ZAKKUM GERÇEĞİ Op. Dr. H. Ziya Özel


zakkum kapak

UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN GERÇEKLERDEN

 © Hüseyin Ziya Özel

ISBN 978-975-95459-1-8

Adres: www.DrOzel.orgwww.ZiyaOzel.orgwww.ZiyaOzel.com

Bilgisayar Uygulama Özlem Aksüt Çakır

Kapak Tasarım Süleyman Perol

Basım Tarihi Temmuz 2010

Baskı

Binay Matbaacılık / İstanbul

İçindekiler

ÖNSOZ

Hâfize Öğretmen Sayesinde İlkokulu Bitirdim

Köyden Şehire Geldim, Hayalkırıklığına Uğradım

“Parasız Yatılı” Sınavını Kazandım, Kayseri’ye Gidiyorum

Kayseri Lisesi’nde Çok Deneyimli Öğretmenler Vardı

Pantalonum Yırtık Olduğu îçin, Derslere Paltoyla Girdim

Cumhurbaşkanı İnönü, Bize Yabancı Dilin Önemini Anlattı

Mûzip Arkadaşım Korkut Özal’la Aynı Sırada Otururduk

Askerî Tıbbiye’ye İstanbul’da Başladım, Ankara’da Bitirdim

Askerî Tıbbiye; Kaydolduğum Yıl Ankara’ya Taşındı

Üzerinde Çalışmak İçin, İnsan Kemikleri Aradık

Doktor Oldum Ama, “Kan Tutması” ile Karşılaştım

Alman Hoca Plevka Sinirlenince, Bizi Sınıfta Bıraktı

Tıbbiye’de 6’ıncı Sınıf, Staj Sınıfı İdi

Abdülkadir Hoca Bize, Deniz Kızı Eftalya’yı Anlatırdı

Baraj’da Mezuniyeti Kutlarken, Bayar’la Karşılaştık

Muayenehaneme İlk Gelen Hasta, “Hasta Değilim” Diyordu

Mut’ta Muayenehaneyi Açtım, Hasta Beklemeye Başladım

Yılan Sokan Bir Kadını, Hayata Döndürdüm

îlk Kıt’a Hizmetine Bahşayış’ta Çıktım

Evliliğim

Gülhane’de İhtisas Yıllarım

Bir Meslektaşım, Ameliyatta Apandisiti Bulamamıştı

Erzurum’da Cerrah Olarak Mecburi Hizmetim

Muğla’daki Hekimlik Yıllarım

Hasta Randevularımı Satan Şebeke Türedi

Sağlık, Mutluluk; Ölüm ise, Sorumluluk Getiriyor

Akrabasına Kan Vermeyen Bir Vatandaşı Tokatlamışım

Hocamın Dediği Gibi, Para Hazretlerinin Peşinde Koşmadım

Zakkumdan Ürettiğim Ekstre Ortalığı Karıştırdı

Bir Polisi İntihardan Kurtardığımı, Sonradan Öğrendim

Dertlilere Derman Bulmaya Çalışıyordum

“Zor İşlerin Adamı” Olduğumu Söylerler

Muğla’da Azgın Yaraları Zakkumla Tedavi Ediyorlardı

Kapıma, Kendisini Ölüme Hazırlayan Bir Hasta Geldi

Ulus Gazetesindeki Bir Haber, Hastalara Ümit Olmuş

IV. Balkan Tıp Günleri’ndeki Tebliğim, Kıyameti Kopardı

Bazı Meslektaşlarım, Başarımdan Rahatsız Oldu

TÜBİTAK’tan Görüşme Daveti Alıyorum

Prof. B.B., Bildiği Halde TV Programında Sessiz Kaldı

Meslektaşlarım, 1963’ten Beri Benimle Uğraşıyor

Ankara’daki Bir Profesörün, Beni Şaşırtan Tavırları

Sağlık Bakanlığı ile Mücadelem Devam Ediyordu

Bakanlık, Valilere Genelge Gönderdi

Emekliye Ayrıldım ve İstanbul’a Göç Ettim

Yurtdışına Seyahat Sınırlaması, Çalışmalarımı Engelledi

20 Günlük Ömrü Kalan Gelin, Şimdi Torun Sahibi

Kapına Gelen Her Hasta îyi Olsa Beni İlgilendirmez!

N.O.’nun 1976’daki Yargı Süreci

Yeni Evli Albaya, “Teselli” Reçetesi Vermişler

Başka Bir Yargılama

BAZI KELİME VE TÂBİRLERİN İZAHATLARI

 ÖNSOZ

Ne yapmak istedim?

Ne yaptım? Ne oldu?

Uzun yıllar beni tanıyan tanımayan insanların bir çok kanaldan hakkımda doğru ya da yanlış bilgiler vermelerine, suçlamalarına seyirci kaldım. Mesleğimi ve haysiyetimi savunmak zorunda bırakıldım.

Bir doktor olarak, araştırma imkanı olan çevrelerin konuyla ilgileneceklerini umut ederek 20 Eylül 1973 tarihinde 4. Balkan Tıp Günleri toplantısında aldığım neticeleri tebliğ ettim.

Benim çalışmalarım ve aldığım neticeler, memleketimizde yanlış değerlendirildi.

Basında ve TV kanallarında benim adım, otlarla uğraşan, tıpla alakası olmayanlarla beraber gündeme getirildi.

Bu kitabı yazmaktaki amacım, bilinmeyen gerçeklerin açıklanmasıdır.

Bugün geçmişe baktığımda, hayatımın mücadele içinde geçtiğini görüyorum. 10 Mayıs 1927 tarihinde Mut’un Kürkçü köyünde doğmam, hayatımın zorluklarla dolu olacağının ilk belirtisi idi. O zamanlar köyde doğan birisinin okuması beklenmez, hele üniversite tahsili yapması hayal bile edilemezdi.

Mücadelemi iki kısımda toplamak mümkün. İlki; bir köylü çocuğunun okumasındaki zorluklar. Köyümüz; ilkokulu olan, üçüncü sınıfa kadar okuma imkanı veren, şanslı köylerdendi. Ortaokul her ilçede yoktu. Lise bazı vilayetlerde vardı.

Mücadelemin ikinci kısmı, meslek hayatımla ve zakkum bitkisini insanlığın hizmetine sokmakla ilgili olanıdır. Bu bölümde iftira, hakaret, her türlü saldırı var. Bu hakaret ve saldırıların belgesi olarak basında çıkanlardan örnekler vereceğim. Bu örnekleri görünce, nasıl ve niçin tahammül ettiğimi düşüneceksiniz. Bunun cevabını hemen vereyim. Neticelerini gördüğüm, insanlığın hayrına olacak buluşumu, konuyu bilmeyen, öğrenmek de istemeyen, kendilerini bilimci olarak gören bazı kesimler karşı çıkıyor diye bırakamazdım.

Bu kitapta, yaşadığım iyi ve kötü birçok olayı anlatıyorum. Çoğu yerde, bilhassa negatif yönde olanlarda isim vermedim, bazı yerlerde ise sadece isimlerin baş harflerini vermekle yetindim. Bunu böyle yapmaktaki amacım, insanları teşhir etmek değil, memleketimizde insan sağlığına verilen kıymeti göstermek, esas olarak olayları sergilemek, bilim adına bazılarının nasıl, niçin konuştuğunu ve davranabildiğini ortaya koymaktır.

Kitapta; “NO”yıı zakkumun latince ismi olan Nerium Oleander’in kısaltması olarak kullanıyorum. “NOİ” enjektable NO ekstresi, “NOO” ağızdan kullanılan ekstre anlamında kullanılmıştır

Bruce Barton diyor ki; “Harikulade şeyler, ancak, içlerindeki bir şeyin, koşulların üzerinde olduğuna inanma cesaretini gösterenler tarafından yapılmıştır.”

Haziran 2010

Dr. Ziya Özel



BİRİNCİ BÖLÜM

Hâfize Öğretmen Sayesinde İlkokulu Bitirdim

Tek dershaneli köy ilkokulunda 3’üncü sınıfa kadar okudum. Ailenin en büyük erkek çocuğu idim. Çalışan nüfusa katılmam gerekiyordu ama, babam beni okutmaya karar verdi. 4 ve 5’inci sınıfı okumak için Silfike’ye gönderdiler.

Orada, yanlarında kalabileceğim bir aile buldular. Okulda; öğretmenim beni , önce tembeller sırasına oturttu, daha sonra çalışkanlar sınıfına geçtim.

Köyümüz 90 haneli, aynı zamanda nahiye merkezi olan dağlık bir bölgede bulunuyordu. Yakın çevresindeki köylerin hiçbirisinde ilkokul yoktu. Bizim köyün tek dershaneli bir ilkokulu vardı. Birinci, ikinci, üçüncü sınıflar aynı dershanede okurduk.

O yıllarda köyde çocuklar oyun oynayacak zaman pek bulamazlardı. Her yaştaki çocuk evde günlük işlere yardım edecek, akşam ocakta yanacak odunları hazırlayacak, hayvanları ahıra sokacak, yemlerini verecek, bu arada fırsat bulursa ders çalışacaktı. Evlerde aydınlanma, ocakta yanan odunla sağlandığından ve de bütün ev halkı aynı odada oturduğundan gece ders çalışma imkanı olmazdı.

Evin büyük çocuğu erkek ise, babanın en büyük yardımcısı olurdu. Onun için oğlunu üç sınıflı köy ilkokuluna bile göndermemek için sebepler aranırdı. Ben de ailemin altı çocuğunun en büyüğü idim. Babam bedenen çalışmayı pek sevmezdi. Ayrıca yardımcıya ihtiyacı vardı, bu da benden başkası olamazdı. Ama o, beni okutmaya karar vermişti.

  1. senesinde üç sınıflı köy ilkokulunu bitirdim. Dördüncü ve beşinci sınıfları okumam için Mut’a veya Silifke’ye gitmem gerekiyordu. Tanıdık bir aile bulunacak ve ben o ailenin yanında kalacaktım. 1937 yılı sonbaharında babam Silifke’de yanlarında kalıp okuyabileceğim bir aile bulamadı. 1937-38 ders yılında okula gidemedim. Köyde babamın günlük işlerine yardım ederek o ders yılını boş geçirdim, ilkokulda öğrendiklerimi de unuttum.

Köyden Şehire Geldim, Hayalkırıklığına Uğradım

  1. senesi sonbaharında Silifke’de yanlarında kalabileceğim bir aile bulundu. 55 yaşlarında bir hanım, 20 yaşında evlenme çağında kızı ve ilkokul dördüncü sınıfta benim yaşımda oğlu olan bir ailenin yanında kalacaktım. Kaldığım eve yakın olan Cumhuriyet îlkokulu’na kaydım yapıldı, 4-A sınıfına verildim.

Yanında kaldığım ailenin genç kızı ders çalışmamda bana çok yardımcı oluyordu. Ben de boş geçen senemdeki kayıplarımı telafi için çok çalışıyordum. Ailenin oğlunun dördüncü sınıfta ikinci senesi idi. Okuldan gelince hemen sokağa çıkar, arkadaşları ile geç saatlere kadar oynardı. Benim oyuna ayıracak zamanım olmazdı.

Okula yeni başladığım günlerde sınıf öğretmenim tanımak için benimle biraz ilgilendi. Köy ilkokulundan gelmiş, üstelik bir senesini de boş geçirmiş birisi olarak benden ümidini kesmişti. Benim hakkımdaki düşüncelerini de açıkça söyledi: “Bir seneni burada boş geçireceğine köyüne git, ailene yardımcı ol!” dedi ve beni tembeller bölümü diye ayırdığı sıranın en arkasına oturttu.

Ben çalışarak arkadaşlarımın seviyesine geldim. Sınıfta sorduğu suallere cevap vermek için parmak kaldırsam da, hiç bir zaman bana cevap hakkı vermezdi.

O sene sınıfta kalacaktım. Bunu babama nasıl söyleyecektim?

Yanlarında kaldığım ailenin evi, uzun bir odadan ibaretti. Odanın bir ucunda oturulur, öbür ucunda ben ve ailenin oğlu ders çalışırdık. Bazı akşamlar, ev sahibi hanımın mahalledeki arkadaşları gelir, sohbet ederlerdi. Bir akşam gelen hanımlardan birisi sohbeti bıraktı, benimle ilgilendi. Bana devamlı sualler sordu, ben de cevaplarım verdim.

Okuldaki durumumu sordu, ben de tembeller sırasındaki yerimi ve öğretmenimin tutumunu anlattım.

Bir gün sonra okuluma gittim. Tembeller sırasındaki yerime oturdum. Öğretmen derse başlamak üzere iken kapı çalındı, okulda çalışan bir görevli geldi. Öğretmene bir şeyler söyledi ve gitti. Öğretmenim beni çağırdı, “Çantanı al ve başöğretmenin odasına git!” dedi. “Galiba okuldan kovuluyorum” diye düşündüm ve o korku ile başöğretmenin odasına gittim. Orada, akşam ders çalışırken benimle ilgilenen hanımı öğretmen gömleği ile görünce çok şaşırdım. Başöğretmen bana sınıfımın değiştiğini söyledi ve yeni öğretmenimi tanıttı. Yeni öğretmenim Hafize özal’dı. Beni sınıfına götürdü, en ön sıralardan birisine oturttu. Ben de öğrencilik yaşamım boyunca o yerde kalmak için gayret sarf ettim.

Tahsil hayatımda yaşantıma yön veren öğretmenlerim olmuştur. Onların ilki rahmetli Hafize Özal’dı. Eğer, her zaman minnetle andığım Hafize Özal beni kendi sınıfına almamış olsaydı, tahsil hayatım dördüncü sınıfta bitmiş olacaktı. İlkokulu çalışkan bir öğrenci olarak bitirdim.

Silifke Ortaokulu’na 1940 yılında başladım. O sene bir akrabamın yanında kalıyordum. Kaldığım ev kalabalık olduğundan ders çalışmakta biraz zorlanıyordum. Vasat bir öğrenci olarak ikmalsiz sınıfımı geçtim.

“Parasız Yatılı” Sınavını Kazandım, Kayseri’ye Gidiyorum

Ortaokul ikinci sınıfta hiç çocukları olmayan başka bir akrabanın yanında kaldım. Ders çalışmak için ortam çok müsaitti. Derslerim de iyi idi. Yeni bir matematik öğretmeni gelmişti. İyi bir öğretmendi, dayımın da arkadaşı idi. Dayım durumumu sormuş, “İyi, ama daha iyi olabilir” demiş.

Karnemdeki notlarım 4 ve 6 idi, üçüncü dönemde 3 verdi ve ikmale kaldım. Bu ikmalin, sonraki tahsil hayatımda çok faydası oldu. O sene yaz tatilinde matematik çalışmasını öğrendim. Başka vilayette görevli bir ortaokul matematik öğretmeninden bir ay ders aldım. Ortaokul 3’te sınıfın en iyilerinden birisi oldum. O matematik temeli ile parasız yatılı imtihanı kazandım, lisede başarılı oldum.

Ortaokuldaki tarih öğretmenim Lütfi Peksöz, aynı zamanda okul müdürümüzdü. Sevdiği bir öğrenicisiydim. Ortaokulu bitirdikten sonra köyüme gittim. Babam Adana Lisesi’ne kaydımı yaptırmam için gönderdi. Silifke’de konuştuğum arkadaşlarım Adana Lisesi’nin kontenjanının dolduğunu ve kayıt yapmadığını söyleyince gitmeme gerek kalmadı.

Köye dönüp Konya’da şansımı denemeyi düşünüyordum. Bir gün sonra devlet parasız yatılı imtihanı olduğunu öğrendim. Ortaokula gittim. Kayıt zamanı geçmişti. Kayıt için de köyden temin edebileceğim belgeler gerekiyordu. Müdürümüz Lütfi Peksöz’ü gördüm. Durumu anlattım, imtihana girmemi, imtihan çıkışı hemen köyüme gidip, 24 saat içinde belgeleri getirmemi istedi, istenilen belgeleri köyümüzün muhtarı olan babam hazırlayacaktı. Tahsilime devam etmem için bana en büyük iyiliği yapmıştı.

imtihandan sonra gerekli belgeleri 24 saat içinde yetiştirdim. Köye dönüp imtihan neticesini beklemeye başladım.

Eylül ayında okullar açıldı. Köyde iki erkek kardeşimle beraber babamın besleyip satmak üzere aldığı 150 kadar erkeç’in (bir yaşında erkek oğlak) bakımı ile uğraşıyorduk, yani çobanlık yapıyorduk. Eylül ayı bitti, imtihan neticeleri gelmedi. Okula gitmekten ümidimi kesmiştim ki beklediğim sevindirici haberi Ekim ayında o sırada İstanbul’da bulunan dayımdan aldığım telgraftan öğrendim; “Parasız yatılı imtihanı kazandın. Kayseri Lisesi’ne verildin. Acele hareket et!” diyordu.

Okullar açılalı birbuçuk ayı geçmişti. Tahsilime devam için tek şansımı çok iyi kullanmam gerekiyordu. Akrabamız olan marangoza hemen tahta bir bavul yaptırdık. Kayseri’ye gitmek üzere yola koyuldum.

Kayseri Lisesi’nde Çok Deneyimli Öğretmenler Vardı

Köyden Silifke’ye kadar atla gittim. O yıllarda şehirlerarası ulaşım, kamyonlarla sağlanıyordu. Mersin’e gidebileceğim kamyon aradım. Ertesi gün öğleden sonra gidecek kamyonda yer aldım. Yolcular kamyonun kasasındaki yüklerin üzerinde gitmek zorundaydı. Akşam güneş batmadan saat 17 sıralarında hareket edildi. Yolda 3-4 defa lastik patladı. Her lastik tamiri, ortalama bir saat sürüyordu. Yol güzergahı bataklık olduğundan her lastik patlayışında sivrisineklerin hücumuna uğruyorduk. Yaklaşık 80 kilometrelik yolculuğumuz, sabah saat 9 sıralarında bitti.

Mersin’de istasyona gidip tren saatini öğrenmem gerekiyordu. Otobüs terminalinde bulunan otele bavulumu bıraktım ve istasyona gittim. Tren bir gün sonra saat 14’te vardı. O gece Mersin’de kaldım.

Öğlen saat 12’de tahta bavulumu alıp istasyona gittim. Otel ile istasyon arası oldukça uzaktı. Bavulu taşımakta bir hayli zorlandım. Biletimi aldım. Vagonda yer ararken parasız yatılı imtihanı kazanmış, Kayseri’ye giden iki kişiyle karşılaştım. Beraberce aynı kompartımana yerleştik. Sabaha karşı saat 4 sularında Kayseri’ye vardık. O saatte okula gidemezdik, istasyonun yolcu salonunda sabahı bekledik. Saat 7 olunca bir fayton kiralayıp okulumuza gittik.

Okullar açılalı 1,5 ay olmuş ve birinci dönem karne için yazılı ve sözlü imtihanlar başlamıştı. Parasız yatılı imtihanı kazanan diğer öğrenciler başka liselerden nakil olarak geldikleri için problemleri yoktu. Benim zamana ihtiyacım vardı, öğretmenlerimden bana biraz zaman vermelerini istedimse de fayda etmedi. Babacan hareketleri ile öğrencilerin sevgisini kazanan Fransızca öğretmenimiz tek sayfalık bir şiir verdi, “Bunu ezberle, sana 5 vereceğim” dedi (tam not 10). Şiiri ezberledim ve Fransızca’dan 5 aldım. Edebiyat öğretmenimiz de iyi kalpli birisi idi. Beni tahtaya kaldırdı, “Sen yeni geldin. Sana borç olarak 5 vereceğim. İkinci dönemde borcunu ödersin” dedi ve o da 5 verdi.

Okulumuzun matematik öğretmeni “Dökmeci Mahmut” lakabı ile ün yapmış Mahmut Togay’dı. Her talebeyi yakından tanıyan kıymetli bir hoca idi. Yazılıdan ve sözlüden zayıf not alan bir öğrenciye “Çalışmıyorsun” diye ikazda bulununca, arkadaş, “Çok çalışıyorum” diye karşılık verdi. Hocanın cevabı çok ilginçti: “Önündeki müsvedde defteri bir aydır aynı, hiç değişmedi!” Sıralar arasında dolaşırken nelere dikkat ettiğini de böylece öğrenmiş olduk. Notlarını çok tartarak verirdi. Lisenin cebir, geometri ve astronomi öğretmeniydi. O yıllarda Kayseri Lisesi’nin iyi isim yapmasında büyük payı vardı.

Bir buçuk ay geç başladığım lise birinci sınıfta da cebir ve geometri öğretmenimiz o idi. Ortaokuldaki matematik bilgimle birinci karne cebirden 5, geometriden de 3 aldım.

Pantalonum Yırtık Olduğu için, Derslere Paltoyla Girdim

Okula başladıktan bir ay sonra verilecek karnemde; cebir, Fransızca, edebiyat ve beden eğitimi hariç bütün derslerim zayıf olarak gelecekti. Bu durum benim moralimi bozdu. “Bu kadar zayıf notlarla nasıl olsa sınıfta kalacağım” diye düşündüm ve okulu bırakmaya karar verdim. Bu kararımı bizim sınıfla ilgilenen müdür muavinine, yardımcı olur umudu ile anlattım, okulu bırakacağımı söyledim. “Gidebilirsin, seni burada zorla tutan mı var?” dedi. Ben de yatakhaneye gittim, bavulumu aldım. İstasyona gitmek için okuldan ayrılırken kapıda görevli Veysel efendi, “Gidemezsin, baş muavinin izni olmadan bırakmam” dedi. Bavulumu elimden aldı, kapıdaki odasına bıraktı ve beni baş muavine götürdü.

Baş muavinimiz Ali Tekol konuyu öğrenince beni karşısına oturttu. “Sen parasız yatılı imtihan kazanan bir talebesin. Birinci karnenin hepsi zayıf olsa da ikinci dönemde hepsini düzelteceğine eminim. Ben öğretmenlerinle konuşacağım, sana yardımcı olmalarını isteyeceğim. Sen şimdi başka şey düşünme, derslerinin başına dön!” dedi ve beni okuldan ayrılmaktan vazgeçirdi. Kapıda bıraktığım bavulumu alıp yatakhaneye bıraktım ve dershaneye döndüm. Karnem, 4 ders hariç, hepsi 3-4, yani zayıf olarak geldi.

Babam bana her ay 10 lira harçlık gönderirdi. Okulda verilen yiyeceklerin kalitesi ve miktarı yetersizdi. Akşam yemeklerinden sonra okulun karşısında bulunan Şafak Tatlıcısı’na gidip tahin-pekmez yemek, en büyük zevkimizdi. En kaliteli öğün cumartesi günü öğleyin verilen pirinç pilavı, kuru fasulye ve üzüm hoşafından oluşurdu. Haliyle cumartesi öğle yemeğine lise müdürü ve öğretmenler de gelirdi.

Parasız yatılı öğrencilere her sene bir takım elbise ve ayakkabı verilirdi. Ben de nasıl olsa yenisi verilecek diye ortaokul üçüncü sınıftaki elbise ve paltomla okula başlamıştım. Bir süre sonra oturduğum sıradaki çiviye takılan pantolonum arkadan fena şekilde yırtıldı. Yenisini alacak param olmadığından okuldan elbise verilinceye kadar derslere palto ile girmek zorunda kaldım.

Matematik hocası Mahmut Togay’ın en iyi talebelerinden biri olmuştum. Diğer dersleri de çok çalıştım, 2. dönem sonunda karnemi zayıfsız almayı başardım ve sınıfımı ikmalsiz geçtim.

Yaz tatilimi geçirmek için köyüme gittim. Köyde evin her ferdi çalışmaya mecburdu. Ben de günlük işlere yardım ettim. Tatil sonunda da Kayseri’ye döndüm.

Cumhurbaşkanı İnönü, Bize Yabancı Dilin Önemini Anlattı

Lise ikide Cumhurbaşkanı ismet İnönü Kayseri’yi ziyareti sırasında okulumuza ve sınıfımıza geldi. Dersimiz Fransızca idi. Hocamız çalışkan öğrencileri ön, zayıfları da arka sıralara oturtmuştu. İnönü sınıfta en arkada oturan bir talebeyi tahtaya çağırdı. Arkadaşımız sorduğu soruları bilemedi. Bunun üzerine hocamız “Daha iyi bilenler var” deyince İnönü “Benim kaldırdığım da bilmeliydi!” dedi. Bize de lisan bilmenin önemine ait bir konuşma yaptı ve “Ben 65 yaşındayım, yeni bir lisan öğrenmek için çalışıyorum” dedi.

Matematik öğretmenimiz Mahmut Togay müdür yardımcısı olduğundan, bizim sınıfın geometri dersini lisenin ortaokul kısmının öğretmenine bırakmıştı. Cebir ve geometri, benim en kuvvetli olduğum derslerimdi. Geometri hocamız yazılı imtihan yaptı. Bütün suallerin cevaplarını tam olarak verdim. Birkaç gün sonra yazılı neticeleri okudu. Ben 3 almıştım. Şaşırmıştım, itiraz ettim, yazılı kağıdımın sınıfta okunmasını istedim. Hoca çok sinirlendi, “Tabii kağıdını burada herkese göstereceğim!” dedi. Bu arada notlar idareye verildi. Bir sonraki derste yazılı kağıtlarımı getirdi. “Yazılını 2 kağıda yazmışsın, ikinci kağıdın ayrılmış, onu görmemişim. Haklısın, hakkın 10 almakmış, ama notları idareye verdim. 2. dönem bunu telafi edeceğim” dedi. Yapacak bir şey kalmamıştı. Hoca hatasını kabul etmişti.

Mahmut Togay müdür yardımcısı olduktan sonra yazı işlerinde yardımcı oluyordum. Notları karnelere ben geçirirdim. Akşamları odasının anahtarını verirdi, derslerimi de orada çalışırdım. Geometriden nasıl 3 aldığımı da kendisine anlattım.

ikinci dönemde geometri yazılı imtihanında cevapları gene doğru olarak verdim. Neticelerin ilanını bekliyordum. Hoca derste notları değil, 4-5 kişinin numarasını okudu. Aralarında ben de vardım. Diğer numaraları okunanlar durumları iyi olmayan talebelerdi. Hocaya numaralarımızı niye okuduğunu sordum. “Sen kopya yapmışsın!” dedi, itiraz ettim. “Birinci dönem 3 alan birisi 10 alacak bir yazılı kağıdı veremez, sen mutlaka kopya yapmışsındır” deyince sinirlendim ve sınıftan hızla çıktım, doğru muavin odasına gittim. Durumu Mahmut Togay’a anlattım. Kendisi daha önceki 3’ü nasıl aldığımı biliyordu. “Ben hocanla konuşurum, sen şimdi sınıfına dön” dedi ve beni sınıfa geri gönderdi. Konuşmuş olmalı ki yazılı neticeleri açıklandığında benim notum 10 olarak okundu.

Soğuk bir kış günü hastalandım, ateşim yükseldi. Okul, hemen karşısında muayenehanesi olan bir dahiliye mütehassısı ile anlaşmıştı. Hasta olan öğrenciler viziteye yazılır, kapıda görevli olan Veysel efendi onları topluca anlaşmalı doktora götürürdü. Ben de diğer hasta arkadaşlarla beraber muayene için gittim. Doktor benim dersten kaçmak için viziteye çıktığımı düşünmüş olacak ki doğru dürüst muayene etmeden, “Aspirin al, bir şeyin kalmaz” diyerek beni odasından çıkardı. Muayenehane ikinci katta idi. Ben kapının önünde beklerken bayılıp düşmüşüm. Gözümü açtığım zaman merdiven başındaki boşlukta yatıyordum. Veysel efendi beni oradan aldı, okul revirine yatırdı. Kendisi ilaçlar vererek beni tedavi etti. Revirde üç gün yattım. Daha sonra mensubu olacağım tıp mesleğinin baştan savma uygulanışı ile de ilk defa tanışmış oldum.

Mûzip Arkadaşım Korkut Özal’la Aynı Sırada Otururduk

Lise son sınıf 2 bölüme ayrılırdı: Fen ve edebiyat. Genellikle talebelerin 2/3’ü edebiyat, 1/3’ü fen bölümünü tercih ederlerdi, haliyle iki edebiyat, bir de fen sınıfı olurdu. Okul açıldı, ilk derse girdik. Fen şubesine ayrılan sınıf ve sıralar kâfi gelmedi. Son sınıfa geçen öğrencilerin yarısı fen şubesini tercih etmişlerdi. Sınıf 30 kişilik olarak hazırlanmıştı. Daha evvelki senelerde fen şubesinin mevcudu 25 kişi civarında olurdu. Gene de gelenek bozulmadı. Dersler başladıktan 3 gün sonra sınıf mevcudu otuzun altına düştü.

Sınıfın en popüler öğrenicisi Korkut Özal’dı. Çalışkan bir öğrenci idi. Mûziplikleri ve şakaları ile de meşhurdu, öğretmen kürsüsünün önündeki sırada beraber otururduk.

Daha önce bahsettiğim gibi Mahmut Togay ile hoca-talebe olarak ilişkilerimiz çok olağanüstüydü. En iyi öğrencilerindendim. Bana itimadı sonsuzdu, ben de bu güvene layık olacak şekilde hareket ediyordum. Not defterini bana verir, notları karnelere ben yazardım, ikinci dönem karneleri yazarken not defterinde benim cebir, geometri, astronomi notlarım yazılmamıştı. Karneleri yazıp götürdüm. “Tamam mı?” diye sordu. “Bir kişi hariç tamam” dedim. “Onu da sen yaz!” deyince, “Hocam, o takdir sizindir” dedim. O da not defterini aldı, her 3 derse de 10-10-10 yazdı, “Şimdi tamamla!” dedi. Mahmut hocadan 10 numara alan ilk öğrenci rahmetli Turgut Özal’dı. Böylece benim karnem, Turgut Özal’dan sonra 10 alan ikinci karne oldu.

Çevre illerden lise bitirme imtihanı için gelen ve imtihana hazırlanmak gayesi ile Mahmut Togay’dan kendilerine ders vermesini isteyenlere onun beni tavsiye ettiğini, bana ders vermem için müracaat eden öğrencilerden öğrendim. Şaşırmıştım, hoca ile konuştum. Bu talebelere ders vermemin benim için çok faydalı olacağını söyledi. Bu şekilde ders vermek kendime güvenimi arttırdı ve de kısıtlı bütçeme katkı sağladı.

Liseyi, pekiyi derece ile 1946 senesi Haziran ayında bitirdim

Hürriyet gazetesinin 29 Nisan 2007 tarihli Pazar ilavesinde Kayseri lisesini anlatan bir yazı vardı. Orada “Okulun Şeref Listesi” başlığı altında yazılan eski mezunların arasında kendi ismimi de görmek beni fazlası ile mutlu etti.

Bundan sonra ne yapacaktım? Babamın maddi imkanı üniversite tahsilimi karşılayacak durumda değildi. Kayseri’den köye döndüm. Durumları değerlendirip bir karar vermem lazımdı, iki ay kadar orada kaldım. Üniversiteye girebilmek için Ankara veya İstanbul’da bulunmam gerekiyordu. Babamın verebildiği 150 lira ile İstanbul’a hareket ettim. İstanbul hakkında hiç bir bilgim yoktu.


İKİNCİ BÖLÜM

Askerî Tıbbiye’ye İstanbul’da Başladım, Ankara’da Bitirdim

1946 Ağustos’unda cebimde lise diploması, elimde tahta bavulla Haydarpaşa İstasyonu’nda trenden indim. İlk defa İstanbul’la tanışıyordum. Sora sora Sirkeci’yi buldum. İlk gece kaldığım otelde beni tahtakuruları karşıladı. Bu defa fakülte aramaya başladım. Maddi , sorunları aşmak için Askerî Tıbbiye’ye kaydımı yaptırdım ve rahatladım.

1946 senesi Ağustos ayı sonlarında, elimde, liseye giderken yaptırdığım tahta bavulla Haydarpaşa Istasyonu’nda trenden indim. Ucuz otellerin Sirkeci’de olduğunu duymuştum. Trenden inen kalabalığı takip ederek vapura bindim ve Karaköy’e geçtim. Vapurda rastladığım bir görevliden Sirkeci’ye nasıl gidileceğini öğrendim. Sirkeci’de, benim gibi Anadolu’dan gelen ve ucuz yerleri tercih eden talebelerin kaldığı bir otel buldum. Yanımda getirdiğim para ile idare edebilmem için her şeyin en ucuzunu tercih etmem gerekiyordu.

Yorgun olduğum için akşam erkenden yattım. Gece yarısı kaşıntı ile uyandım. Bütün vücudumu kırmızı renkte böcekler kaplamıştı, onları öldürmeye başladım. Böcek ezilince emdiği kan çıkıyor ve etrafa pis bir koku yayılıyordu. Tahtakurusu ile ilk defa böylece tanışmış oldum.

Bazı fakülteler lise bitirme derecelerine göre, bazıları da imtihanla talebe alacaklarını açıklamışlardı. Veteriner Fakültesi imtihanla alıyordu. Onun imtihanına girdim. Tıp Fakültesi ve Teknik Üniversite lise bitirme derecelerine göre öğrenci alacaklardı, oralara aday kaydımı yaptırdım.

Ancak; benim için mühim olanı tahsil masraflarımı karşılayacak imkanı sağlamaktı, bu konuda araştırma yapmam gerekiyordu.

Kayseri Lisesi’nden bir arkadaşım Çemberlitaş’ta bir akrabasının otelinde kalıyormuş, Sirkeci’deki tahtakurulu otelden onun sayesinde kurtuldum.

Daha sonra Silifke’den ortaokul arkadaşlarımla karşılaşmam, otelden ayrılıp bir talebe yurduna yerleşmeme vesile oldu. Yurdun fiyatı otele göre çok ucuzdu. Yemek durumunu da peynir ekmekle idare ediyordum.

Fakültelere müracaatlarımın neticeleri belli olmaya başladı. Veteriner Fakültesi’nin imtihanını kazanmıştım. Teknik Üniversite Makina Mühendisliği Fakültesi’ne de kabul edildim ve oraya kaydımı yaptırdım. Üç ay staj için Istinye Taşkızak Tersanesi’ne verildiğim bildirildi.

Ancak, parasız yatılı imtihanı kazanıp Kayseri’ye gelirken Mersin tren istasyonunda tanıştığım arkadaşlardan biriyle karşılaşmam, kararımı değiştirmeme sebep oldu. O, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanmıştı ve oraya gidecekti. İkimizin de maddi durumu zayıftı. Beraberce gidebileceğimiz, okurken masrafımızı da karşılama imkanı sağlayabilecek bir fakülte aramaya karar verdik.

Askerî Tıbbiye tam aradığımız gibiydi. Tahsil süresince yaşam için ihtiyaçları veriyor, buna karşılık doktor olduktan sonra belli bir süre orduda hizmet edilmesi gerekiyordu. Oraya müracaat ettik. Kabul edilirsek, o Siyasal Bilgiler’i, ben de Teknik Üniversite’yi bırakacaktım. İsteğimiz oldu, ikimiz de Askeri Tıbbiye’ye kabul edildik. Yüksek tahsil yapmaktaki maddi problemler de halledilmiş oldu.

Askerî Tıbbiye; Kaydolduğum Yıl Ankara’ya Taşındı

1946 senesinde Askerî Tıbbiye Okulu İstanbul’da idi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi yeni açılmıştı. Askerî Tıbbiye’nin 1. ve 6. sınıflarının Ankara’ya nakledilmesi kararlaştırılmıştı. Üniversiteler açıldıktan 4-5 gün sonra durum bize bildirildi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 6’ıncı sınıfının tamamını askeri öğreniciler oluşturuyordu. İkinci sınıfta yalnız sivil talebeler vardı. Birinci sınıfta ise 150 kadar öğrencinin yarısı askerdi.

Fakülte, Cebeci’de askeri bir hastane olarak hizmet veren Gülhane Hastanesi’nin bünyesinde kurulmuştu. Askerî tıp talebeleri için hastanenin arka bölümünde iki katlı bir bina ayrılmıştı. Binanın üst katındaki dört oda yatakhane olarak kullanılıyordu. Alt katta iki büyük salon vardı. Salonlardan birisi yemekhane idi. Diğeri, içine sıralar yerleştirilmiş, büyük bir salondu. Adı da “Büyük Dershane” idi. Gündüzleri tıp fakültesince dershane olarak kullanılır, saat 17’den sonra da bizim ders çalışma yerimiz olurdu.

Okuldan iki takım elbise verilirdi. Birisi cumartesi-pazar ve resmî tatil günleri giyilen “harici elbise” dediğimiz haki kumaştan yapılan giysi idi. Diğeri, o yıllarda bütün erlerin giydiği kaba kumaştan yapılmış olan “dahili elbise” idi. Derslere bu elbise ile gitmek mecburi idi. Saçlarımız da üç numara makine ile kesilirdi. Bu durumda askerî tıbbiye öğrencisinin görünüş olarak erden farkı yoktu. Altıncı sınıf öğrencileri bu kıyafetleri ile kliniklerde staj yapıyorlardı. Hastalar tıp talebesini servislerde çalışan er zannediyorlardı.

Tıp fakültesinin birinci sınıfında okutulan bazı dersler Fen Fakültesi kapsamına girdiğinden, o dersler için Fen Fakültesi’nin bulunduğu Bahçelievler’deki Gazi Terbiye Enstitüsü’nün binasına giderdik. Okulun servisi olmadığından gidiş-gelişler bizim için oldukça zor olurdu. Okul dönüşü Beşevler durağına gelir, orada otobüs beklerdik.

Zamanın Genelkurmay Başkanı, babacanlığı ile tanınan Salih Omurtak idi. Evinden makamına giderken durakta otobüs bekleyen askerî talebe görürse arabasına alır, okula kadar getirir, yolculuk sırasında sohbet eder, bilgi alırdı. Bir gün arabasına aldığı arkadaşımıza okula gelirken niçin harici elbise giyilmediğini sorar, yasak olduğunu öğrenir. Okul müdürlüğüne hemen bir yazı gönderir. Yazı özetle şöyle

“Askerî Tıbbiye talebelerinin diğer yüksek okullar arasında mümtaz bir yeri vardır. Bu durum göz önüne alınarak dahili elbise ile okul ihata duvarlarının dışına çıkarılmamaları..”

Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen bu yazıdan sonra derslere harici elbiselerle gidildi.

Saç kesiminin düzelmesi ise, altıncı sınıfların gayreti ile gerçekleşti.

Kliniklere staj için devam eden son sınıf talebeleri aşırıya kaçmayacak şekilde saçlarını uzatmışlardı. Sınıf subayı yüzbaşı saçların üç numara makine ile kesilmesi için iki gün süre verdi. Kimse kestirmedi.

Bir cumartesi günü talebeleri Büyük Dershane’de topladı, berberi getirdi, talebeleri tek tek kürsüye çağırdı. Üç numara makine ile saçlarının bir kısmını, mesela kulak üstünden tepeye kadar veya alından tepeye kadar kestirdi. “Kendiniz kalan kısımlarını tamamlatırsınız, isteyen de böyle gezer” diye de alay etti. Kimse kalan saçlarını kestirmedi, tam tersine hepsi servislere de, sinemaya da böyle acayip kesilmiş saçlarla gittiler. “Bu görünüş bizim değil, sizin ayıbınız!” dediler. Sonuçta kazandılar. Askerî tıp öğrencilerinin aşırıya kaçmayacak şekilde saç uzatmalarına izin çıktı.

Üzerinde Çalışmak İçin, İnsan Kemikleri Aradık

Lisan dersleri akşamları Hıfzısıhha’da veriliyordu. Hıfzısıhha’nın kütüphanesi ders çalışmak için çok müsaitti. Akşamları saat 19-20’ye kadar aynı zamanda fakültenin idare binası olan Hıfzısıhha’da kalırdık.

Ankara Üniversitesinde tıp fakültesi yeni açıldığı için hoca-talebe ilişkileri çok yakındı. Laboratuvarlarda talebeye her şeyi kendileri gösterir, öğretirlerdi.

Histoloji hocamız Kâmile Mutlu da mikroskop başında her öğrenci ile kendisi ilgilenir, en ince detayına kadar izah ederdi. Vize için imtihana girildiğinde kahve getirtir, 15 dakika sohbet eder, heyecan tamamen kalktıktan sonra imtihan başlardı.

En zor dersimiz anatomi idi. Üç sömestr, yani 1,5 sene okutulurdu. İkinci sınıfta başlardı. Kadavra salonuna ilk defa girmenin sizde yarattığı etkiden uzun zaman kurtulamazdınız. Üzerinde çalışmak için, insan vücudundaki kemiklerden temin etmek mecburiyetindeydiniz.

İnsan vücudunu tam olarak öğreten bu mühim dersin imtihanına 3. sınıfta şubat ayında girilirdi. Anatomi imtihanından evvelki iki ay ben dahil bazı arkadaşlar ekseri geceler yatakhaneye hiç çıkmaz, dershanede yatardık. O sene şubat ayında anatomi imtihanını başarı ile verdim. Haziran ayında diğer derslerin imtihanını da verdikten sonra dördüncü sınıfa geçtim.

Yaz tatilini memleketimde geçirmek için hazırlık yapıyordum. Okulun yakınında bulunan harita subaylarının gazinosunda bir arkadaşımın akrabasının düğünü vardı. Benimle beraber iki arkadaşımı da davet etti. Saat 20 sıralarında gazinoda buluştuk. Kenarda bir masaya oturduk. Üzerimizde askerî tıp talebelerinin giydiği resmî elbiselerimiz vardı. Memleketime gideceğim için ben elbisemi yeni yaptırmıştım.

Saat 21’de düğün ve eğlence başladı, içki olarak açık büfe BOL (meyvalı bir kokteyl) veriliyordu, içki kültürümüz zayıf olduğundan BOL’u alkol derecesi düşük zannedip biraz fazla kaçırdık. Bir süre sonra BOL tesirini gösterdi. Biz oraya dans edip eğlenmek için gitmiştik, ama değil dans etmek, ayakta duramaz hale gelmiştik. Oradan ayrıldık, Cebeci’ye doğru yürümeye başladık.

Askerî Tıbbiye’de talebelerin disiplini ile ilgilenen piyade sınıfından yüzbaşı rütbesinde bir sınıf subayı ile derslerle ilgilenen askerî bir doktor bulunurdu. Bunun görevine “müzakereci” denilirdi. O sene müzakerecilik görevini yapan binbaşı rütbesinde bir dahiliye mütehassısı idi. Arkadaşlar ona bir isim takmışlardı: “Santonin Binbaşı” (Santonin; o zamanlar kullanılan bir solucan ilacıydı).

Gece saat 23 sularında her halimizden sarhoş olduğumuz anlaşılır şekilde caddelerde dolaşırken, konservatuar civarında müzakereci binbaşı ile karşılaştık. Bizi yakalamak için yanımıza gelirken kaçtık, kaçarken de “Santo… Santo…” diye tempo tuttuk. Bizi yakalayamadı, ama yakalamaya kararlı olarak okula döndü. Okulun etrafı tel örgü ile çevrili idi. Tek giriş kapısı vardı. Müzakereci, bizim oradan okula gireceğimizi düşünerek sokak kapısının önüne sandalyesini koydurur, bizi orada beklemeye başlar. Biz okula dönünce onun kapıda beklediğini gördük. Okulun arka tarafındaki tel örgüden atlayarak okula girmeye karar verdik. Gece saat 1 sırasında alkolün etkisi hala devam ediyordu. Biribirimize yardım ederek tel örgüden geçecektik. Ben geçerken ceketimin önü tel örgüye takıldı ve yırtıldı. Yakalanmadan okula girdik, içkinin de tesiri ile hiç bir şey düşünmeden uyuduk.

Sabahleyin uyanınca ceketimin tele takıldığını hatırladım. Ceketimdeki yırtığı görünce çok üzüldüm. Ön kısmı yukarıdan aşağı 20 cm kadar yırtılmıştı. Bir arkadaşım Ulus meydanında bu tür yırtıkları hiç iz bırakmadan onaran bir örücü olduğunu söyleyince çok sevindim.

Hemen ceketimi alıp Ulus’taki örücüye götürdüm. Yırtık yarım saatte hiç iz bırakmayacak şekilde tamir edildi.

Ceketimi aldım, okula gitmek üzere otobüse bindim. Yanımda resmî elbiseli, bahriyeli bir yüzbaşı oturuyordu. Otobüsün biletçisi yanımıza geldiğinde benim bilet paramı da o verdi. Kendisine teşekkür edince “Kardeşlerimize karşı vazifemiz!” diye karşılık verdi.

15-20 dakika süren yolculuk süresince konuştuk. Kaçıncı sınıfta olduğumu, yaz tatilini nerede ve nasıl geçireceğimi sordu. Dördüncü sınıfa geçtiğimi, yaz tatilini memleketimde, köyde geçireceğimi söyledim. Tatilimi köyde boş geçireceğimi öğrenince, “Doktorluk, usta-çırak işidir. Okulunuzun karşısında bir hastane var. Boş zamanlarınızda servislere devam edip pratiğinizi artırmanız yetişmeniz bakımından çok faydalı olur.” dedi. Ben hastanede kimseyi tanımadığımı söyledim. “Şu andan itibaren beni tanıyorsun. Adım Aziz Sarsılmaz. 2. hâriciyede asistanım. Her serviste arkadaşım var. Hangi serviste çalışmak istersen gel, ben seni o servisteki arkadaşlarımla tanıştırırım. Yaz tatilini boş geçirme!” dedi.

Bir gece evvelki düğünde aldığım alkolün ve elbisemin yırtılmasının, daha sonraki yaşantımda cerrah olmama sebep olacağını nereden bilebilirdim?

“Başınıza gelen her şeyde bir hayır vardır” diye bir fıkra okumuştum. Eski zamanlarda bir şahıs kaza neticesi gözünün birisini kaybetmiş. Çok üzülmüş. Arkadaşları “Üzülme, her şeyde bir hayır vardır” diyerek teselli etmeye çalışırlar, ama o kızar, “Gözüm kör oldu, hayır bunun neresinde?” diye itiraz eder. Bir süre sonra başka bir ülkeye gitmesi gerekir. Oraya girerken yolu askerler tarafından kesilir. Hükümdarlarının emri ile o gün ülkelerine ilk giren kişi kurban edilecektir. Adamı yakalarlar, kurban edileceği yere götürürler. Bakarlar ki kurban edilecek şahsın bir gözü yok. Kurallara göre sakat olan birisi kurban olamaz. Adam; gözünün birisi olmadığı için ölümden kurtulur.

Doktor Oldum Ama, “Kan Tutması” ile Karşılaştım

Otobüsten indikten sonra okula gittim, beyaz gömleğimi giydim. Hastanede 2. hariciye servisinde Dr.Yüzbaşı Aziz Sarsılmaz’ı buldum. “Ben geldim, müsaade ederseniz sizin yanınızda çalışmak istiyorum” dedim. “Tamam” dedi. O sırada pansuman yapıyordu, bana ilk dersi verdi: Pansuman malzemelerini tanıttı.

Aynı gün tank kazasında yaralanan bir teğmen geldi. Bir eli parçalanmış ve ezilmişti. Pansumanına ben de yardım ediyordum. Bir ara fenalaştığımı hissettim, bütün vücudum terledi, başım döndü, bayılacak hale geldim. Dr. Aziz bey o halimi görünce “Dışarı çık, yüzünü yıka ve tekrar gel” dedi. Halk arasında “kan tutması” denilen durumla karşılaşmıştım. Yüzümü yıkadım, durumum düzeldi, tekrar pansuman odasına döndüm, yardıma devam ettim.

O günden sonra bütün boş zamanlarımı hastanede geçirmeye başladım. Geceleri geç saatlere kadar hastalarla beraber oluyordum. Sabahları da pansumanlara yetişmek için saat 7-7:30’da hastanede olmam gerekiyordu, ikinci hariciye servisinin mesai saatleri başka servislere benzemezdi. Asistanlar 7:30’da, hoca Prof. Recai Ergüder 8:30’da gelir, 9’da ameliyata girilirdi. Bu, servisin geleneği idi. iğne yapmasını öğrendim, her türlü pansumanı yapıyordum. Açık bir yaraya dikiş koyabiliyordum. Servisin devamlı çalışan bir elemanı haline gelmiştim. Asistanların izinli olduğu yaz aylarında ameliyatlara da girerdim.

Dördüncü sınıfta nisan ayında bir gece karın ağrısı ile uyandım. Hemen hariciye servisine gittim. Muayenede apandisit teşhisi konuldu, imtihan zamanı olduğu için antibiyotik ve buz tedavisi ile geçiştirdim, imtihanlar bitti, sınıfımı geçtim. Arkadaşlarla beraber eğlenmek için o yıllarda Ankara’nın kaliteli müzikli eğlence yerlerinden olan Bomonti Gazinosu’na gittik. Henüz masamıza oturmuştuk ki benim karnım ağrımaya başladı. Gazinoda kalmama imkan yoktu. Hastaneye döndüm. Nöbetçi asistan muayene etti. Apandisit olduğunu söyledi. Buz tatbikine başlandı, ağrım azaldı.

Sabah saat 9’da hocamız Prof. Ergüder geldi, muayene etti, ameliyata hazırlanmamı istedi. Biraz sonra bir haber geldi. Hastanede sular akmadığından ameliyatlar yapılamayacak deniliyordu. Bir süre sonra ameliyathanede görevli bir personel geldi, hocanın ameliyathanede beni beklediğini söyledi. Koşarak ameliyathaneye gittiğimde hocayı ameliyat yapmaya hazırlanmış bulunca şaşırdım. “Yat masaya!” dedi. Ameliyat masasına yattım. “Bayılmak ister misin?” diye sordu, istemediğimi söyledim. Lokal anestezi ile 5-6 dakikada ameliyatım bitti. Hoca “Masadan in ve yatağına kendin git” dedi. Dediğini yaptım. Üç gün sonra da normal yaşantıma döndüm. Recai hoca, apandisit ameliyatını 1 cm açarak yapar ve tek dikiş koyardı.

Yaz tatilinde memleketime gitmedim, hastanede çalıştım. Ameliyatlara katılıp, ameliyat sonu hastaların bakımı ile uğraşıyordum, poliklinikte de görev yapıyordum. Yaz sonunda fıtık, apandisit gibi ameliyatlara ikinci asistan olarak girmeye başladım. Asistanlar beni servisin bir elemanı olarak görüyorlardı. Hoca ile ilişkilerim de çok iyi idi.

Alman Hoca Plevka Sinirlenince, Bizi Sınıfta Bıraktı

Beşinci sınıf, mühim derslerin okutulduğu bir sınıftı. Senenin sonunda en mühim üç dersin imtihanına girilirdi. Benim kanaatime göre başarılı bir hekim olabilmenin sırrı, bu üç dersin iyi öğrenilmesinden geçer: Patalojik anatomi, fizyopatoloji ve farmakoloji. Patolojik anatomi ve fizyopatoloji imtihanlarına girdim, çok iyi geçtiler.

Farmakoloji dersinin iki ayrı bölümü vardı. Farmakoloji bölümünün hocası Plevka (Alman kökenli), farmakotekni bölümünün hocası Mustafa Sunay idi. Hocaların derslerini takip edebileceğimiz kitapları yoktu. Her derse muntazam devam etmek ve not tutmak gerekiyordu. Sınıfta bu işi en iyi yapanlardan birisi de bendim.

Farmakotekni imtihanı yazılı olacak, o bittikten sonra farmakoloji imtihanı sözlü yapılacaktı. Saat 9’da yazılı imtihanın yapılacağı salona alındık. Hoca salona baktı, “İçinizde derslere muntazam devam eden, yakinen tanıdığım, boş kağıt da verse geçireceğim arkadaşlar var. Mesela sen” diye beni tahtaya çağırdı. Sualleri tahtaya bana yazdırdı. Ben yerime geçtim, hemen cevapları yazdım ve kağıdımı verdim. O sırada sözlü imtihanı yapacak olan Plevka da salondaydı. Bana imtihana hemen girmek isteyip istemediğimi sordu. Girmek istediğimi söyleyince odasının önünde beklememi söyledi, biraz sonra kendisi de odasına girdi.

Ben kapının önünde beklerken o gün imtihanı olmayan başka arkadaşlar geldi. Hocanın odasının kapısının yanında içerdeki lambayı yakmayı sağlayan bir elektrik anahtarı vardı. Arkadaşlardan birisi bu düğmeyi devamlı olarak çevirir. Odadaki lamba devamlı olarak yanar- söner. Bu duruma sinirlenen hoca birden dışarı çıktı, Almanca bağırarak bir şeyler söyledi ve bizi oradan kovdu.

On dakika sonra kapıyı açtı, beni içeri aldı. Sorduğu suallere normal cevaplar verdiğimi düşünerek odadan çıktım. Son imtihandı. Sınıfımı geçtiğimi tahmin ediyordum. İmtihan devam ediyordu. 5-6 kişi girdikten sonra imtihan odasında bulunan doçent dışarı çıktı. “Hepiniz kaldınız” dedi, bizlerin itirazı üzerine “Ben de anlamadım” dedi.

O gün 25 kişi imtihana girmişti. İmtihana girenlerin büyük çoğunluğu kalmıştı. Ben de hocanın o günkü sinirinden nasibimi aldım, ikmale kaldım. İkmal imtihanına daha da iyi hazırlandım. Bu dersin hekimlikteki önemi göz önüne alınırsa ikmale kalmam bir yerde benim için iyi de oldu diye kendi kendimi teselli ettim.

Tıbbiye’de 6’ıncı Sınıf, Staj Sınıfı İdi

Adli Tıp dersini hoca kendisi anlatır, sene sonunda imtihanına girilirdi. Hocamız, babacan tavırları ile herkes tarafından sevilen birisi idi. Derse gelirken bir şişe maden suyu getirir, masanın üstüne koyar, ders sırasında o su ile Trinitrin hapı alırdı.

Bizim grubun hepsi askerî tıp öğrencisi idi. Erkenden gidip imtihanın yapılacağı salonu hazırladık. Hocanın masası çiçeklerle süslendi. Masaya maden suyu şişeleri ve Trinitrin kutusu konuldu. Hoca salona gelince bu manzara çok hoşuna gitti, “Bu salonda talebe sınıfta bırakılmaz, hepiniz geçtiniz. İmtihanı not tefriki için yapacağım” dedi.

İmtihan başladı. Hepimiz dershanede sıralarda oturuyorduk. Sırası gelen, ön tarafa, hocanın karşısına gidiyordu. Sınıfımızda “Gafur” lakaplı bir arkadaşımız vardı. Sıra ona geldi. Sınıfımızdaki çalışkan bir arkadaşımızı ayarlamış, hoca sual sorunca o işaretle kendisine yardımcı olacaktı.

Hoca ilk soruyu sordu: “Ölümün belirtileri nedir?” Gafur hiç düşünmeden kopya verecek arkadaşına baktı. Ama onun tariflerini anlaması için konuyu gene de biraz olsun bilmesi gerekiyordu. Arkadaşı işaretle bazı tarifler yaptı, Gafur: “İnsan vücudunun yer çekimine tabi olarak yere düşmesine ölüm denir!” Hoca bu cevap üzerine, “Sabah söz verdim, sözümde duracağım, geçer not vereceğim, ama sen hemen çık ve git!” dedi.

İntaniye stajında sabah vizitesinde hoca hastaları ziyareti sırasında talebelere sualler sorardı. Gafur’un bulunduğu gruba hocamız Abdulkadir Noyan, “Yılancığa sebep olan mikrop nedir?” diye sordu. Gafur bildiğinden emin olduğu, ancak muzipliği ile tanınan bir arkadaşa danışır. O da kulağına, “Kobra yılanı” diye fısıldar. Gafur hocanın gözüne girmek için hemen bağırdı, “Kobra yılanı hocam!” Hoca, Gafur’un yüzüne baktı, “Senin ne güzel gözlerin var, tıpkı eşek gözü gibi” diyerek tepkisini gösterdi.

Dahiliye, hariciye gibi derslerin stajı sene içinde yapılır, imtihanlarına sene sonunda girilirdi. Diğer küçük branşların imtihanlarına ise hemen staj bitiminde girilirdi. Bu dersler için vize karnesi diye bir karnemiz vardı. Vizeler tamamlanmadan mezun olamazdık. Herhangi bir vize imtihanında başarılı olunmazsa 10-15 gün sonra tekrar girilirdi.

En zor vize “göz” vizesi idi. Bir defada geçer not alınması çok zordu. Bir kaç defa giren bir çok talebe vardı. Stajları 15’er kişilik gruplar halinde yapıyorduk. Stajı bitiren grup bir hafta on gün çalışıp, sonra vize için müracaat ediyordu, ilk girişte de ekserisi refüze olurdu.

Biz grup olarak stajın son günü vize imtihanına girmek istediğimizi bildirdik. Böylece ilk refüze hakkımızı kullanmış olacaktık. Günlerden cumartesi idi. Hoca saat 12’de hepimizi odasına çağırdı. O sırada kapının önünde daha evvel refüze olan ve imtihana girmek için gelen bazı arkadaşlarımız duruyorlardı. Onlara beklememelerini, o gün imtihana alamayacağını bildirdi. “Burada, stajlarının son günü imtihana girmek isteyen çalışkan arkadaşlarım var, sizler onları görün de utanın!” diyerek hepsini gönderdi.

Hocamız Prof. Süreyya Gördüren, intizamı seven, çok titiz birisiydi. Serviste koridordaki halının üzerinde bir iplik parçası görmesi, o gününün sinirli geçmesine yeterdi. Kütüphanede o yerine, biz de uzun masanın etrafına oturduk, bir sohbet havasında imtihan başladı. Bir arkadaşımıza “Keratoplastiden sonra görme ne kadar düzelir?” diye sordu. “Servisimizde yapılan ameliyatlarda görme %90’a kadar düzelmiştir” cevabı çok hoşuna gitti. Bizlere de birer sual sordu. Aldığı cevaplardan memnun oldu. Hepimize en yüksek notu verdi, kendi yazdığı kitaptan da birer adet imzalayıp hediye etti.

Abdülkadir Hoca Bize, Deniz Kızı Eftalya’yı Anlatırdı

En zevkli geçen derslerden birisi intaniye hocamız Ord. Prof. Abdülkadir Noyan’ın dersleri idi. Hoca, öğretmek istediği konuyu bir hikaye ile anlatırdı. Her derste bir hikaye dinlerdik, işte hocamızın hikayelerinden birisi:

“Ben yüzbaşı iken İstanbul’da Deniz Kızı Eftalya isminde çok güzel bir şarkıcı vardı. Kendisine hayrandım. Evinin karşısında bir eczane vardı. Her gün akşam üzeri onu görebilmek için eczanenin önüne bir sandalye koyar, onun balkona çıkmasını beklerdim. Onu balkonda birkaç dakika da olsa görebilmek için saatlerce beklediğim olurdu.

Bir gün geç saatlere kadar beklememe rağmen balkona çıkmadı, ikinci, üçüncü günler de çıkmayınca, eczacıya Eftalya’yı sordum. Eczacı, Eftalya’nın bir haftadır hasta olduğunu, doktorların her gün muayene için geldiğini, ama iyileşmediğini söyledi.

Bir gün sonra yine eczaneye geldim, eczacıya nasıl olduğunu sordum. Hastalığının devam ettiğini, hala bir teşhis konulmadığını söyledi, ‘istersen bir de sen gör’ dedi. Teklifi hemen kabul ettim. Eczacı haber verdi, muayene için odasına gittim. Hasta yatağında o kadar güzel görünüyordu ki hayran oldum. Yanaklarının pembeleşmesi ona ayrı bir güzellik vermişti. Muayene ettim. O güzellik karşısında ne söyleyeceğimi şaşırdım. ‘Kan muayenesi yapılsın!’ dedim. ‘Bir hafta evvel kan alındı, bütün tetkikler yapıldı, bir şey çıkmadı’ dediler. Başka bir şey söylemek aklıma gelmedi, ‘Tekrar yapılsın!’ dedim.

iki gün sonra eczaneye gittiğimde eczacı bana, ‘Seni kutlarım! Kan tahlillerinin neticesi geldi, hastada tifo için yapılan testler pozitif çıktı.’ dedi.”

Hocanın bize vermek istediği mesaj, “Tifo hastalığında kan testleri bir haftadan sonra müspet çıkar!” idi.

Baraj’da Mezuniyeti Kutlarken, Bayar’la Karşılaştık

1952 senesi Haziran ve Temmuz aylarında son imtihanlara girip mezun olacaktık.

Kadın hastalıkları konusunda imtihana girerken yararlanacak bir kitabımız yoktu. Arkadaşım Mehmet Hatipoğlu ile “Doğum Bilgisi ve Kadın Hastalıkları” başlığıyla notlarımızı kitapçık haline getirip arkadaşlarımıza dağıtarak bir ihtiyacı karşılamış olduk.

12 Temmuz 1952 tarihinde imtihanları başarı ile vererek Tıp Fakültesi’nden mezun oldum.

Mezuniyetimizi, Çubuk Barajı mevkiindeki bir gazinoda Askerî Tıbbiye’deki müdür ve sınıf subayları ile beraber gidip kutlayacaktık. Yemek saatini beklerken kalabalık bir grup geldi. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve yakınları gelmişti. Onlar da bizim okul müdürümüzün masasına oturdular.

Biz o geceyi kendi aramızda eğlenerek kutlamayı planlamıştık. Yemek başladıktan bir süre sonra Ankara Radyosu sanatçıları sahneye çıkmaya başladılar. Gece geç saatlere kadar birçok sanatçı birbiri ardına sahnede yer aldı. Bu arada Cumhurbaşkanı da mezuniyetimizi bizimle beraber kutladı. Çok güzel vakit geçirdik. Bu organizasyonun tesadüfen mi, yoksa önceden planlama sonucunda mı gerçekleştiğini öğrenemedik.

 

 

 



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Muayenehaneme İlk Gelen Hasta, “Hasta Değilim” Diyordu

Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra, yaz tatilinde memleketim Mut’ta muayenehane açtım. Bir tahta üzerine “Doktor” diye yazdırdım. 0 tabelayı asıp, hasta beklemeye başladım. İlk gelen hasta, kendisinin hasta olmadığını söyledi. Muayene ettim, sağlıklıydı. Bana, 2,5 lira muayene . ücreti verdi, iade ettim, ama zorla parayı bırakarak gitti….

Okul bitti. Doktor teğmen olmuştum. Mücadele ile geçecek meslek hayatıma ilk adımı atmış oluyordum.

Yeni mezun askerî doktorlar, aynı tıbbiye altıncı sınıfta olduğu gibi, bir sene daha “Gülhane stajı” adı ile bütün servislerde çalışırlardı. Ancak bu staj, ihtisas için seçilen branş ağırlıklı olarak yapılırdı. O senenin sonunda da ihtisas için seçilen servise girme hakkını kazanabilmek için imtihana girilirdi. Her serviste adaylar aldıkları notlara göre sıralanırdı. Üç sene (1956’dan sonra 4 sene) kıt’a hizmetinden sonra ihtiyaca göre ihtisas yapmak üzere Gülhane Askerî Tıp Akademisi’ne (GATA) tayinleri yapılırdı. Sıralama imtihanında 1. ve 2. sırada kazananların ihtisas yapmaları garanti, daha sonrakilerin şansı ise açılacak kadroya bağlı olurdu.

GATA stajı, 1 Ekim’de başlardı. îki buçuk aylık boş zamanım vardı. O tatili memleketim olan Mut’ta geçirecektim.

Yaz aylarında Mut çok sıcak olduğundan herkes yaylalara taşınırdı. Esnaflık yapan erkekler Mut’ta kalırdı. O senelerde Mut’u tarif ederken “3 çınar, 1 pınar” denilirdi. Şehrin ortasında 3 çınar ağacı vardı. Bu çınarların altından da kalitesi çok güzel olan bir su çıkardı. Bütün Mutlular içme sularını buradan alırlardı. Üç çınarın altı 3 kademeli çay bahçesi haline getirilmişti. En alt kademeye bir de havuz yapılmıştı. Yaz aylarında Mut’un en serin yeri bu çınarların altı olduğundan günün sıcak saatlerinde bütün iş sahipleri burada toplanırdı.

Mut’a geldim, ilk olarak kalacak bir ev ve muayenehane olabilecek bir yer bulmam gerekiyordu. Babam, arkadaşlarına benim geleceğimi haber vermişti. Arkadaşlarından birisi çınarların bitişiğindeki evini bana hazırlamış, bir başkası da çarşı içindeki dükkanını benim için boş bırakmıştı. Mut’taki birinci günümde ev ve muayenehane konusu halloldu.

Mut’ta Muayenehaneyi Açtım, Hasta Beklemeye Başladım

ilk defa muayenehane açmanın heyecanı ile sabah erken dükkana gittim, içerisi temizletilmişti. Etrafı düzenledim. Tahta bir plak üzerine yazdırdığım tabelayı kapının üzerine astım ve saat 9’da hasta beklemek üzere kapıyı açtım.

Sabahtan itibaren o civarda dolaşan emekli öğretmen Neşri bey, hemen yanıma geldi, muayene olmak istediğini söyledi. Hiçbir şikayeti yoktu. Muayenesini yaptım, sağlam olduğunu söyledim. Neşri bey, babamın dostu, aynı zamanda dayımın kayınbiraderi idi. Yakınen tanıdığım birisiydi. Muayene ücreti de 2,5 lira idi, ancak ondan ücret almam düşünülemezdi. Kendisinden ücret kabul etmeyince, bir baba tavrı ile bana kızdı, “Ben senin ilk hastan olup, ilk muayene ücretini vermek için sabahtan beri bekliyorum, beni bundan mahrum edemezsin!” diyerek kırmızı renkli 2,5 lirayı masamın üzerine bıraktı ve gitti.

Saat 12 sıralarında 35 yaşlarında bir karı-koca kucaklarında 6 aylık çocukları ile geldiler. Çocukta ishal ve yüksek ateş vardı. Muayene ettim, reçetesini yazdım. Onlar da 2,5 liralarını verdiler ve gittiler. Yarım saat sonra geri geldiler. Reçetedeki ilaçları almak için eczaneye gitmişler, ilaçların bedeli 19 lira tutmuş, yanlarında 5 lira varmış, ilaçları alamamışlar. Kendileri Gülnar ilçesinin bir köyünden çalışmak için Mut civarındaki köylere gelmişler. Mut’ta borç alabilecekleri tanıdıkları kimse yokmuş. Reçeteyi 5 liraya göre değiştirmemi istediler. Buna imkan yoktu. O yıllarda Kemisetin piyasaya yeni çıkmıştı. Çocuk için olan şurubun fiyatı 16 lira civarında idi. Bu ilacın hasta çocuk için hayati önemi vardı. Tarladan geldiklerini, yanlarında az nakit olduğunu, bir kaç gün içinde parayı getirebileceklerini söylediler. Eczacıya bir not yazdım. Notta, hastanın ilaçlarının verilmesini, kalan 14 lira borç için kefil olacağımı bildirdim.

On beş dakika sonra geri geldiler, eczacı da bana bir not yazmıştı. “Tanımadığınız bu insanlara kefil olursanız, kazanacağınız para ile kefil borçlarını karşılayamazsınız” diye ikaz etmiş ve beni korumak için de ilaçları vermemişti. 2,5 lira muayene ücreti aldığım babaya 14 lira verip gönderdim.

Dört hafta kadar sonra muayenehaneye temiz giyinmiş bir adam, heybe dolusu köy hediyesi ile geldi. Bir ay evvel tarladan getirilen hasta çocuğun o zaman üstü başı perişan olan babasını tanımamıştım. Kendini tanıttı. Çocuğu iyileşmiş, borcunu vermek için gelmişti. Ondört lira olan borcu bıraktı ve gitti.

Talebeliğimin son üç senesinde boş zamanlarımı GATA’nın 2. hariciye servisinde geçirmem benim pratik olarak daha iyi yetişmemi sağlamıştı. Tıbbiyeyi yeni bitiren bir doktor acemiliği hissetmiyor, kendime güveniyordum.

Mut’ta maddi durumu iyi olarak bilinen birisi, dağlık bölgedeki köyünden kamyonuna odun yükleyip Mut’a doğru yola çıkar. Kamyonu şoför kullanmaktadır. Yolda şoför mahallindeki yerini bir müşteriye verir, kendisi odunların üstüne çıkar. Mut’ta kamyondan inerken dengesini kaybeder, düşer, ayak sırtında 6-7 cm’lik bir yara açılır. Yaradaki kanamayı durduramazlar. En yakın operatör Silifke’de var, yegâne ulaşım aracı kamyonla 6 saatte gidilebiliyor. Hükümet tabibi hemen gitmelerini önerir. Kamyonu hazırlamışlar, ancak gitmeden bir de benim görmemi istemişler. Böyle acil durumlar için hazırlıklı idim. Kanamayı durdurdum, cildi diktim. Her gün pansumanını da yaptım. Bir hafta sonra dikişleri aldım. Hasta, cerraha gitmesine gerek kalmadan iyileşti. Bu olay, Mut gibi küçük bir yerde kısa zamanda duyuldu ve benim iyi bir isim yapmamı sağladı.

Mut’ta çalışmadığım zamanlarımı her Mutlu gibi çınar altındaki çay bahçesinde arkadaşlarla beraber geçirirdim. Sıcak bir Ağustos akşamı çınarların altında, havuz kenarında oturuyorduk. Grubumuzda muzipliği ile tanınan bir öğretmen, gece çay bahçesi kapandıktan sonra havuza girmeyi teklif etti. Bu öneri olumlu karşılandı. Çay bahçesi kapandıktan sonra buluşmak üzere ayrıldık.

Hükümet tabibi arkadaşımız evine gitti, geri kalanlar çay bahçesinin bitişiğindeki benim evde toplandık. Saat 1 sıralarında hükümet tabibi havuz başına geldi, etrafına baktı, kimseyi göremeyince elbiselerini çıkardı, bir sandalyenin üzerine bıraktı, havuza girdi. Bizler bitişik bahçeden onu izliyorduk. Öğretmen sandalyelerin arasından gizlice havuz kenarına gitti, elbiseleri aldı ve geldi.

Biraz sonra doktor havuzdan çıktı, elbiselerini aradı, bulamayınca “Böyle şaka olmaz, elbiseleri verin, yoksa küfür edeceğim” diye birkaç defa etrafa bağırdı. Cevap alamayınca çarşının yukarısındaki evine doğru yürüyerek gitmeye karar verdi. Öğretmen, çarşı bekçisini “Ermenek’ten bir deli gelmiş, çıplak dolaşıyormuş, haberin olsun” diye ikaz etmiş. Bekçi çarşıda çıplak vaziyette evine giden doktoru görünce yakalamak için peşine düşer, kovalar, ama yakalayamaz.

Bir gün sonra akşam havuz başında her günkü gibi toplandık, doktor da geldi. Havuz şakası günün sohbeti olacaktı. Öğretmen “Doktor, akşam su nasıldı, çok soğuk muydu?” diye konuşmaya başlamıştı ki, doktor ayağa fırladı, tabancasını çekti “Bu eşek şakasını hangi hayvan yaptı?” diye bağırdı. Hiç kimse sesini çıkaramadı ve konu da konuşulmadan kapandı.

Yılan Sokan Bir Kadını, Hayata Döndürdüm

O yaz, ilk defa muayenehane açmanın zevkini tattım, sorumluluğunu yaşadım. Reçete yazmakla her şey bitmiyordu. Yılan sokmasından zehirlenmiş bir kadını kurtarmak için iki gün iki gece uğraştım. Ama kadın da kurtuldu. Bu konuda fakültede mühim bir şey öğretmemişlerdi. Tıbbiyede verilmiş olan tüm bilgi “yılan sokmalarına karşı intramüsküler (adale içi) serumlar uygulanır. Serumlar da polivalan ve sokan yılanın cinsi belli ise, özel serumlar olarak iki gruba ayrılır”dan ibaretti.

Orada uzun zamandan beri doktorluk yapan arkadaşlara sordumsa da daha fazla bilgi almam mümkün olmadı. Kendilerine gelen yılan sokmuş hastalardan kurtulan olmadığını da ayrıca belirttiler. Bulabildiğim kitaplardan ve prospektüslerden yararlanmaya çalıştım. Hukuk Fakültesi’nde okuyan akrabam en büyük yardımcımdı. Ben hasta ile uğraşırken o bilgi topluyordu, prospektüsleri tercüme ediyordu. Hastanın devamlı başında bekliyordum.

ikinci günün sonunda hastada iyilik belirtileri görüldü ve ben de rahat bir uyku uyumaya hak kazandım. Onu bir hafta kontrolda tuttuktan sonra köyüne sağlıklı olarak gönderme mutluluğuna eriştim. Bu hastanın kurtulması, benim bölgedeki itibarımı daha da arttırdı.

Mut’a ilk gittiğim gün yakın arkadaşlarım bir lokantada, “Hoşgeldin” ziyafeti vermişlerdi. Belediye başkanı olan doktor, lokanta sahibini çağırdı, “Etem, Vita diye yeni bir yağ çıkmış. Ben o yağı yediğim zaman bütün vücudum şişiyor. Sakın bana Vita ile yapılmış yemek verme!” dedi. Etem, hemen bir tencere tereyağ getirip gösterdi, “Ben yemeklerde bu yağı kullanıyorum” dedi. Mut’tan ayrılırken de yine aynı lokantada veda yemeği verildi. Etem, belediye başkanı doktora sordu: “Doktor bey, bir aydır vücudunuzda şişme oldu mu?” Doktor, “Hayır” dedi. Bunun üzerine Etem’in “Doktor bey, siz Vita denilen o yağı yiyebilirsiniz, ben size bir aydır Vita yediriyorum” demesi doktoru ve hepimizi çok şaşırttı.

Tatil sonunda iyi intiba ve hatıralarla Mut’tan ayrıldım. Bilahare 1960 senesine kadar yıllık izinlerimi hep orada çalışarak geçirdim.

  1. Ekim’de GATA’daki senelik stajıma başlamak üzere Ankara’ya döndüm. Cerrahiyi seçmeye çok evvelden karar verdiğimden son üç senedir boş zamanlarımda çalıştığım 2. Hariciye servisinde göreve başladım.

Branş olarak cerrahiye talep oldukça fazla idi. Bazı arkadaşlar hatırlı yakınlarına güveniyorlardı. Ancak daha evvel söylediğim gibi senenin sonunda imtihanla alman notlara göre sıralama yapılırdı. Sene sonundaki imtihanda ben birinci sırayı aldım. Kıt’a hizmetinden sonra açılacak kadroya göre ihtisas için GATA’ya tayinim yapılacaktı.

GATA’daki stajın sonunda tayin yerleri kura ile belirleniyordu. Ben o kurada bulunamadım. Benim yerime baştabip yardımcısı albay kura çekmiş, Hadımköy ile Çatalca arasında Bahşayış köyünde korugan taburu doktorluğuna tayin olmuştum.

îlk Kıt’a Hizmetine Bahşayış’ta Çıktım

Bahşayış’ın İstanbul’a yakınlığından başka bir özelliği yoktu. Tabur, mahrumiyet bölgesi olarak kabul ediliyordu, disiplinsiz erlerin sürgün yeriydi. Yerleşim olarak Büyükçekmece ile Yassıviran arasına dağılmıştı. Trakya sınırından gelecek bir düşman saldırısını durdurmak için bölgeye savunma amaçlı koruganlar yapılmıştı. Kalın betondan yapılmış, büyük bölümü toprak altında olan koruganlarda her türlü silah, cephane, dayanıklı yiyecek maddeleri bulunurdu.

Tabur merkezinde subay aileleri için yapılmış dört adet ev ve bekarlar için gazinonun olduğu binada beş küçük oda vardı. Ben de o odalardan birisine yerleştim. Taburda yedek subaylığını yapan iki doktor daha vardı. İyi bir arkadaş grubumuz olmuştu.

Hadımköy Askerî Hastanesi, bulunduğum Bahşayış köyüne 10 kilometre uzaklıktaydı. Hastane operatörü ile tanıştım. Cerrahi ile ilgimi öğrenince boş zamanlarımda hastaneye devam etmemin benim için faydalı, kendisine de yardımcı olacağımı söyledi. Tabur kumandanı ile de anlaştık, her gün birlikte sabah vizitesini yaptıktan sonra hastaneye gidiyordum. Poliklinikte yardım ediyor, ameliyata giriyordum. Küçük cerrahi operasyonları bana bırakıyordu. Altı ay kadar sonra fıtık ameliyatı dahi yaptım.

Korugan Taburu’nun, sabıkalı askerlerin sürgün yeri olduğundan bahsetmiştim. Böyle sürgün gelen erlerden iki örnek vereceğim.

Mesleği profesyonel hırsızlık olan bir er, bölük kumandanına korugana verilmemesini rica etmişti: “Koruganda çok malzeme var, hırsızlık olursa ben suçlanırım, onun için benim öyle yerlerde bulunmam doğru olmaz” demişti. Bölük kumandanı da mazeretini kabul eder, ona bölük merkezinde görev verir.

Bir süre sonra bölükte hırsızlıklar olur. Bölükteki erlerin paraları çalınır. Bölük komutanı bölükte sabıkalı hırsız olduğunu bildiğinden hemen onu odasına çağırtıp sorgular. Sabıkalı er suçlamayı kabul etmez, “Ben 5-10 liraya tenezzül edecek kadar adi bir hırsız değilim. Bölükte memleketinden parası gelmeyen garibanlara sizin çalındı dediğiniz paradan çok daha fazlasını her ay ben dağıtıyorum. Memleketinden para gelmeyenlerin listesi sizde var. Soruşturun ve görün!” diye cevap verir. Sonuçta hırsızın o olmadığı anlaşılmıştı.

Köfte Nusret, haksızlığa tahammül edemediği için devamlı suç işleyen, her seferinde askerliği yanan, çoğu günlerini cezaevlerinde geçiren, haliyle 10 senedir askerliğini bitiremeyen gariban birisiydi. Terbiyeli, efendi görünüşlü bir er idi. Bölük komutanı Nusret’i himayesine aldı. Gündüzleri yatakhanede bekçi olacak, ayakkabı boyacılığı yaparak da harçlığını temin edecekti. Suç işlememesi için İstanbul’a izinli gitmesini de yasaklamıştı.

Askerliğinin bitmesine bir hafta kala terhis hazırlıkları için izin alır, ihtiyaçlarını alabilmek için İstanbul’a gider. Perşembe günü gidip pazar akşamı dönecekti. Pazar günü gazetelerde çıkan bir haberden Nusret’in Sirkeci’de bir kişiyi bıçakla ağır yaraladığını öğrendik. Askerliği yine yanmıştı…

Evliliğim

Daha önce bahsettiğim gibi ihtisas imtihanını kazanmıştım. Kıt’a hizmet süremin bitmesini bekliyordum. Mazbut bir aile yaşantısına sahip olmak, en büyük emelimdi. Bunu gerçekleştirmek için mutlu bir yuva kurmanın zamanının geldiğini düşünüyordum.

Evlilikte eş seçiminin zor, yanlış bir kararın bedelinin çok ağır olacağının farkındaydım. Evlenme konusunda titiz davranan birisi evleneceği eşinde aradığı üç önemli vasfı şöyle sıralar: Mutfakta hizmetçi, salonda hanımefendi, yatakta fahişe olsun. Sonunda evlenir. Bir süre sonra eski bir arkadaşı ile karşılaşır. Arkadaşı, “Evlendiğin eşinde aradığın vasıfları bulabildin mi?” diye sorar. Adam bir ah çeker ve, “Aradığım tüm vasıflar var! Var ama yerleri biraz değişik” der. Evlilikte sonunda pişman olmamak için başında doğru seçim yapmak çok önemliydi.

İki senedir beraber çalıştığım tabur komutanının baldızını her bakımdan uygun buluyordum. Bazı hafta sonları ablası ile beraber taburun bulunduğu Bahşayış köyüne gelirlerdi. 1955 senesi yılbaşı gecesi taburun gazinosunda bir eğlence düzenlenmişti. Ancak benim yılbaşından evvel acil bir iş için Mut’a gitmem gerekti. O yılbaşı eğlencesine yetişebilmek için Mut-lstanbul arasında kötü hava şartlarında tehlikeli bir yolculuk yaptım.

O gece müstakbel eşim Zerrin’i daha yakın tanıma fırsatı buldum.

Düşüncemi kendisine açtım. 27 Ocak’ta nişanımız, 19 Şubat’ta nikahımız ve 20 Mart’ta da düğünümüz oldu. Eşim, bütün yaşantım boyunca en büyük yardımcım ve destekçim olmuştur.

Bir kimsenin mesleğinde başarılı olması için huzurlu bir aile yaşantısı olması çok önemlidir. Kasabanın birinde mesleğinde çok başarılı bir marangoz varmış. Kendisine o kadar güveniyormuş ki mermer tezgah üzerinde çalışırmış. Onun bu halini yadırgayan arkadaşları tahta tezgahta çalışması için ikaz etmişlerse de kendisine olan inancından dolayı bu tutumunu değiştirtememişler.

Muzip bir arkadaşı marangozun evine bir tepsi baklava göndermiş. Akşam yemekte usta marangoz baklava tepsisini görünce eşine baklava tepsisinin nereden geldiğini sorar. Eşi “Sen göndermedin mi?” deyince şaşırır, şüphelenmeye başlar. “Acaba baklavayı kim, neden gönderdi?” diye kafasına takılır.

Ertesi gün mermer tezgahta çalışırken elindeki keseri yanlış vurur ve mermer kırılır. Onu uzaktan gizlice seyreden muzip arkadaşı gülümseyerek yanına gelir. “Mermer tezgahta çalışabilmen senin ustalığından değil, evdeki huzurundandı!” der. Benim yaşantımda da hep bu huzur vardı.

Sınıf arkadaşlarımın yaşları gereği emekli hayatı yaşadığı yıllarda ben hala mesleğimi zevkle yapabiliyorum. Bunu ailevi huzuruma ve mesleğimi sevmeme borçluyum. Şu anda bana gençlik yıllarında verdiğim iki önemli karardan, “Evlenme ve meslek seçimi”nden memnun olup olmadığımı sorsalar, tereddütsüz cevabım “Aynı evliliği yapar, aynı mesleği seçerdim” olurdu.

  1. senesi şubat ayında oğlumuz Tamer doğdu. O sene şubat ayı kar altında geçti. Yollar kapanmıştı. Doğumun sezaryenle olması ihtimali vardı. O yüzden hastaneye erken yatıp doğumu orada beklemek mecburiyetinde kaldık. Bir hafta bekledikten sonra doğum bir gece sezaryen ile gerçekleşti.

Eylül ayında tayinimiz çıkacaktı. Temmuz’da Ankara’da ev aramaya başladık. Biz tayin beklerken tayinlerin her sene haziran ayında yapılacağını bildiren bir emir geldi. Kıt’a hizmeti dört seneye, daha önce üç sene olan cerrahi ihtisas süresi de dört seneye çıkartılmıştı. Buna göre Bahşayış köyünde bir sene daha oturmak mecburiyetinde kaldık.

Gülhane’de İhtisas Yıllarım

  1. senesi haziran ayında beklediğimiz tayin emri geldi. Ankara Yenimahalle’de bir harita yüzbaşısının evinin iki odasını aylığını 150 liraya kiraladım. Bir senelik kirasını da peşin ödedim. Bir odaya yerleştik. Ev sahibi tadilat yaptıktan sonra bir oda daha verecekti. Daha eve yeni yerleşmiştik ki askerlik şube muayenelerinde görev alacağım bildirildi.

Benim görev yerim Tarsus ve Pozantı askerlik şubelerinde idi. Görev süresi 35 gündü. Görev yerim Mut’a yakındı. Görevin bitiminde kullanmak üzere bir hafta izin aldım. İznimi Mut’ta hasta bakarak değerlendirdim. O hafta bir senelik ev kiramı kazandım. Üsteğmen maaşının 250 lira olduğunu düşünürsek, bu ek kazancın kıymeti daha iyi anlaşılır.

Gülhane’de mesai, saat 9’da başlar, 17’de biterdi. Evlere gidiş-gelişler için bu saatlere uygun servis arabaları konulmuştu. Prof. Ergüder’in başında bulunduğu 2. hariciye servisinde ise mesai 7:30’da başlardı, bitiş saati ise servisteki işlerin bitiş saatine bağlı olurdu. Haliyle 2. Hariciye’de çalışan asistanların servisten yararlanmalarına imkan yoktu.

Ev sahibi yüzbaşının, söz verdiği tadilatı yapamayacağını, ilave odayı veremeyeceğini, ödediğim senelik kiranın kalan kısmını evden çıkarken iade edeceğini bildirmesi üzerine Gülhane’ye yakın ev aramaya başladım. Bahçelievler semtinde iki katlı bir evin birinci katındaki iki odalı bölümünü kiraladım. Bu ev, hastaneye yürüyerek gidilecek kadar yakındı.

Harita yüzbaşısının evinde iki ay oturmuştuk. 1500 lira iade edecekti. “Kontratı getir, parayı vereyim” dedi. Kontratı getirdim, verdim. O, parayı verecek yerde kontratı yırttı ve yanan sobaya attı. “Durumum müsait oluca taksit taksit öderim” dedi. Gerçek, üç kağıtçı yüzünü o an göstermişti. Şaşırdım ama yapacak bir şeyim yoktu.

Kıt’a hizmetinde ve ihtisas süresindeki birer senelik artış, ihtisasa başladığımız zaman ilk yıl önümüzde sadece son sene asistanlarının olmasını gerektiriyordu. Buna ilaveten bizim devre, diğer üç yıl arka arkaya son sene asistanı olarak çalışacaktı. Bu daha da iyi yetişmemize sebep olacaktı.

Nöbetler bir ay süreli olarak tutulurdu. Her ay iki asistan nöbetçi kalırdı. Bunlardan birisi birinci, diğeri son sene asistanı olurdu. Nöbetçi

asistanlar her türlü acil vakaya müdahale ederlerdi. Lüzum gördükleri zaman baş asistanı çağırırlardı.

Aldığımız asistan maaşının yarısı ev kirasına gidiyordu. Kalan yarısı ile geçinmeye çalışıyorduk. Son sene asistanı nöbet arkadaşımla bu konuları konuşurken muayenehane açmayı düşündük. Yasal bir engel olup olmadığını araştırdık. Asistan muayenehane açamaz diye biliniyordu. Ama kanunda böyle bir madde bulamadık, sadece “Asistan bütün mesaisini hastaneye harcar” diye bir cümle vardı. Buna göre mesai haricinde çalışmak mümkün diye düşündük. Hocamız Prof. Ergüder’e danıştık, makul karşıladı.

Arkadaşımla beraber müsait semt araştırdık. Balgat semti her bakımdan uygundu. Hastaneye de, oturduğumuz Bahçelievler’e de yakındı. Orada bir evin birinci katını kiraladık. Gerekli olan malzemeleri aldık. Sağlık Müdürlüğü’ne ve Vergi Dairesi’ne müracaatımızı yaptık. Haftanın üç günü ben, üç günü arkadaşım gidecek, her gün kazancımızı taksim edecektik. Balgat’ta başka doktor yoktu. Saat 17’den sonra gidiyorduk. Son hastaya bakıncaya kadar kalıyorduk. İyi bir muhitimiz oldu. Arkadaşlarımızın kahvelerde geçirdikleri saatleri biz muayenehanemizde çalışarak değerlendiriyorduk. Bu çalışmamız sayesinde maddi sıkıntıdan kurtulmuş olduk.

Birinci senenin sonunda arkadaşımın ihtisası bitti, Ankara’dan ayrıldı. Ben yalnız kaldım, muayenehanenin yerini değiştirdim. Her gün saat 17’den sonra gidiyordum. Hastalar benden evvel gelir, beni beklerlerdi. Son hasta bitinceye kadar kalırdım. Saat 21-22’ye kadar çalıştığım olurdu.

Balgat halkı ile kaynaşmıştık. Muayeneye gelirler, para vermeden giderlerdi. İşçi aileleri çoğunlukta idi. Ay başında maaşlarını alınca hepsi gelir ay içerisindeki borçlarını öderlerdi.

Mesleki Kıskançlıkla tik Kez Balgat’ta Muayenehane Açınca Tanıştım

Tıbbiyeden sınıf arkadaşım olan bir göğüs hastalıkları mütehassısı da Balgat’ta muayenehane açtı. Sivil arkadaşım ben kıt’a hizmetini yaparken ihtisasını tamamlamıştı. Kendisini muayenehanesinde ziyaret ettim. Benim çalışma saatlerim kısıtlı olduğundan kendisinin Balgat halkına daha faydalı olacağını söyledim.

Gülhane komutanı aynı zamanda çene cerrahisi hocamız Prof. C. Borçbakan bir gün beni odasına çağırdı. “Ben gereken cevabı verdim, ama neler olduğunu öğrenesin diye sen yine de şunları oku!” diye bana bazı yazılar verdi. Balgat’ta muayenehane açan doktor muhit edinemeyince kabahati bende bulmuş, Ankara Valiliği’ne dilekçe vermiş. Balgat’ta tabela asmadan kaçak muayenehane çalıştırdığımdan vergi kaçakçılığı bakımından Vergi Dairesi’nce, izinsiz muayenehane açtığım için Sağlık Müdürlüğü’nce, halen Gülhane’de asistan olduğumdan, asistanların muayenehane açamayacağından Gülhane Komutanlığı’nca hakkımda soruşturma açılmasını istiyordu.

Rüzgar tabelayı düşürmüştü, ben de tekrar yerine takmayı ihmal etmiştim. Doktor, tabelayı yerinde görmeyince kaçak çalıştığımı sanmış olmalı. Valilik dilekçeyi Vergi Dairesi’ne ve Sağlık Müdürlüğü’ne göndermiş. Sağlık Müdürlüğü kaydımın olduğunu, Vergi Dairesi de vergilerimi muntazam ödediğimi bildirmiş. Son olarak da yasak olmasına rağmen muayenehane açtığım için dilekçe Gülhane Komutanlığı’na gönderilmişti. Kanunda böyle bir yasak olmadığından gerekli cevap verilmişti.

Şikayetinden beklediği neticeyi alamayan eski sınıf arkadaşım doktor, bir hafta sonra bir gece muayenehanesini boşaltıp Balgat’tan kaçarcasına ayrıldı. Bu hadise, meslek hayatımda karşılaştığım kıskançlık hezeyanlarından birisi idi.

Asistanlık yıllarım, mesleki gelişmem yönünden iyi geçti. O yıllarda cerrah olarak memleketimizde büyük isim yapan İstanbul’da Hazım Bumin, Ankara’da Recai Ergüder vardı. Haliyle hocamın Gülhane’de ve özel hastanelerde yaptığı ameliyatlarda üç sene asistanlığını yapmam iyi bir operatör olmamda etkili oldu. Hocam, Mim Kemal öke’nin yanında yetişmişti. Ergüder’e göre dünyanın en büyük cerrahı Mim Kemal idi. Bunu da şöyle izah ederdi: “Her cerrahın mesleğini öğrendiği bir hocası vardır. Mim Kemal’in hocası yoktur. O, kendisini yetiştirmiştir. Bir çok ameliyatın memleketimizde ilk uygulayıcısı olmuştur.”

Asistanlığımın üçüncü senesinde yaşantımızın ikinci mutlu olayı gerçekleşti, kızım Sumran dünyaya geldi.

ihtisasımın üçüncü senesinde Ankara Hastanesi yeni açılıyordu. Recai hoca orada görev yapacaktı. 27 Mayıs 1960 ihtilali oldu. Hoca, 1950 yılından beri Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın özel doktorluğunu yapıyordu. Politika ile ilgisi yoktu ama Bayar’ın yakın çevresinden olduğu için emekliye sevk edildi. Yerine Mevki Hastanesi’nin operatörü doçent tayin edildi.

Bir Meslektaşım, Ameliyatta Apandisiti Bulamamıştı

ihtilalden sonra asistanlara tazminat verilmesi için bir kanun çıktı. Başka geliri olmayan asistanlar bu haktan yararlanacaktı. Bunun için “Başka ek gelirim yok” diye bir beyanname verilmesi gerekiyordu. Bu beyannameler Profesörler Kurulu’nda değerlendirilecekti. Ben beyannamede muayenehanem olduğundan bu tazminatı alamayacağımı yazmıştım. Asistanlığımın son senesi idi.

Profesörler Kurulu’nda benim beyanname görüşülürken, yeni hocamız hemen kurulu terk etmiş, muavinine benim muayenehanemi derhal kapatmamı ve beyannamemi buna göre değiştirmemi söylemiş. Muavini, hocanın direktifi doğrultusunda muayenehanemi kapatmamı istedi. Muayenehane açmamın kanunsuz bir tarafı olmadığını, kapatmayacağımı bildirdim.

Yeni hocamız, konuyu Genelkurmay’dan araştırır, muayenehane açmamın kanunsuz olmadığını öğrenir. O sırada Ankara Mevki Hastanesi’nde tek operatör vardı. Ona yardımcı olmak için Gülhane son sene asistanlarından ikisinin geçici olarak orada görev yapmasına karar verilmişti. Yeni hoca 2. hariciye servisinden bu göreve benim gitmemi istedi.

Bu geçici görevi hoca sürgün diye yaptı ama, benim için mükafat oldu, zira Mevki Hastanesi’ndeki operatör, hem iyi bir cerrah, hem de iyi bir ağabey idi. Ameliyatlara beraber girerdik. Mide ameliyatlarında ameliyatın sonuna gelindiği anlamına gelen, duedenumun kesilip gömülmesinden sonra güzel sesi ile bir gazel okur (uzun hava şarkı), herkesi neşelendirirdi. Fıtık, apandisit gibi küçük ameliyatları tamamen bize bırakırdı.

Bir gün işim olduğu için Mevki Hastanesi’ne geç geldim. Birinci Hariciye’den gelen arkadaş ameliyata girmişti. Saat 12’de ameliyathaneye girdiğimde arkadaşım bir saattir apandisitli bir hasta ile uğraşıyordu. Apandisiti bulamamış, arıyordu. Benden yardım istedi. Hemen ameliyata girdim. Apandisiti kısa zamanda buldum ve çıkardım. Ameliyathane hemşiresinin akrabası olan hasta ameliyattan çıktı.

Bu arada hocam Ergüder’in özel hastanedeki ameliyatlarına da gidiyordum. Özel hastaneden muayenehaneye yetişmekte zorlanır oldum. Araba almaya karar verdim. Bir Amerikalı’dan 1956 model Opel Rekord marka bir araba aldım. O tarihte memleketimiz şartlarında araba lüks sayılırdı.

Arabayı Amerikalı’dan 12.000 liraya almıştım. Gümrük vergisini ben ödeyecektim. Muameleyi hazırlayacak bir gümrük komisyoncusu buldum. Ücret karşılığı beyannameyi hazırladı. Gümrük vergisi 17.000 lira tutuyordu. Parayı nakit olarak yanımda götürerek gümrük teşkilatının veznesine yatırmam gerekiyordu.

Yanıma nakit 17.000 lirayı alarak Gümrük ödenecek binaya gittim. Aynı gün radyolar Hukuk Fakültesi’nde çatışma olduğunu söylüyordu. Saat ll:30’da beyannameyi parayı ödeyeceğim vezneye verdim. Bir an evvel işimin bitmesini istiyordum. Veznedeki memur dosyayı tetkik etti, bana “Yarın sabah gelin!” dedi. Şaşırmıştım. “Eksik bir şey mi var?” diye sordum. “Hayır, yarın gelince öğrenirsiniz” dedi. O kadar parayı geri götürüp, ertesi günü tekrar yanımda taşıyacaktım. Doğrusu çok bozulmuştum.

Bir gün sonra, vergimi yatırmak için vezneye geldim. Veznedar kendisini tanıttı. “Ben, apandisit ameliyatında sizin gelip masadan kaldırdığınız, ameliyathane hemşiresinin yakını olan hastayım” deyince kendisini tanıdım. Ödemem gereken gümrük vergisini 17.000’den bir hayli azaltmıştı. “Kanunun satırları arasındaki boşluklardan yararlandım. Kanunsuz bir iş yapmadım” dedi.

1961 senesi Haziran ayında ihtisas imtihanını verdikten sonra Ankara’daki yaşantımız bitmiş oldu. Tayin beklemeye başladık. Tayinim Erzurum Mareşal Çakmak Hastanesi’ne çıktı.

Erzurum’da Cerrah Olarak Mecburi Hizmetim

Erzurum’da dört odalı bir ev kiraladım, bir odayı muayenehane olarak ayırdım. Her gün 3-4 hasta gelmeye başladı. Bu durum bir hafta devam etti. Bir gün mesai bitimi eve geldiğimde muayene odamda bekleyen birisi vardı. Hasta olduğunu zannettim. Odama geçtim. Ben daha konuşmadan o “Beni tanımadın mı?” diye sordu. “Hayır” dedim. “Arkadaşların benden bahsetmişlerdir. Ben sağlık memuru M…t. Sağ gözümle baktığım doktoru zengin ederim, sol gözümle baktığımı da yiyecek ekmeğe muhtaç ederim” deyince kim olduğunu anladım. “Bir haftadır gelen hastaları sana ben gönderdim. Ben istemezsem buraya tek hasta gelmez” demeyi de ihmal etmedi.

O tarihlerde Erzurum’da özel hasta trafiğini simsarlar idare ediyormuş, o da canlı bir örnekti. Kendisini kovdum. Bir daha yakın çevreme gelmemesini söyledim. Dediğimi yaptı ama o günden sonra muayenehaneme tek bir hasta da gelmedi. Muayenehanemi kapattım.

M…t bana gelmedi ama onu hastane içinde her gün görüyordum. Doktorlardan, aldıkları ücretin yüzde kırk ile altmışı arasında bir komisyon alırmış. Hastanın doktora vereceği ücreti de o belirlermiş.

Sağ dizinin bükülmemesi şikayeti ile sakat olduğunu iddia eden bir er (üç aylık asker) hakkında işlem yapılmak üzere hastaneye gönderilmişti. Her türlü tetkiki yaptım. Dizinde bükülmeye engel bir arızası yoktu. Er sağlamdı. Sağlam olduğunu bildiren rapor verdim.

Onbeş gün sonra birliğinin kumandanı tarafından gerekli tetkikin yapılarak rapor verilmesi isteği ile tekrar hastaneye gönderildi. Ben durumunu biliyordum. Daha önceki gelişinde tetkiklerini yaptırmıştım. Polikliniğe narkozitörü çağırdım. Hafif bir narkozdan sonra diz büküldü. O durumda ayağı beline bağlandı. Uyanınca “Vatana, millete sağlam bir vatandaş kazandırdınız” diye sevinç içinde bağırdı. Tekrar sağlam raporuyla birliğine gönderildi.

Hastanede nöbetçi olduğum bir gün, gece saat 22 sıralarında birliğinde bayılan bir er getirdiler. Nabız, tansiyon normaldi. Ancak, koluna yanan sigarayı dokundursan tepki vermiyordu. Ben ne yapacağımı düşünürken o sırada yanımda bulunan nörolog albay imdadıma yetişti. Hastanın yüzüne yaklaştı, gözlerine üfledi. Hasta gözlerini kırptı. Albay “Bu tipik bir histeri krizi” diye teşhisi koydu. Benden bir adet soğan istedi. Soğanı yumrukla ezdi, avucuna aldı hastanın burnuna dayadı, iki dakika sonra ağlayarak uyanacağını söyledi. Hasta dediği sürede ağlayarak uyandı. Böylece tıp kitaplarının yazmadığı bir tedavi şeklini öğrenmiş oldum.

Mecburi hizmet bitiminde istifa edip askeri görevden ayrılmaya karar vermiştim. 12 Temmuz 1962 tarihinde mecburi hizmetim bitiyordu. 30 Ağustos’u beklersem binbaşı olacaktım. İstifamı Ağustos’u beklemeden verip Ankara’ya taşındım.

Ankara’da bir sene evvel boşalttığım muayenehanemi tekrar açtım. Bahçelievler semtinde bir ev kiraladım. Eski muhitim olduğu için hasta beklemek mecburiyetinde kalmadım.

Muğla’daki Hekimlik Yıllarım

Sağlık Bakanlığı’nda branşımla ilgili boş olan yerleri araştırmaya başladım. Bilecik Devlet Hastanesi’nde operatör kadrosu boştu. Tayin için müracaatımı yaptım. Neticeler açıklandı, tayinim çıkmamıştı. Tekrar boş yer aramak için bakanlıkta müsteşar yardımcılarından birisi ile görüştüm. Ondan bakanlığa müracaatla tayinin olamayacağı gerçeğini öğrendim. Ben de tayin için öğrendiğim kurala uyacaktım. Ortaokuldan sınıf arkadaşım, önceki yıllarda milletvekilliği yapan, o sırada Milli Piyango Genel Müdürü olan dostum aracılığı ile sağlık bakanının bir yakınını bularak beraberce bakana gittik. Bu ziyaret sonucu aynı gün Muğla Devlet Hastanesi’ne tayinim yapıldı.

16 Kasım 1962 tarihinde Muğla’ya gitmek üzere Opel marka arabama, eşimi, oğlumu, kızımı ve kayınvalidemi alarak yola çıktım. O gün Afyon’a kadar gelebildik. İkinci gün Afyon’dan hareket ettik, saat 16 sıralarında Aydın’a geldik. Oradan Muğla’ya gitmek için Çine-Yatağan arasında çok virajlı bir yoldan geçilmesi gerekiyordu. Arabaya benzin almak için uğradığım benzinciye Muğla yolu hakkında bilgi sorduğumda bu saatten sonra gitmememi önerdi. Gece, meşhur Gökbel virajlarında zorlanacağımı söyledi. Ben yola devam ettim. Çine’den sonra virajlar başladı. Geceyi Aydın’da geçirmediğimize pişman oldum ama yola devamdan başka seçeneğim kalmamıştı.

Saat 20’de Muğla’ya gelebildik. Açık bulduğum bir eczaneye kalabileceğimiz otel sorduğum sırada hastanede çalışan bir personel tesadüfen orada bulunuyordu. Kim olduğumu öğrenince “Sizin için hastanede özel odayı hazırladık, rahat edebileceğiniz bir otel de yok” dedi. Bizi hastaneye götürdü. Saat 21 sıralarında bize ayrılan özel odaya yerleştik. 12 saat yolculuk hayli yorucu olmuştu.

O sırada gelen acil bir hastayı görmem istendi. Acil odasında masada yatan hastayı muayene ettim. Avda; mazgaldaki tüfeği namludan çekip çıkarırken tüfek ateş almış. Namlunun ucu göbeğin hemen altına geldiği için göbek altında bağırsakları parçalayan geniş bir yara açılmıştı. Tansiyonu alınmıyordu, bir hayli kan kaybetmişti. Hastanede kan verme imkanı olup olmadığını sordum, “Hasta yakınlarından alır, veririz” dediler. Hastayı ameliyathaneye almalarını ve kan hazırlanmasını istedim.

O sırada nöbetçi olan dahiliye mütehassısı geldi. Hastayı Aydın Devlet Hastanesi’ne sevk etmek için ambulans görevi yapan jipi hazırlattıklarını söyledi. Kendisine bu haliyle hastanın Aydın’a sağ gitme ihtimalinin olmadığını belirttim. Ona göre, hastanın yaşaması mümkün değildi ve ilk ameliyat ettiğim hastanın ölmesi, benim için kötü reklam olurdu. Ben, bu hastanın yolda öleceğini, ama ameliyat edersem az da olsa kurtulma şansının olduğunu vurguladım ve hastayı ameliyata alacağımı bildirdim. Nöbetçi doktoru “Bu memleket daha evvel mezarlığa operatörün ismini vermiştir. İlk yapacağın ameliyat başarılı olmazsa senin için kötü olur!” diyerek tekrar uyardı.

Ameliyat ekibini sordum. Serviste hastalara bakan Aysel hemşire aynı zamanda ameliyat hemşireliği görevini de yapıyordu. Pansumancı olan hastabakıcı Hüseyin efendi de ameliyata yardımcı olarak giriyordu. 55 yaşında olan Mehmet efendinin görevi narkoz vermekti. İlkokul tahsili dahi olmayan Ali Çavuş ameliyathane sorumlusuydu: Ameliyathanenin temizliği, aletlerin sterilizasyonu ve her an ameliyathaneyi ameliyata hazır tutmakla yükümlüydü. Ayrıca hastalara bakmakla görevli bir erkek bir de kadın hastabakıcı vardı. Otuz yataklı hariciye servisinin elemanları bunlardı.

Ali Çavuş ameliyathanenin hazır olduğunu bildirdi. Aysel hemşire ve Hüseyin efendi ile ameliyata girdim. Ameliyathane hazırlanırken hasta için uygun kan da hazırlanmıştı. Hastanın durumu çok ağırdı. Kan takıldı, Mehmet efendi kendi bildiği şekilde açık damla eter ile hastayı uyuttu. Hastanın ince bağırsağından 30 cm’lik bir bölümü parçalanmış, mesanesi de bir kaç yerden delinmişti. Yaklaşık bir saat süren ameliyat başarılı geçti, hasta yatağına alındı.

Sabah erkenden hastayı görmek için odasına gittiğimde akşam ameliyata giren hemşireyi hastanın başında buldum, bütün gece hiç uyumadan hastanın başında beklemişti. Hastanın durumu da çok iyi idi.

Böyle bir ameliyatın bir saatte bitmesi, hemşirenin geceyi hastanın başında geçirmesi, personel hakkında iyi fikirler veriyordu.

Hastanenin doktorları saat 9’da geldiler. Hepsi bana acıyarak bakıyorlardı. Bir operatör için ilk yaptığı ameliyat çok önemli imiş. İlk ameliyatımı böyle ümitsiz bir hastaya yapmamı büyük talihsizlik olarak niteliyorlardı. Hasta on gün sonra şifa ile taburcu oldu.

ikinci gün bir trafik kazası yaralısı geldi. Onun da durumu ağırdı. Kazazede eşeği ile kamyon altında kalmıştı. 4-5 kaburgası kırılmış, kafası parçalanmış, beyninin bir kısmı açıktaydı. Kafa kemiklerinin bazıları kaza yerinde kalmıştı. Beyin toz toprak içindeydi. Beyindeki pislikleri temizlemek için beyni serumla yıkamam gerekti. Bunun için aspiratöre ihtiyaç vardı. Ameliyathanede aspiratör yoktu. Beyni serumla yıkadıktan sonra kalan küçük parçacıkları nelaton sondasının (ince lastik boru) bir ucunu ağzıma alıp, emerek temizledim. Netice başarılı oldu. Hasta kurtuldu.

Bu iki ağır hastanın iyi olmaları çevrede kısa zamanda duyuldu. Uyguladığım yöntem kahvelerde “Yeni operatör, hastanın beynindeki pislikleri dili ile temizlemiş” şeklinde anlatılmış. Daha önceki yıllarda şehir mezarlığına operatörün adını veren Muğla’da, iyi bir isim yapmaya başladım. Hasta kapasitem her geçen gün artıyordu.

üs üt *

Muğla’da mesleğimda başarılı olmamda cerrahi servisindeki ekibin büyük etkisi oldu. Ameliyathanede görevli Ali Çavuş, Muğla’da çalıştığım 12 yıl süresince bir gün dahi izin kullanmadı. Haftada üç gün ameliyat günümdü. Günde 12-15 ameliyat yapardım. Saat 14’ten sonra acil ameliyatlar olurdu, ameliyatlara aynı ekiple girilirdi.

Normal ameliyatlardan sonra günün birinde üç defa acil ameliyata girdim. Üçüncü acil ameliyat, gece saat 24’ten sonra idi. Çok yorulduğunu düşündüğüm Aysel hemşireyi çağırmamalarını istedim. Sabah vizitede hemşireyi üzgün gördüm. Sebebini öğrenince şaşırdım. Kendisini gece ameliyata çağırmadığımıza üzülmüş. Onu üzdüğüm için ben de üzüldüm…

Muğla’ya konser vermek için topluluklar gelirdi. Hariciye servisinde çalışanlar için yer ayırtır, gitmelerini isterdim. Böyle bir konser gününde hepsinin konsere gitmelerini istedim. O gün de ağır ameliyatlar yapılmıştı. Saat 23’te hastaları ziyaret için hastaneye gittiğimde Aysel hemşireyi hastaların başında buldum. Niçin konsere gitmediğini sorunca cevabı “Burada bu kadar ağır hastaları nasıl bırakır giderim” oldu. Kendisini mesleğine adamış, eşi az bulunur bir hemşire idi. Cerrahi servisindeki diğer görevliler de özveri ile çalışıyorlardı…

Hasta Randevularımı Satan Şebeke Türedi

1970 senesinden sonra hastane baş tabibi olarak görev yaptım. Hastane personeli ile mesai saatinde baş tabip olarak, mesai saatleri dışında arkadaş gibi ilişkimiz vardı. Hastanede mesai saati dışında kullanılan bir bölüm yapıldı. Çay, kahve servisi yapılan, iskambil ve tavla oynanan, televizyonu (o tarihlerde daha evlerde televizyon yoktu) olan bu bölüm, personelin boş zamanlarını geçirdikleri yer oldu. Böylece, acil durumlarda kahvehanelerde personel aranması önlendi.

Saat 8-14 arası hastanede çalışıyordum, 14’ten 24’e kadar muayenehanemde hasta bakıyordum. Yeni gelen bir hastaya birkaç gün sonraya randevu verebiliyordum. Bu durum, bazı açıkgözleri harekete geçirdi. Randevu alıyorlar, muayene ücreti 25 lira iken, onlar aldıkları randevuyu 200 liraya satıyorlardı. Bunu önlemek için vali ile konuştum, bir müddet muayenehanede sivil polis bekletilerek hastaların istismar edilmesine mani olundu.

Hastanede nisaiye mütehassısı yoktu. Nisaiye servisinin sorumlusu da bendim. Serbest çalışan, aynı zamanda bir partinin il başkanı olan nisaiye mütehassısı acil hastalara davet ediliyordu. O da muayenehanesindeki özel hastalarını hastaneye gönderip yatırtıyordu. Acil durumlarda geldiği için hastaneyi özel hastane gibi kullanmasına izin veriliyordu.

Nisaiye servisinin 20 yatağı vardı. 1962 yılı Aralık ayı sonlarında doğumda çalışan ebe, doğum yapmaya gelen bir hasta için boş yatak olmadığını söyledi. Sebebini sordum, serviste kürtaj bekleyen 13 hasta var dedi. Asistanlık dönemimde özel Argun Kliniği’nde jinekolog (nisaiye mütehassısı) M. Argun’a asiste ederdim. Kürtaj, sezaryen gibi müdahaleleri iyi biliyordum. Ebeye hastaları kürtaj odasına getirmesini söyledim. Onüç hastanın da kürtajını yaptım. Bu durum nisaiye mütehassısının hoşuna gitmedi.

Üç-dört gün sonraki yılbaşı gecesinde nöbetçi doktor dahiliye mütehassısıydı. Acil sezaryen yapılması gereken bir doğum hastası için saat 22’de nisaiye mütehassısını davet eder, ama o bulunamaz. Nöbetçi doktor beni davet etti. Nisaiye mütehassısının bulunamadığına dair belge hazırlattım, ambulans şoförüne, nöbetçi doktora, nöbetçi hemşireye imza ettirdim ve ameliyata girdim. Hastanın kocası, doktor aramaktan yorgun, umutsuz durumda hastaneye döner. Eşinin sezaryen ameliyatının yapıldığını ve bir oğlunun olduğunu öğrenince çok sevinir.

Aynı gece saat 4’te Ula veteriner sağlık memurunun eşi doğum için getirilir. Ebe, doğumun normal olmadığını, sezaryen gerektiğini bildirir. Gene nisaiye mütehassısı davet edilir, ama yine bulunamaz. Beni çağırdılar, hemen ameliyathaneye aldım ve sezaryen ameliyatını yaptım.

Böylelikle kısa sürede sadece kendi branşım değil, nisaiye alanında da ismim halk arasında yayılmaya başladı. Her türlü kadın hastalıkları ile ilgili hastalar da nisaiyeciye gitmeyip bana gelmeye başladılar. Bu durum acil hastalara gelmek istemeyen nisaiye mütehassısını rahatsız etmiş ki, hastanede yapılan bir toplantıya katıldı. Bundan sonra acil her vakaya geleceğini, buna karşılık da kendi hastalarını hastaneye kabul etmemizi istedi. Geçici de olsa anlaşma sağlandı.

Sağlık, Mutluluk; Ölüm ise, Sorumluluk Getiriyor

Muğla’da çalıştığım yıllarda iki defa soruşturma geçirdim. Her iki soruşturmaya sebep olan olaylarla alakam yoktu, ama ifade vermek bana düştü.

1963 yılında bir cumartesi günü saat 9’da hastaneye evinde ölü doğum yapmış, kanaması olan bir hasta getirdiler. Kanama için yapılması gerekli ilk tedaviler yapıldı. Serbest çalışan nisaiye mütehassısının davet edilmesi için baş tabipliğe saat 9:30’da yazı yazıldı. Nisaiye mütehassısı saat 10’da geldi, hastaya yapılan tedaviyi uygun buldu. Kanama devam etti.

Saat 12’de nisaiye mütehassısı tekrar davet edildi. Bu sefer ameliyat etmeye karar verdi. Hasta kan kaybettiği için kan vermeden bu ameliyat yapılamazdı. Hasta yakınlarından kan temin etmek için laboratuvar elamanları çalışmaya başladı. Saat 13’te uygun kan hazırlandı ama nisaiye mütehassısı ameliyata çoktan başlamıştı. Kan ameliyathaneye götürüldüğü sırada kanayan uterusu çıkarmıştı. Üstelik kan kaybetmiş hastaya açık damla eter ile narkoz veriliyordu. Hasta ameliyathanede vefat etti. Kan geldikten sonra ameliyata alınmış olsaydı masadan sağ kalkabilirdi.

Hastanın eşi, ameliyatı yapan nisaiye mütehassısına hastasının ölüm sebebini sorunca, “Ameliyat başarılı oldu ama hastaya bakılmadı ondan öldü” der. Hasta sahipleri de beni şikayet eder. Hiçbir ilgim olmayan bu ölüm vakasından dolayı mahkemeye gittim, ölüm olayı ile ilgim olmadığı kanıtlandı ve suçsuz bulundum.

İkinci olay, 1967 senesinde oldu. Hastaneye sol omuzundan tornavida ile yaralanmış birisi geldi. Olay bir hafta evvel Ortaca’da (o tarihte Muğla’nın nahiyesi) olmuş. İki kişi kavga etmiş, biri diğerini omuzundan tornavida ile yaralamış, orada görevli doktor da yaraya agraf (bir nevi metal dikiş) koymuş. Bir hafta sonra agrafı alınca yaradan fışkırır tarzda kan gelir. Tekrar agraf koyar, sıkı bandaj yaparak hastaneye gönderir. Yarayı kontrol ettim, tornavida göğüs içinde bir damarı yaralamıştı. Konu, damar ve göğüs cerrahisini ilgilendiriyordu. Göğüs açılmadan müdahele edilemezdi, hastanemizde de bunun için gerekli ekipman yoktu. Hastayı acil olarak ambulansla İzmir’e sevk ettim. Orada yaralı damarı tamir edememişler, hastanın sol kolunu kesmişler.

Hasta kendisini hastaneye geç gönderdi diye Ortaca’da ilk müdahaleyi yapan doktoru şikayet eder. Konunun soruşturması daha evvel Muğla’da sıtma mücadele doktorluğu yapan bir müfettişe verilir. Bu konuda benim de görüşümü sordu. îlk müdahaleyi yapan doktorun bir kusuru olmadığını, omuzdaki bir tornavida yarasının göğüs içinde bir damarı yaralamasına sebep olmasının haricen kolay anlaşılmayacağını söyledim.

Bu arada müfettiş bana sürpriz bir teklifte bulundu: “4 senedir burada çalışmışsınız, iyi de bir isim yapmışsınız. Yakında hakkınızda şikayetler başlar, o zaman buradan sürgün olarak gidersiniz. İsterseniz dilediğiniz bir yere tayininiz için size yardımcı olabilirim.” Çok şaşırdım. Belli ki, benim çalışmalarımdan rahatsız olan arkadaşlarının isteklerini yerine getirme sözü vermişti. Kendisine sürgün gidinceye kadar çalışacağımı bildirdim.

Ayrılırken bana soruşturma yaptığı kol kesme olayı ile ilgili, “İleride bu konuda savunmanı yapman için bir yazı alırsan şaşma!” diye tehditvari bir cümle söyledi. O zaman bunun manasını anlamamıştım. Üç ay sonra müfettişten bu konuda savunmamı isteyen bir yazı aldım. İstanbul Numune Hastanesi’nden bir operatör, hastanın göğüs içinde yaralanan arterinin göğüs açılmadan benim tarafımdan tamir edilebileceğini belirttiğinden, bu konudaki savunmamı 15 gün içinde yazılı olarak bildirmemi istiyordu.

Kendisine, “Siz mütehassıs bir müfettiş değilsiniz, bu konuda size savunma göndermeyeceğim. Yazınızı Sağlık Bakanlığı’na iletip mütehassıs bir müfettiş gönderilmesini ya da dosyanın Yüksek Sağlık Şurası’nda tetkik edilmesini isteyeceğim” diye cevap verdim. Dosya, Yüksek Sağlık Şurası’na gönderildi. Konu ile ilgim olmadığına dair Yüksek Sağlık Şurası kararı, aynı müfettiş tarafından bir yazı ile bana bildirildi.

Akrabasına Kan Vermeyen Bir Vatandaşı Tokatlamışım

Muğla’daki yaşantım, diğer doktorlarınkinden biraz farklı idi. Muğla’da doktorların bulundukları ikinci adres Şehir Kulübü’ydü. Saat 14’ten sonra hepsi orada toplanırlardı. Evlerine hasta gelirse, evinden kulübe telefon edilir, gider, hastalarına bakar, tekrar dönerlerdi.

Ben Muğla’da kaldığım yaklaşık on iki sene içinde bir defa olsun Şehir Kulübü’ne gitmedim. Diğer doktorların kulüpte geçirdiği saatleri ben ya muayenehanemde hasta bakarak, ya da spor faaliyetleri ile geçiriyordum. Hastanenin arkasında kullanılmayan bir bölgeyi voleybol sahası yaptırdım. Mesai saatlerinden sonra hastane personelinin boş zamanlarını değerlendirebilecekleri bir yer haline getirdim. Bende boş zamanım olursa onlara katılıp voleybol oynardım. Ayrıca amatör kümede oynayan üç futbol kulübünden birisinin de başkanı idim.

Çalışmaktan tatil yapmaya fırsat bulamadığımı bilen Vali Ş.T. bir cumartesi günü beraber Bodrum’a gitmemizi teklif etti. Gittik. Merkezde kaymakamlık binasında saat 16 sırasında buluştuk. Çaylarımızı içerken Muğla’dan telefon geldi. Trafik kazası olmuş, ağır yaralılar olduğu bildirildi. Hemen Muğla’ya dönmek mecburiyetinde kaldım.

Bir süre sonra yine bir cumartesi günü beraber gittik. Saat 15’ten sonra araba ile bazı yerlerini gezdik. Saat 20’de akşam yemeği için toplandık. Toplantıda hükümet tabibi doktor da vardı. Yemekte hükümet tabibini acil hastaya çağırdılar. Doktor acil hastadan dönünce baktığı hastayı sordum. Folidol (tütün bitkisi için kullanılan bir kimya) zehirlenmesi olduğunu söyledi. Yaptığı tedaviyi sordum. O tedavi ile hasta bir kaç saat içinde ölecekti. Muğla Devlet Hastanesi’nde uyguladığımız bir tedavi şekli ile hasta kurtulabilirdi. Hemen beraberce hastaya gittik. Saat 22’den ertesi günü saat 9’a kadar o hastanın tedavisi ile uğraştık. Hasta kurtuldu. Ben de o günün kalan saatlerinde uyudum ve de akşam olmadan Muğla’ya döndük. 11 sene 4 ay çalıştığım Muğla’nın herkesin severek gittiği Bodrum ilçesine bu şekilde sadece iki defa gidebildim.

Meslek hayatımda hastalarımla maddi problem yaşamadım. Muayenehaneme gelen, muayene ücreti ödemeden giden hastalara bile ücret vermediklerini hatırlatmazdım. Bunlardan, sonradan hatırlayıp geri dönenler olmuştur.

Bir gün berberde traş olurken köylü bir vatandaş geldi. Berber, gelen vatandaşa, “Doktor beyi tanıyor musun?” diye sordu. Vatandaş, “Tanımaz olur muyum, tokadını bile yedim” deyince, ben de kendisine “Ya yakınına kan vermemişsindir, ya da hasta başında kalıp, hastana bakmamışsındır” dedim. “Birincisi efendim” dedi.

Muğla’nın yakın köylerinden bir şahıs av tüfeği ile karısını vurmuş. Gece saat 24 sıralarında hastaneye yaralı kadını getirdiler. Hemen ameliyata almam lazımdı. Yanında gelen yakınlarına “Kan verir misiniz?” diye sordum. “Tabii veririz” dediler. Ameliyata girdim. Beklediğim kan gelmedi. Yakınlarının kan vermediği haberini verdiler. Kan grubu uygun olan bir kişiyi ameliyathaneye getirttim. Gelen, köyün muhtarı imiş. Adama, “Hastayı buraya ölsün diye mi getirdiniz? Sen nasıl muhtarsın?” diye bağırdım. Neticede kan geldi, hasta da kurtuldu. Ben bu hareketleri kötülük için yapmazdım, kendi yakınlarına iyilik için yapardım. Haliyle benim böyle davranışlarımı kimse kötüye almazdı.

Hocamın Dediği Gibi, Para Hazretlerinin Peşinde Koşmadım

Muayenehaneme, Yaraş köyünden hasta bir kadın geldi. Muayene ettim, reçetesini verdim. Hastanın eşi muayene parasını masama bıraktı. O kapıdan çıkarken parayı gördüm, fazla görünüyordu. Adamı çağırdım, “Bu para fazla” dedim. “Fazla değil eksik bile. Ben iki senedir bu kapıya geliyorum, oğlumu, kızımı ameliyat ettiniz, param yoktu. Şimdi bal sattım, geçmiş borçlarıma sayın” dedi ve gitti.

Talebelik yıllarında dahiliye hocamız Prof. îrfan Titiz, “Para hazretlerinin peşinden koşmayın, o sizi bulur” derdi. Ben de meslek yaşantımda bu kaideye uydum.

Muğla’da muayenehaneme serbest çalışan nisaiye mütehassısı bir arkadaşın tavsiye ettiği hasta bir hanım eşi ile geldi. Hastaya “akut batın sendromu” teşhisi koydum. Hemen ameliyat edilmesi gerekiyordu. Bir hafta evvel karın ağrısı, bulantı, kusma başlamış. Bir kaç doktor görmüş, ilaçlar vermişler. Şikayeti geçmemiş. Son olarak gittiği nisaiyeci bana göndermişti. Mide delinmesi veya apandisit patlaması ihtimali vardı. Eşine durumu anlattım, hayati tehlike olabileceğini de söyledim. “Benim maddi problemim yok, ne gerekirse yapın, İzmir’e götürebilirim ama orada daha iyisini mi yapacaklar?” dedi. Muayene ücreti bile vermeden hastayı hastaneye götürdü.

Hemen ameliyata aldım. Apandisit patlamıştı. Karın cerahat dolu idi. Apandisitini aldım, karındaki cerahati temizledim. Bir ay kadar hastanede yattı. İyi oldu. Karındaki yaygın cerahatin sebep olduğu iltihabın bağırsakta yapışıklıklar yapma ihtimaline karşı bazı tavsiyelerim olacaktı. Bir sabah hastaneye geldiğimde eşinin hastayı, bana haber vermeden evine götürdüğünü öğrendim.

iki ay kadar sonra tekrar muayenehaneme hasta karısı ile geldiler. Bu defa “ileus” (bağırsak tıkanması) tablosu vardı. Daha evvel geçirdiği peritonit neticesi bağırsaklarda yapışıklık ve tıkanma olmuştu. Yine başka doktorlarla 3-4 gün zaman kaybetmişlerdi. Hemen ameliyat olması gerektiğini söyleyip hastaneye gönderdim.

Ameliyathanenin hazırlıkları yapılırken hastanın eşi odama geldi. “Hasta çok ağrı çekiyor, niye ameliyata girmiyorsunuz?” dedi. “Ameliyathane hazırlanıyor” dedim. Oradan servise gider, “Hemen hastamı verin, başka hastaneye götüreceğim” der, hastayı alır Sosyal Sigorta Hastanesi’ne götürür. Orada muayene ederler, böbrek koliği teşhisi koyarlar, iki gün böbrek koliği tedavisi yaparlar, durumu daha da kötüleşince ambulansla Aydın’a gönderirler, hasta yolda vefat eder. Çünkü hastanın teşhisi, peritonit neticesi oluşan yapışıklara bağlı ileus idi.

Seneler sonra Marmaris pazarında ölen kadının kız kardeşleri ile karşılaştım. Durumu konuştuk. Kardeşlerine, ilk defasında, hastanın eşinin bana muayene parası vermemek için karısını hastaneden kaçırdığını, ikinci defa da bana geç getirdiğini, ameliyathane hazırlanırken de hastayı götürdüğünü söylediğim zaman şaşırdılar. İlk ameliyattan sonra eniştelerinin bana para vermek için kendilerinin bileziklerini dahi ellerinden aldığını söylediler.

Muğla yöresi insanlarının sevgi ve itimatlarını kazanmıştım. Muğla’dan ayrılırken beni sevenler konvoylarla Aydın’a kadar yolcu ettiler. Ayrılmama sevinen doktorların dışında bu şahıstan başka kimse var mıydı bilemem.


Zakkumdan Ürettiğim Ekstre Ortalığı Karıştırdı

‘ Yurtiçinden ve yurtdışından pek çok hastayı bu ekstre ile tedavi etmeye çalıştım. İyi sonuçlar alındı. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Patent Ofisleri, zakkumdan elde ettiğim ekstrenin patentlerini tescil ettiler. Bu arada, ilaç şirketleriyle de görüşmelerim oldu. Türkiye’de başta TTB . olmak üzere bazı çevreler, maalesef bu başarıdan rahatsızlık duydu.

Karşılaştığım zorluklar karşısında hiçbir zaman “pes” etmedim. Tam tersine “Ne yapabilirim?” diye alternatifler aradım. Bu yaklaşımın neticesi, yeni tedavi usulleri geliştirdim. Hastalarıma uyguladığım birçok tedavi şekli tamamen kendime aittir. Bunlara ait bazı örnekler vereceğim.

1973 senesi 20 Eylül tarihinde Ankara’da Balkan Ülkeleri Tıp Günleri toplantısında, “Kansere iyi geldiğini tesbit ettiğim bitki ekstresinin tesiri bugüne kadar kullanılan kanser ilaçlarına benzemiyor. Saç dökmüyor, lökositleri düşürmüyor, enjeksiyondan sonra aşılarda görülen reaksiyona benzer belirtiler görülüyor. Muhtemeldir ki aşı gibi tesir ediyor. (1970’li yıllarda immün sistem konusunda böyle bir bilgi yoktu, daha sonraki yıllarda immün sistem araştırmaları yaygınlaştı, gelişti.) Araştırma imkanı olan kuruluşların bu konuya dikkatlerini çekmek için bu tebliği yapıyorum” dedim. Tebliğim, ilgi değil, tepki gördü.

1975 senesinde muayenehanemde bir toplantıda bana, “Kanserin sebebi nedir?” diye bir sual sorulmuştu. “Üzüntü ve stres” dedim, buna ait bilgi verdim. Bir gün sonra çıkan Tercüman gazetesinin birinci sayfasında bu verdiğim bilgi, verdiğim bir hasta örneği ile yayınlandı. 2007 yılının son günlerinde TV’de kanser konusunda konuşma yapan bir uzman, üzüntü ve stresin kanser üzerindeki etkilerini anlatıyordu.

Muğla Devlet Hastanesi’nde bağırsaklardaki yapışıklıkların sebep olduğu tıkanmadan dolayı bir hastayı yedi defa ameliyat etmiştim. Son ameliyattan iki ay sonra aynı hasta ileus (bağırsak tıkanması) şikayeti ile tekrar geldi. Gece saat 3’te sekizinci defa ameliyata aldım. înce bağırsaklardaki yapışıklıklar iki ay evvelkinden çok daha fazla idi. Yapışıklıkları ayırdım. Ama tekrar yapışacağı kesindi. Hastayı ameliyat masasında bırakıp çıktım.

“Ne yapsam da tekrar yapışmasa” diye düşünüyordum. Yapışıklıkların, erken dönemde, ameliyattan hemen sonra, hatta uzun süren ameliyatlarda ameliyat sırasında başladığını biliyordum. Buna nasıl mani olabilirdim? Bağırsak cidarına erken yapışmayı önleyecek bazı ilaçları karıştırıp (A ve D vitaminlerinin yağlı solüsyonunu) ayırdığım yapışık yerlere tatbik ettim ve karnı kapattım. Yağlı solüsyonların bağırsak cidarını kaygan hale getirip, bağırsağın serbest hareket etmesini sağlayacağını düşündüm. Buna ilaveten sabah erkenden hastayı kaldırıp yürütmelerini önerdim. Hasta, bir daha ameliyat olmadı, normal yaşamını sürdürdü. Bu metodu, 1976 senesinde Dirim tıp dergisinin 4. sayısında “Cerrahide Yapışıklıkların Önlenmesi” başlığı ile yayınladım.

1956-1960 yıllarında ihtisasım sırasında kırıkların ameliyatla tedavisinde plak uygulanan bazı hastalarda kırığın iyi olmadığı, plak altında kalan kırığın iyileşmediği görülürdü. Daha sonra kırık olan bölgeye konulan plakla, plağı tesbit etmekte kullanılan vidaların aynı metalden olmamasının buna sebep olduğu anlaşıldı.

İki ayrı cins metal arasında elektrik akımı meydana geliyor, bu akım kireçlenmeye mani oluyor ve iki metal arasında kalan bölgede kemikte erime oluyordu. Değişik firmalardan alınan plak ve vidalar beraber saklandığından, A firmasından alınan plağa В firmasının vidaları kullanılabiliyordu. Bu bulguyu değerlendirerek mafsallardaki kireçlenmeye mani olunabilir mi diye düşündüm. Kireçlenen mafsal etrafına, haricen, karşılıklı olarak çinko ve bakır plaklar uyguladım ve beklediğim neticeyi aldım. Bu şekilde mafsal kireçlenmelerinde yepyeni bir tedavi oluştu. “Metal tedavisi” adını verdiğim bu yöntemle mafsallardaki kireçlenmelerde ve migren tedavisinde çok iyi netice aldım.

1993 yılında Antalya’dan 52 yaşında bir hasta (M.Ö.) koltuk değnekleriyle zor yürüyerek muayenehaneme geldi. Sağ kalça mafsalı tamamen kireçlenmiş, mafsal oynamaz hale gelmişti. Tedavi için protez ameliyatı önerilmiş, ancak ameliyat için on beş sene garanti verilmişti. On beş senenin sonunda sakat kalabileceği bildirilmişti. Hasta, ameliyatı kabul etmeyip muaynehaneme gelmişti. Ne yapabileceğimi düşündüm, însan vücuduna elektrik ürettirerek kireçlenmeyi önleyen, demin bahsettiğim metal tedavisini uygulamaya karar verdim.

Fıtıklarda kullanılan kasıkbağı şeklinde bir kemer yaptırdım. 25 cm. uzunluğunda, 1,5 cm genişliğinde 0,5 mm kalınlığında çinko ve bakır plaklar hazırladım. Sağ kalça mafsalını içine alacak şekilde öne ve arkaya plakları kasık bağına karşılıklı olarak tesbit ederek uyguladım. İki metal arasında 800 milivolt akım meydana geliyordu. Altı ay sonra şahıs tek bastonla kontrola geldi. Bir sene sonra o bastonu da bıraktı. Hastanın yaşadığı bölgede hastayı tanıyan ve bu tür şikayeti olan birçok hasta bana gelmeye başladı.

Bir Polisi İntihardan Kurtardığımı, Sonradan Öğrendim

1963 senesinde, bir gün saat 14’te hastanedeki görevim bittikten sonra muayenehaneme geldim. Bekleme odası hastalarla dolu idi. Odamda muayeneye başladım. Ancak, bekleyenler arasında birisi etrafı rahatsız edecek şekilde inliyordu. İniltisini odamdan duyabiliyordum. Gerçekten böyle ızdırap çekiyorsa, sıra dışı olarak hemen odama almak için bekleme salonuna, inleyen hastanın yanma gittim. Sakalları birkaç günlük uzamış, uykusuz, yorgun görünüşlü, pejmürde kıyafetli bir adamdı. Yanındakiler, “Bu şahıs, Aydın’da otobüse bindiğinden beri böyle inliyor” deyince odama aldım.

Hasta, Nazilli’de polis memuruymuş. Sol bacağında 6 aydır devam eden ağrı varmış. Ankara Üniversitesi’nde, İstanbul’da muhtelif hastanelerde tetkik ve tedavi görmüş, ancak fayda etmemiş, ağrısı her geçen gün artmış. Sol bacakta sağa göre incelme olmuş. Muayenede, sol ayak sırtındaki (arteria dorsalis pedis) ve topuk altındaki (arteria tibialis posterior) nabız çok zayıf olarak hissediliyordu. Damarlarında tıkanma yoktu. Düşüncem, bacağı besleyen damarlarda yetersizlik, dolayısıyla da bacak adalelerinde beslenme eksikliği olduğu yönündeydi.

Bürger hastalığında (bacaklarda atar damar tıkanıklığı) “lomber sempatektomi” ameliyatı yapılırdı. Damarlar üzerinde sinirlerin etkisini kaldırmak için lomber bölgede omurganın iki tarafında bulunan sempatik ganglionlardan hastalık olan taraftaki 2 adet ganglion çıkartılırdı. Bu şekilde damarlar üzerindeki sinirlerin etkisi önlenerek damarların genişleyeceği düşünülür, hastalık olan tarafta adalelerin daha iyi beslenmesi beklenirdi.

Burger hastalığında uygulanan lomber sempatektominin yerini tutacak bir tedavi düşündüm. Atar damara yapılacak lokal anestezi ilacı, damara etki yapan sinir uçlarını uyuşturarak tesirsiz hale getirebilir, haliyle damarlar açılabilirdi. Hastaya eczaneden bir kutu Impletol aldırdım. Lokal anestezide kullanılırdı ve o zaman fiyatı 160 kuruştu. Sol kasıktan arteria femoralise (sol bacağı besleyen atar damara) verdim, ertesi gün tekrar gelmesini söyleyip gönderdim.

Sonraki gün saat 14’te geldi. Traş olmuş, saçları taranmış, bir gün evvelki perişan hali kalmamıştı. Ağrısı, ben iğneyi yaptıktan 15 dakika içinde azalmaya başlamış. Geceyi uzun zamandan beri ilk defa deliksiz uyuyarak geçirmiş. “Tabancama bir adet mermi koymuştum. Eğer bir şey yapamam deseydiniz intihar edecektim” diyerek ruh halini özetledi. Tedaviye beş gün devam edildi. Ağrıları tama yakın geçmişti. Senelerce kendisinden her bayramda tebrik aldım. Her tebrikte iyi olduğunu belirtirdi.

“Sempatik blokaj” diye adlandırdığım bu tedavi yöntemi sayesinde, koltuk değneği veya bastonla gelen birçok hasta, değnek ve bastonlarını muayenehanemde bırakarak gitmişlerdir.

  1. Temmuz 2007 tarihinde Sclerodermi teşhisli kırk üç yaşında kadın bir hasta geldi. Dokuz senedir bu hastalığı çekiyormuş. Dudakları sertlikten büzülmüş, ağız açılması güçleşmişti. Bütün vücutta yaygın cilt sertleşmesi vardı. Göz etrafındaki cilt sertleşmesinden göz kapakları da etkilendiğinden gözlerini kapatamaz olmuştu. El ve ayak parmaklarında

şekil bozukluğu olmuştu. Sağ elinin işaret parmağı kangren olmuş ve ampute edilmişti (kesilmişti). Sağ ayak küçük parmakta da kapanmayan bir yara başlamıştı. Onun da alınması gerektiği bildirilmiş. Sclerodermı tedavisine N01 ile başlandı.

20 Eylül 2007 tarihinde kontrole geldi. Dudakları ve göz etrafı bariz şekilde düzelmişti. Gözlerini kapatabiliyordu. Dudak hareketleri normaldi. Ancak ayak parmağındaki yara aynen devam ediyordu. Sempatik blokaj uygulamasının faydalı olacağını düşündüm. Arteria femoralise günde 2cc lokal anestezi ilacı olan Citanest yapılması uygundu. Hastanın kardeşi ve eniştesi de doktordu. Tedavinin nasıl yapılacağını yazıp verdim.

Bir hafta sonra hasta; doktor ablası ve eniştesinin bu iğneyi yapmasını bilmediklerini telefonla bildirdi. Alışılmış bir iğne yapma şekli olmadığı için tarifini verdiğim iğneyi yapamamışlar. Hastayı tekrar çağırdım. Beş gün iğneyi uyguladım. Beş günün sonunda parmaktaki yara bariz şekilde azaldı. îki ay sonra kontrola geldiğinde parmakta yara yoktu.

Dertlilere Derman Bulmaya Çalışıyordum

Derdine derman arayan her türlü hasta geliyordu. Bunların arasında terminal dönemde siroz teşhisli olanlar da vardı. 10-15 gün ara ile karınlarından her seferinde 10 litre su almak gerekiyordu. Böyle hastalar için bir ameliyat şekli tasarlıyordum. Yapacağım ameliyat başarılı olmazsa hastanın durumu daha kötü olmayacak, ancak başarılı olursa hastanın iyi olacağını düşünüyordum. Cerrahi müdahale iki ameliyattan oluşacaktı: Birinci ameliyatta karnın su toplamasına mani olacaktım, başarılı olursa ikinci ameliyatta dalağı çıkartacaktım.

Ameliyat teklifimi üç hasta kabul etti: 35 yaşında hiç evlenmemiş bayan M.K., 45 yaşında evli bayan E.Y., 52 yaşında dul bayan A.D. Bu hastalardan E.Y.’nin kocası D.Y. ilk defa eşini ameliyat etmem için ısrar ediyordu. Bu isteğe uyup karında toplanan suya mani olacak ameliyatı ilk defa E.Y.’ye uyguladım (sene 1963). Ameliyattan sonra her gün hastayı kontrol ediyordum. Daha evvel on gün ara ile karnından su boşalttığım hastanın karnında su toplanmadı. Bu

başarıdan son derece mutlu olduk, ama mutlu olmayan birisi varmış: Eşini ilk sıraya almamı isteyen kocası!

ikinci ameliyat için hazırlık yaptığımız sırada muayenehaneme geldi, “Doktor bey bir şey söyleyeceğim. Bu hastalıktan kurtulsa Atatürk kurtulurdu. E. nasıl olsa ölecek, sen bana E. ölecek diye bir rapor ver, köyde birisi var ona göstereyim de başkasına gitmesin” dedi. Meğer koca, eşinin bir an evvel ameliyat olmasını isterken niyeti başka imiş. Kötü niyetli kocayı kendisine tekrar evlenmesine gerek kalmayacağını söyleyip gönderdim. E. ikinci ameliyatını da oldu, sağlığına kavuştu. Ben Nisan 1974’te Muğla’dan ayrılmadan bir gece evvel E.Y. hasta kocasını getirdi. Koca komada idi. E. onun iyileşmesi için çalışıyordu.

Metot kısaca şöyleydi: Siroz hastalığında karaciğer hücrelerinin ciddi bir kısmı fibrozis dokusu (ölü hücre) halini alır. Fibrozis dokusu miktarı çoğaldıkça, karaciğer normal işlevi olan bağırsak ve dalak kanını süzmeyi yapamaz olur, karında su toplanır. Amacım, karındaki su toplanmasına mani olmak, bu başarılı olduğu takdirde, dalağı çıkartarak karaciğerin filtrasyon yükünü azaltmak idi.

1950’den evvelki yıllarda serumlar doğrudan damara verilmezdi, vücudun kolay emebileceği bir bölgeden cilt altına verilirdi. Bu bölge bacakta fahiz üst iç bölgesiydi (diz ile kasık arasının üst iç bölümü). O bölgede iğnenin ucu deri altına yerleştirilir, serum damla damla akıtılırdı. Diğer taraftan çocukluk yıllarımda gaz lambasının ışığında ders çalışırdık. Lambada gaza batırılmış fitilin ucu ateşlenir, fitilin ucu yandıkça lambadaki gaz biterdi.

ilk ameliyat, bu iki gözlemi birleştirerek siroz hastalarının karınlarındaki su toplamasına mani olmayı amaçlıyordu. Pratik olarak, önce sağ fossa iliakada (karın sağ alt bölgesinde) bir santimlik bir ensizyonla karın boşluğuna girilip karındaki su boşaltılır. Sonra, hazırlanan steril pamuk iplik demetinin bir ucu karın boşluğuna dağıtılır, diğer ucu cilt altından fahiz üst iç bölümüne taşınır, orada dağıtılarak bırakılır. Bu şekilde karında oluşan su, gaz lambası fitili gibi vazife gören pamuk ipliği tarafından fahiz bölgesine iletilerek orada hastanın kendi vücudu tarafından emilir. Onbeş-yirmi gün bekledikten sonra artık karın su toplamıyorsa, ikinci ameliyat ile dalak çıkartılır.

Bu ameliyat tekniğini, 1963-1970 yılları arasında siroz teşhisli 12 hastaya uyguladım. Hepsi sağlıklarına kavuştu. Ancak bu hastalarımı ve operasyon metodunu herhangi bir tıp dergisinde yayınlama fırsatı bulamadım. Bu hastaların teşhisleri değişik hastanelerde konulmuştu. Bu hastanelerden teşhislerine ait belgeleri toplamak benim için imkansızdı.

“Zor İşlerin Adamı” Olduğumu Söylerler

Milli Eğitim Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı M.A. “pemfigus vulgaris” teşhisi ile 9 sene memleketimizdeki üniversite kliniklerinde ve Avrupa’da derdine çare arar. Dudaklarından boğazına kadar bütün ağzında yaygın yara vardır. Yüksek doz kortizon tedavisi ile ancak sulu gıdalar alabilir. Aldığı kortizonlu ilaçlardan bütün vücudu şişer. Son çare 1976’da İngiltere’ye gider. Gittiği hastanede muayene için sıra beklerken orada karşılaştığı, Türkiye’den oraya tedaviye gelen bir hasta kendisi ile ilgilenir. M.A. durumunu ve başından geçenleri anlatır. Tanımadığı vatandaşı kendisine, “Türkiye’de Dr. Ziya özel’i gördün mü?” diye sorar. “Hayır, görmedim. Branşı ne?” deyince vatandaşı, “Branşına bakma, o, zor işlerin adamıdır” der.

Türkiye’ye dönünce bana geldi. Muayene ettim. Bir gün sonra gelmesini söyledim. Böyle bir vaka ile ilk defa karşılaşıyordum. Düşünüp, ne yapacağımı planlayacaktım. Evvela ağızdaki yaraya yönelik bir tedavi uygulamalıydım. Bunun için bazı ilaçları karıştırarak ağzına pülverizatörle (püskürtme cihazı) vermeliydim. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ise NOÎ enjeksiyonlarına başlayacaktım.

Ağzına vereceğim ilaçların reçetesini hazırladım. İlaçları resmi kanaldan almak için daha evvelden hastalığı nedeni ile tanıdığı Çapa Tıp Fakültesi’nin ilgili servisine gider. İlaçları yazdırır. Tedaviye başlandı. Pülverize cihazı ile verdiğim ilaçları beş gün yetecek kadar vermişlerdi. İlaç bitiminde fakülteye tekrar gider. Bu defa asistan, “Ben yazamam, hoca görsün” der ve hocasına gönderir. Hoca, ilaçları niçin istediğini sorar. M.A. durumu izah edince hoca kendisine esaslı bir konferans çeker. “Seni biz tedavi edemedik, Hacettepe edemedi. Avrupa’da bir çok hastaneye gittin, onlar da edemedi de Gayrettepe’de bir şarlatan mı tedavi edecek? Böyle saçmalıklarla bizi rahatsız etme!” der ve kovarcasına oradan gönderir.

Tedaviye devam edildi, kortizon azaltılarak kesildi. Ağzındaki yaralar tamamen iyileşti. Vücudundaki kortizona bağlı şişmeler (yaygın ödem) geçti. Altı ay sonra kontrol için aynı fakülteye gönderdim. Muayene etmişler. İyi olduğunu söylemişler ama, “Nasıl bir tedavi ile iyi olduğunu” sormamışlar. Diğer bir deyişle “bilimsel merak” söz konusu dahi olmamıştı.

Muğla’nın bir köyünde inşaatta çalışan bir işçi kireç çukuruna düşmüş, vücudunun %91’i yanmış durumda hastaneye getirildi. Boynuna kadar yanmıştı. Tıbbi kurallara göre yaşama şansı yoktu. Yakınlarının isteği üzerine imzalarını alıp taburcu ettim. Altı ay sonra hastayı sağlam olarak görünce şaşırdım. Nasıl tedavi ettiklerini sordum. Köyceğiz’in Ağva yaylasında bir çobanın tedavi ettiğini söylediler. Nasıl bir tedavi uyguladığını öğrenebilmek için bir jip kiralayıp Ağva yaylasına gittim ama kendisini bulup konuşamadım. O çobanı 15 sene sonra buldum, tıbbın yapamadığını nasıl başardığını öğrendim ama bu tedavi şekli hastane şartlarında uygulanacak bir tedavi şekli değildi, uygulama imkanım olmadı.

Yukarıda anlattığım tedavi şekillerini “zakkum” konusuna nasıl başladığımı izah edebilmek için yazdım.

Muğla’da Azgın Yaraları Zakkumla Tedavi Ediyorlardı

Zakkum bitkisi ile ilgilenmem de merakım ve gözlemlerim ile başladı.

Muğla’da çevreyi tanımak için hafta sonlarında köylere giderdim. Gittiğim köylerin birisinde yüzünde cilt kanseri olan bir hasta gördüm. Yaranın üzerine zakkum yaprakları koymuşlardı. Zakkum yapraklarının azgın yaralara iyi geldiğini söylediler.

Ankara’da Hıfzısıhha Enstitüsü’nün kütüphanesinde Fransızca bir kitapta şöyle bir yazı okudum. “Oleander bitkisinin terkibi tam araştırılsa bir ilaç hâzinesi olduğu görülür.”

Bu arada biyopsi ile kanser teşhisi koyduğum hastaların coğrafi dağılışı dikkatimi çekti. Zakkumun çok yetiştiği sahildeki köylerden gelen hasta sayısı, zakkum yetişmeyen dağlık bölgelerden gelenlere göre çok azdı.

Hastanın yarasına konulan zakkum yaprakları, hastaların yaşadıkları bölgeler ve kitapta okuduğum bilgiler, benim konuyla ilgilenmeme sebep oldu.

Zakkum, halk arasında ve literatürde zehirli bir bitki olarak biliniyordu. Memleketimizdeki diğer bir adı da “ağı” (zehir) idi. îşe nereden ve nasıl başlamalıydım?

ilk olarak hastane bünyesinde kobay yetiştirecek bir yer hazırladım. Sağlık Meslek Lisesi’nde öğretmendim. Talebelerden yardımcı olacak bir ekip kurdum. Ekibin başına da hastanenin laborantını getirdim. Zakkum’un taze yapraklı dallarından sulu ekstre hazırlandı. Bu ekstreyi kobaylara ağızdan vermekle işe başladım. Adele içi enjeksiyonlarla nekroz yapmayacak konsantrasyonu tespit edildi. Altı ay ekstre verdiğimiz kobayların iç organlarının tetkikini İzmir’de patolog Dr. Ayhan Kara yaptı. Herhangi bir toksik belirti tesbit etmediğini bildirdi.

  1. senesinde muayenehaneme Ağca Kadın isminde yaşlı bir köylü kadın geldi. Sol yanağında halk arasında “azgın yara” denilen cilt kanseri vardı. Kendisine tedavi için İzmir’e gitmesini tasviye ettim. Bana gitmeyeceğini, rüyasında benim kendisine dokunduğumu ve bu dokunuşla iyileştiğini gördüğünü söyledi. Ne yaparsam yapayım onu İzmir’e gitmeye ikna edemedim. Bunun üzerine NO ekstresinden hazırladığım bir pomadı lokal olarak kullanmak üzere kendisine verdim. Her hafta kontrole geldi. Her seferinde yara küçülüp kapanıyordu. Takriben iki ay sonra yara tümden kayboldu. Bu oleander ekstresini kullandığım ilk vaka idi.
  2. senesinde mide kanseri teşhisi ile ameliyata aldığım bir hastaya herhangi bir müdahale yapamadım. Kanser mide ve etrafını sarmıştı. Hastanın iki oğluna durumu izah ettim. Çok üzüldüler. Bana “Yapılacak hiçbir şey yok mu?” diye sorunca, NO çalışmalarım konusunda bilgi verdim. Babalarına bu tedaviyi uygulamak istediklerini bildirdiler.

Tedaviye hastanede yatarken başladık, evinde altı ay kadar devam etti. Daha sonra gelmediler. Son durumunu bilmiyordum. Bir buçuk sene sonra başka şikayetleri için muayeneye geldi. Ben kendisini tanıyamayınca, “Mide kanserinden ameliyat ettiğiniz hastanızım” dedi, o zaman hastayı hatırladım. Şaşırmıştım ve tabii ki çok sevinmiştim. Yakınlarından haber almayınca hastanın vefat etmiş olduğunu düşünmüştüm. Bu hastanın da iyi olması, gittiğim yolun doğru olduğunun delili idi. Hastanın karnının içini, inopere (ameliyat edilemez) kanserini görmüştüm ve o hasta karşımda sapasağlam duruyordu. İnanılmaz bir olayla karşı karşıya idim. Bundan sonra bu konuyu bırakamazdım. Muhitimde ölüme terk edilen başka hastaları da tedaviye aldım, bunlardan bir kısmı iyi oldu. İyi olanların sayısı arttıkça bana gelen kanserli hastaların geldiği çevre de genişliyordu.

Kapıma, Kendisini Ölüme Hazırlayan Bir Hasta Geldi

Marmaris’te yazlık evim vardı. Yaz aylarında cumartesi-pazar günlerini orada geçiriyordum. 1973 senesi Haziran ayında bir pazartesi sabahı Marmaris’ten Muğla’daki evimize dönmüştük.

Evimin kapısında İzmir’den gelen bir hasta bekliyordu. Hemen kapıda durumunu anlattı: “Kendisini ölüme hazırlamış, devlet memuru, kanserli bir hastayım. Kabul ederseniz tedavinize geldim” dedi. İzmir’de adliyede başkâtip olarak çalışıyormuş. Ona, “Kendini ölüme nasıl hazırladın?” diye sorunca, “Borçlarımı ödedim, çocuklarımı yerleştirdim” cevabını verdi.

Boynunda, koltuk altında, kasıklarında lenf bezlerinde büyüme olmuş. Biyopsi yapılmış, Hodgkin lenfoma teşhisi konulmuş. İzmir Devlet Hastanesi’nden 4 ay istirahat ve Ankara Onkoloji Hastanesi’ne tedavisi için müracaat etmesini bildiren rapor verilmiş. Elindeki biyopsi raporunu bir asistan doktora, arkadaşının raporu imiş gibi gösterip bilgi almış, gerçeği öğrenmiş. Önerilen tedavi şekli kendisini tatmin etmemiş. Yeni duyduğu alternatif tedaviyi tercih etmiş. Muğla’da bir otele yerleşmiş.

Kendisine tedavi hakkında gerekli bilgiyi verdim. Tedaviye başladık. On beş gün sonra raporundaki bir eksikliği düzeltmek için İzmir Devlet Hastanesi’nden arandığı haberi geldi. Vücudundaki büyümüş lenf bezleri % nisbetinde küçülmüştü. Davet üzerine İzmir’e döndü. Raporu veren sağlık kurulunda Ankara’ya gitmediğini öğrenen doktorlardan kendisine kızanlar olmuş. Onu tekrar muayene eden doktor ise, hastadaki iyiliği görünce gördüğü tedaviye devam etmesini önermiş. Hasta tedaviye devam etti. Üç ay normal tedaviden sonra 6 ay da idame tedavisi gördü ve sonunda tam olarak sağlığına kavuştu.

1988 senesinde TV’de benimle ve hastalarımla yapılan biraz sonra anlatacağım röportaj yayınlandıktan sonra, bazı tıp çevrelerinin “Bu yayın erken yapıldı” diye kıyametleri kopardıkları dönemde, İzmir’de sokakta karşılaştığım bir doktor kendisini tanıttı ve sordu: “Bu konuyu açıklamakta niçin bu kadar geç kaldınız?” Şaşırdım, “Herkesin erken diye beni suçladığı bir dönemde siz niçin geç kaldınız diyorsunuz?” dedim. “15 sene evvel FA.’yı (yukarıda anlatılan kendisini ölüme hazırlayan hasta) size gönderen benim. F.A.’yı iyi eden bir ilaç niçin 15 sene bekledi, bunu anlayamadım” diye karşılık verdi.

Basında ilk defa İzmir’de yayınlanan Yeni Asır gazetesinde 24.1.1974 tarihinde benimle yapılan bir röportajla beraber FA.’nın resmi de çıktı. Bu yayın, Ege bölgesinde büyük etki yaptı.

1973 yılında İzmir’den В .A. eşi H.A’yı getirdi. Rahim kanseri varmış, kalın bağırsağa atlamış, bağırsağı tıkamıştı. Bağırsak tıkanmasına karşı kolostomi (büyük apdestini karma verme) ameliyatı teklif etmişler. Kocası “Hasta bu ameliyatla kurtulacak mı?” diye sormuş, “Hayır, geçici olarak rahat edecek” cevabını alınca ameliyatı kabul etmemiş.

Bu arada büyük abdesti vajinadan gelmeye başlamış, bağırsaktaki tıkanma da böylece kendi kendine düzelmiş. Fakat hasta büyük abdestini vajinadan yaptığı için büyük abdesti iradesi dışında sızıntı halinde devamlı geliyor, bu da hastanın bakım ve temizliğini güçleştiriyordu. Genel durumu da çok düşkündü. Kalın bağırsakla rahim arasında 2,5 cm’lik delik vardı. Bu durumda otelde kalamazdı. Böyle bir hastayı uzun zaman serviste yatırma imkanım da yoktu.

Hastaneye yatış muamelesi yaptım. Boş yatağı olan servislerde kalması için hastane personeli yardımcı oldu. NOÎ ve NOO ile zakkum tedavisine başlandı. Durumu yavaş yavaş düzeliyordu. Dört ay sonra tedaviye evinde devam edebilecek hale geldi. Eşi BA.’ya telefon edip hastayı eve alabileceğini bildirdim. Hasta zamanla tamamen iyi oldu. Vajenle kalın bağırsak arasındaki delik kapandı.

Her bayramda tebrik kartı gönderirler, iyi olduğunu öğrenirdim. 1985 yılından sonra tebrik gelmez oldu. 1988 senesi Mart ayında İzmir’e gitmiştim. Eski hastamı aramaya karar verdim. Eşinin bakkal dükkanı vardı, dükkan kapanmıştı. Komşularına sordum. B. efendinin 1985’te öldüğünü söylediler. Evlerine gittim, kapıyı 15 yaşlarında bir kız açtı.

H.A. beni karşısında görünce şaşırdı. Sağlığı yerinde idi. Kapıyı açan kızın kim olduğunu sordum. H.A. 1973 yılında Muğla’da hastanede yatarken eşi ve yakınları H.A.’nın sağ olarak dönmeyeceğini düşünmüşler. H.A. öldükten sonra nikah yapmak üzere köyden bir kadın bulmuşlar, B.A. onunla yaşamaya başlamış. H.A. ölmeyince üçü bir arada yaşamışlar. Gördüğüm kız öbür kadından dünyaya gelmiş, beraberce büyütmüşler. B.A. ölünce kadın köyüne gitmiş, beraber büyüttükleri kız da ikinci, annesinin yanında kalmış. 1999 yılında H.A.’nın hayatta olduğunu hasta olarak gelen yakınlarından öğrendim.

 

Ulus Gazetesindeki Bir Haber, Hastalara Ümit Olmuş

  1. senesi Şubat ayında, yakın çevremden birisi, 4 yaşındaki oğlunu sağ kasığındaki şişlik için getirdi. Onlar fıtık olabileceğini düşünmüşler. Ancak fıtık değil, lenf bezi büyümesiydi. Vücudunun başka bölgelerinde de büyümüş lenf bezleri vardı. Sağ kasığındaki büyümüş lenf bezini aldım, tahlil için İstanbul Üniversitesi Kanser Enstitüsü’ne gönderdim. On gün sonra cevap geldi. Teşhis “Lenfosarkom” idi.

Tedavi için çocuğu Hacettepe Üniversitesi’ne götürdüler. Orada sol koltuk altındaki büyümüş lenf bezi tahlil için çıkartılmış, aynı teşhis konulmuş. Akciğer tetkikinde hilüslerde de büyümüş lenf bezleri tespit edilmiş. Yarım doz Oncovin yapılmış. Aileye mukadder akıbete hazırlanmaları söylenilmiş. Çocuklarından umutlarını kesmiş olarak Muğla’ya döndüler.

Baba, kanser konusundaki çalışmalarımı biliyordu. Durumu beraberce değerlendirdik. Hasta çocuğu tedaviye almaya karar verdik. Hemen uygulamaya başladık. Yirmi gün sonra ele gelen bezeler kayboldu, yalnız sol koltuk altında 4 mm’lik bir tane kaldı. Ankara’da tedavisi ile ilgilenen ve yarım doz Oncovin yapan klinik şefi bir toplantı için İzmir’e gelmişti. Son durumu görmesi için çocuğu İzmir’e gönderdim. Muayene etmiş, durumun çok iyi olduğunu söylemiş.

Tedaviye devam edildi, sol koltuk altındaki 4 mm’lik nodül geçmedi. Akciğer filmi normaldi. O nodülü aldım, eski raporu ile beraber ilk teşhisi koyan İstanbul Kanser Enstitüsü’ne gönderdim. İlk raporda imzası olan Güzin hanıma da konuyu izah eden bir mektup yazdım.

Neticeyi çok merak ettiğimi, cumartesi günü saat 12’de telefonla arayacağımı bildirdim. Telefonla Güzin hanımla konuştum. Gönderdiğim parçada habis bir bulgu olmadığını söyleyince, ne kadar sevindiğimi anlatmaya gerek yok.

Durumu açıklayan rapor geldi. Hemen raporu ve çocuğu alıp Ankara’ya Hacettepe’ye gittim. Raporu görüp çocuğu muayene ettiler. Durumun çok iyi olduğunu söylediler. “Ama keşke yarım doz Oncovin’i yapmamış olsaydık” diyerek görüşlerini açıkladılar. “Yarım doz Oncovin’le böyle bir netice aldınız mı?” diye sordum. “Hayır” dediler. Ben böyle bir netice dikkat çekecek ve bana yardımcı olunacak diye düşünmüştüm. Bu ve buna benzer daha sonraki yıllarda karşılaştığım olaylar, benim ne kadar saf düşündüğümü gösteriyordu.

Tedavisinin devam etmesi gerekirdi. Ama aleyhimdeki çevrelerin etkisi ile idame tedavisi yapılamadı. Daha sonra hastalığın tekrarladığını başkalarından öğrendim.

  1. yılında Mart ayında Ankara’dan bir doktor, kolon (kalın bağırsak) kanseri ve karaciğerinde metastazı olan 72 yaşındaki babasını getirdi. “Babamın bir aylık ömrü var. Ölümü sizin moralinizi bozacaksa tedaviye almayın. Babamı getirdim. Tedaviye almazsanız geri götürebilirim” dedi. Doktoru başlangıçta tanımamıştım, biraz konuşunca tıbbiyeden sınıf arkadaşı olduğumuz anlaşıldı. Babasını hemen hastaneye yatırdım, tedaviye başlandı.

Babasının sağ hipokondr (karnın sağ üst bölgesi) bölgesinde yumurta büyüklüğünde 2 adet tümör ele geliyordu. 20 gün sonra bir akşam hastanın oğlu doktor evime geldi. “Hemen gel, babamı muayene et!” deyince, babasına kötü bir şey mi oldu diye endişelendim. Hastaneye gittik. Karaciğer üzerinde ele gelen iki tümör ele gelmiyordu.

Babası, 45 gün kadar hastanede yattı. Refakatçi olarak üç erkek ve bir kız kardeş birer hafta süre ile kalıyorlardı. Birisi avukattı ve aynı zamanda Ankara’da yayınlanan Ulus gazetesi yazarlarındandı. Kaldığı bir hafta içinde bir çok hastamla konuşmuş. İzlenimlerini 5-6 gün süre ile her gün gazetede yayınlamış. Benim Ulus gazetesindeki haberden bilgim yoktu. Ankara çevresinden her gün artan sayıda hasta gelmeye başladı. Bir gün adresime gönderilen Ulus gazetelerini görünce Ankara çevresinden niçin hasta geldiğini de anladım.

Pijama ile gelen babaları, 45 gün sonra takım elbiselerini giyerek Muğla’dan ayrıldı. Sınıf arkadaşım olan doktor, “Bu konunun tanıtılması için çalışalım” diye bana baskı yapmaya başladı. Ankara’dan telefonla aradı. “Eylül ayında 4. Balkan Ülkeleri Tıp Günleri toplantısı var. Tebliğ için müracaat edeyim mi?” diye sordu. “Evet” dedim. Gayem, araştırma imkanı olan çevrelere konuyu duyurmak ve ilgilerini çekmekti.

IV. Balkan Tıp Günleri’ndeki Tebliğim, Kıyameti Kopardı

Kongrede tebliğ etmek için tedavi ettiğim sekiz hastaya ait belgeleri hazırladım. Arkadaşımın benim adıma yaptığı müracaat kabul edilmişti. Kongrenin son gününde, 23 Eylül 1973 tarihinde son 15 dakika bana verilmişti.

Kongrenin yapılacağı tarihte Ankara’ya gittim. Elimde, tedavi gören hastalara ait tedavi öncesi ve tedaviden sonra alınmış preparatlar mevcuttu. Bunların kongre salonunda gösterilmesi için mikroskoba ihtiyaç vardı. Aynı binada Tıp Fakültesi’nin Patoloji Enstitüsü de bulunuyordu. Orada talebelikten hocam olan Prof. Necati Eranıl’ı buldum, konuyu anlattım. Bana yardımcı olabilecek bir asistan ve mikroskop istedim. Elimdeki preparatları tetkik etti, “Müsaade edersen

o asistan ben olayım” dedi. Bu, hayatımda unutamadığım bir anı oldu.

Bana ayrılan ll:45’te konuşmam başladı. Salon dolmuş, kapı açık tutulup koridora fazladan sandalye konularak ayakta kalanlara yer sağlanmıştı. Tedavi ettiğim hastalara ait belgeler büyük ilgi gördü: “Kansere iyi geldiğini tesbit ettiğim zakkum bitkisinden olan ekstresinin tesiri, bugüne kadar kullanılan kanser ilaçlarına benzemiyor. Saç dökmüyor, lökositleri düşürmüyor, enjeksiyondan sonra aşılarda görülen reaksiyona benzer belirtiler görülüyor. Muhtemeldir ki, aşı gibi tesir ediyor. Araştırma imkanı olan kuruluşların bu konuya dikkatlerini çekmek için bu tebliği yapıyorum” dedim.

Prof. Eranıl, salona getirdiği mikroskopta preparatları gösteriyor, gerekli izahatı da veriyordu. Konuşmam devam ederken kongreyi tertip eden kurulun başkanı profesör salona geldi, “Kongre bitmiştir, aşağıda salonda kokteyl başlamıştır!” dedi. Dinleyiciler bu isteğe uymadılar. “Böyle mühim bir konu kesilemez” diye itiraz ettiler. Ben konuşmaya ve belgeleri göstermeye devam ettim. Aynı profesör tekrar geldi. Bu defa elinde civarda görevli bir polisten aldığını tahmin ettiğim düdük vardı. Salonun ortasında devamlı düdük çalarak konuşmamı engelledi, salonu boşalttırdı.

Kongrede yaptığım bu tebliğ, aynı gün gündüz radyo haberlerinde akşam da televizyon haberlerinde yayınlandı.

Dinleyenler arasında büyük ilgi gören kongre tebliğim, ilgilerini çekeceğini umduğum çevreler üzerinde ters etki yaptı. Ertesi günü, bilimle uğraştıklarını zannettiğim bazı üniversite mensuplarının korkunç tepkileri ve Sağlık Bakanlığı ile yıllarca sürecek mücadelem başladı. Bakanlık, hakkımda soruşturma yapacak müfettişi benden evvel Muğla’ya göndermişti.

Müfettiş, Muğla’da beni beklerken, köylere gidip benim eski hastalarımla temas kurmuş. Kendisiyle konuşurken bana ilk sözü şu oldu: “Bakanlık sizi harcamaya kararlı. Bu tahkikata ben onun için geldim. Siz gelmeden köylerde akıbetini bilmediğiniz eski hastalarınızı gördüm. Zannettiğinizden daha başarılısınız. Ama bakanlık size karşı ve önyargılı. Ben gördüklerimi yazacağım. Siz Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün 11. maddesine göre hareket ediyorsunuz” dedi. Bu müfettişin vermiş olduğu soruşturma raporuna göre aleyhimde bir karar çıkmadı.

1992 senesinde aynı müfettiş prostat kanserinden hastam oldu.

Kongreden sonra umut verici gibi gözüken iki görüşme teklifi aldım. Birincisi Hürriyet gazetesinden, İkincisi de TÜBİTAK’tan.

Bazı Meslektaşlarım, Başarımdan Rahatsız Oldu

Bir sene evvel Ankara’da Hürriyet Gazetesi’nde bir yetkili ile görüşmüştüm. Gazetede çıkacak bir haberin yardımcı olacağını düşünüyordum. Konuyu neşretmeye değer bulmamış olacaklar ki, ilgilenmemişlerdi. Kongreden bir ay kadar sonra Hürriyet gazetesi Ankara Bürosu’ndan aradılar. Kongrede tebliğ ettiğim hastalarımı Ankara Onkoloji Hastanesi’nde tetkik ettirecekler, hastaların Ankara’ya gidiş-geliş ve otel masraflarını karşılayacaklardı. Eğer yapılan tetkikler sonucunda iddialarımın doğru olduğu kanıtlanırsa, gazete olarak bana her türlü desteği sağlayacaklardı. Teklifi hemen kabul ettim. Tarih belirlendi. Hastaların Ankara’da Stad Otel’de yerleri ayrıldı.

Hastalarımla beraber belirlenen günde Ankara Onkoloji Hastanesi’ne gittik. Hürriyet gazetesinden bir ekip ve Kanser Savaş Genel Müdürlüğü’nden bir yetkili de oradaydı. Onkoloji Hastanesi’nin doktorları, hastaları muayene edip, değişik hastanelerden verilen eski raporları tetkik ettiler. Gazete görevlileri resimler çektiler, hastalarla konuştular. Sonunda vakaların tartışıldığı bir toplantı yapıldı. Bu hastaların daha evvel kanser olduğu, şu anda ise kanser olmadıklarına karar verildi.

Gazete yetkilisi, hastalarla yapılan röportajları yayınlayacaklarını söyledi. Hastane baştabibi de eğer kabul edersem yatan hastalara ilacımı uygulayacaklarını, günlük tetkiklerini yapıp belgeleyerek bana yardımcı olacaklarını bildirdi. Bu önerilerine çok memnun oldum. Tekliflerini kabul ettim, Muğla’ya döner dönmez kendilerine 50 hastaya bir ay yetecek ilacı hemen göndereceğimi bildirdim.

Hürriyet gazetesi herhangi bir yayın yapmadı. Daha sonra Onkoloji Hastanesi baştabibinin yayma mani olduğunu öğrendim.

Muğla’ya döndükten sonra hastane şoförü ile kâfi miktarda ilacı hemen Ankara Onkoloji Hastanesi’ne gönderdim. Bir ay sonra da ilacın devamını kendim götürdüm. Tedavideki hastaları görmek istedim. Baştabip asistan N. hanımı görmemi istedi. Dr. N.’yi buldum, ilacı değişik bölgelerden gelen beş hastaya verdiğini, henüz kontrola gelen olmadığını söylemesi beni şaşırttı. Anlaşmamıza göre, ilaçlar yatan hastalara uygulanacak, muayene ve tetkikleri dosyalarına günlük işlenecekti. Bu durum, konuya hiç önem vermediklerini gösteriyordu. Getirdiğim ilaçları bırakmama gerek yoktu. Buzdolabında kalan kullanmadıkları ilaçları da aldım ve Muğla’ya geri döndüm.

TÜBİTAK’tan Görüşme Daveti Alıyorum

Kongreden sonra ikinci bir teklif de TÜBİTAK’tan geldi. Üzerinde çalıştığım ilaç konusunda görüşmek için Ankara’ya çağırıldım. Ankara’da TÜBİTAK’ın o zamanki sağlık bölümü başkanı ile görüştüm. Konuyla ilgili bir rapor hazırlayıp göndermemi istedi. Rapor, TÜBİTAK

bilimsel kurulunda görüşülecek, eğer kabul edilirse projeyi destekleyeceklerdi.

Muğla’ya döndüm, istenilen raporu hazırlayıp gönderdim. Bir ay sonra raporun kabul edildiğini, anlaşma yapmak için gelmemi bildiren bir yazı aldım. Hemen Ankara’ya gittim. İlaç, eczane vitrinine çıkıncaya kadar desteklenecek, hatta bu konuyla ilgili benim şahsi masraflarım dahi karşılanacaktı. Sonunda elde edilecek gelirin yüzde 25’i TÜBİTAK’a ait olacaktı.

Anlaşmaya ait protokol imzalandı. Benim içinde bulunacağım bir araştırma grubu oluşturulacaktı. Bu konudaki çalışmaları TÜBİTAK organize edecekti. İdeallerimin gerçekleşmesi için bundan daha güzel bir gelişme olamazdı. Bir süre sonra Hacettepe Üniversitesi ile anlaşma yaptıklarını öğrendim.

  1. Nisan 1974 tarihinde emekliliğimi isteyip İstanbul’a taşındım. Buluşumun gelişmesini sağlamak için orada da imkanlar aramaya devam ettim. Bu arada Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde farmakoloji bölümünden Prof. A.A. ve onkoloji bölümünden Prof. B.B. ile beraber çalışmak için noter tasdikli protokol imzaladık. Laboratuvar çalışmaları farmakoloji bölümünde, klinik çalışmalar da onkoloji bölümünde yapılacak, haftada bir toplanıp çalışmalar değerlendirilecekti. Cerrahpaşa’da çalışmalar başladı, alman ilk neticeler de II. Ulusal Kanser Kongresi’nde tebliğ edildi.

Bir süre sonra Prof. B.B., başka idari görevler aldığı için çalışmalarla ilgilenemedi ve haftalık toplantılara da gelemedi. Çalışmaları yardımcılarına bıraktı. Ancak yardımcılar konuya hiç kıymet vermeyince çalışmalar devam etmedi.

Bizim konumuzu bilen ve aynı zamanda TÜBİTAK bilim kurulu üyesi olan aynı bölümün başkanı Prof. R.G.; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. D.F. tarafından hazırlanan ve kendisine onay için gelen projeyi görmemizi istedi. Proje, TÜBİTAK ile benim aramdaki daha evvel bahsettiğim anlaşmaya istinaden hazırlanmıştı. Herşey parasal olarak değerlendirilmiş, her türlü gider yazılmıştı. Ancak projede benden bahseden tek bir cümle yoktu. Ben konunun dışında bırakılmıştım. Proje karşılığı onayı istenen miktar da o zamanın parasıyla 1,5 milyon lira idi.

Konuyu Prof. A.A. ve Prof. B.B. ile beraberce değerlendirdik. Bu bilgiler, durumu ve kötü niyeti açık olarak gösteriyordu. Beklemeyi uygun bulduk.

Prof.D.F.’nin TÜBİTAK îçin Yaptığı Çarpıtma Araştırma

  1. Ocak 1975 tarihinde Prof. D.F. imzalı, 6 Ocak 1975 tarihli şu yazıyı aldım:

“Sayın Dr. Ziya Özel,

Türk Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun müracaatı üzerine, nerium oleander (zakkum) bitkisi yaprağından çıkartılan ekstrenin anti-neoplastik etkilerinin bulunup bulunmadığının tesbiti için gerekli hayvan deneylerini yapmayı kabul etmiş bulunuyoruz. Bitki ekstresinin öncelikle iki fare lösemisi türünde denenmesi ve müsbet netice alındığı taktirde diğer fare tümörlerinde de tecrübesi ve toksikyan tesirlerinin araştırılması gerekmektedir. Bu çalışmalar için gerekli bütün hazırlıklar tamamlanmıştır. Siz de elde etmiş olduğunuz zakkum ekstresinin klinik öncesi araştırmasının yapılmasını arzu ediyorsanız, en kısa zamanda benimle temasa geçmenizi rica ederim.

Prof. Dr. D.F. Onkoloji Ünitesi Şefi”

Yazıda açıkça görülüyordu ki, çalıştığı proje ile benim ilgim yoktu. Benden doğrudan bir şey istemiyordu. Kendisi oleander bitkisinin yaprağından elde edilen ekstrenin anti-neoplastik etkisini araştırmak için hazırlık yapmış. Eğer ben de kullandığım ekstrenin anti-neoplastik etkisinin araştırılmasını arzu ediyorsam kendisi ile temas etmemi istiyordu, yani bana iyilik yapacaktı. Bu yazıya cevap vermem düşünülemezdi.

Daha sonra TÜBİTAK’tan 28.2.1975 tarih ve 22/3502 sayılı şu yazıyı aldım.

“Sayın Dr. Ziya özel,

Oleander (zakkum) bitkisi ile ilgili olarak yapılmakta bulunan araştırmada adı geçen bitkinin ekstresini Hacettepe Tıp Fak. Onk. Ünitesi şefi Prof.Dr.D.F.’ye göndermediğiniz, adı geçen Prof.la yapılan görüşme sonucu anlaşılmıştır. Deneylerin bir an evvel yapılıp sonuçların elde edilebilmesi için Zakkum ekstresini Prof.Dr.D.F. ’ye acele olarak göndermenizi rica ederim.

Tıp Araştırma Grubu Yürütme Komitesi Sekreter V.

İmza”

Bu yazıdan anladım ki, TÜBİTAK’a yanlış bilgi verilmişti. Prof. D.F. benden numune istemedi, sadece bana iyilik yapmak için kendisi ile temas etmemi istedi. Benim dışlandığım bir proje hazırlayan şahısla işbirliği yapamazdım.

Hemen Ankara’ya gittim, TÜBİTAK yetkililerine bana gelen yazıyı gösterdim. Kendileri ile imzaladığım anlaşmada, projede benim de bulunmam gerektiğini, oysa projede ismimden bile bahsedilmediğini de gösterdim. Onlar da benden bir şey istenmediğini gördüler. Bana yazılan yazı, kötü niyetin göstergesi idi. Böyle bir projeye yardımcı olamayacağımı bildirdim. TÜBİTAK’tan bana Prof. D.F. ile görüşmem önerildi.

Oradan Hacettepe’ye gittim. D.F.’yi buldum. Kendisini ilk ve son görüşüm de o zaman oldu. Bana yazdığı yazı elimdeydi. Ben konuşmaya başlamadan, “Sekreter yanlış yazmış” dedi. Hazırlıkları yaptığını, ekstre temininde zorlandıklarını, nasıl hazırlandığını farmakolojiden bir görevliye öğretirsem bu konunun hallolacağını söyledi. Farmakolojiden Prof. Şevket beye telefon etti, saat 14 için randevu aldı. Bana da o saatte orada bulunmamı söyledi. Hacettepe’yi terk ettim. Bir saat sonra telefonla gelemeyeceğimi bildirdim ve Ankara’dan ayrıldım.

Daha sonra özetle, “Zakkum ekstresinde sitostatik ve sitotoksik etki yoktur” diyen bir raporu TÜBİTAK’a verdi. Diğer bir deyişle, zakkum ekstresi kemoterapide kullanılan kimyasal ilaçlar gibi hücreleri öldürmüyor, çoğalmalarına mani olmuyordu. Zakkum ekstresinin etkisi bağışıklık sistemi üzerine olduğundan kemoterapi ilaçlarına uygulanan testlerde etkisiz çıkması çok normaldi. Kaldı ki, kullandığı ekstrenin benim kullandığım ekstre ile uzaktan yakından ilgisi yok idi.

Prof. B.B., Bildiği Halde TV Programında Sessiz Kaldı

2003 yılında tesadüfen izlediğim televizyondaki Ceviz Kabuğu programında Prof. D.F. Prof. B.B. ve rahmetli llhami G. vardı. Bu programda Prof. D.F. “Türkiye’de araştırmalara kıymet verilmiyor” deyince, programı hazırlayan H.C. “Siz araştırma yaptınız mı?” diye sordu, “Yaptım” dedi. “Ne üzerine?” sorusunu, “Zakkum yaprakları üzerine” diye cevapladı. “Ne netice aldınız?” deyince, hiçbir netice alamadığını, sitostatik / sitotoksik etki bulmadığını övünerek söyledi.

Bunun üzerine programa telefonla katıldım. D.F. önce, benim numuneyi TÜBİTAK’a verdiğimi, o numune üzerinde çalıştıklarını söyledi. Ben, TÜBİTAK’ın numune göndermediğime dair bana olan yazısından bahsedince de, sözü değiştirerek numuneyi benden “elden” almış olduğunu iddia etti. Program görevlisi, “Böyle önemli bir konuda herhalde teslim belgesi vardır” dedi. Yazılı teslim belgesi olmadığını, ancak hâlâ test ettiği ekstrenin benden aldığı ekstre olduğunu, sitostatik/sitotoksik etki bulamadıklarını söylemeye devam etti.

Bağışıklık sistemini etkileyen bir ilaçta sitostatik/sitotoksik etki zaten olmazdı ve bu konuda araştırma yapmak vakit kaybı idi. Ama benden istemediği ve alamadığı ekstre konusunda gerçek dışı konuşması, herhalde, “Ben bilimciyim, benim sözüm gerçeklerden / belgeden üstündür” yanlış anlayışından kaynaklanıyordu.

Bu konuşmada beni asıl üzen ise, o programda yanında oturan, konuyu bilen Prof. B.B.’nin susması idi. O tarihlerda Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde beraber çalışma yapmak için noterden onaylı anlaşma yaptığımız Onkolog Prof. B.B. konuyu biliyordu. Prof.D.F.’nin mektubunu beraber değerlendirip cevap vermediğimi biliyordu. Ama susmayı tercih etti. Ben de emin olduğum konuda başkalarından destek almaya ihtiyaç duymadım.

D.F.’nin 1970’li yıllara ait olan bu raporu, daha sonraki yıllarda konuyu çarpıtanların, zakkum ekstresinin etkisizliğini iddia edenlerin hep kullandıkları gerekçe oldu.

Meslektaşlarım, 1963’ten Beri Benimle Uğraşıyor

Memleketimizin değişik bölgelerinden bana gelip de iyi olan hastaların sayısının artması, hekimler arasındaki bana karşı duyulan kıskançlık ve düşmanca saldırıların çoğalmasına sebep oldu. Mâruz kaldığım zorluk ve hakaretlerle dolu mücadele, üç bölümde toplanabilir:

  1. Tıp mensupları ile mücadelem: 1963’te Muğla’da,
  2. Sağlık Bakanlığı ile mücadelem: 1973 yılında Dördüncü Balkan Tıp Günleri Kongresi ile,
  3. Türk Tabipler Birliği ile mücadelem: 1988’de konunun TV aracılığı ile kamuoyuna duyurulması ile başladı.

Uzun yıllar devam edecek olan mücadele yılları, Muğla’ya geldikten hemen sonra 1963 yılında başladı. Yöre halkı ile iyi ilişkilerim, çevredeki hekimlerin hoşuna gitmedi. Aynı mesleği yapanlar arasında kıskançlık her zaman olabilir. Hemen her zaman başarılı olan kıskanılır. Başlangıçta kıskançlıkları, aleyhimde dedikodu yapmak şeklindeydi. Başka bir yere tayin edilmem için uğraştılar, netice alamadılar. Hakkımda valilik makamına yapılan ilk şikayeti anlatırsam nelerle uğraştığım daha iyi anlaşılır.

Muğla’nın bir köyünden çok fakir birisi, her iki bacağındaki yaygın varis sebebi ile çürük raporu almış ve askerlik yapmamış. Yaşı 35 civarında. Her iki bacakta yaygın varise bağlı yaraları var. Bacağın birisine bir ameliyat yapacağımı, 6 ay sonra fayda etmişse diğer bacağa da yapacağımı anlattım. Teklifimi kabul etti.

Bacaklardaki varis yaralarına devamlı pansuman ve bakım gerekiyordu. Ameliyattan 15 gün sonra valiliğe verdiği dilekçe ile hastaneye geldi. Ameliyat olmuş, iyi olmadan hastaneden çıkarıldığı için beni şikayet ediyordu. Ameliyat olan bacağın yarasında 6 ayda netice beklediğimi biliyordu. Hastaya “Bu ne?” diye sorduğumda, “Dr.xxx bu dilekçeyi yazdırdı ve valiliğe vermemi söyledi” dedi. Bu dilekçeye gerekli tıbbi bilgileri içeren cevap verildi. Altı ay sonra ameliyatlı bacakta yaralar kapandı. Diğer bacağı da ameliyat ettim, o da iyi oldu. Senelerce sargılı bacaklarla gezen gariban iyi olmuştu, ama hakkımda şikayet dilekçesi verdi. Bunun gibi basit olaylarla uğraşmak mecburiyetinde bırakıldım.

Muayenehaneme, Bahçeyakası köyünden Folidol’dan (tütün bitkisi için kullanılan çok zehirli bir ilaç) zehirlenme şüphesi ile bir hanım getirdiler. Zehirlenme belirtisi yoktu. Hastanede dahiliye mütehassısı nöbetçi idi. Dahiliye mütehassısının da görmesi için hastaneye gönderdim. O da zehirlenme belirtisi bulamamış. Hastayı evine göndermiş. Hastanın oğlu tatmin olmamış, serbest çalışan bir pratisyen doktora götürmüş. Doktor, “Folidol zehirlenmesine nasıl bakmazlar, baştan savmışlar” der, bazı iğneler yapar ve evine gönderir. Folidol zehirlenmesi, iğne ile tedavi edilemez, kısa zamanda öldürür. Hastanın oğlu dahiliye mütehassısını şikayet eder.

Hastanede nöbetçi olduğum bir akşam, İzmir’de bulunan Sağlık Bakanlığı Baş Müfettişi geldi. Geliş sebebini gece geç saatte öğrendim. Hemen dahiliye mütehassısını hastaneye çağırdım. Hastane kayıtlarını tetkik ettik. Her şey normaldi. Hasta yaşıyordu. Neticede hakkında yapılan soruşturmada suç unsuru tesbit edilemedi. Ancak, dahiliye mütehassısı, aleyhimdeki doktor arkadaşlarının etkisi ile hastanın oğlunu ben şikayet ettirdim diye beni suçladı. Devlet Hastenesi’ndeki görevinden ayrıldı, Sigorta Hastenesi’nde çalışmaya başladı. Orada aleyhimdekilerle işbirliği yaptı.

Ankara’da Dördüncü Balkan Tıp Kongresi’ndeki tebliğ, bardağı taşıran son damla oldu.

23 Ocak 1974 tarihinde Sigorta Hastanesi baştabibi, eğer kabul edersem hastanelerinde Muğla’daki bütün doktorların iştirak edeceği bir toplantı düzenleyeceğini, NO tedavi şeklim hakkında bilgi sahibi olmak istediklerini bildirdi. Kabul ettiğimi, bu tutumlarından memnun olduğumu bildirdim.

Tıbbi konuların konuşulacağı bir toplantı olacak diye dosyalarımı hazırladım. Toplantı saat 17’de idi. Saat 16 sıralarında çocuk servisinde çalışan hastabakıcı geldi. “Bu toplantıya gitmeyin, size kötülük yapacaklar” diye ikaz etti. Çalıştığı servisin doktoru, sigorta hastanesi baştabibi hanımın kocası idi. Tesadüfen dinlediği bir telefon konuşmasından öğrenmiş. Yine de saat 17’de Sigorta Hastanesi’ne gittim. Her zaman her yerde aleyhimde konuşan 6-7 doktor gelmişti. Baştabip olan hanım, doğrudan beni suçlayan bir konuşma yapmaya başladı. Daha o konuşmasını bitirmemişti ki diğerleri saldırıya geçti. Kin kusuyorlardı. Nerede ise üzerime saldıracaklardı ki toplantının yapıldığı odayı terk ettim.

25 Ocak 1974 tarihinde sigorta hastanesinde çalışan altı, serbest çalışan beş doktor, altı da diş tabibi bir basın toplantısı yaparlar. Bir gün sonra, 26 Ocak 1974 tarihli Muğla’da yayınlanan ilk Adım gazetesinin sürmanşet verdiği haber aynen şöyle idi:

“Onyedi Doktorun Kanserli Hastalara Uygulanan İlaca İsyanı

Dr. Ziya ОгеГіп kanser ilacı şifa değil, ölüm saçıyor. Bir süreden beri Muğla Devlet Hastanesi başhekimi Dr. Ziya ÖzeVin kanserli hastalara tatbik etmekte olduğu ilaca Muğla ’da görev yapan 17 hekim isyan etmişlerdir. Önceki gün Dr. Ziya ÖzeVin de katıldığı iki ayn toplantı yapan doktorlar, ÖzeVin ilacı ve ilacı tatbik ettiği hastalan hakkında bilgi aldıktan sonra bir basın toplantısı yaparak, ÖzeVin

tatbik ettiği ilacın tıbbi bir izahının olmadığını ve şifa yerine ölüm

saçtığını iddia etmişlerdir. ”

Açıklamanın altında imzası bulunanlardan birkaçı, resmi makamların bu işe el koymasını ve üzerinde titizlikle durulması gerektiğini de ayrıca belirtmişlerdi.

Konu hakkındaki tıbbi gerçekleri öğrenmeye tenezzül etmeyen onbir doktor, altı da diş tabibi beni Muğla’da istenmeyen adam ilan etmişlerdi, iki toplantı ve dosya tetkikleri uydurma haber idi. Bunlardan bazılarının kapımda yabancı plakalı araba gördükleri zaman Muğla valisine telefon ettiklerini, valinin de kendilerine “Ben Dr. Ziya Özel’in kapısına gelen arabaların kontrol memuru değilim” dediğini başka kaynaklardan öğrendim.

Ankara’daki Bir Profesörün, Beni Şaşırtan Tavırları

Kendisini onkoloji konusunda otorite olarak gören bir hekimle olan anımı ve onun iki mektubunu, memleketimizdeki tıp camiasının başlangıçtan beri bana karşı tutumunu yansıttığı için aktarmak istiyorum.

1962 senesinde Muğla’ya gittiğim zamanki vali Ş.T. çalışmalarımı yakından takip ederdi. Mühim ameliyatları seyretmekten hoşlanırdı. 1973’te Ankara valisiydi. Kanser konusunda isminden çok bahsedilen bir profesör ve zamanın sağlık bakanı ile tanıştırmak için beni Ankara’ya çağırdı. Söz konusu profesör, emekli olmasına rağmen Ankara Numune Hastanesi’nde fahri olarak çalışıyordu.

Verdiği randevuya uyarak belirlediği saatte hastanedeki odasında kendisini ziyaret ettim. Beni farelerinin bulunduğu bölüme götürdü. Yetiştirdiği fareleri gösterdi. Ben de kendisine çalışmalarımı ve aldığım neticeleri anlattım, ilacın geliştirilmesi için yapılacak deneylere yardımcı olmasını istedim. O da neler yapabileceğini anlattı. Muğla Devlet Hastanesi’nde bu çalışmaları yapabileceğini söyledi. Bunun için üç isteği vardı. Kendisinin ve bir kısım farelerinin Muğla’ya naklinin sağlanması, fareleri için bir oda, kendisinin rahatça kalabileceği bir yer. Fareleri ve kendisi için yerleri hemen temin edeceğimi, hazırlık bitince kendisine haber vereceğimi bildirdim.

Hazırlıkları tamamladım, kendisine ne zaman gelmek isterse arabamı göndereceğimi bildiren bir mektup yazdım. Bu mektubuma beni şaşırtan bir cevap geldi. Sanki bu mektubu yazan benimle Numune Hastanesi’nde konuşan şahıs değildi. 29.7.1973 tarihli mektup şuydu:

“Sayın Meslektaşım,

Vali Ş. T. ’rıirı arzusu üzerine bana gelmenizden ve bana kanser ilacı dediğiniz nesne için verdiğiniz izahat için teşekkür ederim. Ancak size randevu verdiğim ve meslektaşlığımıza güvenerek fareliğimde ilacın mahiyetini açıklamadığınız halde preliminer bazı deneyler yapmayı kabul ettiğim halde, randevunuza mazeret bildirmeden gelmediğiniz için üzüldüm. Sonra mektubunuzu aldım.

Yazdıklarınız, tutarsız umutlardan başka bir şey değildir. Deneysel Onkolojinin kuralları vardır. Doğal olarak bunları bilmiyorsunuz. Benim ameliyat yapmaya kalkışmam gibi bir hevesle mektup yazıyorsunuz. Siz Onkolog, deneysel Onkolog değilsiniz. Bu işi de gidip öğrenmek gerekir.

Ben 20 yaşımdan beri bu işle ve kanserle uğraşıyorum. Eğer kullandığınız Arsenik trioksitli bir bileşim değilse, yine de ilaç dediğiniz şeyi T.C. yasalarına göre inceletmeniz ve onkologlar, farmakologlar tarafından denetmeniz gerekir. Kendi kendinize bunu başaramazsınız. Bu işin bilimsel kurallarını ve metotlarını halen bilmediğiniz için. Bu durumda sizinle hiçbir surette işbirliği yapmam.

Deneysel Onkoloji, çok zor ve büyük bilgiler ve tecrübeler isteyen bir iştir. Kapılmışsınız. Kapılmakla kanserin çaresi bulunmaz. Bunu öğrenmek gerek.

Yakında bu konuda ikazlarımı yayınlayacağım. Saygılar.

Profesör Dr….”

Mektubun hemen arkasından Ankara’da yayınlanan bir gazetede bu işi bırakmama yönelik aleyhimde yazılar yazmaya başladı. O yazılar devam ederken 18.8.1973 tarihli bir mektup daha aldım. Onda da şunlar yazıyordu:

“Sayın Meslektaşım,

Size ilişik olarak Barış’ta çıkan bazı kanser ilaçlan ve de sizin çabanız hakkında iki yazımı yolluyorum. Bunların size birer ibret örneği olmasını dilerim. Çünkü çalışmalarınız bilimsel olmadığından ve benimle, Prof. К ve Prof. В ile işbirliği yapmak istemediğinizden, yaptıklarınızı tutarsız görüyorum.

Bunun için size başarı dilemiyorum. Çünkü ampirik bir yolda yürüyorsunuz. Ve bilim sesini dinlemek istemiyorsunuz. Saygılar.

Profesör Dr. …”

Bu iki mektubu yazan kimse, önce beraber çalışma teklifimi kabul etmiş, sonra ilgisiz mazeretler öne sürerek, “Hiçbir surette sizinle işbirliği yapmam” diyor. Kendisine gitmediğim bir randevum yoktu. Çünkü böyle bir randevulaşmamız olmamıştı.

Bu mektuplar birkaç gerçeği gösteriyordu. İlk olarak bana karşı çıkanlar, ne yaptığımı, ne de aldığım neticeleri araştırıp öğrenme ihtiyacı duymuyorlardı. Ancak hiçbir şey bilmedikleri halde benim bu çalışmaları bırakmamı istiyorlardı.

Sağlık Bakanlığı ile Mücadelem Devam Ediyordu

Şubat 1974 başında bakanlıktan görüşmek için Ankara’ya gelmem istendi. Bu görüşmeyi işçi sendikası Türk-lş’in genel başkanı sağlamıştı. Ankara’da bakanlıkta müsteşarı gördüm. Beni o güne kadar boş yere üzdüklerini, gerçekleri öğrendiklerini, Bakan S. C.’nin benimle görüşmek istediğini, görüşmenin saatle sınırlanmaması için cumartesi saat 14’te olmasını istediğini söyledi. Günlerden sah idi. Cumartesiyi bekledim.

Belirtilen saatte bakanlığa, babasını tedavi ettiğim dahiliye mütehassısı doktor ve avukat kardeşi ile beraber gittik. Bakan, doktor değil hukukçu idi. Toplantıda bakanlıktan; bakan, müsteşar ve iki müsteşar yardımcısı bulunuyordu. Ayrıca Onkoloji Hastanesi’nin başhekimi, dahiliye mütehassısı ve operatörü de çağrılmıştı.

Bakan, konuyu özetleyen bir konuşmayla toplantıyı açtı. Daha sonra Onkoloji Hastanesi baştabibi benim aleyhimde uzun bir konuşma yaptı. Bu konunun benim işim olmadığını söyledi, bu saçma heves ve uygulamalardan vazgeçmemi istedi.

Bakan, “Beyler, ben doktor değilim, anlayacağım şekilde soracağım.

Dr.Özel, kongrede 8 hasta tebliğ etti. Bu hastaları gördünüz mü?” Cevap verdiler: “Gördük beyefendi.” Bakan tekrar sordu: “Bu hastalarda tedaviden evvel kanser var mıydı?” Cevap : “Vardı beyefendi.” Bakan yine sordu: “Ya tedaviden sonra?” Cevapları: “Yok beyefendi.” Bu hastaları Hürriyet gazetesi aracılığı ile tetkik etmişlerdi. Bakan “Konu bitmiş, ne konuşuyoruz?” deyince baştabibin cevabı şu oldu:

“Tıp tarihi tetkik edilirse kendi kendine iyi olmuş kanser hastaları olduğu görülecektir. Arkadaşımızın Tedavi ettim’ dediği hastalar, bu gruptan, kendi kendine iyi olan hastalardır.”

Bakan, cevap vermem için bana baktı. Ben, “Arkadaşım haklı. Ancak bir ricam olacak. Tedavi edemedikleri kanserli hastaları bana göndersinler. Bana gelen hastaların kendi kendilerine iyi olma şansları olduğundan bazı hastalara yaşama şansı vermiş olurlar!” dedim.

Onkoloji Hastanesi doktorları bakanın danışmanı olarak toplantıya katılmışlardı. Bakanı ne yönde etkileyecekleri belliydi. Böyle bir toplantıdan müspet bir karar çıkması beklenemezdi. Bakan, beni neticeyi daha sonra bildireceğini söyleyerek gönderdi.

Birkaç gün sonra bakanlıktan Muğla Valiliği’ne “Çok Acele” kaydı ile

  1. tarihli beklediğim yazı geldi:

“Muğla Valiliği

Devlet Hastanesi Baş Hekimi Dr.Ziya özel’irı kanserli hastalara uygulamakta olduğu öğrenilen tertip, ruhsatlı ve tababette kullanılan bir ilaç olmadığı cihetle mahiyeti bilinmeyen bir tertibin hastalara uygulanması mevcut yasalarımıza ve insan sağlığına uygun bulunmamaktadır. Bu itibarla kendisine bu uygulamaya derhal son vermesi hususunun tebliği ve ayrıca içindeki müessir maddelerin ve hayvanlar üzerinde toksik tesirlerin saptanabilmesi için meskür tertipten 8 adet numunenin acele bakanlığa gönderilmesini rica ederim.

Dr. M.Ö.

Sağlık ve Sosyal Bakanı yerine Müşavir Müfettiş”

Gelen yazıda şaşılacak bir şey yoktu. Numuneleri, ilacı kullanmamı engellemeye bilimsel bir kılıf hazırlamak için istiyorlardı.

Sekiz şişe numuneyi bakanlığa kendim götürdüm. Bakanlıktan, getirdiğim numuneleri hemen Hıfzısıhha’ya götürüp teslim etmemi istediler.

Hıfzısıhha’ya gittiğimde bir suçlu gibi karşılandım. Elimdeki numuneleri benden kaçırırcasına almaya kalktılar. Kendilerine numuneleri böyle elden veremeyeceğimi, mühürlü bir torba içinde bir yetkiliye imza karşılığı verebileceğimi, buzdolabında 4-8 derecede saklanacağını bildirdim. Testleri yapacak ilgiliye de bir heyet huzurunda teslim edilmesine dair bir yazı hazırlandı, müştereken imzalandı. Kendilerine güvenmediğimi de açıkça söyledim.

Hıfzısıhha, ilk kuruluş yıllarındaki saygınlığını kaybetmişti. Haliyle, benim bıraktığım numuneler için bakanlığın isteği doğrultusunda rapor vereceklerine emindim.

Bakanlık, Valilere Genelge Gönderdi

1986’da Danimarka’da, daha sonra İsviçre’de iki ilaç firmasına numuneler gönderdim. Her türlü teknik imkana ve deneyimli elemana sahip iki firma da en erken altı ay sonra cevap verebileceklerini bildirdiler. Ama bizim Hıfzısıhha ve de üniversitelerimiz 2-3 haftada netice almış ve beklenen raporu Bakanlığa vermiş ki, Bakanlık bütün valiliklere 10.4.1974 tarihli bir genelge gönderdi. Genelge şöyle idi:

“Muğla Valiliği,

Hekimlerinizin biri tarafından zakkum bitkisinden elde edilen bir sıvının kanser tedavisinde kullanıldığının haber alınması üzerine bahis konusu sıvı, Refik Saydam Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü ile Üniversiteler Tıp ve Eczacılık Fakültelerince incelenmeye tabi tutulmuştur. Bu incelemelerin sonucunda, ilgili kurumlar farmasötik kaidelere uygun olmadan hazırlanan ve kimyasal terkibi bilinmeyen bir sıvının gelişigüzel insan tedavisinde kullanılmasının uygun olmadığını, ayrıca zakkum yaprağında glikozitlerin kanseri tedavi ettiğine dair bir literatür mevcut olmadığını bildirmişlerdir.

Kanser gibi toplumun çok hassas olduğu bir hastalıkta bu kabil uygulamalar vatandaşların istismarına ve aldatılmasına yol açabileceği gibi, ruhsatı alınmamış bir ilacın kullanılması veya mahiyeti bilinmeyen bir maddenin ilaç yerine uygulanması kanunlarımızın yasakladığı bir husus olmakla, iliniz sınırları içinde böyle bir faaliyette bulunduğu öğrenildiği takdirde ilgililere hakkında C. Savcılığına ihbarda bulunulmasını ve ayrıca durumun dikkatle izlenilmesini rica ederim.

Dr. O.Y.

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı A.

Müsteşar”

Sağlık Bakanlığı’nın hakkımda verdiği son karar bu idi. Beni rahat bırakmayacaklardı. Muğla’da aleyhimde çalışanlar, Bakanlığı da arkalarına alınca, saldırının dozunu daha da artıracaklardı. Bunlarla mücadele etmekten mesleğimle ilgili çalışmaya zamanım kalmayacaktı. Diğer tarafta insanların korkulu rüyası olan bir hastalığa çare olduğunu düşündüğüm, neticelerini gördüğüm bir ilaç ve emeklerim vardı. Bunu terk etmem gerekecekti. Mevcut şartlarda benim için iki seçenek vardı:

  1. Muğla’da kalıp, severek yaptığım mesleğime devam etmek için bu konuyu tamamen bırakmak,
  2. Emekli olma hakkım vardı. Neticelerini gördüğüm buluşumu, konuyu bilmeyen, bilmek de istemeyenler karşı çıktı diye bırakamazdım. Emekliliğimi istemeye karar verdim.

Tedavi ettiğim hastalarla ilgili Dirim aylık tıp mecmuasına yazılar göndermiştim, neşredildiler. Dirim’in sahibi Ferudun Frik’i İstanbul’da ziyaret ettim. Babacan tavırlı, iyi bir insandı. Konuyu, o güne kadar gerçekleştirdiklerimi, yapılması gerekenleri etraflıca konuştuk. Eczacılık fakültesi ile işbirliği yapmanın faydalı olacağını söyledi, oradan Prof. Ş. Tekman’la telefonla konuştu, randevu aldı.

Prof. Tekman’a gittim, beni dinledi. “Konu çok güzel, ama sen benim gibi 60 yaşın üstündekilerle değil, 40-45 yaşlarındakilerle çalış” diye tavsiyede bulundu ve sebebini de şöyle izah etti: “Benim gibi altmış yaşın üzerindekiler laboratuvara gidip araştırma yapmaz, görevi yardımcılarına verir. Onlar da, ‘Şu adama bak, bu yaşından sonra bizim üzerimizden isim yapacak’ der, doğru dürüst çalışmazlar.”

Beni bitkisel ilaçlarla ilgilendiğini söylediği bir profesörle tanıştırdı. Kendisine Muğla’dan oğlum (16 yaşında lise talebesi) numune götürdü.

îki ay sonra tekrar numune istedi, yine oğlum numune götürdü. Oğluma, “Baban yaptıklarını doğru söylemiyor, terkibinde tanen çıktı” demiş. Oğlum da, “Benim babam yalan söylemez. Babama inanmayan birisine numuneleri veremem” der, götürdüğü numuneleri vermez. Bu prefösörün kendisinin bir araştırma yapmayıp, verdiğim numuneleri gelişigüzel başka laboratuvarlara gönderdiğini sonraki yıllarda öğrendim.

Emekliye Ayrıldım ve İstanbul’a Göç Ettim

Bu gelişmelerden sonra kararımı verdim, emekliliğimi istedim.

  1. tarihinde 11 sene 5 ay severek çalıştığım Muğla’dan ayrılıp İstanbul’a taşındım. Hastalarla ilişkimi kesmemek için hemen bir muayenehane açmam gerekiyordu. Evimin yakınında yeni yapılan 12 katlı bir binanın 2’inci katında bir daire aldım. 7.4.1974 tarihinde muayenehanemi açtım. Muğla’da çalışmama rağmen İstanbul’da da bir çevrem vardı.

14 Nisan 1974 günü, biri trafik polisi, üç kişi geldi. Gelenlerden birisi Marmaris’li bir öğretmendi, çalışmalarımı biliyordu. Çalıştığı okulun müdürü, bir ay evvel Çapa Tıp Fakültesi’nde mide kanserinden ameliyat olmuş. Hiçbir müdahale yapılmadan karnı kapatılmış, 20 gün istirahatle evine gönderilmiş.

On beş gün sonra, gece saat 24 sıralarında kanama geçirmesi üzerine, evine yakın olan Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılmış. Ailesi gerçek durumu bilmedikleri için mide ameliyatı geçirdiğini söylerler. Kanamayı durdurucu ilaçlarla beraber kan verilir. Kanama durdurulamaz. Çapa Tıp Fakültesi’nden hastanın durumu ve gerçek teşhisi öğrenilince, kardeşlerine, yapılacak bir şey olmadığı bildirilir ve tedavi kesilir. Hastanın, cenazesinin memleketi Maraş’ta defnedilmesi için vasiyeti vardır. Cenaze nakli için hazırlıklar yapılır, çinko kaplı tabut hazırlanır, öleceği an beklenmeye başlanır.

Bu durumda Marmaris’li öğretmen, hastanın kardeşlerine benim çalışmalarımı anlatır. Muğla’dan beni ararlar, İstanbul’da olduğumu öğrenince adresimi bulmuşlar. Muayenehaneme gelenler Marmaris’li öğretmen ve hastanın iki kardeşiydi. Durumu anlattılar. Hastayı görmem için ısrar ettiler. Beraberce Numune Hastanesi’ne gittik. Hasta baygın yatıyordu, nabız, tansiyon alınmıyordu. Hastanın odasına gelen asistan doktora durumunu sordum. Her türlü tedaviyi kestiklerini, yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Kendisine üzerinde çalıştığım bir ilacı uygulamak istediğimi söyledim. “Biz bir şey yapmıyoruz, hasta yakınları izin verirlerse ne isterseniz yapabilirsiniz” dedi.

ilk iğnesini yaptım, ikinci gün kardeşleri geldi, durumunun aynı olduğunu söylediler. Yardımcımı gönderdim, iğnesini yaptırdım. Üçüncü gün kardeşlerden biri telefon etti, hastanın durumunun daha iyi olduğunu, hastaneden çıkmak istediğini söyledi. “Sakın hastaneden çıkarmayın, yaşaması için gerekli tedaviler ancak hastanede yapılabilir!” dedim.

iki saat sonra iki kardeş, hastayı sedye ile muayenehaneye getirdiler, ilk gün hasta komada diye yanında her şey konuşulmuştu. Meğer hasta konuşulanları anlıyormuş. Konuşacak duruma gelince ilk söylediği “Beni çıkarın, burada benim ölmemi bekliyorlar, iki gün evvel buraya gelen doktora götürün, götürmezseniz kendimi pencereden atarım” demek olmuş. Israr edince sedye ile hastaneden çıkarılmış. Muayenehaneme o halde getirildi. Kendisi rahat konuşabiliyordu, isteği, her gün araba ile gelmesi, yardımcımın arabada iğnesini yapmasıydı. Teklifini kabul etmekten başka seçeneğim yoktu.

On gün sonra kendisi yardımsız yürüyerek muayenehaneye gelmeye başladı. Tedaviye muntazam olarak devam edildi. 3 Eylül 1974 tarihinde ameliyatının yapıldığı üniversite hastanesine kontrole gönderdim. Kendisini görünce şaşırmışlar, ne yaptığını sormuşlar. O da yaz tatilini memleketi olan Kahramanmaraş’ın Andıran yaylasında geçirdiğini, bol miktarda çam balı yediğini ve bu şekilde iyi olduğunu söyler. Yeni filmleri çekilir, bir gün sonra gelmesi önerilir. Oradan bana geldi. “Çam balı hikayesine inanmadılar, yarın tekrar ne yaptığımı soracaklar ne söyleyeyim?” diye sordu. Ben de “Gerçeği söyle!” dedim.

Bir gün sonra filmleri tetkik edilir, eski dosyası çıkartılır, ve “Siz tamamen iyi olmuşsunuz, bu çam balı ile olacak şey değil, ne yaptınız?” diye tekrar sorarlar. O da gördüğü tedaviyi anlatır. Servisin şefi olan profesör baş asistanına beni bulmalarını söyler, iki gün sonra o serviste çalışan iki baş asistan muayenehaneme geldiler, hocalarının beni görmek istediğini söylediler. O görüşme yapıldı. O servisle iyi münasebetlerimiz uzun zaman devam etti.

Çapa Tıp Fakültesi’nde verilen 20 günlük istirahat raporu bitiminde Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde “inopere mide kanseri” teşhisi ile dört ay istirahat raporu verilir. Dört ay istirahat raporu sonunda Haydarpaşa Numune Hastanesi’nden tekrar “mide kanseri” teşhisi ile 4 ay daha istirahat raporu verilir. Bu arada yapılan bütün tetkikler de normal çıkıyor.

Elindeki raporları tetkik eden sıhhi kurulda görevli bir hekim, “mide kanseri” teşhisini görünce “Hocam, rapor almak için daha uygun bir teşhis bulamadınız mı? Bu ne?” diye sorar. O da, “Bu teşhisi ben uydurmadım, siz hekimler koydunuz!” diye cevap verir.

  1. tarih ve 888 sayılı aynı hastanenin Sağlık Kurulu raporunda, daha önce verilen raporlarda hata yapıldığı, midesinde tümör olmadığı, iyileşmiş ülser olduğu, görevine devamda mani bir hastalığı olmadığı bildirilir. Hastam Y.T. 10 Şubat 1988’de TV’de yayınlanan hastalardan “Ben 13 yaşındayım” diyen eski hastam idi. Kanserden sonraki yıllarını saymaya sıfırdan başlamıştı.

(Y.T.’nin vaka hikayesine drozel.org sitesinden erişebilirsiniz:

2010 yılında halen normal yaşantısına devam etmektedir. Web adresimiz şöyle: http://www.drozel.org/tr/teshis_antrum_YT.htm)

Yurtdışına Seyahat Sınırlaması, Çalışmalarımı Engelledi

Yaptıklarım hakkında hiç bilgisi olmayan, bilgi sahibi olmak da istemeyen bazı hekim gruplarının devamlı saldırdığı 1974 Temmuz ayında bir doktor telefon etti. Kendisinin onkoloji konusunda Amerika’da 12 sene çalıştığını, araştırmalarım ve çalışmalarım hakkında bilgi almak istediğini, benim için uygun olan zaman ve yerde buluşup konuşmak istediğini söyledi. Kendisini pazar günü saat 10’da evimde bekleyeceğimi bildirdim.

Bir kuruluşa ait hastanenin baştabibi idi. Dört saat konuştuk. Bendeki bilgi ve belgeleri tetkik etti. “Aleyhinde konuşanlar bunları bilmiyorlar mı?” diye sordu. “Kimse sormuyor ki” dedim. Ayrılırken hiç unutmadığım şu sözleri söyledi: “Sen bizden öndesin!” Dr.M.G. ile dostluğumuz uzun zaman devam etti.

İstanbul’a geldikten sonra araştırma yaptıklarını zannettiğim çevrelerle irtibat kurup çalışmalara başladım. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Farmakoloji bölüm başkanma konuyu her yönü ile anlattım. Zakkumun hangi türlerininin, hangi kısımlarının kullanıldığını yerinde göstereceğimi söylediğim zaman “Yeni bir şey buldum diyen birçok insanla karşılaştım, ama sizin gibi her şeyi açıklayanı ilk defa görüyorum” dedi. Benim saklayacak bir şeyim yoktu.

ilacımın gelişmesini sağlayacak araştırma imkanı olan yer aramaya devam ediyordum. 1976 senesinde, başında saçlı deride “Zona” teşhisli yaraları olan 75 yaşlarında, uzun zaman Almanya’da çalışmış, emekli bir mühendis tedavi için geldi. Yaptığım tedavi ile iyileşti. Bu arada çalışmalarımla ilgilendi, Almanya’ya gideceğini, orada bu araştırmaları yapacak yer arayacağını söyledi. Ben bu sözleri pek önemsemedim.

Onbeş gün sonra Münih’ten telefon etti. Farmakoloji profesörü H.W. ile görüştüğünü, konuyla ilgilendiğini, benimle görüşmek istediğini söyleyince şaşırdım. Yanıma 500 cc bir şişe ekstre alıp hemen Münih’e gittim. H.W. ile konuyu konuştuk, hasta dosyalarım tetkik edildi, araştırmaları yapmayı kabul etti. Bıraktığım numune ile çalışma başladı. Üç ay sonra aldığı ilk neticeleri bildirdi, tekrar numune istedi. Tanışmamızı sağlayan eski hastam 500 cc’lik bir ekstreyi götürdü. Araştırmalar devam ediyordu. Yurtdışına çıkışları üç senede bir defa olarak sınırlayan kanun çıkınca Prof. H. W. ile olan çalışmalarımıza ara vermek mecburiyetinde kaldık.

(Anadolu Üniversitesi mensuplarının 1990 senesinde Nokta dergisine verdikleri beyanatta uydurdukları gibi Prof.H.W. ile beni onlar tanıştırmadı. Bu konuya daha sonra döneceğim.)

20 Günlük Ömrü Kalan Gelin, Şimdi Torun Sahibi

1975 senesi Temmuz ayında kucakta taşman, 60 yaşında, ileri derecede sarılığı olan jeoloji mühendisi bir hastayı, eşi ve üç kızı muayenehaneme getirdi. Sarılığı vardı. Bütün vücudu kaşınıyordu, iki ay evvel karın ağrısı ile sarılık başlar, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ilgili servisine yatırılır, tetkikleri yapılır. Pankreas kanseri olduğu, kanserin karaciğere ve karın organlarına yayıldığı, yapılacak bir tedavi olmadığı söylenerek taburcu edilir.

Sarılığa bağlı kaşıntı dayanılmaz hale gelince, aynı fakültede çalışan başka bir cerrah profesöre muayene ettirirler. O da teşhisi doğrular. Safrayı bağırsağa akıtacak bir yol değiştirme ameliyatı ile sarılığın ve kaşıntının geçeceğini, ama bunun hayat kurtarıcı olmadığını söyler. Ameliyat teklifini kabul ederler ve hastayı Amerikan Hastanesi’ne yatırırlar. Hasta ameliyat olur. Ameliyatı yapan profesör, ameliyat notuna, “Bağırsaklarda safra yolunu bağlayacak sağlam bölge yoktu” diye yazar, durumu aileye anlatır. “Hastanın büyük kızının 20 gün sonra nikahı olacak, o güne kadar yaşar mı?” diye sorarlar. Doktorun cevabı “Hayır, bu hastanın 20 gün yaşama şansı yok!” olur. Ameliyatın üçüncü günü hastaneden çıkarırlar. Tarabya’daki evlerine giderken bana getirdiler. Tedaviye başladık.

Bir ay sonra sarılık azaldı, kaşıntı geçti. Dört ay sonra sarılık tam olarak geçti. Altı ay sonra, daha evvel hastayı tanıyan doktorların hastayı görmelerinin hem hasta, hem de benim için faydalı olabileceğini düşündüm. Hastaya teşhisi ilk defa koyan profesöre götürdüm. Hasta dışarıda bekledi. Ben, profesörün odasına girdim. Konuyu anlattım. Hastanın iyi olduğunu, dışarıda beklediğini söyledim. “Demek ki hastada kanser yokmuş” dedi. Hastanın ameliyat edildiğini, ameliyat bulgusunun da kanser olduğunu doğruladığını söyleyince, meşhur profesörün cevabı, “Ben ameliyat tavsiye etmedim” oldu. Ne hastayı görmek istedi, ne de yapılan tedavi ile ilgilendi.

Oradan çıktık, ameliyatı yapan profesöre gittik. Konuyu kısaca anlattım. “Yirmi gün sonraki nikahta bulunamaz dediğiniz hastayı görmek ister misiniz?” deyince hastayı hatırladı ve şaşırdı. Hemen hastayı odasına aldı, muayene etti. Bana, “Siz kimsiniz? Bu hastaya ne yaptınız?” dedi. Ben kendimi tanıttım, ne yaptığımı anlattım. “Ben bu hastanın içini gördüm. Hastanın 20 gün yaşama şansı yok dedim. Ama bilmediğim, hastanın karşısına elinde ‘Zakkum’ diye mucize olan bir doktorun çıkacağı idi” diye konuştu.

Yirmi gün sonra nikahlanan kızı bir sene sonra erkek çocuk dünyaya getirdi. Torunu yedi yaşma geldiğinde sünnet düğününde eski hastamla beraberdik.

Kapına Gelen Her Hasta îyi Olsa Beni İlgilendirmez!

Gayrettepe’deki muayenehaneme Taksim İlk Yardım Hastanesi dahiliye servisinde çalışan asistan Dr. T.Z. geldi, kendisini tanıttı. Servislerinde yatan iki mide kanserli hastaya benim ilacı kullanmaya karar vermişler. Eğer yardımcı olursam her türlü tetkiklerini de günlük yapacakları bu hastaların dosyalarını bana vereceklermiş. Bu şekilde bana da yardımcı olacaklarmış. Teklifini kabul ettim, iki hastaya bir ay yetecek ilacı verdim.

Bir ay sonra aynı doktor tekrar geldi, hastaların durumlarının iyiye gittiğini, tedaviye devam edeceklerini, ilaç almak için geldiğini söyledi. Tekrar bir ay yetecek miktarda ilaç verdim. İlaç bitiminde yaptıkları tetkikleri getirmesini istedim.

Yirmi gün sonra Tercüman gazetesinde birinci sayfada bir haber çıktı. Bana gelen doktorun elinde benden aldığı ilaç şişesi ile çekilmiş resmi vardı. Haberde, Dr. T.Z. Gayrettepe’de bir laboratuvarda kendi yaptığı ilaçla iki mide kanserli hastayı tedavi ettiğini anlatıyor, ilacı hakkında bilgiler veriyordu. Bu haber üzerine Sağlık Bakanlığı hemen soruşturma başlatır.

Yayından bir hafta sonra muayenehanemde hasta bakıyordum. Odamda yanımda bulunan da eski sağlık bakanı E.S. idi. Yanımda çalışan hemşire odama geldi, iki Sağlık Bakanlığı müfettişinin görüşmek için geldiklerini bildirdi. İçeri almasını söyledim.

Gelen iki müfettiş, odamda eski bakanlarını görünce şaşırdılar. Eski bakan, kendilerine benim için güzel bir konuşma yaptı ve sözlerini şu cümle ile bitirdi: “Takdir edilmesi gereken bir hekimi, soruşturmalarla rahatsız ediyorsunuz!” Onlar da, “Gazetede çıkan haber üzerine bakan beyin emri ile bu soruşturmayı yapıyoruz. Takdir, bakan beye ait” dediler.

Müfettişler, Tercüman gazetesindeki haber üzerine, elinde benden aldığı ilaç şişesi ile resim çektiren doktoru bulurlar. Gazetede çıkan sözlerini inkar eder, “Bu ilacı ben yapmadım, Gayrettepe’de Dr. Ziya Özel’den aldım” der ve müfettişleri bana gönderir. Ben ilacı kendimin yaptığını, Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün 11. maddesinin bana verdiği hakla hastalarıma uyguladığımı bildirdim.

O tarihlerde Cerrahpaşa’da protokol imzalayıp beraber çalışma yaptığım onkoloji profesörünün ve tıp doktoru olan Sağlık Bakanı K.D.’nin beraber bulunduğu bir toplantıda bakan K.D., “Tek başlarına çalışacaklarına bize müracaat etseler, kendilerine yardımcı oluruz” şeklinde sözler sarfeder. O günlerde Japonya’da bir çalışma başlatmıştık, liyofilize edilmiş ilaç göndermemiz gerekiyordu. Üniversitenin böyle imkanı yoktu. Desteğe ihtiyacımız vardı. Konuşmayı duyan profesör, bakanın söylediklerini aramızda yaptığımız toplantıda gündeme getirdi. Bana, “Senin bakanla konuşman faydalı olabilir” dedi.

Yaptığımız çalışmaları da içeren bir dosya hazırladım, bakanla görüşmek üzere karlı bir Şubat günü Ankara’ya gittim. Bir vatandaş olarak bakana ulaşmanın zor olduğunu biliyordum. Uzun süre meclis başkan vekilliği yapan, Kayseri Lisesi’nden sınıf arkadaşım vardı. Onu buldum. O sırada milletvekili değildi. Bakan KD.’nin yakın arkadaşı olduğunu, beni görüştürebileceğini söyledi. Telefonla aradı, makamında yoktu. “Her öğle saat 12-13 arasında Anadolu Kulübü’ne gelir. Orada bekler, görürüz” dedi.

Saat 13’te gittik, bakan bey oradaydı. Arkadaşım beni tanıttı, konuyu kısaca anlattı. Bakan bana konuşma fırsatı vermedi. “Demek İstanbul’da kanser tedavi ettim diyen sensin! Seninle uğraşacağım, yasaları çiğniyorsun! Bir arkadaşımla beraber geldiğin için daha fena konuşmayacağım, ama seninle sonuna kadar uğraşacağımı bilesin!” dedi. Elimdeki çantayı göstererek, “Bana göstermek için dosyalar getirdin, ben hekim değil, idareciyim. Senin kapma gelen her hasta iyi olsa beni ilgilendirmez, seni mahkemeye vereceğim!” dedi.

N.O.’nun 1976’daki Yargı Süreci

Tercüman gazetesinde çıkan haber üzerine müfettişlerin yaptığı soruşturma sonucu Sağlık Bakanlığı 1976 senesinde İstanbul 11. Asliye Ceza Mahkemesi’nde aleyhime dava açtı. Bakan sözünü yerine getirmişti.

Askerî hakimlikten emekli, talebelik yıllarından arkadaşım, avukatım olarak davayı takip ediyordu. İlacı kullanan hastalar, hasta yakınları, Cerrahpaşa’da araştırma yapan profesörler tanık olarak dinlendi. Bu soruşturma dönemi iki sene sürdü. Sonunda savcı iddianamesini okudu, cezalandırılmamı istiyordu. Karar için duruşma günü olarak 28.12.1977 tarihi belirlendi.

Avukatım, “Biz bu davayı kaybedeceğiz. İki senede dava dosyası 100 sayfayı geçti. Karşılığı para cezası olan bu kadar kabarık bir dosyayı hiçbir hakim okumaz, cezayı verir, onu da tecil eder ve dosyayı kapatır” diyerek son kanaatini söyledi. Benim için mühim olan ise, cezanın alınmamasıydı. 10 lira para cezası da alsam bu ilacı bir daha kullanmam mümkün olmayacaktı.

  1. senesinde İstanbul’a taşındıktan sonra başarılarını hayranlıkla takip ettiğim, Avukat Burhan Apaydın’la tanışma mutluluğuna ermiştim. Kendisi her zaman, “Tıp da, hukuk da insanlık için olan mesleklerdir” der. Boş zamanlarında muayenehaneme gelir hastalarla ilgilenir, onların dertlerini dinlerdi. Birçok hastamı ismen tanırdı. Bu arada 11. Asliye Ceza’daki davayla da ilgileniyordu. Avukat arkadaşım son fikrini söyleyince, “Hemen vekaletname çıkar, davaya ben gireceğim” dedi. Duruşma gününden evvel avukat arkadaşıma telefon etmiş, davaya o gün yalnız kendisinin girmesi konusunda anlaşmışlar. Benden, kendisinin de tanıdığı üç hastanın o gün adliyede olmalarını istedi. Teşhislerini, durumlarını bilen, iyi olmuş, birisinin teşhisi İngiltere’de konulmuş üç hastamı hazır bulundurdum.

Duruşma başladı. Hakim, Apaydın’ı görünce, “Burhan bey, dosyayı tetkik için mehil isteyeceksiniz herhalde” diye sordu. “Hayır dosyayı tetkik ettim, savunmaya hazırım” dedi. Söze şöyle başladı:

“Ben buraya Dr. Özel’i savunmak için gelmedim. Dr. Özel’e vereceğiniz ceza, ne benim, ne de onun umurunda. Ben buraya (elindeki ilaç şişesini göstererek) şu ilacı savunmak için geldim. Vereceğiniz kararla tarihe geçebilirsiniz. İleride fakir milletimiz bu ilacı yurtdışından ithal etmek mecburiyetinde kalmasın diye buradayım. Karar safhasındaki bir duruşmada tanık dinlenemeyeceğinin bilincindeyim. Ancak rica ediyorum; bu ilaçla sağlığına kavuşan memleketimizin üç güzide evladı dışarıda bekliyor, kararınızı vermeden lütfen onları dinleyiniz!”

Mahkeme üç hastayı dinlemeye karar verdi.

Bekleyenlerin ilki 22 yaşında öğrenci, İkincisi 49 yaşında kurmay albay ve üçüncüsü 43 yaşında ortaokul müdürü idi. Ortaokul müdürü, hikayesini biraz evvel anlattığım tabutu hazırlanmış, ölümü beklenen mide kanserli hasta idi. Diğer ikisinin hikayeleri de şöyle idi.

A.O. 1975 yılında 22 yaşında genç delikanlı iken vücudunda ağrılar başlar. Değişik üniversite hastanelerinde 13 defa biyopsi, birçok kan ve diğer tetkikler yapılır, filimler çekilir, ancak teşhis konulamaz. Ağrıları şiddetlenerek devam edince babası yegane geçim kaynakları olan dükkanını satıp A.O.’yu İngiltere’ye gönderir. Orada tekrar tetkikler ve biyopsiler yapılır, “lipid histiocytosis” teşhisi konulur. Kemoterapi denenir, ancak fayda etmez. Kendisine kullandıkları kemoterapi ilaçlarının testis hücrelerine zarar vermiş olabileceği, artık iktidarsız olabileceği de söylenir. Sonunda eline rapor ve ilgili hekime başlıklı bir mektup verilerek taburcu edilir.

Raporda, yapılan tetkikler, konulan teşhis, denenen tedaviler detayları ile anlatılır. Mektup ise, hasta ile ilgilenecek olan doktora hitaben yazılmıştır. Yazıda özetle; A.O.’nun hastalığının tıpta az görülen bir hastalık olduğundan, veri bankalarına çok faydalı olacağı ifade edilerek hasta öldükten sonra kemik iliğinden alman numunenin kendilerine gönderilmesi istenilir. Türkiye’ye döndükten sonra verilen rapor ve mektuba istinaden askerlik şubesince çürüğe ayrılır.

Ingiltere’den ağrı kesici ilaçlar verilerek gönderilmişti. Ağrıları devam ediyordu. 1976 senesi Haziran ayında bir gün saat 18 sıralarında bir hanım telefonda hasta oğlunu getireceğini söyledi. Çalışma saatlerimin 9:30-18 arası olduğunu, ertesi günü saat 9:30’dan sonra getirmesini istedim. O sırada telefonda A.O.’nun annesine bağırmasını duydum: “Söyle o adama, bu ağrıyı yarma kadar nasıl çekeceğim?” Bunun üzerine annesine “O adama söyle şimdi gelsin, kendisini bekliyorum” dedim.

Evleri, Beşiktaş’ın Ihlamur bölgesinde yani muayenehaneme yakın bir yerdeydi. Yarım saatte geldiler. Elindeki belgeleri tetkik ettim. Böyle bir teşhisle ilk defa karşılaşıyordum. Muayene için dokununca ağrıdan etrafı rahatsız edecek şekilde bağırıyordu. Aldığı ağrı kesiciler fayda etmiyordu. Hastalık, kemik iliğini tamamen infiltre ettiğinden sık sık kan takviyesi yapılmak mecburiyetinde kalınıyordu. N01 ile tedaviye başladım.

ilaç, beklediğim pozitif etkiyi gösterdi. 45 gün sonra ağrıları azaldı. Günde iki adet Novaljin ile gününü rahat geçiriyordu. NOI tedavisine başladıktan sonra kan takviyesine de ihtiyaç duyulmadı. Altı ay sonra hastanın bütün şikayetleri geçti. Kan tetkikleri normaldi.

Bir sene sonra hastanın bütün tetkikleri yapıldı. Alman neticeleri gösteren raporları, hastanın son resmini, kendilerinin hasta için verdikleri raporu ve de öldükten sonra kemik iliği istedikleri mektubun fotokopilerini, daha evvel hastayı tetkik eden İngiltere’deki hastaneye gönderdim. Yaptığım tedaviden de kısaca bahsettim. Bu yepyeni tedavi şeklinin ilgilerini çekeceğini ümit ediyordum.

Bir ay sonra kendilerinden bir mektup aldım. A.O.’nun hayatta ve iyi olmasına çok sevindiklerini, hemen gelirse bütün tetkiklerini tekrar yapacaklarını bildirdiler. A.O.’nun ailesinin maddi imkanının, İngiltere’deki tedavi sırasında çok zayıfladığını, ancak kendilerinin yardımcı olması halinde gelebileceğini bildirdim. Bu mektubuma cevap gelmedi.

(A.O. 1985’te evlendi, bir erkek çocuğu oldu. 2010 senesinde

İstanbul’da ticaretle hayatını kazanmaktadır.)

Yeni Evli Albaya, “Teselli” Reçetesi Vermişler

  1. senesi Mayıs ayında cumartesi günü bir kurmay yüzbaşı evime geldi. Birliklerinin kumandanı Kurmay Albay A.ö.’nün raporlarını getirdi. İstanbul Deniz Hastanesi’nden verilen rapora göre, albaya laparatomi yapılır (karnı açılır), kanserin mideyi sarmış, karaciğere atlamış olduğu görülür, durum inoperabl (ameliyat edilemez) olarak değerlendirilir. Mide kanseri, karaciğer metastazı teşhisi konur, sonunda muayene kaydı ile 6 ay hava değişimi verilir. Kurmay yüzbaşı komutanlarını bana getirmek istediklerini söyledi. Gelirse yardımcı olmaya çalışacağımı bildirdim.

Bir gün sonra pazar günü saat 10’da hasta albayı evime getirdiler. İstanbul Deniz Hastanesi’nden tedavi için Çapa Tıp Fakültesi’ne gönderilmiş. Albay yeni evlendiği eşi ile beraber muayene için Çapa Onkoloji’ye gider. Orada muayenesi yapılır, reçetesi verilir. Karısını, durumunu öğrenmesi için muayene eden doktora geri gönderir.

Eşi kendisini tanıtır, kocasının durumunu öğrenmek istediğini, yeni evli olduklarını, eşinin çocuk istediğini söyler. Muayeneyi yapan doktor, albaya yapabilecekleri bir tedavi olmadığını, reçeteyi teselli için verdiklerini, dul olarak büyütmek isterse çocuk yapabileceğini söyler. Eşi dışarı çıkınca durumu anlatır. “Sana yapabilecekleri bir tedavi yokmuş, reçeteyi de teselli için vermişler” deyince albay, “Benim teselliye ihtiyacım yok!” der, reçeteyi oracıkta yırtar, atar. Birliğinin bulunduğu Mersin’e giderler. Orada ümitsiz bekleyiş başlar. Kurmay yüzbaşının benimle irtibat kurmasının ertesi günü hastayı İstanbul’a getirdiler. Tedaviye hemen başlandı.

Tedaviye Mersin’de devam etmek üzere ayrıldılar. Bu arada kumandanı olduğu birlik Kıbrıs çıkartmasında görev alınca, raporlu olduğu halde çıkartma harekatına katıldı. O sene amiral olmayı bekliyordu. Mesleğinde başarılı, sicili temiz bir subaydı. Ancak tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığı için terfi ettirilmedi. Amirallik kadrosunu boşa harcamak istemediler.

Kurmay albayın tedavisi yaklaşık bir yıl sürdü. Kontrollerini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yaptırıyordu. Aralıklarla yapılan tetkiklerde hastalığın gerilediği, bir yıl sonraki tetkiklerinde artık kanserden iz kalmadığı görüldü.

Beden Kabiliyeti Talimatı’na (BKT) göre; “Tedavisi mümkün olmayan hastalığa yakalananlar kanuni süre istirahat hakkını kullanır, sonunda haklarında kati işlem yapılır.” Yani emekliye ayrılır. Askeri sıhhi kurul, kendisine üç kere altı aylık rapor verir. Son raporun bitiminde kurula girer. Kurulda kendisine BKT uyarınca emekliye sevkedileceği söylenir. Albay buna itiraz eder, Cerrahpaşa’dan aldığı, kendisinde hastalık olmadığına dair raporları verir. Askeri kurul ne yapacağını şaşırır, Ankara’daki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na danışır. Neticede albaya sağlam raporu verildi ve görevine iade edildi. Yaş haddinden emekli oluncaya kadar orduda hizmet verdi.

Bu üç hasta başlarından geçenleri, teşhislerini, kendilerine yapılanları, son durumlarını anlatırken hakimin gözleri yaşarmıştı. Duruşma salonu dinlemek için gelen avukatlarla dolmuştu. Hastalar dinlendikten sonra hakim kararı açıklayacaktı ki Avukat Apaydın söz aldı, “savcı iddianamesini geri alsın!” dedi. Savcı söz aldı, “yeni deliller karşısında dosyanın tekrar değerlendirilmesi için savcılığa iadesini istiyorum” dedi. Duruşma ertelendi.

Ertelenen duruşmada savcı yeni mütalaasını okudu, suçsuz olduğumu belirtti ve beraat kararı verilmesini istedi. Mahkeme 20-4-1978 tarihinde 1978/167.sayılı “Beraat” kararını verdi. NO’nun iki sene süren ceza tehditli günleri böylece bitti.

Hastalara ilaç uygulamamda yasal engelin kalkması, bana gelen hasta miktarını arttırdı.

Başka Bir Yargılama

Muayenehanenin bulunduğu binanın yöneticileri, bana gelen hastalardan rahatsız oluyorlardı. Hastalar koridorları, asansörü kirletiyor diye devamlı şikayet ediyorlardı. Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre apartman katında muayenehane olmasının bir sakıncası yoktu. Yöneticiler birkaç defa muayenehaneme gelip bu binada çalışmamı istemediklerini, kendi isteğimle çıkmadığım takdirde mahkemeye vereceklerini söylediler. Ben çıkmayınca da dediklerini yaptılar. Muayenehanemi boşaltmam için mahkemeye başvurdular.

Duruşmaya avukatları geldi. Benim avukatım Apaydın ilk sözü aldı. Hakime, “Ben burada savunma yapmayacağım, avukat arkadaşımın mahkemenize verdiği dilekçeyi okumakla yetineceğim” dedi, dava dilekçesini okumaya başladı. “Memleketimizin ve şehrimizin geri kalmış bölgelerinden gelen halk apartman koridorlarını ve asansörleri kirletmektedir” cümlesinden sonra savunmaya geçti:

“Bu ne demek sayın hakim? Bu dilekçeye göre, şehrimizin ve memleketimizin geri kalmış bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın Şişli’de, Kadıköy’de muayenehanesi olan bir doktora gidememesi gerek. Bütün dünyaya geri kalmış bir ülke olarak tanıtılan Türkiye’de yaşayan insanların hasta olduklarında, ileri ülke olarak bilinen Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da bir doktor muayenehanesine gidememesi gerekir. Bu nasıl bir görüş? Mussolini döneminde İtalyan yazar Ignazio Silone faşist düzeni eleştirmek için yazdığı bir kitabında İtalyan halkını sınıflara ayırır: en üstte prensler, altına prensin uşakları, sonra prensin köpekleri, sonra iki satır boş bıraktıktan sonra İtalyan halkı yazar.”

Avukat Apaydın muayenehaneme gelişlerinde 12. katta oturan birisinin evinde beslediği iri yapılı köpeğiyle aynı asansörü kullandığını görmüş, köpek asansörden çıkarken resmini çektirmiş. Çantasından çıkardığı resmi hakime verdi. “Bu resim, bu binanın asansörünün kapısında çekildi. Köpeğin kullandığı asansörü vatandaşa çok görüyorlar. Bu nasıl bir zihniyet?” derken, hakim, Apaydın’ın sözünü kesti ve davacı avukata, “Böyle saçma bir gerekçe ile mahkemeye gelinir mi? Şansına bir de memleketimizin en zeki ve en güzel konuşan avukatı karşına çıkarsa perişan olursun, senin adına üzüldüm” deyince, avukat çantasını aldı ve duruşma salonunu terk etti. Mahkeme de tek celsede bitti. Neticeyi söylemeye gerek yok.

Ancak koridorların hastalar tarafından kirletildiği suçlaması devam ediyordu. Hastaların koridorlara işediğini dahi iddia ediyorlardı. Bu durum, bir akşam saat 19’da muayenehaneden ayrılırken üst katlarda oturan birisinin köpeğini aşağıya indirirken köpeğin koridora işemesini görüp yöneticiye göstermeme kadar devam etti. Ondan sonra o konu da kapanmış oldu.

Bana her gelen hasta, iyi olmuş bir hastayı görüp öyle geliyordu, iyi olan hasta sayısının artması benim moralimi yükseltmekten başka fayda sağlamıyordu. Dünyanın önüne çıkmak için, yerine getirilmesi gereken şartlar vardı. Bu şartları yerine getirmek için eczacılık fakültesi ve Cerrahpaşa ile olan temaslarımdan memleketimizde bu tür çalışmaların netice vermeyeceği gerçeğini öğrenmiştim. Buluşumun insanlığın hizmetine girebilmesi için bu araştırmaları yurt dışında yapabilecek yer aramaya başladım.

ABD Patent Ofisi’ne Başvuru

Oğlum Tamer, ABD’de yüksek lisans çalışmaları yaptığı dönemde patent konusunu araştırmıştı. Patent koruması olmadan sanayileşmiş ülkelerde kimsenin konu ile ilgilenmeyeceğini söylüyordu. Bir plan yaptık. Buna göre önce ABD’de, oranın kurallarına uygun olarak patent başvurusu yapacaktık. Hemen arkasından yabancı bir tıp dergisinde konuyla ilgili olarak bir makale yayınlayacaktık. Bu yayının ilaç firmalarının dikkatini çekeceğini, patentin lisansını alarak ilacı geliştirip tüm insanlığın hizmetine sunacağını umuyorduk.

ilk olarak ABD Patent Ofisi için başvuru dosyasını ve yayın için vaka raporlarını içeren makaleyi hazırladık. Tamer, dosyayı 13 Mayıs 1986 tarihinde Washington D.C.’deki Patent Ofis’e elden teslim etti. Makaleyi de yayın merkezi aynı kentte olan kanser ile ilgili tıp dergisine gönderdi.

Derginin editörü kendisi ile görüşmek istemiş. Editörün kendisine söyledikleri şu olmuş: “Bu makalede anlatılan vakalar doğru olamaz. Doğru olsaydı, önce Türkiye’de, sonra dünyada herkes duyar, bütün kanserli hastalar tedavi için akın akın Türkiye’ye gidiyor olurdu”. Haklıydılar! Ancak onlara Türkiye’deki ortamı izah edebilmenin de imkanı yoktu.

ABD’de Patent Ofis ile irtibatı sağlayacak bir avukatlık firmasına ihtiyaç vardı. Bu, benim ödeme gücümün çok üstündeydi. Biz daha evvel planı yaparken söz konusu avukatlık hizmetlerini, lisansı vereceğimiz ilaç firmasının hukukçularının yapacağını öngörmüştük. Makale yayınlanmayınca, doğrudan ilaç firmalarıyla temas kurmayı kararlaştırdık.

Sanayileşmiş ülkelerdeki büyük ilaç firmalarından on iki tane seçtik. Vakalardan numuneler içeren ve patent başvurusunun ABD’de yapıldığını belirten bir dosya hazırladık. Seçtiğimiz firmalara gönderdik.

Bu firmalardan ikisi, biri Danimarka’dan (bu kitapta ismi kapalı tutularak kısaca Danimarka Firması (DF) diye anılacaktır), diğeri İsviçre’den Sandoz konuyla ilgilendiklerini bildirdiler. Ancak her ikisi de, lisansını alacakları ilacı önce denemek istediklerini, bunun da takriben altı ay süreceğini belirttiler. Kabul ettim. Gizlilik anlaşmaları imzalandı. Kendilerine numuneler gönderildi.

istemiş oldukları altı ay test süresi, yaptığımız programa uymuyordu. ABD Patent Ofisi’nden cevap verilecek ilk yazı gelmişti. Buna, beni temsilen cevap verecek avukatlık firmasını hemen bulmamız gerekiyordu. İlkokuldan hocam Hafize Özal İstanbul’da oturuyordu. Kendisi ile sık sık görüşürdük. Bu konuları onunla konuşurken, Devlet Planlama Teşkilatı müşteşarı olan oğlu Yusuf Özal’la temasın faydalı olabileceğini söylemiş ve evinin telefonunu vermişti.

Bir cumartesi günü Tamer’le durumu değerlendirirken Yusuf Özal’a telefon etmeye karar verdik. Kendisini aradım. Konuyu ve problemimizi izah ettim. Ertesi günü beni ve Tamer’i Ankara’ya görüşmek için davet etti.

Ankara’da evinde buluştuk. Konuyu her yönüyle tartıştık. Konunun büyüklüğünü ve içinde bulunduğumuz şartları çok iyi anlamıştı. Böyle bir projenin gerçekleşmesi halinde memleketimize sağlayacağı avantajları düşünerek mutlaka destek bulunması gerektiğini söyledi. Temaslarının neticesini görüşmek üzere çarşamba günü Tamer’in Ankara’da olmasını istedi.

Ağabeyi Başbakan Turgut Özal ve yeni buluşlara ilgisiyle tanıdığı Devlet Bakanı Tınaz Titiz ile konuyu görüşüp incelemişler. Devlet Bakanlığı’na bağlı Teşebbüs Destekleme Ajansı’nın (TDA) bu projeyi desteklemesi için hemen çalışmalara başlanmasına karar verilmiş. Gerekli olan para Başbakanlıksan TDA’ya verilecek, benim onayımla projenin ilerlemesi için harcanacaktı. Proje gerçekleştikten sonra TDA sağlanacak maddi menfaatlere %25 nisbetinde ortak olacaktı. Ayrılan paranın miktarı 500.000 ABD doları idi. İyi niyetli bir yönetici olan Tınaz Titiz Devlet Bakanlığı’ndan ayrıldıktan sonra TDA’nın yönetimi değişti. Ayrılan bu paranın büyük kısmı gayesi dışında harcandı.

Hemen ABD’de bir patent hukuk firması ile anlaşılarak ABD Patent Ofisi ile yazışmalar başlatıldı.

Numune gönderdiğimiz ilaç firmalarından, önce DF’den etkisinin immünomodülatör olduğunu bildiren cevap geldi. İstanbul’a gelip benimle karşılıklı görüşmek istiyorlardı. Gizlilik anlaşmasının kapsamını yüz yüze görüşmeleri de içine alacak şekilde değiştirmek gerekti.

DF tarafından bana imzalamam için gönderilen anlaşma metnini görünce çok şaşırdım. Bu metine göre, kendileri mucitti, ben onlardan bilgi alacaktım. Aldığım bilgiyi ben gizli tutacaktım, onların bu türlü bir mecburiyetleri olmayacaktı. Anlaşma taslağını ABD’deki patent avukatlarına gönderdim. Onlar da şaşırdılar. “Bu kötü niyetli insanlarla daha fazla görüşmeyin” tavsiyesinde bulundular. DF ile ilişkimiz bu şekilde son buldu.

Sandoz İlaç Firması: Maddeniz İmmünomodülatör

Sandoz numuneleri aldıktan birkaç ay sonra ön bilgiler vermeye başladı. 3 Haziran 1987 tarihinde gelen Dr. Römer imzalı teleks mesajında “Şu ana kadar in vitro araştırmaların neticeleri var. Madde aktiftir, toksik değildir. Öyle gözüküyor ki doğru yoldayız” diyordu.

10 Temmuz 1987 tarihli Sandoz mektubunda da aynen şunlar yazıyordu:

“Sayın Dr. Özel,

Deney programımızla ilgili sizi güncel tutabilmek için size, maddenizin ‘in vitro’ immünomodülatör aktivite gösterdiğini ama sitostatik aktivite göstermediğini bildirmekten memnunluk duyarım. İmmünomodülatör aktiviteyi ortaya çıkarmak için birçok ‘in vivo’ araştırmalar devam etmekte. Daha evvel söylediğimiz gibi ‘in vivo’ deneylerin neticelerini Ağustos ortasına kadar alacağız.

Neticeler enteresansa -ki bunu ümit ediyoruz- Ağustos’un ikinci yansında ilende yapılacakları tartışmak ve‘ilacımıile bize bir ders vermeniz için bizi ziyaret etmenizi isteyeceğiz.

Samimi dileklerle.

Saygılanmla.

İmza Dr. D. Römer”

Diğer bir deyişle ilaç, kemoterapide kullanılan ilaçlar gibi hücre öldürücü değildi. İmmünsistemi, yani vücudun bağışıklık sistemini düzenleyerek etki sağlıyordu.

10 Ağustos 1987’de ise şu faks mesajı geldi.

“Sayın Dr. Özel,

Şu ana kadar 10 Temmuz tarihli mektubuma bir cevap alamadık. Size söyleyebilirim ki ‘in vivo’modellerde alman neticeler çok heyecan verici. Ve Ağustos’un ikinci yansında veya Eylül’ün başında sizinle buluşmayı teklif ediyoruz. Sizi nazik bir şekilde Bazel’deki toplantıya davet ediyoruz. Lütfen hangi tarihlerin sizin için uygun olduğunu bildiriniz. Bir haftanın ikinci yansı bizim için hep en uygun oluyor. Sizin cevabınızı alır almaz otel rezervasyonunuzu yapacağız, şayet siz de isterseniz uçak yerlerinizi ayırtacağız.

Nazik dileklerle.

İmza Dr. D. Römer”

(Bu ve diğer bazı Sandoz belgelerine www.drozel.orgsitesinde http://www.drozel.org/eng/27.htmadresinden erişilebilir.)

Bazel’deki toplantılar 3-4 Eylül 1987’de gerçekleşti. Toplantıya eşim Zerrin, oğlum Tamer ve Amerikalı patent avukatımla katıldım. Sandoz’un bilimcileri “in vitro” ve “in vivo” deneylerde aldıkları neticeleri prezante ettiler. Ben de kendilerine klinik uygulama detaylarını değişik vakalarda alman neticeleri belgeleri ile anlattım.

Bilimciler, kendilerine gönderdiğim numunelerin kompozisyonunu merak ediyorlardı. Numuneleri NOÎ kodu ile göndermiştim. Toplantıların sonunda Sandoz’un kıdemli bilimcisinin “Ben veya yakınlarımdan birisi kanser olursak, dünyanın neresinde olursanız olunuz mutlaka size geleceğiz” sözlerini hiç unutamam.

Toplantıda prensip olarak anlaştık. Sandoz NOI’yi dünya piyasalarında tek başına satabilmek için lisans istiyordu. Buna karşılık NOÎ’nin tüm geliştirme çalışmalarını yapacaktı. Onların avukatları ile benim avukatım detayları bir-iki ay içinde halledeceklerdi ve sonra anlaşmayı imzalayacaktık. Memnuniyet verici gelişmelerle Türkiye’ye döndük.

Patent için Avrupa Patent Ofisi’ne de (APO) başvurulmuştu. APO‘ya yapılan başvuruların inceleme usulü ABD’dekinden farklı idi. Patent için ilk başvurulan tarihten 18 ay sonra APO kendisine yapılan başvuruları yayınlayarak sanayi kuruluşlarına duyuruyordu. Benim başvurum da Kasım 1987’de APO tarafından yayınlandı. Yayından birkaç gün sonra Sandoz’dan anlaşmadan caydıkları yönünde bir yazı aldım.

Yazıya göre; APO yayınından NOI’nin Nerium Oleander ekstresi olduğunu öğrenmişlerdi. Onlar, daha önce bunun kompozisyonu belli kimyasal bir ilaç olduğunu sanıyorlarmış. Bir ilaç firması aktif maddeleri izole eder de bu maddeleri sentetik veya başka türlü yaparsa benim patentim bunlara mani olamazmış. Bu yüzden anlaşmaktan vazgeçmişler.

Sandoz’un yazısının özü; “Biz kendimiz tek başımıza sizden lisans almadan bunun aktif maddelerini ayırabiliriz ve siz de bize bir şey yapamazsınız” idi.

TRT’deki Özel Yayın, Bütün Planları Altüst Etti

Sandoz ile olan gelişmeleri Tınaz Titiz, Yusuf Özal ve onlar aracılığı ile Turgut Özal da yakinen izliyorlardı. Konunun ticari ve şerefi olmak üzere iki yönü vardı. Sandoz, son yazısında ima ettiği üzere aktif maddeleri ayırıp kendi başına piyasaya çıkardığı takdirde Türkiye şerefini de kaybedecekti. En azından şerefinin Türkiye’de kalabilmesi için konunun acilen sıra dışı biçimde TRT vasıtasıyla kamuya duyurulmasına karar verildi.

Böyle bir yayın, benim hiç istememiş olduğum bir yaklaşımdı. Planladığımız gibi gitmiş olsa, Sandoz veya bir başka firma lisans altında geliştirmeyi gerçekleştirseydi, Türkiye’de insanlar konuyu her şey bittikten sonra öğreneceklerdi. Halbuki şimdi tasarlanan yayın Balkan Kongresi’nden sonra aleyhimde olanları çok daha korkunç azdıracaktı. Bunun alternatifi, şerefi Sandoz’a kaptırmaktı, böyle bir riske girilemezdi. Haliyle yayın fikrini ve teklifini kabul etmek zorundaydım.

Diğer taraftan ABD Patent Ofisi (ABDPO) ile yazışmalar devam ediyordu. ABDPO, NO ekstresinin kardiyak glikozitler içerdiğini, bunların da (1974’te Hacettepe’de Prof D.F. tarafından verilen raporun tersine) sitostatik, sitotoksik etkisi olduğunun zaten bilindiğini öne sürerek patenti tescil etmemekte diretiyordu. Etki mekanizmasının doğrudan hücre öldürücü yolla değil, bağışıklık sistemi yoluyla olduğunu gösteren, hatta aktif maddeleri ayırmaya yönelik araştırmaları TDA aracılığı ile kendimiz yapmalı, yaptırmalıydık.

Bu araştırmaları ABDPO’yu iknada da kullanacaktık. TDA’nın desteklediği ilk araştırmalar İstanbul Üniversitesi’nin Deneysel Tıp Araştırma Merkezi’nde (Detam) başladı. Daha sonra Münih Üniversitesi Farmakoloji Enstitüsü’nde devam etti. Araştırma konularına daha sonra döneceğiz .

TRT’den üç kişilik bir ekip geldi. İstanbul’da bulunan hastalarımla ve benimle geniş kapsamlı röportajlar yaptılar.

Bu yayından sonra aşırı bir talep olacağı tahmin ediliyordu. Konu zamanın Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı’ya açıldı. “Gizli” kaydıyla kendisine Sandoz dosyasının bir kopyası verildi. Yayından sonra olacak talebi karşılamak için tedbirler düşünüldü

Yayın, TRT’nin ana kanalında 10 Şubat 1988 günü saat 20 haber bülteninde 27 dakika olarak gerçekleşti. Etkisi ve tepkisi zannedilenin çok ötesinde ve farklı oldu. Üstüme saldırı o kadar fazla oldu ki, hastalara yardım söz konusu dahi olamadı.

Yayının ikinci günü İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde basın toplantısı yapıldı. Yanımda avukat Burhan Apaydın, Detam Başkanı Prof. S.B., Detam’daki araştırmaları yapan biyolog T.A. vardı. Salon hınca hınç dolmuştu. Gelen basın mensuplarının bir bölümü konuyu ilk ağızdan dinleyip öğrenmek için sorular soruyorlardı. Tıbbi konuları S.B., T.A. ve ben cevaplıyorduk. Hukuksal yönünü de avukat Apaydın her zamanki ikna edici üslubu ile herkesin anlayacağı şekilde izah ediyordu.

Aleyhteki tıp mensupları tarafından görevlendirilen, ellerine yazılı metinler verilen, o metinlere bakarak konuşan, kötü niyetle geldikleri her hallerinden belli olan bazı basın temsilcileri de vardı. Bunlardan en göze batanı da bir gün evvel konuyu sürmanşet “Zakkum Rezaleti” başlığı ile veren gazetenin temsilcisi idi. Zakkumun zehirli olmasından, TÜBİTAK’ın bunun sitotoksik ve sitostatik olmadığını gösteren araştırmasını Hacettepe’ye yaptırdığına kadar konuyu yalanlamaya, aşağılamaya yönelik, malum kimseler tarafından dikte ettirilmiş her türlü çarpıtmayı dile getirdi.

Bir başka gazete temsilcisi de, yayının, o günlerde gündemde olan milli savunma bakanına ait yolsuzluk iddialarını ikinci plana düşürmek için hükümetin organize ettiği bir oyun olduğunu iddia ediyordu. Gazetecilerden fırsat bulurlarsa dinleyenlerden de sual soran oluyordu.

TRT, pazar günü konunun tartışılması için bir açık oturum hazırlamaya karar verdi. Davet ettiler, kabul ettim. Avukat Apaydın ve Detam’dan Prof. S.B. de davet edilmişti. S.B. gelemeyeceğine dair mazeret bildirdi.

O sırada basın, bu yayını erken yaptı diye TRT’yi hedef tahtası yapmıştı. Aynı tarihlerde başbakanın Mısır seyahati vardı. TRT genel müdürü de başbakanla beraberdi. Başbakana refakat eden basın mensupları devamlı olarak bu yayın erken yapıldı diye TRT genel müdürüne saldırırlar. O sırada başbakanla bu seyahate katılan genç bir işadamı basın mensuplarına, “Siz bu hastalığa yakalananların ve yakınlarının ne çektiğini biliyor musunuz? Bunu yaşayan bilir. TV’de gördüğünüz o hastalardan birisi benim akrabam. İki sene evvel altı ay yaşam süresi verilmişti. Böyle bir hastayı iyi eden tedavi şekline tepkinizi anlamıyorum” der. Bu konuşmadan sonra basın TRT Genel Müdürüne saldırıdan vazgeçer.

Türk Tabipler Birliği’nin Saldırısına Uğradım

Pazar günü sabah avukat Apaydın’la beraber saat 7’de uçakla Ankara’ya gittik. Toplantıya katılacakların isimlerini öğrendik. Bunlar; Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı, Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı

  1. K., Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Başkanı Prof.N.F., TTB İkinci Başkanı Prof.KT., TÜBİTAK Başkanı, Av. Apaydın, 1973’te Muğla’da babasını kolon kanseri ve karaciğer metastazından tedavi ettiğim dahiliye mütehassısı Dr. T.A. ve benden oluşuyordu.

Sabah saat 10’da Av. Apaydın ve Dr.T.A. ile bir toplantı yaptık. Konunun tıbbi yönü tartışılacak diye dosyalar hazırlamıştım. Toplantıya katılacakların isimlerini görünce tıbbi bir tartışma olmayabileceğini düşündük. Hazırlığımızı ona göre de yaptık. Tıbbi konulara ben cevap verecektim, saldırıya geçerlerse Av. Apaydın gereken cevabı verecekti.

Saat 14’te TRT binasına gittik ve beklemek üzere bir salona alındık. Biraz sonra Türk Tabipler Birliği Genel Başkanı ve yardımcısı geldiler. Bize karşı tutum ve tavırlarının ne olacağını açıkça belli ediyorlardı. Yüzümüze bile bakmadılar. Daha sonra Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı geldi. Bunların hallerini görünce, “Beyler, peşin hükümle bir yere varılmaz. Konu hakkında hiçbir araştırma yapmadan karşı çıkmanızı anlamıyorum” dedi. Daha sonra programın yapılacağı salona geçildi.

Program başladı. TRT sunucusu kısa bir konuşmayla konuya giriş yaptıktan sonra ilk sözü bana verdi. Ben özet olarak bu projeye nasıl başladığımı, niye bırakamadığımı anlattım. İlk aldığım neticeleri 1973 yılında 4. Balkan Tıp Günleri toplantısında açıkladığımı söylerken TTB Genel Başkanı sözlerimi bitirmemi beklemeden saldırıya geçti. Benim insanlık suçu işlediğimi söyleyip, ne idüğü belli olmayan, ilaç olarak nitelenmeyen bir maddeyi nasıl olur da insanlara kullanabileceğimi azarlar tarzda sorarak sözümü kesmesi üzerine ben de, “Eğer çaresiz hastalara yardım etmek ‘insanlık suçu’ ise, ben bu suçu işledim, benim hekimlik anlayışım budur!” dedim.

Konu tıbbi bir tartışma olmaktan çıkmış sadece bana hakaret ve saldırı şekline dönmüştü. TTB Genel Başkanı, “Daha evvel zakkum üzerinde araştırma yapan Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. D.F.’nin zakkum ekstresinin sitostatik ve sitotoksik bir etkisinin olmadığına ait TÜBİTAK’a verdiği bir rapor var” deyince itiraz ettim: “Prof. D.F.’ye ben numune vermedim, benim kullandığım ekstre ile D.F.’nin ilgisi yok!” deyince TTB Genel Başkanı, “Bilim adamı yalan söylemez!” dedi. (Yani yalan söyleyen bendim.)

“D.F.’nin raporunda sitotoksik (hücre öldürücü) ve stostatik (çoğalmayı önleyici) etki yoktur” diyor, ben de var demiyorum, ekstrenin etkisi immünomodülatör” deyince, bu sefer de TTB İkinci Başkanı sözümü kesti: “îmmünomodülatör etkili demek, çok büyük bir etkiyi gösterir. Kimbilir, böyle bir rapor, hangi uydurma laboratuvardan alındı. Sandoz gibi, Roche gibi bir laboratuvardan alınmış olsa, öper başıma koyardım” deyince, yanımda oturan Sağlık Bakanı Akarcalı yüzüme baktı. Ekstrenin immünomodülatör etkili olduğunu bildiren Sandoz’un raporu, yanında getirdiği çantasında mevcuttu. Ancak Sandoz’la aramızdaki gizlilik anlaşması gereği açıklama yapamıyorduk.

Bir süre sonra Sandoz’la aramızdaki gizlilik anlaşması kalktı. Sandoz’un raporu Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. Gazeteciler TTB İkinci Başkam’na konu hakkında fikrini tekrar sorduklarındaki cevabı ise, “Biberi Sandoz’a göndersem içinde bağışıklık sistemine etkili en az iki madde çıkartırlar!” oldu.

TTB Genel Başkam’mn “Bilim adamı yalan söylemez!” sözü üzerine Av. Apaydın çantasından hemen 27 Mayıs 1960 İhtilalini yapanlardan biri tarafından yazılan kitabı çıkardı. “Sizin bilim adamı dediğiniz profesörlerin nasıl yalan söylediklerini göstereceğim!” dedi ve kitaptan bir bölüm okudu. TTB Genel Başkanı, “İstisna, kaideyi bozmaz” deyince, avukat Apaydın daha başka misaller verdi.

TÜBİTAK Başkanı, bir yakınının benim tedavim sonucunda iyileştiğini de söylediği üç saatlik oturumun sonunda, TTB’nin temsilcileri ile olan mücadelenin ne olduğu herkes tarafından öğrenilmiş oldu.

İstanbul Onkoloji Grubu, Kapı Kapı Hasta Sorguladı

Uzun zaman hâfızalarda kalan ve konuşulan bu programdan sonra İstanbul’da bulunan onkologlar Prof. N.B.’nin başkanlığında “İstanbul Onkoloji Grubu”nu kurdular. Görevleri, bana karşı yapılacak saldırıları organize etmekti. Hemen çalışmalara başladılar.

Basın toplantısında dağıtılmak üzere 12 örnek hastanın belgelerinin toplandığı bir bülten hazırlamıştım. İstanbul Onkoloji Grubu ilk olarak bültendeki 12 hastayı araştırmaya karar verir. Hastaların adreslerine muayene için doktorlar gönderirler.

Giden doktorlarla hasta ve yakınları arasında ilginç konuşmalar olur. Bültende yazılı hasta V.K’nın sorgusu için gelen doktorla hastanın oğlu M.K. arasında şu konuşma geçer:

  1. Dr.: Eski hasta V.K.’yı görmek istiyorum.
  2. M.K: Niçin görmek istiyorsunuz? Annem iyi, herhangi bir şikayeti yok.
  3. Dr.: Anneniz kanser hastasıymış, T.T.B tarafından muayene için gönderildim.
  4. M.K: Neyini muayene edeceksiniz, şu anda hayatta olması yetmez mi? On sene evvel biz doktor ararken neredeydiniz? der ve gelen şahsı kovar.

Gittikleri her yerde buna benzer durumlarla karşılaşırlar.

Onkoloji Grubu, tanıtıcı kitapçıkta dokümanlarını verdiğim 494 hastayı da kendilerine göre değerlendirdi. Sağlık kuruluşlarına gönderdiğim 494 hastanın tedavi neticelerine ait bilgiler olan bir kitapçık vardı. 494 hastadan sadece basın bülteninde verdiğim 12 örnek hastanın iyi olduğunu kabul ederek başarı oranını %2,4 olarak hesaplamışlar. 494 hasta hiçbir tedavi görmese de %2,4’ü kendi kendine iyi olabilirdi diye çarpıtarak beyanat verdiler. Basın bültenindeki 12 hastanın 6’sı, daha evvel gördükleri tedavinin sonradan etkisiyle iyileşmiş, diğer 6’sında ise kanser yoktu dediler.

Bu hastaların teşhislerini ben koymamıştım. Bir kısmının teşhisi yurtdışındaki hastanelerde, diğerleri de Türkiye’deki üniversite kliniklerinde ve devlet hastanelerinde konmuştu. Konulan tüm teşhisleri inkar ediyorlardı. “Kanser yok, sadece ince bağırsağında solucan varmış” dedikleri hastamın hikayesini, IOG mensuplarının çarpıtmalarına örnek olması bakımından buraya koyuyorum.

1932 doğumlu bayan V.O. Almanya’da çalışırken 1974 yılında karın ağrıları çekmeye başlar. Kusmalar, iştah kaybı ile aşırı kilo kaybeder. Hastaneye yatırılır, tetkikleri yapılır. Mide kanseri teşhisi ile ameliyat edilmesine karar verilir. Karnı açıldığı zaman, mide kanserinin pankreas ve duodenuma atladığı görülür. Hastaneden kendisine verilen rapora teşhis olarak; “Pankreas ve duodenuma kök salmış inoperabl (ameliyatı mümkün olmayan) mide kanseri” yazılır.

Ameliyat notunda, karın kontrol edilirken ince barsakta bir adet barsak solucanı olduğu görülür ve o da rapora yazılır. Bu ameliyat ve kanser teşhisinin arkasından Türkiye’deki Sosyal Sigortalar Kurumu’nun (SSK) o zamanlar Almanya’daki eşdeğeri olan “Landesversicherungsanstalt Oberfranken und Mittelfranken” (LVA) V.O.’yu malulen emekliye ayırır. Hastaya birkaç aylık ömrünün kaldığı bildirilir. Kendisine 6 ay yetecek miktarda uyuşturucu ilaç verilerek Türkiye’ye gönderilir.

Türkiye’de ağrıları çok artınca SSK İstanbul Hastanesi’ne götürülür. Aynı hastanenin sıhhi kurulu Almanya’daki teşhisi tekrar eden bir rapor ve morfin reçetesi verir.

Hastayı 15 Eylül 1974 tarihinde bana getirdiler. Devamlı morfin kullanmaktan sarhoş gibi davranıyordu. Çok zayıf ve düşkün bir haldeydi. NOl ve NOO tedavisine başlandı. Hastanın ağrıları zamanla azalarak tamamen geçti. Toplam yaklaşık beş aylık tedaviden sonra sağlığına kavuştu.

V.O. malulen emekliye ayrıldığından her ay Almanya’dan 462 DM (Alman Markı) emekli maaşı gelmeye devam eder. Bir süre sonra Alman sigortası LVA durumu fark eder. Akıllarına ilk gelen; “V.O.’nun ölmüş olması lazım, herhalde aylıkları kendini V.O. gibi gösteren birisi alıyor” olmalı ki, Türkiye’de ödemeleri yapan yerden, V.O.’ya maaşı ödenirken resminin çekilip kendilerine gönderilmesini isterler. Birkaç ay boyunca her ödemede V.O.’nun resimleri çekilir, LVA’ya gönderilir. Nihayet 1982 yılında LVA, V.O.’dan sağlık durumunu bildirir rapor ister.

SSK İstanbul Hastanesi’nde V.O.’nun sağlık kontrolü yapılır ve 3 Kasım 1982’de sağlam olduğuna dair rapor verilir, raporun bir kopyası LVA’ya gönderilir. Bu rapor üzerine LVA emekli maaşını kestiğini bildirir, Almanya’ya dönüp tekrar çalışmaya başlamasını ister. V.O. İstanbul’da hayatını kurmuştur. Almanya’ya dönmez, emekli maaşı da kesilir.

(V.O.’nun vak’a raporuna; www.drozel.orgvehttp://www. drozel. org/tr/teshis_mide_VO. Htm adreslerinden erişilebilir.)

V.O. 10 Şubat 1988’deki TRT yayınında hikayesini anlatan eski hastalardan biriydi. IOG’nin sözüm ona araştırmalarında; “Kanseri yok, sadece bağırsağında solucan varmış” diye vakaları nasıl çarpıttığına da tipik bir örnekti.

TTB’nin, Hakkımdaki Soruşturmaları

TV’deki açık oturumda Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) amacının ne olduğu açıkça görülmüştü. Zaman geçirmeden aleyhimdeki kampanyayı başlattılar. Benim çalışmalarıma mani olmak için hemen Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nda ekseriyeti üniversite mensubu onkologlardan oluşan bir “Etik Kurul” oluşturuldu. İstanbul Tabip Odası aracılığı ile de hemen soruşturma başlatıldı.

İstanbul Tabip Odası’ndan 23-2-1988 tarihli ve 988/3619 sayılı yazıyı aldım.Yazı şu idi:

“Sayın Özel,

İstanbul Tabip Odası yönetim kurulu 357 sayı 8 no ve 16.2.1988 tarihli karan ile hakkınızda soruşturma açmış ve beni soruşturmacı olarak atamış bulunmaktadır. Kamu sağlığı ile ilgili olarak;

  1. Henüz izin ve ruhsatı alınmamış ve ilaç olarak tescili yapılmamış zakkumdan elde edilen bir bileşimi insanlar üzerinde kullanmak.
  2. Televizyon ve basın yolu ile bunu ilan etmek.
  3. Bu bileşimin daha henüz ilaç haline gelebilmesi için 2 senelik bir çalışmaya gerek olduğu tarafınızdan da ifade edildiği halde zamansız açıklama yapmak gibi.

Yukarıda bildirilen iddialarla ilgili olarak 6022 sayılı TTB yasasının 30. maddesine göre savunmanızı tebligat tarihinden 15 gün içerisinde yazılı olarak odamıza göndermenizi önemle rica ederim.

Saygılanmla.

Dr. F. К

Soruşturmacı”

Görülüyordu ki genel başkan ve yardımcısı, TRT’deki bana yönelik yaptıkları suçlamaları aleyhimde soruşturma açılmasını sağlayacak şekle getirmeye çalışıyorlardı. Bu soruşturma yazısına avukatım Apaydın ile 8 Mart 1988 tarihinde şu cevabı verdik: “Sayın F.К (soruşturmacı)

  1. Zakkum bitkisinden elde edilen usarenin kullanılmasının bir suç oluşturmadığı ‘İstanbul 11. Asliye Ceza Mahkemesinin 2-4-1978 tarih ve 1978/167 numaralı kararıyla’ sabittir. Suç teşkil etmeyen bir eylem nedeni ile Tabip Odası’nm soruşturma açması ve savunma istemesi, yargı yetkisine sahip mahkemelerin görev ve yetki alanına tecavüz teşkil edeceği tabiidir.
  2. Televizyon ve basında -ilan vermek- yolu ile bir eylem yoktur. TV ve basındaki yayınlar, her iki organın Anayasa ’daki -haber verme ve haberleşme hürriyeti- alanına girer. TRT’nin bunları kontrol eden ve düzenleyen bir Genel Müdürlüğü, her gazetenin de basın kanununa göre bir Sorumlu Müdürü vardır.

Tabip Odası’nın 6023 sayılı kanuna aykırı olarak TV ve basın organlarının bir yayınlan var ise, ve Tabip Odası bunlara sual sormak hakkına sahip ise, bu kuruluşların yetkili ve sorumlu kişilerine sual tevcih etmesi ve savunmalarım istemesi gerekir. Aynca İtalyan 5’inci kanalı televizyonda 5-6 Mart 1988günü zakkum konusunda bir yayın yapmış ve görüşlerimi sormuştur. Bunda da 6023 sayılı kanuna aykırı bir yön var ise, Tabip Odası’nın yetkili adli idari mercilere başvurarak İtalyan yayınını kesmesi ve Türkiye’de yaptıkları araştırmaların yayınlanmasını önlemeye yönelik bir karar istemesi, zannederim benden savunma istemekten daha isabetli olurdu.

  1. Kanserin zakkum bitkisinden elde edilen ekstre ile tedavisinin mümkün olduğu yolunda, tıbbi araştırma ve tespitlerime dayalı olarak ve vaki sorular üzerine yaptığım açıklamalar fikir ve düşünce özgürlüğünün tabii bir sonucudur.

Anayasa’nm 20’nci maddesi, ‘Herkes bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir:’ demekte ve bu temel hak ve hürriyetlere ilişkin Anayasa kuralları ile bağlı olduğu her kişi ve kuruluşun bağlı olduğu Anayasa’nın 1 l’inci maddesinde yer almış bulunmaktadır. Bundan başka Anayasa’nm 26’ncı maddesi, ‘Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.’ demektedir. Tabip Odası’nm Anayasa’nın bu emredici kurallarına riayet mecburiyetinde olduğunu hatırlatırım.

Zakkum Ekstresinin ilaç haline gelebilmesi için 2 yıl gerekli demem, benim şahsi kanaatimdır, evvel de olabilir senelerce uzayabilir de. Bir buluşun ‘keşfin’ sınırlı bir zaman kavramına sokulmasının doğru olmayacağını düşünüyorum. İstanbul Tabip Odası’nın bir hekimin ölümcül kanser hastalığına çare bulmak için verdiği uğraşıyı suç telakki etmesini anlamak mümkün değildir.

Avukat Burhan Apaydın Dr. Ziya Özel vekili”

Bu cevap, Tabip Odası’nı tatmin etmemiş olacak ki, 17 gün sonrasının tarihini taşıyan ikinci yazıyı aldım.

“Sayı:988/3617 Tarih 25-3-1988

Dr. Ziya Özel,

Bildiğiniz gibi İstanbul Tabip Odası 17- 2-1988 tarih, 92 sayılı karan ile hakkınızda soruşturma açmış ve olayı kovuşturmak üzere soruşturmacı olarak beni görevlendirmiş bulunmaktadır. İfadenizi verip sözlü savunmanızı yapmak üzere 5-4-1988 tarihinde saat 19’da İstanbul Tabip Odası’nda hazır bulunmanızı rica ederim.

Saygılarımla.

Soruşturmacı

Dr.F.K”

Burada bir husus dikkatimizi çekti. Soruşturmacı Dr. F.K.’nm 23-2- tarihli yazısında İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu’nun 357 sayı 8 numaralı ve 16-2-1988 kararı ile hakkımda soruşturma açtığı ifade edilmişti. Aynı F.K. İstanbul Tabip Odası’nın 17-2-1988 tarih, 92 sayılı kararı ile tekrar soruşturmacı olarak görevlendirildiğini yazmaktadır. Bir soruşturmanın neticesini beklemeden ikinci defa soruşturma kararı alınmasının manasını anlayamadık. Avukatım Apaydın, ifade vermek için İstanbul Tabip Odası’na gitmememi, gereken cevabı kendisinin vereceğini bildirdi. Cevabı şu idi:

“Sayın F.K (soruşturmacı)

Sayın Dr. Ziya ÖzeVe soruşturmacı sıfatı ile göndermiş olduğunuz 23-2-1988 tarih ve 988/3619 sayılı yazınıza 8-3-1988 tarihli yazı ile müvekkilim cevabını bildirmiştir. 6023 sayılı Türk Tabipler Kanunu’nun 30. maddesine göre müvekkilimden savunması

ancak yazılı olarak istenir. Yapılan tebligattan itibaren 15 gün içinde cevap vermeyenlerin evrakı doğrudan doğruya, cevap verenlerinki savunmaları ile birlikte haysiyet divanına tevdi olunur. Müvekkilim cevap olarak yazılı savunmasını vermiş bulunmakla kanun hükmü yerine getirilmiştir. Bunun dışında <sözlü savunma> yapmak üzere müvekkilimi davet etmeye kesin olarak yetkiniz bulunmamaktadır.

  1. Zakkum bitkisinden elde edilen usarenin müvekkilim tarafından kullanılması nedeni ile aleyhine açılan dava İstanbul 1 Vinci Asliye Ceza Mahkemesi’nde 1977/410 esas sayısı ile bakılmış ve mahkemece 1978/167 karar sayısı ile 20-4-1978 tarihinde müvekkilimin beraatına karar verilmiştir. Beraat kararında aynen ‘sanık tarafından zakkum bitkisinden imal edilip kanserli hastalara uygulandığı iddia olunan maddenin müstahzar mahiyetinde olmadığı, zehirli ve zararlı bir maddeyi ihtiva etmediği Cerrahpaşa Tıp Fak. Farmakoloji kürsüsü başkanlığının dosyada mevcut 17-1-1978 tarih 21/78 sayılı yazılarından anlaşıldığı cihetle’ denilmekte ve bu gerekçe tahtında müvekkilimin beratına karar verilmiş bulunulmaktadır. Karar 28-4-1978 tarihinde kesinleşmiştir.

Anayasanın 138 son maddesinde, Yasama ve yürütme organları, idare mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.’ denilmektedir. Anayasa’nın 11. maddesi ise Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarım ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. ’ kuralını getirmiştir.

Bu durumda Sayın Ziya Özel hakkında Zakkum bitkisinden elde edilen ekstrenin kullanılmasından dolayı İstanbul Tabip Odası’nın soruşturma açmaya dahi yetkisi yoktur. Aksi hal, mahkeme kararını hiçe saymak ve Anayasa hükümlerini dikkate almamak şeklinde bir sorunun ortaya çıkmasına yol açacaktır. İstanbul Tabip Odası 6023 sayılı kanuna göre kurulmuş bir kamu kuruluşudur. Bu kamu kuruluşunda görev alanlar kanun hükümlerine riayet etmek mecburiyetindedirler. Aykırı hareket halinde, görevi kötüye kullanmak suçu oluşur.

Mahkeme karan daha önce, müvekkilimin yazılı cevabının ekinde sunulmuştur. Bu karar karşısında 23-2-1988 tarihli yazınızın birinci maddesinde yer verilen, ‘Henüz izin ve ruhsatı alınmamış ve ilaç olarak tescili yapılmamış zakkumdan elde edilen bir bileşimin insanlar üzerinde kullanmak’ şeklinde bir eylemle ilgili olarak soruşturma açmak, İstanbul Tabip Odası’nın görev ve yetkisi dışında kalmaktadır. Mahkeme bu hususu incelemiş, delilleri toplamış, Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün 11. maddesine dayanmak sureti ile müvekkilimin kanser hastalığının tedavi usulünün suç teşkil etmediğine karar vermiştir. İstanbul Tabip Odası’nın mahkeme kararının yerinde oluşunu araştırmak anlamına gelecek şekilde soruşturma yoluna gitmesi, sözü geçen tüzük hükümlerine de aykırı düşmektedir.

Dr. Ziya Özel’in kanser hastalığına çare bulmak yolundaki tıbbi çalışmaları 20 yıllık bir süreyi içine almış bulunmaktadır. İnsanlığı yıllardan beri tehdit eden öldürücü bir hastalığa karşı tıbbi çalışmalar yapan ve şifasız hasta olarak nitelendirilen kanser hastalarını hayata ve sıhhata kavuşturmak ideali ile hareket eden bir Türk doktorunu en azından kutlamak gerekirken İstanbul Tabip Odası’nın sanki bir suçlu imiş gibi hakkında soruşturma yoluna gitmesi, teessür duyulacak bir manzara oluşturmaktadır.

Türk Tabipler Birliği Kanunu’nun Vinci maddesi, tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak görevini Tabipler BirliğVne bir görev olarak vermiştir. İstanbul Tabip Odası’na mensup Dr. Ziya Özel’in bu amacın gerçekleşmesi doğrultusundaki hareketine düpedüz karşı çıkmak Tabipler BirliğVnin kuruluş amacını inkar etmek anlamına gelebileceğinden, mahkeme karan ve ileri sürdüğüm sebepler göz önünde tutularak açılmış olan soruşturmaya derhal son vermek gerekmektedir.

Saygılanmla.

Op.Dr. Ziya Özel vekili Avukat Burhan Apaydın ”

Bu cevaba, İstanbul Tabip Odası’ndan herhangi bir karşılık verilmedi. Benim çalışmalarıma engel olmak için bütün ümitlerini Etik Kurul’a bağladılar.

Güdümlü Yayınlar Birbirini Kovalıyor

Adından bahsettirmek isteyen birçok kişinin hiçbir şey bilmedikleri NO konusundaki uydurma haberler, bazı basın mensupları tarafından abartılarak, şişirilerek negatif kamuoyu yaratılmaya çalışılıyordu.

Uydurulanların gerçek intibaını uyandırması için uyduranların şu grupların birinden olması tercih sebebi idi:

Grup 1) Beni bir-iki kere görmüş olması: Bırakın beni tanımayı, beni tanımayanlar dahi sanki beni zaten tanırlarmış gibi yalan beyanat verebiliyorlardı. Hele beni gerçekten bir-iki kere görmüşse çok rahat şekilde konuşabiliyorlardı.

Grup 2) Akademik ünvanlı olması: Hiçbir araştırma yapmadan söyledikleri, her türlü çarpıtma haber, yalan, hakaret basında yayınlanıyordu. Örneğin bir doktorun Muğla’da oturuyor olması yalan haberlerle basında yer bulmasına yetiyordu.

Şimdi bu yollarla gazetelerde kendilerinden bahsettirmeyi başaranlardan ve söylediklerinden birkaç örnek vereceğim.

Şubat 1988’de Muğla’da dahiliye mütehassası olan, benim Muğla’da bulunduğum 1970’li yıllarda Yatağan’da hükümet tabipliği yapan şahsın

  1. Şubat 1988 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan benim hakkımdaki görüşleri:

Hastalanrı Çoğu Öldü

Muğla’ya geldiğimde, Ziya beyin tedavi ettiği hastalarda normal tedavi edici ilaçların kullanıldığı hastalarda olduğu gibi saç dökülmelerine rastladım. Ziya bey, bu araştırmaları yaparken elde ettiği sıvıyı doğrudan damara zerk ediyordu. Bunun sonunda pek çok hastasını kaybetti. Bu nedenle de kendisine büyük bir tepki vardı. Sonunda mahkemelik oldu. Ruhsatsız ilaç kullandığı için hapis cezası aldı. Af çıkınca kurtuldu. İstanbul’a gittiğinde daha baştan yapması gereken hayvanlar üzerindeki deneyleri orada başlattı sanıyorum. Bunun sonunda da o maddeyi bulmuş olmalı. Ancak kansere karşı etkisi olduğunu sanmıyorum.

  1. Benim tedavi ettiğim hastaların saçları dökülmez.
  2. Benim ilacım damardan kullanılmaz; adale içine enjekte edilir ve/veya ağız yolu ile kullanılır.
  3. Muğla’da bu konuda mahkemeye verilmedim, hapis cezası almadım, aftan yararlanmadım.

Biraz evvel bahsettiğim, Grup l’e ve çarpıtmalara tipik bir örnekti.

  1. Mart 1988 tarihli Milliyet gazetesinden iki haber (!):

TTB Genel Sekreteri Prof. U.C.:

“Tıpta‘icat paranoyası’ denen bir hastalık vardır. Ziya Özel de bu tür hastalardan biridir. ”

TTB İkinci Başkanı Prof. K.T.:

“Zakkum olayı ile ilgili gelişmeleri son derece ilginç bir komedi olarak değerlendiriyorum. Bir maddenin vücuttaki bağışıklık sistemini harekete geçirmesinin kanser tedavisi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bir kanser ilacı, ancak sitotoksik ve sitostatik etkisi varsa gerçek kanser ilacıdır. Biberi Sandoz’a göndersem, içinde bağışıklık sistemine etkili en az iki madde çıkartırlar. Zakkumla ilgili gelişmeleri ve tartışmaları son derece ilginç bir komedi olarak değerlendiriyorum.

Ve diyorum ki bilim canlı olsaydı yaşadığına kahrederdi. ”

Her ikisi de yukarıdaki Grup 2’ye tipik örnekler: U.C., “Hakaret edeyim de ismim gazetelere çıksın” diye uğraşanlardandı. Diğeri ise, dünya kanseri immünoterapi ile tedavi yolları geliştirmeye uğraşırken (örneğin interferon tedavisi, Taksol, vb.) sırf zakkum aleyhinde lâf edebilmiş olmak için immünoterapinin kanser tedavisinde yeri olmadığını iddia ediyordu. Ancak şu söylediğine ben de katılıyordum: “…bilim canlı olsaydı yaşadığına kahrederdi. ”

  1. Şubat 1988 tarihli Milliyet gazetesinde “Kanserci Doktora Veryansın” başlığı ile çıkan haberde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. H.K., ismi gazetede çıksın diye bakın neler diyordu:

“TRT’nin başındaki profesörün bilimsel, bedensel ve zihinsel bir kontrolden geçirilmesinde yarar var. Dr. Ziya özel tarafından üretilen ilacı destekleyen tek bilimsel kuruluş olan DETÂM’ın bilgi birikimi, teknik olanak ve deneyim olarak yetersiz olduğunu belirten uzmanlar, ‘DETAM yeniden gözden geçirilmeli’ diyorlar. Bize her gün bu tür isteklerle birçok kişi başvurur. Biz bunları genellikle ikna ederek vazgeçirmeye çalışırız.

Dr.özel’i bu konuda uzman olan Prof. Dr. B.B’ye gönderdim. Sayın B.B, bir çok deney yapmış ama sonuç alamamış. Dr. özel, henüz kullandığı ilacın kimyasal bileşimini dahi bilmemektedir. Bir ilacın kullanılabilmesi için klinik deneylerin mutlaka yapılması gerekir. Hiçbir istatistiki bilgi ise yok. Ön patent alınmış diyorlar. Patent alınması ise son derece kolaydır. Patent bürosu elindeki belgeleri alıp para karşılığı patent verir. ”

Prof. Dr. H.K. Grup 2’ye ve çarpıtmaya tipik bir örnek daha oluşturmaktadır: B. Ben, bu şahsı hiç görmedim, kendisi ile görüşmedim. Beni, Prof. B. B’ye de göndermedi.

  1. Patent konusunu az biliyor, ama sanki çok biliyormuş gibi konuşuyor: Doğrudan ABD Patent Ofisi’ne başvurarak ABD’de patent alınabilmesi için icadın yeni, faydalı, faydalı olabilmesi için de çalışabilmesi lazımdır.

(1996’da ABD’nin, 1992’de imzaladığı Uruguay Patent Anlaşması’na katılımından sonra, önce T.C.’de tescil ettirilen bir patente ABD’de patent nisbeten kolaylıkla alınabilir olmuştur, ancak böyle bir patentin lisansını ABD’de kimse satın almak istemez, zira koruması yoktur.) Para ile patent alınması ise, geri kalmış ülkelerde olan bir uygulamadır…

Yalan ve çarpıtmalarla basın yoluyla yaptıkları bu negatif kampanyanın arasında bazen sağduyulu kişilerin yazıları da çıkıyordu. Bunlardan biri 1988 Şubat ayında Zaman gazetesinde yayınlanan Yerli İlaç Sanayicileri Derneği Başkanı M.ö. ile yapılan söyleşiydi:

“Doktoru herkes itham ediyor ‘Sen toksitesini tayin ettin mi? Dozajını buldun mu? Yüzde ne kadar tedavi neticesi aldın?’ gibi sualler soruyorlar. Ve bunu soranlar da, esef etmek lazım gelir ki, kendisine bilim adamıyım diyenlerdir. Aslında bu ilim adamlarının konuya değişik ve gerçekçi yaklaşarak, ‘Getir bu ilacı, tetkik edelim’ demeleri lazımdır. Bilhassa televizyondaki açık oturumda bazı ilim adamlarımız, ‘Niçin bu mevzunun üzerinde durdun?’ diyerek hal ve hareketleri ile ilacı ortaya atan doktoru bir dövmedikleri kaldı. Halbuki tebrik etmeleri lazımdı. ‘Bu bizim de mevzumuzdur. Biz ihmal ettik, ancak sen çok kıymetli bir çalışmanın içine girdin, seni tebrik ederiz, sana yardımcı olacağız’ demeleri lazımdı. Bu ilim adamlığı hüviyetini orada gösteremediler. Ortada bir vaka, tedavi ettiği hastalar var. ”

Söyleşiye katılan gazeteci soruyor:

“Bunlardan birisi de sizin yakından tanıdığınız birisi değil mi?”

Söyleşi devam ediyor:

“Deniz Albayı A.Ö. benim ilk ve orta mektepten sınıf arkadaşımdır. 1974 senesinde askerlikten ara verip ayrıldığı bir dönemde Konya’da karşılaştım. Kendisinin kanser olduğunu, son günlerini burada geçirmek için geldiğini anlattı. Ben de teşhiste hata olabileceğini belirtmiştim. Daha sonra kendisini göremedim. Vefat etmiş olacağını düşünüyordum.

Kendisini TV’de görünce oldukça şaşırdım. Yalnız o zaman bana bu doktorun ismini vermemişti, ama zakkumla tedavi olayına temas etmişti ve bir eczacı olarak bana fikrimi sormuştu. Ümidi kırılmasın diye de ben olabilir cevabını vermiştim. Ancak seneler sonra sağlam olarak karşıma çıktı. Aynı şekilde TV’de başka misaller de gördük. Şimdi bunlar birer gerçek. Burada ‘Bu ilaçtır, değildir’münakaşasının yapılmaması gerekir. Bu evvela bir ‘deva’dır, hastalığa iyi geliyor. İlaç olması ayn bir merhale gerektirir. Bizde ilim adamı sıfatına sahip olup da kendisine ait tetkikleri olmayan kişilerin mevcudiyeti maalesef fazladır. Bunun sebebini araştırmak gerekir. ”

Tarafsız ve dürüst bir eczacının görüşleri özetle buydu. Bahsettiği denizci albay, 1977’de NO’nun mahkemesinin son celsesinde dinlenen üç şahitten birisiydi.

Namuslu insanların konuşmaya korktuğu bir ortamda çalışmalarımı takdir eden gerçek bilimcilerin seslerini çıkarması, çıkarsalar bile bana hakareti görev bilen, adımı “zakkumcu” koyan bazı çevreler vasıtası ile duyurmaları düşünülemezdi.

10 Şubat 1988 tarihindeki TV yayınından sonra halkımızın her kesiminden yaptıklarımı takdir eden, beni destekleyen bir çok mektup aldım. Tıp mensuplarından ise sadece bir tane geldi, o da Prof.Tevfik User imzasını taşıyordu. Mektup şu idi:

“Op.Dr. Hüseyin Ziya Özel,

Çok muhterem efendim.

Sayın Meslektaşım ve yol arkadaşım.

İki gündür Türkiye televizyonları ve gazetelerinde gerçek tıp nuru ile gözlerimizi kamaştırdığınız için, sizlere çok teşekkürler ederim. Sizin de, hepimizin bayramını da içten kutlarım. Ulu Tanrıdan başanlanmzm devamını dilerim. Yolunuz dikensiz, sonunuz da gerçeğin parıltısı ile müstesna ışıklı olsun, Amin.

Tıbba tecrübe ve araştırma felsefesini katan İsviçreli Dr. Paracelsus, sırası geldikçe ‘Tabiat, tabiatın bağrında öğrenilir’ derdi. Siz de aynı yol ve basirettesiniz. Lütfen muhaliflerinize, dijitalin, yani en çok hayat kurtaran kalp ilacının da bitkiden, yüksük otundan çıkarıldığım hatırlatınız.

Benim size verecek şiltim, meslek yaşantımın öyküsünü içeren son kitabimdir. Çok yorulduğunuzda sizi dinlendirirse ne mutlu bana. Sakın yılma, çalıştıkça daha bileli ol. En iyi dileklerimle.

Dr. Tevfik User”

Mektubun ekinde, “Maskeli Ülserler ve Şekerli Ülser Pratiği” isimli kitabı vardı.

Aleyhtekiler, etkileri altındaki Etik Kurul’dan, 4’e karşı 5 çoğunluk ile bu tedavi şeklinin Türkiye’de uygulanmasına mani olmaya yönelik karar çıkarttırmaya muvaffak oldular. Yapacak bir şeyim kalmamıştı. Bundan sonraki mücadele, 1977’den beri konunun hukuksal sahibi olan avukat Apaydın’a kalıyordu.

Avukat Apaydın, sonsuz hukuk bilgisi, cesareti, parlak zekası,

bitmeyen enerjisi ve tecrübeleri ile tanınan bir hukuk dehasıdır. Bu konuyu da başarı ile savunacağına ve sonunda kazananın biz olacağımıza emindim. Ama işinin ne kadar zor olacağını da biliyordum. Karşımızdakilerin güçleri belli idi. Avukat Apaydın, Etik Kurul kararma itiraz etti. Ancak hasta bakmam, geçici bir süre için de olsa, engellenmişti. Türkiye’de kaldığım takdirde benden yardım bekleyen çaresiz insanları geri çeviremeyeceğimi biliyordum.

KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’tan Davet

Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın yakın çevresinden bir hastayı görmem için bir davet aldım. 1988 senesi Mayıs ayı başında eşimle beraber Kuzey Kıbrıs’a gittik.

Hasta meme kanseri teşhisi ile ameliyat olmuş. Ameliyat sonrası tedavi için İngiltere’ye gitmiş. Kemoterapiler yapılmış. Bir süre sonra metastazlar başlamış, tedaviler netice vermeyince de ağrı kesici ilaçlar kullanması önerilerek gönderilmiş.

Hastayı evinde muayene ettim. Ameliyat olduğu bölgede yaygın yara şeklinde, hastalığın tekrar nüksettiğini gösteren bulgular vardı. Akciğerlerinde metastazlar oluşmuştu, plöreziden (su toplaması) nefes almakta zorlanıyordu. Ağrılardan ve nefes darlığından yatamıyor, bir koltukta oturarak günlerini geçiriyordu. Hastaya yapılacak bir tedavi kalmamıştı.

NOİ tedavisine başlandı. Yaraya her gün pansumanlar ayarlandı. 10 gün sonra hasta rahatladı. Günün bir bölümünü yatağında rahat yatarak geçirmeye başladı. Hastanın tedavisi ve kontrollerini muntazam olarak bir ay takip edebildim. Genel durumu oldukça düzelmişti. Yaşamından ümit kesilen hastanın günlük yaşantısı normale döndü. Akciğer filimlerinde bariz düzelme görülüyordu. Hastanın yakın çevresinden bir doktor hasta ile yakinen ilgileneceğine söz verdi. Bir ay sonra tekrar film çekilmesini önerdim ve K. Kıbrıs’tan ayrıldım.

Cumhurbaşkanı Denktaş iyi niyetli, ileri görüşlü bir idareci idi. Benim Kıbrıs’ta kalmamı, orada hasta kabul etmemi istiyordu. Bunun gerçekleşmesi için 11.5.1988 tarihinde Kuzey Kıbrıs Başbakanı D.E.’ye şu mektubu gönderir:

“Sayın D. E.

Başbakan

Lefkoşa

Sayın Dr. Ziya Özel’in durumunu ben Pastör’ün mikroplarla ilgili ilk buluş günlerine benzetiyorum. Past ör’e karşı çıkanlar ve onu destekleyenler vardı Destekleyenler sonunda haklı çıktılar ve insanlık yararlanmış oldu. Karşı çıkanlar haklı çıkmış olsalardı Pastör’ün mikroplara karşı mücadelesi kimseyi incitmiş olmayacaktı.

Sayın özel’in tedavisinden yarar gören kişilerden mektuplar almaktayım. Destekleyiniz diyorlar. Birçok hasta da ümitle bize başvurarak Sayın Özel’in tedavisine başlamak yönünde kendisini ikna etmemi istiyorlar. Tabiatıyla bu konuda ben Sayın özel’i etkileyecek durumda değilim. Ortada bir iddia ve bu iddiayı kanıtlayıcı raporlar vardır. Tedaviden yarar görmüş olan kişilerin beyanları, mektupları vardır. İlgili kurulda aleyhte alınan karar bir oy farkladır. Bütün bunları göz önünde tutarak Sayın Özel’e KKTC’de hastalarına tedavi olanağı sağlamamızda ben her açıdan yarar görüyorum.

İlginizi ve gereğini rica ederim.

RaufDenktaş

Cumhurbaşkanı

Dağıtım: Sayın M.E. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı”

  1. * *

Başbakan D.E.’nin odasında Sağlık Bakanı M.E. ile bir toplantı yapıldı. “Türkiye’de uygulanmasına izin verilmeyen bir tedavi şekline müsaade edemeyeceklerini” bildirdiler.

1998’in Eylül Ayında Tekrar Yurda Döndük

Eylül 1988’e kadar eşimle beraber yurtdışında kaldık. Bu arada memleketimizde Türk Tabipler Birliği’nin saldırılarından haberim dahi olmadı, saldırıları Avukat Apaydın karşıladı.

  1. Eylül 1988 tarihinde eşimle beraber Marmaris’teki yazlık evimize geldik. Geldiğimi kimse bilmediği için hasta da gelmiyordu. Bir gün saat 17 sıralarında 55 yaşlarında bir şahıs, 23 yaşındaki oğlunu sırtında taşıyarak evime getirdi. Kendisi Marmaris’in Söğüt köyünden idi. Hasta oğlunu İzmir’e götürmüş, tetkikler sonunda kan kanseri teşhisi konulmuştu. Babasından tedavi için 7 milyon lira istenir. Baba o miktar parayı temin etmek için köyündeki evini satması gerektiğini söyleyince, bir doktor, tedavinin sonunda çocuğunun iyi olma şansının çok az olduğunu söyler. Bunun üzerine oğlunu hastaneden çıkartır. Köyüne götürmek için otobüsle Marmaris’e gelirken hastanın durumu fenalaşır.

Muğla’da otobüsten inerler. Devlet Hastanesi’nde bir şişe kan verilir. Sonra saat 15 sıralarında Marmaris’e gelirler. Benim Marmaris’te olduğumu öğrenir. Son bir ümitle bana muayene ettirmek için oğlunu sırtında taşıyarak getirdi.

Muayene ettim, ileri derecede kansızdı, dalağı bütün karnı dolduracak kadar büyümüştü. Genel durumu çok düşkündü. Nabız dakikada 140, tansiyon arteriel maksimum 95 minimum 65 mmHg idi. îlk iğnesini yaptım, ikinci günü sabahı tekrar gelmelerini söyleyip gönderdim. Orada kaldığım bir hafta süre içinde her gün geldiler. Son gelişlerinde babasının sırtından inmiş, kendisi yürüyerek gelmişti. Üç aylık ilacını verdim.

Daha sonra tedavisine devam etti ve sağlığına kavuştu. Evlenirken düğününe gideceğime söz vermiştim. İki sene sonra düğün davetiyesini getirdi. Düğün tarihinde avukat Apaydın da Marmaris’teydi, düğüne beraber gittik.

***

1992 Mayıs ayı başında Tempo dergisinden konuşmak için geldiler. O sırada orada bulunan hastalarımla konuştular. Marmaris çevresinde tedavi görmüş eski hastam olup olmadığını sordular. Yukarıda bahsettiğim hastamın ismini ve köyünü kendilerine bildirdim.

Köyünde eski hastam Ş.’yi bulmuşlar. Balıkçılık yapıyormuş. Benim adımı verdiği teknesinde resmini çekmişler. Bu röportaj, Tempo dergisinin 1992/18’inci sayısında yayınlandı.

Bu yayından sonra zamanın Sağlık Bakanı hemen soruşturma başlattı. Gelen müfettiş, Ş.’yi köyünden Marmaris’e getirtip ifadesini aldı. Bana da yazılı olarak “Ş’nin tedavisinde kullanılan ilacı siz mi yaptınız?” diye sordu. Ben de “Ben yaptım” diye cevap verdim. O günlerde emekli bir Sağlık Bakanlığı başmüfettişi de hastam olarak Marmaris’te bulunuyordu. Gelen müfettişle konuşmuş. Müfettiş de suçumu anlayamadığını söylemiş. “Bakan beyin emri ile geldik” demiş.

Üç ay sonra bakanlıktan “izinsiz ilaç kullanmaktan” mahkemeye verilmem için Marmaris Savcılığına yazı gelir. Savcı, “Mahkemede bu suç kanıtlanırsa verilecek ceza 240.000 TL para cezası, bu paranın 2/3’ü olan 160.000 TL peşin yatırılırsa konunun mahkemeye intikaline gerek kalmaz” şeklinde kanaatini söyleyince 160.000 TL’yi (yaklaşık 25 ABD doları) yatırdım ve konu kapandı. Ancak bir hastayı iyi ettiğim için ceza ödemek mecburiyetinde kalmıştım.

Fakir olan bu aileden hiçbir ücret almadım. Bazı günler sabahları kalktığımızda evimizin önündeki bahçenin ve etrafının temizlenmiş olduğunu görür, şaşırır, kimin yaptığını merak ederdim. Bir gün sabah çok erken kalkınca kimin yaptığını öğrendim: Temizliği yapan Ş.’nin annesiydi.

TTB’nin Kararı: Meslekten Men

7.9.1988 tarihinde İstanbul Tabip Odası 10/6 sayılı kararı ile beni Onur Kurulu’na verdiklerini 9.9.1988 tarihli yazıları ile bildirdiler. Bana ceza vermeyi kafalarına koymuşlardı. Yazışmalar, formalitelerin tamamlanması için yapılıyordu. Onur Kurulu’nun bana verdiği 6 aylık meslekten men cezası, 17 Ekim 1988 günü akşamı TV ve radyo kanalları ile açıklandı. O tarihte Marmaris’te bulunuyordum. Bu haber üzerine 18 Ekim 1988 günü Marmaris’ten ayrıldım ve İstanbul’daki evime yerleştim.

Emniyetimi sağlamak için bir bekçi görevlendirilmişti. Apartman girişinde bekliyordu. Beni arayan hiç kimseyi içeri almaması için talimat verdim. 19 Ekim günü saat 10 sıralarında kapım çalındı. Kapıda 50 yaşlarında elinde hasta dosyası olan bir kişi bekliyordu. “Oğlum ağır hasta, ancak dosyasını getirebildim, sizden yardım istemeye geldim” dedi. Kapıdaki bekçi yanında idi. “Niçin aldın?” diye sordum. “Dayanamadım efendim” dedi. Babaya, “Bana Türk Tabipler Birliği’nce meslekten men cezası verildiğini, hastalarıma yardım etme hakkımın engellendiğini bilmiyor musun?” deyince, “Biliyorum, biliyorum ama ben oğlu ölümle pençeleşen bir babayım. Sizin aranızdaki sürtüşme beni ilgilendirmez. Lütfen oğluma yardım edin” dedi ve kapıda ağlamaya başladı.

Üzgün ve perişan babayı içeri aldım. Elindeki dosyayı tetkik ettim. Oğlu 22 yaşında bir astsubaydı. Beyninin talamus bölgesinde tümör vardı. Tümörün yerleşme yeri ameliyatla temizlenecek bir yer değildi. GATA’da (Gülhane Askeri Tıp Akademisi) radyoterapi yapılmasına karar verilir, 4-5 gün yapıldıktan sonra durumu daha da kötüleşince tedavi kesilir. Bacakları felç olduğundan sokağa çıkamaz, evinde pencere önüne yatacağı bir sedir yapılır, oradan sokağı seyrederek günlerini geçirir. Bunun gibi bağışıklık sistemi darbe görmemiş hastalardan iyi netice alabiliyordum.

Bana meslekten men cezası verdiler diye cezadan korkup bu babayı eli boş geri göndermek benim doktorluk anlayışıma ters düşerdi.Yatalak durumdaki oğlunu evinde gördüm. Cezadan korkan bir insan olsam bu çalışmayı çoktan bırakmam gerekirdi. Bir ay yetecek ilacını verdim, nasıl kullanılacağını öğrettim. Eğer faydasını görürse ilaç bitiminde tekrar gelmelerini söyledim.

Bir ay sonra baba geldi. Bacaklarda hareket başladığını, genel durumunun daha iyi olduğunu, ancak yürüyemediği için getiremediğini söyledi. Kendisine iki ay yetecek miktarda ilacını verdim. Aralık ayı sonunda baba tekrar geldi. Oğlunun yürüyebildiğini, havalar soğuk olduğundan getirmediğini söyledi. Üç ay yetecek ilacını verdim, gönderdim.

Mart 1989’da oğlu ile beraber Marmaris’e geldi. Oğlu her hali ile normal görünüyordu. GATA’da bulunan dosyasının kopyasını da beraber getirmişlerdi. Dosyasında NO tedavisine başladığı tarih, iki ay ara ile yapılan bilgisayarlı beyin tomografisi bulguları vardı. Raporlarda beyindeki tümörün gerilediği yazıyordu. Haziran 1989’da tedavisi tamamlandı. Normal yaşantısına döndü. 15 sene sonra 2004 yılında babasını telefonla aradım. Oğlunun iyi olduğunu, Ankara’da yaşadığını söyledi.

Gerçek manada bilimcinin cesur ve de koyduğu teşhisin arkasında durması gerekir. Mensubu olmaktan gurur duyduğum GATA’da çok şeylerin değiştiğini geç öğrendim. Bu hasta için görüş istediğim yetkililerden bir cevap alamadım. Üstelik yaptığım tedavi hakkında hiçbir bilgileri olmadığı halde aleyhimde beyanat dahi verebildiler.

“Meslekten Men”in Mahkemece İptali

Meslekten men cezası bana tebliğ edildikten sonra avukatım Apaydın yürütmenin durdurulması için İdare Mahkemesi’nde dava açtı.1988/1487 dosya numarası ile açılan davada Ankara 5 numaralı idare mahkemesi 90 gün süre ile yürütmenin durdurulmasına karar verdi.

İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararma rağmen bir süre sonra Beşiktaş Hükümet Tabipliği’nde görevli üç kişilik bir ekip muayenehanemi mühürlemek için geldiler. Hemen avukatım Apaydın’a haber verdim. Her zaman olduğu gibi onun konusuydu. Hemen geldi. Gelen ekibe gerekli belgeleri gösterdi, muayenehaneyi mühürlemeleri halinde suç işlemiş duruma düşeceklerini bildirdi. Gösterilen belgeler karşısında mühürlemekten vazgeçtiler.

Bu dava sırasında avukat Apaydın tarafından mahkemeye verilen cevap dilekçesine Türk Tabipler Birliği avukatının 30.11.1988 tarihli cevabından bir bölümünü buraya ibret için alıyorum. Ben ne ile suçlanıyorum, çalışmalarımı kimler değerlendiriyor, bu saçma değerlendirme ile nasıl suç yaratılmaya çalışılıyor?

TTB avukatının mahkemeye verdiği 30.11.1988 tarihli dilekçeden:

“1- Zakkum ekstresi ile ilgili toksikolojik araştırmalar Cerrahpaşa Tıp

Fakültesi Farmakoloji bölümü ve DETAM’da yapılmıştır.

  1. 1974-1976 yıllan arasında Prof. A. A. tarafından yapılmış ve toksik olmadığı İstanbul ll’inci Asliye Ceza Mahkemesi’ne bildirilmiştir. Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü toksikolojik araştırma protokollerine göre yapılmamıştır. Farelerle beraber sıçan ve köpeklerde de yapılması gerekirdi. Bu durumda Prof. AA. ’ya ait raporun bilimsel geçerliliği yoktur.
  2. Bu ilk toksikolojik çalışmalar yeterli görülmemiş olacak ki 1987-1988yıllannda DETAM’da da yapılmıştır. Bu çalışmaları da Hacettepe Üniversitesi’nden Prof.D.F. bilimsel bulmamıştır.
  3. Zakkum ekstresi ile ilgili anti-tümör etki çalışmaları DETAM’da, Sandoz İlaç Firması’nda ve Prof. M.T.’nin gönderdiği NCl’de yapılmıştır.
  4. DETAM’da yapılan anti-tümör etki çalışmalarında uygun hayvan tümör modellerinin kullanılmadığı ve konuyla ilgili araştırma tekniklerine uyulmadığı Prof.Dr.D.F. ’ce belirtilmiştir. Bu araştırmalarda kullanılan Ehrlich Asit tümörü modeli Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü standartlarına uygun olmayan bir tümör modelidir. Bu durumda DETAM’da yapılan araştırma sonuçlarına güvenmek mümkün değildir (Bu bilgiler, Prof.D.F. tarafından, Etik Kurul’a verilen, rapordan alınmıştır.)
  5. Sandoz İlaç firmasında yapılan araştırmalarda Zakkum Ekstresinin Sitotoksik ve Sitostatik etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir.
  6. 1988 yılı içerisinde Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğretim üyesi Prof. M.T. tarafından yurtdışında yaptırılan araştırma sonuçlan da anti tümöral etki olmadığını göstermiştir. ”

Prof.D.F., 1975’te TÜBİTAK’a “zakkum ekstresi sitostatik, sitotoksik değildir” diyen, zakkum aleyhtarlarının hep gerekçe olarak öne sürdükleri o meşhur raporu veren, bu kitabın değişik yerlerinde bahsedilen Hacettepe Üniversitesi Onkoloji bölümü öğretim görevlisidir. TTB için adeta “en çok bilen” bilirkişi rolünü üstlenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ona göre, Nerium Oleander ile ilgili yapılan hiçbir şey bilimsel değildir.

Sandoz araştırmalarında NO ekstresinin övünme unsuru olan “sitostatik, sitotoksik olmama, tersine ‘immünomodülatör’ olma” özelliğini “Sandoz ilaç firmasında yapılan araştırmalarda Zakkum Ekstresinin Sitotoksik ve Sitostatik etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir” diye nasıl kökten çarpıtmış olduğu görülmektedir. Diğer taraftan bu Prof, unvanlı kişi, immünomodülatör ilaçların modern kanser tedavisindeki önemini kabul etmiyorsa, bu da, bilim konusundaki durumunu gösterir.

  1. C maddesinde adı geçen Prof.M.T.’nin benim ile ilgisi olmayan saçma bir sıvıyı NCI’ye nasıl gönderdiğini, bu kitabın Bonn Sempozyumu’ndan bahsettiğim biraz sonraki bölümünde anlatacağım.

Hastalarım, Duruşma Salonunda Beni Bekliyordu

Aralık ayında meslekten men cezasının iptali ile ilgili duruşmada bulunmak üzere avukatımla beraber Ankara’ya gittik. Duruşmanın yapılacağı binaya vardığımızda, Ankara’da bulunan, iyi olmuş, bir çok eski hastamı orada bekler görünce şaşırdım. Bu ilgi ve alakadan çok duygulandım. Duruşma için Ankara’ya geleceğimi hiç kimseye bildirmemiştim.

Onlardan biri, 1986 senesinde omur iliğindeki tümör nedeni ile göğüsten aşağısı felçli, yaşamasından ümit kesilen hastam U.Ş. idi. Oğlunun tedavisi için uğraşan annesine son gittikleri üniversitede, “Boş yere uğraşıyorsun! Senin Allah’a inancın yok mu? Oğlunun kurtulma şansı yok!” denmişti. NO tedavisi ile felçten kurtulmuş, şifaya ermişti. Annesi ile beraber gelmişti. Duruşma sırasında annesi, “Ben, hali vakti yerinde bir vatandaşım. Dünyada omurilik kanserinden iyi olan bir tek hasta göstersinler, bütün servetimi onlara bağışlarım” dedi. U.Ş., duruşmadan sonra kendi kullandığı arabası ile bizi havaalanından yolcu edinceye kadar yanımızdan ayrılmadı.

Daha sonra U.Ş.’den yanındaki raporları istemiştim. Raporlarla beraber durumunu anlatan bir mektup yazmış. İmzanın üzerine “Oğlunuz U.Ş.” yazması beni çok mutlu etmişti.

  1. * *

Duruşma, büyük bir salonda saat 10’da başladı. Salon tamamen dolmuştu. Salonu dolduran kalabalığın çoğunluğu Ankara’da bulunan eski hastalarım ve yakınlarıydı. Türk Tabipler Birliği’ni (TTB), ikinci başkanı ve iki avukatları temsil ediyordu. Mahkeme başkanı ilk sözü bana verdi. Ben konuyu kısaca izah ettikten sonra, “Bu projenin başarıya ulaşması için iki yönden desteğe ihtiyacı vardı: Tıbbi ve Hukuki. Tıbbi destek benim işimdi. Hukuki desteği ise projenin başladığı günden beri savunucusu olan avukat Burhan Apaydın üstlenmişti. Burada konu bana verilen meslekten men cezası olduğundan kendileri gerekli açıklamaları yapacaklardır” dedim ve sözü avukat Apaydın’a bıraktım.

Avukat Apaydın, TTB avukatlarının suçlayıcı iddialarına belgelerle cevap verdi. Suçlamaların saçmalıklarına açıklık getirecek belgeleri izah ederken dinleyiciler tarafından uzun süre alkışlanması, başarısının delili idi. Daha sonra her zamanki gibi aleyhimde bir konuşma yapan TTB ikinci başkanı, konuşmasının bir yerinde işaret parmağı ile beni göstererek, “Bu adam Türk tıbbının yüz karası!” demesi üzerine sözü salondaki dinleyenlerin “Yuh” sesleri ile kesildi. Konuşmasına devam edemedi. Beraberinde getirdiği çantasını dahi almadan salonu terk etti. Mahkeme, 6 ay meslekten men cezamın kaldırıldığını bildiren kararını açıkladı.

Ancak TTB beni rahat bırakmamaya kararlı idi. 1990 senesi Haziran ayında Marmaris Savcılığı’ndan sanık olarak ifade vermek üzere çağrıldım. “Bir meslektaşın mektubu” TTB genel başkanlığı tarafından suç duyurusu olarak savcılığa gönderilmişti. Mektup, Giresun’da göğüs hastalıkları uzmanı bir doktor tarafından yazılıp TTB genel başkanlığına verilmiş, TTB de, aynı mektubu Marmaris Savcılığı’na suç duyurusu olarak göndermişti. Mektupta yazılanlar özetle şöyleydi:

Eylül 1989 tarihinde şikayetçi doktora A.B. hasta olarak müracaat eder ve tedavisine girer. Ancak durumu her geçen gün kötüleşir. Hasta 26 Aralık 1989 tarihinde Marmaris’e bana getirilir. Hasta yakınları tarafından sırtta taşınıyordu. Tarafımdan tedaviye alındı. Bir ay yetecek ilacını verip, gönderdim.

Bir ay sonra kardeşleri ilaç almak için geldi, hastanın durumunun iyi olduğunu söylediler. İki ay yetecek ilaç verdim. Tedavisine devam edildi. Bir müddet sonra şikayetçi doktor çarşıda hastanın kardeşlerini görür, hastanın durumunu sorar, “Hastayı Marmaris’e götürdük, hasta iyi oldu” cevabını alır. Bunun üzerine şikayetçi doktor, TTB genel başkanlığına bir mektup yazar ve şikayetlerini dile getirir. Hastanın Marmaris’teki tedaviden iyi olduğu gerçeğini de yazarak, “Bir göğüs hastası göğüs hastalıkları uzmanını bırakıp Marmaris’e gitmiştir. Buna mani olunmasını” ister. Savcı da bu saçma mektuba ve kendisine gönderilmesine şaşırmıştı.

Şikayetçi doktor hastanın iyi olduğunu söylüyor, tedavi eden doktoru şikayet ediyor. Savcı bir hastayı iyi eden doktor hakkında ne yapabilirdi? Takipsizlik kararı verdi. Ama TTB beni savcı karşısına sanık olarak çıkarmayı başarmıştı. İyi olmuş bir hastam için ikinci defa ifade vermeye çağrılıyordum.

  1. Mayıs 1990 tarihli, Günaydın gazetesinde birinci sayfada bir haber çıktı: “Zakkumcu Doktor Ceza Aldı” Aldığım bir ceza yoktu. Haberi okuyunca aldığım cezayı öğrendim. 1988 senesi sonunda İstanbul’dan ayrılıp Marmaris’e yerleşmeye karar vermiştim. İstanbul’daki muayenehanemi kapatmak için gerekli müracaatlarımı yaptım. 1989 Mart ayında da Marmaris’teki muayenehanemi açtım. Hükümet Tabipliği’ne kaydım yapıldı, Vergi Dairesi’ne de bildirildi.

Bir süre sonra savcılıktan bir yazı aldım: İki yerde (İstanbul ve Marmaris’te) muayenehane çalıştırdığım konusunda Muğla Tabip Odası’nca şikayette bulunulduğundan ifade vermem isteniyordu. Konuyu savcıya anlattım. Savcı bu konuların belgelenmesi için İstanbul Tabip Odası’na, Mecidiyeköy Vergi Dairesi’ne yazılar yazılması gerektiğini, konu hakkında mahkemenin karar vereceğini, suçlama gerçek ise verilecek cezanın 7.500 TL olacağını, eğer bu paranın 2/3’si olan 5.000 TL’yi yatırırsam mahkemeye gidilmesine gerek kalmayacağını bildirdi. İş uzamasın diye 5.000 TL’yi (yaklaşık 2 ABD doları) yatırdım ve konu kapandı. Bu durum, şikayetçilerin hoşuna gitmemişti. Ama yine de bir gazeteye benim ceza aldığım şeklinde beyanat vererek egolarını tatmin etmişlerdi.

Esrarengiz Bir Hasta Yakınının Talebi…

1989 senesi 9 Mart günü muayenehaneme 23 yaşında B.G. isimli bir hasta geldi. Askerliğini yaparken akciğerinde kist hidatik teşhisi ile ameliyat olmuştu. Ameliyatta hastalığın kist hidatik değil, testiste bulunan bir tümörün metastazı olduğu anlaşılmıştı. Daha sonra yapılan tetkiklerde testisteki tümörün karın içinde de metastazları olduğu tespit edilir. Bu sırada askerliği bittiğinden tedavisine bir onkoloji hastanesinde devam etmesi önerilir. Birkaç hastaneye müracaat eder, tedavi için yapılan teklifleri kabul etmez.

Bana geldiğinde karındaki metastazlar muayenede ele geliyordu. Ameliyat olması gerekiyordu. Devamlı olarak 37,5 derecenin üzerinde ateşi vardı. Bu durumda benim kendisini tedaviye almamın mümkün olmadığını, karındaki tümörün büyümekte olduğunu, acilen hastalığı ile ilgili bir hastaneye müracaat etmeleri gerektiğini, kendisine ve yanında bulunan kız kardeşine anlattım. O sırada Almanya’da bir toplantıya katılmak için Marmaris’ten ayrıldım.

  1. gün sonra döndüğümde tekrar geldi, bu defa yalnızdı. Hastalığı ile ilgili bir hastaneye gitmesi tavsiyelerimi tekrarladım. “Ben başka hastaneye gitmem” diye ısrar edince tedavisi ile ilgilenen bir yakını ile beraber gelmesini istedim. 1989 Mayıs ayı başında annesi ile beraber geldi. Annesine durumu anlattım. En kısa zamanda hastalığı ile ilgili bir hastaneye gitmelerini önerdim ve ayrıldılar.

Ondan sonra bir daha haber almadım. 12 Aralık 1989 tarihinde 35 yaşlarında şişmanca bir şahıs muayenehaneme geldi. Eski hastam B.G. için ilaç almaya geldiğini söyledi. Kaydını ararken hastanın nasıl olduğunu sordum. Çok iyi olduğunu söyledi. Dosyasını tetkik edince şaşırdım. Tedavimdeki bir hasta değildi. Gelen şahsa durumu söyleyince “Bilmiyorum, beni ilaç al diye gönderdiler” dedi. Odadan hemen çıktı ve uzaklaştı. Bir daha görünmedi.

Aleyhimde bir komplo hazırlanmıştı. 16 Aralık 1989 tarihli Hürriyet gazetesinde manşet şöyle idi:

Marmara Üniversitesi profesörleri, “Zakkumla kanser tedavisine dur” çağrısı yaptı: “B., Zakkum Kurbanı Oldu”

Başlığın altında da bir deri bir kemik kalmış tabirine uyan, kaşektik bir hastanın resmi. Eğer gönderdikleri şahsa ilaç verseydim ellerinde tedavi ettiğime dair bir delil elde etmiş olacaklardı. Ancak hastanın mazisinde bana geldiğini öğrendikleri için, bu hale düşmesini bana güvendiği için kendilerine geç gitmesine bağlayarak beni suçlama yoluna gideceklerdi. Gerçekte ise hasta mayıs ayından sonra birçok yere başvurmuş, sonunda gazete ile işbirliği yapan üniversite kliniğine müracaat etmişti. Orada tümörlü testisi almak için bir de ameliyat yapmışlardı. (Terminal dönemdeki hastaya böyle bir ameliyatın niçin yapıldığı da anlaşılmaz.)

Gazetede çıkan bu haber, bana saldırmak için bahane arayan TTB yetkilileri için kaçınılmaz bir fırsattı. Zaman kaybetmeden savcılığa suç duyurusunda bulundular. Savcılık konuyu her yönüyle araştırır. Beni suçlayacak bir bulgu bulamaz. Dosyayı Yüksek Sağlık Şurası’na (YSŞ) gönderir. YSŞ’dan TTB yetkililerinin işine yarayacak bir karar çıkar.

Normalde hastanın kötüleşmesine benim sebep olup olmadığım konusunda karar vermeleri lazımdı. YSŞ de kararlarında B.G.’yi benim tedavi ettiğim ve bundan dolayı kötüleştiğine dair dosyada herhangi bir belge olmadığını açıkça belirtirler. Cevaplamaları gereken sual de buydu. Ancak buna bir cümle daha eklemişlerdi: “İlaç mahiyetinde olmayan bir maddeyi kullandığı için suçludur.” Bu cümle yüzünden savcılık beni mahkemeye verdi.

Konunun benimle ilgisi olmadığını bilen annesi vardı. Anneye gerçeği anlatması için haber gönderdim. Oğlunun hastalığı sırasında 15-20 günde bir Ulusoy otobüsü ile Marmaris’e gittiğini, (eski Türk lirası ile) milyonlarca lira masraf ettiğini söylemiş. Ulusoy otobüs yazıhanesinde çalışanlar kendisine yardım ederlermiş. O tarihlerde Ulusoy otobüslerinin Marmaris’e çalışmadığının farkında değildi. Yalan söylemesi için kimbilir kendisine ne menfaat sağlamışlardı…

Komplo üzerine kurulu bu davada da suçsuz olduğum kanıtlandı.

1976 yılında bu ilacı kullandığım için mahkemeye verildiğimden beri yüce Türk adaletine güvendim. Dürüst, saygıdeğer hakimlerimiz sayesinde bu proje ayakta kalabildi. Istırap çeken insanlara yardımdan başka bir gayesi olmayan bu çabalarıma, memleketimizde hukukçular da doktorların gözüyle baksalardı 1976’lı yıllarda bu çalışmalarımı bırakmak mecburiyetinde kalırdım. Aleyhimdeki her saldırıyı avukatım Apaydın bana hissettirmeden karşıladı.

Türk-Alman Araştırma Grubu

TTB’nin saldırılan devam ederken, diğer tarafta araştırmaları daha ileriye götürmek için TDA’nın da desteği ile 1988 yılında Almanya’da Türk Alman Araştırma Grubu (TGRG) adında bir ekip oluşturuldu. Bu grubun dört üyesi vardı: Prof. H.W. (Münih Üniversitesi Farmakoloji Enstitüsü Başkanı), Prof. H.C.B. (Anadolu Üniversitesi), Dr. I.Ç. (Anadolu Üniversitesi, biyolog) ve ben.

Bu kitabın evvelki bir bölümünde anlattığım gibi, Prof. H.W. ile 1976 yılında bir müddet beraber çalışmamız olmuş, Türkiye’de yurtdışına çıkışlar üç yılda bir ile sınırlandırılınca o çalışmalar durmuştu. Araştırmalar, Almanya’da Prof. H.W.’nin başında bulunduğu enstitünün laboratuvarlarında yapılacaktı. Grup üyeleri üç ayda bir Münih’te toplanacak, çalışmalar ve alman neticeler değerlendirilecekti. Yapılacak yayınlar, dört TGRG üyesinin ismi ile yapılacaktı.

Araştırmacı biyolog I.Ç.’nin maaşı, Prof. H.C.B.’nin toplantıya gidiş- geliş masrafları, benim onayım ile TDA tarafından ödeniyordu. (Benim de yolluk ve otel masraflarımı alma hakkım olduğu halde kendim için hiçbir para talebinde bulunmadım ve almadım.) Çalışmalar çok iyi gitti. Alman neticeler yayınlanacak hale geldi.

17-22 Temmuz 1990 tarihinde Almanya’nın Bonn kentinde toplanacak olan Uluslararası Aktif Doğal Maddelerin Biyoloji ve Kimyası Sempozyumu’nda (International Symposium-Biology and Chemistry of Active Natural Substances) o güne kadar alman neticelerin tebliğ edilmesine karar verildi. Tebliğ metni hazırlandı, Bonn’a gönderildi.

Daha sonra tebliğ için gönderilen metni görmek istedim. Gönderilen metinde dört isim vardı, ama benim ismim yoktu. Dördüncü isim olarak Anadolu Üniversitesi’nden l.Ç.’ye yardım için gönderilen, ücreti benim imzamla TDA tarafından ödenen yardımcı asistanın ismi vardı. Sebebini sorduğumda “Unutulmuş” dediler. Anadolu Üniversitesi’nden olan iki üye, Prof. H.W.’nin hatası olduğunu iddia ettiler. Hata düzeltildi, ama kongenin yayınladığı “Özel Bülten”de benim adım yoktu, “Planta Medica” dergisinin 1990 senesinde yayınlanan 56’ncı sayısının 668 sayfasındaki özet yayında vardı. H.C.B. ve Anadolu Üniversitesi’nin o zamanki rektörü Y.B.’nin üç hafta sonra Nokta Dergisi’nde ilginç bir beyanatları yayınlandı.

Kongre’de zakkum ekstresinden ayrılan immünolojik olarak aktif polisakkaritlerin tanıtıldığı poster tebliğimiz çok ilgi gördü. Panoya asılan tebliğ metninin önünde kuyruklar oluştu.

Bu manzarayı gören Hacettepe Üniversitesi’nden bir profesör yanıma geldi. “Gördüklerimden çok mutlu oldum. Sizi hem tebrik edeceğim, hem de sizden özür dileyeceğim. Ben sizin aleyhinizdeki kampanyaya istemeyerek katılanlardan birisiyim” dedi. Aleyhimdeki kampanyaya nasıl katıldığını anlattı.

TV’de hastalarımla ilgili yayın yapıldığı tarihte doçentmiş. Hocası Prof. M.T. kendisini odasına çağırır, hemen zakkum yapraklarından bir ekstre hazırlamasını ister. İtiraz eder. Ekstre hazırlamanın çeşitli metotları olduğunu, Dr. Ziya Özel’in hangi metodu kullandığını bilmediğini hatırlatır. Profesör M.T. hangi metot olursa olsun hazırla deyince de, “Ama hocam, Dr. özel bitkilere su yürüdükten sonra ekstre hazırladığım söylüyor. Şu anda Şubat ayındayız, bu mümkün değil” deyince, odasında bulunan saksıdaki zakkumdan birkaç yaprak koparıp verir. “Bunlardan yarma kadar hazırla ve getir!” diye emreder. Emirle hazırlanan bu ekstre Belçika’ya gönderilir.

Tesirsiz olduğunu ispat için gönderilen uydurma ekstrenin cevabı istediği gibi gelir ve “tesirsiz” olduğunu belirten raporu bir şov ile basma takdim eder. Aynı raporu biraz yukarıda bahsettiğim gibi TTB avukatı mahekemeye verdiği 30.11.1988 tarihli dilekçede Oleander ektresinin etkisizliğine gerekçe olarak göstermişti.

Kongredeki tebliğden sonra Güneş gazetesinde Andrew Finkel, Bonn’daki zakkum tebliği ile ilgili görüşlerini 27 Temmuz 1990 tarihinde, şöyle yazdı, “Sovyetler Birliği, Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerdeki üniversitelerden gelen bir avuç bilim adamı afişteki bilimsel verileri okuyup çok ilginç bulduklarını belirttiler ve gittiler. Oysa Alexander Flemmings’in bir rastlantı sonucu penisilin denilen küfü buluşuna denk bir devrim yaratabilecek bir ilacın gizli gücü sergileniyordu.”

Prof H.W. bir ilaç firmasıyla görüştüğünü, iki ay içinde o firma ile anlaşma imzalamak üzere bizi davet edeceğini söyledi.

Kongre’ye TDA’dan da bir görevli gelmişti. TGRG araştırmaları ile ilgili patenti takip eden avukatlık firmasına 10.000 DM (Alman Markı) ödenmesi lazımdı. TDA temsilcisi, paralarının bittiğini, bundan sonra ne hukuksal, ne de araştırmalarla ilgili hiçbir ödeme yapamayacaklarını bildirdi. Aramızdaki anlaşmaya göre, ilaç eczane vitrinine çıkıncaya kadar her türlü masrafı karşılamaları gerekiyordu ve bu proje için yeterince kaynak ayrılmıştı. Ancak bu para, TDA idarecileri tarafından sorumsuzca harcanarak bitirilmişti.

Ödemeleri yapamadıkları için TDA ile aramızdaki anlaşma kendiliğinden geçersiz hale geldi. Bu durumu bir yazı ile TDA’ya bildirdim. 22 Temmuz 1992 tarihli Milliyet gazetesinde TDA’nın beni mahkemeye verdiğine ait bir haber yayınlandı. TDA ile yazışmalarımız Marmaris adresinden yapılıyordu. Mahkeme için İstanbul adresini kullanmışlar. Tebliğ zarfı muhtara bırakılmış. Bu yolla gıyabımda karar çıkarmayı tezgahlamışlardı. Milliyet gazetesinde çıkan haber sayesinde konuyu öğrenmiş oldum. Aleyhimde tezgahlamak istenilen oyun da bozuldu.

TDA’nın bu durumu, Prof H.W.’nin tutumunu da değiştirdi. TDA’yı bir devlet kuruluşu olarak görüyordu. TDA’nın parasının bitmesini, arkamdaki devlet desteğinin çekilmesi olarak yorumladı. TGRG’deki üç üyeyi uzaklaştırıp, bütün haklara tek başına sahip olmak için harekete geçti. Avukata ödenecek 10.000 DM’yi hemen ödememi, aksi halde her türlü haklardan vazgeçtiğimi bildiren -örneğini gönderdiği- belgeyi imzalayıp kendisine iletmemi istedi. 10.000 DM’yi ödeyeceğimi, ancak daha önce hazırlanan yayının yapılmasının şart olduğunu bildirdim. Bir gün sonra Prof. H.W.’nin istediği miktarın 15.000 DM’ye çıktığını bildiren ikinci faks mesajı geldi. Yine bir gün sonraki faks mesajında avukata 5.000 DM hemen ödenmez ise, patent haklarının yanacağını, ödememiz gereken miktarın da 25.000 DM olması gerektiğini bildiriyordu. Her gün miktarı artırarak vazgeçirmek istiyordu.

Bir holdingin sahibi E.Ö. ile görüştük. Konuyu kendisine oğlum Tamer belgelerle anlattı. E.Ö. 25.000 DM’yi ödeyeceğini ve bundan sonra da destek olacağını bildirdi. Buna karşılık kendisinin hiçbir maddi talebi yoktu. Patent haklarının yanmaması için de hemen 5.000 DM gönderdi.

Prof. H.W.’ye bundan sonra ödemeleri bir holding sahibinin yapacağını, ancak TDA döneminde olduğu gibi, yönetimde söz sahibi olabilmeleri için kendilerine elde edilecek kazançtan %2 nisbetinde menfaat sağlayacak bir anlaşma yapmamız gerektiğini bildirdim. E.Ö.’nün böyle bir talebi yoktu. Prof. H.W’nin kötü niyetine karşı bir kontrol unsuru olacağını düşünüyordum. İki gün sonra gelen faks mesajında, istediği 25.000 DM’nin avukatlık ücreti ve bazı ekstralar için olduğunu, ayrıca 60.000 DM de, başında bulunduğu enstitünün masrafları için ödememiz gerektiğini bildiriyordu.

Prof. H.W. TDA’dan sonra belli ki, “Ya herşeye tek başıma sahip olurum, ya da kimsenin olmaması için projeyi batırırım” diye karar vermişti. Bu yönde önce her türlü patent haklarından vazgeçtiğimizi bildiren yazıyı bizlere imzalamamız için göndermişti. İstediği belgeyi imzalayacak kadar saf değildim. Kendisi tek başına sahip olamayınca, projeyi batırmayı seçmişti. Mantıksız ve uzlaşılmaz tutumunun sebebi de bu olabilirdi…

İnsanlığın hizmetine sunulacak hale gelmiş olan bir çalışma ve yapılan masraflar, küçük menfaat hesapları uğruna boşa gitmişti. Kişisel menfaat hesabı yapan sadece H.W. değildi. TGRG’nin diğer üyesi H.C.B. ve o zamanki Anadolu Üniversitesi rektörü de kendi çaplarına göre hesaplar yapıyorlarmış. Bu da 5 Ağustos 1990 tarihli Nokta dergisinde ortaya çıktı.

Bilim Adma Pişkinlik Yapanlar

O zamanki Anadolu Üniversitesi rektörünü iki defa görmüştüm, ilki TGRG oluşmadan evvel Devlet Bakanı Tınaz Titiz ile yapılan bir toplantıdaydı, ikinci defa ise, bir TGRG toplantısı için gittiğim Almanya’da karşılaştım, iktisatçı olan rektör, Bonn’daki kongrenin neticesini ve Prof. H.W.’nin bir ilaç firmasıyla anlaşmak üzere çalıştığını öğrenmişti. Bu gelişmeler üzerine zakkum konusunu sahiplenmeye karar vermişti. Rektör ve H.C.B. zaman geçirmeden Nokta dergisini ararlar.

Konu hakkındaki gerçekleri (!) açıklayan, Nokta’da çıkan beyanlarını aynen buraya aktaracağım:

Zakkum Etrafındaki Fırtına

Dr. Ziya özel’in başlattığı kansere karşı zakkumla mücadelede önemli adımlar atıldı. Zakkumdan elde edilen bir maddeden ilaç yapılabileceği anlaşıldı. Ancak bu maddeyi kimin elde ettiği Türk bilim adamları arsında ciddi bir çatışmaya ve karşılıklı suçlamalara yol açtı. Zakkum’un ilaç olma yoluna girmesinin ve doktorlar arasındaki çatışmanın tüm öyküsü.

“Zakkumdan elde ettiğim NO ekstresi üzerinde yapılan laboratuvar çalışmaları sonucunda insan vücudundaki bağışıklık sistemini büyük ölçüde artıran bir madde üretildi. Bu maddenin etkisi, halen bu alanda kullanılan Japon ilacına nazaran üç kat daha yüksek. Bize maddeyi ilaç haline getirebilmek için başvuran ilaç firması ile görüşmeler ise, sanıyorum bir ay içinde neticeye bağlanacak. ” Dr. Ziya Özel bu sözlerle zakkum bitkisinden kanseri iyileştirecek bir ilaç elde edebilmek amacı ile yıllardır sürdürülen çalışmaların çok önemli bir aşamasına gelindiğini müjdeliyor.

Ancak tam bu noktada bir başka doktor, Zakkumla ilgili laboratuvar çalışmalarını yürütenlerden Prof. H.C.B., çok farklı şeyler söylüyor: “Dr. Ziya Özel’in ektresi bir çaydı. Tamamen karışıktı. Bizim maddemiz saf ve temiz. Biz bunun içinden sağlıklı maddeyi bulup çıkardık. Enteresan tarafı, bunu yapmamız Ziya özel ile tanışmamızdan önce oldu. ”

Zakkum konusundaki en şaşırtıcı açıklama ise Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof.Y.B.’e ait. Prof. B., zakkum ekstresi ile ilgili laboratuvar çalışmaları sonuçlarının kamuoyunca öğrenilmesinin ardından Nokta’yı arayarak şu açıklamayı yaptı: “Dr. Ziya Özel, bir bilim adamı, bir araştırmacı değil, bir operatör. Bu bulgularla, araştırmayla, doğrudan ilgisi yok. En büyük dezavantajımız, bu adamın ne yapacağının belli olmaması. Şimdi Ziya Özel, gizli gizli bu ilacı verir diye korkuyoruz.”

“Prof H.C.B., Dr. Ziya Özel, yine Anadolu Üniversitesinden Doç.Dr.l.Ç. ve Münih Üniversitesinden Prof.H.W. ortak bir araştırma grubu halinde iki yıl boyunca işbirliği yapmışlar ve aralarında bu denli ağır ithamlara yol açan bir sorun çıkmamıştı. Ancak şimdi zakkum ekstresinden elde edilen maddelerin laboratuvar sonuçlarının açıklanması, bilim adamlarının arasında bugüne değin su yüzüne çıkmayan bir huzursuzluk olduğunu da ortaya koyuyor. Dr. Özel ise kendisine yöneltilen bu suçlamaları iki cümle ile yanıtlıyor: “Baştan beri benim hazırlayıp gönderdiğim zakkum ekstreleri araştırmaya konu oldu. Bu ithamlardan dolayı avukatıma başvuracağım. Ancak şunu söyleyeyim, bu olayın başarısı kanıtlanmaya devam ettikçe, bir süre sonra pek çok kişi benim önüme geçmeye çalışacak, ben geride kalacağım. ”

“Yıllardır birlikte çalışan hekimleri bu kadar karşı karşıya getiren, nerede ise mahkemelere başvuracakları noktaya sürükleyen gelişmeler nelerdi? Bu çelişkiler niçin zakkumla ilgili çalışmaların sonucunun büyük bir başarı şeklinde sunulduğu bugünlerde ortaya çıktı? Nokta, bu noktayı araştırır, tarafların görüşlerini alır. “Hangisi Doğru” başlığı ile tesbitlerini yazar:

Dr Özel’in tedavi ettiği hastalar bir TV kanalında haber bülteninde kamuoyuna duyurulduktan sonra herkesin ilgisini çeken bir soru ortaya çıktı: Dr Özel, bir mucit mi, yoksa şarlatan mı? Kamuoyu bir anda ikiye bölündü. Ziya’cılar-Anti Ziya’cılar. Her iki grupta da toplumun her kesiminden meslek erbabı vardı: İşportacılar, gazeteciler, manavlar, işçiler, kapıcılar, tabii doktorlar ve bilim adamları.

Aralarındaki sürtüşmenin asıl nedeni ise, zakkum konusunun

başarıya ulaşıyor olmasından ileri geliyordu. Ortada birbirine taban tabana zıt iki öykü var. Birinci öyküye göre başarı ağırlıklı olarak Dr. Ziya Özel’e İkinciye göre ise Anadolu Üniversitesi’ne ait.

Anti Ziya’cıların temsilcisi Prof.Y.B.’nin Nokta’ya söyledikleri:

“TV’de Ziya Özel’e ait ilk haberi seyrederken, tıbbi bitkilerden ilaç hammaddesi için daha önce üniversitemizde çalışma yürüten Prof.H.C.B. ’yi aradım. Sabah olur olmaz Muğla’ya hareket etmesi ve zakkum toplayarak hemen laboratuvarda incelemeye başlaması talimatını verdim.

İki gün sonra bir jip dolusu zakkumla dönerek laboratuvara kapandı.

Bir hafta sonra elinde küçük bir şişeyle geldi. Şişedeki maddeden ağzına attı ve yuttu. “Ölmediğimi göreceksin” dedi. Peki Özel’in ilacından ölenlere ne dersin diye sorunca da “O kaynatıp enjekte ediyor, hastalara çok kuvvetli zehirler de giriyor. Onun ekstre dediği çay, çok zehirlidir, hastalara verilmez” dedi. İlacı kullanıp iyi olanlar için de “Onu araştırmanın ileriki safhalarına göre açıklayabiliriz” yanıtını verdi. Y.B.’ye göre durum hemen Sağlık Bakanı Bülent Akarcalı’ya bildirildi ve asıl araştırma bundan sonra başladı. ”

“Ziya Özel’le işbirliğine nasıl başladıklarını ise şöyle anlatıyor. “Ankara’da bir başka proje dolayısı ile görüştüğümüz Devlet Bakanı Tınaz Titiz’e çalışmalarımızdan söz ettik. Bunun üzerine Eskişehir’deki merkezimizi ziyaret etti. Münih’e giderek oradaki çalışmalar hakkında bilgi aldı ve bize müjdeyi verdi. Kurduğu bir vakıfa ait Teşebbüsü Destekleme Ajansı bize yardımcı olacaktı. Ama bir şartla Dr. Ziya Özel de ortak edilecekti. ””

Y.B.’nin “Ziya Özel’in doğrudan ilgisi yok” başlığı altında verilen hakaret dolu beyanatı aynen şöyleydi:

“Prof. H.C.B.’nin kendi elde ettiği zakkum ekstresini inceleyen Prof.W.’nin daveti üzerine ortak çalışmalar başlatıldı. İlk beş ay elimizdeki bütün imkanları kullandık. Sonra maddi desteğe ihtiyaç duyunca Sayın Titiz’le konuştuk ve onun şart koşması üzerine Dr. özel de ortak edildi. Ancak bir sorun vardı, araştırmanın yapıldığı madde, Ziya Özel’in zehirli zakkum çayından değil, üniversitede üretilen zehirsiz bir maddeden ayrıştırılacak, deneylerden geçirilecekti.

Ama Ziya Özel, ağzını tutamayan, kendini bilim adamı ve mucit gibi gören bir ruh yapısına sahipti. Ekipte ne yapacağı, hastalara o ilkel ve tehlikeli uygulamaların devam edip etmeyeceği, araştırmayı tehlikeye sokup sokmayacağı belli değildi. Ciddiyeti ile tanınan genç bilim adamlarımız bundan endişeliydi. Bu endişeyi giderebilmek için aralarında bir gizlilik anlaşması öngördüler.

Arada sırada Dr. Özel’e, ancak onun anlayabileceği basitlikte bazı raporlar verildi. Ancak Ziya Özel, gizlilik anlaşmasına da uymadı, bu raporları basına açıkladı. Bonn’da araştırma sonuçlarının açıklandığı sempozyumda patentin yalnız kendisine ait olduğunu sermaye piyasasından para toplayarak ilacı üreteceğini söyledi. Bu durum, diğer üç araştırmacının tepkisine yol açtı ve üçü de finansman uğruna Zakkum Çaycısı Ziya Özel’i anlaşmalarına dahil etmenin bu konuda yaptıkları tek hata olduğunu düşünmeye başladılar.

En büyük dezavantajımız, bu adamın ne yapacağının belli olmaması. Kendisi bir bilim adamı, bir araştırmacı değil, bir operatör, genel cerrah. Adam basını yanıltıyor. O zaman da bütün millet, hastası olan da koşuyor, uluslararası başarı elde etti diye. Halbuki bu bulgularla, araştırmayla kendisinin doğrudan ilgisi yok. ”

“Y.B’nin sözlerinin tek bir anlamı var. Ziya Özel’le Anadolu Üniversitesi araştırmacılarının yollan baştan beri ayrıydı ve ancak Tınaz Titiz’in isteği üzerine geçici olarak çakışmıştı. Bu yol arkadaşlığında Tınaz Titiz’in önemli bir rol oynadığına ilişkin başka tanıklar da var. İşte Anadolu Üniversitesi’nden Prof. H.C.B.’nin Nokta’ya söyledikleri:

“Türkiye’deki çalışmalanmdan sonra önceden tanıdığım Prof. W.’ye numuneleri gönderdim. İlk yanıt çok önemliydi ve çalışmaya devam etmemizin zorunlu olduğunu gösteriyordu. Titiz 4e konuşmamız ve onun isteğiyle Özel’in bize katılması sonra oldu. ”

“Ziya Özel’i Anadolu Üniversitesi’nin araştırmacılan arasına sokan Tınaz Titiz ne diyor. “İnanamıyorum. Böyle şey olur mu?” sözleri ile şaşkınlığını belirttikten sonra şöyle yanıtladı:

“1986’da Yusuf Özal vasıtası ile tanıdığım Dr. Özel’in çalışmalanna ajansla maddi destek veriyorduk. Kısa bir süre sonra Prof. W. ’nin bu konuya eskiden beri ilgi duyduğunu öğrendik, onunla temas ettik,

inceleyebileceğini ancak yeterli elemanı olmadığını söyledi ve ‘Bana bir eleman gönderebilir misiniz?’ dedi. Anadolu Üniversitesi’ne işte o sırada başvuruldu.

Üniversite, bir yandan zakkumdan kendi yöntemiyle ekstre buldu ve bağışıklık güçlendirici etkiler olduğunu saptadılar. Bunun üzerine onlar da işin içine girdiler ve Alman enstitüsüne Dr. I.Ç.’yi verdiler. Oradan iyi sonuçlar elde edildi, ama bunlar hep Dr. Özel’in ekstresi ile oldu. ÖzeVin ekstresi daima Marmaris’ten Eskişehir’e gönderildi. Orada suyu alınarak, Almanya’ya yollandı. Son ana kadar da böyle oldu. ”

“Peki nasıl oluyor da,Y.B. ve H.C.B. konuştuklarım söyledikleri Tınaz Titiz ile taban tabana zıt bir açıklama yapıyorlar. Nokta ’ya Tınaz Titiz’in yanıtı şöyle “Her başarısızlıkta bir suçlu aranır, her başarıdan sonra da insanlar başarının tamamen kendisine ait olduğunu iddia ederler. Bir bakımdan çok sevindirici, çünkü zakkum meselesinin bir başarı olduğu böylece kanıtlanmış oluyor. ” Titiz, sözlerini Anadolu Üniversitesi’nin maddi açıdan taraf olduğunu belirterek bağlıyor: “Türk-Alman Araştırma Grubu’nun %50 hissesi Anadolu Üniversitesi’ne ait, onlar bu işte taraf, o bakımdan söyledikleri benim kadar inandırıcı olamaz. Ben ne tarafım, ne de olaydan bir şeref payım var. ””

“Doçent l.Ç. ise bu konuda şunları söylüyor. “Önce Dr.ÖzeVin ekstresini elimize aldık, bunu analize tabi tuttuk ve çeşitli maddeler çıkardık. Ana maddeyi Ziya beyden aldık ve buradaki aktif maddeleri ondan çıkardık ””

Nokta’daki yazı şu cümle ile bitiyordu: “Görünen o ki Zakkumdan kanser ilacı üretilmesi çalışmaları, bir zamanların “Şarlatanlık” ve “Halkın Ümidini Sömürme” suçlamalarından uzak bir biçimde ele alınabilecek bir noktaya gelmiş durumda.”

Bonn’a gönderilen tebliğden adımı kimlerin ve niye çıkartmaya çalıştığı da ortaya çıkmıştı; şayet başarabilmiş olsalardı Nokta’ya “Bakın tebliğde adı bile yok” diyerek yalanlarına gerekçe yaratmış olacaklardı.

Anadolu Üniversitesi’nin o zamanki rektörünün ve Prof. H.C.B.’nin davranış ve beyanları bir konuya açıklık getirmesi bakımından çok önemliydi:

O zamana kadar aleyhte olan bazı profesör ünvanlılar ve diğerleri yalanlar, çarpıtmalar, komplolar ve bana hakaretle konuyu aşağılamaya ve yok etmeye çalışmışlardı. Son beyan sahipleri ise, konuyu sahiplenmeye çalışıyorlardı. Bu, alman neticelerin ne kadar pozitif olduğunun göstergesiydi.

Hekim Olan Sağlık Bakanı, Rahatlık Vermedi

1976 yılında “Senin kapma gelen her hasta iyi olsa beni ilgilendirmez” diyene benzer şekilde NO konusunu yok etmeyi kendisine adeta asli görev kabul eden doktor ünvanlı ikinci bir bakan da 1990’lı yıllarda vardı. TTB’den aldığı talimat doğrultusunda davrandığı anlaşılan doktor ünvanlı bu bakan, İstanbul 11. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1978 yılında verdiği karara rağmen beni hedefleyen bir yönetmelik çıkarttı.

Söz konusu bakan, yönetmeliği çıkarttıktan sonra bakanlıktan ayrıldı, ancak bir süre sonra tekrar sağlık bakanı oldu. Beni rahat bırakmayacağını biliyordum. Üç kişiden oluşan bir heyet, baskın yaparcasına muayenehaneme geldi. Heyette Muğla Sağlık Müdürü, Marmaris Devlet Hastanesi baştabibi ve Sağlık Ocağı’nda görevli bir doktor bulunuyordu. Geliş sebeplerini izah ettiler. Bakanın Muğla Valiliği’ne gönderdiği yazıyı gösterdiler. Sağlık müdürünün başkanlığında bir heyetin hemen muayenehaneme gitmesini, hasta bakıp bakmadığımın, muayenehanemde hasta tedavisinde kullanılan ilaç ve malzeme bulunup bulunmadığının tespit edilmesini istiyordu. Mecbur kalmadıkça hasta bakmadığım için muayenehanede kimse yoktu. Durumu belgeleyen zaptı tanzim edip ayrıldılar.

Bir süre sonra doktor ünvanlı şahıs, bakanlıktan ve partisinden istifa etti. Ondan sonra bakanlığın rahatsız etmesi de son buldu.

Patentin Lisansını Amerikalılara verdim

1986’da ilk başvurusu yapılan patentim, 1992 yılında ABD, Avrupa, Kanada, Japonya ve Avustralya’da tescil oldu.

1995 senesi Ekim ayında eşimle beraber bir hafta kalmak üzere İstanbul’a gelmiştik. Bir gün saat 10 sırasında kapı çalındı. Gelen şahıs

benimle görüşmek istiyordu. İçeriye aldık. Anlattığına göre; Ürdün Kralı Hüseyin’in sarayından beni ararlar, bulamazlar. Bunun üzerine, Ürdün Sarayı’nda görevli akrabası doktor aracılığı ile gelen şahısa; bana ulaşılabilecek telefon ve faks numaralarını bulması görevi verilmiş. Niçin aradıklarını bilmiyordu. Bir hasta için olabileceğini düşündük. Benimle irtibat kurabilecekleri Marmaris numaralarını verdim. Aynı günün akşamı Marmaris’i aramışlar. Kendileri ile oğlum Tamer konuşmuş. Oğlum, konunun hastalık olmadığını anlamış. Daha fazla bilgi vermemişler. Sadece ABD’den bizimle temas kurulacağını söylemişler.

Onbeş gün sonra ABD’den bir faks mesajı geldi. Benim 5.135.745 numaralı ABD patentimin lisans hakları üzerinde görüşmek istiyorlardı. Kabul edersem görüşmek için gelmek istiyorlardı. Tekliflerini kabul ettiğimi bildirdim. Benim için mühim olan ilacımın bir an evvel insanlığın hizmetine girmesinin sağlanması idi. 26 Kasım 1995 tarihinde İstanbul’da buluşmak üzere randevulaştık.

Benimle görüşmek için İstanbul’a gelen yetkili, çalışmalarımla ilgili bir valiz dolusu dosya getirmişti. Bana, “Hiçbir doküman göstermenize gerek yok, sizin hakkınızda her türlü bilgi bende var. Ben sizinle anlaşmak için geldim. Onları konuşacağız” dedi. Şartları konuştuk. İlacın geliştirilmesi için gerekli anlaşma imzalandı.

Bu anlaşmadan herhangi bir ücret almadım. Tek şartım, ilacımın geliştirilmesinin sağlanması, şerefinin bana ait olması idi.

Amerikalı işadamı konuya ilgilerinin nasıl başladığını anlattı:

  1. senesinde Irak’ta yeni bulduğu bir ilaçla kanser, AIDS gibi tedavisi imkansız birçok hastalığı tedavi eden bir doktor ortaya çıkar. Tedavi ettiği hastaların görüntülerini video kasetlere kaydeder. Aldığı neticeler gerçekten gören herkesi hayrete düşürecek niteliktedir. Ünü Irak’a ve komşu Arap ülkelerine yayılır. Saddam Hüseyin bu doktoru himayesine alır. Kendisine güzel bir villa, lüks arabalar ve korunması için muhafızlar verir. Rahat çalışması için her türlü imkan sağlanır. Ama bir problem vardır. Hastalardan alman paraları yönetim alır. Kendisinin rahat yaşamaktan başka bir menfaati yoktur. Bu durumda Irak’tan kaçmaya karar verir.

Kaçmayı gerçekleştirir ve Ürdün’e sığınır. Orada da kral himayesine alır. Lüks bir villa, arabalar, muhafızlar verilir. Her isteği karşılanır.

Hastalar her taraftan gelmektedir. Kazancı yerindedir. Benimle anlaşmak için Amerika’dan gelen işadamı, Kral Hüseyin’in tanıdığıdır. Kral, kendisine bu doktoru ve başarılarını anlatır. Bu adama yardımcı olunması için tanıştırır. Kendisine nasıl yardımcı olunabileceği tartışılır. Doktor yardım teklifini kabul eder ama şartları vardır:

  1. ABD’ye kabul edilmesi,
  2. Kendisine araba, şoför ve rahatça yaşayabileceği bir ev verilmesi,
  3. Korunması için muhafızlar sağlanması.

Şartlarını kabul ederler ama onların da bir şartı vardır: “Buluşunun patentini alması!” Patenti alınmayan bir konuya yatırım yapamayacaklarının söylerler.

Bunun üzerine doktor, başvusunu hazırlar ve İngiltere’de patent müracaatını yapar. Yatırımcılar başvuruyu kendi patent avukatlarına inceletirler. Avukatlar yaptıkları incelemeden sonra söz konusu başvuruya patent verilmesinin mümkün olmadığını, zira konunun patentinin zaten Türkiye’den doktor Ziya Özel’e ait olduğunu bildirirler. Bunun üzerine o doktorla anlaşmaktan vazgeçerler, beni aramaya karar verirler.

Beni bulmaları için Ürdün kralından yardım isterler. O da yakın çevresini görevlendirir. Neticede biraz evvel anlattığım gibi beni bulurlar.

Anlaşmayı takiben, Amerikalı işadamı ve etrafındaki yatırımcılar ABD’de şirket kurdular. Bu firma N.O.’nun eczane vitrinlerine çıkıncaya kadar gerekli olan tüm araştırma ve geliştirme çalışmalarını yapacak ve/ya yaptıracaktı. Bahsi geçen şirketle yapılan gizlilik anlaşması gereği şirketin çalışmaları hakkında bilgi vermem bu aşamada mümkün değil.

Gizlilik anlaşması sona erdiğinde, ABD ve diğer ülkelerde olan gelişmeler bu kitabın devamı olarak başka bir kitapta anlatılacaklardır.



BAZI KELİME VE TÂBİRLERİN İZAHATLARI

Agraf: Kesilmiş deriyi kapatmak için kullanılan tel dikiş malzemesi. Anestezi: İlaçla bayıltma.

Anti-neoplastik: Kontrolsüz, aşırı hücre çoğalmasına karşı.

Arsenik trioksit: Kuvvetli bir zehir.

Arteria femoralis: Femur kemiğinin önünden giden, bacağı besleyen ana damar.

Ascariasis: Solucan.

Aspiratör: Emme aleti.

Bürger hastalığı: Bacaklarda atar damar tıkanması.

Cerrah: Operatör.

DETAM: İstanbul Üniversitesi Deneyesel Tıp Araştırma Merkezi Duedenum: Oniki parmak bağırsağı.

Enjeksiyon: ilacı iğne batırarak vermek.

Ensizyon: Deriyi kesmek.

Fahiz: Diz ile kasık arasında üst iç bölge.

Farmakolog: Farmakoloji ile iştigal eden, eczacı.

Farmakoloji: Konusu ilaç olan bilim dalı. Fossa iliaka: Karın alt bölgesi.

Ganglion: Sinir düğümü

Gastroenterolog: Mide, bağırsak mütehassısı.

Glikozit: Örneğin bir şeker ile alkolün birleşmesi ile oluşan yeni kimyasal madde.

Hilus: Bir organda sinir ve damarların giriş, çıkış yaptığı bölge. Hipokondr: Karında kaburga altı bölgesi.

Hodgkin, Hodgkin Lenfoma: Lenf bezlerinde görülen bir kanser türü.

lleus: Bağırsak tıkanması, tmmün sistem: Bağışıklık sistemi

İmmünomodülatör: Bağışıklık sistemini ayarlayan (yani fazla değerleri alçaltarak, az olanları yükselterek normal değerlere çekmek)

İnfiltre etmek: Kök salarak istila etmek.

İnoperabl: Ameliyat edilemeyen.

İnopere: Ameliyat edilemeyen.

Jinekolog: Doğum ve kadın hastalıkları mütehassısı.

Kadavra: Tıp öğretiminde, üzerinde çalışma yapılan ölü insan vücudu. Kaşetik: Bir deri bir kemik kalmış derecede zayıf.

Kist hidatik: Köpeklerden insanlara geçen bir kist hastalığı.

Klinisyen: Doğrudan hasta tedavisi ile uğraşan doktorlar.

Kolon kanseri: Kalın bağırsak kanseri.

Kolostomi: Büyük abdestin karma yönlendirilmesi.

Kortizon: Kullanıldığı zaman vücudu şişirme gibi yan etkisi olan bir ilaç.

Laparatomi: Cerrahi olarak karını açıp içine bakmak.

Lenf bezi: Lenf yolları üzerinde büyüklükleri 1-25 mm arasında değişen kitleler.

Lenfoma: Habis lenf hücrelerinin çoğalması dolayısıyla lenf dokularının büyümesiyle oluşan kanser türü.

Lenfosarkom: Difüz (etrafına yayılmış) lenfoma.

Lokal anestezi: Yerel uyuşturma.

Lomber sempatektomi ameliyatı: Omurganın sağ ve solunda bulunan pirinç tanesi büyüklüğündeki bezlerin çıkarılması.

Lökosit: Akyuvar.

Mesane: İdrar kesesi.

Metastaz: Kanser hücrelerinin ilk başladıkları organdan başka yere atlamışlarına verilen isim.

NCI: Milli Kanser Enstitüsü.

Nekroz: Ölü hücre.

Nelaton sondası: İnce lastikten yapılan idrar boşaltmaya yarayan sonda. Nisaiye: Doğum ve kadın hastalıklarıyla iştigal eden tıp dalı.

Oncovin: Kanser tedavisinde kullanılan kimyasal zehirlerden biri. Onkolog: Onkoloji ile iştigal eden doktor.

Onkoloji: Kanser ve tedavisi ile iştigal eden tıp dalı.

Op.: Operatör kelimesinin kısaltılmış hali.

Operatör: Ameliyat yapan, uzmanlığı ameliyat yapmak olan hekim, cerrah. Özefagus: Yemek borusu.

Pemphigus vulgaris: Ağızda veya vücutta yaralar halinde kendini gösteren hastalık.

Peritonit: Karınzarı iltihabı.

Preparat: Küçük örnek.

Pulverizatör: Püskürtme aleti.

Sempatik ganglion: Omurganın sağ ve solunda bulunan pirinç tanesi büyüklüğündeki bezler.

Serum: Damardan verilen, besleyici sıvılar.

Sezerian: Normal doğum mümkün olmadığı zaman karının ameliyatla açılarak bebeğin anne karnından çıkarılması.

Sitostatik: Hücre çoğalmasını durdurucu.

Sitotoksik: Hücreleri öldürücü.

Steril: Her türlü mikroptan, bakteriden arındırılmış.

Talamus: Beyinde bir bölge.

Tanen: Birçok bitkisel maddede bulunan, deri tabaklamada, hekimlikte kullanılan, tadı buruk bir madde.

Tansiyon arteriel: Kan basıncı.

Topik: Yüzeysel, derinin üzerinden. Tümör: Hücre yumağı, kitle. Tümör: Hücre yumağı, kitle.

Uterus: Rahim, döl yatağı.

Kaynak: Op. Dr. H. Ziya ÖZEL, Zakkum Gerçeği, Basım Tarihi Eylül 2010, İstanbul

http://www.drozel.org/index.htm

KİTAB- PDF

YÖNETİMDE ERKEK VE KADIN NE DEMEKTİR?


Devlet ve millet menfaatlerinde erkeklerimiz duyarsız mı oldular?

Kadınlarla yönetilmemizin zamanı mı geldi?

Türk Milleti kendi içinde huzursuz olduğundan bir annenin şefkatine mi ihtiyaç duyuyor?.

Unutmayalım ki,  Türk milleti içinde bir erkekten daha erkek ve cesur kadınlarımız vardır.  Günümüzde nice insanımızın kimlik karmaşası içinde cinsiyet sorgulamasına düştüğünü görmekteyiz. Erkeklerimiz erkek gibi davranmıyor.  Bu nedenle sağlam karakter gösteremeyenleri tercih etmek yerine kadınlarımız üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Yani, seçimlerimizde kadınlarımızı öne çıkarma zamanının geldiğini söyleyebilirim.  Bir yöneticinin kadın veya erkek olması meselesinden duruma bakılırsa, meclisi olan ve kararlarına saygılı olan biri için cinsiyet sorun teşkil etmez.  Sonuçta Türk Milletinin şefkat edenleri beklemesi bir haktır, diyoruz.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki; “Merhamet edin ki, merhamet olunasınız.”

“Kırklar kaç erdir?Diye zâtın birine sormuşlar.

Kırk nüfustur,demiş.

Niçin er demediniz de nüfus dediniz?Diye tekrar sorunca:

“İçle­rinde kadın da vardır da onun için…Buyurmuş. (Ken’an Rifâî, Sohbetler . s. 340)

 

Tezkire-i Evliya adlı kitapta, Feridüddin Attar kuddise sırruhu’l aziz buyurur ki;

“Hususi bir mahremiyet perdesi altında saklı ve ihlâs örtüsü ile gizli olan, aşk ve iştiyakla tutuşan, yakîn ve yanık olmaya vurulan, Meryem-i Safiye aleyhisselâma nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha’dır.(h.y.t. 185)

Biri çıkıp onu; “Niçin erkekler safında zikr ettin,”diye sorarsa bana, derim ki; Hâce’-i Enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ sizin suretinize bakmaz…”buyurmuşlardır.

Şimdi amel, surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dinimi­zin üçte birini Aişe-i Sıddîka radiyallâhü anhadan almak caiz ise, aynı şekilde onun cariyelerinden, (yâni halefleri olan veliye hanımlardan) dini­mizi öğrenmek (ve feyz) almak da caizdir.

Bir kadın, Allah Tealâ’nın yolunda er olursa, artık ona kadın de­nilmez.
Nitekim Abbase-i Tusî:
“Yarın Arasat meydanında, “Ey erler!” diye nida edildiği vakit, rical (erkekler) safına ilk önce ayağını basacak olan Hz. Meryem’dir,”
demiştir.

Bir şahıs (Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha) ki, o mecliste ha­zır olmayınca Hasan Basri radiyallâhü anh konuşmazdı. Öyle bir şahsın mutlaka er­kekler safında yâd edilmesi lazım gelir. Belki hakikat açısından ba­kılınca, görülür ki, bu zümrenin bulunduğu makamda herkes tevhidde yok, (İlahî Vahdette fâni) olmuştur. Şu halde tevhidde: “Ben” ve “sen” namına bir şey kalmamış,  olduğundan :  “Erkek” ve “kadın” ayrımından söz edilemez.

Nitekim Ebu Ali Fârmedî  (h.y.t. 477) nübüvvet, izzet ve şerefin ta kendisidir, “orada büyüklükten-küçüklükten söz edilemez,” demiştir. İmdi velayet de aynen öyledir, bahis konusu olan Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha olursa. Zira muamele ve marifet itibarı ile çağında onun bir eşi daha yoktu. O zamandaki büyükler ne ise; muteber olup çağdaşlarına karşı sözü kat’î bir hüccet idi.” (Tezkiretü’l-Evliya, s. 111–112)

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Kadınlara dikkat ediyor musun?
Onların içinde erkekleri vardır.

Onlara iyi dikkat et.”

 Kaynak: ALTUNTAŞ, İ. H. (2007). Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları. İstanbul: Gözde Matbaa.

SOYLU TÜRK KADINLARI

BÜYÜKE HATUN

Tohtamış Han’ın torunudur. Yıllarca Ruslara kasrı savaştı, esir düştüğünde iffetini korumak için kendi hançeri ile canına kıydı…

KAHRAMAN TÜRK KADINI TOMRİS

Yüce hakan Tomris Hatun, yaklaşık 2500 yıl önce Türkistan’da devlet kurmuş olan Saka ve Peçenek Türklerinin hakanı idi aynı çağda İran’da da Ahamenid Sülalesi hakim bulunyordu. Bu sülale zamanında İran orduları bir kaç defa Doğu’ya saldırarak Türklerle savaşmışlardı. Tomris’in hakan oldoğu çağda, İran’lıların başında Kırus adında bir hakan bulunuyordu. Bu hakan önceleri Şaka Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı Türklerinin güney kısımlarını ele geçirmişti. Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kırus, Peçeneklere saldırdı. Savaşın sebebi, Kırus’un Tomris’le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi. Tabi bu sebep, o çağdaki usullere göre çok önemli idi. Çünkü, Tomris, İran hakanıyla evlendiği taktirde, hakan bulunduğu ülkelerde, Kırus’un eline ve dolaysıyla İranlılara geçmiş olacaktı. İşte teklifi, Türklerin kadın hakanı tarafından geri çevrilince, esasen kan dökücü bir insan olan Kırus, çılgına döndü ve kendisi ile evlenmeyi kabul etmeyen bu kadın Hakanına cezasını vermeye karar verdi. Kırus önce, Tomris’in oğlunun emri altındaki Türk öncü kuvvetleriyle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Tomris’in oğlu yagılara (düşmana) yenilmenin verdiği yaşla kendini öldürdü. Bu savaşı kazanan ve gözleri dönmüş olan Kırus, Türk Hakanı Tomris Hatunun da üzerine yürüdü. Türklerle, İranlılar bir kere daha karşı karşıya getiren bu savaş, pek kanlı oldu. Onca her iki taraf birbirlerine ok atmaya başladılar. Bu oklaşmalar öyle şiddetli oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hemen kimse kalmadı. Böylece gayet kanlı bir başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlar ile göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu ile İranlıların erkek Hakanının yönettiği bu savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık, askerlik kabiliyeti ve bilimde üstün olan Türklerin oldu. Bu savaşı yine Türkler kazanmıştı.

Yüce Türk Hakanı Tomris Hatun hem ulusunun ve ulu yurdunun sevgisiyle ve hem de savaşta yenildiği için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun, gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve başardığı bu kahramanca dövüşle, İran ordusunun büyük kısmını cansız olarak yere sermiş olmakla birlikte Ahamenid sülalesinin azgın Hakanı Kırus’uda kaiyp (telef) etmişti. Kırus hayatında çok kan akıtmış bir Hakandı. Bunun için, kahraman Türk kadını Tomris, bu kan akıtıcı adama, acuna (dünyaya) ibret teşkil edecek muamelede bulundu ve Kırus’un kafasını kan dolu bir fıçıya atarak, ”hayatında kan içmeye doyamamıştın, şimdi doya doya iç” dedi. Bu olay yüzyıllarca uluslar arası dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı. İşte Tomris hakkında tarihin (kaynak) bilgileri bundan ibarettir. Geri kalan birçok hususlar efsanelerle karışmaktadır.

Tomris Hatun, o sırada Türklerin bir bölümünün, yani Peçeneklerin Hakanı idi, karşısındaki Ahamenid ise bütün İran’ın Hakanı idi ve İranlıların ordusu çok büyüktü ve basında bir erkek vardı ama karşısındaki ise ulusu ve yurdunu sevgisi ile dolu bir Türk kadını idi

 KARA FATMA (FATMA SEHER)

“Kara Fatma” olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. İ. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider.

Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır.

Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir

Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı

 TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA

Asıl adı “Adile” olan, “Adile Hala” ve “Adile Onbaşı” diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anıldığı bilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir.

Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır.

Milis kuvvetlerine yardım eden “Nafize Kadın”, Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez.

GÖRDEŞLİ MAKBULE

Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördeşli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler

FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN

Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer.

BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI

Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır.

TAYYAR RAHMİYE

Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine “Tayyar Rahmiye” lakabı verilir.

Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır

BİNBAŞI AYŞE

İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:

“…Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım.

Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Kocarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.

İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahir Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”…

Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yâdiğâri olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir.

 SÜREYYA SÜLÜN HANIM

İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım…Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve tarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, biraraya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır.

 Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazid’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalımı yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı…

 Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan döğüştüler. Oluyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü.

NENE HATUN

(1857 – 1955) Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum’da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı.

Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü. Nene Hatun, Erzurum’da doğdu. 98 yıl Erzurum’da yaşadıktan sonra yine Erzurum’da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından ANNELER ANNESİ seçilmişti.

NEZAHAT HANIM

Gördes ve İnönü meydan savaşlarında , çarpışmalara katılan 70. Alay Komutanı Hafız Halit Beyin kızı olan Nezahat Hanım 8 yasında öksüz kalmış ve babasıyla cephelerde dolaşmıştır. Askerlere hizmet ve cesaret veren Nezahat Hanım’ın 100 den fazla düşman askeri öldürdüğü bilinmektedir

İPARHAN

Türk tarihinde önemli rol almış kahramanlar içinde birçok kadın vardır. Bunların içinde önemlilerinden birisi de İparhan’ın hikâyesidir.

Doğu Türkistan 1759 yılında Çin Mançu Yönetimi tarafından işgal edildi. Uygur Türkleri vatanı işgal eden Çin ordusuna karşı yıllarca direndiler. Tam 42 kez bağımsızlık mücadelesi verildi, sonuçta sayı ve teçhizat bakımından kıyaslanamayacak derecede fazla olan Çin ordusu, Rusların da yardımıyla bu mücadelelerden galip çıktı.

O dönemin Doğu Türkistan Han’ı Cihangir Hoca şehit edildi. Bunun üzerine Cihangir Han’ın eşi İPARHAN eşinin mücadele bayrağını ordunun başına geçerek sürdürdü. Büyük mücadelelerden sonra Çin ordusu tarafından esir alınan İPARHAN, Pekin’e Çin İmparatoru Qienlung’a götürüldü. İmparator İPARHAN’a evlenme teklifi etti ancak İPARHAN tarafından bu teklif şiddetle reddedildi. Bu kahraman Türk Kadını iffeti ve milletinin geleceği için, bir Çin’li ile evlenmektense canına kıydı.

Bir kahraman gibi yaşadı ve bir kahraman gibi şehit oldu. Türk kadınının yüreğinde “Gelinlerin Anası” unvanıyla yaşayan kahraman İPARHAN örnek alınacak bir Türk kadın kahramanıdır

DİLŞÂD HATUN

200 yıl önce Türkistan’da yaşamış kahraman bir Türk kadını…

Güzelliği ile birlikte kahramanlıkları da dillere destan olan prenseslerimizin en meşhurlarından olan, Dilşâd Hatun, aynı zamanda Budist Çinlilerle Müslüman Türkler’in yaptıkları mücadelenin en şanlı ve tertemiz sayfalarından birini teşkil eder.

 Vİİİ. yüzyılda Doğu Türkistan’ı sınırları içine almak isteyen Çin İmparatoru Chien Lung, bu maksatla Doğu Türkistan’daki karışıklıklardan istifade etmeye çalıştı.

Kuçar Beyi Hocası Beg ile Hoten Beyi Hoşkepek Beg’in ihaneti Chien Lung’un işini kolaylaştırdı. Onların casusları sayesinde Hocalar’ın ve Kalmukların askeri durumlarını öğrenen Mançu İmparatoru Sao-Hui komutasında 1757’de Doğu Türkistan’ı fethetmek üzere kuvvetli bir orduyu gönderdi. Halk arasında yapılan propagandalar sayesinde bir çok şehirler savaşmadan teslim oldu.

Bütün bunlara rağmen Hocalar vatanlarını 2 sene kahramanca müdafaa ettiler. 1759’da her taraftan birden hücum eden muazzam Mançu ordusu karşısında mukavemet edemeyen Hocalar, hanımları, çocukları ve yakınları ile birlikte Kunlun dağını aşarak batıya kaçtılar. Mançu ordusu da arkalarından takip etti. Bedehşan hududunda binlerce kişi teslim oldu. Eskiden Bedehşan’ı istila etme fikrinde olan Hocalar, Bedehşan Emirleri tarafından iyi karşılanmadılar.

Mançu ordusu komutanı Sao-Hui, Bedehşan Emirlerinden iltica eden Hocalar’ın teslim edilmesini istedi. Mançular’dan korkan Bedehsar Emiri Peygamber soyundan olanları gayrimüslimlere teslim etmek İslam dinine göre caiz olmadığından, her iki Hoca’yı öldürüp başlarını Mançu’lara teslim etti. Pekine götürülen bu başlar orada uzun uzun teşhir edilmiştir.

Dilşâd Hatun, Burhanettin Hoca’nın kardeşi, Küçük Hoca diye tanınan Hoca Cihan’ın hanımıdır. Mançu İmparatoru Chein Lung’un Doğu Türkistan’ı istilasında kocası ile birlikte düşmana karşı savaşarak vatanı müdafaaya çalışmış kahraman bir Türk kadınıdır. Üstün düşman kuvvetleri karşısında mukavemet edemeyerek Bedehşan’a sığındıkları zaman Dilşâd Hatun da beraberinde bulunuyordu.

Çok eski zamandan beri Çin ve civarında, mağlup düşen tarafın kraliçe ve prensesleri ile evlenerek düşman tarafı ile akrabalık bağları kurma adeti vardı. Mançu İmparatorları da İmparatorluk içinde çok az olduklarından, büyük bir yabancı kitleyi uzun müddet idare edebilmek için bu siyaseti takip etmişler, idareleri altındaki kavimler ile akrabalık bağı kurmaya çalışmışlardır.

Dilşâd Hatun’un dillere destan güzelliğini işiten Mançu İmparatoru Chien Lung, hem böyle güzel bir kadına sahip olmak, hem de Doğu Türkistan’daki Müslüman Türkler’in dostluğunu kazanmak ve gelecekte vuku bulacak herhangi bir ayaklanmayı önlemek istiyordu. Bu maksat Doğu Türkistan’daki Mançu ordusu başkumandanı Sao-Hui’ye Dilşâd Hatun’u Pekin’e getirmesini emretti.

Bunun üzerine kumandan, Bedehşan Emiri Sultan Şah’dan Dilşâd Hatun’un diri olarak kendine gönderilmesini istedi. Emir’in bunu kabul etmemesi üzerine bu sefer meşhur birkaç ulemayı Bedehşan’a gönderdi.

Öte yandan kocasının öldürülerek, basının Mançu’lara teslim edildiği haberi Dilşâd Hatun’dan gizlenmişti. Bu olaylardan dolayı çok üzüntülü olan Dilşâd Hatun, devamlı surette kocasını ve vatanın durumunu düşünüyordu.

Bedehşan’a gelen Said Molla önce Sultan Şah ile görüştü. Dilşâd Hatun’u Kaşgar halkının arzusu üzerine istediğini, ailesini yanına gönderileceğini söyleyerek Sultan Şah’ı hileli yollardan kandırdı. Daha sonra Dilşâd Hatun ile görüşen Said Molla, onu da kandırmaya muvaffak oldu. Müslüman halkının zulüm ve işkenceden çok şikâyetçi olduğunu, Çinli kumandanın: “Eğer Dilşâd Hatun İmparatordan rica ederse, kurtulursunuz” dediğini söylemiş, kendinin de Kaşgar halkı namına ricacı olarak geldiğini bildirmişti. Dilşâd Hatun, umumun menfaati için her türlü fedakarlığa katlanan bir kadındı. Onlara faydalı olabilmek ümidi ile bu teklifi kabul etti.

Göz yaşları ile uğurlanan Dilşâd Hatun ikiyüz Türk askeri ve bir Çinli alayının muhafazasında yol alıyor, uğradığı şehirlerde büyük hürmet ile karşılanıyordu.

Kumandan, Dilşâd Hatun’un kederli halinden endişelenerek belki intihar eder de Pekin Sarayı’na karşı müşkül vaziyette kalırım korkusuyla; kocasının sağ olduğunu, İmparator tarafından affedilebileceğini ve bir müddet sonra tekrar Kaşgar’a dönebileceğini söylemiş, fakat kocasının kurtulamasa için Prenses’in Pekin’e gitmesinin şart olduğunu sözlerine ilave etmişti. Aynı zamanda Dilşâd Hatun’u oyalamaları için emrine eski Müslüman hizmetçileri vermişti.

Kafile Pekin’e 3 aylık bir yolculuktan sonra varabildi.

Pekin’e geldikten sonra; kocasının ve diğer akrabalarının öldürülmüş olduğunu öğrenen Dilşâd Hatun’un artık 2 gayesi vardı. Bunlardan biri Mançu İmparatoru’nun Doğu Türkistan’dan çekilmesini temin etmek, diğeri ise diğeri olmadığı takdirde Mançu İmparatoru Chien Lung’un öldürülmekti.

İmparator’un huzurunda diğer taraftan Chien-Lung, bütün Asya’da güzelliği ve kahramanlığı ile o zamana kadar duyulmamış bir şöhret kazanan bu Türk Prensesini bir an evvel görebilmek için sabırsızlanıyordu.

Ziyaret günü Dilşâd Hatun, huzura çıkmadan önce etrafındakilerin bütün ısrarına rağmen, normal hanım elbiseleri giymeyerek, Çinlilerle savaştığı sırada giydiği zırhlı elbiseleri giymiş, İmparator sarayına da atla girmişti. İstenildiği ve zannedildiği gibi muhteşem saray, onun iman dolu ve intikam ateşiyle yanan göğsüne hasret ve korku vermemişti. Şerefini muhafaza edebilmek için Tanrıya yalvarıyordu. Onun büyüklüğüne güvenerek merasim salonuna girdi. Beraberinde Kalmuk Han’ı Davacı’nın hanımı da bulunuyordu.

Etrafında, bütün saray erkanın sıralandığı salonun ortasında yüksek tahtına oturmuş olan Mançu İmparatoru’nun önüne gelince, evvelce yapılan tembihlerin aksine, herkes secde ettiği sırada o eğilmedi. Bu hareket karşısında İmparator yanında oturan annesine: “Sessiz, fakat bana kızgın,” demekten kendini alamamıştı.

Vali tarafından yere kapanması için yapılan ihtar üzerine Dilşâd Hatun, Biz yalnız Tanrıya secde ederiz. Üstelik o benim düşmanımdır,” diye cevap verdi.

Binlerce senelik Çin İmparatorluk sarayında, İmparatorun huzurunda vuku bulan bu itaatsızlık olayı yüzünden bütün saray erkanı hayret ve korkuya düşmüştü. Bu hareket İmparatora karşı büyük bir hakaret sayılırdı, cezası da ölümdü. Fakat İmparator Dilşâd Hatun’un bu davranışını anlayışla karşılamış salondakilerin de içi rahat etmişti.

İmparatorun kalkıp “Hoş geldiniz,” demesi üzerine kılıcını çekti. Etrafta uyanan büyük heyecanın aksine sükunetle İmparatora uzatarak:

-Bu, bir teslim olma değildir, kılıcımı size Çin askerlerinin Türkistan’dan çekilmeleri şartı ile veriyorum, dedi. İmparator, Dilşâd Hatun’un kılıcını aldı ve alaycı bir tavırla geri verdi. Ana İmparatoriçe çok sinirlenmiş, İmparator ise, Dilşâd Hatun’un güzelliğine cesaret ve olgunluğuna kendini alamamıştı.

İmparator, Dilşâd Hatun’u kendisine zorla bağlamak istemiyor, onu memnun ederek bir gün teklifini kabul ettireceğini umuyordu. Dilşâd Hatun, bundan sonra bütün günlerini üzgün ve düşünceli, ibadetle geçirmeye başladı. Kendine bunun sebebi sorulduğunda “Vatanımı özledim. Beni oraya gönderin,” diye cevap veriyordu.

Ana İmparatoriçe, Dilşâd Hatun’un burada kalmasının tehlikeli olduğunu, geri gönderilmesi icap ettiğini söyledi ise de, İmparator bunu kabul etmedi. Annesinin arzusu hilafına, onu memnun edebilmek için her gün fevkalade güzel hediyeler göndermeye başladı. Bunlar arasında saadeti temsil eden inciden bir bilezikle yeşimden bir asa da vardı. Dilşâd Hatun bu iki hediyeyi hiç bir şey söylemeden kabul etmişti.

Chien Lung’un aşkı İmparator Chien Lung, köşke giderek bazen ziyaret ediyor, fakat Prenses daima ondan kaçıyor ve “Eğer bana dokunursan, hem seni, hem kendimi öldürürüm” diyerek, yaklaşmasına mani oluyordu.

Dilşâd Hatun’un eşsiz güzelliği ile dolup taşan İmparator, şimdi yalnız onu memnun etmeyi düşünüyor, gözü başka hiç bir şey görmüyordu. Bunun için de her türlü çareye baş vuruyordu. Bu maksatla bir gün nedimi Ho-şen’i çağırtarak, prensesi neşeli görebilmek için daha neler yapabileceğini sordu. Ho-şen de İmparatora sarayın içinde çarşıyla, bahçesiyle ve camiiyle bir Müslüman mahallesi yaptırmasını tavsiye etti. Böylelikle, prenses, doğduğu şehri hatırlayacak ve belki de kederli yüzüne biraz renk gelecek, yeni muhitine daha ziyade ısınacaktı. Bu fikir İmparatorun hoşuna gitti. Türkistan’ın en meşhur mimarlarını getirterek, Dilşâd Hatun için Türk mimarı tarzında bir mahalle inşa ettirdi.

Ayrıca sarayın bahçesine onun doğduğu yerlerde yetişen ağaç ve çiçek çeşitleri ekilmişti. İmparator, Dilşâd Hatun Müslüman mahallesine yerleştirilmiş olan hemşerilerinin çarşıya gidip gelişlerini rahatça seyredebilsin diye parkta bir kule de yaptırmış ve içini devrin en güzel eşyaları ile döşetmişti. Dilşâd Hatun, etrafındakilere “Benim memleketimde, gövdesi demirden, yaprakları gümüşten ağaçlar vardı. Özledim,” diye söyleyince, bu ağaçlar Türkistan’dan kökleri ile çıkarılıp arabalarla getirilmiş ve sarayın bahçesine ekilmişti. (Bu ağaç iğde ağacıdır. Ve Pekin’de İmparatorluk bahçesinden başka hiç bir yerde mevcut değildir)

Sarayda Dilşâd Hatun için Kaşgâr’dakinin aynı ir Türk hamamı da inşa edilmiştir. Kendi yurtlarına dönmelerine müsaade edilmeyen esirler, cangan kapısının batı tarafına iskân edildi. Onlara Çinli halka tanınan memuriyet, ticaret, seyrüsefer hakkı tanındı.

Beylerin refakatinde gelen ve savaşlarda esir edilen Türk askerleri teşkilatlandırılmış ve muhafız alayı olarak, Dilşâd Hatun’un emrine verilmiş ve 3 Çin gümüş lirası maaş bağlanmıştı.

Bütün bunlardan sonra Çin’de Tanrı’nın oğlu sayılan İmparator, kabul edileceğinden emin olarak Dilşâd Hatun’a evlenme teklif etti. Bu teklif kendi dininden olmayan bir düşmanıyla evlenemeyeceğini söyleyen Dilşâd Hatun tarafından şiddetle reddedildi.

İmparatorun Dilşâd Hatun üzerine bu derece düşmesi, annesini kuşkulandırmaya başlamıştı. Bunun üzerine ana İmparatoriçe korkunç planlar tasarlamaya başladı. Önce Dilşâd Hatun’a bir hançer göndererek, “Ya evlensin, Ya da kendini öldürsün” diye haber yollamış, fakat o “Ölümden korkmuyorum, fakat daha vazifelerim var. İntikam almadan ölmek istemiyorum,” diye cevap vermişti.

İmparatorun annesi, hiddet ve korkuya kapılarak İmparatoriçe ile birleşti. Beraberce bu yabancı prensesten kurtulmanın çarelerini aramaya başladılar. İmparator, her yıl olduğu gibi, o günlerde de Sema Mabedi’ne adaklarını sunmaya gidecekti. Adet olduğu üzere İmparator mabede gitmeden önceki üç gün oruç ve ibadet için saraya çekilince, Ana Kraliçe, İmparatorun yokluğundan faydalanarak, kanlı planını tatbike fırsat buldu.Dilşâd Hatun’a sahte bir dostluk göstererek, ona “Resimler Sarayı”nı gezdirmeyi teklif etti. Bir müddet gezip resimlere baktıktan sonra, bir resmin önünde durarak, Dilşâd Hatun’un dikkatini çekti. Bu, Emir Sultan Şah’ın, zevci Hoca Cihan’ın başını, Çinli valiye verdiğinin temsili resmiydi. Dilşâd Hatun, bu resme bakınca dehşetle ürperdi. Ana Kraliçe “Seni bize düşman eden, en unutamadığın sebeplerden biri bu değil mi? Seni, oğlumu ve devletimi kurtarmak için, ortadan kaldıracağım,” diyerek hizmetkarı çağırdı.

Dilşâd Hatun da:

-Ben ölümden korkmam, fakat intikam alamadığım için çok üzülüyorum. Bana bir hançer ver, Ben ölmesini de bilirim, demesini dinlemeyerek, çağırmış olduğu hizmetkara onu ipek iple böğdürmüştü.

Dilşâd Hatun’un sadık hizmetkarından biri vasıtasıyla korkunç haberi öğrenen Chien Lung, ibadetini bırakarak koşup geldi, ama geç kalmıştı. Sevdiği kadını artık uzaktan da olsa bir daha göremeyecekti.

Ölümü hakkında çeşitli kaynaklardaki rivayetlerden bir tanesi de Sui Cien Sin’in “Şiang-Fei”adlı eserinde anlattıklarıdır. Sui Cien Sin’e göre, prenses, İmparator ile evlendikten birkaç sene sonra İmparatorun annesinin: “Ben seni sekiz senedir deniyorum. Sana bir türlü güvenemedim. Senin bir gün oğlumun hayatına mal olacağından korkuyorum. Bunun için en iyi yol, seni ortadan kaldırmaktır. Oğlumun babası da çok akıllı bir İmparatordu, fakat sarayda yirmi yaşındaki bir Çinli cariye tarafından öldürüleceğini hiç aklına getirmemişti,” diyerek onu intihara zorlamış ve neticede de öldürülmüştü.

Bu hikaye gerçeğe uygun değildir. Dilşâd Hatun, hiç bir zaman İmparatorla evlenmeyi kabul etmemiş ve İmparatora karşı yanında daima keskin bir hançer taşımıştır. Chien Lung’un evlenme tekliflerini: “Memleketimi istila eden, kocamı ve akrabalarımı öldüren bir kimse ile asla evlenemem,” diyerek defalarca reddetmiştir.

Dilşâd Hatun, düşmanına teslim olmak bir tarafa, hayatında bir kere dahi Çinli elbisesi giymemiş, Türk ananesine, örf ve adetlerine sadık kalmıştı. Bu cesur, mağrur ve tertemiz hali sebebiyle, bugün bütün Çin’de Türkistan’da bir iffet sembolüdür.

Mezarı hakkında bir rivayet mevcuttur. Çinliler’e göre; Büyük Mançu İmparatorlarının kabirlerinin bulunduğu yer olan Tung-Ling’de İmparator Chien Lung’un mezarının yanındadır.

Güzel kokulu Prenses, Türkistan’da halk arasındaki yaygın rivayetlere göre de; cesedi Kaşgar’a getirilip, ecdadından ve Hoca Hidayetullah!ın bulunduğu türbeye defnedilmiştir. Müslümanlar bu türbeyi hem Hidayetullah Hoca, hem Dilşâd Hatun için ziyaret ederler. Çinliler ise, her şeye rağmen, onu hükümdarlarından birinin hanımı olarak kabul ettiklerinden, mezarını mukaddes bilir ve ziyaret ederler. Onun türbesinde daha kapı önünde secde etmeye başlayan Budistler’le ellerini açıp fatiha okuyan Müslümanlara her zaman rastlanabilir.

Kaşgar’daki mezarın içinde “CO” denilen bir sedye vardır. Halk arasında Dilşâd Hatun’un cesedinin bu tahtırevan ile Pekin’den getirildiği söylentileri dolaşmaktadır. Türkistan’da Dilşâd Hatun olarak tanınmıştır. Çin halkı ise onu “Şiang-Fei” ismiyle tanır. Şiang-Fei, güzel kokulu prenses anlamına gelir. Bu kelime aynı zamanda mukaddes, ulvi manasını da taşımaktadır. Saray lisanında ise İmparatoriçeden sonra gelen hanım manasında kullanılır.

Bugün Pekin’de o devirden kalma Müslümanlar’a ait eserlere rastlanmaktadır. Sarayın karşı tarafındaki Müslümanlar mahallesi, hala mevcuttur. Burada yaşayanlar artık Türklüklerini kaybetmiş, Müslüman Çinliler haline gelmişlerdir. Fakat asıllarını bilmektedirler.

O devirde yapılan eserlerden sadece mescit 1911’de yıkılmıştır. Diğerleri olduğu gibi durmaktadır. Mescidin de temeli bellidir. Müze olarak muhafaza edilmekte olan Hamam, Çin’de Türk mimarı tarzında yapılmış yegane Türk hamamıdır.

Dilşâd Hatun, yıllardan beri romancılara ilham kaynağı olmaktadır. Hakkında pek çok makaleler, romanlar (Sui Cien Sin “Şiang-Fei”, Pearl Buck “Imperial woman”) yazılmış, hatta Japonlar bu konu ile ilgili bir de filim çevirmişlerdir

HALİME ÇAVUŞ (KOCABIYIK)

Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı. Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. “Sen kız misin?” “Evet.” Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah traş olmaktan vazgeçti. Savaş sonrası Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya çağrıldı. Ailesi önce korktu, Paşa Halime’yi neden çağırıyordu ki? “Gitme” dediler,o yine dinlemedi …Kapıda yavere “Paşa hangisi bilmiyorum” dedi. Yaverin “soldaki ” demesiyle koşup elini öptü. O’nun ” Seni yollamıyorum, bizim kızımız ol” önerisine “Annem babam beni bekler” şeklinde cevap veren Halime Çavuş, “Ben ana-babaya itiatlı evlada saygı duyarım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından çeşitli hediyeler verilerek tekrar evine yollandı ve kendisine maaş da bağlandı.75 yasında hayata gözlerini yumdu

HAFIZ SELMAN İZBELİ

Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve Kastamonu’da ilk kadın meclisi üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle bir “Cumhuriyet kadını”idi… Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonu’ daki kadınları toplamış, asker için çorap, kazak, fanila ordurup cepheye göndermişti. Varlıklı bir aileden geliyordu. Asker Kastamonu’ya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu. Hep “Ben Cumhuriyetçiyim” dermiş. Savaştan sonra yeni baştan herkes gibi Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmişti. Hafız Selman Hanım’a milletvekilliği de önerilmişti. “Hafız olduğum için başımı açamam. Başımı açamayacağım için de milletvekili olamam” diyerek kabul etmemişti. Mustafa Kemal’in Kastamonu’ya geldiği sırada İzbeli Konağı’nı ziyaret ettiği ve karşılıklı kahve içtikleri söylenmektedir.

 GÖRDEŞLİ MAKBULE HANIM

1921’de eşi Usturumcalı Ali Efe ile birlikte Milli Mücadelede çete savaşlarına katılmıştır. 17 Mart 1922’de Akhisar Sungurlu hududu üzerinde bulunan Koca Yayla’da elinde silah düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit edilmiştir

 AYŞE HATUN

Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde?

Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir?

Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum.

Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaşlar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun.

Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor.

Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?

(Alıntı)

 

ÖLÜNÜN ODASI


Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…

Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm

Necip Fazıl Kısakürek

WHAT IF CANNABİS CURED CANCER (2010) Ya KENEVİR / Marihuana Kanseri Tedavi Ediyorsa?


Yönetmen: Len Richmond         

Senaryo: Len Richmond              

Ülke: ABD

Tür: Belgesel, News

Vizyon Tarihi: 05 Temmuz 2010

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Roger Kellaway               

Oyuncular:   Roseanne Barr, Peter Coyote ,   Malcolm McDowell

Seslendiren Peter Coyote

Belgesel

O, İnsanlar tarafından, ilk zamanlardan beridir kullanılageldi. Eskiçağ insanının menüsü, şüphesiz ki keneviri de kapsıyordu. Çünkü Afrika ve Asya’da bolca yetişiyordu. Ve içerdiği proteinler ve omega-3 sayesinde son derece besleyiciydi .
 Marihuana, tarımı yapılan ilk bitki bile olabilir. Bu bitkinin kullanımının, tarih öncesi insanların konuşma yetisinin temposunu artırdığı hakkında bir teori de bulunmaktadır. Yeni aletler ve materyaller kullanmaya başladılar. Müzik ve mağara resmi gelişti. Bu gelişimin sebebi neydi?
 Bazı bilim adamları marihuananın, mezolitik çağı açmış olabileceğini de tahmin ediyorlar. Yeni araştırmalar gösteriyor ki, düzenli olarak marihuana kullanmış olan atalarımızın beyin fonksiyonları giderek daha da gelişti ve bu gelişme, yeni atılımlar için bir itiş kuvveti olabilir. Ama bunlar sadece bir tahmin. Şüphesiz ki marihuana bugün bile yeni buluşlar için, doğayı, sağlığı ve hastalıkları daha derin anlayabilmek için bize ilham kaynağı oluyor.

YA MARİHUANA KANSERİ TEDAVİ EDİYORSA?

Son yıllarda kanıtlandı ki kenevir; iltihaplanmayı önleyici, spazm giderici, ve antibakteriyel özelliklere sahiptir.

Kenevir, depresyonu, travma sonrası sitresi, kronik ağrıları, göz tansiyonunu, baş ağrılarını, doku sertleşmesini tourette sendromunu, mide bulantısını ve diğer birçok hastalığı yenmede yardımcıdır. Üstelik doğal olmayan ilaçlardaki gibi istenmeyen yan etkiler olmaz.

kenevir

Tarihi belgelerin gösterdiğine göre; Yahudilerin kullandıkları “Miro” (kutsal vücut yağı), içeriğinde kenevir bulundurmaktadır. Eski hristiyanlar ise keneviri vaftiz törenlerinde kullandılar. 18. yüzyıl tıp dergilerinde, o zamanlar ismi “cannabis indica” olan hint keneviri hakkında yüzün üzerinde makale yayınlandı .

 Marihuana doktorlar tarafından sıkça ilaç olarak yazıldı ve her doktorun çantasında bulunurdu .

 Marihuana doğum sancıları, astım, romatizma ve sinir bozukluğu için popüler bir ilaçtı. Hatta onu, ağlamasınlar diye kaprisli bebeklere bile verirlerdi. Baskıcı Victoria döneminin ismini taşıyan Kraliçe Viktorya dahi bu otla yakından ilgiliydi .

 Marihuana onun aybaşı ağrılarını durduran tek ilaç konumundaydı. Ve kraliçe bununla neşelenirken denizlerin idaresi İngiltere için daha kolay oluyordu.

Fakat daha sonra 20. yüzyılın gelişi ile kenevir için karanlık dönem başladı. Kimyevi ilaçlar ortaya çıktı ve seri üretim başladı. Yeni dünya, para hırsının da tahriği ile hiçbir rekabet istemiyordu .

 Marihuana ise hala birçok hasta ve doktor tarafından, yeni “mucize” ilaçların çıkmasına rağmen, tercih edilir konumdaydı.

Bu yeni ilaçlar doğal olmayan toksik içeriğe sahipti. Yanlış bilgilendirmelerle korku tohumları eken ilaç endüstrisinin lobileşmesinden sonra, 1937 Amerikan kongresinde, cezalandırma korkusu verilerek doktorların, marihuanayı hastalarına ilaç olarak yazmalarını engelleyen, ceza yasası onaylandı.

Hatta güçlü muhalefete ve Amerikan tıp birliğine karşın kenevirden yapılmış tüm ilaçlar 1942’de Amerikan ilaçlar kitabından ve kütüğünden çıkarıldı. İçki yasasının tamamlanmasının ardından ise baskıcı devasa bürokrasi makinası durmadı ve kenevirin kökünü kazımaya girişti.

Harry Anslinger

Bu, ırkçı Harry Anslinger’di. o, federal narkotik yönetimin başındaki kişiydi. Prohibitionist (yasakçı) birisiydi. Alkol yasağı kalktığında, ona yeni bir görev teklif edildi. Roosevelt’dan Kennedy’ye kadar her başkan ile çalıştı. Harry Anslinger marihuana içilmesinden dolayı kaygılıydı.

Afrika ve latin kökenli amerikalıların, caz müzisyenlerinin suç oranının artmasında etkili olduğunu ve Amerika’yı akıl hastası yaptığını düşünüyordu. Maliye bakanlığı, kendi dostlarının zafarnı kullanan iğrenç uyuşturucu satıcıları ile acımasız bir savaşa girmemizi istiyor .

 Marihuanaya karşı yapılan bu savaş bu günlere kadar devam etti. Ve sonunda farklı eyaletler, hastaların yeniden rahatça kenevir ile tedavi olabilmeleri için medikal marihuana kapsamındaki kendi yasalarını kabul ettiler.

1996’da medikal marihuana yasasını kabul eden ilk eyalet Kaliforniya oldu.

Görev, kronik ağrıları, Aids, kanser ve diğer hastalıkları yok etmek. O zamandan beri 13 farklı eyalet benzer humanist yasaları kabul ettiler. 12 tanesi de henüz tasarı aşamasında. Hayvanlar üzerindeki yapılan araştırma deneyimleri gösteriyor ki kenevir, kanser önleyici özelliğe sahip.

Sayısız araştırma marihuana ve kanser arasında, direkt bir bağlantı olabileceğini hala ortaya koyamadı. Aksine, düzenli olarak marihuana kullananlarda kanser, diğer insanlara nazaran daha düşük seviyede.

Dr. Donald Tashkin Los Angeles Üniversitesinden önemli bir araştırmacı.

Göğüs hastalıkları uzmanı. Yaptığı çalışmalar gösteriyor ki; marihuana kullananlarda akciğer kanseri, hiç bir şey kullanmayanlara nazaran daha az görülüyor.

Altıyüze yakın akciğer kanseri vakası, ve altıyüze yakın da beyin ve gırtlak tümörü inceledik.

Sonuç olarak marihunana kullanımı ile doğrudan bir bağlantı bulamadık. Hatta sık marihuana kullanımında bile. Sık kullanıdan kastımız: 10 joint (sarma ot) yılı, hatta 60 joint yılı. (joint yılı: kullanım yılında içilen günlük ortalama joint miktarı) bir bağlantı bulamıyoruz yani bunu olumsuz bir sonuç olarak görüyorum. Kanserle ilgili bir bağlantı bulamadık .

 Marihuana dumanında bulunan kimyevi elementler tedavi edici durumdayken aynı dumanda bulunan katran, zarar verici bir etki gösterebilir mi?

 Marihuananın, kimi şizofreni ve psikoz hastalarının bulunduğu durumu şiddetlendireceğine dair bazı endişeler var.

Fakat son zamanlarda, İngiltere’de yapılan geniş kapsamlı araştırmalar, marihuana ile psikolojik hastalıklar arasında bir ilişki bulamadı.
 Marihuana hakkında endişe duyan birçok insanın dediğine göre; marihuana şizofreniye sebep oluyor. Fakat biz, bunun böyle olmadığını biliyoruz. Bazı genç insanlar mühim olmayan bir düşünce hatası yapıyor. Mümkündür ki, daha başlangıç aşamasında olan bazı şizofreni hastaları, marihuananın onlara yardımcı olacağını düşünüyor ve böylece, marihuana içerek kendi kendini tedavi edebileceğini düşünen daha çok “şizofreni hastası” tespit edilmiş oluyor.
 Marihuana şizofreninin sebebi değildir. Bu insanlar marihuanayı hastalıklarına karşı potansiyel bir tedavi aracı olarak keşfettiler.

THC  Delta-9 Tetrahidrokannabinol

Sadece 1960’lı yıllarda, yağda çözünebilen THC kenevirden elde edildi ve bir madde olarak belirlendi. Keyif veren bir madde. Bu bitkideki aktif alkaloidler biraz yağlı. Lipidlere benzer şekildeler, öyle ki onlarla çalışmak zor. Bundan dolayı kimyagerlerin bu tip bir madde ile başa çıkmaları çok uzun bir süre aldı. Sadece 1964’de Raphael Mechoulam ve çalışma arkadaşı Edrik tarafından kenevirde bulunan ve Delta-9 Tetrahidrokannabinol – THC adı verilen aktif bileşikleri buldular.

1964 yılında bulduğumuz tetrahidrokannabinol veya THC son 20 yıldır ince bir şekilde araştırılmaktaydı. İnsanlar gerçekten THC’nin kimyası ve klinik efektleri hakkında çok ilginç şeyler öğrendiler. 80’lere kadar THC’nin insan organizmasındaki işleyişi ve etkisi hakkında hiç bir şey belli değildi .

 Marihuana hafızayı ve motor fonksiyonları etkiliyor. Ama sadece geçici bir şekilde. Otun, kalbe ve kalp-damar sistemine olumsuz etkileri olduğuyla ilgili zamanında suçlamalar yapıldı. Ama bu ender bulunan bir durum ve bilimsel olarak doğrulanamadı .

 Marihuananın beyne, zararlı bir etkisinin olup olmadığı hakkında herhangi bir bilimsel veri veya şikayet almadık. Neticede kenevir pratik olarak çok az riske sahip. İnsanın marihuanayı kullanmasının uzun tarihi de onun zararsızlığı yönünde şahitlik ediyor. Hemen hemen 5000 yıldır hiçbir ölüm vakası olmadı.

uyuşturucu ilaçlar

Bizim burada çeşitli ürünlerimiz var. Şurda dondurma mı var?

 Oo, dondurma verirmisiniz?. Şimdi Amerika’da medikal marihuana eczaneleri etkileyici bir ürün çeşidi sunuyor. Öyle ki tavsiye edilen medikal dozu aşmamak için kolaylık sağlıyor. Ama buna rağmen, gene de ürünler toksik veya öldürücü değil ve birkaç saat içinde semptomları yok oluyor. Burada daha çok melez var, şuradaysa etki gücüne göre dizilmişler: Yeşil etiketliler – bir doz, kırmızılar ise… Bu şeyi, daha önce de denedim ve sanki bir yorgunluk hissettim… Bunların daha fazlası size gerekmez. Henüz daha iyileşmediniz, değil mi?

 Kendiniz de denediniz mi?

 Evet, evet, sadece bir parça ve bana yeterli oldu. 4 kurabiye de yiyebilirsiniz. 6 da yiyebilirsiniz. Bu sizin uyumanızla son bulur. Dozu aşamazsınız. Bu mümkün değil. Ölmezsiniz, hayır. Ben denedim .

 Marihuananın ölümcül olabilmesi için 15 dakika içinde 7 ton içmeniz gerekir. eğer ölürseniz ki bu, boğulmadandır.

YENİ UFUKLAR

Son yıllarda, laboratuvar araştırmalarını ve hayvanlar üzerindeki deneyleri anlatan onlarca çalışma yayınlandı. Öyleki marihuananın kimyevi elemetleri hemen hemen kanserin bütün türleri ile savaşmada önemli bir etkiye sahip. Bunlara: beyin, meme, prostat, akciğer, kolon, deri kanseri, melanom (habis tümör), ve lösemi dahil .

 Marihuanadaki etken maddeler, Nasıl ölüneceğini unutan kanserli hücrelerin. Ölmesine yardımcı oluyor. ayrıca, sağlıklı hücrelere dokunmadan kanserli hücrelere olan kan akışını azaltıyorlar.

NEDEN MARİHUANA KANSERİ ETKİLİYOR?

diye soruyorsunuz.

Cevabı tek kelimeyle verebiliriz: Endokanabinoidler.

Kulağa şaşırtıcı geliyor, ama hepimiz bedenlerimizdeki kenevir ile doğuyoruz. Bu, endokanabinoid sistem olarak adlandırılıyor. Endokanabinoid sistem veya ECS, bir çok fizyolojik süreç ile uyumlu bir etkileşim içinde. Bu girift sistem, enerji tüketimini, besin maddelerinin taşınmasını düzenliyor ve onların metabolizmasının korunmasını sağlıyor. Endokanabinoidler – bütünüyle doğal bileşik setleri, bizim kendi içimizdeki marihuana formları, Hücre yapımızın büyük bir bölümünü oluşturuyorlar. Sinir sistemi, dolaşım, bağışıklık ve sindirim sitemi içinde ki çeşitli fonksiyonları kontrol ediyorlar. Endokanabinoid vericiler hücrelere, sinir sistemi, kalp, yenilenme ve bağışıklık sistemiyle iletişimleri için yardımcı oluyor. Kabaca söylemek gerekirse, endokanabinoidler iyi hücrelerimizin sağlığını koruyor ve kötü olanları, (kanserli hücreler gibi) yok ediyor.

Tüm canlılarda sinir sistemi aynı bileşenlerden oluşur. Elektrik sinyallerini taşıyan, muazzam miktarda sinir hücresi (nöron) vardır. ve nöronlar karşılaştıklarında reseptörler, kimyasal vericiler (nörotransmitter) yardımıyla sinyali birinden diğerine aktarır. Beyinde farklı türlerde nörotransmitterler bulunur. Dopamin ve serotonin gibi. Kemirgenlerden balıklara, fillere ve insanlara kadar tüm hayvanlar, bu özel sistemi milyonlarca yıl önce, miras olarak aldı. Keseliler ve diğer omurgasızlar yeni bir şey geliştirdi. Şöyle oldu: sinir sistemi yeni bir kimyasal madde edindi.

Daha doğrusu, yeni bir tür kimyevi özelliğe sahip oldu. Ve bu bileşik, marihuanada bulunan ile yapı olarak benzer şekilde. Bunlar benzerliklerinden dolayı kannabinoidler (Uyduruk Uyuşturucu) olarak adlandırılıyorlar .

 Marihuananın kaderinde doğal partneriyle karşılaşmak vardı. Biz. Hoşunuza gider veya gitmez, ama biz hepimiz, kenevir ile doğal olarak bağlantılıyız. Şu halde, beynimizdeki reseptörler veya vücudumuzun her hangi bir yerindeki veya hayvanların vücudundaki reseptörler, boşuna bulunmuyor. Sadece o sebeptendir ki, bir yerlerde karşılıklı etkileşebilen elementi içeren bir bitki var. Bu böyle çalışmıyor. Reseptörler vücudumuzdalar; çünkü onları aktive eden şeyle bağlantı kuruyoruz. Ve biz doğal olarak düşündük ki; bu reseptörler ile etkileşen endojen (içsel) bağlantılar olmalı. Tıpkı bitkide bulunan THC gibi. Bu Sadece, sadece doğanın bir işi bu. Bilim adamları THC’yi keşfederek farkettiler ki; THC, belirli reseptörler ile bağlantı kurma özelliğine sahip. Ve bu karşılıklı ilişki, dalga dalga gelişen, keyiflendirici, biyolojik bir süreç oluşturuyor. Çok ciddi duruyor. Ne hissediyorsunuz?

 Görünüşe göre çok eğlenceli. Aman tanrım, bu çok iyi. Bu hayret verici birşey. Olağanüstü. Endokanabinoid sistemleri yapay olarak bloke edilen fareler, tümör oluşumuna yatkın, ve çökmüş durumdalar. Birkaç yıl önce “güler yüzlü” girişimciler, yeni bir zayıflama ilacı üretme amacıyla vücudumuzdaki endokanabinoid sistemi bloke etmeyi düşündüler.

Fikir şöyleydi: Eğer marihuana insanın acıkma hislerini uyandırıyorsa, endokanabinoid sistemin bloke edilmesi de iştahı azaltabilir.

Ürettikleri ilaç, Rimonobant, endokanabinoid reseptörleri bloke ederek, gerçekten de iştahı azalttı. Fakat klinik araştırmaların verilerine göre; Rimonobant kullanan insanlar, plasebo (yalancı ilaç) kullanan kişilere nazaran iki kat daha fazla depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk ve agresiflik yaşadılar.

Bu ilacı üreten ve pazarlayan “Sanofi-Aventis”, izin belgelerini teslim edene kadar, ilacın, psikolojik hastalıkları olan veya depresyonda olan insanların üzerindeki etkisini araştırmadı. Bu, kuşkusuz bir hata olmalı. Avrupa tıp birliği (EMA) buna izin verdi ve ilaç yarım sene içinde Avrupada piyasaya sürüldü. Eğer ortada teorik söylemler dışında gerçek bir problem olsaydı, EMA’nın zaten bunu bileceği açıklaması yapıldı. Demek ki yok. Ve şimdi, bu ilacın zararlarının yararından fazla olduğunu söylüyorlar. Bir araştırmada, Rimonobant kullananlar arasında 5 intihar vakası bulundu.O sebeptendir ki, endokanabinoidlerin aynı zamanda bize öfori (zindelik ve mutluuluk) hissi vererek ruh halimizi düzenleyici özelliğinin bloke edilerek kişiyi depresyona sürüklediği ortaya çıktı.

2008 yılında Rimonobant tamamen piyasandan kaldırıldı.

 Teksas – MD Andercen Cancer Center araştırmacıları, Rimonobant etkisi altında olan farelerde kanser polipleri gelişme riskinin standartlardan katlarca fazla olduğunu, ve endokanabinoidlerin sadece iyi ruh haline değil, tümör gelişimini de düzenlediğini açıkladılar.

İtalyan Di Mazo, kannabinoidlerin özelliklerini toparlayarak şöyle özetledi: rahatlatıyorlar, yememize, uyumamıza, unutmamıza yardımcı oluyorlar, ve bizi koruyorlar. Hatırlamak değil – unutmak. Unutmanın, hatırlamaktan daha önemsiz olduğunu düşünmeyin. Unutma için bir sistem olmak zorunda. Yoksa patlarız. Markete gittiğinizde gördüğünüz yüzlerin hepsini hatırlamak istermiydiniz?

 Elbette hayır. Gerçekten ilginç bir olgudur ki; İki yaygın kanser türü olan prostat ve meme kanseri hücrelerinde, normalde önemli çoğunlukla olan endokanabinoidler bulunmamakta. Durum o ki; büyük oranda endokanabinoidler, sadece normal hücrenin çaresiz bir şekilde, kanserli istilacıları frenlemek için kontrol edilemez büyüklüğe doğru bir gelişim göstermesi sonucunda ortaya çıkıyor.

Endokanabinoidler vücudumuzda, tümörleri, serbest radikalleri, iltihap önleyici faktörleri düzenleme görevini yüzbinlerce yıldır kendilerine yaraşır bir biçimde yerine getirdiler. Fakat sonra, ne zaman ki biz, kirli, kimyasal gıda ürünleri ile endüstri devrine girdik.

Endokanabinoidler fazla yüklenmiş bir şekilde sağlığımızı gözetme ve toksinlerden koruma fonksiyonlarını yerine getiremez duruma geldi. Tıp, uzun yaşamamıza yardımcı oldu ama üzülerek belirtmek gerekir ki, organizmamız serbest radikallerin baskını altında kaldı. Öyle ki vücudumuz yaşamsal faaliyetleri yanında benzeri görülmemiş bir kanserojen madde ve kirleticiler çığı ile karşı karşıya. Buna kimyevi ilaçlarda dahil. Endokanabinoidlere bir yardımcı gerekliydi .

Marihuana kullanımı sonrasında, kannabinoid moleküller setlere ayrılır. THC ve kardeşleri vücudumuzdaki endokanabinoid reseptörleri arar ve onlara bağlanırlar. Onlar birlikteyken organizmaya, bütün bu modern hastalıklara karşı daha çok silah kazandırırlar. Burada ne olduğunu göstermeme izin verin.

Bunlar, bugünkü hastamızın görüntüleri. Parlak olanlar reseptörler. Reseptörler ne renkte?

 Parlak kırmızı. Aslında bütün parlak kısımlar. Kırmızı renk daha yoğun bölgeleri gösteriyor. Çokça kırmızı ve sarı görüyorsunuz. Yeşi ve mavi renk, reseptörlerin daha az olduğu pek de yoğun olmayan kısımlar. Yani heryerdeler. Evet, evet. Aslında en çok reseptör beyinde. Bakın burası be kadar parlak. Kannabinoid reseptörler karaciğerde de var. ve birde kemik iliğine, omurgaya, kaburgalara bakarmısınız. Bu gördüğümüz şey hakkında ne düşünüyorsunuz?

 Bunun marihuana kullanımıyla olan ilişkisi nedir?

 Beyindeki kannabinoid reseptörlerin miktarına bakar mısınız. Ne kadar çok .

 Marihuana ile yakından ilişkili. Öfori (zindelik ve mutluluk hissi), olası anksiyete. Kenevir sıkıntıyı gideriyor mu?

 yoksa ona sebep mi oluyor?

 Görülüyor ki kullanıcıların uçma diye tanımladıkları hal, kökenini beynin derin yapılarından alıyor.

Şimdi bilim adamları, kannabinoidler ve diğer biyolojik bileşenler de dahil olmak üzere bitkideki hangi elementlerin hastalıklarla, ve aynı zamanda diyabet ve kanserle olan savaş için daha yararlı olduğunu anlamak üzere deneyler yapıyorlar.

ÖNCÜLER

öncü araştırmacılar

Bütün zorluklara rağmen, Amerika ve diğer ülkelerde medikal marihuananın kullanımı doğrultusunda son derece etkileyici ve bazen de devrimci yenilikler boyutunda, araştırmalarını sürdüren bilim adamları var. 2009 yılında kanser hakkında yayınlanmış bilimsel bir makalede marihunanada bulunan 421’den çok kimyevi bileşik bulunduğu ve bu doğal maddeler grubu içerisinde, düşük dozlarda, fakat tedavi için yeterli, kansere karşı özellikleri öne çıkan birçok element olduğu bildiriliyor. Bu önemli bir duru. Tek iş kanserli hücreleri yok etmek.
Ama böyle bir tedaviye dayanabilir misiniz?
 Colorado Springs’deki Kolorado üniversitesinden Robert Melamed, marihuana ve tütünün kaserojen etkilerini karşılaştıran makalesinde marihuananın akciğer kanseriyle olan savaşta nasıl yardımcı olabileceğinin sebeplerini açıkladı. Bizim bu kadar miktardaki hastalıklarımızı etkileyen benzer hiç bir şey yok. Yaşlanma ile ilişkili olan hastalıklarımızdan bahsediyorum: Hepimiz yaşlanıyoruz ama hepimiz kalp-damar hastalıklarından, bağışıklık sistemi hastalıklarından, fonksiyon bozukluklarından, kanserden acı çekmiyoruz ama bu hastalıklara yakalanma olasılığımız gene de var. Burada, organizmamızla birlikte, doğal dengeyi sağlamamızda bize yardımcı olma özelliğine sahip tek bir ilaç var. Kanabinoidler birçok durumda kanserli hücreyi öldürür. İnsanların haberi yok, sanıyorlar ki marihuana sadece mide bulantısı için iyi geliyor. Fakat daha fazlası var. Diğer organların sistemlerine yönelik araştırmalar da yapılıyor .
 Marihuana kanserli hücreyi arar ve öldürür. Ama sağlıklı olanları değil. çeşitli yollarla kanserli hücreleri öldürmede yardımcı tümör önleyici özellikler hakkında muazzam miktarda laboratuvar kanıtları var. Kenevir vasıtasıyla kaserli hücreleri öldüren birkaç mekanizma daha öne çıkıyor. Bular bazı kategorilere ayrılır. Antiproliferatif etkiler genelde kanser hücresinin ayırdedilir özellikği, sonsuz bir şekilde çoğalabilmesidir. Eğer ki, bu çoğalmayı durdurabilirseniz bu antiproliferatif özelliktir. Antianjiogenik etkiler Kanabisin, tümörün büyümesine izin vermemesi denebilir. Yeni kan damarları kullanması ve bu damarların gelişmesini desteklemesi. Antimetastatic etkiler Basitçe açıklarsak; kannabinoidler kanserli hücrelerin başka organlara yayılmasını bloke eder. Bir de kaba bir tanımla Apoptozis etki var. Yani kannabinoidlerin, sağlıksız hücrelerin ölümünü hızlandırma özellikleri. Bu kanser tedavisi için çok önemlidir. Öyle ki bu, sağlıklı hücrelere dokunmadan, kanserli hücrelerin ölümünü hızlandırır.

Kaliforniyadaki SETH araştırma laboratuvarındaki son araştırmalarda bazı kanserli hücrelerin marihuana tarafından öldürüldüğünü gösterdiler. Bu sırada sağlıklı hücrelere dokunulmadı. Hareket etmeyi bırakan ve donuk beyaz noktalara dönen hücreler, ölü kanserli hücreler. kannabinoidlerin kötü hücreleri öldürme ve sağlıklı olanları koruma yeteneği beyin kanseri hakkında konuştuğumuzda, “hematoencephalic bariyer” denilen şey nedeniyle özellikle önemli.

hematoencephalic bariyer

Beyin, kanla birlikte dışardan sızabilecek ve zararlı olabilecek tesirlere karşı korunmak zorunda. Kanabinoidlerde büyüleyici ve banzersiz olan şey yağlı ve kaygan olan doğal yapıları sayesinde bu bariyeri aşabiliyor olmaları. Kanabinoidler kolay bir şekilde kendisi de yağlardan oluşan hücre zarını delerek kanserli hücreye girer. Laboratuvarda, kobay farelerle yapılan deneylerdeki kanıtlar gösteriyor ki; kannabinoidlerle uyarılan endokanabinoid sistem, tümör önleyici özelliklere ve kanserli hücrelere intihar emri verme yeteneğine sahiptir. Bu, Manuel Guzman ekibi tarafından neredeyse son 10 yıldır ortaya çıkarılmış durumda. Ve gösterdiler ki; THC’nin farelerin beynine girişiyle, önemli miktardaki hayvanın tümörleri geriye gidiyor ve yok oluyor. Ve bu şekilde, ölüme mahkum fareler yaşamayı başardılar. Aynı zamanda, çevresel bütün sinirsel dokuları araştırdılar ve her şey yolundaydı. Unutmayın, kannabinoidler sinirleri savunuyorlar.

Doktor Manuel Guzman, Madrid’de bulunan, medikal marihuana hakkında yenilikçi araştırmaları ile ünlü biyokimya ve moleküler biyoloji profesörü. izlenimlerimize göre kannabinoidler, kanser hücrelerinin ölümüne sebep olan özelliklere sahiptir.

Kanserli hücrelerin gelişmesini ve çoğalmasını engelliyorlar. Gerçekten de tümörlerin gelişimini engelliyorlar. Eğer marihuana, herkesin aradığı mucizevi ilaç ise neden o zaman doktorlar yaygın olarak bunu bilmiyor.

 Marihuananın tüm bu anlatılan mucizevi özelliklere sahip olabileceğini söyleyen insanlara güvenmek zor. Neyle uğraşıyoruz, biz sadece zaten var olan doğal sistemi uyarıyoruz. yüz milyonlarca yıl boyunca gelişim devam etti. Omurgasızlar, keseliler, polipler, bütün bu organizmalarda ilk çağlara ait bir endokanabinoid sistem var. bu, 600-700 milyon yıl önce oldu .

 Marihuana, mümkündür ki, 50-60 milyon yıl önce ortaya çıktı. Neden o zaman kanser karşıtı terapi için kaynak toplayan organizasyonlar, milyarları, kannabinoidlerin araştırılması için harcamıyorlar.

Eğer medikal araştırmalar için konuşacak olursak, bu, iki ucu boklu değnektir. Bir taraftan, şimdiki medikal marihuana kullanımı ve bilhassa kannabinoidlerin; marihuanadaki kimyevi bileşenlerle ilgili bilimsel araştırmaların, tarihin hiç bir zamanında olmadığı kadar daha çok olması sebebiyle ölçülemez bir şekilde sevinçliyim. Ama üzülerek söylemek gerekir ki; bu araştırmaların büyük bir bölümü hala yurtdışında gerçekleştiriliyor. Görüyoruz ki şimdi, az da olsa bu ülkede de var. Ama Amerika, ileriye dönük medikal marihuana araştırmalarından, gerçekten de çok geri kaldı.

Marihuana araştırması yapmak çok zor. Araştırmalar konusunda bir sürü yasak var. Bu alandaki araştırmalar emekleme seviyesinde çünkü Amerikan hükümeti ve diğer ülkelerin hükümetleri, benzer araştırmalara destek vermiyor. Bu sadece aromalı bir bitki, ama gene de pratik olarak dünyada ki her hükümet ya sınırlama getiriyor yada yasaklıyor. Hala birçok ülkede, satıcılar ve hatta kullanıcılar müebbet olarak hapse girebilir ve hatta idam edilebilir. Bana öyle geliyor ki, kimsenin marihuanayı ilaç olarak kullanmasına izin vermeyecek bir anlaşma var. Kısa bir süre önce, nasılsa, Kanada, İspanya ve Hollanda bu anlaşmayı delebildi. Ama ben bunun, farklı ülkelerin politikalarından daha büyük olduğunu düşünüyorum. Girişimlere rağmen federal yasaların etkisinin hala devam ettiğini ve federal otoritenin bu yasaları kullanmaya devam edeceğini ortaya koymak istiyoruz. Narkotikle mücadele ekipleri, gözetlemeye devam edecek ve şu No:1 listesi diye anıLan maddelerl tavsiye eden veya ilaç olarak yazan doktorların lisanslarını iptal edecek.

Neden medya, marihuananın pozitif yanlarını keşfeden ve giderek sayısı artan doktorlara, bilim adamlarına değil de çetelerle, acımasız uyuşturucu tacirlerine ve başarısızlara eşlik etmeye devam ediyor. Gerçek şurada gizli: Marihuana, düzenli kullanıcılarının düşünce biçimi değiştiriyor ve onları, neden mutlu olmadığımız bir şeyle uğraşmaya devam ediyoruz ki diye sorgulamaya sevkedebiliyor .

 Marihuana içmek hoşuma gidiyor. Beni sakinleştiriyor ve bütnüyle huzurlu olduğumu hissediyorum. Beni bilen herkes diyor ki; Tom, biraz marihuana iç, senin için iyi olacak, herşey mükemmel olacak. Şirketler dünyası beni geriyor. Şiddetli bir şekilde, delice geriyor. Şirketler dünyasının dışında olduğum için öyle sevinçliyim ki, bu muhteşem. Doğası gereği ot, geçmiş ve geleceğin, şu an yaşadığınız an kadar önemli olmadığını hissetmenizi sağlar.

 Marihuana düşünceyi açarak, tahmin bile edilemeyecek fırsatlar için bilincin doğasını değiştirebilecek bir vergiye sahip. Bu, kontrol edilmeyi tercih edene uygun bir şey değil. Bu çok kolay; marihuana daha da beter şeylere götürür. Bu bir realite ama kimin ne söylediğinden banane. Yıllar boyunca marihuananın diğer narkotik maddelere bir ilk adım teşkil ettiğini duyduk. Bunun için ne söyleyeceksiniz sayın milletvekili Paul?

 Bence bu aptalca. Ben, dünyada en bağımlılık yapıcı narkotik maddenin alkol olduğunu düşünüyorum. Eğer siz tutarlı bir insansanız ve hükümetin insanların hayatını düzenlemesi gerektiğini düşünüyorsanız, alkol yasağının taraftarı olmalısınız. Ve, dönüpte tarihe baktığınızda çıkaracağınız şey; tam bir fiyaskodur. Al Capone ve onun gibilerini yaratmıştır. Medikal marihuana hakkındaki şu felakete bakar mısınız! Amerika’da herkes Kaliforniya’ya gidip orada bir doktor bularak marihuana satın alabilir. Açıkça marihuana ilaç değil .

Marihuana, doğal bir bitki ve bundan dolayı patentlenemez. Bahçe ile uğraşan herkes onu yetiştirebilir. ve böylece üretim hakkı, halkın elinde olur.

Kanser ticaretiyle uğraşan ve bu ticaretten yılda 200 milyar dolar kazanç sağlayan şirketlerin değil. Belki de bu bir tesadüf değildir.

İlaç firmaları sinsice, bütün dünya için devrim olabilecek tıbbi bir uygulama için hazırlanıyordur.

GW Pharmaceuticals, kannabinoidleri araştırma ve ticarileştirme alanında uzmanlaşmış bir şirket. İngiltere’nin güneyinde gizli bir yerde tam bir dolaşım ağı kurdu bile. Son aşamadaki tıbbi ürünlerini geliştirene kadar marihuana tarımıyla uğraşıyorlar. Bu firma günlük 30 binden 60 bine kadar kenevir yetiştiriyor .

 Marihuana olgunlaştığında ise çeşitli işleme aşamalarına giriyor. Bu işlemler bütün dünyadaki normal halk için yasaklanmıştır.

Şaşırtıcı bir şekilde, GW Pharmaceuticals’ıngüney İngiltere’nin gizli bir yerinde 6 serası var. Ve her serada, değişik türlerde kenevir bitkisi. 10000’er bitki ve bunlar klon (eşeysiz çoğalan) bitkiler. Yani üretimi standart hale getirmişler ve ürünleri Kanada’da onaylanmış durumda. MS hastalığını (doku setleşmesi) ve ilişkili olarak kas kasılmalarını ve ağrılarını tedavi ediyor.

Bu bir dil altı spreyi. Eğer çıkaracakları ürün sigara formunda olsaydı satış izni alma konusunda zorluklar çıkabileceğini düşünmüş olmalılar. Amerika’da da işler yeterince hızlı işliyor. Meme kanseri her yıl 41000’den fazla amerikalıyı öldürüyor. Bilim adamları San Fransisko laboratuvarında bu sayıyı azaltmak için çalışıyor. Ve bunu alışılmadık bir silah olan marihuanayla yapıyorlar .

Marihuananın kimyevi bileşenlerinden, kannabidiol adındaki, özellikle şiddetlenmiş meme kanserinin gelişimini indirgeyen etkiye sahip bir bileşik olduğunu keşfettik.

İlaç şirketlerinin mahareti para yapmak.

Düşünüyorum da, şimdi şu olup bitenlere bakacak olursanız .

 Marihuana ve kannabinoidlerle ilgili çok miktarda önemli araştırmanın yapıldığını görürsünüz. Bu araştırmaların bazılarının giderlerini ilaç firmaları karşılıyor. Biliyoruz ki kenevirden çıkarılan bu bileşikler, hastalar için toksik değil. Öyle ki; zaten birçok hastalığın tedavisi için kullanıldı. Ama marihuanadan daha da fazla yarar sağlamak mümkündür. Bilim adamları, marihuananın içeriğindeki bileşiklerin prostat kanseri de dâhil bir çok kanser türü ile savaşaçak özellikte olduğunu belirtiyorlar. Bir sonra ki etap, hayvanlar üzerindeki deneyler. Daha sonra, klinik denemeler. Belki de birkaç yıl sonra. Kanserle olan savaşta marihuana yardımcı olacaktır.

KİMYA

Marihuanada 421 kimyevi bileşik bulunur. Bunların 60’a yakını, kannabinoidlerdir. Kannabinoidler, doğada başka hiçbir yerde bulunmayan benzersiz bir bileşik sınıfı. Antioksidan özellikleriyle rengarenk bu bitki, pratik olarak doğada hiçbir düşmana sahip değil. ve hatta böcek uzaklaştırıcı olarak bile kullanıldı. Bu bileşikler, her birimizde bulunan ve kendi deyimimle, beşikten mezara hepimizi idare eden, düzenleyen müthiş bir sistemle ilgili büyüleyici, benzersiz ve inanılmaz bir izge (birbiri ile ilgili düşünce ve nesneler dizisi) içerir. Bundan dolayı bu bileşikler anne sütü kadar gerekli .

 Marihuananın uğraştığı bir stres de günlük olarak radyasyonuna maruz kaldığı, güneşten gelen ultraviyole ışınlar. Bu durum kenevirde benzersiz bir korunma sistemi oluşturdu. Neden bu bitki psikoaktif olan THC maddesini üretti?

 Bunun sebebi ne?

 THC’nin kenevire büyük faydalar sağladığını düşünüyorum. Mesela bu bitki, ultraviyole ışınlara karşı son derece dayanıklı. Yani bu, ultraviyole ışınlardan korunmak için. Evet. Keneviri koruyan bu kimyevi elementin, insanı da kansere karşı koruması tamamen mümkün olabilir.Öyle ki; THC ve diğer kannabinoidler, organizmayı, serbest radikallerin sebep olduğu hastalıklardan temizler. Milyonlarca yıllık bir evrim içinde kannabinoid sistem bizi dengesizlikten koruyan bir yapıya dönüştü. Sağlığımızı gerekli olan seviyede tutuyor. Çevresel etkenlerden dolayı, özellikle artan hayat devamlılığı ile alakalı olarak doğal evrim ölçeğinde gücümüzün yetmediği şeylere çok hızlı adapte olmamız gerekir. Ama tüm kültürlü insanlar gibi, sağlıklı yiyecekler yiyebiliriz, toksinlerden kaçınabiliriz, ve kaçınılmaz olarak hayati önem taşıyan yağ asitleri ve kannabinoidler tüketebiliriz. Modern tıp ilaç paradigmasını baz alarak. her zaman dikkatini terapi yönünde yoğunlaştırdı. Mide bulantısı, kusma, iştah kaybı, depresyon, ağrılar, endişe ve huzursuzluk için bir ilaç aradı. Hücre zarına girecek enzimleri bloke edebilecek bir şey. Ve bu, altını çizmek isterim ki “ilaç” denen şey. Kalan herşey şarlatanlık olarak değerlendiriliyor. Böylece birçok imkanı barındıran şeyler insanlarda bir güvensizlik oluşturuyor.

THC ve diğer kannabinoidler

Bilim adamlarının ilgisini çeken 4 kannabinoid bileşik bulunur. delta-9-tetrahidrokanabinol veya THC, marihuana içenlerde öfori hissi oluşturan temel bileşen.

sistem

THC, organizmanın endokanabinoid sistemini taklit ederek geniş bir dizi etki sağlar. Mikroskoba bakarak sanki golf topu formunu anımsatan parlak küreler görebilirsiniz. Bu oluşumlar, trichoma yani kenevirin çiçeklenme bezecikleri. Doğal olarak her türlü tedavi amaçlı kimyevi içeriğe sahipler.

Belkide en şaşırtıcı örnek, Glioblastoma multiforme (bir çeşit beyin kanseri) tümörü olan bir hasta. Son derece tehlikeli bir tümör. Terapi olmadan yaşama süresi yaklaşık üç aydı. Radiosurgery (Radyumla yapılan cerrahi tedavi) ve kemoterapi ile 1 yıl. Bu kişi orta yaşlarda bir erkek, marihuana kullanmaya teşhiş aşamasında başladı. 7 yıl boyunca her gün ara vermeden marihuana kullandı. Hızlı bir değişim sürecinden sonra. Hiçbir kötüye gidiş izi dahi yok.

Narkotikle mücadele yönetimi, onlarca yıldır marihuana hakkında yaptıkları negatif bilgilendirmeye rağmen, ilaç şirketlerinin THC’yi piyasaya sürebilmelerinin yolunu açmak için kendi resmi pzisyonlarını değiştirmeye çalışıyor. Bütün ulaşılabilir araştırmalar gösteriyor ki; marihuana sağlığımız için zararlıdır. Şimdiyse yönetim marihuananın tıbbi değerini kabul ediyor. Durmadan yasağın sebebinin dumandan gelen zarar dolayısıyla olduğunu açıklıyor. Artık legal olan tabletlerin durumu ne?

 Tablet formu sadece birkaç durumda legal: Kemoterapi sırasındaki mide bulantısı ve kusma, Aids hastalığı sırasındaki kilo kaybı ve de birkaç tür nöropatik ağrı durumunda.

İlaç sanayisi ve elbette federal hükümet için tam bir “Holy Grail” (her derde deva kutsal kase) milyar dolarlar değerindeki ilacı bulmak. ve ilaç sanayisi bunun kannabinoidler olduğunu artık anlıyor. Birçok türde tıbbi problemi tedavi edici özelliğinin farkındalar.

Ama size söylemek istiyorum ki; bitki, bir bütün olarak benzersiz ve etkili. Doğal bitki dururken tek başına THC’yi tercih eden bir hastayla henüz karşılaşmadım. Böyle biriyle karşılaşmadım.

Cannabidiol (CBD)

Kenevirdeki psikoaktif özelliği olmayan sakinleştirici bileşen. CBD bir çok fonksiyonunun yanında, iltihap önleyici ve ağrı kesici etkiye sahiptir. Diyabet, bakteriyel enfeksiyon ve zarar verici urlarla savaşmada yardımcıdır. Bu bileşen aynı zamanda sinirleri korur ve antipsikotik ve endişe azaltıcı etkiye sahiptir. CBD, tıb için son derece önemli bir öğe olarak gördüğümüz psikoaktif olmayan bir kannabinoiddir. iltihap önleyici bir araç olarak ondaki potansiyel bizi büyüledi. Ayrıca CBD’nin antipsikotik etkiye sahip olması da şaşırtıcı. Yani siz diyorsunuz ki; kannabidiol psikolojik problemlere iyi gelen bir ilaç olabilir. Bunda doğru olmayan taraf nedir?

 Kenevir kullanımını psikolojik hastalıklarla ilişkilendiren bu kadar yayına rağmen, marihuana ile psikozu iyi eden bir bağa sahibiz. Onlarca yıldır THC oranını arttırma amacıyla çeşitli şekillerde marihunana tarımı yapıldı. Bu, bitinin düşük dozda olsa bile, psikoaktif olarak maksimum etkide olmasını sağlıyor. Bu kapsamda diğer kannabinoidlerin oranı daha düşük seviyede kaldı. Halbuki oranı düşen diğer kannabinoidler de tıbbi açıdan çok büyük değer taşıyor. Bundan dolayı ben ve diğer bilim adamları yetiştiriciler ile kannabidiolu geri döndürmenin yolunu aradık. Çünkü kannabidiol, diğer kannabidioller (cannabigerol, cannabichromene) gibi antikanserojen özelliklere sahip.

Tetrahydrocannabivarin – THCV

THCV aslında güney afrika ve bazı Tayland türlerinde yüksek oranlarda mevcut. Yüksek orandaki THCV keyif halini daha çabuk veriyor ama devamlılığı daha az. Bu kimyevi bileşen ilerde tip 2 şeker hastalığını tedavi etmede faydalı olabilir. THCV koruyucu ve önleyici bir etkiyle zararlı tümörlerin karşısında. Cannabichromene – CBC, düşük seviyede bir cannabinoid. daha az araştıtılmış durumda. Bilim adamları antidepresan özelliklerinin olabileceğini tahmin ediyorlar. Ayrıca iltihap giderici etkisinin olabileceğini de düşünüyorlar. CBC, farkedilir bir şekilde lösemi ve meme kanseri sırasındaki tümörleri frenliyor.

GELECEK

Bütün bu keşifleri bilenler şu sorunun cevabını merak ediyor; Tüm ülkede tıbbi marihuananın serbest bırakılmasına engel olan şey nedir. Legalize edilmesini sadece doktorlar istemiyor .

 Marihuana hakkındaki yasaların karşısında oldum çünkü paradoks oluşturuyor: legal olan ve olmayan marihuana var. ve bu tüm gücüyle problem oluşturuyor. Kimin yasaları çiğneyip çiğnemediğini nasıl belirleyeceksiniz. Ve tabiki yasa dışı olduğu sürece, fiyatının devlet tarafından yüksek tutulacağı anlamına gelir. Ve aynı zamanda yasal olduğu sürece, etrafında paralar söğüşlenecek. Eğer marihuanayı suç olmaktan çıkarırsanız herkes onu evinde bile yetiştirebilir. Kimse de elinde silahlarla yağmalamaya çalışmaz v. b çünkü hiç bir piyasa değeri kalmaz. Buna izin verildiğini bilsek illegal dolaşımla ilgili problemlerimiz de olmazdı.

Eğer 101. otoyolda marihuana ile gidiyor olsanız, ve biz de sizi önemsiz bir sebeple dudurmuş ve ot kokusu almış olsak, Devletin verdiği izin belgesini kolayca çıkartıp gösterebilirdiniz. Bu polis için çok faydalı olurdu. Sonra bu, Kaliforniya manzarası için normal bir görüntü durumunda gelirdi .

 Marihuana kullanan halk için ilk tıbbi marihuana dükkanları Oregon eyaletinde de açılmaya başladı. Şimdi bir kanabis Cafe’deyiz. Bu yer, kart sahiplerinin buluşabilecekleri ve tedavilerini toplumun görüş alanı içerisinde sürdürebilecekleri bir yer. Bana 5. derecede kandser hastaları geliyor. Aids için güçlü ilaçlar kullanmış insanlar geliyor ki bu ilaçlar organlarınızı ve diğer kalan şeylerinizi basitçe öldürür. hepsi ölümleri için hazırdı. Aileleri vedalaşmak için hazırdılar. Ama daha sonra tıbbi marihuana kullanmaya başladılar ve iştahları yerine geldi. Kullandıkalrı bazı ağır kimyevi ilaçarı bıraktılar. Burada, Portland’daki kliniklerde muayene olanlar bana sık sık telefon ediyor. 4-6 saatlik bir süreçten geçmişler. İlaçlarını kullanabilecek bir yer arıyorlar. Bunu boş bir parkta arabalarının arka koltuğunda yapmak durumuna kalmışlar. Bu, tehlikesiz bir şey. Bu Cafe’yi niye açtık, onlar için, kendimimiz için, ilaçlarını kendileri gibi olan insanlarla birlikte, sosyalleşerek kullanabilecekleri uygun bir yer. Biz sosyal varlıklarız ve bunda yanlış olan hiç bir şey yok. Ama devlet düzeyinde hala eskiden kalma bakış açısı tutuluyor. Bu, legalizasyonla alakalı bazıları tarafından önerilebilecek, Meksika’dan gelen narkotrafik dalgasını azaltabilecek daha etkili başka bir görüş yok mu?

 Meksika’dan olan göç problemlerini azaltabilecek bir görüş. Böyle bir konuyu hiç incelediniz mi?

 Bana öyle geliyor ki; bu problemin çözümü hakkında düşünen herkes, bunun karşısında olurdu. Yakınlarını kaybetmiş çok fazla insan, anne-baba ve diğerleri, Legaşizasyon hakkında cevap vermeye hazır. Bana, marihuana yünzünden çocuklarını kaybeden birini gösterin. Yapamam. Aynen. Yapamazsınız çünkü buna benzer bir şey olmadı. Harry Anslinger’in zamanından bu yana Amerika’da hiç bir şey değişmemiş: katı uyuştutucu pazarında afro-amerikanlar cirit atıyor. Ama onlar latin amerikalıları içeri attılar. Bu bir etnik probleme dönüştü. Gerçek anlamda amerikalıların kütürüne ve hayatına zarar veren meth, crack, kokain, eroin gibi narkotiklerle savaşa, ilk sıralarda yer vereceğimiz bir zaman gelecek mi?

 Marihuanayı ilaç olarak kullanamayacağımız gibi bir şey söylenemez. ama bir bitki olarak, onun kalitesi, temizliği, gücü, güvenilirliği sebebiyle kontrol altına almak mümkün değil. Ve yine bu sebeple yeniden ilaç piyasasına girme şansı da çok az. En zorunun, marihuanayı kontrol altında tutulan maddeler listesinden çıkarmak için kongreyi ikna etmek olacağını düşünüyorum. Hala orada olması gerçekten saçmalık. Muazzam bir tıbbi değeri var, bağımlılık yapmıyor, Farkedilir bırakma sendromları bulunmuyor ve kesinlikle toplum için zararlı değil.

kenevir hakkında

Kanserli hastası olanlar bu siteleri incelesinler Bkz:

http://www.collective-evolution.com/2013/11/03/the-top-4-medical-studies-that-prove-cannabis-can-cure-brain-cancer/

 http://truththeory.com/2013/07/29/34-medical-studies-proving-cannabis-cures-cancer/

 http://www.medicalnewstoday.com/releases/12088.php

 http://www.cancer.gov/cancertopics/pdq/cam/cannabis/healthprofessional/page4

 http://www.alternet.org/story/9257/pot_shrinks_tumors%3B_government_knew_in_%2774

Amerikan yönetimi marihuananın kanser önleyici özelliklerinden 30 yıldan beridir haberdar. 1974-75 yıllarında Virjinya Tıp Kollejinde yapılan, Albert Manson yönetimindeki araştırmalar gösterdi ki; THC, 3 tip kanserin gelişimini yavaşlatıyor: akciğer kanseri, meme kanseri ve lösemi. Virjinyadaki araştırmalar durduruldu ve tüm diğer ileride yapılacak olan araştırmalarında önü kesildi.

http://drugpolicycentral.com/bot/pg/potcancer.htm

Bir çok kez söylediğim gibi; marihuananın zararsızlığı ve etkileyiciliği hakkındaki ulaşılabilir tüm kaynaklar, aziz devlet yetkilileri, tıp kuruluşları ve diğerleri tarafından kontrol edildi ve her seferinde marihuananın faydalı ve de zararsız olduğu doğrulandı.

Ama bu bilgiler hep gözardı edildi. Problem hala ortada, çünkü mecliste hiç kimse narkotikler konusunda “yumuşak” görüntüsü vermek istemiyor. Ama diğer eyaletler marihuana kullanımını legalize ediyorlar.

Bir dönüm noktası geleceğine inanıyorum. Halk yasaları değiştirmek için hazır olduğunda, insanların marihuana kullanmasına izin verilecektir. Hasta insanlar üzerinden daha fazla savaş olmasın. Nedir bu ot?

Erdemlilerin, henüz tüm yönleriyle keşfedilmemiş bitkisi.

Ralph Waldo Emerson

KENEVİR

THE SPİRİT MOLECULE (2010)

(Ruh Molekülü)

TANRIYI OYNAYANLAR YALAN SÖYLEMEYE MECBUR MUDUR?


The Dark Knight (2008) filminde;

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru Dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır:

“evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.”
“Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.”
“ Çünkü olması  gereken de bu.
 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil. 
“ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.
 “ Bazen insanların inançlarının
“ödüllendirilmesi gerekiyor. 

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur:

“Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”

Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur:

Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;

 sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Kaynak:
THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın  İdeoloji Rehberi (2012)

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)


Yönetmen: Sophie Fiennes      

Senaryo: Slavoj Zizek   

Ülke: İngiltere, İrlanda

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 07 Eylül 2012 (Kanada)

Süre: 136 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Magnus Fiennes             

Oyuncular:    Slavoj Zizek

Türkçe Altyazı: Dilek Tunalı&Ceren Tunalı

Özet

İşbirliklerini sürdüren süperstar filozof ve akademisyen Slavoj Zizek ile yönetmen Sophie Fiennes, şimdi de yaratıcı sinema yorumlarını kullanarak psikanalizin ideoloji hakkında neler söyleyebileceğini bizlere gösteriyor. Söz ettiği filmlerden kurulan sahnelerin içinden bize seslenen Zizek, bu parçaları ideolojik yansımaları yönünden incelerken altta yatan gerçek mesajlarını imliyor.

 The Sound of Music / Neşeli Günler´den Full Metal Jacket´a, John Carpenter´ın They Live / Yaşıyorlar´ından The Dark Knight / Kara Şövalye´ye, hatta Titanic´e kült klasiklerin yanı sıra, haber bültenleri ve propaganda filmleri de bu eğlenceli ve kışkırtıcı belgesel çalışmanın “av”ları arasında

Belgesel Metni

They Live / Yaşıyorlar (1988)

Sana bir seçenek sunuyorum:
“ Ya bu gözlükleri tak Ya da şu çöp kovasını yemeye başla

Zaten ben epeydir Bu çöp kovasından yiyiyorum. İşte bu çöp kovasının adı İdeolojidir. Bunun Maddesel gücü- Aslında benim yediğimi görmemi engelliyor. Bizi köleleştiren şey yalnızca gerçekliğimiz değil. İdeolojinin içinde olduğumuz zamanlardaki trajik durumumuz şudur: Ondan kaçarak- rüyalarımıza sığındığımız noktada aslında İdeolojiye yeniden hapsolmamızdır.

1988 yapımı ‘They Live’ kesinlikle Hollywood solunun unutulmuş başyapıtlarından biridir. John Nada’nın hikayesini anlatır. Elbette “Nada” İspanyolca’da “Hiçbir şey” demektir. Fiziksel içeriğinden mahrum bırakılmış Saf bir “özne”. Los Angeles’ta sağda solda sürten evsiz bir işçi Bir gün, terk edilmiş bir kiliseye girer ve orada içi güneş gözlükleriyle dolu tuhaf bir kutu bulur. Bunlardan birini takarak Los Angeles sokaklarında yürürken bir tuhaflık sezer; bu da, gözlüklerin aslında İdeolojiyi-eleştiren-gözlükler olarak çalışmasıdır. Gözlükler, tanıtım, afiş ve benzeri tüm reklam propogandalarının altındaki gerçek mesajı görmeyi sağlar. Büyük bir tanıtım afişi hayatınızın tatilini yapacağınızı vaat ederken- gözlükleri taktığınız anda- beyaz zemindeki- gri görüntüyle karşılaşırsınız.

Söylendiği gibi, Post-ideolojik bir toplumda yaşıyoruz. Anlamımız değiştiriliyor, başka bir deyişle- kendini feda eden, görevini yapan- özneler olarak değil, fakat zevk özneleri olarak irdeleniyoruz. Gerçek potansiyelinizi keşfedin. Kendiniz olun. Tatmin edici bir hayat edinin. Gözlükleri taktığınız zaman- demokrasi içinde bir diktatör göreceksiniz. İşte bu sizin görünür özgürlüğünüzü ayakta tutan görünmez bir buyruktur. Bu tuhaf ideolojik gözlüklerin Varoluşundaki açıklama- “Invasion of the Body Snatcher”(Merih’ten Saldıranlar) filminin bilinen hikâyesidir. İnsanlık halihazırda uzaylıların köntrolü altındadır.

 “ Hey dostum “Bunu ödeyecek misin?

 “ Bak dostum, bugün bela istemiyorum, tamam mı?

 “ Ya öde şunu ya da yerine bırak

Yaygın düşünceye göre ideoloji bizim doğrudan bakışımızı engelleyen, bulanıklaştıran bir şeydir. Ideoloji bakışımızı saptıran gözlükler olmalı- ve ideolojinin eleştirisi de tam tersi bir şey, mesela, gözlükleri çıkarırsınız ve nihayet şeylerin gerçek halini açıkça görebilirsiniz. “They Live” adlı filmin karamsarlığı, burada açıkça, dikkatlice doğrulanmıştır,- bu tamamiyla illüzyonun doruk noktasıdır: Ideoloji bize kolayca dayatılmış bir şey değildir. Ideoloji, bizim sosyal dünyamızla kurduğumuz spontan ilişkidir.

- Her bir anlamı Nasıl algıladığımız gibi. Biz bir şekilde İdeolojimizden zevk alıyoruz.

 “ Pekala

İdeolojinin dışına çıkmak acıtır. Acılı bir deneyimdir. Kendinizi buna zorlamalısınız.Filmde, John Nada’nın, Arkadaşı John Armigate’ye- gözlüğü denemesi konusunda ısrar ettiği sahnede- bu durum mükemmel bir şekilde gösterilmiştir

“ Hadiii, seninle kavga etmek istemiyorum.

 “ Kavga etmek istemiyorum hadi ama! “ Hayır! Kes şunu!

İşte bu sahne filmin en tuhaf sahnesidir. Mücadele sekiz-dokuz dakika sürer.

 “ Tak şu gözlükleri dedim!

Belki çok akıldışı görünebilir ama, neden bu genç adam- gözlükleri takmamak için bu kadar şiddetle karşı koyuyor?

 Kendi yalanında yaşıyor olduğunun gayet farkında gibidir. Gözlükler hakikati görmesini sağlayacaktır fakat,- bu hakikat can yakıcı olabilir. Size ait bir yığın illüzyonu paramparça edebilir. İşte bu, kabul etmemiz gereken bir paradokstur.

“Tak şu gözlükleri! Tak şunları!

Özgürlüğün en şiddetli hali. Özgür olmaya zorlanmanız gerekir. Eğer bu ani mutluluk ve benzeri şeylere kolayca inanırsanız,- hiçbir zaman- özgür olamazsınız.

 “ Bak!

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)

The Sound of Music (1965)

 Özgürlük acıtır. Psikanalizin temel kavrayışı haz ile basit mutlulukları birbirinden ayırmaktır. Bunlar aynı şeyler değildir. Zevk, kesinlikle rahatsız edilmiş, bozulmuş hazdan alınan zevktir,- hatta acıdaki hazdır. Ve bu aşkın faktör, yükümlülük ve mutluluk arasındaki- belli ki basit olan ilişkiyi rahatsız eder, bozar. Burası aynı zamanda ideolojinin- özellikle de dinsel ideolojinin var olduğu bir alandır.

Bu da aklıma ünlü bir örneği, devasa bir Hollywood klasiği olan ‘The Sound of Music’i getiriyor. Hepimizin bildiği gibi hikaye, hayat dolu, enerjisi dorukta olan bir rahibeyle ilgilidir.

- Nihayetinde seksüel enerjiyle dolu olan bir rahibe. Yani bir bakıma rahibeliğe zorlanmış bir rol.

 “ Oh, saygıdeğer annemiz çok özür dilerim, kendimi tutamadım –

“Kapılar açıktı ve tepeler . “ çağırıyorlardı ve ben de önce…

 “ Maria, buraya özür için çağrıldığını düşünmemiştim.

 “ Oh, lütfen kutsal annemiz lütfen bağışlanmama izin verin.

 “ bir, iki, üç Bir, iki, üç.

 “ bir, iki, üç. Şimdi hep beraber adım atalım…

Böylece Başrahibe onu çocuklarına bakacağı Von Trap ailesinin yanına gönderir-

“ Altında.

 “ Kurt, çalışmamız gerekiyor… bana izin verir misiniz?

 Tabii ki bu arada Baron Von Trap’a- aşık olur. Maria bu durumdan çok rahatsızdır, kendini denetleyemez manastıra geri döner.

“ Birbirimize baktığımız zamanlar oldu…

 “ Ah kutsal annemiz güçlükle nefes alıyorum.

 “ Peki senin ne durumda olduğunu anlamasına izin verdin mi?

 “ Eğer verdiysem bile bilmeden olmuştur,-

“işte beni mahveden de bu, ben orada Tanrının hizmetindeydim. 

Hiç şüphesiz bu filmi ilk kez izlediğim eski Komünist Yugoslavya’da, tam olarak bu sahneyi, ya da daha kesin bir biçimde- bu tuhaf hedonistin ya da bildiğimiz şekilde, başrahibenin nasihatini takip eden sahnede:

“Geri dön ve bu adamı baştan çıkar, bu yolu takip et.” “arzularına ihanet etme…”Yani “gördüğün her dağa tırman”diye başlayan bir şarkı; daha çok Arzunun onaylanması bakımından- utandırıcı da. Filmdeki bu üç dakika sansürlenmişti.

 “ Her dağa tırman.

 “ Yükseğe uç ve aşağıya in.

 “ Tüm gizli yolları yürü.

 “ Bildiğin tüm gizli yolları.

Sanırım sansürcü çok zeki biriydi. Muhtemelen ateist bir Komünist olsa da, Katolik inanıştaki kışkırtıcı gücün nerede olduğunu biliyordu.

 “ ‘Rüyalarına kavuşuncaya kadar.

 Eğer Katolik propogandayı dikkatlice okursanız ve eğer gerçekten anlamaya çalışırsanız, size sundukları şey aslında nedir?

 Bu durumda konu cinsel hazları yasaklamakla ilgili değildir. Bu daha çok, bir kurum olarak kiliseyle ve bu örnekte seksüel arzularıyla, başı dertte olan inanan arasındaki sinik sözleşmedir. İşte bu da size verilen üstü kapalı müstehcen bir onaydır. İlahi bir “Büyük Öteki” tarafından kuşatılmışsınızdır. İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Zevk alın.

 “ Bir rüya yetecektir…

Bu müstehcen sözleşme, özünde, Hıristiyanlığa- ait değildir. Bir kurum olarak Katolik Kilisesine aittir. En saf haliyle bir kurum mantığıdır.

 “ Her dağa tırman.

İşte burada yine ideolojinin nasıl işlevselleştiğini görüyoruz. Yalnızca feragat etmek, acı çekmek tarzında açık bir mesaj değil: Ama gerçekten gizli bir mesaj: Feragat ediyormuş gibi görünüp her şeye sahip olduğun bir mesaj.

Coca Cola “hayatın gerçek tadı” Different Dances (2000)

Bu aralar psikanalist arkadaşlarım tipik bir şeyden bahsediyorlar- çözüm bulmak için gelen hastaların- Kendilerini suçlu hissettiklerini söylüyorlar- Ancak aşırı haz nedeniyle ya da kendi moral değerlerinin tersine işleyen- duyguları ve sorumlulukları yüzünden değil. Tersine, tam anlamıyla hazza erişemedikleri için suçluluk duyduklarını söylüyorlar. Mutluluğu yakalayamadıkları için.

Aman tanrım, çölün ortasındasınız ve çok susadınız

- Coca Cola’dan başka içecek bir şey var mı?

 Kusursuz bir meta. Neden mi?

 Marx’ın çok uzun zaman önce söylediği gibi; “bir meta hiçbir zaman satın aldığımız ve tükettiğimiz sıradan bir obje değildir”.

Bir meta, teolojik bir obje hatta bunun da ötesinde metafiziksel hoşlukları olan bir şeydir. Varlığı mutlaka görünmez bir aşkınlığı yansıtır. Ve Coca colanın klasik reklamı namevcut ve gizli bir niceliği işaret eder. Coca cola “hayatın gerçek tadı” ya da ‘İşte Cola budur’-.

 “Bu” veya “Gerçek” olan nedir?

 Bu sadece kimyasal analiz yoluyla tespit edilen veya tanımlanabilen Coca Colanın başka bir olumlu ifadesi değil daha fazlasını istemeye yarayan- bir gizemdir. .

İşte bu benim ‘Arzumun-Nesne- Bağımlı tanımlanamaz aşırılığıdır. Nasıl adlandırdığımızın önem taşımadığı bizim şu post-modern toplumumuzda, bir şeylerden zevk almaya zorlanıyoruz. Keyif almak tuhaf ve sapıkça bir göreve dönüşüyor. Cola’daki paradoks; susamanızdır, içersiniz ve herkesin bildiği gibi , içtikçe daha da susarsınız.

Arzu, hiç bir zaman herhangi bir şeyin arzusu değildir. O her zaman arzunun kendisi için vardır. Arzu, arzuyu sürdürmek içindir. Belki de arzuya ilişkin nihai korku onun içini sonuna kadar doldurmak ve böylece artık daha fazla arzuyla karşılaşmamaktır. Arzunun kendisini yitirmek nihai melankolik bir deneyimdir. Yalnız, önceki dönemlerde bu aşırılığı reddettiğimiz ve sadece gerekli ihtiyaçlar için tüketim yaptığımız, mesela “susadıysan su içersin”gibi doğal geri dönüşlerle de İlgili değildir. Buna asla geri dönemeyiz. Bu aşırılık artık sonsuza dek bizimle.

Hadi o zaman biraz Cola içelim. Hava iyice ısınıyor,

 Bu artık gerçek ‘cola’değil, İşte problem de bu. Biliyorsunuz, bu geçiş dışkısal bir boyutu yüceltmeyle ilgilidir. Mesela Coca Cola soğuk servis edildiğinde, kesinlikle çekici bir şeydir- fakat aniden bir bok’a dönüşebilir.

 İşte şimdi, metanın  o bilinen diyalektiğine sahiptir. Şimdi burada metanın nesnel ya da gerçeklik ilkesine dayalı- özelliklerinden bahsetmiyoruz. Burada sadece üretim fazlası bir kaypaklıktan söz ediyoruz.

Kinder Sürpriz Yumurta

 ‘Kinder Sürpriz Yumurta’. Baştan çıkarıcı bir mal. ‘Sürpriz Yumurta’nın yani bu abartılı nesnenin sürprizi, yani onu arzulamanıza neden olan şey işte burada maddileştirilmiştir. Görünenin altında, yumurta şeklindeki çikolatanın içindeki boşluk- plastik bir oyuncakla doldurulmuştur. Tüm hassas denge işte bu iki boyut arasındadır: Satın aldığınız, yumurtaya benzeyen bir çikolata ve ondan arta kalan, muhtemelen Çin’de çalışma kampı benzeri bir yerde üretilmiş olan ve sizin bedavaya elde ettiğiniz artığı/fazlası. Çikolata tabakasının, sizi çikolatanın içindeki objeyi arzu edilen bir metaya dönüştüren -Platon’un Agalma dediği, sizi değerli bir insan yapan- içsel bir hazineye doğru derin bir yolculuğa çıkarmadığını düşünüyorum. Ben tam tersi olduğunu düşünüyorum. En yüksek hedefe doğru ilerlemeliyiz, dış yüzeyden kusursuz bir şekilde zevk alabilmek için nesnenin tam merkezindeki altın madeni en büyük hedefimiz olmalı. İşte kabullenmekte zorlandığımız, antimetafiziksel ders budur.

‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) Dokuzuncu Senfoni-Beethoven

Şu meşhur ‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) ne anlama gelir?

 Bu yaygın olarak insanlığın mutluluğuna, tüm insanların kardeşliğine ve özgürlüğüne dair bir övgü olarak algılanır. Bu iyi bilinen melodide gözleri yerinden fırlatan şey evrensel uyumluluktur. Birbirine tümüyle tezat olan bir çok- politik harekette kullanılabilir. Nazi Almanya’sında yoğun olarak büyük toplumsal olayları kutlamak için kullanıldı. Sovyetler Birliği’nde Beethoven çok rağbet görürdü ve Ode to Joy bir nevi komünist propoganda – şarkısı olarak çalınırdı. Çin’deki büyük kültür devrimi sırasında neredeyse batılı müzikler yasaklanmasına rağmen Dokuzuncu Senfoni kabul gördü.

Progresive bir burjuva müziği olarak çalınmasına izin verildi. Zimbabwe’nin önceki hali Güney Rodezya’daki aşırı sağ, ırk ayrımcılığının kaldırılmasını- erteleyebilmek için bağımsızlığını İlan etmişti. Böylece Güney Rodezyanın birkaç yıllık bağımsızlığı ve yine o eski ‘Ode to Joy’ şarkısı tabii ki- sözleri değiştirilerek ülkenin milli marşı olmuştur.

Diğer bir yandan, Abimael Guzman Peru’daki aşırı sol gerilla grubunun ‘Sendero Luminoso’, yani ‘Işıldayan Yol’un lideri olarak Devlet Başkanı Gonzalo olmuştur. Gazetecilerin en çok hangi müzikten hoşlandığını sorduklarında,o Beethoven’ın 9. Senfonisi yani- ‘Ode to Joy’ yanıtını verir. Almanya bölündüğü zaman, Olimpiyatlara her iki Almanyanın da katılması ve bir Alman’ın altın madalya alması durumunda da Doğu ya da Batı Almanya’nın milli marşları yerine yine ‘Ode to Joy’ çalınmıştır.Hatta bugün bile ‘Ode to Joy’ Avrupa Birliğinin gayrı resmi marşıdır. Aslında Osama Bin Laden’in başkan Bush’u kucakladığı, Saddam’ın, Fidel Castro’yu sarmaladığı, beyaz ırkçıların Mao Tse Tung’a sahip çıktığı, ve hep beraber ‘Ode to Joy’u söyledikleri- evrensel kardeşliğe ilişkin sapkın bir sahneyi düşleyebiliriz. Bu herkese uyar. Zaten her ideoloji Böyle işlemek zorundadır. Bu sadece bir yorum değil. Bu tıpkı içinde bütün olası anlamlara açık olan boş bir sandığın her daim çalışması gerektiği gibi bir şeydir. Bu, patetik bir şeyler yaşadığımızda, hepimizin duyduğu içten gelen coşkulu bir histir ve şöyle deriz: “Aman Tanrım, çok etkilendim, burada derin bir şeyler var.”Fakat asla bu derinliğin ne olduğunu bilemezsiniz. Bu bir boşluktur. İşte burada tabii ki bir tuzak var. Buradaki tuzak doğal olarak- çerçevenin tarafsızlığır. O hiçbir zaman göründüğü kadar etkisiz değildir.

Clockwork Orange (1971)

Clockwork Orange’ın giriş sahnesindeki- Alex’in perspektifinden düşünüyorum.

 “ Kendimizi bitkin, yorgun ve tasalı hissediyorduk

“ biraz güç bir akşam olmuştu. Arabayı başımızdan savdık ve Son bir kadeh için durakladık.

Peki, Clocwork Orange’ın sonuna doğru sinik bir suçlu olan kahramanımız, Beethoven’ın ‘Ode to Joy’u söyleyen kadını gördüğünde,- niye böylesine- kendinden geçmiş ve büyülenmiştir?

 “ Ah Kardeşlerim, bir an, büyük bir kuş

“Milkbar’ın içinde süzülüyordu,-

“ve tüm melanki tüylerim diken diken oldu.

“Bir melanki kertenkele gibi bu ürperme vücudumdan yükselip, yukarı, aşağı inip çıkıyordu.

 “ Çünkü Söylediği şarkıyı biliyordum.

 “ Ludwig Van Beethoven’ın anlı şanlı 9. senfonisinden bir parçaydı.

Ne zaman ideolojik bir metin tüm insanlığın”kardeşlik ve mutlulukla” birleştiğini falan söylese,- hemen şunu sormalısınız: “Tamam da tümü derken, gerçekten tümünden mi bahsediyorsunuz?

“yoksa birileri bunun dışında kalmış olabilir mi?”

Clockwork Orange’daki kabahatli Alex’in- bu dışlama alanıyla özdeşleştiğini düşünüyorum. Ve büyük dahi Beethoven kelimenin tam anlamıyla- bu dışlanmışlığı beyan etmektedir. Bir anda bütün bu müzik tonu karnavalesk bir ritme dönüşür. Görkemli güzelliğini kaybetmiştir.

 “ Özür dilerim kardeşim, Bunu iki hafta önce sipariş etmiştim

“gelip gelmediğine Bakabilir misiniz lütfen?

 “ bir dakika.

Bu vulgar müziği Alex mağazadan tam içeriye girdiğinde- duymaya başlarız ve bu andan itibaren hareketlerinden kendini evinde gibi hissettiğini anlarız. Suyun içindeki balık gibidir.

 “ Pardon hanımlar. Beethoven dünyasal kardeşliğin, ya da ne bileyim işte biz özgürlüğü, şan ve şerefi paylaşan mutlu, büyük bir aileyiz , tarzı yakıştırmaların ucuz yollu bir kutsayıcısı değildir.

 “  Sevimli değil mi sevgilim?

 Bugün yanlış bir biçimde kutlanan, ve bütün resmi olaylarda duyduğunuz birinci bölüm,- İdeoloji olarak açıkça Beethoven’la özdeşleşmiştir, ve hemen arkasından, ikinci bölüm resmi ideolojiyi rahatsız eden, resmi ideolojinin hatalarını ortaya çıkarıp buna baskı yapan ve evcilleştiren, gerçek hikayeyi anlatır. İşte Beethoven bu nedenle yapması bu kadar zor- bir şeyi gerçekleştirmiştir. O daima ideolojiyi eleştiren katıksız bir müzik çalışmasının içindeydi. Eğer klasik ideoloji Marx’ın Kapital’inin 1.cildinde hoş bir biçimde formüle ettiği gibi işlem görseydi: “”Sie wissen es nicht, aber sie tun es.” “Ne yaptıklarını bilmiyorlar” “ama yine de yapmaya devam ediyorlar.”

West Side Story (1961)

Sinik (sinmiş-pusmuş) ideoloji fonksiyonları şu şekilde işler: “Ben ne yaptığımı gayet iyi biliyorum” “fakat hala buna rağmen bir şey yapmıyorum.” Fakat bu paradoksal düşünce topluluğu Bernstein ve Sondheim’ın West Side Story’nin ünlü “Officer Krupke”şarkısında bir şekilde gösterilmektedir.

 “ Hey sen! “ Ben mi, memur Krupke?

 Evet sen!! “ seni karakola götürmemem için

“bana bir tek sebep söyle serseri.

 “ Sevgili… “sevgili memur Krupke, anlamalısınız

“bizi bu hale getiren, yetiştirilişimiz.

 “ annelerimiz keş, Babalarımız ayyaş.

 “ Ey Tanrım, doğal olarak serseriyiz! “Memur Krupke, çok sinirlisiniz.

 “ bizler suçlu değiliz, yanlış anlaşıldık…

Birkaç müzik parçasıyla bu suç çetesi, neden suçlu olduklarını, gayet açık bir şekilde anlatır.

 “ …derinlerde, içimizde iyilik var, dokunulmamış iyilik var! “en kötümüz bile, aslında çok iyi! Aslında her şey, orada olmayan polis memuru Krupke’ye anlatılır.

 “ …çok dokunaklı bir hikaye.

 “ Herkese anlatayım! “ Sadece hakime söyle. İçlerinden biri hakim rolünü üstlenir: “ Sayın Hakim,, ailem bana kötü davrandı.

 “ durmadan ot içip, bana bir nefes bile vermezlerdi. Sonra psikolojik açıklamalar başlar: “ …O burada olmamalı.

 “ Bu terapi koltuğuna ihtiyacı yok, onun sadece iyi bir kariyere ihtiyacı var.

 “ Toplum ona berbat bir tuzak kurdu

“ve artık sosyolojik olarak bir hasta! “ Evet hastayım! “ Hepimiz, hepimiz hastayız…

Buradaki paradoks, bütün bunları nasıl biliyor ve neden hala yapıyorsunuzdur?

 İşte bu ideolojinin sinik fonksiyonudur. Bunlar asla göründükleri gibi acımasız suçlular değiller. Belki küçücük mahrem rüyaları vardı. Bu rüyalar bir çok anlama gelebilirdi. Hatta son derece sıradan şeyler bile olabilirdi.

İngiliz ayaklanması Ağustos 2011

Hadi şimdi de 2011 Ağustos’undaki İngiliz ayaklanmasına bakalım. Buradaki ayaklanmaların bilinen, liberal açıklaması gerçekten ‘Memur Krupke’ şarkısının tekrarına benziyor. Bu ayaklanmayı sadece, suçluların vandalist isyanına bağlayamayız. Bu insanların düzenli bir aile yaşantısı içinde olmadan, düzgün bir eğitim almadan toplumdan izole edilmiş şekilde- gettolarda nasıl yaşadıklarını, anlamanız gerekir. Düzenli bir iş beklentileri bile yok. Fakat bu da yeterli değildir, çünkü insanoğlu maddi koşulların sıradan bir ürününe indirgenemez. Şüphesiz bizi belirleyecek olan bu maddi koşulları ya da kendi evrenimizi kurarken etrafta olan şeylere nasıl tepki vereceğimizi değerlendirirken..hepmiz bir miktar özgürlükler çerçevesinde düşünüyoruz. Muhafazakar çözüm, daha çok polise ihtiyacımız olmasıdır. Acımasız yargılamaların üstesinden gelebileceğimiz mahkemelere ihtiyacımız var. Sanırım bu çözüm son derece basit. David Cameron’a kulak verecek olursak,- söyledikleri makul görünmektedir, göstericiler birilerini dövüyorlar, evleri yakıyorlar, fakat daha korkunç olanı- insanların bir takım şeyleri ödeme yapmadan almalarıdır. Hayal edebileceğimiz son şey! Çok sınırlı da olsa, Cameron belki haklıydı,- argümanında ideolojik bir aklama bulunmamaktaydı. Bu bütün insanların predominant ideoloji tarafından yakalandığı fakat farkında olmadıkları bir tepkisellik, ki bu ideoloji onlardan tüketim hakları alanıyla ilgili ideolojiye karşı- hoyrat bir şekilde eyleme geçmelerini talep ediyor. Bu tepki hakim ideolojiye yakalanmış, fakat bu ideolojinin ondan talep ettiği şeyin bu ideolojik tüketim alanında- bir tür vahşi bir role bürünmeyi talep ettiğinin farkına varacak araçlara sahip olmayan insanların tepkisi. Bu eşitlik, adalet vb kavramlarla mücadele eden, büyük parçalara ayrılan ideolojinin yer aldığı, belirlenmiş sosyal ve ideolojik çerçevenin sonucudur. Tek işlevsel ideoloji tam anlamıyla tüketimdir,- sonrasında hangi protesto biçimiyle ne elde ettiğin hiç önemli değil. Her şiddet aslında sizin bir şeyleri kelimelere dökemediğiniz bir eylemi işaret ediyor. Hatta en acımasız eylemlerinde bile sembolik bir tıkanmayı harekete geçiriyor.

Taxi Driver (1976)

Taxi Driver’daki en önemli şey, şiddetli bir taşkınlığı, radikal bir şekilde- intihar boyutuna taşımasıdır. Bu noktada kolayca tarif edilen taksi şöforü Travis’in eciş bücüş kişiliğine ilişkin- çıtkırıldım psikolojilerle, işimiz olmaz. İdeolojiyle işimiz olmalı.

 “ Dinleyin bok kafalılar, “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Buna izin vermeyecek bir adam…
 “ Dinleyin sik kafalılar, .
 “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Yüzüne tükürülmesine rağmen ayakta kalmış bir adam
“Yavşaklara, köpeklere, iğrençliklere, boka püsüre karşı durmuş bir adam.
 İşte burada Karşı çıkan biri var.

Taksi Driver’daki, kahramanımız Travis, Judy Foster’ın canlandırdığı genç fahişe tarafından rahatsız edilir. Onu rahatsız eden şey, her zaman olduğu gibi özellikle kendi fantezileridir. Yani kızla ilgili fantezileri. Gizli arzularına kurban ettiği kız… Fanteziler sadece bireylerin özel konuları değildir. Fanteziler, ideolojimizi oluşturan temel dolgulardır.

 “ Bakma şu adama.

Fantezi, psikanalitik perspektifte temel olarak bir yalandır. Bu bakımdan yalan değil, sadece bir fantezidir Ama hakikat değildir; yalnızca bir fantezi manasında bir fantezi değil, daha çok ‘fantezi, süreklilikte önemli bir boşluğu doldurur’ anlamına gelen bir yalan. Bir şeyler bulanıklaşmaya, başladığı zaman, bir şeyleri gerçekten anlamakta zorlandığımız zaman, fantezi kolay bir yanıt temin eder. Fantezinin olağan şekli bir sahne yaratmaktır,- Ama bu, arzu ettiğim şeyi elde ettiğim bir sahneyi değil, kendimi başkaları tarafından arzu edilirken düşlediğim bir sahneyi temsil eder.

The Searchers  (Çöl Aslanı) 1956

‘Taxi Driver’ belki de John For’un olağanüstü geç dönem klasiklerinden ‘The Searchers’ın (Çöl Aslanı) onaylanmamış bir yeniden çevrimidir.

 “ Sürüyle…?

 kafaderisi alıyorum.

Her iki filme de, kahraman, kötü davranıldığı sanılan genç bir kadın kurbanı kurtarmaya çalışır. The Searchers’deki genç bir kadın olan Nathalie Wood kaçırılıp bir Kızılderili şefin karısı olarak yaşamıştır. Taxi Driver’de ise genç Jodie Foster, insafsız bir kadın tüccarı tarafından denetlenmektedir.

 “ Sürüngenlerle, aşağılık heriflerle çıkıp-

“kendini satmak mı istiyorsun?

 “Alçak bir pezevenk için mi?

 “Koridorlarda bekliyorsun?

 “ Geri kafalı olan ben miyim?

“  Gerikafalı sensin.

 “ ben senin yaptığın gibi katillerle,

“serserilerle yatmam .

Buradaki görev, daima kurban olarak kabul edileni kurtarmaktır. Fakat gerçekten kahramanı böylesi bir şiddete iten derin kuşku, kurbanın sıradan bir kurban olmamasıdır. Kurban sapıkça bir şekilde, kendisini kurban konumuna düşüren durumdan hoşlanmakta ve bunu devam ettirmektedir. Kısaca açıklarsak, kadın kurtarılmayı istememekte, karşı koymaktadır.

 “ Hadi eve gidelim Debby.

Ve işte bu büyük bir problemdir. Eğer buradan politik bir boyuta sıçrayacak olursam, bu durum insani müdahle olarak da tanımlanan Amerikan militarizminin en büyük problemidir. Irak’tan, Vietnam’a kadar yarım yüzyıldır, onlara hep yardım etmek isteriz ama gerçekten bunu kabul etmediklerinde ne olacak?

Taxi Driver (1976)

 Bu yorucu tıkanmanın sonucu sadece bir şiddet patlaması olabilir. Filmin sonuna doğru Travis’i bir cinayetler serisi içinde- infilak ederken görürüz. Genç kızın etrafındaki bütün insanları ve pezevenkleri öldürür. Şiddet yalnızca soyut değildir. Bizim kavramsal eşleştirme adını koyduğumuz şeyle ilişkili, belli bir iktidarsızlığı örtmek isteyen- gerçeğe acımasız bir müdahaledir. Ne olup bittiği hakkında berrak bir fotoğrafa sahip olamazsınız.

Neredeyiz?

 Tamamıyla aynısı Oslo’da Anders Behring Breivik’in korkunç şiddet patlamasıyla işlediği cinayetler için de geçerlidir. Oslo başkanlık binasının önüne bir bomba attıktan sonra yine Oslo’ya yakın bir adada sosyal demokrat parti üyesi- bir sürü genci öldürmesidir. Birçok kişi bu durumu kişisel bir cinnet olarak- savuşturma çabasında olmuştur. Fakat Breivik’in manifestosunun okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Açıkça bu şiddetin nasıl ortaya çıktığı, sadece terörize edilmiş değil aynı zamanda kanunlaştırılmış olan- küresel kapitalin belirsizliği ve anlaşılmazlığına karşı bir tepkidir.

Bu tıpkı Taxi Driver’ın sonunda- Travis Bicke’nin katliamına benzer. Orada zar zor, ayakta durabilirken elini sembolik bir silah gibi kendi kafasına doğrultur. Açıkça, tüm bu şiddetin bir intihar olduğunu gösterir. Bir bakıma, Taxi Driver’daki Travis doğru yoldadır. Birdenbire şiddet patlamasının içinde olup bu şiddeti kendinize yöneltebilirsiniz fakat daha spesifik olan şey kendi içinizde sizi yöneten sizi hakim bir ideolojiye bağlayan şeyin ne olduğudur.

Jaws (1975)

 “ Pippin?

 Pippin?

 Steven Spielberg’İn Jaws’ında köpekbalığı, plajda insanlara saldırmaya başlar. Bu saldırı ne anlama gelir?

Köpekbalığı neyi temsil etmektedir?

 Bu noktada bu sorunun farklı,, birbirini dışlayan cevapları vardır. Bir tarafta bazı eleştirilerin ifade ettiği gibi köpekbalığı, sıradan Amerikalıları endişelendiren yabancı tehdidini simgeler. Köpekbalığı aynı zamanda Amerikalı yurttaşları tehdit eden doğal felaketleri, tayfunları ya da- Göçleri de simgelemektedir.

Diğer taraftan, enterasan olan bir şey de filmi çok beğenen, Fidel Castro’nun, Jaws’ı çok açık bir şekilde bir tür- solcu Marksist bir film olarak, köpekbalığını da sıradan Amerikalıları sömüren acımasız sermaye metaforu olduğu yönünde düşünmesidir.

 Peki Doğru yanıt hangisidir?

Ben hem hepsinin, hem de hiçbirinin olduğunu iddia edebilirim. Bütün dünya ülkelerindeki sıradan insanlar gibi Amerikalıların da birçok korkusu vardır. Bir çok şeyden korkarız. Belki de bizden daha düşük düzeyde, olduğunu düşündüğümüz göçmenlerin ve benzeri insanların bize saldırmalarından ve soymalarından, korkabiliriz. Çocuklarımıza tecavüz etmelerinden korkabiliriz. Doğal felaketlerden, kasırgalardan, depremlerden Tsunamilerden ve ahlaksız politikacılardan korkarız. Bize her istediklerini yaptırabilen büyük şirketlerden korkarız. Köpekbalığının fonksiyonu tüm korkularımızı tek bir şeye yönelterek bütün bu korkuları tek bir korkuda birleştirmektir.

 “ Gülümse diyorum sana orospu çocuğu…

Böylece gerçeklikle ilgili deneyimimiz çok daha basitleşir. Şimdi bunu niye söylüyorum?

 Çünkü belki de insanlık tarihindeki ideolojinin en uç örneği olan Anti semitik- Nazi Faşizminin benzer bir yönde yol almış olması- değil midir?

 20’lerin sonu ve 30’ların başında sıradan bir Alman vatandaşını düşünün. Bulunduğu pozisyon, soyut anlamda- tıpkı küçük bir çocukla aynıdır. Tümüyle ambale olmuş durumdadır. Toplumsal otorite, sembolik düzen- onun bir Alman işçi, , banker veya benzeri bir şey olduğunu, ama hiçbir fonksiyona sahip olmadığını söyler. Toplum ondan ne istemektedir?

 Neden hiçbir şey düzgün gitmemektedir?

 Durumu algılamasının yolu ona yalan söyleyen gazetelerden geçer. Enflasyon nedeniyle işinden olmuştur. Bankadaki tüm parasını kaybetmiştir. Morali iyice düşmüştür… Peki tüm bunların anlamı nedir?

 Trıumph Of The Wıll (1935)

Orijinal faşist rüya -tabii ki tüm ideolojilerdeki Rüyalar gibi pastayı almak ve yemektir. Sıklıkla işaret edildiği gibi Faşizm, son derece tutucu bir devrimdir. Evet devrim; ekonomik gelişme, modern endüstri.. Fakat bununla birlikte hiyerarşik toplumu sürdüren hatta yeniden yaratan bir devrim. Modern ve verimli fakat aynı zamanda bir sınıf ya da diğer karşıtlıklar tarafından denetlenemeyen- hiyerarşik değerler tarafından kontrol edilen bir toplum. Şimdi burada, Faşistlerin bir sorunu var, çünkü antogonizm, sınıf mücadelesi ve diğer tehlikeler kapitalizmin özünde bulunan şeyler. Kapitalizmin tarihinden de bildiğimiz, modernleşme ve endüstrileşme, eski değişmez ilişkilerin parçalanması, dağılması anlamına gelmektedir. Bu sosyal çatışma anlamına gelmektedir. İstikrarsızlık kapitalizmin işleyiş şeklidir.

Peki bu konu nasıl çözülür?

 Basit. Toplumda işlerin ne kadar da yanlış gittiğini anlatan İdeolojik bir anlatı kurmamız lazım,- sadece bu toplumun gelişiminin özünde varolan gerilim nedeniyle değil, daha çok zorla içeriye giren davetsiz yabancılarla ilgili olarak. Yahudiler sosyal yapımıza nüfuz edene kadar bir sorun yoktu. Sosyal yapımızı sağlığa kavuşturmanın yolu Yahudileri gözden çıkarmaktı. Jaws’da köpekbalığına yapılan operasyonla aynı şey. Dünya kadar korkunuz vardır ve bu korku yığını kafanızı karıştırır, tıpkı tüm bu kafa karışıklığının ne anlama geldiğini bilmediğiniz gibi. Ve bu karmaşıklık yığınının yerini çok net bir figürle değiştirirsiniz, Yahudilikle: Böylece herşey açıklığa kavuşur.

 John Major, Birleşik Krallığın Başkanı Zamanındaki ideolojik bir kampanya

“ Bekar ebeveynli ailelerin  sosyal güvenlik fonunu kesmenin bir yolu

“bu raporla kısmen teşvik edilmiştir. “sosyal güvenlik departmanı hızla artan bekar annelere ayrılan-

“ve önümüzdeki on yıl sonunda-

“neredeyse 5 milyon pound’a ulaşabilecek-

“sosyal yardım  bütçesinden

“korkmuştur. “Fakat bekar ebeveynlerle ilgili mesele

“ giderek John Major’un temel mücadelesinin altında yatan

“nosyon olarak  görünmektedir.

 Hatırlayın, 20 ya da 30 yıl önce- John Major, Birleşik Krallığın Başkanı olduğu zaman ahlaklılığa dönüş gibi ideolojik bir kampanya vardı. Toplumdaki tüm kötülükler- yalnız ve işsiz annelerle tasvir edilen geleneksel bir- rivayete yüklenmişti. Burada olduğu gibi şiddet acaba varoşlarda mıydı?

Tabii ki yalnız ve işsiz anneler- Çocuklarına bakamazlar, onların eğitimleriyle ilgilenemezlerdi. Tabii ki bütçemizde büyük bir açık var, ve paramız yok, çünkü evli olmayan anneleri desteklemek zorundayız falan filan. İdeolojik bir yapıda hayal dünyanızı sabitleştirecek buna benzer bazı sahte somutluklara- ihtiyacınız vardır ve daha sonra bu imge bizi harekete geçirir. İdeolojinin bir tür filtre olduğunu düşünün. Yani bir tür çerçeve, sıradan gerçekliğe- baktığınızda her şeyin değiştiği- bir çerçeve. Fakat hangi anlamda? Bu durum çerçevenin her şeyi içine dahil ettiği anlamına gelmesin; Bu sadece çerçevenin sonsuz bir kuşku dehlizine açılması anlamına gelir.

The Eternal Jew (1940)

Yahudiliğe Anti-Semitik bir açıdan bakarsak;- Yahudiliğe ait figürün nasıl da önem arz eden bir çelişkiye- sahip olduğunu anlarız.

Film hakkında geniş bilgi bkz:

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Yahudiler aynı zamanda hem aşırı entelektüeldir

Yahudi matematikçiler, gibi, hem de bayağıdırlar.

Düzenli yıkanmazlar.

Masum kızları daima baştan çıkarırlar falan filan…

İşte bu ırkçılık için son derece tipik bir durumdur. Diğerinin gizli seks partilerinden nasıl zevk aldığını falan hayal edersin, çünkü ırkçılıkta- öteki yalnızca düşman değildir. Öteki genellikle bir tür sapıkça eğlenceden zevk alan ya da tam tersi biçimde- bizim eğlencemizi, mutluluğumuzu çalmaya çalışan biri olarak görülür, her zaman söylediğimiz gibi, bizim yaşam tarzımızı bozmak/rahatsız etmek maksadıyla.

Trıumph Of The Wıll (1935)

Bu noktada Nazi ideoloji yapısının oluşturduğu tüm ögeleri gözden düşüren sıradan, basit tuzağa düşmemeli ve onların hepsini proto-faşist olarak yaftalamamaya dikkat etmeliyiz. Bugün faşizmle ilişkilendirdiğimiz bu unsurların çoğunu işçi hareketinden aldığını unutmamalıyız. Çok sayıda insanın birlikte yürümesi, görevimizin bir parçası olan disiplin; Nazilerin doğrudan doğruya soldan, Sosyal demokrasiden- aldıkları ögelerdir. Şimdi insanların b bu “dayanışmasıyla” ilgili olarak Nazilerin dünya görüşü hakkında birkaç kavramdan bahsedeyim. Tanrım, bu dayanışma kavramında aslında kötü olan hiç birşey yok. Sorun, bu dayanışmanın hangi insanlar için olduğu. Eğer “insanlar” derken, ‘Volksgemeinschaft’ yani, düşmanın otomatik olarak dış mihrak olarak görüldüğü- bir komuniteden bahsediyorsanız, nazizmin, tam ortasındayız demektir.

Cabaret (1972)

Elzem olan şey İdeolojiyi bağlı olduğu yere yerleştirmektir. Daha açık bir örnek verelim. ‘Cabaret’ filminden bilinen bir şarkı ‘Tomorrow Belongs To Me’ (Yarınlar Bana Bağlı).

 “ çayırlardaki güneş yazdan kalma bir sıcaklıkta-

“ormanda geyik özgürce koşuyor…

 Bazı arkadaşlarım Bob Foses’ın ‘Cabaret’ filmini, İzledikten ve- bu şarkıyı duyduktan sonra nihayet bu kadar duygusal etki yaratan bu kadar derin olan şeyin, faşizmin, ne olduğunu anladıklarını sandılar. Fakat bu özellikle kaçınılması gereken bir hatadır. Bu şarkı son derece sıradan, populer bir şarkıdır. Şans eseri, filmi çektikleri sırada Musevi bir çift tarafından bestelenmiştir. Güzel bir ironi. Eğer sadece müziğe değil de, özellikle sözlere dikkat ederek, nasıl bestelendiğine bakarsanız:

“BİR ULUSUN UYANIŞI YARINLAR BANA AİT..”

Kimileri bunu önemsemeden sözcükleri az biraz değiştirerek tamamen radikal solcu ya da, Komünist bir şarkı hayal edebilir.

 “ fakat sonra bir fısıltı; yüksel, yüksel diyor…

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Volkerball 2006

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Sıklıkla Nazilerin askeri ikonografisine, Yakın durduğu ve Bu tip parçalar söylediği yolunda suçlanmıştır. Fakat birisi onların gösterilerini yakından dikkatle gözlerse net bir şekilde, ne yaptıklarını görecektir. ‘Reise Reise’ onların emsal oluşturacak en iyi parçalarıdır.

 “ Reise, reise, Seemann reise

“herkes kendi işini bir şekilde yapar

“insanlara mızrak attılar diğer balıklara attıkları gibi-

“ Der andere zum Fische dann. Der andere zum Fische dann

Remmstein’in oynadığı Nazi ideolojisinin minimal unsurları libidinal yatırımın saf unsurları gibidir. Haz, olması gerektiği, ya da olduğu gibi, kimi tiklere indirgenmiştir: yani, hiçbir ideolojik anlam içermeyen bir takım vücut hareketlerine. Ramstein’ın yaptığı şey ise- bu unsurları Nazi eklemlerinden ayırıp bağımsız bir hale getirmektir. Onlardan ideoloji öncesine ait bir haz almamıza izin verir. Nazizmle mücadele etmenin yolu, Nazilerin atfettiği anlam çerçevesini yok sayarak bu unsurların keyfini çıkarmaktan geçer, geriye kalan göründüğü gibi gülünçtür. Böylelikle, Nazizmi bünyesinden çıkararak onu küçük düşürmüş olursunuz.

Peki, İdeoloji bunu nasıl yapabilir?

 Bu ideoloji öncesi unsurlar nasıl bir araya getirilebilir?

 Bu tür unsurlar bir nevi rüşvet gibi görünebilir. İdeolojinin yöntemi, bizi ayartıp kendi yapısına alarak bize ödeme yapmasıdır. Bu rüşvet, belki zevk almaya kodlanmış tüm hareketlerin, hazla yoğunlaştığı salt libidinal bir ödemedir/rüşvettir. Ya da bunlar kolektif disiplinin dayanışma unsurları, bir grubun kaderi için, mücadele etmesi gibi daldan dala atlayan ucu açık ögelerdir. Tüm bunların hepsi ayrı ayrı kendilerini farklı ideolojik mecralara açan, yerleşik olmayan unsurlardır. Şimdi bizim tüketiciliğimizin en dikkat çekici bölümüne gelelim. İzninizle bir yudum alayım…

 ‘Starbucks’ kahvesi.

İtiraf etmeliyim ki, düzenli olarak içiyorum. Fakat kabul etmeliyiz Sturbucks’tan bir cappucino satın aldığımızda, aynı zamanda bir yığın ideolojiyi de satın alıyorsunuz. Hangi ideolojiyi?

 Bilirsiniz, bir Sturbucks mağazasına girdiğinizde çoğunlukla her zaman şu mesajı içeren, bir takım posterler görürsünüz: Evet, bizim cappucinomuz Diğerlerinden daha pahallı olabilir- Fakat- İşte şimdi hikaye başlıyor:

Biz kazancımızın yüzde birini Guatemala’daki çocukların- sağlığına ayırıyoruz. Sahra’daki çiftçiler için su tedarik ediyoruz, ya da ormanları koruyabiliyoruz, organik kahve yetiştiriyoruz… Falan…falan… Ben bu zeki çözüm karşısında hayran kalıyorum. Saf tüketimciliğin var olduğu eski günlerde, bir ürün alıp sonra kendinizi kötü hissederdiniz. Aman tanrım, Afrika’da insanlar- açlıktan ölürken ben sadece bir yiyiciyim. Buradaki düşünce, saf kafa karıştırıcı tüketimimizi etkisizleştirecek bir şey yapmamız gerektiğiydi. Mesela, herhangi bir, Yardım kuruluşuna katkı yapıp yapmadığınızı bilmiyorum. Burada Sturbucks’ın sizin için kolaylaştırdığı şey- bir tüketici olmak, kötü bir bilinçten arınmış bir tüketici.- çünkü,tüketiciliğe karşı olmanın bedeli, buradan satın aldığınız ürüne dahil. Biraz daha fazla ödeyeceksiniz ve böylelikle sade bir tüketici olmayacak fakat aynı zamanda Afrika’daki açlara- ve çevreye karşı sorumluluğunuzu yerine getireceksiniz. İşte tüketimin en son biçimi budur. Başlıca küçük mutluluklarımız ve sorumluluklarımızdan oluşan- bir yaşama basit bir şekilde karşı çıkmamalıyız. Günümüz kapitalizmini düşünecek olursak: Bir yanda, kar elde etmeye-, büyümeye, sömürüye ve doğanın yıkımına iten sermaye döngüsünün talepleri,- diğer yanda da, hem geleceğimizi hem de hayatımızı sürdürmek için doğayı falan korumamız gerektiğini, söyleyen ekolojik talepler: Gelecek nesillerin hayatta kalması için doğayı koruyalım falan filan.. Acımasızca kapitalist yatırımın peşinden koşma ve çevre farkındalığı arasındaki bu tezatlıkta, bir çok ileri görüşlü analistin not düştüğü gibi kuşkusuz

Kapitalizm tarafında yer alan, acaip ve sapıkça bir sorumluluk var.

Kapitalizmin tuhaf dinsel bir yapısı vardır. Şu mutlak taleple ivme kazanır: Sermaye, kendini büyütmek, çoğaltmak, yeniden üretmek için,- devri-daim etmek zorundadır, bu amaç için de- hayatlarımıza ve doğaya kadar, her şey feda edilebilir.

İşte bu noktada kayıtsız, şartsız tuhaf bir buyrukla karşılaşırız. Gerçek bir kapitalist, bu sapıkça görev için, her şeyini feda etmeye hazır olan bir pintidir. Burada, Mojave Çölü’nde artık dolaşımdan çıkmış uçakların mezarlığı sayılan bu yerde gördüğümüz şey Kapitalist dinamiğin diğer yüzüdür. Kapitalizm her zaman krizdedir. İşte kesinlikle bu nedenle her zaman yıkılmaz görünür. Kriz bir engel değil. Kriz, onu daima kendini devirmeye, genişletilmiş yeniden üretime her zaman yeni ürünlere yönelterek, ileriye doğru İten şeydir. Bunun görünmeyen yanı ise, koca bir çöplüktür. Bu çöp yığınlarını bir şekilde onlardan kurtulmaya çalışarak karşı koymalıyız. Belki ilk yapılması gereken şey bu çöplüğü kabul etmektir. Yani orada hiçbir şeye hizmet etmeyen bir şeyler olduğunu kabul etmek. Onun bu sonsuz döngüsünü kırmak için kabul etmek.

Alman Filozof Walter Benjamin- çok anlamlı bir şey söylemiştir:

Tarihsel varlıklar olmamızın ne anlama geldiğini sadece bir şeylerle meşgul olduğumuz zamanlarda ya da bir şeyler hareket halinde olduğunda değil, bunu yalnızca yarısı doğa tarafından geri alınmış bu kültür kalıntısını gördüğümüz zaman anladığımızı ve tarihi deneyimlediğimizi- söylemiştir.

Bu noktada tarihin bizim için ne anlama geldiğine dair bir sezgimiz olur. Belki bu post-katastrofik filmlerdeki kurtarılma mevzusu için de geçerlidir.

‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) (2007)

‘I Am Legend'(Ben Efsaneyim)’de olduğu gibi. Filmde, insanlardan arınmış bir dünya, terk edilmiş fabrikalar, çalışmayan makinalar ve boş mağazalar görürüz. Bu noktada gözümüze çarpan şey, psikanalitik bir terimle söyleyecek olursak anlamın ardında duran sessizliğe ilişkin ‘Inertia of Real’ (Gerçeğin Donması)dır.Mojeva Çölünde karşımızda duran bu uçaklar bunun, pasif, otantik bir deneyim olduğuna dair bir şans elde etmemizi sağlar. Belki de otantik pasifliğin tamamıyla sanatsal bu anı, Olmadan, yeni olan hiçbir şey ortaya çıkmayacak. Belki de yeni bir şey ancak bir başarısızlık sonucunda bulunduğumuz yerdeki ağ fonksiyonlarının ertelenmesi ile ortaya çıkacak.

Titanic’deki kazaya sebep olan şey nedir?

 Standart bir okumayla Titanic’in batmasına neden olan şeyin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Sadece filmde değil, gerçekte de bu kaza nedir?

. Bu çarpmanın önemli bir etkisi vardı, çünkü yakın gelecekte kendisini dünya savaşları gibi düşüşlerin beklediğinden haberdar olmayan o dönem halen ışıltılı ve zaferlerle parlayan bir toplumda gerçekleşmişti. Fakat bu anlamlar dünyasında daha da uç noktada olan şey, okyanusun dibinde duran harap haldeki Titaniğin kelimenin tam anlamıyla büyüleyici varlığıdır. James Cameron harap durumdaki Titaniğe bir yolculuk organize ettiği zaman o da benzer bir konuyu- dile getirmiştir. Kaşifler batığa ulaştıklarında müstehcen ve kutsalın üst üste bindiği- yasaklanmış bir bölgeye ulaşmanın- neredeyse metafiziksel deneyimini yaşamışlardır.

 “ evet Roger işte bu. indir onu

“şimdi birinci sınıf salonunun kapısına doğru ilerleyin.

“ I want you guys working with… 

Etkili olan her türlü politik, ideolojik sembol ya da semptom bu başdöndürücü haz boyutunda yer alır. Yani hazzın içinde donmuş ve yüz buruşturan abartılı acının içinde. Burada, okyanusun tam ortasında, donmuş cesetlerle çevrili olan bu botun içinde ne işim var?

Titanic (1997)

 “ Jack?

 Günümüz Hollywood’unun yüce ideolojik alanı olan

“ Jack?

 James Cameron’un Titanic’inin bir sahnesindeyim. Neden?

 Çünkü filmin hikayesinde yaklaşmakta olan gerilim yüzünden.

“– bu dansı bilmiyorum. – ben de bilmiyorum.

“sadece kendini bırak. gerisini düşünme.

Sonuçta üç aşama kaydediyoruz. Birincisi, James Cameron’un alt sınıfa sahte bir sempati saçmalığını yüklediği, ironik biçimde Hollywood Marxism’ine gönderme yapılan kat. Üst katta, egoist ve yüreksiz birinci sınıf yolcular.

“ Bundan hoşlanmıyorum  Rose. 

Bu konum, Kate Winslet’ın nişanlısı rolündeki-

“Billy Zane’e atfedilmiştir. O bunu biliyor. Bütün bir anlatı daha çok gerici bir mit’e teslim olur.

 “ şu adamların  yüzünü gördün mü?

 İlerleyen aşk hikayesinde gemiye çarpan buz kütlesinin nasıl bir role sahip olduğunu sormalıyız?

 “ gemi rıhtıma yanaştığında seninle geleceğim.  “ bu çılgınlık. biliyorum.

Benimse buradaki yorumum son derece sinik. Bu tam anlamıyla gerçek bir felaket olmalı. New York’da iki ya da üç haftalık Şiddetli bir seksten sonra belki bu ateşli aşkın kaybolacağını düşünebiliriz.

 “ para ödeyen bir müşteri olarak-

“istediğimi almalıyım.

Kate Winslet, psikolojik olarak sıkıntıdan dağılmış, egosu darmadağın olmuş, üst sınıfa ait bir genç kızdır. Ve Leonardo di Caprio’nun fonksiyonu da;-

“ Oraya, yatağın yanındaki koltuğa kızın darmadağın olmuş egosunun, benlik saygısının düzelmesine yardımcı olmaktır.

 “ Güzel. Şimdi uzanabilirsin. 

O doğrudan kızın görüntüsünü çizer.

 “ olduğunda söyle

“ kollarını bu şekilde arkaya at.

Favori olan eski emperyalist mitlerden birinin- yeni bir versiyonu. Üst sınıf insanlar yaşama sevinçlerini kaybettiklerinde alt sınıflarla iletişime geçme ihtiyacı duymaları düşüncesi. Aslında insafsız bir şekilde yaşam enerjilerini- bir vampir gibi emerek sömürmek. Yenilendiğinde, münzevi üst sınıf yaşamına yeniden katılabilir.

 “ kalbim durmadan   çarpıyordu. 

“ hayatımın en erotik anıydı en azından 

 “ o zamana kadar..

Hemen seksten sonra değil, çiftimiz açık gökyüzünün altında birlikte yaşamaya karar verdikten sonra, gemi buzdağına çarpar.

 “ evet.

Oratorıo For Prague (1968)

Şuna bak. Bilirsiniz, tarihte eğer bir olay- kıyamet gibi ortaya çıkıyorsa kişileri ya da düşünceleri- korumak adına birer mit mertebesine yükseltilir. 1968’de Çekoslavakya’da Prag Baharı diye bilinen olayın- Bastırılması için Sovyet ordusu ve destek olarak- Varşova askeri gücü tarafından nasıl müdahale edildiğini hatırlayın. Çek demokratik komünistlerinin girişim nedeni- daha insani bir Sosyalizm istemeleriydi.. Biz daha çok bu vahşi Sovyet müdahalesinin- kısa süren Prag Baharını yıktığını düşündük. Belki de onu rüya yapan şey buydu. Çekoslavakya da liberal kapitalist bir pozisyona- evrilebilirdi ya da genellikle reformist komünistlerin talihini belirleyecek tarzda,- yönetimdeki komünistler tarafından- kesin bir sınır çizilmeye mecbur bırakılabilirdi. Tamam, eğlenmenize bakın, bu kadar özgürlük yeter, şimdi yeniden sınırları tanımlayalım. Şimdi buradaki paradoks Sovyet müdahalesinin- başka bir komünizm ihtimalini muhafaza etmesidir.

Titanic (1997)

Burada yine, geçici felaket yoluyla, sonsuzluk adına korunan bu ideale sonradan zorla dahil edilen, bir aşk hikayemiz vardır. Bu sonsuz aşkta illüzyonun korunması adına yapılan umutsuz manevrayı kesinlikle kıyamet olarak okuyabiliriz. İdeolojinin burada nasıl da etkili şekilde işlediğini görebiliriz. İki tane yüzeysel düzeyimiz var. Tüm bu rastlantıların -ve sonrasında da aşk hikayesinin- büyüleyiciliği- fakat bizim ilerici zihinlerimiz tarafından son derece kabul edilebilir olan bu durumlar sadece bir tuzaktır. Her zaman olduğu gibi dikkat eşiğimizin- altında olan şey, fakir insanların yaşam enerjisini- insafsızca kendilerine mal etmeye çalışan zenginlerin gerçek muhafazakar mesajını almaya her zaman hazır olmamızdır.

 “ burada kimse yok efendim.

Her şeyi anlatan mükemmel bir detay var.

 “ geri gel o zaman.

Kate Winslet, Leonardo di Caprio’nun öldüğünü anladığı zaman haykırır:

Seni hiç bırakmayacağım Seni hiç bırakmayacağım, yemin ederim.”

“Dediği sırada – seni hiç bırakmayacağım “söz veriyorum. Onu suyun içine bırakır. O şimdi ironik bir biçimde ortadan yok olan bir arabulucudur. Çiftin sahne aldığı Bu mantığın- Hollywood’da çok uzun bir geçmişi vardır. Hikaye ister dünyanın sonu, ister insanlığı tehdit eden bir göktaşı ya da muazzam bir savaş olsun.

‘The Fall of Berlin’  (Berlin’in Düşüşü) 1949

Bir kural gibi çiftimizi tehdit ederek bağlanmalarını sağlayan büyük bir bela ortaya çıkar ve bu çetin sınav sonucunda çiftimiz bir şekilde mutlu sona ulaşır. Bu mantık sadece Hollywood filmleri için geçerli değildir. kırkların sonuna doğru Sovyetler Birliği’nde tüm zamanların tartışmaları içinde barındıran dönemin en pahallı filmi- ‘The Fall of Berlin’: (Berlin’in Düşüşü) çekildi: İkinci dünya savaşının Sovyet bakış açısından tarihe düşülmesiydi. Son derece inanılmaz olan, filmin aşk ilişkisini- yeniden üreten mantığı yakından takip etmesiydi.

Hikaye, Almanların- Sovyetler Birliğine saldırmasının hemen öncesinde,- kasabalı bir kıza aşık olan ve bunu itiraf edemeyecek kadar çekingen bir işçi modelinin, Moskova’ya, Stalin tarafından madalya verilmek üzere davet edilmesiyle başlar. Stalin onun gerilimi, kafa karşıklığını anlar ve gayet şiirsel bir tavsiye- verir. Bu bölüm ne yazık ki kayıptır Çünkü arka planda Stalin’in ölümünden- sonra bir hiç haline gelen ve vatan haini olarak öldürülen Sovyet politikacı Beria yer almaktadır. Fakat senaryodan neyin ne olduğunu anlıyoruz. Eğer Stalin bir aşk tavsiyesinde bulunursa, bu başarılı olmak zorunda- ve çift kavuşmalıdır. Büyük olasılıkla kıza sevişmek istediğini söylemiştir Tam da bu sırada şiddetli bir patlama buna engel olur: Alman uçakları her yeri bombalamaya başlar. Genç kız esir olarak alınır. Kuşkusuz genç adam da Kızıl Ordu’ya katılır ve onu tüm çarpışmalar boyunca takip ederiz. Filmde bu savaşların, neden yapıldığına ilişkin derin mantık,- çifte yeniden hayat vermek üzerine kuruludur. Genç adam kızı geri almalıdır. Filmin en sonunda tuhaf bir şekilde, Stalin’in ilahi çöpçatan olarak onaylanan rolüyle çiftin birleşmesiyle gerçekleşen de bu olmuştur.Gerçekten yaşanan bir sahne, Stalin, sıradan insanların oluşturduğu kalabalığa girerek kendini gösterir. Stalin uçağa binmekten paranoya derecesinde korkan biriydi. Fakat bu sahneyi gördüğünde en sonunda ağlar. Tahmin ettiğiniz gibi bu bölümleri o yazar. Genç çift birbirleriyle karşılaştıklarında, kız önce Stalin’i görür, sonra arkasını döner ve tüm savaş boyunca beklediği sevgilisini görerek şaşırır. Çiftin yeniden bir araya gelmesi böylelikle Stalin’in varlığıyla gerçekleşmiştir.

İşte bu da ideolojinin nasıl işlediğini açıklar. Sadece filmin sonunda Stalin’in söyledikleri bağlamında açık bir İdeoloji değil: Şimdi özgür insanlar barışın tadını çıkarıyorlar Falan filan..Fakat tam olarak en temel ideoloji. Sözümona kendi içinde önemsiz olan, ikincil durumdaki motif, genç çiftin aşkı, filmi bir arada tutan, dikkatimizi çeken ve sürmesini sağlayan, bu küçük fazlalık, kilit noktada yer almaktadır. İşte ideoloji bu şekilde işler.

Full Metal Jacket (1987)

 “ Güzel.

 “ Her şey temiz.

 “ Cilalı.

 “ Bu yaptığın iş muhteşem.

 “ Harika, Charlene.

Genellikle askeri disiplini emirleri- mantıksızca yerine getirmek olarak algılarız. Emirlere boyun eğmek olarak. Görevinizin ne olduğunu düşünmezsiniz. Ama bu kadar basit değildir. eğer bunu yaparsak bir makine haline geliriz. Daha fazla bir şeyler olmalı. Bu daha fazla olan şeyin iki temel biçimi vardır. Birincisi, daha iyi huylu olanı ironik mesafedir.

TV dizisi MASH (1970)

Çok iyi bilinen TV dizisi MASH’da- güzel bir biçimde örneklenmiştir:

“ Hawkeye?

 Hikayede, askeri doktorların da seks oyunlarına karıştığı ve durmadan bir şeylerle dalga geçtiklerini görürüz. Bazıları Robert Altman’ın MASH filmini- Antimilitarist bir hiciv olarak kabul eder- ama değildir. Bu askerlerin sürekli şakalar yapmalarına- Ciddi konularla dalga geçmelerine rağmen, mükemmel askerler olarak görevlerini yerine getirdiklerini- her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Onlar da görevlerini yaptılar.

 “ Bu senin için tatlım.

Daha da kaygı verici olan saf militarist disipline – bir parça müstehcen meşumluk katmak. Amerikan silahlı kuvvetleriyle ilgili tüm filmlerde, bu müstehcenliğin bilinen en iyi biçimde cisimleşmesi- marşlardır.

“Saçma sapan bir karışım: Bilmiyorum ama, öyle duydum.

 “ Eskimoların kukusu buz gibidir.

Ve müstehcenlik. Bu askeri disiplinle dalga geçmek, onun altını kazımak değil. Bu onun en temel bileşeni. İşte bu müstehcen fazlalığı attığınız zaman, askeri makine çalışmayı bırakır.

 “ Oooo, olamaz. Bakın burada ne var?

  “ Siktiğimin komedyeni?

 Private Joker. 

“ İçtenliğinize hayranım.

 “ Kahretsin.Hoşlandım senden Bir gün

“bize gel ve kızkardeşimi becer.

 “ Seni pislik torbası!

“ Adını öğrendim. Kıç deliğin bende artık!

“ Gülmek yok. Ağlamak yok.

 “ hepsini tek tek öğreneceksin. sana öğreteceğim.

 “ Şimdi kal ayağa! ayaklarının üzerinde dur!

“ kendi kendini sikmenin ne olduğunu göreceksin ya da

“kafanın ve bokunun vidalarını ben gevşeteceğim.

kendine gel yoksa gözlüklerine sıçarım, dünyayı bombok görürsün.

 “ Efendim, evet, efendim! Private Joker

“söyle bakalım, neden benim kutsal birliğime katılmadın?

 Sanırım Stanley Kubrick’in ‘Full Metal Jacket’ filminde İbretlik olarak gösterilen bu eğitim çavuşu, aslında son derece trajik bir figürdür de. Bu çavuşu daima işini bitirdikten sonra evine giden, son derece nazik biri olarak hayal etmeyi severim.

 “ Bu tüfeğim, Bu da tabancam.

Bütün bu müstehcen yaygara sıradan askerleri baskı altına almayan ve onlara sadece biraz zevk almaları için önlerine yem atan- bir show’dur.. Bu sadece askeri makineyi ayakta tutan müstehcenliği sorgulamak değil; daha genel bir kural olarak askeri toplulukları hatta söylemek gerekirse tüm insan topluluklarını avucunun içinde tutan bir diğer genel kuraldır. Büyük uluslardan, etnik topluluklardan,- küçük üniversite bölümlerine ve daha pek çoğuna kadar bu böyledir. Elinizde yalnızca herkesçe bilinen açık kurallar yok. Bir topluluğun parçası olabilmek için her zaman, bazı kapalı yazılmamış kurallara ihtiyacınız vardır; bunlar hiçbir zaman alenen tanınmamıştır- fakat bir grupla özdeşleşme noktasında Son derece hayati kurallardır.

İf.. (1968)

İngiltere’de devlet okullarında hayatı düzenleyen bu müstehcen yazılmamış ritüelleri herkes bilir “Bu kadar yeter, teşekkür ederim Finchley.

 “ Teneffüsten sonra tüm okul sorumluları odama gelsin.

 “ Peki efendim. Sahi, Hindistan nasıldı?

 Eğlendin mi?

“ Mükemmeldi.

Bridges!

Lindsay Anderson’un klasikleşmiş If’ini düşünün..’. Kamusal hayat demokratiktir, öğrencileriyle iletişimde olan bir öğretmenimiz vardır, iyi bir atmosfer, arkadaşça bir eğitim, birlik ve beraberlik ruhu, fakat daha sonra görünenin altında neler olduğunu anlarız. Yaşları daha büyük olan öğrenciler, genç olanları cinsel anlamda taciz ederler. Bu sadistik bir şiddet ile müstehcenlik karışımı bir şeydir. Yine burada önemli olan nokta- bütün suçu veya bu zevki kolayca yaşça büyük olan öğrencilere atamayız. Kurban durumundakiler bile- bu şeytani müstehcenlik döngüsünün bir parçası durumundadır. Bu durum; “eğer bir topluluğun gerçek bir üyesi olmak isterseniz, ellerinizi kirletmeniz gerekir” tarzında bir şeydir. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumlara özellikle utandırıcı tarzda işkence yaptıkları Abu Gharib skandalının bile bu şekilde Okunabileceğini düşünüyorum. Bu basitçe; “biz burnu havada Amerikalılar, diğer insanları aşağılıyoruz” demek değildir. Burada Iraklı askerlerin yaşadığı şey, Amerikan militarist kültürünün müstehcen alt yüzeyini sahnelemek olmuştur.

ırak 2

ırak 1

REEL BAD ARABS: HOW HOLLYWOOD VİLİFİES A PEOPLE
“Araplar Kötü”dürün Gerçeği:
Hollywood Bir Milleti Nasıl Kötüler (2006)

 ‘Full Metal Jacket’da, ‘Joker’i oynayan Matthew Modine bizim normal asker diye adlandırabileceğimiz tiplemeye daha yakındır. ‘M.A.S.H.’tipi bir asker . İronik bir mesafesi vardır. Sonunda askeri anlamda en verimli asker olduğunu kanıtlar. Bana dönecek olursak. O zaman neden kendimi vurmak istiyorum?

 Burada yanlış giden bir şeyler var. Ama ne?

 “Kolu çek ve mermiyi sür! Sadece bir cinnet geçirmedim.

 “ Hazır ol! “ Bu benim tüfeğim.

 “ burada bunlardan daha çok var, ama bu benimki.

Fakat ben burada direkt olarak bu müstehcen ritüellerle özdeşleştiriliyorum. Mesafeyi kaybettim.. Bunları ciddiye alıyorum.

 “ Tanrı aşkına kafamın içinde ne yapıyorsunuz hayvanlar?

 Eğer buna çok yaklaşıp ona gereğinden fazla anlam atfederseniz eğer gerçekten bir anda bu süper egonun sesini altederseniz, bu bir öz yıkım olur. Etrafınızdaki insanları- öldürürken, bir bakarsınız kendinizi öldürmek üzeresinizdir.

The Dark Knight (2008)

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır: “evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.” “Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.” “ Çünkü olması  gereken de bu.

 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil.  “ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.  “ Bazen insanların inançlarının “ödüllendirilmesi gerekiyor.

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki  meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur: “Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur: Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;- sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

 Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Stalinizmi ele alalım.

Stalinizm, resmi olarak Ateist Marksist teori üzerine temellenir, fakat Stalinist bir politik öznenin, bir liderin, kişisel deneyimlerine, daha yakından baktığımızda,- bu konumun, her istediğini yapan kibirli bir efendiye ait olmadığını görürüz. Aksine bu pozisyon mükemmel bir köleye aittir. Stalinist evrende kesinlikle psikanalitik kuramda “Büyük Öteki” diye adlandırdığımız bir şey vardır. Stalinist evrendeki bu “Büyük Öteki”nin bir çok ismi vardır. Bunlardan en bilineni Komünizm doğrultusunda- tarihsel ilerleme zorunluluğudur. Yani basitçe, tarih. Tarihin kendisi Büyük Öteki’dir. Tarihsel aşamaların zorunlu bir başarısı olarak tarih. Bir komünist kendisini, işlevini, tarihsel bir zorunluluğu gerçekleştirmek olan bir araç gibi görür. Araçları totaliter liderler, efsanevi kişiler olan insanlar hiçbir zaman basitçe varolmuş bireyler, insan grupları falan değildirler. Bu bir tür, idealize edilmiş, hayali bir referans noktasıdır.

Örneğin; 56 yılında Macaristan’da, direnen büyük çoğunluğun- rejime karşı ayaklanıp, Komünist düzene karşı gerçekleştirdiği ayaklanmalarda bile bunun bahsedildiği gibi işlediğini görürüz. Hala, “Hayır, onlar sadece birey, gerçek insanlar değil” “diyebiliyorlar.

“Aman Tanrım, bütün bu berbat şeyleri “nasıl yapabildin?” diye suçlandığın zaman, bilinen Stalinist bir gerekçe olarak şunu söyleyebilirsiniz: “elbette yüreğim bu zavallı kurbanlar için kanıyor” “fakat bütün bunların tek sorumlusu ben değilim” “ben sadece Büyük Öteki adına hareket ediyordum'”. “Mesela ben, kedileri, çocukları” ” çok severim”, falan, işte bu Stalinist bir lider ikonografisidir. Stalinizm’de Lenin, daima küçük çocukları, kedileri seven bir lider olarak temsil edilir. Lenin birçok insanın öldürülmesi için emir vererek bu işe karışmıştır, ama gönlü bu işlerden yana olmamıştır, bu durum, tarihsel ilerlemenin bir Aracı, enstrümanı olarak onun göreviydi. Stalinizm’i sarsmanın yolu belli bir noktaya kadar toleranslı olabilen liderle, basitçe dalga geçmek değildir. Bu, Stalinist bir lideri meşrulaştıran, efsanevi ve en önemli referansı sarsmak demektir: İnsanları, halkı…

The ‘Loves Of A Blond’ (1965) ve ‘Firemen’s Ball’

Bunu, Milos Forman’ın şimdiye kadarki en iyi işlerinden olan erken dönem Çek filmlerinde de görebiliyorum. ‘Black Peter’, the ‘Loves of a Blond’ ve’Firemen’s Ball’ sıradan insanlarla alay ettiği filmler. Yani günlük konformizmleriyle, aptallıklarıyla, bencilce arzularıyla daha niceleriyle alay ettiği.

Bu belki de son derece haddini bilmezlik olarak görünebilir fakat hayır, bence Stalinist evrenin iç yapısını sarsmanın yolu budur. Liderlerin, lider olmadığını Göstermek için değil, Çünkü liderler daima şunu söylemeye hazırdırlar: “Ah, fakat bizler sadece ” “sizin gibi sıradan insanlarız” Hayır! mutlak bir meşrulaştırmaya hizmet eden efsanevi bir kişi yoktur.

O zaman Büyük Öteki nedir? (Tanrı?)

 Gösterişli ideolojik yapının en temel unsuru mu?

 Bunun son derece çelişkili iki boyutu var. Bir yanda, tabii ki, alınyazısı, ilahi hakikat gibi gizli buyruklarla bizim kaderimizi tayin eden Büyük Öteki. Fakat bu belki de Büyük Öteki’yle ilgili ilginç olan en minimal unsur, özneler olarak yaptığımız şeylerin anlamlarını- güvence altına almasıdır. Daha ilginç olanı ‘Büyük Ötekinin’ tezahürler düzeni olarak ortaya çıkmasıdır. Yasaklanan bir çok şey basitçe bir yasaklama değildir fakat Büyük Öteki uğruna da gerçekleşmemelidir. Büyük Ötekinin tezahürünün temsili olarak ortaya çıktığı- önemli bir örnek David Lean’ın başyapıtı Brief Encounter (Kısa Karşılaşmalar)da gevezelik edem bir işgüzardır. Filmin başında iki aşık, Celia Johnson ve Trevor Howard, küçük bir istasyonun cafesinde- son kez buluşmak üzere sözleşirler.

 “ Laura, bu ne güzel sürpriz.

 “ Ah, Dolly.

 “ canım, buraya gelinceye kadar alışveriş yaptım.

 “ ayaklarımda derman kalmadı ve boğazım kurudu.

 “ Spindles’ta bir çay içeriz diye düşünmüştüm.-

“fakat treni kaçırmaktan da endişeleniyorum.

 “ Tatlım. Bu Dr. Harvey.

 “ Nasılsınız?

 Rica etsem benim için

“bir fincan çay alabilir misiniz?

 yaşlı kemiklerimi “büfeye kadar sürükleyebileceğimi hiç zannetmiyorum. Şimdi bu durum neden bu kadar ilginçtir?

 Bir kere bu sıkıcı kadının yalnızca acımasız bir davetsiz misafir olduğunu görebiliyoruz.

 “ İşte trenin. Evet, biliyorum.

 “ Bizimle  gelmiyor musunuz?

 “ Hayır, ben tam ters yöne gidiyorum.

 “ İşyerim Churly’de. Ah, anladım “ şu sıralar genel hastalıklara bakan bir pratisyen olarak çalışıyorum.

 “ Dr. Harvey haftaya Afrika’ya gidiyor “ Ah, ne kadar heyecanlı.

Çift ayrılmadan önceki son dakikalarını baş başa geçirmek yerine,- aralarında hiçbir şey yokmuş, sadece birbirini tanıyan iki insan görüntüsü, vermek zorunda kalmışlardır.

 “  Gitmek zorunda,, yoksa kaçıracak.

 “ Platformun diğer tarafına geçmesi lazım.

İşte bu tam anlamıyla Büyük Ötekinin işlevidir. Kendi istikrarımız için Büyük Öteki figürünü Sürekli hale getirdiğimiz Bir görünüme ihtiyacımız var.

 “ İstasyona tam yarım dakika önce-

“vardım. Adeta uçtum tatlım. Fakat bazı şeyler bu kadar kolay mı?

 Diğer sahne sevgilisini bir daha göremeyeceği için son derece umutsuz olan Celia Johnson’u izlediğimiz sahnedir.

 “ Harika bir insandır.

 “ Onu uzun zamandır tanıyor musun?

 Hayır, çok değil “ Onu hemen hemen hiç tanımıyorum gerçekten.

 “ Evet tatlım, doktorlar hep merakımı celbetmiştir. Sonra Celia Johnson’un iç sesini duyarız.

 “ Keşke sana güvenebilseydim.

 “ Yıllardır boş yere üstünkörü dedikoducu bir insan değil de

“akıllı nazik

“bir arkadaşım olmanı dilerdim.

Peki Celia Johnson’ın içinde bulunduğu çıkmaz nedir?

 Celia, filmde Büyük Ötekinin iki figürüne bölünmüştür. Bir yanda kocası vardır, İyi bir dinleyicidir, fakat ona bunu itiraf etmesi konu bile edilemez.

 “ Fred.

 “ Fred.

 “ Sevgili Fred.

 “ Sana söylemek istediğim çok şey var.

 “ Sen bu dünyada beni anlayabilecek en nazik-

“ve akıllı insansın “ Beyaz atlar beni evimden  İngiltere’den,

“alıştığım bütün şeylerden sürükleyip götüremeyecek.

 “ Zaten herkesin bir kökü vardır, değil mi?

 “ Evet evet, herkesin kökleri vardır.

Diğer yandan, yanınızda itirafta bulunabileceğiniz budala bir insan var ama ortalıkta en ufak bir güven kırıntısı bile yok.

 “ konuşmasan iyi olacak.

 “ Yalvarmayı ve bir şeyleri  kurcalamayı bıraksan iyi olacak.

 “ Ölmüş olmanı dilerdim. hayır hayır, demek istediğim tam da bu değildi.

 “ Tabii hoş değil ve aptalca

“fakat konuşmayı kesmeni dilerdim. Tatlım, tüm saçları dökülmüş

“ ve sosyal hayatının berbat olduğunu söyledi.

“Taşrayı bilirsin,, herkes son derece sonradan görme.

 “ Ah, Dolly. Ne oldu canım?

 “Yine kendini iyi hissetmiyor musun?

 İşte bizim çıkmazımızın trajikliği budur. Tümden birey olarak varolabilmemiz için Büyük Ötekinin kurgusuna ihtiyaç duyarız. Orada, bir yerlerde çıkmazlarımızı kaydeden- bir temsilci olmalı. Bize ait gerçeğin kabul edildiği ve kayıt altına alındığı bir temsilci.

Peki ya böyle bir temsilci olmasaydı?

 90’ların başında Yugoslavya’daki savaş sonrası- Bosna’da, tecavüze uğrayan kadınların geldiği son noktada olduğu gibi. Onlar içinde bulundukları çıkmazı sürdürürken, onları hayatta tutan tek şey yaşamaları gerektiğiydi. Bu hayatta kalma çabasını verirken, son derece kötü bir şey keşfettiler; onları gerçekten dinleyen biri yoktu. Hatta kimi cahil ve ilgisiz sosyal güvenlik uzmanları veya benzeri tipler bir takım müstehcen imalarla azıcık da olsa tecavüzden zevk alıp almadıklarını sormuşlardı.
 Jacques Lacan’ın Büyük Öteki hakkında ifadelendirdiği şeyi keşfettiler: Büyük Öteki yoktur. belki hiçbir zaman bir şeyi itiraf edemediğin sanal bir Büyük Öteki olabilir. Belki Gerçek Öteki vardır Ama sanal değildir. Yalnızız..

Brazıl (1985)

Sanırım Kafka şunu söylerken haklıydı;- Modern, laik, dinden arınmış biri için,- bürokrasiyle, özellikle devlet bürokrasisiyle arasındaki ilişki, ilahi olanla ilişkisinden geriye kalan tek şeydir. İşte Brazil filmindeki bu sahnede- bürokrasi ile haz arasındaki yakın ilişkiyi görebiliyoruz. Bu önüne geçilmez, Her yerde var olan bürokrasinin beslediği şey- ilahi hazdır.

 “ adım Lowry, Mr. Warren, Sam Lowry.

Bu bürokratik sözleşmenin yoğun telaşı hiçbir şeye hizmet etmez.

 “ Bu birimde olduğuma memnun oldum.

Bu kendini sonsuza kadar yenilemeye hazır olan etkileyici hazzı meydana getiren son derece- büyük bir amaçsızlığın performansıdır.

 “ Seninle benim aramda Lowry, hayır, hayır.. bu bölüm! “…kayıt bölümünde olsan yanmıştın! “…o bölüm yenilenecek..

 “ Ah! “ İşte geldik..

 “ İşte bu sana özel kapının, sana özel numarası.

 “ Ve bu kapının ardında, sana özel bir ofis var.

 “ Tebrikler, DZ-015. “Takıma hoşgeldin “ Evet. Hayır. İptal et. Kopyaları finansa gönder.

Bunun tam tersi, harika bir durum Filmin başında yer alır.

 “ Harry Tuttle, tesisat mühendisi, emrinizdeyim.

Kendi dairesinde bir tesisat sorunu yaşayan kahramanımız sorunun giderilmesi için devlet dairesinden yardım ister.

“Merkezi hizmetlerden misiniz?

 Normalde tabii ki iki kişi gelir, sadece bazı formların doldurulmasını isterler ve hiçbir şey yapmazlar.

 “ Merkezi Hizmetleri aramıştım.

İşte bundan sonra tam anlamıyla huzur bozucu bir figür çıkar gelir; Robert de Niro tarafından oynanan, korsan görünümlü tesisatçı,

“ Bir dakika. Bu silahın ne işi var?

 “ Sadece önlem efendim.

Sadece önlem Tesisatçı ona “bana sadece problemin ne olduğunu söyle” der ve sorunu çabucak halledeceğine söz verir. Bu tabii ki bürokrasiye yapılan en büyük saldırıdır.

 “ bana bunun yasal  olmadığını mı söylüyorsun?

 “ teşekkürler.

 “ Dinle evlat, bu işte hepimiz beraberiz.

 “ Hadi gel

Sıradan tanrısal evrende sadece göreviniz Tanrı, toplum ya da diğer yüksek otoriteler tarafından size empoze edilir, sizin yükümlülüğünüz onu yerine getirmektir.

Fakat radikal ateist bir evrende, sadece görevinizi yapmakla değil görevinizin- ne olduğuna karar vermekle de yükümlüsünüzdür.

Histeri nedir?

Öznelliğimiz, kendi kendimizi deneyimleme biçimimiz her zaman minimum derecede- bir histeri barındırır.

‘The Last Temptation of Christ (1988)

Histeri nedir?

 Sosyal ve sembolik kimliğimizi- sorgulama yöntemimiz.

 “ Bunun Tanrı olduğundan Şeytan olmadığından emin misin?

 “ Emin değilim. Hiçbir şeyden emin değilim.

 “ Eğer bu şeytansa şeytan uzaklaştırılabilir.

 “ Peki ya Tanrıysa?

 “ Tanrıyı uzaklaştıramazsın değil mi?

The Last Temptation Of Christ (1988) (Günaha Son Çağrı)
 Peki temelde histeri nedir?

 Bu, kimliği belirleyen otoriteyi işaret eden- bir sorudur. Bu: “Neden senin ben olduğumu söyleyen” şeydir. Psikanalitik kuramda histeri, sapkınlıktan ziyade yıkıcı bir durumdur. Sapkın biri; histerik durumda uç noktada üretken bir durumun kuşkusu olduğunda kafasında hiç bir belirsizlik yaşamaz. Bütün yeni buluşlar histerik sorgulamalardan çıkar ve Hıristiyanlığın biricik özelliği- bu histerik sorgulamayı bir özne olarak- Tanrının kendisine havale etmesidir.

“ Bu kim?

 Beni kim takip ediyor?

 Sen misin?

  Kazancakis’in romanı ve Scorsese’nin filmi olan- ‘The Last Temptation of Christ’filminde Genç İsa’ya söylenen ve onun çok kolay kabullenmediği, sadece Tanrının oğlu değil, aslında tam olarak tanrının kendisi olduğunu anlatan zeki düşüncedir. Bu genç İsa için travmatik bir düşünce olup,

“Peki Tanrım öyleyse ben niye ölüyüm?

” Gerçekten ölü müyüm?

 Diye sorması gibidir. Peki Hıristiyanlığı istisnai yapan bu emsalsiz noktaya nasıl geldik?

 Tüm bunlar, her şeyin Eyüp için bir anda kötüye gitmeye başladığı anlatılan Eyüp Kitabıyla (Book of Job) başlar. Eyüp her şeyini kaybeder. Evini, ailesini, tüm mal varlığını her şeyini. Üç arkadaşı onu ziyaret eder ve- her biri Eyüp’ün talihsizliğini bulmaya çalışır. Eyüp’ün büyüklüğü onun bu derin anlamı kabul etmemesidir. Kitabın sonuna gelindiğinde, Tanrı ortaya çıkar, ve Eyüp’e hak verir. Tanrı her şeyi açıklar; dindar arkadaşlarının Eyüp için söylediklerinin yalan olduğunu; Eyüp’ün söylediği her şeyin doğru olduğunu. Felakette bir meal yoktur. İşte burada acıyı yasadışı kılmanın ilk aşamasına doğru bir adım atıyoruz.

 “ Tanrım benimle kal, Beni bırakma.

Yahudilikle, Hıristiyanlık arasındaki karşıtlık, anksiyete ve aşk arasındaki karşıtlıktır. Yahudi Tanrı diğerinin arzusunun boşluğunun Tanrısıdır. Kötü şeyler olur, sorumlu Tanrıdır, fakat biz, Büyük Öteki’nin, yani Tanrının, bizden ne istediğini bilmiyoruz.

İlahi arzu nedir?

 Bu travmatik deneyimi belirlemek için Lacan, İtalyanca bir deyimi ‘che voglio’? yu kullanmıştır. “Ne istiyorsun?

” Bu korkunç sorunun anlamı: İyi de benden ne istiyorsun?

dur. Buradaki düşünce şudur: Tıpkı Tanrının enigmatik ve korkunç ötekiyi devam ettirdiği gibi, Yahudiliğin bu anksiyete (korku-gerilim-sıkıntı) de ısrarcı olmasıdır. Sonra da Hıristiyanlık bu gerilimi aşk/sevgi yoluyla yeniden çözümler. Oğlunu kurban ederek, Tanrının bizi sevdiğini- kanıtladığını anlarız. Bu bir tür hayali, duygusal hatta radikal anksiyetenin- çözülme durumudur.

 “ Baba, onları bağışla.

Eğer mesele bu olsaydı, Hıristiyanlık daha çok- Yahudi kavrayışını parçalayan, İdeolojik, ters yüz edici ya da derin olanın kontrol altına alınması- biçiminde olmalıydı. Fakat bana göre birileri, Hıristiyan tutumu çok daha radikal biçimde okuyabilir.

Scorsese’nin filmindeki çarmıha gerilme sahnesi bunu anlatır. Çarmıhın üzerinde ölmekte olan kesinlikle Büyük Öteki’nin garantisidir. Burada Hıristiyanlığa ait mesaj radikal biçimde ateisttir. İsa’nın ölümü, çektiği acının günahlarımızın- ödendiği anlamında ticari bir ilişkinin- kefareti değildir.

Peki kime ödenecek?

 Ve neden?

 Vesaire, vesaire.. Bu durum, basitçe hayatlarımızın anlamını garantiye alan Tanrının parçalanması değildir. Ve bu, şu ünlü cümledeki anlamdır:

“Eli Eli lama sabachthani?

“Tanrım beni neden Terk ediyorsun?

 “ Tanrım, beni neden terk ediyorsun?

 İsa’nın ölümünden hemen önce, psikanalizde “ “subjektif yoksulluk” dediğimiz bir kavrama ulaşırız.

Sembolik özdeşleşme alanının Tamamen dışına çıkmak, sembolik otoritenin tüm alanını (yani Büyük Öteki’ye ait olan sahayı) Fesh etmek veya ondan kuşku duymak. Kuşkusuz tanrının bizden ne istediğini bilemeyiz çünkü Tanrı bulamıyoruz. İşte İsa’nın söylediği bir sürü şeyden biri de şudur: “ben dünyaya barışı getirmedim.” “Eğer annenizden, babanızdan Nefret etmezseniz” “benim takipçim değilsiniz.” demektir.

Tabii ki bu gerçek anlamda ebeveynlerinizden nefret etmek ya da onları öldürmek anlamını taşımaz. Buradaki aile bağlarının hiyerarşik, sosyal bağlar için geçerli olduğunu düşünüyorum. İsa’nın mesajı: Ben ölüyorum ama benim ölümüm müjdeli bir haberdir. Bu sizin yalnız olduğunuz, bağımsızlığınıza, yalnızca inananlar topluluğu tarafından Kutsal Ruh’a terk edildiğiniz anlamına gelir. İsa’nın bir şekilde başka bir figür olarak dönmesini düşünmek yanlıştır.

İsa, inananlar özgürleşimci bir kolektif oluşturduğu zaman hala buradadır. İşte ben bunun için Ateistliğe giden tek yolun Hıristiyan olmaktan geçtiği- konusunda ısrarlıyım. Hıristiyanlık, Tanrının olmadığını falan öne süren Ateizmden çok daha ateisttir.- Fakat yine de Büyük Öteki’ye olan güveni sürdürür, Bu Büyük Öteki, doğal zorunluluk, evrim gibi kavramlarla adlandırılabilir. Biz insanlar yine de evrim, gelişme gibi şeylerin- ahenkli bütünlüğüne indirgendik, fakat güç olan şey, yeniden bir Büyük Öteki’nin- olup/olmadığını kabul etmektir. Meali/anlamı garantileyen bir referans noktamız yok.

 ‘Seconds’ (1966)

John Frankenheimer’ın görmezden gelinmiş bir Hollywood başyapıtı olan 1966 tarihli ‘Seconds’ (İki Yüzlü Adam) Hippi döneminin tam ortasında kontrol edilemez denetimsiz bir hedonizmi salık verir. Düşlerini gerçekleştir, hayatı dolu dolu yaşa. Film, orta yaşlarında sıkıcı, gri, yabancılaşmış bir hayatı olan işadamının bir anda bütün bunlara daha fazla katlanamayacağına karar vermesiyle başlar. Bir arkadaşının aracılığıyla ona ilginç bir teklif sunan gizemli bir ajansla iletişime geçer. Hayatını düzenleyecekler ve o yeniden doğacaktır.

 “ bu işin bedeli otuz bin dolar

“civarında  Evet, epey yüksek bir

“fiyat olduğunu biliyorum fakat yoğun kozmetikler yerine

“sizi yenilemek için plastik cerrahi kullanarak,

“CPS sizin  fiziksel özelliklerinize ve

“tıbbi koşullarınıza uyacak  mükemmel ve

“yepyeni bir vücudu size kazandıracaktır.

 “ CPS?

 “ Ah, Cadaver Procurement Section.(Kadavra Tedarik Etme Temsilciliği)

Cesetleri kullanarak, yaşayan kişinin bedeninin cesedinki gibi görünmesini sağlarlar. Düzmece bir kaza yaratarak polisin o kişinin ölmüş olduğuna inanmasını sağlarlar.

 “ biliyor musunuz Bay Wilson?

 burası için bir çeşit

“dönüm noktasını temsil ediyorsunuz.

Sonra bu şirket, Los Angeles civarındaki hoş bir villada yeni bir hayat sağlayacak, hatta plaj boyunca dolaşırken sendelediği zaman yanında olup ona destek verecek hoş bir kadın da temin edecektir. Böylece kahramanımız yeniden doğmuştur.. Artık bir işadamı değil modernist bir ressamdır

“ Tony Wilson.

Tony Wilson olarak- Bu rolü üstlenen kişi Rock Hudson’dan başkası değildir. Böylece yeni aşkı, hoş bir kadın olan Nora,- onunla ilgilenip, onu, insanların çıplak dansedip- sarhoş olduğu Şarap Orjilerine bile götürür. Her şey yolunda görünmektedir Fakat Tony Wilson eski hayatını özlemeye başlar. Giderek artan bir şekilde eski hayatı onu bir hayalet gibi takip eder. Sonunda pes ederek tekrar şirkete ulaşır- ve eski hayatına dönmek istediğini söyler. Bu gizemli şirketin patronu,

“ Selam evlat. Paternal süper ego figürü nazik bir acımasızlıkla ona hakikati söyler. Yeni hayatına alışamadığı için- onları hayal kırıklığına uğratmıştır.

 “ biliyor musun, kesinlikle başaracağını,

“hayallerini gerçekleştireceğini sanmıştım. “Efendim?

 “ Diyorum ki, kesinlikle başarıp

“hayallerini gerçekleştireceğini umut etmiştim.

 “ Sen buna hüsnükuruntu diyebilirsin evlat ama

“dünya arzu etmek üzerine kurulmuştur.

 “ Bunun için çok çalışmaya devam etmelisin.

 “ Vazgeçemezsin… “Ve asla hataların rüyalarını tehlikeye sokmasına izin veremezsin

Peki burada yanlış giden neydi?

 Problem, geçmişindeki maddi varoluşun- silinmiş olmasıydı.

 “ İşte, naklin için geldiler.

 “ Efendim?

 Estetik ameliyat bayım

Tamamen yeni çevrede, yepyeni arkadaşlar arasında- yaşamış ve yaptığı iş değişmişti. Aynı kalan tek şey Rüyalarıydı,- çünkü şirket onu yeniden doğuma hazırlarken, ona yeni bir varoluş vaadi verirken, takip ettikleri şey onun rüyalarıydı. Rüyaları yanlış kurgulanmıştı, ve bu ideoloji kuramı açısından çok önemli bir derstir.

 “ unutma evlat. Hayallerimiz için çok çalışmayı

“sürdürmeliyiz.

Nasıl olacağını hatalarımız öğretecektir. Boşuna yapılmadılar. “Unutma bunu Kahramanımız ameliyathaneye giden koridorda, korkunç gerçeği fark eder. Hiçbir zaman yeniden doğmayacaktır ancak yeniden doğmak isteyen biri için kadavra olacaktır.

‘Zabriskie Point’ (1970)

Rüyalarımız arasında- ayrım yapabilmeliyiz. Varolan toplumun ötesini gösteren- doğru rüyalarla sadece idealize edilen yanlış rüyalar: Sadece idealize edilen tüketimci yansımaları olan, toplumumuzun ayna imgesi olanlar. Rüyalarımıza kolayca maruz kalmayız,- onlar birtakım anlaşılmaz derinliklerden gelir- ve bu konuda hiçbir şey yapamayız. İşte psikanalizin ve kurmaca sinemanın en temel dersi budur. Rüyalarımızdan biz sorumluyuz. Rüyalarımız, arzularımızı yapılandırır- ve arzularımız somut gerçekler değildir. onları biz yaratırız ve sürdürürüz, ve onlardan sorumluyuzdur.

Burası yaklaşık beş, on milyon yıl öncesine ait- tortulanmış antik bir göl yatağı.

‘Zabriskie Point’daki orji sahnesi,- 1960’daki hippi devriminde yanlış giden şeylerin neler olduğuna dair iyi bir metafor/mecaz oluşturur.

Burada mühim olan konu ‘Zabriskie Point’In 60’ların otantik devrim enerjisinin kaybedildiği 1970’lerde- yapılmış olmasıdır. Bu orji [Grup seksi] , varolan toplumsal düzenin yıkımı ve bu sözde suç teşkil eden aktivitelerin ideolojiyle yeniden birleşiminin- tamamen estetize edilmesi arasında bir yerlerdedir. Yönetmen Antonioni Bu durumdan, varolan baskıların bir nevi aşkınlığı olarak yorumlasa da bu sahnenin, herhangi bir halka açık reklamda yer alabileceğini kolayca düşünebiliriz.

Özgürlüğe giden ilk adım sadece gerçekliği değiştirerek rüyalarınıza uydurmanız değil, rüyalarınızı değiştirmenin bir yolunu bulmanızdır.Ve bu yine acıtıcıdır çünkü elde ettiğimiz bütün doygunluklarımız rüyalarımızdan gelir. Çindeki çocukların rüyasındaki sözler

 “ Büyük kumandan Mao “çok önemli bir çağrıda bulunmaktadır:

“Devlet işleriyle ilgilenmelisiniz ve

“büyük proleter Kültür Devrimini sonuna kadar

“götürmelisiniz.

Son Söz

Rusya, Çin ve Küba gibi 20. yüzyıldaki bütün büyük devrimsel hareketlerin en önemli sorunlarından biri toplumsal yapıyı değiştirdiklerini düşünmek olmuştur,- Fakat eşitlikçi komünist toplum asla hayata geçirilememiştir.

Rüyalar, sadece eski rüyalar olarak kalmış- ve daha sonra tam anlamıyla bir kabusa dönüşmüştür. Şimdi radikal soldan geriye kalan şey- gerçek bir devrimsel temsilcinin uyanacağı o sihirli an’ı beklemektir.

Son on yıldan çıkardığımız en önemli depresif ders Kapitalizmin gerçek devrimsel güç olduğudur.

Sadece kendisine hizmet etse bile.

Dünyanın sonunun ekonomik düzendeki makul bir değişimden değil de dünyaya çarpan bir göktaşı tarafından düşünmek bizim için nasıl olur da daha kolay olur?

Belki de ekonomideki imkansız olanı talep etme biçimimizde gerçekçi olmamız ve elimizdeki olasılıkları düzgünce belirlememizin zamanı gelmiştir.

Occupy Wall Street protestoları, Yunanistan’daki kitle hareketleri,- ve Tahrir Meydanındaki kalabalığın bir anda patlaması,- bunların hepsi, farklı bir gelecek için gizli kalmış bir potansiyele tanık olmuştur.

Bu geleceğin gelip gelmeyeceğinin bir garantisi yok.

Kolayca atlayıp gideceğimiz ve yönünü tayin edeceğimiz bir tarih treni de yok.

Bu bize, bizim irademize bağlı.

Devrim ayaklanmalarında, belli bir enerji ya da daha doğrusu bazı ütopik hayaller bulunmakta ve patlamaktadır.

Toplumsal bir ayaklanmanın güncel sonucu, yalnızca günlük hayatı ticarileştirse bile, sona geldiğimizde kaybolan bu enerji fazlası, gerçeklikte var olmayı sürdürmez fakat tekrar ortaya çıkmak için bizi bir hayalet gibi takip eder.

Bu anlamda, her ne vakit özgürlükçü politikalar tarafından kuşatılsak, Walter Benjamin’in neredeyse bir yüzyıl önce- söylediği- şeyi asla unutmamalıyız;

Her devrim, eğer özgün bir devrimse sadece geleceğe yönelmemeli, fakat aynı zamanda geçmişte başarısız olmuş tüm devrimlerin de hesabını ödemelidir. Bütün hayaletler oradaymışcasına;- geçmiş devrimlerin ortalıkta dolaşan doyuma ulaşmamış tüm zombileri yeni bir özgürlükte kendi evlerini bulacaklardır.

zizek dusuncesi

Slavoj Zizek:

BELKİ BEN DONARAK ÖLMEK ÜZERE OLABİLİRİM
AMA SİZ ASLA BENDEN KURTULAMAYACAKSINIZ.
DÜNYADAKİ TÜM BUZLAR GERÇEK BİR DÜŞÜNCEYİ ÖLDÜREMEZ.

 

THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)