştır. Çünkü Drucker, serbest piyasayı savunan, merkezi yönetim karşıtı Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerinin de etkisiyle, tam da refah devleti eleştirileri doğrultusunda ulus-devletlerin yapılandırıldığı geçiş dönemine uygun düşünceler dile getirmiştir. Bilgi çağı, esneklik, özelleştirme, sosyal sektör, jenerik, adem-i merkeziyetçilik ilk anda sayılabilecek kavramlarıdır. Yönetim yazını açısından özellikle jenerik yaklaşımı öne çıkmaktadır. Jenerik, hem özel hem kamu hem de sosyal sektör de yönetimin aynı işlevlere ve görevlere sahip olduğu anlamında kullanılmaktadır.

Drucker’ın kullandığı bu kavramlar Yeni Kamu İşletmeciliği’nin başvurduğu kavramlar olmuştur. ABD kaynaklı yaklaşım,1970’lerin sonunda Jimmy Carter’ın başkanlık kampanyası ve sonrasında 1980’lerde Thatcher dönemi hareketlerine kadar götürülebilir. Bu yaklaşım sosyal sorumluluk taşıyan özel kesim örgütlerini sadece kâr amaçlı kuruluşlar olarak kabul etmezken, kamu kesimi örgütlerini de sınırsız bir güç kullanımıyla girdi-çıktı oranlarını gözetmeden, denetimsiz varlıklar olarak görmemektedir. Bu açıdan yaklaşım iki kesimdeki örgütler arasında yönetsel açıdan bir fark gözetmemektedir. Yaklaşıma göre işletme yönetiminin araç ve gereçleri; ekonomiklik, verimlilik için kamuya uygulanmalıdır. Bu çerçevede özelleştirme, deregülasyon, piyasalaştırma önemlidir. Küçük devlet güçlü piyasa temel savunusu olmuştur.

Yönetimin bütün kuruluşlarda jenerik olduğunu, yani özel sektör, kamu sektörü ve sosyal sektör arasında yönetim ilkeleri açısından bir fark olmadığını savunan Drucker’ın düşüncelerinin de bu yaklaşımı destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Druker’ın sınırlı bir devlet anlayışında amaç; öncelikli olarak devleti küçültmek, devletin faaliyet göstereceği sınırlı alanda da, piyasa aktörlerinden birisi gibi hareket etmesine ideolojik zemin hazırlamaktır. Devletin faaliyet alanını sınırlı görmekte olan Drucker da, Yeni Kamu İşletmeciliği’nin devlet için öngördüğü dümen tutma rolünü benimser gözükmektedir.

Drucker, 1940’lı yıllardan bu yana yazdığı için kendi görüşlerinin bu akımlar içerisinde yer bulması doğaldır. Ama Drucker’ın kendisi yönetimi administration (idare) olarak değil, management (işletme/işletim) olarak kullanmaktadır. Yönetimin bütün sektörlerde ortaklığından söz etmesi, devleti işletme gibi düşünerek, belirleyici bir rol oynamaktan çıkardığını, piyasa içerisinde yer alan aktörlerden birisi olarak düşündüğünü ve bu şekilde yönetişimin taraflarından birisine indirgediğini göstermektedir.

Drucker’a yönelik eleştirilere gelince, “Kapitalist Ötesi Toplum” kendi ifadesiyle, özel sektör kuruluşlarının kâr güdüsünü törpüledikleri, kuruluşlarda çalışanlar statüsündeki yurttaşların toplumda gönüllü oldukları bir toplumdur. Ama sonuçta bu toplum, piyasa değerleriyle iş gören kapitalist bir toplumdur. Verilere göre ABD’de 1 milyon 200 bin dernek bulunmakta ve her 15 Amerikalıdan bir tanesi bu tür kuruluşlarda çalışmaktadır. (Özalp, 2008: 22) Bu bile kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri gideremediği gibi, yoksul ülkelerde gönüllülüğe dayalı sosyal sektörün başarılı olması mümkün görünmemektedir. Zaten gelir düzeyi düşük olan bu ülkelerde sosyal duyarlılık da düşüktür. Ayrıca küreselleşme ile piyasada uluslararası şirketlerin ağırlığı artmış; ulus-devletlerin yetki ve sorumluluk alanları ulusüstü ve ulusaltı aktörler lehine daraltılmıştır. Dolayısıyla Drucker, geçmişte devlet tarafından üstlenilen sosyal sorumluluğu gönüllü kuruluşların ya da yurttaşların inisiyatifine bırakmaktadır. Kâr dışı olarak tanımladığı başta dinsel cemaatler olmak üzere hayır kurumları demokratik yönetişim alanları olmaktan çıkmış, tutucu yapıların alanı olmuşlardır.

Son olarak, Drucker “Kapitalist-Ötesi Toplum” adlı kitabının fütüristik olmadığını söylemektedir. (Drucker, 1994: 16) Kendisi mevcut durumun tespitini yaptığını söylese de görüşleri neoliberal politikalara zemin hazırlamıştır. Özelleştirme, devletin sınırlanması, sosyal sektör, taşeronlaşma, yönetişim, hesapverebilirlik gibi güncel kavramlar ya kendisine aittir ya da onunla yaygınlaştırılmışlardır. Neoliberalizmin ideolojik alanda belirleyici bir konuma gelmesinde Mises, Hayek, Drucker gibi düşünürlerin meşrulaştırmaları etkili olmuştur. Drucker,

kapitalist ötesi toplumu apolitik-siyaset dışı-olarak tanımlarken, kendisi ideolojik bir tutumla piyasayı savunmayı sürdürmektedir.

KAYNAKLAR

Butler, Eamonn, Hayek, (Çev. Yusuf Ziya Çelikkaya), Ankara: Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, 1996.

Drucker, Peter F., Kapitalist Ötesi Toplum, (Çev. Belkıs Çorakçı), İstanbul:

İnkılap Kitabevi, 1994.

Drucker, Peter F., Yeni Gerçekler, (Çev. Birtane Karanakçı), Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1996.

Drucker, Peter F., Yönetim Uygulaması, (Çev. E. Sabri Yarmalı), İstanbul:

İnkılap Kitabevi, 1996.

Drucker, Peter F. , 21.Yüzyıl için Yönetim Tartışmaları, (Çev. İrfan Bahçıvangil, Gülenay Gorbon),

İstanbul: Epsilson Yayınları, 2000.

Fottler, Myron D. ,“Is Management Really Generic?”, Academy of Management Review, 6:1, 1981,

1-12.

Güler, Birgül A., Yeni Sağ ve Devletin Değişimi, Ankara:İmge Kitabevi, 2005.

Hayek , F.A., Kölelik Yolu, (Çev. Turhan Feyzioğlu, Yıldıray Arsan), Ankara: Liberte Yayınları, 1995.

İmre, A.Gülçin, Avusturya Okulu İçinde Ludwig von Mises ve İktisadi Düşünceye Katkısı, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2006.

Kiessling, Timothy S., Richey, R. Glenn, “ Peter F. Drucker and the Austrian School of Economics”, Management Decision, 42: 10, 2004, s.1-13.

Mucuk, İsmet, Modern İşletmecilik, İstanbul: Türkmen Kitabevi, 2005.

Soyocak, Sevinç, “ İki Yeni: Neolibeal Hayek, Neomarksist PoulantsaZ’, Mülkiye Dergisi, 2009, Cilt 33, ss.217-232.

Yayla, Atilla, Liberal Bakışlar, Ankara: Siyasal Kitabevi, 1993.

Yay, Turan, Hayek’te İktisadi Düşünce, Bursa: Ezgi Yayınları, 1996.

Yay, Turan, “Avusturyaİktisat Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Metodolojisi’, Piyasa Dergisi, 2004, Sayı: 11, ss.1-29.

Kaynak:

 Sevinç SOYOCAK ÖZALP

Hitit Üniversitesi İ.İ.B.F.Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi/ Yönetim Bilimi Öğretim Görevlisi

sevincozalp@hitit.edu.tr/ SOSYAL ve BEŞERİ BİLİMLER DERGİSİ Cilt 3, No 2, 2011 ISSN: 1309-8012 (Online)

THE POST-CAPİTALİST SOCİETY / Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum Peter F. DRUCKER


Uzun bir yazı okumayı düşünmeyebilirsiniz.
Daha sonra okumak için kaydedin, belki teşekkür edersiniz.

ÖZET

Drucker bu eserinde, dünya ekonomik ve politik düzeninin kapitalizmden ayrılarak, henüz adlandırılmayan bir sisteme doğru gittiğini anlatmıştır. Elbette, hayatı boyunca büyük şirketleri ve çok ulusluluğu savunduğu iddia edilen Drucker, bu sistemin Neo-Komünizm veya Sosyalizm değil de, bilgi ve enformasyon sermayeli ve eğitimle desteklenen bir sistem olacağını öngörmektedir. Bu sistemde, geçmiş zamanların emeğe ve üretime dayalı “mavi yakalı” toplumun hızla değişen teknolojiden, sosyal ve politik buhranlardan ve de elbetteki küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu olan “kültür birleşiminden” etkilenerek, yazarın değişi ile “gözlerin açılması” ve değişimin kendisi içinde hızla bir ilerleme gösterdikleri savunulmaktadır. Bu konuda farklı yorumlar yapılabilmesinin yanı sıra, Drucker’ın emeği ve işgücünü fazla önemsememesi ve bu “Kapitalist Ötesi Toplum”için kurduğu mantık zincirinde, sermaye olarak nitelendirdiği “bilgi”yi tek başına ve yalın tutması, onu kullanacak güç hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. Bu sermaye, neredeyse, organik bir yaşam formu olarak nitelendirilmekte ve onu kullanacak insan bir parça gözardı edilmektedir. Drucker, insan faktörünü tamamen de yadsımadan, okullarda verilecek eğitim ile bu sermaye için her ne kadar da bir “kullanıcı” tanımı yapsa da onu oluşturacak ve geliştirecek etkenler hakkında çok fazla bilgi vermemektedir.

Fütürist olarak tanımlayabileceğim Drucker, mutlaka tecrübe ve birikimlerinden yararlanarak bu öngörüde bulunmuş ve de mantıklı bakıldığı zaman, insan faktörünün gözönüne alınması, değişimin gücü, global anlamda kültür birleşmeleri gibi etkenlerin de katkıları ile bu öngörüsü için sağlam temeller oluşturmuştur.

Bilgi çağının en “hızlı” zamanlarına denk gelen benim kuşağım için “Kapitalist Ötesi Toplum”u kabul etmek çok da zor değildir. Okuduğumuz korku romanlarını anımsatır ilk kapitalist düzen (İngiltere, maden ocakları, tersaneler, vs.) ile komünizm (tek tip, Sibirya, baskıcı ve özgürlüksüz bir toplum, vs.) hikayelerinden (!) sonra, birlikte büyüdüğümüz teknolojik ve enformatik devrim mutlaka bizi etkilemiş ve gelişim için kendilerini vazgeçilmez olarak göstermişlerdir. Bu kesinlikle işler bir mantıktır. Tıkanan ekonomik ve politik sistemleri aşmanın, onları değiştirmenin, küreselleşen bir dünyada, kamuoyunu bütün bir dünya haline getirmenin yolu olarak alternatifsiz bulunan bilgi, her türlü -izm’in yerine almaya aday tek güç olarak gözükmektedir. Esas önemli olan ise, (elbette bütün -izm’ler kötü değildir, hatta en kötüsünün içinde mutlaka doğru bir taraf vardır. Önemli olan, bunu kabullenebilme yetisi ve becerisidir.) “Bilgi’yi doğru zaman, doğru şekil ve doğru insanların kullanılıp, bunu bir maya haline getirmeleridir. İşte o zaman bu maya ile barışık, kollektif, verimli ve varlıklı toplumlar haline gelebiliriz.

Kapitalist ötesi toplum, hem bilgi toplumu hem de kuruluşlar toplumudur. Aydınların kuruluşa bir alet olarak ihtiyacı vardır. Yöneticiler ise bilgiye, kuruluş performansı için gerek duymaktadırlar. Bunların birbirlerini dengeledikleri zaman ortaya yaratıcılık ve düzen, başarı ve tatmin çıkar.

Kapitalist ötesi toplumda birçok kişi aynı anda bu iki kültürde yaşıyor olacaktır ve de herkes bu iki kültürü anlamaya hazırlıklı olmalıdır. Kesin olan tek bir şey vardır: En büyük değişiklik bilgide olacaktır.Bilginin biçiminde içeriğinde, anlamında, sorumluluğunda ve eğitimli insan için taşıdığı anlamda kendini gösterecektir.

18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler. Proleterlerin ilk defa varlıklı orta sınıf haline geçmesi, Marx’ın öldüğü 1883 yılında başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan “Prodüktivite Devrimi”[Verilen emeğe ve yapılan masrafa oranla üretilen miktar ürün verme gücü, üretkenlik.] ile beraber olmuştur. Ama sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesi ile, imalat sanayiindeki mavi yakalılar, sayı güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000’li yıllarda geleneksel işçilerin, tüm emek gücü içerisinde altıda biri hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır. Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz ancak Marksizmin bir ideoloji olarak, Komünizmin de bir sistem olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Ne var ki bunları çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.

Çoktan başlamış olan toplum, Kapitalist ötesi bir toplumdur. Bu toplumun, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. Kapitalizmin bazı kurumları varlıklarını sürdüreceklerdir ama, bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Esas ağırlık merkezi ise, son 250 yıla hâkim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, hiçbir şeyin ötesi kalıcı değildir, uzun ömürlü bile değildir. İçinde yaşadığımız dönem, bir değişim dönemidir. Gelecekteki toplumun nasıl birşey olacağı, hatta “BİLGİ TOPLUMU”olup olamayacağı bile, gelişmiş ülkelerin kapitalist ötesi döneme gösterecekleri tepkilere bağlıdır. O ülkelerin önde gelen aydınlarına, iş dünyası liderlerine, siyasal liderlerine ama en çok da bizlere bağlıdır. Tek kesin olan “geleceği biçimlendirecek günler”in bu günler olduğudur.

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ye politikadaki değişimler de toplumdaki ye sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya da yayılmış durumdadır. Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağı geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır.

Dünya tarihindeki son 400 yıl boyunca yer alan siyasi hamleler hep ulus-devleti aşıp, onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir süper devlet de.Bu 400 yıl boyunca ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırlarını aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. Ama ulus-devlet, imparatorlukların ve süper devletlerin yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren tek siyasal gerçek olmasına rağmen, son 100 yıl içerisinde o da kendini değiştirip mega-devlet haline dönüşmüştür.

Ulus-devletten mega-devlete dönüş 19.yy’ın son çeyreğinde başlamıştı. Mega-devlete doğru atılan ilk adım, Bismarck’in 1880’lerde sosyal devlet kavramını ortaya atması ile oldu. Bismarck’ın amacı, hızla yükselen sosyalizm dalgasına karşı ayakta durabilmekti. Bismarck hükümeti, siyasal bir kurum olarak görülen hükümeti, sosyal bir kurum haline getirmiştir. 1920’lerde ve 30’Iarda komünistler, faşistler ve Naziler sosyal kurumları devraldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mevcut yapı hızla değişti. Devlet “sağlayıcı” olmaktan çıkıp “yönetici” konumuna geldi.

19. yy sonlarında ulus-devlet artık ekonomik bir kurum haline çevrilmekteydi. İlk adımlar ABD’de atılmıştı. Bu yüzyılın en orijinal siyasi icatlarından biri olan ve başlangıçta çok da başarılı olan bu devlet düzenlemeleri, kesinlikle “bozulmamış kapitalizm” ile “sosyalizm” arasında bir “üçüncü yol” olarak görüldü, ayrıca kapitalizmin ve teknolojinin 18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hakimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler.

Ekonomi elbette ki piyasa ekonomisi olarak kalacaktır, hem de bir dünya pazarı ekonomisi olacaktır. Ama dünya ekonomisi bir piyasa ekonomisi olarak kalıp, piyasanın kurumlarını korurken, içeriği büyük ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Eğer hala “kapitalist” ise artık “enformasyon kapitalizmi” sözkonusudur. Geleneksel kaynakların, yani emeğin, toprağın ye sermayenin getirisi giderek azalmaktadır. Servet kazanan kaynaklar ancak enformasyon ve bilgidir.

Kaynakların verimi konusunun ise kapitalist ötesi toplumun ekonomisinde en önemli konu olacağına işaret eden durumlar vardır. Kaynakların verimi, çevreyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin altında yatan şeydir.

 

Kaynak:

Peter F. DRUCKER  The Post-Capitalist Society /Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum trc: Belkıs ÇORAKÇI, İnkılap Kitabevi, Basım Yılı : 1993, İstanbul

KİTAPTAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM

DEĞİŞİM

Batı tarihinde her birkaç yüz yılda bir büyük bir değişiklik olmaktadır. Daha önceki bir kitabımda (The New Realities, 1989) “sınır” dediğim şeyi böyle zamanlarda aşarız. Kısacık birkaç on yıl içinde toplum kendini yeniden düzenler; dünya görüşü de, temel değerleri de, sosyal ve siyasal yapısı da, sanatı da, kilit kurum ve kuruluşları da değişir. Elli yıl sonra ortaya yepyeni bir dünyanın çıkmış olduğunu görürsünüz. O zaman doğanlar, dedelerinin yaşadığı, ana-babalarının doğduğu dünyayı zihinlerinde canlandırmayı çok zor bulurlar.

İşte şimdi de böyle bir değişimi yaşamaktayız. Bu sefer de “Kapitalist Ötesi Toplum” yaratılıyor. Buna benzer bir değişiklik, on üçüncü yüzyılda yaşanmıştı. Avrupa dünyası hemen hemen göz açıp kapayıncaya kadar yeni bir kenti kendine merkezleştirdi. Uzun mesafe ticaretinin yeniden dirilmesiyle birlikte, kent loncaları, güçlü sosyal gruplar oluşmuştu. Gotik kültürüyle, esasta kentsel, hatta kısmen burjuva sayılabilecek yeni mimarisiyle, yeni ressamlarm eserleriyle, bilgeliğin pınarı olarak Aristo’ya geri dönülmesiyle, kırsal yerlerdeki manastırların kültür merkezleri olarak yerlerini üniversitelere kaptırmasıyla, yeni Kentsel Düzenle, Dominican’ların, Franciscan’ların ortaya çıkmasıyla, dinin de, eğitimin de, manevi değerlerin de taşıyıcılarının değişmesiyle, birkaç on yıllık bir süre içinde Latince bile bir kenara bırakıldı, Dante’yle birlikte bir Avrupa edebiyatı yaratıldı.

Aradan iki yüzyıl geçtiğinde yeni bir değişim daha yer aldı. Bu da, 1455’te Gutenberg’in hareketli tipograf matbaasını ve onunla birlikte ilk basılı kitabı icat etmesiyle, Luther’in 1517’deki Protestan Reformu arasında geçen altmış yıllık zaman dilimi içinde gerçekleşti. Bunlar Rönesans’ın tomurcuklandığı, 1470-1500 yılları arasında Floransa ve Venedik’te doruğuna ulaştığı dönemlere rastlıyordu. O tarihlerde Eski Çağ yeniden keşfediliyor, Avrupa bu arada Amerika’yı keşfediyor, İspanyol süvarileri, Roma İmparatorluğu’ndan bu yana ilk daimi orduyu oluşturuyor, anatomi yeniden keşfedilirken bilimsel sorular ortaya dökülüyor, Arap rakamları Batı’da yaygın biçimde benimseniyordu. 1520 yılında yaşayan birinin, kendi dedesinin yaşadığı, anasıyla babasının doğduğu dünyayı hayalinde canlandırması artık olanaksızdı.

Bir sonraki değişim 1776 yılında, yani Amerikan Devrimi’yle aynı yıl başladı. O yıl, Watt’ın buhar makinesini kusursuzluğa ulaştırdığı, Adam Smith’in de Milletlerin Serveti kitabını yazdığı yıldı. Bu dönem de 40 yıl sonra Waterloo’da noktalandı, işte bu dönem, tüm çağdaş “izm”lerin doğduğu dönemdir. Kapitalizm, Komünizm ve Sanayi Devrimi bu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu yıllar aynı zamanda (1809) ilk modem üniversitenin (Berlin) ortaya çıktığı, ama okul kavramının da genel ve evrensel olarak köklendiği yıllardır. Kırk yıllık süre içinde Yahudiler kendilerini baskılardan kurtarmış, hatta 1815’te Rothschild’ler, kralları, prensleri gölgede bırakan büyük bir güç haline gelmişlerdir. Bu kırk yıl aslında yeni bir Avrupa uygarlığı yaratmıştır. Yine aynı şekilde, 1820’de yaşayan biri, dedelerinin yaşadığı ve ana-babasının doğduğu dünyayı zihninde canlandıramayacak duruma gelmiştir.

Bizim günümüz bundan 200 yıl sonraya rastlamakta ve yeni bir değişim süresi olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, bu seferki yalnız Batı toplumuyla sınırlı olmadığı gibi, Batı tarihine özgü de değildir. Bu seferki, bundan böyle bir “Batı” tarihi, bir “Batı” uygarlığı bulunmaması durumuna geçiştir. Artık dünya tarihi ve dünya uygarlığı vardır, ama bunların her ikisi de “Batılılaşmış” durumdadır. Bu değişimin aslında, batı-dışı bir ülkenin, yani Japonya’nın 1960’lar dolayında büyük bir ekonomik güç haline gelmesiyle mi, yoksa bilgisayarların gelişmesi nedeniyle enformasyon denilen şeyin ağırlık kazanmasıyla mı başladığı tartışma konusudur. Ben şahsen bu değişimin başlangıçı olarak, İkinci Dünya Savaşı sonunda kabul edilen Amerikan Er Hakları Yasası’nı gösterirdim. Bu yasaya göre, savaştan yurda dönen her Amerikalı askere üniversiteye gidebilmesi için bir para verilmesi söz konusuydu ki, böyle bir şey otuz yıl önce, yani Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıksa, son derece mantıksız görünürdü. Er Hakları Yasası ve Amerikalı savaş gazilerinin o yasayı hevesle karşılaması, bilgi toplumuna geçişin bir işaretiydi. Geleceğin tarihçileri belki de o olayı yirminci yüzyılın en önemli olayı olarak göreceklerdir.

Bu seferki değişimin henüz ortalarında olduğumuz açıkça görülmektedir. Gerçekten de, eğer tarih bize bir rehber oluşturacaksa, bu değişim de ancak 2010 ya da 2020 yıllarında tamamlanacaktır. Ama dünyanın siyasal, ekonomik, sosyal ve ahlaki manzarasını şimdiden değiştirmiştir. 1990’da doğan hiç kimse, dedelerinin dünyasını (yani benim kuşağımın dünyasını) hayal bile edemeyecektir.

Ortaçağı Rönesans’a ve Çağdaş Dünya’ya dönüştüren değişimi, yani 1455’te başlayan değişimi anlayabilme konusunda ilk başarılı girişim, olaydan ancak 50 yıl sonra, Copernicus’un 1510-1514 arasında yazdığı Yorumlar’la, Machiavelli’nin 1513’te yazdığı Hükümdar adlı eserle, 1510-1512 arasında Michelangelo’nun Şistine Şapeli’nin tavanını boyayıp tüm Rönesans sanatının sentezini ortaya koymasıyla ve 1530’da Katolik Kilisesinin Tridentine Konsülü’nde yeniden kurulmasıyla gerçekleşebilmiştir.

Bir sonraki, yani yukarda değindiğimizden 200 yıl sonra Amerikan Devrimi’yle başlayarak yer alan değişimin ilk anlaşılması ve analize tabi tutulmasıysa, 60 yıl sonra, Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinin 1835 ve 1840’ta peşpeşe iki kere yayımlanmasıyla gerçekleşmiştir.

Bizler kapitalist-ötesi topluma girmiş ve bir hayli de yol almış olduğumuz için, artık Kapitalizm ve Ulusal Devletler çağının sosyal, ekonomik ve siyasal tarihini gözden geçirebilecek duruma gelmiş sayılırız. Elinizdeki bu kitap, bu nedenle içinden çıktığımız çağa yeni bir bakış yöneltecek, tarihin belirli bir noktasından baktığı için de gördüklerinin bazıları şaşırtıcı gözükecektir (bana öyle göründüğü bir gerçektir).

Ama buna karşılık, kapitalist-sonrası toplumun nasıl bir şey olacağını öngörmeye çalışmak, bugün için hâlâ riskli bir iş olur. Ne gibi yeni sorunların çıkacağını, büyük düğüm noktalarının nerelerde belireceğini, olasılıklara dayanarak şimdiden bir dereceye kadar görebileceğimiz inancındayım. Birçok alanlarda, nelerin sonuç vermeyeceğini de bilecek durumdayız. Ama birçok soruların cevabı, hâlâ geleceğin rahminde saklı durumdadır. Emin olabileceğimiz bir tek şey varsa, bugünün düzen değişikliklerinden ortaya çıkacak dünyadaki değerlerin, inançların, sosyal ve ekonomik yapıların, siyasal kavram ve sistemlerin, genel olarak dünya görüşlerinin, bugün tahmin edebileceğimizden çok farklı olacağıdır. Buna karşılık bazı alanlarda; özellikle toplumda ve toplum yapısında temel değişimler şimdiden yer almış durumdadır. Yeni toplumun sosyalist olmayacağı, kapitalizmi de aşmış, ötesine geçmiş bir toplum olacağı hemen hemen kesindir.Böyle bir toplumun en başta gelen kaynağının bilgi olacağı da kesin bir biçimde belirmiştir. Bunun anlamı da, toplumun artık örgütsel bir toplum olacağıdır. Emin olabileceğimiz bir başka şey de, siyasette 400 yıldır geçerli olan egemen ulusal devlet sisteminden şimdi bile ayrılmış olduğumuz, onun yerine bir çoğulculuğa kaymış olduğumuz, bu çoğulculuğun içerisinde ulusal devletin de tek siyasal birleşim olmaktan çıkıp, siyasal birleşimlerden biri durumuna gelmesine yaklaştığımızdır. Kapitalist ötesi toplum dediğim sistemde, yani uluslarötesi, bölgesel, hem ulusal devleti, hem yerel, hatta aşiret türü yapıları bir arada kapsayacak sistemde, ulusal devlet yalnızca parçalardan biri —ama kilit parçası— durumuna gelecektir.

Bütün bunlar şimdiden gerçekleşmiş şeylerdir. O halde artık bunların tanımını yapmak da mümkündür. Bunu yapmak da bu kitabın amacıdır.

Kapitalist ötesi toplum ve kapitalist ötesi politika

Daha birkaç on yıl önce, kapitalist ötesi toplumun Marksist bir toplum olacağından herkes emindi. Bugün ise gelecekteki toplumun kesinlikle Marksist toplum olmayacağından eminiz. Ama çoğumuz aynı zamanda biliyor —ya da en azından seziyoruz ki — gelişmiş ülkelerin gitmekte olduğu yön, kapitalist diye tanımlanabilecek bir yön değildir. Piyasa kesinlikle ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak kalacaktır. Ama gelişmiş ülkeler toplum olarak da kapitalizm ötesi’ne doğru kaymışlardır. Bu toplumlar son hızla, yeni “sınıfların oluştuğu, yeni bir merkezi, kaynak çevresinde örgütlenmiş toplumlar haline gelmektedir.

Kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü elinde tutan kapitalistler, bir de işçiler —yani Karl Marx’ın (18181883) “proleter”leri— dışa itilmiş, sömürülen, bağımlı durumda insanlar. Proleterlerin ilk defa “varlıklı” orta sınıf haline gelmesi, “Prodüktivite Devrimi”ile gerçekleşmiştir. Bu da Marx’ın öldüğü 1883 tarihinde başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan devrimdir. 1950’ler dolayında, sanayi işçisi artık “proleter” olmayıp, bu sefer “emekçi” imajıyla ortaya çıkmış, her bir gelişmiş ülkede politikayı ve toplumu hükmü altına alabilmiştir. Ama daha sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesiyle, imalat sanayimdeki mavi yakalı işçiler, gerek sayıca, gerekse güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000 yılında geleneksel işçilerin, yani malları yapan ve taşıyan işçilerin, tüm emek gücü içinde altıda biri, hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır.

Kapitalist, belki de doruk noktasına daha bile erken varmıştır.Bunun için yüzyılımızın başlangıcı iyi bir tarihtir ve olayın kesinlikle Birinci Dünya Savaşı’ndan daha geç gerçekleşmediği kesindir. O zamandan beri hiç kimse, ne güç ve ne de göze çarpma açısından, ABD de Morgan’ları, Rockefeller’leri, Camegie’leri, Ford’lan; Almanya’da Siemens, Thysen, Ratenau, Krupp gibi isimleri; İngiltere’de Mond, Cunard, Lever, Vickers, Armstrong’ları, Fransa’da de Wendel ve Schneider’leri; Japonya’da da en büyük zaibatsu’ların sahibi olan Mitsubishi, Mitsui ve Sumitomo’lan aşabilmiş değildir. İkinci Dünya Savaşı geldiğinde, bu kişilerin yerine “profesyonel yöneticiler” gelmiştir ki bu da Yönetim Devrimi’nin ilk göze görünür sonucudur. Ortalıkta hâlâ bir hayli zengin insan vardır elbette. Bunların hepsi de gazetelerin sosyete sayfalarında bol bol boy göstermektedirler. Ama bunlar yalnızca “şöhret”tir artık. Ekonomik açıdan önemli olma dönemleri bitmiştir. Gazetelerin ekonomi sayfalarında asıl maaşlı kimselere, yani yöneticilere, dikkat yöneltilmektedir. Paradan söz edildiği zaman, ya fazla yüksek maaşlar ya da ikramiyeler söz konusu olmaktadır.

Eski tür kapitalistin yerine, gelişmiş ülkelerde artık paranın arzını ve tahsisini emekli sandıkları yönetmektedir.ABD’de 1992 yılında, ülkenin büyük şirketlerinin sermayesinin yarısı bu tür sandıkların elinde olduğu gibi, aynı şirketlerin sabit borçlan da yine bu sandıklaraydı. Emekli sandıklarından yararlananlar, yani bu sandıkların sahipleri, elbette ki o ülkenin çalışanlarıdır. Eğer sosyalizmin tanımı, Marx’ın yaptığı gibi, üretim araçlarının çalışanlar elinde bulunması biçiminde yapılırsa, o zaman ABD, dünyanın en “sosyalist” ülkesi olmuş demektir, ama bir yandan da dünyanın en “kapitalist” ülkesidir. Emekli sandıklarını yönetenler, yeni tür kapitalistlerdir. Bilinen belli bir yüzleri olmayan, isimleri de pek bilinmeyen, maaşlı çalışanlardır onlar. Emekli sandığının yatırım analizcileriyle portföy yöneticileridir.

Bunun kadar önemli olan bir şey daha vardır: gerçek ve kontrol edici kaynak dediğimiz o kader çizici “üretim faktörü” şimdi artık ne kapitaldir, ne toprak, ne de emek. Bilgidir, o kader çizici “üretim faktörü”. Kapitalistlerle proleterlerin yerine, kapitalist-ötesi toplumun sınıfları, bilgi işçileri ve hizmet işçileri olarak ayrılacaktır.

BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

Kapitalist ötesi topluma doğru kayış, İkinci Dünya Savaşı’ndan az sonra başlamıştır. Ben “çalışanlar toplumu”yla ilgili ilk yazılarımı 1950’den bile önce yazmıştım. On yıl sonra, aşağı yukarı 1960’ta, “bilgi işi” ve “bilgi işçisi” terimlerini ortaya attım. 1969’da yazdığım Süreksizlik Çağı (The Age of Discontinuity) adlı kitabım, ilk defa olarak “örgütsel toplum”dan söz ediyordu. Şimdi elinizde tutmakta olduğunuz bu kitap, 40 yıllık çalışmaların ürünüdür. Getirdiği politika ve eylem önerilerinin çoğu da başarıyla denenmiş şeylerdir.

Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz, ancak Marksizm’in bir ideoloji olarak, Komünizm’in de bir sistemi olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Bu kitap gibi bir kitap, yani ön-tahmin yerine tarif yapabilecek, fütüristik olmayıp şimdi eyleme davet edecek bir kitap, ancak ondan sonra mümkün olabilmiştir. Marksizm’in manevi, siyasal ve ekonomik açılardan iflası ve Komünist rejimlerin çöküşü, (çok sözü edilen 1989 tarihli makalede iddia edildiği gibi) “tarihin sonu” değildir.Serbest piyasanın en adanmış savunucuları bile bu olayı insanlığın zaferi olarak ilan etme konusunda kararsızlık göstermektedirler. Ama 1989 ve 1990’ın olayları, yine de bir dönemin sonu diyerek azımsanamayacak şeylerdi. Bir tür tarihin sonunu noktaladıkları kesindi. Marksizm’le Komünizm’in yıkılışı, laik dinin simgelediği 250 yıllık sürenin de sonunu getirdi; ben buna’ toplum yoluyla selamete inanma dedim. Bu laik dinin ilk peygamberi Jean-Jacques Rousseau’ydu (1712-1778). Marksist ütopya bunun en son distilasyonu ve ilahlaştırılmasıydı.

Ne var ki, bir ideoloji olarak Marxizm’i ve bir sosyal sistem olarak Komünizm’i çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.250 yıldan beri, yani on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından bu yana, kapitalizm dünyada hakim sosyal gerçekti. Son yüz yıldan beri de Marksizm, hakim sosyal ideolojiydi. Her ikisi de yeni ve çok farklı bir toplum tarafından aşılmaktalar.

Çoktan başlamış olan yeni toplum, kapitalist ötesi bir toplumdur. Bir kere daha söylemekte yarar var, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. ‘Anti-kapitalist” bir toplum olmayacaktır. “Kapitalizm dışı” bir toplum bile olmayacaktır. Kapitalizmin bazı kurumlan varlıklarını sürdüreceklerdir ama, örneğin bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Kapitalist ötesi toplumun esas ağırlık merkezi —yapısı, sosyal ve ekonomik dinamiği, sosyal sınıfları ve sosyal sorunları— son 250 yıla hakim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır.

Temel ekonomik kaynak, yani ekonomistlerin deyimiyle “üretim araçları” artık “sermaye” de değildir, doğal kaynaklar (ekonomistin deyimiyle “toprak”) da değildir, “emek” de değildir. Bilgi’dir ve bilgi olacaktır. Servet yaratan esas faaliyetler, ne sermayenin üretime tahsisi, ne de emektir — bunların her ikisi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllara ait ekonomi teorilerinin kutuplarıdır— ister Klasik, ister Marksist, ister Keynesçi, ister Neo-Klasik olsun. Şimdi artık değerler “verim”le ve “yenilik”le yaratılmaktadır. Bunların ikisi de bilginin işe uygulanmasıdır. Bilgi toplumunun başta gelen sosyal grupları “bilgi işçileri” olacaktır. Bilgi yöneticileri, bilgiyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilenler olacaktır; tıpkı kapitalistlerin sermayeyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilmeleri gibi.Bilgi profesyonelleri, bilgi elemanları çıkacaktır. Tabii bütün bu bilgi insanları, kuruluşlarda çalışacaktır. Ama Kapitalizm’deki elemanlardan farklı olarak, “üretim olanakları” da, “üretim araçları” da onların elinde bulunacaktır. Birincisi, tüm gelişmiş ülkelerde “tek gerçek sahip” olarak hızla ortaya çıkan emekli sandıkları kanalıyla, İkincisi de, bilgi işçilerinin kendi bilgilerine sahip olması ve nereye gitseler onu birlikte götürebilmeleri sayesinde. Bu durumda kapitalist ötesi toplumun ekonomik sorunu, bilgi işinin ve bilgi işçisinin verimi olacaktır.

Buna karşılık, kapitalist ötesi toplumun sosyal sorunu, bu toplumdaki ikinci sınıfın, yani hizmet işçilerinin gururu meselesidir. Hizmet işçileri, kural olarak, bilgi işçisi olmaya yeterli eğitimden yoksundurlar. Ve her ülkede, en ileri ülkelerde bile, çoğunluğu onlar oluşturacaktır.

Kapitalist ötesi toplum, yeni bir değerler ve estetik algılar sistemiyle bölünecektir. Bu bolünüm, İngiliz romancı, bilimadamı ve devlet yöneticisi C.P. Snow’un 1959 tarihinde iki Kültür ve Bilimsel Devrim adlı kitabında anlattığı gibi “edebi kültür”le “bilimsel kültür” olmayacaktır. Her ne kadar Snow’un yaptığı o ayrım son derece gerçek bir ayrım olsa da artık durum öyle değildir. Bu seferki bolünüm, “aydınlar”la “yöneticiler” arasında olacak, ilk grup kelimeler ve fikirlerle ilgilenirken, ikinci grup da insanlarla ve işle ilgilenecektir. Bu ayrımı yeni bir sentez içinde aşabilmek de kapitalist ötesi toplumun ana felsefe ve eğitim sorunu olacaktır.

ULUS-DEVLET KENARA MI İTİLİYOR?

1980’lerin sonları ve 1990’ların başları aynı zamanda bir başka dönemin, bir başka tür tarihin de sonunu noktalamaktaydı. Eğer Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması, Marksizm’in ve Komünizm’in yıkılışını simgeliyorsa, 1991 Şubatında Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı ulusal sınırlan aşan bir koalisyonun harekete geçmesi de, egemen ulusal devlet ‘in siyaset sahnesinde başrol oyuncusu (hatta çoğu zaman tek oyuncu) olduğu 400 yıllık bir tarih diliminin sonunu simgelemekteydi. Geleceğin tarihçileri, 1991 Şubatını kesinlikle önemli tarihler arasına yerleştireceklerdir. Bu tür transnasyonal hareketlerin örneğine daha önce rastlanmamıştır. Uluslar daha önce, dünya toplumu yararına terörizmi bastırma amacını, hiç itiraz etmeksizin kendi ulusal duygularının, hatta birçok durumda ulusal çıkarlarının önünde saymak gibi bir hareketi hiçbir zaman yapmamışlardır. Terörizmin bir “politika” meselesi olmadığı, tek tek ulusal hükümetlerin kararına bırakılamayacağı konusundaki evrensele yakın anlayış, daha önce hiç ortaya çıkmamıştır. Dünya böyle bir durumda uluslar-dışı, transnasyonal bir eylemin gerekli olduğunu bu olayda görmüştür.

1991’deki Irak savaşının, Batı’nın petrol kaynaklarını korumak için girişilmiş bir savaş olduğu inancı yaygındır, özellikle ABD’nin liberalleri arasında çok fazla yaygındır. Oysa hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz. Kuveyt, hatta daha sonra Suudi Arabistan petrol kuyularının kontrolünün Irak eline geçmesi, Batı’nın ekonomik çıkarlarına son derece uygun düşerdi.Bir kere böyle bir durum, çok daha ucuza petrol alınmasını sağlardı. Çünkü Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın pek bir yerli nüfusu olmadığı, dolayısıyla petrolden hemen para kazanmaya pek ihtiyaçları olmadığı halde, Irak çok kalabalık bir ülkedir ve petrolden başka da dişe dokunur hiçbir doğal kaynağı yoktur. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çok petrol satmak ihtiyacındadır. Oysa Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın ilk düşündüğü, petrol fiyatlarını yüksekte tutabilmek için kuyulardan az petrol çıkarmaktır. Sırası gelmişken söylemekte yarar var; ABD’nin daha Irak-Iran savaşı öncesinden beri Irak’ta Saddam Hüseyin rejimini desteklemesinin esas nedeni de budur ve bu destek en son ana kadar, yani Saddam Kuveyt’e saldırıp açık bir terör eylemine girişinceye kadar da sürmüştür. Ayrıca Saddam’ın hesabını yanlış yapmasının nedeni de bence yine budur. ABD’nin düşük petrol fiyatına kavuşmak için bu saldırıyı hoş göreceğini varsaymıştır. Benim başta gelen petrol şirketlerinden birinde tanıdığım bir yığın insan da, Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde, ABD hükümetinin hiçbir şey yapmayacağından, birkaç kınama notası yollamakla yetineceğinden emindiler.

Fransız hukukçu-politikacı Jean Bodin’in (1576’da yazdığı Cumhuriyetin Altı Kitabı adlı eserinde) icat ettiği ulus-devlet sözüyle ifade edilen kavram, o günden bu yana geçen 400 yıl içinde siyasal gücün içte ve dışta tek organı durumuna gelmişti. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra, yani son 200 yıl içinde, bu kavram aynı zamanda laik dinin, yani toplum yoluyla selamete inanmanın da taşıyıcısı oldu. Aslında totaliter devlet kavramı da —ister Komünist, ister Nazi olsun— egemen ulus-devlet’in tek güç organı olması kavramının en son distilasyonu (damıtması-saflaştırması)ve ilahlaştırılmasıydı.

Siyasal teori ve anayasal hukuk hâlâ yalnızca egemen ulus devleti tanımaktadır. Son yüz yıllık dönem için de egemen ulus-devletin gücü de, hâkimiyeti de artmıştır. Ulus-devlet yavaş yavaş bir “mega-devlet” haline gelmiştir. Bizim şimdiye kadar anladığımız, tanıdığımız, prefabrike, standart parçalardan nasıl kurulacağını bildiğimiz tek siyasal yapı da odur … yürütme gücüyle, yasama gücüyle, mahkemeleriyle, diplomatik servisiyle, ulusal ordularıyla, vb. ikinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, eski sömürge imparatorluklarından ayrılıp kurulan 200’e yakın yeni ülkenin her biri, egemen ulus-devleti olarak kurulmuştur. Son sömürge imparatorluğu Sovyetler Birliği’nin parçaları da yine öyle olmayı ummaktadırlar.

Ama buna rağmen, 40 yıldan beri, yani ikinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri, egemen ulus-devlet, tek güç organı olma mevkiini bir yandan hızla kaybetmektedir.Gelişmiş ülkeler için için hızla çoğulcu toplumlar haline gelmekte, örgütlerin oluşturduğu birer bütün gibi gözükmeye başlamaktadırlar. Dışta da bazı hükümet işlevleri artık transnasyonal olmakta, diğer bazıları bölgeselleşmekte (örnek: Avrupa Topluluğu), bir kısmı da aşiretleşmektedir.

Ulus-devlet solup yok olacak değildir. Daha uzun süre en güçlü siyasal organ olmayı sürdürebilir. Ama artık vazgeçilmez olmaktan çıkmıştır. Giderek gücünü organlarla, diğer kurumlarla, diğer politika yapımcılarıyla paylaşacaktır. Peki, ulus-devletin kendi alanında neler kalacaktır? Devletin içindeki özerk kurumlar tarafından yapılacak işler neler olacaktır? Neler “süpernasyonal”, neler “transnasyonal”, neler “ayrı ve yerel” olacaktır? Bu sorular, önümüzdeki on yılların kilit siyasal konularıdır. Sonucun ince ayrıntıları şu sıra hiç belli değildir. Ama siyasal düzen kesinlikle geçmiş yüzyıllardaki siyasal düzen gibi, yani oyuncuların büyüklük, servet, anayasal düzenlemeler ve siyasal inançlar bakımından farklı olduğu düzen gibi olmayacak, ulus-devletler olarak tekdüzeleşecek, her biri kendi topraklarında egemen olacak, her biri kendi topraklarıyla tanımlanacaktır. Bizler artık kapitalist ötesi politikaya doğru gidiyoruz; hatta oraya vardık bile.

Modern-öncesi filozoflar diyebileceğimiz grubun en son üyesi, Gottfried Leibnitz (1646-1716), ömrünün büyük bölümünü, Hıristiyanlıkta yeniden birlik sağlamak gibi sonuçsuz bir çabaya hasretmişti. Onun esas korkusu, Katoliklerle Protestanlar arasında çıkabilecek din savaşları değildi — Leibnitz doğana kadar o tehlike çoktan gerilerde kalmıştı. Ama onu esas korkutan şey, doğaüstü bir Tanrı’ya ortak inanç sağlanamazsa, laik dinlerin ortaya çıkabileceğiydi. Laik bir dinin, yapısı itibariyle, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir zorbalık olacağından emindi.

Aradan yüz yıl geçtiğinde, Jean-Jacques Rousseau, Leibnitz’in en büyük korkularını doğruladı, toplumun insanı kontrol edebileceğini, aslında da etmesi gerektiğini ortaya attı. Toplum bir “Yeni Âdem” yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Evrensel insani kusursuzluğu yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Ama aynı zamanda bireyi de “genel irade” denilen, kişiler dışı, hatta kişiler-üstü bir kavramın (Marksist’ler sonradan buna “tarihin objektif kuralları” diyeceklerdi) boyunduruğuna sokabilirdi ve sokmalıydı. Fransız Devrimi’nden sonra, Toplum Yoluyla Selamet yavaş yavaş hakim inanç olmaya başladı, bu önce Batı’da gerçekleşti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da bütün dünyaya yayıldı. Bu inanç kendini ne kadar “anti-din” sayarsa saysın, yine de dinsel bir inançtır. Araçları elbette ki manevi ve ruhani değildir: alkolün yasaklanması, bütün Yahudilerin öldürülmesi, evrensel psikanaliz, özel mülkiyetin kaldırılması buna örnektir. Ama esas amaç, dinseldir: “Yeni Âdem”in yaratılması yoluyla Tanrı’nın Krallığı’nı yeryüzünde kurmaktır.

Yüz yılı aşkın bir süre boyunca, toplum yoluyla selâmet vaat eden en güçlü ve en ikna edici inanç Marksizm’di. Marksizm’in en büyük çekiciliği… yani o karmaşık ideolojisinden ve giderek gerçekçilikten uzaklaşan ekonomisinden daha çekici yanı, dinsel vaadiydi … özellikle de aydınlara yöneldiği zaman. Örneğin doğu Yahudilerinin, Çarlık Rusyası’nda ve Romanya’da kendilerine uygulanan baskılara ve ayrımcılığa son verme vaadi getiren bir ideolojiyi kabul etmeleri için pek çok geçerli nedenler vardı. Ama onların gözünde vaatlerin en güçlüsü, Marksizm’in bir dünya cenneti getireceğini söylemesi; yani laik bir din olarak cazibesiydi.

Komünizm, bir ekonomik sistem olarak, çöktü gitti. Servet yaratacağı yerde sefalet yarattı. Ekonomik kalite yerine, daha önce eşi görülmemiş ekonomik imtiyazlara kavuşan memurların nomenklatura’sını (terimlendirme-adlandırma) yarattı. Ama bir inanç olan Marksizm’in çökmesi, “Yeni Âdem”i yaratamadığı için oldu. Onun yerine, “Eski Adem”in en kötü yanlarını ortaya çıkardı ve güçlendirdi —rüşvetçiliği, açgözlülüğü, nüfuz düşkünlüğünü, kıskançlığı, ortak güvensizliği, küçük zorbalıkları ve susturmayı, yalan söylemeyi, çalmayı, inkâr etmeyi— ve hepsinden önemlisi de, sinisizmi. Komünizm’in bir sistem olarak, kendine göre kahramanları vardı. Ama bir inanç olan Marksizm’in tek bir aziz’i bile olamadı.

İnsanoğlu belki düzelemeyecek kadar kötüleşmiş olabilir. Belki o Latin şair haklıdır: insanın yapısı, onu her zaman arka kapıdan girmeye zorlar. Onu kaç kere tutup ön kapıya savurursanız savurun, o yine arka kapıya süzülür. Belki de sevap, iyilik, bencillikten uzaklaşma gibi kavramların bulunmadığını, yalnızca bencilliğin ve iki yüzlülüğün var olduğunu ileri süren sinikler haklıdır (ama bunun tersine tanık olmuş pek çok kişi bulunduğunu en karamsar zamanlarımda kendime hatırlatır dururum).

Ne olursa olsun, Marksizm’in bir inanç olarak çöküşü, Toplum Yoluyla Selâmet inancının da sonunu kesinlikle noktalamaktadır. Onun yerin neyin ortaya çıkacağını bilemeyiz; bu konuda ancak umut besleyip dua edebiliriz. Belki de boyun eğip razı olma sessizliğinden başka hiçbir şey çıkmaz. Belki geleneksel din yeniden doğar ve bu sefer kendini bilgi toplumu insanının ihtiyaçlarına ve sorunlarına yöneltir. Amerika’da benim “pastoral” Hıristiyan kiliseleri dediğim tür inançların patlama sayılacak biçimde çoğalması ve büyümesi (buna Protestan, Katolik ve Mezhepsizler dahildir) belki bir işaret olabilir. Ama beri yandan, köktenci İslam’ın dirilmesi de bir işaret olabilir. Çünkü Müslüman dünyada bugün İslam Köktenciliğine böylesine ateşli biçimde sarılan genç insanlar, bundan 40 yıl önce Marksizm’e de aynı ateşli tutkuyla sarılabilirlerdi. Ya da belki ortaya yeni dinler çıkabilir.

Neyin olamayacağını tahmin etmek, neyin olacağını tahmin etmekten çok daha kolay. Maddesel değerlerin ve teknolojinin reddedildiğini görecek değiliz. Japon yazar Taichi Sakaya’nın (1935 doğumlu) 1980’lerde yazdığı çok satılan kitabında iddia ettiği gibi (İngilizcesi 1991 ‘de Kondanscha International, New York-Tokyo-Londra tarafından The Knowledge-Value Revolution adıyla yayımlanmıştır) Ortaçağ’a dönecek de değiliz. Bütün dünyaya yayılan enformasyon ve teknoloji, bunu artık olanaksız kılmaktadır. (Ayrıca Bay Sakaya’nın tezi, on dokuzuncu yüzyılda yanlış olarak inanılan ve sonradan tersi kanıtlanmış bulunan bir teze; Ortaçağ’ın maddesel değerleri hakir gördüğü tezine dayalıdır. Oysa o çağın insanları maddesel değerlere karşı şehvet düzeyinde istek besliyorlardı. Varlık kavramını tutku haline getirmişlerdi ve inanılmayacak kadar açgözlüydüler. Marksistlerin öteden beri, Haçlı Seferleri gelmiş geçmiş en büyük alışveriş akımdır, demelerinde çok büyük gerçek payı vardır. Ortaçağ’ın yoksul olması, kendileri yoksul olmayı seçtikleri için değildir. Yalnızca Müslümanların Helenistik dünyayı ve Akdeniz’i fethetmiş olmasından, ilkçağın servet yaratıcılarına ulaşabilme yollarını tıkamasından kaynaklanmaktadır.)

Bununla birlikte, iyiye dönüş, kendini yenileme, ruhanî büyüme, iyilik ve sevap; yani geleneksel ifadeyle “Yeni Âdem” sosyal ve siyasal bir reçete olmaktan çok, varoluşçu bir reçete olarak ortaya çıkacağa benzemektedir. Toplum yoluyla selamete erme inancının sonu, kuşkusuz, bir “içe dönüş”e işaret etmektedir. Bireyi yeniden ön plana çıkarmaktadır. Hatta belki de (umulur ki) bireysel sorumluluğa bile geri dönme sonucunu getirebilir.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA

Bu kitap, gelişmiş ülkelere odaklanmıştır. Avrupa’ya, ABD ve Kanada’ya, Japonya’ya ve Asya kıtasının yeni gelişmiş ülkelerine bakmakta, “Üçüncü Dünya”nın gelişmekte olan ülkelerine aynı ağırlığı vermemektedir. Bunun nedeni, daha az gelişmiş ülkelerin önemsiz ya da daha az önemli olduğuna inandığımdan değildir. Bu bir çılgınlık olurdu. Ne de olsa, dünya nüfusunun üçte ikisi Üçüncü Dünya’da yaşamaktadır ve içinde bulunduğumuz değişim süresi 2010 ya da 2020 yılında sona erdiğinde, Üçüncü Dünya tüm nüfusun dörtte üçünü barındırıyor olacaktır. Ayrıca önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde şaşırtıcı ekonomik mucizelerin yer alması, Üçüncü Dünya’nın yoksul ve geri ülkelerinin kendilerini değiştirmesi, göz açıp kapayana kadar hızlı büyüyen ekonomik güçler haline gelmesi de mümkündür. Hatta böyle değişikliklerin, son 40 yıl içinde gördüğümüzden, yani “ekonomik gelişme”den söz etmeye başladığımızdan bu yana yer alanlardan daha fazla sayıda yer alması da mümkündür. Örneğin Kıta Çin’in kentsel kıyı bölgelerinde, kuzeyde Tsientsin’den güneyde Canton’a kadar olan alanda, hızlı ekonomik büyümenin tüm unsurları şimdi bile vardır. Ülke dev bir iç pazara sahiptir, eğitim düzeyi yüksek bir halkı vardır ve bu halkın öğrenme kavramına saygısı da büyüktür. Eskiden kalma bir girişimcilik geleneğine sahip olan Çin’in, Singapur, Hong Kong ve Tayvan’la, yani “Denizaşırı Çin’le de yakın bağları vardır. Onların sermayesinden, ticaret ağlarından, bilgili insanlarından yararlanabilecek durumdadır. Bütün bunlar, Pekinin siyasal ve ekonomik istibdatını barışçı yollardan yok edecek bir girişimcilik patlamasıyla serbest kalabilir. Latin Amerika’nın büyük yüzölçümüne sahip ülkeleri de yeterli bir iç pazar sunmaktadır. Meksika daha şimdiden uçmanın eşiğinde olabilir. Brezilya da 1970’ten beri takılıp kaldığı o başarısız (hatta intihar sayılabilecek) politikalarından vazgeçerek Meksika’nın yeni sergilediği örneği izleme cesaretini gösterirse, hızlı dönüşüyle herkesi şaşırtabilir. Doğu Avrupa’nın eski Komünist ülkelerinin ne gibi sürprizler sergileyebileceğini ise hiç kimse kolay kolay kestiremez.

Beri yanda gelişmiş ülkelerin de Üçüncü Dünya’ya ilgileri büyüktür. Orada hem ekonomik, hem de sosyal anlamda hızlı bir gelişme yer almazsa, gelişmiş ülkeler Üçüncü Dünya’dan akıp gelen göçmenlerin saldırısı altında boğulacak, bununla başa çıkacak ekonomik, sosyal ya da kültürel kapasiteyi de bulamayacaklardır.

Ama kapitalist-ötesi toplumu ve kapitalist-ötesi politikayı yaratan güçler aslında gelişmiş dünyadan kaynaklanmaktadır. Bu güçler, gelişmenin ürünü ve sonucudur. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunlarına cevap, Üçüncü Dünya’da bulunacak değildir. Eğer tümüyle boşa çıktığı kanıtlanmış vaatlere ve verilen sözlere örnek arıyorsak, 1950’li ve 60’lı yıllarda bulabiliriz; Hindistan’da Nehru, Çin’de Mao, Küba’da Kastro, Yugoslavya’da Tito, Afrika’da Negritüd”ün havarileri ya da Che Guevara gibi Neo-Marksist’ler. Onlar bize, Üçüncü Dünya’nın daha başka alternatifler, daha değişik cevaplar bulabileceğini söylemişlerdi. Hatta yeni bir düzen kurulabileceğini söylemişlerdi. Üçüncü Dünya, kendi adına verilen bu sözleri gerçekleştiremedi. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunları, fırsatları, dertleri, ancak ortaya çıktıkları yerde ele alınabilir. Orası da gelişmiş dünyadır. Sh:9-28

**

İSTİKRAR BOZUCU BİR OLGU OLARAK KURULUŞ

Toplum, cemaat ve aile, koruyucu kurumlardır. İstikrarı sürdürmeye çalışırlar ya da en azından değişimi yavaşlatmaya uğraşırlar. Oysa kapitalist ötesi toplumun kuruluşları istikrar bozucudur. Görevleri bilgiyi işe koşmak, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulamak, işe uygulamak, bilginin kendisine uygulamak olduğu için, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak zorundadırlar. Yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Avusturya kökenli Amerikalı ekonomist Joseph Schumpeter’e (1883-1950) göre ise yenilik, “yaratıcı yıkıcılıktır.” Kuruluşların, kurulu olan, alışılmış olan, bilinen, rahat şeyleri (bunlar ister ürün, ister hizmet, ister süreç olsun), insani ve sosyal ilişkileri, becerileri ve oturmuş kuruluşları sürekli olarak terk etmek üzere düzenlenmiş olması gerekir. Bilginin yapısında hızlı değişim vardır. Bugün emin olduğumuz şeyler, yarın saçma sayılacaktır.

Beceriler ise bilginin tersine, yavaş ve seyrek değişirler. Bir taş işçisi olan Socrates bugün hayata dönse, bir taş ocağında işe girse, yapmak zorunda kalacağı işin eskiden yaptığına göre tek önemli farkı, bu sefer hazırlayacağı mezar taşlarının üzerine Hermes’in kanatları yerine bir haç işlemesi olacaktı. Aletler bile aynıdır çünkü. Yalnızca bugünkülerin saplarında pil var. Gütenberg hareketli tipografı icat ettikten 400 yıl sonra bile, baskı zenaatında hemen hemen hiçbir değişiklik olmamıştı; ta ki buhar makinesi gelinceye kadar, yani bu tâchne’ye mühendislik bilgisi uygulanıncaya kadar. Tarih boyunca, bir zenaatı bir kere öğrenen insanlar, yani altı yedi yıllık bir çıraklıktan sonra, 17-18 yaşında işi öğrenmiş olarak ortaya çıkan insanlar, kendilerine ömür boyu yetecek bir bilgiye sahip demektiler. Kapitalist ötesi toplumdaysa, herhangi bir bilgiye sahip olan her insanın, yaklaşık dört ya da beş yılda bir yeni bilgiler edinmek zorunda kalacağını, yoksa eskimiş biri sayılacağını varsaymak güvenli olacaktır.

Bilgiyi en derinden etkileyen değişimler, kural olarak, o bilginin kendi alanından çıkmamaktadır.Matbaa örneğinde gördüğümüz gibi. Günümüzde eczacılık mesleği de genetik ve biyoloji disiplinlerinden, yani çoğu eczacıların 40 yıl öncesine kadar adını bile duymamış oldukları disiplinlerden gelen değişimlerle, çok derin değişikliklere uğramaktadır. Demiryollarını etkileyen en büyük değişiklik de demiryollarındaki değişim-den değil, otomobil, kamyon ve uçaklardaki gelişmelerden kaynaklanmıştır.

Yeni bilgi yaratmakta ve eski bilgileri modası geçmiş kılmakta, sosyal yenilikler de yeni bilim ve yeni teknoloji kadar etkili olmaktadır. Aslında sosyal yenilik genellikle daha bile önemlidir.

On dokuzuncu yüzyılın en gururlu kuruluşlarından biri olan ticari bankanın bugün yaşadığı krizi yaratan nedir?

Bilgisayar da değildir, teknolojik değişiklikler de değildir. Eskiden beri var olan ama bugüne kadar hayli karanlıklarda kalmış olan bir mali aracın, yani ticari kâğıtların, şirketleri finanse etme yolunda banka olmayan kuruluşlarca da kullanılabileceğinin anlaşılmasıdır. Bu olay, bankaların 200 yıldan beri tekelinde bulunan ve onlara en çok parayı kazandıran bir işi, ticari kredileri, onların elinden almıştır. En büyük değişiklik de son 40 yıl içerisinde gerek teknik, gerekse sosyal alandaki amaçlı ve bilerek oluşturulan yeniliklerin de kendi kendine bir disiplin haline gelmesi, öğretilebilir ve öğrenilebilir olmasıdır.

Hızlı bilgi, son zamanlara kadar sanıldığı gibi yalnızca iş dünyasına özgü de değildir.Kapitalist toplumun bir başka başarısı olan sendikada da gerekli olduğu kesindir. Sendikanın sağ kalması için gereklidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen 50 yıl içinde hiçbir kuruluş, silahlı kuvvetler kadar gelişmemiştir. Her ne kadar üniformalarla rütbeler aynı kalmışsa da, bu yine de doğrudur. Silahlar tümüyle değişmiş, bunun böyle olduğunu da 1991 Irak savaşı bize açıkça göstermiştir. Askeri doktrinlere ve kavramlara gelince, onlar daha bile çarpıcı değişikliklerden geçmiştir. Kuruluş yapılan, komuta yapılan, ilişkiler ve sorumluluklar da öyle.

Bundan çıkarılabilecek bir sonuç vardır: Günümüzün her türlü kuruluşu, kendi yapısına değişimin yönetimi’ni de mutlaka katmalıdır.

Yaptığı her şeyi organize bir biçimde terk etme mekanizmasını kendi yapısında bulundurmalıdır. Her süreç, her ürün, her usul ve her politika için, birkaç yılda bir şu soruyu sormayı öğrenmelidir: “Eğer bu işi şu anda yapıyor olmasaydık, bugün bildiklerimizi bilerek, bu işe şimdi girer miydik?” Eğer cevap “hayır”sa, bu sefer de kuruluşun şunu sorması gerekir: “O halde şimdi ne yapacağız?” Bu noktada, gerçekten bir şey yapılması gerekir. Yeni bir araştırmayla yetinilmemelidir. Kuruluşların başarılı politikalarını, uygulamalarını ve ürünlerini mümkün olduğunca uzatma yerine terketme planlan yapmaya giderek daha çok alışması gerekmektedir. Bu gerçekle bugüne kadar yüzleşebilen, yalnızca büyük Japon şirketlerinden birkaçı olmuştur.

Ama yeniyi yaratma yeteneğinin de kuruluş yapısında var olması gerekir. Daha açık ifade etmek gerekirse, her kuruluşun kendi dokusuna üç sistematik uygulamayı yerleştirmesi şarttır. Önce, her yaptığı işte sürekli ve düzenli iyileştirmelere; Japonların kaizen dediği uygulamaya ihtiyaçları vardır. Tarih boyunca her sanatçı kaizen uygulamıştır. Ama bunu işteki günlük hayata uygulayabilen, (belki Zen gelenekleri nedeniyle) ancak Japonlar olabilmiştir (ne var ki, değişime dirençli üniversitelerine onlar da uygulayamamalardır). Kaizen’in amacı, ürünü ya da hizmeti adım adım iyileştirmek, iki üç yıl sonra bambaşka bir mal ya da hizmet haline gelmesini sağlamaktır.

İkincisi, her kuruluş kendi başarılarından yararlanmayı, yani onlardan bir şeyler öğrenerek yeni uygulamalar geliştirmeyi öğrenmek zorundadır. Bu konuda da bugüne kadar en yüksek başarıyı Japon firmalan göstermiştir, örneği de Japon tüketici elektronik imalatçılarının aynı Amerikan icadından (tape-recorder gibi) peşpeşe birçok yeni ürün geliştirebilmesidir. Tabii beri yandan, kendi başarılanndan ders almak, Amerikan “pastoral” kiliselerinin de güçlü yanlarından biridir. Bu kiliselerin bugünkü hızlı gelişmesi, geleneksel “Sosyal Hıristiyanlık” nedeniyle ve köktenci kiliseler nedeniyle görülen gerilemeleri telafi etme yoluna girmiştir.

Ayrıca, her kuruluşun yenilik getirme’yi de öğrenmesi gereklidir. Yenilikler de düzenli, sistematik bir süreçtir ve ona göre düzenlenmelidir.
Ondan sonra da tabii yine başlangıç noktasına, yani terketme noktasına dönmek, bütün süreci yeniden başlatmak gerekmektedir.

Eğer bunlar yapılmazsa, bilgiye dayalı kapitalist ötesi toplum kısa zamanda kendini eskimiş bulacak, performans kapasitesinin azaldığını görecek, bunun sonucu olarak da bağımlı bulunduğu o bilgi uzmanlarını kendine çekmeyi ve tutmayı başaramaz duruma düşecektir.

Bir doğal sonuç da kapitalist-ötesi toplumun âdem-i merkezi olma zorunluluğudur. Kuruluşlar hızlı kararlar verebilmeli, performansa yakın, piyasaya yakın, teknolojiye yakın, toplumdaki değişikliklere yakın, çevreye yakın, demografiye yakın, bilgiye yakın olmalı, bunların hepsini görebilmeli ve yenilik fırsatı olarak kullanabilmelidir.

Kapitalist-ötesi toplumun kuruluşları bu yüzden sürekli olarak toplumu sarsacak, düzensizleştirecek, istikrarsızlaştıracaktır. Beceri ve bilgi talepleri değişecektir. Teknik üniversiteler tam kendilerini fizik öğretmeye hazırladıkları sırada, bizim ihtiyacımız genetik oluverecektir. Bankalar tam kredi analizlerini hazır etmişlerken, yatırım uzmanları gerekecektir. Şirketler, yerel toplumların ekmek parası kazandığı fabrikaları kapayacak, mesleğini uzun yıllar boyunca öğrenmiş model tasarımcılarından vazgeçip bilgisayar simülasyonu bilen 25 yaşında gençlere döneceklerdir. Kadın-doğum dalındaki bilgi, uygulama ve teknolojiler değiştiğinde, 200 yataktan küçük hastaneler ekonomik olamayacağı, dolayısıyla da birinci sınıf hizmet veremeyeceği için, bebeklerin doğumu serbest “doğum merkezlerine devredilecektir. Aynı şekilde, demografik, teknolojik ya da bilgiyle ilgili değişimler gerektirdiğinde, bir okulu ya da üniversiteyi, yerel toplum için önemli de olsa, o topluma iyice kök salmış ve çok sevilen bir kurum da olsa kapatmak zorunda kalacağız, çünkü iyi performans için değişik çapta ve değişik felsefeye sahip bir başka tür okul gerekli olacaktır.

İşte bu tür değişikliklerin her biri toplumu sarsacak, tedirgin edecek, sürekliliğine darbe vuracaktır. Her biri ”haksızlık”tır bunların. Her biri istikrar bozucudur.

Çağdaş kuruluş, toplum için bir başka gerilim daha yaratır. Böyle bir kuruluşun toplum içinde iş görmesi gerekmektedir. Üyeleri o toplumda yaşıyordur, o dili konuşuyordur, çocuklarını o kuruluşun okullarına yolluyorlardır, orada oy kullanıyor, vergilerini ona ödüyorlardır.

O kuruluşun içinde, kendilerini evlerindeymiş gibi rahat hissetmeleri gerekir. Kuruluşun elde ettiği sonuçlar, o toplumdadır. Ama bütün bunlara rağmen, kuruluş kendisi o toplumun içine batıp kendini o toplumun emrine veremez. Kuruluşun “kültürünün” toplumu aşma zorunluluğu vardır.

Amerikalı antropolog Edward T. Hail (1914 doğumlu), 1959’da yazdığı The Silent Language (Sessiz Dil) adlı kitabında, her toplumdaki önemli iletişimlerin, sözel değil, kültürel olduğuna işaret etmiştir. Yani iletişim, insanların duruş, hareket ediş, davranış biçimleriyle sağlanmaktadır. Hall’a göre, bir Alman doktor, hastasına bir mesaj aktarırken, İngiliz, Amerikalı ya da Japon doktordan çok farklı sinyaller kullanmaktadır. Bugün Amerikalı memurlar, kendi yaşadıkları Washington’da, bir bakkal dükkânları zincirinin gelecek hafta yapılacak reklam ve promosyonla ilgili toplantısına katılsalar, şaşkınlıktan dillerini yutarlardı.Buna karşılık aynı memurlar, Çinli bir memurun Pekin’deki bürokrasi entrikalarını anlatı