GUY DEBORD, GÖSTERİ TOPLUMU VE YORUMLAR KİTABINDAN


Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ


Şehircilik, sınıf iktidarını savunan kesintisiz görevin modern icrasıdır:Kentsel üretim koşullarının tehlikeli bir şekilde bir araya getirdiği işçilerin en küçük parçalarına dek bölünmesinin sürdürülmesi. Bu bir araya gelme olasılığının her biçimine karşı yürütülmesi gereken sürekli mücadele en uygun zeminini şehircilikte bulur. Fransız Devrimi’nde edinilen deneyimlerden bu yana, bütün yerleşik iktidarların sokaktaki düzeni sağlama araçlarını artırma çabası, sonunda sokağın ortadan kaldırılmasıyla doruk noktasına ulaşır. Lewis Mumford, The City in History de [Tarihte Kent]“artık tekdüze olan dünyayı” anlatırken “uzun mesafeye yönelik kitle iletişim araçlarıyla birlikte, halkın tecridinde çok daha etkili bir denetim aracı ortaya çıkmıştır”diye belirtir. Ama şehirciliğin gerçekliğini oluşturan genel tecrit hareketi, planlanabilir üretim ve tüketim ihtiyaçlarına göre işçilerin denetimli bir şekilde yeniden sisteme dahil edilmelerini de sağlamak zorundadır. Sisteme dahil olmak, tecrit edilmiş bireylerin birlikte tecrit edilmişbireyler olarak yeniden ele geçirilmelerini gerektirir: Fabrikalar ve kültür evleri, tatil köyleri ve “toplu konutlar” tecrit edilmiş bireyi aile yuvasına kadar izleyen bu sahte kolektiviteye hizmet etmek amacıyla özellikle düzenlenmiştir.Gösteri mesajı alıcılarının yaygın olarak kullanımı bireyin tecridinin egemen imajlarla, bütün güçlerini sadece bu tecritten alan imajlarla dolu olmasını mümkün kılar.

Önceki her dönemde egemen sınıfların tatmin edilmesine adanmışken, ilk defa yeni bir mimari doğrudan doğruya yoksullara yönelmiştir. Bu yeni konut örneğinin biçimsel sefilliği ve devasa yaygınlığı, onun hem amacından hem modern inşaat koşullarından kaynaklanan kitleselkarakterinden ileri gelir.

Toprağı, soyut bir şekilde tecrit toprağı olarak düzenleyen otoriter karar hiç kuşku yok ki modern inşaat koşullarının özünde yer alır.

Bu açıdan geri kalmış ülkelerde sanayileşmenin başladığı her yerde, yerleştirilmesi düşünülen yeni toplumsal yaşam tarzına uygun uzam olarak, aynı mimari ortaya çıkar. Toplumun maddi gücünün gelişmesinde kaydedilen aşama ve bu güce bilinçli bir şekilde hâkim olma konusundaki gecikme, tıpkı termonükleer silahlanma ya da doğum kontrolü (kalıtımın manipüle edilme imkânı zaten elde edilmiştir) sorunlarındaki kadar açık bir şekilde şehircilikte de görülmektedir.

Şimdiki zaman, şehir ortamının daha şimdiden öz-yıkım zamanıdır. “Şehir artıklarının biçimsiz yığınlarıyla” (Lewis Mumford) kaplı kırsal kesimde görülen şehir patlaması doğrudan doğruya tüketimin buyrukları doğrultusunda düzenlenmiştir.

İlk meta bolluğu aşamasının pilot-malı olan otomobilin diktatörlüğü, eski şehir merkezlerini yerinden eden ve giderek genişleyen bir yayılmaya yol açan otoyolların hâkimiyetiyle çevreye damgasını vurmuştur.

Aynı zamanda, şehir dokusuna dair tamamlanmamış yeni düzenleme dönemleri, bir otopark platformu üzerindeki çıplak arazilerde kurulu dev süpermarketler olan “dağıtım fabrikaları” etrafında geçici olarak yoğunlaşır; bu çılgın TÜKETİM TAPINAKLARI, kısmi bir kalabalığın yeniden oluşmasına yol açtıklarından aşırı kalabalık ikincil merkezler haline gelir gelmez onları dışlayan merkezkaç hareket içinde uzaklaşırlar. Ama tüketimin teknik örgütlenmesi, ilk planda şehrin kendi kendini tüketmesine yol açmış olan genel çözülmenin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Tümüyle kent-kır çatışması etrafında gelişen iktisadi tarih, her iki terimi de ortadan kaldıran bir başarıya ulaşmıştır. Toplu tarihsel gelişmenin günümüzde bağımsız ekonomi hareketinin sürdürülmesi adına felce uğraması, kent ve kırın yok olmaya başladığı dönemin olgusudur, kentle kırın farklılıkları aşılmamakta, her ikisi de aynı anda çökmektedir. Varolan şehir gerçekliğinin aşılmasına katkıda bulunması gereken tarihsel devinimin başarısızlığa uğramasından kaynaklanan kent ve kırın karşılıklı yıpranması, en ileri sanayileşmiş bölgeleri kapsayan ayrışmış unsurlarının bu eklektik karışımında görülebilir.

Evrensel tarih kentlerde doğmuş ve kentin kır üzerindeki kesin zaferiyle birlikte olgunlaşmıştır. Marx’a göre burjuvazinin en önemli devrimci faziletlerinden biri, “kır”ı havası bile insanı özgürleştiren “kente boyun eğdirmesi” olgusudur. Ama eğer kentin tarihi özgürlüğün tarihi ise, aynı zamanda zorbalığın ve hem kırı hem kenti denetleyen devlet yönetiminin de tarihidir. Kent sadece tarihsel özgürlüğün mücadele alanı olabilmiştir, özgürlüğe sahip olamamıştır. Kent, tarih ortamıdır; çünkü o, hem tarihsel girişimi mümkün kılan toplumsal iktidarın yoğunlaşması hem geçmişin bilincidir. Kenti tasfiye etmeye yönelik mevcut eğilim, ekonominin tarihsel bilince boyun eğmesindeki ve kendisinden alınmış güçleri yeniden ele geçiren toplumun birleşmesindeki gecikmenin bir başka şekilde ifade edilmesinden ibarettir.

“Kır tam tersi bir olgu sergiler: tecrit ve ayrılık”(Alman ideolojisi).

Kentleri yok eden şehircilik, eski kır yaşantısına özgü doğal ilişkiler kadar doğrudan doğruya tarihsel kent tarafından sorgulanan dolaysız toplumsal ilişkilerin de kaybolduğu sahte bir kırı yeniden kurar.

Bu, günümüzün “düzenlenmiş toprağı”nda barınma ve gösterisel denetim koşullarının yeniden yarattığı yeni bir yapay köylülüktür: Köylülüğün bağımsız bir eyleme kalkışmasını ve yaratıcı bir tarihsel güç olarak ortaya çıkmasını her zaman engellemiş olan coğrafi dağınıklık ve dar kafalılık bugün yeniden üreticilerin özelliği haline gelmiştir; nasıl ki işlerin doğal ritmi tarım toplumunun eriminin ötesinde kalıyorsa, bizzat kendilerinin ürettiği dünyanın devinimi de köylülerin erimlerinin ötesinde kalır. Ama “Doğu despotizminin sarsılmaz temeli olan ve dağılması bürokratik merkeziyetçiliğe yol açan bu köylülük, modern devlet bürokrasisinin gelişme koşullarının ürünü olarak yeniden ortaya çıktığında, duyarsızlığı artık tarihsel olarak üretilmek ve korunmak zorundaydı; doğal kayıtsızlığın yerini, hatanın örgütlü gösterisi almıştı. Teknolojik sahte-köylülüğün “yeni kentleri”,üzerine inşa edildikleri tarihsel zamandan kopuşlarını bulundukları alana açıkça kaydederler; sloganları şu olabilir: “Bu noktada artık hiçbir şey olmayacaktır ve asla hiçbir şey olmamıştır.”Kentlerde özgürleştirilmek zorunda olan tarih henüz özgürleştirilmediği içindir ki tarihin yokluğunda ortaya çıkan güçler, kendi özel alanlarını oluşturmaya başlar.

**

Bu alacakaranlıktaki dünyayı tehdit eden tarih, aynı zamanda mekânı yaşanmış zamana boyun eğdirebilen güçtür. Proleter devrimi, beşeri coğrafyanın eleştirisidir, bu eleştiri dolayısıyla bireyler ve topluluklar, sadece emeklerine değil bütün tarihlerine de sahip olmalarına elverişli yer ve olayları yaratmak zorundadır. Bu değişen oyun alanında ve özgürce seçilmiş oyun kurallarının farklılıklarında, yer özerkliği, toprağa zorunlu bir bağlanmayı yeniden devreye sokmadan ve böylelikle seyahatin ve bütün anlamı içinde saklı olan bir seyahat gibi anlaşılan yaşamın gerçekliğini gündeme getirerek yeniden keşfedilebilir. (sh:131-136)

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

 

 YENİ ANAYASALAR NEDEN YAPILIR?

Sicilya mafyasının kullandığı ve tüm İtalya’da kabul gören bu formülün derin hakikati şu noktada yatar: “Eğer paran ve dostların varsa hukukla dalga geçersin.” Bütünleşmiş gösteride yasalar uyku halindedir;çünkü yeni üretim teknikleri için hazırlanmamışlardır ve ayrıca malların dağıtımı sırasında yeni tür anlaşmalar sayesinde bu yasalardan uzak durulmuştur. Kamuoyunun ne düşündüğünün ya da neyi tercih ettiğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Gösterinin kamuoyu araştırmaları, seçimler ve modernleşmeye yönelik yeniden yapılanmalarla gizlediği şey budur. Kazananlar kim olursa olsun kibar müşteriler en kötü malı edineceklerdir:Çünkü bu tamamen onlar için üretilmiş olandır.

“Hukuk devleti”kavramı, modern ve sözde demokratik devletin genelde bu özelliklerinden vazgeçmesiyle birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu ifadenin 1970 yılından kısa bir süre sonra ve tam anlamıyla öncelikle İtalya’da popülerlik kazanması kesinlikle tesadüfi değildir. Birçok alanda, yasalar adeta çeşitli boşluklar kalacak şekilde özenle hazırlanmıştır; tabii ki bu boşluklar, yararlanabilecek olanlar için geçerlidir.Bazı koşullarda -örneğin dünyadaki her türlü silah ticareti, özellikle de daha yüksek teknoloji ürünleri çevresinde- yasadışılık, kendisi sayesinde daha da kârlı hale gelen iktisadi işlemlere destek sağlayan bir güçten başka bir şey değildir. Günümüzde birçok iş ilişkisi kaçınılmaz olarak en azından bu yüzyıl kadar namussuzdur; bu durum eskiden, sadece namussuzluk yolunu seçmiş sınırlı sayıdaki insan arasında söz konusuydu.(sh: 222-223)

GÖZETİM VE MANİPÜLASYON

Gözetim, eğer her şeyin mutlak denetimi sırasında kendi gelişmesinden kaynaklanan zorluklarla karşılaşma aşamasına gelmemiş olsaydı, çok daha tehlikeli olabilirdi. Sayıları giderek artan bireyler hakkında toplanan bilgi yığını ile bu yığının tahlil edilmesi için gereken zaman ve zekâ arasında ya da daha basit olarak söylemek gerekirse olası çıkarları arasında bir çelişki vardır. Malzemenin bolluğu her aşamada kısaltma yapılmasını zorunlu kılar: Bu sırada birçok bilgi kaybolur ve geriye kalanlar ise okunamayacak kadar fazladır. Gözetim ve manipülasyonun yönetimi birleşmemiştir. Aslında her yerde kârların bölüştürülmesi üzerine bir çıkar çatışması vardır; dolayısıyla da mevcut toplum içindeki şu ya da bu potansiyelin -aynı hamurdan gelmeleri nedeniyle hepsi aynı derecede saygın kabul edilen— diğer potansiyellerin aleyhine öncelikli olarak gelişmesi için bir mücadele vardır.

Bu mücadele aynı zamanda bir oyundur.Her istihbarat amiri kendi ajanlarını ve ilgi alanındaki hasımlarını gözünde büyütür. Çok sayıda uluslarüstü ittifakın yanı sıra, günümüzde her ülkenin hem devlet nezdinde hem devlet ötesinde sınırsız sayıda polisi ya da karşı-casusluk servisi ve gizli servisi vardır. Bunun yanı sıra gözetim, koruma ve istihbarat işleriyle ilgilenen çok sayıda özel şirket vardır. Çokuluslu büyük şirketlerin de doğal olarak kendi özel servisleri vardır; aynı şekilde orta büyüklükte de olsalar, ulusal ve bazen de uluslararası düzeyde bağımsız politikalar izlemeyi sürdüren kamulaştırılmış şirketlerin de özel servisleri vardır. Her ikisi de aynı devlete ait olan ve üstelik dünya pazarında petrol fiyatlarını yüksek tutma konusundaki ortak çıkarları açısından diyalektik birlik içinde olan bir nükleer endüstri grubu ile bir petrol grubunun çatıştığı görülebilir. Özel bir sanayi dalındaki her güvenlik servisi, kendi bünyesine yönelik sabotajlarla mücadele eder ve gerektiğinde rakiplerine sabotaj düzenler: Denizaltı tünellerine önemli yatırımlar yapan bir şirket, feribotların güvensizliğinden yana olur ve mali güçlükler içindeki gazeteleri, feribotların güvensizliğiyle ilgili haberleri ilk fırsatta ve üzerinde çok fazla düşünmeden manşet yapmaları için maaşa bağlar;Sandoz’la rekabet eden bir şirket Ren Vadisi’ndeki yeraltı sularına karşı kayıtsız kalır. Gizli olan gizlice gözetlenir. Öyle ki hikmeti hükümetin yönetimi etrafında kurnazca toplanmış bu organizmaların her biri, kendi özel anlam hegemonyasının peşindedir. Zira anlam, anlaşılabilir bir merkezle birlikte kaybolmuştur.

1968’e kadar başarıdan başarıya koşan ve sevildiğine inandırılmış olan modern toplum, bu tarihten itibaren bu sevdadan vazgeçmek zorunda kalmıştı; artık kendisinden korkulmasını tercih etmektedir. “O masum halinin artık geri gelmeyeceğini” gayet iyi bilir.

Böylece kurulu düzenden yana binlerce komplo, şebekelerin ve meselelerin ya da gizli faaliyetlerin giderek üst üste gelmesi ve bunların her türlü ekonomi, politika ve kültür dalma hızla entegrasyon süreciyle birlikte, birbirine karışır ve hemen hemen her yerde birbiriyle çarpışır. Toplumsal yaşamın her alanında, gözetim, dezenformasyon ve güvenlik faaliyetlerinin iç içe girme oranı sürekli bir artış gösterir. Komplo neredeyse alenen görülecek kadar yoğunlaştığında, komplonun her bir bölümü diğerini rahatsız etmeye ya da kaygılandırmaya başlar; çünkü bütün bu profesyonel komplocular tam olarak nedenini bilmeksizin birbirlerini gözetlemeye ya da birbirlerini kesin olarak teşhis edemeden tesadüfen karşılaşmaya başlarlar.

Kim kimi gözetlemek ister?

Bu görünüşte kimin yararınadır?

Ya gerçekte?

 Hakiki etkiler gizli kalır ve nihai hedeflerden güçlükle şüphe duyulabilir ve bunlar hemen hemen asla anlaşılmazlar. Böylece aldatılmadığı ya da manipüle edilmediğinden kimse emin olamazken, manipüle eden de başarılı olup olmadığını nadiren bilir. Aslında manipülasyonun başarılı tarafında yer almak, doğru stratejik perspektifin seçildiği anlamına gelmez. Taktik başarılar böylece büyük güçleri tehlikeli yollara sürükleyebilir.

Görünüşte aynı hedefin peşinde olan aynı şebekede, bu şebekenin sadece bir parçasını oluşturanlar, diğer bölümlerin ve her şeyden önemlisi çekirdek kadronun bütün varsayımlarım ve sonuçlarını kaale almamak zorundadırlar. İncelenen herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin pekâlâ tamamen hayali ya da ciddi bir şekilde tahrif edilmiş ya da oldukça yanlış bir şekilde yorumlanmış olabilme ihtimali -ki bu gayet iyi bilinen bir olgudur— soruşturmayı yürütenlerin hesaplarını önemli ölçüde karıştırır ve çürütür; çünkü birini mahkûm etmek için yeterli olan şey, onu tanımak ya da kullanmak gerektiğinde o kadar yeterli olmaz. Bilgi kaynakları rekabet içinde olduğundan tahrifler de rekabet içindedir.

Ancak bu uygulama koşullarından yola çıkarak, toplumsal alanın tamamına yayıldığı ve bunun sonucunda personel ve araç-gereç sayısını artırdığı ölçüde, denetimin verimliliğinin azalması eğilimi göstermesinden söz edilebilir. Çünkü burada her araç bir amaç haline gelmenin peşindedir ve bunun için çaba gösterir.

Gözetim kendi kendini gözetler ve kendine karşı komplo düzenler.

Sonuç olarak, gözetimin bugünkü temel çelişkisi, olmayan bir varlığı yani, toplumsal düzeni bozmaya çalıştığı düşünülen varlığı gözetlemesi, içine sızması ve etkilemesidir. Ama bu varlığın işbaşında olduğu nerede görülmüştür? Çünkü, koşullar asla bu kadar devrimci olmamıştır ve durumun bu kadar ciddi olduğunu düşünen sadece hükümetlerdir. Yadsıma, kendi düşüncesinden o kadar başarılı bir şekilde yoksun bırakılmıştır ki uzun zamandan beri dağılmış bir haldedir. Bu nedenle, sadece muğlak ama hâlâ yeterince rahatsızlık veren bir tehdit olmayı sürdürmektedir ve neticede gözetim en gözde etkinlik alanından mahrum bırakılmıştır. Bu gözetim ve müdahale gücü tamamen mevcut gerekliliklerle yönetilmektedir ki bu gereklilikler, bu tehditle peşinen mücadele etmek amacıyla bizzat tehdidin alanına yönelen anlaşma koşullarını belirler. Bu nedenle gözetimin, bu sefer teröristleri değil teorileri etkilemek amacıyla, gözden düşmüş gösteri araçlarının dışında bilgilendireceği yadsımanın kutuplarını düzenlemede bir çıkarı olacaktır.

Tarihsel zaman konusunda büyük otorite olan Baltasar Graciân L’homme de courda [Saray Adamı] son derece isabetli bir şekilde şunları söyler:

[İster eylem ister söylem olsun, her şey zamanla ölçülmelidir.

Bir şey yapılabileceği sırada istenmelidir; zira ne mevsimler ne de zaman kimseyi bekler.]

Ama Ömer Hayyam daha az iyimserdi:

[Açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse

-BizlerTanrı’nın elinde birer oyuncağız;

—Kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, —

Sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.] (sh: 230-235)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

*******************

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

BEYNİN GİZLİ HAYATI (INCOGNITO) İSİMLİ ESERDEN


“Geleceğimizin Öngörüsüne Sahip Olmak İsteyenlerin Kitabı”

İki türlü insan vardır.

Beynini geliştirenler ve koruyanlar; Vücudunu geliştirenler ve koruyanlar.

Ne yazık ki ölümsüzlük ve tanrısal dürtüleri dizginleyemeyen insanoğlu her kapıdan kendine yol bulmaya çalışmaktadır. Ancak beynin gizemi çözülene kadar çok şeylerin farkına varılamayacağı kesin gibi görünüyor.

“Can”, “ruh”, “nefis” gibi maneviyat araştırmaların ileri seviyeye çıkması için “beyin bilgisi dopingi” ne ihtiyacımız olduğu kesindir.  Aşağıda çok az bir kısmını paylaşacağım David EAGLEMAN tarafından hazırlanmış olduğu  INCOGNITO (İnkognito) isimli eserde, güncel konuları anlamada ve geleceği önceden görmeye; ayrıca “farkı fark eden” olmaya çalışan gayretli kardeşlerimiz başarılarına eklemeler yapabileceklerdir.

Okuyucularda “yorum” ve “içerik kalınlaşması”nda faydalı olabileceğinden öncelikle  tavsiye ediyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

Alıntılara konulan başlıklar ilginizi çeksin diye tarafımdan konulmuştur.

Çizgi Filmlerdeki Karakterlerin Gözleri Neden Normalinden Büyük Olarak Çizildi

Yakın geçmişte yapılan bir deneyde katılımcı erkeklerden, kendi­lerine gösterilen farklı kadın yüzü fotoğraflarını çekicilik bakımın­dan değerlendirmeleri istenmişti. 20 cm x 25 cm boyutlarındaki fotoğraflarda kadınların yüzleri ya kameraya doğrudan dönüktü ya da kameradan dörtte üçlük bir dönüş yapmış durumdaydı.

Erkeklerin farkında olmadığı gerçek ise, fotoğraflarında gözbebeklerinin büyümüş, diğer yarısında büyümemiş olduğuydu. Katılımcılar tutarlı biçimde gözbebeği büyümüş kadınları yeğle­mişlerdi; ama şaşırtıcıdır ki, kendi kararlarıyla ilgili herhangi bir içgörüye sahip değillerdi. “Bu fotoğraftaki kadının gözbebekleri­nin diğer fotoğraftakinden 2 milimetre daha büyük olduğunu fark ettim”diyen çıkmamıştı içlerinde. Üzerine parmak basamadıkları bir nedenden dolayı, bazı kadınlar onlara diğerlerinden daha çeki­ci gelmişti yalnızca. (sh.5)

Göz Görmez, Beyin Görür

1960’lı yıllarda Wisconsin Üniversitesinde bir nörobilimci olan Paul Bach-y-Rita, görme engellileri yeniden görüşe kavuşturmanın yolları üzerinde kafa yormaya başladı. Babası geçirdiği inmeden sonra yakın geçmişte mucizevi bir iyileşme göstermiş, Paul ise bey­nin dinamik biçimde yeniden düzenlenme potansiyeli karşısında büyülenmişti.

Kafasında giderek büyüyen bir soru vardı:Beyin, bir duyunun yerine yenisini koyabilir miydi?

Bach-y-Rita sonunda görme engel­lilere dokunsal bir “gösterim” sunmaya karar verdi. Düzeneğin işleyiş ilkesi şöyle açıklanabilir:

Kişinin alın bölgesine yerleştirilmiş bir video kameraya gelen video bilgisi, sırtta yer alan ve ufacık titreştiricilerden oluşan bir dizgeye girdi olacak şekilde dönüştürülür. Böyle bir aygıtı takıp gözleriniz bağlı halde odada yürüdüğünüzü düşünün. Önce sırtınızın bir bölümünde tuhaf bir örüntüyle kendini gösteren titreşimler hissedeceksiniz. Titreşimler sizin kendi hareketinize doğrudan bağlı olarak değişim gösterdiği halde neler olup bittiğini anlamak size oldukça zor gelecek. Bacağınızı sehpaya vurduktan sonra ise “bunun görmeyle uzaktan yakından ilgisi yok” diye düşüneceksiniz. Ama acaba öyle midir gerçekten?

Gözleri görmeyen deney katılımcıları bu görsel-dokunsal değişim gözlüklerini takıp bir haf­ta kadar ortalıkta dolaştıktan sonra, yeni bir ortamda yönlerini bulmada oldukça başarılı hale gelirler. Sırtlarında hissettiklerini, yönelecekleri doğrultunun bilgisine çevirebiliyorlardır artık. Ama işin asıl şaşırtıcı yönü bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, dokunsal gir­dileri algılamaya; onlar aracılığıyla görmeye başlamalarıdır. Yete­rince uygulama yaptıktan sonra bu dokunsal girdiler, çevrilmeye ihtiyaç duyan bilişsel bir bilmece olmanın ötesine geçerek, dolaysız bir duyum haline gelir.

Sırttan gelen sinirsel uyarıların görmeyi temsil edebildiğine inanmak size güç geliyorsa, kendi görme duyunuzun da aslında tıpkı bunlar gibi, yalnızca farklı kablolardan geçmeyi seçmiş bu­lunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını hatırlayın, yeter. Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyal­lerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır, ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.

İster gözlerden, ister kulaklardan, ister bambaşka yerlerden olsun, uyarıların nereden geldiği, beyni hiç mi hiç ilgilendirmez. Uyarılar, siz nesneleri itip, yerden yere vurup, onlara tekmeler atarken yaptığınız hareketlerle tutarlı biçimde ilişkilendirilebilir olduğu sürece beyniniz de görme adını verdiğimiz dolaysız algıyı inşa edebilir.

Bu türden başka duyusal değiş-tokuşlar da etkin biçimde incelenmektedir.Kaya tırmanıcısı Eric Weihenmayer’i düşünün: Vücudunu hamlelerle ileri itip, son derece tehlikeli ve küçük kaya basamaklarına tutunmasını sağlayan konumlar alarak dimdik ka­yalıklarda kademe kademe ilerliyor. Kör olması ise başarısını kat­layan bir etken. Weihenmayer, kendisini 13 yaşında kör bırakan ve retinoşizis adı verilen ender bir göz hastalığıyla dünyaya gelmişti. Bu durumun dağcı olma düşünü yıkmasına izin vermeyerek 2001 yılında Everest Dağı’na tırmanan ilk (ve kitabın yayımlandığı tarih itibariyle de tek) görme engelli dağcı oldu. Artık tırmanışlarını 600 ufacık elektrot içeren ve Brain-Port olarak bilinen küçük bir levha parçasını ağzında taşıyarak gerçekleştiriyor. Bu, onun tırmanır­ken dili aracılığıyla görmesinisağlıyor. Dil, normalde bir tat alma organı olduğu halde, taşıdığı nem ve yarattığı kimyasal ortam, yü­zeyine karıncalanma duygusu veren bir elektrot levhası yerleşti­rildiğinde onu kusursuz bir beyin-makine arayüzü haline getirir. Levha, video girdisini bir elektriksel uyarı örüntüsüne çevirerek di­lin normalde görme duyusuna atfedilen özellikleri (uzaklık, biçim, hareket doğrultusu ve boyut gibi) algılamasını sağlar. Bu düzenek, bize gözümüzden çok beynimizle gördüğümüzü hatırlatır nitelik­tedir. Başlangıçta Eric gibi görme engellilere yardımcı olmak üzere geliştirilen tekniğin yeni uygulamalarında dil levhasına kızılötesi ve sonar girdileri de verilmekte ve böylece dalgıçların bulanık su­larda görmesi, askerlerin de karanlıkta 360 derecelik görüşe sahip olması sağlanmaktadır.

Eric, dilin bu şekildeki uyarımını başlangıçta tanımlanamaz kenarlar ve şekiller olarak algıladığını, ancak uyarımı daha derin bir düzeyde tanımayı hızla öğrendiğini ifade etmişti. Kendisi artık kahve fincanını rahatlıkla eline alabiliyor, bir futbol topuna vurup kızıyla karşılıklı paslaşabiliyor. (sh:40-42)

Geleceğin Hava Yollarını “Beyin+Cihaz” larla Olacaktır.

Motor sinyaller ve duyu sinyallerinin zamanlamasını yorumlama işi, beynin ortaya sürdüğü bir parti oyunu değildir elbet; nedensellik sorununun çözülmesinde de çok önemli bir rol oynar. Nedensellik, aslında ta temelinde zamansal sıralama değerlendirmesine gereksinim duyar: Yaptığım motor hareket, duyusal uyarıdan önce mi, sonra mı geldi?

Çoklu duyulara açık bir beyinde bu sorunun doğru biçimde yanıtlanmasının tek yolu, sinyallerle ilgili zamanla­ma beklentilerini iyi ayarlanmış biçimde tutmaktır; böylelikle, farklı hızlarla işleyen farklı duyusal yolların varlığında bile “öncelik” ve “sonralık” kesin biçimde belirlenebilir.

Zaman algılaması, gerek benim laboratuvarımda gerekse baş­kalarında, üzerinde etkin biçimde çalışılan bir alandır; ama burada vurgulamak istediğim kapsayıcı husus, zaman duygusunun (neyin ne zaman gerçekleştiği ve ne kadar sürdüğü) beynimiz tarafından oluşturulduğu ve üzerinde kolaylıkla oynanabildiğidir; tıpkı gör­mede olduğu gibi.

Öyleyse duyularınıza güvenmek konusunda alacağınız ilk ders oluşudur:

Siz siz olun, güvenmeyin.

Bir şeyin doğru olduğuna inanmanız ya da doğru olduğunu bilmeniz, onun gerçekten doğru olduğu  anlamına gelmez.

Savaş pilotlarının akıldan çıkarmamaya çalıştığı en önemli ders “cihazlarınıza güvenin” dir. Çünkü duyularınız size en alçakça yalanları söyleyebilir ve siz kokpit kadranları yerine bunlara güvenmeyi yeğlerseniz, yere çakılırsınız. Sonuç olarak, biri size bir daha “Kime inanıyorsun, bana mı, yoksa gözünün gör­düğüne mi?” sorusunu sorduğu zaman, yanıt vermeden önce iyice düşünün.

Ne de olsa “oralarda” olan bitenin çok azının farkındayız. Be­yin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulu­narak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır. Kendimize onlarla ilgili sorular sormaya başlayana kadar çoğu şeyin bilincine varmadığımızı anlamaya başladığımız anda, ken­di derinlerimize inme yolunda yaptığımız yolculuğun ilk adımını da atmış sayılırız. Bu noktada, dış dünyada algıladığımız şeylerin, beynin erişme olanağı bulamadığımız bölgelerince üretildiğini an­larız.

Bu erişilmez düzenek ve yaşadığımız zengin yanılsama çeşitlili­ğiyle ilgili ilkeler, yalnızca görme ve zamana ilişkin temel algılara değil, birazdan göreceğimiz üzere daha üst düzeydeki işleyişlere de (düşüncelerimiz, duygularımız ve inançlarımız) uygulanabilir. (sh:54-55)

“Bilginin Sabitleşmesi/Kalıtsallaşması”

Tavuk Seksörlerinin Ve Uçak Gözcülerinin Esrarı

Dünyanın en iyi tavuk seksörleri Japonlardır. (Seksör: Hayvanlarda cinsiyet tayini yapan kişi) Civcivler yumur­tadan çıktığında genellikle büyük ticari kuluçkahanelerde hızla erkek-dişi olarak ayrılır. Cinsler birbirinden farklı beslenme prog­ramlarına tabi tutulduklarından, zorunlu bir uygulamadır bu: Sonunda yumurta üretecek olan dişiler bir programa, yumurta üre­timi sektöründe değer taşımayan ve etlerinden yararlanmak üzere ayrılıp semirtilen küçük bir bölümü dışında genellikle imha edi­len erkekler de başka bir programa göre beslenir. Sonuçta tavuk seksörünün işi her bir civcivi eline alıp, konulacağı bölmeyi be­lirlemek üzere hızla cinsiyetini saptamaktır. Ancak bu iş, bilindiği üzere olağanüstü zordur, çünkü erkek ve dişi civcivler birbirinden farksız görünürler.

Yani neredeyse. Japonların icadı olan ve civcivin arka kısmındaki açıklığın özelliklerine bakarak cinsiyetini tayin eden uzman tavuk seksörleri, bir günlük civcivlerin cinsiyetini hızla belirleyebiliyorlardı. 1930’lu yıllardan başlayarak dünyanın dört bir yanındaki kümes hayvanı üreticileri, tekniği öğrenmek için Japonya’daki Zen-Nippon Civciv Cinsiyet Tayini Okulu’na seyahat eder olmuştu.

İşin gizemli yanı, kimsenin tekniğin işleyişini tam olarak açıklayamamasıydı. Yöntem nasıl oluyorsa belli belirsiz görsel ipuçları­na dayanıyor, ama profesyoneller bile bu ipuçlarının ne olduğunu söyleyemiyordu. Görünüşe göre, civcivin gerisindeki deliğe bakar bakmaz hayvanı atacakları doğru bölmeyi biliyorlardı.Profesyonellerin öğrencileri eğitme yöntemleri de bundan ibaretti. Usta, çırağının yanı başında dikilir ve onu seyrederdi. Öğren­ci ise eline bir civciv alır, hayvanın gerisini inceler ve bölmelerden birine atıverirdi. Ustanın tek yaptığı geribildirimde bulunmaktı: Evet ya da hayır diyerek. Bu etkinlikle geçen haftalar sonunda öğ­rencinin beyni de ustasınınkinin düzeyine erişirdi; tabii bilinçsizce.

Bu arada okyanuslar ötesinde benzer bir hikâye daha gelişmek­teydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürekli bombalanma tehdidi altında yaşayan İngilizler için, gelen uçakları hızlı ve doğru biçim­de ayırt etme gereksinimi doğmuştu. Hangi uçaklar eve dönen İn­giliz uçakları, hangileri bomba atmaya gelen Alman uçaklarıydı?

Bu alanda kusursuz birer “gözcü” olduklarını ispatlayan bazı uçak meraklıları ordu tarafından hızla görevlendirildi. Bu kişiler öyle­sine değerliydi ki, hükümet kısa sürede sayılarını artırabilmek için kolları sıvadı; ancak sayıları çok az, bulunmaları da çok zordu. Hükümet bunun üzerine “gözcüleri” diğerlerini eğitmekle görev­lendirdi. Zorlu bir girişimdi bu. Gözcüler izledikleri stratejiyi an­latmaya çalışıyor ancak başarısız oluyorlardı. Kimse bir şey an­lamıyordu; gözcülerin kendileri bile. Tıpkı tavuk seksörleri gibi, gözcülerin de ne yaptıkları hakkında pek fikirleri yoktu; doğru yanıtı bir şekilde buluyorlardı, o kadar.

İşe biraz yaratıcılık katan İngilizler, nihayet yeni gözcüleri ba­şarıyla eğitmenin yolunu buldular: deneme-yanılma geribildirimi. Acemi gelişigüzel bir tahminde bulunuyor, uzman da evet ya da hayır demekle yetiniyordu. Sonunda acemiler de, tıpkı akıl hocala­rı gibi bu gizemli ve tarifsiz uzmanlıktan nasibini alıyordu. (sh:58-59)

TV Programı Hilelerinden

Kavramlar arasında yapılan basit bir eşleştirme, bir bilinçdışı ilişkilendirmeyi tetiklemek için yeterlidir. Bunun sonucu, eşleştir­menin doğru ve tanıdık bir şeyler içerdiği duygusudur. Belirli bir ürünün çekici, güler yüzlü ve cinsel cazibeye sahip insanlarla eşleştirildiği bütün reklamların temelinde yatan ilke budur. Aynı ilke George W. Bush’un reklam ekibinin 2000 yılında Al Gore’a karşı yürüttüğü kampanyanın da temelini oluşturmuştu. Bush’un 2,5 milyon dolarlık televizyon reklamında, ekranda görülen “Gore’un reçete-ilaç programı” yazısı ile birlikte RATS sözcüğü ekranda bir anda parlayıp sönüyor ve hemen ardından bunun aslında BUREAUCRATS [bürokratlar]sözcüğünün devamı olduğu anlaşılıyordu. Reklam yapımcılarının peşinde oldukları -ve hatırlanmasını um­dukları etki ortadaydı. (sh: 66)

Başarıda En Yüksek Seviye Robotik Düzeneğe Erişmek Midir?

Sporcular hata yaptıklarında antrenörleri genelde “Biraz kafanı kullan diye bağırır. Buradaki ironi, profesyonel sporcuların he­definin aslında düşünmemek olmasıdır. Binlerce saatlik çalışma ve eğitim yatırımının amacı, mücadele alevlendiği sırada doğru ma­nevraların otomatik biçimde, bilincin katkısı olmaksızın yapılabil­mesidir. İlgili becerilerin, oyuncunun devrelerine kazınmak üzere zorlanması gerekmektedir. Sporcular “sahaya çıktığında” ipleri ele alan, oyunu hız ve verimle sürükleyen, sahip oldukları iyi eğitimli bilinçdışı düzenektir. Kalabalık, dikkat dağıtmak için bağırır, ayak­larını gümbürtüyle yere vurur. Sporcuyu bu arada yönlendiren şey bilinçli düzenekse, hamlesini mutlaka yanlış yapacaktır. Eğer topu potadan geçirmeyi umuyorsa tek dayanağı ve tek güvencesi, aşırı eğitimli robotik düzenektir.

Artık bu bölümde edindiğiniz bilgileri, teniste her zaman kaza­nacak biçimde kendi yararınıza kullanabilirsiniz. Baktınız ki kay­bediyorsunuz, rakibinize bu kadar başarılı bir servis atmak için ne yaptığını sorun, yeter. Servisinin mekaniklerine dalıp size anlatma­ya çalıştığı an, batmış demektir.

Böylece anlıyoruz ki, işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne bilinç düzeyinde erişme olanağımız da o ölçüde azalıyor. Ama daha yeni başlıyoruz. Bir sonraki bölümde, bilginin daha da derin­lere nasıl gömülebildiğini göreceğiz. (sh: 74)

Sporculara yakından baktığınızda, kendilerini havaya sokmak için bazı fiziksel rutinlerden yararlandıklarını görürsünüz. Sözgelimi, basketbolcular, genellikle topu potaya atmadan önce üç kez zıplatır ve boyunlarını sola kıvırırlar. Bu ritüeller bir anlamda öngörülebilirlik sağlayarak kişiyi daha az bilinçli bir duruma getirmek yoluyla rahatlatıcı etkide bulunur. Tekrarlamalı ve öngörülebilir nitelikteki ritüeller, bazı dinsel uygulamalarda da aynı amaca hizmet eder. Sözgelimi ezbere dua okumak, tespih çekmek ya da ilahi söylemek, bilinçli zihnin gürültüsünü azaltmada yardımcıdır. (sh:214)

Basit Problemler Daha Zor Çözülür.

Beynimize en köklü biçimde kazınmış içgüdüler, psikologların yalnızca insana özgü durumları (yüksek bilişsel beceriler gibi) ya da sorunları (zihinsel bozukluklar gibi) anlamaya daha fazla yö­nelmeleri nedeniyle spotlardan uzağa itilmiştir genellikle. Ama en otomatik ve en az çaba gerektiren (yani özelleşmişlik ve karma­şıklık bakımından en üst düzeydeki nöral devreleri gerekli kılan) davranışlar, aslında ta başından beri gözümüzün önündedir: cin­sel çekim, karanlık korkusu, empati, tartışma becerisi, kıskançlık, adalet arayışı, çözüm bulma, ensestten kaçınma, yüz ifadelerini tanıma… Bu tür davranış ve eylemlerin altında yatan geniş nöral ağlar öylesine ince bir ayardan geçmiştir ki, gündelik işleyişlerinin farkına bile varmayız. Ve tıpkı tavuk seksörleri örneğinde olduğu gibi, bu devrelere kazınan programlara erişmek için iç gözlemden yararlanmaya çalışmak da boşunadır. Herhangi bir eylemin bilincimizce “kolay” ya da “doğal” olarak değerlendirilmesi, bu eylemi olanaklı kılan devrelerin karmaşıklığını ciddi biçimde azımsama­mıza neden olabilir. Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.

Buna bir örnek vermek gerekirse, yapay zekâ alanında olup bi­tenleri bir düşünün. Bu alan, 1960’lı yıllarda gerçeğe dayalı bilgiy­le (“at, bir memeli hayvan cinsidir” gibi) baş edebilen program­larda hızlı ilerlemelere sahne olmuş, ancak bu ilerleme daha sonra yavaşlayarak neredeyse durma noktasına gelmiştir. Kaldırım kena­rında düşmeden yürümek, yemekhanenin yerini hatırlamak, uzun bir vücudu küçücük iki ayak üzerinde taşımak, bir dostu tanımak ya da bir espriyi anlamak gibi “basit” problemleri çözmenin çok daha zor olduğu anlaşılmıştır.Gerçekten de hızlı, etkili ve bilinçsiz biçimde yaptığımız şeyleri modellemek öylesine zordur ki, bunlar çözülememiş problemler olarak yerlerini korumaktadırlar.

Herhangi bir durum bize ne kadar bariz ve zahmetsiz görünür­se, yalnızca altta yatan engin devreler ağından dolayı öyle görün­düğünden de o kadar kuşku duymamız gerekir. 2. Bölüm’de gör­düğümüz üzere, görme eyleminin bunca kolay ve hızlı olmasının en geçerli nedeni, karmaşık ve adanmış bir düzenekçe destekleni­yor olmasıdır. Bir şey ne kadar doğal ve kolay görünürse, gerçekte durum o kadar tersidir”

Şehvet devrelerimiz çıplak kurbağa gö­rüntüsüyle harekete geçmez çünkü onlarla çiftleşemediğimiz gibi, genetik geleceğimiz ile de pek alakaları olduğu söylenemez. Ama buna karşılık, ilk bölümde gördüğümüz üzere bir kadının gözbe­beklerinin büyümesi bizi pekâlâ ilgilendirir çünkü bu tepki cinsel ilgi konusunda önemli bir bilgi yaymaktadır. Sonuçta, kendi içgü­dülerimizden oluşan bir umvvelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar. (sh: 90-91)

Kadınların En Başarılı Ve Güzel Olduğu Zamanlar

Cinsel cazibe ya da çekim duygusu sabit bir kavram olmayıp, durumun gereklerine göre ayarlamalardan geçer. Hayvanlardaki kızışma dönemini ele alalım. Neredeyse bütün dişi memeliler, kı­zışma döneminde açık sinyaller verirler. Sözgelimi, dişi babunların gerisi parlak pembeye döner ki bu değişim, şanslı bir erkek babun için yadsınamaz ve karşı konulamaz bir davettir. Buna karşılık in­san türünün dişileri, bütün yıl boyunca çiftleşebilme konusunda benzersiz olup doğurgan dönemlerini herkese ilan edecek özel bir sinyal de üretmezler.

Acaba?Kadınların en güzel olduğu dönemin, âdet döngüsü içinde en doğurgan oldukları döneme, kanamadan yaklaşık on gün kadar öncesine karşılık geldiği ortaya çıkmıştır..

Bu değer­lendirmeyi yapan ister kadın ister erkek olsun, sonuç her durumda aynıdır; üstelik bu dönemde nasıl davrandıklarının da konuyla pek ilgisi yoktur çünkü aradaki fark, yalnızca fotoğrafa bakmakla bile algılanabilir. Bu dönemdeki bir kadının verdiği sinyaller, babunun gerisiyle verdiği sinyal kadar bariz değildir elbette, ama sinyalin biraz olsun okunabilir olması, onunla aynı odadaki erkeklerin gü­dümlü bilinçdışı mekanizmalarını harekete geçirmeye yeter de ar­tar bile. Sinyaller bu devrelere ulaşabiliyorsa, görev tamamlanmış demektir. Sinyaller, başka kadınların devrelerine de ulaşabilir bu arada: Kadınlar, belki de eş bulmak için girişilen kavgada rakiple­rinin durumunu değerlendirmeye olanak sağladığı için, diğer ka­dınların döngülerine karşı epeyce duyarlıdır. Doğurganlığın ipuç­larının neler olduğu henüz açıklık kazanmış değildir. Kulakların ve memelerin yumurtlamaya yakın günlerde daha simetrik hale gelişi ve bazı ten özelliklerinin (cilt tonu yumurtlama döneminde bi­raz açılır) bu ipuçları arasında yer aldığı düşünülmektedir. Ama ipuçları ne olursa olsun, bilinçli zihnin hiçbirine erişimi olmasa da, beynimiz bunları kavramaya programlanmıştır. Zihin, yalnızca arzunun güçlü ve açıklanamaz çekim gücünü hisseder.

Yumurtlama ve güzelliğin etkileri, yalnızca laboratuvarda değil, gündelik yaşam içinde de ölçülebilir. New Mexico’da yakın geçmişte yapılan bir çalışmada, yerel striptiz kulüplerindeki dansçıla­rın aldıkları bahşişin kadınların âdet döngüleriyle ilişkili olup ol­madığı değerlendirilmişti.

 Doğurganlığın zirveye çıktığı günlerde dansçılar saatte ortalama 68 dolar bahşiş kazanırken, bu ortala­ma kanama dönemlerinde 35 dolara düşmüştü. Aradaki günlerin ortalaması ise 52 dolardı. Bu kadınlar büyük olasılıkla bütün ay boyunca flört davranışları sergilemişken, doğurganlık durumların­daki değişim, beklentiyle dolu müşterilerine vücut kokusu, ten ren­gi, bel/kalça oranı, hatta özgüven değişimi biçiminde yansımak­taydı. İlginçtir ki, doğum kontrol hapı kullanan striptizcilerde bu açıdan herhangi bir zirve değer saptanmamış, bu kadınların aylık kazancının saatte ortalama 37 dolarla kaldığı ortaya çıkmıştı (hap kullanmayanlardaki ortalama 53 dolara karşılık). Daha az kazan­malarının nedeni tahminen, hapların erken gebelik dönemine özgü hormonal değişimlere, dolayısıyla da dışa vuran göstergelerde de­ğişimlere neden olması ve bu tür kulüplerin müdavim Kazanovalarına artık o kadar da ilginç gelmemeleri olabilir.

Peki, bu araştırma bize ne anlatıyor?

Öncelikle, mali yönden endişe duyan striptizcilerin doğum kontrol haplarından kaçınıp yumurtlamanın hemen öncesinde mesai saatlerini ikiye katlama­ları gerektiğini. Ama asıl önemlisi, kadın (ya da erkek) güzelliği­nin beyin devreleri tarafından önceden düzenlenmiş olduğudur. Bu programlara bilinçli olarak erişemez ve onları ancak dikkatle ta­sarlanmış çalışmalarla ortaya çıkarabiliriz. Bu arada beynin, dev­reye giren ipuçlarını algılamada oldukça başarılı olduğunu da not edelim. Tanıdığınız en güzel insana geri dönecek olursak da, farz edin ki, iki gözü arasındaki mesafeyi, burun uzunluğunu, dudak kalınlığını, çene biçimini vb. belirlediniz. Bunları çekicilik bakı­mından ortalama bir insanın değerleriyle karşılaştırsaydınız, ara­daki farkın belli belirsiz olduğunu görürdünüz. Bu iki insan, bir uzaylıya ya da Alman kurduna bu açıdan ayırt edilemez gelir; nasıl ki uzaylılar ya da Alman kurtlarının çekici olan ve olmayanları size ayırt edilemez geliyorsa. Ancak kendi türünüzün bireylerinde görülen ufak tefek farkların beyniniz üzerindeki etkisi büyüktür. Sözgelimi, kimileri kısa şort giymiş bir kadının görüntüsünü büyü­leyici bulurken, kısa şort giymiş bir erkek, onlara itici gelir; oysa geometrik bakımdan iki görüntünün birbirinden farkı pek azdır.

Üstü kapalı ya da incelikli ayrıntılar temelinde ayrım yapabilme becerimiz son derece gelişkindir, çünkü beynimiz eş bulma ve eş seçimi gibi keskin tanımlı işleri yerine getirmek üzere düzenlenmiş­tir. Bütün bunlar, bilinçli farkındalık yüzeyinin altında gerçekleşir, bizler yalnızca yüzeyin üzerine ulaşmayı başarabilen o tatlı duygu­ların keyfine varmakla kalırız. (sh:95-97)

Koku Deyip Geçmeyin (Kötü Parfüm Kullanmayın!!!!)

Bunun yanıtını kimse bilmese de yakın geçmişte yapılan bazı çalışmalar, insan burnunun iç yüzeyini döşeyen dokuda, farelerin feromonlar aracılığıyla ger­çekleştirdikleri haberleşmede rol oynayan reseptörlerin benzerleri­nin bulunduğunu ortaya koymuştur. Reseptörlerin işlevsel olup olmadığı kesinlik kazanmış değilse de, davranışa odaklı araştır­malar olumlu yönde ipuçları vermektedir. Bern Üniversitesinde yapılan bir çalışmada kız ve erkek öğrencilerde MHC ölçümleri yapıldıktan sonra erkeklere ter emici pamuklu tişörtler dağıtıldı. Daha sonra laboratuvara dönen kız öğrenciler, burunlarını tişört­lerin koltukaltı bölgesine daldırarak hangi vücut kokusunu yeğle­diklerini belirttiler. Sonuç: Onlar da, tıpkı fareler gibi MHC’leri kendininkilere benzemeyen erkekleri tercih etmişlerdi. Açık ki, burnumuz da tercihlerimizi etkilemekte ve yine üreme görevini bi­lincin radarına yakalanmaksızın yerine getirmektedir.

İnsan feromonları, üreme dışındaki durumlarda da görünmez sinyaller taşıyor olabilir. Örneğin, yenidoğanların temiz bezlerden çok, annelerinin memelerine sürülmüş bezlere yönelmeleri, ola­sılıkla algıladıkları feromonal işaretlerden kaynaklanmaktadır. Kadınlarda âdet döngüsü süresinin de bir başka kadının koltukaltı terini kokladıktan sonra değişebildiği düşünülmektedir.

Feromonların sinyal taşıdığı açık olmakla birlikte, insan davra­nışlarını ne ölçüde etkileyebildiği bilinmiyor. Bilişsel durumumuz öylesine çok katmanlıdır ki, bu tür işaretlerin oynadığı rol önemini iyiden iyiye yitirmiştir. Ama oynadıkları rol ne olursa olsun, en azından beynin sürekli bir evrime tabi olduğunu hatırlatırlar bize. Çünkü bu moleküller miadını doldurmuş miras yazılımların varlı­ğını gözler önüne serer. (sh:98)

İçkinin Yasaklanması İnsanı Korumak İçindir

Yunan şairi Mytileneli Alcaeus’un popüler deyişi En oino âletheia (Şarapta gerçeklik vardır), Romalı âlim Yaşlı Plinius tara­fından In vino veritas biçiminde tekrarlanmıştı. Babil’in Talmud metinleri de benzeri bir ifade içerir: “Şarap içeri girince, sırlar dı­şarı çıktı.” İzleyen bölümlerde ise “Bir insan üç şeyle ele verir ken­dini: şarap kadehi, cüzdanı ve gazabıyla”sözleri çıkar karşımıza. Romalı tarihçi Tacitus, yalanı önlemek amacıyla Germen halkları­nın konsey toplantıları sırasında mutlaka alkol aldığını yazar. (sh:105) (Bazı Siyasi partilerin kamp uygulamaları altında milletvekillerini etkilemeleri ve bu şekilde sırlarını çözmeleri, veya daha değişik uygulamalar, ilaçlar ve gizli sinyallerle mankurtlaştırıldığı düşünmekten kendimizi alamıyoruz.)

 

Politikacıların Yorumlarındaki Matematik Hesabının Doğrusunu Nasıl Anlarız?

Matematiğin de, öldürmenin de bir zamanı var

Akılcı ve duygusal sistemler arasındaki çatışma, felsefecilerin “va­gon açmazı”(“trolley dilemma”) olarak adlandırdıkları durumla açıklanabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Bir tren vagonu, kontrol­den çıkmış, raylarda hızla ilerliyor, epeyce aşağıda ise beş işçi ray onaranıyla uğraşmakta. Sizse yakından geçiyorsunuz ve hepsinin öleceğini hemen anlıyor ama bu arada yanı başınızdaki makasa müdahale ederek vagonu tek bir kişinin öleceği biçimde yönlendi­rebileceğinizi de fark ediyorsunuz. Ne yaparsınız? (Soruda herhan­gi bir tuzak ya da gizli bilgi olmadığını varsayın.)

Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, müdahalede bir an bile tered­düt etmezsiniz: Bir kişinin ölmesi, beş kişinin ölmesinden iyidir nasılsa, değil mi? Evet, doğru bir seçim.

Şimdi açmaza ilginç bir ekleme yapıyoruz: Aynı vagon yine aynı raylardan geçiyor ve yine aynı beş kişi tehlikede. Ancak bu sefer siz, rayların üzerinden uzanan köprüde bir izleyicisiniz ve yakın­larınızda da çok şişman bir adam var. Fark ediyorsunuz ki eğer onu aşağı iterseniz, vücudu treni durdurup o beş işçiyi kurtarmaya yetecek irilikte. Peki onu iter misiniz?

Eğer çoğu insan gibiyseniz, masum bir insanı öldürmek fikri sizin de tüylerinizi diken diken edecektir. Ama durun bir dakika. Bunu, bir önceki seçiminizden farklı kılan nedir ki? Yaptığınız şey, yine beş yaşama karşılık bir yaşamı feda etmek değil mi? İşin arit­metiği, iki durumda da aynı değil mi?

Bu iki olgu arasındaki fark tam olarak nedir? Kant geleneğini izleyen felsefeciler, farkın, insanların nasıl kullanıldığında yattığını savunur. Birinci senaryoda yaptığınız, kötü bir durumu (beş kişi­nin ölümü) daha az kötü bir duruma (tek kişinin ölümü) indirge­mekten ibarettir. İkincisinde ise, köprüdeki adamı belirli bir amaca hizmet eden bir araç olarak kullanmaktasınızdır. Bu, felsefe litera­türünde popülerlik kazanmış bir açıklamadır. Ama ilginç biçimde, insanların seçimlerinde yaptıkları bu dönüşü anlamaya yarayacak, daha beyin merkezli bir yaklaşım da olabilir.

Joshua Greene ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler tarafın­dan önerilen alternatif yoruma göre iki senaryo arasındaki fark, bir insana “dokunmak”, yani onunla yakın mesafeden etkileşim kurmakla ilgilidir. Aynı soru, köprüdeki adamın, bir düğmeye bastığınızda açılan bir kapak yoluyla aşağı düşmesini olası kılacak biçimde kurulduğunda, oyunu adamın düşmesi yönünde kullanan epeyce kişi çıkar. Adamla yakın temasta bulunma düşüncesi, bir nedenle insanları onu ölüme itmekten caydırmaktadır.

Neden mi?

Çünkü bu tür bir kişisel etkileşim, duygusal ağları harekete geçi­rir; problemi soyut, kişiler üstü bir matematik problemi olmaktan çıkarıp kişisel ve duygusal bir karara dönüştürür.

Beyin görüntüleme teknikleri, vagon problemini düşünen insan­larda şu bulguları ortaya çıkarmıştır: Köprü senaryosunda, motor (hareketle ilgili) planlama ve duygularla ilgili alanlar etkinleşirken, makas senaryosunda etkinleşen beyin bölgeleri, akılcı düşünmede rol oynayan bölgelerden ibarettir. İnsan, birini itmek zorunda kal­dığında duygusal bakımdan hareketlenir ama yalnızca bir kaldıra­cı hareket ettirmek durumunda kaldığında beyni Uzay Yolu‘ndaki Mr. Spock’ınkinden farksız çalışır.

Beyindeki duygusal ve akılcı ağlar arasındaki çekişme, Alacaka­ranlık Kuşağı dizisinin eski bölümlerinden birinde oldukça iyi bi­çimde gözler önüne serilir. Hatırladığım kadarıyla öykü şöyleydi:

Kutu (2009)
The Box

Paltolu bir yabancı, bir adamın kapısında belirir ve ona bir tek­lifte bulunur: “İşte üzerinde tek bir düğme bulunan bir kutu. Tek yapman gereken, bu düğmeye basmak. Bunu yaparsan sana bin dolar vereceğim.”

“Peki, düğmeye bastığımda ne olacak?” diye so­rar adam. Yabancı yanıtlar:

“Düğmeye bastığında çok uzaklarda, hiç tanımadığın biri ölecek.” Adam bütün gece, içine düştüğü bu ahlaki açmazdan dolayı kıvranır. Düğmeli kutu mutfak masasının üzerinde öylece durmaktadır. Kutuya uzun uzun bakar, çevresinde döner durur. Alın ter içinde kalmıştır.

Nihayet, içinde bulunduğu berbat mali durumu da değerlendir­meye kattıktan sonra kutuya doğru atılır ve düğmeye basar. Hiçbir şey olmaz. Ortalık sessizdir, sıradan bir hava hüküm sürmektedir.

Derken biri kapıya vurur. Paltolu yabancıdır gelen. Adama pa­rasını verir ve kutuyu alır. “Bekle” diye bağırır adam arkasından. “Şimdi ne olacak?”

Yabancı yanıtlar: “Kutuyu alacağım ve sıradaki kişiye verece­ğim. Çok uzaklarda, hiç tanımadığın birine.”

“Şimdi Al” ile “Sonra Alın” Farkı ile Kurulan Düzen

Öykümüz, kişisellik taşımayan bir tavırla düğmeye basmanın kolaylığını vurgular. Adamdan istenen, eğer birine elleriyle saldır seçimini o anda alabileceği 100 dolar yönünde yapmayı yeğlemişti. Bir on dolar fazlası için koca bir hafta daha beklemeye değmezdi.

Araştırmacılar, daha sonra soruda küçük bir değişiklik yaptı­lar: Size bundan 52 hafta sonra 100 dolar ya da 53 hafta sonra 110 dolar vermeyi teklif etsem, hangisini seçerdiniz? Katılımcıların çoğu bu sefer seçimlerini 53 haftalık bekleme süresi lehine değiş­tirdi. Burada dikkat edilecek nokta, her iki senaryoda da fazladan bir haftalık bekleme süresinin fazladan bir 10 dolar kazandırıyor olması. Öyleyse seçimlerin tersine dönerek önce bir tanesinde, son­ra diğerinde yoğunlaşmasının nedeni ne olabilir?

Bu durum, Sam McClure ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler ile meslektaşlarına yeni bir fikir verdi. Seçimlerin tersinmesi problemini, beyindeki çoklu rakip sistemler ışığında yeniden ele alan araştırmacılar, gönüllülerden, bir beyin görüntüleme cihazıy­la tarandıkları sırada “ya hemen şimdi al ya da daha sonra daha fazlasını al” türünden ekonomik kararlar vermelerini istediler. Amaçları, biri ânında ödüllendirilmeyle, diğeri daha uzun dönemli akılcılıkla işleyen iki sistem bulmaktı. Bu iki sistem birbirinden bağımsız olarak çalışıyor ve birbiriyle çarpışıyor idiyse, bu durum verileri pekâlâ açıklayabilirdi. Sonuçlar, anlık ya da kısa dönemli ödüllerin seçilmesinin gerçekten de duygularla ilgili bazı beyin böl­gelerini ciddi biçimde etkinleştirdiğini göstermekteydi. Bu alanlar, alkol bağımlılığı gibi dürtüsel davranışlarla ilişkiliydi. Buna karşı­lık, daha büyük getirisi olan, daha uzun dönemli ödüllerin seçildiği durumlarda etkinleşen alanlar, korteksin üst düzey bilişsel işlevler ve düşünmeyle ilgili yan (lateral) bölgeleriydi. Bu yan alanlardaki etkinlik ne kadar fazlaysa, katılımcı da ödülü ertelemeye o kadar niyetliydi.

2005 ile 2006 yılları arasına karşılık gelen bir dönemde, ABD’de emlak sektöründe büyük bir kriz patlak vermişti. Sorun, son zamanlardaki ipotek işlemlerinin yüzde 80’inin değişken oran­lı krediye bağlanmış olmasıydı. Bu yüksek risk faizli kredilere imza atan borçlular, daha yüksek ödeme oranları karşısında kendilerini bir anda köşeye sıkışmış bulmuşlardı. Borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı hızla artıyordu. 2007’nin sonlarıyla 2008 arasında ABD’de f haciz yoluyla el konulan evlerin sayısı bir milyona yaklaşmış, ipo­tek teminatlı menkul değerler, büyük oranda ve hızla değer kay­betmişti. Tüm dünyada kredi almak güçleşmişti artık. Ekonomik çöküş yaşanıyordu.

Tüm bunların beyindeki rakip sistemlerle ne ilgisi var? Yüksek risk faizli ipotek teklifleri, aslında “şimdi istiyorum” sisteminden faydalanmaya son derece uygun hale getirilmişti: Bu muhteşem evi, çok düşük geri ödeme oranlarıyla şimdi alın, arkadaşlarınızı ve ailenizi etkileyin, düşünebileceğinizden çok daha rahat yaşayın. Değişken oranlı ipotek faizi bir ara yükselecektir, doğru, ama bi­linmeyen bir gelecekte ve buna daha çok zaman var. Kredi veren bankalar, anlık ödül devrelerine böylece doğrudan bağlanarak, Amerikan ekonomisini neredeyse tümüyle hortumlamayı başardı­lar. Ekonomist Robert Shiller’in bu ipotek krizinin başlangıcında söylediği gibi bu tür tartışmalı mali balonların nedeni “en çok da fiyatların yükselişe geçtiği dönemde ortaya çıkan, gerçeklere bağı­şık, bulaşıcı bir iyimserlik” idi. “Bu balonlar aslında temelde top­lumsal olgulardır” diye sürdürüyordu sözlerini Shiller; “ve bunla­ra yakıt sağlayan psikolojiyi anlayıp onunla baş etmeye çalışana kadar da oluşmaya devam edeceklerdir.”

“Şimdi istiyorum”a dayalı pazarlıklara ilişkin örnekler arama­ya başladığınızda, bunları her yerde görmeye başlarsınız. Kısa süre önce tanıştığım bir adama, öldükten sonra vücudunu bir üniver­sitenin tıp fakültesine bağışlaması karşılığında üniversitesi öğrencisiyken 500 dolar para ödenmişti. Anlaşmayı kabul eden öğren­cilerin hepsinin ayak bileğine, ilgili hastaneyi belirten bir dövme yapılmıştı. Tıp fakültesi için kolay bir satış olmuştu bu: 500 dolanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Noel Kulübü’müze Katılın, Paranız Ona En Çok Gereksinim Duyduğunuz An Elinizde Olsun.”)

Peki ama Noel kulüpleri neden bu kadar tuttu?

Müşteriler ken­di paralarını yıl boyunca kendileri kontrol etseler daha iyi faiz kazanabilir ya da ortaya çıkan fırsatlara yatırım yapabilirlerdi. Herhangi bir ekonomist, onlara kendi sermayelerini elde tutmaları tavsiyesinde bulunabilirdi. Öyleyse bu insanlar neden bile isteye bir bankadan paralarını almasını talep ettiler; hele de bu kadar kısıtlama ve parayı erken çekmeleri halinde ödenecek bir tutar da varken?

Sorunun yanıtı açık: İnsanlar istiyordu ki, birileri onları para harcamaktan alıkoysun.

Para kendilerinde kalırsa, kısa sü­rede yiyip bitirmeleri olasılığının yüksek olduğunu biliyorlardı. Birçok kişi artık Noel kulüplerinin yerine ABD Gelir İdaresi’ni (Internal Revenue Service) kullanıyor: Maaşlarında yapılan daha fazla kesinti sayesinde, Gelir İdaresi yıl boyunca paralarının daha büyük bir oranını elinde tutabiliyor ve bu insanlar bir sonraki Ni­san ayında posta kutularında bir çek bulmanın mutluluğunu ya­şıyorlar. Havadan gelivermiş gibi görünen bu para, aslında kendi paraları. Yine de, fazla paranın yıl içinde ceplerinde delik açaca­ğı sezgisine kapılanlar, bu yolu seçer. Çünkü kendilerini dürtüsel kararlardan koruma sorumluluğunu başkasına devretmek, daha cazip bir seçenektir onlar için.  (sh:118-122)

Suçlu Kim?

Kuledeki Adamla Gelen Sorular

Charles Whitman, 1966 Ağustosunun sıcak ve nemli ilk gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına götürecek olan asansöre bindi. Yirmi beş yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu silah ve cephaneyi de peşinden sürükleye­rek üç kat merdiven çıktı ve gözlem alanına ulaştı. Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü, ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk kadın hamileydi. Ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen ambulans şoförleri.

Whitman, bir gece öncesinde daktilonun başına geçmiş ve bir intihar notu yazmıştı:

Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantık­sız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım.

Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis memurları da yerleşkeye yönlendirildi. Birkaç saat sonra üç memur ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öl­dürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.

Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı. Polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce annesini, ardından da uykusunda bıçakla­mak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu ilk cinayetlerden sonra in­tihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla devam etmişti.

Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. … Onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana.

Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma. …

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak ça­lışmış, ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin İzcileri 5. Grup izci başılığı için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. Bu nedenle Teksas Üniversitesi kule­sinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardın­dan, herkes bir açıklama bekler olmuştu.

Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar no­tunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını be­lirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:

Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiği­mi anlatmaya çalıştım. O seanstan sonra Doktor’u bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başı­ma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok.

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor, beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir ya­pıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık, merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesin­den sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacı­lar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahat­sızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. 1930’lu yıllarda ise Heinrich Klüver ve Paul Bucy adlı biyologlar, amigdalası zarar gören may­munlarda korkusuzluk, duygusal körelme ve aşırı tepki gibi bir dizi belirti ortaya çıktığını gösterdiler. Amigdalası hasarlı dişi maymunların annelik davranışları bile bozuluyor, bu maymunlar sıklıkla yavrularını ihmal ediyor ya da onlara fiziksel tacizde bu­lunuyorlardı. Sağlıklı insanlarda ise amigdalanın etkinliği, özel­likle ürkütücü yüzler gördüklerinde, korkulu anlar ya da toplum­sal fobiler yaşadıklarında artar.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri -beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiğigerçekten de son derece isa­betliydi.

Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi göründüğü­mü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım yalnızca…. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı ödeyin … geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda önlenebilir.

Whitman’daki değişimi fark eden başkaları da vardı. Yakın arka­daşı Elaine Fuess “Tümüyle normal göründüğünde bile, içindeki bir şeyleri denetlemeye çalıştığı izlenimini veriyordu” diye anlat­mıştı. O “bir şeyler” tahminen Whitman’ın içindeki öfkeli, saldır­gan zombi programlar topluluğuydu. Daha sakin ve akılcı olan taraflar, tepkisel, şiddete eğilimli taraflarla mücadeleyi sürdürse de tümörle gelen hasar dengeyi öyle bozmuştu ki, savaş artık adil ol­maktan çıkmıştı.

Peki, Whitman’da beyin tümörü bulunmuş olması, onun acı­masız cinayetleriyle ilgili duygularınızı değiştiriyor mu?

Kendisi o gün ölmemiş olsaydı, onun için normalde uygun göreceğiniz cezaya bir etkisi olur muydu?

 Bu tümör, onu ne ölçüde “suç­lu” bulduğunuzu etkiliyor mu?

Beyninde bir tümör geliştiği için davranışların kontrolden çıkan kadersiz kişi, belki de siz olamaz mıydınız?

Öte yandan, tümörlü kişilerin baştan suçsuz sayılması ya da işledikleri suçlardan aklanmaları gerektiği sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı?

Kuledeki beyin tümörlü adam, bizi aslında suçtan “sorumlu tutulabilirlik” sorununun tam kalbine götürmektedir.

Adli bir ifade kullanacak olursak, bu adam yaptıklarından sorumlu tutulabilir miydi? Kendisine hiç seçim hakkı tanımayan yollarla beyni hasar görmüş bir kişi, ne ölçüde kabahatlidir?

Ne de olsa, biyolojimiz­den bağımsız davranamıyoruz, öyle değil mi? (sh:153-156)

Gelecekte Lobotomi Ameliyatı Gerekli mi Olacak?

Lobotomi, ön loptan beyne giden sinir yollarının birinin veya daha fazlasının alındığı frontal cerrahi ayırma (eskiden bazı zihinsel hastalıkların tedavisinde yapılan)

Lobotominin suçlu konumunda olmayan hastalarda başarılı bir uygulama olarak görülmesinin nedeni, büyük ölçüde ailelerden gelen parlak raporlardı. Kaynakların ne kadar yanlı olduğu başlangıçta anlaşılmamıştı. Ailelerinin kliniğe getirdiği sıkıntılı, gürültücü, sorunlu çocuklar, ameliyattan sonra çok kolay baş edilir hale geliyorlardı. Zihinsel sorunların yerini uysallık almıştı ve geribildirim de bu nedenle hep olumluydu. Bir kadın, annesinin geçirdiği lobotomi ameliyatından sonra durumu şöyle açıklamıştı:

“Öncesinde çok ciddi biçimde intihara eğilimliydi. Transorbital lobotomi ameliyatından sonra bir şeyi kalmadı. Bu davranış biçimi aniden sona erdi. Ortalık sakinledi. Bunu size nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum; göz açıp kapayıncaya kadar değişmişti her şey. O kadar çabuk. Sonuçta [Dr. Freeman’ın] yaptığı şey her ne idiyse, kesinlikle doğru bir şeydi.”

Ameliyatın popülerliği arttıkça, kabul edilen yaş sınırı da giderek düşüyordu. Tedaviye alman en genç kişi, Howard Dully adında, on iki yaşındaki bir çocuktu. Üvey annesi, ameliyatı onun açısından zorunlu kılan durumu şöyle anlatmıştı: “Gece yatağa gitmemekte direniyor ama yatınca da iyi uyuyor. Gündüzleri epeyce hayal kuruyor ve ne düşündüğü sorulunca ‘bilmiyorum’ yanıtını veriyor. Dışarısı apaydınlıkken odanın ışığını açıyor.” Ve Howard, bu gerekçelerle bıçak altına yatmıştı. (sh:254)

Ama elimizde biyolojik bir sorunu saptamaya yetecek tekno­loji yoksa, pekâlâ suçlayabiliriz o kişiyi. Bu da bizi tartışmanın kalbine; sorumlu tutulabilirliğin, özünde yanlış bir soru olduğuna götürecektir.

şizofreni ve depresyon gibi artık yardım aranan ve yardım edilen başka tıbbi sorunlara baktığımız gözle bakılmasını sağlayacaktır. Beyinle ilgili bu ve benzeri bozukluklar, artık suçluluk çizgisinin diğer tarafında yerini almış ve şeytani değil, biyolojik olgu konu­muna kavuşmuşlardır. Peki ama ya diğer davranış biçimleri? Söz­gelimi suça giren davranışlar? Yasa yapıcı mercilerin ve oy hakkı olan vatandaşların çoğu, suçluları tıka basa dolmuş durumdaki cezaevlerine yığmak yerine onları rehabilite etmekten yana olsa da sorun, rehabilitasyonun nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde­ki yeni fikirlerin eksikliğidir.

Ortak bilinç içinde hâlâ yaşamakta olan bir korkuyu da unut­mamak gerekir bu arada: “frontal lobotomi”. Başlangıçta “lökotomi” adı verilen lobotomi ameliyatlarının mucidi, beynin alın (frontal) loblarını bir neşterle devre dışı bırakarak suçlulara yar­dım edilebileceği düşüncesiyle yola çıkan Egas Moniz idi. Prefrontal korteksin (ön-alın korteksi) bağlantılarının kesilmesinden iba­ret olan bu basit sayılabilecek ameliyatın sonucu, önemli düzeyde kişilik değişimi ve olası zihinsel gerilikti.

Ameliyatı bazı suçlular üzerinde deneyen Moniz memnuniyet­le fark etti ki, yöntem gerçekten de onları sakinleştiriyordu. Hat­ta sakinleştirmekle kalmayıp kişiliklerini tümüyle sıfırlıyordu da. Moniz’in takipçisi Walter Freeman ise, psikiyatrik hasta bakımını üstlenen kuruluşların etkili tedavi yöntemlerinden yoksun olduğunu fark etmiş ve lobotomiyi, büyük grupları tedaviden kurtarıp gündelik yaşamlarına kavuşturmanın elverişli bir yolu olarak görmüştü.

Ancak yöntem, ne yazık ki insanları temel biyolojik haklarından etmekteydi. Sorun, asi bakımevi hastası Randle McMurphy’nin yetkililere başkaldırdığı için cezalandırıldığı, Ken Kesey’nin Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) romanında uç noktaya taşınmıştı. Romanda McMurphy, sonunda bir lobotomi ameliya­tı geçirme talihsizliğini yaşar. Canlı ve neşeli kişiliğiyle koğuştaki başka hastaların yaşamlarına vurulan kilidi açmayı başarmış olan adam, artık bir sebzeye dönüşmüştür. McMurphy’nin bu yeni du­rumuna tanık olan yumuşak başlı arkadaşı “Şef” Bromden, di­ğer koğuş üyelerinin, liderlerinin düştüğü bu aşağılayıcı durumu görmesine izin vermeden onu bir yastıkla boğma iyiliğini yapar. Moniz’e Nobel Ödülü kazandıran frontal lobotomi, suçlu davranışlarımn düzeltilmesinde artık doğru bir yaklaşım olarak görül­memektedir.

Guguk Kuşu (1975)
One Flew Over the Cuckoo’s Nest

İyi ama lobotomi suça engel oluyorsa, neden uygulanmasın?

Bu noktadaki etik sorun, bir devletin, vatandaşını ne ölçüde değiştir­mesine izin vermek gerektiğidir. Bana sorarsanız, modern nörobilimin karşı karşıya olduğu belirleyici sorunlardan bir tanesi de budur: Beyni giderek daha fazla anladıkça, hükümetlerin de onun­la ilgili her şeye burunlarını sokmasını nasıl önleyebiliriz?

Bu so­runun, karşımıza yalnızca lobotomi gibi fiziksel biçimleriyle değil, daha incelikli biçimlerle de (sözgelimi, ikinci kez cinsel suç işleyen kişilerin, şu anda California ve Florida’da yapıldığı gibi kimyasal kısırlaştırmaya zorlanmaları gerekip gerekmediği) çıkabileceğinin altını çizelim.

Ancak bu noktada, etik kaygılar gütmemizi gerektirmeyecek bir rehabilitasyon yöntemini gündeme getiren yeni bir çözüm önerebi­liriz. Buna prefrontal egzersiz adını veriyoruz. (sh:184-185)

 

Parkinson hastaları neden kumar düşkünü oluyor?

Davranış değişikliklerinin beyinsel değişiklikleri izlemesine bir başka örnek olarak, Parkinson hastalığının tedavisindeki ge­lişmeleri ele alalım. 2001 yılında Parkinson hastalarının aileleri ve bakıcıları, bir tuhaflık olduğunun farkına varmaya başladılar. Pramipeksol adlı ilacın verildiği hastalardan bir kısmı kumarbaza dönüşüyordu; üstelik öylesine kumar oynayanlara değil, hasta­lıklı kumarbazlara. Daha önce kumara herhangi bir eğilim gös­termemiş olan bu hastalar, artık düzenli biçimde Vegas’a uçar ol­muşlardı. Altmış sekiz yaşındaki bir adam, ziyaret ettiği bir dizi kumarhanede altı ay içinde toplam 200 bin dolar tutarında para kaybetmişti. İnternet pokerine takılıp kalan kimi hastalar ise öde­yemeyecekleri kredi kartı borçlarının altında ezilmişti. Hastaların çoğu, bu kayıpları ailelerinden gizlemek için ellerinden geleni yapı­yordu. Bu yeni bağımlılık, bazıları için kumarın da ötesine geçerek “zorlanımlı” (kompülsif) yeme alışkanlıklarına, alkol tüketimine ve aşırı cinselliğe kadar varmıştı. (sh:158)

Dövmek Tedavi Edici Metod Değildir

Suçlamadan biyolojiye yapılan geçişin açıklaması ne olabilir? Bu konudaki en büyük itici güç, belki de ilaç tedavilerinin etkililiği olmuştur. Hastayı ne kadar döverseniz dövün, depresyonu berta­raf edemezsiniz, ama fluoksetin içeren küçücük bir hap çoğunlukla işinizi görecektir. Şizofreni belirtileri şeytan çıkarma ayiniyle yok olmaz ama risperidon adlı ilaçla denetim altına alınabilir.Maniler ikna ya da sürgüne değil, lityuma yanıt verir. Çoğu geçtiğimiz alt­mış yıl içinde kaydedilen bu başarılar, bazı bozuklukların beyne, bazılarının da betimlenemez nitelikteki bir ruhsal âleme atfedilmesinin anlamlı bir yaklaşım olmadığı görüşünün altını çizmektedir. Zihinsel sorunlara, artık kırık bir bacağa yaklaşıldığı gibi yaklaşıl­maya başlanmıştır. Nörobilimci Robert Sapolsky, bizi bu kavram­sal dönüşümü birkaç soru eşliğinde düşünmeye davet ediyor:

Artık normal biçimde yaşamasına izin vermeyecek ölçüde derin bir depresyona girmiş bir yakınınız, biyokimyasal temeli, diyelim ki şe­ker hastalığınınki kadar “gerçek” olan bir hastalığın mı kurbanıdır, yoksa yalnızca kendini yiyip bitirmekte midir?

Okulda sürekli ba­şarısız olan bir çocuğun bu başarısızlığının nedeni, motivasyonsuz ve yavaş olması mıdır, yoksa nörobiyolojik temelli bir öğrenme bozukluğu mu?

Madde istismarı ciddi boyutlara varan dostunuz, basit bir disiplinsizlik örneği mi sergilemekte, yoksa ödül mekaniz­masının nörokimyasıyla ilgili sorunlar mı yaşamaktadır? (sh:175)

Erdemli Kişi Aslında Çok İyi Bir Kimse midir, Yoksa  Motor-Fren Düzeneğini İyi Kullanandır?

Erdem kavramını ele alalım. Felsefeciler, binlerce yıldır erdemin ne olduğuna ve nasıl güçlendirileceğine ilişkin sorular soruyorlar. Rakipler takımı çerçevesi, bu konuda da yeni kapılar açar bize. Beyinde birbirine rakip unsurları genellikle motor ve fren benzetmesiyle yorumlarız:

Bazı birimler sizi belli bir davranışa yönlendirirken diğerleri sizi durdurmaya çalışır. İlk bakışta, erdemin “kötü bir şey yapmayı istememek”ten ibaret olduğunu düşünebilsek de daha incelikli bir çerçeveden baktığımızda, erdemli bir insanın da güçlü ahlak dışı dürtülere pekâlâ sahip olabileceğini, ancak bunları aşmak için yeterli fren gücünü de harekete geçirebildiğini görürüz.

(Erdemli kişinin çok az sayıda “şeytani” düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de sağlam frenlere ihtiyaç duymadığı durumlar da olabilir. Ama böyle baktığımızda, şeytana uymamak için daha büyük bir savaş veren kişinin, ondan daha erdemli olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerek.)

Bu türden bir yaklaşım, insanların tek bir zihne (mens rea, “suçlu zihin” kavramında olduğu gibi) sahip olduğuna inandığımızda değil, perde arkasındaki rekabeti açıkça gördüğümüzde mümkün hale gelir. Elimizdeki yeni gereçlerle, artık farklı beyin bölgeleri arasındaki çarpışmayı ve bu çarpışmanın sonucunu daha ayrıntılı şekilde gözleyebiliriz. Bu ise adalet sistemi içindeki rehabilitasyon uygulamaları için yeni kapılar açacaktır: Beynin gerçekte nasıl çalıştığını ve bazı insanların dürtülerini denetlemekte neden başarısız olduklarını anladıktan sonra, uzun dönemli karar verme süreçlerini güçlendirip, çarpışmayı bu süreçler lehine çevirmede işe yarayacak dolaysız ve yeni stratejiler geliştirebiliriz.

Beyni anlamak, bunun da ötesinde bizi cezalandırma sistemleri konusunda daha üst seviyeye taşıyacaktır. Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” ile özetlenen sorunlu kavramın yerine, geriye dönük (Suçtaki payı neydi?) değil, ileriye yönelik (Bundan sonra nasıl bir tutum izleyecek olabilir) ve uygulanabilir bir ceza sistemi getirebiliriz sözgelimi. Ve hukuk sistemi, günün birinde sinirsel ve davranışsal sorunlara, tıbbın akciğer ya da kemik sorunlarına yaklaştığı gibi yaklaşabilir. Böylesi bir biyolojik gerçeklik suçluları ortadan kaldırmayacak ama geriye değil, ileriye yönelik bir yaklaşımla akılcı bir ceza sisteminin yanında özelleşmiş bir rehabilitasyon sistemini de mümkün kılacaktır.

Nörobiyolojiyle ilgili daha iyi bir anlayışa kavuşmak, daha iyi toplumsal politikaları da beraberinde getirecektir. İyi de bu, kendi yaşamımızı anlamamızla ilgili ne söyleyecektir bize?

Kendini Bilmek nedir?

“Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üze­rinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır, unutma.” -Alexander Pope

Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne otuz sekizinci yaş günü olan 28 Şubat 1571’de, hayatında kökten bir değişime gitme kararı aldı. Toplumsal hayattan elini eteğini çekti, büyük malikânesinin arkasındaki kuleye bin kitaplık bir kütüphane kur­du ve yaşamının geri kalanını onu en çok ilgilendiren karmaşık, uçucu ve çok yönlü konu hakkında denemeler yazarak geçirdi. Bu konu, kendisi idi. Vardığı ilk sonuç, insanın kendini bilme arayışı­nın abesle iştigalden öte bir şey olmadığıydı; çünkü sürekli değişim geçiren özbenlik, tanımın önüne geçmeye mahkûmdu. Ama bu, onu yine de aramaktan alıkoyamadı. Sorduğu soru ise yüzyıllar boyunca kulaklarda çınladı: Que sais-je?(Ne biliyorum?)

Bu, o zamanlarda olduğu kadar, günümüzde de iyi bir sorudur. İçsel evrenle ilgili gözlemlerimiz, kendimizi bilmek konusunda var­mış olduğumuz o ilk yalın ve sezgisel görüşlerden kurtarır bizi. Görürüz ki kendimizi tanımak, içeriden olduğu kadar (iç gözlem yoluyla) dışarıdan da (bilim yoluyla) çalışmayı gerektirir. Bu, iç gözlem konusunda kendimizi geliştiremeyeceğimiz anlamına gel­mez. Ne de olsa, orada gerçekten ne gördüğümüze tıpkı bir ressam gibi dikkat etmeyi öğrenebilir, iç sinyallerimizle de tıpkı bir yogi gibi daha yakından ilgilenebiliriz. Ama iç gözlemin de sınırları var­dır. Şu kadarını düşünün yeter: Çevresel sinir sisteminiz, bağırsak­larınızda gerçekleşen etkinliklerin denetimi için tam yüz milyon nöronu görevlendirmiştir (buna “enterik” [bağırsak ile ilgili] sinir sistemi adı verilir). Yüz milyon nörondan bahsediyoruz burada. Ve istediğiniz kadar iç gözlemde bulunun, bu işleyişi değiştirecek hiçbir şey yapamazsınız. Gerçi yapmak da istemezsiniz olasılıkla. Sistemin bu şekliyle, yani otomatik ve optimize düzenekler halinde işleyerek yiyecekleri bağırsaklarınızda yönlendirmesi, fikrinizi sor­madan sindirim fabrikasını denetleyecek kimyasal sinyalleri sağla­ması sizin için çok daha hayırlı olacaktır.

Bırakın erişim yokluğunu, erişim yasağı bile söz konusu olabi­lir böyle bir durumda. Meslektaşım Read Montague bir keresinde bizi kendimizden koruyan algoritmalara sahip olabileceğimiz dü­şüncesini dile getirmişti. Bilgisayarlar, işletim sistemince erişilmez olan önyükleme kesimine (boot sector) sahiptir. Önyükleme kesi­mi, bilgisayarın çalışması için, üst düzeyde başka sistemlerin, eri­şebilecekleri iç yollar bulmalarına izin verilemeyecek ölçüde önem­lidir. Montague, kendimiz üzerinde ne zaman çok fazla düşünsek, bir anda “boşluğa düşme” eğilimine girdiğimizi söylemişti. Bunun nedeni, belki de önyükleme kesimine fazla yaklaşmamızdı. Ralph Waldo Emerson ise bir yüzyılı aşkın süre önce şöyle yazmıştı: “Her şey, kendimize ulaştığımız yolu keser.”

Bizi biz yapan şeyin büyük bölümü, görüşlerimizin ya da seçim­lerimizin dışında kalır. Güzellik ya da cazibe anlayışınızı değiştir­meye çalıştırdığınızı varsayın. Toplum sizden, şu anda tercih etme­diğiniz cinse karşı bir eğilim geliştirip bunu sürdürmenizi isteseydi ne olurdu?

 Ya da cazip bulduğunuz yaş aralığının çok dışındaki bir kişiye ilgi göstermenizi bekleseydi?

Ya da başka bir türe? Bunu yapabilir miydiniz? Çok kuşkulu. En temel güdüleriniz, nöral dev­relerinizin dokusuna sıkıca kaynamış durumdadır ve bunlar sizin için erişilmezdir. Bazı şeyleri diğerlerinden daha çekici bulsanız da nedenini bilmezsiniz.

Enterik sinir sisteminiz ve kendi cazibe anlayışınız size ne kadar yabancıysa, iç evreninizin neredeyse tümü de o kadar yabancıdır. Aklınıza birden gelen yeni fikirler, hayaller âlemine daldığınız za­manki düşünceleriniz, rüyalarınızın tuhaf içeriği… Bütün bunlar, size gözden ırak kafa-içi mağaraların sunduğu şeylerdir.

Öyleyse bütün bunlar, Didim’deki Apollon Tapınağı’nın girişin­de belirgin harflerle yazılmış Yunanca “kendini bili” fadesi açısından ne anlam taşır?

Nörobiyolojimizi inceleyerek kendimizi daha iyi tanımamız mümkün müdür?

Evet ama yalnızca belirli koşullarda. Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşısında, atomun yapısını anlamanın tek yolu­nun, “anlamak” fiilinin tanımını değiştirmek olduğunu söylemiş­ti. Artık atomun resmi çizilemiyordu, doğru, ama bunun yerine “davranışlarını” on dört ondalık basamağa ulaşabilen ayrıntıyla açıklayacak deneyler tasarlanabiliyordu. Kaybedilen varsayımla­rın yerini çok daha zengin başka şeyler almıştı artık.

Tıpkı bunun gibi, insanın kendisini bilmesi de “bilmek” fiilinin tanımını değiştirmekten geçiyor olabilir. Kendinizi bilmek, artık bilinçli sizin beynin dev malikânesinde yalnızca küçücük bir oda­da oturduğu ve sizin için kurulan gerçekliğin üzerinde çok az söz hakkı olduğu anlayışını gerektirmektedir. Bu kavram, artık yeni yollarla ele alınmak zorundadır.

Diyelim ki, kendini bilme fikrinin Yunan kökenleri hakkında daha fazla şey öğrenmek için benden onu biraz daha açıklamamı istediniz. Eğer size “Bilmek istediğiniz her şey, harflerinde gizli” şeklinde bir yanıt verirsem, bu işinize fazla yara­mayacaktır. Eğer Yunanca okumayı bilmiyorsanız, bu harfler sizin için gelişigüzel birtakım şekiller olmaktan öteye gitmez. Yunanca okumayı bilseniz bile ifadenin altında yatan fikir, harflerden çok daha fazlasını içermektedir. Bu nedenle, ifadenin köken aldığı kül­türü, iç gözleme yapılan vurguyu ve aydınlanmaya götürecek bir yol olarak neden önerildiğini bilmek istersiniz. Sonuçta bu deyişi anlamak, harfleri öğrenmekten fazlasını gerektirir. İşte trilyonlar­ca nörona ve bunların oradan oraya giden seksilyonlarca protein ve biyokimyasallarına baktığımızda da durum farksızdır. O halde, bize hiç de aşina gelmeyen bu perspektiften bakıldığında ne anla­ma gelir kendimizi bilmek? Birazdan göreceğimiz gibi, nörobiyolojik verilere ihtiyacımız var ve ayrıca bundan epeyce fazlasına da.

Biyoloji muhteşem bir yaklaşımdır ama sınırlıdır da. Sevgiliniz size şiir okurken, bir tıbbi skopi cihazının borusunu boğazından aşağı doğru ittiğinizi düşünün. Spazmlar halinde kasılıp gevşeyen sümüksü ve parlak ses tellerini böylelikle yakından iyice görebilir­siniz. Mideniz bulanana kadar incelemeye devam etseniz de -ki, bi­yolojinin sunduğu bu görüntüye ne kadar tahammül edebileceğinize bağlı olarak, incelemeniz o kadar da uzun sürmeyebilir gördükleri­niz size sevgilinizle yaptığınız gece sohbetlerini neden bu kadar sev­diğinizi daha iyi anlatmayacaktır. Biyoloji ham haliyle ancak kısmi bir bakış sunar size. Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey biyolojiden destek almak olsa da, eksiksiz olmaktan çok uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. (sh:202-205)

Şakak Lobundaki Değişikler Neleri Etkiler?

Zihinsel yaşamımız üzerindeki etkilerin sıralı olduğu uzun listenin kimyasalların ötesine de uzanarak, devrelerdeki ayrıntıları da içerdiğini unutmamak gerekir. Sara örneğini ele alalım. Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek, daha üstü kapak; bir deneyim yaşayacaktır.

Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlana bilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünül­mektedir.Baş melek Mikail’in, İskenderiyeli Azize Katerina’nın, Azize Margaret’in ve Cebrail’in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşın­dayken Yüz Yıl Savaşları’nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D’Arc’ı düşünün. Kendisi, bu deneyimini şöyle anlatmıştı:

“On üç yaşımdayken, Tanrı’nın, kendimi yönlendirmemde bana yardım­cı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. Mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim.” Şöyle devam ediyordu:

“Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tan­rı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de.”

Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D’Arc’ın sundu­ğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıldığında, insan sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığın­daysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliği­miz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır.

Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan dışı mini­cik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizma­lar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskopik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür.Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır.Burada ye­rel nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur. Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, ısırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışla­rını yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garanti altına almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyar­da birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayat­ta kalmayı başarıyor. 45.000 kilometre uzunluğunda bir canlının davranışlarını kendi istediğiniz yöne çekmenin akıllıca bir yolu­nu bulmanıza eşdeğer bir durumdur bu. Bundan alınacak kritik önemdeki ders, beyin içinde gerçekleşen gözle görülemeyecek ölçüdeki küçük değişimlerin bile, davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğidir. Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük ayrıntılarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır.

Biyolojiye olan bağımlılığımıza son örnek olarak, tek bir gende­ki küçük bir mutasyonun da davranışı belirleyip değiştirebileceğini söyleyelim. Alın korteksinde (frontal korteks) ilerleyerek gelişen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı Huntington hasta­lığında saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük (hiperseksüalite), dürtüsel ve toplumsal kuralları hiçe sayan davranışlar vb. belirtiler, fark edilmesi daha kolay spastik kol bacak hareketlerinden yıllar önce ortaya çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli nokta, Huntington hastalığının tek bir gende gerçekleşen bir mutasyonla ortaya çıktığıdır. Robert Sapolsky’nin özetlediği gibi “On binlerce gen arasından tek bir tanesindeki bir değişiklik, ömrün ortaların­da bir yerde dramatik bir kişilik değişimiyle sonuçlanacaktır.” Bu tür örnekler karşısında kimliğimizin özünün, biyolojimizin ayrıntılarına bağımlı olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz?

Bir Huntington hastasına, özgür iradesini kullanıp böyle tuhaf dav­ranmaktan vazgeçmesini söyleyebilir miyiz?

Böylece anlıyoruz ki narkotik, sinirsel iletici, hormon, virüs ve gen olarak adlandırdığımız görünmez moleküller, küçücük ellerini davranışlarımıza yön veren dümenin üzerine yerleştirebiliyorlar. Ne zaman ki içeceğinize biraz alkol katılır, sandviçinizin üzerine hapşırılır ya da genomunuzda bir mutasyon gerçekleşir, işte tekne­nin rotası da o zaman sapar. İstediğiniz kadar direnin, içinizdeki düzenekte gerçekleşen değişiklikler sizi de değiştirecektir. Bütün bu gerçeklerin ışığında, nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansı­na sahip olup olmadığımız bile belli olmaktan çok uzaktır. Nöroetik uzmanı Martha Farah’ın ifadesiyle, bir antidepresan tableti “günlük sorunlarımızı mesele yapmamamıza, bir uyarıcı ilaç da işyerindeki işleri zamanında yetiştirmemize ve görevlerimizi yerine getirmemize yardımcı olabiliyorsa, temkinli ve ölçülü bir ruh hali de insan vücudunun bir niteliği olamaz mı? Yanıt eğer evetse, in­sanlarla ilgili olup da onların vücutlarının bir özelliği olmayan bir şey var mıdır o zaman?” (sh:211-213)

İNCOGNİTO (k.dili) incog) (i.), (s.), (z.) kıyafet değiştiren kimse; değiştirilmiş kıyafet;“kendini tanıtmadan; takma adla ”  (s.) kim olduğunu belli etmeyen; tebdili kıyafet etmiş; (z.) takma bir isimle, kıyafet değiştirerek;kimliğini gizleyen kimse, kılık değiştirme, tebdili kıyafet, takma ad, sahte kimlik

Kaynak:
INCOGNITO, DAVID EAGLEMAN, trc: Zeynep Arık Tozar, Domingo, I. ve II. Baskı: Nisan 2013

**************************

Bu kitabı beğenenler bu diziyi de seyretmelidirler

LİE TO ME (2009-2011)  Üç Sezon

Yönetmen: Daniel Sackheim,Adam Davidson,Lesli Linka Glatter,James Hayman,Vahan Moosekian

Senaryo: Samuel Baum, Josh Singer, Alexander Cary

Ülke: ABD

Görüntü Yönetmeni: Joseph Gallagher, Jerry Sidell

Müzik: Doug DeAngelis, Robert Duncan

Tür: Suç , Dram , Gizem

Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2009 (ABD)

Süre: 43 dakika

Dil: İngilizce

Firma: Imagine Television , Samuel Baum Productions , MiddKid Productions

Bilgi:

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada 3 yalan söyler!

Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman’ın hayatından esinlenen ve başrolünde Pulp Fiction, Rezervoir Dogs gibi en iyi Tarantino filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth’un oynadığı drama.

İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, ses tonlarından ve konuşma şekillerinden doğru mu yoksa yalan mı söylediklerini analiz ederek FBI başta olmak üzere, polise, hukuk firmalarına, özel şirketlere, askeri birimlere en zor vakaları çözmede yardımcı olan Dr.Lightman ve ekibini konu alıyor.

BARIŞ VE EMPERYALİZM-Amerikanın Türkiye’ye Yağ Kazığı


Yağ da tıpkı şeker ve tahıllar gibi bir boş kalo­ri kaynağıdır. Şekerlerle, proteinlerin bir gramı uzvi­yette yandığı zaman yaklaşık olarak 4.7 kalorilik bir enerji verdikleri halde, yağlar bunların hemen de iki misli ve 9.4 kalorilik bir enerji verirler. İnsan beslen­me ihtiyaçları bakımından az miktarda yağa muhtaç­tır. Çünkü besinlerimizin terkibinde de önemli nisbetlere göre yağ vardır. Sütte sütyağı, ette, et yağı alırız. Hattâ tahıllar bile yağ ihtiva ederler. Böylece bu besinleri yiyen kimseler bir miktar yağ almış bu­lunmaktadırlar. Ayrıca bol miktarda sızdırılmış yağ almanın zararlarından bahsedilmektedir. Nitekim çok yağ tüketen ülkelerde kalb ve damar hastalıklarının, az yağ ile beslenen ülkelere nazaran çok daha fazla tahribat yaptığı değişik taramalar ve araştırmalarla inkâra mahal bırakmayacak bir şekilde gösterilmiş bulunuyor. Ne yazık ki emperyalistler, hayattan kam ve zevk almak için şeker gibi yağı da çok tüketmekte ve bu suretle lezzetli yemekler hazırlamaktadırlar. Çok şeker ile çok yağ tüketmekte oluşları, bir doğal belâ gibi onları kemirmektedir. Bundan dolayı son yıllarda ileri ülkelerde tahıl ve şeker gibi yağ tüke­timini de kısıtlama eğilimi belirmiştir. Kendi yeme­dikleri besinleri sömürdükleri ülke halkına satarak onların hem paralarını almak ve hem de sağlıklarını bu yoldan bozmak alışkanlığı içinde bulunan emper­yalistler, yağ politikalarım soğuk harbin icaplarına uydurmuş bulunuyorlar. (TV lerde sürekli gösterilen yemek programlarındaki hilelerini anlamak gerekir.)

Yağ muhakkak ki yeni sömürgeciliğin tahıldan sonra en etkili silâhı haline gelmiş bulunmaktadır. Sömürgeciler zevk düşkünlükleri dolayısıyla bugüne kadar namlusu kendi toplumlarına dönük olan bu si­lâhı, şu günlerde geri kalmış toplumların insanı üzerinde hizmete sokmak ve onların böylece yere se­rilmeleri için kullanmak istiyorlar. Tahılları ve onla­rın afyon gibi kullanılabileceğini çok önce tanımış bulunan empeyalistler, fazla yağ ile beslenmenin in­san uzviyetinde meydana getirebileceği değişmeleri çok geç anlamışlardır. Hattâ bazı yağ firmaları onla­rın bazı gerçekleri anlamalarını bugün de engelleme­ye çalışıyorlar.

Yağlar lezzetli yiyeceklerdir. Midede uzun süre kaldıkları için insanı tok tutarlar. Yakın zamana ka­dar çok yağ ile beslenmek zenginliğin icabı zannedi­liyor ve emperyalistler, Dünya’ya gelmiş olmanın zevkini bol yağ ve şeker yemekle çıkarıyorlardı.

Fakat çok yağ yiyen toplumlarda kalb ve damar hastalıkları ile inmeler, dolaşım sistemi hastalıkları tahripkâr bir hâl almaya başlayınca bunun nedenle­rini öğrenmek üzere masraflı araştırmalara girişilmiş, neticede çok yağ yeme yanında, bitkisel yağla­rın hidrojenle sertleştirilmesi suretiyle elde edilen ve tabiatta bulunmayan margarinlerin bunun en önemli yapıcı sebebi olduğu anlaşılmıştır. Soya yağı, Pamuk yağı, Ay çiçeği yağı gibi çabuk bozulan, lez­zet ve besleyici değer bakımından düşük yağları üre­ten ülkeler, ekonomik nedenlerle bilimin ortaya koy­duğu bu gerçekleri gölgelemeye çalışmışlar ve mar­garinlerin sağlık için zararlı olduğunu kabul etmek istememişlerdir. Çünkü bu ucuz ve çabuk bozulan yağların tek değerlendirme şekli onları hidrojenle muamele ederek, iç ve dış yapılarım değiştirmek ve bu suretle insanlara satmaktan ibaret bulunuyordu.

Fakat güneş balçıkla sıvanamaz. Haysiyetli bilim adamları bulgularım yayınlamaya ve margarinlerin sağlık için zararlı yağlar olduğunu, kanıtları ile is­patlamaya devam etmişlerdir. Artık 1967 yılında margarinlerin zararsız yiyecekler olduğunu savun­mak’ kabil değildir, ileri ülkelerin tüketicileri, yağ firmalarının şarkılı türkülü reklâmları ile kandırılamayacak kadar bilinçli oldukları için iş çevreleri bu ülkelerde margarinleri satamamakta ve geri ülkele­rin bilinçsiz insanını bu çeşit yağların uzun süreli müşterisi haline getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktadırlar. Yağ para eden bir besin maddesi olduğu için geri ülkelere yağ satışından büyük çı­karlar sağlamak kabil olmaktadır. Özellikle elinde kullanamadıkları büyük yağ stokları bulunan ülke­ler, örneğin Birleşik Amerika Devletleri, başka ülke­lerde yağ tüketiminin sağlık gerekçesi ile de olsa kı­sıtlanmasına razı olmamakta ve kendi çıkarları için artırmaya çalışmaktadırlar.

Birleşik Amerika’da her yıl kalb ve damar has­talıklarından ölen 750.000 kişinin, ölüm sebeplerinin çoğunlukla, çok yağ tüketmeye ilişkin nedenlere bağ­lı olduğu anlaşıldıktan sonra, kendi ülkesinde yağ tüketimini kısıtlayıcı çalışmalar yapmış ve marga­rinler aleyhine yayın yapılmasını müsait karşılamış olan bu toplum, yağ pazarı olarak kullandığı geri ül­kelerde benzer yayınların yapılmasına razı olmaz ve bunları hoş karşılamaz.

Birleşik Amerika’nın bu sıkıntısı elinde geniş soya ve pamuk yağı stokları bulunmasından ileri gel­mektedir. Her yıl ortalama 18 milyon ton soya fa­sulyesi üreten ve çok miktarda pamuk yetiştiren Birleşik Amerika’da % 18 20 nisbetine göre, yağ ih­tiva eden soya taneleri ile pamuk tohumlarından külliyetli yağ sızdırılmakta ve bu yağın ülke içinde tüketimi mümkün olamamaktadır. Bir süre bekletil­diği takdirde acılaşan ve kullanılmaz hale gelen bu yağlar hidrojenlenip margarin haline getirildikleri takdirde uzun bir süre muhafaza edilebilmektedir­ler. (Bisküvlerin içinde kullanılan yağlara bir baksanıza) Bu mümkün olmadığı takdirde yapılacak tek iş bunları geri kalmış ülkelere satmak ve onların he­nüz bu konuda aydınlanmamış olan tüketicilerine yedirmektir.

Nitekim bu operasyonlar için PL 480 KANUNU ile açık tutulan uygulamadan yararlanan Birleşik Amerika Türkiye dahil bir çok geri kalmış ülkeye soya ve pamuk yağı satmaya muvaffak ol­muş ve bu yoldan önemli gelirler sağlamıştır. Bizim ülkemiz gibi zeytinyağı üretmeye elverişli ülkelere bile soya yağı satmaya muvaffak olan Amerika’nın pazarlama örgütünün çok mükemmel çalıştığı dik­kati çekmektedir. Çünkü Türkiye gibi Dünya’nın en nefis ve en lezzetli yağı olarak tanımlanan zeytinya­ğı üreticisi bir ülkeye soya ve pamuk yağı gibi hiç de makbul olmayan yağları satabilmek demek, tere­ciye tere satmayı başarmak demektir.

Oysaki Türk halkı çok ekmek yediği için ve ek­mekte bulunan nişasta insan uzviyetinde yağa dönüşebildiğinden biz yağa muhtaç değiliz. Kendi üretti­ğimiz yağ miktar ve kalite bakımından ihtiyacamızı karşılayacak seviyede bulunmakta ve üretilen mik­tarın daha da artırılması mümkün görülmektedir. Böyle olmasına rağmen, besleyici değer bakımından bir özelliği olmayan ve gerçekte muhtaç olmadığımız üretim artığı yağları Türkiye’ye satmakta kararlı olan Amerikalılar yönetici kadroların bilgisizliğin­den yararlanarak, soya yağı, pamuk yağı ve don ya­ğı gibi değersiz yağları Türkiye’ye satmaya ve bu yoldan sağladıkları para ile Türkiye’deki misyonla­rının masraflarını dolar ödemeden karşılamaya mu­vaffak olmuşlardır.

Sömürgeciler, daha önce de belirtildiği gibi sö­mürdükleri toplumlarm tahıl ve nişasta gibi şişirici boş kalori kaynakları ile beslenmelerini soğuk savaş stratejisi bakımından da arzu etmektedirler. Çünkü bu çeşit yiyeceklerle beslenen ülkeler bir türlü ken­dilerini toplayamamakta ve hastalıklardan yakası­nı kurtarıp, yurt ve Dünya sorunlarına eğilememektedirler.

Çok miktarda tahıl tüketerek, beslenmesini boş kalori kaynaklarına dayamış olan bir Türkiye’nin bir de bol miktarda margarin tüketmesinde bu toplu­mun silâh atılmadan yok edilebilmesi için, emperya­listlerin küçümseyemeyecekleri çıkarlar vardır.

Nitekim Türkiye soya yağı ithaline başlayıp, bunların hidrojenlenmesi ile elde edilen margarinler halka bol miktarda yedirilmeye başlanıldıktan sonra kalb hastalıkarından ölüm vakalarında da bir artışı görülmüştür. Yetişkinleri kalb hastalıklarından ve yetişecekleri de daha Dünyaya gelmeden doğum kontrol hapları ile öldürerek, bir ülkeyi belirli bir süre içinde sahipsiz bırakmak ve daha sonra da bu­raya elini kolunu sallayarak bir kurtarıcı gibi gire­rek kaynaklarına el koymak yeni sömürgecilerin yalnız Türkiye’de değil daha birçok geri kalmış ül­kede uygulamakta oldukları korkunç bir projedir. Bundan dolayı Türkiye’yi bir yağ pazarı haline getir­mek sömürgecilerin yalnız yakın çıkarları bakımın­dan değil, uzak çıkarları bakımından da amaçlarına uygun düşmekteydi. Türkiye’de yağ üzerinde oyna­nan oyunlar artık Türk aydınlarının meçhulü değil­dir.

Gizli eller, zeytinciliğimizi mahvetmek için son günlerde, hepimizin iyi bildiği korkunç bir oyunu sahneye koymuş bulunuyorlar. Zeytinyağlarımıza, makine yağı karıştırılmış ve bu suretle iç pazar ve dış pazarda Türk zeytinyağlarına karşı bir tiksinti uyandırılmıştır.

Kilis’den başlayarak zeytin ağaçla­rının kesilmesine müncer olacak bu gelişme yakında Türkiye’yi yağ ihtiyacını yabandan karşılayan ve Avrupa ülkelerine de zeytinyağı satamayan bir top­lum haline getirecek ve bu ortamda Birleşik Ameri­ka hem Türkiye’ye hem de Avrupa pazarına bol bol soya yağı ile pamuk yağı satma imkânına kavuşa­caktır.

Türkiye’de sermaye birikimi olmadığından, zey­tin üreticisinin iç pazarda satamadığı ve yabancı ül­keye ihraç olanağı iyice sınırlanmış olan zeytin ve zeytinyağından para kazanması mümkün olamaya­cağı için, kısa bir süre direndikten sonra zeytin ağaçlarım kesip, onun yerine tütün ekmesi de bek­lenebilir. Zeytin ağacı çok güç yetiştirilen bir ağaç olduğu için üreticinin bu yola gitmesi, Türkiye için gerçek bir yıkım olacak ve Türkiye 100 yıl için yağ stoku olan ülkelerin eline bakmaya mecbur bir top­lum, bir pazar haline getirilecektir.

Yapılan incelemeler aradan uzun bir süre geç­miş olmasına rağmen zeytinyağı rezaletinin suçlula­rının yakalanmasını ve cezalandırılmalarım sağlaya­mamıştır. Kamuoyu tarafından hayret ve şüphe ile izlenen bu çirkin olay, ülkemiz halkının sağlığından başka, millî ekonomiyi tehlikeye itekleyen bu kabil davranışların küçümsendiğini göstermektedir. Tür­kiye bir margarin pazarı haline getirildikten sonra, bilimsel verilere dayanılarak marginlere karşı açı­lan savaşta, zeytinyağının üstünlükleri belirtilmiş ve halkımızın büyük bir kısmı margarin yerine zey­tinyağı kullanmanın daha isabetli bir davranış ola­cağına inandırılmıştı. Bu gelişmeyi amaçları bakımından tehlikeli bulan karşı taraf, zeytinciliğimizi kökünden yıkmak ve bu yağın hem iç ve de dış pa­zarda kullanılması olanağını yok etmek için korkunç bir senaryo hazırlamış ve bunu sahneye koymaktan da çekinmemiştir. Zeytinyağlarımızın İtalyan güm­rüğünde makine yağı ile karışık olduğunun tesbit edilmiş olması, şüphesiz İtalyanların da işine yara­mıştır. Çünkü bu ülke de zeytinyağı üreticisi bir ül­ke olduğu için Türk zeytinciliğinin gelişmesini ve dış pazarlarda kendisine rakip olmasını arzu etmez.

Birleşik Amerika’nın Türkiye’yi bir yağ pazarı olarak kullanma amacı ile İtalya’nın ülkemizin yağ üretim takatim baltalama arzusu birleşip, yurt için­de onlarla ortaklık halinde çalışmaya hazır sabotaj örgütleri hazırlandıktan sonra, Türk zeytinciliğinin temeline dinamit koymak kolay olmuş ve bunu ya­panları cezalandırmak da mümkün olamamıştır. Bu­gün Türkiye’de bilinen bütün yağlardan daha çok margarin tüketilmektedir. Oysa ki halkımız bundan 15 yıl önce bu yağı tanımıyordu. Devlet Radyosu margarin reklâmları ile dolup taşmakta ve günlük gazeteler birkaç kuruş reklâm ücreti alabilmek için sağlığa zararlı olan bu yağların propagandasını yap­maktadırlar. Bugüne kadar hiç bir besin maddesinin besleyici değeri hakkında açıklama yapmamış olan Sağlık Bakanlığımız bundan birkaç yıl önce marga­rinler aleyhine yapılmakta olan yayınları etkisiz ha­le getirmek için bir tebliğ yayınlamış ve margarinle­rin sağlık için zararlı olmadıklarım iddia ederken, zeytinyağını yerme lüzumu duymuştur.

Görüldüğü gibi halkımız artık karışık, hileli ve sağlık için zararlı yağlar ile beslenmeye mahkûm edil­miş durumdadır. Yurt içinde tüketilen zeytinyağlarına karıştırılan makine yağları şüphesiz Türkiye’de üretilmemektedir. Bu yağları Türkiye’ye ithal ederek zeytinyağlarına karıştıran gizli eller vardır. Makine yağlarının Türkiye’ye kimler tarafından sokulduğu ve zeytinyağcılara nasıl ve ne maksatla intikal et­tirildiği kolayca tesbiti mümkün bir husus olmasına rağmen, onun bunun evini basıp kütüphanesini alt üst edenler, işin bu yönü ile pek ilgilenmiyorlar. Em­peryalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ka­bil incelemelerin engellenmesini sağlamak için ge­rekli tedbirleri almışlardır.

Halkımız hastalanma bahasına da olsa, makine yağı ile karıştırılmış zeytinyağını, margarinle karış­tırılmış tereyağını yemeye mecburdur. Bundan do­layı safra kesesi hastalıkları, kalb ve damar hasta­lıkları mütemadiyen artmakta ve bu yüzden ölen va­tandaş sayısı yükselmektedir, insanları silâhla öldü­recek yerde, yağ yedirerek öldürmek, Birleşmiş Mil­letler ve diğer milletlerarası teşekkülleri harekete geçirememekte ve yurdumuzdaki kontrol imkânları ile bu kabil projeleri sezinleyerek kamu oyuna açık­lama ile yükümlü olan üniversiteler ve diğer araştır­ma kuruluşları işlemediğinden, meselenin kamu oyu tarafından anlaşılması gecikmekte ve güçleşmekte­dir. Sömürgeciler bu yoldan hem Türk halkının pa­rasını ve emeğini sömürmekte, hem de sağlığını te­melden bozarak ülkemizi bir hasta insanlar ülkesi haline getirmektedirler. Hiç bir ateşli silâhın sağlayamayacağı bu iki yönlü etki emperyalistin belirli bir süre sonra gerçekleştirmeye çalıştığı büyük projenin amaçlarına en geniş anlamı ile yardım etmektedir. Yağ firmalarının fakir Türk halkının sırtından tah­sil ederek, kendi ülkelerine aktardığı milyonlar ise bizi her gün biraz daha fakir duruma düşürürken, on­ların zenginliklerine zenginlik katıyor. Yalnız bu so­nuç bile her şeyi para ile ölçen emperyalist için ba­şarı sayılabilir. Bir yağ ülkesi olan, ayrıca Dünya­nın en nefis ve en besleyici yağı olan zeytinyağı üre­ticisi bir ülkede üretim imkânlarını kökünden balta­layarak o ülke halkını sağlık için zararlı bir yağ ile beslenmeye mahkûm etmek ve bundan ayrıca para kazanmak hiç bir ateşli silâhla ulaşılamayacak bir sö­mürü düzeni yaratmak demektir. Bundan dolayı ye­ni sömürgeciler, artık top tüfek yerine ikili anlaş­malar ile sağlanan ve bilinçsiz toplumları silâhtan daha çok zarara sokan ekonomik ve tarımsal operas­yonları tercih ediyorlar.

Geri kalmış ülke insanı kendini barış içinde ve mutlu bir şekilde yaşıyor farz ederken, emperyalist en azgın savaşçının ihtirası içinde onun yaşama ola­nağını yok etmekte ve ayrıca sömürmektedir.

[Uluslararası ilişkilerde Avrupa Birliği, ABD ve Kanada arasında en büyük kavgalar tarım ürünlerinin koruyuculuğu üstünden yapılmaktadır. AB ülkeleri kendi tarımlarını ABD’ye karşı koruma önlemi alırken ABD ise bu uygulamaların serbest piyasaya aykırı olduğunu savunarak AB ülkelerine yaptırımlar uygulamakla tehdit etmektedir.
Dünya 50’li yıllarda olduğu gibi tarım ülkeleri ve sanayi ülkeleri olarak bölünmüş değildir. Çünkü sanayi ülkeleri aynı zamanda tarım ülkesi olarak da geliştiği için artık eski tarım ülkeleri, tarım, hayvancılık vb. alanlarda gelişmiş ülkelerin pazarı durumuna düşmüşlerdir. Buğdayda, pancarda, pamukta, tütünde ve bütün ürünlerde fiyatın ve ekim politikasının belirlenmesi şunu açıkça göstermektedir. Uluslararası tekeller, ülke tarımını bütünüyle çökertmeye yönelmişlerdir. IMF ve DB bu çökertme işini emperyalist ülkeler adına planlayan ve dayatan kurumlar olarak başroldedir. Yoksul topraksız köylüler ve küçük üreticiler saldırı politikalarından en fazla etkilenen kesimdir. (http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/358-nisasta-bazli-tatlandiricida-peskes)%5D

Hayvansal Protein Kaynakları

Yeni sömürgeciler, sömürdükleri toplumların hayvansal protein kaynakları bakımından yeterli bir düzen içinde bulunmasını daha önce de kısmen açıklanan sebeplerle arzu etmezler. Et, süt, yumurta ve balık gibi hayvansal protein kaynakları, ihtiva ettik­leri cevherler dolayısıyla, toplum sağlığını, kol ve ka­fa gücünü geliştiren, toplumun reaksiyoner niteliği­ni kamçılayan besinlerdir. En son bilimsel araştırma­lar tüketilen hayvansal protein miktarı ile zekânın gelişmesi arasında ilişkiler bulunduğunu göstermiş bulunuyor. Oysaki sömürgeci sömürdüğü toplum insanının afyonlamışçasına uyutulmasını ve millî sorunlarını göremeyecek ve çözemeyecek kadar bi­linçsiz kalmasını arzu eder. Bundan dolayı bu ülke­lerde, et, süt, yumurta ve balık üretimi dolaylı yol­lardan daima baltalanır. Halk, bol miktarda tahıl, şeker ve yağ ile başka deyimle boş kalori kaynakları ile beslenmeye ve yetinmeye mecbur edilir. Nitekim Türkiye’mizde son 15 yıl içinde hayvancılığımızı bal­talamak ve balıkçılığımızın gelişmesini engellemek için bazı etkili çalışmalar yapılmıştır. Hint halkını sığırların mukaddes yaratıklar olduğuna inandıra­rak, pirinçle beslenmeye mahkûm edenlerin, Türkiye ve diğer geri ülkelerde benzer çalışmalara girmeleri­ni doğal karşılamak gerekir. Çünkü İngilizler Hint­lileri kandırıp sığırın mukaddes bir hayvan olduğu­na inandırmakla 500 milyonluk bir toplumu yıllarca sömürmeye muvaffak olmuşlardı. Şu sırada da Ame­rikalılar Türk halkını uyuşturmak ve uyanmasını ge­ciktirmek için başka usullerle yurdumuzda hayvancı­lığın gelişmesini ve halkın daha çok et yemesini en­gelliyorlar. (Etlerin içine domuz katma hilelerinin ardındaki sır.)

İnsanın kol ve kafa gücünün gelişmesine ve hastalıklara kar­şı direnç kazanmasına en çok yardımcı olan et ve diğer hay­vansal protein kaynakları sömüren ülkeler halkının en çok tükettikleri temel besin maddeleridir. Bu sayede sağlıkları mükemmel, kol ve kafa gücü bakımından yeterli fertlerden ibaret bir toplum olarak, sömürgecinin sömürülen toplumlar üzerindeki baskısı daha da artmaktadır. Buna karşılık hay­vancılığı ve balıkçılığı devamlı olarak baltalanan geri ülke insanı çeşitli sebeplerle et yiyemez. Beslenme bakımından ta­hıla dayalı olan bu toplumlarda kol ve kafa gücü yetersiz ve hastalıklar yaygındır. Bu hale gelmiş olan toplumu sömür­mek ve kaynaklarına el atmak sömürgeciler için kolay bir iştir.

Yakın geçmişte, Türkiye’de cereyan etmiş bazı olaylar bu açıdan eleştirilecek olursa, halkımızın tü­ketmekte olduğu, et, süt ve balık miktarlarının be­lirli bir seviyeyi aşamaması için sömürgeciler tara­fından sahneye konan bazı oyunları daha derli toplu bir şekilde anlamak kabil olacaktır:

  • Bir aralık İstanbul ve diğer büyük şehirle­rimiz çevresinde, pazarı bulunduğu için sütçülük yapmak isteyen vatandaş sayısı hayli artmıştı. Bunlardan bazıları yaban­cı ülkelerden cins süt inekleri ithal etmiş­ler ve işletmelerine tıpkı ileri toplumların işletmeleri gibi bir veçhe kazandırmak is­temişlerdir. Ancak yem fiyatlarının paha­lı olması dolayısıyla süt, kilosu bir liraya mal edilebiliyor ve kalabalık merkezlerde aracının çıkarlarını da koruyabilecek bir fiyatla satılabiliyordu.

Tam bu sırada dostlarımız, her işi kâr açısından değerlendiren ve kendi anlayışı­na göre tedbirli bir tüccar gibi çalışmakta olan Et ve Balık Kurumu aracılığı ile Tür­kiye’ye yavan süttozu ihraç etmişler ve bu süttozları ucuz fiyatla pazara arzedilmiştir. Yavan süttozundan peynir, yoğurt ve diğer süt mamullerini imal edebilen ima­lâtçılar bu sütü 30 kuruşa mal edebildikle­ri için yerli süte sırt çevirmişler ve bun­dan dolayı kâr ümit ederken, zarar eden süt üreticileri cins ineklerini keserek, etini değerlendirmişlerdir.

  • Et hayvancılığı gelişmeye başlayınca dost­larımız donmuş sığır ve koyun eti yolla­mak suretiyle mahallî üreticileri dolaylı olarak baltalamışlardır.
  • Tavukçuluk gelişmeye başlayınca da Bir­leşik Amerika’dan dondurulmuş tavuk ve hindi etleri yollanmak suretiyle tavukçuluk çalışmalarının yere serildiği hatırlardadır.
  • Peynir, tereyağ ve benzeri yiyecek yardım­ları da üreticiler üzerinde benzer etkiler yapmıştır.

Türkiye’de bir insana bir yılda 268 kilo tahıl düş­tüğü ve bunun tamamı tüketildiği halde, Sonora 64 ve benzeri tahılları Türkiye’ye sokarak bu tüketimi daha da artırmak için çaba sarfeden AID çevreleri hayvancılık ve balıkçılığın geliştirilmesi için hemen hiç bir yardım yapmamakta ve yapmış olsalar bile bu yardımlar boş kalori kaynaklarını geliştirme maksadı ile yapılan yardımlarla kıyaslandığı zaman devede kulak kalmaktadır.

Bol miktarda et ve sütle beslendiği çağlarda bu­günkü uygar Avrupa’nın göbeğinde at oynatmış bir toplumun, tahılla beslenerek uyuşturulmasının amaç­lan bakımından daha yararlı olacağını iyi bilen sö­mürgeciler, hayvansal protein tüketiminin kısıtlan­ması için çeşitli oyunlar oynamakta ve oynadıkları oyunun anlaşılmaması için de elden geleni yapmakta­dırlar.Bu gerçekler tekrar tekrar söylenmiş ve ya­zılmış olmasına rağmen bizi yönetenler son çare ola­rak at ve eşeklerin de kasaplık hayvan olarak kulla­nılmasını görmüşler ve bu eti halka tavsiye etmişler­dir. Daha sonra kamuoyunda uyanan tepkiyi dikka­te alarak tekliflerinden vazgeçmiş gibi görünenlerin balıkçılığı geliştirerek halkın tükettiği hayvansal protein miktarını artırmak hiç akıllarına gelmemek­tedir. Türkiye’de bir insan, bir yılda 2.5 kilo balık tü­ketirken, bu miktarın Portekiz’de 41 kilo ve denizi ol­mayan İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde bile 10 ki­lo civarında olduğunu görüyoruz. Et ve Balık Kuru­mu gibi yurt hayvancılığı ile balıkçılığını geliştirme amacı ile kurulmuş bir kurum 12 -13 yıldır hizmete girmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin hayvancılık ve balıkçılık kesimlerinde hiç bir gelişme sağlanamamış­tır.

Kurum bildiğimiz bileli fakir halkın elindeki hay­vanı satın alıp ona para ödemekte, halk da bu paray­la dallı basma ve transistorlu radyo satın almakta­dır. Mübayaa ettiği eti, Ankara, İstanbul ve İzmir’de yaşayan mutlu azınlığa aktarmaktan başka hiç bir hizmet yapmamış olan Et ve Balık Kurumu, balıkçılık ile ilgilenmemiş ve satın aldığı balık avlama gemileri de Istinye koyunda çürümeye terkedilmiştir.

Ayni kurum Birleşik Amerika’dan daha önce bir boş kalori kaynağı olarak nitelenen pamuk, soya ve don yağlarının ithalâtçılığını ve komisyonculuğunu yapmakta kuruluşuna aykırı olmasına rağmen hiç bir sakınca görmemiş ve bu davranışı ile bilerek ve­ya bilmeyerek sömürgecinin amaçlarına hizmet et­miştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan çoğunluk, işçiler ve köylüler ile fakir aileler bazen ayda bir defa bile et yiyememektedirler. Yumurta ile tavuk eti çok insa­nın satın alamayacağı bir fiyatla satılmakta ve balık yemek bir lüks telâkki edilmektedir. Böyle olmasına rağmen zaman zaman avlanan balığın bir miktarının fiyatları pahalı tutma amacı ile yeniden denize dökül­düğü duyulur. Buna karşı hiç bir tedbir alınmaz. Her yıl bahar aylarında yüz binlerce kuzu boğazlanır ve mutlu azınlık bu yumuşak eti yemekle gününü gün eder. Oysaki meralarımızda bu kuzuları besleyip her birinin on kilo daha ağırlık kazanmasını sağlayacak ot ve yem vardır.

Bize dost olduklarını ve ülkemize iyi niyetle gel­diklerini söyleyenler yöneticilere bunlara karşı ted­birler alınmasını hatırlatacak yerde, kendilerinden it­hal edilecek gübre ve tarım ilâçları ile geliştirilecek tahıl çeşitleri tavsiye etmekte ve bunun takipçisi ol­maktadırlar. Her kış Doğu Anadolu köylerinde çeşit­ hastalıklardan vakitsiz ölen binlerce yavru, aslın­da kötü beslenmenin ve etsiz yaşamanın kurbanıdır­lar. Çünkü bunlar gelişmeleri ve hastalıklara karşı direnmeleri için çok lüzumlu olan hayvansal protein kaynaklarını bulamamakta ve yalnız tahılla yetinme­ye mecbur bırakılmış bulunmaktadırlar. Halkın entellektüel güç bakımından yetersiz ve hastalıklara karşı direncini yitirmiş bir ortamda yaşaması sömür­gecinin hoşuna gider. Çünkü Türkiye’de hastalık ço­ğaldıkça ilâç sarfiyatı artacak ve sömürgeci bu yol­dan da para kazanarak toplumu bir de bu yönü ile hasta yatağında sömürecektir.

Güç Kaynağı Olarak Besindeki Hileler

Sömürdükleri ülke insanını güçten düşürmek ve «entellektüel yapısı ile yetersiz ve hasta kişiler haline getirmek için önceki kısımlarda açıklanan kalıplara göre düzenlenen beslenme koşulları, sömürgeci ül­kede değişik ilkelere göre ayarlanmaktadır. Sömür­geci, geri ülke insanına, tahıl, şeker ve yağ gibi boş kalori kaynaklarını yedirip, et süt, yumurta ve balık üretimini dolaylı yoldan baltalarken, kendi ülkesin­de bunun temamen aksini yapmaya çalışır.

Sömürgeciler kendi insanlarına bol hayvansal protein sağlar ve böyle bir ortamda tüketilen tahıl miktarım da azaltabildikleri kadar azaltırlar. Birleşik Amerika’nın tarım politikası kısaca gözden geçirile­cek olursa bu gerçek daha rahat bir şekilde görüle­bilmektedir. Durumu daha iyi kavramak için birkaç temel ürün üzerinde durmak ve bazı örnekler ver­mek yeterli olacaktır.

1— Soya Fasulyesi:

Vatanı Mançurya olan Soya Fasulyesi XX nci asrın başına kadar Amerikalıların tanımadıkları bir toprak ürünüydü. Terkibinde % 40-45 kadar üstün değerli protein ile % 18 nisbetinde yağ bulunduğu an­laşıldıktan sonra bu fasulye büyük önem kazanmış ve 1964 yılında yalnız Birleşik Amerika’da üretilen soya miktarı 18 milyon tona ulaşmıştır. Bu ülkede üretilen soya fasulyesi bütün Dünya’da üretilen soya fasulyesi miktarının yarısından da fazladır.

Amerikalılar soya fasulyesinin yağını sızdırdık­tan sonra ele geçen proteinden çok zengin küspeyi çoğunlukla hayvan yemi olarak kullanır, et süt ve yumurtaya tahvil ederek değerlendirirler. Bu sayede Amerikalı vatandaş yılda 90 kiloyu aşkın miktarda et ve her gün bir kilo süt ile bir yumurta tüketebilmektedir.

Soya fasulyesinden sızdırılan yağ ise bir boş ka­lori kaynağı olduğu için yeni sömürgeciliğin dolam­baçlı oyunlarına akıl erdiremeyen geri kalmış ülkele­re satılır ve orada kurulan margarin fabrikalarında hidrojenlenerek halka yedirilir.

Amerika bu yağları geri ülkeye önce parasız ve daha sonra mahalli para karşılığı vermekte ve ülkenin yağ üretim olanağını, fi­yat politikası ile tamamen yere serdikten sonra, on­ları açlıkla tehdit ederek dolar istemektedir. Bu oyun Türkiye’de de sahneye konmuştur. Bize Türk Lirası karşılığı soya yağı satarak mahalli üretimi baltala­yıp, halkı margarin yemeye alıştırdıktan sonra dost­larımızın soya için dolar istediklerini ve Türkiye’nin zeytinyağı ihracını kısıtladıklarını okuyucularımız hatırlayacaklardır. Bunda başarı sağlanamayınca da­ha çirkin oyunlara girişilmiş ve Türk zeytinyağlarına makine yağı karıştırılarak zeytinciliğimiz bu yoldan tahrip edilmeye çalışılmıştır. Hindistan, Pakistan ve Güney Amerika ülkelerinin pek çoğu benzer operas­yonlarla Birleşik Amerika’nın üretim artığı soya yağ­larının alıcısı ve pazarı haline getirilmiş bulunuyor.

Böyle olmasına rağmen soya yağı için çok cö­mert davranan Amerika, soya tanesi ve soya proteini için kıskanç davranmakta ve geri ülkelerde soya ta­rımının gelişmesini arzu etmemektedir. Bunun iki se­bebi vardır. Geri ülkeler soya yetiştirdikleri takdirde bu yoldan bol protein sağlayacak ve bu proteini ya doğrudan doğruya, yahutta hayvandan geçirerek et, süt ve yumurta halinde tüketmeye başladıkları tak­dirde güç kazanıp direnmeye başlayabileceklerdir. Başkaca soya yağı pazarı olarak kullanılan bu ülke­lerin, kendi yağları ile kavrulabilir hale gelmelerin­de geniş stokları olan Birleşik Amerika için satış ola­nağı bakımından tehlike vardır. Aslında Türkiye’de çok elverişli koşullar altında yetiştirilebilen soya fa­sulyesi Ordu ilinde bir fabrika kurulup, işlenmeye baş­lanıldıktan sonra Amerika’nın Ankara’da kurduğu Amerikan Soya Birliği temsilciliğinde bir telaş baş­lamış ve bu fabrikayı işlemez hale getirmek için ne gerekiyorsa o yapılmıştır.

Ordu çevresinde yılda 5000 ton kadar soya üreti­lirken bu miktar son günlerde 2000 tona kadar düş­müş bulunuyor. Yıllık kapasitesi 12.000 ton olan so­ya fabrikası işleyecek fasulye bulamadığı için çürük fındık ve çay tohumlarını işlemeye çalışmakta, bun­dan dolayı zarar etmektedir.

Muhtaç olduğu nitrogeni havadan sağlayabilen soya bitkisi, bir de fazla nitrogenli gübre ile gübre­lenmiş toprağa ekilecek olursa yanar. Bunu iyi bilen sömürgeciler, bizim makamlarımız ile halkın bilgisiz­liğinden yararlanarak soya üretim bölgelerine fındık için bol nitrogenli gübre dağıtmışlar ve fındık tarla­ları arasına ekilen soya bundan zarar görmüştür.Fındık mahsulünün artırılmış olması da Amerika tek alıcı olduğu için fiyat oyunları düzenlenerek bu ül­kenin çıkarına uydurulmuştur.

Türkiye’nin soya üretimine yönelmesi Amerikalı­nın işine elvermez. Onun çıkarı yılda insan başına 268 kilo tahıl tüketen bu ülkeye daha çok tahıl ve daha çok yağ yedirmektedir. Kendi ülkesinde ise bunun tam aksine bir politika izler.

2— Et ve Süt

Türkiye’de bilhassa köylüklerde yaşayanlar ayda bir defa et yiyemezken, Amerikalının her yemeğinde bol miktarda et bulunur. Sütü su gibi içebilir. Üretim fazlası tahıllarla, soya benzeri protein kaynaklarının yem olarak kullanılması suretiyle gerçekleştirilen bu beslenme ortamı bu ülkede sağlığın tatminkâr, fizik ve entellektüel gücün yeterli seviyede oluşunun temel sebeplerinden biridir. Amerikalı bir insana bir yılda 646 kilo tahıl isabet ettiği halde, bunun yalnız 67 ki­losunu kendi yemekte ve geri kalan miktarı hayvana yem olarak verdiği için bol miktarda et ve süt ürete­bilmektedir. Biz de ise üretilen tahılın tümü yendik­ten sonra yetişmediği için başka ülkelerden tahıl it­hali gerekiyor. Durum böyle olunca hayvanlar da in­sanlar gibi aç kalmakta ve et verimi ile süt verimi son derece düşmektedir. Türkiye’de bir inekten bir yılda 400 kilo kadar süt alabiliyoruz. Birleşik Amerika’da bu miktar 3500 kiloyu aşmaktadır. Biz bir sığırdan ortalama 80 kilo et alabilirken, Birleşik Amerika’da bu miktar 400 kiloya yaklaşmış bulunuyor. Benzer farkları yumurta ve balık gibi hayvansal protein kay­naklarında da görmek kabildir. Bilgisizlik, ilgisizlik ve yabancıların dolaylı baskıları Türk toplumunu et­siz, sütsüz ve balıksız bir hayat yaşamaya mahkûm etmiş bulunuyor.

Biz bu ortam içinde günden güne zayıf düşerken, bizi sömürenler bütün yönleri ile güçlenmekte ve ara­mızdaki fark günden güne büyümektedir. Çünkü sö­mürgeci ülkelerde insan başına düşen et, süt, yumur­ta ve balık miktarı her yıl biraz daha artarken, ista­tistikler bizdeki tüketimin devamlı olarak azaldığını gösteriyor. Bu son durum Birleşik Amerika ile diğer sömürgeci ülkelerin sömürme güçlerinin zamanla arttığını ve bizim ise sömürülmeye daha elverişli bir duruma girdiğimizi göstermektedir.

3— Balık

Et, süt, yumurta gibi hayvansal yiyecekleri üret­mek için hayvanı yemlemek, üretmek ve sağlığını ko­rumak gerekmektedir. Bu bir para sarfını gerekti­rir. Balık ise denizlerde kendiliğinden üremekte, yemlenmekte ve bu yönü ile hiç para sarfını gerektir­meden avlanabilmektedir. Balıkta maliyeti etkileyen tek harcama avlama masraflarından ibaret kalır. Ucuza mal edilmesine rağmen et kadar değerli ve ba­zen ondan da daha besleyici olan balık bundan dola­yı hayvansal proteinin değerini tanıyan toplumlarda çok tüketilen bir besin haline gelmiş bulunuyor. Ame­rika çok balık avlayan ve çok et tüketen bir ülke ol­masına rağmen, bununla da yetinmeyip başka ülke­lerden balık ithal etmekte ve halkına daha çok hay­vansal protein sağlamak için gayret sarf etmektedir. Denizlerden avlanan balıkla yetinmeyen Amerikalı­lar, çiftliklerde suni göllerde balık üretmekte ve bu balıkları suni gübre ile yemlemektedirler. Kuzey Av­rupa ülkelerinde balık en önemli hayvansal protein kaynağı olarak kullanılır. Bizde ise üç tarafımız de­nizlerle çevrili olmasına rağmen insan basma tüketi­len yıllık balık miktarı 2.5 kilo civarındadır. Balık üretimini artırmak kimsenin aklına gelmediği için Sağlık Bakanımız geçenlerde halka at ve eşek eti ye­melerini tavsiye etmişti. Bu son açıklama balık bakı­mından bizim ve bizi sömürenlerin durumunu gayet açık bir şekilde göstermektedir.

İşte böyle bir ortamda sömürülmeye gayet elve­rişli bir hale getirilmiş olan Türkiye ile onu sömür­mekte olan toplumlar arasında beslenme, dolayısıyla biyolojik gelişme olanağı bakımından önemli farklar belirmektedir. Sömürgeciler bu farkı daha belirli bir hale getirebilmek için Türkiye’nin imkânlarını kıyası­ya baltalamaya ve kendi imkânlarını da geliştirmeye gayret ediyorlar. Olaylar bir süre bu düzeyde tutulabildiği takdirde, Türk halkının önemli bir kısmı silâh kullanılmadan temizlenecek ve ülkeye sahip çıkacak insan sayısı azalmış olacaktır. Tahıl ve diğer boş ka­lori kaynaklan ile beslenmekten entellektüel yönleri ile son derece verimsiz hale gelecek olan azınlığı ise menfaat sağlayarak veya kuvvet gösterileri ile sin­dirmek ve Türkiye’nin bütün kaynaklarım rahatça kullanmak mümkün olabilir. Daha bugünden Türki­ye’de yaşayanların % 2.5 kadarı veremlidir. Doğan 1000 çocuktan 165’i ilk yıl ölmekte ve 12 yaşına kadar ölen çocuk sayısı doğanların yarısına yaklaşmakta­dır.

Yurda kontrolsuz sokulan yiyecek maddeleri ile tarım ilâçları, beslenme yetersizliği ve kronik zehir­lenmeden hastalanıp ölen vatandaş sayısını her yıl biraz daha yükseltiyor.

Kol gücü ile entellektüel güç bariz bir şekilde azalmakta ve üretim, miktar ve kalite bakımından düşmektedir. Çok ilkel bir hayat yaşamamıza rağ­men ihtiyaçlarımızı karşılamak için yabancı ülkelere borçlanmak ve bu borçların faizlerini ödemek için ye­niden borçlanmak durumuna girmiş bulunuyoruz.

Hasta insanlar ülkesi haline gelmiş olan Türkiye sömürgeci toplumların ilaç firmaları için bir tatlı kâr ülkesi haline gelmiştir. Kendi derdine düşmüş ve has­talıklarından başka bir şey düşünemez hale gelmiş olan insanlar ile, günlük nafakasını çıkarmak için 24 saat düşünmek zorunda bulunan vatandaş çoğunluğu, yurt sorunları ile meşgul olup, emperyaliste karşı cephe alacak durumda değildir. Bütün gücünü topla­yıp emperyaliste karşı koymaya çalışanları, düşüne­mez hale gelmiş olan, cahil çoğunluğa bir hain gibi gösterip onu etkisiz hale getirmeye çalışan emper­yalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ortam­da belirli bir başarı sağlayarak amaçlarına yaklaşı­yorlar. Beslenme alanında yürütülen bilinçli biyolojik uygulamalar maalesef diğer uygulamalar için elverişli bir ortam yaratmış bulunuyor. Tabii sömürgeciler bununla yetinmemekte ve besin üzerinden gücü yitirilen vatandaşlarımız ve toplum üzerinde diğer sosyal ve biyolojik projeleri de uygulamaktadırlar. Bunlardan bazıları bundan sonraki bölümlerde açıklanmıştır.

SAVAŞ VE ÜRETİM GÜCÜNÜN UZAKTAN KONTROLÜ

Savaşın ve üretimin sürdürülmesi için bilindiği gibi dört temel unsura ihtiyaç vardır. Bunlar elde bu­lundurulur ve yeterli bir şekilde kullanılacak olursa o zaman hem silâhla yürütülen klasik savaş ve hem de çağımızın savaşı olarak niteleyebileceğimiz soğuk harpte, başarı sağlamak ve güçlü bir toplum olarak varlığı ve kaynakları koruyabilmek mümkün olmak­tadır. Bu temel unsurları öncelik sırasına göre şöylece açıklayabiliriz.

  • — İnsan (Savaşta asker, üretimde işçi)
  • — Para yahut sermaye
  • — Ham madde
  • —Makine yahut savaş araçları

Bir toplum, insanlarının sağlığı, fizik ve entellektüel seviyeleri ile eğitim olanağı bakımından yetersiz, para bakımından fakir, ham madde kaynaklarından mahrum, makine veya savaş aracını imal ve kullanma bakımından sınırlı bir ortamda ise, bu toplumun hem bilinen usullerle savaş alanlarında ve hem de ekono­mik savaşın karışık metodlarını uygulamak suretiyle ekonomik sahada mağlûp, hattâ yok edilmesi zor bir iş değildir. Bütün bunlar arasında insan en önemli sa­vaş ve üretim unsuru olarak nitelenmektedir. Çünkü maddi gücünden başka, inançlarım ve manevi değer­lerini de ortaya koyarak savaşan veya üreten insan bazen diğer unsurların yetersiz olduğu bir ortamda da başarı sağlayabilmektedir. Buna bir örnek olarak Türk toplumunun zengin, iyi silahlanmış ve güçlü toplumlara karşı vermiş olduğu Kurtuluş Savaşını gösterebiliriz. İnsan çalışınca savaşta olduğu gibi, ekonomik çatışmada da başarıya ulaşabilmektedir. Japonlar çalışkan bir millet olarak bunun örneklerini vermiş bulunuyorlar. Sermaye, ham madde ve maki­ne savaşın kazanılmasında, ekonominin güçlendiril­mesinde şüphesiz önemli roller oynarlar. Fakat em­peryalistler sömürdükleri ülkelerde kredi oyunları ile sermaye meselelerini çözümlemekte bazı çıkar gu­ruplarına tavizler vermek suretiyle ham madde kay­naklarını ele geçirebilmektedirler. Kurmuş oldukları dev endüstriler ve teknolojik inkişaf sömürgecilere makine üstünlüğünü zaten sağlamıştır. Bundan dola­yı onların en çok üzerinde durdukları hem yalın savaş ve hem de ekonomik savaş bakımından önemli olan insan unsurudur.

Emperyalistlerin insan üzerinde önemle durmala­rını gerektiren daha başka sebepler de vardır. Genel olarak sömüren ülkelerde insanların üretimde tüket­tikleri güç miktarı, makine gücüne nazaran çok az­dır. Buna karşılık sömürülen geri ülkelerde insangücü ve kolgücü, makine gücünden çok daha fazla kulla­nılır.

Bu ülkelerin savaş kabiliyetini ve üretim olana­ğını kontrol altına alabilmek için inşam kontrol al­tında bulundurmak ekseriya yeterli olur.

Kanada ve Fransa gibi sömürgeci ülkelerde en­düstri üretimini daha çok makine gücü etkilemekte­dir. Bundan dolayı bu ülkeler, savaş ve üretim olanak­larını üstün bir düzeyde tutabilmek için daha çok makine gücünün kaynağı olan petrol ve diğer yakıt­larla ilgilenme durumundadırlar. Çok az insangücü kullanmalarına rağmen çalışanların yakıtı olarak ka­bul edebileceğimiz besin ve beslenme sorununu en iyi şekilde çözümlemiş olan sömürgeci ülkelerde petrol meselesi en önemli sorun haline gelmiştir.

Buna karşılık üretimde kullanılan tüm gücün % 64.7’sinin beşeri kaynaklardan sağlandığı Bulga­ristan, % 68.8’inin kol gücüne dayalı olduğu bilinen Hindistan ile Kızıl Çin, her şeyden çok insan gücünün kaynağını teşkil eden besin ve beslenme sorunlarına eğilme durumundadırlar. Çünkü bu ülkelerde insanlar miktar ve kalite bakımından yetersiz beslenecek ya­hut aç kalacak olurlarsa, Kanada ile Fransa’nın ma­kinelerine yakıt sağlayamadığı zaman ortaya çıkma­sı beklenen problemler zuhur edecek ve hem üretim hem de savaş kabiliyeti ehemmiyetli bir nisbete göre düşecektir.

İşte bundan dolayıdır ki, emperyalistler kendi aralarındaki savaşı sürdürme bakımından petrol kay­naklarını ve geri kalmış ülkelerin üretim ve savaşma gücünü de uzaktan kontrol için besin kaynaklarını ele geçirmek isterler. Petrol üretim bölgelerinde, ileri ül­kelerin birbiri ile giriştikleri mücadele kamuoyunun malumudur. Türkiye de bu ülkelerden biri olduğu için, bir süre önce memleketimiz de petrol savaşma ve çe­şitli oyunlara sahne olmuş ve bu münasebetle halk pek çok şey öğrenmiştir.

ASLINDA BİZ TÜRKLER İÇİN BESİN MESELESİ PETROL ME­SELESİNDEN ÇOK DAHA ÖNEMLİDİR.Elimizde güvenilir ra­kamlar olmamasına rağmen üretimin daha çok insan gücüne ve hayvan gücüne dayalı olarak yapıldığım iyi bildiğimiz Türkiye’de koşullar Bulgaristan, Hin­distan veya Çin gibi olabilir. Millî endüstrimiz henüz emperyalistlerin çıkarına hizmet eden bir montaj ve tüketim endüstrisi şeklinde gelişmekte olduğundan, makine çoğunlukla yabancı ülkelerden ithal edilip, yedek parça sıkıntısı çekildiğinden, Türkiye’de maki­ne gücünün, kolgücüne nazaran daha çok kullanıldı­ğını iddia edemeyiz. Türk işçisi çok zaman eli ve kolu ile çalışarak üretim yapar ve bu üretimi yapabilmek için muhtaç olduğu enerjiyi de besinlerden sağlar. Aslında güneşten Dünyamıza akan enerjinin bitki yaprağında cereyan eden özümleme (fotosentez) olayı ile tesbiti sonu, gıda maddelerinde biriken bu enerji insan uzviyetinde, insan gücüne çevrilmekte ve şekil değiştirmektedir. Bu yönü ile insan ile makine arasın­da temel prensipler bakımından önemli farklar yok gibidir. Yalın savaş, insan ve makine gücü ile yürü­tülmekte, üretimde de bu iki güç kaynağı maliyeti ve prodüktiviteyi etkileyen önemli roller oynamaktadır. Bundan dolayı hem savaşta ve hem de ekonomik savaşta üstünlüğü sağlamak ve başarıyı elde tutabil­mek için bu iki güç kaynağına hâkim olmak yete­cektir.

Nitekim emperyalistler bunu başarmış bulunu­yorlar. Bize tahıl ve yağ gibi üretim artıklarını ucuza satarak, yurt içi üretimi baltalamak ve kendi yağı­mızla kavrulma olanağım ortadan kaldırmak isteyen Birleşik Amerika bu amacı gerçekleştirmeye çalış­maktadır.

Petrollerimize el koyarak, bunları kontrol altına alması da hem mekanize olmuş diğer sömürgeci ülke­ler ve hem de Türkiye’nin endüstrileşip bağımsızlığını kazanması ihtimaline karşı mücadele halindedir. Bir taraftan uzmanları ile Tarım Bakanlığına ve Enerji, Tabiî Kaynaklar Bakanlığına sızarak, tarım ve ener­ji üretim politikamıza çıkarlarına uyarlı bir kalıp vermeye çalışması da bu nedene bağlıdır. Türkiye’de­ki bazı olaylar ve uygulamalar bu açıdan değerlendiri­lecek olursa mesele daha iyi anlaşılabilecektir.

Bundan birkaç yıl önce Kıbrıs üzerinde uçan jet­lerimiz, bir süre sonra yakıt ikmâl imkânları olmadı­ğı için yere inmek zorunda kalmışlardır. İlerde gire­ceğimiz bir yalın savaşta, tankların, taşıtların hare­ket halinde bulunmaları geniş çapta gene yakıt ikma­linin gereği gibi yapılmasına bağlı kalacaktır. Tıpkı bunun gibi besin maddelerini ayarlamak, kısıtlamak ve bollaştırmak suretiyle Türkiye’nin hem savaşta ve hem de üretimde başarı derecesini uzaktan ayarla­mak mümkün olabilecektir. Sömürgeciler bu korkunç usulleri yalnız Türkiye’de değil, istismar ettikleri da­ha pek çok geri kalmış ülkede uygulamaktadırlar. İs­rail Arap savaşının sonuçları bu iki önemli etkeni göreve sokmak ve başka projelerle de desteklemek suretiyle gerçekleştirilmiştir. İnsan ve makine gücü­nün kaynaklarını ellerine geçirdikten başka, ser­maye ve ham madde kaynaklarına da hâkim olan em­peryalistler, sömürdükleri ülkenin insanlarını, vitesle­rini kontrol altında bulundurdukları küçük ve gülünç makineler haline getirmiş bulunuyorlar. Üretimi ve savaş sonuçlarını etkileyen fizik güç kaynaklarını böylece uzaktan kontrol eden sömürgeciler, entellektüel güç kaynaklarını da bazı biyo-sosyal uygulama­larla hâkimiyetleri altına almış ve hattâ kendi hizmet­lerine sokmuşlardır. Biyolojik, pedegojik ve sosyolo­jik bulguları birlikte hizmete sokarak gerçekleştirilen entellektüel sömürgecilik, başka deyimle kültür em­peryalizmi, bugün Türkiye’nin kaynaklarını da insaf­sızca sömürmek için kullanılmakta ve uygulanmakta­dır.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

İNSANLARI ŞEKİLLENDİR / YÖNLENDİR, ÇÖZÜM OLDU DESİN


İnsan bir birey olduğu gibi kendi başına da bir toplumdur. İnsan bağıntısız olmadığı gibi, yalnız yaşaması da pek mümkün değildir. Bu meyanda insan “ferdî cemaatini”  veya “içtimâi cemaatini” oluştururken, varsayılan bir “yönlendirme” nin içinde olabileceği kesinleşmiş mevzulardandır. Ancak “yönledirme” deki hassasiyetin ve iyiliğin temel çatısını kim/kimler tayin edecek sorunsalı vardır.

İyilik düşüncesi, ne / kim elinde olursa olsun, bu hususta samimi olanların az / azaldığı bir zamanları yaşamaktayız. “Her bir yönlendirme bilinçli veya bilinçsiz bir görünüm arz eder.”  

Öyle ise, çözüm bulmak için ne yapmalıyız, diye düşünebilirsiniz. Bir şey yapmanıza gerek yok, ben dahi bu yazıyı yazarken, sizin bir yöne yönlenmenizi sağlamış bulunuyorum.  Aslında çözüm, Allah Teâlâ’nın insanın varlığındaki cevhere ihsan ettiği fıtrat/irade ve göndermiş olduğu rasüller/ilâhî kitaplarda bulunmaktadır. İlâhî kitaplar hususunda milletler ayrı ayrı düşünse de sonuçta ilâhîliğinde birer hakikat gizli olduğu kesindir. Allah Teâlâ’nın “Ruhumuzdan üfledik” buyurması, “o şey/şeylerin varlığına bir hakikatimizi ihsan buyurduk” la eş anlama gelebilmektedir.  Bu nispet  iddia sahiplerinin düzeyine karşı gelen yüzdelik oranıdır. Onda kabul edilen limitte her insan/varlık için farklı boyuttadır. Yine Allah Teâlâ’nın “dinde zorlama yoktur” demesi bu manaya gelmektedir. Eğer varsaydığımız ilâhî boyut ve hikmet olmasaydı birçok cemaat yıllarca peygamberliği olmadığı halde bazı kişilerin eserlerini yıllarca mütalaa edemezlerdi.

Asıl mevzuya gelecek olursak, tarih boyunca “yönetmek”, “muktedir olmak”,  “atalar yolunun sahibi/lideri olmak” “kalmak/ anılmak”egosunda birçok şahsiyet var olmuştur. İleriye çıkmış olan bu insanların hataları ise “madenler seviyesinde olan insanları” kendi “kutsal çemberi”ne dahil etmek için uğraşıp durmalarıdır.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Beni kul Rasül” diye anın kelâmı boşuna söylenmemiştir. Neticede mahlûkat yaptığı/ulaşamadığı hayallerin sonunda, ihtiyar dünyayı sahibi olan “Kahhar Allah Teâlâ’ya” bırakıp gittiler. İnsanlar, her ne kadar kendi için büyük olduğu zannetse  “Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!” (Kur’ân-ı Kerim, Dehr, 1. Ayet)

Gurur, kibir, hırs, zulüm…. gibi vahşiyatı çağrıştıran cahiliye huylarını dizginleyemeyen insanoğlunun maddî kazancı bu dünyadan gözünün çukurunu dolduracağı bir karış topraktır. Başkası da değildir. Ancak duymak ve bilmenin değersiz olduğu, sosyal hayatın ahtapotlaştığı bir çağda yaşıyoruz.  Öyle ki bir mecliste doğru ve yanlış mefaat için beraberce saf tutabilir, Dorian Gray’i aratmayacak şeytânî hallerimizle hayatımız blumia nevrozuna düşmüş durumdadır. Bu sıkıntı her kesim için geçerlidir. Yaz/çiz/söyle boşuna gibi oldu. Mesela; Michael Moore’un hazırladığı THE CORPORATİON-Şirket (2003) belgeselindeki sözleri bu durumu çok iyi açıklıyor:

“Bu anlattıklarımızın çok ironik olduğunu düşünmüşümdür” yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar?

Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamuoyunun kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur boyunca sürüyorum açgözlülük kusuru. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar onu asacağın ipi eğer bundan para kazanacağını düşünürse evet ben ipim.

Umarım. İpin bir kısmı. Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde “veya belki bu filmi veya herneyse izlediğinde” sanırlar ki yani evet yani bilirsiniz bunu izlerler ve bir şey yapmazlar çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki “yani hiç etkilenmeyeceklerdir…” “İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar” ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey.

Hulasa; insanları yönlendirmede kullanılan kuvvetlerin varlığı bilinci hepimizde oluşmuştur. Bu etkenlerin en yücesi ise “iletişim ve medya” dır.  Öyle ki bazıları tarafından “Deccal” diye anılması boşuna değildir. Bahsedilenlerin özyapılarında “kazancın her türü mubahtır” mantığı ile hareket ettiklerini de düşünürsek, insanlık kaybeden konumunda kalacak gibi görünüyor.  Bu hususa devlet yönetimleri mantığı da dahil olmuştur…………….

 “Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I” isimli dört ciltlik eserin birinci kitabından bazı şeyleri sizlerle paylaşarak sözü burada bırakmak istiyorum. Alıntılarda bazı hususları daha iyi anlamakta zorlanmayacağınızı umarım.

İhramcızâde İsmail Hakkı

****************

TRANSSIZ HİPNOTERAPİ

Paul Watzlawick

Psikoterapiyle ilgili tezim, psikoterapinin birçok yönünün belirsiz, tartışmalı ve çelişkili olduğudur. Özellikle de psikote­rapinin asıl aracının -dilinyeterli derecede anlaşılmadığını düşünüyorum.

Bu kısımda dilin bu özelliklerinin kendi içinde terapötik olarak adlandırabileceğini, sadece içeriği değil, yapısı dolayısıy­la da kişide davranış değişikliği sağlayabileceğini göstermek istiyorum. Dilin bu özellikleri hipnozda uzun bir süre kullanı­lırken garip bir şekilde psikoterapide çok az ilgi görmüştür.

Bu konuda detaya girmeden önce bahsedeceğim hiçbir konunun insan davranışıyla ilgili ilkel; etkileşimsel ve sistemik görüşün temellerini görmezden gelen bir bakış açısını (insan­ların soyutlanmış bireyler olarak yaşadığını ve bu yüzden tek hücreliler gibi davranılabileceğini öngören geleneksel görüşü) ima etmediğimi vurgulamak istiyorum. Herkesin bildiği gibi bu temeller, geleneksel terapi okullarından farklı olarak dilin bir açıklama, yüzleşme, yorumlama ve dolaylı olarak çoğu zaman iç görü yapma aracı olduğu görüşü üzerinedir.

Fakat dil çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Mesela 13. yüzyılda İmparator II. Frederick tarafından gerçekleştirilen deneyi göz önüne alalım. Bu deneyi imparatorun tarihçisi Fra Salimbene di Parma rapor etmiştir, imparator, doğumdan itibaren insan diliyle hiç tanışmamış, hayattan soyutlanmış bebeklerin aynı anda Yunanca, Latince ve İbranice konuşmaya başlayıp başlamayacağını merale etmiş ve bunun üzerine bu deneyi gerçekleştirmiştir. Maalesef, deneklerin hepsi ölmüş­lerdir.Yedi yüzyıl sonra Rene Spitz (1945, s. 53-74) denekle­rin ölümüyle sonuçlanan bu deneyin açıklamasını hastanecilik ve marasmus (son derecede zayıflık; bedenen kuvvetten düşme; marazm) üzerine yaptığı çalışmalarla elde etmiştir.

Dilin insanları etkileyebilmesi konusu tabii ki daha uzun bir süreden beri çalışma konusudur. Bu konu en az M.Ö. 5. yüzyılda yani retorik bilimi insanları ikna etme (yani gerçekli­ğe bakışlarını değiştirme) yolu olarak Yunan filozoflar tara­fından ortaya atıldığından beri çalışma konusudur.

Tüm bu bahsettiklerim “Transsız Hipnoterapi” başlığı al­tında açıklamaya çalıştığım konu, dilin bu yönde kullanımıyla ilgilidir. Genel anlamda attığım bu başlık dilbilimsel yapılarla veya Wittgenstein’ın da dediği gibi dil oyunlarıyla ilgilidir. Bu dil oyunları, öncesinde herhangi bir hipnotik endüksiyon ol­mamasına rağmen gerçekten inanılmaz bir etkiye sahiptirler. Milton Erickson özellikle uzmanlık hayatının ikinci yarısında bu gibi yapıları gittikçe artan bir sıklıkla kullanmıştır. Dilin bu yöndeki kullanımı Zihinsel Araştırmalar Enstitüsündeki çalışmalarımızda da önemli bir yer edinmiştir

Öyleyse transsız hipnoterapi, kökleri hipnozda olan (ya da en azından ağırlıklı olarak onda kullanılan) bu dil oyunlarını içeriyor demektir. Fakat daha fazlasını karşılayabilir ve daha geniş genel psikoterapi bağlamında uygulanabilir. Akla ilk ge­len teknik ve müdahalelerin listesi aşağıdaki gibi olabilir. Fa­kat bu listenin tüm teknikleri içerdiği düşünülmemelidir:

 

  1. Hastanın “dilini” öğrenmek ve bu dili kullanmak;
  2. “Olumsuz” ifadelerden ve genelde olumsuz yapılardan ka­çınmak;
  3. Kelime oyunları, özetlemeler, dolaylamalar vb.;
  4. Erken önlem alma;
  5. Çözümlenmemiş kalıntılar;
  6. (Hastanın) direncinden faydalanmak (hatta daha sonra yarar­lanmak için bu direncin ortaya çıkması için kasıtlı bir uğraş verilebilir.);
  7. Hikâye anlatma ve metafor tekniğinin çeşitlerini kullanmak;
  8. Kafa karıştırma tekniği;
  9. “En kötü fantezi” tekniği

 

Beyinsel asimetri teorisinin terminolojisini kullanan bir ki­şi yukarıda listelediğimiz bu müdahale şekillerinin hepsinin beynin “sağ tarafına yönelik” olduğunu düşünebilir. Fakat böyle bir fikir, beynin sağ tarafındaki fonksiyonlardan yarar­lanmak istendiği takdirde dikkate alınmalıdır. Ayrıca böyle bir fikrin dikkate alınması için uygulayıcı kişinin daha önce bah­settiğimiz psikoterapi dilini bırakmış olması gerekmektedir. Bu iki dil arasındaki fark ille olarak Galen (1974) tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

Senfoni orkestrası konserinde bulunma deneyimi kelimelerle ifade edilmez. Aynı şekilde “Demokrasi bilinçli katılımı ge­rektirir”sözünü de şekiller aracılığıyla ifade etmek hayli zor­dur.

……………….

KURGULAMA -MANİPULASYON

Bizler kendi kurgu veya gerçeklik dünyamızda mahkûmuzdur. Factum (İngilizce fact=gerçek) kelimesi jacere (üretmek, yapmak) kelimesinden türemiştir. Bu yüzden bu­lunmuş anlamını değil yapılmış anlamını taşır. İlle bakışta böylesine kurgusal bir dünyada var olmamız imkânsız gibi gö­rünmektedir. Fakat tıpkı zifiri karanlık bir odadan hiçbir şeye çarpmadan geçen insanlar gibi biz de sonunda somut sonuçla­ra ulaşırız.

Tüm bu bahsettiklerimiz yeni şeyler değildir. Alman filo­zof Hans Vaihinger (1924) doğal bilimlerin bile kurgusal ve hayali kavramlardan ve pratik sonuca ulaşıldığında saf dışı bı­rakılan unsurlardan yola çıkarak nasıl somut sonuçlara ulaştı­ğını anlatabilmek için sekiz yüz sayfalık bir açıklama yazmış­tır. Bu anlattıklarımıza örnek olarak geometride dairenin çok köşeli bir yüzeymiş gibi kabul edilmesini gösterebiliriz. Bu kurgu sayesinde doğrusal geometri dairenin herhangi bir ye­rindeki eğimine uygulanabilir. Böylece geometrici istediği so­nuçlara ulaşabilir. Bu sonuçlara ulaştıktan sonra da yararlanı­lan kurgu önemsizleşir. Vaihinger bu konuda birçok örnek vermiştir. Şimdi bahsedeceğimiz örnek biraz önceki örnekten daha önemli ve daha geneldir. Örneğimiz insanların özgür iradeye sahip olmasıyla ilgili kurgudur. Bu kurgunun varlığı ispat edilmemiştir ve ispat edilemez. Başka bir deyişle tüm in­sanlar sanki herkes özgürmüş gibi davranır ve dünyayı öyle görürler. Bunun sonucunda ise insan ilişkilerinde her zaman için sağlıklı bir sıralama ortaya çıkar. Vaihinger bu fikir etra­fında arayışını sürdürürken, hüküm verirken bu özgürlük kurgusunu baz alan yargıçların esasında özgürlük kurgusunu incelemediklerine dikkat çekmiştir. Kanunlar olmadan sosyal düzen olmayacağı için yargıçlar sanki bu kurgu gerçekten varmış gibi davranırlar. Sosyal düzeni sağlamak için de özgür­lük kurgusu icat edilmiştir.

Bu kurgulama süreci şu şekildedir: 1) Pratik çözüm gerek­tiren bir durum ortaya çıkar; 2) Kurgusal, “sanki öyleymiş gibi” bir varsayım yapılır; 3) Kurgusal varsayım somut bir gerçek­miş gibi duruma uyarlanır, böylece kurgusal olmayan, kullanı­labilir bir çözüm elde edilir; 4) Bu aşamadan sonra kurgu saf dışı bırakılabilir. Zaten somut bir çözüm yarattığı için artık bu kurguya ihtiyaç duyulmamaktadır. Bir yerde Vaihinger bu süreci kısaca şöyle özetlemiştir: Mantığa giden yol mantıksız­lıktan geçer.

Okul günlerimden hayali rakam i’nin (-1in karekökü) il­ginç özelliklerini hatırlıyorum. Bu matematiksel bir işlemdi. Rakamı karekökten çıkartmak için bu hayali rakam, hayali ra­kamın bu işleme uygulamanın mümkün olmadığı açıkça bel­liyken, sanki uyarlanabilirmiş gibi uyarlanırdı. Fakat isayısının sosyal bilimlerdeki dengi olan paradoksun felsefede ve (bize daha yakın olan) insan ilişkileri sahalarında sebep olduğu yı­kım ile ilgili kitaplar yazıldığında ne matematikçiler ne fizikçi­ler ne de mühendisler bu durumdan etkilendi. Onlar isayısı­nın kullanılabilir sonuçlar üretebilmek için çok önemli bir araç olduğu konusunda ısrar ettiler. Bugünkü fikir dünyasın­da da i sayısı gizemini koruyor ve i sayısının bu gizemini Avusturyalı romancı Robert Musil (1958) Genç Törless (Young Törless) isimli kitabında çok güzel bir şekilde ifade ediyor. Genç adam hayatında ilk defa bu hayali sayının neredeyse bü­yülü özellikleriyle karşılaşır ve şöyle der:

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Şimdi şöyle düşün: Uzun­luk, ağırlık veya somut bir şeyleri ifade eden normal tam sayı­larla yani reel sayılarla bir hesaplama yapıyorsun. Sonuç ola­rak da reel (gerçek) sayılar buluyorsun. Fakat bu iki reel sayı­lar kümesi arasındaki bağ aslında var olmayan bir şeylerle ku­ruluyor. Bu sadece başlangıcında ve bitişinde kazıklarla yere çakılı olan bir köprüye benzemiyor mu? Yine de insan sanki köprü baştanbaşa kazıklarla yere çakılıymış gibi güvenle kar­şıya geçebiliyor. İşin bu kısmı yani ayrı yerlerde duran şeyle­rin bu şekilde yollarını bulması beni biraz sersemletiyor. Bu­nun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. Bu gibi bir problemin altında yatan gücün, insana karşıya güvenli bir şekilde geçe­ceği konusunda bu kadar nüfuz etmesi bana çok gizemli geli­yor.(s. 106)

Bu ilginç işleme verilebilecek en eğlenceli ve en ikna edici örnek, mirasını paylaştırmak için oğullarını toplayan babayla ilgili doğuda anlatılan hikâyedir.

Hikâyede baba, 17 deveden oluşan mirasını paylaştırmak için evlatlarını toplar ve büyük oğluna mirasının 1/2’sini, ortanca oğluna 1/3’ünü ve küçük oğ­luna da 1/9’unu bırakır. Adam ölür ama evlatları bir türlü mi­rası babalarının dediği gibi paylaşamazlar. Aslında siz de uğ­raşsanız siz de işin içinden çıkamazsınız. Sonunda devesiyle bir molla çıkagelir. Evlatlar ondan yardım isterler. “Bundan kolay ne var” der molla ve devam eder:

“Benim devemi de ek­leyince on sekiz deve yapar. En büyük, sana 1/2’sini vereceksek bu dokuz deve eder. Ortanca oğlan, 1/3 altı deve eder. Senin hakkın altı devedir. Küçük oğlan, 1/9 da iki deve eder. Dışarı­da bir deve kalıyor bu da benim devem.” Sözünü bitirince molla, devesine biner ve yoluna devam eder.

Muhtemelen “kurgu teknolojisi”nin ve terapötik bir araç ola­rak hikâye anlatmanın faydasını göstermek için daha iyi ör­nekler bulmak hayli zor olurdu.

Bunlarla beraber henüz tüm bu zekice fikirlerle nereye va­racağımızdan bahsetmedim. Cevap şudur; bu fikirler hipnoza yeni bir ışık tutmaktadır. Genellikle hipnozun verilen bir du­rumla ilgili kişinin görüşüne gerçeküstü ve mantık dışı geçici bir unsur katarak gerçekleştirildiği düşünülür (bu noktada hi­potezler yumuşak yapılarından çıkıp kabuklaşmaya başlarlar). Biraz önce sıraladığımız fikirlerin ışığında diyebiliriz ki bu bir kuraldır ve bizim gerçeklik deneyimimizle ilgili olduğu müd­detçe bir tür istisna değildir. Başka bir deyişle sürekli öyleymiş gibi yaptığımız hileli (bu terimin alakalı olduğu kandırmacalı ve samimiyetsiz anlamlarını taşıdığı anlaşılmadığı sürece) bir dünyada yaşıyoruz.Sadece hipnoterapi değil genel anlamda terapi de öyleymiş gibi kandırmacasının birini daha az acı ve­ren diğeriyle değiştirme teşebbüsü içindedir.Yeniden şekillen­dirmeişleminin özü budur. Cloe Madanes hastalarına hayatla­rındaki şeyler sanki zannettikleri gibi değilmiş de düzgün gi­diyormuş gibi davranmalarını söylerken hayatlarımızın “sanki öyleymiş”gibi farz etmeye dayalı yönünden yararlanmaktadır. Kendi tecrübelerime göre Madanes bazı terapistler tarafından “sahte manipülasyonlar” yaptığı gerekçesiyle de eleştirilere maruz kalmaktadır. Bu terapistlerin kurgusu sadece nihai ger­çekliğin kişiyi iyileştirdiği düşüncesidir.

Hatta hepimizin her zaman için trans halinde olduğumuzu söyleyecek kadar bile ileri gidebilirim. Tıpkı Calderon de la Barca’nın oyunlarından birisinde ustaca gösterdiği gibi hayat rüyadır, rüya hayattır. Başka bir deyişle Hint felsefesindeki gibi maya dünyasında yani görüntülerden oluşan bir dünyada yaşamaktayız.

Hayatlarımızın sanki öyleymiş gibi farz etmeye dayalı do­ğası, kendi kendini besleyen tahmin mekanizmalarından başka hiçbir yerde daha açık bir şekilde görülemez. Bu tahmin me­kanizmalarının klinik önemini daha yeni yeni anlamaya başla­dık. Bir şey öyleymiş gibi davranarak bir gerçekliğe dönüş­türme kurgusu yaratılır veya bu kurgu kendi gerçekliğini ken­disi yaratır. Gerçeklik anlayışımızın temel ilkeleri de böylece ters düz olmuş olur. Hayali etki somut sebebi ortaya çıkarır; gelecek şu anı belirler; olayın tahmin edilmesi, tahmin edile­nin gerçekleşen olay olmasını sağlar. Kendi kendisini besleyen tahminlerin sahip olduğu zihin dağıtma potansiyeli, Gordon Allport’un (1964) anlattığı şu olayda açıkça görülmektedir:

Avusturya’da yerel bir hastanede bir adam ölüm döşeğin­de yatmaktadır. Doktorlar adama açıkça hastalığını teşhis edemediklerini fakat edebilmiş olsalardı muhtemelen hastalığı tedavi edebileceklerini söylerler. Birkaç gün sonra hastaneye ünlü bir doktorun geleceğini ve belki hastalığı teşhis edebile­ceğini ifade ederler.

Birkaç gün içinde beklenen doktor gelir ve hastaneyi do­laşmaya başlar. Ölüm döşeğindeki hastanın yanına geldiğinde hastaya bakar ve “MORİBUNDUS” diye mırıldar, sonra hastane­deki turuna devam eder.

Birkaç yıl sonra ölüm döşeğindeki o hasta doktoru arar ve şöyle der: “Teşhisiniz için teşekkür etmeyi istiyorum. Hasta­lığımı teşhis edebilirseniz iyileşeceğimi söylemişlerdi. Bu yüz­den “moribundus” dediğiniz andan itibaren iyileşeceğimi bi­liyordum.(sh. 7)

[ (sh.19-31)]

ÖNVARSAYIM VE TEPKİ KÖRÜ YAPMAK

(Günümüzde haber kanalları bu hususta uzmanlaştılar)

Teknik tanımlarda göz ardı edilen bir nokta da tekniğin temelindeki önvarsayımlar dır. Önvarsayım derken bir insanın dünyayı değerlendirirken ve algılarken standart olarak kabul ettiği, doğru saydığı inançları-varsayımları-eğilimleri (bilinçli veya değil) kastediyorum. Nasıl ki renkli bir camdan dünyaya baktığınızda kimi şeyler filtrelenir ve farklı görünür ise ön ko­şullanmalar da yaşadığımız deneyimleri bu şekilde etkiler. Ön koşullanmalar, önyargılarımıza uyan algısal ve bilişsel dene­yimlerimizi öne çıkarırken uymayanları bozar veya yok eder. Erickson bu noktayı bir grup öğrenciye konferans verirken şöyle açıklamıştır:

Tıp öğrencilerine ders verirken onlara alanları dışında okumalar yapmaları gerektiğini söyleyip bir kitaplığa yönlen­dirirdim. Onlara kitaplığı işaret edip orada “İnsanların Taraf­lılığı” üzerine bir kitap olduğunu söylerdim ve birinden gidip bu kitabı bulmasını isterdim. Bu öğrenciye aradığı kitabın üzerinde açık bir şekilde “İnsan Taraflılığı başlığının yer aldı­ğını ve kitabın parlak kırmızı renkte, kalın bir kapağı” oldu­ğunu söylerdim. Daha sonra kitabı bulması için onun kitaplı­ğa gitmesine izin verirdim ve sınıf da onu izlerdi. Bu sırada gözleri iyi olan bazı öğrenciler kitabın kitaplıktaki yerini fark eder ve arkadaşlarının kitabı nasıl da fark etmeden geçtiğini hayretle görürlerdi. Öğrenci, parlak kırmızı kapaklı, İnsan Taraflılığı başlıklı kitabı bulacağını umarak tekrar tekrar ki­taplığı aradıktan sonra ona: “Kitaplığın sol üst köşesinden başla ve kitapların isimlerini kırmızı kaplı İnsan Taraflılığı’ isimli kitabı bulana kadar oku.” derdim. Öğrencim, İnsan Ta­raflılığı da dâhil olmak üzere tüm başlıkları tek tek okurdu. Aradığı kitabın ismini okuduğunu fark etmeden diğer kitaba geçer ve tek tek her kitabın ismini iki kez okurdu. Daha sonra sınıftan başka bir öğrenciyi kaldırır, “’İnsan Taraflılığı’ isimli mavi kapaklı kitabı bul, kitap mavi” derdim. O da hemen bu­lurdu. Diğer öğrenci ise kafasında parlak kırmızı kapaklı, ‘İn­san Taraflılığı’ isimli bir kitap kriterini taşıdığı için bu kitabı bulamazdı. Bu sebeple başlığın İnsan Taraflılığı olması ye­terli değildir. Başlık, sadece aradığı özelliklerden birisidir. Bu yanılgıya hepimiz her zaman düşeriz. Bu yüzden de bazı şey­lere kör ve sağır kalır, onları hissedemeyiz, koklayanlayız, ta­danlayız ve hareketlerini fark etmeyiz. Bu da yaşamın bir par­çasıdır. Yaşamımızda belli şeyleri seçeriz ve geri kalana kayıt­sız kalırız.(Gordon 8c Anderson, 1981, s. 183)

Erickson’un bu açıklamasının önemi şudur; (Erickson’un talimatıyla oluşturulan) görmesi gereken şeylere dair önceden belirlenmiş tasvirlere (algısal şablonlar) sahip olmak, öğrenci­yi algısal şablonları göremeyen bir “tepki körü”haline getirdi. Onun için sadece başlığı bulmak yeterli olmamıştır; bu yüz­den istediği kitabın başlığını okuduğunun bile farkına var­mamıştır. Muhakkak herkes kendi hayatından buna benzer bir örnek bulabilir. Her birimizin dünyaya bakışını etkileyen, de­neyimlerimizi zora sokan, aslında mavi olan bir kitabı kırmızı diye aramakta olduğu gibi birçok önvarsayımı vardır.

Bir insanın içsel tepkileri ve gösterdiği davranışlar önvarsayımlar tarafından fazlasıyla etkilenmektedir. Her şeyin eşit ol­duğu bir durumda farklı önvarsayımlara sahip iki insan, aynı konu hakkında farklı tepkiler vereceklerdir. Bizim buradaki amacımız Erickson’un psikoterapiye yaklaşımının doğasını an­lamak olduğu için ve önvarsayımlar tebliğin etkinliğini etki­lediği için Erickson’un yaklaşımlarını oluştururken bilişsel ve algısal filtre olarak (belki de bilinçsizce) gördüğü önvarsayımları belirlememiz önemlidir. Bu önvarsayımlardan özellikle beşi çok önemlidir:

 [ (sh.19-31)]

DEĞİŞTİRİLEMEYENLERDEN OLMAK

Erickson’un insan doğası, terapötik ilişkiler ve değişimin doğasıyla ilgili görüşleri göz önünde bulundurulunca birçok insanın onun herkesi başarılı bir şekilde tedavi edebileceğine inandığını söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu yüzden bana bir seferinde terapist ne yaparsa yapsın asla değişmeyen bazı kişiler olduğunu söylediğinde bir hayli şaşırmıştım.Söyledik­lerine ve daha sonrasında Erickson’un bazı kişileri kabul et­mediğini, geri yolladığını ve onlara gelmemelerini söylediğini fark ettiğimde onun kendi sınırlarını bildiğine inanmakta zor­luk çekmiştim. Fakat bununla beraber yine de herkesin uygun yaklaşım bulunduktan sonra değişebileceğini zannediyordum.

Tesadüfi bir olay benim bu inançlarımı değiştirdi. Başka bir terapist bir bayan hastasını bana yönlendirmişti. Terapistle bir diyalogum olmamıştı, bana yönlendirildiğini bu bayan söylüyordu. İlk seansta beni görmek için onca yolu geldiğini görmek beni çok etkilemişti. Ayrıca değişmeyi ne kadar çok istediğini anlatması da beni etkilemişti. Fakat daha sonra gör­düm ki her konuda olumsuz fikirleri vardı ve konuşmak için çok zor fırsat buluyordum. Daha önce bir sürü terapiste git­mişti fakat hiçbirisi ona yardım edememişti. Başka terapist­lerden yardım istemiş, beni konuşturmayan, olumsuz bakış açısına sahip hastaları daha önce görmüştüm. Fakat hiçbir hastamda bu özelliklerin hepsinin de yoğun bir şekilde buluş­tuğunu görmemiştim. Bu bayan acaba Erickson’un beni uyarmaya çalıştığı değiştirilemeyen kişilerden miydi? Bayan sadece bir kere daha geldi ve hiçbir açıklamada bulunmadan tedaviyi bıraktı.

En sonunda bu bayanı bana yönlendiren terapiste ulaştım o da bana bu bayana kendisini Richard Bandler’in yönlendir­diğini söyledi. Bandler bu bayanın daha önce Erickson’dan yardım talep ettiğini fakat Erickson’un bunu kabul etmediğini aktardı. Erickson onu tedavi edilemezler grubundan saymıştı.

Erickson, terapötik değişimin terapist ve hasta arasındaki bir ilişki içerisinde yer aldığını biliyordu. Hastamın etkileşim anlayışı aramızda işbirliği oluşturacak bir ilişkiye izin vermi­yordu. Bununla beraber bazı insanların problemlerinden vaz­geçmek istemediklerini de biliyordu. Erickson bana, kilo ver­mek için kendisine başvuran aşırı şişman bir adamdan bah­setmişti (kişisel iletişim, 1977). Fakat adam Erickson’dan gün­lük olarak tükettiği ekmek miktarına ve tedaviye gelirken ya­nında getirdiği bir çanta dolusu yiyeceğe karışmamasını iste­mişti. Özetleyecek olursak Erickson o gün o adamı ofisinden yollamış ve yardım talebini de reddetmişti. Bunun yanında Erickson bir seferinde sürekli kötü şakalar yapan, susmak bil­meyen bir hastasına uyguladığı tedaviden bahsetmişti. Tedavi aylarca başarılı bir şekilde devam etmişti fakat hasta bir anda sebepsiz yere eski davranışına geri dönmüş ve bu konuda çok kaygısız görünmüştü. Bunun üzerine Erickson bile kaybını kabul etmiş ve bunu hastanın şiddetli bir patolojik rahatsızlığı olmamasına rağmen “Başarısızlıkla Sonuçlanan Başarılı Hipnoterapi” olarak açıklamıştı. (Rossi, 1980, 4. Cilt, s. 139-143)

[ (sh.122-123)]

DAHA KÖTÜ BİR ALTERNATİF SUNMAK

Bu müdahale şeklinde semptomun bazı detayları uygunsuz hale getirilir ve hastadan semptomu devam ettirmesi istenerek semptom bozulur. Bu yönüyle bu müdahale şekli çelişkili formül oluşturma yönteminin özel bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Örneğin Erickson uykusuzluktan şikâyet eden bir adamı tedavi etmişti (Zeig, 1980, s. 193).

Erickson bu adam­dan ne kadar saçma veya absürt olursa olsun verilen her tavsi­yeye uyacağına dair söz aldı. Daha sonra adama uykusuzluk çektiği zamanlarda yataktan kalkmasını ve yerleri fırçalamasını söyledi. Adamın uykusuzluk problemi aynı zamanda sona er­di.  

Benzer şekilde endişelendiği zamanlarda parmak emme alışkanlığı geliştiren bir çocuğa da Erickson parmak emmek­ten aldığı tatmini yaşamak için devam etmesini söyledi. Ayrı­ca çocuktan parmaklarını daha demokratik bir şekilde emme­sini ısrarla istedi. Yani çocuktan sadece sol baş parmağını de­ğil tüm parmaklarını emmesini istedi. Bunun yanı sıra çocuğa parmaklarını rast gele değil her parmağına eşit zaman ayırarak sistematik bir şekilde emmesini söylemişti.

Bir seferinde de Erickson çok sigara içen kadın hastasını (Zeig, 1980, s. 185) canının istediği kadar çok sigara içmesi konusunda teşvik et­miş fakat sigaraları tavan arasına kibritleri ise bodruma koy­masını istemiştir. Erickson’daıı örnek verdiğimiz bu vakaların her birinde hastalarla üzerinde anlaşılan formül o kadar sıkıcı hale gelmiştir ki alışkanlık veya semptom tümüyle ortadan kaldırılmıştır.

Bu tip müdahaleler yeme veya uyku bozulduğu gibi hasta­nın sağlığına zararlı semptomların acilen çözümlenmesi için özellikle faydalıdır. Terapistin yönlendirmesine karşı çıkmayıp bunları uygulayan ve bu yüzden durumdan açıkça şikâyetçi olan hastalarda bu müdahaleler çok daha etkili olmaktadır. Tabii böyle müdahalelerin uygulanmasında samimi ve uyum­lu olan terapistler muhakkak ki en çok etkiyi sağlamayı başa­racaklardır. Bu tip müdahalelerde hastanın yapılan yönlen­dirmeleri umursamaması ihtimalini ortadan kaldırmak için yaptığınız yönlendirmeleri en azından mantıklı görünen bir temele oturtun. Elbette bu teknik karşı koyan ve söylenenlere direnen hastalarda çok az etkilidir.

(Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.)

[ (sh.148-149)]

İTAAT Mİ? /KANDIRILMA MI ?/ İKNA MI?

Diğer uzman öğreticiler gibi Zen ustaları da metaforlardan ve anekdotlardan yararlanırlar. Aşağıdaki konunun başlığı, “İtaat”tir:

Bankei Ustanın konuşmaları sadece Zen öğrencileri tara­fından değil her mezhepten ve her zümreden insan tarafından dinlenirdi. Usta hiçbir zaman Kutsal Kitaplardan alıntı yap­maz veya skolastik incelemelerin etkisi altında kalmazdı. Onun kullandığı kelimeler kalbinden gelir ve dinleyicilerinin kalbine aktarılırdı.

Fakat ustanın geniş dinleyici kitlesi Nişiren mezhebinden bir rahibi rahatsız ediyordu; çünkü kendi taraftarları Zen ile ilgili şeyler öğrenmek için kendisini terk etmişti. Bankei ile tartışmaya kararlı bir şekilde bencil Nişiren rahip, tapınağa geldi.

“Hey! Zen hocası!” diye seslendi. “Bir dakika! Sana saygı duyan herkes dediklerine itaat edecektir. Ama benim gibi bir adam sana saygı duymuyor. Benim sana itaat etmemi de sağ­layabilir misin?”

Bankei: “Yanıma gel. Sana bunu nasıl yapacağımı göstere­ceğim.”

Rahip gururlu bir yürüyüşle kalabalığı yararak Bankei’in yanına gitti.

Bankei gülümsedi ve şöyle dedi: “Sol tarafıma gel.”

Rahip Bankei’in söylediklerine itaat etti.

“Hayır” dedi Bankei, “sağ tarafıma geçersen daha rahat konuşuruz. Bu tarafa geç.”

Rahip gururlu bir şekilde sağ tarafa geçti.

“Gördün mü” dedi Bankei, “bana itaat ediyorsun ve bence sen gayet kibar bir insansın. Şimdi otur ve dinle.” (Reps, tarihsiz, s. 8-9)

[ (sh.338-339)]

NEYİ, NASIL GÖRÜYORSUN?

direnme illüzyonugercek

ÇÖZÜM TUZAĞINA DÜŞÜRME İLLÜZYONU

Bir aile grubuyla veya bir karı kocayla veya bir anne ve oğulla mülakat yaparken yaptığım belli şeyler vardır.

İnsanlar ben­den yardım almak için gelirler fakat bir yandan da sahip ol­dukları eğilimlerin doğrulanmasını ve yüzlerinin aklanmasını isterler.

Ben buna dikkat ederim ve onlarla benim kendileri­nin tarafında olduğumu düşündürecek bir lisanla konuşurum. Sonra asıl konudan ayrı başka bir konuya geçerim. Bu konu onların kabul edebileceği bir konu olur. Fakat bu durum onları nasıl bir beklenti içinde olmaları gerektiği konusunda kararsız bırakmaktadır. Benim konu dışı konuşmamı etmek zorundadırlar; konuşulan konu tamamen doğruluğu olan bir konudur fakat benden bunu yapmamı beklememiş­lerdir. Bununla beraber beklentiler konusunda kararsız kal­mak da rahatsız edici bir durumdur. Temelini atma noktasına getirdiğim asıl konuyla ilgili bir çözüm isterler. Çözüm iste­dikleri için de söylediklerimi kabul etmeye daha meyillidirler. Kararlı bir duruma gelmek için çok istekli olurlar. Eğer yön­lendirmenizi hemen verirseniz konuyu bu yönlendirmeyle ele alabilirler. Fakat eğer konu dışına çıkarsanız asıl konuya geri döneceğinizi umarlar ve sizin sağlayacağınız kararlı bir duru­mu hoşnutlukla karşılarlar. (Haley, 1973, s. 206)

[ (sh.340-341)]

Kaynak:
Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I,
Editör: Jeffrey K. ZEIG, Ph.D.
Özgün Adı: Ericksonian Psychotherapy, Volüme I: Structures,
trc: Hayrünnisa Sayı KELPETİN, İstanbul-2008

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966) Film


[Thomas More,  seni rahmetle anıyoruz.
Üç kuruşluk dünyaya kendini satmadın]

Yönetmen: Fred Zinnemann

Ülke: İngiltere

Tür:Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi:10 Kasım 1969 (Türkiye)

Süre:120 dakika

Dil:İngilizce, Latin, İspanyolca, Fransızca

Senaryo:Robert Bolt | Robert Bolt

Müzik:Georges Delerue

Görüntü Yönetmeni:Ted Moore

Yapımcılar:William N. Graf | Fred Zinnemann

Oyuncular:  Paul Scofield, Wendy Hiller, Leo McKern, Robert Shaw, Orson Welles, Susannah York, Nigel Davenport, John Hurt, Corin Redgrave, Colin Blakely, Cyril Luckham, Jack Gwillim, Thomas Heathcote, Yootha Joyce, Anthony Nicholls, John Nettleton, Eira Heath, Molly Urquhart, Paul Hardwick, Michael Latimer, Philip Brack, Martin Boddey, Eric Mason, Matt Zimmerman, Vanessa Redgrave, Raymond Adamson, Trevor Baxter, Sylvia Bidmead, Jack Bligh, Bridget Brice, Jan Carey, Gladys Dawson, Edwin Finn, Laura Graham, Raymond Graham, Gay Hamilton, Fiona Hartford, Drewe Henley, Walter Horsbrugh, Ross Hutchinson, Donald Layne-Smith, Graham Leaman, Patrick Marley, Julie Martin, Robert Mill, Robert Morris, Arnold Peters, Christine Pollon, Arnold Ridley, Iain Sinclair, Nick Tate, Michael Wade, Gina Warwick

Özet

Film 8 dalda oskara aday gösterilip bunun altısını almıştır. Çekildiği 1966 yılı ve de günümüz itibariyle tartışmasız bir başyapıttır.

Filmde İngiltere kralı 8. Henry ile Thomas More’un başta dinde reform olmak üzere bazı konularda ihtilafa düşmelere ana konuyu oluşturuyor. Şansölye wolsey’in ölümünün ardından onun yerine gelen Thomas More, zamanının en önemli düşünürlerinden biridir. Ayrıca kralı da çocukluğundan beri düşünceleriyle etkilemiştir. Kral onu çok sever ama bir konuda ihtilafa düşeceklerdir, o da kralın Katolik inancını reddetmesi ve yeni bir din ortaya çıkarmasıdır. Bildiğiniz üzere bu kral 8. Henry, karıya kıza düşkün bir adamdır. Bunun ilk evliliği Aragonlu Catherine iledir ki kendisi İspanyol sarayından gelmiş olup koyu bir katoliktir. Ama kral gönlünü bir gün Anne Boleyn’e kaptırır, bazı bahaneler uydurarak ilk evliliğini iptal etmek ister ama hem ispanya kralı hem de papa bu duruma karşı çıkar. Zaten geçmişte papa bu herif için bazı tavizler vermişti (ilk karısı, ölen abisinin hanımıydı, papa yasak olan bu evliliği onaylamıştı). Bu evliliği  Katolik kilisesi inançları yasaklıyor o zaman bende yeni bir din kurayım diyen kral Henry’ye başta Thomas More olmak üzere herkes karşı çıkar ama nafile, kral kafayı boleyn kızıyla bozmuştur.

Kral kendi kafasından uydurduğu kuralları bir din haline getirmiş ve anglikanizmi çıkarmıştır. Thomas Cranmer isimli devlet adamının da sayesinde yeni din ülkede hızlıca yayılmış ve Katolik inanışını benimseyenler krala karşı gelmek suçundan idam ettirilmiştir. Şu an dünyada angkilanizmi benimseyen ülkeler arasında birleşik krallığa ait ülkeler ve Amerika yer almaktadır (Amerika’da nüfusun neredeyse yarısının Protestan olduğu düşünülmekte). Tabi bu arada papa da İngiltere yi kutsal ittifaktan atmış ve Fransa ile İspanyayı sürekli İngiltere’ye karşı kışkırtmıştır. Gerçi baya bir sonra başka bir papa aforozu kaldırıp barışı sağlayacaktır.

Kral sadece evlenebilmek uğruna yeni bir din ortaya atmış ve bu dinde şuan en güçlülerin devletlerinde yaşanmakta. Bu İngiltere’nin dini masonlara çok uygun o yüzden onlar çıkarmış diyenler var, şimdi tamam din masonlara çok uygun niye, hiç bir ibadet yapmana gerek yok ayrıca bu dinde muhafazakar olan ile olmayan arasında da fazla bir fark yok, doğru düzgün kilise inanışları olduğu da söylenemez ama olayın masonlarla alakası olduğunu düşünmüyorum. Biraz evlenebilmek, biraz papanın himayesinden kurtulabilmek, biraz da milli bir din yapabilmek için verilen mücadelelerin sonucudur bu din.

Kralın tüm Katolik dünyasını karşısına almasına sebep olan Anne Boleyn de krala erkek çocuk veremez ve akabinde o da idam ettirilir, kralın bundan sonra 4 evliliği, yüzlerce metresi olacaktır ama asla huzura kavuşamayacaktır. Ancak bu adamın Anne Boleyn’den olan kızı 1. Elizabeth İngiltere tarihinin en başarılı hükümdarı olacaktır, onun zamanında en parlak devirlerini yaşayıp dünyanın süper gücü olacaklardır. (İspanyollara ait altın dolu gemilerin soyulması da buna katkı sağlayacaktır). Kralın ilk evliliğinden olan çocuğu Mary, her ne kadar Elizabeth’ten önce tahta geçip tüm Katolik karşıtlarını yaktırsa da bu İngiltere’nin dinini değiştirmeyecektir. Elizabethle de birlikte Anglikanizm iyice ülkeye yayılır. Hatta hanedan değiştiğinde bile din değişmez. İngiltere’yi bir 10 dan fazla hanedan sırayla yönetmiş. Bunlardan biri de Tudors hanedanı idi. Tudorslardan 8. Henry ile 1. Elizabeth İngiltere’nin en popüler iki hükümdarı olabilmişler ve getirdikleri kurallar onlar öldükten sonra bile devam ediyor.

Filmde daha çok Thomas More’un kendi mücadelesini görüyoruz. O koyu bir katoliktir ve kralın yanlış yaptığını anlatmaya çalışmaktadır ama nafile, kralın yeni sürüm adamları onu hiç sevmemektedirler. Thomas More, onurlu bir adam olduğundan şansölye görevinden istifa edip kendi izbe mekanına çekilir ama kral onun gibi sadık bir adamın kendisine (yeni dine) inanmamasını kabullenemez, ona şu teklif yapılır canın mı yoksa yeni din mi? Thomas More da inancından taviz vermez ve idam ettirilir. Kralın ölümüne en çok üzüldüğü adam bu Thomas More’dur.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

Filmden

KANUNLAR İYİYİDE KÖTÜYÜDE KORUMAK İÇİN VARDIR.

Tutuklat onu!

-Niçin?

-O tehlikeli biri!

-İftiracı bir casus!

-Kötü bir adam!

-Buna karşı bir kanun yok.

-Tanrı’nın var!

-O halde onu Tanrı tutuklar.

-Sen konuşurken gitti! Kanunları çiğnemediği sürece Şeytan da olsa gitmekte serbest.

-Demek Şeytan da kanunların korumasında!

-Evet, sence olmamalı mı?

Şeytanı yakalamak için kanunları mı çiğneyelim? Tabii. Ben olsam bu uğurda bütün kanunları çiğnerdim. Peki son kanun da çiğnenip Şeytan peşine düşünce kanunlar ortadan kalktığına göre nereye sığınırdın Roper?

Bu ülke baştan başa kanunlarla kuruldu. İlahi değil, insani kanunlar. Bunları çiğnersen  ki sen bunu yapacak adamsın  o zaman rüzgar bizi oradan oraya savururken ayakta durabileceğini mi sanıyorsun?

Evet. Kendi güvenliğim uğruna Şeytanı da kanunların korumasına alıyorum.

 

DOĞRULUK BEDEL ÖDEMEK MİDİR?

-Sir Thomas Paget görevinden ayrılıyor. Yerine ben geçeceğim. Divan Mühürdarlığına mı?

 Siz mi?

 Çok şaşırtıcı, değil mi?

 Aslında mantıklı olan buydu. Otur Rich. Törene, nezakete gerek yok  Majestelerinin de dediği gibi. Gördüğün gibi sana çok güveniyorum. Böyle bir şeyi asla bir başkasına söylemem. Nasıl bir şeyi bir başkasına söylersin?

 Dost meclisinde konuşulanları söylemem. Buna inanıyor musun?

-Evet, tabii ki.

-Aslında hayır. İnanıyorum. Doğruyu söyle Rich. Bu, bana ne teklif edildiğine bağlı. Bana yaranmak için böyle deme. Ama bu doğru. Bana ne teklif edildiğine bağlı. Açıkta bir memuriyet var. York Bölgesi Vergi Tahsildarlığı. Bu bana hediyeniz mi?

 Kesinlikle. Karşılığında ne yapmam gerekiyor?

 Karısını değiştirmek isteyen bir adam tanıyorum. Aslında bu önemsiz bir meseledir, ama söz konusu kişi  Lord Henry, bu adı taşıyan sekizinci hükümdarımız. Bu da demek oluyor ki, karısını değiştirmek istiyorsa değiştirecektir. Memurlar olarak bizim görevimiz de  bu olayın sebep olacağı tatsızlıkları asgariye indirmek. Tatsızlıkları asgariye indirmek bizim tek görevimizdir Rich. Sana zararsız bir uğraş gibi gelebilir, ama değildir. Biz memurları kimse sevmez Rich. Bizler sevilmeyiz. Sana teklif ettiğim York’taki memuriyeti kabul edeceğini düşünerek “biz” diyorum. Evet. Talihi dönmüş insanların canının sıkkın olması kötüye işarettir.

-Canım sıkkın değil.

-Öyle görünüyorsun. Yas tutuyorum. Ne de olsa masumiyetimi yitirdim. Masumiyetini yitireli çok oluyor. Yeni mi fark ettin?

 Dostun, yani şu andaki Basmabeyincimiz, işte o masum bir adam. İşin tuhafı, gerçekten de öyle. Evet, kesinlikle öyle. Maalesef  bu meselede masumiyeti ayağımıza dolanacak. Mesele şu: Boşanmadan karını değiştiremezsin. Papa izin vermeden de boşanamazsın. Bu anlamsız durumun sonucunda da bence biraz

-Tatsızlık mı çıkacak?

 

DOĞRULUK NEDİR?

Pekala Thomas, şu işi bana açıkla. Çünkü bana bu korkaklık gibi görünüyor! Açıklayayım. Bu reform değil, Kilise’ye karşı açılan bir savaş. Kralımız Papaya karşı savaş açtı, çünkü Papa

-Kraliçenin, onun karısı olmadığını söylemiyor.

-Karısı mı peki?

 Karısı mı?

 Söyleyeceklerimin aramızda kalacağına söz verir misin?

 Veririm. Kral, konuştuklarımızı ona söylemeni emretse bile mi?

 Sana verdiğim söze sadık kalırım. Peki Krala sadakat yeminine ne olacak?

 Bana tuzak kuruyorsun! Hayır, içinde bulunduğumuz devir böyle. Papaya karşı savaş açtık. Çünkü Papa bir prens, değil mi?

 Evet. Ayrıca Aziz Petrus’un soyundan, İsa ile tek bağımız. Sen buna inanıyorsun. Peki bir inanç uğruna her şeyini  hatta ülkene duyduğun saygıyı silip atmayı mı göze aldın?

 Çünkü asıl önemlisi buna inanıyor olmam, daha doğrusu, hayır  buna inanıyor olmam değil, buna “benim” inanıyor olmam.

-Bilmece gibi konuşuyorum galiba.

-Kesinlikle. Bu hukukçu ağzıyla niye bana hakaret ediyorsun?

 Çünkü korkuyorum. Sen hastasın. Burası İspanya değil. Burası İngiltere.

İnan bana  sessiz kalmak benim hukuki güvenliğimi sağlıyor. Ayrıca sessizliğim tam olmalı, sana da bir şey söylememeliyim. Kısacası bana güvenmiyorsun. Diyelim ki ben Başhakimim, Cromwell’im, Londra Kulesi’nin gardiyanıyım. Elini aldım  İncil’e ve kutsal haça bastım ve sordum  “kadın, kocan bu meseleler hakkında sana bir şey söyledi mi?

 Doğru cevap vermezsen ruhun alevlerde yanar, cevabın nedir?

” Söylemedi. Bu durum değişmemeli. Meg’e bir şey söyledin mi?

 Sana söylemediğim şeyi Meg’e söyler miyim?

 Sen Meg’i çok seversin. Bunu iyi bilirim. Meg’e bir şey söylemediysen  demek ki bu tehlikeli bir durum. Sanmıyorum. Hayır. Sessiz kaldığımı görünce  beni sessizliğimle kendi halime bırakacaklardır.

 

SUÇ ÜRETİMİ

Sir Thomas’ın hakimlik yaparken rüşvet aldığına dair kanıtım var. Ne?

 Lanet olsun! Cato’dan bu yana rüşvet almayan tek hakim o! Sorarım size, hangi Basmabeyincinin mal varlığı üç yılın sonunda  100 sterlin ve bir altın zincirden ibaret kalmış?

 Dediğiniz gibi bu yaygın bir şey  ama bir şey hem yaygın olup hem de suç teşkil edebilir. Bu suç da adamı Londra Kulesi’ne götürebilir. Buraya gel. Bu kadının adi Averil Machin. Leicester’dan geliyor.

-Bir davası varmış

-Mülk davasıydı. Kapa çeneni. 1528 Nisanında Halk Mahkemesinde mülk davası. Yanlış karar verilmişti! O da Sir Thomas’a başvurup kararı düzelttirmiş.

-Hayır efendim, öyle olmadı!

-Beye anlat. Hani hakime bir hediye vermiştin. Ona bir kupa verdim efendim. Leicester’da 100 şiline aldığım İtalyan gümüşünden bir kupa. Sir Thomas kupayı kabul etti mi?

 Evet efendim, etti. Kupayı kabul etmiş. Bunu teyit edebiliriz. Sen gidebilirsin.

-Benim fikrimce

-Git dedim!

-Tanığınız bu mu?

 -Hayır. Tuhaf bir rastlantı sonucu o kupa sonradan Bay Rich’in eline geçmiş. Nasıl?

-Onu bana verdi efendim.

-Sana mı verdi?

 Niye?

 Hediye olarak. Evet, sen onun dostuydun, değil mi?

 Thomas onu sana ne zaman verdi?

 Tam olarak hatırlayamıyorum. Peki onu ne yaptığını hatırlıyor musun?

 -Sattım.

-Nereye?

-Bir dükkana.

-Kupa hala dükkanda mı?

 Hayır. İzini kaybetmişler. Aman ne güzel. Bay Rich’in sözlerinden şüpheniz mi var?

 Nedense evet. İşte satış makbuzu. O davanın nisan ayında görüldüğünü söylemiştiniz. Bu makbuzun tarihi mayıs. Yani Thomas kupanın bir rüşvet olduğunu anlar anlamaz onu önüne çıkan ilk lağım çukuruna atmış. Sanırım gerçekler de bu yorumu destekleyecektir. Mühürdar, bu deliller yeterli değil. Henüz işin başındayız. Daha iyilerini de buluruz.

-Bu işe bulaşmak istemem.

-Başka seçeneğiniz yok. Ne dediniz?

 Kral, Sir Thomas davasıyla ilgilenmenizi özellikle istedi. Bana öyle bir şey söylemedi. Sahi mi?

 Bana söyledi. Bakın Cromwell  bütün bunların amacı nedir?

 Beni yakaladınız. Bu bir vicdan meselesi sanırım. Kral, Sir Thomas’ın evliliğini onaylamasını istiyor. Sir Thomas düğün törenine katılsa, bizi pek çok zahmetten kurtarabilir. Törene katılmayacaktır. Yerinizde olsam, onu ikna etmeye çalışırım. Yerinizde olsam, gerçekten çaba gösteririm. Cromwell, beni tehdit mi ediyorsunuz?

 Sevgili Norfolk, burası İspanya değil. Burası İngiltere.

 

TUZAK

Artık şu suçlamaları öğrensem.

-Suçlamaları mı?

 -Sanırım bana bazı suçlamalar yöneltilmiş. Suçlamadan ziyade, açıklığa kavuşturulması gereken belirsiz davranışlar. Bunu kayda geçir, olur mu Bay Rich?

 Suçlama falan yok. Kral sizden memnun değil. Çok üzüldüm. Farkında mısınız bilmem, şimdi bile Kilise’yle, üniversitelerle  Lordlar ve Avam Kamaralarıyla fikir birliğine varsanız  Majesteleri sizden hiçbir şerefi esirgemez. Majestelerinin cömertliğini bilirim. Pekala. Kralın aleyhine kehanetlerde bulunduğu için idam edilen  sözde “Kent’li Kutsal Bakire”yi duydunuz mu?

 -Evet, onunla tanışmıştım.

-Demek tanıştınız. Ama Majestelerini bu hain hakkında uyarmadınız. Nasıl oldu bu?

 Söylediklerinde bir hainlik yoktu. Siyasi konular hakkında konuşmadık. Ama kötü bir şöhreti vardı. Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?

-Neyse ki tanıklarımız var.

-Ona bir mektup yazmışsınız. Evet. Ona bir mektup yazarak devlet işlerine karışmamasını tavsiye ettim. Bu mektubun bir kopyası bende. Tanıklarım da var.

-Çok ihtiyatlı davranmışsınız.

-Titiz çalışmayı severim. 1521 Haziran’ında Kral bir kitap yayımladı. İlahiyatla ilgili bir eser. Eserin adı, Yedi Ayinin Savunusu idi. Bu sayede Papa Hazretleri Krala “İmanın Savunucusu” unvanını verdi. Roma Piskoposu. Yoksa “Papa” demekte ısrarlı mısınız?

 Hayır. İsterseniz “Roma Piskoposu” olsun. Bu onun yetkisini değiştirmez. Teşekkürler. Hemen konuya girdiniz. Nedir bu yetki?

 Mesela İngiltere Kilisesi üzerinde  Roma Piskoposunun yetkisi tam olarak nedir?

 Mühürdar Bey, Kralın kitabında bunun açıkça ortaya konup  savunulduğunu göreceksiniz. Kralın adıyla yayımlanan kitap demek daha doğru olur.

-O kitabi siz yazdınız.

-Kesinlikle ben yazmadım. Sizin kaleminizden çıktı demedim. Kralın bana sorduğu hukukla ilgili bazı soruları  görevim gereği elimden geldiğince cevapladım. Onu yazmaya teşvik ettiniz. Bu kitap, başından sonuna Kralın kendi tasarısıydı. Kral öyle demiyor. Kral işin aslını biliyor. Ayrıca size her ne söylemiş olursa olsun  bu suçlamayı destekleyecek bir ifade vermeyecektir. Neden?

 Çünkü yemin ederek ifade verilir, o da yalan yere yemin etmez. Bunu bilmiyorsanız, onu henüz tanımıyorsunuz demektir. Sir Thomas More. Kralın  Kraliçe Anne ile evlenmesine ne diyorsunuz?

 Bana bir daha bunun sorulmayacağını sanmıştım. O halde yanılmışsınız. Bu suçlamalar  Bunlar ancak çocukları korkutur Mühürdar Bey, beni değil! O zaman bilesiniz, Kral sizi kendi adına  nankörlükle suçlamamı buyurdu! Ayrıca sizin kadar kötü niyetli bir kulu, hain bir uyruğu olmadığını da  size söylememi istedi. Demek  sonunda bana bu layık görüldü. Layık mı görüldü?

 Bunu siz kendiniz istediniz. Gidebilirsiniz. Şimdilik.

Konuşmamı daha sonra tamamlayacağım. Avam Kamarasının bu tasarıyı hızla kanunlaştıracağından şüphem yok. Zira tasarı, hem Kralın yeni unvanıyla, hem de Kraliçe Anne’le evliliğiyle ilgili. Her iki mesele de sadık bir uyruğu yakından ilgilendiriyor. Yalnız dikkat edin efendiler. Aramızda çok ihtiyatlı davranan Bazı hainler var  ki Kral buna artık müsamaha göstermeyecek. Ve onun sadık avcıları olan bizler, artık bu kurnaz tilkileri yuvalarından çıkarmalıyız.

 

HER İNSAN YALAN YERE YEMİN EDEMEZ

Kralın evliliğini onaylamak için  yemin etme zorunluluğu getiriliyor. Yemini etmemenin cezası ne?

 -Vatana ihanet.

-Yeminin mahiyeti ne?

 Sözcüklerin ne önemi var?

 Anlamını biliyoruz. Sözcükleri söyle. Yemin, sözcüklerden oluşur. Belki bu yemini edebiliriz. Nasıl?

 Eğer mümkünse, sen de yemin etmelisin. Olmaz! Bak Meg. Tanrı, melekleri ihtişamın tezahürü olarak yarattı. Hayvanları masumiyetleri için, bitkileri de basitlikleri için yarattı. Ama insanları, akıllarını kullanarak kendisine hizmet etsinler diye yarattı. Tanrı, kaçışı olmayan bir durum yaratarak bize acı çektiriyorsa  o zaman elimizden geldiğince ilkelerimize asılabiliriz. Ve evet Meg, o zaman tükürüğümüz yeterse savaşçılar gibi bağırabiliriz. Ama kendimizi böyle bir çıkmaza sokmak bizim değil, Tanrı’nın işidir. Bizim doğal vazifemiz kaçmaktır. Bu yemini edebileceksem, ederim.

 

ŞUÇ BULMAK KOLAYDIR

Oturun. Majestelerinin Divani tarafından görevlendirilen  Yedinci Komisyon, Sir Thomas More’u sorguya çekecektir. Söylemek istediğiniz bir şey var mi?

 Yok.

-Bu belgeyi gördünüz mü?

 -Pek çok kez. Vekalet Kanunu. Bunlar da yemin edenlerin isimleri.

-Dediğim gibi önceden görmüştüm.

-Siz de yemin eder misiniz?

 Hayır. Thomas, bize cevap ver  Açıkça cevap verin, Kraliçe Anne’in çocuklarını tahtın varisi olarak  kabul ediyor musunuz?

 Kralın parlamentodan geçen kararı böyle.

-Elbette kabul ederim.

-Buna yemin eder misiniz?

-Evet.

-O zaman niye kanun için yemin etmiyor?

 Çünkü kanunda bundan fazlası var. Doğru. Kanunun önsözünde dendiğine göre, Kralın Leydi Catherine’le olan  önceki evliliği yasadışıdır  çünkü o ağabeyinin dul eşidir ve Papanın bunu tasvip etme yetkisi yoktur. Karşı çıktığınız şey bu mu?

 Kınadığınız şey bu mu?

 Şüphe ettiğiniz şey bu mu?

 Başpiskoposun şahsında Majestelerine ve Divana hakaret ediyorsunuz! Hakaret etmiyorum. Bu yemini etmeyeceğim. Bunun nedenini de size söylemeyeceğim.

-O halde nedeni hıyanetle ilgili olmalı!

-“Olmalı” değil, olabilir. Bu makul bir varsayım! Hukuk varsayımdan fazlasına ihtiyaç duyar, hukuk gerçekleri arar. Elbette bu davayla ilgili yasal dayanaklarınızı bilemem  ama itirazınızın sebebini öğrenemezsem  ruhani dayanaklarınızı da ancak tahmin edebilirim. Eğer bunu tahmin etmeye razıysanız, itirazlarımı tahmin etmek de kolay olmalı. O halde kanuna itirazınız var. Bunu zaten biliyoruz Cromwell! Hayır, bilmiyorsunuz. Bazı itirazlarım olduğunu varsayabilirsiniz, ama tek bildiğiniz yemin etmeyeceğim. Bunun için de hukuken bana daha fazla bir şey yapamazsınız. Ama itirazlarım olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız ve yine itirazlarımın  hıyanet olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız  kanunlara göre boynum vurulurdu. Öyle mi?

 Tebrikler Sir Thomas. Epey zamandır bunu hazretlerine anlatmaya çalışıyordum. Her neyse! Ben alim değilim. Evlilik yasal mı değil mi bilemem  ama lanet olsun Thomas, şu isimlere baksana. Sen de benim yaptığımı yapıp cemaat ruhuyla bize katılsan olmaz mi?

 Peki öldüğümüzde, sen vicdanına uyduğun için cennete gittiğinde  bense vicdanıma uymadığım için cehenneme gittiğimde, cemaat ruhuyla bana katılır mısın?

 Yani isimleri burada bulunan bizler lanetlendik mi Sir Thomas?

 Başkalarının vicdanını görebileceğim bir pencere yok. Kimseyi yargılamam.

-Demek bu mesele tartışmaya açık.

-Elbette. Ama Krala sadakat göstermek zorunda olduğunuz tartışma götürmez. Mutlak bir şey, şüpheden ağır basmalı, hadi imzalayın. Kimileri dünya yuvarlak diyor, kimileri düz diyor. Tartışmaya açık bir mesele. Ama eğer düzse, Kralın buyruğuyla yuvarlak olur mu?

 Ya da eğer yuvarlaksa, Kralın buyruğuyla düz olur mu?

 Hayır, bunu imzalamayacağım. Demek Kralın buyruğundan çok kendi şüphenize değer veriyorsunuz.

-Kendi adıma şüphem yok.

-Neden şüpheniz yok?

 Bu yemini etmeyeceğimden şüphem yok. Ama neden etmeyeceğimi ağzımdan alamazsınız Mühürdar Bey. Bunu size söyletmenin başka yolları da var. Bir sokak zorbası gibi tehdit ediyorsunuz. Nasıl tehdit edeyim?

 Bir devlet bakanı gibi, adaletle! Zaten adaletle tehdit ediliyorsunuz. O halde tehdit edilmiyorum. Beyler, yatağıma dönebilir miyim?

 Evet. Tutuklu istediği zaman çekilebilir.

-Tabii eğer siz

-Bu işi uzatmaya gerek görmüyorum. O halde iyi geceler Thomas. Bir iki kitap daha alabilir miyim?

 Kitaplarınız mı var?

 Evet. Bilmiyordum, buna izin yok. Ailemi görebilir miyim?

 Hayır.

 

KÖTÜ GÜNDE TEK DOST AİLEDİR

-Ziyarete geldiler.

-Kısa kesin Sir Thomas.

-Günaydın kocacığım.

-Günaydın. Günaydın Will. Burası berbat bir yer! Sizden uzak kalmamı saymazsak, o kadar da kötü değil. Başka yerlerden farkı yok.

-Su sızıntısı var!

-Evet. Nehre çok yakın. Ne var?

 Baba, çık buradan dışarı! Şu yemini et ve dışarı çık! Bu yüzden mi gelmenize izin verdiler?

 Evet. Meg sizi ikna etmek için yemin etti. Aptallık etmişsin Meg. Beni nasıl ikna edeceksin peki?

 Baba. “Tanrı, ağızdan çıkan kelimelerden çok düşüncelere değer verir.”

-Bana hep öyle derdin ya.

-Evet. Yeminin sözlerini telaffuz et, içten içe de öteki türlü düşün. Ama yemin dediğin Tanrı’ya söylediğimiz sözler değil midir?

 Dinle beni Meg. İnsan yemin ettiğinde kendi ruhunu bir avuç su gibi  ellerinde tutar. O sırada parmaklarını aralayacak olursa, bir daha kendini bulmayı umamaz. Kimileri bunu umursamaz, ama babanın öyle biri olduğunu düşünmeni istemem.

-Bir de şöyle düşün.

-Ah Meg. Buranın yarısı kadar iyi bir ülkede, şimdiye kadar yaptıkların için, burada değil

-çok daha yüksek bir konumda olurdun.

-Pekala. Bu devletin dörtte üçü kötüyse bu senin suçun değil. Değil. Bu yüzden acı çekmek, kahramanlık etmek olur. Çok doğru. Ama dinle. Erdemin yarar sağladığı bir ülkede yaşıyor olsaydık  sağduyulu davranarak aziz olurduk. Ama etrafımızda pintiliğin, öfkenin, gurur ve aptallığın  cömertlik, tevazu, adalet ve düşünceden çok daha fazla yarar sağladığını görüyorsak  belki biraz kendimizi zorlayıp dayanmalıyız. Hatta kahraman olmak pahasına. Ama makul ol biraz! Tanrı’nın makul oranda istediği kadarını yapmadın mı zaten?

 Bu makul olup olmama meselesi değil. Nihayetinde bu bir sevgi meselesi. Yani evde bizimle olacağın yerde burada fare ve sıçanlarla

-kapalı olmaktan memnun musun?

 -Memnun mu?

 Su genişlikte bir delik açsalardı, kuş gibi içinden geçer, Chelsea’ye dönerdim. Evin sensiz neye benzediğini anlatmadım daha. Anlatma Meg.

-Akşamları sensiz neler yaptığımızı.

-Meg, kapat bu konuyu. Kitap okumuyoruz, çünkü mumumuz yok. Konuşmuyoruz, çünkü senin için endişeleniyoruz. Kral senden çok daha insaflı. O işkence etmiyor. İki dakikanız kaldı efendim.

-Bir haber vereyim dedim.

-İki dakika mı?

 -Gardiyan!

-Afedersiniz. İki dakika kaldı. Bakın, ülkeden ayrılmalısınız. Hep birlikte ülkeden ayrılın.

-Sizi terk mi edelim?

 -Hiç fark etmez. Bir daha görüşemeyeceğiz zaten. Hepiniz ayni gün gitmelisiniz, ama ayni gemiyle gitmeyin.

-Farklı limanlardan farklı gemilere binin.

-Mahkemeden sonra. Mahkeme olmayacak, ortada bir dava yok. Yalvarırım size, bunu benim için yapın.

-Will?

 -Peki efendim.

-Margaret?

 -Peki. Alice?

 -Alice, sana emrediyorum!

-Peki. Bu harika.

-Bunu kimin paketlediğini anladım.

-Ben paketledim. Evet. Yaptığın çörekler hala enfes Alice. Sahi mi?

 Üstündeki elbise de çok güzel. En azından rengi çok hoş. Tanrım, beni küçümsüyorsun! Belki aptalım. Ama elbiselerimin haline üzülüp  çöreklerimin methedilmesine sevinecek kadar değil. Ağzımın payını aldım.

-Alice

-Hayır! Bana yapabilecekleri en kötü şeyleri düşündüğümde korkuyla titriyorum. Ama bundan da kötüsü, neden böyle yaptığımı senin anlamaman olur. Anlamıyorum ki. Beni anladığını söyleyebilirsen, gerekince içim rahat ölebilirim.

-Senin ölmenin bana ne yararı var?

 -Bana anladığını söylemelisin. Anlamıyorum ki! Böyle olması gerektiğine inanmıyorum! Sen böyle dersen, ölümü nasıl göğüslerim?

 Ama gerçek bu!

-Çok dürüst bir kadınsın.

-Bana hiçbir yararı olmadı. Ben neden korkuyorum biliyor musun?

 Ölüp gittiğinde bu yüzden senden nefret edeceğim. Etmemelisin Alice. Etmemelisin. Anlama meselesine gelince, karşima çıkan en iyi adam olduğunu anlıyorum. Ve eğer öleceksen, Tanrı bunun nedenini biliyordur herhalde, ama inan olsun  Tanrı bu konuda çok sessiz kaldı. Ayrıca Kral ve Divanı hakkındaki fikrimi merak eden varsa da  bana sorması yeter! Bir aslanla evlenmişim meğer. Bir aslan. Tam bir aslan. Güzel. Çok güzel. Özür dilerim Sir Thomas!

-Tanrı aşkına!

-Zamanınız doldu efendim.

-Bir dakikacık daha.

-Çok şey istiyorsunuz.

-Bizimle gelin bayan.

-Tanrı aşkına. Yapmayın efendim. Madam, sorun çıkarmayın. Lütfen bizimle gelin Leydi Alice. Çek şu pis ellerini üstümden! Pis, lağımcı kılıklı gardiyan! Bunun cezasını çekeceksin! Hoşçakal.

 

MAHKEME

Sir Thomas More, Kral Hazretlerine ağır hakarette bulunmuş olsanız da  şimdi bile hala tekrar düşünüp inatçı fikirlerinizden döneceğinizi umuyoruz. Böylece Majesteleri sizi bağışlayabilir. Lordlarım, size teşekkür ederim. Bana yöneltebileceğiniz suçlamalara gelince  maalesef çok zayıf düştüğüm için, ne zihnim  ne de hafızam  gerekli cevabı verecek durumda değil. Mümkünse oturmak istiyorum. Tutukluya bir sandalye getirin. Mühürdar Cromwell, ilam yanınızda mı?

 -Yanımda lordum.

-O halde suçlamayı okuyun. “Hükümdarımız Lord Henry’nin şüphesiz ve mutlak unvanını  “İngiltere Kilisesi’nin Başı olmasını  kasten ve kötü niyetle inkar ettiniz.” Ama ben bu unvanı asla inkar etmedim ki. Westminster Manastırı’nda, Lambeth’te ve sonra Richmond’da  yemin etmeyi inatla reddettiniz. Bu inkar değil midir?

 Hayır, bu sessiz kalmaktır. Sessizliğim için de hapse atılarak cezalandırıldım.

-Tekrar çağrılmamın sebebi nedir?

 -Vatana ihanet suçlaması Sir Thomas. Bunun cezası da hapis değildir. Ölüm  hepimizin kapısını çalacak lordlarım. Evet, krallar bile ölür. Söz konusu olan kralların ölümü değil Sir Thomas. Suçlu olduğum kanıtlanana kadar benimki de değil. Hayatın ta başından beri senin ellerinde Thomas! Öyle mi lordum?

 O halde onu sıkı sıkı tutayım. Demek Sir Thomas  sessiz kalmakta ısrar ediyorsunuz. Evet. Ama sayın jüri  sessizliğin pek çok türü vardır. Öncelikle ölmüs bir adamın sessizliğini düşünün. Diyelim ki onun yattığı odaya girdik ve kulak kabarttık. Ne duyarız?

 Sessizlik. Bu sessizlik neyi gösterir?

 Hiçbir şeyi. Bu saf ve sade sessizliktir. Ama bir başka örneği ele alalım. Diyelim ki belimden bir hançer çıkardım  ve tutukluyu öldürmek üzere yaklaştım. Buradaki lordlar da beni durdurmak için bağıracakları yerde, sessizliklerini korudular. Bu bir şeyi gösterir işte! Bu işi yapmamı istediklerini gösterir. Kanunlara göre benim kadar onlar da suçludur. Demek ki bazı durumlarda sessizlik  konuşabilir. Şimdi tutuklunun sessizliğini ele alalım. Ülkenin her yanındaki sadık uyruklar bu yemini etti. Hepsi Majestelerinin unvanını hakli buldu. Ama sıra tutukluya gelince, o reddetti! O buna “sessizlik” diyor. Fakat bu mahkemede  bu koca ülkede bir kişi var mi ki  Sir Thomas More’un bu unvan hakkındaki fikrini bilmesin?

 Ama bu nasıl olabilir?

 Çünkü bu sessizlik bir şeyler anlatıyordu. Hayır, bu sessizlik falan değil, düpedüz inkardır! Hayır. Bu doğru değil Mühürdar Bey. Hukukta bir düstur vardır. Yani, “sessizlik, kabul etmek demektir.” Sessizliğimin anlamını yorumlamak istiyorsanız  inkar ettiğim değil, kabul ettiğim sonucuna varmalısınız. İnsanların bundan çıkardığı sonuç bu mu gerçekten?

 İnsanların varmasını istediğiniz sonuç bu muydu?

 İnsanlar akıllarını kullanıp bir sonuca varmalı. Bu mahkeme de kanunlara göre bir sonuca varmalı. Lordlarım, tanık olarak Sir Richard Rich’i çağıracağım! Richard Rich, mahkemeye buyurun. “Mahkemede vereceğim ifadede gerçekleri ve doğruyu  yalnızca doğruyu söyleyeceğime yemin ederim.” “Tanrı yardımcım olsun” deyin. Tanrı yardımcım olsun. Pekala Rich, 12 Mayıs’ta Londra Kulesi’ne gittiniz mi?

 -Evet.

-Ne amaçla?

 Tutuklunun kitaplarını almak için gitmiştim.

-Tutukluyla konuştunuz mu?

-Evet. Kralın Kilise’den üstünlüğü hakkında da konuştunuz mu?

 Evet. Ne söylediniz?

 Ona şöyle dedim: “Diyelim ki parlamentodan bir kanun geçti. Buna göre ben, Richard Rich, Kralım. O zaman beni kral olarak kabul etmez miydiniz Bay More?

” “Ederdim” dedi. “Çünkü o zaman kral olurdun.” Evet?

 Sonra şöyle dedi: “Ama sana daha zor bir örnek vereyim. “Tanrı’nın Tanrı olmadığını belirten bir parlamento kararı çıksaydı ne olurdu?”

-Bu doğru, sen de dedin ki

-Susun! Devam edin. Ben de şöyle dedim: “Size ikisinin arasında bir örnek vereyim. “Parlamento Kralımızı Kilise’nin başı yaptı. “Neden bunu kabul etmiyorsunuz?

” Evet?

 O da şöyle dedi: “Parlamentonun bunu yapmaya gücü yoktu.” Tutuklunun sözlerini birebir söyleyin. Dedi ki  “Parlamentonun buna yetkisi yoktu.” Ya da bu anlama gelecek bir şeyler. Unvanı reddetmiş! Evet. İnan bana Rich, başıma geleceklerden çok senin yalan yere yemin etmen üzdü beni.

-Bunu inkar mi ediyorsunuz?

 -Evet! Biliyorsunuz ki yeminleri ciddiye almayan bir adam olsaydım  burada olmazdım. Şimdi bir yemin edeceğim. Bay Rich’in söyledikleri doğruysa eğer  Tanrı’nın yüzünü asla görmeyeyim. Durum gerektirmeseydi, böyle bir yemini hiçbir şey için etmezdim!

-Bu bir kanıt değil.

-Bu mümkün mü?

 Bir düşünün, beni bu kadar zorladıkları halde  bu konuda bunca zaman sustuktan sonra  düşüncelerimi böyle bir adama açmam mümkün mü?

 Sir Richard, ifadenizi değiştirmek istiyor musunuz?

 Hayır lordum. Geri almak istediğiniz bir söz var mı?

 Yok lordum. Ekleyeceğiniz bir şey var mı?

 Yok lordum.

-Ya sizin Sir Thomas?

-Ne gerek var ki?

 Ben artık ölü bir adamım. Sizin istediğiniz oldu. O halde tanık çekilebilir. Tanığa sormak istediğim bir şey var. Şu boynunuzdaki bir memuriyet nişanı. Bakabilir miyim?

 Kızıl Ejder. Nedir bu?

 Sir Richard, Galler Adalet Vekilliğine atandı. Galler demek. Ah Richard, insanın ruhunu satması kar getirmez, koca dünyayı verseler bile. Hele Galler için. Lordlarım! Sorgulamamı tamamladım. Jüri çekilip kanıtları değerlendirecek. Kanıtlar ortada olduğuna göre, çekilmelerine lüzum olmasa gerek. Lüzum var mı?

 O halde tutuklu suçlu mu, suçsuz mu?

 Suçlu lordum! Sir Thomas More, vatana ihanetten suçlu bulundunuz.

-Mahkemenin kararı

-Lordlarım! Ben hukukla uğraşırken, kararı açıklamadan önce tutukluya  söyleyeceği bir şey olup olmadığını sormak mahkeme adabındandı. Söyleyeceğiniz bir şey var mı?

 Evet. Mahkeme beni cezalandırmaya karar verdiğine göre  Nasıl olduğunu da Tanrı bilir  ben de şimdi suç ilamı  ve Kralın unvanı hakkında düşüncelerimi açıklamaya karar verdim. Suç ilamı, bir parlamento kararına dayandırılmış  ki bu karar, Tanrı’nın kanunlarına  ve Kutsal Kilise’sine tamamen aykırı. Çünkü Yüce Kilise’nin idaresini, fani bir insan  bir yasa çikarıp kendi üstüne alamaz. Bu yetki  bizzat  kurtarıcımız Isa tarafından  henüz kendisi yaşarken, dünyada şahsen varolduğu sırada  Aziz Petrus’a ve Roma piskoposlarına  verilmişti. O halde bir Hıristiyan’ı buna riayet ettiği için  suçlamak kanuna sığmaz. Üstüne üstlük  Kilise’nin dokunulmazlığı, hem Magna Carta’da  hem de Kralın kendi taç giyme yemininde güvenceye alınır. Şimdi gerçekten kötü niyetli olduğunuzu görüyoruz! Kesinlikle hayır. Ben Kralın sadık bir uyruğuyum  ve onun için, ülkem için dua ediyorum. Bir kötülük yapmadım. Kötü bir şey söylemedim. Kötü bir şey düşünmedim. Eğer bunlar bir adamı yaşatmaya yetmiyorsa  o zaman inanın, artık yasamak istemiyorum. Fakat  başımı istemenizin nedeni Kralın Kilise’den üstünlüğü meselesi değil  aslında ikinci evliliğine rıza göstermemem! Vatana ihanetten suçlu bulundunuz. Mahkemenin kararına göre  Londra Kulesi’ne götürülecek  ve günü geldiği zaman  infaz edileceksiniz!

İDAM İYİLER İÇİN KURTULUŞTUR

Kral bana lafı uzatmamamı emretti. Ben de Kralın sadık uyruğu olduğum için  lafımı uzatmayacağım. Majestelerinin sadık bir kulu olarak ölüyorum. Ama önce Tanrı’nın kuluyum. Seni şimdiden bağışlıyorum. Görevin seni korkutmasın. Beni Tanrı katına yolluyorsun. Bundan emin misiniz Sir Thomas?

 Böyle güle oynaya ona koşan birini Tanrı reddetmez. Thomas More’un başı, Hainler Kapısı’nda bir ay asılı kaldı. Sonra kızı Margaret onu oradan aldı ve ölene kadar sakladı.

More’un infazından beş yıl sonra, vatana ihanetten Cromwell’in boynu vuruldu. Başpiskopos kazıkta yakıldı. Norfolk Dükü de vatana ihanet suçundan idam edilecekti  ama infazdan bir gece önce Kral frengiden öldü. Richard Rich, İngiltere Basmabeyincisi oldu ve yatağında öldü.

**************

ÜTOPYA

İngilizleri hiç sevmem, sokakta görsem selam vermem belki de döverim ama bu Thomas More beni çok etkilemiştir. Özellikle ütopya isimli eseri yazıldığı tarih itibariyle bir başyapıt bir zekâ abidesi. İlk ütopyayı kendisi yazmamıştır, yunan düşünürlerin eserlerinde ütopya görülmüştür, özellikle Platon’un devleti buna en uygunudur ama ütopya isminden ilk defa bahseden(kitap ismi olarak) kendisidir. Ütopya isimli kitapta ; More, Antwerp’te elçilik görevindedir. Peter Giles adında bir arkadaş edinir, bu adamda onu Raphael Hythladay adlı yenidünyada ütopya adası diye bilinen bir yerde yaşayan ve oradan yeni dönmüş yanık tenli bir denizci ile tanıştırır. More, Giles ve Hythladay; More’un evindeki bahçede bulunan bir yeşilliğe otururlar ve Hythladay’ın yolculuğundan bahsederler. Kitaptaki bu hayali konuşmalarda ütopyadan şu şekilde bahsedilir;

“Ütopyada kimse özel mülk nedir bilmemektedir. Herkes aynı kıyafetleri giymektedir, yaşadıkları şehirler ve evler birbirine benzemektedir. Öyle bir düzen var ki çalışma ve dinlenme saatleri bile programlanmıştır. Hiçbir zaman aylaklık yapmazlar, boş vakitlerinde bile kendilerini geliştirirler. Kumar oynamazlar sadece iki çeşit oyun bilirler. Birinde sayılarla kavga ederler ki; bu kapitalizmin kritiği gibidir. İkinci oyunda ise iyilikle, kötülük savaşır. Her iki oyunda eğiticidir. Ütopyalılar zamanlarını olabildiğince toplum içinde hep birlikte geçirirler. Yemekler büyük halk evlerinde beraber yenir. Devlet politikası hakkında uluorta, yerli yersiz konuşmak yasaktır, cezası idamdır; zira kimsenin kimseyi galeyana getirmesine müsaade edilmez. Hastalıklı fikirlerin ne kadar çabuk yayılabileceğinin farkındadırlar. Genelde saat sekizde yatıp, sabah gün doğmadan kalkarlar. Her yurttaş çeşitli görevlerle uğraşır. Kimisi bilim dersleri alırken, kimisi çeşitli zanaatler ile uğraşırlar, ancak halkın çoğu tarımla ilgilenir.

Ütopyalılar pasif insanlardır, sadece savaşmak zorunda olduklarında savaşırlar. Kendi yurttaşlarından ziyade paralı asker kullanırlar, bazen de özel yetişmiş katiller tutarak düşman liderlerine suikast düzenlerler. Bu bütün orduyu yok etmektense ki çoğunun hiçbir günahı yoktur; belanın kökü olan lideri yok etmek daha mantıklıdır. İlk bakışta ütopya gibi bir yerde kölelik insana barbarca gelebilir ama onlar köleliği disiplin altına almış ve yararlı işlerle uğraşan; bir gün özgür olabilecek insanlardan oluşan bir kurum haline getirmişlerdir. Ütopyalıların zevk anlayışları Avrupalılar ile bağdaşmaz. Ütopyalıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa’da zevk diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.”

More, ütopyayı öylesine ironik yazmıştır ki, sonunda ütopyayı güzel bulmaktan ziyade Avrupa ve İngiltere’yi kötü bir yer olarak görürsünüz. Okurlar yaklaşık 400 yıldır ütopyayı nükteli bulmuşlardır; ayrıca More’un da kitabı yazarken oldukça eğlendiği şüphesizdir; zira isimler yunancadan gelmektedir. Hythladay’ın anlamı yunanca saçmalama ustasıdır. Ütopya, Yunancada hem hiçbir yer hem de güzel bir yer manasına gelmektedir.

Kitabı iyi okumuş bir okuyucu için belirgin not: “Hıristiyan Avrupa’sı için iyilikler” şeklinde olacaktır. More, bu manayı verirken her zaman ütopyada mükemmel işleyen bir sistemden bahsetmiştir. More’un niyeti Avrupa’da komünizmi falan görmek değildir; fakat Hıristiyan Avrupa’sının daha iyi noktalara geldiğini görmektir. Kitabın sonunda More, Hythladay’ın anlattıklarını kritize eder. Bu, Rönesans zamanında bütün yazarlarca kullanılan iyi bir taktiktir. Amacı bütün kitap boyunca doğru şeyleri anlatıp sonunda bunlar yanlış ve saçma şeylerdir diyerek kilisenin hışmından korunmaktır. Filmin bir başyapıt olduğunu söyledik ama bu 8. Henry, Thomas More ve Tudors hanedanlığıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz  “The Tudors” dizisini izleyebilirsiniz.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

DAVA, THE TRİAL, LE PROCES


Filmin Yönetmeni: Orson Welles

Filmin Türü: Dram, Suç, Fantastik

IMDB Puanı: 7.8

Yapım Yılı: 1962

Ülke: Fransa, Batı Almanya, İtalya

Yayınlanan Tarih: 30 Mart 1963

Senaryo yazarı: Franz Kafka, Orson Welles, Pierre Cholot

Türkçe AltyazılOyuncuları: Anthony Perkins, Jeanne Moreau, Romy Schneider, Elsa Martinelli , Suzanne Flon, Orson Welles, Akim Tamiroff, Madeleine Robinson, Arnoldo Foà, Fernand Ledoux, Michael Lonsdale, Max Buchsbaum, Max Haufler, Maurice Teynac, Wolfgang Reichmann, Thomas Holtzmann, Billy Kearns, Jess Hahn, Naydra Shore, Carl Studer, Jean-Claude Rémoleux, Raoul Delfosse, William Chappell, Guy Grosso, Paola Mori

Özet

Bir sabah odasında uyandığında karşısında polisleri bulan ve onlardan hakkında bir dava açılmış olduğunu öğrenen, ancak ne ile suçlandığını bir türlü öğrenemeyen banka memuru Josef K’nın gerçek dışı ve absürd durumunun anlatıldığı film, toplum içinde bireyin var oluş yalnızlığını ve paranoyak kâbuslarını romana sadık kalarak yansıtmaktadır. Bir yandan insanın gizli kalmış korkuları, diğer yandan da bürokrasinin çıldırtan yapısı gözler önüne serilmektedir…

Yönetmen Orson Welles, Paris’te terk edilmiş bir tren garı olan Gare d’Orsay’ı çekimler için dev bir yargılama salonuna dönüştürmüştür. Bu ürkütücü görünümlü gizemli mekânın siyah beyaz çarpıcı görüntüleri filmin iç karartıcı atmosferini yaratmada çok etkili olmuştur. Çekimlerden hemen sonra da bu tren garı sanat müzesi haline dönüştürülmüştü…

Dava | Kitap İnceleme

Ebru Gürhan ve Gülşah Seyhan’ın birlikte hazırladıkları ve Franz Kafka’nın eserlerinde sistem, iktidar ve bireyin incelendiği yazılara devam ediyoruz. Der Process / Dava hakkındaki aşağıdaki metin, görünmeyen mahkemenin en alt katındaki temsilcilikleri ile bireyin iletişimsizliği üzerinden, otoritenin ihtişamlı mimari kurgusuyla birlikte yönetim anlayışına dikkat çekiyor. [Yazı, kitabı okumamış ve filmini seyretmemiş okurlara tavsiye edilmez.]

Ulaşılamayan otoritenin aldığı keyfi ve adaletsiz bir karara karşı verilen mücadelenin romanı: Dava

Dava’nın hemen girişinde, birilerinin Josef K.’ya iftira etmiş olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki Josef K. bir sabah, kötü bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Tutuklanmasına rağmen, banka memuru olan Josef K.’nın işine gitmesine ve normal hayatına devam etmesine izin verilir. Tutuklama günü görevli olan ve makamın en alt kademesi olduğunu belirten bir kişi, Josef K.’ya, makamın suçluyu değil, suçlunun makamı seçtiğini vurgular. Değişim romanında, böcek Gregor aradığı besini bulamadığı için hiç bir şey yemediği işlenirken, Dava’da ise bürokrasinin yarattığı sorumsuzluk duygusunun şekillendirdiği makamın en alt kademesi olduğunu belirten bu görevlilerin Josef K.’nın kahvaltısını iştahla yediklerini görürüz. Roman boyunca K.’nın karşısına, görünmez mahkemenin, sadece en alt kademesinde olanlar yani temsilcilerinin temsilcileri çıkar. Bütün mücadelesine rağmen K., görünmeyen mahkemenin dilini çözemez ve onu baştan yenilgiye uğratan iletişimsizliğe sonunda teslim olur.

Mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Josef K. suçunu öğrenebilmek her türlü mücadeleye girer. Nerede olduğu bile söylenmeyen mahkemeyi bulmak için araştırmalar yapar. Avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K’nın karşısına duruşma salonu çıkar. Romanda, duruşma salonunda, locadakilerin, aşağıdaki Josef K.’ya tepeden baktıkları vurgulanılır. Yine karşımızda mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır.

Roman içerisinde cezaevi rahibi tarafından bir katedralde Josef K.’ya anlatılan ‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir. Aynı zamanda bürokratik engeller bu kurgu içerisinde de sunulmaktadır. Mesel, mahkemeye girmek için çok uzun bir yoldan gelen taşralı adam ile karşısına çıkan ve ona yol vermeyen kapıcı arasında mahkemenin kapısının önünde geçmektedir. İçeri girip giremeyeceğini soran taşralı adama kapıcı, ‘istersen beni geçip girmeyi deneyebilirsin’, der. Ardından da ilk kapıdan sonra birçok kapının olduğunu ve her kapıda kendisinden çok daha güçlü kapıcıların olduğunu belirtir. İçeri izinsiz girmeye teşebbüs etmeyen taşralı adam, içeri alınması için her yolu dener ve içeri alınacağı günü kapıcının verdiği tabureye oturarak beklemeye başlar. Taşralı adam gittikçe yaşlanır. İçeri girebilmek için, her türlü yolu denemiştir, rüşvet bile vermiştir. En sonunda ölmeden önce kapıcıya, bunca yıldır mahkemeye kendisinden başka girmek isteyenin neden olmadığını sorar. Ve kapıcı başkasının giremeyeceğini çünkü bu girişin sadece onun için olduğunu söyler. Bu sözler aslında mahkemenin sadece taşralı adamın bakışlarında mevcut olduğunu göstermektedir

‘Kanun Kapısı’ meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir.

Kanun önünde bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker. Aynı mekânda bile bir alt-üst ilişkisi kurulur. Bu ilişki meselin anlatılış anında da geçerlidir. Çünkü bu meseli anlatan cezaevi rahibi yüksekte dururken, Josef K. aşağıda durmaktadır. Meseldeki kanunnun yayıldığı mekan sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden.

 Zaman bu meselde, kanun önünde bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez. Kafka’da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman.

Roman boyunca suçunu öğrenmek için mücadele eden Josef K. sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında, bitişik binanın üst katında birden yanan ışığı ve açılan pencereden kollarını uzatabildiği kadar uzatan bir insanı fark eder. Herhangi bir yararı olmasa da, bir an için Josef K.’nın umudu olur. Sanki bu sahne ile, tüm karamsarlıklara rağmen Kafka bize birey için bir hala ümit ışığı olduğunu belli etmek istemektedir.

Ruhbilimsel çözümleme yöntemi açısından romana baktığımızda süper egonun yani mahkemenin birey üzerindeki hakimiyetini ve bireyin yine onun dilini bilmediğini ve bu nedenle iletişim kuramadığını görmekteyiz. Ancak bu romanda süper ego, Freud’un bakış açısı ile nevrotik tavırlar sergilemektedir. Çünkü, toplumsal hayatta var olabilmek için bastırılan cinsel isteklere karşı yeterince güçlü değildir. Mahkeme, cinselliğin ve keyfiliğin ön plana çıktığı bir yapı sergilemektedir. Önlerinde kanun yerine pornografik kitaplar olan hâkimler, duruşma salonunda oynaşan ve bu nedenle K.nın savunmasını engelleyen çiftler…

Sentez çözümleme yöntemi ile romandaki baktığımızda ‘Kanun Kapısı Önünde’ meseli dikkat çekmektedir. Otorite karşısında pasif kalması için edindiği yanlış bilinçle hayata bakan taşralı adam, bir ömür boyunca herhangi bir aktif rol üstlenememiştir. Eleştirel bakış açısını kaybettiği için gerçeği ancak ölmeden hemen önce anlayabilmiştir.

Söylem analizi açısından romana baktığımızda karşımıza, Foucault’un iktidara karşı koymanın, onu meşrulaştırmaya yarayan, zaten iktidarın bir parçası olan hukuk aracılığı ile sağlanamayacağına yönelik görüşleri çıkmaktadır.Josef K. bir hukuk devletinde yaşadığını vurgular ve suçunu kabul etmez ve suçsuzluğunu mahkemeye çıkarak, avukat tutarak ispatlayabileceğini düşünür. Ancak karşısında öyle bir sistem vardır ki, romanın sonunda kendi kendisine sorduğu gibi ‘ne yargıcın ne de yüksek mahkemenin nerede olduğunu’ bile öğrenemez. Tuttuğu avukat ise, bir dilekçe bile yazamayacak durumdadır. Josef K. hukuki yolları kullanarak kendini kurtaramamıştır.

Ebru Gürhan – Gülşah Seyhan

Kafka’nın Dava’sı Neydi?

Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına bu zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik vs. gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın aktörleridirler. Kafka yine bir özdeyişinde “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir başkahraman K. Onun için yaşam, sorumluluklar yumağı içinde ve bireylerin özgürlük yanılsamaları ile avunduğu kocaman kafesten başka bir şey değildir. Aslında bu özdeyişi ‘Dava’nın da diğer tüm eserlerinin de ana düşüncesini oluşturur. ‘Dava’da, insanlarıyla, işyeriyle, mahkemesiyle, akrabalarıyla, diniyle ve memurlarıyla bireyin çevresini kaplamış olan toplum otoritesi adeta avını aramaya çıkmış kafesi andırır. Kafka, kendinden on yıllar sonra Jean Paul Sartre’ın söylediği ve varoluşçuluğun sloganı olan ‘Başkaları Cehennemdir’ düşüncesini tüm eserlerinde olduğu gibi ‘Dava’da da daha 1914-1915 yıllarında işlemiştir. Dava’nın yazıldığı dönemde dünyanın birçok ülkesi, başka ülkeleri avlamaya çıkmış kafes gibidir ve Kafka, ölümünden hemen sonra ortaya çıkacak Hitler’in, Mussolini’nin ve Stalin’in dünyayı kafesleme emellerini görmüş gibidir.

Hepimiz gibi Kafka için de toplumsal otorite ailede başlar. Birey zaten bu yönüyle kafesin içine doğar ve kafesten kaçtığını sandığı her an bir başka kafes onu çevreler. ‘Dava’nın kahramanı K. tutuklandığını öğrenir. Başlangıçta tutuklanma nedenini merak etse de bu saçmalığı merak etmeyi anlamsız bulur. Ancak tüm yaşamı da davasına odaklanır. Artık yaşamının geriye kalan bir yılında her şeyi bu davadır. Gerçekte, K.’nın tutuklandığını öğrenmesi, zaten toplum içinde tutuklu olmuş olmasının farkına varmasından başka bir şey de değildir. Bundan sonra yaşayacakları, tutuklanma öncesinde yaşayacaklarından çok da farklı değildir. Tek farkı ise K.’nın içine kapatıldığı kafesin farkına varmış olması ve onun dışına çıkabilme çabasıdır. K. dışındaki hiç kimse de bunun farkına varmaz ve bu dava onlara anlamsız gelmez. Farkına varmamak onları huzurlu kılarken farkındalık, K.’nın mutsuzluğunu belirler. Herkesin K.nın davasını biliyor olması, herkesin bir davası olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca herkesin onun davasından haberdar olması, ki bu onlara iktidar da sağlar, K’nın çevrelenmişliğinin bir dışavurumudur. Suçlanan, tutuklanan ve özgürlüğü elinden alınan biri olarak K. davalıdır. Suçlayan, tutuklayan olarak davacı ise toplumdur. Rahip K.ya davanın yapısı hakkında bir bilgi vererek varoluşçuluğa gönderme yapar: “Mahkeme senden bir şey istemiyor ki! Geldiğin zaman niye geldin demiyor, gitmek istedin mi, koyveriyor gidiyorsun.” Bu yaşama ilişkin bir bilgidir. Yaşamda kendi varoluşumuzu kendimiz belirleme hakkına sahibizdir ancak sonuçlarına katlanmak şartıyla. Örneğin işe gitmeme hakkı bizde saklıdır ama buna karşılık verilecek ceza bizim dışımızdadır. Aynı durum din için de geçerlidir. İnanıp inanmama özgürlüğüne sahibizdir eğer cehennemi göze alabiliyorsak, cezası bizim dışımızda örgütlenir. K’nın davası da aynı sorunu içinde barındırır. K. kendini savunma hakkına sahiptir, bunun için Amcası Max aracılığıyla bir avukat da tutar. Böylece K. amcasının ısrarı ve avukat yoluyla toplumun istemlerine boyun eğdirilecektir. Ancak K. kendi varoluşunu kendisi belirlemek ister ve avukattan vekaletini alır, kendini savunma ihtiyacı duymaz. K. kararını vermiştir ve sonuçlarına da katlanacaktır. K.’nın sonu toplum kurbanı olmaktır. O toplum ki kurumlarıyla, baskısıyla, bürokrasisiyle bireyi kafesin içine alır. Bireyden beklenen tek rol zayıflıktır. Ünlü Kafka çözümlemecisi Ernest Fischer, bürokrasi üzerine Kafka’dan şunları aktarır:

” Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.” (Fischer,1998,33)

Hangimiz paylaşmayız ki bu düşünceleri. Birey olarak Kafka’dan farkımız olmadığı gibi, onun içinde bulunduğu zayıflığı, güçsüzlüğü ve çaresizliği de içimizde barındırırız. Dolayısıyla Kafka, eserlerinde kendini yazarken aynı zamanda bizleri de yazmıştır. Bu nedenledir ki, çağımızı ve kendimizi tanırken Kafkasız çözümlemeler hep eksik kalacaktır. Kafka kendisinin eksikliği içinde yarattığı yapıtlarıyla bizleri tamamlar.

http://www.toplumdusmani.net/v2/franz-kafka/3451-kafkanin-davasi-neydi.html

http://www.franzkafkatr.com/2012/05/futuristika-dava.html

Filmden

(Alıntılar film seyredildikten sonra daha iyi anlaşılacaktır.)

“Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir.  Adam kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı izin vermez

“Sonra girebilir miyim?” diye sorar adam

“Belki,” der kapıcı. Adam aralıktan içeri bakar:

“Kanun kapısının herkese açık olması gerekmez mi?”

“Ben izin vermeden içeri giremezsin! “

“Ben çok güçlüyüm. Gene de kapıcıların en küçüğüyüm “

“İçerde başka kapılar, her kapının önünde başka kapıcılar var “

“ her kapıcı bir öncekinden daha güçlüdür”

Kapıcının izniyle adam oracığa oturur ve beklemeye başlar.  Yıllar geçer. Adam, belki kandırırım umuduyla elinde ne varsa kapıcıya verir. Kapıcı;

“Bunları alıyorum ki sonradan “keşke şunu da yapsaydım” demeyesin” der.

Uzun yıllar boyunca kapıcıyı gözetleyen adam, sonunda.  Kapıcının kürkündeki pireyi bile tanır ve yaşlanıp çocuklaşınca, kapıcıyı ikna etmesi için o pireye bile rüşvet verir.  Yaşlılıktan gözleri iyice körelen adam kanun kapısında bir parıltı fark eder. Parıltı kapıdan dışarı sızmaktadır. Ölmeden önce adamın tüm hayatı bir tek soruya dönüşür. Daha önce hiç sormadığı bir soruya, kapıcı;

“Amma da arsızmışsın, gene ne var?” diye çıkışır Adam soruyu sorar:

“Her insan kanun kapısından içeri girmek ister. Öyleyken, neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı?”

Yaşlılıktan adamın kulakları sağırlaştığı için kapıcı bağırır:

“Senden başka kimse bu kapıdan giremezdi,” “ çünkü bu kapı sadece senin içindi “

“Gideyim de kapatayım bari! “

——

- Neyle suçlanıyorum?

 – Bunu söyleme yetkim yok

- Şef

- Evet.

-Neyle suçlanıyorum?

- Temel haklarıma tecavüz ettiniz.

- Yavaş, not alıyorum. Avukat tutacağım. Aile dostumuz olan ünlü bir avukat var. Bizi mi suçluyorsunuz?

 Evet. Ayrıca benden rüşvet istediler. Arkadaşınız Bn. Burstner geliyor. Arkadaşım sayılmaz. Bundan size neyse,  Parmak izi almayacak mısınız?

 – Karakolda alırız.

- Karakolda mı?

 Şikâyette bulunmayacak mıydınız?

 Boş verin. Artık kaydettim. Tehdit kelimesini kullanmışsınız.

- Hayır.

- Pornografo nedir?

 Hiç bir anlamı yok. Yanlış anlaşılmış. Hayır kalın, Bn. Grubach. Bütün bunlar yazdığım raporda iyi bir izlenim bırakmayacak. Adamlarımın şu kelimeyi yazmasına engel olmak istemişsiniz. Yanlış yazdılar da ondan engel oldum. Ovular ne anlama geliyor?

 Böyle bir kelime yok. Bn. Grubach’ın kocası dişçiymiş. Sizinle ne ilgisi var?

- Evet yok.

- O halde neden söylediniz?

 Odamdaki ovular şekli açıklamak için. Ovular şekil. Bunları cidden yazıyorsunuz. Rapor rapordur. Ama sizin lehinize olmayacak. Bu gereksiz ifadeleriniz yüzünden kötü bir izlenim bırakacaksınız

Masasından bir şey eksilse, öğretmen sorardı:

“Kim aldı?” Suçluluk duygusundan kıvranırdım. Masadan bir şey kaybolduğundan haberim bile yoktu oysa kimse masum değildir. Azizlerin bile aklını şeytan çeler.

Neyle suçlanıyorsun?

 – Söylemediler. Tutuklandığını söyledin ya.

- Öyle dediler.

- Suçun ne?

 Söylemediler. Tek bildiğim sorgulama komisyonuna çıkacağım.

- O halde durum ciddi.

- Galiba öyle.

- Bunu söylediler mi?

- Hayır. Belki de sana şaka yaptılar. İlkin benim de aklıma bu geldi.  büroda şakacı kimseler var. Eşek şakası. Ama emin değilim. Moralim ne kolay bozuluyor. Amaçları da bu. Ne aptalım. Mutlaka birşey yapmışsındır.

- Lütfen böyle söyleme.

- Biri iftira atmış olmalı.

- Dedikoducu kimseler var.

- Neden?

 – İş dedikoduları.

- Nasıl yani?

 Benim durumumda biri için.

- Hiç bilmiyorum.

- Sen politik suçlu musun?

 – Hayır, değilim.

- Sakın beni bulaştırma. Ben suçlu değilim. Sen suçlusun. Odamda ne arıyorsun sen?

 – Siz çağırdınız.

- Hiç de değil. Sorunların varsa üzüldüm. Ama beni karıştırma. Çok uğraştım, ama dinlemediler. Annenizin fotoğrafına dokundular.

- Annenizin.

- Kim dokundu?

—–

Lütfen kürsüye çıkın.

- Boyacı mısınız?

 – Hayır. Sorgu yargıcının sorusu bu mahkemenin saçmalığının bir kanıtıdır. Sorgu yargıcının elindeki not defteri sözlerimi doğrulayacaktır. İşte sayın Yargıç’ın evrakları. Bana yapılanlar önemli değil  ama başkalarına nasıl davranıldığının kanıtıdır. Onlar hesabına buradayım, kendim için değil. Kendini ön plana çıkarma. Tutuklandım. Belki de bir boyacıyı tutuklayacaklardı. Yanlışlıkla beni tutukladılar. Benim kadar suçsuz biriydi o da Ajanlar beni soydu gömleklerimi çaldılar. Katlandım.  Tutuklama nedenimi sordum onlara  Ne cevap verdiler dersiniz?

 Şef burada olsaydı sözlerimi doğrulardı  Ne cevap verdi dersiniz?

 “Bilmiyorum” Yargıç salondaki adamına gizli bir işaret verdi. Bu işaret ne anlama geliyor?

 “Alkışlayın” mı “Islıklayın” mı?

 Sayın Yargıca izin veriyorum.  adamlarına açıkça emretsin  Hiç kuşku yok tutuklamamın ardında büyük bir örgüt var. Öyle bir örgüt ki  hizmetinde görevliler, polisler, şefler ve hatta cellâtlar var. Demek hepiniz memursunuz. Ahlaksızlar sürüsü! Bir grup alkış tuttu  Diğer grup ıslık çaldı. Çekilin yolumdan. Suçsuz insanlarla eğlendiniz. Adalet peşinde olduğunuzu zannetmemle eğlendiniz. Bir dakika. Şunu bilin ki  Bugün, sorgulamanın size sağlayacağı avantajlardan kendinizi yoksun bıraktınız. Bekle de gör.

Davanı merak ediyordun değil mi?

- Makineye sor.

-İzin vermezler. Sen bir yolunu bulursun?

 Ona ne soracağım ki  Daha suçumu bile bilmiyorum. Sen de makineye sor. Veriye ihtiyacı var. Ekonomik, psikolojik  Gene de yanıt veremeyebilir. kişilik testi yapmalı.

- Sonsuz bilgiye ihtiyacı var.

—-

Yeğenim. Josef K. Kim?

 Demek buraya geldin. Güç fakat ilginç bir dava.

- Yanına git Josef.

- Davamı duydunuz mu?

 – Özür dilerim. Anlamadım.

- Asıl ben anlamadım. Davanız hakkında görüşmeye gelmediniz mi?

 Tabii ki. Neyin var senin?

 Bay Hassler davamı önceden duymuş. İlginç davalar mesleki çevremizde tartışılır. Hele bir de  dava bir dostun yeğeni ile ilgiliyse

- Gayet mantıklı. Demek siz de mahkemenin bir parçasısınız. Yargıçları tanıyor musunuz?

 Düşmanı tanımak gerek değil mi?

 Bence avukat haklı. Son günlerde mahkemeye gidemiyorum. ama mahkemedeki dostlarım beni ziyaret ediyor. Her akşam bir ikisi gelir. Tam şu anda  onlardan biri beni ziyaret etmekteydi. Siz gelmeden önce kendisiyle davanız hakkında konuşuyorduk. Çekingen bir tabiatı olduğundan sandalyesini şu köşeye çekti. Mahkemenin Katip Şefi ile tanışın.

- Resimdeki mi?

 – Benim yargıcım belki budur.

- Onu tanıyorum. O kadar uzun değil. Kısa boylu. Neredeyse cüce. Buradaki herkes gibi gösteriş düşkünü. Ben de öyleyim. Beni daha çok sevmeni istiyorum. Yüksek mahkeme yargıçları buraya gelir mi?

 Hayır. O sadece bir sorgu yargıcı. Yüksek mahkeme yargıçları kendilerini iyi saklıyorlar. Bu taht uydurma. Gerçekte bir mutfak sandalyesinde oturuyor.

Uzlaşmacı olmalısın. Uzlaşmacı değil miymişim ben?

 Daha neler!  İlk fırsatta itiraf etmelisin. Kanunun pençesinden ancak böyle kurtulabilirsin.  ve başkalarından yardım almalısın.

Bunlar kanun kitapları olmalı. Eminim kimse okumuyordur. Amma da pismiş! Gerçekten de pis. Beni yargılayanlara da bak!

Hiç bir şeyden korkmam. Ama onların nüfuzu var. Onlardan çekiniyorum çünkü  bana karşı önyargıları var. Kimseye karşı önyargıları yoktur. Ben öyle düşünmüyorum.

- Sen burada ne arıyorsun?

 – Bekliyorum. Neyi?

 Uzun zaman önce dilekçe vermiştim.

- Hala yanıtı bekliyorum.

- Dilekçe vermekle davan ilerlemeyecek.

- Öyle  ama dava bu.

- Ben de sanığım. Dilekçe falan vermiyorum. Ne yararı var?

 Bilemiyorum  Tutuklu olduğuma inanmıyor musun?

- Sen diyorsan öyledir.

- Neden şüphelendin?

 Beni kim sandın?

 Yargıç falan mı?

Bağırmayın! Müfettişleri başımıza toplayacaksınız.  ya sizi görürlerse  onlara ne diyeceksiniz?

 – Onlardan kaçan yok.

- Ne diyeceksin ki onlara?

 – Gerçeği  Bu mahkemenin içinin de dışı gibi  iğrenç olup olmadığını merak ettiğimi söyleyeceğim ve artık öyle olduğunu biliyorum ve buradan bir an önce gitmekten başka isteğim yok.

Bir resim üzerinde çalışıyorum. Daha bitmedi.

- Bir yargıç olmalı.

- Yargıç uzmanıyım. Şu neyi simgeliyor?

 – Belli değil mi?

 Adaleti.

- Evet. Belli. Gözlerinin bağlı olmasından anlaşılıyor. Ama neden kanatları var. Benim fikrim değil. Öyle yapmamı istediler. Adalet kaya gibi sağlam olmalı. Ama bu kanatlarla dengesini kaybedip şaşırmaz mı?

 Adalet tanrıçası ile zafer tanrıçasını birleştirmemi istediler.

- Peki, sizce bu neyi simgeliyor?

 -Av tanrıçasını.

Her şey mahkemeye aittir. Ama perde arkasında başka işler döner. Ne tür bir aklanma istiyorsunuz?

 Sözde aklanma, gerçek aklanma, sürüncemede bırakma?

 En iyisi gerçek aklanmadır, ama benim nüfuzum buna yetmez. Hayatımda hiç bir gerçek aklanma vakası ile karşılaşmadım. Pencere yok mu burada?

 Aralıklardan hava geliyor  ama isterseniz  şu arkadaki kapıyı açabiliriz. Resmini yaptığım yargıç oradan gelir. Stüdyoda olmam diye ona bir anahtar vermiştim. Ben uyurken gelir daima. Uyanıp yargıcın giyinmesini gözlerim  Görmeye değer manzaradır. Tunç zırhını kuşanıp yatağın etrafında yürür.

- Ceketini çıkardı.

- Senin resmini  yapacağımı sanıyorlar.

- Öteki seçenekler neydi?

- Gerçek aklanma dışındakiler mi?

 Sözde aklanma ve Sürüncemede bırakma. Başınız mı dönüyor?

 Burası çok sıcak. Kapıyı açarsak cadılar içeri dolar.

- Hayır. Açmayın.

- Sözde aklanmada sizin masumiyetinizi beyan eden bir belge hazırlarım. Bunu tanıdığım bütün yargıçlara imzalatırım. En başta da resmini yaptığım yargıca  Ona senin masum olduğuna dair kişisel garantimi veririm. Ya inanmazsa?

 Mümkündür. Ama karamsar olmaya gerek yok. Çoğu inanacaktır.

- O zaman özgür olacak mıyım?

 – Sözde özgür olacaksınız. Biz en önemsiz yargıçları tanırız. Kesin aklanma kararını yalnızca yüksek mahkeme verir.

- Yüksek mahkemeye nasıl ulaşırım?

 – Yüksek mahkeme bizlere kapalıdır. Yüksek mahkemenin nasıl iş gördüğünü kimse bilmez. Bilmek de istemeyiz. Umarım anlıyorsunuz. Hayır anlamıyorum. Sözde aklanma kararı ile davadan kurtulursunuz.  elde edilen özgürlük belirsiz bir süre içindir. Kesin bir özgürlük sayılmaz. Kesin aklanmada bütün dava dosyaları ve belgeler yok edilir. Ama sözde aklanmada dosyalar yok edilmez. Mahkemenin çeşitli düzeyleri arasında gider gelir.

- Bütün çabalar boşuna mı yani.

- Öyle. Sözde aklanma kararı çıkar, eve gidersiniz bir bakarsınız ki tutuklama görevlileri sizi beklemekteler. Ama ikinci bir aklama kararı çıkarmak mümkündür. Bu da kesin aklanma olmaz değil mi?

 İkinci aklanmayı üçüncü tutuklama izler.

-  sonra üçüncü aklanma ve tutuklanma

- Vesaire  Sürüncemede bırakmayı da anlatayım mı?

 Bilemiyorum. Sürüncemede bırakmada sürekli olarak dikkatinizi davaya vermelisiniz  Sorgulamalar, ifade vermeler, temyizler  tekrar sorgulamalar, testler

- Gidiyor musunuz?

 – Sonra gene gelirim.

- Hangi aklanmayı seçtiniz?

Sanık Josef K mısınız?

- Evet benim. Davanız kötü seyrediyor. Daha ilk savunmamı yazmadım ki. Kişiler suçsuzluğu ispatlanıncaya kadar suçlu sayılır. Ama ben suçlu değilim. Bir insan insan olur da nasıl suçlu olabilir. Hepimiz insan değil miyiz?

 Suçlular böyle söyler hep. Şimdi ne yapacaksın?

 Daha fazla yardım bulacağım.

- Yardım mı?

 – Daha bütün imkânları tüketmedim. Herkesten yardım bekliyorsun, özellikle de kadınlardan. Kadınların mahkeme üzerinde etkisi var. Sorgu yargıcına baksanıza  Kadın görünce mahkemeyi erteliyor. Mahkemenin bu yönünü bilmiyordunuz değil mi?

 Kapı nerde?

 İşe geç kalacağım. Ben bankanın baş şefiyim  Josef. Burada ne işin var?

 Yoksa kilise de mi mahkemeye bağlı?

- Hasta yatağımdan kalktım.

- O halde oraya geri dön. Kendini savunabileceğini mi sanıyorsun?

 Başka seçeneğim yok. Direneceğim.

- Mahkemeye mi direneceksin?

- Bu da ne?

 – Vaaz için kullanılan bir araç.

- Bıktım bunlardan. Mahkeme yazmalarında senin gibilerin durumuyla ilgili bir mesele anlatılır. Kanun kapısında bir kapıcı beklemektedir. Taşradan bir adam gelir ve bu kapıdan içeri girmek ister. ama kapıcı adamı içeri bırakmaz.

- “Sonra geleyim mi?

” diye sorar adam.

- Gene mi aynı hikâye  Adam bütün hayatı boyunca bekliyor. Tam öleceği zaman kapıcı adama gerçeği açıklıyor. Kapıcı adama der ki: “Kimse bu kapıdan içeri giremezdi ” “Bu kapı sadece senin içindi. Gideyim de kapatayım bari! ” Bazı yorumculara göre adam kapıya kendi isteğiyle geliyor.

- Demek kapıcı adama yalan söylemiş. Doğru olması önemli değil. Bu bir mecburiyet. Ne zavallıca. Yalanı gerçeğin üstüne yerleştirmek.

Mahkemeye direnmekle eline ne geçecek?

 Deli olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyorsun?

 Deli numarası yapma. Bırak şu komplo teorisini.

- Ne komplosuymuş bu?

- Baskı ve kovuşturma fantezileri.

- Evet.

- Şehit rolü oynamıyorum ben. Kendini toplumun kurbanı olarak görmüyor musun?

 Ben toplumun bir üyesiyim. Demek deli numarası yaparak  kurtulmaya çalışıyorsun.

- Bence mahkeme beni deli olduğuma inandırmak istiyor. Evet. İşte komplo bu. Bana dünyanın saçma ve çıldırmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Saçma, kaotik, biçimsiz, absürt  Tamam, davayı kaybettim. Ne olmuş! Siz de kaybettiniz. Her şey kaybedildiyse ne olmuş yani! Demek bütün evren çıldırmış.

- Hala gerçeği göremedin mi?

 – Elbette. Ben suçluyum. Ben de oğlum. Ben senin oğlun değilim. Bıçağı kapıp kendim yapayım diye bekliyorsunuz. Kendiniz yapmak zorundasınız. Siz. Sizi korkaklar! Beni öldürmek zorundasınız.

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

ekümenopolis

Yönetmen: İmre Azem

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2011 (93 dk)

Vizyon Tarihi: 4 Mayıs 2012 Cuma

Yapımcı Firma: Kibrit Film

Yapım Ülkesi: Türkiye, Almanya

Resmi Site: www.ekumenopolis.net/

Dağıtıcı Firma: M3 Film

Filmin Özeti

Her açıdan gittikçe büyüyen, ne büyümesi ne de nüfus artışı durdurulamayan bir şehir İstanbul. 1980’de yapılan ilk metropolitan planlamasında kentin kaldırabileceği nüfus 5 milyon olarak belirlenmişken bugün İstanbul 15 milyonu aşan nüfusuyla, halen önlemeyen bir artışın ve iştah kabartan yeni uydu kentlerin merkezi konumunda.

İmre Azem imza attığı bu ilk uzun metrajlı belgeselinde, seyircileri yıkık gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin zirvesine, son yılların büyük projesi Marmaray’dan ihale aşamasındaki üçüncü köprü projesine kadar İstanbul’un yeni rant mekanlarını, ve tüm bu senaryolar arasına sıkışan kent insanlarını beyazperdeye taşıyor.

2011 Saraybosna İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülen film gezdiği çeşitli festivallerden sonra ticari vizyonda da gösterime girecek.

ELEŞTİRİLER

Ekümenopolis’in Ardı

Ekşi Sinema/ 6 Haziran 2012
Asri Zaman 23 Mart 2013

Bu yazı ikisi de önemli ve değerli olan iki filmin birbirini tamamlayıcı özellikleri düşünülerek kaleme alındı. Yazının konusu olacak iki eserden ilki İmre Azem’in Ekümenopolis’i (2010) ve Gary Hustwit’in Urbanized (2011) adlı filmi.

2012’nin başından bu yana yürütülen fon toplama mekanizmasının, katılınan festivaller ve çeşitli kurumlarda yapılan gösterimler neticesinde kulaktan kulağa yayılmasının ve internette fragmanının sıklıkla paylaşılmasının neticesinde Ekümenopolis, Mayıs ayında İstanbul Cine Majestik ve Ankara Kızılırmak Sineması’nda gösterime girdi. Halen izleyici bekleyen filmin gösterimiyle birlikte son derece dikkat çektiğini ve hem akademi hem de aktivizm çevrelerinde destek bulduğunu, insanların Facebook ve Twitter’dan filmin izlenmesi için çağrılarda bulunduğunu gözlemlemek mümkün. Hatta filmle ilgili olarak çeşitli dergilerde ve gazetelerde, internet sitelerinde eleştiri yazılarının ve filmin yönetmeniyle yapılan görüşmelerin ard arda yayınlanması, kentsel dönüşümün görsel tezahürüyle ilgili tez yazan bir yüksek lisans öğrencisi olarak bulunmaz bir hazineye konmama vesile oldu. Tezime başladığım sıralarda filmle ilgili bulabildiğim çok az kaynağa kendim katkı yapmaya çalışıp [1] kara kara düşünürken, sayısına yetişemeyeceğim kadar bilginin bir anda kucağıma düşmesi, bilmediği bir akrabasından yüklü miktarda miras kalan kurmaca film karakterlerinden biri gibi hissetmemi sağladı kısa bir süreliğine.

Ekümenopolis’in son aylarda İstanbul’un, süregelen kentsel dönüşüm ve 3. köprü projeleri ve bunların yanında tarihi kamusal alanların yıkılıp şehrin dokusuna zarar verilirken rantsal dönüşüme meydan bırakacak uygulamalara gebe kalmasına karşı ses çıkarmak amacıyla yapılmış bir film olduğunu yönetmeni defalarca dile getirdi bu güne kadar. Filminin aktivizmle doğrudan bağlantılı olduğunu, kentlerin yapılandırılması ve yeniden üretilmesinde sakinleriyle ortak hareket edilmesi gerektiğini ve kentler üzerine yapılacak her türlü politikanın kamusal alanda tartışılıp üzerinde yaşayan insanlarca karar alınması gerektiğini söylerken de, filminin bu sürece hizmet etmesi için çekildiğini üstüne basa basa söyledi. Bu noktaya kadar filmin, izleyen insanların büyük bir kısmında “İstanbul elden gidiyor, bir şey yapılmalı” hissini çoğunlukla uyandırdığını son bir ay içerisinde gözlemlediğimi söylemeliyim. Yalnız filmin aktivizmini, ekibin duruşunu, yaptıkları işteki yetkinliklerini ve endişelerini saygıyla ve dostça selamlamakla birlikte; sosyal bilimler perspektifinden bakıldığında bazı noktalarda eksiklikleri olduğunu düşünüyorum.

 Bu eksiklikleri üç başlıkta incelemek mümkün: İlki, filmin baştan sona oturtulduğu didaktik yapı. Film İstanbul’un özellikle 1980 sonrasında neoliberalizm sürecinde tüm dünyayla birlikte geçirdiği dönüşümü anlatırken, yönetmenin “araştırmamı görsel olarak aktarmak istediğimden film yaptım” demesi üzerine, görüştüğü akademisyenler ve uzmanların görüşlerini filminin merkezine alıyor. Öyle ki; filmi defalarca izlemiş bir insan olarak, uzman görüşleri çıkartılsa filmin anlatımında ve yapısında sorunlar yaşanabileceğini düşünüyorum. Oluşturulan öğretici yapı, yönetmenin süreci bilmeyen bir insana 90 dakikada olayı anlatmak ve “öğretmek” için kullandığı bir araca dönüştüğü [2] için de, sosyoloji ve antropoloji gibi bilimlerde son yıllarda üzerinde çok tartışılan “araştırma alanında araştırmacı ve araştırılan arasındaki güç ilişkisi” meselesini ıskalıyor. Bu mesele sosyal bilimlerde araştırılan öznenin sürece halihazırda güçsüz başlamasından ötürü araştıranın sahaya daha eşitlikçi bir yerden girmesi desturuna son yıllarda daha çok sarılmış vaziyette iken film bunu hesaba katmıyor.

İkinci olarak film, İstanbul’un halihazırda çok fazla olan sorunlarının hepsine yetişmeye çalışmaktan dolayı odak noktasını bulamıyor ve oluşturamıyor. 90 dakika boyunca filmi izlerken kentsel dönüşümden 3. köprüye, Avrupa’daki sosyal konut projelerinin tarihinden(ve bu tarihin TOKİ konutlarına anakronik olarak bağlanışından) Türkiye’deki inşaat ve otomobil sektörünün güç kazanışına kadar 90 dakikaya sığmayacak bir sürü konuyu irdelemeye çalışıyor. Bütün ilmeklerin birbirine bağlı olduğu bir örgü gibi düşündüğü şehrin büyük bir mekanizma içinde devinip durduğunu göstermek istemesi kesinlikle takdire şayan bir çaba; fakat ağırlık merkezi bir odağa tutturulmuş olsa idi, karşımıza bizi bu kadar yoran bir belgeselden ziyade daha konsantre bir yapım çıkabilirdi.

Son nokta olarak da; İstanbul’un ve kentsel dönüşümle ilgili olarak gösterilen üç yerleşim biriminin (Ayazma, Başıbüyük ve Sulukule’nin)mahalli, sosyal ve demografik yapıları, ancak bu semtler hakkında bilgi sahibi olan kişilerin bileceği türden imâ edilen, yukardan bir bakışla incelenmiş. Böyle olunca da kentsel dönüşümün İstanbul’daki her semtte benzer ve gitgide homojen bir yapıya büründüğü, mahallelerdeki nüfusun kendi içindeki güç ilişkilerini, bölgelerde nüfusun büyük bölümünü oluşturan kesimin göç hareketlerini ve etnik kökenlerini dile getirmediğini gözlemlemek ve bu konuda yüzeysel kaldığını söylemek elzem hâle geliyor.

Yazının başlarında belirttiğim üzere; bu üç husustaki eksiklikleri bir kenara bırakırsak; belgeselin, Türkiye özelinde belgesel türünün hak ettiği değeri ve ilgiyi göremediği dönemlerden geçerken kamusal fonla gösterime girmiş olmasını, izleyicileri başından beri yapmak istediği şey olan kışkırtmayı son derece iyi bir şekilde kotardığını ve aktivizminin hakkını, başlangıç seviyesinde, verebildiğini söylemek boynumuzun borcu. Bununla birlikte, aktivizmin belgeselle birleşmesinin ne kadar büyük sonuçları olabileceğini deneyimlemek için Ekümenopolis’in bir adım ötesine geçebilmiş bir belgeseli, Gary Hustwit’in Urbanizedadlı belgeselini dillendirmenin gereği geldi de geçiyor bile. [3]

Hustwit 2011 yılında bir üçlemenin parçası olarak çektiği bu filmde [4], kentlerin nasıl tasarlandığını kendine şiar edinmiş ve yola çıkmış. 85 dakikalık film; kent tasarımının gerçekleşmesinde gerekli ve birbirine bağımlı olarak rol alması gereken unsurları kamu desteği, devlet girişimleri ve mimari ve şehir planlaması olarak tanıtıyor. Bu unsurların kimi zaman birlikte hareket edip kimi zaman da birbiriyle mücadele içinde olarak kentlerin oluşma sürecine doğrudan katıldıklarını belirten uzman görüşlerinin ışığında; dünya üzerinde çok sayıda büyük kentin özgün özelliklerini kent sakinleri, uzmanlar ve politikacılar üçgeninde hareket ederek irdeliyor. Bu noktaya kadar filmin yapısı Ekümenopolis’le benzerlikler taşısa da filmin yapısına güç veren iki önemli etken devreye giriyor: birincisi; Mumbai’den, Santiago’ya, Brasilia’dan Phoenix’e ve Pekin’e kadar pek çok şehir gezen ve oldukça fazla kişiyle görüşme yapan yönetmen, her şehrin özgün haline ve yapısına olabildiğince ekonomik bir şekilde yer veriyor ve bütün bu şehirlerdeki yaşam koşulları, farklılıklarıyla birlikte bir bütünü tamamlayacak şekilde sunuluyor. Eldeki nebulavari malzemeden tutarlı ve içinde kaybolunmayan –böylelikle izlerken yorulunmayan- bir film çıkarken; ziyaret edilen her şehirdeki mevcut düzenin olumlu ve olumsuz taraflarından, didaktik bir yolla değil de farklı görüşler doğrultusunda, haberdar oluyoruz.

Filmin ikinci farklılığı; bahsi geçen şehirlerin ekonomik büyüme ve nüfus artışına ilişkin olarak devlet mekanizmalarıyla olumlu veya olumsuz şekilde şekillendirilmelerinin yanısıra, sakinlerinin bireysel ve kimi zaman müşterek katılımda bulundukları mahalle ya da semt bazlı kitlesel aktivist (ve direniş) hareketleri(ni) ekrana yansıtmadaki mahareti. Kentlerin sanıldığı ya da uygulanageldiği gibi her zaman tamamıyla politikacılar ve belli bir ekonomi pratiği üzerinden tasarlandığını iddia eden meta-anlatılara karşın; dünyanın farklı yerlerinde yaşayan kent sakinlerinin yaşadıkları ortamları değiştirmek adına giriştikleri mücadele ve edindikleri yaşam tarzlarını yansıtıyor. Bu mücadeleler kimi zaman devlet desteğiyle tasarlanan altyapısal değişikliklerle, kimi zaman da kişilerin yaşadıkları çevrede kendi rızaları ve istekleriyle başlattıkları hareketlerle gerçekleşiyor. Sözgelimi; Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da belediyenin bir hizmeti olarak yapılan Trans Milenio (İstanbul’un Metrobüs’üne karşılık geliyor) ulaşımının yanısıra halkla el ele verilerek bisiklet yollarının kullanımına teşvik etmek kentin alternatif ulaşım ağına ciddi bir katkı sağlamış. Yine Danimarka’nın Kopenhag şehrinde yıllardır süregelen bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması belediye destekli bir yapılanmayı işaret ediyor.

Bununla birlikte filmde, Kuzey Amerika’nın Georgia eyaletinde insanların sebze ve meyvelerini mahallelerinde kendilerinin yetiştirdiği ve bir pazar kurup paylaşıma soktuğu “yeşil halk bahçesi” şeklinde çevrilebilecek, kendini örgütleyen bir kent yaşamının temellerinin atıldığını görebiliyoruz. Ya da Almanya’nın Stuttgart kentinde “Stuttgart 21” adı verilen proje kapsamında şehrin demiryollarını düzenlemek için alınan ihale gereği şehrin yeşil alanlarının ve özellikle yüzyıllık ağaçlarının kesilmesine göz yummayan kent sakinlerinin direniş eylemlerini ve görüşlerini, proje yürütücüleriyle yan yana getiriyor film ve sürecin muhasebesini yapmayı izleyiciye bırakıyor.

Filmin en güçlü yanı şüphesiz; kentlerin tasarımının tepeden inme politikalar doğrultusunda ya da salt uzman görüşlerinin uygulanmasıyla değil, David Harvey’in tanımladığı haliyle “kent hakkı”nın kent sakinlerinin istekleri doğrultusunda, onların görüşleri ve halihazırdaki eylemleriyle desteklenmesi gerektiğini sade anlatımıyla gözümüze sokmadan verebiliyor oluşu. Direnişlerin ve olası olumlu değişimlerin filmdekine benzeyen ve hayal olmayacak kadar somut gerçekliklerde geçiyor oluşu gelecek için bize umut ve bir o kadar da şevk veriyor. Bu nedenle;İstanbul özelinde –şimdilik- Ekümenopolis’in açtığı değerli yolda ilerleyip Urbanized’ın gösterdiği hedefe durmadan yürümeye başlamak lazım, şimdi ve derhal!

Notlar:

[1] Altyazı dergisinin Kasım 2011’de çıkan 111. sayısında filmle ilgili olarak yazdığım yazıya bu linkten ulaşılabilir:http://docistanbul.blogspot.com/2011/11/altyaz-kasm-2011-docistanbul-sayfalar_15.html

[2] http://www.ntvmsnbc.com/id/25346073

[3] Bu filmle tanışmamın Mayıs ayında katıldığım bir sunumda bana konumla ilgili olarak önerildiğini, ve iyi ki önerildiğini, söylemeden geçmeyi istemiyorum.

[4] http://urbanizedfilm.com/about/

****************************

2-  Neoliberal kentleşmenin öyküsü: Ekümenopolis

Sevda Aydın

Her şey Dünya Bankasının Türkiye’den birkaç kenti metropolleştirmesini istemesiyle başladı. Ve İstanbul bu emre karşılık verilen ilk kurban kentimiz oldu. Önce gökdelenlerden oluşan ticaret merkezleri ardından, 2. köprü derken, hızla yüz değiştiren asude İstanbul, artan nüfusuyla da varoşlarını yarattı. Taşı toprağı altın İstanbul’un ne taşı ne de toprağı kaldı. Erguvan ağaçlarının, ormanlarının yerine ithal edilen gübrelerden yeşillendirme çalışmalarının gülünçlüğü kaldı. Bunlar elbette hepinizin senelerdir hayıflandığı şeyler. Şimdi durum çok daha vahim ve katmanlı.

Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında İstanbul, finans ve hizmet kenti olarak görülüyor, diğer dünya kentleri ile yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. Buna son örnek geçtiğimiz günlerde İstanbul’da açılan Trump Towers’ın alışveriş merkezi Trump Towers Mall oldu. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Buna bağlı olarak da sermayenin önüne engel olarak çıkabilecek hukuksal ve kamusal tüm denetimler yasa ve yetki değişiklikleriyle ortadan kaldırılıyor. Bu aynı zamanda kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. İşte ‘kentsel dönüşüm’ denen olgu da tam burada devreye giriyor. TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde ‘çılgın’ dönüşümler gerçekleştiriyor. Bu ‘vizyon’un oluşturduğu iş birliği, uyumsuz görünecek gecekondu halkını şehrin dışında kurulan yerleşimlere sürerek umutsuzluk ve çaresizlikle baş başa bırakıyor. Mahallelerimize giren buldozerlerin neden çıkmadıklarını son 10 yıldır sürekli sorguluyoruz. Bu sorulara biraz da olsa cevap olabilecek bir belgesel film önceki gün vizyona girdi. ‘Ekümenopolis’ neoliberal kentleşmenin hayatımıza yansımalarını, neden olduğu yıkımları ve bunların sonuçlarını ele alıyor. Ekümenopolis, 1967 yılında Yunan şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları gözönüne alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terim. 29 Nisan’da Taksim Gezi Parkı’nda sokak galası yapan belgesel, Beyoğlu Majestik ve Ankara’da Kızılırmak Sineması’nda gösterimde.

Ekümenopolis’in Yönetmeni İmre Azem kendisinin değil sadece filminden fotoğraf kareleri  paylaşmamızı arzu etti.

İstanbul’un ana sorunları; şehircilik, mimarlık, sosyoloji, ekonomi, ulaşım sürekli tartışılıyor. Bütün bunları bir belgeselle anlattınız. Nasıl gelişti bu proje?

Kentsel dokunun tahribatı, kentsel dönüşümle tehdit altındaki mahalleler, trafik sorunu… bunları ben sorun olarak görmüyorum. Bunlar aslında kent üzerinden dışa vuran sonuçlar. Sorunlar ise sistemsel olarak daha derinde duruyor. Ben böyle baktığım için filmi yaparken maksadım sistemsel bir eleştiri getirmek ve bunu kent üzerinden yapmak. Çünkü kent, hepimizin yaşadığı bir yer ve sistem içindeki bozuklukları, saydığımız dışa vurumlar sayesinde net ve fiziksel olarak gözümüzün önüne seren yerlerdir. Uzun süredir kentlerin üzerindeki tahribatı gözlemliyordum ama bunların altında yatan dinamikleri ortaya çıkarma isteği beni filmi yapmaya motive etti.

NEOLİBERAL KENTLEŞME MAHALLE KAVRAMINI YOK EDİYOR

İstanbul varoşlarındaki gecekondu yıkımları ve geleneksel mahalleden sınıfsal farklılıkları öne çıkaran mahalleleşmeye geçiş hızla yayılıyor. Bu sizce nasıl okunmalı?

Yaşadığımız neoliberal kentleşme süreci mahalle kavramını yok eden bir süreç. Mahalle bakkalıyla, manavıyla, kasabıyla, sokakta oynayan çocuklarıyla oluşan ilişkiler mekanıdır. Siz o mahalleyi yıkıp, TOKİ konutlarına taşıdığınız zaman bu ilişkileri koparmış oluyorsunuz. Yaşanan deneylerde de gördük bunu. Sulukule örneğin, bin yıllık geçmişi olan bir mahalle. Dünyanın neresinde bu kadar eski bir mahalle var! İnsanları bu geçmişten koparıp, dikilen binalarla ilişki kurmaya zorlayamazsınız. Neoliberal kentleşme sınıfsal ayrılıkları, mekansal ayrılıklara da çevriyor. Yani kenti mekansal olarak sınıflara bölüyor. Şehir planlamasına aykırı olarak yapılan bir gökdelenler eninde sonunda yıkılır. Bunu Çin’de, Avrupa’nın bazı kentlerinde görüyoruz. Bizim ülkemizde de kesinlikle olacak bu.  10-20 sene sonra gökdelen yıkmak büyük bir endüstri olacak. Gökdelen yıkımı üzerine uzmanlaşmış şirketler olacak.

ÜNİVERSİTELER DE MEDYA GİBİ BU SÜRECİN ORTAĞI

Filmden bir ayrıntıda; kentin birçok noktasında araba hurdalıkları görülüyor. Araba reklamları ve araba satışlarındaki patlamalar nihayetinde, kentin büyük araba hurdalıkları ile dolma  tehlikesinden bahsetmek için çok erken diyemeyiz o halde…

Bu artan araba sayısını işaret ediyor. İlk başta dediğim gibi, bunlar temel nedenlerin dışa vurdukları. Bu hurdalıklar neyin dışa vurumu? Başbakanımız övünerek meclis kürsüsünden rakamlar veriyor. ‘bizim dönemimizde günde 700 araç trafiğe çıktı.’ Bunu bir gelişmişlik göstergesi olarak söylüyor. Esas problem burada. Çarpık ve ilkel gelişmişlik anlayışında. Yapılan konut sayısını, satılan araç sayısını gelişmişlik göstergesi, hatta tek gelişmişlik kıstası olarak görürseniz, o zaman şehirler de hurdalığa döner. Buradaki bağlantı çok net. Çağdaş gelişmişlik anlayışı ülkedeki gelirin eşit bölünmesi üzerinedir. Ancak eşit ve adil bir gelir dağılımıyla daha yaşanılabilinir kentler inşa edebilirsiniz. TV ve gazetelerde her gün boy boy konut ve araba reklamı yer alıyor. Medyanın reklamdan geçindiği bir ortamda bu kentleşmeyi kim, nasıl eleştirebilir?

Medyanın tam manasıyla bir eleştirisi yok, mimarlar ya da akademisyenler içerikli bir eleştiri getiremediler…

Evet. Akademisyenler, üniversiteler bile kentsel dönüşüm konusunda belediyelerle ortak proje üretiyorlar. Üniversite çatısı altında bu sürecin bir parçası haline geldiler.

İMECE USULÜ BİR FİLM OLDU

Belgesel birçok festivalden ödül aldı. Neden vizyona bu kadar geç girdi?

Birinci neden Türkiye’deki sinema sektörünün tekelleşmesi. Büyük filmlerin şansı daha fazla Türkiye’de. İkinci olarak, belgesele olan önyargı etken. Türkiye’de belgesel; hayvan, börtü, böcek gibi algılanıyor. Belgeselin de seyredilebilir olduğu, geniş kitlelere hitap edebileceği pek kabul edilmiyor. Biz biraz bunu da yıkmaya çalışıyoruz. ‘İki dil bir bavul’ belki bunu biraz yıkmıştır. Bir de tabii maddi sebepler var. Sinemaya çıkmak karlı bir iş değil. Zaten biz maddi bir gelir bekleyerek yapmadık bu filmi. Ama bir çok insan destek oldu. İmece usulü bir film oldu diyebiliriz. Sadece sinemaya çıkabilmesi için kitlesel fonlama yöntemiyle bir fon oluşturduk. Masrafları da oradan karşıladık, ancak o zaman çıkabildi vizyona. 2 dijital kopya giriyor. Beyoğlu Majestik, Ankara Kızılırmak Sineması. Bizim için önemli olan bağımsız sinemalarda girmesi. AVM veya zincir sinema salonlarında girmek istemedik.

KİM POLİTİKACI, KİM SERMAYEDAR BELLİ DEĞİL

Ayazma’da ‘yaptım oldu’ diyen Ağaoğlu’yla bugün yıkım ekiplerini mahallelere götüren belediyelerin ‘yaptım oldu’ demeleri bir niyet birlikteliğini mi gösteriyor?

Bizim için önemliydi Ağaoğlu’nun belgeselde olması. Ayazma ve İstanbul özelinde yaptığı projelerle bu konun bir parçası durumunda. Küçükçekmece Belediyesi bize röportaj vermedi. Bizde en azından Ağaoğlu’nun görüşlerini almak istedik. Zaten protokolü beraber yaptıkları için sermaye ve politikacıları birbirinden ayırt etmiyoruz. Beraber hareket ediyorlar, bir ittifak var. Çizgiler de belli değil; kim politikacı? Kim sermayedar? Nişantaşı’nda yeni yapılan rezidans projesine baktığımız zaman ortaklarının tamamı milletvekili. Böyle içiçe geçmişlik var siyasetçilerle sermayeciler arasında.

AKM VE EMEK SİNEMASI MİSYONLARINA KAVUŞACAK

AKM, Emek sineması, Beyoğlu’nun eski binaları yıkım tehdidiyle birlikte yaşıyor. Kent hafızası bu yıkımlardan nasıl etkilenir?

AKM ve Emek sinemasında gördüğümüz şey, Türkiye’deki genel özelleştirme eğiliminin sanata yansıması, yani sanatın özelleştirilmesi. AKM ve Emek sineması kamusal bir mekan ve kamusal görevleri var. Buraları ticarileştirdiğiniz zaman işlevlerinden tamamen kopartmış oluyorsunuz. Demirören’in yanında bir AVM sinemasına dönüşecek Emek Sineması. Bütün tarihi değeri kaybolacak. AKM’e de X şirketinin toplantılarına salon olacak. Aslında bu salonların sanat üretmesi lazım. Ben bütün bunların geri dönüşü olacağına inanıyorum. Eninde sonunda bu misyonlarına tekrar kavuşacaklar.

Kaynaklar:

***************************

TOKİ’den hak sahiplerine aidat şoku! /29-08-2013

Ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak

Sulukule’de evleri yıkılan ve TOKİ-Özkar İnşaat ortaklığında yapılan yeni konutlarda hak sahibi olan ailelerin derdi bitmek bilmiyor.
Radikal’den Elif İnce’nin haberine göre yüz binlerce lira borca giren hak sahipleri, şimdi de aidat şokuyla sarsıldı. ‘Sulukule Toplu Konutları Site Yönetimi’nden ev sahiplerine yollanan bilgi notuna göre 96 metrekarelik dairelerin aylık aidatı 227 lira olacak. Yine 96 metrekarelik daire için bir defaya mahsus olmak üzere 307 lira ‘ortak gider avansı’ istendi. Aidat içinde ‘site yönetimi hizmet giderleri, ortak mahal elektrik/su/bakım/onarım giderleri, 39 güvenlik personeli, 10 temizlik görevlisi, 3 idari ve 1 teknik personel hizmeti’ gibi masrafların yanında ‘çim biçme makinesi yakıt giderleri ve personel iş elbisesi giderleri’ de var. Bir defaya mahsus ödenmesi gereken ‘ortak gider avansı’nın içindeyse ‘Site yönetimi kuruluş giderleri, ofis ve merkezi demirbaşların alınması, yönlendirme tabelalarının kurulması, peyzaj malzemeleri, ortak alan bakımı için temizlik araç gereçlerinin alınması’ gibi maddeler sıralandı. Bilgi notunda aidat ödenmediği takdirde aylık yüzde 5 gecikme tazminatı uygulanacağı da yazılı. Siteyi 1 yıl boyunca TOKİ iştiraki Emlak Yönetim A.Ş. yönetecek.

Aidat bilgilendirme notunun ekinde bir de ‘anket’ çıktı. Anket formunda sitenin etrafının ‘jiletli tel çit ile çevrilmesi’ ve ‘güvenlik kamera sistemi kurulması’ için hane başına 1.435 lira masraf çıkarıldı. Hak sahiplerinin yüzde 70’i bu ödemeyi kabul ederse işlemlerin yapılacağı belirtildi. Şu anda sitenin etrafı derme çatma metal bariyerlerle çevrili, anahtarların teslim edildiği ilk günlerde evlerin su saatlerinin çalınması siteye yeni taşınanları ayağa kaldırmıştı.

‘Haciz gelecek’
Mahalledeki STK’lara göre, Fatih Belediyesi’nin TOKİ’yle yürüttüğü ‘yenileme projesi’ kapsamında Sulukule’de evi yıkılarak zorla tahliye edilenlerin sayısı 3 binin üzerindeydi. Fatih Belediyesi’nin son verilerine göre 575 konut+ 60 bağımsız bölümden oluşan sitede 199 Sulukuleli hak sahibi oldu. Şimdi onlar da mağdur.

‘Sanki ölü şehir’

Doğma büyüme Sulukuleli Çetin Acar, yüz binlerce liralık borcu ödeyemeyeceğinden ve evine haciz geleceğinden endişeli: “Sulukule’de 2 katlı evimizi yıkıp yerine buradan iki daire verdiler. ‘Sizi sıkıntıya sokmayacağız, sosyal proje olacak’ dediler, kabul ettik. Eşimle 1100 liralık emekli maaşımızla rahatça geçiniyorduk, şimdi 2 maaş da bu evlerin borcuna gidiyor. Dairelerden birini ödeyemeyeceğimizi anlayınca satılığa çıkartdık ama 2 aydır kimse talip olmadı. Evlerin birine 180 bin lira borcumuz var, bu gidişle haciz gelecek. Bize muazzam bir kazık atıldı. Doğma büyüme Sulukuleliyim, herkesi tanırdım. Dün saydım, tanıdığım 7 kişi kalmış sitede. Binalar bomboş, sanki ölü şehir. Geçenlerde biri komşunun dairesini kiralamak için geldi, ‘Güvenlik bile yok, ben çocuğumu buraya nasıl bırakırım’ dedi gitti. Kameralar, çit gerekli olabilir ama ödeyemeyeceğim için istemedim.”

Yeni konutlarda 2 aydır yaşayan Mehmet Aksu “Aidatlar 1 Ağustos’ta başlamış ama hâlâ sokağın elektriği yanmıyor, çöpler alınmıyor. Bu sitede ne havuz, ne yeşil alan, ne de sosyal tesis var. Anca çöpü alacak, merdivenleri silecek. Bize sunulan hiçbir hizmet yok. İstanbul ’un neresinde böyle aidat ödeniyor? Bunun neresi sosyal proje?” diye isyan ediyor.

İsmail Gani emekli maaşıyla evlerinin borcu ve aidatını ödemenin olanaksız olduğunu anlatıyor: “Sulukule’de iki katlı eski evimizde çoluk çocuk yaşarken ne kira ödüyorduk, ne de tek kuruş borcumuz vardı. Şu anda toplam borcum 270 bin lira. ‘Emekli maaşıyla bu borcu nasıl ödeyeceğiz’ derken bir de bu aidat çıktı başımıza. Geçen ay evlerden birinde yangın çıktı, yollar o kadar dar ki itfaiye makinesi giremedi, dubaları yıktı. Şimdi yolu yeniden yapıyorlar. Bütün hatalarının bedelini biz mi ödeyeceğiz? 39 güvenlik görevlisi alacaklarmış. Madem siteyi dikenli telle çeviriyorsun o kadar güvenliği ne yapacaksın? Amaç bizi borca batırıp buradan kovmak.”

Havuzlu sitelerde bile 2+1 daire aidatı daha ucuz. Çim biçme aleti yakıtı, jiletli tel masarafı şaşırttı.
Gaziosmanpaşa Avrupa TEM kOnutları: 110 lira
Esenyurt Milpark. 175 lira
Soyak Olimpiakent: 170-190 lira
Beylikdüzü Carmen: 175 lira
Sulukule: 230 lira

http://www.muhalifgazete.com/haber/77225/tokiden-hak-sahiplerine-aidat-soku.html

*****************

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film


Yönetmeni: Andrzej Wajda

Türü: Dram

Yapım Yılı: 1988

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 24 Şubat 1988

Senaryo yazarı: Fyodor Dostoevsky, Edward Zebrowski, Andrzej Wajda

Görüntü Yönetmeni: Witold Adamek

Müzik: Zygmunt KoniecznyTür : Dram

Süre : 116 dakika

Oyuncular: Isabelle Huppert, Jutta Lampe, Philippine Leroy-Beaulieu , Bernard Blier, Jean-Philippe Écoffey, Laurent Malet, Jerzy Radziwilowicz, Omar Sharif, Lambert Wilson, Philippe Chambon, Jean-Quentin Châtelain, Rémi Martin, Serge Spira, Wladimir Yordanoff, Zbigniew Zamachowski, Piotr Machalica, Bozena Dykiel, Bogusz Bilewski, Stanislaw Górka, Ryszard Jablonski, Józef Kalita, Eugeniusz Kaminski , Jerzy Klesyk, Jaroslaw Kopaczewski, Helena Kowalczykowa, Krzysztof Kumor, Tadeusz Lomnicki, Beata Niedsielska, Witold Skaruch, Alina Swidowska, Pawel Szczesny, Tadeusz Wludarski, Grzegorz Wons, Wojciech Zagórski

Film Özeti:

1870 yılı Rusya için bir yıkım ve anarşi yılı olacaktır. Bir grup genç devrimci, ülkede yeni bir düzen kurmak için planlar yapmaktadır. Kanlı devrim söylentileri halkta tedirginlik yaratmıştır. Bu belirsizlik ortamında, grup üyelerinden Şatov adlı bir matbaacı örgütten ayrılmaya karar verir. Ancak örgüt lideri Pyotr’a göre Şatov’un öldürülmesi gerekir. Onun gözünde bu ölüm, örgüt içindeki bağı güçlendirecek eşsiz bir fırsattır…

Oscar ödüllü yönetmen Andrzej Wajda, Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Ecinniler”den uyarladığı bu filmde, iki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Ömer Şerif’i bir araya getiriyor. Ecinniler’deki politik dramın odak noktasını, Dostoyevski’nin eserinde olduğu gibi, nihilizm ve ateizme duyulan tepki oluşturuyor…

Roman Hakkında

Ecinniler (Rusça: Бесы, Besi), Fyodor Mihayloviç Dostoyevski‘nin 1872 yılında yayımlanmış romanıdır. Türkçeye Cinler adıyla da tercüme edilmiştir.

Siyasi bir roman olan Ecinniler 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanı üzerindeki etkilerini ele alır ve de eleştirir.

Dostoyevski kitabı 1870 ile 1872 yılları arasında Sibirya sürgününden döndükten sonraki dönemde yazmıştır. Bu nedenle Dostoyeski’nin son yıllarındaki muhafazakâr görüşleri kitapta fazlasıyla hissedilir. Kitapta sosyalizm ve nihilizm gibi aşırılıkçı ideolojilerin toplumsal yapı üzerindeki tahribatlarını ortaya koymaya çalışır.

 Romanın Altyapısı

Dostoyevski Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı yapıtı ile uğraşırken, yazarı çok etkileyen bir olay gelişir. Rusya’daki nihilist gruplarından birinin başında bulunan Sergey Neçayev, kendi grubundan biri tarafından hiçbir yerden emir almaksızın ekibini kendi düşüncelerine göre yönettiği konusunda bir iddia ile itham edilir. Bunun karşısında Neçayev bu suçlamanın sahibini öldürterek bir havuza attırır. Ülke çapında farklı görüşlerden birçok kişinin tepkisini toplayan olay, Dostoyevski’yi de uğraştığı yapıtına Neçayev’i temsil edecek bir karakter ekleyerek protesto etmeye iter. Böylece eklenen Pyotr Stepanoviç karakteri ile birlikle yapıt Ecinniler başlığı ile yayınlanır.

Karakterler

  • Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin romanın ana karakteri. Çelişkiler, bunalımlar ve vicdan azabı içindeki Stavrogin anlaşılması oldukça zor bir karakterdir.
  • Stepan Trofimoviç Verhovenski entelektüel bir baba karakteri. Tanrıtanımaz olmasına rağmen nihilizm, ateizm gibi akımların karşısında duran Stepan Trofimoviç yıllarca Stavrogin’in hocalığını yapmış, Stavrogin’in annesi Varvara Stavrogina’nın kanatları altında yaşamıştır.
  • Pyotr Stepanoviç Verhovenski Stepan Verhovenski’nin oğlu. Rus devrimine gönülden bağlı ve Avrupa’dan gelen emirlerin uygulanması için canla başla çalışan bir nihilist gibi görünse de ütopik bir fikri kendi başına uygulamaya çalışan bir iktidar düşkünüdür. Dostoyevski’nin gerçek hayattan aldığı Sergey Nechaev in romana adapte edilmiş halidir.
  • Varvara Petrovna Stavrogina Stavrogin’in annesi, eski general karısı. Ölen kocasının rütbesi ve geniş mal varlığı ile şehirde oldukça nüfuzlu bir kimliğe sahiptir. Dindar bir hristiyan ve sağlam bir karakterli bir anne figürü sergilemesine rağmen, o da daha sonra şehirdeki herkesin gözünü boyayan eğlencelerin ve materyalist düşüncelerin esiri olmaktan kendini alamayacaktır.
  • İvan Şatov Varvara Stavrogina’nın eski serflerinden birinin oğlu. Varvara Stavrogina’nın koruyucu ve otoriter karakteri ile yaptığı tüm çağrılara karşı gelip, Stavroginler’in evinde yaşamaktansa, Avrupa‘da sefalet içinde yaşamayı tercih etmiş, Stavrogin ile dostlukları sonucunda edindiği Panslavist düşüncelerin ve daha sonra bir arayış içindeyken kolunu kaptırdığı nihilist gruplar arasında kalmıştır. Gerçek hayatta Sergey Nechaev tarafından öldürülen üniversite öğrencisini temsil eder.
  • Yüzbaşı Lebyadkin kentte yaşayan bir emekli asker. Sık sık içen ve kız kardeşi Lebyadkina’yı döven Yüzbaşı’nın daha sonra Stavrogin ile bir alakası ortaya çıkacaktır.
  • Fedka şehirdeki kaçak. İşlenen cinayetlerden ve binaların yakılmasından sorumlu tutulmaktadır.
  • Lizaveta Nikolayevna Varvara Petrovna’nın yakın dostu Praskovya İvanovna’nın kızı. Liza diye hitap edilen Lizaveta Nikolayevna Nikolay’a aşıktır.
  • Mavkiriy Drozov Varvara Petrovna’nın dostlarından Drozovlar’ın oğlu. Kentte Stavroginler’in evinde konuk olarak kalmaktadır. Liza’yı sevmekte, onun her söylediğini yapmakta ve Liza’ya koruyuculuk etmektedir.
  • Aleksey Niliç Kirilov Şatov’un yakın arkadaşı olan bir üniversite öğrencisi. Her ne kadar nihilist gruplara katılmış, yazarın muhafazakar ve nihilist karşıtı görüşlerine tezat oluşturan bir karakter olsa da Dostoyevski’nin sınır tanımayan insan sevgisinden nasibini almış; hikâyede gelişen olaylar, bu ateizmle inanç arasında gidip gelen karakterin iyi yürekli, dürüst ve yardımsever arkadaş imajını ortaya çıkarmıştır. Kirilov’un felsefi görüşleri kitabın en merak uyandıran yanlarından biridir.
  • Mariya Timofevna Lebyadkina Yüzbaşı Lebyadkin’in kızkardeşi. Ağabey’i tarafından sürekli dövülen meczup genç kadın Nikolay Stavrogin’e hayranlık duymaktadır.
  • Piskopos Tihon şehirdeki katedralin çok tanınan ve danışılan piskoposu. Nikolay Stavrogin ile diyaloğu Stavrogin’in tüm ilginç davranışlarının anahtarı olacaktır.
  • Andrey Antonoviç von Lembke şehre daha sonra atanan vali. Muhafazar görüşün temsilcisi olmuştur. Çekingen kişiliğine rağmen nihilizmin ve olası bir devrimin engellenmesi için elinden geleni yapmıştır.
  • Yulina Mihailovna von Lembke valinin eşi. Kocasının aksine nihilistleri ılımlı bir şekilde kontrol altında tutmayı savunan Yulina Mihailovna, kendince yaptığı iyi niyetli planlarla, Pyotr Stepanoviç’i yakından tanıyarak nihilistleri yola getirecektir. Saflığı ve gerçeklere gözünü uzun süre kapalı tutması nedeniyle gelişen olayların sorumlularından biridir.
  • Darya Pavlovna Şatova İvan Şatov’un kız kardeşi. Ağabeyinin aksine Varvara Petrovna’dan hiç kopmayan Darya onun kanatları altında büyümüştür. Nikolay’a karşı, arkadaşlıkla karışık bir aşk beslemektedir. Her ikisinin de İsviçre’de olduğu bir sırada aralarında anlaşılamayan bir ilişki yaşanmıştır.
  • Karmazinov kalemini bırakmak üzere olan, birçok kentlinin saygı duyduğu sözde büyük yazar. İvan Turgenyev‘i temsil eder.

Roman Özeti

Roman Stapan Trofimoviç ve Varvara Petrovna’nın dostluklarına ilişkin bir girişle başlar. Stepan Trofimoviç, birkaç kez üniversitelerde ders verdiği için profesör diye anılan bir entelektüeldir. Nikolay Stavrogin’e ders vermek için yıllarca Stavroginlerin konağında yaşar Nikolay’ın eğitiminin ardından da Varvara Petrovna’dan tamamen ayrılamaz ve ondan aldığı maaş, verilen bir ev ile bir yardımcı sayesinde eski patronundan hiç kopmaz. Bu arada Stavrogina’ya karşı hiç itiraf edemediği ve saklamaya çalıştığı bir aşk da içinde büyümektedir.

Petersburg‘a ve Avrupa’ya gidip gelen Stavron’i Varvara Petrovna çok nadir görebilmektedir. Bu arada Stepan Trofimoviç’in oğlu Pyotr Stepanoviç’le arkadaşlık kurmuştur. Şatov’un çalışmak için gittiği Amerika’dan dönmesi için ona yardım eden de Stavrogin’dir. Bu gençlerin birbirleri ile ilişkileri nihilist örgütlere dayanmaktadır.

Stavrogin, kente Petersburg’dan ilk gelişinde anlaşılmaz bir tutum takınır. Katıldığı toplantılarda saygın büyüklere hararet sayılabilecek davranışlarda bulunur. Herkes tarafından deli olarak görülmekteyken ortadan kaybolur. Bu arada İsviçre’de yaşarken Liza ile kimsenin çözemediği bir ilişki yaşamıştır.

Kentin en dedikoducu sakinlerinden Liputin Stepan Trofimoviç’in evine gelir. Yanında Kirilov’da vardır. Kirilov felsefesinden kısaca bahseder:

Açıklamada Tanrı’nın varlığı yokluğu konusundaki tartışma farklı bir boyut alır. Kirilov İsa‘nın varlığını reddetmez. Ancak ona göre acı ve korkuyu yenebilen insan ancak insanlığın zaaflarının dışına çıkabilir. Bu insan duygusal ve fiziksel olarak değişir ve tanrı olur. İnsanoğlunun geçirdiği evreler ve çağlar o zaman tanrı olan insana göre , insan-tanrı’ya, göre şekillendirilecektir. Tarih, gorillerden insan-tanrı’ya kadar olan çağ ve sonrası olarak ikiye bölünecektir. Tanrı ancak bu sayede varolabilir. Bu korkuyu yenebilmenin ve korkusuz olabilmenin tek yolu ise intihar etmektir. Kirilov’a göre o güne kadar intihar edenlerin hepsi umutsuzluktan veya yaşamın birtakım zorbalıklarından kurtulmak için intihar etmiştir. Korkusunu yenerek intihar eden tek kişi Kirilov olacaktır. Bu sayede tanrılığa ulaşacaktır.

Liza Stavrogin’in ortadan kayboluşundan sonra kente gelir. Şatov’u bulup Mariya Lebyadkin ile ilgili bilgi almak ister. Mariya Lebyadkin ise bir kilisedeki bir ayin sırasında Varvara Petrovna’yı bulmuş, yardımsever Stavrogina tarafından Stavroginler’in konağına getirilmiştir. Anlatıcı (Stepan Trofimoviç’in dostu) ve Stepan Trofimoviç de konağa çağrılmıştır. Zira Stepan Trofimoviç Varvara Petrovna’nın teklifi ile Darya Pavlovna ile evlendirilmek istenmektedir (Stepan Trofimoviç bunu Darya ile Nikolay’ın İsviçre’de yaşadıklarının günahının kendisine yüklenişi olarak algılar). Liza ve Mavkiriy Drozov da konakta Stepan Trofimoviç ile birlikte Mariya Lebyadkin’in Stavroginler’le ilişkisini çözmeye çalışmaktadırlar. Tam bu sırada, Stavrogin yanında Pyotr Stepanoviç ile çıkagelir. Herkes Mariya Lebyadkina ile ilgili bilgi isterken Stavrogin, Lebyadkina’yı alıp götürür. Pyotr Stepanoviç bir açıklama yapar. Açıklamaya göre, Stavrogin Petersburg’da tanıştığı Lebyadkina’yı korumaya almıştır. Aralarında bir evlilik olmamıştır. Ancak Ağabey Lebyadkin, yıllardır bu dostça ilişkiden yararlanıp para koparmaktadır. Asıl gerçek ise bu konuşmadan sonra ortaya çıkar. Stavrogin Petersburg’da Lebyadkina ile evlenmiştir.

Pyotr Stepanoviç Avrupa’daki örgüt yönetiminden emirler aldığını söyleyerek kentte bir beşli grup kurmuştur. Grubun üyeleri kendilerini gizlillik içinde yürütülen hücre sisteminin yüzlerce parçasından biri sanarken, aslında Pyotr Stepanoviç’in ütopik düşüncesinin uygulayıcılarının tamamını oluşturmaktadırlar. Pyotr Stepanoviç’in fikri geniş çaplı bir ihtilalle Rusya’daki yönetimi ele geçirmek, bunu yaparken de yokedecekleri tanrının yerine bir başka ikonu ,tam bir erkek güzeli olan Stravrogin’i getirmektir. Kentte yapacakları ise bu geniş çaplı ihtilalin yalnızca bir provasıdır.

Pyotr Stepanoviç bundan sonra hızla çalışmalarına devam eder. Valinin Karısı Yulina Mihailovna ile samimiyet kurup işi vali konağında kalmaya kadar götürür. Vali von Lembke ise bu nihilistin karısını kontrol altına almasına tahammül edememekte ancak çekingen karakteri ile suskun kalmaktadır. Pyotr bir süre sonra Yulina Mihailovna’nın aklına bir şenlik fikri sokar. Biletler satışa sunulur. Salon seçilir ve tüm kentin genç kızlarının ilgisini çeken bir eğlence tertip edilir.

Lebyadkin kızkardeşini de alıp kentin dışında bir eve taşınır. Pyotr Stepanoviç’in amacı ağabey-kardeşi azılı suçlu Fedka’ya öldürterek Stavrogin’i Liza ile evlenmesi için serbest bırakmaktır. Bu plan şenlik sırasında uygulanır. Tüm kent göz alıcı süslemeleri, içecekleri, yiyecekleri ile göz kamaştıran eğlence salonuna dolmuştur. Bu arada Pyotr Stepanoviç ortadan kaybolmuştur. Kentte bir anda birkaç koldan çıkarılan yangınlar başlar. Birçok ev kül olur ve yanan evlerden birinde Lebyadkin ile kız kardeşinin cesedi bulunur.

İyice kaosun hakim olduğu kentte Pyotr Stepanoviç’in planı başarı ile devam etmektedir. Oluşturduğu beşlisinin dördünü organize ederek, beşinciyi yani kendilerini ele vermek üzere olan hain Şatov’u öldürmek ve suçu yazdıracağı bir itiraf mektubu ile zaten intihar edecek olan Kirilov’un üstüne yıkmaktır planının son aşaması. Kirilov’la görüşür. Ertesi günü intihar etmesini bildirir. Bu arada Fedka ile aralarında bir diyalog geçer. Fedka ile beraber yaptığı ve Fedka’nın üzerine yıktığı kilise soygunu tartışma konularıdır. Tartışmanın sonunda planının uygulanmasına köstek olan Fedka da sözde ihtilalin uygulanışına kurban gider. Fedka’nın ölümü de Şatov cinayeti gibi ertesi gün intihar edecek olan Kirilov’un üzerine yıkılacaktır.

Ertesi günü Şatov’u ilgilendiren beklenmedik bir olay olur. Kendisini uykudan uyandıran bağırış çağırışın üç yıldır görmediği karısına ait olduğunu görür. Şatova’yı içeri alır. Hasta olduğunu fark eder. Kirilov’dan yiyecek ve buz gibi odada oturan Şatova’nın ısınması için çay ister. Ricası iyi yürekli dostu tarafından gecenin bu saatinde bile geri çevrilmez. Bir süre sonra gece karanlığında dakikalardır fark edemediği karısının hamileliğini fark eder ve gelip giden doğum sancıları karşısında ne yapacağını şaşırır. Silahını satarak bir ebe çağırır. Doğan çocuk Stravrogin’dendir. Şatov her şeye rağmen hala sevdiği karısı gibi kendisinden olmayan bebeği de benimser. Karı koca birbirlerine söz verip ayrılmamaya karar verirler. Artık bebeği beraber büyüteceklerdir.

Doğumun ve karısına duyduğu sevginin etkisi ile tanrıya bağlanan Şatov beşlilerden biri tarafından çağırılır. Devrim için kullanılan baskı makinesi alınacaktır. Şatov makinenin gömülü olduğu yere geldiğinde Pyotr Stepanoviç ve grubun diğer üyeleri üzerine atılırlar. Şatov tam her şeyin kendisi için rayına oturduğu sırada öldürülüp bir havuza atılır. Artık beşlileri ele verecek olan hain öldürülmüştür. Pyotr Stepanoniç son aşamanın da uygulanması için Kirilov’un evine gider. Uzun uğraşlar sonucu itiraf mektubunu yazdırır. Fakat Kirilov insan-tanrı olma yolunda intihar etmekte şimdi kararsızdır. Kararını değiştirmek ister. Yenmeye çalıştığı korku onu sarmış ve planından vazgeçmenin eşiğine getirmiştir. Sinirlenen Pyotr ile aralarındaki boğuşma sırasında Pyotr hafif bir sıyrık alır. Kirilov bu arada odasına kapanmış ve silahını başına dayayıp tetiği çekmiştir.

Pyotr Stepanoviç kenti terk eder. Planı başarıya ulaşmamıştır. Asla ayrılmayacaklarını sandığı beşlinin kalan üyeleri suçlarını itiraf ederler. Liza Mariya Lebyadkinler’in öldürüldükleri yeri görmek isterken, cinayetin kendisi yüzünden işlendiğini sanan halkın hışmına uğrar. Başına aldığı darbeler sonu ölür. Şatova kucağında bebeği kocasını ararken hastalanıp ölür. Bebek ise annesinden de önce soğuk alıp hayatını kaybetmiştir. Bu arada tüm bu olaylarla kent çalkalanırken Stavrogin Petersburg’a gider.

Tüm bu haberler daha Stavroginlerin evine ulaşmamışken, Darya hakkında düşündükleri yüzünden Varvara Petrovna ile ilişkisi kopan Stepan Trofimoviç yollara düşer. Amacı bir tüccarın çocuklarına öğretmenlik yapmak veya ilerleyen yaşında bir duvar dibinde kendisine yaraşır soylu bir ölüm tatmaktır. Bu düşünceler arasında köylü bir çifte rastlar. Çift kendisini rastgele istekleri doğruldutusunda bir kasabaya getirir. Stepan Trofimoviç, kasabada bir zamanlar yaşadığı kentte de gördüğü incil satan bir kadınla karşılaşır. Kadınla beraber bir başka kasabada konaklarlar. Stepan Trofimoviç burada kendidini günden güne tüketen bir hastalıkla boğuşmaya başlar. Bu arada bir inanç arayışına girmiştir. İncil satıcısı kadına derin bir sevgi beslemeye başlamıştır. Birkaç gün sonra kasabaya gelen Varvara Petrovna kendisini derin bir sevgi ve ilahi bir bağlılığa dönüşen inancı ile bulur. Stepan Trofimoviç tutulduğu hastalığa dayanamaz ve beslediği imanla ve başında dua okumak için bekleyen bir papazla can verir.

Stepan Trofimoviç defnedildikten sonra Stavrogin’in kente döndüğü haberi gelir. Odasına gelenler tavana bağlanmış bir halatla intihar ettiğini görürler.

Piskopos Tihon’la Stavrogin Aslında romanın olay örgüsüne göre önceki bölümlerin arasına koyulması gereken bölüm, Stavrogin’in Petersburg’da yaptığı ahlaksızlıkları yansıttığı için sansüre uğramıştır. Dostoyevski de bu sansüre başkaldırmamış ve bölümü romandan çıkarmıştır. Bölümün gerçek yerinin neresi olduğu tartışılmaktadır.

Stavrogin katedrale kabul edilir. Ünlü Tihon’un odasına çıkarılır. Tihon’a elindeki birkaç kağıdı verir. Kağıtlarda Stavrogin’in itirafları yazılır. Tihon dakikalarca kâğıtlarla ilgilenir: Stavrogin Petarsburg’da kaldığı evde evin kapıcılarının yoksul küçük kızları ile bir ilişki yaşamıştır. Küçük kız bu olayın ardından intihar etmiştir. Ardından Stavrogin sefil bir yaşamı seçer ve Lebyadkina ile bu sefil hayat için evlenir. Petersburg’un en berbat batakhanelerine girer. Kendisine işkence eder. Yazdıklarında her ne kadar küçük kızın intiharından etkilenmediğini kanıtlamaya çalışsa da piskopos Stavrogin’in aslında çektiği bu dayanılmaz vicdan azabını dindirmek için sefil bir hayat seçtiğini ortaya çıkarır. Bu vicdan azabının onun iyi yürekli biri olduğu sonucunu çıkararak imana teşvik eder. Stavrogin başta etkilenmişse de sonra tekrar kafasının dikine giderek kapıyı çarpıp çıkar.

Romanın Ölümsüzlüğü

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza ile birlikte en büyük yapıtlarından birini teşkil eden Ecinniler’de 19. yüzyıl Rusya’sının girdiği düşünsel ve dini açıdan sıkıntılı dönemleri okura sunmayı amaçlamış, 21. yüzyılda da geçerliğini ve güncelliğini kaybetmeyen bir eser ortaya çıkarmıştır. Yüzlerce yıl sonrasında bile dinmeyen liberal, muhafazakâr, ateist çatışmalarının en şiddetli döneminde ortaya konulan yapıt ölümsüz konusu ve her çağda ortaya çıkabilecek tipik karakterleri sayesinde 21. yüzyıla dahi seslenmeyi başarmıştır.

Yazınsal Anlamda Ecinniler

Romanın karakteristik özelliklerinden biri olan ilahi bakış açısına sahip ama aynı zamanda olayın içinde olan anlatıcı Dostoyevski’nin diğer birkaç romanında da kullanılmıştır. Kullanıldığı dönemde ilklerden olan bu yöntem daha sonra modernizmle beraber kullanılmaya başlayacaktır.

Romanın yazınsal anlamda olduğu gibi duygusal anlamda değerlendirilebilecek bir diğer tarafı da realizm‘in vazgeçilmezlerinden olan doğrudan anlatımı benimserken bazı süslü cümleleri aralarda vererek okuru sanatsal açıdan doyurma geleneğinin aksine – zaman zaman kimi romanlarında ağır bir dil kullansa da – Dostoyevski sade ve süslü söyleyişten uzak bir anlatımı tercih etmiştir. Bu yönden eleştirilebilir olsa da, Ecinniler’in asıl özelliği kahramanın duygularının okura olduğu gibi ulaştırılabilmiş olmasıdır. Ruh tahlilleri ile sağlanan bu nitelik sayesinde okur kahramanın duyduğu her ürpertiyi, korkuyu, sevinci sanki kendisi birebir yaşıyormuş gibi hisseder. Dostoyevski’nin ilahi sesi sayesinde duyulan ürperti güçlenir ve okur istese de kendisini olaydan soyutlayamaz duruma gelir. Okur Şatov’un, karısını görünce yaşadığı sevinci, Şatov’un ölümüyle Şatova’nın yaşadığı düş kırıklığını, Kirilov’un intihar etmeden önce kapıldığı korkuyu olay kendisiyle ilgiliymiş gibi hisseder. Bu yönden Ecinniler’de duygu yoğunluğu birinci sırada gelir.

Siyasi Yönü

Ecinniler çağının siyasi olaylarına duyarsız kalamayan bir yazarın ürünüdür. Avrupa’ya açılmacı bir politika tutmuş olan nihilistlere duyduğu öfkeyi muhafazakâr düşünceleri ile donattığı romanında gözler önüne serer. Liberal ve ateist olan bu hücre tipi örgütlerin karşısına, Avrupai düşüncelerin ülkeye hızla yayılışını protesto eden, gelişmeye ancak Ortodoks kilisesi ile barışık ve benliğini kaybetmemiş bir Rus ulusu ile gidileceğini savunan bir düşünce sistemi ile çıkmıştır.

Ecinniler, birkaç yönü ile Turgenyev‘in Babalar ve Oğullar‘ı için bir karşı savdır. (Eserdeki Karmazinov Turgenyev’i temsil eder.) Bir toprak ağası olan Turgenyev’in Avrupa’ya açılmacı, ateist ve bir taraftan da halkı hor gören düşüncelerine Dostoyevski şiddetle karşı çıkar. Panslavizmden de etkilenen Dostoyevski’ye göre her ulus kendi öz benliği ile yaşar ve zaten var olan tanrısını kendi geleneklerinden esintilerle donatır. Bir süre sonra bu tanrı ulusun bir parçası haline gelir. Bu ulusal benlikte halkın da katkısı tartışılamaz.

Ecinniler birçok eleştirmene ve edebiyat adamına göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi siyasi romanlarından biridir. Orhan Pamuk‘a göre ise:

“Ecinniler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

Kaynak:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ecinniler

Filmden Alıntılar

“Yapabileceğimiz tek şey tartışmak. Çar, Rusya ve aile haricinde her şeyden konuşabiliriz. Tartışabiliriz, ama sen yokken!”

“Biz halkı sevdiğimiz için böyle konuşuyoruz.”

“Siz ne Rusya’yı, ne de halkı seviyorsunuz. Onlardan kopuksunuz. Halkı olmayanın Tanrısı da yoktur!”

“Bu yaşlı dünyayı siz mi değiştireceksiniz?”

“Haksızlığa karşı hiçbir taviz verilmemeli, derdin. Sert olunmalıydı.”

“Kafa kesmek fikir üretmekten çok daha kolaydır. Ve saldıracağız.”

“En önemli şey ilerlemektir. Shakespeare ve Victor Hugo, ilerlemeyi engellemezler! Kitaba ihtiyacımız yok artık. Victor Hugo yaşlının teki. Ve Shakespeare  Köylülerin ona değil, pabuca ihtiyacı var. Onlara pabuç verecek misiniz peki?”

“İnsanlar neden kötü biliyor musun?  İnsanlar iyi olduklarını bilmedikleri için kötüler.”

“Acı çekmiyorsun ama çekmekten korkuyorsun. Acı taştan kaynaklanmıyor. Onun korkusundan kaynaklanıyor. Korkuyu aşan kişi, Tanrı olur.”

“Bir maymun bile maymunu anlar. Beni neden kimse anlamıyor?”

“İçimde bir şair var ve domuzlarla yaşamak zorundayım. Çünkü Rusya aklın değil  doğanın bir oyunudur.”

“Bir valinin güçlü görünmesi gerekir. Ben de sakinleşmeye çalışıyorum.   İkona’nın incileri çalınmış. Tanrı bile sağlam durmuyor. Kiliseleri korumak zorunda olsak bile,  bir valinin her şeye rağmen, Tanrıya inanması gerekir.”

“  Yaşam başka bir şey, ölüm başka bir şeydir. Yaşam vardır, ölüm yoktur.”

“İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Bunu bildiği an, mutlu olacaktır zaten.”

“  Eğer inandığını bilseydin, Tanrıya inanırdın. Henüz bilmediğin için, ona inanmıyorsun.”

“Yahni yapmak için bir tavşan lazım. Tanrıya inanmak için de bir Tanrı.”

“Her halkın tek bir hedefinin olduğunu, bunun da Tanrıyı bulmak olduğunu söylemiştin. O zamanlar tavşan yok demiyordun ama.”

“Neden ikimize farklı şeyler anlatıyordun?   Kendimi ikna etmeye çalışıyordum herhalde.”

“İsa tekrar Rusya’da dirilecek.”

“Hem akıllı olup, hem de ona (Tanrıya)  inanmak imkansız.”

“Yaşamalı mı, yoksa intihar mı etmeli?”

“Toprağı öp, onu gözyaşlarınla sula. Affetmesi için yalvar. Çok pişmanım”

“Hangi rolü oynamamı istiyorsun? Mesela,  Yönetim Kurulu’ndansın! Öyle bir şey yok. Sen ve ben. Dinle. Diğerlerine unvan veriyorum, sekreter, başkan yardımcısı gibi ve buna bayılıyorlar. Saf insanlar için işin duygusal boyutu çok önemli. Bir de saf ve bayağı insanlar var. Hepsini bir arada tutan şey korku. Onları gerektiği kadar ilerici olmamakla  suçlamak hep işe yarıyor. Hiçbir bireysel fikirleri yok. Onlar,  kendi başlarına düşünmekten utanç duyar. Grubu birleştirmek için daha iyi bir yol var.

(Anlat.   Kaç kişiler?

  Beş?  Altı?

 Beş. Aralarından dördünün, beşinciyi öldürmeleri gerekir. Hangi bahaneyle?

“İhanet.” Birini ihanetle suçlayıp  onu öldürmek lazım. Kanı döken dörtlü de sonuna kadar  birbirlerine bağlanır.

“Ben özellikle geceleri Tanrıya inanırım. Sabah olunca geçiyor.”

“Biz bile birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz.”

“Kendimi, yerimize geçecek olan geleceğin toplumu  konusunda çalışmaya adadım. Yarının dünyası. Size on bölümden oluşan  örgütlenme sistemimi sunuyorum. Çalışmanın ne yazık ki henüz bitmediğini  ve sonuç kısmıyla başlangıcın çeliştiğini  belirtmek isterim. Sınırsız özgürlükten yola çıkarak, sınırsız zorbalığa varıyorum. Bu çelişki, bende bir çeşit umutsuzluğa yol açtı. Ancak tekrarlıyorum, başka çare yok. Bu yüzden de size on gece boyunca çalışmalarımı  okumayı teklif ediyorum. Yani, İnsanlığı ikiye ayırmayı öneriyor. İnsanların onda biri, diğerlerini yönetecek. Onlar da bir çeşit sürüye dönüşecekler. Ve bir dizi değişimden sonra, ilkel masumiyete erişecekler. Yani ilkel bir cennet gibi. Tabii bu arada hepsi çalışmaya zorlanacaklar. Bu şekilde Eşitliği böyle sağlayabiliriz. Kölelikte bütün insanlar eşittir ve köledir. Başka türlü eşit olamazlar. Aynı seviyede olmaları lazım. Eğitimin seviyesini düşüreceğiz. Ve yetenekli insanlar daima yükselmek  isteyecekleri için de, maalesef Cicero’nun dilini kesmek, Copernic’in gözlerini oymak ve de Shakespeare’i öldürmek gerekecek. İşte benim sistemim. Önerdiğim şey cennet.”

“Biz Rusya’yı kalkındıracağız.  Yok edeceğiz, sorunlar çıkaracağız, yangınlar çıkaracağız. AsıI felaket o zaman başlayacak. Dünyada o güne kadar görülmeyen bir devrim yaşanacak. Rusya’nın üstünü kalın bir sis perdesi kaplayacak. Toprak eski Tanrılarının yasını tutacak. Mülkiyet arzusunu yok edeceğiz. Rus Tanrısı kendini zaten içkiye verdi. Herkesi sarhoş edeceğiz ve insanları  görülmemiş bir çöküşe sürükleyeceğiz. Arzular bitti artık. Zaman, zaman biraz taze kan, o kadar.

[Siyasetçinin tekisin. Sadece kendini, kendi gücünü düşünüyorsun. Sosyalist değilsin.]

Tabii, ben bir suçluyum, ben kötüyüm. Ama bu kadar büyük bir anda bizi bırakıp gidemezsin. Ne kadar güçlü olduğumuzu bilmiyor musun? Güçlüyüz. Dinle haydutlar var, tamam. Ama henüz bizimle olduklarını bilmeyen bir sürü insan daha var. Öğrencilerinin yanında Tanrıyla alay eden din adamı da bizimle. Korkusu olan herkes bizimle. Yeteri kadar liberal olmamak kaygısıyla  suçluları aklayan savcı da yanımızda. Yazarlar, gazeteciler bile. Henüz bilmiyorlar. Suç bir sapkınlık değil, ahlaki bir görev. Mütevazi bir karşı çıkış.

[Benden ne istiyorsun?  Peşimi neden bırakmıyorsun?]

 Çünkü sen güzelsin. Güzelliği severim. İdolleri severim. Benim idolüm sensin. Sensiz ben bir hiçim. İdol olmak istemiyorum. Sen şefsin, güneşsin, beklenilen kişisin. Her yere yaydım o geldi, o burada. Yeni gerçek o, artık. Ve eski bina çökecek. Çelikten bir bina inşa edeceğiz..”

“Biz sizin düşmanınız değiliz. Size “tamam, yakın, yıkın, ateşe verin” diyoruz. Gerekirse de sizi kontrol altına alırız. Sizi kendi kendinizden koruruz. Yani bizim için çalışıyorsunuz. Yolumuzu açıyorsunuz.”

“Lider abartılı bir tanım. Ancak bunu kısa sürede öğrenirsiniz. Biraz daha sert olmalısınız.”

“Tek sorun, Shakespeare’in  bir petro varilinden daha önemli olup olmadığıdır. Bence daha önemli! Evet, Shakespeare. Raphael sosyalizmin ötesindeler. Kimyanın, her şeyin ötesindeler! İnsanlık İngilizlerden, Almanlardan, özellikle de Ruslardan vazgeçebilir. Ekmekten, bilimden vazgeçebilir. Ama güzellikten vazgeçemez! Güzellik olmadan bilimin kendisi  bir an bile var olamaz. İşte büyük sır bu. Güzellik olmasaydı, dünyada yapacak hiçbir şey olmazdı.

“Sadece nefret etmeyi, yakıp yıkmayı biliyorlar.”

“Evli olduğumuz için geri dönmedim. Evlilik aptallıktır.

“Her şey ne kadar değişti bir bilsen. Bizimkiler beni hayal kırıklığına uğrattı. Kağıttan adamlar. Nefretle dolmuşlar. Eğer Rusya bir gün onların istediği gibi  değişip refaha kavuşsaydı   kendilerini çok kötü hissederlerdi. Nefret edecek kimseleri kalmazdı.”

“Hiçbirimiz doğuştan suçlu değiliz. Bu bir rastlantı, olayların bir çakışması.”

“Hepimiz mutsuzuz, ama onları affetmek gerekir. Affedelim”

“Bu nihilistlerin işi. Her şeyi yak, her şeyi yok et. Sonucu da bu işte.”

“Yeni bir insanın doğuşu. Çok gizemli bir olay. Anlaşılamaz. Bazen aniden insanlığın mükemmel olduğuna inanıyorum. Tam bir uyum içinde yaşadığımıza. Dört beş saniye süren, anlatılmaz bir his. Sonra da kendime bu çocuklar  ne işe yarar diye soruyorum. Eğer insanlık kusursuzsa artık çocuk yapmamalı.?”

“İsa’nın çarmıhta, diğer adama  ne dediğini hatırlıyor musun?

  “Bugün, benimle birlikte  cennete gideceksin.” Günün sonunda öldü ve ne cennete gidebildi  ne de yeniden doğabildi. Eğer doğanın kanunları onu bile kurtarmadıysa, onun yalan söyleyerek yaşamasına  ve ölmesine yol açtıysa, o zaman bütün bu gezegen bir yalandan ibaret! Yaşamak ne işe yarar öyleyse?

Bir erkek gibi cevap ver. Doğru tabii yaşamak ne işe yarar?

Ne demek istediğini çok iyi anladım. Eğer Tanrı bir yalansa, o zaman  biz de bir yalanız ve özgürüz. Dolayısıyla sen özgür olduğunu  ve Tanrının var olmadığını kanıtlamak için intihar edeceksin.

…Ben dünya tarihinde ilk defa, Tanrıyı uydurmayı reddettim. Ve diğerlerine insanın yeni  ve korkunç özgürlüğünü göstermek için intihar ediyorum. Bunu kim bilecek?

  Herkes bilecek. Göreceksin, sır olan her şey bilinecek.

“Yaşasın Cumhuriyet! Çürüyecekler!” Evet. Yaşasın Cumhuriyet! Çok iyi. Hayır. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ya da Ölüm. Harika.”

“Domuz çığlıkları. İncil’in otuzuncu bölümdeki o harika sözleri hatırlıyor musun?

Orada, dağda otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler domuzların içine girmelerine izin versin diye  İsa’ya yalvardılar. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdi. Sürü uçurumdan aşağı, göle atladı ve boğuldu. Çobanlar olanları görünce kaçtılar, köylülere haber verdiler. Halk koşup geldi. Biraz ötede, dağda cinlerden kurtulan  o adamı   giyinmiş kuşanmış, aklı başında, İsa’nın ayakları dibinde oturur buldular  ve korkuya kapıldılar.

[ Lisam bu muhteşem bölüm, benim için daima bir esin kaynağı olmuştur. Ama şimdi aklıma bir şey geldi.]

“Evet. Hastanın içinden çıkan cinler, yaralardır, pürüzlerdir, hastalıklardır. Rusya’dır. Ancak sorunlar çıkıyor  ve domuzların içine giriyorlar. Yani demek istiyorum ki biz, oğlum ve diğerleri sanki bizi ele geçiriyorlar  ve mahvoluyoruz. Ama hasta iyileşecek ve İsa’nın ayaklarının altında oturacak. Ve sonra Rusya yeniden ayağa kalkacak.”

 

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

MELANCHOLİA (2011) Film


Melancholia, Melankoli, Melancolia

Yönetmen: Lars von Trier

IMDB Puanı: 7.3

Filmin Türü: Dram, Bilim Kurgu

Yapım Yılı: 2011

Gösterim Tarih: 13 Ocak 2012

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Ülke: Danimarka, İsveç, Fransa, Almanya

Filmin Süresi: 136 Dakika

Oyuncu Kadrosu: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard , Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier, Kiefer Sutherland, James Cagnard, Deborah Fronko, Charlotta Miller, Claire Miller, Gary Whitaker, Katrine Sahlstrom, Christian Geisnæs

Özet:

Yeni evlenen çift Justin ve Micheal evliliklerini Justine’nin ablası Claire’nın malikanesinde, görkemli bir davet ile kutlarlar. Fakat bu iki kız kardeş yapı itibariyle birbirlerine ters karakterdedirler. Justine depresyona, drama ve melankoliye yakın ve yatkın bir kadınken, Claire kız kardeşine göre daha normal olan taraftır. Justine’nin düğün gününde ise ailede herkesin kendine has arızları bir bir ortaya çıkmaya başlar. Tam da bu kutlama esnasında Melankolia adlı bir gezegen, şimdiye kadar güneşin arkasında saklı kaldığı yörüngeden çıkarak dünyaya doğru gelmektedir. Şimdi herkesin kıyameti kendisine göredir…

Melancholia kararsızlığı, korkuyu ve karamsarlığı ele alan bir yapım kaldı ki işlediği karamsarlık yönü filminde temel atmosferi. Hal böyle olunca karşılaştığımız karakter psikolojileri süpriz olmuyor…

Filmini “Bu bir düğün, melankoli ve psikolojik bir felaket filmi.” sözleriyle nitelendiren sıradışı yönetmen Lars Von Trier’in son işi olan Melankolia’nın başrollerini Cannes’da bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve yönetmenin bir önceki filmi Anti Christ (Deccal)’te de beraber çalıştığı Charlotte Gainsbourg üstleniyor. Senaryosu da Lars von Trier’e ait olan filmin eleştirmen notu ise, Cannes’da yarattığı tartışmaya rağmen oldukça yüksek…

Lars von Trier’in Malancholia hakkındaki bir röportajında  “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” demiştir… Konusu hakkında ise yönetmen şunları söylemiştir; “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek artan paniğine yenik düşüyor…”

Trier, filmine “Melankoli” ismini verip bu ismi bir gezegen adı olmaktan daha öteye taşımaya, hatta bu ifadeyi filmin tüm duygusal tarafını edinmeye çalıştığı bir “depresyon hırkası” haline getirmeye çalışmaktadır…

Film hakkında Dücane Cündioğlu’nun yazısı
Melankoli günahının Kıyamet esnasında Lars von Trier savunması: Melancholia

 

[DÜCANE CÜNDİOĞLU SİMURG GRUBU]

(Yazının son kısmı)

Lars izleyicisini şaşırtmaktan hoşlanır. Melancholiadaki ata verilen isim de aynı derecede ilginçtir: İbrahim. Köprüyü geçmeye direnen İbrahim. Justine’nin biricik yoldaşı, tek dostu.

Ölüm karşısında bilimin çaresizliği muhayyilenin gücüyle dengelenmiş ve yaşamın bu kahredici çelişkisinden insanlık birkaç yorum denemesiyle uzaklaşmaya çalışmıştır. Mesela bedeni feda edip karşılığında ruhu kurtarmanın daha teselli edici olduğu kesindir. Ne de olsa ölüm, her defasında, karşılaştıklarının en korkuncu olarak çıkar insanın önüne.

Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen, ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die gröβte Kraft erfordet.

Gayet sade bir söyleyişle, malumu i’lam eder Hegel, ve haklı olarak gayr-ı vaki’nin, gerçek-olmayan’ın bir diğer adı olmak itibariyle ölümden daha dehşet verici ne vardır bu âlemde, diye sorar usulca. Ardından da ekler:

Ölüyü sıkıca tutup kavramak çok büyük bir güç gerektirir. Fevkalade bir güç.

Bir hamlede ölümden (der Tod) ölü’ye (das Tote) geçer. Zihinden zihin-dışına.

Önerisi ise aufhebung yoluyla müdrike’nin (verstand) ikiliğe geçit veren o çözümleyici gücünün ötesine geçip sentezi kuran akl’ın (vernunft) maverasında mutlak’ın sözde sükunetine ulaşmak. İkilikten kurtulmaktan başka hedefi yoktur bu büyük ustanın. Efendi-köle diyalektiğinden. Tüm varlığıyla birliğin susuzluğunu çeker. Dizgede herşeyin çözüleceğine inanır. Sistem dahilinde. Bütünlükte. Çözümleme ile çözmeyi birbirinden ayırt etmeyi bir türlü başaramaz.

Hegel’in bir tür yüksek bilinçlilik (die höhere vernünftige Bewegung) dediği, açıkça söylemek gerekirse, bizim geleneğimizde gafletin ta kendisidir. Aklın aldanışından ibarettir. Bilincin kibir ve gururu, çok ilginçtir, faraziye uydurmuyorum derken bile faraziyeler deryası içinde yüzdüğünü saklar insanoğlundan. Yanıldığını görebilmesi için herkesin biraz beklemeye gereksinimi vardır. Daha yeni ve daha keskin faraziyelerin zuhurunu beklemeye.

Yokoluşun kendisinden çok, duygusu sarsıcıdır. Algısı. İdraki. Bu sarsıcı hakikati aşmanın yollarından biri olarak ruhun ölümsüzlüğü teorisi, kabul edilmelidir ki en eski ve en etkin yorumlar arasında yer alır. Farklı bedenlerde dolaşan ölümsüz bir ruhun selametiyle yetinmek. Arındıkça kendine daha iyi bedenler bulmak. Her defasında. Sonsuza değin.

Bedenini arayan ruhlar kadar, ruhunu arayan bedenler de var. Mumyalar. Güya yokolmaz bedenler. Sihirli bir güç tarafından birgün canlandırılmayı bekleyen dondurulmuş cesedler. Buna mukabil, bir de öte-dünya inancı. Semavi dinlerdeki ahiret itikadı. Ruhun ölümsüzlüğü, bedenen dirilme, vb. semavi dinlerin kendi alimleri arasında bile tartışmalı konular olmakla birlikte, insan yaşamının ölümle sonuçlanması ihtimaline en güçlü başkaldırış en nihayet bir öte-dünya inancından ibaret. Hangi koşullarda olursa olsun öte-dünyada (cennette veya cehennemde) varolmaya duyulan güçlü inanç. Ne tuhaf değil mi, bir bakıma, yaşamı küçümsemenin farklı bir tarzı.

Miguel de Unamuno ruhun ölümsüzlüğü sorununu uzun uzun tartışan çağdaş yazarlardan biri, belki de en önemlisidir. Del sentimiento trágico de la vida (1913) adlı eserinde, yaşamın en trajik duygusu, insanın ölmeye yazgılı oluşunu bilmesinden ibarettir, der. Nitekim Heidegger de daha sonra insanı Sein-zum-Tode olarak tanımlayacak ve varoluşçuluğu Kuzeyli Germenlere özgü bir ölüm-felsefesi haline getirmekten çekinmeyecektir.

İnsan… katlanması çok zor ama, öleceğini bilen tek canlı! Trajedinin kökeninde de bu var, önceden bilmek.

Trajedinin, yaniPrometeus olmanın kökeninde. Önceden bilmenin. Prometeus’un sözcük anlamı, önceden bilen, öngören demek. O bir erkek bilici’dir. Kassandra’nın yoldaşı. Prometheus desmotes. Zincire vurulmuş ve hergün yeniden ölmeye mahkum edilmiş adam. Prometeus’un bir de kardeşi vardır, adı Epimeteus. İlginçtir onun da anlamı, sonradan gören demek, ancak her şey olup bittikten sonra gerçeği kavrayabilen manasında. Epimeteus gafili temsil eder. Aymazı. Mankafayı.

Tehlikeyi gerçekleşmeden önce görmek zorundayız. Önceden görmek, yani bedeli ne olursa olsun Prometeus olmak ve Epimeteus’un düştüğü çukura düşmemek. Gaflet çukuruna.

Bilmek, ıstırapların yegane kaynağı. Gafletse ezeli şifa. Ahmakların tesellisi. Her daim önüne bakmak. Şimdiye. Unutmak. Yadsımak. Uyurduk uyardılar, diriye saydılar bizi, diyememek. Rıza lokmasını kusup farklı formlarda sunulan çağdaş prozac’lardan medet ummak. Melankoli, imdat demenin modern karşılığı. Çökkünlüğün. Haz kaybını telafi etmek uğruna bini-bir-para tekniklerle oyalanmak. Olmazsa, Justine’in o derme çatma kulübe müsveddesine sığınmak, ve kendine tutacak/tutunacak bir çift el aramak.

Bu ölüme-doğru-varlıkın yokoluşa direnişinin hiç kuşkusuz ki başka yolları da var. Daha seküler biçimleri. Bunların en yalın olanlarından biri, İsveçli yazar August Strindberg’in Fadren (1887) adlı dramasında yer alır.

Kendisine ihanet ettiğinden kuşkulandığı karısı Laura’yla tartışan Yüzbaşı, teessüf içinde ona şöyle der:

Başka bir dünya inancı taşımadığımdan, benim için bu çocuk, ölümümden sonra benim hayatımın devamı olacaktı. Belki bu gerçekler dünyasında karşılığı olan tek ölümsüzlük kavramı.

Kimileri çocuklarında, kimileri eserlerinde ölümsüzlüğü ararlar. Başka bedenlerde bile olsa yok olmayı kabullenemezler. Yapılan her açıklama, yaşanan her çelişki, öne sürülen her yorum ölümü kabullenemeyişin bir sonucu. Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o, ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir tutanın ruh olduğuna (per l’anima) inanıyordu.

Kullandığı tüm sarsıcı tekniklere karşın, Lars’ın, ölüm karşısındaki tavrının, belki görünürde daha rijit ama daha sakin bir kabullenişin göstergesi olduğunu söyleyemez miyiz? Örneğin, Claire gibi çırpınıp direnmek yerine Justine gibi teslimiyet, panik yerine rıza. Bu-ara-da sıraya girmek, sürüye katılmak yerine çıldırmayı seçmek. Çıldırmayı, yani yakınlaşmakta olanın dehşeti karşısında ölmeden önce ölmeyi. Fakat en nihayet Batılı tarzda. Ophelia gibi. Bilinçsizce.

Malum, Dante Alighieri’nin Divina Commediada (1308-21) inşa ettiği öte-dünya üç farklı kısımdan oluşuyordu: paradiso, inferno, purgatorio, yani cennet, cehennem ve araf.

Cehennemin ilk halkasına verdiği ad ise limbo idi. Hani şu, Lars’ın içinde yeraldığını söylediği 19. delik. Putperestler meclisi. Dante’nin sadece Homer, Virgil, Horace, Sokrates, Aristoteles ve Öklid’i değil, İbn Sina’yla İbn Rüşd’ü de içine koymaktan çekinmediği zindan. Tanrı’nın rahmetine asla nail olamayacakları düşünülen suçsuz ve fakat günahkar putperestlerin yurdu. Sırat köprüsünden düşmelerine bile izin verilmeyecek olanlar. Ortakkoşucular. Ellerinde, ihtiyaç duydukları o rehber (İncil) bulunmadığı için, hakikate sadece akılla, salt akılla ulaşmak için çırpınan zavallılar. Bu yüzden de bu dünyada esin ve sezgiden, öte-dünyada ise hakkın cemaline bir anlığına olsun nazar ve rüyetten mahrum bırakılanlar.

Anlamak çok mu zor, Lars’ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek olanlara. Masumlara da, günahkarlara da. Sırat köprüsünden geçmek veya düşmek hakkı olanlara değil, bilakis sadece 19. deliğin sakinlerine.

Duvar diplerinden yürüyenlere.

Uğultulu sözcüklerin peşinden gidenlere.

En diptekilere.

(Sonuç: yok/yokluk)

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

 

ANTİCHRİST (DECCAL)


DÜCANE CÜNDİOĞLU

— “Doğa Şeytan’ın mâbedidir!” (Nature is Satan’s church!)

Zihnim bu aforizmanın çağrışımlarıyla meşgul. Hem de fenâ bir hâlde. Çünkü son iki gecedir ‘Antichrist’i seyrediyorum. Deccal’i…

Sinema tarihinin —saygıyla selâmladığım— en büyük meczublarından Lars von Trier’in son filmini…

Kim ne derse desin, Antichrist, daha şimdiden bir başyapıt!

Diliyle… tekniğiyle… ve konusuyla…

Dönüp dönüp bir daha… bir daha seyretmeli… bir daha…

Lâkin öfkeyle değil, hayretle…

Sonra da oturup tartışmalı!

İçtenlikle ve heyecanla…

* * *

İnsanın özüne o özü incitecek denli yakından dokunabilen nadir yönetmenlerden biri Lars von Trier!

Kiminle karşılaştırılabilir?

Elbette öncelikle Tarkovski’yle…

Tarkovski’yi büyük kılan, insanın en temel sorularını/sorunlarını hüzünle ve şefkatle dile getirmesini sağlayan sezgileriydi. Cesurdu çünkü.

Ah, o hakikate dokunmanın temin ettiği insanî coşku!

Cesaret adı da verilen direnç işbu coşkunun meyvesi.

Tarkovski bilmiyordu ama görüyordu. Açıklayamıyor ama ifade edebiliyordu.

Von Trier de öyle. Bilmiyor ama görüyor… hissediyor… anlıyor…

Evet, o da tüm sanatçılar gibi, açıklayamıyor ama anlatıyor…

Sorunun ikamet ettiği o meş’um küflü temeli terkedemeyişinin sebebi de bu!

Tarkovski gürültü çıkarmayı sevmez, insanın dramına onu anlamak gayesiyle değinir. Usulca… Hiç çekinmez, sanatını dua olarak adlandırır; bir çağrı… bir çığlık olarak…

Tanrı’yla başı belâdadır. Tıpkı Dostoyevski gibi. İnanmak ister. Evet, inanmak ve huzur bulmak ister, bütün içtenliğiyle… kuş ürkekliğiyle…

Aslâ arama/kavrama sürecini bitirmiş kendinden emin bir adamın şımarıklığı yoktur onda! Büyük resmi görmeye çalışmanın bedelini öder. Bütün tevazûu ile… olabildiğince…

Lars ise, huysuzdur, agresiftir, seyircinin acı’yı (acısını) görmesini değil, tatmasını ister. Tekmeler bu yüzden onu. Rahatsız eder. Huzurunu kaçırmak ister. Becerir de.

Katharsis umurunda bile değildir. Muhataplarını sağaltmaz, sağaltıma muhtaç hâle getirir.

Hâsılı, Tarkovski’nin dili hüzünlü, Lars’ın diliyse öfkelidir. En kökeninde sanatçının ızdırabı vardır; kehanetin… insanca acı çekmenin…

* * *

Filmin sonunda seyirciyi önemli bir sürpriz bekliyor:

Antichrist, Tarkovski’ye adanmıştır.

* * *

Filmin en önemli sahnelerinden biri…

Bu yüzden aşağıdaki diyalogları doğru okumak zorundayız, yani dikkatle ve hakettiği özenle…

ERKEK [sözde-akıldışılık]: Ben Doğa’yım… Doğa olarak nitelendirdiğin her şey.

KADIN [sözde-akıl]: Peki Bay Doğa, ne istiyorsun?

— Elimden geldiğince canını yakmak.

— Nasıl?

— Sence nasıl?

— Beni korkutarak mı?

— Seni öldürerek…

— Doğa bana zarar veremez!

— Sen altı üstü dışardaki yeşil yolsun.

— Hayır! Ondan fazlasıyım.

— Anlamıyorum.

— Dışardayım, ama aynı zamanda…. içindeyim. Ben insanlığın doğasıyım.

— Hımm, o anlamda doğa.

— Şu, insanların kadınlara (cadılara) kötü şeyler yapmasına neden olan doğa, işte ben tam olarak oyum.

Bu sahne, bence filmin mihveri.

Doğa’nın, yani kadının “Şeytan’ın mâbedi” olarak tefsir ve tafsil edildiği bu sahneyi bir kenara kaydedin, ve sonra Antichrist denince akla gelen XIX. yüzyılın Son Metafizikçisini, o Büyük Deli’yi hatırlayın!

İsyanın Efendisini… Nietzsche’yi…

* * *

— “Nachdem erst der Begriff ‘Natur’ als Gegenbegriff zu ‘Gott’ erfunden war, musste ‘natürlich’ das Wort sein für ‘verwerflich’. (“Doğa kavramı, Tanrı’nın karşıt-kavramı olarak tayin edilince, doğa sözcüğünün şen’î anlamına gelmesi artık kaçınılmazdı.)

Lars’ın filmini ilk seyredişimde hemen aklıma Nietzsche’nin bu tesbiti geldi. Bu cümle, filozofun ‘Antichrist’ (Deccal) adlı risalesinde yer alır. Nietzsche, kendisine lânetler yağdırdığı Hristiyanlığın kökeninde, doğal olana, yani gerçekliğe karşı iflâh olmaz bir nefretin yattığını iddia eder (… ihre Wurzel im Hass gegen das Natürliche — die Wirklichkeit!); ve her şeyden evvel, Doğa’ya düşman bir Tanrı îcad ettiği için Hristiyanlığı bütün gücüyle lânetler.

Doğa’ya ve Hakikate, yani insana düşman bir Tanrı îcad ettiği için…

* * *

Bir yanında Nietzsche, diğer yanında Tarkovski…

Lars’ın Antichrist’i, Doğa ile Tanrı’nın kıyasıya savaştığı bir bir zeminde varoluyor; kadın cinselliği üzerinde…

Doğa Şeytan’ın mabedi, kadın ise Şeytan’ın bedeni…

Kadın cinselliği, Hristiyanlık nazarında, ilk günahtan bu yana Şeytan’ın varoluş zemini… doğası… kendisi…

Antichrist, sözde bir tanrının sözde bir şeytanla savaşının hikâyesi…

Yanlış anlaşılmasın, erkeğin kadınla savaşı değil, kadının yine kadınla savaşı… kendisiyle…

Bu nedenle tam bir tragedya!

Not: Skandala hazır olun diyemiyorum, zira Türk intelijansiyası, her zaman olduğu gibi bu sorunu da görmezlikten gelecektir; ama utancından ve korktuğundan değil, yetersizliği yüzünden…

*************

ANTİCHRİST – Deccal (2009) Film

Filmin Yönetmeni: Lars von Trier

Filmin Türü: Dram, Psikolojik, Gerilim

IMDB Puanı: 6.6

Yapım Yılı: 2009

Ülke: Danimarka, Almanya, Fransa, İsveç, İtalya, Polanya

Yayınlanan Tarih: 11 Haziran 2010

Senaryo yazarı: Lars von Trier

Başrol Oyuncuları: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg, Storm Acheche Sahlstrøm

Not: Filmde +18 içerik mevcuttur…

Kendi ihmallerinden dolayı oğulları Nick’i kaybeden evli çift büyük bir yas içindedir. Oğlunun cenaze töreninde fenalaşan kadın, atipik (Düzensiz kabul edilen,normal olmayan) bir yas dönemi içine girer. Panik ataklarla doruk noktasına çıkan bu dönemde, psikoterapist olan kocası ona yardım etmeye çalışır. Karısının korkuları üzerine çalışmaya başlayan adam, onu korkuları yüzleşeceği dağ kulubelerine götürür. Gerçekte onu korkutanın ne olduğunu bulmaya çalışması, gözden kaçan karanlık bir sırrı aydınlatacaktır…

İzlemesi gerçekten çok zor bir film, ama sinemayı seven ve anladığını iddia eden herkesin izlemesi gereken bir film. Dogville’den çok daha hırpalayıcı, şoke edici ve sersemletici bir film. Ama sonunda “iyi ki sinema var diyeceğiniz” filmlerden…

Antichrist, 62. Cannes Film Festivali’nin olay filmi. Filmin başrolündeki Charlotte Gainsbourg, festivalde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüştür…

Filmden Çıkarılmış Bazı Sorular

“Deccal nedir” ve “ne değildir”?

“Sanatın nihaî amacı haz (mı) dır!” (La fin de l’art est la délectation.)

“Bir sanat eserini (Erwin Panofsky) dediği gibi  “Tanımlama, Çözümleme, Yorumlama” dığında maksaDI hâsıl oluyor mu?

Tanrı’nın ilk hatası, insanı can sıkıntısından kurtarmak amacıyla hayvanları yaratmasıdır; ikinci hatası ise kadını yaratması… “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılan’dır, Heva’dır’ (“Das Weib ist seinem Wesen nach Schlange, Heva”), ‘Dünyadaki tüm felâketler kadından gelir'; Her rahip tarafından bilinen Kitab-ı Mukaddes eleştirilerilerinin bir gerçeği var mıdır?

“Yılan simgesinin tıb’da kullanılması da sebebi nedir?”

“Doğa, Kadın ve Yılan… gerçekte ‘hayat’ın en temel simgeleri midir?”

“Tek başına bir kadın bir anormallik midir?”

 “Tek başına bir adam, normal midir?”

” Kadın gücü, erkeğin üzerinden mi yaratılıyor.”

“Zevkin doruğunda iken büyük bir kaza veya hata olursa insan psikolojisinde kadın ve erkek aynı tepkiyi mi verir?”

“Çocukları ölen annelerin, babaların (ailenin)  psikolojik durumlarını göz ardı etmek doğru mudur?”

“Bir annenin çocuğunu kaybettiğindeki acı ile baba aynı durumda mıdır?”

“Vicdan azabı nedir?”

“Bir şeyi anlamak için illâki bir şeylerin ters gitmesi mi gereklidir?”

“Korktuğun şeyler ile yüzleşmek ve söylemek, gerçekten zor mudur?”

“Korktuğun şeyleri bilmemek gibi bir hal var mıdır?”

“Korktuğumuz şeyler, bir nesne veya hedef mi olması gerekiyor?”

“Korktuğun şeyin ne olduğunu söyleyemiyorsan belki nerede olmaktan korktuğunu söylemek senin için daha kolay olur. Kendini en çok nerede savunmasız hissederdin.

En kötü mekan neresi olurdu?

 Apartman dairesi?

 Sokak?

 Bir dükkan?

 Park?

 Ya da söylediklerinin duyulabileceği bir yer?

 Orman. Orman mı?

 – Evet, orman.

- İlginç çünkü ormana en çok sen gitmek isterdin. Ormanda seni korkutan ne var?

 Tüylerini ürperten şey nedir?

 Her şey.

-Ormanda başına geleceğini düşündüğün şeyi söyle bana.”

 

“İnsanın korktuğun şeyle bütünleşmesi için sana biri yardım etmeli mi, yoksa kendisi mi başarmalıdır?”

“Kaosun hükümdârlığı nedir?”

“Kolayca başardığı bir şeyi yaparken, korku, acı ve histeri ile neden zorlaşır?

“Gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler bir doğmanın mı, ölmenin mi işaretidir?

“Tabiat Şeytan’ın Kilisesi’ midir?”

“Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

“ Dişinin doğası. Kadın ırkının doğası farklı mıdır?”

“ Kadınlar neden bedenlerini yönetmiyor?

“ Doğa her şeyi yönetir mi?”

“psiko-terapide  “İyiliğin ya da kötülüğün” temel ilgisi var mıdır?”

“Ağlayan kadın hile yapan kadın mıdır?”

“Kadın erkeği bacaklarıyla, kalçasıyla, göğüsleriyle, dişleriyle, saçı ve gözleriyle kandırmakta mıdır?”

 

“Bugünün sokağa fırlayan dindar kadını gibi modern kadında, üremeyi değil, salt zevki seçtiği için “göz göre göre” yavrusunu (geleceği) kaybetti; sonra da kendisini (şimdi’yi) mi kaybetti?

“Şehvet kadında daha çirkin midir?

“Her şeyin şehveti varmıdır?

“Yazı yazmanın şehveti nasıl olur?

“Bir kadın yavrusunu pencerede unutabilir mi?

“Kadının geleceği yok mu, kim tarafından yok ediliyor?

 “Kadınlar erkeklerin yaptıklarını yapabilmesinin sınırı nereye doğru gidiyor?”

“Bir zamanlar, kadınlar, erkeklerin yaptıklarını değil, yapamadıklarını yaparlardı. Şimdi ise yapacakları ne işleri kaldı ”

 

Filmden Alıntılar

 “Yas. Hastalık değildir. Gayet doğal bir tepkidir.”

“Sevdiğin birinin hatalara maruz kaldığını görmek kadar kötü bir şey yok.”

Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete bozuklukları olarak incelenir. Psikiyatride bir grup hastalığın genel adıdır.

Bu fiziksel bir durum yas sürecin nasıl tehlikeli değildir. Ancak  anksiyete bazı fiziksel etkileri vardır. Bulanık görme. Ağzın kuruması. Duyma bozukluğu. Titreme. Nefes darlığı. Nabız yükselmesi. Bulantı.

“Bırak korku istediği gibi gelsin. Sakın unutma, aklın uydurduğu ya da inandığı her şeyin üstesinden gelebilirsin.”

Buradaki durum, korkunu tetikleyen bir katalizör gibidir. (Duyduğun ses veya hissi hakkında) Yargıya çabuk varıp yaşadığın duygusal olayla mekânla bağdaştırmışsın.

Tehdit altında hissettiğin zaman böyle tepkilerin oluşması gayet doğal. Tehlike gerçek olsaydı korkun hayatını kurtarabilirdi. Çünkü oluşan adrenalin direnmeni ya da kaçmanı sağlar. Ama yaşadığın tecrübe panikten başka bir şey değil. Ağlama sesi gerçek değildi. Ama sonsuza kadar böyle devam etmeyebilir. Bu hiç aklına geldi mi?” (Filmin sonunda karga çığlıkları olduğu anlaşılıyor)

“Meşe ağaçları yüzyıllarca yaşar. Tek yapmaları gereken soylarının devam etmesi için her yüzyılda bir tek ağaç üretmektir. Sana sıradan gelebilir ama yanımda ölen çocuğum varken bunu fark etmek benim için önemliydi. Meşe palamutları çatıya düşüp duruyor. Sürekli düşüyor ve ölüyorlar. Anladım ki eskiden ormanla ilgili bana güzel gelen her şey meğer çok çirkinmiş. Artık eskiden duyamadığım şeyleri duyabiliyorum. Ölmek üzere olan şeylerin çığlıkları gibi.”

“Meşe palamutları ağlamaz. Bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. İşte korku böyle bir şey. Gerçeği farklı algılamanı sağlayan kendi düşüncelerin.”

“Doğa Şeytan’ın Kilisesi’dir.”

Rüyalar psikolojinin eskisi kadar ilgisini çekmiyor artık. Freud öldü ne de olsa, değil mi?”

 “ Kaos hüküm sürecek.”

Antichrist’in odağa taşıdığı üç kavram var: Keder (grief), elem (pain), yeis (despair)…

Bu üç duygu durumunun, dolayısıyla ceylanın, tilkinin ve karganın yorumlanması açısından

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

“Bir egzersiz daha yapmak istiyorum. Rol yapma oyunu gibi. Benim rolüm korkunu kışkırtan tüm düşüncüler. Seninki ise rasyonel düşünce. Ben doğayım. Doğanın kapsadığı her şeyim.

Pekala, Bay Doğa. Ne istiyorsunuz?

- Elimden geldiğince sana zarar vermek.

-  Nasıl?

 – Sence? Beni korkutarak olabilir mi?

 Seni öldürerek. Doğa bana zarar veremez. Sen sadece dışarıdaki yeşilliksin.

- Hayır, ondan fazlasıyım.

- Kafam almıyor. Ben dışarısıyım ama aynı zamanda da içerisiyim.

- Tüm insanoğlunun doğasıyım.

- Öyle doğa diyorsun. İnsanların kadınlara kötü şeyler yapmasına neden olan doğa diyorsun yani.

-Tam o dediğin kişiyim. Daha önce buraya geldiğim sıralarda doğanın o yönü ilgimi çok çekiyordu.

“Kadınların (doğanın) kötü olması veya kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir.”

Materyallerimin arasında beklediğim bir şeyle karşılaştım. Kötülük insanoğlunun doğasında varsa, dolayısıyla kadının doğasında da mı vardır?

 -Dişinin doğası.

-Kadın ırkının doğası. Kadınlar bedenlerini yönetmez. Doğa yönetir. Kitaplarımda da yazdım bunu. Araştırmalarında kullandığın kitaplar kadınlara yapılan kötü şeylerle ilgiliydi. Ama sen bunları kadınların kötü olduklarına dair kanıt olarak mı anladın?

 Olayı eleştiren tarafta olmalıydın. Tezinin konusu buydu. Benimseyen tarafta olmamalıydın. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?

 “İyiliğin ya da kötülüğün terapiyle hiçbir ilgisi yok. 16. yüzyılda sadece kadın oldukları için kaç masum kadının öldürüldüğünü biliyor musun?  Bildiğine eminim. Çok fazla çünkü. Kötü oldukları için değil. Senin bahsettiğin kötülük bir takıntıdır. Takıntı somutlaştırılamaz. Bu bilimsel bir gerçektir. Korkuların asla yapmayacağın bir şeyi sana yaptıramaz yoksa bu hipnoz olurdu. Normalde yapmayacağın bir şeyi de yani doğana aykırı bir şeyi de hipnoz aldında zaten yapamazsın. “

“- Beni öldürmek mi istiyorsun?

- Daha değil.

- Üç dilenci daha gelmedi.

- Üç dilenci mi?

- Üç dilenci ne demek?

- Üç dilenci geldiğinde biri ölmeli. Anladım. Ağlayan kadın hile yapan kadındır. Bacaklarıyla, kalçasıyla göğüsleri, dişleri, saçı ve gözleriyle kandırır. Sarıl bana. Sarıl bana.”

“ÜÇ DİLENCİ: ACI- UMUTSUZLUK – YAS”

ANTİCHRİST: Cennet, Cehennemdir

Zeynep Özen  08.12.2009

Kadın. Doğanın kendisi. Hayatın başlangıcı. Yaratıcı beden. Doğuran, var eden, hayata sunan. Bir anlamda ölümün, çürümenin, yok olmanın karşıtı.

Kadın. Doğanın kendisi. Bilinemezlik. Öngörülemez olan. Sırlarla ve uçurumlarla dolu bir vücut. Kaybolmak mümkün. Tahmin edilemeyen, meşum ve tekinsiz bir arzu nesnesi. Yasak elmanın tadına ilk varan. Belki de bunun için örtülmeli, kapanmalı, himaye edilmeli, zaptu rapt altına alınmalı; bastırılmalı. Tehlikenin, kuşkunun, korkunun ta kendisi. Şeytanın kız kardeşi.

Doğanın çevrimsel döngüsü içinde hayat bulan organik toplumlarla, artık doğallığını yitirmiş sentetik toplumların iki farklı kadın yorumu. Biri ilahi ve Tanrısal, diğeri kötücül ve yabani; tek bir vücutta birleşmiş iyilik ve kötülük. Kibele ve Pandora. Yaratan ve yok eden. İsa’yı da doğuran o, Antichrist anlamındaki Deccal’i de.

Zihni tam bir Gayya kuyusu; Ortega Y. Gasset’nin kastettiği gibi, en iyisi onu kendi bilinemezliği içinde, olduğu haliyle bırakmak. Kendi cenneti içinde. O cennet ki, cehennemlerin en büyüğüne dönüşebilmesi an meselesi.

İşte Antichrist; Lars von Trier’in Tarkovski’ye adadığı en irkiltici, ürkütücü, tüyler ürpertici filmi, artık içinde yalnızca ölümün kol gezdiği terk edilmiş cennete geri dönüyor. Ancak dikkatli olun; bu yolculuk şimdiye kadar başınıza gelecek en travmatik sinema deneyimlerinden biri. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.

Hayli dindar bir müzik adamı olan Handel’in Lascia Chio Pianga adlı eseri eşliğinde, pornografinin kendisi diyebileceğimiz görüntülerle başlayan Antichrist, bir ihmalin nasıl günahlarla örülü olduğunu anlatan bir korku filmi belki. Bir yönden Munchausen by Proxy Sendromu’nun en dehşete düşürücü hallerini gösteren bir gerilim, diğer taraftan Possesion’u andıran bir şizoidliğin hakim olduğu rahatsız edici bir trajedi. Bütün bunları içinde barındırsa da, bundan çok çok daha fazlası. İsimlerini hiçbir zaman öğrenemediğimiz bir kadın ve bir erkeğin hikayesi değil sadece: O, Havva ile Adem’in ; kadınla erkeğin öyküsü…

Çocuğunu kaybettikten sonra, yarı uykulu, yarı bilinçli bir uyur gezer haline gelen kadının yasla depreşen anksiyetesi, karabasanların ardından gelen panik atakları… Neden korktuğunu bilmeden korkmak. Bulanıklığın, heyecan krizlerinin, nefes darlığının ardındaki korku ne?

Bir ölümün ardından yaşanan suçluluk duygusu ile beslenmiş post travmatik stres bozukluğu olabilir mi tek sebep?

Bu sorunun cevabı saklı cennette gizli. Eden adlı ormanın o huzur veren yeşilliğinin ardındaki korku, tüm gizi açıklayacak.

Karısına uyguladığı hipnoz seansları ile en büyük korkuya ulaşmaya çalışan psikoterapist koca ve onun eşliğinde sürüklenen kadının öyküsü, aslında Eden’la başlar. Kocasının, ölüm karşısındaki soğukkanlılığından ve kendisine karşı hissettiği mesleki kibirinden şikayetçi olsa da, sürüklenmeye devam eden kadının ve duyduğu kuşkuları aşırı sevgisiyle ört bas etmeye çalışan bir adamın öyküsüdür ilk başta. Ama Eden’a ayak basılmasıyla ve tepesine meşe palamutu yağan –kadın için ölümle eşdeğerdir bu- o kulübeye girilmesi ile birlikte, evli çiftin öyküsü bir anda yeniden yorumlanmış bir Hıristiyan mitolojisine döner.

Bu kez mit tersten yazılmıştır: Kadın belki yine şeytanla işbirliği yapmış ve erkeği baştan çıkarmıştır, ama erkek de saf Adem değildir artık. Örtük kibri, soğukluğu ve kendini beğenmişliği ile kadını buna yönlendiren o değildir de kimdir? Kocası samimiyetsiz buldu diye kendi tez çalışmasını bırakan, bastırılan, iyinin ne olduğunu ona bağlayan, ama içten içe bunu sabote eden, yok etmeye çalışan, kendisine biçilmiş anne kimliğinden sıyrılmak için farklı bir yola başvuran bu kadın, cennetten kovulmuş Havva’nın ta kendisi değil midir? Özgürlüğünü cennette yaşayan kadının dünyaya düştüğündeki travmasının adıdır Antichrist; geri dönüşü bu nedenle çok tehlikelidir ve işte bundan dolayı şeytanla özdeştir.

Hz. İsa’nın doğumunu muştulayan Üç Bilge Kral’ın yerini artık Üç Dilenci alır: Yas- Acı- Umutsuzluk. Onlar ne bilgeliğe sahiptir, ne de Mahşer’in atlılarının sahip olduğu karizmatik güce. Yalnızca iğdiş ederler, taşlaştırırlar, dekarakterize eder ve zararın ardından gelen korkunç pişmanlığa sürüklerler. Ama onlar geldiğinde ölüm artık kaçınılmazdır.

Özellikle Epilog ve Prolog bölümlerinde Tarkovski’ye saygı duruşunda bulunan, ama onunla aynı yerde durmayan Trier, uygarlığın kadına biçtiği rolün kandırmacadan ibaret olduğunu gösterir bize. Onu özünden başka bir varlığa dönüştürmek demek, kadının içindeki kayıp cenneti öldürmek demektir. Ve o bir kez öldü mü, kadının gizli nefreti günün birinde geri dönecek ve başa gelmiş en büyük sefaleti yaşatacak demektir. Bu esrime, kendinden geçiş, şuursuzluk anı, bir kez daha, ama bu kez kadının kendisinden duyduğu nefrete dönüşecek, yine bastırılacak ve yine dönecektir. Trajedi işte buradır: Cehennemi bir kısır döngü.

Tüm bunlar erkek aklın şefkatle maskelenmiş baskısının sonuçları değildir. Aslında kadının gerçek cellatı, yine kendisidir. Bu cennetten en çok korkan, içindeki şeytandan kurtulmanın yolunu erkek aklında arayan odur. En çok da kendisinden, kendini yaşamaktan korkar. Nefes alamamanın, bulanıklığın, ölüm hissinin ardındaki hep yaşam korkusu olarak kalır.

Erkek, kadını yok ettikçe, korkular ona geçer. Dev bir seçenekler ormanında artık yapayalnız, siyah beyazdır. Peki ya, o zaman şeytan nerededir? Zevkin, aşkın, cinselliğin, yasağın olduğu her yerde, tam ortada gözümüzün önünde, deyim yerindeyse “o ağacın altında”.

Antichrist, kadın ve erkeğin, Tanrısal olanın ve yaşamın en büyük semptomudur.

Not: Filmle ilgili olarak Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki yazılarını da öneririz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18759&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18776&y=DucaneCundioglu

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=13.06.2010&y=DucaneCundioglu

http://film.com.tr/ozeldosya.cfm?aid=11800

http://www.rehabasogul.com/2009/10/04/lars-von-trier-charlotte-gainsbourg-williem-dafoe-antichrist-deccal/

Bu filmdeki “haz unsurunun makasla kesilmesi” ile  ilgili olarak İslâm Dünyasını konu alan bir filmide hatırlamak uygun olacak zannediyorum.

DESERT FLOWER/ÇÖL ÇİÇEĞİ (2009)

Yönetmen: Sherry Horman

Ülke: İngiltere, Almanya, Avusturya

Tür: Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi: 05 Eylül 2009 (İtalya)

Süre: 120 dakika

Dil: İngilizce, Somali, Fransızca

Senaryo: Smita Bhide | Waris Dirie | Sherry Horman |

Müzik: Martin Todsharow

Görüntü Yönetmeni:Ken Kelsch

Yapımcılar: Martin Bruce-Clayton | Gerhard Hegele | Peter Heilrath |

Oyuncular: Awa Saïd Darar, Soraya Omar-Scego

 

ÇÖL ÇİÇEĞİ’NDE KIZ SÜNNETİ

Waris Dirie ( Somalice : Waris Diiriye, Arapça : واريس ديري) (1965 doğumlu) bir olduğunu Somalili model , yazar , oyuncu ve insan hakları aktivisti .

Süpermodel Waris Dirie 1965 yılında okuma yazma bilmeyen bir Somalili ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dirie, 6 yaşında ailesinin keçilerine bakmak amacıyla çobanlığa başlamış. Evlendirilmek üzere satılacağını anlayınca da 13 yaşındayken evden kaçmış. Bu, Dirie’nin öyküsünün yalnızca küçük bir bölümü. Şimdi bu öykü bir sinema filmi.  “Çöl Çiçeği” adıyla sinemalarda gösterime giren film büyük ilgi görüyor.  Film, Dirie’nin otobiyografisi ve onun Somali’deki zor çocukluğunu ve bir o kadar da zor olan Londra’daki gençliğini anlatıyor.  Çöl Çiçeği’nde bir başka süpermodel, ilk oyunculuk denemesinde Etiyopyalı Liya Kebede, Waris Dirie’nin gençliğini oynuyor.

Göçebe bir kültürde kadınların sünneti kaçınılmaz. Dirie de çıkış yolu olmadığı için dayanmış. Ancak 13 yaşındayken babası onu çok yaşlı biriyle evlendirmeye kalkınca kaçmaktan başka çaresi kalmamış. Çölde günlerce yürümüş, insanlar ve hayvanlardan kaynaklanan birçok tehlikeyi geride bırakmayı başararak Mogadişhu’daki akrabalarına ulaşmış. Büyükannesi, onu Somali Büyükelçiliği’nde hizmetçilik etmek üzere Londra’ya uğurlarken “Nereden geldiğini hiçbir zaman unutma” diye nasihat etmiş.  Somali Büyükelçiliği’nde tam dört yıl haftanın yedi günü bulaşık yıkayan, temizlik yapan Dirie,  televizyon izleyerek kendi kendine İngilizce öğrenmiş, okuma yazmayı da sökmüş. Dirie,  büyükelçi geri çağrılınca Somali’ye dönmek zorunda kalacağı korkusuyla  tekrar kaçmış.  18 yaşındaymış o zaman. Bir lokantaya temizlik işçisi olarak girmiş. Orada ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfedilmiş. Sözleşme imzaladığı modellik ajansının sert yöneticisi ona defilelerde yürüme dersi vermiş. İngilizce bilgisinin yetersizliği filmde de görüldüğü gibi çoğu zaman traji-komik durumlara yol açmış. Örneğin  neden model olmak istiyorsun sorusuna, Dirie  “hizmetçilikten çok daha iyi de ondan” diye yanıt vermiş.  “Yürümeyi biliyor musun?” diye sorulduğunda- ki burada podyumda yürümek kastediliyor-  Dirie, “Elbette biliyorum, ben çölü geçip ta Mogadishu’ya kadar yürüdüm” diye yanıtlıyor. Dirie beyaz insanları ilk kez  Mogadishu’dan Londra’ya giderken görüyor, alafranga tuvaleti ilk kez uçakta kullanıyor.

1997’de modellik yaşamının zirvesinde Dirie kendi deneyimini anlatarak kız çocuklarının sünnetinden açıkça söz eden ilk ünlü olmuş. Önce bir gazeteciyle, ardından da Birleşmiş Milletler’de  konuşmuş. Sonra da kendisini bu davaya adamak amacıyla mesleğinin zirvesinde modelliği bırakmış. Waris Dirie’nin hayatını oynayan 32 yaşındaki Liya Kebede filmin Dirie’nin mesajını bütün dünyaya duyuracağını umuyor. Kebede, filmin çok duyarlı ve son derece dürüst bir anlatımı olduğunu söylüyor. “İzlemesi harika bir hikaye, hem üzülecek, hem eğlenecek, buarada özellikle Afrika’da çok yaygın olan ciddi bir sorunu öğreneceksiniz” diyor.  Çöl Çiçeği Avrupa ve Güney Amerika’da büyük ilgi gördü. Amerika’nın yanısıra da Gana, Nijerya ve Güney Afrika’da büyük ses getirdi. Şimdi 46 yaşında olan Waris Dirie Avusuturya’da yaşıyor ve Çöl Çiçeği Vakfı için kadın haklarını savunduğu kampanyalar düzenliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre  dünyada 100 ile 140 milyon kız çocuğu sünnet deneyimi yaşamış. Afrika kıtasında dokuz yaşın üstündeki  yaklaşık 92 milyon genç kız ve kadın zorla sünnet edilmiş.  Her yıl en az 3 milyon kız çocuğu sünnet edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik sorun sadece Afrika’yla sınırlı değil. Arap  ülkelerinde, örneğin Irak’ta, Mısır’da, ayrıca Hindistan’da sünnet vahşeti çok yaygın. Çoğu yerde törensel bir niteliği var bu şiddetin ve kız çocukları kendi babaları dahil bir grup babanın ve ailelerinin  gözleri önünde bu dehşeti yaşamak zorunda kalıyor.

Kız çocukları kadar anneler de çaresiz, çünkü onlar da bu acıyı yaşamış zamanında. Dünyada kız çocuklarına, kadınlara şiddetin durdurulmasını bütün ülkeler öncelik sıralamasında daha yukarılara çekmeli. Bu kabul edilir bir durum değil.  Çocuklara ve kadınlara karşı  şiddet derhal durmalı!

Benim gibi kız çocuğu olan anneler  için bu vahşeti düşünmek bile çok zor, değil görmek ve yaşamak!  Siz olsanız çocuklarınızın bu acıyı çekmesine razı olur muydunuz? Bu çok can acıtan konuda görüşlerinizi bekliyorum.

(Hülya Polat: Cumartesi, 28 Mayıs 2011 http://blogs.voanews.com/turkish/gokkusagi/tag/waris-dirie/)

KADINLARI SÜNNET ETMENİN DİNİ YÖNDEN İZAHI

Bazı toplumlarda, kızlarda erkekler gibi sünnet edilirler. Daha çok gizli olarak icra edilen bu sünnet Mısır, Arabistan ve Cava’da yaşayan müslümanların bir kısmında halen mevcuttur. Bu toplumlarda İslamiyet öncesi de sünnetin varlığı bilinmektedir. İslâmiyetin zuhuruyla İslâmi bir anlam kazanmıştır. Bütün İslam dünyası dikkate alınırsa azınlıkta kalan yerel bir âdet olarak görülür (A.J. Wensinck, Hiton, IA, VlI, s. 543).

Klitoris üzerindeki küçük bir parçanın kesilmesi olan, kadınların sünneti rivayete göre Hz. İbrahim zamanından kalmıştır ve ilk sünnet olan hanım Hz. Hacer’dir (Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Z. K. Uğan, Ankara 1954, I, 371).

Hz. Peygamber, “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” (Ahmed b. Hanbel, V, 75; Ebu Davud Edeb, 167; el-Fethu’r-Rabbânî, XVII, 1312) buyurur. Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre erkeğe vacib, hanımlar için sünnettir. Şafiî erkek ve kadın arasında vucûb bakımdan bir fark görmemiştir (el-Fethu’r-Rabbanî, XVII, 1312). Çoğunluğu Hanefi olan Türklerde kadınlar sünnet edilmezler. Ebu’s-Suud Efendi kendisine yöneltilen; “Diyar-ı Arap’da avratları sünnet ederler. Bu fiil sünnet midir?” sorusuna “el-Cevap: Müstehaptır” şeklinde cevap vermiştir (M. Ertuğrul Düzdağ, Şerhul-İslam Ebu’s-Suud Efendi Fetvaları, İstanbul 1972, s. 35).

Kadınların sünnet edilmesi konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı, Maşrık kadınları ile Mağrib kadınlarının fizyolojik bakımdan farklı olduklarını kabul ederek Maşrık kadınlarındaki yaradılıştan gelen fazlalık sebebiyle, sünnetle yükümlü olduklarına, öbürlerinde ise böyle bir fazlalığın bulunmayışı sebebiyle sünnetle yükümlü olmadıklarına hükmetmişlerdir.

Rivayetler Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında, bizzat Medine’de, kızların sünnet edildiğini ve sünnet etmeyi kendilerine meslek edinmiş kadınların bile bulunduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin kızların sünnet edilmeleriyle ilgili olarak sağlığa uygun bir tarzda olması için tâlimât verdiğini de öğrenmekteyiz. Ebû Davûd’un rivayeti şöyle:

“Medine’de bir kadın (ki ismi Ümmü Atiyye’dir) kızları sünnet ediyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “Fazla derin kesme, çünkü derin kesmemen, hem kadın için ahzâ (en ziyâde haz ve lezzet vesîlesi) hem de kocası için daha hoştur” der. Hz. Ali kerremallâhü vecheden gelen bir rivayette sünnetci kadına Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem birisini yollayarak (çağırttığını) ve “Sünnet ettiğin zaman üstten hafifçe kes, fazla dipten kesme…” dediğini öğreniyoruz.

Münâvi, bu hadisi şerh ederken, kadınlardaki sünnet mahallinin derin kesilmesi hâlinde, kadının cinsî arzusunun söneceği, bu nedenle de kocası ile cinsel ilişkiden nefret edebileceğini belirtir.

Bu açıklamalardan, kızların sünnet edilmesinin biyolojik yapısına göre değişebileceğini, eğer fazlalık varsa alınması daha uygun ise de, alınmamasında da dini bir sakınca olmadığını söyleyebiliriz.

(Sorularla İslamiyet

 http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/7879/kiz-cocuklarinin-sunnet-edilmesi-gerekir-mi.html)

 

Sonuç olarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu üzere “Sünnet (hıtan), erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” babından kadınların sünnet edilmesi kültür ve adetler kapsamına girmektedir. Dini hiçbir vecibesi ve mecburiyeti yoktur.  Bu nedenle terk edilmesi gereken adetlerdendir.

(Unutmayalım ki; modernlik, bilim, din, örf veya ne adına olursa olsun,

kadının mazlum olma durumu, çağlar boyu devam edecek gibi görünüyor.

Allah Teâlâ’dan bütün insanlığı affetmesini diliyoruz.)

 

 

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR YAZILARI


HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ
GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMİ TEBLİĞİN SİYASİ NETİCELERİNİNİ

ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

MÜLK KİMİNDİR

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

“AYDINLARIN İHANETİ”

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT

Kaynak
Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012,

İstanbulTarih Felsefesi Açısından-İslâm’da Mülk Ve Hilafet Medine’yi Yeniden Kurmak, 1996, İstanbul

Kültür, Teknoloji Ve Sanat Yazıları, Şule Yayınları Ağustos 2012 İstanbul,

“AYDINLARIN İHANETİ”


  Prof. Dr. Şahin UÇAR

Akira Kurosowa’nın Raşomon filmini gördünüz mü?

Bir adam ve karısı Japonya’da bir ormandan geçerken haydudun biri bunlara saldırıp, adamı öldürüyor ve kadına tecavüz ediyor. Bir köylü de bunları görüyor ve iş olup bittikten sonra, ölen adamın yanına gidip üzerindeki değerli hançeri aşırıyor. Haydut yakalanıp mahkemede yaptıklarını itiraf ediyor.

Ancak mahkemede yaşadıklarını anlatması istenen kadının anlattıkları ile haydudun anlattıkları ve köylünün anlattıkları, hatta (bir şaman vasıtasıyla ruhu davet edilen ve bu medyumun ağzından) öldürülen adamın anlattıkları, her biri vakayı kendi açısından anlattığı için, hiç birbirine benzemiyor.

Filmi kasten böyle kabaca hulasa ediyorum ve demek istiyorum ki insanlığın tarih malumatı da bunun gibidir. Tabii ben bu kadar kısaltarak hulasa edince, filmin neye benzediği hakkında pek fikir vermiyor.

Buna benzer bir “özlü” anlatım da Woody Allen’dan. Üstada hızlı okuma kursları hakkında fikrini sormuşlar. “Haa, ben hızlı okuma kurslarına gittim, gerçekten çok işe yarıyor. Tolstoy’un Harp ve Sulh’unun 4 cildini yarım saatte okudum: Aklımda kaldığına göre olay Moskova’da geçiyordu” demiş.

Bizim tarih hakkında bildiklerimiz de böyledir işte: Dört cildi dolduran sayısız cümlenin yukardaki bir cümlelik özeti gibi. Ben şimdi Raşomon’un konusunu anlattım, ama filmi görmeyenler, acaba görmüş gibi mi oldu?

Yaşanan Irak harbinin yıllardır sürdüğü ve bütün dünyada konuşulduğu malum; bu yaşanan rezaletin tam teferruatını bir Allah’ın kulu bilemez ve anlatamaz. Bu işin tarihini yazacağız diye bir kitap yazmaya kalkışsak, yaşanan hadiselerin tam teferruatına nisbetle (askerlerin yaptığı işkenceler hakkındaki dedikoduları da hatırlayın) yazacağımız kitapta verebileceğimiz tafsilat, yukardaki “Raşomon filminin özeti”ne benzemeyecek mi? İlerde tarihler bunu, “2002 yılında Irak’ta savaş oldu” diye yazacak. Yani “olay galiba Moskova’da geçiyordu” yerine “olay galiba Bağdat’ta geçiyordu” demiş olacağız.

Şu anda yaşadığımız bir gerçeklik bu: ve bunun tam teferruatını ve içyüzünü, bu mesele ile ilgili bütün sırları, yalnızca Allah Teâlâ bilir. Şu anda bütün insanlık eline kalem alıp bu hadisenin tarihini yazmaya kalkışsa, hadiseyi birebir bütün teferruatı ile anlatmak gene mümkün olmaz ve elimizde bu hadiseye dair kala kala bir takım “gerçek mahiyeti ve içyüzü anlaşılmaz bilgi kırıntıları” kalır. Üstelik tarihten bize kalan bilgi kırıntıları kabilinden malumat bile, o kadar hacimlidir ki, hepsini okumak imkansız. Cambridge Ünivesitesi’nin neşrettiği ‘Tarih’e bakın: sadece İlkçağlar Tarihi kısmı, 15 kalın cilt. Yani tarihi bilgilerin tamamını okumak imkansızdır.

Hatta tarihi bilmek mümkün değildir. Şu halde niçin tarihle bu kadar meşgul oluyor insanlık? Fransız İhtilali’nden beri ideolojik sebeplerle; yani bir din karikatüründen ibaret olan ideolojiler adına saçmalamak için.

Tarih Tasavvuru

Bunu biraz daha izah etmeliyim; çünkü maksadım bütün dünyada ve bazen tarihçiler arasında dahi yaygın olan bir yanlışı tashih etmek: Her tarihçi sadece kendi ihtisas alanı için birinci elden tecrübeye sahiptir ve kendi ihtisas sahasına mensup meslektaşları arasındaki bütün ihtilafları da bilir ve kendi ihtisası hakkında kafasında oluşmuş bir “tarih tasavvuru” vardır. Elbette tarihi bilgilere dayalı bir “tasavvur”, ama bir tasavvur kesin bilgi değil.

Bu hususta Will Durant’ın deyişini nakletmek benim hoşuma gider: “Tarihin çoğu tahmin, geri kalanı da peşin hükümdür” Bir tarihi araştırma tecrübesine ve bilgi birikimine ve tahminlere müstenid olarak inşa edilmiş “bir tarih tasavvuru”; yoksa kesin, objektif, isbatlanabilen, tecrübe edilebilen ve müsbet ilimlerdeki gibi bir otorite ile, verilen hükümleri kabul etmeye bizi mecbur eden “bilimsel” bir bilgi değil…

Bizim, kendi ihtisas alanımıza ait olmayan, “tarihi hadiseler hakkındaki ve o alanın uzmanları arasındaki” ihtilafları bilmemiz imkansızdır. Söz gelişi, ben Osmanlı tarihi hakkında yalnızca bu sahanın uzmanlarının anlattıklarını okuyarak bir fikir sahibi olabilirim. Ama bakalım ki bu alanın uzmanının anlattıkları doğru mudur? Bu sahanın uzmanları arasındaki sayısız ihtilaftan haberimiz olacak kadar, yani uzman olacak kadar, inceleme imkânımız olmadığı için; bize bir uzman tarafından verilen bilgileri, onun o alandaki ihtisasına güvenerek, uzmanlarca üzerinde uzlaşılmış bir gerçek zannedebiliriz.

Bu hususta ancak o sahanın uzmanları fikir serdedebilir, çünkü o mevzuda elde mevcut olan tarihi materyalleri ve onlar hakkındaki münakaşaları ancak o alanın uzmanı bilebilir. Mesela ben talebe iken rahmetli Şihabettin Tekindağ’a Fatih’in ölümü hakkında Yılmaz Öztuna’nın yazdıklarını nakletmiş ve onun verdiği “Fatih’in Ölümü Meselesi” ismli makalesinin ayrı basımını okumuştum. Yılmaz Öztuna’ya göre Fatih Venedik’le işbirliği yapan hekimler tarafından zehirlenmiştir. Şehabettin Tekindağ’a göre ise hekimlerin böyle bir kastı yoktu…

Entelektüel, Tarihten Ne Anlar?

Entelektüeller veya belli bir tarihi sahanın uzmanı olmayanlar, ancak bir tarihçinin otoritesine ve yazdıklarına güvenmek, yani anlatılanları doğru ve gerçekten olmuş hadiseler zannetmek durumundadırlar. Ve böylece, ancak ikinci elden ve çok şüphe götürür bir bilgiye sahip oldukları için (bu tarihi bilgilerin ve tasavvurların pek çok yönünün o alanın uzmanları nezdinde şüpheli/ tartışmalı bir mevzu olduğunu bilemedikleri için) anlatılanları, anlatanın otoritesi ve ilmi şöhreti ve yazılı metin fetişizmi gibi tesirlerin telkin ettiği bir inançla, “tarihi gerçek” zannederler. Halbuki işin uzmanları arasında hiç bir tartışmaya mevzu olmayan bir tarihi mesele olamaz.

Bu entelektüeller, tarihi mevzular hakkında hangi çeşitten bir bilgiye sahiptir? Sadece diğer tarihçilerin yazdığı ikinci elden tarih kitaplarını okumuş olabilirler. Yani başkalarının tarih tasavvurlarını konuşuyorlardır, hepsi bu. Peki acaba bu tasavvurların doğru olup olmadığını bilebilirler mi? Asla… Tahkik edebilirler mi? O sahanın uzmanı olacak kadar çalışmadıkça, bu da mümkün değil.

Eski zamanlarda tarih bu kadar popüler bir mevzu değildi; ama son iki asırdır bütün dünyada ve nerdeyse bütün entellektüeller, aydınlanma çağından sonra zuhur eden ideolojik saikler ile tarihi meseleler hakkında, biteviye, sonu gelmez bir biçimde konuşmak hastalığına yakalanmıştır.

Sayısız entelektüelin hiç bir ihtisas bilgisine sahip olmadıkları tarihi bahisler hakkında böylesine koyu bir cehaletle ahkam kesip durması modernitenin bence en iğrenç ve en zararlı hastalıklarından biri. Öyle konuşuyorlar ki, üç beş kitap karıştıran herkes, sanki tarihi olayları bizzat görüp yaşamışlar. Tamamen şüpheden vareste ilmi hakikatlerden bahsediyorlar sanırsınız. O sahanın uzmanlarının bile hiç bir zaman erişemeyeceği bir takım kati ve şüphe edilemez bilgilere acaba bu arkadaşlar nasıl ulaşıyor?

Tarih bir gaib zamandır, geçmiş zamandır. Kimse tarihi tecrübe edemez, müşahede de edemez; hatta bahsi geçen tarihi devirde yaşayanlar için bile, tarihi müşahede etmek imkânsızdır; onun hakikatini, eksiksiz kusursuz şekilde, kimse bilemez. Çünkü bu mümkün değildir.

Ey modern dünyanın saf entelleri!

Tarihçilik zordur: kitapları okuyarak veya bir şekilde tarihte vaki olduğu söylenen hadiseler hakkında malumat edinerek, “TARİH ÖĞRENMEK”imkansızdır Ben “TARİH ÜZERİNE” isimli bir konferansımda (bkz: İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek yy.,2003), demiştim ki: “Historia est terra incognita”: Yani tarih henüz bilinmeyen, keşfedilmemiş meçhul bir ülkedir, Tarihte kesin bilgi yoktur: “Tarihçinin tarih tasavvuru” vardır. O tarih tasavvuru bahsedilen spesifik tarih alanının uzmanları arasında bol bol tartışılabilir; fakat tarih ihtisası dışında bir ihtisasa sahip olan diğer entellektüellerin tarihle ilgilenmesi bile abesle iştigaldir.

Tarih, İdeoloji Ve Siyaset

İdeolojik saiklerle ve aydınlanma çağının doğurduğu bu modernite hastalığı sadece saçma olsaydı, hoş görülebilirdi; fakat siyasi kavgalara gevezelik malzemesi ve mazereti üretmek için istismar edilmesi sebebiyle yaşadığımız dünyanın en saçma ve en zararlı hususiyetlerinden biridir. Mesela bazıları diyor ki “Türkler Ermenilere katliam yapmış?” Ben de bunu söyleyenlere karşı safiyane bir soru sormak isterdim. “Sen orada mıydın, o katliamı yaşadın mı, gördün mü? Nerden biliyorsun böyle bir şey olduğunu?” “-Efendim tarihçiler söylüyor, yazıyor belgeler filan…”Ben de diyorum ki bir takım tarih tasavvurları hakkındaki münakaşaları tarihçilere bırakın. Bırakın, tarihçileri yalnızca tarihçiler okusun. Tarih kitapları okumak enteller için sadece faydasız değil, ayrıca çok da zararlıdır. Hoşça vakit geçirme maksadıyla bile okunması caiz değil; çünkü üzerimizdeki menfi tesiri dünyamıza fevkalade kötü ve tahrib edici zararlara mal olmaktadır.

Üstelik, aydınlar bunu safiyetle, samimi kanaatleri olarak ve iyi niyetle tartışıyor olsalar, haydi neyse. Son üç asır boyunca bu entelektüel zümreler siyaset meraklısı da oldular. Politikacılar gibi güç sahibi olmak sevdasındalar. Politikacılarla işbirliği yaparak, her biri kendi mensub olduğu siyasi kampın hedeflerine göre, halkı politik maksatlar için yönlendirmek istiyorlar, böylece kendileri de politikacılara ve materyalist kitlelere benzediler. Ortaçağ’ın hakikati arayan tahsil-i maarife yönelmiş ilim ve marifet adamlarına hiç benzemeyen, şu veya bu istikametde bir çıkarcılık peşinde, önce kendilerini sonra da halkı aldatmaya yönelmiş bir entelektüel sınıftan söz ediyoruz.

Tolstoy bir yerde demiş ki: “Kimseye zarar vermediği sürece budalalık sevimli bir şeydir.” Halbuki çağdaş entellektüellerin tarihle uğraşıp durması sadece zararsız bir budalalık değil. Kendi fikirlerini “samimi kanaat” zannedebilir; ama çağdaş entellektüellerin bu aşırı tarih merak ve istismarının arka planında yalnızca çok zararlı bir budalalık değil, ideolojiler ve politik menfaatler tarafından kullanılan ve yönlendirilen bir samimiyetsizlik ve kötü niyet de var.

İşte bunun için yıllardır, “yeni bir tarih felsefesi”ne ihtiyacımız var diyorum. Çünkü aşırı safiyetle inşa edilmiş eski tarih anlayışları, sadece yetersiz ve faydasız değil, aynı zamanda dünyamızda cirit atan saçma sapan ideolojiler ve savaşların da motivasyonu olmakta; motivasyonu değilse bile, fikri temelini teşkil etmekte, yalan yanlış bir “dünya tasavvuru” yahut “dünya görüşü” inşa etmek için kullanılmaktadır.

Hulasa, entelektüellerin kendi kafalarında oluşturdukları bu tarih putları hakkında konuşup durmaları ve bunun sonucu olan kavga ve savaşlar, modern devirlerin ideolojik saçmalıkları cümlesindendir. Kendi kafamızda ürettiğimiz “tarih putları”: ideolojiler… Entelektüalizmin deli gömlekleri…

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.270-275

 

Rashômon (1950) Film

Yönetmen :Akira Kurosawa

Senaryo: Ryunosuke Akutagawa, Akira Kurosawa, Shinobu Hashimoto

Görüntü Yönetmeni :Kazuo Miyagawa

Müzik :Fumio Hayasaka

Oyuncu                     Rol

Toshirô Mifune-Tajômaru

Machiko Kyô- Masako Kanazawa

Masayuki Mori-Takehiro Kanazawa

Takashi Shimura- Woodcutter

Minoru Chiaki- Priest

Kichijiro Ueda-Commoner

Fumiko Honma-Medium

Daisuke Katô- Policeman

Özet:

Jponya’da geçen filmin konusu, bir kadın, kocası öldürüldükten sonra tecavüze uğrar. Olayı gören bir kaç kişi vardır fakat herkes farklı birşey söylemektedir. Önce maktülün katilini aramaya zorlanıyoruz çünkü, filmde oynayan hemen hemen her karakter de şüphelidir aslında. Çünkü hepsi bir şekilde maktülü görmüş, yolunun üzerine çıkmıştır. Maktül ölü olarak bulununca bunu kimin yaptığı sorusu filmin bitimine kadar cevapsız kalıyor. Fakat polisiye bir filmin bütün muhteşem özelliklerini bir Rashomon filminde görüyoruz. Her karakterin şüpheli olmasını sağlayan harika deliller, kendilerini kurtarmak için ortaya attıkları iddialar bir film için çok zekicedir…

Akira Kurosawa’nın daha çok tiyatral bir hava verdiği, özellikle ifade verme sahnelerinde ve yıkık bir malikanede bu havayı sezdiğimiz muazzam bir eser. Gerek içerik, gerekse teknik olarak döneminin çok çok ilerisinde bir yapım şüphesiz. Filmi izlerken bu yapıtın gerçekten bir sinema ürünü mü, yoksa bir tiyatro gösterisinin kayda alınmış hâli mi diye birkaç kez şüpheye düşebilirsiniz. Fakat filme genel itibariyle bakıldığı zaman Kurosawa size o harika yönetmenlik zekasını gösteriyor. Kamera hareketleri olsun, açıları olsun çok zor sinemasal yöntemlerin üstesinden ustaca gelmiştir…

 

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMİ TEBLİĞİN SİYASİ NETİCELERİNİNİ

ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

MÜLK KİMİNDİR

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT


Yeni Düşünce 1987-Sorular Mümtazer Türköne’ye aittir.

Mümtazer Türköne: Bulunduğumuz yerin neresi olduğunu kestirebilmek için geriye bakmak gerekir. Zannederim tarih de bu. Ama bulunduğumuz yer, beraberinde “ben kimim?”, “ben neyim?” so­rularını da getiriyor. Çoğu zaman da bunun için tarihe müracaat ediyoruz. Ama bulunduğumuz yerin şartları da geriye bakışımızı sı­nırlıyor ve tayin edici rol oynuyor. Bir yazınızda, “Tarih beşeriye­tin tecrübelerinin mecmuudur” diyorsunuz. “Ama hangi tarih? Ga­liba yapılan arzularımızın, imanlarımızın, kişiliklerimizin meşru­laştırılması için tarihi alet etmek…” bu yapılıyor gibi.

Nedir sizce Tarih, ne işe yarar?

Şahin Uçar: Bütün sosyal ilimler insanı inceler; tarih de bun­lardan biri. Ve benim telâkkime göre; diğer ilimlerin temin ettiği mal­zeme tarih için hazırlanmış mu’talar olarak kullanılmak suretiyle, in­sanı anlama gayretimizin çok yönlü bir şekilde -Alman sosyal ilimci­lerinin tabiriyle “tarihî ve mânevî ilimler” (geistenwissenschaften) tarzında, ele alınması daha muvafık bir usul olacaktır. İhtisaslaşma­nın hattâ bir nevi körleşmeye yol açtığı tarzında modem düşüncede sert tenkidler de vardır. Biz sosyal realiteyi maddî ilimlerdeki gibi parçalara ayırarak, tahlil ederek, (Reductionist tarzda) incelemeye kalkıştığımız zaman muvaffakiyetsizliğe uğrarız. Bunun için, bütün hâlinde incelemek, terkîbî tarzda (holistik tarzda) incelemek gerekir. “Tarihî” olmayan bir düşünce tarzı olduğunu sanmıyorum. Maddî ilimlerin de tarihî gelişmesi bilinmezse, bugün hangi noktada olduğu­muz, hangi meselelerle yüz yüze bulunduğumuz bilinemez. Dolayı­sıyla maddî ilimler üzerinde de spekülasyon yapmak mümkün olmaz.

Eski Yunan’dan beri bir ayırım var: Hâdisâtı mekânî plânda maddîleştirerek incelemek veya zaman plânında incelemek. İnsan zekâsı mekânı idrâk etmeye daha müsaittir. Dolayısıyla maddî ilimler ellerinden geldiği kadar zamanı saf dışı bırakmaya çalışırlar. Meselâ, modem relativite teorisindeki, zamanın uzayın sadece bir dördüncü boyutuna indirgenmesi hâdisesinde gördüğümüz gibi. Bu eski Yunan’dan beri var olan bir şey. Aristo tarafından bile, “Tarih  ve Teori” arasında bir zıddiyet olarak da değerlendirilmiş. Heraklit demiştir ki; “insan aynı ırmakta iki defa yıkanamaz.” Bununla kasdettiği şey, bütün realite devamlı bir değişme içindedir; yani tarihîdir ve böyle olduğu için de, devamlı değişen şeyler idrâk edilemez’ demektir. Heraklit düşüncesinin, metafiziğinin, Eflâ­tun’unkine ve diğer düşünce ekollerine o kadar ters düşmesinin asıl sebebi de budur. Toplumu, bir mekân plânında, zamanın getirdiği değişmeleri yok sayarak, incelemek var; bir de, zaman içinde, esas itibariyle “zamânî bir tekevvün”,geriye dönülemez bir oluşum, di­ye incelemek var. Bunlar tamamıyla zıt temayüllerdir. Tarihçi, esas itibariyle hâdisâtı bir zaman içerisinde değerlendirmek durumunda. Yani tarih, değişmenin ilmidir; zamanla ilgili olduğu için. Onun için de, tarihte teori inşa etmek kolay değildir. Tarihî hâdiselerin  “unique” (benzersiz, emsalsiz) liği problemi de bu mesele ile ilgilidir.

Mümtazer Türköne: Ancak bütün totaliter düşünceler temelde ta­rihin durdurulabileceği varsayımına dayanır. Acaba nedir totaliter düşüncelerden mülhem tarih anlayışı?

Şahin Uçar: Meselâ bizim Osmanlı’da da vardır. “STATİK  TOPLUM İDEALİ” şundan doğuyor. İnsan zekâsı ve ruhiyatı değişmeyi sevmez. Şunu da kabul etmek gerekir ki; statik bir toplum, huzur­lu bir toplumdur.Eğer ideal bir toplum, değişme oranının düşük olduğu bir toplum veya ‘statik bir toplum’ (ne kadar mümkünse o kadar) inşa edebilseydik; o zaman herkes kendi yerini, mevkiini bi­lecekti; hâdiselere karşı tepkilerini denetleyebilecekti ve statik bir toplumun cemiyete verdiği şey huzurdur: Diktatörlerin o kadar ba­şarılı olmalarının ve seçim yapıldığında halk tarafından da o kadar rağbet edilmelerinin sebeplerinden biri de bu. İnsan hayatını yaşar­ken huzuru tercih ediyor. Yahut batılı tabirle konformizmi tercih ediyor. KONFORMİZM, mevcut statükoya uyumlu olmak demek­tir. Ama realite, değişen bir realite.

Bu, esasında maddî ilimlerde de böyledir. Maddî ilimlerde de (maddî cansız nesneler plânında da) değişme vardır. Ama, za­man içerisinde maddî nesnelerin değişmesini ihmal ettiğimiz tak­dirde, cansız hâdiseler plânında kaldığımız müddetçe, bu fazla tah­rip edici olmuyor. Genellemeler inşa ederken, teoriler inşa ederken, maddî ilimler tarzında incelemek ve zamanın tesirini yok farz etmek veya bütün hâdisâtı statik olarak değerlendirmek, maddî ilimlerde az çok başarılı teori inşalarına yol açabilir. Ancak tarihçilikte ve di­ğer sosyal ilimlerde de, bu problemlere yol açıyor. Şimdi tarihçilik­te diğer sosyal ilimlerin malzemesini mu’ta olarak kullanıp, tarihî ve mânevî ilimler (Geistenwissenschaften) diye topyekûn değer­lendirmenin daha esaslı olacağına işaret etmiştim. Ama, i meselâ sosyoloji ne yapıyor, tarihî hâdiselerin “unique” hususiyetlerini görmezlikten geliyor, genel hususiyetlere bakıyor. Yani mekân içinde incelemeye çalışıyor. Bütün İlmî temayüller, hâdiselerin “unique” olmadığını farzederek, statikleştirmeye, modeller inşa et­meye yöneliyorlar. Çünkü, teori inşa etmek için böyle şeylere ihti­yaç var.

Şimdi tarihte hâdiselerin “unique” olması problemi de şun­dan doğuyor. Biz alışılmış ‘tarihî tahkiye’ geleneği içinde, hâdise­lerin zamanı ile mekânını belirtiriz. İster maddî bir hâdise olsun, is­ter sosyal bir hâdise olsun, herhangi cinsten bir hâdisenin hem za­manını hem mekânını, yani koordinat sistemi içinde üç boyutunu ve diyelim bir T zamanını işaret ettiğimiz zaman, bütün hâdiseler unique olur. Hâdiselerin ilmi olamaz. Genelleme yapamazsınız.

Genellemeleri biz benzerliklerden hareketle yaparız. Benzerlikler ise, az çok ihmal edilen farklar sayesinde mevcut olan şeylerdir… Nominalist’lerin (adcı) benzerliklerden hareket eden insan düşüncesine, (universal dedikleri) ‘küllî isimler’ ve genellemelere umumî itiraz­ları burdan çıkmaktadır.

Burada çok enteresan bir şey var. Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara sûresinde bir âyet vardır: “Allah Teâlâ Adem’e her şeyin ismini öğretti” diyor. İnsanlar hâdiselere, mefhumlar olarak bakar. Hâdiselere isimler vererek anlayışı temin eder. Meselâ, elma ağacı diyoruz, birbirine tamamen benzer iki elma ağacı yoktur yeryüzünde ama elma ağacı veya daha genel olarak ağaç kategorisi şeklinde bir mef­hum var. Bu sayede düşünebilmek mümkün olmaktadır. Nominalistlerin tenkitlerinin haklı olduğunu ben de kabul ediyorum. Ben de tercihlerim itibariyle nominalist sayılabilirim; ama, katı prensip­ler çerçevesinde kaldığımız takdirde ‘anlayış’ mümkün olmaz.

Genel olarak ilim adamlarının kusurlarının başında şu geli­yor: Kendi beşerî idrâklerini ve anlayışlarını (ki beşerî düşüncenin temelinde kusurlar var ve bu benzerliklerden hareketten kaynakla­nan bir hâdise) putlaştırıyorlar: Beşerî idrâkin dâimâ hatalı olduğu­nu, az çok yaklaşık ma’nâlar ifade ettiğini görmezlikten geliyorlar. Tarihte, biz hem zamanı hem de mekânı belirttiğimiz için, hâdise­ler “unique” karakter kazanıyor ve dolayısıyla, bir hâdise ile baş­ka bir hâdise arasında hiçbir benzerlik bulmak mümkün olmu­yor.Sosyolog, işin zaman boyutunu bir tarafa bırakıyor. Fakat bu, tarihte genelleme yokturşeklinde katı bir prensibe dönüştürül­memelidir; çünkü o zaman, tarih sırf bir tahkiyeye, bir hikâyecili­ğe, bir nevi sanata dönüşecektir. Bunun da kendine göre meziyetle­ri ve kusurları olabilir.

Şimdi, “bulunduğumuz yer beraberinde ‘ben neyim’, ben ki­mim?’ sorularını da getiriyor” diyorsunuz: Sen ve ben Müslümanız, aynı zamanda Türküz. Nereden geliyor bunlar? ‘Tarihî miras’tan. Bir cemiyet içinde doğduk. O cemiyeti biz seçmedik, vâkıa, yani Türkiye’de doğduk. Türkiye’nin bir tarihi var. Şu anda Türk milletinin elinde bulunuyor Türkiye. Bunun bir tarihi var. Müslüman olmuş bu millet vaktiyle. Bu kültürün, yani tarihî mira­sın, içinde doğmak ve yetişmek itibariyle, elbette biz de, bu husu­siyetleri de taşıyoruz. Ama, çoğu zaman da bunun için tarihe müra­caat ediyoruz biz. Doğru ve “asıl tarihi inceleme”nin faydası da bu:

Kendi kültürümüzü, sırf bir kültürel şartlanma (sırf bir beyin yıkama hâdisesi) şeklinden farklı olarak, yani aile ve eğitimde­ki yetiştirilme tarzının dışında görebilmek; kendi kültürümü­zün nasıl geliştiğini, hususiyetlerinin neler olduğunu, kaabilse meziyetlerinin ve kusurlarının neler olduğunu yeniden değer­lendirebilmek için tarihi öğreniriz. Kimliğimizin, içinde bulun­duğumuz mekânın ve zamanın şartlan içerisinde, toplum tarafın­dan, aile tarafından, kültür tarafından belirlenmiş ve şuursuzca (an kovanındaki işçi arının verilen vazifeyi yapması gibi) bir kimlik ol­ması yerine; kimliğimizi kendi şuurumuzla tetkik edebilme mese­lesi çıkıyor. Fakat bunun bir meziyet olduğu kadar, bir kusur oldu­ğu da âşikârdır. Çünkü tarihçiler tabiatıyla bir dünya görüşüne sa­hiptirler; bir kültüre sahiptirler ve tarihe de bu kültürün perspekti­finden bakmaktadırlar. Dolayısıyla tahrif etmektedirler. “Kendi kültürlerine göre bir değerlendirme” yapmaktadırlar. Tarihî hâdise­lerin bir diğer ciheti de şu ki, insanın kültürel hâdiseleri öğrenmesi çok zordur. Eliot bir yerde diyor ki (Kültür Üzerine Düşünce­lerde): “Tam ma’nâsıyla kültürlü bir insan mümkün olamaz. Çün­kü kültür o kadar geniş bir kavram ki, bütün yönleriyle, öğrenmek, hazmetmek, anlamak insanüstü bir hâdisedir.”

Mümtazer Türköne: “Hangi tarih?” Tarihi alet etmek olmuyor mu bu?

Şahin Uçar: İşte bu kaçınılamaz bir netice oluyor. Çünkü insan kendi kültürünün perspektifiyle bakıyor tarihe ve insanlar da bencildirler; dâimâ kendilerine hak veriyorlar. Bu insanların bencil­likleri, kültürlerde de medeniyetlerde de vardır. Veya mahallî dev­letlerin politikalarında da vardır. Herkes kendi menfaatini hesaplı­yor tabiî: Ve arzularımızın, imanlarımızın, kişiliklerimizin meşrulaştırılması için de tarih âlet ediliyor. Bu, esasında, bilhassa 1. Dünya Savaşından sonra yayılmış bir hâdise ve yine sanayileşme­nin getirdiği bir hâdise. Tarihçilerin de sanayileşmenin istediği ma’nâda bir milliyetçiliğe sahip olması, sanayileşmenin taleplerine cevap verecek bir tarzda tarihe bakması istenmiştir. Tabiî olarak ge­lişmiştir bu hâdiseler. Bu yapılıyor doğru…

Mümtazer Türköne: Ülkemizde tarih kronolojik bilgileri, özellik­le de inkılap tarihi çerçevesinde, Cumhuriyetin temellerini ve ide­olojisini açıklamaya yönelik. Bundan bir popüler tarih anlayışı çı­kıyor. Akademik seviyede de Ranke’ci (dalavere, entrikalar, dolaplar)tarih anlayışısürdürülü­yor: Yani tarihçilerimizin görevi sadece belgeleri bulup gün ışığına çıkartmaktan ibarettir. Kritik tarih anlayışının, tarih felsefesinin, embriyon hâlinde bile ülkemizde izine rastlanmıyor. Zannederim bunu sadece azgelişmişliğimizle açıklayamayız. Acaba bu bir tesa­düf müdür? Yoksa kültür mirasımızla, sosyal şartlarımızla ve resmî ideolojiyle ilişkisi var mı?

Şahin Uçar: Türkiye’de hâkim olan anlayış, tabiî olarak bir milliyetçi tarih anlayışıdır. Bir bakıma şu da söylenebilir: Bugünkü ma’nâsıyla millî devlet dediğimiz mefhuma en yakın Türk devleti tarihte belki de bu Türkiye Cumhuriyeti sadece; öbürleri eski üm­met anlayışına, hanedanlık anlayışına ve ortaçağın tagallüble kuru­lan devletleri kategorisine girer bir ma’nâda. Meselâ, devlet dediği­miz şey nedir? Oppenheimer meseleyi, “Devlet tagallüble kuru­lur.” diye noktalamış. İncelemiş ve İbni Haldun ile Makyavelli ile aynı noktaya varmış. “Devlet tagallüble kurulur” dediğimiz zaman, “tagallüble de devam eder” ma’nâsını tazammun eder. Yani, o za­man, “her devlet, belirli bir ölçüde, sun’î bir zorlamadır; hâki­miyeti, elinde bulunduranların empoze ettiği bir sistemdir” fik­rini tazammun eder. Şimdi, cumhuriyetin bir ideolojisi olacaktı el­bette; çünkü saltanatı yıkmıştır; herhalde saltanatı devam ettirseydi Cumhuriyet olmazdı. Sonra, cumhuriyetin yıktığı saltanat, İslâmî ideallere bağlı bir Osmanlı hanedanlığı idi.

Şu veya bu ölçüde de olsa, en azından meşru İslâmî hukuku kabul etmek durumundaydı ve padişahın hakları da bu hukukla sı­nırlı görülüyordu. Tabiatıyla, bu eski Osmanlı hanedanının 6 asır­lık tarihini cumhuriyet noktai nazarından değerlendirmek duru­munda kaldı tarihçiler. Çünkü şartlar değişmişti ve tarihçiler de bu­lundukları noktadan bakmaya başladılar tarihe. Meselâ, bir Osmanlı tarihçisi, bir vak’anüvis, hanedanı ve etrafındaki siyasî hâdisele­ri önemli görür. Bunlar önemli olmasalar bile, açarsınız bir vak’anüvis tarihçiyi bakarsınız ki, padişahın çocuklarının sünnet düğünü 40-50 sayfa tarif edilmiş. Yani, o ideolojinin, devlet yapısı­nın, bünyesinin, cemiyetin icabı her neyse, orada hanedan merkezi teşkil etmektedir. Dolayısıyla tarihçi de hanedana öyle bakacaktır. Cumhuriyet tarihçileri ise, Celali isyanlarını, OsmanlI’nın sosyal hayatını, tımar sistemini incelemiş. Yalnız buradaki azgelişmişlik meselesine gelince… aslında modern tarih anlayışı yenidir, bü­tün modern tarih anlayışları henüz çok yenidir.

Mümtazer Türköne: Fakat 19. asır bile bana daha ileri geliyor. Meselâ, Osman Turan gibi ciddi bir tarihçi ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ni yazıyor; sonra, ‘Türk Devlet Geleneği’ ile ilgili tarihler yazılıyor. Bunlar metodolojik problemlerden ziyade ideolojik problemler; hattâ politik problemler koyuyorlar diyorum, ilâveten de, son zamanlarda Cumhuriyetle moda olan, Türk Tari­hinin Bütünlüğü iddiası var. Bu herhalde daha önceki tarihçilerin hiç aklına gelmedi. Ne dersiniz?

Şahin Uçar: Şimdi efendim, bu, yine ‘millî devlet’ fikrin­den ve milliyetçilik düşüncesinden doğan bir telâkkidir. Ben İbni Haldun’un şâkirdi sayılırım bir noktai nazardan; yani, devletin tagallüble kurulduğunu ve tagallüble devam ettiğini kabul ede­rim. Çünkü eski hanedanlar, Selçuklu hanedanlığı, Osmanlı hane­danlığı ve benzerleri, bir hanedanın kurduğu bir devlettir, bir mil­letin kurduğu devlet değil. Millet vardı tabiî; fakat, bu hanedanlar sadece bir millete de hükmetmezlerdi ve bir millet sayesinde de yükselmezlerdi. Erol Güngör, hatırlarsanız, ‘Aşiretten Devlete Ge­çiş Problemi’diye makaleler yazmıştı. İbni Haldun da, dikkat ederseniz, “Aşiret kurar devleti” diyor, “asabiyetle kurar” diyor; yani “kavmiyetçilikle kurar”diyor. Bir adam vardır, etrafında adamları, kavmi vardır, kurar devletini; bunun karşısına, ister aynı kavmin mensubu veya aynı milletin mensubu olsun ister olmasın, herkes karşısına çıkar. Karamanoğlu Osmanlı ’nın karşısına çık­mıştır meselâ; o da Türk’tür, bu da… Yani, devlet kurulur ve devam eder. Şimdi bu bütünlük fikri tabiatıyla eski tarihçilerimizin bu yüzden hiç aklına gelmemiştir.

Her devlet bir hanedanın devleti idi.

Mümtazer Türköne: İbni Haldun, “Asabiyetin gayesi mülktür” diyor.

Şahin Uçar: Tabiî… Şimdi bir Osmanlı tarihçisi kendini, bir Osmanlı olarak görüyordu ve Osmanlı devletinin, hanedanın tarihi­ni yazıyordu. Selçuklu tarihçisi, Selçuklu tarihi yazıyordu. Mukaddemâtını da yazıyordu, Orta Asya’yı da yazıyordu belki, fakat böy­le bir devamlılık fikri eski tarihçilerde yoktu; çünkü eski tarihçiler­de ‘milliyetçilik zihniyeti’ yoktu. Bu, modern ma’nâsıyla milli­yetçilik endüstri devriminin sonucudur ve Türkiye’ye de ancak endüstri devrimiyle birlikte gelmiştir. Yani biz sanayileşmeye Sultan Hamid döneminde başladık ve bu modem akımlar da bu su­retle girdi Türkiye’ye. Bunlar tesadüf de değil: Sanayileşmenin tel­kin ettiği şeyler.

Mümtazer Türköne: Kutadgu Bilig var, Orhun Abideleri var di­yorlar…

Şahin Uçar: İşte onlar tabiî milliyetçilik anlayışındandır ve o tip tabiî milliyetçilik her millette, her devlette, her zaman görülür. Bundan kaçınmak da mümkün değildir. Akrabalık tesânüdü maka­mında, ona benzer… İbni Haldun’un tabiriyle söyleyeyim, “o bir asabiyet hâdisesidir”ve her devirde, herkeste vardır; esasen modern dünyada da vardır.

 

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.27-34

 

Günümüzde eski zamanı tenkit eden tarihçiler için bir nasihat.

(Kürt Meselesinde Türk Tarihini hırpalayanlar için bu eki ilave ettim.)

Şahin Uçar:

Bundan ne çıkıyor? Bundan şu çıkar: Ben herhangi bir hâdi­se hakkında bir kronoloji veririm, filan tarihte olmuştur derim; ona bağlı olarak cereyan eden başka bir hâdisenin de ondan sonra olma­sı gerektiğini söylerim. Halbuki verdiğim kronoloji gerçekte yan­lış olduğundan, hâdiseleri tam tersine tefsir etmiş olabilirim. Sebe­bi netîce, neticeyi de sebep gibi gösterebilirim. Biz tarihî vak’aları ‘kesin ve mutlak ma’nâda’ bilemeyiz. Bunun diğer ilimlerin usullerinde de hiçbir zaman mümkün olmadığını biliyoruz. Tarihte de böyledir. Önemli olan tarih filo­zofunun tarihî vak’aları nasıl değerlendireceği ve nasıl kullanacağı­dır. Yoksa tarihî hâdiselerin, gerçekten tam bir kesinlikle, şu suret­le mi veya bu suretle mi cereyan ettiği kimseyi ilgilendirmemesi gereken bir hâdisedir.

Toynbee güzel bir misal veriyor; Tarih Hakkında İki Kon­feranskitabında:

‘Birtakım münevverler bir kokteylde bir araya toplanmışlar. Bir de kadın varmış içlerinde. Münevverlerin hepsi de tarihe meraklı âlim adamlar, meraklı, bilgili adamlar. Birtakım Roma imparatorlarından bahsedip duruyorlar. Kadıncağız dinliyor, dinliyor, bu Roma imparatorlarının isimleri garip anlaşılmıyor. Bunların anlattıklarına bakılacak olursa, bunların kimisi kaatil, kimisi hırsız, “Ne var beyler?” diyor, ”Yani sizin bu bahsettiğiniz adamların hepsi çoktan ölmüş gitmiş değil mi?” “Evet” diyorlar tebessüm ederek. “Peki bu adamların hepsi de kötü adamlarmış değil mi?” “Evet” diyorlar, yine tebessüm ederek. Kadınla dalga geçiyorlar. Ve kadın, “Peki, ne diye iki saatten beri bunlardan bah­sediyorsunuz?” diyor.

Hakîkaten böyledir ve avamın bu tesbiti son derece yerindedir. Yani, ne demeye ben Roma İmparatoru Neron’un bilmem ne halt ettiğini inceleyecekmişim? Eğer tarihî hâdi­selerin ma’nâsını anlamayacak ve sırf nakletmekle iktifa edecek­sem, tarihin ma’nâsı nedir?

Kaynak:

Prof. Dr. Şahin Uçar Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012, sh.61-62

 

————————————-

[Yorum: Tarih, günümüzdekileri uyarmak için olmayacaksa eskilerin esâtirlerini anlatarak, kim, kimi, haklı çıkarmaya veya hak dağıtmaya çalışır ki.

Eskileri tenkit edenlerin, neden günümüzdekileri tenkit edecek bir sözleri bulunmuyor.

Tabiki edemezler, ölülerin kudreti yoktur. Dürüstlük ve doğruluk eskilerde aranması kolaydır.  Dirilerdeki kusurları dile getirecek bu hal sahiplerinden kaç tane cesur âdem vardır?(iha)]   

YAHYA KEMAL BEYATLI ve TÜRKLÜK MESELESİ


[Zaman değişti fakat meseleler hep aynı yerinde duruyor.]

Bu eğitimciler arasında Yahya Kemal’i en çok etkileyen, TARİH BİLGİNİ ALBERT SORELolur. Onun derslerinden zevk alarak yararlanır ve Sorel’in, zaman zaman öğrencilerine verdiği çay partilerine gider. Zamanın toplumsal bilim ve tarih konularının tartışıldığı bu toplantılarda genel olarak Sorel konuşur, öğrenciler de ara sıra sorular sorarak tartışmalara katılırlar. [Bu toplantılar Yahya Kemal’i pek etkilemiş olmalı ki, o da yaşamı boyunca dostlarıyla yemek ve çay masalarında bir araya gelerek, bir öğretmen edasıyla hep kendisi konuşmayı, çevresindekilere daha çok kendi görüşlerini aktarmayı gelenek edinmiştir.]

“Albert Sorel, giinün birinde kendisine harikulâde bir tesir icrâ eden [etki yapan] bir cümlesini söylemiş. Bu Fransızca cümleyi Yahya Kemal ’in ağzından aşağı yukarı şimdi şöyle hatırlıyorum. Zira, kırk yıl kadar devam edecek bir müddet içinde hâtırasından Yahya Kemal ‘e bir kaç defa bahsetmiştim ve kendisi de hâtırasından, Albert Sorel’in şöyle dediğinden bahsetntişti. O, ‘Dans le monde on n ’a pas encore decouvert des choses: lepöle dans la geographie et le Turc dans l’histoire!’, yani, ‘Dünyada daha keşfolunmamış iki meçhul var: Bunlardan biri, coğrafyada kutup, diğeri de tarihte Türklük! ’ demiş olacak”Hisar, 184-185).

Sorel’in düzenlediği bu toplantılarda, dönemin ileri gelen tarihçilerinin tarihi inceleme yöntemlerini, bu konudaki yenilikleri ve tartışma konularının neler olduğunu öğrenir.

O sıralarda Fransa’da en sıcak tartışma konularından biri de, ulusçuluğun kaynaklan, yurt toprağının önemi, ulusun ve ulus kavramının oluşum süreci gibi sorunlardır. Ünlü Fransa Tarihi yazarı Michelet’den başlayıp, Fustel de Coulanges ve onun öğrencisi Camille Julian’ın geliştirdiği “tarih içinde Fransızlığı arama” sorunsalının ilkeleri ve yöntemleri, Yahya Kemal’in çok ilgisini çeker. Çünkü, bu dönemde Fransız düşüncesinde, ulus kavramı ırk kavramından ayrılmış, bunun yerini toprak, gelenek, dil ve din gibi toplumsal ve coğrafî kavramların bireşimi (terkibi) almıştır. Bu dizge içinde din, “şeriat” yanıyla değil, yalnızca toplumsal, halkbilimsel ve göreneksel yanıyla vardır. Genel olarak ümmetçi niteliklerin belirlediği bir toplum ve kültür yaşamından gelen Yahya Kemal için bu görüşler, ilginçtir. Onun, ileriki sayfalarda değineceğimiz “tarih içinde Türklüğü arama” çabasının kökeninde de elbette bu dönemde edindiği bilgi ve ilkeler vardır; hem eski hem de yeni biçemdeki şiirlerinin düşünsel temelini, bu görüşe dayandıracaktır. Yahya Kemal, ne Tanzimatçıların, özellikle Şinâsi ve Nâmık Kemal’in ileri sürdüğü “ÇEKİNGEN OSMANLI MİLLİYETÇİLİĞİ”ne ne de sonrakilerin kozmopolitliğine bu nedenle ilgi duyar.

Fransız tarihçinin bu düşüncelerini bizim tarihimize uyarlamayı düşünür; bunun için önce “bir başka gözle” tarihimizi öğrenmesi gerektiği kanısına varır. Ne var ki, bu konuda yazılmış Türkçe kaynak hemen hemen hiç yoktur. Çünkü bizim tarihçilerimizin hepsi, yalnızca olay anlatıcısıdır; tarih deyince, kültürün, ulusun, dilin, toplumsal yaşamın vb. değil, “padişahların ve olayların kaydı”nın anlaşılması söz konudur. Bir başka deyişle, ulusun ve kültürün oluşumunun, bizim tarihçilerimizin bilmediği bir tarih sorunsalı olduğunun farkına varır. Bunun nedeni, belki de, bizim, Avrupa uluslarının geçirdiği eytişimsel     (Diyalektik) gelişmeleri bilmeyişimiz, toplumsal ve dolayısıyla tarihsel alanda, onların yaşadığı çatışmaları yaşamayışımızdır. Bu da Osmanlı’nın toplumsal ve özellikle ekonomik alanda kendisine özgü bir yapısı olmasından dolayıdır. O zaman, tarihimize, Sorel ve öteki tarihçilerin yöntemini kullanarak, ama kendi geçmişimizin özgül koşullarını göz önünde bulundurarak bakmak zorunluğu doğmaktadır. Yahya Kemal’in ilerde yapacağı da budur.

Yahya Kemal, bu öğrenme açlığını duyunca, bir yandan da Paris’in toplumsal yaşamına karışır, tiyatrolara, konserlere gider:

“Henry Becque ‘in Parisli Kadın ”nın üç gece sırayla görmüştük; sanat ateşimizin ne derecede olduğu bundan anlaşılabilir. Tiyatroyu, sahne arkasında ömrünü geçiren meraklılar gibi seviyorduk.

Mounet-Sully, Le Bargy, Feraudy, Leloir, Trophier, Paul Mounet, Ogne, De Max, Guitry, Geemier, Bernard, Sarah Bernardt, Bartet, Pierre Souna, Lecomte, Berthe Cerny âdetâ rüyâlarımıza girerdi; bu sanatkârların bilmediğimiz bir sırları kalmamıştı. Boulevard piyeslerini ve artistlerini sevmezdik. “Comedie Française” ve “Odeon ”dan sonra, sevdiğimiz yerler Lune Russe gibi Fransız zekâ ve zarâfetinin en hâlis ayarıyle tecellî ettiği [göründüğü] bir “cabaret” idî’ (Beyatlı, 1960:85).

Bu tiyatro gezmelerini, orada tanıştığı, Hâlid Râşid adlı bir öğrenci arkadaşıyla birlikte yapar; İstamos adlı bir Rum ve Guy (de) Rober de Costal adlı bir Fransız genciyle de yakın arkadaşlıklar kurar. Dostluklarının temelinde, üçünün de şiiri sevmeleri vardır.

Bir yandan da çeşitli kütüphanelere giderek elde edebildiği yazma ve basma yapıtları okumaya; bunları bilincine yeni vardığı görüşle değerlendirmeye başlar; özellikle uOsmanlı tarihini, yeni baştan, lâkin yeni bir usûlle yıl sırasıyla iyi okumaya(Banarlı, 1960:45) yönelir. Bir Balkan taşrasından sönük bir doğu başkentine gelen ve oradan da Paris’e “kaçan” genç Yahya Kemal’in gözleri, bu düşünce, sanat ve bilim başkentinde kamaşacak; 1912’de Türkiye’ye döndüğünde, sudan çıkmış balığa dönecek;

Burada şu itirafta bulunayım ki, Fransa ‘dan İstanbul ’a döndüğüm zaman, ilk manzarada, İstanbul bana köy gibi göründü. İçimde hâlâ Paris ’e karşı bir nostalji vardı. Bir zaman bu hissin tesirinden kurtulamadım,”

 diyecektir (Banarlı, 1960:50). Yahya Kemal’in her zaman böyle doğulu görünerek batılı oluşunun nedeni bu göz, beyin ve ruh kamaşması olmalıdır.

Kütüphanelerde yalnız tarihle ilgili kitapları değil, yazınla ilgili olanları da okur; özellikle Fransız şairlerinin kitaplarına, onun için okul olacak denli tutkuyla bağlanır. (sh:25-26)

Siyasal düşüncelerinin değişimi

Vehbi Eralp’ın belirttiğine göre, “On dokuz yaşında Paris ’e ayak bastığı zaman daha çok Osmanlıcılık görüşünü benimsemiş gibi idi; bu görüş sayesinde Osmanlı imparatorluğunun dağılmaktan kurtulacağını ileri süren yaygın kanaate o da kapılmış görünüyordu. Ama Paris ‘te meselâ bir Fransız milliyetçiliğinin, daha garibi bir Rum, bir Bulgar, bir Sırp milliyetçiliğinin de bulunduğunu hayretle gördü. Bu milletlerden olan kimseler orada sık sık toplanıyorlar, kendilerinin ayrı bir millet olduklarını söylüyorlar, yazıyorlar, haykırıyorlardı. Osmanlı imparatorluğu içinde kendi milliyetinden bahsetmeyen, bunun sözünü bile etmekten âdetâ utanarak çekinen yalnız Türkler kalmıştı. Bu aykırı durum, Yahya Kemal ’e bir Türk milliyetçiliğinin de bulunduğunu, bulunması gerektiğini anlattı” (H. Vehbi Eralp, YKSD, 50). [Bugünde Kürd’ün hakkını savunuyorum diyerek, Türk’ün hakkını unutanlar gibi.)

Siyasal düşünceleri konusunda, Yahya Kemal ise şunları söylemektedir: “Bir aralık Turancı oldum. (…) Leon Cahun ’un A l’Histoire des Peuples de Asia [Asya Halklarının Tarihi] ismindeki eserini okumak beni Turancı yaptı. Türk ırkının zaman ve mekân içindeki vüs’ati [genişliği] karşısında gözlerim kamaşmıştı. O sıralarda havada böyle bir şey vardı. Fakat benim Turancılığım uzun sürmedi. Baktım bunun bir sonu, bir neticesi olmayacak. Milliyetçiliği tahdid etmek [sınırlandırmak] lâzım. Zaten o zamanlar, Turan’a gayr-ı müslim Türk kavimleri de ithal ediyorlardı [katıyorlardı]. [Macarlar, Finliler gibi kavimleri Turan çerçevesine sokanlardan biri de Mehmet Emin Yurdakul’dur], (…) İşte o sıralarda (…) Camille Julian ’ın bir yerde tesadüf ettiğim şu cümlesi imdadıma yetişti:“En mille ans le sol de la France a cree le peuple français” [Fransız halkını, binlerce yılda, Fransız toprağı yarattı]. (…) Bizi de yaratan Anadolu ve Rumeli toprağı idi. Milliyeti zaman bakımından da tahdit etmek lâzımdı. Tarih kitaplarını karıştırdıktan sonra kanaat getirdim ki, bu bakımdan Malazgirt muharebesi mebde [başlangıç] olarak kabul edilebilir” (Adile Ayda, “Neşredilmemiş Mülâkat”, Cumhuriyet, 1-2 Mayıs 1958; ay bk. Yücebaş, 1962:30). Yahya Kemal’in Turancı görüşlerinin kökeninde, Ziya Gökalp’ın ilk dönem görüşlerinin de etkisi vardır.

Eralp’ın sözünü ettiği Osmanlıcı görüşün kökeni, Osmanlı devletinin toprak yitimlerinin iyice arttığı dönemde başım Namık Kemal’in çektiği aydınların görüşüdür; buna göre, İmparatorluğun yönetiminde yaşayan, azınlıkların “milliyetçilik dâvâsına”kapılmaları, çok uluslu imparatorluğun dağılmasına yol açar. Bu nedenle onları, “Osmanlı olduklarına inandırarak, onlarda Osmanlı bilincini uyandırarak” bu dağılmanın önüne geçilebilir. Hele Türk ulusçuluğu gütmek felâket getirir. Bununla birlikte, dönemin, Osmanlı aydınlarının farkında olmadıkları siyasal ve ekonomik koşulları yaratması nedeniyle, bu görüşün hiç bir etkisi olmamıştır. Yahya Kemal’in de, düşünen bir genç insan olarak, etkileri hâlâ sürmekte olan Osmanlıcılık görüşüne kapılmış olması doğaldır.

Ancak, Paris’in canlı siyasal ve kültürel ortamında, Yahya Kemal’in düşüncelerinde köklü değişikliklerin olması da kaçınılmazdır; Fransa, özellikle Paris, o dönemde her ülkeden siyasal muhaliflerin özgürce toplandığı, düşünce alışverişinde bulunduğu, siyasal eylemlerini yürüttüğü, bir yandan da Fransız sosyalistlerinin ve anarşistlerinin sık sık toplantılar ve gösteriler düzenledikleri, zaman zaman da ürkütücü çatışmaların yaşandığı, canlı hareketli bir kültür merkezidir. Yahya Kemal, bu coşkulu siyasal ve kültürel havaya kendisini çabucak kaptırır. Jön Türklerin siyasal toplantılarına, söyleşilerine katılmaya başlar; ama, Jön Türklerin, “oldukça dar kafalı” olduklarını da düşünmektedir.Osmanlı azınlıklarından muhalifler; Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar yeni bir ulus yaratmak peşinde koşarlarken, Jön Türklerin yalnızca II. Abdülhamid’i tahttan indirerek anayasayı yürürlüğe koymakla her şeyin düzeleceğini sanmaları, kısır çekişmelerle zaman yitirmeleri, ona göre, tam bir aymazlıktır.

Yahya Kemal’e göre, bütün bu bocalayışların, yanılgıların temelinde, aydınların, bir ulusun ve o ulusun kültürünün, dilinin nasıl oluştuğu konusunda bilgisiz olmaları yatmaktadır. Camille Julian’ın, “FRANSIZ ULUSUNU BİN YILDA FRANSIZ TOPRAĞI YARATTI” diye özetlenen düşüncesi, onun kafasında “vatan” [yurt] ve “vatan toprağı” kavramlarını yeniden biçimlendirmiştir. Artık onun için yurt, Namık Kemal’in “AŞİRETTEN İMPARATORLUK YARATAN” ataların uğruna can verdiği kutsal topraklar olmaktan öte bir kavramdır. Bu onda, tarihimizi gerçek anlamda bilmediğimiz düşüncesini yaratır. Turan ve Osmanlıcılık görüşlerinin, birer düşlemden başka bir şey olmadıklarını, ulusu, dili, kültürü yaratanın, eskilerin “iklim” dedikleri “toprak” olduğunu, bunların belirli özellikleri taşıyan yurt toprağında çok uzun bir süreçte biçimlendiğini düşünür. Kütüphanelerde Türk tarihiyle ilgili ne bulursa okumaya, okuduklarını kafasında tartmaya, değerlendirmeye başlar.

Amacına ulaşmak için Selçuk ve Osmanlı yüzyıllarını, daha önceki görüş ve kuramları göz önünde bulundurmadan, yıl yıl, o olmazsa dönem sırasıyla, olaylar sırasıyla öğrenmesi gerektiği sonucuna varır. Okumadığı “Frenk” ve Türk yapıtlarını ve yeni araştırmaları inceleyerek, düşlemini gerçekleştirmeye karar verir: “İşte o zaman, kafamın içince Malazgird bir başlangıç gibi tecellî etti. 1071’den sonra Anadolu ’ya, sonra Rumeli ’ye, daha sonra İstanbul ’a yerleşerek yepyeni ve yaratıcı bir millet oluşumuzu hayâl meyâl görmeye başlamıştım(Banarlı, 1960:46). Vardığı sonuca göre Türk ulusu, kültürü ve dili, asıl 1071’den sonra ulusal kimliğini bulmuştur. Malazgirt meydan savaşıyla Anadolu’ya giren Türkler, bir süre sonra, artık doğudan gelen, göçebe toplum özellikleri taşıyan insanlar olmaktan çıkarak Anadolu kokusu ve rengini taşıyan, Türk dilini ve kültürünü yaratmışlardır. Buna, Trakya’ya geçişten sonra, Balkan topraklarının getirdiği renk ve koku da eklenmiştir.

YAHYA KEMAL’İN BU SONUÇTAN ÇIKARDIĞI ŞUDUR:

Kültürde, yazında ve dilde bir devrim yapılacaksa, bu dönem sonrasının yazınının, şiirinin ve kültürünün incelenmesi, eskiyen yanlarının ayıklanması, “kültürel süreklilik”i sağlayan etken neyse onun anlaşılması gerekmektedir. Ona göre, bu kültürün beşiği Anadolu ve Rumeli’dir; bu toprakların oluşturduğu kültürün de en süzülmüş ve incelmiş biçimi İstanbul’dadır [Yahya Kemal’in İstanbul konusunda pek çok şiir ve düzsöz yazmasının, her fırsatta İstanbul hayranlığını ya da özlemini dile getirmesinin nedeni, kentin o zamanki güzelliği değil, ona göre Türk kültürünün bir simgesi olmasıdır.]

Bu konuda Yahya Kemal, “Türkçe’nin, mimârînin, müziğin, güzel hat sanatının, kent görünümlerinin ve öteki büyük küçük sanatlarımızın ulaştıkları gelişmenin, en çok Rûm [Anadolu] Selçukluğu Anadolu’ya geçtikten sonra ve Osmanlı yüzyıllarında ortaya görkemli bir terkîp’i [bireşimi], Rumeli ve İstanbul ana vatanla yekpâre bir kitle olduktan sonra, kısaca yeni yurt, yeni koşulları içinde ulusumuza yeni bir biçim verdikten sonra ortaya çıktığını” belirterek İstanbul Türkçesini incelemeye, dilinde bu ağıza uymayan ne varsa ayıklamaya, dilbilgisi kuralları yerine İstanbul ağzım kullanmaya karar verir. Bu kararının bir başka nedeni de, gerileme dönemi divan şairlerinin; ne denli halka yaklaşmaya çalışırlarsa çalışsınlar bunu başaramayan Tanzimatçıların; zaten halka değil kendilerine yönelik bir dille yapıt veren Edebiyat-ı Cedîdecilerin; yazım ve şiiri makale gibi gören Ziya Gökalp, Mehmet Emin gibi Türkçülerin; Ahmet Hâşim gibi saf şiiri bulmak için kendi içine kapanarak köklerinden kopan şairlerin kesintiye uğrattıkları “gerçek Türk şiiri”nin dilini, edasını, deyişini bulmak düşüncesidir. Bu nedenle Ziya Gökalp’ın düşüncelerinden de uzaklaşır.

Ulusu ve kültürü oluşturan öğeler

Ona göre, ulusun oluşumunda temel olan “TOPRAK BİRLİĞİ”dir.Toprak, üzerinde yaşayan insanları biçimlendirir. Dil, din, halkbilim, tarih gibi ulusal özellikleri yaratan öğeler bu biçimlendirmenin sonucunda oluşurlar. Bundan dolayı, Türk ulusunu ortaya çıkaran etmenin, Anadolu ve Rumeli topraklarının “terkîb”i [bireşimi] olduğunu belirtir. Bu terim, Yahya Kemal’in tarih görüşünün sihirli sözcüklerinden biridir ve onun neden yeni Türk yazınının [yaklaşık XVIII. yüzyılın ikinci yarısından 1910’lara dek] gerçek anlamda Türk yazını olmadığını düşündüğünü de açıklar. Dil ve halkbilim, bu nedenle başka Türk asıllı halkların dilinden ve halkbiliminden; din, bu nedenle başka Müslüman ümmetlerin Müslümanlığından [Yahya Kemal bu konuda, Müslümanlıkta domuz etinin ve içkinin yasak olmasına karşın, Türklerin kendi Müslümanlık anlayışlarına göre, domuz eti yemediklerini ama içki içmeyi de sevdiklerini söyler]; uygarlık, bu nedenle başka ulusların uygarlık anlayışından farklıdır; bu farkları oluşturan etmenler de, ulusal özellikler” diye adlandırılır. Yine bu nedenle, Yahya Kemal’e göre, yüzyılın dönümünde Ziya Gökalp’ın Türkçülüğü [Kurtuluş savaşından önce, bu Türkçülük enikonu Turancılıktır]; Mehmet Akif’in İslamcılığı [Âkif, sonuna dek, İslamlığın aslına, yani “asr-ı saâdet”e dönülmesini savunur] ve Prens Sabahattin’in Batıcılığı başarıya ulaşamamıştır: Divan, Arab’ı meşketti; bu onun kaderi idi. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide, Frenk ’i meşketti. Onun gücü de ancak buna yetiyordu. Divan, isterdi ki ve özenirdi ki, eseri Acem ’e benzesin ve şimdikiler özeniyor ki, eserleri hiç bir şeye benzemesin (YKSD, 38). Bu görüşleri birbiriyle bağdaştırmaya çalışan İttihat ve Terakki politikalarının başarısız olmasının nedeni de budur; bu görüşlerin ortak yanları, çözümü Anadolu uluslaşma süreci dışında aramalarıdır. Bununla birlikte, Türk toplumunun evrimleşmesinde, yani Yahya Kemal’in “terkîb” dediği oluşumda, bütün bu görüşlerin etkisi olmamıştır denemez. (sh:32-36)

 

ZAMANDİZİM

(Yahya Kemal’in kendi anlatımı olanlar ve [Banarlı, 1960:130-134 ekleriyle ]):

1884’te doğdu (2 Aralık).

1889 Yeni Mektep’e girdi.

1892 Mekteb-i Edeb ’e kaydolundum.

1897’de âilem Selânik’e nakletti. Annemin teverrümü, sonra ölümü, ilk dile teşekkülümüzün bozulması ve benim mukadderatımdaki istikamet bu senedendir.

1898      Karşıyaka ‘da ikamet. Pederimin izdivâcı.

1899      Üsküp ‘teki eski eve nakil. Benim Rufâî dergâhına devâmım.

1901      İlk şiiri İstanbul’da bir dergide yayımlandı.

1902      [Nisan] İstanbul’a gönderildiğim sene. -1903 İstanbul’da (Fazlıpaşa, Sirkeci, Sarı Yar [Sarıyer], Kadıköyü).

1903      [Ağustos] Paris’e firar. – 1912 Muttariden Paris’te (Gidip gelişlerim: Londra ’ya, Cenevre ’ye, Bolonya ‘ya, Bretannya ’ya)

1904      Science Politiques Mektebi’ne kaydolunuşum.

1906      Londra ’ya, Belçika ’ya seyâhat. Londra’da Abdülhak Hâmid’i ziyaret.

1909      Biraz refah. Pederimin Paris ’e gelişi.

1910      İsviçre ‘de seyâhat.

1911      Bretanya ’ya seyâhat.

1912      İstanbul’a avdet. Tevfik Fikret’le tanışma. -1922 Muttariden İstanbul (Sofya, Filibe)

1913      Dârüşşafaka ‘da muallimlik. Basında ilk dözsöz yazısının yayımlanması.

1914      Medreset-ül-Vâ’ızîn’de ders vekâleti. Eyüp Rüşdiyesi’nde öğretmenlik.

1916      Dârülfünûn Müderrisliğine intihâbım. Aşkım.

1918      Paris’ten döndükten sonra ilk şiirlerinin “Bulunmuş Sâhife- ler” genel başlığıyla yayımlanışı.

1919      Aşkımın hâtimesi [bitişi].

1920-1921 Büyük Mecmua’da yazılar.

1921      Bulgaristan ’a seyâhat. Dergâh dergisinin yayımlanması.

1922      Atatürk’ü Bursa’da ziyaret. Ankara’ya gidiş. Lozan Konferansı ’na iştirak

1923      Mebus intihâb edildim [Urfa], -1925 Ankara (İstanbul, Adana, Payas, Dörtyol, Paris, Versay, Viyana, Budapeşte, Nis ve Cöte d’Azur).

1925      Suriye sınırının düzeltilmesi için kurulan kurula üyelik.

1926      Varşova ortaelçiliği.

1926-1929 Muttariden Varşova (Bükreş, Danzig, Gdyna, Berlin, Leipzig, Viyana, Tuna, Sofya, İstanbul)

1929      Kötü tâlihle geçmiş bu hazîn senemde: Varşova’dan Prag ’a, oradan Cenevre’ye, Lozan’a, Bern’e. Madrid elçiliğine oradan gittim. İspanya içinde geziler.

1930      Madrid ortaelçiliği.

1930 İki defa Paris’de, bir defa Bern’e. Oradan Floransa, Roma, Napoli. Cebelitarık ve Elcezîre’ye gezi.

1932      Madrid elçiliğinden çekildim [Mart], Paris’e geldim.

1933      İki kez Cenevre’ye, bir defa Lozan’a, Bern’e, Hamburg’a. Yıl sonunda Bükreş. Aralık’ta Hamdullah Suphi ile birlikte Karadeniz yoluyla İstanbul’a, oradan da Ankara’ya.

1934      Yozgat milletvekilliği – Tekirdağ milletvekilliği.

1939 Atina’ya, Kahire’ye. Diyarbekir, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin. Savaş başlayacağı sırada Erzurum hattının açılışına katıldım. Erzurum ve Sivas.

1941-1946 Park Otel’de, 75 numarada yaşadım. İzmir’e.

1945      İstanbul milletvekili.

1946      Mebus çıktığım vakit de Ankara’ya gittim. Ankarapalas’ta kaldım. Üç ay sonra İsmet Paşa seçimi iptal edince yapılan yeni seçime de girdi ama yitirdi.

1947      Karaçi elçiliğine atandı. Emeklilik işlemlerinin başlaması.

1948 Elçilik görevine başladı.

1955 Hastalandı ve Roma’da sağaltım gördü.

1957      Hastalığı yineledi.

1958      Ekim’de Cerrahpaşa Hastanesi’e yatırıldı; 1 Kasım’da Hakk’a yürüdü.

Yahya Kemal’in mezar taşma, vasiyetine uyularak, kendisinin en iyi şiirlerinden kabul ettiği Rindlerin Ölümü’nün ikinci kıtası yazılır:

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde,

Ruhu her yerde bir buhurdan gibi yıllarca tüter;

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter

Yahya Kemal Beyatlı 2 Aralık 1884 – 1 Kasım 1958

Kaynak:

Kemal BEK, Yahya Kemal Beyatlı, Yaşam Öyküsü ve Yapıtlarını Okuma Kılavuzu, Tarih ve Özne 1 Araştırma, 2001, İstanbul

BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)


Çekim 263-05-224-10. Test X1, kayıt 1.

-Pierre Berton Şov’dasınız. Dünyanın büyük başkentlerinde yayın yapmaya devam ediyoruz. Bu yayın size Hong Kong’tan ulaşıyor. Ve Pierre’nin bu geceki konuğu Çin’in en son süper starı. Onun adı Bruce Lee, hatta o Çin lehçesi konuşamıyor.

-Karşınızda Pierre.

-Bruce, şimdi kameraya doğru bak ve bize adını, yaşını, nerede doğduğunu anlat.

-Benim soyadım Lee, Bruce Lee. 1940 yılında San Francisco’da doğdum. Şu an 24 yaşındayım.

Hong Kong film endüstrisinde çalışıyorsun?

- Evet, yaklaşık 6 yaşından beri.

Hong Kong’ta ne zaman fotoğraf çekebildiğinizi anlatır mısın?

-Hong Kong’ta görüntü kirliliği olduğundan çoğunlukla sabahları. Yaklaşık 3 milyon insan yaşıyor. O nedenle her zaman, bir resim çekeceksiniz çoğunlukla gece 12, sabah 5 arası olmalı.

- Hong Kong’tan ne zaman ayrıldın?

- 1959 yılında, 18 yaşındayken.

- Yeni bebeğiniz oldu?

 – Evet. Bundan dolayı biraz uykuzsun, değil mi?  3 gecedir.

Biraz gösteri yaptı.

-Yada biraz geri çekilip, Tamam burada bırakalım. sonra tekrar yaparız.

- Pekala.

- Bizim iş de böyledir.

-Green Hornet dizisinde Şöför Kato’yu oynadınız. Rolü almanızın ana nedeni başroldeki Britt Reid’in adını söyleyebilen tek Çinli görünümlü kişi olmanız.

-Bunu bir şaka olarak alıyorum, tabii ki. Ne lanet isimdi öyle adamım. O zaman hep demişimdir, Ben de ne süper dikkat varmış.

 “Green Hornet filminde, kendim olamıyordum. “Güvenli bir şekilde fazladan kendi tekniklerimi ekleyerek göstermeye uğraşıyordum” “Ama hiç sorulmadı, Bruce ne yapmak istiyor diye” Sözü açılmışken, söylemem gerekir ki, orada gerçekten berbat bir iş yaptım.

-Gerçekten mi? Kendini beğenmedin mi?

-Anlayamadım. Dizi bittiğinde, kendi kendime sordum. “Ben ne halt yiyeceğim şimdi?”

-Dövüş sanatları hayatımda gördüğüm kadarıyla çok çok derin bir anlamı var.

-Sonuçta her tür ilim kendinizi tanımanızı sağlar.

-Bir aktör olarak, bir dövüş sporcusu olarak, bir insan olarak bütün bunları dövüş sanatlarından öğrendim.

-Yani mesele saf doğal olmak ya da hiç doğal olmamak değil. Amaç doğal olurken, doğal olmamak. İkisinin yarı yarıya birleşimi.

- Yin yang.

- Doğru dostum, bütün olay bu.

-Bu çok felsefi gelebilir ama hayatta rolünüzü oynarken rol yapmamak yahut rol yapmadan rolünüzü oynamak.

- Seni takip edemiyorum.

- Öyle mi yaptım, ha?

-Hollywood’ta James Garner, Steve McQueen gibi ünlüler için bir okul kurdunuz. Neden onlar Çin Dövüşü öğrenmek istediler?  Filmdeki rolleri için mi?

- Gerçekte değil. Onların çoğunun kendilerine öğretip öğretemeyeceğimin sorma sebebi  kendilerini korumak değildi. Kendilerini tanımayı öğrenmekti. Birkaç hareket yoluyla öfke, azim gibi unsurları kontrol edip anlamayı öğrenmek istediler. İnsan bedenini tanıma sanatını, dövüş yoluyla onlara göstermem için bana ödeme yaptılar. Arka bahçemiz her zaman bir arka bahçe okulu oldu. Bir baktın Jim Coburn çıkagelmiş. Yahut Steve McQueen uğramış.Tabii bunlar büyük bir sorun değildi.

-Öğrencilerinin hepsi meşhurdu. James Garner, Steve McQueen, James Coburn, Roman Polanski. Hangisi en iyiydi?

- Bu değişir? Dövüşçü olarak bakarsanız Steve McQueen, o silahın oğlu. Doğasında bu var. James Coburn barışçıl bir adam.

- Onunla tanıştım.

- Onu tanıyorsun. Gerçekten çok hoş birisi. Süper cana yakın, yumuşak, neyi kastettiğimi biliyorsun?  Onun bir parçası felsefeye yatkındır. Bundan dolayı onun kavrayışı Steve’den daha derindir. Aslında anlıyorsunuz, ikisinin birleşimi. İnsanda bir doğuştan içgüdü, bir de kontrol mekanizması vardır. İkisini ahenk içinde birleştireceksiniz. İçgüdülerinize aşırı sahipseniz, bilimden çok uzaksınızdır. Yanlış sonuca varırsınız. Kontrolcülüğe aşırı sahipseniz hemen makineye dönüşürsünüz. İnsanlıktan çıkarsınız.

-Elinle ya da ayağınla 5-6 parça tahtayı kırabilir misin?

 -Tahtalar sana geri vuramaz. Muhtemelen elimi ya da ayağımı kırarım.

-Artık stile inanmıyorum. Demek istediğim şu tip stillerin var olduğuna inanmıyorum. Çin dövüş stili gibi. Ya da Japon dövüş stili. Dövüşün herhangi bir stili yoktur. Herhangi bir stilniz yoksa, kendi kendinize şöyle sorarsınız: “Kendimi bir insan olarak en iyi hangi stille ifade edebilirim?

” Bu şekilde bir stil oluşturamazsınız. Çünkü stil bir saflaştırma yöntemidir. Kendine has özelliklerin bulunduğu sürekli geliştirilen bir süreçtir.

-Çin boksu diyorsunuz. Bizim boksumuzdan ne farkı var?

- İlk olarak bizde ayak da kullanabilirsiniz. Sonra dirsek kullanabilirsiniz. Oh! Harika dirsek!

- Başparmak da kullanır mısınız?

 – Öyle diyorsun, dostum, kullanıyoruz.

- Bütün parmaklarını kullanıyorsun.

- Öyle yapmak zorundasın. Çünkü hepsi insan bedenine aittir. Yani,her şey. Yani sadece eller değil.

-Müsabakadan bahsediyorsanız. Yani spordan, konumuz ayrı bir şeydir. Yönetmelikleriniz vardır. Kurallarınız vardır. Ama kavgadan falan bahsediyorsanız,

- Kuralsız?

- Hiç kuralsız. Gerçek dövüş. O zaman bebek, vücudunun her bölümünü eğitsen iyi olur.

-Yumruk atmak istiyorsam, yapacağım dostum, yapacağım, diye ifade ederim. Yumruk atmak istemezsiniz, sadece yumrukları savuşturmaya uğraşırsınız. Rakibe karşı koyup, kendinizi ifade etmeyi istemezsiniz. Yani bunlar rakibe karşı koymak için kendinizi eğitmek zorunda olduğunuz bir tür yoldur. Bu belki değişik gelebilir.

-Dışarı itiyoruz, ama her zaman sürekli harekete devam ediyoruz. Büküyoruz, geriyoruz.

-Longstreet dizisinde. İzleyici üzerinde muazzam bir etkisi oldu. Nasıldı?

- Sanırım onun başarısındaki faktör benim Bruce Lee, kendim olmamdır.

- Kendin olman?

 - Kendim, doğru. Şu kısmını yaptım, sadece kendimi ifade ettim, hep söylediğim gibi, o zaman dürüstçe kendimi ifade ettim.

-Dizide Stirling Silliphant’in senaryosunu hatırlıyor musun?

- Öğrencilerimden biridir.

- O da mı?

- Evet.

- Herkes öğrenciniz olmuş. Orada bazı replikler, senin felsefeni betimliyor.

- Hatırlıyor musun bilmiyorum.

- Aklımda. Dedim. Şöyle bir şeydi, tamam mı?

- Düşünmekle zaman harcarsan, kaybedersin. Düşüncelerini boşalt, dedim. Şekilsiz, biçimsiz ol. Su gibi. Şimdi suyu bir kupaya koyarsanız, o zaman su bir kupa olur. Bir şişeye koyarsanız, şişeye dönüşür. Çaydanlığa koyarsanız, çaydanlık haline gelir. Bak su akabilir, ilerleyebilir, akabilir, gürleyebilir. Su ol, arkadaşım.

- Bu gibi. Anlıyorsun?

 – Anlıyorum. Ana fikri anladım.

- Aha.

- Arkasındaki gücü anladım.

- Sinema harekettir.

- Evet. Demek istediğim, diyalogları minumum seviyede tutmalısınız.

-Oldukça çok şanslısın. Amerika’da “Warrior” adında bir TV programı çekeceksin. Batılı bir ortamda dövüş sanatları mı kullanacaksın?

-Film endüstirisinde çıkıp, şöyle diyen insanlar var mı, “Seyircinin Amerikan olmayanlara nasıl tepki vereceğini bilmiyoruz?”

-Böyle sorular hep soruldu. Aslında, hala tartışılan bir konudur. İşte bu yüzden Warrior muhtemelen TV’ye çıkmayacak.

- Anlıyorum.

- Anlıyorsun?

- Çünkü maalesef dünyada hala böyle şeyler var.

-Çoktan kararımı verdim şu konuda. Bence Amerika’da doğulu şeyler canlandırılacaksa, demek istediğim, gerçek doğulular oynatılmalı.

- Hollywood tabii bunu yapmaz.

- Bundan emin olabilirsin, dostum. Mesele hep at kuğruğu saçlı, oradan orayan sıçrayan çekik gözlü olmak ve bunun gibi şeylerdir.

-Süper star kelimesi gerçekten canımı sıkıyor, nedenini açıklayayım. Çünkü süper star kelimesi, dostum, bir göz aldanmasıdır. Halkın seni adlandırdığı bir şeydir.

- Anafikir, akan su asla yosun tutmaz. O nedenle sen akmaya devam etmelisin.

-Kendine dürüstçe ifade etmek, kendine yalan atmamaktır. Kendini dürüstçe ifade etmek işte budur arkadaşım, yapılması çok zordur.

Gücünüzü bulun, hayatta bir şeyler deneyin. Sadece öyle oturup, ağırdan almayın.

-Yaşam bundan ibaret değildir. “Yarın ölmem gerekirse Pişmanlık duymayacağım. “Yapmak istediklerimi yaptım. Hayattan çok fazlasını bekleyemezsin.

-Bruce Lee zor bir ikilemle karşı karşıya. O Amerika’da yıldızlığın eşiğinde, ama zaten Hong Kong’ta aktör olarak burada süperstarlığı elde etti. Peki onun seçimi hangisi: Doğu mu yoksa Batı mı? Bu gelişmekte olan çoğu aktörün hoş karşılayacağı bir tür sorun.

-Kendini Çinli mi yoksa Kuzey Amerikalı mı olarak düşünüyorsun?

 -Kendimi ne olarak düşünmek istediğimi biliyorsun?

- Bir insan olarak. Çünkü, “Konfiçyus’un dediği gibi” görünmesini istemiyorum ama gökyüzün altında, cennetin altında tek aileden başkası yoktur. Şu işe bak ki adamım, insanlar başka başka. Zihnini boşalt. Şekilsiz ol, biçimsiz ol. Su gibi. Şimdi suyu bir fincana koy, su fincan olur. Şişeye koy, şişe olur. Demliğe koy, demlik olur. Mademki su akabalir ya da büyük bir gürültü yapabilir.

Su ol, arkadaşım.

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI

 

I AM BRUCE LEE (2011) Film


“İşte bu benim Bruce Lee’m. Bundan bağlıyım.”

Yönetmen: Pete McCormack

Ülke:  Kanada

Tür: Belgesel | Biyografi

Vizyon Tarihi: 09 Şubat 2012 (ABD)

Süre: 94 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Schaun Tozer

Görüntü Yönetmeni: Ian Kerr

Yapımcılar:  John Barbisan | Paul Gertz | Derik Murray

 

Özet

Bruce Lee, filmlerdeki dövüş sanatlarını bir sanat biçimine yükselten bir öncü olarak kabul edilmiştir ve bu belgesel, niye Bruce Lee’nin yıldızının bugün otuz sene önce öldüğü günden daha fazla parladığını ortaya koyacak. Bugünün en büyük dövüşçüleri, sporcuları, aktörleri, yönetmenleri ve eğlence sektöründeki yapımcıları bu öncü hakkındaki hislerini paylaşacaklar. Hayatları, kariyerleri ve inanç sistemleri efsanevi ‘Dövüş Sanatları Sineması’nın Babası’ tarafından sonsuza dek değişen bu insanlarla röportaj yapacağız. Kişisel yorumlarla birlikte nadiren görülen arşiv görüntüleri ve klasik fotoğraflarda gösterilecek. İlham almaya hazır olun.

Bruce Lee

Doğumdaki adı:    Lee Jun Fan

Rumuzları:     Ho Chung Tao, Ho Tsung Tao, Hsia-Lung Lei, Little Dragon Lee, Shao-Lung Lee, Siu-Lung Lee, Xiaolong Li

Uyruğu:     Çinli

Doğum:    27 Kasım 1940

Vefat:     20 Temmuz 1973 32 yaşındayken

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bruce_Lee

Belgesel Filmden

Birisi “Ben hiç Bruce Lee filmi seyretmedim” derse, onunla işim olmaz.

Bruce Lee, evrenin mücadelesinin simgesidir.

O, 61 kiloluk ölümcül bir silahtır.

Bruce’un dövüş stili her şeyi değiştirdi.

Başlangıçta ne yaptığımdan haberim yoktu. Ve şu an hala yaptığım şey, beni buna yönlendirdi. [Bruce Lee]

Bruce Lee, Bob Dylan, Ali, Jay-Z, Tiger, Kobe, Jordan. Hepsi aynı ruha sahip. Hiç dublör kullanmadı. Her şeyi tek başına yaptı. Bruce’un fimlerinde gördüğünüz adam, Bruce’un içindeki kişidir. Çileden çıkabilirdi.

Bruce Lee benim idolümdür. Kendisi yazdı, yönetti, oynadı. O’nu Asyalı olarak dahi görmüyorum. O benim idolüm.

Bruce Lee’i düşündüğünüz zaman, Asyalı karateci adam olarak görmezsiniz. Bıraktığı mirası aklınıza getirirsiniz. Onun yaptığı hareketleri, kamera mı hızlı gösteriyordu diye merak ediyorsunuz. Bruce Lee Asyalı milletlerin süper kahramanı gibiydi.

Muhammad Ali’ye sahiptiniz. Malcolm X’e sahiptiniz. Bruce Lee kökten yenilikçiler ile aynı şeyi temsil etti.

Teknik olarak zeki koreografi. Gizemi, aşırı erkeksiliği buluyorsunuz. Bu adam şey gibidir, beng! Çinli erkeklerin popülaritesini arttırdı. Birkaç harika hareketi var. “Vay be, bu süper harika adam benim babam”

- Asla başka Bruce Lee olmayacak.

- Bebeğim işte geldim, dostum. Küçük bir Çinli adam nasıl tüm zamanların en harika dövüşçüsü haline gelir?

Vefatı hakkında;

Eşi:

Bana karşı ihtilaf vardı, onu Amerika’ya geri getirdiğim için. Ama O, tüm bu olanlardan önceki Seattle’daki yaşamını sevmişti. Çocuklarımın babalarının yaşadığı yeri bilmeleri önemliydi.

Öğrencisi:

Ağlamaya başladım. Galiba abartısız cenazeden sonra Seattle’dan, Kaliforniya sınırına.. .oradan Sacremonta’ya kadar tüm yol boyunca ağladım. O’nu Hong Kong’dan ayırmak çok zor zamanlardı. En sevdikleri oğullarını alıp götürmek.

Ölümsüzlüğün anahtarı, ilk olarak hatırlanmaya değer bir hayat yaşamaktır.

[Bruce Lee]

Bruce’un çocukluğu başladığı yerden bittiği yere kadar gözden geçirince ilginçtir.

İlk olarak, 2.Dünya Savaşı’nda 1940’ların başlarında, Hong Kong, Japonlar tarafından işgal edilmişti. Bu Bruce üzerinde bir etki bıraktı. Kızı: Bu en başından kendi kendine yeten olmayı öğrenmek için çok önemliydi. Bunu yaparken de biri sürü kişisel sorumluluğu omuzlamalısınız. Çin, Hong Kong ve Japonya arasında çok kötü, kanlı bir tarih vardır. Annesi eskiden bana Bruce’un Hong Kong’a uçaklarıyla gelen Japonlara balkondan nasıl yumruğunu salladığını anlatırdı. Birisi Çin’e karşı bir kelime etse, o asileşirdi.

Bruce babasının Çin operasında ve sonra Kanton filmlerde de rol alıp oynayan bir aktör olmasının etkisiyle çocuk oyuncu oldu.

Tarihçi:

Çoğu insan bunu bilmez. O Hong Kong’taki en büyük çocuk yıldızdı. Çocuk yıldız oyuncu olarak 20 üzerinde filmde rol aldı. O dönemin Macaulay Culkin’i gibiydi. Daha sonra Hong Kong, İngiliz boyunduruğu altına geçti. O nedenle filmlerde İngiltere’yi hedef aldılar. Delirmişsin sen. Orada yaşayan İngilizler ile Çinliler arasında çok fazla rekabet vardı. Aynı zamanda beyaz ırktandı. Çok ayrımcılık gördüğünü düşüyorum. Sadece etrafındakilere değil, bizzat kendisi de yaşardı. İngiliz okul çocuklarıyla münakaşalar falan ederdi. Yani diğerlerinin onun geleceğini belirlediği duygusu hep çok zoruna giderdi. O zaman, 13 yaşındayken, tabii Yip Man’a ders almaya gitti.

Kendimi güvensiz hissetmeye başladığımda, sadece Kungfu çalışırım. Çetem yanımda olmasaydı, ben ne yapabilirdim diye hep merak ederim.

[Bruce Lee]

UFC Başkanı:

İnsanoğlunun DNA’sında kavga vardır, onu anlayıp, sevmeliyiz. Yip Man, Bruce’u Wing Chun dalında eğitti. Yip Man, efsanevi bir kungfu ustasıydı. Bruce’un kanunla, Hong Kong’taki diğer gençlerle çok tartışmaları oldu. Kavgalara karıştı. Sokak dövüşlerini severdi. Sokak dövüşü yapan insanları severdi. Bruce’un dövüş stili, sokakta hayatta kalmaktan doğdu. Hong Kong çatılarında kavgalar ederek büyüdü. Bruce’un eskiden bize gösterdiği birkaç 8 mm filmi vardı. Onların geleneksel kavgalarının olduğu bir film. Bir adam gelirdi, birkaç yumruk atardı. Diğeri geri kaçar, ve kıç üstü düşerdi. Genellikle iki klan vardı. Choy Li Fut klanı ile Yip Man ve öğrencilerinden oluşan Wing Chun klanı. Birbirleriyle kavga ederlerdi. Bütün bu Choy Li Fut ve Wing Chun arasındaki çatı kavgaları gerçekleşmiş bir efsanedir. Ben Hong Kong’taydım. Wing Chun ve Choy Li Fut arasındaki bu düşmanlık duygusu hala var. Yip Man’in Bruce üzerinde büyük etkisi oldu. Onu felsefenin derinliklerine yöneltti. Yip Man, Bruce Lee olmasaydı, efsane olamazdı. Wing Chun, küçük çapta bir dövüş sporu stiliydi. Şimdi Bruce Lee sayesinde dünya çapında yer edindi.

Sonuç olarak dövüş sanatı demek, kendini dürüstçe ifade edebilmektir. Şimdi, bunu yapmak çok zor.

[Bruce Lee]

 Bana göre savaşçıların çoğunun düşünce tarzı gerçekten onurludur. Gerçekten saftır. Her kültür, her dil, her renk ayrımcığını aşar. Bütün mesele tekrar saygı görmek için, bilirsiniz. Bana zarar vermek istiyorsan, bunu hak edeceksin, pislik. Ben 3 biraderin en küçüğüydüm. Bruce Lee ve dövüş sporlarına kafayı taktım. Biraderlerimin kıçlarını tekmeleyip, büyüdüğümü göstermek istiyordum. Birden sağlam bir kavga çıkarsa, heyecanlanmaktan başka bir şey yapamazsınız. Duygularınızı göstermekten başka bir şey yapamazsınız. Bu biraz zaman aldı, çoğu kez benim kıçım tekmelendi. Ama ikisinin de kıçını tekmeledim. Hepsi buydu. Karşılık vermeyi o kadar iyi beceremezdim. Meseleyi anlamazdım. Oradan uzaklaşırdım. Ama sonradan kötü hissedersiniz, utanç duyarsınız. “Bu çocukçaydı.” “Daha iyisini yapabilirdim.” Ama aynı zamanda iyi hissedersiniz. Cinsel ilişkiye giremiyorsanız, kavgaya girersiniz. Pataklayayım şu çirkin pisliği.

Youngstown şehri yaşamak için güzel bir yerdi. Kavgalar aklımı başımdan alır. Ne yaptığım değil, kim olduğum önemlidir. Babam dövüşçü doğulur, olunmaz derdi. Bruce Lee dövüşçü doğandı.

Yumruk atacağım zaman, çok az öne eğilirim. Umarım kamera açısını bozmuyorum. Tüm bedenini kullanmalı ve saniyesinde yumruğu atmalısın. Bütün enerjini oraya boşalt. Vücudunu bir silaha dönüştür.

[Bruce Lee]

 Bruce Lee Wing Chun eğitimi aldığı genç çocukluğunda, belki 13-14 yaşında Bruce Lee’nin beyaz ırktan olduğunu öğrendiler.

- Çeyrek Alman olduğunu öğrendim.

[Bruce Lee]

- Ee?

 Diğer öğrenciler ona Wing Chun öğrenmeye izinli olmadığını söylediler. Çünkü [Bruce Lee] saf kan Çinli değildi.

Farklıysanız, kimse sizi orada istemez. Çünkü sizden dayak yemek istemezler, bu dünyada en büyük yalnızlık duygusudur. Hayattan kesinlikle öğrendiğim tek şey beni kötü yaptığı. Hemen şiddete başvuran birisi yaptığı.

 [Bruce Lee]

Tüm yaşamı Doğu-Batı kültürleri arasındaki çatışmalarla geçti. Japon işgalinde, Çin’e yabancı kuvvetler girince yabancı karşıtı isyan grubu oluştu. Her yerde gördüğü bu ırkçı küçük insanların baskısından nefret etti. Tüm bunların yanlış olduğunu düşündü. İstediği hayatı yaşamak için bununla savaşmak zorundaydı. Yaşayacağı hayatı yok sayıp, bunun için mücadele etmeliydi.

Demek istediğim, benim için bir gösteri sunmak kolay. Kendini beğenmiş olmak, bu beğenmişlikle havalara girmek sonra kendini çok müthiş falan gibi hissetmek kolay. Ya da tüm bu şarlatan şeyleri yapabilirim, anlıyor musunuz?  Kendimi körleştirebilirim. Ya da bayılacağınız hareketler gösterebilirim. Ama kendini dürüstçe ifade etmek, kendine yalan atmamaktır. Kendimi dürüstçe ifade etmek işte budur, arkadaşım.

[Bruce Lee]

Bir bakıma bu öfkenin tam zıttıdır. Güzelliktir, tutkudur, sanattır. Malzemen olmadan bir resmi boyamaktır.

Bruce Lee’nin Çaça şampiyonu olduğunu öğrenmek şaşırtıcıydı ama anlaşılır bir şeydi. Çünkü dövüş stili içinde bunun yansımalarını görüyorsunuz. 1957 yılı Hong Kong Çaça şampiyonuydu. İnsanlar bunu bilmez. Ayak hareketleri kusursuz, inanılmaz bir sambacıydı. Diğerleri gibi hareket etmezdi. Kendi stili vardı. Bir dövüşte ayak hareketleriniz vardır, bir stiliniz vardır. Br duruşunuz, sizi iten bir güç vardır. İşte bu yüzden dans ve dövüş sporları birbirine çok yakındır. Siyahların hep Bruce ve onun dövüş stiliyle kendilerini özdeşleştirmesinin sebebi Bruce’un ayak hareketlerini dansla desteklemesindendir. Bruce’tan bir müzisyen olarak öğrendiğim şey. Bilirsiniz, çoğu sanatçı böyle durur, değil mi?

 Cidden. Ben ise yan dururum. Bruce’tan hep alışık olduğumuz gibi. Savaşmaya hazır vaziyette. Dürüstçe kendini ifade etmek, bana göre dansçı olmaktır. Her şey onun içinde var. Bu bugün hala kullandığım başka büyük, büyük felsefesidir. “Bam, bam! Bam, bam, bam, bam!” gibi dans ederim. Hala kendi içimde derinlere, daha derinlere inmeye çalışırım. Kimsenin aynısını yapamayacağı kıvraklığı bulmak için. Bu Bruce Lee’nin bana öğrettiği bir his. Bunu hep taşıyacağım. Bu Bruce’dan öğrendiğim bir şey.

[Bruce Lee] Bir taraftan çetelerle, diğer taraftan polislerle küçük münakaşalar yaşadı. Bir çocuğu dövdü ama bu çocuğun Hong Kong’taki yüksek rütbeli bir polisin oğlu olduğunu bilmiyordu. 18 yaşındayken bir sürü sokak kavgasına karıştı, babası ona $100 verip Amerika’ya gönderdi. Göçmenlik yasasıyla Amerikan vatandaşı olmak istediyse de, sonra 18’inde geri dönmek zorunda kaldı. Hala bir film yıldızıyken ayrılması çok tuhaftı. Çünkü hala film çevirebilirdi ama onu gitmesini istediler. Çünkü geleceği için en doğru karar buydu.

Amerika 1959

Eşi: “Gemiyle ülkeyi terk eden çoğu Çinli çocuklar gibi onun da ilk işi temizlik ve bulaşık yıkamaktı. Seattle’dayken babam bana dövüş öğretmeye başladı. Hayatta hiç kimseye ırkına mevkisine göre davranmadı. Dövüş Sporlarına içten ilgiliyseniz. o size öğretirdi. Taky Kimura gerçekten onun en iyi arkadaşıydı. Taky onun ilk açtığı okulda ilk yardımcı eğitmeni oldu. Jun Fan Gung Fu Okulu, Seattle, Washington. Bruce eskiden liseme gelirdi. Çin felsefesi öğretirdi. Bizden 5 yaş büyüktü, kalbimin çarpışını hatırlıyorum. “Pır, pır, pır” bilirsiniz. Kesinlikle sevimliydi. Çok sonra değildi. Ondan gung fu dersleri almaya başladım. Onunla ilişkim bir öğrenciden daha öteye gerçek hislere dönüştü. Belki de aramızda zaten bir elektrik vardı. Her ikimiz de Washington Üniversite’sine yazıldık. Kampüse birlikte giderdik. Aynı derslere girerdik. Arasıra gung fu ya da başka bir şey yapmadığımız zamanlar her ikimizin de dersi bittiğinde hemen stüdyosuna geri koşardık. Üniversitenin hemen dibindeki stüdyosuna. Televizyonu açar, her gün “General Hospital” seyrederdik. “Acele etmeliyiz, Saat 3 olmak üzere.” 1960’larda, sadece California’da evlenebilirdiniz. Ülkenin geri kalanında ırklar arası evlilik yoktu. Zor zamanlardı. Evlenmeye karar verdiğimizde, annem çok sevinmedi. İnsanların olumsuzluğundan kızının acı çekmesini istemedi. 1968’de ırklar arası evlilik yasağı kaldırıldı. Ama bu insanların kalplerinden kaldırıldı demek değildi. Bruce söylerken çok netti. “Linda’yla evlenmek istiyorum. Ruh eşi olduğumuzu biliyorum.” Ve böylece evlendik. Annem için gerçekten zordu. Ama Bruce’u çok geçmeden çok sevdi.

[Eşi Linda'nın onun tarafında olduğunu bilmesi çok önemliydi. Eşi onun dayanağıydı. Karı-koca olarak insanların önyargısından muzdarip olmadık. Sanırım bu Bruce'un güçlü karakterinden kaynaklandı. Amcamı kesinlikle harika bir adam olarak tanımlayabilirim.]

[Bruce Lee] Kasıntılıydı. Onun stilini sevdik. Muhammad Ali’nin ringteki stili gibi onun da bir stili vardı. Dövüş sporlarının Elvis’i gibiydi. Bir film yıldızı gibi görünürdü. Hep yerine göre giyinirdi ve çok yakışıklıydı. Çinli erkeklere yön verdiğini duydum. Çinli erkeklerin de seksi, sıcak cazibeli olabileceğini gösterdi. (Dünya Boks Şampiyonu) Saçımı onun gibi yapmaya uğraşıyorum. (Dünya Boks Şampiyonu) O nedenle saçım uzundur. Bruce Lee’den sonra Çinli erkeklerin kendini tanımak için bir modeli vardı. Onlar görünmezdiler. O nedenle dönüşüm şaşırtıcıydı. Türünün tek örneğiydi, çok çekiciydi. Tanıdıdığım birçok gey ve normal kadınlar da bunu kanıtlıyordu. Şu şekilde özetleyeyim. Bence hayatımda şu an eksik olan tek şey Bruce Lee’dir. Bruce Lee gibi bir adam.

1964

 İlk Uluslararası Karate Şampiyonası Long Beach’teydi. Bruce Lee’yi bilgilendirmek için ben eşlik ettim. Çünkü o misafirdi. Yani onun bir tür tur rehberiydim. Hatta o siyah kuşakların önünde benimle gösterisini yapmadan önce onun tekniğini gösterdi. Hotel odasında demişti, “Her şeyi kullanabilirsin, yan yekme döner tekme yapabilirsin, ama ben parmak yumruğu kullanacağım. ” Gösteride beni yere indirdiğinde, kroşe gibi bir vuruş yaptı. Böyle yandan gelen bir vuruştu. O yaparken kolaydı. Bana vururken açıklaması daha kolaydı. Bu benim için akıllara durgunluk vericiydi. Kötü bir rüya gibiydi, kaçamadığınız rüyalar gibiydi. Bruce Lee oraya çıkıp, gung fu performansını gösterdiğinde daha önce hiç görmediğim bir şeyler yapmıştı. Dedi ki

“Özgünlük herhangi bir stilden, teknikten daha önemlidir. ”

[Bruce Lee]

Ben de dedim ki, “Böyle bir adamla antreman yapmam gerek.” O zamanın çok ötesindeydi. Long Beach’te Ed Parker’ın galasına gitmişti, ona Tanrı gibi davrandılar. Tek parmağıyla şınav çekerken, salonda yere iğne atsan duyulurdu. Hızını gösterdi, gücünü gösterdi. 2 buçuk santim mesafeden yumruğunu gösterdi. İnsanlar “Bruce Lee dünyanın en hızlı insanı”diyordu. O kadar gerçekçi bir şekilde yaptı ki. İnsanlar gösteri mi gerçek mi değil mi kimse anlayamadı.

Bruce 1964 yılında gösterisini yaptığı zaman, o an yaşadığımız Oakland’a geri dönmeden önceydi, William Dozier’in ofisinden bir telefon aldım. Jay Sebring, ünlü saç stilisti Long Beach şampiyonasında babamla orada tesadüfen tanıştı. William Dozier’in saçını kesti. Dozier’e dedi ki “Bu adamı görmelisin. Hayret verici birisi.” Bruce eve döndüğünde, ona dedim. “Bu adamı, William Dozier’i, geri aramalısın. ” “O Hollywood’ta bir yapımcı, seninle görüşmek istiyor. ” İlk defa o zaman fark etti. “Vay be, Hollywood’ta bir şeyler yapabilirim. ” Direk kameraya doğru bak. Çok şıktı. Üzerinde takım vardı bilirsiniz, kıravat, beyaz gömlek. Çok zarifti. Ama kendini kobrayla sarılmış gibi hissediyordu.

24 yaşındaydı, oraya girdi. Şöyle bir duruşu vardı. “Beni burada ağırladığın için sen çok şanslısın.” Tek parmak yumruğunu gösterdi. Normal yumruğunu gösterdi. Hep söylediği duruş şeklini gördük. Dirsekten elinin tersi vuruşu gösterdi. O konuşurken her an patlayacak gibi bir doğası olduğunu hissedebilirsiniz. Elbette sonra ayakları kullanırsınız, kasıklara ya da yukarı doğru. Kendine has bir enerjisi vardı.

Şov dünyasında devam etmeye amacında değildi. Onun amacı kendi dövüş sanatını tanıtmaktı. O nedenle Seattle’te okul açtı ve ikinci okulunu Oakland’ta. Planı ülkenin her yerinde bir sürü okullar açmaktı. Açıkçası Wing Chun gibi klasik Çin sporlarıyla başladı. Sonra. 1964’te Oakland’taki herkes onun dövüşünü öğrendi.

1965

Kızı: Oakland’taki Çin Komitesi tarafından O’na meydan okunulduğuna dair meşhur bir hikaye vardır. Çinli olmayan insanlara da sanatını öğretmek için hakkını savunması gerekir. Sen ve tüm cemiyetin bu ülkede işe yaramazsınız. Siz antikasınız. Kendini bizden soyutlamayı düşündüğün için sen bir aptalsın. Çünkü sen sadece seçilebilirsin. Bruce Lee’lin hilekar, sahtekar, haksız olduğunu kanıtlamak için Çinli gelenekçiler onunla dövüşmesi için birini gönderdiler. Çinliler okulu kapatması için ona birini gönderdiler. Kapa ya da meydan oku. Bruce meydan okumayı seçti. Dövüş, Bruce’un okulunda ayarlandı. Bruce kaybederse, Çinli olmayanlara öğretmeyi bırakacaktı. Sizin inançlarınızı sorgulamaya zorlayan herhangi bir şeyi. ..çoğu insan çok iyi karşılamaz. Ben oradaydım, Brandon’a 8 aylık hamileydim. Meydan okumada Bruce ile karşılacak Wong Jack Man liderliğindeki bu büyükler heyeti San Fransisco’dan geldiler. Onlar geldiler ve bu büyük maçı seyrettiler. Maçın nasıl sonuçlanacağı hakkında bir gram kuşkum yoktu. Wong Jack Man, Bruce’tan uzak kalabilmek için sürekli kaçtı durdu. Bruce’un onu yakalayıp yere sermesi 3 dakika sürdü. Ve dedi “Pes ediyor musun? ” Böylece Wong Jack Man ve tüm adamları salonu terk etti. Gözümümün önünde çok net hatırlıyorum. Bruce stüdyosunun arkasında merdivenlerde oturuyordu. Başı ellerinin arasındaydı. Annem dedi “Sorun ne?

” Bu klasik sanatların onun işine yaramadığını anladığı bir dövüştü. Daha kısa zamanda adamı yere sermeliydi. Bruce Lee onu yeteri hızlı deviremedi. O nedenle her şeyi yeniden düşündü. Efsanenin temeline dair tüm masalları. Ustalar hakkında küçük hikayeleri. Dedi ki

“Wing Chun eğitimim, benim klasik sanatım beni bu tür dövüşler için hazırlayamaz.”

[Bruce Lee]

Evolution (Evrim) 1965

Bu dövüş sporlarında, onun kendi tekniğindeki evrimin başlangıcıydı. 1965’te yazmaya başladığı geriye kalan notlarını okursanız.

“Benim stilim batı eskrimi, Batı Boksu ve Wing Chun karışımıdır. ”

[Bruce Lee]

 

Wing Chun’tan öğrendiklerine borçlu olduğunu söyledi. Ama Wing Chun geliştirelemezdi. Bruce Lee bokstan çok şey öğrendi. Boksun daha gerçeğe uygun olduğunu hissetti, yumruklaştığınız için. Boks ayak çalışmasını severdi. Canlı, kıvrak ve değişkendi. Boks maç kayıtlarını izlerken tamamen kendinden geçerdi. Eski Jack Johnson, Gene Tunney, Dempsey maçlarını seyrederdi. Dempsey’den doğru duruşun, bütün kasları, sinirleri çalıştırarak.. .güçlü bir yumruk için gerekli gücü ürettiğini öğrendi. Bu enerji ancak bedenin doğru duruşuyla sağlanabilirdi. Bruce kocaman bir boks filmleri koleksiyonuna sahipti. Muhammad Ali’nin onu eşsiz yapan dünyasının ne olduğunu düşündü. Bir defasında içeri girdim. Tüm ışıklar kapalıydı. 8mm bu filmi izliyordu. Geri sarıp tekrar izliyordu. Ali’nin sol ayak önde bir duruşu var. Bruce’un sağ ayak önde. O nedenle filmi geri sarıp titizlikle bunları çalışıyordu. İzlerken kendi de hareketleri yapıyordu. Aynı anda geri sarıp bir daha gözden geçiriyordu. Enter the Dragon’da başrolü paylaşan John Saxon’un dediğine göre. John ona sorar,

“Neden Ali’nin bütün bu filmlerini aldın? ” Bruce cevap verir, “Çünkü birgün O’nu yeneceğim.”

 Bruce Lee ile dövüşmem gerekse, Bruce Lee çok hızlı, çok esnektir. Ama bir dövüşçünün hızını etkiliyen bir şey vardır, baskı. Bende de o baskı var. (Mickey) Bruce Lee ile dövüşeceksen, içine girip, onu boğazlamalı ve onu yenmelesin. Ama sokakta birisiyle böyle dövüşemezsin. Bruce’un kıç seviyesi uzun tekmelerle dövüşe başladığını biliyorum. Bu Boom Boom’u sinirlendirecektir. Hemen yumruklara başlayacaktır. Ona yakınlaşırsanız, O zaman Bruce, eminim, kafanıza tekme ve diz vurmayı deneyecektir. O anda ben de çenesine aparkat atar, dirseğimle kendimi korurdum. O da bana yumruk atmaya başlayacaktır. O nedenle kafamla zigzag çizmeliyim. Bruce koluyla sararak idam ederek dövüşü bitirir. Harika bir zaman geçirmiş olurduk. İnsanlar şöyle diyecektir.

Düşündüğünden daha beter pataklayacaktır.”

“Bruce Lee’nin karşısına çıkmayı düşündüğü için tamamen aklını yitirmiş olmalısın.”

Ray iyi cüsseye sahip. Eninde sonunda kroşesini yersiniz. Ama bu Bruce’un dövüşü durdurmasına sebeb değil. Niye?  Çünkü hiç pes etmedi.

Sana ben iyiyim dersem, muhtemelen kendimi övdüğümü söyleyeceksin.

[Bruce Lee]

Bruce Lee gerçek miydi?  diye hep sorulur.

Ama sana ben iyi değilim dersem, yalan söylediğimi bilirsin.

[Bruce Lee]

Bruce göz kamaştırıcıydı. Bir adamı Enter Dragon’da perişan edişini gördüm. Ona sıkıntı vermeye başlayan Çin gizli örgütünün bir çete üyesiydi. Bence muhtemelen kendi ağırlığındaki en iyi dövüşçülerden biriydi. O hızı ve ayak hareketiyle bir sürü sokak kavgasına karıştı. O, 61 kilonun cehennemi olurdu. O, 61 kiloluk ölümcül bir silahtı.

Şu şekilde özetleyeyim, ben karşımda duran rakipten korkmam. Benim rahatımı bozmazlar.

[Bruce Lee]

İyi bir savaşçıda olması gereken tüm yeteneklere sahipti:  Çeviklik, denge, koordinasyon, ustalık.

Dövüşmek zorunda olduğuma karar verdiğimde bebek önce sen beni öldürsen iyi olur.

[Bruce Lee]

İnsanlar soruyor, Bruce gördüğümüz en çetin adam mıydı? O, 60-62 kiloydu. Onu yakalayıp, pencerenin dışına fıydıklayabilirdiniz. Ama bu onu yere sermezdi. O bir göstericiydi, ve en iyisiydi. O bugün bir MMM dövüşçüsü olmak isteseydi, kolaylıkla herbirimizin korktuğu o dövüşçülerden olurdu. Tekniği harikaydı, kusursuz bir teknik. 61 kiloda ne kadar iyi olduğun benim için önemli değil, Brock Lesnar ile dövüş, kaybedeceksin. Eşit eğitimli iki adamdan hep kısa boylu olan dayak yer. Ama gerçek şu ki, mesele kütle değildir. Çünkü o seni cüssene, boyuna bakmadan yere serecektir. Fakat sonra bir bakarsanız, çeneniz değişmiş, anlıyorsunuz?  Bruce Lee harika bir dövüşçüymüş, değilmiş bu önemli değil. Bu onun yazılan tarihini, kültürünü değiştirmez. Çünkü onun filmleri dünyayı değiştirdi.

1965-1967

Çocukken Bruce için Green Hornet filmini seyrederdik. Green Hornet’la daha az alakalıydık. Uçan bir arabası vardı, ona arabasından dolayı saygı duysam da Kato inanılmaz olandı. Mahalledeki herkes Bruce Lee olmaya çalışıyordu. Green Hornet değil. O filmdeki çoğu dublör, o vuruşlara karşı nasıl rol yapacağını bilmiyordu. John Wayne’e karşı oynarsınız. Bir yumruk atar, kendinizi yere atarsınız. Onunlayken anında kendinizi yere atamazsınız, vuruşları ışık hızında. Bruce’un tekme attığı bir sahnesi var. Göğsüyle kalçasının düzken bir tekmesi. Biz sadece tekmeye bakakalırdık, “Benimle dalga mı geçiyorsun?”

Kızı: Babamın Hollywood’taki kısa macerasında dediği aklıma geliyor. Orada rolünü oynayan deneyimli aktörler vardı. Kendini odada bir robot olarak hissetmişti. Bu benim de hayatımda deneyimlediğim bir şey, rolümü oynuyorken belli kişileri etkilemek için uğraşıp duruyorsun. “Green Hornet filminde, kendim olamıyordum. “Güvenli bir şekilde fazladan kendi tekniklerimi ekleyerek göstermeye uğraşıyordum” “Ama hiç sorulmadı, Bruce ne yapmak istiyor diye” O an hemen, “Artık ben yokum” demesi harikaydı. Onun için bir tür uyanış anıydı. Sözü açılmışken, söylemem gerekir ki, orada gerçekten berbat bir iş yaptım. Gerçekten mi?

 Kendini beğenmedin mi?

 Anlayamadım. Dizi bittiğinde, kendi kendime sordum. “Ben ne halt yiyeceğim şimdi?”

O her zaman tam bir dövüşçü, tam bir filozof, daha iyi bir insan olmaya çalıştı. Çok kültürlü birisiydi. Çok okurdu. Çok çalışırdı. Çok düşünürdü.

Şu adamın nasıl inanılmaz tekme attığına bak.”

[Bruce Lee]

Felsefesi

Yerden tavana kadar kocaman bir kütüphanesi vardı. Aldığım her kitapta uyarılar vardı. Yararlı, pratik, iyi değil diye sayfalara notlar almıştı. Bruce’un “Tao of Jeet Kune Do” kitabında yazıların çoğu Batı kaynaklıydı. Doğrudan eskrim ve boks kitaplarından alıntıydı. Bruce’un kitabındaki paragrafların çoğuna bakıp harfi hafine nereden alındığını bulabilirdiniz. Eskrimci yerine dövüşcü konulup, geri cümle aynen yazılmıştı. İnsanlar diyecektir, “Hey, bu Bruce’un görüşü değilmiş. ” “Burası şu yazarınmış, şurası bu yazarınmış.” Ama önemli olan bu değil. O insanlar kitabın amacını kaçırıyor. Bruce’un yazıları okumak için eğlenceliydi ama onlar nottu. Bir kelimeyi değiştirdiği yerde tırnak işareti görüyordunuz. “Tao” yerine “Jeet Kune Do” kullanıldı.

(Talebeleri) Bruce Lee’den dolayı, Alan Watts okurdum. JD Krishnamurti, elbette Lao Tsu Tao Te Ching okurdum. Bruce Lee bütün kitapları analiz etti. Bütün kitaplardaki düşünceleri doğru, düzgün sıralayıp sonuca vardı. Her gün yaşamınızda. yaralanacağınız şeylerin gerçek felsefesi böyle oluştu. Bruce Lee’nin yaptığı buydu. İşte bu şekilde deha oldu.

 Yani Bruce Lee, bir filozof olarak yeni hiçbir şey getirmedi. Ama dövüş sanatlarınına kökten değişimi getirdi. Kültürler arası ayrımcılığın gereksizliğini gösterdi. Zamanın ruhundan bahsetti. O nedenle herkes Budizm, Yoga gibi Doğu sanatlarıyla ilgilendi. Bruce Lee size hızlı yaşamda zindeliğinizi korumayı gösterdi.

Turnuvalar

Turnuvalarda dövüşen büyük büyük isimler, Bruce’a yeteneklerini geliştirmek için geldiler. Joe Lewis, Bob Wall, Chuck Norris. Chuck Norris herhalde şimdiye kadar gördüğüm en iyi tekmecidir.

- Chuck Norris inanılmazdır.

- Bruce acemilere öğretmek istemedi. Okullarında iyi öğrenciler vardı. En iyilerini aldı. Onları daha iyi yapmaya uğraştı. “Bir kez daha söylüyorum. Hareketi sürekli geliştireceğimizi anlamıyorsun.” “Anladın mı?

” Bu şekilde öğretirdi. Çok şey biliyordu. Bana gung fu öğretti. Joe Lewis, Bruce Lee’den aşırı etkilendi. Joe Lewis, Bruce’la tanıştığında bir dünya şampiyonuydu. Bruce’un, gidip Joe’nun eğitmeni olması çok öte bir şeydi. Onun Bruce Lee ile tanışasıya kadar iyi bir yumruğu olduğunu sanmıyorum. Ama yan tekmesi olağanüstüydü. Joe günde 1000 yan tekme atardı. Dinleyin, Joe Lewis, günümüz dünyasında zaten her şeyi öğrenebilirdi. Ama o zamanki dünyada bu kadar iyi olamazdı. Bruce puanlı karateyi, puanlı dövüş müsabakalarını hiç faydalı görmedi. Ben kesinlikle aynı fikirde değilim. Bruce karateyi izledi ve gerçekliğine inanmadı. O hep ful-kontak dövüşü savundu. Bruce Lee sonuna kadar izledi, ve dedi,

“Bu dövüş sporu değil.” “Saçmalık bu. Bu kurallardan kurtulmalıyız.”

[Bruce Lee]

 

Onun mücadele görmek istemesine saygı duyuyorum. Çünkü karete gerçek bir mücadele değildi. O, kendinizi tanımak için ya da kendiniz için dövüşmüyorsunuz, hakemler, juri, kurallar için dövüşüyorsunuz, derdi.

Dövüşün gerçekçiliği nedir?

 Sizi yere sermek isteyen birisinin olması.

[Bruce Lee]

 

O derdi:

Yüzmeyi öğrenmek istiyorsan, kuru yerde yüzemezsin, suya girmelisin. Dövüşmeyi öğrenmek için de dövüşe girmelisin.

[Bruce Lee]

 

Turnuvalar kazanan o günün dövüş ustaları tarafından çok büyük saygı görürdü. Gerçek kavga ve dövüş sanatları hakkında farklı bir felsefesi vardı. Okuluna “Jun Fan Gung Fu” adını verdi. Arabaya biniyorduk. Eskrimde neyi beğendiğinden bahsetti. Vuruşu durdurma. Bruce asla defans yaparken kapanmazdı. Defansı da vuruş şeklindeydi. Bruce Batı Eskriminde gördüğünüz stratejiye göre ayak değiştirmeyi aldı. Rakibi vuruş yaparken, defans yapacağına aynı anda vuruş yapardı. Rakibin düşüncesinin, vuruşunun yolunu kesip durdurmalıyız, derdi. Daha çok eskrim gibiydi. Yakala ve vur. İşte bu yüzden şöyle söyledi:

“Ben buna yolunu kesip durdurma, ya da durduran yumruk, diyeceğim.”

 [Bruce Lee]

Hadi, dokun bana. İstediğin şekilde. Bana yakınlaşmak için, bana doğru gelmen gerekiyor. Senin atağın, senin geleceğin yolu kesmem için bana bir fırsat sağlar.

“Buna ne ad vereceksin?” diye sordular O, “Jeet Kune Do”dedi. Jeet Kune Do, Kantonca adıdır. O zaman Dan’ın söylediği: “Buna kısaca JKD diyelim.” Bruce da dedi,

“Bunu sevdim.”

- Durduran yumruğun yolu.

- Durduran yumruk?

 Bu Çince gelebilir ama aslında Amerikan Dövüş Sporudur.

Jeet Kune Do, dövüşü en kısa zamanda en etkili bir şekilde nasıl sonlandırabileceğinizdir.

“Jeet Kune Do, herhangi bir organize sporun bir üyesi değildir.“Ya bunu bilin ya da hiç anlamayın, hepsi bu.

[Bruce Lee]

 Bruce Lee’nin felsefesinde:

Münkün olduğu kadar basit, doğrudan rakibe en etkili biçimde.

- Diğer anlamları Hollywood uydurması.

- Öğretilebilirdi.

- Anladın mı?

 – Ama belli bir kalıba sokulamaz. Bu değiştirilemez demek değildir. Ama onun için çok kişiseldi. Bütün düzenbazlar, bütün sahtekarlar kurdukları okula Jeet Kune Do tabelası da astılar. Jeet Kune Do’nun ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Bir dövüş stili olduğunu sandılar. O günlerde bu okulları gördü mü bilmiyorum fakat bu Bruce’u üzerdi.

“Stiller yüzünden insanlar ayrılıyor. “O nedenle birlikte hareket etmiyorlar. Çünkü stilleri yasalaştırmışlar.

  [Bruce Lee]

Bruce Lee tüm otoriteye orta parmağını kaldırmıştı. Bütün dogmalara, bütün geleneklere karşı. Hepinizi alt edeceğim, diyordu. 6O’larda bu adam bir stile bağlı kalamazsınız diye öğütler veriyordu. Hiç kimsenin stili en iyisidir. Her şeyden bir parçanız olsun. 1968’de demişti, “JKD 1969’da farklı olacak. ” Ben dedim, “Ama şu an yaptığımız gerçekten çok iyi.” O dedi, “JKD 1969’da farklı olacak, JKD 1970’de farklı olacak.” Dövüş sanatları son on yılda daha fazla evrim geçirdi. Son 10 bin yılda olduğundan. Çünkü Bruce’un felsefe ve öğretilerinde bahsettiği her şey inandığı her şey sonunda kanıtlanmıştı. Artık bu yeni dövüş sanatı geliştirilip, evrimleştirilebilecekti.

Karma Dövüş Sporlarının Babası

Dövüş sporlarının tuhaf tarafı insanların tartışıp, kavga etmesi. Tartışacak bir şey yok. Bruce Lee kesinlikle karma dövüş sporlarının babasıdır. Bağlantısı olduğunu sanmıyorum. Jeet Kune Do ve MMA aynı şeyler değildir. Dana White, Bruce Lee karma dövüş sporunun babası diyorsa, .ben eklerim, Bruce yakın zaman için babasıdır. Gene LeBell karma dövüş sporunun babasıdır. 1963’te Gene profesyonel boksçu Milo Savage’i yenişini görecektiniz. Bruce 1963’te karma dövüş sporları içinde değildi. Ben onu boğuyorken, o elimi yakaladı ve ısırmaya başladı. Ona dedim. “Milo, elimi ısırıyorsun, senin gözünü çıkaracağım.” Ağzını açtı, elimi çektim ve onu boğazladım. 22 dakika gibi onu yendim. Gene LeBell, Bruce Lee’ye yakalama hareketlerini öğretti. Onu havaya fırlatırdım, o yine ayağının üzerine düşerdi. Sonra dönerdi ve bana hilal şeklinde bir tekme atardı. Ya da bir judo vuruşu yapardı. Muhteşem bir sporcuydu. Karma dövüşün babası diyorsanız, o Bruce olmalıdır. O herkesden öncedir. O her şeyi bir arada kullanmaya karar veren ilk kişidir. Kısa şort bile giymişti. UFC ve MMA’nın doğuşu 25 yıl sonraydı. 1947’de, ilk Kajukenbo vardı. Farklı dövüş sporlarını bir arada toplayan: KArate, JUdo, KENpo, BOks. Bruce Lee gibi onlar da bütün uygulanabilir şeyleri biraraya topladılar. Bunu ilk Kajukenbo yaptı. Dana White ile aynı fikirdeyim. O karma dövüş sporunun öncülerinden biridir. Gerçek şu ki, herkes bu evrimimin bir parçası oldu. Benny “the Jet” Urquidez’den Joe Lewis gibi tüm adamlara kadar. Joe Lewis aynı zamanda bir boksördür. Bu liste uzayıp gider. UFC doğduğunda, insanlar Bruce Lee’yi konuşmadılar.

- Royce Gracie’yi konuştular.

- Royce Gracie! Gracie ailesi, sadece UFC’nin değil, evrim geçiren dövüş sanatları tarihinin de bir parçasıydı. Kısa bir süreliğine Gracie ailesi UFC’nin patronu oldu. Gracie ailesinin yaptığı, yerde pes ettirme oyununu alıp diğer bütün dövüş sporlarını yenecek hale getirmekti. Bruce, Brezilya Jijutsu’sunu severdi. Sanırım, o Gracie’leri görseydi, onlarla da çalışırdı. O gerçekten güreşi kabul ederdi, gerçekten judoyu benimserdi. Gracie ailesi ve Bruce Lee arasındaki fark. Bruce Lee asla köşeye sıkışmaz, asla pes ediyorum demezdi. Bence herkes Jiujitsu öğrenmeye başlasaydı o zaman orada onları daha fazla insan alkışlardı. Aman Tanrım! Sonradan bence Bruce Lee’den söz etmeye başladılar. Oh, adamım. Bu Karate Kid.

Kafes karma dövüş sporları bir yarışmadır, bir spordur. Ona tam olarak karma dövüşün babasıdır, diyebilirmiydim bilmiyorum. Çünkü altını çiziyorum, o bir spordur, hala kuralları vardır. Bruce Lee müsabaka dövüşçüsü değil, tam anlamıyla sokak dövüşçüsüdür. Brezilya’da Vale Tudo dövüşlerinde hemen hemen hiç kural yoktu. Kafa atma, kasıklara tekme gibi bütün şeyleri yapabilirdiniz. Bruce’un sokak dövüşünde favori silahı parmak yumruktu. Bu el dikkat dağıtacak, o nedenle rakip yaklaştığında. Bunu yaparsanız, görme gücüne hayati zarar verecektir. Karma dövüş sporu, dövüşün en saf şeklidir. Çünkü onu her gün yaşamınızda görürsünüz. Oh! Bir tekmeyle. Ben onu hep gerçek işlenmemiş bir spor gibi hissettim. Ve bir gün boksu geçeceğini biliyorum. O gün geldi gibi görünüyor. Dövüş! Bu rekabet ve dürüstlüğün bulabildiğim en uç saf şekliydi. Ve olmaya can atığım türden bir şey. Carano, ağır yumruklu bir dövüşçü. Korku vardır. Bazen oraya çıkmak istemezsiniz. Size o an korktuklarınızla yüzleşmeyi öğretir. Korku yakıp yok edilmesi gereken bir şeydir. En büyük korkum canımın yanması değildir. Carano yumruklamaya başladı! En büyük korkum, kendimi gerçekleştirememek ve kendimi dürüstçe ifade edememektir. Gerçek dövüşte kendinizi ifade etmeye uğraşmazsınız, hayatta kalmaya çalışırsınız. O anda kendi kendinize, kendimi dürüstçe nasıl ifade edebilerim  diye nasıl sorabilirsiniz ki? Birisini yumruklarken ona yardım ediyor gibi hissediyorum.

- Shogun’dan ciddi yara.

- Jon Jones! Onları daha iyi insan yapmak için zayıflıklarını dövüyorum. Fikrimce bu kendini ifade etmenin en üst noktasıdır. İşte bu kendimi dürüstçe tanımlamadır. Gövdeye çalışıyor. Ve son! Jon Jones, görün, bu gibi adamlar için kendine böyle güveni olması çok önemlidir. Ben buna rakibime, düşmanıma zarar veriyorum gibi bakmıyorum. Bizler birlikte resmi boyamaya çalışan kardeşler gibiyiz. Elbette bu onların gelişimine yardım ediyor, ta ki geçmişte hep gördüğümüz gibi, sonunda ne olduğunu anladığımız yere kadar “Oh, bu eğlence değilmiş.” “Bu gerçekmiş. Orada bir yerimizi sakatlayabilirdik.” Peki birkaç yıl sonra ne olacak?

 Dövüşün kalan etkilerini biliyorsunuz?

 Nörolojiye gitmem gerektiğinde ellerim çalışmıyordu. Sabah arabayı nereye park ettiğimi hatırlayamıyordum. Bunun yönetmelikleri, hakemleri olmalı. Orada uzman tıp ekibi bulunmalı. İnsanların yaralandığını görmek istemezsiniz. Bence babam, dövüş sanatlarına saf ilgisi bakımından dövüşe bakışa açısı bakımından Ufc izlemeyi severdi. Bruce Lee’nin büyük bir hayranı olacağına inanıyorum. Bizim kadar heyacanlanıp, oturduğu koltuktan havaya fırlardı. Galiba karma dövüş sanatının babası olarak adlandırılmasından gurur duyardı. Tamam, dışarıda insanlar var. Bunu anladılar. Diyorlar ki, Bruce Lee karma dövüş sporlarının babasıydı. Bu beni rahatsız ediyor.

[Judo Gene Lebell] O karma dövüş sporlarının babasıysa ben, karma dövüş sporlarının büyükbabasıyım. Bana inanmıyorsanız, sizi boğazlarım. Güzel bir boyun giyotini alırsınız.

Bütün bu dövüş sanatları hikayesini öğrendiğinizde Bruce Lee’den bahsederseniz, çoğu kişi savunmaya geçecektir. İnsanlar kızıp, öfkelenecek, sizi bombalayacaktır. Fakat Bruce yüzde yüz karma dövüş sporunun babasıdır.

“Dövüş sanatçısısı olmak, aynı zamanda yaşam sanatçısı olmaktır.

[Bruce Lee]

 

Kızı:

Düşünce ve inançları konusunda o kadar somut ve o kadar samimiydi ki dışarıya çıktı ve onun arkadaşı George’a ufak bir mezar taşı yaptı. Çok edebiydi ve yazıyordu,

“Bir zamanlar klasik karışıklık içinde sıkıştırılmış ve saptırılmış, bir akışkan adam anısına. “

Klasik karışıklık demek, bütün bu geleneklerin bir klasik karışıklık olmasıydı. “Sağ yumruk geliyor. 30 derece yana kayacağım. ” “Sonra eğileceğim. ” Bu çok karmaşık. Gerçek yaşamda bunu uygulayamazsın. İşte bu yaptığı mezar taşı. Aslında bu taş geriye baktığında akışkan olmayı kendine hatırlatması içindir.

Eşi:

Motivasyon kitaplarından oluşan çok büyük bir kütüphanesi vardı. Her gün orada motive edici düşüncelerini yazardı. Bunun için tuttuğu küçük bir günlüğü vardı.

İnsanlar ona hep derdi, kendine bir hedef bulup, bunun üzerine çalışmalı oraya başaracağın hedeflerini yazmalısın.

[Bruce Lee]

Bunun sonucunda yazdığı meşhur satırlar:

Kesin Baş Hedefim. “Ben, Bruce Lee, Amerika’da en çok ödenen Doğulu süper star olacağım. “Bunun karşılığında en heyecanlı performansımı sunacağım, bir aktörün yapabileceği en yüksek kapasiteye ulaşacağım. “1970 başlarında dünyaca ün kazanacağım,  1980 sonlarında elimde 10 milyon dolarım olacak.  “Mutluluk ve huzur içinde başaracağım, keyif alacağım bu hayatı yaşayacağım

1969 onun için çok zor zamandı.

Yaşamına birçok sorun girecekti. Hatırladığım kadarıyla, parası bitmek üzereydi. Bruce çok gelenekçiydi. Çalışmaya başladığım için çok utandı. Bu onun düşündüğü bir yol değildi. O bu zor durum için belki Hong Kong’a geri dönerim diye düşünmüştü. Ve sonra 69 yazında bu korkunç cinayetler başladı. Anlaşılamaz bir katilimiz var. Manson cinayetleri zamanı, dehşet verici, ürperticiydi. Bir müfettiş tarafından olay yeri tarif ediliyordu. Tuhaf dini ayinleri andıran bir şeymiş gibi. Bruce, Jay Sebring ve Sharon Tate ile çok yakın arkadaştılar. Oyuncu Sharon Tate’in de içinde olduğu 5 kişi ölü bulundu. Görüntü yönetmeni Roman Polanski’nin eşi Bayan Tate kendi evinde bulundu. Babam cinayetlerden önceki yaz Sharon Tate ile çalıştı. Wrecking Crew filmi için. Bayan Tate öldüğünde 8 aylık hamileydi. Diğer kurbanlardan biri Hollywood’un ünlü kuaförü Jay Sebring. Jay Sebring babamı William Dozier’le tanıştırmıştı. Batman ve Green Hornet filmlerinin yönetmeni olan. Cinayetler ardarda diğer geceler de devam etti. Kabus gibiydi. Bruce için de çok korkutucuydu. Çünkü Bruce’un tüm amacı bizi korumak, bize bir şey olmamasıydı. Bir memur cinayetleri özetliyordu:

“Tüm görev hayatım boyunca hiç böyle bir şey görmedim.”

1970

60’ları bitirip, 70’lere girmek zor zamanlardı.

Her gün, dövüş sporu çalışırım.

[Bruce Lee]

Maddi açıdan güçlüklerle boğuşuyorduk. Parasına gücümüzün yetmediği ilk evimizi almıştık. Sırtının tam ortasını incitti. Çok tehlikeli olan bir sabah gerilme egzersizi yapıyordu. Fizik uzmanları o hareketi sever. Görüyorsun?

- Dikkatli bak. Herhangi bir sebebten ısınmamıştı. sebebi buydu. Dayanılmaz bir ağrı içindeydi. Dedim, “Bruce nerede? ” Belini incittiğini söylemek istemediler. Ben onu senaryo üzerinde çalışıyordur, sanıyordum. Ona bir daha asla düzgün yüremeyeceğini söylediler. Ve Kungfu yapmayı unutmasını söylediler. Kartvizitinin arkasına şunu yazdı.

“Yürümeye devam et”.

[Bruce Lee]

Banyosunun aynasına, duvarlara, kapıya her yere bunu asardı. Böylece gittiği her odasında bunu görürdü. “Yürümeye devam et”. Sonra aşağı eğildi ve gerilme hareketleri yapmaya başladı. Bruce dikkatli rehabilatasyon süreciyle kendisini iyileştirdi. Ben benzer bir deneyim yaşamıştım. Her hafta Jiujitsu dersim için Torrance’e doğru araba sürüyordum. Onun sözü “Yürümeye devam et”. Benimki “Ön kapıya yürü” idi. Derse gitmemek için için her türlü bahaneye sahiptim. Karnım ağrıyor, kolum ağrıyor, dizim acıyor, gibi. “Ön kapıya yürü. Ön kapıya yürü “ demeye alıştırdım kendimi. 16 yıl ön kapıya yürümenin neticesinde siyah kuşak oldum. Bu hayatımın en büyük başarısıydı bana göre, çocuklarımdan sonra. Sırt problemi, incindiği ilk günden film çekimi boyunca yaşadığı daimi bir problemdi. Dikkatli olmak zorundaydı. Herbir gün işini bitirince tedavi olmalıydı.

Fazlasıyla çok çalışırdı. Çoğumuz sanırım neden çok çalışması gerektiğini anlamıyoruz.

Babam Hindistan’a gitti.

Yanında James Coburn ve yazar Stirling Silliphant vardı. The Silent Flute filminini çekmek için yer keşfine çıktılar. Senaryosunu babam yazmıştı. Bir araya gelmekten çok umutluydu. Çünkü sonunda işleyecek bir projeyle uğraşıyordu. Silent Flute, Bruce’un Hollywood’ta büyük patlamasına sebeb olabilirdi. Bu proje büyük bir adım olacaktı. Mortage gibi şeyleri ödemek için bankaya para yatıracaktı. Fakat istedikleri çekim yerini bulamadılar. Stirling ve Jim, Warner Bros’a geri döndü ve dedi, “Çekim yerinde aradığımızı bulamadık. ” Her şey bir anda suya düştü. Bruce için ümidin boşa çıktığı andı. Çünkü abartısız her şeyi buna bel bağlamıştık.

“Etrafıma bakınca, Hep aynı şeyi öğrenirim. “Ve öğrendiğim, her zaman kendin olabilmektir. “Yapabileceğine inanmak için kendini ifade edebilmektir. “Dışarıya çıkıp, başarılı kişiliği arama ve onu kopyalama.

[Bruce Lee]

Hong Kong – 1971

Bruce, Amerika’dan göç izniyle Hong Kong’taki annesine yardım etmek için kısa bir seyahata çıktı. Brandon’ı yanında götürdü. Brandon beş yaşındaydı. İşi yoktu, parası yoktu. Her şeyi arkasında bıraktı. Onun okullarını kapattı. “Hong Kong’a gideceğim. ” Green Hornet dizisi o zamam Hong Kong’ta TV’de oynuyordu. Tek farkı dizinin ismi Kato Show idi. Van Williams’ı önemsemiyorlardı. Orada en önemlisi Bruce’tu. Bir yıldızın geri dönüşü olarak onu karşıladılar. Düşündüğü ilk şey şuydu, “Vay be, insanlar beni burada tanıyorlar.” “Onlar beni hatırlıyorlar. “

 Televizyon şovlarında birkaç röportaj yaptı. Oh, evet, o adam. O şu an Hollywood’ta büyük bir yıldız. O yüzden bu Hong Kong’ta bir geleceği olabileceğinin ilk ipucusuydu. Ancak Bruce rol oynamaya tam hazır değildi. Bruce Lee’nin küçük bir rolü ya da yardımcı bir rolü vardı.

Longstreet ile çok gurur duyuyordu, Dizide, sanatı ve düşüncelerini ifade edebilmesi onun için çok önemliydi. Ondan anladığım benim en çok, güvendir. Her bir durumda yeteneklerinin varlığına güvenmek. Çoğu zaman oyun gelir, tıkanır. Oyun tıkandığında ileriye dönük planlar yapmaya başlarsınız işte o zaman zayıf olduğunuzu düşünürüm. Onun söylediği şudur,

Çevrenizdekilere, etrafınızdakilere uyum sağlamak zorundasınız.

[Bruce Lee]

 

 James Coburn dedi, “Bak adamım, yapabileceğin en iyi şey Hong Kong’a dönmek, en iyisini yapıp, geri gelince dünyayı sallamaktır. “ James Coburn, Bruce’a TV’de oymamayı bırakmasını söyledi. Bu onun dahiliğini yiyip bitirecekti. Onda dünyaya sunmak için çok daha fazlası vardı, başrol için beklemeliydi. Jimi Hendrix rock yıldızı olmak için, zincirlerini kırıp İmgiltere’ye gitmesi gerekti. Clint Eastwood, Rawhide filmi ile kariyer sahibi oldu. İtalyan bir kovboy filmi ile onun gerçek kariyerini yaptı. Bruce’un insanlara kendini bir film yıldızı olarak kabul ettirebilmesi için eninde sonunda Hong Kong’a dönmek zorundaydı. İşte uçuş bileti. Birkaç yıllığına Hong Kong’a dön. Problem istemezsin, değil mi?

 Bu onda en çok hayran kaldığım şeylerden biridir. O dedi,

“Tamam, tanınmışlık işime yaramayacak. ” “Başka bir şekilde çaresine bakacağım.”

[Bruce Lee]

 

O zaman artık arka kapıyı gitti.

Sadece bekleyin. Ben dünyada en büyük Çinli yıldız olacağım.

[Bruce Lee]

1971

Bruce ilk iki filmini bağımsız yönetmen Raymond Chow ile çevirdi. Her biri 15 bin dolar bütçeliydi. O film. Tayland’ın küçük bir kasabasında çekildi. Bruce Lee işci sınıfının kahramanını oynuyordu. O oralıydı. O halktan biriydi. Ama aynı zamanda, hiç o toplumun düşüncesinden değildi. İşte bu yüzden o film, harika koreografisi kadar çok başarılı oldu. Bruce Lee aksiyon sahnelerine bakış açısını tamamen değiştirdi. Şiddet yapmak güzel gibi göründü. Muhtemelen kulağa paradoks gibi gelecektir. John Woo gibi bir yönetmen, dövüş filmi gibi silahlı film çekiyor. Bu baledir. Usta film yapımcıları açısından kocaman bir değişimdir. Batı filmleri beni çok uyuz eder. Filmi çok fazla keserler. Sahnelerin çoğuna zum yaparlar. O yüzden olanları göremezsiniz. Bu adamlar geçmişe dönüp, Bruce Lee filmlerini izlemek zorunda. Bütün yanlarıyla onların tüm harika hareketlerini görebilirsiniz. Yarım saniye bile sürmeyen bir vuruşu tam gösterebilirsiniz. Haywire filmini yapasıya kadar bunu daha önce hiç fark etmemiştim. Şimdi hep film izliyorken, şöyleyim, “Kesmeyin artık. ” “Oh, işte bu dublör. ” Onları izlemek harikaydı. İpler yok, hile yok, hızlı kesim yok. Rolünü yapabilen bir aktör buluyosunuz, sonra da filmi kırpıyorsunuz. Bruce Lee yeni bir temel oluşturdu. Filmin dövüş koreografisinin her parçasını Bruce Lee oluşturmuştur. Deneyimli çalışanlar olsa da olmasa da.

Biz Hong Kong’a gittik. Big Boss’un galasının olduğu zamandı. Salon tıka basa doluydu. Bruce ve ben arkada oturduk. Bruce Lee’nin ilk filmi Hollywood’ta gösterildiğinde, ben çok gururlandım, çok duygulandım. Çünkü arkadaşlarımı, öğretmenlerimi sahnede görüyordum. Film bittiğinde etraf çok sessizdi. İğne atsan duyulurdu. Bruce şöyleydi, hani “Oh, hayır. Nefret ediyorlar “ Ve durup dururken kocaman bir alkış koptu. İnsanlar tezahürat yapıyor, gülüyor, alkışlıyorlardı. Bu harikaydı. Ne zaman çıkıp bir dövüş filmi yapsa, insanlar alkışladı. İşte o zaman anladık, o artık bir film yıdızıydı. Ve sonra seyirciler orada olduğunu fark ettiler. Onu omuzlarının üstünde taşıdılar. Oh, heyecan verici bir andı. Onun için de heyecan verici bir andı.

“Nihayet yaptığım işte takdir edildim. “

[Bruce Lee]

Bu harikaydı, yaşamında doruk noktasıydı.

Bruce Lee’nin, “The Warrior” adında bir TV şovu vardı. Sonra hepimizin bildiği ve sevdiği “Kungfu” dizisi haline gelen. David Carradine iyi iş çıkarırdı. ama Kung Fu dizisi hep Bruce Lee’nin rolü olmalıydı. Film endüstirisinde her zaman en iyi olan iş bulamaz. Bir çok politik nedeni vardır.

Bruce Lee daha büyük bir yıldızdı, Asya ve Amerika’nın her ikisinde. O birinci sınıf bir dövüş sanatçısıydı. Daha önce Green Hornet’ta oynamıştı. Ama sonra fazla Asyalı olduğu için rol bulamadı. O Hollywood’ta hep böyle küçümsemeler yaşadı. Bütün eski filmlerde Çinli rolünü oynayan doğulu olmayan beyaz insanlar vardı.

Bir filmde birden birkaç klişe sahnenin başlaması kadar kötü bir şey yoktur. “Ama neden?

[Bruce Lee] Varolma Savaşı

Hemen geçin burayı. Çabuk atlayın” “Böyle ahmakça dünyam olacağına bırak olmasın daha iyi. ” Birçok tanınmış öğrencisi vardı. Onlara felsefe ve dövüş sporları öğretiyordu. Yani onlara bildiklerini sattı. Ama zaman Hollywood ve Bruce’un buluşmasına geldiğinde, onu anlamadılar. Bruce’un kim olduğunu anlamak için vakit ayırmadılar. Bu onun savaşıydı.

İlerlemek ister misin? Kendini işe verirsen, burada parlak bir geleceğin olur.

“Yapacağım, efendim.”

[Bruce Lee]

 Hollywood onun için korkunç bir hayal kırıklığıydı. Hele o zaman ırk faktörü de ilave edilince stüdyolar eski büyük bir Çinli yıldızı istemedi. Asyalı kadın şablonu oldukça kötüdür. Erkeleri içinse daha kötüdür. Bence bütün yaşamında bundan yakındı. Bu film dünyasındaki saygısızlığın küçük bir kısmı yeniden yaşamımda belirse şalterlerim atardı. Bu şok edici değil mi, 40 yıldan fazla bir zaman geçti ve hala Asya

-Amerikan bir romantik başrol oyuncusu yok. Ya da hatta o mertebede bir Asya

-Amerikan bir film yıldızı?

 Hiç kimse. Sanmıyorum bir Asyalı erkek romantik başrol oyuncusu söyleyebileceğimi. Amcam burada olduğu zamandan beri hiç kimse olmadı, özellikle Hollywood’ta. Açıkçası Çin dışından Jet Li, Donnie Yen. Harika bir Asyalı seksi erkek başrol oyuncusu olmadı Hollywood’ta. Iı, erkek başrol, Asya

-Amerikan? …. Iıh. Ben ona hiç Asyalı olarak bakmadım. O Bruce Lee’dir. İdolum olan bir şey. Bu üzerinde çok düşünmediğim böyle bir şey, evet. Çinli ulustan birisi Bruce Lee filmi seyrederse, Çinli Milliyetçiliği görecektir. Ama batılı bir beyaz o filmdeki etnik yapının farkına bile varmaz. Belki Dean Cain, doğru mu?

 O biraz Asyalı değil mi?

 Belirli zamanlarda, tenime karşı kesin hükümler vardı. Ama bunun beni etkilemesine hiç izin vermedim, çünkü hep bilinçaltım: “Bana karşı çıkarsan, kıçını tekmelerim” şeklindeydi. Bruce Lee kendi ülkesinde film yaparak tam bir yıldız haline geldi. 40 yıl sonra, düşünceler değişmedi. Yani onun gibi başka bir yıldız görmek istiyorsanız, o kişinin yine sistem dışı film çevirmesi gerek.

1972

Bruce Lee’den aklımda kalan ilk şey Chinese Connection filmindedir. Filmdeki son sahnede bir atış mangası var. O ortaya çıkıp, koşup, atladığında, filmi donduruyorlar. “Anneciğim, ne oldu?” der gibiydim. Ve annem dedi, “O bırakmak istedi artık. ” Bu o andı. Beni ekrana yapıştırdı. Chinese Connection filmini seyrederseniz, kültürel milliyetçiliği aksiyon sahneleri ifade eden Kuğu Gölü’nden farksız bir film olduğunu görürsünüz. Kungfu filmi ile bale arasında hareket yoluyla duygu ve düşünceleri ifade etmek bakımından fark yoktur. Japonlar, Asya’nın hasta adamını sinemaya taşıdığında, bu Çinli’lere uzun yıllar yapılan baskı ve boyun eğmek, 70’lerin Hong Kong Bruce Lee filmlerinde hala yaşayan bir anıydı. “Asya’nın Hasta adamı. İngilizce seslendirmeli film ile orjinal Kanton dilindeki iki aynı filmi seyrederseniz. Göreceksiniz ki ikisinin temeli farklı filmler. Örnekte olduğu gibi, Çinlilerden biri çevirmen Bay Wu’nun yanına gider. İngilizce seslendirmeli versiyonunda Çinli şöyle der: Bak, burada, bu görüşmenin amacı nedir şimdi?

 Çevirmen der: “Sadece Çinli’lerin zayıf bir ırk olduğu, Japon’larla karşılaştıralamayacağı. Kantonca altyazılı versiyonu ise: Çinli misin?

 – Evet, ama sizden farklıyım. Yani ingilizce versiyonunda çevirmen Çinli değil, ama altyazılı Kantonca versiyonunda “Evet, ben Çinli’yim ama gücünden dolayı Japonları seçtim. ” Yani arada dağlar kadar fark var. Çevireceklerin hangi dilde sunacağına karar verdiğine göre, farklı filmleri izliyoruz. Batılar, bu filmleri abartılı komedi olarak izliyor, ama Çinliler son derece politika yüklü bir film olarak izliyor. Çünkü Japonlara kin ve düşmanlık beslemelerinin üzerinden çok geçmedi.

 Şimdi, beni dinleyin, bunu sadece bir kez söyleyeceğim. Biz hasta adamlar değiliz.

[Bruce Lee]

Batıyı Yenen Adam- Ezilenlerin Sesi olmak

Verdiği düşünce çok açık ve netti. Çünkü yaşamının her günü bununla yaşadı. Bruce, ilk iki filminin yönetmeni, Lo Wei ile yıldızları barışmadı. Lo Wei, Bruce’u basit aktörlerden biri gibi parmağında oynatabileceğini sandı. O eski kafalıydı, Bruce’nin hiçbir fikrini dinlemek istemedi. Uzun lafın kısası, Bruce hala istediği özgürlüğü alamadı. Raymond Chow’a dedi,

“Bu filmi yapmak istiyorum, The Way of the Dragon. ”

[Bruce Lee]

Bu filmi yazmak, yönetmek, yol vermek istiyorum. Bunları yapıp, filmde oynayabilirim. O film köylü bir gencin gerçekte basit bir hikayesidir. Dilini konuşamadığı bir yere gider. Ama bir şekilde zirveye çıkar. “Çünkü kendini basit ve dürüst bir şekilde ifade etmiştir. İtalya’ya gider, ve mafya onu dövemez, O nedenle mafya Amerika’yı arar, Amerika onlara Colt’u gönderir. Colt için Amerika’yla görüşmeliyiz.

- Bu Colt iyi mi?

 – Colt iyi mi?

 Colt, Chuck Norris’tir. Bruce Lee gerçek bir Amerikan ile dövüşecek. Bilirsiniz. Çilek modeli sarışın saç. Vücudun her yeri kıllı. Bruce kıllarını ona karşı kullandı. Yani Chuck Norris ile dövüşürken batının baskısı altındaki tüm ırkları temsil ederek dövüştü. Kolezyum Arena’da Bruce Lee ve Chuck Norris arasındaki mücadelede ölümüne klasik bir dövüştü. Ve Bruce Lee onun kıçını tekmeledi. Beyaz ırktan olmayan biriyseniz, bu harikadır. Ufak adam, Amerika’nın yetiştirdiği en iyi adamı yeniyor. Size söyleyebilirim ki, St Louis’de Fox Tiyatrosu’ndaki yüzde yüz siyahların hepsi onu alkışladı. Bizlerden bazılarının politik duyarlılığı vardı. Ama herkes espriyi anladı. Etnik neden veya farklı nedenden dolayı hep baskı altında kalmış herhangi birisine çok çekiciydi. Bruce’un yüceldiği o zamanlar, güçlüye karşı savaşacak karşı kültürden bir kahraman arıyorduk. 40 yıl oldu. İnsanlar onu şimdiye kadar unutamazdı mı?

 Hayır, bence birçok kültür onu kendilerinin bir tür kahramanı yaptı. Muhammad Ali’ye sahiptiniz. Malcolm X vardı. Kara Panter Partisi’ne sahiptiniz. Hala birçok radikalistlerimiz var. Bruce Lee kökten radikalistler ile aynı şeyi size sundu. Amerika, Vietnam’da çok kötü zaman geçiriyorken, Bruce Lee ortaya çıktı. Vietkong birliklerini yenemediği zamanlarda. Şu küçük sarı pijamalı adamları. O nedenle Bruce Lee söz sahibi oldu. Nereye giderseniz gidin, her biri Bruce Lee’dir, onun arkasında toplanır.

O ezilen kişidir.

Yani halkı gaza getirmek için siyasi ve kültürel bildirimlere başlaman gerekmiyor. Kolezyum dövüşü çok kesindi. Chuck Norris’e bir zararı olmadı. Ama bence gerçekte de Bruce Lee galip gelirdi. O dövüş sahnesi Chuck Norris’e oldukça büyük bir kariyer sağladı. İnsanlar deseydi, gerçekte Bruce Chuck Norris’i döverdi, Ben de derdim “Ne kadarına bahse girersin?” Arka cebimde avuç dolusu yeşillik var. Chuck o filmde tam orada yaka paça edildi. O sahne favorilerimden biridir. 70’lerde giyotin boğması. Yani çağın, zamanın ilerisinde. Bruce, Way of the Dragon filmini yapmaya başladığında yükselişte olan, olayların akışını değiştiren büyük bir stardı. Sanırım etrafındaki insanlara güvenmekte zor zamanlar başladı.

Seni piç!

 [Bruce Lee]

Şöhret

Şöhret bir katildir, tam manasıyla. Buna tüm paramla bahse girerim. Birden insaların iyi olan niyetine karşı güveninizi yitiriyorsunuz.

“Şu günlerde “arkadaş” zor bulunan bir kelime haline geldi size arkadaşlık sunan uyanıklığın hastalıklı bir oyunu.”

[Bruce Lee]

Bana arkadaşlarını tanıyamadığını söylemişti. Kime güveneceğini bilmediğini söylüyordu. Şöhretin bedeli olduğunu bilmek, kötü bir uyanıştı.

“Peki, şöyle açıklayayım, dürüst olmak gerekirse. “Ben diğer insanlar kadar kötü değilim, ama kesinlikle aziz olduğumu söylemiyorum.

[Bruce Lee]

Bunun için okula gidemezsiniz. Her gün bununla uğraşmak zorundasınız.

“Artık önceki gibi özgürce konuşamıyorum çünkü her şey yanlış yazılıp, çiziliyor .

[Bruce Lee]

Şöhret aklımı başımdan aldı. Az kalsın ailemi, kariyerimi yok ediyordu. Kendi abartılmışlığıma kendimi kaptırdım. Düşündüm, kendimi kendimden korumak için tek yol geçmişimdeki halime dönmek için bir şeyler yapmaktı. Sağlıklı bir seçim yaptığımı düşündüm. Çünkü viski şişesi gibi sizi batıran şeylerden daha iyiydi. Mesele, insanların onu takip etmeden, evin dışına neredeyse hiç çıkamadığı can alıcı noktaya geldi. Azıcık daha huzurlu bir hayat yaşayabileceği bir insan olmak için can atıyordu. “Bu tuhaf bir duygu, çünkü hapiste gibiyim.

“Hayvanat bahçesindeki bir maymun gibiyim insanların gelip bana baktığı.

[Bruce Lee]

Pekala, normal bir yaşamınız olmayacak ya da normal hatalar yapamayacaksınız. Çünkü herkesin sürekli, bilirsiniz, gözü üzerinizde. Açık büfe restoran gibiydi. Bir seferde 10 tane bulabilirdi, hatta isterse uzaktan.

Süper star kelimesi gerçekten canımı sıkıyor, nedenini açıklayayım. Çünkü süper star kelimesi, dostum, bir göz aldanmasıdır. Halkın seni adlandırdığı bir şeydir.

[Bruce Lee]

Game of Death-1972

Hakikaten filmi sevmiştim. Ben bir sürü saçmalığı kabul edebilirim, ama Game of Death, böyle sonu yok gibi olmamalıydı. Farklı türden rakiplere uyum sağladığı, onlarla dövüştüğü bir mücadele sergiliyordu. Kareem Abdul-Jabbar, Hong Kong’a ziyarete geldi, Bruce’un müthiş bir fikri vardı.

“Bir sahneyi birlikte çekelim. Harika olacak, müthiş bir dövüş sahnesi ”

Bruce’la onun kavgası hakkında Kaream’la konuştum, o dedi: “Onunla maç yaptım ve o çok hızlıydı. “ “Bu yöne dönüyorum, bir bakıyorum, orada yok. ” “Kafanın arkasında seni tekmeliyor. ” “Sonra o yöne dönüyorum. Bu sefer, orada yok. ” Onu yakalayamadığını söyledi. Onu kilitleyebilmesinin imkanı yoktu.

O bir tavşan gibiydi. Cidden kuşak seviyelerini severim, sonraki kuşağa geçip farklı teknikler ile dövüşmek. Diğer dansçılarla kapışan bir dansçı olarak, mentalitesi tamamen aynı. Üçüncü katta silahla eğitim almış birisiyle dövüşülmesi planlandı. O nedenle üçüncü kat dövüşü için beni seçti. Gezegendeki en harika Filipinli’lerden biri olan Dan Inosanto, .aslında Bruce Lee’ye nunçakuyu getiren kişidir.

Nunçaku

1964 yılında Bruce Lee’yi nunçaku ile tanıştırdım. O zaman O değersiz bir çöp parçası olduğunu düşündü. Los Angeles’a taşındığı zaman, ona nasıl kullanılacağını öğrettim. Dedi ki,

“Bunu kesin Green Hornet’ta kullanacağım.”

[Bruce Lee]

Nunçaku hep birkaç annenin evi süpürürken çöpe attığı bir şeydi. Sonra gider birisinin kasıklarında son bulurdu. 3 ay içinde, onu yıllardır yapıyormuş gibi sallıyordu. Onlar geldiğinde, ben Miami’de yaşıyordum. Kasabadaki her çetenin nunçakusu vardı, biliyorlarmış gibi davranıyorlardı. Etrafımda döndürmek, haraketleri öğrenmek için saatlerimi harcadım. Tam buraya omzunun altına aldığı gibi aynısını deniyordum. Ve elimi çıkarmayı. Kısa bir zamanda sanırım neredeyse her çoçuk onu kullanıyordu. Normal bir ev eşyası oldu. Kaliforniya’da şimdi yasaklandı. O filmi izledikten sonra, ben de kullanırdım. Ama hep dirseğime vururdum. Whaaa! En başından çok sert salladım. Hatta Bruce Lee gibi ses çıkardım. Gittim, “Whoo!”,kafama vurdum. Büyük bir fındık tanesi çıktı, belki 2 buçuk santim. Ondan sonra, gürültü yapmayı bıraktım. Ve nunçakuyla oynamayı bıraktım. Ailemi, bana gerçeğini almaları için ikna etmeye uğraştım. İyiki almadılar. Nunçaku yapıyorum. Kafamı tamamen patlatıyorum. Ben lastik olanlarından aldım, bu yüzden iyiyim. Kullanmayı öğrendim çünkü silah taşımayı bıraktım. Yıllarca silah taşımıştım. Bunu itirat etmekten utanmıyorum. Sanırım kendimi tedavi edip, düşündüm. “Başka bir şey taşıyayım.” Bunun benim için ayrı bir yeri var. Bu Game of Death filminde kullandığımız aynı nunçakudur. O bana bunu evde tutmam için verdi. Bu benim için çok özel anıları çağrıştırıyor.

Warner Bros

Warner Bros’un yöneticisi; Fred Weintraub, Hong Kong’ta Game of Death filminin setinde ona ziyarete gelir. Derki “Hey, dostum, yapabileceklerinin farkındayız. ” “Seninle bir film yapmak istiyoruz. Warner Bros’ta yapmak istiyoruz.” Eline bu kadar fırsat geçtiği zaman, tam zamanıydı. Enter the Dragon’u ortak yapmaktan çok heyecanlanmıştı. Dedi ki, “Bu benim Hollywood’a yeniden açılışım olacak. “

“Benim saplantım, affedersiniz kelime için, .en kahrolası aksiyon filmini yapmaktır.

[Bruce Lee]

Onların hepsi oradaydılar, Hong Kong’ta. Yapımcılar, Fred Weintraub, Paul Heller. Bütün ekibi almaya hazırdılar, Batılı çalışanları, Çinli çalışanları. Hatta çok zor durum yaşatan acemileri de. Ve setler kurulur, Bruce çalışmaya gelmeyecek. Hikayeye uyması için biraz daha Çin felsefesi koymak istiyordu. Bruce, Dragon filmini nasıl çekeceğini biliyordu. Ama onun görüşüne katılmayan insanlarla sorunu vardı. Son derece sertti. Sete gitmeyecekti. Bruce o kadar engellenmiş olduğu için evde sert rüzgarlar esiyordu. Gözü kararabiliyordu. Yaptığn bir şeyi beğenmezse, hemen söylerdi. Linda inanılmaz bir eşti. Ona nasıl öğüt vereceğini, nasıl konuşacağını biliyordu. Sahnelerin arkasında Fred, Paul, ve diğerleriyle konuşuyordum. Diyordum. “O ne söylerse, dinlemelisiniz, çünkü o haklı.” Kariyeri için savaşıyordu. Her şey üst üste geldi, evet, Bruce o filmde istediğini aldı.

-Düşüneyim.

-Düşünme. Hisset.

 [Bruce Lee]

Enter the Dragon

Onlar daha iyi duruma geldiler, zaman harcadığı görüşü için dünya daha iyi duruma geldi.. Başla. Enter the Dragon, dövüş sporları türü için Hollywood’un suya ilk ayak ucunu batırmasıydı. Bruce Lee, kimsenin şimdiye kadar anlamadığı yolda patlamaya hazırdı. Açılış sahnesinde, Bruce Lee filmine başlangıçta karma dövüş sporu koyar. Kenpo eldilevenleri ile dövüş. Açık parmaklı karma dövüş sanatları eldivenleri. Kol yakalama hareketini yaptı. Düz bir kolu yakalmasının çok karizması yoktu. O öyle bir adamdı. Bob Wall’u yere serip, onu öldürdüğünde hepsi bir seferde olan birçok komplike duyguyu görüyorsunuz. Ben bir aksiyon filminde kavga sahnesinin ortasında bütün bu düzeyleri ve ince ayrıntıları yansıtabilen bir aktör görmedim. Ayna sahnesi., bilirsiniz, orada amaçsızca yürüyüp küçük parçalara ayrıldığı zaman, kafasının içinde ustasının sesini duyar.

Görüntüyü yok edersen diyen sesini. Görüntüyü yok edersen düşmanını yeneceksin. Düşmanını yenersin.

[Bruce Lee]

O. o sahne bende yankılanan bir heyacan oldu, çünkü bütün göz aldanmalarının anlaşılmasını sağladı. Bu onun beklediği bir andı. Bu Hollywood’ta Bruce Lee’nin filmiydi.

Hastalanması- 1973

Bruce stüdyoda Enter the Dragon’un seslendirmesini yapıyordu. Tuvalete gitti, yere yığılmıştı. Hastaneyi gelmeleri için aradım. Bilinci yerinde değildi. Onunla konuşuyordum. Sonra bana bir kuyunun dibinde gibi olduğunu söylendi. Ona seslendiğimi duyabiliyordu, “Cevap ver, cevap ver.” Sonra kendine geldi. Beyin ödemiydi, beyin içindeki sıvının baskısı. Nedenini hiç bulamadılar. Ted Wong eskiden bana hep derdi,

 “Bruce Lee asla hiçbir şeyden korkmaz, bir şey hariç, o da yaşlanmak.”

Amerika’ya geldi, tamamen incelendi. Onlar O’nun kusursuz sağlıklı olduğunu açıkladılar. 18 yaşındaki bir gencin vücuduna sahip olduğunu. Doktorlar çok güvence veriyordu. Sadece bir baygınlık geçirdi. Sık baş ağrıları yoktu. Açıkçası o zaman doktorlar beyin dokusunu çekeceği MR’a sahip değildi. Onu haziranda görmüştüm. LA üniversitesinden onay aldığını, bedenin sağlıklı olduğunu söyledi. Kendisi için endişeli değildi, kendine çok iyi bakıyordu.

20 Haziran 1973

Raymond Chow beni aradı ve söyledi, “Hastaneye gitsen iyi olur.” “Bruce’u hasteneye götürüyorlar.” Bruce hastaneye varmadan önce, ben orada yoldaydım. Sonunda ambulans geldi. Uzun sürdü. Her şey çok uzun bir zaman aldı. Hastaneye geldi, onu orada yatarken gördüm. Onları kalbine doğru büyük bir iğne yaparken gördüm. Orada ayakta duran bir sağlıkçıdan yardım istediğimi hatırlıyorum, dedim. Soramadım,

“O öldü mü?” diye. Dedim, “O hayatta mı?

 Başlarını sallıyorlardı, ve dedi “Hayır.”

Bu inanılmazdı. Bir hata olmalı, bilirsiniz, gerçek olamaz.Ne diyebilebilirim?

 Oldu.

Kızı:

Dünyaya gözlerini yumduğu anın nasıl olduğunu anlarsınız, bilirsiniz. Ne kadar zor olduğunu bilirsiniz. Babam için ne kadar zor olduğunu. Babamı şimdiye kadar ağlarken gördüğüm ilk zamandı. Evet, bu doğru. O gerçekten babaydı. Şey, evet. Dedim, “Dan, bu doğru mu?

 Bruce Lee öldü mü?

” “Hatta bir sürü arayan vardı.” Ve o dedi, “Evet, Rich. ” Linda onu Hong Kong’tan aradı, Kendi kendine transa geçmişti, Bruce Lee’yi anıyordu. Çok acılıydı, Bruce’un ölümünden dolayı çok acı çekiyordu. O gerçekten benzersiz bir şekilde herkesten farklı idi. Anılarım daha çok bir anlık görüntü gibi. İlk olarak Hong Kong’ta cenazeyi hatırlıyorum, Çünkü çok büyük çaptaydı, etraf karman çorman olduğundan oradan oraya sürükleniyordum. Annemin babasının bizi şeker almaya götürdüğünü hatırlıyorum. Buna çok sevinmiştim. Bruce Lee öldüğü zaman, doğrusu ben sınıftaydım. Orada çocuklar hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yani, Bruce Lee, O işte. Ölen O’ydu.

Ustanın neden öldüğünü anlatacak mısınız?

[Bruce Lee]

Dünya çapında adli tıpçılar bir sonuca vardılar.Baş ağrılarını tedavi etmek için verilen ilaca aşırı duyarlı reaksiyon göstermişti. Ve bu beyindeki sıvının baskısına neden olmuştu. Buna karşı koyamamıştı. Bu insanların hala inanamadığı bir şeydir.

Sağlığı yerindeydi. Hiçbir sorunu yoktu.

[Bruce Lee]

 Sağlıklı birisi nasıl ölebilir?

 Ve sonra bütün bu saçmalıklar vardı, nasıl öldüğü hakkında kötü ölüm şekli haklında. Damar genişlemesi oldu ya da ölüm onu istedi veya bilirsiniz.

O öldürüldü.

Ona dim mak verdiler, ona ölüm dokunuşuverdiler. Kesinlikle tuhaf bir şey var nasıl öldüğüne dair. Bu yaşta nasıl vefat edebilirdi, ama oluyor. Böyle olunca bununla baş edebilmeyi üstesinden gelmeyi öğrendim. Ama bu hep beni hayrete düşürtür. Hakikat, ailemin lanetli olduğudur. Kardeşimin öldüğü çok üzücü, çok trajik durumu da düşünürsek. Bunlar birden ortaya atılan ana fikirler.

Bir sürü aptal hikayeler yazdılar, Çin Gizli derneğinin onu öldürdüğü gibi. O dergilerin sattığı ilaçlardan öldü. O Betty Ting Pei’nin dairesinde öldü, yani bu inkar edilemez.

Yapımcılar tarafından evde öldüğünün açıklanması kararlaştırıldı. Onun evde ölmediği haberleri dışarı sızdırıldığında, magazin basını çıldırdı. Ama annem toplantıda olduğunu, film çevirdiğini sanıyordu. Bir yandan ölümüyle, bir yandan çoçuklarlarıyla ilgileniyordu. Ve o an bütün bu dedikodular, magazin basının bu olayı olduğundan daha büyük, daha çarpıcı yapmaya çalışmasıydı.

Eşi:

Hong Kong’un gazetecileri ve insanlarından dileğim kocamın ölümü üzerine yapılan spekülasyonların durdurulmasıdır. Lütfen onu sanatı ve düşünce şekliyle hatırlayın. Ve de bizim herbirimize getirdiği sihirle.

[Küçük ejder Bruce hastaneye gittiğinde ölüydü.Acil müdahalede kalp ve solunuma müdahale edildi..Ama bir hayat belirtisi yoktu. Bruce'nin nasıl öldüğü aslında tartışma konusu oldu.Ölümünün beynindeki tümörden olabileceği söylendi. Bunun doğuştan mı yoksa daha sonra mı ortaya çıktığı meçhuldu ama kafasında her an patlamak üzere olan hasar görmüş bir damarla birlikte de çok vakti yoktu. Hatta ölümünden 2 ay önce bir beyin travması geçirdi. Bruce Lee'nin ölümüyle Hong Kong yasa boğuldu..

Binlerce insan sokaklara dökülüp, son yolculuğunda onu yalnız bırakmak istemediler.Kalabalığı durdurmak için polis tarafından barikatlar bile kuruldu.. Diğer bir trajedide oğlu Brandon Lee'nin 31 Mart 1993'te Amerika'nın Kuzey Carolina eyaletinde "The Crow" filminin çekimleri sırasında karnından vurularak ölmesidir.]

Bruce Lee Amerika’nın Seattle eyaletinde Lake View mezarlığına gömülmüştür. Daha sonra 3 Mart 1993’te Brandon Lee’de babasının yanına gömüldü..Hergün kendisinin ve oğlunun mezarı dünyanın dört bir tarafından gelen insanlar tarafından ziyaret edilir.

Enter the Dragon, Bruce’un ölümünden bir ay sonra galası yapıldı. Elbette gidecek, filmini görecek ve onu alkışlayacaktım. Ona hayran olan insanlarla olacaktım. Bu hep benim kafamdaki düşüncemdi, “Bunu Bruce için yapmam gerekir.” Eşi gerçekten inanılmaz bir kadındı. Eleştirilere karşı ağırbaşlılığı ve inceliğiyle inanılmazdı. Bruce’u yeniden görmek müthişti. Ama bir ay sonra bile anılarım çok tazeydi, bilirsiniz. O zaman sevinçten çok acı vericiydi.

850 bin dolar bütçeli Enter The Dragon 90 milyon dolar hasılat yaptı.

Hakkında

Talebeleri, arkadaşları:

Herkesin bunca yıldır dediğini bilirsiniz, Marihunaya alerjisi olduğu, beyin anevrizması geçirdiği. Önemli olan onun nasıl bir hayat yaşadığıdır. Onu gördüğünüz her zaman, hala duygusallaşırsınız. Arkadaşı özlüyorum. Ben şimdi 74’üm, ama şu ana kadar günde en az bir kez belki iki kez onu düşünmeden geçirdiğim kesinlikle bir günüm olmadı. Ya da gün içinde üç kez, dört kez vaya beş kez. Bruce Lee’nin yerini doldurabilecek biz hayatteyken kimse olmadı. Olmayacaktır da. Bu deha zamansız göçüp gitti. Ona sahip olduğumuz 32 yıl için ona minnettar olmalıyız. Bruce Lee her küçük çocuğun olmak istediği her şeyin bir ikonuydu.

Sen ailemi gücendirdin ve sen Şaolin tapınağını utandırdın. Whoo!

[Bruce Lee]

Şu ana kadar yaptığı ve başardığı en önemli şey insanları biraraya getirmesidir. Bruce yaptı. O kültürleri biraraya getirdi. Lütfen onu çok fazla güçlü olmasıyla hatırlayın. Sınırları olmamasıyla. İnsanların onu çarmıha gerdiğinde ayakta kalmasıyla. Hangi ülkeden, hangi renkten olduğunun önemi yok.

Sen bir Bruce Lee hayranı oldun. O insandı. O gerçekti. O kadar çok insanı birbirine bağlaması şaşırtıcıydı. Sadece dövüş sporcularını değil, bütün mesleklerden herkesi de. Bruce bugün burada olsaydı, Yetenek Sizsiniz’de olurdu. Ve çok kolaylıkla kazanırdı. Lanet olsun, bir insanın temel ihtiyacı budur. Nalları dikmeden önce bunun da tadını çıkarbilirim. Bu gibi düşünürdü. Bugün Bruce’u izlemesi çok eğlenceli olduğu için hatırlıyoruz. O mitolojik bir kahraman gibiydi. Benim gücüm Bruce sayesinde bana aktı, o nedenle. Bana bu hediyeyi bıraktıktan sonra gitti.

O anlaşmaya varmazdı. İnsanlar kesimlikle onun yapısını, ondan gelen etkiyi hissetti. Onlar ona bir şekilde bağlanmak istediler. İnsanlar onunla bağ kurmaya çalıştığında dedikleri, “İşte bu benim Bruce Lee’m. Bundan bağlıyım.” Bruce Lee’yi izlerken, Ben Bruce Lee’yim.

- Dragon onun kuyruğunu kıstıracak.

- Dragon onun kuyruğunu kıstıracak. Ben Bruce Lee izliyorum, sen Bruce Lee izliyorsun, ikimiz Bruce Lee oluyoruz. Bruce kendini dürüstçe ifade ettiği için bizim de bunu anlamamızı isterdi.

Eşi:

Tabuya boyun eğmezdi. İnsanları yaşamını sorgulamaya teşvik ederdi. Uğraşıların sizi nasıl kendinize getireceğini görün. Gücünüzü bulun, hayatta bir şeyler deneyin. Sadece öyle oturup, ağırdan almayın. Anlıyorsunuz?

Şimdi onu görmek için geçmişe bakınca, daha komik bile geliyor. Oh! Ne hayret verici biriymiş.

Saygı ile anıyoruz ve seviyoruz.

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI

THRİVE “Gelişim” (2011) Belgesel


thrive(f.) (-d, -d; veya throve, thriven) işi iyi gitmek, muvaffak olmak; kuvvet bularak büyümek; zenginleşmek, refah bulmak; mamur olmak, bayındır olmak. thriv’ingly (z.) başanyla.

Yönetmen:  Stephen Gagne , Kimberly Carter Gamble

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:11 Kasım 2011 (ABD)

Süre:132 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Mary Earle Chase , Foster Gamble , Kimberly Carter Gamble ,

Müzik: Dan Alvarez , Gary Malkin

Görüntü Yönetmeni: Stephen Gagne

Yapımcılar: Claire Darling , Foster Gamble , Kimberly Carter Gamble

Özet

Gelişim.. Tüm Dünya gelişseydi ne olurdu?

İnsanların ne kadar kazanacağına, ne yiyeceğine ve ne giyineceğine kim karar veriyor?

Aslında bunların hepsine parasız sahip olunabilir mi?

Bu güç hangi insanların elinde?

Aklınıza takılan bir çok sorunun cevabını bulabileceğiniz güzel bir belgesel.

BELGESELİN  METNİ

Bu filmdeki bütün olaylar bağımsız olarak değerlendirilmiştir.
Kaynaklar thrivemovement.com’da belgelenmiştir.
Belgeler Özgür İnsanlık Eylemcileri tarafından deşifre edilmiştir:

http://freehumanity.net/

Sevgili gezegenimizde yaşayan her sistem Evren’in mükemmel dengeye ulaşması ve hayatın yapması gerekenin güzel bir sözle ifadesidir: THRİVE Gelişmek.

Gelişmek hayatın doğal akışıdır. Harikaların en büyüğü olan küçücük bir yumurta ve zapt edilemez derecede cesur bir spermin başlattığı süreçle yeni bir bireyi oluşturmasını düşünün. Bu sürecin, muazzam yetenekleri ve sınırsız potansiyeli olan karmaşık ve kendisini sorgulayabilen bir beyni dans edebilen ve koşabilen bacakları sepet örebilecek, keman çalabilecek bir yüzü okşayabilecek kıvrak parmakları oluşturmasını düşünün. Eğer doğa bize bir şey öğrettiyse o da hayatın amacının iş yapmak olduğu ve diğer yaşayan şeyler gibi, bizim amacımız da gelişmek. Buna rağmen, gezegendeki çoğu insana göre hayat gelişmekle alakalı değil hayatta kalmakla ve dayanmaya çalışmakla alakalıdır. Gerçekten de yapabileceğimizin en iyisi bu mu?

 Evren 14 milyar yıldır hayatın kendisine ve kendi evine düşman olacak bir tür ortaya çıkarmak için mi çalıştı?

 Hiç sanmıyorum!

 “Benim adım Foster Gamble”ve ben neredeyse hayatımın tamamını, ne olduğunu anlamak gezegendeki bu büyük mutsuzluğun ve yoksunluğun nedenlerine bir açıklama getirmek için çalıştım. Genç bir adam olarak gördüğüm o sefaletten hareketle hayatta kalma mücadelemiz için duyduğum endişeden dolayı bazı cevaplar aramak için bir yolculuğa koyuldum. İnsanlar için gelişmek mümkün müdür?

Eğer öyleyse, neden gelişemedik?

 Yaptığım araştırma, beni gitmeyi düşünmediğim yerlere yönlendirdi. Başta alakasız görünen, ama sonra ciddi bir şekilde birbirine bağlı oldukları anlaşılan sizin de birazdan göreceğiniz şaşırtıcı keşifler açığa çıkardı.

Bir Şifre buldum. Yüzyıllar boyunca sanat ve simgelerde gömülü olan bir şekil. Bu şifrenin insanların yaşama şeklinde devrim yaratacak temiz, sürdürülebilir yeni bir enerji kaynağının anahtarı olduğuna inanıyorum. Ekonomik sistemimizin hileyle nasıl yönetildiğini anladım ve bu konuda ne yapabileceğimizi buldum. Yolculuğum, dünyanın her yerinde özgür sağlık sistemi yaratmak için gücümüzü nasıl geri kazanabileceğimizin yollarını gösterecek. Birer