KÜLTÜR EMPERYALİZMİ


Sömürgeciler sömürdükleri ülke insanının uyan­masını, kaynakları ile güçlerine sahip çıkmalarım ar­zu etmezler. Bunun neden dolayı böyle olduğunu an­lamak zor değildir. Entelektüel yönleri ile uyanmış ve değer kazanmış kişilerin azınlıkta ve cahillerin ço­ğunlukta olduğu bir toplumu kandırmak ve azınlıkta olan entelektüellere çıkar sağlayarak ve taviz vere­rek kendi insanlarından koparıp sömürgeci ile işbirli­ği halinde çalıştırmak mümkün olabilmektedir. Yeni sömürgecilik Dünyanın birçok ülkesinde saltanatını bu yoldan sürdürmekte ve işbirliği halinde çalıştığı kompradorlarla, masum insanları insan haysiyetine pek yakışmayan bir yaşama düzeyine itekleyerek, kaynaklarını sömürmektedir.

Bu düzenin değiştirilmeden sürdürülmesi için çoğunluğun cahil ve eğitilenin de sömürgeciden yana olması şarttır. Böyle bir düzen kurulabildiği takdir­de silâh kullanmadan ve yalın savaşın çetin mücade­lesini sürdürmeye lüzum kalmadan bir ülkeye dost gibi girmek ve bu ülkenin insanlarını kıyasıya sömü­rürken, kanını akıtmadan öldürmek, köklerini kazı­mak kabildir.

Eğitim kalıplandığı takdirde yokluk, açlık ve se­falet içinde yaşayan çoğunluk kendilerini mutlu ve barış içinde yaşadıkları için talihli kişiler olarak farzeder, hattâ canlarına kasdedenleri dost ve kurtarıcı olarak selamlamayı da ihmal etmezler. Bu çoğunluk afyon yerine barış ve yardım vaitleri, görülmemiş kalkınma, nurlu ufuklar masalları ile uyutulur. Entellektüeller faşist baskılarla susturulduğu için cahil çoğunluğun gerçeği görüp kendilerine gelmelerine im­kân bırakılmaz. Emperyalistler bu ortamda soğuk savaşın icaplarına uyarlı olarak hazırladıkları hun­harca projeleri rahat bir şekilde uygulama imkânı bu­lur ve bütün bunları barışı korumak için yaptıklarını savunarak çoğunluğu inandırırlar. Kendilerini engel­lemeye çalışan bütün aydınlar, barışı bozma suçu ile suçlandırılır ve hattâ cezalandırılırlar. Direnme güç­lendiği zaman ise Vietnam’da olduğu gibi yalın sava­şa geçilerek direnenler ateşli silâhlarla yok edilmeye çalışılırlar. Sömürülen ülkede yaşamanın tek şartı, sömürülmeye razı olmak ve barış içinde bulunduğu­na yürekten inanmaktır.

Bu ortamda emperyalistler toplum bünyesinde en çetin savaşların bile yapamayacağı tahribatı yapar; insanları, kaynakları alabildiğine sömürürler. Bütün bunlar diğer sömürgecilik projeleri ile de desteklen­mektedir.

Temel Uygulamalar :

Kültür emperyalizminin temel uygulamaları bi­yolojik alanda cereyan eder. İnsan zekâsının ve entellektüel gücün gelişmesine elverişli olmayan bir bi­yolojik ortam hazırlamak için sömürülen ülkenin in­sanı ana rahmine düştüğü günden itibaren bu yönü tahribe çalışılır.

Bilimsel bulgular yavrunun ana rahminde, ana kanından sağladığı besin maddeleri ile beslendiğini ve ananın beslenmesi miktar ve kalite bakımından ye­terli olmazsa doğacak yavrunun fizik ve entellektüel yönü ile zayıf bir kişi olarak doğacağım göstermiş bulunmaktadır.

Bu yoldan ünlü yazar Aldous Huxley’in ‘Yeni Dünya’ isimli kitabında uzun uzadıya tarifini yaptığı, yaşantısından memnun ve daha ana rahminde iken entellektüel gücü kısıtlanmış, sömürgeciler hesabına çalışmakta sakınca görmeyecek sürüler yetiştirmek mümkün olabilir.

Zengin kaynakları olan ve sömürülmesi plânlan­mış bir ülkenin sahipsiz topraklar haline getirilmesi, ya da bu topraklar üzerinde yaşayan insanların kendi dertleri ile uğraşmaktan toplumsal sorunlarla ilgilenemeyecekleri bir ortamın yaratılması gayretleri yeni kuşaklar ana rahminde iken başlattırılır. Nitekim çoğunluğu tahıldan ibaret ve biyolojik değeri yüksek hayvansal proteinden yoksun gıdalarla beslenen an­nelerden ekseriya bu isteğe uyarlı yavrular doğmak­tadır. Sömürgeciler bu yavrulara Dünyaya geldikten sonra da anaları gibi beslenecekleri bir düzen hazır­larlar. Halk bol tahılla beslenmeye ya alıştırılır ya­hut ta mecbur edilir. Hayvancılık ile balıkçılık dolaylı yollardan baltalanır. Rahim dışı gelişme çağının ba­şında ve bilhassa sütten kesildikten sonra, hayvan sütleri, yumurta ve diğer hayvansal protein kaynak­larını bol bol kullanması gereken yavrular pirinç, ni­şasta ve terkip itibariyle bunlara benzeyen boş kalori kaynakları ile beslenmeye mecbur bırakılırlar. İşte bu ortam çocuğun fizik kişiliği gibi, entellektüel kişi­liğinin de gelişmesine elverişili değildir ve böyle bir ortamda okul öncesini tamamlamış olan çocuk, ilk­okul sıralarına geldiği zaman da, ondan yeterli şekil­de yararlanmak mümkün olmaz. Bu çocuklar arasın­da geri zekâlı tiplere daha çok rastlanır.

Zeki olanların birçoğu fizik yapılarının yetersiz­liği dolayısıyla eğitimin gerektirdiği canlılığı göste­remez ve sağlık gerekçeleri ile ayıklanırlar.

Biyolojik ortamı bozarak eğitimi güçleştirme ve­ya verimsiz hale getirme operasyonlarına geri kalmış ülkelerde çeşitli projeler halinde rastlıyoruz. Bu ça­lışmaların sonuçları gerçekten sömürgeci için yararlı ve sömürülen toplum için ise çok zararlı olmaktadır.

Güney Amerika’nın sömürülen topluluklarında, Afrika ve Orta Doğu’da, Uzak Doğu memleketlerin­de sömürgecilerin yeni kuşakların yakasına daha ana rahmine düşmeden yapıştıklarını ve bunları eğitim olanağından bazı biyolojik ve sosyal uygulamalarla ölecekleri güne kadar uzak tutmaya çalıştıklarını gö­rüyoruz.

Doğum kontrol hapları ile gebeliği önleyici araç ve gereçler, sömürülen ülkede yeni kuşaklara musal­lat edilen ilk biyolojik silâhtır.

Bu meseleyi daha iyi anlayabilmek için değişik çağlardaki uygulamaların sırasıyla tanıtılması daha uygun olacaktır.

  • Sömürgeci doğanın bir tepkisi olarak ortaya çıkan hızlı artıştan korkmakta­dır. Geri ülkedeki nüfus artışı zaman içinde sömürgecinin baş edemeyeceği bir insan kalabalığı ile mücadeleyi ge­rektireceğinden, emperyalistler nüfus artışını önlemek için, düzenledikleri bir sıra yalanla geri ülke yöneticilerini kan­dırır ve onlara artış yavaşlarsa ekono­mik kalkınmalarını daha kolay tamam­layacaklarını telkin ederler. Bunu sağ­layabildikleri takdirde geri ülkeye ge­beliği önlemek için lüzumlu araç ve ge­reçlerin tümünü parasız verir ve bazı çıkar guruplarını da yemlemeye başlar­lar. Uygulamayı makul ve bilimsel gös­termek için lüks otellerde seminerler dü­zenlenir ve bu seminerlerde kendi ilim adamları ile onlara yakınlığı ile tanınmış kişilere propaganda niteliği taşıyan ko­nuşmalar yaptırılır. İşçi sınıfları, fakir halk tabakaları, helezonlar ve haplarla kısırlaştırılır.

Bu uygulamalar toplumun üretim gücü ve kolgücü varlığını törpülemekle kal­maz, entellektüel güç ile eğitim çalışma­ları da aksatılmış olur.

  • Doğum kontrol hapları ile kadınların rahmine yerleştirilmiş helezonlardan kurtulup, nasılsa ana rahmine düşmüş olan yavrular da ananın kötü beslenme koşulları dolayısıyle gereği gibi geliş­mezler. Çoğu rahim içi devreyi tamam­layamaz, eksik, kusurlu, hastalıklı ve hattâ ölü doğarlar.

Ekonomik nedenlerle hayatta olan yav­rularını besleyemeyen anneler, bazen ço­cuklarını düşürmek için olmadık çarele­re başvurur ve bu esnada kendi hayatla­rını da kaybederler. Sömürüle, sömürüle kendi insanlarının beslenme olanağını da yitirmiş olan ülkede sağlam doğanların yaşama ve gelişme şansı kısıtlanmıştır. Afrika’da çok yaygın olan bir çocuk hastalığı Kwashiorker, proteinden yok­sun yavruları kasar kavurur. Binler mil­yonlar bu yüzden ölürler. Ayni hastalı­ğı başka bir isimle ve yaygın olarak Gü­ney Amerika’da, Uzak Doğu’da Orta Doğu’da, tüm sömürülen ülkelerde gö­rüyoruz.

Örneğin sömüren ülkelerde doğan 1000 çocuktan 25-30 kadarı ilk yılda öldük­leri halde, sömürülen ülkelerde bu mik­tar 200’e kadar yükselmektedir. Türki­ye’de ise 165 civarındadır. Memleketimi­zin bazı yoksun bölgelerinde hayatının ilk yılında gözünü Dünyaya kapayan çocuk sayısının 200’ü aştığını görüyo­ruz.

  • — Okul öncesi çağ dediğimiz çağda çocuk­lar kızamık, difteri, kabakulak, ishal, tüberküloz ve iyi beslenemeyen yavru­larda görülen her çeşit öldürücü hasta­lığın saldırısına maruz kalırlar. Bundan dolayı ilkokul çağına ulaşabilenler, do­ğanların yaklaşık olarak yarısıdır. Sö­mürgeci bunu gizli elleri ile gayet iyi ayarlar ve görüntüyü korumak için de bazı yetersiz müdahalelerle yardım edi­yor görünür. Gerekirse bu ülkeye sağlık ekipleri yollar. Fakat bu ekipler bir sı­ra propaganda çalışması yapıp bazı re­simler çektikten sonra ülkelerinin yolu­nu tutarlar. (Sahte grip aşıları- domuz gribi)
  • ilkokul, orta öğrenim ve yükseköğrenim çağları aynı şekilde yokluk ve has­talıklarla doludur. Pek çok çocuk, eği­timini sürdürmek için aç karnına okula gitmeye mecbur durumdadır, ilkokul ça­ğındaki çocukların beyinlerini yıkamak ve onları daha küçük yaşta sömürgeciye minnettar bırakmak için, emperyalist­ler bazı yiyecek yardımları da plânlar ve kendi ülkelerinde kullanılmayan üretim artığı düşük vasıflı yiyeceklerle bu ço­cukları beslerler. Bu uygulamalar on yıldır Türkiyemiz’de de yapılmış ve son günlerde, özellikle Ege bölgesinde yavan süttozundan zehirlenme olayları arttığı için sağlık bakanlığı tarafından durdu­rulmuştur. Bu koşullar altında lise ikmal edildiğin­de, sömürülen ülkenin eğitim ürünleri hem sayıca azalmış ve hem de kaliteleri ve bilimsel nitelikleri itibariyle emper­yalistlerin okumuşlarından çok geride kalmış bulunurlar. (Geçen sene süt dağıtımını hatırlayın.)

Eğitim ve öğretim koşullan ne derece mükemmel olursa olsun, biyolojik yapılan itibariyle eğitime el­verişli olmayan bu insanlar arasında koşullara dire­nip sivrilen ve her nasılsa üstün bir nitelik kazanan­lar da daha sonra para vaadi ile kandırılarak, sömür­geci ülkenin ekonomisine hizmet eden kişiler haline getirilecek ve kendi toplumlarından kopartacaklar­dır. Durumu daha iyi anlayabilmek için sömüren iki ülke ile sömürülen iki ülkede doğan 1000 çocuğun li­seyi ikmal edene kadar sayıca geçirdikleri değişiklik­leri tetkik edelim.

SÖMÜREN VE SÖMÜRÜLEN ÜLKELERDE EĞİTİM SAFHALARI VE EĞİTİM DIŞI KALANLAR

Fransa’da aynı yıl doğan 1000 çocuktan 220’si, Birleşik Amerika’da 487’si, buna karşılık sömürülen Hindistanda 23’ü ve Filipinlerde ise 28’i liseyi ikmal edebilmektedir. Sonucun böylesine dengesiz olmasında sömürgecilerin sömürdükleri ülkede uyguladıkları projelerin ve bilhassa bunların biyolojik ve sosyal temele dayalı olanlarının önemli bir payı vardır. Yükseköğrenim çağında da hem ya­şama koşulları ve hem de öğrenim olanağından uzak tutulan genç kuşaklar yeni bir kırıma uğrarlar. Bun­lar arasında tüberküloz ile çeşitli intani ve organik hastalıklar geniş tahribat yapar ve sonuç ekseriya elem verici olur.

Biyolojik ortamın başka deyimle beslenme, yaşa­ma koşullarının kötü oluşu nihayet ortalama ömrü etkiler. Genellikle sömüren ülkelerde (70) yılın üzerinde olan ortalama ömür geri ülkelerde (33) yıla kadar düşmektedir. Bundan dolayı eğitimini tamamlayan bir aydın, toplumuna yararlı olmak için yeter zaman bulamaz.

Sömüren ülkenin çocuğu ile sömürülen ülkenin mutsuz kuşak­ları arasında eğitimini tamamlama bakımından şans farkla­rı vardır. Biyolojik ve Sosyal ortamda sürdürülen çok ayrın­tılı savaşçı çalışmalar ile geri ülkenin genç kuşakları daha ana rahmine düşmeden ölümle karşı karşıya getirilir ve da­ha sonra da gizli açlığın eline teslim edilirler. Bir sömürgeci ve NEOEMPERYALİZMIN başarılı uygulayıcısı olarak tanımlanan Birleşik Amerikada doğan 1000 çocuktan ortalama 487 si li­seyi ikmal edebildiği halde, sömürülen Hindistan’da bu sayı 23’e kadar düşmektedir.

Bizim yaptığımız kaba hesaplamalara göre Türkiye’de doğan 1000 çocuktan lll’i liseyi ikmal edebilmektedir. Oysa ki bu rakam biyolojik ve sosyal ortamdan başka eğitim koşulları­nın da sömürülen ülkelerin gücü ile iyice düzeltildiği sömür­geci Amerika’da 487’ye kadar yükseliyor. Ayrıca bu 111 ki­şiden yüksekokulu ikmal edebilenlerin kabiliyetleri olanları seçilecek ve çeşitli yollardan aktarmaya tabi tutularak Ame­rikan teknolojisinin emrine sokulacaktır. Bu acıklı sonuç sö­mürülen Türkiye’yi çok çetin şartlar altına sokarken, em­peryalist toplumun teknolojik gücünü artırır.

Örneğin biyolojik ortamın elverişli olduğu Birleşik Amerika’da, yaratılan koşullar bir insanın ortala­ma olarak 70 yıl yaşamasına elverişlidir. Bu süre da­ha eski bir sömürgeci olarak tanımlanan İngiltere’de 71 yıldır. Birleşik Amerika veya İngiltere’de yükseköğrenimini tamamlamak için 24 yıl tüketici olarak okula gidecek olan bir insan topluma ve kendisini ye­tiştiren aileye karşı olan borcunu ödemek için 46-47 yıllık bir zamana sahiptir. Bu süre ekseriya borcun ödenmesi ve topluma yeni değerler kazandırılması için yeterlidir. Oysaki Hindistan’da yükseköğrenim için 24 yıl tüketici olarak yaşayan bir insan, ortalama ömür 32 yıl civarında olduğundan topluma olan borç­larını ödeyebilmek için 8 yıllık bir zamana sahiptir. Bu süre okul acemiliğinin giderilmesi ve üretime yö­nelebilme için bile yeterli olamadığından Hint aydın­ları topluma borçlu olarak ölür ve yurt ekonomisine hemen hiç bir katkı yapamazlar. Bundan dolayı sö­mürülen ülkelerde eğitim hiç bir zaman toplum yara­rına sonuç vermez ve sömürülen ülkenin uyanması gecikir. Kaldı ki sömürgeci daha sonra uygulayacağı bazı sosyal ve ekonomik projelerle sömürdüğü ülke­nin başarılı aydınlarının bir kısmını kendi ülkesine aktarma imkânını da bulacak ve geri ülkedeki harca­malarla yetiştirilmiş olan bu teknisyeni kendi tekno­lojisinin hizmetine sokabilecektir.

İngilterede doğan bir insan sosyal ve biyolojik koşulların el­verişli olması dolayısıyle (71) yıl yaşama şansına sahiptir. Buna karşılık Hindistan’da doğan bir insan ancak (32) yıl yaşayacaktır. Bu iki ülkede de yükseköğrenimi tamamlamak için eşit ve aşağı yukarı (24) yıllık bir sürenin okulda tüketici olarak harcanması gerekir. Bir İngiliz (24) yıl okuduktan son mensup olduğu topluma (47) yıl üretici olarak hizmet edecek ve kendi için harcanan paranın ötesinde para kazan­dıracaktır. Hindistan’da aynı süre tüketici olarak okula gi­den bir Hint aydınının topluma hizmet için yalnız sekiz yılı vardır. Bu sekiz yıl içinde aydın kendine yapılan (24) yıllık masrafı topluma ve aileye ödeyecek ve fırsat bulursa da ka­zandıracaktır.

Nikbin (İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören çevrelere göre) Türkiye’de ortalama ömür süresi (54) ve gerçekçi çevrelere göre ise (33) yıldır. Biz, (33) rakamını daha uyarlı buluyoruz. Çünkü doğan 1000 çocuktan 165’inin daha bir yaşım bitirmeden öldüğü bir ülkede ortalama ömür (54) yıl olamaz, Türkiye’de yüksek okulu bitirmek için (24) yıl tüketici olarak okula giden vatandaşların, ülkemize üre­tici olarak hizmet edebilmek için bir hesaba göre (9), bir hesaba göre de (30) yıllık bir zaman vardır. Bu süre aile ve topluma borçlanılan parayı ödemek için elbette yeterli de­ğildir. Ortalama ömür uzun olduğu için Üniversiteyi bitir­dikten sonra toplumuna (46) yıl hizmet etme olanağı olan Birleşik Amerika teknisyenleri kendi güçleri ile yetinmemek­te ve bizden de teknisyen çalmaktadırlar.


Hindistan ile İngiltere arasındaki bu durum son günlerde sıkı ilişkiler kurduğumuz Birleşik Amerika ile Türkiye arasında da aynen görülmektedir. Orta­lama ömrün 70 yıl civarında bulunduğu Birleşik Ame­rika’da yükseköğrenimini tamamlayanlar Amerika’­ya 46 yıl hizmet edeceklerdir. Bu süre içinde ana rah­mine düştüğü günden itibaren uyarlı bir biyolojik or­tamda yaşamış olan kişi, nazari bilgi bakımından ye­terli olduğu için tecrübe kazanacak ve etkinliğini her gün biraz daha artıracaktır. Türkiye’de ise ortalama ömür bazı nikbin çevrelere göre 54 ve gerçekçi çev­relere göre ise 33 yıldan ibarettir.

Sömürülen Ülkeden, Sömüren Ülkeye Teknisyen Aktarılması

Hayatın 24 yıllık bir devresini eğitim dolayısıyla tüketici olarak harcayan Türk aydını, topluma bor­cunu ödeyebilmek için bir ihtimale göre, 9 yıl, bir ih­timale göre de 30 yıllık bir zamana sahiptir. Bu süre içinde aydın yetiştirilmesi için harcanmış olan yüzbinlerce lirayı çok zaman üretemez ve Hintli aydın gibi topluma borçlu ölür.

Birleşik Amerika bu farklı so­nuca rağmen, pek çok Türk teknisyenini Türkiye’de yetiştikten sonra kendi ülkesine aktarmakta ve işin bilincine varmamış olan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu da yabancı teknolojilerin em­rinde görev almış olan bu kimselere ödül vermektedir.

Hal böyle olunca ne suretle sömürüldüğümüz ve eğitim çalışmalarının neden dolayı başarıya ulaşama­dığı daha iyi anlaşılmaktadır, işte bundan dolayı için­de bulunduğumuz koşullan barış olarak nitelemeğe imkân yoktur. İnsanları ana rahmine düştükleri gün­den itibaren yakasından yakalayıp, bazı biyolojik, sos­yal ve ekonomik oyunlarla saf dışı bırakmak ve hatta öldürmek savaşın ta kendisidir. Bu savaş ekseri­ya sömürgecinin insanlık dışı zaferler kazanması ile son bulmakta ve bu zaferlerin devamı için de savaş­tan söz edilmesi istenilmemektedir.

Sömürgeci, beslenme ve yaşama koşullarını bo­zarak, geri ülkeyi etle değil tahılla besleyerek ulaşı­lan bu noktada durmamakta ve çalışmalarım sosyal düzende geliştirmektedir. Eğitim metodları, uzmanla­rı, barış gönüllülerini sömürülen ülkeye sokarak sür­dürülen şaşırtmacalar, eğitime elverişli olmayan ve üretici nitelik taşımayan bir ortamın yaratılması so­nucu etkiler. Bundan dolayı geri ülke ile ileri ülke arasında teknisyen oranı dikkati çekecek şekilde farklılaşmıştır. Bugünkü ekonomik savaşta bir ülke­nin teknisyen sayısı bakımından diğerinden üstün oluşu, klasik savaşta asker ve subay sayısı ile savaş araçlarının üstün oluşu ile yaratılan koşulların yara­tılmasına yardımcı olmakta ve sömürgeci bunu baskı aracı olarak kullanmak suretiyle sömürü düzenini da­ha geliştirmektedir.

Çalışan nüfus içindeki teknisyen sayısı bakımın­dan A.B.D. ile Türkiye ve İngiltere ile Hindistan mu­kayese edilecek olursa gerçek daha iyi anlaşılabile­cektir. Birleşik Amerika’da çalışan 1000 insandan 34’ü teknisyendir. Bu rakam İngiltere’de 20, Türkiye’­de 5, Hindistan’da 4 kişiden ibaret bulunur. Sömürü­len ülke insanını doğum kontrol hapları ile ana rah­mine düşmeden yok etmek, doğanları gizli açlığın pençesine terkederek öldürmek ve bundan da kurtu­lanları sosyal operasyonlarla etkisiz hale getirmek, yetişenleri kandırıp yurtlarından koparmak suretiy­le gerçekleştirilen bu başarı Dünyanın en korkunç savaşının sonuçları olarak kabul edilmelidir. Türkiye, Birleşik Amerika’ya ve Hindistan da İngiltere ve di­ğer sömürgeci toplumlara bu koşullar altında bile bi­lim adamı ihraç eder. Bu suretle ortaya çıkan gedik­leri kapamak için gerçekte ekonomik savaşın birer casusu olduğu iyi bilinen yabancı uzmanlar celbedilir ve önemli yerlerde görevler alırlar.

Birleşik Amerika’da çalışmakta olan 1000 insandan 34’ü tek­nisyendir. Bunların 10’u lise ve üniversite öğretim üyesi, 7’si doktor, eczacı, dişçi, veteriner, 17’si de mühendis veya bilgin olarak vazife görürler. Türkiye ise bunca çabadan sonra ça­lışan 1000 kişiden 5’inin teknisyen olduğu bir ortam yarat maya muvaffak olmuş bulunuyor. İki ülke arasındaki dostça ilişkilerin bir sonucu olarak, Türkiye Birleşik Amerika’ya he­kim, üniversite öğretim üyesi, mühendis ihraç etmekte ve Amerikan teknolojisinin emrinde görev almış olan bu kişiler TÜRKİYE BİLİMSEL VE TEKNİK ARAŞTIRMA KURUMU tarafından bilim ödülleri ile mükâfatlandırılmaktadırlar. Bu suretle tek­nisyen bakımından sıkıntıya düşen ülkemizin teknisyen ihti­yacı Amerika’dan getirilen yüksek ücretli uzmanlarla sağlanır.

Eski bir sömürgeci olarak bilinen İngiltere, yıllarca sömür­düğü ve kaynaklarını istismar ettiği Hindistan’ın yer altı ve yer üstü servetlerinden başka entellektüel gücünü de sömür­mekte sakınca görmemiştir. İngiltere’de çalışan 1000 kişiden 20 kişi teknisyen ve bunların 7 si, lise ve üniversite öğretim üyesi, 3’ü doktor, eczacı, dişçi yahut veteriner, 10 u da mü­hendis yahut bilgindir. Böyle olmasına rağmen çalışan 1000 kişiden 4 kişinin teknisyen olduğu Hindistan İngiltere ve di­ğer sömürgeci toplumlara teknisyen ihraç eder. Bu düzen sömüren düzenin teknolojik alanda güç kazanmasını ve sö­mürülenlerin de büsbütün güçten düşmelerini hazırlamaktadır.

İşte barışı koruma gerekçesi ve kalkınmayı des­tekleme vaadi ile Vietnam’a, Hindistan’a, Türkiye’ye giren sömürgecilerin yarattıkları ortam böyle bir ortamdır ve onlar sömürdükleri toplumun bu ortamı barış olarak nitelemesini ve kendilerini mutlu farzetmelerini pek arzu ederler.

Savaşın ta kendisi ve sömürme düzeninin en can­lı örneği olan bugünkü ilişkiler bütün yönleri ile ba­rışın da, cennet gibi bir hayâl ve insanları uyutmak için uydurulmuş bir slogan olduğunu göstermektedir. Geri ülke halkı aralarına dost olarak karışan ve on­lara insancıl gayelerle yardım etmeyi vadedenlerin gerçek bir savaşçı ve sömürgeci olduklarını çok za­man fark edememektedirler.

Bugün eğitim alanında gedikler açmak ve Türki­ye’nin uyanmasını geciktirmek için girişilen tertipler tabii bunlardan ibaret değildir. Daha çok kamuoyunun bilgisine sunulmamış yönleri ile açıklanmaya ça­lışılan kültür emperyalizminin, biyolojik alandaki hunharca uygulamalarım destekleme amacı ile daha pek çok proje yürütülmektedir. Bunlardan bazıları bir hatırlatmada bulunmuş olmak için aşağıda kı­saca açıklanmıştır.

  • Sömürgeciler, uyanmasını arzulamadık­ları ülke de ata et, ite ot prensibini yer­leştirmeye çalışırlar. Bundan dolayı hiç bir uzman kendi uzmanlık alanında ça­lışma olanağı bulamaz. Makine mühen­disleri, kütüphane memurluklarına ve banka memurları da Üniversite rektör­lüklerine atanır ve bu makamlarda tu­tunurlar.
  • Besin ve beslenme gibi biyolojik uygulamaları denetleyici hizmetler, bu işten hiç anlamayan kişilere ve örneğin bir aritmetik öğretmenine tevdi olunur. İş böyle olunca geri kalmış ülkeye, ileri ül­kelerde kullanılması mümkün olmayan bayat yiyecekleri satmak mümkün ola­cak ve bu toplumun uyuşturulması için boş kalori kaynakları tüketime hâkim duruma getirilecektir. Bu sağlanınca ye­ni kuşaklar afyonlanmış olarak gelişme­sini tamamlayamayacaktır.
  • Ülkenin öz evlâtları hizmetten uzaklaş­tırılınca, yabancı uzmanlar düzeye hâ­kim olurlar. Plânlama dairesinin baş müşavirinden, bakanlıkların müşavirle­rine kadar hepsi yabancı kişiler olduklan için ülke eğitimi gerçekçi olmaktan ziyade teorik bir temele oturtulur ve insanlar havanda su döverek diploma sahibi olmaya alıştırılırlar.
  • Sömürülen ülkenin inanç, örf ve âdetleri bilinen metodlarla yozlaştırılır. Din toplumu parçalamak ve kardeşi kardeşe düşman etmek için bir araç olarak kul­lanıldıktan başka, eğer kuralları elveriş­li ise bir uyutma aracı olarak kullanılır.
  • Öğretmen, öğrenci ilişkileri bozulur ve öğretmenler ile öğrenciler çıkar gurup­ları halinde bölünürler. Çatışmaktan öğ­renmek için zaman kalmaz ve eğitim güçleştirilir.
  • Ahlâk kuralları bozulur. Değer ölçüleri değiştirilir. Özel okullar ve benzeri ku­ruluşlar aracılığı ile diploma para karşı­lığı temin edilebilecek değersiz bir kâ­ğıt parçası haline getirilir.
  • Öğrenim çağında olan kimselerin genç olmasından yararlanarak seks meselele­ri kamçılanır. Diskotekler ve benzeri ah­lâk bozucu kuruluşlar el altından geliş­tirilir. Moda cereyanları kuvvetlendirilir ve gençleri yiyeceklerinden çok giyecek­leri ile ilgilenen kişiler haline getirirler. Yozlaştırıcı moda cereyanları, sinema­lar, dergiler ve sömürülen ülkeye sızdı­rılmış olan kişiler ve guruplarla etkin hale getirilirler. Zaman zaman ve özel­likle millî günlerimizde, İzmir, İstanbul limanlarımıza yanaşıp, etekleri çok kı­saltılmış genç İngiliz kızlarının yozlaştı­rıcı cereyanları güçlendirmek ve millî şu­uru zayıflatmak için bir araç gibi kul­lanıldıklarım ve bunların plânlı aynı za­manda maksatlı davranışlar olduğunu burada hatırlatmak yerinde olacaktır.
  • Sportif çalışmalar ve özellikle bunların ferdî olmaktan çok guruplar şeklinde uygulanan çeşitleri teşvik edilir. Spor­cular bir eşya gibi kulüpler arasında sa­tışa çıkarılırlar. Böyle bir ortamda bir­çok genç insan okumaktan vazgeçip, iyi ve satış fiyatı yüksek bir sporcu olmak için çaba sarf eder. Bunlar daha sonra isteklerinin kurbanı olur ve eğitim dışı kalırlar. (İletişim konusu bugünlerde ilkokul ikinci sınıf derslerinde okutuluyor.)

Bu müsabakalar toplumu parçalamak ve hattâ iki komşu şehir halkının bir birini taş ve sopa kullanarak öldürmesi­ne müsait bir ortam yaratmak için ya­rarlı olmaktadır.

  • Milli kumar müessesesi el altından des­teklenir. İnsanlar çalışarak ve öğrene­rek değil, millî piyangolar ile at yarışla­rında ve totolardan zengin olacaklarına inanır hale getirilirler. (Toto-Loto….)
  • Ülke radyolarına ve gazetelerine sızılır, yabancı şivesi ile söylenen şarkılar be­ğenilen şarkılar haline getirilir. Radyo temsillerinde yabancı kültürlerin ve inançların propagandası yapılır. (Yabancı şarkıcılar ne kadar çok geliyor ülkemize)
  • Üniversite çağındaki çocukları futbol sahalarına çekmek için stadyumlar inşa edilir. Buna karşılık gençlerin karınla­rım gereğince doyurabilecekleri üniver­site kafeteryaları, kütüphaneler alabil­diğine ihmale uğrarlar. (Arenalar kampanyası)
  • Yabancı dilde öğretim yapan Üniversite­ler kurulur. Ana dilde öğretim yapması­na rağmen genel tutumu itibariyle mem­leketçi olmayan kuruluşlar yardımlar ile personeline daha çok ücret sağlayan kuruluşlar haline getirilirler. Bu kuru­luşlar Millî üniversitelerin öğretim per­sonelini yozlaştırır ve kendi çatısı altı­na toplayarak etkisiz hale getirir.
  • Dernekler, kadın kulüpleri ve benzeri kuruluşlara sızmak suretiyle yozlaştır­ma çabaları genç kuşaklardan sonra ye­tişkinleri de etkisi altına alır.

Saymakla bitmeyecek kadar çok olan yan çalış­malar, bu kitapta önemle üzerinde durulan biyolojik baltalamalar kadar önemlidirler. Fakat bunların pek çoğu geçen süre içinde kamuoyunun malumu haline geldiğinden ve uyanan Türk halkı artık bunları iyi tanıdığı için biz bu konulara ayrıntılı bir şekilde de­ğinmek istemiyoruz. Her biri bir kitaba konu teşkil edecek kadar ayrıntılı olan bu yan çalışmalar yetkili kimseler tarafından teker teker incelenmeli ve bizim de bilmediğimiz pek çok gerçek su yüzüne çıkarılma­lıdır.

Türkiye’nin (1968 Yılına) Göre Durumu

Önceki bölümlerde yer yer değinilmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin bugünkü durumunun kültür em­peryalizmi açısından ayrıca incelenmesinde faydalar vardır. Son 10-15 yıl içinde toplumumuz üzerinde ba­rışı koruma ve Türkiye’yi kalkındırma gerekçesi ile uygulanmakta olan emperyalist projeler, Atatürk Türkiye’sini bu yönüyle bir bunalıma sürüklemiş bu­lunuyor.

Kendi insanlarını tanıdığı kadar, emperyalistleri de iyi tanıyan büyük Atatürk, uzağı görüp ülkeyi Türk gençliğine emanet etmiş olmasaydı, muhakkak ki sömürgecilerin yoğun çalışmaları daha da etkili olabilecekti. Fakat Cumhuriyeti ve Türk istiklâlini gençliğe emanet ederken, bu değerlerin ne şekilde korunacağını da açıklamayı ihmal etmemiş olan kur­tarıcı, ölümünden sonra çok değişen koşullar içinde bile genç kuşaklara ışık tutabilmektedir.

Deha düzeyine ulaşmış bir seziş ve bilinçle, bu­günkü koşulları önceden görebilmiş olan bu büyük insan, Türkün bileğini savaş meydanlarında erkekçe bükemeyen sömürgecilerin, zamanı gelince yurdumu­zu başka bir usulle istilaya kalkacaklarını ve hattâ Türkiye’de de taraftar bulacaklarını tahmin etmiş ve buna karşı hazırlanmıştı. Bütün büyük insanlar gibi ‘Barış’a gönül bağlamış olmasına rağmen ger­çek barışın sağlanamayacağını biliyor ve emperyaliz­min korkunç ihtirasının sınır tanımayacağını da an­lamış bulunuyordu. ‘Yurtta Barış, Cihanda Barış’ de­diği zaman bile güçlü olmak gerektiğini ve gerçek barışın kuvvetler dengesi ortamında gerçekleştirile­ceğini genç kuşaklara hatırlatmış ve öğretmiş olma­nın rahatlığı içinde aramızdan ayrılan bu büyük in­san, sömürgecilerin bilinçli saldırılarından toplumunu inandığı anlamda kurtaramamıştır. Onu izleyen yöneticilerin bilgi ve sezgi sınırlarını aşan bilinçli operasyonlar Türkiye’de millî eğitimi sarsan bir ba­şarıya ulaşmış bulunuyor. Türk toplumunun en güç koşullar altında bile kendini toplayıp, akılcı bir dav­ranışla silkinip tehlikelerden kurtulma yeteneği olma­sa, geleceğimizden ümidi kesmemiz ve olaylara teslim olmamız gerekir. Türk milleti gibi, şanlı bir tarihi, köklü bir kültürü, sarsılmaz inançları olmayan türe­di toplumlar, bugün Türkiye’ye uygulanan baskının etkisi altında kolayca eriyip yok edilebilirler. Fakat Türkiye emperyalistlerin baskılarına bütün nokta­larda direnmekte ve bu hali ile onları da şaşırtmak­tadır. Türkiye’ci aydınlar ile halktan yana güçler 1960 uyanışını gerçekleştirmiş ve bu tarihten sonra ha­zırlanan ortamda gerçeği görmek ve geniş halk taba­kalarına mal etmek kolaylaşmıştır. Yürürlükte olan Anayasanın sağladığı haklar ve Anayasa kuruluşla­rının koruyucu kanatları altında Türk toplumu ken­dine ışık tutan aydınların işaret ettikleri yönde olum­lu gelişmeler kaydetmiş bulunuyor. Sömürgecilerin kültür alanında gerçekleştirmeye çalıştıkları çökün­tüyü geciktiren ve hattâ imkânsızlaştıran bu uyanış, tıpkı kurtuluş savaşında olduğu gibi ‘Hasta Adam’ olarak nitelenen tarihî bir toplumun, toplumsal tep­kisinin başlangıcı olacaktır.

İkinci Dünya savaşına girmemiş olmanın getir­diği rehavet içinde ve barış ortamında yaşıyorum zannetmiş olmamız dolayısıyla kaybettiğimiz maddi ve manevi değerler, yeniden topluma mal edilecek ve sömürgeciler kapımızı üçüncü defa çalmaya mecbur kaldıkları zaman başka metodlarla çalışmaya mecbur kalacaklardır. Yaşantılarını masum toplumların kay­naklarını insafsızca sömürmeye ve onların yeraltı ve yerüstü kaynaklarından başka kol ve kafa gücünü de kendi hizmetlerinde, hizmete sokmaya pek alışmış bulunan emperyalistler, bu uyanışın ortaya çıkaraca­ğı gerçeklerle yüz yüze geldikleri zaman çok sarsıla­caklardır. Çünkü yalnız Türkiye’de değil, bugüne kadar uyutulan ve sömürülen üçüncü Dünya’da da geciktirilmesi her gün biraz daha güçleşen hızlı bir uyanış vardır.

Mazlum ve istismar edilen toplumlara, silahlı ça­tışma ile özgürlüğe kavuşmanın ilk ve en güçlü örne­ğini vermiş olan Türk toplumu, bugün yeni sömürge­ciliğin kirli metodları ile kanları emilmekte olan mil­yonlarca insana yeni örnekler vermenin hazırlığı için­dedir. Barış vaitleri ile avutulma ve savaş korkusuy­la korkutulma siyaseti etkisini her gün biraz daha kaybediyor. İnsanları çıkar sağlayarak kendi toplumuna ihanet edebilecekleri bir ortama sürüklemek için harcanan paralar muhtemelen boşa gidecek ve satılmış kişiler dahi kendi toplumuna dönme lüzumu duyacaklardır. Çok iyi plânlanmış olmasına rağ­men, doğaya ve ahlâka aykırı bir temele oturtulmuş bulunan yeni sömürgecilik, Dünya’nın her tarafında etkisini kaybetmekte ve uygulamaların sahipleri se­vilmeyen toplumlar haline gelmiş elmanın ezikliğini duymaktadırlar. Sevişmek için yaratılmış bir Dünya­yı, savaşın aralıksız sürdürüldüğü bir cehennem ha­line getirdikten sonra bu cehennemde cennet hayatı yaşamaya çabalayanlar artık yalnızdırlar ve sevilmi­yorlar. Sevgisiz yaşamanın ekmeksiz yaşamaktan çok daha kötü olduğu sömürgeciler tarafından ergeç an­laşılacak ve onlar da ‘İnsan Hakları Evrensel Beyan­namesi’ ile bütün insanlara tanınmış olan hak sınır­ları içine çekilme lüzumunu duyacaklardır.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

BARIŞ VE EMPERYALİZM-Amerikanın Türkiye’ye Yağ Kazığı


Yağ da tıpkı şeker ve tahıllar gibi bir boş kalo­ri kaynağıdır. Şekerlerle, proteinlerin bir gramı uzvi­yette yandığı zaman yaklaşık olarak 4.7 kalorilik bir enerji verdikleri halde, yağlar bunların hemen de iki misli ve 9.4 kalorilik bir enerji verirler. İnsan beslen­me ihtiyaçları bakımından az miktarda yağa muhtaç­tır. Çünkü besinlerimizin terkibinde de önemli nisbetlere göre yağ vardır. Sütte sütyağı, ette, et yağı alırız. Hattâ tahıllar bile yağ ihtiva ederler. Böylece bu besinleri yiyen kimseler bir miktar yağ almış bu­lunmaktadırlar. Ayrıca bol miktarda sızdırılmış yağ almanın zararlarından bahsedilmektedir. Nitekim çok yağ tüketen ülkelerde kalb ve damar hastalıklarının, az yağ ile beslenen ülkelere nazaran çok daha fazla tahribat yaptığı değişik taramalar ve araştırmalarla inkâra mahal bırakmayacak bir şekilde gösterilmiş bulunuyor. Ne yazık ki emperyalistler, hayattan kam ve zevk almak için şeker gibi yağı da çok tüketmekte ve bu suretle lezzetli yemekler hazırlamaktadırlar. Çok şeker ile çok yağ tüketmekte oluşları, bir doğal belâ gibi onları kemirmektedir. Bundan dolayı son yıllarda ileri ülkelerde tahıl ve şeker gibi yağ tüke­timini de kısıtlama eğilimi belirmiştir. Kendi yeme­dikleri besinleri sömürdükleri ülke halkına satarak onların hem paralarını almak ve hem de sağlıklarını bu yoldan bozmak alışkanlığı içinde bulunan emper­yalistler, yağ politikalarım soğuk harbin icaplarına uydurmuş bulunuyorlar. (TV lerde sürekli gösterilen yemek programlarındaki hilelerini anlamak gerekir.)

Yağ muhakkak ki yeni sömürgeciliğin tahıldan sonra en etkili silâhı haline gelmiş bulunmaktadır. Sömürgeciler zevk düşkünlükleri dolayısıyla bugüne kadar namlusu kendi toplumlarına dönük olan bu si­lâhı, şu günlerde geri kalmış toplumların insanı üzerinde hizmete sokmak ve onların böylece yere se­rilmeleri için kullanmak istiyorlar. Tahılları ve onla­rın afyon gibi kullanılabileceğini çok önce tanımış bulunan empeyalistler, fazla yağ ile beslenmenin in­san uzviyetinde meydana getirebileceği değişmeleri çok geç anlamışlardır. Hattâ bazı yağ firmaları onla­rın bazı gerçekleri anlamalarını bugün de engelleme­ye çalışıyorlar.

Yağlar lezzetli yiyeceklerdir. Midede uzun süre kaldıkları için insanı tok tutarlar. Yakın zamana ka­dar çok yağ ile beslenmek zenginliğin icabı zannedi­liyor ve emperyalistler, Dünya’ya gelmiş olmanın zevkini bol yağ ve şeker yemekle çıkarıyorlardı.

Fakat çok yağ yiyen toplumlarda kalb ve damar hastalıkları ile inmeler, dolaşım sistemi hastalıkları tahripkâr bir hâl almaya başlayınca bunun nedenle­rini öğrenmek üzere masraflı araştırmalara girişilmiş, neticede çok yağ yeme yanında, bitkisel yağla­rın hidrojenle sertleştirilmesi suretiyle elde edilen ve tabiatta bulunmayan margarinlerin bunun en önemli yapıcı sebebi olduğu anlaşılmıştır. Soya yağı, Pamuk yağı, Ay çiçeği yağı gibi çabuk bozulan, lez­zet ve besleyici değer bakımından düşük yağları üre­ten ülkeler, ekonomik nedenlerle bilimin ortaya koy­duğu bu gerçekleri gölgelemeye çalışmışlar ve mar­garinlerin sağlık için zararlı olduğunu kabul etmek istememişlerdir. Çünkü bu ucuz ve çabuk bozulan yağların tek değerlendirme şekli onları hidrojenle muamele ederek, iç ve dış yapılarım değiştirmek ve bu suretle insanlara satmaktan ibaret bulunuyordu.

Fakat güneş balçıkla sıvanamaz. Haysiyetli bilim adamları bulgularım yayınlamaya ve margarinlerin sağlık için zararlı yağlar olduğunu, kanıtları ile is­patlamaya devam etmişlerdir. Artık 1967 yılında margarinlerin zararsız yiyecekler olduğunu savun­mak’ kabil değildir, ileri ülkelerin tüketicileri, yağ firmalarının şarkılı türkülü reklâmları ile kandırılamayacak kadar bilinçli oldukları için iş çevreleri bu ülkelerde margarinleri satamamakta ve geri ülkele­rin bilinçsiz insanını bu çeşit yağların uzun süreli müşterisi haline getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktadırlar. Yağ para eden bir besin maddesi olduğu için geri ülkelere yağ satışından büyük çı­karlar sağlamak kabil olmaktadır. Özellikle elinde kullanamadıkları büyük yağ stokları bulunan ülke­ler, örneğin Birleşik Amerika Devletleri, başka ülke­lerde yağ tüketiminin sağlık gerekçesi ile de olsa kı­sıtlanmasına razı olmamakta ve kendi çıkarları için artırmaya çalışmaktadırlar.

Birleşik Amerika’da her yıl kalb ve damar has­talıklarından ölen 750.000 kişinin, ölüm sebeplerinin çoğunlukla, çok yağ tüketmeye ilişkin nedenlere bağ­lı olduğu anlaşıldıktan sonra, kendi ülkesinde yağ tüketimini kısıtlayıcı çalışmalar yapmış ve marga­rinler aleyhine yayın yapılmasını müsait karşılamış olan bu toplum, yağ pazarı olarak kullandığı geri ül­kelerde benzer yayınların yapılmasına razı olmaz ve bunları hoş karşılamaz.

Birleşik Amerika’nın bu sıkıntısı elinde geniş soya ve pamuk yağı stokları bulunmasından ileri gel­mektedir. Her yıl ortalama 18 milyon ton soya fa­sulyesi üreten ve çok miktarda pamuk yetiştiren Birleşik Amerika’da % 18 20 nisbetine göre, yağ ih­tiva eden soya taneleri ile pamuk tohumlarından külliyetli yağ sızdırılmakta ve bu yağın ülke içinde tüketimi mümkün olamamaktadır. Bir süre bekletil­diği takdirde acılaşan ve kullanılmaz hale gelen bu yağlar hidrojenlenip margarin haline getirildikleri takdirde uzun bir süre muhafaza edilebilmektedir­ler. (Bisküvlerin içinde kullanılan yağlara bir baksanıza) Bu mümkün olmadığı takdirde yapılacak tek iş bunları geri kalmış ülkelere satmak ve onların he­nüz bu konuda aydınlanmamış olan tüketicilerine yedirmektir.

Nitekim bu operasyonlar için PL 480 KANUNU ile açık tutulan uygulamadan yararlanan Birleşik Amerika Türkiye dahil bir çok geri kalmış ülkeye soya ve pamuk yağı satmaya muvaffak ol­muş ve bu yoldan önemli gelirler sağlamıştır. Bizim ülkemiz gibi zeytinyağı üretmeye elverişli ülkelere bile soya yağı satmaya muvaffak olan Amerika’nın pazarlama örgütünün çok mükemmel çalıştığı dik­kati çekmektedir. Çünkü Türkiye gibi Dünya’nın en nefis ve en lezzetli yağı olarak tanımlanan zeytinya­ğı üreticisi bir ülkeye soya ve pamuk yağı gibi hiç de makbul olmayan yağları satabilmek demek, tere­ciye tere satmayı başarmak demektir.

Oysaki Türk halkı çok ekmek yediği için ve ek­mekte bulunan nişasta insan uzviyetinde yağa dönüşebildiğinden biz yağa muhtaç değiliz. Kendi üretti­ğimiz yağ miktar ve kalite bakımından ihtiyacamızı karşılayacak seviyede bulunmakta ve üretilen mik­tarın daha da artırılması mümkün görülmektedir. Böyle olmasına rağmen, besleyici değer bakımından bir özelliği olmayan ve gerçekte muhtaç olmadığımız üretim artığı yağları Türkiye’ye satmakta kararlı olan Amerikalılar yönetici kadroların bilgisizliğin­den yararlanarak, soya yağı, pamuk yağı ve don ya­ğı gibi değersiz yağları Türkiye’ye satmaya ve bu yoldan sağladıkları para ile Türkiye’deki misyonla­rının masraflarını dolar ödemeden karşılamaya mu­vaffak olmuşlardır.

Sömürgeciler, daha önce de belirtildiği gibi sö­mürdükleri toplumlarm tahıl ve nişasta gibi şişirici boş kalori kaynakları ile beslenmelerini soğuk savaş stratejisi bakımından da arzu etmektedirler. Çünkü bu çeşit yiyeceklerle beslenen ülkeler bir türlü ken­dilerini toplayamamakta ve hastalıklardan yakası­nı kurtarıp, yurt ve Dünya sorunlarına eğilememektedirler.

Çok miktarda tahıl tüketerek, beslenmesini boş kalori kaynaklarına dayamış olan bir Türkiye’nin bir de bol miktarda margarin tüketmesinde bu toplu­mun silâh atılmadan yok edilebilmesi için, emperya­listlerin küçümseyemeyecekleri çıkarlar vardır.

Nitekim Türkiye soya yağı ithaline başlayıp, bunların hidrojenlenmesi ile elde edilen margarinler halka bol miktarda yedirilmeye başlanıldıktan sonra kalb hastalıkarından ölüm vakalarında da bir artışı görülmüştür. Yetişkinleri kalb hastalıklarından ve yetişecekleri de daha Dünyaya gelmeden doğum kontrol hapları ile öldürerek, bir ülkeyi belirli bir süre içinde sahipsiz bırakmak ve daha sonra da bu­raya elini kolunu sallayarak bir kurtarıcı gibi gire­rek kaynaklarına el koymak yeni sömürgecilerin yalnız Türkiye’de değil daha birçok geri kalmış ül­kede uygulamakta oldukları korkunç bir projedir. Bundan dolayı Türkiye’yi bir yağ pazarı haline getir­mek sömürgecilerin yalnız yakın çıkarları bakımın­dan değil, uzak çıkarları bakımından da amaçlarına uygun düşmekteydi. Türkiye’de yağ üzerinde oyna­nan oyunlar artık Türk aydınlarının meçhulü değil­dir.

Gizli eller, zeytinciliğimizi mahvetmek için son günlerde, hepimizin iyi bildiği korkunç bir oyunu sahneye koymuş bulunuyorlar. Zeytinyağlarımıza, makine yağı karıştırılmış ve bu suretle iç pazar ve dış pazarda Türk zeytinyağlarına karşı bir tiksinti uyandırılmıştır.

Kilis’den başlayarak zeytin ağaçla­rının kesilmesine müncer olacak bu gelişme yakında Türkiye’yi yağ ihtiyacını yabandan karşılayan ve Avrupa ülkelerine de zeytinyağı satamayan bir top­lum haline getirecek ve bu ortamda Birleşik Ameri­ka hem Türkiye’ye hem de Avrupa pazarına bol bol soya yağı ile pamuk yağı satma imkânına kavuşa­caktır.

Türkiye’de sermaye birikimi olmadığından, zey­tin üreticisinin iç pazarda satamadığı ve yabancı ül­keye ihraç olanağı iyice sınırlanmış olan zeytin ve zeytinyağından para kazanması mümkün olamaya­cağı için, kısa bir süre direndikten sonra zeytin ağaçlarım kesip, onun yerine tütün ekmesi de bek­lenebilir. Zeytin ağacı çok güç yetiştirilen bir ağaç olduğu için üreticinin bu yola gitmesi, Türkiye için gerçek bir yıkım olacak ve Türkiye 100 yıl için yağ stoku olan ülkelerin eline bakmaya mecbur bir top­lum, bir pazar haline getirilecektir.

Yapılan incelemeler aradan uzun bir süre geç­miş olmasına rağmen zeytinyağı rezaletinin suçlula­rının yakalanmasını ve cezalandırılmalarım sağlaya­mamıştır. Kamuoyu tarafından hayret ve şüphe ile izlenen bu çirkin olay, ülkemiz halkının sağlığından başka, millî ekonomiyi tehlikeye itekleyen bu kabil davranışların küçümsendiğini göstermektedir. Tür­kiye bir margarin pazarı haline getirildikten sonra, bilimsel verilere dayanılarak marginlere karşı açı­lan savaşta, zeytinyağının üstünlükleri belirtilmiş ve halkımızın büyük bir kısmı margarin yerine zey­tinyağı kullanmanın daha isabetli bir davranış ola­cağına inandırılmıştı. Bu gelişmeyi amaçları bakımından tehlikeli bulan karşı taraf, zeytinciliğimizi kökünden yıkmak ve bu yağın hem iç ve de dış pa­zarda kullanılması olanağını yok etmek için korkunç bir senaryo hazırlamış ve bunu sahneye koymaktan da çekinmemiştir. Zeytinyağlarımızın İtalyan güm­rüğünde makine yağı ile karışık olduğunun tesbit edilmiş olması, şüphesiz İtalyanların da işine yara­mıştır. Çünkü bu ülke de zeytinyağı üreticisi bir ül­ke olduğu için Türk zeytinciliğinin gelişmesini ve dış pazarlarda kendisine rakip olmasını arzu etmez.

Birleşik Amerika’nın Türkiye’yi bir yağ pazarı olarak kullanma amacı ile İtalya’nın ülkemizin yağ üretim takatim baltalama arzusu birleşip, yurt için­de onlarla ortaklık halinde çalışmaya hazır sabotaj örgütleri hazırlandıktan sonra, Türk zeytinciliğinin temeline dinamit koymak kolay olmuş ve bunu ya­panları cezalandırmak da mümkün olamamıştır. Bu­gün Türkiye’de bilinen bütün yağlardan daha çok margarin tüketilmektedir. Oysa ki halkımız bundan 15 yıl önce bu yağı tanımıyordu. Devlet Radyosu margarin reklâmları ile dolup taşmakta ve günlük gazeteler birkaç kuruş reklâm ücreti alabilmek için sağlığa zararlı olan bu yağların propagandasını yap­maktadırlar. Bugüne kadar hiç bir besin maddesinin besleyici değeri hakkında açıklama yapmamış olan Sağlık Bakanlığımız bundan birkaç yıl önce marga­rinler aleyhine yapılmakta olan yayınları etkisiz ha­le getirmek için bir tebliğ yayınlamış ve margarinle­rin sağlık için zararlı olmadıklarım iddia ederken, zeytinyağını yerme lüzumu duymuştur.

Görüldüğü gibi halkımız artık karışık, hileli ve sağlık için zararlı yağlar ile beslenmeye mahkûm edil­miş durumdadır. Yurt içinde tüketilen zeytinyağlarına karıştırılan makine yağları şüphesiz Türkiye’de üretilmemektedir. Bu yağları Türkiye’ye ithal ederek zeytinyağlarına karıştıran gizli eller vardır. Makine yağlarının Türkiye’ye kimler tarafından sokulduğu ve zeytinyağcılara nasıl ve ne maksatla intikal et­tirildiği kolayca tesbiti mümkün bir husus olmasına rağmen, onun bunun evini basıp kütüphanesini alt üst edenler, işin bu yönü ile pek ilgilenmiyorlar. Em­peryalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ka­bil incelemelerin engellenmesini sağlamak için ge­rekli tedbirleri almışlardır.

Halkımız hastalanma bahasına da olsa, makine yağı ile karıştırılmış zeytinyağını, margarinle karış­tırılmış tereyağını yemeye mecburdur. Bundan do­layı safra kesesi hastalıkları, kalb ve damar hasta­lıkları mütemadiyen artmakta ve bu yüzden ölen va­tandaş sayısı yükselmektedir, insanları silâhla öldü­recek yerde, yağ yedirerek öldürmek, Birleşmiş Mil­letler ve diğer milletlerarası teşekkülleri harekete geçirememekte ve yurdumuzdaki kontrol imkânları ile bu kabil projeleri sezinleyerek kamu oyuna açık­lama ile yükümlü olan üniversiteler ve diğer araştır­ma kuruluşları işlemediğinden, meselenin kamu oyu tarafından anlaşılması gecikmekte ve güçleşmekte­dir. Sömürgeciler bu yoldan hem Türk halkının pa­rasını ve emeğini sömürmekte, hem de sağlığını te­melden bozarak ülkemizi bir hasta insanlar ülkesi haline getirmektedirler. Hiç bir ateşli silâhın sağlayamayacağı bu iki yönlü etki emperyalistin belirli bir süre sonra gerçekleştirmeye çalıştığı büyük projenin amaçlarına en geniş anlamı ile yardım etmektedir. Yağ firmalarının fakir Türk halkının sırtından tah­sil ederek, kendi ülkelerine aktardığı milyonlar ise bizi her gün biraz daha fakir duruma düşürürken, on­ların zenginliklerine zenginlik katıyor. Yalnız bu so­nuç bile her şeyi para ile ölçen emperyalist için ba­şarı sayılabilir. Bir yağ ülkesi olan, ayrıca Dünya­nın en nefis ve en besleyici yağı olan zeytinyağı üre­ticisi bir ülkede üretim imkânlarını kökünden balta­layarak o ülke halkını sağlık için zararlı bir yağ ile beslenmeye mahkûm etmek ve bundan ayrıca para kazanmak hiç bir ateşli silâhla ulaşılamayacak bir sö­mürü düzeni yaratmak demektir. Bundan dolayı ye­ni sömürgeciler, artık top tüfek yerine ikili anlaş­malar ile sağlanan ve bilinçsiz toplumları silâhtan daha çok zarara sokan ekonomik ve tarımsal operas­yonları tercih ediyorlar.

Geri kalmış ülke insanı kendini barış içinde ve mutlu bir şekilde yaşıyor farz ederken, emperyalist en azgın savaşçının ihtirası içinde onun yaşama ola­nağını yok etmekte ve ayrıca sömürmektedir.

[Uluslararası ilişkilerde Avrupa Birliği, ABD ve Kanada arasında en büyük kavgalar tarım ürünlerinin koruyuculuğu üstünden yapılmaktadır. AB ülkeleri kendi tarımlarını ABD’ye karşı koruma önlemi alırken ABD ise bu uygulamaların serbest piyasaya aykırı olduğunu savunarak AB ülkelerine yaptırımlar uygulamakla tehdit etmektedir.
Dünya 50’li yıllarda olduğu gibi tarım ülkeleri ve sanayi ülkeleri olarak bölünmüş değildir. Çünkü sanayi ülkeleri aynı zamanda tarım ülkesi olarak da geliştiği için artık eski tarım ülkeleri, tarım, hayvancılık vb. alanlarda gelişmiş ülkelerin pazarı durumuna düşmüşlerdir. Buğdayda, pancarda, pamukta, tütünde ve bütün ürünlerde fiyatın ve ekim politikasının belirlenmesi şunu açıkça göstermektedir. Uluslararası tekeller, ülke tarımını bütünüyle çökertmeye yönelmişlerdir. IMF ve DB bu çökertme işini emperyalist ülkeler adına planlayan ve dayatan kurumlar olarak başroldedir. Yoksul topraksız köylüler ve küçük üreticiler saldırı politikalarından en fazla etkilenen kesimdir. (http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/358-nisasta-bazli-tatlandiricida-peskes)%5D

Hayvansal Protein Kaynakları

Yeni sömürgeciler, sömürdükleri toplumların hayvansal protein kaynakları bakımından yeterli bir düzen içinde bulunmasını daha önce de kısmen açıklanan sebeplerle arzu etmezler. Et, süt, yumurta ve balık gibi hayvansal protein kaynakları, ihtiva ettik­leri cevherler dolayısıyla, toplum sağlığını, kol ve ka­fa gücünü geliştiren, toplumun reaksiyoner niteliği­ni kamçılayan besinlerdir. En son bilimsel araştırma­lar tüketilen hayvansal protein miktarı ile zekânın gelişmesi arasında ilişkiler bulunduğunu göstermiş bulunuyor. Oysaki sömürgeci sömürdüğü toplum insanının afyonlamışçasına uyutulmasını ve millî sorunlarını göremeyecek ve çözemeyecek kadar bi­linçsiz kalmasını arzu eder. Bundan dolayı bu ülke­lerde, et, süt, yumurta ve balık üretimi dolaylı yol­lardan daima baltalanır. Halk, bol miktarda tahıl, şeker ve yağ ile başka deyimle boş kalori kaynakları ile beslenmeye ve yetinmeye mecbur edilir. Nitekim Türkiye’mizde son 15 yıl içinde hayvancılığımızı bal­talamak ve balıkçılığımızın gelişmesini engellemek için bazı etkili çalışmalar yapılmıştır. Hint halkını sığırların mukaddes yaratıklar olduğuna inandıra­rak, pirinçle beslenmeye mahkûm edenlerin, Türkiye ve diğer geri ülkelerde benzer çalışmalara girmeleri­ni doğal karşılamak gerekir. Çünkü İngilizler Hint­lileri kandırıp sığırın mukaddes bir hayvan olduğu­na inandırmakla 500 milyonluk bir toplumu yıllarca sömürmeye muvaffak olmuşlardı. Şu sırada da Ame­rikalılar Türk halkını uyuşturmak ve uyanmasını ge­ciktirmek için başka usullerle yurdumuzda hayvancı­lığın gelişmesini ve halkın daha çok et yemesini en­gelliyorlar. (Etlerin içine domuz katma hilelerinin ardındaki sır.)

İnsanın kol ve kafa gücünün gelişmesine ve hastalıklara kar­şı direnç kazanmasına en çok yardımcı olan et ve diğer hay­vansal protein kaynakları sömüren ülkeler halkının en çok tükettikleri temel besin maddeleridir. Bu sayede sağlıkları mükemmel, kol ve kafa gücü bakımından yeterli fertlerden ibaret bir toplum olarak, sömürgecinin sömürülen toplumlar üzerindeki baskısı daha da artmaktadır. Buna karşılık hay­vancılığı ve balıkçılığı devamlı olarak baltalanan geri ülke insanı çeşitli sebeplerle et yiyemez. Beslenme bakımından ta­hıla dayalı olan bu toplumlarda kol ve kafa gücü yetersiz ve hastalıklar yaygındır. Bu hale gelmiş olan toplumu sömür­mek ve kaynaklarına el atmak sömürgeciler için kolay bir iştir.

Yakın geçmişte, Türkiye’de cereyan etmiş bazı olaylar bu açıdan eleştirilecek olursa, halkımızın tü­ketmekte olduğu, et, süt ve balık miktarlarının be­lirli bir seviyeyi aşamaması için sömürgeciler tara­fından sahneye konan bazı oyunları daha derli toplu bir şekilde anlamak kabil olacaktır:

  • Bir aralık İstanbul ve diğer büyük şehirle­rimiz çevresinde, pazarı bulunduğu için sütçülük yapmak isteyen vatandaş sayısı hayli artmıştı. Bunlardan bazıları yaban­cı ülkelerden cins süt inekleri ithal etmiş­ler ve işletmelerine tıpkı ileri toplumların işletmeleri gibi bir veçhe kazandırmak is­temişlerdir. Ancak yem fiyatlarının paha­lı olması dolayısıyla süt, kilosu bir liraya mal edilebiliyor ve kalabalık merkezlerde aracının çıkarlarını da koruyabilecek bir fiyatla satılabiliyordu.

Tam bu sırada dostlarımız, her işi kâr açısından değerlendiren ve kendi anlayışı­na göre tedbirli bir tüccar gibi çalışmakta olan Et ve Balık Kurumu aracılığı ile Tür­kiye’ye yavan süttozu ihraç etmişler ve bu süttozları ucuz fiyatla pazara arzedilmiştir. Yavan süttozundan peynir, yoğurt ve diğer süt mamullerini imal edebilen ima­lâtçılar bu sütü 30 kuruşa mal edebildikle­ri için yerli süte sırt çevirmişler ve bun­dan dolayı kâr ümit ederken, zarar eden süt üreticileri cins ineklerini keserek, etini değerlendirmişlerdir.

  • Et hayvancılığı gelişmeye başlayınca dost­larımız donmuş sığır ve koyun eti yolla­mak suretiyle mahallî üreticileri dolaylı olarak baltalamışlardır.
  • Tavukçuluk gelişmeye başlayınca da Bir­leşik Amerika’dan dondurulmuş tavuk ve hindi etleri yollanmak suretiyle tavukçuluk çalışmalarının yere serildiği hatırlardadır.
  • Peynir, tereyağ ve benzeri yiyecek yardım­ları da üreticiler üzerinde benzer etkiler yapmıştır.

Türkiye’de bir insana bir yılda 268 kilo tahıl düş­tüğü ve bunun tamamı tüketildiği halde, Sonora 64 ve benzeri tahılları Türkiye’ye sokarak bu tüketimi daha da artırmak için çaba sarfeden AID çevreleri hayvancılık ve balıkçılığın geliştirilmesi için hemen hiç bir yardım yapmamakta ve yapmış olsalar bile bu yardımlar boş kalori kaynaklarını geliştirme maksadı ile yapılan yardımlarla kıyaslandığı zaman devede kulak kalmaktadır.

Bol miktarda et ve sütle beslendiği çağlarda bu­günkü uygar Avrupa’nın göbeğinde at oynatmış bir toplumun, tahılla beslenerek uyuşturulmasının amaç­lan bakımından daha yararlı olacağını iyi bilen sö­mürgeciler, hayvansal protein tüketiminin kısıtlan­ması için çeşitli oyunlar oynamakta ve oynadıkları oyunun anlaşılmaması için de elden geleni yapmakta­dırlar.Bu gerçekler tekrar tekrar söylenmiş ve ya­zılmış olmasına rağmen bizi yönetenler son çare ola­rak at ve eşeklerin de kasaplık hayvan olarak kulla­nılmasını görmüşler ve bu eti halka tavsiye etmişler­dir. Daha sonra kamuoyunda uyanan tepkiyi dikka­te alarak tekliflerinden vazgeçmiş gibi görünenlerin balıkçılığı geliştirerek halkın tükettiği hayvansal protein miktarını artırmak hiç akıllarına gelmemek­tedir. Türkiye’de bir insan, bir yılda 2.5 kilo balık tü­ketirken, bu miktarın Portekiz’de 41 kilo ve denizi ol­mayan İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde bile 10 ki­lo civarında olduğunu görüyoruz. Et ve Balık Kuru­mu gibi yurt hayvancılığı ile balıkçılığını geliştirme amacı ile kurulmuş bir kurum 12 -13 yıldır hizmete girmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin hayvancılık ve balıkçılık kesimlerinde hiç bir gelişme sağlanamamış­tır.

Kurum bildiğimiz bileli fakir halkın elindeki hay­vanı satın alıp ona para ödemekte, halk da bu paray­la dallı basma ve transistorlu radyo satın almakta­dır. Mübayaa ettiği eti, Ankara, İstanbul ve İzmir’de yaşayan mutlu azınlığa aktarmaktan başka hiç bir hizmet yapmamış olan Et ve Balık Kurumu, balıkçılık ile ilgilenmemiş ve satın aldığı balık avlama gemileri de Istinye koyunda çürümeye terkedilmiştir.

Ayni kurum Birleşik Amerika’dan daha önce bir boş kalori kaynağı olarak nitelenen pamuk, soya ve don yağlarının ithalâtçılığını ve komisyonculuğunu yapmakta kuruluşuna aykırı olmasına rağmen hiç bir sakınca görmemiş ve bu davranışı ile bilerek ve­ya bilmeyerek sömürgecinin amaçlarına hizmet et­miştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan çoğunluk, işçiler ve köylüler ile fakir aileler bazen ayda bir defa bile et yiyememektedirler. Yumurta ile tavuk eti çok insa­nın satın alamayacağı bir fiyatla satılmakta ve balık yemek bir lüks telâkki edilmektedir. Böyle olmasına rağmen zaman zaman avlanan balığın bir miktarının fiyatları pahalı tutma amacı ile yeniden denize dökül­düğü duyulur. Buna karşı hiç bir tedbir alınmaz. Her yıl bahar aylarında yüz binlerce kuzu boğazlanır ve mutlu azınlık bu yumuşak eti yemekle gününü gün eder. Oysaki meralarımızda bu kuzuları besleyip her birinin on kilo daha ağırlık kazanmasını sağlayacak ot ve yem vardır.

Bize dost olduklarını ve ülkemize iyi niyetle gel­diklerini söyleyenler yöneticilere bunlara karşı ted­birler alınmasını hatırlatacak yerde, kendilerinden it­hal edilecek gübre ve tarım ilâçları ile geliştirilecek tahıl çeşitleri tavsiye etmekte ve bunun takipçisi ol­maktadırlar. Her kış Doğu Anadolu köylerinde çeşit­ hastalıklardan vakitsiz ölen binlerce yavru, aslın­da kötü beslenmenin ve etsiz yaşamanın kurbanıdır­lar. Çünkü bunlar gelişmeleri ve hastalıklara karşı direnmeleri için çok lüzumlu olan hayvansal protein kaynaklarını bulamamakta ve yalnız tahılla yetinme­ye mecbur bırakılmış bulunmaktadırlar. Halkın entellektüel güç bakımından yetersiz ve hastalıklara karşı direncini yitirmiş bir ortamda yaşaması sömür­gecinin hoşuna gider. Çünkü Türkiye’de hastalık ço­ğaldıkça ilâç sarfiyatı artacak ve sömürgeci bu yol­dan da para kazanarak toplumu bir de bu yönü ile hasta yatağında sömürecektir.

Güç Kaynağı Olarak Besindeki Hileler

Sömürdükleri ülke insanını güçten düşürmek ve «entellektüel yapısı ile yetersiz ve hasta kişiler haline getirmek için önceki kısımlarda açıklanan kalıplara göre düzenlenen beslenme koşulları, sömürgeci ül­kede değişik ilkelere göre ayarlanmaktadır. Sömür­geci, geri ülke insanına, tahıl, şeker ve yağ gibi boş kalori kaynaklarını yedirip, et süt, yumurta ve balık üretimini dolaylı yoldan baltalarken, kendi ülkesin­de bunun temamen aksini yapmaya çalışır.

Sömürgeciler kendi insanlarına bol hayvansal protein sağlar ve böyle bir ortamda tüketilen tahıl miktarım da azaltabildikleri kadar azaltırlar. Birleşik Amerika’nın tarım politikası kısaca gözden geçirile­cek olursa bu gerçek daha rahat bir şekilde görüle­bilmektedir. Durumu daha iyi kavramak için birkaç temel ürün üzerinde durmak ve bazı örnekler ver­mek yeterli olacaktır.

1— Soya Fasulyesi:

Vatanı Mançurya olan Soya Fasulyesi XX nci asrın başına kadar Amerikalıların tanımadıkları bir toprak ürünüydü. Terkibinde % 40-45 kadar üstün değerli protein ile % 18 nisbetinde yağ bulunduğu an­laşıldıktan sonra bu fasulye büyük önem kazanmış ve 1964 yılında yalnız Birleşik Amerika’da üretilen soya miktarı 18 milyon tona ulaşmıştır. Bu ülkede üretilen soya fasulyesi bütün Dünya’da üretilen soya fasulyesi miktarının yarısından da fazladır.

Amerikalılar soya fasulyesinin yağını sızdırdık­tan sonra ele geçen proteinden çok zengin küspeyi çoğunlukla hayvan yemi olarak kullanır, et süt ve yumurtaya tahvil ederek değerlendirirler. Bu sayede Amerikalı vatandaş yılda 90 kiloyu aşkın miktarda et ve her gün bir kilo süt ile bir yumurta tüketebilmektedir.

Soya fasulyesinden sızdırılan yağ ise bir boş ka­lori kaynağı olduğu için yeni sömürgeciliğin dolam­baçlı oyunlarına akıl erdiremeyen geri kalmış ülkele­re satılır ve orada kurulan margarin fabrikalarında hidrojenlenerek halka yedirilir.

Amerika bu yağları geri ülkeye önce parasız ve daha sonra mahalli para karşılığı vermekte ve ülkenin yağ üretim olanağını, fi­yat politikası ile tamamen yere serdikten sonra, on­ları açlıkla tehdit ederek dolar istemektedir. Bu oyun Türkiye’de de sahneye konmuştur. Bize Türk Lirası karşılığı soya yağı satarak mahalli üretimi baltala­yıp, halkı margarin yemeye alıştırdıktan sonra dost­larımızın soya için dolar istediklerini ve Türkiye’nin zeytinyağı ihracını kısıtladıklarını okuyucularımız hatırlayacaklardır. Bunda başarı sağlanamayınca da­ha çirkin oyunlara girişilmiş ve Türk zeytinyağlarına makine yağı karıştırılarak zeytinciliğimiz bu yoldan tahrip edilmeye çalışılmıştır. Hindistan, Pakistan ve Güney Amerika ülkelerinin pek çoğu benzer operas­yonlarla Birleşik Amerika’nın üretim artığı soya yağ­larının alıcısı ve pazarı haline getirilmiş bulunuyor.

Böyle olmasına rağmen soya yağı için çok cö­mert davranan Amerika, soya tanesi ve soya proteini için kıskanç davranmakta ve geri ülkelerde soya ta­rımının gelişmesini arzu etmemektedir. Bunun iki se­bebi vardır. Geri ülkeler soya yetiştirdikleri takdirde bu yoldan bol protein sağlayacak ve bu proteini ya doğrudan doğruya, yahutta hayvandan geçirerek et, süt ve yumurta halinde tüketmeye başladıkları tak­dirde güç kazanıp direnmeye başlayabileceklerdir. Başkaca soya yağı pazarı olarak kullanılan bu ülke­lerin, kendi yağları ile kavrulabilir hale gelmelerin­de geniş stokları olan Birleşik Amerika için satış ola­nağı bakımından tehlike vardır. Aslında Türkiye’de çok elverişli koşullar altında yetiştirilebilen soya fa­sulyesi Ordu ilinde bir fabrika kurulup, işlenmeye baş­lanıldıktan sonra Amerika’nın Ankara’da kurduğu Amerikan Soya Birliği temsilciliğinde bir telaş baş­lamış ve bu fabrikayı işlemez hale getirmek için ne gerekiyorsa o yapılmıştır.

Ordu çevresinde yılda 5000 ton kadar soya üreti­lirken bu miktar son günlerde 2000 tona kadar düş­müş bulunuyor. Yıllık kapasitesi 12.000 ton olan so­ya fabrikası işleyecek fasulye bulamadığı için çürük fındık ve çay tohumlarını işlemeye çalışmakta, bun­dan dolayı zarar etmektedir.

Muhtaç olduğu nitrogeni havadan sağlayabilen soya bitkisi, bir de fazla nitrogenli gübre ile gübre­lenmiş toprağa ekilecek olursa yanar. Bunu iyi bilen sömürgeciler, bizim makamlarımız ile halkın bilgisiz­liğinden yararlanarak soya üretim bölgelerine fındık için bol nitrogenli gübre dağıtmışlar ve fındık tarla­ları arasına ekilen soya bundan zarar görmüştür.Fındık mahsulünün artırılmış olması da Amerika tek alıcı olduğu için fiyat oyunları düzenlenerek bu ül­kenin çıkarına uydurulmuştur.

Türkiye’nin soya üretimine yönelmesi Amerikalı­nın işine elvermez. Onun çıkarı yılda insan başına 268 kilo tahıl tüketen bu ülkeye daha çok tahıl ve daha çok yağ yedirmektedir. Kendi ülkesinde ise bunun tam aksine bir politika izler.

2— Et ve Süt

Türkiye’de bilhassa köylüklerde yaşayanlar ayda bir defa et yiyemezken, Amerikalının her yemeğinde bol miktarda et bulunur. Sütü su gibi içebilir. Üretim fazlası tahıllarla, soya benzeri protein kaynaklarının yem olarak kullanılması suretiyle gerçekleştirilen bu beslenme ortamı bu ülkede sağlığın tatminkâr, fizik ve entellektüel gücün yeterli seviyede oluşunun temel sebeplerinden biridir. Amerikalı bir insana bir yılda 646 kilo tahıl isabet ettiği halde, bunun yalnız 67 ki­losunu kendi yemekte ve geri kalan miktarı hayvana yem olarak verdiği için bol miktarda et ve süt ürete­bilmektedir. Biz de ise üretilen tahılın tümü yendik­ten sonra yetişmediği için başka ülkelerden tahıl it­hali gerekiyor. Durum böyle olunca hayvanlar da in­sanlar gibi aç kalmakta ve et verimi ile süt verimi son derece düşmektedir. Türkiye’de bir inekten bir yılda 400 kilo kadar süt alabiliyoruz. Birleşik Amerika’da bu miktar 3500 kiloyu aşmaktadır. Biz bir sığırdan ortalama 80 kilo et alabilirken, Birleşik Amerika’da bu miktar 400 kiloya yaklaşmış bulunuyor. Benzer farkları yumurta ve balık gibi hayvansal protein kay­naklarında da görmek kabildir. Bilgisizlik, ilgisizlik ve yabancıların dolaylı baskıları Türk toplumunu et­siz, sütsüz ve balıksız bir hayat yaşamaya mahkûm etmiş bulunuyor.

Biz bu ortam içinde günden güne zayıf düşerken, bizi sömürenler bütün yönleri ile güçlenmekte ve ara­mızdaki fark günden güne büyümektedir. Çünkü sö­mürgeci ülkelerde insan başına düşen et, süt, yumur­ta ve balık miktarı her yıl biraz daha artarken, ista­tistikler bizdeki tüketimin devamlı olarak azaldığını gösteriyor. Bu son durum Birleşik Amerika ile diğer sömürgeci ülkelerin sömürme güçlerinin zamanla arttığını ve bizim ise sömürülmeye daha elverişli bir duruma girdiğimizi göstermektedir.

3— Balık

Et, süt, yumurta gibi hayvansal yiyecekleri üret­mek için hayvanı yemlemek, üretmek ve sağlığını ko­rumak gerekmektedir. Bu bir para sarfını gerekti­rir. Balık ise denizlerde kendiliğinden üremekte, yemlenmekte ve bu yönü ile hiç para sarfını gerektir­meden avlanabilmektedir. Balıkta maliyeti etkileyen tek harcama avlama masraflarından ibaret kalır. Ucuza mal edilmesine rağmen et kadar değerli ve ba­zen ondan da daha besleyici olan balık bundan dola­yı hayvansal proteinin değerini tanıyan toplumlarda çok tüketilen bir besin haline gelmiş bulunuyor. Ame­rika çok balık avlayan ve çok et tüketen bir ülke ol­masına rağmen, bununla da yetinmeyip başka ülke­lerden balık ithal etmekte ve halkına daha çok hay­vansal protein sağlamak için gayret sarf etmektedir. Denizlerden avlanan balıkla yetinmeyen Amerikalı­lar, çiftliklerde suni göllerde balık üretmekte ve bu balıkları suni gübre ile yemlemektedirler. Kuzey Av­rupa ülkelerinde balık en önemli hayvansal protein kaynağı olarak kullanılır. Bizde ise üç tarafımız de­nizlerle çevrili olmasına rağmen insan basma tüketi­len yıllık balık miktarı 2.5 kilo civarındadır. Balık üretimini artırmak kimsenin aklına gelmediği için Sağlık Bakanımız geçenlerde halka at ve eşek eti ye­melerini tavsiye etmişti. Bu son açıklama balık bakı­mından bizim ve bizi sömürenlerin durumunu gayet açık bir şekilde göstermektedir.

İşte böyle bir ortamda sömürülmeye gayet elve­rişli bir hale getirilmiş olan Türkiye ile onu sömür­mekte olan toplumlar arasında beslenme, dolayısıyla biyolojik gelişme olanağı bakımından önemli farklar belirmektedir. Sömürgeciler bu farkı daha belirli bir hale getirebilmek için Türkiye’nin imkânlarını kıyası­ya baltalamaya ve kendi imkânlarını da geliştirmeye gayret ediyorlar. Olaylar bir süre bu düzeyde tutulabildiği takdirde, Türk halkının önemli bir kısmı silâh kullanılmadan temizlenecek ve ülkeye sahip çıkacak insan sayısı azalmış olacaktır. Tahıl ve diğer boş ka­lori kaynaklan ile beslenmekten entellektüel yönleri ile son derece verimsiz hale gelecek olan azınlığı ise menfaat sağlayarak veya kuvvet gösterileri ile sin­dirmek ve Türkiye’nin bütün kaynaklarım rahatça kullanmak mümkün olabilir. Daha bugünden Türki­ye’de yaşayanların % 2.5 kadarı veremlidir. Doğan 1000 çocuktan 165’i ilk yıl ölmekte ve 12 yaşına kadar ölen çocuk sayısı doğanların yarısına yaklaşmakta­dır.

Yurda kontrolsuz sokulan yiyecek maddeleri ile tarım ilâçları, beslenme yetersizliği ve kronik zehir­lenmeden hastalanıp ölen vatandaş sayısını her yıl biraz daha yükseltiyor.

Kol gücü ile entellektüel güç bariz bir şekilde azalmakta ve üretim, miktar ve kalite bakımından düşmektedir. Çok ilkel bir hayat yaşamamıza rağ­men ihtiyaçlarımızı karşılamak için yabancı ülkelere borçlanmak ve bu borçların faizlerini ödemek için ye­niden borçlanmak durumuna girmiş bulunuyoruz.

Hasta insanlar ülkesi haline gelmiş olan Türkiye sömürgeci toplumların ilaç firmaları için bir tatlı kâr ülkesi haline gelmiştir. Kendi derdine düşmüş ve has­talıklarından başka bir şey düşünemez hale gelmiş olan insanlar ile, günlük nafakasını çıkarmak için 24 saat düşünmek zorunda bulunan vatandaş çoğunluğu, yurt sorunları ile meşgul olup, emperyaliste karşı cephe alacak durumda değildir. Bütün gücünü topla­yıp emperyaliste karşı koymaya çalışanları, düşüne­mez hale gelmiş olan, cahil çoğunluğa bir hain gibi gösterip onu etkisiz hale getirmeye çalışan emper­yalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ortam­da belirli bir başarı sağlayarak amaçlarına yaklaşı­yorlar. Beslenme alanında yürütülen bilinçli biyolojik uygulamalar maalesef diğer uygulamalar için elverişli bir ortam yaratmış bulunuyor. Tabii sömürgeciler bununla yetinmemekte ve besin üzerinden gücü yitirilen vatandaşlarımız ve toplum üzerinde diğer sosyal ve biyolojik projeleri de uygulamaktadırlar. Bunlardan bazıları bundan sonraki bölümlerde açıklanmıştır.

SAVAŞ VE ÜRETİM GÜCÜNÜN UZAKTAN KONTROLÜ

Savaşın ve üretimin sürdürülmesi için bilindiği gibi dört temel unsura ihtiyaç vardır. Bunlar elde bu­lundurulur ve yeterli bir şekilde kullanılacak olursa o zaman hem silâhla yürütülen klasik savaş ve hem de çağımızın savaşı olarak niteleyebileceğimiz soğuk harpte, başarı sağlamak ve güçlü bir toplum olarak varlığı ve kaynakları koruyabilmek mümkün olmak­tadır. Bu temel unsurları öncelik sırasına göre şöylece açıklayabiliriz.

  • — İnsan (Savaşta asker, üretimde işçi)
  • — Para yahut sermaye
  • — Ham madde
  • —Makine yahut savaş araçları

Bir toplum, insanlarının sağlığı, fizik ve entellektüel seviyeleri ile eğitim olanağı bakımından yetersiz, para bakımından fakir, ham madde kaynaklarından mahrum, makine veya savaş aracını imal ve kullanma bakımından sınırlı bir ortamda ise, bu toplumun hem bilinen usullerle savaş alanlarında ve hem de ekono­mik savaşın karışık metodlarını uygulamak suretiyle ekonomik sahada mağlûp, hattâ yok edilmesi zor bir iş değildir. Bütün bunlar arasında insan en önemli sa­vaş ve üretim unsuru olarak nitelenmektedir. Çünkü maddi gücünden başka, inançlarım ve manevi değer­lerini de ortaya koyarak savaşan veya üreten insan bazen diğer unsurların yetersiz olduğu bir ortamda da başarı sağlayabilmektedir. Buna bir örnek olarak Türk toplumunun zengin, iyi silahlanmış ve güçlü toplumlara karşı vermiş olduğu Kurtuluş Savaşını gösterebiliriz. İnsan çalışınca savaşta olduğu gibi, ekonomik çatışmada da başarıya ulaşabilmektedir. Japonlar çalışkan bir millet olarak bunun örneklerini vermiş bulunuyorlar. Sermaye, ham madde ve maki­ne savaşın kazanılmasında, ekonominin güçlendiril­mesinde şüphesiz önemli roller oynarlar. Fakat em­peryalistler sömürdükleri ülkelerde kredi oyunları ile sermaye meselelerini çözümlemekte bazı çıkar gu­ruplarına tavizler vermek suretiyle ham madde kay­naklarını ele geçirebilmektedirler. Kurmuş oldukları dev endüstriler ve teknolojik inkişaf sömürgecilere makine üstünlüğünü zaten sağlamıştır. Bundan dola­yı onların en çok üzerinde durdukları hem yalın savaş ve hem de ekonomik savaş bakımından önemli olan insan unsurudur.

Emperyalistlerin insan üzerinde önemle durmala­rını gerektiren daha başka sebepler de vardır. Genel olarak sömüren ülkelerde insanların üretimde tüket­tikleri güç miktarı, makine gücüne nazaran çok az­dır. Buna karşılık sömürülen geri ülkelerde insangücü ve kolgücü, makine gücünden çok daha fazla kulla­nılır.

Bu ülkelerin savaş kabiliyetini ve üretim olana­ğını kontrol altına alabilmek için inşam kontrol al­tında bulundurmak ekseriya yeterli olur.

Kanada ve Fransa gibi sömürgeci ülkelerde en­düstri üretimini daha çok makine gücü etkilemekte­dir. Bundan dolayı bu ülkeler, savaş ve üretim olanak­larını üstün bir düzeyde tutabilmek için daha çok makine gücünün kaynağı olan petrol ve diğer yakıt­larla ilgilenme durumundadırlar. Çok az insangücü kullanmalarına rağmen çalışanların yakıtı olarak ka­bul edebileceğimiz besin ve beslenme sorununu en iyi şekilde çözümlemiş olan sömürgeci ülkelerde petrol meselesi en önemli sorun haline gelmiştir.

Buna karşılık üretimde kullanılan tüm gücün % 64.7’sinin beşeri kaynaklardan sağlandığı Bulga­ristan, % 68.8’inin kol gücüne dayalı olduğu bilinen Hindistan ile Kızıl Çin, her şeyden çok insan gücünün kaynağını teşkil eden besin ve beslenme sorunlarına eğilme durumundadırlar. Çünkü bu ülkelerde insanlar miktar ve kalite bakımından yetersiz beslenecek ya­hut aç kalacak olurlarsa, Kanada ile Fransa’nın ma­kinelerine yakıt sağlayamadığı zaman ortaya çıkma­sı beklenen problemler zuhur edecek ve hem üretim hem de savaş kabiliyeti ehemmiyetli bir nisbete göre düşecektir.

İşte bundan dolayıdır ki, emperyalistler kendi aralarındaki savaşı sürdürme bakımından petrol kay­naklarını ve geri kalmış ülkelerin üretim ve savaşma gücünü de uzaktan kontrol için besin kaynaklarını ele geçirmek isterler. Petrol üretim bölgelerinde, ileri ül­kelerin birbiri ile giriştikleri mücadele kamuoyunun malumudur. Türkiye de bu ülkelerden biri olduğu için, bir süre önce memleketimiz de petrol savaşma ve çe­şitli oyunlara sahne olmuş ve bu münasebetle halk pek çok şey öğrenmiştir.

ASLINDA BİZ TÜRKLER İÇİN BESİN MESELESİ PETROL ME­SELESİNDEN ÇOK DAHA ÖNEMLİDİR.Elimizde güvenilir ra­kamlar olmamasına rağmen üretimin daha çok insan gücüne ve hayvan gücüne dayalı olarak yapıldığım iyi bildiğimiz Türkiye’de koşullar Bulgaristan, Hin­distan veya Çin gibi olabilir. Millî endüstrimiz henüz emperyalistlerin çıkarına hizmet eden bir montaj ve tüketim endüstrisi şeklinde gelişmekte olduğundan, makine çoğunlukla yabancı ülkelerden ithal edilip, yedek parça sıkıntısı çekildiğinden, Türkiye’de maki­ne gücünün, kolgücüne nazaran daha çok kullanıldı­ğını iddia edemeyiz. Türk işçisi çok zaman eli ve kolu ile çalışarak üretim yapar ve bu üretimi yapabilmek için muhtaç olduğu enerjiyi de besinlerden sağlar. Aslında güneşten Dünyamıza akan enerjinin bitki yaprağında cereyan eden özümleme (fotosentez) olayı ile tesbiti sonu, gıda maddelerinde biriken bu enerji insan uzviyetinde, insan gücüne çevrilmekte ve şekil değiştirmektedir. Bu yönü ile insan ile makine arasın­da temel prensipler bakımından önemli farklar yok gibidir. Yalın savaş, insan ve makine gücü ile yürü­tülmekte, üretimde de bu iki güç kaynağı maliyeti ve prodüktiviteyi etkileyen önemli roller oynamaktadır. Bundan dolayı hem savaşta ve hem de ekonomik savaşta üstünlüğü sağlamak ve başarıyı elde tutabil­mek için bu iki güç kaynağına hâkim olmak yete­cektir.

Nitekim emperyalistler bunu başarmış bulunu­yorlar. Bize tahıl ve yağ gibi üretim artıklarını ucuza satarak, yurt içi üretimi baltalamak ve kendi yağı­mızla kavrulma olanağım ortadan kaldırmak isteyen Birleşik Amerika bu amacı gerçekleştirmeye çalış­maktadır.

Petrollerimize el koyarak, bunları kontrol altına alması da hem mekanize olmuş diğer sömürgeci ülke­ler ve hem de Türkiye’nin endüstrileşip bağımsızlığını kazanması ihtimaline karşı mücadele halindedir. Bir taraftan uzmanları ile Tarım Bakanlığına ve Enerji, Tabiî Kaynaklar Bakanlığına sızarak, tarım ve ener­ji üretim politikamıza çıkarlarına uyarlı bir kalıp vermeye çalışması da bu nedene bağlıdır. Türkiye’de­ki bazı olaylar ve uygulamalar bu açıdan değerlendiri­lecek olursa mesele daha iyi anlaşılabilecektir.

Bundan birkaç yıl önce Kıbrıs üzerinde uçan jet­lerimiz, bir süre sonra yakıt ikmâl imkânları olmadı­ğı için yere inmek zorunda kalmışlardır. İlerde gire­ceğimiz bir yalın savaşta, tankların, taşıtların hare­ket halinde bulunmaları geniş çapta gene yakıt ikma­linin gereği gibi yapılmasına bağlı kalacaktır. Tıpkı bunun gibi besin maddelerini ayarlamak, kısıtlamak ve bollaştırmak suretiyle Türkiye’nin hem savaşta ve hem de üretimde başarı derecesini uzaktan ayarla­mak mümkün olabilecektir. Sömürgeciler bu korkunç usulleri yalnız Türkiye’de değil, istismar ettikleri da­ha pek çok geri kalmış ülkede uygulamaktadırlar. İs­rail Arap savaşının sonuçları bu iki önemli etkeni göreve sokmak ve başka projelerle de desteklemek suretiyle gerçekleştirilmiştir. İnsan ve makine gücü­nün kaynaklarını ellerine geçirdikten başka, ser­maye ve ham madde kaynaklarına da hâkim olan em­peryalistler, sömürdükleri ülkenin insanlarını, vitesle­rini kontrol altında bulundurdukları küçük ve gülünç makineler haline getirmiş bulunuyorlar. Üretimi ve savaş sonuçlarını etkileyen fizik güç kaynaklarını böylece uzaktan kontrol eden sömürgeciler, entellektüel güç kaynaklarını da bazı biyo-sosyal uygulama­larla hâkimiyetleri altına almış ve hattâ kendi hizmet­lerine sokmuşlardır. Biyolojik, pedegojik ve sosyolo­jik bulguları birlikte hizmete sokarak gerçekleştirilen entellektüel sömürgecilik, başka deyimle kültür em­peryalizmi, bugün Türkiye’nin kaynaklarını da insaf­sızca sömürmek için kullanılmakta ve uygulanmakta­dır.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

SİLAH VE BESİN


Emperyalistler, ilk çağlarda insanları yıldırmak, öldürmek ve ülkeleri yakıp yıkmak için kesici silâh­larkullanıyorlardı. Daha sonra barutu keşfederek yeni bir aşamaya kavuştular. XX. nci asrın ikinci ya­rısında barut ta etkinliğini kaybetmiş ve onun yerini atom enerjisi almış bulunuyor. Fakat, barutla yürütülen savaşların henüz etkinliğini yitirmediği bir çağda, savaşı kazanmak için her çeşit vasıtanın kul­lanılmasını mubah gören bir zihniyetin zehirli gazla­rı, mikroplan ve bazı biyolojik araçları da savaş va­sıtası olarak kullanma eğilimi gösterdiğini görüyo­ruz.Daha sonra Milletlerarası bazı kuruluşlar tara­fından yasaklanmak istenilen bu çeşit silâhlar, kontrollerin yetersizliğinden faydalanılarak bugün de kullanılmakta ve hem de «Soğuk Savaş» koşullan içinde kullanılmaktadır.

Atom silâhlarının kontrol altına alınmış ve hat­tâ bu sahadaki çalışmaların kısıtlanmış bulunması yanında belki de bu silâhlardan daha çok maddî ve mânevî kayıplara sebep olan biyolojik savaş vasıta­ları ile sürdürülen gizli savaşın da sınırlandırılması gerekirse de, barış ortamında ve bazen de İnsanî maksatlarla ve yardım ediliyormuşçasına uygulama­ya konulan bu tahripkâr araçları sınırlandırmak şöyle dursun, tanımlamak bile güç bir iştir.

Biyolojik gelişmeyi istenilen istikamete sevk etme veya toplumun üretim gücünü ve sağlığını kont­rol altına alma amacı ile mükemmelen kullanılabilen besin maddeleri, yeni sömürgeciliğin baruttan daha çok kullandığı bir silâh haline gelmiştir. Çok önce Çin halkının uyuşturulması ve bu ortamda sömürül­mesi için afyonu kullananlar, daha sonra pirinç, buğ­day, yağ gibi boş kalori kaynaklarının da ayni mak­satla kullanılabileceğini anlamış ve Hindistan’da ilk denemelerini yaparak başarılı sonuçlar almışlardı.

Doğum kontrol çalışmaları ile bazı toplumların üreme güçlerini kırarak uzun süre içinde köklerini kazımak, emperyalistlerin başarı ile kullandıkları bir silâh haline gelmiştir. Artık barut yerine bazen de gebeliği önleyici haplar kullanılmakta ve bu yol­dan toplumların direnme gücü kırılarak sömürülme­ye elverişli bir ortam yaratılmaktadır.

Yeni sömürgeciliğin hayli karışık ve anlaşılması güç prensiplerini ve bu biçim sömürmenin biyolojik ve sosyal temellerini anlayabilmek için geriye dönüp, beslenme ile insan gücü ve sağlığı arasındaki ilişkileri tanımak ve açlığın insanın davranışı üzerine yap­tığı etkileri öğrenmek gerekiyor.

Erkeğin tohumcuğu ile kadının yumurtası ana rahminde birleşip «Zugot» dediğimiz: ilk döllenmiş canlı meydana geldikten sonra, bir tek hücreden iba­ret olan bu yaratığın gelişmesi, anadan ve babadan aldığı kalıtıma bağlı nitelikleri ortaya koyarak, güç­lü bir varlık olarak yaşayabilmesi için çevreden te­darik edilecek bazı maddelerin özellikle proteinlerin, karbonhidratların, yağların, vitaminler ile mineral maddelerin bu canlıya aktarılması gerekir.

«Intra Uterin Hayat» dediğimiz ve ana rahmin­de geçirilen bu süre içinde yavru muhtaç olduğu te­mel besin maddelerini göbek kordonu aracılığı ile ananın kanından almakta ve ana uzviyeti içinde ade­ta paraziter bir hayat sürmektedir. Yavrunun geliş­mesi, rahim içi hayatını tamamlarken organlarının teşekkülü ve dış hayata intibak edebilecek hale gel­mesi bu sayede mümkün olur.

Anne gereği gibi beslenebiliyor ve hem kendi­ne, hem de rahminde gelişen yavruya lüzumlu olan besin yapıtaşlarını yeterli bir şekilde alabiliyorsa, in­san yavrusuna ilk kalıbını veren rahim içi gelişme tam ve yeterli olacak, yavru anadan ve babadan al­dığı kalıtım faktörlerine uyarlı bir şekilde inkişafını tamamlayıp dokuz ay on gün sonra anayı terkedecek ve bir fert olarak Dünya’ya gelecektir. Bu süre zarfında ana gereği gibi beslenemez ve örneğin Tür­kiye’de olduğu gibi, bol tahıl ve az miktarda et, süt, yumurta ve balık tüketecek, yeteri kadar meyve ve sebze yiyemeyecek olursa, o zaman doğacak çocuğun, daha ana rahminde iken fizik ve entellektüel yapı ba­kımından zedelenmesi ve inkişafını tamamlayamama­sından daha doğal bir sonuç beklenemez. Nitekim şahsen yaptığımız denemelerde bir tek vitaminin ye­tersizliğinin bile fare yavrularında teşekkülât bozuk­luklarına sebep olduğunu ve yavrunun iskelet ve si­nir sistemi ile dimağ yapısında gerilemelerin ortaya çıktığını açık ve seçik olarak görmüş bulunuyoruz.

VİTAMİN B12 bakımından yetersiz bir beslenme tarzı­na tabi tutulan analardan doğma fare yavrularında «Hidrosefalus» denilen, beyinde su toplanması ola­yına, iskeletin kusurlu teşekkülüne ve sinir sistemin­de aksaklıklara çok rastlanmaktadır.

VİTAMİN A’dan yoksun beslenen analardan doğma yavrularda göz hataları ve anomalileri çok görülmektedir.

Fareler üzerinde yapılan bu denemelerden alman sonuçlarla, toplumların beslenme tarzı arasında ilişkiler kurmak da mümkün olabilmiştir. Hindistan, Türkiye ve Pa­kistan gibi, geri ve daha çok tahılla beslenen insan topluluklarında çocuk ölümlerinin yüksek oluşu, ek­seriya hamile annelerin beslenme tarzı ile ilgilidir. Her ne kadar bu çocuklar doğduktan sonra da annele­rinin sütlerinin miktar ve kalite bakımından yeterli olmayışı ve ana sütünün yerini tutabilecek başka mamaların da bulunmaması dolayısıyla çetin beslen­me şartları ile karşılaşmakta iseler de ölü veya eksik doğan çocuklar sayısının yüksek oluşu ile erken do­ğumları başka nedenlere bağlamak güçtür. İyi bes­lenmeyen kadınlarda erken doğumlar ile eksik ve hatalı doğumlar çok görülen olaylar olduklarından, et­ten yoksun ve tahıldan hayli zengin bir diyetle besle­nen ülkeler halkında bu olaylara daha çok şahit olu­yoruz. Örneğin Türkiye’de doğan 1000 canlı çocuk­tan 162 sinin daha bir yaşım bitirmeden hayata göz­lerini yumdukları Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda açıklanmış bulunmaktadır. (1968) İngiltere, Birleşik Amerika, Kanada ve Batı Almanya gibi iyi beslenen toplumlarda bu sayı 25 30 arasında değişmektedir. Şüphesiz bütün bu ölümleri kötü beslenmeye bağla­mak kabil değildir. Fakat kötü beslenme sonucun böyle olmasnıı hazırlayan en önemli etken olarak ka­bul edebilir. Bu gerçekleri iyi bilmeyen geri kalmış toplumlar, fakir köylülerle işçi çoğunluğunu tahılla beslemeye devam etmekte ve hattâ emperyalistler tü­ketilen tahılla, boş kalori kaynağı olarak tanımlanan yağ tüketimim sömürdükleri toplumda artırmak için yan çabalar sarf etmektedirler. Birleşik Amerika ile Kanada’nın bir ekonomik sömürge olarak kalmasını arzuladıkları Hindistan, Türkiye ve Pakistan ile di­ğer geri toplumlara mahallî para karşılığı ve ucuz fiyatla bol miktarda buğday ve yağ sattığı bilinmek­tedir. Şeklen insancıl bir davranışmış gibi gösterilme­ye çalışılan bu operasyon gerçekte yeni sömürgecili­ğin bu toplumları yere sermek ve gelecek kuşakları daha ana rahminde iken örselemek için başvurduğu bilinçli operasyonlardan biridir.

Türkiye bir yılda in­san başına 268 kilo tahıl tüketmek suretiyle Dünya’nın çok tahılla beslenen bir ülkesi olmasına rağmen, Amerikalı dostlarımızın bize buğday, pirinç, mısır, soya yağı, pamuk yağı, don yağı gibi boş kalori kay­naklarını satmak için seferber olmuş bulunmalarını da bu açıdan değerlendirmeliyiz.

Amerikalılar, yılda insan başına 67 kilo tahıl tüketerek ve fakat her in­sana ortalama 90 kilo et, bol miktarda süt ve yumur­ta sağlamak suretiyle beslenirlerken, Türk halkının 268 kiloyu da aşan miktarda tahıl, bol miktarda yağ ile beslenmesini ve bu yoldan doğacak yavrularımızın daha ana rahminde fizik ve entellektüel yönleri ile sakatlanmalarını sömürme düzenlerinin devamı ba­kımından uyarlı bulmuşlardır.

Gelmiş geçmiş Türk hükümetleri de bu gerçekleri bilmedikleri için «Ucuz sirke baldan tatlıdır» anlayışı içinde hareket etmişler ve Amerika’dan sağladıkları boş kalori kaynaklarım halka yedirip sağlığı daha da bozarken, bir taraftan seçim meydanlarında parlak nutuklar atmışlardır. Sömürgeciler hayvansal proteinden yoksun bir düze­ne göre beslenen ülkelerde insanların geri zekâlı, kol gücü bakımından yetersiz kişiler haline geldiklerini ve anaların doğuracakları yeni kuşakların da bu akı­betten kurtulamayacağını iyi bilmektedirler. Fareler üzerinde yapılan denemelerin sonuçlarından öğrenil­miş olan bu bilimsel gerçek, Hindistan, Çin, Pakis­tan ve Türkiye ile Güney Amerika ve Afrika toplumları üzerinde de denenmiş, bulguların insanlar için de doğru olduğu anlaşılmıştı.

Bundan dolayı emperyalistler bazı kalabalık top­lumlar! silâh patlamadan Dünya yüzünden silmek ve belirli bir süre içinde kökünü kazımak için tahıla da­yalı bir beslenme ortamı yaratmayı o toplumlara sa­vaş ilân etmekten çok daha ucuz ve daha olumlu so­nuçlar veren bir uygulama şekli olarak benimsemiş ve bu bulgularım bizim üzerimizde de uygulamaya başlamış bulunuyorlar. Şüphesiz bir toplumu yok et­mek ve rahatça sömürebilmek için onlara tahıl ye­dirmek yeterli olmayabilir. Bu çalışmalar doğum kontrol çalışmaları ile de pekleştirilecek ve kültür emperyalizmi ve ticarî operasyonlarla takviye edilecek olursa, o zaman daha kısa süre içinde daha güvenilir Sonuçlar almak kabildir. Fakat biz şimdilik bir nokta­yı aydınlığa kavuşturabilmek için ısrarla gıda em­peryalizmi üzerinde durmaya çalışacağız. Esasen bi­yolojik ve sosyal temele dayatılmış bulgulara göre ge­liştirilen yeni sömürgecilik metod’arını tanıyabilmek ve insanların barut kullanmadan yiyecekleri ile nasıl yok edilebileceklerini anlamak için yalnız gıda em­peryalizmi ile doğum kontrol çalışmalarını incelemek yeterlidir. Diğer uygulamalar ise yeni sömürgeciliğin etkinliğini artırmak ve sömürme düzenini geliştirmek için başvurulan yan çalışmalar olarak değerlendiri­lebilir ve iki konuyu anlayan kişiler tarafından kolay­ca izah edilebilirler. Bu iki önemli konu etrafında ye­terli bilgi sahibi olmak bize emperyalistlerin diğer oyunlarını anlama bakımından da yararlı olabilecek­tir. Yaşayan kuşaklar beslenmekte oldukları düzen içinde ve gelecek kuşaklar da doğum kontrol hapları ile kontrol altına alındıktan sonra belirli bir süre için­de söz konusu ülkeye sahip çıkmak nasıl olsa müm­kün olabilmektedir.

Bundan dolayı hayatta olanlar için besin maddelerinin ve doğacak olanlar için gebeliği önleyici araç ve gereçlerin baruttan çok daha öldürücü taarruz ve tasallut silâhları olarak bilinme­si gerekiyor.

SAVAŞ ARACI OLARAK BESİN

Savaşan iki toplumdan birinin, diğerim mağlûp edebilmek için onları muhasaraya alarak açlığa mah­kûm ettikleri eski çağlarda da çok görülmüştür. Bu­na karşı eski çağın kaleleri muhasara süresince savaşanların yiyecek ihtiyaçlarım karşılama maksadı ile yiyecek depo ediyorlardı.

İnsanlar muhasaralara karşı böylece hazırlanırlarken, sefere çıkan ordular da kendi yiyeceklerim yanlarında götürmüşler ve çe­kilen düşman kuvvetlerinin köyleri yakmaları, yiyecek maddelerini yok edip, onları aç bırakarak geri çekilmeye mecbur etmelerini bu yoldan önlemek is­temişlerdir. Napolyon’un güçlü orduları Rusya bozkır­larında, çekilen Rus orduları tarafından her şeyin yakılıp yıkılması dolayısıyla aç kalarak Moskova önünden geri dönmek zorunda kalmışlardı. BUNDAN DOLAYI NAPOLYON RUSYA’YI ZAPT EDEBİLMEK İÇİN HER ŞEYDEN ÇOK BİR ET KONSERVESİNE İHTİYAÇ OLDUĞUNU HİS­SETMİŞ VE İLK ET KONSERVESİ DE BU MÜNASEBETLE YAPIL­MIŞTIR.

Türk akıncılarının Dünya’yı bir uçtan bir uca fethetmeleri, böyle bir et konservesine sahip ol­maları ile ilişkiliydi. Bugün pastırma diye bildiğimiz baharlanmış ve kurutulmuş eti, akıncılar, eğerlerinin altında taşımakta ve bununla beslenmekteydiler.

Türk atlıları düşman tarafından muhasaraya mahkûm edilip, yiyecek hiç bir şey bulamadıkları za­man yanlarında taşıdıkları bir kamışı sivriltip kes­kinleştirerek bindikleri atın şah damarına batırmak­ta ve kan emerek karınlarını doyurmaktaydılar.

Ta­rihler Türk askerlerinin bir süre bu koşullar altın­da beslendikten sonra, çok güçlü orduları bile püskürtebildiklerini yazmaktadır. KIMIZ, YOĞURT, KEFİR VE TARHANA gibi mükemmel hayvansal protein kay­nakları ile beslenmekte olan bu orduların patatesle beslenmekte olan karşı ordular tarafından yenilmesi mümkün olamıyor ve eski çağlarda Türkün bileği bükülemiyordu. Daha sonra etle beslenmenin bir ordu­ya üstünlük kazandırdığını ve savaş kabiliyetini artır­dığını bilimsel nedenleri ile öğrenmiş olan emperya­listler çok etle beslenen ordular teşkil ederlerken, bir taraftan da başta Türkler olmak üzere, sömürmeye niyetli oldukları bütün toplumdan tahılla besleyerek uyuşturmanın iyi bir çare olabileceğini anlamışlardır. Bugün dikkat edilecek olursa sömürülen bütün toplumların çok tahıl ve az et, sömürenlerin ise bunun tam aksine, çok et ve az tahılla beslenmekte oldukla­rı görülecektir. (Karaşimşek Mercimek niçin yedirildi diye düşünebiliriz.)

Emperyalistler önce bu basit ve fakat etkili for­mülü uygulayarak işe başlamış ve daha sonra da gı­da emperyalizmini geliştirerek daha bilinçli uygula­malara girmişlerdir.

Durumu daha iyi anlayabilmek için belli başlı yi­yecekler üzerinden sürdürülmekte olan emperyalist çalışmaları teker teker incelemeye çalışalım:

(1) Şeker

Şeker tatlı, yenildiği zaman yiyenlere zevk veren ve bu yüzden geri kalmış ülke insanının değer verdi­ği bir yiyecektir. Oysaki şeker kamışı, şeker panca­rı gibi bitkisel ürünlerden elde edilen kristal şekerin değerli bir besin maddesi olduğu söylenemez.Terki­binde karbon, hidrojen ve oksijen ihtiva eden şeker, insan vücudunda yakıldığı zaman, enerji hâsıl et­mekte ve daha sonra da karbondioksit ve su halinde vücuttan atılmaktadır. Bir insan şekerle beslenince ondan ancak kalori alabilir. Şekerde proteinler, vita­minler ve mineral maddeler gibi aşman dokuların onarılması ve yaşama olaylarının sürdürülmesi için lüzumlu cevherler hemen hiç yok gibidir.

Bundan do­layı geri kalmış ülke insanım tıpkı çocukları aldatır gibi şekerle aldatıp zevk-ü sefa içinde ölüme mahkûm edebilirsiniz. Bundan dolayı emperyalistler kendi sömürgelerinde şeker kamışı ve şeker pancarı ekimi­ne önem vermiş ve son zamanlarda sömürge halkının bol şeker tüketmelerini de teşvik eder olmuşlardır. Bu suretle şeker üreticisi haline sokulan geri ülkeler, ürettikleri şekeri yabancı pazarlara satamadıkların­dan ekonomik bir krize düşmüşler ve bunu kendileri kullanmaya mecbur kaldıklarından, sağlıklarını da yitirmişlerdir. Bol şekerle beslenen geri ülke halkı kendini mutlu zannetmektedir. Bugün bile Anadolu’­nun birçok köylerinde şeker veya şekerli bir şey yi­yebilmek bir zenginlik ve mutluluk belirtisi sayılır. Bayramlarda, düğün ve derneklerde misafirlerimizi şekerler ve tatlılar ile ağırlamaya çalışırız. Oysaki şekerin besleyici değeri son derece düşük ve denge­sizdir. İnsanlar sağlıklı olabilmek için şekerden çok, et, süt, yumurta, balık gibi proteinden zengin yiye­cekler ile vitamin ve mineral maddelerin zengin kay­naklan olarak tanımlanan meyveler ve sebzelere muhtaçtırlar.

Emperyalistler bu kabil yiyecekleri kendi insan­larına bol bol yedirip, sömürmeye niyetli oldukları ülkelerin ekim alanlarını şeker pancarı ve şeker ka­mışı endüstrisinin ilkel ürünlerine tahsis ettirmek için çeşitli oyunlara girmişler ve bu oyunlardan biri de Atatürk zamanında bu büyük insanı bile yanıltarak Türkiye’de sahneye konmuştur.

Emperyalistler Atatürk’ü nasıl kandırdılar.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, silâhlı çatışmayı başarı ile sonuçlandırıp emperyalizmin zincirlerini kırmış olan bu büyük lider, Türkiye’nin gerçek duru­munu yerinde incelemek ve dertlere çare bulmak için güvendiği kişileri de yanına alarak bir yurt gezisine çıkmıştı. Bu gezi sırasında ilkokul çağında olan ço­cukların çelimsiz, gereği gibi beslenememiş ve soluk benizli çocuklar olduklarım görmüş, emperyalistlerin müteakip saldırılarına karşı koyacak bu genç kuşak­ların da güçlü kuvvetli ve sağlıklı kimseler olmasını pek arzu ettiği için, yamnda gezdirdiği hekimlerden birine, bu çocukların neden zayıf olduklarını ve bun­ları, güçlü kuvvetli vatandaşlar haline getirebilmek için ne yapılması gerektiğini sormuştu. İşte bu nok­tada belki bilgisizlik belki de kasdi bir davranışla, Atatürk’e yanlış bilgi verildiğini ve emperyalist oyun­ların sahneye konulmaya başlanıldığını görüyoruz.

Nutrition biliminin pratik kurallarını bilmediği için Türkiye’nin bugün izlediği şeker politikasını ye­ren kişileri suçlama maksadı ile «Türk Yurdu Dergi­si» nde bir makale yazarak bilgisizliğini ortaya koy­muş bulunan «M. Zeki Sofuoğlu» isimli bir zat olayı şöyle anlatmaktadır.

— Filhakika Atatürk, bir yurt gezisi sırasın­da kendisini karşılamaya çıkarılan ilkokul öğrencilerinin çok zayıf olduklarını gör­müş, maiyetinde bulunan doktorlara bu­nun sebebini sormuştu. Çocuklarını zayıf­lığının kâfi şekerle beslenmemekten mü­tevellit (raşitizm) hastalığı olduğunu öğ­renince, şu direktifi vermişti;

Şeker fabrikalarının sayısını yirmiye çıkaramaz ve şekeri ekmek kadar kolay alınır hale getiremezsek gürbüz çocuklara hasret kalırız. Bu işleri ihmal etmeyelim. Millî Sağlık Dâvamızı temelinden kavra­yan bu emrin ileriki yıllarda icapları yeri­ne getirilirken, ilerici ve Atatürkçü geçi­nen bazılarının, nasıl şeker fabrikalarının kurulmasının lüzumsuz olduğunu savun­duklarını ibretle hatırlamamak mümkün mü?

M. Zeki Sofuoğlu’nun Şubat 1966 tarihinde ya­yınlanmış olan 320 sayılı Türk Yurdu dergisinde ya­yınladığı «Atatürk’e Göre İktisat ve İktisadî Kalkın­ma» isimli yazısından aldığımız bu pasaj, bir şeyler bildiği evhamı içinde ilerici ve Atatürkçü aydınları itham etmeye kalkışan Sofuoğlu’nun gerçekte hiç bir şey bilmediğini ve emperyalistlerin hayli karışık ve bilinçli oyunlarına bugün bile nüfuz edemediğini or­taya koymaktadır. O tarihte insanlarım ve cumhu­riyeti emanet edeceği genç kuşakları sağlıklı kişiler olarak yetiştirmek için, bilgisine ve ihtisasına gü­venmek mecburiyetinde olduğu hekimlere soru soran bu büyük insan, belki kasten ve belki de bilgisizlik dolayısıyla yanıltılmış, hattâ kandırılmıştır. Çünkü şeker yemekle raşitizm hastalığı arasında hiç bir iliş­kinin mevcut olmadığım artık iyi biliyoruz. Raşitizm çocuklarda Vitamin D yahut Kalsiyum yetersizliğin­den ileri gelen bir nevi kemik hastalığıdır. Raşitik, çocukları tedavi edip sağlığa kavuşturmak için onlara şeker değil, bol miktarda süt içirmek ve güneşte kal­malarını sağlamak gerekiyordu. Kaldı ki, o tarihte Atatürk’le birlikte geziye çıkmış olan hekimler, ço­cukların zayıf ve soluk benizli oluşlarına sebep olan gerçek sebebi teşhisde de hata etmişlerdir. O gün ol­duğu gibi, bugün de zayıf ve benzi soluk olan Anado­lu çocuğu şekersizlikten değil, et, süt, yumurta, balıkgibi zengin protein kaynakları ile beslenmemiş ol­ması dolayısıyla bu haldedir. Etini, sütünü ve yumur­tasını, büyük şehirlerde çöreklenmiş, mutlu azınlığa satarak, ömrünü bulgurla geçirmeye mahkûm ettiğimiz bu insanların daha sağlıklı olmaları zaten bek­lenemez ve bunlara bol şeker yedirmenin bir fayda­sı da yoktur. Nitekim, olaylar bunu göstermiş ve Türkiye’de yerden mantar bitercesine şeker fabrika­sı kurmanın kimlerin işine yaradığı da, zaman içinde ortaya çıkmıştır. Halkımız eskiye nazaran daha çok şeker yemekte ve fakat her yıl yüzlerce yavrumuz kızamık ve benzeri hastalıklardan eskiden olduğu gibi ölmektedir.

Hükümet, halka şekeri çok pahalı fi­yatlarla satıp bu yoldan adeta bir nevi vergi almak­tadır. Böyle olmasına rağmen başka ülkelere şeker ihraç edemediğimiz için geçen yıl «Şeker Şirketi Ge­nel Müdürü» üretim fazlası şekere bir tüketim olana­ğı hazırlamak için ekmeklere şeker katılmasını tek­lif etmişti. 10 Temmuz 1966 tarihli Milliyet Gazete­sinde intişar eden bu haber, bizi güldürmüş ve mu­hakkak ki emperyalistlerin de çok hoşuna gitmiştir. Çünkü ekmekte bulunan nişasta, sindirim kanalında parçalandıktan sonra şekerlere dönüşmektedir. Un ve buğday fiyatı ile şeker fiyatları kıyaslandığı za­man ekmeğe şeker katmanın insanı gerçekten güldü­recek lüzumsuz ve şaşkınca bir uygulama olacağı ko­layca görülebilir. Biz o tarihte ayni gazetede yayın­ladığımız bir makale ile bu teklifin gülünç ve olum­suz bir teklif olduğunu kamuoyuna açıklamaya ça­lışmıştık. Nitekim teklifin olumsuzluğu yetkililer ta­rafından da anlaşılmış bulunduğu için gerçekleştiril­mesi bugüne kadar mümkün olamamıştır. Böyle ol­masına rağmen Türkiye’nin geniş ekim sahaları bu­gün şeker pancarı ile kaplanmış durumdadır. Hükûmetin pancar üreticilerini himaye için giriştiği olum­suz uygulamalar, soya fasulyesi ve yem bitkileri gi­bi bizim için yararlı olabilecek protein kaynakları­nın ekimine engel olmakta ve yılda 268 kilo tahıl tü­kettiği için bol bol karbonhidrat almakta olan Türk halkına bir de şeker yedirilmektedir. Halkın tahıl, şe­ker ve yağ gibi boş kalori kaynakları ile beslenip et­ten, sütten, balık ve yumurtadan mahrum kalmış ol­ması ise, emperyalistlerin işine yaramakta ve bir has­ta insanlar ülkesi haline gelmiş olan Türkiye’ye bol bol ilâç satılmaktadır. Köydeki insanların benzi hâ­lâ sarı, çocuklarımız güçsüz ve kısa ömürlüdürler. Doğan çocukların büyük bir kısmı daha ilk yaşlarında hayata gözerini yummakta ve yaşayanlar ise hiç bir zaman üretici duruma geçememektedirler. Bu çocuk­lar yeterli bir şekilde beslenemedikleri için geri zekâ­lı birer yaratık haline gelmiş bulunuyorlar. Şeker, ta­hıl ve ithal malı yağlarla beslenen bir toplumun baş­ka koşullar altında bulunmasına zaten imkân yoktur. Bu suretle Türkiye sömürülmeye pek elverişli bir ül­ke haline getirilmiş ve şeker politikamız da buna alet edilmiştir.

Emperyalistler bu oyunlarını yalnız Türkiye’de değil, bugün sömürmekte oldukları daha birçok ülke­de de sahneye koymuş bulunuyorlar. Güney Ameri­ka ülkeleri ile Hindistan, Pakistan ve daha birçok sömürge bugün bizim bulunduğumuz şartlar içinde­dirler. Onların şeker politikalarına hâkim olan ana prensip şöylece özetlenebilir:

Geri kalmış ülkelerde ekim sahalarının önemli bir kısmı, şeker ve tahıl gibi boş kalori kaynaklarının üretimine tahsis edi­lecek ve bu ülkeler halkı bu yiyeceklerle beslenerek sağlıkları bozulacaktır. Sağlığı bozulan ve karbonhidratlardan zengin yi­yeceklerle beslenmekte bulunan bu toplumlarda entelektüel gelişme mümkün olama­yacak ve insanlar hastalıkla uğraşmaktan yurt sorunlarına ve milletlerarası ilişkile­re zaman ayıramaz olacaklardır. Bu hale gelmiş olan topluluklar ne kadar kalabalık olurlarsa olsun, kaynaklarına el atmak ve onları silâh patlatmadan işgal altına ala­rak, sömürmek kolay bir iştir. Ayrıca üre­tecekleri şeker, sömürgeci toplumlar için bir değer taşımadığından bunu satın alma­mak veya ucuza satın almak suretiyle bu ülkelerin ekonomik yapılarını temelin­den sarsmak ve onları hayvancılığı geliş­tirerek bol et ve bol sütle beslenmekten ge­ri koymak mümkün olacaktır. Bu ülkelere satılacak olan şeker fabrikası tesisleri üze­rinden de milyonlarca lira kazanıp, ileri ül­keler endüstrilerine pazar hazırlamak mümkün olur.

İşte şeker üzerinde bilmemiz gerekenler kısaca bundan ibarettir. Bugün Türkiye’de bir boş kalori kaynağı olan un ile ayni şekilde boş kaloriden ibaret ithal yağından yapılmış margarini ve ürettiğimiz şe­keri karıştırıp çok lezzetli tatlılar yapıp, bol bol yiyebiliyoruz. Fakat yabancıya ödediğimiz ilâç parası­nın miktarı hiç bir zaman azalmamakta, her gün bi­raz daha artmaktadır. Bu kirli yoldan kimlerin pa­ra kazanıp servet edindiklerini ve halkımızın hasta yatağında bile hangi yoldan sömürüldüğünü geçen­lerde patlak veren «İLÂÇ REZALETİ» açık ve seçik ola­rak ortaya koymuştu. Şeker yeme yüzünden ölmüş veya öldürülmüş olan insan sayısı, Kurtuluş Savaşı’nda alnından kurşunla vurulup öldürülmüş vatandaş sayısından daha az değildir. Emperyalistler artık in­sanı şeker yiyerek öldürmeyi, kurşunla vurup öldür­meye tercih etmiş bulunuyorlar. Çünkü bu yoldan daha çok insanı, hiç hissettirmeden mezara gönder­mek mümkün olmakta ve bu insan mezara gidince­ye kadar da onlara ilâç parası olarak külliyetli mik­tarda para ödemektedir. Bize gelince bizim kalem­şorlarımız da 1966 yılında şeker yemekle raşitizm arasındaki ilişkiyi bilemediklerinden, şeker politika­mızı savunup, muarızlarını bu yoldan lekelemeye çalışıyorlar. Yaptığımız açıklamalar ne kadar acık­lı bir durumda olduğumuzu açık olarak göstermek­tedir.

Bu konuda uyarıcı bir kitapçık daha önce Tür­kiye Millî Gençlik Teşkilâtı tarafından yayınlanmış­tı. Fakat emperyalistler sömürmekte oldukları geri kalmış toplumlarda beslenme koşullarını çıkarlarına uyarlı bir ortama oturtmak için şüphesiz yalnız şe­ker üzerinde durmakla yetinmemekte diğer besinle­ri de bir ateşli silâh gibi kullanmayı bilmektedirler..

(2) Pirinç ve Diğer Tahıllar

İngilizlerin Hintlilere Uyguladıkları İnek Hilesi

Emperyalistler afyon ve diğer uyuşturucu ve keyif verici maddelerin serbestçe kullanılmasını sağ­lamak suretiyle bir ülkenin sömürülmesinin müm­kün olabileceğini daha önce Çin’de giriştikleri dene­melerden öğrenmiş bulunuyorlardı. Asırlarca bu or­tamda sömürülmüş olan Uzak Doğu ülkeleri uyan­maya başladıktan sonra, afyon yerine kullanıp in­sanları sezdirmeden uyuşturabilecekleri yeni vasıta­lar aramaya başladılar. Bu yeni vasıtanın tercihen bir besin maddesi olması ve sömürgecilere ticarî çı­karlar da sağlaması gerekiyordu. Klâsik sömürgeler olarak tanımlanan Uzak Doğu ülkeleri halkının ya­şantıları üzerinde yapılan incelemeler ve bunların mutad besin maddeleri üzerindeki araştırmalar pi­rincin bu maksatla kullanılabileceğini göstermiş ol­duğundan ilk uygulamalar Hindistan’da yapılmıştır. Uzak Doğu’da yaşayan halkın dinî inançlarını, örf ve âdetlerini istismar etmek suretiyle İngilizlerin Dünyanın bu bölgesinde yarattığı şartlar, halkın af­yon yerine pirinçle uyuşturulmasını mümkün bir ha­le getirmişti. Bu sayede 40 50 milyonluk bir İngi­liz milleti, kendi yaşadığı adadan binlerce mil uzak­ta, kendilerinden on kat daha kalabalık bir toplulu­ğu, orada silâhlı tümenler de bulundurmadan rahat­ça sömürmeye muvaffak olmuştur. Bugün dahi pi­rinç ve buğday gibi tahıllarla beslenmekte olan Hin­distan şeklen istiklâline kavuşmuş görünmekle bera­ber, ekonomik yoldan eskisi gibi istismar edilen bir sömürge olmaktan kendini kurtaramamış bulunu­yor. İngilizler Hint halkını bol miktarda tahıl ve az miktarda et ile beslenme ortamına itekleyebilmek için küçük hilelere başvurmuşlardır.Hintliler ken­dilerine süt verdiği için inekleri analarına benzet­mekte ve bu hayvana karşı saygı duymaktadırlar. Bu inanç sömürgecilerin yardımı ile kuvvetlendiril­miş ve Hintlilerin inekleri analarına benzeterek eti­ni yememekte gösterdikleri hassasiyet istismar edil­miştir.

Bugün bile Hindistan’da insanlar sokaklarda aç­lıktan ölürlerken, sığırlar salma salına gezmekte ve ömürlerini tamamlamaya çalışmaktadırlar. Sığırların kesilerek etlerinin yenmesine müsaade etmeye kalkı­şan Hint hükümetleri büyük tepkilerle karşılaşmış­lar ve parlâmentoyu basmaya kalkan halkı durdur­mak gerçekten güç olmuştur. İngilizler in hiç farkettirmeden Hint halkının aklına perçinledikleri, inek­lerin analarına benzediği için etinin yenmemesi ge­rektiği hakkındaki inancı XX nci asrın ikinci yarı­sında aydın Hintli münevverler söküp atamamaktadırlar. Bundan dolayı Hint halkı etyemez.

Beri taraftan pirincin ve buğdayın bol miktar­da tüketilmesi için ne gerekiyorsa, o titizlikle yapıl­mıştır. Hindistan’ın köylerine kadar giden sömürge­ciler, cahil halkı kandırmak için bir tabağa bir avuç pirinç, başka bir tabağa da bir parça et koyarak bu­nu bir gece öylece bırakmışlar ve ertesi gün her iki besin maddesinin de ne durumda olduğunu halka göstererek onları yanıltmışlardır. Havanın sıcak ol­ması dolayısıyla kokmuş ve iğrenç bir hâl almış olan et, çevre şartlarının etkileyemediği pirinçle mukaye­se edilince Hintlileri et yiyenlerin midesinin kokuşa­cağı ve pirinçle beslenenlerin ise sağlıklı kalacakları­na inandırmak güç olmamıştı.

Böyle olmasına rağmen Hint halkını etten böylece soğutan İngilizler, sabah kahvaltılarında bile tüt­sülenmiş balık ve domuz pastırması üzerine kırılmış bir yumurta, bol miktarda sütle beslenmeyi ve bu yoldan kendi topluluklarının entellektüel gücü ile sağ­lığını en üst seviyede tutmayı ihmal etmemişlerdir.

Hindistan’da kurulan ve bugün Türkiye’de de faaliyet göstermekte bulunan «VEJETARYEN» dernek­leri halka hayvanı kesip etini yemenin bir dehşet ol­duğunu telkin etmeye devam etmiştir. Bu insanlar, yalnız bitkisel yiyeceklerle beslenmekte ve bundan dolayı aklî gelişmenin tamamlanması için lüzumlu olan hayvansal proteinler ile et, süt, yumurta ve ba­lık gibi hayvansal yiyeceklerde bulunan VİTAMİN B 12’yi yeterli olarak alamamaktadırlar.

Sabah kahvaltısında bile domuz sucuğu, tütsü­lenmiş balık, yumurta ve süt yiyen İngiliz’in, bitkisel yiyeceklerden başka hiç bir şeyi ağzına koymayan hasta Hintliyi sömürmesi ve kaynaklarını istediği gibi kullanması bundan dolayı zor olmuyordu.

İngilizler bu hale soktukları Hintliler ile alay et­meyi de ihmal etmemişlerdir. Bir İngiliz yazarı «Benares» isimli yazısında Hintlilerin mukaddes şehri olan Benares’de günahlarından arınmak için «Ganj» nehrine girişlerini tasvir ederken, yüzlerce kilometre uzaktan mukaddes hayvan olarak kabullendikleri sı­ğırlarım da çalınmaması için yanlarına alıp, yalına­yak Benares’e kadar yürümüş olan sefil köylülerle en kaba şekilde alay etmektedir.

Bu köylüler, tek yiyecekleri olan pirinci de çıkın­layıp yanlarına aldıkları için Ganj’a girerken sığır­ları ile pirinç çıkınlarını nehrin kenarına bırakıyor ve sığırlar da köylünün yokluğundan yararlanarak pirinç çıkınındaki pirinçleri yiyorlardı, diyen yazar okuruna şu soruyu sormaktadır:

“Bu manzarayı seyrederken insan, sığırların mı, yoksa insanların mı daha akıllı yara­tıklar olduğu sorusunu kendi kendine sor­ma zorunluğu duyuyor.”

Gerçekten de, bol pirinç ve tahıl yedirmek, et, süt, yumurta ve balık gibi yiyeceklerden yoksun bı­rakmak suretiyle insanları sığırlar kadar ve hattâ onlardan daha aptal yaratıklar haline getirmek müm­kündür. Hele bu uygulamalar, insanların dinî inanç­larını da istismar ederek ve onları alaca karanlıkta yollarını göremez hale getirmek için girişilen bir ta­kım bio sosyal uygulamalarla da birleştirilecek olur­sa o zaman İngilizlerin Hindistan’da yarattıkları sö­mürme ortamını başka ülkelerde yaratmak da zor bir iş olmaz. Nitekim Hindistan denemesiyle İngilizlerin edindikleri bilgi, bugün Birleşik Amerika tara­fından ve daha bilinçli bir şekilde, buğday ve soya yağı ile başka toplumlar üzerinde de uygulanmakta­dır. Bunlardan da sırası gelince söz edilecektir. Ame­rikalı dostlarımız artık buğday ve soya yağı gibi üretim artıklarını atom silâhlarından da daha etkili savaş araçları olarak sahneye koymuş ve hattâ bizler üzerinde de uygulamaya başlamışlardır.

ET, KIMIZ, YOĞURT VE KEFİRLE BESLENDİĞİ ÇAĞDA, DÜNYA’YA HÜK­METMİŞ OLAN TÜRKLER, BUGÜN BİR EKONOMİK SÖMÜRGE GİBİ KULLANILMAKTAN YAKMIYORLARSA, UYDUKLARI BESLEN­ME DÜZENİNİN, ET YERİNE BOL MİKTARDA TAHILLA BESLEN­MEKTE OLUŞUMUZUN BUNDA ÖNEMLİ BİR PAYI OLMASI GE­REKİR.

Kalıtıma ilişkin niteliği çok üstün olan Türk toplumunu, cengâver ve ilerici bir toplum olmaktan çıkarıp, sömürülmeye elverişli bir ülkenin insanı ha­line getirmek için ne yapmak gerekiyorsa, dostla­rımız bunu yapmışlardır. Türk halkı, kendi ürettiği tahılın tümünü yedikten sonra, emperyalist Ameri­ka’nın üretim artığı olarak ortaya çıkan buğdayı ile soya ve pamuk yağları için de bir pazar olarak kul­lanılmaya başlamış bulunuyor. Hindistan’da başlatı­lan oyun zamanla, bütün Dünya’ya yayılmış ve sö­mürülecek olan ülkenin insanı bu yoldan, hasta, geri zekâlı ve yumuşak başlı, ayni zamanda çıkarcı bir yaratık haline getirilmiştir. Emperyalistler, kendi tarım politikalarına yön verirlerken, kendi insanları­na çok miktarda et, süt, yumurta ve balıkla, az mik­tarda tahıl yedirebilecekleri bir ortam hazırlamaya ve sömürge halkının ise çok tahıl, az etle beslenmesi­ne bilhassa dikkat ederler.

İleri emperyalist ülkelerde bir insanın bir yılda tükettiği tahıl miktarı ile sömürülen ülkelerdeki tüketim karşılaştırılacak olursa, bu gerçek daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sömürgeciler sömürdükleri ülke halkının çok miktarda tahıl ve az miktarda et, süt, yumurta ve balıkla beslenmesini arzu ederler. Bu düzene göre beslenme entellektüel gücün gelişme­sine engel olduktan başka, hastalıklara karşı direncini yitiren kimselerin hastalanmasına ve çocuk ölümlerini artırdığından nüfusun artıp toplumun güç kazanmasına engel olacak. Sö­mürgeciler ayrıca bol miktarda ürettikleri tahıllara pazar ha­zırlamış olacaklardır. Sömürülenler çok miktarda tahıl tü­ketirlerken, emperyalistler de az tahıl tüketerek açığı et, süt, yumurta gibi hayvansal protein kaynaklan, bol miktarda mey­ve, sebze ile kapatırlar.

Dikkat edecek olursak, bütün oyunu ortaya koyacak ipuçları elde etmemiz için ye­terli olabilecektir. Örneğin Birleşik Amerika’da bir insana bir yılda 646 kilo tahıl isabet ettiği ve üre­tim bu derece yüksek olduğu halde, Amerika vatan­daşı bunun yalnız 67 kilosunu tüketmekte ve geri ka­lan miktar hayvanlara yem olarak verilmekte, tohum olarak kullanılmakta yahut ta geri kalmış ülkelere satılarak değerlendirilmektedir. Avrupa ve Amerika memleketlerine seyahat eden Türkler, oralarda yaşa­yanların ne kadar az ekmek yediklerini görmüşlerdir. Bundan dolayı çok ekmekle karın doyurmaya iyiden iyiye alışmış veya alıştırılmış olan Türkler, lokanta­larda veya ziyafetlerde birkaç defa ekmek istemek zorunda kalırlar.

Kanada’da ise çok miktarda buğday üretildiğin­den, insan başına düşen yıllık buğday ve tahıl mikta­rı 929 kiloya kadar yükselmekte, fakat Kanada va­tandaşları bunun yalnız 71 kilosunu ekmek olarak tüketmektedirler. Bundan dolayı Kanada’da geri ül­kelere buğday ihraç eden ve bu yoldan büyük gelir­ler sağlayan bir ülke halindedir. İngiltere ve Fransa, Birleşik Amerika ile Kanada’ya nazaran daha az buğ­day üretmesine rağmen, bunlar da sıra ile 85 kilo ve 110 kilo tahıl tüketmektedirler. Tahılları bu kadar az kullanan bu ülkelerde, daha sonra izah edileceği veçhile, insanlar çok miktarda et, süt, yumurta ve balık tüketerek hem entellektüel ortamı ve hem de toplum sağlığım düzenlemiş bulunuyorlar. Ürettikle­ri fazla tahılı da âdeta bir silâh gibi kullanarak, geri ülkelere yardım ismi altında ihraç eden emperyalist­ler, bu yoldan onları uyuşturmakta, sağlıklarını bozmakta ve bir ilâç pazarı haline sokmaktadırlar.

1958 yılı esas alınmış olduğu için, Hindistan’ın insan başına yılda 144 kilo tahıl düşe­cek şekilde bir üretim yapmakta olmasına mukabil, insanların 124 kilo tahıl tükettiklerini görüyoruz. Ge­riye tohumluk ve hayvan yemi olarak kullanılabilecek 20 kilo buğday kalmaktadır. Bu miktar buğdayla hay­van beslemek kabil olamayacağı ve ayrıca tohumluk olarak değerlendirildiği takdirde yetmeyeceği için Hindistan’da koşullar, o günden bu yana hızla bo­zulmuş ve Hindistan Birleşik Amerika’dan her yıl 12 milyon ton buğday ithaline mecbur kalmıştır. Şu gün­lerde bu miktar buğday ithal etmekte olmasına rağ­men, Hindistan’da insanlar sokakta açlıktan ölmek­tedirler.

Artık Hindistan Amerika’nın kıskacına girmiş bulunuyor. Halkı ayakta tutacak miktarlara göre bes­leyebilmek için Hint Hükümetleri Amerika’nın dümen suyunda gitmeye mecburdurlar. Nitekim iktidarı ele aldıktan sonra, açlığın ülkeyi tehdit etmekte olduğu­nu fark eden Bayan Gandi’nin ilk işi Washington’u ziyaret etmek ve kendilerine tahıl yardımı yapılması için ricada bulunmak olmuştur. İşte böylece Ameri­kan buğdayına muhtaç bir hale gelmiş olan Hindistan bir sterlin sömürü bölgesi olmaktan çıkıp, yavaş ya­vaş doların sömürdüğü bir bölge haline gelmeye ve el değiştirmeye başlamış bulunuyor. Bundan sonraki devrede kendi üretim imkânım iyice yitirmiş ve ithal malı tahılla beslenmeye alışmış bulunan Hint halkı, açlıktan ölmemek için Amerika’dan buğday getirecek gemileri beklemeye, bunlar için para ödeyip, Ameri­ka’ya dua etmeye mecbur kalacaktır. (Günümüz Türkiyesinde saman ithal ediliyorsa bu durumun vahimliğini daha çok açığa çıkarmaktadır.)

Amerikan’ın Çıkarları İçin Türkiye’yi nasıl kullandı “SONORA 64”

Birleşik Amerika 500 milyonluk Hindistan’ı bu yoldan hiç asker kullanmadan tahılla kontrolü altı­na almış ve kendi politikasını izlemeye mecbur etmiş bulunuyor. Bol tahılla beslenen Hint halkının yakın bir gelecekte kendini bu kısır çemberden kurtarması ve kendi kaynaklarım kullanarak gerçek bir bağım­sızlığa kavuşması beklenemez. Ancak Hindistan ola­yında Amerika için de sürpriz olabilecek bazı geliş­meler vaki olmuştur. Daha önce Hindistan yılda 4 milyon ton tahıl ithal etmek suretiyle halkını en kö­tü standartlara göre besleyebiliyordu. Son birkaç yıl içinde havanın kurak gitmesi, mahallî üretimi büs­bütün azaltmış ve halkın ithal malı buğdayla beslen­meye alışmış olması da ihtiyacı çoğaltmıştır. Bu su­retle ihtiyacı çok artan Hindistan, yılda 12 milyon ton buğday ithal ettiği halde bile halkım doyuramı­yor. İşte bu durum emperyalistleri güç duruma dü­şürmüştür. Çünkü Hindistan’daki olaylar, halkın ta­hıl ihtiyacının hükümet tarafından karşılanmaması halinde bu kalabalık toplumun hızla sola kayma eği­liminde olduğunu göstermektedir. Böyle bir ihtimali göze alamayan Birleşik Amerika, Hint halkının tahıl ihtiyacını karşılayabilmek için bütün stoklarını bu ülkeye göndermeyi göze almış ve fakat diğer ülke­lerde uyguladığı emperyalist beslenme plânları için de bir miktar buğdaya muhtaç olacağını gayet iyi bildiğinden Meksika, Türkiye gibi belirli ve memle­ketin ihtiyaçlarına uyarlı bir tarım politikası olma­yan ülkeleri de bir buğday tarlası gibi kullanıp Hint­lileri MeksikalIlarla, Türklere besletebileceğini dü­şünmüştür. SONORA 64tipi yüksek verimli buğday cinsinin Türkiye’ye getirilmesi ve Tarım Bakanı Dağdaş’ın da işini gücünü bırakıp bu buğdayın propagan­dasını yapmaya başlamasının gerçek sebebi işte budur. Bundan sonraki yıllarda Türkiye, Çukurova ve Ege gibi sulak ve mümbit bölgelerine bu yüksek ve­rimli buğdayı ekecek ve elde ettiği ürünü de Ame­rika’nın arzuladığı fiyatla Hindistan’a ihraç ederek, aç Hintlilerin Çin’e kaymasına engel olacaktır.

Amerika’nın yakın zamana kadar yılda 1 milyon ton buğday ihraç ettiği Türkiye’de buğday pazarını kapatıp, Türkiye’yi bir buğday ihracatçısı haline ge­tirmek için ona Sonora 64 tipi buğday tohumu gön­dermesindeki çıkarları bundan ibaret değildir. Ame­rika bir taş ile birkaç kuş vurmaya alışık bir sömür­geci olduğundan bize bu buğdayı kabul ettirmekle aşağıda sayılan çıkarları da sağlamış bulunuyor.

  1. — Türkiye, Çukurova ve Ege’de ürettiği pamuğun miktar ve kalitesi bakımından dikkati çeken bir ülke haline gelmeye başlamıştır. Pamuk üretiminde 9 ncu sırada yer alan Türkiye’nin milletlera­rası pamuk pazarından uzaklaştırılması gerekmektedir. Bu temin edilirse, Ame­rika pamuklarını daha pahalı satabile­cek ve bu yoldan mühim çıkarlar sağla­yacaktır. Çukurova ve Ege’de pamuk üretimine tahsis edilen sulak arazinin Sonora 64 tipi buğdaya tahsisi, pamuk üretimini kısıtlayacak ve bu suretle Bir­leşik Amerika’nın istediği ortam yara­tılmış olacaktır.
  2. — Sonora 64 ve benzeri üstün verimli buğdayları Türkiye’de yetiştirmek için tohumluğun Birleşik Amerika’dan satın alınması lâzımdır. Çünkü bu tip buğday­lar bir melezleme mahsulü oldukları için birkaç yıl içinde dejenere olmakta ve düşük verimli buğday tipine dönüş­mektedirler. Tohumluk buğday ise çok pahalıya satılmaktadır, örneğin bu yıl ithal edilen ilk parti 20 bin tonluk buğ­day için 70 milyon Türk lirası kadar bir para ödemek zorunda kaldık. Gelecek yıllarda bu ihtiyaç daha da artacak ve Birleşik Amerika bize daha az buğday satarak 1 milyon ton ekmeklik buğday sattığı devrede sızdırdığı kadar para sızdırabilecektir. Ayrıca Türkiye’de buğ­day üretimini başlattığı gibi, istediği zaman durdurabilir de, bize tohumluk buğday vermediği takdirde, aynı tohum­luğu biz burada yetiştiremeyeceğimiz­den, istediği takdirde, istediği zaman Türkiye’yi gene buğday ithalâtçısı ha­line getirmek Amerikalı dostlarımız için çok kolay bir iştir.
  3. — Sonora 64 tipi buğdayın yetiştirilmesi ve verimin üstün tutulması için çok miktarda fosforlu gübrenin kullanılması ge­rekmektedir. Bu gübreyi de Amerika’dan satın alacağımız için dostlarımız bu yoldan da önemli çıkarlar sağlayacaktır ve Türkiye bir de gübre pazarı olarak kullanılacaktır.
  4. — Üstün verimli ürünleri, haşerelerden korumak ve zararlarından uzak tutmak için Amerika’nın tavsiye edeceği pahalı tarım ilâçlarına ihtiyaç vardır. Bu ilâç­ların Amerika’dan Türkiye’ye ithali Amerikan ilâç endüstrisine yeni bir pa­zar açacaktır.
  5. — Neticede Amerikaya tohumluk, gübre parası, ilâç parası olarak ödeyeceğimiz para tutarı ile Hindistan’a buğday satı­şından sağlayacağımız para karşılıklı olarak yazılıp, zarar hanesine pamuktan kaybedeceklerimiz de ilâve edildikten sonra, Türkiye’nin bu işten büyük ka­yıplarla çıkacağı ve Türk tarım işlisi­nin emeği ile topraklarımız Amerika ta­rafından sömürülmüş bulunacağı görü­lecektir.

Bu suretle bir taşla tam beş kuş vuracak olan Amerika’nın bu oyununu, birçok uyarmalara rağmen Tarım Bakanı Dağdaş’a anlatmak mümkün olamamıştır. Türkiye’ye oynanan bu oyunu daha köklü bir şe­kilde incelemek isteyenler, Amerikan Haberler Bürosu’nun, TÜRKİYE’DEKİ AMERİKANOFİLLER için çıkardı­ğı ve İngilizce yayın yapan «Pariticipant» dergisinin Temmuz 1967 tarihli, cilt 6, no. 27 dergisini okumalı ve bu yeni oyunun ne şekilde tez şahlandığını oradan öğrenmelidirler.

Bu dergide Türk tarım Bakanının güler yüzlü resimlerini görmek ve Amerikalıların propaganda çalışmalarına hangi yoldan alet edildiği­ni sezmek kabildir. Görüldüğü gibi, ilk olarak İngilizlerin Hindistan halkını uyuşturmak ve bu yoldan, kolayca sömürmek için afyon yerine ikame ettikle­ri pirinç, bugün Amerikalılar tarafından buğdayla yer değiştirmiş bulunuyor. Artık Türkiye, Pakistan, Mısır, Hindistan buğdayla uyutulmakta ve bir taraf­tan da açlıkla tehdit edilerek kaynaklarına sömürü­cü maksatlarla el atılmış bulunmaktadır. MISIR BAŞ­KANI NÂSIR’ın bir aralık Amerikalılarla arayı bozup, sosyalist ülkelerle ilişki kurmaya başlayınca buğday yardımının kesilmesi ile tehdit edildiği ve Nâsır’ın da buna karşılık «Kanlarımızı akıttığımız topraklarımı­zı bir avuç buğday karşılığı yabancı yönetimine tes­lim edecek değiliz» demek suretiyle emperyalistlere meydan okuduğu hatırdadır. Bugün buğday ile teh­dit edilmiş olan Mısır, bu aşırı davranışları yüzün­den, başka bir yoldan yere serilmiş bulunuyor. Eğer uslu uslu oturup, Amerika’nın dümen suyunda git­meyi bilseydi, şüphesiz bu hale düşmeyecek ve aç arapları doyurmak için Amerika’dan buğday satın alabilecekti. Fakat bu iki davranıştan hangisinin da­ha olumlu olduğunu bize zaman gösterecektir. Mısır’­ın davranışını yorumlamak için zaman henüz erkendir.

Cemal Abdül Nasır (Arapça; جمال عبد الناصر ) (d. 15 Ocak 1918 – ö. 28 Eylül 1970), Mısırlı asker ve devlet adamı. Devrimci, milliyetçi, sosyalist lider. Mısır’ın ikinci devlet başkanı (1956-1970). Krallığa son veren darbenin ardından başbakan ve devlet başkanı olarak Mısır’da köklü dönüşümlere damgasını vurmuş, etkin bir dış politikayla Arap dünyasında bir önder rolü oynamıştır

Amerika’nın Tahıl Politikasındaki Hileler

  1. Birleşik Amerika’nın bugünkü yöneticileri bilim adamlarının kendilerine verdikleri veriler yardımı ile çok tahılla beslenen toplumların, sağlıksız ve entellektüel güç bakımından kaynaklarına sahip çıkabilecek nitelikte kişiler yetiştiremeyecek bir top­lum haline geleceklerini iyi bilmektedirler. Daha önce Hindistan’da İngilizler tarafın­dan pirinçle yapılan uygulamalar bunun doğru olduğunu ve bu yoldan başarılı so­nuçlar alınabileceğini göstermiş bulunmak­tadır. Buğday terkip bakımından pirince çok benzeyen, onun gibi protein kalitesi düşük ve nişastadan zengin bir yiyecektir. Amerika ve Kanada, halkının ihtiyacını aşan miktarda buğday üretebildiklerine göre bu üretim artıklarını bir savaş silâhı gibi kullanıp, sömürülmesi plânlanan ül­kelere önce İnsanî bir yardım gibi sokmak ve daha sonra ekim sahalarından buğdayı silerek, bunları Amerikan buğdayına muh­taç topluluklar haline getirmek pek müm­kündür. Bir toplum bir defa bu hale geti­rildi mi onu aç kalmakla tehdit ederek, zorla Amerikan dostu yapmak, iç ve dış politikasına hâkim olmak ve aynı zamanda hayvancılığın gelişmesini engelleyerek hal­ka az miktarda et ve sütle yumurta yedir­mek suretiyle insanları hasta etmek müm­kün olacak ve bu yoldan bu ülke bir ilâç pazarı haline sokulacaktır. Tahıla besle­nen topluluklarda eğitim başarısız ve tek­nolojik gelişme yetersiz olur. Bunlar be­lirli bir endüstri kuramazlar. Bundan do­layı bu çeşit ihtiyaçlarını emperyalistler­den karşılama mecburiyetinde kalacak olan bu ülkeler bir de Amerikan endüstri­si için mükemmel bir pazar olabilecektir.

Bu ülkelere tam manasıyla sahip çıkıp, bütün kaynaklarına el koyabilmek için hal­kı tahılla beslemek yeterli değildir. Bu pro­je yeni sömürgeciliğin diğer sosyal, biyolo­jik ve askerî metodları ile de tazyik edil­meli ve gerekiyorsa en kısa süre içinde Filipinler gibi Amerikan hâkimiyetini tama­men benimsemiş bir sömürge haline getiril­melidir.

Tahılla Amerika’nın Türkiye Üzerinde Oynadığı Oyun

Yalnız tahılla beslenmenin bir ülkenin çökertilme­si için yeterli bir tedbir olacağı elbette söylenemez. Fakat bu biyolojik tedbir, bilinen bütün uygulamalar­dan daha etkin olmakta ve halk kuzu gibi yumuşa­maktadır. Tahılla beslenenlerde zekâ bir türlü gelişe­mez. İnsanlar karınlarım ekmek ve bulgur gibi yiye­ceklerle şişirdiklerinde, doyduklarını ve tok oldukla­rını zannederek mutlu olur ve hattâ kendilerine bu yiyecekleri sağlayanlara dua ederler. Fakat karınla­rı şiş olmasına rağmen, aç kalmış olan bu insanlar bilmedikleri bir sebepten kolayca hastalanır, hattâ ölürler. Bu ülkelerde iktidarlarını sürdürmek için ger çekleri kolayca inkâr edebilen politikacıları, halkın aç olduğuna inandırmak zor bir iştir. Bazı ahvalde bunlar gerçeği görseler bile, inkâr eder ve halkın se­faleti üzerinde saltanatlarını sürdürmek için, gerçek­leri dile getirenleri suçlama yoluna girerler. Biyolo­jik yıkıntıyı böylece olumsuz, sosyal gelişmelerin takip edeceğini sömürgeciler çok iyi bilmektedirler. Tahıl üzerinden sürdürülen bu oyunun en tipik bir örneği Türkiye’de sahneye konmuş olduğu için biz kendi yaşantılarımıza mal olmuş olaylar üzerinden gerçeği daha iyi anlamaya çalışalım.

Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşından yorgun ve bitkin çıkmış, harp yıllarında süpürge tohumundan mısır koçanına kadar her şeyi yemiş olan Türk halkı harbin akabinde ekmeklik buğdayım kendi kaynak­larından sağlama olanağına sahip değildi. Bundan dolayı 1923 yılında 12 milyon Türk lirası değerinde buğday ithal etmiş ve bu miktar 1925 yılında 19 mil­yon Türk lirasına kadar yükselmiştir. Daha sonraki yıllarda yaralarını sarmaya başlayan Türk halkı si­lâhı bırakıp sapanın başına geçmiş, 1929 yılında it­hal buğdayı için ödenen para miktarı 15 bin liraya kadar düşmüştür. Atatürk’ün, gerçek fatihin kılıç değil, sapan olduğunu belirten veciz sözü, halkı et­kilediği için yurduna sahip olmaya kararlı Türk top­lumu, bundan sonraki devrede tarıma önem verdiğin­den, ikinci Dünya Savaşı başlamadan önce, örneğin 1937 yılında Türkiye ürettiği tahıl ile kendi halkını doyurduktan başka 7.885.000 T.L. değerinde buğday ihraç etme olanağına da kavuşmuş bulunuyordu. Harp içinde darlıklar çekilmiş ve fakat halk aç kalmamış­tır.

Harbi izleyen ilk yılları da atlatmış olan Türkler, 1953 yılından sonra, Türk toplumunun savaş mey­danlarında kökünü kazıyamayacaklarını iyi anlamış ve onu İkinci Dünya Savaşına sokup bu yoldan da hırpalayamamış olan Anglo Amerikan emperyalist­lerinin sosyo biyolojik saldırılarına sahne ölmüş ve bu yoldan saldırı Türkiye’de başarıya ulaşmıştır. İlk olarak pek İnsanî duygularla Türk halkına yardım olarak tahıl vermek istediklerini söylemek suretiyle bize sokulmuş olan emperyalistler, komünist bloka karşı duyulan nefretten de yararlanarak, askeri ve teknik yardımlarda bulunmuşlar ve dost gibi görüne­rek hem hükümetlerin, hem de halkın kalbini kazan­mayı bilmişlerdir. Bundan dolayı 1953 yılında 1000 ton buğday ithal eden Türkiye, bir taraftan da 896.000 ton buğday ihraç etmiş bulunuyordu. İhraç edilen miktarın, ithal edilen miktardan çok yüksek oluşu, bizim gerçekten başkalarının buğdayına muhtaç ol­madığımızı göstermektedir. Fakat o tarihte hükümet edenler, bunu bir açıkgözlük zannetmişler ve ucuz fi­yatla buğday ithal edip, daha pahalı fiyatlarla başka ülkelere buğday satma yoluyla çıkar sağlayacakları­nı umduklarından, ülkeyi bir maceraya sürükledikle­rinin hiç farkında olmamışlardı. Bunu takip eden yıl­larda Türkiye’ye buğday ithalâtı artarak devam et­miş ve bir taraftan da ihracat yapılmıştır. Fakat 1962 yılı idrak edildiği zaman bir zamanların buğday ihra­catçısı ve bu yoldan gelir sağlayan Türkiye’nin halkı­nı beslemekten aciz ve Amerika’nın üretim artıkları­na muhtaç bir toplum haline geldiğini görüyoruz. Hiç de dostça olmayan bu sinsî operasyon, Türkiye’de yandaki tabloda açıklanmış olan kalıplara göre ce­reyan etmiştir.

İşte böylece buğday ihracatçısı bir ülke yavaş yavaş buğday ithalâtçısı durumuna sokulmuş ve 1962 yılını takip eden yıllarda ithal ettiğimiz tahıl mikta­rını daha da artırmak mümkün olmuştu.

Türkiye’yi bu hale getirmekle Birleşik Amerika­lının ulaşmak istediği asıl amaç gerçekleşmiştir. Bu sa­yede esasen çok tahılla beslenmekte olan Türk toplu­mu daha çok tahıl tüketmek suretiyle :

  1. Reaksiyoner niteliğini kaybetmiş ve ku­zu gibi uysal bir toplum haline getiril­miştir. Bu biyolojik sonuç, bilimsel bul­gularla tesbit edilmiş olan gerçeklerin tabiî bir neticesidir.
  2. Halk arasında dengesiz ve kötü beslen­meye ilişkin hastalıklar ile çocuk ölüm­leri artırılmıştır. Hastalanan kimseler kendi dertleri ile uğraşıp, hastahane ka­pılarında kuyruğa girmekten, yurt so­runlarına ve geliştirilen sömürü düzeni­ne eğilemez olmuş, Amerika ve diğer emperyalist ülkelerden ithal edilen ilâç ve gereç miktarı astronomik bir şekilde artmıştır. Bu yoldan bile Türk Lirası karşılığı verilen tahılların karşılığını aşan miktarda dolar kazanmak mümkün olabiliyordu.
  3. Amerikalılar Türk toplumuna yardım etmenin öğüncü içinde bir dost ve bir kahraman gibi içimize sokulmuşlar, yö­netimin bütün kademelerine ve üniver­sitelere sızmışlardır.
  4. Türkiye’de tahıl ekimine tahsis edilen topraklar, şeker pancarı, tütün gibi en­düstri bitkilerine tahsis edilmiş ve Ame­rika’nın Türkiye’den almakta olduğu tü­tün fiyatları ucuzlatılmıştır.
  5. Türkiye kendi halkım besleme ve bir sa­vaş halinde kimseye muhtaç olmadan ayakta durma olanağını kaybetmiştir.
  6. Entellektüel güç etle beslenen toplumlarda artıp tahılla beslenen toplumlarda düştüğü için, Türkiye’de eğitim ve tek­nolojik gelişme bu yoldan frenlenmiş­tir.
  7. Türk toplumu Amerikan buğdayına muhtaç hale getirildikten sonra, satılan buğdaylar karşılığı hükümetin Türk li­rası olarak Merkez Bankasına yatırdığı para ile Türkiye’de üslenmiş olan Ame­rikan personelinin ihtiyaçlarını ve ücret­lerini dolar harcamadan karşılamak ka­bil olmuştur. Bu paralarla Türkiye’de kurulmakta olan tüketim endüstrisine yatırımlar yapmak suretiyle, Türk liva­sını dolara çevirmek ve bir taraftan da devamlı bir gelir sağlamak mümkün ola­biliyordu. Merkez Bankasında toplanan paralar, Amerika’nın Türkiye’deki çı­karlarım korumak için pek muhtelif maksatlarla kullanılmıştır.

Filhakika bugün Türk halkı, Dünya’nın en çok tahıl tüketen bir toplumu haline getirilmiş bulunuyor. Türkiye’de bir insan, bir yılda ortalama olarak 268 kilo tahıl tüketmektedir. Günde insan başına 700 gram ekmeğin tüketildiği başka bir ülke yok gibidir Zavallı Türk köylüsü ile fakir Türk işçileri karınları­nı çok zaman yalnız ekmek veya bulgurla doyururlar. Tüketilen et, süt, yumurta ve balık miktarı gülünç denecek kadar azdır. Emperyalistler, çok tahılla bes­leyerek bio sosyal düzenini bozmak ve sömürmeye elverişli bir ortam yaratmak istedikleri ülkelere so­kulurlarken şu temel prensiplere uymaktadırlar:

  1. — Öncelikle bu ülkeye, pirinç, mısır, buğday gibi boş kalori kaynakları, yardım ismi altında ve gerekirse parasız olarak verilmekte ve bir sempati ortamı yaratılmaktadır.
  2. — Bu ortam yaratıldıktan sonra, o toplum ekim sahalarında değişiklik yapmakta ve parasız olarak verilen ürünlerle re­kabet mümkün olmadığı için buğday, mısır, pirinç gibi ürünleri ekmemekte ve ekim sahalarını başka ürünlere tahsis etmektedir.
  3. İş bu hale gelince bol tahıl yemek sure­tiyle aptallaşmış ve hastalanmış olan bu insanlara bol bol ilâç satmak ve bir yandan da sömürü düzenini geliştirmek kabil olmaktadır.
  4. — Bir müddet sonra muhtaç olduğu tahılı üretme yeteneğini kaybetmiş olan bu toplumdan, ithal ettiği için mahallî pa­ra karşılığı ile tahıl bedelinin ödenmesi istenir. Sömürülen toplumun idarecileri bu talebe uyarlar ve gerekirse para ba­sarlar.

Bu olay devalüasyona gitmek ve bu ülkede doların etkinliğini artırmak için iyi bir vesile teşkil eder. Fiyatı düşük olan mahallî para, mahallî bankalara yatırılarak bu para ile o ülkedeki Ame­rikalı personeli dolar harcamadan bes­lenir.

Bir taraftan da bu ülkeye dolar kar­şılığı mamul madde ve ilâç satılarak ekonomik gücü iyice zayıflatılır.

  1. — Ülke aç kalıp, halkım doyurmak için Amerikan tahılına muhtaç hale gelince, o ülkeden tahıl için dolar istenir. Bu yol­dan borçlandırılır.

Bütün bu işler yapılırken, ülke insanının birbiri­ne düşürülmesi ve kurulacak olan çıkar düzeni üze­rinden kardeşin kardeşe düşman edilmesi, ahlâkın bo­zulması, dinî inançlarla, örf ve âdetlerin zayıflatılma­sı, Amerikan hayranlığının propaganda ile geliştiril­mesi, üniversitelere el atılması gibi projeler de geliş­tirileceği için, parasız buğday ithal etmeyi açıkgöz­lük zanneden ülke kısa bir süre sonra, emperyalist­lerin kucağına düşmüş olacaktır.

Artık ondan borcu karşılığı, her şeyi yok bahasına alabilir ve istediğini­zi satabilirsiniz. Ordularla işgal edilmiş ve süngüle­rin gölgesinde esir durumuna sokulmuş hiçbir sö­mürgede elde edemeyeceğiniz çıkarları, bu ülkede ra­hatça elde edebilir ve bazı çıkar çevrelerinin de mü­zaheretini görürsünüz. Bu anlattıklarımızın hemen hepsi Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Son safhada ortaya çıkan buğday ithalâtının durdurulması ve Türkiye’nin SONORA 64 TİPİ buğday üreterek yeniden ithalâtçı durumu terk ile ihracatçı haline getirilmesi ise, gene Amerikalı dostlarımızın arzularına uyarlı olarak ve Hindistan’daki kriz dolayısıyla ortaya çık­mış bir durumdur. Artık Türkiye, Amerikalıların yönettiği Büyük bir çiftlik haline gelmiş bulunuyor. Bundan sonra halkımız onlar ne isterse onu ekecek, onlara veya onların göstereceği ülkelere satacak, ala­cağını da onlardan alarak hem alırken, hem de sa­tarken iki defa kazıklanacaktır.

Türk tarım işçisinin emeği ile, topraklarımızın üretim gücü, bundan sonra Amerika hesabına buğ­day üretmek için harcanacak ve bu suretle üretile­cek olan Sonora 64 tipi buğday ile aç Hintliler bes­lenerek, Hindistan’ın komünist olması önlenecektir.

Buğdayın yaptığı bu işi hiç bir ordu yapamaz ve bu kadar ucuza hattâ kâr sağlayarak bu politik hedeflere ulaşmak mümkün olamazdı. Görüldüğü gibi artık besin maddeleri emperyalistler için baruttan daha yararlı bir silâh haline gelmiş bulunmaktadır.. Bu sayede, Türkler gibi cengâver ve muhafaza­kâr bir toplum, kuzu gibi uysal insanlardan ibaret ve birbirine düşürülmüş grupların havadan, sudan meseleleri tartıştıkları bir insan kalabalığı haline getirilmiş, kaynaklarına el konarak iyi çalışan bir sömürü düzeni yaratılmış, Amerika’nın kimseye sa­tamadığı üretim artıkları ile düşük kaliteli mamulle­ri için de bir pazar yaratılmıştır. Fazla olarak ileri karakol niteliğinde olan Türkiye, milyonlarca insanı ile ve uzaklardan Amerika’nın çıkarlarını savunacak askerî bir güç haline getirilmiştir.

Amerika’nın bu çıkarlarına karşı duranlar, oto­matik bir mekanizma tarafından kendiliğinden suçlanmakta ve hain olarak ilân edilmektedirler. Halkın gözünden düşme ve hain olarak nitelenme korkusu, pek çok aydını bu gerçekleri söylemekten menetmek­te ve bazı gruplara sağlanan çıkarlar, Türkiye’deki Amerikan menfaatlerini korumaktadır.

Amerika bu oyunu mahir bir rejisör gücü ile yalnız Türkiye’de de­ğil, daha birçok ülkelerde sahneye koymuş ve başa­rıya ulaşmış olmasına rağmen, son günlerde oyun an­laşılmış bulunuyor. Bu oyunun bütün iğrençliği ile an­laşılmış olması, vaktiyle Amerika’ya sempati besle­yen ve hattâ öğrenimini bu ülkede yapmış olan ay­dınları bile Amerika’dan soğutmuştur. Bu gerçekte büyük bir kayıptır. Fakat materyalist Amerikalı sev­giyi de satın alabileceğini düşündüğünden bu kayıbını henüz anlayamamış bulunuyor.

İsrail’in Beslenmedeki (Tahıldan Et’e) Değişimi

Sömürülen ulusların yeni yeni ve pek geç olarak öğrenmeye başladıkları bu gerçekler emperyalistler tarafından Hindistan denemelerine girişilmeden önce de bilinmekte ve askerî bir sır gibi gizli tutulmaktay­dı. Fakat sömürgeci kadroların içinden sıyrılarak ye­ni bir devlet kurmuş olan Yahudiler öğrendiklerini kendi toplumlarında da uygulamakta gecikmemişler­dir. İlk göçmenler Filistin’e geldikleri zaman bu böl­gede yaşayan Yahudiler de çevre şartlarına uymuş ve çok tahıl az miktarda et ile beslenmeye alışmışlardı.

Emperyalist ülkelerden kopup gelenler ve bun­ların yönetim kadrolarında görev almış oldukları için beslenmenin toplumun bio sosyal karakterine yapa­cağı etkiyi de iyi biliyorlardı. Çok tahıl ve az etle, bölgede Arapları bertaraf edebilecek bir uygarlık kurmanın imkânsız olacağını önceden bildikleri için öncelikle ülkenin beslenme alışkanlıklarını değiştir­mek için tarımsal üretimi, ithalât ve ihracatı bu icap­lara uyarlı kalıplara uydurdular. Israil’de hazırlanan kalkınma plânlarında halkın daha az ekmek ve daha çok miktarda et, süt, yumurta ve balıkla beslenmesi­ni mümkün kılacak hedefler öngörülmüş ve plân ger­çekleştirmiştir. 17 -18 yıllık bir süre içinde Orta Doğu ülkesi olmaktan sıyrılıp batılı düzene geçmesini bilmiş olan İsrail öncelikle tükettiği tahıl miktarını artırmaya bilhassa dikkat etmiştir.

Almanya, bunu daha uzun süre içinde ve daha bilinçli bir şekilde eski tarihlerde yapmıştır. 1800 yılında Almanlar bizden de daha çok ekmek ve bizim tükettiğimiz kadar et tüketiyorlardı. Fakat tahılla beslenen bir toplumun teknolojik gelişmesini tamamlayamayacağını anlamış bulunan Almanlar entellektüel gücün gelişmesine müsait bir biyolojik ortam ya­ratabilmek içi tüketilen tahılı azaltıp, et miktarım ço­ğaltmayı bildiler.

Buna göre tahıl tüketimini kısıtlayabilmek için, et tüketimini belirli bir nisbete göre artırmak gerekir. Çünkü insanların tahıl tüketimini kısar da eti de artırmayacak olursanız, o zaman Hindistan’daki gi­bi bir açlık ortamı hazırlamış olursunuz. Tahıldan 100 kilo bir kısıntı yapabilmek için tüketilen et mik­tarım 18 20 kilo artırabilmek lâzımdır. Nitekim İs­rail de bunu yapmış ve tahıl tüketimini kısıtlarken et, balık, yumurta ve süt tüketimini artıracak çareler aramış ve bulmuştur. Sömürgeciler dişlerini geçirdik­leri toplumlarda bu uygulamalara müsaade etmez ve hayvancılığın gelişmesini bazı oyunlarla engellerler. Bu oyunlar et bölümünde anlatılacaktır.

İşte Türkiye’de şekerden sonra sahneye konan tahıl oyunu da kısaca bundan ibarettir. Emperyalist­ler bir zamanlar bol miktarda et tükettiği için ülke­lerinde at oynatan Türk toplumunu şeker, yağ ve ta­hıl gibi boş kalori kaynakları ile beslenmeye alıştı­rarak emellerine hayli yaklaşmış bulunuyorlar. (Senelerce yumurta dahi yenmesine engel oldular.)

Tür­kiye bugünkü hali ile bir insanın bir yılda 268 kilo tahıl ve bir günde ortalama 700 gram ekmek tüket­tiği çoğunluğu yalnız tahılla beslenen sağlıksız ve entellektüel gelişmesini tamamlayamamış bir ülke halindedir.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ


Eski çağın sömürgecileri, hegemonyaları altına alıp sömürmek istedikleri toplumları yıldırmak için çoğunlukla kol gücüne dayalı ve savaş meydanların­da karşı karşıya sürdürülen bir mücadelenin sonuçla­rından yararlanıyorlardı. Daha sonra ateşli silâhla­rın bulunması ve kol gücünden başka, kafa gücünün de savaş sonucunu etkilemeye başlaması ile yeni bir safhaya girmiş olan sömürgecilik, çağımızda strateji­sini büsbütün değiştirmiş bulunmaktadır.

Emperyalistler artık silâh zoru ile girdikleri ül­kelerde rahat edemeyeceklerini, sömürülen ülke in­sanlarından başka, Dünya kamuoyunun da, bir sü­re sonra onları bu ülkeyi terke mecbur edeceğini ga­yet iyi biliyorlar. Çünkü bir ülkeye kaba kuvvet kul­lanarak silâh zoru ile girme, ekseriya pek çok insa­nın hunharca öldürülmesini ve hayatta kalanların bu suretle yıldırılmasını gerektirmektedir. Bu yılgınlı­ğın etkisiyle bir süre susan insanlarda, korku duygu­su zamanla kin ve nefrete dönmekte, bu nefretten hız alan millî duygular örgütlenerek, sömürgeciyi kay­naklarına el koyduğu ülkeden kaba kuvvet ve silâh kullanarak kovmaktadır.

Sömürgeciler, bundan dolayı silâh kullanmadan ve kanlı operasyonlara girişmeden başka topumları istismar etmenin mümkün olup olamayacağını uzun süre araştırdılar ve ikinci Dünya Savaşını izleyen sü­re içinde bazı bulgularını en geniş anlamı ile uygula­maya soktular.

Bu tarz sömürgecilik ilk nazarda kan dökülme­mesi ve zor kullanılmaması bakımından daha medenî bir davranış gibi görülmekte ise de konu ayrıntıları ile incelenince durumun böyle olmadığı görülmekte­dir.

Eskisine nazaran çok daha İnsanî ve korkunç olan yeni sömürgeciliğin kurallarını kavrayabil­mek, zor bir iş değildir. Sömürülen toplumların mut­suz aydınları, kendilerini aldatıcı bir barış içinde mutlu farz etmekten vazgeçip, bütün hızı ile sürdürül­mekte olan ekonomik savaşın birer eri veya komuta­nı gibi olup bitenleri ayrı bir açıdan eleştirmek için olağanüstü bir çaba sarf etmeye ve biraz yorulmaya razı olurlarsa, soğuk savaşın kurallarını öğrenebilir ve hattâ bu savaştan mensup oldukları toplumu ye­nik çıkarmamak için bazı tedbirler de alabilirler. Dün­ya sulhunu korudukları gerekçesi ile olaylara karışıp, milyonlarca insanı öldürmek için tertip hazırlayan­ların, korkunç projelerine akıl erdirebilmek ve bu­gün ülkemiz üzerinde de uygulanmakta olan oyunla­rı anlamak için biyoloji ve sosyoloji gibi klâsik ilim­lerin ana kurallarım hatırlamak ve bunların insanla­rın mutluluğu kadar sömürgecinin çıkarlarına da alet edilebileceğini düşünmek lâzımdır.

XVIII ve XIX uncu asrın romantik bilginleri araş­tırmalarını yapıp, Doğanın sırlarını insanoğlunun malûmu haline getirirlerken XX nci asrın ikinci yarı­sında bulgularının insanları yok etmek veya köle yap­mak için kullanılacağım düşünmemiş ve beşeriyete yardım ettiklerini zannetmişlerdi. Fakat bu bulgular çıkarlarından başka hiç bir şey düşünmeyen faşist guruplar elinde ateşli silâhlardan da daha etkin ve daha korkunç vasıtalar haline getirilmiş ve fareler üzerinde yapılan denemelerden alman sonuçlar daha sonra geri ülkenin mutsuz insanı üzerinde uygulama­ya konmuştur.

Fare ile insanın biyolojik yapısının benzer olma­sına rağmen, sosyal davranışının toplumdan topluma değiştiğini önceki tecrübeleri ile iyi öğrenmiş olan emperyalistler, sosyal bilimlerin verilerini de değer­lendirmeyi ihmal etmemişler ve «Antropolojik» araş­tırmaları sömürgeciliğin geliştirilmesinde en güven­dikleri stratejik bilgiler olarak değerlendirmişlerdir. Artık biyolojik yapısı ile üniversal bir hüviyeti olan insan ve bu insanların sosyal davranış bakımından farklılaşan toplulukları, yeni sömürgecilerin avuçla­rının içi kadar iyi bildikleri ve kolayca sömürdükleri toplumlar haline gelmiş veya getirilmiş bulunuyor.

Onlar sömürmek de, öldürmek de, güldürmek de sö­mürgeci için kolay bir iştir.

İnsanlar yaz gelince kışı, kış gelince yazı özle­dikleri gibi, şu günlerde de en çok barışı özlemekte­dirler. Çünkü asırlardır ardı ardına sürdürülmüş olan savaşlar ve emperyalistlerin çıkarları için Ölüme sürükledikleri milyonların, geride kalan kuşaklarda bıraktığı hüzün ve eziklik, savaşı istenmeyen bir du­nun haline getirmiştir. Artık herkes kaderine razı ol­mak ve gerekirse az yiyip, az içerek savaşıp dövüşmeden yaşamayı arzu etmektedir. Büyük savaşçı ve değerli lider Atatürk bile, düşmanlarımızı denize dök­tükten sonra «Yurtta Sulh, Cihanda Sulh» demek suretiyle Türk toplumunun ve hattâ bütün dünyanın duygularına aracılık etmişti.

Fakat emperyalistler barışın doğaya aykırı bir durum olduğunu iyi bilmektedirler. Çevremizdeki olaylar biyolojik bir açıdan incelenecek olursa, sü­rekli bir savaşın devam etmekte ve güçlünün, güçsü­zü kıyasıya sömürdüğü ve hattâ kendi yaşantısını devam ettirmek için, güçsüzün yaşantısına son ver­mekte olduğu görülür. Böylece yaratılmış olan bir Dünyada insancıl duygulara esir olarak, Tanrının verdikleri ile yetinmek, emperyalistlere uyarlı görünmemiştir. İnsanları asırlarca en korkunç silâhlarla boğazlayıp, maksatlarına alet olmaya zorlayanların, belirli bir noktada insanı yüceltmeye çalışan büyük fikir adamlarının etkisi altına girip, başkaları için de yaşama hakkı tanımaları beklenemez.

Nitekim Atatürk bu gerçeği de görmüş ve barışı koruyabilmek için güçlü olmak gerektiğini de bize ha­tırlatmıştı. O gün, bugün birbirinden daha korkunç silâhların sağladığı bir dengeye dayalı olarak sürdü­rülen Dünya barışı, gerçekte «SOĞUK HARP» şeklinde nitelenen korkunç bir savaşın içine girmiş bulunmaktadır. İnsanlar kedi ile köpek, leylekle kartal, mik­ropla insan arasındaki mücadeleyi kendi aralarında da değişik kalıplarla sürdürüyorlar. Barış diye isim­lendirilen ve derileri başka renkte olanların bunalım!’ pahasına başka bir grubun mutluluğuna vesile olan bugünkü yaşantılarımız bio sosyal ilişkiler bakımın­dan en korkunç savaşları aratacak bir ortama sokul­muş bulunuyor. Bu ortamın gereğince tanımlanması ve olup bitenlerin anlaşılması lâzımdır. O zaman ba­rışı sağlamak için ne yapmamız gerektiğini daha iyi öğrenmiş olacağız.

Biyolojik Temel:

İnsan biyolojik yapısı ve temel davranışları ile incelendiği zaman, bütün yaratıklar gibi benliğini ko­ruma ve neslini sürdürme gibi güçlü içgüdülerle do­natılmış bir canlı olduğu görülür. İnsan yalnız bu yönü ile değerlendirildiği ve eğitimle sonradan ka­zandığı nitelikler dikkate alınmaksızın incelendiği za­man birçok davranışları ile hayvandan farksız bir yaratıktır. Gerçekten de insanlar, tıpkı çevremizdeki hayvanlar gibi, doğmakta, gelişmekte, beslenmekte, çiftleşmekte ve bu yoldan çoğalmaktadırlar. İnsanın karnım doyurma ve neslini sürdürme bakımından uyduğu davranışlar hayvanların davranışlarına çok ben­zer. Eğitilmemiş, çevrenin sosyal etkilerinden uzak tutulmuş bir insanın karnını doyurmak ve neslini sür­dürmek için tıpkı hayvanlar gibi hareket etmesi, do­ğal bir sonuçtur. Fakat Dünyaya gelen insan önce ailenin ve daha sonra din kuruluşları ile okulun etki­lerine girmekte ve bu eğitimin etkinlik derecesine gö­re, hayvana has davranışlardan kendini kurtararak çevrenin bir temsilcisi haline gelmektedir. Biz işin bu tarafına pek girmeden en katı gerçekleri ile insanın biyolojik temel yapısını incelemek ve bu suretle yeni emperyalizmin uygulamalarını anlama bakımından yararlı olabilecek sonuçlar çıkarmak istiyoruz. Ger­çekten toplumun saygı duyduğu bir kişinin yemek yerken duyduğu haz ve yataktaki davranışı bakımın­dan hayvandan pek farkı yoktur. Hattâ kamuoyu bunu gayet iyi bildiği için cinsel duyguları bazı uyar­sız durumlarda «hayvani duygular» olarak isimlen­dirme lüzumu duymuş ve bu suretle insanın bazı dav­ranışları ile hayvana pek benzediğini ima etmek is­temiştir. Geri kalmış ilkel topluluklarda eğitimden ve çevrenin etkilerinden mahrum kalmış kimseler arasında biyolojik temelden gelme davranışların, sos­yal davranışlara baskın çıktığı ve aşikâr bir hal al­dığı görülür. Bundan dolayı sömürgeciler, insanın bu yönü ile ilgilenmeyi ve toplumları bu suretle değer­lendirmeyi kendi çıkarları bakımından önemli kabul etmişlerdir. Uygar insan temel, biyolojik davranışla­rım insana hoş görünen bazı yapmacıklarla süsleme­yi bilmiş olmasına rağmen, ilkel toplumlarda doğan ve gelişen kişiler, içgüdülerine uymaktadırlar.

Alexis Carrel isimli Amerikalının L’homme cet­te Inconnu isimli eseri yayınlandığı günden bu tarafa lâboratuvarlarda yapılan incelemeler bize insanı ta­nıma bakımından çok değerli olabilecek bilgiler ver­miş bulunuyor.

Emperyalistler meyve sineklerinden başlayarak, tavşanlar, kobaylar, fareler, maymunlar ve daha sonra geri ülke inşam üzerinde yaptıkları de­nemelerle pek çok şey öğrenmişlerdir.

Bir ucundan bir mum ışığı ile ısıtılan bir bakır levha üzerine ser­piştirilen meyve sinekleri, bir süre sağa sola koşuş­tuktan sonra levhanın mum ışığından belirli uzaklık­ta bir bölgesine toplanmakta ve burada üst üste bine­rek yumaklanmaktadırlar. İşte bu nokta bu böcekle­rin haz ettikleri optimal sühunet derecesine göre ısın­mış olan noktadır. Böcekler, mum alevine daha çok yaklaşmak veya bulundukları noktadan uzaklaşıp daha soğuk bir noktaya gitmek istemezler.

Böcekler üzerinde yapılan bu denemelerden alman sonuçlar, ilkel insan topluluklarına da aynen uygulanabilir. Ni­tekim Dünyanın böylesine kalabalık olmadığı çağda, insanlar öncelikle deniz kenarlarında ve iklimi mute­dil olan bölgelerde yerleşmişler ve burada yaşamak istemişlerdir. Akdeniz çevresinin medeniyetin beşiği olmasının gerçek nedeni de zaten budur. Orta Asya’­daki iç deniz kuruduktan sonra Türkler, bölgeyi terk ederek daha kolay yaşayabilecekleri topraklar araş­tırmaya başlamışlardı. Amerika, ayni amaç ile keşif ve iskân edilmiş, hattâ Birinci ve İkinci Dünya Savaş­ları da Avrupa’nın göbeğine sıkıştırılmış ve bunaltıl­mış bir Almanya’nın kendine hayat sahası aramasın­dan doğmuştur. Fakat politikacılar ve hayvanlara nazaran çok daha zeki, sonradan da eğitilmiş olan insanlar, bu temel nedenleri gizleyip olayı bir pren­sin öldürülmesi veya politik bir gelişmenin doğal so­nucu gibi göstermeyi bilmişlerdir. Bu basit deneme, insanların ve toplumların temel davranışlarım bilim­sel anlamı ile öğrenmek için meyve sineklerinden bile yararlanılabileceğini gösterme bakımından gerçek­ten değerlidir. Sömürgeciler, araştırmalarım pek ta­bu olarak bu safhada bırakmamış ve bu biyolojik bulguları Antropolojik verilerle de pekleştirmeyi bil­mişlerdir.

İnsana en yaklaşık maymunları lâboratuvarlara doldurup geri ülke insanını hayrette bırakacak miktarda, para harcayarak bir sıra denemeye giri­şenler, daha sonra bulguları ile kendini hayretle izleyen ve hattâ ona şaşmakta olan toplumları sömü­rebileceğim gayet iyi biliyordu.

Analık duygularının hangi noktaya kadar etkinliğini muhafaza edebileceğini tayin etmek için bir maymunla yavrusunu, dı­şardan ısıtılabilen bir odaya sokan araştırıcı, oda zemini 80 C. derecesinde ısıtılınca ana maymunun yav­rusunu kucağına aldığını ve analık duygulan ile onu korumak istediğini görmüştü. Fakat zeminin ısısı 140 C. derecesine çıkarılınca, ana maymun, yavrusu­nu yere koymakta ve onun üzerine oturarak kendini korumaya çalışmaktadır. Bu sömürgeciye, yeni bir şey öğretmiştir. (Geçim şartlarını iyileştirme yerine daha çok borçlanma tüketim yolunun açılması)

İlkel toplumun, insanı ve hattâ eğitilmiş toplum­lar bile fertlerin hayatlarım tehlikeye sokan bir or­tama iteklenince, ahlâk kuralları temelinden bozulabilecek ve analık duygusu gibi saygı duyulan biyolo­jik bir davranış bile şekil değiştirebilecektir. Daha sonra bu denemeleri yapanlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Dünya’nın en mükemmel anası olarak bi­linen Alman kadınının istilâcı orduların önünden ka­çarken, soğuk, açlık ve korku dolayısıyla bitap bir hale düştüğünde, yavrusunu kar içine fırlatarak ölü­me teslim ettiğini ve canını kurtarabilmek için takati kesilinceye kadar kaçtığını görmüş, bunu da not et­miştir.

Emperyalistler, insanın bencil bir yaratık oldu­ğunu ve önce kendi çıkarlarım düşündüğünü, kendi yaşantısını emniyet altına alma eğiliminde olduğunu gayet iyi bilmektedir. Rumca EGO kelimesi ile doğan bir yavrunun ilk çığlıkları arasında dikkati çeken bir benzerlik vardır. Dünya’ya gelen yavrunun “AGIIUU” diye ağlaması, belki de dikkati çekmiş ve «Ben» an­lamına gelen «Ego» kelimesi de bundan doğmuştur, insan, doğum ile ölüm arasını dolduran çizginin her noktasında öncelikle kendi için savaşmakta ve kendi çıkarlarım korumak için çalışmaktadır. Böyle olması­na rağmen eğitim ve daha sonra yapılacak telkinlerle insana toplumsal bencillik duyguları aşılamak ta ka­bil olabilmektedir. Bu takdirde, insan toplumsal çı­karlarla kendi öz çıkarları arasındaki ilişkiyi sezerek toplum için yaşama ve toplum için çalışma gibi üstün bir vasıf kazanmış olacaktır.

Toplumsal çıkarları koruma içgüdüsünün bazı hayvan topluluklarında da dikkati çekecek şekilde geliştiğini görüyoruz. Filhakika insanda da böyle bir içgüdü mevcuttur. Afrika’da yaşayan ilkel kabileler­de çevre koşullarına karşı koyabilmek için insanla­rın bir araya geldiklerim ve hattâ iş bölümü yaptıklarını, topluluğun korunması için hayatlarını tehlike­ye sokabilecek kadar bencillikten sıyrıldıklarım gö­rüyoruz.

Eski çağlarda yaşamış ilkel topluluklarda da benzer davranışların görülmüş olması, insanın toplum çıkarları için, kendi çıkarları gibi çalışıp sa­vaşabileceğini göstermektedir. Fakat bu duygu hiç bir zaman EGOİZMA «BENCİLLİK» duygusu kadar güçlü değildir. Bunu iyi bilen emperyalistler, sömürdükleri ülkenin ilkel insanına öz çıkarları açısından olanak hazırlayarak sömürü düzenini geliştirmeye ve top­lumcu davranışları da zayıflatıcı tedbirler almaya bilhassa dikkat etmişlerdir.

İlkel kaldığı için bencillik duygusu, toplumcu davranışın ötesinde güç kazanmış olan geri ülke insanını çıkarları üzerinden ikiye ayırmak ve hattâ birbirine düşman ederek çatıştırmak, yeni sömürge­ciliğin bilinçli kurmayları için kolay bir iştir. Hele o toplumu önceden aç bırakmak veya ihtiyaç maddeleri bakımından dara düşürerek daha sonra bazı kimse­leri nimete gark etmek mümkün olabiliyorsa, o zaman bu çatışma ortamını yaratmak, çok daha kolay ol­makta ve toplumcu davranış, bencil davranışların et­kisi altında etkinliğini büsbütün yitirmektedir.

Buna karşılık sömürgeciler, kendi toplumları içinde toplumsal davranışı güçlendirecek değerlerin geliştirilmesine bilhassa dikkat derler. Dinlerin, ahlâk kurallarının, örf ve âdetlerin veya sanat hareket­lerinin çağımızda etkinliğini yitirdiğini iyi bilen em­peryalistler, paraya dayanan bir müşterek düzen kur­mayı ve kendi insanlarını da biyolojik temele dayalı bir bencillik duygusu yardımıyla birleştirmeyi bilmiş­lerdir. Emperyalist ülkelerde çok zaman para, bili­nen bütün mânevi değerlerin üstünde bir değer taşı­maktadır. Böylece, parası, dolayısıyla çıkarı tehlike­ye giren milyonlarla insanı tek bir vücut gibi hareke­te geçirmek ve toplum çıkarları için tehlikeye atmak mümkün olmuştur. Geri ülkenin aydınları ise daima, romantik kalmayı tercih etmişlerdir.

Güçlerini insancıl duygulardan alan bu idealist kişiler, çıkarları için mücadeleye giriştikleri toplum­da, çok zaman, taraftar bulamaz ve en yakınlarını bile bencillik duygularına esir olup, sömürgecilere pa­ra ile satıldıklarına şahit olurlar. Günkü, sömürgeci,, insanın kendi varlığını muhafazaya yönelmiş olan ka­rın doyurma içgüdüsü ile neslini muhafaza ve ida­meyi amaç edinmiş cinsel duyguların insanın biyolo­jik temelinde yatan en güçlü duygular olduğunu bil­mekte ve kendi maksatlarına alet edeceği kişileri bu yoldan zayıf düşürerek, kendi insanlarına ihanet etti­rebileceği noktasından hareket etmektedir.

Bu temel kurallara dayatılarak yürütülen sö­mürme projelerinde emperyalistler nadiren başarısız­lığa uğrarlar ve gerçeğin bu olduğunu onlara diğer ge­ri toplumlardaki uygulamaları öğretmiştir. Çok za­man mahrumiyetler içinde ömür sürmeye mecbur kalmış bir geri ülke aydınım davet ederek, ona binbir gece masallarındaki gibi bir hayat yaşatmak, bir otomobil satın alması için imkân hazırlamak, karnını doyurmak ve cinsel duygularım tatmin imkânı ver­mek bu insanın kendi toplumuna ihanet etmesi için kâfi gelebilmektedir.

Eğer bu ihanet daha ucuza sağ­lanmak isteniyorsa o zaman sömürülecek toplumda ticarî ve ekonomik operasyonlarla önce bir açlık ve­ya marjinal yaşama ortamı hazırlanır. Bu ortam ha­zırlandıktan sonra ise, insanları bir kilo ekmeğe sa­tın almak mümkün olabilmektedir.

Yeni sömürgeciliğin hayli karışık olan biyolojik ve sosyolojik çalışmalarım örneklerle izaha çalışmak hayli uzun ve hacimli bir kitabın hazırlanmasını ge­rektireceği için ve Türkiyede bu kabil kitapları bas­mak zor bir iş olduğundan, biz ana fikri kavramamı­za yardımcı olacak birkaç örnek üzerinde böylece durduktan sonra, bir sıçrama yaparak, alanımıza gi­ren beslenmeye ilişkin emperyalist çalışmalara el ata­biliriz. Gerçekten de yeni sömürgeciliğin şu günlerde en çok üzerinde durduğu konu, beslenme konusu ol­muştur. Çünkü, insanın biyolojik yapısı ile davranış­larını böylesine etkileyen ve sömürgeciliğe elverişli başka bir silâh yok gibidir.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ


BARIŞ VE EMPERYALİZM konusu 10 Ağustos 1967 günü Evrensel Barış Şenliği
1967 konferansı olarak İstanbul Tek­nik Üniversitesi konferans sa­lonunda
kısaca anlatılmış ve daha sonra lüzumlu katkılar yapılarak kitap haline getiril­miştir.

 

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

Yüzyıllar boyu cennet vaadi ile uyutulmuş olan insanlar, bugün barış özlemine düşmüş, çatışmalar önlenip ilişkiler düzenlenecek olursa hayal ettiği cen­neti Dünya’da yaşayabileceğine inanmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının geride bıraktığı yıkın­tılar ve eziklikler ile savaşın yarattığı korkunç or­tam uygar insanın gözünü korkuttuğu için, çoğunluk çatışmanın olmadığı bir Dünya’da yaşamayı, cenne­ti hayal etmekten daha gerçek bir amaç olarak gör­mektedir.

Bilginler, sanatçılar, fikir adamları, yazarlar ve politikacılar bütün güçlerini seferber ederek insanla­rın çatışmadan yaşayabilecekleri bir Dünya yarat­maya çalışıyorlar. Bir bakıma barış içinde olduğu ka­bul edilen Dünyamızda bugün bile korkunç bir savaş sürdürülmektedir.Birleşik Amerika barışı koruma amacı ile girdiği Vietnam’da, kendi Dünya görüşüne uygun davranmayan zavallı insanları en korkunç si­lâhlarla ölüme mahkûm ederken, silâhlı savaş halinde olmayan birçok ülke, kendi insanlarını mutlu ve barış içinde farz etmekte, fakat istenilen huzura bir türlü kavuşamamaktadır.

Emperyalist ülkelerin, şeklen savaş içinde bulun­mayan geri kalmış ülkelerde yürütmekte oldukları sömürücü operasyonlar, bu ülkenin esasen sınırlı olan kaynaklarının ileri ülkelere akmasına sebep ol­makta ve geri ülke insanının bunalımı gün geçtikçe artmaktadır. Dünya’nın bir bölgesinde insanlar kesi­ci, yakıcı ve delici silâhlarla öldürülürlerken, başka bir ülkesinde, açlık, yoksulluk ve hastalıktan zarar görerek yok ediliyorlar.

Doğum kontrol haplarını pi­yade tüfeklerinin mermileri gibi kullanan sömürge­ciler, geri ülkelerde insanlara Dünyaya gelme hakkı bile tanımak istemiyorlar, insanın biyolojik ve sos­yal yapısını eğilim ve inançlarını etüd ederek onu kafese kapatılmış bir fare gibi idare etmeye çalışan ileri ülkelerin sömürgecilik kurmayları, ateşli silâh­larla yönetilen savaşları idare edenlerden çok daha katı yürekli kişilerdir.

EMPERYALİSTLER, SÖMÜRECEKLE­Rİ ÜLKELERE ARTIK ESKİDEN OLDUĞU GİBİ ÜNİFORMALI OR­DULAR, BAYRAKLARI, TOP VE TÜFEKLERİ İLE SAVAŞARAK GİR­MİYORLAR. BARIŞI KORUMAK, SAVAŞI ÖNLEMEK VE İNSAN­CIL YARDIMLARDA BULUNMAK ONLARIN BİR ÜLKEYE GİRMEK İÇİN EN ÇOK KULLANDIKLARI GEREKÇEDİR. ÜNİFORMALI AS­KERLER YERİNE, GÜLER YÜZLÜ UZMANLAR, ÖLDÜRÜCÜ SİLÂH­LAR YERİNE BESİN MADDELERİ VE DOĞUM KONTROL HAPLARI KULLANIYORLAR.

Ticarî anlaşmalar ile geri ülke yöneticilerinin, emperyalistle imzaladığı ikili anlaşmalar eski savaşlar sonunda imzalanan mütareke anlaşmaları gibi ge­ri ülke insanım mağlûp ve sömürgeciyi galip ülke haline getirmektedir.

Emperyalistler barış ismi altında savaşı en korkunç kalıplara göre sürdürmekte ve insanları, kanı­nı akıtmadan sakin ve mütevekkil bir hava içinde ölüme sürüklemektedirler. Böyle olmasına rağmen Dünya kamuoyu, bugün bu korkunç ve sinsi savaş­tan çok, Vietnam’da sürdürülen savaşla ilgileniyor.Belki de Güney Doğu Asya’da sürdürülen bu silâhlı savaş, dünya kamuoyunun bu noktaya çekilmesi ve kendi üzerinde uygulanan korkunç projeyi sezmeme­si için düzenlenmiş bir sömürgeci oyunudur. Çünkü biz kendini barış içinde yaşıyor farzeden ülkelerin birçoğunda ölen masum insan sayısının Vietnam’da bo­ğazlanan insan sayısından çok daha üstün olduğunu biliyoruz.

Ana rahmine düşmeden doğum kontrol hapları ile yok edilen yavrular, gizli açlığın eline dü­şüp sessiz sedasız mezara sürüklenen yüzbinlerce in­san, batının artıklarıyla beslenmeye mahkûm edile­rek fizik ve entellektüel gücünü ortaya koyamadan, insan haysiyetine yakıştırılmadı mümkün olmayan bir düzen içinde yaşamaya mahkûm edilmiş milyon­lar hesaba katılacak olursa, Dünyanın diğer geri ül­kelerinde olup bitenler, Vietnam’da olup bitenlerden daha iç açıcı değildir. Savaş bu bölgelerde de bütün hızı ile sürdürülmekte ve insanlar hunharca öldürül­mektedirler. Fazla olarak Vietnam’da savaşan kişi, savaşta olduğunu bilmekte ve kendini savunmakta­dır. Fakat açlığın elinde gücünü yitirerek bilmeden ölenler, neden öldüklerini ve kendilerini kimin, ni­çin öldürüldüğünü bir türlü anlayamadan hayata gözlerini yumuyorlar. (Günümüzde aynı oyun Ortadoğu’da oynanıyor.)

Bizim kanımıza göre barış, tıpkı cennet gibi in­sanları avutmak ve aldatmak için uydurulmuş bir ke­limedir. Doğada barış yoktur. Bütün canlılar sürekli bir çatışma halinde yaşar ve eğer güçlü iseler, güçlü kaldıkları sürece varlıklarını koruyabilirler. Aksi halde çıkarları, hattâ yaradılışları ile dünya görüş­leri farklı olan insan toplulukları tıpkı hayvanlar gibi birbirini yok etmek ve onun imkânlarından yararlan­mak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Hayvan­lar akıllı yaratıklar olmadıkları için bu karşılıklı mü­cadeleyi içgüdülerine uyarak sürdürürler. Bu suret­le de Doğa’daki armoni yaratılmış olur, insanlara ge­lince, bunlar akıllı yaratıklardır. Fazla olarak son yıllarda bilimsel bulgular ve teknolojik gelişmeler bir kısım insanı, bu imkânlara kavuşamamış geri kalmış ülke insanına kıyasla farklılaştırmış bulunu­yor.

Eskiden dinî inançların karşı karşıya getirdiği insan toplulukları, bugün çıkar hesapları ile karşı karşıya gelmekte ve bunun için mücadele etmektedir­ler. Fakat kazandıkları tecrübe bu mücadelenin kan akıtılmadan sürdürülmesinin, bilhassa bilinçli top­lumun çıkarlarına daha uyarlı olacağını onlara anlat­mış bulunuyor. Atom bombası ve benzeri korkunç tahrip vasıtalarının ikiye bölünmüş Dünya’da her iki tarafın da elinde bulunması, korkuyu arttırdığından açık savaş artık tehlikelidir. Bazılarının soğuk savaş ve bazılarının ekonomik savaş dedikleri, öncekine na­zaran daha korkunç çatışma şekli yaşadığımız gün­lerde bütün şiddeti ile devam etmekte ve politikacı­lar bunu barış olarak nitelemekte, çıkarlarını koru­yabilme bakımından yarar görmektedirler.

Türkiyemiz de şeklen barış içinde görünmesine rağmen, geri kalmış, kaynaklarına el konmuş ve hat­tâ insanları bile gücü üzerinden sömürülen bir ülke olarak bu savaşın dışında farzedilemez. Gerçekte bir cennet olan ülkemizin, bugün kardeşin kardeşe düş­man edildiği bir cehennem haline gelmiş ve getiril­miş olması sürdürülmekte olan sinsi ekonomik sava­şın acı sonucudur.

Kalkınmayı arzu ettikçe, gerileyen, gelirini art­tırmaya çalıştıkça borçlanan toplum, bunalımını fert­lere de yansıtmakta ve yaşamak artık bir yük haline gelmiş bulunmaktadır. Bu mutsuz sonucun nedenleri­ni anlayabilmek için biyolojik, sosyal ve kültürel alanlarda sessiz sedasız yürütülen korkunç projeleri anlamak ve yeni sömürgeciyi korkunç ve iğrenç çeh­resi ile tanımak gerekiyor.

Toplumları şeklî bir bağımsızlığa kavuşturarak onları bayraklarının gölgesi altında esir etmek ve mümkün olduğu kadar sömürmek yeni bir usuldür. Bu metotla çalışmak, bir ülkeye silâh ve zor kullana­rak girmekten çok daha kârlı oluyor, işte bu kitapta biz barışı özlerken, savaş içinde yaşayanların ve bu­nalanların meselelerine ışık tutmaya çalışacak ve bu yoldan barışı özlemenin cenneti tahayyül etmek gibi boş bir davranış olduğunu ispatlamaya çalışacağız.

Sömürgecilik var oldukça barış var olamayacaktır.

Sömürme içgüdüsü ve bencillik bütün canlılar gibi insanın yapısında vardır. Şu veya bu şekilde güç ka­zanmış, her nasılsa teknolojik bir üstünlük sağlama­ya muvaffak olmuş ülkeler, güçsüz olanı sömürmek­ten hiç bir zaman vazgeçmeyecekler, ahlâk ve fazilet sınırlarını aşarak daha rahat bir hayat yaşamak için adam öldürmeyi eskiden olduğu gibi, bundan sonra da sürdüreceklerdir.

Adam öldürmek için kullanılan aracın, kılıç, ok, sopa, taş, mermi, gaz veya atom bombası olması ile besin maddesi yahut doğum kontrol hapı olması so­nucu pek değiştirmez. Eğer bir toplum, başka bir top­lumun insanlarım kendi çıkarları için yok etmeye az­metmiş ise, bu iki toplum arasında savaş var demek­tir. Bugün bu kalıplara göre yönetilen savaş, geri kalmış, sömürülen ülkeler ile ileri olduğu farz edilen güçlü ülkeler arasında şiddetle sürdürülüyor.

Bundan dolayı geri ülkenin insanı kendini barış içinde hissediyor ve eğer böyle düşünüyorsa, eski Çinliler gibi afyonlanmış demektir.

Osman N. Koçtürk
23 Kasım 1967 Ankara

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

*******************

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

ÜLKELERİ SÖMÜRÜ PAZARI HALİNE GETİREN ULUSLARARASI ANLAŞMALAR

BARIŞ VE EMPERYALİZM


BARIŞ VE EMPERYALİZM konusu 10 Ağustos 1967 günü Evrensel Barış Şenliği
1967 konferansı olarak İstanbul Tek­nik Üniversitesi konferans sa­lonunda
kısaca anlatılmış ve daha sonra lüzumlu katkılar yapılarak kitap haline getiril­miştir.

 

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

Yüzyıllar boyu cennet vaadi ile uyutulmuş olan insanlar, bugün barış özlemine düşmüş, çatışmalar önlenip ilişkiler düzenlenecek olursa hayal ettiği cen­neti Dünya’da yaşayabileceğine inanmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının geride bıraktığı yıkın­tılar ve eziklikler ile savaşın yarattığı korkunç or­tam uygar insanın gözünü korkuttuğu için, çoğunluk çatışmanın olmadığı bir Dünya’da yaşamayı, cenne­ti hayal etmekten daha gerçek bir amaç olarak gör­mektedir.

Bilginler, sanatçılar, fikir adamları, yazarlar ve politikacılar bütün güçlerini seferber ederek insanla­rın çatışmadan yaşayabilecekleri bir Dünya yarat­maya çalışıyorlar. Bir bakıma barış içinde olduğu ka­bul edilen Dünyamızda bugün bile korkunç bir savaş sürdürülmektedir.Birleşik Amerika barışı koruma amacı ile girdiği Vietnam’da, kendi Dünya görüşüne uygun davranmayan zavallı insanları en korkunç si­lâhlarla ölüme mahkûm ederken, silâhlı savaş halinde olmayan birçok ülke, kendi insanlarını mutlu ve barış içinde farz etmekte, fakat istenilen huzura bir türlü kavuşamamaktadır.

Emperyalist ülkelerin, şeklen savaş içinde bulun­mayan geri kalmış ülkelerde yürütmekte oldukları sömürücü operasyonlar, bu ülkenin esasen sınırlı olan kaynaklarının ileri ülkelere akmasına sebep ol­makta ve geri ülke insanının bunalımı gün geçtikçe artmaktadır. Dünya’nın bir bölgesinde insanlar kesi­ci, yakıcı ve delici silâhlarla öldürülürlerken, başka bir ülkesinde, açlık, yoksulluk ve hastalıktan zarar görerek yok ediliyorlar.

Doğum kontrol haplarını pi­yade tüfeklerinin mermileri gibi kullanan sömürge­ciler, geri ülkelerde insanlara Dünyaya gelme hakkı bile tanımak istemiyorlar, insanın biyolojik ve sos­yal yapısını eğilim ve inançlarını etüd ederek onu kafese kapatılmış bir fare gibi idare etmeye çalışan ileri ülkelerin sömürgecilik kurmayları, ateşli silâh­larla yönetilen savaşları idare edenlerden çok daha katı yürekli kişilerdir.

EMPERYALİSTLER, SÖMÜRECEKLE­Rİ ÜLKELERE ARTIK ESKİDEN OLDUĞU GİBİ ÜNİFORMALI OR­DULAR, BAYRAKLARI, TOP VE TÜFEKLERİ İLE SAVAŞARAK GİR­MİYORLAR. BARIŞI KORUMAK, SAVAŞI ÖNLEMEK VE İNSAN­CIL YARDIMLARDA BULUNMAK ONLARIN BİR ÜLKEYE GİRMEK İÇİN EN ÇOK KULLANDIKLARI GEREKÇEDİR. ÜNİFORMALI AS­KERLER YERİNE, GÜLER YÜZLÜ UZMANLAR, ÖLDÜRÜCÜ SİLÂH­LAR YERİNE BESİN MADDELERİ VE DOĞUM KONTROL HAPLARI KULLANIYORLAR.

Ticarî anlaşmalar ile geri ülke yöneticilerinin, emperyalistle imzaladığı ikili anlaşmalar eski savaşlar sonunda imzalanan mütareke anlaşmaları gibi ge­ri ülke insanım mağlûp ve sömürgeciyi galip ülke haline getirmektedir.

Emperyalistler barış ismi altında savaşı en korkunç kalıplara göre sürdürmekte ve insanları, kanı­nı akıtmadan sakin ve mütevekkil bir hava içinde ölüme sürüklemektedirler. Böyle olmasına rağmen Dünya kamuoyu, bugün bu korkunç ve sinsi savaş­tan çok, Vietnam’da sürdürülen savaşla ilgileniyor.Belki de Güney Doğu Asya’da sürdürülen bu silâhlı savaş, dünya kamuoyunun bu noktaya çekilmesi ve kendi üzerinde uygulanan korkunç projeyi sezmeme­si için düzenlenmiş bir sömürgeci oyunudur. Çünkü biz kendini barış içinde yaşıyor farzeden ülkelerin birçoğunda ölen masum insan sayısının Vietnam’da bo­ğazlanan insan sayısından çok daha üstün olduğunu biliyoruz.

Ana rahmine düşmeden doğum kontrol hapları ile yok edilen yavrular, gizli açlığın eline dü­şüp sessiz sedasız mezara sürüklenen yüzbinlerce in­san, batının artıklarıyla beslenmeye mahkûm edile­rek fizik ve entellektüel gücünü ortaya koyamadan, insan haysiyetine yakıştırılmadı mümkün olmayan bir düzen içinde yaşamaya mahkûm edilmiş milyon­lar hesaba katılacak olursa, Dünyanın diğer geri ül­kelerinde olup bitenler, Vietnam’da olup bitenlerden daha iç açıcı değildir. Savaş bu bölgelerde de bütün hızı ile sürdürülmekte ve insanlar hunharca öldürül­mektedirler. Fazla olarak Vietnam’da savaşan kişi, savaşta olduğunu bilmekte ve kendini savunmakta­dır. Fakat açlığın elinde gücünü yitirerek bilmeden ölenler, neden öldüklerini ve kendilerini kimin, ni­çin öldürüldüğünü bir türlü anlayamadan hayata gözlerini yumuyorlar. (Günümüzde aynı oyun Ortadoğu’da oynanıyor.)

Bizim kanımıza göre barış, tıpkı cennet gibi in­sanları avutmak ve aldatmak için uydurulmuş bir ke­limedir. Doğada barış yoktur. Bütün canlılar sürekli bir çatışma halinde yaşar ve eğer güçlü iseler, güçlü kaldıkları sürece varlıklarını koruyabilirler. Aksi halde çıkarları, hattâ yaradılışları ile dünya görüş­leri farklı olan insan toplulukları tıpkı hayvanlar gibi birbirini yok etmek ve onun imkânlarından yararlan­mak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Hayvan­lar akıllı yaratıklar olmadıkları için bu karşılıklı mü­cadeleyi içgüdülerine uyarak sürdürürler. Bu suret­le de Doğa’daki armoni yaratılmış olur, insanlara ge­lince, bunlar akıllı yaratıklardır. Fazla olarak son yıllarda bilimsel bulgular ve teknolojik gelişmeler bir kısım insanı, bu imkânlara kavuşamamış geri kalmış ülke insanına kıyasla farklılaştırmış bulunu­yor.

Eskiden dinî inançların karşı karşıya getirdiği insan toplulukları, bugün çıkar hesapları ile karşı karşıya gelmekte ve bunun için mücadele etmektedir­ler. Fakat kazandıkları tecrübe bu mücadelenin kan akıtılmadan sürdürülmesinin, bilhassa bilinçli top­lumun çıkarlarına daha uyarlı olacağını onlara anlat­mış bulunuyor. Atom bombası ve benzeri korkunç tahrip vasıtalarının ikiye bölünmüş Dünya’da her iki tarafın da elinde bulunması, korkuyu arttırdığından açık savaş artık tehlikelidir. Bazılarının soğuk savaş ve bazılarının ekonomik savaş dedikleri, öncekine na­zaran daha korkunç çatışma şekli yaşadığımız gün­lerde bütün şiddeti ile devam etmekte ve politikacı­lar bunu barış olarak nitelemekte, çıkarlarını koru­yabilme bakımından yarar görmektedirler.

Türkiyemiz de şeklen barış içinde görünmesine rağmen, geri kalmış, kaynaklarına el konmuş ve hat­tâ insanları bile gücü üzerinden sömürülen bir ülke olarak bu savaşın dışında farzedilemez. Gerçekte bir cennet olan ülkemizin, bugün kardeşin kardeşe düş­man edildiği bir cehennem haline gelmiş ve getiril­miş olması sürdürülmekte olan sinsi ekonomik sava­şın acı sonucudur.

Kalkınmayı arzu ettikçe, gerileyen, gelirini art­tırmaya çalıştıkça borçlanan toplum, bunalımını fert­lere de yansıtmakta ve yaşamak artık bir yük haline gelmiş bulunmaktadır. Bu mutsuz sonucun nedenleri­ni anlayabilmek için biyolojik, sosyal ve kültürel alanlarda sessiz sedasız yürütülen korkunç projeleri anlamak ve yeni sömürgeciyi korkunç ve iğrenç çeh­resi ile tanımak gerekiyor.

Toplumları şeklî bir bağımsızlığa kavuşturarak onları bayraklarının gölgesi altında esir etmek ve mümkün olduğu kadar sömürmek yeni bir usuldür. Bu metotla çalışmak, bir ülkeye silâh ve zor kullana­rak girmekten çok daha kârlı oluyor, işte bu kitapta biz barışı özlerken, savaş içinde yaşayanların ve bu­nalanların meselelerine ışık tutmaya çalışacak ve bu yoldan barışı özlemenin cenneti tahayyül etmek gibi boş bir davranış olduğunu ispatlamaya çalışacağız.

Sömürgecilik var oldukça barış var olamayacaktır.

Sömürme içgüdüsü ve bencillik bütün canlılar gibi insanın yapısında vardır. Şu veya bu şekilde güç ka­zanmış, her nasılsa teknolojik bir üstünlük sağlama­ya muvaffak olmuş ülkeler, güçsüz olanı sömürmek­ten hiç bir zaman vazgeçmeyecekler, ahlâk ve fazilet sınırlarını aşarak daha rahat bir hayat yaşamak için adam öldürmeyi eskiden olduğu gibi, bundan sonra da sürdüreceklerdir.

Adam öldürmek için kullanılan aracın, kılıç, ok, sopa, taş, mermi, gaz veya atom bombası olması ile besin maddesi yahut doğum kontrol hapı olması so­nucu pek değiştirmez. Eğer bir toplum, başka bir top­lumun insanlarım kendi çıkarları için yok etmeye az­metmiş ise, bu iki toplum arasında savaş var demek­tir. Bugün bu kalıplara göre yönetilen savaş, geri kalmış, sömürülen ülkeler ile ileri olduğu farz edilen güçlü ülkeler arasında şiddetle sürdürülüyor.

Bundan dolayı geri ülkenin inşam kendini barış içinde hissediyor ve eğer böyle düşünüyorsa, eski Çinliler gibi afyonlanmış demektir.

Osman N. Koçtürk

23 Kasım 1967 Ankara

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ

Eski çağın sömürgecileri, hegemonyaları altına alıp sömürmek istedikleri toplumları yıldırmak için çoğunlukla kol gücüne dayalı ve savaş meydanların­da karşı karşıya sürdürülen bir mücadelenin sonuçla­rından yararlanıyorlardı. Daha sonra ateşli silâhla­rın bulunması ve kol gücünden başka, kafa gücünün de savaş sonucunu etkilemeye başlaması ile yeni bir safhaya girmiş olan sömürgecilik, çağımızda strateji­sini büsbütün değiştirmiş bulunmaktadır.

Emperyalistler artık silâh zoru ile girdikleri ül­kelerde rahat edemeyeceklerini, sömürülen ülke in­sanlarından başka, Dünya kamuoyunun da, bir sü­re sonra onları bu ülkeyi terke mecbur edeceğini ga­yet iyi biliyorlar. Çünkü bir ülkeye kaba kuvvet kul­lanarak silâh zoru ile girme, ekseriya pek çok insa­nın hunharca öldürülmesini ve hayatta kalanların bu suretle yıldırılmasını gerektirmektedir. Bu yılgınlı­ğın etkisiyle bir süre susan insanlarda, korku duygu­su zamanla kin ve nefrete dönmekte, bu nefretten hız alan millî duygular örgütlenerek, sömürgeciyi kay­naklarına el koyduğu ülkeden kaba kuvvet ve silâh kullanarak kovmaktadır.

Sömürgeciler, bundan dolayı silâh kullanmadan ve kanlı operasyonlara girişmeden başka topumları istismar etmenin mümkün olup olamayacağını uzun süre araştırdılar ve ikinci Dünya Savaşını izleyen sü­re içinde bazı bulgularını en geniş anlamı ile uygula­maya soktular.

Bu tarz sömürgecilik ilk nazarda kan dökülme­mesi ve zor kullanılmaması bakımından daha medenî bir davranış gibi görülmekte ise de konu ayrıntıları ile incelenince durumun böyle olmadığı görülmekte­dir.

Eskisine nazaran çok daha İnsanî ve korkunç olan yeni sömürgeciliğin kurallarını kavrayabil­mek, zor bir iş değildir. Sömürülen toplumların mut­suz aydınları, kendilerini aldatıcı bir barış içinde mutlu farz etmekten vazgeçip, bütün hızı ile sürdürül­mekte olan ekonomik savaşın birer eri veya komuta­nı gibi olup bitenleri ayrı bir açıdan eleştirmek için olağanüstü bir çaba sarf etmeye ve biraz yorulmaya razı olurlarsa, soğuk savaşın kurallarını öğrenebilir ve hattâ bu savaştan mensup oldukları toplumu ye­nik çıkarmamak için bazı tedbirler de alabilirler. Dün­ya sulhunu korudukları gerekçesi ile olaylara karışıp, milyonlarca insanı öldürmek için tertip hazırlayan­ların, korkunç projelerine akıl erdirebilmek ve bu­gün ülkemiz üzerinde de uygulanmakta olan oyunla­rı anlamak için biyoloji ve sosyoloji gibi klâsik ilim­lerin ana kurallarım hatırlamak ve bunların insanla­rın mutluluğu kadar sömürgecinin çıkarlarına da alet edilebileceğini düşünmek lâzımdır.

XVIII ve XIX uncu asrın romantik bilginleri araş­tırmalarını yapıp, Doğanın sırlarını insanoğlunun malûmu haline getirirlerken XX nci asrın ikinci yarı­sında bulgularının insanları yok etmek veya köle yap­mak için kullanılacağım düşünmemiş ve beşeriyete yardım ettiklerini zannetmişlerdi. Fakat bu bulgular çıkarlarından başka hiç bir şey düşünmeyen faşist guruplar elinde ateşli silâhlardan da daha etkin ve daha korkunç vasıtalar haline getirilmiş ve fareler üzerinde yapılan denemelerden alman sonuçlar daha sonra geri ülkenin mutsuz insanı üzerinde uygulama­ya konmuştur.

Fare ile insanın biyolojik yapısının benzer olma­sına rağmen, sosyal davranışının toplumdan topluma değiştiğini önceki tecrübeleri ile iyi öğrenmiş olan emperyalistler, sosyal bilimlerin verilerini de değer­lendirmeyi ihmal etmemişler ve «Antropolojik» araş­tırmaları sömürgeciliğin geliştirilmesinde en güven­dikleri stratejik bilgiler olarak değerlendirmişlerdir. Artık biyolojik yapısı ile üniversal bir hüviyeti olan insan ve bu insanların sosyal davranış bakımından farklılaşan toplulukları, yeni sömürgecilerin avuçla­rının içi kadar iyi bildikleri ve kolayca sömürdükleri toplumlar haline gelmiş veya getirilmiş bulunuyor.

Onlar sömürmek de, öldürmek de, güldürmek de sö­mürgeci için kolay bir iştir.

İnsanlar yaz gelince kışı, kış gelince yazı özle­dikleri gibi, şu günlerde de en çok barışı özlemekte­dirler. Çünkü asırlardır ardı ardına sürdürülmüş olan savaşlar ve emperyalistlerin çıkarları için Ölüme sürükledikleri milyonların, geride kalan kuşaklarda bıraktığı hüzün ve eziklik, savaşı istenmeyen bir du­nun haline getirmiştir. Artık herkes kaderine razı ol­mak ve gerekirse az yiyip, az içerek savaşıp dövüşmeden yaşamayı arzu etmektedir. Büyük savaşçı ve değerli lider Atatürk bile, düşmanlarımızı denize dök­tükten sonra «Yurtta Sulh, Cihanda Sulh» demek suretiyle Türk toplumunun ve hattâ bütün dünyanın duygularına aracılık etmişti.

Fakat emperyalistler barışın doğaya aykırı bir durum olduğunu iyi bilmektedirler. Çevremizdeki olaylar biyolojik bir açıdan incelenecek olursa, sü­rekli bir savaşın devam etmekte ve güçlünün, güçsü­zü kıyasıya sömürdüğü ve hattâ kendi yaşantısını devam ettirmek için, güçsüzün yaşantısına son ver­mekte olduğu görülür. Böylece yaratılmış olan bir Dünyada insancıl duygulara esir olarak, Tanrının verdikleri ile yetinmek, emperyalistlere uyarlı görünmemiştir. İnsanları asırlarca en korkunç silâhlarla boğazlayıp, maksatlarına alet olmaya zorlayanların, belirli bir noktada insanı yüceltmeye çalışan büyük fikir adamlarının etkisi altına girip, başkaları için de yaşama hakkı tanımaları beklenemez.

Nitekim Atatürk bu gerçeği de görmüş ve barışı koruyabilmek için güçlü olmak gerektiğini de bize ha­tırlatmıştı. O gün, bugün birbirinden daha korkunç silâhların sağladığı bir dengeye dayalı olarak sürdü­rülen Dünya barışı, gerçekte «SOĞUK HARP» şeklinde nitelenen korkunç bir savaşın içine girmiş bulunmaktadır. İnsanlar kedi ile köpek, leylekle kartal, mik­ropla insan arasındaki mücadeleyi kendi aralarında da değişik kalıplarla sürdürüyorlar. Barış diye isim­lendirilen ve derileri başka renkte olanların bunalım!’ pahasına başka bir grubun mutluluğuna vesile olan bugünkü yaşantılarımız bio sosyal ilişkiler bakımın­dan en korkunç savaşları aratacak bir ortama sokul­muş bulunuyor. Bu ortamın gereğince tanımlanması ve olup bitenlerin anlaşılması lâzımdır. O zaman ba­rışı sağlamak için ne yapmamız gerektiğini daha iyi öğrenmiş olacağız.

Biyolojik Temel:

İnsan biyolojik yapısı ve temel davranışları ile incelendiği zaman, bütün yaratıklar gibi benliğini ko­ruma ve neslini sürdürme gibi güçlü içgüdülerle do­natılmış bir canlı olduğu görülür. İnsan yalnız bu yönü ile değerlendirildiği ve eğitimle sonradan ka­zandığı nitelikler dikkate alınmaksızın incelendiği za­man birçok davranışları ile hayvandan farksız bir yaratıktır. Gerçekten de insanlar, tıpkı çevremizdeki hayvanlar gibi, doğmakta, gelişmekte, beslenmekte, çiftleşmekte ve bu yoldan çoğalmaktadırlar. İnsanın karnım doyurma ve neslini sürdürme bakımından uyduğu davranışlar hayvanların davranışlarına çok ben­zer. Eğitilmemiş, çevrenin sosyal etkilerinden uzak tutulmuş bir insanın karnını doyurmak ve neslini sür­dürmek için tıpkı hayvanlar gibi hareket etmesi, do­ğal bir sonuçtur. Fakat Dünyaya gelen insan önce ailenin ve daha sonra din kuruluşları ile okulun etki­lerine girmekte ve bu eğitimin etkinlik derecesine gö­re, hayvana has davranışlardan kendini kurtararak çevrenin bir temsilcisi haline gelmektedir. Biz işin bu tarafına pek girmeden en katı gerçekleri ile insanın biyolojik temel yapısını incelemek ve bu suretle yeni emperyalizmin uygulamalarını anlama bakımından yararlı olabilecek sonuçlar çıkarmak istiyoruz. Ger­çekten toplumun saygı duyduğu bir kişinin yemek yerken duyduğu haz ve yataktaki davranışı bakımın­dan hayvandan pek farkı yoktur. Hattâ kamuoyu bunu gayet iyi bildiği için cinsel duyguları bazı uyar­sız durumlarda «hayvani duygular» olarak isimlen­dirme lüzumu duymuş ve bu suretle insanın bazı dav­ranışları ile hayvana pek benzediğini ima etmek is­temiştir. Geri kalmış ilkel topluluklarda eğitimden ve çevrenin etkilerinden mahrum kalmış kimseler arasında biyolojik temelden gelme davranışların, sos­yal davranışlara baskın çıktığı ve aşikâr bir hal al­dığı görülür. Bundan dolayı sömürgeciler, insanın bu yönü ile ilgilenmeyi ve toplumları bu suretle değer­lendirmeyi kendi çıkarları bakımından önemli kabul etmişlerdir. Uygar insan temel, biyolojik davranışla­rım insana hoş görünen bazı yapmacıklarla süsleme­yi bilmiş olmasına rağmen, ilkel toplumlarda doğan ve gelişen kişiler, içgüdülerine uymaktadırlar.

Alexis Carrel isimli Amerikalının L’homme cet­te Inconnu isimli eseri yayınlandığı günden bu tarafa lâboratuvarlarda yapılan incelemeler bize insanı ta­nıma bakımından çok değerli olabilecek bilgiler ver­miş bulunuyor.

Emperyalistler meyve sineklerinden başlayarak, tavşanlar, kobaylar, fareler, maymunlar ve daha sonra geri ülke inşam üzerinde yaptıkları de­nemelerle pek çok şey öğrenmişlerdir.

Bir ucundan bir mum ışığı ile ısıtılan bir bakır levha üzerine ser­piştirilen meyve sinekleri, bir süre sağa sola koşuş­tuktan sonra levhanın mum ışığından belirli uzaklık­ta bir bölgesine toplanmakta ve burada üst üste bine­rek yumaklanmaktadırlar. İşte bu nokta bu böcekle­rin haz ettikleri optimal sühunet derecesine göre ısın­mış olan noktadır. Böcekler, mum alevine daha çok yaklaşmak veya bulundukları noktadan uzaklaşıp daha soğuk bir noktaya gitmek istemezler.

Böcekler üzerinde yapılan bu denemelerden alman sonuçlar, ilkel insan topluluklarına da aynen uygulanabilir. Ni­tekim Dünyanın böylesine kalabalık olmadığı çağda, insanlar öncelikle deniz kenarlarında ve iklimi mute­dil olan bölgelerde yerleşmişler ve burada yaşamak istemişlerdir. Akdeniz çevresinin medeniyetin beşiği olmasının gerçek nedeni de zaten budur. Orta Asya’­daki iç deniz kuruduktan sonra Türkler, bölgeyi terk ederek daha kolay yaşayabilecekleri topraklar araş­tırmaya başlamışlardı. Amerika, ayni amaç ile keşif ve iskân edilmiş, hattâ Birinci ve İkinci Dünya Savaş­ları da Avrupa’nın göbeğine sıkıştırılmış ve bunaltıl­mış bir Almanya’nın kendine hayat sahası aramasın­dan doğmuştur. Fakat politikacılar ve hayvanlara nazaran çok daha zeki, sonradan da eğitilmiş olan insanlar, bu temel nedenleri gizleyip olayı bir pren­sin öldürülmesi veya politik bir gelişmenin doğal so­nucu gibi göstermeyi bilmişlerdir. Bu basit deneme, insanların ve toplumların temel davranışlarım bilim­sel anlamı ile öğrenmek için meyve sineklerinden bile yararlanılabileceğini gösterme bakımından gerçek­ten değerlidir. Sömürgeciler, araştırmalarım pek ta­bu olarak bu safhada bırakmamış ve bu biyolojik bulguları Antropolojik verilerle de pekleştirmeyi bil­mişlerdir.

İnsana en yaklaşık maymunları lâboratuvarlara doldurup geri ülke insanını hayrette bırakacak miktarda, para harcayarak bir sıra denemeye giri­şenler, daha sonra bulguları ile kendini hayretle izleyen ve hattâ ona şaşmakta olan toplumları sömü­rebileceğim gayet iyi biliyordu.

Analık duygularının hangi noktaya kadar etkinliğini muhafaza edebileceğini tayin etmek için bir maymunla yavrusunu, dı­şardan ısıtılabilen bir odaya sokan araştırıcı, oda zemini 80 C. derecesinde ısıtılınca ana maymunun yav­rusunu kucağına aldığını ve analık duygulan ile onu korumak istediğini görmüştü. Fakat zeminin ısısı 140 C. derecesine çıkarılınca, ana maymun, yavrusu­nu yere koymakta ve onun üzerine oturarak kendini korumaya çalışmaktadır. Bu sömürgeciye, yeni bir şey öğretmiştir. (Geçim şartlarını iyileştirme yerine daha çok borçlanma tüketim yolunun açılması)

İlkel toplumun, insanı ve hattâ eğitilmiş toplum­lar bile fertlerin hayatlarım tehlikeye sokan bir or­tama iteklenince, ahlâk kuralları temelinden bozulabilecek ve analık duygusu gibi saygı duyulan biyolo­jik bir davranış bile şekil değiştirebilecektir. Daha sonra bu denemeleri yapanlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Dünya’nın en mükemmel anası olarak bi­linen Alman kadınının istilâcı orduların önünden ka­çarken, soğuk, açlık ve korku dolayısıyla bitap bir hale düştüğünde, yavrusunu kar içine fırlatarak ölü­me teslim ettiğini ve canını kurtarabilmek için takati kesilinceye kadar kaçtığını görmüş, bunu da not et­miştir.

Emperyalistler, insanın bencil bir yaratık oldu­ğunu ve önce kendi çıkarlarım düşündüğünü, kendi yaşantısını emniyet altına alma eğiliminde olduğunu gayet iyi bilmektedir. Rumca EGO kelimesi ile doğan bir yavrunun ilk çığlıkları arasında dikkati çeken bir benzerlik vardır. Dünya’ya gelen yavrunun “AGIIUU” diye ağlaması, belki de dikkati çekmiş ve «Ben» an­lamına gelen «Ego» kelimesi de bundan doğmuştur, insan, doğum ile ölüm arasını dolduran çizginin her noktasında öncelikle kendi için savaşmakta ve kendi çıkarlarım korumak için çalışmaktadır. Böyle olması­na rağmen eğitim ve daha sonra yapılacak telkinlerle insana toplumsal bencillik duyguları aşılamak ta ka­bil olabilmektedir. Bu takdirde, insan toplumsal çı­karlarla kendi öz çıkarları arasındaki ilişkiyi sezerek toplum için yaşama ve toplum için çalışma gibi üstün bir vasıf kazanmış olacaktır.

Toplumsal çıkarları koruma içgüdüsünün bazı hayvan topluluklarında da dikkati çekecek şekilde geliştiğini görüyoruz. Filhakika insanda da böyle bir içgüdü mevcuttur. Afrika’da yaşayan ilkel kabileler­de çevre koşullarına karşı koyabilmek için insanla­rın bir araya geldiklerim ve hattâ iş bölümü yaptıklarını, topluluğun korunması için hayatlarını tehlike­ye sokabilecek kadar bencillikten sıyrıldıklarım gö­rüyoruz.

Eski çağlarda yaşamış ilkel topluluklarda da benzer davranışların görülmüş olması, insanın toplum çıkarları için, kendi çıkarları gibi çalışıp sa­vaşabileceğini göstermektedir. Fakat bu duygu hiç bir zaman EGOİZMA «BENCİLLİK» duygusu kadar güçlü değildir. Bunu iyi bilen emperyalistler, sömürdükleri ülkenin ilkel insanına öz çıkarları açısından olanak hazırlayarak sömürü düzenini geliştirmeye ve top­lumcu davranışları da zayıflatıcı tedbirler almaya bilhassa dikkat etmişlerdir.

İlkel kaldığı için bencillik duygusu, toplumcu davranışın ötesinde güç kazanmış olan geri ülke insanını çıkarları üzerinden ikiye ayırmak ve hattâ birbirine düşman ederek çatıştırmak, yeni sömürge­ciliğin bilinçli kurmayları için kolay bir iştir. Hele o toplumu önceden aç bırakmak veya ihtiyaç maddeleri bakımından dara düşürerek daha sonra bazı kimse­leri nimete gark etmek mümkün olabiliyorsa, o zaman bu çatışma ortamını yaratmak, çok daha kolay ol­makta ve toplumcu davranış, bencil davranışların et­kisi altında etkinliğini büsbütün yitirmektedir.

Buna karşılık sömürgeciler, kendi toplumları içinde toplumsal davranışı güçlendirecek değerlerin geliştirilmesine bilhassa dikkat derler. Dinlerin, ahlâk kurallarının, örf ve âdetlerin veya sanat hareket­lerinin çağımızda etkinliğini yitirdiğini iyi bilen em­peryalistler, paraya dayanan bir müşterek düzen kur­mayı ve kendi insanlarını da biyolojik temele dayalı bir bencillik duygusu yardımıyla birleştirmeyi bilmiş­lerdir. Emperyalist ülkelerde çok zaman para, bili­nen bütün mânevi değerlerin üstünde bir değer taşı­maktadır. Böylece, parası, dolayısıyla çıkarı tehlike­ye giren milyonlarla insanı tek bir vücut gibi hareke­te geçirmek ve toplum çıkarları için tehlikeye atmak mümkün olmuştur. Geri ülkenin aydınları ise daima, romantik kalmayı tercih etmişlerdir.

Güçlerini insancıl duygulardan alan bu idealist kişiler, çıkarları için mücadeleye giriştikleri toplum­da, çok zaman, taraftar bulamaz ve en yakınlarını bile bencillik duygularına esir olup, sömürgecilere pa­ra ile satıldıklarına şahit olurlar. Günkü, sömürgeci,, insanın kendi varlığını muhafazaya yönelmiş olan ka­rın doyurma içgüdüsü ile neslini muhafaza ve ida­meyi amaç edinmiş cinsel duyguların insanın biyolo­jik temelinde yatan en güçlü duygular olduğunu bil­mekte ve kendi maksatlarına alet edeceği kişileri bu yoldan zayıf düşürerek, kendi insanlarına ihanet etti­rebileceği noktasından hareket etmektedir.

Bu temel kurallara dayatılarak yürütülen sö­mürme projelerinde emperyalistler nadiren başarısız­lığa uğrarlar ve gerçeğin bu olduğunu onlara diğer ge­ri toplumlardaki uygulamaları öğretmiştir. Çok za­man mahrumiyetler içinde ömür sürmeye mecbur kalmış bir geri ülke aydınım davet ederek, ona binbir gece masallarındaki gibi bir hayat yaşatmak, bir otomobil satın alması için imkân hazırlamak, karnını doyurmak ve cinsel duygularım tatmin imkânı ver­mek bu insanın kendi toplumuna ihanet etmesi için kâfi gelebilmektedir.

Eğer bu ihanet daha ucuza sağ­lanmak isteniyorsa o zaman sömürülecek toplumda ticarî ve ekonomik operasyonlarla önce bir açlık ve­ya marjinal yaşama ortamı hazırlanır. Bu ortam ha­zırlandıktan sonra ise, insanları bir kilo ekmeğe sa­tın almak mümkün olabilmektedir.

Yeni sömürgeciliğin hayli karışık olan biyolojik ve sosyolojik çalışmalarım örneklerle izaha çalışmak hayli uzun ve hacimli bir kitabın hazırlanmasını ge­rektireceği için ve Türkiyede bu kabil kitapları bas­mak zor bir iş olduğundan, biz ana fikri kavramamı­za yardımcı olacak birkaç örnek üzerinde böylece durduktan sonra, bir sıçrama yaparak, alanımıza gi­ren beslenmeye ilişkin emperyalist çalışmalara el ata­biliriz. Gerçekten de yeni sömürgeciliğin şu günlerde en çok üzerinde durduğu konu, beslenme konusu ol­muştur. Çünkü, insanın biyolojik yapısı ile davranış­larını böylesine etkileyen ve sömürgeciliğe elverişli başka bir silâh yok gibidir.

SİLAH VE BESİN

Emperyalistler, ilk çağlarda insanları yıldırmak, öldürmek ve ülkeleri yakıp yıkmak için kesici silâh­larkullanıyorlardı. Daha sonra barutu keşfederek yeni bir aşamaya kavuştular. XX. nci asrın ikinci ya­rısında barut ta etkinliğini kaybetmiş ve onun yerini atom enerjisi almış bulunuyor. Fakat, barutla yürütülen savaşların henüz etkinliğini yitirmediği bir çağda, savaşı kazanmak için her çeşit vasıtanın kul­lanılmasını mubah gören bir zihniyetin zehirli gazla­rı, mikroplan ve bazı biyolojik araçları da savaş va­sıtası olarak kullanma eğilimi gösterdiğini görüyo­ruz.Daha sonra Milletlerarası bazı kuruluşlar tara­fından yasaklanmak istenilen bu çeşit silâhlar, kontrollerin yetersizliğinden faydalanılarak bugün de kullanılmakta ve hem de «Soğuk Savaş» koşullan içinde kullanılmaktadır.

Atom silâhlarının kontrol altına alınmış ve hat­tâ bu sahadaki çalışmaların kısıtlanmış bulunması yanında belki de bu silâhlardan daha çok maddî ve mânevî kayıplara sebep olan biyolojik savaş vasıta­ları ile sürdürülen gizli savaşın da sınırlandırılması gerekirse de, barış ortamında ve bazen de İnsanî maksatlarla ve yardım ediliyormuşçasına uygulama­ya konulan bu tahripkâr araçları sınırlandırmak şöyle dursun, tanımlamak bile güç bir iştir.

Biyolojik gelişmeyi istenilen istikamete sevk etme veya toplumun üretim gücünü ve sağlığını kont­rol altına alma amacı ile mükemmelen kullanılabilen besin maddeleri, yeni sömürgeciliğin baruttan daha çok kullandığı bir silâh haline gelmiştir. Çok önce Çin halkının uyuşturulması ve bu ortamda sömürül­mesi için afyonu kullananlar, daha sonra pirinç, buğ­day, yağ gibi boş kalori kaynaklarının da ayni mak­satla kullanılabileceğini anlamış ve Hindistan’da ilk denemelerini yaparak başarılı sonuçlar almışlardı.

Doğum kontrol çalışmaları ile bazı toplumların üreme güçlerini kırarak uzun süre içinde köklerini kazımak, emperyalistlerin başarı ile kullandıkları bir silâh haline gelmiştir. Artık barut yerine bazen de gebeliği önleyici haplar kullanılmakta ve bu yol­dan toplumların direnme gücü kırılarak sömürülme­ye elverişli bir ortam yaratılmaktadır.

Yeni sömürgeciliğin hayli karışık ve anlaşılması güç prensiplerini ve bu biçim sömürmenin biyolojik ve sosyal temellerini anlayabilmek için geriye dönüp, beslenme ile insan gücü ve sağlığı arasındaki ilişkileri tanımak ve açlığın insanın davranışı üzerine yap­tığı etkileri öğrenmek gerekiyor.

Erkeğin tohumcuğu ile kadının yumurtası ana rahminde birleşip «Zugot» dediğimiz: ilk döllenmiş canlı meydana geldikten sonra, bir tek hücreden iba­ret olan bu yaratığın gelişmesi, anadan ve babadan aldığı kalıtıma bağlı nitelikleri ortaya koyarak, güç­lü bir varlık olarak yaşayabilmesi için çevreden te­darik edilecek bazı maddelerin özellikle proteinlerin, karbonhidratların, yağların, vitaminler ile mineral maddelerin bu canlıya aktarılması gerekir.

«Intra Uterin Hayat» dediğimiz ve ana rahmin­de geçirilen bu süre içinde yavru muhtaç olduğu te­mel besin maddelerini göbek kordonu aracılığı ile ananın kanından almakta ve ana uzviyeti içinde ade­ta paraziter bir hayat sürmektedir. Yavrunun geliş­mesi, rahim içi hayatını tamamlarken organlarının teşekkülü ve dış hayata intibak edebilecek hale gel­mesi bu sayede mümkün olur.

Anne gereği gibi beslenebiliyor ve hem kendi­ne, hem de rahminde gelişen yavruya lüzumlu olan besin yapıtaşlarını yeterli bir şekilde alabiliyorsa, in­san yavrusuna ilk kalıbını veren rahim içi gelişme tam ve yeterli olacak, yavru anadan ve babadan al­dığı kalıtım faktörlerine uyarlı bir şekilde inkişafını tamamlayıp dokuz ay on gün sonra anayı terkedecek ve bir fert olarak Dünya’ya gelecektir. Bu süre zarfında ana gereği gibi beslenemez ve örneğin Tür­kiye’de olduğu gibi, bol tahıl ve az miktarda et, süt, yumurta ve balık tüketecek, yeteri kadar meyve ve sebze yiyemeyecek olursa, o zaman doğacak çocuğun, daha ana rahminde iken fizik ve entellektüel yapı ba­kımından zedelenmesi ve inkişafını tamamlayamama­sından daha doğal bir sonuç beklenemez. Nitekim şahsen yaptığımız denemelerde bir tek vitaminin ye­tersizliğinin bile fare yavrularında teşekkülât bozuk­luklarına sebep olduğunu ve yavrunun iskelet ve si­nir sistemi ile dimağ yapısında gerilemelerin ortaya çıktığını açık ve seçik olarak görmüş bulunuyoruz.

VİTAMİN B12 bakımından yetersiz bir beslenme tarzı­na tabi tutulan analardan doğma fare yavrularında «Hidrosefalus» denilen, beyinde su toplanması ola­yına, iskeletin kusurlu teşekkülüne ve sinir sistemin­de aksaklıklara çok rastlanmaktadır.

VİTAMİN A’dan yoksun beslenen analardan doğma yavrularda göz hataları ve anomalileri çok görülmektedir.

Fareler üzerinde yapılan bu denemelerden alman sonuçlarla, toplumların beslenme tarzı arasında ilişkiler kurmak da mümkün olabilmiştir. Hindistan, Türkiye ve Pa­kistan gibi, geri ve daha çok tahılla beslenen insan topluluklarında çocuk ölümlerinin yüksek oluşu, ek­seriya hamile annelerin beslenme tarzı ile ilgilidir. Her ne kadar bu çocuklar doğduktan sonra da annele­rinin sütlerinin miktar ve kalite bakımından yeterli olmayışı ve ana sütünün yerini tutabilecek başka mamaların da bulunmaması dolayısıyla çetin beslen­me şartları ile karşılaşmakta iseler de ölü veya eksik doğan çocuklar sayısının yüksek oluşu ile erken do­ğumları başka nedenlere bağlamak güçtür. İyi bes­lenmeyen kadınlarda erken doğumlar ile eksik ve hatalı doğumlar çok görülen olaylar olduklarından, et­ten yoksun ve tahıldan hayli zengin bir diyetle besle­nen ülkeler halkında bu olaylara daha çok şahit olu­yoruz. Örneğin Türkiye’de doğan 1000 canlı çocuk­tan 162 sinin daha bir yaşım bitirmeden hayata göz­lerini yumdukları Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda açıklanmış bulunmaktadır. (1968) İngiltere, Birleşik Amerika, Kanada ve Batı Almanya gibi iyi beslenen toplumlarda bu sayı 25 30 arasında değişmektedir. Şüphesiz bütün bu ölümleri kötü beslenmeye bağla­mak kabil değildir. Fakat kötü beslenme sonucun böyle olmasnıı hazırlayan en önemli etken olarak ka­bul edebilir. Bu gerçekleri iyi bilmeyen geri kalmış toplumlar, fakir köylülerle işçi çoğunluğunu tahılla beslemeye devam etmekte ve hattâ emperyalistler tü­ketilen tahılla, boş kalori kaynağı olarak tanımlanan yağ tüketimim sömürdükleri toplumda artırmak için yan çabalar sarf etmektedirler. Birleşik Amerika ile Kanada’nın bir ekonomik sömürge olarak kalmasını arzuladıkları Hindistan, Türkiye ve Pakistan ile di­ğer geri toplumlara mahallî para karşılığı ve ucuz fiyatla bol miktarda buğday ve yağ sattığı bilinmek­tedir. Şeklen insancıl bir davranışmış gibi gösterilme­ye çalışılan bu operasyon gerçekte yeni sömürgecili­ğin bu toplumları yere sermek ve gelecek kuşakları daha ana rahminde iken örselemek için başvurduğu bilinçli operasyonlardan biridir.

Türkiye bir yılda in­san başına 268 kilo tahıl tüketmek suretiyle Dünya’nın çok tahılla beslenen bir ülkesi olmasına rağmen, Amerikalı dostlarımızın bize buğday, pirinç, mısır, soya yağı, pamuk yağı, don yağı gibi boş kalori kay­naklarını satmak için seferber olmuş bulunmalarını da bu açıdan değerlendirmeliyiz.

Amerikalılar, yılda insan başına 67 kilo tahıl tüketerek ve fakat her in­sana ortalama 90 kilo et, bol miktarda süt ve yumur­ta sağlamak suretiyle beslenirlerken, Türk halkının 268 kiloyu da aşan miktarda tahıl, bol miktarda yağ ile beslenmesini ve bu yoldan doğacak yavrularımızın daha ana rahminde fizik ve entellektüel yönleri ile sakatlanmalarını sömürme düzenlerinin devamı ba­kımından uyarlı bulmuşlardır.

Gelmiş geçmiş Türk hükümetleri de bu gerçekleri bilmedikleri için «Ucuz sirke baldan tatlıdır» anlayışı içinde hareket etmişler ve Amerika’dan sağladıkları boş kalori kaynaklarım halka yedirip sağlığı daha da bozarken, bir taraftan seçim meydanlarında parlak nutuklar atmışlardır. Sömürgeciler hayvansal proteinden yoksun bir düze­ne göre beslenen ülkelerde insanların geri zekâlı, kol gücü bakımından yetersiz kişiler haline geldiklerini ve anaların doğuracakları yeni kuşakların da bu akı­betten kurtulamayacağını iyi bilmektedirler. Fareler üzerinde yapılan denemelerin sonuçlarından öğrenil­miş olan bu bilimsel gerçek, Hindistan, Çin, Pakis­tan ve Türkiye ile Güney Amerika ve Afrika toplumları üzerinde de denenmiş, bulguların insanlar için de doğru olduğu anlaşılmıştı.

Bundan dolayı emperyalistler bazı kalabalık top­lumlar! silâh patlamadan Dünya yüzünden silmek ve belirli bir süre içinde kökünü kazımak için tahıla da­yalı bir beslenme ortamı yaratmayı o toplumlara sa­vaş ilân etmekten çok daha ucuz ve daha olumlu so­nuçlar veren bir uygulama şekli olarak benimsemiş ve bu bulgularım bizim üzerimizde de uygulamaya başlamış bulunuyorlar. Şüphesiz bir toplumu yok et­mek ve rahatça sömürebilmek için onlara tahıl ye­dirmek yeterli olmayabilir. Bu çalışmalar doğum kontrol çalışmaları ile de pekleştirilecek ve kültür emperyalizmi ve ticarî operasyonlarla takviye edilecek olursa, o zaman daha kısa süre içinde daha güvenilir Sonuçlar almak kabildir. Fakat biz şimdilik bir nokta­yı aydınlığa kavuşturabilmek için ısrarla gıda em­peryalizmi üzerinde durmaya çalışacağız. Esasen bi­yolojik ve sosyal temele dayatılmış bulgulara göre ge­liştirilen yeni sömürgecilik metod’arını tanıyabilmek ve insanların barut kullanmadan yiyecekleri ile nasıl yok edilebileceklerini anlamak için yalnız gıda em­peryalizmi ile doğum kontrol çalışmalarını incelemek yeterlidir. Diğer uygulamalar ise yeni sömürgeciliğin etkinliğini artırmak ve sömürme düzenini geliştirmek için başvurulan yan çalışmalar olarak değerlendiri­lebilir ve iki konuyu anlayan kişiler tarafından kolay­ca izah edilebilirler. Bu iki önemli konu etrafında ye­terli bilgi sahibi olmak bize emperyalistlerin diğer oyunlarını anlama bakımından da yararlı olabilecek­tir. Yaşayan kuşaklar beslenmekte oldukları düzen içinde ve gelecek kuşaklar da doğum kontrol hapları ile kontrol altına alındıktan sonra belirli bir süre için­de söz konusu ülkeye sahip çıkmak nasıl olsa müm­kün olabilmektedir.

Bundan dolayı hayatta olanlar için besin maddelerinin ve doğacak olanlar için gebeliği önleyici araç ve gereçlerin baruttan çok daha öldürücü taarruz ve tasallut silâhları olarak bilinme­si gerekiyor.

SAVAŞ ARACI OLARAK BESİN

Savaşan iki toplumdan birinin, diğerim mağlûp edebilmek için onları muhasaraya alarak açlığa mah­kûm ettikleri eski çağlarda da çok görülmüştür. Bu­na karşı eski çağın kaleleri muhasara süresince savaşanların yiyecek ihtiyaçlarım karşılama maksadı ile yiyecek depo ediyorlardı.

İnsanlar muhasaralara karşı böylece hazırlanırlarken, sefere çıkan ordular da kendi yiyeceklerim yanlarında götürmüşler ve çe­kilen düşman kuvvetlerinin köyleri yakmaları, yiyecek maddelerini yok edip, onları aç bırakarak geri çekilmeye mecbur etmelerini bu yoldan önlemek is­temişlerdir. Napolyon’un güçlü orduları Rusya bozkır­larında, çekilen Rus orduları tarafından her şeyin yakılıp yıkılması dolayısıyla aç kalarak Moskova önünden geri dönmek zorunda kalmışlardı. BUNDAN DOLAYI NAPOLYON RUSYA’YI ZAPT EDEBİLMEK İÇİN HER ŞEYDEN ÇOK BİR ET KONSERVESİNE İHTİYAÇ OLDUĞUNU HİS­SETMİŞ VE İLK ET KONSERVESİ DE BU MÜNASEBETLE YAPIL­MIŞTIR.

Türk akıncılarının Dünya’yı bir uçtan bir uca fethetmeleri, böyle bir et konservesine sahip ol­maları ile ilişkiliydi. Bugün pastırma diye bildiğimiz baharlanmış ve kurutulmuş eti, akıncılar, eğerlerinin altında taşımakta ve bununla beslenmekteydiler.

Türk atlıları düşman tarafından muhasaraya mahkûm edilip, yiyecek hiç bir şey bulamadıkları za­man yanlarında taşıdıkları bir kamışı sivriltip kes­kinleştirerek bindikleri atın şah damarına batırmak­ta ve kan emerek karınlarını doyurmaktaydılar.

Ta­rihler Türk askerlerinin bir süre bu koşullar altın­da beslendikten sonra, çok güçlü orduları bile püskürtebildiklerini yazmaktadır. KIMIZ, YOĞURT, KEFİR VE TARHANA gibi mükemmel hayvansal protein kay­nakları ile beslenmekte olan bu orduların patatesle beslenmekte olan karşı ordular tarafından yenilmesi mümkün olamıyor ve eski çağlarda Türkün bileği bükülemiyordu. Daha sonra etle beslenmenin bir ordu­ya üstünlük kazandırdığını ve savaş kabiliyetini artır­dığını bilimsel nedenleri ile öğrenmiş olan emperya­listler çok etle beslenen ordular teşkil ederlerken, bir taraftan da başta Türkler olmak üzere, sömürmeye niyetli oldukları bütün toplumdan tahılla besleyerek uyuşturmanın iyi bir çare olabileceğini anlamışlardır. Bugün dikkat edilecek olursa sömürülen bütün toplumların çok tahıl ve az et, sömürenlerin ise bunun tam aksine, çok et ve az tahılla beslenmekte oldukla­rı görülecektir. (Karaşimşek Mercimek niçin yedirildi diye düşünebiliriz.)

Emperyalistler önce bu basit ve fakat etkili for­mülü uygulayarak işe başlamış ve daha sonra da gı­da emperyalizmini geliştirerek daha bilinçli uygula­malara girmişlerdir.

Durumu daha iyi anlayabilmek için belli başlı yi­yecekler üzerinden sürdürülmekte olan emperyalist çalışmaları teker teker incelemeye çalışalım:

(1) Şeker

Şeker tatlı, yenildiği zaman yiyenlere zevk veren ve bu yüzden geri kalmış ülke insanının değer verdi­ği bir yiyecektir. Oysaki şeker kamışı, şeker panca­rı gibi bitkisel ürünlerden elde edilen kristal şekerin değerli bir besin maddesi olduğu söylenemez.Terki­binde karbon, hidrojen ve oksijen ihtiva eden şeker, insan vücudunda yakıldığı zaman, enerji hâsıl et­mekte ve daha sonra da karbondioksit ve su halinde vücuttan atılmaktadır. Bir insan şekerle beslenince ondan ancak kalori alabilir. Şekerde proteinler, vita­minler ve mineral maddeler gibi aşman dokuların onarılması ve yaşama olaylarının sürdürülmesi için lüzumlu cevherler hemen hiç yok gibidir.

Bundan do­layı geri kalmış ülke insanım tıpkı çocukları aldatır gibi şekerle aldatıp zevk-ü sefa içinde ölüme mahkûm edebilirsiniz. Bundan dolayı emperyalistler kendi sömürgelerinde şeker kamışı ve şeker pancarı ekimi­ne önem vermiş ve son zamanlarda sömürge halkının bol şeker tüketmelerini de teşvik eder olmuşlardır. Bu suretle şeker üreticisi haline sokulan geri ülkeler, ürettikleri şekeri yabancı pazarlara satamadıkların­dan ekonomik bir krize düşmüşler ve bunu kendileri kullanmaya mecbur kaldıklarından, sağlıklarını da yitirmişlerdir. Bol şekerle beslenen geri ülke halkı kendini mutlu zannetmektedir. Bugün bile Anadolu’­nun birçok köylerinde şeker veya şekerli bir şey yi­yebilmek bir zenginlik ve mutluluk belirtisi sayılır. Bayramlarda, düğün ve derneklerde misafirlerimizi şekerler ve tatlılar ile ağırlamaya çalışırız. Oysaki şekerin besleyici değeri son derece düşük ve denge­sizdir. İnsanlar sağlıklı olabilmek için şekerden çok, et, süt, yumurta, balık gibi proteinden zengin yiye­cekler ile vitamin ve mineral maddelerin zengin kay­naklan olarak tanımlanan meyveler ve sebzelere muhtaçtırlar.

Emperyalistler bu kabil yiyecekleri kendi insan­larına bol bol yedirip, sömürmeye niyetli oldukları ülkelerin ekim alanlarını şeker pancarı ve şeker ka­mışı endüstrisinin ilkel ürünlerine tahsis ettirmek için çeşitli oyunlara girmişler ve bu oyunlardan biri de Atatürk zamanında bu büyük insanı bile yanıltarak Türkiye’de sahneye konmuştur.

Emperyalistler Atatürk’ü nasıl kandırdılar.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, silâhlı çatışmayı başarı ile sonuçlandırıp emperyalizmin zincirlerini kırmış olan bu büyük lider, Türkiye’nin gerçek duru­munu yerinde incelemek ve dertlere çare bulmak için güvendiği kişileri de yanına alarak bir yurt gezisine çıkmıştı. Bu gezi sırasında ilkokul çağında olan ço­cukların çelimsiz, gereği gibi beslenememiş ve soluk benizli çocuklar olduklarım görmüş, emperyalistlerin müteakip saldırılarına karşı koyacak bu genç kuşak­ların da güçlü kuvvetli ve sağlıklı kimseler olmasını pek arzu ettiği için, yamnda gezdirdiği hekimlerden birine, bu çocukların neden zayıf olduklarını ve bun­ları, güçlü kuvvetli vatandaşlar haline getirebilmek için ne yapılması gerektiğini sormuştu. İşte bu nok­tada belki bilgisizlik belki de kasdi bir davranışla, Atatürk’e yanlış bilgi verildiğini ve emperyalist oyun­ların sahneye konulmaya başlanıldığını görüyoruz.

Nutrition biliminin pratik kurallarını bilmediği için Türkiye’nin bugün izlediği şeker politikasını ye­ren kişileri suçlama maksadı ile «Türk Yurdu Dergi­si» nde bir makale yazarak bilgisizliğini ortaya koy­muş bulunan «M. Zeki Sofuoğlu» isimli bir zat olayı şöyle anlatmaktadır.

— Filhakika Atatürk, bir yurt gezisi sırasın­da kendisini karşılamaya çıkarılan ilkokul öğrencilerinin çok zayıf olduklarını gör­müş, maiyetinde bulunan doktorlara bu­nun sebebini sormuştu. Çocuklarını zayıf­lığının kâfi şekerle beslenmemekten mü­tevellit (raşitizm) hastalığı olduğunu öğ­renince, şu direktifi vermişti;

Şeker fabrikalarının sayısını yirmiye çıkaramaz ve şekeri ekmek kadar kolay alınır hale getiremezsek gürbüz çocuklara hasret kalırız. Bu işleri ihmal etmeyelim. Millî Sağlık Dâvamızı temelinden kavra­yan bu emrin ileriki yıllarda icapları yeri­ne getirilirken, ilerici ve Atatürkçü geçi­nen bazılarının, nasıl şeker fabrikalarının kurulmasının lüzumsuz olduğunu savun­duklarını ibretle hatırlamamak mümkün mü?

M. Zeki Sofuoğlu’nun Şubat 1966 tarihinde ya­yınlanmış olan 320 sayılı Türk Yurdu dergisinde ya­yınladığı «Atatürk’e Göre İktisat ve İktisadî Kalkın­ma» isimli yazısından aldığımız bu pasaj, bir şeyler bildiği evhamı içinde ilerici ve Atatürkçü aydınları itham etmeye kalkışan Sofuoğlu’nun gerçekte hiç bir şey bilmediğini ve emperyalistlerin hayli karışık ve bilinçli oyunlarına bugün bile nüfuz edemediğini or­taya koymaktadır. O tarihte insanlarım ve cumhu­riyeti emanet edeceği genç kuşakları sağlıklı kişiler olarak yetiştirmek için, bilgisine ve ihtisasına gü­venmek mecburiyetinde olduğu hekimlere soru soran bu büyük insan, belki kasten ve belki de bilgisizlik dolayısıyla yanıltılmış, hattâ kandırılmıştır. Çünkü şeker yemekle raşitizm hastalığı arasında hiç bir iliş­kinin mevcut olmadığım artık iyi biliyoruz. Raşitizm çocuklarda Vitamin D yahut Kalsiyum yetersizliğin­den ileri gelen bir nevi kemik hastalığıdır. Raşitik, çocukları tedavi edip sağlığa kavuşturmak için onlara şeker değil, bol miktarda süt içirmek ve güneşte kal­malarını sağlamak gerekiyordu. Kaldı ki, o tarihte Atatürk’le birlikte geziye çıkmış olan hekimler, ço­cukların zayıf ve soluk benizli oluşlarına sebep olan gerçek sebebi teşhisde de hata etmişlerdir. O gün ol­duğu gibi, bugün de zayıf ve benzi soluk olan Anado­lu çocuğu şekersizlikten değil, et, süt, yumurta, balıkgibi zengin protein kaynakları ile beslenmemiş ol­ması dolayısıyla bu haldedir. Etini, sütünü ve yumur­tasını, büyük şehirlerde çöreklenmiş, mutlu azınlığa satarak, ömrünü bulgurla geçirmeye mahkûm ettiğimiz bu insanların daha sağlıklı olmaları zaten bek­lenemez ve bunlara bol şeker yedirmenin bir fayda­sı da yoktur. Nitekim, olaylar bunu göstermiş ve Türkiye’de yerden mantar bitercesine şeker fabrika­sı kurmanın kimlerin işine yaradığı da, zaman içinde ortaya çıkmıştır. Halkımız eskiye nazaran daha çok şeker yemekte ve fakat her yıl yüzlerce yavrumuz kızamık ve benzeri hastalıklardan eskiden olduğu gibi ölmektedir.

Hükümet, halka şekeri çok pahalı fi­yatlarla satıp bu yoldan adeta bir nevi vergi almak­tadır. Böyle olmasına rağmen başka ülkelere şeker ihraç edemediğimiz için geçen yıl «Şeker Şirketi Ge­nel Müdürü» üretim fazlası şekere bir tüketim olana­ğı hazırlamak için ekmeklere şeker katılmasını tek­lif etmişti. 10 Temmuz 1966 tarihli Milliyet Gazete­sinde intişar eden bu haber, bizi güldürmüş ve mu­hakkak ki emperyalistlerin de çok hoşuna gitmiştir. Çünkü ekmekte bulunan nişasta, sindirim kanalında parçalandıktan sonra şekerlere dönüşmektedir. Un ve buğday fiyatı ile şeker fiyatları kıyaslandığı za­man ekmeğe şeker katmanın insanı gerçekten güldü­recek lüzumsuz ve şaşkınca bir uygulama olacağı ko­layca görülebilir. Biz o tarihte ayni gazetede yayın­ladığımız bir makale ile bu teklifin gülünç ve olum­suz bir teklif olduğunu kamuoyuna açıklamaya ça­lışmıştık. Nitekim teklifin olumsuzluğu yetkililer ta­rafından da anlaşılmış bulunduğu için gerçekleştiril­mesi bugüne kadar mümkün olamamıştır. Böyle ol­masına rağmen Türkiye’nin geniş ekim sahaları bu­gün şeker pancarı ile kaplanmış durumdadır. Hükûmetin pancar üreticilerini himaye için giriştiği olum­suz uygulamalar, soya fasulyesi ve yem bitkileri gi­bi bizim için yararlı olabilecek protein kaynakları­nın ekimine engel olmakta ve yılda 268 kilo tahıl tü­kettiği için bol bol karbonhidrat almakta olan Türk halkına bir de şeker yedirilmektedir. Halkın tahıl, şe­ker ve yağ gibi boş kalori kaynakları ile beslenip et­ten, sütten, balık ve yumurtadan mahrum kalmış ol­ması ise, emperyalistlerin işine yaramakta ve bir has­ta insanlar ülkesi haline gelmiş olan Türkiye’ye bol bol ilâç satılmaktadır. Köydeki insanların benzi hâ­lâ sarı, çocuklarımız güçsüz ve kısa ömürlüdürler. Doğan çocukların büyük bir kısmı daha ilk yaşlarında hayata gözerini yummakta ve yaşayanlar ise hiç bir zaman üretici duruma geçememektedirler. Bu çocuk­lar yeterli bir şekilde beslenemedikleri için geri zekâ­lı birer yaratık haline gelmiş bulunuyorlar. Şeker, ta­hıl ve ithal malı yağlarla beslenen bir toplumun baş­ka koşullar altında bulunmasına zaten imkân yoktur. Bu suretle Türkiye sömürülmeye pek elverişli bir ül­ke haline getirilmiş ve şeker politikamız da buna alet edilmiştir.

Emperyalistler bu oyunlarını yalnız Türkiye’de değil, bugün sömürmekte oldukları daha birçok ülke­de de sahneye koymuş bulunuyorlar. Güney Ameri­ka ülkeleri ile Hindistan, Pakistan ve daha birçok sömürge bugün bizim bulunduğumuz şartlar içinde­dirler. Onların şeker politikalarına hâkim olan ana prensip şöylece özetlenebilir:

Geri kalmış ülkelerde ekim sahalarının önemli bir kısmı, şeker ve tahıl gibi boş kalori kaynaklarının üretimine tahsis edi­lecek ve bu ülkeler halkı bu yiyeceklerle beslenerek sağlıkları bozulacaktır. Sağlığı bozulan ve karbonhidratlardan zengin yi­yeceklerle beslenmekte bulunan bu toplumlarda entelektüel gelişme mümkün olama­yacak ve insanlar hastalıkla uğraşmaktan yurt sorunlarına ve milletlerarası ilişkile­re zaman ayıramaz olacaklardır. Bu hale gelmiş olan topluluklar ne kadar kalabalık olurlarsa olsun, kaynaklarına el atmak ve onları silâh patlatmadan işgal altına ala­rak, sömürmek kolay bir iştir. Ayrıca üre­tecekleri şeker, sömürgeci toplumlar için bir değer taşımadığından bunu satın alma­mak veya ucuza satın almak suretiyle bu ülkelerin ekonomik yapılarını temelin­den sarsmak ve onları hayvancılığı geliş­tirerek bol et ve bol sütle beslenmekten ge­ri koymak mümkün olacaktır. Bu ülkelere satılacak olan şeker fabrikası tesisleri üze­rinden de milyonlarca lira kazanıp, ileri ül­keler endüstrilerine pazar hazırlamak mümkün olur.

İşte şeker üzerinde bilmemiz gerekenler kısaca bundan ibarettir. Bugün Türkiye’de bir boş kalori kaynağı olan un ile ayni şekilde boş kaloriden ibaret ithal yağından yapılmış margarini ve ürettiğimiz şe­keri karıştırıp çok lezzetli tatlılar yapıp, bol bol yiyebiliyoruz. Fakat yabancıya ödediğimiz ilâç parası­nın miktarı hiç bir zaman azalmamakta, her gün bi­raz daha artmaktadır. Bu kirli yoldan kimlerin pa­ra kazanıp servet edindiklerini ve halkımızın hasta yatağında bile hangi yoldan sömürüldüğünü geçen­lerde patlak veren «İLÂÇ REZALETİ» açık ve seçik ola­rak ortaya koymuştu. Şeker yeme yüzünden ölmüş veya öldürülmüş olan insan sayısı, Kurtuluş Savaşı’nda alnından kurşunla vurulup öldürülmüş vatandaş sayısından daha az değildir. Emperyalistler artık in­sanı şeker yiyerek öldürmeyi, kurşunla vurup öldür­meye tercih etmiş bulunuyorlar. Çünkü bu yoldan daha çok insanı, hiç hissettirmeden mezara gönder­mek mümkün olmakta ve bu insan mezara gidince­ye kadar da onlara ilâç parası olarak külliyetli mik­tarda para ödemektedir. Bize gelince bizim kalem­şorlarımız da 1966 yılında şeker yemekle raşitizm arasındaki ilişkiyi bilemediklerinden, şeker politika­mızı savunup, muarızlarını bu yoldan lekelemeye çalışıyorlar. Yaptığımız açıklamalar ne kadar acık­lı bir durumda olduğumuzu açık olarak göstermek­tedir.

Bu konuda uyarıcı bir kitapçık daha önce Tür­kiye Millî Gençlik Teşkilâtı tarafından yayınlanmış­tı. Fakat emperyalistler sömürmekte oldukları geri kalmış toplumlarda beslenme koşullarını çıkarlarına uyarlı bir ortama oturtmak için şüphesiz yalnız şe­ker üzerinde durmakla yetinmemekte diğer besinle­ri de bir ateşli silâh gibi kullanmayı bilmektedirler..

(2) Pirinç ve Diğer Tahıllar

İngilizlerin Hintlilere Uyguladıkları İnek Hilesi

Emperyalistler afyon ve diğer uyuşturucu ve keyif verici maddelerin serbestçe kullanılmasını sağ­lamak suretiyle bir ülkenin sömürülmesinin müm­kün olabileceğini daha önce Çin’de giriştikleri dene­melerden öğrenmiş bulunuyorlardı. Asırlarca bu or­tamda sömürülmüş olan Uzak Doğu ülkeleri uyan­maya başladıktan sonra, afyon yerine kullanıp in­sanları sezdirmeden uyuşturabilecekleri yeni vasıta­lar aramaya başladılar. Bu yeni vasıtanın tercihen bir besin maddesi olması ve sömürgecilere ticarî çı­karlar da sağlaması gerekiyordu. Klâsik sömürgeler olarak tanımlanan Uzak Doğu ülkeleri halkının ya­şantıları üzerinde yapılan incelemeler ve bunların mutad besin maddeleri üzerindeki araştırmalar pi­rincin bu maksatla kullanılabileceğini göstermiş ol­duğundan ilk uygulamalar Hindistan’da yapılmıştır. Uzak Doğu’da yaşayan halkın dinî inançlarını, örf ve âdetlerini istismar etmek suretiyle İngilizlerin Dünyanın bu bölgesinde yarattığı şartlar, halkın af­yon yerine pirinçle uyuşturulmasını mümkün bir ha­le getirmişti. Bu sayede 40 50 milyonluk bir İngi­liz milleti, kendi yaşadığı adadan binlerce mil uzak­ta, kendilerinden on kat daha kalabalık bir toplulu­ğu, orada silâhlı tümenler de bulundurmadan rahat­ça sömürmeye muvaffak olmuştur. Bugün dahi pi­rinç ve buğday gibi tahıllarla beslenmekte olan Hin­distan şeklen istiklâline kavuşmuş görünmekle bera­ber, ekonomik yoldan eskisi gibi istismar edilen bir sömürge olmaktan kendini kurtaramamış bulunu­yor. İngilizler Hint halkını bol miktarda tahıl ve az miktarda et ile beslenme ortamına itekleyebilmek için küçük hilelere başvurmuşlardır.Hintliler ken­dilerine süt verdiği için inekleri analarına benzet­mekte ve bu hayvana karşı saygı duymaktadırlar. Bu inanç sömürgecilerin yardımı ile kuvvetlendiril­miş ve Hintlilerin inekleri analarına benzeterek eti­ni yememekte gösterdikleri hassasiyet istismar edil­miştir.

Bugün bile Hindistan’da insanlar sokaklarda aç­lıktan ölürlerken, sığırlar salma salına gezmekte ve ömürlerini tamamlamaya çalışmaktadırlar. Sığırların kesilerek etlerinin yenmesine müsaade etmeye kalkı­şan Hint hükümetleri büyük tepkilerle karşılaşmış­lar ve parlâmentoyu basmaya kalkan halkı durdur­mak gerçekten güç olmuştur. İngilizler in hiç farkettirmeden Hint halkının aklına perçinledikleri, inek­lerin analarına benzediği için etinin yenmemesi ge­rektiği hakkındaki inancı XX nci asrın ikinci yarı­sında aydın Hintli münevverler söküp atamamaktadırlar. Bundan dolayı Hint halkı etyemez.

Beri taraftan pirincin ve buğdayın bol miktar­da tüketilmesi için ne gerekiyorsa, o titizlikle yapıl­mıştır. Hindistan’ın köylerine kadar giden sömürge­ciler, cahil halkı kandırmak için bir tabağa bir avuç pirinç, başka bir tabağa da bir parça et koyarak bu­nu bir gece öylece bırakmışlar ve ertesi gün her iki besin maddesinin de ne durumda olduğunu halka göstererek onları yanıltmışlardır. Havanın sıcak ol­ması dolayısıyla kokmuş ve iğrenç bir hâl almış olan et, çevre şartlarının etkileyemediği pirinçle mukaye­se edilince Hintlileri et yiyenlerin midesinin kokuşa­cağı ve pirinçle beslenenlerin ise sağlıklı kalacakları­na inandırmak güç olmamıştı.

Böyle olmasına rağmen Hint halkını etten böylece soğutan İngilizler, sabah kahvaltılarında bile tüt­sülenmiş balık ve domuz pastırması üzerine kırılmış bir yumurta, bol miktarda sütle beslenmeyi ve bu yoldan kendi topluluklarının entellektüel gücü ile sağ­lığını en üst seviyede tutmayı ihmal etmemişlerdir.

Hindistan’da kurulan ve bugün Türkiye’de de faaliyet göstermekte bulunan «VEJETARYEN» dernek­leri halka hayvanı kesip etini yemenin bir dehşet ol­duğunu telkin etmeye devam etmiştir. Bu insanlar, yalnız bitkisel yiyeceklerle beslenmekte ve bundan dolayı aklî gelişmenin tamamlanması için lüzumlu olan hayvansal proteinler ile et, süt, yumurta ve ba­lık gibi hayvansal yiyeceklerde bulunan VİTAMİN B 12’yi yeterli olarak alamamaktadırlar.

Sabah kahvaltısında bile domuz sucuğu, tütsü­lenmiş balık, yumurta ve süt yiyen İngiliz’in, bitkisel yiyeceklerden başka hiç bir şeyi ağzına koymayan hasta Hintliyi sömürmesi ve kaynaklarını istediği gibi kullanması bundan dolayı zor olmuyordu.

İngilizler bu hale soktukları Hintliler ile alay et­meyi de ihmal etmemişlerdir. Bir İngiliz yazarı «Benares» isimli yazısında Hintlilerin mukaddes şehri olan Benares’de günahlarından arınmak için «Ganj» nehrine girişlerini tasvir ederken, yüzlerce kilometre uzaktan mukaddes hayvan olarak kabullendikleri sı­ğırlarım da çalınmaması için yanlarına alıp, yalına­yak Benares’e kadar yürümüş olan sefil köylülerle en kaba şekilde alay etmektedir.

Bu köylüler, tek yiyecekleri olan pirinci de çıkın­layıp yanlarına aldıkları için Ganj’a girerken sığır­ları ile pirinç çıkınlarını nehrin kenarına bırakıyor ve sığırlar da köylünün yokluğundan yararlanarak pirinç çıkınındaki pirinçleri yiyorlardı, diyen yazar okuruna şu soruyu sormaktadır:

“Bu manzarayı seyrederken insan, sığırların mı, yoksa insanların mı daha akıllı yara­tıklar olduğu sorusunu kendi kendine sor­ma zorunluğu duyuyor.”

Gerçekten de, bol pirinç ve tahıl yedirmek, et, süt, yumurta ve balık gibi yiyeceklerden yoksun bı­rakmak suretiyle insanları sığırlar kadar ve hattâ onlardan daha aptal yaratıklar haline getirmek müm­kündür. Hele bu uygulamalar, insanların dinî inanç­larını da istismar ederek ve onları alaca karanlıkta yollarını göremez hale getirmek için girişilen bir ta­kım bio sosyal uygulamalarla da birleştirilecek olur­sa o zaman İngilizlerin Hindistan’da yarattıkları sö­mürme ortamını başka ülkelerde yaratmak da zor bir iş olmaz. Nitekim Hindistan denemesiyle İngilizlerin edindikleri bilgi, bugün Birleşik Amerika tara­fından ve daha bilinçli bir şekilde, buğday ve soya yağı ile başka toplumlar üzerinde de uygulanmakta­dır. Bunlardan da sırası gelince söz edilecektir. Ame­rikalı dostlarımız artık buğday ve soya yağı gibi üretim artıklarını atom silâhlarından da daha etkili savaş araçları olarak sahneye koymuş ve hattâ bizler üzerinde de uygulamaya başlamışlardır.

ET, KIMIZ, YOĞURT VE KEFİRLE BESLENDİĞİ ÇAĞDA, DÜNYA’YA HÜK­METMİŞ OLAN TÜRKLER, BUGÜN BİR EKONOMİK SÖMÜRGE GİBİ KULLANILMAKTAN YAKMIYORLARSA, UYDUKLARI BESLEN­ME DÜZENİNİN, ET YERİNE BOL MİKTARDA TAHILLA BESLEN­MEKTE OLUŞUMUZUN BUNDA ÖNEMLİ BİR PAYI OLMASI GE­REKİR.

Kalıtıma ilişkin niteliği çok üstün olan Türk toplumunu, cengâver ve ilerici bir toplum olmaktan çıkarıp, sömürülmeye elverişli bir ülkenin insanı ha­line getirmek için ne yapmak gerekiyorsa, dostla­rımız bunu yapmışlardır. Türk halkı, kendi ürettiği tahılın tümünü yedikten sonra, emperyalist Ameri­ka’nın üretim artığı olarak ortaya çıkan buğdayı ile soya ve pamuk yağları için de bir pazar olarak kul­lanılmaya başlamış bulunuyor. Hindistan’da başlatı­lan oyun zamanla, bütün Dünya’ya yayılmış ve sö­mürülecek olan ülkenin insanı bu yoldan, hasta, geri zekâlı ve yumuşak başlı, ayni zamanda çıkarcı bir yaratık haline getirilmiştir. Emperyalistler, kendi tarım politikalarına yön verirlerken, kendi insanları­na çok miktarda et, süt, yumurta ve balıkla, az mik­tarda tahıl yedirebilecekleri bir ortam hazırlamaya ve sömürge halkının ise çok tahıl, az etle beslenmesi­ne bilhassa dikkat ederler.

İleri emperyalist ülkelerde bir insanın bir yılda tükettiği tahıl miktarı ile sömürülen ülkelerdeki tüketim karşılaştırılacak olursa, bu gerçek daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sömürgeciler sömürdükleri ülke halkının çok miktarda tahıl ve az miktarda et, süt, yumurta ve balıkla beslenmesini arzu ederler. Bu düzene göre beslenme entellektüel gücün gelişme­sine engel olduktan başka, hastalıklara karşı direncini yitiren kimselerin hastalanmasına ve çocuk ölümlerini artırdığından nüfusun artıp toplumun güç kazanmasına engel olacak. Sö­mürgeciler ayrıca bol miktarda ürettikleri tahıllara pazar ha­zırlamış olacaklardır. Sömürülenler çok miktarda tahıl tü­ketirlerken, emperyalistler de az tahıl tüketerek açığı et, süt, yumurta gibi hayvansal protein kaynaklan, bol miktarda mey­ve, sebze ile kapatırlar.

Dikkat edecek olursak, bütün oyunu ortaya koyacak ipuçları elde etmemiz için ye­terli olabilecektir. Örneğin Birleşik Amerika’da bir insana bir yılda 646 kilo tahıl isabet ettiği ve üre­tim bu derece yüksek olduğu halde, Amerika vatan­daşı bunun yalnız 67 kilosunu tüketmekte ve geri ka­lan miktar hayvanlara yem olarak verilmekte, tohum olarak kullanılmakta yahut ta geri kalmış ülkelere satılarak değerlendirilmektedir. Avrupa ve Amerika memleketlerine seyahat eden Türkler, oralarda yaşa­yanların ne kadar az ekmek yediklerini görmüşlerdir. Bundan dolayı çok ekmekle karın doyurmaya iyiden iyiye alışmış veya alıştırılmış olan Türkler, lokanta­larda veya ziyafetlerde birkaç defa ekmek istemek zorunda kalırlar.

Kanada’da ise çok miktarda buğday üretildiğin­den, insan başına düşen yıllık buğday ve tahıl mikta­rı 929 kiloya kadar yükselmekte, fakat Kanada va­tandaşları bunun yalnız 71 kilosunu ekmek olarak tüketmektedirler. Bundan dolayı Kanada’da geri ül­kelere buğday ihraç eden ve bu yoldan büyük gelir­ler sağlayan bir ülke halindedir. İngiltere ve Fransa, Birleşik Amerika ile Kanada’ya nazaran daha az buğ­day üretmesine rağmen, bunlar da sıra ile 85 kilo ve 110 kilo tahıl tüketmektedirler. Tahılları bu kadar az kullanan bu ülkelerde, daha sonra izah edileceği veçhile, insanlar çok miktarda et, süt, yumurta ve balık tüketerek hem entellektüel ortamı ve hem de toplum sağlığım düzenlemiş bulunuyorlar. Ürettikle­ri fazla tahılı da âdeta bir silâh gibi kullanarak, geri ülkelere yardım ismi altında ihraç eden emperyalist­ler, bu yoldan onları uyuşturmakta, sağlıklarını bozmakta ve bir ilâç pazarı haline sokmaktadırlar.

1958 yılı esas alınmış olduğu için, Hindistan’ın insan başına yılda 144 kilo tahıl düşe­cek şekilde bir üretim yapmakta olmasına mukabil, insanların 124 kilo tahıl tükettiklerini görüyoruz. Ge­riye tohumluk ve hayvan yemi olarak kullanılabilecek 20 kilo buğday kalmaktadır. Bu miktar buğdayla hay­van beslemek kabil olamayacağı ve ayrıca tohumluk olarak değerlendirildiği takdirde yetmeyeceği için Hindistan’da koşullar, o günden bu yana hızla bo­zulmuş ve Hindistan Birleşik Amerika’dan her yıl 12 milyon ton buğday ithaline mecbur kalmıştır. Şu gün­lerde bu miktar buğday ithal etmekte olmasına rağ­men, Hindistan’da insanlar sokakta açlıktan ölmek­tedirler.

Artık Hindistan Amerika’nın kıskacına girmiş bulunuyor. Halkı ayakta tutacak miktarlara göre bes­leyebilmek için Hint Hükümetleri Amerika’nın dümen suyunda gitmeye mecburdurlar. Nitekim iktidarı ele aldıktan sonra, açlığın ülkeyi tehdit etmekte olduğu­nu fark eden Bayan Gandi’nin ilk işi Washington’u ziyaret etmek ve kendilerine tahıl yardımı yapılması için ricada bulunmak olmuştur. İşte böylece Ameri­kan buğdayına muhtaç bir hale gelmiş olan Hindistan bir sterlin sömürü bölgesi olmaktan çıkıp, yavaş ya­vaş doların sömürdüğü bir bölge haline gelmeye ve el değiştirmeye başlamış bulunuyor. Bundan sonraki devrede kendi üretim imkânım iyice yitirmiş ve ithal malı tahılla beslenmeye alışmış bulunan Hint halkı, açlıktan ölmemek için Amerika’dan buğday getirecek gemileri beklemeye, bunlar için para ödeyip, Ameri­ka’ya dua etmeye mecbur kalacaktır. (Günümüz Türkiyesinde saman ithal ediliyorsa bu durumun vahimliğini daha çok açığa çıkarmaktadır.)

Amerikan’ın Çıkarları İçin Türkiye’yi nasıl kullandı “SONORA 64”

Birleşik Amerika 500 milyonluk Hindistan’ı bu yoldan hiç asker kullanmadan tahılla kontrolü altı­na almış ve kendi politikasını izlemeye mecbur etmiş bulunuyor. Bol tahılla beslenen Hint halkının yakın bir gelecekte kendini bu kısır çemberden kurtarması ve kendi kaynaklarım kullanarak gerçek bir bağım­sızlığa kavuşması beklenemez. Ancak Hindistan ola­yında Amerika için de sürpriz olabilecek bazı geliş­meler vaki olmuştur. Daha önce Hindistan yılda 4 milyon ton tahıl ithal etmek suretiyle halkını en kö­tü standartlara göre besleyebiliyordu. Son birkaç yıl içinde havanın kurak gitmesi, mahallî üretimi büs­bütün azaltmış ve halkın ithal malı buğdayla beslen­meye alışmış olması da ihtiyacı çoğaltmıştır. Bu su­retle ihtiyacı çok artan Hindistan, yılda 12 milyon ton buğday ithal ettiği halde bile halkım doyuramı­yor. İşte bu durum emperyalistleri güç duruma dü­şürmüştür. Çünkü Hindistan’daki olaylar, halkın ta­hıl ihtiyacının hükümet tarafından karşılanmaması halinde bu kalabalık toplumun hızla sola kayma eği­liminde olduğunu göstermektedir. Böyle bir ihtimali göze alamayan Birleşik Amerika, Hint halkının tahıl ihtiyacını karşılayabilmek için bütün stoklarını bu ülkeye göndermeyi göze almış ve fakat diğer ülke­lerde uyguladığı emperyalist beslenme plânları için de bir miktar buğdaya muhtaç olacağını gayet iyi bildiğinden Meksika, Türkiye gibi belirli ve memle­ketin ihtiyaçlarına uyarlı bir tarım politikası olma­yan ülkeleri de bir buğday tarlası gibi kullanıp Hint­lileri MeksikalIlarla, Türklere besletebileceğini dü­şünmüştür. SONORA 64tipi yüksek verimli buğday cinsinin Türkiye’ye getirilmesi ve Tarım Bakanı Dağdaş’ın da işini gücünü bırakıp bu buğdayın propagan­dasını yapmaya başlamasının gerçek sebebi işte budur. Bundan sonraki yıllarda Türkiye, Çukurova ve Ege gibi sulak ve mümbit bölgelerine bu yüksek ve­rimli buğdayı ekecek ve elde ettiği ürünü de Ame­rika’nın arzuladığı fiyatla Hindistan’a ihraç ederek, aç Hintlilerin Çin’e kaymasına engel olacaktır.

Amerika’nın yakın zamana kadar yılda 1 milyon ton buğday ihraç ettiği Türkiye’de buğday pazarını kapatıp, Türkiye’yi bir buğday ihracatçısı haline ge­tirmek için ona Sonora 64 tipi buğday tohumu gön­dermesindeki çıkarları bundan ibaret değildir. Ame­rika bir taş ile birkaç kuş vurmaya alışık bir sömür­geci olduğundan bize bu buğdayı kabul ettirmekle aşağıda sayılan çıkarları da sağlamış bulunuyor.

  1. — Türkiye, Çukurova ve Ege’de ürettiği pamuğun miktar ve kalitesi bakımından dikkati çeken bir ülke haline gelmeye başlamıştır. Pamuk üretiminde 9 ncu sırada yer alan Türkiye’nin milletlera­rası pamuk pazarından uzaklaştırılması gerekmektedir. Bu temin edilirse, Ame­rika pamuklarını daha pahalı satabile­cek ve bu yoldan mühim çıkarlar sağla­yacaktır. Çukurova ve Ege’de pamuk üretimine tahsis edilen sulak arazinin Sonora 64 tipi buğdaya tahsisi, pamuk üretimini kısıtlayacak ve bu suretle Bir­leşik Amerika’nın istediği ortam yara­tılmış olacaktır.
  2. — Sonora 64 ve benzeri üstün verimli buğdayları Türkiye’de yetiştirmek için tohumluğun Birleşik Amerika’dan satın alınması lâzımdır. Çünkü bu tip buğday­lar bir melezleme mahsulü oldukları için birkaç yıl içinde dejenere olmakta ve düşük verimli buğday tipine dönüş­mektedirler. Tohumluk buğday ise çok pahalıya satılmaktadır, örneğin bu yıl ithal edilen ilk parti 20 bin tonluk buğ­day için 70 milyon Türk lirası kadar bir para ödemek zorunda kaldık. Gelecek yıllarda bu ihtiyaç daha da artacak ve Birleşik Amerika bize daha az buğday satarak 1 milyon ton ekmeklik buğday sattığı devrede sızdırdığı kadar para sızdırabilecektir. Ayrıca Türkiye’de buğ­day üretimini başlattığı gibi, istediği zaman durdurabilir de, bize tohumluk buğday vermediği takdirde, aynı tohum­luğu biz burada yetiştiremeyeceğimiz­den, istediği takdirde, istediği zaman Türkiye’yi gene buğday ithalâtçısı ha­line getirmek Amerikalı dostlarımız için çok kolay bir iştir.
  3. — Sonora 64 tipi buğdayın yetiştirilmesi ve verimin üstün tutulması için çok miktarda fosforlu gübrenin kullanılması ge­rekmektedir. Bu gübreyi de Amerika’dan satın alacağımız için dostlarımız bu yoldan da önemli çıkarlar sağlayacaktır ve Türkiye bir de gübre pazarı olarak kullanılacaktır.
  4. — Üstün verimli ürünleri, haşerelerden korumak ve zararlarından uzak tutmak için Amerika’nın tavsiye edeceği pahalı tarım ilâçlarına ihtiyaç vardır. Bu ilâç­ların Amerika’dan Türkiye’ye ithali Amerikan ilâç endüstrisine yeni bir pa­zar açacaktır.
  5. — Neticede Amerikaya tohumluk, gübre parası, ilâç parası olarak ödeyeceğimiz para tutarı ile Hindistan’a buğday satı­şından sağlayacağımız para karşılıklı olarak yazılıp, zarar hanesine pamuktan kaybedeceklerimiz de ilâve edildikten sonra, Türkiye’nin bu işten büyük ka­yıplarla çıkacağı ve Türk tarım işlisi­nin emeği ile topraklarımız Amerika ta­rafından sömürülmüş bulunacağı görü­lecektir.

Bu suretle bir taşla tam beş kuş vuracak olan Amerika’nın bu oyununu, birçok uyarmalara rağmen Tarım Bakanı Dağdaş’a anlatmak mümkün olamamıştır. Türkiye’ye oynanan bu oyunu daha köklü bir şe­kilde incelemek isteyenler, Amerikan Haberler Bürosu’nun, TÜRKİYE’DEKİ AMERİKANOFİLLER için çıkardı­ğı ve İngilizce yayın yapan «Pariticipant» dergisinin Temmuz 1967 tarihli, cilt 6, no. 27 dergisini okumalı ve bu yeni oyunun ne şekilde tez şahlandığını oradan öğrenmelidirler.

Bu dergide Türk tarım Bakanının güler yüzlü resimlerini görmek ve Amerikalıların propaganda çalışmalarına hangi yoldan alet edildiği­ni sezmek kabildir. Görüldüğü gibi, ilk olarak İngilizlerin Hindistan halkını uyuşturmak ve bu yoldan, kolayca sömürmek için afyon yerine ikame ettikle­ri pirinç, bugün Amerikalılar tarafından buğdayla yer değiştirmiş bulunuyor. Artık Türkiye, Pakistan, Mısır, Hindistan buğdayla uyutulmakta ve bir taraf­tan da açlıkla tehdit edilerek kaynaklarına sömürü­cü maksatlarla el atılmış bulunmaktadır. MISIR BAŞ­KANI NÂSIR’ın bir aralık Amerikalılarla arayı bozup, sosyalist ülkelerle ilişki kurmaya başlayınca buğday yardımının kesilmesi ile tehdit edildiği ve Nâsır’ın da buna karşılık «Kanlarımızı akıttığımız topraklarımı­zı bir avuç buğday karşılığı yabancı yönetimine tes­lim edecek değiliz» demek suretiyle emperyalistlere meydan okuduğu hatırdadır. Bugün buğday ile teh­dit edilmiş olan Mısır, bu aşırı davranışları yüzün­den, başka bir yoldan yere serilmiş bulunuyor. Eğer uslu uslu oturup, Amerika’nın dümen suyunda git­meyi bilseydi, şüphesiz bu hale düşmeyecek ve aç arapları doyurmak için Amerika’dan buğday satın alabilecekti. Fakat bu iki davranıştan hangisinin da­ha olumlu olduğunu bize zaman gösterecektir. Mısır’­ın davranışını yorumlamak için zaman henüz erkendir.

Cemal Abdül Nasır (Arapça; جمال عبد الناصر ) (d. 15 Ocak 1918 – ö. 28 Eylül 1970), Mısırlı asker ve devlet adamı. Devrimci, milliyetçi, sosyalist lider. Mısır’ın ikinci devlet başkanı (1956-1970). Krallığa son veren darbenin ardından başbakan ve devlet başkanı olarak Mısır’da köklü dönüşümlere damgasını vurmuş, etkin bir dış politikayla Arap dünyasında bir önder rolü oynamıştır

Amerika’nın Tahıl Politikasındaki Hileler

  1. Birleşik Amerika’nın bugünkü yöneticileri bilim adamlarının kendilerine verdikleri veriler yardımı ile çok tahılla beslenen toplumların, sağlıksız ve entellektüel güç bakımından kaynaklarına sahip çıkabilecek nitelikte kişiler yetiştiremeyecek bir top­lum haline geleceklerini iyi bilmektedirler. Daha önce Hindistan’da İngilizler tarafın­dan pirinçle yapılan uygulamalar bunun doğru olduğunu ve bu yoldan başarılı so­nuçlar alınabileceğini göstermiş bulunmak­tadır. Buğday terkip bakımından pirince çok benzeyen, onun gibi protein kalitesi düşük ve nişastadan zengin bir yiyecektir. Amerika ve Kanada, halkının ihtiyacını aşan miktarda buğday üretebildiklerine göre bu üretim artıklarını bir savaş silâhı gibi kullanıp, sömürülmesi plânlanan ül­kelere önce İnsanî bir yardım gibi sokmak ve daha sonra ekim sahalarından buğdayı silerek, bunları Amerikan buğdayına muh­taç topluluklar haline getirmek pek müm­kündür. Bir toplum bir defa bu hale geti­rildi mi onu aç kalmakla tehdit ederek, zorla Amerikan dostu yapmak, iç ve dış politikasına hâkim olmak ve aynı zamanda hayvancılığın gelişmesini engelleyerek hal­ka az miktarda et ve sütle yumurta yedir­mek suretiyle insanları hasta etmek müm­kün olacak ve bu yoldan bu ülke bir ilâç pazarı haline sokulacaktır. Tahıla besle­nen topluluklarda eğitim başarısız ve tek­nolojik gelişme yetersiz olur. Bunlar be­lirli bir endüstri kuramazlar. Bundan do­layı bu çeşit ihtiyaçlarını emperyalistler­den karşılama mecburiyetinde kalacak olan bu ülkeler bir de Amerikan endüstri­si için mükemmel bir pazar olabilecektir.

Bu ülkelere tam manasıyla sahip çıkıp, bütün kaynaklarına el koyabilmek için hal­kı tahılla beslemek yeterli değildir. Bu pro­je yeni sömürgeciliğin diğer sosyal, biyolo­jik ve askerî metodları ile de tazyik edil­meli ve gerekiyorsa en kısa süre içinde Filipinler gibi Amerikan hâkimiyetini tama­men benimsemiş bir sömürge haline getiril­melidir.

Tahılla Amerika’nın Türkiye Üzerinde Oynadığı Oyun

Yalnız tahılla beslenmenin bir ülkenin çökertilme­si için yeterli bir tedbir olacağı elbette söylenemez. Fakat bu biyolojik tedbir, bilinen bütün uygulamalar­dan daha etkin olmakta ve halk kuzu gibi yumuşa­maktadır. Tahılla beslenenlerde zekâ bir türlü gelişe­mez. İnsanlar karınlarım ekmek ve bulgur gibi yiye­ceklerle şişirdiklerinde, doyduklarını ve tok oldukla­rını zannederek mutlu olur ve hattâ kendilerine bu yiyecekleri sağlayanlara dua ederler. Fakat karınla­rı şiş olmasına rağmen, aç kalmış olan bu insanlar bilmedikleri bir sebepten kolayca hastalanır, hattâ ölürler. Bu ülkelerde iktidarlarını sürdürmek için ger çekleri kolayca inkâr edebilen politikacıları, halkın aç olduğuna inandırmak zor bir iştir. Bazı ahvalde bunlar gerçeği görseler bile, inkâr eder ve halkın se­faleti üzerinde saltanatlarını sürdürmek için, gerçek­leri dile getirenleri suçlama yoluna girerler. Biyolo­jik yıkıntıyı böylece olumsuz, sosyal gelişmelerin takip edeceğini sömürgeciler çok iyi bilmektedirler. Tahıl üzerinden sürdürülen bu oyunun en tipik bir örneği Türkiye’de sahneye konmuş olduğu için biz kendi yaşantılarımıza mal olmuş olaylar üzerinden gerçeği daha iyi anlamaya çalışalım.

Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşından yorgun ve bitkin çıkmış, harp yıllarında süpürge tohumundan mısır koçanına kadar her şeyi yemiş olan Türk halkı harbin akabinde ekmeklik buğdayım kendi kaynak­larından sağlama olanağına sahip değildi. Bundan dolayı 1923 yılında 12 milyon Türk lirası değerinde buğday ithal etmiş ve bu miktar 1925 yılında 19 mil­yon Türk lirasına kadar yükselmiştir. Daha sonraki yıllarda yaralarını sarmaya başlayan Türk halkı si­lâhı bırakıp sapanın başına geçmiş, 1929 yılında it­hal buğdayı için ödenen para miktarı 15 bin liraya kadar düşmüştür. Atatürk’ün, gerçek fatihin kılıç değil, sapan olduğunu belirten veciz sözü, halkı et­kilediği için yurduna sahip olmaya kararlı Türk top­lumu, bundan sonraki devrede tarıma önem verdiğin­den, ikinci Dünya Savaşı başlamadan önce, örneğin 1937 yılında Türkiye ürettiği tahıl ile kendi halkını doyurduktan başka 7.885.000 T.L. değerinde buğday ihraç etme olanağına da kavuşmuş bulunuyordu. Harp içinde darlıklar çekilmiş ve fakat halk aç kalmamış­tır.

Harbi izleyen ilk yılları da atlatmış olan Türkler, 1953 yılından sonra, Türk toplumunun savaş mey­danlarında kökünü kazıyamayacaklarını iyi anlamış ve onu İkinci Dünya Savaşına sokup bu yoldan da hırpalayamamış olan Anglo Amerikan emperyalist­lerinin sosyo biyolojik saldırılarına sahne ölmüş ve bu yoldan saldırı Türkiye’de başarıya ulaşmıştır. İlk olarak pek İnsanî duygularla Türk halkına yardım olarak tahıl vermek istediklerini söylemek suretiyle bize sokulmuş olan emperyalistler, komünist bloka karşı duyulan nefretten de yararlanarak, askeri ve teknik yardımlarda bulunmuşlar ve dost gibi görüne­rek hem hükümetlerin, hem de halkın kalbini kazan­mayı bilmişlerdir. Bundan dolayı 1953 yılında 1000 ton buğday ithal eden Türkiye, bir taraftan da 896.000 ton buğday ihraç etmiş bulunuyordu. İhraç edilen miktarın, ithal edilen miktardan çok yüksek oluşu, bizim gerçekten başkalarının buğdayına muhtaç ol­madığımızı göstermektedir. Fakat o tarihte hükümet edenler, bunu bir açıkgözlük zannetmişler ve ucuz fi­yatla buğday ithal edip, daha pahalı fiyatlarla başka ülkelere buğday satma yoluyla çıkar sağlayacakları­nı umduklarından, ülkeyi bir maceraya sürükledikle­rinin hiç farkında olmamışlardı. Bunu takip eden yıl­larda Türkiye’ye buğday ithalâtı artarak devam et­miş ve bir taraftan da ihracat yapılmıştır. Fakat 1962 yılı idrak edildiği zaman bir zamanların buğday ihra­catçısı ve bu yoldan gelir sağlayan Türkiye’nin halkı­nı beslemekten aciz ve Amerika’nın üretim artıkları­na muhtaç bir toplum haline geldiğini görüyoruz. Hiç de dostça olmayan bu sinsî operasyon, Türkiye’de yandaki tabloda açıklanmış olan kalıplara göre ce­reyan etmiştir.

İşte böylece buğday ihracatçısı bir ülke yavaş yavaş buğday ithalâtçısı durumuna sokulmuş ve 1962 yılını takip eden yıllarda ithal ettiğimiz tahıl mikta­rını daha da artırmak mümkün olmuştu.

Türkiye’yi bu hale getirmekle Birleşik Amerika­lının ulaşmak istediği asıl amaç gerçekleşmiştir. Bu sa­yede esasen çok tahılla beslenmekte olan Türk toplu­mu daha çok tahıl tüketmek suretiyle :

  1. Reaksiyoner niteliğini kaybetmiş ve ku­zu gibi uysal bir toplum haline getiril­miştir. Bu biyolojik sonuç, bilimsel bul­gularla tesbit edilmiş olan gerçeklerin tabiî bir neticesidir.
  2. Halk arasında dengesiz ve kötü beslen­meye ilişkin hastalıklar ile çocuk ölüm­leri artırılmıştır. Hastalanan kimseler kendi dertleri ile uğraşıp, hastahane ka­pılarında kuyruğa girmekten, yurt so­runlarına ve geliştirilen sömürü düzeni­ne eğilemez olmuş, Amerika ve diğer emperyalist ülkelerden ithal edilen ilâç ve gereç miktarı astronomik bir şekilde artmıştır. Bu yoldan bile Türk Lirası karşılığı verilen tahılların karşılığını aşan miktarda dolar kazanmak mümkün olabiliyordu.
  3. Amerikalılar Türk toplumuna yardım etmenin öğüncü içinde bir dost ve bir kahraman gibi içimize sokulmuşlar, yö­netimin bütün kademelerine ve üniver­sitelere sızmışlardır.
  4. Türkiye’de tahıl ekimine tahsis edilen topraklar, şeker pancarı, tütün gibi en­düstri bitkilerine tahsis edilmiş ve Ame­rika’nın Türkiye’den almakta olduğu tü­tün fiyatları ucuzlatılmıştır.
  5. Türkiye kendi halkım besleme ve bir sa­vaş halinde kimseye muhtaç olmadan ayakta durma olanağını kaybetmiştir.
  6. Entellektüel güç etle beslenen toplumlarda artıp tahılla beslenen toplumlarda düştüğü için, Türkiye’de eğitim ve tek­nolojik gelişme bu yoldan frenlenmiş­tir.
  7. Türk toplumu Amerikan buğdayına muhtaç hale getirildikten sonra, satılan buğdaylar karşılığı hükümetin Türk li­rası olarak Merkez Bankasına yatırdığı para ile Türkiye’de üslenmiş olan Ame­rikan personelinin ihtiyaçlarını ve ücret­lerini dolar harcamadan karşılamak ka­bil olmuştur. Bu paralarla Türkiye’de kurulmakta olan tüketim endüstrisine yatırımlar yapmak suretiyle, Türk liva­sını dolara çevirmek ve bir taraftan da devamlı bir gelir sağlamak mümkün ola­biliyordu. Merkez Bankasında toplanan paralar, Amerika’nın Türkiye’deki çı­karlarım korumak için pek muhtelif maksatlarla kullanılmıştır.

Filhakika bugün Türk halkı, Dünya’nın en çok tahıl tüketen bir toplumu haline getirilmiş bulunuyor. Türkiye’de bir insan, bir yılda ortalama olarak 268 kilo tahıl tüketmektedir. Günde insan başına 700 gram ekmeğin tüketildiği başka bir ülke yok gibidir Zavallı Türk köylüsü ile fakir Türk işçileri karınları­nı çok zaman yalnız ekmek veya bulgurla doyururlar. Tüketilen et, süt, yumurta ve balık miktarı gülünç denecek kadar azdır. Emperyalistler, çok tahılla bes­leyerek bio sosyal düzenini bozmak ve sömürmeye elverişli bir ortam yaratmak istedikleri ülkelere so­kulurlarken şu temel prensiplere uymaktadırlar:

  1. — Öncelikle bu ülkeye, pirinç, mısır, buğday gibi boş kalori kaynakları, yardım ismi altında ve gerekirse parasız olarak verilmekte ve bir sempati ortamı yaratılmaktadır.
  2. — Bu ortam yaratıldıktan sonra, o toplum ekim sahalarında değişiklik yapmakta ve parasız olarak verilen ürünlerle re­kabet mümkün olmadığı için buğday, mısır, pirinç gibi ürünleri ekmemekte ve ekim sahalarını başka ürünlere tahsis etmektedir.
  3. İş bu hale gelince bol tahıl yemek sure­tiyle aptallaşmış ve hastalanmış olan bu insanlara bol bol ilâç satmak ve bir yandan da sömürü düzenini geliştirmek kabil olmaktadır.
  4. — Bir müddet sonra muhtaç olduğu tahılı üretme yeteneğini kaybetmiş olan bu toplumdan, ithal ettiği için mahallî pa­ra karşılığı ile tahıl bedelinin ödenmesi istenir. Sömürülen toplumun idarecileri bu talebe uyarlar ve gerekirse para ba­sarlar.

Bu olay devalüasyona gitmek ve bu ülkede doların etkinliğini artırmak için iyi bir vesile teşkil eder. Fiyatı düşük olan mahallî para, mahallî bankalara yatırılarak bu para ile o ülkedeki Ame­rikalı personeli dolar harcamadan bes­lenir.

Bir taraftan da bu ülkeye dolar kar­şılığı mamul madde ve ilâç satılarak ekonomik gücü iyice zayıflatılır.

  1. — Ülke aç kalıp, halkım doyurmak için Amerikan tahılına muhtaç hale gelince, o ülkeden tahıl için dolar istenir. Bu yol­dan borçlandırılır.

Bütün bu işler yapılırken, ülke insanının birbiri­ne düşürülmesi ve kurulacak olan çıkar düzeni üze­rinden kardeşin kardeşe düşman edilmesi, ahlâkın bo­zulması, dinî inançlarla, örf ve âdetlerin zayıflatılma­sı, Amerikan hayranlığının propaganda ile geliştiril­mesi, üniversitelere el atılması gibi projeler de geliş­tirileceği için, parasız buğday ithal etmeyi açıkgöz­lük zanneden ülke kısa bir süre sonra, emperyalist­lerin kucağına düşmüş olacaktır.

Artık ondan borcu karşılığı, her şeyi yok bahasına alabilir ve istediğini­zi satabilirsiniz. Ordularla işgal edilmiş ve süngüle­rin gölgesinde esir durumuna sokulmuş hiçbir sö­mürgede elde edemeyeceğiniz çıkarları, bu ülkede ra­hatça elde edebilir ve bazı çıkar çevrelerinin de mü­zaheretini görürsünüz. Bu anlattıklarımızın hemen hepsi Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Son safhada ortaya çıkan buğday ithalâtının durdurulması ve Türkiye’nin SONORA 64 TİPİ buğday üreterek yeniden ithalâtçı durumu terk ile ihracatçı haline getirilmesi ise, gene Amerikalı dostlarımızın arzularına uyarlı olarak ve Hindistan’daki kriz dolayısıyla ortaya çık­mış bir durumdur. Artık Türkiye, Amerikalıların yönettiği Büyük bir çiftlik haline gelmiş bulunuyor. Bundan sonra halkımız onlar ne isterse onu ekecek, onlara veya onların göstereceği ülkelere satacak, ala­cağını da onlardan alarak hem alırken, hem de sa­tarken iki defa kazıklanacaktır.

Türk tarım işçisinin emeği ile, topraklarımızın üretim gücü, bundan sonra Amerika hesabına buğ­day üretmek için harcanacak ve bu suretle üretile­cek olan Sonora 64 tipi buğday ile aç Hintliler bes­lenerek, Hindistan’ın komünist olması önlenecektir.

Buğdayın yaptığı bu işi hiç bir ordu yapamaz ve bu kadar ucuza hattâ kâr sağlayarak bu politik hedeflere ulaşmak mümkün olamazdı. Görüldüğü gibi artık besin maddeleri emperyalistler için baruttan daha yararlı bir silâh haline gelmiş bulunmaktadır.. Bu sayede, Türkler gibi cengâver ve muhafaza­kâr bir toplum, kuzu gibi uysal insanlardan ibaret ve birbirine düşürülmüş grupların havadan, sudan meseleleri tartıştıkları bir insan kalabalığı haline getirilmiş, kaynaklarına el konarak iyi çalışan bir sömürü düzeni yaratılmış, Amerika’nın kimseye sa­tamadığı üretim artıkları ile düşük kaliteli mamulle­ri için de bir pazar yaratılmıştır. Fazla olarak ileri karakol niteliğinde olan Türkiye, milyonlarca insanı ile ve uzaklardan Amerika’nın çıkarlarını savunacak askerî bir güç haline getirilmiştir.

Amerika’nın bu çıkarlarına karşı duranlar, oto­matik bir mekanizma tarafından kendiliğinden suçlanmakta ve hain olarak ilân edilmektedirler. Halkın gözünden düşme ve hain olarak nitelenme korkusu, pek çok aydını bu gerçekleri söylemekten menetmek­te ve bazı gruplara sağlanan çıkarlar, Türkiye’deki Amerikan menfaatlerini korumaktadır.

Amerika bu oyunu mahir bir rejisör gücü ile yalnız Türkiye’de de­ğil, daha birçok ülkelerde sahneye koymuş ve başa­rıya ulaşmış olmasına rağmen, son günlerde oyun an­laşılmış bulunuyor. Bu oyunun bütün iğrençliği ile an­laşılmış olması, vaktiyle Amerika’ya sempati besle­yen ve hattâ öğrenimini bu ülkede yapmış olan ay­dınları bile Amerika’dan soğutmuştur. Bu gerçekte büyük bir kayıptır. Fakat materyalist Amerikalı sev­giyi de satın alabileceğini düşündüğünden bu kayıbını henüz anlayamamış bulunuyor.

İsrail’in Beslenmedeki (Tahıldan Et’e) Değişimi

Sömürülen ulusların yeni yeni ve pek geç olarak öğrenmeye başladıkları bu gerçekler emperyalistler tarafından Hindistan denemelerine girişilmeden önce de bilinmekte ve askerî bir sır gibi gizli tutulmaktay­dı. Fakat sömürgeci kadroların içinden sıyrılarak ye­ni bir devlet kurmuş olan Yahudiler öğrendiklerini kendi toplumlarında da uygulamakta gecikmemişler­dir. İlk göçmenler Filistin’e geldikleri zaman bu böl­gede yaşayan Yahudiler de çevre şartlarına uymuş ve çok tahıl az miktarda et ile beslenmeye alışmışlardı.

Emperyalist ülkelerden kopup gelenler ve bun­ların yönetim kadrolarında görev almış oldukları için beslenmenin toplumun bio sosyal karakterine yapa­cağı etkiyi de iyi biliyorlardı. Çok tahıl ve az etle, bölgede Arapları bertaraf edebilecek bir uygarlık kurmanın imkânsız olacağını önceden bildikleri için öncelikle ülkenin beslenme alışkanlıklarını değiştir­mek için tarımsal üretimi, ithalât ve ihracatı bu icap­lara uyarlı kalıplara uydurdular. Israil’de hazırlanan kalkınma plânlarında halkın daha az ekmek ve daha çok miktarda et, süt, yumurta ve balıkla beslenmesi­ni mümkün kılacak hedefler öngörülmüş ve plân ger­çekleştirmiştir. 17 -18 yıllık bir süre içinde Orta Doğu ülkesi olmaktan sıyrılıp batılı düzene geçmesini bilmiş olan İsrail öncelikle tükettiği tahıl miktarını artırmaya bilhassa dikkat etmiştir.

Almanya, bunu daha uzun süre içinde ve daha bilinçli bir şekilde eski tarihlerde yapmıştır. 1800 yılında Almanlar bizden de daha çok ekmek ve bizim tükettiğimiz kadar et tüketiyorlardı. Fakat tahılla beslenen bir toplumun teknolojik gelişmesini tamamlayamayacağını anlamış bulunan Almanlar entellektüel gücün gelişmesine müsait bir biyolojik ortam ya­ratabilmek içi tüketilen tahılı azaltıp, et miktarım ço­ğaltmayı bildiler.

Buna göre tahıl tüketimini kısıtlayabilmek için, et tüketimini belirli bir nisbete göre artırmak gerekir. Çünkü insanların tahıl tüketimini kısar da eti de artırmayacak olursanız, o zaman Hindistan’daki gi­bi bir açlık ortamı hazırlamış olursunuz. Tahıldan 100 kilo bir kısıntı yapabilmek için tüketilen et mik­tarım 18 20 kilo artırabilmek lâzımdır. Nitekim İs­rail de bunu yapmış ve tahıl tüketimini kısıtlarken et, balık, yumurta ve süt tüketimini artıracak çareler aramış ve bulmuştur. Sömürgeciler dişlerini geçirdik­leri toplumlarda bu uygulamalara müsaade etmez ve hayvancılığın gelişmesini bazı oyunlarla engellerler. Bu oyunlar et bölümünde anlatılacaktır.

İşte Türkiye’de şekerden sonra sahneye konan tahıl oyunu da kısaca bundan ibarettir. Emperyalist­ler bir zamanlar bol miktarda et tükettiği için ülke­lerinde at oynatan Türk toplumunu şeker, yağ ve ta­hıl gibi boş kalori kaynakları ile beslenmeye alıştı­rarak emellerine hayli yaklaşmış bulunuyorlar. (Senelerce yumurta dahi yenmesine engel oldular.)

Tür­kiye bugünkü hali ile bir insanın bir yılda 268 kilo tahıl ve bir günde ortalama 700 gram ekmek tüket­tiği çoğunluğu yalnız tahılla beslenen sağlıksız ve entellektüel gelişmesini tamamlayamamış bir ülke halindedir.

Amerikanın Türkiye’ye Yağ Kazığı

Yağ da tıpkı şeker ve tahıllar gibi bir boş kalo­ri kaynağıdır. Şekerlerle, proteinlerin bir gramı uzvi­yette yandığı zaman yaklaşık olarak 4.7 kalorilik bir enerji verdikleri halde, yağlar bunların hemen de iki misli ve 9.4 kalorilik bir enerji verirler. İnsan beslen­me ihtiyaçları bakımından az miktarda yağa muhtaç­tır. Çünkü besinlerimizin terkibinde de önemli nisbetlere göre yağ vardır. Sütte sütyağı, ette, et yağı alırız. Hattâ tahıllar bile yağ ihtiva ederler. Böylece bu besinleri yiyen kimseler bir miktar yağ almış bu­lunmaktadırlar. Ayrıca bol miktarda sızdırılmış yağ almanın zararlarından bahsedilmektedir. Nitekim çok yağ tüketen ülkelerde kalb ve damar hastalıklarının, az yağ ile beslenen ülkelere nazaran çok daha fazla tahribat yaptığı değişik taramalar ve araştırmalarla inkâra mahal bırakmayacak bir şekilde gösterilmiş bulunuyor. Ne yazık ki emperyalistler, hayattan kam ve zevk almak için şeker gibi yağı da çok tüketmekte ve bu suretle lezzetli yemekler hazırlamaktadırlar. Çok şeker ile çok yağ tüketmekte oluşları, bir doğal belâ gibi onları kemirmektedir. Bundan dolayı son yıllarda ileri ülkelerde tahıl ve şeker gibi yağ tüke­timini de kısıtlama eğilimi belirmiştir. Kendi yeme­dikleri besinleri sömürdükleri ülke halkına satarak onların hem paralarını almak ve hem de sağlıklarını bu yoldan bozmak alışkanlığı içinde bulunan emper­yalistler, yağ politikalarım soğuk harbin icaplarına uydurmuş bulunuyorlar. (TV lerde sürekli gösterilen yemek programlarındaki hilelerini anlamak gerekir.)

Yağ muhakkak ki yeni sömürgeciliğin tahıldan sonra en etkili silâhı haline gelmiş bulunmaktadır. Sömürgeciler zevk düşkünlükleri dolayısıyla bugüne kadar namlusu kendi toplumlarına dönük olan bu si­lâhı, şu günlerde geri kalmış toplumların insanı üzerinde hizmete sokmak ve onların böylece yere se­rilmeleri için kullanmak istiyorlar. Tahılları ve onla­rın afyon gibi kullanılabileceğini çok önce tanımış bulunan empeyalistler, fazla yağ ile beslenmenin in­san uzviyetinde meydana getirebileceği değişmeleri çok geç anlamışlardır. Hattâ bazı yağ firmaları onla­rın bazı gerçekleri anlamalarını bugün de engelleme­ye çalışıyorlar.

Yağlar lezzetli yiyeceklerdir. Midede uzun süre kaldıkları için insanı tok tutarlar. Yakın zamana ka­dar çok yağ ile beslenmek zenginliğin icabı zannedi­liyor ve emperyalistler, Dünya’ya gelmiş olmanın zevkini bol yağ ve şeker yemekle çıkarıyorlardı.

Fakat çok yağ yiyen toplumlarda kalb ve damar hastalıkları ile inmeler, dolaşım sistemi hastalıkları tahripkâr bir hâl almaya başlayınca bunun nedenle­rini öğrenmek üzere masraflı araştırmalara girişilmiş, neticede çok yağ yeme yanında, bitkisel yağla­rın hidrojenle sertleştirilmesi suretiyle elde edilen ve tabiatta bulunmayan margarinlerin bunun en önemli yapıcı sebebi olduğu anlaşılmıştır. Soya yağı, Pamuk yağı, Ay çiçeği yağı gibi çabuk bozulan, lez­zet ve besleyici değer bakımından düşük yağları üre­ten ülkeler, ekonomik nedenlerle bilimin ortaya koy­duğu bu gerçekleri gölgelemeye çalışmışlar ve mar­garinlerin sağlık için zararlı olduğunu kabul etmek istememişlerdir. Çünkü bu ucuz ve çabuk bozulan yağların tek değerlendirme şekli onları hidrojenle muamele ederek, iç ve dış yapılarım değiştirmek ve bu suretle insanlara satmaktan ibaret bulunuyordu.

Fakat güneş balçıkla sıvanamaz. Haysiyetli bilim adamları bulgularım yayınlamaya ve margarinlerin sağlık için zararlı yağlar olduğunu, kanıtları ile is­patlamaya devam etmişlerdir. Artık 1967 yılında margarinlerin zararsız yiyecekler olduğunu savun­mak’ kabil değildir, ileri ülkelerin tüketicileri, yağ firmalarının şarkılı türkülü reklâmları ile kandırılamayacak kadar bilinçli oldukları için iş çevreleri bu ülkelerde margarinleri satamamakta ve geri ülkele­rin bilinçsiz insanını bu çeşit yağların uzun süreli müşterisi haline getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktadırlar. Yağ para eden bir besin maddesi olduğu için geri ülkelere yağ satışından büyük çı­karlar sağlamak kabil olmaktadır. Özellikle elinde kullanamadıkları büyük yağ stokları bulunan ülke­ler, örneğin Birleşik Amerika Devletleri, başka ülke­lerde yağ tüketiminin sağlık gerekçesi ile de olsa kı­sıtlanmasına razı olmamakta ve kendi çıkarları için artırmaya çalışmaktadırlar.

Birleşik Amerika’da her yıl kalb ve damar has­talıklarından ölen 750.000 kişinin, ölüm sebeplerinin çoğunlukla, çok yağ tüketmeye ilişkin nedenlere bağ­lı olduğu anlaşıldıktan sonra, kendi ülkesinde yağ tüketimini kısıtlayıcı çalışmalar yapmış ve marga­rinler aleyhine yayın yapılmasını müsait karşılamış olan bu toplum, yağ pazarı olarak kullandığı geri ül­kelerde benzer yayınların yapılmasına razı olmaz ve bunları hoş karşılamaz.

Birleşik Amerika’nın bu sıkıntısı elinde geniş soya ve pamuk yağı stokları bulunmasından ileri gel­mektedir. Her yıl ortalama 18 milyon ton soya fa­sulyesi üreten ve çok miktarda pamuk yetiştiren Birleşik Amerika’da % 18 20 nisbetine göre, yağ ih­tiva eden soya taneleri ile pamuk tohumlarından külliyetli yağ sızdırılmakta ve bu yağın ülke içinde tüketimi mümkün olamamaktadır. Bir süre bekletil­diği takdirde acılaşan ve kullanılmaz hale gelen bu yağlar hidrojenlenip margarin haline getirildikleri takdirde uzun bir süre muhafaza edilebilmektedir­ler. (Bisküvlerin içinde kullanılan yağlara bir baksanıza) Bu mümkün olmadığı takdirde yapılacak tek iş bunları geri kalmış ülkelere satmak ve onların he­nüz bu konuda aydınlanmamış olan tüketicilerine yedirmektir.

Nitekim bu operasyonlar için PL 480 KANUNU ile açık tutulan uygulamadan yararlanan Birleşik Amerika Türkiye dahil bir çok geri kalmış ülkeye soya ve pamuk yağı satmaya muvaffak ol­muş ve bu yoldan önemli gelirler sağlamıştır. Bizim ülkemiz gibi zeytinyağı üretmeye elverişli ülkelere bile soya yağı satmaya muvaffak olan Amerika’nın pazarlama örgütünün çok mükemmel çalıştığı dik­kati çekmektedir. Çünkü Türkiye gibi Dünya’nın en nefis ve en lezzetli yağı olarak tanımlanan zeytinya­ğı üreticisi bir ülkeye soya ve pamuk yağı gibi hiç de makbul olmayan yağları satabilmek demek, tere­ciye tere satmayı başarmak demektir.

Oysaki Türk halkı çok ekmek yediği için ve ek­mekte bulunan nişasta insan uzviyetinde yağa dönüşebildiğinden biz yağa muhtaç değiliz. Kendi üretti­ğimiz yağ miktar ve kalite bakımından ihtiyacamızı karşılayacak seviyede bulunmakta ve üretilen mik­tarın daha da artırılması mümkün görülmektedir. Böyle olmasına rağmen, besleyici değer bakımından bir özelliği olmayan ve gerçekte muhtaç olmadığımız üretim artığı yağları Türkiye’ye satmakta kararlı olan Amerikalılar yönetici kadroların bilgisizliğin­den yararlanarak, soya yağı, pamuk yağı ve don ya­ğı gibi değersiz yağları Türkiye’ye satmaya ve bu yoldan sağladıkları para ile Türkiye’deki misyonla­rının masraflarını dolar ödemeden karşılamaya mu­vaffak olmuşlardır.

Sömürgeciler, daha önce de belirtildiği gibi sö­mürdükleri toplumlarm tahıl ve nişasta gibi şişirici boş kalori kaynakları ile beslenmelerini soğuk savaş stratejisi bakımından da arzu etmektedirler. Çünkü bu çeşit yiyeceklerle beslenen ülkeler bir türlü ken­dilerini toplayamamakta ve hastalıklardan yakası­nı kurtarıp, yurt ve Dünya sorunlarına eğilememektedirler.

Çok miktarda tahıl tüketerek, beslenmesini boş kalori kaynaklarına dayamış olan bir Türkiye’nin bir de bol miktarda margarin tüketmesinde bu toplu­mun silâh atılmadan yok edilebilmesi için, emperya­listlerin küçümseyemeyecekleri çıkarlar vardır.

Nitekim Türkiye soya yağı ithaline başlayıp, bunların hidrojenlenmesi ile elde edilen margarinler halka bol miktarda yedirilmeye başlanıldıktan sonra kalb hastalıkarından ölüm vakalarında da bir artışı görülmüştür. Yetişkinleri kalb hastalıklarından ve yetişecekleri de daha Dünyaya gelmeden doğum kontrol hapları ile öldürerek, bir ülkeyi belirli bir süre içinde sahipsiz bırakmak ve daha sonra da bu­raya elini kolunu sallayarak bir kurtarıcı gibi gire­rek kaynaklarına el koymak yeni sömürgecilerin yalnız Türkiye’de değil daha birçok geri kalmış ül­kede uygulamakta oldukları korkunç bir projedir. Bundan dolayı Türkiye’yi bir yağ pazarı haline getir­mek sömürgecilerin yalnız yakın çıkarları bakımın­dan değil, uzak çıkarları bakımından da amaçlarına uygun düşmekteydi. Türkiye’de yağ üzerinde oyna­nan oyunlar artık Türk aydınlarının meçhulü değil­dir.

Gizli eller, zeytinciliğimizi mahvetmek için son günlerde, hepimizin iyi bildiği korkunç bir oyunu sahneye koymuş bulunuyorlar. Zeytinyağlarımıza, makine yağı karıştırılmış ve bu suretle iç pazar ve dış pazarda Türk zeytinyağlarına karşı bir tiksinti uyandırılmıştır.

Kilis’den başlayarak zeytin ağaçla­rının kesilmesine müncer olacak bu gelişme yakında Türkiye’yi yağ ihtiyacını yabandan karşılayan ve Avrupa ülkelerine de zeytinyağı satamayan bir top­lum haline getirecek ve bu ortamda Birleşik Ameri­ka hem Türkiye’ye hem de Avrupa pazarına bol bol soya yağı ile pamuk yağı satma imkânına kavuşa­caktır.

Türkiye’de sermaye birikimi olmadığından, zey­tin üreticisinin iç pazarda satamadığı ve yabancı ül­keye ihraç olanağı iyice sınırlanmış olan zeytin ve zeytinyağından para kazanması mümkün olamaya­cağı için, kısa bir süre direndikten sonra zeytin ağaçlarım kesip, onun yerine tütün ekmesi de bek­lenebilir. Zeytin ağacı çok güç yetiştirilen bir ağaç olduğu için üreticinin bu yola gitmesi, Türkiye için gerçek bir yıkım olacak ve Türkiye 100 yıl için yağ stoku olan ülkelerin eline bakmaya mecbur bir top­lum, bir pazar haline getirilecektir.

Yapılan incelemeler aradan uzun bir süre geç­miş olmasına rağmen zeytinyağı rezaletinin suçlula­rının yakalanmasını ve cezalandırılmalarım sağlaya­mamıştır. Kamuoyu tarafından hayret ve şüphe ile izlenen bu çirkin olay, ülkemiz halkının sağlığından başka, millî ekonomiyi tehlikeye itekleyen bu kabil davranışların küçümsendiğini göstermektedir. Tür­kiye bir margarin pazarı haline getirildikten sonra, bilimsel verilere dayanılarak marginlere karşı açı­lan savaşta, zeytinyağının üstünlükleri belirtilmiş ve halkımızın büyük bir kısmı margarin yerine zey­tinyağı kullanmanın daha isabetli bir davranış ola­cağına inandırılmıştı. Bu gelişmeyi amaçları bakımından tehlikeli bulan karşı taraf, zeytinciliğimizi kökünden yıkmak ve bu yağın hem iç ve de dış pa­zarda kullanılması olanağını yok etmek için korkunç bir senaryo hazırlamış ve bunu sahneye koymaktan da çekinmemiştir. Zeytinyağlarımızın İtalyan güm­rüğünde makine yağı ile karışık olduğunun tesbit edilmiş olması, şüphesiz İtalyanların da işine yara­mıştır. Çünkü bu ülke de zeytinyağı üreticisi bir ül­ke olduğu için Türk zeytinciliğinin gelişmesini ve dış pazarlarda kendisine rakip olmasını arzu etmez.

Birleşik Amerika’nın Türkiye’yi bir yağ pazarı olarak kullanma amacı ile İtalya’nın ülkemizin yağ üretim takatim baltalama arzusu birleşip, yurt için­de onlarla ortaklık halinde çalışmaya hazır sabotaj örgütleri hazırlandıktan sonra, Türk zeytinciliğinin temeline dinamit koymak kolay olmuş ve bunu ya­panları cezalandırmak da mümkün olamamıştır. Bu­gün Türkiye’de bilinen bütün yağlardan daha çok margarin tüketilmektedir. Oysa ki halkımız bundan 15 yıl önce bu yağı tanımıyordu. Devlet Radyosu margarin reklâmları ile dolup taşmakta ve günlük gazeteler birkaç kuruş reklâm ücreti alabilmek için sağlığa zararlı olan bu yağların propagandasını yap­maktadırlar. Bugüne kadar hiç bir besin maddesinin besleyici değeri hakkında açıklama yapmamış olan Sağlık Bakanlığımız bundan birkaç yıl önce marga­rinler aleyhine yapılmakta olan yayınları etkisiz ha­le getirmek için bir tebliğ yayınlamış ve margarinle­rin sağlık için zararlı olmadıklarım iddia ederken, zeytinyağını yerme lüzumu duymuştur.

Görüldüğü gibi halkımız artık karışık, hileli ve sağlık için zararlı yağlar ile beslenmeye mahkûm edil­miş durumdadır. Yurt içinde tüketilen zeytinyağlarına karıştırılan makine yağları şüphesiz Türkiye’de üretilmemektedir. Bu yağları Türkiye’ye ithal ederek zeytinyağlarına karıştıran gizli eller vardır. Makine yağlarının Türkiye’ye kimler tarafından sokulduğu ve zeytinyağcılara nasıl ve ne maksatla intikal et­tirildiği kolayca tesbiti mümkün bir husus olmasına rağmen, onun bunun evini basıp kütüphanesini alt üst edenler, işin bu yönü ile pek ilgilenmiyorlar. Em­peryalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ka­bil incelemelerin engellenmesini sağlamak için ge­rekli tedbirleri almışlardır.

Halkımız hastalanma bahasına da olsa, makine yağı ile karıştırılmış zeytinyağını, margarinle karış­tırılmış tereyağını yemeye mecburdur. Bundan do­layı safra kesesi hastalıkları, kalb ve damar hasta­lıkları mütemadiyen artmakta ve bu yüzden ölen va­tandaş sayısı yükselmektedir, insanları silâhla öldü­recek yerde, yağ yedirerek öldürmek, Birleşmiş Mil­letler ve diğer milletlerarası teşekkülleri harekete geçirememekte ve yurdumuzdaki kontrol imkânları ile bu kabil projeleri sezinleyerek kamu oyuna açık­lama ile yükümlü olan üniversiteler ve diğer araştır­ma kuruluşları işlemediğinden, meselenin kamu oyu tarafından anlaşılması gecikmekte ve güçleşmekte­dir. Sömürgeciler bu yoldan hem Türk halkının pa­rasını ve emeğini sömürmekte, hem de sağlığını te­melden bozarak ülkemizi bir hasta insanlar ülkesi haline getirmektedirler. Hiç bir ateşli silâhın sağlayamayacağı bu iki yönlü etki emperyalistin belirli bir süre sonra gerçekleştirmeye çalıştığı büyük projenin amaçlarına en geniş anlamı ile yardım etmektedir. Yağ firmalarının fakir Türk halkının sırtından tah­sil ederek, kendi ülkelerine aktardığı milyonlar ise bizi her gün biraz daha fakir duruma düşürürken, on­ların zenginliklerine zenginlik katıyor. Yalnız bu so­nuç bile her şeyi para ile ölçen emperyalist için ba­şarı sayılabilir. Bir yağ ülkesi olan, ayrıca Dünya­nın en nefis ve en besleyici yağı olan zeytinyağı üre­ticisi bir ülkede üretim imkânlarını kökünden balta­layarak o ülke halkını sağlık için zararlı bir yağ ile beslenmeye mahkûm etmek ve bundan ayrıca para kazanmak hiç bir ateşli silâhla ulaşılamayacak bir sö­mürü düzeni yaratmak demektir. Bundan dolayı ye­ni sömürgeciler, artık top tüfek yerine ikili anlaş­malar ile sağlanan ve bilinçsiz toplumları silâhtan daha çok zarara sokan ekonomik ve tarımsal operas­yonları tercih ediyorlar.

Geri kalmış ülke insanı kendini barış içinde ve mutlu bir şekilde yaşıyor farz ederken, emperyalist en azgın savaşçının ihtirası içinde onun yaşama ola­nağını yok etmekte ve ayrıca sömürmektedir.

[Uluslararası ilişkilerde Avrupa Birliği, ABD ve Kanada arasında en büyük kavgalar tarım ürünlerinin koruyuculuğu üstünden yapılmaktadır. AB ülkeleri kendi tarımlarını ABD’ye karşı koruma önlemi alırken ABD ise bu uygulamaların serbest piyasaya aykırı olduğunu savunarak AB ülkelerine yaptırımlar uygulamakla tehdit etmektedir.
Dünya 50’li yıllarda olduğu gibi tarım ülkeleri ve sanayi ülkeleri olarak bölünmüş değildir. Çünkü sanayi ülkeleri aynı zamanda tarım ülkesi olarak da geliştiği için artık eski tarım ülkeleri, tarım, hayvancılık vb. alanlarda gelişmiş ülkelerin pazarı durumuna düşmüşlerdir. Buğdayda, pancarda, pamukta, tütünde ve bütün ürünlerde fiyatın ve ekim politikasının belirlenmesi şunu açıkça göstermektedir. Uluslararası tekeller, ülke tarımını bütünüyle çökertmeye yönelmişlerdir. IMF ve DB bu çökertme işini emperyalist ülkeler adına planlayan ve dayatan kurumlar olarak başroldedir. Yoksul topraksız köylüler ve küçük üreticiler saldırı politikalarından en fazla etkilenen kesimdir. (http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/358-nisasta-bazli-tatlandiricida-peskes)%5D

Hayvansal Protein Kaynakları

Yeni sömürgeciler, sömürdükleri toplumların hayvansal protein kaynakları bakımından yeterli bir düzen içinde bulunmasını daha önce de kısmen açıklanan sebeplerle arzu etmezler. Et, süt, yumurta ve balık gibi hayvansal protein kaynakları, ihtiva ettik­leri cevherler dolayısıyla, toplum sağlığını, kol ve ka­fa gücünü geliştiren, toplumun reaksiyoner niteliği­ni kamçılayan besinlerdir. En son bilimsel araştırma­lar tüketilen hayvansal protein miktarı ile zekânın gelişmesi arasında ilişkiler bulunduğunu göstermiş bulunuyor. Oysaki sömürgeci sömürdüğü toplum insanının afyonlamışçasına uyutulmasını ve millî sorunlarını göremeyecek ve çözemeyecek kadar bi­linçsiz kalmasını arzu eder. Bundan dolayı bu ülke­lerde, et, süt, yumurta ve balık üretimi dolaylı yol­lardan daima baltalanır. Halk, bol miktarda tahıl, şeker ve yağ ile başka deyimle boş kalori kaynakları ile beslenmeye ve yetinmeye mecbur edilir. Nitekim Türkiye’mizde son 15 yıl içinde hayvancılığımızı bal­talamak ve balıkçılığımızın gelişmesini engellemek için bazı etkili çalışmalar yapılmıştır. Hint halkını sığırların mukaddes yaratıklar olduğuna inandıra­rak, pirinçle beslenmeye mahkûm edenlerin, Türkiye ve diğer geri ülkelerde benzer çalışmalara girmeleri­ni doğal karşılamak gerekir. Çünkü İngilizler Hint­lileri kandırıp sığırın mukaddes bir hayvan olduğu­na inandırmakla 500 milyonluk bir toplumu yıllarca sömürmeye muvaffak olmuşlardı. Şu sırada da Ame­rikalılar Türk halkını uyuşturmak ve uyanmasını ge­ciktirmek için başka usullerle yurdumuzda hayvancı­lığın gelişmesini ve halkın daha çok et yemesini en­gelliyorlar. (Etlerin içine domuz katma hilelerinin ardındaki sır.)

İnsanın kol ve kafa gücünün gelişmesine ve hastalıklara kar­şı direnç kazanmasına en çok yardımcı olan et ve diğer hay­vansal protein kaynakları sömüren ülkeler halkının en çok tükettikleri temel besin maddeleridir. Bu sayede sağlıkları mükemmel, kol ve kafa gücü bakımından yeterli fertlerden ibaret bir toplum olarak, sömürgecinin sömürülen toplumlar üzerindeki baskısı daha da artmaktadır. Buna karşılık hay­vancılığı ve balıkçılığı devamlı olarak baltalanan geri ülke insanı çeşitli sebeplerle et yiyemez. Beslenme bakımından ta­hıla dayalı olan bu toplumlarda kol ve kafa gücü yetersiz ve hastalıklar yaygındır. Bu hale gelmiş olan toplumu sömür­mek ve kaynaklarına el atmak sömürgeciler için kolay bir iştir.

Yakın geçmişte, Türkiye’de cereyan etmiş bazı olaylar bu açıdan eleştirilecek olursa, halkımızın tü­ketmekte olduğu, et, süt ve balık miktarlarının be­lirli bir seviyeyi aşamaması için sömürgeciler tara­fından sahneye konan bazı oyunları daha derli toplu bir şekilde anlamak kabil olacaktır:

  • Bir aralık İstanbul ve diğer büyük şehirle­rimiz çevresinde, pazarı bulunduğu için sütçülük yapmak isteyen vatandaş sayısı hayli artmıştı. Bunlardan bazıları yaban­cı ülkelerden cins süt inekleri ithal etmiş­ler ve işletmelerine tıpkı ileri toplumların işletmeleri gibi bir veçhe kazandırmak is­temişlerdir. Ancak yem fiyatlarının paha­lı olması dolayısıyla süt, kilosu bir liraya mal edilebiliyor ve kalabalık merkezlerde aracının çıkarlarını da koruyabilecek bir fiyatla satılabiliyordu.

Tam bu sırada dostlarımız, her işi kâr açısından değerlendiren ve kendi anlayışı­na göre tedbirli bir tüccar gibi çalışmakta olan Et ve Balık Kurumu aracılığı ile Tür­kiye’ye yavan süttozu ihraç etmişler ve bu süttozları ucuz fiyatla pazara arzedilmiştir. Yavan süttozundan peynir, yoğurt ve diğer süt mamullerini imal edebilen ima­lâtçılar bu sütü 30 kuruşa mal edebildikle­ri için yerli süte sırt çevirmişler ve bun­dan dolayı kâr ümit ederken, zarar eden süt üreticileri cins ineklerini keserek, etini değerlendirmişlerdir.

  • Et hayvancılığı gelişmeye başlayınca dost­larımız donmuş sığır ve koyun eti yolla­mak suretiyle mahallî üreticileri dolaylı olarak baltalamışlardır.
  • Tavukçuluk gelişmeye başlayınca da Bir­leşik Amerika’dan dondurulmuş tavuk ve hindi etleri yollanmak suretiyle tavukçuluk çalışmalarının yere serildiği hatırlardadır.
  • Peynir, tereyağ ve benzeri yiyecek yardım­ları da üreticiler üzerinde benzer etkiler yapmıştır.

Türkiye’de bir insana bir yılda 268 kilo tahıl düş­tüğü ve bunun tamamı tüketildiği halde, Sonora 64 ve benzeri tahılları Türkiye’ye sokarak bu tüketimi daha da artırmak için çaba sarfeden AID çevreleri hayvancılık ve balıkçılığın geliştirilmesi için hemen hiç bir yardım yapmamakta ve yapmış olsalar bile bu yardımlar boş kalori kaynaklarını geliştirme maksadı ile yapılan yardımlarla kıyaslandığı zaman devede kulak kalmaktadır.

Bol miktarda et ve sütle beslendiği çağlarda bu­günkü uygar Avrupa’nın göbeğinde at oynatmış bir toplumun, tahılla beslenerek uyuşturulmasının amaç­lan bakımından daha yararlı olacağını iyi bilen sö­mürgeciler, hayvansal protein tüketiminin kısıtlan­ması için çeşitli oyunlar oynamakta ve oynadıkları oyunun anlaşılmaması için de elden geleni yapmakta­dırlar.Bu gerçekler tekrar tekrar söylenmiş ve ya­zılmış olmasına rağmen bizi yönetenler son çare ola­rak at ve eşeklerin de kasaplık hayvan olarak kulla­nılmasını görmüşler ve bu eti halka tavsiye etmişler­dir. Daha sonra kamuoyunda uyanan tepkiyi dikka­te alarak tekliflerinden vazgeçmiş gibi görünenlerin balıkçılığı geliştirerek halkın tükettiği hayvansal protein miktarını artırmak hiç akıllarına gelmemek­tedir. Türkiye’de bir insan, bir yılda 2.5 kilo balık tü­ketirken, bu miktarın Portekiz’de 41 kilo ve denizi ol­mayan İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde bile 10 ki­lo civarında olduğunu görüyoruz. Et ve Balık Kuru­mu gibi yurt hayvancılığı ile balıkçılığını geliştirme amacı ile kurulmuş bir kurum 12 -13 yıldır hizmete girmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin hayvancılık ve balıkçılık kesimlerinde hiç bir gelişme sağlanamamış­tır.

Kurum bildiğimiz bileli fakir halkın elindeki hay­vanı satın alıp ona para ödemekte, halk da bu paray­la dallı basma ve transistorlu radyo satın almakta­dır. Mübayaa ettiği eti, Ankara, İstanbul ve İzmir’de yaşayan mutlu azınlığa aktarmaktan başka hiç bir hizmet yapmamış olan Et ve Balık Kurumu, balıkçılık ile ilgilenmemiş ve satın aldığı balık avlama gemileri de Istinye koyunda çürümeye terkedilmiştir.

Ayni kurum Birleşik Amerika’dan daha önce bir boş kalori kaynağı olarak nitelenen pamuk, soya ve don yağlarının ithalâtçılığını ve komisyonculuğunu yapmakta kuruluşuna aykırı olmasına rağmen hiç bir sakınca görmemiş ve bu davranışı ile bilerek ve­ya bilmeyerek sömürgecinin amaçlarına hizmet et­miştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan çoğunluk, işçiler ve köylüler ile fakir aileler bazen ayda bir defa bile et yiyememektedirler. Yumurta ile tavuk eti çok insa­nın satın alamayacağı bir fiyatla satılmakta ve balık yemek bir lüks telâkki edilmektedir. Böyle olmasına rağmen zaman zaman avlanan balığın bir miktarının fiyatları pahalı tutma amacı ile yeniden denize dökül­düğü duyulur. Buna karşı hiç bir tedbir alınmaz. Her yıl bahar aylarında yüz binlerce kuzu boğazlanır ve mutlu azınlık bu yumuşak eti yemekle gününü gün eder. Oysaki meralarımızda bu kuzuları besleyip her birinin on kilo daha ağırlık kazanmasını sağlayacak ot ve yem vardır.

Bize dost olduklarını ve ülkemize iyi niyetle gel­diklerini söyleyenler yöneticilere bunlara karşı ted­birler alınmasını hatırlatacak yerde, kendilerinden it­hal edilecek gübre ve tarım ilâçları ile geliştirilecek tahıl çeşitleri tavsiye etmekte ve bunun takipçisi ol­maktadırlar. Her kış Doğu Anadolu köylerinde çeşit­ hastalıklardan vakitsiz ölen binlerce yavru, aslın­da kötü beslenmenin ve etsiz yaşamanın kurbanıdır­lar. Çünkü bunlar gelişmeleri ve hastalıklara karşı direnmeleri için çok lüzumlu olan hayvansal protein kaynaklarını bulamamakta ve yalnız tahılla yetinme­ye mecbur bırakılmış bulunmaktadırlar. Halkın entellektüel güç bakımından yetersiz ve hastalıklara karşı direncini yitirmiş bir ortamda yaşaması sömür­gecinin hoşuna gider. Çünkü Türkiye’de hastalık ço­ğaldıkça ilâç sarfiyatı artacak ve sömürgeci bu yol­dan da para kazanarak toplumu bir de bu yönü ile hasta yatağında sömürecektir.

Güç Kaynağı Olarak Besindeki Hileler

Sömürdükleri ülke insanını güçten düşürmek ve «entellektüel yapısı ile yetersiz ve hasta kişiler haline getirmek için önceki kısımlarda açıklanan kalıplara göre düzenlenen beslenme koşulları, sömürgeci ül­kede değişik ilkelere göre ayarlanmaktadır. Sömür­geci, geri ülke insanına, tahıl, şeker ve yağ gibi boş kalori kaynaklarını yedirip, et süt, yumurta ve balık üretimini dolaylı yoldan baltalarken, kendi ülkesin­de bunun temamen aksini yapmaya çalışır.

Sömürgeciler kendi insanlarına bol hayvansal protein sağlar ve böyle bir ortamda tüketilen tahıl miktarım da azaltabildikleri kadar azaltırlar. Birleşik Amerika’nın tarım politikası kısaca gözden geçirile­cek olursa bu gerçek daha rahat bir şekilde görüle­bilmektedir. Durumu daha iyi kavramak için birkaç temel ürün üzerinde durmak ve bazı örnekler ver­mek yeterli olacaktır.

1— Soya Fasulyesi:

Vatanı Mançurya olan Soya Fasulyesi XX nci asrın başına kadar Amerikalıların tanımadıkları bir toprak ürünüydü. Terkibinde % 40-45 kadar üstün değerli protein ile % 18 nisbetinde yağ bulunduğu an­laşıldıktan sonra bu fasulye büyük önem kazanmış ve 1964 yılında yalnız Birleşik Amerika’da üretilen soya miktarı 18 milyon tona ulaşmıştır. Bu ülkede üretilen soya fasulyesi bütün Dünya’da üretilen soya fasulyesi miktarının yarısından da fazladır.

Amerikalılar soya fasulyesinin yağını sızdırdık­tan sonra ele geçen proteinden çok zengin küspeyi çoğunlukla hayvan yemi olarak kullanır, et süt ve yumurtaya tahvil ederek değerlendirirler. Bu sayede Amerikalı vatandaş yılda 90 kiloyu aşkın miktarda et ve her gün bir kilo süt ile bir yumurta tüketebilmektedir.

Soya fasulyesinden sızdırılan yağ ise bir boş ka­lori kaynağı olduğu için yeni sömürgeciliğin dolam­baçlı oyunlarına akıl erdiremeyen geri kalmış ülkele­re satılır ve orada kurulan margarin fabrikalarında hidrojenlenerek halka yedirilir.

Amerika bu yağları geri ülkeye önce parasız ve daha sonra mahalli para karşılığı vermekte ve ülkenin yağ üretim olanağını, fi­yat politikası ile tamamen yere serdikten sonra, on­ları açlıkla tehdit ederek dolar istemektedir. Bu oyun Türkiye’de de sahneye konmuştur. Bize Türk Lirası karşılığı soya yağı satarak mahalli üretimi baltala­yıp, halkı margarin yemeye alıştırdıktan sonra dost­larımızın soya için dolar istediklerini ve Türkiye’nin zeytinyağı ihracını kısıtladıklarını okuyucularımız hatırlayacaklardır. Bunda başarı sağlanamayınca da­ha çirkin oyunlara girişilmiş ve Türk zeytinyağlarına makine yağı karıştırılarak zeytinciliğimiz bu yoldan tahrip edilmeye çalışılmıştır. Hindistan, Pakistan ve Güney Amerika ülkelerinin pek çoğu benzer operas­yonlarla Birleşik Amerika’nın üretim artığı soya yağ­larının alıcısı ve pazarı haline getirilmiş bulunuyor.

Böyle olmasına rağmen soya yağı için çok cö­mert davranan Amerika, soya tanesi ve soya proteini için kıskanç davranmakta ve geri ülkelerde soya ta­rımının gelişmesini arzu etmemektedir. Bunun iki se­bebi vardır. Geri ülkeler soya yetiştirdikleri takdirde bu yoldan bol protein sağlayacak ve bu proteini ya doğrudan doğruya, yahutta hayvandan geçirerek et, süt ve yumurta halinde tüketmeye başladıkları tak­dirde güç kazanıp direnmeye başlayabileceklerdir. Başkaca soya yağı pazarı olarak kullanılan bu ülke­lerin, kendi yağları ile kavrulabilir hale gelmelerin­de geniş stokları olan Birleşik Amerika için satış ola­nağı bakımından tehlike vardır. Aslında Türkiye’de çok elverişli koşullar altında yetiştirilebilen soya fa­sulyesi Ordu ilinde bir fabrika kurulup, işlenmeye baş­lanıldıktan sonra Amerika’nın Ankara’da kurduğu Amerikan Soya Birliği temsilciliğinde bir telaş baş­lamış ve bu fabrikayı işlemez hale getirmek için ne gerekiyorsa o yapılmıştır.

Ordu çevresinde yılda 5000 ton kadar soya üreti­lirken bu miktar son günlerde 2000 tona kadar düş­müş bulunuyor. Yıllık kapasitesi 12.000 ton olan so­ya fabrikası işleyecek fasulye bulamadığı için çürük fındık ve çay tohumlarını işlemeye çalışmakta, bun­dan dolayı zarar etmektedir.

Muhtaç olduğu nitrogeni havadan sağlayabilen soya bitkisi, bir de fazla nitrogenli gübre ile gübre­lenmiş toprağa ekilecek olursa yanar. Bunu iyi bilen sömürgeciler, bizim makamlarımız ile halkın bilgisiz­liğinden yararlanarak soya üretim bölgelerine fındık için bol nitrogenli gübre dağıtmışlar ve fındık tarla­ları arasına ekilen soya bundan zarar görmüştür.Fındık mahsulünün artırılmış olması da Amerika tek alıcı olduğu için fiyat oyunları düzenlenerek bu ül­kenin çıkarına uydurulmuştur.

Türkiye’nin soya üretimine yönelmesi Amerikalı­nın işine elvermez. Onun çıkarı yılda insan başına 268 kilo tahıl tüketen bu ülkeye daha çok tahıl ve daha çok yağ yedirmektedir. Kendi ülkesinde ise bunun tam aksine bir politika izler.

2— Et ve Süt

Türkiye’de bilhassa köylüklerde yaşayanlar ayda bir defa et yiyemezken, Amerikalının her yemeğinde bol miktarda et bulunur. Sütü su gibi içebilir. Üretim fazlası tahıllarla, soya benzeri protein kaynaklarının yem olarak kullanılması suretiyle gerçekleştirilen bu beslenme ortamı bu ülkede sağlığın tatminkâr, fizik ve entellektüel gücün yeterli seviyede oluşunun temel sebeplerinden biridir. Amerikalı bir insana bir yılda 646 kilo tahıl isabet ettiği halde, bunun yalnız 67 ki­losunu kendi yemekte ve geri kalan miktarı hayvana yem olarak verdiği için bol miktarda et ve süt ürete­bilmektedir. Biz de ise üretilen tahılın tümü yendik­ten sonra yetişmediği için başka ülkelerden tahıl it­hali gerekiyor. Durum böyle olunca hayvanlar da in­sanlar gibi aç kalmakta ve et verimi ile süt verimi son derece düşmektedir. Türkiye’de bir inekten bir yılda 400 kilo kadar süt alabiliyoruz. Birleşik Amerika’da bu miktar 3500 kiloyu aşmaktadır. Biz bir sığırdan ortalama 80 kilo et alabilirken, Birleşik Amerika’da bu miktar 400 kiloya yaklaşmış bulunuyor. Benzer farkları yumurta ve balık gibi hayvansal protein kay­naklarında da görmek kabildir. Bilgisizlik, ilgisizlik ve yabancıların dolaylı baskıları Türk toplumunu et­siz, sütsüz ve balıksız bir hayat yaşamaya mahkûm etmiş bulunuyor.

Biz bu ortam içinde günden güne zayıf düşerken, bizi sömürenler bütün yönleri ile güçlenmekte ve ara­mızdaki fark günden güne büyümektedir. Çünkü sö­mürgeci ülkelerde insan başına düşen et, süt, yumur­ta ve balık miktarı her yıl biraz daha artarken, ista­tistikler bizdeki tüketimin devamlı olarak azaldığını gösteriyor. Bu son durum Birleşik Amerika ile diğer sömürgeci ülkelerin sömürme güçlerinin zamanla arttığını ve bizim ise sömürülmeye daha elverişli bir duruma girdiğimizi göstermektedir.

3— Balık

Et, süt, yumurta gibi hayvansal yiyecekleri üret­mek için hayvanı yemlemek, üretmek ve sağlığını ko­rumak gerekmektedir. Bu bir para sarfını gerekti­rir. Balık ise denizlerde kendiliğinden üremekte, yemlenmekte ve bu yönü ile hiç para sarfını gerektir­meden avlanabilmektedir. Balıkta maliyeti etkileyen tek harcama avlama masraflarından ibaret kalır. Ucuza mal edilmesine rağmen et kadar değerli ve ba­zen ondan da daha besleyici olan balık bundan dola­yı hayvansal proteinin değerini tanıyan toplumlarda çok tüketilen bir besin haline gelmiş bulunuyor. Ame­rika çok balık avlayan ve çok et tüketen bir ülke ol­masına rağmen, bununla da yetinmeyip başka ülke­lerden balık ithal etmekte ve halkına daha çok hay­vansal protein sağlamak için gayret sarf etmektedir. Denizlerden avlanan balıkla yetinmeyen Amerikalı­lar, çiftliklerde suni göllerde balık üretmekte ve bu balıkları suni gübre ile yemlemektedirler. Kuzey Av­rupa ülkelerinde balık en önemli hayvansal protein kaynağı olarak kullanılır. Bizde ise üç tarafımız de­nizlerle çevrili olmasına rağmen insan basma tüketi­len yıllık balık miktarı 2.5 kilo civarındadır. Balık üretimini artırmak kimsenin aklına gelmediği için Sağlık Bakanımız geçenlerde halka at ve eşek eti ye­melerini tavsiye etmişti. Bu son açıklama balık bakı­mından bizim ve bizi sömürenlerin durumunu gayet açık bir şekilde göstermektedir.

İşte böyle bir ortamda sömürülmeye gayet elve­rişli bir hale getirilmiş olan Türkiye ile onu sömür­mekte olan toplumlar arasında beslenme, dolayısıyla biyolojik gelişme olanağı bakımından önemli farklar belirmektedir. Sömürgeciler bu farkı daha belirli bir hale getirebilmek için Türkiye’nin imkânlarını kıyası­ya baltalamaya ve kendi imkânlarını da geliştirmeye gayret ediyorlar. Olaylar bir süre bu düzeyde tutulabildiği takdirde, Türk halkının önemli bir kısmı silâh kullanılmadan temizlenecek ve ülkeye sahip çıkacak insan sayısı azalmış olacaktır. Tahıl ve diğer boş ka­lori kaynaklan ile beslenmekten entellektüel yönleri ile son derece verimsiz hale gelecek olan azınlığı ise menfaat sağlayarak veya kuvvet gösterileri ile sin­dirmek ve Türkiye’nin bütün kaynaklarım rahatça kullanmak mümkün olabilir. Daha bugünden Türki­ye’de yaşayanların % 2.5 kadarı veremlidir. Doğan 1000 çocuktan 165’i ilk yıl ölmekte ve 12 yaşına kadar ölen çocuk sayısı doğanların yarısına yaklaşmakta­dır.

Yurda kontrolsuz sokulan yiyecek maddeleri ile tarım ilâçları, beslenme yetersizliği ve kronik zehir­lenmeden hastalanıp ölen vatandaş sayısını her yıl biraz daha yükseltiyor.

Kol gücü ile entellektüel güç bariz bir şekilde azalmakta ve üretim, miktar ve kalite bakımından düşmektedir. Çok ilkel bir hayat yaşamamıza rağ­men ihtiyaçlarımızı karşılamak için yabancı ülkelere borçlanmak ve bu borçların faizlerini ödemek için ye­niden borçlanmak durumuna girmiş bulunuyoruz.

Hasta insanlar ülkesi haline gelmiş olan Türkiye sömürgeci toplumların ilaç firmaları için bir tatlı kâr ülkesi haline gelmiştir. Kendi derdine düşmüş ve has­talıklarından başka bir şey düşünemez hale gelmiş olan insanlar ile, günlük nafakasını çıkarmak için 24 saat düşünmek zorunda bulunan vatandaş çoğunluğu, yurt sorunları ile meşgul olup, emperyaliste karşı cephe alacak durumda değildir. Bütün gücünü topla­yıp emperyaliste karşı koymaya çalışanları, düşüne­mez hale gelmiş olan, cahil çoğunluğa bir hain gibi gösterip onu etkisiz hale getirmeye çalışan emper­yalistler ile onların Türkiye’deki ortakları bu ortam­da belirli bir başarı sağlayarak amaçlarına yaklaşı­yorlar. Beslenme alanında yürütülen bilinçli biyolojik uygulamalar maalesef diğer uygulamalar için elverişli bir ortam yaratmış bulunuyor. Tabii sömürgeciler bununla yetinmemekte ve besin üzerinden gücü yitirilen vatandaşlarımız ve toplum üzerinde diğer sosyal ve biyolojik projeleri de uygulamaktadırlar. Bunlardan bazıları bundan sonraki bölümlerde açıklanmıştır.

SAVAŞ VE ÜRETİM GÜCÜNÜN UZAKTAN KONTROLÜ

Savaşın ve üretimin sürdürülmesi için bilindiği gibi dört temel unsura ihtiyaç vardır. Bunlar elde bu­lundurulur ve yeterli bir şekilde kullanılacak olursa o zaman hem silâhla yürütülen klasik savaş ve hem de çağımızın savaşı olarak niteleyebileceğimiz soğuk harpte, başarı sağlamak ve güçlü bir toplum olarak varlığı ve kaynakları koruyabilmek mümkün olmak­tadır. Bu temel unsurları öncelik sırasına göre şöylece açıklayabiliriz.

  • — İnsan (Savaşta asker, üretimde işçi)
  • — Para yahut sermaye
  • — Ham madde
  • —Makine yahut savaş araçları

Bir toplum, insanlarının sağlığı, fizik ve entellektüel seviyeleri ile eğitim olanağı bakımından yetersiz, para bakımından fakir, ham madde kaynaklarından mahrum, makine veya savaş aracını imal ve kullanma bakımından sınırlı bir ortamda ise, bu toplumun hem bilinen usullerle savaş alanlarında ve hem de ekono­mik savaşın karışık metodlarını uygulamak suretiyle ekonomik sahada mağlûp, hattâ yok edilmesi zor bir iş değildir. Bütün bunlar arasında insan en önemli sa­vaş ve üretim unsuru olarak nitelenmektedir. Çünkü maddi gücünden başka, inançlarım ve manevi değer­lerini de ortaya koyarak savaşan veya üreten insan bazen diğer unsurların yetersiz olduğu bir ortamda da başarı sağlayabilmektedir. Buna bir örnek olarak Türk toplumunun zengin, iyi silahlanmış ve güçlü toplumlara karşı vermiş olduğu Kurtuluş Savaşını gösterebiliriz. İnsan çalışınca savaşta olduğu gibi, ekonomik çatışmada da başarıya ulaşabilmektedir. Japonlar çalışkan bir millet olarak bunun örneklerini vermiş bulunuyorlar. Sermaye, ham madde ve maki­ne savaşın kazanılmasında, ekonominin güçlendiril­mesinde şüphesiz önemli roller oynarlar. Fakat em­peryalistler sömürdükleri ülkelerde kredi oyunları ile sermaye meselelerini çözümlemekte bazı çıkar gu­ruplarına tavizler vermek suretiyle ham madde kay­naklarını ele geçirebilmektedirler. Kurmuş oldukları dev endüstriler ve teknolojik inkişaf sömürgecilere makine üstünlüğünü zaten sağlamıştır. Bundan dola­yı onların en çok üzerinde durdukları hem yalın savaş ve hem de ekonomik savaş bakımından önemli olan insan unsurudur.

Emperyalistlerin insan üzerinde önemle durmala­rını gerektiren daha başka sebepler de vardır. Genel olarak sömüren ülkelerde insanların üretimde tüket­tikleri güç miktarı, makine gücüne nazaran çok az­dır. Buna karşılık sömürülen geri ülkelerde insangücü ve kolgücü, makine gücünden çok daha fazla kulla­nılır.

Bu ülkelerin savaş kabiliyetini ve üretim olana­ğını kontrol altına alabilmek için inşam kontrol al­tında bulundurmak ekseriya yeterli olur.

Kanada ve Fransa gibi sömürgeci ülkelerde en­düstri üretimini daha çok makine gücü etkilemekte­dir. Bundan dolayı bu ülkeler, savaş ve üretim olanak­larını üstün bir düzeyde tutabilmek için daha çok makine gücünün kaynağı olan petrol ve diğer yakıt­larla ilgilenme durumundadırlar. Çok az insangücü kullanmalarına rağmen çalışanların yakıtı olarak ka­bul edebileceğimiz besin ve beslenme sorununu en iyi şekilde çözümlemiş olan sömürgeci ülkelerde petrol meselesi en önemli sorun haline gelmiştir.

Buna karşılık üretimde kullanılan tüm gücün % 64.7’sinin beşeri kaynaklardan sağlandığı Bulga­ristan, % 68.8’inin kol gücüne dayalı olduğu bilinen Hindistan ile Kızıl Çin, her şeyden çok insan gücünün kaynağını teşkil eden besin ve beslenme sorunlarına eğilme durumundadırlar. Çünkü bu ülkelerde insanlar miktar ve kalite bakımından yetersiz beslenecek ya­hut aç kalacak olurlarsa, Kanada ile Fransa’nın ma­kinelerine yakıt sağlayamadığı zaman ortaya çıkma­sı beklenen problemler zuhur edecek ve hem üretim hem de savaş kabiliyeti ehemmiyetli bir nisbete göre düşecektir.

İşte bundan dolayıdır ki, emperyalistler kendi aralarındaki savaşı sürdürme bakımından petrol kay­naklarını ve geri kalmış ülkelerin üretim ve savaşma gücünü de uzaktan kontrol için besin kaynaklarını ele geçirmek isterler. Petrol üretim bölgelerinde, ileri ül­kelerin birbiri ile giriştikleri mücadele kamuoyunun malumudur. Türkiye de bu ülkelerden biri olduğu için, bir süre önce memleketimiz de petrol savaşma ve çe­şitli oyunlara sahne olmuş ve bu münasebetle halk pek çok şey öğrenmiştir.

ASLINDA BİZ TÜRKLER İÇİN BESİN MESELESİ PETROL ME­SELESİNDEN ÇOK DAHA ÖNEMLİDİR.Elimizde güvenilir ra­kamlar olmamasına rağmen üretimin daha çok insan gücüne ve hayvan gücüne dayalı olarak yapıldığım iyi bildiğimiz Türkiye’de koşullar Bulgaristan, Hin­distan veya Çin gibi olabilir. Millî endüstrimiz henüz emperyalistlerin çıkarına hizmet eden bir montaj ve tüketim endüstrisi şeklinde gelişmekte olduğundan, makine çoğunlukla yabancı ülkelerden ithal edilip, yedek parça sıkıntısı çekildiğinden, Türkiye’de maki­ne gücünün, kolgücüne nazaran daha çok kullanıldı­ğını iddia edemeyiz. Türk işçisi çok zaman eli ve kolu ile çalışarak üretim yapar ve bu üretimi yapabilmek için muhtaç olduğu enerjiyi de besinlerden sağlar. Aslında güneşten Dünyamıza akan enerjinin bitki yaprağında cereyan eden özümleme (fotosentez) olayı ile tesbiti sonu, gıda maddelerinde biriken bu enerji insan uzviyetinde, insan gücüne çevrilmekte ve şekil değiştirmektedir. Bu yönü ile insan ile makine arasın­da temel prensipler bakımından önemli farklar yok gibidir. Yalın savaş, insan ve makine gücü ile yürü­tülmekte, üretimde de bu iki güç kaynağı maliyeti ve prodüktiviteyi etkileyen önemli roller oynamaktadır. Bundan dolayı hem savaşta ve hem de ekonomik savaşta üstünlüğü sağlamak ve başarıyı elde tutabil­mek için bu iki güç kaynağına hâkim olmak yete­cektir.

Nitekim emperyalistler bunu başarmış bulunu­yorlar. Bize tahıl ve yağ gibi üretim artıklarını ucuza satarak, yurt içi üretimi baltalamak ve kendi yağı­mızla kavrulma olanağım ortadan kaldırmak isteyen Birleşik Amerika bu amacı gerçekleştirmeye çalış­maktadır.

Petrollerimize el koyarak, bunları kontrol altına alması da hem mekanize olmuş diğer sömürgeci ülke­ler ve hem de Türkiye’nin endüstrileşip bağımsızlığını kazanması ihtimaline karşı mücadele halindedir. Bir taraftan uzmanları ile Tarım Bakanlığına ve Enerji, Tabiî Kaynaklar Bakanlığına sızarak, tarım ve ener­ji üretim politikamıza çıkarlarına uyarlı bir kalıp vermeye çalışması da bu nedene bağlıdır. Türkiye’de­ki bazı olaylar ve uygulamalar bu açıdan değerlendiri­lecek olursa mesele daha iyi anlaşılabilecektir.

Bundan birkaç yıl önce Kıbrıs üzerinde uçan jet­lerimiz, bir süre sonra yakıt ikmâl imkânları olmadı­ğı için yere inmek zorunda kalmışlardır. İlerde gire­ceğimiz bir yalın savaşta, tankların, taşıtların hare­ket halinde bulunmaları geniş çapta gene yakıt ikma­linin gereği gibi yapılmasına bağlı kalacaktır. Tıpkı bunun gibi besin maddelerini ayarlamak, kısıtlamak ve bollaştırmak suretiyle Türkiye’nin hem savaşta ve hem de üretimde başarı derecesini uzaktan ayarla­mak mümkün olabilecektir. Sömürgeciler bu korkunç usulleri yalnız Türkiye’de değil, istismar ettikleri da­ha pek çok geri kalmış ülkede uygulamaktadırlar. İs­rail Arap savaşının sonuçları bu iki önemli etkeni göreve sokmak ve başka projelerle de desteklemek suretiyle gerçekleştirilmiştir. İnsan ve makine gücü­nün kaynaklarını ellerine geçirdikten başka, ser­maye ve ham madde kaynaklarına da hâkim olan em­peryalistler, sömürdükleri ülkenin insanlarını, vitesle­rini kontrol altında bulundurdukları küçük ve gülünç makineler haline getirmiş bulunuyorlar. Üretimi ve savaş sonuçlarını etkileyen fizik güç kaynaklarını böylece uzaktan kontrol eden sömürgeciler, entellektüel güç kaynaklarını da bazı biyo-sosyal uygulama­larla hâkimiyetleri altına almış ve hattâ kendi hizmet­lerine sokmuşlardır. Biyolojik, pedegojik ve sosyolo­jik bulguları birlikte hizmete sokarak gerçekleştirilen entellektüel sömürgecilik, başka deyimle kültür em­peryalizmi, bugün Türkiye’nin kaynaklarını da insaf­sızca sömürmek için kullanılmakta ve uygulanmakta­dır.

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

Sömürgeciler sömürdükleri ülke insanının uyan­masını, kaynakları ile güçlerine sahip çıkmalarım ar­zu etmezler. Bunun neden dolayı böyle olduğunu an­lamak zor değildir. Entelektüel yönleri ile uyanmış ve değer kazanmış kişilerin azınlıkta ve cahillerin ço­ğunlukta olduğu bir toplumu kandırmak ve azınlıkta olan entelektüellere çıkar sağlayarak ve taviz vere­rek kendi insanlarından koparıp sömürgeci ile işbirli­ği halinde çalıştırmak mümkün olabilmektedir. Yeni sömürgecilik Dünyanın birçok ülkesinde saltanatını bu yoldan sürdürmekte ve işbirliği halinde çalıştığı kompradorlarla, masum insanları insan haysiyetine pek yakışmayan bir yaşama düzeyine itekleyerek, kaynaklarını sömürmektedir.

Bu düzenin değiştirilmeden sürdürülmesi için çoğunluğun cahil ve eğitilenin de sömürgeciden yana olması şarttır. Böyle bir düzen kurulabildiği takdir­de silâh kullanmadan ve yalın savaşın çetin mücade­lesini sürdürmeye lüzum kalmadan bir ülkeye dost gibi girmek ve bu ülkenin insanlarını kıyasıya sömü­rürken, kanını akıtmadan öldürmek, köklerini kazı­mak kabildir.

Eğitim kalıplandığı takdirde yokluk, açlık ve se­falet içinde yaşayan çoğunluk kendilerini mutlu ve barış içinde yaşadıkları için talihli kişiler olarak farzeder, hattâ canlarına kasdedenleri dost ve kurtarıcı olarak selamlamayı da ihmal etmezler. Bu çoğunluk afyon yerine barış ve yardım vaitleri, görülmemiş kalkınma, nurlu ufuklar masalları ile uyutulur. Entellektüeller faşist baskılarla susturulduğu için cahil çoğunluğun gerçeği görüp kendilerine gelmelerine im­kân bırakılmaz. Emperyalistler bu ortamda soğuk savaşın icaplarına uyarlı olarak hazırladıkları hun­harca projeleri rahat bir şekilde uygulama imkânı bu­lur ve bütün bunları barışı korumak için yaptıklarını savunarak çoğunluğu inandırırlar. Kendilerini engel­lemeye çalışan bütün aydınlar, barışı bozma suçu ile suçlandırılır ve hattâ cezalandırılırlar. Direnme güç­lendiği zaman ise Vietnam’da olduğu gibi yalın sava­şa geçilerek direnenler ateşli silâhlarla yok edilmeye çalışılırlar. Sömürülen ülkede yaşamanın tek şartı, sömürülmeye razı olmak ve barış içinde bulunduğu­na yürekten inanmaktır.

Bu ortamda emperyalistler toplum bünyesinde en çetin savaşların bile yapamayacağı tahribatı yapar; insanları, kaynakları alabildiğine sömürürler. Bütün bunlar diğer sömürgecilik projeleri ile de desteklen­mektedir.

Temel Uygulamalar :

Kültür emperyalizminin temel uygulamaları bi­yolojik alanda cereyan eder. İnsan zekâsının ve entellektüel gücün gelişmesine elverişli olmayan bir bi­yolojik ortam hazırlamak için sömürülen ülkenin in­sanı ana rahmine düştüğü günden itibaren bu yönü tahribe çalışılır.

Bilimsel bulgular yavrunun ana rahminde, ana kanından sağladığı besin maddeleri ile beslendiğini ve ananın beslenmesi miktar ve kalite bakımından ye­terli olmazsa doğacak yavrunun fizik ve entellektüel yönü ile zayıf bir kişi olarak doğacağım göstermiş bulunmaktadır.

Bu yoldan ünlü yazar Aldous Huxley’in ‘Yeni Dünya’ isimli kitabında uzun uzadıya tarifini yaptığı, yaşantısından memnun ve daha ana rahminde iken entellektüel gücü kısıtlanmış, sömürgeciler hesabına çalışmakta sakınca görmeyecek sürüler yetiştirmek mümkün olabilir.

Zengin kaynakları olan ve sömürülmesi plânlan­mış bir ülkenin sahipsiz topraklar haline getirilmesi, ya da bu topraklar üzerinde yaşayan insanların kendi dertleri ile uğraşmaktan toplumsal sorunlarla ilgilenemeyecekleri bir ortamın yaratılması gayretleri yeni kuşaklar ana rahminde iken başlattırılır. Nitekim çoğunluğu tahıldan ibaret ve biyolojik değeri yüksek hayvansal proteinden yoksun gıdalarla beslenen an­nelerden ekseriya bu isteğe uyarlı yavrular doğmak­tadır. Sömürgeciler bu yavrulara Dünyaya geldikten sonra da anaları gibi beslenecekleri bir düzen hazır­larlar. Halk bol tahılla beslenmeye ya alıştırılır ya­hut ta mecbur edilir. Hayvancılık ile balıkçılık dolaylı yollardan baltalanır. Rahim dışı gelişme çağının ba­şında ve bilhassa sütten kesildikten sonra, hayvan sütleri, yumurta ve diğer hayvansal protein kaynak­larını bol bol kullanması gereken yavrular pirinç, ni­şasta ve terkip itibariyle bunlara benzeyen boş kalori kaynakları ile beslenmeye mecbur bırakılırlar. İşte bu ortam çocuğun fizik kişiliği gibi, entellektüel kişi­liğinin de gelişmesine elverişili değildir ve böyle bir ortamda okul öncesini tamamlamış olan çocuk, ilk­okul sıralarına geldiği zaman da, ondan yeterli şekil­de yararlanmak mümkün olmaz. Bu çocuklar arasın­da geri zekâlı tiplere daha çok rastlanır.

Zeki olanların birçoğu fizik yapılarının yetersiz­liği dolayısıyla eğitimin gerektirdiği canlılığı göste­remez ve sağlık gerekçeleri ile ayıklanırlar.

Biyolojik ortamı bozarak eğitimi güçleştirme ve­ya verimsiz hale getirme operasyonlarına geri kalmış ülkelerde çeşitli projeler halinde rastlıyoruz. Bu ça­lışmaların sonuçları gerçekten sömürgeci için yararlı ve sömürülen toplum için ise çok zararlı olmaktadır.

Güney Amerika’nın sömürülen topluluklarında, Afrika ve Orta Doğu’da, Uzak Doğu memleketlerin­de sömürgecilerin yeni kuşakların yakasına daha ana rahmine düşmeden yapıştıklarını ve bunları eğitim olanağından bazı biyolojik ve sosyal uygulamalarla ölecekleri güne kadar uzak tutmaya çalıştıklarını gö­rüyoruz.

Doğum kontrol hapları ile gebeliği önleyici araç ve gereçler, sömürülen ülkede yeni kuşaklara musal­lat edilen ilk biyolojik silâhtır.

Bu meseleyi daha iyi anlayabilmek için değişik çağlardaki uygulamaların sırasıyla tanıtılması daha uygun olacaktır.

  • Sömürgeci doğanın bir tepkisi olarak ortaya çıkan hızlı artıştan korkmakta­dır. Geri ülkedeki nüfus artışı zaman içinde sömürgecinin baş edemeyeceği bir insan kalabalığı ile mücadeleyi ge­rektireceğinden, emperyalistler nüfus artışını önlemek için, düzenledikleri bir sıra yalanla geri ülke yöneticilerini kan­dırır ve onlara artış yavaşlarsa ekono­mik kalkınmalarını daha kolay tamam­layacaklarını telkin ederler. Bunu sağ­layabildikleri takdirde geri ülkeye ge­beliği önlemek için lüzumlu araç ve ge­reçlerin tümünü parasız verir ve bazı çıkar guruplarını da yemlemeye başlar­lar. Uygulamayı makul ve bilimsel gös­termek için lüks otellerde seminerler dü­zenlenir ve bu seminerlerde kendi ilim adamları ile onlara yakınlığı ile tanınmış kişilere propaganda niteliği taşıyan ko­nuşmalar yaptırılır. İşçi sınıfları, fakir halk tabakaları, helezonlar ve haplarla kısırlaştırılır.

Bu uygulamalar toplumun üretim gücü ve kolgücü varlığını törpülemekle kal­maz, entellektüel güç ile eğitim çalışma­ları da aksatılmış olur.

  • Doğum kontrol hapları ile kadınların rahmine yerleştirilmiş helezonlardan kurtulup, nasılsa ana rahmine düşmüş olan yavrular da ananın kötü beslenme koşulları dolayısıyle gereği gibi geliş­mezler. Çoğu rahim içi devreyi tamam­layamaz, eksik, kusurlu, hastalıklı ve hattâ ölü doğarlar.

Ekonomik nedenlerle hayatta olan yav­rularını besleyemeyen anneler, bazen ço­cuklarını düşürmek için olmadık çarele­re başvurur ve bu esnada kendi hayatla­rını da kaybederler. Sömürüle, sömürüle kendi insanlarının beslenme olanağını da yitirmiş olan ülkede sağlam doğanların yaşama ve gelişme şansı kısıtlanmıştır. Afrika’da çok yaygın olan bir çocuk hastalığı Kwashiorker, proteinden yok­sun yavruları kasar kavurur. Binler mil­yonlar bu yüzden ölürler. Ayni hastalı­ğı başka bir isimle ve yaygın olarak Gü­ney Amerika’da, Uzak Doğu’da Orta Doğu’da, tüm sömürülen ülkelerde gö­rüyoruz.

Örneğin sömüren ülkelerde doğan 1000 çocuktan 25-30 kadarı ilk yılda öldük­leri halde, sömürülen ülkelerde bu mik­tar 200’e kadar yükselmektedir. Türki­ye’de ise 165 civarındadır. Memleketimi­zin bazı yoksun bölgelerinde hayatının ilk yılında gözünü Dünyaya kapayan çocuk sayısının 200’ü aştığını görüyo­ruz.

  • — Okul öncesi çağ dediğimiz çağda çocuk­lar kızamık, difteri, kabakulak, ishal, tüberküloz ve iyi beslenemeyen yavru­larda görülen her çeşit öldürücü hasta­lığın saldırısına maruz kalırlar. Bundan dolayı ilkokul çağına ulaşabilenler, do­ğanların yaklaşık olarak yarısıdır. Sö­mürgeci bunu gizli elleri ile gayet iyi ayarlar ve görüntüyü korumak için de bazı yetersiz müdahalelerle yardım edi­yor görünür. Gerekirse bu ülkeye sağlık ekipleri yollar. Fakat bu ekipler bir sı­ra propaganda çalışması yapıp bazı re­simler çektikten sonra ülkelerinin yolu­nu tutarlar. (Sahte grip aşıları- domuz gribi)
  • ilkokul, orta öğrenim ve yükseköğrenim çağları aynı şekilde yokluk ve has­talıklarla doludur. Pek çok çocuk, eği­timini sürdürmek için aç karnına okula gitmeye mecbur durumdadır, ilkokul ça­ğındaki çocukların beyinlerini yıkamak ve onları daha küçük yaşta sömürgeciye minnettar bırakmak için, emperyalist­ler bazı yiyecek yardımları da plânlar ve kendi ülkelerinde kullanılmayan üretim artığı düşük vasıflı yiyeceklerle bu ço­cukları beslerler. Bu uygulamalar on yıldır Türkiyemiz’de de yapılmış ve son günlerde, özellikle Ege bölgesinde yavan süttozundan zehirlenme olayları arttığı için sağlık bakanlığı tarafından durdu­rulmuştur. Bu koşullar altında lise ikmal edildiğin­de, sömürülen ülkenin eğitim ürünleri hem sayıca azalmış ve hem de kaliteleri ve bilimsel nitelikleri itibariyle emper­yalistlerin okumuşlarından çok geride kalmış bulunurlar. (Geçen sene süt dağıtımını hatırlayın.)

Eğitim ve öğretim koşullan ne derece mükemmel olursa olsun, biyolojik yapılan itibariyle eğitime el­verişli olmayan bu insanlar arasında koşullara dire­nip sivrilen ve her nasılsa üstün bir nitelik kazanan­lar da daha sonra para vaadi ile kandırılarak, sömür­geci ülkenin ekonomisine hizmet eden kişiler haline getirilecek ve kendi toplumlarından kopartacaklar­dır. Durumu daha iyi anlayabilmek için sömüren iki ülke ile sömürülen iki ülkede doğan 1000 çocuğun li­seyi ikmal edene kadar sayıca geçirdikleri değişiklik­leri tetkik edelim.

SÖMÜREN VE SÖMÜRÜLEN ÜLKELERDE EĞİTİM SAFHALARI VE EĞİTİM DIŞI KALANLAR

Fransa’da aynı yıl doğan 1000 çocuktan 220’si, Birleşik Amerika’da 487’si, buna karşılık sömürülen Hindistanda 23’ü ve Filipinlerde ise 28’i liseyi ikmal edebilmektedir. Sonucun böylesine dengesiz olmasında sömürgecilerin sömürdükleri ülkede uyguladıkları projelerin ve bilhassa bunların biyolojik ve sosyal temele dayalı olanlarının önemli bir payı vardır. Yükseköğrenim çağında da hem ya­şama koşulları ve hem de öğrenim olanağından uzak tutulan genç kuşaklar yeni bir kırıma uğrarlar. Bun­lar arasında tüberküloz ile çeşitli intani ve organik hastalıklar geniş tahribat yapar ve sonuç ekseriya elem verici olur.

Biyolojik ortamın başka deyimle beslenme, yaşa­ma koşullarının kötü oluşu nihayet ortalama ömrü etkiler. Genellikle sömüren ülkelerde (70) yılın üzerinde olan ortalama ömür geri ülkelerde (33) yıla kadar düşmektedir. Bundan dolayı eğitimini tamamlayan bir aydın, toplumuna yararlı olmak için yeter zaman bulamaz.

Sömüren ülkenin çocuğu ile sömürülen ülkenin mutsuz kuşak­ları arasında eğitimini tamamlama bakımından şans farkla­rı vardır. Biyolojik ve Sosyal ortamda sürdürülen çok ayrın­tılı savaşçı çalışmalar ile geri ülkenin genç kuşakları daha ana rahmine düşmeden ölümle karşı karşıya getirilir ve da­ha sonra da gizli açlığın eline teslim edilirler. Bir sömürgeci ve NEOEMPERYALİZMIN başarılı uygulayıcısı olarak tanımlanan Birleşik Amerikada doğan 1000 çocuktan ortalama 487 si li­seyi ikmal edebildiği halde, sömürülen Hindistan’da bu sayı 23’e kadar düşmektedir.

Bizim yaptığımız kaba hesaplamalara göre Türkiye’de doğan 1000 çocuktan lll’i liseyi ikmal edebilmektedir. Oysa ki bu rakam biyolojik ve sosyal ortamdan başka eğitim koşulları­nın da sömürülen ülkelerin gücü ile iyice düzeltildiği sömür­geci Amerika’da 487’ye kadar yükseliyor. Ayrıca bu 111 ki­şiden yüksekokulu ikmal edebilenlerin kabiliyetleri olanları seçilecek ve çeşitli yollardan aktarmaya tabi tutularak Ame­rikan teknolojisinin emrine sokulacaktır. Bu acıklı sonuç sö­mürülen Türkiye’yi çok çetin şartlar altına sokarken, em­peryalist toplumun teknolojik gücünü artırır.

Örneğin biyolojik ortamın elverişli olduğu Birleşik Amerika’da, yaratılan koşullar bir insanın ortala­ma olarak 70 yıl yaşamasına elverişlidir. Bu süre da­ha eski bir sömürgeci olarak tanımlanan İngiltere’de 71 yıldır. Birleşik Amerika veya İngiltere’de yükseköğrenimini tamamlamak için 24 yıl tüketici olarak okula gidecek olan bir insan topluma ve kendisini ye­tiştiren aileye karşı olan borcunu ödemek için 46-47 yıllık bir zamana sahiptir. Bu süre ekseriya borcun ödenmesi ve topluma yeni değerler kazandırılması için yeterlidir. Oysaki Hindistan’da yükseköğrenim için 24 yıl tüketici olarak yaşayan bir insan, ortalama ömür 32 yıl civarında olduğundan topluma olan borç­larını ödeyebilmek için 8 yıllık bir zamana sahiptir. Bu süre okul acemiliğinin giderilmesi ve üretime yö­nelebilme için bile yeterli olamadığından Hint aydın­ları topluma borçlu olarak ölür ve yurt ekonomisine hemen hiç bir katkı yapamazlar. Bundan dolayı sö­mürülen ülkelerde eğitim hiç bir zaman toplum yara­rına sonuç vermez ve sömürülen ülkenin uyanması gecikir. Kaldı ki sömürgeci daha sonra uygulayacağı bazı sosyal ve ekonomik projelerle sömürdüğü ülke­nin başarılı aydınlarının bir kısmını kendi ülkesine aktarma imkânını da bulacak ve geri ülkedeki harca­malarla yetiştirilmiş olan bu teknisyeni kendi tekno­lojisinin hizmetine sokabilecektir.

İngilterede doğan bir insan sosyal ve biyolojik koşulların el­verişli olması dolayısıyle (71) yıl yaşama şansına sahiptir. Buna karşılık Hindistan’da doğan bir insan ancak (32) yıl yaşayacaktır. Bu iki ülkede de yükseköğrenimi tamamlamak için eşit ve aşağı yukarı (24) yıllık bir sürenin okulda tüketici olarak harcanması gerekir. Bir İngiliz (24) yıl okuduktan son mensup olduğu topluma (47) yıl üretici olarak hizmet edecek ve kendi için harcanan paranın ötesinde para kazan­dıracaktır. Hindistan’da aynı süre tüketici olarak okula gi­den bir Hint aydınının topluma hizmet için yalnız sekiz yılı vardır. Bu sekiz yıl içinde aydın kendine yapılan (24) yıllık masrafı topluma ve aileye ödeyecek ve fırsat bulursa da ka­zandıracaktır.

Nikbin (İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören çevrelere göre) Türkiye’de ortalama ömür süresi (54) ve gerçekçi çevrelere göre ise (33) yıldır. Biz, (33) rakamını daha uyarlı buluyoruz. Çünkü doğan 1000 çocuktan 165’inin daha bir yaşım bitirmeden öldüğü bir ülkede ortalama ömür (54) yıl olamaz, Türkiye’de yüksek okulu bitirmek için (24) yıl tüketici olarak okula giden vatandaşların, ülkemize üre­tici olarak hizmet edebilmek için bir hesaba göre (9), bir hesaba göre de (30) yıllık bir zaman vardır. Bu süre aile ve topluma borçlanılan parayı ödemek için elbette yeterli de­ğildir. Ortalama ömür uzun olduğu için Üniversiteyi bitir­dikten sonra toplumuna (46) yıl hizmet etme olanağı olan Birleşik Amerika teknisyenleri kendi güçleri ile yetinmemek­te ve bizden de teknisyen çalmaktadırlar.


Hindistan ile İngiltere arasındaki bu durum son günlerde sıkı ilişkiler kurduğumuz Birleşik Amerika ile Türkiye arasında da aynen görülmektedir. Orta­lama ömrün 70 yıl civarında bulunduğu Birleşik Ame­rika’da yükseköğrenimini tamamlayanlar Amerika’­ya 46 yıl hizmet edeceklerdir. Bu süre içinde ana rah­mine düştüğü günden itibaren uyarlı bir biyolojik or­tamda yaşamış olan kişi, nazari bilgi bakımından ye­terli olduğu için tecrübe kazanacak ve etkinliğini her gün biraz daha artıracaktır. Türkiye’de ise ortalama ömür bazı nikbin çevrelere göre 54 ve gerçekçi çev­relere göre ise 33 yıldan ibarettir.

Sömürülen Ülkeden, Sömüren Ülkeye Teknisyen Aktarılması

Hayatın 24 yıllık bir devresini eğitim dolayısıyla tüketici olarak harcayan Türk aydını, topluma bor­cunu ödeyebilmek için bir ihtimale göre, 9 yıl, bir ih­timale göre de 30 yıllık bir zamana sahiptir. Bu süre içinde aydın yetiştirilmesi için harcanmış olan yüzbinlerce lirayı çok zaman üretemez ve Hintli aydın gibi topluma borçlu ölür.

Birleşik Amerika bu farklı so­nuca rağmen, pek çok Türk teknisyenini Türkiye’de yetiştikten sonra kendi ülkesine aktarmakta ve işin bilincine varmamış olan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu da yabancı teknolojilerin em­rinde görev almış olan bu kimselere ödül vermektedir.

Hal böyle olunca ne suretle sömürüldüğümüz ve eğitim çalışmalarının neden dolayı başarıya ulaşama­dığı daha iyi anlaşılmaktadır, işte bundan dolayı için­de bulunduğumuz koşullan barış olarak nitelemeğe imkân yoktur. İnsanları ana rahmine düştükleri gün­den itibaren yakasından yakalayıp, bazı biyolojik, sos­yal ve ekonomik oyunlarla saf dışı bırakmak ve hatta öldürmek savaşın ta kendisidir. Bu savaş ekseri­ya sömürgecinin insanlık dışı zaferler kazanması ile son bulmakta ve bu zaferlerin devamı için de savaş­tan söz edilmesi istenilmemektedir.

Sömürgeci, beslenme ve yaşama koşullarını bo­zarak, geri ülkeyi etle değil tahılla besleyerek ulaşı­lan bu noktada durmamakta ve çalışmalarım sosyal düzende geliştirmektedir. Eğitim metodları, uzmanla­rı, barış gönüllülerini sömürülen ülkeye sokarak sür­dürülen şaşırtmacalar, eğitime elverişli olmayan ve üretici nitelik taşımayan bir ortamın yaratılması so­nucu etkiler. Bundan dolayı geri ülke ile ileri ülke arasında teknisyen oranı dikkati çekecek şekilde farklılaşmıştır. Bugünkü ekonomik savaşta bir ülke­nin teknisyen sayısı bakımından diğerinden üstün oluşu, klasik savaşta asker ve subay sayısı ile savaş araçlarının üstün oluşu ile yaratılan koşulların yara­tılmasına yardımcı olmakta ve sömürgeci bunu baskı aracı olarak kullanmak suretiyle sömürü düzenini da­ha geliştirmektedir.

Çalışan nüfus içindeki teknisyen sayısı bakımın­dan A.B.D. ile Türkiye ve İngiltere ile Hindistan mu­kayese edilecek olursa gerçek daha iyi anlaşılabile­cektir. Birleşik Amerika’da çalışan 1000 insandan 34’ü teknisyendir. Bu rakam İngiltere’de 20, Türkiye’­de 5, Hindistan’da 4 kişiden ibaret bulunur. Sömürü­len ülke insanını doğum kontrol hapları ile ana rah­mine düşmeden yok etmek, doğanları gizli açlığın pençesine terkederek öldürmek ve bundan da kurtu­lanları sosyal operasyonlarla etkisiz hale getirmek, yetişenleri kandırıp yurtlarından koparmak suretiy­le gerçekleştirilen bu başarı Dünyanın en korkunç savaşının sonuçları olarak kabul edilmelidir. Türkiye, Birleşik Amerika’ya ve Hindistan da İngiltere ve di­ğer sömürgeci toplumlara bu koşullar altında bile bi­lim adamı ihraç eder. Bu suretle ortaya çıkan gedik­leri kapamak için gerçekte ekonomik savaşın birer casusu olduğu iyi bilinen yabancı uzmanlar celbedilir ve önemli yerlerde görevler alırlar.

Birleşik Amerika’da çalışmakta olan 1000 insandan 34’ü tek­nisyendir. Bunların 10’u lise ve üniversite öğretim üyesi, 7’si doktor, eczacı, dişçi, veteriner, 17’si de mühendis veya bilgin olarak vazife görürler. Türkiye ise bunca çabadan sonra ça­lışan 1000 kişiden 5’inin teknisyen olduğu bir ortam yarat maya muvaffak olmuş bulunuyor. İki ülke arasındaki dostça ilişkilerin bir sonucu olarak, Türkiye Birleşik Amerika’ya he­kim, üniversite öğretim üyesi, mühendis ihraç etmekte ve Amerikan teknolojisinin emrinde görev almış olan bu kişiler TÜRKİYE BİLİMSEL VE TEKNİK ARAŞTIRMA KURUMU tarafından bilim ödülleri ile mükâfatlandırılmaktadırlar. Bu suretle tek­nisyen bakımından sıkıntıya düşen ülkemizin teknisyen ihti­yacı Amerika’dan getirilen yüksek ücretli uzmanlarla sağlanır.

Eski bir sömürgeci olarak bilinen İngiltere, yıllarca sömür­düğü ve kaynaklarını istismar ettiği Hindistan’ın yer altı ve yer üstü servetlerinden başka entellektüel gücünü de sömür­mekte sakınca görmemiştir. İngiltere’de çalışan 1000 kişiden 20 kişi teknisyen ve bunların 7 si, lise ve üniversite öğretim üyesi, 3’ü doktor, eczacı, dişçi yahut veteriner, 10 u da mü­hendis yahut bilgindir. Böyle olmasına rağmen çalışan 1000 kişiden 4 kişinin teknisyen olduğu Hindistan İngiltere ve di­ğer sömürgeci toplumlara teknisyen ihraç eder. Bu düzen sömüren düzenin teknolojik alanda güç kazanmasını ve sö­mürülenlerin de büsbütün güçten düşmelerini hazırlamaktadır.

İşte barışı koruma gerekçesi ve kalkınmayı des­tekleme vaadi ile Vietnam’a, Hindistan’a, Türkiye’ye giren sömürgecilerin yarattıkları ortam böyle bir ortamdır ve onlar sömürdükleri toplumun bu ortamı barış olarak nitelemesini ve kendilerini mutlu farzetmelerini pek arzu ederler.

Savaşın ta kendisi ve sömürme düzeninin en can­lı örneği olan bugünkü ilişkiler bütün yönleri ile ba­rışın da, cennet gibi bir hayâl ve insanları uyutmak için uydurulmuş bir slogan olduğunu göstermektedir. Geri ülke halkı aralarına dost olarak karışan ve on­lara insancıl gayelerle yardım etmeyi vadedenlerin gerçek bir savaşçı ve sömürgeci olduklarını çok za­man fark edememektedirler.

Bugün eğitim alanında gedikler açmak ve Türki­ye’nin uyanmasını geciktirmek için girişilen tertipler tabii bunlardan ibaret değildir. Daha çok kamuoyunun bilgisine sunulmamış yönleri ile açıklanmaya ça­lışılan kültür emperyalizminin, biyolojik alandaki hunharca uygulamalarım destekleme amacı ile daha pek çok proje yürütülmektedir. Bunlardan bazıları bir hatırlatmada bulunmuş olmak için aşağıda kı­saca açıklanmıştır.

  • Sömürgeciler, uyanmasını arzulamadık­ları ülke de ata et, ite ot prensibini yer­leştirmeye çalışırlar. Bundan dolayı hiç bir uzman kendi uzmanlık alanında ça­lışma olanağı bulamaz. Makine mühen­disleri, kütüphane memurluklarına ve banka memurları da Üniversite rektör­lüklerine atanır ve bu makamlarda tu­tunurlar.
  • Besin ve beslenme gibi biyolojik uygulamaları denetleyici hizmetler, bu işten hiç anlamayan kişilere ve örneğin bir aritmetik öğretmenine tevdi olunur. İş böyle olunca geri kalmış ülkeye, ileri ül­kelerde kullanılması mümkün olmayan bayat yiyecekleri satmak mümkün ola­cak ve bu toplumun uyuşturulması için boş kalori kaynakları tüketime hâkim duruma getirilecektir. Bu sağlanınca ye­ni kuşaklar afyonlanmış olarak gelişme­sini tamamlayamayacaktır.
  • Ülkenin öz evlâtları hizmetten uzaklaş­tırılınca, yabancı uzmanlar düzeye hâ­kim olurlar. Plânlama dairesinin baş müşavirinden, bakanlıkların müşavirle­rine kadar hepsi yabancı kişiler olduklan için ülke eğitimi gerçekçi olmaktan ziyade teorik bir temele oturtulur ve insanlar havanda su döverek diploma sahibi olmaya alıştırılırlar.
  • Sömürülen ülkenin inanç, örf ve âdetleri bilinen metodlarla yozlaştırılır. Din toplumu parçalamak ve kardeşi kardeşe düşman etmek için bir araç olarak kul­lanıldıktan başka, eğer kuralları elveriş­li ise bir uyutma aracı olarak kullanılır.
  • Öğretmen, öğrenci ilişkileri bozulur ve öğretmenler ile öğrenciler çıkar gurup­ları halinde bölünürler. Çatışmaktan öğ­renmek için zaman kalmaz ve eğitim güçleştirilir.
  • Ahlâk kuralları bozulur. Değer ölçüleri değiştirilir. Özel okullar ve benzeri ku­ruluşlar aracılığı ile diploma para karşı­lığı temin edilebilecek değersiz bir kâ­ğıt parçası haline getirilir.
  • Öğrenim çağında olan kimselerin genç olmasından yararlanarak seks meselele­ri kamçılanır. Diskotekler ve benzeri ah­lâk bozucu kuruluşlar el altından geliş­tirilir. Moda cereyanları kuvvetlendirilir ve gençleri yiyeceklerinden çok giyecek­leri ile ilgilenen kişiler haline getirirler. Yozlaştırıcı moda cereyanları, sinema­lar, dergiler ve sömürülen ülkeye sızdı­rılmış olan kişiler ve guruplarla etkin hale getirilirler. Zaman zaman ve özel­likle millî günlerimizde, İzmir, İstanbul limanlarımıza yanaşıp, etekleri çok kı­saltılmış genç İngiliz kızlarının yozlaştı­rıcı cereyanları güçlendirmek ve millî şu­uru zayıflatmak için bir araç gibi kul­lanıldıklarım ve bunların plânlı aynı za­manda maksatlı davranışlar olduğunu burada hatırlatmak yerinde olacaktır.
  • Sportif çalışmalar ve özellikle bunların ferdî olmaktan çok guruplar şeklinde uygulanan çeşitleri teşvik edilir. Spor­cular bir eşya gibi kulüpler arasında sa­tışa çıkarılırlar. Böyle bir ortamda bir­çok genç insan okumaktan vazgeçip, iyi ve satış fiyatı yüksek bir sporcu olmak için çaba sarf eder. Bunlar daha sonra isteklerinin kurbanı olur ve eğitim dışı kalırlar. (İletişim konusu bugünlerde ilkokul ikinci sınıf derslerinde okutuluyor.)

Bu müsabakalar toplumu parçalamak ve hattâ iki komşu şehir halkının bir birini taş ve sopa kullanarak öldürmesi­ne müsait bir ortam yaratmak için ya­rarlı olmaktadır.

  • Milli kumar müessesesi el altından des­teklenir. İnsanlar çalışarak ve öğrene­rek değil, millî piyangolar ile at yarışla­rında ve totolardan zengin olacaklarına inanır hale getirilirler. (Toto-Loto….)
  • Ülke radyolarına ve gazetelerine sızılır, yabancı şivesi ile söylenen şarkılar be­ğenilen şarkılar haline getirilir. Radyo temsillerinde yabancı kültürlerin ve inançların propagandası yapılır. (Yabancı şarkıcılar ne kadar çok geliyor ülkemize)
  • Üniversite çağındaki çocukları futbol sahalarına çekmek için stadyumlar inşa edilir. Buna karşılık gençlerin karınla­rım gereğince doyurabilecekleri üniver­site kafeteryaları, kütüphaneler alabil­diğine ihmale uğrarlar. (Arenalar kampanyası)
  • Yabancı dilde öğretim yapan Üniversite­ler kurulur. Ana dilde öğretim yapması­na rağmen genel tutumu itibariyle mem­leketçi olmayan kuruluşlar yardımlar ile personeline daha çok ücret sağlayan kuruluşlar haline getirilirler. Bu kuru­luşlar Millî üniversitelerin öğretim per­sonelini yozlaştırır ve kendi çatısı altı­na toplayarak etkisiz hale getirir.
  • Dernekler, kadın kulüpleri ve benzeri kuruluşlara sızmak suretiyle yozlaştır­ma çabaları genç kuşaklardan sonra ye­tişkinleri de etkisi altına alır.

Saymakla bitmeyecek kadar çok olan yan çalış­malar, bu kitapta önemle üzerinde durulan biyolojik baltalamalar kadar önemlidirler. Fakat bunların pek çoğu geçen süre içinde kamuoyunun malumu haline geldiğinden ve uyanan Türk halkı artık bunları iyi tanıdığı için biz bu konulara ayrıntılı bir şekilde de­ğinmek istemiyoruz. Her biri bir kitaba konu teşkil edecek kadar ayrıntılı olan bu yan çalışmalar yetkili kimseler tarafından teker teker incelenmeli ve bizim de bilmediğimiz pek çok gerçek su yüzüne çıkarılma­lıdır.

Türkiye’nin (1968 Yılına) Göre Durumu

Önceki bölümlerde yer yer değinilmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin bugünkü durumunun kültür em­peryalizmi açısından ayrıca incelenmesinde faydalar vardır. Son 10-15 yıl içinde toplumumuz üzerinde ba­rışı koruma ve Türkiye’yi kalkındırma gerekçesi ile uygulanmakta olan emperyalist projeler, Atatürk Türkiye’sini bu yönüyle bir bunalıma sürüklemiş bu­lunuyor.

Kendi insanlarını tanıdığı kadar, emperyalistleri de iyi tanıyan büyük Atatürk, uzağı görüp ülkeyi Türk gençliğine emanet etmiş olmasaydı, muhakkak ki sömürgecilerin yoğun çalışmaları daha da etkili olabilecekti. Fakat Cumhuriyeti ve Türk istiklâlini gençliğe emanet ederken, bu değerlerin ne şekilde korunacağını da açıklamayı ihmal etmemiş olan kur­tarıcı, ölümünden sonra çok değişen koşullar içinde bile genç kuşaklara ışık tutabilmektedir.

Deha düzeyine ulaşmış bir seziş ve bilinçle, bu­günkü koşulları önceden görebilmiş olan bu büyük insan, Türkün bileğini savaş meydanlarında erkekçe bükemeyen sömürgecilerin, zamanı gelince yurdumu­zu başka bir usulle istilaya kalkacaklarını ve hattâ Türkiye’de de taraftar bulacaklarını tahmin etmiş ve buna karşı hazırlanmıştı. Bütün büyük insanlar gibi ‘Barış’a gönül bağlamış olmasına rağmen ger­çek barışın sağlanamayacağını biliyor ve emperyaliz­min korkunç ihtirasının sınır tanımayacağını da an­lamış bulunuyordu. ‘Yurtta Barış, Cihanda Barış’ de­diği zaman bile güçlü olmak gerektiğini ve gerçek barışın kuvvetler dengesi ortamında gerçekleştirile­ceğini genç kuşaklara hatırlatmış ve öğretmiş olma­nın rahatlığı içinde aramızdan ayrılan bu büyük in­san, sömürgecilerin bilinçli saldırılarından toplumunu inandığı anlamda kurtaramamıştır. Onu izleyen yöneticilerin bilgi ve sezgi sınırlarını aşan bilinçli operasyonlar Türkiye’de millî eğitimi sarsan bir ba­şarıya ulaşmış bulunuyor. Türk toplumunun en güç koşullar altında bile kendini toplayıp, akılcı bir dav­ranışla silkinip tehlikelerden kurtulma yeteneği olma­sa, geleceğimizden ümidi kesmemiz ve olaylara teslim olmamız gerekir. Türk milleti gibi, şanlı bir tarihi, köklü bir kültürü, sarsılmaz inançları olmayan türe­di toplumlar, bugün Türkiye’ye uygulanan baskının etkisi altında kolayca eriyip yok edilebilirler. Fakat Türkiye emperyalistlerin baskılarına bütün nokta­larda direnmekte ve bu hali ile onları da şaşırtmak­tadır. Türkiye’ci aydınlar ile halktan yana güçler 1960 uyanışını gerçekleştirmiş ve bu tarihten sonra ha­zırlanan ortamda gerçeği görmek ve geniş halk taba­kalarına mal etmek kolaylaşmıştır. Yürürlükte olan Anayasanın sağladığı haklar ve Anayasa kuruluşla­rının koruyucu kanatları altında Türk toplumu ken­dine ışık tutan aydınların işaret ettikleri yönde olum­lu gelişmeler kaydetmiş bulunuyor. Sömürgecilerin kültür alanında gerçekleştirmeye çalıştıkları çökün­tüyü geciktiren ve hattâ imkânsızlaştıran bu uyanış, tıpkı kurtuluş savaşında olduğu gibi ‘Hasta Adam’ olarak nitelenen tarihî bir toplumun, toplumsal tep­kisinin başlangıcı olacaktır.

İkinci Dünya savaşına girmemiş olmanın getir­diği rehavet içinde ve barış ortamında yaşıyorum zannetmiş olmamız dolayısıyla kaybettiğimiz maddi ve manevi değerler, yeniden topluma mal edilecek ve sömürgeciler kapımızı üçüncü defa çalmaya mecbur kaldıkları zaman başka metodlarla çalışmaya mecbur kalacaklardır. Yaşantılarını masum toplumların kay­naklarını insafsızca sömürmeye ve onların yeraltı ve yerüstü kaynaklarından başka kol ve kafa gücünü de kendi hizmetlerinde, hizmete sokmaya pek alışmış bulunan emperyalistler, bu uyanışın ortaya çıkaraca­ğı gerçeklerle yüz yüze geldikleri zaman çok sarsıla­caklardır. Çünkü yalnız Türkiye’de değil, bugüne kadar uyutulan ve sömürülen üçüncü Dünya’da da geciktirilmesi her gün biraz daha güçleşen hızlı bir uyanış vardır.

Mazlum ve istismar edilen toplumlara, silahlı ça­tışma ile özgürlüğe kavuşmanın ilk ve en güçlü örne­ğini vermiş olan Türk toplumu, bugün yeni sömürge­ciliğin kirli metodları ile kanları emilmekte olan mil­yonlarca insana yeni örnekler vermenin hazırlığı için­dedir. Barış vaitleri ile avutulma ve savaş korkusuy­la korkutulma siyaseti etkisini her gün biraz daha kaybediyor. İnsanları çıkar sağlayarak kendi toplumuna ihanet edebilecekleri bir ortama sürüklemek için harcanan paralar muhtemelen boşa gidecek ve satılmış kişiler dahi kendi toplumuna dönme lüzumu duyacaklardır. Çok iyi plânlanmış olmasına rağ­men, doğaya ve ahlâka aykırı bir temele oturtulmuş bulunan yeni sömürgecilik, Dünya’nın her tarafında etkisini kaybetmekte ve uygulamaların sahipleri se­vilmeyen toplumlar haline gelmiş elmanın ezikliğini duymaktadırlar. Sevişmek için yaratılmış bir Dünya­yı, savaşın aralıksız sürdürüldüğü bir cehennem ha­line getirdikten sonra bu cehennemde cennet hayatı yaşamaya çabalayanlar artık yalnızdırlar ve sevilmi­yorlar. Sevgisiz yaşamanın ekmeksiz yaşamaktan çok daha kötü olduğu sömürgeciler tarafından ergeç an­laşılacak ve onlar da ‘İnsan Hakları Evrensel Beyan­namesi’ ile bütün insanlara tanınmış olan hak sınır­ları içine çekilme lüzumunu duyacaklardır.

DOĞUM KONTROLÜ

Emperyalistlerin çıkarlarına uyarlı, fakat do­ğaya aykırı uygulamaları sömürülen toplumlarda bi­yolojik bir tepki yaratmıştır. Beslenme ve yaşama ko­şulları kıyasıya bozulmuş ve bu yoldan sağlıkları teh­likeye sokularak yaşama süreleri kısaltılmış olan ge­ri ülke insanları her an ölüm ile karşı karşıya bulun­dukları için, içgüdülerine uyarak cinsel faaliyetini artırmakta, neslin korunmasına yönelmiş olan bu re­aksiyon bu ülkelerde nüfusun hızla artmasına sebep olmaktadır.

Sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerin insanları­nın hem sayı ve hem de kalite itibariyle onların çok gerisinde bulunmalarını arzu ederler. Kaliteyi boza­yım derken ortaya çıkan bu sayı üstünlüğü emperya­listleri kızdırmakta ve hattâ korkutmaktadır. Doğa ile çatışmak ve doğayı yenmek ekseriya zor bir iş ol­masına rağmen, nüfus artışının da üstesinde gelebileceklerini ümit eden yeni sömürgeciler, gebeliği önle­yici araç ve gereçler kullanmak suretiyle bu artışı önleyebileceklerini zan ve tahmin etmektedirler. Olay derinliğine incelenince bunun hiç bir surette mümkün olamayacağı ve bu arada henüz uyanma­mış ve doğum kontrol çalışmalarının gerçek nedeni­ni anlayamamış toplumların da bu uygulamalarda bazı zararlar görecekleri anlaşılmaktadır.

Aslında bütün canlıların dikkati çeken iki güçlü içgüdüsü vardır. İnsanlar kadar, hayvanlarda da fert­lerin :

  • Nefsini korumak
  • — Neslini korumak

için olağanüstü bir çaba sarf ettikleri ve hattâ tüm yaşantılarını bu iki hususun gerçekleştirilmesine bağ­ladıkları görülür. İnsanlar nefislerini korumak için çalışır, beslenir, giyinir, barınır, ısınır, dinlenir ve eğlenirler. Ferdin hayatını tehlikeye sokan, yahut ta nefsini koruması için gerekli ihtiyaçlarını karşıla­ma bakımından kısıtlayan olaylar karşısında göster­diği şiddetli tepki, bu içgüdünün yönettiği vazgeçilmez bir reaksiyondur. Tıpkı bunun gibi, insanlar hayvanlar ve bitkiler ile mikroorganizmalar ölüm ka­pılarını çalmadan önce yavru yapar ve bu yoldan ne­sillerini korumaya çalışırlar. İnsanlar ile hayvanlar belirli bir çağa ulaştıkları zaman cinsiyetlerinin icap­larına uyarak karşı cinsiyetin temsilcisi ile birleşir ve yavru yaparlar. Bitkiler ayni şekilde tohumlarlar mikroorganizmalar da çeşitli yollardan çoğalırlar. İn­sanın evlenmesi ve aile teşkil ederek bazı külfetleri üzerine alıp benimsemesi, çocuklarını sevmesi hep bu içgüdünün yönettiği ve topluma şekil veren sosyal gelişmelerdir. Toplumlar yavrularının inançları ve dünya görüşleri ile başka toplumların etkisi ve bas­kısı altında kalıp sömürülmeden mutlu bir hayat ya­şamaları için hükümetler kurar, ordular teşkil eder­ler. Bugünkü uygar topluluklar ve hayli karışık Dev­let ve Hükümet mekanizmasının gerçekleştirmeye çalıştıkları amaç, neslin devamını sağlayacak tedbir­leri gereğince almaktır. İlkel hayvanlar da ayni amaç­la örgütlenir ve akılları ile olmasa bile içgüdüleri ile nesillerinin sürdürülmesini sağlamaya çalışırlar.

Ne yazık ki bu noktada pek de mutlu olmayan bir çelişme vardır. Bazı topluluklar, kendi nesillerinin yaşama olanağını sağlamak için, başka toplulukların köklerini kazımak ve onları yoketmek ihtiyacı duy­maktadırlar.

Bu zıt eğilime doğada birçok münase­betle rastlıyoruz. Kedi ile fare arasındaki doğal zıt­lık, şüphesiz insan toplulukları arasında da buluna­caktır. Bunun en iyi örneklerinden birini medenî Amerika vermiş bulunuyor. Renk farkı bu ülkede önemli bir mesele olmuş ve zenciler ile beyazlar ara­sındaki anlamsız mücadele çağımıza kadar sürmüş­tür. Tıpkı bunun gibi, daha büyük ve daha küçük topluluklar arasında doğal bazı zıtlıklar veya çıkar çatışmaları vardır. Küfler yaşadıkları ortamda mik­ropların gelişmesini önlemek için, bazı özel madde­ler ifraz etmektedirler. Biz bu maddelerden biri olan «Pencillin» den bugün tıpta yararlanıyoruz.

İşte mikroplar, böcekler, balıklar, hayvanlar ara­sında görülen bu zıddiyet aynen insanlar ve toplu­lukları arasında da vardır, ikisi de ayni türden olma­sına rağmen kurtla köpek arasında sürdürülen müca­dele nesillerini sürdürme olanağı bakımından, insan­lar arasında da aynen sürdürülüyor. Hele XX nci as­rın materyalist ortamı içinde çıkarları karşılaşanlar, bu mücadeleyi çok daha çetin bir şekilde yapmakta ve istemedikleri insan topluluklarım dünyadan kal­dırmak için bilinen ve bilinmeyen bütün çarelere başvurmaktadırlar. Eskiden bu mücadele ateşli silâhlarla ve savaşlarla sürdürülüyordu. Bugün ise emperya­listler çok daha etkili yeni vasıtalar bulduklarına inanmaktadırlar. Gebeliği önleyici uygulamalar ile bir toplumun kökünü kazımanın daha kolay olacağı inancı sömürgeci topluluklarda pek yaygındır. Konu­yu iyi anlayabilmek için emperyalistlerin davranışını zaman içinde izlemek daha uygun olacaktır.

Bir toplumun kendi genç kuşaklarına yaşama olanağı hazırlamak için başka toplumları ortadan kal­dırma maksadıyla çağın icaplarına uygun savaşlara giriştiğini hep biliriz. Bu savaşlar önce diş dişe, tırnak tırnağa, daha sonra taştan yapılmış kesici ve vurucu araçlaıla, kılıç, ok, top, tüfek, zehirli gazlar, hattâ atom bombası ile devam ettirilmiştir. Bütün bu mü­cadele sonunda ortaya çıkan gerçek şudur. Bir toplum klâsik savaş metodları ile tüm olarak yok edilemez. Muzaffer toplumlar bir süre sonra güçten düşerler ve yok etmeye çalıştıkları toplulukların tutsağı olur­lar. Savaşlarda belirli bir kuşağın öldürülmesi ve böylece törpülenmesi toplum üzerine çok zaman bir ağacın budanması gibi uyarıcı etkiler yapmakta ve yok edilmek istenilen toplum bazen daha güçlü ku­şaklarla ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı toplumların savaş meydanlarında ateşli silâhlarla yok edilemeyeceğini iyi anlamış olan emperyalistler, şu gün­lerde savaşı ana rahmine nakletmiş ve istemedikleri toplulukları doğum kontrol hapları ile ortadan kaldı­rıp kaldıramayacaklarını denemeye başlamış bulunu­yorlar.

Bu düşüncenin hayvanlar üzerindeki uygulama­larından olumlu sonuçlar alınmıştır. Amerika’nın ba­zı tarım bölgelerinde tarımsal ürünlere zarar veren çakalları tüfekle, zehir kullanarak ve hattâ he­likopterlerle yok etmeye çalışan Amerikalılar, üreme mevsimlerinde çakalların bulunduğu sahaya doğum kontrol haplarının etkin maddesi olan sentetik hormonları ihtiva eden yem maddeleri atarak, bunların çoğalmalarını başarılı bir şekilde önlemiş bulunuyor­lar. New York’u istilâ etmiş olan farelerin, aynı metodla kısırlaştırılarak yok edilmesi düşünülmektedir. Bu proje basma yansımış bulunuyor. Bazı zararlı bö­cekler, atom ışınları ile erkekleri kısırlaştırılarak bir nesil sonra üreyemez hale getirilmekte ve bu suretle ortadan kaldırılmaktadırlar. Kısacası emperyalistler, savaşı savaş meydanlarından ana rahmine naklet­mekle asırlardır ulaşamadıkları bir amaca bu yoldan ulaşacaklarına iyice inanmış bulunuyorlar. Ancak bü­tün ümitler bu projeye bağlanmış değildir. Bir taraf­tan da sömürülen toplumları bir pazar gibi kullanmak ve onların kol gücü ile entellektüel güçlerinden mümkün mertebe yararlanmak eğilimi vardır.

Bilinçlenmiş ve uyarılmamış toplumların yeraltı ve yerüstü kaynaklan sömürülürken, bunların güç­süz, hastalıklı ve tehlikesiz bir topluluk olarak var ol­ması da emperyalist için lüzumludur. Bu maksatla beslenme koşullan tahıla göre ayarlanır, güç kaynak­ları kontrol altında tutulur ve eğitim çalışmaları bal­talanır. İnsanlar, varlıkla yokluk, açlıklı tokluk ara­sında sınırlı bir hayat yaşamaya mahkûm edilirler. Bu duruma getirilmiş olan ülkeler iyi bir pazar ve politik alanda da sadık bir müttefik olarak kullanıla­bilecektir.

İşte bütün bu art niyetlerle emperyalistler, bu kitapta tanıtılmaya çalışılan çeşitli uygulamalarla ortaya çıkarlar. Bunların biyolojik ve sosyal temele dayalı olanları şöylece sıralanabilir:

  • Sömürülen toplumu arzulanan ortamda tu­tabilmek için afyon gibi uyuşturucu mad­deler araç olarak kullanılabilir.
  • Benzer amaçlarla boş kalori kaynağı ola­rak bilinen yiyecekler, pirinç, buğday, mı­sır ve yağ sömürülen ülkede en çok tüke­tilen yiyecekler haline getirilir.
  • Hayvansal protein kaynaklarının tüketimi kısıtlanır.
  • Eğitim çalışmaları baltalanır.
  • Endüstrileşme ve kendi kendine yeterlilik geciktirilir.
  • Hastalıklar yaygın bir hale getirilerek ilâç endüstrisine pazar hazırlanır.
  • Ahlâk çeşitli yollardan bozulur.

Askerî ve ekonomik operasyonlarla da destekle­nen bu kabil çalışmaların en korkunç olanı muhak­kak ki gene de «Doğum Kontrolü» dur. Çünkü bu yol­dan insanın en tabiî hakkı olan, yaşantısına anlam kazandıran çocuk yapma hakkı kısıtlanmakta ve in­sanın yaradılışında mevcut olan iki içgüdüden biri sınırlandırılmaktadır.

Dinler kadar, aklıselim ve ahlâk kurallarının da benimsemediği bu uygulama doğaya aykırı olduğu için, kâinatın ahengini düzenleyen faktörler harekete geçerek bazı tepkilere sebep olurlar. Bu tepki aslın­da hem bitkisel ve hem de hayvansal yiyeceklerle den­geli bir şekilde beslenmesi gereken insanlar, çoğun­luğu tahıldan ibaret bir beslenme düzeni içinde yaşa­maya mecbur bırakılınca, çok aşikâr bir duruma gel­mektedir.

Doğal Tepki:

Daha önce de açıklandığı gibi, insan bütün ya­şantısını nefsini ve neslini korumaya dayamıştır. Bir insanın nefsi tehlikeye girdiği veya sokulduğu zaman, doğa bu gelişmeye bir tepki ile cevap vermekte ve o kimsenin seksüel faaliyeti dikkati çekecek şekilde art­maktadır. Bu tepkinin en iyi örneği olarak, firengi ve tüberküloz gibi müzmin ve kemirici hastalıklara tu­tulanların aşırı bir cinsel faaliyet göstermelerini ele alabiliriz. Bu kimseler ölüme iyice yaklaşmış bulun­dukları için, nefislerini koruma güçleri azalınca, nesillerini koruma amacıyla seksüel faaliyetlerini artır­maktadırlar. Bu davranış akıl ve düşünce yoluyla va­rılmış bir karara bağlı değildir. Başka deyimle, şahıs, mademki ben ölüyorum, neslimi sürdürmem için yav­ru yapmam, dolayısıyla cinsel faaliyetimi artırmam gerekir diye düşünmez. Davranış, içgüdülerin ürünü olarak ortaya çıkar. Düşünme niteliğinden tamamen yoksun yaratıklar olan bitkilerin bile fert olarak teh­likeye girdikleri zaman, nesli korumak için cinsel fa­aliyetlerini artırdıklarını ve tohum miktarım yükselt­tiklerini görüyoruz.

Hatta Anadolu köylüsü nedeni­ni bilmeden bunun uygulamasını yapar. Boya kalkan ve sıhhatli tanelerden ibaret olan buğday, köylü tara­fından tarlaya hayvan sokularak çiğnetilir ve hayva­na yedirilir. Aslında boya kalkmış olan buğday bitki­si, sıhhatli bir bitki olduğu için, neslini sürdürme ama­cı ile makul miktarda ve iyi kaliteli tohum yapacak­tır.

Fakat Türkiye’de buğday kilo ile pazara arz edildiğinden ve kalite önemli olmadığı için, köylü kalite­siz de olsa çok miktarda buğday almak ister. Bunun için sağlıklı bitkiyi hayvana çiğnetir. Örselenen ve hayatı tehlikeye giren bitki ise, tıpkı aç bırakılan ve verem hastalığına tutulan insan gibi seksüel faaliye­tini artırmak suretiyle neslin devamına yönelecek ve çok tohum yapacaktır.

İşte aynı mekanizma ile etten, sütten, yumurta ve balıktan mahrum bırakılarak yalnız ekmek, pirinç ve mısırla beslenmeye mahkûm edilen topluluklarda aynı sebeple nüfusun hızla arttığını görüyoruz.

Sö­mürgeciler bu ülkelerde entellektüel gelişmeleri en­gelleme ve toplumu uyuşturma, ayni zamanda üretim artıkları için pazar hazırlama maksadı ile insanlara bol tahıl ve yağ yedirip hayvansal protein kaynakla­rını baltalarlarken, bu defa hoşlarına gitmeyen baş­ka bir olayla karşılaşmakta ve nüfus artışı onları korkutmaktadır. Çünkü yeteri kadar protein alma­dıkları için hastalıklara direnme gücünü yitirmiş olan bu insanlar, nefislerinden ümidi kestiklerinden, ne­sillerini sürdürme amacı ile cinsel faaliyetlerini ar­tırır ve çok çocuk yaparlar.

Dikkat edilecek olursa bu izah tarzım doğrula­yan pek çok örnek bulunabilecektir.

  • Türkiye’de nüfus büyük şehirlerin mutlu merkezlerinde değil, gecekondularda ve köylerde daha hızlı artmaktadır.
  • Dünya çapında, düşünüldüğü zaman nüfus artışının hızlı olduğu Türkiye, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerin sömürgeciler ta­rafından emperyalist amaçlarla tahılla beslenmeye mahkûm edilmiş ülkeler olduk­ları görülecektir. Buna karşılık bol et, süt, yumurta ve balık yiyen Amerika, Kanada, İngiltere ve hattâ Fransa’da nüfus artı­şından bir şikâyet yoktur.

Nitekim halk da bilimsel nedenlerini iyice bil­meden bu gerçeği anlamıştır. Bir İspanyol ata sözüne göre, «Zenginin sofrası, fakirin yatağı zengin olur.» Halk, kendiliğinden beslenme şekli ile çocuk sayısı arasında bir ilişki kurmuş ve bunu dile getirmiştir.

Türkçemizde de başka bir deyim, ayni anlama gelir. Kısaca ifade edilmek istenildiği takdirde, emperya­listlerin masum toplumları aç bırakarak ve hasta ederek sürdürmeye çalıştıkları sömürme düzeni, do­ğanın başka bir tepkisi ile toplumu koruyucu geliş­melere sebep olmakta ve nüfus hızla artmaktadır.

Sakal, Bıyık Meselesi

İşte bu noktada emperyalistler bir çelişme ile karşı karşıya kalıyorlar. Sömürülen toplumu geri bı­rakmak ve kalkınmasına engel olup kontrol altında tutabilmek için bu toplumu tahılla beslemek, hasta­lıkları yaygın hale getirmek, eğitimi baltalamak, hayvancılığın gelişmesine engel olmak gerekmekte ve böyle yapılınca da nüfusun hızla arttığı görülmek­tedir.

Tanınmış Güney Amerikalı bilgin «Jouse de Castpo» İngiliz bilgini «Prof. Fritzgerald» tarafından izah edilmiş olan bu biyolojik reaksiyon, tahılda bulunan düşük kaliteli proteinlerin, cinsel hormonların nötra­lize edilmesi için lüzumlu kükürtlü amino asitlerin ki­fayetsizliği ile de makul ve bilimsel bir sonuca bağ­lanabiliyor. Fakat biz işin bu yönünün burada ayrın­tıları ile açıklanmasına lüzum görmüyoruz.

Bu durumda aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık misali bir güçlükle karşı karşıya kalan emperyalistler, sömürdükleri ülke halkını tahıl ve yağ gribi boş kalori kaynakları ile beslemekten bir türlü vazgeçememektedirler. Çünkü bu uygulama entelleklüel gelişmeyi engelleme ve hastalıkları yaygın hale getirerek, fertleri dolayısiyle toplumu güçten düşür­me ve ilâç endüstrisine pazar hazırlama bakımından çok yararlı olmaktadır.

Sömürülen ülkelerde nüfusun hızla artışı ise, sömürgecilerin gelecek kuşakları için bir tehlike ha­linde büyümektedir. Geri topluluklardaki ideolojik gelişmeler bakımından da tehlikeli olabilecek bu or­tamın yaratılmaması ve nüfus artışının önlenmesi gerekiyor. Bugün bile Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu teşkil etmekte olan geri kalmış ülke hal­kının böylece hızla çoğalması 2000 yılındaki tehlike­yi daha da artıracak ve emperyalist düzen tehlikeye girecektir.

İşte bundan dolayı doğum kontrolü emperyalist için lüzumlu bir uygulama haline geliyor. Milletleri bir taraftan tahıl yedirerek aptallaştırmak, bir ta­raftan da gebeliği önleyici haplar yutturarak kısırlaş­tırmak bugün için en iyi çare gibi görülmekte ve Türkiye’mizde de, doğum kontrol çalışmalarına bu amaçla girişilmiş bulunmaktadır. Fakat sömürgeciler asıl amaçlarım gizli tutmakta ve bizi kandırmak için doğum kontrolünü ekonomik ve medikal nedenlere bağlamaktadırlar.

Emperyalistler, aslında kökünü kazımak istedik­leri, nüfusunun hızlı artışı dolayısıyla kendileri için bir tehlike haline gelmesinden korktukları toplumlar, da fikirlerini kabul ettirebilmek için o ülke içindeki ortakları ile birlikte şu gerekçeyi ileri sürer ve savunurlar:

  • Bu ülkeler halkı fakirdir. Dünyaya getir­diği çocukları besleyememektedir. Bundan dolayı, kadınlar fennî olmayan bir takım çarelere başvurarak çocuklarını düşürür­ler ve bu arada hayatlarını tehlikeye atmış olurlar. Oysaki insan hayatı değerlidir. Bu annelerin bu tehlikeden kurtarılması lâzımdır.
  • Zenginler ile okumuşlar hekime başvura­rak, istedikleri kadar çocuk yapmakta ya­hut ta korunmayı bilmektedirler. Fakir ve cahil halk tabakaları bunu bilmedikleri için, lüzumundan fazla çocuk yaparlar. Bu sosyal adalet ilkelerine uymaz. Fakirler de istedikleri kadar çocuk yapmalıdırlar. Bu­nun için devlet ve hükümet, fakirlere ço­cuk yapmamaları için yardım etmelidir.
  • Nüfus hızla artarsa, kalkınma gerçekleşti­rilemez. Çünkü doğan çocuklar, ekmek yer­ler, barınak ve eğitim isterler. Bunlar mas­raflı işlerdir. Doğan çocuk sayısı haplar ve helezonlarla kısıtlanacak olursa o za­man bu masraflar yapılmaz, tasarruf edi­lir. Bu tasarruflar ile makine, silâh, yakıt alınır. Kalkınma ve savunma gerçekleşti­rilir.

Bu iddialar saf ve bilgisiz kimseleri kandırmak için yeterli olmakta ve geri ülke kanun yapıcıları do­ğum kontrol kanunlarını böylece meclislerden geçirilmektedirler. Nitekim Türkiye’mizde de bu gerekçeler ortaya atılmış ve kamuoyu bu suretle şaşırtılmıştır. Oysaki tedavi konularında sosyal adalet gereklerine uymayan hükümetlerin, çocuk yapmama hususunda sosyal adaletçi olmaları, hastaların hastahane kapı­larında süründükleri ve ilâç satın alamadıkları bir toplumda, evlerine kadar gelen ekipler tarafından iş­çi kadınlarının kısırlaştırılması başlı başına bir çeliş­medir. Kullanacak insan olmayınca, ne makinenin üretim ve ne de silâhın savunma için yararlı olmaya­cağı ortadadır.

İNSANLAR DÜNYA’YA GELDİKLERİ ZAMAN YEMEK İÇİN BİR AĞIZ VE ÇALIŞMAK İÇİN İKİ ELLE DOĞARLAR.

Bu eller hüner ve kafa da bilgi ile donatılacak olursa, o zaman yeni kuşaklar kendilerinden başka gelecek kuşakları da doyuracak bir ortam yaratabilirler. Fa­kat toplumun kökünü kazımak ve sömürü düzenini böylece sürdürmek isteyenler tabiî işin bu yanına de­ğinmezler. Bir Amerikan tarım işçisinin kendisinden; başka 25 30 insanı doyurabildiğini tamamen unuta­rak, gerekirse dinî sakıncaları da bertaraf etmek üze­re lâyık bir ülkede yabancı medreselerden fetvalar alarak amaçlarına yaklaşmak isterler. Bu arada ya­bancı sömürgeci çevreler doğum kontrol çalışmaları için para, ilâç, araç ve gereç verirler. Kulüpler, der­nekler ve üniversitelerde bu iş için enstitüler kuru­lur. Örneğin, halkın makine yağı ile karıştırılmış, zey­tinyağı, eşek eti karıştırılmış sucukla beslenmeye mahkûm edildiği Türkiye’de henüz bir Gıda Kontrol Enstitüsü kurulamamış ve üniversiteler bu konuyu bir eğitim konusu olarak benimsememiş olmalarına rağmen Rockfeller fonlarından yararlanarak Hacet­tepe Üniversitesinde bir nüfus etüdleri enstitüsü ku­rulmuş ve bunun başına da doğum kontrol kanununun çıkarılması sırasında Sağlık Bakanlığı müsteşarlığı ve bu işin takipçiliğini yapmış olan kişi getirilmiştir. Ayni şahıs, Müslümanları bu uygulamaların günah olmayacağına inandırmak için Mısır’ın El Ezher med­resesinden fetva almış ve fetvayı da yanlış tefsir et­mişti.

Bugün hekimin uğramadığı gecekondu semtlerin­de, köylerde ciplere bindirilmiş doğum kontrol ekip­leri kol gezmekte ve önüne gelene helezon takarak, gebeliği önleyici hap dağıtarak insanları kısırlaştır­maktadır.

Gıda kontrol işlerine sırt çevirmiş bulunan Sağ­lık Bakanlığı halkın sağlığı ile yakından ilgili bir hiz­meti, Anayasanın (52) nci maddesi ve yürürlükte olan kanunların serahatına rağmen yüzüstü bırakmış ve doğum kontrolü için bir genel müdürlük tesis ede­rek bu işin peşine düşmüştür.

Bazı derneklerde belirli kimseler yüksek ücret­lerle bu işin propagandasını yapmakta ve lüks otel­lerde seminerler düzenleyerek emperyalist ülkelerin kasıtlı bilim adamlarını konuştururken doğum kontrolüne karşı çıkanlara konuşma fırsatı tanımamak­tadırlar.

Köylere kadar gönderilen, nerede ve kim tara­fından bastırıldığı belli olmayan cin ve peri hikâyele­ri ile donatılmış broşürler ile köylü aldatılmakta ve savaş meydanlarında bileği bükülemeyen Türkiye bu yoldan göçertilmeye çalışılmaktadır. Bir bakıma in­sanları kurşunla vurmakla, doğum kontrol hapı kul­lanmak suretiyle ana rahmine düşmeden öldürmek arasında pek fark yoktur. Emperyalistler ikinci usu­lün birincisine nazaran çok daha ucuz ve çok daha etkili olduğunu hesaplamış ve bu korkunç uygulama­yı sömürdükleri ülkelerde o ülkenin kendi insanları tarafından çıkarılan kanunlarla yürürlüğe sokmuş bulunuyorlar.

Fakat doğanın her yolsuz davranışı izale eden tepkileri ve geri ülkelerdeki uyanış bu uygulamayı da etkisiz hale getirecektir. Nitekim Türkiye’de gençlik ve işçi kuruluşları gibi aydın ve memleketçi örgüt­ler bu emperyalist oyununun asıl amacını anlamış ve buna yayınladıkları bildiriler ile karşı çıkmış bulu­nuyorlar. Çağımız savaşının en etkili silâhlarından biri olan doğum kontrol hapları, Türk toplumu üzerin­de tamiri güç tahripler yapmadan, doğum kontrol uy­gulamalarının durdurulması ve kadınlarımızın kısır­laştırılmasının önlenmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye için en önemli ve değer biçilmez yatırım, çocuktur. Atatürk’ün ülkeyi ve cumhuriyeti genç kuşaklara emanet ettiğini ve genç kuşakların da görevlerini ge­reği gibi yapma yolunda olduklarını iyi bilen sömür­geciler, geleceğin genç kuşaklarını bugünden yok et­mek için barış diye isimlendirdikleri bir düzen için­de, yeni sömürgeciliğin en korkunç savaşını vermek­te ve binlerce masum yavruyu ana rahmine düşme­den yok etmektedirler.

Doğum kontrolcülerinin daha çok gecekondular ile köyleri hedef ittihaz etmiş olmaları da manidar­dır. Bu suretle belirli bir sınıfı zaman içinde zayıfla­tıp güçsüz düşürmek ve başka bir sınıfı hâkim kıl­mak amacı güttüğü zehabım uyandıran bu kökü dışarda çalışmalar; sınıf farkı yaratılmasını yasaklayan anayasa muvacehesinde, bir suç haline gelmek­tedir.

Biyolojik ve sosyal prensipleri insancıl amaçlar­la kullanıp daha mutlu bir dünya düzeni yaratacakla­rı yerde, bunu tek taraflı çıkar projelerinin aracı ha­line getiren ve amaçlarını saklayarak yalan söyleyen, halkı ve resmî makamları bu yoldan kandıran sömür­geciler ile onların geri kalmış ülkelerdeki ortakları­nın suçları tabiî çok büyüktür. Zaman içinde bu uy­gulamaların asıl amaçları bütün geri kalmış ülkeler tarafından anlaşılacak ve o zaman bu suçun cezasının ne olabileceği düşünülecektir.

Bizim anlatmak istediğimiz, bize barış diye ka­bul ettirilmek istenen bugünkü ortamın, en korkunç savaşlara sahne olduğu gerçeğidir. Bu yeni savaşta insanlar şarapnel ile vurulmamakta ve kılıçla başı kesilerek kanı akıtılmamaktadır. Fakat emperyalist­ler, gizli gizli sürdürülen savaşı kazanmak ve çıkar­larını korumak için Hindistan, Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde binlerce yavrunun ana rahmine düş­meden yok edilmesi olanağım ele geçirmiş bulunu­yorlar.

Bu sessiz ve kansız savaş en korkunç ölçülere göre yürütülmekte ve yaşlı kuşaklar, doğaya aykırı bir tutum içinde kendilerini takip edecek genç kuşakları yok etmek için sömürgecilerle anlaşma halinde çalışmaktadırlar.

Mutlak barış mümkün olmakla beraber, fakir ve geri kalmış Türkiye’yi hiç değilse Kurtuluş Savaşını izleyen günler ortamına ulaştırmak isteyen memle­ketçi güçler bu uygulamaları dikkatle izlemeli ve de­ğerlendirmelidirler. Bu yapılmayacak olursa, bun­dan 30 40 yıl sonra dikensiz gül bahçesi ve ihtiyar ve hasta insanlar ülkesi haline gelecek olan savun­masız Türkiye’yi bütün varlıkları ile ele geçirmek ve daha geniş çapta sömürmek, sömürgeci için zor ol­mayacaktır.

Barışı özleyenler, bugünkü savaşın kurallarım tanımalı ve emperyalistlerin gizli emellerini öğren­melidirler.



DİĞER EMPERYALİST UYGULAMALAR

Emperyalistlerin sessiz savaşı sürdürmek için giriştikleri operasyonlar bundan önceki bölümlerde açıklananlardan ibaret değildir. Amaçlarına ulaşabil­mek ve yaradılış itibariyle bağdaşamadıkları toplumları zaman içinde zayıflatıp yok ederek, olanakların­dan yararlanmak için emperyalistler, aslında gayri ahlâki ve gayrî İnsanî olan bütün çarelere başvurur­lar. Yalın savaşın yaptığı tahribattan çok daha etkin bir tahribata sebep olan bu uygulamaları yürütürler­ken, zarar verdikleri topluma dost görünmekten, onla­ra yardım ediyormuşçasına davranmaktan, barışı ko­rumakta olduklarını iddia etmekten de geri durmaz­lar.

Sömürgecilerin, sömürmekte oldukları toplum içinde, kendileri ile işbirliği halinde çalışan ve bu yol­dan çıkar sağlıya zayıf iradeli ve kendi toplumuna ihanet halinde bir örgütleri hemen daima mevcuttur. Sömürgecilik terminolojisine «KOMPRADOR» olarak geçmiş, olan bu tip insanlar, kısa süreli çıkarları için en kirli işlerde görev almakta ve emperyalistin eko­nomik savaş ordusunun casusları gibi vazife görmek­tedirler. Bu tiplere özel kesimde, üniversitelerde ve hattâ sömürülen toplumun yönetici kadrolarında rastlamak mümkündür. Bunlar çevrelerinde daima sömürgeciyi güçlendirici telkinler yapar ve propagan­dasını sürdürürler. Esasen marginal bir yaşama dü­zenine iteklenmiş ve tahıl ile beyni uyuşturulmuş, hastalıktan baş alamaz bir hale gelmiş olan çoğunlu­ğu kandırmak kolaydır. Bu kandırmacanın son bul­duğu, uyanışın başladığı noktada ise, sömürgeci, yö­netim kadrolarına sızmış olan kompradorlar eli ile toplumu uyandıranları lekelemeye, tehdit etmeye ve çeşitli yollardan etkisiz hale getirmeye başlar.

Türkiye’mizde işin bu safhasına ait çeşitli örnek­ler bulmak mümkündür. Başta aydınlar olmak üzere geniş halk tabakalarının artık iyi bildikleri bu kabil çalışmalara, sözü uzatmamak için kitabımızda fazla yer ayırmıyoruz. Ancak emperyalistin amaçlarını ger­çekleştirmek için başvurabileceği diğer biyolojik ve sosyal temele dayalı operasyonları kısaca da olsa bil­mekte fayda vardır.

Bunlardan bazılarını kısaca şu şekilde sırala­yabiliriz.

Tarımsal Operasyonlar :

Sömürülen ülkelerin çoğunluğu ekonomileri zayıf kalmış tarım ülkeleridir. Bunlar çok zaman bilimsel temelden mahrum bir tarım politikası uyarınca, bölgede iyi yetişen bir veya birkaç tür ürün üzerin­de çalışırlar. Bu ürünleri ham madde olarak değerlen­diren sömürgeci ülkeler, fiyat politikalarını, ithalât ve ihracat rejimini kontrolleri altına alarak ve bil­hassa o ülkenin tarım politikasına yön veren yönetici örgütlerinde yetkili kişi olarak görev almış olan kim­selere çıkar sağlamak suretiyle, ülkenin tarım politi­kasını kendi çıkarlarına uyarlı bir yörüngeye oturta­bilmekte, bu da olmazsa dejenere etmektedirler. Plân­lama dairelerine, müşavir ve uzman ismi altında yer­leştirilen kimseler bu operasyonlarda etkili olmakta­dırlar.

Genel olarak sömürülen ülkenin kendine yeterli olma olanağı iyice kısılır. Toplumun temel ihtiyaç maddeleri ve bilhassa yiyecekler ile güç kaynaklan emperyalistin kontrolü altına sokulurken, ülke mah­sulünü yabana satmadığı takdirde aç ve yoksul kala­cağı bir ortama sürüklenir.

Bütün bu anlatılanlar, Türkiye’de parça parça sahneye konmuş oyunlar olduğu için ve konu başka kitaplarımızda ayrıntılı olarak incelendiğinden biz me­seleyi burada tekrarlamak istemiyoruz. Fakat zey­tinyağı, tütün, fındık, pamuk gibi toprak ürünlerimi­zin üzerinde büyük oyunların oynanmakta olduğu hu­susunu burada tekrarlamak lâzımdır.

Bundan 20 yıl önce bir buğday ihracatçısı olan Türkiye, bugün buğday ithal etmeye mecbur ve bir yağ ülkesi olmasına rağmen, Amerika’dan yağ satın alarak karnım doyurma durumunda ise bunu kendi kendine olmuş bitmiş bir hâdise olarak niteleyenle­yiz. Tütünde, fındıkta, pamukta karşı karşıya kaldı­ğımız oyunlar ve hızla gelişen montaj endüstrisinin, toprak ürünlerinden sağlanan geliri alıp götürüşü, ni­hayet ağır tarım endüstrisinin Türkiye’de kurulama­mış olması, gıda ve tekstil endüstrilerine sızmalar ile bu iki kesimin millî ihtiyaçlara uyarlı bir şekilde ge­lişmemiş olması, tarım politikamız üzerinde yabancı­ların söz sahibi oluşlarındandır. Borç olarak alman paradan önemli bir kısmının tüketim endüstrisi kesi­mine yatırılıp, tarımın bundan mahrum bırakılışı ve son olarak Türkiyede Sonora 64 ve Bezastaya buğ­dayları üzerinden sürdürülmek istenen kirli oyun ta­rımsal operasyonların canlı örnekleridir. (Şimdide Rus Buğdayına aynı hikaye işleniyor.)

Tarım kesiminde yanlış ve yersiz gübreleme, ze­hirli tarım ilâçlarının satışı ve kullanılışı suretiyle ve­rimi düşürmek ve insanları bu yoldan zehirlemek, em­peryalistin hiç düşünmeden başvurabileceği kötü oyunlardır. Bu suretle, sömürgeci hem kendi ülkesin­de kullanmakta sakınca gördüğü zararlı tarım ilâç­ları ile üretim fazlası gübreye pazar bulmuş olacak ve hem de karşısında gördüğü toplumu bu yoldan za­yıflatabilecektir.

Medikal Operasyonlar:

Emperyalistler sömürdükleri ve çökertmek iste­dikleri ülkede hastalık mikropları yaymak veya orga­nik hastalıkların çoğaltılacağı bir ortam yaratmak suretiyle hem ilâç endüstrilerine pazar hazırlar ve hem de önemli sayıda inşam bu yoldan öldürebilirler. Mukavemeti kırmak için bu ülkelere verilen yiyecek ve ihtiyaç maddelerinin özel olarak plânlanması ve hattâ bazı toksik maddelerle karıştırılıp, müzmin ze­hirlenme ortamının yaratılması her zaman mümkün­dür. Geri ülke kamuoyunda ve İdarî makamlarında itimat yaratıldıktan sonra ihtiyaç maddesini parasız olarak veren veya ucuz fiyatla satan ülkeye duyulan minnettarlık havasından yararlanarak, kontroldan uzak bir ortam yaratmak ve bu ortamdan yararlana­rak, kalitesiz, hattâ zararlı maddeler ihtiva eden yi­yecekler ile diğer ihtiyaç maddelerini geri ülkeye so­karak topluma zarar vermek kabildir.

Son günlerde yalnız Ege bölgesinde ilkokul ça­ğındaki çocuklarımızın ardı ardına, CARE teşkilâtı tarafından verilmiş olan yavan süttozundan zehir­lenmeleri ve uyarmalar üzerine Sağlık Bakanlığının, beslenme çalışmalarını durdurmuş olması bu açıdan değerlendirilebilir. Geri ülkelerin bu ihtimallere kar­şı çok uyanık olmaları gerektiği halde, başta politi­kacılar olmak üzere, bu kabil yardımları kabul et­mekte ve kontrolsüz olarak yurda sokmakta suçu olanların sömürgecinin yanında yer alıp, kendi hata­sını örtmek için olayları kapama eğilimi göstermesi emperyalistlerin çok işine yarayan bir gelişmedir.

Gereğince muayene edip, her yönü ile temiz ve sakıncasız olduğuna inanmadan ülkelerine bir sucuk kangalını bile sokmayan emperyalistler, kurdukları özel posta servisi ile hatta gümrük kapılarından, sö­mürülen ülkeye istediklerini sokabilmekte ve bu yol­dan istedikleri tahribatı yapmaktadırlar.

Vietnam’da ekinleri mahvetmek ve insanları hasta etmek için çeşitli çareler düşünülmüş ve Ame­rikan Üniversitelerinde özel olarak mikrop hazırlan­mıştır. Dünya basınına da intikal eden bu çeşit teşeb­büsler, sömürgecilerin amaçlarına ulaşmak için ne­ler yapabileceklerini açık ve seçik olarak göstermek­tedir. Geri ülkeye satılan aşılar, ilâçlar ve diğer tıb­bî maddeler esaslı şekilde muayene edilmeli ve geri ülke emperyalistle olan ilişkilerini şüpheci bir dav­ranış içinde sürdürmelidir.

Sosyal Operasyonlar :

Barış gönüllüleri, turistler, yardım teşekkülleri­nin hattâ milletlerarası organizasyonların temsilcile­ri daima gözaltında tutulmaları gereken kişilerdir.

Bunlar ülke halkının eğilimlerini, güçlü ve zayıf ol­dukları yönleri saptayarak, müstakbel projeler için bilgi toplayan ve zararsız görünen kişiler olabilirler. Aslında bunların çoğunun bu kabil insanlar oldukla­rını kabul etmek lâzımdır. Bunlara açılmak ve bil­diklerini samimiyetle söylemek topluma zarar ver­mek demektir.

Bu kişiler çok bilinçli davranışlarla ülke içinde ikilik yarattıktan başka bir gurubu başka bir gurup­la çatışma haline getirebilmektedirler. İşçi örgütle­rine sızan ve bu örgütlere bazı yardımlar ile maddî olanak sağlayarak tabandaki işçi kitlesi ile temaslar kuranların maksatlı kişiler olduklarını kabul etmek

lâzımdır.

Radyo ve basın gibi yayın vasıtalarına sızma yo­lu buldukları takdirde emperyalistler daha tehlikeli olabilmektedirler. Gazetelere sağlanan parasız klişe­ler, kültür merkezlerinin ucuz veya parasız yayınları, filimler, plâklar, bantlar hep belirli maksatların ger­çekleştirilmesi için hazırlanmış etkili araçlardır. Ço­cukların okudukları komik kitaplar ile kadınların iz­ledikleri moda dergileri maksatlı olabilirler.

Bunların doğrudan doğruya kontrol altına alın­ması demokratik anlayışa aykırı düşüyorsa, toplum­da bu şuuru ve şüpheyi yaratarak, toplumun dikkatli davranacağı bir ortam yaratmak gerekir. Fakat sö­mürülen ülkeler bütün bunlara ekseriya dikkat et­mez ve bu ilgisizlik, bu alam emperyalistin müsait sonuçlar alabildiği bir alan haline getirir.

Yabancı ülkelere öğrenim için gönderilen genç insanlarla diğer personelin, gidişinde iyi seçilmesi ve dönüşünde de kontrolü gerekir. Bu insanlar çok za­man yabancı ülkede kaldıkları süre içinde beyni yı­kanarak, emperyalistin aracı haline getirilmektedir­ler.

Bu örnekleri çoğaltmak ve emperyalistlerin so­ğuk savaş ortamında sömürgeciliği geliştirmek için başvurdukları değişik metodların ayrıntılı bir şekil­de açıklamasını yapmak elbette mümkündür. Fakat biz bu kitapta barış ve emperyalizm arasındaki iliş­kiyi kısaca biyolojik ve sosyal açıdan inceleyerek ül­kemiz için önem taşıyan birkaç konuya değinmeyi amaç edindiğimiz için diğer uygulamaları konu dışı bırakıyoruz.

SONUÇ

Bütün bu açıklamalar bize barış denilen ve in­sanların cennet gibi hayallerinde yaşattıkları kapsa­mın, pratikte mevcut olmadığını göstermektedir. XX nci asrın ikinci yarısında barış içinde yaşadıklarını zan ve tahmin ederek, kendilerini rehavete kaptıran toplumlar, emperyalistlerin geniş faaliyet gösterdik­leri ve güçlerince sömürdükleri toplumlardır. Doğa­daki kuralları ve fertler ile toplumlar arasındaki iliş­kileri gerçekçi ve bilimsel açıdan inceleme ve tanıma imkânı bulmuş olanlar, barışı sağlamanın mümkün olamayacağını da anlamışlardır.

Savaş insan yaratıldığı günden bugüne kadar araçlarını ve stratejisini değiştirerek, hiç aksama­dan sürmüş veya sürdürülmüştür, insanın yaradılı­şındaki özellikler, bunu kaçınılması imkânsız bir so­nuç haline getirmiş bulunuyor. Bir Amerikalı bize ne kadar sevimsiz ve anlamsız görünüyorsa, bir Hintli, bir Pakistanlı, bir Kızılderili de Amerikalıya o ka­dar lüzumsuz görünmekte ve sevilmeyen İngilizler Dünyanın başka insanlarını sevimsiz buldukları için burunları havada gezmektedirler.

Kurtla, köpek, fareyle kedi arasındaki zıtlık, in­sanlar arasında da vardır. Gelinle kaynana arasında­ki bilinen anlaşmazlık bu zıt yaradılışın bir aile için­de bile mevcut olabileceğine inanmak gerektiğini gös­teriyor.

İnkâr edilemeyeceğine inandığımız bu gerçek, çı­karların ve inançların karşı karşıya gelmesi ile da­ha da güçlenmiştir. Amerikalılar Kızılderilileri na­sıl temizledilerse, bugün de sarı derilileri, kara de­rilileri ve inançları ile çıkarları kendilerine zıt dü­şenleri aynı şekilde temizlemek, böylece Dünyayı bütün kaynakları ile ele geçirmek istiyorlar. Fakat bunu eskiden olduğu gibi kalabalık topluluklarla gö­ğüs göğüse savaşmak suretiyle gerçekleştiremeyecek­lerini iyi bildikleri için, burada kısmen açıklanan et­kili usulleri kullanmaya başlamışlardır. İnsanlar çı­karlarına dokundukları ve onları rahatsız ettikleri için, sinekleri, böcekleri, fareleri de yok etmek ve Dünyadan kaldırmak istiyorlar. İnsanla kıyas edil­dikleri zaman çok güçsüz oldukları kolayca görülen bu küçük yaratıklar, akıldan mahrum oldukları halde yok edilememişlerdir. Çünkü doğanın koruyucu me­kanizması toplulukları hattâ fertleri kanatları altına almakta ve onlara bağışıklık kazandırmaktadır.

DDT bulunduktan sonra Dünya’dan silineceği zannedilen böcekler ile sinekler, bugün bu ilâca karşı direncini artırmış ve daha az hassas türler ortaya çıkmıştır. Bir taraftan da tarım zararlılarını yok etmek için geniş çapta DDT kullanan topluluklar bir taraf­tan kendi insanlarının müzmin bir şekilde zehirlen­diğini anlamış ve bunun için tedbirler araştırmaya başlamış bulunuyorlar.

Tıpkı bu örnekte olduğu gibi, doğada mevcut savaş kalıplarını aşıp, aşırı bir mücadeleye girişerek Dünyanın bütün nimetlerini ele geçirmeyi hayal edenler, bir gün gürültülü çöküşlerinin şahidi olacak­lardır.

Doğanın ahengi içinde barış da savaş da belirli ölçülere ve kalıplara göre sürdürülebilir. Bu ölçünün sınırlarını aşıp, başkalarını kandırarak gayrı ahlâkî ve gayrı İnsanî ölçüler içinde savaşa yönelenler gele­cekten korkmalıdırlar.

İnsanları cennet ve barış şarkıları ile uyutup, bugüne kadar verilmiş savaşların en korkuncunu ana rahminde sürdürmek, onların ekmekleri ve inanç­ları ile oynayıp ölüme mahkûm etmek, doğa kuralla­rına aykırı düşer.

Akıl bunun için kullanılmamalı ve teknoloji bu amaca araç yapılmamalıydı. Nitekim sanatkârlar ve büyük fikir adamları, bu kişilerin etkiledikleri ma­sum topluluklar barış kandırmacasının altında yatan gerçeği görmekte ve bu davranışı tepki ile karşıla­maktadırlar.

İşin en korkunç yönü sömürgecilerin baskı ve faşist uygulamalarla kendilerine karşı çıkanları ve gerçekleri ortaya koyanları Susturabileceklerini zan­netmekte oluşları ve toplumsal gelişmeyi durdurma­ya çalışmalarıdır.

Emperyalistler, sömürücü metotlarını ne kadar geliştirirlerse geliştirsinler, bu kötü usulleri geliş­tiren kafalar yanında iyiden, güzelden, doğru ile ba­rıştan yana olan kafalar da çalışacak ve onların bü­tün kepazeliklerini ortaya koyarak direneceklerdir.

YAZ GELİNCE HAVALARIN ISINMASINI VE KIŞ GELİNCE DE KA­RIN YAĞMASINI KİMSE ÖNLEYEMEYECEK VE BU DÜZENİ DE­ĞİŞTİRMEYİ UMANLAR BAŞKA YOLLARDAN CEZALANDIRILACAK­LARDIR.

Klasik sömürü metodları ayrıntıları ile öğre­nildikten sonra, sömürgelerini teker teker terkederek bağımsızlıklarını tanıma zorunda kalan bir İngiltere’den sonra Yeni Sömürgeciliğin kurucusu olan Birleşik Amerika’nın da istenilmeyen bir toplum olarak nüfuz bölgelerinden uzaklaşmaya mecbur kalacağını bugünden biliyoruz, işte o zaman başkaları­nın sırtından yaşama alışkınlığı içinde olan başka bir toplum, daha yeni ve daha karışık metodlarla or­tama hâkim olacak ve muhtemelen bugünün sömür­gecileri bu toplum tarafından sömürülecektir.

Bizim kanımıza göre, savaş doğanın kendisinde vardır. Barış ise doğaya aykırı ve insan muhayyelesinin yarattığı, gerçekte mevcut olmayan bir du­rumdur. Bu gerçek, geri kalmış ülkelerin insanları tarafından anlaşılmalı ve savaş bu anlayış içinde sürdürülmelidir.

Sanatçılar, fikir adamları ve iyi niyetli bilginler savaş ile barış üzerine şiirler ve kitaplar yazabilirler. Bu insan olmanın iyi ve iftihar edilecek bir yanıdır. Fakat emperyalistler hem bu kitapları ve hem de şi­irleri okuyup, dost olarak girdikleri ülkelerde düş­manca davranmaya ve küçük çıkarları için henüz ana rahmine düşmemiş çocukları doğum kontrol hapları ve yetişkinleri de aç bırakarak öldürmeye devam ede­cek, çıkarlarını sürdürmek için daha korkunç uygu­lamalara girişmekten geri durmayacaklardır.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul

 

ÖZEL SİGORTA-YENİ PARA-EMEKLİLİK HAYALİ-BATIŞ HİKAYESİ


VAADEDİLMİŞ TOPRAK: TÜRKİYE

ING, BNP Paribas Fortis ve Dexia’dan Sonra Ageas da Boğaz’ın Deniz Kızlarının Cazibesine Kapıldı…

Güçlü büyüme perspektifinin çektiği Batılı büyük mali kurumların çoğu, son yıllarda birbiri ardına Türkiye’ye ayakbastılar. Boğaz’ın cazibesine kapılan sonuncusu Ageas oldu. 162 milyon avro karşılığında Belçika sigorta şirketi, Türkiye’nin hayat sigortası yapmayan dördüncü büyük (piyasa payı yüzde 8) sigortacısı Sabancı grubunun yüzde 31 ‘ini aldığını açıkladı.

Ageas böylece, Türkiye’de bulunan diğer çok sayıdaki Belçikalı aktörün yanında yerini aldı. 2005 yılında Fortis 1 milyar avro karşılığında Dışbank’ı satın almıştı.

Ondan bir yıl sonra Dexia, 2,4 milyar avro karşılığında Denizbank’ı ele geçirdi.

ING ise 2007 yılında 2,7 milyar avro karşılığında Oyak Bank’ı satın aldı.

Satın alınan bu üç kurum şimdi bizim “başlıca” bankalarımızın çok umut bağladıkları bir aracı oldu. Zamanı geldiğinde Denizbank, Dexia’nın büyüme motoru olacak. Dexia’nın Türkiye’deki faaliyetleri, Bankanın gelirinin üçte birini teşkil edecek. BNP Paribas ise, TEB ve eski Fortis’in mirasının birleşmesi ile ülkenin başlıca bankalarından biri olmaya başladı. ING ise, ING Türkiye’yi iki kat büyültmeye hazırlanıyor.

Türkiye’nin kurumlarını sadece “Belçika” banka ve sigorta şirketleri almadı. İngiliz HSBC 2001 yılında Demirbank’ı satın aldı. Citigroup, Türkiye’nin başlıca bankalarından biri olan Akbank’ın yüzde 20’sini elinde bulunduruyor.

İtalyan UnıCredıt, 2005 yılında Yapı Kredi’ye el attı.

İspanyol BBVA son olarak Garanti Bank’ı aldı.

İtalyan sigortacı Generali ise Generali Sigorta ile Türkiye’de.

TÜRK PİYASASININ ÇEKİCİLİĞİ NEREDE?

Ekonomi giderek büyüyor. 2000’li yıllardan beri büyüme oranı, dünyanın en yüksek oranlarından biri. Üstelik bankacılığa ve sigortaya alışmamış 75 milyon nüfus. (Onlara göre soyulmaya hazır kitle demek oluyor. Y.) Ayrıca Türkiye’nin, Avrupa ve Asya arasındaki özel coğrafi konumu göz ardı edilemeyecek bir çekicilik sağlıyor.

(SEBASTIEN BURON) (Trends-Tendances – 2 Mart 11)
KAYNAK: TURQUIE DIPLOMATIQUE, Mart-Nisan 2011, SAYI: 26

——————————————————————————————-

2000 YILINDA YAZILMIŞ BİR YAZI VE BUGÜN GÜNDEMİ NASIL YAKALIYOR

ÖZEL EMEKLİLİK SİGORTASI TUZAĞI

Devletin Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), halkçı (!) Ecevit’in başba­kanlığındaki solcu-milliyetçi koalisyon hükümeti tarafından çökertilince, ortaya özel emeklilik sigortası pazarlayan şirketler çıkmaya başladı.

Geçen hafta, böyle bir sigorta şirketinin iki temsilcisi, iki genç bayan, bana da özel emeklilik sigortası satmak üzere ziyaretime geldiler. Dersle­rini iyi çalışmışlardı. Eğer ayda yüz dolar öder ve bunu en az on yıl sürdürürsem on yıl sonra ister toplu para alabileceğimi ister düzenli emekli maaşına kavuşabileceğimi ballandıra ballandıra anlattılar. Beni etkilemek için de çok kısa sürede yüzlerce kişiye özel emeklilik sigortasını satmış ol­duklarını vurguladılar. Tatlı dillerinin ve güler yüzlerinin sonuca varmak için yeterli olduğundan o kadar emindiler ki, benimle ilgili formları dol­durmak üzere hemen kaleme sarıldılar. Kendilerini nazikçe durdurdum. Bazı söyleyeceklerimin olduğunu bildirdim. Dikkatle dinlemelerini rica ettim ve özetle şunları anlattım.

Banka-Borsa-Sigorta üçlüsü, kapitalist dünyanın en önemli kurumlarıdır. Kapitalizmin öncüleri. Amerika. İngilte­re ve Batı Avrupa ülkelerinde bu kurumlar, “oturmuş” kurumlardır. Yani, bu kurumları kimler kurabilir, nasıl kurabilir, bu kurumların uyması gere­ken kurallar nelerdir, kurallara uymayan kişi ve kurumlara ne tür cezalar verilir, hepsi yasalarla tek tek belirlenmiştir. Bu kurumlar, devletin dene­tim ve gözetimi altındadırlar. İşte, bütün bu oturmuşluğuna ve devletin sı­kı denetim ve gözetimine rağmen, bu kurumlar aracılığıyla halkın zaman zaman soyulduğu görülmüştür. Amerika, İngiltere ve Batı Avrupa’nın banka, borsa ve sigorta şirketlerinde ne tür dolaplar döndüğünü size onlarca örnek vererek anlatabilirim. Ancak, bugün sizlerle ortak konumuz. “özel emeklilik sigortası” olduğu için, yalnız bu konuda ve sadece bir ör­nek vereceğim:

İngiltere’de 1988 yılında. 2 milyondan fazla insan, özel emeklilik sigortası yapan bir şirketle anlaşma imzaladılar, poliçelerini cep­lerine koydular. Belirlenen pirimleri her ay hiç aksatmadan 1994 yılına ka­dar, yani tam altı yıl sakır sakır sigortaya yatırdılar. 1994 yılına gelindiğinde. 2 milyondan fazla İngilizin bu sigorta şirketinin özel emeklilik fonunda toplam 25 milyar doları (yani, bugünkü kurlardan, 15 katrilyon lira) birikmişti. İşte tam bu aşamada, sigorta şirketinin sahipleri 25 milyar doları ce­be indirip, iflas ettik diyerek şirketi kapattılar!

Ünlü İngiliz emniyet teşkila­tı Scotland Yard ise el koydu, soruşturma açıldı. Ama. soruşturmalar so­nunda, sigorta şirketinin sahipleri değil hapse girmek, mahkemeye bile çıkartılmadılar!

Nedeni şuydu: Finansal Hizmetler Yasasına göre, şirket sahiplerinin ise, kötü niyetle başlamadığı varsayıldığı için. ortada dolandı­rıcılık sayılacak ağır ceza mahkemelik bir dava yoktu! Özel emeklilik si­gortası şirketinin sahipleri yasalardaki bu püf noktayı önceden bildikleri için altı yıl sabırla paraları toplamışlar ve sonunda 2 milyon İngiliz’in toplam 25 milyar dolarını deve etmişlerdi! İngiltere’de. “Özel Emeklilik Fonu” pro­jesini ilk ortaya atan devrin başbakanı MARGARET THATCHER olmuştu. Para­ları ve emeklilik rüyaları tuz buz olan 2 milyon emekçi söyle haykırıyordu:

“Özel Emeklilik Sigorta Şirketlerini yasallastıran Margaret Thatcher, bu­gün utanç duymalıdır! Soyguncuların eline hem silah verdiler hem de on­lara dokunulmazlık hakkı tanıdılar!”

Bu öyküyü anlattıktan sonra, özel emeklilik sigortası şirketinin temsil­cisi iki genç hanıma şunları söyledim: İngiltere gibi yasaların, kuralların ve geleneklerin sağlam olduğu bir ülkede bile 2 milyon emekçinin altı yıllık birikimleri olan 25 milyar dolar hortumlanıp. insanlar ortada bırakılabiliyorsa. Kim bilir Türkiye’de neler olmaz? Türkiye’da hayali ihracattan ceza yemiş olanlar sonra tutup banka kurabiliyor, kurdukları bankada topladıkları parayı cebe atıp toz olabiliyor! Düşünün bir kez. Türkiye’de bugüne kadar kac banka batırıldı? Yirmi yıl önce ortaya çıkan Banker Kastelli skandali hâlâ belleklerimizde taze değil mi?

En son offşorzedelerin hikayesini duymayan kaldı mı?

Yarı-sömürge ülkelerde. Türkiye gibi fakir ülkelerde. Banka-Borsa-Sigorta kurumları, bir avuç kurnazın geniş halk kitlelerini söğüşlemek için kurduğu kurumlardır. Bu kurumlara güvenerek iş yapanlar, er ya da geç hayal kırıklığına uğramaya mahkumdurlar. Hele bu tür kurumlara güve­nip, yıllarca para yatırarak sonunda mutlu bir emeklilik hayatı yasayaca­ğını sanmak, tam bir safdilliktir! Türkiye gibi fakir ülkelerde, emekçilerin sosyal güvenliğini de emekliliğini de ancak güçlü bir devlet sağlayabilir. Devletin yönetim ve denetiminde olmayan bir sosyal güvenlik sistemi­ne, emeklilik sistemine güvenmiyorum! Sözlerimi böyle bitirince, kendi­lerine müşteri olmayacağımı kestiren pazarlamacı hanımların tepkisi çok ilginçti.

“Sizin gibi bilgili, kültürlü bir beyden bunu beklemezdik! Si­zin adınıza üzüldük!” dediler. Özel Emeklilik Sigortası pazarlayan iki ha­nımın gözünde 2 milyon İngilizlerin dolandırılmış olması pek önemli değildi! İki milyon İngiliz’in başına gelenlerin. Türklerin de basına gelebi­leceği tehlikesi onları pek ilgilendirmiyordu! Onların tek bir hedefi vardı, ellerindeki malı allayıp pullayarak satmak ve çabuk tarafından komis­yonları cebe atmak! Yeni Dünya Düzeninin ahlakı işte buydu:

Parayı ka­zan da nasıl kazanırsan kazan! Binlerce kişinin kazıklanmasına aracı ol­mak da dahil! Yetenekli genç hanımlarımızı da bu ahlaksız düzenin ateş­li savunucuları olarak görmek, gerçekten çok üzücüydü.

Yeni İleri. Antalya. 11.07.2000
Kaynak:
Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

YENİ PARA SİSTEMİ ARAYIŞI

Dünya ekonomisi, 20’inci yüzyılın ortalarında Bretton Woods’ta ayağa kaldırılmıştı. Reel ekonominin yerini sanal paraya kaptırması dengeli büyümenin sonu oldu.

Şimdi ise yeni bir para sistemi arayışı başladı. Eski Uluslararası Para Fonu Başkanı Michel Camdessus, dünya para sisteminin radikal reformlara ihtiyacı olduğunu söylüyor. 20’ler Grubu Dönem Başkanı Fransa’nın Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye danışmanlık yapan Camdessus döviz piyasalarında aşırı dalgalanmaların olduğunu, çoğu zaman para kurlarının ekonomik realiteleri yansıtmadığını ve bu nedenle de dünya paralarının yeni bir sabit çıpaya ihtiyacı olduğunu belirtiyor.

New Hampshire mucizesi

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya ekonomisinin yeniden şekillendirildiği yılları hatırlayan iktisatçılar nostaljik bir şekilde iç geçirmeden edemiyorlar. O yıllarda dünyanın düzeni vardı. Sabit döviz kurları, düşük faizler ve bütün dünyada rezerv para birimi ve ödeme aracı olarak kabul görmüş Amerikan doları vardı. Bu nasıl olmuştu? 1944 yılında ABD, savaşın yerle bir ettiği dünya ekonomisini ayağa kaldırmak üzere, Almanya ve Japonya ile savaşan bütün devletleri New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kasabasına davet etmişti. Uluslararası yeniden imar ve kalkınma bankası, kısa adıyla Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu bu buluşmada kurulmuştu. Dünya Bankası, Avrupa ile Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki gelişme halindeki ülkelerin yeniden imarıyla görevlendirilmişti. Para Fonu ise, ekonomik yetersizliklerin baskısı altındaki milli paraları istikrara kavuşturacaktı.

Dolar dünya parasıydı

Bretton Woods’un en önemli sonucu ise, savaş sonrası dünya ekonomik sistemine altın ve Amerikan dolarının baz alınacak olmasıydı. ABD dünya altın rezervinin üçte ikisine sahip olduğundan Amerikan dolarının rezerv para birimi olması kaçınılmazdı. Böylece ABD savaştan sonra siyasi ve askeri olduğu kadar ekonomik bakımdan da dünya liderliğine yükselmişti. Viyana’daki Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’nden Stephan Schulmeister o yılları biraz arar gibi konuşuyor:

“1950 ve 60’lı yılların reel kapitalizmi ekonominin motoru olmuştu. Kâr gayesi sistematik şekilde reel ekonomiyle ilgili faaliyetlere odaklandırılmıştı. Döviz kurları sabit, faizler de düşüktü. Borsalar adeta uykudaydı. Hammadde fiyatları istikrarlıydı. Böyle bir ortamda finans piyasasında spekülasyon yapıp zengin olmak mümkün değildi. Bu şartlar altında kâr güdüsü mecburen reel ekonomiye yöneliyordu. Bunun sonucunda ekonomik mucize yaratılmış, tam istihdam sağlanmış ve kamu borçları azalırken, sosyal devleti büyütmek mümkün olmuştu.”

Savaşla gelen bozulma

ZAMANIN ABD BAŞKANI LYNDON B. JOHNSON, VİETNAM’DA KÖŞEYE SIKIŞAN FRANSIZ İŞGAL GÜCÜNE YARDIM ETMEYE KALKIŞINCA İŞLER BOZULDU. Savaş çok pahalıya mal oldu. ABD’nin altın rezervi dolar tahvillerini karşılayamaz duruma geldi. Sabit kur sistemi sallanmaya başladı. Fransa ve diğer devletler ellerindeki doları altına çevirmek isteyince Başkan Richard Nixon dolar-altın paritesini kaldırdı. İktisat profesörü Schulmeister 1971’den sonra sadece döviz kurlarının dalgalanmaya bırakılmadığını ama aynı zamanda ekonomik rejimin de değiştiğini anlatıyor. Schulmeister, şunları kaydediyor:

Zamanın ABD başkanı Lyndon B. Johnson, Vietnam’da köşeye sıkışan Fransız işgal gücüne yardım etmeye kalkışınca işler bozuldu. Savaş çok pahalıya mal oldu. ABD’nin altın rezervi dolar tahvillerini karşılayamaz duruma geldi. Sabit kur sistemi sallanmaya başladı. Fransa ve diğer devletler ellerindeki doları altına çevirmek isteyince Başkan Richard Nixon dolar-altın paritesini kaldırdı. İktisat profesörü Schulmeister 1971’den sonra sadece döviz kurlarının dalgalanmaya bırakılmadığını ama aynı zamanda ekonomik rejimin de değiştiğini anlatıyor. Schulmeister, şunları kaydediyor:

“Son 40 yılın finans kapitalizmi istikrarsız döviz kurlarının, tutarsız faiz oranlarının, bir inip, bir çıkan borsa endekslerinin ve son derece değişken hammadde fiyatlarının müsebbibidir. Bu durum spekülasyona davetiye çıkarıyor, vurgunculuk fiyat istikrarını bozuyor ve şirketler de bu yüzden reel yatırımlarını azaltıp talihini spekülasyonla deniyor.”

Spekülasyon karşılıksız parayı katlıyor

Böylece dünya para sistemi reel değerlerden soyutlanmış oluyordu. Dünya ekonomisi artık genel geçer bir değer kıstasından mahrumdu. Para ancak özel bankaların açtığı kredilerle yaratılabiliyordu ve bu maddi karşılığı olmayan paraydı. Bilgisayar teknolojisi sayesinde sanal para elektrik hızıyla dünyayı dolaşıyor, spekülatif (havadan) döviz ticareti astronomik boyutlara varıyordu. Günümüzde mal ve hizmet mübadelesi döviz ticaretinin sadece yüzde beşini karşılıyor. Döviz alım satımlarının yüzde 95’i spekülatif amaçla yapılıyor. Böyle bir manzara karşısında 1950’lere dönmek daha iyi olmaz mı? Stephan Schulmeister bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Hayır. Ama önce teşhis doğru konmalı. Krizin sisteme bağlı nedenlerini ortaya çıkaran teşhise göre finans cambazlığı ve spekülasyonun değil işletmeciliğin muteber olması gerekirdi. Ama son otuz yılda bunun tam tersi yapıldı. Hatanın düzelmesi için 1950’lere dönmeye lüzum yok. Ama tedavinin her aşamasında nasıl işletmeciliğin ön plana çıkartılıp mali spekülasyonun önlenebileceğinin düşünülmesi gerekir.”

Onunla da onsuz da olmuyor

Eski Para Fonu Başkanı Michel Camdessus da Bretton Woods’un çökmesiyle para sisteminin reel referanstan mahrum kaldığını belirtiyor. İkilem de burada ortaya çıkıyor. Referans noktası olmadığı için Amerikan doları alternatifsizliği sayesinde anapara birimi olmaya devam ediyor. Çin dolar devrinin kapandığını savunuyor ama doların yerine ne konacağını Pekin yönetimi de bilmiyor. Bu nedenle yenidünya para sistemi hakkında kafa yormanın bir anlamı olmadığını söyleyenlerden biri de, Kiel Dünya Ekonomisi Araştırma Enstitüsü Başkan Vekili Rolf Langhammer:

“Döviz kurları ve dünya ekonomisindeki dengesizliklerin belli bir koridorda dalgalanabileceği bir para sistemi yararlı olmaz. Dünya para sisteminin merkezini oluşturacak bir rezerv birimine ihtiyacımız var. Ama dolardan başka rezerv para birimi de tanımıyoruz. İşte Çinlilerin açmazı da burada yatıyor: En büyük dolar alacaklısı onlar. Doları yeriyorlar ama aynı zamanda da destekliyorlar. Bu ikilem ortadan kalkmadan yeni dünya para sistemini gündeme getirmek nafiledir.”

(Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 2009 yılında, Çinlilerden ABD Hazinesi bonolarını satın almalarını rica etmişti.)

( ROLF WENKEL)
KAYNAK: TURQUIE DIPLOMATIQUE, Mart-Nisan 2011, SAYI: 26

KİRPİLİ İLİŞKİLERDE MESAFE KONTROLÜ


Doktor Sigmund Freud, 1909 yazında bir gün, Viyana Berggasse 19 numaradaki ev-ofisinde purosunu yakıp aniden şöyle söyledi:
“Amerika’ya gideceğim, vahşi oklu kirpileri görüp, birkaç da konferans vereceğim.”
O an herkesi şaşırtmış oldu. Çünkü Freud, Amerika’ya daha önce hiç gitmemişti ve oradan ne kadar çok nefret ettiğini her fırsatta dile getiriyordu. Freud şöyle devam etti:
“Büyük hedefleriniz varsa, dikkatinizi fazla gayret gerektirmeyen ikinci bir hedefe yoğunlaştırmak, korkunuzu azaltır.” Böylece, Freud’un has müridi Ernst Jones’un aktardığına göre, “kirpiyi bulmak”, Freud ve çevresinin kavramları arasındaki yerini aldı.
Kirpinin Freud’un aklına düşmesinin nedeni, Arthur Schopenhauer’in 1851’de yayınladığı Parerga ve Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler adlı eserinin ünlü 396. bölümünün bir kısmıdır. Schopenhauer bu bölümde kirpilerin soğukta kaldığı bir anda karşılaştıkları ikilemi anlatmaktadır:

[Bir grup oklu kirpi, soğuk kış gününde donmamak için bir­birlerine iyice yanaşıp bedenlerinin sıcaklıklarından fayda­lanarak karşılıklı ısınmaya ve böylece soğuktan korunma­ya çalışıyordu. Fakat çok geçmeden her biri, yanındakinin dikenlerinden canı yandığı için, ayrılmak zorunda kalıyor­du. Isınma ihtiyacı onları tekrar bir araya getirdiğinde, di­kenleri onları bir kez daha ayrılmaya zorluyordu. Böylece bir müşkil durumdan diğerine savrulup duruyorlardı; ta ki birbirlerine katlanabilecekleri mutedil bir mesafeyi tutturabilene dek.
Nitekim hayatlarının boşluğu ve tekdüzeliğinden kay­naklanan bir araya gelme ihtiyacı insanları birbirine yak­laştırır. Fakat birçok nahoş ve itici özellikleri ile tahammül edilmez eksiklikleri yüzünden tekrar birbirlerinden kopar­lar. işte nihai çare olarak buldukları ve ancak sayesinde bir araya gelebildikleri bu orta yol nezaket ve muaşeret kaide­leridir.
Bu ölçüyü aşan kimselere İngiltere'de "mesafeni koru" diye seslenirler: "Keep your distance!" Dolayısıyla karşılıklı ısınma ihtiyacı her ne kadar tam olarak karşılanamasa da, dikenlerin acısı da hissedilmeyecektir. Kendi içini ısıtacak kadar sıcaklığa sahip olanlar ise, böyle bir zahmet ve meşak­kate katlanmamak veya kimseyi buna maruz bırakmamak için toplumdan uzak durmayı tercih edeceklerdir.] [1]

Oklu kirpi, Freud’u sorularıyla lanetlemiştir.
Schopenhauer’in yazdığı bu bölümün bir kısmı, daha sonra Sigmund Freud’un 1921’de yayınladığı Grup Psikolojisi ve Ego’nun Analizi adlı eserinde dipnot olarak yer bulur. Freud, ana-oğul dışında tüm insan ve grup ilişkilerinde gözlenen çatışmayı açıklamaya çalışırken “Schopenhauer’in ünlü donan oklu kirpi benzetmesindeki gibi, hiç kimse, komşusuna fazla yaklaşmaya katlanamaz” der ve yukarıdaki dip notu verir. Freud’un hayatı boyunca cevapmaya çalıştığı asıl soru,
“Çok fazla olması için, ne kadar çok olması gereklidir?”
“Ne zaman yeter der insan?” “Ne zaman çizgi aşılır?” “Hayatta kalma güdüsünün sınırı neresidir?”
Oklu kirpi, Freud’u sorularıyla lanetlemiştir.
Freud’un Amerika yolculuğuna dönersek, buradan kendisine gelen davetler önceleri geri çevirdiğinde, aslında psikanalizin geleceğinin Yeni Dünya’da olduğunun farkındaydı. Ancak bu ülkeyi dev bir dolar işareti olarak gördüğünü söyledi hep. Sonraları, Amerika’dan döndüğünde, “Amerika bir hata” dedi, “Devasa bir hata da olsa, nihayetinde bir hata.”
Sonunda Freud Amerika’ya vardığında, Çin mahallesinde otantik yemekler, Kıbrıs antikacısında kendini kaybetmek gibi turistik güdülerin haricinde, herhangi bir oklu kirpiyle karşılaşmadı.
Kirpi yerine, Freud’un verdiği konferanslardan birini izleyen ve oldukça heyecanlanan, o zamanlar 65 yaşında olan ve ABD’nin ilk nöroloji kliniğini açarak tarihe geçen James Jackson Putnam, Freud’u Putnam’daki çiftliğine davet etti. Freud, çok istediği oklu kirpiyi göreceğini bilmeden, böylesine önemli bir adamın yanında yer almasının önemini düşünüp daveti kabul etti.
Freud ve Amerika gezisinde beraberinde yer alanlar (meslektaşları Jung, Ferenczi ve Jones) çiftlik ziyaretlerinde, masa üstü oyunu oynadılar, ateş başında şarkı söylediler ve uzun, bitmek bilmez sürelerde yemek yediler. Bunlar, o dönemin standart beyaz Anglo Sakson Amerikan vatandaşlarının (WASP) tatillerini geçirme şekliydi. Freud, ünlü “Amerikafobi”sini unutmuş gibiydi.
Freud sonunda kirpisini buluyor
Çiftlikte, Freud’un, küçük kulübesinin kapısını kikirdeyen iki genç kız çalar. Onlarla giderse, tepedeki kirpiyi görebileceğini söylerler. Freud, devamı kikirdeyen kızların halinden rahatsız olsa da, gitmek zorunda hisseder kendisini. Böylelikle Freud ile birlikte, kulübeyi paylaşan Jung ve Ferenczi, kızlarla tepeye çıkmak üzere yola koyulurlar. Sonunda kirpiyi bulacakları yolculuğun kısa olacağı söylenmiştir kendilerine. Yolculuk gayet uzun ve yorucu olur. Sonra, tepeye yaklaştıkça, bir koku karşılar onları. Kızlar isterlerse dönebileceklerini söyler, ancak Freud devam etmek ister. Böylesine beklediği kirpi arayışını, bir iki ergen kızın onu “kafalamasıyla” bitirecek değildir. Koku gittikçe dayanılmaz olur. Ve nihayet, tiksindirici kokunun eşliğinde, Freud kirpisiyle karşılaşır. Kirpi sineklerden görünmez olmuştur. Bir anlık duraksamadan sonra Freud, kirpi leşine doğru yürür, dürter. Arkadaşlarına “Ölmüş” der.
Freud’un, Amerika’da çok istediği kirpiyle değil, kirpinin çürümüş leşiyle karşılaşması onu nasıl etkiledi?
Düşüncelerine, Amerika hakkındaki fikirlerine nasıl bir yönlendirmede bulundu?
Bunları bilmek kolay değil. Ancak Freud, 5 saat süren dönüş yolculuğunda, çiftlikte Putnam’ın ona bronz bir oklu kirpi heykelciği hediye etmesiyle şaşırdı kuşkuşuz. Putnam’ın, neredeyse yaban hayatın ortasında bronz heykeli nereden bulduğu tam bir muamma.
Freud, Avusturya’ya dönüşünde, kendisine hediye edilen 10-15 santim uzunluğunda, sırtı dimdik oklarla kaplı, metal kirpi heykelciğini, masasına, kültablasının arkasına, antik biblolarının arasına koydu. Naziler’in Avusturya’ya gelişiyle, kendisi de bir Yahudi olan Freud’un olacakları anlayıp Londra’ya taşınması sonrasında, artık bir müze olan Freud’un evinde, bugün hala yazı masasının üzerinde bu kirpi bulunmaktadır.
Freud’un kirpisi vs Türkiye’nin sosyal hayattaki faşizm refleksi
Ancak Freud’un aklına oklu kirpiyi sokan ünlü Alman filozof Schopenhauer olsa da, bugün hala Freud’un Londra’daki müze-evini ziyaret edenlerin, belki de çoğunlukla fark etmediği bu metal kirpi, hem Freud’un uzun çabalar sonucu nesne büründürdüğü metaforuna, hem de bu çabalarının ödülü olan mutlu sessizliğe ortak olarak öyle durmaktadır.
Freud, eşler ve arkadaşlar arasındaki çatışmayı anlatırken, komşu köylerin rekabetini, bir mikro millyetçilik huzursuzluğunu ortaya koyarken, İngilizlerle İskoçlar, beyazlarla zenciler, Almanlarla Yahudiler arasındaki tahammülsüzlüğü anlatırken, düşüncelerini hep oklu kirpi metaforu üzerine kurmuştur.
Türkiye’de “soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler” gibiyiz.
Bugün, her geçen gün birbirimizi çekilmez bulduğumuz, nefret ettiğimiz bu ülkede, kiminin dini dayatması kiminin seküler zorlamasıyla birbirimizi yerken, insanın en acı günahı olan faşizmin verdiği tahribatı fark etmeden, “soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler” gibiyiz.
Birbirine tahammül edemediğimizden yanyana gelmek istemediğimiz gibi, genlerimize işlemiş olan sosyal birlik refleksiyle “diğeri” olmadan da yapamıyoruz. Bir yandan aynı fikirde olmadıklarımızdan nefret ederken, öte yandan herkes bizim görüşümüzü kabul etsin istiyoruz. Yukarıda aktarılan kirpilerden farkımız ise, sonunda, bir arada var olabileceğimiz, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşmak yerine, kendi iç sıcaklığı çok yüksek olup, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih edenlerin gırtlağına toplum olarak basıyoruz. Oklu kirpiler kadar sosyal birliktelik oluşturamayan toplum, ısınmak için yaklaşan diğerine dikenini tüm hırsıyla saplıyor. Faşizm, iki kirpi arasındaki ilişkide başlıyor.

Kaynakça:
- The Porcupine Illusion – George Prochnik – 2007
- Kirpinin Dayanılmaz Cazibesi – Sevil Atasoy

- Schopenhauer, hzl: Ahmet AYDOĞAN,. ( İstanbul,2009).


[1] trc. Zehra Aydın – Hüseyin Aydoğan

UZUNLUK ve ALAN ÖLÇÜLERİNDE YAPILAN HİLELER


Yurdumun garip insanlarını aldatma yöntemlerinden biride medyanın ve bürokratların halkımızı yanlışa düşecek şekilde bilgilendirmeleridir.

Şöyle ki, TV veya gazete haberinde bazen “500 HEKTAR” bazen “500 DÖNÜM” şeklinde verilen ölçü birimlerinin karşılığına gelen metrekare miktarını kaçımız doğru biliyordur diye hiç düşündünüz mü?

Mesela orman yangını olmuş,
haber kimi yerde “dönüm” kimi yerde “hektar” olarak ifade ediliyor. Zannediyoruz ki “bir el” bu haberleri halkın tepki göstermeyeceği şekilde ifade ederken acaba ne kazançları  oluyor.
Sormak gerekiyor.

Mesela:

“500 HEKTAR”  500×10.000=5.000.000 m²

“500 DÖNÜM” Yeni değerlere göre 500×2500 m²=1.250.000 m²;

“500 DÖNÜM” Büyük değerlere göre 500×2720 m²=1.360.000 m²; olunca ne diyeceksiniz.

Bir de orman yangını Afyon’da ise 1 dönüm 2000 m²;

Çumra’da 1 dönüm 2500 m²;

Karapınar 1 çiftçi dönümü 2500 m²

Olduğuna göre; halkımızın algılama durumunun çeşitliliğini görebilirsiniz.

Bunun gibi farklılıklar gösteren bir ölçü sistemi ile aklı karışmış halka alan ölçüleri kullanırken “m²” ile ifade etmekten kaçınmanın birçok sebepleri vardır, denilebilir.

Bu yazıyı yazdığım sırada bir emlakçı arkadaşım bana telefon edince ona “HEKTAR”ı sordum doğru cevap veremedi.

Öyle ise, birileri bizi yanlış bilgilendirmenin psikolojik alt yapısını çok güzel dizayn etmişlerdir. Eğer bu yazıyı okuduysanız, bir bürokrat veya milletvekili görürseniz; bu ölçülerin “ifade edilirken niçin m² ye çevrilerek söylenilmediği” veya “DÖNÜM”ün kaç m²” olduğunu sorabilir;

ve o zevat eğer doğru cevap verebilirse, şükredip elini öpmenizi tavsiye ederim. Ancak işin “fakat”ını göreceksiniz.

Hülasa son günlerin önemli meselelerinden olan “YABANCILARA MÜLK SATIŞI” hakkında söylenen sözlerdeki “çarpık ifadelerde dekar, hektar ve dönüm tabirlerinin, gerçek ölçüleriyle doğru karşılıklarını bulabiliyor musunuz?

 Ben bir türlü kafamda oluşturamıyorum. Siz oluşturabiliyorsanız çok mutlu olurum.

Allah Teâlâ bu vatanı bizim şerrimizden muhafaza buyursun. Amin.

 Alan Ölçüsü Birimleri
Alan / Area m² a ha² km² in² ft² yard mil² acre
1 metre kare (m².) 1 0.01 – – 1550 10.76 1.196 – -
1 ar (a) 100 1 0.01 – – 1076 119.6 – 0.0247
1 hektar (ha) 10000 100 1 0.01 – – 0.0039 2.47 -
1 kilometre kare (km²) – 10000 100 1 – – – 0.3861 247.1
1 inç kare (inch square) – – – – 1 – – – -
1 ayak kare (ft²) (foot square) 0.0929 – – – 144 1 0.111 – -
1 yarda kare (square yard) 0.8361 – – – 1296 9 1 – -
1 mil kare (square mile) – – 259 2.59 – – – 1 640
1 acre 4050 40.5 0.405 – – 43640 4850 0.0016 1

Eski Alan Ölçü Birimleri

1 arşın (zirai) ²= 0,57417 m²= 4 ayak²
1 dönüm (yeni) = 2500 m²
1 dönüm (büyük) = 2720 m²
1 dönüm (atik) = 4 evlek = 1600 zirai² = 918,672 m² (bir kenarı 40 arşın (zirai) olan kare)
1 atik evlek = 400 arşın²= 229,668 m²
1 yeni evlek = 100 m²
1 cerip = 3600 zirai²= 2067,012 m²
1 ayak² = 144 parmak²= 0,14354 m²
1 parmak² = 144 hat²= 0,00099751 m²
1 hat² = 144 nokta²= 0,000006927 m²
1 çarşı arşın² = 0,46240 m²
1 urup² = 0,007225 m²
1 kirah² = 0,0018062 m²
1 endaze² = 0,422500 m²
1 urup² = 0,0066015 m²
1 kirah² = 0,0016504 m²


Kullanıldığı yere göre değişen alan ölçü birimleri

Afyon 1 dönüm 2000,00 m² İzmir 1 satraç 0,57417 m²
Ankara 1 mucur 32,3544 m² Karapınar 1 çiftçi dönümü 2500,00 m²
1 şinik 129,1883 m² 1 yeni dönüm 2025,00 m²
1 yarım 516,753 m² 1 hükümetdönümü 1000,00 m²
Aydın 1 satraç 0,57417 m² K.Maraş 1 çiftlik 3000,00 m²
Arhavi 1 kıye 150,00 m² Kelkit 1 kile 918,672 m²
Bursa 1 muzur 4643,36 m² Niksar 1/2 tenekebuğday 1300,00 m²
Çumra 1 dönüm 2500,00 m² Reşadiye 1 kil 2067,75 m²
1 havayi 17 litre 1 kot 459,00 m²
Elazığ 1 kot 57,417 m² 1 evlek 229,75 m²
1 ölçek=4 kot 229,668 m² Samsun 1 kil 918,672 m²
1 urub (rubu) 918,672 m² Çarşamba 1 kesim 2765,0 m²
1 kil 3674,688 m² 1 kesim 2025,0 m²
Eskişehir 1 araba ot 4-6 dönüm Terme 1 kesim 3600,00 m²
Erzurum 1 batman 459,336 m² Alaçam 1 kabak 8000,00 m²
Ermenek 1 kutu 4,5-5 kg Sivas 1 ölçek 918,672 m²
Gaziantep 1 kile 160-170 kg 1 evlek 229,668 m²
1 timin 1/8 kile 1 kile 12861,408 m²
Giresun 1 kod 1500,00 m² Tokat 1 rublağ 1837,344 m²
1 kıye 2500,00 m² Trabzon 1 kot 1200,00 m²
1 karış 20 cm² Ş.Urfa 1 timin 1837,344 m²
Hadim 1 mandal 30-40 m² 1 kile 14698,752 m²
1 evlek 250,00 m² 1 ölçek 918,672 m²
1 dönüm 1435,4247 m² Yozgat 1 kile 918,672 m²
İstanbul 1 kile 1837,344 m² 1 çerik 150,00 m²
1 müd 36746,88 m²

KATARAKT ARTIK İLAÇLA TEDAVİ EDİLİYOR


Geçenlerde sevdiğim bir dostum, çocuğunda katarakt teşhisi ile ameliyat önerisinde bulunmuşlar olarak yanıma geldi. Bende bu ameliyatı yaptırmadan önce bir araştırma yapmasını istedim. Bu araştırmaları sonucunda ülkemizde olmayan, fakat Amerika, İngiltere, Almanya, Kanada, Rusya .. altı devlette satışına izin verilen bir damladan bahsetti. Kullanımı kolay ve tedavisi olumlu sonuçlar bu damlayı araştırmanız için site adreslerini aşağıda belirttim. Bizim burada çok ucuz bir şekilde tedavisi olan bir şansı denemeden ameliyat veya fako gibi pahalı şekil uygulamalara gitmeden denemelerini tavsiye etmek boynumuzun borcudur. Ayrıca bu hastalık hakkında yetkililerin hem dikkatini çekmek ve yurttaşlarımızın ucuz bir tedavi imkanından faydalanabileceği bilgisine ulaştırmalarını sağlamaktır.

Bahse konu ilacın adı “N-ACETYLCARNOSİNE’NİN (CAN-C) KATARAKT GÖZ DAMLASI” dır. İlaç hakkında internet ortamında şu bilgileri bulabilirsiniz.

İçindeki Malzemeler:

Aktif maddeler: Gliserin (yağ)% 1, Karboksimetilselüloz sodyum (yağ)% 0.3.

İnaktif maddeler: Steril Su (oftalmik notu çözelti pH 6,3-6,5).

Antioksidanlar: N-Asetil-Karnozin (NAC) * 1%.

Tamponlar: Borat, Potasyum Bikarbonat.

Koruyucu: Benzil Alkol arındırılmalıdır.

Hikâyesi:

 Büyük Britanya’da bulunan lisanslı bir üretici tarafından ISO 9001:2000 ve ISO 13485:2003 standartlarına uygun bir GMP İlaç tesisinde üretilmektedir. Bir Damla N-Acetylcarnosine’nin Can-C ile Katarakt iptali klinik olarak % 100 güvenli ve etkili olduğu kanıtlanmıştır!

Mark Babizhayev, ABD merkezli, Yenilikçi Vizyon Ürünler, kurucusu ve başkanıdır. Prestijli Helmholtz Enstitüsü’nde kıdemli araştırma Araştırmacı Mark Babizhayev MA Doktora Ocluar Hastalığı ve ürün araştırma ve patentini almıştır.

Dr. Mark Babizhayev Rusya klinik çalışmalarında hastalarda 2 damla Can C % 1 N-Acetylcarnosine ile göz her gözün içine 6 aylık bir süre için iki kez kullanmış. Etkili oranda katarakt ve diğer göz hastalıkları tedavi ve iptali için benzersiz bir kriter ayarı,% 100 olduğunu tespit etmiştir.
Son 10 yılda bu göz damlası, Katarakt’ta hem insanlarda ve hayvanlarda güvenli ve etkili olduğuna dair raporlar bulunmaktadır.

İnsanlar üzerinde yapılan denemelerde:
Rusya da yapılan klinik denemede Karnozin ise göz damlası 60 yaş ve üzeri 96 hasta tedavi etmek için kullanılmıştır. Tüm hastalar vade çeşitli derecelerde senil katarakt vardı. Bu hastalarda hastalık süresi 2 ile 21 yıl arasında değişmekteydi. Hasta 3 ila 6 aylık bir süre için, her gözün 3 veya 4 kez bir gün içinde 1 veya 2 damla damlatıldı. Sonuçlar senil katarakt üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu gösterdi oranı% 100 (tüm hastalarda bir iyileşme yani) idi. Daha olgun senil katarakt için efektif oran hala son derece etkileyici bir% 80 idi. Önemlisi, aynı zamanda olguların hiçbirinde hiçbir yan etkisi oolmadığı tespit edildi. Klinik Publications A ikinci klinik çalışmada, 6 ila 24 aylık bir dönem içinde objektif netlik değişiklikleri belgelemek ve ölçmek için tasarlanmıştır. Katılımcıların averageage 65 ve tüm gelişmiş kesafeti bir minimal senil katarakt muzdarip. Hastaların her göz içine günde 2 damla olarak ya N-Acetylcarnosine’nin göz damlası% 1 solüsyon veya plasebo aldı. 6 aylık sonuçlar etkileyiciydi; N-Acetylcarnosine’nin ile tedavi tüm gözlerin% 88.9 kamaşma hassasiyeti bir iyileşme vardı. Ayrıca, N-Acetylcarnosine’nin ile tedavi gözlerin% 90 görme keskinliğinde iyileşme göstermiştir. Buna karşılık, orada plasebo grubunda göz kalitesinde küçük bir değişiklik 6 ay oldu ve plasebo grubu da 12 ila 24 ayda kademeli bir bozulma yaşanmıştır. Başka bir çalışmada görme bozukluğu çeşitli derecelerde vardı ama katarakt belirtileri yoktu kim hasta değerlendirildi. 2 ile 6 ay arasında değişen bir tedavi kursu sonra sonuca hafifletmiştir göz yorgunluğunu göz damlası oldu ve (yani daha net bir vizyon vardı) görme yeteneği geliştirmek için devam etti. Bu göz damlaları önleyici amaçlı değeri hem de tıbbi applications’tur.

Hayvanlar üzerinde yapılan Klinik Denemelerde
Yaklaşık bir on yıl içinde Rus araştırma ekibi çeşitli anti-glikasyon ajanların test doğal göz L-carnosine anti-oksidan için bir dağıtım sistemi olarak n-alfa-Acetylcarnosine’nin gelişimine açtı. Laboratuvar testleri geçti sonra, sonraki aşamada hayvanların gözlerine, (özellikle köpek ve tavşan) olarak n-Acetylcarnosine’nin göz damlaları test etmeye başladı. Bu çalışmalar netlik, kamaşma hassasiyeti ve katılan hayvanlar için genel vizyonu iyileşme oldukça hızlı sonuçlar üretti. Bundan başka, herhangi bir ciddi yan etki gözlenmemiştir ve yararlı etkiler sürdürülebilir idi. Şaşırtıcı olmayan, hayvanlarda bu olumlu sonuçların insanlarda devam etmektedir çalışmalara yol açmıştır.
Can-C  Göz Damlası, katarakt olan hastalarda, (göz içine günde iki kez), 6-ay süreyle uygulanan aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir.

% 90 görme keskinliğinde bir iyileşme vardı.
% 88.9 kamaşma hassasiyeti bir iyileşme vardı.
% 41.5 objektifin geçirgenlik bir iyileşme vardı.


Can-C Katarakt Göz Damlası – – N-Acetylcarnosine’nin • Glokom N-Asetil-Karnozin ile bu hastalıklara etkisi de bulunmaktadır.
• Lens bozuklukları
• Presbiyopi
• Kornea bozuklukları.
• Kronik göz yorgunluğu.
• Bilgisayar görme sendromu.
• Oküler iltihabı.
• Bulanık görme.
• Kuru göz sendromu.
• Retina hastalığı
• Vitreus opasiteler ve lezyonlar.

Ayrıca Can-C N-asetil-carnosine göz damlaları, kontakt lens daha rahat yapmak için yardımcı olabilir,

Yurdumuzda zannedersem satışı yoktur. Fakat bu konuda şu siteleri ziyaret edebilir daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

http://wisechoicemedicine.net/store/information.php?info_id=11
http://www.heranswer.com/Can-C-Eye-Drops.asp

 Kaynaklar
1. Blok, W. N-Acetylcarnosine’nin katarakt ile yardımcı olabilir. NAC göz önlenmesi ve bu yaşla ilgili bir durumdur tedavisinde hem de yararlarını göstermek düşer. LE Dergisi, Ağustos 2003.

2. Bourassa, D., ve Dean, KİS Karnozin: ARemarkable Çok Amaçlı Anti-Aging Besin. Vitamin Araştırma Haberler, Vol. 14., Num. 11, Kasım 2000.

3. Babizhayev MA, lipid ve katarakt oluşumunda tiyol gruplarının Deyev A. Serbest radikal oksidasyon. Biyofizik (biofizika), 1986, 31, 119-125, Pergamon Dergileri Ltd

4. Babizhayev MA, Deyev Al, Linberg LF. Kataraktın olası bir neden olarak lipid peroksidasyonu. Mek. Dev Yaşlanma. 1988, 44, 69-89.

5. Babizhayev MA, L-carnosine Antioksidan aktivitesi, kristalin lens doğal bir histidin içeren di-peptid. Biochem. Biophys, Re. Acta., 1989a, 1004, 363-371.

6. Babizhayev MA, retina hastalığı ile ilgili katarakt bir model olarak lipid peroksidasyon ürünleri ile indüklenen Deyev A. Objektif donukluk. Biochim. Biophys, Re. Acta., 1989b, 1004, 124-133.

7. Maichuk, IUF, Formaziuk, VE, Sergienko, VI. Carnosine goz Gelişimi ve kornea hastalıkları bunların etkinliğini değerlendirmek. Vestn Oftalmol, 1997, 113 (6): 27-31.

8. Yuneva, MO, Bulygina, ER, Gallant, SC ve diğ. Yaşlılığında-hızlandırılmış farelerde yaşa bağlı değişiklikler carnosine Etkisi. J Anti-Aging Tıp, 2: 1999, 337-342.

9. Wang AM, Ma C, Xie H, ve Shen, insanlar için doğal bir anti-senesens ilaç olarak carnosine F. kullanın. Biochemistry, 2000, 65 (7), 869-871.

10. Baslow, MH. Omurgalı göz içinde N-asetil-L-histidin sisteminin işlevi yerine getirir. Bir molekül su pompası olarak rol destek kanıtı. J Mol Neurosci, 1998, 10 (3), 193-208.

11. Ermakova, V.N., Babizhaev, M.A., Bunin, A.Ya. Göz içi basıncı üzerine L-carnosine Etkisi. Byull. Eksp. Biol. Med. 1988, 105 (4), 451-453.

12. 575-576: Borioni, D., ve Scassellati-Sforzolini, G. paminobenzoic cid, histidin ve kornea nakli başarısı üzerine kortizon aksiyon, J Ophthalmol 1953, 36 Am.

13. Babizhayev MA, Yermakova VN, Sakina NL, Evstigneeva RP, Rozhkova EA, Zheltukhina GA. N-Acetylcarnosine’nin antioksidan gibi oftalmik uygulama içinde L-carnosine bir ön ilaçtır. Clin. Chim. Açta., 1996, 254, 1-21.

14. Babizhayev MA, Yermakova VN, Deyev Al, Seguin MC. İmidazol-ihtiva eden, insanlarda yaşa bağlı katarakt tıbbi tedavi için etkili bir ilaç olarak peptiomimetic NAC. J. Anti-Aging Tıp 2000a, 2, 43-62.

15. Babizhayev MA, Yermakova VN, Semiletov yu A, Deyev

Oftalmik kullanım için, bir antioksidan olarak A doğal histidin ihtiva eden di-peptid N-Acetylcarnosine’nin. Biyokimya (Moskova), 2000b, 65, 588-598.

16. Babizhayev MA, Deyev AI, Yermakova VN, Semiletov YA, Davydova NG, Kurysheva NI, Zhokotskii AV, Goldman IM. N-Acetylcarnosine’nin, doğal bir histidin içeren bir dipeptid, insan kataraktların tedavisinde güçlü bir oftalmik ilaç olarak. Peptides, 2001, 22: 979-94.

GEORGE CARLİN: BACK İN TOWN Yeniden Şehirde (1996)


 Yönetmen: Rocco Urbisci

Ülke: ABD

Tür: Belgesel | Komedi

Vizyon Tarihi: 11 Mart 1996 (ABD)

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: George Carlin

Yapımcılar: Brenda Carlin | George Carlin | Jerry Hamza

 SHOW’UNDAN  BAZI BÖLÜMLER

KÜRTAJ

Neden kürtaja karşı olan insanların çoğu normalde “çakmak” istemeyeceğiniz türden insanlardır?  Bu muhafazakarlar da az değiller değil mi?

Hep doğmamışın peşindeler.  Doğmamış için her şeyi yaparlar ancak bir kere doğdun mu adını bile anmazlar.  Doğum öncesi muhafazakarları döllenmeden 9. aya kadar fetüsle kafayı bozmuşlardır.  Doğumdan sonrasını ise bilmek istemezler.  Hatta duymak bile istemezler.

Hiçbir şey.  Ne yeni doğan bakımı, ne günlük bakım ne okul yemeği, ne yemek kuponları, ne refah hiçbir şey.  Eğer doğum öncesiysen iyisin.  Eğer okul öncesiysen boku yedin.  Boku yedin.  Muhafazakarların umurunda olmazsın ta ki askerlik çağına gelene dek.  İşte o zaman yine iyisin.  Aradıkları şey tam da sensin.

Muhafazakarlar yaşayan bebekler ister ki onları ölü askerlere çevirebilsinler.

KÜRTAJ KARŞITLIĞI. 

Kürtaj karşıtlığı.  Bu insanlar kürtaj karşıtı falan değiller doktorları öldürüyorlar.  Ne biçim kürtaj karşıtlığı bu?  Ya bir fetüsü kurtarmak için ellerinden geleni yaparlar fakat bu fetüs büyüyüp doktor olur ve onu öldürmek zorunda kalırlarsa ne olacak?  Bunlar kürtaj karşıtı değiller.  Ne olduklarını biliyor musunuz?

Kadın karşıtılar.  Bu kadar basit.  Kadın karşıtı. Onlardan hoşlanmıyorlar.  Kadınlardan hoşlanmıyorlar.  İnandıkları şey, kadının birincil rolünün devlet için damızlık işlevini yerine getirmesi olduğu.  Kürtaj karşıtlığı.  Bu beyaz kürtaj karşıtı kadınların rahimlerine siyahi fetüslerin nakledilmesi için gönüllü olduklarına pek rastlamazsınız değil mi?  Hayır. Sürüyle uyuşturucu bağımlılarının çocuklarını evlat edindiklerine de denk gelmezsiniz.  Hayır. Bu ancak İsa’nın yapabileceği bir şey.  Tabii yine görmezsiniz…  Görmezsiniz bu kürtaj karşıtı tiplerin kendilerini gaz yağına batırıp ateşe verdiklerini.  Bilirsiniz, vicdanen kendilerini dine adamış Güney Vietnamlı insanlar nasıl hayvani bir gösteri yapılacağını biliyorlar değil mi?

Nasıl taşaklı protesto yapılır biliyorlar.  Kendini ateşe vermek!  Haydi bakalım ahlak haçlıları biraz duman görelim içinizdeki ateşi karşılayacak türden.

Akımda başka bir soru daha var.  Nasıl oluyor da, konu bizken kürtaj deniyor ancak konu bir tavuksa, omlet deniyor?

Ne?  Birden bire tavuklardan çok daha iyi mi olduk?  Bu ne zaman oldu da tavukları iyilik sıralamasında geçtik?  Bana tavuklardan daha iyi olduğumuza dair altı neden sayın.  Gördünüz mü, kimse sayamıyor.  Neden biliyor musunuz?  Çünkü tavuklar iyi insanlardır.  Tavukları uyuşturucu çeteleriyle takılırken görmezsiniz değil mi?  Bir tavuğun herifin tekini sandalyeye bağlayıp taşaklarına elektrik verdiğini görmezsiniz değil mi?  En son ne zaman bir tavuğun eve gelip dişisinin ağzını burnunu kırdığını duydunuz?  Duymazsınız çünkü tavuklar iyi insanlardır.  Peki, şu kürtaj bokuna geri dönelim.

Yeni soru; FETÜS BİR İNSAN MIDIR? 

Esas soru buymuş gibi görünüyor.  Eğer fetüs bir insan ise nasıl oluyor da nüfus sayımında sayılmıyorlar?  Eğer fetüs bir insan ise nasıl oluyor da bir düşük gerçekleştiğinde fetüse cenaze düzenlenmiyor?  Eğer fetüs bir insan ise neden insanlar “iki çocuğumuz var bir tane de yolda” yerine “üç çocuğumuz var” demiyorlar?  İnsanlar “hayat ana rahmine düşme ile başlar” diyor ben ise hayat bir milyar yıl önce başladı ve bu devam eden bir süreçtir diyorum.  Devam eden, öylece ileriye doğru yuvarlanan.  Yuvarlanan.  Yuvarlanan.  İleriye yuvarlanan.  Ne var biliyor musunuz?  Dinleyin, bundan daha gerisine de bakılabilir.  Karbon atomlarından ne haber?

İnsan hayatı karbonsuz var olamaz yani o zaman şöyle dememiz belki de mümkün:  “Bütün bu kömürleri yakmamalıyız.”  Sadece bu kürtaj karşıtı savlar içinde biraz tutarlılık arıyorum.  En üşütük tipler size hayatın döllenmede başladığını söylerler.  Döllenme, spermin yumurtayı döllemesidir.  Genellikle erkeğin şöyle demesinden kısa süre sonra gerçekleşir:  “Ah tatlım, tam geri çekilecektim ki telefon çaldı ve beni şaşırttı.”

DÖLLENME. 

Fakat yumurta döllense bile rahime ulaşması altı ila yedi gün sürer ve ardından hamilelik başlar.  Ama birçok yumurta buraya kadar gelemez.  Kadınların döllenmiş yumurtalarının %80’i durulanır ve vücuttan dışarı atılır şu malum “enfes” birkaç günde.  Sonları hijyenik pedler olur ancak yine de bunlar döllenmiş yumurtalardır.  Yani temelde bu kürtaj karşıtı tipler bize diyorlar ki bir kereden fazla adet görmüş her kadın bir seri katildir.

TUTARLILIK. 

Tutarlılık.  Gerçekten ciddi olmak istiyorsanız devletin bir suçluyu idam edişini izleyen bu kürtaj karşıtlarından bir herifin donuna boşaldığında ziyan olan spermlerini ne yapacaksınız?  Adamın biri şurada duruyor ve slip donu küçük Vinnie’ler ve Debbie’ler ile dolu ancak adama kimse bir şey söylemiyor.  Bütün boşalmalara bir isim koymaya gerek yok ki.  Şimdi tutarlılıktan bahsederken Katolikler -ki ben de kendimi bilene kadar onlardan biriydim-…  Katolikler…  Katolikler ve diğer Hıristiyanlar kürtaja karşılar ve aynı zamanda eşcinsellere de karşılar.  Peki, kim eşcinsellerden daha az kürtaj yaptırır ki? 

Şu insanları İsa aşkına bir rahat bırakın anasını satayım.  Elinizde hiç kürtaj yaptırmayacak koca bir grup insan var ve Katolikler ile Hıristiyanlar bunları bir kenara atıyor.  Halbuki onları müttefikleriniz olarak düşünebilirdiniz.  Gidin dinlerde biraz tutarlılık arayın.  Bu arada, Katoliklerden bahsetmişken New York kardinali John O’Connor ve diğer bazı kardinal ve piskoposlar ilk hamileliklerini ve ilk doğum sancılarını yaşadıklarında ve minimum gelir ile birkaç çocuk yetiştirdiklerinde kürtaj hakkında ne diyeceklerini gerçekten duymak isterim.  Eminim ilginç olacaktır ve aynı zamanda aydınlatıcı da fakat fakat bu arada yapmaları gereken diğer şey de bu bekâret yemini etmiş papazlara ellerini papaz yardımcısı çocuklardan uzak tutmalarını söylemek.  Ellerine hakim ol papaz efendi tamam mı? Çünkü İsa “çocukların bana gelmelerine engel olmayın” dediğinde kastettiği şey bu değildi!  Bu kürtaj karşıtı insanlara ne diyorum biliyor musunuz?  Diyorum ki “hey hey eğer bir fetüsün bir kadından daha değerli olduğunu düşünüyorsan bir fetüse donundaki bok lekelerini temizlettirmeye çalış.  Maaşı yevmiyesi olmadan.”  Kürtajı kurallar dahilinde düşünmelerini söylüyorum.  Biyolojik kurallar dahilinde.  Fakat bu kürtaj tartışmasını ne kadar dinlerseniz o kadar “yaşamın kutsallığı” kalıbını duyarsınız.  Evet duydunuz, “yaşamın kutsallığı”.  İnanıyor musunuz?  Bana göre bir mana ifade etmiyor.  Demek istediğim, yaşam kutsal mı?

Kim söyledi?  Tanrı mı?

Eğer tarih okuduysanız, ölüm sebeplerinin en başında gelenlerden birinin tanrı adına diyerek olduğunun farkındasınızdır.”  Bu binlerce yıldır böyle.  Hindular, Müslümanlar, Museviler, Hıristiyanlar dönem dönem birbirlerini öldürürler çünkü tanrı onlara bunun iyi bir fikir olduğunu söylemiştir.  “Tanrı’nın Kılıcı”, “Kurban’ın Kanı” “intikam benim olacak”. Milyonlarca ölü………….

Milyonlarca ölü ………….ve tüm yaptıkları tanrı sorusuna yanlış cevap vermekti.

Tanrıya inanıyor musun?

Hayır.  Bum… öldü.  Tanrıya inanıyor musun?  Evet.  Benim tanrıma inanıyor musun?  Hayır.  Bum… öldü.

Benim tanrımın kudreti seninkinden daha büyük.  Binlerce yıldır…  Binlerce yıldır ve en iyi savaşlar da bunlar.  En kanlı ve en gaddar savaşlar dini nefret üzerine kuruludur ve bana göre hava hoş.  Ne zaman bir avuç “kutsal” insan birbirini öldürmek istese, o zaman ben mutlu bir adamım.  Ama bana bu “yaşamın kutsallığı” bokunu yedirmeye çalışmayın.  Öyle bir şey gerçek olsa bile bunun tanrıdan geldiğini düşünmüyorum.  Yaşamın kutsallığı nereden geldi biliyor musunuz? 

BİZ UYDURDUK.  PEKİ NEDEN?  ÇÜNKÜ YAŞIYORUZ.  BENCİLLİKTEN.  Yaşayan insanların yaşamın kutsallığı fikrini yüceltme konusunda yoğun bir ilgisi vardır.  Abbott ve Costello’nun etrafta dolaşıp bu muhabbeti yaptıklarını görmüyorsunuz değil mi?

Mussolini’den bu konuda pek bir şey dediğini duymuyoruz.  JFK’den son gelen haberler nedir?  Hiçbir lanet şey çünkü JFK, Mussolini ve Abbott ve Costello babalar gibi ölüler.  Babalar gibi ölüler.  Ve ölü insanlar yaşamın kutsallığına bir boktan bile daha az önem verirler.  Bunu sadece yaşayan insanlar umursuyor yani tüm bu olaya bakıldığında bunun tamamen taraflı bir bakış açısı olduğu ortaya çıkıyor.  Bu kendine hizmet eden, insan uydurması bir zırva hikayesi.  Bu asil hissedelim diye kendi kendimize söylediğimiz şeylerden biri.  “Yaşam kutsaldır.”

Kendinizi asil hissetmenizi sağlar.  Fakat size şunu sorayım.  Eğer şimdiye kadar yaşamış her şey öldüyse ve yaşayan her şey ölecekse işin bu “kutsal” kısmı nerede devreye giriyor?  Bu konuda sorun yaşıyorum.  Demek istediğim, yaşamın kutsallığı konusunda vaaz versek bile, uygulamasını yapmıyoruz.  Uygulamıyoruz.  Şu öldürdüklerimize bir bakın.  Sinekler ve böcekler çünkü onlar haşarat.  Aslanlar ve kaplanlar çünkü bu eğlenceli.

Tavuklar ve domuzlar çünkü karnımız aç.  Sülünler ve bıldırcınlar çünkü bu eğlenceli ve karnımız aç.  Ve insanlar.  İnsanları öldürürüz çünkü onlar haşarat ve bu eğlenceli.  Bir şey daha fark etmiş olabilirsiniz.  Yaşamın kutsallığı pek de kanserli hücrelere uymuyor gibi, değil mi?  Üzerinde şöyle yazan çıkartmalardan çok nadir görürsünüz herhalde:  “Tümörleri kurtarın” ya da “Cilt kanseri için fren yaparım”.  Virüsler, küf, maya, kurt, mantar esrar, koli basili, kasık biti bunlar hiç de kutsal değiller.  Bu yüzden en iyi ihtimalle yaşamın kutsallığı göreceli bir şey.  Hangi yaşam formlarının bize kutsal geldiklerini seçip gerisini öldürmemiz lazım.  Oldukça muntazam bir hesap, değil mi?  Buraya nasıl mı geldik?  Bütün bu saçmaları hepsini uydurduk.  Hepsini uydurduk.  Aynı bu şekilde.  Teşekkürler.

Ölüm cezasını nasıl uydurduysak bunu da öyle yaptık.  İkisini de uydurduk.  Yaşamın kutsallığı ve ölüm cezası biraz yanar döner değil miyiz?

Biliyorsunuz, ülkede bugünlerde birçok insan ölüm cezasının kapsamına uyuşturucu satıcılarının da dâhil edilmesini istiyor.  Bu gerçekten aptalca.  Uyuşturucu satıcıları ölümden korkmazlar ki.  Zaten yüzlercesi her gün sokaklarda birbirini öldürüyor.  Arabayla vur-kaçlar, çete savaşları…  Ölmekten korkmuyorlar.  Ölüm cezası, ölümden korkmayanlar üzerinde uygulanmadığı sürece işe yaramaz.  Mesela, uyuşturucu parasını aklayan bankacılar gibi.  Uyuşturucu parası aklayan bankacılar.  Torbacıları boşver.  UYUŞTURUCU TRAFİĞİNİ AZALTMAK İSTİYORSAN BU SAÇMALIĞIN BANKACILARINDAN BİRKAÇININ KELLESİYLE BAŞLAMALISIN.  Beyaz, orta sınıf, Cumhuriyetçi bankacılar.  Ayrıca bahsettiğim…  Bahsettiğim ölüm iğnesi gibi hafif idamlar da değil.  Bahsettiğim çarmıha germek millet.  Haydi çarmıha germeyi Amerika’nın Hıristiyanları ve Musevilerinin gerçekten minnettar olacağı bu idam şeklini geri getirelim.  Hatta ben biraz daha ileri götürürdüm.  İnsanları çarmıha baş aşağı gererdim.  ……………

Kanalı açıp Amerikan futbolunu bile umursamayan izleyiciler olurdu.  Dan Deardorff’un neden çivilerin belli bir açıyla çakılması gerektiğini açıklamasını duymak istemez miydiniz?  Sizi temin ederim ki idamlara bir başladınız mı her hafta bir beyaz bankacıyı ulusal kanalda koca bir ahşap haça çivilemeye bir başladınız mı bu uyuşturucu trafiğinin hayvan gibi yavaşladığını göreceksiniz.  Hayvan gibi yavaşlayacak.  Artık okullarda ve hapishanelerde uyuşturucu alamayacaksınız bile!  Öyle ya da böyle idam cezasını umursamıyorum çünkü biliyorum ki bir işe yaradığı yok.  Belki bir çeşit İncilvâri intikam arzusunu tatmin etmekten başka hiçbir işe yaramıyor.  Bilirsiniz, eğer İncil’i okursanız görürsünüz ki tamamı öç ve intikam ile doludur yani aslında idam cezası bir çeşit dini ritüeldir.  Bir arınma ayini.  Bir modern dinsel tören ve bu doğru olduğu sürece derim ki bunu biraz daha yaşatalım.  Cidden inanıyorum ki eğer ölüm cezasını biraz daha eğlenceli hale getirir ve düzgünce pazarlamayı öğrenirseniz belki de bu aptal bütçesini dengeleyebilecek kadar para kazanabilirsiniz.  Dengeleyin şu aptal bütçesini.  Ayrıca unutmayın ki anketler Amerikan halkının idam cezasını istediklerini gösteriyor ve tabii dengeli bir bütçe de istiyorlar ve bana göre, sahte bir demokraside bile arada bir insanların istedikleri şeyleri almaya hakları olmalıdır iktidarı gerçekten elinde tutanları gölgeleyen bu illüzyonu biraz daha beslemek için.

…….

Bir sonraki konu bir sonraki konu

İNGİLİZ DİLİ ile alakalı.  Kullandığımız küçük deyimlerle ilgili.

Bunları hepimiz kullanıyoruz.  Her zaman çoğumuzun kullandığı küçük ifadeler ve deyimler ve bu deyimleri asla yeterince dikkatle ele almıyoruz.  Bunları öylesine söylüyoruz sanki gerçekten bir anlam ifade ediyorlarmış gibi.  Mesela, “Resmen sarhoş.”  Eh, eğer resmiyse sorun nerede anasını satayım?  Hey arkadaşımı rahat bırakın memur bey o resmen sarhoş.  “Nereye yerleştireceğini biliyorsun.”  İyi de neden her zaman herkesin nereye yerleştireceğini bildiğini farz ediyoruz ki?  Diyelim ki bilmiyorsun.  Diyelim ki yeni erkek olmuşsun.  Nereye yerleştireceğine dair hiçbir fikrin yok.  Bence “Nereye yerleştirmeli?” adlı bir devlet kitapçığı olmalı.  Şimdi düşününce sanırım böyle bir devlet kitapçığı zaten var. Nisanlarda size gönderirler.  “Tartışmasız Ağır Siklet Şampiyonu.”  Madem tartışmasız bütün bu dövüşler ne uğruna?  “Yere bakan yürek yakan.”  Bunu biliyorsunuz değil mi?

Ne zaman televizyonda seri katillerle ilgili bir hikaye görseniz yaptıkları hemen gidip komşularını ekrana çıkarmak olur.  Komşu da şöyle der:  “Normalde çok sessiz biriydi.”  Ardından ortamdan biri çıkıp “yere bakan yürek yakan” der.  Bu bana çok tehlikeli bir varsayım gibi geliyor.  Her şeyim üzerine bahse girerim ki siz yere bakanı gözlerken şamatacı olan gelip sizi siker atar.  Diyelim ki bir bardasınız herifin biri bir köşede oturmuş kitap okuyor ve kimseye karışmıyor başka bir herif de ortaya çıkmış elinde bir palayla bara vurarak “Yanıma gelen ilk yavşağı geberteceğim” diyor.  Hangisini gözlersiniz?  Vallahi haklısınız.  “Kodese tık ve anahtarı at.”  Bu hakikaten salakça.  Nereye atacaksın o anahtarı?  Hemen hapishanenin önüne mi?  Arkadaşları bulabilir.  Bir anahtarı ne kadar uzağa atabilirsin ki?  En fazla 15 -20  metre.  Anahtarı yere paralel tutup çevirerek fırlatınca kazanacağın fazladan maksimum  10 metre olur.  Aptal bir fikir.

“BORULARIN ALTINDA.” 

Kesinlikle tekrar düşünülmesi lazım.  “Boruların altında.”  Bunu çok duyarsınız, insanlar “Ülke boruların altına gidiyor.” derler.  Ne borusu?  Bu boruları hiç gördünüz mü?  Nerede bu borular?  Nereye gidiyorlar?  Ayrıca birden fazla boru olduğunu nereden biliyorsunuz?  Bana bir ülke varsa bir boru vardır gibi geliyor.  Birden bire bütün devletlerin kendi borularının olması nereden çıktı?  İhtiyacınız olan tek bir boru.  Fakat o büyüklükte bir boruyu şimdiye kadar birilerinin görmüş olması lazımdı.  Şimdiye kadar birinin “Hey Joey, şu boruya bak lan!” demesi lazımdı.  Şurada zebellah gibi bir boru var.  Bunu hiç duymazsınız.  Neden biliyor musunuz?  Boru moru yok.  Tek bir boru bile yok.  Esasında borusuzuz.  “Pastayı götürdü.”  Duydunuz mu?  “Vay anasını, bak pastayı götürdü.”  Nereye?  Bir pastayı nereye götürürsün, sinemaya mı?  Mesela ben pastayı yakındaki pastaneye diğer pastaları görmeye götürürüm.  Pekiyi niye pastayı götürüyor?  Neden turtayı kapmıyor?  Turtayı taşımak, pasta taşımaktan daha kolay.  “Turta kadar kolay.”  Hey durun pasta taşımak da o kadar zor değil.  “Bir dilim pasta.”  “Dilimlenmiş ekmekten sonra en büyük icat.”  Demek olay buymuş millet.  Birkaç yüz bin yıl.  Dev gibi piramitler be İsa aşkına.  Panama Kanalı.  Çin Seddi.  Hatta bir lava lambası bile bana göre dilimlenmiş ekmekten aladır.  Dilimlenmiş ekmeğin nesi müthiş?  Bir bıçağın var, bir somun ekmeğin var dilimle!  Sonra da hayatına devam et.  “Başıboş dolanıyor.”  Bilirsiniz, herifin biri şartlı tahliyeyle çıkar.  Derler ki, hapiste durmak yerine adam başıboş dolanıyor.  Nereden biliyoruz?  Belki adam evde bakıcıyı pompalıyor?  Her şartlı tahliye alan şehrin sokaklarında başıboş dolanmaz.  Çoğu zaman bir araba çalarlar.  Bundan mutlu olmamız lazım.  Allah’tan araba çaldı.  En azından başıboş dolanmıyor.

“İyi ve kusursuz.”  Bu eskilerden bir laf.  Adamın birine “Nasılsın?” diye sorun.  “İşte, iyiyim ve kusursuz.” diye cevaplar.  Ben değilim.  Bunu asla söylemem.  Neden biliyor musunuz?  Çünkü hiçbir zaman bunların ikisini aynı anda olmuyorum.  Bazen iyiyim ama kusursuz değilim.  Kusursuza yakınım.  Ona doğru ilerliyorum.  Kusursuzluk civarındayım ama tam olarak kusursuz değilim.  Başka zaman gerçekten oldukça kusursuzum.  Fakat, iyi değilim.  Bir sefer bir sefer 1965 yılında Ağustos ayında bir saat kadar aynı anda hem iyi hem de kusursuzdum fakat kimse nasıl olduğumu sormadı.  Onlara söyleyebilirdim.  Söyleyebilirdim.  Söyleyebilirdim.  Karşımdakine diyebilirdim “iyi ve kusursuzum.”  Kaçmış bir şans bu.  “Kovulma belgesi.”  Biliyor musunuz?  Adam işten kovulur.  “Vah vah” dersiniz.  Bugün kovulma belgesi verdiler.  Hiç kovulma belgesi aldınız mı?  Cidden?  İnanın bana, hayatım boyunca defalarca kovuldum.  Tahmin edebilirsiniz.  Hiç kovulma belgesi almadım.  İhtarname bile almadım.  Ne alırdım biliyor musunuz?  Adamın biri masama gelip bana “selam de, git buradan!” derdi.  Bunun için bir belgeye gerek yok.  “Eylem Yasağı” gibi.

“EYLEM YASAĞI.” 

Sana sürekli bunu okuyacaklarını söylerler.  Bunu hiç duydunuz mu?  Özellikle çocukken sizi bununla tehdit ederler.  Babanız eve gelene kadar beklersiniz.  Size eylem yasağını okuyacaktır.  Ona zaten önceden okuduğunuzu ve hatta beğenmediğinizi söyleyin.  Bana göre gereksiz uzun ve yeterince üzerine düşünülmemiş.

ABD

ABD’yi hiçbir ülkenin ciddiye almamasına şaşmamalı.  Televizyonda kayda değer bir zamanı hayali bir kemirgen hakkında bilgi vermekle harcıyoruz.  Size şunu sorayım hayvanat bahçesindeki iki panda çiftleşseler umurunuzda olur mu?  Benim olmaz.  Neden artık haberlerde pandaların bu sene çiftleşip çiftleşmediğini anlatmayı kesmiyorlar?  Bununla ilgili bir endişem yok.  Panda çiftleşmesinden hiçbir duygusal çıkarım yok tamam mı?  Eğer isterlerse yaparlar.  Çarkıfelek’i izlemiyorlarsa tabii.  O işi yapmamalarının tek sebebi muhtemelen itin tekinin onları doğal ortamlarından alıp bir kafese tıkmalarıdır.  Boynunda kronometre asılı yeşil tişörtlü herifin biri gelip sevgilinizin makatından ateşini ölçse erekte olabilir miydiniz?  Şu hayvanları yalnız bırakın.  Bu arada…  Bekleyin bir yudum su içeyim.  Tamam.  Bu arada haberlerden konuşurken artık bebeklerini geri isteyen sperm/yumurta donörü, taşıyıcı tüp bebek, biyolojik, evlat edinmiş üvey ebeveynlerin haberlerini duymak istemiyorum.  Jane Bebek, Ruth Bebek, O Bebek, Şu Bebek Dışarısı Çok Soğuk Bebek, manade değil.  Beni rahat bırakın ve televizyonumdan uzak durun.

“MASUM KURBANLAR”

Hasta Amerikan saçmalıkları.  Ayrıca sürekli “masum kurbanlar” hakkında duymaktan da bıktım.  Bu artık modası geçmiş bir fikir.  Masum kurban diye bir şey yoktur.  Eğer bu gezegende yaşıyorsanız suçlusunuzdur, nokta.  Haberin sonu, sıradaki haber.  Saçmalığın sıradaki haberi.  Sıradaki haber.  Doğum belgeniz bir suç kanıtıdır.  Ha bir de, ne zamandan beri bu ülkede dışarıda dolaşan herkesin kendi su şişeleri olmaya başladı?  Amerika’da ne zaman bu kadar susadık?  Herkes sürekli yanlarında kendi likit tedariklerini taşımak zorunda olacak kadar susadı mı yani?  Evden çıkmadan önce bir şeyler için.

MOTİVASYON KASETLERİ.  MOTİVASYON KİTAPLARI. 

Ne oldu burada?  Birdenbire herkes kendini motive etme ihtiyacı mı duydu?  Bu çok basit bir olay.  Bir şeyi yapmak istersin veya istemezsin.  Nedir yani buradaki olay?  Ayrıca eğer bir kitapçıya gidip motivasyon kitabı alacak kadar motive olduysanız o kitaba ihtiyaç duymayacak kadar da motive olmuş olmuyor musunuz?

 Kitabı geri koyun.  Tezgahtara selam çakın.  Motive oldum.  Şimdi eve gidiyorum.  Şimdi eve gidiyorum.  Biri bana açıklayabilir mi “fotoğraflarınız bir saatte basılır” olayına ne gerek olduğunu?  Fotoğrafını çektiğin şeyi daha yeni gördün ulan!  Biraz önce yaşadığın şeye nasıl nostaljik yaklaşabilirsin ki?

 Bir şikayetim daha var o da çok fazla araç olması.  Bu ülkede bazı ailelerin çok fazla aracı var.  Otoyolda bir karavanda onları görebilirsiniz.  Fakat bu onlar için yeterli değildir.  Karavan yetmez.  Karavanın arkasına takılı bir motorlu tekne go-kart arabası, plaj arabası, arazi motosikleti, jet ski kar aracı, yamaç paraşütü, planör rüzgar sörfü malzemesi, sıcak hava balonu ve iki kişilik küçük denizaltı görebilirsiniz.  Yürüyen kimse kalmadı mı anasını satayım?  Bu insanlarda eksik olan tek şey bir Ay keşif modülü.

BEYZBOL ŞAPKALARI

Çok fazla seçeneğin var Amerika.  Bu sağlıklı değil.  Bir başka iğrençlik beyaz adamlar on yaşından büyük ve ters çevrilmiş beyzbol şapkaları takıyorlar.  Beni dinleyin.  Beyaz adamlar, size bir şey söyleyeyim.  Hiçbir zaman siyahlar kadar şekil olamayacaksınız.  Mümkünatı yok.  Beyazsınız ve eziksiniz.  Doğanın kanunu bu ulan.  Şapkayı ters çevirmek ve karışık bir tokalaşma şekli öğrenmek sizi karizma yapmayacak.  Ve siz siyah erkekler bütün bu olayı siz başlattığınız için şimdilik şapkalarınıza dokunmayacağım fakat diyorum ki sosyal açıdan kendinize güven kazanır kazanmaz o dalga motorunu öne doğru çevirin artık.  Tamam mı?  Evet.

KÜPELER. 

Erkekler için bir püf noktası daha.  Küpeler.  Küpeyle alakalı şeyler.  Bitti artık.  Çok uzun zaman önce sona erdi.  Artık hiçbir anlam ifade etmiyor.  Normalde eski kafalıları kızdırması gerekiyor.  Ama şimdi eski kafalılar da küpe takıyor.  Bir anlamı kalmadı.  Altı üstü bir takı işte.  Üzerine canlı bir bebek asılı bir küpeniz olmadığı sürece sadece bir takı.  Ayrıca bilmenizi isterim ki kendini tahrip etme ve kişisel biçimsizleşmeyi destekliyorum.  Her zaman derim ki derinizi birçok yerden delme ve deşmeniz kendinize olan saygınızı göstermek için çok iyi bir yoldur.  Ne zaman kafasına bir demir parçası lehimlemiş bir adam görsem derim ki;  …işte size mutlu bir adam.  Kendiyle barışık.  Şu farklı konular için farklı renklerde kurdele olayını biraz abartmadık mı?  Her konunun bir kurdelesi var artık.

…..

PARFÜM

Olmasa da idare edebileceğim şeylerden biri de tıraş sonrası losyonu, parfüm ve erkeklerin vücutlarına sürdükleri diğer iğrenç şeyler.  Tam ihtiyacım olan şey de asansörde yanımda duran bir herifin saçmalığın çam ağacı gibi kokması!  Evine git de bir yıkan seni leş kokan it!  Bir Portekiz kerhanesindeki pisuvar gibi kokuyorsun.  Erkekler harbiden aptallar.  Gerçekten, erkekler mallar.  O şeyleri sürünerek hatun kaldıracaklarını sanıyorlar.  …

Şişeden çıkan yeşil renkli sikimsonik sıvıyla eşini kandıramazsın tamam mı?  Sana hatun bulduracak tek koku senin kendi kokun olabilir.  Feromonların var.  Görünüşten sonra cinsiyet belirteci ikinci şey.  Amerika’da insanlar cinsiyetleri hakkında hep gerginler.  Üzerini örtüp saklamak istiyorlar.  Avrupalı erkekler ise ne yapacaklarını biliyorlar.  Orada asansöre binmiş herifin teki bir avuç köpek boku gibi kokuyor.  O insanlar gerçekten çok kültürlüler.  Şu kovboy şapkaları ve botlarıyla dolaşan tiplerden sıkılmaya başladım.  Görüyor musunuz bu yavşaklardan hiç?

….

  VİDEO KAMERALARI 

Teknolojinin çılgın attığı nokta.  Nereye gitseniz itin biri bir ahmak bir mankafa elinde bir video kamerayla dolanır ve “her şeyi” kaydeder.  Bu ülkede artık durup etrafa bakan kimse kalmadı mı?  Hafızasına kaydeden ve belki sonradan hatırlayan.  Bu o kadar saçma bir davranış mı?  Yaşananlar kayıt altına alınıp eve getirilip bir rafa mı konulmalı?  Pekiyi insanlar cidden bu bokları izleyecekler mi?  İnsanların yaşamları bu kadar mı çöktü de zaten yapmış oldukları şeyleri oturup izleyecekler?  Ayrıca bu herifler bu konuda çok hassaslar.  Hep erkeklerdir kadınların kameralara dokunmasına izin vermezler.  Çok yüksek teknik yetenek istiyor.  Bir delikten bakıp, bir tuşa basmak büyük yetenek istiyor ve hepsi kendini Frederico Fellini sanıyor.  Gördünüz mü bunları?  Düşük açılar, zumlar, kamera döndürmeler ve her lanet olası kayıtta aynı üç çirkin çocuk.  Hollywood’daki tüm o George Lucas büyüsü bu çocukların suratındaki talihsiz genetik düzenlemeyi değiştirmeyecek.  Bu talihsiz gençleri halkın gözünden uzak tutun.  Şimdi bunların durun bir saniye bu şikayet ettiğim kültürel suçların çoğunu yeni neslin üzerine atabilirsiniz.

Duymaktan sıkıldığım şeylerden biri daha “YENİ NESİL”. 

Mızmız, kendini beğenmiş, bencil insanlar ve basit bir felsefeleri var; “Onu bana ver, o benim.”  “Ver onu bana, o benim!”  Bu insanlara her şey verildi.  Her şey onlara sunuldu ve hepsini aldılar.  Hepsini aldılar.  Seks, uyuşturucu ve rock’n roll ve yirmi yıl boyunca kafaları güzel dolaştılar serbestçe takıldılar fakat şimdi değirmenin altından sular aktı orta yaş krizine girdiler ve bundan hoşlanmadılar.  Hoşlanmadılar ve bencilleştiler şimdi gençler üzerinde baskı uyguluyorlar.  Onlara seksten sakınmalarını söylüyorlar.  Uyuşturucuya hayır.  Rock’n roll’u da uzun zaman önce televizyon reklamlarına sattılar ki makarna makineleri step tahtaları ve soya tohumları alabilsinler.  Soya tohumları.  Ne var biliyor musunuz?  Bunlar soğuk ve kansız insanlar.  Sloganlarında bu var.  Üsluplarında bu var.  Acı yoksa kazanç da yok.  Yap gitsin.  Hayat kısa iyi oyna.  Olur böyle şeyler.  Kendine bir hayat bul.  “Kendi işine bak”tan “hayır demelisin”e döndüler.  “İhtiyacın olan tek şey sevgi”den “en çok oyuncağı alan kazanır”a geçtiler.  Kokain gitti Rogaine* geldi.  Ama biliyor musunuz hala gram saymaya devam ediyorlar yalnız bu sefer yağ gramlarını.  En kötüsü ise geri kalanlarımızın televizyon karşısında oturup Levi’s düşük belli kotlarının ve koca göt bol paça reklamlarını izlemek zorunda kalıyoruz çünkü bu dejenere, züppe, mızmız şerefsizler ağızlarını tutamayıp çöreklere ve tatlılara saldırıyorlar ve koca götleri odalara sığmıyor ve koca göt bol paça pantolon giymek zorundalar.  Seveyim bu piçleri.  Seveyim bu züppeleri ve herkesi seveyim şimdi şöyle bir düşününce.

Malum komedide zaman zaman genelleme yapmanız gerekir.  Farketmiş olabileceğiniz üzere haklarında şikayet etmediğim kimseler var:

POLİTİKACILAR

Herkes politikacılardan şikayet ediyor.  Herkes rezil olduklarını söyler.  İyi de bu politikacıların nereden geldiklerini sanıyorlar?  Gökten düşmezler.  Başka bir boyuttan gelmezler.  Amerikan ebeveynlerinden, ailelerinden evlerinden, okullarından kiliselerinden, işyerlerinden ve üniversitelerinden geliyorlar ve Amerikan vatandaşları tarafından seçiliyorlar.  Yapabileceğimizin en iyisi bu millet.  Ortaya koyabildiğimiz bu kadar.  Sistemimizin ürettiği budur:  Çöp giriyor, çöp çıkıyor.  Eğer vatandaşlarınız bencil ve cahilse…  Eğer vatandaşlarınız bencil ve cahilse liderleriniz de bencil ve cahil olur.  Koşullar hiçbir şekilde iyileşmiyor:  Sadece her seferinde yeni bencil ve cahil Amerikan nesilleriniz oluyor.  Bu yüzden belki de… belki de rezil olanlar politikacılar değildir.  Belki de başka reziller var elde halk gibi.

Evet. Halk rezil!

Alın size güzel bir seçim sloganı:  “Halk rezildir, umutlarınızı selamlayın.”  Umutlarınızı selamlayın.  Çünkü bu gerçekten sadece politikacıların hatasıysa nerede bütün bu alnı açık, zeki, bilinçli insanlar?  Nerede bu akıllı, dürüst, zeki Amerikalılar taşın altına elini koyacak, ülkeyi kurtaracak ve yolu gösterecek?

Bizim ülkemizde bu insanlardan yok!

Herkes alışveriş merkezinde.  Kıçını kaşıyor, burnunu karıştırıyor bel çantasından kredi kartını çıkarıyor ve gidip ışıklı spor ayakkabı satın alıyor.  Velhasılı kelam, bu politik ikilemi çok basit bir yolla çözdüm:

Seçim günü, evde otururum.  Oy vermem.  Bırak git onları.  Selam ver!  Ben oy vermem.

İki nedenden dolayı oy vermem: 

Birincisi; anlamsızdır.  Bu ülke uzun zaman önce alınmış, satılmış ve ücretleri ödenmiştir.  Her dört senede bir temcit pilavı gibi önünüze koyarlar.  Hiçbir mana ifade etmez.

İkincisi ise, ben oy vermem çünkü inanıyorum ki; oy verirseniz şikayet hakkınız olmaz.  İnsanlar bunu çarpıtmayı severler, biliyorum.  “Ama işte oy vermezsen şikayet etme hakkın olmaz” derler.  İyi de bunun neresi mantıklı?

Oy verirseniz şerefsiz ve kabiliyetsiz insanlar meclise girer her şeyi bok ederler ve bunun sorumlusu siz olursunuz.  Sorunu siz çıkardınız.  Onları siz seçtiniz.  Şikâyet hakkı olmayan da sizsiniz.  Diğer taraftan ben oy vermemiş olan ben oy vermemiş olan ben hatta aslında seçim günü evinden bile ayrılmamış olan ben hiçbir şekilde bu insanların yaptıklarından sorumlu değilim ve benimle hiçbir alakası olmayan sizin yarattığınız bela hakkında canımın istediği kadar şikâyet edebilirim.  Biliyorum ki birkaç ay sonra o çok sevdiğiniz gösterişli başkanlık seçimlerinden birine daha gideceksiniz.  Gülüp eğleneceksiniz.  Eminim ki, seçimler biter bitmez ülkeniz anında gelişecektir.  Bana gelince, o gün evde kalıp esasında sizin yaptıklarınızı yapacağım.  Aradaki tek fark ben mastürbasyon yapmayı bitirdiğimde elimde gösterebileceğim bir şeyler olacak.  Çeviri: [ ©ZEUS®™ ]

 

 

 

YERYÜZÜNDEKİ SON AŞK (2011) -PERFECT SENSE-FİLM


(Eşiyle cinsel sorun yaşayanlar
bu yazıyı muhakkak okumalıdırlar.
Dolayısıyla filmi de seyretmeli.)

Yönetmen: David Mackenzie

Ülke: İngiltere, İsveç, Danimarka, İrlanda

Tür: Dram | Romantik | Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 26 Ağustos 2011 (Türkiye)

Süre: 92 dakika

Dil: İngilizce, Sign Languages

Senaryo: Kim Fupz Aakeson

Müzik: Max Richter

Görüntü Yönetmeni: Giles Nuttgens

Yapımcılar: Gillian Berrie | Brian Coffey | Malte Grunert

Çekim Yeri: Glasgow, Strathclyde, Scotland, UK

Oyuncular: Ewan McGregor (Michael), Eva Green (Susan), Connie Nielsen (Abla), Stephen Dillane (Samuel), Ewen Bremner (James)

KONUSU:

Kadınlara bağlanmakta sorunları olan yetenekli yemek şefi Michael, soğuk görünümlü güzel doktor Susan ile tanışır.

Susan uzun bir süredir kendini işine adayıp özel hayatından vazgeçmiş, Michael ise kadınlarla ciddi ilişki kurmaktan kaçınmıştır. İkisi de birbirlerine karşı daha önce deneyimlemedikleri derin duygular hissederken, tüm dünyada insanların duyularını sırayla yok eden salgın bir hastalık baş gösterir.

FİLMDEN

Karanlık vardır.    Işık vardır.    Erkekler ve kadınlar vardır.    Yiyecek vardır.    Restoranlar vardır. Hastalıklar.    İş vardır.    Trafik.

Hepimizin bildiği günler.    Nasıl hayal ediyorsak, öyle bir dünya.

-Sen daldın ama ben dalamadım.    Yatağımda başkası varken uyumakta zorlanıyorum.    Beni kovuyor musun?

-Yatağımda başkası varken uyuyamıyorum.

 Bak bu garip işte.    Nedir garip olan?

-  Ama artık koku alamıyormuş.    Koku mu alamıyormuş?    Ona hastaneye gitmesini söyledim. Çünkü normal değil, değil mi?

- Evet, Susan. Artık koku alamıyorum.    Psikolojin normale döndü mü peki?    Neredeyse on bir saattir burada oturuyorum. Psikolojim çok iyi değil.    Ama koku alamama dışında başka bir rahatsızlığın yok, değil mi?

-Aberdeen’de yedi tane daha böyle vaka var.    Dundee’de beş tane.    Burada, Glasgow’da on bir tane ve Edinburgh’da on sekiz tane.    İngiltere çapında yüzün üzerinde şikayet var.    Fransa, Belçika, İtalya ve İspanya’da da.    Hepsi son yirmi dört saat içinde olmuş.    Hastalığı nasıl kapmışlar?

Bir yerden kaptıklarından pek emin değilim.    Nasıl yani?    Belirtilere baktığımızda birbirleriyle alakalı olmadıkları anlaşılıyor.    Temas yok benzerlik yok, hiçbir şey yok.   bütün vakaları kontrol ettik ama hiçbir benzerlik bulamadık.    Protein eksikliği prion, virüs hiçbiri yok.    Virüs olması için bir sebep de yok.    Bildiğimiz hiçbir şeye benzemiyor.    Fakat kesinlikle bulaşıcı olmadığını söylemek mümkün.    Giderek yayıldığını söylemek de mümkün.    Pekala.    Çevresel etkenler ya da daha önce bilmediğimiz bir zehir yüzünden ortaya çıkmış olabilir.    Ya da terörist bir saldırı.    Tamam, o zaman. Bir salgın yok.    Onlara hastalığın geçeceğini ve paniklememelerini söyleyeceğim.    Belki de suya bir şey karışmıştır.    Kederle doluyorlar.    İnsanların akıllarına bütün kaybettikleri asla sahip olamadıkları aşkları kendilerini terk eden arkadaşları geliyor.    Bütün kırdıkları insanları düşünüyorlar.    İlk önce kederle doluyorlar sonra da koku alamamaya başlıyorlar.    Hastalık bu.    “Akut Duyu Yetersizliği” diyorlar.    A.D.Y.   

Bu tabii ki çok ciddi ve yüksek önlem alınmasını gerektiren bir durum ama paniğe kapılmak yersiz olur.    Sağlık Bakanlığı bu konuda her türlü bulaşıcı vaka bildirimine karşı hazırlıklıyız.    Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre alarm seviyesinin beşe çıkartılmış olması…    Bulaşıcı değil diyorlar.    Fakat buna kim inanmaya cesaret edebilir ki?

   Tamam.    Tamam, tamam. Bir şey yok.    Çok yaklaşma. Ne olacağı belli olmaz.    Hayır, bulaşıcı değilmiş.    Tam olarak bilmiyoruz. Sadece insanlara öyle söyledik.

Büyük Sabun. Büyük Sabun.    Büyük bir tütün şirketiyle kola şirketi birleşip meyve aromalı oksijen satacaklarmış.    Gerekli pazarı oluşturmak için de büyük sabun şirketiyle anlaşıp milletin sinir sistemini geçici olarak çökertmek için çevreye organofosfat salmasını sağlamışlar.    İşte bu yüzden yıkanmayı bıraktım.    Yani kokunun nereden geldiğini merak ediyorsanız…    Gözümün önünden çekilir misin?    Saçmalayıp duruyorsun.    Çevre örgütleri, bunun genetiğiyle oynanmış hormonlu bitkilerin ve hava kirliliğinin yol açtığı ekolojik bir kıyamet olduğundan eminler.    Gizli servisler bunun özgür dünyaya yapılmış bir saldırı olduğunu söylüyorlar.    Bütün işaretler radikalleri gösteriyormuş.    Radikaller ise bunun Tanrı’nın ona inanmayanları cezalandırma biçimi olduğunda ısrarlılar.    Bir kısım ise buna, ekonomiyi canlandırmak için bir virüs salgını başlatan kapitalist sistemin neden olduğunu düşünüyor.    Daha başka teoriler de var.    Uyanın, Dünya’da çok fazla nefret var.    Çok fazla nefret var.   

Gördüm ben. Gördüm. Sonunda hepimiz yalnızız.    Böyle söyleme.    tek başına ölüyorsun ve her şey kararıyor.    Bu doğru değil. Böyle konuşma.    Sen yalnız değilsin! Sen yalnız değilsin!    Bütün vücudun bir çorbaya dönüyor.

İlk önce terör.    Beni bırakma, Michael. Beni bırakma, Michael.    Sonra bir açlık hissi.    Aman Tanrım. Ne oldu? Ne oldu? Neler oluyor?    Tat alma duyusu işte böyle yok oluyor.    Hastalığa bir isim verme vakitleri bile olmuyor.    Sence diğer duyularımızı da kaybedecek miyiz?    Koku ve tat birbiriyle ilişkilidir. Kimyasal iki duyudurlar.    O zaman diğerlerine bir şey olmayabilir.    Olmayabilir.    Bekleyip göreceğiz.

 İnsanlar önceden yaptıkları şeyleri ellerinden geldiğince yapmaya çalışıyorlar.    Birkaç hafta içinde tat almak uzak bir hatıraya dönüşüyor.    Bunun yerini daha değişik zevkler alıyor.

Beyindeki temporal lob’un işlevini kaybetmesi.    Beyindeki temporal lob’un işlevini kaybetmesi.    Fakat en önemlisi diğer insanlara duyulan sevgiyi ifade etme arzusu.    Samimiyet hissi.    Anlayış.    Kabullenmek.    Affetmek.    Sevgi.    Artık etraf karanlık.    Fakat birbirlerinin nefeslerini hissediyorlar.    Bilmeleri gereken her şeyi biliyorlar.    Öpüşüyorlar.    Birbirlerinin gözyaşlarını yanaklarında hissediyorlar.    Eğer birisi onları görebiliyor olsaydı birbirlerinin suratını okşayan normal bir çift olduklarını düşünürdü.    Vücutları birbirine yakın.    Gözler kapalı.    Etraflarında olan bitenden bihaber.    Çünkü hayat öylece devam eder.    Öylece.

 YORUM

(Hiç kıyametin bu şeklini düşündünüz mü? Yoksa Darwin’in kabul etmediğimiz evrimi, yani tekâmül silsilesi  bu çerçevede mi gelişti?

Hissiz hayatın tekrar zevk ve his halini almaya başlaması mı?

İnsanlığın tekrar tekrar yaratıldığı bahsedildiği konu bu minval üzere mi oldu?[1]

Günümüzde orijinal kokusunu deodorantlarla kaybetmiş insanlar olarak geleceğimiz vahim gibi görünüyor. Orijinal koku almayı kaybedenler bir gün birbirine dokunmayı da kaybedecekler demektir. Ve bu şekilde birbirlerinden uzaklaşacaklar.

Gençler arasında son zamanlarda artan yalnızlık aşkı buradan mı başladı? Satılan kokularda bir hile var gibi görünüyor. Hiç dikkat ettiniz mi etrafınızdaki çarşılarda artan “parfümeri dükkânları” bir şeylerin habercisi mi?

Bu parfümeriler niye birden patlama gösterdi?

Devletimiz bu konuda hassas incelemede geç kalırsa “üç çocuk hayali” projeleri havada kalacaktır demektir. Sonuçta kokusunu da kaybeden milletimiz cinsellikten uzaklaşacak ve  kısırlaşacaktır, demektir.

Terörün de “beyaz”ı olur mu demeyiniz. Asıl bu sinsi “beyaz terör”den sakınmak gerekiyor. İhramcızâde İsmail Hakkı )

********

BASINDA FİLM HAKKINDA ÇIKAN YAZILAR

TEK KURTULUŞ SEKS Mİ?/ 25 Ağustos 2011 Kerem AKÇA

Tek duyunuzun ‘dokunma’ olduğu bir distopya [2]hayal edin. Onun içine özgün bir soyut aşk filmi iskeleti yerleştirin. Üzerini de ‘duyusal bir salgın filmi’ ile doldurup, politik-sistemsel değişimleri muhalif motivasyon olarak içeriye ilave edin. İşte o zaman “Yeryüzündeki Son Aşk”ı elde edebilirsiniz. “Tutku Nehri”, “Tutku Çemberi” gibi eserlerindeki ‘ilişki yansıtma simsarı’ izlenimiyle dikkat çeken David Mackenzie, bu sefer insan ırkının tek yaşamsal dayanağının seks, tutku veya aşk olduğu bir dünya hayal etmemizi istiyor. Bunun içinde de Kubrick, Tarkovsky, Trier, Boe, Resnais gibi isimlerin bilimkurguda uyguladığı ‘şiirsel’, ‘stilize’, ‘evrimi sorgulayan’ ve ‘belleksel’ evreni ‘nesnel ve eklektik bir yapı’yla dolduruyor. “Yeryüzündeki Son Aşk” soruyor: Sadece seks ile sınırlı kalan, köklerine geri götürülmüş yeni bir insan ırkının ömrü ne kadar sürebilir?

Duyuların yok olması ile yaşanabilecek kaosu düşünebiliyor musunuz? Peki bunun dünya çapındaki kapitalist sistem, silahlanma sorunsalı, kölelik meselesi, küresel ısınma, ırkçılık, emperyalizm gibi evrensel meselelerin yol açtığı bir ‘soyut hareket’ olduğunu? İşte “Yeryüzündeki Son Aşk” (“Perfect Sense”, 2011) da tam olarak bu tanımlamayı inceleyen ‘duyusal bir salgın filmi’ olarak anılabilir. Halihazırdaki eserin bunlardan sadece birini hedef göstermemesi ise filmin oklarını ‘dünyanın miyadı dolmuş, yeni bir insan ırkı yaratmak lazım’ tümcesine yönlendiriyor.

“Körlük”ten esinlenen dönüştürücü, çığır açıcı ve duyusal bir salgın filmi

José Saramago’nun ‘Körlük’ romanından esinlendiği de belli olan senarist Kim Fupz Aakeson, aslında son hamlede bu konuda yaptığı ‘karanlık’ dönüşümle çarpıcı, hassas, düşündürücü ve çığır açıcı bir noktaya ulaşıyor. Ana hedef ise insanoğlunun nesiller boyu; sevmeyi, fedakârlık yapmayı, aşkı, bağlanmayı, tutkuyu ve dokunmayı unutarak maruz kaldığı o hazin beyin yıkanması sorunsalını eleştirmek. Bu durum, binlerce politik veya yapısal olaya bağlanmış işin doğrusu.

Ancak yönetmen David Mackenzie, bilimkurguda çokça ele alınan bu mesele üzerinden ‘duyusal’ bir salgın filmi çıkarmak istemiş. “Tehdit” (“Outbreak”, 1995), “Veba” (“Carriers”, 2009), “Salgın” (“The Crazies”, 2010) gibi son yılarda gördüğümüz çağ dışı tür örneklerinin uzağında “Körlük” (“Blindness”, 2008) ile aynı noktaya konuşlanan bir yapıt karşımızdaki. Bu bağlamda da filmin kurduğu yapının Tarkovsy, Boe, Trier gibi ‘distopya’ meselesine düşünsel bakış atan yönetmenlere yaklaştığını söylemek mümkün. Bu durum ‘nesnel ruh hali’ portresiyle kendisine dönüştürücü bir uzantı kazanınca da asıl ‘etkileyici’ güç o noktada başlıyor.

Peki ya sadece dokunabilseydik?

Zaten buradan açılan yol; dört duyuyu zamanla kaybeden insan ırkını, çıkışı ilk göz ağrısı olan ‘aşk’ta ya da ‘dokunma’da aramasını masaya yatırır hale geliyor. Bu da beşinci duyu olarak konumlanan ‘dokunma’ üzerine ‘iletişimsizlik’ ya da ‘yabancılaşma’ meselesi odaklı çok katmanlı bir söylem çıkarıyor karşımıza. Bunu sayısız kez Avrupalı yönetmenlerin işlerinde görmüşüzdür.

Fakat Mackenzie burada ‘insan ırkı’nın kurtuluşunu ‘dokunma’ya teslim ettiği bir ‘evrimsel egzersiz’ getirirken; tutku, seks ya da şehveti birincil yaşama algısı konumuna yerleştiriyor. Bir bakıma insanoğlunu bu ‘kimyasal’ ya da ‘küresel’ açmazdan kurtarmak için aşkın ilkellik yıllarındaki haline geri götürüyor. ‘Koşulsuz’ bir duygu transferi fanusunun içine sokuyor.

Yeryüzündeki Son Aşk”ın da bu temasal düstur doğrultusunda ulaştığı noktaya varırken izlediği yol için ‘her açıdan çarpıcı’ diyebiliriz. Zira burada McGregor ile Green’in anlatıcı seslerinden de güç alan beş ‘ara bölüm’ izliyoruz hikayenin orta kısımlarına yerleşen. Bu durumun genelde ‘desature edilmiş’ renklerle karaktersel algıyı bozup evrensel bir meseleye doğru odaklanması tüylerimizi diken diken edecek nitelikte. Ancak esas amaç yabancılaştırıcı ve hikayesiz, şiirsel ve stilize omurgayı seyircinin üzerine atmak.

Salgını gideren ile yaratan bir arada

Bu durum gerçekleştirilmeye çalışılırken aslında 20 dakikalık girizgah bölümünde Michael ile Susan’ın toplumsal ya da bireysel durumlarını incelemek şart. Bir köprünün yanında yürüyen Susan’ı geniş açı objektif ile hedefi büyük bir plan sekansın içine sokan yönetmenin, sonrasında orta ölçekli bir açıdan Michael’ın bir kadın ile ‘günlük seks’ yaptığını gözlemlemesi sürpriz değil.

Zira elimizde ‘doktor’ ve ‘aşçı’ gibi, biri salgın giderici, diğeri safkan tüketici iki birey var. Ancak işin ilginci yönetmen 20 .dakikaya kadar bunları karşılaştırmazken, Michael’ı genelde bisiklete, tekerlekli masaya veya başka bir yere yerleştirdiği ‘steadicam’vari bir kamera ile resmetmeyi seçmiş. Susan’ı ise ‘geniş açı’larla yabancılaştırması adeta ‘salgın’ öncesi halet-i ruhiyeyi ortaya koyuyor. Sadece birbirine ‘anahtar’ atarak iletişime geçebilen bu ikilinin, birinin ‘beyaz’, diğerinin ‘siyah’lar içindeki hali görülmeye değer diye düşünüyoruz.

Seks sahnelerinden ziyade çıplak bedenlere odaklanmış

Ancak salgının ilk silsilesi olan ‘koklama’ patlak verince bir şekilde bu ikili birbirlerine tutku ile yöneldikleri seks sahnesi ya da ‘dokunma bütünü’yle yüzleşiyoruz. Buna ulaşırken ana hedef Michael’ın ‘zihinsel’ deformasyon ile gecelik ilişki arzusunu yitirirken, Susan’ın ‘koklama’ yetisini kaybedip eli balık tutan karaktere yakınlaşması. Yani tamamen ‘kişisel çıkarlar’ doğrultusunda bir tutku ya da aşk paylaşımı var burada.

Mackenzie “Tutku Nehri” (“Young Adam”, 2003) ve “Tutku Çemberi” (“Asylum”, 2005) gibi yasak ilişki filmlerinde gördüğümüz ‘noiresk’ düzenle örülü yapısının ‘seks sahnesi’ni öne çıkaran anlayışını burada çok hissettirmemiş. Seks sahnelerini asgariye indirirken ‘aşk’ı ya da ‘tutulma’yı ‘tatma’, ‘duyma’ ve ‘görme’ gibi duyuların gidişatına göre ‘çıplak bedenler’ odaklı yerleştirmiş. Zaman zaman da ‘sabun yeme’ gibi ‘yeni bir evrimle ilkelleşen insan ırkı’nın temsiline ayırmış.

Miyadını dolduran insan ırkının kurtarıcısı tutkulu seks

Ancak esas amaç aşkın tamamen ‘dokunma’ya yöneldiği bir dünya düzeninin tasvirini yapmak aslında. Yani aşktan ziyade seksin ve cinsel tutkunun her şeyin önüne geçmesini istiyor yönetmen. Zira bir anda birbirine aşık olan bu ikilinin bu duruma düşmelerinin ana sebebi salgınsal deformasyondan arınıp bir şekilde ‘soyut’ bir müdahaleye kapılmaları.

Mackenzie’nin de ideolojisi günümüz toplumundaki yozlaşmış seks ilişkisini burada ‘kurtarıcı’ durumuna ‘duygusal’ bir şekilde yerleştirmek olmuş. Zira virüsün önceden bıraktığı ‘etrafı kırıp dökme’ algısıyla ‘duyu’lara da hitabı bir şekilde beyinsiz bireyler yaratıyor. Yani savaş ve kapitalist düzen karşımıza sürekli seks yapacak bir insan ırkı çıkaracak yönetmene göre. Böylesi bir distopik söylemin ondan çıkması ise doğrusunu söylemek gerekirse hiç ama hiç şaşırtıcı değil, kariyerinin geri kalanını göz önüne alınca.

Konformizmi[3] bozan ‘koklama’ duyusu

Peki bu noktalara ulaşırken nasıl yollardan geçilmiş? Girizgahı ‘kısmi’ müdahale ile atlatan Mackenzie’nin, hafif ‘ölçeksel bozulumlar’ ile bir ruhsal tasvir yaptığı söylenebilir. Ancak genelde ‘öznel’ bir bakıştan ziyade nesnel ve alegorik bir toplumsal analiz izliyoruz. Bu da esaslı ve bilinen uygulamanın dışına çıkarıyor izleyiciyi. Bu sebeple bu bölüm dikkatlice izlenmeli.

Birinci koklama kısmının ardından ise yavaş yavaş seyircinin algısı ve tabiri caizse ‘mükemmel yabancılaşma’ yitirilmeye başlanmış. Zira bu durum karşısında kamera ‘gren’li haliyle ‘puslu’ bir duruma düşerken, adeta seyircinin duyusal kaybolma ile ilgili tepkisi ölçülmüş. Koklamanın yani ‘nefes’ almanın şekillendirici etkisinin de bu şekilde konformizmi bozduğu söylenebilir.

Ey seyirci kendini duyabiliyor musun?

İkinci tatma girizgahında yamyamlığa varan bir tedirgin ediciliğin yanında ‘fotoğraf kareler’iyle de bir iletişimsizlik temsili sunulduğunu görebiliyoruz. Buraya girişin ‘renk filtreleri’ ile yapılması ise görsel yapıdaki plastiğe açılımın bir devamı. Ancak esasen ‘duyma’ meselesi devreye girdiğinde bir anda sessiz ve hikaye içi seslerin ortadan kalktığı bir anlayışla yüzleşmemiz kilit bir işleve sahip. Bu durum klasik müziğin ve çığla yükselen anlatıcı sesinin ‘şiirsel’ katkısıyla biraz olsun yıkılıyor. Fakat aktifliğinden bir şey kaybetmiyor.

Lafın özü son bölüme gelene kadar ‘koklama’, ‘tatma’ ve ‘işitme’ yetilerimizi seyirci olarak biz de kaybediyoruz. Böylece Mackenzie’nin üslubu, standart bir stilize yönetmenin ya da yabancılaşma odaklı bir sinemacının uzağında bir yerde konumlanıyor.

Bütün yaşanmışlıkları insanoğlunun yüzüne tokat gibi çarpıyor

Tüm bunların devamında finalin koltuğunda oturan izleyicinin yüzüne tokat gibi çarpan ‘karanlık bir körlük’le yapılması hiç ama hiç şaşırtıcı değil. Zira yönetmenin baştan itibaren iki karaktere özel çizdiği renk skalası ve öznel ruh hali algısının bir sonucunu izliyoruz bu sayede. Seks sahnelerinin grenli ve doğal ışığın yalıtıldığı atmosferinin, ‘koklama’ ile dış mekanın yeşil filtreye kayması veya ilişki sonrası daha bir orta plan odaklı anlatının hakim hale gelmesiyle de bağlantı kurduğu açık.

Zira konformist dünya düzeni, doğal renklere, grene, renk filtrelerine, sessizliğe ve karanlığa doğru uzanan bir ‘dökülme’ ivmesi izliyor filmin süresi boyunca. Bu da “Yeryüzündeki Son Aşk”ın ‘nesnel’ duruşunu gözler önüne sererken normal şartlarda karşılaşamayacak iki birey üzerine postmodern bir aşk-seks algısı yerleştirdiği görülebiliyor. Çünkü Mackenzie’nin esas derdi seyircinin bu duyusal değişime bireysel olarak şahit olması ve kendini filmin bir parçası olarak görüp ‘simsiyah’ ya da ‘bütün yaşanmışlıklardan arınmış’ hale gelmesi.

İlkelleşen yeni ırkın ne kadar ömrü var?

Uzun lafın kısası “Yeryüzündeki Son Aşk”, yitip biten duygular, dokunmalar ve daha nicesi üzerine muhalif ve sarıcı bir şiir kıvamında. İnsanoğlunun tek kurtuluşunun ilkelleşme olduğunu ele alırken; bunu yamyamlık, konuşmama, duymama ve görmeme gibi tersine çevrilmiş ‘doğumsal’ motivasyonlarla yürütmesi unutulmamalı.

Sonuna kadar Mackenzie’nin cesaretini taşıyıp kapkaranlık ve sessiz dakikalara uzanması ise bir bakıma yaradılışımızı sorgulamamıza yol açıyor. Esin kaynağı diye bakınca ise ilk olarak “2001: Uzay Yolu Macerası”nın (“2001: A Space Oyssey”, 1968), “Aşk Zamanı”nın (“Fa Yeung Nin Wa”, 2000), “Stalker”ın (1979), “Kaynak”ın (“The Fountain”, 2005), “Je t’aime, je t’aime”in (1968) ve “Allegro”nun (2005) isimleri dolanıyor ağzımıza.

Yeryüzündeki Son Aşk”, Tarkovsky, Resnais, Godard, Kar-Wai gibi yönetmenlerin stillerini iç içe geçirmiş gibi. Ancak bu atmosfer filminin esas sırrı bunların hepsinden yeni bir şey çıkarmasında saklı. Sonunda nokta koymadan tanım yapması ise takdire şayan ve kalıcı olmasını sağlayacaktır.

[keremakca@haberturk.com]

İnsanlık sonuna yaklaşırken aşk tüm bu engellere rağmen hayatta kalabilecek midir?

***************

TABİAT ANANIN İNSANLIĞA CEZASI/ Ali ERDEN/26 AĞUSTOS 2011

İskoçya’da 1966 yılında doğan yönetmen David Mackenzie, 2003 yapımı “Young Adam – Tutku Nehri”nde, karanlık kasvet yüklü atmosferiyle suç ve erotizm fırtınası yaratmıştı perdede. “Tutku Nehri”, İngiliz yazar Alexander Trocchi’nin 1957′de yazdığı “Young Adam” romanından uyarlanmıştı. Trocchi (1925 – 1984), “beat kuşağı” yazarlarındandı. Mackenzie bu romanı, büyük yönetmen Jean Vigo’nun 1934 yapımı “L’Atalante – Geçip Giden Çatana” filminin ruhuyla bütünleştirmişti. Anarşist yönetmen Vigo, 1934′te daha 29 yaşındayken veremden ölmüştü. Mackenzie, perdede karanlık atmosfer yaratmaya tutkulu bir yönetmenlerden. Vigo gibi anarşist ruh taşımasa da, öncelikle gördüğümüz son filmi “Perfect Sense – Yeryüzündeki Son Aşk”la çoğu anda mahşeri fütüristik bir yapıt ortaya koymuş. Tabiat ana, yavaş yavaş insanlardaki beş duyu fenomenini yok ediyor bilinmeyen bir virüsle. Bu salgın insanlığı kuşatırken önde de bir aşk hikâyesi var. Şef aşçı Michael’la epidemiyolog (salgın hastalıklar bilimi uzmanı) Susan arasında. Sanki bu virüsle bu aşk birbirleriyle savaşıyor öznel anlamda. Geneldeyse insanlık mahvoluyor tüm hislerini kaybederken.

Film, Michael’ın evinde açılıyor. Michael’la bir kadın, yataktalar. Sabah olmak üzere. Michael, yatakta biri varken uyuyamıyor ve kadınının gitmesini istiyor. Sonra hikâye, birbirlerine uzak Susan’la Michael’ın günlük hayatlarının yansımasıyla gelişiyor. Filmdeki kıyameti, bir kadının anlatımıyla anlamaya çalışıyor seyirci. Önce koku alma duyusu gitmeye başlıyor insanların. Bu duyu yok olmadan önce duygu patlaması yaşıyorlar. Ağlamaya başlayan insanlar, sanki suçluluk duygusu yaşıyorlar. Michael’ın şef aşçılık yaptığı restoran iyi iş yapıyor. Bu duyu gitmeye başlayınca müşteriler gelmez oluyor. Restoranın arka kapısında sürekli sigara içen Michael, dairesinin penceresinde sigara içen Susan’ı görüyor ve tanışıyorlar. Aşk da başlıyor aralarında.

Tabiat ananın intikamı…

Filmin senaryosunu, 1958′de Kopenhag’ta doğmuş Kim Fupz Aakeson yazmış. Aakeson, senaryolar yanında romanlar da yazıyor. Geride senarist olarak iyi yapıtlara imza atmasına rağmen, yaratıcılığını ortaya koyduğu filmler buralara pek uğramadı. Filmin senaryosu gerçekten iyi yazılmış ve kurgu da sağlam. Ses efektleri de mükemmel. Yönetmen, filminde sadece Glasgow’dan değil, başka kıtalardan da anlar yansıtıyor. Güney Amerika, Afrika ve Hindistan’dan. Duyularını kaybeden insanların trajedileri her yerden hikâyeye dahil oluyor. Tat alma duyusunu kaybeden insanlar, vahşi hayvanlar gibi yiyeyecekleri oburca midelerine indiriyorlar. Etleri bile çiğ çiğ yiyorlar. Duyma duyusunun yitirildiği anlarda o anı seyirci karakterlerle beraber yaşıyorlar. Sessizliğin sesi var bu anlarda. Duyma yetisini kaybetmek, duyguları da tüketiyor ve insanlar birbirlerine karşı sert davranıyorlar, kırıcı oluyorlar. Şehirler savaş alanına dönüşüyor. Sonra gelense körlük. Her yer kararıveriyor birden. Son fenomen dokunma duyusu hakkında bir şey hissettirmiyor yönetmen. Ama, günümüzün postmodern dünyasında insanlar birbirlerine dokunmaktan çekiniyorlar.

…………..

(Bu yazı 26 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

**************

BU HAFTA BİRLİKTE BİR FİLM SEYREDECEĞİZ… /YERYÜZÜNDE SON AŞK 10 Eylül 2012 Pazartesi /Fatma BARBAROSOĞLU

Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı araştırmaya göre Türk gençliği en öfkeli gençlik sıralamasının başında yer alıyor.

Bu habere şaşırmalı mıyız?

Gençlik üzerine yorumda bulunmadan önce toplumun genel eğilimlerini yakalamak için gelin bu hafta bir film üzerinden iz sürelim.

Duygularınızla, duyumlarınızla aranız nasıl. Hayattan ne kadar tat alıyorsunuz.

En son hangi koku sizi hatıraların bahçesine götürdü.

Ağzınızın tadı nasıl? Isırdığınız ekmeği çok şükür diyerek tadına vara vara yavaş yavaş çiğnediniz mi? Çiğneyip şükrettiniz mi?

Elinizi oynatabiliyorsunuz, bacaklarınız bütün gövdenizi şikayetsiz taşıyor. Bunun ne büyük nimet olduğunun ne kadar farkındasınız?

En son ne zaman bu ses ve bu söz benim kalbimi karartır diyerek seyretmekte olduğunuz ekranı terk ettiniz. En son ne zaman şu fani dünyada ipe sapa gelmez laf meclislerini terk ettiniz.

En son ne zaman doğan güne hamd ettiniz. Yağan kara, toprağın koynundan bereket çıkaran yağmurun yüreğinizi de yıkadığına tanık oldunuz.

Kadim zamanlar ile modern zamanları ayıran sınır tam da burada başlar. Kadim zamanlarda an geçmişe bağlana bağlana yaşanır. Modern zamanlarda ânı geleceğe bağlaya bağlaya dahil oluruz hayata.

Bu haftayı film üzerinden okuyacağız. Seyretmediyseniz seyretmenizi tavsiye ederim.

Perfect Sense. Film Türkçe’ye Yeryüzündeki Son Aşk diye çevrilmiş. Bu çevirinin filmi karşıladığını düşünmüyorum. Nitekim filmin tanıtımında modern bir aşk hikâyesi cümlesi yer alıyor. Yanlış bir tanıtım. Çünkü aşk hikâyesine odaklı olarak seyredenlerin çok göreceği bir şey yok. Filmi, orijinal ismi çok iyi karşılıyor. Film Türkçe’ye YERYÜZÜNDEKİ SON HİS olarak çevrilseydi muhatabını çok daha iyi bulurdu.

Filmin kadın kahramanı bir doktor. Hep ‘pislik adamlara’rastlamış hayatının adamını bulamamış bir doktor.

Erkek kahraman şık bir lokantada şef. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış kız arkadaşını terk ettiği için kadınlarla ilişkisini ‘terk etmek’ üzerine inşa etmiş bir ‘lezzet avcısı’.

Filmde çok başarılı bir şekilde belgesel dili kullanılmış. Bu dil, film üzerinde dikkatle yoğunlaşmayı ve düşünmeyi sağlıyor. Zamanı tefekkür etmek üzere yaşayanların seveceği ancak zamanı eğlenceli bir şekilde geçirmek isteyenlerin sıkılacağı bir film. Nitekim ben filmin dvd’sini alırken görevli genç kız hiç tavsiye etmem. Aşk filan yok. Bir şey olmuyor. Bekliyorsun bekliyorsun öylece bitiyor dedi. Neyi beklediniz film boyunca dedim. HİİÇÇ dedi genç kız. Merak etmeyin dedim ben bekleme estetiğine sahibim. Daha önce duymadığı bir kelime idi. Beklemenin estetiği mi dedi yüzüme tuhaf tuhaf bakıp.

Görevli genç kız ne bekliyordu bilmiyorum. Film tam da yaşadığımız hayat. Ne ki hayatı yaşarken çoğumuz ne olduğunu anlayamayız. Çünkü hayatın bütününü kavrayacak basiretimiz yoktur. Uzmanların bize izah etmesini bekleriz. Ama uzman dediğimiz kişiler hayatı anlatmayı değil daha anlaşılmaz kılmayı bilirler. Uzmanlıkları onlara böyle bir bakış açısı kazandırmıştır. Bünyede ne olup bittiğini bilmek için bünyenin tamamına dair bir fikir sahibi olmak gerekir çünkü. Oysa uzmanlaşmanın geldiği son nokta sağ burun deliği sol burun deliği uzmanlaşması. Burnun tamamına dair bir şey söylemenin imkânsızlaştığı bir durum söz konusu velhasıl.

Film, dünyada baş gösteren bir salgını konu alıyor.

Daha önce sizlere önermiş olmalıyım. Aranızda okuyanlar var muhakkak. Saramago‘nın Körlük ve Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanlarını hatırlatıyor film.

Körlük herkesin kör olduğu bir dünyayı anlatıyor.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ise bir ülkede ölümün ortadan kalkmasını konu ediniyor.

Güzel bir şey gibi geliyor, ölümsüz bir dünya. Fakat yazar ölümsüz dünyayı bize o kadar iyi anlatıyor ki ölümün olduğuna nasıl şükredeceğimizi bilemiyoruz.

Ölüm ortadan kalkınca ölüm üzerinden para kazanan bütün sektör iflas ediyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşlıların, ölümcül hastaların bakımı bir sıkıntı haline geliyor. Sonunda sınırı geçince insanların öldüğü farkediliyor ve mafya eliyle insanlar, hastalarını sınırın öbür tarafına geçirip ölümünden sonra tekrar getiriyorlar. Bunu herkes biliyor. Ama bilmezliğe gelmek işleri kolaylaştırıyor.

Filmden bahsedip niye şimdi size Saramogo’nın romanlarını özetliyorum. Özetleme sebebim şu: Film bütün duyularımız bizi terk ettiğinde ne olduğunu çok iyi anlatıyor.

Salgın önce koku duyusunun yitirilmesiyle başlıyor. İnsanlar koku alma duygularını yitirmeden önce derin bir hüznün içine düşüyor.

Çarşamba günü kokunun dünyası üzerinden devam edelim mi?

Diyorsunuz ki terörün her mahalleden can aldığı, her olayın aramızdan ayrılanları rakamlara gömerek uğurladığımız/ kodlandığımız bir zamanda filmin sırası mı?

Neden sırası olduğunu filmi seyredince ve üzerine konuşunca anlayacağınızı ümit ediyorum.

Not: Film internette var. Atlatmanız gereken birkaç sahne var. Onları atlattıktan sonra ailece seyredebileceğiniz bir film.

Kaynaklar

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=10.09.2012&y=FatmaKBarbarosoglu

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/663082-tek-kurtulus-seks-mi

http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/08/27/yok-olus-karsisinda-askin-sinavi

http://www.sadibey.com/2011/08/20/tabiat-ananin-insanliga-cezasi/


[1] Fütuhat-ı Mekkiye´de “Allah Teâlâ yüz bin Âdem yaratmıştır” sözü gelmiştir. Bu yaratılışın hikmeti ise âlemlerin sayısal ifadesindeki göreceliği anlatır ki, birbiri içinde olan sırlardır. Allah Teâlâ Yüz bin Âdem´in sırrını bir Âdem´de toplamıştır. Bu yaratılışların hepsi de Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´den sonra ve O´nun sırrı içinde olmuştur.

Şeyhül Ekber Muhyiddîn İbnu’l-Arabî hazretleri hac farîzalarında Kâ’be’yi tavaf sırasında bir zât ile selamlaşır.   Bu zât kendisine “Bizler de sizin gibi vaktiyle nice yıllar öncesi burayı tavaf ederdik.  “ “Kaç yıllar önce “ deyince “yüzyirmibin yıl öncesi” diye cevap alır.  “Fakat efendim,  Hazreti Âdemin zuhûru bizce altı-yedi bin yıl olarak biliniyor.  Bu zât: “Sen hangi Âdemden bahsediyorsun,  sizlere yakın olan Âdemden mi,  uzak olan Âdemden mi bahsediyorsun.   Nice Âdemler yaratılmıştır.  Biz senden önceki Âdeme mensûbuz” demiştir.   İşte Muhammed İbnu’l Arabî Hazretleri “Bu Âdem değil,  bir Âdem” diye bunu bildirmek istemişlerdir.

[2] Distopya, (anti-ütopya Yunanca dystopia) çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli, ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. Filozofun Yunanca bilgisi göz önüne alınırsa, kelimeyi “ütopyanın tersi” olarak değil, “kötü bir yer” anlamında kullandığı anlaşılır.

[3] Conformism: geleneklere uyma, törelere uyma, konformizm

YONGSEONEUN EUPDA- Merhamet Yok (2010)


Yönetmen: Kim Hyeong-Joon

Ülke: Güney Kore

Tür: Korku | Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Ocak 2010 (Güney Kore)

Süre: 125 dakika

Dil: Korece

Senaryo: Kim Hyeong-Joon

Görüntü Yönetmeni: Woo-hyung Kim

Yapımcılar: Woo-Suk Kang

Oyuncular: Seung-beom Ryu, Kyung-gu Sol,Ji-ru Sung

Özet: Adli tıp uzmanı Kang (Seol Kyeong-gu) parçalara ayrılmış cinayet kurbanı bir kadın cesedini incelemek üzere görevlendirilir. Dedektif Min (Han Hye-jin) başlıca şüpheli olarak fanatik çevre gönüllüsü Lee Sung-ho’yu (Ryoo Seung-beom) gösterir. Ne zaman ki Adli tıp uzmanı Kang’ın kızı kaçırılır, cinayet davasıyla ilgili ipuçlarını elinde tutan Lee ve Kang arasında hileli bir oyun başlar.

Film, varlıklı aile çocuklarının toplu tecavüz etmeleri sonucunda intihar etmiş bir liseli kıza ait eski bir dava ile ilişkilidir. Sanıkların aileleri varlıklı olunca rüşvetle ve delil yetersizliğinden serbest kalmışlardır.

Dr. Kang, gaucher hastası (o zaman ancak tedavisi bir tek Amerika’da olan kanamanın durmadığı genetik bir hastalık)  olan kızının tedavisini karşılamak yüzünden aldığı rüşvet teklifi yüzünden prensiplerini terk etmiş ve tereddütlerini gizleyerek sanıkların serbest kalmalarını sağlayacak şekilde ifade vermiştir.

“Cinsel açıdan deneyimi olmayan genç bir kız birden fazla kişiyle cinsel ilişkiye girerse vajinasında ciddi tahrişler meydana gelir. Fakat kurbanın vajinasında böyle bir duruma rastlanmadı. Otopsi sonuçlarına göre söyleyebileceğimiz kurbanın normal bir cinsel birliktelik yaşadığıdır. (-Peki, birlikteliğin zorla olup olmadığını söyleyebilir miyiz?) Kesin olarak söyleyebilmemiz mümkün değil fakat tecavüzden çok kendi rızası ile gerçekleşmiş gibi görünüyor.”

Bir bilimsel analiz sonucu olarak sunulan sonuç ifade karşısında hâkim;

“Görgü tanığı ve adli tıp uzmanının ifadelerine dayanarak sanıkları suçsuz bularak” mahkemenin seyrini değiştirmiştir.

Tecavüze uğramış kız kardeşinin yüzünden Lee Sung-ho, yıllarca kin nefret içinde yoğrulmuştur. Sırayla sanıklardan intikamını almış ve en son Adli tıp uzmanı Kang’tan intikamını çok acı şekilde alır.  Adli tıp uzmanı Kang zincirleme olaylar sonucunda dehşete düşer ve intihar etmekten başka çaresi kalmamıştır ve intihar eder.

****

Filimde şu hususlar ön plana çıkarılıyor.

 “Nefret, bir kanser gibi tüm vücuda yayılır. Ve buna engel olmak mümkün değildir.”

“Kaybedecek bir şeyleri olan insanlar güçsüzdür.”

“Şu an yaptığın şey asla unutulmayacak.”

 “Geçmişini insan unutmaya çalışsa da asla silemez.”

 “Affetmek, ölmekten daha zordur. Affetsen bile acının bıraktığı izler kolay kolay geçmez.”

“Her şeyi bilimsel bir analize dayandırmak hatalıdır. Psikolojinin bilimsel analizini yapmak çok isabetli olamaz.”

“Eden bulur.”

“Herkes yaptığı şeyden sorumlu olduğunu bilmeli.”

“Yapılan hatanın karşılığı bu dünyada çıkar.”

Filimden çıkarılacak yegâne ders insanın zayıf, aldanan ve aldatan olduğunu bilmektir. İnsan isabetli yolu bulamakta her zaman zorlanır. Onun için zor olanda ısrar etmek yerine “yan yol” olan “Af yolunu” seçmek ile bir sonraki felaketlerin önüne geçmek için en iyi çözümdür.

Kaşınan yara kabuk bağlamaz. Bu nedenle ileri görüşlü olmalı ve Allah Teâlâ’nın emirlerini uygulamada gayret göstermeliyiz.

Aşağıdaki kıssayı tekrar hatırlayalım.

ETME BULMA

Bahçesindeki bir fidana çok kıymet veren Hârun Reşid, fidanı iyice sulayıp, gülünü kimseye koparttırmadan kendisine getirmesi için bahçıvanına emreder. Bahçıvan, bu emri yerine getirmek için, gece-gündüz fidanın üzerine titreyip hizmet ederken; bir gün, henüz yeni açılmış olan gülün dalına konan bir bülbülün, gagalayarak gülün yapraklarını uçurup, darmadağın ettiğini korku ile görür. Endişe içinde gidip, padişaha bülbülün yaptıklarını anlatır. Padişah:

-Üzülme efendi, bülbülün bu yaptığı yanına kalmaz! der.

Ferahlayan bahçıvan, tekrar ağaçların arasında işine döner. Bir gün bakar ki, otların arasında dolaşan bir yılan, o bülbülü ağzına almış, dikenlerin arasına doğru kayıp gider. Durumu yine padişaha anlatan bahçıvan, bu sefer de aynı cevabı alır:

-Üzülme efendi, yılanın da ettiği yanına kalmaz!

Bir müddet sonra bahçıvan, yine otlar arasında dolaşırken, işi azıtan azgın yılan, bahçıvanın ayağına dolanmaz mı?

Hemen elindeki kürekle kendini kurtaran bahçıvan, yılanın başını ezer ve yaptığını da Hârun Reşid’e anlatır. Hârun bu defa da:

-Üzülme efendi, senin yaptığın da yanına kalmaz! der.

Nitekim çok sürmez. Bahçıvan, Hârun Reşid’in öfkesini celbedecek bir suç işler. Padişah, cezalandırılması için, onu hâkimin huzuruna sevkeder. Ancak, bahçıvan, hâkimin bütün suallerine:

-Ben ancak Halife Hârun Reşid’e karşı konuşurum. Başka kimse, benden cevap alamaz, diye inad eder.

Nihayet Hârun Reşid’in huzuruna getirilen bahçıvan, şöyle konuşur:

-Padişahım, sen bülbülün yaptığı yanına kalmaz, dedin; onu yılan yuttu. Yılanın da yaptığı yanına kalmaz, dedin; onu da ben öldürdüm. Benim de yaptığımın yanıma kalmayacağını, söyledin; işte o da oldu. Beni zindana attırmaktasın. Acaba bütün edenlerin ettikleri yanına kalmayınca, senin ettiğin yanına kalacak, sana da bir eden bulunmayacak mı? Zât-ı Şahaneniz, benim kusurumu afvedip, hayatımı bağışlayınız. Siz bana etmeyiniz ki, size de bir eden bulunmasın…

Padişah, bahçıvanın bu konuşmasından son derece ibretli bir ders aldığı için, şahsına karşı işlediği kusurunu affederek onu bağışlar. Ona bir şey yapmadığı için, Hârun Reşid’e de başkası bir şey yapmaz…

***************

Affetmek güzel bir şeydir. Ancak affı hakkıyla uygulayan Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Sairler derece derecedir.

Ne yazık ki, günümüz hayatın getirileri yüzünden “af” ancak dilde kalmış mefhumdan öteye gidememektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

RAY KURZWEİL’DEN TEKNOLOJİ BİZİ NASIL ETKİLİYECEK (Kasım 2006)


Buluşları girişimciliği ve vizyonuyla tanınan Ray Kurzweil 2020 yılından sonra insan beyninin çalışma seklinin nasıl çözüleceğini ve micro robotların benliğimizi nasıl idare edebileceğinin mantığını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Teknolojinin neler vadettiğini ve tehlikelerini çok duyduk. Her ikisi de benim çok ilgimi çekiyor. Dünya üzerine düşen güneş ışığının yüzde 0.03’ünü enerjiye çevirebilirsek 2030’a kadar olan ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Bunu şimdi yapamayız çünkü güneş panelleri ağır, pahalı ve verimli değil. En azından teoride analiz edilmiş nano dizaynlar mevcut bunlar çok hafif, ucuz ve verimli olma potansiyelini gösteriyor üstelik ilerde bu yenilenebilir yol ile bütün enerji ihtiyacımızı karşılayabileceğiz. Nano teknolojiye sahip yakıt hücreleri gereken yerde enerjiyi sağlayabilir. merkezi nükleer enerji santralleri ve sıvı doğal gaz tankerlerinden daha çevreci, verimli, kapasitesi fazla ve bozulma riski az olan kaynaklara doğru yapılacak trend anahtar görevi görüyor.

Bono çok anlamlı bir şekilde konuştu, dedi ki tarihte ilk defa hastalık ve fakirlik gibi problemlere karşı araçlarımız var. Dünyanın çoğu bölgesi bu yönde ilerliyor.

1990da doğu Asya ve Pasifik bölgesinde, yoksulluk içinde yaşayan 500 milyon insan vardı şu anda ise bu sayı 200 milyonun altında. Dünya Bankasına göre 2011de bu sayı 20 milyonun altına inecek, bu da yüzde 95 lik bir azalma demek.

Bono’nun Haight Ashbury ile Silikon Vadisi’ni birleştiren yorumundan çok keyif aldım. Massachusetts yüksek teknoloji çevresinden gelme biri olarak, biz de 1960larda hippilerdik, Harvard meydanında takılırdık. Ama hastalık ve yoksulluğu aşabilecek potansiyele sahibiz ve de bu meseleler hakkında konuşacağım.

Kevin Kelly teknolojinin ivmelenmesi hakkında konuştu. Bu benim için çok güçlü bir ilgi alanı ve 30 yıldır üzerinde ilerlemeler kaydettiğim bir tema. Anladım ki projelerimi bitirdiğim zaman teknolojilerim anlam ifade etmek zorunda. Değişmez bir biçimde, yeni bir teknolojiyi sürdüğüm zaman dünya değişik bir yer oldu. Ve fark ettim ki çoğu buluşlar başarısız oldu, Ar-ge departmanının işi başaramaması ile ilgili değildi bu, çoğu iş planına bakarsanız, insanlara yapacaklarını söyledikleri şeyler için fırsat sağladığınızda başaracaklardır bunu yapabilirler, ama bu projelerin yüzde 90ından fazlası başarısız olacak, çünkü zamanlama yanlış. İhtiyaç olunduğunda işleri kolaylaştıracak faktörler ortada olmayacak.

Bende teknoloji trenleri konusunda hevesli bir öğrenci oldum, zamanında daha farklı olabilecek teknolojilerin izini sürüp onların matematiksel modellerini oluşturmaya başladım. Bu biraz bir hayatı kendisi ile almaya benziyor, teknolojinin ana sınırlarında farklı alanlarda bilgi toplamak için benimle beraber çalışan 10 kişi var ve biz modeller inşa ediyoruz ve insanların dediklerini duyarsınız, yani geleceği tahmin edemeyiz. ve eğer bana soracak olursanız, bundan üç sene sonra Google’ın fiyatı şu anki değerinden az mı fazla mı olacak, buna cevap vermek oldukça zor.  WiMax CDMA G3 bundan üç sene sonrasının kablosuz bağlantı standardı olacak mı? Bunu söylemek de zor. ama eğer bana sorarsanız, 2010 da saniyede bir milyon işlem, ya da baz bir DNA çiftini 2012 yılında sıralama, ya da kablosuz olarak bir megabayt veriyi 2014de iletmenin fiyatı ne kadar olacak diye? Gözüküyor ki bu oldukça tahmin edilebilir.

Bunlar oldukça düzenli bir biçimde giden üstel eğrilerdir performans, kapasite, bant genişliği bilgilerini sağlar. ve bunun bir örneğini sizinle paylaşacağım şimdi, teknolijinin neden üstel bir düzende geliştiğini açıklayan teorik bir sebep var. Ve de birçok insan, gelecek ile ilgili düşünürken, doğrusal düşünür. Bir probleme ya da bir probleme gidecek bir konuya bugünün araçları ile yaklaşacaklarını düşünürler, bugünün ilerlemesi gidişatı ile, ve üstel olarak gelişmeyi hesaba katmada başarısız olurlar.

1990da genom projesi tartışmalıydı. En iyi doktora öğrencilerine sahiptik, dünya çapında en gelişmiş ekipmanlar vardı ve projenin 10binde birini başardık, bunu 15 sene içerisinde nasıl bitireceğiz? Ve projede geçen 10 senede, şüpheci insanlar hala yanlıştaydı diyorlardı ki ”Projeyi bitirmek için gereken sürenin üç bölü ikisindesiniz ama tüm genomun yalnızca çok küçük bir yüzdesini tamamladınız.” ama bu üstel ilerlemenin doğasında vardır eğrinin ortasına yaklaşınca artık durdurulamaz bir hal alır. Projenin çoğu son bir kaç senede bitti. HIV [1]dizilimi yapmak 15 sene aldı SARS (Schwere Akute Atemwegssyndrome) ise 31 günde başarıldı. Yani bu tür sorunların üstesinden gelme potansiyeli kazanıyoruz.

Bu fenomenin nasıl yayıldığını size bir kaç örnekle anlatacağım. gerçek paradigma kayması oranı, yeni fikirleri oluşturmanın oranı, her on yılda ikiye katlanıyor, bizim modellerimize göre. bunların hepsi logaritmik grafikler, yani gözüken değerlerde ilerledikçe 10 veya 100 gibi bir çarpanla da çarpmak lazım.

Telefonu icat etmek yarım yüzyıl aldı, ilk görsel gerçeklik teknolojisi. Cep telefonları 8 senede oluşturuldu.

Eğer bu logaritmik grafiğe değişik iletişim teknolojileri koyarsanız, televizyon, radyo, telefon on yıllar boyunca kabul edildiler. yeni teknojiler –Kişisel bilgisayar, İnternet, cep telefonlar– 10 senenin altında bir sürede kabul edildi. Şimdi bu ilginç bir grafik, ve de neden evrimsel bir sürecin ivmelendiğinin –biyoloji ve teknoloji evrimsel süreçlerdir– temel nedenini gösteriyor. Etkileşim yoluyla çalışıyorlar, kullanılabilirlik yaratıyorlar ve sonra bu kapasiteyi bir sonraki safha için kullanıyorlar.

Yani biyolojik evrimin ilk safhası, DNAnın evrimi –aslında ilk başta RNA gelir– milyarlarca yıl alır, ama sonra evrim veri işleme belkemiğini bir sonraki safhaya taşır. Kambriyal Patlamada, hayvanların bütün vücut planlarının evrildiği safha, sadece 10 milyon yıl sürdü. 200 kat daha hızlı. Homo sapienler,[2] ilk teknolojiyi oluşturan türler, karşısına gelebilen uzantı ile bilişsel fonksiyonu kombine eden tür, ve bu arada, şempanzelerin karşısına gelebilen başparmakları yoktur, yani çevremizi bir tutuşla ve motor koordinesi ile manipüle edebiliriz ve de beyinsel modellerimizi kullanarak dünyayı değiştirip teknolojiyi açığa çıkarabiliriz.

Şimdi bu arada, buna lineer bir grafik olarak bakarsanız, her şey henüz oluşmuş gibi gözükür, ama gözlemciler der ki, ”Kurzweil grafiği düz çizginin üzerine noktalar atarak yapmış.” Bende düşürlerden derlenen 15 farklı liste aldım, Britanika ansiklopedisi, tarih müzesi, Carl Sagan’ın kozmik takvimi, ve bu insanlar benim anlatmak istediğim şey için çalışmadılar, bunlar kendi çalışmaları için referans işleriydi. ve bunlar o insanların gözünden önemli olan olayların listesi biyolojik ve teknolojik evrim konusunda. ve yine, aynı düz çizgi var. çizgi biraz değişiyor bir kısım yerlerde çünkü insanlar fikir ayrılıklarını düşmüş olabiliyor, tarımın ne zaman başladığı ile ilgili fikir ayrılıkları var, ya da Kambrian patlamanın ne zaman olduğu ile ilgili. ama yine de çok temiz bir gidişat açıkça belli oluyor. evrim sürecinin basit ve derin bir ivmelenmesi var. bilgi teknolojileri her sene kapasitesini, ücrete karşılık performansı ve bant genişliğini iki kat artırıyor. ve de üstel gelişimin çok belli bir patlaması söz konusu. Kişisel bir deneyim, MIT’deyken bilgisayar bu oda kadar yer kaplardı, cep telefonunuzdaki işlemciden daha güçsüzdü. ama Moore yasası, [3]ki genelde bu üstel gelişim ile ilişkilendirilir, çoğundan sadece birinin örneği çünkü temelde teknoloji evriminin sürecinin oranı –bu grafiğe 49 ünlü bilgisayar koydum– bu arada, –logaritmik grafikte düz çizgi üstelliği ifade eder– bu da üstel. 1900 da işlem yapmanın ücret performansını iki katına çıkarmak üç senemizi aldı, ortada iki sene, ve şu an da her sene iki katına çıkarıyoruz. ve bu da beş farklı paradigmadaki üstel grafik. Moore yasası sadece bunun son parçası, enterge devre üzerinde, küçültülmüş transistörler varken, ama elektro-mekanik hesaplayıcılarımız vardı, Alman Enigma kodunu kıran röle-bazlı bilgisayarlar, Eisenhower’ın 1950deki seçimini tahmin eden vakumlu tüpler, ilk uzay uçuşlarında kullanılan transistörler ve sonra Moore yasası. bir paradigma miyadını doldurduğunda her seferinde yeni birisi üstel büyümeyi devam ettirir. küçültülmüş vakum tüpleri vardı, küçülttükçe küçülltüler. Bir yerde tıkandılar daha da küçültüp vakumlayamadılar. bambaşka bir paradigma yer buldu kendine. transistörler tahtadan olmamaya başladı. aslında, belli bir paradigmanın çizgisinin sonunu gördüğümüzde, yeni bir paradigma oluşturmak için araştırma yapılması gerektiği konusunda baskı oluştuğunu anlarız. Çünkü çok uzun bir süredir Moore yasasının sonuna gelindiğini tahmin ediyorduk ilk tahmin 2002ydi şu anda ise 2022. ama ilk başlarda transistörlerin özellikleri ende bir kaç atom genişliğinde olacak ve daha da fazla küçültemeyeceğiz. bu Moore yasasının sonu olacak ama işlem yapmanın üstel gelişmesinin sonu olmayacak çünkü çipler düzdür. 3 boyutlu bir dünyada yaşıyoruz, üçüncü boyutu tabi ki kullanabiliriz. üçüncü boyuta gideceğiz ve bu çok muazzam bir süreç, son bir kaç yılda, üç boyuta geçiş, kendinden organik moleküler devrelerin yürürlüğe girişini getirdi. Moore yasası geçerliliğini yitirmeden önce bunlara sahip olacağız. süperbilgisayarlar – aynı şey. Intel çiplerindeki işlemci performansı, transistörün ortalama fiyatı- 1968de bir transistörü bir dolara alabilirdiniz. 2002 de 10 milyon tane alabilirsiniz.

bu üstel gelişimin ne kadar düzgün bir trendi olduğunu görmek çok muhteşem. yani bunu masa üstünde yapılan bir deney sonucu olarak görebilirsiniz, ama bu dünya çapındaki kaotik davranışın bir sonucu, ülkeler birbirlerini ürünlerin fiyatını kırmakla suçluyor, halka arzlar, iflaslar, pazarlama programları. çok değişken bir süreç olacağını düşünebilirsiniz, ve yine de bu kaotik sürecin sonunda elinizde düzgün bir sonuç olur. tıpkı gazın içindeki bir gaz molekülünün ne yapacağını tahmin edememize rağmen -tek bir molekülün ne yapacağını tahmin etmek mümkün değildir- yine de tüm gazın özelliklerini termodinamik bilgilerini kullanarak çok doğru olarak bulabiliriz. burada da aynı şey var.Tek bir projeyi tahmin edemeyiz, ama bunun sonucu dünya çapında, kaotik, mücadelenin tahmin edilemez aktivitesi ve teknolojinin evrim süreci oldukça tahmin edilebilirdir. ve uzak gelecek içinde bunları tahmin edebiliriz. Gertrude Stein’ın güllerindekinin aksine, bir transistör, transistördür asıl mesele değil. Onları küçültüp ucuz hale getirdikçe, elektronların kat etmesi gereken mesafe azalacak. daha hızlı olacaklar, yani transistor hızında üstel bir büyüme olacak, bir transistörün döngüsünün maliyeti yılda 1.1 oranında azalıyor. eğer diğer formlarda innovasyon ve işlemci tasarımlar geliştirirseniz, her sene işlemci hızını iki katına çıkarırsınız.

Ve bu basit olarak fiyatlarda azalma demektir yüzde 50 azalma. ve sadece bilgisayarlarda değil. bu DNA dizilimi içinde doğru, beyin taraması içinde doğru, internet içinde doğru. yani ölçebildiğimiz her şey, yüzlerce farklı ölçüm yapılacak şey var farklı bilgi destekli ölçümler kapasite, kabul edilme oranları ve basit olarak her 12, 13, 15 ayda bir ikiye katlanırlar, neye baktığınıza bağlı olarak. ücret performansı olarak, yüzde 40 ila 50 arası bir ücret indirimi anlamına gelir. Ve ekonomistler bunun hakkında endişelenmeye başladılar. ekonomik durgunluk durumunda da ücret indirimi vardı, ama bu para desteğinin çöküşüydü, tüketici güveninin çöküşüydü, tamamen farklı bir fenomen. Bu daha iyi üretkenlik sonucu oluyor, ama ekonomistler diyor ki, ”ama bu halde devam etmenin bir yolu tok. eğer yüzde 50 indirim olursa, insanlar harcamalarını yüzde 30,40 artırabilir, ama bu devam edemez. ama bizim gerçekte gördüğümüz böyle devam etmesinden daha da ileri gidileceği. Son 50 yılda bilgi teknolojilerinde dolarda yılda yüzde 28 oranında bileşik artış yaşadık yani, insanlar 10 sene önce ipodları 10 bin dolara üretmedi. ücret performansı yeni uygulamaları fizible hale getirdikçe, yeni uygulamalar piyasaya geliyor. ve bu çok yaygın bir fenomen. manyetik veri depolaması- bu Moore yasası ile ilgili değil, bu manyetik noktaları küçültmek, farklı mühendisler, farklı şirketler, aynı üstel süreç.

Bu bilgi terimleri içerisinde kendi biyolojimizi anlıyoruz ve bu bir anahtar noktadır. Kendi vücudumuzu çalıştıran yazılım programlarını anlıyoruz. Bunlar çok farklı zamanlarda evrildi bu programları gerçekten değiştirmek istiyoruz. bir küçük yazılım programı ,ismi yağ insülin algılayan gen, basitçe diyor ki, ”her kaloriyi sakla, çünkü önümüzdeki av sezonu çok iyi geçmeyebilir.” bu, türlerin 10binlerce yıl önceki ilgi alanlarıydı. bu programı kapatmayı istiyoruz. Bunu hayvanlarda denediler, ve fareler aç kurtlar gibi yediler ve ince kaldılar ve ince kalmanın faydalarından istifade ettiler. Şeker hastalığına yakalanmadılar, kalp krizi geçirmediler, yüzde 20 daha uzun yaşadılar, kalori sınırlamasının faydalarından istifade ettiler sınırlama yapmadan. 4 veya 5 ilaç firması bunun farkına vardı, insanlar için ilginç bir ilaç olacağını hissettiler ve bu biyokimyamızı etkileyen 30 bin genden sadece biri.

Biz öyle bir çağda büyüdük ki insanların, bu konferanstaki çoğu insanın yaşında olduğu gibi, tıpkı benim gibi, daha uzun yaşama isteği yoktu çünkü en kıymetli kaynakları kullanıyorduk ki bunlar çocuklarımıza daha iyi aktarılacak onlara daha iyi bakılacak. yani, yaşam–uzun yaşam süreleri– yani, söylemek gerekirse 30dan fazla– onlar için seçilmedi, ama aslında bu yazılım programlarını manipüle etmeyi ve değiştirmeyi öğreniyoruz biyoteknoloji devrimi sayesinde. örnek olarak, RNA müdahelesi ile genleri kısıtlayabiliyoruz. Genetik malzemeyi kromozomda doğru yere yerleştirme sorununun üstesinden gelen yeni ve heyecan veren gen terapisi formları var. aslında ilk defa şimdi, insanlar üzerinde denenen, akciğer hipertansiyonuna çözüm olan -ölümcül bir hastalık- ve gen terapisini kullanan bir gelişme var. yani sadece bebekleri tasarlamayacağız, bebekleri yapanları da tasarlayacağız. ve bu teknoloji de ivmeleniyor. bir baz çift için 1990da 10 dolardı, 2000de bir peni. Şu an ise bir sentin onda birinden az. Genetik veri miktarı -basitçe bu- düzgün üstel gelişimi gösteriyor her sene iki katına çıkıyor, genom projesinin tamamlanmasına imkân tanıyor.

bir başka büyük devrim, iletişim devrimi. ücret performansı, bant genişliği, bir çok farklı kablolu kablosuz iletişim ölçümü kapasitesi, üstel bir biçimde büyüyor. İnternet gücünü ikiye katlıyor ve birçok farklı yoldan ölçülebilen bir biçimde devam ediyor. bu sunucuların sayısı baz alınarak yapılmış.

Minyatürleştirme – teknolojinin boyutunu küçültüyoruz üstel bir biçimde, kablolu ve kablosuz olarak. Bunlar Eric Drexler’in kitabından bazı tasarımlar şu anda süper işlemcili simülasyonlarda gösterebildiğimiz üzere yapılabilir, aslında bilim adamları molekül ölçeğinde robotlar inşa ediyorlar. bir tanesi şaşırtıcı insan benzeri koşma tarzıyla yürüyor, moleküllerden inşa edilmiş.

Deneysel olarak bunları yapan küçük makineler var. En heyecan verici fırsat ise gerçekten insan vücudunun içine girip şifa verici ve teşhise dayalı fonksiyonlar gerçekleştirmesi. ve bu kulağa geldiğinden daha da futuristik. bu şeyler hayvanlarda denendi bile.

Tip 1 diyabet hastalığını iyileştiren bir nano mühendislik ürünü var. kan hücresi boyutunda. Bunlardan 10binlercesini kan hücrelerine koyuyorlar -bunu farelerde denediler- içerideki insülini kontrollü bir biçimde dışarıya bırakıyor, ve tip 1 diyabeti iyileştiriyor. İzlediğiniz şey ise robotik bir kırmızı kan hücresi, ve biyolojimizin gerçekte çok yetersiz olduğunu gösteriyor, ve hatta kendi içerisindeki karmaşıklığı da. çalışma prensibini bir kez anladığımızda, ve yürüttüğümüzde ki bu konudaki ters mühendislik ivmelenmekte, bu tür şeyleri binlerce kat daha fazla kapasitede tasarlayabiliriz. bu yapay nano hücrenin analizi, Rob Freitas tarafından tasarlanmış, eğer kırmızı kan hücrelerinizin yüzde 10unu bu hücrelerle değiştirirseniz, bir nefesle olimpik bir koşuyu 15 dakikada yapabilirsiniz. Havuzunuzda dipte 4 saat boyunca oturabilirdiniz -”Hayatım, havuzdayım,” demek tamamen yeni bir anlam kazanır. olimpik denemelerde neler yapabileceğimizi görmek ilginç olacak. büyük ihtimalle onları yasaklarız, ama sonra liselerinin salonlarında rutin olarak olimpik atletlerin performansını gösteren gençler olurdu. Freitas robotik beyaz kan hücresi tasarımına sahip.

Bunlar 2020 civarında olacak senaryolar, ama kulağa geldiği kadar futuristik değil. kan hücresi boyutunda aletlerin yapımı ile ilgilenilen 4 tane büyük konferans var hayvanlar üzerinde bir çok deney yapılıyor. Aslında bir tanesi insanlar üzerinde deneniyor, yani bu yapılabilir bir teknoloji.

Eğer üstel işlemci büyümesine dönersek, 1000 dolarlık bir işlem bir böceğin ve farenin beyni arasında bir yerlerde. İnsan zekası ile kapasite olarak 2020lerde kesişecek, ama bu denklemin donanım tarafı. Yazılımı nereden elde edeceğiz?

Aslında, insan beyninin içini görebileceğimiz ortaya çıkıyor ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, beyin taramasının uzaysal ve zamansal çözünürlüğü her sene iki kat artıyor. ve yeni nesil tarama aletleri ile, ilk defa gerçek olarak ayrı ayrı nöronlar arasındaki fiberleri ve işlem yapmalarını ve sinyal vermeleri gerçek zamanlı olarak görebiliyoruz ve -ama sonra soru tamam, bu veriyi elde ediyoruz, ama anlayabiliyor muyuz? Doug Hofstadter merak ediyor, aslında, belki zekamız zekamızı anlayacak kadar iyi değildir, ve eğer daha zeki olsaydık, beyinlerimiz daha fazla karışmış olacaktı, ve hiç bir zaman yakalama şansımız olmayacaktı. anlayabileceğimiz ortaya çıktı.

bu bir model ve insan işitsel korteksinin bir simülasyonu ve blok diyagramı aslında gayet iyi çalışıyor psikoakustik testler ile insan işitsel algısınınkine çok yakın sonuçlar alınıyor beyinciğin başka bir simülasyonu –beyindeki nöronların yarıdan fazlası orada– yine, insan formasyonuna oldukça yakın olarak çalışıyor. şu anda erken aşamada, ama beyin hakkındaki bilgilerin üstel artışının ve beyin taramasındaki üstel artışın gösterilmesi ile 2020lerde insan beyninin ters mühendisliğinde başarılı olacağız. şu an da bir kaç yüz bölgeden 15inde çok iyi modeller simülasyonları elde ettik.

bütün bunlar üstel olarak büyüyen ekonomik süreç. son 50 senede işçilerin üretkenliği saatte 30 dolardan 150 dolara çıktı. E-ticaret üstel olarak büyüyor. Şu anda trilyon dolarlarda. merak edebilirsiniz, hiç mi patlama ve başarısızlık olmadı? tam anlamıyla kapital pazarlama fenomeni bu. Wall Street farkına vardı ki bu devrimsel bir teknolojiydi, ki öyleydi de, ama 10 ay sonra, bütün iş modelleri devrimleşmediğinde, fark ettiler ki bu yanlış, ve sonra başarısızlık oldu.

Tamam, bu içerisinde olduğumuz teknolojilerin bir araya gelmesi ile oluşan bir teknoloji. bu cep telefonunda rutin bir özellik. bir dilden diğerine çeviri mümkün olacak.

o zaman birkaç senaryo ile bitireyim. 2010da bilgisayarlar ortadan kaybolacak. Çok küçük olacaklar, giysilerimize monte halde, çevremizde olacaklar. görüntüler retinamıza direkt olarak yazılacak, tam monte edilmiş sanal gerçeklik sağlayan, artırılmış gerçek gerçeklik. sanal kişilikler ile iletişime geçeceğiz.

ama eğer 2029 a gidersek, bu trendlerin tam olgunluğuna ulaşacağız, sürekli gelişen ve hızlanan teknoloji takdir edilesi olacak. yani bu teknolojilerin 2 üzeri 25. kuvveti kadar daha fazla ücret performansı, kapasite ve bantgenişliği elde edeceğiz ki bu çok şaşırtıcı. şu ankinden milyonlarca kat daha güçlü olacak.

İnsan beyninin ters mühendisliğini bitirmiş olacağız, 1000 dolarlık bir işlem insan beyninin ham kapasitesinden çok daha fazla kuvvetli olacak.

Bilgisayarlar analitik düşünmeyi kullanarak insan zekası ile zaten makinelerin iyi yaptığı şeyleri bir araya getirecek, milyarca gerçeği doğru bir biçimde hatırlayarak. Makineler bilgilerini çok çabuk olarak paylaşabilirler. ama bu sadece zeki makinelerin istilası olmayacak. kendi teknolojimiz ile bahsettiğim nano bot teknolojisini bir araya getiriyoruz önce sağlık alanında kullanılacak: çevreyi temizlemek, yakıt sağlamak– güçlü yakıt hücreleri ve yaygın olarak dağıtılmış güneş panelleri ve bunun gibi doğada bulunan şeyler ile. Ama bunlar aynı zamanda beynimizin içine de girecek, biyolojik nöronlarımız ile iletişime geçerek. Bunu yapmanın ana prensiplerinden bahsettik. yani örnek olarak, nöron sistemi ile tam entegre sanal gerçeklik, nano botlar gerçek hislerinizden gelen sinyalleri keserek, beyninizin eğer o sanal çevrede olsaydınız algılayacağı sinyaller ile yerlerini değiştirecek, ve siz de kendinizi o çevrede hissedeceksiniz. oraya diğer insanlar ile beraber gidebilirsiniz, bu duygulara dahil olan herhangi biri ile herhangi bir çeşit duyguyu tadabilirsiniz. ”deneyim göstericileri” adını veriyorum, bunlar bütün algılayıcı deneyim akışlarını nörolojik bir bağ ile duygulara internet üzerinden birleştirecek. başka birisi olmanın deneyimini bunu takıp deneyerek anlayabilirsiniz. ama en önemlisi, kendi teknolojimiz ile insan beyninin birleşmesi muazzam bir genişleme olacak, bazı şekillerde zaten yaptığımız gibi. rutin olarak zekice marifetler yaparız teknolojimiz olmadan imkansız olacak şeyleri. insan ömrü beklentisi artıyor.1800 de 37ydi, bu tür bir biyoteknoloji ile, nano teknoloji devrimleri ile, bu çok hızlı bir biçimde artıyor önümüzdeki yıllarda.

ANA MESAJIM TEKNOLOJİDEKİ İLERLEMENİN ÜSTEL OLDUĞU, LİNEER[4] DEĞİL. birçokları -bilim adamları dahil- lineer bir model farz ediyor, diyorlar ki, ”yapay zekanın nano teknolojideki kopyalamasını yapmamız yüzlerce yıl alacak.” üstel gelişmenin gücüne bakarsanız, göreceksiniz ki bu tüt şeyler çok yakında olacak. ve bilgi teknolojileri hayatımız artarak kuşatıyor müziğimiz, üretimimiz biyolojimiz, enerjimiz, malzemelerimiz.

İhtiyacımız olan neredeyse herşeyi 2020lerde üretecek hale geleceğiz, nano teknoloji kullanarak çok pahalı ham maddelerin dönüşümü ile. Bunlar çok güçlü teknolojiler. Umudumuzu ve tehlikeyi artırıyorlar. Doğru işler için bu teknolojileri kullanma isteğine sahip olmamız lazım.

http://www.ted.com/talks/ray_kurzweil_on_how_technology_will_transform_us.html

RAY KURZWEİL: ÖNÜMÜZDEKİ TEKİLLİK İÇİN ÜNİVERSİTE (Haziran 2009)

Bilişim teknolojisi eksponansiyel olarak ilerler. Lineer değildir. Fakat bizim sezgimiz ise lineerdir. Binlerce yıl önce bir ovada dolaşırken o hayvanın nerede olacağı hakkında lineer tahminler yürütüyorduk. Ve bu işe yarıyordu. Bu yaradılıştan beynimize işlenmiş. Fakat eksponansiyel (genişlik, geniş alan, açılma, yayılma) büyümenin hızı esasen bilişim teknolojilerini tanımlayan şeydir. Ve bu sadece bilgi-işlem değil. Lineer ile eksponansiyel büyüme arasında büyük fark vardır. Eğer ben lineer bir şekilde 30 adım atarsam, bir, iki, üç, dort, beş, 30’a varırım. 30 adımı eksponansiyel şekilde atarsam, iki, dört, sekiz, 16, bir milyar’a varırım. Arada muazzam bir fark var. Ve işte bu aslında bilişim teknolojisini anlatıyor.

Ben MIT ‘de öğrenciyken hepimiz, bütün binayı kaplayan tek bir bilgisayarı paylaşırdık. Cep telefonunuzdaki bilgisayar bugün milyon kat daha ucuz, milyon kat daha küçük bin kat daha güçlüdür. Benim öğrenciliğimden bu yana gözlemlediğimiz gerçekten dolar başına kapasitenin bir milyar kat artışıdır. Ve bunu önümüzdeki 25 yıl içinde tekrar yapacağız. Bilişim teknolojisi S-eğrileri boyunca ilerler ve bunların her biri farklı birer paradigmadır (örnektir). Bazı kişiler der ki, “Moore Yasası sona erdiğinde ne olacak?” ki bu 2020 yılı civarında olacak. O zaman da bir sonraki paradigmaya geçeceğiz. Ve Moore Yasası, bilgisayarlara eksponansiyel büyümeği getiren ilk paradigma değildir. Eksponansiyel büyüme Gordon Moore daha doğmadan onlarca yıl önce başlamıştı. Ve bu sadece bilgisayarlara mahsus değil. Esasen bu temelindeki bilginin özelliklerini ölçebileceğimiz her teknoloji için geçerli.

Burada 49 ünlü bilgisayar var. Onları logaritmik bir grafiğe koydum. Logaritmik ölçek, artışın derecesini saklıyor. Çünkü bu 1890 nüfus sayımından beri trilyon kat bir artışı temsil ediyor. 1950’lerde vakum lambalarını küçültüyorlardı, ufalttıkça ufalttılar. Sonunda bir duvara çarptılar. Lambaları daha da küçültüp aynı anda vakumu muhafaza edemiyorlardı. Bu vakum lambalarını küçültmenin sonu oldu. Ama bu bilgisayarlaraki eksponansiyel gelişimin sonu olmadı. Dördüncü paradigmaya geçtik, transistörler, ve son olarak entegre devreler. Bunun sonuna gelindiğinde, altıncı paradigmaya geçeceğiz, üç boyutlu kendi kendini düzenleyen moleküler devreler.

Ama, gerçekten, gelişimin bu inanılmaz boyutundan daha şaşırtıcı olan ise bunun ne kadar ön görülebilir olduğudur. Yani bu zor ve kolay zamanlardan geçti, savaş ve barış’tan, gelişme ve gerileme dönemlerinden. Büyük Ekonomi Bunalımı bu eksponansiyel gelişime ufak bir çentik bile atamamış. Aynı şeyi şu anda yaşadığımız ekonomik gerilemede göreceğiz. En azından bilişim teknolojisinin eksponansiyel artış kabiliyeti azalmadan devam edecektir.

Bu grafikleri daha yeni güncelledim. Çünkü “Tekillik Yakın” kitabımda 2002’ye kadar varlar. Bu yüzden onları güncelledik ki burada 2007’ye kadar sunabileyim. Bana soruldu, “Peki endişeli değil misin? Belki eksponansiyel artış çizgisinde devam etmemiştir”. Biraz kaygılıydım, çünkü belki de bilgiler doğru olmayabilirdi, fakat ben bunu 30 yıldır yapıyorum, ve bilgiler hep eksponansiyel ilerleme çizgisi üzerinde kaldılar.

Şu grafiğe bakın. 1968 ‘de bir dolar’a bir adet transistör alabiliyordunuz. Bugün yarım milyar tane alabiliyorsunuz. Ve bunlar aslında daha iyiler, çünkü daha hızlılar. Bunun ne kadar öngörülebilir olduğuna bakın. Diyebilirim ki, bu bilgiler önceki bilgilerle tamtamına uyuşuyor. Bu ileriye yönelik tahminleri 30 küsür yıldır yapıyorum. Bir transistörün fiyatı elektroniğin fiyat performansının ölçüsüdür, ve her sene düşer. Bu yüzde 50 lik deflasyondur. Ve bu diğer örneklerde de geçerli DNA bilgisi veya beyin bilgisi mesela. Fakat bunu fazlasıyla telafi ediyoruz. Esasında her türlü bilişim teknolojisinin iki katından daha fazlasını sevk ediyoruz. Son yarım asrın içerisinde bilişim teknolojisinin her çeşidinde sabit dolar bazında yüzde 18 lik büyüme kaydettik. Her yıl iki katı kadar edinebildiğiniz gerçeğine rağmen.

Bu tamamen farklı bir örnek. Bu Moore’un yasası değil. Analiz ettiğimiz DNA miktarı her yıl iki katına çıkıyordu. Masrafı her yıl yarıya düşüyordu. Ve bu pürüzsüz bir ilerleme genom projesinin başlangıcından beri. Projenin yarısına gelindiğinde, şüpheciler dedi ki “Bu yürümüyor. Genom projesinin yarısına geldiniz ve projenin yüzde birini bitirdiniz.” Ama bu aslında plana uygundu. Çünkü yüzde biri 7 defa daha ikiye katlarsanız, ki olan şey aynen budur, %100 elde edersiniz. Ve proje planlanan zamanda bitti.

Haberleşme teknolojisi: bunu ölçmenin 50 farklı yolu var. Etrafta hareket eden bit sayısı, internetin boyutu. Ama bu eksponansiyel bir hızla ilerledi. Bu son derece demokratlaştırıcı. 20’yi aşkın yıl önce, “Akıllı Makinelerin Çağı” kitabımda, henüz Sovyetler Birliği kuvvetliyken, onların dağınık haberleşmenin büyümesi yüzünden ortadan kalkacağını yazmıştım.

21. yüzyılda ilerlerken, insan beyninin belli bölgelerini simule etmek gibi birçok işi yapmak için yeterli hesap gücümüz olacak. Ama yazılımı nerden alacağız? Bazı eleştiriler diyor ki, “Ah, yazılım çamura saplanıp kaldı.” Fakat insan beyni hakkında gittikçe daha çok şey öğreniyoruz. Beyin taramalarının bölgesel çözünürlüğü her yıl ikiye katlanıyor. Beyin hakkında elde ettiğimiz bilginin miktarı her yıl ikiye katlanıyor. Ve bu bilgileri beyin bölgelerinin çalışır modellerine ve simulasyonlarına dönüştürebildiğimizi gosteriyoruz.

Beynin modellenmiş 20’ye yakın bölgesi var, simule ve test edilmiş: işitsel korkteks, görsel korteksin bölgeleri, yeteneklerimizi şekillendirdiğimiz serebellum, rasyonel düşünme işlemini gerçekleştirdiğimiz serebral korteksten dilimler. Ve bütün bunlar, üretkenliğin düzgün ve öngörülebilir şekilde artışını körükledi. Insan gücünün saatinin ortalama değeri sabit dolar bazında 30’dan 130 dolara çıktı, bu bilişim teknolojisi tarafından körüklenerek.

Ve hepimiz enerji ve çevre konusunda endişeliyiz. Pekâlâ, bu logaritmik bir grafik. Ürettimiz güneş enerjisi miktarının her iki yılda bir düzenli bir şekilde ikiye katlandığını gösteriyor. Özellikle şimdi güneş panellerine nanoteknolojiyi, bir çeşit bilişim teknolojisini, uyguluyorken. Ve enerji ihtiyacımızın %100’ünü karşılaması için sadece 8 kere daha ikiye katlanması gerek. Ve ihtiyacımız olanın onbin katı daha fazla güneş ışığı var.

En sonunda bu teknoloji ile birleşeceğiz. Bize şimdiden çok yakın. Ben öğrenci iken bir kampüs genişliğindeydi. Şimdi ceplerimize sığıyor. Bir binayı dolduran şeyler, şimdi ceplerimize sığıyor. Şimdi ceplerimize sığan, 25 yıl sonra bir kan hücresine sığacak. Ve bu teknolojiye yaklaştıkça sağlığımızı ve zekâmızı derinden etkilemeye başlayacağız.

Buna dayanarak burada, TED’de, gerçek TED geleneğinde, Tekillik Üniversitesini duyuruyoruz. Bu, burada seyircilerin arasında bulunan Peter Diamandis ve benim tarafımdan kurulan bir Üniversite. NASA, Google ve yüksek teknoloji ve bilim camiasının başka liderleri tarafından destekleniyor, Amacımız bütün liderleri biraraya toplamaktı, öğretmenleri ve öğrencileri, eksponansiyel olarak büyüyen bu bilişim teknolojisinin ve uygulamalarının içersinde. Fakat Larry Page kurum toplantımızda ateşli bir konuşma yaptı, dedi ki, bu çalışmayı, insanlığın yüzyüze olduğu başlıca problemleri ele almaya tahsis edelim. Bunu yaptığımız takdirde Google bizi destekleyecekti. Ve yaptığımız şey bu oldu.

9 haftalık yoğun yaz sezonunun son üçte birlik bölümü insanlığın belli başlı problemlerine adanmış olacak. Örneğin, artık her yerde olan internetin Çin ve Afrika’nın kırsal kesimlerine ulaştırmak, sağlık bilgisini dünyanın gelişmekte olan bölgelerine ulaştırmak. Bu projeler, ortak etkileşimli haberleşme kullanılarak, bu sezonların ötesinde devam edecek. Üretilmekte ve öğretilmekte olan fikri mülkiyetlerin tümü online olarak kullanıma açık olacak, ve online olarak ortaklaşa geliştirilecek.

Burada kuruluş toplantımız görülüyor. Fakat duyurusu bugün yapılıyor. Merkezi kalıcı olarak Silicon Valley’de, NASA Ames merkezinde olacak. Üniversite mezunu olan öğrenciler için, çeşitli firmalarda yönetici olarak çeşitli programlar var. İlk altı bölüm burada, yapay zeka, ileri bilgi-işlem teknolojileri, biyoteknoloji, nanoteknoloji bilişim teknolojisinin değişik ana sahaları. Sonra bunları başka sahalara uygulayacağız. Enerji, ekoloji, siyasi hukuk ve ahlak, girişimcilik gibi, öyle ki insanlar bu yeni teknolojileri dünyaya kazandırabilsinler.

Bize düşünür ve yüksek teknoloji liderleri tarafından verilen desteğe minnettarız, özellikle Google ve NASA’ya. Bu çok heyecan verici bir girişim. Sizi iştirak etmeye teşvik ediyoruz.

 http://www.ted.com/talks/ray_kurzweil_announces_singularity_university.html


[1] AIDS :AIDS, tedavi alınmadığı takdirde ‘HIV’ virüsünün bağışıklık sistemini zayıflatarak yol açtığı bir sendromdur. AIDS tablosuna gelen kişiler; cilt kanseri ve bunun gibi ciddi enfeksiyonlara yakalanırlar. Açılımı “Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu”dur.

HIV virüsü taşıyan kişiye HIV pozitif denir. HIV pozitif olmak ile AIDS olmak aynı şey olmadığı gibi, her HIV pozitif olan kişi AIDS tablosuna gelecektir diye bir durum yoktur. Günümüzde uygulanan ART ilaç tedavisi ile HIV pozitif olan kişiler AIDS tablosuna gelmeden yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Yani yaygın olarak bilinenin aksine, HIV pozitif olan kişiler artık ölümü beklemiyorlar. Günümdeki tedavi olanakları ile HIV/AIDS artık kronik bir hastalıktır.

[2] İnsan, dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine, alet kullanma ve üretme becerisine sahip primat türü. Biominal ismi `Homo sapiens`tir. Homo sapiens Latince “akıllı adam” veya “bilen adam” anlamına gelir. İnsan, hominoidea (insansılar) üst ailesinin hominidae (büyük insansılar) ailesine dahildir.

[3] Moore Yasası: Intel şirketinin kurucularından Gordon Moore’un 19 Nisan 1965 yılında Electronics Magazine dergisinde yayınlanan makalesi ile teknoloji tarihine kendi adıyla geçen yasa.

Her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısının iki katına çıkaracağını, bunun bilgisayarların işlem kapasitelerinde büyük artışlar yaratacağını, üretim maliyetlerinin ise aynı kalacağını, hatta düşme eğilimi göstereceğini öngören deneysel (ampirik) gözlem.

1965 yılında, “mikroişlemciler içindeki transistör sayısı her yıl iki katına çıkacaktır” diyen Moore, daha sonraları 1975 yılında bu öngörüsünü güncellemiş ve her iki yılda bir iki katına çıkacak şekilde düzeltmiştir. Moore “18 ayda bir” ifadesinin de kendisi tarafından söylenmediği konusunda da ısrar etmiştir. Kendisi tarafından hiçbir zaman yasa olarak tanımlanmayan ifadesi, Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi profesörü ve yüksek ölçekli indirgeme konusunun öncülerinden biri olan Carver Mead tarafından bu şekilde adlandırılmıştır. Sözün ilk söylendiği 1965 yılından bu yana bu yasa çoğunlukla geçerli olmuştur. Yasa temel olarak bir tümleşik devrenin fiziki boyutunun devreyi oluşturan transistör sayısının karesiyle değiştiği anlamına gelir. Örneğin tümleşik devre bünyesindeki transistör sayısı iki katına çıkarsa devrenin boyutu dört katına çıkar.

[4] Lineer : Matematik  değişmesi bir doğru ile gösterilebilen.

ERKEK – KADIN – ZAMAN


ERKEK VE KADIN

 Tarihsel terminolojide güç ve iktidar büyük oranda ataerkildir. Helenistik dünyada erkek ve kadın arasındaki kutuplaşmanın, kadına mahsus önemsiz niteliklerin vurgulanmasını sağlayan, diğer bütün zıtlaşmalarla irtibatı vardır. Aristo’nun tıp felse­fesi kuramına göre erkek daha sıcak, daha alçak gönüllü ve daha hayat doludur. Kadın ise bunun aksine soğuk, kibirli ve hareketsizdir. Kadının adet görmesi, yoğun bir pişirme işlemi neticesinde elde edilen, arıtılmış özsu olan erkek sperminin üretim sürecine benzer bir işleyişe haizdir, ona paralel hareket eder. Sperm ne kadar iyi pişirilirse kadının erkek çocuk doğur­ma ihtimali o kadar yükselecektir. Bu  Batı dünyasına özgü bir ayrışma değildir. Zira Taoist felsefede kadını temsil eden yin, aynı zamanda yeryüzünü, soğuğu, gölge ve karanlığı, kuzeyi, yağmuru ve bayağılığı sembolize etmektedir. Erkeği temsil eden yang ise, gökyüzü, sıcaklık, güneş ışınları, güney, tez canlılık ve üstünlük gibi kavramlar için de kullanılmaktadır.

Dünyanın dört bir yanında yüzyıllardır, farklılaşma ve ayrışmanın sosyal ve kültürel simgeleriyle, bahsi geçen bu farklılaşmanın içindeki erkek egemen yapı, keyfi güç kul­lanımının dehşet verici boyutlara ulaşmasının en büyük nedenidir. Erkekler, kadınları kamusal alanın dışına itmeye çalışmaktadır. Özel hayatta ise kadınlar sürekli fiziksel şid­dete maruz kalmakta ve bir paçavra gibi kenara atılıp evlere hapsedilmektedir. 1990’lı yılların başında Şili, Meksika, Papua Yeni Gine ve Güney Kore’de yapılan bir araştırmaya göre, evli kadınların yaklaşık üçte ikisi, evlerinde eşlerinden şiddet görmektedir. Kuzey Hindistan ve Bangladeş köyleri hakkın­da bir dizi çalışmaya imza atan Martha Chen’den öğrendiğimiz kadarıyla, bu bölgelerde erkekler, tarihsel bir geçmişe dayanan bir uygulamayı sürdürmekte ve kadınlara sınırlı oranda hare­ket imkânı tanıyarak onları evlerine mahkûm etmektedirler. Örneğin çarşı ve pazarlar, caddeler, şehir ve kasaba merkezleri onlara yasaklanmıştır. Kast sisteminin ağırlığı altında ezilen kuzey Hindistan kadını, kendisi ve ailesi açlıktan kırılsa bile, çalışma hakkı ve imkânı elde edememektedir. Günümüzde hâlâ global yoksulluk etkisini daha çok kadınlar üzerinden hissettirmektedir. Yaklaşık 1,3 milyar fakir insanın yüzde yetmişi kadındır. Global Kuzey ve Güney arasında kadın-erkek oranı hakkında çarpıcı bir mukayese yapmak gerekirse, Güney’de 100 milyondan fazla kadının demografik anlamda ‘kayıp’ olduğu söylenebilir. Bu can alıcı rakam, yeni doğan erkek bebekleri hariç tutarak, yetersiz veya kötü beslenen kız çocuklarını adeta kendine kobay seçerek sinsi ve bir o kadar da trajik bir uygulamayı ortaya çıkarmıştır.

Erkek egemenliğinin pek çok biçimi vardır. Bunun yanı sıra ataerkil yapıda kadın kendisini değişik şekillerde ve farklı kisvelere bürünerek ifade etmeye çalışmaktadır. Çoğu kez erkeğin gücü ve iktidarı kadınların onay ve desteği sayesin­de meşruiyet kazanmaktadır. Ender görülen durumlarda ise, bilhassa çocuğu olan orta yaşlı evli kadınlar, ataerkil sistem içerisinde egemenliklerini ilan edebilmektedir. Türk paşaları­nın anneleri yahut padişahların haremlerindeki ilk zevceleri, bu anlamda en tecrübeli örneklerdir. Bununla birlikte her ne kadar sistemler arasında büyük değişimler yaşansa da, erkeklere ait belirli davranış kodlan ve muayyen değerlerin öncelenmesi sayesinde kahramanlık, mertlik ve yiğitlik, şan ve şeref, saldırganlık, disiplin ve kontrol gibi nitelikler sürekli ön plana çıkarılmaktadır. Bahsi geçen bu değerleri askerlik ve deniz ticaretini baz alarak, Avrupa imparatorluklarını inşa eden bir grup erkekten daha iyi anlayıp yorumlayabilecek hiç kimse yoktur:

“Portekizli kaptanlar şu hisarların üzerinde dura­rak Lizbon’dan, kendilerine anayurtlarıyla alakalı o mübarek haberleri getirecek gemileri görmek amacıyla denizi taramaktadır[...] Onlar ki cesur ve şerefli ve bir o kadar da heybetli görü­nümleri, güneşten yanmış kavruk çehreleri, takmış oldukları zırhı ve göğüslüklerin verdiği mağrur bir duruşla cüretkârca ve onurlu bir biçimde sürdürdükleri hayatın kaderini kendi elleriyle tayin etmektedirler.”[1]

20. yy.’ın ikinci yarısında, dünyanın tamamında olmasa da pek çok bölgesinde, sınırları katı kurallarla belirlenmiş erkek egemen yapı, yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlamıştır. Feminist hareketlerin seferberliği, eğitimli kadın nüfusunun artması ve uluslararası emek piyasasındaki değişen şartlar, erkeklerin bu konuda geri adım atmasına neden olmuştur. Bunun yanı sıra erkekler, önceleri meşruiyeti tartışılmayan güç ve nüfuzlarının, giderek daha fazla sınırlandırıldığına şahit olmaktadır. Tüm bu değişimler neticesinde yeni bir sayfa açılmakta ve ataerkil yapının yerine, Avrupa aile kuru­munun tasarlayıp öne sürdüğü, can alıcı bir tarihsel argü­man olan, eşler arası eşitlik, prensibine doğru bir yönelme gözlemlenmektedir. Kuşkusuz bu iddia doğruluk payı taşımaktadır. Ancak kendimizi kandırmamalıyız. Zira erkek bukalemunlar dünya­nın dört bir yanına dağılmıştır. Erkekler farklı maskeler takıp daha lütufkâr ve daha eşitlik taraftarı gibi görünseler de, özde hiçbir şey değişmemiş ve erkek egemen yapı, gücünü ve etki­sini muhafaza etmiştir. Bu hususta tıpkı Françoise Heritier’in de ifade ettiği gibi: ‘Her şey yoluna konmuş ve belki bir nebze de olsa eşitsizliklerin önüne geçilmiştir. Ancak bu durum, iki ayrı unsurun eski konumlarına (asymptotic regression) hiç dönme­yecekleri anlamına gelmemektedir.’

Erkek egemenliğinin hâlâ etkin olduğu gerçeği kendisini cinsellik alanında olduğu kadar hiçbir durumda bu denli hissettirmemiştir.

Örneğin, pornog­rafik filmlerin kurduğu mahrem İmparatorlukta -simgesel bir anlam taşıyan bu filmler büyük oranda Amerikan ürünüdür-cinsel hikâye hemen her zaman aynıdır: Film başladığı andan itibaren bir kadın belirivermekte ve adeta karşısındaki erkeğin tenasül uzvuna tapmaktadır. Bu sahneleri cinsel görüntüler takip eder. Kadının yaşadığı zevkin hiç önemi yoktur. Filmin dönüm noktası, kadının erkek yahut erkeklerin ‘sıcak’ spermi­ni yutma sahnesidir. Sürekli tekerrür eden bu tip hikâyelerin, erkeğin, kendi cinselliği hakkındaki fikirleri üzerinde uzun vadeli etkiler bırakacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bu hassas noktayla bağlantılı bir diğer kafa karıştırıcı durum, -aşağılanmış fahişelerin dünyasıyla ilgili olarak- kadın tica­retinin 20. yy’ın sonunda, Güney Avrupa’nın bazı bölgelerine kadar taşınmış olmasıdır. Nijerya, Arnavutluk ve genel olarak doğu Avrupa kadınları, kendilerine batı Avrupa’da düzenli iş vaadinde bulunan suç çeteleri tarafından tuzağa düşürülmek­te ve sürüklendikleri bu yeni vatanlarında, zengin erkeklerle beraber olmaya zorlanmaktadırlar. Bu birlikteliği reddetmek yahut kaçmaya kalkışmak, hiç şüphesiz ‘muhafızlar’ının elle­riyle öldürülmeleri anlamına gelmektedir.

Global manada, kadının özgürleşmesi için verilen müca­delede son otuz yıl içerisinde çok önemli bir aşama kayde­dilmiştir. Özellikle sağlık ve eğitim alanlarında, yoksul ve gelişmekte olan ülkelerdeki kadınların durumlarında ciddi iyileşmeler görülmektedir. 1970 ile 1990 yılları arasında glo­bal doğum oranlarındaki önemli düşüş (1970’de kadın başına ortalama 4.7 iken 1990’da 3.0’a gerilemiştir) kadınların çok sayıda çocuk doğurma risk ve mesuliyetinden yavaş yavaş kurtulmaya başladıkları anlamına gelmektedir. Buna paralel olarak doğum esnasındaki ölümlerde de, neredeyse yarı yarıya bir azalma söz konusudur. Aynı yıllar içerisinde kadınların eğitim vasıtasıyla, bireysel istidat ve kabiliyetlerini geliştirme­leri hususunda da ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Nitekim 1970 ile 1990 yılları mukayese edildiğinde okuma yazma bilmeyen kadın nüfusu Arap devletlerinde %50, Güney Doğu Asya’da%26, Latin Amerika’da ise %13 oranında azalmıştır. Üniversite eğitimine gelince, Latin Amerika ve Karayipler’deki okullara kayıt olan kadınların oranında önemli bir artış var­dır. Bununla birlikte Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyesi ülkelerde İsviçre hariç, sadece üniversitelerdeki kadın sayısında ciddi bir artış gözlemlenmekte, aynı zamanda bu kadınların çok daha başarılı bir ekonomik performans ser­gilediklerine şahit olunmaktadır.

Eğitim haricindeki alanlarda ilerleme ve gelişim belirtileri çok daha zayıftır. Dünyanın dört bir yanında emek piyasa­sında mücadele veren kadınlar, sistemli bir şekilde cezalan­dırılmaktadır. Nitekim erkeklerle aynı işi yapan kadınların hiçbirisi onlar kadar maaş alamamaktadır. Bunun yanı sıra üzülerek söyleyebiliriz ki, her ne kadar oy kullanma hakkı­nı ortalama 50 yıl önce kazanmış olsalar da, pek çok ülke­de kadınların kamu kurumlarındaki temsil oranı çok çok düşüktür. Demokratik ülkelerin birçoğunda da bu hususla alakalı benzer bir tatsız durum söz konusudur. Zira bu ülke­lerde de kadınların seçimlerde oy kullanmaları kendilerine siyasi bir temsil hakkı kazandırmamaktadır. Ayrıca mesleki anlamda ciddi tecrübe kazanmış olan kadınlar erkeklere göre daha başarılı kabul edilseler bile, devlet yönetiminde önemli kademelere getirilmemektedirler.  İtalya’dan örnek vermek gerekirse, bu ülkede çok az sayıda kadın parlamento üyesi olabilmekte, bölge valisi olarak atanabilmekte yahut belediye başkanı seçilebilmektedir. Çok iyi bilindiği üzere kadınların temsili hususunda dört İskandinav ülkesi, İsveç, Finlandiya, Norveç ve Danimarka başı çekmektedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın kadın-erkek eşitliği konusunda belir­lediği parametrelere göre, en iyi konumda bulunan devletler de bunlardır.Buna rağmen bu soğuk ve uygar Kuzey ülkele­rinde bile, parlamento üyesi olan ve kabinede bakanlık yapan kadınların toplam üye sayısına oranı yalnızca üçte bir kadardır. OECD ülkelerinin ortalaması ise altıda birden bile daha azdır.”

Aslında politik manada cinsiyet ayrımı sorununa çözüm getirebilmek için en kalıcı adımların Batı demokrasileri tara­lından atıldığını iddia etmek doğru olmayacaktır. Zira 1993 yılında mahalli idarelerdeki (panchayats) encümen üyelerinin en az %33’ünün kadın olması zorunluluğu yönünde, tartışma­lı bir kanun yayınlayan ülke, İngiltere yahut Birleşik Devletler değil Hindistan’dır.Hindistan belki de yaşadığı çaresizlik neticesinde kadınlara yerel seviyede böylesine ileri düzeyde bir temsil hakkı tanımıştır. Uzun vadeli demokratik değerlere sahip olmakla övünen özgürlükçü devletlerin pek çoğu ise, yürüdükleri bu yolda yorulmuş ve sınıfta kalmışlardır.

T. H. Marshall, modern Batı dünyasında vatandaşlık bilin­cinin gelişimi konulu önemli bir makalesinde, demokrasinin inkişafıyla birlikte tedricen ortaya çıkan ve vatandaşlık düşün­cesinin temelini teşkil eden üç önemli haktan söz etmektedir. Bunlardan birincisi ekseriyetle 18. yy.’la birlikte kendisinden söz edilmeye başlanan, yurttaşlık haklarıdır ki, kanun önünde eşitlik, mülkiyet hakkı ve ibadet özgürlüğü gibi meseleler, bu bağlamda düşünülmelidir. İkincisi 19. yy.’da kazanılmış olan siyasal haklardır. Üçüncü ve sonuncusu ise sosyal hak­lardır. Bunlar 20. yy.’da ciddi mücadeleler neticesinde elde edilmiş olan sağlık ve eğitim hakları gibi önemli mevzuları içermektedir.

Marshall’ın haklar konusundaki bu sınıflandırması, onaya çıktığı dönemde (1950) oldukça değerliydi ve yenilikçi bil yaklaşım olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu teori, Sonraki yıllarda, cinsiyet temelinde eleştirilmeye başlandı. Feminist eleştirmenler Marshall planının kadınlara hiç değinmedi­ğinden yakınmakta ve kadın hakları konusunda kaypak bir zemin üzerine oturduğuna vurgu yapmaktadırlar. Genellikle kadınlar, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde, en temel vatandaşlık haklarından mahrum iken, siyasal haklar edin­mektedirler. Mesela Bangladeşli hanımlar bugün siyasi arena­da özne konumundadırlar; ancak görüldüğü üzere fiziksel ve ruhsal manada benliklerini kontrol etme yetisinden, mülkiyet ve çalışma hakkından yahut iş hayatında etkin bir şekilde yer alma hakkına sahip olmaktan çok uzaktırlar. Endüstrileşmiş demokrasilerde de tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi. vatan­daşlık hakları, siyasal hakların gerisinde kalmıştır. Örneğin Fransa’da kadınlar, 1946’dan beri oy kullanabiliyorken, 1976 yılına kadar aile içinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşlerdir.Bu ülkede maaş yahut sosyal kazanımlar gibi toplumsal haklar ise, hâlâ büyük oranda erkeklerin eline geçen ücret baz alınarak yahut evin reisi olan erkeğin tayin ettiği kurallara dayanılarak belirlenmektedir.

Bununla birlikte tüm bu eleştiriler bile meselenin özünü kavrayabilmemiz için yeterli değildir. Böyle gelmiş böyle gider mantığının değişebilmesi için farklılığın doğasına eğilmek gerekir. Millicent Favvcett, 20. yy’ın başında kadın ve erkek tamamıyla birbirine benzediği sürece, kadınların layıkı vechhiyle erkekler tarafından temsil edilebileceklerini belirtmiş, ancak bu benzeşmenin tam manasıyla gerçekleşmediğinin görülmesiyle birlikte, kadının farklılıklarının hâlihazırda mev­cut olan sistem içerisinde herhangi bir karşılığının kalmadı­ğını da sözlerine eklemiştir. Aradan yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ Fawcett’in bu teorisi bir sonuca bağla­namamıştır. Kamuoyunda farklılıkların yeterince ifade edile­bilmesi, sadece kadınların sayısal yeterliliğe sahip olmalarıyla sağlanamaz. Aksine bu bir kültür sorunudur ve gündemi belirlemenin farklı bir yoludur. Bu sayede öncelikler belirlene­bilir ve pek çok mesele hallolabilir. Bu aynı zamanda farklı bir cinsiyetçilik yöntemi belirlemiş ve değişik bir davranış modeli geliştirmiş kurumlarla devlet mekanizmasının da sorunudur.

Böylesine çarpıcı bir iddianın arkasında bir dizi varsayım yatmaktadır. Teşhisi, en azından genel anlamda, mümkün olan varsayımlardan bir tanesi, bilhassa erkek ve kadınların değerleri ve davranışlarıdır ki, erkeğin değerler bütününün baskın olduğuna dair bu muteber anlayış, yalnızca kadınla­ra değil hepimize zarar vermektedir. Bu meseleyle yakından alakalı bir diğer husus da, eskilerin, cinsiyet farklılıklarını algılamaktaki isabetli yaklaşımlarının yanı sıra, gözlem ve tefekkürleri neticesinde ortaya koydukları hiyerarşik düzende düştükleri yanılgıdır.

İşin gerçeği bu modası geçmiş düşüncelerin tamamen değiştiğini iddia etmek saçmalıktır. Bunun yanı sıra, tüm fazi­let ve meziyetlerin, kadının hâl ve hareketleri neticesinde hayat bulduğunu ve kadının doğuştan üstün olduğunu düşünmek de, bir o kadar saçmadır. Zira dünyanın dört bir yanında bede­li ne olursa olsun, erkeklerin saldırganca tutumlarını ve erkek egemenliğini tamamıyla benimsemiş kadınların yanı sıra, kont­rol edilemez derecede bireysel hırs ve ihtirasa sahip kadınlara da rastlanmaktadır. Akdeniz ülkelerinde ve diğer birçok bölge­de bu tip kadınların hayran olunacak derecede erkeklere ben­zeyip, onları taklit ettikleri söylenebilir.

Günümüzde cinsel kimlikler her zamankinden çok daha karmaşık bir hâl almış ve birbirleriyle değiştirilebilir bir görünüme bürünmüştür.

Her şeye rağmen, bugün hâlâ kadınların farklılıklarının ve kadınlara özgü hususiyetlerin, daima ayırt edici ve tavsiye edilir bir şekil ve muhtevayla ortaya çıktığını tartışıyor olma­mız bile çok ehemmiyetlidir. Gerek endişe, ilgi, uysallık, sabır, gündelik ilişki ve gereksinimlere karşı duyarsız kalmayıp bu konulara yönelik samimi bir ihtimam göstermek gibi muay­yen ahlaki hassasiyetler, gerekse de başkalarının ihtiyaçlarını sezip bu ihtiyaçları giderme noktasında harikulade bir çabayla onlara yardımcı olmak gibi belirli manevi değerler, kadınların farklılıklarının ne derece önemli ve etkili olduğunu göstermek için yeterlidir. Bahsi geçen bu meziyetlerin bilinçli bir şekil­de kamuoyuna sunulması, olağanüstü bir davranıştır. Aynı zamanda böylesine bir endişe taşımak, etik anlamda vatandaş olmanın gerekliliğidir. Şayet parlamentolarımız bu fikir ve inançların kılavuzluğunda hareket etselerdi bugün bulunduk­ları konumdan çok farklı bir yerde olacaklardı. (s.44-53)

ZAMAN

“Her şeyin bir zamanı ve yeri vardır” fikri sistematik bir biçimde ilk kez Viktoryacılar (Kraliçe Viktorya taraftarları, çev.) tarafından ortaya atılmıştır. 19. yy’ın ikinci yarısında Batılı toplumlar, zaman kavramı hususunda en uygun ifa­deyle ‘kronolojikleştirme’ diye tanımlanabilecek devrimsel bir dönüşüme maruz kalmışlardır. Bu, nicelik bakımından standardize edilmiş lineer (doğrusal) zamanın zorla kabul ettirilmesi demektir. Bahsi geçen dönemde dünyanın mer­kezindeki başkent olan Londra’da, her sabah buhar gücüyle çalışan trenler, tarifelere harfiyen uyabilmek için müthiş bir çaba sarf etmekte ve her gün işiyle evi arasında seyahat eden binlerce yolcunun, yüzlercesini şehrin büyük merkezi istas­yonlarına taşımaktadır. Dakiklik, yani bir işi tam vaktinde yapma hususundaki titizlik, modern anlamda toplumsal münasebet ve ekonomik ilişkilerin asli özelliği hâline gel­miştir. Sonraki dönemlerde ‘zaman ve devinim’ çalışmaları büyük çapta imalat yapan fabrikaların üretim bantlarında-ki iş verimini kontrol edip arttırabilmek için kullanılma­ya başlanmıştır. İş saatlerinden sonraki çalışma anlamına gelen ‘mesai’ artık farklı bir şekilde ücretlendirilmektedir. Kronolojikleştirme süreci tedrici bir biçimde gelişen dün­yaya yayılmakta ve 20. yy.’ın sonundaki global modernite hareketinin standardizasyonu, en hayati unsurlardan birisi olarak önümüzde durmaktadır.

Günümüzde zaman neredeyse para kadar önemli bir mesele hâline gelmiştir.

Otuz yılı aşkın bir süredir çalışanlar, zamanlarının giderek daha fazla daraldığına şahit olmaktadır. Bir gün yahut bir hafta içinde, neredeyse hiçbir zaman hiç­bir şey için yeterli vakit bulunamamaktadır. Güne başlarken yapılan listelerin gün sonunda çok az bir kısmının tamamla­nabildiği gerçeği artık çok sıradan bir durum hâline gelmiş­tir. Bu yaşanan süreçte modern bilgi teknolojisinin oldukça önemli bir rolü bulunduğu gerçeği yadsınmamalıdır.

İletişim imkânları -faks, e-mail, internet- olanca hızıyla yaygınlaşmak­ta buna mukabil iletişim araçlarının her birinin kullanımı için gerekli olan zaman olağanüstü bir biçimde azalmaktadır. Bilgi Teknolojisi reformu bireyin hayatını kolaylaştıracağına daha karmaşık bir hâle getirmektedir. Aslında boş gibi görünen her bir dakika çoktan işgal edilmiştir.

Juliet Schor’un 1991 tarihli ‘Overworked American’ (had­dinden çok çalışan Amerikalı) adlı çalışması bu bağlamda oldukça aydınlatıcıdır. Birleşik Devletler’de işgünlerinin sayısı günden güne fazlalaşmakta ve daha fazla insan, evine iş getir­mektedir. Bu da stres alanlarının artmakta olduğunu kanıt­lamak için yeterlidir. Gerçekten de yüksek tansiyon, mide ve kalp rahatsızlıkları, depresyon, kronik yorgunluk vb. hasta­lıklarda belirgin bir artış söz konusudur.

Vardiya sistemi, bir başka deyişle 24 saat çalışma esasına dayalı iş kültürü, ağır­laşan hayat şartları neticesinde, insanların omuzlarına yük­lenen sorumluluk artışı, bugünlerde daha fazla bireyin uyku düzensizliği kliniklerine başvurmasına sebep olmaktadır.Günümüzde giderek yaygınlaşan bir diğer şikâyet konusu da bireyin ailesine yeterince vakit ayıramamasıyla ilgilidir. Bu problem özellikle çalışan kadınlar arasında çok sık görül­mektedir. Yapılan bir araştırmaya göre çalışan annelerin yarısı işleriyle evlerini uzlaştırmaya çabalarken ya ‘biraz’ yahut ‘çok fazla’ stres yaşamaktadır. Schor, bu konuya şu sözlerle son vermektedir: ‘Zaman fakirliği sosyal dokuyu bozmaktadır.”

Bu aşırı zihni ve duygusal gerginlik her zaman patolojik sonuçlar üretmeyebilir. Stres ve gerginliğe bağlı ifade biçim­leri, bazen gündelik hayatımız hakkında aldığımız önemsiz kararlarda da kendisini açığa vurabilmektedir. New York’un Manhattan bölgesindeki ofis çalışanları, öğle yemeği vaktinde, sandviçleriyle nam salmış bir dükkânın önündeki kuyruğa katılmayı düşlemektedir. Bu hayal gerçeğe de de itişebilir; ancak kuyruktakiler genellikle bekleme süresinin uzunluğu nedeniyle, saatlerine şöyle bir göz atıp bulundukları yerden uzaklaşmaktadır.

Pret a Manger adlı bir İngiliz sandviç şirke­ti, birbiri ardına gerçekleşen bu anlık faaliyetlerin arkasında yatan mantığı kavrayarak, bundan bir fayda elde etmeye çalışmaktadır. Bu firma sandviçlerini müşteri gelmeden önce hazırlar. Hiç kimse daha fazla peynir talep etmemekte ve kuy­ruklar hızla erimektedir. Bu İngiliz gıda şirketinin acımasız ve rekabetçi piyasaya başarılı bir giriş yapması ‘zamanın değiş tokuşuna dayalı’ ticaret anlayışının ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Buna göre müşteri elindeki sandviçi yeme konu­sunda biraz daha zaman kazanabilmek veya ilkbahar güneşi altında birkaç dakika fazla oturabilmek yahut günlük listesin­deki vazifelerden bir tanesini daha öğle tatiline sıkıştırabilmek için, tükettiği şeyin kalitesinden feragat edebilmektedir.

Sınırlı bir zaman için görünmeyen bir kafesin içine hapsolunmak yalnızca bir Amerikan hastalığı değildir. İtalya’nın göbeğindeki Emilia-Romagna bölgesinde aileler üzerine yapıl­mış yeni bir araştırmaya göre, her ne kadar Manhattan’daki tempoya sahip olmasalar da, erkekler fevkalade uzun bir süreyi çalışarak geçirmektedirler: Erkeklerin yüzde 45,2’si haftalık olarak 41 ila 55 saat arasında değişen bir süreyi evinin dışında çalışmaya ayırmakta iken bir diğer yüzde 30’luk kesim için ise bu süre 55 saatten bile fazladır. Üstelik burada bahsi geçen bu çalışanlar güçlü ve zengin iş adamları değildir. Aksine böylesi­ne ağır çalışma koşulları altında ezilenler ancak ve ancak işçi, tezgâhtar, zanaatkar ve küçük girişimciler olabilir. İş kendi mantığını ve ritmini yaratacaktır ve bu yaradılış zorla kabul ettirilerek değil içselleştirme yoluyla gerçekleşecektir. Benzer şeyler, daha sonra da görüleceği üzere, çarşıya çıkmak ve alış­veriş yapmak için de söylenebilir.

Genellikle ikincil bir öneme haiz bu ve benzeri tercihlerin bireysel manada sorgulanabilmesi için çok vahim sonuçlar üretmeleri gerekir. Bakın bu kez Toskana’da yaşayan küçük bir girişimcinin kızı, babasının esef ve pişmanlığını sosyolog Francesco Ramella’ya nasıl aktarmaktadır:

‘Ebeveynlerimin her ikisi de çalışmaya gitti. Aslında çocuk­luğumun ilk yıllarında, on yaşına kadar, onlarla çok az zaman geçirdiğimi söyleyebilirim [...] Babamla ancak ve ancak kendisi vahim bir hastalığın pençesinde kıvranırken beraber olabilmiş­tim. O, beynindeki bir tümör nedeniyle öldü ve ömrünün son on üç yılını bu hastalığın sıkıntısını çekerek geçindi [...] Zaten bu illetle boğuşmak zorunda kalmasaydı sanıyorum ki sonsuza dek evlat sahibi olmanın önemini kavrayamayacaktı.[...] O zaman­lar hep şunu söylerdi: “Keşke zamanı geri alabilseydim. Şayet öyle bir imkânım olsaydı çocuklarım küçükken Cumartesi ve Pazar günlerinin tamamını onlarla geçirir ve hafta sonları işe yahut Fiera’ya gitmezdim.” Sanırım ne demek istediğim şimdi daha iyi anlaşılmaktadır!’

Toskanalılar’ın yakından tanıdığı Peder Ernesto Balducci, müstesna kişiliğinin yanı sıra dünya meselelerine kayıtsız kalmayan bir din adamı olması yönüyle de dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Peder, çalışmalarının bir tanesinde iki tip zamandan bahsetmektedir. O, görünürde ‘yararsız’ kabul edi­len yani ‘kendi kendine dönüp duran ve dans eden’ zaman ile bize, bir başka deyişle gündelik hayatımıza ait olan, yani ‘mevcut olan (varolan)’ zamanı birbirlerinden ayırmıştır. Aslında bu, çağdaş dünyada çok fazla idrak edemeyeceğimiz esaslı bir ayrımdır:

Çocukken içinde uyuduğum odanın sarp kayalıklara bakan manzaralı bir penceresi vardı [...] Bu manzarayı süsleyen tepele­rin üzerindeki güller bambaşkaydı. Kayalıkların bir kenarında, bir hayli uzakta, belli belirsiz fark edebildiğim eski bir rahibe manastırı bulunmaktaydı. Geceleri manastırın çanları düzenli aralıklarla çalarak rahibelere uyku vaktinin geldiğini haber verirdi. Zaman zaman çanların gürültüsüyle kalkar ve rahibe hücrelerinin o küçük pencerelerine başımı çevirerek, birbiri ardınca yanıp sönen lambaların neden olduğu o dehşetli man­zarayı dikkatle takip ederdim. Her gece beni iliklerime kadar ürpertip zevk sarhoşu yapan bu mahrem manzaranın büyüsünü, şimdi daha iyi kavramaktayım. O an sanki zamanın bizler için farklı bir ritme sahip olduğu, bambaşka bir hayatla yüzleşmek­teydim. Zaman adeta kendi kendine dönüyor, dans ediyor ve asıl olana yani mevcut olan (varolan) zamana en ufak bir ihtimam bile göstermeden ‘yararsız’ bir şekilde akıp gidiyordu. Şunu itiraf etmeliyim ki hayatım boyunca o pencereden dolayı asla doğru yoldan sapmadım.”

Kaynakça

Paul GİNSBORG trc Muhsin Önal MENGÜŞOĞLU [Kitap]. – Gündelik Hayat Politikaları (Tercih Etmek ve Hayatı Değiştirmek) Açılım Kitapları, 2010, İstanbul.

Paul GİNSBORG

1945 yılında Londra’da doğdu. 1992’de Floransa Üniversitesinde çağdaş Avrupa tarihi profesörü olmadan önce uzun yıllar Cambridge’de çalışmala­rını sürdürdü. Halen İtalya’da, Silvio Berlusconi’ye yönelik muhalefet kampanyaları başta olmak üzere yurttaşlık meseleleri ile yakından ilgilenmektedir. Berlusconi (2003) adlı eleştirel biyografisi satış rekorları kırmıştır. Yazarın aynı zamanda A History of Contemporary Italy (1990) ve Italy and its Discontents (2001) adlı eserleri de mevcuttur.


[1]Ayşe Sareçgil (Milan: Bruno Mondadori, 2001), s. 38.

PARADISE OR OBLIVION [Kurtuluş ya da Yokoluş (2012)] BELGESEL


Yönetmen:Roxanne Meadows

Ülke:ABD

Tür:Belgesel

Vizyon Tarihi:01 Mart 2012 (ABD)

Süre:45 dakika

Dil:İngilizce

Senaryo: Jacque Fresco | Roxanne Meadows

Müzik:Carly Paradis

Yapımcılar:Roxanne Meadows

Web Sitesi:Official site

Çekim Yeri: Venus, Florida, USA

Venüs Projesi, Jacque Fresco’nun gelecekle ilgili planlarını gerçekleştirmek amacıyla kurduğu bir organizasyon. Bir web site aracılığıyla yayınladığı video ve belgelerle, toplumu geliştirmek ve daha ileri taşımak amacıyla Kaynak Bazlı Ekonomi’ ye geçmenin; yenilenebilir şehirlerin, enerji etkinliğinin, doğal kaynak yönetiminin ve gelişmiş otomasyonun önemini topluma sağlayacağı faydaya odaklanarak açıkladığı bir organizasyondur. Bu organizasyon, Jacque Frescove, Roxanne Meadows tarafından 1995 yılında başlatıldı. Jacque Fresco’nun hayatının ve çalışmalarının anlatıldığı Planlı Gelecek (Future by Design) 2006 yılında yayınlandı. Venüs Projesi’ne isim kaynağı olan Venüs, Florida’da Okeechobee Gölü yakınlarında 85.000 m2 alana sahip bir araştırma merkezidir.

Venüs projesi yoksulluğun, kıtlığın, toplumdaki her türlü yozlaşmanın, suçun ve savaşların nedeninin, günümüz dünyasının toplumun yararına olan teknolojik gelişmeleri bilinçli bir şekilde yavaşlatan kar bazlı ekonomik sistem olduğu düşüncesiyle kuruldu. Jacque Fresqo, kar bazlı ekonomik sistem tarafından teknolojinin gelişiminde kasıtlı olarak yaratılan yavaşlamanın, “karlılık”tan kurtarıldığında daha fazla insan için daha çok kaynak bolluğu ve buna bağlı olarak daha fazla ürün sağlayacağı ve kıtlık, yoksulluk ve açlığı ortadan kaldıracağı teorisini geliştirdi. Bu yeni keşfedilmiş kaynak bolluğu, insanların bencillik, yozlaşma ve açgözlülüğe olan eğilimini azaltacak ve birbirlerine güvenme eğilimini aşılayacaktır. Fresqo’ya göre, parasal ekonomik sistem ve onun sonucunda ortaya çıkan emek ve rakabet gibi süreçlerin insanları gerçek potansiyellerini ortaya koymaktan alıkoyarak toplumu geriletmektedir. (Wikipedia)

FİLMDEN

Jacque Fresco Anlatımıyla

Tüm bu para bazlı ve madde odaklı toplum yapısı yanlış bir toplum yapısıdır. Toplumumuz, insanlık tarihindeki en düşük gelişmişliği göstermiş olmasıyla tarihe geçecektir. Zekamız, pratiğimiz, teknolojimiz ve tamamen yeni bir medeniyet inşa edebilecek imkanımız var.

Toplumsal bilincimi şekillendirmede bana yardımcı olan, Buyuk Buhran’ını yaşamış olmamdır. Bu süreç içerisinde fark ettim ki Dünya hala aynı yerdi: Üretim tesisleri hala sağlamdı ve kaynaklar hala ortadaydı ama insanların ürünleri alacak parası yoktu. Oynadığımız oyunun kurallarının işe yaramaz ve yetersiz olduğunu hissettim. Sefalet, acı ve savaş, hayatımın amacı için gerekli teşviği sağladı. Ayrıca hükümetlerin beceriksizliğini, akademik dünyayı ve bilim adamları tarafından sunulan yetersiz çözümleri görmek de beni motive etti. Fark ettim ki bireylerle çalışmak yerine uygarlığı yeniden tasarlamak daha etkili bir metod olacaktı. Bu, bugünkü sorunlarımızın birçoğuna çözüm bulmak adına ömür boyu sürecek olan bir maceraya dönüştü. Bu sunum; insan, teknoloji ve doğanın bir arada var olabileceği barışçıl ve sürdürülebilir bir dünya uygarlığı yaratabilecek sosyal değişime yönelik, gerçekleştirilebilir bir plandır. İnsan haklarının sadece kâğıt üzerindeki bildirimlerden ibaret değil yaşam biçimi olacağı bir alternatif için ortaya konulan çabanın hatlarını çizmektedir.

Bu planın adı: Venüs Projesi.

Kurucusu, Jacque Fresco, savaşın, yoksulluğun,açlığın, borcun ve gereksiz acıların sadece kaçınılabilir değil, kabul edilemez olduğu bir uygarlığın basitçe yeniden tasarımı için çağrıda bulunmaktadır. Böyle bir tasarımdan daha azının, bugün karşılaştığımız problemlerin aynen devam etmesiyle sonuçlanacağı gittikçe belirginleşmektedir. Alternatif sunmadan, sadece şikâyet etmek bize hiçbir şey getirmez. Venüs Projesi’nin Fresco ve Roxanne Meadows tarafından inşa edilen araştırma merkezi, Venüs, Florida’da yer almaktadır. Proje, sahip olduğumuz zorlukların temel nedenlerinin birçoğunu irdelemektedir. Ancak problemlerimizin gerçek kökenleri nelerdir?

Başarısız Sistemler Kendi yarattığımız ciddi bir çatışmanın içerisinde olduğumuzdan şu an çok az alternatifimiz kalmış durumda. Dünden kalma cevaplar artık geçerli değil. Çevreye hâlihazırda verilen zarar göz önünde bulundurulursa seyrini doğanın belirleyeceği dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla yaklaşıyoruz. Ya aslını bozduğumuz kültür ve düşünce alışkanlıklarıyla devam edip geleceğimizi tehdit altına sokacağız, ya da daha fazla fırsat ve özgürlük sunan sürdürülebilir bir toplum için gerekli olan daha uygun değerler edineceğiz.

Amerikalılar kendi toplum türlerinde her sene yeni bir araba, yeni bir televizyon seti veya yeni bir teyp almaya koşullanmışlardır. Sonuna kadar radikaliz ama politik ve sosyal kurumlarımız değişmedi, işte ilerleyemediğimiz nokta bu çünkü her yeni fikri komünizm veya basmakalıplıkla eşleştiriyoruz çünkü yeni olan her şeyden korkmak için yetiştirilmişiz.

Dünyadaki hiçbir ekonomik sistem: sosyalizm, komünizm, faşizm veya serbest girişim sistemini elitizm, milliyetçilik, ırkçılık ve en önemlisi, kıtlığı ortadan kaldırmadı. Bunların hepsi temelde ekonomik eşitsizlik üzerine kuruludur.

Kaynaklar, para kazancı için işletilip dağıtıldığında, insanlar ve uluslar sadece kendilerini düşündüğünde bedeli ne olursa olsun kendilerine fayda sağlamaya çalışacaklardır. Bunu rekabet sağlayarak veya askeri müdahale ile yaparlar. Savaş ulusların, birbirleri arasındaki farklılıklarını çözümlemedeki temel başarısızlıklarını temsil eder. Tamamen pragmatik bir bakış açısıyla bu şimdiye kadar akıl edilmiş en verimsiz can ve kaynak israfıdır.

Çoğu savaş, kaynakları kontrol etmek veya farklılık avantajı durumunu korumak içindir. Hiçbiri “insanın itibarı” için değildir. Amaçları, insanı yüceltmek değildir. Kazanan ülkedeki insanları yüceltebilir. Bunu yapabilir, ama dünyanın geri kalanı düşünülürse bunun bedeli çok büyük.

ULUSLARARASI FARKLILIKLARI ÇÖZÜMLEMEDEKİ BU İLKEL VE ŞİDDETLİ YAKLAŞIM, BİLGİSAYARLI NÜKLEER SEVKİYAT SİSTEMLERİ İLE ÖLÜMCÜL BİYOLOJİK VE KİMYASAL SİLAHLARIN BULUNMASIYLA DAHA DA KAYGI VERİCİ BOYUTLARA ULAŞIYOR. 100.000,’İN ÜSTÜNDE ŞİRKET PENTAGON’DAN BESLENİYOR. Ama asıl para, sadece bir avuç büyük şirkete gidiyor. Ne var ki bu durum, askeri-endüstriyel oluşumlardan kar sağlayanlar için düşeş bir fırsat, para kazanmak için bir şans. Eğer savaşta kazanç diye bir şey olmasaydı, gerçekten de savaşacağımızı düşünüyor musunuz? Eğer sizi orduya, bu ülkeye hizmet etmeniz için alıyorlarsa bu ülke için canınızı ortaya koyuyorsunuzdur.

Bütün savaş endüstrisini; her top dökücüsünü, makineli tüfek üreticisini, otomobilleri, jipleri ve savaş gemilerini üretenleri de savaşa almalılar, böylece onlar da orduyla aynı bedeli ödemiş olurlar. O zaman bir anlamı olur; ama sen, savaş gemileri ve makineli tüfekler satarak milyonlar kazanıyorsan, o zaman bu, yozlaşmadır. Bana kalsa, orduda milyonlarca adamımız olsa hepsini, diğer uluslarla nasıl anlaşılacağını öğrenmeleri ve sorun çözücü olarak yetişmeleri için okullara yollardım. Yapmamız gereken budur, öldürmek değil. Askerler yalnızca öldürme makinesidir, öldürmek için eğitilirler. Onları Meksika’ya gidip halklar arasında köprü kuracak şekilde yetiştirir ve Arap dünyasına gönderip bu iletişim köprüsünü kurabiliyorlar mı görmek isterdim. Böylece bütün uluslar bir araya gelebilir. İnsanların maruz kaldığı tek şiddet formu savaş değildir. Açlık, yoksulluk, evsizlik ve işsizlik de diğer örneklerdir. Bu koşullara insanın doğasının sebep olduğunun kabul edilmesi yanlıştır ve hiçbir şeyin değişmemesine neden olur. Çevrenin Etkisi Açgözlülük, iş dünyası ve ırkçılığın genetikle bir ilgisi yoktur.

Toplumlarda etkin olan sistemlerin hepsi eğitiminizin bir parçasıdır. Okuduğunuz kitaplar, takip ettiğiniz idoller ve hayran olduğunuz insanlar. Genlerinizin konuyla hiçbir ilgisi yoktur Göz renginiz ya da burnunuzun şekli dışında, sadece bunlar kalıtsal özellikleriniz olabilir. Genler değerleri kontrol edemez. Başka bir insandan çok daha iyi bir beyin ile, yani daha iyi alıcılar ve daha iyi doku kalitesiyle doğmuş olsanız bile bu değişmez. Söylemek istediğim, daha iyi bir beyne sahip olsanız da eğer faşist bir ülkede yaşıyorsanız bir faşiste dönüşmeniz kolaydır.

AYRIMCILIK BİR BEYİN FONKSİYONU DEĞİLDİR. BEYNİNİZ SİZE NEYİN DOĞRU NEYİN YANLIŞ OLDUĞUNU SÖYLEYEMEZ, BUNU YAPAN DENEYİMLERİNİZDİR. BİZLER AÇGÖZLÜLÜK, KISKANÇLIK, NEFRET VE YOBAZLIK İLE DOĞMADIK.

Davranış ve değerlerimiz, maruz kaldığımız çevreyi yansıtıyor. Eğer Amazon’larda bir kelle avcısı tarafından yetiştirilseydiniz, bir kelle avcısı olurdunuz. Ve size ” 5 kelle indirmiş olman seni rahatsız etmiyor mu?” diye sorsaydım ” Ediyor, çünkü annemin tane var.” derdiniz Bu bir manyaklık mı? Hayır, çünkü kültürünüze göre bu normal bir şey olurdu.

Dünyanın kaynaklarını birkaç ulus kontrol ettiği ve halkın refahı yerine kar amacı öncelikli olduğu sürece toplumsal ve çevresel problemler kaçınılmaz olacaktır. Çıkar elde etmeyi her şeyden önce tutmak, gereksiz çileye sebep olur ve günümüzdeki gibi anormal davranışlar daha da yaygınlaşır. İnsanların çoğu, sorunlarımızı gidermek için yasalara ihtiyacımız olduğunu sanıyor. Birçok yasamız var, binlerce ve binlerce fakat sürekli ihlal ediliyorlar.

Kağıt üzerindeki bildiriler ve antlaşmalar, kıtlığın, yoksulluğun ve güvensizliğin yarattığı gerçekleri değiştirmiyor.

Eğer okyanusun kirlenmesi ve tarım alanlarının kuraklaşmasıyla ilgili gidişatı biliyorsanız, geleceğin ve değerlerin nasıl şekilleneceğini kestirebilirsiniz. BU ÇARPIK SİSTEMİN BÜYÜMESİNİ GÖZLEMLEDİĞİMDE AYAKLANMALARIN, CİNAYETLERİN VE SUİKASTLERİN ARTACAĞINI GÖREBİLİYORUM.

İnsan davranışları gerçekten de kendisini saran çevre tarafından belirlenir.

Mesela su kaynaklarında kıtlık olduğunu düşünün, bu durumda suyun fiyatı çok yüksek olurdu. Kıtlık kavramını bir sistem olarak ele alalım. Gökten gün boyunca altın yağdığını düşünün. İnsanlar dışarıya çıkıp hepsini toplar, ceplerini, evlerini ve tüm çekmecelerini doldururlardı. Bütün giysilerini bile atarlardı. Eğer bir yıl boyunca yağmaya devam etseydi ve her taraf altınla kaplansaydı insanlar altını evlerinden temizleyip, yüzüklerini çıkarıp bir kenara fırlatacaklardı.

Böylelikle insan davranışı bu koşula göre değişmiş olurdu.

İnsanların ihtiyaç duyduğu şeylere erişmesini engelleyen sadece polistir dolayısıyla bunun devamı için oraya polis koyarsınız.

Ancak eğer limon ağaçları, portakal ağaçları ve elma ağaçları her yerde yetişseydi, o zaman onları satamazdınız. Kaynakları son derece bol olan bir adaya düşerseniz, mesela kişisiniz ve eğer isterseniz kişi başı bin tane balık yiyebileceksiniz ve bunun katı miktarda ananas ve ekmek ağacı olsa paranın esamesi okunmaz. Özel mülk diye bir şey olmaz. Eğer bu ada yeteri kadar büyükse: mesela kişi için hektarlık bir alan olsa belirli bir alanın etrafını çevirip hak iddia etmek kimsenin umurunda olmazdı. Hayatta kalmayı destekleyecek davranış kalıpları vardır.

Değerlerimizi ve dış görünüşümüzü değiştiren toplumsal durumlar vardır.

Hiç kimse, çevresine danışmadan, kendisinden beklenen davranış hakkında bir kural koyamaz. Dolayısıyla iyisi mi biz çevremizle ilgilenelim, birbirimizi kollayalım ve bir toplum oluşturmak için insanları, yapabileceğimiz en üst seviyede eğitelim.

Savaşın altında yatan sebeplerle ilgilenilmediği sürece, bir barış anlaşması bile başka bir savaşı engelleyemez. Belki de ihtiyacımız olan şey, hükümette, herkesin iyiliği için çalışacak etiğe sahip insanlardır. Ancak üst pozisyonlara en etik insanlar seçilse bile, kaynaklarımız tükendiğinde, yine yalan, aldatma, hırsızlık ve yozlaşma olacaktır. Herkesin iyiliği için ihtiyacımız olan şey, etik insanlar yerine dünya kaynaklarını yönetmenin akıllıca bir yolunu bulmaktır.

Toplumsal Yetersizlikler

Toplumsal düzenlemelerimizi daha detaylı değerlendirelim.

EKONOMİMİZİ KORUMAK İÇİN ÜRÜNLERİN DEVAMLI SATILMASI GEREKİR. BUNU GARANTİLEMEK İÇİN, ÜRÜNLER KASTEN DAYANIKSIZ VE BOZULACAK ŞEKİLDE TASARLANIR. FARKETTİYSENİZ BU DURUM TAM DA GARANTİ SÜRESİ YENİ DOLMUŞKEN BAŞINIZA GELİR.

VERİMLİLİĞİN BİLİNÇLİ OLARAK ORTADAN KALDIRILDIĞI BU BOZULMA SİSTEMİNE “PLANLI ESKİTME” ADI VERİLİR.

YENİLİKÇİ TASARIMCILAR EN İYİ OKULLARA GİDERLER VE SONRASINDA KENDİLERİNDEN TAM ZAMANINDA BOZULUP KULLANILAMAZ HALE GELECEK ŞEYLER TASARLAMALARI İSTENİR.

Sonuç olarak muazzam bir enerji ve kaynak kaybı meydana gelir.

Kâr elde etmek için gezegeni yağmalıyoruz. Aslında düşünecek olursanız bu, insanların yapmak istediği bir iş değil ancak maaşlarıyla elde edecekleri şeylere erişimenin bir yolu. Para, gerçek olan hiçbir şeyi temsil etmez ve paranın yerine geçecek altın, gümüş veya başka bir kaynak da yoktur. Parayı yiyemezsiniz veya paradan bir ev inşa edemezsiniz. Hatta para, mal ve hizmetleri üretmek için gerçek kapasitemizle bile ilişkili değildir Para sistemi yüzyıllardır süregeliyor ve sorgulamadan onu kullanmaya devam ediyoruz.

BANA BİR ULUSUN PARASININ KONTROLÜNÜ VERİN KANUNLARINI KİMİN YAZDIĞI UMRUMDA OLMAZ.MAYER ROTHSCHİLD-[1]

Bu sistem, insanların çoğunluğunun satınalma gücünden keserek gittikçe daha fazla otomasyon yerleştirmeye devam edecek.

GAUS EĞRİSİNİN OLUŞACAĞI BİR ZAMAN GELECEK; istihdam şöyle, üretim böyle, satın alma gücü ise böyle olacak. Ve sistem duracak. Bankalar iflas edecek ve hiçbir şey yürümeyecek. O istikamete doğru hızla ilerliyoruz. Sonunda ‘de makinanın insanı yendiğini apaçık görebildiğimiz bir noktaya ulaştık.

- Çok daha az sayıda insanla inanılmaz bir üretkenliğe sahibiz. Ekonomi olarak öncesine göre çok daha üretkeniz; bir iPad uygulaması bile dört kişiden fazla şey yapabiliyor. – Daha az iş var. Şu anda var olan işler bariz nedenlerden ötürü daha düşük maaşlı olabilir. Pek çok insan, az sayıda işe bakıyor. Maaşlar düşüyor; bunun orta sınıf üzerinde büyük etkileri var ve oradan kopup gidiyor. Toplumsal çöküşe doğru ilerliyoruz. Sanıyorum bu, yalnızca burada değil, bütün dünya çapında olacak.

HÜKÜMETİN DEVRİLMESİNİ DE GEREKTİRMİYOR. Hükümeti kendi haline bırakmanız yeterli; o kendi kendini devirecek. Eğer medyayı kontrol ederseniz, insanları sakinleştirebilirsiniz ama eğer çoğu kişi işten atılmaya devam ederse, satınalma güçleri de olmaz. SİSTEM ÇÖKER. İŞE YARAMAZ HALE GELİR VE ÇOĞUNLUK AYAKLANIR.

Şu anda da olan bu zaten. Bu ülkenin durumu zaten çözülemez halde. Ulusal güvenliği sağlamada, insanlara emekli maaşı ödemekte zorlanacaklar. Sahip olduklarınının çok daha fazlasını çoktan harcadılar. Şimdi yapabilecekleri tek şey borç yaratmak ve bankalardan sürekli daha fazla para almak.

Ayrıca size günümüzde zalimce sayılabilecek bir tüyo verelim. Buraya, Manhattan’ın göbeğine fazla uzak değil. Ulusal borç, Ulusal Borç Sayacı için bile çok fazla büyüdü.

1989’da ulusun borç, 3 trilyon dolardan az olduğunda tekrar yükseldi. Son zamanlarda borç o kadar yığılmaya başladı ki, rakam 10 trilyon doların üzerine çıktı ve çıkmaya devam ettiğinden, fazladan bir rakama yer açmak için dolar işaretini çıkarmaları gerekti.

Önümüzdeki yıl fazladan iki basamak boşluğu olan yepyeni bir sayaçla değiştirilecek.

FEDERAL HÜKÜMETİN PARA BASMA İZNİ YOK. BORÇ VERMEYE VEYA BANKACILIK İŞİNE GİRMEYE İZNİ YOK. BU, YALNIZCA BANKACILAR İÇİN GEÇERLİ BİR AYRICALIK.

Eğer hükümet aylık 2000 uçaktan oluşan bir Hava Kuvveti oluşturmak isterse, özel bir kredi kuruluşundan borç alması ve noktalı alanı imzalaması gerek ve eğer ki savaş kaybedilirse borcu ödemek için tüm yük halkın sırtına biner.

“TARİH, PARA SAHİPLERİNİN, HÜKÜMETLER ÜZERİNDE YİNE PARA İLE KURDUKLARI KONTROLÜ KORUMAK ADINA HER TÜRLÜ OLASI KÖTÜYE KULLANIM, ENTRİKA, HİLE VE ŞİDDETE BAŞVURABİLECEKLERİNİ KAYDETMİŞTİR. - JAMES MADDİSON-

Kendimizi, kendi toplumsal yapımızın içinde bir değişim aşamasında, bir tür toplumsal evrim sürecinde buluruz. Eğer bu çalkantılı dönemden sağ salim çıkmak istiyorsak, kesinlikle değişime uyum sağlamalıyız. Toplumsal sistemimiz dahil her şey değişir.

ALBERT EİNSTEİN, ” SORUNLARI YARATTIĞIMIZ ZAMANDAKİ DÜŞÜNCE ŞEKLİMİZİ KULLANARAK ONLARI ÇÖZEMEYİZ DEMİŞTİR.

Dünya, kaynakları açısından hala bolluk içerisinde. Kaynakları parasal kontrol üzerinden dağıtma şeklimiz artık amacına hizmet etmiyor ve varoluşumuz için son derece zararlı. Günümüzde, son derece yüksek ileri teknolojiye sahibiz ancak toplumsal ve ekonomik sistemimiz, herkes için iş mahkumiyeti ve borçtan bağımsız, bolluk içinde yaşanabilecek bir dünyayı kolaylıkla var edebilecek olan teknolojik yeterliliğimizin hızına yetişemiyor.

Bu nasıl mümkün olabilir?

Bu gezegende herkesi doyurmaya ve barındırmaya yetecek kadar para olmaması bir yana, ki olsa her şey çok daha histerik bir hale gelirdi, sadece akıllı bir şekilde yönetilirse tüm insanların ihtiyaçlarını karşılamaya fazlasıyla yetecek kaynak var. Toplumsal bir Alternatif Jacque Fresco ortaya attığı çözüme Kaynak Bazlı Ekonomi adını veriyor.

KAYNAK BAZLI EKONOMİ, HER TÜRLÜ MAL VE HİZMETİN HİÇBİR ŞEKİLDE PARA, TAKAS, KREDİ, BORÇ VEYA İŞ MAHKUMİYETİ OLMAKSIZIN HERKES İÇİN ERİŞİLEBİLİR OLDUĞU BİR SOSYO-EKONOMİK SİSTEM.

Daha önce denenmiş olan hiçbir toplumsal sisteme benzemiyor. Fresco bu noktaya, yıl süren çalışma ve deneysel araştırmalar sonucunda ulaştı. Kaynak Bazlı Ekonomi, kaynakların kullanılabilirliği temeline göre işler ve bu kaynakları yeryüzündeki her insan için ücretsiz olarak, fiyat etiketi olmaksızın erişilebilir hale getirir. Bugün, gelişmiş bir toplum inşa etmek için, gereğinden çok daha fazla kaynağımız var. İnsanların geçinebileceği sınırlı sayıda bağışlardan söz etmiyorum son derece ileri bir medeniyetten bahsediyorum. Kaynaklarımız var, teknolojimiz var, tek yapmamız gereken şey, uygulamak. Venüs Projesi’nin en temel noktalarından biri, kıtlığı ortadan kaldırmak ki bu noktada devreye teknoloji giriyor çünkü Kaynak Bazlı Ekonomi’yi kurarsak ve bazı şeylerin yokluğu söz konusu olursa, hiçbir işlevi olmaz. Eğer kaynakları olmayan bir toplumda Kaynak Bazlı Ekonomi uygulamaya çalışırsanız işe yaramayacaktır. Günümüzde sahip olduğumuz teknolojiyle, herşeyi elde edebilir, kıtlığı ortadan kaldırabilir ve bir bolluk ortamı yaratabiliriz. Bu bolluk ortamını yaratabildiğimiz sürece, açgözlülük, bencillik, birçok suç unsuru ve anormal davranış şekilleri de ortadan kalkacaktır. Eğer bilim ve teknolojinin gücü insani ve çevresel kaygılarla yönlendirilir ve borca dayalı parasal sistemlerimizdeki yapay kıtlık ortadan kaldırılırsa, herkesin dolu dolu ve yapıcı şekilde yaşayacağı bir toplumsal sistem tasarlanabilir.

Politik felsefelerine, sosyal geleneklerine veya dini farklılıklarına bakılmaksızın tüm insanlar nihayetinde aynı kaynaklara ihtiyaç duyarlar: Temiz hava ve su verimli toprak tıbbi bakım ve uygun eğitim. Bence gelecek için gidilecek yol, Dünya ve üzerindeki herkese bağlılık yemini etmektir. İnsan ırkı tek bir ailedir ve dünya herkesin evidir. Ne milletler ne de insanlar artık kendi başlarına varolabilirler. Artık milletler arasında ayrım olmasın ki, isteyen istediği yere gidebilsin. Amerikan eyaletleri, birleşmeden önce bölgelerini kazıklarla çevirirlerdi. Milisleri vardı ve savaşırlardı. Savaşacaklardı:

“Burası bizim bölgemiz!” “Yo hayır siz işgalcisiniz!” Tüm eyaletler bir araya geldiğinde hükümet eyalet sınırlarını belirledi ve hepsi kabul etti. Bu sınır çatışmalarına son verdi. Eğer savaşı bitirmek istiyorsanız Dünya’yı ortak mirasımız olarak ilan etmelisiniz.

Dünya’nın kaynaklarını tüm insanların ortak mirası olarak ilan etmeliyiz. Bunun, kendileri ve büyük şirketlerin kontrolü altında diğer insanların onlara hizmet ettiği elit bir Dünya düzeni kurmak isteyenlerle alakası yoktur. Tam aksine, küresel kaynak bazlı bir ekonomi, tüm insanların kapasitelerinin en üst seviyesine ulaşmalarını sağlar ve bu kişiler, onların adına çalışan bu toplumda gelişip olgunlaşabilirler. Bu toplum, aynı zamanda çevreyi de koruyan ve kollayan, doğanın bir parçası olduğumuzu, doğadan ayrı olmadığımızı anlayan bir toplum olacaktır.

Motivasyon

Bazıları, çalışmak zorunda olmadan tüm ihtiyaçlarımız karşılandığında bizi neyin teşvik edeceğini sorguluyor. Soru, insanların temel ihtiyaçlarının ötesinde bir istek duymadıklarını varsayıyor. Eğer bu doğru olsaydı kaşifler, yazarlar ya da öğretmenler hiç olmazdı. İnsanlar, onları ilgilendiren ve yeteneklerini sınayan konularda tutkuyla çalışırlar. Haydi tüm insanlara yeteneklerini en çok sınayacak olan konuda yardımcı olma şansını verelim: dünyamızı herkes için geliştirmek. Tekdüzelikten ziyade bireyselliğin önemi vurgulanacak. Bu toplumsal düzenleme zenginlik, mal ve güç gibi sığ, şahsi amaçlar yerine çevresel ve toplumsal kaygıları olan yeni bir motivasyon sistemi yaratacak.

Tekdüzelik gerektirmeyecek. Kesinlikle çeşitliliğe yönlendirecek. Ne kadar farklı insan varsa, o kadar bireysellik söz konusudur dolayısıyla bizler, bireyselliği, yaratıcılığı ve yenilikçiliği öne çıkarıyoruz. Bu, tasarımın özüdür.

İnsanlara ne yapmalarını, nasıl yaşayacaklarını, nereye gidip, neyi takip edeceklerini söyleyen bir grup bilim insanı değildir. İnsanların anlamlı görevleri olduğunda, motivasyon ve teşvik de varolur. Gerçek büyüme ve gelişim, insanlar yaratıcı rekabet ve yapıcı uğraşlara dahil olduklarında ortaya çıkar. Bununla beraber, motivasyon ve teşvik, para kazanmak için yapılması gereken sıkıcı ve kendini tekrar eden işlerin günlük rutininde kaybolur. Eğer ihtiyacı olan şeyleri insanlara verirseniz, onları doyurur, giydirir ve para ödemeden oturabilecekleri bir ev tahsis ederseniz işe gitmek için sabah erken kalkmazlar çünkü işe gitmeye ihtiyaçları olmaz. Evlere, giyeceklere, izlemek için filmlere ve eğlenmek için gerekli şeylere sahipken, neden işe gitsinler ki?

İş yorucudur, monotondur ve sıkıcıdır. Gelecekte, insanlar rekabet olmaksızın ihtiyaç duydukları şeyleri elde edebilirlerse, fakat uğraşacak bir şeyleri olmazsa işte o zaman hepsi boşa gider. İnsanlara sürekli olarak yeni şeyler tarafından meydan okunmaktadır. Okullarda, çocuklara çözümü olmayan bir sürü şeyle meydan okuruz.

Çözülmemiş çok fazla sorun var. İyi beslenmeniz ve iyi giyiniyor olmanız beyninizin çalışmasını engellemez.

Öyle olsaydı bu, milyonerlerin hiç birşey yapmadıkları anlamına gelirdi. Hayat durmuş olurdu, çünkü herşeyleri var. Bu doğru değil. Günde saat çalışan ve yine de yeterli zamanı olmayan çok fazla milyoner var. Bu tamamen sizin geçmişiniz ve eğitiminizle ilgili. Astronomi, denizbilimi vb. konularda ne kadar çok bilgi sahibi olursanız, ne kadar çok ilgilenirseniz, o kadar yaşam dolu olursunuz. Eğer size sadece yiyecek, giyecek ve barınma sağlanırsa, çalışabilirsiniz. Hayatınızı idame etmek üstüne düşünmenize gerek olmadığında motivasyonunuz da önemli ölçüde artırılmış olur. Ben buna, yeni ve yenilikçi teşvik sistemi diyorum.

Para eksenli değil, problem çözmeye yönelik ve dünyanın daha iyi bir yer haline geldiğini görmenin keyfini çıkaracağınız bir sistem. Dünya Kaynaklarının Akıllıca Yönetimi Teknolojimizi akıllıca nasıl kullanmalıyız ki herşey, herkes için gerektiğinden fazla olsun?

Bunu başarmak için zorunlu olan şey, yapılacak planlamanın gezegenin kaynaklarının taşıma kapasitesine göre yapılmasıdır. Sahip olduğumuz tüm altyapı, tüm sistemlere entegre ve uyumlu olarak yeniden tasarlanıp işletilmelidir. Bu demek oluyor ki, küresel topluluğumuzun tamamını, herkesi içine alan tek bir grup olarak düşünmeli ve buna bağlı olarak plan yapmalıyız. Ancak bu şekilde teknolojimizi, kaynak sıkıntısını ortadan kaldırmak, evrensel anlamda bolluk sağlamak ve çevremizi korumak için kullanabiliriz. Bu nedenle ilk olarak yapılması gereken, elimizde tam olarak ne olduğunu değerlendirmek için yapılacak bir küresel araştırmadır. Bu araştırma, bizim fiziksel kaynaklarımızın, elimizdeki insan gücünün, üretim merkezlerinin ve insanların ihtiyaçlarının envanterini oluşturacaktır. Bu, gerekli olan mal ve hizmetlerin miktarını belirlememizi sağlayacaktır.

Mesela, ekin yetiştirmek için en verimli araziler nerededir?

Farklı yerlerde yaşayan insanların sayısı kaçtır ve bu kişilerin sağlık durumları nedir? Bu, kaç tane hastane inşa etmemiz gerektiğini ve nereye inşa edeceğimizi belirleyecektir. Bunu (tüm ulusların küresel kaynaklarını sorgulamak) günümüzde yapmaya kalkarsanız, insanlar merak edeceklerdir: “Bunun ne için yapıyorsunuz? Size karşı silahlanmada yeterli kaynağımız olup olmadığını mı merak ediyorsunuz?” İnsanlar şüpheci yaklaşır ve bu bilgi vermekten çekinirlerdi dolayısıyla söylemek istediğim; günümüz kültüründe bu, işe yaramayacaktır. Ancak, fikirler ortaya konur ve sebepler açıklanırsa ve tüm uluslar bundan avantaj sağlarsa (ki insanlar açısından anlaşılır olması için bu avantajların neler olduğunun açıkça belirtilmesi gerekir) ve bu kabul edilirse, ancak o zaman bu araştırma yapılabilir. Kullanılacak olan, benim veya bir başka kişinin düşünceleri olmayacaktır. Neyin yapılacağını ve işlerin hızını nüfusun yoğunluğu, mevcut kaynaklar ve dünyanın taşıma kapasitesi belirleyecektir. Bugün bu tamamen farklı bir temelde yapılıyor fakat gelecekte bu bir “dinamik denge” formu üzerine kurulu olacaktır. Bunun anlamı, çevresel kirlilik yaratmaksızın herşeyi en yüksek potansiyelinde işletmek demektir. Bolluğa ulaşmanın ve bütün canlılar için yüksek yaşam standardı oluşturmanın anahtar noktası; olabilecek herşeyi kısa sürede otomatize etmektir. Fakat geçiş sürecinde, bilgisayarlarla çalışan, teknolojiyi kullanan, kaynak dağıtım metodları ile bu kaynakları işleyebilecek olan endüstriyel tesisleri tasarlayıp inşa edebilecek insanların teknolojik becerilerini bir araya toplamalıyız.

Sorunlarımız ve onların çözümleri politik değil, teknikdir. Teknoloji ve bilimsel yöntemler sadece belli bir kesim için değil tüm insanlığın yararına kullanıldığında, birçok problem çözülmüş olacaktır.

Ne istediğinizi kendinize sormak zorundasınız. Ben çocuğumun, mahrumiyet, sıkıntı ve salgın hastalıklarla dolu bir başka savaşa gideceği korkusunun olmadığı bir dünyada yaşamak istiyorum. Bu tarz bir dünya nasıl inşa edilir biliyor musunuz? “Hayır” Peki inşa etmeye nasıl başlayacaksınız? Bilimin farklı bölümlerini biraraya getirecek ve diyeceksiniz ki: “Problemler bunlar, çözmemiz lazım”. Bilimsel yönetim, bilim insanlarının diğer insanları kontrol edip yönettiği anlamına gelmez. Bunun anlamı, bilim adamlarının taşıma sistemleri inşa etmek için daha iyi olanakları havayı temizlemek için daha iyi yöntemleri var demektir. Okyanusların bugün bildiğimizden daha iyi bir şekilde temizlenmesi için en iyi olanaklara sahipler. Sibernasyon bu yeni ve dinamik kültürün her alanına tamamen entegre edildiğinde, bilgisayarlar herkesin ihtiyaçlarına hizmet edebilecektir. Bunu; toplumsal yapının tüm alanlarına yayılmış bir elektronik sinir sistemi olarak düşünebilirsiniz. Bu sistem; üretim ve dağıtım arasındaki dengeyi koordine ederek herhangi bir eksiklik veya israf olmamasını garanti altına alacaktır. Bu son derece teknik toplumda alınan kararlar doğrudan çevresel, endüstriyel ve insanlardan gelen geri bildirimlere dayanır. Bu elektrikli sensörlerin çevrede aklınıza gelebilecek her yerde olduğunu düşünün; daha doğru kararlar alabilmek için, şehirlerden fabrikalara, depolardan, dağıtım merkezleri ve ulaşım merkezlerine kadar aklınıza gelebilecek her yerden bilgi topluyorlar. Böylece kararlar, şirketlerin ya da kişilerin özel çıkarları için değil toplumun ihtiyaçlarına göre belirlenir Korkmamız gereken şey otomasyon teknolojisi ve makinelerin kendisi değil bu teknolojinin bencilce çıkarlar için suistimali ve kötüye kullanılmasıdır.

Unutmayın, makinelerin nihai olarak neye hizmet edeceğine insanlar karar verir. Eğer teknoloji, insanları, daha önemli isteklerini başarma yolunda özgürleştirmiyorsa, bütün teknolojik potansiyeli anlamsız olacaktır. Çevrenin yeniden inşasında kullanmadan önce olumlu ve olumsuz yönleriyle ilgili çalışmalar yapmanız gerekir. Geleceği Tasarlamak Bolluk yaratmak adına kaynakları düzenlemek ve kullanmak için teknik bir planınız yoksa her şey lafta kalır.

Şimdi, Venüs Projesi’nin tüm toplumsal çeşitlilik için sağladığı yaklaşımların bir kısmından bahsedeceğiz. Günümüzde nüfusun yarısı kirli, tehlikeli ve enerji israfı olan şehirlerde yaşamaktadır. Yapmamız gereken şey şehirleri yaşayan bir sistem, üniversite gibi bir organizma olarak tasarlamak, böylece büyüyen ve sürekli bilgi paylaşımının olduğu şehirler oluşmuş olacaktır. Şehirler, yerleşik ulaşım sistemlerine sahip olacaktır ve bu sayede kazalar engellenecek ve teknolojinin ulaşamadığı bölgeler olmayacaktır. İlaç, bitki, tarım ve bütün bir düzen tek bir sistem olarak planlanacaktır. Sıfırdan yeni şehirler inşa etmek eskilerini restore edip sürdürmekten daha kolaydır.

Fresco yeni şehirler tasarlamak için bir sistem yaklaşımını kullanır. Bu şehirler, yaşamak için arzu edilebilecek, güzel yerlerdir. Akıllı genel planlamanın kitlesel tekdüzeliğe sebep olacağını düşünmek saçmadır. Şehirler yanlızca daha az materyal gerektirecek derecede tekdüze olup aynı zamanda enerji ve zaman tasarrufu sağlayıp, yaratıcı değişikliklere açık ve yerel çevreyi koruyacak şekilde olacaktır. Eğer şehirlerimizi insan ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tasarlarsak, bugün yaygın olan sorunların çoğu ortadan kalkacaktır. Merkezdeki kubbede çocuk bakım merkezi, okullar,, diş bakımı ve medikal bakım merkezleri olacaktır. Şehirlerin tasarımı ve üretiminde her binayı ve yapıyı ayrı ayrı tasarlayan mimarlar yerine önce şehir sisteminin 1/8’ini yapıp kalanını kopyalamak enerji ve istidat kaybını azaltacaktır. Tüm dünya insanları için barınma probleminin çözümünde kullanılacak inşaat teknikleri günümüzdekinden çok farklı olacaktır. Presli ve kendini inşa edebilen yapılar devrim niteliğinde olacak ve inşaat sürecini hızlandıracaktır. Bu hafif, dayanıklı apartmanlar sürekli ekstrüzyonlar şeklinde üretilebilir ve sonrasında ayrılarak dev makinalar tarafından yerleştirilebilirler. Bu verimli yapıların dış kısımları ise, fotovoltaik jeneratör ve ısı kondensatörü olarak işlev görecektir. Bu toplulukta hiçbir şey size ait olmayacak.

GERÇEKTE, İNSANLAR PARA İSTEMEZLER. İNSANLAR İSTEDİKLERİ ŞEYLERİ İSTEDİKLERİ ZAMAN ELDE ETMEK İSTERLER.

 Bolluk içinde yaşayan, herşeyi elde edebilen bir toplumda yaşayan insanlar gerçekten hiçbirşeyi biriktirip stok yapmazlar. Dönüştürürüz, geliştiririz ve daha iyi bir hale getiririz. Eski bir arabanın parçalarını alın; zaten yeni bir arabanınkilerle aynı ağırlıktadırlar, böylelikle ortada eski araba kalmaz. Eskimiş arabalar tehlike demektir. Eğer siz son derece pahalı yepyeni bir araba kullanıyorsanız ve bir başkası ucuz bir döküntü kullanıyorsa ve frenleri patlarsa, siz ölebilirsiniz. Otoyollarda daha fazla eski araba görmek istemiyoruz; bozulmuş, döküntü, eski hiçbirşey istemiyoruz. Bakım yapılması gereken şeyler de istemiyoruz. Kaynak Bazlı bir ekonomide, insanlar istedikleri ürünleri, o ürünü satın alma, bakım yaptırma veya mülkiyetini garantiye alma sıkıntısı olmaksızın elde edebilirler. Bu şekilde, herkes için bol miktarda ürün olduğu gibi ihtiyaç duyulan her an bu ürünlere erişim de mümkün olur.

İnsanların ihtiyaç duyabileceği herşey bu dış kullanım merkezlerindedir: heykel malzemeleri, müzik enstrümanları, bir tür halk kütüphanesi gibi. İnsanlar buralara gidebilir, bir kamera, bisiklet veya kol saati edinebilirler. İhtiyaç duyabilecekleri herşey, fiyat etiketi olmaksızın kullanıma hazır bekliyor. Bu demek oluyor ki, o kadar yüksek bir üretim kapasitesine erişmeliyiz ki kıtlık kavramı ortadan kalksın. Bu, neredeyse tüm suçları da ortadan kaldıracaktır. Mevcut sistemi bölmenin, adaletli ya da eşitlikçi hale getirmenin bir yolu yok. İnsan haklarını güvenceye alan bir sistem oluşturmalıyız. Herkes istediği mal ve hizmetleri ücretsiz olarak elde ettiğinde kadın hakları veya siyahi hakları konusunda savaşmanıza gerek kalmaz. Çünkü toplum bu şekilde yapılanmış olacaktır. ‘Hırsızlık Yapmayın’ gibi kanunlar çıkarmanıza gerek yok çünkü zaten bu, davranışlara da yansıyacaktır. Merkez kubbenin etrafını saran araştırma merkezleri, tüm topluluğun sürdürülebilirliği üzerine araştırmaların yapıldığı yerlerdir. Araştırma merkezlerinin dışına doğru uzaklaştığımızda, tenis kortları ve insanların oynamak isteyeceği her türlü oyun için sahaların yer aldığı dinlenme alanlarına geliyoruz. Bu alanın dışına doğru çıktığımızda, boşluklar boyunca, akarsular, şelaleler ve göllerin olduğu yerleşim bölgelerini görürüz. Nispeten bakım gerektirmeyen, yanmaz ve olumsuz hava koşullarına karşı son derece dayanıklı benzersiz ev ve apartman dairelerini geniş bir yelpazede sağlayabiliriz. Bir sonraki daire dilimine geçtiğimizde apartmanlara geliyoruz.

BAZI İNSANLAR; TİYATRO GRUPLARINA, SPOR SALONLARINA, TIBBİ TEDAVİYE, DİŞ HEKİMLERİNE KOLAYCA ERİŞEBİLMEK İÇİN APARTMANLARDA YASAMAK İSTER; ÇÜNKÜ HERŞEY MERKEZLERDE İNŞA EDİLMİŞTİR.

Gelecekte insanların bireysel olarak yaşadıkları evlerden taşınarak, daha büyük komplekslerde yasayacaklarını hissediyorum. Dışa doğru açıldıkça, kapalı tarım ya da topraksız tarım çiftliklerine geliyoruz. Ayrıca açık tarım alanları da var. Şehir doğayla uyum içinde olan, rüzgar, güneş jeotermal ısı yoğunlaştırıcıları, piezoelektrik, dalga, sıcaklık farklılıklarından oluşan okyanus termal bacaları gibi temiz teknolojinin en iyilerini ve daha nicelerini kullanabilecek. Gelecekte enerji elde etme yolundaki en büyük gelişme Bering Boğazı’na [2]uzanan bir kara köprüsünün ya da tünelin inşaası olabilir. Bu sualtı yapıları, okyanus akıntılarını, türbinler vasıtasıyla temiz enerji kaynaklarına dönüştürür. Bu enerji kaynaklarını kullanarak dünyaya temiz enerji sağlayıp, tüm insanların gelecek binlerce yıl boyunca, yüksek yaşam standartlarının tadını çıkarmasını mümkün kılabiliriz. Artık kirlilik yaratan hidrokarbonlar kullanmaya gerek yok. Kirlilik geçmişe ait bir anı olacak. Tüm ulaşım araçları, dünya çapında bir ulaşım sistemine entegre edilecek. Şehirler içinde ulaşım transveyörlerle sağlanacak.

Şehirden şehire ulaşım ise tek raylılar ile yapılacak. Manyetik raylı trenler ise, uzun mesafeli seyahatler için kullanılacak. Verimliliği artırmak adına, bu yüksek hızdaki maglev trenleri, hareket halindeyken bile, devreden çıkarılabilecek sökülebilir parçalarla donatılacak. Hava taşıtları işe çok daha geniş bir yelpazede yer alacak. Bu düşey kalkış ve iniş yapabilen hava araçları yolcu ve yük taşımak için kullanılır.

Burada öncelik, para tasarrufu ya da en düşük teklifi verenle ilgilenmekten ziyade, güvenliktir. Bu modüler kargo uçaklarının, hızlı şekilde yüklenip boşaltılabilen sökülebilir bölümleri mevcuttur. Teslim edilecek olan yükün miktarına göre bölümlerin sayısı değişir. Bütün modüller birleştirildiğinde bir bütün olarak hareket ettirilebilirler. Gemiler varış noktalarına doğru ilerlerken aynı zamanda üretim yapan tesisler olarak kullanılabilirler. Ayrıca bu gemiler; çocukların ve yetişkinlerin yenilikçi bir eğitim anlayışı edinerek temsili bir öğrenim yoluyla değil ‘gerçek dünya’yı deneyimleyip, birebir etkileşim içerisinde olabilecekleri ve aynı zamanda dünya çapında seyahat edecekleri eğitim merkezleri olarak kullanılabilirler. Suyolları, kanallar ve sulama sistemlerinden oluşan ulusal bir taşıma ağı olacak. Bu ağ, sel ve kuraklık tehditlerini en aza indirip balıkların göç etmesini sağlayarak, doğal yangın emniyet şeritleri oluştururken, acil su kaynakları, balık çiftlikleri ve dinlenme alanları olarak da hizmet verebilir.

Bilim ve teknolojiyi, pazar, para veya patent sınırlaması olmadan, doğrudan toplumsal sistemin içine saldığımızda, çok kısa bir zaman dilimi içinde, çok yüksek bir yaşam standardına erişebiliriz. Bu toplum, yeni teknolojiler, icatlar ve fikirlerle çok hızlı bir şekilde değişip sürekli gelişecektir. Şu anda içinde yaşadığımız kurulu toplum yerine ortaya, bağımsızlığını yeni ilan etmiş bir toplum çıkacaktır. Okyanus ortamının iyileştirilmesine katkıda bulunurken karaya bağlı nüfus sorunlarını ortadan kaldıran, sıradışı bir okyanus şehrinde yaşadığınızı hayal edin. Bu şehirler, öğrencilerin deniz bilimleri üzerine çalışacağı üniversite ve araştırma merkezleri olarak hizmet verebilir. Oşinografik (denizbilimsel) ortamdaki dinamik dengeyi korurken aynı zamanda okyanus çiftçiliği, marikültür ve madencilik için kullanılabilirler. Denizdeki kendi kendine yeten şehirler, bulundukları yer ve fonksiyonlarına göre tasarımda farklılık göstermektedirler. Bu denizaltı araştırma istasyonları insanların denizdeki yaşamı doğal ortamında gözlemlemesini sağlar. Bu marikültür ve deniz çiftliği sistemleri deniz yaşamının diğer türleriyle birlikte balık yetiştiriciliğini destekleyerek insanların besin ihtiyacının karşılanmasını da sağlar. Bu yapılar, suyun engellenmeden akmasına izin verir.

Küresel bir toplum için teknolojinin bu şekilde kullanılması, toplumsal ilerleme ve dünya çapında yeniden yapılanmanın mümkün olan en kısa sürede gerçekleşmesini sağlar. BAHSETTİĞİM ŞEY, SÜREKLİ GELİŞEN BİR KÜLTÜR VEYA GELİŞMEKTE OLAN BİR MEDENİYET OLDUĞUNDAN, ÜTOPYA; EĞER VARSA BİLE YOK OLACAKTIR VE HİÇBİR ZAMAN GELİŞMEYECEKTİR.

Mükemmel topluma dair herhangi bir fikrim yok. Ne anlama geldiğini de bilmiyorum. Tek bildiğim, şu an elimizdekinden çok daha iyisini yapabileceğimiz. Ben bir Ütopyacı değilim. Ben, herkesin içtenlik ve uyumla yaşadığını görmek isteyen bir hümanist de değilim. Ancak biliyorum ki, eğer o şekilde yaşamazsak birbirimizi öldürüp Dünyayı yok edeceğiz. Bu yeni yaşam tarzı, bir yandan boş zaman ve dinlenme olanağı sağlarken aynı zamanda herkesin bilgi ve yaratıcılığını da geliştirecek. Başarının ölçüsü daha çok para kazanmak ve benmerkezci hedeflerden ziyade, kişisel ilgi alanları üzerine çalışmaktan doğan memnuniyet olacak.

Kaynak Bazlı Ekonomi, içinde yaşadığımız çevreyi daha temiz, verimli ve keyifli bir hale getirmekle kalmayıp aynı zamanda bizleri bu yenilikçi yaklaşım doğrultusunda daha uygun bir değer sistemiyle de tanıştıracak. Eğitim ve kaynakların erişilebilir olmasıyla insanın yapabilecekleri için tüm sınırlar ortadan kalkacaktır. Herkes, bugün karşılaştığımız ekonomik engeller olmaksızın hangi yaratıcı çalışma alanını seçmek istiyorsa onu seçmede özgür olacaktır. Eğer günümüzün yokluk ve israfa dayalı çevreyi yok eden medeniyetinden sıyrılıp, ekolojiyi önemseyen bir bolluk toplumuna geçmek istiyorsak bazı kararlar almanın tam zamanıdır. Geleceğin ne olabileceğine dair bir vizyonu olmayan bir ulus, geçmişte yaptığı hataları tekrar tekrar yapmaya mahkûmdur. Hiç utanmadan, okullarda, insanın evrimin en üst formu olduğunu söylüyoruz. İnsan okyanusları, balıkları, atmosferi ve birbirini yok ediyor. İnsan bir şehrin üzerinde uçuyor, bir düğmeye basıyor ve o şehirdeki herkesi nükleer silahlarla yakıyor.

Sizce doğanın en üstün yaratığı bu mu?

Bence henüz değil. Daha gidecek çok yolumuz var. Dünya üzerinde bir cennet de yaratabiliriz ya da tükenip kendimizi yok edebiliriz. Bunu yalnızca gelecek gösterecek. Önemli olan geleceği yaratmak için ne yaptığınızdır. Savaşın ve yokluğun uzak anılar olduğu bir dünya yaratabiliriz. Bilim ve teknoloji, küresel kaynak bazlı bir ekonomide, çevrenin ve diğer tüm canlıların korunması için kullanıldığı zaman gerçekten medeni olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayacağız.

Venüs Projesi’nin amaçlarını gerçekleştirmek için çalışan topluluğunun bir parçası olun. Bu olumlu gelecek düşüncesini, büyük çaplı bir film projesiyle daha geniş kitlelere duyurma uğraşlarımıza katılın. Tüm bu bahsettiklerimiz, şu andaki bilgilerimizle inşa edilebilir. Dünya’nın yüzeyini değiştirmek, ikinci bir Cennet Bahçesi olarak yeniden inşa etmek yıl alır. Seçim sizin. Nükleer silah yarıştırmanın aptallığı, yeni silahlar geliştirme, bu veya şu partiyi seçerek sorunlarınızı politik olarak çözmeye çalışmak SİYASET TAMAMEN YOLSUZLUĞA BATMIŞ DURUMDA. TEKRAR söyleyeyim:

Komünizm, Sosyalizm Faşizm, Demokratlar, Liberaller. Zenci sorunları, Polonyalı sorunları, Musevi sorunları veya Yunan sorunları veya kadın sorunları diye bir şey yok.

İnsan sorunları var.

YORUM

Venüs Projesi ile girişilen düşünce çıkış yönüyle olumluluklar içerse de insan fıtratı ile uyuşmayacak bir neticeyi arzuladığı görülmektedir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ’birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurât, 13)

Bu ayet idealin manevi yani ahlak (huy) ve din yönünde olacağını, sosyal gereksinimler yönünden insanların ayrıcalıkları toplumlar oluşturacağını haber vermektedir.

İnsanlara kanunların bile ihtiyaç duyulmayacağı bir ortam verilmesi, sadece maddî çözümlemenin yeterli olacağı gibi bir düşünce tarzı ile geliştirilen Venüs Projesi uygulaması mümkün olmayacaktır.  Ancak ileri düzeyde oluşabilecek sosyal hayatın gelişmişlik seviyesinde bir yerinde olabileceğini söyleyebiliriz.

Yukarıda geçen “Bana bir ulusun parasının kontrolünü verin kanunlarını kimin yazdığı umrumda olmaz.” – MAYER ROTHSCHİLD bu sözlerle hemhâl olmuş para babalarının ancak bu projenin önünü şu şekilde açabilirler. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesindeki fedailerin kavuştuğu nimetlerle bezenmiş Hippi bir toplum.

Bu proje ile gelişmiş şehir sistemlerine kavuşuruz, diyebiliriz. Fakat hiçbir şekilde mutlu olacağımız bir hayat garantisi veremez. Unutulmamalı ki, bütün rasüller ideal hayat tarzını yaşadılar, getirdiler ve tavsiye ettiler. Fakat hepsi de sıkıntı çekseler de mutlu oldular. Onlar güzel ve güzel hayatın bir yerinde olmanın mutluluğunu yaşadılar. Öyleki son rasül Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dışında hiçbiri de başarıya istedikleri başarıya ulaşamadılar. Onlar için başarısızlık sonuç olmadı. Çalışmaları ve gayretleri idi. Dünyayı kurulu sitemiyle insan fıtratı ile bağdaştırmaya çalıştılar.

İnsana çektiği sıkıntılar karşısında sabrı ile kavuştuğu şeyler ancak haz verir. Sorunsuz ve sorumsuz bir hayat insana uygun görünmemekte ve sonunda iflas etmektir.

Unutmamalıyız ki; Allah Teâlâ’nın gönderdiği son din İslâm’ı kabul edip ve yaşamadıkça hiçbir şeyin çözüleceği yok gibidir. Çünkü insan cennet hayatından sıkılıp, yaratıcısına isyan edeceğini bile bile dünya hayatına yönelmekte cesaret bulmuştur.

ŞEYTAN BU İŞTE ETKEN GÖRÜNÜR GİBİ FARZ EDİLSE DE FITRATI GEREĞİ İNSAN “İSYAN AHLAKI” ÜZERİNE KURULMUŞ “İDEAL” LERLE YAŞAMAK ÜZERE YARATILMIŞTIR.

İhramcızâde İsmail Hakkı

   


[1] Eğer bir ülkede ekonomik kararlar yabancıların menfaatine uygun ve yanında insanların sosyal egolarını tatmin etmek içinde uydurma bir takım yasalar çıkarılıyorsa, bu ülkenin günün birinde yok olmasının  alt yapısı oluşuyor demektir.
[2]
Bering Boğazı, Asya’nın en doğu noktası (169° 44′ W) ile Amerika ‘nın en batı noktasi (168° 05′ W) arasında bir boğazdır. Günümüzde Rusya ile ABD (Alaska) arasında coğrafi bir sınır konumunda olması ile birlikte Amerika ve Asya kıtalarının birbirine en yakın olduğu yerdir.

ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)


ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)

Satranç Hindistan’da yaklaşık 1500 yıl önce bulunmuş klasik bir strateji oyunudur. Satranç Sanskritçe’de Çaturanga, dört çatu yol ranga anlamlarına gelir. Şatranc-ı Urefa, Osmanlı döneminde kıraathanelerde ve dost meclislerinde kemal meseleleri de mütalaa ederek zamanın değerlendirilmesi hedeflenen bir oyun olarak lansedilmiştir.

Tasavvuf’ta 4 yol: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet olarak bilinir. Ariflerin maneviyat seyrinde aldıkları dört makamın bahisleri ele alınmış bir şekil verilerek bir eğitimin verildiği söylenilmektedir. Oyun aşağıdaki levha üzerinde oynanır.

satranc1

Üzerinde yılan ve ok resimleri bulunan 100 karenin başlarında “buluşma” yani “Visal” karesi ile 101 kare olan levha, iki piyon ve altılı bir zar ile oyun düzeni vardır.

İki kişi 1 den 100 e kadar giderken bazen geri dönüşlerle zaman kaybettiği olur. Bazı karelerde oyuna ismini veren yılanların baş kısmı denk gelmekte ve bu kareye denk gelen oyunun gereği yılanın kuyruğunun işaret ettiği makama düşmektedir. Bazende daha az bir hamle ile yukarılarda olan iyi vasıflara ulaşarak vuslata yakınlaşır.

Karelerde yazılan isimler Türkçe olarak şu şekildedir.

satranc1

Günümüzde bu levha hakkında birçok yazılar çıkmaktadır. [1] Ancak bir hatalı durumun olduğunu farkettik. Bizim buraya koyduğumuz Şatranc–ı Urefa Levhası, Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azîze veya öğrencilerinin tasavvuf yolunu öğretmek için hazırlandığı birçok yerde belirtilse de Muhammed b. El–Haşimi b. Abdurrahman el– Hüseyni Tilemsanî ed–Dımeşki’nin “Enisü’l– Haifin ve Semiru’l–Akifin fi Şerhi Şatranci’l–Arifin” deki levha ile benzerlik bulunmamaktadır. [2]

satranc1

Bahse konu olan satranç levhası ile bu levhanın yakından ve uzaktan alakası olmadığı gibi bu Şatranc-ı Urefa da terimlerin Farsça kelimeler ile oluşu da işin farklı boyutunu gösteriyor.

(Bazı yerlerde Süleyman Çelebi 1351 – 1422 tarafından icat edildiği söylentisi de vardır.!!!!)

İşin içinde bir gizli durum var ama ne?

Birileri tarafından Müslümanlar arasına sokulan bu sahte oyunun muhteviyatı üzerine araştırma yapıldığı zaman tasavvufla alakası olmayan bir levha olduğu ve Abdullah DAMAR’ın [3] Abdullah Herevî ve Menâzilü’s–Sâirîn [4] üzerine hazırladığı makaleye bakılınca daha iyi anlaşılacaktır. Bu levhada bahsedilen kelimeler içerik olarak uydurma ve bir kısmının da boş ifadeler olduğu görülecektir.

Konu hakkında araştırma yaptım. Fakat kesin sonuca tam olarak ulaşamadığım yerler olunca tam bir şey söylemek istemiyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla bu satrancın tasavvuf literatüründe ve Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azizin hazırladığı satrançla da bir ilgisi ve bir dayanağı yoktur.

Konuya açıklık verecek ilginç bir misali Kazım Karabekir Paşa’dan aktaralım.

“Erzurum’da yakaladığımız Müslüman olmuş bir Rus ca­susunu temize çıkarmak için bir mahalle halkının ka­rargâhıma geldiği zaman hallerine bakıp hatıratıma şu­nu kaydetmiştim:

Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni her­kes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden at­lattı.” [5]

Sonuç olarak, bahse konu olan satranç-ı urefa görünüşte güzel fakat özü itibarıyla şu an için kesinlikle ifade edemediğimiz mistik bir anlayışın üstü kapalı öğretiminin gizli alt yapısıdır. Satranç oynanırken her karede bir fasıla verilir ve sohbet edilecek şekilde bazı bilgiler aktarılır. Bu bilgiler diğer oyuncu tarafından kabul edilince diğer hamleye geçilir. Umum mekânlarda oynanan bu oyun ile bir öğretinin kademeli şekilde eğitimi insanların yanlarında yapılmıştır. Bu şekildeki yorum hakkında aşırı tevil vardır denilebilir. Ancak tasavvuf erbabından az buçuk ilmi olan bu kelimelerin vasatın altında ve uydurma ve çokta alakasız terimler olduğunu anlayarak bize hak verecektir. Yıllarca içimizde bu oyunun bu şekli nasıl kaldı sorununa milletimizin saf ve iyi niyetine dayandırıyoruz.

Müslümanın aldatılması onun kötü olmasından değil iyi niyetli oluşundandır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] “Zillet’ten Visâl’e yüz hamle: Şatranc-ı urefa” Belgezar, Yusuf Çağlar, Aksiyon, 4 Ağustos 2008, Sayı: 713; 3 “Türkiye’de Oynanan Bazı Oyunlar” Tarih Sayfaları, Muharriri: Sedad İzzet, Resimli Ay Fevkalâde Ramazan Nüshası, Kânunusani 1928, numara: 11-47, sayfa: 9-11

[2] Ariflerin Satrancı Şerhi; Enisü’l- Haifin ve Semiru’l-Akifin fi Şerhi Şatranci’l-Arifin/ trc: Fatih Mehmet Albayrak, Sır Yayıncılık-İstanbul 2010

[3] TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 18, ss. 321-335.

[5] (Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, 2/717)

PDF İNDİR

RUHÎ HAYATTA TASAVVUF VE PSİKOTERAPİ


Gerçeklik (hakikat) ne kadar gerçektir?

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeğin (Hak) ‘kara deliğini”[1] dolduran bir ‘fantazmik mekânı’ mı içerir yoksa ‘gerçek’ kılındığı bir yaratılmış mekân mıdır?

Maddenin noksan tarafı ‘gerçeklik hissi’ mizle ayakta tutulmakta mıdır yoksa?

Algılarımızın aynasında mı bir gerçek var?

Paradoksal topoloji [2]anılmaya yakın şekilde olabilirliliği nihai varış yeriyle tamamlanan mesafede kalan bir gerçeklik mi?.

Gerçek ve gerçeklik canlı hayatının vazgeçilmez şartıdır.

İnsan için “Gerçek”, görünenin kendisidir. İçinde yaşanılabilir, dokunulabilir. Eni, boyu ve derinliği vardır.

Gerçeklik ise kütlesiyle, etkisiyle, görüntüsüyle canlı varlıkların duyu organları tarafından bir şekilde saptanır. Eksik ya da fazla ama mutlaka saptanır.

İnsan tarafından görülmese de, algılanmasa da, hissedilmese de insanın dışında bir gerçeklik vardır. Sam Peckingah, “Gerçek, insanın hiçbir zaman keşfedemediği bir yalandır” derken, Wilhelm Flusser’in yorumuna göre de “ölümüne kadar önümüze çıkan her şey” olarak da tanımlar.

Gerçek süreklidir, kesintisizdir. Hayatın şimdiki zamanıdır.

Gerçeklik bütündür, parçalanamaz ve gerçekliği bölmek parçalara ayırmak insan için imkânsızdır.

Her şey birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlanmıştır. Bütünlüğün, oluşumun bir mantığı, nedeni vardır. Bu gelişim ise insanın dışındadır, kendiliğinden oluşur, kendi fizik yasaları vardır. Ancak bazen insan grift yapısı ile varlığını ve herşeyi gerçek değil, gerçeğin bir kopyası olarak hissedebilir. Öyle ki bazen hayatın içeresinde kaybolur, yaşadığı, hissettiği, dokunduğu gerçeklik kaybolup gider. İşte bu şekilde insanoğlu bilinçli bir farkına varma noktasına doğru götürmenin bir yolunu aramak zorunda kalışı ile  gerçeğinin, ‘farkına varmaya’ ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı dünyasını kurmaya çalışır. Ancak günümüzde stres faktörleri arttıkça psikoterapiye ve dolayısıyla psikoterapistlere olan ihtiyacını dolaylı olarak da artmaktadır. Bu bir gerçek olmuştur. Bilinçlenen toplumda gittikçe psikoterapistlerin “deli doktoru” olmadığının bilincine kavuşmuş durumdadır.

Herkesin hayatında zaman zaman destek alması gereken durumlar olunca eğitimli-tecrübeli uzmanlara danışmak hem süreci rahat aşmanıza hem de güvenilir biri ile sorununuzu paylaşmak uygun görülmektedir.  Çeşitli şekillerde “amaçlı terapi” (Tedavi-Sağaltım) usulleri (Psikoterapi, Yoga,  Biyoenerji, Biyoterapi,  Reiki,  Renklerle Terapi,  Homeopati,  Hipnoz,  Tasavvuf,  Psikodrama,  İletişim,  Duyumlara hitap eden sanatlar)  grup halinde, bireysel olarak ya da çiftlere uygulanmaktadır.

Her yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal durumu bu terapilerde farklılık gösterebilir. Mesela; özellikle sanatsal terapi (resim-sinema) küçük yaş gruplarında ve ergenlerde çok iyi işleyen bir sistemdir. Türkçe’de bir söz vardır; Bir resim bin kelimeye bedeldir. Sanat Terapisi’nde bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. İki-üç yaşında bazı takıntılı davranışları olan ya da cinsel istismar görmüş olan bir çocuk düşünün; bu çocukla oturup 45 dakika konuşmanızın imkânı var mı? Belki o çocuk için “oyun terapisi” denenebilir veya da iç dünyasını net olarak algılamak için renkleri ve çizgileri kullanmak bize daha somut verilere ulaştırır. Aynı şekilde ergenlik çağındaki sıkıntılardan dolayı bunalmış bir çocuk düşünün, herkes sürekli ona nasihat ediyor, “oğlum/kızım sen böyle değildin ne oldu sana, kötü alışkanlıkların mı” var gibi bir sürü soru sorulan bir ortamda bu genç zaten bunalmış… Rahatlama, deşarj olma ihtiyacı var. Patlamak üzere olan bir bombanın yanlış kablosunu keserseniz onu sonsuza kadar kaybedersiniz, parçalanır bir daha bir araya getiremeseniz ancak doğru işlemi uygularsanız hem bombayı patlamaktan kurtarır, hem de çevresindekilerin zarar görmesini engellemiş olursunuz. Resim ergenlere oldukça değişik gelen ancak hoşlarına da giden bir tekniktir. Karşılarında psikoterapi odasında oturan bir psikoterapist / psikodramatist yerine, samimi bir ortamda resim malzemeleri eşliğinde onu bekleyen bir psikoterapistin / psikodramatist olması zaten ergenleri şaşırtır ve psikoterapiye olan dirençlerini azalttığı bilinmektedir.

Audiovisüel (Görsel-işitsel) malzemelerle de yapılan filmler de aynı olumlu sonuçları doğurmaktadır. Sinema bu anlamda etkin bir gelecek vaat etmektedir. Çiftlerde ve gruplardaki uygulamasındaki ana amaç ise paylaşımı arttırmak, iletişimi güçlendirmek ve farkındalık katsayısını artırmaktır.

Önemli olan terapiste aranılan geniş bir kültüre sahip olması diğer terapiler konusunda uzman olacak kadar eğitimli olmasıdır. ANCAK BİR KONUDA UZMAN VE EĞİTİMLİ OLAN BİR TERAPİST SAKINCALI OLUR, SONUÇ VE PERFORMANS DÜŞÜKLÜĞÜ BEKLENİLMELİDİR. Beklenilen sağlanan sonuçlar eğitimi yetersiz kişiler tarafından yürütüldüğünde daha uzun sürer ve danışanın süreçten sıkılması muhtemeldir. Terapiyi birçok ayakları olan bir köprüye benzetebiliriz. Biz burada tasavvufun psikoterapi ile benzerliği konusuna değineceğiz.

TASAVVUFUN PSİKOTERAPİK YÖNÜ

İnsanın tabiatı, fıtratı, dini literatüre [3] ve davranışçı terapilere göre insan tümüyle nötrdür. Sûfîlere göre insanın doğasında hem iyilik, hem de kötülük eğilimleri vardır; ancak bu eğilimler sadece birer potansiyeldir ve insan her iki tarafa da yönelebilir bir karakterdedir.

Sûfiler, insanı anlamada kullandığı anahtar kavramlardan biri (belki de birincisi) “ruh”u kabul ederken nisbî olarak özgürlüğü olan “teomorfik” [4] (Tanrı’ya benzeyen) bir varlıktır da derler.

  • Psikanaliz, fizyolojik;
  • Davranışçı, terapiler sosyolojistik;
  • Bilişsel davranışçı terapiler ve danışan- merkezli terapi ise sosyal psikolojik bir temelden hareket eder.

 Sûfiler bu temelleri göz ardı etmemekle birlikte “transandantal” boyut üzerine vurguda bulunur. Grup psikoterapileri de dâhil olmak üzere psikoterapiler “bireyselciliği” vurgularken sûfîler “cemaatçiliği” öne çıkarırlar.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf terapi için bir terapistin (mürşid) gerekli olduğunu öngörürler. Psikanaliz, davranışçı terapiler ve bilişsel-davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapi “konuşma/ görüşme” esasına dayalı iken davranışçı terapiler dolaylı araçlara kadar geniş bir yelpazeye dayalıdır.

Tasavvufî terapide (seyr-u sulûk) kullanılan oldukça zengin bir teknikler dizisi söz konusudur. Hem psikoterapiler hem de tasavvuf muzdaribin mürşidle ile olan iletişimini önemser. Psikanaliz ve davranışçı ve bilişsel davranışçı terapiler amacını “iyileştirme” ile sınırlarken, hem danışan merkezli terapi hem de tasavvuf “kişiliğin geliştirilmesi”ni vurgular.

Psikanaliz ve davranışçı terapiler “inanç, anlam ve değerleri” inkar ederken, bilişsel davranışçı terapiler, danışan merkezli terapi ve tasavvuf  “inanç, anlam ve değerleri” özellikle vurgular.

Psikanaliz ve tasavvuf için rüyaların (istihare) özel bir önemi vardır ve insanı anlamda anahtar bir rolü vardır. Psikanaliz geçmiş zamanı önemserken, diğer psikoterapiler ve tasavvuf ise “şimdi-burada”[5] üzerinde vurguda bulunur.

Psikoterapi kuramların geliştirilmesinde kuramcıların yaşamlarında iz bırakmış kişisel deneyimler önemli bir iz bırakmıştır. Sûfiler ise zaten “kişisel deneyimleri” vurgular ve önemserler.

Psikoterapiler kuramları örneklem (örnek gurup) açısından problemlidir. Sûfilere göre ise “her kalpten Allah Teâlâ’ya giden bir yol vardır.” Bu nedenle herhangi bir sûfi görüşün genelleştirilmesi ve özellikle kişiselliği / özgünlüğü silmesi kabul edilemezdir. Hem psikoterapilere, hem de tasavvufa göre insan kendi kendine yabancılaş(tırıl)mıştır.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapiler “deneyime” geliştirilmiş iken davranışçı terapiler “deneysel verilere” dayalıdır.

Sufilik de “deneyime” dayalıdır. Davranışçı terapiler doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilir konuları ele alırken diğer psikoterapilerin ilgilendiği konular daha çok dolaylı olarak gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik taşır.

Tasavvufta ise hem zahiri hem de batıni pratikler varsa da odak konular salik ile Allah Teâlâ arasında oluşu nedeniyle gözlem ve ölçüm ötesidir. Davranışçı terapiler dışındaki diğer psikoterapilerle birlikte tasavvuf da “içgörü”nün önemini vurgular.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf, “hastalıkların” iyileştirilebileceğini varsayarlar. Hepsi de iyileş(tir)me sürecinde çeşitli aşamaların söz konusu olduğunu vurgularlar. Hepsi de teorik bilgilenmeyi değil hayatî değişimi amaçlarlar. Bireyin (mürid) istek ve kararlılığı (teslimiyet) için problemi konusunda duyarlılığı ve yeterli düzeyde kaygısı olması gerektiği vurgulanır. Genellikle bireyin kendi isteği ile terapist (mürşid) e gelmesi gerektiği kabul edilir. [6] Hatta tasavvufta bireyin kararlı olup olmadığı dramatik sınavlarla (çile) denetlenir. Hepsi de bireyin kendi kendisine ilgi göstermesini öngörür. Hepsi de mesajını yaymak için literatür oluşturmuştur. Hepsi de mesajını kitlelere ulaştırmak için örgütlenme yoluna gitmiştir. Bu örgütlenme doğal olarak terapistler (mürşidler) arasında da bir piramid modelinin (tarikatlar)  oluşumuna yol açmıştır. Hem psikoterapilerin hem de tasavvufun çok çeşitli ve değişik tanımları yapılmıştır. Hepsi de insanı anlamak için olağanüstü duyarlılık göstermiş ve genellikle sağduyusal bilgilere aykırı düşen daha doğrusu onları aşan sonuçlara ulamışlardır.

Psikoterapi ücret karşılığı sunulan bir hizmet iken, tasavvufi terbiyede ücret söz konusu değildir; “Allah Teâlâ rızası için” için yapılan bir hizmet olarak devam etmektedir….

(Geniş bilgi için: Ali Rıza BAYZAN, Tasavvuf ve Psikanaliz, 2002)

NOT: Bu yazı aşağıdaki kaynaktan istifade edilerek hazırlanmıştır.
Canel BİNGÖL
, “Venüs’ün Çiçek Sepeti” Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema-Televizyon Ana Sanat Dalı Sinema Ve Terapi 186414-Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2006 . s.58-60


[1] Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

[2] Topoloji: Matematiğin ana dallarından biri olan Topoloji, Yunanca’da yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden Latince analysis situs (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu. Geometrik cisimlerin nitelikleriyle ilgili özelliklerini ve bağıl konumlarını, biçim ve büyüklüklerinden ayrı olarak alıp inceleyen geometri dalı.

[3] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

[4] Teomorfik: “Tanrı’ya benzemek” anlamına gelen bu deyim, insan olmayan bir varlığın, Tanrı gibi, beşeri terimlerle ifade edilmesi anlamına gelen antropomorfizmin zıddıdır. Hem Tevrat (insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır (Tekvin 1:27), hem de Hadisler (Allah insanı (Adem’i) Rahman’ın suretinde yaratmıştır) antropomorfizmi teomorfizme tebdil etmiştir. Tevrat’ın kimi kısımları “oldukça beşeri” bir Tanrı tasviri sunar ki, bu diğer bölümlerde ortaya konan aşkın bir Tanrı anlayışıyla uyum içinde değildir.

[5] “Dünle beraber gitti düne ait nevarsa, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür. Şu deredeki su,kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin! Sözün öylesine bir söz olmalı kidünyanında sınırını aşmalı Sınır nedir, ölçü ne? Bilmemeli!” Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz

[6] Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâla buyurmaktadır:

“Rahman’ın zikrinden yüz çevirenlere şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onunla bir arkadaş olur…” (Zuhruf Sure-i Şerifi, 36)

Hz. Bayezid kaddesellâhü sırrahu’l azîze atfedilen meşhur bir söz vardır: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır…” Dolayısıyla “Doğru varan (Sünnet ehli) bir Mezhebi izlemeyen Müslümanın da mürşidi (kılavuzu) şeytandır” demektir.

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE


Narsisizm öncelikle, sağlıklı öz güvenli kişi­lik yapısının (gerçek anlamda sevgi alışverişi yapabilen) ters kut­bunda bulunan, aşırı “öz saygı/self-esteem” akımı ile bağlanıyor. Terbiye ve eğitim sisteminin temel yapı taşlarından biri­si, son 50 yılda gençlere doğuştan değerli, eşi bulunmaz ve her şe­ye layık olduklarını işleme teması üzerine kurulmuş. Gençler be­delini ödemeden, çabalamadan her şeyin en güzelini, en mükem­melini hak ettiklerine inanmış veya inandırılmışlar. Aşırı öz saygı duygusunun yanı sıra, tanıyı güçlendiren diğer özellikler; iddiacı­lık, dediği dediklik, ikili ilişkilerde sürekli üstün olma arayışı ve her konuda benmerkezcilik.

1960’lardan itibaren, özellikle 1980 ve 1990’lar arasında çocuklarda anne baba otoritesine ita­at, anlamlı bir düşüş gösteriyor. Bu müsamahakârlığın yanı sı­ra, medyanın, “HELİKOPTER ANNE BABALAR” diye mecazi olarak tanımladığı, aşırı koruyucu anne baba modeli de ağır ba­sıyor. Daha da ötesi, 1970’lerden itibaren pedagog ve psikolog­lar tarafından oluşturulan “ebeveyn etkinleştirme uygulaması/ PET/ parent effectiveness training”. Bu eğitim anne babalara, “SİZ ASLINDA ONLARDAN (ÇOCUKLARDAN!) DAHA FAZLA BİLMİYORSUNUZ, BEYAZLARIN SİYAHLARA YAPTIKLARI GİBİ IRK AYRIMI YAPMAYIN” mesa­jını veriyor. Mesela küçük ayrıntılarda olduğu gibi, önemli ai­levi kararlar alınırken de çocuklara eşit söz hakkı tanınması tavsiye ediliyor. Bu durum, çocuğun, eşit sorumluluk taşıma­dan ve bedelini ödemeden, sanki doğuştan gelen bir söz hakkı olabileceği iddiasına, bir başka deyişle ukalalığına yol açmıştır. Böyle bir terbiye sistemini; narsisizmi, halta alkol ve uyuşturucu bağımlılığını tetikleyen en önemli faktörlerden birisi olarak görülmektedir.

2000’Lİ YILLARDA ÇOCUKLAR, ANNE BABALARININ AYNI YAŞLARDA HARCADIKLARI MİKTARIN %500 FAZ­LASINI HARCIYORLAR.

Aile içi terbiyenin yanı sıra, eğitim sistemi de aşırı övgü üzerine kurulmuş, öğrenciler okullarda hak ettiklerinden fazla not alıyorlar. Tüm sistem sürekli “siz aslında mükemmelsi­niz, her şeyin en iyisine layıksınız, istediğiniz her şeye ulaşabil­me potansiyeliniz var” mesajlarını veriliyor.

Terbiye ve eğitimin yanında narsisizmi körükleyen diğer önemli bir tesir, özellikle ünlüleri ideal insan modeli olarak su­nan medyadır. Yazarlar, medya kuruluşları tarafından ısrarla yayınlanan, sansasyonel dedikodu programlarını, filmleri ve reality şovları, narsisizm virüsünün ana yayılım yollarından bi­risi olarak görüyorlar.

2006 yılında yapılan bir araştırmada 18-25 yaşlar arası gençlerin % 51’i “ünlü” olmayı hedefliyor. Bu tür medya programları narsisizmin diğer kesitlerinin; materyalizm, aşırı rekabetçilik, kendini teşhir etme takıntısı, şan/şöhret ara­yışı ve diğer insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanma özelliklerinin zuhuruna neden oluyor. Manikür/pedi­kür, dudak boyası ve tırnak ojesi kullanma alışkanlığı 7 yaşla­rında başlıyor.

Yine narsisizmi hızlandıran bir diğer unsur ise internet kul­lanımı. “Blog”lar, YouTube ve MySpace gibi uygulamalar bir tür “bana benim alanımdan bak” mantığını güden “benim alanım nesli/ MySpace generation” oluşturuyor. Bu mantık; “sürekli eğlenmeliyim”, “sahip olduğunla böbürlen”, “tüketmek başarı de­mektir”, “mutluluk dediğin şey cinsellikte yatar” düşünce ve davranış tarzlarını getiriyor. İnternet üzerinden kurulan sanal ilişkiler; gerçek, samimi, karşılıklı özveri üzerine oturması gere­ken derin ilişkileri sığlaştırıyor, sahteleştiriyor. Bunun ağır bede­li ise ÇOKLUK İÇİNDE YALNIZLIK.

Ama internetin olumsuz etkileri bu anlatılanlarla da sınır­lı kalmıyor. Narsist internet bağımlıları, sadece cilalanmış sah­te kişilikler değil bir de -kendi değerlendirmelerine göre- sü­per kişiliklerle internet sahnesine çıkıyorlar. Yeni akım, “avatar” (yaşayan tanrı) kişiliği. Araştırmacılar, günün büyük bir bölümünü internet başında bu sahte süper kimlikle geçiren ki­şilerin, normal hayatta da benzer davranışlar sergilediğine işa­ret ediyorlar ve bu yeni anormal davranışı “Proteus Olgusu” diye adlandırıyorlar.

Narsisizmi körükleyen bir diğer beklenmedik, şaşırtıcı etki ise ekonomi alanından geliyor: Bankaların kolay kredi ve kredi kartı sistemi. “Ben her şeyin en iyisine layığım” mantığı, doğal olarak insanları, imkânlarının ötesinde harcamaya itiyor. 35 yaşının altında olanlar, kazandıklarının %16’sından daha faz­lasını harcıyorlar.

BAKIN NARSİSİZM BİZİ NERELERE GETİRDİ. BU DURUMDAN MEMNUN OLAN BİRİ­LERİ VARSA ONLARDA BANKACILAR!

Narsisizmin diğer semptomları  kibir ve gösteriş had safhalarda yoğunlaşmış.. Mesela 2006’da 3,2 milyon “botoks” iğnesi yapılmış (yüzü daha genç gösteren uygu­lama). Kozmetik cerrahi, kadın erkek her yaştan birçok Ameri­kalının tutkusu hâline gelmiş, 2007 yılında 11,7 milyon ABD va­tandaşı estetik ameliyat olmuş. 2006-2007 yılları arasında Ame­rikalı ergenlerde göğüs büyütme ameliyatlarındaki artış %55 ora­nında! Evet, doğru okudunuz. Nedeni ise daha da trajik. 2008 araştırmalarına göre, her 4 ergen genç kızdan birisi, internet ve­ya cep telefonu vasıtasıyla çıplak veya yarı çıplak fotoğraflarını arkadaşlarına gönderiyor. İş artık o hâle gelmiş ki, evcil hayvan­lara bile estetik yaptırılıyor.

Ünlü olma arayışı ile sivil itaat­sizlik, rezillik ve kriminalite (orjinallik) arasında bir bağlantı vardır. Örneğin, özellikle bazı liselerde görülen kitlesel cinayetleri, narsisizmin temelinde yatan aidiyetsizlik, yalnızlık, değersiz­lik, kaygı ve öfke ile beraberdir, denilmektedir. Çoğu kitlesel cinayetlerde katil, ünlü olabilme arayışı ile öldürüyor, medya da bu oyuna gelip rating uğruna katili amacına ulaştırıyor. Yi­ne paradoksal olarak öz saygı ile saldırganlık arasında, anlam­lı bir ters ilişki var; kişi kendisini değerli hissettiği oranlarda daha saldırgan oluyor.

Nasıl Amerikan hazır yemek kültürü (fast food) dünya­ya hızlı yayıldıysa narsisizm vebasının da yayılmaktadır. Yayılım yolları ise pop müziği, filmler, televizyon ve inter­net. Narsisizm bir anlamda insan ruhunun (olumsuz açıdan) ha­zır yemeği (fast food of the soul).

Küresel çapta, katsayı artışı gösteren (exponential in­crease) bulaşıcı bir hastalık söz konusu. Tıpkı kuş gribinde oldu­ğu gibi, öncelikle bir hastalık modeli oluşturmak gerekiyor. Teşhis, taşıyıcı (hoşt), yayılım araçları ve bir sonraki hedef, yani ye­ni taşıyıcı. Yerel olarak bazı medeniyetler, kendi özelliklerinden dolayı geçici bir tabii muafiyet gösterseler bile (mesela Konfiçyüs kültüründen esinlenmiş Çin, İslâm dünyası), uzun vade­de bu doğal savunma mekanizmalarının yetersiz kalacak gibi görünüyor. Narsisizmin özellikle iki yönü -yakın insan ilişkilerinin bozulması ve hayallerin gittikçe gerçekliğin yerine geçmesi- gele­ceğin dünyası üzerine ciddi endişeler uyandırıyor; sanki kuş yu­vası tersine dönmüş ve yumurtalar düşmüş… Tedavi ve çözüm olarak yazarlar medyanın bir şekilde daha duyarlı hâle gelmesi­ni, anne babaların kendi davranışları ile gençlere örnek olmaları­nı, değişik manevi uygulamalarla nefs-i emmarenin sakinleştirilmesini (quieting the ego), tevazu ve merhamet hâllerinin (hem kendi kendisine hem çevreye yönelik) geliştirilmesini, hayır fa­aliyetlerinin teşvik edilmesi gerekmektedir.

Nasıl oldu da dünya ve insanlık bu hâllere düştü sorusunu sorarsak, tek adres var, 18. yüzyılın ikinci yarı­sından sonra usulca tüm dünyayı bir felâket gibi saran “aydınlan­ma” sözde medeniyet hareketi. Descartes’ın rasyonalizmi, Locke’nin liberalizmi, Comte’un pozitivizm ve ampirizmi, Holyoake’nin sekülarizmi, Darvvinizm, Marksizm, Freudianizm, ve di­ğer “izm”ler hep aydınlanma paradigmasının ürünleridir. Hepsi­nin ortak paydası, ilahî vahiy mesajını açıkça veya satırlar arasın­da reddeden din karşıtı, mağrur, kendi akıllarına tapan tutumla­rıdır. Bu “izm” hastalıkları aslında sahte dinlerdir ve her “izm” kendisine sahte bir peygamber yaratmıştır. Topluma nufûz etme­leri ise İttihat ve Terakki gibi cemiyetler, sahte cemaatler ve tari­katlar vasıtasıyla gerçekleşir. Binlerce senelik insanlık maneviyat birikimi küçümsenir, ilahî vahiy mesajı alaya alınır, ahlaksızlık bir erdem gibi sunulur. Kaptan olmadan varlık denizine açılınınca da “BUNU TANRI BİLE BATIRAMAZ” denilen “TİTANİK” sonunda buzdağına çarpar. Hırs, israf, gurur, kibir, şehvet ve hased; dinin denetimi devreden çıkınca artık kontrol edilemez hâle gelir ve insan, 200 sene kadar kısa bir zaman içinde dünyayı mahveder. Buzullar erir, ormanlar yok olur, atmosfer delinir. Ama maddi dünyadaki felâketlerin yanı sıra sahte dinlerin, diğer dinlerin ak­sine insan psikolojisi üzerinde çok yıkıcı bir başka tesiri daha vardır. Bilinçdışında devasa oranlarda öfke birikimine neden olurlar çünkü ölümle baş edemezler.

Ölüm korkusu, doğduğu andan itibaren insanın en temel kor­kusudur ve bu korku, kabullenmesi zor olduğu için, bilinçdışına atılır. Psikolojik açıdan değerlendirirsek bütün dinlerin temel fay­dalarından birisi, insanı, kendisini gölgesi gibi izleyen ölüm kor­kusu ile barıştırmaktır. Hakk din, insanı ölümle yüzleşmeye ve sonraki hayata, vicdanı müsterih bir hâlde adım atmaya hazırlar. Sahte din kişiyi bu sonuca götürmediğinden o sözde “dinin” ta­kipçileri bilinçdışında, farkına varmadan devasa boyutlarda kaygı ve metafizik gerilim taşırlar. Kendilerini kurtarmayan sahte din ve peygamberden, farkına varmadan, için için nefret etmeye başlar­lar. Ama bu öfke, kendi kendini inkâr etme manasına geldiği için kabullenilemez. Öfke ve nefret, esas kaynağından yer değiştirir ve kaygıya göre daha rahat ifade edilebildiği için nefret, hem dünya­ya hem de gerçek dinlere ve dindarlara yansıtılır. Bu karşıt değer­li sevgi/nefret duygusunun en belirgin göstergesi, sistem değişme­ye yüz tuttuğunda ortaya çıkar. 70 sene boyunca her köşe başın­da Sovyet rejiminin sevgili, koruyucu, erişilmez, ideal babası ola­rak heykelleri ve resimleri ile “nöbet tutan” Lenin, bir haftalık ye­niden doğuş süreci sonunda alaşağı edilir ve Leningrad şehrinin ismi bile St. Petersburg olarak değiştirilir. Nasıl olur da neredey­se bir asır süren bir “aşk ilişkisinden” sonra bir idol, bu kadar ça­buk, güneş altındaki buz gibi erir gider?

Daha ihtilal olmadan bile Lenin, insanların kalbinden zaten çıkmıştı. Çünkü sahte peygambere yukarıda belirttiğimiz gibi hep çift değerli (ambivalent) duygularla yaklaşılınır ama insanlar derinliklerinde bir şekilde bu acıyı hissederler. Lenin’ler, Mao’lar, Marx’lar, Nietsche’ler, Freud’lar vb. miadını dol­durunca silinir gider ama insanlığın gerçek yol göstericileri ve Son Peygamber, zaman içerisinde gönüllerde sabit kalır.

Hem tüketim toplumunun otodestrüktiv tüket/yok et dürtü­sünün nefs psikolojisi açısından analizi hem de bütün dünyada, özellikle de ülkemizde görülen İslam düşmanlığının kökleri, bu kaygı/nefret ikilisine uzanır. Ontolojik olarak yükselme umudu­nu yitirmiş, yaşarken ölmüş, bulunduğu nefs mertebesinde sıkı­şıp kalmış zavallı insan, bir yandan kendini orada hapis eden sahte inanç ve ideallerden nefret ederken, bir yandan da artık o kaba sığmayan öfke/nefret enerjisini eşya ve insan üzerine yönel­tir. Bu nefret aslında trajik bir imdat çağrısıdır.

Netice olarak aydınlanma hareketinin derin mantığını anla­madan ne küresel ısınmayı ne kapımızdaki ekolojik felâketi ne de insanın, özellikle de gençlerin trajik çözülmesini anlayabiliriz.

Evet, aydınlanma hezeyanının çağımızdaki en belirgin gös­tergelerinden birisi olan “narsisizm vebasının”  genel gidişatı bu hâlde. Ama dünyaya yansıması, özellikle de ülkemiz­deki durum üzerine acilen ciddi ve geniş kapsamlı araştırmalar yapmak gerekiyor. Her geçen gün daha yıkıcı bir şekilde dünya­ya yayılan bu küresel çapta cinnet karşısında ya trajik bir kinizm­le hiçbir şey yapmadan durumu izleyip kendimizi yüzeysel yak­laşımlarla avutacağız ya da teşhisi koyup acil olarak önleyici ted­birler alacağız.

Öncelikle artık, basit bir “moda akımı” değil; banka kredi­leri, internet bağımlılığı, kitlesel öfke patlamaları örneklerinde gördüğümüz gibi, tüm toplumun geleceğini yakından ilgilendi­ren, küresel çapta yayılma potansiyeli gösteren, bulaşıcı bir hastalıkla karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız, ilk adım ola­rak Türkiye’nin değişik bölgelerindeki ortaokul ve liselerde öf­ke, kaygı, bulimia, öz saygı ve narsisizm üzerine alan taramala­rı gerçekleştirip ülkemizin profilini çıkartmalıyız. Tıpkı pande-mik viral grip vakalarında olduğu gibi, ancak bu epidemiyolojik (Salgın hastalıkları inceleyen hekimlik dalı) araştırma yapıldıktan sonra önleyici hekimlik ve tedavi üze­rine yoğunlaşabiliriz.

Türkiye Benötesi Psikiyatrisi ve Psikolojisi Derneği 600 ergeni kapsayan bir pilot çalışma başlattı, istatistik ana­lizleri aşamasındadır. Hastalık henüz görülen oranlarda yurdumuzda insanlara yansımış değil ama tedbir almazsak beklenenden daha kısa bir zaman içerisinde kötü durumlara duçar olabiliriz. Böy­le olmaması temennilerimizle…

 Türkiye Benötesi Psikolojisi Başkanı

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter

GİDEREK BÜYÜYEN NARSİSİZM

 Narsisizm, fiziksel bir hastalıktan çok psiko-küllürel bir rahatsızlıktır; ancak epide­mi (Salgın hastalık) modeli, bu rahatsızlığa büyük ölçüde uyuyor.

Narsisizm salt kendine güvenli bir tulum ya da sağlıklı bir kendine değer verme duygusu değildir, ikinci ve üçüncü bölüm­lerde de inceleyeceğimiz gibi, narsistler kendilerine yalnızca gü­venmiyorlar, aslında kendilerine aşırı güvenmekteler ve -öz say­gısı yüksek olan çoğu insanın aksine- duygusal açıdan yakın iliş­kilere çok az değer vermekteler. Aynı zamanda, “narsistlerin kendilerine güvenleri yoktur” (genellikle öyle değildirler) ve “günümüzde başarılı olmak için narsist olmak gereklidir” (çoğu bağlamda ve uzun vadede narsisizm aslında başarı için bir engel­dir) gibi başka mitleri de ele alacağız.

Sahte zenginlerimiz var (aslında yalnızca faizli ipotekleri ve borç yığınları olan), sahte güzellerimiz (estelik müdahaleler ve kozmetik işlemlerden geç­miş), sahte sporcularımız (performans arttırıcı ilaçlar kullanan), sahte ünlülerimiz (reality şovlar ve YouTube yoluyla), sahte dâ­hi öğrencilerimiz (not enflasyonuyla), sahte bir ulusal ekonomi­miz sahte çocuklar arasında özel olma duygularımız (ebeveynligin ve eğilimin öz saygıya yo­ğunlaşmasıyla) ve sahte dostlarımız (sosyal paylaşım ağlarındaki patlamayla) olduğu gibi.

Narsisizm salgınının farkına varmak, onu durdurmanın ilk adımıdır. Obezite salgınının benzerliği burada yararlı olacaktır. Obeziteyle savaşmak için belirli adımlar atılmıştı; meşrubat oto­matlarının okullardan kaldırılması, egzersiz programlarının tav­siye edilmesi, beslenme eğitimi planlarının uygulanması gibi. Ancak narsisizmde bu olmuyor.

Gerçekte narsisizm, yüksek öz saygının ön­leyeceğini umdukları saldırganlık, maddecilik, başkalarına ilgi­sizlik ve sığ değerler de dahil hemen bütün sorunların nedeni­dir. Yüksek öz saygı, kendini ifade etme becerisi ve “kendini sevme” kavramlarını göklere çıkaran bir toplum yarat­maya çalışmakla, farkında olmadan daha çok sayıda narsist ve hepimizde narsist davranışları ortaya çıkaran bir kültür yarattı­lar.

“Farkında olmayabilirsiniz ama her­kes kendi gerçek aşkıyla doğar, yani yine kendisine âşık olarak. Siz kendinizi beğenirseniz, herkes beğenir.” Genç bir adam bu gö­rüşü, vücudunun yan tarafını tamamen kaplayan grafiti tarzında bir dövmeyle “Kendine inan” (hemen altına da “Kimseye Güven­me”) yazdırarak ifade etmiş. Her kültür kendi temel öz inançlarıy­la şekillenir ve bugün kendine hayranlıktan daha ha­raretle sadık kalınan çok az sayıda değer bulunmaktadır. Çoğu­muz bu inancı vücudumuza dövme yaptırarak ifade etmeyiz ama bu değer, kültürel inançlarımızın gövdesine kazınmıştır.

“Kendini sevmek, ne kadar harika olduğunu bilmek ve hiç kim­senin, hiçbir yerin ya da hiçbir şeyin bunun önüne geçmesine izin vermemek anlamına gelir” der.

 KÜLTÜR VE NARSİSİZM

Kişilik başkalarından uzakta var olmaz. Bireylerde görülen narsisizmdeki artış,  kültürde kendine hayranlığa odaklanmaya yönelik, büyük çaplı bir değişimin so­nucudur yalnızca. Narsisizm -çoklu giriş ve bulaşma yolları olan- ölümcül bir virüs gibi ne­silden nesile yayıldı. Eskiden, kuvvetli sosyal baskılar, insanla­rın egolarını kontrol altında tutardı. Anneler çocuklarına (“Ak­şam yemeğinde ne istersin, prenses?” yerine) “Sen kim olduğu­nu sanıyorsun?” diye sorarlardı. Dinî liderler, alçak gönüllülü­ğün ve edebin üstünde dururlardı. Güçlü topluluklar ve istik­rarlı ilişkiler, kibirliliği hoş görmezdi; yeni insanlarla tanışma­yı ve onları etkilemeyi bu kadar gerekli kılmazdı. Narsisizm, kendine hayranlık hareketi ve otoriter olmayan ebeveynlikte ol­duğu gibi, planlanmamış iyi niyetlerin bir sonucu olarak bulaş­tırılmakta. Ne var ki dost canlısı, mutlu çocuklar yaratmak ye­rine, bu uygulamalar genellikle benmerkezci, narsist gençler ortaya çıkmasına neden oluyor.

Ayrıca kendini tanıtma normları da kültürel eğilimlerle ve yeni teknolojilerle birlikte değişti. Bir sonraki bölümde incele­yeceğimiz gibi, internetteki sosyal paylaşım siteleri ve ünlü kül­türü, narsistik davranışlar ve standartların çıtasını yükseltti. Yarı çıplak ve kışkırtıcı pozlarda çekilmiş fotoğrafınızı göster­mek için MySpace’i kullanmak -fazlasıyla narsistçe olmasına karşın- artık tamamen normal kabul ediliyor. Amerikalılar da­ha kendini beğenmiş, maddeci ve benmerkezci olmanın aslında iyi bir şey olduğuna ikna ediliyorlar. Siz kendi özünüzde nar­sist olmasanız bile, sırf başkalarının yaptıklarından etkilenerek narsist olabilirsiniz. Günümüzde dişlerinizi beyazlatmamışsanız, herkes sizin ya fakir ya da espresso-sever, sigara tiryakisi bir Avrupalı olduğunuzu düşünüyor. On yıl önce böyle şeyleri kimse fark etmezdi.

 REKABET VE KENDİNİ TANITMA

İnsanlar, dünya giderek daha çok rekabetçi bir yer olduğu için narsist olmaya gereksinim duyduklarını söylerken, kısmen haklılar: Toplumunda rekabet ve statü düşkünlüğü art­mış durumda. Üst sınıflara yükselmek için tırnaklarınızla kazıya­rak çabalamak ya da yoksulluk içinde debelenmeyi göze almak zorunda olduğunuza dair giderek büyüyen bir anlayış var.

Büyük rekabet nedeniyle ve bu belirttiğimiz toplumsal söz­leşmelerin bozulmasından dolayı, kendini tanıtma bir zamanlar olduğundan çok daha gerekli. Sık sık iş değiştiriyorsanız, özgeç­mişinizi nasıl cilalayacağınızı ve bir mülakatta nasıl etkili olaca­ğınızı bilmek zorundasınız. Üniversiteye girişlerin daha büyük bir rekabete dayalı hâle gelmesiyle, öğrenciler seçilmek için ken­dilerini “ambalajlamak” mecburiyetindeler.

“Siyasetçiler, basın ve aileleri tarafın­dan gençlere her gün kendinizi satmaz/pazarlamazsanız, bu dün­yada hiçbir yere gelemezsiniz” deniliyor.

“Durmadan kendinden bahsetmeyen bir siyasetçi ya da bir şovmen adı söyleyemezsiniz. Özgeçmişlerinde, kişisel beyanatında ve iş görüşmelerinde utan­mazca kendini pazarlamadan, iyi bir işe ya da iyi bir üniversiteye girmiş birini tanıyor musunuz?” Bütün bunlar benmerkezci ol­manın işe yarıyor gibi görünmesine neden oluyor.

Rekabetin giderek arttığı ve sadakatin giderek azaldığı bir dünyada, kendini tanıtmanın artık şart olduğunu inkâr etmiyo­ruz. İkimiz de yüksek lisans öğrencilerimize, mesleklerinde iler­lemeleri için kendi tanıtımlarına ağırlık vermelerini tavsiye edi­yoruz. Ne var ki, kendi tanıtımını narsist olmaksızın yapmak da mümkün. Psikolog Virginia Kwandan bir benzetme alıntılaya­cak olursak, kendini tanıtma “kişinin kişiliğinin tanımlayıcı özelliği” değil, ancak belli şartlar altında alet kutunuzdaki alet­lerden biri -işe yarar bir şey- olmalı. Üniversite başvurunuzu ci­lalamak, iyi bir özgeçmiş yazmak, kişisel web sitesi açmak ve bir mülakatta iyi bir izlenim bırakmak, hiç kuşkusuz sahip olunma­sı gereken güzel beceriler. Ancak kendini tanıtmanın gerçek narsisizm hâline gelmen şart değil. Narsistler kendilerini tanıt­mada başarılı olma eğilimindeler ama yöneticilik kadrosu için yapılan mülakatla, karşısındakileri güzelce ikna etlikten sonra, eve gelip çocuğunun kirli bezini değiştirmekten yüksünmeyen ve narsist olmayan biri de öyle.

Kendini tanıtma çok ileri götürülebilir. Örneğin; ürününüzü satmak için televizyona çıkmak kuşkusuz kendini tanıtmadır ama izleyicide kibirli bir izlenim bırakırsanız, malınızı fazla sata­mazsınız. Çoğu insanın, kibir belirtilerini tespit eden çok güçlü radarları vardır. Hayattaki pek çok şey gibi, kendini tanıtmanın da en iyisi orta karar olanıdır -ölçülü bir şekilde ve uygun yerler­de kullanılması güzeldir. Narsisizm epidemisi durdurulacakla eğer, ebeveynler ve öğretmenler, gençlere (ve kendilerine!) ken­dini gerçekçi bir şekilde tanıtmak gerektiğini söylemeliler. Artık yaygınlaşmış olan “Her zaman kendine öncelik tanı” düşüncesi­nin doğru olduğu görüşünden oldukça farklı bir mesaj bu.

 NARSİSTLERİN BÜYÜK GÖRÜNMELERİ

Bu kadar çok kişinin narsistlerin olağanüstü başarılı olduklarına inanmasının bir başka nedeni de narsistlerin ilgi çekme peşinde olmalarıdır. Kısacası narsistler televizyona çıkmakta  çok iyidirler. Bu, psikologların “bulunabilirlik kısayolu” dedikleri -örnekleri daha kolay hatırlandığı zaman, olguların daha sık meyda­na geldiğine inanma- durumun klasik bir örneğidir. Örneğin; aslın­da istatistiksel olarak otomobil sürmek çok daha tehlikeli olmasına karşın, birçok insan korkunç bir uçak kazası görüntüsünü hemen hatırlayabildikleri için uçakla seyahat etmenin tehlikeli olduğuna inanırlar. Başarılı narsistler de biraz uçak kazalarına benzerler; dik­kat çekicidirler, fark edilirler ve bir felaket olabilirler.

Bu olayı basında görmek çok kolaydır. Kurduğu her şeye adı­nı veren, kendi televizyon programı ve kendi adını verdiği bir üniversitesi bulunan ve talk show sunucularıyla kavga eden biri, hem başarılı olup hem de narsist izlenimi uyandıran ki­şilere harika bir örnektir.

NARSİSİZM TUZAĞI

Narsisizm kişiyi başarıya götürmüyorsa ve bunca büyük be­delleri varsa, neden herkes narsist? Genel olarak insanlar bir şe­yi -gerçeklen zararlı ve aptalca şeyleri bile- bir nedenle yapar. O anda çekici görünen biriyle karşılaştıkları için, ilişkilerinde alda­tırlar; ataçları ya da paraları isledikleri için ve şirketlerinin onla­ra borçlu olduğunu düşündükleri için işyerlerinde hırsızlık ya­parlar; hayatlarını mahvetmek için değil, alkol kendilerini ger­çekten iyi hissettirdiği için alkolik olurlar.

Narsisizmin, diğer yıkıcı davranışlarla bazı ortak özellikleri var. Öncelikle kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar. Kumar oy­namanın, aşırı içki içmenin, gayrimeşru cinsel ilişki yaşamanın, şeker kaplı çörek yemenin ya da ofisten not defteri çalmanın ge­nellikle kısa vadeli yararları ve uzun vadeli bedelleri vardır. Ku­mar oynarken kumarhaneye gitmenin ve iskambil oynamanın heyecanını ve eğlencesini yaşarsınız. Ama uzun vadede tüm pa­ranızı kaybetme, evliliğinizi yıkma ve öz saygınızı yitirme bedel­lerini de göze alırsınız. Aşırı içki içtiğinizde, uçarı eğlenceden na­siplenirsiniz ama kusma, ağır bir akşamdan kalmalık ve işe gidememe gibi uzun vadeli bedelleri de ödersiniz. Son olarak, yıkıcı davranışlar genellikle başkalarının acı çekmesine neden olur. Bir ilişkide taraflardan biri ihanet ettiğinde, bedelini büyük oranda bu eyleme dahil olmayan eş ve çocuklar öderler. Çalışanların yaptıkları hırsızlıkların bedelini, yüksek fiyatlar üzerinden tüke­ticiler öder. Riskli mortgage kredileri kısa vadede ev sahiplerini ve borç verenleri ödüllendirir ama uzun vadede, mal sahibi bor­cunu ödeyemediğinde her iki tarafa da zarar verir.

Diğer yıkıcı davranışlar gibi, narsisizm de bir sineğin bal kova­sına dalmasına benzer -sizi önceden bazı iyi sonuçlarla baştan çıka­rır ama sonunda zarar verir. Narsistler lezzetli yemi yemek için, de­rin deniz tuzaklarının içine doğru yüzen balıklara benzerler -vay, bedava yemek!- ama kafeslen çıkamaz, sote edilir ve kendileri yem (genellikle bedava olmasa da) olurlar. Tıpkı balık kapanı gibi narsi­sizm de kısa vadeli faydalar ama uzun vadeli bedeller sunar.

Narsisizmin kısa vadeli faydaları vardır, iyi hissettirir. Ayna­da kendinize bakıp “Feci seksiyim” diye düşünmek keyiflidir; hatta fotoğraflarınızı internete göndermek ve insanlardan “Feci seksisin” diye yorumlar almak daha da iyidir. On beş dakikalık şöhretinizin tadını çıkararak spot ışıkları altında olmak heyecan­lıdır. Havalı olmak ve havalı insanlarla takılmak iyi hissettirir -halta başarı yolunda insanların üstüne basmak, eğlenceli bile ola­bilir. Ve bir başarı eseri olduğunuzu düşünmek zevklidir -bu, olumsuz geri bildirimleri göz ardı etmek ve başarısızlıklar için başkalarını suçlamak anlamına gelse bile.

Buraya kadar her şey çok güzel ama sonra, kapan çat diye kapanıverir. Kendini beğenmişlik ve benmerkezcilik, sonunda diğer insanları uzaklaştırır. Havalı insanlar, sadece havalı ve iyi görünümlü olduğunuz sürece yanlarında takılmanıza izin verir­ler; bu yüzden de havalı ve güzel kalabilmek için bol bol vakit, nakil ve enerji harcarsınız. Sorumluluk alma yetersizliği kısa vadede iyi hissettirir ama sonunda ilerlemeyi başaramayınca açığı kapatır. Uzun vadede birçok narsist, özel ve mesleki ya­şamlarını benmerkezcilikleri yüzünden yok ettikleri için so­nunda bunalıma düşerler. O zaman narsistler gerçekten kapana kısılırlar.

Narsisizm aynı zamanda toplum için de büyük sonuçları olan toplumsal bir kapandır. Sosyal tuzaklar teşvik edilir çünkü bireye faydaları ama başkaları tarafından katlanılan bedelleri vardır. Cip tuzağını ele alalım. 1990’lı yıllarda bu kadar çok ki­şinin cip kullanmaya başlamasından önce, cip kullanmanın bazı avantajları vardı. Araç çok yüksek olduğu için, başka araçlara kıyasla daha ileriyi görmek mümkündü. Bir kaza olduğunda cip, daha küçük araçlara daha fazla hasar verirdi. Cip sahibi olmanın ekstra masrafının büyük bir bölümü, diğer araç sahipleri tarafın­dan ödenirdi. Cip sürücüsünün ileriyi görebilmesine karşın araç, arkasındaki diğer sürücülerin görüş alanını kapıyordu. Ekonomik bir aracın sürücüsünün bir kazada ölme olasılığı, cip sürücüsünden daha yüksekti. Ama ciplerin avantajlarının farkı­na varılınca, herkes cip satın almaya başladı. Bunun ardından avantajlar büyük ölçüde kayboldu. Artık cip sürücüsünün geniş görüş alanı avantajı kalmadı, çünkü büyük ihtimalle önündeki araç da bir cip. Keza, bir kaza yaptığında, büyük olasılıkla yine bir başka cipe çarpacak. Sonuç olarak, çok sayıda kişinin cip kullanmaya başlamasıyla benzin tüketimi arttı. Artık benzini da­ha pahalıya alıyor, daha kirli hava soluyoruz. Sözün kısası, ulu­sumuz cip kullanmaya mahkûm oldu, çünkü maliyetler -en azından başlangıçta- cip sürücüsü tarafından karşılanmak yeri­ne diğer sürücülerin sırtlarına yüklendi.

Bireyin yararının başkaları tarafından karşılandığı gibi, narsi­sizm de cip ordusuna fazlasıyla benzer şekilde fonksiyon göste­rir. Narsistler kendileri hakkındaki olumlu kanılarını ve duygu­larını koruyabilirler ama başkaları acı çeker. Bir narsist kendisini aşağılayan biriyle karşılaşırsa, gururu kırılmadan hayata devam edebilirler; başarılı bir projede olumlu benlik algısını çalışma ar­kadaşlarından itibar çalarak sürdürebilir; birbirlerinden habersiz olan çok kişiyle çıkarak, olumlu “hovarda” imajı oluşturabilir. Yakın zamanda yapılan psikiyatrik bir araştırma, narsisizmin en büyük sonuçlarına, narsistlere yakın olan kişiler tarafından katlanıldığını ortaya koydu.

Tabii narsistlerle birlikte yaşayan ya da çalışan kişiler sıklık­la ateşe ateşle karşılık vermeye zorlanıyorlar. Onlar da ayak uy­durabilmek için, iş arkadaşlarından itibar çalmaya ya da hovar­dalık yapmaya başlıyorlar. Bir benzetme yaparsak bir uçak yolcu­su, seyahat boyunca koltuğunu arkaya yatırırsa, arkasında oturan yolcu aynı şeyi yapmak zorunda kalır, onun arkasındaki de, en arkaya kadar bütün yolcular da. Bu çok önemli bir noktadır -çok az sayıda narsist bireyin bile, toplumun geri kalanı üstünde çok büyük etkilen olabilir.

ŞÖHRET ARAYIŞI

Kızınıza üstünde “Çok Şımarık” yazılı bir tişört alabilir ya da oğlunuza “Kusura bakmayın kızlar, ben yalnız mankenlerle çıka­rım” yazılı bir tişört giydirebilirsiniz. Parlak kırmızı bir tişört, “Patron benim” diye ilan ediyor. Başka bir tişört serisi çocuğunu­zun “Özgür Dünyanın Müstakbel Lideri” ya da “Müstakbel Reality Şov Yarışmacısı” olduğunu duyurmanızı sağlıyor. Hatta yeni doğmuş bebeğinize markalı, sahte pırlantalarla kaplı bir emzik ile “Prenses veya “Rock Yıldızı” baskılı bir çanta bile satın alabi­lirsiniz. Günümüzde daha birkaç haftalıkken bile, taşlı aksesuarı­nız olmadan evden çıkmamak çok önemli.

Şöhrete yalnızca uzaktan imrenmekle kalmayıp tutkulu bir bi­çimde ünlülerin dünyasına girmeyi arzulayan insanların sayı­sı hızla artıyor. 2006’da yapılan bir ankette, İngiltere’deki çocuk­lara “dünyadaki en iyi şey” soruldu. En popüler yanıt, “ünlü biri olmak”tı. Bu yanıt, “İyi görünmek” ve “zengin olmak” ile birlikte kusursuz narsisizm üçlüsünü oluşturuyordu. “Tanrı”, en son sıra­daydı.

 BİR GÜN GENÇ BİR KIZA BÜYÜYÜNCE NE OL­MAK İSTEDİĞİNİ SORULMUŞ; KIZ, “ÜNLÜ” DİYE KARŞILIK VERMİŞ.

KIZDAN YAŞÇA BÜYÜK ARKADAŞI, “NEYİNLE ÜNLÜ OLMAK İSTİYORSUN?” Dİ­YE SORDUĞUNDA GENÇ KIZ, “FARK ETMEZ” DEMİŞ. “SADECE ÜNLÜ OLMAK İSTİYORUM.”

COUNTING CROWS GRUBUNUN 1993’TE ÇIKARDIĞI ŞARKIDA İLERİ GÖRÜŞLÜLÜKLE İFADE ETTİĞİ GİBİ,

“TELEVİZYONA BAKTIĞIMDA / BAŞ­ROLDE BANA BAKAN KENDİMİ GÖRMEK İSTİYORUM / HEPİMİZ BÜYÜK YIL­DIZLAR OLMAK İSTİYORUZ / AMA NEDEN BİLMİYORUZ, NASIL BİLMİYORUZ.”

 Yine narsistik kişilerin, kendine aşırı derecede hayran olmayanlara kıyasla daha çok cinsel partnerleri oluyor işe yarıyor. Reklamların eğlenceli ve ihtimal dışı olması amaçlanmışsa da hâlâ sosyal rolleri ve cinselliği öğrenme aşamasında olan gençler için bir gerçeklik tablosu şekillendiriyorlar. Reklam için YouTube’a yorum yazan gençler, kendilerini bu karakterlerle öz­deşleştirmişler ve onlardan gerçek insanlarmış gibi bahsetmişler. Yorum gönderen birkaç erkek, kızla (ya da daha doğrusu kıza) ne yapmak istediklerini ayrıntılarıyla anlatmışlar

(“Bu kuşu doldurur­dum”; “Bunu okşardım”; “Döverdim”) ve reklamdaki kızın erkek arkadaşının yerinde olmak istediklerini söylemişler (“Tanrım, bu kız çok hoş! Onu çıplak görmek ve o çocuğun yerinde olmak ister­dim”; “Allah kahretsin, bu kaltak çok güzel! Şanslı herif). Takma adı “PoopPoopFart” olan (argoda kaka kaka pırt anlamına geliyor) biri (seçtiği isme bakılırsa muhtemelen 13 yaşında ya da daha kü­çük bir oğlan), şöyle yazmış: “BU BOK ÇOK SEKSİ. FAP FAP FAP FAP.” (Fap mastürbasyon yaparken çıkan sese benzerliğinden yo­la çıkılarak kullanılan argo bir deyim. Bu kelime için sözlüğe bak­mak zorunda kaldık ve evet biliyoruz: ııyyyh.)

YouTube yorumcularından biri, alaycı bir tavırla, “müthiş ahlaki değerler…” diye yazmış. Yorumuna hemen diğer kullanı­cılar tarafından beş olumsuz puan verilmiş. Birilerinin bu rek­lamlardan neden rahatsız olduklarına akıl erdiremeyen yaşça da­ha küçük yorumcular, “Ne demek istedin? Bence bu reklamın ahlakla ya da ahlaksızlıkla ilgisi yok”; “Sen ya da çocuğun rahat­sız olduysanız, Orta Doğu’ya taşının. Cinsellik gençler arasında bile kötü bir şey değildir”; ” ‘Ben bunun hiç de uygun olmadığı­nı düşünüyorum, falan filan’ diyen eziklere, kapayın çenenizi… geri zekalı homo yetişkinler.” Bu genç insanlar, ebeveynlerin -hatta bir başkasının ebeveyninin- önünde dile getirilen ergen cinselliğinde yanlış bir taraf görmüyorlar. “İşte bu güven duygu­su, önemli olan tek şey seksi görünmek” diyor gibiler.

****

Bir mağazasının bir reklamında “Çünkü ben olağanüstü­yüm” diye şarkı söyleyen bir grup var. Grup üyelerinin giysileri her saniye değişirken, şarkı “Ben liderim / Ben galibim / Sana ihti­yacım yok / Seni yenerim / Çünkü ben olağanüstüyüm” diyor. Şar­kının geri kalanında “Çok para kazanacağım / Kendinden bronzlaştıncı alacağım” gibi cümleler yer alıyor. Evde narsist kişilik özellikleri listesinde bu şarkıdaki karakterin puanını hesaplayan­lar, şunların yanma işaret koyabilirler: liderlik ve güç merakı; re-kabetçilik; başkalarına ihtiyacı olmadığını söyleme; abartılı benlik algısı; maddecilik; kendini beğenmişlik. Bir psikolog bundan daha mükemmel narsistik bir şarkı yazamazdı.

***

Giderek daha çok kişi seksi görünmek uğruna daha çok şey yapıyor. Bıçak altına yatmayanlar (ya da botoks yaptırmayanlar) için bile, dış görünümü güzelleştirme eğilimi yükselişte. 90’lı yıl­lar kadar yakın bir dönemde kimse dişlerinizin biraz sarı olması­nı umursamazdı. Artık bu, kendini ihmal etmenin ya da dişçiye dişlerini beyazlattırmaya paranızın yetmediğinin açık bir göstergesi. ’90’lı yıllarda insanlar, dişlerinde tartar oluşmasından ve bunun diş etlerine zarar ver­mesinden endişe ederek diş macunu alırlardı; 2000’lerde dişleri­mizin yeterince beyaz olup olmadığından endişe ediyoruz.

***

Benzersiz isimlerin bazı avantajları da var: Artık okullarda aynı sınıftan, aynı isimdeki çocukların yarattığı karışıklık yaşan­mayacak. Ne var ki benzersiz isimlere olan eğilim sürdükçe öğ­retmenlere, öğrencilerin alışılmadık, özellikle de yazılışı “ilginç” olan isimlerini ezberlemek zor gelecek.

Avantajlar ve dezavantajlar bir yana, benzersiz isimlere olan eğilim, kültürümüz hakkında çok şey anlatıyor. İsim koyma ritüelleri dünyanın her yerinde kültürlerin merkezindedir ve hep öy­le olmuştur. Çocuklarımız için seçtiğimiz isimler en derin arzu­larımızı ve dileklerimizi açığa vurur. Artık çocuklarımızın kala­balıklar içinde dikkat çekmesini öyle hararetle istiyoruz ki doğ­dukları andan itibaren onları benzersiz etiketlerle donatıyoruz.

***

Benzersizliğin vurgulanması, reklamcılıkta da sınır tanımı­yor. Bir Bankası sizi “kredi kartınızı kişiye özel bir nitelik ekleyerek sizin kadar eşsiz yapmaya” davet ediyor.

****

Adam karısının kanserden kaynaklanan zayıflığının, başkalarının yanında kendisini utandırdığını da söyledi. Amanda sonrasını şöy­le anlatıyor: “Ben evde kemoterapi görürken, aynı zamanda da onun kızını (üvey kızım) ve bebeğimizi büyütürken o, “iş gezisin­de” beni işyerinden bir kadınla aldatıyordu.”

Evlilikler ve diğer ciddi duygusal ilişkilerde genellikle iki önemli unsur vardır. Biri, ilişkiyi başlatan ve büyük ölçüde iliş­kiye derinlik katan duygusal bileşen olan sevgidir. Sevgi tipik olarak sıcaklık, şefkat ve tutku duygularını içerir. İlk aşamalarda sevgi genellikle tutku olarak yaşanır ve evlilik ilerledikçe daha çok şefkat üzerine temellenir. Diğer unsur eşe bağlılık ve fedakârlıktır. Bu, birbirini maddi olarak destekleme, akşam ye­meğini sırayla hazırlama ve çocuk bakımı ile ev işleri sorumlu­luklarını bölüşmeyi de kapsayabilir.

Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyar­lar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar (aile ilişkilerinden fark­lı olarak) istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek çok önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar için de yararlıdır: istikrarlı ilişkiler; daha iyi va­tandaşlar, daha iyi iş arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi li­derler olan istikrarlı bireyler demektir.

Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşle­ri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlı­lığa, “işime geldiği sürece” ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: ilişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne âlâ, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiş demektir. “EGOYU BESLEMEK” terimi, narsistlerin ilişkilere yakla­şımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da birçok arkadaş edinebilir (“MySpace’te 3000 arkadaşım var”), itibar görmek için başkaları­nı sömürebilir (“benim çocuğum Middlebrooke Lisesi’nin en ze­ki çocuğudur”), etrafına bir hayran ve dalkavuk grubu toplayabi­lir Üstünlük hava­sını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz du­rumların hepsinde “ilişki”, tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöne­liktir.

Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir, iktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir “VİTRİN EŞ”, bir başkasıyla de­ğiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslen­diği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşya­lar neredeyse birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızla ilişkinizi, bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almaya ih­tiyaç duyduğunuz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.

MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşındaki Scott’u ele alalım. Scolt’ın Rachel ile “çıkar arkadaşlığı” var, yani düzenli olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bir bağlılıkları yok. Rachel, Scott’a bağlanmaya başladığını hissettiği­ni söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başını arkası­na atıp (klasik üstünlük pozu), “Ben bağlandığımı hiç sanmıyo­rum” dedi. “Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına fazla karışmaman gere­kiyor, akışına bırak” dedi. Rachel üzülünce Scott, “Ben bağlan­mak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam ge­rek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez” dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti, “Rachel’da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.”

Kendi egosunu beslemek için şekilden sekile girebilme özel­liği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu “oyun oynamadır”. Aldatıcı ve sahtekârdırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an son­ra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmak­tan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tara­fın en güçlü olduğunu varsayan “asgari çıkar ilkesinden” dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın “seçeneklere açık olmakla” özgürlük sağlama avanta­jı da vardır. Eğer potansiyel “yatak arkadaşları” ya da sizi işe ala­bilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi ça­bucak değiştirebilirsiniz.

Narsist, ilişkideki partnerine yakın gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanların­daki kişi artık bunu sağlamadığı zaman da onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi “vitrin eşi” olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İlişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş es­kisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğun­da) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardınca genç ka­dınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez, “beni bitirdi”, “kanımı kuruttu” ya da “beni yaktı” gi­bi ifadeler kullandıklarını duymuşsunuzdur. Birini sevmek, sonra da -kimi zaman yıllar sonra- o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.

Not: Yazının içeriği kısmen değiştirilerek ve kısaltılarak alıntılanmıştır. Kitabı okumanızı tavsiye ederiz.

Kaynakça

Dr. Jean M. TWENGE & Dr. W. Keith CAMPBELL trc: Özlem KORKMAZ, [Kitap]. – Asrın Vebası Narsisizm İlleti- İstanbul 2010

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI


Kur’ân-ı Kerim’e göre ahir zamanda beklenen Mesih veya mehdi gelmiştir,
ismi de Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’dir.

Mehdi inancı zamanımızın ve geçmişin büyük dinlerinde görüldüğü gibi, ilkel dinlerde de görülmektedir. Bu inanç tarihin çeşitli devirlerinde dinî-siyasî hareketlerin enerji kaynağı olmuştur. Günümüzde de dünyanın çeşitli yerlerinde ve çeşitli dinlerinde etkisini göstermektedir. Ülkemizdeki çeşitli dînî cereyanlarda da bu inancın büyük rol oynadığına, onların enerji kaynağını teşkil ettiğine şahit oluyoruz. Güncel önemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de koruyan bu önemli konu hakkında, ülkemizdeki çeşitli dînî yazılarda dogmatik bilgilere tesadüf ediliyorsa da konuyla ilgili köklü, bilimsel araştırma eserlerine rastlamak çok güçtür.

Ancak Hristiyanlığın kendisi mehdi (Mesih) inancı ve tasavvuru üzerine bina edildiği için Hristiyan âlimlerince bu konu üzerinde fazlaca durulduğuna şahit oluyoruz. Fakat bu çalışmalar genellikle Yahudilik ve Hristiyanlıktaki Mesih inancı etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Bununla beraber, az sayıda da olsa bazı araştırıcılar diğer dinlerdeki mehdilik inançlarını araştırmışlar ve temel kaynaklarını kendi dillerine tercüme etmişlerdir.

 

MEHDİ KAVRAMI

Mehdi kavramı çeşitli dinlerde ve dillerde muhtelif kelimelerle ifade edilmektedir. İlkel din mensuplarından Yeni Gine halkı bekledikleri kurtarıcının Mensren olduğunu söylerler. Ancak Avrupalı araştırıcılar mehdi inancım ve mehdilik hareketlerini içine alan bir kavram olarak Yeni Gine yerlileri kültürü için “Kargo-Kültü” deyimini kullanmışlardır. Kargo, “gemi yükü” anlamına gelmektedir. Yerliler de bir kült kahramanının ata ruhları ile beraber, zenginliklerle dolu bir gemi ile istikbalde geleceğine ve kendilerini yabancı hâkimiyetinden kurtararak refah ve selâmet yolunu göstereceğine inanıyorlardı. Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkin’lerin Montagnai kabilesinin müstakbel kurtarıcısı, efsanevi kült kahramanları olan Tsekabecdir. Fakat bu isim Montagnai kabilesi dışında kullanılmaz. Batılı araştırıcılar Kuzey Amerika yerlileri arasındaki mehdi inanç ve hareketlerinin genel ifadesi olarak “Ghost-Danc deyimini kullanmışlardır. Buna gerekçe olarak da yerlilerin, kült kahramanlarım, ilkel mehdilerini davet ve bekleme esnasında ibadet olarak bol bol dans etmeleri ve eğlenmeleri gösterilmektedir. Bu iki deyimin dışında mehdi kavramını ifade eden başka kelimelere rastlamıyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde müstakbel kurtarıcı, İlâhî hükümdar Quetzalcoatldır. Kelime ‘yeşil tüylü, kanatlı yılan” anlamına gelir. Maya’lardaki karşılığı ise “Kukulkan”dır. Kendisine Tanrı olarak inanıldığı gibi istikbalde geleceğine, kendilerini düşmanlardan kurtararak ilâhî adaleti hâkim kılacağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarda mehdi, Tanrı Re’nin göndereceği Ameni isimli bir hükümdar olacaktı. Bu müstakbel hükümdarda mehdi tasavvuru görülüyorsa da, henüz özel bir kavram gelişmemiştir.

Hindularda mehdi kavramı çok gelişmemiştir. Ahir zamanda geleceğine inanılan muhteşem hükümdar mehdi Kalkidir. Kalki kelimesi Arya dilinin bir ürünüdür. Bazan “Kalkin” veya “Kalkih” olarak rivayet edilir. Hindologlara göre bu kelime Arya dilindeki “kir, leke” veya herhangi bir şeyi kirletmek” anlamına gelen kalka kelimesinden türemiş olmalıdır. Bu kirletme veya kirlenme “günah işleme, günah” mânâsını da ihtiva eder. Eğer bu tâbir başlangıçtan beri müstakbel bir mehdi için kullanılmışsa, o zaman “kalki” kelimesi dysphemik (Psikolojide herhangi bir konuşma bozukluğu ..) bir tâbirdir. Yani dünyanın kirlerini, günahlarını (kalka’yı) temizleyecek kimse olarak, bu isim kendisine verilmiştir. Kalki kelimesi tarihi bir isim de olabilir. Rama veya Krişna, Vışnu’nun geçmişteki avataraları [1]olduğu, gibi, Kalki de Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Cayna’lara göre dünyanın çöküş devirlerinde kötü krallar, (kalkiler ve upakalki’ler) gelecek ve bunlar Kutsal Cayna müminlerini tâkip edip, eziyet edeceklerdir. Tabir Vişnuizm’den çıktıysa, bu kelimenin Caynalarca ters anlamda kullanılmasının izahı açıktır: Vışnucularla Vayşavalar arasındaki düşmanlık olmalıdır.

Budizmde mehdi kavramım ifade eden kelime “Maytreyadır. Sanskritçe mâyitr” kelimesinden türemiştir. Mâytrî kökü dostluk, merhamet, Maytreya kelimesi ise merhametli, sevimli anlamındadır. Kelime bunlara ilâveten “takdis olunmuş, mesut, hamdeden mânâlarını da ihtiva eder. Kelime çeşitli dillerde telâffuz değişikliklerine uğramıştır: Singalce “maytri”, Siamca “metray” Moğolca “maydari”, Japonca “miroko” gibi. Maytreya için Çinliler “mi le phu sa veya “tse shi Tibetliler de Byamps pa”(telâffuzu: campa veya çampa) kelimesini kullanırlar. Maytreya mehdinin soyadıdır. Esas, yani ön ismi ise “yenilmez, şefaatçi” anlamına gelen Ayita olacaktır.

Mehdi tasavvuru Konfuçyanizm ve Taoizmde de görmekle beraber bu tasavvuru ifade eden özel bir kelimeye rastlanılmamaktadır. Mehdi büyük bir aziz, kutsal bir kimse olacaktır, fakat henüz isim belli değildir.

Mecusîlikte ise mehdi kavramım ifade eden kelime “saoşyant”dır. Kelime, ‘yardımcı, yardım edici” anlamına gelir. Yasna LXI,5, de şöyle bir beyit de vardır: “Saoşyantlar olarak druy”u (yalanı, kötülüğü) bertaraf edeceğiz. Onu dünyanın yedi bucağından süreceğiz” Istılah olarak ise bu kelime, âhir zamanda gelip yeryüzünde ilâhı adaleti hâkim kılacağına inanılan, Zerdüşt soyundan bir kurtarıcıyı, bir hükümdarı ifade için kullanılır.

Yahudi ve Hristiyanlıkdaki mehdi tasavvurunu ifade eden Mesih kelimesi, İbranca (ham)maşîah ve Aramca meşiha kelimelerinin Arapça şeklidir. Kelime “yağ sürülmüş, mesh edilmiş, temizlenmiş anlamına gelir. Bu kelimenin Avrupa dillerindeki karşılığı (maşiah’nın Yunanca tercümesi olan) “christos”  tabirinden türemedir. Başlangıçta mesih tâbiri İsrail Kralları için kullanılırken, sonradan başrahip ve rahipler için de kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü krallar tahta çıkarken, başrahip ve rahipler de tayinlerinde kutsal yağ ile mesh ediliyorlardı. Bu tür bir törenle onlara özel bir güç ve kutsiyetin geçtiğine, inanılıyordu. Hatta daha sonraları peygamberler de mesh edilmeye başlandı. Yâni mesh işlemi Tanrı ile yakından ilgili herkese yapılıyordu. Bütün bunlardan, “mesih” kelimesinin Tanrı ile yakından ilgisi olan kimseler için kullanıldığı sonucu çıkmaktadır.

Bu eserde incelemek üzere ele aldığımız “mesih” kelimesinin ıstılah mânası yukarıdaki tarihî anlamları da kapsamakla beraber, âhir zamanda Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilecek ve yeryüzünü hâkimiyeti altına alarak, insanlara doğru yolu gösterecek bir peygamber veya dînî lider şeklinde tarif edilebilecek özel bir anlamı da ihtiva etmektedir. Kelime âhir zamana yönelik manasını, Fohrer’e göre Babil esaretinden sonra, Rehm ve Zobel’e göre Hristiyanlıktan bir kaç asır önce, Gressmann’a göre Hristiyanlıkla beraber kazanmıştır.

Müslümanların kullanmış olduğu mehdi kelimesi Arapça bir kelimedir ve “hadâ” kökünden türemiştir. Bu kök “birine yol göstermek, birini doğru yola veya doğru inanca sevk etmek mânâsına gelir.

Allah Teâlâ’nın isimlerinden el-Hâdî kelimesi de bu kökten türemiştir. Hidayet edici, kurtuluşa ulaştırıcı, rehber anlamındadır. El-Mehdî kelimesi ise “kendisine rehberlik edilen demek olup, Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen, yani hususî bir tarzda Allah Teâlâ’nın hidayetine nâil olan kimse veya kişi mânâsına gelmektedir. Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme de, insanlara doğru yolu gösterdiği, Tanrıya kulluk etmeye çağırdığı için “mehdi” lâkabı verilmiştir. Istılah olarak ise, âhir zamanda Allah tarafından gönderileceğine ve Müslüman bir dünya imparatorluğu kuracağına inanılan bir şahıs, bir hükümdardır.

Yukarıda açıkladığımız çeşitli dinlerdeki mehdi kavramını ifade eden kelimeler arasında etimolojik bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Hepsi de kavram olarak âhir zamanda geleceği tasavvur edilen bir kurtarıcıyı ifade etmekle beraber kelime anlamlan birbirlerinden ayrılmaktadır. Mensren, Mesih, Mehdi ve Maytreya gibi “M” harfi ile başlayan kelimelerin aynı mefhumu ifade etmeleri ise, bir tesadüf olmalıdır. Aynı kavramın çeşitli dinlerdeki muhtelif ifadeleri, mehdi tasavvurlarının birbirlerinden ayrı, her dinin kendi içinde doğuşunun bir işareti olabilir.

 

MEHDİ İNANCININ MENŞEİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Hristiyan dininin temelini mehdi inancı teşkil ettiği için mehdilik inancının kökleri ve gelişmesi konusu batılı araştırıcılar tarafından büyük ilgi görmüştür. Bu konunun tekrar araştırılması gâyemiz olmadığı için daha önce yapılan çeşitli araştırmaların neticesi olan iki ana görüşü kısaca zikretmekle yetineceğiz:

a)          Mehdi inancının ilk defa Sümerlilerde doğduğu, Babillilerde ve Mısırlılarda gelişmeye devam ettiği ve bu iki kanaldan dünyaya yayıldığı teorisidir. Bu görüşün tek temsilcisi olan Alfred Jeremias, mehdi inancının izlerini Sumerlilerde ve Babillilerde görmüş ve diğer dinlerdeki mehdi inançlarının doğuşuyla bağlantılar kurmuştur. Jeremias’a göre, amanın günden güne kötüleşeceği, günahların dünyayı saracağı, halkın beklediği kurtuluşu ise, Tanrının kendisi veya göndereceği bir hükümdarın gerçekleştireceği, dünyayı tekrar düzelteceği inancı Mezopotamya’da yaygındı. Bu sebeple Kral I. Sargon (M.Ö. 2350 yılları) kendini beklenen hükümdar olarak ilan etmiş ve kendisi hakkında efsaneler söyletmişti. Aynı şekilde Hamurabi de (M.Ö. 1728-1686) beklenen kurtarıcının kendisi olduğunu ve Tanrı Şamaş’ın oğlu olarak dünyaya geldiğini açıklamış, ülkede adaleti hâkim kılmanın, kötüleri ve zâlimleri yok etmenin kendi vazifesi olduğuna inanmıştı. Taraftarları onun ölümünden sonra tekrar geri dönmesini beklemişlerdi.

Mezopotamya’daki bu inanç, M.Ö. 2000 yıllarında Mısır’ı tesiri altına almıştır. M.Ö. 1950 yılından kalma bir papirüs metnine göre Kral Snefru kâhinine Mısır’ın istikbalini sorduğunda, kâhin önce zamanın günden güne kötüleşeceğim, Mısır’ın başına büyük felâketler geleceğini, nihayet güneyden çıkacak Ameni isimli hükümdarın Mısır’ın kaderini değiştireceğini, adaleti hâkim kılacağını haber vermiştir. Gerçekten tarihte ilk defa istikbale yönelik bir bekleyişi Mısır’da görüyoruz. Jeremias’a göre bu inanç Mısır’dan İsrailoğullarına, Babil’den İran’a oradan da Hindistan’a geçmiştir. Daha önce Çin’de bir hidayetçi görüş yok iken, Budizm’in Çin’e yayılmasından sonra Konfuçyanizmde bir mehdi tasavvuru görülmüştür.

W. Staerk ise Jeremias’ın genel görüşüne itiraz etmemekle beraber, mesih inancının Yahudiliğe Mısır’dan değil, Mecusilikten geçtiğini iddia etmektedir. Staerk’e göre bu tesir, Yahudilerin Mecusilikteki mehdi inancını aynen benimseyerek değil, ancak inancın ilk elementlerini alarak ve kendi içerisinde geliştirerek olmuştur. Bu tesir Mecusi halk inancının Yahudiliğe tesiri olarak da değerlendirilebilir.

Jeremias’ın mehdi inancının Yahudilikteki menşei görüşüne itiraz edenlerden biri de Hugo Gressmann’dır. Der Messias isimli eserinde Yahudilerin mesih inancını Mısırlılardan değil, Amurrilerden almış olabileceklerini iddia etmiştir. Gressmann’a göre Yahudiler Amurrilerden ilk hükümdar tasavvurunu almışlar ve Melhizedek’i ilk Kudüs hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. Bu ilk hükümdar tasavvuru son hükümdar tasavvurunu doğurmuş ve bu tasavvurdan Yahudilik içindeki mesih inancı ortaya çıkmıştır.

b)           Mehdi inancının kökleri hakkındaki ikinci görüşe göre ise, mehdi inancı her dinin kendi içinde, kendi tarihî, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Bir dindeki mehdi inancının diğer dindeki mehdi inancına etkisi yoktur. Hinduizm, Budizm ve Zerdüştîlikteki mehdi inançları konusunda kıymetli araştırması bulunan Abegg’e göre, Hinduizm’de mehdiliğin menşei Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarası inancıdır. Budizm’de ise Buda Şakyamunî’den önce Budaların dünyaya geldiği gibi, istikbalde de bir Buda’nın geleceği tasavvuru bu inancı doğurmuştur. Bunda Bodisatva (Bodhisattva) inancının da rolü olmuştur. Zerdüştîlikteki mehdi inancı ise kurucusunun şahsiyetiyle yakından ilgilidir. Köklerini Avesta’ın çekirdeği sayılan Gathalar teşkil eder.

Yahudilikteki mesih inancı da, Martin Relim, Lorenz Dürr ve Hocam H. J. Schoeps’e göre, kendi içinde Kral Dâvud özleminden ve Tanrı’nın ona, hükümdarlığının ebedi olacağı hakkındaki vaadinin istikbalde gerçekleşeceği ümidinden doğmuş bu inancın ortaya çıkmasında dış dünyanın tesiri olmamıştır.

İslâmiyet’teki mehdi inancı, İbn Haldun ve Margoliouth’a göre ise, Hulefa-i Râşidîn devri sonundaki Müslümanlar iç harbinin tarihî ve psikolojik neticesidir. Mehdi ismi ilk defa Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî tarafından Muhammed Hanefi adına kullanılmıştır.

 DİNLERDE ZAMAN TASAVVURU

Dînî tecrübede mekân kadar zaman da önemlidir. Çeşitli dînî telâkkiler, görüşler ve münâsebetler zaman içinde teşekkül etmekle ve gerekirse fiîle dönüşmekte, dolayısıyla kutsal zaman tasavvuru da ortaya çıkmaktadır. Zamanın başlangıcı ve sonu problemi, eski yüksek dinlerde de görüldüğü gibi, çok eskilere dayanır. Eski Mısır’da her firavunun tahta çıkışında yeni bir devrin başladığından söz edilirdi. M.Ö. 14.yüzyılda IV.Amenophis (Echnaton) bu telâkkî doğrultusunda kendi hükümranlığı ile yeni bir dünya devrinin başladığını ileri sürmüştü. Artık her tahta çıkışta, dünyanın bir devri arkada kalıyor ve yenisi başlıyordu. Yeniden başlama fikri insanlara daha sevimli geliyordu. İlâhî senelerin sonsuzluğunda bir devir bitiyor, daha ümit vericisi başlıyordu.

Bu dünya devirleri öğretisinin en eski sistemleşmiş şeklini Sümer dini metinlerinde görüyoruz. Buna göre insanlık tarihinin iki devri vardır. Bunlar tarihen birbirini tâkip eden hükümdarlıklardır. Birinci devir, hükümdarlığın gökten inmesiyle başlar ve Tufan’a kadar 241.200 sene sürer, yânî bir kaosla, tufanla son bulur. Bundan sonra ikinci devir başlamıştır. Bu yeni devir insanlarının kaderi de birincilerinkinden farklı olmayacaktır. Yani dünya devirleri bir ahenk içinde başlıyor, ardından bir lânet devir geçiriyor ve tekrar rahmet devrine dönüyor. Tabîi bunun temelinde takvim yılındaki ölüm ve hayatın ebedi ahengi bulunmaktadır. Kışı, bahar ve yazın tâkip ettiği gibi, insanlığın ve tabiatın bozulmasını da yeni bir yenileme devri tâkip edecektir. Bu bir dâirevî dönüştür. Her devir yaratılışla başlar, bir kaos, bütün elementlerin karışması ve bir kıyametle son bulur.

Eski Amerika yerlilerinden Aztekler’e göre dünyamız yaratılışından bu yana tabiat felâketleri ile son bulan dört devir geçirmiştir.

Birincisi “su güneşi”, su felâketi ile yani tufanla,

İkincisi “kaplan güneşi”, kaplanların güneşi yemesiyle,

Üçüncüsü “ateş güneşi”, gökten ve volkanlardan gelen ateş ile,

Dördüncüsü “rüzgar güneşi”, fırtına ile dünya devirleri son bulmuştu.

Şimdiki dünya devri ise sonuncu olup, zelzele ile nihayete erecektir. Her ne kadar daha önceki felâketlerde tanrılar yeni bir dünya görmek için fiîlen yardım etmişlerse de, bu defa böyle bir yardım olmayacak ve dünya yenilenmeyecektir.

Hinduizmin zaman tasavvuru dairevîdir.[2] Kâinatın yaratıcısı Tanrı Brahma’nın hayatı 311.040.000.000.000 Brahma senesi sürer. Bu uzun süre de birbirini tâkip eden gece ve gündüzlere ayrılır ve her biri kalpa ismi verilen uzun sürelerden oluşur. Bir kalpa 4.320.000.000 senedir. Her bir kalpa da bin büyük dünya yaşını ihata eder. Bunlardan her biri de yuga ismi verilen dört devreye ayrılır. Sırasıyla: Krita-, Tretâ- , Dvâpara- ve Kaliyuga olarak isimlendirilirler. Yine sırasıyla süreleri 4000, 3000, 2000, 1000 Tanrı yılı devam eder. Bir Tanrı yılı ise 360 insan yılıdır. Her bir yuganın onda biri kadarı doğuş ve onda biri kadarı da batış süresidir. Bunlardan Kritayuga başlangıç ve altın devridir. İnsanlar bu devirde 4000 sene yaşarlar. Kast ayrımı ve çalışma yoktur. Arzu ettiklerini hemen önlerinde bulurlar Fakat zaman günden güne kötüye gider ve nihayet kaliyuga gelir. Şimdi biz bu devrin sabah kızıllığında bulunuyoruz. Yaşadığımız Mahayugada; Kaliyuga Krişna’nın ölümü M.Ö.  17 Şubat 3102  dir. Bununla kaliyuganın sabah kızıllığı başlamıştır. Artık gün günden daha kötü gelecektir. İyi bir devir için biz daha binlerce yıl bekleyeceğiz. Kaliyuga Mehdi Kalki ile sona erer ermez dünyanın kaderi hemen değişecek, bozulan ilişkiler ideal şekliyle kritayugada geri dönecektir. Yağmurlar zamanında yağacak, burçlar saadet durumunu gösterecek, gezegenler normal nizamına dönecek, eşya ilk halini alacaktır.

Budizm’in zaman tasavvurunda ise, Hinduizm’ın yugasının yerini kalpalar alır. Zaman dört asankhya-kalpaya (sayısız kalpalara) ayrılır. Fakat Budizm’de varlığın ezeli başlangıcı fikri yoktur. Yükselme ve gerileme zamanları periyodik olarak birbirlerini tâkip ederler. İçinde bulunduğumuz zaman gerileme devridir. Artık gün günden kötü gelmektedir. Bu durum daha bir süre devam edecek ve insanların ömürleri kısalarak on seneye kadar inecektir. Bundan sonra zaman tekrar düzelmeye başlayacak ve ömürler uzayarak 80.000 seneyi bulacaktır. Dünyadan hastalık ve yokluk kalkacak, etraf güllük gülistanlık olacaktır.

Mecusilerce dünyanın ömrü 12.000 yıldır. Zaman dairevi değil, doğrusal (lineal)dır. Bir defaya mahsus olarak bir doğrultu istikâmetinde akar gider. 12.000 sene dört eşit parçaya ayrılmıştır. Zerdüşt’ün kendisi 6000 yılında dünyaya gelmiştir. Bundan sonra her bin senede oğullarından biri dünyaya gelecek ve öğretiyi yenileyecektir. Nihayet âhir zaman diyebileceğimiz üçüncü bin yılın sonunda mehdi Saoşyant dünyaya gelecek ve onun bin yıllık hükümranlığından sonra hâkimiyet Ahuramazda’ya teslim edilecek ve âhiret hayatı başlayacaktır.

Yahudilerce dünya devirleri ve tarih anlayışı, zamanın bir doğrultu boyunca akıp gitmesi şeklindedir. Dünyanın sonunda beklenen kıyamet de bu akan zamanın sonunda meydana gelecektir. Hatırasını yaşadıkları evvel zamanın saadet devri, âhir zamanda aynen tekrar etmemekle beraber kendisine has yeni bir saadet devri gerçekleşecektir. Bu saadet devri doğrudan doğruya mesihin tezahürüne bağlıdır; dünyanın sonuna kadar devam edip kıyametle son bulur.

Yahudi âlimlerine göre, haftanın yedi gün olduğu gibi dünyanın genel ömrü de her günü bin sene olan yedi gündür. Bunun altı günü çalışma, yedinci günü dinlenmedir. Aynı şekilde dünyadaki hata faal şekilde 6000 senedir, yedinci bin ise sâkin geçecektir. Çünkü insanların devri altı bin yıldır, yedinci bin yıl ise sabatın (cumartesinin) karşılığıdır ve o rabbindir. Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü olan altıbin senenin ilk iki bin senesi karışıklık devri, ikinci iki bin senesi hikmet ve şeriat devri, üçüncü ikibin senesi ise mesih devridir. Fakat insanların fazla günahlarından dolayı bu sürenin bir kısmı iptal edilmiştir. Dünyanın süresi 4250 yıldan daha az olmayacak ve sonunda mesih görünecektir. Kıyamet ise yedinci binin geçmesiyle kopacaktır.

Hristiyanlıktaki zaman tasavvuru Yahudilerinkine benzemekle beraber, Âdem ve Mesih tasavvuruyla da birleştirilmiştir. Çünkü yaratılış ve hidâyet, Âdem ve Mesih aynı fikre aittirler. Zamanın başı ve sonu aynıdır. Haggada’ya göre Âdem altıncı günün dokuzuncu saatinde cennete yerleşmiş ve oniki saatte de günah işleyerek cennetten sürülmüştür. Buna uygun olarak İsa Mesih de dokuzuncu saatte cennete girmiştir. Çünkü İsa altıncı saatte çarmıha gerilmiş, üç saat cehennemde kalmış ve ondan sonra cennete girmiştir. Evvel ve âhir zamanı birleştiren gün Cuma günüdür. Âdem ve Havva Cuma günü cennetten çıkarılmıştır. Mesih de Cuma günü mezara konmuş ve o, Âdem’i işlediği günahtan kurtarmak için cehenneme inmiştir. Âdem Cuma günü dokuzuncu saatte cennetten dünyaya indirilmiş ve Mesih de Cuma günü dokuzuncu saatte çarmıhtan toprağa indirilmiştir. Âdem yaratıldığı gün olan Cuma günü ölmüştür. Ölümü, cennetten çıkarıldığı ay olan Nisan’ın 14. günü, dokuzuncu saatte olmuştur. Bu saat İsa Mesih’in de ölüm saatidir. Evveliyattaki sulh ve sükûn devri, âhir zamanda da tekrar edilecektir. Ahir zaman evvel zamana uyacaktır. Tabiat hadiselerindeki, hayat-ölüm-hayat sırrı, kaos içine düşen eski âlemin Mesih ile yeniden yaratılması şeklinde dünya devirlerinde tezahür edecektir. Hristiyanlardaki bu zaman spekülasyonu Staerk’e göre Hinduizm’in avatara öğretisinin İran yoluyla Hristiyanlığa tesiridir.

İslâmiyet’e göre, zamanın başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da olacaktır. Dünya altı günde yaratılmıştır. Âdem ile beraber dünyada insanlık tarihi başlamıştır. Ne kadar süreceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberler zincirinin son halkası olması, dünyanın ömrünün azaldığının bir işaretidir. Onunla âhir zaman başlamıştır. Dünyanın sosyal nizamı günden güne kötüye gidecektir. Bir müddet Mehdi hükümranlığı ile düzelecekse de, onu süratle geriye gidiş tâkip edecektir. Dünyadaki son Müslümanın ölmesiyle de kıyamet kopacaktır. Bunu haşir ve âhiret hayatı tâkip edecektir.

Yukarda ana hatlarıyla ele aldığımız dinlerdeki zaman tasavvurlarını özetlersek:

  1. Bazı dinlerde zaman rahmet-felaket devirleri olarak, dairevî bir şekilde ebediyen tekrar eder.
  2. Bazı dinlere göre de zaman bir doğrultu istikâmetinde, rahmet devrinden felâket devrine doğru bir defaya mahsus olmak üzere akar gider ve kıyametle son bulur.
  3. Bütün zaman tasavvurlarına göre, devirler bir felâket veya kıyametle son bulur.
  4. Dâima felâket devrini kapayacak veya kıyametten önce bir ıslahat hareketinde bulunacak bir şahıs tasavvur edilir. İşte biz bu eschatolojik şahsa (âhir zaman kurtarıcısına) MEHDİ diyoruz.

 I.        MEHDİLERLE İLGİLİ ZAMAN TASAVVURLARI

Mevsimlerin birbirlerini tâkibi, gece ve gündüzün periyodik akışı, insanları öylesine etkilemiş ki, mehdi ile ilgili zaman tasavvurlarında da bunların izlerine rastlamaktayız. Kış mevsiminden yaza geçişte, baharın; bir öncü, yaklaşan yaz mevsiminin bir işareti kabul edilmesi, yaz mevsimini güz ve kış mevsimlerinin tâkip etmesi, bu sıradaki ahenk ve devri dâimin cazibesi, mehdi devrinin öncesi, bu devrin yaklaşması ve son bulmasıyla ilgili birtakım zaman tasavvurlarına anolojik (benzer-andıran) bir etkide bulunmuştur.

MEHDİ ÖNCESİ DEVİR

Mehdi öncesi devir genellikle aydınlanacak bir günün öncesindeki gittikçe karanlıklaşan korkunç bir gece olarak tasavvur edilir ve bu karanlık süre sosyal, dînî, ahlâkî v.s. gibi yönlerden tasvir edilir. Eski Mısırlılara göre mehdi öncesi devirde Nil Nehri kuruyacak, insanlar nehri yürüyerek geçeceklerdir. Göller, içindeki balıklar ve etrafındaki kuşlarla birlikte kaybolacaktır. Ülkeyi bedeviler ve Asyalılar istilâ edecek, memleket kargaşalık içinde olacak ve kimse birbirini tanımayacaktır. Herkes silâhına sarılarak kendini düşünecektir. Gülüşler birer ızdırap gülüşü olacak, oğul babasına düşman, kardeşine muhalif olacak ve ölenlere kimse acımayacaktır. Güneş kendini insanlardan uzaklaştıracak, günde yalnız bir saat görünecek ve öğle vaktinin olduğunu kimse fark edemeyecektir.

Hindulara göre mehdi devrinden önceki devir kaliyugadır. Bu devirde kötülükler süratle artar ve sonunda zirveye ulaşır. Eski telâkkiye göre kaliyuga bin insan yılı, yeni telâkkiye göre pek çok Tanrı yılı olarak devam eder. Ülke barbarlar tarafından istilâ edilir, dharma (dinin öğretisi) yok olur. ‘Yangının etrafı sardığı gibi, cinler de etrafı öyle sarar. Ülkeye Sakalar, Kuşanlar, Hunlar gibi yabancılar hâkim olurlar. Budizm ve İslâmiyet Hindistan’da yayılır. Ülke Şudra (Hint sosyal sınıflarının en hakir görüleni) ve barbar hükümdarların idaresine geçer. Halkı soymaktan başka birşey düşünmezler. Halkın kıymetli şeylerini, karılarını, kızlarını ellerinden alırlar. Çocukları ve inekleri öldürürler. Asaletin tek şartı zenginlik olur. Adaleti hâkim kılmak isteyen hükümdarlar çok yaşamazlar, hukuk yalanla yürütülmeye çalışılır.

Tabiatın düzeni bozulur, mevsimlerin ahengi kalmaz. İndra, zamanında yağmur göndermez, yağan yağmur da fırtına ve kumla karışık olur, nehirler, dereler kurur. İnsanlar kıtlık korkusuyla yaşarlar, ekin tarlaları az mahsul verir, onun da kuvveti olmaz. Halk beslenmek için nehir yataklarında ot yetiştirir. En iyi tahıl arpa olur. Güzel kokulu, lezzetli yiyecekler tadım kaybederler. Devrin sonuna doğru ağaçlar otlara dönüşür. İnsanların ömürleri kısalır, pek çoğu henüz ana rahminde iken ölürler, doğanların da büyük bir kısmı yaşamaz. Kızlar 5-7 yaşlarında anne, erkekler 8-10 yaşlarında baba olurlar.  12 yaşında insanların saçları ağarır,  20 yaşını kimse geçemez.

İnsanlar ahlâken sükût ederler, Brahman kanunları, dharma hemen hemen kaybolur. İnsanlar küfür içinde yüzerler, zulüm ve ahlâksızlık her yeri kaplar. Vedalar hayatî geçerliliğini kaybeder ve para ile öğretilirler. Ziyaret yerleri para ile gezdirilir. Ahirete kimse inanmaz, sofizm ve materyalizm rağbet kazanır.  Şudralar sarı mintan giyip Budizme girerler ve Brahmanizmin kutsal yerlerini bırakıp Budizmin kutsal yerlerini ziyaret ederler. İneklere hürmet kalmaz, sadece sütü için kıymet verilir.

Aile bağları çözülür, kastlara dikkat edilmez, isteyen istediği kasttan evlenir. Kimse evlenmek için bâkire aramaz. Kadınlar koca ararlar ve kocalarına sadakat göstermezler. Çocukları henüz rahimlerinde iken öldürürler. Şehvetlerinin galibiyetinden dolayı kendilerini köle ve hayvanlarla tatmin ederler. Hiçbir dul kendisini kocası ile beraber yaktırmaz. Aileye kadın hâkim olur. Kadınların sayıları da erkeklerden çok olur.

Budistlerce de mehdi öncesi devirde, ahlâk tamamen yozlaşacak, dünya hırs, öfke, cehalet ve sapıklıkla dolacaktır. İnsanlar anne ve babalarına, rahiplere hürmet etmeyeceklerdir. Rahipliğe talebe bulunmayacak, kutsal yazıların mânâları kaybolacaktır. Devrin hükümdarı Buda’dan bir beyit bilene bir fil yükü akçe vaad edecek, fakat verecek kimse bulunmayacaktır. Rahipler evlenecek, çocuk sahibi olacak, geçimini ticaret ve ziraatten sağlayacaktır. Buda’nın reliquienlerine (kutsal eşyalarına) hürmet kalmayacak, nihayet reliquienler de ateşe dönüşüp dünyadan kaybolacaktır.

Nihayet tabiatın düzeni bozulacak, yağmurlar zamanında yağmayacak, ekinler büyümeyecektir. İnsanların ömürleri günden güne azalacak, 15-18 seneye kadar inecektir. Kız beş yaşında evlenecek, on yaşında ihtiyar olacaktır. İnsanlar arasında genel bir düşmanlık yayılacak ve yedi gün sürecek bir kılıç devrinde birbirlerini hayvanlar gibi boğazlayacaklardır. Kalanlar da dağlara çekilecekler, yabânî bitki ve ağaç kökleri ile yaşayacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant devrinden önce dünyaya druy (yalan ve kötülük) hâkim olacak, küfür ve ahlâksızlık yayılacaktır. İnsanlar kutsal sözleri değil, parayı tercih edeceklerdir. Horasan’dan sayısız küfür ehli İran’a hücum edecektir. Büyü ile İran’a hâkim olup her şeyi yakıp yıkacaklardır. Şehirler köye, köyler bir aile otağına dönüşecektir. Zulüm ve yalan ülkeye hâkim olacaktır. Ülkede neşe ve sürür kalmayacak, yer kalbini açacak, mücevher ve madenlerini gün ışığına çıkaracaktır. Hâkimiyet İranlı olmayanların, barbarların eline geçecektir. Ülkeyi güvensizlik ve sadakatsizlik saracaktır. Dostlar gruplara ayrılacak, hürmet, sadakat ve ümit dünyadan kaybolacaktır. Baba, oğul ve kardeşler birbirlerine yabancılaşacaklardır. Çeşitli mezhepler çıkacak, dîne zarar vereceklerdir. İnsanlar vahyi küçük göreceklerdir. Ahlâksızlıklarıyla gayrı tabiî (sodomi ve homoseksüellik v.s. gibi) tatmin yollarına gidecekler, âdet gören kadınlara yaklaşmayı âdet edineceklerdir.

Tabiat değişecek, güneşte ışıktan çok, lekeler görülecektir. Seneler, aylar ve günler gitgide kısalacak, yer verimsizleşecek, ekinler büyümez olacaktır. İnsanlar da vücut bakımından küçülecek, güçleri ve kabiliyetleri azalacaktır.

Yahudilerce de mesih devri öncesinde dünyaya dinsizlik ve ahlâksızlık hâkim olacak ve Allah Teâlâ’nın düşmanı olan kuvvetler Kudüs’e saldıracaklardır. İnsanlarda utanma hissi azalacak, pahalılık artacaktır. Ülke zındıklığa dönüşecek, hakka fazla kulak verilmeyecektir. Âlimlerin meclisi fahişeler yuvası olacaktır. Tevrat âlimlerinde bilgi kalmayacak, günahtan çekinenler küçük görülecek, büyüklere saygı kalmayacak, oğul babasının şerefini düşürecek, kız annesine, gelin kaynanasına karşı gelecektir.

Felâketler birbirini kovalayacak, savaşlar, hastalıklar ve pahalılık insanları saracaktır. Dünyanın verimi azalacak, ülke çöle dönecek, tarla ve bağlar bakımsız kalıp dikenler, çalılar yetişecektir. Kudüs harab olacak, yabanî eşeklerin gezinti yeri, sürülerin otlağı olacaktır. Sınır halkları sefalet içinde, şehirden şehire dolaşacak, yüzlerine bakan olmayacaktır. Bâbilliler İsrail ülkelerine ayak basacak, Fars atları İsrail mezarlarını çiğneyecektir.

İslâmiyet’e göre de mehdi öncesi devirde dünyayı zulüm ve adaletsizlik dolduracaktır. İsyan ve küfür yayılacak, emanete hıyanet, içki ve bid’atler çoğalacak, idare işleri ehil olmayanlara verilecektir. Erkekler azalacak, kadınlar çoğalacaktır. Erkekler karısına itaat edip annesine isyan edecek, dostuna iyilik, babasına eziyet edecektir. Ayak takımları başa geçecek, kişiye şerrinden korkulduğu için hürmet edilecek ve sonraki gelen evvelki geleni kötüleyecektir. Zelzele ve harp felâketleri görülecektir.

Yukarıda incelediğimiz mehdi öncesi devirle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdi gelmeden önce dünyayı tabîi felâketler saracaktır.
  • Ülkeleri yabancılar istîlâ edecektir.
  • Ülkelere iç karışıklık ve sosyal bozukluklar hâkim olacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler, kültler çök zayıflayacak veya kaybolacaktır.

 MEHDİ DEVRİNİN YAKLAŞMA İŞARETLERİ

Mehdinin gelmesi yaklaştığı zaman, onun ayak sesleri sayılabilecek birtakım işaretler görülecektir. Bunlar genellikle kozmik hareketlerdir. Yeni Gine’de Milne-Bai hareketinde (1893), mehdinin gelmesi yaklaştığında zelzele, fırtına ve tufanlar meydana gelerek beyazları imha edeceği haber verilmiştir. Yahudilerce mehdinin gelmesi yaklaştığında güneş kararacak, Ürdün Nehri’nin suları kana dönüşecektir. Dünya milletleri birbirlerine saldıracaklar, Fars kralı Arabistan’a hücum edecek, Arabistan kralı da Roma’yı vuracaktır. İnsanların nesilleri kesilecektir.

Müslümanlarca mehdinin gelmekte olduğunu gösteren işaretlerden biri, Fırat Nehri’nin yarılarak altındaki bir dağdan altın çıkmasıdır. Diğer bir işaret, ramazan ayının ilk gecesinde ay, onbeşinci gününde de güneş tutulmasıdır. Yine her tarafı aydınlatan bir kuyruklu yıldızın doğması, onu takiben doğu tarafından çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlığın kaplaması veya doğudan çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlık kaplaması gibi tabiat olaylarıdır. Ayrıca Şam yakınlarında “Harista” veya “el-Câbiya”  isimli bir köyün batması, semadan gelen bir sesle mehdi isminin çağrılması ve bu sesi bütün dünyanın duyması, sık sık depremlerin vuku bulması, mehdinin yaklaşma işaretleri sayılır.

Yalnız ilkel dinlerle, Yahudi ve İslâm dinlerinde görebildiğimiz mehdi devrinin yaklaşma işaretlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Dünya harbinin çıkması,
  • Olağanüstü tabiî hadiselerin meydana gelmesi,
  • Çeşitli tabiî felâketlerin görülmesidir.

 MEHDİ DEVRİNİN BAŞLAMASI

Mehdi devrinin başlaması ile ilgili tasavvurlar da birtakım kozmik hareketlerle paralellik göstermektedir.Hinduizmde Kalki, Güneş ve Ay’ın, Tisya ve Jübiter’ın birbirlerine kavuştukları zaman görünecektir.  Başka bir rivayete göre Kalki, kaliyuganın sonunda görünecek ve çıktığında Güneş kova burcunda olacaktır. Kritayugayı, Brahmanların bütün düşmanlarını öldürdükten sonra açacaktır.

Budizm’in bu konudaki haberleri ise çelişkilidir. Rivayetin birine göre Maytreya, Buda’nın nirvanaya girişinden beşbin sene sonra, yâni M.S. 4457 yılında doğacaktır. Diğerine göre ise insanların ömrü uzayarak 80.000 veya 84.000 seneye yükseldiğinde Maytreya gelecektir ki, Budistlerin hesaplarına göre Buda Şakyamuni’den 5.670.000.000 sene sonra olmaktadır.

Mecusilerce Saoşyant, Zerdüşt’ün oğullarından Avşetarmah devrinin bitmesine otuz sene kala doğacakta Otuz yaşına girince, güneş otuz gün ve otuz gece semanın ortasında duracak, sonunda tekrar eski yerine dönecektir. Mecusilerin hesabına göre, Zerdüşt’ten 4000 sene sonra, yâni Zerdüşt’ten sonraki üçüncü bin yılın sonunda, Saoşyant devri başlayacaktır.

Yahudilerce Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü en az 4250 veya 4291 yıl olacağı için, Mesih devri de bu tarihlerden sonra başlayacaktır. Hahamların hesaplarına göre Mesih M.S. 240 veya  471 yılında gelecekti. Bazıları ise bu tarihlere itiraz ederek üç şeyin beklenmedik zamanda geleceğini söylemişlerdir. Bunlar: Akrep, define ve Mesihdir. Buna rağmen Mesih’in geleceği ayı, günü hesab edenler de eksik olmamıştır. Bunlara göre Mesih NİSAN AYININ 14. GECESİNDE gelecektir. Çünkü Allah İsrailoğullarını Mısır’dan bu ayda ve bu günde kurtarmıştır. Şimdiye kadar vaad edilen devrin gelmemesinin sebebi, halkın günahkârlığıdır. Bir veya iki sabt (cumartesi) gününe gerçekten riayet etseler Mesih hemen gelecektir. Bu geliş nisan veya tişri’ye (eylül- ekim) tesadüf edecektir. Çünkü dünya nisan veya tişri ayında yaratılmıştır. Yahudilerin kurtuluşu da bu ayda olacaktır.

Hristiyanlara göre ise, İsa Mesih birinci gelişinde hidayet kapısını açmıştır. İkinci gelişinde dünya hâkimiyetini kuracaktır ve bu gelişi nisan ayma tesadüf edecektir. Paulus’a göre o hemen yarın gelebilir. Mâdem ki o ölümden uyandı, diğer Hristiyanları da uyandırmak için hemen geri gelecektir. Beklenen Mesih devri başlamıştır. Semaya çıkan Mesih’in inmesi ve dünyanın idaresini eline alması bir an meselesidir. İsa da kendisiyle beraber özlenen Mesih devrinin başladığına inanıyordu. Talebelerinin bir suali üzerine: “İşte beklediğiniz geldi, fakat siz onu tanımıyorsunuz” demişti. Taraftarları da buna inanıyorlardı. Fakat tasavvur edilen zaman gelmeyince, önce Mesihin ölüm yılı olarak kabul edilen 6.000 yılı, doğum yılı olarak yorumlanmaya ve kabul edilmeye başlandı. Çünkü 6.000 yılında devrin başlaması gerekiyordu. Mesih gelmekle beraber zaman henüz olgunlaşmadığı için beklenen devri açmıyordu. Beklenen devrin daha sonra da başlamaması üzerine, İsa Mesih’in doğum için 5.500-6.000 arasında muhtelif tarihler tespit edildi. Üçüncü yüzyılın kilise babalarından Cyprian 6.000 yılının pek yakın olduğunu haber vermişti. Fakat İsa beklenen zamanda yine de gelmeyince, Aziz Hieronymus onun doğum tarihini 5.198’e indirdi. Şimdi ise İsa’nın ikinci gelişi her sene yalnız Paskalya bayramında beklenmektedir. Geldiği günün ortasında hava kararacak, ne geceye, ne gündüze benzeyecektir. Geceleyin de aydınlık olacaktır. Yine o gün beklenmedik bir soğuk, arkasından beklenmedik bir sıcak olacaktır. İsa’nın beklenen devri açmasıyla beraber Hristiyanlıktan nasibi olmayanlar hemen öleceklerdir.

Müslümanlar mehdi devrinin başlaması hususunda pek zaman hesaplarına girmemişlerdir. Bunun yerini birtakım hadiselerin vukuu almaktadır. Buna göre, mehdi devri Süfyânî’nin (Emevilerin) Medine’yi kasıp kavurmasından ve Beydâ denilen yerde askerlerinin helâk olmasından sonra başlayacaktır. Diğer bir rivayette, Mehdi, Nefsü’z-Zekiyye’nin öldürülmesinden yâni H.143 senesinden sonra zuhur edecekti ve gökten bir ses “emîriniz filândır, o mehdidir” diye onun gelişini îlan edecekti. İbn Arabi’nin hesabına göre mehdi hicretten HYF senesinin geçmesiyle (H=600 +F80= +Y=3 =683) yani hicri 7. yüzyılda görünecekti. Bu tarihin geçmesinden sonra taraftarları, bu tarihi mehdinin doğum tarihi olarak kabul ettiler ve mehdinin h.710/ m. 1310 yılında vazifeye başlayacağını savundular.

Eski Şîa rivayetlerine göre mehdi, 12. İmamın gaybı ihtiyar edişinden 60 gün veya 60 ay veya 60 sene sonra tekrar görünerek hâkimiyeti eline alması, beklenen devri başlatması gerekiyordu.

Yukarıdaki mehdi devrinin başlaması ile ilgili çeşitli dinlerdeki ortak zaman tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Bazı burçların ve Güneş’in özel duruma girmesi,
  • Evvelce tespit edilen sürenin dolması;
  • Kutsal   bir ay ve günün olması,
  • Mehdi düşmanlarının kısmen imhasıdır.

Sonuncu maddedeki tasavvur yalnız Hinduizm, Hristiyanlık ve İslâmiyet’te mevcuttur. İlkel ve ölü dinlerdeki mehdi tasavvurlarında, henüz gelişmemiş olmalı ki, mehdi devrinin başlaması ile ilgili bir düşünceye rastlamıyoruz.

 MEHDİ DEVRİNİN SÜRESİ

Mehdi devrinin süresi genellikle bin yıl olarak tasavvur ediliyorsa da bu süre çeşitli dinlere göre değişmektedir. Hindularca Kalki’nin ömrü bin yıl olacaktır. Bu sürenin dolmasına ya km, Kalki dört oğluna tahtını ve ülkesini bırakarak Himalayalarda Ganj kenarında bir ormanda inzivaya çekilecek, oradan da semaya yükselecektir.

Budistlerce Maytreya 60.000 veya 84.000 sene dünyada kalarak vazifesini sürdürecektir.

Mecusilerce ise Saooşyant’ın hükümranlığı bin sene devam, edecek, süresinin bitmesine 57 yıl kala şeytanî varlıklar ve Ehriman yok edilecektir. Devrin sonunda insanlar manevî hayata başlayacaklardır.

Yahudilere göre Mesih devri genel olarak 400 sene sürecek ve Mesih’in ölümüyle son bulacaktır. Eliyyahu ekolünde ise Mesih devrinin 2000 sene süreceği, fakat bu sürenin bir kısmının insanların günahları yüzünden iptal edildiği kanaati hâkimdir. Bununla beraber 6000-4291 =  1709 sene veya 6000-4250 =  1750 seneden az olmayacaktır. Haham Elieser’e göre ise, Mesih devri 40 sene, Rabbi Elezer ben Azeryah’ya göre 70 sene sürecektir. Bir görüş birliğine varmak mümkün değildir.

Hristiyanlara göre İsa Mesih’ın başında bulunacağı İlâhî devlet ve Mesih’ın saltanatı bin sene sürecektir. Kilise bir müddet için bu bin seneyi, Mesih’ın ilk görünüşüyle tekrar dönüşü arasındaki zaman olarak tefsir ettiyse de, zamanın geçmesiyle vazgeçmiştir. Bugün ise bin senelik İlâhî devlet inancım (chliasmus) özellikle küçük mezhepler muhafaza etmektedir. Bin senenin sona ermesiyle ise, bu sürede bağlanan Şeytan tekrar serbest bırakılacaktır. Fakat Allah Teâlâ,  “şeytan”ın askerlerini imha edecek, kendisini de ateşe atacaktır:

Müslümanlarca Mehdi’nin hâkimiyet devri ve süresi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Hadislerde bu devrin iki, üç, beş, yedi, sekiz, dokuz, veya on sene süreceği hususunda çeşitli rakamlar verilmektedir. Yine mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak, ondokuz yıl ve bir kaç ay veya yirmi, yirmidört yahut da kırk yıl gibi bir süre tahmininde bulunulmaktadır. Örneğin el-Huseynî haber verilen yedi seneyi, mehdinin dünya hâkimiyetini sağladıktan bütün fetihleri bitirdikten sonraki saltanat süresi olarak yorumlamaktadır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin süresi ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Mehdi devri Hinduizm, Zerdüştîlik ve Hristiyanlığa göre 1000 sene,
  • Budistlerce 60 000 veya 84 000 sene
  • Yahudilerce 400 sene veya daha fazla (2000 yıl)
  • Müslümanlarca 7 veya 40 sene olacağı kanaati genellikle yaygındır.

Mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak ne dinler arasında, ne de dinlerin kendisi içinde bir birlik vardır. Birleştikleri tek nokta, mehdi için belirli bir süre düşünmüş olmalarıdır.

 MEHDİ SONRASI DEVİR

Mehdi sonrası devir, parlak bir günü tâkip eden, bir akşam ve karanlık bir gece gibi tasavvur edilir. Hindularca Kalki’nin açtığı yeni kritayugayı treta, dvapara ve kaliyuga tâkip edecektir. Bu devirler boyunca tabiat ve insanların durumları dâima kötüye gidecektir. Tretayuga’da öğretinin ve insan hayatının dörtte biri eksilecektir. Dvaparayuga’da öğretinin dörtte biri daha eksilecek ve ayrıca Vedaların dörtte biri kaybolacaktır. İnsanlar arasında birtakım maddi ve manevî hastalık ve kötülükler salgın hale gelecektir. Devrin sonuna doğru gökte yedi ve oniki güneş doğacak, bütün insanları öldürecek, nehirleri ve denizleri kurutacak, otları ve ağaçları yakacaktır. Gökten yağmur gibi taş yağacaktır. Bunları kuvvetli bir rüzgârla Samvartaka Ateşi (kâinatı yakan ateş) tâkip edecek, oralarda kalması muhtemel, her türlü canlıyı da yok edecektir. Belirli bir süre geçtikten sonra, dünya tekrar yenilenecek ve yeni bir kritayuga başlayacak, zamanın bu dâirevî periyodik akışı ebediyete doğru uzayıp gidecektir.

Budistlerce Maytreya’dan sonra öğreti 80.000 veya 60.000 sene daha aynen yaşayacaktır. Bundan sonra devirler yavaş yavaş bozulmaya, öğreti eksilmeye başlayacak ve bu durum kaliyugada zirveye ulaşacaktır. Bu suretle zamanın iyilikten kötülüğe, kötülükten iyiliğe doğru periyodik akışı ebediyen devam edecektir.

Mecusilerce Saoşyant devrinin sonuna doğru bütün işleri Ahura- Mazda kendi üzerine alacaktır. Daha önce ölenleri de diriltecektir. Sonra genel bir muhakeme kurularak, bütün insanlar bu muhakemeden geçirilecektir. Günahsızlar ebedî saadete kavuşurlarken, günahkârlar erimiş maden içine atılarak üzerlerindeki kötülükler yok edilinceye kadar orada kalacaklar, sonunda onlar da ebedî saadete kavuşacaklardır.

Yahudilere göre Mesih’in ölümünden sonra bütün insanlar da ölecektir. Dünya yedi gün sessizlik içinde kalacak, artık hiçbir canlı bulunmayacak, belirli bir zaman sonra haşir ve hesap günü gelecektir.

Hristiyanlara göre Mesih’in bin senelik hâkimiyetinden sonra Şeytan’ın bağları çözülerek serbest bırakılacaktır. Şeytan, tekrar taraftarlar kazanarak onları Hristiyanlar üzerine saldırtacaktır. Fakat Allah Teâlâ mücadele ederek Şeytan’ı tesirsiz hale getirecek, askerlerini de imha edecektir. Bunu umûmî haşir ve hesap günü tâkip edecektir.

İslâm’a göre mehdinin halefi Yemen’de Kahtan’dan bir kimse olacaktır. İdaresizliği ile kısa zamanda ülkede karışıklıkların meydana çıkmasına sebep olacak, dünyada küfür ve zulüm süratle yayılacaktır. Nihayet hafızların zihinlerinden Kur’an silinecek, İnsanlar putlara tapmaya başlayacaklardır. Ye’cüc ve Me’cüc denen kavimler çıkarak dünyayı harabeye çevireceklerdir. Süratle Müslümanların sayısı da azalacak, bir tek Müslüman kalmayınca, kıyamet kopacaktır.

Yukarıdaki mehdi sonrası devirle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Zaman tekrar kötüleşmeye başlayacaktır.
  • Tabiatın ve sosyal hayatın düzeni tekrar bozulacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler kaybolacaktır.
  • Zaman  tasavvuru dâirevî olan dinlerde, kötülüklerin zirveye ulaşmasından sonra tekrar düzelme başlayacaktır.
  • Zaman  tasavvuru lineal (çizgisel, doğrudan doğruya olan) dinlerde, dünya kıyametle son bulacaktır.

 II.     MEHDİ DEVRİNDE TABİİ ÇEVRE VE MEKÂN TASAVVURLARI

Mehdi devrinin tasavvur edilen ihtişâmının yalnız politik, sosyal ve dînî sahalara münhasır kalmayıp, içinde yaşadığı tabiî çevreye ve bölgeye de tesir edeceği, tabiatta birtakım değişiklikler meydana getireceği de düşünülmektedir. Bu tabiî çevre tasavvurları genellikle cennet tasavvurları ile paralellik arz etmektedir.

 CANSIZ ÇEVRE

Yer, insanlar, hayvanlar ve bitkiler için ana kucağı, gök de üzerine bir örtü, bir rahmet kaynağıdır. Mehdi devrinde, yer ve göğün daha önce bozulan ahengi tekrar eski hâlini alacak, içinde yaşayanlara saadet otağı olacaktır. Eski Mısırlıların Mehdi Ameni devrinde mevsimlerin bozulan düzeni tekrar iyileşecek, yağmurlar yağacak, Nil Nehri’nin suları yükselecek, kararan Ay ve Güneş tekrar parlayacak ve dünyayı ısıtacak, her taraftan hayat ve mahsul fışkıracaktır.

Hindulara göre Kalki zamanında da yeryüzü bolluk ve bereketle dolacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, mahsul kendiliğinden yetişecektir. Sular birer sıhhat kaynağı olacak, Kalki ve refakatçıları kutsallaşan sularda yıkanacaklardır. Bu sulardan biri de halen Naimisa Ormanında bir ziyaret yeri olan Cakratirtha Gölü’dür.

Budistlerce de Maytreya zamanında dünyanın bolluk ve bereketi zirveye ulaşacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, sular bollaşacak, nehirler ve su kaynaklan sekiz kat daha artacak, bu sular lezzetli ve dertlere deva olacaktır. Çevrede bir pislik v.s. olursa, yer kendiliğinden açılarak onu içine alıp yok edecektir.

Konfuçyanizme göre mehdi yere, göğe, dağlara, nehirlere hâkimdir. Onun tesiriyle Güneş ve Ay kararmayacak, deniz yerini değiştirmeyecek, nehirler ülkeye taşmayacaktır. Göller ve nehirler kuramayacaktır. Dağlar yıkılmayacak, yer yükselmeyecektir.

Yahudilerin inancına göre Mesih devrinde çöllerden sular fışkıracak, steplerden dereler akacaktır. Derelerde göller meydana gelecektir. O gün dağlar tatlı şarap damlatacak, tepeler süt akıtacak, Rabb’in evinde bir kaynak çıkacak ve Şittim Vâdisi’ni sulayacaktır. Çöller dahi Eden bahçelerine dönecek, Âdem’in günahıyla değişen tabîat eski hâlini alacaktır. Ayın ışığı güneşinki gibi parlak olacak, güneşin ışıkları ise şimdikinin yedi katı daha artacaktır.

İslâm Hadis literatürüne göre de, Mehdi devrinde Allah Teâlâ bol bol yağmur verecek, yer bütün nebatlarını ve zenginliklerini ortaya çıkaracak, bolluk ve zenginliklerin sınırı olmayacaktır. Sular Mûsâ Peygambere yol verdikleri gibi mehdiye de yol verecekler, Müslümanlar denizleri yürüyerek geçebileceklerdir.

Mehdi devrinde bazı dağ, nehir, göl ve diğer bazı suların mehdilerle özel ilişkileri dolayısıyla kendilerine has bir kutsiyet kaz