KÜRESEL BAŞKALDIRI: DİRENİŞ AĞI


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

TASFİYE DEPOSU

 

Alternatifler var ve dünyanın her tarafından insanlar her gün onların yükselmesine katkıda bulunuyor. Antonia Juhazs küresel adalet hareketinde umut yaratacak için hedefleri saptıyor.

Antonia Juhasz

Araştırmalarını VVashington’daki Politik Çalışmalar Enstitüsü’nde konuk akademisyen olarak sürdüren Antonia Juhasz, Bush Hedefi: Dünyayı İşgal Etmek, Her Seferinde Bir Ekonomi başlıklı kitabın yazarıdır. Juhasz bu eserinde Bush yönetiminin ticari küreselleşmenin hedeflerine ulaşmasını sağlamak için Irak ve Ortadoğu’nun geri kalanında askeri güç kullanımını incelemektedir. (www.TheBushAgenda.net)

Yazar yakın zamanda Uluslararası Küreselleşme Forumu’nda proje direktörlüğü ve Kongre üyeleri John Conyers Jr. ile Elijah Cummings’ın yasama konularında asistanlığım üstlenmiştir. Ödüllü bir yazar olarak çalışmaları Los Angeles Times’in Op Ed sayfalarında ve başka birçok yazar gazetesi ve yayın organında çıkmaktadır. Aynı zamanda Ekonomik Küreselleşmeye Alternatifler; Daha İyi Bir Dünya Kurmak Mümkünbaşlıklı kitabın katılımcı yazarıdır.

İnsanların oluşturduğu hareketler ve organizasyonlar alternatif yaratıyor

Dünyanın her tarafındaki halklar kurumsal reform bekleniyor. Ticari küreselleşmeye karşı anlamlı alternatifleri uygulamaya koymak üzere harekete geçtiler. Arjantin’de halk hareketleri horizontalizm olarak bilinen bir model üretti. Bu hareketin yarattığı önemli gelişmeler arasında kentlerin atık toplama, yolların ve trafik işaretlerinin onanını, okullara yardım, hatta kent bütçelerinin birlikte yapılması gibi kararları ortaklaşa alan komşuluk meclislerinin oluşturulması vardı. Bu meclisler birer doğrudan demokrasi örneğidir; insanlar gündelik yaşamlarını etkileyecek siyasi ve ekonomik kararların alınmasına dolaysız olarak katılır. Bunlara ilaveten, bir sayıdaki Arjantin fabrikası ve önemli şirketi kararların işçi meclisleri aracılığıyla alındığı kooperatif modelli işletmeler haline dönüşmüştür. Tüm çalışanlar ücretler, üretim programları, malzeme, dağıtım ve sağlık yardımları konusunda eşit karar yetkisine sahiptir.

Wisconsin’deki Demokratik Devrim İçin Özgürlük Ağacı Vakfı ve California’daki SmartMeme kuruluşunun medya uzmanları Birleşik Devletler’de ‘dolaysız demokrasiye’ odaklanarak yerel toplumlar ve yönetimlerle işbirliği yapmış ve yeni bir ‘demokrasi hareketi’ kurma çabalarına yoğunlaşmıştır. Birleşik Devletler’deki emekçi kooperatiflerinin sayısı da artmaktadır.

Kendinizi tanıyın

İnsan yaşamını yeryüzünde emekçi, tüketici, hizmet veren ya da alan, yatırımcı, işveren, seçmen, ikamet sahibi gibi birçok rol üstlenerek sürdürür. Bu rollerin her biri sorumluluklar, etkinlik şekilleri, içinde organize olunacak toplumlar ve edinilebilecek potansiyel ittifaklar taşır.

Örneğin bir tüketici olarak satın aldığınız ürün konusunda bilgilendirilmeyi beklersiniz. Satın alma sürecindeki etkinlik şekliniz çevreye zararlı ürünü seçmemek ya da üreticinin çalıştırdığı işçilere üretim sürecinde nasıl davrandığı konusunda duyarlılık göstermek olabilir. Ya da çevresel olarak desteklenebilir ya da sendikalı işçiler ya da kooperatifler tarafından üretilmiş mamuller seçebilirsiniz. Örgütleyeceğiniz insan topluluklarının ölçeğiyse, ailenizden o tür ürünlerin genel tüketicisine kadar uzanabilir. Potansiyel müttefiklerinizse, üretimi yapanlar, üretim ve tüketim bölgesinde yaşayanlar olabilir.

Bilgilendirilmiş halde kalın ve önyargılarınıza meydan okuyun

Emeklilik fonlarınızın nerelere yatırıldığı, tükettiğiniz ya da kullandığınız ürünlerin nasıl yapıldığı ya da satıldığı, sizin namınıza neden savaşlar açıldığı, vergilerinizin nerelere harcandığı ve kimlerin vergi vermekten ne yollarla kaçındığı konularını araştırın, öğrenin. Şu ya da bu kişiyle ortak çalışma alanlarınız olup olamayacağını sorgulayın. Şu ya da bu konuda öğrenecek bir şeyler olup olmadığını sorgulayın. Şu ya da bu konuda yapabilecek bir şeyleriniz olup olmadığını sorgulayın. Gerçekten zamanınız olup olmadığını sorgulayın. Düşünün ve tekrar tekrar sorgulayın.

Heyecanınızı ve harekete olan güveninizi koruyun

Her savaşta yer almanız gerekmez, çünkü sizinle birlikte savaşan milyonlarca başka insan var. En etkili olduğunuz konum, sizi eyleme geçmeye en çok motive edendir. Bu zaman içinde değişebilir, ama eylemlerinizin değişim yaratması için tanımladığınız her kötü unsurla mücadeleye girme ya da düşünebileceğiniz her olumlu alternatifi kovalama zorunluluğunda değilsiniz. Eylemci ve olumlu değişim unsuru olmak için püriten ya da mükemmeliyetçi olmamız gerekmez. Borçların silinmesi, temiz enerji, petrol şirketlerinin yozlaşmaları ve barış konularında çalışan başka milyonlarca insan olduğu gerçeğini hep hatırlayın. Siz, size en fazla hitap eden ve mücadeledeki diğerlerini en etkin destekleyebileceğinizi hissettiğiniz meselelere odaklanabilir, o konumda da başka yoğunlaşma alanları seçenlerle güç birliği yapma olanağını koruyabilirsiniz.

Eylemin gücüne inanın: Küçük olan çok yol alır

Boston Çay Partisi’ni, Suffragist’leri, insan hakları hareketinin öğlen yemeği oturma eylemlerini, Çokyanlı Yatırım Anlaşması’nın OECD’de başarısızlığa uğrayışını ve milyonlarca göçmen hakları savunucusunun Kongre’yi ve Bush’u göçmenlik karşıtı yasaları geçirmekten geri adım atmasını sağlayışını düşünün. Yapacağınız her şey hiçbir şey yapmaktan daha fazladır. Bir milyon küçük ve bireysel eylem değişim yaratacak büyük devinimlere birer katkıdır. Rebecca Solnit’nin olağanüstü kitabı Karanlıktaki Umut’la. yazdığı gibi, ‘Zulüm her zaman olacaktır; şiddet her zaman olacaktır; yıkım her zaman olacaktır [....] Yıkımı tüm zamanlar için tek bir seferde ortadan kaldıramayız, ama azaltabiliriz, yasaların dışına itebiliriz, kaynaklarının ve temellerinin altım boşaltabiliriz; zafer bunlardır işte.’

Refah sınırlarınızı zorlayın ve yeteneklerinizi geliştirin

İktidara muhalefet ettiyseniz ya da sadece üç haftadan beri karşı çıkıyorsanız düşüncelerinizi aile üyelerinizle, gittiğiniz ibadethanedekilerle ve iş arkadaşlarınızla paylaşmaya ne dersiniz?

Bir basın organının editörüne ilk mektubunuzu yazmaya ya da ilk protesto gösterinize katılmaya ne dersiniz?

Seçim kampanyalarında öne sürülen politikalardan rahatsızlık mı duyuyorsunuz?

Herhangi bir doğrudan demokrasi hareketine katılmaya ne dersiniz?

Medyanın öne çıkan unsurlarının tavrından rahatsızlık mı duyuyorsunuz?

Bağımsız medyayı araştırmaya, hatta kendi yayın organınızı oluşturmaya ne dersiniz?

Bu fikirlerin hiçbiri etkili gelmedi mi kulağınıza?

Öyleyse kendi eylem fikirlerinizle çıkın ortaya. Refah ve sisteme uyum sınırlarınızı, yeteneklerinizi zorlayın ve kendinizi hangi konumda huzurlu hissedeceğinizi araştırın.

Uzun vadeli mücadeleye girişmiş olanlara hizmet sağlayın

Mücadeleye katılan toplumsal hareketlere kulak verin. Edimlerinizin onların gereksinmelerine en iyi nasıl hizmet edeceğini öğrenin ve bir numaralı öneriye dönün: Kendinizi tanıyın.

Ve ileriye umutla bakın

Öykümüz henüz başlıyor. Filipinli bir konfeksiyon işçisi olan Elvira, Ellen Augustine’nin bu kitabın 9. bölümünde yansıttığı daha iyi yaşam düşlerini paylaşanlardan biri. Elvira ‘temel gereksinmelerin sağlandığı, herkes için yeterli gıdanın, konutun olduğu, tüm çocukların okula gidebildiği, hastanelerin herkese açık olduğu ve herkesin iş bulabildiği, birey olarak kendi potansiyellerini geliştirebileceği işlerde çalıştığı bir toplum’ düşlüyor.

İletişim ve bağ halindeki bir küresel sivil toplum hareketi derinlemesine değişimler yaratmamız ve ortak küresel yararlar doğrultusunda gerçek anlamda hizmet vermemiz için bize önemi önceden kestirilemez düzeyde bir potansiyel sağlıyor. Elvira’nın düşü evrensel. Bunu bilmek bile içimize umut serpmeli.

Kaynak:

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, Küresel Kriz ve ‘Büyük Resim” Steven Hiatt, trc: Cihat TAŞÇIOĞLU, 2008, İstanbul, sh:535-549

HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

 

İlim ve Sanat Dergisi, s: 35, 1993.

Kısa Biyografi

Henry David Thoreau 1817’de, Massachusetts, Concord’da doğdu. 16 yaşında Harvard’a gitti. Grekçe, Latince ve İngilizce klasiklerine meraklı bir talebe idi. Mezun olduktan sonra, bir müddet öğretmenlik yaptı; fakat kısa bir süre sonra vazgeçip, yazarlığa başladı. 1841 Nisanından 1843 Mayısına kadar Ralph Waldo Emerson’un evinde yaşadı. Emerson’a her türlü işte yardımcı olan bir hizmetkâr olarak hizmet ediyordu; ancak, münasebetleri, aynı zamanda, bir usta çırak münasebeti idi. Eserlerinden anlaşıldığına göre, Thoreau, hocası Emerson’a göre, Şark klasiklerini daha iyi tanımaktadır. 1845’te, bir insan ne kadar az çalışırsa, kendisi ve içinde yaşadığı cemiyet bakımından o kadar hayırlı olacağına inandığı için, meşhur “temel hayat” tecrübesine başladı: Yani, kendi inşa ettiği bir kulübede, Walden gölünün kıyısında, iki yıl boyunca yalnız yaşadı. Orada, okuyup yazarak, hayvanlarla kuşlarla balıklarla arkadaşlık ederek, tabiatın yenilenişi ve mevsimlerin geçişi hakkındaki müşahedelerini yazarak ormandaki büyüleyici hayatı tasvir ettiği, 1854’te basılan Walden isimli eseri için notlar tuttu. İnzivaya çekildiği ilk yıl içinde, erişkinlere mahsus vergi olan Kilise ve seçim vergisini (poll tax) ödemeyi reddettiği için, tevkif edilip hapsedildi. Her ne kadar Emerson ve diğer arkadaşları tarafından vergisi ödenerek hapisten ertesi gün çıkarıldı ise de, bu tecrübe onun, “Sivil İtaatsizlik Görevine Dair”(On the Duty of Civil Disobedience) isimli eserini yazmasına sebep oldu. 1847’de Walden gölünden ayrıldı. 1849’dan 1852’ye kadar çeşitli keşif gezileri yaptı ki bunlar daha sonra neşredilen Excursions, Maine Woods, A Yankee in Canada gibi kitaplarının materyali olmuştur. Bu arada Concord’da günlüklerini yazdı. 1862’de 45 yaşında öldü.[ Henry D. Thoreau, Walden and Civil Disobedience, New York 1960, s. 1]

Thoreau bir defasında kendini, “bir mistik, bir transcendalist ve bir tabiat filozofu (natural philosopher)” olarak tarif etmişti; her ne kadar bu tarif bir dereceye kadar onun eklektik düşüncesini aksettiriyor ise de, onu yaşadığı zamanda ve bugün önemli yapan bir özelliğini de perdeliyor. Zira Thoreau bir anarşist ve devrimci idi ve yüksek seviyeli bir isyan (revolt) edebiyatı ortaya kovmuştu. Harvard’dan 1837’de mezun olduğunda, Dr. G. Ripley, Ralph W. Emerson ve Üniversite rektörü imzaladıkları Şehadetnamede (diploma) onun dürüstlük ve yüksek ahlâkî vasıflarına şahâdet etmişlerdi. [“Thoreau” maddesi, The Encyclopedia of Philosophy, Edo by, P. Edwards, New York 1978, c. 8 s. 250.]

H. David Thoreau yaşadığı sırada sadece iki eserini bastırdı. A Week on the Concord and Merrimack Rivers (1849); baskı masrafını kendi sınırlı kazancı ile bizzat ödemişti. 1853’te, 1000 adetlik baskıdan 700’ü hâlâ satılmamış olarak kitapçı raflarında duruyordu. Kitabevi raflarım bu yükten kurtarmak isteyince, Thoreau kitaplarını evine taşımış ve günlüğüne şu ironik notu düşmüştü:

“Şu anda kütüphanemde 900 kadar kitap var ve 700 tanesini ben yazdım.”

1854’te yayıncılar istemeye istemeye de olsa Walden dan iki bin adet bastılar. Bu kitap da bir yankı uyandırmadı ve bir kazanç getirmedi. 184044 arasında, çoğunluğu Emerson’un editörlüğünü yaptığı The Dial dergisinde olmak üzere, şiirlerinden bir kısmını bastırabilmiştir. 1862’de ailesi ve dostları, kitaplarını kendisi öldükten sonrave notlarını bastırdılar. Böylece Thoreau’nun edebî kariyeri bir yankı uyandıramadan sona ermiş gibiydi. Kamuoyu, edebiyattaki asıl büyük tabiat yazarlarına nisbetle onu önemsiz ve ikinci sınıf bir tabiat yazan saymıştı. Fikirlerinin ise, bir kısmının R. Waldo Emerson’dan aktarma ve biraz da beceriksizce ifade edilmiş olduğu kanaati hâkimdi.

Ancak, Thoreau’nun kitabı Walden’m modern bir neşrine bir sonsöz (aftenvords) yazan Perry Miller’a göre; “And this man has now become a God in Modem Literatüre (Ve bu adam şimdi, modern edebiyatta bir Tanrı olmuştur)!” İngilizce’nin konuşulduğu her yerde, Thoreau 19. asrın büyük ve önemli seslerinden biri sayılır. 20. yüzyılda Hindistan’da, Japonya’da, Güney Afrika’da ve Amerika’da onun sesi gittikçe daha fazla titreşimle çınlamaktadır. Şimdi onun bahsedilen iki kitabına ilâveten, saygıyla toplanan diğer notlan Journal’ inin 14 kalın cildi, nihayet, bol bol basılıp yayınlanmaktadır. Artık, Thoreau hakkında pek çok yazılıp çizilmiştir; neredeyse ustası Emerson’u gölgede bıraktığı dahi söylenebilir.[ P. Miller, After Wards (Walden), s. 250.]

Perry Miller’in kanaatine göre, 1854’ün pastoral Amerika’sında pek fazla etkili olmayan Walden, günümüzün insan hayatını ve çevresini gittikçe daha fazla zehirleyen 20. yüzyıl hayatına, makinaların gürültüsü, lüks eşyalar, aletler, mass media çılgınlığı ortamında, bir fare yarışı (rat ace) gibi koşturup durduğumuz bugünkü medeniyete, çok daha keskin bir kontrast teşkil ettiği için, bugünün okuyucularına cazip gelmektedir… Belki bugün memnun ettiği okuyucu sayısı kadar bir okuyucu kısmını da kızdırmaktadır. Ancak, mesele şu ki, eski ilgisizliğin aksine, bugün her iki kısım okuyucu da onun sesini dinlemek zorunda. Emerson bir keresinde, “Kim ki gerçek bir insandır, bir nonconformist (cemiyetin uygun bulduğu kurallar ile uzlaşmayan kimse) olmalıdır”demişti.[Ibid., s. 252.]

Thoreau’nun hiç uzlaşma kabul etmeyen sert “noncorformism”i, bugünkü medeniyetin dar kalıpları içinde, şehirlerin boğucu atmosferlerinde, bir türlü yürüyüp, açılmayan trafik sıkışıklığı içinde acayip bir kaplumbağa gibi kendisini arabasına sıkışıp kalmış hisseden insanlara, bir ‘cennet düşü’gibi câzip geliyor. Thoreau aslında 19. yüzyılın oldukça sevimli ve pastoral Amerika’sında, Concord isimli küçük bir kasabada yaşadığı hâlde, ikiyüzlülük ve materyalizmden ibaret olan “Amerikan Başarı Rüyası”na karşı çıkmıştı. Daha mesut bir çağda yaşadığı hâlde, medeniyetin şimdiki kadar zorlayıcı ve isyan ettirici olmayan ve o çağda çok net bir biçimde görünmeyen zircirlerine karşı nasıl mücadele ettiğini, hürriyetini nasıl kazandığını anlattı Walden’da “Sadelik, sadelik ve basitlik! (Simplicity, simplicity and simplicity!)” diyordu. Bugünkü endüstriyel cemiyetin, insanı huzursuz eden, stres yapan şartlan içinde yaşayan insanlara, Walden gölünün kenarındaki kulübesinde oturan ve sadelik çağrısı yapan Thoreau’nun ortaya koyduğu imaj; binlerce insan için, denizde bir yeşil ada, bir kayıp cennet”ve stresten kurtuluş sembolü olmuştur. Ve uykusuz geceler geçiren birçok insan bugün kendi kendilerine sessizce itiraf ediyorlar ki, “Çaresiz, sessiz ve ümitsiz bir hayatı yaşamaktan başka bir şey yapmıyorlar.”

Sivil İtaatsizlik

Sivil İtaatsizlik olarak bilinen eseri Walden’ın sonuna ekleyerek basmak artık âdet olmuştur. Gerçekten de, Thoreau’nun iki yıl boyunca, sadece basit ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayarak ve okuyup yazarak, tabiat olayları karşısında düşüncelere dalarak, ormanda Walden gölünün kıyısındaki tek gözlü kulübesinde nasıl yaşadığını anlattığı Walden isimli eserinin sonuna Sivil İtaatsizlik eklenmeyince bir şeyler eksik kalmış gibi görünmektedir. Hatırlamak gerekir ki, Sivil İtaatsizlik, cemiyetten uzakta, Walden gölünde, tek başına yaşadığı bir zamanda, Thoreau’yu vergi ödemediği için tevkif etmeleri sebebi ile yazılmıştı (1846’da).Bunun içindir ki, bu eserdeki organize cemiyete karşı öfke, Thoreau’nun Walden gölünde inzivaya çekilmesinin sebeplerini ve bu eseriyle vermek istediği mesajı aydınlatmaktadır. Thoreau, Walden’ı tekrar tekrar yazarken öfkesini gizleyip, yumuşatmış, sadece böyle bir hayat tecrübesinin neye benzer bir şey olduğunu anlatmıştır. Bugün pek çok Thoreau hayranı bile hâlâ, Waldenisimli eseri bir ‘sosyal tenkit’ olmaktan çok, bir tabiat şiiri (idyl) olarak okumaktadır. Bu yüzden Walden’den sonra Sivil İtaatsizlikli okumak, bize Thoreau’nun gerçek motiflerini ve samimî fikirlerini daha iyi göstermektedir.[ Ibid., s. 252.]

Thoreau, “Sivil itaatsizlik”in ilk müsveddelerini 26 Ocak 1848’de Concord Lisesi’nde, bir manifesto olarak okudu. O zamanki adı, “Sivil Yönetime Karşı Koyma”(Resistance to Civil Government) idi. Yani eser, bir makale değil, aslında bir nutuk idi. Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik isimli bu eseri, siyasî tarihte önemli bir rol oynamıştır.

Meşhur Rus yazarı ve reformcusu Leo Tolstoy’un bu eseri, başucu kitabısaydığı ve okunmasını hararetle tavsiye ettiği rivayet edilir.Her ne kadar Tolstoy öldüğü zaman terekesinde kitapları arasında Walden’a rastlanmamış ise de, pasif direniş fikrini popularize eden Tolstoy’un fikirleri ile Thoreau’nun bu eserindeki fikirleri ve prensipler birbirine çok benzemektedir. Aynı fikir ve prensipleri, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı yıllarda (ki o sıralarda Tolstoy ile de mektuplaşıyordu) Gandi’nin çok başarılı bir biçimde uyguladığı bilinmektedir. Mahatma Gandhi, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında tıpkı bugünkü gibi o zaman da, Hintli göçmen işçiler ve zencilere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı enteresan bir pasif direniş hareketini uygulamaya koymuştu. Güney Afrika hükümeti, Asyalı göçmenlerin sınırlarından izinsiz girmelerini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya koymuştu (Sınırlardan izinsiz girenlerin tevkifi bugün bize hükümetlerin tabiî bir hakkı gibi görünür. Halbuki Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar pasaport denilen şey mevcut değildi. Pasaport kullanma âdeti, Cemiyeti Akvam kararı ile Birinci Dünya Harbin’den sonra ortaya çıkmıştır.)

Gandi, binlerce taraftarı sının kasten ve büyük kitleler hâlinde geçmek için teşvik etti. Taraftarları kasten Güney Afrika topraklanı terkediyor ve sonra tabiî izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Hapse atılan bu insanların çoluk çocuğunun perişan olmaması için, “Tolstoy Çiftliği” adı verilen, yardımlaşma kamp ve barınakları kurulmuştu.Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden, öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti mahkûmları üstüste doldurmasına rağmen, insanları hapsedecek hapishane bulamaz hâle geldi. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlâlini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.[ R. Rolland Tolstoy, Varlık Yayınları, 1969, s. 161.]

Birinci Dünya Harbi’nden sonra bütün ülkeler bu pasaport kullanma ve sınırlan ancak izinli geçme uygulamasını tatbik etmektedirler.

Tolstoy’la mektuplaştığı bu yıllarda Gandi, pasif direnişleri örgütleme pratiği yapmaktaydı. Hindistan Opiniondergisinde okuduğu bir yazı üzerine, Tolstoy bir mektubunda şöyle yazıyordu:

“Doğu Hint Şirketi marifetiyle İngilizler’in Hindistan’ı köleleştirmesinden şikâyet eden Hintliler’e şaşıyoruz. Nasıl olur da birkaç bin İngiliz, 300 milyonluk bir kıtayı köle hâline getirebilir? Eğer Hintliler köleliğe gönüllü olarak boyun eğmemiş olsalardı, böyle birşey asla mümkün olamazdı!…” [Ibid., s. 160]

Sadece Hintliler için değil bütün insanlık için geçerli bir tenkit… Tolstoy’un, “hiçbir şekilde şiddete başvurmamak ve sadece vergi ödememe ve askere gitmeyi reddetme şeklindeki Thoreau’dan alınmış prensipler ile bir pasif direnişin organize edilebileceği ve bu hâlde sivil yönetimin çökeceği”şeklindeki fikirleri, Gandi tarafından başarıyla uygulanmıştır (Askerlik mecburiyeti dahi Fransız İhtilâli’nden sonra ve demokrasiler sayesinde ortaya çıkmış ve vatan hizmeti olarak telâkki edilmiştir. Daha eski devirlerde böyle bir mecburiyet yoktu).

Memleketi olan Hindistan’a döndükten sonra Gandi’nin uyguladığı şiddet kullanmama (Non-violence, isimli bir eseri de vardır) ve ahimsa (bütün canlılara karşı şefkat ve incitmeme) doktrini ve hattâ taraftarlarının da bunu sadakatle uygulaması, elbette karşı tarafın dahi şiddete başvurmaması anlamına gelmiyordu.Nitekim, 1919’daki meşhur Amritsar katliamında İngilizler, bir pasif direniş gösterisi sırasında “dağılın” ikazı dahi yapmaksızın, kalabalığın üzerine ateş açarak 319 kişiyi katletmiş ve sayısız insanın da yaralanmasına sebep olmuşlardı. Yine de, netice olarak, Hindistan’ın bağımsızlığa kavuşmasında Gandi büyük rol oynamıştır; ve bu pasif direniş usullerinin pek de tesirsiz olmadığının bir ispatı sayılır. Thoreau, Tolstoy ve Gandi gibi isimlerin, politik mücadelede başarılı olduğu gözlenen, bu ‘Pasif Direniş’ usulleri, bugün dünyanın birçok bölgesinde etkili bir biçimde kullanılan bir politik mücadele biçimi olmuştur.

Kendileri bizzat şiddete başvurmasalar bile, şiddete maruz kalma riskini göze alabilen toplulukların, sonuçta politik mücadeleyi kazanma şansları olduğu anlaşılmaktadır. Bir misal daha zikredecek olursak, Çarlık Rusya’sında Tolstoy’un ve Thoreau’nun fikirlerini uygulayarak askere gitmeyi ve vergi vermeyi reddeden Dukhoborlar (bir Kafkas kavmi), Çarlık rejiminin şiddetli cezaları ve Sibirya sürgünlerine tahammül etmek zorunda kalmışlardı.[H. Troyat, Tolstoy, Penguin Books, 1980, s. 741.] Sonunda bunların hâline acıyan Tolstoy, Anna Karanina isimli kitabının getirdiği gelirleri bağışlayarak, kiraladığı gemilerle 10.000 Dukhobor’un Kanada’ya göçmesini sağlamıştı (hatırlatalım ki o tarihte henüz pasaport olmadığı için, böyle bir şey mümkün idi). Bilindiği gibi, Zenci hakları uğrunda sonunda canım veren Martin Luther King dahi, bu düşünürlerin fikirlerini uyguluyordu.Zencilerin kanun önünde beyazlara eşit haklar elde etmeleri bu sayede mümkün olmuştur. Bugün bile, kalabalık caddelerde oturma eylemleri gibi, ‘pasif direniş’ usulleri, yaygın bir politik mücadele usulü olarak dünyanın her yerinde sivil yönetimi protesto maksatları için kullanılmaktadır.

Sivil İtaatsizlik ve Thoreau’nun Otoriteye Karşı Çıkış Biçimi

Thoreau Sivil İtaatsizlik manifestosuna meşhur bir deyişle başlıyor: “I heartly accept the motto that govemment is best which govems least and I should like to see it acted up more rapidly and systematically. Carried out, it finally amounts to this, which also I believe, ‘that govemment is best which govems not at ali’, and when men prepared for it, that will be the kind of govemment which they will have”:

Yani; “En az yöneten bir yönetim biçiminin en iyi yönetim biçimi olduğu deyişini can ü gönülden kabul etmekle beraber; bunun daha hızlı ve daha sistematik biçimde gerçekleştiğini görmek isterdim ve bu düşünceyi biraz daha ileri götürürsek yine inandığım ve benimsediğim şu sonuca varırız 4 ki yönetimin en iyi biçimi hiç yönetmeyen bir yönetimdir’ ve insanlar bunun için hazır oldukları zaman, sahip olacakları yönetim biçimi de bu olacaktır.”[H. Thoreau, “Civil Disobedietıce" s. 222.]

Devamlı bir ordu bulundurmaya karşı yapılabilecek pek çok ve güçlü argümanların, devamlı bir yönetim biçimine karşı da yapılabileceğini, çünkü ordunun yönetimin bir aleti olduğunu da ilâve ediyor.

Görüldüğü gibi Thoreau, daha ilk cümlelerinden itibaren anarşist (yönetim yokluğu taraftan) fikirler ortaya koyarak başlıyor sözlerine. Burada Thoreau devlete karşı aktif bir isyan taraftarıdır. Her ne kadar şiddet kullanmayı ihtiva etmiyor ise de, vergi ödememek ve Fransız İhtilâli’nden sonra gelen askerlik görevini reddetmek suretiyle ortaya konacak bir prensip aksiyonunun, devleti çökertmeye yeteceğini savunuyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu hususunda sezgici bir idrâke dayanan bu prensip aksiyonunun, insanın kendi vicdanının dikte ettiği emirlere göre davranmasından ibaret olduğu söylenebilir. Thoreau’nun Türkiye’deki tesirleri cümlesinden olmak üzere, bir gazetede yayınlanan makalesinde Şahin Uçar da bir yazısında şu prensibi iktibas etmiştir:

“Bu kelâmı daha da netleştirmek için, bir 19. asır Amerikan filozofu olan Henry D. Thoreau’dan (ki fikirleri Tolstoy’a Gandi’ye, Martin Luther’e ve zamanımızdaki birçok batılı politik harekete tesir etmiş ve modem dünyanın tarihinde mühim rol oynamıştır) benim de benimsediğim bir prensibi iktibas edeceğim: “The only obligation which I have a right to assume is to do at any time what I think right”: Tasavvur ve deruhte etmek hakkına sahip olduğum yegâne vazife, her zaman, sadece doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapmaktır.[ Ş. Uçar, “Kelime-i Tevhid”, Yeni Düşünce Dergisi, Ankara 1987.]

Bu prensibi Thoreau’nun kendi karakterine nisbet etmek de mümkündür. David Reissmann, The Lonely Crowd isimli eserinde, Amerikan sosyal karakterini tahlil ederken, başlıca sosyal karakter tipleri olarak, ‘traditiondirected’, ‘innerdirected’ ve ‘otherdirected’ (geleneğe yönelik, kendi vicdanı tarafından yönlendirilen ve başkaları tarafından yönlendirilen) şeklinde bir sosyal karakter tiplemesi yapar. Riesman’a göre, sanayi toplumu ortaya çıkıncaya kadar, yani modem dünya tarihinden önce, geleneksel cemiyetlerde, sosyal karakteri biçimlendiren ve yönlendiren şey ‘gelenekler’ idi. Ancak, modem devirlerde batıda çoğunluk, Thoreau’nun bu prensibinde de gösterdiğimiz gibi, kendi iç âleminin, kendi vicdanının sesi tarafından yönlendirilen ‘innerdirected’ yahut başka bir tabirle autonom (bağımsız) sosyal karakter tiplerinden oluşmaktadır.

Bugünkü Amerikan tipi ise, büyük çoğunluk itibariyle, massmedia ortamında yaşanan hayat tarzı sebebiyle, başkaları tarafından yönlendirilen davranış kalıplarına sahiptir. Ziraat toplumlarının geleneğe bağlı şartlarında, Thoreau, bir egzantrik olarak görünebilir. Ancak David Riessman’ın bu tasnifine göre, modem çağların düşünce iklimine tercüman olmaktadır. Diğer taraftan, ikide bir fikirlerini değiştiren, sabit ve yerleşmiş yahut kuvvetli inançları olmayan (bugünkü şartlarda) başkalarının yönlendirdiği davranış kalıpları ile modern Amerikalı’nın sosyal şahsiyetine, bir başka bakımdan, “şahsiyetsizlik” demek de mümkündür. Reisman’ın uzun uzadıya külfetli ve yetersiz tariflerden kaçınmak için, modem Amerikan sosyal karakteri olarak gösterdiği ‘otherdirected’ tipinin en iyi numunesi olarak, Tolstoy’un Anrıa Karanina eserinin giriş kısmında yer alan, Stefan (Anna Karanina’nın, ihanet ettiği kansı ile arasını bulmak için ziyaret ettiği, erkek kardeşi) tipini veriyor.[D. Reismann’  The Lonely Crowd, Passim, s. 15-40.] Hakîkaten, modern Amerikalının, gazetelerde popüler olan görüşlere göre, çevrede yaygın olan fikirleri hemencecik benimseyen, ‘konformizm’,hayatını yaşama, iyi yiyip içme ve seks düşkünlüğü gibi özellikleri, bu tipin şahsında, üç beş sayfalık çarpıcı bir tasvirde, gayet güzel anlatılmıştır.

Bu hesapça, Amerika’nın sanayileşmeye geçiş (süreci) içinde, gelenekçi ziraî cemiyet ile modern Amerikan cemiyeti arasındaki bir zamanda, 19. asır transcendalist felsefe ekolüne mensup olan Thoreau’nun bağımsız yankee karakteri, yahut autonom (innerdirected) karakter özelliği, zikredilen bu prensipte en mükemmel ifadesini bulmuştur, denilebilir.

Böylece, ‘sadece kendi vicdanından emir alarak motive edilen’ bir aksiyon, “nesneleri ve münasebetleri değiştirir” ve şu hâlde, “esasen devrimcidir.”Radikal sosyal reformlar, meselâ köleliğin kaldırılması (ki Thoreau hayatı boyunca bu mesele üzerinde durmuş ve bunu teşvik etmişti) seçilmiş yönetim temsilcilerinin istekleriyle yahut diğer dolaylı demokratik usullerle varılabilecek bir sonuç değildir ve ancak, her dürüst insanın kendi doğrudan doğruya (direct) aksiyonu ile mümkündür. Bu ise, ferdin haklarını böylesine kötüye kullanan bir yönetimin şahsen ve maddeten, taraftarı olmaktan sarfınazar etmekle mümkündür. Thoreau’nun vergileri ödemeyi reddetmek suretiyle pratiğe döktüğü, ‘Barışçı Devrim’, böyle bir şeydir. Felsefe Ansiklopedisi’ ndeki Thoreau maddesinin yazarına göre, Kierkegaard’ın, The Present Age (1846) kitabı ve Communist Manifesto gibi eserler ile yerleşmiş düzene karşı (established order) daha geniş muhtevalı bir protesto ortaya koyan Avrupa idealizmi içinde ‘Civil Disobedience’i de saymak mümkündür: her ne kadar mahallî bir New England context’i içinde yazılmış ve teorik olarak fazla sofistike değil ise de, Thoreau’nun eseri ile bunlar arasında tarihî bir bağ görülebilir. Marx gibi Thoreau dahi, tam bir İnsanî tatmin hissi verebilecek yeni bir ekonomik model (Walden örneğinde olduğu gibi) vererek mevcut statükolara karşı çıkmıştır. Ve yine Kierkegaard gibi, ferdiyetin “unique”liğini (biricik, benzersiz ve vazgeçilmez olduğunu) vurgulayarak, nihaî değer kaynağı olarak ‘şahsiyeti’ göstermiştir. Ancak, Tanrı ile diyalog yerine, tabiat ile diyalog suretiyle, bu radikal görüşlerin icbar etmesi sebebiyle meydana gelen, izolasyonu (yalnızlık ve tecrid duygusunu) aşmak istemiştir.[ Michael Moran, “Thoreau” maddesi, s. 122.]

Mutlak monarşiden, meşrutiyet monarşisine ve meşrutiyetten (sınırlı monarşiden) demokrasiye doğru meydana gelen ilerleme, aslında ferdiyete karşı gerçek bir saygıya doğru bir ilerlemedir. Hattâ Çinli filozof bile imparatorluğun temelinin fertler olduğunu kabul edecek kadar akıllı idi.

Bizim bildiğimiz şekli ile demokrasi, bir yönetim biçiminde mümkün olan en son gelişme olabilir mi?

 Bir adım daha ilerleyerek, insanların haklarını tanımak ve organize etmek mümkün değil midir?[1]

Tabiî burada kastedilen anlam, çağdaş insan hukuku ve bununla ilgili uluslararası örgütler değildir. Thoreau, tıpkı Tolstoy’un da tavsiye ettiği gibi, tabiatla uğraşıp toprağı ekip biçerek, zarurî ihtiyaçlarını tamamen kendi karşılayarak, Walden örneğinde olduğu gibi, mevcut müesseselerin ve sosyal organizasyonun dışında bir hayat tavsiye ediyor. Manc ve Tolstoy’un da gösterdikleri gibi, gerçekten de ekonomik ve İnsanî bağımsızlığın başka türlü mümkün olmadığı yahut başka bir ifade ile emeğin yabancılaşması ile ortaya çıkan sosyal kötülüklerin, mevcut sosyal organizasyon biçiminin sonucu olduğu, doğrudur. Ancak bunun bütün medenî cemiyetlerin temel vasfı olan, işbölümü ve bu işbölümüne uygun bir sosyal organizasyon zarureti olduğunu, unutmamak gerekir.

Tolstoy ve Thoreau medeniyete pek fazla değer vermezler. İptidâî kültürlere mahsus bir hayat tarzını tavsiye etmekten kaçınmazlar. Diğer romantik yazarlar gibi, bunlarda da, tabiat ve cemiyet dialektik zıtlıklardır. Thoreau’ya göre, tabiat ‘mutlak hürriyet ve vahşeti’ temsil ederken, cemiyet sadece, ‘Sivil (sınırlı ve sun’î) bir hürriyet ve kültür’imkânını sunmaktadır.

Emeğin yabancılaşması sonucu ortaya çıkan sosyal yabancılaşma ve diğer yabancılaşma biçimleri hakkında son söz olarak, biz ne diyebiliriz?

Bu başka ve geniş hacimli bir yazının konusu yapılmak gerekir. Ancak bir çeşit son söz olarak, Thoreau ve Tolstoy’un bu fikirleri hakkında kısa bir değerlendirme için bu kitaptaki “Gençlik ve Yabancılaşma” yazısına bakılabilir.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:179190

********************************

GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

Cumhuriyet Üniversitesi bilgi şöleni bildirisi, 1985.

Gençliğin meselelerine, dilimizde ‘yabancılaşma’ tabiriyle ifade edilmekle beraber aslında çok daha geniş bir muhtevası bulunan ‘alienation’ mefhumu açısından bakılınca, bu meselelerin, sırf gençlik devresine mahsus ve gençlerle ilgili olmaktan ziyade, gerçekte sosyal organizasyonun kaçınılmaz neticeleri olduklarını görmekteyiz. Bu sebeple ‘gençliğin problemlerine, sosyal transformasyon problemine irca edilmesi gereken ve bu husus gerçekleşmedikçe halledilmesi mümkün olmayan sosyal organizasyon probleminin bir tezahürü olarak bakmak ve daha radikal bir çözüm yolu bulmak için problemin asıl sebeplerini incelemek gerekir. Hâlbuki bu usul, bugünkü cemiyetlerin sosyal strüktürünü( düzenlemek, biçimlendirmek, şekillendirmek) meydana getiren tarihî gelişmelerin esaslı ve şümullü bir tefsirini yapmak gibi, beşerî hikmet ve aklın üstünde denebilecek kadar zor bir işin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Bu hâl, gençliğin problemlerini münakaşa ederken, lâf kalabalığından ibaret nasihatler veya tarihî gelişmelerin basitçe şemalaştırmasından ibaret birtakım ideolojilerin telkini şeklinde bir tavır benimsememizi mazur göstermez.

Gençlere şunu-bunu tavsiye etmeden önce, nasıl bir problemle karşı karşıya olduğumuzu bilmeli ve bir çözüm yolu bulduysak onu konuşmalıyız.Her şeyden evvel, beşerî faaliyetlerin hepsine tatbik edilebilecek bir perspektif bulmalı ve problemi öyle formüle etmeliyiz ki, bu formül, bugüne kadar ortaya konulan görüşlerdeki doğruluk paylarım ihtiva edebildiği gibi, yanlış ve yanıltıcı hususlar da tarif ve tefsirimizin dışında kalsın.

Sosyologların çok kullandığı ‘anomi’ mefhumu (cemiyette sosyal normların yokluğu manasına gelir) yerine ‘alienation’ (yabancılaşma) mefhumunu tercih edişimizin sebebi ise bu mefhumun çok şümullü tarif ve tefsirlere müsait oluşudur. Gençliğin meseleleri aslında birer alienation vâkıası olarak görülmeli; alienation vâkı ası ise bir tarihî perspektif içinde incelenmeli ve tarih felsefesi açısından, müesseselerin ve sosyal organizasyonun ne suretle alienation hâdisesine yol açtığı anlaşılmalıdır; ancak ondan sonra, problemlerin hâl çaresi üzerinde makul ve ciddi fikirler serdedilebilir. Alienation kavramı için bu konudaki tercümemize bakılabilir.

Alienation mefhumu: Önce şahsî tarih anlayışına göre, sosyal problemlerin aslî sebebi olan alienation hâdisesini, bir tarihî perspektif içinde tefsir edecek ve nihayet gençliğin problemlerinin aslında sosyal strüktürden doğan problemler olduğunu gördükten sonra, sadece gençliği değil bütün cemiyeti ve bütün insanlığı ilgilendiren sosyal transformasyon problemi hakkmdaki düşüncelerimi, bu tebliğin dar çerçevesi dahilinde hulâsa etmeye çalışacağım.

Beşeriyetin tarihine baktığımızda Pekin adamından bu tarafa belki 500 bin yılın toplayıcı ve avcı kültürleri şeklinde iptidâî kültürlerden ibaret olduğunu ve ancak son 10 bin yılın medeniyet dediğimiz gelişmiş kültür hususiyeti gösterdiğini görürüz. Ziraat inkılâbının hemen arkasından Filistin’deki Eriha şehrinin kurulduğunu görüyoruz. İnsanoğlunun tabiattaki hâdiseleri anlaması sayesinde, hayvan ve bitki ehlîleştirmek mümkün olmuş ve bu insanların sadece günlük ihtiyaçlarını değil, gelecekteki yiyecek ihtiyaçlarını da garantiye almasını temin etmişti. Ancak bu sayededir ki rahip, asker, yönetici gibi üretici olmayan sınıfların ihtiyaç fazlası üretimi tüketerek kendi günlük maişet kaygılarından kurtulması ve bu aslında üretici olmayan faaliyetlerini yürütmeleri mümkün olabilmiştir. Bunun çok açık ve trajik bir ma’nâsı vardır: Demek ki medeniyet, “asıl üretici sınıfların istismârı” şeklinde, bir sosyal adaletsizlik temeline istinâd etmektedir. Şimdiye kadar medeniyeti putlaştırmakla meşgul olan mütefekkirlerin anlayamadığı husus şudur:

Sosyal adaletsizlik olmadan medeniyet mümkün olmadığı gibi, bir medeniyetin terakkisi de bu sosyal adaletsizlik nisbetinin artmasına bağlıdır: Yani, asıl üretici sınıfın kendi ihtiyacından çok daha fazlasını üretebilmesi ve onların sırtından geçinebilen nüfusun fazla olabilmesine.

BENİM TARİH ANLAYIŞIMA GÖRE, BU SOSYAL ADALETSİZLİK VE BU HÂLİN ZARURÎ KILDIĞI MÜESSESELER, KAÇINILMAZ OLARAK CEMİYETİN FARKLI SINIFLARA AYRILMASINA, YANİ SOSYAL ALİENATİONA VE SOSYAL ALİENATİON DA PSİKOLOJİK ALİENATİON VE SAİR ALİENATİON ÇEŞİTLERİNE YOL AÇAR.

İptidâi kültürlerde dahi yabancılaşma vâkıası mevcuttur zira mefhumu Hegel’in tarif ettiği tarzda anlayacak olursak her nevi yaratıcı faaliyetin bir alienation prosesi olduğunu kabul etmemiz gerekir ancak medeniyete mahsus olan bazı şartlar sebebiyle, medenî terakkiye paralel olarak alienationun da devamlı bir şekilde arttığını, bu medenîleşme ile birlikte yabancılaşmanın birçok çeşidinin ortaya çıktığını ve yayıldığını müşahede etmekteyiz.

Kültür ihtilâli, kültürel dejenerasyon ve kültür şoku meydana gelen memleketlerde ve bu cümleden olmak üzere Türkiye’de muhtelif alienation çeşitlerinin daha derin ve cemiyeti sarsacak ölçüde büyük problemlere yol açtığı net bir şekilde görülebilir.

Bu problemler gençlik üzerinde kesifleşmekte ve onları şiddet kullanma ve isyankârlık gibi tavırlara itmektedir.

Dikkat edilecek olursa, endüstrileşmiş ülkelerde bu problem daha fazla kesafet kazanmaktadır. Postindustrial veya başka bir deyişle süperteknoloji ülkelerinde bu problem çok daha büyük nisbette mevcut olmakla beraber, beşerî alienationun yerine ‘makine alienationu’nun geçmekte olduğu görülüyor. Her nevi faaliyetin neticesinin bir alienation sayılabileceğini nazarı itibare alacak olursak, çağımızda korkunç bir ölçüde yayılmış olan ve hemen hemen bütün kötülüklerin mucib sebebini teşkil eden bu problemin basit tedbirlerle hâlledilemeyeceği anlaşılır.

Gençliğin problemlerine esasen bütün medenî cemiyetlerde ve bütün sosyal sınıflarda müşahede edilen birçok problemin aslî sebebi olan, bu alienation hâdisesi perspektifinden bakılınca beşeriyetin bu hastalığı doğru bir şeklinde anlaşılıp ona göre bir çözüm yolu bulunmadıkça bu problemlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.

Bu sadece, genç ve tecrübesiz olmaktan ötürü, cemiyetin bazı hususiyetlerine karşı çıkmak ve bunları kolayca değiştirebileceğini zannetmek şeklindeki “birtakım yeni yetmelere” mahsus bir intibaksızlık probleminden ibaret olmadığı gibi, sırf bazı cemiyetlerin problemi de olmayıp, bütün medenî cemiyetlerin en mühim problemidir.

Problem bir sosyal organizasyon problemi olduğuna göre, bu problemin tek çözüm yolu var demektir:

Medenî sosyal organizasyonunun yapısındaki sosyal adaletsizliği yok edebilecek bir sosyal transformasyonu gerçekleştirebilmek. Bu ise kolay olmadıktan başka, değişikliğin aleyhinde olanların tepkisine yok açmak suretiyle şiddetli sosyal mücadelelere yol açmak tehlikesi vardır.

Vakıa bugüne kadar, ma’nada birçok ütopik nazariye ve inanç sistemleri ortaya konulmuştur. Bu nazariyeler uygulamada hiç arzu edilmeyen neticelere yol açabilmekte ve meselâ Marksist idealleri tatbik eden bazı ülkelerde parti mensubu olan idareci sınıflarla halk yığınları arasındaki sosyal alienationÇarlık zamanında kinden veya diğer medenî cemiyetlerde görülen ve bilinenlerden çok daha fazla olabilmektedir.

Şimdiye kadar bu hususta imali fikir eden mütefekkirlerin dikkat etmedikleri cihet şu ki, bu problem, medenî cemiyetlere mahsus olan ve ‘medenî’ bir cemiyet hayatında kaçınılması mümkün olmayan adaletsizlik’ temeline istinâd etmekte ve bu hâlin artışını tervîc ve teşvîk etmektedir. Vaktiyle kapitalist endüstri cemiyetlerinin sosyal organizasyonuna bir tepki olarak doğan ve gelişen, Marx’ın komünizmi, Pruodhon ve Bakunin’in anarşizmleri ve meselâ Amerika’lı Henry George’un, ‘tek vergili İktisadî sistemi’ gibi nazariyeler, muhtelif ülkelerde tatbik edilmiş ve edilmektedir. Netice pek parlak değildir.

Kanaatimce, bunlar arasında sadece Leo Tolstoy’un görüşleri, o da ancak bazı çok yeni teknolojik gelişmelerin zorlaması sebebiyle, nisbeten gerçekleşmesi mümkün olan bir çözüm yolu olarak aktüalitesini muhafaza edebilecek gibi görünmektedir. Bu zat, sosyal sınıflar arasında istismar ve sosyal adaletsizlik olmaması için ve emeğin yabancılaşması gibi kötülüklerden kurtulabilmek için, tek bir çare olduğunu; bunun da herkesin bütün ihtiyaçlarını bizzat üretmesi ve başkalarından hiçbir hizmet talep etmemesi olduğunu iddia etmişti. Zamanında çok revaç bulan ve Tolstoy’cu cemiyetler ce çeşitli ülkelerde tatbik dahi edilen bu görüşün başlıca kusuru şudur:

Böyle yaşamayı kabul ettiğimiz takdirde medeniyetin pek çok kolaylığından ve konforundan vazgeçmek ve ancak zarurî ihtiyaçlarımızı üretmekle iktifa etmek zorunda kalırız. Aksi takdirde, bütün ihtiyaçlarımızı tek başına karşılamamız mümkün olmadığından, işbirliği yapmak zarureti ve binnetice sosyal adaletsizlik kaçınılmaz olacaktır.

Medeniyet hürriyeti ve huzuru yok etmiş, fakat bunların yerine vazgeçemeyeceğimiz birtakım nimetler ikame etmiştir. Ancak bugünkü Amerika ve Japonya’da proleteryanın vazifesini artık robotların yapmaya başladığı ve yakın gelecekte, belki de bütün ihtiyaçlarımızı robotların karşılamakta olduğu bir dünyada yaşamaya mecbur olacağımızı hesaba katacak olursak, bunun bir bakıma diğer insanların emeğine artık ihtiyaç kalmayacağı için gerçekleşmiş olacağını ve sosyal alienationun yerine ‘makina alienationu’nun geçeceğini söyleyebiliriz.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:98-102

 

—————–

     [1] Ş. Uçar, Patterns and Trends in History isimli kitabında Ş. Uçar’ın iktibas ettiği, “the progress from an absolute monarchy to a democracy, is a progress toward a true respect for the individual. Even the Chinese philosopher was wise enough to regard the individual as the basis of the empire. Is a democracy, such as we know it, the last improvement possible in govemment? Is it not possible to take a step further towards recognizing and organizing the rights of man?” sözleri Thoreau’nun ferdiyete verdiği değeri göstermektedir:

CÜNEYT ÜLSEVER’DEN MEDYA GERÇEĞİ


 (Medyanın takipçileriyseniz, bu yazıyı okunca arkaplanda neler olduğunu göreceksiniz. )

Türkiye’de insan kaynakları üzerine doktora (Harvard Üniversitesinde) yapan ilk kişi Cüneyt Ülsever. Yolu gazetecilikten daha çok ‘köşe yazarlığıyla kesişmiş bir isim. Sohbet arasında anlattığı hikâyesi de iyi kurgulanmış bir roman senaryosu gibi; “Aşk, hırs, başarı, ayrılık…” Bu nedenle de kendisine Hürriyetten atılması ile ilgili süreci için sözü bırakmadan önce kendi ağzından hikâyesinin özetini vermek istedik:

“Hasbel kader dedikleri bir tabirle bankacılık sektörüne girdim. 1983 yılından 1990 yılına kadar yaklaşık 7 sene bankacılık yaptım. Emlak Bankasında 36 yaşında Türkiye’nin en genç yönetim kurulu üyesi ve genel müdür yardımcısı oldum. O dönem Emlak Bankası Türkiye’nin üçüncü büyük bankasıydı. Hiç keyif almadım. İktisat Bankasında insan kaynakları müdürü görevimi yürütürken Özal bankacılıkta bir gençleştirme hareketine başladı. O dönemlerde “Özal’ın Prensleri” diye bir kavram çıkmıştı. Beni Emlak Bankasına o zamanki adıyla Anadolu Bankasına genel müdür yardımcılığına davet ettiler. Ve bir gün kendimi birden bire üçlü kararname ile Anadolu Bankasının genel müdür yardımcılığına atanmış buldum.

Hatırlıyorum, Maslak’ta iki tane kocaman bina vardı. Bir akşam bu binaları gezdim. Tam anlamıyla o gün bende Aziz Nesin’in Zübük romanında geçen söz hayata geçti; “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış.”Birdenbire ben o bankanın haşmetini kendi gölgem zannetmeye başladım ve bir müddet bundan çok büyük keyif aldım. Benim ruhumda yönetmek ihtiyacı çok yüksektir. Dönem itibariyle ben Özal’la çok yakın çalıştım. 35-36 yaşlarında bir insanın bulunduğu ülkenin başbakanıyla beraber çalışması, onun evine girip çıkması çok önemlidir. Benim uzmanlığım insan kaynakları olduğu için başbakana insan kaynakları üzerine brifingler verdim. Başbakan Özal’la brifinglerimiz karşılıklı sohbet ederek geçiyordu. Geceleyin saat 11.30’da başbakanlık konutuna gidiyorduk. Bunlar benim en başında egomu çok okşadı. 37 yaşımdayken Emlak Kredi Bankasıyla Anadolu Bankası birleştirildi, Emlak Bankası oldu ve ben bir de yönetim kurulu üyeliğine atandım. Bunun cazibesi de bir müddet bende hâkim oldu. Fakat bir süre sonra ruhumun bankacılığa uygun olmadığını gördüm. Ayrıca o dönemde şimdiki eşime âşık oldum. O zamanlar çok kötü bir evliliğim vardı. Eşimi boşayıp şimdiki karımla evlendim. Bu olay o dönem büyük bir olay haline geldi ve beni bir yol ağzına getirdiler. ‘Ya aşkını seçeceksin ya da bankacılık kariyerine devam edeceksin’ dediler. O zamanlar ben başbakanın siyasi kadrolarında da düşündüğü bir insandım. Ama işimle eşim arasında bir tercih yapmam gerekince bir gece yattım, sabah kalktım ve âşık olduğum kadını tercih ettim. Üçlü kararname ile atandığım yerden istifa ettim.”

“….Devamlı boş kaldıkça yazıyordum. Biri roman iki kitap tamamladım. İki sene kapı kapı gezdim, kimse kitaplarımı basmak istemedi. İnsanın bu zamanlarda çok morali bozuluyor.”

Hürriyet‘le yollarının ayrılmasından sonra Oda TV yazarı olan Ülsever, iktidar baskısı nedeni ile kovulduğunu söylüyor ve bir zamanlar programlarına katıldığı, görüştüğü basın dünyasındaki arkadaşlarına sitem ediyor. Başbakan Erdoğan’a da işten kovulması nedeniyle tepkili yaklaşan Ülsever, “Hakkımı helal etmeyeceğim” diyor…

Yeni Şafak’a yazı göndermenizle başlayan süreç ve 28 Şubat sizin için nasıl geçti? Neler oldu?

Yeni Şafak gazetesinin Serbest Kürsüsü gibi dışarıdan insanlar yazıyorlardı buralarda, oraya yazılar yollamaya başladım. Maaş falan almıyorsun, okur köşesi gibi bir şey. Sonrasında dönemin mağduru olarak Kanal 7 beni tespit etti. Kanal 7’de de arada bir konuşmaya başladım. Hatta Ahmet Hakan o zamanlarda haberleri okuyordu. Ahmet’in haber programında o günkü dış göz olarak haberleri yorumlamaya başladım. Yaptığım bu işlerde para almıyordum. Sonrasında bana dediler ki, ‘Gel bize özel bir program yap.’ İşte o zaman para almaya başladım. İlk defa gazetecilikten para kazanmaya başladım. Sonra benim kitaplarımı Timaş Yayınları yayınlamaya karar verdi. Onları hâlâ minnetle anıyorum. Yataktaki hastaya ilaç oldular. İki kitabı birden yayınlayacaklarını söyleyince ben uçtum. Sonradan Samanyolu TV “Bize gel” dedi. Samanyolu TV’ye geçtim. Burada da haftada bir gün, bir saat program yapıyordum. Fakat öyle komik bir şey oldu ki. Bunlar hem askerden mağdurlar, hem de çok sansürcüler, korkuyorlar. Kanal 7ye kızıyordum, “Siz mağdursunuz ben çıkıp konuşuyorum ve de siz beni susturuyorsunuz” diyordum. Samanyoluna gittim, iki ay sonra fark ettim ki bunlar hepten ödlek.

Yazdıklarınızın, söylediklerinizin tepkimeleri nasıl oldu?

28 Şubat döneminde 7 tane davadan yargılandım. Toplam 49 yıl hapsim istendi. Hepsi de beraatla sonuçlandı. Çok tepki alıyordum. İlginç bir tepki de kendi çevremin tepkisiydi. Benim yaşadığım çevre genellikle 28 Şubat dönemine destek veren bir kitleydi. Ben bu grubun içerisinde tek başıma kara koyun gibi askerin siyasete müdahalesini her koşul altında hukuken ve demokratik eğilimler açısından kabul görmüyordum.

“Ergun Babahan, Fatih Altaylı, Fatih Çekirge ve Metehan Demir, Çevik Bir’in ulağıydı”

Ergun Babahan’a, Fatih Çekirge ye, Fatih Altaylıya bakalım. Bugün hükümetin her dediğini haklı bulan insanlara bakalım. Nazlı Ilıcak o zamanlarda darbeye methiyeler düzüyordu.

Türkiye garip bir ülke.

O dönem itibariyle asker çağırdığı zaman brifinglere gidiyorlardı. Asker içeri girdiği zamanlarda ayağa kalkıyorlardı. Şimdi bu adamların çoğu aynı muameleyi Recep Tayyip Erdoğan’a yapıyorlar. Şu anda sadece isimler değişti. O zaman ki yöneticilerin adı paşaydı. Şimdi adı Başbakan. Değişen hiçbir şey yok. Bu Türkiye denen ülke böyle bir ülke. Türkiye şunu da kaldırıyor, Ergun Babahan, Fatih Altaylı, Fatih Çekirge ve Hürriyetin Ankara temsilcisi Metehan Demir resmen Çevik Bir’in ulağıydı. Metehan’ın eline yarın bu yayınlansın diye zarf tutuşturulurdu. Enis Berberoğlu 28 Şubat’ta askere karşıyım diye benden nefret ediyordu. Çünkü Enis Berberoğlu da askeri ayakta alkışlıyordu. Bizim ülkemizin hafızası yok. Çıkıp da birileri “Kardeşim siz o zaman böyle yaptınız, şimdi hangi yüzle ortalıkta geziyorsunuz” demiyorlar. Ar damarını çatlattın mı bitiyor bu iş. Kimin kazanacağını tarih belirleyecek. Elinde sonunda hepimiz toprağın altına gideceğiz. Geriye söylediklerimiz, eserlerimiz kalacak. Şu odada bile söylediklerim kayda giriyor. Hiç birimiz söylediklerimizi de inkâr edemeyeceğiz. Ben bunu dememiştim, yazmamıştım diye bir şey yok. Artık HZ. GOOGLE DİYE BİR ŞEY VAR. Cüneyt Ülsever 28 Şubat ta ne demişti diye bastığınız zaman hepsi takır takır çıkıyor.

Peki, Hürriyet ile yolunuz nasıl kesişti?

28 Şubat döneminde birden bire Hürriyet gazetesinin askere karşı muhalif olan yazarı Yavuz Gökmen hayatını kaybetti. Çok acı bir şeydi. Yavuz Gökmen hayatını kaybettikten sonra Hürriyet gazetesi bir arayış içerisine girdi. Bu arada benim ilk romanım Kara Dul yayınlanmıştı. Ben Yavuz abiye de kitabımı yollamıştım. Ben yolladıktan bir hafta sonra da Yavuz abi hayatını kaybetti. Ertuğrul Özkök, Yavuz abi hayatını kaybettikten sonra cenazeye oradan da evine taziyeye gitmiş. Taziyeye gittiği zaman benim kitabım dikkatini çekmiş. Yavuz abinin eşine dönmüş ve ‘Bir hatıra olarak Yavuz’dan bu kitabı alabilir miyim?’ diye sormuş. Ertuğrul Özkök uçakla Ankara’dan İstanbul’a dönerken bu kitabı okumaya başlıyor. Gecesinde bu kitabı okumayı bitiriyor. Bana bir gün telefon geldi. Ertuğrul Özkök un aradığını söylediler. Hiç hayatımda o güne kadar Ertuğrul Özkök’le tesadüfen bile aynı ortamda olmamıştım. Gayet nazik bir dille “Rica etsem gazeteye gelir misiniz” diye sordu. Ertesi gün Hürriyet’e gittim. Tabi ben merak etmeye başladım. Birden Yavuz abiyi anlatmaya başladı. Sonrasında ‘Bir köşe yazarına ihtiyaç oldu, ben senin romanını okudum, sonrasında Yeni Şafak’ta yazdığını öğrendim. Oturdum, yazılarının hepsini okudum. Biz Yavuz Gökmenin yerine birini alacağız. Sende düşündüğümüz kişilerden birisin’ dedi. Hatta bu isimlerin arasında hiç köşe yazarlığı yapmamış kişinin ben olduğumu bile söyledi. Geldim, eşime anlattım. Ama aradan nerdeyse bir ayı aşkın süre geçti. Hiç bir şey çıkmadı. Yavaş yavaş kendimi alıştırmaya başladım. Eşim de beni teselli etmeye çalışıyordu, çağrılmış olmamın bile güzel olduğunu söylüyordu. Sonra bir gün yine aynı şekilde bir telefon geldi. Arayan Ertuğrul Özkök ‘Cüneyt bey ben size zahmet veriyorum ama bir daha gelir misiniz dedi. Telefonu kapadım, “Olmadı bu iş” diye düşündüm. Ama yine de emin olamadım. Neyse bir araya geldik tekrardan ve bana dedi ki ‘Seni seçtik.’ Hatta hiç unutmuyorum bana dedi ki: ‘Özellikle senin üzerinde durarak ben risk aldım. Bir köşe yazarı olarak geçmişin yok. Bu iş tutar mı tutmaz mı bilmiyorum ama sen gel yazmaya başla dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sağ olsun, viski ikram etti. Türkiye’nin en büyük gazetelerinden Hürriyet’te yazmaya başlayacaktım.

Hürriyet’te yazarken yaşamış olduğunuz ve bugün bile hatırladığınız bir olayı anlatabilir misiniz?

Hürriyet’in bugünkü itibari ile o günkü itibari çok farklıydı. Ertuğrul Özkök yine hiç unutmuyorum bana şöyle söylemişti:

‘Sen köşe yazarı olarak bana bağlısın. Hiçbir editöre bağlı değilsin. Senden sadece iki şeyi yapmamanı istiyorum, gerisinde serbestsin. Birincisi Atatürk’e sövmeyeceksin. İkincisi de Kurana sövmeyeceksin.’

 Ben de ona dedim ki, “Ben sizin gazetenizin genel trendine uygun bir adam değilim.”O da dedi ki “Biz de seni bu yüzden işe alıyoruz.”

“Beni asansöre kadar geçirip öpeceksin”

İşte o zaman bana Hürriyet için istediği şeyleri anlattı: ‘Hürriyet’in bir süper market olmasını istiyorum. Yani müşteri geldiğinde istediği her şeyden bulacak. Dünya gazeteciliği budur.’ Böylelikle ben yazmaya başladım. Ertuğrul Özkök’ün ayrılış tarihine kadar bir kere bana karıştığını görmedim. O dönemlerde 7 tane dava açıldı bana ve avukat ayarladı. Örneğin, 28 Şubatçılar Ankara Sincan’a tankları gönderdiler. Ben gazeteye gireli üç ay olmuştu. Ertuğrul Özkök bir yazı yazdı ve dedi ki ‘Hizbullah’ın yakalanmış olması Sincan’a giden tankların ne kadar haklı olduğunu gösterir.’ Ben de aynı gazetede bunun tamamen yanlış olduğunu, 28 Şubat döneminde MGK’nın hiçbir şekilde Hizbullah’ı konuşmadığını, tartışmadığını hatta Hizbullah’ın devletin kurduğu bir organizasyon bile olabileceğini yazdım. Yazı aynen yayınlandı. Yayınlandığı gün üç dört tane baba gazeteci bana telefon ettiler ve ‘Sen ne yaptın dediler. Düşünsenize askere çatıyorsun, bir de o yetmezmiş gibi kendi genel yayın yönetmenine çatıyorsun. Benim yazımın yayınladığı gün Recai Kutan partisinin Salı günkü toplantısında benim yazımı okudu. Fakat hiç isim vermeden okudu. Sanki kendisinin yazısıymış gibi okudu. Öğleden sonra da komutanlar Gölbaşında toplandılar ve Recai Kutanın okuduğu bu metne karşı bir muhtıra verdiler. Recai Kutan da aynı anda dedi ki ‘Ben yazmadım, Cüneyt Ulsever yazdı” Ben de ertesi günü Recai Kutana çok ağır bir yazı yazdım. Ertesi gün gazeteye girdiğim zaman odama Ertuğrul Özkök geldi. Ne yapacağımı bilemedim. Kovmaya gelmiş olabileceğini düşündüm. Oturdu dedi ki “Ben bir fikri savundum. Sen de karşı bir fikri savundun. Ertuğrul Ozkök un senle hiçbir hesabı yok. Mahsus herkesin içinden geçerek senin yanına geldim ki şenle hiçbir sorunumuz olmadığını anlarsınlar. Beni asansöre kadar geçireceksin ve beni öpeceksin.” Hakikaten de öyle yaptık, asansöre kadar uğurladım gitti. Diğer taraftan tabii ki sonradan bu muhtıra bana döndü. Ben yargılandım. Ertuğrul Özkök bana çok güçlü bir kadro verdi ve ben beraat ettim. Askerin bu kadar güçlü olduğu bu dönemde senin savunduğun parti seni satıyor ama bu genel yayın yönetmenin seni savunuyor.

Doğan Hızlan’dan uyarı telefonu

Her şey bu kadar iyiyken sonrasında ne değişti?

Ertuğrul Özkök gitti. Başka bir dönem başladı. Ben AK Parti dönemini Özkök’le de yaşadım. AK Partiye 2004’e kadar destek verdim, sonra da karşı çıkmaya başladım. Ertuğrul Özkök o dönemde bile yazılarımı sansürlemedi. 2010 yılının Eylül ayından itibaren Enis (Berberoğlu) geleli 6 ay olmuştu, o zamandan itibaren adetini bilmiyorum ama 10’nun üzerinde yazıma müdahale edilmeye başlandı. İlk önce Doğan Hızlan bana telefon etmeye ve ‘Acaba Cüneyt beyciğim şöyle mi yazsak’ diye beni uyarmaya başladı. Aramızda şahsen bir şey yoktu. Bir sansür sistemi kuruldu ve bunu da Doğan Hızlan yapmayı kabul etti. Şubat 2011’de gazeteye davet edildim ve Enis Berberoğlu dedi ki “Aldığımız ekonomik kararlar çerçevesinde yazını haftada dörtten bire indirdim.” Ben ona hiç bir şey söylemedim. Hemen avukatlara gittim ve bana verilen yazı günümde yazımı yolladım ama bildiğim gibi yazdım. Telefon ettiler, bu yazıyı değiştirin diye. Ama ben yazımı değiştirmedim. Yazımı yayınlamadılar. Bu süreç bir ay kadar sürdü. Ben kendi avukatımdan aldığım taktikle aynı yazıyı yolladım. Böyle bir ay geçti. İpler koptu. Sonunda bana Hürriyet okurunu Hürriyet gazetesine karşı kışkırttığım gerekçesiyle bir yazı geldi ve beni gazeteden ayırdılar. Sonrasında da ben mahkemeye gitmeye karar verince uzlaşalım dediler. Allah razı olsun hukuken hakkımın üzerinde bir tazminat aldım. O dönemde Ertuğrul Özkök sadece köşe yazarıydı ama moral arkadaşı olarak inanılmaz yanımdaydı. Hatta sonrasında buluştuk, çay kahve içtik. İlginç bir adamdır hâlâ arar sorar.

Ne hissettiniz o dönemde peki?

Gazete hiçbir zaman siyasi baskı nedeniyle atıldı demez. İlk önce üzüldüm sonra kızdım. Belirli kişilere çok kırgınım. Hatta iki kişiye çok kırgınım. Onlara bir daha selam vermek istemiyorum. Ama kim olduklarını söylemeyeceğim.

O zamanlarda Hürriyet’de ki yeni düzenin beni taşıyamayacağının farkındaydım. Fakat atılmak her zaman için kötü bir duygu. Bilsen de başına geleceğini yine de üzülüyorsun. Seni istemiyoruz kelimelerini duymak insan doğasına aykırı. Oradaki kişilerle hiçbir problemin olmadığı için de daha kötü oluyorsun. Benim Aydın Doğanla hiçbir problemim olmadı. Allaha şükür ekmeğini yedim.

“Benden kahraman yarattılar” Ekonomik olarak bir kaybınız oldu mu?

Ekonomik olarak bir sekteye uğramadım. Beni gazeteden şu ya da bu nedenle uzaklaştıran kişiler istemeden benden bir kahraman yarattılar. Benim hak etmediğim bir kahramanlığı verdiler bana. Ben o kahramanlığı hak etmiyordum. Çünkü ben o dönemde çok ama çok sayıda televizyon programına katılıyordum. O dönemin çok talep edilen kişilerinden biri olmuştum. Hatta Habertürk’te çalıştığımı düşünen kişiler vardı. Seçimlere giden dönemde çok yüklü bir şekilde hükümete yükleniyordum. Bu AK Partiye oy vermeyen kitlede muazzam bir şey yarattı. Bu insanlar benim gazeteden hükümete karşı çıktığım için kovulduğumu söylediler.

Kovulduktan sonra basın dünyasından destek geldi mi?

Ben yazılarımı değiştirerek yumuşatarak hâlâ yazıyor olabilirdim. Ben Hürriyeti’n içinde yaşıyor olabilirdim.

Ben atılmadan önce Ahmet Hakan Tarafsız Bölge ye beni üç defa üst üste çağırırdı. Atıldığım günden sonra beni bir kez aramadı.

Türkiye budur. Programa çağırmayı bırak, bir kez bile beni aramadı.

Şirin Payzın beni bir kere aramadı. Bunlar çok acı.

Ama bunların içinde minnetle anacağım Ayşenur Arslan gibi isimler de var. Beni hemen ertesi gün aradı.

Ya da Yiğit Bulut bana her gün telefon ederdi, sonrasında bir kez bile aramadı. Habertürk’teki arkadaşlar tak diye birden kesildi. Bunu bırak medya dışında arkadaşlarımdan bazıları benle telefonla bile görüşmeyi kestiler.

Hiç alakası olmayan kanallar beni çağırmaya başladı.

“Demokrasi kurbanıyım”

Bir gün Oda TV’den beni aradılar ve ‘Bizde yazar mısınız dediler. Ayrıldıktan bir ay sonra Yurt gazetesinde yazmaya başladım. Demokrasi daha çok kurban verecek. Ben kurbanlardan biriyim. Ben mağdur iken Recep Tayyip Erdoğan’ın yanındaydım, mağrurken karşısındaydım. Genellikle mağdurken karşısında olursun mağrurken yanında olursun. Bakınız Metehan Demir, Fatih Altaylı bakınız Fatih Çekirge.

“Başbakan Erdoğan’a hakkımı helal etmeyeceğim” Kırgınlıklarınız ya da kızgınlıklarınız var mı peki?

Eğer benim inandığım gibi kul hakkı diye bir şey varsa eğer diğer dünyaya gittiğimde bana Recep Tayyip Erdoğan’a hakkını helal ediyor musunuz derlerse hakkımı helal etmeyeceğim. Çünkü ben ona çok emek verdim. Hakkımı helal etmeyeceğim.

Bizim ülkemizde her atılan her hapse girene karşı diğer gazetecinin reaksiyonu “Allaha şükür ben değilim” oluyor. Hürriyet gazetesinden bir Allah’ın kulu bana telefon edip geçmiş olsun demedi. Her şeyi bir kenara bırakın yüzde yüz haklı olarak atılmış dahi olsam, Hürriyet‘ten hiçbir arkadaşım bir telefon açıp geçmiş olsun demedi. “Bunun telefonu dinleniyor, ya benim telefonumda dinlenirse, ya benim telefonumda takılırsa” diye düşünüyorlar. Savaşta bile taraflar birbirlerinin ölülerini gömmesine izin veriyorlar. Taziye veriyorlar, geçmiş olsun diyorlar. En doğal şey karşı tarafa bir geçmiş olsun demektir. Türk basınında böyle bir şey yok. Bizde düşenin dostu olmaz.Şu anda Türk basınında ki en büyük bela hapisler yahut gazetecilerin işten atılması değildir, bunların sonucu olarak oto sansür uygulanmasıdır.

“Kovulmadan 16-17 kez uyarı aldım”

Bence en önemli mesleki ayıp budur. Bugün yazı işleri (istisna gazete ve gazetecilerden özür diliyorum) neyi haber yapmayalım diye tartışıyorlar.Köşe yazarı yazıyı yazarken neyi yazmaması gerektiğini düşünüyor. Bunlar tek bir şeyi düşünüyorlar, “Aman başımıza bir şey gelmesin.” Bu Türk basınında otoriteye aynı anda biat etmek ve aynı anda otoriteden ödünün kopması, sanki talihi değişmez bir kader. Kim güçlüyse hemen basın ona dönüyor. Onun karşısında boynunu büküyor. Hem ona hürmette kusur etmiyor hem de ondan ödü kopuyor. Bunlar benim dediğim geneller. Ama içerisinde istisnaları da var. “Ben boyun eğmem, ben bu durumu kabul etmiyorum, ben yine bildiğimi söylerim” diyenin kellesini alarak diğerlerine ders veriyorlar. Nuray (Mert)susmadığı için gitti, Ece (Temelkuran)susmadığı için gitti. Ben kovulmadan önce 16-17 kez uyarı aldım.

Kaynak:

Özlem KILIÇ- Kübra DEMİR, Bab-ı Ali’nin Dikenleri,
1. Baskı: Eylül 2012, İstanbul, sh:141-149

KİTLE KÜLTÜRÜNE ALAYCI BİR YAKLAŞIM: BEİNG THERE, Merhaba Dünya (film)


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

BEİNG THERE, Merhaba Dünya (film)

Yönetmen: Hal Ashby

Yapımcı :Andrew Braunsberg

Senarist  : Jerzy Kosinski (kendi romanından)

Oyuncular : Peter Sellers, Shirley MacLaine, Melvyn Douglas,

Müzik: Johnny Mandel

Görüntü yönetmeni:  Caleb Deschanel

Yapım yılı :1979

Çıkış tarih(ler)i 19 Aralık 1979 ABD

Ocak 1984 Türkiye

Süre: 130 dakika

Ülke:ABD

Dil : İngilizce, İtalyanca, Rusça

 

Hakkında:

Merhaba Dünya 1979 ABD yapımı politik komedi filmidir. Özgün adı Being There dir. “Being there” İngilizce’de “Doğru zamanda doğru yerde bulunmak” anlamına gelen bir deyimdir. Film çevrildikten tam 5 yıl sonra 1984 yılında Türkiye’ye gelmiş ve sinemalarda “Merhaba Dünya” ismi ile gösterime girmişti. Yıllar sonra piyasaya çıkan DVD’lerinde ise Bir Yerde ismi kullanılmıştır.

Senaryosunu Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin 1971 yılında yayınladığı aynı adlı kendi romanından uyarlayıp yazdığı filmin yönetmeni Hal Ashby’dir. Önemli rollerinde Peter Sellers, Shirley MacLaine, Melvyn Douglas, Jack Warden, Richard Dysart ve Richard Basehart oynamışlardır. Bütün hayatı boyunca bahçesinde çalıştığı malikânenin dışına çıkmamış olan kendi halinde, saf biraz da zekası kıt bir bahçıvan, işvereni ölünce kendini sokakta bulur. Dış dünya hakkında bildiği her şey sadece televizyonda seyrettikleri ile sınırlı olan bu safdil bahçıvanın ara sıra sarfettiği sözler bilgelik zannedilince bunlardan derin anlamlar çıkaran etkili bir politikacının himayesine girer, Washington sosyetesinde basamakları hızla tırmanırken ABD başkan adaylığı teklifi bile alır.

Filmdeki performansı ile Melvyn Douglas En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü’nü ve Sinema Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü’nü alırken, Jerzy Kosinski’ye BAFTA En İyi Senaryo Ödülü, Peter Sellers’e de Sinema Dalında En İyi Aktör Altın Küre Ödülü verildi. Bu politik taşlama Peter Sellers’ın (d.1925 – ö.1980) sondan bir önceki filmi idi, ancak kendisi hayatta iken gösterime girdiği için “Merhaba Dünya” son filmi olarak kabul edilmektedir.

 Konusu:

Chance (Peter Sellers) kendini bildi bileli Washington’da bir zengin evinin bahçıvanlığını yapan orta yaşlı, saf ve biraz da zeka özürlü bir adamdır. Bütün ömrünü bu malikânenin bahçesinde kendisine ayrılmış bir odada geçiren Chance’in dış dünya ile hiç teması olmamıştır. Dış dünya hakkında bildiği her şey patronunun kendisine verdiği televizyondan seyrederek öğrendiklerinden ibarettir. Temasta bulunduğu diğer bir kişi de yemeklerini yapan ve ona bir çocuk gibi bakan siyahi hizmetçidir. Bir gün hamisi olan yaşlı milyoner ölünce kendisini birdenbire gerçek dünyanın içinde bulur. Patronunun kendisine vermiş olduğu eski takım elbisesini de giyerek şehrin kendisine çok yabancı olan sokaklarına dalar. Bu şık ama eski moda elbiseler içinde, başında fötr şapkası elinde bavulu ve şemsiyesi ile amaçsızca gezinirken kendisine bir limuzin çarpar. Limuzinde politik olarak da çok etkili zengin bir işadamı olan Benjamin Rand (Melvyn Douglas)’ın eşi Eve Rand (Shirley MacLaine) vardır. Sadece ayağı incinmiş olan Chance’i tedavi ettirmek üzere köşklerine davet eder. Ev sahibi Benjamin Rand ölümcül bir kan hastalığı nedeni ile evde yoğun bakım altında olduğu için zaten evin bir bölümü küçük bir hastane görünümündedir. Burada özel doktorların bakımı altına giren Chance’in misafirliği daha da uzayacaktır. Hayatında hiç alkol almamış olan Chance yemekte ikram edilen içkinin tesiri ile kim olduğu sorulduğu zaman “Bahçıvan Chance” (Chance the Gardener) diyeceğine dili sürçer ve “Chauncey Gardiner” der (Bu politikacılara yakışan fiyakalı bir isimdir). Çok az konuşan ve monoton bir uslupta genellikle bahçe ve bahçıvanlıkla ilgili sözleri televizyondan kaptığı bazı ifadelerle harmanlayarak sarfeden bu saf insanın söylediklerinin altında derin anlamlar ve büyük bir bilgelik yattığını zanneden Rand onu kanatlarının altına almaya karar verir. Washington sosyetesinde ve politik çevrelerde çok etkili ve söz sahibi bir insan olan Rand, Chance’i ABD başkanı (Jack Warden) ‘yla bile tanıştırır. Başkan da Chance’in bir bahçenin mevsimlere göre gösterdiği değişiklikleri tasvirini ekonomik ve politik bir tavsiye olarak yorumlar. Bundan sonra da Washington sosyetesinde hızla üst basamaklara tırmanarak yine televizyon ve basının da yardımı ile ülke çapında popüler olur. Sıkça katıldığı talk show’larda sarfettiği abuk subuk aforizmalar etkisini gösterir ve yapılan anketlerde Amerikan kamuoyunda “bilgeliğin gösterişsiz ve saf yeni temsilcisi” olarak kabul gördüğü anlaşılır. Bu arada Chance’in gerçek kişiliğini çözebilen tek kişi Dr. Robert Allenby (Richard Dysart)’dir, ama onun da kimseyi ikna edecek durumu yoktur. Chance’den çok etkilenmiş olan Rand ölünce mirasından ona da bir pay ayırır. Cenazeden sonra ABD başkanının da aralarında bulunduğu etkili politik grup bir dahaki seçimlerde Chance’i başkan adayı göstermeyi uygun görürler, ancak bu arada Chance malikanenin bahçesindeki yapay gölün yüzeyinde İsa benzeri bir şekilde suya batmadan yürüyerek uzaklaşır gider.

Film hakkında notlar

Filmde Peter Sellers’ın canlandırdığı “Chance” karakteri ile 1977 – 1981 yılları arasında görevde kalan 39.cu ABD başkanı Jimmy Carter arasında bir benzerlik olduğu o zamanın basınında çıkan yazılarda ima edilmişti. 1984 yılında sinema eleştirmeni Atilla Dorsay da bir Fransız dergisinden yaptığı alıntı ile sinema eleştirileri yaptığı gazete köşesinde “Being There” filmini eleştirirken “Jimmy Carter’la tatlı tatlı alay eden ince bir güldürü” üst başlığını kullanmıştı.

1957 yılında ABD’ye gelen ve sonra da bu ülkenin vatandaşlığına geçen Polonya asıllı yazar Jerzy Kosinski (d.1933 – ö.1991) aynı zamanda iyi bir fotoğrafçı idi. Uluslararası Yazarlar birliği PEN’in ABD başkanlığını da yapan Kosinski otobiyografik olduğu kabul edilen çok satan romanı Boyalı Kuş (The Painted Bird) ile tanınmıştı. Kosinski 1991 yılında kendini boğarak intihar etmişti.

FİLMDEN RESİMLER

BEİNG THERE, Merhaba Dünya1

BEİNG THERE, Merhaba Dünya2 BEİNG THERE, Merhaba Dünya3 BEİNG THERE, Merhaba Dünya4 BEİNG THERE, Merhaba Dünya5

İNSAN YAŞAMI, iki ayrı çağ, iki kültür ve iki din çakışırsa salt acıya dönüşür” diyen Hermann Hesse, “Bozkırkurdu” adlı romanında iki ayrı çağı yaşayan insanların doğallıklarını, saflıklarını, güvenlerini ve aktörelerini yitirmelerini belirtirken: bazılarının bunları olağan karşılamasından, bazılarının sabırla tahammül göstermesinden, bazılarının ise, bunların bilincinde dahi olmamasından söz ediyor.

Kitle kültürünün insanı da bir noktada iki çağı yaşamak zorunda olan bir konuma sahip. Bu kaygının dile getirilmesi amacıyla, sosyal bilimlerde teoriler geliştirildi. Kaygı edebiyatın, sinemanın alanına girerek, kah yaşanan gerçeklik, kah dramatik alaya bir şekilde işlendi.

“Merhaba Dünya”filmi de temelde bu ikili çatışmayı Amerikan toplumu içinde ele alıyor. Yaşanan gerçeklikle ne kadar örtüştüğü elbette tartışılır bir temaya sahip olmakla beraber film, televizyon kültürünün insanın doğal dünyası ile nasıl çatışmaya girdiğini anlatıyor.

1970’li yıllarda Amerika’yı kuşatan televizyonla gelen kültür üzerine çoğu karamsar görüşler, kitle kültürü çerçevesinde işlendi. Bu görüşlerdeki ortak tema, kitle kültürünün insanları geçinişlerinden, görevlerinden zamanla uzaklaştırması ve onları topluma yabancılaştırmasıydı. Televizyonla gelen bu yeni kültür insanları okumaktan, yazmaktan ve sosyal çevre ilişkilerinden alıkoymakta; öğrenmede, bilgilenmede kullanılan klasik araçlar yerlerini popüler araçlara yani kitle iletişim araçlarına bırakmaktaydı.

Kitle kültürü içinde yer alan insana, çalışma gününü nasıl organize edeceği ile boş zamanını ne şekilde değerlendireceği görevi yüklendi… “Yaratıcı ve çoğaltıcı olan bu kültür belirsiz, hareketli, dengesiz, yapay ve değişkendi”. “Apolitik olan her şeyin ön plana çıktığı” bu kültürde, cinsiyete ilişkin roller dahi belirsizdi Çok cinsiyetliliğin temelleri belki de bu kültürle atıldı.

Kitle kültürüne has televizyon seyretme alışkanlığını, televizyondan bilgi almayı (!) ya da bu bilgiyi yorumlamayı alaya bir şekilde ele alan ve bunu toplumsal kaygı ile dramatik bir hale getiren kurgusal roman “Being There”, Rus asıllı Amerikalı yazar Jerzy Kosinskitarafından yazılmış; 1980’de onikinci baskısına ulaşan roman, Kosinski’nin senaryolaştırması ile aynı adla sinemaya uyarlanmış; başrollerini Peter Sellers ve Shirley Mc Laine’nin paylaştığı film ülkemizde de “Merhaba Dünya”adıyla gösterilmişti.

Filmin Başrolünde Bahçıvan Bay Şans:

Yapay Dünyaya Karşı Doğal Fotosentez

Roman kahramanı ve filmin başrol oyuncusu Bay (Chance) Şans, ne bir sosyal sınıfın temsilcisi ne de marjinal bir tip; o kendine has, eşi benzeri olmayan, sui generis (nevi cinsine mahsus; nevi şahsına münhasır) bir tip. Okuma yazma bilmeyen Şans, gönüllü meslek olarak bahçıvanlığı seçmiş; oturduğu evin bahçesinde yer alan küçük serada doğal fotosentez yoluyla çiçekler yetiştiriyor. Örgün eğitimden geçmemiş olmasının yanısıra, mekanikleşmiş ya da makinalaşmış ve işbölümünün varolduğu bir dünyanın içinde de değil Bay Şans… Hatta; bilinçsiz de olsa, gerçek dünyanın yapaylığını inkar edercesine hâlâ en doğal biçimiyle çiçek yetiştiriyor.

1960’lann çiçek çocuklarının, VietnamlI savaş yıllarının, çalkantılarını, bunalımların yarattığı sağlıksız insan tipine karşın Bay Şans, uyuşturucu ve alkol kullanmayan, sigara içmeyen sağlıklı bir insan tiplemesiyle karşımıza çıkıyor.

1970’li yılların sonuna kadar sinemada görülen saldırgan erkek rolüne karşın, Bay Şans uysal ve soğukkanlı bir erkek rolünü üstlenmiş. Hayatta hiçbir kimsesi olmayan Şans’ın Viktoryan kültürüne has giyim kuşamı, yeme içme davranışındaki kurallara uygunluğu, kadınları cezbetse de hayatına hiçbir kadın girmemiş. Şans’ın cinsiyete ilişkin rolünde, bir kadına karşı davranışında, televizyonla edinilmiş bir davranış biçiminin egemen olduğu görülüyor. (Filmin bir sahnesinde kendisine sarılan genç kadına nasıl karşılık vereceğini bilemediği için, kadına, televizyonda gördüğüne benzer bir davranışı uygulamaya çalışıyor: o esnada ekranda bir erkek ile kadın birbirlerine sarılmışlardır, bu görüntüyü karşısındaki kadına uygulayan Şans, görüntü ekrandan kaybolduktan sonra kadından uzaklaşır.)

Enformasyon Toplumundan Dışlanan Bay Şans

Hayatında bir kez dahi evinin bahçesinden dışarı çıkmamış olan Bay Şans, kaldığı evin sahibinin ölümü üzerine, ev üzerinde hak iddia edecek herhangi bir yazılı belgeye sahip olmadığından evden çıkarılmak zorunda bırakılır. Enformasyon toplumunun kişiye yüklediği zorunlu kimlik belgelerinin nüfus cüzdanı, kimlik kartı, kredi kartı… vs, varlığından dahi haberdar olmayan Şans, böylece enformasyon toplumundan da dışlanır.

Bay Şans birdenbire uzun caddelerden, yüksek binalardan ve gerçek insanlardan oluşan dünyada kendini bulur; caddenin bir köşesinde kümelenmiş gençlerin ellerinde gördüğü tabancaya karşı savunma aracı olarak yanında taşıdığı televizyon kumanda aletini kullanarak zapping yapar; bakar ki görüntü değişmez; yoluna devam eder. Gerçek dünya ile televizyonda gördüğü dünya arasındaki farklılığı karşılaştırmaya çalıştığı esnada küçük bir trafik kazası geçirerek yaralanan Şans, kocasını ziyarete gitmekte olan genç ve güzel bir kadın tarafından hastaneye kaldırılır, bir müddet bakıma alınır. Bakım esnasında, hastanede tedavi görmekte olan genç ve güzel kadının kocası Mr. Rand ile tanışır. Şans’ı tanımış olmaktan dolayı çok büyük bir memnuniyet duyan Mr. Rand, onu yanından ayırmak istemez. Özellikle Şans’ın bahçıvanlık konusundaki tecrübelerinden etkilenen Mr. Rand, Şans’ın söyledikleri ile Amerikan ekonomisi arasında paralellikler kurmaya çalışır. Mevsimlere ilişkin olarak çiçek yetiştirmenin farklılığından hareketle, Mr. Rand ekonomide konjonktürel dalgalanmaların bahçecilikteki gibi mevsimlik olduğunu, ekonomik sorunların da mevsimlere ilişkin bir dalgalanma gösterdiğini düşünür.

Bahçecilik ve ekonomideki konjonktürel dalgalanma arasında bağ kuran Mr. Rand, bahçeciliğin ABD’nin kötüye giden ekonomik durumuna acil çözüm getirilebileceğini düşünür; bu düşüncenin verdiği heyecanla, kendisini hastaneye ziyarete gelecek olan ABD Başkanı ile Şans’ı tanıştırmak ister.

De Facto Kararlar ve Bay Şans

De facto, “gerçekte”, “uygulamada” ya da “pratikte” anlamında kullanılan Latince deyiş. “Kanuna göre” veya “hukuki olarak” anlamına gelen de jure ile karşıt olarak sıkça kullanılır. Yasal bir durumu tartışırken de jure konu hakkında kanunların ne söylediğini, de facto ise gerçek hayatta uygulamanın nasıl olduğunu belirtir. Bu uygulama yasal olabilir ya da olmayabilir.

Mr. Rand’ı hastanede ziyaret eden dönemin ABD Başkanı, Bay Şans ile tanıştırılır. Bir bahçıvan olarak bahçecilik konusundaki görüşlerini başkana sunan Şans, gelecekte nelerin olup biteceğinden habersizdir. O, kaygısızca söylediği sözlerin altında nelerin arandığının farkında değildir. Ancak onu dinleyen başkan, zihninde birçok şeyi çözümlemiş, Şans’ın söylediği herşeyi ülke ekonomisine uyarlamıştır; yani başkan, Şans’ın mesajlarını “gerçek olandan hayâlî olana geçiş” sürecini kullanarak -olmasını istediği şekilde yorumlamış; mesajları değişime uğratmıştır. Bütün değişimlerden uzak olan Şans bu noktada, bizzat kendisi değişime sebep olmuştur.

Değişen ya da değiştirilerek algılanan mesajlar, birkaç günlük de olsa Şans’ı gündeme getirmiştir. Şans, başkanın isteği üzerine ulusal TV tarafından ekonomik sorunların tartışıldığı programa davet edilmiş; kendisine yöneltilen bütün sorulan bahçıvanlığına ilişkin tecrübeleri çerçevesinde cevaplandırmış, hiçbir soruyu bir karar süzgecinden geçirerek algılayamamıştır. Bütün sorulara karşı de facto bir eğilim göstererek, soruya ne katılmış, ne reddetmiş, cevaplarında tek bilgi ve tecrübe alanı olarak bahçeyi kullanmıştır. Televizyondan edindiği bilgilerin hiçbirini kullanamamıştır. Program ertesi izleyicilerin şaşkınlığına rağmen, kamuoyunu yönlendirenler, onun adına bir basın toplantısı yapmak için sıraya girmişlerdir. Bazı gazeteciler, Stem, French L’Espress tarafından basın toplantısına çağrılan Bay Şans, okuma yazma bilmediğinden bu tekliflerin hiçbirini kabul edemez/etmez. Bu duruma akıl sır erdiremeyenler tarafından analitik ve estetik eleştiri süreçleri işlemeye başlar.

Analitik yaklaşımda bulunan ABD başkanı Şans’ın özgeçmişi hakkında bilgi toplanmasını ister. Estetik yaklaşımı kullanan Sovyet Büyükelçiliği ise, Şans’ın ifadelerinin teşbih yüklü kullanımından hareketle, bu tarz bir kullanımın ancak Rus edebiyatında olabileceğini, bir Amerikalı’nın böyle bir konuşma yapmayacağını düşünür. Bay Şans’m bir ajan olabileceği yolunda artan şüpheler, onun ulusal haber alma teşkilatınca araştırılmasına sebep olur. Hakkında bir tek yazılı belge bulunmayan Şans’tan geriye kalan sadece düzgün bir konuşma, çözümlenemeyen üsluptur. Şans’ın cehaletini anlayamayan kitle kültürünün diğer insanları da bir bütün olarak bu cehaleti paylaşmakta, artık onlarda kitle kültürü dünyasını Bay Şans ile beraber yaşamaktadırlar. Bilenle bilmeyeni ayırtedememenin ironisini yaşamaktadır; kitle kültürünün insanları…

Değerlendirme: Filme Analitik ve Estetik Bakış

“Being There” romanının tıpatıp bir uyarlaması olan “Merhaba Dünya” filmi televizyonun insan ve kültür üzerine olumsuz etkilerini, TV ile gelen bu kültürün insanları nasıl yalnızlaştırdığını, onları nasıl cahil bıraktığını alaycı bir biçimde Amerikan toplumunun gerçekliği içinde gösteriyor. Aslında bu gerçeklik, mekân kullanımının zayıfladığından dolayı çoğu zaman bir yanılsamaya dönüşüyor, ama yine de verilmek istenen mesaj seyirciye ulaşıyor.

 Film hakkında yapılacak değerlendirmede iki farklı bakış açısı kullanılabilir: Bunlardan biri analitik bir diğeri ise, estetik bakış açılarıdır. Aslında bu iki bakış açısı filmin içinde yer almaktadır. ABD Başkanı ne olduğu bilinmeyen Şans hakkında acil bilgilerin toplanmasını ister. Tek tek toplanması düşünülen veriler daha sonra biraraya gelecek ve Bay Şans bunlara göre tanımlanacaktır. Bu tarz bir yaklaşım aynı zamanda, analitik yaklaşımlarda yer alan parçalardan bütüne gitme anlayışını da beraberinde getirir. Sovyet Büyükelçiliği ise, Şans’ın konuşma üslubunu tartarak, konuşmasını anlamlandırarak, onun hangi milliyete mensup olabileceğine karar vermek ister. Bu yaklaşımda ise Şans, tek başına değil, büyük bir grubun üyesi olmasına göre tanımlanacaktır; yani Şans ait olduğu ulus denen büyük grubun özelliklerine göre algılanacaktır. Algılama ve duyumsama ile yapılacak böylesi bir tanımlamada bütünün önce kendisi sonra parçası gelecektir. Bu da estetik bakışı beraberinde getirecektir.

Romanın yazıldığı ve filmin çevrildiği yıllar olarak, yeniden yapılanma öncesi Sovyetler ve ABD dünyayı ikiye ayıran iki büyük güçtür. Bu iki ayrı güç, aynı zamanda iki büyük farklı ideoloji ve iki farklı yöntemdir; ya da daha da genel olarak Doğu ve Batı arasındaki anlayış farklıdır. Batı toplumu olarak ABD, çözümlemelerinde analitik davranırken, Doğu toplumu olarak Sovyetler estetik anlayışı kullanmaktadır.

“Merhaba Dünya” filminin içinde bu ayrım olmakla birlikte, film analitik değerlendirmede, zaman-mekan özellikleri, mesaj biçimleri, (varsa) sosyal sınıf özellikleri, ideoloji, cinsiyete ilişkin özellikleriyle belirlenir. Estetik bakış açısında ise, film ya da anlatı bir bütün olarak ele alınır. Konu bütünlüğü üzerinde durularak verilen mesajlar anlamlandırılmaya çalışılır. Üslup, tema ve algılananın ne olduğu üzerinde durulur.

Analitik Bakış: Zaman ve Mekan

Bay Şans, iyi giyimli, güzel konuşan, bütün hayatı ev ve bahçe arasında geçmiş, kendi dünyasıyla barışık bir tiptir. Boş zamana ilişkin görüşleri altüst edecek şekilde, boş zamandan arta kalan zamanı da TV başında tüketen bir tip olarak Bay Şans, hiçbir konuda tecessüs sahibi değildir. Televizyondan edindiği herşey tavır, alışkanlık ve nesneyi tanımaya ilişkindir. O hayatın basit zevkleri (çeşit çeşit kıyafetlere sahip olma, özenle hazırlanmış sofrada yemek yeme, rengarenk çiçek yetiştirme… gibi) ile “biz her şeyi biliriz”diyen medya (TV) arasında kalmış gibidir.

Estetik Bakış: Suda Yürüyen İnsan

Bir yanda hükümet yetkilileri, bir yanda da kitle kültürünün mesaj yayıcıları; gazeteciler… Bu ikili bileşen gün gelir, vasıfsız, cahil bir adamı, sıradan yaşamından çıkarıp kamuoyuna sunar, onu adeta bir MESİH gibi gösterir.Ama medet umulan bu insan, ilişkilerinde ancak fiziksel mesafeyi kullanabilmektedir. Filmin bir yerinde Mr. Rand’ın “aslında birbirimizden ne kadar uzağız” demesine karşılık, Bay Şans “hayır yakınız, bakın! sandalyelerimiz birbirine değiyor”diye karşılık verir. Sosyal mesafe fikrinden yoksun oluşunun sebebi ise, sosyal ilişkilerindeki zayıflık, yalnızlık ve cahilliktir. Yüzyüze iletişimi TV ile edinilmiş kalıp biçimlere bağlamak isteyen bu insan, ancak birkaç gün gerçek hayatta varlığını gösterebiliyor.

Birkaç günlük de olsa, bu sıradan insanı gündeme getiren TV onu kendi içine almış, varlığını soruşturmaya sebep olmuş, sonra da onu yeniden hayatın gerçekliği içine bırakmıştır.

Çin kültüründe yer alan “kırk yıl çalıştım; su üstünde yürümeyi öğrendim”,sözünün görsel olarak verilmesiyle, bu yalnız insan, Bay Şans, kitle kültürü toplumunun dışına çıkarak. Doğu felsefesine özgü bir estetik içerisinde seyirciye veda eder.

KAYNAKLAR:

  • Hermann Hesse, Bozkırkurdu, Çev. İris Kantemir, Afa Yayınları, İstanbul, 1993, s. 23.
  • Irving Hovve “Notes on mass Culture” Mass Culture The Popular Arts in America, Ed. Bernard Rosenberg and David Manning VVhite, The Free Press, Nevvyork, 1966, s. 496.
  • Louis Dollot, Kitle Kültürü ve Bireysel Kültür, Çev. Özlem Nudralı, Cep Üniversitesi, İletişim Yayınları, 1991, s. 78-79.
  • Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya da Toplumsalın Sonu, çev. Oğuz Adanır, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1991, s. 30.
  • Jerzy Kosinski, Being There, 12. ed. Newyork 1980.
  • Jean-Noel kapferer, Dünyanın En Eski Medyası Dedikodu&Söylenti, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 168.
  • Analitik ve Estetik ayrımı için bkz. Deniş Huisman, Estetik, çev. Cem Muhtaroğlu, Cep Üniversitesi, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, sh. 33-41 Analitik bakışta Anglo-Sakson geleneğine uygun olarak, bir bütün olarak film zaman mekân boyutlarından yanında, parçaları ile incelenir. Estetik bakışta ise, bir sanat ürünü olarak film hakkında çeşitli felsefî görüşler ileri sürülür. Duyarlılık ve algılanabildikle insan psikolojisi, toplum ve kültür üzerine düşünceler sanatla beraber çözümlenir. “Kant, “Yargı Gücünün Eleştirilmesi” kitabının estetiğe giriş kısmında, beğenin bir duyumsal işlev olarak algılanmasını vurgular.
  • Yalnızlık fikrini, tüketim toplumunun, kitle kültürünün bir ürünü olarak ele alan Riesman “Lonely Crovvd” adlı eserinde, kişilerin daha önceki dönemler olduğu gibi, kendilerine yardım edecek ve rehberlik edecek diğer kişilerden yoksun olduğundan ve onların dıştan yönetildiğinden bahseder. İnsanın görevi sadece uyum sağlamaktır; bu insan kaçınılmaz ilişkiler içinde bulunduğu diğer kişiler ve medya araçları tarafından yönlendirilmektedir. Bkz. T. Parsons and W. VVhite; The Link Betvveen Character and Society”, Second ed. Culture and Social Character: The VVork of David Riesman (kitabında) Ed. Seymour Martin Lipset and Leo Lovventhal, The Free Press of Glencoe, INC, New York, 1962, s. 105. Ayrıca bkz. Ünsal Oskay; “David Riesman’ın Görüşleri”, Yıllık VII. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu, Ankara, 1984, s. 53.
  • Televizyon ve öğrenme konusu için bkz. Nabi Avcı, Kitle Kültürü Enformatik Cehalet, 3. baskı, Rehber Yayınları, 1990, s. 114.

Kaynakça

Edibe SÖZEN, Medyatik Hafıza, İstanbul, 1997, sh.163-170

SEMBOLİK TERÖR-ŞİDDETİ SEYRETMEK


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

SEMBOLİK TERÖR

(Günümüzü daha iyi anlamak için okunması gereken kitaptan bölümler)

İNSAN SEMBOLİK BİR VARLIKTIR.
İnsani ve toplumsal dünya bir anlamlar dünyasıdır ve semboller bu anlamlar dünyasının hammaddesini oluşturur.
İnsan bir anlamlar ve semboller evreninde yaşar.Bu anlamlar ve semboller düzeni bulunmadığında, hayat kaotik ve karanlıktır ve dolayısıyla imkânsızdır.
En gelişmiş ve karmaşık sembolik sistem dil sistemidir; bayrak, vatan, kara, ak, alışılageldik sembollerdir.
Her sembol, bir sembolik çağrışımlar sesine sahiptir.
Mesela kara negatif bir anlama sahiptir. Talihsizlik, kötü kader anlamlarına gelebilir. Semboller düzeni çöktüğünde toplum da çöker. Toplum sembollerle mümkündür.Semboller düzeni yıkıldığında, insani ilişkiler imkânsız hale gelir, çünkü sembollerin bulunmadığı bir dünyada iletişim imkânsızdır.
Sembolik dünyanın dışı yoktur.
İnsanlar bir semboller dünyasını reddettiğinde, sembollerin ve anlamların bulunduğu bir boşluğa girmez; aksine bir semboller evreninden çıkarak başka bir semboller evrenine girer.
Bu sembolik sistemler, pagan, dini, seküler sistemler olabilir.
Sembollerin bulunmadığı insani ve toplumsal dünya yoktur. Eninde sonunda herkesin sembolü/leri vardır. Bir sembolü reddetmek, mantığın gereği bir başka sembole davetiye çıkarmaktır.
Sembollere saldırı, hayatın anlamına saldırıdır.
Hayatın anlamına saldırı, insanın ve toplumun iç dünyasına ya da ruhuna saldırıdır.
Bu tür saldın, tarihin bugüne kadar tanık olabildiği en şiddetli baskı türüdür. Sembolik saldırı, sembolik despotizmdir.
İnsanlann kutsallarına saldırı, o insanların kendilerine, o insanların vicdanlarına, iç dünyalarına ve kalplerine saldrıdır.
En katmerli işkence sembolik işkencedir, çünkü içimizi kanatır. “El yaresi geçer, dil (gönül) yaresi geçmez”.

*********************

ŞİDDETİ SEYRETMEK

ŞİDDET, 20. YÜZYILIN VERİLERİYLE beden ve mülkiyet üzerine güç kullanarak zarar verme şeklinde tanımlanırken, bugün artık psikolojik öğeleri de içine alan bir sosyal olgu olarak tarif edilmekte. Psikolojik öğelerin dâhil edilmesiyle, şiddetin aygıtları da değişime uğradı. Bunun en bariz göstergesi, sıcak savaş ve soğuk savaş arasındaki ayırımda görünüyor: Taşlı, sopalı, silahlı şiddet gösterimi yerine, şiddet güç ve otorite (ihlal etme, zarar verme) kullanımlarıyla diplomatik, askeri, ekonomik ve kültürel alanlarda yaygınlaşmaya başladı.Şiddetin değişen görüntüsü yanında, muhtevasına ilişkin yönü; güç kullanımı ve zarar verme eylemleri sabit kaldı.

Şiddetin görüntüsünün değişimi, uygulama alanlarını da değiştirdi Kitleleri tehdit eden şiddet, bireyleri doğrudan etkileyen bir özelliğe büründü. Kitlesel yönü ve bireysel yönü ile şiddet kamuya açık ve temsil edilir bir hale geldi. Bu temsilin en somut şekli, medyalarla ortaya çıktı. Medyaya yansıyan haliyle şiddet, 20. yüzyılın şahit olduğu şiddetten ayrı olarak ‘anlık’ bir şiddet değil, ‘sürekliliği’ olan bir şiddettir; artık alışkın olduğumuz, hayatımızın bir parçası olan şiddettir. Her şeyin normalleştirdiği bir dünyanın verisidir şiddet. Şiddetin normalliği, gündelik hayatın bir parçası oluşunu teyid ettiren bir anlayışın ürünüdür. Burada bireysel mahremiyetler ortadan kalkar; dövülen, tartaklanan, tecavüze uğrayan, yaralanan, kanrevan içinde kalan insanlar dakika başına gözler önüne getirilir. Şiddet, sıradan bir hale gelir. Artık ölülerin arkasından Fatiha okunmaz. Sadece ah-u vah etmekle geçiştirilen bir dünyevi form benimsenir.

Direksiyonu başında can çekişen insanın, ölüme yakın her bir saniyesini göstermeyi, başarı telakki etmiş bir habercilik anlayışıyla, bir ölünün mahremiyetini ifşa etmekle gurur duyan medyalarla karşı karşıyayız. Çocuklarının gözleri önünde cesedi hakkında soru sorulan bir kadının sebebi belli olmayan ölümünün dramı ile içiçeyiz.

Üstelik kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu da bilmiyoruz. Kolektif bilincimizin her an yara aldığı bir dünyayı teneffüs ediyoruz. Bir film seyrediyor ya da bir roman okuyoruz: Filmin ve romanın sonunda iyilerin mükafatlandınlmasını, kötülerin cezalandırılmasını bekliyoruz.Böyle olmadığı hallerde, kolektif bilincimiz rahatlamıyor, kendimizi iyi hissetmiyoruz.Bu hayali anlatılarda hakkın yerini bulmasını istiyoruz: Mazlumun itirafı, kölenin azadı, kayıpların bulunması, kaçakların adalete teslimi, yasaların işlerliğine şahit olmak istiyoruz.

Lâkin medya anlatılarında bu tür sonuçları bulmamız mümkün değil.

Sokakta gördüğümüz şiddetin vahametine, medyalarda temsil edilen şiddet olaylarında tanıklık edemiyoruz. Hollywood filmlerine taş çıkartırcasına şiddeti seyrediyoruz.Bir ölünün mahremiyetini fütursuzca, yerle bir ederek sunan medyalara herhangi bir etik kuralın varlığını hatırlatacak mercilere diyoruz ki; ölülere/ölülerin mahremiyetine saygı lütfen. Yaşamın kaç senesini saçının telini örtünerek geçiren, çıplaklığı, kültüründe, örtünme ile ikame eden bir kültürün, insanların ölümlerine ilişkin tasavvurlarının medya ile ihlâl edilmesine bir çare lütfen

Kaynakça

Edibe SÖZEN, Medyatik Hafıza, İstanbul, 1997, sh.112-115

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

Ezilenler ve Ezenler Diyaloğu

Ezilenler, özgürleşme çabaları gereği “ezen olma” tarafına kendilerini itmeye ma’ruzdur. Yani, hiç olmazsa karşı kutbuyla özdeşleşmek gibi. Veya esaretin prangasından kurtulup özgürleşmeye uyum sağlamanın güvenliğine kavuşmaktır. Ancak “ezilenler ve ezenler” arasındaki kopukluk, yanlış uygulamalar ezilmeyi ve ezilmenin bilincini katlamalı pozisyona getirerek, daha fazla aşağılanmayı yaygınlaştırdığından daha da ezilme psikolojsinin ateşini yükseltir ve eyleme dönüşmesini sağlar.

Günümüzdeki bir çok direniş hareketleri, özellikle de gençlerin arasındakiler, tabii olarak içinde oluştukları ortamın özelliklerini yansıtırlarken, dünya ile birlikte bir varlık olarak insan için duyulan kaygıyı öne çıkarmaktadır. İnsanın ne “olması” ve nasıl olabileceği endişesidir. Eylemlerin genelinde “tüketim uygarlığını kınamak”la, “her türden bürokrasiyi eleştirmek”le, “eğitim sisteminin değişmesini talep etmek”le, “gerçekte olanın değişmesini istemek”le, “geri kalmış yönetmeliklere ve yerleşik kurumlara saldırmak”la, kararı verecek öznenin ezilen taraf insan mı yoksa ezen taraf mı olacağını göstermeye çalışmaktır.

O halde, ezilenlerin büyük insani ve tarihi görevi şudur:

İktidarlarını kullanarak sömüren ve gasp eden ezenler, bu iktidardan ne ezilenleri ne de kendilerini özgürleştirme gücünü alamazlar. Sadece ezilenlerin zayıflığından doğan kudret, hem ezilenleri hem de ezenleri özgürleştirecek kadar kuvvetli olacaktır.

Ezilenlerin zayıflığı karşısında ezenlerin gücünü “yumuşatma” yolundaki herhangi bir girişim kendini hemen hemen her zaman sahte yüce gönüllülük şeklinde ortaya koyar, hatta asla bunun ötesine geçmez. Ezenler aynı zamanda Yüce gönüllülüklerini sürekli ifade etme fırsatına sahip olmak için adaletsizliği de ebedileştirmek zorundadırlar. Adaletsiz bir sosyal düzen; ölüm, çaresizlik ve sefaletle beslenen bu “yüce gönüllülük”ün sürekli kaynağıdır; bu da sahte yüce gönüllülük dağıtıcılarının, bu yüce gönüllülüğün kaynağına en ufak bir tehdit yöneldiğinde niçin paniğe kapıldıklarını açıklar.”

Ezenlerin bencil çıkarlarını (vesayetçilik şeklindeki sahte yüce gönüllülük kılığına bürünmüş bir bencillik) esas alan ve ezilenleri, insancıllığının nesnesi haline getiren bir tarz, baskı durumunu bizzat ayakta tutar ve kendisinde cisimleştirirler. Böylesi bir uygulama ezilenleri insandışılaşmanın bir aracı kılar. Ezenlerin özgürleştirici bir hareketi, sadece savunmakla kalmayıp ayrıca gerçek hayatta uygulasalrdı, bu başlı başına bir çelişki olurdu.

Özgürleştirici bir tarzın hayata geçirilmesi siyasi iktidar gerektiriyorsa ve bu da ezilenlerde yoksa o halde ezilenlerin uygulanması nasıl mümkün olur?

Özgürleştirici eylem uygulaması nasıl mümkün olabilir?

Bunun için siyasi iktidar gerekiyorsa bu da ezilenlerde yoksa ne yapılmalıdır?

Ezilenler ve ezenler anlaşalım diyaloğu başlayınca ortaya çıkan durumların başında tabiiki şiddet, Despotizm, nefret ve terör gelir.

Şiddet; ezen, sömüren, ötekileri kişi saymayanlarca başlatılır; yoksa ezilen, sömürülen, kişi sayılmayanlarca değil.

Antipatiyi başlatanlar, sevilmeyenler değildir, sadece kendilerini sevdikleri için aslında sevmeyi beceremeyenlerdir.

Terörü başlatan; çaresizler, teröre maruz kalanlar değil, iktidarları sayesinde “hayatın reddedilmişlerini ortaya çıkaran somut durumu yaratan tedhişçilerdir.

Despotizmi başlatan, zulmedilenler değildir, zalimlerdir.

Nefreti başlatan, horlananlar değil, horlayanlardır.

İnsanı menfi davranış sahibi kılan, kendilerine insan olma hakkı tanınmayanlar değil, onlardan insanlığı esirgeyenlerdir. Güçlünün egemenliği altında zayıf düşürülmüş olanlar değil, onları güçsüz kılmış zor kullanan güçlülerdir.

Bu durumlarda ezenler için, (ezenlerin şiddetine tepki gösterecek olsalar da), kötü niyetli, tedhişçi, barbar, kalleş veya savaş isteklisi olanlar daima ezilenler olacaktır. Ancak ne kadar paradoksal görünse de tam da ezilenlerin, onları ezenlerin şiddetine gösterdiği tepkide bir sevgi ifadesi görülebilir. Ezilenlerin eylem süreci (bu süreç daima ya da hemen hemen daima ezenlerin başlangıçtaki şiddeti kadar şiddetlidir) bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bir sevgiyi başlatabilir. Ezenlerin şiddeti ezilenlerin tam insan olmalarını önlerken ezilenlerin bu şiddete tepkisi insan olma hakkını gerçeğe dönüştürme arzusuna dayanır.

Ezenler ötekileri insandışılaştırır ve onların haklarını ihlal ederken, kendileri de insandışı hale gelirler. İnsan olma mücadelesi veren ezilenler, ezenlerin egemen olma ve baskı iktidarını ortadan kaldırırken, baskı uygulaması sırasında kaybetmiş oldukları insanlığı da ezenlere yeniden kazandırırlar.

Kendilerini özgürleştirmeleriyle, kendilerini ezenleri de özgürleştirebilecek olan yalnızca ve yalnızca ezilenlerdir.Bir sınıf olarak ezenler ne başkalarını ne de kendilerini özgürleştirebilirler. Bu nedenle ezilenlerin içinde hapsoldukları çelişkiyi çözümleme mücadelesi vermeleri hayati önem taşır ve bu çelişki, yeni insanın, yani ne ezen ne de ezilen olan, özgürleşme sürecindeki insanın ortaya çıkmasıyla çözülecektir. Eğer ezilenlerin amacı yetkin insan olmaksa, bu çelişkinin öğelerini tersyüz etmekle ya da sadece kutupları birbiriyle değiştirerek amaçlarına ulaşamayacaklardır. Bu bir basitleştirme gibi gelebilir, ama değildir.

Eski Ezilenin Yeni Ezen olması

Ezen-ezilen çelişkisinin çözümlenişi gerçekte, ezilenlerin sınıf olarak ortadan kalkmasını içerir. Bununla birlikte, eskinin ezilenlerinin, eski ezenlerine dayattığı ve eskinin ezenlerinin önceki konumlarını yeniden kazanmalarını önleyen kısıtlamalar baskı hakkını oluşturmaz. Bir davranış biçimi, ancak insanları daha tam insan olmaktan alıkoyduğu zaman baskıcıdır.Dolayısıyla, bu zorunlu kısıtlamalar kendi başına dünün ezilenlerinin bugünün ezenleri haline geldiklerini göstermez.Baskıcı yönetimin restorasyonunu önleyen hareketler, baskıcı yönetimi yaratan ve sürdüren hareketlerle karşılaştırılamaz; birkaç kişinin, çoğunluktan insan olma hakkını esirgediği davranışlarla da karşılaştırılamaz.

Bununla birlikte rejim hükmedici bir “bürokrasi” haline geldiği an, mücadelenin hümanist boyutu kaybolur ve artık özgürleşmeden söz edilemez.

Ezen-ezilen çelişkisinin gerçek çözümünün durumun sadece tersyüz edilmesinde, kutupların yer değiştirmesinde olmadığını vurgulayışımız bundandır. Bu çelişkinin çözümü, eski ezenlerin yerini -özgürleşmeleri adına— ezilenleri boyunduruk altına almayı sürdüren yeni ezenlerin alması da değildir.

Ezenler için “insani varlık” sadece kendileridir; öteki insanlar “şeyler”dir.

Ezenler için sadece bir tek hak vardır: Kendilerinin barış içinde yaşama hakkı.Buna karşılık ezilenlerin hakkı ise -ki bu hakları bile her zaman saygı görmez, olsa olsa kabullenilir hayatta kalmaktır. Ve bu zoraki kabul de sadece ezilenlerin varlığı, kendi varoluşları için zorunlu olduğundan gerçekleşir.

Sınır tanımaz sahiplenme tutkuları içinde ezenler, her şeyi satın alma güçlerinin nesnelerine dönüştürmelerinin mümkün olduğu kanısına varırlar; katı materyalist nitelikteki varoluş kavramlarının kaynağı budur. Para her şeyin ölçüsüdür; kâr, başlıca amaçtır. Ezenler için değerli olan, daha fazlasına sahip olmaktır -daima daha fazlasına hatta ezilenlerin daha azma sahip olması veya hiçbir şeysiz kalması pahasına. Onlar için olmak, sahip olmaktır ve “sahipler” sınıfı olmaktır.

Bir ezilme durumundan çıkar sağlayanlar olarak ezenler; sahip olmak, olmanın bir şartı ise bunun tüm insanlar için zorunlu bir şart olacağını algılayamazlar. İşte bu yüzden yüce gönüllülükleri sahtedir. İnsanlık bir “şey”dir ve onlar insanlığa, sadece kendilerine özgü bir hak olarak miras aldıkları bir mülk olarak sahiptirler. “Ötekiler”in, halkın insanlaşması, ezenlerin bilincine, insanlığın kazanılması olarak değil, yıkıcılık olarak görünür. Ezenler, bir imtiyaz olarak daha fazlasına sahip olma tekellerinin, ötekileri ve kendilerini insandışılaştırdığını anlamazlar.Sahiplenen bir sınıf olarak bencilce sahip olma peşinde oluşlarıyla, kendi mülkleri içinde boğulduklarını ve artık var olmadıklarını, sadece sahip olduklarını göremezler. Onlar için daha fazlasına sahip olmak kişinin devredilemez bir hakkıdır, onların kendi “çaba”ları, “riskleri göze alma cesaretleriyle elde ettikleri bir haktır.

Eğer ötekiler daha fazlasına sahip değilse, bu onların beceriksiz ve tembel olduklarındandır, en kötüsü de hâkim sınıfın “cömert jestleri”ne karşı gösterdikleri mazur görülmesi imkânsız nankörlüktür. “Nankör” ve “kıskanç” oldukları için ezilenler gözden kaçırılmaması gereken potansiyel düşmanlar olarak değerlendirilirler.

Halka dönmek derinlemesine bir yeniden doğuş gerektirir.Buna inananlar için yeni bir varoluş biçimi benimsemek zorundadırlar; eskiden oldukları gibi kalamazlar. Ezilenlerin safına katılanlar çeşitli anlarda egemenlik yapısını yansıtan özel yaşama tarzlarını ve davranışlarını sadece ezilenlerle arkadaşlık içinde olarak kavrayabilirler. Özelliklerinden birisi ezilenlerin yukarıda açıkladığımız barındırdığı ikiliğidir; yani ezilenlerin, aynı zamanda hem kendileri hem de görüntüsünü içselleştirdikleri ezenleri olmalarıdır. Dolayısıyla, kendi ezenlerini ve kendi bilinçlerini somut biçimde “keşfedene” kadar, hemen hemen her zaman içinde bulundukları duruma karşı kaderci tavırlar ifade ederler.

Ezilenler ancak ezenleri keşfettikleri ve özgürleşme için örgütlü mücadeleye girdikleri zaman kendilerine inanmaya başlarlar.Bu keşif sadece düşünce düzeyinde kalmaz, eyleme doğru yönelir. Öte yandan da salt eylemcilikle sınırlı kalamaz, ciddi şekilde düşünme etkinliğini takviye eder. Ancak bu şartlar oluştukça fiili eylemlerde artış olur.

Ezenler, ezilenlerle eleştirel ve özgürleştirici diyaloğu, özgürleşme mücadelesinin her aşamasında sürdürmelidir.Bu diyaloğun içeriği tarihi şartlara ve ezilenlerin gerçekliği hangi ölçüde algıladıklarına bağlı olarak değişebilir ve değişmelidir. Fakat diyalog yerine monoloğu, sloganları ve bildirileri geçirmek, ezilenleri evcilleştirme araçlarıyla özgürleştirmeye kalkışmak demektir.

Ezilenlerin özgürleşme isteğine kendi düşünsel katılımları olmaksızın özgürleştirmeye kalkışan ezenler, onlara yanan bir binadan kurtarılması gereken nesneler muamelesi yapmış olur. Bu da onları popülizmin tuzağına düşürmek ve onları manipüle edilebilen kitlelere dönüştürmektir. Sonuçları ağır olabilir.

Kimse tek başına kendi çabasıyla kendini özgürleştiremeyeceği gibi kimse de başkası tarafından özgürleştirilemez. Doğru yöntem diyalogdan geçer. Ezilenlerin özgürleşmeleri için mücadele etmeleri gerektiğine ikna olmaları gerekir. ( sahte katılım değil yükümlülükleri olan bir girişimle gerçekleşir.)

Not: Yazı aşağıdaki kaynaktan hazırlanmıştır.

Kaynak:

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Kitabın Özgün Adı: Pedagogia do Oprimido, İngilizce’den Çeviren Dilek Hattatoğlu, Birinci Basım 1991Dokuzuncu Basım 2013, Ayrıntı-İstanbul

İTALYAN SİYASETİNİN TAKSİM’İ


BAŞKA TÜR BİR MUHALEFET MÜMKÜN

Can Dündar

09 Mayıs 2013

Yılbaşında Torino’daydım.  Herkesin dilinde “Beppe“ vardı. Beppe Grillo, Cenovalı bir komedyen…

64 yaşında, sivri dilli bir hiciv ustası… 4 yıl önce, bütün düzene meydan okuyan, cesur bir söylemle siyasete soyundu. Arkasında 60’ına varmamış bir işadamı vardı: Casaleggio… Muhalif fikirleriyle tanınan bu “bilişim gurusu“, medyanın görmezden geldiği Grillo’ya internette örgütlenmeyi önerdi. Kurdukları blog, kısa zamanda dünyanın en çok ziyaret edilen adreslerinden biri haline geldi.

*** İtalyan siyaseti, Berlusconi hükümetleri ve kifayetsiz muhalefet partileriyle çıkmaza girmişti. “5 Yıldızlı Hareket“ adını alan yeni parti, “sağ” ve “sol“ kavramlarını bir kenara koyarak doğrudan sisteme savaş açtı.

Parti hiyerarşisine karşı olduklarından kendilerine “parti“ demiyorlardı. Hareketin lideri yok, sözcüsü vardı; liderliğe inanmıyorlardı. “İnternet ile doğrudan demokrasi”yi şiar edinmişlerdi. Adaylarını, internetteki oylamayla belirlediler.

Grillo, “Ben aday olmayacağım. Seçilen arkadaşlarım da maaşını halkın hizmetine sunacak. Her harcama, internette şeffaf hale gelecek. Her vekil, 6 ayda bir internet üzerin-den seçmenlerinin güven testinden geçecek. Güven tazeleyemeyen çekilecek” dedi. *** Kampanya başlayınca Grillo, kendisine ambargo koyan medyaya meydan okudu:

“Rating için horoz dövüşüne girmeyeceğim” dedi. Hiç televizyona çıkmadı. Küfürlü, iğneleyici, nüktedan sesini meydanlardan ve sosyal medyadan duyurdu. Ücretsiz ve sansürsüz bilgi akışı… Şeffaf siyaset, özgür medya

Yeniden devlete devredilmiş sağlık ve eğitim hizmeti… Sürdürülebilir toplu taşıma, yenilenebilir enerji yatırımları vaat etti. Yolsuzluğa karışan işadamlarını, bankaları isimleriyle teşhir etti. Bu mesajlar, twitter’daki 2 milyon takipçiyle seçmene, facebook’tan, YouTube’dan halka ulaştırıldı.

Edebiyatçıların, akademisyenlerin, bağımsız gazetecilerin katılımıyla “5 Yıldızlı Hareket“, siyasetten umudu kesmiş bıkkın kitlelerin umudu haline geldi. *** Sonuç mu? 2 ay önceki genel seçimde “5 Yıldızlı“, yüzde 25 oy alarak birinci parti oldu. İlk kez meclise giren 162 genç parlamenterle, kirlenmiş İtalyan siyasetine meydan okudu. Partiler şaşkın. Bugüne dek rüşvetle partileri teslim almış mafya şaşkın… Medya şaşkın…

Grillo seçim sonrası, kendi modellerinin Avrupa’da yeni bir akımı tetikleyebileceğini söyledi. Hareketin, 2011’de Wall Street’te başlayıp dünyaya yayılan işgal eylemlerini andıran, bir sivil başkaldırı havası var.

Fark şu ki, “5 Yıldızlı Hareket”, iktidar olma şansını da yakalamış durumda… Bence “İnternet Asrı”nın ilk politik denemesi bu… Casaleggio‘nun deyişiyle “Radikal bir değişimin başlangıcı…” Sizce Türkiye’de de giderek otoriterleşen siyasi iktidara meydan okuyan, kıstırılmış medyadan yakınıp durmak yerine sosyal medyayı kullanan, yeni yöntemler ve söylemlerle, yeni politikalar üreten, genç bir muhalefetin vakti gelmedi mi?

Kaynak:http://gundem.milliyet.com.tr/baska-tur-bir-muhalefet-mumkun/gundem/ydetay/1705710/default.htm

GRİLLO, CASALEGGİO

13 Mayıs 2013 Pazartesi
Rasim Mert ÖZÇELİK

İtalya’da yeni bir siyasi hareket var: 5YH. 5 Yıldız Hareketi, son seçimlerden birinci çıktı ve parlamentoya 162 vekille girdi. Eski komedyen yeni politikacı Grillo ve internet gurusu Casaleggio bu hareketin lideri, daha doğrusu sözcüsü, kendilerini öyle tanımlıyorlar. Bu ikili ilk kez 2004’te Livorno’da, Cenovalı komedyenin gösterisinden sonra karşılaştı. 2005’te kurdukları blogla, 8 yıl boyunca, görüşlerini halka ulaştırdılar. Genellikle blogu kullanan Grillo, ara ara da meydanlara inip konuşmalar yaptı. Blog merkezli hareket, büyük bir başarıya imza attı. Ancak çıkardığı 162 vekilin içinde ne Grillo ne de Casaleggio var.

Casaleggio, 1954 Milano doğumlu bir iş adamı. İnternet iletişimi ve stratejileri alanında faaliyet gösteren, Casaleggio Associati’nin başkanı. Grillo, yeni hareketin en öndeki ismi, şunları söylüyor: “Bildiğimiz demokrasi, tanıdığımız haliyle bitti. Demokrasi farklı şekil alacak. Partiler aracılığıyla biçimlenen klasik temsili demokrasilerin sonuna gelindi. Bundan böyle aşağıdan yukarı örgütlenen katılımcı demokrasi çağı başlıyor.” Grillo seçimlerden önce İtalyanlara pek çok vaatte bulundu. Euro’dan çıkmayı kimse aklına bile getirmek istemezken, bu konuyu referanduma götüreceğini söyledi. İtalya’nın yaşadığı kaosta ön plana çıkan 5YH, seçimlerden birinci çıkarak gücünü gösterdi. Ancak yaşanan hükümet krizinden sonra, 5YH’nin muhalefete düşmesi, şimdilik planları erteledi.

Casaleggio için bu hareketin beyni diyebiliriz. İtalyanca ‘da cırcırböceği anlamına gelen Grillo’nun adına gönderme yapan “Cırcırböceği Hep Gün batarken Öter” adlı kitap 5YH’yi anlamak için önemli. Kitap; Beppe Grillo, Gianroberto Casaleggio ve nobelli yazar Dario Fo arasında geçen politik-felsefik bir diyalog.5 Yıldız Hareketini kitapta anlatırken, Casaleggio hayalini şöyle aktarıyor: “Hayalim doğrudan demokrasinin gerçekleşmesi, hedefine ulaştıktan sonra 5YH’nin varlık nedeninin ortadan kalkmasıdır. Demek istediğim şu ki, biz sistemi değiştirmek istiyoruz, amacımız yeni bir parti kurmak değil. Doğrudan demokrasiyi kurarsak partilere ihtiyacımız kalmayacak.”Casaleggio’nun internetin geleceği ile ilgili görüşleri iyimser: “Bazıları internetin geleceğinin; bilgi akışının tamamen kontrol altına alındığı Orwell tarzı bir diktatorya ile bilginin özgürce yayıldığı, yurttaşların kamunun her işine katılımını sağlayacak doğrudan demokrasi arasında gidip geleceğini öngörüyor. Her iki olasılığın da gelecekte ortaya çıkacağına inanıyorum; ama zaman içinde doğrudan demokrasiye yönelik kullanımı üstünlük sağlayacak.”

5YH, doğrudan demokrasi konusunda önemli bir ilke imza attı. Adaylarını internet üzerinden seçimle belirledi.25 Şubat 2013 İtalya Genel Seçimleri’nde 5YH’nin adaylarını internet aracılığıyla seçimle belirlemesi, dünyada internet üzerinden yapılan ilk seçim olarak tarihe geçti.5YH’e 250 bin İtalyan vatandaşının üye olması, bunlardan dijital kimliklerini göndererek doğruluğu kanıtlanmış 40 bin kişinin, genel seçimlere katılan 5YH adaylarını internet aracılığıyla belirlemeleri, doğrudan demokrasi için gerekli online seçimlere örnek gösteriliyor.

Sonuç olarak: İtalya’da bir kez cumhurbaşkanlığı kuralı yıkılarak, Berlusconi’nin desteğiyle, Napolitano ikinci kez cumhurbaşkanlığına seçildi. Hükümet ise demokrat parti liderliğinde kuruldu. Muhalefet görevi de, seçimlerden birinci çıkan 5YH’e kaldı.

*Yazıda kaynak olarak, Bağımsız Dergisi’nin 14. sayısından yararlanılmıştır.

İTALYA’DAKİ SEÇİMLER) GRİLLO FAŞİZMİN AYAK SESİ Mİ?

Nilgün Cerrahoğlu/
Çarşamba, 06 Mart 2013
Cumhuriyet

-Geçen haftanın İtalyan seçimleri, demokrasilerin krizinin çapını ortaya koydu.

Çizme krizi, sıradan bir hükümet krizi değil.

Geçmişten bu yana bir “siyasi laboratuvar” olarak nitelendirile gelen Çizme’de olanlar, Batı demokrasileri krizinin ölçüsü sayılıyor. Buna bir “öncü deprem” diyebiliriz.

Somuta indirgenirse, İtalya’da siyasal partiler sisteminin çöküşünden bahsediliyor. Konu, “A partisi” ya da “B partisi”nin gerilemesi / çökmesi değil, partiler sistemi ile temsili demokrasinin çöküşü olarak betimleniyor.

Tek geleneksel parti DP

İtalya’da siyasi panoramada halihazırda zaten bildiğimiz tarzdaki “geleneksel parti örgütlenmesi” şablonu içinde kalan tek parti var: Pier Luigi Bersani’nin merkez sol “Demokratik -DP- Parti”si…

DP dışındaki tüm partiler; Berlusconi’nin “Özgürlükler Partisi”, Grillo’nun “5 Yıldız Hareketi”, Maroni’nin “Kuzey Ligi”… “şahıs partileri” ve vaatlerin açık artırmaya çıkarıldığı popülizmler olarak anılıyor.

DP dışındaki tüm klasik parti örgütlenmeleri erimiş durumda.

25 Şubat seçimlerinden bu yana, Grillo hareketi tarafından ablukaya alınan DP de, bundan böyle çözülme tehdidi ile karşı karşıya…

Köşeye sıkıştırılan Bersani liderliğindeki merkez solda yaşanan huzursuzluklar, gelecek seçime dek DP’nin de bölünmesiyle sonuçlanırsa, siyaset sahnesindeki son siyasi parti de tarih olacak.

Girdiği ilk genel seçim olan 25 Şubat oylamasında, seçmenlerin yüzde 25’inin oyuna sahip çıkan Grillo liderliğindeki “5* Hareketi”nin, beyan ettiği açık hedef de tam bu:

Kalan tek parti olan merkez soldaki DP’yi de un ufak edip silmek!

Merkez solun genç seçmenlerinin zaten yüzde 40’ını şimdiden bünyesine çekmiş olan “5*”, DP’nin kalanını da ufalarsa siyasi partilerle ifade edilen “temsili demokrasi” bitecek.

Bu, kısacası bir tarihi değişim…

‘Cırcırböceği gün batarken öter’

İtalyan gazetelerinde bu “tarihi değişimle” ilgili dün, çok sayıda kaygı veren yazı vardı.

“Repubblica”nın başsayfasında yer alan bir yorum örneğin,“Partileri Olmayan Demokrasi” başlığını taşıyordu.

“Partileri Olmayan Demokrasi”, ortadan çalakalem yapılan bir saptama değil. Grillo hareketinin açıkça sahip çıktığı ve İtalya’nın gitgide yakınlaştığı bir zamane demokrasisinin(!) adı oluyor.

Grillo, Grillo’nun başdanışmanı Gianroberto Casaleggio ve “5*”a entelektüel meşruiyet sağlayan Nobelli yazar Dario Fo; birlikte kitap yazmışlar…

Kitabın ismi, “cırcır böceği” anlamındaki Grillo adıyla kelime oyunu yapacak şekilde düşünülmüş: “Cırcırböceği Hep Gün Batarken Öter!”

“Cırcırböceği….” kitabında açıkça “partilerin radikal biçimde yok olmasını istiyoruz” diyen Grillo-Casaleggio-Fo üçlüsünün vizyonunu irdeleyen “Repubblica” nın başsayfa yorumu son kertede, Hitler ile Grillo hareketi arasında bir parallelik kuruyor. Ve; “Hitler de1932’de Weimar Cumhuriyeti partilerine karşıydı” diyor: “Hitler de Grillo’cuların yaptığı gibi… ‘Biz öteki partilerden farklıyız. Ötekileri mezara gömeceğiz… buyuruyordu”…

“Partilerin bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağını; partisiz bir demokrasinin anlamını” soran İtalya’nın merkez-sol eğilimli bu çok satan gazetesi, karabasan sorulara “Cırcırböceği….” kitabından aktardığı bir alıntıyla yanıt veriyor:

“Partiler hepten ortadan kalktığında; mecliste bunların yerine farklı hareketler, komiteler ve sivil toplum temsilcileri olacak!”

Kurgubilim gibi

Grillo hareketinin arka plan “bilişim örgütlenmesini” hazırlayan bilgisayar gurusu Casaleggio hakkında “Il Giornale” gazetesinde çıkan başka bir yazı ise Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” tasvirine benziyor.

“New Age” akımının parçası “Gaia” tarikatı mensubu olduğu söylenen “guru Casaleggio”nun dünya görüşü uyarınca, “Siyasi sistemler, 2018’de tamamen parasız internete bağlı olan ‘katılımcı demokrasi’nin hâkim olduğu Batı ile; internet bağlantısı kısmi olan Çin, Rusya, Ortadoğu arasında ikiye bölünecek”miş…

“2020’de çıkacak olan III. Dünya Savaşı yirmi yıl sürdükten sonra 2040’ta bitecek; savaşı internet düzeni kazanacak”mış…

“Nihayet 2054’teki ilk dünya seçimleri, ‘web’ yoluyla yapılacak”mış!..

“İl Giornale” özetle, “Grillo’nun 5* Hareketi, tüm bu uçukluklara inanan Casaleggio’nun elinde” diyor.

Fiziken John Lennon’a benzeyen guruyu gazete ayrıca bir “bilişim şamanı Rasputin” diyerek tanımlandırıyor; kişiliğini de “gaddar, kindar ve despot” olarak betimliyor.

İtalyan medyası ve Grillo-Casaleggio ikilisi arasındaki bilek güreşi sürdükçe; sağda solda 5* hakkında yükselen demokrasi karşıtı iddialar artıyor.

Bu iddiaların doğruluk oranı halen tartışmaya açık.

Ancak bilinen tek şey Batı demokrasilerinin çok büyük belirsizliklere gebe tehlikeli boşluklar içinde debelendiği.

5 YILDIZLI HAREKET:
UMUTSUZLARIN UMUDU – BİANET / BİANET – BİANET

1948 Cenova doğumlu ünlü hiciv ustası Beppe Grillo yaklaşık dört sene önce siyasi bir maceraya girmeye karar verdi. Yetmişli yıllardan beri tiyatro ve televizyon sahnesinde tek kişilik hiciv çalışmaları yapan Grillo sanatının tüm gereğini yeri getirmesiyle taktir alan biri.

Nobel ödüllü yazar Dario Fo‘nun da dediği gibi “Zamanımız en başarılı hiciv yapan şakacısı”. Bilhassa sergilediği monologları sırasında siyasi ve iktisadi güçleri ve yönetimleri eleştiren, ölümden ve cinsellikten cesurca konuşan Grillo’nun hedefinde zamanında Hristiyan Demokratlar ve Sosyalistler son yıllarda ise tüm ‘siyaset sınıfı’ var. İkibinli yılların başından bu yana bilginin iletişim araçlarıyla halka ücretsizce ve özgürce sunulmasını savunan Beppe Grillo, bu çalışmalarından dolayı 2005 yılında Time dergisince yılın Avrupalı insanı adayları arasında gösterildi.

O senelerde televizyon kanallarının kendisine uyguladığı sansürü kendisinin de dediği gibi “meydan meydan dolaşarak” aşmaya çalışan Beppe Grillo gösterileri sırasında bilgisayar parçalıyor, argo bir dil kullanıyor ve yüksek sesle sinirli bir şekilde konuşuyordu. O senelerde tanıdığı iletişim ustası Gianroberto Casaleggio ile metinleri yazan ve oyunları yapılandıran Grillo blogların ağı sarstığı sıralarda bireysel bloğunu kurdu. 2009 yılında dünyanın en çok okunan ve etki yaratan bloglarının yer aldığı Web Celeb listesinde beşindi sırada yer alan Beppe Grillo halen İtalya’nın en çok onunan bloğu durumunda.

İlk siyasi mesajlarını bu blogtan yayınlamaya başlayan ve her metin üzerinde her gün Casaleggio ile fikir alışverişinde bulunan Beppe Grillo hedeflerini sınırlı ancak belirgin kıldı. Yeni ve daha güzel bir İtalya için ve yaşanılabilir bir Avrupa için bilhassa iletişim mecraları ve çevre konusunda çalışmalar yapılmasını, halkın çokuluslu şirketlerin önünde ve adaletin hakim olduğu bir ülkede yaşaması gerektiğini savundu. Hiç bir zaman sağ veya sol bir hareket olarak kendini sunmayan Beppe Grillo kapısının tüm bu konuları kabul eden kişilere açık olduğunu belirtti.

Kamu harcamaları hedefte

2007 yılında MeetUp sistemi ile yerel topluluklar kurulmasının ardından ağ üzerinde organize halde toplantılar yapılıp kararlar alınması süreci başladı. Her siyasi hareketten beklendiği gibi sonuca dayalı çalışmalar yapması gerekiyordu Grillo’nun.

İlk olarak kamu harcamaları, çok uluslu şirketlerin devletin kasasında para çalmaları, fosil temelli enerji sistemlerine yatırım ve iç borç üzerine medyatik ve bireysel eylemler yaptı. Bunlardan en çok konuşulanı İtalyan Telecom’un ortaklar toplantısına gitmesiydi. Borsadan satın alınmış küçük hisse sahiplerinden vekalet toplayarak yeterli çoğunluğu elde eden Beppe Grillo ortaklar toplantısına gitti ve söz aldı. Bu fırsatta yarısı devleti ait olan şirketi hırsızlıkla suçlayan ve yatırımlarını kömüre yönlendirmesini eleştiren Grillo artık İtalya’nın yeni umuduydu.

2008 yılı Beppe Grillo’nun siyasi hayatı için bir dönüm noktası oldu. Artık hedef şeffaf bir siyaset, çevre ve iletişim olarak netlik kazanmıştı. Şeffaf siyaset konusunda seçilen adayların altı ayda bir ağ üzerinden seçmenlerin desteğini yenileyip yenilemediğini sorarak cevabın olumsuz olması halinde görevlerini bırakacakları bir kültür yarattı.

Her harcama kuruşuna kadar ağda ve herkese açık bir şekilde yayınlanacak. En küçük belediyenin meclis üyesinden eyalet başkanına kadar herkes yasaların sunduğu maaşı kabul etmeyecek ve harcamaları için yeterli olan miktarı alacak, artan para da halkın ihtiyaçları için kullanılacak. Bu şeffat siyaset kurallarına her aday uymak zorunda. Bunlara ek olarak adayları harekete üye olan yurttaşlar ağ üzerinden seçiyor ve böylelikle seçimlere sunuluyorlar.

Adaylar öz geçmişlerini herkese sunmak zorunda ve adli geçmişleri temiz olmalı, son olarak o anda hiçbir siyasi partiye üye olamaz. Seçilen adaylardan çalıştıkları yerlerde geri dönüşümün arttırılması gibi çevre ile alakalı konularla ilgilenmesi ve hızlı ağ bağlantısı ve şeffaf iletişim konuları üzerine çalışması bekleniyor.

İlk yerel seçimde başarı

2008 yılında hareket resmi bir isim aldı ve Movimento 5 Stelle doğdu. (M5S – 5 Yıldızlı Hareket).

Beppe Grillo hiç bir seçimde aday olmuyor ve bu siyasi oluşum bir parti olarak kayıt edilmiyor. Siyasi partilere ve onların yarattığı siyasetten gelir sağlama kültürüne 5 Yıldızla karşı çıkan bu hareket, ilk olarak 2008 yerel seçimlerine katıldı. Bazı belediyelerde yapılan ve M5S’nin bunların bazılarında yer aldığı seçimlerde toplam yedi belediye meclisi üyesi kazandı. Bir sene önce ve çok farklı temellerle doğmuş bir hareket için ciddi bir başarı olarak nitelendiriliyor.

Kısa bir süre sonra 2009 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından konuşma yapması için davet edilen Beppe Grillo, yaptığı konuşmada Parlamento’ya İtalyan Devleti’ni şikayet edip artık uluslararası projelerde finansman sağlanmamasını istedi. Grillo konuşmasında verilen tüm paraların hükümetler tarafından doğru harcanmadığını ve bir çok kez cebe indirildiğini belirtti.

2009 yılında yapılan yeni yerel seçimlere doğru durmadan yelken açan M5S artık meydan meydan Beppe Grillo’nun konuşmaları ile seçim kampanyası yapıyor. Televizyon programlarına katılmak yok, televizyon spotu yapmak yok ve gereksiz yere el ilanı basmak yok.

Seçim kampanyası ağ üzerinde ve bilhassa Beppe Grillo’nun bloğu ve sosyal medya aracılığı ile yapılıyor. 2009 yerel seçimlerinde ise 11 belediye meclisi üyesi seçimi kazandı.

Bunların arasında bilhassa küçük belediyeler varken yavaş yavaş büyük kentlerde de olumlu tepki toplamaya başlıyor. Livorno, Bologna ve Brindisi gibi yüksek nüfuslu kentler ilk M5S meclis üyelerini görüyor. İlk tepkiler sert bir şekilde bilhassa merkez soldan geliyor. Her ne kadar resmi olarak siyasi duruşunu belirtmemiş olasa da kamu M5S’yi sol veya merkez sol olarak sınıflandırıyor. Bu vesileyle hareket merkez solun oylarını engellemekle suçlanıyor.

Bu sırada artan desteği ile halk hareketleri yapmaya başlayan Beppe Grillo, kuzey İtalya’da yapılması planlanan hızlı tren projesi TAV karşısında sert ve sabit karşı duruşunu gösteriyor.

TAV yapılmamalı çünkü gereksiz, masraflı, çevre düşmanı ve pahalı. 2007 yılında ilk toplu eylemi Bologna kentinde yapan Beppe Grillo bu eylemi ağ üzerinden aynı anda 180 ilin meydanında yayınladı.

Podyumdan halka seslenen Grillo’nun hedefinde her zamanki gibi ilk olarak siyasi sınıf var. Halkı M5S’ye oy vermeye davet eden Grillo’nun bu eylem serisini adı V-Day yani Vaffanculo Day Türkçesi ‘Siktirgit günü’.

İlk olarak siyasi sınıfa ‘siktir’ diyen Grillo’nun hedefine 2008 yılında gazeteciler girdi. İlk günden beri televizyona çıkmayı reddeden Grillo’ya sistematik bir şekilde televizyon sansürü uygulanıyor. Bazısı siyasi korkudan bazısı üstlerinin emrinden bazısı ise deneyimsizlikten dolayı İtalyan kanalları Grillo’ya kapanıyor ve gazeteler ya hakkında yayın yapmıyor ya da yanlış bilgiler veriyor. Basının bir kaç kişi elinde olduğunu ve bazı siyasi emeller için kullanıldığını söyleyen Grillo 2008’de Torino’da on binlerce insan önünde en büyük eylemini düzenledi.

Podyumda olduğu kadar artık yavaş yavaş normal hayatta da bazı edebiyatçıların, eski siyasetçilerin, bilim insanlarının ve bazı bağımsız gazetecilerin desteğini alan M5S, 2010 yılında varabildiği en büyük sınava girdi ve eyalet seçimlerine katıldı. Bir çok eyalette merkez solun kaybetmesinin sebebi olmakla suçlanan M5S, 2010 yılında girdiği 16 eyalet ve belediye seçimlerinde 11 meclis üyesinin seçilmesini sağladı.

Bir dünya yıldızı

Artık M5S ve Beppe Grillo ciddi bir sınavı başarıyla geçmişti. İtalya iktisadi krize doğru ilerliyor ve yıllardır yönetimde olan sağ ve sol partiler yeni yüzler ve çözümler çıkartamıyordu. Halkı Grillo ve hareketine şeffaflık ve siyasi harcamaları kısma konusunda güveniyordu.

M5S çöplerin yakılmasına karşı dururken ülkede her gün çöp yakma sistemlerini destekleyen tarihi partilerin bu ihalelerle ne kadar para çaldığı ortaya çıkıyordu. Güneş enerjisinin kullanılmasını genel kuralları arasına 2007’den beri almış olan M5S’nin karşısında konu hakkında halen ulusal yasa çıkartmakta uzlaşamayan siyasi irade vardı. M5S her geçen gün halkın oyunu ve güvenini alıyor ve mevcut siyasi yapı ise her geçen gün daha da destek kaybediyordu.

Beppe Grillo yerinde durmuyor, çalışıyor ve ulusal basın artık onun peşinde koşuyor. Grillo, zamanında kendisine yer vermeyen televizyon kanallarını ‘eski İtalya’ya ait olmak ile ve hareketlerini anlamamakla suçluyor. Artık Beppe Grillo bir dünya yıldızı oldu, ünü Japonya’ya kadar vardı. Yurt dışından gelen televizyon ekipleri onunla ropörtajlar yapıyor. Nitekim Beppe Grillo Japonya’daki izleyicilerine video mesaj dahi gönderdi.

Blog sisteminin ardından Youtube ve Facebook gibi platformları isabetli kullanan M5S’nin seçmenleri gençlerden ve bilhassa üniversite mezunu gençlerden oluşuyor. İtalya’da geleceklerini göremeyen gençlerin sesi olan Beppe Grillo, kısa zamanda enerji ve iş kazaları üzerine kitaplar yayınladı.

Çiçeklerini açmak üzere olan bu bitki artık tüm İtalya’da yapılacak olan yerel seçimlere hazır. 2011 seçimlerinde M5S İtalyada 53 meclis üyesine ulaşmıştı. Artık bir çok sol parti belediye kaybeder hatta meclis üyesi dahi kazanamazken M5S yeni bir dönemim doğuşunu haberdar ediyordu.

2012 yılında yapılan olağan yerel seçimler ise Beppe Grillo’nun öncülüğünü yaptığı hareketin tam bir zaferi oldu. 192 meclis üyesi, Mira, Sarego, Parma ve Comacchio belediyelerinde çoğunluğu sağlayıp başkanlığı dahi elde eden M5S seçimlerden tam bir zafer ile çıktı.

İtalya M5S’nin artık tüm ulusa yayılmış bir ağ olduğu yeni bir döneme uyandı. Bunun yanında Cenova gibi büyük bir belediyede 16 meclis üyesi kazanan M5S’nin bir sonraki hedefi ulusal seçimlerdi. 2012 yılının sonunda düşen Mario Monti hükümeti seçimleri 24 ve 25 Şubat 2013 tarihine almış ve M5S’ye kısa bir süre kalmıştı.

16 Şubat 2012 itibariyle Tsunami Tour adlı meydan meydan dolaşan seçim kampanyası sona erdi. Son durak tarihi işçi kenti Torino idi. Beppe Grillo kentin merkezindeki meydan olan Piazza Castello’yu gene doldurdu ve taşırdı. Hedefinde siyasi sınıf, çevre düzenlemeleri, enerji harcamaları ve tercihleri ile iletişim tekeli vardı.

5 Yıldızlı Program

M5S bu seçimlere ağ üzerinden seçim sistemi ile ve gene 5 Yıldızlı Program’ıyla girdi. Her harcama şeffaf bir şekilde sunuldu halka ve televizyona çıkılmadı. Yurttaşlık bilinci üzerine eğitim yatırımı yapılması, yenilenebilir enerji yatırımlarının arttırılması, bilgi akışının bilhassa devlet tarafından ücretsiz ve şeffaf olarak yapılması, sürdürülebilir toplu taşıma tercihlerinin yapılması, sağlık ve eğitim harcamalarının kurallara oturtulması ve devlete verilmesi. Ana başlıklarıyla M5S’nin programı böyle.

Beppe Grillo eski aşırı sağ militanlarını kabul etmekle, programında göçmenlik yasasına yer vermemekle, İtalya’da doğan göçmen çocuklarının İtalyan yurttaşlığına geçmesi ile alakalı yasanın ülkenin ilk ihitiyacı olmadığını söylemesiyle ve küfürlü ve cinsiyetçi söylemleriyle suçlanıyor.

Bu sebeple populist ve kibirli olduğu iddia edilen Beppe Grillo bilhassa son yerel 2012 seçimlerinde ayrılıçkı, cinsiyetçi ve ırkçı parti Lega Nord’un (Kuzey Ligi) yönetim sınıfına sempatisini belirttiğinde tepkilere maruz kalmıştı. Movimento 5 Stelle hareketinin isim ve logo kullanım haklarının Beppe Grillo’ya noter tastiki ile kayıtlı olması ve kurallara uymayan üyelerin işten atılırcasına hareketten mahkeme kararı ile çıkartılması ve televizyonda gözükmenin yasak olması eleştirilen noktalardan bazıları.

Her şeye rağmen seçim öncesi veya sonrası koalisyona sıcak bakmayan M5S’nin ulusal seçimlerde yapılan anketlere göre yüzde 20’ye varmasına mucize olarak bakılmıyor. Adaylarının yüzde 50’si kadın olan MS5, eşcinsel evliliklere olan olumlu duruşundan dolayı gerek kadın hakları savunucu bazı derneklerden gerekse de bir çok LGBT hareketinden resmi olarak destek aldı.

Yelkenler açık yeni bir siyasi sahneye doğu ilerliyor İtalya. Yarın son başbakan Profesör Mario Monti ve onun merkez arkadaşlarından bahsedeceğiz. (MÇ/HK)

Yazı Dizisi: İtalya’yı Seçime Götüren Süreç

1- Seçim Provası Üç Eyalette

2- Berlusconi ve Arkadaşları

3- Merkez Sol Olası Zafere Hazır mı?

4- Hakim Igroian’ın Solcu Sivil Devrimi

ALTERNATİFSİZLİĞİN, ALTERNATİFİ
ÇARESİZLİĞİN ÖĞRENİLMESİ MİDİR?

MORE THAN HONEY (2012) Baldan Acı / Belgesel


Yönetmen: Markus Imhoof

Ülke: İsviçre, Almanya, Avusturya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 21 Haziran 2013 (Türkiye)

Süre: 90 dakika

Dil: Almanca, Swiss Almanca, İngilizce, Çince

Senaryo: Kerstin Hoppenhaus ,  Markus Imhoof

Müzik: Peter Scherer

Görüntü Yönetmeni: Attila Boa ,  Jörg Jeshel

Yapımcılar: Helmut Grasser ,  Markus Imhoof ,  Thomas Kufus ,

Özet

Albert Einstein´ın dediği gibi: “Arılar yok olup giderse insanlık sadece dört yıl ayakta kalır.” Artık endişelenmenin zamanı geldi… Dünyanın doğal dengesini sağlayan mucizevi balarısının nesli tükenmek üzere. Tarım ilaçları, antibiyotikler, tek tip tarım ve kovanların taşınması nedeniyle kraliçe arı ve işçilerin yorgun düştüğü aşikâr. Mütevazı aile kovanlarından endüstriyel bal çiftliklerine arıların kaderinin peşine düşen yönetmen Markus Imhoof, bizi arıların mucizevi dünyasına götürerek cevaplar arıyor ve insanoğlunun geleceğine dair karanlık bir öngörüyle karşımıza çıkıyor.

Filmden Kesitler

Arılar neden ölüyor?

Bir kaç yıldır arı ölümleri çok fazla Sadece İsviçre’de değil… Arılar dünya çapında ölüyor. Her yerden bu şekilde haberler geliyor Ama ölümlerin nedeni hala bir sır.

**

Arıların Dansları

Filmin adı “Arıların Dansları”ydı Yönetmeninin adı Karl von Frisch isminde bir bilim adamıydı. Bu bilim adamı çalışması ile “Nobel Bilim Ödülünü” kazandı. Arılar kolonideki kız kardeşlerine nektar kaynaklarının hangi yönde ve ne kadar olduğunu dans ile söylerler. Nektar koloniye yakınsa karınlarını daha hızlı sallıyorlar. Küçük bir çocukken arıların karmaşık geometri problemlerini çözmesine kızmıştım. Arılar son derece akıllı ve karmaşık canlılardı. “Kendiniz sayın lütfen” Berlin Üniversitesi’nden Profesör Menzel arıların nasıl karar aldıklarını sorguluyor. Deney düzeneği arıları ikilem içinde bırakmakla ilgili. Arı bir nektar kaynağının yerini zaten biliyor. Bir başka arı da onlara aynı miktarda yeni nektar kaynağı bilgisini getiriyor. Bu durumda arı ne yapacak? “Hiç bir şey” Constantin, radarı aç lütfen Ben alıcıya yürüyorum Arının eski nektar kaynağına uçmaya karar verdiğini görebilirsiniz. Orada eski nektar yerine gitti. Ama oradaki nektar kaynağını kaldırdık. Şimdi daireler çizerek nektar arıyor. Nektar bulamadı diye kovana geri uçmuyor. Doğuya doğru uçuyor. Kovandaki ikinci arının kuyruk(karınlarını) sallayarak anlattığı nektar kaynağına doğru Buradaki ikinci nektar kaynağına doğru… Tamam, kırmızı 23 nolu arı indi. Şimdi nektar taşıyacak. Geri kovanına uçacak. Bu uçuştaki en kısa yolu hesaplayacak Sonuçta kovanına döndü. Küçücük bir beyni olan arı bile iki olası seçenek arasında karar verme yeteneğine sahip. Çok tatlı küçük bir böcek ve oldukça toleranslı. Çok akıllı olmasa da gerçekten toleranslı. Buraya geleli iki hafta oldu. Meyveler döllendi. Ama arılar için nektar kalmadı. Onlar için sanki bir çöl. Badem yetiştiricisi çiçekler döllendi diye aradığında gidebiliriz. Çiçekler döllendikten sonra kalmaya gerek yok. Beklersek arılar aç kalır.

**

Erkek arılar kraliçe arıyı bulurlar.

Sarı karınlı ilginç bir arı O arıların bakire ana arıları buralarda uçuyordu. Buraya ait erkek arılar ile çiftleşti. Bu çiftleşme havada bir yerlerde oluyor. Erkek arılar kraliçe arıyı bulurlar. Bir bakire kraliçe 10 erkek arı tarafından tohumlanır. Bu ana arının kolonisi yeni farklı bir koloni olacaktır. Ortaya bir melez çıkacaktır.

**

Arılarda enseste ilişki yasaktır.

Çiftleşme erkek arılar ile havada gerçekleşir. Kendi kardeşleri ile kovan içinde değil. Bu enseste karşı doğal bir korumadır. Kraliçe arı kovandaki 50.000 civarı arının anasıdır. Günde 2.000’e yakın yumurta bırakır. ki bu kendi vücut ağırlığından daha fazla. Kovandaki diğer arılar kraliçe arıya çok iyi bir bakım uygularlar. Onu beslerler, temizlerler. Kraliçe öldüğünde arılar yeni bir kraliçe yetiştirirler. Bu riskli dönem 1 ay kadar sürer. Kovandaki işçi arı da erkek arı da yumurtadan çoğalır. Kraliçe arı sperm ile döllenmiş yumurta bırakırsa bundan işçi arı gelişir. Yumurta önce larva haline gelir. Arılar larvaları nektar ve polen ile besler. Sonra yavruların üzerini mum ile kapatır. Larvalar artık pupa olmuştur. Üzerlerinin kapanmasıyla, toplamda 3 hafta içinde yeni bir arı çıkmaktadır. Erkek arıların çıkması için 3 gün daha fazla süre gerekir. Erkek arıların işçi arılar tarafından beslenmeleri gerekir. Böylece öğleden sonraki çiftleşme uçuşları için yeterli güce ulaşırlar. Bütün umutları çiftleşme uçuşlarında bakire bir ana arı bulmaktır. Çiftleşme dönemi bitince erkek arılar işçi arılar tarafından kovan dışına atılarak öldürülürler.

**

Yasak aşka ölüm

Yeni ana arıyı arıyorum, Onu öldüreceğim. İşte burada. Yabancı erkek arılar ile eğleniyordu. Aslında bunun cezası var.

**

Arılar balı bizim için üretmezler.

Aslında bal biz insanlar için değildir. Dedem arılardan balı çalmak zorunda kaldı sonra onlara ucuz şeker verdi. 300 yıl önce Amerikalılar ile cam, altın ve inci ticareti için. Ana arıları kontrollü üreterek bal verimini arttırdı. Kontrollü yapılan bu uygulama ile daha az arı sokması ve daha yüksek verim elde edildi.

**

Kolinize türü yaşam

Sonuçta ana arı kovanın anahtarıdır. Yeni ana arı gerekip gerekmediğine koloni karar verir. Karar verildiğinde ana arı için özel bir hücre oluşturulmaya başlanır. Önce yeni ana arıların hücre kapakları kapanır sonra kovandaki eski ana arı bir gurup işçi arı ile yeni nesle yer açmak için kovanı terk eder. Sonuçta iki koloni meydana gelir. Arıcılar bu süreci kontrol altında tetiklerler. Arıcılar kolonideki kraliçeyi alarak yeni kraliçe üretilmesini teşvik ederler.

**

Kraliçe arı üretimi

Ana arı bu hücreye döllenmiş bir yumurta koydu. Yumurta üç gün sonra larva olacak. Ben bu larvaları ana arı hücrelerine koyuyorum. Arılar bu larvaları arı sütü ile özel olarak besleyip, kraliçe arı üretecekler. Yeni kraliçe arı üretmek istemeselerdi bu larvalardan işçi arı üretilirdi. Ama bu larvalar özel hazırlanmış hemşire kolonilere verilecek. 51 adet yeni kraliçe üretmek istiyorum. Arılarım bunlara iyi bakın… Hemşire kolonisi stres altında, arıcı tarafından yönlendirildi. Henüz bir kraliçe arıları yok. Koloninin acilen yeni bir kraliçe arıya ihtiyacı var. Yoksa koloni ölür. Aslında onların ihtiyacı bir kraliçe arı ama onların bu 51 kraliçeye de bakmaları gerekiyor. Serbest koşullarda ilk çıkan kraliçe geri kalanların hepsini öldürür. Bir kolonide sadece bir kraliçe arı olabilir. Bu nedenle gelişimini tamamlayan ana arıların hasat edilmeleri gerekli. Bu işlem için küçük arı kolonileri kullanılır. İçinde bacaklarını hareket ettiren bir kraliçe görebilirsiniz. Bir kaç saat içinde çıkacak. Çıktığında bakmaları için onu bu küçük arı grubunun yanına koyuyorum. Çiftleşen erkek arılar çiftleşme sonrası ölürler. Çiftleşme uçuşundan geri gelen kraliçe arı 5 milyon civarında sperm depoladı. 8 yıl kadar ömrü olacak. Bu çiftleşme 8-10 erkekle daha olacak ve kısa sürede yumurtlamaya başlayacak. Yumurtladıktan sonra onu satabilirsiniz. – Bu kalıcı bir işaretleme olacak. Her yıl kullanılan renk farklıdır. BU şekilde boyanan kraliçeler kovanda rahatça bulunur. Ayrıca yaşı da bilinir. Kafeslenerek dünyanın istediğiniz yerine satabilirsiniz. Bu küçük kutu ile onu göndereceğiz. Ama beslemeleri için yanına bir kaç işçi arı da koymalıyız. Bu şekilde küçük bir koloni oldular. Şimdi biraz duman verelim. İşaretlemeden kalan kokudan etkilenmesinler diye biraz da su.. Bir birlerini ve kraliçeyi temizleyecek ve onu kabul edecekler. Buyurun başka bir 60 Euro.

**

Arılar kovanlarında tuvalet ihtiyacını gidermezler

Kamyon üstünde ne kadar az zaman geçirirlerse o kadar iyi. Kamyona yüklendiklerinde kovan dışına uçamazlar ayrıca tuvalete de gidemezler. Kovanın içinde kalmak zorundalar. Bu sebeple biraz stresli olurlar. Sonuçta kamyonda olmak onlar için doğal değil. Kamyondan ne kadar erken inerlerse o kadar iyi. Dinlenme molaları bu yüzden kısa.

**

Klasik koloni çöküş bozukluğu

Bir kraliçe arı 20 kadar arkadaşı… ve hiç bir şey…. Bu tüm kolonin kaybı ve nedenini bilmiyorum. Sadece … Sadece gitmişler… Bol polen var… Bol nektar var… Ama başka bir kanıt yok. Bu şekildeki ölümler bu aralar biraz fazla Bu durumdan hoşlanmıyorum. Nakliyede yanmış bir koloni. Havasızlık ve sıkışıklık buna neden oluyor. Şu anda sadece bir tek şey düzeltebiliriz…. Biliyor musun ben bunu düzeltmek için varım… Kişisel olarak üstüme de almıyorum… Bu kovanı öldürmek istemedim.. O öldü ama neden bilmiyorum.

**

Arıcı neyle savaşıyor biliyor musunuz?

Kimyasallar. Stresli bir yolculuktan sonra arılar şeker şurubu ile beslenir. Antibiyotik ile karışık halde Her yerde Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve Çin’de arılar ilaç olmadan artık yaşayamaz.

**

Arı yalnız yaşayamaz.

Tamam, programı başlatalım. Bu sarı nöronlar “ödül” mesajı taşıyanlardır. Ayrıca “İyi” mesajını da taşırlar. “Korku” ve “Savunma” ile ilgili taşıyıcı nöronlar da vardır. 50.000 adet küçük beyin bir arada süper bir organizma ağı oluşturur. 50.000 bireyden oluşan büyük bir aile. Her bir aile üyesi kendi görevini yürütür. Hiç birine verilen bir komut yoktur. Herkes çalışır. Hatta larvalar bile bu ağın bir parçasıdır. Arıların her bir anteni 60.000 aroma sensörü içerir. Etrafındaki kokuları algılar ve kovanın içinde olan biten her şeyden haberdardır. Hatta ayakları bile aroma sensörü içerir.

“Kraliçe nerede?” veya “Yeterli yumurta var mı?” veya “Yeterli bal rezervi var mı?” gibi soruların cevabını hep bilmektedir. Fakat tek bir arı, bir koloniye ait olmadan tek başına yaşayamaz. Arı birey olarak koloninin refahı için bireysel özgürlüğünden vazgeçer. Mevsime göre değişmekle beraber kolonide her gün 2000 arı ölüp 2000 arı yeni doğmuş olabilir. Esas ilginç soru ise; Koloninin özel olarak düzenlenmiş bir sisteminin olup olmadığıdır. Evet kolonin bir bütün olarak kendi duyguları olabilir. Bir koloni çoğaldığında çoğaltarak iki koloni yapabilirsiniz. Endüstriyel arıcılıkta arıcılar 1 koloniyi 4 koloni olacak şekilde yönlendirebilirler. Endüstriyel arıcılıkta ölü koloniler kolaylıkla telafi edilebilir. Yavru Bal Yumurta  Koloniler bu şekilde bölünmüş olur. Yavru, bal ve yumurta çıtaları karıştırılarak kullanılır. Tıpkı bir arabanın yedek parçaları gibi Koloniler bu şekilde bir biri ile karışır. Bu sürecin içinde kraliçe henüz yoktur. Yeni kraliçe FEDEX tarafından teslim edilecek.

**

Tabiatta bir denge vardır.

Mao Tse Tung serçelerden kurtulmak istedi. Dedi ki; serçeler insanlardan ürün çalıyor. Milyarlarca serçeyi ortadan kaldırdı. Sonuç olarak etraftaki böcekler o kadar çok çoğaldı ki; onlardan kurtulmak için de insektisit (böcek ilacı) kullandı. Böcekler ile beraber arılar da öldü tabi.

**

En iyi tozlayıcı kim? İnsanlar mı arılar mı?

Einstein “Arılar öldüğünde 4 yıl sonra da insanlar ölür” demiş. Ben geleceğe yolculuk yaptım. Çin’de inanılmaz bir bölge vardı. İsteksiz de olsalar filmime izin verdiler. Pekin’de bir üniversitede insanlar bu sorun üzerine çalışıyorlar. En iyi tozlayıcı kim? İnsanlar mı arılar mı? Ve sonuç açıklandı: Arılar insanlardan daha iyi tozlayıcı.

**

Bir arı ne kadar üretir?

Bal arıları hayatlarının 3-4 haftasında çalışarak 1 çay kaşığı kadar bal üretebilir. Arılar 1 kg bal yapmak için dünyanın çevresini 3 kez dolaşacak kadar uçmalıdır. Arılar vücutlarından kattıkları kimyasallar ile balı vücutlarında filtre edeler. Aslında onlar yavruları için kendilerini feda ederler. Çünkü larva sadece temiz bal yemelidir. Ancak pestisitlerden kalanlar hala oradadır. Burada arılar yerine Çinli çiftçi kullanılsa ne kadar çok lazım olurdu. BU kadar badem için 4 milyar arı 1 ay boyunca çalışmak zorunda kaldı. Hatta vejeteryanlar sanayileşmiş arıcılığa bağımlılar.

**

Arılar neden ölürler?

Hala arıların dünya çapında neden öldüklerini araştırıyorum. İncil’de şöyle yazılıdır: “İnsanlar dünyaya gidin ve refah içinde olun” Arıların sorunlarının nedeni orada bir yerde olabilir. Onlar sadece pestisitlerden, parazitlerden, antibiyotikten, ensest ilişkiden veya stresten ölmüyorlar. Ama bence problem bunların hepsinin bir arada olmasında. Arılar nedeniyle insan uygarlığının egemenliği de ölüyor. İnsanlar zararsız arıları yaptıkları ile zararlı ölümcül arılara çevirdiler. Ama neden arılar iğneleri ile sokuyorlar? Onlarla savaşmak istemiyor musunuz?

**

Arı için felsefe “çok çalışmak lazım”

Bize anlatılan Alice Harikalar Diyarında isimli bir masal vardır. Kırmızı Kraliçenin Alice ile koşmak istemesi gibi Kırmızı Kraliçe burada…  Masaldaki gibi; Hiç nedensiz yere, aniden Kırmızı Kraliçe ile koşmaya başlar Alice. ”Bizim ülkemizde insan bunca zaman koşarsa çoğunlukla bir yerden bir yere varır” der Alice Kraliçe de ona “Pek ağırdan alan bir ülkeymiş orası canım. ” “Oysa bizim burada insanın yerli yerinde kalabilmesi için işte böyle var gücüyle koşması gerekir.” “Bizim ülkemizde bir yerden başka bir yere gitmek istiyorsan bunun en az iki katı koşmak zorundasın.” der.

**

Katil arılar

Katil arılar önce Brezilya’lı üreme uzmanlarının elinden kaçtı. Sonra Orta Amerika’ya ve oradan da Meksika’ya göç ettiler. Yol boyunca yüzlerce kişiyi öldürerek ölümcül bir itibar edindiler. Katil arılar Avrupa ve Afrika arılarının çapraz üremesinden meydana geldi. Onların doğru ismi Afrikanize Bal arısı Sao Paolo’daki bir laboratuarda bulunan 26 numaralı deney kovanından kaçtıkları düşünülüyor. Arıların intikam zamanı gelmiş olabilir mi?

**

Kimyasallar çözüm değil.

Eskiden parazit akarlar vardı. Bu akarları kimyasal kullanarak tedavi edeceğimiz düşünmüştüm. Yoksa arılar zarar görecekti. Fakat kimyasallar parazitleri öldürmeye yetmedi. Yaptığımız tedavi ile bu problem daha da büyüdü. Sonuçta bu tedavinin iyi olmadığını anladık. Devamında bu arılarda bir şeyler var diye düşünmeye başladım. O zamanlar bu arıların Afrika arısı olduğunu düşünüyordum.

**

Amerika’nın işgal edildiğinden korkuyorlar. Kaçak göçmenlerden mi korkmalıyız, katil arılardan mı?

Katil arılar kesinlikle üstün bir bağışıklık sistemine sahip. Fakat arılardaki varroa kadar tehlikeli değil. Biz insanların arılar ile birlikte yaşamayı öğrenmesi lazım. Böylece katil arılar ve evcil bal arıları arasında bir uzlaşma sağlamak zorunda. Biz burada kendimiz göçmen olmamıza rağmen ülkeye gelen diğer göçmenlerden korkuyoruz. Katil arılar geldiğinde onların ne vizesi ne pasaportu ne de bir izin kağıtları yoktu. Bu hızlı vahşi yaratıkları durdurmak için elimizden bir şey gelmiyordu. Her zaman olduğu gibi onlar evcil değildi. İnsanlar bu durumdan çok korkuyordu. 1995 yılında Brezilya’ya gittim. Ülkenin tamamen Afrika arısını benimsediğini gördüm. Afrika arıları hakkında iyi bal vermedikleri, iyi bir tozlayıcı olmadıkları yönetimlerinin mümkün olmadığı söyleniyordu. Benim gözlemlerim bunların tamamen yanlış olduğunu ortaya koydu. Çok kıt kaynaklar ile hayatta kalabilen bir arı. Bir kumarbaz olsaydım; Afrika arılarının diğer türler karşısında sağ kalacağı üzerine bahse girerdim. Ben gittikten sonra da burada olacaklarını düşünüyorum.

**

Arı yaşayacağı yeri beğenmesi gerekir.

Bu arıların değiştiğini gözlemleyebiliyorum. Onları ararsanız bir ağacın dalında kraliçe arı ile beraber bir küme halinde bulacaksınız. Bu kümedeki bazı arılar yeni yuva yeri bulmak için dışarı gönderilir. Bu ayrılan arılar uygun bir yer bulduğunda arkadaşlarının yanına gelecek ve onlara iyi bir yer bulduğu hakkında bilgi verecek. Belli bir uzlaşma zamanından sonra grup bulunan yerlerden birine topluca hareket edecek.

GUY DEBORD, GÖSTERİ TOPLUMU VE YORUMLAR KİTABINDAN


Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ


Şehircilik, sınıf iktidarını savunan kesintisiz görevin modern icrasıdır:Kentsel üretim koşullarının tehlikeli bir şekilde bir araya getirdiği işçilerin en küçük parçalarına dek bölünmesinin sürdürülmesi. Bu bir araya gelme olasılığının her biçimine karşı yürütülmesi gereken sürekli mücadele en uygun zeminini şehircilikte bulur. Fransız Devrimi’nde edinilen deneyimlerden bu yana, bütün yerleşik iktidarların sokaktaki düzeni sağlama araçlarını artırma çabası, sonunda sokağın ortadan kaldırılmasıyla doruk noktasına ulaşır. Lewis Mumford, The City in History de [Tarihte Kent]“artık tekdüze olan dünyayı” anlatırken “uzun mesafeye yönelik kitle iletişim araçlarıyla birlikte, halkın tecridinde çok daha etkili bir denetim aracı ortaya çıkmıştır”diye belirtir. Ama şehirciliğin gerçekliğini oluşturan genel tecrit hareketi, planlanabilir üretim ve tüketim ihtiyaçlarına göre işçilerin denetimli bir şekilde yeniden sisteme dahil edilmelerini de sağlamak zorundadır. Sisteme dahil olmak, tecrit edilmiş bireylerin birlikte tecrit edilmişbireyler olarak yeniden ele geçirilmelerini gerektirir: Fabrikalar ve kültür evleri, tatil köyleri ve “toplu konutlar” tecrit edilmiş bireyi aile yuvasına kadar izleyen bu sahte kolektiviteye hizmet etmek amacıyla özellikle düzenlenmiştir.Gösteri mesajı alıcılarının yaygın olarak kullanımı bireyin tecridinin egemen imajlarla, bütün güçlerini sadece bu tecritten alan imajlarla dolu olmasını mümkün kılar.

Önceki her dönemde egemen sınıfların tatmin edilmesine adanmışken, ilk defa yeni bir mimari doğrudan doğruya yoksullara yönelmiştir. Bu yeni konut örneğinin biçimsel sefilliği ve devasa yaygınlığı, onun hem amacından hem modern inşaat koşullarından kaynaklanan kitleselkarakterinden ileri gelir.

Toprağı, soyut bir şekilde tecrit toprağı olarak düzenleyen otoriter karar hiç kuşku yok ki modern inşaat koşullarının özünde yer alır.

Bu açıdan geri kalmış ülkelerde sanayileşmenin başladığı her yerde, yerleştirilmesi düşünülen yeni toplumsal yaşam tarzına uygun uzam olarak, aynı mimari ortaya çıkar. Toplumun maddi gücünün gelişmesinde kaydedilen aşama ve bu güce bilinçli bir şekilde hâkim olma konusundaki gecikme, tıpkı termonükleer silahlanma ya da doğum kontrolü (kalıtımın manipüle edilme imkânı zaten elde edilmiştir) sorunlarındaki kadar açık bir şekilde şehircilikte de görülmektedir.

Şimdiki zaman, şehir ortamının daha şimdiden öz-yıkım zamanıdır. “Şehir artıklarının biçimsiz yığınlarıyla” (Lewis Mumford) kaplı kırsal kesimde görülen şehir patlaması doğrudan doğruya tüketimin buyrukları doğrultusunda düzenlenmiştir.

İlk meta bolluğu aşamasının pilot-malı olan otomobilin diktatörlüğü, eski şehir merkezlerini yerinden eden ve giderek genişleyen bir yayılmaya yol açan otoyolların hâkimiyetiyle çevreye damgasını vurmuştur.

Aynı zamanda, şehir dokusuna dair tamamlanmamış yeni düzenleme dönemleri, bir otopark platformu üzerindeki çıplak arazilerde kurulu dev süpermarketler olan “dağıtım fabrikaları” etrafında geçici olarak yoğunlaşır; bu çılgın TÜKETİM TAPINAKLARI, kısmi bir kalabalığın yeniden oluşmasına yol açtıklarından aşırı kalabalık ikincil merkezler haline gelir gelmez onları dışlayan merkezkaç hareket içinde uzaklaşırlar. Ama tüketimin teknik örgütlenmesi, ilk planda şehrin kendi kendini tüketmesine yol açmış olan genel çözülmenin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Tümüyle kent-kır çatışması etrafında gelişen iktisadi tarih, her iki terimi de ortadan kaldıran bir başarıya ulaşmıştır. Toplu tarihsel gelişmenin günümüzde bağımsız ekonomi hareketinin sürdürülmesi adına felce uğraması, kent ve kırın yok olmaya başladığı dönemin olgusudur, kentle kırın farklılıkları aşılmamakta, her ikisi de aynı anda çökmektedir. Varolan şehir gerçekliğinin aşılmasına katkıda bulunması gereken tarihsel devinimin başarısızlığa uğramasından kaynaklanan kent ve kırın karşılıklı yıpranması, en ileri sanayileşmiş bölgeleri kapsayan ayrışmış unsurlarının bu eklektik karışımında görülebilir.

Evrensel tarih kentlerde doğmuş ve kentin kır üzerindeki kesin zaferiyle birlikte olgunlaşmıştır. Marx’a göre burjuvazinin en önemli devrimci faziletlerinden biri, “kır”ı havası bile insanı özgürleştiren “kente boyun eğdirmesi” olgusudur. Ama eğer kentin tarihi özgürlüğün tarihi ise, aynı zamanda zorbalığın ve hem kırı hem kenti denetleyen devlet yönetiminin de tarihidir. Kent sadece tarihsel özgürlüğün mücadele alanı olabilmiştir, özgürlüğe sahip olamamıştır. Kent, tarih ortamıdır; çünkü o, hem tarihsel girişimi mümkün kılan toplumsal iktidarın yoğunlaşması hem geçmişin bilincidir. Kenti tasfiye etmeye yönelik mevcut eğilim, ekonominin tarihsel bilince boyun eğmesindeki ve kendisinden alınmış güçleri yeniden ele geçiren toplumun birleşmesindeki gecikmenin bir başka şekilde ifade edilmesinden ibarettir.

“Kır tam tersi bir olgu sergiler: tecrit ve ayrılık”(Alman ideolojisi).

Kentleri yok eden şehircilik, eski kır yaşantısına özgü doğal ilişkiler kadar doğrudan doğruya tarihsel kent tarafından sorgulanan dolaysız toplumsal ilişkilerin de kaybolduğu sahte bir kırı yeniden kurar.

Bu, günümüzün “düzenlenmiş toprağı”nda barınma ve gösterisel denetim koşullarının yeniden yarattığı yeni bir yapay köylülüktür: Köylülüğün bağımsız bir eyleme kalkışmasını ve yaratıcı bir tarihsel güç olarak ortaya çıkmasını her zaman engellemiş olan coğrafi dağınıklık ve dar kafalılık bugün yeniden üreticilerin özelliği haline gelmiştir; nasıl ki işlerin doğal ritmi tarım toplumunun eriminin ötesinde kalıyorsa, bizzat kendilerinin ürettiği dünyanın devinimi de köylülerin erimlerinin ötesinde kalır. Ama “Doğu despotizminin sarsılmaz temeli olan ve dağılması bürokratik merkeziyetçiliğe yol açan bu köylülük, modern devlet bürokrasisinin gelişme koşullarının ürünü olarak yeniden ortaya çıktığında, duyarsızlığı artık tarihsel olarak üretilmek ve korunmak zorundaydı; doğal kayıtsızlığın yerini, hatanın örgütlü gösterisi almıştı. Teknolojik sahte-köylülüğün “yeni kentleri”,üzerine inşa edildikleri tarihsel zamandan kopuşlarını bulundukları alana açıkça kaydederler; sloganları şu olabilir: “Bu noktada artık hiçbir şey olmayacaktır ve asla hiçbir şey olmamıştır.”Kentlerde özgürleştirilmek zorunda olan tarih henüz özgürleştirilmediği içindir ki tarihin yokluğunda ortaya çıkan güçler, kendi özel alanlarını oluşturmaya başlar.

**

Bu alacakaranlıktaki dünyayı tehdit eden tarih, aynı zamanda mekânı yaşanmış zamana boyun eğdirebilen güçtür. Proleter devrimi, beşeri coğrafyanın eleştirisidir, bu eleştiri dolayısıyla bireyler ve topluluklar, sadece emeklerine değil bütün tarihlerine de sahip olmalarına elverişli yer ve olayları yaratmak zorundadır. Bu değişen oyun alanında ve özgürce seçilmiş oyun kurallarının farklılıklarında, yer özerkliği, toprağa zorunlu bir bağlanmayı yeniden devreye sokmadan ve böylelikle seyahatin ve bütün anlamı içinde saklı olan bir seyahat gibi anlaşılan yaşamın gerçekliğini gündeme getirerek yeniden keşfedilebilir. (sh:131-136)

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

 

 YENİ ANAYASALAR NEDEN YAPILIR?

Sicilya mafyasının kullandığı ve tüm İtalya’da kabul gören bu formülün derin hakikati şu noktada yatar: “Eğer paran ve dostların varsa hukukla dalga geçersin.” Bütünleşmiş gösteride yasalar uyku halindedir;çünkü yeni üretim teknikleri için hazırlanmamışlardır ve ayrıca malların dağıtımı sırasında yeni tür anlaşmalar sayesinde bu yasalardan uzak durulmuştur. Kamuoyunun ne düşündüğünün ya da neyi tercih ettiğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Gösterinin kamuoyu araştırmaları, seçimler ve modernleşmeye yönelik yeniden yapılanmalarla gizlediği şey budur. Kazananlar kim olursa olsun kibar müşteriler en kötü malı edineceklerdir:Çünkü bu tamamen onlar için üretilmiş olandır.

“Hukuk devleti”kavramı, modern ve sözde demokratik devletin genelde bu özelliklerinden vazgeçmesiyle birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu ifadenin 1970 yılından kısa bir süre sonra ve tam anlamıyla öncelikle İtalya’da popülerlik kazanması kesinlikle tesadüfi değildir. Birçok alanda, yasalar adeta çeşitli boşluklar kalacak şekilde özenle hazırlanmıştır; tabii ki bu boşluklar, yararlanabilecek olanlar için geçerlidir.Bazı koşullarda -örneğin dünyadaki her türlü silah ticareti, özellikle de daha yüksek teknoloji ürünleri çevresinde- yasadışılık, kendisi sayesinde daha da kârlı hale gelen iktisadi işlemlere destek sağlayan bir güçten başka bir şey değildir. Günümüzde birçok iş ilişkisi kaçınılmaz olarak en azından bu yüzyıl kadar namussuzdur; bu durum eskiden, sadece namussuzluk yolunu seçmiş sınırlı sayıdaki insan arasında söz konusuydu.(sh: 222-223)

GÖZETİM VE MANİPÜLASYON

Gözetim, eğer her şeyin mutlak denetimi sırasında kendi gelişmesinden kaynaklanan zorluklarla karşılaşma aşamasına gelmemiş olsaydı, çok daha tehlikeli olabilirdi. Sayıları giderek artan bireyler hakkında toplanan bilgi yığını ile bu yığının tahlil edilmesi için gereken zaman ve zekâ arasında ya da daha basit olarak söylemek gerekirse olası çıkarları arasında bir çelişki vardır. Malzemenin bolluğu her aşamada kısaltma yapılmasını zorunlu kılar: Bu sırada birçok bilgi kaybolur ve geriye kalanlar ise okunamayacak kadar fazladır. Gözetim ve manipülasyonun yönetimi birleşmemiştir. Aslında her yerde kârların bölüştürülmesi üzerine bir çıkar çatışması vardır; dolayısıyla da mevcut toplum içindeki şu ya da bu potansiyelin -aynı hamurdan gelmeleri nedeniyle hepsi aynı derecede saygın kabul edilen— diğer potansiyellerin aleyhine öncelikli olarak gelişmesi için bir mücadele vardır.

Bu mücadele aynı zamanda bir oyundur.Her istihbarat amiri kendi ajanlarını ve ilgi alanındaki hasımlarını gözünde büyütür. Çok sayıda uluslarüstü ittifakın yanı sıra, günümüzde her ülkenin hem devlet nezdinde hem devlet ötesinde sınırsız sayıda polisi ya da karşı-casusluk servisi ve gizli servisi vardır. Bunun yanı sıra gözetim, koruma ve istihbarat işleriyle ilgilenen çok sayıda özel şirket vardır. Çokuluslu büyük şirketlerin de doğal olarak kendi özel servisleri vardır; aynı şekilde orta büyüklükte de olsalar, ulusal ve bazen de uluslararası düzeyde bağımsız politikalar izlemeyi sürdüren kamulaştırılmış şirketlerin de özel servisleri vardır. Her ikisi de aynı devlete ait olan ve üstelik dünya pazarında petrol fiyatlarını yüksek tutma konusundaki ortak çıkarları açısından diyalektik birlik içinde olan bir nükleer endüstri grubu ile bir petrol grubunun çatıştığı görülebilir. Özel bir sanayi dalındaki her güvenlik servisi, kendi bünyesine yönelik sabotajlarla mücadele eder ve gerektiğinde rakiplerine sabotaj düzenler: Denizaltı tünellerine önemli yatırımlar yapan bir şirket, feribotların güvensizliğinden yana olur ve mali güçlükler içindeki gazeteleri, feribotların güvensizliğiyle ilgili haberleri ilk fırsatta ve üzerinde çok fazla düşünmeden manşet yapmaları için maaşa bağlar;Sandoz’la rekabet eden bir şirket Ren Vadisi’ndeki yeraltı sularına karşı kayıtsız kalır. Gizli olan gizlice gözetlenir. Öyle ki hikmeti hükümetin yönetimi etrafında kurnazca toplanmış bu organizmaların her biri, kendi özel anlam hegemonyasının peşindedir. Zira anlam, anlaşılabilir bir merkezle birlikte kaybolmuştur.

1968’e kadar başarıdan başarıya koşan ve sevildiğine inandırılmış olan modern toplum, bu tarihten itibaren bu sevdadan vazgeçmek zorunda kalmıştı; artık kendisinden korkulmasını tercih etmektedir. “O masum halinin artık geri gelmeyeceğini” gayet iyi bilir.

Böylece kurulu düzenden yana binlerce komplo, şebekelerin ve meselelerin ya da gizli faaliyetlerin giderek üst üste gelmesi ve bunların her türlü ekonomi, politika ve kültür dalma hızla entegrasyon süreciyle birlikte, birbirine karışır ve hemen hemen her yerde birbiriyle çarpışır. Toplumsal yaşamın her alanında, gözetim, dezenformasyon ve güvenlik faaliyetlerinin iç içe girme oranı sürekli bir artış gösterir. Komplo neredeyse alenen görülecek kadar yoğunlaştığında, komplonun her bir bölümü diğerini rahatsız etmeye ya da kaygılandırmaya başlar; çünkü bütün bu profesyonel komplocular tam olarak nedenini bilmeksizin birbirlerini gözetlemeye ya da birbirlerini kesin olarak teşhis edemeden tesadüfen karşılaşmaya başlarlar.

Kim kimi gözetlemek ister?

Bu görünüşte kimin yararınadır?

Ya gerçekte?

 Hakiki etkiler gizli kalır ve nihai hedeflerden güçlükle şüphe duyulabilir ve bunlar hemen hemen asla anlaşılmazlar. Böylece aldatılmadığı ya da manipüle edilmediğinden kimse emin olamazken, manipüle eden de başarılı olup olmadığını nadiren bilir. Aslında manipülasyonun başarılı tarafında yer almak, doğru stratejik perspektifin seçildiği anlamına gelmez. Taktik başarılar böylece büyük güçleri tehlikeli yollara sürükleyebilir.

Görünüşte aynı hedefin peşinde olan aynı şebekede, bu şebekenin sadece bir parçasını oluşturanlar, diğer bölümlerin ve her şeyden önemlisi çekirdek kadronun bütün varsayımlarım ve sonuçlarını kaale almamak zorundadırlar. İncelenen herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin pekâlâ tamamen hayali ya da ciddi bir şekilde tahrif edilmiş ya da oldukça yanlış bir şekilde yorumlanmış olabilme ihtimali -ki bu gayet iyi bilinen bir olgudur— soruşturmayı yürütenlerin hesaplarını önemli ölçüde karıştırır ve çürütür; çünkü birini mahkûm etmek için yeterli olan şey, onu tanımak ya da kullanmak gerektiğinde o kadar yeterli olmaz. Bilgi kaynakları rekabet içinde olduğundan tahrifler de rekabet içindedir.

Ancak bu uygulama koşullarından yola çıkarak, toplumsal alanın tamamına yayıldığı ve bunun sonucunda personel ve araç-gereç sayısını artırdığı ölçüde, denetimin verimliliğinin azalması eğilimi göstermesinden söz edilebilir. Çünkü burada her araç bir amaç haline gelmenin peşindedir ve bunun için çaba gösterir.

Gözetim kendi kendini gözetler ve kendine karşı komplo düzenler.

Sonuç olarak, gözetimin bugünkü temel çelişkisi, olmayan bir varlığı yani, toplumsal düzeni bozmaya çalıştığı düşünülen varlığı gözetlemesi, içine sızması ve etkilemesidir. Ama bu varlığın işbaşında olduğu nerede görülmüştür? Çünkü, koşullar asla bu kadar devrimci olmamıştır ve durumun bu kadar ciddi olduğunu düşünen sadece hükümetlerdir. Yadsıma, kendi düşüncesinden o kadar başarılı bir şekilde yoksun bırakılmıştır ki uzun zamandan beri dağılmış bir haldedir. Bu nedenle, sadece muğlak ama hâlâ yeterince rahatsızlık veren bir tehdit olmayı sürdürmektedir ve neticede gözetim en gözde etkinlik alanından mahrum bırakılmıştır. Bu gözetim ve müdahale gücü tamamen mevcut gerekliliklerle yönetilmektedir ki bu gereklilikler, bu tehditle peşinen mücadele etmek amacıyla bizzat tehdidin alanına yönelen anlaşma koşullarını belirler. Bu nedenle gözetimin, bu sefer teröristleri değil teorileri etkilemek amacıyla, gözden düşmüş gösteri araçlarının dışında bilgilendireceği yadsımanın kutuplarını düzenlemede bir çıkarı olacaktır.

Tarihsel zaman konusunda büyük otorite olan Baltasar Graciân L’homme de courda [Saray Adamı] son derece isabetli bir şekilde şunları söyler:

[İster eylem ister söylem olsun, her şey zamanla ölçülmelidir.

Bir şey yapılabileceği sırada istenmelidir; zira ne mevsimler ne de zaman kimseyi bekler.]

Ama Ömer Hayyam daha az iyimserdi:

[Açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse

-BizlerTanrı’nın elinde birer oyuncağız;

—Kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, —

Sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.] (sh: 230-235)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

*******************

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

BEYNİN GİZLİ HAYATI (INCOGNITO) İSİMLİ ESERDEN


“Geleceğimizin Öngörüsüne Sahip Olmak İsteyenlerin Kitabı”

İki türlü insan vardır.

Beynini geliştirenler ve koruyanlar; Vücudunu geliştirenler ve koruyanlar.

Ne yazık ki ölümsüzlük ve tanrısal dürtüleri dizginleyemeyen insanoğlu her kapıdan kendine yol bulmaya çalışmaktadır. Ancak beynin gizemi çözülene kadar çok şeylerin farkına varılamayacağı kesin gibi görünüyor.

“Can”, “ruh”, “nefis” gibi maneviyat araştırmaların ileri seviyeye çıkması için “beyin bilgisi dopingi” ne ihtiyacımız olduğu kesindir.  Aşağıda çok az bir kısmını paylaşacağım David EAGLEMAN tarafından hazırlanmış olduğu  INCOGNITO (İnkognito) isimli eserde, güncel konuları anlamada ve geleceği önceden görmeye; ayrıca “farkı fark eden” olmaya çalışan gayretli kardeşlerimiz başarılarına eklemeler yapabileceklerdir.

Okuyucularda “yorum” ve “içerik kalınlaşması”nda faydalı olabileceğinden öncelikle  tavsiye ediyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

Alıntılara konulan başlıklar ilginizi çeksin diye tarafımdan konulmuştur.

Çizgi Filmlerdeki Karakterlerin Gözleri Neden Normalinden Büyük Olarak Çizildi

Yakın geçmişte yapılan bir deneyde katılımcı erkeklerden, kendi­lerine gösterilen farklı kadın yüzü fotoğraflarını çekicilik bakımın­dan değerlendirmeleri istenmişti. 20 cm x 25 cm boyutlarındaki fotoğraflarda kadınların yüzleri ya kameraya doğrudan dönüktü ya da kameradan dörtte üçlük bir dönüş yapmış durumdaydı.

Erkeklerin farkında olmadığı gerçek ise, fotoğraflarında gözbebeklerinin büyümüş, diğer yarısında büyümemiş olduğuydu. Katılımcılar tutarlı biçimde gözbebeği büyümüş kadınları yeğle­mişlerdi; ama şaşırtıcıdır ki, kendi kararlarıyla ilgili herhangi bir içgörüye sahip değillerdi. “Bu fotoğraftaki kadının gözbebekleri­nin diğer fotoğraftakinden 2 milimetre daha büyük olduğunu fark ettim”diyen çıkmamıştı içlerinde. Üzerine parmak basamadıkları bir nedenden dolayı, bazı kadınlar onlara diğerlerinden daha çeki­ci gelmişti yalnızca. (sh.5)

Göz Görmez, Beyin Görür

1960’lı yıllarda Wisconsin Üniversitesinde bir nörobilimci olan Paul Bach-y-Rita, görme engellileri yeniden görüşe kavuşturmanın yolları üzerinde kafa yormaya başladı. Babası geçirdiği inmeden sonra yakın geçmişte mucizevi bir iyileşme göstermiş, Paul ise bey­nin dinamik biçimde yeniden düzenlenme potansiyeli karşısında büyülenmişti.

Kafasında giderek büyüyen bir soru vardı:Beyin, bir duyunun yerine yenisini koyabilir miydi?

Bach-y-Rita sonunda görme engel­lilere dokunsal bir “gösterim” sunmaya karar verdi. Düzeneğin işleyiş ilkesi şöyle açıklanabilir:

Kişinin alın bölgesine yerleştirilmiş bir video kameraya gelen video bilgisi, sırtta yer alan ve ufacık titreştiricilerden oluşan bir dizgeye girdi olacak şekilde dönüştürülür. Böyle bir aygıtı takıp gözleriniz bağlı halde odada yürüdüğünüzü düşünün. Önce sırtınızın bir bölümünde tuhaf bir örüntüyle kendini gösteren titreşimler hissedeceksiniz. Titreşimler sizin kendi hareketinize doğrudan bağlı olarak değişim gösterdiği halde neler olup bittiğini anlamak size oldukça zor gelecek. Bacağınızı sehpaya vurduktan sonra ise “bunun görmeyle uzaktan yakından ilgisi yok” diye düşüneceksiniz. Ama acaba öyle midir gerçekten?

Gözleri görmeyen deney katılımcıları bu görsel-dokunsal değişim gözlüklerini takıp bir haf­ta kadar ortalıkta dolaştıktan sonra, yeni bir ortamda yönlerini bulmada oldukça başarılı hale gelirler. Sırtlarında hissettiklerini, yönelecekleri doğrultunun bilgisine çevirebiliyorlardır artık. Ama işin asıl şaşırtıcı yönü bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, dokunsal gir­dileri algılamaya; onlar aracılığıyla görmeye başlamalarıdır. Yete­rince uygulama yaptıktan sonra bu dokunsal girdiler, çevrilmeye ihtiyaç duyan bilişsel bir bilmece olmanın ötesine geçerek, dolaysız bir duyum haline gelir.

Sırttan gelen sinirsel uyarıların görmeyi temsil edebildiğine inanmak size güç geliyorsa, kendi görme duyunuzun da aslında tıpkı bunlar gibi, yalnızca farklı kablolardan geçmeyi seçmiş bu­lunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını hatırlayın, yeter. Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyal­lerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır, ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.

İster gözlerden, ister kulaklardan, ister bambaşka yerlerden olsun, uyarıların nereden geldiği, beyni hiç mi hiç ilgilendirmez. Uyarılar, siz nesneleri itip, yerden yere vurup, onlara tekmeler atarken yaptığınız hareketlerle tutarlı biçimde ilişkilendirilebilir olduğu sürece beyniniz de görme adını verdiğimiz dolaysız algıyı inşa edebilir.

Bu türden başka duyusal değiş-tokuşlar da etkin biçimde incelenmektedir.Kaya tırmanıcısı Eric Weihenmayer’i düşünün: Vücudunu hamlelerle ileri itip, son derece tehlikeli ve küçük kaya basamaklarına tutunmasını sağlayan konumlar alarak dimdik ka­yalıklarda kademe kademe ilerliyor. Kör olması ise başarısını kat­layan bir etken. Weihenmayer, kendisini 13 yaşında kör bırakan ve retinoşizis adı verilen ender bir göz hastalığıyla dünyaya gelmişti. Bu durumun dağcı olma düşünü yıkmasına izin vermeyerek 2001 yılında Everest Dağı’na tırmanan ilk (ve kitabın yayımlandığı tarih itibariyle de tek) görme engelli dağcı oldu. Artık tırmanışlarını 600 ufacık elektrot içeren ve Brain-Port olarak bilinen küçük bir levha parçasını ağzında taşıyarak gerçekleştiriyor. Bu, onun tırmanır­ken dili aracılığıyla görmesinisağlıyor. Dil, normalde bir tat alma organı olduğu halde, taşıdığı nem ve yarattığı kimyasal ortam, yü­zeyine karıncalanma duygusu veren bir elektrot levhası yerleşti­rildiğinde onu kusursuz bir beyin-makine arayüzü haline getirir. Levha, video girdisini bir elektriksel uyarı örüntüsüne çevirerek di­lin normalde görme duyusuna atfedilen özellikleri (uzaklık, biçim, hareket doğrultusu ve boyut gibi) algılamasını sağlar. Bu düzenek, bize gözümüzden çok beynimizle gördüğümüzü hatırlatır nitelik­tedir. Başlangıçta Eric gibi görme engellilere yardımcı olmak üzere geliştirilen tekniğin yeni uygulamalarında dil levhasına kızılötesi ve sonar girdileri de verilmekte ve böylece dalgıçların bulanık su­larda görmesi, askerlerin de karanlıkta 360 derecelik görüşe sahip olması sağlanmaktadır.

Eric, dilin bu şekildeki uyarımını başlangıçta tanımlanamaz kenarlar ve şekiller olarak algıladığını, ancak uyarımı daha derin bir düzeyde tanımayı hızla öğrendiğini ifade etmişti. Kendisi artık kahve fincanını rahatlıkla eline alabiliyor, bir futbol topuna vurup kızıyla karşılıklı paslaşabiliyor. (sh:40-42)

Geleceğin Hava Yollarını “Beyin+Cihaz” larla Olacaktır.

Motor sinyaller ve duyu sinyallerinin zamanlamasını yorumlama işi, beynin ortaya sürdüğü bir parti oyunu değildir elbet; nedensellik sorununun çözülmesinde de çok önemli bir rol oynar. Nedensellik, aslında ta temelinde zamansal sıralama değerlendirmesine gereksinim duyar: Yaptığım motor hareket, duyusal uyarıdan önce mi, sonra mı geldi?

Çoklu duyulara açık bir beyinde bu sorunun doğru biçimde yanıtlanmasının tek yolu, sinyallerle ilgili zamanla­ma beklentilerini iyi ayarlanmış biçimde tutmaktır; böylelikle, farklı hızlarla işleyen farklı duyusal yolların varlığında bile “öncelik” ve “sonralık” kesin biçimde belirlenebilir.

Zaman algılaması, gerek benim laboratuvarımda gerekse baş­kalarında, üzerinde etkin biçimde çalışılan bir alandır; ama burada vurgulamak istediğim kapsayıcı husus, zaman duygusunun (neyin ne zaman gerçekleştiği ve ne kadar sürdüğü) beynimiz tarafından oluşturulduğu ve üzerinde kolaylıkla oynanabildiğidir; tıpkı gör­mede olduğu gibi.

Öyleyse duyularınıza güvenmek konusunda alacağınız ilk ders oluşudur:

Siz siz olun, güvenmeyin.

Bir şeyin doğru olduğuna inanmanız ya da doğru olduğunu bilmeniz, onun gerçekten doğru olduğu  anlamına gelmez.

Savaş pilotlarının akıldan çıkarmamaya çalıştığı en önemli ders “cihazlarınıza güvenin” dir. Çünkü duyularınız size en alçakça yalanları söyleyebilir ve siz kokpit kadranları yerine bunlara güvenmeyi yeğlerseniz, yere çakılırsınız. Sonuç olarak, biri size bir daha “Kime inanıyorsun, bana mı, yoksa gözünün gör­düğüne mi?” sorusunu sorduğu zaman, yanıt vermeden önce iyice düşünün.

Ne de olsa “oralarda” olan bitenin çok azının farkındayız. Be­yin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulu­narak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır. Kendimize onlarla ilgili sorular sormaya başlayana kadar çoğu şeyin bilincine varmadığımızı anlamaya başladığımız anda, ken­di derinlerimize inme yolunda yaptığımız yolculuğun ilk adımını da atmış sayılırız. Bu noktada, dış dünyada algıladığımız şeylerin, beynin erişme olanağı bulamadığımız bölgelerince üretildiğini an­larız.

Bu erişilmez düzenek ve yaşadığımız zengin yanılsama çeşitlili­ğiyle ilgili ilkeler, yalnızca görme ve zamana ilişkin temel algılara değil, birazdan göreceğimiz üzere daha üst düzeydeki işleyişlere de (düşüncelerimiz, duygularımız ve inançlarımız) uygulanabilir. (sh:54-55)

“Bilginin Sabitleşmesi/Kalıtsallaşması”

Tavuk Seksörlerinin Ve Uçak Gözcülerinin Esrarı

Dünyanın en iyi tavuk seksörleri Japonlardır. (Seksör: Hayvanlarda cinsiyet tayini yapan kişi) Civcivler yumur­tadan çıktığında genellikle büyük ticari kuluçkahanelerde hızla erkek-dişi olarak ayrılır. Cinsler birbirinden farklı beslenme prog­ramlarına tabi tutulduklarından, zorunlu bir uygulamadır bu: Sonunda yumurta üretecek olan dişiler bir programa, yumurta üre­timi sektöründe değer taşımayan ve etlerinden yararlanmak üzere ayrılıp semirtilen küçük bir bölümü dışında genellikle imha edi­len erkekler de başka bir programa göre beslenir. Sonuçta tavuk seksörünün işi her bir civcivi eline alıp, konulacağı bölmeyi be­lirlemek üzere hızla cinsiyetini saptamaktır. Ancak bu iş, bilindiği üzere olağanüstü zordur, çünkü erkek ve dişi civcivler birbirinden farksız görünürler.

Yani neredeyse. Japonların icadı olan ve civcivin arka kısmındaki açıklığın özelliklerine bakarak cinsiyetini tayin eden uzman tavuk seksörleri, bir günlük civcivlerin cinsiyetini hızla belirleyebiliyorlardı. 1930’lu yıllardan başlayarak dünyanın dört bir yanındaki kümes hayvanı üreticileri, tekniği öğrenmek için Japonya’daki Zen-Nippon Civciv Cinsiyet Tayini Okulu’na seyahat eder olmuştu.

İşin gizemli yanı, kimsenin tekniğin işleyişini tam olarak açıklayamamasıydı. Yöntem nasıl oluyorsa belli belirsiz görsel ipuçları­na dayanıyor, ama profesyoneller bile bu ipuçlarının ne olduğunu söyleyemiyordu. Görünüşe göre, civcivin gerisindeki deliğe bakar bakmaz hayvanı atacakları doğru bölmeyi biliyorlardı.Profesyonellerin öğrencileri eğitme yöntemleri de bundan ibaretti. Usta, çırağının yanı başında dikilir ve onu seyrederdi. Öğren­ci ise eline bir civciv alır, hayvanın gerisini inceler ve bölmelerden birine atıverirdi. Ustanın tek yaptığı geribildirimde bulunmaktı: Evet ya da hayır diyerek. Bu etkinlikle geçen haftalar sonunda öğ­rencinin beyni de ustasınınkinin düzeyine erişirdi; tabii bilinçsizce.

Bu arada okyanuslar ötesinde benzer bir hikâye daha gelişmek­teydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürekli bombalanma tehdidi altında yaşayan İngilizler için, gelen uçakları hızlı ve doğru biçim­de ayırt etme gereksinimi doğmuştu. Hangi uçaklar eve dönen İn­giliz uçakları, hangileri bomba atmaya gelen Alman uçaklarıydı?

Bu alanda kusursuz birer “gözcü” olduklarını ispatlayan bazı uçak meraklıları ordu tarafından hızla görevlendirildi. Bu kişiler öyle­sine değerliydi ki, hükümet kısa sürede sayılarını artırabilmek için kolları sıvadı; ancak sayıları çok az, bulunmaları da çok zordu. Hükümet bunun üzerine “gözcüleri” diğerlerini eğitmekle görev­lendirdi. Zorlu bir girişimdi bu. Gözcüler izledikleri stratejiyi an­latmaya çalışıyor ancak başarısız oluyorlardı. Kimse bir şey an­lamıyordu; gözcülerin kendileri bile. Tıpkı tavuk seksörleri gibi, gözcülerin de ne yaptıkları hakkında pek fikirleri yoktu; doğru yanıtı bir şekilde buluyorlardı, o kadar.

İşe biraz yaratıcılık katan İngilizler, nihayet yeni gözcüleri ba­şarıyla eğitmenin yolunu buldular: deneme-yanılma geribildirimi. Acemi gelişigüzel bir tahminde bulunuyor, uzman da evet ya da hayır demekle yetiniyordu. Sonunda acemiler de, tıpkı akıl hocala­rı gibi bu gizemli ve tarifsiz uzmanlıktan nasibini alıyordu. (sh:58-59)

TV Programı Hilelerinden

Kavramlar arasında yapılan basit bir eşleştirme, bir bilinçdışı ilişkilendirmeyi tetiklemek için yeterlidir. Bunun sonucu, eşleştir­menin doğru ve tanıdık bir şeyler içerdiği duygusudur. Belirli bir ürünün çekici, güler yüzlü ve cinsel cazibeye sahip insanlarla eşleştirildiği bütün reklamların temelinde yatan ilke budur. Aynı ilke George W. Bush’un reklam ekibinin 2000 yılında Al Gore’a karşı yürüttüğü kampanyanın da temelini oluşturmuştu. Bush’un 2,5 milyon dolarlık televizyon reklamında, ekranda görülen “Gore’un reçete-ilaç programı” yazısı ile birlikte RATS sözcüğü ekranda bir anda parlayıp sönüyor ve hemen ardından bunun aslında BUREAUCRATS [bürokratlar]sözcüğünün devamı olduğu anlaşılıyordu. Reklam yapımcılarının peşinde oldukları -ve hatırlanmasını um­dukları etki ortadaydı. (sh: 66)

Başarıda En Yüksek Seviye Robotik Düzeneğe Erişmek Midir?

Sporcular hata yaptıklarında antrenörleri genelde “Biraz kafanı kullan diye bağırır. Buradaki ironi, profesyonel sporcuların he­definin aslında düşünmemek olmasıdır. Binlerce saatlik çalışma ve eğitim yatırımının amacı, mücadele alevlendiği sırada doğru ma­nevraların otomatik biçimde, bilincin katkısı olmaksızın yapılabil­mesidir. İlgili becerilerin, oyuncunun devrelerine kazınmak üzere zorlanması gerekmektedir. Sporcular “sahaya çıktığında” ipleri ele alan, oyunu hız ve verimle sürükleyen, sahip oldukları iyi eğitimli bilinçdışı düzenektir. Kalabalık, dikkat dağıtmak için bağırır, ayak­larını gümbürtüyle yere vurur. Sporcuyu bu arada yönlendiren şey bilinçli düzenekse, hamlesini mutlaka yanlış yapacaktır. Eğer topu potadan geçirmeyi umuyorsa tek dayanağı ve tek güvencesi, aşırı eğitimli robotik düzenektir.

Artık bu bölümde edindiğiniz bilgileri, teniste her zaman kaza­nacak biçimde kendi yararınıza kullanabilirsiniz. Baktınız ki kay­bediyorsunuz, rakibinize bu kadar başarılı bir servis atmak için ne yaptığını sorun, yeter. Servisinin mekaniklerine dalıp size anlatma­ya çalıştığı an, batmış demektir.

Böylece anlıyoruz ki, işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne bilinç düzeyinde erişme olanağımız da o ölçüde azalıyor. Ama daha yeni başlıyoruz. Bir sonraki bölümde, bilginin daha da derin­lere nasıl gömülebildiğini göreceğiz. (sh: 74)

Sporculara yakından baktığınızda, kendilerini havaya sokmak için bazı fiziksel rutinlerden yararlandıklarını görürsünüz. Sözgelimi, basketbolcular, genellikle topu potaya atmadan önce üç kez zıplatır ve boyunlarını sola kıvırırlar. Bu ritüeller bir anlamda öngörülebilirlik sağlayarak kişiyi daha az bilinçli bir duruma getirmek yoluyla rahatlatıcı etkide bulunur. Tekrarlamalı ve öngörülebilir nitelikteki ritüeller, bazı dinsel uygulamalarda da aynı amaca hizmet eder. Sözgelimi ezbere dua okumak, tespih çekmek ya da ilahi söylemek, bilinçli zihnin gürültüsünü azaltmada yardımcıdır. (sh:214)

Basit Problemler Daha Zor Çözülür.

Beynimize en köklü biçimde kazınmış içgüdüler, psikologların yalnızca insana özgü durumları (yüksek bilişsel beceriler gibi) ya da sorunları (zihinsel bozukluklar gibi) anlamaya daha fazla yö­nelmeleri nedeniyle spotlardan uzağa itilmiştir genellikle. Ama en otomatik ve en az çaba gerektiren (yani özelleşmişlik ve karma­şıklık bakımından en üst düzeydeki nöral devreleri gerekli kılan) davranışlar, aslında ta başından beri gözümüzün önündedir: cin­sel çekim, karanlık korkusu, empati, tartışma becerisi, kıskançlık, adalet arayışı, çözüm bulma, ensestten kaçınma, yüz ifadelerini tanıma… Bu tür davranış ve eylemlerin altında yatan geniş nöral ağlar öylesine ince bir ayardan geçmiştir ki, gündelik işleyişlerinin farkına bile varmayız. Ve tıpkı tavuk seksörleri örneğinde olduğu gibi, bu devrelere kazınan programlara erişmek için iç gözlemden yararlanmaya çalışmak da boşunadır. Herhangi bir eylemin bilincimizce “kolay” ya da “doğal” olarak değerlendirilmesi, bu eylemi olanaklı kılan devrelerin karmaşıklığını ciddi biçimde azımsama­mıza neden olabilir. Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.

Buna bir örnek vermek gerekirse, yapay zekâ alanında olup bi­tenleri bir düşünün. Bu alan, 1960’lı yıllarda gerçeğe dayalı bilgiy­le (“at, bir memeli hayvan cinsidir” gibi) baş edebilen program­larda hızlı ilerlemelere sahne olmuş, ancak bu ilerleme daha sonra yavaşlayarak neredeyse durma noktasına gelmiştir. Kaldırım kena­rında düşmeden yürümek, yemekhanenin yerini hatırlamak, uzun bir vücudu küçücük iki ayak üzerinde taşımak, bir dostu tanımak ya da bir espriyi anlamak gibi “basit” problemleri çözmenin çok daha zor olduğu anlaşılmıştır.Gerçekten de hızlı, etkili ve bilinçsiz biçimde yaptığımız şeyleri modellemek öylesine zordur ki, bunlar çözülememiş problemler olarak yerlerini korumaktadırlar.

Herhangi bir durum bize ne kadar bariz ve zahmetsiz görünür­se, yalnızca altta yatan engin devreler ağından dolayı öyle görün­düğünden de o kadar kuşku duymamız gerekir. 2. Bölüm’de gör­düğümüz üzere, görme eyleminin bunca kolay ve hızlı olmasının en geçerli nedeni, karmaşık ve adanmış bir düzenekçe destekleni­yor olmasıdır. Bir şey ne kadar doğal ve kolay görünürse, gerçekte durum o kadar tersidir”

Şehvet devrelerimiz çıplak kurbağa gö­rüntüsüyle harekete geçmez çünkü onlarla çiftleşemediğimiz gibi, genetik geleceğimiz ile de pek alakaları olduğu söylenemez. Ama buna karşılık, ilk bölümde gördüğümüz üzere bir kadının gözbe­beklerinin büyümesi bizi pekâlâ ilgilendirir çünkü bu tepki cinsel ilgi konusunda önemli bir bilgi yaymaktadır. Sonuçta, kendi içgü­dülerimizden oluşan bir umvvelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar. (sh: 90-91)

Kadınların En Başarılı Ve Güzel Olduğu Zamanlar

Cinsel cazibe ya da çekim duygusu sabit bir kavram olmayıp, durumun gereklerine göre ayarlamalardan geçer. Hayvanlardaki kızışma dönemini ele alalım. Neredeyse bütün dişi memeliler, kı­zışma döneminde açık sinyaller verirler. Sözgelimi, dişi babunların gerisi parlak pembeye döner ki bu değişim, şanslı bir erkek babun için yadsınamaz ve karşı konulamaz bir davettir. Buna karşılık in­san türünün dişileri, bütün yıl boyunca çiftleşebilme konusunda benzersiz olup doğurgan dönemlerini herkese ilan edecek özel bir sinyal de üretmezler.

Acaba?Kadınların en güzel olduğu dönemin, âdet döngüsü içinde en doğurgan oldukları döneme, kanamadan yaklaşık on gün kadar öncesine karşılık geldiği ortaya çıkmıştır..

Bu değer­lendirmeyi yapan ister kadın ister erkek olsun, sonuç her durumda aynıdır; üstelik bu dönemde nasıl davrandıklarının da konuyla pek ilgisi yoktur çünkü aradaki fark, yalnızca fotoğrafa bakmakla bile algılanabilir. Bu dönemdeki bir kadının verdiği sinyaller, babunun gerisiyle verdiği sinyal kadar bariz değildir elbette, ama sinyalin biraz olsun okunabilir olması, onunla aynı odadaki erkeklerin gü­dümlü bilinçdışı mekanizmalarını harekete geçirmeye yeter de ar­tar bile. Sinyaller bu devrelere ulaşabiliyorsa, görev tamamlanmış demektir. Sinyaller, başka kadınların devrelerine de ulaşabilir bu arada: Kadınlar, belki de eş bulmak için girişilen kavgada rakiple­rinin durumunu değerlendirmeye olanak sağladığı için, diğer ka­dınların döngülerine karşı epeyce duyarlıdır. Doğurganlığın ipuç­larının neler olduğu henüz açıklık kazanmış değildir. Kulakların ve memelerin yumurtlamaya yakın günlerde daha simetrik hale gelişi ve bazı ten özelliklerinin (cilt tonu yumurtlama döneminde bi­raz açılır) bu ipuçları arasında yer aldığı düşünülmektedir. Ama ipuçları ne olursa olsun, bilinçli zihnin hiçbirine erişimi olmasa da, beynimiz bunları kavramaya programlanmıştır. Zihin, yalnızca arzunun güçlü ve açıklanamaz çekim gücünü hisseder.

Yumurtlama ve güzelliğin etkileri, yalnızca laboratuvarda değil, gündelik yaşam içinde de ölçülebilir. New Mexico’da yakın geçmişte yapılan bir çalışmada, yerel striptiz kulüplerindeki dansçıla­rın aldıkları bahşişin kadınların âdet döngüleriyle ilişkili olup ol­madığı değerlendirilmişti.

 Doğurganlığın zirveye çıktığı günlerde dansçılar saatte ortalama 68 dolar bahşiş kazanırken, bu ortala­ma kanama dönemlerinde 35 dolara düşmüştü. Aradaki günlerin ortalaması ise 52 dolardı. Bu kadınlar büyük olasılıkla bütün ay boyunca flört davranışları sergilemişken, doğurganlık durumların­daki değişim, beklentiyle dolu müşterilerine vücut kokusu, ten ren­gi, bel/kalça oranı, hatta özgüven değişimi biçiminde yansımak­taydı. İlginçtir ki, doğum kontrol hapı kullanan striptizcilerde bu açıdan herhangi bir zirve değer saptanmamış, bu kadınların aylık kazancının saatte ortalama 37 dolarla kaldığı ortaya çıkmıştı (hap kullanmayanlardaki ortalama 53 dolara karşılık). Daha az kazan­malarının nedeni tahminen, hapların erken gebelik dönemine özgü hormonal değişimlere, dolayısıyla da dışa vuran göstergelerde de­ğişimlere neden olması ve bu tür kulüplerin müdavim Kazanovalarına artık o kadar da ilginç gelmemeleri olabilir.

Peki, bu araştırma bize ne anlatıyor?

Öncelikle, mali yönden endişe duyan striptizcilerin doğum kontrol haplarından kaçınıp yumurtlamanın hemen öncesinde mesai saatlerini ikiye katlama­ları gerektiğini. Ama asıl önemlisi, kadın (ya da erkek) güzelliği­nin beyin devreleri tarafından önceden düzenlenmiş olduğudur. Bu programlara bilinçli olarak erişemez ve onları ancak dikkatle ta­sarlanmış çalışmalarla ortaya çıkarabiliriz. Bu arada beynin, dev­reye giren ipuçlarını algılamada oldukça başarılı olduğunu da not edelim. Tanıdığınız en güzel insana geri dönecek olursak da, farz edin ki, iki gözü arasındaki mesafeyi, burun uzunluğunu, dudak kalınlığını, çene biçimini vb. belirlediniz. Bunları çekicilik bakı­mından ortalama bir insanın değerleriyle karşılaştırsaydınız, ara­daki farkın belli belirsiz olduğunu görürdünüz. Bu iki insan, bir uzaylıya ya da Alman kurduna bu açıdan ayırt edilemez gelir; nasıl ki uzaylılar ya da Alman kurtlarının çekici olan ve olmayanları size ayırt edilemez geliyorsa. Ancak kendi türünüzün bireylerinde görülen ufak tefek farkların beyniniz üzerindeki etkisi büyüktür. Sözgelimi, kimileri kısa şort giymiş bir kadının görüntüsünü büyü­leyici bulurken, kısa şort giymiş bir erkek, onlara itici gelir; oysa geometrik bakımdan iki görüntünün birbirinden farkı pek azdır.

Üstü kapalı ya da incelikli ayrıntılar temelinde ayrım yapabilme becerimiz son derece gelişkindir, çünkü beynimiz eş bulma ve eş seçimi gibi keskin tanımlı işleri yerine getirmek üzere düzenlenmiş­tir. Bütün bunlar, bilinçli farkındalık yüzeyinin altında gerçekleşir, bizler yalnızca yüzeyin üzerine ulaşmayı başarabilen o tatlı duygu­ların keyfine varmakla kalırız. (sh:95-97)

Koku Deyip Geçmeyin (Kötü Parfüm Kullanmayın!!!!)

Bunun yanıtını kimse bilmese de yakın geçmişte yapılan bazı çalışmalar, insan burnunun iç yüzeyini döşeyen dokuda, farelerin feromonlar aracılığıyla ger­çekleştirdikleri haberleşmede rol oynayan reseptörlerin benzerleri­nin bulunduğunu ortaya koymuştur. Reseptörlerin işlevsel olup olmadığı kesinlik kazanmış değilse de, davranışa odaklı araştır­malar olumlu yönde ipuçları vermektedir. Bern Üniversitesinde yapılan bir çalışmada kız ve erkek öğrencilerde MHC ölçümleri yapıldıktan sonra erkeklere ter emici pamuklu tişörtler dağıtıldı. Daha sonra laboratuvara dönen kız öğrenciler, burunlarını tişört­lerin koltukaltı bölgesine daldırarak hangi vücut kokusunu yeğle­diklerini belirttiler. Sonuç: Onlar da, tıpkı fareler gibi MHC’leri kendininkilere benzemeyen erkekleri tercih etmişlerdi. Açık ki, burnumuz da tercihlerimizi etkilemekte ve yine üreme görevini bi­lincin radarına yakalanmaksızın yerine getirmektedir.

İnsan feromonları, üreme dışındaki durumlarda da görünmez sinyaller taşıyor olabilir. Örneğin, yenidoğanların temiz bezlerden çok, annelerinin memelerine sürülmüş bezlere yönelmeleri, ola­sılıkla algıladıkları feromonal işaretlerden kaynaklanmaktadır. Kadınlarda âdet döngüsü süresinin de bir başka kadının koltukaltı terini kokladıktan sonra değişebildiği düşünülmektedir.

Feromonların sinyal taşıdığı açık olmakla birlikte, insan davra­nışlarını ne ölçüde etkileyebildiği bilinmiyor. Bilişsel durumumuz öylesine çok katmanlıdır ki, bu tür işaretlerin oynadığı rol önemini iyiden iyiye yitirmiştir. Ama oynadıkları rol ne olursa olsun, en azından beynin sürekli bir evrime tabi olduğunu hatırlatırlar bize. Çünkü bu moleküller miadını doldurmuş miras yazılımların varlı­ğını gözler önüne serer. (sh:98)

İçkinin Yasaklanması İnsanı Korumak İçindir

Yunan şairi Mytileneli Alcaeus’un popüler deyişi En oino âletheia (Şarapta gerçeklik vardır), Romalı âlim Yaşlı Plinius tara­fından In vino veritas biçiminde tekrarlanmıştı. Babil’in Talmud metinleri de benzeri bir ifade içerir: “Şarap içeri girince, sırlar dı­şarı çıktı.” İzleyen bölümlerde ise “Bir insan üç şeyle ele verir ken­dini: şarap kadehi, cüzdanı ve gazabıyla”sözleri çıkar karşımıza. Romalı tarihçi Tacitus, yalanı önlemek amacıyla Germen halkları­nın konsey toplantıları sırasında mutlaka alkol aldığını yazar. (sh:105) (Bazı Siyasi partilerin kamp uygulamaları altında milletvekillerini etkilemeleri ve bu şekilde sırlarını çözmeleri, veya daha değişik uygulamalar, ilaçlar ve gizli sinyallerle mankurtlaştırıldığı düşünmekten kendimizi alamıyoruz.)

 

Politikacıların Yorumlarındaki Matematik Hesabının Doğrusunu Nasıl Anlarız?

Matematiğin de, öldürmenin de bir zamanı var

Akılcı ve duygusal sistemler arasındaki çatışma, felsefecilerin “va­gon açmazı”(“trolley dilemma”) olarak adlandırdıkları durumla açıklanabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Bir tren vagonu, kontrol­den çıkmış, raylarda hızla ilerliyor, epeyce aşağıda ise beş işçi ray onaranıyla uğraşmakta. Sizse yakından geçiyorsunuz ve hepsinin öleceğini hemen anlıyor ama bu arada yanı başınızdaki makasa müdahale ederek vagonu tek bir kişinin öleceği biçimde yönlendi­rebileceğinizi de fark ediyorsunuz. Ne yaparsınız? (Soruda herhan­gi bir tuzak ya da gizli bilgi olmadığını varsayın.)

Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, müdahalede bir an bile tered­düt etmezsiniz: Bir kişinin ölmesi, beş kişinin ölmesinden iyidir nasılsa, değil mi? Evet, doğru bir seçim.

Şimdi açmaza ilginç bir ekleme yapıyoruz: Aynı vagon yine aynı raylardan geçiyor ve yine aynı beş kişi tehlikede. Ancak bu sefer siz, rayların üzerinden uzanan köprüde bir izleyicisiniz ve yakın­larınızda da çok şişman bir adam var. Fark ediyorsunuz ki eğer onu aşağı iterseniz, vücudu treni durdurup o beş işçiyi kurtarmaya yetecek irilikte. Peki onu iter misiniz?

Eğer çoğu insan gibiyseniz, masum bir insanı öldürmek fikri sizin de tüylerinizi diken diken edecektir. Ama durun bir dakika. Bunu, bir önceki seçiminizden farklı kılan nedir ki? Yaptığınız şey, yine beş yaşama karşılık bir yaşamı feda etmek değil mi? İşin arit­metiği, iki durumda da aynı değil mi?

Bu iki olgu arasındaki fark tam olarak nedir? Kant geleneğini izleyen felsefeciler, farkın, insanların nasıl kullanıldığında yattığını savunur. Birinci senaryoda yaptığınız, kötü bir durumu (beş kişi­nin ölümü) daha az kötü bir duruma (tek kişinin ölümü) indirge­mekten ibarettir. İkincisinde ise, köprüdeki adamı belirli bir amaca hizmet eden bir araç olarak kullanmaktasınızdır. Bu, felsefe litera­türünde popülerlik kazanmış bir açıklamadır. Ama ilginç biçimde, insanların seçimlerinde yaptıkları bu dönüşü anlamaya yarayacak, daha beyin merkezli bir yaklaşım da olabilir.

Joshua Greene ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler tarafın­dan önerilen alternatif yoruma göre iki senaryo arasındaki fark, bir insana “dokunmak”, yani onunla yakın mesafeden etkileşim kurmakla ilgilidir. Aynı soru, köprüdeki adamın, bir düğmeye bastığınızda açılan bir kapak yoluyla aşağı düşmesini olası kılacak biçimde kurulduğunda, oyunu adamın düşmesi yönünde kullanan epeyce kişi çıkar. Adamla yakın temasta bulunma düşüncesi, bir nedenle insanları onu ölüme itmekten caydırmaktadır.

Neden mi?

Çünkü bu tür bir kişisel etkileşim, duygusal ağları harekete geçi­rir; problemi soyut, kişiler üstü bir matematik problemi olmaktan çıkarıp kişisel ve duygusal bir karara dönüştürür.

Beyin görüntüleme teknikleri, vagon problemini düşünen insan­larda şu bulguları ortaya çıkarmıştır: Köprü senaryosunda, motor (hareketle ilgili) planlama ve duygularla ilgili alanlar etkinleşirken, makas senaryosunda etkinleşen beyin bölgeleri, akılcı düşünmede rol oynayan bölgelerden ibarettir. İnsan, birini itmek zorunda kal­dığında duygusal bakımdan hareketlenir ama yalnızca bir kaldıra­cı hareket ettirmek durumunda kaldığında beyni Uzay Yolu‘ndaki Mr. Spock’ınkinden farksız çalışır.

Beyindeki duygusal ve akılcı ağlar arasındaki çekişme, Alacaka­ranlık Kuşağı dizisinin eski bölümlerinden birinde oldukça iyi bi­çimde gözler önüne serilir. Hatırladığım kadarıyla öykü şöyleydi:

Kutu (2009)
The Box

Paltolu bir yabancı, bir adamın kapısında belirir ve ona bir tek­lifte bulunur: “İşte üzerinde tek bir düğme bulunan bir kutu. Tek yapman gereken, bu düğmeye basmak. Bunu yaparsan sana bin dolar vereceğim.”

“Peki, düğmeye bastığımda ne olacak?” diye so­rar adam. Yabancı yanıtlar:

“Düğmeye bastığında çok uzaklarda, hiç tanımadığın biri ölecek.” Adam bütün gece, içine düştüğü bu ahlaki açmazdan dolayı kıvranır. Düğmeli kutu mutfak masasının üzerinde öylece durmaktadır. Kutuya uzun uzun bakar, çevresinde döner durur. Alın ter içinde kalmıştır.

Nihayet, içinde bulunduğu berbat mali durumu da değerlendir­meye kattıktan sonra kutuya doğru atılır ve düğmeye basar. Hiçbir şey olmaz. Ortalık sessizdir, sıradan bir hava hüküm sürmektedir.

Derken biri kapıya vurur. Paltolu yabancıdır gelen. Adama pa­rasını verir ve kutuyu alır. “Bekle” diye bağırır adam arkasından. “Şimdi ne olacak?”

Yabancı yanıtlar: “Kutuyu alacağım ve sıradaki kişiye verece­ğim. Çok uzaklarda, hiç tanımadığın birine.”

“Şimdi Al” ile “Sonra Alın” Farkı ile Kurulan Düzen

Öykümüz, kişisellik taşımayan bir tavırla düğmeye basmanın kolaylığını vurgular. Adamdan istenen, eğer birine elleriyle saldır seçimini o anda alabileceği 100 dolar yönünde yapmayı yeğlemişti. Bir on dolar fazlası için koca bir hafta daha beklemeye değmezdi.

Araştırmacılar, daha sonra soruda küçük bir değişiklik yaptı­lar: Size bundan 52 hafta sonra 100 dolar ya da 53 hafta sonra 110 dolar vermeyi teklif etsem, hangisini seçerdiniz? Katılımcıların çoğu bu sefer seçimlerini 53 haftalık bekleme süresi lehine değiş­tirdi. Burada dikkat edilecek nokta, her iki senaryoda da fazladan bir haftalık bekleme süresinin fazladan bir 10 dolar kazandırıyor olması. Öyleyse seçimlerin tersine dönerek önce bir tanesinde, son­ra diğerinde yoğunlaşmasının nedeni ne olabilir?

Bu durum, Sam McClure ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler ile meslektaşlarına yeni bir fikir verdi. Seçimlerin tersinmesi problemini, beyindeki çoklu rakip sistemler ışığında yeniden ele alan araştırmacılar, gönüllülerden, bir beyin görüntüleme cihazıy­la tarandıkları sırada “ya hemen şimdi al ya da daha sonra daha fazlasını al” türünden ekonomik kararlar vermelerini istediler. Amaçları, biri ânında ödüllendirilmeyle, diğeri daha uzun dönemli akılcılıkla işleyen iki sistem bulmaktı. Bu iki sistem birbirinden bağımsız olarak çalışıyor ve birbiriyle çarpışıyor idiyse, bu durum verileri pekâlâ açıklayabilirdi. Sonuçlar, anlık ya da kısa dönemli ödüllerin seçilmesinin gerçekten de duygularla ilgili bazı beyin böl­gelerini ciddi biçimde etkinleştirdiğini göstermekteydi. Bu alanlar, alkol bağımlılığı gibi dürtüsel davranışlarla ilişkiliydi. Buna karşı­lık, daha büyük getirisi olan, daha uzun dönemli ödüllerin seçildiği durumlarda etkinleşen alanlar, korteksin üst düzey bilişsel işlevler ve düşünmeyle ilgili yan (lateral) bölgeleriydi. Bu yan alanlardaki etkinlik ne kadar fazlaysa, katılımcı da ödülü ertelemeye o kadar niyetliydi.

2005 ile 2006 yılları arasına karşılık gelen bir dönemde, ABD’de emlak sektöründe büyük bir kriz patlak vermişti. Sorun, son zamanlardaki ipotek işlemlerinin yüzde 80’inin değişken oran­lı krediye bağlanmış olmasıydı. Bu yüksek risk faizli kredilere imza atan borçlular, daha yüksek ödeme oranları karşısında kendilerini bir anda köşeye sıkışmış bulmuşlardı. Borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı hızla artıyordu. 2007’nin sonlarıyla 2008 arasında ABD’de f haciz yoluyla el konulan evlerin sayısı bir milyona yaklaşmış, ipo­tek teminatlı menkul değerler, büyük oranda ve hızla değer kay­betmişti. Tüm dünyada kredi almak güçleşmişti artık. Ekonomik çöküş yaşanıyordu.

Tüm bunların beyindeki rakip sistemlerle ne ilgisi var? Yüksek risk faizli ipotek teklifleri, aslında “şimdi istiyorum” sisteminden faydalanmaya son derece uygun hale getirilmişti: Bu muhteşem evi, çok düşük geri ödeme oranlarıyla şimdi alın, arkadaşlarınızı ve ailenizi etkileyin, düşünebileceğinizden çok daha rahat yaşayın. Değişken oranlı ipotek faizi bir ara yükselecektir, doğru, ama bi­linmeyen bir gelecekte ve buna daha çok zaman var. Kredi veren bankalar, anlık ödül devrelerine böylece doğrudan bağlanarak, Amerikan ekonomisini neredeyse tümüyle hortumlamayı başardı­lar. Ekonomist Robert Shiller’in bu ipotek krizinin başlangıcında söylediği gibi bu tür tartışmalı mali balonların nedeni “en çok da fiyatların yükselişe geçtiği dönemde ortaya çıkan, gerçeklere bağı­şık, bulaşıcı bir iyimserlik” idi. “Bu balonlar aslında temelde top­lumsal olgulardır” diye sürdürüyordu sözlerini Shiller; “ve bunla­ra yakıt sağlayan psikolojiyi anlayıp onunla baş etmeye çalışana kadar da oluşmaya devam edeceklerdir.”

“Şimdi istiyorum”a dayalı pazarlıklara ilişkin örnekler arama­ya başladığınızda, bunları her yerde görmeye başlarsınız. Kısa süre önce tanıştığım bir adama, öldükten sonra vücudunu bir üniver­sitenin tıp fakültesine bağışlaması karşılığında üniversitesi öğrencisiyken 500 dolar para ödenmişti. Anlaşmayı kabul eden öğren­cilerin hepsinin ayak bileğine, ilgili hastaneyi belirten bir dövme yapılmıştı. Tıp fakültesi için kolay bir satış olmuştu bu: 500 dolanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Noel Kulübü’müze Katılın, Paranız Ona En Çok Gereksinim Duyduğunuz An Elinizde Olsun.”)

Peki ama Noel kulüpleri neden bu kadar tuttu?

Müşteriler ken­di paralarını yıl boyunca kendileri kontrol etseler daha iyi faiz kazanabilir ya da ortaya çıkan fırsatlara yatırım yapabilirlerdi. Herhangi bir ekonomist, onlara kendi sermayelerini elde tutmaları tavsiyesinde bulunabilirdi. Öyleyse bu insanlar neden bile isteye bir bankadan paralarını almasını talep ettiler; hele de bu kadar kısıtlama ve parayı erken çekmeleri halinde ödenecek bir tutar da varken?

Sorunun yanıtı açık: İnsanlar istiyordu ki, birileri onları para harcamaktan alıkoysun.

Para kendilerinde kalırsa, kısa sü­rede yiyip bitirmeleri olasılığının yüksek olduğunu biliyorlardı. Birçok kişi artık Noel kulüplerinin yerine ABD Gelir İdaresi’ni (Internal Revenue Service) kullanıyor: Maaşlarında yapılan daha fazla kesinti sayesinde, Gelir İdaresi yıl boyunca paralarının daha büyük bir oranını elinde tutabiliyor ve bu insanlar bir sonraki Ni­san ayında posta kutularında bir çek bulmanın mutluluğunu ya­şıyorlar. Havadan gelivermiş gibi görünen bu para, aslında kendi paraları. Yine de, fazla paranın yıl içinde ceplerinde delik açaca­ğı sezgisine kapılanlar, bu yolu seçer. Çünkü kendilerini dürtüsel kararlardan koruma sorumluluğunu başkasına devretmek, daha cazip bir seçenektir onlar için.  (sh:118-122)

Suçlu Kim?

Kuledeki Adamla Gelen Sorular

Charles Whitman, 1966 Ağustosunun sıcak ve nemli ilk gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına götürecek olan asansöre bindi. Yirmi beş yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu silah ve cephaneyi de peşinden sürükleye­rek üç kat merdiven çıktı ve gözlem alanına ulaştı. Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü, ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk kadın hamileydi. Ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen ambulans şoförleri.

Whitman, bir gece öncesinde daktilonun başına geçmiş ve bir intihar notu yazmıştı:

Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantık­sız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım.

Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis memurları da yerleşkeye yönlendirildi. Birkaç saat sonra üç memur ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öl­dürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.

Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı. Polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce annesini, ardından da uykusunda bıçakla­mak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu ilk cinayetlerden sonra in­tihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla devam etmişti.

Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. … Onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana.

Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma. …

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak ça­lışmış, ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin İzcileri 5. Grup izci başılığı için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. Bu nedenle Teksas Üniversitesi kule­sinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardın­dan, herkes bir açıklama bekler olmuştu.

Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar no­tunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını be­lirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:

Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiği­mi anlatmaya çalıştım. O seanstan sonra Doktor’u bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başı­ma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok.

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor, beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir ya­pıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık, merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesin­den sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacı­lar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahat­sızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. 1930’lu yıllarda ise Heinrich Klüver ve Paul Bucy adlı biyologlar, amigdalası zarar gören may­munlarda korkusuzluk, duygusal körelme ve aşırı tepki gibi bir dizi belirti ortaya çıktığını gösterdiler. Amigdalası hasarlı dişi maymunların annelik davranışları bile bozuluyor, bu maymunlar sıklıkla yavrularını ihmal ediyor ya da onlara fiziksel tacizde bu­lunuyorlardı. Sağlıklı insanlarda ise amigdalanın etkinliği, özel­likle ürkütücü yüzler gördüklerinde, korkulu anlar ya da toplum­sal fobiler yaşadıklarında artar.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri -beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiğigerçekten de son derece isa­betliydi.

Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi göründüğü­mü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım yalnızca…. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı ödeyin … geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda önlenebilir.

Whitman’daki değişimi fark eden başkaları da vardı. Yakın arka­daşı Elaine Fuess “Tümüyle normal göründüğünde bile, içindeki bir şeyleri denetlemeye çalıştığı izlenimini veriyordu” diye anlat­mıştı. O “bir şeyler” tahminen Whitman’ın içindeki öfkeli, saldır­gan zombi programlar topluluğuydu. Daha sakin ve akılcı olan taraflar, tepkisel, şiddete eğilimli taraflarla mücadeleyi sürdürse de tümörle gelen hasar dengeyi öyle bozmuştu ki, savaş artık adil ol­maktan çıkmıştı.

Peki, Whitman’da beyin tümörü bulunmuş olması, onun acı­masız cinayetleriyle ilgili duygularınızı değiştiriyor mu?

Kendisi o gün ölmemiş olsaydı, onun için normalde uygun göreceğiniz cezaya bir etkisi olur muydu?

 Bu tümör, onu ne ölçüde “suç­lu” bulduğunuzu etkiliyor mu?

Beyninde bir tümör geliştiği için davranışların kontrolden çıkan kadersiz kişi, belki de siz olamaz mıydınız?

Öte yandan, tümörlü kişilerin baştan suçsuz sayılması ya da işledikleri suçlardan aklanmaları gerektiği sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı?

Kuledeki beyin tümörlü adam, bizi aslında suçtan “sorumlu tutulabilirlik” sorununun tam kalbine götürmektedir.

Adli bir ifade kullanacak olursak, bu adam yaptıklarından sorumlu tutulabilir miydi? Kendisine hiç seçim hakkı tanımayan yollarla beyni hasar görmüş bir kişi, ne ölçüde kabahatlidir?

Ne de olsa, biyolojimiz­den bağımsız davranamıyoruz, öyle değil mi? (sh:153-156)

Gelecekte Lobotomi Ameliyatı Gerekli mi Olacak?

Lobotomi, ön loptan beyne giden sinir yollarının birinin veya daha fazlasının alındığı frontal cerrahi ayırma (eskiden bazı zihinsel hastalıkların tedavisinde yapılan)

Lobotominin suçlu konumunda olmayan hastalarda başarılı bir uygulama olarak görülmesinin nedeni, büyük ölçüde ailelerden gelen parlak raporlardı. Kaynakların ne kadar yanlı olduğu başlangıçta anlaşılmamıştı. Ailelerinin kliniğe getirdiği sıkıntılı, gürültücü, sorunlu çocuklar, ameliyattan sonra çok kolay baş edilir hale geliyorlardı. Zihinsel sorunların yerini uysallık almıştı ve geribildirim de bu nedenle hep olumluydu. Bir kadın, annesinin geçirdiği lobotomi ameliyatından sonra durumu şöyle açıklamıştı:

“Öncesinde çok ciddi biçimde intihara eğilimliydi. Transorbital lobotomi ameliyatından sonra bir şeyi kalmadı. Bu davranış biçimi aniden sona erdi. Ortalık sakinledi. Bunu size nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum; göz açıp kapayıncaya kadar değişmişti her şey. O kadar çabuk. Sonuçta [Dr. Freeman’ın] yaptığı şey her ne idiyse, kesinlikle doğru bir şeydi.”

Ameliyatın popülerliği arttıkça, kabul edilen yaş sınırı da giderek düşüyordu. Tedaviye alman en genç kişi, Howard Dully adında, on iki yaşındaki bir çocuktu. Üvey annesi, ameliyatı onun açısından zorunlu kılan durumu şöyle anlatmıştı: “Gece yatağa gitmemekte direniyor ama yatınca da iyi uyuyor. Gündüzleri epeyce hayal kuruyor ve ne düşündüğü sorulunca ‘bilmiyorum’ yanıtını veriyor. Dışarısı apaydınlıkken odanın ışığını açıyor.” Ve Howard, bu gerekçelerle bıçak altına yatmıştı. (sh:254)

Ama elimizde biyolojik bir sorunu saptamaya yetecek tekno­loji yoksa, pekâlâ suçlayabiliriz o kişiyi. Bu da bizi tartışmanın kalbine; sorumlu tutulabilirliğin, özünde yanlış bir soru olduğuna götürecektir.

şizofreni ve depresyon gibi artık yardım aranan ve yardım edilen başka tıbbi sorunlara baktığımız gözle bakılmasını sağlayacaktır. Beyinle ilgili bu ve benzeri bozukluklar, artık suçluluk çizgisinin diğer tarafında yerini almış ve şeytani değil, biyolojik olgu konu­muna kavuşmuşlardır. Peki ama ya diğer davranış biçimleri? Söz­gelimi suça giren davranışlar? Yasa yapıcı mercilerin ve oy hakkı olan vatandaşların çoğu, suçluları tıka basa dolmuş durumdaki cezaevlerine yığmak yerine onları rehabilite etmekten yana olsa da sorun, rehabilitasyonun nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde­ki yeni fikirlerin eksikliğidir.

Ortak bilinç içinde hâlâ yaşamakta olan bir korkuyu da unut­mamak gerekir bu arada: “frontal lobotomi”. Başlangıçta “lökotomi” adı verilen lobotomi ameliyatlarının mucidi, beynin alın (frontal) loblarını bir neşterle devre dışı bırakarak suçlulara yar­dım edilebileceği düşüncesiyle yola çıkan Egas Moniz idi. Prefrontal korteksin (ön-alın korteksi) bağlantılarının kesilmesinden iba­ret olan bu basit sayılabilecek ameliyatın sonucu, önemli düzeyde kişilik değişimi ve olası zihinsel gerilikti.

Ameliyatı bazı suçlular üzerinde deneyen Moniz memnuniyet­le fark etti ki, yöntem gerçekten de onları sakinleştiriyordu. Hat­ta sakinleştirmekle kalmayıp kişiliklerini tümüyle sıfırlıyordu da. Moniz’in takipçisi Walter Freeman ise, psikiyatrik hasta bakımını üstlenen kuruluşların etkili tedavi yöntemlerinden yoksun olduğunu fark etmiş ve lobotomiyi, büyük grupları tedaviden kurtarıp gündelik yaşamlarına kavuşturmanın elverişli bir yolu olarak görmüştü.

Ancak yöntem, ne yazık ki insanları temel biyolojik haklarından etmekteydi. Sorun, asi bakımevi hastası Randle McMurphy’nin yetkililere başkaldırdığı için cezalandırıldığı, Ken Kesey’nin Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) romanında uç noktaya taşınmıştı. Romanda McMurphy, sonunda bir lobotomi ameliya­tı geçirme talihsizliğini yaşar. Canlı ve neşeli kişiliğiyle koğuştaki başka hastaların yaşamlarına vurulan kilidi açmayı başarmış olan adam, artık bir sebzeye dönüşmüştür. McMurphy’nin bu yeni du­rumuna tanık olan yumuşak başlı arkadaşı “Şef” Bromden, di­ğer koğuş üyelerinin, liderlerinin düştüğü bu aşağılayıcı durumu görmesine izin vermeden onu bir yastıkla boğma iyiliğini yapar. Moniz’e Nobel Ödülü kazandıran frontal lobotomi, suçlu davranışlarımn düzeltilmesinde artık doğru bir yaklaşım olarak görül­memektedir.

Guguk Kuşu (1975)
One Flew Over the Cuckoo’s Nest

İyi ama lobotomi suça engel oluyorsa, neden uygulanmasın?

Bu noktadaki etik sorun, bir devletin, vatandaşını ne ölçüde değiştir­mesine izin vermek gerektiğidir. Bana sorarsanız, modern nörobilimin karşı karşıya olduğu belirleyici sorunlardan bir tanesi de budur: Beyni giderek daha fazla anladıkça, hükümetlerin de onun­la ilgili her şeye burunlarını sokmasını nasıl önleyebiliriz?

Bu so­runun, karşımıza yalnızca lobotomi gibi fiziksel biçimleriyle değil, daha incelikli biçimlerle de (sözgelimi, ikinci kez cinsel suç işleyen kişilerin, şu anda California ve Florida’da yapıldığı gibi kimyasal kısırlaştırmaya zorlanmaları gerekip gerekmediği) çıkabileceğinin altını çizelim.

Ancak bu noktada, etik kaygılar gütmemizi gerektirmeyecek bir rehabilitasyon yöntemini gündeme getiren yeni bir çözüm önerebi­liriz. Buna prefrontal egzersiz adını veriyoruz. (sh:184-185)

 

Parkinson hastaları neden kumar düşkünü oluyor?

Davranış değişikliklerinin beyinsel değişiklikleri izlemesine bir başka örnek olarak, Parkinson hastalığının tedavisindeki ge­lişmeleri ele alalım. 2001 yılında Parkinson hastalarının aileleri ve bakıcıları, bir tuhaflık olduğunun farkına varmaya başladılar. Pramipeksol adlı ilacın verildiği hastalardan bir kısmı kumarbaza dönüşüyordu; üstelik öylesine kumar oynayanlara değil, hasta­lıklı kumarbazlara. Daha önce kumara herhangi bir eğilim gös­termemiş olan bu hastalar, artık düzenli biçimde Vegas’a uçar ol­muşlardı. Altmış sekiz yaşındaki bir adam, ziyaret ettiği bir dizi kumarhanede altı ay içinde toplam 200 bin dolar tutarında para kaybetmişti. İnternet pokerine takılıp kalan kimi hastalar ise öde­yemeyecekleri kredi kartı borçlarının altında ezilmişti. Hastaların çoğu, bu kayıpları ailelerinden gizlemek için ellerinden geleni yapı­yordu. Bu yeni bağımlılık, bazıları için kumarın da ötesine geçerek “zorlanımlı” (kompülsif) yeme alışkanlıklarına, alkol tüketimine ve aşırı cinselliğe kadar varmıştı. (sh:158)

Dövmek Tedavi Edici Metod Değildir

Suçlamadan biyolojiye yapılan geçişin açıklaması ne olabilir? Bu konudaki en büyük itici güç, belki de ilaç tedavilerinin etkililiği olmuştur. Hastayı ne kadar döverseniz dövün, depresyonu berta­raf edemezsiniz, ama fluoksetin içeren küçücük bir hap çoğunlukla işinizi görecektir. Şizofreni belirtileri şeytan çıkarma ayiniyle yok olmaz ama risperidon adlı ilaçla denetim altına alınabilir.Maniler ikna ya da sürgüne değil, lityuma yanıt verir. Çoğu geçtiğimiz alt­mış yıl içinde kaydedilen bu başarılar, bazı bozuklukların beyne, bazılarının da betimlenemez nitelikteki bir ruhsal âleme atfedilmesinin anlamlı bir yaklaşım olmadığı görüşünün altını çizmektedir. Zihinsel sorunlara, artık kırık bir bacağa yaklaşıldığı gibi yaklaşıl­maya başlanmıştır. Nörobilimci Robert Sapolsky, bizi bu kavram­sal dönüşümü birkaç soru eşliğinde düşünmeye davet ediyor:

Artık normal biçimde yaşamasına izin vermeyecek ölçüde derin bir depresyona girmiş bir yakınınız, biyokimyasal temeli, diyelim ki şe­ker hastalığınınki kadar “gerçek” olan bir hastalığın mı kurbanıdır, yoksa yalnızca kendini yiyip bitirmekte midir?

Okulda sürekli ba­şarısız olan bir çocuğun bu başarısızlığının nedeni, motivasyonsuz ve yavaş olması mıdır, yoksa nörobiyolojik temelli bir öğrenme bozukluğu mu?

Madde istismarı ciddi boyutlara varan dostunuz, basit bir disiplinsizlik örneği mi sergilemekte, yoksa ödül mekaniz­masının nörokimyasıyla ilgili sorunlar mı yaşamaktadır? (sh:175)

Erdemli Kişi Aslında Çok İyi Bir Kimse midir, Yoksa  Motor-Fren Düzeneğini İyi Kullanandır?

Erdem kavramını ele alalım. Felsefeciler, binlerce yıldır erdemin ne olduğuna ve nasıl güçlendirileceğine ilişkin sorular soruyorlar. Rakipler takımı çerçevesi, bu konuda da yeni kapılar açar bize. Beyinde birbirine rakip unsurları genellikle motor ve fren benzetmesiyle yorumlarız:

Bazı birimler sizi belli bir davranışa yönlendirirken diğerleri sizi durdurmaya çalışır. İlk bakışta, erdemin “kötü bir şey yapmayı istememek”ten ibaret olduğunu düşünebilsek de daha incelikli bir çerçeveden baktığımızda, erdemli bir insanın da güçlü ahlak dışı dürtülere pekâlâ sahip olabileceğini, ancak bunları aşmak için yeterli fren gücünü de harekete geçirebildiğini görürüz.

(Erdemli kişinin çok az sayıda “şeytani” düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de sağlam frenlere ihtiyaç duymadığı durumlar da olabilir. Ama böyle baktığımızda, şeytana uymamak için daha büyük bir savaş veren kişinin, ondan daha erdemli olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerek.)

Bu türden bir yaklaşım, insanların tek bir zihne (mens rea, “suçlu zihin” kavramında olduğu gibi) sahip olduğuna inandığımızda değil, perde arkasındaki rekabeti açıkça gördüğümüzde mümkün hale gelir. Elimizdeki yeni gereçlerle, artık farklı beyin bölgeleri arasındaki çarpışmayı ve bu çarpışmanın sonucunu daha ayrıntılı şekilde gözleyebiliriz. Bu ise adalet sistemi içindeki rehabilitasyon uygulamaları için yeni kapılar açacaktır: Beynin gerçekte nasıl çalıştığını ve bazı insanların dürtülerini denetlemekte neden başarısız olduklarını anladıktan sonra, uzun dönemli karar verme süreçlerini güçlendirip, çarpışmayı bu süreçler lehine çevirmede işe yarayacak dolaysız ve yeni stratejiler geliştirebiliriz.

Beyni anlamak, bunun da ötesinde bizi cezalandırma sistemleri konusunda daha üst seviyeye taşıyacaktır. Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” ile özetlenen sorunlu kavramın yerine, geriye dönük (Suçtaki payı neydi?) değil, ileriye yönelik (Bundan sonra nasıl bir tutum izleyecek olabilir) ve uygulanabilir bir ceza sistemi getirebiliriz sözgelimi. Ve hukuk sistemi, günün birinde sinirsel ve davranışsal sorunlara, tıbbın akciğer ya da kemik sorunlarına yaklaştığı gibi yaklaşabilir. Böylesi bir biyolojik gerçeklik suçluları ortadan kaldırmayacak ama geriye değil, ileriye yönelik bir yaklaşımla akılcı bir ceza sisteminin yanında özelleşmiş bir rehabilitasyon sistemini de mümkün kılacaktır.

Nörobiyolojiyle ilgili daha iyi bir anlayışa kavuşmak, daha iyi toplumsal politikaları da beraberinde getirecektir. İyi de bu, kendi yaşamımızı anlamamızla ilgili ne söyleyecektir bize?

Kendini Bilmek nedir?

“Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üze­rinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır, unutma.” -Alexander Pope

Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne otuz sekizinci yaş günü olan 28 Şubat 1571’de, hayatında kökten bir değişime gitme kararı aldı. Toplumsal hayattan elini eteğini çekti, büyük malikânesinin arkasındaki kuleye bin kitaplık bir kütüphane kur­du ve yaşamının geri kalanını onu en çok ilgilendiren karmaşık, uçucu ve çok yönlü konu hakkında denemeler yazarak geçirdi. Bu konu, kendisi idi. Vardığı ilk sonuç, insanın kendini bilme arayışı­nın abesle iştigalden öte bir şey olmadığıydı; çünkü sürekli değişim geçiren özbenlik, tanımın önüne geçmeye mahkûmdu. Ama bu, onu yine de aramaktan alıkoyamadı. Sorduğu soru ise yüzyıllar boyunca kulaklarda çınladı: Que sais-je?(Ne biliyorum?)

Bu, o zamanlarda olduğu kadar, günümüzde de iyi bir sorudur. İçsel evrenle ilgili gözlemlerimiz, kendimizi bilmek konusunda var­mış olduğumuz o ilk yalın ve sezgisel görüşlerden kurtarır bizi. Görürüz ki kendimizi tanımak, içeriden olduğu kadar (iç gözlem yoluyla) dışarıdan da (bilim yoluyla) çalışmayı gerektirir. Bu, iç gözlem konusunda kendimizi geliştiremeyeceğimiz anlamına gel­mez. Ne de olsa, orada gerçekten ne gördüğümüze tıpkı bir ressam gibi dikkat etmeyi öğrenebilir, iç sinyallerimizle de tıpkı bir yogi gibi daha yakından ilgilenebiliriz. Ama iç gözlemin de sınırları var­dır. Şu kadarını düşünün yeter: Çevresel sinir sisteminiz, bağırsak­larınızda gerçekleşen etkinliklerin denetimi için tam yüz milyon nöronu görevlendirmiştir (buna “enterik” [bağırsak ile ilgili] sinir sistemi adı verilir). Yüz milyon nörondan bahsediyoruz burada. Ve istediğiniz kadar iç gözlemde bulunun, bu işleyişi değiştirecek hiçbir şey yapamazsınız. Gerçi yapmak da istemezsiniz olasılıkla. Sistemin bu şekliyle, yani otomatik ve optimize düzenekler halinde işleyerek yiyecekleri bağırsaklarınızda yönlendirmesi, fikrinizi sor­madan sindirim fabrikasını denetleyecek kimyasal sinyalleri sağla­ması sizin için çok daha hayırlı olacaktır.

Bırakın erişim yokluğunu, erişim yasağı bile söz konusu olabi­lir böyle bir durumda. Meslektaşım Read Montague bir keresinde bizi kendimizden koruyan algoritmalara sahip olabileceğimiz dü­şüncesini dile getirmişti. Bilgisayarlar, işletim sistemince erişilmez olan önyükleme kesimine (boot sector) sahiptir. Önyükleme kesi­mi, bilgisayarın çalışması için, üst düzeyde başka sistemlerin, eri­şebilecekleri iç yollar bulmalarına izin verilemeyecek ölçüde önem­lidir. Montague, kendimiz üzerinde ne zaman çok fazla düşünsek, bir anda “boşluğa düşme” eğilimine girdiğimizi söylemişti. Bunun nedeni, belki de önyükleme kesimine fazla yaklaşmamızdı. Ralph Waldo Emerson ise bir yüzyılı aşkın süre önce şöyle yazmıştı: “Her şey, kendimize ulaştığımız yolu keser.”

Bizi biz yapan şeyin büyük bölümü, görüşlerimizin ya da seçim­lerimizin dışında kalır. Güzellik ya da cazibe anlayışınızı değiştir­meye çalıştırdığınızı varsayın. Toplum sizden, şu anda tercih etme­diğiniz cinse karşı bir eğilim geliştirip bunu sürdürmenizi isteseydi ne olurdu?

 Ya da cazip bulduğunuz yaş aralığının çok dışındaki bir kişiye ilgi göstermenizi bekleseydi?

Ya da başka bir türe? Bunu yapabilir miydiniz? Çok kuşkulu. En temel güdüleriniz, nöral dev­relerinizin dokusuna sıkıca kaynamış durumdadır ve bunlar sizin için erişilmezdir. Bazı şeyleri diğerlerinden daha çekici bulsanız da nedenini bilmezsiniz.

Enterik sinir sisteminiz ve kendi cazibe anlayışınız size ne kadar yabancıysa, iç evreninizin neredeyse tümü de o kadar yabancıdır. Aklınıza birden gelen yeni fikirler, hayaller âlemine daldığınız za­manki düşünceleriniz, rüyalarınızın tuhaf içeriği… Bütün bunlar, size gözden ırak kafa-içi mağaraların sunduğu şeylerdir.

Öyleyse bütün bunlar, Didim’deki Apollon Tapınağı’nın girişin­de belirgin harflerle yazılmış Yunanca “kendini bili” fadesi açısından ne anlam taşır?

Nörobiyolojimizi inceleyerek kendimizi daha iyi tanımamız mümkün müdür?

Evet ama yalnızca belirli koşullarda. Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşısında, atomun yapısını anlamanın tek yolu­nun, “anlamak” fiilinin tanımını değiştirmek olduğunu söylemiş­ti. Artık atomun resmi çizilemiyordu, doğru, ama bunun yerine “davranışlarını” on dört ondalık basamağa ulaşabilen ayrıntıyla açıklayacak deneyler tasarlanabiliyordu. Kaybedilen varsayımla­rın yerini çok daha zengin başka şeyler almıştı artık.

Tıpkı bunun gibi, insanın kendisini bilmesi de “bilmek” fiilinin tanımını değiştirmekten geçiyor olabilir. Kendinizi bilmek, artık bilinçli sizin beynin dev malikânesinde yalnızca küçücük bir oda­da oturduğu ve sizin için kurulan gerçekliğin üzerinde çok az söz hakkı olduğu anlayışını gerektirmektedir. Bu kavram, artık yeni yollarla ele alınmak zorundadır.

Diyelim ki, kendini bilme fikrinin Yunan kökenleri hakkında daha fazla şey öğrenmek için benden onu biraz daha açıklamamı istediniz. Eğer size “Bilmek istediğiniz her şey, harflerinde gizli” şeklinde bir yanıt verirsem, bu işinize fazla yara­mayacaktır. Eğer Yunanca okumayı bilmiyorsanız, bu harfler sizin için gelişigüzel birtakım şekiller olmaktan öteye gitmez. Yunanca okumayı bilseniz bile ifadenin altında yatan fikir, harflerden çok daha fazlasını içermektedir. Bu nedenle, ifadenin köken aldığı kül­türü, iç gözleme yapılan vurguyu ve aydınlanmaya götürecek bir yol olarak neden önerildiğini bilmek istersiniz. Sonuçta bu deyişi anlamak, harfleri öğrenmekten fazlasını gerektirir. İşte trilyonlar­ca nörona ve bunların oradan oraya giden seksilyonlarca protein ve biyokimyasallarına baktığımızda da durum farksızdır. O halde, bize hiç de aşina gelmeyen bu perspektiften bakıldığında ne anla­ma gelir kendimizi bilmek? Birazdan göreceğimiz gibi, nörobiyolojik verilere ihtiyacımız var ve ayrıca bundan epeyce fazlasına da.

Biyoloji muhteşem bir yaklaşımdır ama sınırlıdır da. Sevgiliniz size şiir okurken, bir tıbbi skopi cihazının borusunu boğazından aşağı doğru ittiğinizi düşünün. Spazmlar halinde kasılıp gevşeyen sümüksü ve parlak ses tellerini böylelikle yakından iyice görebilir­siniz. Mideniz bulanana kadar incelemeye devam etseniz de -ki, bi­yolojinin sunduğu bu görüntüye ne kadar tahammül edebileceğinize bağlı olarak, incelemeniz o kadar da uzun sürmeyebilir gördükleri­niz size sevgilinizle yaptığınız gece sohbetlerini neden bu kadar sev­diğinizi daha iyi anlatmayacaktır. Biyoloji ham haliyle ancak kısmi bir bakış sunar size. Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey biyolojiden destek almak olsa da, eksiksiz olmaktan çok uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. (sh:202-205)

Şakak Lobundaki Değişikler Neleri Etkiler?

Zihinsel yaşamımız üzerindeki etkilerin sıralı olduğu uzun listenin kimyasalların ötesine de uzanarak, devrelerdeki ayrıntıları da içerdiğini unutmamak gerekir. Sara örneğini ele alalım. Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek, daha üstü kapak; bir deneyim yaşayacaktır.

Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlana bilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünül­mektedir.Baş melek Mikail’in, İskenderiyeli Azize Katerina’nın, Azize Margaret’in ve Cebrail’in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşın­dayken Yüz Yıl Savaşları’nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D’Arc’ı düşünün. Kendisi, bu deneyimini şöyle anlatmıştı:

“On üç yaşımdayken, Tanrı’nın, kendimi yönlendirmemde bana yardım­cı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. Mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim.” Şöyle devam ediyordu:

“Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tan­rı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de.”

Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D’Arc’ın sundu­ğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıldığında, insan sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığın­daysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliği­miz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır.

Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan dışı mini­cik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizma­lar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskopik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür.Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır.Burada ye­rel nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur. Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, ısırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışla­rını yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garanti altına almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyar­da birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayat­ta kalmayı başarıyor. 45.000 kilometre uzunluğunda bir canlının davranışlarını kendi istediğiniz yöne çekmenin akıllıca bir yolu­nu bulmanıza eşdeğer bir durumdur bu. Bundan alınacak kritik önemdeki ders, beyin içinde gerçekleşen gözle görülemeyecek ölçüdeki küçük değişimlerin bile, davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğidir. Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük ayrıntılarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır.

Biyolojiye olan bağımlılığımıza son örnek olarak, tek bir gende­ki küçük bir mutasyonun da davranışı belirleyip değiştirebileceğini söyleyelim. Alın korteksinde (frontal korteks) ilerleyerek gelişen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı Huntington hasta­lığında saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük (hiperseksüalite), dürtüsel ve toplumsal kuralları hiçe sayan davranışlar vb. belirtiler, fark edilmesi daha kolay spastik kol bacak hareketlerinden yıllar önce ortaya çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli nokta, Huntington hastalığının tek bir gende gerçekleşen bir mutasyonla ortaya çıktığıdır. Robert Sapolsky’nin özetlediği gibi “On binlerce gen arasından tek bir tanesindeki bir değişiklik, ömrün ortaların­da bir yerde dramatik bir kişilik değişimiyle sonuçlanacaktır.” Bu tür örnekler karşısında kimliğimizin özünün, biyolojimizin ayrıntılarına bağımlı olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz?

Bir Huntington hastasına, özgür iradesini kullanıp böyle tuhaf dav­ranmaktan vazgeçmesini söyleyebilir miyiz?

Böylece anlıyoruz ki narkotik, sinirsel iletici, hormon, virüs ve gen olarak adlandırdığımız görünmez moleküller, küçücük ellerini davranışlarımıza yön veren dümenin üzerine yerleştirebiliyorlar. Ne zaman ki içeceğinize biraz alkol katılır, sandviçinizin üzerine hapşırılır ya da genomunuzda bir mutasyon gerçekleşir, işte tekne­nin rotası da o zaman sapar. İstediğiniz kadar direnin, içinizdeki düzenekte gerçekleşen değişiklikler sizi de değiştirecektir. Bütün bu gerçeklerin ışığında, nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansı­na sahip olup olmadığımız bile belli olmaktan çok uzaktır. Nöroetik uzmanı Martha Farah’ın ifadesiyle, bir antidepresan tableti “günlük sorunlarımızı mesele yapmamamıza, bir uyarıcı ilaç da işyerindeki işleri zamanında yetiştirmemize ve görevlerimizi yerine getirmemize yardımcı olabiliyorsa, temkinli ve ölçülü bir ruh hali de insan vücudunun bir niteliği olamaz mı? Yanıt eğer evetse, in­sanlarla ilgili olup da onların vücutlarının bir özelliği olmayan bir şey var mıdır o zaman?” (sh:211-213)

İNCOGNİTO (k.dili) incog) (i.), (s.), (z.) kıyafet değiştiren kimse; değiştirilmiş kıyafet;“kendini tanıtmadan; takma adla ”  (s.) kim olduğunu belli etmeyen; tebdili kıyafet etmiş; (z.) takma bir isimle, kıyafet değiştirerek;kimliğini gizleyen kimse, kılık değiştirme, tebdili kıyafet, takma ad, sahte kimlik

Kaynak:
INCOGNITO, DAVID EAGLEMAN, trc: Zeynep Arık Tozar, Domingo, I. ve II. Baskı: Nisan 2013

**************************

Bu kitabı beğenenler bu diziyi de seyretmelidirler

LİE TO ME (2009-2011)  Üç Sezon

Yönetmen: Daniel Sackheim,Adam Davidson,Lesli Linka Glatter,James Hayman,Vahan Moosekian

Senaryo: Samuel Baum, Josh Singer, Alexander Cary

Ülke: ABD

Görüntü Yönetmeni: Joseph Gallagher, Jerry Sidell

Müzik: Doug DeAngelis, Robert Duncan

Tür: Suç , Dram , Gizem

Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2009 (ABD)

Süre: 43 dakika

Dil: İngilizce

Firma: Imagine Television , Samuel Baum Productions , MiddKid Productions

Bilgi:

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada 3 yalan söyler!

Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman’ın hayatından esinlenen ve başrolünde Pulp Fiction, Rezervoir Dogs gibi en iyi Tarantino filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth’un oynadığı drama.

İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, ses tonlarından ve konuşma şekillerinden doğru mu yoksa yalan mı söylediklerini analiz ederek FBI başta olmak üzere, polise, hukuk firmalarına, özel şirketlere, askeri birimlere en zor vakaları çözmede yardımcı olan Dr.Lightman ve ekibini konu alıyor.

BARIŞ VE EMPERYALİZM-Amerikanın Türkiye’ye Yağ Kazığı


Yağ da tıpkı şeker ve tahıllar gibi bir boş kalo­ri kaynağıdır. Şekerlerle, proteinlerin bir gramı uzvi­yette yandığı zaman yaklaşık olarak 4.7 kalorilik bir enerji verdikleri halde, yağlar bunların hemen de iki misli ve 9.4 kalorilik bir enerji verirler. İnsan beslen­me ihtiyaçları bakımından az miktarda yağa muhtaç­tır. Çünkü besinlerimizin terkibinde de önemli nisbetlere göre yağ vardır. Sütte sütyağı, ette, et yağı alırız. Hattâ tahıllar bile yağ ihtiva ederler. Böylece bu besinleri yiyen kimseler bir miktar yağ almış bu­lunmaktadırlar. Ayrıca bol miktarda sızdırılmış yağ almanın zararlarından bahsedilmektedir. Nitekim çok yağ tüketen ülkelerde kalb ve damar hastalıklarının, az yağ ile beslenen ülkelere nazaran çok daha fazla tahribat yaptığı değişik taramalar ve araştırmalarla inkâra mahal bırakmayacak bir şekilde gösterilmiş bulunuyor. Ne yazık ki emperyalistler, hayattan kam ve zevk almak için şeker gibi yağı da çok tüketmekte ve bu suretle lezzetli yemekler hazırlamaktadırlar. Çok şeker ile çok yağ tüketmekte oluşları, bir doğal belâ gibi onları kemirmektedir. Bundan dolayı son yıllarda ileri ülkelerde tahıl ve şeker gibi yağ tüke­timini de kısıtlama eğilimi belirmiştir. Kendi yeme­dikleri besinleri sömürdükleri ülke halkına satarak onların hem paralarını almak ve hem de sağlıklarını bu yoldan bozmak alışkanlığı içinde bulunan emper­yalistler, yağ politikalarım soğuk harbin icaplarına uydurmuş bulunuyorlar. (TV lerde sürekli gösterilen yemek programlarındaki hilelerini anlamak gerekir.)

Yağ muhakkak ki yeni sömürgeciliğin tahıldan sonra en etkili silâhı haline gelmiş bulunmaktadır. Sömürgeciler zevk düşkünlükleri dolayısıyla bugüne kadar namlusu kendi toplumlarına dönük olan bu si­lâhı, şu günlerde geri kalmış toplumların insanı üzerinde hizmete sokmak ve onların böylece yere se­rilmeleri için kullanmak istiyorlar. Tahılları ve onla­rın afyon gibi kullanılabileceğini çok önce tanımış bulunan empeyalistler, fazla yağ ile beslenmenin in­san uzviyetinde meydana getirebileceği değişmeleri çok geç anlamışlardır. Hattâ bazı yağ firmaları onla­rın bazı gerçekleri anlamalarını bugün de engelleme­ye çalışıyorlar.

Yağlar lezzetli yiyeceklerdir. Midede uzun süre kaldıkları için insanı tok tutarlar. Yakın zamana ka­dar çok yağ ile beslenmek zenginliğin icabı zannedi­liyor ve emperyalistler, Dünya’ya gelmiş olmanın zevkini bol yağ ve şeker yemekle çıkarıyorlardı.

Fakat çok yağ yiyen toplumlarda kalb ve damar hastalıkları ile inmeler, dolaşım sistemi hastalıkları tahripkâr bir hâl almaya başlayınca bunun nedenle­rini öğrenmek üzere masraflı araştırmalara girişilmiş, neticede çok yağ yeme yanında, bitkisel yağla­rın hidrojenle sertleştirilmesi suretiyle elde edilen ve tabiatta bulunmayan margarinlerin bunun en önemli yapıcı sebebi olduğu anlaşılmıştır. Soya yağı, Pamuk yağı, Ay çiçeği yağı gibi çabuk bozulan, lez­zet ve besleyici değer bakımından düşük yağları üre­ten ülkeler, ekonomik nedenlerle bilimin ortaya koy­duğu bu gerçekleri gölgelemeye çalışmışlar ve mar­garinlerin sağlık için zararlı olduğunu kabul etmek istememişlerdir. Çünkü bu ucuz ve çabuk bozulan yağların tek değerlendirme şekli onları hidrojenle muamele ederek, iç ve dış yapılarım değiştirmek ve bu suretle insanlara satmaktan ibaret bulunuyordu.

Fakat güneş balçıkla sıvanamaz. Haysiyetli bilim adamları bulgularım yayınlamaya ve margarinlerin sağlık için zararlı yağlar olduğunu, kanıtları ile is­patlamaya devam etmişlerdir. Artık 1967 yılında margarinlerin zararsız yiyecekler olduğunu savun­mak’ kabil değildir, ileri ülkelerin tüketicileri, yağ firmalarının şarkılı türkülü reklâmları ile kandırılamayacak kadar bilinçli oldukları için iş çevreleri bu ülkelerde margarinleri satamamakta ve geri ülkele­rin bilinçsiz insanını bu çeşit yağların uzun süreli müşterisi haline getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktadırlar. Yağ para eden bir besin maddesi olduğu için geri ülkelere yağ satışından büyük çı­karlar sağlamak kabil olmaktadır. Özellikle elinde kullanamadıkları büyük yağ stokları bulunan ülke­ler, örneğin Birleşik Amerika Devletleri, başka ülke­lerde yağ tüketiminin sağlık gerekçesi ile de olsa kı­sıtlanmasına razı olmamakta ve kendi çıkarları için artırmaya çalışmaktadırlar.

Birleşik Amerika’da her yıl kalb ve damar has­talıklarından ölen 750.000 kişinin, ölüm sebeplerinin çoğunlukla, çok yağ tüketmeye ilişkin nedenlere bağ­lı olduğu anlaşıldıktan sonra, kendi ülkesinde yağ tüketimini kısıtlayıcı çalışmalar yapmış ve marga­rinler aleyhine yayın yapılmasını müsait karşılamış olan bu toplum, yağ pazarı olarak kullandığı geri ül­kelerde benzer yayınların yapılmasına razı olmaz ve bunları hoş karşılamaz.

Birleşik Amerika’nın bu sıkıntısı elinde geniş soya ve pamuk yağı stokları bulunmasından ileri gel­mektedir. Her yıl ortalama 18 milyon ton soya fa­sulyesi üreten ve çok miktarda pamuk yetiştiren Birleşik Amerika’da % 18 20 nisbetine göre, yağ ih­tiva eden soya taneleri ile pamuk tohumlarından külliyetli yağ sızdırılmakta ve bu yağın ülke içinde tüketimi mümkün olamamaktadır. Bir süre bekletil­diği takdirde acılaşan ve kullanılmaz hale gelen bu yağlar hidrojenlenip margarin haline getirildikleri takdirde uzun bir süre muhafaza edilebilmektedir­ler. (Bisküvlerin içinde kullanılan yağlara bir baksanıza) Bu mümkün olmadığı takdirde yapılacak tek iş bunları geri kalmış ülkelere satmak ve onların he­nüz bu konuda aydınlanmamış olan tüketicilerine yedirmektir.

Nitekim bu operasyonlar için PL 480 KANUNU ile açık tutulan uygulamadan yararlanan Birleşik Amerika Türkiye dahil bir çok geri kalmış ülkeye soya ve pamuk yağı satmaya muvaffak ol­muş ve bu yoldan önemli gelirler sağlamıştır. Bizim ülkemiz gibi zeytinyağı üretmeye elverişli ülkelere bile soya yağı satmaya muvaffak olan Amerika’nın pazarlama örgütünün çok mükemmel çalıştığı dik­kati çekmektedir. Çünkü Türkiye gibi Dünya’nın en nefis ve en lezzetli yağı olarak tanımlanan zeytinya­ğı üreticisi bir ülkeye soya ve pamuk yağı gibi hiç de makbul olmayan yağları satabilmek demek, tere­ciye tere satmayı başarmak demektir.

Oysaki Türk halkı çok ekmek yediği için ve ek­mekte bulunan nişasta insan uzviyetinde yağa dönüşebildiğinden biz yağa muhtaç değiliz. Kendi üretti­ğimiz yağ miktar ve kalite bakımından ihtiyacamızı karşılayacak seviyede bulunmakta ve üretilen mik­tarın daha da artırılması mümkün görülmektedir. Böyle olmasına rağmen, besleyici değer bakımından bir özelliği olmayan ve gerçekte muhtaç olmadığımız üretim artığı yağları Türkiye’ye satmakta kararlı olan Amerikalılar yönetici kadroların bilgisizliğin­den yararlanarak, soya yağı, pamuk yağı ve don ya­ğı gibi değersiz yağları Türkiye’ye satmaya ve bu yoldan sağladıkları para ile Türkiye’deki misyonla­rının masraflarını dolar ödemeden karşılamaya mu­vaffak olmuşlardır.

Sömürgeciler, daha önce de belirtildiği gibi sö­mürdükleri toplumlarm tahıl ve nişasta gibi şişirici boş kalori kaynakları ile beslenmelerini soğuk savaş stratejisi bakımından da arzu etmektedirler. Çünkü bu çeşit yiyeceklerle beslenen ülkeler bir türlü ken­dilerini toplayamamakta ve hastalıklardan yakası­nı kurtarıp, yurt ve Dünya sorunlarına eğilememektedirler.

Çok miktarda tahıl tüketerek, beslenmesini boş kalori kaynaklarına dayamış olan bir Türkiye’nin bir de bol miktarda margarin tüketmesinde bu toplu­mun silâh atılmadan yok edilebilmesi için, emperya­listlerin küçümseyemeyecekleri çıkarlar vardır.

Nitekim Türkiye soya yağı ithaline başlayıp, bunların hidrojenlenmesi ile elde edilen margarinler halka bol miktarda yedirilmeye başlanıldıktan sonra kalb hastalıkarından ölüm vakalarında da bir artışı görülmüştür. Yetişkinleri kalb hastalıklarından ve yetişecekleri de daha Dünyaya gelmeden doğum kontrol hapları ile öldürerek, bir ülkeyi belirli bir süre içinde sahipsiz bırakmak ve daha sonra da bu­raya elini kolunu sallayarak bir kurtarıcı gibi gire­rek kaynaklarına el koymak yeni sömürgecilerin yalnız Türkiye’de değil daha birçok geri kalmış ül­kede uygulamakta oldukları korkunç bir projedir. Bundan dolayı Türkiye’yi bir yağ pazarı haline getir­mek sömürgecilerin yalnız yakın çıkarları bakımın­dan değil, uzak çıkarları bakımından da amaçlarına uygun düşmekteydi. Türkiye’de yağ üzerinde oyna­nan oyunlar artık Türk aydınlarının meçhulü değil­dir.

Gizli eller, zeytinciliğimizi mahvetmek için son günlerde, hepimizin iyi bildiği korkunç bir oyunu sahneye koymuş bulunuyorlar. Zeytinyağlarımıza, makine yağı karıştırılmış ve bu suretle iç pazar ve dış pazarda Türk zeytinyağlarına karşı bir tiksinti uyandırılmıştır.

Kilis’den başlayarak zeytin ağaçla­rının kesilmesine müncer olacak bu gelişme yakında Türkiye’yi yağ ihtiyacını yabandan karşılayan ve Avrupa ülkelerine de zeytinyağı satamayan bir top­lum haline getirecek ve bu ortamda Birleşik Ameri­ka hem Türkiye’ye hem de Avrupa pazarına bol bol soya yağı ile pamuk yağı satma imkânına kavuşa­caktır.

Türkiye’de sermaye birikimi olmadığından, zey­tin üreticisinin iç pazarda satamadığı ve yabancı ül­keye ihraç olanağı iyice sınırlanmış olan zeytin ve zeytinyağından para kazanması mümkün olamaya­cağı için, kısa bir süre direndikten sonra zeytin ağaçlarım kesip, onun yerine tütün ekmesi de bek­lenebilir. Zeytin ağacı çok güç yetiştirilen bir ağaç olduğu için üreticinin bu yola gitmesi, Türkiye için gerçek bir yıkım olacak ve Türkiye 100 yıl için yağ stoku olan ülkelerin eline bakmaya mecbur bir top­lum, bir pazar haline getirilecektir.

Yapılan incelemeler aradan uzun bir süre geç­miş olmasına rağmen zeytinyağı rezaletinin suçlula­rının yakalanmasını ve cezalandırılmalarım sağlaya­mamıştır. Kamuoyu tarafından hayret ve şüphe ile izlenen bu çirkin olay, ülkemiz halkının sağlığından başka, millî ekonomiyi tehlikeye itekleyen bu kabil davranışların küçümsendiğini göstermektedir. Tür­kiye bir margarin pazarı haline getirildikten sonra, bilimsel verilere dayanılarak marginlere karşı açı­lan savaşta, zeytinyağının üstünlükleri belirtilmiş ve halkımızın büyük bir kısmı margarin yerine zey­tinyağı kullanmanın daha isabetli bir davranış ola­cağına inandırılmıştı. Bu gelişmeyi amaçları bakımından tehlikeli bulan karşı taraf, zeytinciliğimizi kökünden yıkmak ve bu yağın hem iç ve de dış pa­zarda kullanılması olanağını yok etmek için korkunç bir senaryo hazırlamış ve bunu sahneye koymaktan da çekinmemiştir. Zeytinyağlarımızın İtalyan güm­rüğünde makine yağı ile karışık olduğunun tesbit edilmiş olması, şüphesiz İtalyanların da işine yara­mıştır. Çünkü bu ülke de zeytinyağı üreticisi bir ül­ke olduğu için Türk zeytinciliğinin gelişmesini ve dış pazarlarda kendisine rakip olmasını arzu etmez.

Birleşik Amerika’nın Türkiye’yi bir yağ pazarı olarak kullanma amacı ile İtalya’nın ülkemizin yağ üretim takatim baltalama arzusu birleşip, yurt için­de onlarla ortaklık halinde çalışmaya hazır sabotaj örgütleri hazırlandıktan sonra, Türk zeytinciliğinin temeline dinamit koymak kolay olmuş ve bunu ya­panları cezalandırmak da mümkün olamamıştır. Bu­gün Türkiye’de bilinen bütün yağlardan daha çok margarin tüketilmektedir. Oysa ki halkımız bundan 15 yıl önce bu yağı tanımıyordu. Devlet Radyosu margarin reklâmları ile dolup taşmakta ve günlük gazeteler birkaç kuruş reklâm ücreti alabilmek için sağlığa zararlı olan bu yağların propagandasını yap­maktadırlar. Bugüne kadar hiç bir besin maddesinin besleyici değeri hakkında açıklama yapmamış olan Sağlık Bakanlığımız bundan birkaç yıl önce marga­rinler aleyhine yapılmakta olan yayınları etkisiz ha­le getirmek için bir tebliğ yayınlamış ve margarinle­rin sağlık için zararlı olmadıklarım iddia ederken, zeytinyağını yerme lüzumu duymuştur.

Görüldüğü gibi halkımız artık karışık, hileli ve sağlık için zararlı yağlar ile beslenmeye mahkûm edil­miş durumdadır. Yurt içinde tüketilen zeytinyağlarına karıştırılan makine yağları şüphesiz Türkiye’de üretilmemektedir. Bu yağları Türkiye’ye ithal ederek zeytinyağlarına karıştıran gizli eller vardır. Makine yağlarının Türkiye’ye kimler tarafından sokulduğu ve zeytinyağcılara nasıl ve ne maksatla intikal et­tirildiği kolayca tesbiti mümkün bir husus olmasına rağmen, onun bunun evini basıp kütüphanesini alt üst edenler, işin bu yönü ile pek ilgilenmiyorlar. Em­peryalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ka­bil incelemelerin engellenmesini sağlamak için ge­rekli tedbirleri almışlardır.

Halkımız hastalanma bahasına da olsa, makine yağı ile karıştırılmış zeytinyağını, margarinle karış­tırılmış tereyağını yemeye mecburdur. Bundan do­layı safra kesesi hastalıkları, kalb ve damar hasta­lıkları mütemadiyen artmakta ve bu yüzden ölen va­tandaş sayısı yükselmektedir, insanları silâhla öldü­recek yerde, yağ yedirerek öldürmek, Birleşmiş Mil­letler ve diğer milletlerarası teşekkülleri harekete geçirememekte ve yurdumuzdaki kontrol imkânları ile bu kabil projeleri sezinleyerek kamu oyuna açık­lama ile yükümlü olan üniversiteler ve diğer araştır­ma kuruluşları işlemediğinden, meselenin kamu oyu tarafından anlaşılması gecikmekte ve güçleşmekte­dir. Sömürgeciler bu yoldan hem Türk halkının pa­rasını ve emeğini sömürmekte, hem de sağlığını te­melden bozarak ülkemizi bir hasta insanlar ülkesi haline getirmektedirler. Hiç bir ateşli silâhın sağlayamayacağı bu iki yönlü etki emperyalistin belirli bir süre sonra gerçekleştirmeye çalıştığı büyük projenin amaçlarına en geniş anlamı ile yardım etmektedir. Yağ firmalarının fakir Türk halkının sırtından tah­sil ederek, kendi ülkelerine aktardığı milyonlar ise bizi her gün biraz daha fakir duruma düşürürken, on­ların zenginliklerine zenginlik katıyor. Yalnız bu so­nuç bile her şeyi para ile ölçen emperyalist için ba­şarı sayılabilir. Bir yağ ülkesi olan, ayrıca Dünya­nın en nefis ve en besleyici yağı olan zeytinyağı üre­ticisi bir ülkede üretim imkânlarını kökünden balta­layarak o ülke halkını sağlık için zararlı bir yağ ile beslenmeye mahkûm etmek ve bundan ayrıca para kazanmak hiç bir ateşli silâhla ulaşılamayacak bir sö­mürü düzeni yaratmak demektir. Bundan dolayı ye­ni sömürgeciler, artık top tüfek yerine ikili anlaş­malar ile sağlanan ve bilinçsiz toplumları silâhtan daha çok zarara sokan ekonomik ve tarımsal operas­yonları tercih ediyorlar.

Geri kalmış ülke insanı kendini barış içinde ve mutlu bir şekilde yaşıyor farz ederken, emperyalist en azgın savaşçının ihtirası içinde onun yaşama ola­nağını yok etmekte ve ayrıca sömürmektedir.

[Uluslararası ilişkilerde Avrupa Birliği, ABD ve Kanada arasında en büyük kavgalar tarım ürünlerinin koruyuculuğu üstünden yapılmaktadır. AB ülkeleri kendi tarımlarını ABD’ye karşı koruma önlemi alırken ABD ise bu uygulamaların serbest piyasaya aykırı olduğunu savunarak AB ülkelerine yaptırımlar uygulamakla tehdit etmektedir.
Dünya 50’li yıllarda olduğu gibi tarım ülkeleri ve sanayi ülkeleri olarak bölünmüş değildir. Çünkü sanayi ülkeleri aynı zamanda tarım ülkesi olarak da geliştiği için artık eski tarım ülkeleri, tarım, hayvancılık vb. alanlarda gelişmiş ülkelerin pazarı durumuna düşmüşlerdir. Buğdayda, pancarda, pamukta, tütünde ve bütün ürünlerde fiyatın ve ekim politikasının belirlenmesi şunu açıkça göstermektedir. Uluslararası tekeller, ülke tarımını bütünüyle çökertmeye yönelmişlerdir. IMF ve DB bu çökertme işini emperyalist ülkeler adına planlayan ve dayatan kurumlar olarak başroldedir. Yoksul topraksız köylüler ve küçük üreticiler saldırı politikalarından en fazla etkilenen kesimdir. (http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/358-nisasta-bazli-tatlandiricida-peskes)%5D

Hayvansal Protein Kaynakları

Yeni sömürgeciler, sömürdükleri toplumların hayvansal protein kaynakları bakımından yeterli bir düzen içinde bulunmasını daha önce de kısmen açıklanan sebeplerle arzu etmezler. Et, süt, yumurta ve balık gibi hayvansal protein kaynakları, ihtiva ettik­leri cevherler dolayısıyla, toplum sağlığını, kol ve ka­fa gücünü geliştiren, toplumun reaksiyoner niteliği­ni kamçılayan besinlerdir. En son bilimsel araştırma­lar tüketilen hayvansal protein miktarı ile zekânın gelişmesi arasında ilişkiler bulunduğunu göstermiş bulunuyor. Oysaki sömürgeci sömürdüğü toplum insanının afyonlamışçasına uyutulmasını ve millî sorunlarını göremeyecek ve çözemeyecek kadar bi­linçsiz kalmasını arzu eder. Bundan dolayı bu ülke­lerde, et, süt, yumurta ve balık üretimi dolaylı yol­lardan daima baltalanır. Halk, bol miktarda tahıl, şeker ve yağ ile başka deyimle boş kalori kaynakları ile beslenmeye ve yetinmeye mecbur edilir. Nitekim Türkiye’mizde son 15 yıl içinde hayvancılığımızı bal­talamak ve balıkçılığımızın gelişmesini engellemek için bazı etkili çalışmalar yapılmıştır. Hint halkını sığırların mukaddes yaratıklar olduğuna inandıra­rak, pirinçle beslenmeye mahkûm edenlerin, Türkiye ve diğer geri ülkelerde benzer çalışmalara girmeleri­ni doğal karşılamak gerekir. Çünkü İngilizler Hint­lileri kandırıp sığırın mukaddes bir hayvan olduğu­na inandırmakla 500 milyonluk bir toplumu yıllarca sömürmeye muvaffak olmuşlardı. Şu sırada da Ame­rikalılar Türk halkını uyuşturmak ve uyanmasını ge­ciktirmek için başka usullerle yurdumuzda hayvancı­lığın gelişmesini ve halkın daha çok et yemesini en­gelliyorlar. (Etlerin içine domuz katma hilelerinin ardındaki sır.)

İnsanın kol ve kafa gücünün gelişmesine ve hastalıklara kar­şı direnç kazanmasına en çok yardımcı olan et ve diğer hay­vansal protein kaynakları sömüren ülkeler halkının en çok tükettikleri temel besin maddeleridir. Bu sayede sağlıkları mükemmel, kol ve kafa gücü bakımından yeterli fertlerden ibaret bir toplum olarak, sömürgecinin sömürülen toplumlar üzerindeki baskısı daha da artmaktadır. Buna karşılık hay­vancılığı ve balıkçılığı devamlı olarak baltalanan geri ülke insanı çeşitli sebeplerle et yiyemez. Beslenme bakımından ta­hıla dayalı olan bu toplumlarda kol ve kafa gücü yetersiz ve hastalıklar yaygındır. Bu hale gelmiş olan toplumu sömür­mek ve kaynaklarına el atmak sömürgeciler için kolay bir iştir.

Yakın geçmişte, Türkiye’de cereyan etmiş bazı olaylar bu açıdan eleştirilecek olursa, halkımızın tü­ketmekte olduğu, et, süt ve balık miktarlarının be­lirli bir seviyeyi aşamaması için sömürgeciler tara­fından sahneye konan bazı oyunları daha derli toplu bir şekilde anlamak kabil olacaktır:

  • Bir aralık İstanbul ve diğer büyük şehirle­rimiz çevresinde, pazarı bulunduğu için sütçülük yapmak isteyen vatandaş sayısı hayli artmıştı. Bunlardan bazıları yaban­cı ülkelerden cins süt inekleri ithal etmiş­ler ve işletmelerine tıpkı ileri toplumların işletmeleri gibi bir veçhe kazandırmak is­temişlerdir. Ancak yem fiyatlarının paha­lı olması dolayısıyla süt, kilosu bir liraya mal edilebiliyor ve kalabalık merkezlerde aracının çıkarlarını da koruyabilecek bir fiyatla satılabiliyordu.

Tam bu sırada dostlarımız, her işi kâr açısından değerlendiren ve kendi anlayışı­na göre tedbirli bir tüccar gibi çalışmakta olan Et ve Balık Kurumu aracılığı ile Tür­kiye’ye yavan süttozu ihraç etmişler ve bu süttozları ucuz fiyatla pazara arzedilmiştir. Yavan süttozundan peynir, yoğurt ve diğer süt mamullerini imal edebilen ima­lâtçılar bu sütü 30 kuruşa mal edebildikle­ri için yerli süte sırt çevirmişler ve bun­dan dolayı kâr ümit ederken, zarar eden süt üreticileri cins ineklerini keserek, etini değerlendirmişlerdir.

  • Et hayvancılığı gelişmeye başlayınca dost­larımız donmuş sığır ve koyun eti yolla­mak suretiyle mahallî üreticileri dolaylı olarak baltalamışlardır.
  • Tavukçuluk gelişmeye başlayınca da Bir­leşik Amerika’dan dondurulmuş tavuk ve hindi etleri yollanmak suretiyle tavukçuluk çalışmalarının yere serildiği hatırlardadır.
  • Peynir, tereyağ ve benzeri yiyecek yardım­ları da üreticiler üzerinde benzer etkiler yapmıştır.

Türkiye’de bir insana bir yılda 268 kilo tahıl düş­tüğü ve bunun tamamı tüketildiği halde, Sonora 64 ve benzeri tahılları Türkiye’ye sokarak bu tüketimi daha da artırmak için çaba sarfeden AID çevreleri hayvancılık ve balıkçılığın geliştirilmesi için hemen hiç bir yardım yapmamakta ve yapmış olsalar bile bu yardımlar boş kalori kaynaklarını geliştirme maksadı ile yapılan yardımlarla kıyaslandığı zaman devede kulak kalmaktadır.

Bol miktarda et ve sütle beslendiği çağlarda bu­günkü uygar Avrupa’nın göbeğinde at oynatmış bir toplumun, tahılla beslenerek uyuşturulmasının amaç­lan bakımından daha yararlı olacağını iyi bilen sö­mürgeciler, hayvansal protein tüketiminin kısıtlan­ması için çeşitli oyunlar oynamakta ve oynadıkları oyunun anlaşılmaması için de elden geleni yapmakta­dırlar.Bu gerçekler tekrar tekrar söylenmiş ve ya­zılmış olmasına rağmen bizi yönetenler son çare ola­rak at ve eşeklerin de kasaplık hayvan olarak kulla­nılmasını görmüşler ve bu eti halka tavsiye etmişler­dir. Daha sonra kamuoyunda uyanan tepkiyi dikka­te alarak tekliflerinden vazgeçmiş gibi görünenlerin balıkçılığı geliştirerek halkın tükettiği hayvansal protein miktarını artırmak hiç akıllarına gelmemek­tedir. Türkiye’de bir insan, bir yılda 2.5 kilo balık tü­ketirken, bu miktarın Portekiz’de 41 kilo ve denizi ol­mayan İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde bile 10 ki­lo civarında olduğunu görüyoruz. Et ve Balık Kuru­mu gibi yurt hayvancılığı ile balıkçılığını geliştirme amacı ile kurulmuş bir kurum 12 -13 yıldır hizmete girmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin hayvancılık ve balıkçılık kesimlerinde hiç bir gelişme sağlanamamış­tır.

Kurum bildiğimiz bileli fakir halkın elindeki hay­vanı satın alıp ona para ödemekte, halk da bu paray­la dallı basma ve transistorlu radyo satın almakta­dır. Mübayaa ettiği eti, Ankara, İstanbul ve İzmir’de yaşayan mutlu azınlığa aktarmaktan başka hiç bir hizmet yapmamış olan Et ve Balık Kurumu, balıkçılık ile ilgilenmemiş ve satın aldığı balık avlama gemileri de Istinye koyunda çürümeye terkedilmiştir.

Ayni kurum Birleşik Amerika’dan daha önce bir boş kalori kaynağı olarak nitelenen pamuk, soya ve don yağlarının ithalâtçılığını ve komisyonculuğunu yapmakta kuruluşuna aykırı olmasına rağmen hiç bir sakınca görmemiş ve bu davranışı ile bilerek ve­ya bilmeyerek sömürgecinin amaçlarına hizmet et­miştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan çoğunluk, işçiler ve köylüler ile fakir aileler bazen ayda bir defa bile et yiyememektedirler. Yumurta ile tavuk eti çok insa­nın satın alamayacağı bir fiyatla satılmakta ve balık yemek bir lüks telâkki edilmektedir. Böyle olmasına rağmen zaman zaman avlanan balığın bir miktarının fiyatları pahalı tutma amacı ile yeniden denize dökül­düğü duyulur. Buna karşı hiç bir tedbir alınmaz. Her yıl bahar aylarında yüz binlerce kuzu boğazlanır ve mutlu azınlık bu yumuşak eti yemekle gününü gün eder. Oysaki meralarımızda bu kuzuları besleyip her birinin on kilo daha ağırlık kazanmasını sağlayacak ot ve yem vardır.

Bize dost olduklarını ve ülkemize iyi niyetle gel­diklerini söyleyenler yöneticilere bunlara karşı ted­birler alınmasını hatırlatacak yerde, kendilerinden it­hal edilecek gübre ve tarım ilâçları ile geliştirilecek tahıl çeşitleri tavsiye etmekte ve bunun takipçisi ol­maktadırlar. Her kış Doğu Anadolu köylerinde çeşit­ hastalıklardan vakitsiz ölen binlerce yavru, aslın­da kötü beslenmenin ve etsiz yaşamanın kurbanıdır­lar. Çünkü bunlar gelişmeleri ve hastalıklara karşı direnmeleri için çok lüzumlu olan hayvansal protein kaynaklarını bulamamakta ve yalnız tahılla yetinme­ye mecbur bırakılmış bulunmaktadırlar. Halkın entellektüel güç bakımından yetersiz ve hastalıklara karşı direncini yitirmiş bir ortamda yaşaması sömür­gecinin hoşuna gider. Çünkü Türkiye’de hastalık ço­ğaldıkça ilâç sarfiyatı artacak ve sömürgeci bu yol­dan da para kazanarak toplumu bir de bu yönü ile hasta yatağında sömürecektir.

Güç Kaynağı Olarak Besindeki Hileler

Sömürdükleri ülke insanını güçten düşürmek ve «entellektüel yapısı ile yetersiz ve hasta kişiler haline getirmek için önceki kısımlarda açıklanan kalıplara göre düzenlenen beslenme koşulları, sömürgeci ül­kede değişik ilkelere göre ayarlanmaktadır. Sömür­geci, geri ülke insanına, tahıl, şeker ve yağ gibi boş kalori kaynaklarını yedirip, et süt, yumurta ve balık üretimini dolaylı yoldan baltalarken, kendi ülkesin­de bunun temamen aksini yapmaya çalışır.

Sömürgeciler kendi insanlarına bol hayvansal protein sağlar ve böyle bir ortamda tüketilen tahıl miktarım da azaltabildikleri kadar azaltırlar. Birleşik Amerika’nın tarım politikası kısaca gözden geçirile­cek olursa bu gerçek daha rahat bir şekilde görüle­bilmektedir. Durumu daha iyi kavramak için birkaç temel ürün üzerinde durmak ve bazı örnekler ver­mek yeterli olacaktır.

1— Soya Fasulyesi:

Vatanı Mançurya olan Soya Fasulyesi XX nci asrın başına kadar Amerikalıların tanımadıkları bir toprak ürünüydü. Terkibinde % 40-45 kadar üstün değerli protein ile % 18 nisbetinde yağ bulunduğu an­laşıldıktan sonra bu fasulye büyük önem kazanmış ve 1964 yılında yalnız Birleşik Amerika’da üretilen soya miktarı 18 milyon tona ulaşmıştır. Bu ülkede üretilen soya fasulyesi bütün Dünya’da üretilen soya fasulyesi miktarının yarısından da fazladır.

Amerikalılar soya fasulyesinin yağını sızdırdık­tan sonra ele geçen proteinden çok zengin küspeyi çoğunlukla hayvan yemi olarak kullanır, et süt ve yumurtaya tahvil ederek değerlendirirler. Bu sayede Amerikalı vatandaş yılda 90 kiloyu aşkın miktarda et ve her gün bir kilo süt ile bir yumurta tüketebilmektedir.

Soya fasulyesinden sızdırılan yağ ise bir boş ka­lori kaynağı olduğu için yeni sömürgeciliğin dolam­baçlı oyunlarına akıl erdiremeyen geri kalmış ülkele­re satılır ve orada kurulan margarin fabrikalarında hidrojenlenerek halka yedirilir.

Amerika bu yağları geri ülkeye önce parasız ve daha sonra mahalli para karşılığı vermekte ve ülkenin yağ üretim olanağını, fi­yat politikası ile tamamen yere serdikten sonra, on­ları açlıkla tehdit ederek dolar istemektedir. Bu oyun Türkiye’de de sahneye konmuştur. Bize Türk Lirası karşılığı soya yağı satarak mahalli üretimi baltala­yıp, halkı margarin yemeye alıştırdıktan sonra dost­larımızın soya için dolar istediklerini ve Türkiye’nin zeytinyağı ihracını kısıtladıklarını okuyucularımız hatırlayacaklardır. Bunda başarı sağlanamayınca da­ha çirkin oyunlara girişilmiş ve Türk zeytinyağlarına makine yağı karıştırılarak zeytinciliğimiz bu yoldan tahrip edilmeye çalışılmıştır. Hindistan, Pakistan ve Güney Amerika ülkelerinin pek çoğu benzer operas­yonlarla Birleşik Amerika’nın üretim artığı soya yağ­larının alıcısı ve pazarı haline getirilmiş bulunuyor.

Böyle olmasına rağmen soya yağı için çok cö­mert davranan Amerika, soya tanesi ve soya proteini için kıskanç davranmakta ve geri ülkelerde soya ta­rımının gelişmesini arzu etmemektedir. Bunun iki se­bebi vardır. Geri ülkeler soya yetiştirdikleri takdirde bu yoldan bol protein sağlayacak ve bu proteini ya doğrudan doğruya, yahutta hayvandan geçirerek et, süt ve yumurta halinde tüketmeye başladıkları tak­dirde güç kazanıp direnmeye başlayabileceklerdir. Başkaca soya yağı pazarı olarak kullanılan bu ülke­lerin, kendi yağları ile kavrulabilir hale gelmelerin­de geniş stokları olan Birleşik Amerika için satış ola­nağı bakımından tehlike vardır. Aslında Türkiye’de çok elverişli koşullar altında yetiştirilebilen soya fa­sulyesi Ordu ilinde bir fabrika kurulup, işlenmeye baş­lanıldıktan sonra Amerika’nın Ankara’da kurduğu Amerikan Soya Birliği temsilciliğinde bir telaş baş­lamış ve bu fabrikayı işlemez hale getirmek için ne gerekiyorsa o yapılmıştır.

Ordu çevresinde yılda 5000 ton kadar soya üreti­lirken bu miktar son günlerde 2000 tona kadar düş­müş bulunuyor. Yıllık kapasitesi 12.000 ton olan so­ya fabrikası işleyecek fasulye bulamadığı için çürük fındık ve çay tohumlarını işlemeye çalışmakta, bun­dan dolayı zarar etmektedir.

Muhtaç olduğu nitrogeni havadan sağlayabilen soya bitkisi, bir de fazla nitrogenli gübre ile gübre­lenmiş toprağa ekilecek olursa yanar. Bunu iyi bilen sömürgeciler, bizim makamlarımız ile halkın bilgisiz­liğinden yararlanarak soya üretim bölgelerine fındık için bol nitrogenli gübre dağıtmışlar ve fındık tarla­ları arasına ekilen soya bundan zarar görmüştür.Fındık mahsulünün artırılmış olması da Amerika tek alıcı olduğu için fiyat oyunları düzenlenerek bu ül­kenin çıkarına uydurulmuştur.

Türkiye’nin soya üretimine yönelmesi Amerikalı­nın işine elvermez. Onun çıkarı yılda insan başına 268 kilo tahıl tüketen bu ülkeye daha çok tahıl ve daha çok yağ yedirmektedir. Kendi ülkesinde ise bunun tam aksine bir politika izler.

2— Et ve Süt

Türkiye’de bilhassa köylüklerde yaşayanlar ayda bir defa et yiyemezken, Amerikalının her yemeğinde bol miktarda et bulunur. Sütü su gibi içebilir. Üretim fazlası tahıllarla, soya benzeri protein kaynaklarının yem olarak kullanılması suretiyle gerçekleştirilen bu beslenme ortamı bu ülkede sağlığın tatminkâr, fizik ve entellektüel gücün yeterli seviyede oluşunun temel sebeplerinden biridir. Amerikalı bir insana bir yılda 646 kilo tahıl isabet ettiği halde, bunun yalnız 67 ki­losunu kendi yemekte ve geri kalan miktarı hayvana yem olarak verdiği için bol miktarda et ve süt ürete­bilmektedir. Biz de ise üretilen tahılın tümü yendik­ten sonra yetişmediği için başka ülkelerden tahıl it­hali gerekiyor. Durum böyle olunca hayvanlar da in­sanlar gibi aç kalmakta ve et verimi ile süt verimi son derece düşmektedir. Türkiye’de bir inekten bir yılda 400 kilo kadar süt alabiliyoruz. Birleşik Amerika’da bu miktar 3500 kiloyu aşmaktadır. Biz bir sığırdan ortalama 80 kilo et alabilirken, Birleşik Amerika’da bu miktar 400 kiloya yaklaşmış bulunuyor. Benzer farkları yumurta ve balık gibi hayvansal protein kay­naklarında da görmek kabildir. Bilgisizlik, ilgisizlik ve yabancıların dolaylı baskıları Türk toplumunu et­siz, sütsüz ve balıksız bir hayat yaşamaya mahkûm etmiş bulunuyor.

Biz bu ortam içinde günden güne zayıf düşerken, bizi sömürenler bütün yönleri ile güçlenmekte ve ara­mızdaki fark günden güne büyümektedir. Çünkü sö­mürgeci ülkelerde insan başına düşen et, süt, yumur­ta ve balık miktarı her yıl biraz daha artarken, ista­tistikler bizdeki tüketimin devamlı olarak azaldığını gösteriyor. Bu son durum Birleşik Amerika ile diğer sömürgeci ülkelerin sömürme güçlerinin zamanla arttığını ve bizim ise sömürülmeye daha elverişli bir duruma girdiğimizi göstermektedir.

3— Balık

Et, süt, yumurta gibi hayvansal yiyecekleri üret­mek için hayvanı yemlemek, üretmek ve sağlığını ko­rumak gerekmektedir. Bu bir para sarfını gerekti­rir. Balık ise denizlerde kendiliğinden üremekte, yemlenmekte ve bu yönü ile hiç para sarfını gerektir­meden avlanabilmektedir. Balıkta maliyeti etkileyen tek harcama avlama masraflarından ibaret kalır. Ucuza mal edilmesine rağmen et kadar değerli ve ba­zen ondan da daha besleyici olan balık bundan dola­yı hayvansal proteinin değerini tanıyan toplumlarda çok tüketilen bir besin haline gelmiş bulunuyor. Ame­rika çok balık avlayan ve çok et tüketen bir ülke ol­masına rağmen, bununla da yetinmeyip başka ülke­lerden balık ithal etmekte ve halkına daha çok hay­vansal protein sağlamak için gayret sarf etmektedir. Denizlerden avlanan balıkla yetinmeyen Amerikalı­lar, çiftliklerde suni göllerde balık üretmekte ve bu balıkları suni gübre ile yemlemektedirler. Kuzey Av­rupa ülkelerinde balık en önemli hayvansal protein kaynağı olarak kullanılır. Bizde ise üç tarafımız de­nizlerle çevrili olmasına rağmen insan basma tüketi­len yıllık balık miktarı 2.5 kilo civarındadır. Balık üretimini artırmak kimsenin aklına gelmediği için Sağlık Bakanımız geçenlerde halka at ve eşek eti ye­melerini tavsiye etmişti. Bu son açıklama balık bakı­mından bizim ve bizi sömürenlerin durumunu gayet açık bir şekilde göstermektedir.

İşte böyle bir ortamda sömürülmeye gayet elve­rişli bir hale getirilmiş olan Türkiye ile onu sömür­mekte olan toplumlar arasında beslenme, dolayısıyla biyolojik gelişme olanağı bakımından önemli farklar belirmektedir. Sömürgeciler bu farkı daha belirli bir hale getirebilmek için Türkiye’nin imkânlarını kıyası­ya baltalamaya ve kendi imkânlarını da geliştirmeye gayret ediyorlar. Olaylar bir süre bu düzeyde tutulabildiği takdirde, Türk halkının önemli bir kısmı silâh kullanılmadan temizlenecek ve ülkeye sahip çıkacak insan sayısı azalmış olacaktır. Tahıl ve diğer boş ka­lori kaynaklan ile beslenmekten entellektüel yönleri ile son derece verimsiz hale gelecek olan azınlığı ise menfaat sağlayarak veya kuvvet gösterileri ile sin­dirmek ve Türkiye’nin bütün kaynaklarım rahatça kullanmak mümkün olabilir. Daha bugünden Türki­ye’de yaşayanların % 2.5 kadarı veremlidir. Doğan 1000 çocuktan 165’i ilk yıl ölmekte ve 12 yaşına kadar ölen çocuk sayısı doğanların yarısına yaklaşmakta­dır.

Yurda kontrolsuz sokulan yiyecek maddeleri ile tarım ilâçları, beslenme yetersizliği ve kronik zehir­lenmeden hastalanıp ölen vatandaş sayısını her yıl biraz daha yükseltiyor.

Kol gücü ile entellektüel güç bariz bir şekilde azalmakta ve üretim, miktar ve kalite bakımından düşmektedir. Çok ilkel bir hayat yaşamamıza rağ­men ihtiyaçlarımızı karşılamak için yabancı ülkelere borçlanmak ve bu borçların faizlerini ödemek için ye­niden borçlanmak durumuna girmiş bulunuyoruz.

Hasta insanlar ülkesi haline gelmiş olan Türkiye sömürgeci toplumların ilaç firmaları için bir tatlı kâr ülkesi haline gelmiştir. Kendi derdine düşmüş ve has­talıklarından başka bir şey düşünemez hale gelmiş olan insanlar ile, günlük nafakasını çıkarmak için 24 saat düşünmek zorunda bulunan vatandaş çoğunluğu, yurt sorunları ile meşgul olup, emperyaliste karşı cephe alacak durumda değildir. Bütün gücünü topla­yıp emperyaliste karşı koymaya çalışanları, düşüne­mez hale gelmiş olan, cahil çoğunluğa bir hain gibi gösterip onu etkisiz hale getirmeye çalışan emper­yalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ortam­da belirli bir başarı sağlayarak amaçlarına yaklaşı­yorlar. Beslenme alanında yürütülen bilinçli biyolojik uygulamalar maalesef diğer uygulamalar için elverişli bir ortam yaratmış bulunuyor. Tabii sömürgeciler bununla yetinmemekte ve besin üzerinden gücü yitirilen vatandaşlarımız ve toplum üzerinde diğer sosyal ve biyolojik projeleri de uygulamaktadırlar. Bunlardan bazıları bundan sonraki bölümlerde açıklanmıştır.

SAVAŞ VE ÜRETİM GÜCÜNÜN UZAKTAN KONTROLÜ

Savaşın ve üretimin sürdürülmesi için bilindiği gibi dört temel unsura ihtiyaç vardır. Bunlar elde bu­lundurulur ve yeterli bir şekilde kullanılacak olursa o zaman hem silâhla yürütülen klasik savaş ve hem de çağımızın savaşı olarak niteleyebileceğimiz soğuk harpte, başarı sağlamak ve güçlü bir toplum olarak varlığı ve kaynakları koruyabilmek mümkün olmak­tadır. Bu temel unsurları öncelik sırasına göre şöylece açıklayabiliriz.

  • — İnsan (Savaşta asker, üretimde işçi)
  • — Para yahut sermaye
  • — Ham madde
  • —Makine yahut savaş araçları

Bir toplum, insanlarının sağlığı, fizik ve entellektüel seviyeleri ile eğitim olanağı bakımından yetersiz, para bakımından fakir, ham madde kaynaklarından mahrum, makine veya savaş aracını imal ve kullanma bakımından sınırlı bir ortamda ise, bu toplumun hem bilinen usullerle savaş alanlarında ve hem de ekono­mik savaşın karışık metodlarını uygulamak suretiyle ekonomik sahada mağlûp, hattâ yok edilmesi zor bir iş değildir. Bütün bunlar arasında insan en önemli sa­vaş ve üretim unsuru olarak nitelenmektedir. Çünkü maddi gücünden başka, inançlarım ve manevi değer­lerini de ortaya koyarak savaşan veya üreten insan bazen diğer unsurların yetersiz olduğu bir ortamda da başarı sağlayabilmektedir. Buna bir örnek olarak Türk toplumunun zengin, iyi silahlanmış ve güçlü toplumlara karşı vermiş olduğu Kurtuluş Savaşını gösterebiliriz. İnsan çalışınca savaşta olduğu gibi, ekonomik çatışmada da başarıya ulaşabilmektedir. Japonlar çalışkan bir millet olarak bunun örneklerini vermiş bulunuyorlar. Sermaye, ham madde ve maki­ne savaşın kazanılmasında, ekonominin güçlendiril­mesinde şüphesiz önemli roller oynarlar. Fakat em­peryalistler sömürdükleri ülkelerde kredi oyunları ile sermaye meselelerini çözümlemekte bazı çıkar gu­ruplarına tavizler vermek suretiyle ham madde kay­naklarını ele geçirebilmektedirler. Kurmuş oldukları dev endüstriler ve teknolojik inkişaf sömürgecilere makine üstünlüğünü zaten sağlamıştır. Bundan dola­yı onların en çok üzerinde durdukları hem yalın savaş ve hem de ekonomik savaş bakımından önemli olan insan unsurudur.

Emperyalistlerin insan üzerinde önemle durmala­rını gerektiren daha başka sebepler de vardır. Genel olarak sömüren ülkelerde insanların üretimde tüket­tikleri güç miktarı, makine gücüne nazaran çok az­dır. Buna karşılık sömürülen geri ülkelerde insangücü ve kolgücü, makine gücünden çok daha fazla kulla­nılır.

Bu ülkelerin savaş kabiliyetini ve üretim olana­ğını kontrol altına alabilmek için inşam kontrol al­tında bulundurmak ekseriya yeterli olur.

Kanada ve Fransa gibi sömürgeci ülkelerde en­düstri üretimini daha çok makine gücü etkilemekte­dir. Bundan dolayı bu ülkeler, savaş ve üretim olanak­larını üstün bir düzeyde tutabilmek için daha çok makine gücünün kaynağı olan petrol ve diğer yakıt­larla ilgilenme durumundadırlar. Çok az insangücü kullanmalarına rağmen çalışanların yakıtı olarak ka­bul edebileceğimiz besin ve beslenme sorununu en iyi şekilde çözümlemiş olan sömürgeci ülkelerde petrol meselesi en önemli sorun haline gelmiştir.

Buna karşılık üretimde kullanılan tüm gücün % 64.7’sinin beşeri kaynaklardan sağlandığı Bulga­ristan, % 68.8’inin kol gücüne dayalı olduğu bilinen Hindistan ile Kızıl Çin, her şeyden çok insan gücünün kaynağını teşkil eden besin ve beslenme sorunlarına eğilme durumundadırlar. Çünkü bu ülkelerde insanlar miktar ve kalite bakımından yetersiz beslenecek ya­hut aç kalacak olurlarsa, Kanada ile Fransa’nın ma­kinelerine yakıt sağlayamadığı zaman ortaya çıkma­sı beklenen problemler zuhur edecek ve hem üretim hem de savaş kabiliyeti ehemmiyetli bir nisbete göre düşecektir.

İşte bundan dolayıdır ki, emperyalistler kendi aralarındaki savaşı sürdürme bakımından petrol kay­naklarını ve geri kalmış ülkelerin üretim ve savaşma gücünü de uzaktan kontrol için besin kaynaklarını ele geçirmek isterler. Petrol üretim bölgelerinde, ileri ül­kelerin birbiri ile giriştikleri mücadele kamuoyunun malumudur. Türkiye de bu ülkelerden biri olduğu için, bir süre önce memleketimiz de petrol savaşma ve çe­şitli oyunlara sahne olmuş ve bu münasebetle halk pek çok şey öğrenmiştir.

ASLINDA BİZ TÜRKLER İÇİN BESİN MESELESİ PETROL ME­SELESİNDEN ÇOK DAHA ÖNEMLİDİR.Elimizde güvenilir ra­kamlar olmamasına rağmen üretimin daha çok insan gücüne ve hayvan gücüne dayalı olarak yapıldığım iyi bildiğimiz Türkiye’de koşullar Bulgaristan, Hin­distan veya Çin gibi olabilir. Millî endüstrimiz henüz emperyalistlerin çıkarına hizmet eden bir montaj ve tüketim endüstrisi şeklinde gelişmekte olduğundan, makine çoğunlukla yabancı ülkelerden ithal edilip, yedek parça sıkıntısı çekildiğinden, Türkiye’de maki­ne gücünün, kolgücüne nazaran daha çok kullanıldı­ğını iddia edemeyiz. Türk işçisi çok zaman eli ve kolu ile çalışarak üretim yapar ve bu üretimi yapabilmek için muhtaç olduğu enerjiyi de besinlerden sağlar. Aslında güneşten Dünyamıza akan enerjinin bitki yaprağında cereyan eden özümleme (fotosentez) olayı ile tesbiti sonu, gıda maddelerinde biriken bu enerji insan uzviyetinde, insan gücüne çevrilmekte ve şekil değiştirmektedir. Bu yönü ile insan ile makine arasın­da temel prensipler bakımından önemli farklar yok gibidir. Yalın savaş, insan ve makine gücü ile yürü­tülmekte, üretimde de bu iki güç kaynağı maliyeti ve prodüktiviteyi etkileyen önemli roller oynamaktadır. Bundan dolayı hem savaşta ve hem de ekonomik savaşta üstünlüğü sağlamak ve başarıyı elde tutabil­mek için bu iki güç kaynağına hâkim olmak yete­cektir.

Nitekim emperyalistler bunu başarmış bulunu­yorlar. Bize tahıl ve yağ gibi üretim artıklarını ucuza satarak, yurt içi üretimi baltalamak ve kendi yağı­mızla kavrulma olanağım ortadan kaldırmak isteyen Birleşik Amerika bu amacı gerçekleştirmeye çalış­maktadır.

Petrollerimize el koyarak, bunları kontrol altına alması da hem mekanize olmuş diğer sömürgeci ülke­ler ve hem de Türkiye’nin endüstrileşip bağımsızlığını kazanması ihtimaline karşı mücadele halindedir. Bir taraftan uzmanları ile Tarım Bakanlığına ve Enerji, Tabiî Kaynaklar Bakanlığına sızarak, tarım ve ener­ji üretim politikamıza çıkarlarına uyarlı bir kalıp vermeye çalışması da bu nedene bağlıdır. Türkiye’de­ki bazı olaylar ve uygulamalar bu açıdan değerlendiri­lecek olursa mesele daha iyi anlaşılabilecektir.

Bundan birkaç yıl önce Kıbrıs üzerinde uçan jet­lerimiz, bir süre sonra yakıt ikmâl imkânları olmadı­ğı için yere inmek zorunda kalmışlardır. İlerde gire­ceğimiz bir yalın savaşta, tankların, taşıtların hare­ket halinde bulunmaları geniş çapta gene yakıt ikma­linin gereği gibi yapılmasına bağlı kalacaktır. Tıpkı bunun gibi besin maddelerini ayarlamak, kısıtlamak ve bollaştırmak suretiyle Türkiye’nin hem savaşta ve hem de üretimde başarı derecesini uzaktan ayarla­mak mümkün olabilecektir. Sömürgeciler bu korkunç usulleri yalnız Türkiye’de değil, istismar ettikleri da­ha pek çok geri kalmış ülkede uygulamaktadırlar. İs­rail Arap savaşının sonuçları bu iki önemli etkeni göreve sokmak ve başka projelerle de desteklemek suretiyle gerçekleştirilmiştir. İnsan ve makine gücü­nün kaynaklarını ellerine geçirdikten başka, ser­maye ve ham madde kaynaklarına da hâkim olan em­peryalistler, sömürdükleri ülkenin insanlarını, vitesle­rini kontrol altında bulundurdukları küçük ve gülünç makineler haline getirmiş bulunuyorlar. Üretimi ve savaş sonuçlarını etkileyen fizik güç kaynaklarını böylece uzaktan kontrol eden sömürgeciler, entellektüel güç kaynaklarını da bazı biyo-sosyal uygulama­larla hâkimiyetleri altına almış ve hattâ kendi hizmet­lerine sokmuşlardır. Biyolojik, pedegojik ve sosyolo­jik bulguları birlikte hizmete sokarak gerçekleştirilen entellektüel sömürgecilik, başka deyimle kültür em­peryalizmi, bugün Türkiye’nin kaynaklarını da insaf­sızca sömürmek için kullanılmakta ve uygulanmakta­dır.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

İNSANLARI ŞEKİLLENDİR / YÖNLENDİR, ÇÖZÜM OLDU DESİN


İnsan bir birey olduğu gibi kendi başına da bir toplumdur. İnsan bağıntısız olmadığı gibi, yalnız yaşaması da pek mümkün değildir. Bu meyanda insan “ferdî cemaatini”  veya “içtimâi cemaatini” oluştururken, varsayılan bir “yönlendirme” nin içinde olabileceği kesinleşmiş mevzulardandır. Ancak “yönledirme” deki hassasiyetin ve iyiliğin temel çatısını kim/kimler tayin edecek sorunsalı vardır.

İyilik düşüncesi, ne / kim elinde olursa olsun, bu hususta samimi olanların az / azaldığı bir zamanları yaşamaktayız. “Her bir yönlendirme bilinçli veya bilinçsiz bir görünüm arz eder.”  

Öyle ise, çözüm bulmak için ne yapmalıyız, diye düşünebilirsiniz. Bir şey yapmanıza gerek yok, ben dahi bu yazıyı yazarken, sizin bir yöne yönlenmenizi sağlamış bulunuyorum.  Aslında çözüm, Allah Teâlâ’nın insanın varlığındaki cevhere ihsan ettiği fıtrat/irade ve göndermiş olduğu rasüller/ilâhî kitaplarda bulunmaktadır. İlâhî kitaplar hususunda milletler ayrı ayrı düşünse de sonuçta ilâhîliğinde birer hakikat gizli olduğu kesindir. Allah Teâlâ’nın “Ruhumuzdan üfledik” buyurması, “o şey/şeylerin varlığına bir hakikatimizi ihsan buyurduk” la eş anlama gelebilmektedir.  Bu nispet  iddia sahiplerinin düzeyine karşı gelen yüzdelik oranıdır. Onda kabul edilen limitte her insan/varlık için farklı boyuttadır. Yine Allah Teâlâ’nın “dinde zorlama yoktur” demesi bu manaya gelmektedir. Eğer varsaydığımız ilâhî boyut ve hikmet olmasaydı birçok cemaat yıllarca peygamberliği olmadığı halde bazı kişilerin eserlerini yıllarca mütalaa edemezlerdi.

Asıl mevzuya gelecek olursak, tarih boyunca “yönetmek”, “muktedir olmak”,  “atalar yolunun sahibi/lideri olmak” “kalmak/ anılmak”egosunda birçok şahsiyet var olmuştur. İleriye çıkmış olan bu insanların hataları ise “madenler seviyesinde olan insanları” kendi “kutsal çemberi”ne dahil etmek için uğraşıp durmalarıdır.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Beni kul Rasül” diye anın kelâmı boşuna söylenmemiştir. Neticede mahlûkat yaptığı/ulaşamadığı hayallerin sonunda, ihtiyar dünyayı sahibi olan “Kahhar Allah Teâlâ’ya” bırakıp gittiler. İnsanlar, her ne kadar kendi için büyük olduğu zannetse  “Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!” (Kur’ân-ı Kerim, Dehr, 1. Ayet)

Gurur, kibir, hırs, zulüm…. gibi vahşiyatı çağrıştıran cahiliye huylarını dizginleyemeyen insanoğlunun maddî kazancı bu dünyadan gözünün çukurunu dolduracağı bir karış topraktır. Başkası da değildir. Ancak duymak ve bilmenin değersiz olduğu, sosyal hayatın ahtapotlaştığı bir çağda yaşıyoruz.  Öyle ki bir mecliste doğru ve yanlış mefaat için beraberce saf tutabilir, Dorian Gray’i aratmayacak şeytânî hallerimizle hayatımız blumia nevrozuna düşmüş durumdadır. Bu sıkıntı her kesim için geçerlidir. Yaz/çiz/söyle boşuna gibi oldu. Mesela; Michael Moore’un hazırladığı THE CORPORATİON-Şirket (2003) belgeselindeki sözleri bu durumu çok iyi açıklıyor:

“Bu anlattıklarımızın çok ironik olduğunu düşünmüşümdür” yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar?

Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamuoyunun kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur boyunca sürüyorum açgözlülük kusuru. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar onu asacağın ipi eğer bundan para kazanacağını düşünürse evet ben ipim.

Umarım. İpin bir kısmı. Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde “veya belki bu filmi veya herneyse izlediğinde” sanırlar ki yani evet yani bilirsiniz bunu izlerler ve bir şey yapmazlar çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki “yani hiç etkilenmeyeceklerdir…” “İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar” ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey.

Hulasa; insanları yönlendirmede kullanılan kuvvetlerin varlığı bilinci hepimizde oluşmuştur. Bu etkenlerin en yücesi ise “iletişim ve medya” dır.  Öyle ki bazıları tarafından “Deccal” diye anılması boşuna değildir. Bahsedilenlerin özyapılarında “kazancın her türü mubahtır” mantığı ile hareket ettiklerini de düşünürsek, insanlık kaybeden konumunda kalacak gibi görünüyor.  Bu hususa devlet yönetimleri mantığı da dahil olmuştur…………….

 “Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I” isimli dört ciltlik eserin birinci kitabından bazı şeyleri sizlerle paylaşarak sözü burada bırakmak istiyorum. Alıntılarda bazı hususları daha iyi anlamakta zorlanmayacağınızı umarım.

İhramcızâde İsmail Hakkı

****************

TRANSSIZ HİPNOTERAPİ

Paul Watzlawick

Psikoterapiyle ilgili tezim, psikoterapinin birçok yönünün belirsiz, tartışmalı ve çelişkili olduğudur. Özellikle de psikote­rapinin asıl aracının -dilinyeterli derecede anlaşılmadığını düşünüyorum.

Bu kısımda dilin bu özelliklerinin kendi içinde terapötik olarak adlandırabileceğini, sadece içeriği değil, yapısı dolayısıy­la da kişide davranış değişikliği sağlayabileceğini göstermek istiyorum. Dilin bu özellikleri hipnozda uzun bir süre kullanı­lırken garip bir şekilde psikoterapide çok az ilgi görmüştür.

Bu konuda detaya girmeden önce bahsedeceğim hiçbir konunun insan davranışıyla ilgili ilkel; etkileşimsel ve sistemik görüşün temellerini görmezden gelen bir bakış açısını (insan­ların soyutlanmış bireyler olarak yaşadığını ve bu yüzden tek hücreliler gibi davranılabileceğini öngören geleneksel görüşü) ima etmediğimi vurgulamak istiyorum. Herkesin bildiği gibi bu temeller, geleneksel terapi okullarından farklı olarak dilin bir açıklama, yüzleşme, yorumlama ve dolaylı olarak çoğu zaman iç görü yapma aracı olduğu görüşü üzerinedir.

Fakat dil çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Mesela 13. yüzyılda İmparator II. Frederick tarafından gerçekleştirilen deneyi göz önüne alalım. Bu deneyi imparatorun tarihçisi Fra Salimbene di Parma rapor etmiştir, imparator, doğumdan itibaren insan diliyle hiç tanışmamış, hayattan soyutlanmış bebeklerin aynı anda Yunanca, Latince ve İbranice konuşmaya başlayıp başlamayacağını merale etmiş ve bunun üzerine bu deneyi gerçekleştirmiştir. Maalesef, deneklerin hepsi ölmüş­lerdir.Yedi yüzyıl sonra Rene Spitz (1945, s. 53-74) denekle­rin ölümüyle sonuçlanan bu deneyin açıklamasını hastanecilik ve marasmus (son derecede zayıflık; bedenen kuvvetten düşme; marazm) üzerine yaptığı çalışmalarla elde etmiştir.

Dilin insanları etkileyebilmesi konusu tabii ki daha uzun bir süreden beri çalışma konusudur. Bu konu en az M.Ö. 5. yüzyılda yani retorik bilimi insanları ikna etme (yani gerçekli­ğe bakışlarını değiştirme) yolu olarak Yunan filozoflar tara­fından ortaya atıldığından beri çalışma konusudur.

Tüm bu bahsettiklerim “Transsız Hipnoterapi” başlığı al­tında açıklamaya çalıştığım konu, dilin bu yönde kullanımıyla ilgilidir. Genel anlamda attığım bu başlık dilbilimsel yapılarla veya Wittgenstein’ın da dediği gibi dil oyunlarıyla ilgilidir. Bu dil oyunları, öncesinde herhangi bir hipnotik endüksiyon ol­mamasına rağmen gerçekten inanılmaz bir etkiye sahiptirler. Milton Erickson özellikle uzmanlık hayatının ikinci yarısında bu gibi yapıları gittikçe artan bir sıklıkla kullanmıştır. Dilin bu yöndeki kullanımı Zihinsel Araştırmalar Enstitüsündeki çalışmalarımızda da önemli bir yer edinmiştir

Öyleyse transsız hipnoterapi, kökleri hipnozda olan (ya da en azından ağırlıklı olarak onda kullanılan) bu dil oyunlarını içeriyor demektir. Fakat daha fazlasını karşılayabilir ve daha geniş genel psikoterapi bağlamında uygulanabilir. Akla ilk ge­len teknik ve müdahalelerin listesi aşağıdaki gibi olabilir. Fa­kat bu listenin tüm teknikleri içerdiği düşünülmemelidir:

 

  1. Hastanın “dilini” öğrenmek ve bu dili kullanmak;
  2. “Olumsuz” ifadelerden ve genelde olumsuz yapılardan ka­çınmak;
  3. Kelime oyunları, özetlemeler, dolaylamalar vb.;
  4. Erken önlem alma;
  5. Çözümlenmemiş kalıntılar;
  6. (Hastanın) direncinden faydalanmak (hatta daha sonra yarar­lanmak için bu direncin ortaya çıkması için kasıtlı bir uğraş verilebilir.);
  7. Hikâye anlatma ve metafor tekniğinin çeşitlerini kullanmak;
  8. Kafa karıştırma tekniği;
  9. “En kötü fantezi” tekniği

 

Beyinsel asimetri teorisinin terminolojisini kullanan bir ki­şi yukarıda listelediğimiz bu müdahale şekillerinin hepsinin beynin “sağ tarafına yönelik” olduğunu düşünebilir. Fakat böyle bir fikir, beynin sağ tarafındaki fonksiyonlardan yarar­lanmak istendiği takdirde dikkate alınmalıdır. Ayrıca böyle bir fikrin dikkate alınması için uygulayıcı kişinin daha önce bah­settiğimiz psikoterapi dilini bırakmış olması gerekmektedir. Bu iki dil arasındaki fark ille olarak Galen (1974) tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

Senfoni orkestrası konserinde bulunma deneyimi kelimelerle ifade edilmez. Aynı şekilde “Demokrasi bilinçli katılımı ge­rektirir”sözünü de şekiller aracılığıyla ifade etmek hayli zor­dur.

……………….

KURGULAMA -MANİPULASYON

Bizler kendi kurgu veya gerçeklik dünyamızda mahkûmuzdur. Factum (İngilizce fact=gerçek) kelimesi jacere (üretmek, yapmak) kelimesinden türemiştir. Bu yüzden bu­lunmuş anlamını değil yapılmış anlamını taşır. İlle bakışta böylesine kurgusal bir dünyada var olmamız imkânsız gibi gö­rünmektedir. Fakat tıpkı zifiri karanlık bir odadan hiçbir şeye çarpmadan geçen insanlar gibi biz de sonunda somut sonuçla­ra ulaşırız.

Tüm bu bahsettiklerimiz yeni şeyler değildir. Alman filo­zof Hans Vaihinger (1924) doğal bilimlerin bile kurgusal ve hayali kavramlardan ve pratik sonuca ulaşıldığında saf dışı bı­rakılan unsurlardan yola çıkarak nasıl somut sonuçlara ulaştı­ğını anlatabilmek için sekiz yüz sayfalık bir açıklama yazmış­tır. Bu anlattıklarımıza örnek olarak geometride dairenin çok köşeli bir yüzeymiş gibi kabul edilmesini gösterebiliriz. Bu kurgu sayesinde doğrusal geometri dairenin herhangi bir ye­rindeki eğimine uygulanabilir. Böylece geometrici istediği so­nuçlara ulaşabilir. Bu sonuçlara ulaştıktan sonra da yararlanı­lan kurgu önemsizleşir. Vaihinger bu konuda birçok örnek vermiştir. Şimdi bahsedeceğimiz örnek biraz önceki örnekten daha önemli ve daha geneldir. Örneğimiz insanların özgür iradeye sahip olmasıyla ilgili kurgudur. Bu kurgunun varlığı ispat edilmemiştir ve ispat edilemez. Başka bir deyişle tüm in­sanlar sanki herkes özgürmüş gibi davranır ve dünyayı öyle görürler. Bunun sonucunda ise insan ilişkilerinde her zaman için sağlıklı bir sıralama ortaya çıkar. Vaihinger bu fikir etra­fında arayışını sürdürürken, hüküm verirken bu özgürlük kurgusunu baz alan yargıçların esasında özgürlük kurgusunu incelemediklerine dikkat çekmiştir. Kanunlar olmadan sosyal düzen olmayacağı için yargıçlar sanki bu kurgu gerçekten varmış gibi davranırlar. Sosyal düzeni sağlamak için de özgür­lük kurgusu icat edilmiştir.

Bu kurgulama süreci şu şekildedir: 1) Pratik çözüm gerek­tiren bir durum ortaya çıkar; 2) Kurgusal, “sanki öyleymiş gibi” bir varsayım yapılır; 3) Kurgusal varsayım somut bir gerçek­miş gibi duruma uyarlanır, böylece kurgusal olmayan, kullanı­labilir bir çözüm elde edilir; 4) Bu aşamadan sonra kurgu saf dışı bırakılabilir. Zaten somut bir çözüm yarattığı için artık bu kurguya ihtiyaç duyulmamaktadır. Bir yerde Vaihinger bu süreci kısaca şöyle özetlemiştir: Mantığa giden yol mantıksız­lıktan geçer.

Okul günlerimden hayali rakam i’nin (-1in karekökü) il­ginç özelliklerini hatırlıyorum. Bu matematiksel bir işlemdi. Rakamı karekökten çıkartmak için bu hayali rakam, hayali ra­kamın bu işleme uygulamanın mümkün olmadığı açıkça bel­liyken, sanki uyarlanabilirmiş gibi uyarlanırdı. Fakat isayısının sosyal bilimlerdeki dengi olan paradoksun felsefede ve (bize daha yakın olan) insan ilişkileri sahalarında sebep olduğu yı­kım ile ilgili kitaplar yazıldığında ne matematikçiler ne fizikçi­ler ne de mühendisler bu durumdan etkilendi. Onlar isayısı­nın kullanılabilir sonuçlar üretebilmek için çok önemli bir araç olduğu konusunda ısrar ettiler. Bugünkü fikir dünyasın­da da i sayısı gizemini koruyor ve i sayısının bu gizemini Avusturyalı romancı Robert Musil (1958) Genç Törless (Young Törless) isimli kitabında çok güzel bir şekilde ifade ediyor. Genç adam hayatında ilk defa bu hayali sayının neredeyse bü­yülü özellikleriyle karşılaşır ve şöyle der:

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Şimdi şöyle düşün: Uzun­luk, ağırlık veya somut bir şeyleri ifade eden normal tam sayı­larla yani reel sayılarla bir hesaplama yapıyorsun. Sonuç ola­rak da reel (gerçek) sayılar buluyorsun. Fakat bu iki reel sayı­lar kümesi arasındaki bağ aslında var olmayan bir şeylerle ku­ruluyor. Bu sadece başlangıcında ve bitişinde kazıklarla yere çakılı olan bir köprüye benzemiyor mu? Yine de insan sanki köprü baştanbaşa kazıklarla yere çakılıymış gibi güvenle kar­şıya geçebiliyor. İşin bu kısmı yani ayrı yerlerde duran şeyle­rin bu şekilde yollarını bulması beni biraz sersemletiyor. Bu­nun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. Bu gibi bir problemin altında yatan gücün, insana karşıya güvenli bir şekilde geçe­ceği konusunda bu kadar nüfuz etmesi bana çok gizemli geli­yor.(s. 106)

Bu ilginç işleme verilebilecek en eğlenceli ve en ikna edici örnek, mirasını paylaştırmak için oğullarını toplayan babayla ilgili doğuda anlatılan hikâyedir.

Hikâyede baba, 17 deveden oluşan mirasını paylaştırmak için evlatlarını toplar ve büyük oğluna mirasının 1/2’sini, ortanca oğluna 1/3’ünü ve küçük oğ­luna da 1/9’unu bırakır. Adam ölür ama evlatları bir türlü mi­rası babalarının dediği gibi paylaşamazlar. Aslında siz de uğ­raşsanız siz de işin içinden çıkamazsınız. Sonunda devesiyle bir molla çıkagelir. Evlatlar ondan yardım isterler. “Bundan kolay ne var” der molla ve devam eder:

“Benim devemi de ek­leyince on sekiz deve yapar. En büyük, sana 1/2’sini vereceksek bu dokuz deve eder. Ortanca oğlan, 1/3 altı deve eder. Senin hakkın altı devedir. Küçük oğlan, 1/9 da iki deve eder. Dışarı­da bir deve kalıyor bu da benim devem.” Sözünü bitirince molla, devesine biner ve yoluna devam eder.

Muhtemelen “kurgu teknolojisi”nin ve terapötik bir araç ola­rak hikâye anlatmanın faydasını göstermek için daha iyi ör­nekler bulmak hayli zor olurdu.

Bunlarla beraber henüz tüm bu zekice fikirlerle nereye va­racağımızdan bahsetmedim. Cevap şudur; bu fikirler hipnoza yeni bir ışık tutmaktadır. Genellikle hipnozun verilen bir du­rumla ilgili kişinin görüşüne gerçeküstü ve mantık dışı geçici bir unsur katarak gerçekleştirildiği düşünülür (bu noktada hi­potezler yumuşak yapılarından çıkıp kabuklaşmaya başlarlar). Biraz önce sıraladığımız fikirlerin ışığında diyebiliriz ki bu bir kuraldır ve bizim gerçeklik deneyimimizle ilgili olduğu müd­detçe bir tür istisna değildir. Başka bir deyişle sürekli öyleymiş gibi yaptığımız hileli (bu terimin alakalı olduğu kandırmacalı ve samimiyetsiz anlamlarını taşıdığı anlaşılmadığı sürece) bir dünyada yaşıyoruz.Sadece hipnoterapi değil genel anlamda terapi de öyleymiş gibi kandırmacasının birini daha az acı ve­ren diğeriyle değiştirme teşebbüsü içindedir.Yeniden şekillen­dirmeişleminin özü budur. Cloe Madanes hastalarına hayatla­rındaki şeyler sanki zannettikleri gibi değilmiş de düzgün gi­diyormuş gibi davranmalarını söylerken hayatlarımızın “sanki öyleymiş”gibi farz etmeye dayalı yönünden yararlanmaktadır. Kendi tecrübelerime göre Madanes bazı terapistler tarafından “sahte manipülasyonlar” yaptığı gerekçesiyle de eleştirilere maruz kalmaktadır. Bu terapistlerin kurgusu sadece nihai ger­çekliğin kişiyi iyileştirdiği düşüncesidir.

Hatta hepimizin her zaman için trans halinde olduğumuzu söyleyecek kadar bile ileri gidebilirim. Tıpkı Calderon de la Barca’nın oyunlarından birisinde ustaca gösterdiği gibi hayat rüyadır, rüya hayattır. Başka bir deyişle Hint felsefesindeki gibi maya dünyasında yani görüntülerden oluşan bir dünyada yaşamaktayız.

Hayatlarımızın sanki öyleymiş gibi farz etmeye dayalı do­ğası, kendi kendini besleyen tahmin mekanizmalarından başka hiçbir yerde daha açık bir şekilde görülemez. Bu tahmin me­kanizmalarının klinik önemini daha yeni yeni anlamaya başla­dık. Bir şey öyleymiş gibi davranarak bir gerçekliğe dönüş­türme kurgusu yaratılır veya bu kurgu kendi gerçekliğini ken­disi yaratır. Gerçeklik anlayışımızın temel ilkeleri de böylece ters düz olmuş olur. Hayali etki somut sebebi ortaya çıkarır; gelecek şu anı belirler; olayın tahmin edilmesi, tahmin edile­nin gerçekleşen olay olmasını sağlar. Kendi kendisini besleyen tahminlerin sahip olduğu zihin dağıtma potansiyeli, Gordon Allport’un (1964) anlattığı şu olayda açıkça görülmektedir:

Avusturya’da yerel bir hastanede bir adam ölüm döşeğin­de yatmaktadır. Doktorlar adama açıkça hastalığını teşhis edemediklerini fakat edebilmiş olsalardı muhtemelen hastalığı tedavi edebileceklerini söylerler. Birkaç gün sonra hastaneye ünlü bir doktorun geleceğini ve belki hastalığı teşhis edebile­ceğini ifade ederler.

Birkaç gün içinde beklenen doktor gelir ve hastaneyi do­laşmaya başlar. Ölüm döşeğindeki hastanın yanına geldiğinde hastaya bakar ve “MORİBUNDUS” diye mırıldar, sonra hastane­deki turuna devam eder.

Birkaç yıl sonra ölüm döşeğindeki o hasta doktoru arar ve şöyle der: “Teşhisiniz için teşekkür etmeyi istiyorum. Hasta­lığımı teşhis edebilirseniz iyileşeceğimi söylemişlerdi. Bu yüz­den “moribundus” dediğiniz andan itibaren iyileşeceğimi bi­liyordum.(sh. 7)

[ (sh.19-31)]

ÖNVARSAYIM VE TEPKİ KÖRÜ YAPMAK

(Günümüzde haber kanalları bu hususta uzmanlaştılar)

Teknik tanımlarda göz ardı edilen bir nokta da tekniğin temelindeki önvarsayımlar dır. Önvarsayım derken bir insanın dünyayı değerlendirirken ve algılarken standart olarak kabul ettiği, doğru saydığı inançları-varsayımları-eğilimleri (bilinçli veya değil) kastediyorum. Nasıl ki renkli bir camdan dünyaya baktığınızda kimi şeyler filtrelenir ve farklı görünür ise ön ko­şullanmalar da yaşadığımız deneyimleri bu şekilde etkiler. Ön koşullanmalar, önyargılarımıza uyan algısal ve bilişsel dene­yimlerimizi öne çıkarırken uymayanları bozar veya yok eder. Erickson bu noktayı bir grup öğrenciye konferans verirken şöyle açıklamıştır:

Tıp öğrencilerine ders verirken onlara alanları dışında okumalar yapmaları gerektiğini söyleyip bir kitaplığa yönlen­dirirdim. Onlara kitaplığı işaret edip orada “İnsanların Taraf­lılığı” üzerine bir kitap olduğunu söylerdim ve birinden gidip bu kitabı bulmasını isterdim. Bu öğrenciye aradığı kitabın üzerinde açık bir şekilde “İnsan Taraflılığı başlığının yer aldı­ğını ve kitabın parlak kırmızı renkte, kalın bir kapağı” oldu­ğunu söylerdim. Daha sonra kitabı bulması için onun kitaplı­ğa gitmesine izin verirdim ve sınıf da onu izlerdi. Bu sırada gözleri iyi olan bazı öğrenciler kitabın kitaplıktaki yerini fark eder ve arkadaşlarının kitabı nasıl da fark etmeden geçtiğini hayretle görürlerdi. Öğrenci, parlak kırmızı kapaklı, İnsan Taraflılığı başlıklı kitabı bulacağını umarak tekrar tekrar ki­taplığı aradıktan sonra ona: “Kitaplığın sol üst köşesinden başla ve kitapların isimlerini kırmızı kaplı İnsan Taraflılığı’ isimli kitabı bulana kadar oku.” derdim. Öğrencim, İnsan Ta­raflılığı da dâhil olmak üzere tüm başlıkları tek tek okurdu. Aradığı kitabın ismini okuduğunu fark etmeden diğer kitaba geçer ve tek tek her kitabın ismini iki kez okurdu. Daha sonra sınıftan başka bir öğrenciyi kaldırır, “’İnsan Taraflılığı’ isimli mavi kapaklı kitabı bul, kitap mavi” derdim. O da hemen bu­lurdu. Diğer öğrenci ise kafasında parlak kırmızı kapaklı, ‘İn­san Taraflılığı’ isimli bir kitap kriterini taşıdığı için bu kitabı bulamazdı. Bu sebeple başlığın İnsan Taraflılığı olması ye­terli değildir. Başlık, sadece aradığı özelliklerden birisidir. Bu yanılgıya hepimiz her zaman düşeriz. Bu yüzden de bazı şey­lere kör ve sağır kalır, onları hissedemeyiz, koklayanlayız, ta­danlayız ve hareketlerini fark etmeyiz. Bu da yaşamın bir par­çasıdır. Yaşamımızda belli şeyleri seçeriz ve geri kalana kayıt­sız kalırız.(Gordon 8c Anderson, 1981, s. 183)

Erickson’un bu açıklamasının önemi şudur; (Erickson’un talimatıyla oluşturulan) görmesi gereken şeylere dair önceden belirlenmiş tasvirlere (algısal şablonlar) sahip olmak, öğrenci­yi algısal şablonları göremeyen bir “tepki körü”haline getirdi. Onun için sadece başlığı bulmak yeterli olmamıştır; bu yüz­den istediği kitabın başlığını okuduğunun bile farkına var­mamıştır. Muhakkak herkes kendi hayatından buna benzer bir örnek bulabilir. Her birimizin dünyaya bakışını etkileyen, de­neyimlerimizi zora sokan, aslında mavi olan bir kitabı kırmızı diye aramakta olduğu gibi birçok önvarsayımı vardır.

Bir insanın içsel tepkileri ve gösterdiği davranışlar önvarsayımlar tarafından fazlasıyla etkilenmektedir. Her şeyin eşit ol­duğu bir durumda farklı önvarsayımlara sahip iki insan, aynı konu hakkında farklı tepkiler vereceklerdir. Bizim buradaki amacımız Erickson’un psikoterapiye yaklaşımının doğasını an­lamak olduğu için ve önvarsayımlar tebliğin etkinliğini etki­lediği için Erickson’un yaklaşımlarını oluştururken bilişsel ve algısal filtre olarak (belki de bilinçsizce) gördüğü önvarsayımları belirlememiz önemlidir. Bu önvarsayımlardan özellikle beşi çok önemlidir:

 [ (sh.19-31)]

DEĞİŞTİRİLEMEYENLERDEN OLMAK

Erickson’un insan doğası, terapötik ilişkiler ve değişimin doğasıyla ilgili görüşleri göz önünde bulundurulunca birçok insanın onun herkesi başarılı bir şekilde tedavi edebileceğine inandığını söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu yüzden bana bir seferinde terapist ne yaparsa yapsın asla değişmeyen bazı kişiler olduğunu söylediğinde bir hayli şaşırmıştım.Söyledik­lerine ve daha sonrasında Erickson’un bazı kişileri kabul et­mediğini, geri yolladığını ve onlara gelmemelerini söylediğini fark ettiğimde onun kendi sınırlarını bildiğine inanmakta zor­luk çekmiştim. Fakat bununla beraber yine de herkesin uygun yaklaşım bulunduktan sonra değişebileceğini zannediyordum.

Tesadüfi bir olay benim bu inançlarımı değiştirdi. Başka bir terapist bir bayan hastasını bana yönlendirmişti. Terapistle bir diyalogum olmamıştı, bana yönlendirildiğini bu bayan söylüyordu. İlk seansta beni görmek için onca yolu geldiğini görmek beni çok etkilemişti. Ayrıca değişmeyi ne kadar çok istediğini anlatması da beni etkilemişti. Fakat daha sonra gör­düm ki her konuda olumsuz fikirleri vardı ve konuşmak için çok zor fırsat buluyordum. Daha önce bir sürü terapiste git­mişti fakat hiçbirisi ona yardım edememişti. Başka terapist­lerden yardım istemiş, beni konuşturmayan, olumsuz bakış açısına sahip hastaları daha önce görmüştüm. Fakat hiçbir hastamda bu özelliklerin hepsinin de yoğun bir şekilde buluş­tuğunu görmemiştim. Bu bayan acaba Erickson’un beni uyarmaya çalıştığı değiştirilemeyen kişilerden miydi? Bayan sadece bir kere daha geldi ve hiçbir açıklamada bulunmadan tedaviyi bıraktı.

En sonunda bu bayanı bana yönlendiren terapiste ulaştım o da bana bu bayana kendisini Richard Bandler’in yönlendir­diğini söyledi. Bandler bu bayanın daha önce Erickson’dan yardım talep ettiğini fakat Erickson’un bunu kabul etmediğini aktardı. Erickson onu tedavi edilemezler grubundan saymıştı.

Erickson, terapötik değişimin terapist ve hasta arasındaki bir ilişki içerisinde yer aldığını biliyordu. Hastamın etkileşim anlayışı aramızda işbirliği oluşturacak bir ilişkiye izin vermi­yordu. Bununla beraber bazı insanların problemlerinden vaz­geçmek istemediklerini de biliyordu. Erickson bana, kilo ver­mek için kendisine başvuran aşırı şişman bir adamdan bah­setmişti (kişisel iletişim, 1977). Fakat adam Erickson’dan gün­lük olarak tükettiği ekmek miktarına ve tedaviye gelirken ya­nında getirdiği bir çanta dolusu yiyeceğe karışmamasını iste­mişti. Özetleyecek olursak Erickson o gün o adamı ofisinden yollamış ve yardım talebini de reddetmişti. Bunun yanında Erickson bir seferinde sürekli kötü şakalar yapan, susmak bil­meyen bir hastasına uyguladığı tedaviden bahsetmişti. Tedavi aylarca başarılı bir şekilde devam etmişti fakat hasta bir anda sebepsiz yere eski davranışına geri dönmüş ve bu konuda çok kaygısız görünmüştü. Bunun üzerine Erickson bile kaybını kabul etmiş ve bunu hastanın şiddetli bir patolojik rahatsızlığı olmamasına rağmen “Başarısızlıkla Sonuçlanan Başarılı Hipnoterapi” olarak açıklamıştı. (Rossi, 1980, 4. Cilt, s. 139-143)

[ (sh.122-123)]

DAHA KÖTÜ BİR ALTERNATİF SUNMAK

Bu müdahale şeklinde semptomun bazı detayları uygunsuz hale getirilir ve hastadan semptomu devam ettirmesi istenerek semptom bozulur. Bu yönüyle bu müdahale şekli çelişkili formül oluşturma yönteminin özel bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Örneğin Erickson uykusuzluktan şikâyet eden bir adamı tedavi etmişti (Zeig, 1980, s. 193).

Erickson bu adam­dan ne kadar saçma veya absürt olursa olsun verilen her tavsi­yeye uyacağına dair söz aldı. Daha sonra adama uykusuzluk çektiği zamanlarda yataktan kalkmasını ve yerleri fırçalamasını söyledi. Adamın uykusuzluk problemi aynı zamanda sona er­di.  

Benzer şekilde endişelendiği zamanlarda parmak emme alışkanlığı geliştiren bir çocuğa da Erickson parmak emmek­ten aldığı tatmini yaşamak için devam etmesini söyledi. Ayrı­ca çocuktan parmaklarını daha demokratik bir şekilde emme­sini ısrarla istedi. Yani çocuktan sadece sol baş parmağını de­ğil tüm parmaklarını emmesini istedi. Bunun yanı sıra çocuğa parmaklarını rast gele değil her parmağına eşit zaman ayırarak sistematik bir şekilde emmesini söylemişti.

Bir seferinde de Erickson çok sigara içen kadın hastasını (Zeig, 1980, s. 185) canının istediği kadar çok sigara içmesi konusunda teşvik et­miş fakat sigaraları tavan arasına kibritleri ise bodruma koy­masını istemiştir. Erickson’daıı örnek verdiğimiz bu vakaların her birinde hastalarla üzerinde anlaşılan formül o kadar sıkıcı hale gelmiştir ki alışkanlık veya semptom tümüyle ortadan kaldırılmıştır.

Bu tip müdahaleler yeme veya uyku bozulduğu gibi hasta­nın sağlığına zararlı semptomların acilen çözümlenmesi için özellikle faydalıdır. Terapistin yönlendirmesine karşı çıkmayıp bunları uygulayan ve bu yüzden durumdan açıkça şikâyetçi olan hastalarda bu müdahaleler çok daha etkili olmaktadır. Tabii böyle müdahalelerin uygulanmasında samimi ve uyum­lu olan terapistler muhakkak ki en çok etkiyi sağlamayı başa­racaklardır. Bu tip müdahalelerde hastanın yapılan yönlen­dirmeleri umursamaması ihtimalini ortadan kaldırmak için yaptığınız yönlendirmeleri en azından mantıklı görünen bir temele oturtun. Elbette bu teknik karşı koyan ve söylenenlere direnen hastalarda çok az etkilidir.

(Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.)

[ (sh.148-149)]

İTAAT Mİ? /KANDIRILMA MI ?/ İKNA MI?

Diğer uzman öğreticiler gibi Zen ustaları da metaforlardan ve anekdotlardan yararlanırlar. Aşağıdaki konunun başlığı, “İtaat”tir:

Bankei Ustanın konuşmaları sadece Zen öğrencileri tara­fından değil her mezhepten ve her zümreden insan tarafından dinlenirdi. Usta hiçbir zaman Kutsal Kitaplardan alıntı yap­maz veya skolastik incelemelerin etkisi altında kalmazdı. Onun kullandığı kelimeler kalbinden gelir ve dinleyicilerinin kalbine aktarılırdı.

Fakat ustanın geniş dinleyici kitlesi Nişiren mezhebinden bir rahibi rahatsız ediyordu; çünkü kendi taraftarları Zen ile ilgili şeyler öğrenmek için kendisini terk etmişti. Bankei ile tartışmaya kararlı bir şekilde bencil Nişiren rahip, tapınağa geldi.

“Hey! Zen hocası!” diye seslendi. “Bir dakika! Sana saygı duyan herkes dediklerine itaat edecektir. Ama benim gibi bir adam sana saygı duymuyor. Benim sana itaat etmemi de sağ­layabilir misin?”

Bankei: “Yanıma gel. Sana bunu nasıl yapacağımı göstere­ceğim.”

Rahip gururlu bir yürüyüşle kalabalığı yararak Bankei’in yanına gitti.

Bankei gülümsedi ve şöyle dedi: “Sol tarafıma gel.”

Rahip Bankei’in söylediklerine itaat etti.

“Hayır” dedi Bankei, “sağ tarafıma geçersen daha rahat konuşuruz. Bu tarafa geç.”

Rahip gururlu bir şekilde sağ tarafa geçti.

“Gördün mü” dedi Bankei, “bana itaat ediyorsun ve bence sen gayet kibar bir insansın. Şimdi otur ve dinle.” (Reps, tarihsiz, s. 8-9)

[ (sh.338-339)]

NEYİ, NASIL GÖRÜYORSUN?

direnme illüzyonugercek

ÇÖZÜM TUZAĞINA DÜŞÜRME İLLÜZYONU

Bir aile grubuyla veya bir karı kocayla veya bir anne ve oğulla mülakat yaparken yaptığım belli şeyler vardır.

İnsanlar ben­den yardım almak için gelirler fakat bir yandan da sahip ol­dukları eğilimlerin doğrulanmasını ve yüzlerinin aklanmasını isterler.

Ben buna dikkat ederim ve onlarla benim kendileri­nin tarafında olduğumu düşündürecek bir lisanla konuşurum. Sonra asıl konudan ayrı başka bir konuya geçerim. Bu konu onların kabul edebileceği bir konu olur. Fakat bu durum onları nasıl bir beklenti içinde olmaları gerektiği konusunda kararsız bırakmaktadır. Benim konu dışı konuşmamı etmek zorundadırlar; konuşulan konu tamamen doğruluğu olan bir konudur fakat benden bunu yapmamı beklememiş­lerdir. Bununla beraber beklentiler konusunda kararsız kal­mak da rahatsız edici bir durumdur. Temelini atma noktasına getirdiğim asıl konuyla ilgili bir çözüm isterler. Çözüm iste­dikleri için de söylediklerimi kabul etmeye daha meyillidirler. Kararlı bir duruma gelmek için çok istekli olurlar. Eğer yön­lendirmenizi hemen verirseniz konuyu bu yönlendirmeyle ele alabilirler. Fakat eğer konu dışına çıkarsanız asıl konuya geri döneceğinizi umarlar ve sizin sağlayacağınız kararlı bir duru­mu hoşnutlukla karşılarlar. (Haley, 1973, s. 206)

[ (sh.340-341)]

Kaynak:
Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I,
Editör: Jeffrey K. ZEIG, Ph.D.
Özgün Adı: Ericksonian Psychotherapy, Volüme I: Structures,
trc: Hayrünnisa Sayı KELPETİN, İstanbul-2008

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966) Film


[Thomas More,  seni rahmetle anıyoruz.
Üç kuruşluk dünyaya kendini satmadın]

Yönetmen: Fred Zinnemann

Ülke: İngiltere

Tür:Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi:10 Kasım 1969 (Türkiye)

Süre:120 dakika

Dil:İngilizce, Latin, İspanyolca, Fransızca

Senaryo:Robert Bolt | Robert Bolt

Müzik:Georges Delerue

Görüntü Yönetmeni:Ted Moore

Yapımcılar:William N. Graf | Fred Zinnemann

Oyuncular:  Paul Scofield, Wendy Hiller, Leo McKern, Robert Shaw, Orson Welles, Susannah York, Nigel Davenport, John Hurt, Corin Redgrave, Colin Blakely, Cyril Luckham, Jack Gwillim, Thomas Heathcote, Yootha Joyce, Anthony Nicholls, John Nettleton, Eira Heath, Molly Urquhart, Paul Hardwick, Michael Latimer, Philip Brack, Martin Boddey, Eric Mason, Matt Zimmerman, Vanessa Redgrave, Raymond Adamson, Trevor Baxter, Sylvia Bidmead, Jack Bligh, Bridget Brice, Jan Carey, Gladys Dawson, Edwin Finn, Laura Graham, Raymond Graham, Gay Hamilton, Fiona Hartford, Drewe Henley, Walter Horsbrugh, Ross Hutchinson, Donald Layne-Smith, Graham Leaman, Patrick Marley, Julie Martin, Robert Mill, Robert Morris, Arnold Peters, Christine Pollon, Arnold Ridley, Iain Sinclair, Nick Tate, Michael Wade, Gina Warwick

Özet

Film 8 dalda oskara aday gösterilip bunun altısını almıştır. Çekildiği 1966 yılı ve de günümüz itibariyle tartışmasız bir başyapıttır.

Filmde İngiltere kralı 8. Henry ile Thomas More’un başta dinde reform olmak üzere bazı konularda ihtilafa düşmelere ana konuyu oluşturuyor. Şansölye wolsey’in ölümünün ardından onun yerine gelen Thomas More, zamanının en önemli düşünürlerinden biridir. Ayrıca kralı da çocukluğundan beri düşünceleriyle etkilemiştir. Kral onu çok sever ama bir konuda ihtilafa düşeceklerdir, o da kralın Katolik inancını reddetmesi ve yeni bir din ortaya çıkarmasıdır. Bildiğiniz üzere bu kral 8. Henry, karıya kıza düşkün bir adamdır. Bunun ilk evliliği Aragonlu Catherine iledir ki kendisi İspanyol sarayından gelmiş olup koyu bir katoliktir. Ama kral gönlünü bir gün Anne Boleyn’e kaptırır, bazı bahaneler uydurarak ilk evliliğini iptal etmek ister ama hem ispanya kralı hem de papa bu duruma karşı çıkar. Zaten geçmişte papa bu herif için bazı tavizler vermişti (ilk karısı, ölen abisinin hanımıydı, papa yasak olan bu evliliği onaylamıştı). Bu evliliği  Katolik kilisesi inançları yasaklıyor o zaman bende yeni bir din kurayım diyen kral Henry’ye başta Thomas More olmak üzere herkes karşı çıkar ama nafile, kral kafayı boleyn kızıyla bozmuştur.

Kral kendi kafasından uydurduğu kuralları bir din haline getirmiş ve anglikanizmi çıkarmıştır. Thomas Cranmer isimli devlet adamının da sayesinde yeni din ülkede hızlıca yayılmış ve Katolik inanışını benimseyenler krala karşı gelmek suçundan idam ettirilmiştir. Şu an dünyada angkilanizmi benimseyen ülkeler arasında birleşik krallığa ait ülkeler ve Amerika yer almaktadır (Amerika’da nüfusun neredeyse yarısının Protestan olduğu düşünülmekte). Tabi bu arada papa da İngiltere yi kutsal ittifaktan atmış ve Fransa ile İspanyayı sürekli İngiltere’ye karşı kışkırtmıştır. Gerçi baya bir sonra başka bir papa aforozu kaldırıp barışı sağlayacaktır.

Kral sadece evlenebilmek uğruna yeni bir din ortaya atmış ve bu dinde şuan en güçlülerin devletlerinde yaşanmakta. Bu İngiltere’nin dini masonlara çok uygun o yüzden onlar çıkarmış diyenler var, şimdi tamam din masonlara çok uygun niye, hiç bir ibadet yapmana gerek yok ayrıca bu dinde muhafazakar olan ile olmayan arasında da fazla bir fark yok, doğru düzgün kilise inanışları olduğu da söylenemez ama olayın masonlarla alakası olduğunu düşünmüyorum. Biraz evlenebilmek, biraz papanın himayesinden kurtulabilmek, biraz da milli bir din yapabilmek için verilen mücadelelerin sonucudur bu din.

Kralın tüm Katolik dünyasını karşısına almasına sebep olan Anne Boleyn de krala erkek çocuk veremez ve akabinde o da idam ettirilir, kralın bundan sonra 4 evliliği, yüzlerce metresi olacaktır ama asla huzura kavuşamayacaktır. Ancak bu adamın Anne Boleyn’den olan kızı 1. Elizabeth İngiltere tarihinin en başarılı hükümdarı olacaktır, onun zamanında en parlak devirlerini yaşayıp dünyanın süper gücü olacaklardır. (İspanyollara ait altın dolu gemilerin soyulması da buna katkı sağlayacaktır). Kralın ilk evliliğinden olan çocuğu Mary, her ne kadar Elizabeth’ten önce tahta geçip tüm Katolik karşıtlarını yaktırsa da bu İngiltere’nin dinini değiştirmeyecektir. Elizabethle de birlikte Anglikanizm iyice ülkeye yayılır. Hatta hanedan değiştiğinde bile din değişmez. İngiltere’yi bir 10 dan fazla hanedan sırayla yönetmiş. Bunlardan biri de Tudors hanedanı idi. Tudorslardan 8. Henry ile 1. Elizabeth İngiltere’nin en popüler iki hükümdarı olabilmişler ve getirdikleri kurallar onlar öldükten sonra bile devam ediyor.

Filmde daha çok Thomas More’un kendi mücadelesini görüyoruz. O koyu bir katoliktir ve kralın yanlış yaptığını anlatmaya çalışmaktadır ama nafile, kralın yeni sürüm adamları onu hiç sevmemektedirler. Thomas More, onurlu bir adam olduğundan şansölye görevinden istifa edip kendi izbe mekanına çekilir ama kral onun gibi sadık bir adamın kendisine (yeni dine) inanmamasını kabullenemez, ona şu teklif yapılır canın mı yoksa yeni din mi? Thomas More da inancından taviz vermez ve idam ettirilir. Kralın ölümüne en çok üzüldüğü adam bu Thomas More’dur.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

Filmden

KANUNLAR İYİYİDE KÖTÜYÜDE KORUMAK İÇİN VARDIR.

Tutuklat onu!

-Niçin?

-O tehlikeli biri!

-İftiracı bir casus!

-Kötü bir adam!

-Buna karşı bir kanun yok.

-Tanrı’nın var!

-O halde onu Tanrı tutuklar.

-Sen konuşurken gitti! Kanunları çiğnemediği sürece Şeytan da olsa gitmekte serbest.

-Demek Şeytan da kanunların korumasında!

-Evet, sence olmamalı mı?

Şeytanı yakalamak için kanunları mı çiğneyelim? Tabii. Ben olsam bu uğurda bütün kanunları çiğnerdim. Peki son kanun da çiğnenip Şeytan peşine düşünce kanunlar ortadan kalktığına göre nereye sığınırdın Roper?

Bu ülke baştan başa kanunlarla kuruldu. İlahi değil, insani kanunlar. Bunları çiğnersen  ki sen bunu yapacak adamsın  o zaman rüzgar bizi oradan oraya savururken ayakta durabileceğini mi sanıyorsun?

Evet. Kendi güvenliğim uğruna Şeytanı da kanunların korumasına alıyorum.

 

DOĞRULUK BEDEL ÖDEMEK MİDİR?

-Sir Thomas Paget görevinden ayrılıyor. Yerine ben geçeceğim. Divan Mühürdarlığına mı?

 Siz mi?

 Çok şaşırtıcı, değil mi?

 Aslında mantıklı olan buydu. Otur Rich. Törene, nezakete gerek yok  Majestelerinin de dediği gibi. Gördüğün gibi sana çok güveniyorum. Böyle bir şeyi asla bir başkasına söylemem. Nasıl bir şeyi bir başkasına söylersin?

 Dost meclisinde konuşulanları söylemem. Buna inanıyor musun?

-Evet, tabii ki.

-Aslında hayır. İnanıyorum. Doğruyu söyle Rich. Bu, bana ne teklif edildiğine bağlı. Bana yaranmak için böyle deme. Ama bu doğru. Bana ne teklif edildiğine bağlı. Açıkta bir memuriyet var. York Bölgesi Vergi Tahsildarlığı. Bu bana hediyeniz mi?

 Kesinlikle. Karşılığında ne yapmam gerekiyor?

 Karısını değiştirmek isteyen bir adam tanıyorum. Aslında bu önemsiz bir meseledir, ama söz konusu kişi  Lord Henry, bu adı taşıyan sekizinci hükümdarımız. Bu da demek oluyor ki, karısını değiştirmek istiyorsa değiştirecektir. Memurlar olarak bizim görevimiz de  bu olayın sebep olacağı tatsızlıkları asgariye indirmek. Tatsızlıkları asgariye indirmek bizim tek görevimizdir Rich. Sana zararsız bir uğraş gibi gelebilir, ama değildir. Biz memurları kimse sevmez Rich. Bizler sevilmeyiz. Sana teklif ettiğim York’taki memuriyeti kabul edeceğini düşünerek “biz” diyorum. Evet. Talihi dönmüş insanların canının sıkkın olması kötüye işarettir.

-Canım sıkkın değil.

-Öyle görünüyorsun. Yas tutuyorum. Ne de olsa masumiyetimi yitirdim. Masumiyetini yitireli çok oluyor. Yeni mi fark ettin?

 Dostun, yani şu andaki Basmabeyincimiz, işte o masum bir adam. İşin tuhafı, gerçekten de öyle. Evet, kesinlikle öyle. Maalesef  bu meselede masumiyeti ayağımıza dolanacak. Mesele şu: Boşanmadan karını değiştiremezsin. Papa izin vermeden de boşanamazsın. Bu anlamsız durumun sonucunda da bence biraz

-Tatsızlık mı çıkacak?

 

DOĞRULUK NEDİR?

Pekala Thomas, şu işi bana açıkla. Çünkü bana bu korkaklık gibi görünüyor! Açıklayayım. Bu reform değil, Kilise’ye karşı açılan bir savaş. Kralımız Papaya karşı savaş açtı, çünkü Papa

-Kraliçenin, onun karısı olmadığını söylemiyor.

-Karısı mı peki?

 Karısı mı?

 Söyleyeceklerimin aramızda kalacağına söz verir misin?

 Veririm. Kral, konuştuklarımızı ona söylemeni emretse bile mi?

 Sana verdiğim söze sadık kalırım. Peki Krala sadakat yeminine ne olacak?

 Bana tuzak kuruyorsun! Hayır, içinde bulunduğumuz devir böyle. Papaya karşı savaş açtık. Çünkü Papa bir prens, değil mi?

 Evet. Ayrıca Aziz Petrus’un soyundan, İsa ile tek bağımız. Sen buna inanıyorsun. Peki bir inanç uğruna her şeyini  hatta ülkene duyduğun saygıyı silip atmayı mı göze aldın?

 Çünkü asıl önemlisi buna inanıyor olmam, daha doğrusu, hayır  buna inanıyor olmam değil, buna “benim” inanıyor olmam.

-Bilmece gibi konuşuyorum galiba.

-Kesinlikle. Bu hukukçu ağzıyla niye bana hakaret ediyorsun?

 Çünkü korkuyorum. Sen hastasın. Burası İspanya değil. Burası İngiltere.

İnan bana  sessiz kalmak benim hukuki güvenliğimi sağlıyor. Ayrıca sessizliğim tam olmalı, sana da bir şey söylememeliyim. Kısacası bana güvenmiyorsun. Diyelim ki ben Başhakimim, Cromwell’im, Londra Kulesi’nin gardiyanıyım. Elini aldım  İncil’e ve kutsal haça bastım ve sordum  “kadın, kocan bu meseleler hakkında sana bir şey söyledi mi?

 Doğru cevap vermezsen ruhun alevlerde yanar, cevabın nedir?

” Söylemedi. Bu durum değişmemeli. Meg’e bir şey söyledin mi?

 Sana söylemediğim şeyi Meg’e söyler miyim?

 Sen Meg’i çok seversin. Bunu iyi bilirim. Meg’e bir şey söylemediysen  demek ki bu tehlikeli bir durum. Sanmıyorum. Hayır. Sessiz kaldığımı görünce  beni sessizliğimle kendi halime bırakacaklardır.

 

SUÇ ÜRETİMİ

Sir Thomas’ın hakimlik yaparken rüşvet aldığına dair kanıtım var. Ne?

 Lanet olsun! Cato’dan bu yana rüşvet almayan tek hakim o! Sorarım size, hangi Basmabeyincinin mal varlığı üç yılın sonunda  100 sterlin ve bir altın zincirden ibaret kalmış?

 Dediğiniz gibi bu yaygın bir şey  ama bir şey hem yaygın olup hem de suç teşkil edebilir. Bu suç da adamı Londra Kulesi’ne götürebilir. Buraya gel. Bu kadının adi Averil Machin. Leicester’dan geliyor.

-Bir davası varmış

-Mülk davasıydı. Kapa çeneni. 1528 Nisanında Halk Mahkemesinde mülk davası. Yanlış karar verilmişti! O da Sir Thomas’a başvurup kararı düzelttirmiş.

-Hayır efendim, öyle olmadı!

-Beye anlat. Hani hakime bir hediye vermiştin. Ona bir kupa verdim efendim. Leicester’da 100 şiline aldığım İtalyan gümüşünden bir kupa. Sir Thomas kupayı kabul etti mi?

 Evet efendim, etti. Kupayı kabul etmiş. Bunu teyit edebiliriz. Sen gidebilirsin.

-Benim fikrimce

-Git dedim!

-Tanığınız bu mu?

 -Hayır. Tuhaf bir rastlantı sonucu o kupa sonradan Bay Rich’in eline geçmiş. Nasıl?

-Onu bana verdi efendim.

-Sana mı verdi?

 Niye?

 Hediye olarak. Evet, sen onun dostuydun, değil mi?

 Thomas onu sana ne zaman verdi?

 Tam olarak hatırlayamıyorum. Peki onu ne yaptığını hatırlıyor musun?

 -Sattım.

-Nereye?

-Bir dükkana.

-Kupa hala dükkanda mı?

 Hayır. İzini kaybetmişler. Aman ne güzel. Bay Rich’in sözlerinden şüpheniz mi var?

 Nedense evet. İşte satış makbuzu. O davanın nisan ayında görüldüğünü söylemiştiniz. Bu makbuzun tarihi mayıs. Yani Thomas kupanın bir rüşvet olduğunu anlar anlamaz onu önüne çıkan ilk lağım çukuruna atmış. Sanırım gerçekler de bu yorumu destekleyecektir. Mühürdar, bu deliller yeterli değil. Henüz işin başındayız. Daha iyilerini de buluruz.

-Bu işe bulaşmak istemem.

-Başka seçeneğiniz yok. Ne dediniz?

 Kral, Sir Thomas davasıyla ilgilenmenizi özellikle istedi. Bana öyle bir şey söylemedi. Sahi mi?

 Bana söyledi. Bakın Cromwell  bütün bunların amacı nedir?

 Beni yakaladınız. Bu bir vicdan meselesi sanırım. Kral, Sir Thomas’ın evliliğini onaylamasını istiyor. Sir Thomas düğün törenine katılsa, bizi pek çok zahmetten kurtarabilir. Törene katılmayacaktır. Yerinizde olsam, onu ikna etmeye çalışırım. Yerinizde olsam, gerçekten çaba gösteririm. Cromwell, beni tehdit mi ediyorsunuz?

 Sevgili Norfolk, burası İspanya değil. Burası İngiltere.

 

TUZAK

Artık şu suçlamaları öğrensem.

-Suçlamaları mı?

 -Sanırım bana bazı suçlamalar yöneltilmiş. Suçlamadan ziyade, açıklığa kavuşturulması gereken belirsiz davranışlar. Bunu kayda geçir, olur mu Bay Rich?

 Suçlama falan yok. Kral sizden memnun değil. Çok üzüldüm. Farkında mısınız bilmem, şimdi bile Kilise’yle, üniversitelerle  Lordlar ve Avam Kamaralarıyla fikir birliğine varsanız  Majesteleri sizden hiçbir şerefi esirgemez. Majestelerinin cömertliğini bilirim. Pekala. Kralın aleyhine kehanetlerde bulunduğu için idam edilen  sözde “Kent’li Kutsal Bakire”yi duydunuz mu?

 -Evet, onunla tanışmıştım.

-Demek tanıştınız. Ama Majestelerini bu hain hakkında uyarmadınız. Nasıl oldu bu?

 Söylediklerinde bir hainlik yoktu. Siyasi konular hakkında konuşmadık. Ama kötü bir şöhreti vardı. Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?

-Neyse ki tanıklarımız var.

-Ona bir mektup yazmışsınız. Evet. Ona bir mektup yazarak devlet işlerine karışmamasını tavsiye ettim. Bu mektubun bir kopyası bende. Tanıklarım da var.

-Çok ihtiyatlı davranmışsınız.

-Titiz çalışmayı severim. 1521 Haziran’ında Kral bir kitap yayımladı. İlahiyatla ilgili bir eser. Eserin adı, Yedi Ayinin Savunusu idi. Bu sayede Papa Hazretleri Krala “İmanın Savunucusu” unvanını verdi. Roma Piskoposu. Yoksa “Papa” demekte ısrarlı mısınız?

 Hayır. İsterseniz “Roma Piskoposu” olsun. Bu onun yetkisini değiştirmez. Teşekkürler. Hemen konuya girdiniz. Nedir bu yetki?

 Mesela İngiltere Kilisesi üzerinde  Roma Piskoposunun yetkisi tam olarak nedir?

 Mühürdar Bey, Kralın kitabında bunun açıkça ortaya konup  savunulduğunu göreceksiniz. Kralın adıyla yayımlanan kitap demek daha doğru olur.

-O kitabi siz yazdınız.

-Kesinlikle ben yazmadım. Sizin kaleminizden çıktı demedim. Kralın bana sorduğu hukukla ilgili bazı soruları  görevim gereği elimden geldiğince cevapladım. Onu yazmaya teşvik ettiniz. Bu kitap, başından sonuna Kralın kendi tasarısıydı. Kral öyle demiyor. Kral işin aslını biliyor. Ayrıca size her ne söylemiş olursa olsun  bu suçlamayı destekleyecek bir ifade vermeyecektir. Neden?

 Çünkü yemin ederek ifade verilir, o da yalan yere yemin etmez. Bunu bilmiyorsanız, onu henüz tanımıyorsunuz demektir. Sir Thomas More. Kralın  Kraliçe Anne ile evlenmesine ne diyorsunuz?

 Bana bir daha bunun sorulmayacağını sanmıştım. O halde yanılmışsınız. Bu suçlamalar  Bunlar ancak çocukları korkutur Mühürdar Bey, beni değil! O zaman bilesiniz, Kral sizi kendi adına  nankörlükle suçlamamı buyurdu! Ayrıca sizin kadar kötü niyetli bir kulu, hain bir uyruğu olmadığını da  size söylememi istedi. Demek  sonunda bana bu layık görüldü. Layık mı görüldü?

 Bunu siz kendiniz istediniz. Gidebilirsiniz. Şimdilik.

Konuşmamı daha sonra tamamlayacağım. Avam Kamarasının bu tasarıyı hızla kanunlaştıracağından şüphem yok. Zira tasarı, hem Kralın yeni unvanıyla, hem de Kraliçe Anne’le evliliğiyle ilgili. Her iki mesele de sadık bir uyruğu yakından ilgilendiriyor. Yalnız dikkat edin efendiler. Aramızda çok ihtiyatlı davranan Bazı hainler var  ki Kral buna artık müsamaha göstermeyecek. Ve onun sadık avcıları olan bizler, artık bu kurnaz tilkileri yuvalarından çıkarmalıyız.

 

HER İNSAN YALAN YERE YEMİN EDEMEZ

Kralın evliliğini onaylamak için  yemin etme zorunluluğu getiriliyor. Yemini etmemenin cezası ne?

 -Vatana ihanet.

-Yeminin mahiyeti ne?

 Sözcüklerin ne önemi var?

 Anlamını biliyoruz. Sözcükleri söyle. Yemin, sözcüklerden oluşur. Belki bu yemini edebiliriz. Nasıl?

 Eğer mümkünse, sen de yemin etmelisin. Olmaz! Bak Meg. Tanrı, melekleri ihtişamın tezahürü olarak yarattı. Hayvanları masumiyetleri için, bitkileri de basitlikleri için yarattı. Ama insanları, akıllarını kullanarak kendisine hizmet etsinler diye yarattı. Tanrı, kaçışı olmayan bir durum yaratarak bize acı çektiriyorsa  o zaman elimizden geldiğince ilkelerimize asılabiliriz. Ve evet Meg, o zaman tükürüğümüz yeterse savaşçılar gibi bağırabiliriz. Ama kendimizi böyle bir çıkmaza sokmak bizim değil, Tanrı’nın işidir. Bizim doğal vazifemiz kaçmaktır. Bu yemini edebileceksem, ederim.

 

ŞUÇ BULMAK KOLAYDIR

Oturun. Majestelerinin Divani tarafından görevlendirilen  Yedinci Komisyon, Sir Thomas More’u sorguya çekecektir. Söylemek istediğiniz bir şey var mi?

 Yok.

-Bu belgeyi gördünüz mü?

 -Pek çok kez. Vekalet Kanunu. Bunlar da yemin edenlerin isimleri.

-Dediğim gibi önceden görmüştüm.

-Siz de yemin eder misiniz?

 Hayır. Thomas, bize cevap ver  Açıkça cevap verin, Kraliçe Anne’in çocuklarını tahtın varisi olarak  kabul ediyor musunuz?

 Kralın parlamentodan geçen kararı böyle.

-Elbette kabul ederim.

-Buna yemin eder misiniz?

-Evet.

-O zaman niye kanun için yemin etmiyor?

 Çünkü kanunda bundan fazlası var. Doğru. Kanunun önsözünde dendiğine göre, Kralın Leydi Catherine’le olan  önceki evliliği yasadışıdır  çünkü o ağabeyinin dul eşidir ve Papanın bunu tasvip etme yetkisi yoktur. Karşı çıktığınız şey bu mu?

 Kınadığınız şey bu mu?

 Şüphe ettiğiniz şey bu mu?

 Başpiskoposun şahsında Majestelerine ve Divana hakaret ediyorsunuz! Hakaret etmiyorum. Bu yemini etmeyeceğim. Bunun nedenini de size söylemeyeceğim.

-O halde nedeni hıyanetle ilgili olmalı!

-“Olmalı” değil, olabilir. Bu makul bir varsayım! Hukuk varsayımdan fazlasına ihtiyaç duyar, hukuk gerçekleri arar. Elbette bu davayla ilgili yasal dayanaklarınızı bilemem  ama itirazınızın sebebini öğrenemezsem  ruhani dayanaklarınızı da ancak tahmin edebilirim. Eğer bunu tahmin etmeye razıysanız, itirazlarımı tahmin etmek de kolay olmalı. O halde kanuna itirazınız var. Bunu zaten biliyoruz Cromwell! Hayır, bilmiyorsunuz. Bazı itirazlarım olduğunu varsayabilirsiniz, ama tek bildiğiniz yemin etmeyeceğim. Bunun için de hukuken bana daha fazla bir şey yapamazsınız. Ama itirazlarım olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız ve yine itirazlarımın  hıyanet olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız  kanunlara göre boynum vurulurdu. Öyle mi?

 Tebrikler Sir Thomas. Epey zamandır bunu hazretlerine anlatmaya çalışıyordum. Her neyse! Ben alim değilim. Evlilik yasal mı değil mi bilemem  ama lanet olsun Thomas, şu isimlere baksana. Sen de benim yaptığımı yapıp cemaat ruhuyla bize katılsan olmaz mi?

 Peki öldüğümüzde, sen vicdanına uyduğun için cennete gittiğinde  bense vicdanıma uymadığım için cehenneme gittiğimde, cemaat ruhuyla bana katılır mısın?

 Yani isimleri burada bulunan bizler lanetlendik mi Sir Thomas?

 Başkalarının vicdanını görebileceğim bir pencere yok. Kimseyi yargılamam.

-Demek bu mesele tartışmaya açık.

-Elbette. Ama Krala sadakat göstermek zorunda olduğunuz tartışma götürmez. Mutlak bir şey, şüpheden ağır basmalı, hadi imzalayın. Kimileri dünya yuvarlak diyor, kimileri düz diyor. Tartışmaya açık bir mesele. Ama eğer düzse, Kralın buyruğuyla yuvarlak olur mu?

 Ya da eğer yuvarlaksa, Kralın buyruğuyla düz olur mu?

 Hayır, bunu imzalamayacağım. Demek Kralın buyruğundan çok kendi şüphenize değer veriyorsunuz.

-Kendi adıma şüphem yok.

-Neden şüpheniz yok?

 Bu yemini etmeyeceğimden şüphem yok. Ama neden etmeyeceğimi ağzımdan alamazsınız Mühürdar Bey. Bunu size söyletmenin başka yolları da var. Bir sokak zorbası gibi tehdit ediyorsunuz. Nasıl tehdit edeyim?

 Bir devlet bakanı gibi, adaletle! Zaten adaletle tehdit ediliyorsunuz. O halde tehdit edilmiyorum. Beyler, yatağıma dönebilir miyim?

 Evet. Tutuklu istediği zaman çekilebilir.

-Tabii eğer siz

-Bu işi uzatmaya gerek görmüyorum. O halde iyi geceler Thomas. Bir iki kitap daha alabilir miyim?

 Kitaplarınız mı var?

 Evet. Bilmiyordum, buna izin yok. Ailemi görebilir miyim?

 Hayır.

 

KÖTÜ GÜNDE TEK DOST AİLEDİR

-Ziyarete geldiler.

-Kısa kesin Sir Thomas.

-Günaydın kocacığım.

-Günaydın. Günaydın Will. Burası berbat bir yer! Sizden uzak kalmamı saymazsak, o kadar da kötü değil. Başka yerlerden farkı yok.

-Su sızıntısı var!

-Evet. Nehre çok yakın. Ne var?

 Baba, çık buradan dışarı! Şu yemini et ve dışarı çık! Bu yüzden mi gelmenize izin verdiler?

 Evet. Meg sizi ikna etmek için yemin etti. Aptallık etmişsin Meg. Beni nasıl ikna edeceksin peki?

 Baba. “Tanrı, ağızdan çıkan kelimelerden çok düşüncelere değer verir.”

-Bana hep öyle derdin ya.

-Evet. Yeminin sözlerini telaffuz et, içten içe de öteki türlü düşün. Ama yemin dediğin Tanrı’ya söylediğimiz sözler değil midir?

 Dinle beni Meg. İnsan yemin ettiğinde kendi ruhunu bir avuç su gibi  ellerinde tutar. O sırada parmaklarını aralayacak olursa, bir daha kendini bulmayı umamaz. Kimileri bunu umursamaz, ama babanın öyle biri olduğunu düşünmeni istemem.

-Bir de şöyle düşün.

-Ah Meg. Buranın yarısı kadar iyi bir ülkede, şimdiye kadar yaptıkların için, burada değil

-çok daha yüksek bir konumda olurdun.

-Pekala. Bu devletin dörtte üçü kötüyse bu senin suçun değil. Değil. Bu yüzden acı çekmek, kahramanlık etmek olur. Çok doğru. Ama dinle. Erdemin yarar sağladığı bir ülkede yaşıyor olsaydık  sağduyulu davranarak aziz olurduk. Ama etrafımızda pintiliğin, öfkenin, gurur ve aptallığın  cömertlik, tevazu, adalet ve düşünceden çok daha fazla yarar sağladığını görüyorsak  belki biraz kendimizi zorlayıp dayanmalıyız. Hatta kahraman olmak pahasına. Ama makul ol biraz! Tanrı’nın makul oranda istediği kadarını yapmadın mı zaten?

 Bu makul olup olmama meselesi değil. Nihayetinde bu bir sevgi meselesi. Yani evde bizimle olacağın yerde burada fare ve sıçanlarla

-kapalı olmaktan memnun musun?

 -Memnun mu?

 Su genişlikte bir delik açsalardı, kuş gibi içinden geçer, Chelsea’ye dönerdim. Evin sensiz neye benzediğini anlatmadım daha. Anlatma Meg.

-Akşamları sensiz neler yaptığımızı.

-Meg, kapat bu konuyu. Kitap okumuyoruz, çünkü mumumuz yok. Konuşmuyoruz, çünkü senin için endişeleniyoruz. Kral senden çok daha insaflı. O işkence etmiyor. İki dakikanız kaldı efendim.

-Bir haber vereyim dedim.

-İki dakika mı?

 -Gardiyan!

-Afedersiniz. İki dakika kaldı. Bakın, ülkeden ayrılmalısınız. Hep birlikte ülkeden ayrılın.

-Sizi terk mi edelim?

 -Hiç fark etmez. Bir daha görüşemeyeceğiz zaten. Hepiniz ayni gün gitmelisiniz, ama ayni gemiyle gitmeyin.

-Farklı limanlardan farklı gemilere binin.

-Mahkemeden sonra. Mahkeme olmayacak, ortada bir dava yok. Yalvarırım size, bunu benim için yapın.

-Will?

 -Peki efendim.

-Margaret?

 -Peki. Alice?

 -Alice, sana emrediyorum!

-Peki. Bu harika.

-Bunu kimin paketlediğini anladım.

-Ben paketledim. Evet. Yaptığın çörekler hala enfes Alice. Sahi mi?

 Üstündeki elbise de çok güzel. En azından rengi çok hoş. Tanrım, beni küçümsüyorsun! Belki aptalım. Ama elbiselerimin haline üzülüp  çöreklerimin methedilmesine sevinecek kadar değil. Ağzımın payını aldım.

-Alice

-Hayır! Bana yapabilecekleri en kötü şeyleri düşündüğümde korkuyla titriyorum. Ama bundan da kötüsü, neden böyle yaptığımı senin anlamaman olur. Anlamıyorum ki. Beni anladığını söyleyebilirsen, gerekince içim rahat ölebilirim.

-Senin ölmenin bana ne yararı var?

 -Bana anladığını söylemelisin. Anlamıyorum ki! Böyle olması gerektiğine inanmıyorum! Sen böyle dersen, ölümü nasıl göğüslerim?

 Ama gerçek bu!

-Çok dürüst bir kadınsın.

-Bana hiçbir yararı olmadı. Ben neden korkuyorum biliyor musun?

 Ölüp gittiğinde bu yüzden senden nefret edeceğim. Etmemelisin Alice. Etmemelisin. Anlama meselesine gelince, karşima çıkan en iyi adam olduğunu anlıyorum. Ve eğer öleceksen, Tanrı bunun nedenini biliyordur herhalde, ama inan olsun  Tanrı bu konuda çok sessiz kaldı. Ayrıca Kral ve Divanı hakkındaki fikrimi merak eden varsa da  bana sorması yeter! Bir aslanla evlenmişim meğer. Bir aslan. Tam bir aslan. Güzel. Çok güzel. Özür dilerim Sir Thomas!

-Tanrı aşkına!

-Zamanınız doldu efendim.

-Bir dakikacık daha.

-Çok şey istiyorsunuz.

-Bizimle gelin bayan.

-Tanrı aşkına. Yapmayın efendim. Madam, sorun çıkarmayın. Lütfen bizimle gelin Leydi Alice. Çek şu pis ellerini üstümden! Pis, lağımcı kılıklı gardiyan! Bunun cezasını çekeceksin! Hoşçakal.

 

MAHKEME

Sir Thomas More, Kral Hazretlerine ağır hakarette bulunmuş olsanız da  şimdi bile hala tekrar düşünüp inatçı fikirlerinizden döneceğinizi umuyoruz. Böylece Majesteleri sizi bağışlayabilir. Lordlarım, size teşekkür ederim. Bana yöneltebileceğiniz suçlamalara gelince  maalesef çok zayıf düştüğüm için, ne zihnim  ne de hafızam  gerekli cevabı verecek durumda değil. Mümkünse oturmak istiyorum. Tutukluya bir sandalye getirin. Mühürdar Cromwell, ilam yanınızda mı?

 -Yanımda lordum.

-O halde suçlamayı okuyun. “Hükümdarımız Lord Henry’nin şüphesiz ve mutlak unvanını  “İngiltere Kilisesi’nin Başı olmasını  kasten ve kötü niyetle inkar ettiniz.” Ama ben bu unvanı asla inkar etmedim ki. Westminster Manastırı’nda, Lambeth’te ve sonra Richmond’da  yemin etmeyi inatla reddettiniz. Bu inkar değil midir?

 Hayır, bu sessiz kalmaktır. Sessizliğim için de hapse atılarak cezalandırıldım.

-Tekrar çağrılmamın sebebi nedir?

 -Vatana ihanet suçlaması Sir Thomas. Bunun cezası da hapis değildir. Ölüm  hepimizin kapısını çalacak lordlarım. Evet, krallar bile ölür. Söz konusu olan kralların ölümü değil Sir Thomas. Suçlu olduğum kanıtlanana kadar benimki de değil. Hayatın ta başından beri senin ellerinde Thomas! Öyle mi lordum?

 O halde onu sıkı sıkı tutayım. Demek Sir Thomas  sessiz kalmakta ısrar ediyorsunuz. Evet. Ama sayın jüri  sessizliğin pek çok türü vardır. Öncelikle ölmüs bir adamın sessizliğini düşünün. Diyelim ki onun yattığı odaya girdik ve kulak kabarttık. Ne duyarız?

 Sessizlik. Bu sessizlik neyi gösterir?

 Hiçbir şeyi. Bu saf ve sade sessizliktir. Ama bir başka örneği ele alalım. Diyelim ki belimden bir hançer çıkardım  ve tutukluyu öldürmek üzere yaklaştım. Buradaki lordlar da beni durdurmak için bağıracakları yerde, sessizliklerini korudular. Bu bir şeyi gösterir işte! Bu işi yapmamı istediklerini gösterir. Kanunlara göre benim kadar onlar da suçludur. Demek ki bazı durumlarda sessizlik  konuşabilir. Şimdi tutuklunun sessizliğini ele alalım. Ülkenin her yanındaki sadık uyruklar bu yemini etti. Hepsi Majestelerinin unvanını hakli buldu. Ama sıra tutukluya gelince, o reddetti! O buna “sessizlik” diyor. Fakat bu mahkemede  bu koca ülkede bir kişi var mi ki  Sir Thomas More’un bu unvan hakkındaki fikrini bilmesin?

 Ama bu nasıl olabilir?

 Çünkü bu sessizlik bir şeyler anlatıyordu. Hayır, bu sessizlik falan değil, düpedüz inkardır! Hayır. Bu doğru değil Mühürdar Bey. Hukukta bir düstur vardır. Yani, “sessizlik, kabul etmek demektir.” Sessizliğimin anlamını yorumlamak istiyorsanız  inkar ettiğim değil, kabul ettiğim sonucuna varmalısınız. İnsanların bundan çıkardığı sonuç bu mu gerçekten?

 İnsanların varmasını istediğiniz sonuç bu muydu?

 İnsanlar akıllarını kullanıp bir sonuca varmalı. Bu mahkeme de kanunlara göre bir sonuca varmalı. Lordlarım, tanık olarak Sir Richard Rich’i çağıracağım! Richard Rich, mahkemeye buyurun. “Mahkemede vereceğim ifadede gerçekleri ve doğruyu  yalnızca doğruyu söyleyeceğime yemin ederim.” “Tanrı yardımcım olsun” deyin. Tanrı yardımcım olsun. Pekala Rich, 12 Mayıs’ta Londra Kulesi’ne gittiniz mi?

 -Evet.

-Ne amaçla?

 Tutuklunun kitaplarını almak için gitmiştim.

-Tutukluyla konuştunuz mu?

-Evet. Kralın Kilise’den üstünlüğü hakkında da konuştunuz mu?

 Evet. Ne söylediniz?

 Ona şöyle dedim: “Diyelim ki parlamentodan bir kanun geçti. Buna göre ben, Richard Rich, Kralım. O zaman beni kral olarak kabul etmez miydiniz Bay More?

” “Ederdim” dedi. “Çünkü o zaman kral olurdun.” Evet?

 Sonra şöyle dedi: “Ama sana daha zor bir örnek vereyim. “Tanrı’nın Tanrı olmadığını belirten bir parlamento kararı çıksaydı ne olurdu?”

-Bu doğru, sen de dedin ki

-Susun! Devam edin. Ben de şöyle dedim: “Size ikisinin arasında bir örnek vereyim. “Parlamento Kralımızı Kilise’nin başı yaptı. “Neden bunu kabul etmiyorsunuz?

” Evet?

 O da şöyle dedi: “Parlamentonun bunu yapmaya gücü yoktu.” Tutuklunun sözlerini birebir söyleyin. Dedi ki  “Parlamentonun buna yetkisi yoktu.” Ya da bu anlama gelecek bir şeyler. Unvanı reddetmiş! Evet. İnan bana Rich, başıma geleceklerden çok senin yalan yere yemin etmen üzdü beni.

-Bunu inkar mi ediyorsunuz?

 -Evet! Biliyorsunuz ki yeminleri ciddiye almayan bir adam olsaydım  burada olmazdım. Şimdi bir yemin edeceğim. Bay Rich’in söyledikleri doğruysa eğer  Tanrı’nın yüzünü asla görmeyeyim. Durum gerektirmeseydi, böyle bir yemini hiçbir şey için etmezdim!

-Bu bir kanıt değil.

-Bu mümkün mü?

 Bir düşünün, beni bu kadar zorladıkları halde  bu konuda bunca zaman sustuktan sonra  düşüncelerimi böyle bir adama açmam mümkün mü?

 Sir Richard, ifadenizi değiştirmek istiyor musunuz?

 Hayır lordum. Geri almak istediğiniz bir söz var mı?

 Yok lordum. Ekleyeceğiniz bir şey var mı?

 Yok lordum.

-Ya sizin Sir Thomas?

-Ne gerek var ki?

 Ben artık ölü bir adamım. Sizin istediğiniz oldu. O halde tanık çekilebilir. Tanığa sormak istediğim bir şey var. Şu boynunuzdaki bir memuriyet nişanı. Bakabilir miyim?

 Kızıl Ejder. Nedir bu?

 Sir Richard, Galler Adalet Vekilliğine atandı. Galler demek. Ah Richard, insanın ruhunu satması kar getirmez, koca dünyayı verseler bile. Hele Galler için. Lordlarım! Sorgulamamı tamamladım. Jüri çekilip kanıtları değerlendirecek. Kanıtlar ortada olduğuna göre, çekilmelerine lüzum olmasa gerek. Lüzum var mı?

 O halde tutuklu suçlu mu, suçsuz mu?

 Suçlu lordum! Sir Thomas More, vatana ihanetten suçlu bulundunuz.

-Mahkemenin kararı

-Lordlarım! Ben hukukla uğraşırken, kararı açıklamadan önce tutukluya  söyleyeceği bir şey olup olmadığını sormak mahkeme adabındandı. Söyleyeceğiniz bir şey var mı?

 Evet. Mahkeme beni cezalandırmaya karar verdiğine göre  Nasıl olduğunu da Tanrı bilir  ben de şimdi suç ilamı  ve Kralın unvanı hakkında düşüncelerimi açıklamaya karar verdim. Suç ilamı, bir parlamento kararına dayandırılmış  ki bu karar, Tanrı’nın kanunlarına  ve Kutsal Kilise’sine tamamen aykırı. Çünkü Yüce Kilise’nin idaresini, fani bir insan  bir yasa çikarıp kendi üstüne alamaz. Bu yetki  bizzat  kurtarıcımız Isa tarafından  henüz kendisi yaşarken, dünyada şahsen varolduğu sırada  Aziz Petrus’a ve Roma piskoposlarına  verilmişti. O halde bir Hıristiyan’ı buna riayet ettiği için  suçlamak kanuna sığmaz. Üstüne üstlük  Kilise’nin dokunulmazlığı, hem Magna Carta’da  hem de Kralın kendi taç giyme yemininde güvenceye alınır. Şimdi gerçekten kötü niyetli olduğunuzu görüyoruz! Kesinlikle hayır. Ben Kralın sadık bir uyruğuyum  ve onun için, ülkem için dua ediyorum. Bir kötülük yapmadım. Kötü bir şey söylemedim. Kötü bir şey düşünmedim. Eğer bunlar bir adamı yaşatmaya yetmiyorsa  o zaman inanın, artık yasamak istemiyorum. Fakat  başımı istemenizin nedeni Kralın Kilise’den üstünlüğü meselesi değil  aslında ikinci evliliğine rıza göstermemem! Vatana ihanetten suçlu bulundunuz. Mahkemenin kararına göre  Londra Kulesi’ne götürülecek  ve günü geldiği zaman  infaz edileceksiniz!

İDAM İYİLER İÇİN KURTULUŞTUR

Kral bana lafı uzatmamamı emretti. Ben de Kralın sadık uyruğu olduğum için  lafımı uzatmayacağım. Majestelerinin sadık bir kulu olarak ölüyorum. Ama önce Tanrı’nın kuluyum. Seni şimdiden bağışlıyorum. Görevin seni korkutmasın. Beni Tanrı katına yolluyorsun. Bundan emin misiniz Sir Thomas?

 Böyle güle oynaya ona koşan birini Tanrı reddetmez. Thomas More’un başı, Hainler Kapısı’nda bir ay asılı kaldı. Sonra kızı Margaret onu oradan aldı ve ölene kadar sakladı.

More’un infazından beş yıl sonra, vatana ihanetten Cromwell’in boynu vuruldu. Başpiskopos kazıkta yakıldı. Norfolk Dükü de vatana ihanet suçundan idam edilecekti  ama infazdan bir gece önce Kral frengiden öldü. Richard Rich, İngiltere Basmabeyincisi oldu ve yatağında öldü.

**************

ÜTOPYA

İngilizleri hiç sevmem, sokakta görsem selam vermem belki de döverim ama bu Thomas More beni çok etkilemiştir. Özellikle ütopya isimli eseri yazıldığı tarih itibariyle bir başyapıt bir zekâ abidesi. İlk ütopyayı kendisi yazmamıştır, yunan düşünürlerin eserlerinde ütopya görülmüştür, özellikle Platon’un devleti buna en uygunudur ama ütopya isminden ilk defa bahseden(kitap ismi olarak) kendisidir. Ütopya isimli kitapta ; More, Antwerp’te elçilik görevindedir. Peter Giles adında bir arkadaş edinir, bu adamda onu Raphael Hythladay adlı yenidünyada ütopya adası diye bilinen bir yerde yaşayan ve oradan yeni dönmüş yanık tenli bir denizci ile tanıştırır. More, Giles ve Hythladay; More’un evindeki bahçede bulunan bir yeşilliğe otururlar ve Hythladay’ın yolculuğundan bahsederler. Kitaptaki bu hayali konuşmalarda ütopyadan şu şekilde bahsedilir;

“Ütopyada kimse özel mülk nedir bilmemektedir. Herkes aynı kıyafetleri giymektedir, yaşadıkları şehirler ve evler birbirine benzemektedir. Öyle bir düzen var ki çalışma ve dinlenme saatleri bile programlanmıştır. Hiçbir zaman aylaklık yapmazlar, boş vakitlerinde bile kendilerini geliştirirler. Kumar oynamazlar sadece iki çeşit oyun bilirler. Birinde sayılarla kavga ederler ki; bu kapitalizmin kritiği gibidir. İkinci oyunda ise iyilikle, kötülük savaşır. Her iki oyunda eğiticidir. Ütopyalılar zamanlarını olabildiğince toplum içinde hep birlikte geçirirler. Yemekler büyük halk evlerinde beraber yenir. Devlet politikası hakkında uluorta, yerli yersiz konuşmak yasaktır, cezası idamdır; zira kimsenin kimseyi galeyana getirmesine müsaade edilmez. Hastalıklı fikirlerin ne kadar çabuk yayılabileceğinin farkındadırlar. Genelde saat sekizde yatıp, sabah gün doğmadan kalkarlar. Her yurttaş çeşitli görevlerle uğraşır. Kimisi bilim dersleri alırken, kimisi çeşitli zanaatler ile uğraşırlar, ancak halkın çoğu tarımla ilgilenir.

Ütopyalılar pasif insanlardır, sadece savaşmak zorunda olduklarında savaşırlar. Kendi yurttaşlarından ziyade paralı asker kullanırlar, bazen de özel yetişmiş katiller tutarak düşman liderlerine suikast düzenlerler. Bu bütün orduyu yok etmektense ki çoğunun hiçbir günahı yoktur; belanın kökü olan lideri yok etmek daha mantıklıdır. İlk bakışta ütopya gibi bir yerde kölelik insana barbarca gelebilir ama onlar köleliği disiplin altına almış ve yararlı işlerle uğraşan; bir gün özgür olabilecek insanlardan oluşan bir kurum haline getirmişlerdir. Ütopyalıların zevk anlayışları Avrupalılar ile bağdaşmaz. Ütopyalıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa’da zevk diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.”

More, ütopyayı öylesine ironik yazmıştır ki, sonunda ütopyayı güzel bulmaktan ziyade Avrupa ve İngiltere’yi kötü bir yer olarak görürsünüz. Okurlar yaklaşık 400 yıldır ütopyayı nükteli bulmuşlardır; ayrıca More’un da kitabı yazarken oldukça eğlendiği şüphesizdir; zira isimler yunancadan gelmektedir. Hythladay’ın anlamı yunanca saçmalama ustasıdır. Ütopya, Yunancada hem hiçbir yer hem de güzel bir yer manasına gelmektedir.

Kitabı iyi okumuş bir okuyucu için belirgin not: “Hıristiyan Avrupa’sı için iyilikler” şeklinde olacaktır. More, bu manayı verirken her zaman ütopyada mükemmel işleyen bir sistemden bahsetmiştir. More’un niyeti Avrupa’da komünizmi falan görmek değildir; fakat Hıristiyan Avrupa’sının daha iyi noktalara geldiğini görmektir. Kitabın sonunda More, Hythladay’ın anlattıklarını kritize eder. Bu, Rönesans zamanında bütün yazarlarca kullanılan iyi bir taktiktir. Amacı bütün kitap boyunca doğru şeyleri anlatıp sonunda bunlar yanlış ve saçma şeylerdir diyerek kilisenin hışmından korunmaktır. Filmin bir başyapıt olduğunu söyledik ama bu 8. Henry, Thomas More ve Tudors hanedanlığıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz  “The Tudors” dizisini izleyebilirsiniz.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

DAVA, THE TRİAL, LE PROCES


Filmin Yönetmeni: Orson Welles

Filmin Türü: Dram, Suç, Fantastik

IMDB Puanı: 7.8

Yapım Yılı: 1962

Ülke: Fransa, Batı Almanya, İtalya

Yayınlanan Tarih: 30 Mart 1963

Senaryo yazarı: Franz Kafka, Orson Welles, Pierre Cholot

Türkçe AltyazılOyuncuları: Anthony Perkins, Jeanne Moreau, Romy Schneider, Elsa Martinelli , Suzanne Flon, Orson Welles, Akim Tamiroff, Madeleine Robinson, Arnoldo Foà, Fernand Ledoux, Michael Lonsdale, Max Buchsbaum, Max Haufler, Maurice Teynac, Wolfgang Reichmann, Thomas Holtzmann, Billy Kearns, Jess Hahn, Naydra Shore, Carl Studer, Jean-Claude Rémoleux, Raoul Delfosse, William Chappell, Guy Grosso, Paola Mori

Özet

Bir sabah odasında uyandığında karşısında polisleri bulan ve onlardan hakkında bir dava açılmış olduğunu öğrenen, ancak ne ile suçlandığını bir türlü öğrenemeyen banka memuru Josef K’nın gerçek dışı ve absürd durumunun anlatıldığı film, toplum içinde bireyin var oluş yalnızlığını ve paranoyak kâbuslarını romana sadık kalarak yansıtmaktadır. Bir yandan insanın gizli kalmış korkuları, diğer yandan da bürokrasinin çıldırtan yapısı gözler önüne serilmektedir…

Yönetmen Orson Welles, Paris’te terk edilmiş bir tren garı olan Gare d’Orsay’ı çekimler için dev bir yargılama salonuna dönüştürmüştür. Bu ürkütücü görünümlü gizemli mekânın siyah beyaz çarpıcı görüntüleri filmin iç karartıcı atmosferini yaratmada çok etkili olmuştur. Çekimlerden hemen sonra da bu tren garı sanat müzesi haline dönüştürülmüştü…

Dava | Kitap İnceleme

Ebru Gürhan ve Gülşah Seyhan’ın birlikte hazırladıkları ve Franz Kafka’nın eserlerinde sistem, iktidar ve bireyin incelendiği yazılara devam ediyoruz. Der Process / Dava hakkındaki aşağıdaki metin, görünmeyen mahkemenin en alt katındaki temsilcilikleri ile bireyin iletişimsizliği üzerinden, otoritenin ihtişamlı mimari kurgusuyla birlikte yönetim anlayışına dikkat çekiyor. [Yazı, kitabı okumamış ve filmini seyretmemiş okurlara tavsiye edilmez.]

Ulaşılamayan otoritenin aldığı keyfi ve adaletsiz bir karara karşı verilen mücadelenin romanı: Dava

Dava’nın hemen girişinde, birilerinin Josef K.’ya iftira etmiş olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki Josef K. bir sabah, kötü bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Tutuklanmasına rağmen, banka memuru olan Josef K.’nın işine gitmesine ve normal hayatına devam etmesine izin verilir. Tutuklama günü görevli olan ve makamın en alt kademesi olduğunu belirten bir kişi, Josef K.’ya, makamın suçluyu değil, suçlunun makamı seçtiğini vurgular. Değişim romanında, böcek Gregor aradığı besini bulamadığı için hiç bir şey yemediği işlenirken, Dava’da ise bürokrasinin yarattığı sorumsuzluk duygusunun şekillendirdiği makamın en alt kademesi olduğunu belirten bu görevlilerin Josef K.’nın kahvaltısını iştahla yediklerini görürüz. Roman boyunca K.’nın karşısına, görünmez mahkemenin, sadece en alt kademesinde olanlar yani temsilcilerinin temsilcileri çıkar. Bütün mücadelesine rağmen K., görünmeyen mahkemenin dilini çözemez ve onu baştan yenilgiye uğratan iletişimsizliğe sonunda teslim olur.

Mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Josef K. suçunu öğrenebilmek her türlü mücadeleye girer. Nerede olduğu bile söylenmeyen mahkemeyi bulmak için araştırmalar yapar. Avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K’nın karşısına duruşma salonu çıkar. Romanda, duruşma salonunda, locadakilerin, aşağıdaki Josef K.’ya tepeden baktıkları vurgulanılır. Yine karşımızda mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Roman içerisinde cezaevi rahibi tarafından bir katedralde Josef K.’ya anlatılan ‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir. Aynı zamanda bürokratik engeller bu kurgu içerisinde de sunulmaktadır. Mesel, mahkemeye girmek için çok uzun bir yoldan gelen taşralı adam ile karşısına çıkan ve ona yol vermeyen kapıcı arasında mahkemenin kapısının önünde geçmektedir. İçeri girip giremeyeceğini soran taşralı adama kapıcı, ‘istersen beni geçip girmeyi deneyebilirsin’, der. Ardından da ilk kapıdan sonra birçok kapının olduğunu ve her kapıda kendisinden çok daha güçlü kapıcıların olduğunu belirtir. İçeri izinsiz girmeye teşebbüs etmeyen taşralı adam, içeri alınması için her yolu dener ve içeri alınacağı günü kapıcının verdiği tabureye oturarak beklemeye başlar. Taşralı adam gittikçe yaşlanır. İçeri girebilmek için, her türlü yolu denemiştir, rüşvet bile vermiştir. En sonunda ölmeden önce kapıcıya, bunca yıldır mahkemeye kendisinden başka girmek isteyenin neden olmadığını sorar. Ve kapıcı başkasının giremeyeceğini çünkü bu girişin sadece onun için olduğunu söyler. Bu sözler aslında mahkemenin sadece taşralı adamın bakışlarında mevcut olduğunu göstermektedir

‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir.

Kanun önünde bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker. Aynı mekânda bile bir alt-üst ilişkisi kurulur. Bu ilişki meselin anlatılış anında da geçerlidir. Çünkü bu meseli anlatan cezaevi rahibi yüksekte dururken, Josef K. aşağıda durmaktadır. Meseldeki kanunnun yayıldığı mekan sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden.

 Zaman bu meselde, kanun önünde bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez. Kafka’da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman.

Roman boyunca suçunu öğrenmek için mücadele eden Josef K. sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında, bitişik binanın üst katında birden yanan ışığı ve açılan pencereden kollarını uzatabildiği kadar uzatan bir insanı fark eder. Herhangi bir yararı olmasa da, bir an için Josef K.’nın umudu olur. Sanki bu sahne ile, tüm karamsarlıklara rağmen Kafka bize birey için bir hala ümit ışığı olduğunu belli etmek istemektedir.

Ruhbilimsel çözümleme yöntemi açısından romana baktığımızda süper egonun yani mahkemenin birey üzerindeki hakimiyetini ve bireyin yine onun dilini bilmediğini ve bu nedenle iletişim kuramadığını görmekteyiz. Ancak bu romanda süper ego, Freud’un bakış açısı ile nevrotik tavırlar sergilemektedir. Çünkü, toplumsal hayatta var olabilmek için bastırılan cinsel isteklere karşı yeterince güçlü değildir. Mahkeme, cinselliğin ve keyfiliğin ön plana çıktığı bir yapı sergilemektedir. Önlerinde kanun yerine pornografik kitaplar olan hâkimler, duruşma salonunda oynaşan ve bu nedenle K.nın savunmasını engelleyen çiftler…

Sentez çözümleme yöntemi ile romandaki baktığımızda ‘Kanun Kapısı Önünde’ meseli dikkat çekmektedir. Otorite karşısında pasif kalması için edindiği yanlış bilinçle hayata bakan taşralı adam, bir ömür boyunca herhangi bir aktif rol üstlenememiştir. Eleştirel bakış açısını kaybettiği için gerçeği ancak ölmeden hemen önce anlayabilmiştir.

Söylem analizi açısından romana baktığımızda karşımıza, Foucault’un iktidara karşı koymanın, onu meşrulaştırmaya yarayan, zaten iktidarın bir parçası olan hukuk aracılığı ile sağlanamayacağına yönelik görüşleri çıkmaktadır.Josef K. bir hukuk devletinde yaşadığını vurgular ve suçunu kabul etmez ve suçsuzluğunu mahkemeye çıkarak, avukat tutarak ispatlayabileceğini düşünür. Ancak karşısında öyle bir sistem vardır ki, romanın sonunda kendi kendisine sorduğu gibi ‘ne yargıcın ne de yüksek mahkemenin nerede olduğunu’ bile öğrenemez. Tuttuğu avukat ise, bir dilekçe bile yazamayacak durumdadır. Josef K. hukuki yolları kullanarak kendini kurtaramamıştır.

Ebru Gürhan – Gülşah Seyhan

Kafka’nın Dava’sı Neydi?

Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına bu zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik vs. gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın aktörleridirler. Kafka yine bir özdeyişinde “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir başkahraman K. Onun için yaşam, sorumluluklar yumağı içinde ve bireylerin özgürlük yanılsamaları ile avunduğu kocaman kafesten başka bir şey değildir. Aslında bu özdeyişi ‘Dava’nın da diğer tüm eserlerinin de ana düşüncesini oluşturur. ‘Dava’da, insanlarıyla, işyeriyle, mahkemesiyle, akrabalarıyla, diniyle ve memurlarıyla bireyin çevresini kaplamış olan toplum otoritesi adeta avını aramaya çıkmış kafesi andırır. Kafka, kendinden on yıllar sonra Jean Paul Sartre’ın söylediği ve varoluşçuluğun sloganı olan ‘Başkaları Cehennemdir’ düşüncesini tüm eserlerinde olduğu gibi ‘Dava’da da daha 1914-1915 yıllarında işlemiştir. Dava’nın yazıldığı dönemde dünyanın birçok ülkesi, başka ülkeleri avlamaya çıkmış kafes gibidir ve Kafka, ölümünden hemen sonra ortaya çıkacak Hitler’in, Mussolini’nin ve Stalin’in dünyayı kafesleme emellerini görmüş gibidir.

Hepimiz gibi Kafka için de toplumsal otorite ailede başlar. Birey zaten bu yönüyle kafesin içine doğar ve kafesten kaçtığını sandığı her an bir başka kafes onu çevreler. ‘Dava’nın kahramanı K. tutuklandığını öğrenir. Başlangıçta tutuklanma nedenini merak etse de bu saçmalığı merak etmeyi anlamsız bulur. Ancak tüm yaşamı da davasına odaklanır. Artık yaşamının geriye kalan bir yılında her şeyi bu davadır. Gerçekte, K.’nın tutuklandığını öğrenmesi, zaten toplum içinde tutuklu olmuş olmasının farkına varmasından başka bir şey de değildir. Bundan sonra yaşayacakları, tutuklanma öncesinde yaşayacaklarından çok da farklı değildir. Tek farkı ise K.’nın içine kapatıldığı kafesin farkına varmış olması ve onun dışına çıkabilme çabasıdır. K. dışındaki hiç kimse de bunun farkına varmaz ve bu dava onlara anlamsız gelmez. Farkına varmamak onları huzurlu kılarken farkındalık, K.’nın mutsuzluğunu belirler. Herkesin K.nın davasını biliyor olması, herkesin bir davası olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca herkesin onun davasından haberdar olması, ki bu onlara iktidar da sağlar, K’nın çevrelenmişliğinin bir dışavurumudur. Suçlanan, tutuklanan ve özgürlüğü elinden alınan biri olarak K. davalıdır. Suçlayan, tutuklayan olarak davacı ise toplumdur. Rahip K.ya davanın yapısı hakkında bir bilgi vererek varoluşçuluğa gönderme yapar: “Mahkeme senden bir şey istemiyor ki! Geldiğin zaman niye geldin demiyor, gitmek istedin mi, koyveriyor gidiyorsun.” Bu yaşama ilişkin bir bilgidir. Yaşamda kendi varoluşumuzu kendimiz belirleme hakkına sahibizdir ancak sonuçlarına katlanmak şartıyla. Örneğin işe gitmeme hakkı bizde saklıdır ama buna karşılık verilecek ceza bizim dışımızdadır. Aynı durum din için de geçerlidir. İnanıp inanmama özgürlüğüne sahibizdir eğer cehennemi göze alabiliyorsak, cezası bizim dışımızda örgütlenir. K’nın davası da aynı sorunu içinde barındırır. K. kendini savunma hakkına sahiptir, bunun için Amcası Max aracılığıyla bir avukat da tutar. Böylece K. amcasının ısrarı ve avukat yoluyla toplumun istemlerine boyun eğdirilecektir. Ancak K. kendi varoluşunu kendisi belirlemek ister ve avukattan vekaletini alır, kendini savunma ihtiyacı duymaz. K. kararını vermiştir ve sonuçlarına da katlanacaktır. K.’nın sonu toplum kurbanı olmaktır. O toplum ki kurumlarıyla, baskısıyla, bürokrasisiyle bireyi kafesin içine alır. Bireyden beklenen tek rol zayıflıktır. Ünlü Kafka çözümlemecisi Ernest Fischer, bürokrasi üzerine Kafka’dan şunları aktarır:

” Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.” (Fischer,1998,33)

Hangimiz paylaşmayız ki bu düşünceleri. Birey olarak Kafka’dan farkımız olmadığı gibi, onun içinde bulunduğu zayıflığı, güçsüzlüğü ve çaresizliği de içimizde barındırırız. Dolayısıyla Kafka, eserlerinde kendini yazarken aynı zamanda bizleri de yazmıştır. Bu nedenledir ki, çağımızı ve kendimizi tanırken Kafkasız çözümlemeler hep eksik kalacaktır. Kafka kendisinin eksikliği içinde yarattığı yapıtlarıyla bizleri tamamlar.

http://www.toplumdusmani.net/v2/franz-kafka/3451-kafkanin-davasi-neydi.html

http://www.franzkafkatr.com/2012/05/futuristika-dava.html

Filmden

(Alıntılar film seyredildikten sonra daha iyi anlaşılacaktır.)

“Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir.  Adam kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı izin vermez

“Sonra girebilir miyim?” diye sorar adam

“Belki,” der kapıcı. Adam aralıktan içeri bakar:

“Kanun kapısının herkese açık olması gerekmez mi?”

“Ben izin vermeden içeri giremezsin! “

“Ben çok güçlüyüm. Gene de kapıcıların en küçüğüyüm “

“İçerde başka kapılar, her kapının önünde başka kapıcılar var “

“ her kapıcı bir öncekinden daha güçlüdür”

Kapıcının izniyle adam oracığa oturur ve beklemeye başlar.  Yıllar geçer. Adam, belki kandırırım umuduyla elinde ne varsa kapıcıya verir. Kapıcı;

“Bunları alıyorum ki sonradan “keşke şunu da yapsaydım” demeyesin” der.

Uzun yıllar boyunca kapıcıyı gözetleyen adam, sonunda.  Kapıcının kürkündeki pireyi bile tanır ve yaşlanıp çocuklaşınca, kapıcıyı ikna etmesi için o pireye bile rüşvet verir.  Yaşlılıktan gözleri iyice körelen adam kanun kapısında bir parıltı fark eder. Parıltı kapıdan dışarı sızmaktadır. Ölmeden önce adamın tüm hayatı bir tek soruya dönüşür. Daha önce hiç sormadığı bir soruya, kapıcı;

“Amma da arsızmışsın, gene ne var?” diye çıkışır Adam soruyu sorar:

“Her insan kanun kapısından içeri girmek ister. Öyleyken, neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı?”

Yaşlılıktan adamın kulakları sağırlaştığı için kapıcı bağırır:

“Senden başka kimse bu kapıdan giremezdi,” “ çünkü bu kapı sadece senin içindi “

“Gideyim de kapatayım bari! “

——

- Neyle suçlanıyorum?

 – Bunu söyleme yetkim yok

- Şef

- Evet.

-Neyle suçlanıyorum?

- Temel haklarıma tecavüz ettiniz.

- Yavaş, not alıyorum. Avukat tutacağım. Aile dostumuz olan ünlü bir avukat var. Bizi mi suçluyorsunuz?

 Evet. Ayrıca benden rüşvet istediler. Arkadaşınız Bn. Burstner geliyor. Arkadaşım sayılmaz. Bundan size neyse,  Parmak izi almayacak mısınız?

 – Karakolda alırız.

- Karakolda mı?

 Şikâyette bulunmayacak mıydınız?

 Boş verin. Artık kaydettim. Tehdit kelimesini kullanmışsınız.

- Hayır.

- Pornografo nedir?

 Hiç bir anlamı yok. Yanlış anlaşılmış. Hayır kalın, Bn. Grubach. Bütün bunlar yazdığım raporda iyi bir izlenim bırakmayacak. Adamlarımın şu kelimeyi yazmasına engel olmak istemişsiniz. Yanlış yazdılar da ondan engel oldum. Ovular ne anlama geliyor?

 Böyle bir kelime yok. Bn. Grubach’ın kocası dişçiymiş. Sizinle ne ilgisi var?

- Evet yok.

- O halde neden söylediniz?

 Odamdaki ovular şekli açıklamak için. Ovular şekil. Bunları cidden yazıyorsunuz. Rapor rapordur. Ama sizin lehinize olmayacak. Bu gereksiz ifadeleriniz yüzünden kötü bir izlenim bırakacaksınız

Masasından bir şey eksilse, öğretmen sorardı:

“Kim aldı?” Suçluluk duygusundan kıvranırdım. Masadan bir şey kaybolduğundan haberim bile yoktu oysa kimse masum değildir. Azizlerin bile aklını şeytan çeler.

Neyle suçlanıyorsun?

 – Söylemediler. Tutuklandığını söyledin ya.

- Öyle dediler.

- Suçun ne?

 Söylemediler. Tek bildiğim sorgulama komisyonuna çıkacağım.

- O halde durum ciddi.

- Galiba öyle.

- Bunu söylediler mi?

- Hayır. Belki de sana şaka yaptılar. İlkin benim de aklıma bu geldi.  büroda şakacı kimseler var. Eşek şakası. Ama emin değilim. Moralim ne kolay bozuluyor. Amaçları da bu. Ne aptalım. Mutlaka birşey yapmışsındır.

- Lütfen böyle söyleme.

- Biri iftira atmış olmalı.

- Dedikoducu kimseler var.

- Neden?

 – İş dedikoduları.

- Nasıl yani?

 Benim durumumda biri için.

- Hiç bilmiyorum.

- Sen politik suçlu musun?

 – Hayır, değilim.

- Sakın beni bulaştırma. Ben suçlu değilim. Sen suçlusun. Odamda ne arıyorsun sen?

 – Siz çağırdınız.

- Hiç de değil. Sorunların varsa üzüldüm. Ama beni karıştırma. Çok uğraştım, ama dinlemediler. Annenizin fotoğrafına dokundular.

- Annenizin.

- Kim dokundu?

—–

Lütfen kürsüye çıkın.

- Boyacı mısınız?

 – Hayır. Sorgu yargıcının sorusu bu mahkemenin saçmalığının bir kanıtıdır. Sorgu yargıcının elindeki not defteri sözlerimi doğrulayacaktır. İşte sayın Yargıç’ın evrakları. Bana yapılanlar önemli değil  ama başkalarına nasıl davranıldığının kanıtıdır. Onlar hesabına buradayım, kendim için değil. Kendini ön plana çıkarma. Tutuklandım. Belki de bir boyacıyı tutuklayacaklardı. Yanlışlıkla beni tutukladılar. Benim kadar suçsuz biriydi o da Ajanlar beni soydu gömleklerimi çaldılar. Katlandım.  Tutuklama nedenimi sordum onlara  Ne cevap verdiler dersiniz?

 Şef burada olsaydı sözlerimi doğrulardı  Ne cevap verdi dersiniz?

 “Bilmiyorum” Yargıç salondaki adamına gizli bir işaret verdi. Bu işaret ne anlama geliyor?

 “Alkışlayın” mı “Islıklayın” mı?

 Sayın Yargıca izin veriyorum.  adamlarına açıkça emretsin  Hiç kuşku yok tutuklamamın ardında büyük bir örgüt var. Öyle bir örgüt ki  hizmetinde görevliler, polisler, şefler ve hatta cellâtlar var. Demek hepiniz memursunuz. Ahlaksızlar sürüsü! Bir grup alkış tuttu  Diğer grup ıslık çaldı. Çekilin yolumdan. Suçsuz insanlarla eğlendiniz. Adalet peşinde olduğunuzu zannetmemle eğlendiniz. Bir dakika. Şunu bilin ki  Bugün, sorgulamanın size sağlayacağı avantajlardan kendinizi yoksun bıraktınız. Bekle de gör.

Davanı merak ediyordun değil mi?

- Makineye sor.

-İzin vermezler. Sen bir yolunu bulursun?

 Ona ne soracağım ki  Daha suçumu bile bilmiyorum. Sen de makineye sor. Veriye ihtiyacı var. Ekonomik, psikolojik  Gene de yanıt veremeyebilir. kişilik testi yapmalı.

- Sonsuz bilgiye ihtiyacı var.

—-

Yeğenim. Josef K. Kim?

 Demek buraya geldin. Güç fakat ilginç bir dava.

- Yanına git Josef.

- Davamı duydunuz mu?

 – Özür dilerim. Anlamadım.

- Asıl ben anlamadım. Davanız hakkında görüşmeye gelmediniz mi?

 Tabii ki. Neyin var senin?

 Bay Hassler davamı önceden duymuş. İlginç davalar mesleki çevremizde tartışılır. Hele bir de  dava bir dostun yeğeni ile ilgiliyse

- Gayet mantıklı. Demek siz de mahkemenin bir parçasısınız. Yargıçları tanıyor musunuz?

 Düşmanı tanımak gerek değil mi?

 Bence avukat haklı. Son günlerde mahkemeye gidemiyorum. ama mahkemedeki dostlarım beni ziyaret ediyor. Her akşam bir ikisi gelir. Tam şu anda  onlardan biri beni ziyaret etmekteydi. Siz gelmeden önce kendisiyle davanız hakkında konuşuyorduk. Çekingen bir tabiatı olduğundan sandalyesini şu köşeye çekti. Mahkemenin Katip Şefi ile tanışın.

- Resimdeki mi?

 – Benim yargıcım belki budur.

- Onu tanıyorum. O kadar uzun değil. Kısa boylu. Neredeyse cüce. Buradaki herkes gibi gösteriş düşkünü. Ben de öyleyim. Beni daha çok sevmeni istiyorum. Yüksek mahkeme yargıçları buraya gelir mi?

 Hayır. O sadece bir sorgu yargıcı. Yüksek mahkeme yargıçları kendilerini iyi saklıyorlar. Bu taht uydurma. Gerçekte bir mutfak sandalyesinde oturuyor.

Uzlaşmacı olmalısın. Uzlaşmacı değil miymişim ben?

 Daha neler!  İlk fırsatta itiraf etmelisin. Kanunun pençesinden ancak böyle kurtulabilirsin.  ve başkalarından yardım almalısın.

Bunlar kanun kitapları olmalı. Eminim kimse okumuyordur. Amma da pismiş! Gerçekten de pis. Beni yargılayanlara da bak!

Hiç bir şeyden korkmam. Ama onların nüfuzu var. Onlardan çekiniyorum çünkü  bana karşı önyargıları var. Kimseye karşı önyargıları yoktur. Ben öyle düşünmüyorum.

- Sen burada ne arıyorsun?

 – Bekliyorum. Neyi?

 Uzun zaman önce dilekçe vermiştim.

- Hala yanıtı bekliyorum.

- Dilekçe vermekle davan ilerlemeyecek.

- Öyle  ama dava bu.

- Ben de sanığım. Dilekçe falan vermiyorum. Ne yararı var?

 Bilemiyorum  Tutuklu olduğuma inanmıyor musun?

- Sen diyorsan öyledir.

- Neden şüphelendin?

 Beni kim sandın?

 Yargıç falan mı?

Bağırmayın! Müfettişleri başımıza toplayacaksınız.  ya sizi görürlerse  onlara ne diyeceksiniz?

 – Onlardan kaçan yok.

- Ne diyeceksin ki onlara?

 – Gerçeği  Bu mahkemenin içinin de dışı gibi  iğrenç olup olmadığını merak ettiğimi söyleyeceğim ve artık öyle olduğunu biliyorum ve buradan bir an önce gitmekten başka isteğim yok.

Bir resim üzerinde çalışıyorum. Daha bitmedi.

- Bir yargıç olmalı.

- Yargıç uzmanıyım. Şu neyi simgeliyor?

 – Belli değil mi?

 Adaleti.

- Evet. Belli. Gözlerinin bağlı olmasından anlaşılıyor. Ama neden kanatları var. Benim fikrim değil. Öyle yapmamı istediler. Adalet kaya gibi sağlam olmalı. Ama bu kanatlarla dengesini kaybedip şaşırmaz mı?

 Adalet tanrıçası ile zafer tanrıçasını birleştirmemi istediler.

- Peki, sizce bu neyi simgeliyor?

 -Av tanrıçasını.

Her şey mahkemeye aittir. Ama perde arkasında başka işler döner. Ne tür bir aklanma istiyorsunuz?

 Sözde aklanma, gerçek aklanma, sürüncemede bırakma?

 En iyisi gerçek aklanmadır, ama benim nüfuzum buna yetmez. Hayatımda hiç bir gerçek aklanma vakası ile karşılaşmadım. Pencere yok mu burada?

 Aralıklardan hava geliyor  ama isterseniz  şu arkadaki kapıyı açabiliriz. Resmini yaptığım yargıç oradan gelir. Stüdyoda olmam diye ona bir anahtar vermiştim. Ben uyurken gelir daima. Uyanıp yargıcın giyinmesini gözlerim  Görmeye değer manzaradır. Tunç zırhını kuşanıp yatağın etrafında yürür.

- Ceketini çıkardı.

- Senin resmini  yapacağımı sanıyorlar.

- Öteki seçenekler neydi?

- Gerçek aklanma dışındakiler mi?

 Sözde aklanma ve Sürüncemede bırakma. Başınız mı dönüyor?

 Burası çok sıcak. Kapıyı açarsak cadılar içeri dolar.

- Hayır. Açmayın.

- Sözde aklanmada sizin masumiyetinizi beyan eden bir belge hazırlarım. Bunu tanıdığım bütün yargıçlara imzalatırım. En başta da resmini yaptığım yargıca  Ona senin masum olduğuna dair kişisel garantimi veririm. Ya inanmazsa?

 Mümkündür. Ama karamsar olmaya gerek yok. Çoğu inanacaktır.

- O zaman özgür olacak mıyım?

 – Sözde özgür olacaksınız. Biz en önemsiz yargıçları tanırız. Kesin aklanma kararını yalnızca yüksek mahkeme verir.

- Yüksek mahkemeye nasıl ulaşırım?

 – Yüksek mahkeme bizlere kapalıdır. Yüksek mahkemenin nasıl iş gördüğünü kimse bilmez. Bilmek de istemeyiz. Umarım anlıyorsunuz. Hayır anlamıyorum. Sözde aklanma kararı ile davadan kurtulursunuz.  elde edilen özgürlük belirsiz bir süre içindir. Kesin bir özgürlük sayılmaz. Kesin aklanmada bütün dava dosyaları ve belgeler yok edilir. Ama sözde aklanmada dosyalar yok edilmez. Mahkemenin çeşitli düzeyleri arasında gider gelir.

- Bütün çabalar boşuna mı yani.

- Öyle. Sözde aklanma kararı çıkar, eve gidersiniz bir bakarsınız ki tutuklama görevlileri sizi beklemekteler. Ama ikinci bir aklama kararı çıkarmak mümkündür. Bu da kesin aklanma olmaz değil mi?

 İkinci aklanmayı üçüncü tutuklama izler.

-  sonra üçüncü aklanma ve tutuklanma

- Vesaire  Sürüncemede bırakmayı da anlatayım mı?

 Bilemiyorum. Sürüncemede bırakmada sürekli olarak dikkatinizi davaya vermelisiniz  Sorgulamalar, ifade vermeler, temyizler  tekrar sorgulamalar, testler

- Gidiyor musunuz?

 – Sonra gene gelirim.

- Hangi aklanmayı seçtiniz?

Sanık Josef K mısınız?

- Evet benim. Davanız kötü seyrediyor. Daha ilk savunmamı yazmadım ki. Kişiler suçsuzluğu ispatlanıncaya kadar suçlu sayılır. Ama ben suçlu değilim. Bir insan insan olur da nasıl suçlu olabilir. Hepimiz insan değil miyiz?

 Suçlular böyle söyler hep. Şimdi ne yapacaksın?

 Daha fazla yardım bulacağım.

- Yardım mı?

 – Daha bütün imkânları tüketmedim. Herkesten yardım bekliyorsun, özellikle de kadınlardan. Kadınların mahkeme üzerinde etkisi var. Sorgu yargıcına baksanıza  Kadın görünce mahkemeyi erteliyor. Mahkemenin bu yönünü bilmiyordunuz değil mi?

 Kapı nerde?

 İşe geç kalacağım. Ben bankanın baş şefiyim  Josef. Burada ne işin var?

 Yoksa kilise de mi mahkemeye bağlı?

- Hasta yatağımdan kalktım.

- O halde oraya geri dön. Kendini savunabileceğini mi sanıyorsun?

 Başka seçeneğim yok. Direneceğim.

- Mahkemeye mi direneceksin?

- Bu da ne?

 – Vaaz için kullanılan bir araç.

- Bıktım bunlardan. Mahkeme yazmalarında senin gibilerin durumuyla ilgili bir mesele anlatılır. Kanun kapısında bir kapıcı beklemektedir. Taşradan bir adam gelir ve bu kapıdan içeri girmek ister. ama kapıcı adamı içeri bırakmaz.

- “Sonra geleyim mi?

” diye sorar adam.

- Gene mi aynı hikâye  Adam bütün hayatı boyunca bekliyor. Tam öleceği zaman kapıcı adama gerçeği açıklıyor. Kapıcı adama der ki: “Kimse bu kapıdan içeri giremezdi ” “Bu kapı sadece senin içindi. Gideyim de kapatayım bari! ” Bazı yorumculara göre adam kapıya kendi isteğiyle geliyor.

- Demek kapıcı adama yalan söylemiş. Doğru olması önemli değil. Bu bir mecburiyet. Ne zavallıca. Yalanı gerçeğin üstüne yerleştirmek.

Mahkemeye direnmekle eline ne geçecek?

 Deli olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyorsun?

 Deli numarası yapma. Bırak şu komplo teorisini.

- Ne komplosuymuş bu?

- Baskı ve kovuşturma fantezileri.

- Evet.

- Şehit rolü oynamıyorum ben. Kendini toplumun kurbanı olarak görmüyor musun?

 Ben toplumun bir üyesiyim. Demek deli numarası yaparak  kurtulmaya çalışıyorsun.

- Bence mahkeme beni deli olduğuma inandırmak istiyor. Evet. İşte komplo bu. Bana dünyanın saçma ve çıldırmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Saçma, kaotik, biçimsiz, absürt  Tamam, davayı kaybettim. Ne olmuş! Siz de kaybettiniz. Her şey kaybedildiyse ne olmuş yani! Demek bütün evren çıldırmış.

- Hala gerçeği göremedin mi?

 – Elbette. Ben suçluyum. Ben de oğlum. Ben senin oğlun değilim. Bıçağı kapıp kendim yapayım diye bekliyorsunuz. Kendiniz yapmak zorundasınız. Siz. Sizi korkaklar! Beni öldürmek zorundasınız.

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

ekümenopolis

Yönetmen: İmre Azem

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2011 (93 dk)

Vizyon Tarihi: 4 Mayıs 2012 Cuma

Yapımcı Firma: Kibrit Film

Yapım Ülkesi: Türkiye, Almanya

Resmi Site: www.ekumenopolis.net/

Dağıtıcı Firma: M3 Film

Filmin Özeti

Her açıdan gittikçe büyüyen, ne büyümesi ne de nüfus artışı durdurulamayan bir şehir İstanbul. 1980’de yapılan ilk metropolitan planlamasında kentin kaldırabileceği nüfus 5 milyon olarak belirlenmişken bugün İstanbul 15 milyonu aşan nüfusuyla, halen önlemeyen bir artışın ve iştah kabartan yeni uydu kentlerin merkezi konumunda.

İmre Azem imza attığı bu ilk uzun metrajlı belgeselinde, seyircileri yıkık gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin zirvesine, son yılların büyük projesi Marmaray’dan ihale aşamasındaki üçüncü köprü projesine kadar İstanbul’un yeni rant mekanlarını, ve tüm bu senaryolar arasına sıkışan kent insanlarını beyazperdeye taşıyor.

2011 Saraybosna İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülen film gezdiği çeşitli festivallerden sonra ticari vizyonda da gösterime girecek.

ELEŞTİRİLER

Ekümenopolis’in Ardı

Ekşi Sinema/ 6 Haziran 2012
Asri Zaman 23 Mart 2013

Bu yazı ikisi de önemli ve değerli olan iki filmin birbirini tamamlayıcı özellikleri düşünülerek kaleme alındı. Yazının konusu olacak iki eserden ilki İmre Azem’in Ekümenopolis’i (2010) ve Gary Hustwit’in Urbanized (2011) adlı filmi.

2012’nin başından bu yana yürütülen fon toplama mekanizmasının, katılınan festivaller ve çeşitli kurumlarda yapılan gösterimler neticesinde kulaktan kulağa yayılmasının ve internette fragmanının sıklıkla paylaşılmasının neticesinde Ekümenopolis, Mayıs ayında İstanbul Cine Majestik ve Ankara Kızılırmak Sineması’nda gösterime girdi. Halen izleyici bekleyen filmin gösterimiyle birlikte son derece dikkat çektiğini ve hem akademi hem de aktivizm çevrelerinde destek bulduğunu, insanların Facebook ve Twitter’dan filmin izlenmesi için çağrılarda bulunduğunu gözlemlemek mümkün. Hatta filmle ilgili olarak çeşitli dergilerde ve gazetelerde, internet sitelerinde eleştiri yazılarının ve filmin yönetmeniyle yapılan görüşmelerin ard arda yayınlanması, kentsel dönüşümün görsel tezahürüyle ilgili tez yazan bir yüksek lisans öğrencisi olarak bulunmaz bir hazineye konmama vesile oldu. Tezime başladığım sıralarda filmle ilgili bulabildiğim çok az kaynağa kendim katkı yapmaya çalışıp [1] kara kara düşünürken, sayısına yetişemeyeceğim kadar bilginin bir anda kucağıma düşmesi, bilmediği bir akrabasından yüklü miktarda miras kalan kurmaca film karakterlerinden biri gibi hissetmemi sağladı kısa bir süreliğine.

Ekümenopolis’in son aylarda İstanbul’un, süregelen kentsel dönüşüm ve 3. köprü projeleri ve bunların yanında tarihi kamusal alanların yıkılıp şehrin dokusuna zarar verilirken rantsal dönüşüme meydan bırakacak uygulamalara gebe kalmasına karşı ses çıkarmak amacıyla yapılmış bir film olduğunu yönetmeni defalarca dile getirdi bu güne kadar. Filminin aktivizmle doğrudan bağlantılı olduğunu, kentlerin yapılandırılması ve yeniden üretilmesinde sakinleriyle ortak hareket edilmesi gerektiğini ve kentler üzerine yapılacak her türlü politikanın kamusal alanda tartışılıp üzerinde yaşayan insanlarca karar alınması gerektiğini söylerken de, filminin bu sürece hizmet etmesi için çekildiğini üstüne basa basa söyledi. Bu noktaya kadar filmin, izleyen insanların büyük bir kısmında “İstanbul elden gidiyor, bir şey yapılmalı” hissini çoğunlukla uyandırdığını son bir ay içerisinde gözlemlediğimi söylemeliyim. Yalnız filmin aktivizmini, ekibin duruşunu, yaptıkları işteki yetkinliklerini ve endişelerini saygıyla ve dostça selamlamakla birlikte; sosyal bilimler perspektifinden bakıldığında bazı noktalarda eksiklikleri olduğunu düşünüyorum.

 Bu eksiklikleri üç başlıkta incelemek mümkün: İlki, filmin baştan sona oturtulduğu didaktik yapı. Film İstanbul’un özellikle 1980 sonrasında neoliberalizm sürecinde tüm dünyayla birlikte geçirdiği dönüşümü anlatırken, yönetmenin “araştırmamı görsel olarak aktarmak istediğimden film yaptım” demesi üzerine, görüştüğü akademisyenler ve uzmanların görüşlerini filminin merkezine alıyor. Öyle ki; filmi defalarca izlemiş bir insan olarak, uzman görüşleri çıkartılsa filmin anlatımında ve yapısında sorunlar yaşanabileceğini düşünüyorum. Oluşturulan öğretici yapı, yönetmenin süreci bilmeyen bir insana 90 dakikada olayı anlatmak ve “öğretmek” için kullandığı bir araca dönüştüğü [2] için de, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimlerde son yıllarda üzerinde çok tartışılan “araştırma alanında araştırmacı ve araştırılan arasındaki güç ilişkisi” meselesini ıskalıyor. Bu mesele sosyal bilimlerde araştırılan öznenin sürece halihazırda güçsüz başlamasından ötürü araştıranın sahaya daha eşitlikçi bir yerden girmesi desturuna son yıllarda daha çok sarılmış vaziyette iken film bunu hesaba katmıyor.

İkinci olarak film, İstanbul’un halihazırda çok fazla olan sorunlarının hepsine yetişmeye çalışmaktan dolayı odak noktasını bulamıyor ve oluşturamıyor. 90 dakika boyunca filmi izlerken kentsel dönüşümden 3. köprüye, Avrupa’daki sosyal konut projelerinin tarihinden(ve bu tarihin TOKİ konutlarına anakronik olarak bağlanışından) Türkiye’deki inşaat ve otomobil sektörünün güç kazanışına kadar 90 dakikaya sığmayacak bir sürü konuyu irdelemeye çalışıyor. Bütün ilmeklerin birbirine bağlı olduğu bir örgü gibi düşündüğü şehrin büyük bir mekanizma içinde devinip durduğunu göstermek istemesi kesinlikle takdire şayan bir çaba; fakat ağırlık merkezi bir odağa tutturulmuş olsa idi, karşımıza bizi bu kadar yoran bir belgeselden ziyade daha konsantre bir yapım çıkabilirdi.

Son nokta olarak da; İstanbul’un ve kentsel dönüşümle ilgili olarak gösterilen üç yerleşim biriminin (Ayazma, Başıbüyük ve Sulukule’nin)mahalli, sosyal ve demografik yapıları, ancak bu semtler hakkında bilgi sahibi olan kişilerin bileceği türden imâ edilen, yukardan bir bakışla incelenmiş. Böyle olunca da kentsel dönüşümün İstanbul’daki her semtte benzer ve gitgide homojen bir yapıya büründüğü, mahallelerdeki nüfusun kendi içindeki güç ilişkilerini, bölgelerde nüfusun büyük bölümünü oluşturan kesimin göç hareketlerini ve etnik kökenlerini dile getirmediğini gözlemlemek ve bu konuda yüzeysel kaldığını söylemek elzem hâle geliyor.

Yazının başlarında belirttiğim üzere; bu üç husustaki eksiklikleri bir kenara bırakırsak; belgeselin, Türkiye özelinde belgesel türünün hak ettiği değeri ve ilgiyi göremediği dönemlerden geçerken kamusal fonla gösterime girmiş olmasını, izleyicileri başından beri yapmak istediği şey olan kışkırtmayı son derece iyi bir şekilde kotardığını ve aktivizminin hakkını, başlangıç seviyesinde, verebildiğini söylemek boynumuzun borcu. Bununla birlikte, aktivizmin belgeselle birleşmesinin ne kadar büyük sonuçları olabileceğini deneyimlemek için Ekümenopolis’in bir adım ötesine geçebilmiş bir belgeseli, Gary Hustwit’in Urbanizedadlı belgeselini dillendirmenin gereği geldi de geçiyor bile. [3]

Hustwit 2011 yılında bir üçlemenin parçası olarak çektiği bu filmde [4], kentlerin nasıl tasarlandığını kendine şiar edinmiş ve yola çıkmış. 85 dakikalık film; kent tasarımının gerçekleşmesinde gerekli ve birbirine bağımlı olarak rol alması gereken unsurları kamu desteği, devlet girişimleri ve mimari ve şehir planlaması olarak tanıtıyor. Bu unsurların kimi zaman birlikte hareket edip kimi zaman da birbiriyle mücadele içinde olarak kentlerin oluşma sürecine doğrudan katıldıklarını belirten uzman görüşlerinin ışığında; dünya üzerinde çok sayıda büyük kentin özgün özelliklerini kent sakinleri, uzmanlar ve politikacılar üçgeninde hareket ederek irdeliyor. Bu noktaya kadar filmin yapısı Ekümenopolis’le benzerlikler taşısa da filmin yapısına güç veren iki önemli etken devreye giriyor: birincisi; Mumbai’den, Santiago’ya, Brasilia’dan Phoenix’e ve Pekin’e kadar pek çok şehir gezen ve oldukça fazla kişiyle görüşme yapan yönetmen, her şehrin özgün haline ve yapısına olabildiğince ekonomik bir şekilde yer veriyor ve bütün bu şehirlerdeki yaşam koşulları, farklılıklarıyla birlikte bir bütünü tamamlayacak şekilde sunuluyor. Eldeki nebulavari malzemeden tutarlı ve içinde kaybolunmayan –böylelikle izlerken yorulunmayan- bir film çıkarken; ziyaret edilen her şehirdeki mevcut düzenin olumlu ve olumsuz taraflarından, didaktik bir yolla değil de farklı görüşler doğrultusunda, haberdar oluyoruz.

Filmin ikinci farklılığı; bahsi geçen şehirlerin ekonomik büyüme ve nüfus artışına ilişkin olarak devlet mekanizmalarıyla olumlu veya olumsuz şekilde şekillendirilmelerinin yanısıra, sakinlerinin bireysel ve kimi zaman müşterek katılımda bulundukları mahalle ya da semt bazlı kitlesel aktivist (ve direniş) hareketleri(ni) ekrana yansıtmadaki mahareti. Kentlerin sanıldığı ya da uygulanageldiği gibi her zaman tamamıyla politikacılar ve belli bir ekonomi pratiği üzerinden tasarlandığını iddia eden meta-anlatılara karşın; dünyanın farklı yerlerinde yaşayan kent sakinlerinin yaşadıkları ortamları değiştirmek adına giriştikleri mücadele ve edindikleri yaşam tarzlarını yansıtıyor. Bu mücadeleler kimi zaman devlet desteğiyle tasarlanan altyapısal değişikliklerle, kimi zaman da kişilerin yaşadıkları çevrede kendi rızaları ve istekleriyle başlattıkları hareketlerle gerçekleşiyor. Sözgelimi; Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da belediyenin bir hizmeti olarak yapılan Trans Milenio (İstanbul’un Metrobüs’üne karşılık geliyor) ulaşımının yanısıra halkla el ele verilerek bisiklet yollarının kullanımına teşvik etmek kentin alternatif ulaşım ağına ciddi bir katkı sağlamış. Yine Danimarka’nın Kopenhag şehrinde yıllardır süregelen bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması belediye destekli bir yapılanmayı işaret ediyor.

Bununla birlikte filmde, Kuzey Amerika’nın Georgia eyaletinde insanların sebze ve meyvelerini mahallelerinde kendilerinin yetiştirdiği ve bir pazar kurup paylaşıma soktuğu “yeşil halk bahçesi” şeklinde çevrilebilecek, kendini örgütleyen bir kent yaşamının temellerinin atıldığını görebiliyoruz. Ya da Almanya’nın Stuttgart kentinde “Stuttgart 21” adı verilen proje kapsamında şehrin demiryollarını düzenlemek için alınan ihale gereği şehrin yeşil alanlarının ve özellikle yüzyıllık ağaçlarının kesilmesine göz yummayan kent sakinlerinin direniş eylemlerini ve görüşlerini, proje yürütücüleriyle yan yana getiriyor film ve sürecin muhasebesini yapmayı izleyiciye bırakıyor.

Filmin en güçlü yanı şüphesiz; kentlerin tasarımının tepeden inme politikalar doğrultusunda ya da salt uzman görüşlerinin uygulanmasıyla değil, David Harvey’in tanımladığı haliyle “kent hakkı”nın kent sakinlerinin istekleri doğrultusunda, onların görüşleri ve halihazırdaki eylemleriyle desteklenmesi gerektiğini sade anlatımıyla gözümüze sokmadan verebiliyor oluşu. Direnişlerin ve olası olumlu değişimlerin filmdekine benzeyen ve hayal olmayacak kadar somut gerçekliklerde geçiyor oluşu gelecek için bize umut ve bir o kadar da şevk veriyor. Bu nedenle;İstanbul özelinde –şimdilik- Ekümenopolis’in açtığı değerli yolda ilerleyip Urbanized’ın gösterdiği hedefe durmadan yürümeye başlamak lazım, şimdi ve derhal!

Notlar:

[1] Altyazı dergisinin Kasım 2011’de çıkan 111. sayısında filmle ilgili olarak yazdığım yazıya bu linkten ulaşılabilir:http://docistanbul.blogspot.com/2011/11/altyaz-kasm-2011-docistanbul-sayfalar_15.html

[2] http://www.ntvmsnbc.com/id/25346073

[3] Bu filmle tanışmamın Mayıs ayında katıldığım bir sunumda bana konumla ilgili olarak önerildiğini, ve iyi ki önerildiğini, söylemeden geçmeyi istemiyorum.

[4] http://urbanizedfilm.com/about/

****************************

2-  Neoliberal kentleşmenin öyküsü: Ekümenopolis

Sevda Aydın

Her şey Dünya Bankasının Türkiye’den birkaç kenti metropolleştirmesini istemesiyle başladı. Ve İstanbul bu emre karşılık verilen ilk kurban kentimiz oldu. Önce gökdelenlerden oluşan ticaret merkezleri ardından, 2. köprü derken, hızla yüz değiştiren asude İstanbul, artan nüfusuyla da varoşlarını yarattı. Taşı toprağı altın İstanbul’un ne taşı ne de toprağı kaldı. Erguvan ağaçlarının, ormanlarının yerine ithal edilen gübrelerden yeşillendirme çalışmalarının gülünçlüğü kaldı. Bunlar elbette hepinizin senelerdir hayıflandığı şeyler. Şimdi durum çok daha vahim ve katmanlı.

Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında İstanbul, finans ve hizmet kenti olarak görülüyor, diğer dünya kentleri ile yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. Buna son örnek geçtiğimiz günlerde İstanbul’da açılan Trump Towers’ın alışveriş merkezi Trump Towers Mall oldu. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Buna bağlı olarak da sermayenin önüne engel olarak çıkabilecek hukuksal ve kamusal tüm denetimler yasa ve yetki değişiklikleriyle ortadan kaldırılıyor. Bu aynı zamanda kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. İşte ‘kentsel dönüşüm’ denen olgu da tam burada devreye giriyor. TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde ‘çılgın’ dönüşümler gerçekleştiriyor. Bu ‘vizyon’un oluşturduğu iş birliği, uyumsuz görünecek gecekondu halkını şehrin dışında kurulan yerleşimlere sürerek umutsuzluk ve çaresizlikle baş başa bırakıyor. Mahallelerimize giren buldozerlerin neden çıkmadıklarını son 10 yıldır sürekli sorguluyoruz. Bu sorulara biraz da olsa cevap olabilecek bir belgesel film önceki gün vizyona girdi. ‘Ekümenopolis’ neoliberal kentleşmenin hayatımıza yansımalarını, neden olduğu yıkımları ve bunların sonuçlarını ele alıyor. Ekümenopolis, 1967 yılında Yunan şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları gözönüne alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terim. 29 Nisan’da Taksim Gezi Parkı’nda sokak galası yapan belgesel, Beyoğlu Majestik ve Ankara’da Kızılırmak Sineması’nda gösterimde.

Ekümenopolis’in Yönetmeni İmre Azem kendisinin değil sadece filminden fotoğraf kareleri  paylaşmamızı arzu etti.

İstanbul’un ana sorunları; şehircilik, mimarlık, sosyoloji, ekonomi, ulaşım sürekli tartışılıyor. Bütün bunları bir belgeselle anlattınız. Nasıl gelişti bu proje?

Kentsel dokunun tahribatı, kentsel dönüşümle tehdit altındaki mahalleler, trafik sorunu… bunları ben sorun olarak görmüyorum. Bunlar aslında kent üzerinden dışa vuran sonuçlar. Sorunlar ise sistemsel olarak daha derinde duruyor. Ben böyle baktığım için filmi yaparken maksadım sistemsel bir eleştiri getirmek ve bunu kent üzerinden yapmak. Çünkü kent, hepimizin yaşadığı bir yer ve sistem içindeki bozuklukları, saydığımız dışa vurumlar sayesinde net ve fiziksel olarak gözümüzün önüne seren yerlerdir. Uzun süredir kentlerin üzerindeki tahribatı gözlemliyordum ama bunların altında yatan dinamikleri ortaya çıkarma isteği beni filmi yapmaya motive etti.

NEOLİBERAL KENTLEŞME MAHALLE KAVRAMINI YOK EDİYOR

İstanbul varoşlarındaki gecekondu yıkımları ve geleneksel mahalleden sınıfsal farklılıkları öne çıkaran mahalleleşmeye geçiş hızla yayılıyor. Bu sizce nasıl okunmalı?

Yaşadığımız neoliberal kentleşme süreci mahalle kavramını yok eden bir süreç. Mahalle bakkalıyla, manavıyla, kasabıyla, sokakta oynayan çocuklarıyla oluşan ilişkiler mekanıdır. Siz o mahalleyi yıkıp, TOKİ konutlarına taşıdığınız zaman bu ilişkileri koparmış oluyorsunuz. Yaşanan deneylerde de gördük bunu. Sulukule örneğin, bin yıllık geçmişi olan bir mahalle. Dünyanın neresinde bu kadar eski bir mahalle var! İnsanları bu geçmişten koparıp, dikilen binalarla ilişki kurmaya zorlayamazsınız. Neoliberal kentleşme sınıfsal ayrılıkları, mekansal ayrılıklara da çevriyor. Yani kenti mekansal olarak sınıflara bölüyor. Şehir planlamasına aykırı olarak yapılan bir gökdelenler eninde sonunda yıkılır. Bunu Çin’de, Avrupa’nın bazı kentlerinde görüyoruz. Bizim ülkemizde de kesinlikle olacak bu.  10-20 sene sonra gökdelen yıkmak büyük bir endüstri olacak. Gökdelen yıkımı üzerine uzmanlaşmış şirketler olacak.

ÜNİVERSİTELER DE MEDYA GİBİ BU SÜRECİN ORTAĞI

Filmden bir ayrıntıda; kentin birçok noktasında araba hurdalıkları görülüyor. Araba reklamları ve araba satışlarındaki patlamalar nihayetinde, kentin büyük araba hurdalıkları ile dolma  tehlikesinden bahsetmek için çok erken diyemeyiz o halde…

Bu artan araba sayısını işaret ediyor. İlk başta dediğim gibi, bunlar temel nedenlerin dışa vurdukları. Bu hurdalıklar neyin dışa vurumu? Başbakanımız övünerek meclis kürsüsünden rakamlar veriyor. ‘bizim dönemimizde günde 700 araç trafiğe çıktı.’ Bunu bir gelişmişlik göstergesi olarak söylüyor. Esas problem burada. Çarpık ve ilkel gelişmişlik anlayışında. Yapılan konut sayısını, satılan araç sayısını gelişmişlik göstergesi, hatta tek gelişmişlik kıstası olarak görürseniz, o zaman şehirler de hurdalığa döner. Buradaki bağlantı çok net. Çağdaş gelişmişlik anlayışı ülkedeki gelirin eşit bölünmesi üzerinedir. Ancak eşit ve adil bir gelir dağılımıyla daha yaşanılabilinir kentler inşa edebilirsiniz. TV ve gazetelerde her gün boy boy konut ve araba reklamı yer alıyor. Medyanın reklamdan geçindiği bir ortamda bu kentleşmeyi kim, nasıl eleştirebilir?

Medyanın tam manasıyla bir eleştirisi yok, mimarlar ya da akademisyenler içerikli bir eleştiri getiremediler…

Evet. Akademisyenler, üniversiteler bile kentsel dönüşüm konusunda belediyelerle ortak proje üretiyorlar. Üniversite çatısı altında bu sürecin bir parçası haline geldiler.

İMECE USULÜ BİR FİLM OLDU

Belgesel birçok festivalden ödül aldı. Neden vizyona bu kadar geç girdi?

Birinci neden Türkiye’deki sinema sektörünün tekelleşmesi. Büyük filmlerin şansı daha fazla Türkiye’de. İkinci olarak, belgesele olan önyargı etken. Türkiye’de belgesel; hayvan, börtü, böcek gibi algılanıyor. Belgeselin de seyredilebilir olduğu, geniş kitlelere hitap edebileceği pek kabul edilmiyor. Biz biraz bunu da yıkmaya çalışıyoruz. ‘İki dil bir bavul’ belki bunu biraz yıkmıştır. Bir de tabii maddi sebepler var. Sinemaya çıkmak karlı bir iş değil. Zaten biz maddi bir gelir bekleyerek yapmadık bu filmi. Ama bir çok insan destek oldu. İmece usulü bir film oldu diyebiliriz. Sadece sinemaya çıkabilmesi için kitlesel fonlama yöntemiyle bir fon oluşturduk. Masrafları da oradan karşıladık, ancak o zaman çıkabildi vizyona. 2 dijital kopya giriyor. Beyoğlu Majestik, Ankara Kızılırmak Sineması. Bizim için önemli olan bağımsız sinemalarda girmesi. AVM veya zincir sinema salonlarında girmek istemedik.

KİM POLİTİKACI, KİM SERMAYEDAR BELLİ DEĞİL

Ayazma’da ‘yaptım oldu’ diyen Ağaoğlu’yla bugün yıkım ekiplerini mahallelere götüren belediyelerin ‘yaptım oldu’ demeleri bir niyet birlikteliğini mi gösteriyor?

Bizim için önemliydi Ağaoğlu’nun belgeselde olması. Ayazma ve İstanbul özelinde yaptığı projelerle bu konun bir parçası durumunda. Küçükçekmece Belediyesi bize röportaj vermedi. Bizde en azından Ağaoğlu’nun görüşlerini almak istedik. Zaten protokolü beraber yaptıkları için sermaye ve politikacıları birbirinden ayırt etmiyoruz. Beraber hareket ediyorlar, bir ittifak var. Çizgiler de belli değil; kim politikacı? Kim sermayedar? Nişantaşı’nda yeni yapılan rezidans projesine baktığımız zaman ortaklarının tamamı milletvekili. Böyle içiçe geçmişlik var siyasetçilerle sermayeciler arasında.

AKM VE EMEK SİNEMASI MİSYONLARINA KAVUŞACAK

AKM, Emek sineması, Beyoğlu’nun eski binaları yıkım tehdidiyle birlikte yaşıyor. Kent hafızası bu yıkımlardan nasıl etkilenir?

AKM ve Emek sinemasında gördüğümüz şey, Türkiye’deki genel özelleştirme eğiliminin sanata yansıması, yani sanatın özelleştirilmesi. AKM ve Emek sineması kamusal bir mekan ve kamusal görevleri var. Buraları ticarileştirdiğiniz zaman işlevlerinden tamamen kopartmış oluyorsunuz. Demirören’in yanında bir AVM sinemasına dönüşecek Emek Sineması. Bütün tarihi değeri kaybolacak. AKM’e de X şirketinin toplantılarına salon olacak. Aslında bu salonların sanat üretmesi lazım. Ben bütün bunların geri dönüşü olacağına inanıyorum. Eninde sonunda bu misyonlarına tekrar kavuşacaklar.

Kaynaklar:

***************************

TOKİ’den hak sahiplerine aidat şoku! /29-08-2013

Ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak

Sulukule’de evleri yıkılan ve TOKİ-Özkar İnşaat ortaklığında yapılan yeni konutlarda hak sahibi olan ailelerin derdi bitmek bilmiyor.
Radikal’den Elif İnce’nin haberine göre yüz binlerce lira borca giren hak sahipleri, şimdi de aidat şokuyla sarsıldı. ‘Sulukule Toplu Konutları Site Yönetimi’nden ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak. Yine 96 metrekarelik daire için bir defaya mahsus olmak üzere 307 lira ‘ortak gider avansı’ istendi. Aidat içinde ‘site yönetimi hizmet giderleri, ortak mahal elektrik/su/bakım/onarım giderleri, 39 güvenlik personeli, 10 temizlik görevlisi, 3 idari ve 1 teknik personel hizmeti’ gibi masrafların yanında ‘çim biçme makinesi yakıt giderleri ve personel iş elbisesi giderleri’ de var. Bir defaya mahsus ödenmesi gereken ‘ortak gider avansı’nın içindeyse ‘Site yönetimi kuruluş giderleri, ofis ve merkezi demirbaşların alınması, yönlendirme tabelalarının kurulması, peyzaj malzemeleri, ortak alan bakımı için temizlik araç gereçlerinin alınması’ gibi maddeler sıralandı. Bilgi notunda aidat ödenmediği takdirde aylık yüzde 5 gecikme tazminatı uygulanacağı da yazılı. Siteyi 1 yıl boyunca TOKİ iştiraki Emlak Yönetim A.Ş. yönetecek.

Aidat bilgilendirme notunun ekinde bir de ‘anket’ çıktı. Anket formunda sitenin etrafının ‘jiletli tel çit ile çevrilmesi’ ve ‘güvenlik kamera sistemi kurulması’ için hane başına 1.435 lira masraf çıkarıldı. Hak sahiplerinin yüzde 70’i bu ödemeyi kabul ederse işlemlerin yapılacağı belirtildi. Şu anda sitenin etrafı derme çatma metal bariyerlerle çevrili, anahtarların teslim edildiği ilk günlerde evlerin su saatlerinin çalınması siteye yeni taşınanları ayağa kaldırmıştı.

‘Haciz gelecek’
Mahalledeki STK’lara göre, Fatih Belediyesi’nin TOKİ’yle yürüttüğü ‘yenileme projesi’ kapsamında Sulukule’de evi yıkılarak zorla tahliye edilenlerin sayısı 3 binin üzerindeydi. Fatih Belediyesi’nin son verilerine göre 575 konut+ 60 bağımsız bölümden oluşan sitede 199 Sulukuleli hak sahibi oldu. Şimdi onlar da mağdur.

‘Sanki ölü şehir’

Doğma büyüme Sulukuleli Çetin Acar, yüz binlerce liralık borcu ödeyemeyeceğinden ve evine haciz geleceğinden endişeli: “Sulukule’de 2 katlı evimizi yıkıp yerine buradan iki daire verdiler. ‘Sizi sıkıntıya sokmayacağız, sosyal proje olacak’ dediler, kabul ettik. Eşimle 1100 liralık emekli maaşımızla rahatça geçiniyorduk, şimdi 2 maaş da bu evlerin borcuna gidiyor. Dairelerden birini ödeyemeyeceğimizi anlayınca satılığa çıkartdık ama 2 aydır kimse talip olmadı. Evlerin birine 180 bin lira borcumuz var, bu gidişle haciz gelecek. Bize muazzam bir kazık atıldı. Doğma büyüme Sulukuleliyim, herkesi tanırdım. Dün saydım, tanıdığım 7 kişi kalmış sitede. Binalar bomboş, sanki ölü şehir. Geçenlerde biri komşunun dairesini kiralamak için geldi, ‘Güvenlik bile yok, ben çocuğumu buraya nasıl bırakırım’ dedi gitti. Kameralar, çit gerekli olabilir ama ödeyemeyeceğim için istemedim.”

Yeni konutlarda 2 aydır yaşayan Mehmet Aksu “Aidatlar 1 Ağustos’ta başlamış ama hâlâ sokağın elektriği yanmıyor, çöpler alınmıyor. Bu sitede ne havuz, ne yeşil alan, ne de sosyal tesis var. Anca çöpü alacak, merdivenleri silecek. Bize sunulan hiçbir hizmet yok. İstanbul ’un neresinde böyle aidat ödeniyor? Bunun neresi sosyal proje?” diye isyan ediyor.

İsmail Gani emekli maaşıyla evlerinin borcu ve aidatını ödemenin olanaksız olduğunu anlatıyor: “Sulukule’de iki katlı eski evimizde çoluk çocuk yaşarken ne kira ödüyorduk, ne de tek kuruş borcumuz vardı. Şu anda toplam borcum 270 bin lira. ‘Emekli maaşıyla bu borcu nasıl ödeyeceğiz’ derken bir de bu aidat çıktı başımıza. Geçen ay evlerden birinde yangın çıktı, yollar o kadar dar ki itfaiye makinesi giremedi, dubaları yıktı. Şimdi yolu yeniden yapıyorlar. Bütün hatalarının bedelini biz mi ödeyeceğiz? 39 güvenlik görevlisi alacaklarmış. Madem siteyi dikenli telle çeviriyorsun o kadar güvenliği ne yapacaksın? Amaç bizi borca batırıp buradan kovmak.”

Havuzlu sitelerde bile 2+1 daire aidatı daha ucuz. Çim biçme aleti yakıtı, jiletli tel masarafı şaşırttı.
Gaziosmanpaşa Avrupa TEM kOnutları: 110 lira
Esenyurt Milpark. 175 lira
Soyak Olimpiakent: 170-190 lira
Beylikdüzü Carmen: 175 lira
Sulukule: 230 lira

http://www.muhalifgazete.com/haber/77225/tokiden-hak-sahiplerine-aidat-soku.html

*****************

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film


Yönetmeni: Andrzej Wajda

Türü: Dram

Yapım Yılı: 1988

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 24 Şubat 1988

Senaryo yazarı: Fyodor Dostoevsky, Edward Zebrowski, Andrzej Wajda

Görüntü Yönetmeni: Witold Adamek

Müzik: Zygmunt KoniecznyTür : Dram

Süre : 116 dakika

Oyuncular: Isabelle Huppert, Jutta Lampe, Philippine Leroy-Beaulieu , Bernard Blier, Jean-Philippe Écoffey, Laurent Malet, Jerzy Radziwilowicz, Omar Sharif, Lambert Wilson, Philippe Chambon, Jean-Quentin Châtelain, Rémi Martin, Serge Spira, Wladimir Yordanoff, Zbigniew Zamachowski, Piotr Machalica, Bozena Dykiel, Bogusz Bilewski, Stanislaw Górka, Ryszard Jablonski, Józef Kalita, Eugeniusz Kaminski , Jerzy Klesyk, Jaroslaw Kopaczewski, Helena Kowalczykowa, Krzysztof Kumor, Tadeusz Lomnicki, Beata Niedsielska, Witold Skaruch, Alina Swidowska, Pawel Szczesny, Tadeusz Wludarski, Grzegorz Wons, Wojciech Zagórski

Film Özeti:

1870 yılı Rusya için bir yıkım ve anarşi yılı olacaktır. Bir grup genç devrimci, ülkede yeni bir düzen kurmak için planlar yapmaktadır. Kanlı devrim söylentileri halkta tedirginlik yaratmıştır. Bu belirsizlik ortamında, grup üyelerinden Şatov adlı bir matbaacı örgütten ayrılmaya karar verir. Ancak örgüt lideri Pyotr’a göre Şatov’un öldürülmesi gerekir. Onun gözünde bu ölüm, örgüt içindeki bağı güçlendirecek eşsiz bir fırsattır…

Oscar ödüllü yönetmen Andrzej Wajda, Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Ecinniler”den uyarladığı bu filmde, iki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Ömer Şerif’i bir araya getiriyor. Ecinniler’deki politik dramın odak noktasını, Dostoyevski’nin eserinde olduğu gibi, nihilizm ve ateizme duyulan tepki oluşturuyor…

Roman Hakkında

Ecinniler (Rusça: Бесы, Besi), Fyodor Mihayloviç Dostoyevski‘nin 1872 yılında yayımlanmış romanıdır. Türkçeye Cinler adıyla da tercüme edilmiştir.

Siyasi bir roman olan Ecinniler 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanı üzerindeki etkilerini ele alır ve de eleştirir.

Dostoyevski kitabı 1870 ile 1872 yılları arasında Sibirya sürgününden döndükten sonraki dönemde yazmıştır. Bu nedenle Dostoyeski’nin son yıllarındaki muhafazakâr görüşleri kitapta fazlasıyla hissedilir. Kitapta sosyalizm ve nihilizm gibi aşırılıkçı ideolojilerin toplumsal yapı üzerindeki tahribatlarını ortaya koymaya çalışır.

 Romanın Altyapısı

Dostoyevski Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı yapıtı ile uğraşırken, yazarı çok etkileyen bir olay gelişir. Rusya’daki nihilist gruplarından birinin başında bulunan Sergey Neçayev, kendi grubundan biri tarafından hiçbir yerden emir almaksızın ekibini kendi düşüncelerine göre yönettiği konusunda bir iddia ile itham edilir. Bunun karşısında Neçayev bu suçlamanın sahibini öldürterek bir havuza attırır. Ülke çapında farklı görüşlerden birçok kişinin tepkisini toplayan olay, Dostoyevski’yi de uğraştığı yapıtına Neçayev’i temsil edecek bir karakter ekleyerek protesto etmeye iter. Böylece eklenen Pyotr Stepanoviç karakteri ile birlikle yapıt Ecinniler başlığı ile yayınlanır.

Karakterler

  • Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin romanın ana karakteri. Çelişkiler, bunalımlar ve vicdan azabı içindeki Stavrogin anlaşılması oldukça zor bir karakterdir.
  • Stepan Trofimoviç Verhovenski entelektüel bir baba karakteri. Tanrıtanımaz olmasına rağmen nihilizm, ateizm gibi akımların karşısında duran Stepan Trofimoviç yıllarca Stavrogin’in hocalığını yapmış, Stavrogin’in annesi Varvara Stavrogina’nın kanatları altında yaşamıştır.
  • Pyotr Stepanoviç Verhovenski Stepan Verhovenski’nin oğlu. Rus devrimine gönülden bağlı ve Avrupa’dan gelen emirlerin uygulanması için canla başla çalışan bir nihilist gibi görünse de ütopik bir fikri kendi başına uygulamaya çalışan bir iktidar düşkünüdür. Dostoyevski’nin gerçek hayattan aldığı Sergey Nechaev in romana adapte edilmiş halidir.
  • Varvara Petrovna Stavrogina Stavrogin’in annesi, eski general karısı. Ölen kocasının rütbesi ve geniş mal varlığı ile şehirde oldukça nüfuzlu bir kimliğe sahiptir. Dindar bir hristiyan ve sağlam bir karakterli bir anne figürü sergilemesine rağmen, o da daha sonra şehirdeki herkesin gözünü boyayan eğlencelerin ve materyalist düşüncelerin esiri olmaktan kendini alamayacaktır.
  • İvan Şatov Varvara Stavrogina’nın eski serflerinden birinin oğlu. Varvara Stavrogina’nın koruyucu ve otoriter karakteri ile yaptığı tüm çağrılara karşı gelip, Stavroginler’in evinde yaşamaktansa, Avrupa‘da sefalet içinde yaşamayı tercih etmiş, Stavrogin ile dostlukları sonucunda edindiği Panslavist düşüncelerin ve daha sonra bir arayış içindeyken kolunu kaptırdığı nihilist gruplar arasında kalmıştır. Gerçek hayatta Sergey Nechaev tarafından öldürülen üniversite öğrencisini temsil eder.
  • Yüzbaşı Lebyadkin kentte yaşayan bir emekli asker. Sık sık içen ve kız kardeşi Lebyadkina’yı döven Yüzbaşı’nın daha sonra Stavrogin ile bir alakası ortaya çıkacaktır.
  • Fedka şehirdeki kaçak. İşlenen cinayetlerden ve binaların yakılmasından sorumlu tutulmaktadır.
  • Lizaveta Nikolayevna Varvara Petrovna’nın yakın dostu Praskovya İvanovna’nın kızı. Liza diye hitap edilen Lizaveta Nikolayevna Nikolay’a aşıktır.
  • Mavkiriy Drozov Varvara Petrovna’nın dostlarından Drozovlar’ın oğlu. Kentte Stavroginler’in evinde konuk olarak kalmaktadır. Liza’yı sevmekte, onun her söylediğini yapmakta ve Liza’ya koruyuculuk etmektedir.
  • Aleksey Niliç Kirilov Şatov’un yakın arkadaşı olan bir üniversite öğrencisi. Her ne kadar nihilist gruplara katılmış, yazarın muhafazakar ve nihilist karşıtı görüşlerine tezat oluşturan bir karakter olsa da Dostoyevski’nin sınır tanımayan insan sevgisinden nasibini almış; hikâyede gelişen olaylar, bu ateizmle inanç arasında gidip gelen karakterin iyi yürekli, dürüst ve yardımsever arkadaş imajını ortaya çıkarmıştır. Kirilov’un felsefi görüşleri kitabın en merak uyandıran yanlarından biridir.
  • Mariya Timofevna Lebyadkina Yüzbaşı Lebyadkin’in kızkardeşi. Ağabey’i tarafından sürekli dövülen meczup genç kadın Nikolay Stavrogin’e hayranlık duymaktadır.
  • Piskopos Tihon şehirdeki katedralin çok tanınan ve danışılan piskoposu. Nikolay Stavrogin ile diyaloğu Stavrogin’in tüm ilginç davranışlarının anahtarı olacaktır.
  • Andrey Antonoviç von Lembke şehre daha sonra atanan vali. Muhafazar görüşün temsilcisi olmuştur. Çekingen kişiliğine rağmen nihilizmin ve olası bir devrimin engellenmesi için elinden geleni yapmıştır.
  • Yulina Mihailovna von Lembke valinin eşi. Kocasının aksine nihilistleri ılımlı bir şekilde kontrol altında tutmayı savunan Yulina Mihailovna, kendince yaptığı iyi niyetli planlarla, Pyotr Stepanoviç’i yakından tanıyarak nihilistleri yola getirecektir. Saflığı ve gerçeklere gözünü uzun süre kapalı tutması nedeniyle gelişen olayların sorumlularından biridir.
  • Darya Pavlovna Şatova İvan Şatov’un kız kardeşi. Ağabeyinin aksine Varvara Petrovna’dan hiç kopmayan Darya onun kanatları altında büyümüştür. Nikolay’a karşı, arkadaşlıkla karışık bir aşk beslemektedir. Her ikisinin de İsviçre’de olduğu bir sırada aralarında anlaşılamayan bir ilişki yaşanmıştır.
  • Karmazinov kalemini bırakmak üzere olan, birçok kentlinin saygı duyduğu sözde büyük yazar. İvan Turgenyev‘i temsil eder.

Roman Özeti

Roman Stapan Trofimoviç ve Varvara Petrovna’nın dostluklarına ilişkin bir girişle başlar. Stepan Trofimoviç, birkaç kez üniversitelerde ders verdiği için profesör diye anılan bir entelektüeldir. Nikolay Stavrogin’e ders vermek için yıllarca Stavroginlerin konağında yaşar Nikolay’ın eğitiminin ardından da Varvara Petrovna’dan tamamen ayrılamaz ve ondan aldığı maaş, verilen bir ev ile bir yardımcı sayesinde eski patronundan hiç kopmaz. Bu arada Stavrogina’ya karşı hiç itiraf edemediği ve saklamaya çalıştığı bir aşk da içinde büyümektedir.

Petersburg‘a ve Avrupa’ya gidip gelen Stavron’i Varvara Petrovna çok nadir görebilmektedir. Bu arada Stepan Trofimoviç’in oğlu Pyotr Stepanoviç’le arkadaşlık kurmuştur. Şatov’un çalışmak için gittiği Amerika’dan dönmesi için ona yardım eden de Stavrogin’dir. Bu gençlerin birbirleri ile ilişkileri nihilist örgütlere dayanmaktadır.

Stavrogin, kente Petersburg’dan ilk gelişinde anlaşılmaz bir tutum takınır. Katıldığı toplantılarda saygın büyüklere hararet sayılabilecek davranışlarda bulunur. Herkes tarafından deli olarak görülmekteyken ortadan kaybolur. Bu arada İsviçre’de yaşarken Liza ile kimsenin çözemediği bir ilişki yaşamıştır.

Kentin en dedikoducu sakinlerinden Liputin Stepan Trofimoviç’in evine gelir. Yanında Kirilov’da vardır. Kirilov felsefesinden kısaca bahseder:

Açıklamada Tanrı’nın varlığı yokluğu konusundaki tartışma farklı bir boyut alır. Kirilov İsa‘nın varlığını reddetmez. Ancak ona göre acı ve korkuyu yenebilen insan ancak insanlığın zaaflarının dışına çıkabilir. Bu insan duygusal ve fiziksel olarak değişir ve tanrı olur. İnsanoğlunun geçirdiği evreler ve çağlar o zaman tanrı olan insana göre , insan-tanrı’ya, göre şekillendirilecektir. Tarih, gorillerden insan-tanrı’ya kadar olan çağ ve sonrası olarak ikiye bölünecektir. Tanrı ancak bu sayede varolabilir. Bu korkuyu yenebilmenin ve korkusuz olabilmenin tek yolu ise intihar etmektir. Kirilov’a göre o güne kadar intihar edenlerin hepsi umutsuzluktan veya yaşamın birtakım zorbalıklarından kurtulmak için intihar etmiştir. Korkusunu yenerek intihar eden tek kişi Kirilov olacaktır. Bu sayede tanrılığa ulaşacaktır.

Liza Stavrogin’in ortadan kayboluşundan sonra kente gelir. Şatov’u bulup Mariya Lebyadkin ile ilgili bilgi almak ister. Mariya Lebyadkin ise bir kilisedeki bir ayin sırasında Varvara Petrovna’yı bulmuş, yardımsever Stavrogina tarafından Stavroginler’in konağına getirilmiştir. Anlatıcı (Stepan Trofimoviç’in dostu) ve Stepan Trofimoviç de konağa çağrılmıştır. Zira Stepan Trofimoviç Varvara Petrovna’nın teklifi ile Darya Pavlovna ile evlendirilmek istenmektedir (Stepan Trofimoviç bunu Darya ile Nikolay’ın İsviçre’de yaşadıklarının günahının kendisine yüklenişi olarak algılar). Liza ve Mavkiriy Drozov da konakta Stepan Trofimoviç ile birlikte Mariya Lebyadkin’in Stavroginler’le ilişkisini çözmeye çalışmaktadırlar. Tam bu sırada, Stavrogin yanında Pyotr Stepanoviç ile çıkagelir. Herkes Mariya Lebyadkina ile ilgili bilgi isterken Stavrogin, Lebyadkina’yı alıp götürür. Pyotr Stepanoviç bir açıklama yapar. Açıklamaya göre, Stavrogin Petersburg’da tanıştığı Lebyadkina’yı korumaya almıştır. Aralarında bir evlilik olmamıştır. Ancak Ağabey Lebyadkin, yıllardır bu dostça ilişkiden yararlanıp para koparmaktadır. Asıl gerçek ise bu konuşmadan sonra ortaya çıkar. Stavrogin Petersburg’da Lebyadkina ile evlenmiştir.

Pyotr Stepanoviç Avrupa’daki örgüt yönetiminden emirler aldığını söyleyerek kentte bir beşli grup kurmuştur. Grubun üyeleri kendilerini gizlillik içinde yürütülen hücre sisteminin yüzlerce parçasından biri sanarken, aslında Pyotr Stepanoviç’in ütopik düşüncesinin uygulayıcılarının tamamını oluşturmaktadırlar. Pyotr Stepanoviç’in fikri geniş çaplı bir ihtilalle Rusya’daki yönetimi ele geçirmek, bunu yaparken de yokedecekleri tanrının yerine bir başka ikonu ,tam bir erkek güzeli olan Stravrogin’i getirmektir. Kentte yapacakları ise bu geniş çaplı ihtilalin yalnızca bir provasıdır.

Pyotr Stepanoviç bundan sonra hızla çalışmalarına devam eder. Valinin Karısı Yulina Mihailovna ile samimiyet kurup işi vali konağında kalmaya kadar götürür. Vali von Lembke ise bu nihilistin karısını kontrol altına almasına tahammül edememekte ancak çekingen karakteri ile suskun kalmaktadır. Pyotr bir süre sonra Yulina Mihailovna’nın aklına bir şenlik fikri sokar. Biletler satışa sunulur. Salon seçilir ve tüm kentin genç kızlarının ilgisini çeken bir eğlence tertip edilir.

Lebyadkin kızkardeşini de alıp kentin dışında bir eve taşınır. Pyotr Stepanoviç’in amacı ağabey-kardeşi azılı suçlu Fedka’ya öldürterek Stavrogin’i Liza ile evlenmesi için serbest bırakmaktır. Bu plan şenlik sırasında uygulanır. Tüm kent göz alıcı süslemeleri, içecekleri, yiyecekleri ile göz kamaştıran eğlence salonuna dolmuştur. Bu arada Pyotr Stepanoviç ortadan kaybolmuştur. Kentte bir anda birkaç koldan çıkarılan yangınlar başlar. Birçok ev kül olur ve yanan evlerden birinde Lebyadkin ile kız kardeşinin cesedi bulunur.

İyice kaosun hakim olduğu kentte Pyotr Stepanoviç’in planı başarı ile devam etmektedir. Oluşturduğu beşlisinin dördünü organize ederek, beşinciyi yani kendilerini ele vermek üzere olan hain Şatov’u öldürmek ve suçu yazdıracağı bir itiraf mektubu ile zaten intihar edecek olan Kirilov’un üstüne yıkmaktır planının son aşaması. Kirilov’la görüşür. Ertesi günü intihar etmesini bildirir. Bu arada Fedka ile aralarında bir diyalog geçer. Fedka ile beraber yaptığı ve Fedka’nın üzerine yıktığı kilise soygunu tartışma konularıdır. Tartışmanın sonunda planının uygulanmasına köstek olan Fedka da sözde ihtilalin uygulanışına kurban gider. Fedka’nın ölümü de Şatov cinayeti gibi ertesi gün intihar edecek olan Kirilov’un üzerine yıkılacaktır.

Ertesi günü Şatov’u ilgilendiren beklenmedik bir olay olur. Kendisini uykudan uyandıran bağırış çağırışın üç yıldır görmediği karısına ait olduğunu görür. Şatova’yı içeri alır. Hasta olduğunu fark eder. Kirilov’dan yiyecek ve buz gibi odada oturan Şatova’nın ısınması için çay ister. Ricası iyi yürekli dostu tarafından gecenin bu saatinde bile geri çevrilmez. Bir süre sonra gece karanlığında dakikalardır fark edemediği karısının hamileliğini fark eder ve gelip giden doğum sancıları karşısında ne yapacağını şaşırır. Silahını satarak bir ebe çağırır. Doğan çocuk Stravrogin’dendir. Şatov her şeye rağmen hala sevdiği karısı gibi kendisinden olmayan bebeği de benimser. Karı koca birbirlerine söz verip ayrılmamaya karar verirler. Artık bebeği beraber büyüteceklerdir.

Doğumun ve karısına duyduğu sevginin etkisi ile tanrıya bağlanan Şatov beşlilerden biri tarafından çağırılır. Devrim için kullanılan baskı makinesi alınacaktır. Şatov makinenin gömülü olduğu yere geldiğinde Pyotr Stepanoviç ve grubun diğer üyeleri üzerine atılırlar. Şatov tam her şeyin kendisi için rayına oturduğu sırada öldürülüp bir havuza atılır. Artık beşlileri ele verecek olan hain öldürülmüştür. Pyotr Stepanoniç son aşamanın da uygulanması için Kirilov’un evine gider. Uzun uğraşlar sonucu itiraf mektubunu yazdırır. Fakat Kirilov insan-tanrı olma yolunda intihar etmekte şimdi kararsızdır. Kararını değiştirmek ister. Yenmeye çalıştığı korku onu sarmış ve planından vazgeçmenin eşiğine getirmiştir. Sinirlenen Pyotr ile aralarındaki boğuşma sırasında Pyotr hafif bir sıyrık alır. Kirilov bu arada odasına kapanmış ve silahını başına dayayıp tetiği çekmiştir.

Pyotr Stepanoviç kenti terk eder. Planı başarıya ulaşmamıştır. Asla ayrılmayacaklarını sandığı beşlinin kalan üyeleri suçlarını itiraf ederler. Liza Mariya Lebyadkinler’in öldürüldükleri yeri görmek isterken, cinayetin kendisi yüzünden işlendiğini sanan halkın hışmına uğrar. Başına aldığı darbeler sonu ölür. Şatova kucağında bebeği kocasını ararken hastalanıp ölür. Bebek ise annesinden de önce soğuk alıp hayatını kaybetmiştir. Bu arada tüm bu olaylarla kent çalkalanırken Stavrogin Petersburg’a gider.

Tüm bu haberler daha Stavroginlerin evine ulaşmamışken, Darya hakkında düşündükleri yüzünden Varvara Petrovna ile ilişkisi kopan Stepan Trofimoviç yollara düşer. Amacı bir tüccarın çocuklarına öğretmenlik yapmak veya ilerleyen yaşında bir duvar dibinde kendisine yaraşır soylu bir ölüm tatmaktır. Bu düşünceler arasında köylü bir çifte rastlar. Çift kendisini rastgele istekleri doğruldutusunda bir kasabaya getirir. Stepan Trofimoviç, kasabada bir zamanlar yaşadığı kentte de gördüğü incil satan bir kadınla karşılaşır. Kadınla beraber bir başka kasabada konaklarlar. Stepan Trofimoviç burada kendidini günden güne tüketen bir hastalıkla boğuşmaya başlar. Bu arada bir inanç arayışına girmiştir. İncil satıcısı kadına derin bir sevgi beslemeye başlamıştır. Birkaç gün sonra kasabaya gelen Varvara Petrovna kendisini derin bir sevgi ve ilahi bir bağlılığa dönüşen inancı ile bulur. Stepan Trofimoviç tutulduğu hastalığa dayanamaz ve beslediği imanla ve başında dua okumak için bekleyen bir papazla can verir.

Stepan Trofimoviç defnedildikten sonra Stavrogin’in kente döndüğü haberi gelir. Odasına gelenler tavana bağlanmış bir halatla intihar ettiğini görürler.

Piskopos Tihon’la Stavrogin Aslında romanın olay örgüsüne göre önceki bölümlerin arasına koyulması gereken bölüm, Stavrogin’in Petersburg’da yaptığı ahlaksızlıkları yansıttığı için sansüre uğramıştır. Dostoyevski de bu sansüre başkaldırmamış ve bölümü romandan çıkarmıştır. Bölümün gerçek yerinin neresi olduğu tartışılmaktadır.

Stavrogin katedrale kabul edilir. Ünlü Tihon’un odasına çıkarılır. Tihon’a elindeki birkaç kağıdı verir. Kağıtlarda Stavrogin’in itirafları yazılır. Tihon dakikalarca kâğıtlarla ilgilenir: Stavrogin Petarsburg’da kaldığı evde evin kapıcılarının yoksul küçük kızları ile bir ilişki yaşamıştır. Küçük kız bu olayın ardından intihar etmiştir. Ardından Stavrogin sefil bir yaşamı seçer ve Lebyadkina ile bu sefil hayat için evlenir. Petersburg’un en berbat batakhanelerine girer. Kendisine işkence eder. Yazdıklarında her ne kadar küçük kızın intiharından etkilenmediğini kanıtlamaya çalışsa da piskopos Stavrogin’in aslında çektiği bu dayanılmaz vicdan azabını dindirmek için sefil bir hayat seçtiğini ortaya çıkarır. Bu vicdan azabının onun iyi yürekli biri olduğu sonucunu çıkararak imana teşvik eder. Stavrogin başta etkilenmişse de sonra tekrar kafasının dikine giderek kapıyı çarpıp çıkar.

Romanın Ölümsüzlüğü

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza ile birlikte en büyük yapıtlarından birini teşkil eden Ecinniler’de 19. yüzyıl Rusya’sının girdiği düşünsel ve dini açıdan sıkıntılı dönemleri okura sunmayı amaçlamış, 21. yüzyılda da geçerliğini ve güncelliğini kaybetmeyen bir eser ortaya çıkarmıştır. Yüzlerce yıl sonrasında bile dinmeyen liberal, muhafazakâr, ateist çatışmalarının en şiddetli döneminde ortaya konulan yapıt ölümsüz konusu ve her çağda ortaya çıkabilecek tipik karakterleri sayesinde 21. yüzyıla dahi seslenmeyi başarmıştır.

Yazınsal Anlamda Ecinniler

Romanın karakteristik özelliklerinden biri olan ilahi bakış açısına sahip ama aynı zamanda olayın içinde olan anlatıcı Dostoyevski’nin diğer birkaç romanında da kullanılmıştır. Kullanıldığı dönemde ilklerden olan bu yöntem daha sonra modernizmle beraber kullanılmaya başlayacaktır.

Romanın yazınsal anlamda olduğu gibi duygusal anlamda değerlendirilebilecek bir diğer tarafı da realizm‘in vazgeçilmezlerinden olan doğrudan anlatımı benimserken bazı süslü cümleleri aralarda vererek okuru sanatsal açıdan doyurma geleneğinin aksine – zaman zaman kimi romanlarında ağır bir dil kullansa da – Dostoyevski sade ve süslü söyleyişten uzak bir anlatımı tercih etmiştir. Bu yönden eleştirilebilir olsa da, Ecinniler’in asıl özelliği kahramanın duygularının okura olduğu gibi ulaştırılabilmiş olmasıdır. Ruh tahlilleri ile sağlanan bu nitelik sayesinde okur kahramanın duyduğu her ürpertiyi, korkuyu, sevinci sanki kendisi birebir yaşıyormuş gibi hisseder. Dostoyevski’nin ilahi sesi sayesinde duyulan ürperti güçlenir ve okur istese de kendisini olaydan soyutlayamaz duruma gelir. Okur Şatov’un, karısını görünce yaşadığı sevinci, Şatov’un ölümüyle Şatova’nın yaşadığı düş kırıklığını, Kirilov’un intihar etmeden önce kapıldığı korkuyu olay kendisiyle ilgiliymiş gibi hisseder. Bu yönden Ecinniler’de duygu yoğunluğu birinci sırada gelir.

Siyasi Yönü

Ecinniler çağının siyasi olaylarına duyarsız kalamayan bir yazarın ürünüdür. Avrupa’ya açılmacı bir politika tutmuş olan nihilistlere duyduğu öfkeyi muhafazakâr düşünceleri ile donattığı romanında gözler önüne serer. Liberal ve ateist olan bu hücre tipi örgütlerin karşısına, Avrupai düşüncelerin ülkeye hızla yayılışını protesto eden, gelişmeye ancak Ortodoks kilisesi ile barışık ve benliğini kaybetmemiş bir Rus ulusu ile gidileceğini savunan bir düşünce sistemi ile çıkmıştır.

Ecinniler, birkaç yönü ile Turgenyev‘in Babalar ve Oğullar‘ı için bir karşı savdır. (Eserdeki Karmazinov Turgenyev’i temsil eder.) Bir toprak ağası olan Turgenyev’in Avrupa’ya açılmacı, ateist ve bir taraftan da halkı hor gören düşüncelerine Dostoyevski şiddetle karşı çıkar. Panslavizmden de etkilenen Dostoyevski’ye göre her ulus kendi öz benliği ile yaşar ve zaten var olan tanrısını kendi geleneklerinden esintilerle donatır. Bir süre sonra bu tanrı ulusun bir parçası haline gelir. Bu ulusal benlikte halkın da katkısı tartışılamaz.

Ecinniler birçok eleştirmene ve edebiyat adamına göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi siyasi romanlarından biridir. Orhan Pamuk‘a göre ise:

“Ecinniler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

Kaynak:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ecinniler

Filmden Alıntılar

“Yapabileceğimiz tek şey tartışmak. Çar, Rusya ve aile haricinde her şeyden konuşabiliriz. Tartışabiliriz, ama sen yokken!”

“Biz halkı sevdiğimiz için böyle konuşuyoruz.”

“Siz ne Rusya’yı, ne de halkı seviyorsunuz. Onlardan kopuksunuz. Halkı olmayanın Tanrısı da yoktur!”

“Bu yaşlı dünyayı siz mi değiştireceksiniz?”

“Haksızlığa karşı hiçbir taviz verilmemeli, derdin. Sert olunmalıydı.”

“Kafa kesmek fikir üretmekten çok daha kolaydır. Ve saldıracağız.”

“En önemli şey ilerlemektir. Shakespeare ve Victor Hugo, ilerlemeyi engellemezler! Kitaba ihtiyacımız yok artık. Victor Hugo yaşlının teki. Ve Shakespeare  Köylülerin ona değil, pabuca ihtiyacı var. Onlara pabuç verecek misiniz peki?”

“İnsanlar neden kötü biliyor musun?  İnsanlar iyi olduklarını bilmedikleri için kötüler.”

“Acı çekmiyorsun ama çekmekten korkuyorsun. Acı taştan kaynaklanmıyor. Onun korkusundan kaynaklanıyor. Korkuyu aşan kişi, Tanrı olur.”

“Bir maymun bile maymunu anlar. Beni neden kimse anlamıyor?”

“İçimde bir şair var ve domuzlarla yaşamak zorundayım. Çünkü Rusya aklın değil  doğanın bir oyunudur.”

“Bir valinin güçlü görünmesi gerekir. Ben de sakinleşmeye çalışıyorum.   İkona’nın incileri çalınmış. Tanrı bile sağlam durmuyor. Kiliseleri korumak zorunda olsak bile,  bir valinin her şeye rağmen, Tanrıya inanması gerekir.”

“  Yaşam başka bir şey, ölüm başka bir şeydir. Yaşam vardır, ölüm yoktur.”

“İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Bunu bildiği an, mutlu olacaktır zaten.”

“  Eğer inandığını bilseydin, Tanrıya inanırdın. Henüz bilmediğin için, ona inanmıyorsun.”

“Yahni yapmak için bir tavşan lazım. Tanrıya inanmak için de bir Tanrı.”

“Her halkın tek bir hedefinin olduğunu, bunun da Tanrıyı bulmak olduğunu söylemiştin. O zamanlar tavşan yok demiyordun ama.”

“Neden ikimize farklı şeyler anlatıyordun?   Kendimi ikna etmeye çalışıyordum herhalde.”

“İsa tekrar Rusya’da dirilecek.”

“Hem akıllı olup, hem de ona (Tanrıya)  inanmak imkansız.”

“Yaşamalı mı, yoksa intihar mı etmeli?”

“Toprağı öp, onu gözyaşlarınla sula. Affetmesi için yalvar. Çok pişmanım”

“Hangi rolü oynamamı istiyorsun? Mesela,  Yönetim Kurulu’ndansın! Öyle bir şey yok. Sen ve ben. Dinle. Diğerlerine unvan veriyorum, sekreter, başkan yardımcısı gibi ve buna bayılıyorlar. Saf insanlar için işin duygusal boyutu çok önemli. Bir de saf ve bayağı insanlar var. Hepsini bir arada tutan şey korku. Onları gerektiği kadar ilerici olmamakla  suçlamak hep işe yarıyor. Hiçbir bireysel fikirleri yok. Onlar,  kendi başlarına düşünmekten utanç duyar. Grubu birleştirmek için daha iyi bir yol var.

(Anlat.   Kaç kişiler?

  Beş?  Altı?

 Beş. Aralarından dördünün, beşinciyi öldürmeleri gerekir. Hangi bahaneyle?

“İhanet.” Birini ihanetle suçlayıp  onu öldürmek lazım. Kanı döken dörtlü de sonuna kadar  birbirlerine bağlanır.

“Ben özellikle geceleri Tanrıya inanırım. Sabah olunca geçiyor.”

“Biz bile birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz.”

“Kendimi, yerimize geçecek olan geleceğin toplumu  konusunda çalışmaya adadım. Yarının dünyası. Size on bölümden oluşan  örgütlenme sistemimi sunuyorum. Çalışmanın ne yazık ki henüz bitmediğini  ve sonuç kısmıyla başlangıcın çeliştiğini  belirtmek isterim. Sınırsız özgürlükten yola çıkarak, sınırsız zorbalığa varıyorum. Bu çelişki, bende bir çeşit umutsuzluğa yol açtı. Ancak tekrarlıyorum, başka çare yok. Bu yüzden de size on gece boyunca çalışmalarımı  okumayı teklif ediyorum. Yani, İnsanlığı ikiye ayırmayı öneriyor. İnsanların onda biri, diğerlerini yönetecek. Onlar da bir çeşit sürüye dönüşecekler. Ve bir dizi değişimden sonra, ilkel masumiyete erişecekler. Yani ilkel bir cennet gibi. Tabii bu arada hepsi çalışmaya zorlanacaklar. Bu şekilde Eşitliği böyle sağlayabiliriz. Kölelikte bütün insanlar eşittir ve köledir. Başka türlü eşit olamazlar. Aynı seviyede olmaları lazım. Eğitimin seviyesini düşüreceğiz. Ve yetenekli insanlar daima yükselmek  isteyecekleri için de, maalesef Cicero’nun dilini kesmek, Copernic’in gözlerini oymak ve de Shakespeare’i öldürmek gerekecek. İşte benim sistemim. Önerdiğim şey cennet.”

“Biz Rusya’yı kalkındıracağız.  Yok edeceğiz, sorunlar çıkaracağız, yangınlar çıkaracağız. AsıI felaket o zaman başlayacak. Dünyada o güne kadar görülmeyen bir devrim yaşanacak. Rusya’nın üstünü kalın bir sis perdesi kaplayacak. Toprak eski Tanrılarının yasını tutacak. Mülkiyet arzusunu yok edeceğiz. Rus Tanrısı kendini zaten içkiye verdi. Herkesi sarhoş edeceğiz ve insanları  görülmemiş bir çöküşe sürükleyeceğiz. Arzular bitti artık. Zaman, zaman biraz taze kan, o kadar.

[Siyasetçinin tekisin. Sadece kendini, kendi gücünü düşünüyorsun. Sosyalist değilsin.]

Tabii, ben bir suçluyum, ben kötüyüm. Ama bu kadar büyük bir anda bizi bırakıp gidemezsin. Ne kadar güçlü olduğumuzu bilmiyor musun? Güçlüyüz. Dinle haydutlar var, tamam. Ama henüz bizimle olduklarını bilmeyen bir sürü insan daha var. Öğrencilerinin yanında Tanrıyla alay eden din adamı da bizimle. Korkusu olan herkes bizimle. Yeteri kadar liberal olmamak kaygısıyla  suçluları aklayan savcı da yanımızda. Yazarlar, gazeteciler bile. Henüz bilmiyorlar. Suç bir sapkınlık değil, ahlaki bir görev. Mütevazi bir karşı çıkış.

[Benden ne istiyorsun?  Peşimi neden bırakmıyorsun?]

 Çünkü sen güzelsin. Güzelliği severim. İdolleri severim. Benim idolüm sensin. Sensiz ben bir hiçim. İdol olmak istemiyorum. Sen şefsin, güneşsin, beklenilen kişisin. Her yere yaydım o geldi, o burada. Yeni gerçek o, artık. Ve eski bina çökecek. Çelikten bir bina inşa edeceğiz..”

“Biz sizin düşmanınız değiliz. Size “tamam, yakın, yıkın, ateşe verin” diyoruz. Gerekirse de sizi kontrol altına alırız. Sizi kendi kendinizden koruruz. Yani bizim için çalışıyorsunuz. Yolumuzu açıyorsunuz.”

“Lider abartılı bir tanım. Ancak bunu kısa sürede öğrenirsiniz. Biraz daha sert olmalısınız.”

“Tek sorun, Shakespeare’in  bir petro varilinden daha önemli olup olmadığıdır. Bence daha önemli! Evet, Shakespeare. Raphael sosyalizmin ötesindeler. Kimyanın, her şeyin ötesindeler! İnsanlık İngilizlerden, Almanlardan, özellikle de Ruslardan vazgeçebilir. Ekmekten, bilimden vazgeçebilir. Ama güzellikten vazgeçemez! Güzellik olmadan bilimin kendisi  bir an bile var olamaz. İşte büyük sır bu. Güzellik olmasaydı, dünyada yapacak hiçbir şey olmazdı.

“Sadece nefret etmeyi, yakıp yıkmayı biliyorlar.”

“Evli olduğumuz için geri dönmedim. Evlilik aptallıktır.

“Her şey ne kadar değişti bir bilsen. Bizimkiler beni hayal kırıklığına uğrattı. Kağıttan adamlar. Nefretle dolmuşlar. Eğer Rusya bir gün onların istediği gibi  değişip refaha kavuşsaydı   kendilerini çok kötü hissederlerdi. Nefret edecek kimseleri kalmazdı.”

“Hiçbirimiz doğuştan suçlu değiliz. Bu bir rastlantı, olayların bir çakışması.”

“Hepimiz mutsuzuz, ama onları affetmek gerekir. Affedelim”

“Bu nihilistlerin işi. Her şeyi yak, her şeyi yok et. Sonucu da bu işte.”

“Yeni bir insanın doğuşu. Çok gizemli bir olay. Anlaşılamaz. Bazen aniden insanlığın mükemmel olduğuna inanıyorum. Tam bir uyum içinde yaşadığımıza. Dört beş saniye süren, anlatılmaz bir his. Sonra da kendime bu çocuklar  ne işe yarar diye soruyorum. Eğer insanlık kusursuzsa artık çocuk yapmamalı.?”

“İsa’nın çarmıhta, diğer adama  ne dediğini hatırlıyor musun?

  “Bugün, benimle birlikte  cennete gideceksin.” Günün sonunda öldü ve ne cennete gidebildi  ne de yeniden doğabildi. Eğer doğanın kanunları onu bile kurtarmadıysa, onun yalan söyleyerek yaşamasına  ve ölmesine yol açtıysa, o zaman bütün bu gezegen bir yalandan ibaret! Yaşamak ne işe yarar öyleyse?

Bir erkek gibi cevap ver. Doğru tabii yaşamak ne işe yarar?

Ne demek istediğini çok iyi anladım. Eğer Tanrı bir yalansa, o zaman  biz de bir yalanız ve özgürüz. Dolayısıyla sen özgür olduğunu  ve Tanrının var olmadığını kanıtlamak için intihar edeceksin.

…Ben dünya tarihinde ilk defa, Tanrıyı uydurmayı reddettim. Ve diğerlerine insanın yeni  ve korkunç özgürlüğünü göstermek için intihar ediyorum. Bunu kim bilecek?

  Herkes bilecek. Göreceksin, sır olan her şey bilinecek.

“Yaşasın Cumhuriyet! Çürüyecekler!” Evet. Yaşasın Cumhuriyet! Çok iyi. Hayır. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm. Harika.”

“Domuz çığlıkları. İncil’in otuzuncu bölümdeki o harika sözleri hatırlıyor musun?

Orada, dağda otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler domuzların içine girmelerine izin versin diye  İsa’ya yalvardılar. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdi. Sürü uçurumdan aşağı, göle atladı ve boğuldu. Çobanlar olanları görünce kaçtılar, köylülere haber verdiler. Halk koşup geldi. Biraz ötede, dağda cinlerden kurtulan  o adamı   giyinmiş kuşanmış, aklı başında, İsa’nın ayakları dibinde oturur buldular  ve korkuya kapıldılar.

[ Lisam bu muhteşem bölüm, benim için daima bir esin kaynağı olmuştur. Ama şimdi aklıma bir şey geldi.]

“Evet. Hastanın içinden çıkan cinler, yaralardır, pürüzlerdir, hastalıklardır. Rusya’dır. Ancak sorunlar çıkıyor  ve domuzların içine giriyorlar. Yani demek istiyorum ki biz, oğlum ve diğerleri sanki bizi ele geçiriyorlar  ve mahvoluyoruz. Ama hasta iyileşecek ve İsa’nın ayaklarının altında oturacak. Ve sonra Rusya yeniden ayağa kalkacak.”

 

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

MELANCHOLİA (2011) Film


Melancholia, Melankoli, Melancolia

Yönetmen: Lars von Trier

IMDB Puanı: 7.3

Filmin Türü: Dram, Bilim Kurgu

Yapım Yılı: 2011

Gösterim Tarih: 13 Ocak 2012

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Ülke: Danimarka, İsveç, Fransa, Almanya

Filmin Süresi: 136 Dakika

Oyuncu Kadrosu: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard , Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier, Kiefer Sutherland, James Cagnard, Deborah Fronko, Charlotta Miller, Claire Miller, Gary Whitaker, Katrine Sahlstrom, Christian Geisnæs

Özet:

Yeni evlenen çift Justin ve Micheal evliliklerini Justine’nin ablası Claire’nın malikanesinde, görkemli bir davet ile kutlarlar. Fakat bu iki kız kardeş yapı itibariyle birbirlerine ters karakterdedirler. Justine depresyona, drama ve melankoliye yakın ve yatkın bir kadınken, Claire kız kardeşine göre daha normal olan taraftır. Justine’nin düğün gününde ise ailede herkesin kendine has arızları bir bir ortaya çıkmaya başlar. Tam da bu kutlama esnasında Melankolia adlı bir gezegen, şimdiye kadar güneşin arkasında saklı kaldığı yörüngeden çıkarak dünyaya doğru gelmektedir. Şimdi herkesin kıyameti kendisine göredir…

Melancholia kararsızlığı, korkuyu ve karamsarlığı ele alan bir yapım kaldı ki işlediği karamsarlık yönü filminde temel atmosferi. Hal böyle olunca karşılaştığımız karakter psikolojileri süpriz olmuyor…

Filmini “Bu bir düğün, melankoli ve psikolojik bir felaket filmi.” sözleriyle nitelendiren sıradışı yönetmen Lars Von Trier’in son işi olan Melankolia’nın başrollerini Cannes’da bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve yönetmenin bir önceki filmi Anti Christ (Deccal)’te de beraber çalıştığı Charlotte Gainsbourg üstleniyor. Senaryosu da Lars von Trier’e ait olan filmin eleştirmen notu ise, Cannes’da yarattığı tartışmaya rağmen oldukça yüksek…

Lars von Trier’in Malancholia hakkındaki bir röportajında  “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” demiştir… Konusu hakkında ise yönetmen şunları söylemiştir; “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek artan paniğine yenik düşüyor…”

Trier, filmine “Melankoli” ismini verip bu ismi bir gezegen adı olmaktan daha öteye taşımaya, hatta bu ifadeyi filmin tüm duygusal tarafını edinmeye çalıştığı bir “depresyon hırkası” haline getirmeye çalışmaktadır…

Film hakkında Dücane Cündioğlu’nun yazısı
Melankoli günahının Kıyamet esnasında Lars von Trier savunması: Melancholia

 

[DÜCANE CÜNDİOĞLU SİMURG GRUBU]

(Yazının son kısmı)

Lars izleyicisini şaşırtmaktan hoşlanır. Melancholiadaki ata verilen isim de aynı derecede ilginçtir: İbrahim. Köprüyü geçmeye direnen İbrahim. Justine’nin biricik yoldaşı, tek dostu.

Ölüm karşısında bilimin çaresizliği muhayyilenin gücüyle dengelenmiş ve yaşamın bu kahredici çelişkisinden insanlık birkaç yorum denemesiyle uzaklaşmaya çalışmıştır. Mesela bedeni feda edip karşılığında ruhu kurtarmanın daha teselli edici olduğu kesindir. Ne de olsa ölüm, her defasında, karşılaştıklarının en korkuncu olarak çıkar insanın önüne.

Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen, ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die gröβte Kraft erfordet.

Gayet sade bir söyleyişle, malumu i’lam eder Hegel, ve haklı olarak gayr-ı vaki’nin, gerçek-olmayan’ın bir diğer adı olmak itibariyle ölümden daha dehşet verici ne vardır bu âlemde, diye sorar usulca. Ardından da ekler:

Ölüyü sıkıca tutup kavramak çok büyük bir güç gerektirir. Fevkalade bir güç.

Bir hamlede ölümden (der Tod) ölü’ye (das Tote) geçer. Zihinden zihin-dışına.

Önerisi ise aufhebung yoluyla müdrike’nin (verstand) ikiliğe geçit veren o çözümleyici gücünün ötesine geçip sentezi kuran akl’ın (vernunft) maverasında mutlak’ın sözde sükunetine ulaşmak. İkilikten kurtulmaktan başka hedefi yoktur bu büyük ustanın. Efendi-köle diyalektiğinden. Tüm varlığıyla birliğin susuzluğunu çeker. Dizgede herşeyin çözüleceğine inanır. Sistem dahilinde. Bütünlükte. Çözümleme ile çözmeyi birbirinden ayırt etmeyi bir türlü başaramaz.

Hegel’in bir tür yüksek bilinçlilik (die höhere vernünftige Bewegung) dediği, açıkça söylemek gerekirse, bizim geleneğimizde gafletin ta kendisidir. Aklın aldanışından ibarettir. Bilincin kibir ve gururu, çok ilginçtir, faraziye uydurmuyorum derken bile faraziyeler deryası içinde yüzdüğünü saklar insanoğlundan. Yanıldığını görebilmesi için herkesin biraz beklemeye gereksinimi vardır. Daha yeni ve daha keskin faraziyelerin zuhurunu beklemeye.

Yokoluşun kendisinden çok, duygusu sarsıcıdır. Algısı. İdraki. Bu sarsıcı hakikati aşmanın yollarından biri olarak ruhun ölümsüzlüğü teorisi, kabul edilmelidir ki en eski ve en etkin yorumlar arasında yer alır. Farklı bedenlerde dolaşan ölümsüz bir ruhun selametiyle yetinmek. Arındıkça kendine daha iyi bedenler bulmak. Her defasında. Sonsuza değin.

Bedenini arayan ruhlar kadar, ruhunu arayan bedenler de var. Mumyalar. Güya yokolmaz bedenler. Sihirli bir güç tarafından birgün canlandırılmayı bekleyen dondurulmuş cesedler. Buna mukabil, bir de öte-dünya inancı. Semavi dinlerdeki ahiret itikadı. Ruhun ölümsüzlüğü, bedenen dirilme, vb. semavi dinlerin kendi alimleri arasında bile tartışmalı konular olmakla birlikte, insan yaşamının ölümle sonuçlanması ihtimaline en güçlü başkaldırış en nihayet bir öte-dünya inancından ibaret. Hangi koşullarda olursa olsun öte-dünyada (cennette veya cehennemde) varolmaya duyulan güçlü inanç. Ne tuhaf değil mi, bir bakıma, yaşamı küçümsemenin farklı bir tarzı.

Miguel de Unamuno ruhun ölümsüzlüğü sorununu uzun uzun tartışan çağdaş yazarlardan biri, belki de en önemlisidir. Del sentimiento trágico de la vida (1913) adlı eserinde, yaşamın en trajik duygusu, insanın ölmeye yazgılı oluşunu bilmesinden ibarettir, der. Nitekim Heidegger de daha sonra insanı Sein-zum-Tode olarak tanımlayacak ve varoluşçuluğu Kuzeyli Germenlere özgü bir ölüm-felsefesi haline getirmekten çekinmeyecektir.

İnsan… katlanması çok zor ama, öleceğini bilen tek canlı! Trajedinin kökeninde de bu var, önceden bilmek.

Trajedinin, yaniPrometeus olmanın kökeninde. Önceden bilmenin. Prometeus’un sözcük anlamı, önceden bilen, öngören demek. O bir erkek bilici’dir. Kassandra’nın yoldaşı. Prometheus desmotes. Zincire vurulmuş ve hergün yeniden ölmeye mahkum edilmiş adam. Prometeus’un bir de kardeşi vardır, adı Epimeteus. İlginçtir onun da anlamı, sonradan gören demek, ancak her şey olup bittikten sonra gerçeği kavrayabilen manasında. Epimeteus gafili temsil eder. Aymazı. Mankafayı.

Tehlikeyi gerçekleşmeden önce görmek zorundayız. Önceden görmek, yani bedeli ne olursa olsun Prometeus olmak ve Epimeteus’un düştüğü çukura düşmemek. Gaflet çukuruna.

Bilmek, ıstırapların yegane kaynağı. Gafletse ezeli şifa. Ahmakların tesellisi. Her daim önüne bakmak. Şimdiye. Unutmak. Yadsımak. Uyurduk uyardılar, diriye saydılar bizi, diyememek. Rıza lokmasını kusup farklı formlarda sunulan çağdaş prozac’lardan medet ummak. Melankoli, imdat demenin modern karşılığı. Çökkünlüğün. Haz kaybını telafi etmek uğruna bini-bir-para tekniklerle oyalanmak. Olmazsa, Justine’in o derme çatma kulübe müsveddesine sığınmak, ve kendine tutacak/tutunacak bir çift el aramak.

Bu ölüme-doğru-varlıkın yokoluşa direnişinin hiç kuşkusuz ki başka yolları da var. Daha seküler biçimleri. Bunların en yalın olanlarından biri, İsveçli yazar August Strindberg’in Fadren (1887) adlı dramasında yer alır.

Kendisine ihanet ettiğinden kuşkulandığı karısı Laura’yla tartışan Yüzbaşı, teessüf içinde ona şöyle der:

Başka bir dünya inancı taşımadığımdan, benim için bu çocuk, ölümümden sonra benim hayatımın devamı olacaktı. Belki bu gerçekler dünyasında karşılığı olan tek ölümsüzlük kavramı.

Kimileri çocuklarında, kimileri eserlerinde ölümsüzlüğü ararlar. Başka bedenlerde bile olsa yok olmayı kabullenemezler. Yapılan her açıklama, yaşanan her çelişki, öne sürülen her yorum ölümü kabullenemeyişin bir sonucu. Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o, ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir tutanın ruh olduğuna (per l’anima) inanıyordu.

Kullandığı tüm sarsıcı tekniklere karşın, Lars’ın, ölüm karşısındaki tavrının, belki görünürde daha rijit ama daha sakin bir kabullenişin göstergesi olduğunu söyleyemez miyiz? Örneğin, Claire gibi çırpınıp direnmek yerine Justine gibi teslimiyet, panik yerine rıza. Bu-ara-da sıraya girmek, sürüye katılmak yerine çıldırmayı seçmek. Çıldırmayı, yani yakınlaşmakta olanın dehşeti karşısında ölmeden önce ölmeyi. Fakat en nihayet Batılı tarzda. Ophelia gibi. Bilinçsizce.

Malum, Dante Alighieri’nin Divina Commediada (1308-21) inşa ettiği öte-dünya üç farklı kısımdan oluşuyordu: paradiso, inferno, purgatorio, yani cennet, cehennem ve araf.

Cehennemin ilk halkasına verdiği ad ise limbo idi. Hani şu, Lars’ın içinde yeraldığını söylediği 19. delik. Putperestler meclisi. Dante’nin sadece Homer, Virgil, Horace, Sokrates, Aristoteles ve Öklid’i değil, İbn Sina’yla İbn Rüşd’ü de içine koymaktan çekinmediği zindan. Tanrı’nın rahmetine asla nail olamayacakları düşünülen suçsuz ve fakat günahkar putperestlerin yurdu. Sırat köprüsünden düşmelerine bile izin verilmeyecek olanlar. Ortakkoşucular. Ellerinde, ihtiyaç duydukları o rehber (İncil) bulunmadığı için, hakikate sadece akılla, salt akılla ulaşmak için çırpınan zavallılar. Bu yüzden de bu dünyada esin ve sezgiden, öte-dünyada ise hakkın cemaline bir anlığına olsun nazar ve rüyetten mahrum bırakılanlar.

Anlamak çok mu zor, Lars’ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek olanlara. Masumlara da, günahkarlara da. Sırat köprüsünden geçmek veya düşmek hakkı olanlara değil, bilakis sadece 19. deliğin sakinlerine.

Duvar diplerinden yürüyenlere.

Uğultulu sözcüklerin peşinden gidenlere.

En diptekilere.

(Sonuç: yok/yokluk)

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

 

ANTİCHRİST (DECCAL)


DÜCANE CÜNDİOĞLU

— “Doğa Şeytan’ın mâbedidir!” (Nature is Satan’s church!)

Zihnim bu aforizmanın çağrışımlarıyla meşgul. Hem de fenâ bir hâlde. Çünkü son iki gecedir ‘Antichrist’i seyrediyorum. Deccal’i…

Sinema tarihinin —saygıyla selâmladığım— en büyük meczublarından Lars von Trier’in son filmini…

Kim ne derse desin, Antichrist, daha şimdiden bir başyapıt!

Diliyle… tekniğiyle… ve konusuyla…

Dönüp dönüp bir daha… bir daha seyretmeli… bir daha…

Lâkin öfkeyle değil, hayretle…

Sonra da oturup tartışmalı!

İçtenlikle ve heyecanla…

* * *

İnsanın özüne o özü incitecek denli yakından dokunabilen nadir yönetmenlerden biri Lars von Trier!

Kiminle karşılaştırılabilir?

Elbette öncelikle Tarkovski’yle…

Tarkovski’yi büyük kılan, insanın en temel sorularını/sorunlarını hüzünle ve şefkatle dile getirmesini sağlayan sezgileriydi. Cesurdu çünkü.

Ah, o hakikate dokunmanın temin ettiği insanî coşku!

Cesaret adı da verilen direnç işbu coşkunun meyvesi.

Tarkovski bilmiyordu ama görüyordu. Açıklayamıyor ama ifade edebiliyordu.

Von Trier de öyle. Bilmiyor ama görüyor… hissediyor… anlıyor…

Evet, o da tüm sanatçılar gibi, açıklayamıyor ama anlatıyor…

Sorunun ikamet ettiği o meş’um küflü temeli terkedemeyişinin sebebi de bu!

Tarkovski gürültü çıkarmayı sevmez, insanın dramına onu anlamak gayesiyle değinir. Usulca… Hiç çekinmez, sanatını dua olarak adlandırır; bir çağrı… bir çığlık olarak…

Tanrı’yla başı belâdadır. Tıpkı Dostoyevski gibi. İnanmak ister. Evet, inanmak ve huzur bulmak ister, bütün içtenliğiyle… kuş ürkekliğiyle…

Aslâ arama/kavrama sürecini bitirmiş kendinden emin bir adamın şımarıklığı yoktur onda! Büyük resmi görmeye çalışmanın bedelini öder. Bütün tevazûu ile… olabildiğince…

Lars ise, huysuzdur, agresiftir, seyircinin acı’yı (acısını) görmesini değil, tatmasını ister. Tekmeler bu yüzden onu. Rahatsız eder. Huzurunu kaçırmak ister. Becerir de.

Katharsis umurunda bile değildir. Muhataplarını sağaltmaz, sağaltıma muhtaç hâle getirir.

Hâsılı, Tarkovski’nin dili hüzünlü, Lars’ın diliyse öfkelidir. En kökeninde sanatçının ızdırabı vardır; kehanetin… insanca acı çekmenin…

* * *

Filmin sonunda seyirciyi önemli bir sürpriz bekliyor:

Antichrist, Tarkovski’ye adanmıştır.

* * *

Filmin en önemli sahnelerinden biri…

Bu yüzden aşağıdaki diyalogları doğru okumak zorundayız, yani dikkatle ve hakettiği özenle…

ERKEK [sözde-akıldışılık]: Ben Doğa’yım… Doğa olarak nitelendirdiğin her şey.

KADIN [sözde-akıl]: Peki Bay Doğa, ne istiyorsun?

— Elimden geldiğince canını yakmak.

— Nasıl?

— Sence nasıl?

— Beni korkutarak mı?

— Seni öldürerek…

— Doğa bana zarar veremez!

— Sen altı üstü dışardaki yeşil yolsun.

— Hayır! Ondan fazlasıyım.

— Anlamıyorum.

— Dışardayım, ama aynı zamanda…. içindeyim. Ben insanlığın doğasıyım.