BRAVE NEW WORLD /Cesur Yeni Dünya (1998)


Yapılan her şey toplumu köle etmek için mi?
Hayır!!!!
Peki ne öyle ise;
Yaratılışı değiştirmek
O mümkün değil.

Yönetmen: Leslie Libman, Larry Williams

Ülke: ABD

Tür: Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 1998 (ABD)

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Daniel Licht

Çekim Yeri: Los Angeles, California, USA

Oyuncular    Peter Gallagher , Leonard Nimoy ,   Tim Guinee ,Rya Kihlstedt  ,  Sally Kirkland

Özet

Uzak gelecekte, dünya denetçileri nihayet ideal toplumu yaratmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda genetik bilimi insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa-artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan epsilon-eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Londra kuluçka ve şartlandırma merkezinde Bernard Marx mutsuzdur. Yalnızlık için duyduğu özlem, zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk, kaçma duygusunu güçlendirir. Eski, ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi’, yeni teknik uygarlığı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır. Modern klasiklerden biri olan Aldous Huxley’in distopik Cesur Yeni Dünya kitabından uyarlanarak hazırlanan bu film hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten bugüne bir çağrı… Çağrılara açık olanlar için..

Filmden

“Bu hepimiz için hayatın başlangıcı  Erkek ve kadın DNA’sı bir dönüşüm sağlamak için bir araya geldi ve DNA olması gerektiği gibi oluştu. Yumurta döllenerek DNA’yı oluşturdu ve bebek büyümeye başladı. Savaşlardan önce erkek ve kadınlar kendi DNA’larını birleştiriyorlardı. Yani, her şeyin meydana gelme riski vardı. Bu çok tehlikeliydi. Çocuklarının onlara ait olması, tıpkı birer nesne gibi. Özgürlüğe bugünkü kadar önem verilmiyordu. Bu yüzden ona “Aile” deniyordu. O günlerden bu yana çok yol katettik.  Günümüzde hiç suç işlenmiyor, ölümler, savaşlar, yaşlanma yahut acı çekmek yok.  Hepimiz toplum içinde bir yer edinebilmemiz için özel olarak tasarlandık.  Bu yüzden hepimiz mutluyuz.  Çok akıllıca.

Anlayamıyorum. Geçmişte çocuklar nasıl üretiliyordu?

 Üretilmiyorlardı. Geçmişte çocuklar doğuyorlardı. Erkekler ve kadınlar seviştikten sonra kadınlar hamile kalıyordu ve çocuklar doğuyordu.

Hayvanlar gibi mi yani?

 İnanması zor. Bu tehlikeli, acı verici ve onur kırıcı bir tecrübeydi.

Yani siz sevişmekten korkuyor musunuz?

 Bazen. Eğer erkek ve kadın bebek sahibi olmak istiyorlarsa evlenmek zorundaydılar. Sonrasında da başka insanlarla sevişmiyorlardı. Ne kadar süre?

 Bütün yaşamları boyunca. Yani onların “Anne” ve “Baba” olduklarını mı söylüyorsun?

 Küfür kullanma lütfen. Eski sistemin daha bir çok kötü tarafı vardı: özenmek, yalan söylemek, sahiplenmek gibi. Ayrıca çocuklar çok kötü şartlarda yetişiyorlardı. Bunları yaşaması için de çocuğun suçlu olması gerekmiyordu. Savaşlardan önce yaşam oldukça güçtü. Bütün dünya birleşmeden önce  Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz.

Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Şartlandırma Merkezi  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Alfa’lar, Beta’lar, Gama’lar, Delta’lar, Epsilon‘lar

Herkes herkese ait.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.

Herkes faydalıdır.  Ben bir Alfa’yım ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes yararlıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum.  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Tamamıyla mükemmeldir. Soma kullan.

Herkes herkese ait.  

Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum   .. ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes faydalıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Unutmayın:

“Herkes herkese ait ve herkes birine ait. “

**

Herkesle beraber olmak her vatandaşın görevidir.

**

Ulusal mutluluk, toplumun düzenli işleyişini muhafaza eder.Delta’ların 17 No’lu Fabrikası.

“SATIN ALMAK İÇİN ÇALIŞ”

İş eğlencelidir.  Satın almak için çalışın.  Daha fazla satın alabilmek için   Yeni metalar. Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Elinizden geldiğince çalışın.  Toplumun işleyişini koruyun.  İşiniz bittiğinde iyi bir hayata sahip olmuş olacaksınız.  Sizin somanız var.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Çalışmak eğlencelidir.  Satın almak için çalış.  Alabildiğiniz kadar yeni şeyler  Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Çok çalışın ve elinizden gelenin en iyisini yapın.  Çalışmak eğlencelidir.

**

Savaşlardan sonra, toplumun yeni kurulduğu zamanlarda bazı gruplar yenidünya hükümetinin bir parçası olmayı reddettiler. Bu gruplar şu anda ayrılmış bölgede yaşıyorlar. Uygar toplumdan ayrı bir köşede yaşlarına göre çok daha fazla yıpranmış bedenleriyle. Biz ne kadar gelişmiş durumdaysak, bu vahşiler de o kadar yaşam suçlularıdırlar.

**

Nasıl bu şekilde yaşayabiliyorlar?

 Belki de medeni dünyanın dışında yaşamada bilmediğimiz bir şeyler vardır. Kaybedecek hiçbir şeyin olmadan koşulsuz yaşam mücadelesi vermek.

Shakespeare.

“Ne mücevher, ne toprak, ne de okyanus. Hangisinin gücü üzücü ölümü alt etmeye yetebilir?

 ” “Öfke güzellik ile nasıl boy ölçüşebilir?

” “Kimin gücü bir çiçek yapmaya yetebilir?

**

Niçin okuyorsun?

 Hissettiğim halde tanımlayamadığım duyguları açıklayan sözcükleri öğrenmek için.

**

Siz evli misiniz?

 Hayır. Medeniyet hakkında öğrenmen gereken pek çok şey var.

**

Cesur Yeni Dünya; tıpkı olması gerektiği gibi bir medeniyet. Ben sadece durduğumda ne olacağını görmek istedim.

Ne olacağını düşündün ki?

 Eğer bir kişi durursa, bütün şerit durur. Eğer şerit durursa, üretim durur.

Peki üretim durursa ne olur?

 Üretimi durdurmak da dağıtım tabanını durdurur ve bunun sonucunda.. Ekonomi. Bunu anlayamazsın. Sana on gün için yeniden şartlandırma yazıyorum. Tamamlandığında gayet iyi hissedeceksin. Tamam mı?

**

John bir vahşi. Marx burada neler oluyor?

 John tanıştırayım; Şartlandırma Merkezi’mizin müdürü.

John ayrılmış bölgeden geliyor. Ayrılmış bölgeden birisini buraya getiriyorsun.

Çıldırdın mı sen?

 Pek sayılmaz. Neredeyse bizden birisi. Bu tamamen saçmalık Marx.

Bu sefer gerçekten sınırı aştın.

**

Şartlandırma Merkezi

62.400 tekrarın tamamı doğrudur. Bir Delta olduğum için mutluyum. Hikayeler sıkıcıdır. Mutluluk diğer insanlara hizmet etmektedir. Bir şeyler satın almak için çalış. Bütün erkekler fiziksel ve kimyasal olarak aynıdır. Görüntüsü güzel olmayan şeyler toplumu tehdit eder. Eğlen. Zamanında alınan bir gram bizi eğlendirir. Herkes herkese ait ve herkes bir kişiye aittir  Ben bir Delta’yım. Cesur Yeni Dünya

**

 Baş Denetmen: Bay Marx.

- Buyurun efendim. Biraz özel konuşabilir miyiz?

 Tabi ki.

Sürpriz Bay Marx. Ben de bunlarda bir tür çekicilik buluyorum. Şimdi tüm bu ilkel eserler ve önyargılar tarih olmuş durumda. Büyüsünü kaybetmiş bütün bu şeytani diller; Fransızca, Rusça, Almanca  Tüm bunları kontrol etmek ve insanlara acayipliklerini ispatlamak benim görevim. Bütün nüfusu bozmalarına engel olmak. Felsefe, toplum için üzücü olabilir ve bu hiç de iyi olmaz. Sonunda tanışabildiğimize sevindim Marx. İsmin toplantılardan sonra bir dosyanın üzerinde yazılı olarak masama geliyordu. Yani merkez yöneticinin raporları benim hasta olduğumu söylüyor. Muhalif olduğunu söylüyor. Aramızda kalsın ama bence onaylanmamanı potansiyeline dair olumlu bir işaret olarak görmelisin. Şimdi; bana söylemek zorundasın: Niçin Bay Cooper’ı uygarlığımıza getirdin?

 Şartlandırmanın son zamanlarda doğurduğu sonuçlarla ilgili deney yapmak için getirdim. Hiç kimse nedenini bilmiyor. John’da araştırabilmemiz için bir çok malzeme varmış gibi görünüyor. Genetik olarak bir Alfa. Ama şartlandırma açısından bakıldığında o hiçbir işe yaramaz bir köle. İlginç. Ama riskli. Sence de halinden memnun ve gayet mutlu olan bu toplumun içerisine tamamen yeni bir elementi dahil etmek tehlikeli olmaz mı?

 Sana izin verebilmemin çok zor olduğu kuşkusuz. İlerleme katedebilmek için onların tecrübelerini de anlayabilmemiz gerekir efendim. Peki Marx. Çalışmana devam et. Ama senin için bir sakıncası yoksa raporlarının direk olarak bana ulaşmasını isterim. Hepsi bu mu?

 Tabi ki. Bu benim için bir onurdur. Teşekkürler.

**

. Ayrıca babanı da bulabiliriz. Niçin böyle bir şey isteyeyim?

 Babanı bulmak istemiyor musun?

 Sizin kültürünüzde önemli olduğunu düşünmüştüm.

Bernard, sen ‘Baba’nın ne anlama geldiğini sanıyorsun ki?

 Yaşamı başlatan spermi koyan adam. Bu sadece sperm koymaktan çok daha fazlası demek. Baba çocuğu için kendi hayatından fedakarlık yapmayı seçen ve çocuğuna adam olmayı öğreten insana denir. Ne dediğim hakkında kesinlikle en ufak bir fikrin yok haksız mıyım?

 Hayır yok. Ama bu ilginç.

Anormallik!

**

Adrenalin normal. Ses yüksekliği 84’te.  Tebrikler.  Sen özelsin.  Hiç kimse senden daha özel değil.  Sırf bu yüzden özelsin.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Hepimiz güzel görünürüz.  Sadece içsel bir hesaplaşma.  Eğer isterseniz sahip olabilirsiniz.  Ara ve bulacaksın.  Bunu kazandın. Bunu hak ettin.  Eğer hoşuna gittiyse niçin sahip olmuyorsun?

**

. Onu seviyor musun?

 Aşk, o bitti. Aşk diye bir şeyin olmadığını mı söylüyorsun?

 Herhangi bir yemeğe, giysilere ya da spora karşı bir aşk duyabilirsin ancak başka bir insana aşık olamazsın. Bu sahiplenmektir, bencilliktir.

Buna gerçekten inanıyor musun?

 Evet. Duygularını tek bir insan üzerine odaklamak sağlıksız bir şeydir.

Sen böyle düşünmüyor musun?

 Hayır. Ya iki kadın bir adama ya da iki adam bir kadına aşık olursa ne olur?

 Peki ya sana aşık olmayan birisine aşık olamaz mısın?

 Olabilir tabi. Lenina’nın birçok kişiye verebilecek kadar çok sevgisi var.

Yani, sen ilgileniyor musun?

**

Merhaba. Nasılsınız?

 Ben iyiyim teşekkürler. Vahşi için gelmiştim. Bunun uygun bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Bekleyeceğim.

O korkunç ayrılmış bölgede sıkışıp kaldığınızda buraya, yani medeniyete geleceğinizi hiç hayal etmiş miydiniz?

 Bilmiyorum. Gerçekten hiç düşünmemiştim. Sanırım, her zaman bir kaderim olduğunu biliyordum.

Kader! Demek istediğiniz hatalı bir genetik kodlamanın eseri olduğunuz mu?

 Hayır insanların genetiklerinin kaderlerini etkilediğini düşünmüyorum. Kendi kaderinizi kendiniz biçimlendirirsiniz. Genleriniz size kim olduğunuzu söyleyemez.Büyüleyici.

Peki şu soruyu cevaplar mısın: Uygar kızlar hakkında ne düşünüyorsun?

 Kendi kaderini biçimlendir. Kimse sana nasıl olman gerektiğini söyleyemez. Bu tür anti sosyal yanlış bilgiler ile vatandaşlarımızın aklını  karıştırdığı için Vahşi’ye teşekkür ederim.

**

Müdürün muhtemel tehlikeyi biraz abarttığını düşünüyorum. İnsanlarımızın şartlanmasının, Bay Cooper’ın düşüncelerinin tamamen mantıksız olduğunu anlayabilecek kadar iyi seviyede olduğunu düşünüyorum. Bu hiçbir amca hizmet etmeksizin sosyal düzeni bozar. Gittiği her yerde toplumun dikkatini çeker.

Kesinlikle. İnsanlar heyecanlanmaktan hoşlanır ancak sizi temin ederim ki çok yakında Bay Cooper’dan sıkılacaklardır. Vahşi’yi araştırmaya başladığımızdan beri Bernard Marx’da burada bizimle birlikte.

Bernard sence toplum üzerinde bir tehdit oluşturabilir mi?

 Bir çok şeyi bizden farklı olarak görüyor ancak bunun bir tehdit oluşturacağını zannetmiyorum. Bu yüzden araştırma için çok değerli birisi.

Eğer burada bizimle birlikte kalacaksa ona uygun şartlandırmaları yapmak zorundasınız. Bunun için biraz geç değil mi?

 Yapılabilir. Yoğun ve sıkıştırılmış bir programla bu mümkün, ve bu çok değerli bir araştırma olurdu. Bu onu özel yapan her şeyi yok eder, ve sahip olduğumuz büyük ilerleme şansını batırır.

Şu an için Vahşi’nin toplumumuzla birlikte yaşamaya devam etmesinde bir zarar görmüyorum. Ciddi bir problem olup olmayacağını zaman gösterir.

**

Bu insanlar benden ne istiyor?

Lenina: Daha önce hiç senin gibi birisiyle tanışmadılar. Sen gizemlisin.

Umurumda değil. Ben onlar için bir eğlence unsuru olmak istemiyorum. Ben bir eğlence programı değilim. Beklediğim bu değildi.

Ne bekliyordun?

 Bilmiyorum. Doğru olana gösterilen saygı, güzellik, zeka  Telkin ve baskı ile yıldırılmış insanlar değil.

Ancak görüşümüz mutluluk açısından doğru ve başarılı.

Tabi. Sınıfımda konuşmanı istiyorum.

Kendinle ilgili. Seni tanıdığım kadarıyla çok heyecan verici bulacaklarını biliyorum. Peki. Şimdi eve gitmeliyim.

John. Bana aşık olmaktan korktuğunu hissediyorum.

 Hayır. Hayır. Demek istediğim  Güzel

Haydi daha sakin bir yere gidelim.

Gitmem gerekiyor.

**

SOMA BAR: Gerçeklikten bir süreliğine tatile çıkın.

Şimdi bana hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini mi söylüyorsun?

 Şunu söylüyorum; uygar toplumda sevişmek sadece günlük aktivitelerden bir tanesidir.

John ve sen birlikte bir şeyler yapabilirsiniz?

 Yanlış mı düşünüyorum?

 Koca kız Bernard. Herkesle beraber olmaya çalışmak bir vatandaşlık görevidir.

Probleminin ne olduğunu biliyorum.

İşte neden sorun çıkardığını

Toplum için çok önemli bir şey yapmak istemez miydin?

 Topluma büyük zararlar verebilecek bir insanı engellemeyi  Evet. Güzel. Sana özel bir şartlandırma programı hazırladım.

**

Burası bir fabrika. İnsanları tıpkı makineler gibi üretmek

 Neden?

 İnsanların özelliklerini garanti altına almak için. Doğumun sancılarını ve tehlikelerini ortadan kaldırmak için. Tehlike ve acı hayatın birer parçasıdır. Onları ortadan kaldırmaya çalışmak, insan doğasının benliğinden uzaklaşmaktır.

Acı, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu gösteren bir vücut sinyalidir. Bazen  Ancak bazen de bize öğreten, bizi meydana getiren şeydir.

Nasıl?

 Doğum sancısı bir kadınına anne olduğunu öğretir. Doğum sırasında bebeğin attığı çığlıklar onun ruhunun dünyada vücut bulduğunu anlatır.

Peki ya bu insanların ruhları?

 Ruhları mı?

 Ciddi olamazsın.

Bernard, niçin beni buraya getirdin?

 Tüm bu işaretler, deneyler ne için?

 Burada her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm. Bizim de problemlerimiz var. Senin yardımlarınla programları, insanları daha mutlu edecek şekilde dizayn edebiliriz.Yani benim, insanların nasıl daha mutlu edilebileceğini çözmemi mi istiyorsun?

**

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da, Soylulukta birbirine denk iki aile Eski bir düşmanlıktan gelen yeni bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada. İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin, Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili.

Hey bana baksana! Başparmağını bize mi ısırıyorsun?

 Evet, başparmağımı ısırıyorum Efendim. Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?

 Evet, orası doğu, Juliet de güneşi! Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

 İnkar et babanı, adını inkâr et!

Senin kının burası. Orada paslan, Ben de öleyim. Gidip uzun uzun konuşalım bu üzücü şeyleri, Kimi bağışlanacak, cezalanacak kimi.

Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet ‘in. Bunlar gelmiş geçmiş en iyi yazar olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet romanından.

Neyi mükemmelmiş bu adamın?

 Ben hiç bir şey anlamadım. Bu Fransızca ya da Almanca gibi ölmüş dillerden birisi miydi?

 Tüm bunlar ne hakkındaydı?

 Romeo ve Juliet. Erkek ve kız arasında. Yaklaşık sizin yaşlarınızda, belki biraz daha büyükler. Aşık oluyorlar. Ancak aileleri birbirine düşman.

Neye aşık oluyorlar?

 Birbirlerine. Tüm kalbinizle istediğiniz ancak sahip olamadığınız bir şey olmadı mı hiç?

 Bir keresinde çok tatlı yeşil polyester bir ceketi gerçekten  çok istemiştim ancak renginden dolayı onu alabilmek için koca iki hafta boyunca beklemiştim. Korkunçtu.

Sonunda ne oluyor?

 Romeo ve Juliet bir araya gelemedikleri için intihar ediyorlar.

Bu çok aptalca. Birbirlerine sahip olamadıkları için kendilerini mi öldürüyorlar yani. Bu seksle ilgili değil, aşkla ilgili. Ne olduğunu bilmiyor musunuz?

 Hissetmek  Tutku

Uğrunda acı çekmek

Uğruna ölebilmek

**

Üzgünüm. Onları hazırlamalıydım.

Kullanılan dil oldukça ilginç ancak hikaye günümüze uymuyor.

Bu hikaye her zaman günceldir ama onların anlayabilecek kapasitesi yok. Onlara ihtiyaç duydukları her şeyi koca bir hiç olarak sunuyorsunuz.

Yani onlara insanların şiddet ile burun buruna yaşamasının daha iyi olduğunu söylememi mi istiyorsun.

Gerçek şu ki bilginin yasaklandığı bir yerde yaşıyorsunuz. Yani sen insanların ayrılmış bölgede daha iyi şartlarda yaşadığını mı düşünüyorsun?

 Hayır, hayır.

Demek istediğim sizin insanlarınız fazla sevmiyor, her şeyi çok fazla istiyor ve çok hızlı tüketiyor. Biraz sakin yaşamayı deneyin.

Anlamıyorum. Açıkla bana.

Yapamam.

 John, anlamak istiyorum. John?

Hepinize anlatabilecek kelimeler neler?

 Nasıl olduğunu sana gösterebilmek iterdim.

Ne yapıyorsun sen?

 Sorun ne?

 Hala daha beni sevmiyorsun.

Bu doğru değil. Doğru değil.

Senden hoşlanıyorum. Sen de benden hoşlanıyorsun. Hoşlanıyorsun. Doğru değil mi?

 İlk gördüğümden bu yana

Anlamak istiyorum.

Hissetmeyi  Tutkuyu anlamak istiyorum. Lenina.
Aşk bu değil.

**

Üzüntü sadece bir illüzyondur.  Sadece mutluluk gerçektir.  

**

İşleri doğru yapmaya ve daha fazla kendim gibi olmaya başlamıştım ancak şimdi bütün dünyanın bir yalan üzerine kurulu olduğunu ve yıkılmaya başladığını düşünüyorum.

Ne yalanı?

 Sahip olduğumuz tüm mutluluklar

**

Ölüm Merkezi

Merhaba nasılısınız?

 Ben iyiyim teşekkürler.

Linda Cooper. Ah evet. Bu taraftan

Sorun nedir kendinizi rahatsız mı hissediyorsunuz?

 Lütfen, çocuklar öğretmeye çalıştığımızın aksine ölümün kötü bir şey olduğunu düşünmeye başlayacaklar.

Yaşamı sona erdi ama sorun değil çünkü diğer herkes hala hayatta ve mutlu. Onun organlarını tekrar fosfor elde etmede kullanabiliriz. Pekala çocuklar, haydi bakalım

Çikolata ve şeker yemek isteyen var mı?

 Ölmüş mü?

 Bu kadın çok tuhaf. Dişlerine bak.

O benim annem. Defolun buradan.

Buna bir son ver artık. Bir insanın ölümü o kadar önemli bir şey değil, çocukları üzüyorsun.Hiç kimse olmayan bir adamla mezarlar ve kurtlar hakkında konuşmaya ne dersin?

 Yerin dibine kadar bağırabilirsin. Hey kes şunu.

**

Soma Dağıtımı

Oh Cesur Yeni Dünya sen nasıl insanlar meydana getirdin böyle.

Sana ne yaptıklarını görmüyor musun?

 Kendine ne yaptığının farkında değil misin?

 Bunlar seni mutlu edemez. Yalnızca köleleştirir.Siz mutlu değilsiniz. Sadece, kendinize inançlı olun. Kim olduğunuzu keşfedin. Hapları çöpe atın. Kurtulun artık uyuşturucularınızdan. Bırakın artık! Hapları çöpe atın! Bırakın artık! Uyanın! Uyanın! Sorununuz ne sizin?

 Uyanın artık! Çıkarın şunu.

**

Bu sabah soma dağıtım merkezlerinden birinde gerçekleşen olayla ilgili daha fazla şey öğrendik. Vahşi olarak bilinen John Cooper bu sabah  Görünüşe görü ölümü ile Vahşi’yi yıkıma uğratan ve şeyi olan kadının..  ‘Anne’ sözcüğünü kullanabilir miyim?

 Bunu neden yaptığı umurumda bile değil. Bu şunu gösteriyor ki

Sadece bir vahşi olmasına rağmen ona merhamet göstermeliyiz.

Bu asla olmamalıydı! Vahşi’nin Delta’ları bozmasını istemiyorum.

Efendim tüm saygımla söyleyebilirim ki; problem Vahşi ‘de değil. Eğer Delta’lar kontrolden çıktıysa bu tamamen bizim sorumluluğumuzdadır.

Marx, Delta’ların kontrolden çıktığı falan yok.

Problem olan Vahşi.

Katılıyorum! Yeniden yapılandırmayı öneriyorum.

Efendim buna izin veremezsiniz.

Politika, olasılıkların sanatıdır Bernard.

Daha fazla kargaşaya izin veremeyiz. Ne demek istiyorsunuz?

 Fedakarlıkta bulunmaya hazır olmalıyız. Bay Marx.

Ben de her yerde sizi arıyordum. Ne bulduğuma inanmayacaksınız. Teşekkür ederim.

Karar verme zamanı geldi. Affedersiniz millet. Karar vermeden önce son bir şey daha var. Dikkatimden kaçırdığım bir şey.

**

GERÇEK ORTAYA ÇIKTI

Herkesin dilindeki soru şu:

Bu nasıl olabildi?

 Mide bulandırıcı.

Kesinlikle çok rahatsız edici.

Onun pozisyonundaki bir adamın bebeğinin olmasına nasıl izin verilebilir?

 MÜDÜR bir BABA!

Asıl soru böyle bir şeyi niçin yaptığı?

 Bu şunu gösteriyor ki

Kesinlikle ona acıyoruz.

 Bu durumda acımak eşitliğe uygun değil.

Müdür

Bir   Vahşi’ye ne olacağı hakkında hala bir açıklama yok.

**

Seni buraya getirmemeliydim. Sürücü terk ettiği için hepimiz atlamak zorundaydık. Demek istediğim seni medeniyete getirmek bir hataydı.

Üzgünüm. Şişede doğan bir adamın yine de bir ruha sahip olabileceğini görmek güzel.

****

Baş Denetçi: Sonuç olarak medeniyetin pek de hoşunuza gitmediğini görüyorum Bay Cooper.

Hayır. Başta gözüme mükemmel görünmüştü. Temiz, zekice  Tüm o havada dolaşan müzik

Bazen kulaklarımda çalan binlerce enstrüman duyuyorum. ve bazen de sesler  Bu..

Dinliyorum. Neden herkes Shakespeare okuyamıyor?

 Herkes okuyabilir. Ancak niçin istesinler ki?

 Onlar için hiç bir anlamı yok. Dünya bir Shakespeare değil biliyorsun. Gerçek şu ki; güzel olan bütün sanatlar ve bilgiler tutku ve çatışmalara neden oluyordu. Sosyal istikrarsızlık  Artık bunların hiç birisi yok. İnsanlar şu anda mutlu.

 Bu mutluluk neye mal oldu?

 Sanat, din, felsefe, aşk, bilim

Bilim mi?

 Hepimiz en önemli şeyin bilim olduğuna inanırız.

Gerçek bilim değil Bernad. Devlet politikasının gerektirdiği, asayişe hizmet eden bir teknoloji. Kriz olması durumunda insanlara tatmin sağlaması için. Biliyorsun, ben gençken çok iyi ve kendisini araştırmaya adamış bir kimyacıydım. Ancak ayrılıp yeniden yapılandırma bölümünün Ford’u olmak zorunda kaldım. Ben de senin gibiydim Bernard:  Bir seçim yapmak zorundaydım. Bilimi seviyorum ama ben ondan feragat etmeyi, insanların mutluluğuna hizmet etmeyi seçtim ve yalnız değilim. Yani doğrular da ödediğiniz ayrı bir bedel.

Doğrular?

 Savaştan önceki doğruluk ve güzellik hatırladığım kadarıyla insanların birbirlerini yok etmek için çılgınca yollara başvurup bombalar yaptığı. Korkunçtu. Çoğu tarihi gerçek insanlara mutluluk vermez değil mi?

Peki John ne olacak efendim?

 Hiçbir şey. Hiçbir şey olmayacak. John kuralların doğruluğunu kanıtlayan bir istisna. O, bizim sistemimizin, içinde bir vahşi bulunmasına rağmen hala daha kararlı olduğunun ispatı. Eğer yeniden yapılandırmaya girişirsek insanlar şunu sormaya başlar:

“Bizim anlayamadığımız bir şeyler mi var?”. Ama, hayır.

Bu Cesur Yeni Dünya’mızda istediğimiz her şeye sahibiz. Ayrıca kişisel olarak ondan hoşlandım.

**

Her şey karıştı.

Ne istiyorsunuz?

 Benden ne istiyorsunuz?

 Size verebileceğim hiç bir şey yok.

Peki sen John  Sen ne istiyorsun?

 Ben acı istiyorum. Özgürlük istiyorum. Tanrı’yı istiyorum. Şeytan’ı istiyorum. Günahları istiyorum. Aşkı istiyorum. Öznellik istiyorum. Çünkü insanların derin bir nefes alarak gördüğü bu serabı unutmasını ve ölüm zamanları gelip çatmadan önce bu yaşadıklarını zannettikleri şeyin aslında yaşam olmadığını görmesini istiyorum. Uyanık olmak hayatta olmaktır.

**

Değişime ihtiyaç var.

**

Eski Yunanlılar ‘da davranışlarıyla fedakarlıkta bulunan birçok kahramanları vardı. Medeniyetlerinin gelişmesi ile birlikte kahramanlarına ihtiyaçları kalmadı. Şu anda o kahramanların anti sosyal oldukları tarafımızdan biliniyor. Geçmişte kahramanlara ihtiyaç da mükemmel olmayan dünyadan kaynaklanıyordu. Çünkü kahramanlar bir şeyleri değiştirir. Sözde bizim değişim yaratacak birilerine ihtiyacımız olmadığı söylenir. Kahraman, farklılık yaratan kişidir.

- Bayan Crowne?

 – Efendim Ben bunu kitapta göremiyorum. Bu kitapta yok. Yani kitabın yanlış olduğunu mu söylüyorsun?

 Aslında  Sen ne düşünüyorsun?

 Ben nasıl bilebilirim?

 Ben kitaplarda yazılan şeylerden fazlasını düşünemem. Sen de düşünemezsin. Sen sadece bir kişisin. Kim olduğunu sanıyorsun?

 Hiç kimse.

**

Ben hamileyim. – Gerçekten mi?

 – Evet. Hamile

Bunu ben yaptım John. Doğum kontrollerimi kullanmadım. Senin bebeğini taşıyorum.

Benim bebeğim

Benim bebeğim mi?

 İlk olarak bu bir kaza.

- Doğum kontrolünü almayı unutmuşsun.

- Hayır Bernard.

- Ben bu çocuğu doğurmak istiyorum

- Mümkün değil. Bu yasa dışı.

- Biliyorum.

- Hayır. O zaman beni öldürmek zorunda kalacaklar. Belki de yapabilirler. Hatta beni de öldürebilirler. Baba olacak bir müdür daha isteyeceklerini zannetmiyorum.Sana zarar vermek istememiştim.

- Bundan emin misin?

 – Evet. Evet eminim. Sana yardım edeceğim. Bu çocuğu doğurabilmen için tek yol bu.

 – Teşekkürler.

- Umarım tek başına olduğunu biliyorsundur. Asla geri dönemezsin. Anladım. Bunu yapmak zorundayım. Çok üzgünüm. Ben de üzgünüm.

**

Özgün insanların bulunduğu farklı bir medeniyetin içinden gelen perde arkasındaki bir adam tarafından cezalandırılmıştı.

**

Yaşam, Bütün dünya birleşmeden 9 yıl savaşlarından önce çok zordu. Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz. Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

**

Hiç kimse senden daha özel değil.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Herkes iyi görünür.  Bu sadece iç hesaplaşmadır.  Ancak güzel görünmek önemlidir.  Ne kadar iyi görünürsen o kadar iyi hissedersin.  İyi hissetmek önemlidir.  Eğer iyi görünürsen, iyi olursun.  Eğer istersen sahip olabilirsin.  Aradığında bulacaksın.  Bunu hak ettin. Kendini kutlamalısın.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.

**

Cesur Yeni Dünya, hiçbir zaman köle olduğumuz bir dünya olmamalıdır.
Kitap: Cesur Yeni Dünya
Yazar: Aldous Huxley
‘ Mideni bozan birşey mi yedin? dedi Bernard.
Vahşi başıyla doğruladı. ” Uygarlık yedim. ”

Kitapta Hangi Değerler Kurban Edilir?

1) Duygular
2) Tutku
3) Bağlılık
4) İnsani ilişkiler
5) Eşitlik
6) Gerçek
7) Sanat
8) Deneyimler

Kitap da Karakterler:

JOHN:

Thomas (Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Direktörü) ve Linda’nın oğlu.

Kitabın başında Bernard ana karakter gibi gözükse de rezervasyon dönüşünden sonra arka plana atılır ve John ana karakter olur.

Dünya Devletinin dışında New Mexico’da Vahşi Rezervasyonunda büyümüştür. Bu ilkel toplumdan da dışlanmış ve aynı şekilde Dünya Devletine de ayak uyduramamıştır. İki toplum tarafından ret edilir, “Ultimate Outsider” dır.

Dünya görüşü ve bilgisi Shakespeare’in oyunlarına dayalıdır. Değerlerini 900 yıllık yazar William Shakespeare’den alır.

Bu kitabın önemi nedir?

– Kendi karışık duygu ve reaksiyonlarını bu kitap ile dile
getirir.
— Dünya Devletinin değerlerini kritize etmek için Shakespeare’in kitabı bir iskelet oluşturur.
— Mustapha Mond ile yüzleşmesinde onun gibi müthiş bir konuşmacı karşısında durmasına yardımcı olur.

Shakespeare, insan ve insancıl değerleri barındırıyor ki bu epey bir zaman önce Dünya Devleti tarafından terk edilmiştir.

John’un Dünya Devletindeki sığ mutluluğu reddetmesi, Lenina ile aşkını uzlaşamaması ve ona karşı şehveti ve sonucundaki intiharı aslında Shakespeare temalarını yansıtır.

Othelo (intihar eder) & Desdemona (öldürülür)
Romeo (intihar eder) & Juliet (intihar eder)
Hamlet (öldürülür) & Ophelia (boğulur)

John’un başta kullandığı “Cesur Yeni Dünya” Dünya Devletini tanıdıkça ironik ve pesimist hale gelir. John’un kendi değerleri ile Dünya Devletinin gerçeklerinin çatışmasının sonuçu delirmesine ve intihara sebep oluyor.

BERNARD MARX:

Alpha artı erkeği ancak fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanır.

Psikiyatrist ve hipnopedya da ihtisaslaşmıştır.

Seks, spor ve toplum olaylarına karşı düşünceleri unorthodox kabul edilir.

Kendine olan güvensizliği Dünya Devletine memnuniyetsizlik olarak geri döner. Memnuniyetsizliği aslında kendi ortamına ayak uyduramayışıdır. Hoşnutsuzluğu sistematik veya felsefi yönden değildir .

Bu karakteri tanımamız biraz ironiktir. Neden? Direktör öğrencilere aşk ile ilgili tüm hayal kırıklıkları, bastırılmış duygular… kısaca insancıl duyguların elimine edildiğini anlatırken birden Bernard’ın özel düşüncelerine gidilir ve kıskançlığı ve rakiplerine karşı kızgınlığı…. Kısaca insancıl duygularını görürüz.

Bernard romanda kahraman değildir hatta roman ilerledikçe daha da düşer ama yine de okuyucuya ilginç gelir çünkü insandır. Elde edemeyeceği şeyleri ister.

Vahşi Rezervasyona gitmeden önce yalnızdır, kendine güveni yoktur ve tecrit edilmiştir. John ile birlikte popülaritesi artar ve Dünya Devletinin eleştirdiği tüm yanlarından yararlanmaya başlar. Gelişi güzel seks gibi.

Ne zamanki John, Bernard’ın oyuncağı olmadığını ve onun istediklerini yapmayacağını söyler, işte o zaman Bernard tekrar düşüşe yani eski haline geri döner.

İsmi:

Bernard Marx : 19y.y. Alman yazar. Kitabı “Das Capital” , kapitalist bir toplumu kritize eden tarihi bir başyapıttır. Fikirleri komünizm temelini atmıştır.

George Bernard Shaw: İrlandalı oyun yazarı. Pygmalion (My Fair Lady) romanı için 25 yaşında Nobel ödülü, 38 yaşında da Oscar almıştır. Her 2 ödülü de almış tek insandır. Sosyalizm & Kadın haklarının savunucusudur. Genelde sosyal problemler, eğitim, din, hükümet, sağlık sistemi gibi konularda yazmıştır.

MUSTAPHA MOND:

Alpha çift artı dır.

Dünya’yı kontrol eden 10 denetçiden biridir. Batı Avrupa’nın başındadır.

Bir zamanlar hırslı genç bir bilim adamıymış. Kanuna aykırı ve tutkulu araştırma yaparmış. Ne zaman keşif edilir kendisine iki seçenek sunulur: ya sürgün ya da dünya denetçisi olarak eğitilecek.

Bilimi kendi isteği ile bırakır ve şimdi bilimsel buluşları sansürler ve farklı düşünenleri sürgüne yollar.

Dünya Devletini savunan en güçlü ve akıllı kimsedir. Romanın başında sesi Dünya Devletinin tarihini ve felsefesini açıklar. John ile olan münakaşasında ise Dünya Devleti ve Shakespeare toplumu arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar.

Çelişkili bir karakterdir. Neden?

Çünkü Shakespeare ve İncil gibi yasaklanmış birçok kitabı vardır. Eskiden bir bilim adamıdır ama şimdi bu fikirleri sansürler ve totaliter bir devleti kontrol eder.

Ona göre insanlığın esas hedefi istikrar ve mutluluktur.

İnsan ilişkileri, duygular, kendini ifade etmek gibi kavramlara karşıdır.

İsmi:

Mustafa Kemal Atatürk: 1. Dünya Savaşından sonra Laik Cumhuriyetin kurucusu .

Sir Alfred Mond: Sanayici ve Kraliyet Kimyasal Endüstrisinin kurucusu. Sonra Siyonist hareketine katılmıştır (Filistin’de İsrail kurmak)

HELMHOLTS WATSON:

Duygu Mühendisliği Üniversitesinde yazı bölümünde hocadır ve Alpha artı dır.

Kastının en mükemmel örneği ama o işinin boş ve anlamsız olduğunu düşünür ve yazma yeteneğini daha anlamlı şeyler için kullanmak ister.

Bernard ile arkadaştır çünkü ortak noktaları Dünya Devletinden ikisi de hoşnut değildir.

Helmholts’un eleştirileri Bernard’dan daha felsefi ve entelektüeldir. Aslında Bernard önemsiz şikâyetler yapmaktadır.

Bernard için Helmholts olamadığı her şeydir: Kuvvetli, akıllı ve çekici…

Bernard verilen sosyal statü için yeterli değildir ve Helmholts ise tam tersi haddinden fazla yeterlidir ve bundan dolayı da dışlanır ve kendini yalnız hisseder.

Jonh ile iyi arkadaştır. Ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Helmholts Shaskepear’in şiirlerini anlar ama ne zaman anne, evlilik, baba kelimelerini duyar, bunları kaba bulur ve saçmalık olarak kabul eder, hatta güler. John ile konuşmalarından çıkan Helmholts gibi akıllı biri bile yetiştiği çevre tarafından etkilenir.

İsmi:

Herman Von Helmholts: Alman fizikci ve hekim.

John B. Watson: Amerikan davranış bilimci.

LENİNA CROWNE:

Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde aşılama görevlisi bir Beta artı.

Major ve minor karakter için arzulanan bir obje.

Bazen davranışları alışılmışın dışında olduğu için ilginç bir karakterdir. Örneğin 4 ay aynı adamla (Henry Foster) çıkması veya Bernard gibi topluma uymayan birinden hoşlanması veya John’a karşı ihtirası gibi.

Ama eninde sonunda değerleri Dünya Devletinin geleneksel değerlerleridir.

İsmi:

Vladimir llyich Lenin: Komünist devrimci ve Bolşevik Partinin lideri

FANNY CROWNE:

Merkezde Embriyo bölümünde çalışan bir Beta ve Lenina’nın arkadaşı.

Lenina ile akraba değildir. Dünya Devletinde aynı soyadı olağandır. Çünkü yalnızca 10.000 soyadı kullanılır.

Fanny’nin sesi kendi kast ve toplumdaki geleneklere uygundur.

Lenina’yı sürekli uyarır (sağduyusu gibi )

İsmi:

Fanny Kaplan: Rus politik devrimci. Lenin’e başarısız bir suikast girişimi olmuştur. Fanny ile Lenina ‘nın arkadaşlığı ironiktir.

HENRY FOSTER:

Merkezde bilim adamıdır. Geleneksel bir Alpha erkeğidir. Lenina’nın sevgililerinden biridir.

İdeal bir vatandaştır: İşinde verimli ve akıllı. Boş zamanlarını spor ve seks ile doldurur.

Önemli bir karakter değildir ama merkezin nasıl çalıştığının açıklamasında yardımcı olur.

THOMAS ‘ TOMAKİN’ :

Merkezin Alpha direktörü ve John’un babası.

Bilmiş ve kendi öneminin etkisi altındadır.

John oğludur ve bu onu savunmasız bırakır. İşini bırakmak zorunda kalır çünkü Dünya Devletinde bir çocuğun babası olmak skandal ve müstehcen bir davranıştır.

LİNDA:

Jonh’un annesi Beta eksi.

Vahşi Bölgeye, Tomakin ile ziyaretinde kaybolur ve orada bırakılır. Tomakin’den olan oğlu John’u orada doğurur ve bebek ile Dünya Devletine dönmeye utanır.

18 yıldan beri Vahşi Bölge’de yaşamaktadır.

Dünya Devletindeki şartlandırılmasından dolayı köy erkekleri ile gelişi güzel ilişkiye girer ve bundan dolayı dışlanır.

Dünya Devletine geldiğinde de dışlanır: çünkü şişmandır ve yaşlanmıştır.

POPE:

New Mexıco’daki Malpais’in yerlisi.

Linda’nın sevgili ve Linda’ya ‘ The Complete Works of Shakespeare’ verir.

Linda ile ilişkiye girerek Linda’nın köyden dışlanmasına sebep olur ve John gençken onu öldürmeye çalışır.

İsmi:

Pope: Pueblo Kızılderili kabilesinin dini lideri ve Pueblo Ayaklanmasının lideri (İspanyol kolonistlere karşı ayaklanmıştır).

Kitabın Etrafındaki Tartışmalar:

1. CYD, 1932 da İrlanda’da yasaklanmıştır.

2. 1980 de Miller, Missouri eyaleti okullarından kaldırılmıştır.

3. 1993 de Kaliforniya eyalet okullarının okuma listesinden kaldırılmaya çalışılmıştır.

4. Polonyalı eleştirmenler Huxley’in CYD yazdığında Mieczyslaw Smolarski ( The City of the Sun 1924) ve Podroz poslubna pana Hamiltona ( The Honeymonn Trip of Mr. Hamilton 1928) kopya çektiğini savunur.

************************

“GEN SAVAŞLARI” İLE “CESUR YENİ DÜNYA” YA DÖNÜŞ



KÖŞEYE SIKIŞTIRILAN DEĞİL, SAVAŞAN AYDIN


 “Hiçbir şeyden korkmadığımız için,
bütün korktuklarımız başımıza geldi”
Aziz Nesin

Aydın konusu, toplumsal ve siyasal koşulların etkisiyle yeniden gündemde. Güncel tartışma konularından biri. Yığınla şey söylendi/yazıldı aydın üzerine. Yanlışı-doğrusuyla değerlendirilmeli bunlar. Belli bir netlik sağlanıncaya kadar da sürmeli. Bu arada gençlik kesiminin bir kısmında şöyle garip bir değerlendirme dikkati çekiyor: Örneğin, izleyip okudukları kimi sanat ürünleri için “entel”(!) film veya kitap diyerek, olumsuz bir tavır takınıyorlar. Buna burun kıvırma da denebilir. Bu görüşleri olumlu bulmak olanaksız gibi geliyor bana.

Münevver, aydının Osmanlıcası, entellektüel ise Frenkçesi.Aydının sözcük anlamı, öğrenim görmüş ve bilgili, görgülü kimse. Aydın; akıllı, zeki ve yetenekli olarak kabul ediliyor. Ancak aydın kavramına sözcük anlamı çerçevesinde bakıldığında, ortaya çok eksik bir sonuç çıkar. Bu nedenle aydına öncelikle bir kavram olarak yaklaşımda bulunmalı. Aydın kavramı öz olarak aydınlığa ermiş ve aydınlığa erdiğinin bilincine varmış olan kimseyi anlatıyor. Aydınlığa eren kişinin aydınlatan kişi olması önemli. Aydınlatma, bir sorunun veya sorunların anlaşılmasını kolaylaştıracak derecede açıklanmasıdır. Demek ki, aydın, aydınlatan kişidir. Herkesin bildiği, neredeyse “ansiklopedik bilgi” denilebilecek bu basit açıklamaları zorunlu olarak yineledikten sonra aydın kavramı çerçevesinde şu özellikleri saptayabiliriz: Birincisi, aydın bilinçli bir kişidir. Bu; kendisini, toplumunu ve dünyayı anlayacak ve yorumlayacak, ayrıca ve mutlaka toplumsal devingenliği, yaşamın özündeki değişmeyi çözümlemesi, sonuçta tüm bunlarla yaşamın dönüştürülebileceğini kavramış olması demektir. Aydının ikinci özelliğini ise, aydının “evrensel” sorumluluk yüklenmesi biçiminde belirleyebiliriz. Üçüncü özellik de şudur: Aydın, savaşım veren kişidir. Sorgulayan kişi savaşacaktır çünkü.

Kısaca belirttiğimiz bu özellikleri taşımayan bir kişiye “aydın” denemez. Görüldüğü gibi, sözcük anlamının ötesinde, üstün bilgi ve yetenek, aydın olmak için yeterli değildir. Çünkü, yukarıdaki üç özelliğin yanında aydın, kendi kurtuluşunu halkının kurtuluşunda gören bir kişi olmak zorundadır. Bu da aydının toplumsal ve doğal olarak evrensel niteliğini belirler. Bu özelliklerin tümünü taşımayan biri, bildikleriyle toplumu aydınlatan kişi değil; olsa olsa elverişli birtakım olanaklar sonucu öğrendikleriyle “bilgiçlik” taslayan, geveze ve boş ukalalıklar yapan sıradan bir (burjuva) aydınıdır. Buna aydın sıfatını yakıştırmak herhalde yanlıştır…

Aydın kavramının kendisinin tartışıla gelmesinin yanı sıra, aydınların tarih içinde belirli zamanlarda ve ölçülerde “öncü” rolüne soyunmaları nedeniyle, aydının işlevi veya aydının nasıl olması gerektiği de tartışma içindeki yerini sürekli korumuştur. Bu durum, aydınların toplum içinde aldıkları farklı ve özel konumlarından doğmuştur elbette. “Toplumun ayrı bir tabakası olarak aydınların ortaya çıkması ve gelişmesi, tarihsel bakımdan kafa ve kol emeklerinin toplumsal olarak ayrılmasına bağlıdır.” Aydınların toplum içinde “seçkin” (elit) bir konuma sahip olmaları, dolayısıyla bir tabaka oluşturmaları, kimilerince aydınların sınıflar dışında bir şey gibi ele alınmasına yol açmıştır. Aydınlar değişik sınıflardan gelmelerine karşın, genel olarak çoğu kez “özerk” bir kategori oluştururlar. Bu özgül durum, örneğin Karl Manheim’i, aydınların sınıflarüstü olduğu gibi yanlış bir sonuca götürmüştür. Oysa sınıflı toplumlarda aydınlar arasında varolan görece benzerlikler, onları tam bir birliğe götürmez. Aydınların bir örnekliği istenir bir durum da değildir. “Aydınlar homojen bir kitle oluşturmazlar, bütün toplum yelpazesine dağılmış çeşitli çevreler dizisinden ibarettir.” Kuşkusuz her toplumsal sınıf, içinden kendi aydınını da çıkarır. Halktan, sınıfsal ilişkilerinden soyutlanmış, kendi başına bir aydın veya aydınlar topluluğu düşünülemez.

Çağdaş aydının kitlelerle iletişim kuramaması, kitlelerle iletişimin emperyalist ve geri ülkelerde farklı ama aynı amaçla ve çeşitli yollarla engellenmesi; kimilerine aydının köşeye sıkıştırılan, kimileyin “zavallı” ve mutsuz bir kişi olduğunu düşündürtmektedir.

Oysa aydın, sorumlu insandır: Kendinden, toplumundan ve doğallıkla tüm insanlıktan. Aydına evrensel bir konum sağlayan da gerçekte bu sorumluluk olgusudur. S. Nadel’in de belirttiği gibi; “aydını, dünyaya yabancı ve günlük yaşamla hiçbir ilgisi olmayan bir kişi olarak göstermek”, onu sınıf savaşımının dışında görme isteğinden kaynaklanmaktadır. Tersine, aydın savaşımcı bir kişiliğe sahiptir ve aydının savaş alanlarından biri de çağımızda bilindiği gibi barış’tır. Irkçılık ve genel olarak sömürü olgusuna karşı aydının aldığı tavrı ve/veya yiğitçe savaştığı konusuna ayrıca girmeye bile gerek yok şu anda.

Kitlelere bir şey taşımayan, onları “aydınlatmayan” aydın, işlevini yerine getiremiyor demektir. Türkiye’deki toplumsal kesimlerin yıllardır çektiği aydın-halk kopukluğunun şimdi de bir sorun olarak varlığını sürdürmesi, “geçmişteki aydın tipi” (Tanzimatçı-Batıcı Aydın Tipi) denilebilecek bu tür aydınlardan dolayı çünkü Türkiye’de kültürel ve sanatsal ortam hâlâ belirli ölçülerde bu tür aydınların etkinliğindedir yadsınamayacak bir gerçektir. Aydınlarla halk kitleleri arasında bir “köprü” kurulmadığında bu kopukluk sürecektir kuşkusuz ve bu çok acıklı bir durumdur. Bu aşamada şunları söylemek olanaklı: Aydın, hiç kuşkusuz gördüğü eğitim, edindiği kültür ve taşıdığı bilinç nedeniyle halkın önünde bir kişidir. Bu son derece doğal bir sonuçtur. Önemli olan, halkın çok ilerisinde olduğu halde, kitlelerin biraz önünde gitmesini bilmektir. Bunu beceremeyen aydın, “halktan kopmuş aydın”dır. Aydın, halkın gerisine düşemez. İsteyerek veya kendiliğinde bu duruma düşmek -ki, bunlar aydınca tavırlar değildir-halk dalkavukluğu veya kuyrukçuluğu yapmaktır. Başka türlü söylersek, ileri durumu “uçurum” düzeyine ulaştığında aydının varacağı yer entellektüalizm; geri durumunda ise düştüğü yer popülizmdir. Sorun, klişe deyişle fildişi kuleye tıkılmak değildir, asıl sorun halk katına inebilmesini becermektir. Kültürel düzeyin genel olarak yükseltilebilmesi, öteki tüm koşullarla birlikte bunu da zorunlu kılıyor.

Aydın kavramı ve aydın-halk kitleleri ilişkisi sorununun ülkenin kültürel gelişmişlik düzeyiyle de ilgisi vardır. Türkiye’de aydın tartışmasının değişik aralarla gündeme gelişi, kültürel birikimin yetersizliği, kültürel yapının olgunlaşmaması, ekonomik kararsızlık, siyasal dalgalanmalar vb. koşulların sonucudur. Olaya bu açıdan bakıldığında veya yaklaşıldığında, Türkiye’deki pek çok aydının bireysel ve toplumsal anlamda kendi iç devrimini yapmamış olduğu-yapamadığı görülecektir. Selim Ileri’nin de belirttiği gibi: “Aydın, kendisi olan insandır.”Kendisi olamayan, başkası olamaz; dolayısıyla başkasının sorumluluğunu da yüklenemeyeceği gibi taşıyamaz da. Kendisiyle, resmi ideolojiyle veya Louis Althusser gibi dersek, devletin ideolojik aygıtlarıyla (DİA), varolan toplumsal ve geleneksel kurumlarla hesaplaşamayan, özeleştiri yapmayan Türkiye’deki aydın, evrensel boyutlarda kendini göstermez. Bu nedenle Türkiye, henüz evrensel alanda yeterince aydın çıkaramamıştır ne yazık ki… Aydın-sanatçı konusuna aşağıda değineceğim, burada Nâzım Hikmet örneğinin bir “istisna” olduğunu anmakla yetiniyorum. Bu tür konularda sayılara başvurmak doğru değildir, elbette benimsemiyorum, yine de kimi kişi ve çevrelere epey aykırı gelebilecek bir noktayı belirteceğim: İyimser bir kestirimle, Türkiye’de gerçek, çağdaş ve uluslararası anlamda ne kadar aydın vardır acaba? Gülünç bir soru! Az sanıyorum… Yanlışsa, kaç kişi ve belirli alanlardan örneklerle örneğin kimlerdir bunlar? Az oluşunun nedeni bence açık: Çünkü Türkiye’de felsefe yoktur! Felsefe, düşünsel gelişim ve bilimsel tutarlılık ile aydınların sayısı ve düzeyi arasında sıkı bir bağ olduğu görüşündeyim.Eksik olan budur. Olay yalnızca bu daraltılmış açıdan ele alındığında bile, Türkiye’deki aydının durumu içler acısıdır. Çünkü Türkiye’de aydınların halk kültürü dışında devraldıkları kültürel kalıt ve/veya birikimin evrensel niteliği ortadadır. Bu arada gerektiğinde örneklenebilecek bilgi ve bilim üretme çabaları ile kimi ilginç sanatsal başarıları görmezden gelmiyorum. Gerisi, çoğu kez hâlâ “aktarmacılık” dolaylarındaki etkinliklerdir.

Türkiye’ye özgü durum şöyle açıklanabilir: Siyasal oluşum ve yapı, aydının kafa yapısını hep etkilemiştir. Bu yüzden kültürel ve bilimsel “katkılar” çifte standartlara göre yapılmıştır. “Çifte standartlı” bir tür bilim adamı ve artık denebilirse eğer, “aydın” çıkmıştır bu verili ortamdan. Emre Kongar, ilginç bir biçimde açıklamış:

“Aydın, evrensel olarak ‘her şeyi sorgular’ Türkiye de ise her şeyi sorgulamak aydın olmak değil, ancak ‘hain olmakla olanaklıdır: Örneğin, ‘İslam’ı sorgularsanız, Müslümanlara göre hanisinizdir.’ Komünizmi sorgularsanız, Marxistlere göre hainsinizdir.

Dolayısıyla, ülkenizde ‘hain olmak istemiyorsanız, ‘evrensel ölçülere göre aydın olmaktan vazgeçmeniz gerekir.

O zaman geriye kalır; yerli malı aydın olmak.”

Emre Kongar’in belirttiğine göre, bu Yerli Malı Aydınınpek de olumlu bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun, tarihsel koşullara göre kimi kez olumlu görülebilen “ulusal aydın”kavramından da geri ve belki de sözcüğün tam anlamıyla “ilkel bir konum” olduğu bellidir. Emre Kongar’ın değerlendirmesi bence de doğru ve yerindedir. İşte bu nedenle Türkiye’de evrensel anlamda aydın bulmak güçleşmektedir. Varolan yarım yamalak aydın da “yaşamak” için, genellikle resmi ideolojinin de benimsediği iki düşman “üretir”: İrtica ve komünizm.Bu durum, kabul edilebileceği gibi kara gülmece konusudur. Burada Aziz Nesin’i anmadan geçemeyeceğim: Boşuna “Ah Biz Ödlek Aydınlar”dememiştir herhalde…’

Aydın kavramını irdelerken sanatçıyı dışta tutmadım. Çünkü, sanatçı da bir aydındır öncelikle. Daha doğrusu sanatçı olmak için, aydın olmak gereklidir. Cevat Çapan şöyle soruyor: “Şair ve aydın, bunlar birbirini dıştalayan kavramlar mı, yoksa birbirini besleyen kavramlar mı?” Bence bunlar, şair (sanatçı) ve aydın birbirini bütünleyen, besleyen kavramlardır. Tersini düşünmek, aydın olmayan bir sanatçı “düşlemek”, varsaymak -ne yazık ki, böyle ‘sanatçılar’da varsaltyetenekçiliktir. Oysa gerçek bir sanatçı, aydın-sanatçı, “bilinç-esin”bileşimini ve duygu-düşün”birlikteliğini sağlamış bir insandır. Çağımızda aydın olmayan bir sanatçı, geri kalmış bir sanatçı demektir. Buna değinmişken, entellektüel kavramı için de birkaç söz söylemek yerinde olur. Kişisel olarak entellektüel’i aydın karşılığında kullanmayı düşünmüyorum. Aydında varolması gereken açıklık, netlik ve aydınlatmacılık, bence entellektüel kavramında farklı bir biçimde bulunuyor. Entellektüel’i daha soyut, üst düzeyde, bir yazarın kullandığı deyişle “üstyapının aydını” olarak yorumluyorum!.. Buradan da şu saptamaları çıkarıyorum:

Sanatçılar genellikle aydındır.
Entellektüel sanatçılar da vardır.
Entellektüeller genellikle aydın sayılırlar
Aydınlar her zaman entellektüel değildirler.

Sh:43-49

Ankara, 27 Şubat 1986
(Hürriyet Gösteri dergisi, Mayıs 1986)

***

HAYAT KADINI

Yazınsal türlerin hepsini severek okurum. Şiir hep başköşeyi alsa da. Öteki sanat dallarından en çok sinemayı severim. Özellikle TV’de arada bir gösterilen nitelikli yapımları kaçırmamaya çalışırım. Zaman zaman “makaslansalar” da iyiler izleniyor. Sinemaya olan ilgim, senaryo denemeleri yazmama bile yol açmıştı. Sonunda “uyarlama” da olsa ilk senaryomu yazdım. Belki sürdürürüm çalışmalarımı, kim bilir? Sinema alanında iyi senaryocu (senarist) açığı olduğunu biliyorum çünkü.

Güzel filmleri her zaman izlemek olanaklı olmasa da sinema yazılarını okumayı savsaklamam. İzleyebildiğim, okuru olduğum dergilerdeki sinema yazılarını kesinlikle okurum. Bir süre önce Yavuzer Çetinkaya’nın Ondört Numara adlı filmle ilgili bir yazısını okumuştum. Sinan Çetin’in yönettiği dört ödüllü bu filmi ne yazık ki, bugüne kadar izleyemedim. Yavuzer Çetinkaya, andığım yazısında, senaryoda “gedikler” olduğu görüşünde. Keşke kimin yazdığını da belirtseydi. Yanılmıyorsam bu filmin senaryosu, İrfan Yalçın’ın Genelevde Yasadlı romanından uyarlanmıştı. Romanı okumuştum, filmi de görebilseydim iyi olacaktı. Sinema dili ile roman dili elbette farklı, ama yine de insan karşılaştırmak istiyor nedense.

Burada bir açıklama gerekiyor: Bu yazı ne sinemayla, ne de Ondört Numara ile ilgili olacak. Bir ara notu oluşturacak değinmemin konusunu yine. Yavuzer Çetinkaya’nın adı geçen filmle ilgili yazısını okurken ayraç içinde üç ilginç cümle yakaladım. Yazacaklarım bununla ilgili olacak. Kendi düşüncelerime tıpatıp uygun bir yazı bulduğumda sevincime diyecek olmuyor. Dedim, ben yazmışım gibi seviniyorum.

Şimdi Yavuzer Çetinkaya’nın yazısından bir alıntı: “Satacak ne etleri ne de butlan kalmış yaşlı hayat kadınları. (Cinselorganını erkelerin boşalımına sunmayı meslek edinmiş kadınlara bu ismin verilmesini çok yadırgıyorum. Hayat ve kadın sözcükleri bana ayrı ayrı, sağlıklı ve üretken birleşmeleri anımsatan kavramlar Kimin aklına gelmiş bu tanım merak ediyorum doğrusu?)”

Şimdi Woody Allen’in bir filminde (yanılmıyorsam, Annie Hail adlı filmdi) yaptığı gibi, sokaktan gelip geçeni durdurup, örneğin herhangi birine; “hayat nedir?” diye sorsak, nasıl bir yanıt alırız acaba? Ardından aynı kişiye bir de “kadın nedir, kimdir?” sorusunu yöneltsek, ne tür bir yanıtla karşılaşırız? Doğrusu yaman meraklanıyorum ve bence bu, denemeye değer! Böyle bir anketin düzenlenmesi ne iyi olurdu…. Herhalde; “hayat hayattır işte!”, “hayat yaşamaktır…” ve “kadın kutsaldır”, “kadın şeytandır” -olur ya dini bütün(!) birine rastlarız-; “cennet anaların ayakları altındadır” veya “ana hakkı ödenmez” gibi yanıtlar almak şaşırtıcı olmazdı bu toplumda. Bu soruları bir de bilim adamlarına, “kadın hakları” savunucularına ve feministlere sorsak: “Doğumla ölüm arasında geçen süre/doğurma ve türü sürdürme yeteneğine sahip insan”; “insanca yaşamak/eşit işe eşit ücret-kürtaj hakkı”; “ev işlerinden kurtulmak/erkek egemen toplumda özgürlük savaşçısı” gibisinden düşsel-varsayımsal karşılıklar alabilirdik büyük olasılıkla. Tüm bu olası yanıtlarda hayat ve kadın arasında sonuç olarak mantıklı ve belki de sağlıklı bir ilişkinin ortaya çıktığı görülmektedir.

Yavuzer Çetinkaya’nın yadırgadığı tanıma yeniden dönüyorum: İlk ne zaman, hangi amaçla kullanıldı “hayat kadım” sözleri bilmiyorum. Araştırmadım da. 70’li yıllarda kadınlarla ilgili olarak hazırladığım derleme bir yazı nedeniyle başvurduğum kaynaklarda böyle bir tanıma rastladığımı anımsamıyorum. Daha sonra okuduğum kadınlarla ilgili yazı ve kitaplarda da göremedim. Genelev kadınlarıyla yapılmış, okuduğum ilk röportaj Yedinci Sanatdergisinde yayımlanmıştı. Orada da dikkatimi çekmemişti. Yavuzer Çetinkaya gibi benim de merak ettiğim, halkın da kullandığı -belki çoğu küçümseme amaçlı-; orospu, kahpe, fahişe, sürtük, yosma, düşmüş kadın, sokak kadını, vesikalı kadın, randevuevi kadını, genelev kadını, bar-pavyon kadını ve daha farklı anlamlarda kullanılan “dost”, “oynaş”, “kırık”, “metres” gibi sözcük veya tanımlar dururken, giderek yabancı bir filmden aklımda kalan “gece emekçisi”(!) gibi adlandırmalar varken, niçin “hayat kadını” yaygınlaştırıldı? Niye çok güzel anlamlar içeren yaşam ve kadın kavramları böyle uygun olmayan bir biçimde birleştirilerek “satılık kadın” anlamında kötü bir anlamda kullanıldı? Bence bu çok yanlış ve hayat kadını bu anlamda kullanılmamalıdır!..

Küçük bir anı: Gece çalıştığım yıllarda, gündüzleri, oturduğum gecekondu mahallesindeki kadınları izlerdim. Kimi zaman biri dikkatimi çekerdi. Üç küçük çocuklu bir komşumuz vardı: Bir kadın. Sonraları dört oldu çocuklar ve başka yere taşındılar. Bütün gün o çocuklar için koşturur, sular akmadığı için evimizin yanındaki kuyudan su taşır, çamaşır ve çocuk bezi yıkar, öteki tüm ev işlerini yapardı. Yorulmaz mıydı hiç bu kadın? Onu izlerken “olumlu ve gerçek anlamda bir hayat kadını işte’derdim. Acımakla saygı duymak arası bir duyguydu benimki. Açıkçası ben, uzun süre yiğit, başka deyişle “cefakâr” ve çile çekmiş kadınlar arsında yaşadım. İşte bu yüzden, yaşamın her türlü derdiyle yoğrulan ve pişen bu kadınlara, “hayat kadını”derdim. Çünkü bunlar, yaşamın tüm yükünü omuzlayan, gerçek emekçi kadınlardı. Gerçekten hayat kadını, onlar için anlamını bulan yerinde bir tanımdı.

Öyle sanıyorum ki, 1980’li yıllarda çekilen ‘Ah, Güzel İstanbul’filmiyle birlikte iyice yaygınlaştı bu yanlış kullanım. O günden beri bu tanımlamanın yanlış olduğu görüşünü hep taşıdım. Anlayamadığım: Erkekler için olumlu anlamda “hayat adamı” derken, kadınlardan neden esirgiyoruz bu güzelim sözleri? Oğullarımıza, “hayat adamı olun” diyoruz da kızlarımıza bu olumlu anlamda neden “hayat kadını olun” demiyoruz, diyemiyoruz? Ben, bu yanlışlığın düzeltilmesini savunuyorum. Çünkü, çoğumuzun anaları, bacıları, kadınları hâlâ gerçeklen ve olumlu anlamda hayat kadını’dır.

Sonuç olarak, bu yazımda ahlâksal bir kaygı gütmediğimi belirtmeliyim. Amacım, hayat kadını kavraramı”nın yanlış kullanımından vazgeçilmesini önermekle sınırlı. Fahişeliğin hangi toplumsal ve ekonomik koşulların ürünü olarak ortaya çıktığını da az çok biliyoruz. Bu kadınları hor görme gibi bir yaklaşımım da yok kesinlikle. Asıl önemli olan şu: Her alanda olduğu gibi burada da kavram kargaşalığı keyfi kullanımların sonucu olmamalıdır.

Ankara, 26 Aralık 1985

SANATÇI VE MEDYADAKİ “SANATÇI”

İnsanın kimileyin yazmak isteyip de yazamadığı, çoğun hafif deyip geçtiği önemsiz konular vardır. Hani şu gülünüp geçilen, “değmez” denilen türden konular. Ancak biri yazdığında hayıflanılır. Böyle sık sık olur ya. Hele yazı tembelleri için neredeyse sürekli. Yine böyle oldu: Nicedir, orda burda okuduklarımdan sonra yeniden, gerçekten sanatçıkimdir, nedir, nasıldır demeye başladım. Sanatçının bir adam/kadın olarak resmini çizecek değilim burada. O çok uzun, ciddi ve önemli bir iş. Benim sözünü ettiğim, “hafif” de denilen, uçucu şeyler. Basit, günübirlik, kalıcılık hedeflemeyen, olsa olsa ancak sorular sordurmayı amaçlayan, ışık yakıcı bir şey.

Kimi yabancı sözcükler çok çabuk benimsenip yaygınlaşıyorlar. Örneğin stres,sonra nostalji hemen tutulu veren sözcükler oldular. Bu iki sözcüğün günlük yaşamda rasgele kullanımları üzerine, birkaç yıl önce bir yazımda eleştirel yaklaşımda bulunmuştum. Şimdinin moda sözcüğü ise media, yani iletişim araçları. Başka deyişle; “düşüncenin ifade ve iletimini sağlayan her araç”tır medya. Yazılı, sesli ya da görsel olabilen medya; basın, bilgisayar, uydular, videogram ve videografi, telli dağıtım hatları, hertz dalgalarıyla radyo ya da televizyon yayınlarını kapsar. Oysa bütün bunlar aslında klasik medya’dır. Günümüzde Internet sonrası döneme artık yeni medya deniliyor.Bizde medyaya önceleri “görsel basın” falan denildi. Artık radyo, televizyon, basın vb. kitle iletişim araçlarına medya deniyor. Bu adlandırma “halk” tarafından da bayağı tutulur oldu, giderek “medya suçu”, “medya terörü” ya da “bir kısım medya” gibi deyimler bile türetildi.

Sözü nereye getirmek istiyorum?
Şuraya: Sanatçı ile medyada yığınla şarkıcı, türkücü, popçu vb. yorumcu’nun “sanatçı” diye sunulması, giderek şişirilmesi konusuna. Önüne gelenin; iki lafı bir araya getirme becerisi bile gösteremeden, kekeleyerek yinelediği sözlerle televizyonlara çıkıp şarkı söyleyen kişileri “sanatçı” (el insaf!) saydığı bir ülkede yaşıyoruz. Kim şarkıcı, kim türkücü, kim oyuncu belli değil. Toz duman içinde, her yorumcunun adı “sanatçı” oluyor!..

Yaz gevşemesi içinde bir yazı tembeli olarak tam da böyle şeyler düşünürken şu ünlü ve bence önemli sinema oyuncusu Meryl Streep’le yapılmış bir konuşmayı okudum. Bir sürü ödül almış, basbayağı ciddi ve büyük bir oyuncu olan, örneğin benim için Sophie nin Seçimindeki oyunculuğuyla bile yeterince unutulmazlaşan Meryl Streep: “Oyuncular sanatçı sayılır mı bilmiyorum, ama kendimi büyük bir aryanın parçasıymış gibi hissediyorum.” diyor. Bizdeki iki sözcüğü zor bir araya getiren şarkıcı, türkücü ve popçulardaki burnu büyüklüğe bakınız, elin oyuncusunun alçakgönüllülüğüne bir de… Atilla Dorsay da bir yazısında tiyatro oyuncusu Zeliha Berksoy için bir yerde; “… anlı şanlı oyuncumuz Zeliha Berksoy” derken, başka bir yerde aynı kişi için;”… topluma örnek durumunda bulunan bir sanatçı ya hiç yakıştıramadığı”biçiminde şeyler yazmış. Doğrusu, Atilla Dorsay’ın yazısındaki “özel” denebilecek konu beni hiç ilgilendirmedi. Ancak, önemli bir sinema yazarı olan Atilla Dorsay, oyuncu’yu normal, “sanatçı”yı tırnak içinde yazdığına göre, burada önemli olan Meryl Streep’in söyledikleridir. Demek ki, Atilla Dorsay gibi kişisel bir nedenle kızdığımız için değil ama, oyuncuya sanatçı denemiyor! Bu çok önemli işte.

Öyleyse kime sanatçı denir?

Geçenlerde bir gazete “sanatçı kimdir?” konulu bir soruşturmayı yayımladı. Buna göre; “bütün ayırımlara karşın, üzerinde birleşilen nokta, sanatı ve sanatçılığı belirleyen temel kıstasın yaratıcılık olduğu’ydu. Burada da öne çıkan ölçüt “yaratma güdüsü”dür (Enis Batur). Sanat eleştirmeni Beral Madra: “Türkiye’de medyanın ve kitlelerin bir kişiyi kolaylıkla sanatçı ilan ettiğini, bir opera bestecisiyle sağdan soldan çalarak pop şarkısı yapanları, bir eğlendiriciyle bir oyuncunun aynı kefeye konulduğunu”söylüyor.

Gazeteci-yazar Ergun Hiçyılmaz, Türkiye’de yazarların hal-i pür melâllerini anlattığı yazsının son cümlesinde bana çok ilginç gelen şu sözleri yazıyor: “Bir ülkede Cahit Külebi nin ölümü, ‘silikonu patlayan mankenin dramından daha önemli değilse ‘yazar olsanız ne yazar’”Düşünüyorum: Cahit Külebi,bir iki şiiriyle okul (ders) kitaplarına girmemiş olsaydı, gerçek yazın severler dışında belki de çok az kişi tanıyor olacaktı. Öteki sanatçı-yazarlar gibi. Oysa şu silikonu patlayan mankeni sanıyorum herkes tanıyor!.. Medya “görev bilinci’yle onun dramını evlerin içine taşıdı çünkü. Hem de “sanatçı” diyerek. Cahit Külebi ise, ömrünün son yıllarını bir dram gibi yaşadı. Ünlü bir ozandı ama çok kısa ve önemsiz bir haber gibi geçildi ölümü. Üstat Ergun Hiçyılmaz’a hak vermemek elde mi?

Tarık Dursun K. gazetedeki köşesinde soruyor: “Feyza Hepçilingirler adını duydunuz mu? (…) Ödüller de aldı, biliyor muydunuz?” Bu ve bunun gibi soruları yineliyor yazısında Tarık Dursun K. Bana sormadığı kesin, bana sorsa kolay: En azından üç kitabını okudum, giderek ikinci kitabı üzerine yazı bile yazdım. Hattâ yanılmıyorsam, Feyza Hepçilingirler, bu yazımı bir öyküler toplamının arka sayfalarına da koymuştu… Kızmış olsa da yazdıklarıma! Tarık Dursun Κ., öykücü Feyza Hepçilingirler’in yeni yapıtı Savrulmaların yayımlanışı nedeniyle değinmiş bu konuya. Medya’ya ve “medya yazarları”na dokunuyor. Medyanın yazarlara, daha geniş tutarsak sanatçılara uzak duruşuna, ilgisizliğine söyleniyor. Oysa medya, “sanatçılar”la çok yakından ilgileniyor. Yazarlarla ilgilenmediğine göre, yoksa medya, yazarları sanatçı mı saymıyor? Belki de kendince önemsiz buluyordur. Tarık Dursun K.’nın da belirttiği gibi “pop müzik” gibi geçici (günübirlik, belki de medya için ‘güncel’-!-) şeyler dururken, edebiyat (yazın) gibi “kalıcı” sanat’a bile isteye yer vermez medya! Çünkü medya sanatçı’yı önemsemez, “sanatçı”yı sürekli “vizyon”a çıkarır. Artık bu “rating” kaygısından mı kaynaklanır, halka hizmet yarışından mı, onu bilemem ama, tercih’i o yöndedir. Çünkü ne yazık ki, medya, güncelin (bu elbette yapısı gereği olacak), gelgeçin, moda’nın peşindedir. Sanat gibi toplumsal ve tarihsel yanıyla öne çıkan kalıcı bir nesne’yi neden ciddiye alsın ki?

Evet, medya gerçekten de ne yaptığını biliyor. Kiminle uğraşacağını, kimi gündemine alıp almayacağını hep “bilir” zaten… “Binlerce kitabın yayınlandığı ülkemizde televizyon kanalları ve gazetelerimiz en değerli incelemeleri, en çok okunan romanları, en sevilen yazarları gündeme getirmemek için birbirleriyle yarışıyor…”gibiler. Örneğin Ali Kırca bile(hattâ Savaş Ay’ın ‘A Takımı’ bilem!) gerçekten iyi bir yorumcu olan Sezen Aksu’yu Aşık Daimi’nin onca yıllık türküsünü (deyişini) “yorumladı” diye canlı haber programı’na çıkarır da şu ya da bu yazarı, sanatçıyı, yeni yapıtının yayımlanması, ödül alması vb. gerekçelerle “haber” programına konuk etmez pek… E, en “popüler” yazarın kitabı bile birkaç bin satarken, Tarkan’ın kasetleri kaç satıyor, bilen var mı? Medya ne yaptığını elbette bilecek! Sahi, Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar 45. baskıda kaç sattı acaba? Bu 45. baskıdan dolayı medya ne kadar ilgilendi? Benim derdim sanatçıyla, bu arada medyaya şöyle değinmişim/dokunmuşum kaç yazar?

Tarık Dursun K. gibi bir yazar, bütün bunları bilmezmişçesine: “Medya, bir Ağustosböceği kadar ömrü olmayan boyalı, süslü püslü pop şarkılarına verdiği değerin binde birini olsun ondan esirgedi diyebiliyor. Sözünü ettiği o kişi öykücü, daha doğrusu yazar, yani gerçek bir sanatçı olan Feyza Hepçilingirler’dir. Medya yazar’dan ilgisini esirgeyebilir, sanatçı’yı es geçebilir. Ama gerçek okurlar, onu önemser ve onunla (yapıtlarıyla) ilgilenir. Aradaki önemli fark budur: Medya sanatçıyla (daha çok da şarkıcı, türkücüyle), biz sanatla ilgiliyiz. Tam da söz konusu yazar için “star sisteminin sanatçısı” dendiği dönemde şöyle yazmıştım: “Feyza Hepçilingirler, beklendiği kadarıyla -kişisel olarak bu umudu taşıyorum öykücülüğünde ileri adımlar attığı oranda başarısını pekiştirecek ve yazın dünyasında haklı yerini alacaktır. Eski Bir Balerinle öykücülükte varolduğunu kanıtlama yolunda olan bir yazardır Feyza Hepçilingirler.” Bir zamanlarstar sisteminin sanatçısı’ denilen bir yazara, aradan yıllar geçtikten sonra Tarık Dursun Κ., “medya yazarı”değil diyerek, ilgisizlikten yakınıyor! Bir çelişki var ortada… Bana göre, Feyza Hepçilingirler ‘medya yazarı’ olmadığı gibi, “star sisteminin sanatçısı” da değildi. O, gerçek bir sanatçı (yazar) olduğu için medya ilgisiz kalıyor.

Sanatçı kimdir?
Manken nedir?
Kim yaratıyor, kim kazanıyor?

Mankenlerin sinema oyuncusu olup, “sanatçı” payesi aldığı bir ülkede yazar da olsanız sanatçı olamıyorsunuz işte! Öyleyse şu büyük medya, neden Feyza Hepçilingirler’in yeni kitabını ya da Cahit Külebi’nin ölümünü önemsesin? Hazır “silikonu patlayan” birileri varken?Hoş, tırnak imi içinde sanatçı olmaktansa, olmamak yeğlenir. Bu da bir başka ‘tercih’.

Bitmedi: “Haber programlar”genellikle izleniyor. Seçilen konuklar çoğu kez içi boş, saçma sapan klişe laflar etseler de. Ama geçenlerde (Haziran’97 içinde) Can Dündar’ın “40 Dakika”adlı programını nedense geceyarısı izleyebildim. Konuğu bir sanatçı-yazardı: Orhan Pamuk. En azından ciddi bir konuşmaydı dinlediğim. Televizyon yazarı Ali Hakan, yazarların, gerçek sanatçıların televizyona çıkmaları üzerine şöyle yazmış: “Madem ki özenle okumuyoruz, hattâ belki de hiç okumuyoruz, hiç olmazsa dinleme fırsatını kaçırmamak gerektir..” Eh, bu da bir öneri, dinleyene!

Televizyonlarda her gün yığınla, sürü sepet “sanatçı” pardon manken ve giderek haber programlarda “konu mankeni” izliyoruz. (Reha Muhtar’ın kulakları kesin çınlayacak!) Arada bir gerçekten sanatçıların çıkıp doğru dürüst şeyler söylemesi, medyanın yanlışı mı, doğrusu mu? Yine de olumlu ve güzel. Belki böylece sanatçı ile medya’daki “sanatçı” arasındaki ayrımı da görmüş oluruz. Benim korkum şu: Bu konu da çok kısa bir zamanda yozlaştırılmasın!

Aydın, 28 Eylül 1997
(Aydınca dergisi, Ekim 1997)

Kaynak:
Kemal GÜNDÜZALP, Eleştiriye Doğru Kültür Sanat ve Aydınlar Üzerine ,
Papirüs Yayınları Eleştirel Düşünce Dizisi 1. Basım, Nisan 2005

THE MOST DANGEROUS MAN İN AMERİCA: DANİEL ELLSBERG AND THE PENTAGON PAPERS (2009)


Yönetmen: Judith Ehrlich, Rick Goldsmith

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 11 Eylül 2009 (Kanada)

Süre: 92 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Blake Leyh

Oyuncular Peter Arnett, Ben Bagdikian, Ann Beeson, John Dean, Daniel Ellsberg

Özet

2009 IDFA Amsterdam Jüri Özel Ödülü

2010 Palm Springs İzleyici Ödülü (Belgesel)

2009 National Board of Review İfade Özgürlüğü Ödülü, Beş Belgesel

2009 Mill Valley İzleyici Ödülü

2010 Oscarlarında En İyi Belgesel dalında aday olan bu film, yakın geçmişe ayrıntılı ve aydınlatıcı bir bakış sunuyor. 1971′de, Vietnam savaşı strateji uzmanlarından Daniel Ellsberg, savaşın yıllarca sürdürülen yalanlara dayandığı sonucuna varır ve New York Times’a yedi bin sayfalık çok gizli belgeler sızdırır. Bu cesur hareket Watergate skandalına, başkan Nixon’un istifasına ve savaşın bitmesine neden olur.

Belgesel Filmden

Çok gizli dokümanlara ait birkaç yüz sayfayı ilk kez 1 Ekim 1969 günü akşamında RAND şirketindeki güvenli bölgenin dışına çıkardım. Çalışma 47 ciltti ve toplam 7000 sayfadan oluşmaktaydı. Planım çalışmayı kopyalamak ve Vietnam savaşının gizli tarihini Amerikan halkına açıklamaktı. FBI, Pentagon’a ait gizli çalışmanın bir kopyasını New York Times’a veren kişiyi bulmaya çalışıyor Yıldırım düşmüş gibiydi, New York Times’a Pentagon’un gizli belgelerini yayınlaması için veriyordunuz ve ülke paniklemişti.

Henry Kissinger: Bu, hükümete yapılmış bir saldırıdır. Eğer bütün gizli dosyaları çalar ve basına verirseniz, ülkenin yönetilmesi imkansız hale gelecektir.

Savunma bakanlığında üst düzey politika analisti olarak görevli olan Daniel Ellsberg’in Times’a Pentagon belgelerini veren kişi olmasından şüpheleniliyor.

Richard Nixon: Bence ülke sırlarını çalıp gazetelere veren kişileri ulusal kahraman ilan etmekten vazgeçme vakti gelmiştir.

Evliliğimizin ilk yılında onun hayatının kalan kısmını hapishanede geçirme olasılığını konuşur olmuştuk. Bir ulusal güvenlik krizi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk. Henry Kissinger, Dr. Daniel Ellsberg’in ülkedeki en tehlikeli kişi olduğunu söylemişti ve o durdurulmalıydı.

DANİEL ELLSBERG VE PENTAGON BELGELERİ

Daniel Ellsberg:4 Ağustos 1964 sabahı ilk işime Pentagon’da başlamıştım. Görevim gereği Savunma Bakanı Robert McNamara’ya bağlı olarak çalışıyordum. İşteki ilk günümde birden kıyamet koptu. Bir kurye Amerikan savaş gemilerinin Kuzey Vietnam kıyısında yer alan Tonkin Körfezinde saldırıya uğradığına dair haber getirdi. Amirim, misilleme yapılması amacıyla Kuzey Vietnam’a ait hedeflerin seçilmesi için bakan McNamara’nın yanına çoktan gitmişti. Dakikalar geçtikçe daha fazla haber geliyordu: üç torpido ateşlendi yedi Kaçınma manevrası yapıyoruz. Saat 1:30′da körfezdeki filo komutanından yeni bilgiler geldi. “Herşeyi durdurun” Önceki raporlardaki torpidolara ilişkin bilgiler şüphelidir”

Lyndon Baines Johnson:[Amerika Birleşik Devletleri'nin 36. Başkanı]Bugün Amerikan gemilerine karşı Tonkin Körfezinde tekrarlanan saldırılar sebebiyle orduya saldırılara karşılık verilmesi yönünde emir verdim.

Günler geçtikçe herhangi bir saldırı olmadığı netleşmişti.

Lyndon Baines Johnson: Kongreden acilen bir çözüm bulunmasını istemem gerekiyor.

Başkan Johnson Güney Vietnam’da komünist zaferini engellemekte kararlıydı. Tonkin Körfezi olayında gerçekleri çarpıtarak Kongrenin kendisine sınırsız askeri güç kullanma yetkisi vermesini sağladı. Bunun ardından 11 yıl sürecek bir savaş başlattı.

Soru: Senator Fulbright, Tonkin sorunu esnasında senatodaydınız.

Senator FulbrightOlayın ardında yatan gerçeği Bize başkan, McNamara ve Rusk tarafından anlatılanların doğru olduğunu kabul etmiştik. General Wheeler’a inanmıştım. O esnada ve o koşullar altında bize verilen bilgilerin doğruluğunu sorgulamak için herhangi bir sebebimiz yoktu.

Lyndon Baines Johnson:Savaşın daha fazla büyümesini istemiyoruz.

Savaş daha fazla büyümesin mi?

O esnada Pentagon’da en önemli önceliğimizin daha büyük bir savaşa hazırlanmak olduğunu görüyordum. Bu savaşın seçimlerden hemen sonra başlayacağını tahmin ediyorduk.

Johnson:Bu savaş kendi topraklarını koruyacak olan Vietnamlıların savaşıdır. Bu sebeple savaşı, daha fazla büyütmeyi düşünmüyoruz.

Bu bilerek söylenmiş bir yalandı. Bunun yalan olduğunu tüm hükümet görevlileri biliyordu, ama hiçbirimiz seçimler boyunca bunu basına sızdırmadık. Bu, içinde benim de bulunduğum binlerce insan tarafından saklanmış bir sırdı.

**

Patricia Ellsberg:Vietnam savaşı hakkında çok şey yazılıp çizildi, ancak halkın orada gerçekten neler olduğunu anlaması için çok az şey söylendi. Bugünkü konuğum, David Halberstam Ülke genelinde birçok radyo kanalında birden yayınlanan bir radyo programım vardı. Washington, d.C’deydim. O esnada kongredekilerle ve hükümet görevlileriyle röportajlar yapıyordum. Ortak bir arkadaşımız benim adıma bir parti vermeyi teklif etti. Bana, “Partiye davet edeceğim bir arkadaşımdan özellikle uzak durmanı istiyorum. Çok akıllı ama aynı zamanda çok tehlikelidir.” dedi. Bunun anlamı arkadaşının yeni boşanmış ve çapkın biri olduğu idi. O kapıyı çaldı, Kapıyı açınca onun mavi gözlerini gördüm. O an çarpılmıştım. O çok yakışıklıydı.

Daniel Ellsberg:O zamanlar onun benimle çıkmak için uygun olmadığını düşünüyordum. Her cumartesi 12 saat boyunca çalışıyordum. Pazarları ise yarım gün çalışıyordum. Pentagon’daki ilk günüm bittiğinde onu aramayı düşünmüştüm. “Yarın boşum, istersen birlikte kiraz çiçeklerini görmeye gidebiliriz”

Patricia Ellsberg:Ben de, “Hayır, yarın radyo programım için barış protestolarına gideceğim” dedim.

Daniel Ellsberg:“Bu ilk boş günümdü, haftada 70 saat savaş üzerine çalışıyordum ve boş günümü barış için yapılan protestoda harcamak istemiyordum.” Savaşa hayır, Savaşa hayır Beyaz Saray’ın etrafında yürüdük. Onun kayıt cihazını taşıyordum ve içimden umarım fotografımı çekip Yarınki Washington Post’ta yayınlamazlar diye düşünüyordum. Çünkü bu açıklaması oldukça zor bir durum olacaktı.

Patricia Ellsberg: orada liberal ya da radikal görüşe sahip bazı arkadaşlarıma rastladım ve onlar “Nasıl olurda Pentagonda Vietnam savaşı üzerine çalışan biri ile çıkabiliyorsun?” dediler.

**

Daniel Ellsberg:1965 senesinin başlarında Vietnam savaşı genişlemek üzereydi ve ben bunun planlayıcılarından biriydim. Savunma Bakanı Robert McNamara’dan Vietkong’un işlediği vahşete ait örnekler bulmak için emir almıştım. Savunma Bakanı bu şekilde Başkan Jonhson’u Kuzey Vietnam’ın düzenli şekilde bombalanmasına ikna edebileceğini umuyordu. Kuzey Vietnam’ın bombalanmasına karşı olduğumu belirtmiştim ancakMcNamara’dan gelen emirler adeta Tanrıdan gelen emirler gibiydi. Vietnam’da benim için istihbarat toplayan görevliler vardı. Hattın diğer ucundaki albaya ertesi gün sabah 7′ye kadar bana iletmesi gereken bilgiler olduğunu söyledim. Vietkong’un işlediği vahşete dair somut kanıtlara ihtiyacım vardı. Ayrıca yaralı Amerikalılara ait korkunç detaylar lazımdı. Albaya şunu dedim “Kanlı görüntülere ihtiyacım var”

**

Richard Falk “60′ların başında, Dan Ellsberg önde gelen, genç bir savaş düşünürüydü. “

**

Thomas Crombie Schelling:[ABD'li ekonomist. Dış ilişkiler, milli güvenlik, nükleer strateji konularında uzman]

Kanal 6 Savaş haberleri Atom bombası herşeyi o kadar değiştirmişti ki, askerler artık daha farklı düşünmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bu sebeple RAND’ı kurdular ve onu bilerek Wahington’dan kimsenin burnunu sokamayacağı kadar uzakta olan batı kıyısına yerleştirdiler. Insanlar farklı şekilde düşünmeleri için cesaretlendirildiler büyük düşünmek için.

Dan EllsbergRAND şirketine 1959′da 28 yaşındayken katıldı. Dan insanları gerçekten etkiliyordu. Zeki, yaratıcı Teknik konularda mantıklı düşünebilen. Mantık yürütmede başarılı. Herşeyden yeni fikirler toplayabiliyordu Kısa öyküler okuyup fikirler üretebiliyordu.

Harvard’da üzerinde çalıştığım konu belirsizlik altında karar verebilmek üzerineydi. RAND şirketinde insanlık tarihindeki en büyük kumar üzerinde çalışıyordum. Doğruluğu kesin olmayan uyarılara dayanarak atom bombası kullanımına karar vermek.

Schelling:Dan şu soruya odaklanmıştı: “Eğer savaşa girmek zorundaysanız, bunu nasıl en az tehlikeli olacak şekilde yaparsınız?

” Kararları kim verecek, Alınan kararlar kimlerle nasıl paylaşılacak ve başkan için alternatif seçenekler neler?”

**

Dan EllsbergSabaha karşı 4 civarında aradığım şeyi bulmuştum. Albay bana, iki Amerikalı danışmanın kaçırıldığı ve öldürüldüğüne dair ellerine bilgi ulaştığını iletti. Olayı daha dramatik ve gerçekçi yapmak için görsel deliller istedim. Albay cesetlerin üzerindeki izlerden zincirle sürüklendikleri izleniminin edinildiğini söyledi. Ben de “Çok iyi” dedim. Tanrım sonunda istediğimi elde etmiştim. Buna benzer başka olaylar oldu mu?” diye sordum. Bulabildikleri tek olay buydu. Vietnam savaşında o ana kadar Amerikalılarla ilgili gerçekleşen tek olay buydu. Raporum için tek olay bile yeterliydi. 6.30′da raporu tamamladım. Saat 9.00 civarında Mcnamara beyaz saray’dan döndü ve patronuma yazdığım rapor için teşekkür etti. Rapor tam olarak istediği şeydi. Aslında bu rapor böylesine kritik bir anda yapılabilecek en rezil hareketti.McNamara’ya, Başkan’ı düzenli bombardıman başlatması için ikna edecek bilgileri vermiştim.

**

Tom Oliphant[Washington muhabiri ve Boston Globe için bir köşe yazarı Amerikalı bir gazeteci]

Dan Ellsberg savaşın ilk yıllarında yaptığı bu şeylerden dolayı büyük suçluluk hissediyordu, bunu kafasından atamıyordu. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş en orantısız bombardımanın başlatılmasında önemli bir role sahipti. Dan Vietnam savaşının pasif ve bürokratik bir katılımcısı değildi, bu konuda inançlıydı.

**

Savaşa katılımımızı diğer iş arkadaşlarım gibi soğuk savaş bağlamında komunizm ile olan mücadelemiz açısından ele alıyordum.

“ vietnam, mu nam!” “Vietnam, mu nam!”

**

Dan EllsbergHükümet içinde genel kabul görmüş temel önermeyi kabul ediyordum: Amerika ile müttefik olmak herkes için en iyisidir. Bu görüşte idealist bir yan da vardı.1965-Vietnam’da demokrasiyi veya demokrasi ihtimalini Stalin tarzı diktatörlüğe karşı koruyorduk. İçinde bulunduğumuz savaşı Washington’da oturup uzaktan izlemek istemiyordum, Orada olmak istiyordum.Denizciyken şunu öğrenmiştim Ne olup bittiğini tam olarak anlamak istiyorsan en ön cephede olmalısın. Bölge karargahında kendi bölgelerinde her gece devriyeye çıkan yüzlerce birliği gösteren bir harita vardı. Haritadan rastgele bir devriye seçtim ve ilgili taburu aradım, taburdaki subay kendi bölgelerinde herhangi bir devriye olmadığını söyledi.Haritadaki diğer devriyeler de gerçekte yoktu. Harita tamamen bir kandırmacaydı, Yıllardır sunulan Diğer tüm iyimser istatistiki bilgiler gibi. Vietnamlı müttefiklerimizin gece devriyesi yoktu.Geceleri sadece vietkong devriyeye çıkabiliyordu. Gece bütün ülke vietkong’a aitti.

**

Patricia Ellsberg: Birbirimize sırılsıklam aşıktık. Dan’in Vietnam’a yaptığı gezide ona katılmıştım. Ona evlenme teklif ettim. Partiye gitmiştik, partide kuzey vietnam’da bulunmuş birisi vardı ve yaptığımız bombardımanın etkilerini anlattı. Mide bulandırıcı bir durumdu.

Dan Ellsberg:Patricia ile partiden ayrıldık. Patricia, biraz içkiliydi ve şunu dedi

“Nasıl olur da böyle birşeyin parçası olabilirsin?”

Patricia Ellsberg: Bazı açılardan, benim düşündüğümden çok daha fazla olayların içindeydi.

Dan Ellsberg:İçimden şöyle düşündüm “Bombardımana karşıyım. Güney vietnam’daki bombardımanı durdurmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bütün savaştan sorumlu tutulmamak için ne gerekiyorsa yapacağım.”

Patricia Ellsberg: Dan’i bu şekilde suçlamam ve içindeki tutku ayrılmamıza sebep oldu. Çünkü şöyle demişti: “Beni eleştiren ve bombardımanı durdurmak için hayatımı tehlikeye attığım gerçeğini görmek istemeyen biriyle birlikte olamam.”Ancak hala savaşın müşterisiydi. Bu adamlar onun hizmet ettiği meslektaşlarıydı. Dışişleri bakanlığındakiler tehlikeyi ve riski seviyorlardı. Bunu John Wayne filmlerinde veya diğer filmlerdeki maceralar gibi görüyorlardı.

Dan Ellsberg:Sanırım birçok insan başarıp başaramayacaklarını görmek için deniz piyadelerine katılmak istiyordu. topu sert atamayan, asla silahlarla oynayamaz Asker olmak istiyordum deniz piyadeleri bunun için iyi bir fırsattı. 2. deniz piyade bölüğünde tek üsteğmen bendim ve bölük komutanı olmak çok hoşuma gitmişti. 211 askerin eğitiminden ve hayatlarından tamamıyla ben sorumluydum. Hayatımın en mutlu dönemiydi. Geriye bakınca hala aynı fikirdeyim.

Patricia Ellsberg: Ayrıldım ve şunu söyleyebilirim o geri çekilmişti. Kalbi benim sahip olmadığım daha güvenli bir yere geri çekilmişti

Dan Ellsberg:İçimden, böyle olmuş olamaz dedim. Şüphe duymama tahammül edemeyen biriyle nasıl evlenebilirdim?

Benim açımdan, ilişkimiz bitmişti.

**

Peter Arnett: Ellsberg ile ilk kez 1966 yılının ortalarında Kuzey Mekong delta’sındaki çeltik tarlalarında tanıştım. Schmeisser model silahı vardı. Elinde silahı ile köydeki sniper mevzisine saldıran bir piyade bölüğünü yönetiyordu. O zamanlar Dan ellsberg oldukça istekliydi. Deniz piyadesi miydi?

Hayır değildi. Sivildi. Ona elinde schmeisser model makineli tüfeğiyle mekong deltasında ne işi olduğunu sordum. Cevap olarak savaşın nasıl gittiğine bakmaya geldim dedi. Savaşın iyi gitmediğini düşünüyordu ve iyiye gittiğini görmek istiyordu.

Dan Ellsberg:3 kişi ile birlikte eğer bir pusu varsa tespit edebilmek için bölüğün önünden yürüyorduk. Arkamızdan silah sesi duyduk. Geriye bakınca 2 vietkong askerinin kalaşnikof ile ateş ettiğini gördük. bu pozisyonda ayağa kalkamazdınız. eğer kalkarsanız vurulurdunuz. Bu gruplar birbirlerinin üzerinden atlayarak sırayla bize ateş ediyorlardı. suyun içinde saklanmış olmalılardı. Biz yürürken bizi izleyen askerlere ateş açmışlardı.

Onlara ateş edemezdik, çünkü edersek kendi adamlarımızı vurabilirdik. bu koşullarda Amerikan taburunu çembere alan adamlara saygı duyuyorsunuz. Bu tarz bir pusuya 15. düşürülüşümüzde bir çavuşa “kendini kırmızı urbalılar gibi hissediyor musun?” diye sormuştum. O da “evet, bütün gün onlar gibi hissediyorum.” demişti.

Dan Ellsberg:Düşmanı kendi arka bahçesinde yenemeyeceğimizi idrak etmeye başlamıştım. Bu savaşı kazanamayacaktık. Bu adamların pes etmeye niyeti yoktu. ülkeye McNamara’nın uçağıyla geri dönerken, ona hazırladığım yüzlerce kısa notu verme şansım oldu. Öylece oturuyordu ve okunacak daha fazla şey gelmesini bekliyordu. Amirimin hazırladığım notları bir kenara atmak yerine okuyor olması bana mutluluk vermişti. Dolayısıyla Vietnam’daki çıkmaz hakkında ne düşündüğümü biliyordu. İşler iyi gitmiyordu. Uçuşun sonlarına doğru beni uçağın arka bölümüne çağırdı, “Dan, bu yazdıklarına itirazım var. Bana işlerin iyiye gittiğini, ilerleme kaydettiğimizi söyledi. Ben de durumun kötüleştiğini, geçen yıla göre daha kötü olduğunu söyledim. Kendisinin de bunu bildiğini söyledim. Cevabı ne oldu dersiniz?

İşlerin geçen yılki ile aynı şekilde devam ettiğini söyledi. Ben de, “gördünüz mü? Benim dediğimin aynısını söylüyorsunuz. Viernam’a yüzbin asker daha gönderdik. Ancak durumda hiçbir gelişme sağlayamadık.”

dedim. Uçak yere inmişti, sisli bir gündü, McNamara uzaklaştı ve ben arkasında bakakaldım.

**

McNamara:Bana iyimser mi yoksa kötümser mi olduğumu soruyorsunuz. Bugün size şunu söyleyebilirim geçen 12 aydaki askeri ilerlememiz beklentilerimizin oldukça üzerinde gerçekleşti.

Dan Ellsberg:Şöyle dedi, “Baylar, Vietnam’da gördüklerim beni oldukça cesaretlendirdi. Her açıdan işler çok daha iyi gidiyor. İlerleme kaydediyoruz, herşey çok daha iyi. İçimden“Umarım bir daha bu kadar yalan söylememi gerektiren bir işte çalışmam.” dedim.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla Mcnamara’nın savaş ile ilgili endişeleri giderek artıyordu.Kapalı kapılar arkasında bombardımanı durdurmayı ve konuya politik bir çözüm bulmayı öneriyordu. Ancak Başkan Johnson bu tavsiyeleri red etmişti.

Morton H. Halperin[dış politika ve sivil özgürlükler üzerinde bir Amerikalı uzman]McNamara birçok kişinin bugün hissettiği ve bu savaşın bir felaketle sonuçlanacağı hissiyatına kapılmıştı. Tabii ki bu felakete nasıl sürüklendiğimizi de anlamak önemliydi.

1967 yılının Haziran ayında McNamara Pentagon içerisinde Vietnam savaşına nasıl girdiğimize ilişkin detaylı bir araştırma yapılması talimatını verdi. RAND şirketine gittik ve oradakilere savaşın geçmişine ilişkin sorular sorduk. Soru sorduklarımızdan biri de Daniel Ellsberg’ti. Yapılan soruşturmaya dahil oluşum hem benim hayatımı hem de tarihin akışını hayal edemeyeceğim kadar değiştirdi.

Mort Halperin:Yaptığımız soruşturmada incelediğimiz dokümanların tamamını Çok Gizli olarak sınıflandırdığımız için soruşturmanın kendisi de Çok Gizli hale gelmişti. Ancak soruşturmayı gizlemeye çalıştığımız kişiler Vietnamlılar Ruslar veya Çinliler değildi, kendi başkanımız olan Lyndon Johnson’dı. Soruşturma boyunca en büyük korkumuz başkan Johnson’un soruşturmadan haberdar olmasıydı, başkan soruşturmayı öğrenirse soruşturmayı durdurabilirdi.Başkan McNamara’nın savaşın gidişatı ile ilgili şüphelerini biliyordu ve Pentagon’daki bir grup sivilin savaşı bitirmeye çalıştığına inanıyordu.

Lyndon Baines Johnson:Burada kafasından geri çekilmeyi geçiren kimseyi istemiyorum. Bu savaşı kazanacağız.

1968

Dan Ellsberg:Fakat Johnson’un bu iyimser düşünceleri artık sarsılıyordu. Vietnamlılar 1968 yılının yılbaşı gecesinde büyük bir karşı saldırı başlattılar. Savaşın başından bu yana ilk kez çatışmalar Saigon gibi kentlere kadar ulaştı. Bu saldırı ABD kamuoyunun moralini oldukça düşürdü ve halkın geneli savaşın kaybedileceğini düşünmeye başladı. Son 3 gündür arka arkaya gerçekleşen saldırılar, Vietnam’lı müttefiklerimizin ülkeyi kontrol ettiği mitini yerle bir etti. Müttefiklerimizin askeri gücü hakkında ciddi şüpheler oluştu. Komunistler Saigon’u kalbinden vurmuştu Üst düzey bir generalin Johnson’dan daha fazla asker istediği bilgisi New York Times’a sızmıştı. Bu bilgi kongrede büyük gürültü kopardı.

Senator Wayne Morse:Halkımızın yanlış yönlendirildiği ve bilgilendirildiğini düşünüyorum. Daha fazla asker gönderilmesi ciddi bir felakete yol açacaktır. Şu konuda sizinle hemfikirim: Bence de hem kongre, hem kamuoyu, hem de başkan bu savaş ile ilgili uzun zamandır yanlış yönlendiriliyor.

Dan Ellsberg: Daha önceki davranışlarımın birer hata olduğu gerçeği ile yüzleşmiştim. Savaşın başlamasını önleyebilecek bilgileri saklayarak büyük bir hata yapmıştım ve Ülkeme, anayasaya, kamuoyuna ve askerlere karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmemiştim. Asıl soru bu durumu nasıl tersine çevirebileceğimdi. New York Times muhabiri olan Neil Sheehan ile buluştum ve düşmanın askeri gücünü gösteren gizli bir C.I.A. raporunu ona verdim. Raporu gazetenin ilk sayfasında yayınladılar. İlk kez savaşın gidişatını resmi olmayan kanallardan etkilemeye çalışıyordum.

**

Soru:Dan, ne zaman piyano çalmaya başladın?

Dan Ellsberg: 5 yaşımdan 15 yaşıma kadar piyano çalmıştım. Piyano çalma konusunda ne kadar ciddiydin?

Soru:10 yıl boyunda çok yoğun şekilde piyano ile ilgilendim, ancak sonraki 40 yıl hiç çalmadım. Peki bunun sebebi neydi?

Annem ölmüştü ve annem piyanist olmamı istiyordu. 4 temmuz 1946 günü araba ile Denver’a gidiyorduk. Oldukça sıcak bir gündü öğle saatlerinde babam direksiyon başında uyuyakalınca araba yoldan çıkıp kanala düştü. Kazada annem ile kızkardeşim öldüler. Şoför tarafında oturduğum için kazadan sağ kurtulmuştum ancak ayağım kırılmıştı. 36 saat komada kalmışım. Sonrasında 3.5 ay kadar hastanede yattım. Bu olay bende babanız gibi çok sevdiğiniz veya çok saygı duyduğunuz sizin için otorite figürü olan kişilerin de kötü niyetle olmasa da dikkatsizlik sonucunda direksiyon başında uyumak gibi vahim hatalar yapabileceği izlenimini uyandırmıştı. Dolayısıyla onların hareketleri de kontrol edilmeliydi. Bu olaydan 11 ay önce, ben 14 yaşındayken Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmıştı. Bu olay beni oldukça endişelendirmişti. Çok kötü bir olaydı. Oldukça saygı duyduğumBaşkan Harry Truman’ın kararı ahlaki açıdan uygun değildi.Bu durum bana babamın direksiyon başında uyuyup kaza yapmasını ve annem ile kızkardeşimin ölümüne yol açmasını hatırlatmıştı.

Lyndon Baines Johnson:Önümüzdeki dönem başkanlığa aday olmamaya karar verdim.

Dan Ellsberg: Vietnam’da gücümüzü bu kadar etkisiz şekilde kullanmamalıydık. Vietkong’un karşı saldırısı sonrasında kamuoyu nezdinde savaşa verilen destek düştü ve Johnson 1968 seçimlerinde aday olmadı. Size söz veriyorum Vietnam savaşını onurlu bir şekilde bitireceğim.Nixon seçimi savaşı onurlu bir şekilde bitireceği vaadiyle kazandı.Kamuoyu onun savaşı bitirecek gizli bir planı olduğuna inanmıştı.

Henry Kissinger Vietnam’dan bir anda çekilmek yerine zaman yayılarak çekilmemiz gerektiğini düşünüyordu. Aniden çekilme fikri o dönem için oldukça radikal bir karar olacaktı. Savaşın dışına çıkmak istiyorduk ve tek beklentimiz bunun bizi utandıracak şekilde aniden olmamasıydı. Bu herkeste başkan Nixon’un bu şekilde düşündüğü izlenimini uyandırmıştı. Ancak bu izlenim yanlıştı. Nixon bu şekilde düşünmüyordu. Kissinger’a, Vietnam sorununa ilişkin başkan Nixon ile yapacağı ilk ulusal güvenlik toplantısında sunabilmesi için 6-7 tane alternatif yöntemi aktardım. Bana,“Dan, savaşı kazanabileceğimiz bir alternatif yok mu?”dedi. Ben de“Bence savaşı kazanabileceğimiz bir alternatif yok”dedim. “Asker sayısını ikiye katlayabilirsiniz ancak bu sadece geçici olarak durumu sakinleştirecektir.”dedim. “Nükleer silah kullanıp bütün Vietnamlıları öldürebilirsiniz. Ancak ben bunu kazanmak olarak görmüyorum. Dolayısıyla, savaşı kazanmamızın bir yolu yok”dedim. Bu fırsattan yararlanarak çok gizli dünyaya girmek üzere olan Kissinger’a söylemek istediğim birkaç şeyi söyledim. Ona,“Henry, bundan sonra daha önceden varlığını bile duymadığın çok gizli bilgilere artık erişebileceksin. Bu durum sende bazı etkiler yaratacaktır. Önce, daha önce varlığını bile bilmediğin bu bilgileri öğrenmek seni çok mutlu edecektir. Sonrasında ise, bu bilgileri daha önceden bilmediğin için kendini aptal gibi hissedeceksin. Bu durum çok uzun sürmeyecek. En sonunda, kendinden başka herkesin aptal olduğunu düşüneceksin. İçinden benim bildiklerimden fazlasını bilmeyen bir uzman bana nasıl akıl verebilir diyeceksin. ve en sonunda başkalarını dinlemeyi bırakacaksın” dedim.

Mort Halperin:Herkes Nixon’un savaşı bitirmek için seçildiğini ve savaşı bitireceğini düşünüyordu. Ancak ben durumun böyle olmadığını anlamıştım.

Dan Ellsberg: Mort Halperin Beyaz Saray’da Kissinger için çalışıyordu. 1969 yazında Mort bana“Nixon Vietnam’da kalıyor ve geri çekilmeye karşı”dedi. Savaşı kazanmak için ülkemizin bütün gücünü bu küçük ülkeye karşı kullanmalıyız.

1969 yılının Ağustos ayında McNamara’nın yaptığı soruşturma sonuçlarının ilk kısmını okumaya başlamıştım. Savaşı başlangıcından itibaren görmek beni düşündüğümden fazla etkilemişti. Bu savaşın meşru olduğu fikrini tamamen değiştirebilirdim. Öğrendiğim şey bu savaşı baştan itibaren ABD’nin çıkardığıydı. Truman, Vietnam’da yaşananların halkın desteklediği bir ulusal bağımsızlık mücadelesi olduğunu bildiği halde Fransızların Vietnam’ı işgaline destek vermişti. Özgürlüğü ve Amerika’yı savunmanın bedeli çeşitli yerlerde çeşitli şekillerde ödenecektir. Eisenhower 1954 Genova kararları gereği düzenlenmesi gereken seçimleri erteleyen bir diktatörü desteklemişti.

Kennedy: Demokrasiyi korumak için seçimleri engelliyorduk!!!

Vietnam’ın bağımsızlığını koruması ve komunistlerin eline geçmemesi için uğraşıyoruz. Kennedy Vietnam’daki savaşın Amerikan askerleri olmadan sürdürülemeyeceğini bildiği halde, Vietnam’a sadece askeri alanda danışmanlık sağlayacağımızı söyleyerek halka ve kongreye yalan söylemişti.Lyndon Baines Johnson: Savaşın büyümesini istemiyoruz.

Artık Johnson’un başkanların yalan söyleme geleneğini sürdürdüğünü daha iyi anlıyorum.Hiçbir başkan HindiÇin bölgesini komunistlere kaptıran kişi unvanını almak istemiyordu.Bu durum yanlış tarafta olduğumuz gerçeğini değiştirmiyordu. Soruşturma bu savaşın başlangıçtan itibaren 4 başkan tarafından işlenen bir suç olduğunu gösteriyordu. Sıradaki beşinci başkanın da savaşı bitirmeye hiç niyeti yoktu.

Savaşta yüzbinlerce insan öldürmüştük ve bunun benim açımdan cinayetten bir farkı yoktu. Katliam durdurulmalıydı.

Nixon:Henry gerçekten anlamıyorsun, seninle hemfikir olmadığım tek nokta bombardıman konusu. Senin tek derdin sivilleri korumak, benimse siviller umrumda değil. Sayın başkan, benim sivillerle ilgili endişelerimin tek sebebi, bütün dünyanın sizi kasap olarak nitelendirmesinin önüne geçmek.

Janaki Tschannerl: Oldukça güçlü olan bürokratik savaş makinasınden gelmişti. Dolayısıyla bu makinanın dinamiklerine uygun şekilde düşünüyordu. Geçmişte yaptıklarını sorgulamaya başlamıştı. Neler yapmışım böyle?

Elimde silahla çektirdiğim bu fotoğrafın anlamı ne?

gibi sorular soruyordu.

Dan Ellsberg:Şiddet içermeyen protestolara katılmış insanlarla tanışmak için bir konferansa gittim. Arkadaşlarımdan birisi Troçkist olduğunu söyledi. Ona nasıl olup da Troçkist olmaya karar verdin?

dedim. O da, “Bilirsin işte, bir kızla tanıştım.” Bu şekilde olmuştu. Ben de Gandici olan Hintli bir kızla tanıştım. Onu başka birine“Bizim kültürümüzde düşman kavramı yoktur” derken duymuştum. Bana kalırsa, nasıl ki matematikte sıfır kavramı olmadan birşey yapılmazsa, düşman kavramı olmadan da birşey yapılamazdı.

Janaki Tschannerl: Onun sorgulamalarını okumuştum, gerçekten öğrenmek istiyordu, bunun sebebi, hoşlanmadığı birçok şey görmüş olması ve dünyada işlerin böylece sürmesini istemiyor olmasıydı. Bizi bağlayan şey hepimizin aslında aynı şeyi yapmaya çalışıyor olmasıydı.

Dan Ellsberg:Kendimi broşür dağıtırken bulmuştum. Başlangıçta kendimi gülünç hissettim. Başkaları aklımdan geçen “Burada ne işim var?” gibi soruları duyabilecekmiş gibi geliyordu. RAND şirketindeki veya Pentagondaki arkadaşlarımdan bu yaptıklarımı gören olsaydı, kesinlikle delirdiğimi düşünürdü. Askere gitmeyi redederek savaşı protesto eden ve bunun sonucunda hapse giren gençler beni oldukça etkilemişti. Randy Kehler adlı bir genç konuşma yapıyordu.

Randy Kehler Sizlere aramıza yeni katılmış olan, ancak bizimle çok farklı bir geçmişe sahip olan birini tanıtmak istiyorum Karşınızda Dan. Oldukça samimi konuşuyordu. Dan’ı Stanford’u bırakıp savaşa gitmeye ikna eden şey askerlik şubesiymiş.

Dan Ellsberg:25 yaşında bir gencin herbiri için 5′er yıl istenen 5 suçtan yargılanmak üzere mahkemeye çıkarılmasını hayal edebiliyor musunuz?

Randy Kehler“Dün arkadaşımız Bob hapse girdi” derken sesi biraz hüzünlenmişti. Sonra, “Bir hafta önce de Joan Baez’in eşi olan David Harris hapse girdi.” dedi. Ve son olarak “Onlara katılacağım için çok mutluyum. Sizlerin ben yokken bu mücadeleyi sürdüreceğinizden hiç şüphem yok.” dedi.

Dan Ellsberg:Bunları söylediğinde herkes onu ayakta alkışladı ve bir yandan da ağladı. Ben de ağlıyordum. Salonu terk ettim ve erkekler tuvaletine gidip yere oturup bir saat kadar hıçkıra hıçkıra ağladım. Aklımdan bir çok şey geçiyordu. Bu ülkede genç bir erkeğin yapabileceği en iyi şey hapse gitmek diye düşünüyordum. O hapse gideceğim derken adeta bir balta ile kafam kesilmiş gibi hissetmiştim. Ancak Ancak gerçekte olan hayatımın bir kırılma yaşamış olmasıydı. Bu andan sonra yeniden doğmuş gibi olmuştum. En sonunda ağlamayı bıraktım ve yüzümü yıkadım. İçimden, bundan sonra bu savaşı bitirmek ve bu insanlara yardım etmek için ne yapabilirim?

Hapse girmeye hazır mıyım?” diye düşündüm.

Tom Oliphant : Dan ile ilgili aklımda kalan şeylerden biri de onun kendisini acımasızca eleştirmesiydi. Tanıdığım birçok insandan farklı olarak, aramıza yeni katılmış olmasına rağmen, sürekli “Daha önceden nasıl oldu da böyle davranabildim?” sorusuna takılıp kalmıştı.

Daha önceden varlığından habersiz olduğum Vietnam Savaşına ilişkin soruşturmadaki boşlukları doldurmaya başlamıştı. Sihirli iksirlere inanmam ancak bize sundukları öyle kesin etkileyiciydi ki görüşlerinizi ve bakış açınızı değiştirecek güçteydi.

Tony Russo:Dan radikal olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu, ancak her zamanki gibi ağır ağır ilerliyordu. RAND şirketine geldi ve beni buldu. Benden Vietnam’a ilişkin askeri istihbarat bilgilerini özetlememi istedi. Ben de “Tamam o zaman, otur bakalım” dedim. Bütün Vietnamlılar aslında tam bağımsızlık istiyorlardı.

Dan Ellsberg:Gerçekten. O Vietnam’da birkaç yıl kalmıştı ve savaşa ilişkin benden çok daha radikal görüşlere sahipti.

Tony Russo:Onunla biraz konuştuktan sonra ondan hoşlanmaya başlamıştım. Oldukça sempatik biriydi. Açık sözlü ve eğlenceliydi. Ayrıca oldukça da zekiydi. RAND şirketindeki bütün eski arkadaşlarını bırakmış ve benimle takılmaya başlamıştı. Hergün odama uğruyordu. Akşam yemeklerini de birlikte yiyorduk. herkes bizim hakkımızda konuşmaya başlamıştı.

Dan Ellsberg: Yukardakilerin hoşuna gitmeyen raporlar yazdığı için en sonunda kovulmuştu. RAND şirketinden ayrıldıktan yaptığı çalışmalardaki yalanlarla ilgili konuşmuştu. Ona şu anda okuduğum bir çalışmanın da bu tarz yalanlarla dolu olduğunu söyledim.

Tony Russo: Ona dedim ki“Dan bunları basına sızdırmalısın.”

Dan Ellsberg: Okuduklarım ve duyduklarımla ilgili sessiz kalmak beni de suç ortağı yapıyordu. Bunları ABD kamuoyundan gizleyen sadece onlar değildi. Aynı zamanda bendim. Başlangıçta RAND şirketinde gözlemci olarak görev yapan bir sosyal bilimler uzmanıydım. Yapılan yanlışları içeriden eleştirsem bile, sonuçta ben de bunların bir parçasıydım. İtirazlarımı dile getiriyordum, ancak sonuçta sadece bir gözlemciydim. Özetle sadece bana verilen işleri yapıyordum. Henry David Thoreau’nun dediği gibiinandığınız şeyler için eylemde bulunmanız gerekirdi.Eğer çok gizli belgelere Up my top secret clearance, erişme ayrıcalığımdan ve kariyerimden vazgeçersem ne olurdu?

Soruşturmaya uğrama ve hapse girme riskini almak istiyor muydum?

En sonunda tamam dedim. Elimde bütün bu aldatmacaları ortaya koyabilecek belgeler vardı. Artık yalan üzerine kurulmuş bu sistemin parçası olmayacaktım. Gittim ve Tony ile görüştüm, ona, “Sana daha önce bahsettiğim çalışma vardı ya, onu seninle paylaşabilirim, bana yardımcı olacak mısın?” diye sordum.

Tony Russo: ”Bir fotokopi makinesi bulabilir misin?” dedi. “Tam yerine geldin” dedim.

Dan Ellsberg:1969 sonbaharında McNamara’nın yaptırdığı çalışmayı kopyalamaya başladım. Her günün sonunda kopyaladığım birkaç cildi çantama koyup dışarı çıkarıyordum. Güvenliği geçerken kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. İş hayatım boyunca bilgileri dışarıya çıkarmayacağıma dair imzaladığım gizlilik sözleşmeleri aklımdan çıkmıyordu. Kopyalama işi bitmek bilmiyordu. Çoğunlukla gece yarısına kadar çalışıyordum. Sabah karşı kopyaladığım belgeleri yerlerine geri koyup eve dönüyordum. Malibu’da sahilde bulunan evime gidiyordum. Her sabah, yatmadan önce denize girip dalgaların arasında yüzüyordum. Gene birgün denizde yüzerken Malibu’daki tepelere doğru baktım, aklımdan şunları geçirmiştim: “Nasıl olup da belgeleri dışarı çıkarmaya cesaret ediyordum ve bütün bunları nasıl bırakacaktım?

Robert Ellsberg: ” O zamanlar 13 yaşındaydım. Bana Vietnam savaşının gizli bir tarihi olduğunu ve onu okuduğunu söylemişti. Ayrıca bunu kopyalayıp kongreye ulaştırma niyetinde olduğunu da söyledi. Bu davranışını sivil itaatsizlik olarak adlandırıyordu.

Ona yardım ettim mi?

O zamanlar benim yardımıma ihtiyacı olabileceğini düşünmemiştim. Ancak yaptığı şey çok riskliydi ve onun için çok önemliydi. Onun için önemli olduğundan, ben de bir şekilde parçası olmak istedim.

Dan Ellsberg: Ve o gün öğleden sonra Pentagon belgelerini birlikte kopyalamaya başladık. Çocuklarım da bu işe bir şekilde dahil olmuşlardı. Eski eşim olan anneleri çok pis işe bulaştığımı ve çocukları da bu işe dahil ettiğimi düşünüyordu. Bense onları tarihi açıdan çok önemli bir işin içine dahil ettiğimi düşünüyordum. Kopyalama işine başladıktan sonra, yakın bir gelecekte çocuklarımı sadece demir parmaklıklar arkasından görebileceğim aklıma gelmişti. Bu sebeple, 13 yaşında olan oğlumu da bu işe katmaya, babasının doğru olan birşeyi sadece doğru olduğu için yaptığını ve babasının deli olmadığını göstermeye karar verdim. Bir gece 10 yaşında olan kızım Mary de oğlumla bana katıldı. Arabada yalnız kalmaktan şikayetçiydi ve yanımıza geldi. Ben de ona bir iş vermek zorunda kaldım. Tony belgelerin fotokopisini çekiyordu, Robert sıralıyordu ve Mary belgelerin üzerindeki çok gizli yazılarını kesiyordu.

Tony Russo: Bu şekilde çalışırken birden kapı çaldı. Kapı çalmıştı ve kapıya gidip delikten baktım, kapıda 2 tane polis memuru bekliyordu. Ve bir adet polis aracı bulunuyordu. Kendi kendime “bu adamlar çok iyiler.” dedim. İçeride 13 yaşında oğlum 10 yaşındaki kızımı gördüler. Ortalığı biraz toparladım görünürde üzerinde çok gizli yazan birşey kalmamasını sağladım ve kapıyı açtım. Bana “alarmınız gene açık kalmış ve çalıyor,” dediler. Ben de “Özür dilerim, bir türlü alarmı kullanmayı öğrenemedim” dedim. Onlar da “Tamam, ama bundan sonra daha dikkatli olun” dediler.

Camdan bana bakan birisi vardı, bu adam yüzyılın tırnak içinde suçuna tanıklık ediyordu. Sanırım kendisi asla bunun farkına varamayacaktı.

Dan Ellsberg:Kopyaladığım çalışma 47 ciltti ve toplam 7000 sayfaydı.Kopyalama işlemi aylarımı almıştı. Bütün umutlarımı kongreye bağlamıştım. Çalışmayı kongrede savaşı en eleştiren kişilere verecektim. Bu belgelerin onların[ J. William Fulbrigh-Senator G. McGovern]ilgisini çekeceğine emindim. Onlar belgeleri kamuoyu ile paylaşacaklardı. Ulaşmaya çalıştığım kişiler yıllardır savaşa karşı olduklarını beyan eden kişilerdi. Benden çok daha uzun zamandır bu savaşa karşıydılar. Bu kişiler yıllardır savaşa karşı olduklarını, bu savaşın yanlış olduğunu söylüyorlardı. Şimdi onlardan tek isteğim bana yardım etmeleri ve konuşmayı bırakıp eyleme geçmeleriydi. Ama hiçbiri yapmadı.

Bunlar olurken savaş şiddetleniyordu. Bu esnada kongre üyesi Pete McCloskey’in konuşmasını dinledim. Konuşmamda“Bize Vietnam konusunda doğruyu söylemiyorlar” demiştim. Pete McCloskey Laos’un gizli şekilde bombalandığını ortaya çıkarıp kamuoyu ile paylaşmıştı. Yalan kelimesini kullanan bir ABD senatörüydü. Ben de“İşte belgeleri kullanmak isteyebilecek cesaretli bir adam.”diye düşündüm.

Pete McCloskeyBirisi elime bir not tutuşturdu. Notta “iddialarınız doğru, elimde söylediklerinizin doğruluğunu kanıtlayan belgeler var” yazıyordu. Bana bu konu hakkında benimle konuşmak istediğini, ancak çok az zamanı olduğunu, istersem konu hakkında yolda konuşabileceğimizi söyledi.

Dan Ellsberg: Bu noktada o kadar umutsuzdum ki sırf bu adamla konuşabilmek için Kaliforniya’ya kendi cebimden bilet almıştım. Bu konu ile ilgili Oldukça tutkulu gibiydi. Sanırım en iyi bu şekilde tarif edebilirim. Çok fazla gülmüyordu.

Pete McCloskeyBu belgelerin ne olduğunu anlamam konusunda oldukça ciddiydi. Belgeler ciddiye alınmayı hakediyordu, zira bu belgeler herkesin dikkatini bu konuya çekebilecek cinsten belgelerdi. Hepimiz belgelerin çok gizli olduğunu biliyorduk ve bu belgeleri yayınlama hakkımız olup olmadığı konusunda ciddi endişelerimiz vardı. Ancak bu belgeler bir devrimi başlatabilirdi, bunu Fulbright komitesinin önünde test etmiş ve görmüştüm. Senatore gidip,“Senatör elimde belgeler var, eğer bu belgeler kamuoyu ile paylaşılırsa, kamuoyunun savaşa karşı tutumu ciddi şekilde değişecektir”dedim. Senatör bana “Bende de böyle belgeler var.” dedi.

Howard Zinn:Kongre de açık şekilde çekingenlik kültürü hakimdi, senatörler vatan haini olarak damgalanmaktan çekiniyorlar ve yönetime saygı duyuyorlardı. Askeri sırları açığa çıkarmakla itham edilmekten korkuyorlardı. Bu kültür o kadar baskındı ki hiç bir senatör, Dan Ellsberg’in kendilerine verdiği belgelerle birşey yapmak istemiyordu. Savaşa en karşı olanları bile.

Dan Ellsberg: Ne yaptığımı eski eşime anlatmıştım. O da bunu üvey annesine söylemiş. Üvey annesi de F.B.I.’a. Böylece yaptıklarım ortaya çıktı. F.B.I. RAND’ın başkanı olan Harry Rowen’a gitmiş. RAND başkanı olduğu için, Pentagon belgelerine erişim izni almamda onun da payı vardı. Rowen’a göre yaptığım suç teşkil etmiyordu.Eğer belgeleri senatoya vermişsem bunda bir problem yoktu, senatonun bunları görme yetkisi vardı. Ancak gene de F.B.I.’nın beni yakında ziyarete gelmesini bekliyordum.

Patrica Ellsberg:Savaşa karşı olan düşünceleri radikal şekilde değişmişti, bunu biliyordum. O değişmişti. Evliliğimizin ilk yılında onun ömür boyu hapiste kalabileceğini konuşuyorduk. Bana okumam için bazı belgeler verdi. Belgelerin yazım dili oldukça duygusuzdu, işkencecilerin dili beni oldukça korkutmuştu. Belgelerde “Kuzey Vietnam’ın bir kez daha canına okuyacağız” ve “su damlatma tekniğini deneyelim” gibi ifadeler mevcuttu. İçimden “Bütün bunlar ne demek oluyor?” diye düşündüm. Ülkemizi yönetenler nasıl olur da hem böyle bir uslup kullanıp, hem de kamuoyunu yanıltabilirler? ” Sonra ağlamaya başladım. Onun bunları kamuoyuna yayacağını biliyordum. Gözüm yaşlı bir şekilde ona “Bunu yap” dedim.

**

Mart 1971′de Ellsberg Pentagon belgelerini New York Times muhabiri Neil Sheenan’a verdi.

Hedrick Smith:Otel odasına gittim, Neil ile odada buluştuk. Neil, “Rick, şu elimizdeki belgelere bir bak!” dedi. Oldukça şok edici bir durumdu. Sadece belli kişilerin erişim izni olan çok gizli dokümanlardı. Bu belgelere Earle Wheeler, General Westmoreland, Başkan Johnson gibi kişilerin erişim izni vardı. Belgeleri inceleyince, Kennedy’nin Genova anlaşmasına aykırı olmasına rağmen asker gönderdiğini görüyordunuz. Jonhson’un asker göndereceğini söylemesinden daha önce asker gönderdiğini görüyordunuz. Bu hikayeyi nasıl yazdığımı hatırlıyorum. Bu adamlar soluk alıp verirken yalan söylüyorlardı, ancak bu belgeler herşeyi açık ve inkar edilemez şekilde gösteriyordu.

Max Frankel:Editörler durumun hassasiyetini anlamışlardı ve bu belgelerin New York times ofisinde saklanmasının uygun olmayacağına karar verdiler.

Hedrick Smith: Hilton otelinde bir oda tuttuk, ve tüm belgeleri oraya taşıdık. Almamız gereken birçok zor ve önemli karar vardı, ancak bu kararları vermeden önce tüm belgeleri incelemeliydik ve bu biraz zaman alacaktı. Ellsberg bu durumu anlamıyordu Ellsberg sürekli bize baskı yapıyordu, belgeleri ne zaman yayınlayacağımızı öğrenmek istiyordu. Zaman ilerliyor, belgeleri ne zaman yayınlayacaksınız?

Gerçekte ülkeyi sarsacak mı?

Ne zaman açıklayacaksınız?

Dan Ellsberg: Bilgilerin kaynağı olarak kendimi takımın bir parçası olarak görüyordum, kamuoyunu aydınlatmak misyonu üstlenmiş bir takımdık ve birlikte çalışıyorduk. Ancak onlar beni bu şekilde görmüyorlardı.

Hedrick Smith:Birileri bize bilgi ve belge ulaştırdığında, bu bilgi ve belgeleri kullanıp kullanmayacağımıza karar vermek bizim işimizdi.

1971 Mayıs ayında Washington’da bir sivil itaatsizlik eylemi planlanmıştı.

Howard Zinn: İnsanlar savaşa karşı olan tepkilerini göstermek üzere kentteki yolları ve köprüleri işgal edecekler ve böylece kentteki ulaşımı kilitleyeceklerdi. Bir başka ifadeyle savaşa karşı tepki çığ gibi büyüyordu. Arkadaşlarımla benim dairemde buluştuk. Noam Chomsky, Dan Ellsberg ve ben, birlikte bir grup kurmuştuk ve Washington’a gidecektik. Dan Ellsberg grubumuzun lideriydi. Komutayı hemen ele almıştı ve bize ne zaman yatıp ne zaman kalkacağımızı, ne zaman ve nasıl hareket edeceğimizi bildiren emirler vermeye başlamıştı. Çok demokratik bir ortam değildi. Caddenin ortasına oturmuştuk, üzerimize göz yaşı bombası gelmesi durumunda kaçabilecektik. Ulusal muhafızlar ve 101. hava indirme birliği de Washington’a gelmişti. Savaş karşıtı eylemler başlamıştı.

**

Hedrick Smith:Belgeleri yayınlamalı mıydık, yoksa yayınlamamalı mıydık?

Uzun tartışmaların sonucunda belgeleri yayınlamanın ulusal güvenliği tehlikeye sokmayacağını ve aksine bunun bir kamu hizmeti olacağına karar vermiştik.

James Goodale:Bütün bildiğim ellerinde gizlilik derecesi yüksek belgeler olduğuydu. Bir avukat olarak benim açımdan soru “Gizlilik dereceli belgeler yayınlanabilir mi? “ sorusuydu. Yasada bununla ilgili madde casusluk eylemleri başlığı altındaydı. Eğer istenilirse, Pentagon belgelerini yayınlamak yasadaki bu bölüme yedirilebilir ve dava açılabilirdi.

Hedrick Smith:Baskı bölümünde oturuyor ve işimizi yapıyorduk, gazetenin yönetiminde değildik, ancak ortalıkta gazetenin hukuk firmasının belgeleri yayınlamamamızın casusluk kapsamında değerlendirilebileceğine ve hapse girebileceğimize dair gazete yönetimini uyardığına dair dedikodular dolaşıyordu.“Sakın belgeleri basmayın, hepiniz hapse gireceksiniz!!!”İnanın bana bunları duymuştum. Neyse ki gazetenin kendi elemanı olan avukat Jim Goodale, farklı bir tutum takınmıştı.

James Goodale: New York times’ın karşı karşıya olduğu risk ölüm-kalım riskiydi. Burada gazetenin kapanması ve gazetede çalışan 5000 kişinin işşiz kalmasını kastetmiyorum. Özgür bir ülkedeki basın özgürlüğünün ölmesini kastediyorum.

Max Frankel: Bilinçaltımızda bu belgeleri hasır altı edemeyeceğimizin farkındaydık. Er ya da geç bu belgelerin bizde olduğu ortaya çıkacaktı ve bu ortaya çıktığında belgeleri yayınlamadığımız için bütün prestijimizi kaybedecektik.

Hedrick Smith:Duyduğum kadarıyla yayıncı basma konusunda birçok gelgit yaşamıştı ve 10 gün boyunca kararsız kalmıştı. Bu oldukça büyük bir işti, 10 gün boyunca günde üçten fazla baskı yapılacaktı. Gerçekten devasa bir işti. En sonunda yayıncı basmayı kabul etmişti. Jimmy Greenfield yayıncıyı baskıyı yapacağımız Cumartesi günü golf oynamaya götüreceğini söylemişti, böylece yayıncının son anda vazgeçme ihtimali ortadan kalkmış olacaktı.

Howard Zinn: Sanırım cumartesi gecesiydi. Dan ve Pat Ellsberg ile ben ve eşim dördümüz, Dan’in daha önceden 7 kere izlemiş olduğu Butch Cassidy ve Sundance Kid filmini tekrar izlemeye gitmiştik. O gece Dan oldukça durgun duruyordu. Ona problemin ne olduğunu sordum. O da New York Times’ta çalışan bir arkadaşı ile konuştuğunu, arkadaşının New York Times binasının silahlı muhafızlar tarafından çembere alındığını ve gizli belgeleri yarın çıkacak gazetede yayınlayacaklarını söylediğini söyledi.

Haberler

Bu haftasonu çok gizli olarak sınıflandırılmış bazı Pentagon belgeleri ortaya çıktı. Bu belgeler Washington’daki rezaletin boyutlarını gösteriyor. Bu belgeler perde arkasında neler olduğuna ilişkin kamuoyunun ne kadar az bilgiye belgeler savaşa mecburen dahil olduğumuz fikrinin yalan olduğunu ortaya koyuyor Beyaz Saray sözcüsü başkan Nixon’un belgelerin eline bugün ulaşan bir kopyasını incelemeye başladığını bildirdi.

Nixon:Lanet olası New York Times savaşa ilişkin en gizli belgelerimizi ortaya döktü. Bu belgelerin Pentagon’dan mı sızdırıldığını düşünüyorsun?

Henry Kissinger: Efendim bu hayatımda gördüğüm en büyük güvenlik ihlali ve etkileri çok büyük olacak gibi gözüküyor. Peki bu durumun olacağından haberimiz var mıydı?

Hayır yoktu efendim. En yukarıdan başlayarak birilerini kovacağım. Bu belgeler hangi bölümden sızdıysa o bölümün başındaki kişiyi kovacağım.

**

Yayınladıkları ilk belgelerden biri savunma bakan yardımcısından McNamara’ya iletilmiş olan bir bilgi notuydu. Bu notta şöyle yazıyordu: Vietnam’da olma sebebimiz %10 Güney Vietnam’ı korumak için %20 Çin’i engellemek için ve %70 ABD’nin prestijini korumak için. Eşi veya erkek arkadaşı Vietnam’da savaşan her kadın için, Güney Vietnam’ı savunmak kabul edilebilir bir savaş sebebiydi, ancak sadece prestij için savaşıyor olmak kabul edilebilir değildi.

James Goodale: Pazartesi oldukça ilginç bir gün oldu. New York Times binasına geldim, asansöre binip, üst yönetim katına çıktım. Hayatımda gördüğüm en şiddetli tartışma yaşanıyordu. Nixon’un başsavcısı olan John Mitchell’dan bir telgraf gelmişti. Telgrafta baskıyı derhal durdurmanızı istiyoruz, durdurmadığınız takdirde gerekli işlemleri başlatacağız yazıyordu. Bu ülkede 200-300 yıldır düşünce ve ifade özgürlükleri ile basın-yayın özgürlükleri için savaşılmıştı, bütün bunları birisi bir telgraf gönderip engellesin diye mi yapmıştık?

Federal mahkeme New York Times’in yayınlarının geçici olarak durdurulması kararını verdi. Hükümet gazeteye karşı mahkeme emri çıkarttı.

James Goodale: Nixon yönetimine kadar hiç bir gazete için federal mahkeme emriyle yayın durdurma kararı verilmemişti. Pentagon belgelerini sızdıran muhtemel kişinin kim olduğuna dair dedikodular yayılmaya başlamıştı. Bu isim 40 yaşındaki olan ve savunma bakanlığında üst düzey politika analiz uzmanı olarak çalışan Dan Ellsberg’ti. Professor Ellsberg ve ailesinin oturduğu Cambridge’teki evlerinde herhangi bir hareketlilik görülmedi.

Patrica Ellsberg: Televizyonda sabah haberlerini izliyorduk ve FBI’nın Cambrigde’teki küçük dairemize baskın yaptığını görmüştük, artık eve dönemezdik. Birkaç gece sahte isimle bir otelde kaldık. Yanımızda hiç eşyamız yoktu.

Howard Zinn:Dan kendisini aradıklarını biliyordu. Kendisini buldukları anda tutuklayacaklarının farkındaydı, tek isteği belgeleri daha fazla gazeteye vermekti.

Ben Bagdikian:New York Times yayınının durdurulduğu günün ertesi günü saat 3:00′te toplantı için gelmiştim ve yardımcım buna bir baksan iyi olur dedi. Elime verdiği kağıttaki numarayı çevirdim, telefondaki kişi “Eğer size istediğiniz şeyi verirsem bunu yayınlar mısınız?” dedi. Ben de elbette yayınlarız dedim.Washington Post, belgeleri New York Times’in kaldığı yerden yayınlamaya başladı, ancak o da dün gece çıkan bir mahkeme emri sebebiyle yayınını durdurmak zorunda kaldı.

**

New York Time ile Washington Post’a verilen yayın durdurma kararının ne zaman kalkacağını bilmek imkansızdı. Eğer diğer gazeteler hükümete karşı çıkmayı göze almazlarsa bu iş bitmişti. Senator Mike Gravel’in Vietnam’a asker gönderilmesi durdurulana kadar hergün kongrede konuşma yapma kararı aldığını duymuştum. Kongrede konuşmama hazırlanırken tanımadığım birisinden bir telefon gelmişti. Telefondaki ses “Senatör Gravel ile mi konuşuyorum?” dedi. Ben de “Evet, benim” dedim. “Kongre de yapacağınız konuşmalarda Pentagon belgelerini okur musunuz?” dedi. Ben de “evet okurum” dedim. Bana “Lütfen hatta kalın” dedi ve “Size yılbaşına kadar konuşma yapmanıza yetecek doküman vereceğim” dedim. Belgeleri bana teslim eden kişi Ben Bagdikian’dı. Wahington Post gazetesinde editörlük yapıyordu.

**

Ben Bagdikian:Alaska senatörüydü ve oldukça gençti, ancak bunların bizim açımızdan bir önemi yoktu. Sanırım kongredeki yapı işleri komitesinin başkanıydı. Onunla buluştuk, olaya gizlilik katmak için kongre binasının dışındaki sutunların orada buluşmuştuk. Karşıdan Bob Dole geliyordu. Beni görünce, bana söylecek birşeyi varmış gibi yanıma doğru yöneldi. Bunu farkeden Ben Bagdikian sutunların arkasına saklandı, ben de Dole’u hızlıca başımdan savdım. Sonra da Ben Bagdikian yanına geçtim. Yanında Pentagon belgelerini getirmişti, Rock Creek Park’ının uzak bir köşesinde bana belgeleri verecekti. Ben “Bu şekilde yapmamalıyız” dedim. Gece yarısı telefon çaldı. Arabanı Mayflower otelinin tentesinin altına park et, arkana arabamla yanaşacağım ve arabanın bagajını açıp bekle. Arabamla geldim ve ona belgeler oldukça ağır taşıman zor olabilir istersen yardımcılarını da çağır dedim. O da “Hayır olmaz, benim dokunulmazlığım var, onların yok” dedi. Belgeleri saniyeler içerisinde benim arabama aktarmıştık.

Saklandığım dönemde Amerika’nın en güvenilir olan kişisi benimle temasa geçmişti. İyi akşamlar, eski savunma bakanlığı ve Pentagon çalışanı Daniel ellsberg ile gizli bir yerde roportaj yapma konusunda anlaşmıştık. Ona Pentagon belgelerinin ortaya çıkardığı en önemli şeyin ne olduğunu sordum. Bence bu belgelerden çıkarılabilecek en önemli ders, başkanın kongreye ve halka danışmadan bu ülkeyi yönetmesine izin verilmemesi gerektiğiydi.

P Ellsberg: Bu roportaj CBS kanalında ülke genelinde yayınlanacaktı.

Roportajı yaptığımız sırada Lindbergh’in çocuğunun kaçırılmasından bu yana yapılan en büyük insan avı devam ediyordu.

**

Hala belgelerin yeteri kadarını kamuoyu ile paylaşamamıştık. Gizli belgeleri yayınlama kervanına bir gazete daha katıldı. Boston Globe gizlilik dereceli hükümet belgelerine dayanan yeni bir yazı dizisine başladı. Chicago Sun gazetesi de Kennedy yönetiminin Vietnam Savaşına ilişkin tutumuna yönelik bir yazı dizisiyle konuya dahil oldu Bugün itibarıyla 11 cesur gazeteye ek olarak Los Angeles Times’ta belgeleri yayınlamaya başladı Oyun bitmişti.

Tom Oliphant Pentagon belgelerini hasıraltı etme çabaları başarısız olmuştu. Dan ve arkadaşları Pentagon belgelerini 17 farklı kuruluşa ulaştırmayı başarmıştı. Bunu durdurumazlardı. Bir avukatın dediği gibi “arıların çiçeklerden bal toplaması gibiydi”

Hedrick Smith:Basın, bu belgeleri incelemeye hakkımız var, ayrıca neyin ulusal güvenliğimizi ihlal edip etmeyeceğine de karar verebilecek kapasitedeyiz diyordu. Bu adeta bir bağımsızlık bildirgesiydi, bu noktadan itibaren hükümet ile medya ilişkisi ciddi bir değişime girdi.

2 hafta boyunca ana haber bültenlerinde ilk 7-8 dakika Pentagon belgelerine ayrılmıştı.

Dolayısıyla benim istediğim şekilde konuya kamuoyunun dikkati çekilmiş oldu.

Dan Ellsberg: Saklandığım için gece gündüz haberleri izleyebiliyordum.

P.Ellsberg: Bütün bunlar oldukça dramatik şekilde gerçekleşiyordu.

41 Yaşındaki demokrat Alaska senatorü Mike Gravel kongredeki komite toplantılarında toplam 7000 sayfadan oluşan Pentagon belgelerini okumaya ve bu gizli raporu kamuoyu ile paylaşmaya başlamıştı. Bu belgeler 20 yıldır bütün ülkenin Güneydoğu Asya politikasının kurbanı olduğunu gösteriyor.

Senator Mike GravelPentagon belgelerini açığa çıkardığım için öldürülebileceğimden korkuyordum. Hapse girip girmeyeceğime dair bir fikrim yoktu. Tek düşünebildiğim, ülkem insanları öldürüyor ve sakat bırakıyor, bu korkunç birşey” düşüncesiydi. Bu düşünceleri duygularımla yendim. Vatanseverlikle değil, sadece duygularımla. Çok sevdiğiniz birşey yanlış yola sapmıştı. Sabaha karşı 1:00′e kadar belgeleri okumaya devam etti. Kendimi topladım ve bu komitenin tek üyesi olarak bu belgelerin kayıt altına alınmasını oylamaya sunuyorum. Kabul edenler?

Etmeyenler?

Kabul edilmiştir. Sonrasında tokmağı vurup oturumu kapattım. Bu kadardı, artık belgeler kongre kaydıydı.

**

F.B.I. senatörü kongre dışında tutuklamak istiyor, ancak muhtemelen bunu başaramayacaklar.

**

Ellsberg’in etrafı haberciler ve kendisini destekleyenler tarafından çevrildi. Ellsberg belgeleri sızdıranın kendisi olduğunu itiraf etti.

Dan Ellsberg:Bunu yaparak kendimi tehlikeye attığımın farkındayım ve bu kararımın tüm sonuçlarına katlanmaya hazırım.

Daniel Ellsberg Pentagon belgelerini yetkisi olmadığı halde dışarıya çıkardığı için casusluk suçlamasıyla itham edildi. Hakkında 20 yıla kadar hapis cezası istenildi.

**

Bugün ülke tarihindeki en önemli yargı kararlarından biri verildi ve üst mahkeme New York Times ile Washington Post’un gizli Pentagon belgelerini yayınlamaya devam edebileceğine karar verdi.

Dan Ellsberg:Karar oldukça basitti. Hükümetin belgeler yayınlanmadan sansür istemesi oldukça zorlayıcıydı ve kabul edilemezdi. Mahkemenin kararı muhteşemdi. Bu karar ülkemizin anayasasının bizler için ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Güçler ayrımının ne kadar önemli olduğunu son bir haftada çok daha iyi anlamış bulunmaktayım.

**

Anne Beason:Dan Ellsberg, Pentagon belgelerini savaşı bitirmek için sızdırmıştı. Belki de bu olaydan bize kalan en önemli miras yüksek mahkemenin anayasının birinci maddesine dayanarak verdiği karardı. Bu bence yüksek mahkemenin tarih boyunca verdiği en önemli karardı. İnanın bana, bugün bile birçok avukat bu kararı göstererek, hükümetin el uzatmaya çalıştığı basın ve ifade özgürlüklerini korumaya çalışıyor.

**

Yüksek mahkemenin kararı sonucunda yazı dizisine devam edebilmiştik, bu karar ulusal güvenlik bahane edilerek daha yayın bile yapılmadan sansür uygulanmasının haksız bir uygulama olduğunu gösteriyordu. Yüksek mahkemenin kararını duyunca çılgına döndüm Bu mahkeme mutlaka kapatılmalı Öncelikle aldıkları karardan hiç hoşlanmadım.. Ben de hoşlanmadım İnanılır gibi değil, değil mi?

Bu mahkemede yargıç diye gezinen soytarılar, umarım hepsinden daha uzun yaşarım. Başkana yakın kişiler ısrarla başkanın New York Times’a veya başka bir gazeteye gazetesine kin gütmediğini söylüyorlardı. Gazete editorleri ve muhabirler hükümetin bunun intikamını almasından korkuyorlardı. Ancak Nixon’ın adamları bunun paranoyaklık olduğunu söylüyorlardı. Ellsberg birçok kişi tarafından kahraman ilan edilirken, bazı kişiler tarafından da vatan haini olarak nitelendiriliyordu. Evet, karşınızda bütün bunların olmasını sağlayan Dr. Daniel Ellsberg. Bence, Daniel Ellsberg’in kişiliği bu belgelerin sızması olayında, belgelere belki de sahip olmadıkları bir önem atfedilmesine yol açmıştı.

**

Ağzımdan tek kelime bile çıkmadan bu kadar alkışladığınız için teşekkürler

Dan Ellsberg:30 saniyede soruları cevaplamak mümkün olabilir mi?

İnsanlar ne yapabilir?

İnsanlar bu belgeleri okudukları zaman kendilerine karşı sorumlu olan devlet memurlarını yaptıkları işlerde yeterince sorgulamadıkları sonucuna varacaklardır. Bence bu durum anayasamızın gelecekte daha iyi işlev görmesine sebep olacaktır.

Mort Halperin: Bence Ellsberg kendisine gösterilen güvene ihanet etti ve hem kendisinin hem de bu olaya dahil olan herkesin geleceğini tehlikeye attı.

Dan Ellsberg: Bu güvenlik ihlalinin gerçekleştiği dönemde başkan olan ve aynı zamanda en iyi arkadaşım olan Harry Rowen’ın bu olayla ilişkilendirileceğinden hiç şüphem yoktu. Biliyordum ki bu durum onu oldukça üzecek ve belki de işinden olmasına yol açacaktı. E.M. Forster’ın dediği gibi “Eğer ülkeme veya dostlarıma ihanet etmek arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, umarım ülkemi seçebilirim.”

Bu sözü ilk duyduğumda tepkim oldukça netti buna hiçbir şekilde katılmıyordum. Burada birçok kişinin hayatından bahsediyoruz. Bir savaşı kısaltmaktan bahsediyoruz. Pentagon belgelerinin yayınlanmasından kısa süre sonra, U.C.L.A.’da bir konferansa katılmıştım.

Thomas Crombie Schelling:Konferansta RAND şirketinden bir düzine kadar kişi vardı ve bir tanesi bile Dan’in elini sıkmadı. Hiçbiri Dan’ın yakınına bile oturmadı. Ona bir hain gibi davranıyorlardı. Onu bir vatan haini mi yoksa kurumlarına ihanet eden biri gibi mi gördüklerinin ayrımını yapmak oldukça zordu.

Dan Ellsberg: Adeta cüzzamlı muamelesi görüyordum. Saygı duyduğum ve ait olduğum grubun üyelerinin sizi dışlamasının ne kadar korkunç olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştim. Size göre niyeti ne olursa olsun Daniel Ellsberg ülkesine ihanet etti mi?

Nixon:Ben olaya farklı açıdan bakıyorum. Daniel Ellsberg niyeti ne olursa olsun düşmana yardım etmiş oldu, ve bu şartlar altında bu affedilebilir bir hareket değil. Hangi bilgileri kamuoyu ile paylaşılacağına kendi başına karar vererek, hem başkanın hem kongrenin hem de bütün sistemin iradesini çiğnemiş oldu.

John Dean:Nixon’un bu kadar sert tepki göstermesi bence oldukça anlaşılabilir bir durumdu. Ulusal güvenlik konseyinde bir karar alıyordu ve ertesi gün bu kararı New York Times’tan veya başka gazetelerden okuyordu. Bu ülke yönetimini imkansız hale getiriyordu.

Nixon:Bir kişi şehit ilan edilecek diye bu işin yapanların yanına kar kalmasına göz yumamayız. Aksi halde herkes hükümetten bilgi sızdırmaya başlayacaktır. Demek istediğim gözümüzü ağır toptan ayırmamamız gerekiyor.

John Dean:Ağır top Ellsberg’di. Bu o çoçuğunun cezasını vermeliyiz. Pentagon belgelerinin basına sızması Nixon’un Beyaz Sarayını değiştirmişti. Bu birçoğumuzun karanlık dönem adını verdiği dönemin başlamasına yol açmıştı. Bu olaydan önce de sorunlar vardı, ancak bu olaydan sonra iyice kirlendi. Dolayısıyla bu olay Nixon başkanlığı döneminin en belirleyici olayı oldu. Bu olaydan sonra Egil Bud Krogh muslukçular adı verilen birimin başına getirildi. Başkan tarafından oval ofise çağrıldım. John Ehrlichman ve ben onunla tanıştık. Dan Ellsberg’in Nixon’un yeni yaptığı savaş planlarına ilişkin bir şüphe duyuyorlardı ve bu planların da basına verilmesinden korkuyorlardı. Bu görüşmede, ciddi bir ulusal güvenlik krizi ile karşı karşıya olduğumuz izlenimi edinmiştim ve bunu önlemek için ne gerekiyorsa yapmalıydım. Başkan Beyaz Saray içerisinde bir özel araştırma birimi kurmuştu. DanielEgil Bud Krogh:Ellsberg yalnız mıydı?

Yoksa bu işi birileriyle birlikte mi yapmıştı?

Bu olay bir komplo muydu?

Bu kapsamda Howard Hunt Ellsberg’i karalayıp kamuoyu önünde itibarını düşürmek için bilgi toplamamızı önerdi. Gizli bir operasyon ile Ellsberg’in psikoloğu olan Dr. Lewis Fielding’den Ellsberg’e ilişkin bilgileri çalacaktık. Bu fikir John Ehrlichman’a sunuldu. Teklifin altında Onaylıyorum ve Onaylamıyorum şeklinde iki satır vardı. Altına kesinlikle onaylıyorum yazmıştı.

R. Ellsberg:Bir gün FBI’dan geldiler ve büyük jürinin önüne çıkmak üzere mahkeme tarafından çağrılıyorsunuz dediler. Babam oldukça üzülmüştü. Annemin eğer bana daha iyi tavsiyeler verseydi bunu önleyebileceğini düşünüyordu. Annem, mahkemeye gideceksin ve tabii ki sadece gerçeği söyleyeceksin demişti. Babam da “elbette sadece gerçeği söylemelisin” demişti. İddianamenin merkezinde benim Pentagon belgelerini kopyalamış olmam yer alıyordu.

Dan Ellsberg:Savunmamı okumak istiyorum. Bir savunma hazırlamıştım. Kendi kendime ona karşı şahitlik etmemeliyim diyordum. İzin ver sigaramı söndüreyim. ..Herşeyden önce onu bunu yapmaması konusunda uyarmıştım.

Tony Russo:Başsavcı Ellsberg davasından Elsberg’e karşı şahitlik yaparak kendisine yardımcı olmamı istedi. Benim için bu bir seçenek değildir. Bunun üzerine mahkemeye hakaretten hemen gözaltına alınmamı talep etti. Savcılığa yardım etmeyi red ederek suç işlediğimi iddia ediyordu. Eğer Tony bana karşı şahitlik yapsaydı serbest kalacaktı. Aklıma ilk olarak Gandhi’nin şu sözü gelmişti: “Şeytanla asla işbirliği yapmamalısın.”

Aralık 1971′de Russo casusluk suçlamasıyla 35 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmaya başladı. Ellsberg’e yöneltilen suçlamalara komplo da dahil olmak üzere 8 yeni suçlama daha eklendi ve Ellsberg için istenen ceza 115 yıla yükseldi.

Pentagon belgeleri olayı belgeler kongreye ulaşınca Pentagon belgeleri medya saçmalığına dönüştü. Sanırım Dan biraz hayalkırıklığına uğramıştı, belgelerin yayınlanması tam olarak istediği sonuca yol açmamıştı. Belgelerin çok daha büyük sansasyona yol açacağını düşünüyordu. Elbette bir sansasyon yaratmışlardı. Bay Ellsberg nerede?

Umarım hapistedir. Sanırım, belgelerinin içeriğinin kamuoyu tarafından tam olarak anlaşılamamış olması onu hayalkırıklığına uğratmıştı. Amerikan halkının 25 yıldır süren bu katliamın altında yatan gerçekleri öğrenebilmesi için işimi bırakıp bütün kariyerimi ve özgürlüğümü tehlikeye atmıştım. Bunu yaparken şunu öğrenme riskini almıştım: Yurttaşlarınız bu savaşın haksız olduğunu ve altında yatan nedenleri tüm çıplaklığıyla öğrenmişlerdi, ancak bunu görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bu gerçekten çok üzücü bir durumdu.

Nixon 1972 yılında yapılan seçimleri toplam 50 eyaletin 49′unu alarak ezici bir üstünlükle kazandı ve yeniden başkan seçildi.

Dan Ellsberg:Bu olaydan bir yıl kadar önce bir milyon ton bomba daha Vietnam’a atılmadan önce bu savaşı bitirmeyi umduğunu söylemiştim. Ama bu umudu ne yazık ki gerçekleşmedi. Ellsberg’in iddia ettiği kadar bombayı asla atamadık. Ellsberg’in katıldığı günlük basın toplantılarında “Bugün Vietnam’a kaç ton bomba atıldı?” sorusunu sormak gibi komik bir alışkanlığı vardı. Vietnam’a günde sadece 200,000 Ton bomba atabiliyorduk. Bu da haftada bir Hiroşima kadar patlamaya karşılık geliyordu. Aslında neyin olup bittiği gayet iyi ortaya koyan bu durumdan asla bahsetmediler. Vietnam’ı bombalamaya devam edeceğimizi öğrendiğimde, komşu bir ülke bombalanıyor gibi üzülmüştüm.

Leonard Weinglass: Orada bulunmuştum ve o insanlar benim için sayılardan fazlasını ifade ediyordu. Mahkeme jurisini seçimine bir uzman psikolog getirmiştik. Bize geleceği parlak, oldukça başarılı iki genç adamı savunduğumuzu, bu insanların kendi çıkarları veya kariyerleri için değil, ilkeli davranmak uğruna bu eylemi yaptıklarını söylemişti. Dolayısıyla, jüri seçiminde orta yaştan kimseleri seçmemiz gerektiğini, çünkü bu insanların muhtemelen yaşamlarının geçmiş kısmında aileleri veya kariyerleri uğruna ilkeli davranmamak zorunda kalmış olduklarını söyledi. Bu tarz kişiler bu iki gencin yaptıklarını küçük görecek hatta iğreneceklerdi.

**

Daniel Ellsberg bugünkü duruşmada ilk kez şahit sandalyesine oturdu ve savunma avukatı Ellsberg’in Vietnam savaşı esnasında nasıl bir şahinden güvercine dönüştüğünü ortaya koydu.

Dan Ellsberg:Bende bu değişimi yaratan olay 1966 yılında meydana gelmişti. Askerlerimiz bir köyü ateşe vermişlerdi. O esnada köy yanarken küçük çocukların evlerin küllerinden oyuncak bebeklerini çıkarmaya çalıştıklarını görmüştüm. Bu manzara benim için oldukça acı vericiydi. Savaş bu çocuklar için evlerinin ve hayatlarının yok olması anlamına geliyordu.

**

Pentagon belgeleri duruşmasında Watergate belgelerini çalan kişilerin aynı zamanda Dan Ellsberg’in psikiyatri kayıtlarını çalan kişiler olduğu ortaya çıktı.

Bay Ehrlichman bize Dr. Fielding’in ofisine ABD başkanının emri üzerine mi girdiğinizi söylüyorsunuz?

Başkan böyle bir olayın bir daha asla tekrarlanmamasını istiyordu. Hiç kimse bunu yapmamız doğru mu diye sorgulamamıştı. Olaya asla yasal veya etik açıdan yaklaşmamıştık. Bunların hiçbiri aklımıza bile gelmemişti. Yaptıklarımız ilk emrin ihlaliydi. Pentagon belgeleri davası esnasında Beyaz Saray “muslukçular” ekibini Los Angeles’a göndermişti. Sanırım Watergate skandalının patlak vermesine bu yol açmıştı. En sonunda bu olaylar silsilesi başkan Nixon’ın yargılanması ile sonuçlanmıştı. Ellsberg davasına bakmış olan Hakim Matthew Byrne bugün Ehrlichman tarafından kendisine FBI başkanlığının teklif edildiğini açıkladı. Bu mümkün olamaz. Bugün bile içinde Beyaz Saray’ın geçtiği sansasyonel gelişmeler olmaya devam ediyor: FBI, Dan Ellsberg’i Pentagon belgelerini açığa çıkarmadan önce 2 yıl boyunca dinlediğini açıkladı. İyi akşamlar.

Yüksek mahkeme Los Angeles’ta görülen Pentagon belgeleri davasında önceden verilmiş olan kararı iptal etti. Dan Ellsberg ve Anhony Russo’ya ilişkin tüm suçlamalar düştü. Hakim, hükümetin dava görülürken yargılamanın adil yapılmasını engellediğini, bu sebeple verilen hükmün geçersiz olduğunu belirtti. Başkan’ın yeniden seçilmesini sağlamak için bir soruşturma başlatılmıştı ve bu soruşturma başkan suçlanmasın diye şimdi sona erdiriliyordu. Ancak gerçekler ortadaydı, Ellsberg davası herşeyi ortaya koymuştu bu yüzden süreç durdurulamazdı.

Gerçekler tıpkı Pentagon belgeleri gibi ortaya saçıldı, artık onları toplayıp hasıraltı etmenin imkanı kalmadı. Davanın sona ermesinin ardından, kongre Vietnam savaşı için ayrılan bütçede kısıntı yapma kararı aldı.

Dan’in yaptıkları ve başkan Nixon’un buna karşı gösterdiği aşırı tepki sayesinde tarihin akışı adeta değişmişti.

Watergate skandalına sebebiyet veren olayları Ellsberg’in Pentagon belgelerini açığa çıkarması başlatmıştı.

Dan’in en büyük başarısı yaptıklarının Nixon’u yerinden etmiş olmasıdır. Elbette Dan bu işe başlarken aklında bunların olabileceği yoktu.

Vietnam savaşı Nixon istifa ettikten 9 ay sonra sona erdi. Savaşta 2 milyonun üzerinde Vietnam’lı ile 58.000 Amerikalı öldü.

Pentagon belgelerinin açığa çıkarılması olayından geriye kalan en önemli şey bir devlet memurunun kariyerini hiçe sayarak vicdanının sesini dinlemesidir.

Gerçek şu ki, devlet sırları bütün kariyerleri boyunca bu sırları nasıl saklayacaklarını öğrenen devlet görevlileri tarafından saklanır.

Ben de bu kişilerden biriydim. Eğer Dan gibi devletin içinden gelen ve işlerin nasıl yürüdüğünü gayet iyi bilen birisi, halka söylenen tüm yalanları açığa çıkarmak için konuşmaya başlarsa insanlar hem kendi hayatlarını hem ülkelerini hem de dünyayı ilgilendiren konularda daha doğru kararlar verebilirler.

Tek kelimeyle en önde gelen gammazcıydı diyebiliriz. Bizler hem kendimizi hem de tarihi değiştirecek güce sahibiz. Bugün burada Dan’de gördüğüm en önemli özellik hangi şartlar altında olursa olsun ve sonuçları ne olursa olsun sadece en doğru olanı yapmaya çalışması idi.

Devlet için çalışırken, çalışma arkadaşlarıma oldukça bağlıydım. Bu yüzden asla Dan gibi davranamazdım. Ama Dan bunu hep başardı.

Son 30 yılda yaşadıkları ve yaptıklarının sonuçları tek kelimeyle inanılmazdı.

Yaptıkları kendisi üzerinde de derin etkiler bıraktı ve kalan hayatını ciddi şekilde değiştirdi.

Bütün ömrü boyunca savaş karşıtı veya sosyal adaleti savunan grupların içinde aktif olarak yer aldı. Ve bütün bu yıllar boyunca Pentagon belgelerini ortaya çıkarırken sahip olduğu aynı heyecan ile hareket etti. İhtiyacımız olan cesaret adil olmayan bir savaşta dayanma gücü göstermek değil, aynı şekilde kanunsuz hareket eden bir hükümetin yalanlarını saklamaya yardım etmek de değil. İhtiyacımız olan cesaret sadece gerçeklerle yüzleşmek ve dünyayı değiştirmek için sorumluluk almaktır.

Yorum:

Amerika’nın 1945-1967 yılları arasında Vietnam’da izlediği politikaların gerçek yüzünü belgeleyen ve Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından hazırlanan çok gizli belgelerin gazeteci Daniel Ellsberg tarafından elde edilerek basına verilmesi olayıdır. “Pentagon Belgeleri” denilen bu belgelerin bir bölümünü yayınlayan New York Times gazetesi belgelerden Başkan Johnson’un halka ve Kongre’ye sistemli olarak gerçek dışı bilgiler verdiğinin anlaşıldığını yazdı.

Belgelerde Güney Vietnam’ın ayrı bir devlet olarak ortaya çıkartılmasının Amerika’nın eseri olduğu ve Başkan Eisenhower’in Ngo Dinh Diem’in Devlet Başkanlığına seçilmesini sağladığı, daha sonra yönetiminden memnun kalmadığı Diem’e karşı 1963 yılında yapılan askeri darbenin de arkasında olduğu bildirilmekteydi. Amerika’nın darbeyi yapan generallerle önceden işbirliğinde bulunduğu ve darbeden sonra da onları desteklediği ifade edilmekteydi. New York Times bu gizli belgeleri yayınlarken Amerikan Anayasasına uygun hareket ederek hükümetin faaliyetleri hakkında halkı bilgilendirme görevi yaptığını yazdı.

Gazeteci Ellsberg de belgelerin Başkanların Anayasayı ve içtikleri andı ihlal ettiklerini gösterdiğini belirtti. Hükümet yargı yoluna başvurarak New York Times’daki yayınları bir süre için engelledi. Ellsberg aleyhinde de casusluk suçlamasıyla dava açıldı. Buna karşılık New York Times da Yüksek Mahkemede Amerikan Hükümeti aleyhine dava açtı.

18 Haziran 1971’de Washington Post da Pentagon belgelerini yayınlamaya başladı. Savcının bu yayınları durdurma talebi mahkeme tarafından reddedildi. 15 gazete daha belgeleri yayınlamaya başladı. Federal Mahkeme belgelerin yayınlanmasının engellenemeyeceği yolunda karar aldı.

Ellsberg ve arkadaşı Russo yargılandı, ancak Federal Mahkeme ilk yargı sürecindeki hatalar nedeniyle bu iki gazetecinin serbest bırakılmasını kararlaştırdı.

4 Mayıs 2011’de belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı ve 7,000 sayfalık Pentagon Belgelerinin tamamı devletin kütüphanelerinde halkın bilgisine sunuldu.

Basının devletin bazı gizli işlerini ortaya çıkartmasının ilginç bir örneği de Watergate skandalı oldu. Washington Post’un iki başarılı gazetecisi Bob Woodward ve Carl Bernstein, Cumhuriyetçi Başkan Nixon’un Demokrat Parti’nin binasına gizlice ajanlar soktuğu anlaşıldı. Beyaz Saray’da kurulan gizli dinleme aygıtlarıyla Başkanın içlerinde Jane Fonda, Barbra Streisand ve Paul Newman gibi sinema sanatçılarının da bulunduğu siyasi rakiplerini gizlice dinlettiği ortaya çıktı. Gazetecilerin yayınladıkları bu bilgilerin sonucunda Başkan Nixon Kongre tarafından görevinden azledilmek üzereyken istifa etti. Bu gizli işleri belgeleriyle bulup ortaya çıkartan gazetecilere ve onların gazetelerine karşı her hangi bir yasal işlem yapılmadı. Tam tersine, onların çalışmaları ve elde ettikleri bilgeler hakkına övücü sözler söylendi, kitaplar yayınlandı ve bu çalışmalar bütün dünyada büyük yankılar yaptı.

Diğer bir örnek de Wikileaks belgeleri denilen ve 2006 yılından bu yana çeşitli ülkelere ait gizli belgelerin Wikileaks örgütü tarafından basına sızdırılması olayıdır. Bu örgütün elinde toplam 1,2 milyon belgenin bulunduğu söylenmektedir. 2010 yılında Wikileaks’in Amerikan Hükümetinin dış temsilcilikleriyle gizli yazışmalarından oluşan 250,000’den fazla belgeyi New York Times, Le Monde, The Guardian, Der Spiegel, El Pais gibi önemli gazeteler aracılığıyla kamuoyuna duyurması bütün dünyada yankı yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Wikileaks ve onun sorumlusu Julian Assange hakkında adli işlem başlattı. Belgeleri Wikileaks’e sızdıran Amerikan askeri Chelsea Manning 35 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve orduyla ilişkisi kesildi. İsveç ve başka bazı ülkeler Wikileaks’in orijinal belgelerinin bir bölümüne el koydular ama bu belgeleri yayınlayan gazeteler hakkında yargı yoluna başvurulduğu duyulmadı.

Aynı şekilde Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı NSA’nın eski görevlisi Edward Snowden, yabancı ülkelerin devlet adamlarının telefon konuşmalarını gizlice dinlendiği yolundaki bilgileri de içeren 200,000 gizli belgeyi basına açıkladı. Bu açıklamaları yapan Edward Snowden aleyhine Amerika’nın hukuki girişimleri oldu. Amerikalılar Rusya’yadan geçici sığınma hakkı elde eden Snowden’in iadesini istediler ama onun verdiği bilgileri yayınlayan gazeteler ve de Spiegel gibi dergiler hakkında yargı yoluna başvurulduğu duyulmadı.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, devletler gizli belgelerinin ele geçirilip yayınlanması konusunda çok duyarlıdırlar ve bu belgeleri sızdıranlar hakkında yargı yoluna başvururlar. Ama demokratik ülkelerde bu bilgileri yayınlayan gazetelerin yargılanıp mahkûm edildikleri duyulmadı. /Onur Öymen

http://add.org.tr/index.php/makaleler/1093-gizli-belgelerin-s-zd-r-lmas-ve-bas-n-oezguerluegue

TELEVİZYON’UN GERÇEĞİNDEN SANSÜRE VARIŞ


Zaman Değişimin Öncüsü

Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik. Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur.Herhalde, bugün yaşasa Hz. Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın. Sh:20-21

**

YENİ MİT TELEVİZYON

Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz.Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.

Televizyon daha ince yollarla da kumanda merkezidir. Örneğin, diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Telefon sisteminin nasıl kullanılacağını, hangi filmlerin görüleceğini, hangi kitap, kaset ve dergilerin alınacağını, hangi radyo programlarının dinleneceğini televizyondan öğreniriz. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler.

Bu noktaya küçük, ironik bir örnek olması bakımından şöyle bir şey aklınıza getirin: Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bilgisayarın geleceğin teknolojisi olduğunu öğreniyorduk. Şimdiyse çocuklarımızın “bilgisayar dili”ni bilmezlerse okulda başarısız kalacakları, yaşamda öne fırlayamayacakları söylenmektedir.Kendimizin bir bilgisayarı olmazsa işlerimizi yürütemeyeceğimiz, alışveriş listemizi çıkaramayacağımız ya da çek hesaplarımızı düzgün tutamayacağımız iddia edilmektedir. Bunların bir bölümü doğrudur belki. Ancak bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (metamedium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükselmiştir.

Aynı zamanda televizyon, Roland Barthes’ın yorumuyla “mit” statüsüne yükselmiştir. Barthes’ın “mit” derken kastettiği, dünyayı anlamanın problematik olmayan bir biçimi, özetle doğal görünenin tamamen bilincinde olmayışımızdır. Mit, bilincimizin gözle görünmez olan derinliklerine gömülmüş bir düşünme biçimidir. Şimdi televizyonun izlediği yol böyledir. Televizyon cihazı artık, bizi büyülemez ya da zihnimizi allak bullak etmez. Televizyonun ilginç yönlerine ilişkin hikâyeler anlatmayız. Televizyon cihazlarını artık, özel odalarla sınırlamayız. Televizyonda izlediklerimizin gerçekliğinden kuşkuya düşmeyiz ve televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı”sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki bizim konuşmalarımızın konusunu, televizyonun kendisinden çok, televizyonda görülenler, yani onun içeriği oluşturur. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir.

Televizyon, deyiş yerindeyse, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planındaki radyasyon, yüz yıl önceki elektronik bigbang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır; bu bizim o kadar yakından bildiğimiz ve millet kültürüyle o kadar iç içe geçmiş bir durum yansıtır ki, fondaki cılız tıslamasını artık duymayız ya da parlayıp sönen gri ışığını artık görmeyiz. Demek ki televizyonun epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu “ceee” dünyası bize artık, tuhaf bile gelmemektedir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.

Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişime uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır.Kuşku yok ki sonunda bu durumu seve seve benimsemeye ve hoş olarak niteleme noktasına gelebiliriz. Aldous Huxley’in elli yıl önce gerçekleşmesinden korktuğu şey de tam olarak budur zaten.sh: 90-94

**

TELEVİZYON’UN HABER OYUNLARI

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, Richard Nixon’ın ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Eğer doğruysa, kimseyi, hatta koyu Nixon düşmanlarını bile rahatlatmaz bu. Çünkü bunun alternatifleri ya bir yalancı gibi görünüp hakikati söylüyor olmak ya da, daha kötüsü, hakikati söylüyor gibi görünüp aslında yalan söylüyor olmaktır.

Televizyonda bir haber programı hazırlanması istenen bir kişi bunların hepsinin farkında olur ve diğer başarılı emprezaryoların yararlandıkları ölçütler temelinde oluşturmaya özen gösterir. Sizin dikkatinizi, eğlence dozunu en fazlaya çıkaran ilkelere göre haber programı hazırlamaya yoğunlaştırır. Örneğin, program için bir müzikal tema seçer. Bütün haber programları müzikle başlar, biter ve gene müzik eşliğinde ara verilir.Bu uygulamayı tuhaf bulan çok az kişiyle karşılaşmışımdır ve bu saptamamı, ciddi kamusal söylem ile eğlence arasındaki ayrım çizgilerinin silinmesinin bir kanıtı sayarım.

Müziğin haberle ne ilgisi vardır?

Niçin haber programına müzik konur?

Haber programına müzik konmasının nedeni, tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali yaratıp bir leitmotif (nakarat)  sunmak. Eğer müzik olmasaydı flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi izleyiciler hakikaten dehşet verici, belki yaşamlarının bile değişmesini gerektiren bir haber dinlemeyi beklerlerdi.Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, izleyici ciddi biçimde dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inanma konusunda gönlü rahat olur.

Bir haber programının, içeriği ağırlıkla eğlenceye uygun olarak tasarlanmış stilize bir dramatik temsil gibi algılanması, başka özelliklerle (bunlar arasında bir öykünün ortalama uzunluğunun kırk beş saniye sürmesi de vardır) pekiştirilmektedir. Kısalık her zaman saçmalamayı akla getirmemekle birlikte, bu örnekte açıkça böyle olmaktadır. Ciddilik duygusunu, yansımaları bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir olayla iletmek mümkün değildir. Aslında, TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı çok açıktır; zira bu, izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. İzleyicilere, her koşulda bir film uzunluğunda olacağından bir sonraki haberden kopmalarına da fazla zaman tanınmaz. Resimli görüntülerin sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Siz de bir televizyon yapımcısı olarak, görsel malzemeyle desteklenen bir olaya öncelik tanıyıp onu işlemekten şaşmayacaksınız. Bir polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, Niyagara Şelalesi’ne atılan ve içinde bir adam olduğu iddia edilen bir fıçı, Beyaz Saray’ın yeşil bahçesine bir helikopterle inen Başkan; bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının içeriğine kolayca uygun düşerler. Kuşkusuz, bir haberde anlatılan şeyin fiilen görüntülerle belgelenmesi zorunlu değildir. Böyle görüntülerin halkın bilincini işgal etmeleri de zorunlu değildir. Her televizyon yapımcısının iyi bildiği gibi, filme almak her zaman geçerli bir kuraldır.

Ayrıca, haber spikerlerinin görüntü parçalarının ön ya da son konuşmalarını yaparken suratlarını buruşturmak ya da ürpermek üzere ara vermemeleri de gerçek dışılık dozunu yüksek tutmakta büyük katkısı olan bir harekettir.Gerçekten, pek çok haber spikeri okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felaketleri aktarırken sevinçli bir coşkuyla dolu yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedirler. Spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı ya da dehşete kapılmış görünmeleri izleyicileri de endişelendirir. İzleyiciler, “Ve şimdi de…” kültüründe haber spikerlerinin ortaklarıdır ve spikerlerden, çok az ciddileşen, ama sahici bir kavrayış gücüne de sahip olan bir karakter rolünü iyi oynamalarını beklerler. Tiyatroya giden birinin sahnedeki karakter mahallede bir katil dolaştığını söyledi diye hemen evini aramak için telefona sarılması gibi, haberleri izleyen birinin de verdiği tepkilerde hiçbir gerçeklik hissi olmayacaktır.

İzleyiciler, haberlerden bir tanesinin çok ciddi görünmesinin önemli olmadığını da bilirler (örneğin, bu satırları yazdığım günlerde, Donanma’dan bir general Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir). Demek istediğim, bir haberin hemen arkasından bir reklam kuşağı gelecek, bir anda haberlerin etkisi silinecek, hatta büyük  ölçüde bayatlayacaktır.Bu özellik bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon haberlerinin ciddi bir kamusal söylem biçimi şeklinde hazırlandığı iddialarını çürütür. Eğer ben de şu satırı yazarken konuya ara verecek, tartışmama ileride devam edeceğimi söyleyip United Airlines ya da Chase Manhattan Bank lehine birkaç laf edeceğimi aktaracak olsaydım, benim ve sözlerim hakkında neler düşüneceğinizi getirin bir zihninize. Haklı olarak benim size saygı duymadığımı, işlediğim konuya ise hiç saygım olmadığını düşünürsünüz. Ve eğer bunu bir kere değil, her bölümde defalarca yapmış olsaydım, yazdığım hiçbir şeyin dikkate değer olmadığı kanısına varırdınız.Öyleyse aynı durumda bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “… ve şimdi de reklamlar…” demesine hiç şaşırmayız artık.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasının dünyamızı ciddi bir yer olarak yorumlayışımıza yaptığı zararı abartmış olmamız pek mümkün değildir. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini izlerken, diğer kesimlerden daha fazla, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartılı olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına ya da sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir epistemolojinin etkisine girmektedirler.

Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileriye gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir. Sh:116-119

TELEVİZYON VAİZLERİ

Vaizler, izleyici sayılarını en fazlaya çıkarmak amacıyla vaazlarının içeriğini ayarlama konusunda oldukça samimidirler. Diyelim, bir elektronik vaizin zenginlerin cennete gitmek için aşmaları gereken engellere değinmesini umuyorsanız hakikaten çok beklersiniz. Ulusal Dinsel Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, bütün televizyon vaizlerinin yazılı olmayan yasasını şu sözlerle özetlemektedir: “İzleyici payınızı, ancak onların istedikleri şeyleri sunarak arttırabilirsiniz.”  Eminim hemen bunun alışılmadık bir dinsel ilke olduğunu belirteceksiniz. İnsanlara istedikleri şeyleri sunan (dini liderler peygamberler kadar) büyük bir dinsel önder yoktur. Önderler yalnızca kitlelerin ihtiyaç duydukları şeyleri sunarlar. Oysa televizyon, insanlara ihtiyaç duydukları şeyleri sunmaya pek uygun değildir. Televizyon “dost yardımcı”dır. Kapatması çok kolaydır. En cazip hali, dinamik görsel imgelerin diliyle konuştuğu zamandır. Karmaşık sözlere ya da karşılaması kolay olmayan taleplere yüz vermez. Demek ki televizyonda verilen vaaz  ve dinî programlar bol bol alkışla doludur. Bolluğu kutsarlar. Programlarında yer alan oyuncular sonra ünlü kişiler olurlar.Mesajları ne kadar önemsiz olsa da programların izlenme oranı yüksektir; daha doğrusu, mesajları önemsiz olduğu için büyük bir kitle tarafından izlenirler. Mesela Hıristiyanlığın talepkâr ve ciddi bir din olduğunu söylerken yanılmadığıma inanıyorum. Ama kolay ve eğlenceli bir tarzda sunulduğu zaman bambaşka bir din haline gelmektedir.

Kuşkusuz, televizyonun dini aşağıladığı iddiasına karşı çıkan argümanlar vardır. Örneğin, manzaranın dine pek yabancı olmadığı söylenmektedir. Quakerları ve başka birkaç katı mezhebi saymazsak, her din sanat, müzik, ikonlar ve korku verici ritüeller aracılığıyla kendini cazip göstermeye çalışır. Birçok insanı dine çeken, dindeki estetik boyuttur. Özellikle Roma Katolikliği ve Musevilik açısından geçerlidir bu: her iki din de müritlerine akıldan çıkmayan ezgiler, muhteşem elbiseler ve şallar, sihirli şapkalar, kâğıt helvalar ve şarap, pürüzsüz pencereler ve eski dillerin esrarengiz nağmelerini sunarlar. Dine özgü olan bu giyecekler ile televizyonda izlediğimiz çiçekli ve çağıl çağıl akan pınarlı görüntüler arasındaki farklılık; ilkinin, aslında din tarihinin ve dinsel doktrinlerin, basit araç gereçlerinden öte, ayrılmaz parçaları olmasıdır. Dinsel göstergeler, inananların bu araçlara saygıyla karşılık vermelerini gerektirir.  Sh:136-138

**

TELEVİZYON VE REKLAM

Kuşkusuz kapitalizmin pratiğinin çelişkileri de vardır. Örneğin, karteller ve tekeller, kuramı fiilen işlevsizleştirirler. Öbür yandan televizyon reklamları da durumu iyice karıştırır. En basit bir örnek verirsek: Rasyonel çerçevede düşünülmesi için her iddianın (ticari ya da başka içerikli) sözle yapılması gerekmektedir. Daha kesin bir ifadeyle, her türlü iddia bir önerme biçimine sokulmalıdır, zira “gerçek” ve “sahte” gibi sözcüklerin telaffuz edilebileceği söylem zemini önermedir. Eğer bu söylem evreni yok sayılırsa, o zaman ampirik testlerin, mantığa dayalı analizlerin ya da aklın öbür araçlarının uygulanmasından hiçbir sonuç alınamaz.

Ticari reklamlarda önermeler kullanmaktan vazgeçme on dokuzuncu yüzyılın sonunda başlamıştı.Ancak 1950’li yıllara kadar televizyon reklamı ürünle ilgili kararlara temel oluşturma açısından dilsel söylemi eskitemedi. Resimli reklamlar iddiaların yerine görüntüyü koyarak, tüketim kararlarının temeline duygusal çağrıları -gerçek olma ölçütünü değil- oturtmuştu. Rasyonalite ile reklam arasındaki mesafe şu anda o kadar açıktır ki, bir zamanlar ikisi arasında bir bağ bulunduğunu hatırlamak bile çok zordur. Bugün televizyon reklamlarında önermelere, çirkin insanlar kadar ender rastlarsınız. Bir reklamcının iddiasının doğruluğu ya da yanlışlığı sorun bile değildir. Örneğin bir McDonald’s reklamı, test edilebilir, mantıklı biçimde düzenlenmiş savlara dayanmaz.McDonald’s reklamı, güzel görünüşlü insanların hamburger alıp yedikleri, iyi talihleriyle neredeyse kendilerinden geçtikleri bir dramadır. İzleyicinin bu dramadan kendisinin çıkardığı sonuçların dışında en ufak bir iddia bile ortaya atılmaz. Elbette, bir televizyon reklamını sevmek ya da sevmemek mümkündür. Ama çürütmek mümkün değildir.

Aslında bunu biraz daha derinleştirebiliriz: Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır. Sinema yıldızlarının ve ünlü sporcuların, berrak göllerin ve maço balıkçı gezilerinin, şık akşam yemeklerinin ve romantik fasılların, kırda pikniğe çıkmak için station arabalarını ağzına kadar dolduran mutlu ailelerin görüntülerinde, satılan ürünlerle ilgili hiçbir şey bulunamaz.

Ama o ürünleri satın alabileceklerin korkuları, fantezileri ve rüyalarıyla ilgili her şey yansıtılır. Reklamcının bilmesi gereken, ürünle ilgili doğru bilgiler değil, alıcı açısından neyin yanlış olacağıdır. Dolayısıyla iş harcamalarındaki denge ürün araştırmasından piyasa araştırmasına kaymaktadır. Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır.

Nasıl politikanın dönüşümü yürekli George Orwell’ı şaşırtırsa, yukarıda anlattıklarımız da Adam Smith’in aklını allak bullak ederdi. Gerçi Orwell, George Steiner’in belirttiği gibi, Yenikonuş’un kısmen “ticari reklam bolluğu”ndan kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Orwell, “The Politics of the English Language” adlı ünlü denemesinde politikanın “savunulamaz olanı savunma”olayına dönüştüğünü yazdığı zaman, politikanın bozulmuş da olsa apayrı bir söylem tarzı olarak kalacağını varsaymaktaydı. Orwell’in eleştirisi, geçmişi çok eskilere dayalı çifte standart propaganda ve aldatma sanatlarının gelişkin değişkelerinden yararlanan politikacılara yönelikti. Savunulamaz olanı savunmanın bir eğlence biçiminde yürütüleceği gelmemişti aklına. Politikacının komedyen değil, aldatıcı olmasından korkuyordu.

Televizyon reklamı, politik fikirleri sunmanın modem yöntemlerinin yaratılmasında başlıca araç olmuştur. Televizyon reklamı bunu iki yolla başarmıştır. Birinci yol, politik kampanyalarda reklam formunun kullanılmasının bir zorunluluğa dönüşmesidir. Bence bu yöntem üzerinde çok fazla durma gereği yoktur. Politik “reklamların yasaklanmasını öneren eski New York City Belediye Başkanı John Lindsay dahil olmak üzere, herkes bunun farkındadır ve çeşitli oranlarda kaygı duymaktadır. Televizyon yorumcuları bile bunu vurgulamaktadırlar. 145-146

**

TELEVİZYON VE SANSÜR

Hükümet politik fikirlerini, yeterince denetleyebildikleri biçimler ve bağlamlarda birbirleriyle paylaşacak konumdadırlar. Dolayısıyla en büyük kaygıları hükümetin tiranca uygulamalara yönelmesi olasılığıdır. İnsan Haklar Bildirgesi, büyük ölçüde, hükümetlerin enformasyon ve fikir akışını kısıtlamasını önlemeyi amaçlayan bir metindir. Oysa onun yaratıcıları, hükümetin zorbalığının bambaşka türde bir problemle, şöyle ki, televizyon sayesinde yurt’da kamusal söylem akışını denetleyen şirketlerle aşılabileceğini düşünmeleridir. Buna (en azından burada) hiçbir itirazım yok ve şirketlere karşı bilinen eleştirileri sıralamaya niyetli de değilim. Benim endişeyle vurgulamak istediğim nokta, Annenberg İletişim Okulu Dekanı George Gerbner tarafından da çok iyi ifade edilmişti:

Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz.

Gerbner aynı denemenin daha önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız. 

Profesör Gerbner’in bu cümlelerle, “Kültür Bakanlığı”nı idare eden insanların sembolik dünyamızın yönetimini devralacakları bir gizli komplo bulunduğunu anlatmaya çalıştığını sanmıyorum. Annenberg İletişim Okulu’nun üç kanalın yönetimini üzerine alırsa, izleyicilerin bu değişikliğin farkına bile varmayacaklarını söylediğimde Gerbner’in benimle aynı fikirde olacağından bile kuşkuluyum. Bence Profesör Gerbner’in söylemek istediği (ki ben de bunu kastediyorum), Televizyon Çağı’nda enformasyon ortamımızın 1783’tekinden tamamen farklı olduğu, televizyon bolluğunun hükümet kısıtlamalarından daha korku verici olduğu, aslında şirket Amerikası’ndan yayılan enformasyondan kendimizi korumanın hiçbir yolunun olmadığı, bu yüzden özgürlük savaşlarının eskisine göre farklı alanlarda verilmesi gerektiğidir.

Örneğin, geleneksel sivil özgürlükçülerin okul kütüphanelerindeki ve okulların öğretim programlarındaki kitap yasaklamalarına karşı çıkmalarının bugün büyük ölçüde havada kaldığı düşüncesini ortaya atacağım. Sansür gibi hareketler elbette bizleri kızdırır ve karşı çıkılmalıdır.Ama artık en ufak bir önemleri de kalmamıştır. Daha kötüsü, kamusal sivil özgürlükçüleri yeni teknolojilerin iddialarıyla ilintili sorunların üzerine gitmekten alıkoyduğuna bakılırsa, yanıltıcı bile olmaktadırlar. Açık bir dille ifade edersek, bir öğrencinin okuma özgürlüğü, Long Island’da, Anaheim’de ya da başka bir yerde kitap yasaklanmasından ciddi biçimde zarar görmez. Oysa Gerbner’in ileri sürdüğü gibi, televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.

Sansüre karşı mücadele, büyük ölçüde yirminci yüzyılda kazanılmış olan, on dokuzuncu yüzyıla ait bir sorundur. Şimdi yüz yüze geldiğimiz sorun ise televizyonun ekonomik ve sembolik yapısının gündeme getirdiği sorundur. Televizyonu idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz, tam tersine genişletirler. Bizim Kültür Bakanlığımız Orwellci değil, Huxleycidir. Hiç aralıksız izlememizi cesaretlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Oysa izlediğimiz şey, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış biçimde sunan yeni enfarmasyonu eğlence paketi haline sokan bir araçtır. Amerika’da kendimizi eğlendirme fırsatları asla ortadan kaldırılmaz.

Her türden tiranlar, hoşnutsuzluğu yatıştırma aracı olarak kitleleri eğlenceye boğmanın yararının her zaman farkında olmuşlardır. Ancak tiranların çoğu da kitlelerin eğlendirici olmayan şeylere aldırış etmeyecekleri bir durumun doğacağını rüyalarında bile göremezlerdi. Bu yüzden tiranlar sansüre hep bel bağlamışlardır ve hâlâ da bağlamaktadırlar.Sansür, her şey bir yana, tiranların, bir halkın ciddi söylem ile eğlence arasındaki farklılığı bildiği -ve buna özen gösterdiği- varsayımına ödedikleri borçtur. Geçmişin bütün kralları, çarları ve führerleri (ve günümüzün komiserleri), her türlü politik söylem bir jest biçimini aldığı zaman sansüre gerek kalmayacağını bilmiş olsalardı sevinçten deliye dönerlerdi. sh:156-157

HUXLEYCİ UYARI

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

Birincisinde (Orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, İkincisinde (Huxleyci yol) kültür bir hicive dönüşür.

Dünyamızın şu anda, Orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. Gerek Orwell’ın 1984  ve Animal Farm  adlı romanları, gerekse fazladan Arthur Koestler’in Darkness at Noon  adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. Kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi Orwell değildi. Orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. İkisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

Huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. Huxleyci kehanette Büyük Birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. Biz onu kendimiz izleriz. Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. Vodvil adının Fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Amerika’da Orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa Huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.Zira Amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. Amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. Amerika, Televizyon Çağı’m müjdeleyerek, dünyaya Huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

Bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. Ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. Orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak Huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi, Saharov’ların, Timmerman’ların ve Walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?

BİR KÜLTÜRÜN KAHKAHADAN BOĞULMASININ PANZEHİRİ NEDİR?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın doğasındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve bilinçli biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika’da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne Kavgam’da ne de Komünist Manifestomda. bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, kamusal konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir sonucudur.Oysa bu gene de bir ideolojidir, çünkü insanlarla fikirler arasında hiçbir konsensusa, değerlendirmeye ve karşı çıkışa bağlı olmayan bir yaşam tarzı, bir ilişkiler sistemi dayatmaktadır. Tek varolan, razı olmadır. Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Üstelik, teknolojinin seksen yıldan beri Amerika’da yaşamın her boyutunu değiştirmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, durum böyledir.

Örneğin, 1905 yılında otomobilin getireceği kültürel değişikliklere hazırlıksız yakalanmak bizim için affedilebilir bir şey olurdu.

O günlerde toplumsal ve cinsel yaşamlarımızı nasıl yürüteceğimizi otomobilin düzenleyeceği kimin aklına gelebilirdi?

Ormanlarımız ve şehirlerimize bakışımız konusundaki fikirlerimizi yeni bir doğrultuya oturtacak mıydık?

Kişisel kimliğimizi ve toplumsal tavrımızı ifade etmenin yeni yollarını yaratacak mıydık?

Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur.

Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan.

Burada, berrak olmasa bile saf bir ideoloji yatar. Sırada sözsüz ve bu yüzden çok daha etkili bir ideoloji vardır. Bunun tutması için bütün gerekli olan, ilerlemenin kaçınılmazlığına dindarca inanan bir halktır. Ve bu anlamıyla bütün Amerikalılar Marksisttir, çünkü biz, tarihin bizi önceden bahşedilen bir cennete götürdüğüne, bu hareketin ardındaki gücün teknoloji olduğuna kesinlikle inanan kişileriz.

Diyeceğim o ki, elinizdeki türde bir kitabı yazarsanız ve onu bazı çareler önererek bitirmek isteyen bir insanın önünde neredeyse aşılmaz engeller vardır. İlk olarak, bir çarenin gerekli olduğuna herkes inanmaz. İkincisi, herhalde böyle bir çare yoktur. Ama ben gene de nerede bir problem varsa orada mutlaka bir çözüm de olması gerektiğine sarsılmaz bir inanç besleyen sadık bir Amerikalı olarak, sözlerimi aşağıdaki önerilerle noktalayacağım.

İlkin, kendimizi, örneğin Jerry Mander’ın Four Arguments for the Elimination of Television‘ında ana hatlarıyla çizilen türde makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Amerikalılar teknolojik aygıtlarının hiçbir parçasından vazgeçmezler ve onlardan böyle bir şey istemek hiçbir şey önermemek anlamına gelir. Yürürlükte bulunan iletişim araçlarında köklü değişiklikler yapılmasını beklemek de hemen hemen aynı ölçüde gerçekçilikten uzaktır. Birçok uygar ülke televizyon yayınlarının saatini yasayla sınırlar ve dolayısıyla televizyonun kamusal yaşamda oynadığı rolü azaltır.Ancak ben bunun Amerika’da mümkün olmadığına inanıyorum. Mutluluk Kutusu’nu bütün halkın önünde açtıktan sonra onu kısmen kapatmayı bile düşünemeyiz. Ne var ki bazı Amerikalılar hâlâ bu doğrultuda düşünmektedirler. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, 27 Eylül 1984 tarihli The New York Times’idi Farmington, Connecticut Kütüphane Kurulu’nun “TV KAPAMA”kampanyasının sponsorluğunu yapma planlarıyla ilgili bir haber çıkmıştı. Haberden anlaşıldığı kadarıyla, ondan önceki yıl da insanların televizyon izlemeye bir ay ara vermelerini sağlamayı amaçlayan benzer bir girişim yapılmıştır. Times’ın haberine göre, önceki Ocak ayında düzenlenen düğme kapama kampanyası medyada geniş yer almıştır. Haberde, ailesi bu kampanyaya katılan Ms. Ellen Babcock’a atfen şu sözlere de yer verilir: “Bu yılki etkinin, medyanın muazzam yer ayırdığı geçen yılki kadar büyük olup olmayacağını görmek ilginç olacak.”Başka bir deyişle, Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.

Her neyse, bir aylık düğme kapatmanın ne yararı olacaktır?

 Bu, ucuz bir bedel, deyiş yerindeyse bir kefarettir. Farmington’daki insanlar cezalarını çekip tekrar asıl meşgalelerine geri döndüklerinde ne kadar rahatlamış olmalıdırlar. Bununla birlikte, televizyonun içeriğinde belli kısıtlamalar yapılmasını örneğin, aşırı şiddete yer veren programların, çocuk programlarında reklam gösterilmesinin, vb. yasaklanmasını bir ferahlık vesilesi olarak anlayan insanların çabalarının alkışlanması gerektiği gibi, bu insanların çabaları da alkışlanmaya değerdir. Ben John Lindsay’in, şu anda sigara ve içki reklamları nasıl yasaksa televizyonda politik reklamların da yasaklanması önerisini yürekten destekliyorum. Bu mükemmel fikrin çok yönlü yararları konusunda Federal İletişim Komisyonu’nun önünde memnuniyetle tanıklık ederim. Bu doğrultuda bir yasak konmasının anayasanın birinci maddesinin açık bir ihlali olduğunu ileri sürerek tanıklığıma karşı çıkacak olanlara ise şöyle bir uzlaşma yolu öneririm: Öyleyse, bütün politik reklamlardan önce, politik reklamları izlemenin topluluğun zihinsel sağlığı açısından tehlike oluşturduğuna kamuoyunun karar verdiği şeklinde kısa bir açıklama yapma zorunluluğu getirilsin.

Bu önerilerin ciddiye alınacağı konusunda çok iyimser değilim. Televizyon programlarının kalitesi yükselsin diye bu önerilere fazla bel bağladığım da söylenemez. Televizyon, daha önce belirttiğim gibi, bize en yararlı hizmeti saçma sapan eğlence programları yayımladığı zaman, en kötü hizmeti ise ciddi söylem alanlarını (haber, politika, bilim, eğitim, ticaret, din) birleştirip onları eğlence paketlerine dönüştürdüğü zaman vermektedir. Televizyon kötüleşirse hepimiz daha kötü duruma düşeriz, daha iyi olmayız. “ATakımı” ile “Cheers” halk sağlığımızı hiçbir şekilde tehdit etmez, ancak “60 Minutes”, “EyeWitness News”, “Susam Sokağı” eder.

Yine de problem insanların neyi izlediklerinde değil, televizyon izlemelerinde yatmaktadır. Çözüm ise nasıl izlediğimiz noktasında bulunmalıdır. Çünkü, televizyonun ne olduğunu henüz öğrenmediğimizi söylememizin yerinde olacağından adım gibi eminim. Şundan dolayı ki, enformasyonun ne olduğu ve enformasyonun bir kültürü nasıl yönlendirdiği hakkında bırakın yaygın bir genel anlayışı kayda değer bir tartışmaya dahi rastlanamaz. Ve bu durum oldukça acıdır, çünkü “enformasyon çağı”, “enformasyon patlaması” ve “enformasyon toplumu” gibi deyişleri bizden daha sık ve coşkulu biçimde kullanan başka bir halk yoktur. Görünüşe bakılırsa, enformasyonun biçimleri, hacmi, hızı ve bağlamında bir değişikliğin bir anlam taşıdığı fikrini kavrama noktasına ulaşmış durumdayız, ama henüz bunun ötesine geçemiyoruz.

Enformasyon nedir?

Daha açık bir ifadeyle, neler enformasyondur?

Çeşitli biçimleri nelerdir?

 Çeşitli biçimleri hangi zekâ, bilgelik ve öğrenim anlayışlarını özendirir?

Her biçimiyle hangi anlayışlar görmezlikten gelinir ya da alay edilir?

Her biçimin asıl psişik etkileri nelerdir?

Enformasyon ile akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

Düşünmeyi en çok kolaylaştıran enformasyon türü hangisidir?

Her enformasyon biçiminin ahlaki bir yönelimi var mıdır?

 Çok miktarda enformasyon bulunduğunu söylemek ne anlama gelir?

Bu nasıl bilinir?

Yeni enformasyon kaynakları, hızları, bağlamları ve biçimlerine bakarak önemli kültürel anlamları nasıl yeniden tanımlamak gerekir?

Örneğin televizyon, “dindarlık”, “yurtseverlik” ve “özel hayat”a yeni bir anlam kazandırır mı?

 Televizyon “yargı”ya ya da “anlama”ya yeni bir anlam kazandırır mı?

Farklı enformasyon biçimleri nasıl inandırıcı olurlar? Bir gazetenin “kamu”su televizyonun “kamu”sundan farklı mıdır?

Farklı enformasyon biçimleri, ifade edilen içeriğin türünü nasıl ifade ederler?

Bu ve buna benzer sorular, Amerikalıların, Nicholas Johnson’un deyişiyle, sırtlarını televizyon aygıtına dönerek konuşmaya başlamalarını sağlayabilecek olan yolu gösterir. Çünkü hiçbir araç (medium), eğer o aracı kullananlar yol açtığı tehlikelerin ne olduğunu anlamışlarsa aşırı ölçüde tehlikeli değildir. Soruları soranların, benim yanıtlarımla ya da Marshall McLuhan’ın yanıtlarıyla (aslında bambaşka yanıtlardır bunlar) karşılaşmaları önemli değildir. Soru sormanın yeterli geldiği bir kertedir bu. Soru sormak hecelemekten kopmaktır. Benim ekleyebileceğim başka bir nokta, enformasyonun psişik, politik ve toplumsal etkileriyle ilgili soruların televizyona olduğu kadar bilgisayara da uygulanabileceğidir. Ben bilgisayarın muazzam derecede önemsenen bir teknoloji olacağına inandığım halde bu noktaya değinmemin nedeni, açıkçası, Amerikalıların onu geleneksel aptalca dikkatsizlikleriyle kabul etmiş olmalarıdır; yani, kendilerine söylendiği gibi, en ufak bir şikâyette bulunmadan kullanacaklardır. Dolayısıyla, bilgisayar teknoloj sinin temel tezlerinden birisi (problem çözmedeki asıl sıkıntımızın yetersiz verilerden kaynaklanması), üzerinde fazla durulmadan geçiştirilecektir. Ne var ki bu en fazla, verilerin topluca derlenmesi ve ışık hızıyla düzenlenmesinin büyük ölçekli organizasyonlar açısından büyük değer taşıdığı, ancak çoğu insanın önem verdiği çok az sorunu çözdüğü ve en azından çözebildiği kadar da problem çıkardığı fark edilene kadar sürebilir.

Sonuçta, benim dikkat çekmek istediğim nokta, ancak enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, ancak medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Böyle bir medya bilinci nasıl oluşturulacaktır? Akla gelen iki yanıttan birisi saçma sapan bir düşüncedir ve hemen atlanabilir; diğeri ise umutsuz bir yanıttır, ama elimizde ondan başkası da yoktur.

Saçma olan yanıt, insanları televizyon izlemekten vazgeçirmeyi değil, televizyonun nasıl izlenmesi gerektiğini göstermeyi, televizyonun haberler, politik tartışmalar, dinsel düşünceler, vb. ile ilgili bakışımızı nasıl yeniden yaratarak düzeysizleştirdiğini göstermeyi amaçlayan televizyon programları hazırlamaktır. Ben bu tür kanıtların ister istemez bir parodi biçimine bürüneceğini düşünürüm; bunlar, televizyonun kamusal söylemi denetlemesi konusunda bütün ülkeye alay konusu çıkaran “Saturday Night Live” ve “Monty Python” çizgisinde olacaklardır. Gelgelelim, son gülen doğallıkla televizyon olacaktır. Anlamlı sayılabilecek çapta bir izleyici kitlesine hâkim olmak için programlan televizyon stiliyle, korkunç eğlendirici biçimde hazırlamak gerekecek, tabii eleştiri de nihayetinde televizyonun kontrolünden çıkamayacaktır. Parodiciler ünlü kişiler olacak, filmlerde yıldızlaşacak ve sonunda televizyon filmi yapmaya soyunacaklardır.

Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Oysa böyle bir sürecin işlediği çok enderdir.Gündemimizdeki konuda ise buna bel bağlamak için daha az gerekçemiz vardır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Bu soru yöneltildiğinde, onların sanki kendilerine “Ağaçlar ya da bulutlar ne zaman icat edilmiştir?” türünden bir soru sorulmuş gibi sersemlediklerini gördüm. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, mitin temel ilkesi tarihi doğaya dönüştürmektir ve bizim okullarımızdan medyanın mitolojileşmesini önleme görevi üstlenmelerini istemek onları hiçbir zaman yapmaya yanaşmadıkları bir göreve çağırmak anlamına gelir.

Gene de durumun umutsuz olmadığını düşünmek için yeterince neden var. Eğitimciler, televizyonun öğrencileri üzerindeki etkilerinin elbette farkındadırlar. Eğitimciler bilgisayarın gelişmesiyle kışkırtılmış olarak bu konuya bir hayli kafa yormakta, deyiş yerindeyse bir tür “medya bilinci” edinmektedirler. Onların bilinçlerinin ağırlıkla, “Televizyondan (bilgisayardan ya da kelime işlemciden) eğitimi denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusu üzerinde yoğunlaştığı doğrudur. “Eğitimden televizyonu (bilgisayarı ya da kelime işlemciyi) denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusuna henüz geçmemişlerdir. Ancak ulaştığımız çözümler şu anki kavrayış düzeyimizi aşmamalıdır, yoksa neyin rüyasını görebiliriz ki? Ayrıca, gençlerin kendi kültürlerinin sembollerinin nasıl yorumlanacağını öğrenmelerine yardımcı olmak okulların genel geçer bir görevidir. Şimdi bu görevin öğrencilerin enformasyon biçimleriyle aralarına bir mesafe koymayı gerektirmesi, o kadar garip bir girişim anlamına gelmese de ne bu çabaların öğretim programına dâhil edilmesini ne de eğitimin merkezine yerleştirilmesini umabiliriz.

Ben burada çözüm olarak, Aldous Huxley’in de önermiş olduğu düşünceyi ortaya atacağım.Zaten ondan daha iyisini de öneremem. Huxley, H.G. Wells’le birlikte, eğitim ile felaket arasında bir yarışta olduğumuza inanıyordu ve hep medyanın politikası ve epistemolojisini anlamamızın zorunluluğu üzerine yazılar yazmıştı. SONUÇTA HUXLEY, BRAVE NEW WORLD’DEKİ İNSANLARIN BAŞINA GELEN BELALARIN, BU İNSANLARIN DÜŞÜNMEK YERİNE GÜLMELERİNDEN DEĞİL, NEYE GÜLDÜKLERİNİ VE DÜŞÜNMEYİ NİÇİN BIRAKTIKLARINI BİLMEMELERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU. Sh:172-180

Kaynak:

Neil POSTMAN, Televizyon: Öldüren Eğlence- Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Özgün Adı Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business, trc: Osman AKINHAY, Ayrıntı, Dördüncü Basım 2012, İstanbul

TELEVİZYON’UN KİTAP İLİŞKİSİ
BAKIŞIN TELEVİZYONCULUĞU
21.YÜZYILIN EN BÜYÜK LİDERİ: TELEVİZYON
JACQUES LACAN  “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN

amusing-ourselves33

http://baskaldiraninsan.com/2011/07/29/gercege-donusen-distopya-neil-postmandan-distopyalar-arasi-bir-karsilastirma/

PETER FERDINAND DRUCKER’IN YÖNETSEL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ


Özet

Peter Ferdinand Drucker, birçoklarınca günümüzün en önemli yönetim filozoflarından biri kabul edilmektedir. Bu çalışma Drucker’ın yönetsel yaklaşımının neoliberal politikalara bir zemin oluşturduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışma, neoliberal politikaların önemli destekçilerinden biri olan Hayek’in de temsilcisi olduğu Avusturya İktisat Okulu ’nun, Drucker ’ın görüşleri üzerindeki etkilerini de incelemektedir.

GİRİŞ

Bilgi akışının sürekliliğinde, bilgi toplumu içerisinde yer alan tüm toplumsal ve ekonomik yapıların bir değişim döngüsünde yer aldıkları savunulmaktadır.

Sürekli bir değişim; yeni başlangıçlar, yeni yapılar, yeni süreçler ve yeni sonlar yaratırken, bu döngünün içerisinde yönetim felsefesi de payını almaktadır.

Yönetim felsefesini, bu değişim döngüsünde ele alan isimlerden biri; birçoklarına göre çağın en önemli yönetim filozofu olarak kabul gören Peter F. Drucker’dır. Drucker bu döngü içerisinde, başlangıçta sadece iş kuruluşlarına (modern şirketler) odaklı olan yönetim anlayışının, sonraları ister kamu, ister özel, ister gönüllü (sosyal sektör) olsun, bütün modern kuruluşların gereksinim duyduğu bir “jenerik”e doğru değişimine vurgu yapmaktadır. Burada jenerik, küçük ya da büyük herhangi bir ölçekte, hangi mal ve hizmetleri ürettiğine bakılmaksızın, hangi sektörde olursa olsun-kamu yönetiminde, girişimci işletmede ya da herhangi bir kuruluşta- aynı standartların, aynı uygulamaların gerçekleştirilebileceği anlamındadır. (Fottler, 1981: 1-3) Böylece Drucker’a göre, örgütlü ekonomik gelişmeden sorumlu olan yönetim, artık toplumda yer alan bütün kuruluşlar için temel ilkelerle işlev gören bir organdır.

Drucker’a göre değişimin kökeni, kapitalizmin içinde bilgi temelli bir devrimin gerçekleşmesine dayanmaktadır. Ona göre, bilginin niteliğindeki devrimlerle gelen bu değişim, toplumu ve toplumun kuruluşlarını değiştirirken, karşımıza kapitalist-ötesi bir toplum çıkartmaktadır. Kapitalist-ötesi toplumda yönetim anlayışı da artık farklıdır.

Drucker’a göre bilginin niteliği 1700’lü yıllarda değişmeye başlamıştır. Bu yıllarda Techne/teknik kelimesi, zanaatkarlara özgü yapıp etme bilgisi olmaktan çıkarak, logi/mantık kelimesiyle birleşerek teknoloji kavramını ortaya çıkarmıştır. Artık bilgi örgütlü, sistemli, araçsal anlamında kullanılmaya başlanmış, beceriden teknolojiye geçilmiştir. Teknolojinin sağladığı üretim, kısa zaman içerisinde zanaatçıların asla ortaya koyamayacağı kadar sermaye gerektirmiş, ayrıca kullanacağı bir mekân olarak ta fabrikayı ortaya çıkarmıştır. Bilginin anlamında gerçekleşen bu ilk değişim sayesinde sanayi devrimi gerçekleşerek çağdaş kapitalizmi kaçınılmaz kılmıştır.

Drucker’a göre ikinci değişikliğin temeli, bilginin iş niteliğinin belirlenmesinde kullanılmasıdır. İlk devrimle aletlere, süreçlere ve ürünlere uygulanan bilgiyi, ilk defa işe ve işin incelenmesine uygulayan ise Frederick W.Taylor olmuştur. Taylor, her türlü işin bilginin kullanılmasıyla yeniden düzenlenebileceğini, böylece verimlilik artışının sağlanabileceğini vurgulamaktadır. Taylor, hem üreticiler hem yöneticiler açısından bilgisizliğin, cehaletin üretimin artmasını engellediğini, verimi düşürdüğünü ve bu çerçevede çalışanların düşük ücrete razı olduklarını ifade etmiştir. (Mucuk, 2005: 16) Drucker, bilginin niteliğindeki bu ikinci değişikliğin, prodüktivite devrimine yol açtığını ve gelişmiş ülkelerde yaşam standartlarını arttırdığını belirtmiştir. Ayrıca Drucker’a göre bu değişim, birçok faaliyetin/işin gerçekleştiği fabrikalardaki örgütlenme sorunlarına yönelik metotlar geliştirirken, aynı zamanda spesifik bir iş türü olarak ‘yönetim’ denilen şeyi önermişti.(Drucker, 1994:68) Çünkü Drucker’a göre Marx’ın Kapitali yazdığı 1850’li yıllada yönetim olgusu bilinmeyen bir şeydi. Bu olgu, I. Dünya Savaşı’nın eşiğinde içlerinde Taylor’ın da bulunduğu, birkaç düşünür tarafından yeni fark edilmeye başlanmıştı. (Drucker,1996: 225-226)

Drucker’a göre yönetimin bir disiplin olarak ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı sonrası, bilginin niteliğindeki üçüncü değişimle gerçekleşmiştir. Bu devrim bilginin, bilgiye uygulanışıdır. Yani eldeki bilginin, sonuç odaklı nasıl kullanılacağına ilişkindir. Drucker’a göre bu üçüncü değişim, esas olarak 1990’lı yıllarda tüm dünyada hâkim olan yönetim devrimine neden olmuştur. (Drucker, 1994: 66) 1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca, sadece imalat alanında uygulanan yönetim, bilginin niteliğindeki bu üçüncü değişimle bütün modern kuruluşlara ait ortak bir işlevsellik kazanmıştır.

Bu son devrimle birlikte bilgi anlamlı tek kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu kaynak çevresinde örgütlenmiş gelişmiş toplumlar ise iktisadi, toplumsal, siyasal ve yönetsel bir dönüşüm içerisindedir. Bu dönüşümle birlikte yeni toplum da işçi sınıfı yerini bilgi işçilerine, sermaye ise bilgiye bırakırken, ne ekonomik kaynak sermaye ve emektir; ne de ulus-devlet eski ulus-devlettir. Tamamen ortadan kalkmamakla beraber, onlar artık gerilemektedir. (Ducker, 1994: 33-67) Yönetim de geleneksel yaklaşımda olduğu gibi sadece şirketlere içkin bir kavram değildir. Taylor’un kurduğu bilimsel yönetim modelinde olduğu gibi her işi yapmanın en iyi tek yolu bulunmamakla birlikte, insanları yönetmenin en iyi ve tek doğru yolu olduğu ve tek doğru organizasyon yapısı varsayımları da eskimiştir. (Drucker, 2000: 11-12)

Görüldüğü üzere Drucker bilginin değişen niteliği ile yönetim olgusu arasında ilişki kurmaktadır. Ancak Drucker, bu ilişkiyi çok boyutlu olarak ele almaktadır. Çünkü hem bilgi hem yönetim olgusu, toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Çoğu kez bilgi bir meşrulaştırma amacına dönüştürülmektedir.

Drucker’a göre bilginin niteliğindeki son değişimle ortaya çıkan yeni toplum, Marxizm bir ideoloji olarak, komünizmin de bir sistem olarak çöküşü ardından kesinlikle Marxist bir toplum olmayacağı gibi, kapitalizm ideolojisi de aşılmaktadır. Zaten prodüktivite devrimiyle üretim artmış, işçi sınıfı artan üretimden pay alarak refahını yükseltmiştir. Bilgi toplumunda emeğini satarak geçinen işçi sınıfı olmayacağı gibi, servet yaratan faaliyet bilgi olduğu için, sadece kâr peşinde koşan kapitalistte olmayacaktır. Temel ekonomik kaynaktaki değişim, emek ve sermayenin yerini bilginin alması, kapitalisti sadece kâr güdüsüyle ayakta tutamayacaktır. Ancak ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak piyasa, bu yeni toplumda da var olduğundan, bu toplumların yönü anti- kapitalist de olmayacaktır.(Drucker, 1994:14-19) Kapitalist ötesi olan ama anti- kapitalist olmayan bir toplum düşüncesi, Drucker’ın neden bazı çevrelerce bu kadar desteklendiğini de açıklamaktadır. Drucker, aslında anti-Marksist bir toplum düzeni tasarlamaktadır. Drucker’ın kapitalist ötesi toplumu da, kapitalist ötesi olmaktan çok, kapitalizmin yarattığı sorunlara çözüm aranan yerdir.

Bu çalışmanın tezi de Drucker’ın yönetsel yaklaşımın, kapitalizmin sorunlarını gidermeye çalışırken, neoliberal politikalara zemin hazırladığıdır. Drucker’ın yapıtları ve ele aldığı kavramlar, bu doğrultuda incelenmektedir. Yazarın çok fazla sayıda kitabı bulunduğundan, konunun sınırlarını çizebilmek için çalışmanın tezi ve amacı bağlamında, dört kitabı seçilmiştir. Bu kitaplardan ilki 1954 tarihli “Yönetimin Uygulaması” adlı kitabıdır. Bu kitap, yönetimi iş yönetimiyle özdeşleştirdiği yıllarda yazıldığı için seçilmiştir. İkinci kitap 1989 yılında yayınlanan, 1970’lerden sonraki birikimini özetlediği, yönetsel açıdan önemli tarihsel olaylara ve bu olayların siyasal sonuçlarına yer veren, “Yeni Gerçekler “dir. Drucker, bu çalışmasında bilgi toplumunun gelişini haber vermektedir. Ele alınan üçüncü kitabı, 1993’te yayınladığı “Kapitalist-Ötesi Toplum “dur. Kapitalist-Ötesi Toplum, sosyal devletin çözüldüğü, bilgi ve teknolojilerin ilerlediği, bilginin ve bilgi işçiliğinin yeni üretim değerleri olduğu dolayısıyla büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemi tanımlamaktadır. Aslında Drucker, Amerika’yı anlatmaktadır. Çalışmamızda önemli görülen son kitabı ise, 2000’lerin eşiğinde çıkardığı (1999) ve yönetimle ilgili düşüncelerini sentezlediği 21. Yüzyıl için Yönetim Tartışmaları” dır.

Bu bağlamda çalışmanın ikinci bölümünde Drucker’ın biyografisi ile birlikte, yapıtlarına yer verilmektedir. Üçüncü bölüm, yeni sağ adı verilen dönüşümde ideolojik rolü olan Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ın düşüncelerini etkileyen teorik parametrelerinin açıklanmasına ayrılmıştır. Sonuç bölümünde ise Drucker’ın yönetim alanındaki yeri değerlendirilmekte ve Drucker’ın yönetsel yaklaşımının neoliberal politikalara zemin hazırladığı gösterilmektedir.

PETER FERDINAND DRUCKER ve YAPITLARI

Drucker, 1909 yılında Avusturya’nın başkenti Viyana’nın Kaasgraben adlı küçük bir köyünde, eğitim seviyesi yüksek bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Entelektüellerin, yüksek makamdaki memurların ve bilim adamlarının yeni fikirler, idealler paylaştıkları ve tartıştıkları bir ev ortamında büyümüştü.

Schumpeter, Hayek ve Mises gibi Avusturya İktisat Okulu’ndan düşünürler de, Drucker’ların alışılmış misafirleri arasındaydı.

Drucker, yirmili yaşlarında, Viyana’daki çalışma koşullarının sınırlılığı nedeniyle Almanya’nın Hamburg kentine taşınmıştır. Hamburg’ta önce pamuk ticareti yapan bir şirkette çırak, ardından da köşe yazarı-gazeteci olarak çalışmıştır. Buradan sonra Frankfurt’a taşınarak, Daily Frankfurter General Anzeiger adlı gazetede göreve başlamıştır.

1927 yılında Hitler, Nazi toplantısını ilk gerçekleştirdiğinde, Frankfurt Üniversitesi’nde hukuk okuyan Drucker, erken yaşlarda merkezi güce karşı tepki duyduğunu belirtmiştir. 1931 yılında kamu hukuku üzerine Frankfurt Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Bu dönemde, Schumpeter, girişimcilik ve yenilikçiliğin önemi konusunda Drucker üzerinde etkili olmuştur.

Drucker, Hitler’in devlet başkanı olmasından hemen sonra Londra’ya göç etmiştir. Bir bankada ekonomist olarak göreve başlamış, 1937 yılında ise Amerika’ya bir İngiliz gazetenin muhabiri olarak gitmiştir. Daha sonra, Vermont eyaletindeki Bennington Koleji’nde politika ve felsefe profesörü olarak çalışan Drucker, 1939’da ilk kitabını “Ekonomik Adamın Sonu “ (The End of Economic Man) adlı yazmıştır. Drucker’ın 1942 yılında yayınladığı “Endüstriyel İnsanın Geleceği” (The Future of Industrial Man) adlı kitabında, Almanya’da ve Rusya’da aşırı merkezleşmiş devlet gücünün yıkıcı etkilerini tartışmıştır. Üretim araçlarının devlet sahipliğinde olduğu bürokratik bir sosyalizmin dibe vurduğunu, gerçek anlamda demokratik bir sosyalizm düşüncesinin güvenilmezliğini ileri sürmüştür.

1945 yılında General Motors’da çalışmaya başlayan Drucker, ilk defa işletmeleri yakından inceleme ve gözleme imkânı bulmuş, bunun sonucunda da 1946 yılında “Şirket Kavramı” (Concept of the Corporation) başlıklı kitabını yayınlamıştır. 1971’de Kaliforniya’ya taşınan Drucker, Claremont Graduate Üniversitesi’nde sosyal bilimler ve yönetim alanında profesör olarak çalışmaya başlamış, daha tanınır bir kişi haline gelmiştir.

Drucker, 1954 yılında ise en önemli kitapları arasında gösterilen “Yönetimin Uygulaması” (The Practice Of Management) adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitabında yönetimin ne bir sanat ne de bir bilim olduğunu, hukuk ve tıp gibi bir meslek (uğraş) olduğunu ifade etmiştir. Bu kitabında yönetimi sadece iş yönetimiyle özdeşleştirmiş, büyük şirketlerdeki yönetim anlayışı üzerinde durmuştur.

Drucker, 1969 tarihli “Süreksizlik Çağı” (The Age of Discontinuity) adlı çalışmasında, devletin sınırlarını tartışmaya açarken, yönetimleri kamuya ait şirket ve sanayileri elden çıkarma anlamında kullanılmak üzere, “özelleştirme “ terimini kullanmıştır. Bu görüşlerine 1989 yılında yayınladığı “Yeni Gerçekler”(New Realities) adlı kitabında yer veren Drucker, devletin silinip gitmeyeceğini ancak “Büyük Toplum”dan söz edilmesinin de artık kimse tarafından ciddiye alınmayacağını söylemektedir.

[Büyük Toplum (Great Society), ABD’nin 36.Başkanı Lydon Baines Johnson’un en büyük ideali olan, yoksulluktan arındırılmış, herkesin yeterli sağlık koşullarına sahip olduğu, sosyal içerikli yasalara dayalı bir reform programı ile yaratmak istediği refah bir ülke planıdır.]

Devleti merkez alarak tanımlanan çoğulculuk kapitalist- ötesi toplumda yerini devlet dışı, apolitik, tek amaçlı, işlev ve performansa dayalı farklı kuruluşların çoğulculuğuna bırakarak, onları toplumun merkezi durumuna getirmiştir. İlk yeni çoğulcu kuruluşun modern ticari işletmeler olduğunu söyleyen Drucker, yönetimin bu yüzden bu derece ‘iş yönetimi’ ile özdeşleştirildiğini, ancak özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birbiri ardına birçok yeni kuruluşların ortaya çıktığını belirtirken, kapitalist ötesi toplumda da özel sektör ve kamu sektörü dışında, üçüncü sektör olarak kâr amacı gütmeyen sosyal sektörün de yer aldığını ifade etmektedir. (Drucker,1994:241) Bu bağlamda 1990 tarihli “Kâr Amacı Gütmeyen Organizasyonları/ Kuruluşları Yönetme” (Managing The Non-Profit Organization) adlı kitabında, yönetimin yalnızca iş dünyasına ya da kamuya özgü olmadığını ifade eden Drucker, her geçen gün giderek gelişen, kâr amacı gütmeyen sosyal sektörün de bir yönetime sahip olmak zorunda olduğunu söylemektedir. (Drucker, 1996: 78)

1993 yılında yayınladığı “Kapitalist Ötesi Toplum “ (Post-Capitalist Society) adlı kitabında dönüşmüş kapitalist bir toplum, “kapitalsiz” kapitalizm ile karşımıza çıkmaktadır. (Drucker, 1996:111-115) Drucker’a göre bilginin yapısındaki hızlı değişim, onu tek anlamlı kaynak haline getirirken, geleneksel üretim faktörlerinin önemlerini yitirmelerine sebep olmuştur. Bilginin yapısındaki bu hızlı değişim birçok alanı olduğu gibi yönetsel alanı da etkilemiştir. Yönetim için dün geçerli olan gerçekler bugün için geçerliliğini yitirmiştir. Drucker’ın yönetim paradigmalarındaki değişimi ele aldığı “21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları” (Management Challenge for the Twentyfirst Century) adlı kitabında yönetimin temel varsayımlarının değişmekte olduğunu, dün doğru kabul edilen yönetim geçeklerinin bugün için yanıltıcı olduğunu ele almaktadır. Drucker’a göre kapitalist-ötesi toplumunda bütün kuruluşlar, değişimin yönetimini bilmek durumunda, bilgiye, yeniliklere uymak zorundadır.(Drucker, 1994: 88-90)

Drucker’a göre yönetim disiplinin temelini oluşturan “TEK” bakış açılı varsayımlar (tek boyutlu yönetim, tek doğru organizasyon yapısı, tek yönetim tarzı) artık geçerli değildir. Yönetimle ilgili artık yeni varsayımlar vardır. Bunlardan ilki yönetimin sadece kamuya veya özel sektöre ait olmadığı, tüm kuruluşların en belirgin ve ayırt edici unsuru olmasıdır. İkincisi tek doğru organizasyon yapısının olmadığı, göreve göre uygun organizasyon yapılarının varlığıdır. Yönetimle ilgili yeni varsayımlardan sonuncusu ise, tek yönetim tarzının olmadığıdır. (Drucker, 2000: 10-30) Drucker’a göre sosyal sektör, bu açıdan vatandaşlara gönüllü çalışma bilincini aşılamakta, toplumsal sorumluluk yüklemektedir. Gönüllülük ilkesi çevresinde örgütlenen kâr dışı organizasyonlar, demokratik yönetişimin gerçekleştiği özerk yerlerdir.

Drucker’ın ele alınan bu yapıtları incelendiğinde, refah devletin ve sosyal politikaların sorgulandığı, kapitalizmin getirdiği işsizlik, yabancılaşma sorunlarına karşın çözüm olarak kilise, vakıf, dernek kâr amacı gütmeyen sosyal sektörü ön plana çıkardığı söylenebilmektedir. Sosyal güvenlik, devlet dışı ve piyasa dışı araçlarla/ kuruluşlarla gerçekleştirilecektir. Drucker’a göre yeniliğe, bilgiye, değişime açık, apolitik, tek amaçlı, hiyerarşik ve bürokratik olmayan, kendi kendini yönetebilen bu kuruluşlarla birlikte yönetimin varsayımları ve gerçekleri de değişmiştir.

Ancak Drucker 2005 yılında vefat ettiğinde, bütün dünyada küreselleşme ve onun felsefesi olan yeni sağ politikalar (neo-liberal); özelleştirmeler, deregülasyon ve yerelleşme yaygınlaşmıştır. Devletin geleneksel görevlerinden çekilmesini amaçlayan özelleştirmeler ile kamu hizmetlerinin, piyasa düzeni içinde işleyen topluma, yerel yönetimlere ve gönüllü kuruluşlara devri amaçlanmıştır.(Güler, 2005: 97-98) Kamu hizmetlerinin kamu sektörü dışındaki kurum ve aktörlere devri ile karar süreçlerinde özel sektörün ortaklığı ise yeni örgütlenme modeli olarak kabul edilen yönetişimle desteklenmiştir. Drucker’ın daha refah devleti döneminde geliştirdiği düşünceler, 1980’lerde geçerlilik kazanmaya başlamış ancak sözünü ettiği kapitalist ötesi toplum hiç de kapitalist ötesi olmayıp, kapitalizmin çelişkilerini derinleştirici olmaktan öteye gidememiştir. Drucker’ın görüşlerinin teorik olarak içinde bulunduğu çevrenin ve özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerinden ciddi biçimde etkilendiği söylenebilir. (Kiessling, Richey,2004: 4)

AVUSTURYA İKTİSAT OKULU ve PETER F. DRUCKER

Avusturya İktisat Okulu, Carl Menger’in 1871 yılında yayınlanan ‘Ekonomi Biliminin Temelleri’ isimli kitabı ile doğmuştur. Keynesyen devrimiyle unutulan okul, 1970’lerle birlikte Mises ve Hayek’le tekrar önem kazanmıştır. (İmre,2006:155) Refahın devlet eliyle yeniden dağıtımına ve hükümet kontrolüne karşı olan okul, buna karşı çıkışı serbest piyasa savunusu çerçevesinde yapmaktadır. Avusturya İktisat Okulu’nun çalışmaları; sınırlı bir tarihsel duyarlılık, sermaye ve çıkar teorisini canlandırma, siyasal ve sosyal tartışmada liberal bir ideoloji ve serbest piyasa savunusu, merkezi planlama eleştirisi ve ekonomik karar alma süreçlerini çevreleyen radikal belirsizliğe vurgu gibi farklı konuda yoğunlaşmaktadır. Kiessling, Richey,2004: 4)

Avusturya İktisat Okulu’nun ikinci kuşağını Ludwing von Mises ve Schumpeter oluştururken, üçüncü kuşak Hayek, Haberler, Machlup gibi bilim adamlarından oluşmuştur. (Yay, 1996: 34) Aile dostları Schumpeter, Mises ve Hayek’in içinde yer aldığı bu okulun yaptığı çalışmalarda, Drucker’ı etkileyen dört temel perspektif vardır. Bunlar; (Kiessling, Richey,2004: 3)

  1. Disiplinerarası yaklaşım ve ileri bir felsefi düzey
  2. Piyasa rekabetini sonsuz bir dinamik süreç olarak kabul eden Avusturya İktisat Okulu vizyonu
  3. Firmaları sosyal bir organizasyon ve bilgi deposu olarak kabul eden görüş açısı
  4. Devletin (hükümetin) rolü

Bir malın değerini maliyetlerinin bir fonksiyonu olarak ifade eden klasik iktisatçılardan farklı olarak Menger, bu değerin tüketicilerin sübjektif değerlendirmeleri ile ilgili olduğunu kabul etmektedir. Menger’e göre hangi malların iktisadi ya da mübadeleye konu olduğu, ya da bu nedenle üretildiği; bireylerin ihtiyaçlarının teminine yönelik giriştikleri bilinçli/ amaçlı faaliyetlerin sonucu olarak görülmelidir. İktisadi olguların temeli, amaçlı insan faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu bağlamda okul, iktisadi olguların yalnızca bireylerin faaliyetlerine inilerek anlaşılabileceğini belirten metodolojik bireycilik ilkesini temel almıştır. Bu ilke, sübjektivizm ilkesi ile tamamlanmaktadır. Sübjektivizm ilkesine göre iktisadi olguların temelinde yer alan birey faaliyetleri, onların sahip oldukları bilgi, algı, kabul ve ret değerlerine başvurularak anlaşılabilir. (Yay, 2004:2-10) Okula göre bütün toplumsal eylem ve davranışlar, bireyler tarafından gerçekleştirilmekte, kolektif bütünü tanımanın yolu da bireylerin faaliyetlerinin incelenmesinden geçmektedir. (Yayla, 1993:154) Bununla birlikte bireylerin faaliyetleri ile ilgili objektif veriler yoktur. Sosyal bilimlerin (ekonominin) ele aldığı konular, fizik bilimlerinde olduğu gibi ölçülebilir kavramlar ve yöntemlerle açıklanamaz. Bu bağlamda okulun felsefi boyutunda en çok vurgulanan nokta, ekonominin (sosyal bilimlerin) konusunun doğa bilimleri ile aynı olmadığıdır.

Okul, bu görüşün aksini savunan görüşleri toplumsal mühendislik ve sosyalist planlama temelleri olarak eleştirmektedir. (Yay, 2004: 12)

Metodolojik bireycilik ve sübjektivizm ilkeleri, sosyal bilimlerde (ekonomide) karar verme süreçlerinin çok karmaşık olduğunu varsaymaktadır. Çünkü sayısız bireyin sayısız tercihi vardır. Merkezi planlama otoritesi, mal ve hizmetlerin üretiminde bağımsız faktörleri (metaların fiyatları, miktarları, üretimi etkiliği gibi) faktörleri göz önünde bulundurmak zorundadır. Oysa sistem hesaplanmayacak kadar fazla sayıda bilinmeyen verilerden, araçlardan ve bileşenlerden oluşmaktadır. Bu nedenle devlet, merkezi planlama rolü üstlenmeye kalktığında, başarısızlığa uğrayacaktır. (Kiessling, Richey,2004: 7)

Avusturya İktisat Okulu düşünürlerinin pozitivizm, merkezi planlama ve Marxist karşıtlığı Drucker’da da karşımıza çıkmaktadır. Drucker da, diğer Avusturya İktisat Okulu düşünürleri gibi Hitler dönemini yaşamış, aşırı devlet kontrolünün ve merkezi planlamacılığın karşısında yer almıştır. (Kiessling, Richey, 2004:7) Bu paralel bakış açısı Hayek’in, Kölelik Yolu adlı kitabında Drucker’ın şu sözlerine yer vermesiyle açıkça görülmektedir: “Marxizm yolu ile hürriyet ve müsavata erişmenin mümkün olduğu kanaatinin yıkılması, Rusya ‘yı da, Almanya ile aynı yolu tutarak, tamamiyle menfi, totaliter ve gayri iktisadi bir hürriyetsizlik ve müsavatsızlık nizamına doğru gitmeyi mecbur etmiştir… ” (Hayek, 1995: 8)

Ayrıca Drucker da Hayek gibi, pozitivist akım geleneğinden gelen Jean-Jacques Rousseau ve August Comte’u eleştirmekte, onların uzantısını Marx olarak görmektedir.(Yayla, 1993:109) Drucker, Ortaçağ Avrupası’nda inanç yoluyla kurtuluş düşüncesinin ortadan kalkmasıyla doğan boşluğun toplum yoluyla kurtuluş; yani geçici bir sosyal düzen yoluyla ve “bu tek yoldur” düşüncesiyle doldurulduğunu ifade etmiştir. Bu düşüncenin ise ilk kez Fransa’da Jean-Jacques Rousseau tarafından dile getirildiğini belirtmiştir. Drucker’a göre, bu düşünce İngiltere’de Jeremy Bentham tarafından siyasi bir sisteme dönüştürülmüş, sonrasında August Comte ile Hegel tarafından kalıcı bir biçimde, “bilimsel” bir mutlakçılık biçimine kavuşturulmuştur. Lenin, Hitler ve Mao’nun babası olarak kabul ettiği Marx’ın ise bu ikisi tarafından dünyaya getirildiğini söylemektedir. Ancak Drucker’a göre dünyayı toptan değiştirmeye yönelen toplumsal hareketler ve devrimler mükemmel bir toplum ideali peşinde koşarken başarısızlığa uğramışlardır. Sosyal düzen ya da toplumun dönüştürülmesi yoluyla kurtuluş inancının son bulması, Gorbaçev’in Ekim Devrimini “tarihi bir olay” olarak nitelediği gün olarak gören Drucker’a göre, devrimlerle ilgili yanılgı sonlanmış olmuştur.(Drcker,1996: 14-17)

Drucker, bireyi ikinci plana iten, bireye özgür alan bırakmayan Marksistlerin, çok sayıda birey adına merkezden bütün kararları alması, doğru ve bilinçli değildir. Ona göre sosyal davranışlar, sosyal durumlar ve sosyal sorunlar, basit bir “doğru çözüme” izin vermeyecek kadar karmaşıktır, her geçen gün sürekli değişimle daha da karmaşık bir hal almıştır. (Drucker, 1994:23-26) Drucker’a göre bu değişim, yönetimin de artık “tek doğru yönetim” tarzına dayandırılamayacağını göstermektedir. Zaten Drucker, yönetim gibi sosyal bir disiplin için, değişmez ‘doğal kanunlar’ olamayacağını, sürekli değişimin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu ifade etmektedir. (Drucker, 2000:10)

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen ikinci perspektifi piyasa savunusudur. Piyasa savunusu, okulun felsefi temeli üzerinden yapılmakta, ‘bireycilik’ ve ‘sübjektivizm’ ilkesi piyasa süreci içerisinde bireylerin ayrı ve farklı amaçlarına hizmet eden, özgürlük alanının ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü piyasa, planlı ekonomi gibi herhangi bir tek amaçlar hiyerarşisi veya değerler kıstasına göre yönetilemeyecektir. Bireylerin özgür üreticiler ve tüketiciler olarak yer aldıkları, mübadele de bulundukları bir düzen olan piyasa, özel mülkiyete, rekabete ve girişimciliğe dayanmaktadır. (Butler, 1996: 52-54) Drucker, girişimciliğin esasını daha iyiyi gerçekleştirmek için aynı şeylerin tekrarından öte farklı şeyler gerçekleştirme, yenilik güdüsü olarak görmektedir. Bilgilerin çok çabuk eskidiği kapitalist- ötesi toplumda kuruluşlar, yenilik getirmeyi, yenilik yaratmayı, hızlı karar vermeyi bünyesinde bulundurmak zorundadır. Bunların sonucu olarak ta adem-i merkeziyet, zorunluluktur. (Drucker, 1994: 86-90)

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen bir diğer perspektifi ise, firmaların sosyal bir organizasyon ve bilgi deposu olarak işlev gördüğüdür. Dünya ekonomisinin bir piyasa ekonomisi olarak devam ettiğini belirten Drucker piyasanın, kendi kuruluşlarını birer bilgi deposu olarak korumakta olduğunu ancak bu kuruluşların içerik olarak büyük ölçüde değiştiğini savunmaktadır. Drucker’a göre, özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun piyasanın bilgi deposu olarak gördüğü, imalata yönelik sanayi kuruluşlarının, 1990’larla birlikte bilgi ve enformasyon çevresinde örgütlenmeye gittiğini, bu sanayi kuruluşlarının bilgi ve enformasyon üretimine daha fazla ilgi gösterdiklerini ifade etmektedir. Drucker, bu kuruluşların yanı sıra ticari sektöre yönelik olmadan bilgi üretip uygulayan kuruluşlardan da (kilise ile eğitim, sağlık ve bakım hizmeti veren kuruluşlar) söz etmekte, hatta bu kuruluşların sosyal sektör (sivil sektör) alanı olarak, özel sektör alanından daha hızlı büyümekte olduğunu dile getirmektedir. (Drucker, 1994:14­19) Bu kuruluşlar, bilgiyi üretebilen, izleyebilen esnek yapılanmalar ve bu yapılanmalara göre şekillenmiş sosyal ilişkiler alanlarıdır.

Avusturya İktisat Okulu’nun Drucker’ı etkileyen son perspektifi ise devletin rolüdür. Drucker da Avusturya İktisat Okulu gibi devletin görevlerinin, savunma, askerlik, iç güvenlik ile yasaları, düzeni korumak gibi konularla sınırlı olması gerektiğini savunmaktadır. Drucker, Avusturya İktisat Okulu’nun piyasa savunusunda olduğu gibi toplumsal mal ve hizmetlerin öncelikli olarak özel sektör tarafından üretilmesini; bu mal ve hizmetleri piyasadan sağlayamayacak kadar yoksul kesimler için de gönüllü yurttaşlardan oluşan sosyal amaçlı kuruluşların devletin rolünü üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Sahip olduğu görüşler, tutarlı biçimde devletin rolünü azaltmanın, buna karşılık piyasanın alanını ve Kilise başta olmak üzere toplumsal kuruluşların rolünü artırmanın alt yapısını oluşturmaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bu perspektifler değerlendirildiğinde, başta piyasa savunusu, merkezi planlama karşıtlığı, devlet görevlerinin sınırlandırılmasını savunan fikirleriyle Drucker, yeni sağ politikaları (özelleştirme, deregülasyon, yerelleşme, vb.) etkileyen düşünürlerden birisi olmuştur.

Drucker’ın görüşleri, 1980’den sonra neoliberal politikaların uygulanması sürecinde yaygınlık kazanmıştır. Çünkü Drucker, serbest piyasayı savunan, merkezi yönetim karşıtı Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerinin de etkisiyle, tam da refah devleti eleştirileri doğrultusunda ulus-devletlerin yapılandırıldığı geçiş dönemine uygun düşünceler dile getirmiştir. Bilgi çağı, esneklik, özelleştirme, sosyal sektör, jenerik, adem-i merkeziyetçilik ilk anda sayılabilecek kavramlarıdır. Yönetim yazını açısından özellikle jenerik yaklaşımı öne çıkmaktadır. Jenerik, hem özel hem kamu hem de sosyal sektör de yönetimin aynı işlevlere ve görevlere sahip olduğu anlamında kullanılmaktadır.

Drucker’ın kullandığı bu kavramlar Yeni Kamu İşletmeciliği’nin başvurduğu kavramlar olmuştur. ABD kaynaklı yaklaşım,1970’lerin sonunda Jimmy Carter’ın başkanlık kampanyası ve sonrasında 1980’lerde Thatcher dönemi hareketlerine kadar götürülebilir. Bu yaklaşım sosyal sorumluluk taşıyan özel kesim örgütlerini sadece kâr amaçlı kuruluşlar olarak kabul etmezken, kamu kesimi örgütlerini de sınırsız bir güç kullanımıyla girdi-çıktı oranlarını gözetmeden, denetimsiz varlıklar olarak görmemektedir. Bu açıdan yaklaşım iki kesimdeki örgütler arasında yönetsel açıdan bir fark gözetmemektedir. Yaklaşıma göre işletme yönetiminin araç ve gereçleri; ekonomiklik, verimlilik için kamuya uygulanmalıdır. Bu çerçevede özelleştirme, deregülasyon, piyasalaştırma önemlidir. Küçük devlet güçlü piyasa temel savunusu olmuştur.

Yönetimin bütün kuruluşlarda jenerik olduğunu, yani özel sektör, kamu sektörü ve sosyal sektör arasında yönetim ilkeleri açısından bir fark olmadığını savunan Drucker’ın düşüncelerinin de bu yaklaşımı destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Druker’ın sınırlı bir devlet anlayışında amaç; öncelikli olarak devleti küçültmek, devletin faaliyet göstereceği sınırlı alanda da, piyasa aktörlerinden birisi gibi hareket etmesine ideolojik zemin hazırlamaktır. Devletin faaliyet alanını sınırlı görmekte olan Drucker da, Yeni Kamu İşletmeciliği’nin devlet için öngördüğü dümen tutma rolünü benimser gözükmektedir.

Drucker, 1940’lı yıllardan bu yana yazdığı için kendi görüşlerinin bu akımlar içerisinde yer bulması doğaldır. Ama Drucker’ın kendisi yönetimi administration (idare) olarak değil, management (işletme/işletim) olarak kullanmaktadır. Yönetimin bütün sektörlerde ortaklığından söz etmesi, devleti işletme gibi düşünerek, belirleyici bir rol oynamaktan çıkardığını, piyasa içerisinde yer alan aktörlerden birisi olarak düşündüğünü ve bu şekilde yönetişimin taraflarından birisine indirgediğini göstermektedir.

Drucker’a yönelik eleştirilere gelince, “Kapitalist Ötesi Toplum” kendi ifadesiyle, özel sektör kuruluşlarının kâr güdüsünü törpüledikleri, kuruluşlarda çalışanlar statüsündeki yurttaşların toplumda gönüllü oldukları bir toplumdur. Ama sonuçta bu toplum, piyasa değerleriyle iş gören kapitalist bir toplumdur. Verilere göre ABD’de 1 milyon 200 bin dernek bulunmakta ve her 15 Amerikalıdan bir tanesi bu tür kuruluşlarda çalışmaktadır. (Özalp, 2008: 22) Bu bile kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri gideremediği gibi, yoksul ülkelerde gönüllülüğe dayalı sosyal sektörün başarılı olması mümkün görünmemektedir. Zaten gelir düzeyi düşük olan bu ülkelerde sosyal duyarlılık da düşüktür. Ayrıca küreselleşme ile piyasada uluslararası şirketlerin ağırlığı artmış; ulus-devletlerin yetki ve sorumluluk alanları ulusüstü ve ulusaltı aktörler lehine daraltılmıştır. Dolayısıyla Drucker, geçmişte devlet tarafından üstlenilen sosyal sorumluluğu gönüllü kuruluşların ya da yurttaşların inisiyatifine bırakmaktadır. Kâr dışı olarak tanımladığı başta dinsel cemaatler olmak üzere hayır kurumları demokratik yönetişim alanları olmaktan çıkmış, tutucu yapıların alanı olmuşlardır.

Son olarak, Drucker “Kapitalist-Ötesi Toplum” adlı kitabının fütüristik olmadığını söylemektedir. (Drucker, 1994: 16) Kendisi mevcut durumun tespitini yaptığını söylese de görüşleri neoliberal politikalara zemin hazırlamıştır. Özelleştirme, devletin sınırlanması, sosyal sektör, taşeronlaşma, yönetişim, hesapverebilirlik gibi güncel kavramlar ya kendisine aittir ya da onunla yaygınlaştırılmışlardır. Neoliberalizmin ideolojik alanda belirleyici bir konuma gelmesinde Mises, Hayek, Drucker gibi düşünürlerin meşrulaştırmaları etkili olmuştur. Drucker,

kapitalist ötesi toplumu apolitik-siyaset dışı-olarak tanımlarken, kendisi ideolojik bir tutumla piyasayı savunmayı sürdürmektedir.

KAYNAKLAR

Butler, Eamonn, Hayek, (Çev. Yusuf Ziya Çelikkaya), Ankara: Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, 1996.

Drucker, Peter F., Kapitalist Ötesi Toplum, (Çev. Belkıs Çorakçı), İstanbul:

İnkılap Kitabevi, 1994.

Drucker, Peter F., Yeni Gerçekler, (Çev. Birtane Karanakçı), Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1996.

Drucker, Peter F., Yönetim Uygulaması, (Çev. E. Sabri Yarmalı), İstanbul:

İnkılap Kitabevi, 1996.

Drucker, Peter F. , 21.Yüzyıl için Yönetim Tartışmaları, (Çev. İrfan Bahçıvangil, Gülenay Gorbon),

İstanbul: Epsilson Yayınları, 2000.

Fottler, Myron D. ,“Is Management Really Generic?”, Academy of Management Review, 6:1, 1981,

1-12.

Güler, Birgül A., Yeni Sağ ve Devletin Değişimi, Ankara:İmge Kitabevi, 2005.

Hayek , F.A., Kölelik Yolu, (Çev. Turhan Feyzioğlu, Yıldıray Arsan), Ankara: Liberte Yayınları, 1995.

İmre, A.Gülçin, Avusturya Okulu İçinde Ludwig von Mises ve İktisadi Düşünceye Katkısı, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2006.

Kiessling, Timothy S., Richey, R. Glenn, “ Peter F. Drucker and the Austrian School of Economics”, Management Decision, 42: 10, 2004, s.1-13.

Mucuk, İsmet, Modern İşletmecilik, İstanbul: Türkmen Kitabevi, 2005.

Soyocak, Sevinç, “ İki Yeni: Neolibeal Hayek, Neomarksist PoulantsaZ’, Mülkiye Dergisi, 2009, Cilt 33, ss.217-232.

Yayla, Atilla, Liberal Bakışlar, Ankara: Siyasal Kitabevi, 1993.

Yay, Turan, Hayek’te İktisadi Düşünce, Bursa: Ezgi Yayınları, 1996.

Yay, Turan, “Avusturyaİktisat Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Metodolojisi’, Piyasa Dergisi, 2004, Sayı: 11, ss.1-29.

Kaynak:

 Sevinç SOYOCAK ÖZALP

Hitit Üniversitesi İ.İ.B.F.Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi/ Yönetim Bilimi Öğretim Görevlisi

sevincozalp@hitit.edu.tr/ SOSYAL ve BEŞERİ BİLİMLER DERGİSİ Cilt 3, No 2, 2011 ISSN: 1309-8012 (Online)

THE POST-CAPİTALİST SOCİETY / Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum Peter F. DRUCKER


Uzun bir yazı okumayı düşünmeyebilirsiniz.
Daha sonra okumak için kaydedin, belki teşekkür edersiniz.

ÖZET

Drucker bu eserinde, dünya ekonomik ve politik düzeninin kapitalizmden ayrılarak, henüz adlandırılmayan bir sisteme doğru gittiğini anlatmıştır. Elbette, hayatı boyunca büyük şirketleri ve çok ulusluluğu savunduğu iddia edilen Drucker, bu sistemin Neo-Komünizm veya Sosyalizm değil de, bilgi ve enformasyon sermayeli ve eğitimle desteklenen bir sistem olacağını öngörmektedir. Bu sistemde, geçmiş zamanların emeğe ve üretime dayalı “mavi yakalı” toplumun hızla değişen teknolojiden, sosyal ve politik buhranlardan ve de elbetteki küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu olan “kültür birleşiminden” etkilenerek, yazarın değişi ile “gözlerin açılması” ve değişimin kendisi içinde hızla bir ilerleme gösterdikleri savunulmaktadır. Bu konuda farklı yorumlar yapılabilmesinin yanı sıra, Drucker’ın emeği ve işgücünü fazla önemsememesi ve bu “Kapitalist Ötesi Toplum”için kurduğu mantık zincirinde, sermaye olarak nitelendirdiği “bilgi”yi tek başına ve yalın tutması, onu kullanacak güç hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. Bu sermaye, neredeyse, organik bir yaşam formu olarak nitelendirilmekte ve onu kullanacak insan bir parça gözardı edilmektedir. Drucker, insan faktörünü tamamen de yadsımadan, okullarda verilecek eğitim ile bu sermaye için her ne kadar da bir “kullanıcı” tanımı yapsa da onu oluşturacak ve geliştirecek etkenler hakkında çok fazla bilgi vermemektedir.

Fütürist olarak tanımlayabileceğim Drucker, mutlaka tecrübe ve birikimlerinden yararlanarak bu öngörüde bulunmuş ve de mantıklı bakıldığı zaman, insan faktörünün gözönüne alınması, değişimin gücü, global anlamda kültür birleşmeleri gibi etkenlerin de katkıları ile bu öngörüsü için sağlam temeller oluşturmuştur.

Bilgi çağının en “hızlı” zamanlarına denk gelen benim kuşağım için “Kapitalist Ötesi Toplum”u kabul etmek çok da zor değildir. Okuduğumuz korku romanlarını anımsatır ilk kapitalist düzen (İngiltere, maden ocakları, tersaneler, vs.) ile komünizm (tek tip, Sibirya, baskıcı ve özgürlüksüz bir toplum, vs.) hikayelerinden (!) sonra, birlikte büyüdüğümüz teknolojik ve enformatik devrim mutlaka bizi etkilemiş ve gelişim için kendilerini vazgeçilmez olarak göstermişlerdir. Bu kesinlikle işler bir mantıktır. Tıkanan ekonomik ve politik sistemleri aşmanın, onları değiştirmenin, küreselleşen bir dünyada, kamuoyunu bütün bir dünya haline getirmenin yolu olarak alternatifsiz bulunan bilgi, her türlü -izm’in yerine almaya aday tek güç olarak gözükmektedir. Esas önemli olan ise, (elbette bütün -izm’ler kötü değildir, hatta en kötüsünün içinde mutlaka doğru bir taraf vardır. Önemli olan, bunu kabullenebilme yetisi ve becerisidir.) “Bilgi’yi doğru zaman, doğru şekil ve doğru insanların kullanılıp, bunu bir maya haline getirmeleridir. İşte o zaman bu maya ile barışık, kollektif, verimli ve varlıklı toplumlar haline gelebiliriz.

Kapitalist ötesi toplum, hem bilgi toplumu hem de kuruluşlar toplumudur. Aydınların kuruluşa bir alet olarak ihtiyacı vardır. Yöneticiler ise bilgiye, kuruluş performansı için gerek duymaktadırlar. Bunların birbirlerini dengeledikleri zaman ortaya yaratıcılık ve düzen, başarı ve tatmin çıkar.

Kapitalist ötesi toplumda birçok kişi aynı anda bu iki kültürde yaşıyor olacaktır ve de herkes bu iki kültürü anlamaya hazırlıklı olmalıdır. Kesin olan tek bir şey vardır: En büyük değişiklik bilgide olacaktır.Bilginin biçiminde içeriğinde, anlamında, sorumluluğunda ve eğitimli insan için taşıdığı anlamda kendini gösterecektir.

18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler. Proleterlerin ilk defa varlıklı orta sınıf haline geçmesi, Marx’ın öldüğü 1883 yılında başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan “Prodüktivite Devrimi”[Verilen emeğe ve yapılan masrafa oranla üretilen miktar ürün verme gücü, üretkenlik.] ile beraber olmuştur. Ama sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesi ile, imalat sanayiindeki mavi yakalılar, sayı güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000’li yıllarda geleneksel işçilerin, tüm emek gücü içerisinde altıda biri hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır. Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz ancak Marksizmin bir ideoloji olarak, Komünizmin de bir sistem olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Ne var ki bunları çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.

Çoktan başlamış olan toplum, Kapitalist ötesi bir toplumdur. Bu toplumun, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. Kapitalizmin bazı kurumları varlıklarını sürdüreceklerdir ama, bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Esas ağırlık merkezi ise, son 250 yıla hâkim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, hiçbir şeyin ötesi kalıcı değildir, uzun ömürlü bile değildir. İçinde yaşadığımız dönem, bir değişim dönemidir. Gelecekteki toplumun nasıl birşey olacağı, hatta “BİLGİ TOPLUMU”olup olamayacağı bile, gelişmiş ülkelerin kapitalist ötesi döneme gösterecekleri tepkilere bağlıdır. O ülkelerin önde gelen aydınlarına, iş dünyası liderlerine, siyasal liderlerine ama en çok da bizlere bağlıdır. Tek kesin olan “geleceği biçimlendirecek günler”in bu günler olduğudur.

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ye politikadaki değişimler de toplumdaki ye sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya da yayılmış durumdadır. Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağı geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır.

Dünya tarihindeki son 400 yıl boyunca yer alan siyasi hamleler hep ulus-devleti aşıp, onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir süper devlet de.Bu 400 yıl boyunca ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırlarını aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. Ama ulus-devlet, imparatorlukların ve süper devletlerin yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren tek siyasal gerçek olmasına rağmen, son 100 yıl içerisinde o da kendini değiştirip mega-devlet haline dönüşmüştür.

Ulus-devletten mega-devlete dönüş 19.yy’ın son çeyreğinde başlamıştı. Mega-devlete doğru atılan ilk adım, Bismarck’in 1880’lerde sosyal devlet kavramını ortaya atması ile oldu. Bismarck’ın amacı, hızla yükselen sosyalizm dalgasına karşı ayakta durabilmekti. Bismarck hükümeti, siyasal bir kurum olarak görülen hükümeti, sosyal bir kurum haline getirmiştir. 1920’lerde ve 30’Iarda komünistler, faşistler ve Naziler sosyal kurumları devraldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mevcut yapı hızla değişti. Devlet “sağlayıcı” olmaktan çıkıp “yönetici” konumuna geldi.

19. yy sonlarında ulus-devlet artık ekonomik bir kurum haline çevrilmekteydi. İlk adımlar ABD’de atılmıştı. Bu yüzyılın en orijinal siyasi icatlarından biri olan ve başlangıçta çok da başarılı olan bu devlet düzenlemeleri, kesinlikle “bozulmamış kapitalizm” ile “sosyalizm” arasında bir “üçüncü yol” olarak görüldü, ayrıca kapitalizmin ve teknolojinin 18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hakimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler.

Ekonomi elbette ki piyasa ekonomisi olarak kalacaktır, hem de bir dünya pazarı ekonomisi olacaktır. Ama dünya ekonomisi bir piyasa ekonomisi olarak kalıp, piyasanın kurumlarını korurken, içeriği büyük ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Eğer hala “kapitalist” ise artık “enformasyon kapitalizmi” sözkonusudur. Geleneksel kaynakların, yani emeğin, toprağın ye sermayenin getirisi giderek azalmaktadır. Servet kazanan kaynaklar ancak enformasyon ve bilgidir.

Kaynakların verimi konusunun ise kapitalist ötesi toplumun ekonomisinde en önemli konu olacağına işaret eden durumlar vardır. Kaynakların verimi, çevreyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin altında yatan şeydir.

 

Kaynak:

Peter F. DRUCKER  The Post-Capitalist Society /Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum trc: Belkıs ÇORAKÇI, İnkılap Kitabevi, Basım Yılı : 1993, İstanbul

KİTAPTAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM

DEĞİŞİM

Batı tarihinde her birkaç yüz yılda bir büyük bir değişiklik olmaktadır. Daha önceki bir kitabımda (The New Realities, 1989) “sınır” dediğim şeyi böyle zamanlarda aşarız. Kısacık birkaç on yıl içinde toplum kendini yeniden düzenler; dünya görüşü de, temel değerleri de, sosyal ve siyasal yapısı da, sanatı da, kilit kurum ve kuruluşları da değişir. Elli yıl sonra ortaya yepyeni bir dünyanın çıkmış olduğunu görürsünüz. O zaman doğanlar, dedelerinin yaşadığı, ana-babalarının doğduğu dünyayı zihinlerinde canlandırmayı çok zor bulurlar.

İşte şimdi de böyle bir değişimi yaşamaktayız. Bu sefer de “Kapitalist Ötesi Toplum” yaratılıyor. Buna benzer bir değişiklik, on üçüncü yüzyılda yaşanmıştı. Avrupa dünyası hemen hemen göz açıp kapayıncaya kadar yeni bir kenti kendine merkezleştirdi. Uzun mesafe ticaretinin yeniden dirilmesiyle birlikte, kent loncaları, güçlü sosyal gruplar oluşmuştu. Gotik kültürüyle, esasta kentsel, hatta kısmen burjuva sayılabilecek yeni mimarisiyle, yeni ressamlarm eserleriyle, bilgeliğin pınarı olarak Aristo’ya geri dönülmesiyle, kırsal yerlerdeki manastırların kültür merkezleri olarak yerlerini üniversitelere kaptırmasıyla, yeni Kentsel Düzenle, Dominican’ların, Franciscan’ların ortaya çıkmasıyla, dinin de, eğitimin de, manevi değerlerin de taşıyıcılarının değişmesiyle, birkaç on yıllık bir süre içinde Latince bile bir kenara bırakıldı, Dante’yle birlikte bir Avrupa edebiyatı yaratıldı.

Aradan iki yüzyıl geçtiğinde yeni bir değişim daha yer aldı. Bu da, 1455’te Gutenberg’in hareketli tipograf matbaasını ve onunla birlikte ilk basılı kitabı icat etmesiyle, Luther’in 1517’deki Protestan Reformu arasında geçen altmış yıllık zaman dilimi içinde gerçekleşti. Bunlar Rönesans’ın tomurcuklandığı, 1470-1500 yılları arasında Floransa ve Venedik’te doruğuna ulaştığı dönemlere rastlıyordu. O tarihlerde Eski Çağ yeniden keşfediliyor, Avrupa bu arada Amerika’yı keşfediyor, İspanyol süvarileri, Roma İmparatorluğu’ndan bu yana ilk daimi orduyu oluşturuyor, anatomi yeniden keşfedilirken bilimsel sorular ortaya dökülüyor, Arap rakamları Batı’da yaygın biçimde benimseniyordu. 1520 yılında yaşayan birinin, kendi dedesinin yaşadığı, anasıyla babasının doğduğu dünyayı hayalinde canlandırması artık olanaksızdı.

Bir sonraki değişim 1776 yılında, yani Amerikan Devrimi’yle aynı yıl başladı. O yıl, Watt’ın buhar makinesini kusursuzluğa ulaştırdığı, Adam Smith’in de Milletlerin Serveti kitabını yazdığı yıldı. Bu dönem de 40 yıl sonra Waterloo’da noktalandı, işte bu dönem, tüm çağdaş “izm”lerin doğduğu dönemdir. Kapitalizm, Komünizm ve Sanayi Devrimi bu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu yıllar aynı zamanda (1809) ilk modem üniversitenin (Berlin) ortaya çıktığı, ama okul kavramının da genel ve evrensel olarak köklendiği yıllardır. Kırk yıllık süre içinde Yahudiler kendilerini baskılardan kurtarmış, hatta 1815’te Rothschild’ler, kralları, prensleri gölgede bırakan büyük bir güç haline gelmişlerdir. Bu kırk yıl aslında yeni bir Avrupa uygarlığı yaratmıştır. Yine aynı şekilde, 1820’de yaşayan biri, dedelerinin yaşadığı ve ana-babasının doğduğu dünyayı zihninde canlandıramayacak duruma gelmiştir.

Bizim günümüz bundan 200 yıl sonraya rastlamakta ve yeni bir değişim süresi olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, bu seferki yalnız Batı toplumuyla sınırlı olmadığı gibi, Batı tarihine özgü de değildir. Bu seferki, bundan böyle bir “Batı” tarihi, bir “Batı” uygarlığı bulunmaması durumuna geçiştir. Artık dünya tarihi ve dünya uygarlığı vardır, ama bunların her ikisi de “Batılılaşmış” durumdadır. Bu değişimin aslında, batı-dışı bir ülkenin, yani Japonya’nın 1960’lar dolayında büyük bir ekonomik güç haline gelmesiyle mi, yoksa bilgisayarların gelişmesi nedeniyle enformasyon denilen şeyin ağırlık kazanmasıyla mı başladığı tartışma konusudur. Ben şahsen bu değişimin başlangıçı olarak, İkinci Dünya Savaşı sonunda kabul edilen Amerikan Er Hakları Yasası’nı gösterirdim. Bu yasaya göre, savaştan yurda dönen her Amerikalı askere üniversiteye gidebilmesi için bir para verilmesi söz konusuydu ki, böyle bir şey otuz yıl önce, yani Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıksa, son derece mantıksız görünürdü. Er Hakları Yasası ve Amerikalı savaş gazilerinin o yasayı hevesle karşılaması, bilgi toplumuna geçişin bir işaretiydi. Geleceğin tarihçileri belki de o olayı yirminci yüzyılın en önemli olayı olarak göreceklerdir.

Bu seferki değişimin henüz ortalarında olduğumuz açıkça görülmektedir. Gerçekten de, eğer tarih bize bir rehber oluşturacaksa, bu değişim de ancak 2010 ya da 2020 yıllarında tamamlanacaktır. Ama dünyanın siyasal, ekonomik, sosyal ve ahlaki manzarasını şimdiden değiştirmiştir. 1990’da doğan hiç kimse, dedelerinin dünyasını (yani benim kuşağımın dünyasını) hayal bile edemeyecektir.

Ortaçağı Rönesans’a ve Çağdaş Dünya’ya dönüştüren değişimi, yani 1455’te başlayan değişimi anlayabilme konusunda ilk başarılı girişim, olaydan ancak 50 yıl sonra, Copernicus’un 1510-1514 arasında yazdığı Yorumlar’la, Machiavelli’nin 1513’te yazdığı Hükümdar adlı eserle, 1510-1512 arasında Michelangelo’nun Şistine Şapeli’nin tavanını boyayıp tüm Rönesans sanatının sentezini ortaya koymasıyla ve 1530’da Katolik Kilisesinin Tridentine Konsülü’nde yeniden kurulmasıyla gerçekleşebilmiştir.

Bir sonraki, yani yukarda değindiğimizden 200 yıl sonra Amerikan Devrimi’yle başlayarak yer alan değişimin ilk anlaşılması ve analize tabi tutulmasıysa, 60 yıl sonra, Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinin 1835 ve 1840’ta peşpeşe iki kere yayımlanmasıyla gerçekleşmiştir.

Bizler kapitalist-ötesi topluma girmiş ve bir hayli de yol almış olduğumuz için, artık Kapitalizm ve Ulusal Devletler çağının sosyal, ekonomik ve siyasal tarihini gözden geçirebilecek duruma gelmiş sayılırız. Elinizdeki bu kitap, bu nedenle içinden çıktığımız çağa yeni bir bakış yöneltecek, tarihin belirli bir noktasından baktığı için de gördüklerinin bazıları şaşırtıcı gözükecektir (bana öyle göründüğü bir gerçektir).

Ama buna karşılık, kapitalist-sonrası toplumun nasıl bir şey olacağını öngörmeye çalışmak, bugün için hâlâ riskli bir iş olur. Ne gibi yeni sorunların çıkacağını, büyük düğüm noktalarının nerelerde belireceğini, olasılıklara dayanarak şimdiden bir dereceye kadar görebileceğimiz inancındayım. Birçok alanlarda, nelerin sonuç vermeyeceğini de bilecek durumdayız. Ama birçok soruların cevabı, hâlâ geleceğin rahminde saklı durumdadır. Emin olabileceğimiz bir tek şey varsa, bugünün düzen değişikliklerinden ortaya çıkacak dünyadaki değerlerin, inançların, sosyal ve ekonomik yapıların, siyasal kavram ve sistemlerin, genel olarak dünya görüşlerinin, bugün tahmin edebileceğimizden çok farklı olacağıdır. Buna karşılık bazı alanlarda; özellikle toplumda ve toplum yapısında temel değişimler şimdiden yer almış durumdadır. Yeni toplumun sosyalist olmayacağı, kapitalizmi de aşmış, ötesine geçmiş bir toplum olacağı hemen hemen kesindir.Böyle bir toplumun en başta gelen kaynağının bilgi olacağı da kesin bir biçimde belirmiştir. Bunun anlamı da, toplumun artık örgütsel bir toplum olacağıdır. Emin olabileceğimiz bir başka şey de, siyasette 400 yıldır geçerli olan egemen ulusal devlet sisteminden şimdi bile ayrılmış olduğumuz, onun yerine bir çoğulculuğa kaymış olduğumuz, bu çoğulculuğun içerisinde ulusal devletin de tek siyasal birleşim olmaktan çıkıp, siyasal birleşimlerden biri durumuna gelmesine yaklaştığımızdır. Kapitalist ötesi toplum dediğim sistemde, yani uluslarötesi, bölgesel, hem ulusal devleti, hem yerel, hatta aşiret türü yapıları bir arada kapsayacak sistemde, ulusal devlet yalnızca parçalardan biri —ama kilit parçası— durumuna gelecektir.

Bütün bunlar şimdiden gerçekleşmiş şeylerdir. O halde artık bunların tanımını yapmak da mümkündür. Bunu yapmak da bu kitabın amacıdır.

Kapitalist ötesi toplum ve kapitalist ötesi politika

Daha birkaç on yıl önce, kapitalist ötesi toplumun Marksist bir toplum olacağından herkes emindi. Bugün ise gelecekteki toplumun kesinlikle Marksist toplum olmayacağından eminiz. Ama çoğumuz aynı zamanda biliyor —ya da en azından seziyoruz ki — gelişmiş ülkelerin gitmekte olduğu yön, kapitalist diye tanımlanabilecek bir yön değildir. Piyasa kesinlikle ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak kalacaktır. Ama gelişmiş ülkeler toplum olarak da kapitalizm ötesi’ne doğru kaymışlardır. Bu toplumlar son hızla, yeni “sınıfların oluştuğu, yeni bir merkezi, kaynak çevresinde örgütlenmiş toplumlar haline gelmektedir.

Kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü elinde tutan kapitalistler, bir de işçiler —yani Karl Marx’ın (18181883) “proleter”leri— dışa itilmiş, sömürülen, bağımlı durumda insanlar. Proleterlerin ilk defa “varlıklı” orta sınıf haline gelmesi, “Prodüktivite Devrimi”ile gerçekleşmiştir. Bu da Marx’ın öldüğü 1883 tarihinde başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan devrimdir. 1950’ler dolayında, sanayi işçisi artık “proleter” olmayıp, bu sefer “emekçi” imajıyla ortaya çıkmış, her bir gelişmiş ülkede politikayı ve toplumu hükmü altına alabilmiştir. Ama daha sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesiyle, imalat sanayimdeki mavi yakalı işçiler, gerek sayıca, gerekse güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000 yılında geleneksel işçilerin, yani malları yapan ve taşıyan işçilerin, tüm emek gücü içinde altıda biri, hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır.

Kapitalist, belki de doruk noktasına daha bile erken varmıştır.Bunun için yüzyılımızın başlangıcı iyi bir tarihtir ve olayın kesinlikle Birinci Dünya Savaşı’ndan daha geç gerçekleşmediği kesindir. O zamandan beri hiç kimse, ne güç ve ne de göze çarpma açısından, ABD de Morgan’ları, Rockefeller’leri, Camegie’leri, Ford’lan; Almanya’da Siemens, Thysen, Ratenau, Krupp gibi isimleri; İngiltere’de Mond, Cunard, Lever, Vickers, Armstrong’ları, Fransa’da de Wendel ve Schneider’leri; Japonya’da da en büyük zaibatsu’ların sahibi olan Mitsubishi, Mitsui ve Sumitomo’lan aşabilmiş değildir. İkinci Dünya Savaşı geldiğinde, bu kişilerin yerine “profesyonel yöneticiler” gelmiştir ki bu da Yönetim Devrimi’nin ilk göze görünür sonucudur. Ortalıkta hâlâ bir hayli zengin insan vardır elbette. Bunların hepsi de gazetelerin sosyete sayfalarında bol bol boy göstermektedirler. Ama bunlar yalnızca “şöhret”tir artık. Ekonomik açıdan önemli olma dönemleri bitmiştir. Gazetelerin ekonomi sayfalarında asıl maaşlı kimselere, yani yöneticilere, dikkat yöneltilmektedir. Paradan söz edildiği zaman, ya fazla yüksek maaşlar ya da ikramiyeler söz konusu olmaktadır.

Eski tür kapitalistin yerine, gelişmiş ülkelerde artık paranın arzını ve tahsisini emekli sandıkları yönetmektedir.ABD’de 1992 yılında, ülkenin büyük şirketlerinin sermayesinin yarısı bu tür sandıkların elinde olduğu gibi, aynı şirketlerin sabit borçlan da yine bu sandıklaraydı. Emekli sandıklarından yararlananlar, yani bu sandıkların sahipleri, elbette ki o ülkenin çalışanlarıdır. Eğer sosyalizmin tanımı, Marx’ın yaptığı gibi, üretim araçlarının çalışanlar elinde bulunması biçiminde yapılırsa, o zaman ABD, dünyanın en “sosyalist” ülkesi olmuş demektir, ama bir yandan da dünyanın en “kapitalist” ülkesidir. Emekli sandıklarını yönetenler, yeni tür kapitalistlerdir. Bilinen belli bir yüzleri olmayan, isimleri de pek bilinmeyen, maaşlı çalışanlardır onlar. Emekli sandığının yatırım analizcileriyle portföy yöneticileridir.

Bunun kadar önemli olan bir şey daha vardır: gerçek ve kontrol edici kaynak dediğimiz o kader çizici “üretim faktörü” şimdi artık ne kapitaldir, ne toprak, ne de emek. Bilgidir, o kader çizici “üretim faktörü”. Kapitalistlerle proleterlerin yerine, kapitalist-ötesi toplumun sınıfları, bilgi işçileri ve hizmet işçileri olarak ayrılacaktır.

BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

Kapitalist ötesi topluma doğru kayış, İkinci Dünya Savaşı’ndan az sonra başlamıştır. Ben “çalışanlar toplumu”yla ilgili ilk yazılarımı 1950’den bile önce yazmıştım. On yıl sonra, aşağı yukarı 1960’ta, “bilgi işi” ve “bilgi işçisi” terimlerini ortaya attım. 1969’da yazdığım Süreksizlik Çağı (The Age of Discontinuity) adlı kitabım, ilk defa olarak “örgütsel toplum”dan söz ediyordu. Şimdi elinizde tutmakta olduğunuz bu kitap, 40 yıllık çalışmaların ürünüdür. Getirdiği politika ve eylem önerilerinin çoğu da başarıyla denenmiş şeylerdir.

Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz, ancak Marksizm’in bir ideoloji olarak, Komünizm’in de bir sistemi olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Bu kitap gibi bir kitap, yani ön-tahmin yerine tarif yapabilecek, fütüristik olmayıp şimdi eyleme davet edecek bir kitap, ancak ondan sonra mümkün olabilmiştir. Marksizm’in manevi, siyasal ve ekonomik açılardan iflası ve Komünist rejimlerin çöküşü, (çok sözü edilen 1989 tarihli makalede iddia edildiği gibi) “tarihin sonu” değildir.Serbest piyasanın en adanmış savunucuları bile bu olayı insanlığın zaferi olarak ilan etme konusunda kararsızlık göstermektedirler. Ama 1989 ve 1990’ın olayları, yine de bir dönemin sonu diyerek azımsanamayacak şeylerdi. Bir tür tarihin sonunu noktaladıkları kesindi. Marksizm’le Komünizm’in yıkılışı, laik dinin simgelediği 250 yıllık sürenin de sonunu getirdi; ben buna’ toplum yoluyla selamete inanma dedim. Bu laik dinin ilk peygamberi Jean-Jacques Rousseau’ydu (1712-1778). Marksist ütopya bunun en son distilasyonu ve ilahlaştırılmasıydı.

Ne var ki, bir ideoloji olarak Marxizm’i ve bir sosyal sistem olarak Komünizm’i çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.250 yıldan beri, yani on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından bu yana, kapitalizm dünyada hakim sosyal gerçekti. Son yüz yıldan beri de Marksizm, hakim sosyal ideolojiydi. Her ikisi de yeni ve çok farklı bir toplum tarafından aşılmaktalar.

Çoktan başlamış olan yeni toplum, kapitalist ötesi bir toplumdur. Bir kere daha söylemekte yarar var, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. ‘Anti-kapitalist” bir toplum olmayacaktır. “Kapitalizm dışı” bir toplum bile olmayacaktır. Kapitalizmin bazı kurumlan varlıklarını sürdüreceklerdir ama, örneğin bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Kapitalist ötesi toplumun esas ağırlık merkezi —yapısı, sosyal ve ekonomik dinamiği, sosyal sınıfları ve sosyal sorunları— son 250 yıla hakim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır.

Temel ekonomik kaynak, yani ekonomistlerin deyimiyle “üretim araçları” artık “sermaye” de değildir, doğal kaynaklar (ekonomistin deyimiyle “toprak”) da değildir, “emek” de değildir. Bilgi’dir ve bilgi olacaktır. Servet yaratan esas faaliyetler, ne sermayenin üretime tahsisi, ne de emektir — bunların her ikisi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllara ait ekonomi teorilerinin kutuplarıdır— ister Klasik, ister Marksist, ister Keynesçi, ister Neo-Klasik olsun. Şimdi artık değerler “verim”le ve “yenilik”le yaratılmaktadır. Bunların ikisi de bilginin işe uygulanmasıdır. Bilgi toplumunun başta gelen sosyal grupları “bilgi işçileri” olacaktır. Bilgi yöneticileri, bilgiyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilenler olacaktır; tıpkı kapitalistlerin sermayeyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilmeleri gibi.Bilgi profesyonelleri, bilgi elemanları çıkacaktır. Tabii bütün bu bilgi insanları, kuruluşlarda çalışacaktır. Ama Kapitalizm’deki elemanlardan farklı olarak, “üretim olanakları” da, “üretim araçları” da onların elinde bulunacaktır. Birincisi, tüm gelişmiş ülkelerde “tek gerçek sahip” olarak hızla ortaya çıkan emekli sandıkları kanalıyla, İkincisi de, bilgi işçilerinin kendi bilgilerine sahip olması ve nereye gitseler onu birlikte götürebilmeleri sayesinde. Bu durumda kapitalist ötesi toplumun ekonomik sorunu, bilgi işinin ve bilgi işçisinin verimi olacaktır.

Buna karşılık, kapitalist ötesi toplumun sosyal sorunu, bu toplumdaki ikinci sınıfın, yani hizmet işçilerinin gururu meselesidir. Hizmet işçileri, kural olarak, bilgi işçisi olmaya yeterli eğitimden yoksundurlar. Ve her ülkede, en ileri ülkelerde bile, çoğunluğu onlar oluşturacaktır.

Kapitalist ötesi toplum, yeni bir değerler ve estetik algılar sistemiyle bölünecektir. Bu bolünüm, İngiliz romancı, bilimadamı ve devlet yöneticisi C.P. Snow’un 1959 tarihinde iki Kültür ve Bilimsel Devrim adlı kitabında anlattığı gibi “edebi kültür”le “bilimsel kültür” olmayacaktır. Her ne kadar Snow’un yaptığı o ayrım son derece gerçek bir ayrım olsa da artık durum öyle değildir. Bu seferki bolünüm, “aydınlar”la “yöneticiler” arasında olacak, ilk grup kelimeler ve fikirlerle ilgilenirken, ikinci grup da insanlarla ve işle ilgilenecektir. Bu ayrımı yeni bir sentez içinde aşabilmek de kapitalist ötesi toplumun ana felsefe ve eğitim sorunu olacaktır.

ULUS-DEVLET KENARA MI İTİLİYOR?

1980’lerin sonları ve 1990’ların başları aynı zamanda bir başka dönemin, bir başka tür tarihin de sonunu noktalamaktaydı. Eğer Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması, Marksizm’in ve Komünizm’in yıkılışını simgeliyorsa, 1991 Şubatında Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı ulusal sınırlan aşan bir koalisyonun harekete geçmesi de, egemen ulusal devlet ‘in siyaset sahnesinde başrol oyuncusu (hatta çoğu zaman tek oyuncu) olduğu 400 yıllık bir tarih diliminin sonunu simgelemekteydi. Geleceğin tarihçileri, 1991 Şubatını kesinlikle önemli tarihler arasına yerleştireceklerdir. Bu tür transnasyonal hareketlerin örneğine daha önce rastlanmamıştır. Uluslar daha önce, dünya toplumu yararına terörizmi bastırma amacını, hiç itiraz etmeksizin kendi ulusal duygularının, hatta birçok durumda ulusal çıkarlarının önünde saymak gibi bir hareketi hiçbir zaman yapmamışlardır. Terörizmin bir “politika” meselesi olmadığı, tek tek ulusal hükümetlerin kararına bırakılamayacağı konusundaki evrensele yakın anlayış, daha önce hiç ortaya çıkmamıştır. Dünya böyle bir durumda uluslar-dışı, transnasyonal bir eylemin gerekli olduğunu bu olayda görmüştür.

1991’deki Irak savaşının, Batı’nın petrol kaynaklarını korumak için girişilmiş bir savaş olduğu inancı yaygındır, özellikle ABD’nin liberalleri arasında çok fazla yaygındır. Oysa hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz. Kuveyt, hatta daha sonra Suudi Arabistan petrol kuyularının kontrolünün Irak eline geçmesi, Batı’nın ekonomik çıkarlarına son derece uygun düşerdi.Bir kere böyle bir durum, çok daha ucuza petrol alınmasını sağlardı. Çünkü Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın pek bir yerli nüfusu olmadığı, dolayısıyla petrolden hemen para kazanmaya pek ihtiyaçları olmadığı halde, Irak çok kalabalık bir ülkedir ve petrolden başka da dişe dokunur hiçbir doğal kaynağı yoktur. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çok petrol satmak ihtiyacındadır. Oysa Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın ilk düşündüğü, petrol fiyatlarını yüksekte tutabilmek için kuyulardan az petrol çıkarmaktır. Sırası gelmişken söylemekte yarar var; ABD’nin daha Irak-Iran savaşı öncesinden beri Irak’ta Saddam Hüseyin rejimini desteklemesinin esas nedeni de budur ve bu destek en son ana kadar, yani Saddam Kuveyt’e saldırıp açık bir terör eylemine girişinceye kadar da sürmüştür. Ayrıca Saddam’ın hesabını yanlış yapmasının nedeni de bence yine budur. ABD’nin düşük petrol fiyatına kavuşmak için bu saldırıyı hoş göreceğini varsaymıştır. Benim başta gelen petrol şirketlerinden birinde tanıdığım bir yığın insan da, Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde, ABD hükümetinin hiçbir şey yapmayacağından, birkaç kınama notası yollamakla yetineceğinden emindiler.

Fransız hukukçu-politikacı Jean Bodin’in (1576’da yazdığı Cumhuriyetin Altı Kitabı adlı eserinde) icat ettiği ulus-devlet sözüyle ifade edilen kavram, o günden bu yana geçen 400 yıl içinde siyasal gücün içte ve dışta tek organı durumuna gelmişti. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra, yani son 200 yıl içinde, bu kavram aynı zamanda laik dinin, yani toplum yoluyla selamete inanmanın da taşıyıcısı oldu. Aslında totaliter devlet kavramı da —ister Komünist, ister Nazi olsun— egemen ulus-devlet’in tek güç organı olması kavramının en son distilasyonu (damıtması-saflaştırması)ve ilahlaştırılmasıydı.

Siyasal teori ve anayasal hukuk hâlâ yalnızca egemen ulus devleti tanımaktadır. Son yüz yıllık dönem için de egemen ulus-devletin gücü de, hâkimiyeti de artmıştır. Ulus-devlet yavaş yavaş bir “mega-devlet” haline gelmiştir. Bizim şimdiye kadar anladığımız, tanıdığımız, prefabrike, standart parçalardan nasıl kurulacağını bildiğimiz tek siyasal yapı da odur … yürütme gücüyle, yasama gücüyle, mahkemeleriyle, diplomatik servisiyle, ulusal ordularıyla, vb. ikinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, eski sömürge imparatorluklarından ayrılıp kurulan 200’e yakın yeni ülkenin her biri, egemen ulus-devleti olarak kurulmuştur. Son sömürge imparatorluğu Sovyetler Birliği’nin parçaları da yine öyle olmayı ummaktadırlar.

Ama buna rağmen, 40 yıldan beri, yani ikinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri, egemen ulus-devlet, tek güç organı olma mevkiini bir yandan hızla kaybetmektedir.Gelişmiş ülkeler için için hızla çoğulcu toplumlar haline gelmekte, örgütlerin oluşturduğu birer bütün gibi gözükmeye başlamaktadırlar. Dışta da bazı hükümet işlevleri artık transnasyonal olmakta, diğer bazıları bölgeselleşmekte (örnek: Avrupa Topluluğu), bir kısmı da aşiretleşmektedir.

Ulus-devlet solup yok olacak değildir. Daha uzun süre en güçlü siyasal organ olmayı sürdürebilir. Ama artık vazgeçilmez olmaktan çıkmıştır. Giderek gücünü organlarla, diğer kurumlarla, diğer politika yapımcılarıyla paylaşacaktır. Peki, ulus-devletin kendi alanında neler kalacaktır? Devletin içindeki özerk kurumlar tarafından yapılacak işler neler olacaktır? Neler “süpernasyonal”, neler “transnasyonal”, neler “ayrı ve yerel” olacaktır? Bu sorular, önümüzdeki on yılların kilit siyasal konularıdır. Sonucun ince ayrıntıları şu sıra hiç belli değildir. Ama siyasal düzen kesinlikle geçmiş yüzyıllardaki siyasal düzen gibi, yani oyuncuların büyüklük, servet, anayasal düzenlemeler ve siyasal inançlar bakımından farklı olduğu düzen gibi olmayacak, ulus-devletler olarak tekdüzeleşecek, her biri kendi topraklarında egemen olacak, her biri kendi topraklarıyla tanımlanacaktır. Bizler artık kapitalist ötesi politikaya doğru gidiyoruz; hatta oraya vardık bile.

Modern-öncesi filozoflar diyebileceğimiz grubun en son üyesi, Gottfried Leibnitz (1646-1716), ömrünün büyük bölümünü, Hıristiyanlıkta yeniden birlik sağlamak gibi sonuçsuz bir çabaya hasretmişti. Onun esas korkusu, Katoliklerle Protestanlar arasında çıkabilecek din savaşları değildi — Leibnitz doğana kadar o tehlike çoktan gerilerde kalmıştı. Ama onu esas korkutan şey, doğaüstü bir Tanrı’ya ortak inanç sağlanamazsa, laik dinlerin ortaya çıkabileceğiydi. Laik bir dinin, yapısı itibariyle, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir zorbalık olacağından emindi.

Aradan yüz yıl geçtiğinde, Jean-Jacques Rousseau, Leibnitz’in en büyük korkularını doğruladı, toplumun insanı kontrol edebileceğini, aslında da etmesi gerektiğini ortaya attı. Toplum bir “Yeni Âdem” yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Evrensel insani kusursuzluğu yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Ama aynı zamanda bireyi de “genel irade” denilen, kişiler dışı, hatta kişiler-üstü bir kavramın (Marksist’ler sonradan buna “tarihin objektif kuralları” diyeceklerdi) boyunduruğuna sokabilirdi ve sokmalıydı. Fransız Devrimi’nden sonra, Toplum Yoluyla Selamet yavaş yavaş hakim inanç olmaya başladı, bu önce Batı’da gerçekleşti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da bütün dünyaya yayıldı. Bu inanç kendini ne kadar “anti-din” sayarsa saysın, yine de dinsel bir inançtır. Araçları elbette ki manevi ve ruhani değildir: alkolün yasaklanması, bütün Yahudilerin öldürülmesi, evrensel psikanaliz, özel mülkiyetin kaldırılması buna örnektir. Ama esas amaç, dinseldir: “Yeni Âdem”in yaratılması yoluyla Tanrı’nın Krallığı’nı yeryüzünde kurmaktır.

Yüz yılı aşkın bir süre boyunca, toplum yoluyla selâmet vaat eden en güçlü ve en ikna edici inanç Marksizm’di. Marksizm’in en büyük çekiciliği… yani o karmaşık ideolojisinden ve giderek gerçekçilikten uzaklaşan ekonomisinden daha çekici yanı, dinsel vaadiydi … özellikle de aydınlara yöneldiği zaman. Örneğin doğu Yahudilerinin, Çarlık Rusyası’nda ve Romanya’da kendilerine uygulanan baskılara ve ayrımcılığa son verme vaadi getiren bir ideolojiyi kabul etmeleri için pek çok geçerli nedenler vardı. Ama onların gözünde vaatlerin en güçlüsü, Marksizm’in bir dünya cenneti getireceğini söylemesi; yani laik bir din olarak cazibesiydi.

Komünizm, bir ekonomik sistem olarak, çöktü gitti. Servet yaratacağı yerde sefalet yarattı. Ekonomik kalite yerine, daha önce eşi görülmemiş ekonomik imtiyazlara kavuşan memurların nomenklatura’sını (terimlendirme-adlandırma) yarattı. Ama bir inanç olan Marksizm’in çökmesi, “Yeni Âdem”i yaratamadığı için oldu. Onun yerine, “Eski Adem”in en kötü yanlarını ortaya çıkardı ve güçlendirdi —rüşvetçiliği, açgözlülüğü, nüfuz düşkünlüğünü, kıskançlığı, ortak güvensizliği, küçük zorbalıkları ve susturmayı, yalan söylemeyi, çalmayı, inkâr etmeyi— ve hepsinden önemlisi de, sinisizmi. Komünizm’in bir sistem olarak, kendine göre kahramanları vardı. Ama bir inanç olan Marksizm’in tek bir aziz’i bile olamadı.

İnsanoğlu belki düzelemeyecek kadar kötüleşmiş olabilir. Belki o Latin şair haklıdır: insanın yapısı, onu her zaman arka kapıdan girmeye zorlar. Onu kaç kere tutup ön kapıya savurursanız savurun, o yine arka kapıya süzülür. Belki de sevap, iyilik, bencillikten uzaklaşma gibi kavramların bulunmadığını, yalnızca bencilliğin ve iki yüzlülüğün var olduğunu ileri süren sinikler haklıdır (ama bunun tersine tanık olmuş pek çok kişi bulunduğunu en karamsar zamanlarımda kendime hatırlatır dururum).

Ne olursa olsun, Marksizm’in bir inanç olarak çöküşü, Toplum Yoluyla Selâmet inancının da sonunu kesinlikle noktalamaktadır. Onun yerin neyin ortaya çıkacağını bilemeyiz; bu konuda ancak umut besleyip dua edebiliriz. Belki de boyun eğip razı olma sessizliğinden başka hiçbir şey çıkmaz. Belki geleneksel din yeniden doğar ve bu sefer kendini bilgi toplumu insanının ihtiyaçlarına ve sorunlarına yöneltir. Amerika’da benim “pastoral” Hıristiyan kiliseleri dediğim tür inançların patlama sayılacak biçimde çoğalması ve büyümesi (buna Protestan, Katolik ve Mezhepsizler dahildir) belki bir işaret olabilir. Ama beri yandan, köktenci İslam’ın dirilmesi de bir işaret olabilir. Çünkü Müslüman dünyada bugün İslam Köktenciliğine böylesine ateşli biçimde sarılan genç insanlar, bundan 40 yıl önce Marksizm’e de aynı ateşli tutkuyla sarılabilirlerdi. Ya da belki ortaya yeni dinler çıkabilir.

Neyin olamayacağını tahmin etmek, neyin olacağını tahmin etmekten çok daha kolay. Maddesel değerlerin ve teknolojinin reddedildiğini görecek değiliz. Japon yazar Taichi Sakaya’nın (1935 doğumlu) 1980’lerde yazdığı çok satılan kitabında iddia ettiği gibi (İngilizcesi 1991 ‘de Kondanscha International, New York-Tokyo-Londra tarafından The Knowledge-Value Revolution adıyla yayımlanmıştır) Ortaçağ’a dönecek de değiliz. Bütün dünyaya yayılan enformasyon ve teknoloji, bunu artık olanaksız kılmaktadır. (Ayrıca Bay Sakaya’nın tezi, on dokuzuncu yüzyılda yanlış olarak inanılan ve sonradan tersi kanıtlanmış bulunan bir teze; Ortaçağ’ın maddesel değerleri hakir gördüğü tezine dayalıdır. Oysa o çağın insanları maddesel değerlere karşı şehvet düzeyinde istek besliyorlardı. Varlık kavramını tutku haline getirmişlerdi ve inanılmayacak kadar açgözlüydüler. Marksistlerin öteden beri, Haçlı Seferleri gelmiş geçmiş en büyük alışveriş akımdır, demelerinde çok büyük gerçek payı vardır. Ortaçağ’ın yoksul olması, kendileri yoksul olmayı seçtikleri için değildir. Yalnızca Müslümanların Helenistik dünyayı ve Akdeniz’i fethetmiş olmasından, ilkçağın servet yaratıcılarına ulaşabilme yollarını tıkamasından kaynaklanmaktadır.)

Bununla birlikte, iyiye dönüş, kendini yenileme, ruhanî büyüme, iyilik ve sevap; yani geleneksel ifadeyle “Yeni Âdem” sosyal ve siyasal bir reçete olmaktan çok, varoluşçu bir reçete olarak ortaya çıkacağa benzemektedir. Toplum yoluyla selamete erme inancının sonu, kuşkusuz, bir “içe dönüş”e işaret etmektedir. Bireyi yeniden ön plana çıkarmaktadır. Hatta belki de (umulur ki) bireysel sorumluluğa bile geri dönme sonucunu getirebilir.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA

Bu kitap, gelişmiş ülkelere odaklanmıştır. Avrupa’ya, ABD ve Kanada’ya, Japonya’ya ve Asya kıtasının yeni gelişmiş ülkelerine bakmakta, “Üçüncü Dünya”nın gelişmekte olan ülkelerine aynı ağırlığı vermemektedir. Bunun nedeni, daha az gelişmiş ülkelerin önemsiz ya da daha az önemli olduğuna inandığımdan değildir. Bu bir çılgınlık olurdu. Ne de olsa, dünya nüfusunun üçte ikisi Üçüncü Dünya’da yaşamaktadır ve içinde bulunduğumuz değişim süresi 2010 ya da 2020 yılında sona erdiğinde, Üçüncü Dünya tüm nüfusun dörtte üçünü barındırıyor olacaktır. Ayrıca önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde şaşırtıcı ekonomik mucizelerin yer alması, Üçüncü Dünya’nın yoksul ve geri ülkelerinin kendilerini değiştirmesi, göz açıp kapayana kadar hızlı büyüyen ekonomik güçler haline gelmesi de mümkündür. Hatta böyle değişikliklerin, son 40 yıl içinde gördüğümüzden, yani “ekonomik gelişme”den söz etmeye başladığımızdan bu yana yer alanlardan daha fazla sayıda yer alması da mümkündür. Örneğin Kıta Çin’in kentsel kıyı bölgelerinde, kuzeyde Tsientsin’den güneyde Canton’a kadar olan alanda, hızlı ekonomik büyümenin tüm unsurları şimdi bile vardır. Ülke dev bir iç pazara sahiptir, eğitim düzeyi yüksek bir halkı vardır ve bu halkın öğrenme kavramına saygısı da büyüktür. Eskiden kalma bir girişimcilik geleneğine sahip olan Çin’in, Singapur, Hong Kong ve Tayvan’la, yani “Denizaşırı Çin’le de yakın bağları vardır. Onların sermayesinden, ticaret ağlarından, bilgili insanlarından yararlanabilecek durumdadır. Bütün bunlar, Pekinin siyasal ve ekonomik istibdatını barışçı yollardan yok edecek bir girişimcilik patlamasıyla serbest kalabilir. Latin Amerika’nın büyük yüzölçümüne sahip ülkeleri de yeterli bir iç pazar sunmaktadır. Meksika daha şimdiden uçmanın eşiğinde olabilir. Brezilya da 1970’ten beri takılıp kaldığı o başarısız (hatta intihar sayılabilecek) politikalarından vazgeçerek Meksika’nın yeni sergilediği örneği izleme cesaretini gösterirse, hızlı dönüşüyle herkesi şaşırtabilir. Doğu Avrupa’nın eski Komünist ülkelerinin ne gibi sürprizler sergileyebileceğini ise hiç kimse kolay kolay kestiremez.

Beri yanda gelişmiş ülkelerin de Üçüncü Dünya’ya ilgileri büyüktür. Orada hem ekonomik, hem de sosyal anlamda hızlı bir gelişme yer almazsa, gelişmiş ülkeler Üçüncü Dünya’dan akıp gelen göçmenlerin saldırısı altında boğulacak, bununla başa çıkacak ekonomik, sosyal ya da kültürel kapasiteyi de bulamayacaklardır.

Ama kapitalist-ötesi toplumu ve kapitalist-ötesi politikayı yaratan güçler aslında gelişmiş dünyadan kaynaklanmaktadır. Bu güçler, gelişmenin ürünü ve sonucudur. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunlarına cevap, Üçüncü Dünya’da bulunacak değildir. Eğer tümüyle boşa çıktığı kanıtlanmış vaatlere ve verilen sözlere örnek arıyorsak, 1950’li ve 60’lı yıllarda bulabiliriz; Hindistan’da Nehru, Çin’de Mao, Küba’da Kastro, Yugoslavya’da Tito, Afrika’da Negritüd”ün havarileri ya da Che Guevara gibi Neo-Marksist’ler. Onlar bize, Üçüncü Dünya’nın daha başka alternatifler, daha değişik cevaplar bulabileceğini söylemişlerdi. Hatta yeni bir düzen kurulabileceğini söylemişlerdi. Üçüncü Dünya, kendi adına verilen bu sözleri gerçekleştiremedi. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunları, fırsatları, dertleri, ancak ortaya çıktıkları yerde ele alınabilir. Orası da gelişmiş dünyadır. Sh:9-28

**

İSTİKRAR BOZUCU BİR OLGU OLARAK KURULUŞ

Toplum, cemaat ve aile, koruyucu kurumlardır. İstikrarı sürdürmeye çalışırlar ya da en azından değişimi yavaşlatmaya uğraşırlar. Oysa kapitalist ötesi toplumun kuruluşları istikrar bozucudur. Görevleri bilgiyi işe koşmak, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulamak, işe uygulamak, bilginin kendisine uygulamak olduğu için, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak zorundadırlar. Yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Avusturya kökenli Amerikalı ekonomist Joseph Schumpeter’e (1883-1950) göre ise yenilik, “yaratıcı yıkıcılıktır.” Kuruluşların, kurulu olan, alışılmış olan, bilinen, rahat şeyleri (bunlar ister ürün, ister hizmet, ister süreç olsun), insani ve sosyal ilişkileri, becerileri ve oturmuş kuruluşları sürekli olarak terk etmek üzere düzenlenmiş olması gerekir. Bilginin yapısında hızlı değişim vardır. Bugün emin olduğumuz şeyler, yarın saçma sayılacaktır.

Beceriler ise bilginin tersine, yavaş ve seyrek değişirler. Bir taş işçisi olan Socrates bugün hayata dönse, bir taş ocağında işe girse, yapmak zorunda kalacağı işin eskiden yaptığına göre tek önemli farkı, bu sefer hazırlayacağı mezar taşlarının üzerine Hermes’in kanatları yerine bir haç işlemesi olacaktı. Aletler bile aynıdır çünkü. Yalnızca bugünkülerin saplarında pil var. Gütenberg hareketli tipografı icat ettikten 400 yıl sonra bile, baskı zenaatında hemen hemen hiçbir değişiklik olmamıştı; ta ki buhar makinesi gelinceye kadar, yani bu tâchne’ye mühendislik bilgisi uygulanıncaya kadar. Tarih boyunca, bir zenaatı bir kere öğrenen insanlar, yani altı yedi yıllık bir çıraklıktan sonra, 17-18 yaşında işi öğrenmiş olarak ortaya çıkan insanlar, kendilerine ömür boyu yetecek bir bilgiye sahip demektiler. Kapitalist ötesi toplumdaysa, herhangi bir bilgiye sahip olan her insanın, yaklaşık dört ya da beş yılda bir yeni bilgiler edinmek zorunda kalacağını, yoksa eskimiş biri sayılacağını varsaymak güvenli olacaktır.

Bilgiyi en derinden etkileyen değişimler, kural olarak, o bilginin kendi alanından çıkmamaktadır.Matbaa örneğinde gördüğümüz gibi. Günümüzde eczacılık mesleği de genetik ve biyoloji disiplinlerinden, yani çoğu eczacıların 40 yıl öncesine kadar adını bile duymamış oldukları disiplinlerden gelen değişimlerle, çok derin değişikliklere uğramaktadır. Demiryollarını etkileyen en büyük değişiklik de demiryollarındaki değişim-den değil, otomobil, kamyon ve uçaklardaki gelişmelerden kaynaklanmıştır.

Yeni bilgi yaratmakta ve eski bilgileri modası geçmiş kılmakta, sosyal yenilikler de yeni bilim ve yeni teknoloji kadar etkili olmaktadır. Aslında sosyal yenilik genellikle daha bile önemlidir.

On dokuzuncu yüzyılın en gururlu kuruluşlarından biri olan ticari bankanın bugün yaşadığı krizi yaratan nedir?

Bilgisayar da değildir, teknolojik değişiklikler de değildir. Eskiden beri var olan ama bugüne kadar hayli karanlıklarda kalmış olan bir mali aracın, yani ticari kâğıtların, şirketleri finanse etme yolunda banka olmayan kuruluşlarca da kullanılabileceğinin anlaşılmasıdır. Bu olay, bankaların 200 yıldan beri tekelinde bulunan ve onlara en çok parayı kazandıran bir işi, ticari kredileri, onların elinden almıştır. En büyük değişiklik de son 40 yıl içerisinde gerek teknik, gerekse sosyal alandaki amaçlı ve bilerek oluşturulan yeniliklerin de kendi kendine bir disiplin haline gelmesi, öğretilebilir ve öğrenilebilir olmasıdır.

Hızlı bilgi, son zamanlara kadar sanıldığı gibi yalnızca iş dünyasına özgü de değildir.Kapitalist toplumun bir başka başarısı olan sendikada da gerekli olduğu kesindir. Sendikanın sağ kalması için gereklidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen 50 yıl içinde hiçbir kuruluş, silahlı kuvvetler kadar gelişmemiştir. Her ne kadar üniformalarla rütbeler aynı kalmışsa da, bu yine de doğrudur. Silahlar tümüyle değişmiş, bunun böyle olduğunu da 1991 Irak savaşı bize açıkça göstermiştir. Askeri doktrinlere ve kavramlara gelince, onlar daha bile çarpıcı değişikliklerden geçmiştir. Kuruluş yapılan, komuta yapılan, ilişkiler ve sorumluluklar da öyle.

Bundan çıkarılabilecek bir sonuç vardır: Günümüzün her türlü kuruluşu, kendi yapısına değişimin yönetimi’ni de mutlaka katmalıdır.

Yaptığı her şeyi organize bir biçimde terk etme mekanizmasını kendi yapısında bulundurmalıdır. Her süreç, her ürün, her usul ve her politika için, birkaç yılda bir şu soruyu sormayı öğrenmelidir: “Eğer bu işi şu anda yapıyor olmasaydık, bugün bildiklerimizi bilerek, bu işe şimdi girer miydik?” Eğer cevap “hayır”sa, bu sefer de kuruluşun şunu sorması gerekir: “O halde şimdi ne yapacağız?” Bu noktada, gerçekten bir şey yapılması gerekir. Yeni bir araştırmayla yetinilmemelidir. Kuruluşların başarılı politikalarını, uygulamalarını ve ürünlerini mümkün olduğunca uzatma yerine terketme planlan yapmaya giderek daha çok alışması gerekmektedir. Bu gerçekle bugüne kadar yüzleşebilen, yalnızca büyük Japon şirketlerinden birkaçı olmuştur.

Ama yeniyi yaratma yeteneğinin de kuruluş yapısında var olması gerekir. Daha açık ifade etmek gerekirse, her kuruluşun kendi dokusuna üç sistematik uygulamayı yerleştirmesi şarttır. Önce, her yaptığı işte sürekli ve düzenli iyileştirmelere; Japonların kaizen dediği uygulamaya ihtiyaçları vardır. Tarih boyunca her sanatçı kaizen uygulamıştır. Ama bunu işteki günlük hayata uygulayabilen, (belki Zen gelenekleri nedeniyle) ancak Japonlar olabilmiştir (ne var ki, değişime dirençli üniversitelerine onlar da uygulayamamalardır). Kaizen’in amacı, ürünü ya da hizmeti adım adım iyileştirmek, iki üç yıl sonra bambaşka bir mal ya da hizmet haline gelmesini sağlamaktır.

İkincisi, her kuruluş kendi başarılarından yararlanmayı, yani onlardan bir şeyler öğrenerek yeni uygulamalar geliştirmeyi öğrenmek zorundadır. Bu konuda da bugüne kadar en yüksek başarıyı Japon firmalan göstermiştir, örneği de Japon tüketici elektronik imalatçılarının aynı Amerikan icadından (tape-recorder gibi) peşpeşe birçok yeni ürün geliştirebilmesidir. Tabii beri yandan, kendi başarılanndan ders almak, Amerikan “pastoral” kiliselerinin de güçlü yanlarından biridir. Bu kiliselerin bugünkü hızlı gelişmesi, geleneksel “Sosyal Hıristiyanlık” nedeniyle ve köktenci kiliseler nedeniyle görülen gerilemeleri telafi etme yoluna girmiştir.

Ayrıca, her kuruluşun yenilik getirme’yi de öğrenmesi gereklidir. Yenilikler de düzenli, sistematik bir süreçtir ve ona göre düzenlenmelidir.
Ondan sonra da tabii yine başlangıç noktasına, yani terketme noktasına dönmek, bütün süreci yeniden başlatmak gerekmektedir.

Eğer bunlar yapılmazsa, bilgiye dayalı kapitalist ötesi toplum kısa zamanda kendini eskimiş bulacak, performans kapasitesinin azaldığını görecek, bunun sonucu olarak da bağımlı bulunduğu o bilgi uzmanlarını kendine çekmeyi ve tutmayı başaramaz duruma düşecektir.

Bir doğal sonuç da kapitalist-ötesi toplumun âdem-i merkezi olma zorunluluğudur. Kuruluşlar hızlı kararlar verebilmeli, performansa yakın, piyasaya yakın, teknolojiye yakın, toplumdaki değişikliklere yakın, çevreye yakın, demografiye yakın, bilgiye yakın olmalı, bunların hepsini görebilmeli ve yenilik fırsatı olarak kullanabilmelidir.

Kapitalist-ötesi toplumun kuruluşları bu yüzden sürekli olarak toplumu sarsacak, düzensizleştirecek, istikrarsızlaştıracaktır. Beceri ve bilgi talepleri değişecektir. Teknik üniversiteler tam kendilerini fizik öğretmeye hazırladıkları sırada, bizim ihtiyacımız genetik oluverecektir. Bankalar tam kredi analizlerini hazır etmişlerken, yatırım uzmanları gerekecektir. Şirketler, yerel toplumların ekmek parası kazandığı fabrikaları kapayacak, mesleğini uzun yıllar boyunca öğrenmiş model tasarımcılarından vazgeçip bilgisayar simülasyonu bilen 25 yaşında gençlere döneceklerdir. Kadın-doğum dalındaki bilgi, uygulama ve teknolojiler değiştiğinde, 200 yataktan küçük hastaneler ekonomik olamayacağı, dolayısıyla da birinci sınıf hizmet veremeyeceği için, bebeklerin doğumu serbest “doğum merkezlerine devredilecektir. Aynı şekilde, demografik, teknolojik ya da bilgiyle ilgili değişimler gerektirdiğinde, bir okulu ya da üniversiteyi, yerel toplum için önemli de olsa, o topluma iyice kök salmış ve çok sevilen bir kurum da olsa kapatmak zorunda kalacağız, çünkü iyi performans için değişik çapta ve değişik felsefeye sahip bir başka tür okul gerekli olacaktır.

İşte bu tür değişikliklerin her biri toplumu sarsacak, tedirgin edecek, sürekliliğine darbe vuracaktır. Her biri ”haksızlık”tır bunların. Her biri istikrar bozucudur.

Çağdaş kuruluş, toplum için bir başka gerilim daha yaratır. Böyle bir kuruluşun toplum içinde iş görmesi gerekmektedir. Üyeleri o toplumda yaşıyordur, o dili konuşuyordur, çocuklarını o kuruluşun okullarına yolluyorlardır, orada oy kullanıyor, vergilerini ona ödüyorlardır.

O kuruluşun içinde, kendilerini evlerindeymiş gibi rahat hissetmeleri gerekir. Kuruluşun elde ettiği sonuçlar, o toplumdadır. Ama bütün bunlara rağmen, kuruluş kendisi o toplumun içine batıp kendini o toplumun emrine veremez. Kuruluşun “kültürünün” toplumu aşma zorunluluğu vardır.

Amerikalı antropolog Edward T. Hail (1914 doğumlu), 1959’da yazdığı The Silent Language (Sessiz Dil) adlı kitabında, her toplumdaki önemli iletişimlerin, sözel değil, kültürel olduğuna işaret etmiştir. Yani iletişim, insanların duruş, hareket ediş, davranış biçimleriyle sağlanmaktadır. Hall’a göre, bir Alman doktor, hastasına bir mesaj aktarırken, İngiliz, Amerikalı ya da Japon doktordan çok farklı sinyaller kullanmaktadır. Bugün Amerikalı memurlar, kendi yaşadıkları Washington’da, bir bakkal dükkânları zincirinin gelecek hafta yapılacak reklam ve promosyonla ilgili toplantısına katılsalar, şaşkınlıktan dillerini yutarlardı.Buna karşılık aynı memurlar, Çinli bir memurun Pekin’deki bürokrasi entrikalarını anlatışını dinlerken, daha kolay anlayabilmektedirler. Ayrıca, “yönetim üslûbundaki farklar” konusuna çok şey duyuyor olmamıza rağmen, büyük bir Japon şirketinin işleyiş biçimi, büyük bir Amerikan şirketine, büyük bir Alman ya da İngiliz şirketine çok benzemektedir.

Bir kuruluşun kültürünü, içinde bulunduğu toplumdan çok, yaptığı işin türü oluşturur. Her kuruluşun değer sistemini saptayan şey, yaptığı iştir. Dünyadaki her hastane, dünyadaki her okul, dünyadaki her şirket, kendi yaptığı işin toplumu için son derece gerekli bir katkı olduğuna inanmak zorundadır; nihai analizde, topluma yapılan bütün katkıların, kendilerinin bu katkısına bağımlı olduğu inancı şarttır. Bu görevi yapabilmek için, organizasyonu ve yönetimi ona göre olmalıdır. Bu nedenle, kuruluşun kültürü her zaman toplumun kültürünü aşmaktadır. Eğer bir kuruluşun kültürü, toplumun değer yargılarıyla çatışırsa, galip çıkan kuruluşun kültürüdür … aksi halde kuruluş, sosyal katkılarını gerçekleştiremez.

Bilginin sınırı olmaz, diye eski bir atasözü vardır. Bugün aslında çok az sayıda “transnasyonal” kuruluş vardır, “çokuluslu şirketler”in bile sayısı o kadar fazla değildir. Ama bilgi kuruluşlarının hepsi, yapılan itibariyle, ulusallık dışı, toplumlar dışıdır. Tümüyle yerel bir toplumun içinde bulunuyor olsalar bile, Hitler’le Stalin’in çok sevdikleri deyimle, “köksüz kozmopolitler”dir. Sh: 86-99

**

KAPİTALİSTİ OLMAYAN KAPİTALİZM

Bugün gelişmiş ülkelerdeki kurumsal yatırımcıların, en çok da emekli sandıklarının ellerinde tuttukları kadar büyük para birikimleri, daha önce hiçbir zaman var olmamıştı. Bu gelişmenin ilk başladığı ve en çok mesafe aldığı ABD’de, emekli sandıklarının en büyüğü, bugün 80 milyar dolarlık bir varlığa sahiptir. Küçücük bir emekli sandığının bile ekonomiye bir milyar dolar düzeyinde bir yatırım yapmış olduğu söylenebilir. Bu sermaye havuzları, eskiden en büyük kapitalistlerin elinde bulunmuş paraları bile cüceleştirmektedir. Gelişmiş bir toplumun yaş yapısına bakılırsa, emekli sandıklarının her gelişmiş ülke için daha bile önemli duruma geleceği söylenebilir.

Bu, daha önce eşi görülmemiş bir gelişmedir. 1950’lerde başlamıştır. O kadar yenidir ki, emekli sandıklarının yönetimi ve mevzuatı bile henüz tam anlamıyla saptanmış değildir.

Böylesine büyük para havuzlarını yağmacılardan korumak, birinci büyük sorundur. ABD’de özel girişimIere ait emekli sandıkları için, bunları yağmadan koruyacak bazı önlemler alınmıştır. Bugün Amerika’daki bir emekli sandığını, İngiliz gazete kralı Robert Maxwell’in 1990-1991’de yaptığı gibi talan etmek kolay iş değildir. Ama ABD’de bile, alınan bu önlemler acıklı sayılacak kadar zayıftır. Hele devlet memurlarının emekli sandıklarını siyasal amaçlarla talan etmek şeklinde düşünülebilecek o en büyük tehlikeye karşı, ABD’de bile hiçbir önlem yoktur.

Aslına bakarsanız ABD’nin kamu çalışanlarına ait emekli sandıkları, ister New York’ta olsun, ister Philadelphia’da, ister California ya da daha başka bir yerde, düzenli olarak eyalet ve kent bütçelerinde açılan deliklere yama olarak kullanılmış, yani yağmalanmıştır.

Yine o kadar büyük bir başka tehlike de özel çıkar gruplarından, örneğin sendikalardan gelmektedir, çünkü bunlar da siyasal güçlerini kullanarak emekli sandıklarının parasını kendilerine sübvansiyon olarak çekebilmekte, özür olarak da “sosyal açıdan yapıcı amaçlar için emekli sandıklarının parasından yararlanmak” diye bir sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Emekli sandıklarının parası, bugün çalışır durumda olanların tasarruflarıdır. Ancak bugünkü çalışanların mali geleceğine dönük amaçlarla kullanılmaları gerekir. Hizmet edebilecekleri en büyük “sosyal amaç” ancak bu olabilir.Sh: 110-111

**

EKİP ÇALIŞMASI VAR, EKİP ÇALIŞMASI VAR

Malların yapılıp taşınmasındaki verimle bilgi ve hizmet işlerindeki verim arasında ikinci bir büyük fark daha vardır. Bilgi ve hizmet işlerinde, işin nasıl düzenleneceğine karar vermek zorundayız. Bu tür iş için ve bu tür işin akışı için her tür insan ekibi uygun olacaktır?

İnsanların yaptığı işlerin çoğu ekipler tarafından yapılır. Tek başına çalışanlar çok nadirdir. En yalnız çalışanlar, ressamlar, yazarlar ve sanatçılar bile, yaptıkları işin etkin duruma gelmesi için başkalarına ihtiyaç duyarlar. Yazarın editöre, matbaacının kitapçı dükkânına, ressamın da tablolarını satacak galeriye ihtiyacı vardır. Çok sayıda kişi ise, ekip arkadaşlarıyla çok daha yakın, çok daha içiçe durumda çalışır.

Ayrıca bugün “ekip çalışması yaratmak”tan da çok söz edilmektedir. Bu, genellikle yanlış anlaşılan bir kavramdır. Var olan kuruluşun aslında bir ekip olmadığını varsayar gibidir. Oysa bu son derece yanlıştır. İkincisi, bir tek tür ekip olabileceğini varsayar gibidir. Oysa aslında insanların yaptıkları işler için üç türlü ekip bulunmaktadır. İşin verimli olabilmesi için, o işe ve iş akışına en uygun ekip hangisiyse, ona göre düzenlenmesi gerekir.

Birinci tür ekip, beyzbol ya da kriket takımı gibidir.Hastanede yatan hastayı ameliyat eden ekip de yine böyle bir ekiptir. Bu ekipte bütün oyuncular ekip üyesidir, ama ekip olarak oynamazlar.

Beyzbol ya da kriket takımında her oyuncunun belli bir yeri vardır, oradan hiç ayrılmaz. Beyzbolda oyun oynayanlar birbirlerine hiç yardım etmezler. Hep kendi yerlerinde kalırlar. Beyzbolun eski bir sözü vardır: “Sopayı eline alıp vurmaya hazırlandın mı, tümüyle kendi başınasın”denir. Aynı şekilde, anestezi uzmanı da hemşireye, cerraha yardım etmez; onlar da ona yardım etmezler.

Bu tür ekip bugün basında iyi gösterilmemektedir. Hatta insanlar “ekip oluşturma” kavramından söz ettiklerinde, aslında bu tür ekipten uzaklaşmak istediklerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Oysa beyzbol ya da kriket takımının da yabana atılmaması gereken bazı güçlü yanları vardır. Oyuncuların kendi sabit yerleri olduğu için, onlara ayrı ayrı görevler verilebilir, her görev bazı performans puanlarına göre ölçülebilir, herkes her görev için eğitilebilir. Beyzbolda da, krikette de her oyuncu için yıllardır tutulan istatistikler bulunması bir rastlantı değildir. Hastanedeki cerrahi ekibi de aynı şekilde çalışır.

Tekrarlanan işlerde ve kuralları iyi bilinen işlerde, beyzbol takımı türünde ekip idealdir. Esasen çağdaş seri imalat modeli, yani malların yapımı ve taşınmasıyla ilgili model de buna dayanılarak geliştirilmiştir, performans kapasitesi açısından bu ekip anlayışına çok şey borçludur.

İkinci tür ekip, futbol takımı gibidir. Senfoni orkestrası da, gecenin ikisinde kalp kriziyle hastaneye getirilen hastanın çevresinde koşturan ekip de aynı tür ekiptir.

Bu ekipte de oyuncuların belli sabit yerleri vardır. Orkestrada tuba çalan adam, dubl-bas’ın notalarını çalmaz. Kendi tuba’sının zamanı geldiğinde, onu çalar. Hastanedeki acil servis ekibinde de solunum teknisyeni hastanın göğsüne neşteri vurup kalp masajı yapmaya kalkışmaz. Ama bu tür ekiplerde üyeler ekip halinde çalışır. Her biri kendi işini ekibin diğer üyelerininkiyle koordine eder.

Bu ekibin bir orkestra şefine ya da bir antrenöre ihtiyacı vardır. O şefin ya da antrenörün sözü kanundur. Bir de “amaç”a ihtiyaç vardır. Birlikte iyi çalışabilmek için sayısız provalar gerekir. Ama beyzbol takımından farklı olarak, amaç belirginse ve takım da iyi bir liderliğe sahipse, büyük bir esneklik söz konusudur. Çok da çabuk hareket edebilir.

Son olarak, tenisteki ikili ekiplerin durumu vardır. Caz kombolarında, büyük Amerikan şirketlerinin bazen dört beş üst yöneticiyi “Başkanlık Ofisi”ne birlikte yerleştirmesinde, Alman şirketlerindeki Vorstand’larda (yönetim kurulu) da bu tür ekip söz konusudur.

Bu ekibin küçük olması şarttır. Yedi ya da dokuz kişi, tavan rakam olmalıdır. Bu ekipte oyuncular, “sabit” mevkilerden çok, “tercihli” mevkilere sahiptir. Birbirinin açığını kapatırlar. Kendilerini, birbirlerinin güçlü ve zayıf yanlarına uyumlandırırlar. İkili tenis ekibinde de arka sahada oynayan oyuncu, nette oynayanın güçlü ve zayıf yanlarına kendini ayarlamıştır. Ekibin işleyebilmesi için, bu zaaf ve güçlülüklere uyumlanma işi bir şartlanmış refleks haline gelmelidir, yani tenisteki arka saha oyuncusunun, nettekinin zayıf backhand vuruşunu telafi etmek amacıyla koşmaya başladığı an, daha topun karşı takım oyuncusunun raketinden yeni çıktığı andır.

Bu tür ekibin iyi bir kalibresi varsa, ekiplerin en güçlüsü olabilir. Toplam performansı, tek tek oyuncularının performanslarının toplamından fazla olur. Çünkü bu tür ekip, bir yandan her oyuncunun gücünü kullanırken, bir yandan da her birinin zaaflarını en aza indirmektedir. Ama böyle bir ekibin çok büyük öz disipline ihtiyacı vardır. Üyelerin gerçek anlamda “ekip” halinde çalışabilmeleri için daha önce uzun süre bir arada çalışmaları gerekir.

Bu ekip türleri birbiriyle karıştırılamaz, bir araya getirilemez. Aynı anda ve aynı saha içinde, aynı takımla hem beyzbol hem de futbol oynanamaz. Senfoni orkestrası, caz kombosu gibi çalamaz. Her üç ekibin “saf’ olması gerekir. Melez ekipler oluşturulamaz.Ayrıca, bir ekip türünden diğerine geçmek çok zor ve acı vericidir. Böyle değişiklikler, uzun süreli, sağlamlaşmış, değerli insan ilişkilerini mahveder. Ama yine de, işin türünde, âletlerinde, akışında ve nihai ürününde yer alan değişiklikler, ekibi değiştirmeyi de gerektirebilir.

Bu, özellikle enformasyon akışında yer alan değişiklikler için geçerlidir.

Beyzbol tipi takımda, oyuncular enformasyonu “durum”dan alırlar. Her biri kendi görevine uygun olan enformasyonu alır ve takım arkadaşlarının aldığı enformasyondan bağımsız olarak alır. Senfoni orkestrasıyla futbol takımında, enformasyon daha çok orkestra şefinden ya da antrenörden gelir. Takımın yöneltildiği “amaç”ı kontrol eden onlardır. Çift teniste oyuncular enformasyonu daha çok birbirlerinden alırlar. Enformasyon, teknolojisinin ve benim “enformasyona dayalı kuruluş” dediğim şeye doğru yönelmenin niçin böyle masif “yeniden mühendislik”gerektirdiğini de işte bu nokta açıklamaktadır.

Yeni enformasyon teknolojisi, Amerikan şirketlerinin son on yıldır kendilerine “yeniden mühendislik” yani yeniden yapılanma uygulama yolunda gösterdikleri büyük çabaların altında yatan nedendir. Geleneksel olarak, büyük Amerikan şirketlerinin çoğu beyzbol takımı modeline göre düzenlenmişti.Üst yönetim, bir baş yöneticiyle, ona bağlı olarak çalışan üst düzey işlevsel yöneticilerden oluşur; bunların her biri kendi işini yapar, ya fabrikayı, ya satışları, ya finans bölümünü vb. yönetirdi. Başkanlık ofisi denilen kavram ise, üst yönetimi ikili tenis takımına benzetme çabasından doğmuştur, bunu gerekli kılan ya da en azından mümkün kılan şey de enformasyondaki değişikliktir.

Geleneksel olarak, yeni ürünlerle ilgili işler, beyzbol takımı tipi bir ekip tarafından yapılır, herkesin kendi işlevi olurdu; tasarım, mühendislik, imalat, pazarlama gibi. Hepsi kendine düşeni yapar, sonra olayı bir sonraki işlevi yerine getirecek olana devrederlerdi. Bazı belli başlı Amerikan sanayilerinde, örneğin ilaç ya da kimya sanayilerinde, bu durum çoktan değiştirilmiş, futbol takımına ya da senfoni orkestrasına benzer duruma getirilmişti. Ama Amerikan otomobil sanayii, yeni modellerin tasarımı ve sunulması konusunda beyzbol takımı tipine sadık kalmıştı. 1970 dolaylarında Japonlar, enformasyonu kullanarak bu işi futbol takımı tipine çevirmeye başladılar. Sonuçta Detroit, hem yeni modeller çıkarma hızı açısından, hem de esneklik açısından çok gerilerde kaldığını gördü.1980’den bu yana Detroit, tasarım ve sunuşta futbol takımı tipi ekibe geçerek Japonlara yetişebilmek için büyük çabalar göstermektedir. Fabrika düzeyinde de enformasyonun varlığı (Topyekûn Kalite Yönetimi’ni mümkün kılan, hatta kaçınılmaz kılan şey de budur), Detroit’i, yürüyen bant üzerinde çalışan beyzbol takımı tipi üretimden ikili tenis takımı tipine, yani “esnek imalat’ın altında yatan ekip kavramına geçmeye zorlamaktadır. Bilgi işçileriyle hizmet işçilerinin verimi üzerindeki çalışmalar, ancak uygun tipteki ekip seçilip kurulduktan sonra etkili olmaya başlayacaktır. Doğru ekip, kendi başına verimi garantiye alamaz. Ama yanlış ekip verimi mahveder.Sh: 126-131

**

DOĞRU NE ZAMAN YANLIŞ OLUR

1930’larda John L. Lewis (1880-1969), Başkan Franklin D. Roosevelt’ten sonra ABD’nin ikinci en güçlü adamı olarak tanınırdı. Aslında Roosevelt de seçilebilmesini büyük ölçüde Lewis’e borçluydu, çünkü ömrü boyunca Cumhuriyetçi Parti’yi desteklemiş olan Lewis, 1932 yılı kongresinde kendi kömür işçileri sendikasını (UMW) ve onunla birlikte de tüm Amerikan işçi hareketini peşine takıp Demokratlar’ın kampına sürüklemişti. Daha sonra Yeni Anlaşma yıllarının sendikalaşma hareketinin lideri oldu, yeni ve çok güçlü,bir emekçi kuruluşunun, Sınai Kuruluşlar Örgütü’nün başına geçti.

Ama 1943’te Lewis, İkinci Dünya Savaşı sırasında getirilen ücret dondurulmasına karşı isyan etti, kendi kömür işçilerini greve yöneltti. Başkan Roosevelt, ondan ulusal çıkarları dikkate alarak greve son vermesini rica ettiyse de Lewis bunu reddetti. Verdiği cevap şöyleydi: “Ulusal çıkarları kollamak için maaş alan, ABD Başkanı’dır. Benim maaşım ise maden işçilerinin haklarını korumam için veriliyor.”

Savaş üretimi o sıra yeni yeni başlamaktaydı. Amerikalı askerler hem Avrupa’da, hem Pasifik’te savaşmaktaydılar. Ama acıklı bir durumdaydılar, çünkü ellerinde hâlâ ne teçhizat, ne de cephane vardı. Bu eksikliklerden ötürü çok ağır kayıplar vermekteydiler. Savaş çabalarının tümünde yakıt kömürdü, bu nedenle ülkenin bir günlük kömür üretimini kaybetmeyi göze alacak durumu yoktu. Üstelik maden işçileri ABD’nin en yüksek ücret alan işçileriydi. Üniformalı askerlerle ölçüldüğünde, onlar plütokrat’tı.

Ama Lewis bu grev işini başlattı.

Ne var ki başlattığı anda tüm gücünü, tüm etkisini, tüm saygınlığını kaybetti; sendika hareketi içinde bile desteği kalmadı. Kendi sendikası içinde bile birçok insan arkasını döndü ona. UMW hemen gerilemeye başladı. Gücü de, etkinliği de, üye sayısı da azaldı. On yıl sonra, kömür grevleri artık olay bile sayılmaz oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lewis’in 1943’te kazandığı o zafer, ABD’de sendikacılığın çöküşüne başlangıç oluşturmuştu.

Lewis, zaferinin yarattığı sonuçları görecek kadar uzun yaşadı. Ama ölene kadar da o grevi başlatmakta haklı olduğunu, görevinin bunu gerektirdiğini iddia etti durdu. “İşçinin yararına olan şey, eninde sonunda ülkenin de yararınadır” derdi. “Savaş da işçinin tek gerekli olduğu zamandır, işçi, ancak böyle bir zamanda güç sahibi olur. Doğru dürüst bir ücret alma yolundaki meşru hakları için ancak o zaman baskı yapıp başarıya ulaşabilir.” Söylentilere göre Amerikan kamuoyunun bu görüşe neden katılmadığını hiçbir zaman anlayamamıştı.

Bu olay elbette ki aşırı bir olaydır. Ama aynı zamanda çok şey ifade eden bir olaydır. Lewis, kendisinin haklı olduğunu biliyordu. Peki, bir kuruluşun haklılığı, ne zaman sosyal bir haksızlığa dönüşür, o kuruluşun işlevi ne zaman meşru olmaktan çıkar?

Günümüzde Amerika’da, “iş ahlakı” konusunda bir hayli kaygı söz konusudur. Ama tartışmaların çoğu (işletme okullarında öğretilen dersler de dahil olmak üzere), hep yanlış yapılan şeylerle, yani verilen rüşvetlerle ya da kusurlu, zararlı ürünler üretilmiş olduğunu örtbas etmekle ilgilidir. Yüksek mevkilerde bulunup da böyle yanlış şeyler yapan kimselerin, her zaman “daha yüksek bir iyiliğe” adanmış olduklarını ileri sürmeleri yeni bir şey değildir. Bu konuda söylenebilecek her şey, bundan 350 yıl önce, büyük Fransız matematikçi/düşünürü Blaise Pascal (1626-1662) tarafından, Bir Taşralıya Mektuplar adlı kitapta söylenmiş, bu kitap, Cizvitler’in özel bir güç ahlakı taleplerini ebediyen yıkıp yok etmiştir.

Ama Lewis’in hikâyesi, “yanlışa karşı yanlış”la ilgili değildir. “Hakka karşı hak” ile ilgilidir. Gerçi eski örnekleri de vardır, ama bu sorun aslında yeni bir sorundur. Kuruluşlar Toplumu’nda da sorumluluğun merkez sorunu olarak düşünülebilir.

Performans gösterebilmek için bir kuruluş ve onun içinde bulunan insanlar, tıpkı John L. Lewis gibi, kendi işinin toplumdaki en önemli iş olduğuna inanmak zorundadır. Daha önce de söylendiği gibi, hastaneler hiçbir şeyin hastalara bakmaktan daha önemli olmadığına inanmalıdırlar. Şirketler de hiçbir şeyin, toplumun maddesel ihtiyaçlarını karşılamak kadar önemli olmadığına inanmak zorundadırlar; özellikle de ekonomi ve toplum açısından, bizim şirketimizin ürettiği mal ve hizmetler kadar önemlisi olamaz, demek zorundadırlar. Sendikalar, çalışan insanın Haklarından önemli hiçbir konu olamayacağı kanısındadırlar. Kiliseler, en önemli şey inançtır, derler. Okullar, her şeyin başının eğitim olduğuna inanırlar ve bu böylece sürer gider.

Bu kuruluşlar beıı-merkezli olmak zorundadırlar. Bir araya geldiklerinde, toplumun tüm işlerini onlar yaparlar. Ama her biri yalnızca bir işi yapar, gözü ancak o işi görür. Aslında bizler de bu kuruluşların liderlerinin tıpkı Lewis gibi, kendi kuruluşlarının en önemli kuruluş olduğuna, toplumu temsil ettiğine inanmalarını bekleriz.

Charles E. Wilson (1890-1961), sağlığında Amerika sahnesinin önemli kişilerindendi. Önce General Motors’ın, o gün için dünyanın en büyük ve en başarılı imalatçı kuruluşunun başkanı ve baş yöneticisi olarak, daha sonra da (1953-1957 arasında) Eisenhower yönetiminde Savunma Bakanı olarak. Ama bugün onu hatırlayan varsa bile, söylemediği bir sözden ötürü hatırlamaktadır, o söz de şudur: “General Motors için iyi olan bir şey, Amerika Birleşik Devletleri için de iyidir.” Oysa Wilson’ın 1953’te Savunma Bakanlığı’na getirilirken yaptığı konuşmada söylediği söz şudur: “Amerika Birleşik Devletleri için iyi olan bir şey, General Motors için de iyidir.” Ondan sonra ölünceye kadar Wilson hep bu yanlış anlaşılma olayını düzeltmeye çabalamış, ama hiç kimse onu dinlememiştir. Herkes sürekli olarak, “Söylememiş olsa bile içinden inanıyor; aslında da inanması gerekir,” demiştir.

O halde sınırlar nerededir?

Eğer ortada bir savaş ya da büyük bir doğal âfet varsa, o zaman verilecek cevap oldukça basitleşir: toplumun çıkarları, onun herhangi bir organının çıkarlarından daha önce gelir. Ama böyle krizler söz konusu olmadığı zaman, bu sorunun bu kadar kesin bir cevabı yoktur. O halde soruna en iyi yaklaşım, kuruluşlarımızın liderlerinin ortak sorumluluğu biçiminde olmalıdır.

Bugüne kadar buna en yakın davranış, herhalde İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük Japon şirketlerinin davranışı olmuştur. O yıllardaki planlamalarında iş dünyası liderleri işe şu soruyla başlamışlardır: “Japonya için, Japonya’nın toplumu, ekonomisi için en iyi olan nedir?”Daha sonra da şunu sormuşlardır:

“Ne yaparsak bunu genelde iş dünyası için bir fırsat, özel olarak da kendi işimiz için bir fırsat haline çevirebiliriz?”

Bu insanlar bir hayır derneği gibi düşünmüyor, kendilerini de silmiyorlardı. Tam tersine, kâr kavramının son derece farkındaydılar. “Liderlik” etmeye kalkışmadılar. Sorumluluğu kabul ettiler. Ama ülkeleri savaş sonrası onarımından sıyrılıp dünya ekonomik liderliğine sıvanırken, Japon iş dünyasıyla o dünyanın liderleri bile bir kere daha bencilleştiler. Sh: 142-146

**

ULUS-DEVLETTEN MEGA-DEVLETE

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ve politikadaki değişimler de toplumdaki ve sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Onlar da diğerleri gibi birer gerçektir.

Dünün dünya düzeni hızla geçmişte kalırken, yarının dünya düzeni de henüz kendini belli etmemiştir. Bu durumda bizler, günümüz politikacılarının durmadan iddia ettikleri gibi “yeni dünya düzeni”yle karşı karşıya değiliz. Bizim karşımızda yenidünya düzensizliği bulunmaktadır, bunun ne kadar süreceğini de hiç kimse bilmemektedir.

Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağına geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır. Yeni güçlerin ne olduğunu şimdiden biliyoruz. Bunlar 400 yıldan beri siyasal yapıyı ve politikayı yönetmiş olan güçlerden çok farklıdır. Yeni talepleri de biliyoruz, bazılarını, hatta belki çoğunu çok iyi tanıyoruz. Ama cevapları, çözümleri, yeni entegrasyonlan bilemiyoruz. Bu sahnedeki oyuncular, yani politikacılar, diplomatlar, memurlar, siyasal bilimciler, toplumda ve sosyal yapıda olduğundan daha çok, hep dünün terimleriyle konuşup yazmaktadırlar, hatta rollerini dünün varsayımlarıyla ve dünün gerçeklerine dayanarak oynamak zorundadırlar.

ULUS DEVLETİN PARADOKSU

Dünya tarihindeki son 400 yılın, Batı türü ulus devletin yüzyılları olduğunu herkes bilmekte, tarih kitapları bile bize bunu öğretmektedir. Bu sefer, herkesin bildiği şey doğrudu; ama bu doğru da paradokslu bir doğrudur.

Çünkü bu dört yüzyıl boyunca yer alan siyasal hamleler hep ulus-devleti aşıp onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal siyasal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir Avrupa (ya da Asya) süper devleti de. Bu yüzyıllar, büyük sömürge imparatorluklarının yükseldiği ve çöktüğü yüzyıllardır. İspanyol ve Portekiz imparatorlukları on altıncı yüzyılda belirmiş, on dokuzuncu yüzyıl başlarında çökmüş, bu arada on yedinci yüzyılın başlannda başlayıp yirminci yüzyıla kadar sokulmayı başarabilen İngiliz, Hollanda, Fransız ve Rus imparatorlukları ortaya çıkmıştır. Bu dört yüzyıl boyunca dünya sahnesinde ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırları aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Almanya’yla İtalya, daha birleşme işini başardıkları anda, yani 1880’le Birinci Dünya Savaşı arasında, ilk iş olarak sömürgelerle genişleme işine yönelmiş, İtalya son olarak 1930’larda bile denemelere kalkışmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında

ABD bile bir ara sömürgeci bir güç olmuştur. Ulus devlet haline gelen tek Batı dışı ülke, Japonya da öyle.

Ulus-devletin esas vatanı Avrupa’ya gelince, bu dört yüzyıla hep sınırları aşıp transnasyonal süper devlet kurma çabalan egemen olmuştur. Bu süre içinde altı kere, Avrupa’nın şu ya da bu ulus devleti, tüm Avrupa kıtasını yönetimi altına alıp, kendi ulus-devletini bir Avrupa süper devleti haline dönüştürmeye çalışmıştır.

Bu girişimlerden ilki İspanya tarafından, on altıncı yüzyılın ortalarında, İspanya henüz yeni yeni birleşik bir ulus olarak ortaya çıkarken, yani kendi içindeki birbiriyle didişen krallıkları, düklükleri, kontlukları ve serbest kentleri bir Prens’in altında pamuk ipliğiyle birleştirmeyi başardığı anda yapılmıştır. Ve İspanya, Avrupa’nın efendisi olma hayallerini yüz yıllık bir süre boyunca elden bırakmamıştır. O zamana kadar da kendini hem ekonomik, hem de askeri açıdan tüketmiştir.

Hemen ardından Fransa, önce Richelieu döneminde, sonra da XIV. Lcuis döneminde, bu işi İspanya’nın bıraktığı yerden devralmış, yetmiş beş yıl sonra, yorgunluktan tükenmiş durumda, özellikle de mali açıdan batmış durumda vazgeçmiştir. Ama böyle olması, aradan bir yetmiş beş yıl daha geçtiğinde bir başka Fransız yöneticinin, Napoleon’un bir denemeye daha girişmesini engellememiştir. Napoleon Avrupa’nın yöneticisi olma ve Fransa egemenliğinde bir Avrupa süper devleti oluşturma aşkına, tüm kıtayı yirmi yıl boyunca savaşlarla, sarsıntılarla titretmiştir. Daha sonra, bu yüzyılda Almanların Avrupa efendisi olma yolundaki iki savaşı gelmiş, Hitler’in yenilgisinden sonra da Stalin, silah ve baskı gücüyle, Rus egemenliğinde bir Avrupa yaratmaya çalışmıştır. Japonya da ulus-devlet haline gelir gelmez Batıtürü bir sömürge imparatorluğu yaratmaya kalkışmış, Batı örneğini izleyerek bu yüzyılda bir deneye girişmiş, Japon yönetiminde bir Asya Süper devleti peşine düşmüştür.

Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. İspanya’nın Amerika kıtasındaki imparatorluğu o kadar çok altın ve gümüş getiriyordu ki, Şarlken’in oğlu II. Philip öneminde Ispanya, Roma lejyonlarından bu yana ilk daimi orduyu, İspanyol Süvarileri’ni kurmayı başarmıştı. Bu süvari birliklerinin ilk “modern” kuruluş olduğu da bazıları tarafından ileri sürülmektedir. Kendini bu şekilde donatan İspanya, kendi yönetiminde bir Avrupa yaratma amacıyla ilk seferlere de başlamıştır, işte ulus-devlet’i icat eden Fransız avukatpolitikacı Jean Bodin’in (1530-1591) 1576 tarihinde yazdığı Six Livres de la Republique (Cumhuriyetin Altı Kitabı) adlı eserinden sonra bu fikrin bütün Avrupa’da ana amaç haline gelmesine de, Ispanya’nın bu tehdidine karşı durmanın getirdiği motivasyon ve adanmışlık yol açmıştır.Esasen tehdit bu kadar büyük ve bu kadar gerçek olmasa, Bodin’in önerileri böyle kolaylıkla kabul edilmezdi. Bu tavsiyeler şunları içermekteydi: Ulus-devlet ve onun kuruluşları olsun, merkezden kontrollü sivil bir mekanizmanın yalnızca hükümdara sorumlu olması, bunun yanında askeri kesimin de merkezden kontrolü, daimi ordudaki subayların profesyonel askerler olması ve merkezi yönetime sorumlu olması, paranın bu merkezce basılması, vergi ve gümrüklerin bu merkezce toplanması, mahkemelerde yerel beylerin yerine merkezden atanmış profesyonel yargıçların bulunması. Bu önerilerin her biri, daha önceki zamanların yerleşmiş ve güçlü çıkarlarına, yani özerk kiliseye, türlü şeye bağışık piskoposluklara ve manastırlara, irili ufaklı tüm yerel beylere meydan okur nitelikteydi. Özellikle beylerin hep kendi orduları, kendi hukuk sistemleri ve mahkemeleri, kendi vergi toplama güçleri olagelmişti. Ayrıca serbest kentlere, kendi kendini yöneten loncalara ve türlü kesimlerin çıkarlarına da bir darbe inmekteydi. Ama İspanya’nın Avrupa’yı ele geçirme tehdidi, bunların hiçbirine başka bir çare bırakmıyordu. Ya kendi ülkelerindeki hükümdara boyun eğeceklerdi ya da fetih yoluyla gelecek yabancı bir hükümdara. O günlerden başlayarak, Avrupa ulus devletinin siyasal yapısında yer alan hemen hemen her değişiklik, Fransa, Almanya ve Rusya’nın Avrupa’yı ele geçirme ve süper devlet kurma yolundaki benzer girişimlerinden kaynaklanmış ya da en azından tetiği çeken hep bu girişimler olmuştur.

Böyle olunca, insana sanki siyasal bilimcilerin sömürge imparatorluklarını incelemiş, o konuda bir siyasal teori geliştirmiş olmaları gerekir gibi gelmektedir. Oysa bunları hiç yapmamışlardır. Bunun yerine, ulus devletin siyasal teorisine ve kurumlarına odaklanmışlardır. Ayrıca insana, sanki tarihçiler de Avrupa süper devletlerini incelemiş olmalı gibi gelmektedir. Ama her üniversitede, tarihle ilgili en saygın kürsüler hep ulusal tarih kürsüleridir. İster İngiltere, ister Fransa, ister ABD ya da İspanya, Almanya, İtalya, Rusya’da olsun, en ünlü tarih kitapları ulus devleti ele almaktadır. Hatta en uzun süre boyunca en büyük ve en başarılı sömürge imparatorluğunu yönetmiş olan İngiltere’de bile, tarih araştırmaları ve eğitimi hep ulus devlet üzerinde merkezleşmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, ulus devlete değil de imparatorluklara yönelmiş olan birinci sınıf bir tarihçi yetiştirmiş olan hemen hemen tek ülkedir. William Prescott (1796-1859), daha çok İspanyolların Meksika ve Peru’yu fethine eğilmiş bir tarihçidir. Fransa’nın başta gelen tarihçilerinden biri olan Fernand Braudel de (1902-1985)kendini ulus-devletle sınırlamamayı yeğlemiştir. Onun bakış açısı Avrupa’nın tümünü, hatta dünyayı içermektedir. Ama o da siyasal tarihçi olmaktan çok, ekonomik ve sosyal tarihçiydi. On dokuzuncu yüzyılın en büyük Alman tarihçileri içinde, tarihi bir bilim olarak yerleştirmeye en büyük katkılarda bulunmuş olanlardan Leopold von Ranke (1795-1886) ile Theodor Mommsen (1817-1903)de kendilerini yalnız Alman tarihi yazmakla sınırlamamışlardı. Örneğin Ranke’nin başta gelen eserlerinden biri, papaların bir tarihiydi. Mommsen’in en büyük eseri de Roma tarihiydi. Ama onlar bile, modem politikadaki bu imparatorluğa doğru yönelme konusunu ele almamış, Avrupa’ya hâkim olma girişimlerini, ulusal tarihin bir parçası olarak, yani Alman, Fransız ya da İtalyan tarihinin parçaları olarak görmüş, ulus devleti aşma, onun yerine uluslarüstü siyasal yapılar kurma girişimleri olarak görmemişlerdi.

İmparatorluğu ve süper devleti böyle ihmal etmenin nedenlerinden biri, bunların ikisinin de kuruluşlar geliştirmemesidir. Gerçekten de, örneğin İngiltere’deki Lordlar Kamarası, tüm İngiliz egemenliğindeki topraklar için en yüksek itiraz mahkemesi olarak kalmıştır. Tabii aslında bu Kamara, Büyük Britanya ve İrlanda adalarında en üst itiraz mahkemesi olduğu için böyle olmuştur. Aynı şekilde İngiltere Parlamentosu da kuramsal olarak İngiltere’ye bağlı tüm topraklar için yasama organıdır. Ne var ki üyelerinin hepsi “Birleşik Krallık”tan, yani yalnızca o iki adadan seçilerek gelmiştir. Birleşik Krallık dışındaki olaylara, pek ender olarak, ancak kriz durumlarında eğilen bir organdır. Kral ve Kraliçe, bütün İngiltere İmparatorluğu’nun hükümdarıdır, ama hiçbir İngiliz Kralı ya da Kraliçesi, İngiltere’nin başka yerlerdeki topraklarına ayak basmamıştır, ancak o topraklar İngiltere’nin olmaktan çıktıktan sonra oralara ziyarete gitmiştir. Tabii o zamana kadar, ortada bir imparatorluk da kalmamıştır (örneğin eskiden İngiltere İmparatorluğu’na ait olan yerleri ziyaret etmeye, şimdiki Kraliçe II. Elizabeth başlamıştır). Oysa bir “imparatorluk” kurmaya diğer ülkelerin hepsinden çok yaklaşan da Ingiltere’dir.

Sömürge “imparatorlukları” birer hayal değildi. Ama imparatorluk da değillerdi. Bunlar aslında, sömürgeleri olan ulus devletlerdi, insan bunları, adlarını ödünç aldıkları siyasal yapıyla karşılaştırdığı anda, bunu hemen anlar: “Romalıların imparatorluğu”. Sömürge imparatorluklarının çağı da hemen hemen Roma İmparatorluğu’nun ömrü kadar sürmüştü (400 yıl). Herhalde ana vatan ile imparatorluk toprakları arasında siyasal, sosyal, ekonomik entegrasyon sağlamaya rahat rahat yetecek bir süre. Ama buna hiç kalkışılmamıştır.

Augustus’ten sonraki Roma imparatorlarının en büyük üç tanesi, yani Trajan (hükümranlık süresi M.S. 98117), Hadrian (hükümranlık süresi M.S. 117-138) ve Diocletian (hükümranlık süresi M.S. 284-305) hep sömürge insanıydılar. Trajan’la Hadrian Ispanya’da doğup büyümüşlerdi. Diocletian da eski Yugoslavya’nın çocuğuydu. Latin kökenli değillerdi, ilk ikisi büyük olasılıkla Berberi, Diocletian da ya Illiryalı ya da Slav’dı. Ama insan Amerikalı George Washington’u (1732-1799), Güney Afrikalı Jan Smuts’u (1875-1950) ya da Hintli Nawaharlal Nehru’yu (1889-1969) Ingiltere’nin başbakanı olarak düşünebilir mi? Oysa bunların hepsi de yaşadıkları dönemin en büyük ve en ünlü, İngilizce konuşan, İngiliz kültürü almış siyasal liderleriydi. Onların dönemi de, sırasıyla, on sekizinci yüzyılın sonu, Birinci Dünya Savaşı sonrası ve Churchill’in İkinci Dünya Şavaşı sonundaki genel seçimlerde devrildiği zamandı.

Latince yazan en son iki büyük klasik yazardan biri, St. Augustine (M.S. 354-430), bugün Cezayir diye bildiğimiz yerde doğup büyümüştür ve büyük olasılıkla Berberi soyundan gelmektedir. Onun çağdaşı olan St. Jerome (M.S. 340-430) de Slovendi, doğduğu yer bugünkü Lubliana’nın pek de uzağında değildi. İlk gençlik yıllarını Alman kesiminde geçirmiş; en önemli çalışmalarını, örneğin Incil’in Latinceye çevirisini, Kudüs ve Beytüllahm’da yaşarken gerçekleştirmişti. Roma İmparatorluğu’nun en uzun ömürlü mirası, bugün hâlâ Avrupa Hukukunun temeli olan yasalarıdır (Codez luris Civilis) Bu yasalar Latince olarak yazılmış olmakla birlikte, Rumca konuşan Konstantinopl’da, yine Rumca konuşan imparator Jüstinyen’in (M.S. 483-565) girişimiyle, içlerinde bir tek Romalı bulunmayan bir hukukçular grubu tarafından hazırlanmış, çünkü o sıralarda imparatorluğun Latince konuşan batı kesimi hemen hemen Barbarlara teslim olma durum-larına düşmüştür.

Ve Roma’nın çökmesinden yüzlerce yıl sonra, eski imparatorluğun bilgili insanlan, hatta en dindar Hıristiyanları bile kendilerini Romalı saymayı sürdürmüşler, kendilerini Cicero’nun Latincesiyle eğitmişler, “Roma’nın parlak günleri”ni, Augustus’ün, Trajan’m, Hadrian’ın dönemlerini özleyip durmuşlardır.

Amerika’nın On Üç Sömürgesi halkı arasında, özellikle bunların “daha kaliteli” sayılanları arasında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında kendilerini Amerikalı değil de İngiliz sayan pek çok kişi vardı. Bu da dünyanın en büyük modern imparatorluklarından birinin ilk parçalanması olayıydı. Ama o Amerikalı “sadıklar” bir istisnaydı. Meksika, Kolombia ya da Brezilya’da, yirminci yüzyıl imparatorluklarının, yani İngiliz, Fransız, Hollanda, Japon imparatorluklarının çöküşüne üzülen sömürge halkı sayısı pek az olmuştur. İngiltere’nin Hindistan’daki Racalık dönemi, dikkati çekecek kadar geniş bir üst sınıf halkı yaratmış, bu insanlar gerçek anlamıyla çift kültürlü yetişmiş, çoğu en iyi İngiliz üniversitelerine gidip okumuş, hepsi İngiliz şiir edebiyatını, Shakespeare’i, İngiliz hukukunu, İngiliz anayasa felsefesini ve tarihini derinden derine öğrenmiştir. Ama bunların hiçbiri, ne imparatorluğa, ne de kendi ülkelerinin o imparatorlukla bağlarına sahip çıkmıştır. Siyasal açıdan özerk bir Hindistan’ı kurarken, hiçbiri bu kültürel bileşimi sürdürebilmek için bir anayasal çözüm bulmaya kalkışmamıştır. Tam tersine, Hindistan’ın bağımsızlığına, ayrı bir Hint ulusal devletine en adanmış, en ödün vermeyen tahrikçiler olmuşlardır.

Bundan da şaşırtıcı olanı, Rus İmparatorluğu’ndaki entegrasyon yokluğudur. Ukraynalılar, Beyaz Rusyalılar, Ermeniler, Gürcüler, Almanlar; daha doğrusu (Yahudiler-le Katolik Polonyalılar dışında) hemen hemen Avrupa’nın tüm soylarından gelen insanlar, yüzyıllardan beri, hem Çarlık Rusyası’nda, hem de komünistlerin Rusyası’nda eşit muamele görmüşlerdi. Tek yapacakları, Rusça öğrenmekti. Çarın generallerinin ve bakanlarının büyük bir bölümü Alman kökenliydi. Bunun en çarpıcı örneği, son çarın reformcu başbakanı Kont Witte’dir. Stalin, Gürcü’ydü. Sovyet ordusunun son genelkurmay başkanı da Ukraynahydı. Ama bütün bunlara rağmen, Sovyet İmparatorluğu dağılırken ortada hemen hiç imparatorluk yanlısı bir duygu olmadığı gibi, imparatorluk yanlısı bir eylem de yoktur. Direnişlerin hepsi, imparatorluk adına değil, milliyetçilik adına gösterilmektedir. Şimdi ulus devlet haline dönüşen Moldova ve Litvanya gibi yerlere yerleşmiş olan etnik Ruslar da Moldovalı ve Litvanyalı olmaya itiraz etmekte, kendi bağımsızlıklarını istemektedirler.

Sömürge imparatorluklarının idari bir soyutluktan öteye geçememesi gerçeği, yani siyasal toplum olamamaları, bunların kuruluşlarının ne kadar kolay olduğu düşünülünce daha da paradokslu gözükmekte, insan âdetâ, “elbette” demek gereğini hissetmektedir. Roma İmparatorluğu her ne kadar birbirini izleyen kanlı savaşlar sonucu kurulduysa da, modern sömürge imparatorlukları pek az savaşlar sonucu oluşmuşlardır. Evet, İngiltere Hindistan’da savaşmıştı; ama esas olarak, Hintli yöneticilere karşı savaşmaktan çok, Fransızlara karşı savaşmıştır. Güney Afrika’da da Boer’lere karşı çok acı bir savaş vermişlerdir. Ama onun dışında, İngiltere İmparatorluğu, ufak tefek çatışmalar dışında pek az şiddet sonucu oluşmuştur, bu çatışmalar da aşağı yukarı bin İngiliz askerinden fazlasını hiçbir zaman gerektirmemiştir.

Aynı şekilde, Rusların da imparatorluklarını genişletme çabaları sırasında karşılaştıkları en uzun süreli direniş, Ukrayna’da ya da on sekizinci yüzyılda aldıkları Baltık devletlerinde veya Orta Asya’da değil, Kafkaslar’da karşılarına çıkmıştır. Fransızların da Güneydoğu Asya ve Afrika’da kendi imparatorluklarını kurma çabaları sırasında ufak tefek çatışmalar yer almış, bu çatışmalarda Fransa’nın ya da herhangi bir Avrupa ülkesinin önemsiz sınır çatışmalarına yolladığı askerlerden daha az sayıda asker savaşmıştır.

Bütün bunlara rağmen, Avrupalı güçlerden biri (ya da Japonya) bir zayıflık belirtisi gösterdiği anda, imparatorluğu hemen dağılmış, ulusal devletler halinde bölünmüştür. İngiltere İmparatorluğu’nun “Beyaz Dominyonları” diye bilinen Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda gibi yerler, İngiliz soylarından ve kültürel geleneklerinden büyük gurur duymalarına rağmen, sömürge olmaktan çıktıkları anda ulus devletler olmuşlardır. Ortada başka türlü bir siyasal entegrasyon modeli yoktur.

Modern imparatorluğun bir entegrasyon sağlama gücü yoktur. Entegrasyonu ancak ulus devlet gerçekleştirebilir, kendine bir politika seçebilir; yani siyasal bir devlet olabilir, vatandaşlık yaratabilir.

Avrupa’da da tüm kıtayı fethetmeye kalkanlardan hiçbiri, kuracakları süper devleti bir siyasal yapı içinde entegre edemezlerdi. II. Philip’ten Stalin’e kadar hepsinin tek yapabilecekleri, kaba kuvvetle boyun eğdirmek olabilirdi. Oysa buna rağmen, Avrupa süper devleti kurmaya kalkanlardan üç tanesi, çok çekici gücü olan ideolojilerle ortaya çıkmışlardı: Napoleon’un sloganı Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik’ti, yani Fransız Ihtilâli’nin ilkeleriydi. Hitler’inki bir nefret, imrenme ve Yahudi düşmanlığı ideolojisiydi (bunun çekiciliği bizim kabullenmeye yanaşmadığımız kadar fazlaydı, Avrupa kıtasının her ülkesinde, Hitler orayı alıncaya kadar hep direnişten çok sempati gözlemlenmesi de bundandı). Stalin’inki de Marksist sosyalizm ideolojisiydi. Bu ideoloji yüz yıldan beri, Hıristiyanlıktan bu yana en güçlü ve en yaygın çekiciliği sergilemekteydi. Japonya’nın Pan-Asya süper devleti yaratma girişimi bile güçlü bir ideolojiye dayalıydı, o da Batı düşmanı, sömürge düşmanı biçiminde özetlenebilirdi. Ama bu girişimlerin hepsi de fethettikleri topraklarda siyasal yapılanma oluşturamamak, siyasal kurumlaşma yaratamamak, St. Paul’ün Civis Romanus Sum’una (Ben bir Roma vatandaşıyım) birazcık bile benzeyen bir şey yaratamamak gibi ortak noktalar sergilemekteydiler. Unutmamak gerekir ki St. Paul, soy olarak Yahudi, kültür ve dil olarak Rumdu, ama “Ben bir Roma vatandaşıyım,”sözü daha büyük bir iddiaydı, daha yüksek bir hukuka, coğrafi bölünümleri aşan bir siyasal kimliğe, ırka ve dile sahip olmayı ifade ediyordu.

Bütün modern imparatorluklar ve bütün süper devletler, ulus devleti aşmayı beceremedikleri için çökmüşlerdir, nerede kaldı ulus devletin yerine geçebilmek.

Ama ulus devlet, imparatorlukların ve süper devletlerin yüzyılları boyunca varlığını sürdüren tek siyasal gerçek olmasına rağmen, son yüz yıl içinde o da kendini derinden derine değiştirmiştir. O da şimdi artık mega devlet haline dönüşmüştür.

MEGA-DEVLETİN BOYUTLARI

1870’te ulus-devlet her yerde galipti. Avusturya bile artık Avusturya-Macaristan olmuş, iki ulus devletin federasyonu haline gelmişti. Ayrıca 1870’in ulus devletleri henüz hâlâ, Bodin’in 300 yıl önce icat ettiği egemen ulus devlete benziyor, onun gibi davranıyordu.

Oysa 1970’in ulus devleti, yani aradan yüz yıl geçtikten sonraki ulus devlet, Bodin’in devletine de, hattâ 1870’in ulus devletine de pek benzemiyordu. O artık mega-devlet olmuştu. Belki 1870’teki atasıyla yine aynı familyadan bir yaratıktı, ama mütasyon geçirdiği için, panter kediden ne kadar farklıysa, o da atasından o kadar farklıydı.

Ulus devlet, sivil toplumun koruyucusu olarak biçimde tasarımlanmıştı. Mega-devlet ise onun efendisi oldu. Aşırı durumlarda, totaliter biçimlere girdiği zaman, sivil toplumu tümüyle kaldırıp onun yerine geçti. Totaliterlikte toplumun tümü siyasal bir toplum haline geldi.

Ulusal devlet, hem vatandaşının hayatını ve özgürlüğünü, hem de onun mal varlığını, egemen gücün keyfi hareketlerine karşı koruyacak biçimde tasarımlanmıştı. Mega-devlet, en az aşırılık içeren Anglo-Amerikan uygulamasında bile, vatandaşın mal varlığını vergi tahsildarının insafına terk etmektedir. Joseph Schumpeter’in (18831950) 1928 tarihli Der Steuerstaat (Mali Devlet) adlı yazısında işaret ettiği gibi, mega-devlet, vatandaşların ancak devletin sarih veya zımni olarak izin verdiği mallara sahip olmasına hoşgörü göstermektedir.

Bodin’in ulus devletinin ilk işlevi, sivil toplumun sürdürülmesiydi; özellikle de savaş zamanında. “Savunma” sözünün anlamı da aslında budur. Mega-devlet ise barış ile savaş arasındaki farkı giderek bulanıklaştırmıştır. Barış yerine, ortaya “Soğuk Savaş” çıkmıştır.

DADI DEVLET

Ulus devletten mega-devlete dönüş on dokuzuncu yüzyılın son birkaç on yılı içinde başlamıştı. Mega devlete doğru atılan ilk adım, Bismarck’ın 1880’lerde Sosyal devleti icat etmesiyle atılmış oldu. Bismarck’ın amacı, hızla yükselen sosyalizm dalgasına karşı durabilmekti. Bu cevap, bir sınıf savaşı tehdidine verilen cevaptı. Bismarck’a kadar, hükümet yalnızca bir siyasal ajans olarak görülmüştü. Bismarck hükümeti bir sosyal ajans haline getirdi. Onun kendi sosyal önlemleri, örneğin sağlık sigortası, sanayi kazalarına karşı sigorta, yaşlılıktaki emekli maaşları (peşinden onu 30 yıl arayla izleyen ve İngiliz icadı olan işsizlik sigortası ile birlikte) aslında pek mütevazı önlemlerdi. Ama ortadaki ilke devrimseldi. Zaten bu konuda atılan tek tek adımlardan daha önemli etkiler yapan da o ilke oldu. Alman sağlık sigortası sisteminde, istihdam edilen bütün insanlarla ailelerinin hastalığa karşı sigorta altına alınması gerekiyordu, ama-sigorta şirketini kendileri seçebilirlerdi. Şirketlerin çoğu, özel sektör kuruluşlarıydı. İngilizlerin getirdiği işsizlik sigortası ise, devleti sigorta şirketi kılığına sokuyordu. Sosyal Sigorta adlı kuruluş da sosyal devleti 1935-36 yıllarında ABD’ye getirdi. O da aynı ilkeye göre düzenlenmişti. Yeni akımın diğer sosyal tedbirlerinin çoğu da, örneğin tarım sübvansiyonları, araziyi “toprak bankası”na verme karşılığı yapılan ödemeler gibi şeyler de öyleydi. (Bu son önlem, hem tarımsal üre-timde aşın üretimi azaltıyor, hem de çiftçiler için bir sosyal yardım yerine geçiyordu.)

1920’lerle 1930’larda, komünistler, faşistler ve Naziler sosyal kurumları devraldı. Ama demokrasilerde hükümet hâlâ yalnızca sigortalamayı ya da en çok, ödemeler yapmayı seçti. Sosyal işler yapmaktan ya da vatandaşları uygun sosyal davranışlara zorlamaktan hâlâ büyük ölçüde uzaktı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu durum hızla değişti. Devlet “sağlayıcı” olmaktan çıkıp yönetici durumuna geldi. Geleneksel sosyal devletin en son önlemi (ve belki de en başarılısı) ABD’deki Erlik insan Hakları’ydı ve ikinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yürürlüğe girmişti. Savaştan dönen her Amerikalı askere, üniversiteye gitme ya da yüksekeğitim alma hakkını veriyordu. Ama hükümet bu insanlara hangi üniversiteye gideceklerini söylemeye kalkışmadı. Kendisi üniversite işletmeye de kalkışmadı. Eğer er üniversiteye gitmek isterse, yalnızca parasını verdi. Hangi üniversiteye yazılacağına ve hangi dalda eğitim göreceğine er kendisi karar veriyordu. Üniversitelerin de her başvuran eri kabul etmek gibi bir yükümlülüğü yoktu.

Savaşı izleyen dönemin bir başka önemli sosyal programı da İngiliz Ulusal Sağlık Servisi oldu. Totaliter ülkelerin dışında, hükümeti sigortalayıcı ya da sağlayıcı olmaktan bir adım öteye götüren ilk kurum buydu. Ama bu da ancak kısmen böyleydi. Standart sağlık bakımı için, Ulusal Sağlık Servisi’nde hükümet bir sigorta şirketiydi. Hastaya bakan doktorun parasını veriyordu. Ama doktor yine de devlet memuru olmuyordu. Hastanın da hangi doktora gideceği konusunda bir sınırlama yoktu.

Ne var ki, Ulusal Sağlık Hizmeti çerçevesindeki hastaneler ve hastane bakımı tümüyle devlet tarafından üstlenilmişti. Hastanelerde çalışan insanlar devlet memuru oldular, devlet o hastaneleri fiilen yönetmeye başladı, işte bu adım, devletin sosyal alandaki yeni rolüne doğru atılmış ilk adımdı. Devlet artık kural koyucu olmaktan, sigortalayıcı, para verici olmaktan çıkıyordu. Artık yapıcı ve yöneticiydi.

1960’ta Batı’nın tüm gelişmiş ülkelerinde, devletin tüm sosyal sorunlar ve tüm sosyal işler için en uygun yapıcı olduğu görüşü, kabul edilmiş bir doktrin haline geldi. Hatta sosyal alanda faaliyet gösteren özel girişime kuşkuyla bakılmaya başlandı. İyi niyetli liberaller bunu “gericilik” ya da “ayrımcılık” olarak gördüler. ABD’de de hükümet tüm sosyal faaliyetlerin yapıcısı oldu, özellikle de karmaşık ırklardan gelen bir toplumda insan davranışının hükümet girişimiyle ve hükümet emriyle değiştirilmesi amaçlandı. Totaliter devletlerin dışında bir tek ABD’de, hükümet böyle sosyal değerleri ve bireysel davranışları değiştirmeye kalkıyordu.

EKONOMİNİN EFENDİSİ OLARAK MEGA-DEVLET

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında ulus devlet artık ekonomik bir ajans haline çevrilmekteydi. İlk adımlar ABD’de atılmıştı. Bu ülke hem iş dünyasının devlet tarafından düzenlenmesini, hem de kapitalist bir ekonominin yeni iş kuruluşlarının devlete ait olmasını icat etmişti. 1870’lerden başlayarak, ABD yavaş yavaş ticari bankacılığın, demiryollarının, elektrik enerjisinin, telefonların mevzuatını oluşturdu.On dokuzuncu yüzyılın en orijinal siyasal icatlarından biri olan ve başlangıçta çok da başarılı olan bu devlet düzenlemeleri, başlangıçta kesinlikle, “bozulmamış kapitalizm” ile “sosyalizm” arasında bir “üçüncü yol” olarak görüldü, ayrıca kapitalizmin ve teknolojinin hızla yayılmasından kaynaklanan gerilimlere ve sorunlara bir cevap olarak değerlendirildi.

Birkaç yıl sonra ABD, ticari kuruluşları devlet mülkiyetine almaya başladı — önce 1880’lerde Nebraska eyaleti, William Jennings Bryan (1860-1929) liderliğinde bu işi başlattı. Birkaç yıl daha geçtiğinde, 1897 ile 1900 arasında, Avusturya Belediye Başkanı Karl Lueger (18441910) de, Avusturya’nın başkentindeki tramvay şirketleriyle elektrik ve gaz şirketlerini devletleştirdi. Tıpkı sosyalizmle mücadele etmek için harekete geçen Bismarck gibi, Bryan da Lueger de aslında sosyalist değillerdi. Her ikisi de ABD’de “Popülist”, yani “halkçı” diye tanımlanabilecek kimselerdi. Her ikisi de devlet mülkiyetinde, hızla tırmanan sınıflar arası savaşı, yani “sermaye” ile “emek” arası savaşı yatıştıracak bir unsur görmekteydiler.

Ama on dokuzuncu yüzyılda, hatta 1929’a gelinceye kadar, devletin ekonomiyi yönetmesi bir yana, durgunluk ve depresyonu yönetmesi kavramına bile inanan pek az insan vardı, iktisatçıların çoğu, piyasa ekonomisinin “kendi kendini düzenleyebilen” bir mekanizma olduğu kanısındaydı. Sosyalistler bile ekonominin, özel mülkiyet kalkar kalkmaz, kendi kendini düzene sokabileceğine inanmaktaydılar. Ulus devletin ve hükümetinin görevi, ülkeyi istikrar içinde, vergileri düşük tutarak, tutumluluğu ve tasarrufları teşvik ederek, ekonomik büyümeye uygun bir “iklim”i sürdürmekten ibaretti. Ekonomik gidiş, yani ekonomik dalgalanmalar, hiç kimsenin kontrol edebileceği bir şey değildi; bunun nedenlerinden en belirgini de, dalgalanmalara yol açan olayların ulus devlet içindeki olaylar olmayıp, dünya piyasası olayları oluşuydu.

Dünya ekonomik krizi geldiğinde, ulusal hükümetin ekonomik gidişi kontrolü altına alması gerektiği inancı doğdu. John Maynard Keynes (1883-1946) ilk önce, ulusal ekonominin, en azından orta boy ve büyük ülkeler için, dünya ekonomisinden ayrı bir şey olduğunu söyledi. Ardından, bu tek başına duran ulusal ekonominin, tümüyle hükümet politikalarıyla, yani hükümet harcamalarıyla belirlendiğini ortaya attı. Bugünün iktisatçıları da yani Friedmanistler, arz-cephesi taraftarları ve diğer post-Keyneyçiler, diğer konularda Keynes’ten ne kadar ayrılırlarsa ayrılsınlar, bu iki noktayla ilgili olarak Keynes’i izlemektedirler. Ulus-devleti ve onun hükümetini hepsi ulusal ekonominin efendisi, ekonomik gidişin kontrol edici gücü olarak görürler.

MALİ DEVLET

Bu yüzyılın iki dünya savaşı, ulus-devleti “mali devlet” haline getirdi. Birinci Dünya Savaşı’na kadar tarihte hiçbir devlet, savaş zamanında bile, ülkenin ulusal gelirinin pek küçük bir parçasından fazlasını, örneğin % 5 ya da 6’sından fazlasını halkından almayı başaramamıştı. Ama Birinci Dünya Savaşı’nda, savaşa katılan ülkelerin her biri, en yoksulu bile, devletin halkından sızdırabileceği paranın sınırı olmadığını öğrendi. Esasen Birinci Dünya Savaşı’na kadar, savaşa katılan tüm ülkelerin ekonomileri de tümüyle parasallaşmıştı. Sonuç olarak en yoksul iki ülke olan Avusturya-Macaristan ve Rusya bile, Birinci Dünya Savaşı yıllarının büyük bölümü boyunca, nüfuslarının yıllık gelirinden daha fazlası kadar vergi toplayıp borç alabildiler. Yüz yıllardan beri diyemesek bile, on yıllardan beri birikmiş sermayeyi likide etmeyi başarıp onu savaş malzemesi haline çevirdiler.

Joseph Schumpeter o sıralar henüz Avusturya’da yaşamaktaydı. Olup biteni derhal fark etti. Ama geri kalan iktisatçıların da, çoğu hükümetlerin de bir derse daha ihtiyaçları vardı, o da İkinci Dünya Savaşı’ydı. İşte ondan sonra da bütün gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin çoğu “mali devlet” haline geldiler. Bir hükümetin vergi olarak toplayabileceği ya da borç olarak alabileceği miktarın ekonomik sınırları olmadığına inandılar, dolayısıyla da hükümetlerin harcayabileceği paranın da sınırı olamayacağı düşüncesi bunu doğal olarak izledi.

Schumpeter’in işaret ettiği nokta şuydu: Dünyada hükümetler var olalı beri, her bütçe süreci, önce elde edilebilecek gelirlerin bir değerlendirmesiyle başlardı. Harcamaların sonradan bu gelirlere uydurulması gerekirdi. “İyi niyetli ve yararlı” amaçların da sonu gelmeyeceğine göre, yani harcamalara yönelik talep sınırsız olduğuna göre, bütçeleme süreci genellikle, hangi noktada “hayır” denileceğine karar vermek demekti. Gelirlerin sınırlı olduğu bilindiğine göre, hükümetler, ister demokrasi, ister Rusya’daki Çarlık gibi mutlak monarşi olsun, büyük baskılar altında iş görürlerdi. Bu baskılar, hükümetlerin sos-yal bir kurum olmasını ya da ekonomik bir kurum olmasını imkânsız hale getiriyordu.

Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, daha çok da ikinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, bütçeleme sürecinin anlamı değişti, “evet” demek anlamına gelmeye başladı.

Geleneksel olarak hükümet, siyasal toplum, ancak sivil toplumun gönlünden kopan miktarı elde edebiliyor, onu da çok dar sınırlar içinde, milli gelirin çok küçük bir yüzdesi olarak alabiliyordu, çünkü parasallaştırabildiği ancak o kadardı. Ancak o kadarı vergilere ve borçlara çevrilebiliyor, dolayısıyla da hükümetin geliri olabiliyordu. Oysa yeni durumda, hükümetin alabileceği gelirin ekonomik sınırları olmayacağına göre, hükümet artık sivil toplumun efendisi durumuna geliyor, onu yoğurup biçimlendirebilme gücünü kazanıyordu. Hepsinden önemlisi, vergileri ve harcamaları kullanarak hükümet artık toplumun gelirini “yeniden dağıtıma” tabi tutabiliyordu. Cüzdanının gücüyle hükümetin, toplumu politikacının imajına göre biçimlendirebileceği görülüyor, ya da en azından böyle yapabileceği vaat ediliyordu.

Ama yeni durumda bir yandan da milli gelirin devlete ait bir şey olduğu, bireylere de hükümet onlara ne vermeye razı olursa o kadarının düşeceği gibi bir durum ortaya çıkıyor, olayı böyle görmek giderek kolaylaşıyordu. 1914’ten önce, hatta 1946’dan önce hiç kimse “vergi gedikleri” diye bir şeyden söz etmemişti.İlk günlerde her şeyin bireye ait olduğu varsayılmakta, mükellefin siyasal temsilcileri tarafından sarih biçimde hükümete (yani ya mutlak bir hükümete ya da bir parlamentoya) kanalize edilmedikçe böyle kalacağı kabul edilmekteydi’.

Ama “vergi gedikleri”sözü bunun tam tersini göstermekte, her şeyin hükümete ait olduğuna, mükellefte kalacağı sarih biçimde belirtilmedikçe de öyle olacağına işaret etmekteydi. Mükelleflerin elinde kalan, hükümetin olgunluğundan ve cömertliğinden ötürü almayıp bırakmayı uygun gördüğüydü, o kadar.

Tabii bunun böyle olduğu ancak Komünist ülkelerde su yüzüne çıktı. Ama ABD’de bile, özellikle Kennedy döneminde, Washington bürokrasisinde ve Washington çevrelerinde her şeyin hükümete ait olduğu, ancak hükümetin sarih biçimde mükellefte kalabileceğini belirttiği miktarın kişilerde kalabileceği, bilgelik içeren bir görüş olarak kabul edilmişti.

SOĞUK SAVAŞ DEVLETİ

Sosyal Devlet; ekonominin efendisi olan devlet ve mali devlet; bunların hepsi de sosyal ve ekonomik sorunlardan, sosyal ve ekonomik kuramlardan gelişmiş şeylerdi. Mutasyonların en sonuncusu, yani mega-devleti, Soğuk Savaş Devleti’ni yaratan değişim ise, teknolojiye cevap olarak gelişmişti. Bunun ilk kaynağı, 1890’larda Almanya’da alınan bir karardı ve kararın konusu da barış zamanında deniz kuvvetleriyle ilgili çok büyük bir caydırıcı güç oluşturmaktı. Silahlanma yarışı ilk önce buradan başladı. Almanlar çok büyük bir siyasal risk aldıklarının farkındaydılar. Hatta Alman politikacılarının çoğu da bu karara karşı direndi. Ama Alman amiraller, teknolojinin kendilerine başka çare bırakmadığı kanısındaydılar. Modern bir donanma demek, çelik gemiler demekti. Bu tür gemilerin de barış zamanında yapılması gerekirdi. O zamana kadarki geleneğe göre bu işi savaş çıkana kadar bekletirlerse, iş işten geçmiş olacaktı.

Aşağı yukarı 1500 yılından bu yana, şövalyelerin modası geçtiği anda, silahlar artık normal barış dönemi tesislerinde yapılır olmuş, bu tesislerin değişmesi ya hiç gerekmemiş ya da bunlar çok kısa bir sürede gerektiği biçimde uyumlandırılmıştı. Amerikan İç Savaşı’nda toplar hâlâ barış günlerinde kullanılan ve sonradan alelacele değiştirilen atölye ve fabrikalarda dökülüyordu ve bu işe savaş başlandıktan sonra geçilmişti. Tekstil fabrikaları hemen hemen bir gece içinde, kumaş yerine üniforma çıkarmaya başlamıştı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yer alan iki büyük savaşta, yani Amerikan İç Savaşı’yla (1861-1865) Fransız-Prusya Savaşı’nda (1870-1871), çarpışanlar hâlâ daha çok sivillerdi. Üniformalarını sırtlarına, cepheye gitmeden birkaç hafta önce giymiş insanlardı.

Alman amirallerin 1890’da ileri sürdüğü şey, modern teknolojinin artık bütün bunları değiştirdiği yolundaydı. Savaş ekonomisi artık barış ekonomisinin bir uyumlandırması olmakla yetinemezdi. İkisinin birbirinden ayrı olması şarttı. Daha savaş patlamadan çok önce, silahlar da, savaşacak askerler de hem de bol sayıda olmak üzere, var olmak zorundaydılar. Bunların her ikisinin de üretimi giderek daha çok zaman almaya başlamış-tı.

Alman görüşünün içinde gizli olan bir başka nokta da, “savunma” sözünün artık çatışmaları sivil toplumdan ve sivil ekonomiden uzak tutmak anlamına gelmediğiydi. Modern teknolojinin koşulları altında savunma, sürekli bir savaş toplumu ve sürekli bir savaş ekonomisi demekti. Yani “soğuk savaş durumu” demekti.

Yüzyılımızın başında en keskin siyasal gözlemcilerden biri olan Fransız sosyalist lider Jean Jaures (1859-1914), bunu Birinci Dünya Savaşı’ndan önce bile anlamıştı. Woodrow Wilson (1856-1924) aynı şeyi Birinci Dünya Savaşı’ndan öğrendi. Milletler Cemiyeti kurulması çağrısının altında yatan da buydu; Wilson sürekli bir kuruluşun ulusal silahlanmaları izlemesini istiyordu. Askeri yığmaları silahlı kontrolün bir yolu olarak ele alan ilk girişim ise, yarıda kalan 1923 tarihli Washington Deniz Silahları Konferansı’ydı.

Ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bile, ABD birkaç yıl boyunca normal barış durumuna dönmeye çalıştı. Mümkün olduğu kadar hızla silahsızlanmaya uğraştı. Tabii Truman ve Eisenhower yıllarında Soğuk Savaş’ın gelişi bunu da değiştirdi. O zamandan beri de Soğuk Savaş Devleti, uluslararası siyasetin en güçlü kurumu halinde kaldı.

1960’ta mega-devlet artık gelişmiş ülkelerde siyasal bir gerçekti; hem de her yönüyle; yani hem sosyal kurum olarak, hem ekonominin efendisi olarak, hem mali devlet olarak … ve çoğu ülkede de Soğuk Savaş Devleti olarak.

JAPON İSTİSNASI

Bunun bir istisnası Japonya’dır. “Japonya Inc.”in gerçeği ne olursa olsun (zaten bu terimin Batı’daki anlaşılma biçiminde hiçbir doğru yan da yoktur) Japonlar İkinci Dünya Savaşı bittiğinde soğuk savaş devleti’ne dönüşmediler. Hükümetleri ekonominin efendisi olmaya kalkışmadı. Toplumun efendisi olmak gibi bir iddiası da olmadı. Daha çok, esasta on dokuzuncu yüzyıl türü geleneksel bir dünyanın uğradığı korkunç yenilgiden sonra, kendi kendini onarmaya koyuldu. Askeri açıdan tabii Japonya’nın başka seçeneği de yoktu. Ama Japonya hiç sosyal program da başlatmadı. Bir tek, ulusal sağlık sigortası başlatıldı, o da zaferi kazanan Amerikalılar tarafından işgal sırasında başlatıldı. Japonya, sanayileri devletleştirmedi. Hatta 1980’lerde Margaret Thatcher’ın İngiltere’de başlattığı “özelleştirme”ye kadar, daha önceden devletleştirilmiş olan sanayileri özel mülkiyete devreden (örneğin çelik sanayiini) bir tek Japonya olmuştu.

Geleneksel siyasal teori açısından baktığımızda, yani on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllardaki siyasal teorilere dayanarak baktığımızda, Japonya kesinlikle “devletçi” bir ülkeydi.Ama onun devletçiliği, Almanya’nın ya da Fransa’nın 1880’lerde, 1890’lardaki devletçiliği gibiydi, İngiltere ve ABD’deki duruma benzemiyordu. Çok geniş bir memur kesimi vardı (ama genel nüfusa oran açısından yine de İngilizce konuşan ülkelerdeki memuriyetler kadar geniş değildi). Tıpkı 1890 Almanyası’nda, 1890 Avusturya-Macaristanı’nda, 1890 Fransası’nda olduğu gibi, hükümet hizmetinde çalışmak çok saygın ve itibarlı iş sayılıyordu. Japonya’da hükümet, büyük şirketlerle yakın işbirliği içinde çalışırdı. Bu da kıta Avrupası hükü-metlerinin on dokuzuncu yüzyıl sonlarındaki tutumundan farklı değildi. Hatta Amerikan hükümetinin yüzyılımız başlarında sanayi ve tarım kesimleriyle olan yakınlığından da pek farklı değildi.

Eğer mega-devlet bir norm olarak alınırsa, yani siyasal sistemleri yargılarken teorileri değil de gerçekleri kıstas olarak alırsak, Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en sınırlı hükümetin, hatta en çekingen hareket eden hükümetin sahibi olan ülkedir. On dokuzuncu yüzyıl ölçütlerine göre, son derece güçlüdür. Ama yirminci yüzyılda değişen kavramlara göre, daha az göze çarpan bir hükümettir. Japon hükümeti bugün bile hâlâ daha çok bir “koruyucu” durumundadır.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1970’lerin ortalarına kadar geçen otuz yıl boyunca, dünyanın tümü Mega’ devlete doğru gitmeye başladı.

Japonya bunun istisnası oldu. Başka her yerde, mega-devlete doğru gidiş evrenseldi, tüm gelişmiş ülkelere yayılmış durumdaydı. Gelişmekte olan ülkeler de çabucak gelişmiş ülkelerin peşine takıldılar. Çöken bir imparatorluğun kalıntıları arasından ne zaman yeni bir ulus devlet doğacak olsa, hemen bir askeri politika benimsiyor, yani savaş zamanına özgü askeri birikimini barış zamanında oluşturmaya başlıyor, belki savaş çıkarsa diye, gerekli ileri silahları yapmaya, en azından tedarik etmeye koyuluyordu. Bir yandan da derhal toplumu kontrolü altına alma çabasına girişiyordu. Yeniden gelir dağılımı sağlamak için bir vergi mekanizması oluşturuyordu. Son olarak da hemen hemen istisnasız, ekonominin yöneticisi, büyük ölçüde de sahibi olmaya çalışıyordu.

Siyasal özgürlük, düşünce özgürlüğü ve dinsel özgürlük kavramlarına gelince, totaliter ülkeler (özellikle de Stalinist ülkeler) ile demokrasiler (aslında bu söz uzun yıllar boyunca yalnızca İngilizce konuşan ülkeleri anlatmak için kullanılmıştı) tümüyle bir antitez oluşturmaktaydılar. Ama altta yatan hükümet teorisi açısından, bu sistemler tür olarak farklı olmaktan çok, derece olarak farklıydılar. Demokrasiler bir şeyin nasıl yapılacağı konusunda farklılık gösteriyorlardı. Nelerin yapılması gerektiği konusuna gelince, orada gösterdikleri farklılık biraz daha azdı. Hepsi de hükümeti toplumun efendisi, ekonominin efendisi olarak görmekteydiler. Barışı da hepsi “soğuk savaş” olarak görüyorlardı.

MEGA-DEVLET İYİ İŞLEDİ Mİ?

Acaba iyi işledi mi?

En aşırı durumlarda, totaliterlikte (ister Nazi, ister komünist türü olsun), kesinlikle tümüyle başarısız olduğu kesindir ve ortada bir tek başarılı özelliği bile görülmemektedir. Soğuk savaş devleti’nin Sovyetler Birliği için başarılı olduğu ileri sürülebilir. Kırk yıl boyunca bu ülke askeri bir süper güç olmuştur. Ama askeri kurumların ekonomik ve sosyal yükü de dayanılamayacak kadar büyük olmuştur. Bunun sonunda komünizmin de Rus İmparatorluğu’nun tümünün de çöküşüne büyük katkılarda bulunduğu da kesindir.

Ama acaba mega-devlet, daha ılımlı biçimiyle geldiğinde iyi işlemiş midir?

Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde ve ABD’de başarılı olmuş mudur?

Buna verilebilecek cevap; diğerinden pek de iyi olmadığı biçimindedir. O da Hitler’in Almanyası’ndaki ya da Stalin’in Rusyası’ndaki kadar büyük bir fiyasko yaratmıştır.

Mega-devletin en başarısız olduğu alan da ona mali devlet olarak bakıldığında görülür. Bir kere anlamlı bir gelir dağılımı sağlamayı hiçbir yerde başaramamıştır. Hatta son kırk yılın Pareto Kanunu’nu onaylar biçimde geçtiği de söylenebilir. Bu kanun, İsviçre-İtalyan soyundan gelmiş bir iktisatçı olan Vilfredo Pareto’nun (1848-1923) adıyla anılmaktadır. Bu iktisatçıya göre, toplumun belli başlı sınıfları arasındaki gelir dağılımını saptayan yalnızca iki unsur vardır; biri toplumun kültürü, diğeri de ekonomideki verimlilik düzeyidir. Ekonomi ne kadar verimli olursa, gelirlerdeki eşitlik de o kadar iyi olur. Verim ne kadar azalırsa, gelir eşitliği de o kadar azalır. Pareto Kanunu’na göre vergiler bunu değiştiremez. Ama mali devlet’i savunanlar, bu savunmalarını büyük ölçüde, vergilerin gelir dağılımını etkin ve kalıcı biçimde değiştirebileceği iddiasına dayandırmışlardır. Tabii son kırk yıl boyunca yaşadığımız tecrübeler bu iddiayı haksız çıkarmaktadır.

En açık seçik örnek, Sovyetler Birliği’ndedir. Resmi olarak eşitliğe adanmış olan bu devlet, çok geniş bir imtiyazlı memurlar nomenklatura’sı kurmuş, bu kişiler Çarlık dönemindeki zenginlerle bile karşılaştırılamayacak yüksek gelirler elde etmişlerdir. Sovyet verimliliği ne kadar durgunlaşırsa, Sovyetler Birliği’ndeki eşitsizlik de o kadar artmıştır. Ama ABD de iyi bir örnek oluşturmaktadır. Amerika’da verim arttığı sürece, yani 1960’ların, hatta 1970’lerin sonlarına kadar, gelir dağılımındaki eşitlik de hızla artmıştır. Gerçi zenginler daha zenginleşmeyi sürdürmüşlerdir ama, fakirler daha büyük bir hızla zenginleşmişlerdir. Ama verim artışları yavaşladığı ve durduğu zaman, yani Vietnam Savaşı’nın başlamasından itibaren, ABD’de gelir eşitsizliği artmaya başlamış, vergi de bunu değiştirecek hiçbir katkı getirememiştir. (Türkiyedede PKK çıktıktan sonra aynı durum olmuştur.) Nixon ve Carter yıllarında zenginlerden çok ağır vergiler alınması, daha sonra Reagan yıllarında zenginlerin vergilerinin hafiflemesi de hiçbir şeyi değiştirmemiştir. İngiltere’de de aynı şekilde, eşitliğe adanmışlık iddialarına rağmen, hatta gelir eşitsizliğini en aza indirmek üzere tasarımlanmış vergi sistemine rağmen, verim artışının kesildiği son otuz yıl içinde gelir dağılımı giderek daha eşitliksiz duruma gelmiştir.

Tüm rüşvet skandallerine ve bunların getirdiği sarsıntılara rağmen, bugün en eşitlikçi ülke Japonya’dır; yani verimin en hızlı arttığı, gelirleri vergi yoluyla eşitleme konusunda da en az çabanın gösterildiği ülkedir.

Mega-devletin ve modern ekonomik teorinin diğer ekonomik iddiası, yani eğer hükümet Gayri Safi Milli Hasıla’nm büyük kısmını kontrolü altında tuttuğunda ekonominin başarıyla yönetilebileceği iddiası da asılsız çıkmış, asılsızlığı kanıtlanmıştır. Anglo-Amerikan ülkeleribu teoriye sımsıkı sarılmış ülkelerdir. Ama yine de bu ülkelerin ekonomilerindeki durgunluk dönemlerinin sayısı düşmediği gibi, bu durgunlukların ciddiyeti azalmamış, süreleri de kısalmamıştır. Durgunluklar on dokuzuncu yüzyılda ne kadar çok oluyor, ne kadar uzun sürüyorsa, yine öyle devam etmiştir. Modern ekonomik teoriyi benimsemeyen ülkelerde (Japonya da, Almanya da bu teoriyi benimsememişlerdir), durgunluklar daha seyrek olmuş, ciddiyeti daha az olmuş, süreleri de kısalmıştır. Hükümetin verdiği açığın veya fazlalığın büyüklüğü, yani hükümet harcamaları sayesinde ekonominin etkin biçimde yönetilebileceğine ve devresel dalgalanmaların etkin olarak azaltılabileceğine inanan ülkeler bu işten zararlı çıkmışlardır.

Mali devlet’in tek sonucu, kendine amaç edindiği şeyin tam tersi olan bir sonuçtur. Bütün gelişmiş ülkelerdeki ve gelişmekte olan ülkelerin de çoğundaki hükümetler o          kadar çok harcama yapar duruma gelmişlerdir ki, durgunluk gelip çattığında bu harcamalarını daha çok artıramaz halde yakalanmışlardır. Oysa modern ekonomik teoriye göre o an, daha çok harcama yapıp satın alma gücünü arttıracakları, ekonomiye bu yolla canlılık getirecekleri andır. Ne var ki, gelişmiş ülkelerin hepsinde hükümetler vergi alma ve borçlanma yeteneklerinin sınırına varmış durumdadırlar. Bu sınıra zaten ekonominin en parlak döneminde varmışlardır. Yani modern ekonomik teoriye göre, fazlalıklar biriktiriyor olmaları gereken dönemde. Demek ki mali devlet, harcamalarıyla kendini iktidarsız duruma düşürmektedir.

Mali devlet’in bir başka iddiası daha, yine geçersiz çıkmıştır. Keynesçi ve post-Keynesçi teorinin merkezini oluşturan inanç, en önemli şeyin toplanan tüm vergilerin hacmi olduğunu ileri sürer. Oysa son kırk yıl bize, ne kadar vergi alındığından çok, neyin vergilendirildiğinin daha önemli olduğunu göstermiştir. İktisatçıların vergi ensidansı dedikleri şey, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomistleri tarafından tiksintiyle reddedilen bir kavram olduğu halde, burada ön plana çıkmaktadır.

TALANCI DEVLET

En kötüsü de mali devletin “Talancı Devlet” haline gelmiş olmasıdır. Eğer bütçe yapımına harcamalarla başlanıyorsa, hiçbir mali disiplin yok demektir. Hükümet harcamaları bu sefer de politikacıların oy satın alması için kullanılmaya başlanır. Ancien Regime’e yöneltilen en büyük suçlamalar, on sekizinci yüzyılda kralın devlet hâzinesinden para alıp kendi hoşlandığı saraylı kadınları zengin etmesi yönündedir. Seçimle gelen yasama organı üyelerinin mali konuda hesap vermesi, özellikle de bütçeyle ilgili hesap vermesi ilkesi getirilmiş, böylelikle hükümete hesap verme kavramının aşılanmasına, saraylıların hazine yağmasının durdurulmasına çalışılmıştır, mali devlet’te ise bu yağma, politikacılar tarafından, kendilerinin yeniden seçilebilmelerini garantiye almak amacıyla yapılmaktadır.

ABD bütçesinin, yani federal, eyalet ve belediye bütçelerinin daha da büyük bir kısmı, çok küçük yerel seçmen gruplarına, örneğin Kuzey Carolina’daki tütün çiftçilerine, Georgia’daki daha bile az sayıdaki yerfıstığı yetiştiricilerine, Louisiana’daki şekerkamışı çiftçilerine, Orta-Batı’nın demode sanayilerine verilen  sübvansiyonlara gitmektedir. Paralar emekli olup sosyal sigorta’dan maaş alanlar arasından en zengin % 5’e gitmekte, hiçbir ekonomik amaca yaramayan bir kanal ya da barajın yapımı için kamulaştırılan arazilerin bedeli olarak ödenmekte, ya da bir askeri üsse bitişik olan, ama hiçbir askeri önemi bulunmayan ufacık bir kente verilmektedir. Amerika’da hükümet harcamalarının ne kadarının, kamu politikasıyla ilgisi bulunmayan, hatta birçok durumda kamu politikasına ters düşen işlerde kullanılacağı bahanesiyle seçmenlere özel iyilikler olarak dağıtıldığını bilmeye olanak yoktur. Ama bu tür uygulamalar, federal bütçede de, eyalet bütçelerinde de oldukça yüksektir. Hatta kimsenin tahmin edemeyeceği kadar yüksektir. Japonya’da politikacıların rolünün giderek, hâzineden büyük paralar alıp az sayıdaki kendi seçmenlerine dağıtan kişi olarak görülmesi, skandal biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu paralar, sonu hiçbir yere varmayan sürat yollarına, tarlada şunu yetiştirip bunu yetiştirmeme sübvansiyonlarına falan gitmektedir.

Oy satın alma talanının en atak ve en dev örneği 1990’da Almanya’da yaşanmış, Şansölye Helmut Kohl, kendi yeni seçim bölgesi sayabileceğimiz Doğu Almanya’dan oyları (hem de başarıyla) satın alabilmek için ülkesinin üzerine barış dönemlerinde görülmüş en büyük kamu borçlanmasının yükünü bindirmiştir.

Demokratik hükümetin esas ilkesi sanki seçilmiş temsilcilerin ilk görevi, kendi seçmenlerini kaprisli bir hükümete karşı korumakmış gibi gözükmektedir. Böylelikle talancı devlet özgür bir toplumun temellerini oymaktadır.Seçilmiş temsilciler kendi seçmenlerini besleyip özel çıkar gruplarını zengin etmekte, böylelikle onların oyunu satın almaktadırlar. Bu durum, vatandaşlık kavramının inkârıdır ve giderek öyle görülmeye de başlanmıştır. Temsili hükümetin temellerini kemirdiği de kullanılan oy sayısının azalmasından belli olmaktadır. Çeşitli ülkelerde devletin ve hükümetin rolüne, genel olarak politikaya gösterilen ilginin azalmasından da belli olmaktadır. Seçmenler giderek daha çok, “bu işten benim çıkarım ne?” kavramına göre oy verir duruma gelmektedirler.

1918’de Joseph Schumpeter, mali devlet’in sonunda hükümeti hükümet edemez duruma düşüreceğini söyleyerek uyarıda bulunmuştur. On beş yıl sonra Keynes çıkmış, mali devlet’i en büyük özgürleştirici olarak selamlamış, artık harcamaların sınırlı olmadığı müjdesini vermiş, bu yüzden Mali Devlet’teki hükümetin bundan böyle etkin bir yönetim yapabileceğini bildirmiştir. Şimdi anlıyoruz ki; meğer Schumpeter haklıymış.

Sosyal alanı dikkate aldığımızda, mega-devletin bu konuda, ekonomik alanda olduğundan biraz daha fazla başarı gösterdiğini görebiliyoruz. Ama yine de geçer not almış sayılamaz. Daha doğrusu, iyi sonuç getirmiş olan sosyal eylemlerle politikaların hepsi, mega-devlet doktrinine uymayanlar olmuştur. Bunlar hep, daha eski kuralları, daha eski kavramları izleyen sosyal politikalardır. Ya düzenleyici sosyal politikalardır ya da sağlayıcı sosyal politikalardır. Hükümetin yapıcı haline geldiği sosyal politikalar değildir. Hükümetin yapıcı olduğu sosyal politikaların hiçbiri başarılı olmamıştır.

İngiliz Ulusal Sağlık Sistemi’nde, doktorlara tedavi ettikleri hastalar için para ödeme bölümü çok iyi işlemektedir. Ama diğer bölüm, yani hükümetin hastaneleri işletmesi, sağlık bakım hizmetleri vermesi bölümü, peşpeşe sorunlar çıkaran bir alan olmuştur. Maliyetler çok yüksektir, sağlık bakım giderlerinin en büyük hızla yükseldiği ülkelerle yarışmakta, hepsini de geçmektedir. Hastalar seçmeli ameliyatlar için, yani ciddi bir durumu düzeltmekle ilgili olan, ama hayatı tehdit etmeyen, örneğin kalça çıkığını yerleştirmek gibi, prolaps rahimleri düzeltmek ya da gözdeki kataraktı almak gibi ameliyatlar için yıllarca beklemek zorunda kalmaktadırlar. Aradan geçen bu süre içinde hastanın ağrısı olması ya da sakat durumda beklemesi hiçbir şeyi değiştirememektedir. Hükümetler yapıcı olarak öylesine beceriksizleşmişlerdir ki, bugün artık İngiliz hükümeti, kendi hastanelerini, hastaları başka hastanelere sevk etmeleri için teşvik etmektedir. Hükümet tıpkı doktorlara para ödediği gibi hastanelere de para ödeyecek, ama hastane işletme işini artık bırakacaktır. Çok öğretici bir başka örnek de Amerika’daki Yoksullukla mücadele politikalarıdır. Bunları Başkan Johnson, çok iyi niyetlerle, 1960’ların ilk yarısında başlatmıştır. Bu programların bir tanesi iyi işlemiştir, o da dezavantajları olan, çoğu da siyah olan okul öncesi çocuklarına öğretim veren bazı bağımsız, yerel olarak yönetilen kuruluşlara para veren Headstart programıdır. Hükümetin kendisi tarafından uygulanan programların ise hiçbiri sonuç vermemiştir.

Son 10 ya da 15 yılın en başarılı sosyal politikaları, hükümetlerin (özellikle de yerel yönetimlerin) işi başkalarına, bir şirkete ya da kâr amacı gütmeyen bir kuruma yaptırdığı projeler olmuştur. Dışarıya yaptırılan işleri içeren programlarda başarılı olanların sayısı hızla yükselmektedir. Başlangıçta sokakları temizlemek gibi işler dışarıya yaptırılırdı. Ama artık ABD hükümeti, Headstart gibi, genç suçluların rehabilitasyonu gibi sosyal programları da dışarıya yaptırmaya başlamıştır. Ve en azından ABD’de, okul işletmek de giderek daha büyük ölçüde dışarıya verilecektir. ABD giderek daha çok, anababaların eline bir “voucher” vermek, çocuklarını yollayacakları resmi hatta özel okulları onlara seçtirmek, sonra parayı devletten, ya okula ya da ana-babaya ödetmek yolunda ilerlemektedir. Başka bir ifadeyle, bizler kırk yıl önce Er İnsan Hakları Yasası’ndan öğrendiğimiz şeyi, ilkokul eğitimine uygulamaya başlıyoruz. Hükümet kuralları koyuyor, hükümet standartları koyuyor, hükümet sağlıyor. Ama hükümet işi kendisi yapmıyor.

SOĞUK SAVAŞ DEVLETİ: BAŞARININ BAŞARISIZLIĞI

Soğuk savaş devleti, “barış”ı garantiye almaz. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde de tarihin başka dönemlerindeki kadar çok sayıda “küçük” anlaşmazlıklar çıkmış, hem de bütün dünyada çıkmıştır. Ama soğuk savaş devleti, büyük ve dünyasal bir savaşı önlemeyi başarmış, bunu elindeki o korkunç askeri güce … rağmen değil de onun sayesinde başarmıştır.

Silahlanma yarışı, silah kontrolünü mümkün kıldı. Bunun sonucunda, modern tarihin en uzun süreli “büyük savaşsız” dönemi yaşandı. Büyük güçler arasında bir askeri çatışma olmaksızın yaşadığımız süre elli yıldır. Napoleon Savaşları’ndan sonra Viyana Kongresi tarafından sağlanan barış dönemi, günümüzün Henry Kissinger gibi realpolitik yanlıları tarafından çok alkışlanmasına karşın, büyük güçleri ancak otuz sekiz yıl kontrol altında tutabilmiş, 1815’te başlayan barış dönemi, 1853’te Kırım Savaşı’nın başlamasıyla sona ermiştir. Daha sonra, yaklaşık yirmi yıl devam eden önemli çatışmalar gelmiştir; Amerikan İç Savaşı, Prusya ile Avusturya arasındaki savaş, Fransa-Almanya Savaşı birbirini izlemiştir. 1871’den 1914’e kadarki dönemde büyük güçler 43 yıl boyunca birbiriyle savaşmamışlardır (bir istisnası belki 1905’te Japonya’yla Rusya arasındaki savaş olabilir, ama Japonya zaten o savaşın bitimine kadar büyük güçler arasında sayılmamaktaydı). Birinci Dünya Savaşı’yla İkinci Dünya Savaşı arasında geçen süre yalnızca yirmi bir yıldır. 1945’i izleyen ve büyük güçlerin birbiriyle savaşmasından arınmış olarak geçen yaklaşık elli yıllık süre bu nedenle bir rekordur. Büyük güçler Soğuk Savaş Devleti haline geldikleri için silahlanmayı kontrol altında tutabilmiş, askeri güçlerin birinden birini büyük çatışma riskine sokacak biçimde üstünlük sağlamamasına özen göstermişlerdir.

En iyi örnek, Küba füze krizidir. Bu krizin nedeni daha çok Başkan Kennedy’nin Berlin Duvarı’nda Rusya’ya karşı durmama gibi bir yanlış karar vermesinden ve Küba’daki Domuzlar Körfezi olayındaki kararsızlığından ve yanılgısından kaynaklanmıştır. Kruşçev bu tutumu görünce, ABD’nin dize geleceğini, Küba’da Rusya’nın bir nükleer füze üssü kurmasına, yani Batı yarıküresindeki ilk Rus nükleer füze üssünü kurmasına izin vereceğini düşünmüştür. Ama ABD’nin böyle bir tahrike asla pabuç bırakmayacağı belli olduğu anda, Ruslar hemen geri basmışlardır. Ardından da Kruşçev, yanılgıya düştüğü ve bir başka büyük güçle çatışma riskine girdiği için kendi askeri kesimi tarafından hemen devrilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana geçen elli yıl, soğuk savaş devleti’nin hangi varsayımlar üzerine temellendirildiğini açık seçik kanıtlamış durumdadır. Modern savaş silahları artık, barış zamanında gereken mallan da üretebilen tesislerde yapılamamaktadır, ikinci Dünya Savaşı’nda bile yapılan bir şeyi tekrarlayarak, sivil tesisleri savaş üretimine uyumlandırarak bunları üretmeye artık olanak yoktur. Dolayısıyla modern savaşın silahlarını yapacak tesislerin, bu silahlar ister uçak gemisi, ister “akıllı bomba”, ister güdümlü füze olsun, savaştan çok önce, hatta bir savaş tehdidinin belirmesinden bile çok önce kurulmuş olması gerekmektedir.

Eğer bu varsayımlara bir kanıt gerekiyorsa, Irak’a karşı 1991’de girişilen savaş yeterlidir. Dünyanın en büyük askeri güçlerinden birini felce uğratan ve bir savaşın kaderini en kısa sürede gerçekleştirip tarihte rekor kıran (eski rekor 1866’da, Prusyalıların Avusturyalıları dört haftada yenişiyle kırılmıştı) o silahların hiçbiri barış tesislerinde yapılmış değildi. Savaş alanında etkin olabilmesi için o silah sistemlerinin her birine daha önceden on yıl, çoğu durumda on beş yıl emek verilmişti.

Demek ki üzerine ulus devletin bina edildiği varsayımlara bir daha geri dönmeye olanak yoktur. Eskiden, barış dönemi tesislerini savaş üretimine çevirmek için gerekecek o kısa zamanı sağlamaya, küçük bir askeri kuvvet ile onu takviye edecek ihtiyatlar yeterliydi.

Ne var ki, soğuk savaş devleti’nin işlerlik gösterdiği o elli yıllık dönem de sona ermiştir. Bugün silahlara her zamandan çok ihtiyacımız vardır. Askeri gücün yokluğu anlamına gelen “barış”, artık ulaşamayacağımız bir şeydir. Masumiyet bir kere kaybedildi mi, bir daha geri kazanılamaz. Ama soğuk savaş devleti de artık geçerli değildir, çünkü artık işleyememektedir.

Soğuk savaş devleti, ekonomik açıdan kendi kendini yıkmıştır. Sovyetler Birliği, daha önce de söylediğimiz gibi, son derece güçlü bir askeri kuvvet oluşturmayı başarmıştı. Ama bu askeri kuvvetin maliyeti, öylesine dayanılmaz ağırlıklar yüklüyordu ki, Sovyet ekonomisinin ve Sovyet toplumunun çökmesinde başlıca rolü o oynadı.

Bu yük aynı şekilde ABD’ye de ağır gelmeye başlamıştır. Şimdi artık yaygın biçimde kabul edildiği gibi, ABD geriye doğru kayarken Japon ve Alman ekonomilerinin bu kadar iyi durumda olmasının ana nedeni, ABD’nin savunma yüküydü. Bu işin ekonomik yükü, Gayri Safi Milli Hasıla’nın % 5’i ya da 6’sı düzeylerindedir ve sorunlar arasında nispeten daha az önemli olanıdır. Esas mesele, en nadir kaynakların dağıtımında ortaya çıkmaktadır; yani eğitimli mühendislerin, fizikçilerin, ekonomik açıdan verimsiz sayılabilecek savunma işlerinde çalışmak zorunda kalması sorun yaratmaktadır. ABD’de araştırma ve geliştirme amacıyla harcanan tüm paranın % 70’i savunma alanına gitmektedir. Japonya’da bu oran % 5’ten daha azdır. Bunun içinde gizli olan daha önemli bir kalitatif fark daha vardır. ABD’deki savunma araştırmaları, en parlak ve en nitelikli gençleri kendine çekmiş, böylelikle Amerikan ekonomisini en çok açlığım çektiği ihtiyacından, yani bilgiden yoksun bırakmıştır. Son kırk yıl boyunca Amerikalı mühendisler “akıllı bomba”lar üzerinde çalışırken, Japonya’daki mühendisler faks makinesini geliştirmeye ya da bir oto kapısındaki tıngırtıyı gidermeye uğraşıyorlardı. Barış dönemi mallarıyla savaş dönemi malları artık aynı teknolojilerle, aynı süreçlerle, aynı tesislerde üretiliyor değildir. Bu nedenle de böyle nitelikli insanların bu alanlar arasında yer değiştirmesi çok azalmıştır. ABD, gerek savunma araştırması ve gerekse sivil ürünlerde teknoloji transferine çok büyük paralar harcamıştır. Elde ettiği sonuçlar da sıfıra yakın olmuştur.

Soğuk Savaş Devleti’nin daha kötü bir etkisi de ekonomik gelişme üzerindeki etkisidir. 1960’larla 1970’lerin ekonomik mucizesinin Doğu Asya yerine Latin Amerika’da yer alabileceğini herkes görebilmektedir, ama Latin Amerika ülkelerinin parası ve eğitimli insanları, pek de askeri değeri olmayan dev silahlı kuvvetler kurulması yolunda ziyan edilmiştir.

En zengin ülke bile, eğer barış zamanında Gayri Safi Milli Hasılası’nın % 2-2.5’tan fazlasını savunmaya harcıyorsa (bu miktar Japonya’nın bugün bu amaçla harcadığının iki katıdır), dünya ekonomisinde rekabet edebilirlik durumunu uzun süre sürdürmeyi bekleyemez. Bir kere, giderek artan bir enflasyon baskısı altında kalır. Hatta “kredi verilebilirliği azalmış” bir ülke olarak görülmeye başlar, Üstelik soğuk savaş devleti artık askeri bakımdan da iyi işleyememektedir. Bir kere, artık silah kontrolünü garantiye alamamaktadır. Örneğin, küçük ülkelerin, belki nükleer, belki kimyasal, belki de biyolojik silahlarla topyekûn savaş kapasitesi geliştirmesini engellemek için bir “süper güç tekeli”ni sürdürmeye olanak kalmamıştır. Sovyetler Birliği’nin nükleer silahlarının, imparatorluk çözülürken tek tek ulus devletlerin elinde kalması, örneklerin yalnızca bir tanesidir. Bunun yanında, gerek nüfus ve gerekse ekonomik güç bakımından önemsiz düzeyde bulunan bazı ülkelerin de hızla nükleer, kimyasal ve biyolojik savaş kapasitesi edinmesi durumu da vardır. Irak buna bir örnektir, ama Libya bir başka örnek oluştururken, Iran, Kuzey Kore ve Pakistan da yeni örnekler sunmaktadırlar. Bu küçük ülkeler elbette ki, Irak’ta Saddam Hüseyin’in sandığı gibi, büyük bir gücün karşısında savaş kazanabilecek durumda değildir. Ama bunlar uluslararası şantajcı ya da uluslararası terörist olabilmektedirler. Kendilerine böyle bir ülkeyi üs olarak alan serüvenci çeteler, ayaklarını karaya basma olanağı bulan korsanlar, dünyaya fidye çağrısı çıkarabilirler.

Bu nedenle, silah kontrolü artık ikinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığımız yarım yüzyılda olduğu gibi silah kontrolü sağlayamamaktadır. Silah kontrolü transnasyonal duruma gelmedikçe, hiç uygulanamayacaktır. Büyük güçler kendi aralarında kapışmamayı başarsalar bile, böyle bir uluslararası silah kontrolü adımını atabilmek de kesinlikle küresel anlaşmazlıklar getirecektir.

Mali devletle dadı devletin tersine, soğuk savaş devleti büsbütün de başarısız olmuş değildir. Mutlak silahlar çağında ulusal politikanın Üçüncü Dünya Savaşından kaçınmak olduğu düşüncesinden hareket edersek, başarılı da olmuş sayılabilir. İşte bu, mega-devletin tek başarısıdır. Ama sonunda bu başarı da bir başarısızlığa dönüşmüştür, o da ekonomik ve askeri bakımlardan uğranılan başarısızlıktır.
Böylece mega-devlet bir çıkmaz sokağa sapmıştır diyebiliriz. Ama ne yazık ki, Avusturya ekolünü temsil eden ekonomistlerin bizi inandırmaya çalıştığı gibi dünün ulus devletine dönmenin bir yolu kalmamıştır. Çünkü artık ulus devleti hem dıştan sıkıştıracak, hem de alttan alta yıkacak yeni güçler doğmakta ve büyümektedir.Sh:161-199

**

TRANSNASYONALLİK (uluslararası), BÖLGECİLİK, AŞİRETÇİLİK

Terörizmi yok etmek

Transnasyonal eyleme ve transnasyonal kurumlara yönelik ihtiyaçlarımız arasında çevreden sonra gelen ikinci en önemli ihtiyaç da, bu transnasyonal kurumların eski tip özel ordulara dönüşü durdurması, yani terörizmi silmesi ihtiyacıdır. 1991 yılının kış ve ilkbahar mevsimlerinde Irak’a karşı girişilen askeri harekât belki bunun başlangıç noktası olabilir. Yazılı tarihin başından beri ilk defa olarak, hemen hemen tüm ulus devletler birlikte harekete geçmiş, bir terörizm hareketini sindirmişlerdir; çünkü Irak’ın Kuveyt’i işgali aslında bir terörizm hareketinden başka bir şey değildir.

400 yıldan beri ilk defa olarak, özel ordular yeni baştan dirilmiş durumdadır. On yedinci yüzyıl Japonyası’nda (1600 dolaylarında) ve ondan elli yıl sonra da Avrupa’da, ancak ve ancak ulusal devletin elinde askeri güç bulunabileceğine karar verilmişti. Ama nükleer patlayıcılar, kimyasal silahlar ve biyolojik silahlar ortaya çıkınca, özel ordular bir kere daha mümkün olabildi. Terörizmin en korkunç yanı, çok küçük grupların bile koskoca ülkeleri rehine durumuna düşürebilmesidir. Bir nükleer bombayı herhangi bir büyük kentin tren istasyonunda, postanesinde bir dolaba koymak, sonra uzaktan kumandayla patlatmak, işten bile değildir. Binlerce insanı öldürebilecek antraks sporları içeren bir bakteri bombası patlatmak, büyük bir kentin su rezervlerini mikroplamak, orayı tümüyle yaşanmaz duruma getirmek de çok kolaydır.

Yirmi yıl önce birçok ülkeler, özellikle de Komünist ülkeler, terörizmin bir ulusal politika aracı olarak kullanılabileceği inanandaydılar. Örneğin Batı Almanya’da faaliyet gösteren terörist grupların Doğu Almanya tarafından oluşturulduğu, finanse edildiği ve eğitildiği konusunda pek de kuşkuya yer yoktur. Aynı şekilde Irak, Iran, Suriye ve Libya’nın da terörist gruplar oluşturdukları, onları finanse ettikleri, eğittikleri (bir örneği Japon Kızıl Ordu fraksiyonu) ve Batı dünyasını, özellikle ABD’yi terörize etmek için kullandıkları konusunda da pek kuşkuya yer yoktur.

Bugüne gelininceye kadar çoğu ülkeler (ama kesinlikle hepsi değil) bu yolun verimsiz bir yol olduğunu anlamış bulunmaktadırlar. Ama terörizmi desteklememek de yetmez. Onu yok etmek ya da en azından kontrol altına alabilmek için gerekli olan şey, transnasyonal eylemdir. Herhangi bir egemen devletin sınırlarını aşabilen eylemdir. Bunun örnekleri de vardır. On dokuzuncu yüzyılda köle ticaretini yasaklayan ve açık denizlerde korsanlığı transnasyonal bir suç ilan eden anlaşmalar gibi.

YENİ GERÇEK: BÖLGECİLİK

Enternasyonalizm artık ütopya değildir. Ufukta gözükmüştür bile; ama henüz pek belirgin değildir. Bölgecilik de bir gerçektir. Bölgecilik, bir süper devlet yaratıp da onun hükümetinin ulusal hükümet yerine geçmesi demek değildir. Ama ulusal hükümetin yanında, önemli alanları kapsayacak birtakım bölgesel yönetim kurumlar yaratır, böylelikle de ulusal hükümeti giderek önemsiz kılar.

Bölgeciliğe doğru gidiş, Avrupa Topluluğu tarafından başlatılmıştır. Ama onunla sınırlı kalmayacaktır. Avrupa Topluluğu, esasen bir “ortak pazar” olarak ortaya çıkmış, yani tümüyle ekonomik bir örgüt olarak başlamıştır. Ama giderek daha çok siyasal işlevler üstlenmeye başlamıştır. Şu anda bir Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa parası yaratmanın eşiğindedir. Ama aynı zamanda, ticarete ve mesleklere giriş konusunda da yetki almıştır. Ona ek olarak, şirket birleşmeleri ve satın almaları, karteller, sosyal yasalar gibi, “tarife dışı engeller” den, malların, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımına kadar türlü konularda da yetki, topluluğun elindedir.

Avrupa Topluluğu daha sonra da bir Kuzey Amerika ekonomik topluluğu oluşmasının tetiğini çekmiş, bu da ABD çevresinde, ama Kanada ile Meksika’yı da bir ortak pazara katacak biçimde ortaya çıkmıştır. Şu ana kadar bu girişimin amacı yalnızca ekonomiktir. Ama uzun vadede öyle kalması pek düşünülemez.

Bunu bu kadar önemli kılan şey, Kuzey Amerika ekonomik topluluğuna hız katanın ABD olmayışıdır. Olayı ortaya getiren Meksika’dır. Oysa 150 yıl önce Meksika’nın Benito Juarez (1806-1872) başkanlığında birleşmesinden bu yana, bu ülkenin ana politikası her zaman için, kuzeydeki büyük, tahakküm edici, tümüyle de yabancı komşusuyla arasına mümkün olduğu kadar mesafe koymak olmuştur. Dünyada iki komşu ülkenin birbirinden Meksika’yla ABD kadar farklı oluşuna seyrek rastlanır. Bu, dillerinde de böyledir, dinlerinde de; ama en çok kültürlerinde, değer kavramlarında, geleneklerinde farklıdırlar. Ama bütün bunlara rağmen Meksika sonunda, 150 yıllık izolasyon politikasının başarısızlıkla sona erdiğini, bir ülke ve bir uygarlık olarak sağ kalmayı umuyorsa, en azından ekonomik olarak, kuzeydeki kocaman, tehlikeli ve yabancı komşusuyla entegre olmak zorunda olduğunu anlamıştır.

Meksika’nın diğer iki kuzey Amerika ülkesi ile, yani ABD ve Kanada ile imzalanmasını önerdiği gümrük birliği anlaşması belki de gerçekleşmeyebilir. Ama bölgedeki üç ülkenin ekonomik entegrasyonu o kadar hızlı ilerlemektedir ki, bu evliliğin yasallaştırılmış olup olmaması da pek bir fark yaratmayacak gibi gözükmektedir.

Aynı şey Doğu Asya için de geçerlidir. Bütün mesele, bu tür ekonomik bölgelerden bir tane mi, yoksa birkaç  tane mi olacağıdır. Çin’in kıyı kesimleriyle Güneydoğu Asya ülkelerinin Japonya çevresinde bir araya gelerek kuracakları bir bölge gerçekleşebilir. Aynı zamanda, hızla gelişen kıyı Çin bölgelerinin (burada Çin nüfusunun beşte biri yaşamaktadır ve Çin ulusal üretiminin de üçte ikisi, kuzeyde Tsientin’den güneyde Canton’a kadar uzanan bu bölgeden çıkmaktadır) kendini bir bölge olarak düzen-lemesi, Japonya’ya eğilimli Güneydoğu Asya’nın ikinci bir bölge oluşturması da mümkündür.

Asya’nın ne yöne gideceği, 1990’larm ve yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarının belli başlı konuları arasında yer alacaktır. Bir de “mini bölge”lere doğru kayma hareketi vardır. Sovyet imparatorluğu dağılır dağılmaz, Orta Asya’nın “Türki” devletleri hemen, Türki ülkelerin en Batılılaşmışı ve en gelişmişi olan Türkiye’nin çevresinde bir “Türki Bölge” oluşturmayı önermişlerdir. Üç Baltık ülkesi, Letonya, Litvanya ve Estonya da Sovyet imparatorluğundan kopmayı başarır başarmaz hemen “Baltık bölgesi”nden söz etmeye koyulmuşlar, İskandinav komşularıyla, özellikle de Finlandiya ve İsveç’le yakınlaşmayı ummuşlardır. Güneydoğu Asya halklarını ve uluslarını kapsayan benzer bir mini bölge de Malezya, Singapur, Endonezya, Filipinler ve Taylan arasında olmak üzere, Malezya Başbakanı tarafından yeni önerilmiş bulunmaktadır. Eski Sovyetler Birliği’ni kapsamına alan bir başka birliği de Rusya Başkanı ummaktadır.

Ama bu bölgelerin üç mü, dört mü, yoksa daha fazla sayıda mı olacağından çok, bölgeciliğe doğru gidişin geri dönüşü olmayışı önemli gözükmektedir. Bu, kaçınılmaz bir şeydir. Yeni ekonomik gerçeğe cevap vermektedir. Bilgi ekonomisinde, geleneksel korumacılık da, geleneksel serbest ticaret de kendi kendine sonuç veremez. Gerekli olan, anlamlı bir serbest ticarete ve içeride bir rekabete izin verecek kadar büyük bir ekonomik birimdir. Bu birimin, yüksek düzeyde bir korumacılık altında yeni “high-tech” sanayilerin gelişmesine izin verecek boyda olması gerekmektedir. Bunun nedeni de “high-tech”in yapısında, yani bilgi sanayiinde yatmaktadır.

High-tech sanayii, klasik, neo-klasik ve Keynesçi ekonomilerin arz-talep kurallarına göre işleyen bir sanayi değildir. Onlarda üretimin maliyeti, üretim hacmiyle orantılı olarak yükselirdi. High-tech sanayilerdeyse üretim hacmi yükselirken üretim maliyeti büyük bir hızla düşebilmektedir ve buna şimdi “öğrenme grafiği” denilmektedir.

Bunun önemi, high-tech sanayilerin, kendilerini yapılandırırken karşılarına çıkan rakibi yok etmek üzere düzenlenebileceklerinde yatmaktadır ki, ben buna bir zamanlar “hasmane ticaret” diye bir isim vermiştim. Bu bir kere gerçekleşti mi, yenilgiye uğrayan sanayinin bir dahageri dönmesine, dirilmesine olanak yoktur. O artık yok olmuştur. Ama high-tech sanayileri aynı zamanda yeterince rekabete ve sorunlara da sahiptir; yoksa zaten büyüyüp gelişemezler. Çok geçmeden tekelleşir, tembelleşir ve çağdışı kalır. Bu durumda bilgi ekonomisinin, oldukça büyük sayılan ulus devletlerden çok daha büyük ekonomik birimlere ihtiyacı var demektir. Aksi halde bir rekabet yaratamazlar. Ama aynı zamanda birimin sanayii korumaya yetecek güce sahip olması ve diğer bloklarla ticaretinde korumaya ya da serbest ticarete değil de karşılıklı ticarete yönelebilecek durumda olması da gerekir. Bu da daha önce eşine rastlanmamış bir durumdur. Bölgeciliği hem kaçınılmaz, hem de geri dönülmez kılan şey de budur.

Ama bölgecilik, Avrupa Toplulu ğu’nun da gösterdiği gibi, yalnız “uluslararası” olmakla kalmamaktadır. Kendine transnasyonal, hatta süper nasyonal kurumlar oluşturması gerekmektedir.

Ortaya çıkmakta olan çeşitli bölgeler arasında fazla bir benzerlik yoktur. Avrupa Topluluğu, az sayıda ülkelerle kurulmuş sayılır: İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya, yüzölçümü ve nüfus açısından benzer durumda sayılırlar. Zenginlikleri arasında farklar bulunmasına rağmen, yine de aşağı yukarı aynı ekonomik gelişme düzeyinde sayılabilirler. Örneğin İspanyol şirketlerinin en gelişmişi, aslında ortalama bir Alman şirketinden daha gelişmiş düzeydedir.

Kuzey Amerikan ekonomik topluluğu ise çok farklı olacaktır. Üç ortağın nüfusları, ABD’de 250 milyon iken Kanada’da bunun onda biridir. Ekonomik gelişme düzeyleri de çok farklıdır. ABD’nin bazı bölgeleri bugün dünyanın en zengin alanlarıdır. Meksika’nın bazı bölgeleri, özellikle güney kesimleriyse dünyanın en yoksul ve en az gelişmiş bölgelerinden sayılmaktadır.

Asya’daki ekonomik bölgeler bile daha çok farklılık gösterecektir. Bunların ortak bir kültür mirası bile olmayacaktır. Endonezya’yla Malezya hiçbir zaman Konfüçyüs kültürünün parçası olmamışlardır.

Ama yine de bölgelerin hepsi geniş serbest ticaret alanları yaratacak, bu alanlar eskiden gördüğümüz alanlardan daha geniş olacaktır. Aynı zamanda, dış dünyaya cevaplarında bir birlik içinde olan geniş alanlar da yaratacaklardır ve bir yandan da “karşılıklı” davranacak kadar güçlü olacaklardır. Bunun anlamı da aynı zamanda hem açık, hem de korumacı olmak demektir.

Bu bölgeler ulus devletin yerini alacak değildir, ama onun çevresini kuşatacakları, onu sıkıştıracakları kesindir.

AŞİRETÇİLİĞİN GERİ DÖNÜŞÜ

Uluslararasıcılık ve bölgecilik, egemen devleti dışarıdan sıkıştırmaktadır. Asiretçilik ise onu içeriden ve alttan alta oymaktadır. Bu akım, ulus devletin birleştirici gücünü emip yok etmektedir. Aslında ulus-devleti kaldırıp yerine aşireti koyma tehdidi taşımaktadır.

ABD’de aşiretçiliğin kendini gösteriş biçimi, birliği vurgulamaktan çok, çeşitliliği vurgulamak biçimindedir.ABD her zaman bir göçmenler ülkesi olagelmiştir. Yeni gelen her göçmen grubu önceleri “yabancı” sayılmış, birtakım ayrımcı davranışlara maruz kalmış, ama iki kuşak sonra halkın geneline katılmıştır. Bu, ilk önce İrlandalılarla, 1830’larla 1840’lar arasında başlamıştır. Bir karışım çanağıdır Amerika. Ne var ki, son otuz yıldan beri bu durum hiç moda değildir. Artık farklılık nutukları atılmakta ve farklılık ilkeleri uygulanmaktadır. Yeni gelen grupları Amerikalılaştırma yolunda bir girişimde bulunulduğunda hemen “ayrımcılık” suçlaması hazırdır. Oysa altmış yıl önce, bu grupların Amerikalılaşmasını engellemek ayrımcılık sayılıyordu. Yeni gruplar ister Avrupalı, ister Asyalı olsun, ister Siyah, Kahverengi ya da Beyaz olsun, ister Katolik ya da Budist olsun, bugün artık vurgu; kimliklerini sürdürmek, “Amerikalılaşmamak” üzerindedir. Onları Amerikalılaşmaya teşvik etmek (yani zorlamak bir yana, teşvik etmek bile) önlenmekte, suçlanmaktadır.

Bu yalnız Amerika’ya özgü bir durum değildir ve sırf Amerika açısından açıklanmasına da olanak yoktur (ama yine de Amerikan toplumundaki her olay gibi, bunun da çekirdeğinde Amerika’nın temel sorunu, yani siyah-beyaz sorunu yatmaktadır. Aşiretçilik, Avrupa’da daha coşkun durumdadır. Yugoslavya’yı kanlı bir iç savaşa itmiştir. Eski Rus İmparatorluğu’nun her yanında iç savaş tehditleri kol gezmektedir. İskoçyalılar İngiltere Krallığ’ından ayrılmak istemektedirler. Slovaklar özerklik istemekte, Çeklerden ayrılmaya doğru gitmektedirler. Belçika, Flamanlarla Fransızca konuşan Valonlar arasındaki mücadelelerle sarsılmaktadır. Ufacık yerel gruplar, kendilerine karşı hiçbir zaman bir ayrımcılık uygulanmamış olduğu halde, kültürel özerklik istemeye kalkışmışlardır. Bunun bir örneği, Berlin’in güneyindeki ormanlarda yaşayan 150.000 kadar Sorb’dur. Bunlar bin yıl kadar önce kuzey Almanya’da yaşamış olan İslav kabilelerin son kalıntılarıdır.

Aşiretçilik bütün dünyaya yayılmış durumdadır.Kanada, acaba Kanada olarak bu yüzyılı çıkarabilecek midir? Yoksa biri İngilizce, diğeri Fransızca konuşan iki ülke olarak ayrılacak mıdır? Hatta dörde ayrılması bile mümkündür: Fransızca konuşan Quebec, İngilizce konuşan Ontario ve Manitoba, Prairie vilayetleri, bir de İngiliz Kolombiyası. (O zaman da Maritime’ler nereye gidecektir? Ya Newfoundland?) Hindistan, varlığını siyasal bir birlik olarak sürdürebilecek midir? Korsika’yla Brötanya Fransa’ya bağlı mı kalacaklardır? Finlandiya’nın ve İsveç’in kuzeyindeki Laponlar özerkliklerini kazanacaklar mıdır? Meksika, bir tek devlet olarak sürecek midir; yoksa Kızılderili ağırlıklı güney kesim, İspanyol ağırlıklı kuzeyden kopacak mıdır? Bu listenin hiç sonu gelmez.

Aşiretçiliğe doğru gidişin bir nedeni, büyük olmanın artık pek bir avantaj sağlamamasından kaynaklanmaktadır.Nükleer savaş çağında, en büyük ülke bile vatandaşlarını tam anlamıyla koruyamaz. Buna karşılık en küçük ülke bile (İsrail buna örnektir), kendine korkunç silahlar yapabilmektedir.

Para ile enformasyon transnasyonal olunca, en küçük birimler bile ekonomik açıdan geçerlilik kazanmıştır. Büyük olsun, küçük olsun, herkesin paraya ve enformasyona ulaşabilme şansı eşittir, şartları da aynıdır. Aslına bakarsanız, son otuz yılın en çarpıcı “başarı öyküleri” hep çok küçük ülkelerle ilgilidir.

1920’lerde Avusturya Cumhuriyeti, yani eski Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun mirasçısı olan ülke, altı milyonluk nüfusuyla herkesin gözüne ekonomik geçerliliği olamayacak kadar küçük bir birim gibi gözükmekteydi. Hitler’in küçük Avusturya’yı ilhak etme özrü de buydu. 1920’lerin, 1930’ların Avusturyası gerçekten de ekonomik açıdan çok zayıf durumdaydı. Müzmin işsizlik rakamı % 20’lere varmıştı. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, Avusturya yine genişlemedi. Üstelik 1920’lerdeki ticaret alanını da kaybetti, çünkü eski Avusturya-Macaristan’ın parçası olan devletler onunla ticaret yapmaz duruma geldi. Bu ülkelerin hepsi komünist olmuştu. Ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avusturya, Avrupa’nın en varlıklı ülkelerinden biri haline gelebildi.

Finlandiya da aynı şekilde, Avusturya kadar ya da İsveç veya İsviçre kadar küçük bir ülkeydi. Hong Kong’la Singapur daha başarılı oldular. Yirmi yıl önce, Stalin’in 1940’ta ilhak etmiş olduğu üç Baltık ülkesindeki en milliyetçi kişiler bile, ülkelerinin tek başına kaldığında ekonomik varlığını sürdürebileceğine inanmıyorlardı. Bugün ise bunu sürdürebilmek konusunda hiç kimsenin en küçük bir kuşkusu bile yoktur. Aynı şey Kanada’nın Quebec’i için de geçerlidir.

Ne de olsa, küçük bir ülke de bugün bir ekonomik bölgeye katılabilmekte, böylelikle iki bakımdan avantaja geçmekte, bir yandan kültürel ve siyasal bağımsızlığını elde ederken, bir yandan da ekonomik entegrasyonu bulabilmektedir. Minik Lüksemburg’un “Avrupalılığı” bu kadar ateşli biçimde savunması boşuna değildir.

Köklere duyulan ihtiyaç

Aşiretçiliğin esas nedeni ne siyaset, ne de ekonomidir. Bu tutum egzistansiyalist bir tutumdur. İnsanlar transnasyonal bir dünyada kendi köklerine ihtiyaç duymaktadırlar. Bir toplum, bir cemaat olmak istemektedirler.

İspanya’da eğitim görmüş insanların hepsi Castilian dilini bilirler (dış dünya o dile İspanyolca demektedir). Ama giderek daha çok sayıda insan, evlerinde, okullarında, hatta işyerlerinde konuşurken Catalan, Bask, Galicianya da Andalusian dillerini kullanmaya başlamıştır. Bu değişiklik belki yalnızca vurgudadır, ama yine de kişilerin kimliğinde temel bir değişime işaret etmektedir. Catalanlar, Basklar, Galiçyalılar ve Andalusyalılar televiz-yonlarını açtıkları zaman aynı dizileri seyretmektedirler. Satın aldıkları mallar, İspanya’da üretilmiş olabileceği gibi, Japonya’da ya da ABD’de üretilmiş de olabilir. Çalıştıkları şirketin merkezi büyük olasılıkla Tokyo’da, Güney Kore’de, New York’ta, Düsseldorftadır. Giderek daha ulusallık dışı, daha transnasyonal bir dünyada yaşamaya başlamışlardır. Ama yerel köklere ihtiyaç duymaktadırlar. Yerel bir toplumun parçası olmak istemektedirler.

Aşiretçilik aslında transnasyonalliğin tersi değildir, yalnızca bir kutbudur.Amerikalı Yahudilerin giderek daha çoğu kendi dinlerinden olmayan kimselerle evlenmektedir, ama bu yüzden de Yahudi kökenli olmak ve Yahudi kültürünü yaşatmak daha çok vurgulanmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen kırk yıllık süre içinde, giderek daha çok sayıda Sırp erkeği, Hırvat kadınla evlenmiştir. Pek çok Sırp kadını da Bosnalı Müslümanlarla ya da Hırvatlarla evlenmiştir. Ama böyle olması, diğer Sırpların, Hırvatların ve Boşnakların kendi aşiret kimliklerine daha çok sarılmasına zemin hazırlamıştır. Galler yöresinin ve İrlanda’nın insanları giderek daha çok sayıda İngiliz kadın ve erkekleriyle evlenmekte, sonunda Galli ya da İrlandalı olduklarını daha çok bilinçlendirmektedirler. Aşiretçiliğin coşmasının nedeni, insanların Slovenya’da otururken Osaka’da olup bitenlerden etkilendiklerini anlamaları, ama Osaka’nın yerini hiç bilmedikleri gibi, haritada bile bulmakta zorluk çektiklerini görmeleridir. Dünyanın birçok bakımdan transnasyonal olması nedeniyle, insanlar kendilerini kendi anlayabilecekleri biçimde tanımlama ihtiyacını duymaktadırlar. Gözleriyle görebilecekleri, kollarıyla kucaklayabilecekleri bir coğrafi toplum, dil toplumu, din toplumu, kültürel toplum olmayı özlemektedirler.

Berlin dışındaki ormanlarda yaşayan Sorblar, Almanya’nın, Alman kültürünün bir parçası olmaktan çıkmıyorlar. Ama aynı zamanda kendilerini farklı görmek istiyorlar; herkesin de onları farklı görmesini istiyorlar. Latin Amerika’dan Los Angeles’e göçen kimseler, ister Meksika’dan, ister Orta Amerika’dan gelmiş olsunlar, ellerinden geldiği kadar çabuk, Amerikan vatandaşı olurlar. Amerika’da doğmuş kimselerle aynı fırsatlara sahip olmayı isterler. Çocuklarının ülkede doğan çocuklarla aynı eğitimden, mesleklerden, istihdamlardan yararlanmasını isterler. Ama aynı zamanda kendi İspanyol kimliklerini, İspanyol kültürlerini, İspanyol cemaatlerini de korumak, sürdürmek isterler. Dünya ne kadar transnasyonal olursa, sırf o yüzden bir o kadar aşiretçi olacaktır.

Bu durum giderek ulus-devletin temellerini sarsmaktadır. Hatta ulus devlet artık ulus devlet olmaktan çıkmakta, yalnızca “devlet” olmakta, yani siyasal bir birim olmaktan çok idari bir birim haline gelmektedir.

Uluslararasıcılık, bölgecilik, aşiretçilik, hızla yeni bir politika yaratmakta, yepyeni ve karmaşık bir siyasal yapıya yol açmaktadır. Matematiksel bir benzetme yaparsak, kapitalist ötesi toplumun üç vektörü vardır, bunların her biri onu bir başka yöne doğru çekmektedir.

Bu arada, eski bir İngiliz sözünden ilham alırsak, “hükümet işine devam etmek zorundadır”diyebiliriz. Şimdilik bu işi sürdürmek için elimizde bulunan tek araç, ulus devletle onun hükümetidir.Kapitalist ötesi toplum yaklaşımının ilk siyasal görevi, mega-devletin küçülttüğü hükümet performansı kapasitesini yeni baştan onarmak, genişletmek olmalıdır.Sh: 207-221

**

HÜKÜMETİN GERİ DÖNÜŞÜNE İHTİYAÇ

Önümüzdeki on yıllık dönemler, daha önce rastlanmadığı kadar büyük siyasal cesaret, siyasal hayal gücü, siyasal yenilik ve siyasal liderlik gerektirecektir. Daha yüksek bir hükümet becerisine ihtiyaç olacaktır. Bu talepler hem dışarıdan, hem de içeriden gelecektir.

Dışarıdan olanlar açısından, birkaç alanda yeni bir düşünce biçimine, radikal yeniliklere ihtiyaç vardır. Bunlar, ulusal hükümetle transnasyonal görevler arasındaki ilişkiler, ulusal hükümetlerle bölgesel örgütlenmeler arasındaki ilişkiler ve bir de, yeni ama çok farklı bölgeler arasındaki ilişkilerdir. Önümüzdeki on yıllar, ulus devleti aşan siyasal kurumların ortaya çıkışını herhalde ilk defa görecek, süpernasyonal, hattâ transnasyonal hukukun doğuşuna tanık olacaklardır. Bu yeni kurumlan tasarımlayan ve kuran, transnasyonal hukuku oluşturan da ulusal hükümetlerle ulusal politikacılar olacaktır.

İçeriden olanlara gelince, bir kere hükümeti yeniden etkin duruma getirmek yolunda bir o kadar önemli ve bir o kadar acil bir görev vardır: toplum değişip çoğulculuğa, çoğulcu kuruluşlar toplumu olmaya doğru kayşa da hükümetin karar verme kapasitesi türlü özel çıkar gruplarının ve “azınlık tahakkümünün” altında çökme raddelerine gelmiş olsa da bunu başarmak şarttır.

On sekizinci yüzyıl siyasal düşünürlerinin, örneğin Amerikan Anayasası’nı oluşturanların, en büyük korkusu “fraksiyonlar”dı, yani kendi çıkarlarını bir “ahlaki mecburiyet” halinde gösterip, başka her şeyi daha alta itme eğiliminde olabilecek gruplardı. Bu korkuya en mükemmel cevap da partiler olmuştu. Bu kavram İngiltere’de, Amerika’da ve Fransa’da hemen hemen aynı zamanda, 1815 ile 1835 arasındaki yirmi yıllık dönemde, ama birbirinden bağımsız olarak keşfedilmişti. O yirmi yıllık dönem zaten modern dünyanın en büyük parçalarının oluşturulduğu dönemdi. Parti hemen fraksiyonu aştı. Avrupa’da, muğlak bir ideoloji, bir “program” çerçevesinde organize oldu. ABD’de de yine aynı geniş ve muğlak “çıkarlar” çevresinde organize oldu. Ama dayandığı mantığın ne olduğu ileri sürülürse sürülsün, kuruluşunun bir ortak amacı vardı, o da siyasal gücü ele geçirmek ve elinde tutmaktı. Yönetmek üzere organize olmuştu. Bu nedenle, “ortadaki” seçmenleri kendine çekmek zorundaydı. Aşırı uçlardan kaçınmak, uzlaşmaya hazır olmak durumundaydı. İktidardayken eylemlerini, kendisine bağlı olmayanların destekleyeceği şeylerle sınırlı tutmak, yani kendisine oy vermiş olan “ortadakilerin” kabul edebileceği şeylerin ötesine taşırmamak gerekiyordu. Bu ilkenin en açık ifadesi, Amerikan Anayasası’na konulmuş olan Başkan vetosudur. Onu aşmak için Kongre’nin üçte ikisinin oyu gereklidir. Demek ki ancak her iki parti üyelerinin büyük bölümü görüş birliğine varırsa aşılabilecektir.

İşte bu, hem Başkanı, hem de Kongre’yi “orta” alanda tutacak bir önlemdir.

Ama bugün artık partiler dünyanın her yerinde hırpalanmış durumdadır. Avrupa partilerinin, tüm dağınık fraksiyonları bir araya toplayarak kontrol gücü kazanmalarını sağlayan ideolojiler, artık birleştirici güçlerinin çoğunu kaybetmiştir. Partiler de, buldukları sloganlar da, seçmenlere, özellikle de genç seçmenlere pek bir şey ifade etmemektedir. ABD’deki geleneksel çıkar gruplarının çoğu artık yoktur. Mark Hanna’mn 1896’da Cumhuriyetçi Parti’ye dayanak olarak gördüğü o çiftçiler, işçiler, küçük iş sahipleri şimdi nerededir? Oysa 1932’de Franklin D. Roosevelt de yeni Demokratik Parti’yi yine aynı tabana dayandırmıştı.

Bu durumda hükümetler, özel çıkar gruplarının saldırısı karşısında güçsüz kalmışlar, yönetemez duruma, yani kararlan verip uygulayamaz duruma düşmüşlerdir.

Bu son birkaç yıldır da “anti-hükümet” olmak, yani hükümet kavramına karşı olmak modadır. Ama bu da işlemeyecektir. Bizim güçlü, etkin hükümete ihtiyacımız vardır.Hatta önümüzdeki birkaç on yılda, etkinliği daha az olan değil, etkinliği daha çok olan hükümetler bekleyebiliriz. Çevreyi koruma, özel orduları ve uluslararası terörizmi bastırma, silah kontrolünü etkin kılma gibi yeni görevlerin hepsi, “daha az hükümet” değil, “daha fazla hükümet” gerektiren şeylerdir. Ama farklı bir hükümet gerektirdikleri de kesindir.

Son on beş-yirmi yıl içinde, art arda hep “hükümeti küçültmek” isteyen ya da “içtekilerle mücadele etmek” isteyen siyasal liderler iktidara geldi. Böyle bir platformdan seçilenlerin ilki, ABD’deki Jimmy Carter’dı, ardından Ronald Reagan onu izledi, peşinden de bir başka “anti-hükümet” adayı, George Bush’u sürükleyip getirdi. İngiltere’de Margaret Thatcher da bir “anti-hükümet” platformunda seçildi ve ülkesini on yıl yönetti. Sonuçlar acınacak gibiydi. Hükümet harcamaları ve hükümet düzenlemeleri, bu “anti-hükümet” liderlerin yönetiminde her zamandan çok arttı. Onların döneminde harcamalar iyice çığrından çıktı. Üstelik bu hükümetler ne kadar harcarlarsa, o kadar daha az becerikli, daha az güçlü duruma geldiler. Hükümet yalnız “büyümekle” kalmadı, şişkolaştı, kendi ağırlığının etkisiyle felç oldu. Amerikan tarihinde hiçbir hükümet, Başkan Bush’un verdiği kadar büyük bir bütçe açığı vermemişti. Yaygın biçimde kabul gören inançlara göre, bu tutumun ekonomideki herhangi bir durgunluğu imkânsız hale getirmesi gerekirdi. Oysa Bush yönetiminin ilk üç yılı içinde hükümet harcamalarında ve bütçe açıklarında görülen sıçramalar, ABD’nin ikinci Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaştığı en derin ve en uzun süreli ekonomik durgunluğu da getirdi. General De Gaulle’den bu yana özgür dünyanın en büyük siyasal lideri olduğu ileri sürülen, ama kesinlikle en kararlı lideri olan Başbakan Margaret Thatcher da aynı şekilde, hükümeti küçültme çabalarına rağmen, onu daha etkin ve becerikli kılma, Ingiltere ekonomisinin gidişini tersine çevirme çabalarına rağmen, büyüyen açıklardan başka pek az şey ortaya koyabildi.

Aynı şey Fransa için de geçerlidir. Cumhurbaşkanı Mitterrand, Fransız hükümetinin harcamalarını göze çarpacak kadar büyüttü, ama hiçbir sonuç elde edemedi. Onun Cumhurbaşkanlığı döneminde Fransa, ekonomik ve siyasal bir güç olarak sürekli geriye kaydı. Japonya’da da hükümet edebilme olanağı peş peşe skandallerle baltalanmaktadır, bunlar da talancı devlet kavramının doğrudan sonuçlandır.

Oysa yapılacak işleri yapabilecek olan, yalnızca ulusal hükümet ve onun siyasal liderleridir. Bu konuda bir tek onların meşruluğu vardır.

Bu nedenle hükümetlerin performans kapasitesi kazanması zorunludur. Hükümetlerin geri dönmesi, bu gidişin tersine çevrilmesi şarttır. Tersine çevirme terimi aslında ticaret dünyasına ait bir terimdir. Ama ister ticari olsun, ister sendika, üniversite, hastane ya da hükümet olsun, bir kurumun zayıflayışını tersine çevirmek, her zaman için üç adıma ihtiyaç gösterir:

1. İşlemeyen, hiçbir zaman işlememiş olan, yararlılığı sona eren, katkıda bulunma kapasitesini yitirmiş olan şeyleri terk etmek,
2. İyi işleyen, sonuç veren, kurumun performans yeteneğini arttıran şeylere yoğunlaşmak. Bunu sağlayabilmek için, başarılı olduğu kanıtlanan şeyleri daha çok ve daha sık yapmak gerekir.
3. Yarı başarı, yarı başarısızlık durumlarının analizini yapmak. Tersine çevirmeyi gerçekleştirebilmek için, böyle alanlarda neler performans vermiyorsa onları terk etmek, neler performans veriyorsa onları daha çok yapmak gereklidir.

ASKERİ YARDIMIN YARARSIZLIĞI

Eğer birisi çıksa da mega-devletin politikalarını bir yararsızlık sıralamasına soksa, hiçbir zaman işe yaramamışların başında askeri yardımlar yer alırdı. Bu durumda ilk terk edilmesi gerekenler de onlardır. Askeri yardımın kökü ta ilkçağa kadar gitmektedir. Romalı tarihçilerin anlattığına göre, Pers Kralı’nın İsparta’ya, Atina ile savaşında kullanması için verdiği askeri yardımın sağladığı tek yarar; aradan birkaç on yıl geçtiğinde Makedonyalıların Yunanistan üzerinde egemenlik sağlaması, dolayısıyla da Büyük İskender’e, Pers İmparatorluğu’nu yıkacak orduyu kazandırması olmuştu.

Ama askeri yardımın hiçbir zaman, mega-devletler döneminde, yani İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde olduğu kadar yaygın ve başarısız biçimde kullanıldığı görülmemiştir. Hemen hemen istisnasız biçimde geri tepen bir girişimdir. Örnekleri arasında, ABD’nin Şah döneminde İran’a verdiği askeri yardımlar, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a verdiği askeri yardımlar, ABD’nin Irak’a verdiği askeri yardımlar sayılabilir. Latin Amerika’nın bazı generallerine verilen askeri yardımların da daha verimli olduğu söylenemez. Sonuçta o generaller zengin, ülkeleri yoksul olmuştur.

Güçlü bir düşmanın saldırısıyla karşı karşıya kalan bir ülkeye destek vermek başka şeydir, “dost” rejimlere askeri yardım vermek başka şeydir. Bu, “şantajla koparılmış” bir paradır ve ancak koparanın iştahını artırmaya yarar. Birisi kalkıp da, “Eğer bize bu uçakları, tankları, füzeleri vermezseniz, başka yerden alırız” tehdidini savuruyorsa, en uygun cevap, “Buyur, istediğin yerden al” demektir. Çok sık ileri sürülen, belli bir bölgede “askeri denge”yi koruma özrü de tam bir palavradır. Son kırk yıllık dönem içinde askeri yardımların hiçbir bölgede denge yarattığına rastlanmamıştır. Yalnızca silahlanma yarışını daha hızlandırmıştır, o kadar.

Ekonomik yardımlar, şu son birkaç yıldır pek çok tartışılmaktadır. Acaba bunlar, yardımı alan ülkeyi gerçekten güçlendirmiş midir, yoksa daha mı zayıflatmıştır? (Mesela Türkiye)

ABD’nin, özellikle Afrika’daki bazı hükümetlere verdiği büyük miktarlardaki gıda yardımı yüzünden bu hükümetlerin kendi tarımlarını ihmal ettiği ve kendi çiftçilerini yoksul duruma düşürdüğü iddiasında büyük ölçüde gerçek payı vardır. 1950’lerin icadı olan, bir hükümetin diğer bir hükümete yardım yollaması usulü, genel olarak bakıldığında, en iyimser bakışla bile, ancak marjinal sonuçlar getirebilmiştir. Dünya Bankası benzeri “yarı hükümetse!” kurumlar aracılığıyla verilen bağışlar ve krediler için de daha iyi bir şey söylemek mümkün değildir. Bunların pek azı hatırı sayılır bir gelişme sağlamıştır. Ama yine de ekonomik yardım fikri iyi bir fikir olabilir; nasıl yapacağımızı besbelli bilemiyor olsak bile.

Buna karşılık askeri yardım fikri, baştan kötü bir fikirdir. Askeri yardımla güvenilir müttefikler kazanılamaz. Yardımı alanlar büyük olasılıkla yardımı verene karşı döneceklerdir; İran’la Irak’ın ABD’ye, Afganistan’ın Rusya’ya karşı döndüğü gibi. Bunun bir nedeni, gelen yardım çoğaldıkça, alan tarafın, veren tarafa bağımlı duruma gelmekten ötürü bir kızgınlık duymasıdır. Bir başka daha önemli nedeni de, yardımı veren tarafın, alan tarafta o sıra başta bulunan hükümetle özdeşleştirilmeye başlamasıdır. Gelen yardımlar o hükümeti iktidarda tutmak için kullanılıyor olmasa bile, giderek bu yardımın iktidardakileri desteklemek için verildiği kanısı yaygınlaşmaya başlar. Örneğin Yunanistan’daki albayları ya da İran’daki Şah’ı başta tutmaya yönelik olduğu sanılır. O iktidar devrilince, barışçı yollardan devrilmiş olsa bile, yerine gelen hükümet, eski hükümetle işbirliği yapmış olan yabancı güce, yani yardımı verene karşı dönmek zo-runluluğunu hisseder.

Askeri yardım hem veren ülkeye, hem de alan ülkeye kötülük etmiştir.Alan ülkeyi, vizyonunu, kaynaklarını, enerjisini yanlış yönlendirmeye, başka her şeyi ihmal ederek askeri amaçlara yönelmeye zorlar. Sayısız kereler, askeri diktatörlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunların da pek çoğu uluslararası terörist olur, aldıkları askeri yardımları kullanarak ülkesini karada oluşturulmuş bir korsan gemisi haline getirir, uluslararası toplumu terörize etmeye kalkar; Saddam Hüseyin’in Irak’ta yaptığı gibi.

Askeri yardımdan vazgeçildiği takdirde bundan tek zarar görecek olan da silah yapımcılarıdır.

EKONOMİK POLİTİKADA NELERİ TERK ETMELİ

Eğer bir tek şey öğrenmişsek, o da hükümetin ekonomik “iklim”i yönetemeyeceğidir. Hükümet, kısa dönemli ekonomik dalgalanmaları, durgunluk gibi şeyleri etkin bir biçimde önleyemez ve yenemez.

Daha önce de söylediğimiz gibi, 1929’dan önce hiç kimse, hükümetin ekonomik iklimi yönetebilmesini zaten beklemiyordu. O tarihten bu yana her ülkedeki her hükümet, ekonomik durgunlukları tedavi edebileceğini vaat etmeye başladı. Ama bu gözbağcılıktan başka bir şey değildir. Bugüne kadar hiçbir hükümet bu konuda verdiği sözü tutamamıştır. Siyasal liderlerin dürüst davranmayı, “Doktorlar nezlenin tedavisini nasıl bilmiyorsa, ekonominin kısa dönemde nasıl yönetileceğini de bilen yoktur, bu yüzden biz bu konudan elimizi çekelim,”diyebilmeyi öğrenmesi gerekir.

Ama bunun bir başka uzantısı vardır; hükümetin büyük depresyonlardan kaçınabilme yeteneğini yeniden kazanması şarttır. Hükümetin tüketimi arttırmak için bol bol paralar harcamasının bunu başaramadığı anlaşılmıştır. Ne zaman denense, insanlar bu yeni gelen satın alma gücünü biriktirmeye kalkmış, hiç harcamamıştır. ABD’de bunun son denenişi Jimmy Carter dönemindedir. Ama ondan önce, Franklin D. Roosevelt’in büyük depresyonu tedavi etmek için hükümete satın alma gücü yarattırmaya çalışmasından itibaren, düzenli olarak böyle girişimlerde bulunulmuştur. Sonuçlardan biri, 1936-1937’deki ciddi ekonomik çöküş olmuştur. Bir depresyonu hafifletmenin tek etkin yolu, yani uzun bir dönem içinde yapısal değişiklikler getirme yolu, ancak altyapı yatırımlarından geçmektedir.Esasen ekonominin parlak dönemlerinden sonra altyapı, yani yollar, köprüler, limanlar, kamu binaları; kamu arazileri hep adamakıllı onarım gerektirecek duruma düşer. Ama hükümetlerin böyle yatırımları finanse edebilmesi için, iyi zamanlarda (hatta durgunluk dönemlerinde bile) dengeli bütçelerle çalışmış olmaları gerekir. Ancak o zaman para bulabilme olanağını bulurlar, özellikle de gerekiyorsa borç bulabilirler. Başka bir ifadeyle, hükümetlerin bütçe açıklarını en son çare olarak saklamayı yeni baştan öğrenmeleri gerekmektedir. Barış dönemi açıkları, eğer kullanılacaksa, ancak ekonominin servet yaratma kapasitesinde kalıcı iyileştirmeler yapmaya kullanılmalıdır.

Genelde, ekonomik alanda bizler mega-devlet’in işlerliğine temel oluşturan mali Devlet teorisinden vazgeçmek zorundayız. Bu, özellikle İngilizce konuşan dünya için geçerlidir. Gerekli olan şey, sosyal vergilendirme politikasından, ekonomik vergilendirme politikasına geri dönmektir. Vergi sistemi elbette ki hakkaniyet ve adalet düşünceleriyle yoğurulmak zorundadır. Sosyal açıdan istenmeyen faaliyetlerin, örneğin çocuk işçiler çalıştırmaktan tutun da son yirmi yirmi beş yıldan beri Amerika’da moda olan aşırı yüksek yönetici maaşları gibi şeylerin, cezalandırıcı, hatta sert biçimde vergilendirilmesinde de elbette payı vardır. Ama bunlar ince ayrıntılardır. Vergi politikasının çekirdeği, sosyal açıdan tarafsız bir politika olmak zorundadır.

Acaba bunlar siyasal açıdan fizibilitesi olan şeyler midir? Cevap “evet”tir, ama kolay olmadığı bir gerçektir.

Herhangi bir usulü terk etmek, her zaman acı direnişlerle karşılaşır.Her kuruluştaki insanlar gibi, bürokratlarla politikacılar da her zaman eski usullere, modası geçmiş şeylere, iyi sonuç vermesi gerekirken vermemiş yöntemlere, bir zamanlar işe yaradığı halde artık yaramayan uygulamalara takılmış kalmışlardır. En çok bağlı kaldıkları şey de daha önceki kitaplarımdan birinde “yönetim egosuna yatırım yapmak”diye adlandırdığım şeydir. Ne var ki, en çok sayıda insan da hep bu tür alanlarda, bu tür girişimlerde istihdam bulmaktadır. Çünkü her kuruluş, elindeki en yetenekli kişileri, sonuçlara yöneltmekten çok, “sorunlara” yöneltmek zorundadır; hele de başı dertte bir kuruluşsa!

Evet, yerleşmiş bir usulü terk etmek, yukarda anlatılan nedenlerle, zordur, ama bu oldukça kısa bir süre için böyledir. Terk edilecek usulü terk edildikten altı ay sonra, herkes içinden, “Neden bu kadar gecikmişiz?” diye merak etmeye başlar. Mali devletin vergiler ve sübvansiyonlar yoluyla gelir dağılımını değiştirebileceği ve toplumda reform yapabileceği inancı kesinlikle başarısızlığa uğramıştır. En az eşitlik ve hakkaniyet sağlayabilen ülkeler, yeniden gelir dağılımı sağlamaya en çok uğraşanlar olmuştur; işte Sovyetler Birliği, işte ABD, işte İngiltere. Tek becerebildikleri, talancı devlete doğru kaymaktır ki, bu da hiç kuşkusuz, bir siyasal bünye için en tehlikeli ve dejenere edici hastalıktır.Ülkenin parasını böyle yasallaştırılmış biçimde yağmalamaktan nasıl kurtulacağımızı henüz kimse bilmemektedir.Belki anayasal yenilikler, hatta belki hem yasamadan, hem de yürütmeden ayrı, bağımsız bir kamu kurumu gerekebilir, bu kurum harcama önerilerini denetler, her birinin gerçekten kamu çıkarlarıyla ve kamu politikasıyla tutarlı olup olmadığına bakar. (Kamusal kesimdeki böyle bir denetim, Bölüm 3’te şirketlerin yönetimi için önerilen “ticari denetim”e benzeyecektir.) Tabii bu fikir, ütopya olarak suçlanmasa bile, en azından biraz “saf bir fikir olarak suçlanabilir. Yasama kurumlarının, kendilerini disiplin altına alacak her şeye karşı çıkmaları beklenebilir. Ama aslında, ABD’de olsun, Japonya, İngiltere, Fransa ve Almanya’da olsun, çok sayıda milletvekili, kendi disiplinsizliklerini dışarıdan kontrol edecek böyle bir düzeni hoş karşılamaya hazırdır. Bunu kendileri uygulayamamakta ya da uygulayamadıklarına inanmaktadırlar. Böyle bir şeye kalkıştıkları zaman, birtakım özel çıkar grupları onları cezalandırmaktadır. Bir yandan da talancı sürecin kendi durumlarını sabote ettiğini, seçmenlerinin karşısında onları küçük düşürdüğünü, bu arada öz saygılarını da yerle bir ettiğini bilmektedirler. Hükümet harcamalarına ayrılabilecek para, önümüzdeki yıllarda bütün ülkelerde çok azalacaktır. Talancı ekonominin kontrolü bu nedenle giderek daha çekici gelebilir. Buna çok şiddetle ihtiyaç duyulduğu konusuna da zaten artık hiç kimse itiraz etmemektedir.

Tersine çevirme stratejisinde ilk adım terk etmedir. O yapılmadan, başka hiçbir şey yapılamaz. O ana kadar, kaynakların tümü hep “sorunlara” tahsis edilmiştir. Neyin terk edilmesi gerektiği konusundaki yırtıcı ve duygusal tartışmalar herkesin sinirlerini gerer. Son bir deneme daha yapılması için ısrar edenler çıkar, boş yere “uzlaşma” olanağı arayanlar çıkar, belki bazı şarlatanlar, kangren olmuş bacağı acısız kesebileceklerini iddia ederler. Terk etme işi başarılmadıkça, hiç bir şey yapılamaz.

NELERE KONSANTRE OLMALI

Ölüler gömüldükten sonra, yeniden doğma işi başlayabilir. Bunun başlayabilmesi için, “Neler başarılı olmuştu? Nerelerde sonuç almıştık? Nelere konsantre olmamız gerekir?” sorularının sorulması gerekir.

Japonya’nın ve Almanya’nın son kırk yıl içindeki ekonomik performansı bize aynı dersi iki kere öğretmektedir. Bu ülkeler dikkatlerini ekonomik “havalar”a değil, ekonomik “iklim”e vermişlerdir. Onların ekonomik politikasının amacı, hastanın kendini daha iyi hissetmesi değildir. Hastayı iyileştirmek ve iyi durumunu sürdürmesini sağlamaktır. Ekonominin büyüyebileceği, enfeksiyonlara, sakatlıklara ve hastalıklara karşı direnç kazanabileceği, değişimlere hızla ayak uydurmaya alışabileceği ve rekabet edebilirliğini sürdürebileceği bir ekonomik çevre yaratmaktır.

Ama bu ülkelerin her ikisi de “havayı kontrol” etmeye yöneldikleri anda, hızlarını kaybetmişlerdir. Alman ekonomisi 1989’da, Doğu Almanların oyunu kazanabilmek için bütçe açığı veren büyük hükümet harcamalarını tüketimi kabartmaya yönelttiği zaman zayıflamaya başlamıştır. Japonların da 1980’lerin ortasındaki ABD Doları devalüasyonu yüzünden ortaya çıkan kısa dönemli ihracat sıkışıklığını telafi etmek amacıyla iç tüketimi coşturmaya çalışmaları, bir anda menkul değerler borsasında büyük bir yükseliş, gayrimenkul fiyatlarında da korkunç bir tırmanış getirmiştir. Ama bu da ancak bir “balon ekonomisi” yaratabilmiş, sonra o balon 1991 ve 1992’de patlamıştır.

Uygun iklimi yaratmak, vergileri düşük tutmak demek değildir. Arz tarafı iktisatçılarının ileri sürdüğü, “düşük vergiler ekonominin sağlığını ve büyümesini kendi başına garantiye alır”iddiası, hiç de kanıtlanmış değildir. Ama yüksek vergilerin mutlaka ekonomik durgunluk getirdiği yolundaki iddialarının yanlış olduğu kesin olarak kanıtlanmıştır.Japonya’da gelir vergileri her zaman yüksek olagelmiştir. Daha önce de değinildiği gibi, vergilendirme ensidatısı, verginin oranından çok daha önemlidir. Mali politikanın amacı, bilgiye ve insan kaynaklarına yatırımı, ticarette verimli tesislere, bir de altyapıya yatırımı teşvik etmesi olmalıdır. Son yarım yüzyılın bütün “ekonomik başarı” hikâyelerinde, işin sırrı bu olmuştur. Japonya’da da öyle, Almanya’da da öyle, “Asya’nın Dört Kaplanı” diye bilinen Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Tayvan’da da öyledir. Bu ülkelerin hepsi de ekonomik havalara hiç aldırmaksızın, politikalarını ekonomik iklimi yaratmaya odakladıkları sürece, başarılarını sürdürebilmişlerdir. Sh:223-236

**

SOSYAL SEKTÖR YOLUYLA VATANDAŞLIK

Sosyal ihtiyaçlar iki alanda artacaktır. Birinci alan, eskiden beri hayır işleri diye bilinen alandır. Yoksullara, çalışamayacak durumda olanlara, çaresizlere, bir şeylerin kurbanı olanlara yardım, bu alana girmektedir. Belki de bunlar, toplumu değiştirme ve insanı değiştirme amaçlı hizmetlerden daha da hızlı büyüyecektir.

Geçiş dönemlerinde, ihtiyaç içine düşen insanların sayısı her zaman artar. Dünyanın her yanında büyük kitleler halinde mülteciler vardır. Bunlar savaşların, sosyal coşkuların, ırksal, etnik, siyasal, dinsel baskıların, hükümet beceriksizliklerinin ve hükümet zalimliklerinin kurbanı olmuşlardır. En oturmuş ve en istikrarlı toplumlarda bile, bilgi değişimi yüzünden gerilerde kalan insanlar olacaktır. Bir toplumun ve o toplum içindeki nüfusun, işgücü karışımındaki radikal değişikliklere, gerekli becerileri ve bilgileri edinmeye uyum sağlayabilmesi için aradan bir iki kuşak geçmesi gerekmektedir. Tarihteki örneklere baktığımızda görüyoruz ki, hizmet işçilerinin yeniden “orta sınıf düzeyinde bir gelir elde edebilecekleri verim düzeyine yükselmeleri, bir kuşağa yakın zaman gerektirmektedir.

Sosyal hizmetlerin ikinci alanlarında, yani hayır işleriyle ilgili olmayıp, toplumu değiştirmeye, insanları değiştirmeye yönelik alanlarında, ihtiyaçlar da aynı şekilde artacak, hatta belki daha hızlı artacaktır. Bu tür hizmetler eskiden hemen hemen hiç bilinmezdi. Oysa hayır işleri binlerce yıldır bizimle birliktedir. Değişime yönelik hizmetler, son yüz yıl içinde, özellikle ABD’de mantar gibi bitivermiştir. Ama bu hizmetlere önümüzdeki on yıllarda çok daha fazla ihtiyacımız olacaktır. Bunun birinci nedeni, tüm gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfusun artmasıdır. Bu yaşlı insanların çoğu yalnız yaşamakta ve yalnız yaşamayı tercih etmektedir. Bir başka neden de sağlık bakım ve tıbbi tedavi alanlarındaki ilerlemeler nedeniyle, sağlık araştırmalarının, sağlık bakım eğitiminin gerekli olmasından, daha çok sayıda tedavi tesislerinin ve hastanelerin gerekmesinden kaynaklanmaktadır. Yetişkin eğitimleri verme gereği giderek artmaktadır. Yalnız anne ya da yalnız baba tarafından büyütülen çocuk sayısının artması da birtakım ihtiyaçlar yaratmaktadır. Toplum hizmetleri sektörü, gelişmiş ülkelerde gerçek “büyüme sektör” lerinden biri olacağa benzemektedir, oysa hayır işlerine duyulan ihtiyacın zamanla tekrar azalacağını umabiliriz.

Bu ihtiyaçların dadı devlet tarafından karşılanması girişimleri büyük ölçüde başarısızlığa uğramıştı ya da en azından, bunlarla ilgili hizmetleri bizzat hükümetin vermesi başarısız olmuştur. Dolayısıyla dadı devlet tecrübesinden çıkarabileceğimiz ilk sonuç, hükümetin sosyal alanda yapıcı ve yönetici olmaktan çekilip, kendini politika yapımcısı rolüne gömmesi gereğidir. Bunun anlamı, sosyal alanda da, tıpkı ekonomik alanda olduğu gibi işlerin dışarıya yaptırılması, taşeronlara verilmesi demektir. Ticari girişimleri yeniden yapılandırırken nasıl destek işlerini, masa memurluğu işlerini, bakım işlerini dışarıya vermeyi planlıyorsak, hükümet de sosyal sektördeki “yapıcılık” işlerini dışarıya vermeye göre yeniden yapılanmalıdır.

Bir ek neden daha vardır, o da hizmet işlerinin ve hizmet işçisinin verimini arttırma ihtiyacıdır. Hükümet, hizmet işçilerinin en büyük işverenidir; ama yine de hükümet kesiminde çalışan hizmet işçileri, en düşük verime sahip olanlardır. Bu insanlar devletin işçisi olarak kaldıkları sürece, verimleri hiç yükselemez. Devlet kuruluşu, bürokrasi olmak zorundadır. Verimi kurallara ve mevzuata tabi kılmak zorundadır (ve öyle yapması da gerekir). Kırtasiyeye gömülü durumda çalışmak zorundadır. Dikkatini alınan sonuçlardan çok, kırtasiye işlemlerinin doğru dürüst yapılıp yapılmadığına yöneltmek durumundadır. Bunu yapmadığı anda, göz açıp kapayana kadar bir hırsızlar çetesi olur çıkar. Ve bütün gelişmiş ülkelerde devlette çalışanların en büyük çoğunluğu, hizmet verme, hizmetleri yönetme, sosyal sektörde yapıcı olma alanında çalışmaktadır, işleri dışarıya yaptırmak, sosyal sektörde işlerin gerçekten yapılması bakımından da çok gereklidir.

…..

Vatanseverlik yetmez

Vatanseverlik, kişinin vatanı için ölmeye hazır olması demektir. Bu yüzyılın başlarında Marksıstler, çalışan sınıfların artık vatansever olmayacağı kehanetinde bulunmuşlardı. Onların bağlılığı, ülkelerinden çok, kendi sınıflarına yönelecekti. Bu kehanetin de doğru çıkmadığı görüldü. İnsanlar, özellikle de çalışan sınıflar, hâlâ vatanları için ölmeye hazırdırlar; en inanmadıkları bir savaş söz konusu olsa bile!

İngiliz hemşire Edith Cavell (1865-1915), Belçika’da yönetmekte olduğu hastanede, kamptan kaçmış birkaç İngiliz savaş esirini sakladığı için Almanlar tarafından idam edilmeye götürülürken, “Vatanseverlik yetmez”demişti. Vatanseverliğin yanı sıra vatandaşlığa da ihtiyaç vardır. Vatandaşlık, kişinin vatanına katkıda bulunmaya hazır ve istekli olmasıdır. Yani vatanı için yaşamasıdır. Vatandaşlığı yeniden diriltmek, kapitalist ötesi toplumun en önemli ihtiyaçlarından biridir.

Vatanseverlik, yani kişinin vatanı için ölmeye hazır olması, evrenseldir. Ama vatandaşlık kesinlikle Batı icadıdır. Atina ve Roma, en parlak dönemlerinde bu ilkeyi baş tacı etmişlerdir. Batı geleneğinin en güzel politik ifadesi, vatandaşlıkla ilgili olanıdır ve Yunan tarihçisi Thucydides’in Atina lideri Perikles’e söylettiği o ünlü nutukta yer almaktadır.

Vatandaşlık, Roma’nın yıkılmasıyla birlikte yok olmuştur. Ortaçağda vatandaş yoktur. Derebeylerinin kendi köylüleri, kentlerin burjuvaları, kilisenin İletişimcileri vardır, ama hiçbirinin vatandaşı yoktur. Japonya’da da 1867’deki Meiji Devrimine kadar vatandaşlar görülmemektedir. Daimyo denilen efendilerin kendi halkları vardır, kent merkezlerinin zenaatçıları, dinsel mezheplerin de müminleri olmuştur. Bunların da hiçbiri vatandaş değildir.

Ulusal devlet, vatandaşlığı yeni baştan icat etmiş, kendini onun üzerine temellendirmiştir. O günden bu yana, vatandaşlığın haklar ve yükümlülükler açısından ne demek olduğu, siyasal teorinin ve siyasal uygulamanın ana konularından biri haline gelmiştir.

Hukuksal bir terim olarak vatandaşlık, bir eylem teriminden çok, bir kimlik terimidir. Siyasal terim olarak baktığımızda, aktif bir adanmışlığı benimsemeyi ifade eder. Sorumluluk, demektir. Kişinin içinde yaşadığı toplumda ve ülkede bir fark yaratması demektir.

Mega devlette siyasal vatandaşlık artık işlememektedir.Ülke küçük bile olsa, hükümet işleri halktan o kadar uzaktır ki, bireyler bir fark yaratamazlar. Bireyler oy verebilir; doğru biçimde oy kullanmanın önemini de son birkaç on yıl içinde acı tecrübelerle öğrenmiş bulunuyoruz. Bireyler vergi verebilir; bunun da anlamlı bir yükümlülük olduğunu son birkaç on yılda yine acı tecrübelerle öğrendik. Ama bireyler sorumluluk alamaz, bir fark yaratmak için eyleme geçemez. Ama buna karşılık, vatandaşlık olmayınca politika boş bir kabuk haline gelmektedir. Evet, milliyetçilik var olabilir. Ama vatandaşlıktan yoksun bir milliyetçilik, dejenere olmakta, vatanseverlikten uzaklaşıp şovenliğe doğru kaymaktadır. Vatandaşlık olmadığı zaman, vatandaşı yaratacak, nihai analizde politik bünyeyi bir arada tutacak o sorumlu adanmışlık da var olamaz. Bir fark yaratmaktan gelen o doyum duygusu, o gurur da olamaz. Bunlar olmadığında, bir siyasal birim, adı ister devlet olsun, ister imparatorluk, ancak bir “güç” olabilir. Ama o zaman onu bir arada tutan tek şey o güçtür. Oysa hızla değişen tehlikeli bir dünyada eylem gösterebilmek için, kapitalist ötesi toplumun vatandaşlığı yeniden yaratması zorunludur.

Topluma duyulan ihtiyaç

Toplumu diriltmek de buna denk bir ihtiyaçtır. Gele• neksel toplumlar artık birleştirici olma güçlerini kaybetmişlerdir. Bilginin bireye verdiği o hareketliliğe ayak uyduramamaktadırlar. Geleneksel toplumları bir arada tutan şeyin, bireylerin ortak yönlerinden çok, baskı ve korku olduğunu da artık öğrenmiş bulunuyoruz.

Günümüzde ailelerin dağılması konusundan pek sık söz edilmektedir. Bu konuda bir dereceye kadar yanlış anlama da vardır. Amerika’daki ve gelişmiş ülkelerin pek çoğundaki evliliklerin boşanmayla sonuçlandığı su götürmez bir gerçektir. Ama yine de bu evlilikler, 100 yıl, 150 yıl önce ne kadar sürüyor idiyse, yine o kadar sürmektedir. Hatta daha bile uzun sürmektedir. 100 ya da 150 yıl önce o evlilikleri çözen şey, boşanmadan çok; ölümdü.

Geleneksel aile bir ihtiyaçtı. On dokuzuncu yüzyıl edebiyatında, bizim bugünkü anlamda “çözülmüş aileler” dediğimiz şeye sık sık rastlarız. Ama bu aileler birbirinden ne kadar nefret etseler, ne kadar korksalar, yine de bir arada kalmaktadırlar. On dokuzuncu yüzyılın bir sözü vardır: “Aile, seni içine alan şeydir”. Bizim yüzyılımıza kadar, her türlü sosyal hizmetleri sağlayan şey aileydi.

Ailenin veremediği şeyi başka hiç kimse de veremezdi. Aileye sıkı sıkıya sarılmak şarttı. Ailenin kişiyi dışarı itmesi bir felaketti. 1920’li yıllara kadar Amerikan tiyatro ve sinemasının en tipik kişisi, kızı kucağında gayri meşru bir bebekle eve gelince onu kovan zalim baba tipiydi. O zaman kızın elinde iki seçenek kalıyordu, ya intihar edecek, ya da fahişe olacaktı.

Aile, aslında birçok kimse için daha da çok önem kazanmaya başlamıştır. Ama artık ihtiyaçtan çok, istekli, gönüllü bir sevgi bağı, bir yakınlık, karşılıklı bir saygı söz konusudur. Bugünün gençleri, yeni yetmeliğin isyanlar döneminden çıktıkları anda, anne-babalarına, kardeşlerine yakın olmak için benim kuşağımdan daha fazla ihtiyaç hissetmektedirler.

Ama yine de aile artık toplum değildir. Bununla birlikte insanların bir topluma da ihtiyacı vardır. Özellikle de koskoca kentlere dağıldıkları, çoğumuz gibi banliyölerde yaşamaya başladıkları zaman, insan artık eski zamanın uzak köylerinde yaşarken olduğu gibi, ortak çıkarları, kaygıları, meşguliyetleri, ortak cahillikleri olan, hep birlikte aynı dünyada yaşayan komşulara yaslanamamaktadır. Aile bağları yakın olsa bile, kişi ailesine de pek yaslanamamaktadır. Coğrafi ve mesleki hareketlilik yüzünden, insanlar artık aynı yerde kalamadıkları gibi, aynı sınıf içinde, aynı kültür içinde de kalamamakta, anneleriyle babalarının, kardeşlerinin, kuzenlerinin yaşadığı dünyayı paylaşamamaktadır. Kapitalist ötesi toplumda ihtiyaç duyulan toplum, özellikle de bilgi işçisinin ihtiyaç duyduğu toplum, fiziksel yakınlığın ve tek başmalığın zorlamasıyla gelen bir toplum olmaktan çok, adanmışlığa ve anlayışa dayalı bir toplum olmak zorundadır.

YOK OLAN FABRİKA TOPLUMU

Kırk yıl önce, ben böyle bir toplumun işyerinde ortaya çıkacağını sanıyordum. 1942’de yazdığım The Future of Industrial Man (Sanayi insanının Geleceği) adlı kitabımda olsun, 1949’da yazdığım The New Society (Yeni Toplum) kitabımda olsun (bunların her ikisi de yakında Transaction Publishers kuruluşu tarafından yeniden yayımlanacaktır), hattâ 1954’te yazdığım The Practice of Management (Yönetimin Uygulaması) kitabımda olsun, hep fabrika toplumundan söz ettim, orayı kişiye bir mevki ve bir işlev kazandıran, ona öz yönetim sorumluluğu veren bir yer olarak gördüm.

Japonlar bunu büyük ölçüde anlamış bulunmaktadırlar. Ama daha önce de dediğim gibi, fabrika toplumu Japonya’da bile uzun süre işlemeyecektir, en azından bilgi işçileri için işlemeyecektir.Japon fabrika toplumunun bir ait olma kavramına dayalı olmaktan çok, bir korkuya dayalı olduğu artık açıkça anlaşılmaya başlamıştır. Japonya’nın kıdeme göre ücret arttırımı uygulayan büyük şirketlerinden birinde çalışan işçi, 30 yaşını geçtikten sonra işini kaybederse, ömrünün sonuna kadar bir daha istihdam edilemez duruma düşmektedir. Ama Japonya 1960’larda bile ciddi istihdam darlıkları yaşarken bugün ciddi emekçi darlıkları yaşamaya başladığı için bu da artık hızla değişmektedir.

Batı’da fabrika toplumu hiçbir zaman kök salmamıştır. Ben yine de işçiye mümkün olduğu kadar sorumluluk ve öz kontrol olanağı verilmesini şiddetle savunmaktayım. Bu fikirler, fabrika toplumunu savunurken de dayandığım ana fikirlerdir. Bilgiye dayalı kuruluş, kesinlikle sorumluluğa dayalı kuruluş haline gelmek zorundadır.

Ama bireyler, özellikle de bilgi işçileri, anlamlı bir sosyal yaşama, kişisel ilişkilere, işlerinin ve çalıştıkları kuruluşun dışında, hataâ kendi ihtisas alanlarının dışında birtakım katkılara ihtiyaç duymaktadırlar.

Vatandaş olarak gönüllü

Bu ihtiyacın karşılanabileceği alan, sosyal sektördür. Bireyler işte orada katkıda bulunabilirler. Sorumluluklar üstlenebilirler. Bir fark yaratabilirler. “Gönüllü” olabilirler. Bu, ABD’de şimdiden başlamış durumdadır.

Diğer gelişmiş ülkelerin hemen hemen hepsinde, gönüllülük geleneği, sosyal devlet tarafından ezilip yok edilmiştir. Örneğin Japonya’da eskiden tapmaklar ve Shinto kutsal yerleri, yerel gönüllülerin güçlü katılımıyla aktif toplum hizmet merkezleri halinde işlerdi. 1867 Meiji Devrimi ülkeyi “batılılaştırdı”, dini de hükümet işlevlerinden biri haline getirdi. Kısa zamanda gönüllüler ortadan kayboldu, tapınaklardaki toplum hizmetleri de silindi gitti. İngiltere’de on dokuzuncu yüzyıl boyunca hayır işleri, toplumun bir işleviydi ve varlıklı kimselerin sorumluluğu olarak görülürdü. 1890’dan sonra, hükümetin toplum efendisi olarak görülmesi yaygınlaşırken, bunun da çoğu yok oldu. Londra’da 1878 yılında kurulan Salvation Army, Victoria döneminin zengin toplum hizmet kültürlerinden günümüze kadar gelebilmiş pek az sayıda örnekten biridir. Fransa’da da devletin düzenleyip kontrol etmediği her türlü toplum faaliyeti, Napoleon zamanından beri “kuşkulu” sayılmakta, hatta bir tür başkaldırı sayılmaktadır.

Amerika’da dinsel mezhep sayısının çokluğu, eyalet, kent ve sınır yerleşim yerleri geleneğinde yerel özerkliğe önem verilmesi, sosyal faaliyetlerin siyasallaştırılmasını ve merkezileştirilmesini yavaşlatmıştır.Sonuç olarak o ülkede bugün bir milyon kadar kamu yararına kuruluş, sosyal sektörde faaliyet göstermektedir. Bunlar Gayri Safi Milli Hasıla’nın yaklaşık onda birini temsil etmektedirler. Topladıkları bu paraların dörtte biri halktan aldıkları bağışlar, diğer dörtte biri hükümetin belirli işler karşılığında onlara ödediği para (örneğin sağlık bakım gider iade programlarını yönetmek gibi), geri kalanı da sağladıkları diğer hizmetlere karşı aldıkları paralardır (bunun da örneği, özel üniversitelere devam eden öğrencilerin ödediği eğitim ücreti ya da artık her Amerikan müzesinde görülen “sanat dükkânlarında satılan eşyalardan kazanılan paradır).

Gönüllü kuruluşlar, bugün Amerika’nın en büyük işvereni durumundadır. Her iki yetişkin Amerikalıdan biri, yani toplam doksan milyon insan, haftanın en az üç saatinde “ücretsiz memur” olarak, yani gönüllü olarak bu tür kuruluşlarda çalışmakta kilise ve hastanelerde, sağlık bakım kurumlarmda, Kızıl Haç gibi toplum hizmetlerinde, izcilik kuruluşlarında, Salvation Army ya da Alcoholics Anonymus gibi rehabilitasyon hizmetlerinde, dayak yiyen kadınlara barınak sağlamada, kent sokaklarının Siyah çocuklarına özel dersler vermekte hizmet sunmaktadırlar. 2000 ya da 2010 yılında bu ücretsiz çalışan insanların sayısının 120 milyona ulaşacağı, bu işlere verdikleri sürenin de haftada beş saate yükseleceği öngörülmektedir.

Bu gönüllüler artık “yardımcı” değildir. “Ortak” olmuşlardır. ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşların çoğu, ücretle full-time çalıştırdıkları bir yönetici tutmaktadır. Ama yönetim ekibinin geri kalanı giderek daha büyük ölçüde gönüllülerden oluşmaktadır. Kuruluşu giderek daha çok onlar yönetmektedir. En büyük değişiklik de Amerika’nın Katolik kilisesinde gerçekleşmiştir. Mezheplerin bir tanesinde artık işlerin çoğunu “cemaat yöneticisi” seçilen kadınlar üstlenmiştir. Papazlar ayini yapmakta, kutsamaları yerine getirmektedir. Onun dışındaki her şey, tüm sosyal işlerle toplum işleri de dahil olmak üzere, “ücretsiz elemanlar” yani “cemaat yöneticisi”emrinde çalışan gönüllüler tarafından yapılmaktadır.

ABD’de gönüllü katılımının böylesine yükselmesi, ihtiyaçta bir artış olduğu için değildir. Bu gönüllü insanların kendileri, topluma bir katkıda bulunmak, bir adanmışlık göstermek için baskı yapmışlardır. Yeni gönüllülerin büyük çoğunluğu, emekli olmuş kimseler de değildir. Karı-koca çalışan ailelerin bireyleridir. Otuz-kırk yaşında, iyi eğitim almış, halleri vakitleri yerinde, oldukça da meşgul kimselerdir. Çalışmakta oldukları işi sevmektedirler. Ama “bir fark yaratacak” bir şeyler daha yapmak istemektedirler. Bu bir Kutsal Kitap öğretim dershanesi de olabilir, Siyah çocuklara çarpım tablosunu öğretmek de olabilir, uzun süre hastanede yattıktan sonra taburcu olup evine dönen yaşlıları birer birer ziyaret etmek, rehabilitasyon egzersizlerinde onlara yardım etmek de olabilir.

Belki de ABD’nin gönüllü kuruluşlarının bu çalışanlara verdiği şey, çalışanların sunduğu hizmetlerden daha önemlidir.

Kız İzciler Kuruluşu, radikal biçimde entegre olmuş Amerikan kuruluşlarından biridir. Kızlar oymakları içinde, renkleri ya da ulusal kökenleri ne olursa olsun yani Beyaz da, Siyah da, İspanyol kökenli de Asyalı da olsalar bir arada çalışıp bir arada eğlenmektedirler. Ama Kız İzcilerin 1970 yılında başlattığı bu entegrasyonun en önemli katkısı, çok sayıda anneyi kendine çekebilmesi olmuştur. Her kökenden anneler gönüllü olarak liderlik pozisyonlarını üstlenmiş, entegre toplum işlerine katılmışlardır.

Yine aynı şekilde, yüzyılımızın son on yılı içinde belki Amerika’nın en önemli sosyal olgusu olan o hızlı büyümeyi sergileyen “pastoral” kiliselerin de en çekici yanı, gönüllülere sunabildiği etkin toplum katkısı olanaklarıdır. Bu kiliselerin kadroları hemen hemen tümüyle gönüllülerden oluşmaktadır. En büyüklerinden bir tanesinin 13.000 üyesi, ama yalnızca 150 tane ücretli elemanı vardır, baş papaz da buna dahildir. Buna rağmen, hiçbir geleneksel kilisenin yapamadığı kadar çok sosyal iş yapmaktadır. Cemaata katılan herkesin, birkaç pazar oraya geldikten sonra, kilise faaliyetlerine katılması beklenmektedir. Görevi ya kilisenin içinde ya da topluma dönük bir şey olacaktır. Birkaç ay sonra kendisinden o faaliyetin yöneticiliğini üstlenmesi istenecektir. Herkesin “lider” olması beklenmektedir.

Sosyal sektör içinde ya da sosyal sektör kanalıyla gelen vatandaşlık, kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın hastalıklarını hepten geçirecek bir sihirli çare değildir. Ama bu, bozukluklarla uğraşmakta bir ön şart sayılabilir. Bir kere, vatandaşlığın simgesi olan sivil sorumluluk bilincini sağlamaktadır, sivil gurur denilen kavram da zaten bir toplumun en belirgin işaretidir.

Toplumun ve toplum kuruluşlarının, bu arada vatandaşlığın çok fazla zarar gördüğü yerlerde, ihtiyaç elbette ki daha da büyük olacaktır. Buna örnek, eski komünist ülkelerdir. Bu ülkelerde hükümet yalnız gözden düşmekle kalmamış, tümüyle iktidarsızlaşmıştır. Bu ülkeleri, örneğin Çekoslovakya, Kazakistan, Rusya, Polonya, Ukrayna gibi ülkeleri komünistlerden devralıp şimdi yönetmeye başlayan hükümetlerin, esasta hükümetler tarafından yapılması gereken işleri doğru dürüst yapabilmesi bile yıllar alacaktır. Bunlar; parayı ve vergileri yönetmek, askeri kesimi ve mahkemeleri düzenlemek, dış ilişkileri yürütmek gibi görevlerdir. Bu arada, toplumun ihtiyacı olan sosyal hizmetleri ve siyasal sistemin ihtiyaç duyduğu liderlik gelişimini sağlayacak olan da, sosyal sektörün gönüllülere dayalı olan, insanların ruhsal enerjilerinden yararlanan kuruluşları olmak zorundadır.

Çeşitli toplumlar ve çeşitli ülkeler elbette ki kendi sosyal sektörlerini farklı biçimlerde yapılandıracaklardır. Örneğin kiliselerin, hâlâ çok daha dindar Hıristiyan olan Amerika’da oynayabildikleri kilit rolü Batı Avrupa’da oynayabileceklerini düşünmek zordur. İstihdam toplumu üyeliği Japonya’da yine toplumun merkez odak noktası olarak kalabilir. Ama gelişmiş ülkelerin hepsi, özerk, kendi kendini yöneten sosyal sektör kuruluşlarına ihtiyaç duymaktadır. Çünkü gerekli toplum hizmetlerini vermek zorundadır. İhtiyacın asıl nedeni de toplum bağlarını yeniden sağlamak, vatandaşlığı diriltmek amacından kaynaklanmaktadır. Tarihe baktığımızda, toplumun bir kader olduğunu görürüz. Kapitalist ötesi toplumda ve politikada ise toplum bir adanmışlık haline gelmiştir.

Sh:237-250

**

BİLGİ: EKONOMİSİ VE VERİMİ

İlk bakışta, kaynak olarak bilgiye dönüş, ekonomiyi pek de etkilemiyormuş gibi görünür. Bütün olayın, “kapitalist ötesi” olmaktan çok “kapitalist” bir görünümü vardır. Ama görünüşe aldanmamakta da yarar vardır.

Ekonomi elbetteki piyasa ekonomisi olarak kalacaktır; hem de bir dünya pazarı ekonomisi olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemin, yani “planlı” ekonomilerin bulunduğu ve “sosyalist” ülkelerin olmadığı dünya pazarı ekonomisinden de daha ötelere uzanacaktır. Piyasanın ekonomik faaliyetlerin düzenleyicisi olması konusuna yönelik eleştirilerin kökü ta Aristo’ya kadar dayanır. Suçlamaların pek çoğu da sağlam temellere dayanmaktadır. Ama Karl Marx kadar anti-kapitalist biri de yüz yılı aşkın bir süre önce, piyasanın tüm kusurlarına rağmen, diğer ekonomik faaliyet düzenleme yollarının hepsinden üstün olduğunu söylemiştir ve son kırk yıl da bunu gerçek anlamda kanıtlamış bulunmaktadır. Piyasayı üstün kılan şey de zaten ekonomik faaliyetleri enformasyonun çevresinde düzenliyor olmasıdır.

Ama dünya ekonomisi bir piyasa ekonomisi olarak kalıp, piyasanın kurumlarını korurken, içeriği büyük ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Eğer hâlâ “kapitalist” ise, artık “enformasyon kapitalizmi” söz konusudur. Son kırk yıl boyunca ekonominin merkezine yerleşmiş olan sanayiler artık bilgi ve enformasyonun üretimi ve dağıtımıyla ilgilidir, malların üretimi ve dağıtımıyla değil. İlaç sanayiinin de asıl ürünü bilgidir; çünkü o haplarla o reçete ilaçları, bilginin paketlenmesinden başka bir şey değildir.Telekomünikasyon sanayileri vardır, bilgisayar, semi-kondüktör, yazılım gibi enformasyon işleme araç ve gereçlerini üreten sanayiler vardır. Enformasyon üretip dağıtanlar da vardır; onlar da sinema filmleri, televizyon programları, CD’lerdir. Bir de ticari amaca yönelik olmadığı halde bilgi üretip uygulayanlar, yani eğitim ve sağlık bakım hizmetleri gibileri vardır. Hele bunlar, tüm gelişmiş ülkelerde bilgiye dayalı ticari kurumlardan bile çok daha hızlı büyümüşlerdir.

Eski kapitalizmin “süper zenginleri” on dokuzuncu yüzyılın çelik krallarıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik canlanma döneminin “süper zenginleri” ise bilgisayar yapımcıları, yazılım üreticileri, televizyon program yapımcıları ya da Ross Perot gibileridir, yani enformasyon sistemlerini kurma ve işletmeye yönelik bir iş kurmuş olanlardır. Perakendecilik dalında kazanılan büyük servetlere gelince, örneğin ABD’de Wal Mart’ın Sam Walton’ı, Japonya’da Ito-Yokado’nun Mâsatoshi Ito’su, İngiltere’de Sainsbury kardeşler gibileri, bu eski iş dalını enformasyon çevresinde yeni baştan düzenledikleri için büyüyebilmişlerdir.

Aslında eski sanayiler arasında, şu son kırk yıl içinde hangilerinin büyüdüğüne bakarsanız, bunların hep kendilerini bilgi ve enformasyon çevresinde örgütleyenler olduğunu görürsünüz. Entegre çelik tesisleri artık modası geçmiş şeylerdir. Düşük ücretli işçilerin çalıştığı ülkelerde bile, bunlar artık mini tesislerle rekabet edememektedir. Ama mini tesis, çeliğini ısının çevresinde değil, enformasyonun çevresinde üreten bir kuruluştur.

Artık malları üretip taşımakla servet kazanılması mümkün değildir. Hatta günümüzde parayı kontrol etmekle bile çok büyük kârlar elde edilemez.

1910 yılında Avusturya-Alman sosyalisti Rudolf Hilferding (1877-1941), “finans Kapitalizmi”diye bir terim bulmuştur. Bunun artık kapitalizmin en son aşaması olacağını, ondan sonra da sosyalizmin geleceğini söylemiştir. Kapitalist bir ekonomide bankaların paraya ne ödediği ve onu verirken ne aldığı arasındaki farkın giderek çok fazla genişlediğine işaret etmiştir. Sonuçta bankalar ve bankerler tek para kazananlar olacak, kapitalist ekonomiyi onlar yönetecek, demiştir.

Birkaç yıl sonra Lenin bu tezi alıp kendi komünizmine temel teori olarak kullanmıştır. Sovyet planlamasının neden devlet bankası çevresinde düzenlendiğini, neden banka kredilerinin tahsisi yoluyla kontrol edildiğini böylece daha iyi anlayabiliyoruz.

Finans kapitalizmi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hâlâ sosyalist dogma sayılıyordu. Buradan da İngiltere’nin ilk savaş sonrası İşçi Partisi hükümetinin neden İngiltere Bankası’nı derhal devletleştirdiğini, birkaç yıl sonra daneden Fransa’daki sosyalist hükümetin belli başlı ticari bankaları devletleştirme yoluna gittiğini öğreniyoruz.

Ama ticari bankalar zaten her yerde başı dertte kuruluşlardır. Parayı alırken ne ödedikleri ile verirken ne aldıklarını düşünürseniz, aradaki farkın sürekli olarak azaldığını görürsünüz. Para ticareti yaparak kazandıklarıyla doğru dürüst bir kâr sağlayamazlar. Giderek hayatlarını kazanabilmek için enformasyon karşılığında ücret alma yoluna gitmektedirler.

Geleneksel kaynakların, yani emeğin, toprağın ve sermayenin (para) getirisi giderek azalmaktadır. Servet kazanan kaynaklar, ancak enformasyon ve bilgidir.

BİLGİ EKONOMİSİ

Bilginin bir ekonomik kaynak olarak davranışını bugün için tam anlamıyla kavrayamamış durumdayız. Henüz bir teori geliştirip onu sınayacak kadar tecrübe sahibi olamadık. Şu an için tek söyleyebileceğimiz, böyle bir teoriye ihtiyacımız olduğudur. Bilgiyi servet üretme sürecinin merkezine yerleştiren bir ekonomik teori gereklidir bize. Bugünün ekonomisini, ancak böyle bir teori açıklayabilir. Ekonomik büyümeyi de ancak bu teori açıklayabilir. Yeniliği de öyle. Japon ekonomisinin nasıl işlediğini, hepsinden önemlisi de, niçin işlediğini bize anlatacak olan da yalnızca bu teoridir. Yeni gelenlerin, özellikle high-tech alanında, nasıl olup da kaşla göz arasında tüm rakiplerini piyasadan silebildiğim, hem de o rakipler siperlere iyice yerleşmiş olduğu halde bunu nasıl başarabildiğini; örneğin Japonların tüketici elektroniğine ve ABD oto sanayiine bu işi yapabildiğini de bize anlatabilecek, bu teoriden başka bir şey yoktur.

Şu ana kadar, bilgi konusunda bir Adam Smith ya da David Ricardo belirmiş değildir. Ama bilginin ekonomik davranışıyla ilgili ilk çalışmalar yavaş yavaş ortalıkta gözükmeye başlamıştır.

Bu çalışmaların açık seçik ortaya koyduğuna göre, bilgiye dayalı ekonomi, şimdiki teorinin bir ekonomiye yakıştırdığı biçimde, yani uygun biçimde davranmamaktadır. Bu nedenle de yeni ekonomik teorinin, yani bilgiye dayalı ekonomi teorisinin, Keynesçi, neo-Keynesçi, klasik ya da neo-Klasik olsun şimdiki ekonomik teoriden çok farklı olacağını biliyoruz.

İktisatçıların temel varsayımlarından biri, kaynakların tahsisinde ve ekonomik ödüllerin dağılımında esas modelin “tam rekabet” olduğudur. “Kusurlu rekabet”ise gerçek dünyada çok sık rastlanan bir şeydir. Ama ekonomiye dıştan gelen müdahalelerin sonucudur, yani onu tekeller, patent koruma önlemleri, hükümet mevzuatı, vb. gibi şeyler yaratır. Oysa bilgi ekonomisinde kusurlu rekabet, ekonominin kendi yapısında var olan bir şeymiş gibi gözükmektedir. Bilginin ilk uygulanışından ve ondan ilk yararlanmışından (yani “öğrenme grafiği” diye bilinen şeyden) kazanılan avantajlar, kalıcı ve geriye dönülmez olur. Bunun gösterdiği şey ise, serbest ticaret ekonomisinin de korumacılığın da kendi başlarına ekonomik politika olarak İşleyemeyeceğidir. Bilgi ekonomisi görünüşe göre her ikisine de dengeli biçimde ihtiyaç duymaktadır.

İktisatçıların bir başka temel varsayımı da, bir ekonominin ancak ya tüketimle ya da yatırımla belirlenebileceğidir. Keynesçilerle neo-Keynesçiler (Milton Friedman gibi), olayı tüketime bağlarken, klasiklerle neo-Klasikler (“AvusturyalIlar” gibi) yatırıma bağlamaktadır. Bilgi ekonomisindeyse görünüşe göre ikisi de asıl etken değildir. Ekonomide tüketim arttığı zaman daha çok bilgi üretildiği yolunda tek bir kanıt bile yoktur. Ama yatırımların artmasının da daha fazla bilgi üretimine yol açtığının kanıtı yoktur. En azından, tüketimin artmasıyla bilgi üretiminin ya da yatırımın artmasıyla bilgi üretiminin arasında geçen zaman öylesine uzundur ki, bir analize yer bırakmamaktadır ve bu ekonomik teorilerin ya da politikaların ikisini de bir ilişkiye oturtmayı imkânsız kılmaktadır.

Geleneksel ekonomik teoriyle uyuşmazlık gösteren bir başka nokta da, değişik tür bilgiler arasında bir ortak paydanın yokluğudur. Farklı tarlalarda farklı bitkiler üretilir, ama bunların fiyatlarını tayin eden, o farklılıklarıdır, yani çıktı miktarıdır. Yeni bilgiye gelince, bunlar üç türlüdür. Önce, sürecin, ürünün, hizmetin sürekli iyileştirilmesi vardır; Japonlar bunu en iyi başarmakta ve adına kaizen demektedirler. İkincisi işlemedir, yani var olan bilginin sürekli olarak işlenmesi, ondan yeni ve farklı ürünler, süreçler ve hizmetler elde edilmesidir. Sonuncusu da gerçek yeniliktir. Bilgiyi uygulayıp ekonomide (ve toplumda) değişiklik yapmanın bu üç yolu, bir arada ve aynı zamanda uygulanmak zorundadır. Hepsine aynı derecede ihtiyaç vardır. Ama ekonomik özellikler, yani maliyetler ve maliyetlerin ekonomik etkileri, kalitatif olarak farklıdır. Şu ana kadar, bilgiyi kantifiye etmek, yani niceleştirmek mümkün olmamıştır. Bilgiyi üretmenin ve dağıtmanın kaça mal olacağını elbette ki tahmin edebiliriz, ama “ne kadar üretilmiştir”, “bilginin geri dönüşü” deyince neyi kastediyoruz… bunları bilemeyiz. Oysa ekonomik olayları kantitatif ilişkiler halinde ifade etmedikçe, ortada bir ekonomik teori olamaz. O olmayınca da rasyonel bir seçim yapmaya olanak yoktur. Ekonomilerin ana ruhu da zaten rasyonel seçimlerdir.

Hepsinden önemlisi de bilginin miktarı, yani kantitatif yönü, o bilginin verimliliği, yani kalitatif etkisi kadar önemli olamaz. Bu, eski bilgi için de geçerlidir, yeni bilgi için de.

BİLGİNİN VERİMİ

Bilgi ucuza elde edilemez. Bütün gelişmiş ülkeler, Gayri Safi Milli Hasılalarının yaklaşık beşte birini bilginin üretimine ve dağıtımına harcamaktadırlar. Formel okul eğitimi, yani kişilerin işgücüne katılmadan önce aldıkları eğitim, Gayri Safi Milli Hasıla’nın aşağı yukarı onda birini götürmektedir (Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu oran % 2’den yükselerek bu duruma gelmiştir). İstihdam veren kuruluşlar da elemanlarının sürekli eğitimini sağlamak için Gayri Safi Hasıla’nın ayrıca % 5’ini daha harcamaktadırlar … bu rakam daha da yüksek olabilir. Bunlardan ayrı olarak, Gayri Safi Milli Hasıla’nın % 3 ile 5 arasında bir oranı da araştırma-geliştirmeye harcanmakta, yani yeni bilgilerin üretilmesine gitmektedir.

Gayri Safi Milli Hasılaları’nm buna benzer bir oranını geleneksel sermaye (yani parasal sermaye) oluşturmak için harcayan pek az ülke olduğu kesindir. Japonya’da ve Almanya’da, yani en yüksek oranda sermaye formasyonuna sahip iki ülkede bile, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen kırk yıl içinde bu oran Gayri Safi Milli Hasıla’nın beşte birine ancak en ateşli yeniden yapılanma dönemlerinde ulaşılabilmiştir. ABD’de sermaye formasyonu uzun yıllar boyunca Gayri Safi Milli Hasıla’nın %20’sine yükselmemiştir. Bilgi formasyonu bu nedenle her gelişmiş ülkede daha şimdiden en büyük yatırımı temsil etmektedir. Bir ülkenin ya da bir şirketin bilgiden ne kadar bir kazanım elde edeceği, kuşkusuz giderek onun rekabet edebilirliğini tayin eden etken durumuna gelecektir. Bilginin verimi giderek ekonomik ve sosyal başarının saptayıcı etkeni, hatta tüm ekonomik performansın da saptayıcı etkeni durumuna gelmektedir. Ayrıca, bilginin veriminde çok büyük farklar bulunduğunu da biliyoruz. Bu, hem ülkeler arasında, hem sanayiler arasın-da, hem tek tek kuruluşlar arasında böyledir. Birkaç örnek vermek de mümkündür.

İngiltere, bilimsel ve teknik bilgi üretimi açısından baktığımızda, ikinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünyanın ekonomik lideri durumundadır. Antibiyotikler, jet motorları, vücut seminer’lan, hatta bilgisayar bile hep Ingiltere’nin geliştirdiği şeylerdir. Ama Ingiltere bu bilgi ulaşımlarını başarılı ürün ve hizmetlere dönüştürmeyi gerçekleştirememiştir, onları istihdama, ihracata, piyasa payına dönüştürememiştir. İngiliz ekonomisinin yavaş ve sürekli erozyonunun kökünde, her şeyden çok, bilgilerin böyle verimsiz oluşu yatmaktadır.

Aynı tehlike sinyalleri bugün Amerikan toplumundaki bilgi verimi konusunda da ortaya çıkmıştır. Peşpeşe sanayiler, mikrochip’ten faks makinesine, takım tezgâhlardan fotokopi makinelerine kadar her türlü ürünü üreten Amerikan firmaları, durmadan yeni teknolojiler geliştirmiş, sonra Japon şirketlerinin bu ürünleri geliştirip piyasaları kapmasına seyirci olmak zorunda kalmıştır.ABD’de bilginin her ek çıktısı için her ek çıktı, belli ki Japon rakiplerinkinden daha düşüktür. ABD’nin bilgi verimi çok önemli alanlarda geride kalmaya başlamıştır.

Almanya daha değişik bir örnektir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı, en azından 1990’daki birleşmeye kadar, çok çarpıcı bir ekonomik başarı sergilemiştir. Çoğu sanayilerde, bu arada bankacılık ve sigortacılıkta, Batı Almanya’nın güçlü liderlik pozisyonu, imparatorluk Almanyası’ndan ve Hitler öncesi Almanya’dan daha öndeydi. Birbirini izleyen yıllar boyunca Batı Almanya, örneğin sermaye ihracatında kişi başına ABD’nin dört katı, Japonya’nın üç katı düzeylere ulaştı. Demek ki Batı Almanya’nın eski bilgide çok yüksek bir verimi vardı.Onu kullanmakta da, geliştirmekte de, uygulamakta da. Ama yeni bilgi verimi çok düşüktü. Özellikle high-tech alanlarda, bilgisayarlarda, telekomünikasyonda, ilaç sanayiinde, ileri malzemelerde, biyogenetikte ve bu gibi alanlarda öyleydi. Oransal olarak baktığımızda, Batı Almanya’nın da bu alanlara ABD’nin yatırdığı kadar para yatırdığını, hatta belki daha çoğunu yatırdığını görüyoruz. Önemli bir miktarda yeni bilgi ürettiği de doğrudur. Ama bu yeni bilgileri başarılı yeniliklere dönüştürmekte başarısızlık göstermiştir. Yeni bilgi, verimli olacağı yerde, enformasyon olarak kalmıştır.

En öğretici örneği ise Japonya sağlamaktadır. Son kırk yıl boyunca Japonya hem eski tür imalatta, hem de yeni ve bilgiye dayalı sanayilerde çok başarılı olmuştur. Ama Japonya’nın meteor gibi yükselişi, bilgiyi üretmeye dayalı değildir. Teknolojide ve yönetimde Japonya’nın bilgileri hep başka yerlerde üretilmiştir, çoğu da ABD üretimidir. Japonya’da ülke içi bir bilgi temeli oluşturma yolundaki ciddi çabalar, ancak 1970’lerde başlayabilmiştir. Günümüzde, 1990’lı yıllarda bile, Japonya çoktan dünyanın ikinci en büyük gücü olduğu halde, ülke hâlâ ihraç ettiğinden fazla bilgi ithal etmektedir. Aslında Japonlar pek çok yönetim bilgisi ithal ettikleri halde, teknolojik alanda pek de çok bilgi ithalatı yapmış da sayılmazlar. Ama ellerine hangi bilgileri geçirdilerse, bunları olağanüstü bir başarıyla verime dönüştürebildiler.

Kaynakların verimi konusunun kapitalist ötesi toplumun ekonomisinde tümüyle en önemli konu olacağına işaret eden durumlar vardır. Kaynakların verimi, çevreyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin altında yatan şeydir. Parasal sermaye konusunda da bir verim sorunuyla karşılaşıyoruz ve o sorunun da, bilgi sermayesinin veriminde karşılaştığımızla çok benzeştiğini görüyoruz.

Parasal sermayenin verimini iktisatçılar İkinci Dünya Savaşı’na kadar görmezden gelmişlerdir. Marx da dahil olmak üzere hemen hemen hepsi, sermayenin veriminden çok, miktarı üzerinde düşünmüşlerdir. Keynes bile, ancak biriktirilen parayla yatırım yapılan para arasında bir ayrım yapmıştır. O yatırım bir kere yapılınca, mutlaka verimli olacağını varsaymıştır.

Ama İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda, bizler artık; “Yatırım yapılan ek birim para acaba ne kadar ek üretim getiriyor?” gibi sorular sormaya başlamış bulunuyoruz. İşte o zaman, parasal sermayenin verimiyle ilgili bazı farklar olduğu ve bu farkların önemli, hem de çok önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Sermayenin verimiyle ilgili kaygıların ilk uyanışı, 1950’lerin sonlarıyla 1960’ların başlarına rastlamaktadır ve o dönem de merkezi planlamanın bütün dünyada yaygın olduğu dönemdir. İnsanların o sıralarda sorduğu sorular yalnızca; “Acaba ekonomiyi yönetmek için Sovyetler’in tepeden gelme Beş Yıllık Planlar yöntemi mi daha iyidir, yoksa Fransızların konsensüs sonucu oluşturduğu Plan lndicatif yöntemi mi?” biçimindeydi. Ama planlamadan doğan sonuçların, hem toplam çıktı, hem de yatırım birimi başına çıktı açısından, piyasanın yapacağı plansız sermaye tahsisinden çok daha üstün olduğu konusunda herkes görüş birliği içindeydi.

Fiili performansı ölçme konusundaki ilk girişimler, her iki tip planlama altında da sermaye veriminin çok düşük olduğunu ve sürekli olarak daha da düştüğünü kesinlikle gösterdi. Bu ölçümler, merkezi planlama altında, yatırımlara eklenen sermaye birimlerinin çıktıya giderek daha az katkıda bulunduğunu ortaya koydu.

Fransızlar hemen harekete geçti. Plan lndicatif’i rafa kaldırdılar, ekonomik planlamadan da tümüyle vazgeçtiler. Eğer Fransa 1960’ların başlarında rotasını böyle 180 derece değiştirmemiş olsaydı, bugün durumu Doğu Almanya’ya çok benzeyecekti.

Sovyet planlamacıları ise planlamayı sürdürdüler. Sovyet İmparatorluğu’nda sermayenin verimi düştükçe düştü, sonunda eksi duruma geçti. Brejnev döneminde tarımsal yatırımlar yükseldi, sonunda savunmaya yöneltilmemiş olan paranın aslan payını alır duruma geldi. Ama Ruslar tarıma ne kadar para dökerlerse döksünler, hasat da bir o kadar küçülmeye başladı. Sermaye veriminin eksi değeri Rusya’daki sivil sanayileri de sarmaya başladı. Savunma sektöründe ne olduğu konusunda elimizde enformasyon yoktur. Sonunda Sovyet ekonomisinin çöküşü, her şeyden çok, sermaye veriminin çökmesi yüzündendir.

Artık biliyoruz ki merkeziyetçilik, parasal sermayenin verimini kösteklemektedir. Dünya Bankası’nın Üçüncü Dünya’da yaptığı dev yatırımlar, merkezi planlama sonucu değildi. Ama yine de son derece merkezi nitelikteydiler ve hâlâ da öyledirler. Verimleri her zaman düşük olmuştur. Dev boyda çelik tesisleri gibi göze çarpan anıtlar dikilmesinde kullanılmışlardır. Ama genelde bakıldığında, “çarpan” etkileri çok az olmuştur. Fabrika kapılarının dışında yarattıkları istihdam sayısı çok azdır. Ekonomik bakımdan, kârlılık bir yana, başabaş duruma gelmeleri bile ender rastlanan bir olaydır. Bu nedenle de ulusal ekonomiye yeni yatırım sermayesi sağlayacakları yerde, o ekonominin üzerinde bir yük olmuş kalmışlardır.

Merkezi planlamayla merkeziyetçiliğin, tıpkı parasal sermayeyi verimsiz kıldıkları gibi, bilgi sermayesini de verimsiz kılması son derece mümkündür.

Şu ara Japonların “high-tech” bilgiler konusundaki planlaması, Rusların ve Fransızların 30 yıl önce ekonomik gelişmeyi planlamaları kadar hızlı gitmektedir. Ne var ki, elde edilen sonuçlar şu ana kadar hiç de etkileyici değildir. Japonların high-tech sanayilerdeki zaferlerinin o hükümet planlarıyla pek az ilgisi vardır. O planların çoğu başarısız olmuştur. Buna bir örnek, “Beşinci Kuşak” süper bilgisayarı geliştirme yolundaki o iddialı plandır. Japonları hükümetin desteklediği “konsorsiyumlar” yoluyla yenmeyi amaçlayan çeşitli ABD planları da apayrı bir örnek oluşturmaktadır, çünkü bu da yeniliğin merkezileştirilmesi anlamına gelmiş, sonunda başarısız olmuştur.

Yenilik, yani bilginin kullanılmasıyla yeni bilgiler yaratılması, Amerikan folklorunun dediği kadar da “ilham”a bağlı değildir, bireyler tarafından garajlarında gerçekleştirilen şeyler de değildir. Bu iş bir sistematik, bir çaba, yüksek düzeyde bir örgütlenme gerektirmektedir. Ama aynı zamanda, ademi merkezileşmeyi ve çeşitlendirmeyi, yani merkezi planlamayla merkezileşmenin tam tersini de gerektirmektedir.

YÖNETİM GEREKLERİ

Merkezileşme, ademi merkezileşme ve çeşitlendirme gibi terimler, ekonomi terimleri değildir. Bunlar yönetim terimleridir. Bilgi yatırımının verimi konusunda elimizde bir ekonomik teori yoktur, belki hiçbir zaman da olamayacaktır. Ama yönetim bilgilerimiz vardır. Her şeyden önce, bilgiyi verimli kılmanın bir yönetim sorumluluğu olduğunu biliyoruz. Bu iş hükümet tarafından yapılamaz. Ama piyasa güçleri tarafından da yapılamaz. Çünkü bir sistematik gerektirir, bilginin bilgiye organize biçimde uygulanmasını gerektirir.

Belki birinci kural, bilginin sonuçlar getirme konusuna yüksek biçimde yönlendirilmesidir. Atılan adımlar küçük ve önemsiz olabilir. Ama amacın iddialı olması şarttır. Bilginin verimli olması için ancak bir fark yaratacak biçimde uygulanması gerekir.

Macar asıllı Amerikalı, Nobel ödülü almış Albert von Szent Györgyi (1893-1990), fizyoloji bilimine bir devrim getirmiştir. Kendisinden başarılarını anlatması istendiğinde, en çok şey borçlu olduğu kişi olarak bir öğretmeninin adını vermiştir. Bu öğretmen, adı duyulmamış bir Macar taşra üniversitesinde profesördür. Györgyi şöyle demiştir: “Doktora tezimi alırken, ben bağırsak gazları konusunu seçmek istemiştim. —Bu konuda hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten hâlâ da bilinmiyor.— Profesörüm bana, ‘Çok ilginç’ dedi. ‘Ama hiç kimse bağırsak gazlarından ölmemiştir. Eğer sonuç elde edeceksen —ki o da son derece kuşkulu— bari fark yaratacak bir alanda elde edilmiş sonuçlar olsun.'” Szent Györgyi sözlerine devamla, “Ben de bu yüzden temel kimya konusuna eğilmeyi seçtim ve sonunda enzimleri keşfettim,” demektedir.

Szent Györgyi’nin her araştırma projesi çok küçük bir adımdı. Ama kendine en baştan başlayarak çok yüksek bir amaç seçmişti. Niyeti, insan vücudunun temel kimyasını keşfetmekti. Japon kaizen ‘i de aynı şekilde, sürekli olarak çok küçük adımlar atmaktadır. Bir ufak değişiklik şurada, bir ufak değişiklik burada. Ama asıl amaç, bu adım adım iyileştirmelerin sonucunda, birkaç yıl içinde bütünüyle değişik ürünler, süreçler, hizmetler yaratmaktır. Yani amaç, bir fark yaratmaktır.

Bilgiyi daha verimli kılmak, eldeki bilgileri son derece net biçimde odaklamayı gerektirir. Ayrıca bilgiler çok da konsantre olmak zorundadır. İster bir kişi, ister bir ekip tarafından uygulanıyor olsun, bilgi çabalan her zaman bir amaç ve bir organizasyon gerektirir. Birdenbire ilham gelmesiyle, bir ampul yanmasıyla ilgisi yoktur. Çalışmakla vardır.

Bilgiyi verimli kılmak, aynı zamanda değişiklik fırsatlarının sistematik bir patlamasını da gerektirmektedir. Daha önce adı geçen kitabımda  ben buna “Yeniliğin Yedi Penceresi” demiştim. Bu fırsatların da, bilgi işçisinin ve bilgi ekibinin uzmanlık alanlarıyla ve güçlülükleriyle uyumlu olması şarttır.

Bilgiyi verimli kılmanın son gerektirdiği şey de zamanın yönetimidir. Yüksek bilgi verimi, ister iyileştirmeler yoluyla ister uygulama ya da yenilikler yoluyla olsun, çok uzun bir sindirme süresinin sonucunda gelir. Ama yine de bilginin verimi, aynı zamanda kısa dönemli sonuçların sürekli bir nehir gibi akmasını gerektirir. Şimdiye kadar, bilgiyi bu alanlarda uygulamak için pek fazla bir şey yapılmamıştır. Ama bu alanlarda bilginin verimine olan ihtiyacımız, ekonomide, teknolojide ve tıpta duyduğumuz ihtiyaçtan daha fazladır.

İlintileridir, yeter!

Bilginin verimi, bireyin ya da grubun bildiği şeyden alınan ürünün arttırılmasını gerektirir.

Eski bir Amerikan hikâyesi anlatılır: Bir çiftçi, kendisine daha verimli bir tarım yöntemi öğretmeye gelenlere, “Ben bu çiftlikten iki katı kadar ürün almanın yolunu zaten biliyorum” demiş.

Çoğumuz (hattâ belki de hepimiz) uygulamaya koyduğumuz şeylerden çok daha fazlasını biliriz. Esas neden, sahip olduğumuz çoğul bilgileri seferber etmeyişimizdir. Biz bilgileri bir tek alet kutusundan çıkıyormuş gibi kullanmıyoruz. Kendimize, “Ben neler biliyorum, bu işe uygulanabilecek neler öğrendim?” diye soracağımız yerde, yapılacak işleri ihtisaslaşmış bilgi alanlarına bölüp ayırıyoruz.

Yöneticilerle çalışırken tekrar tekrar, örneğin organizasyon yapısında da, teknolojide de belli bir zorluğun aslında yöneticinin zaten sahip olduğu bir bilgiyle ilgili olduğunu görmüşümdür. O yönetici bu bilgiyi belki de üniversitedeyken bir ekonomi dersinde edinmiş olabilir. Verdiği standart cevap, “Onu tabii biliyorum” olur. “Ama o ekonomiyle ilgili yönetimle değil.” Böyle bir ayrım elbette ki gereksiz bir ayrımdır. Belki bir konuyu öğrenirken, öğretirken bu tür ayrımlar yapmak şart olabilir, ama bilginin neler yapabileceğini tanımlama sırasında işe yaramaz. Bizim şirketleri, devlet dairelerini ve üniversiteleri düzenleyiş konusundaki geleneksel yaklaşımımız da aletlerin yalnızca alet kutusunu süslemek amacını taşıdığı, kullanılmaya dönük olmadığı yolundaki inançlara güç kazandırmaktadır.

Öğrenirken ve öğretirken bizim aslında dikkatimizi aletin kendisine çevirmemiz gerekmektedir. Kullanımda getireceği nihai sonuca, işe, göreve odaklanmalıyız.

Büyük İngiliz romancısı E.M. Forster’ın (1879-1970) sık sık tekrarladığı bir sözü vardır : “İlintilendir, yeter!” Bunu yapabilme yeteneği, büyük sanatçıların olduğu kadar, büyük bilim adamlarının da Darwin’lerin, Bohr’ların, Einstein’lann da en belirgin işaretidir. Belki bu kişilerin düzeyinde, ilintilendirebilme kapasitesi doğuştan gelmektedir, “deha” dediğimiz şeyin bir parçasıdır. Ama genelde, birey için de, ekip için de, bir kuruluşun tümü için de ilintileri kurarak var olan bilginin getireceği ürünü yükseltmek, pekâlâ öğrenilebilecek bir şeydir.

Sonunda öğretilebilecek bir şey haline geleceğini beklemek de doğaldır. Bunun için, sorunu tanımlama’ya dönük bir metodoloji gerekmektedir. Bu gerek belki de (şu sıra çok moda olan) “sorun çözme” metodolojisinden daha gereklidir. Bir başka gerekli olan şey de belli bir problemin gerektirdiği tür bilgi ve enformasyonun sistematik analiziyle, o problemin ele alınışında gerekecek aşamaların düzenlenmesi meto-dolojisidir. Bu da günümüzde “sistem araştırması” dediğimiz şeyin altında yatan metodolojidir. Sonra belki “Cehaleti Organize etme” diyebileceğimiz bir şeyi daha gerektirir  — ortalıktaki cehalet miktarı, bilgi miktarından o kadar çoktur ki!..

Bilgilerde ihtisaslaşmak bize her bir alanda çok büyük performans potansiyelleri getirmiştir. Ama bilgilerin ihtisaslaşmış olması nedeniyle, potansiyeli performansa dönüştürecek bir metodolojiye, bir disipline, bir sürece ihtiyacımız vardır. Aksi halde, var olan bilgilerin çoğu verimli olamayacaktır. Birer enformasyon olarak kalacaklardır.

Ağaçlara bakmak yüzünden ormanı görememek önemli bir eksikliktir. Ama ormana bakarken ağaçları görememek de bir o kadar önemli bir eksiklik sayılmalıdır. İnsan ancak tek tek ağaçlar dikebilir, tek tek ağaçlar kesebilir. Oysa orman bir ”ekoloji”dir, tek tek ağaçların onsuz büyüyemeyeceği ortamdır. Bilgiyi verimli kılabilmek için, bizim hem ormanı, hem de ağaçlan görebilmemiz gerekir. İlinti kurmayı öğrenmek zorundayız.

Bilginin verimi, bir ülkenin, bir sanayinin, bir şirketin rekabet edebilirlik durumu açısından giderek en önemli faktör durumuna gelecektir. Bilgi söz konusu olduğunda, hiçbir ülkenin, sanayinin, şirketin “doğal” avantajı ya da dezavantajı yoktur. Sahip olabileceği tek avantaj, evrensel olarak var olan, herkesin ulaşabileceği bilgilerden ne kadarını alabileceğine dayalıdır. Gerek ulusal, gerekse uluslararası ekonomide önemi giderek artacak olan tek şey de, yönetimin bilgiyi verimli kılma yolundaki performansı olacaktır.

Sh.253-270

**

HESAP VERECEK OKUL

Bizler aramızda, “iyi okul”lardan, “zayıf okurlardan, “prestij okullari’ndan söz ederiz. Japonya’da bazı üniversiteler, örneğin Tokyo, Kyoto, Keio, Waseda ve Hitotsubaşi gibileri; büyük şirketlerdeki ve devletteki Karlyer pozisyonlarına giriş fırsatlarını hemen hemen kendi kontrolleri altında tutmaktadırlar. Fransa’da Grands Ecoles de benzer bir güce ve prestije sahiptir. Oxford’la Cambridge’e gelince, artık Academia’mn mutlak hükümdarları sayılmasalar bile, aynı güç onlarda da vardır. Ayrıca türlü türlü ölçümler de söz konusudur. Bir temel bilgiler üniversitesinden çıkanların yüzde kaçının doktoraya devam ettiğine bakarız, o üniversitenin kütüphanesinde kaç cilt kitap olduğuna bakarız, hangi lisenin öğrencilerinin ne oranda, birinci sırada istedikleri üniversiteye kabul edildiğine bakarız, çeşitli üniversitelerin öğrenciler arasında ne kadar popüler olduğuna bakarız. Ama, “Bu okulun elde ettiği sonuçlar nedir? Ne olmalıdır?” sorularını daha yeni yeni sormaya başlıyoruz.

Bu sorular er geç zaten ortaya çıkacaktı. Yüzyılımızda eğitim, hesap sormaktan feragat edeceğimiz kadar ucuz bir şey değildir. Daha önceki bölümlerde de değinildiği gibi, gelişmiş ülkelerin okullara harcadığı giderler göklere yükselmiş, 1913’te Gayri Safi Milli Hasıla’nm % 2’siyken, 80 yıl sonra % 10’una çıkmıştır. Ama okulların hesap sormamayı göze alamayacağımız kadar önem kazanmasının bir başka nedeni de elde edecekleri sonuçların neler olması gerektiğini, bu sonuçlara varabilme yolunda performanslarının nasıl olması gerektiğini düşünmek zorunda olmalarıdır. Elbette ki değişik eğitim sistemleri ve değişik okullar bu sorulara farklı yanıtlar vereceklerdir. Ama her okul sistemi ve her okul, çok geçmeden bu soruları sormak, bu konuyu ciddiye almak zorunda bırakılacaktır. Artık okul müdürlerinin hep ileri sürdüğü, ”Öğrenciler tembel ve aptal,”bahanesini, kötü performansa bir özür olarak kabul edemeyiz. Bilgi artık toplumun merkez kaynağı haline gelince, okulun sorumluluğu tembel öğrencilerle zayıf öğrencileri de kapsamaktadır. Ortada ancak, performans veren okullarla, performans veremeyen okullar vardır.

Okullar daha şimdiden öğretim verme konusundaki tekellerini kaybetmektedirler. Zaten çeşitli okullar arasındaki rekabet her zaman için vardı. Fransa’da devlet okullarıyla Katolik okulları arasında, Amerika’da çeşitli kolejlerle üniversiteler arasında, bunları görmeye alışkındık. Gelişmiş ülkelerdeki “prestij okulları” arasındaki rekabete baktığınızda, bu kadar yoğun bir rekabet ortamının pek az sanayide var olduğunu görürsünüz. Ama rekabet giderek okullarla okul olmayan kuruluşlar arasında yer almaya başlayacak, çeşit çeşit kuruluşlar bu alana girecek, her biri öğretime farklı bir yaklaşım getirecektir.

Neler olabileceği konusunda bir örnek, başta gelen iş idaresi okullarıyla rekabete girişen büyük bir Amerikan şirketidir. Bu şirket kendi yöneticileri için geliştirdiği bir yönetim eğitimi programını diğer şirketlere pazarlamaktadır, yakında devlet dairelerine ve silahlı kuvvetlere de pazarlamaya hazırlanmaktadır. Bir başka örnek de Japonların juku’sudur. Bunlara şimdi ortaokul ve lise öğrencilerinin büyük bir bölümü kaydolmaktadır. Bu arada bir Amerikalı yayıncı da son zamanlarda bir kampanya başlatmış, önümüzdeki beş yıl içinde 600 okul kurmaya yönelmiştir. Bu okulların orta düzeyde ücret alması planlanmıştır, ama yine de çok kârlı olacakları beklenmektedir. Ayrıca bu okullar, sonuç elde etmeyi vaat etmektedir; “Testte yüksek puan almazsanız paranızı iade ederiz!” demektedirler.

Bu tür girişimlerin birçoğu da elbette ki başarısız olacaktır.Ama çok sayıda benzerlerinin ortaya çıkacağına kuşku yoktur. Bilgi giderek kapitalist-ötesi toplumun kaynağı haline gelince, bilgiyi “üreten” ve “dağıtan” kanalların, yani okulların sosyal pozisyonuna ve tekel durumuna da meydan okumalar başlayacaktır. Ortaya çıkacak rakiplerden bazılarının da başarılı olacağı kesindir.

Neler öğretilecek ve öğrenilecektir; nasıl öğretilecek ve öğrenilecektir; öğrenimin ve okulların müşterileri kimler olacaktır; toplum içinde okulun yeri ne olacaktır. İşte bütün bunlar, önümüzdeki on yıllarda büyük değişiklere uğrayacak konulardır. Aslında başka hiçbir kurum, öğretimin ve okulların yüzyüze bulunduğu zorluklar kadar köklü değişikliklerle karşı karşıya değildir.

Ama değişikliklerin en büyüğü ve bizim de en az hazırlıklı olduğumuz, okulun kendini elde edilecek sonuçlara adamasıdır. Kendine baş amaç olarak, sorumluluğunu üstlendiği ve karşılığında ücret aldığı performansı görmek zorundadır. Okullar artık hesap vermek zorunda olacaklardır.

Sh: 289-291

Not: Kitabın tümünü okumanızı istiyorum, diyebilirim.  O kadar göz atmanız gereken konu var ki, inşallah yayıncı firma bu kitabı daha güzel bir şekilde piyasaya sürerde istifade edersiniz. Fazla söze gerek yok.

FIRTINALI DÖNEMLERDE YÖNETİM, “Managing İn Turbulent Times” İsimli eserden Sizin için seçtiklerim


Enflasyon

Batı ülkelerinde ve Japonya’da, son on yıl içinde her yıl şirketler birbiri ardından “rekor kârlarını” duyurdu. Aslında bu ülkelerde pek az şirket kâr edebilmişti (eğer ettiyse).Enflasyonun yaşandığı bir dönemde kâr etmek, tanım gereği imkânsızdır; çünkü enflasyon, zenginliğin hükümet tarafından sistemli bir şekilde tahrip edilmesidir. Kamuoyunun, anlamasa bile, enflasyona karşı duyarlı olduğu söylenmelidir. Bu, söz konusu “rekor kârların” duyurulmasının menkul kıymetler borsası tarafından büyük ölçüde şüpheyle, kamuoyu tarafından ise düşmanlıkla karşılanmasını açıklıyor. Ancak “rekor kârlar” göstermek bizi yanlış eylemlere, yanlış kararlara ve şirketle ilgili yanlış analizlere götürür. Büyük bir yönetim yanlışının yaşanmasına neden olur. Sh:20

**

Hükümetler, özellikle artırımlı gelir vergisinin yirminci yüzyıl sistemini kullanan hükümetler, enflasyondan kazanç sağlayan asıl kurumlandır ve gerçekleri göstermek için hiçbir nedenleri yoktur. Özellikle ABD gibi bazı ülkelerdeki vergi sistemleri yöneticilerin kendilerini kandırmaları için onlara güçlü bir neden vermiştir. ABD vergi sistemi büyük oranda hisse senedi alma yetkisinden yana bir tavır sergilemekte ve rapor edilen kazanca bağlılığı teşvik etmektedir. Böylece yöneticinin şişirilmiş kârları raporlarında belirtmesi kendi çıkarı için son derece caziptir. Ancak Japonya gibi hisse senedi alma yetkisi ya da bu tür teşviklerin bilinmediği ülkelerde yöneticiler, raporlarında belirttikleri rakamları enflasyona göre düzenlemek üzere atılan herhangi bir güçlü adıma direnmektedir. Bunun en önemli nedeni hiç şüphesiz kibirdir. Yöneticiler, önlerindeki rakamların sadece bir hayal ve hatta onursuzluk olduğunu bildikleri zaman bile, “rekor kazançlar”göstermekle itibar kazanmak istemektedir. Sh:22

**

Verimliliği Yönetmek

Kaynakları verimli hâle getirmek, “yöneticinin” girişimcilik ve idare olan diğer işlerinden farklı olarak yönetimin kendine özgü işidir. Farklı bir toplumsal işlev olarak yönetim tarihi, kaynakların verimlilik amacıyla yönetilebileceğinin fark edilmesiyle yüz yıl önce başladı. Kaynakları verimli hâle getiren, doğa ya da ekonomi ve hükümet yasaları değil, sadece yöneticilerdir. Kaynaklar, özel bir fabrikada ya da girişimde, özel bir mağazada, hastahanede, büroda, limanda, araştırma laboratuvarında verimli hâle getirilebilir. Kaynaklar, kendi özel sorumluluk alanları içinde ayrı ayrı yöneticiler tarafından verimliliğe kavuşturulabilir ya da verimlilikten yoksun bırakılabilir.

Yüzyıl önce Kari Marx, Das Kapitalin tamamlanmamış son cildinde, bugün “Kapitalizm”adını verdiğimiz (Bu terim Marx’ın ölümünden sonra uyduruldu) kavramın “kaçınılmaz ölümü” şeklindeki en emin tahmini “kapitalizmin, verimliliği azaltma yönündeki acımasız yasasına”dayandırmıştı. Marx, bütün ondokuzuncu yüzyıl ekonomistlerinin kendisinden önce aksiyom olarak kabul ettiği şeyi tekrarlıyordu. Eğer ortada “sermaye”nin (ya da diğer herhangi bir kaynağın) verimliliğini azaltan bir yasa gerçekten varsa, bütün ekonomik sistemler ölüme mahkûm edilmiştir.

Ancak tarih perisinin çok sevdiği ince alaylardan biri daha yaşandı. Yönetim yoluyla verimliliğin sürekli ve amaçlı bir şekilde artırılması, tam Marx’ın kendinden emin bir şekilde “acımasız azalma”yı tahmin ettiği dönemde bulundu. Bu buluş, Kari Marx’ın gözünde “bilimsel gerçekler” olan diğer “kesinliklerden” herhangi birinin -işçi sınıfının yoksulluğu, zenginliğin giderek daha az sayıda “sömürücünün” elinde toplanması, çok küçük ve azalan bir “sahip” sınıfı ile büyük ve artmakta olan “ücretli köle” proleterya arasındaki toplumsal kutuplaşma gelişmiş ülkelerde, yöneticileri ve yönetimi geliştiren ülkelerde, neden yaşanmadığını açıklıyor. Sh:24-25

**

Geçen yüzyıl içinde verimlilik tüm gelişmiş ülkelerde, en azından pazar ekonomisinin uygulandığı ülkelerde, sürekli bir artış sergiledi. Ekonomik gelişmenin yaşandığı her ülkede, bu gelişme daha yüksek bir verimliliğe ulaşmak üzere kaynakların amaçlı bir şekilde yönetilmesine dayandırıldı. Bu sadece imalatta yaşanmadı. Verimlilik, Marks da dâhil olmak üzere bütün ondokuzuncu yüzyıl ekonomistlerinin hiçbir verimlilik artışının yaşanmayacağını “bildikleri” alan olan tarımda daha hızlı yaşandı. Öyle ki; sanayileşmiş gelişmiş ülkelerdeki çiftliklerde yaşanan verimlilik patlaması kadar hiçbir şey, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl arasındaki ekonomik manzarayı değiştiremedi. Ancak günümüz doktorlarının verimliliği de, 1900’lerdeki doktorların verimliliğinden kat kat fazla. Seksen yıl önce doktorlar, zamanlarının büyük kısmını atlarının sırtında bir uzak çiftlikten bir diğerine giderken çevreyi seyretmekle harcıyordu. Bin dokuz yüz seksenlerin doktorları, hastalarının yoğun biçimde yerleştikleri metropolitanlarda yaşıyorlar ve otomobile teşekkür ediyorlar; çünkü hasta bir çocuk bile güvenli ve konforlu bir şekilde muayenehanesine getirilebiliyor. Günümüz doktorları bir çalışma günü içinde seksen yıl önceki meslektaşlarının gördüklerinin on katı hastayı görebiliyor. Teknik bir yenilik olmadan sadece yönetim üzerine yapılan sürekli çalışmaların bir sonucu olarak, ticari bir bankaya yatırılan bir doların verimliliği, yüzyıl önceki verimliliğinin neredeyse yüz katı. Ticari bankaya yatırılan bir dolar, on dokuzuncu yüzyılda beslediği ticari işlem hacminin bugün yüz katını besliyor.

Verimliliğin patlama niteliğindeki bu gelişmesi, ekonomilere ve ekonomistlere olan bakış açımızı bütünüyle değiştirdi. Marks ve tüm ondokuzuncu yüzyıl ekonomistleri “gelirlerin azalması yasasını”kesin doğru olarak kabul etmişti. Bu nedenle miktarı artırma ve mikroekonomiye odaklandılar. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna dek verimliliğin yayılması, bu odaklaşmanın gereksiz, en azından eski moda olduğunun görülmesini sağladı. Gözüken oydu ki; verimlilik kendisine göz kulak oluyordu. Böylece ekonomistlerin ilgisi talebe ve bununla birlikte makroekonomiye döndü. Keynes, teorosinde verimliliğe ilişkin herhangi bir şeyin olmadığının bütünüyle farkındaydı. Bu noktaya değinildiğinde, Cambridge seminerinin ilk günlerinde olduğu gibi her zaman, verimliliğin doğru makroekomi yani doğru talep politikaları sunulduğu sürece iş adamları tarafından dikkate alınacağını söylerdi. Sh:26-27

**

Verimliliğin düşmesi tehlikesi yanında, dünya ekonomisi ve bu ekonomide yer alan tüm ülkelerin ekonomileri için en büyük tehlike, sermaye oluşturma oranındaki düşüştür. Bu düşüş, büyük olasılıkla, pazar ekonomisi yaşanan ülkelere göre Komünist ülkelerde daha fazladır. Ancak bir kere daha söylemek gerekir ki; bu soğuk bir rahatlıktır. Komünist bir ülkede sermaye oluşturma oranını artırmak daha kolaydır. Çünkü Komünist ekonomilerin işlemesinde temel olan, gerçek gelirin gerçek maliyetten fazla olması çoğu kez pazar ekonomisindeki “kâr marjini” de olsa (Ancak merkezi planlamanın olduğu bir ekonomide tehlikeler ve belirsizlikler çok daha fazla, sermayenin verimliliği ise çok daha düşüktür). Komünistler hiçbir zaman “kâr”dan bahsetmez.“Kâr”a karşı olmak, tüm ülkelerde artmaktadır. Biz kârı “kâr motivasyonu” ya da “yenilikçiye verilen ödül” gibi hiçbir kanıt taşımayan şüpheli kavramlarla açıklamaya çalıştıkça; bu karşıtlık artacaktır. Yöneticiler, rakamlara her baktıklarında kendilerini ortada “kâr” olmadığını sadece “bir işte kalmanın maliyeti” olduğunu görmeye zorlamadıkça yanıltıcı saçmalıklardan bahsedeceklerdir. Bu saçmalıklar ise, sonunda yöneticilerden başka kimseyi yanıltmayacaktır. Personel, aldatıldığını hisseder. Sh:46

Günümüzde Amerikan hastaneleri için minimum ekonomik boyut, iki yüz yatak civarındadır. Ancak sekiz yüz yatak civarında bir optimum üst sınır vardır. Bu rakamın üstüne çıkan bir hastane, sadece daha pahalı olur, daha verimli değil.

“Sanayi liderliği” tek başına boyuttan çok nitelikle ve kaynakların güce yoğunlaştırılmasıyla ilgilidir. Küçük mezhep okulları örneğinin de gösterdiği gibi, küçük bir ekolojik bölgeyi başkalarından önce ele geçiren gerçek “uzmanlar” için, hemen hemen her alanda yer vardır. Sh: 73

 

**

Yönetici Neyi bilmelidir?

Yöneticilerin büyük bölümü, başlarında bulundukları girişimin bir yılda kaç defa kendisi için yatırılan parayı karşıladığını yaklaşık olarak bilir. Ancak pek çok yönetici, eldeki paranın“kendilerine mi ait olduğu” yoksa “ödünç mü alındığı” ya da bu paranın “borç mu” yoksa “varlığın net değeri” mi olduğunun fark ettiğini düşünüyor. Aslında, yasal sahip ya da yasal terim olan paranın verimliliği açısından bu durum hiç fark etmez. Para paradır ve tüm para, kaynağı ya da yasal sahibi ne olursa olsun, hemen hemen aynı şeye mâl olur. Daha da öteki bir yönetici belirli bir girişimde paranın özellikle nereye yatırıldığını bilmek zorundadır. Kimse bir yığını yönetemez.Sermaye verimliliğini yönetmeye doğru atılan ilk adım, şirket içindeki tüm paranın gerçekte nerede olduğunu öğrenmektir. Ardından sermayenin önemli istihdamlarının yönetimine başlanılabilir. Bir şirkette bu istihdam alacaklar, yani şirketin müşterilerine sunduğu krediler olabilir. Bankacılıkla ilgisi olmayan bir iş, sözgelimi bir imalatçı, kredi vermekte bankayla yanşamaz. Bu tür bir işletme, hem kendi masraflarını hem de bankanın parayı elinde tutmak ve yönetmek için yaptığı masrafları karşılamak zorundadır. Bu nedenle bir müşteriye borç verdiğinde geriye ne almayı beklediğini düşünmek zorundadır. Bunu pek az işletme yapar, ancak para aktiflere ya da bir perakende mağazada raflara ya da satış alanlarına yatırılmış olabilir. Bu durumda yönetilmesi gereken birim rafın ya da satış alanının birim satış zamanında yaptığı cirodur. Para pahalı makinelere de yatırılmış olabilir. Hiçbir şey pahalı makinelerin boş yatması kadar büyük bir verimsizlik ya da sermayenin israf edilmesi olamaz. Yine de muhasebe modeli, bu bilgileri pek sağlamaz. Hatta tipik maliyet-muhasebe sistemindeki “standart maliyetler”düşüncesi bu bilgiyi gizler. Tipik bir üniversitede oldukça yüksek düzeyde olan sermaye yatırımı, günde sadece birkaç saat haftada ise dört beş gün kullanılan sınıflara ve laboratuvar binalarına yapılmıştır. Yüksek bir motivasyona sahip yetişkinler için öğleden sonralarını akşam saatlerini ve hafta sonlarını kullanan etkin sürekli-eğitim programları geliştirerek bir üniversite, özellikle bir şehir ortamında konuşlandırılmışsa, birkaç yıl içinde sermayesinin verimliliğini ikiye katlayabilir. Ancak ilk ve en önemli adım her zaman, paranın nerede olduğunu bulmaktır. Aranılan veri, muhasebe modelininin bilgi temelindedir ve kolaylıkla elde edilebilir; eğer yönetici sorarsa.

Bu dört kilit kaynaktan üçü açısından -sermaye, zaman ve bilgi-bütün kurumlar birbirinin aynıdır. Bu üç kaynak evrenseldir. Ancak farklı kurumlar büyük ölçüde dördüncü kaynakla, hayati fiziksel kaynaklarıyla, farklılaşır. Bakır külçesi, bir bakır tel imalatçısı için kritik malzemedir. “Hasta yatağı”nın kilit birim olabileceği bir durumda, bakır külçe hastane için anlamsızdır. Her kurum kendi işi için hangi kilit fiziksel birimin ya da aktifin uygun olduğunu düşünmelidir. Sonra bu kilit fiziksel birimi ya da aktifi yönetmek, kolay hale gelir. Sözgelimi hastaneler “hastane yatağı” kavramının anlamsız olduğunu görerek hayati aktiflerinin verimliliğini artırabildi. Pek çok çeşit hastane yatağı vardır. Sözgelimi durumu son derece ağır olan bir hasta için ihtiyaç duyulan hastane yatağı, hamilelik için (bir hastalık değil) ya da teşhis için, ameliyat için, kırık ayak bileği için yapılan operasyondan sonraki dinlenme dönemi için ihtiyaç duyulan hastane yataklarından çok farklıdır. Sh:30-31

**

Bugünlerde “Yönetim hesaplarının incelenmesi” iş dostları ve eleştirmenleri ve düzenleyici ajanslar tarafından, yönetim seminerlerinde ve yönetim dergilerinde ateşli bir şekilde tartışılıyor. Tartışmaya katılan kişilerin bir kısmı; temel yönetici nitelikleri olan bir yöneticinin ahlakı ve dürüstlüğü, yaratıcılığı, “toplumsal değerleri”,insanı tanıması…. na yönelik bir araştırma yapılmasını öne sürüyor. Karşıt düşiıncedekiler ise bunu “saçmalık” olarak değerlendiriyor ve şunları söylüyor: “Dikkate alınması gereken tek şey performanstır. Performans ise tabanda ölçülür.”

Her iki tarafın da haksız olduğu, oldukça açık bir şekilde söylenebilir. Yönetimi değerlendirme ihtiyacı her zaman vardır. Müdürlerin oluşturduğu kurulun, şirketi yöneten yöneticiyi değerlendirmeye yönelik yasal bir görevi bile vardır. Ancak sadece ulaşılan performansın değerlendirilebileceği de aynı şekilde doğrudur. “Yönetim hesaplarının incelenmesi”yanında yer alan kişilerin dürüstlük ya da yaratıcılık gibi konular hakkında söylediklerini romancılara bırakmak daha iyi olur. Sh: 76

Dünü Bir Kenara Bırakmak

Göreceli olarak sakin ve tahmin edilebilir uzun yılların ardından, gerek şirketler gerekse kâr amacı gütmeyen kamu hizmetine yönelik kurumlar olsun her girişim, büyük olasılıkla, dünün vaad ettiklerinin sıkıntısını taşıyacaktır. Sıkıntısı çekilenler arasında artık hiçbir katkıda bulunmayan ürünler ya da hizmetler; başlanıldığında son derece çekici gözüken ancak beş yıl sonra bugün hâlâ birer umut olarak kalan kazanç istekleri ya da maceralar; performans sergilemede başarısız kalan parlak fikirler; toplumsal ve ekonomik değişimlerin kendilerine duyulan ihtiyaçları ortadan kaldırdığı ürünler ve hizmetler; amaçlarına ulaşarak kendi kendilerini artık modası geçmiş hale getiren ürünler ve hizmetler vardır. Denizde uzun süre kalan bir gemi, hızını ve manevra yeteneğini azaltan ambarlarını ve diğer donanımlarını temizlemek zorundadır. Sakin sularda uzun süre seyreden bir girişim de aynı şekilde, sadece kaynak tüketen ya da “dün” olan ürünlerden, hizmetlerden ve maceralardan arınarak kendini temizlemelidir. Sh:52

Düne ait gömleği sırttan çıkarmak, büyümeyi bir büyüme politikası ve büyüme stratejileri ile idare etmek; sağlıklı büyüme ve şişmanlama ya da kanser arasındaki farkı anlamak demektir.Hangi stratejilerin önümüzde olduğunu ve bunların arasında seçim yapmayı bilmek demektir. Bu, şirketin yarınını şekillendirecek alanlardaki bugünkü yönetim performansını değerlendirme yeteneği gerektirir.

Bir başka ifadeyle, bütün bunların her zaman temel konular olduğu açıktır. Ancak kaç yönetici bütün bu konular üzerinde çalışıyor; hatta kaç yönetici bunları düşünüyor? Sh.12

**

Dünü Bir Kenara Bırakmak

Biz sürekli bombardımana tutan gazete manşetlerinin hiçbiri -Ne OPEC ne de sürekli söylenen yiyecek metal mineral kıtlığı ya da diğer herhangi bir “kriz” nüfus yapısı ve nüfus dinamiğinde gerçekleşen değişimler kadar, bırakın gerçek olmayı önemli bile değildir. Yine de pek çok şirket ve pek çok devlet, bu değişimlerin farkına bile varmamıştır. En önemli değişim, büyük boyutlara varsa da, gelişmekte olan ülkelerde çok tartışılan nüfus patlaması değildir. Gerçekten önemli olan ancak yine de farkına bile varılmayan değişim, gelişmiş ülkelerde kısa bir süre sonra yaşanacak olan emek kıtlığı, özellikle imalat ve hizmet alanlarındaki geleneksel işler için genç personel bulma zorluğudur. Komünist blok da içinde olmak üzere -Yani Sovyetler Birliğinin Avrupa’daki bölümleri ve Rusya’nın Avrupa uydulara- tüm gelişmiş ülkeler; iş güçlerinin boyutlarında, yaş yapısında, eğitim yapısında ve bileşimlerinde önemli değişimlerle karşı karşıya kalıyor. Bu kısmen, Komünist olmayan ülkelerde kırkların sonlarında başlayan ve altmışların oltalarına kadar devam “bebek artışı”nın ve hatta gelişmiş Komünist ülkelerde II. Dünya Savaşı sırasında başlayan ve altmışların sonlarına dek tüm gelişmiş ülkelere ulaşan “bebek azalması”nın bir sonucu.

Nüfus dinamikleri yeni fırsatlar, yani yeni pazarlar ve yeni ekonomik entegrasyon modelleri yaratacak. Bu yeni fırsatlar ise yeni politikalara, özellikle gelişmiş ülkelerdeki yapısal büyümeleri tahmin etmek ve bu konuda gerekli önlemleri almak gibi toplum politikalarına ihtiyaç duyulmasına neden olacaktır. Gerek Batı’nın işsizlik sigortası yaklaşımı gerekse Japonya’nın “ömür boyu iş” politikası en iyi olasılıkla kısmi başarılardır ve oldukça yetersizdir. Hepsinden önemlisi nüfus dinamikleri; şirketlerin, hükümetlerin, çalışanlarını sendikaların ve memurların üzerlerinde en çok titrediği düşüncelerin ve alışkanlıkların bir kısmını sarsacak gözüküyor.Nüfus dinamiklerindeki değişiklikler, uluslararası ekonominin ve uluslararası ticaretin kabul ettiği kavramlara, büyük ölçüde nihai ürüne dayanan uluslararası ticaretin yerine “ürün paylaşımı”nı sunarak meydan okuyacak. Tüketici pazarlarının yapısı ve bölünmüşlüğüyle ilgili sahip olunan inançlara, büyük ölçüde meydan okuyacak. Geleneksel “çok uluslu işbirliği”ni “çok uluslu konfederasyon’a dönüştürecek. İstihdam ve işsizlikle ilgili geleneksel kavramları ve ölçüleri alt üst ederken, iş gücü sıkıntısı ve iş gücü fazlalığının aynı anda yaşanmasına neden olacak. Gelişmiş ülkeleri öncelikle yüksek öğretim ve uzmanlık gerektiren alanlarda istihdam yaratmakla birlikte ekonomik yoksulluk tehlikesini göze alarak kalifiyesiz ya da yarı kalifiyeli iş gücünün çalıştığı alanları korumak için baskı oluşturmaya itecek. Son yüz yılda üzerinde çok durulan bir olgunun yani belirli bir yaşta emekliliğin pabucunu dama atacak. Bütün bu değişimler hep birlikte, gelişmiş ülkelerdeki iş gücünü dönüşüme uğratacak.Bu dönüşüm; artık “geleneksel” iş gücünün olmadığı, ortada tek bir “iş gücü”nün değil “iş güçleri”nin olduğu ve bu iş güçlerinin her birinin kendine özgü gereksinimler, beklentiler ve performans özellikleri taşıdığı noktaya kadar devam edecek.

Nüfus dinamikleri, geleneksel organizasyon yapısını, özerk yönetim ve özerk uzman organizasyonlarının ortaklaşa yaşadığı bir “çift başlı ejderha”ya dönüştürecek. Bu nüfus dinamikleri ekonomi, toplum ve organizasyonla ilgili yeni ve farklı stratejilerin oluşturulmasını gerektirecek. Sh:83-84

**

“Çift Başlı Ejderhalar”

Eski bir söz “Kimse doktorlarla bir hastaneyi yönetemez; ancak onlar olmadan da yönetemez” der. Aynı şekilde bütün üniversite dekanları, kendi kendilerine de olsa şu sözü söylemiştir herhalde. “Kimse üniversiteyi öğretim üyeleriyle yönetemez; ancak onlar olmadan da yönetemez.” Bu söz, iş girişimleri de içinde olmak üzere tüm modern organizasyonlar için geçerlidir. Tüm girişimler; performans sergilemek için kendilerini kurumlardan çok disipline adayan ve kendilerini adadığı ölçüde verimli olan ve bütüne ait hedeflere ulaşmak için çalışmak zorunda olan uzmanlar gerektiren “çift başlı ejderhalar” olmaktadır. “Çift başlı ejderhaların ortaya çıkışı da nüfus dinamiklerinin bir sonucudur; yöneticilerin yönetmeyi öğrenmek zorunda olduğu fırtınalı dönemlerin bir başka örneğidir. Sh:136

**

Eşine Rastlanmayan Rus Açmazı

Nüfusun değişim gösterdiği dünyada Sovyetler Birliği’nin konumu daha önce rastlanmamış türdendir; çünkü Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki bölümü gelişmiş bir ülke iken, Asya’daki bölümü ise gelişmekte olan bir ülkedir. Bu iki bölüm arasında nüfus dinamikleri konusunda yaşanan köklü karşıtlık, Rusya’nın bu yüzyılın kalan bölümünde de varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğini önemli bir şüphe konusu yapıyor.(Türkiyede’de Doğu- batı farkı)

Rusya, bugün varlığını sürdüren bir on dokuzuncu yüzyıl imparatorluğudur. Sınırları içinde her ikisi de uç noktada olmak üzere gelişmiş dünya ve gelişmekte olan dünyanın nüfus yapısını taşıyan tek ulustur. Rusya’nın Avrupa’daki bölümü, bugün tüm ülkeler içinde en düşük doğum oranına sahiptir. Hiçbir zaman bir “bebek artışı” yaşamamış ve bu nedenle Batı ülkelerinin aksine genç yetişkinler için hiçbir kaynağı olmamıştır. Batı’da eğitim alanında yaşanan değişimlerle hemen hemen aynı değişimleri yaşamıştır. Ortalama yaşam süresi ise Batı’da olduğu gibi hızla artmaktadır. Bugün tüm toplumlar içinde Rusya’nın Avrupa’daki bölümü en yüksek yaş ortalamasına sahiptir. Sayın Brejnev yetmiş üç ya da yetmiş dört yaşına ulaşmış birisi olarak yaşlı kabul edilmektedir. Brejnev’in fiziksel ve zihinsel olarak gerçekten yaşlı olduğu söylenebilir. Ancak Rusya’nın başlıca sorunu, devamını sağlayacak genç insanlardan yoksun oluşudur. Rusya’yı ziyaret eden herhangi birisi, etkin orta yaşlı insanların eksikliğinin her alanda yaşandığından bahsetmektedir.

Rusya’nın Avrupa’daki bölümü aynı zamanda, tek emek kaynağı olan çiftliklerde çalışan verimsiz işçileri kullanmada da sorunlar yaşıyor. Kollektif çiftlikler birer zenginlik kurumu oldu. Yetenekli ve hırslı olan insanlar buralardan çok önce ayrıldı ve şehirlere yerleşti. Geride sistemin verimli olmalarına izin vermediği ancak kendilerine çiftlikte kaldıkları sürece düşük ancak garanti bir gelir sunduğu verimsiz işçiler kaldı. Kollektif çiftlikleri lağvetmek ve pazar için üretim yapacak büyük aile çiftliklerini harekete geçirecek düğmeye basmak -modern teknolojik koşullar altında Rusya’daki tarımın gerçek anlamda etkili olması için tek yol- politik olarak imkânsız ve rejimin bir kenara itilmesi anlamına geliyor. Ancak eğitimli Ruslar, diğer herhangi bir yerdeki eğitimli insanlar gibi, el emeği gerektiren işlerde çalışmak için son derece isteksiz.

Nüfus konusundaki sıkıntısını 1970’lerde gören Rusya, büyük bir politik değişikliğe girişti. Stalin’in iş başına geldiği yirmilerin ortalarından o zamana dek dış sermayenin Rusya’ya girmesine izin verilmedi; çünkü yabancı yöneticiler, teknik adamlar ve ideolojik pislenme korkusu yanında ortada ulusal gurur da vardı. Ancak 1970’ten sonra Sovyetler Birliği, her biri yüksek otomasyon içeren ve ‘kapitalist dünya’ daki büyük şirketlerle işbirliği gerektiren fabrikalar için sermayenin ülkeye girmesine izin verdi. Sözgelimi Fiat; otomobil, kamyon, ağır iş makineleri üretmek için yatırım yapıyordu. Bütün bunları yapmak için Sovyetler Birliği ve onun uyduları, borç veren kurumların güvenlerini aşan ölçüde ‘kapitalist’ dünyada ağır borç altına girdi. Bu, Sovyetler Birliği’nin temel Marksist inanca göre büyük bir günah gibi gördüğü ve bozmaktan her zaman kaçındığı bir şeydi.

Bununla birlikte, nüfusdaki değişimlerin sonuçlarını önlemeye yönelik bu çaba, tam bir başarısızlık oldu. Nihayet bazı fabrikalar işlemeye başlasa bile -muazzam sermaye yatırımlarına rağmen fabrikaların çoğu hâlâ proje halinde- bu fabrikalar otomasyondan çok el emeğine dayanacak. Aslında bu fabrikaların ihtiyaç duyacağı emek türü, Sovyetler Birliği’nde en az bulunan kaynak olan kalifiye bakım işçileri, ustabaşılaıı ve teknisyenleridir.

Sovyet toplumunun geleneksel yapısı içinde geriye sadece bir seçenek kalıyor; silahlı kuvvetlerde hızlı bir indirime gitmek.

Sovyetler Birliği’nin Asya bölümündeki nüfus, özellikle genç nüfus, son derece hızlı artıyor. Asya nüfusu, Sovyetler Birliği içinde şimdiden çoğunluğu oluşturuyor. 2000 yılına kadar Sovyetler Birliği’nin bugün kapladığı alanda yer alan nüfusun üçte ikisi Asya’lı, bunun yarısı ise Müslüman olacaktır.Bugüne dek Sovyetler Birliği’nin Asyalı halkı, herhangi bir iktidar koltuğuna oturmadı. Bu halkın büyük çoğunluğu, yaklaşık dörtte üçü, Rusça konuşmuyor; oysa Sovyetler Birliği’ndeki bütün işler Rusya’dan yönetiliyor. Hükümette, Komünist Parti’de, üniversitelerde ve sanayide önemli denilecek pek az yer -eğer varsa- Asyalıların elinde. Bu insanlar bilim, teknoloji ya da sanatda da temsil edilmiyor. Hepsinden önemlisi bugüne dek Sovyet ordusunda üst düzey komutanlıklarda görev yapan Asya kökenli subayların sayısı çok az. Bu komutanlıklar, sanki çar ordusunun komutanlıklarıymış gibi tamamıyla beyaz Avrupalılar’a ayrılmış.

Nüfus yapısının sonucu olarak Sovyetler Birliği, komünizmin cevap veremeyeceği iç sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunları gerek sanayiyle gerekse silahlı kuvvetlerle ilgili alacağı önlemlerle azaltmak zorunda kalacak; ya da politik sarsıntılar olmaksızın yapılması güç olan, kollektif çiftliklerde reform yapma yoluna gidecektir. Rusya gelişmiş Avrupa bölümünün nüfusu ile gelişmekte olan Asya bölümünün hızla büyüyen nüfusu arasında artan gerilimden kaçamaz. Gelecek yirmi beş yıl içinde Sovyetler Birliği; II. Dünya Savaşı’na dek diğer tüm on dokuzuncu yüzyıl imparatorluklarını parçalayan türde ırkçı, etnik, dini ve kültürel gerilimlerle karşı karşıya kalacaktır.

Gelecek birkaç yıl, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra dünya politikasında yaşanan yıllar arasında en tehlikeli yıllar olabilir. Bu yıllar, Kremlin’deki bir boyun eğmezin Rusya’nın geleneksel politikasına dayanarak askeri ve politik üstünlük kazanmayı bekleyeceği son yıllar olacaktır. Bu tarihten sonra, Sovyetler Birliği silahlı kuvvetlerdeki üst düzey komutanlıkların Asyalılar’a bırakılması riskini yüklenmezse, insan gücü avantajı hızla Sovyetler Birliği’ne karşı dönecektir. Ücretli asker kullanmakla bir ölçüde sıkıntıdan kurtulunabilir. Sovyetler Birliği, Afrika’da Kübalılar’ı ve Çin’le olan savaşında etkin şekilde Vietnam’lıları kullanarak bu politikayı zaten izliyor. Ancak bütün bunları güç dengesini bozmak üzere kullanabilir. Gerek Elbe’ye yapılacak bir saldırı (Batı Avrupa’nın korktuğu gibi) gerekse Batı Avrupa’yı aldatarak Orta Doğu petrol bölgelerinin askeri ya da ideolojik açıdan işgali olsun, bütün bunlara karşı Batı güçlü olmalıdır. Sh:95-98

**

Ürün Paylaşımı: Uluslararası Entegrasyon

Gelişmiş ülkelerde geleneksel işlerin, özellikle geleneksel imalat işlerinin maliyeti, işgücü sıkıntısı nedeniyle artacaktır. Ancak geleneksel işler için daha yüksek maaş ödenmesi bile, gerekli işgücünün kazanılması için yeterli olmayacaktır. Çünkü gerekli işgücü ortada yoktur. Üretim aşamasında yoğun olarak el emeğine ihtiyaç duyulan işler için başka bir yerden işgücü bulunmadıkça, gelişmiş ülkelerin üretim kapasitesi düşecektir.

Buna karşılık gelişmekte olan ülkeler, sadece geleneksel işler ve el emeğinin yoğun olarak kullanıldığı işler için gerekli nitelikleri taşıyan işgücü fazlası için iş bulamazsa, toplumsal ve politik dengesine yönelik ciddi tehditler yanında, ekonomik konumu ve ulusal üretiminde bir düşüşle karşı karşıya kalacaktır. Bu ülkeler kendi entegre sanayilerini oluşturmak için ne gerekli teknolojiye ne gerekli sermayeye ne de gerekli yönetim bilgisine sahip değildir. Bu ülkelerin büyük bölümü, bu tür sanayilerin ürünlerini talep edebilecek pazarlardan da yoksundur. Yüksek teknoloji ve yüksek yönetim yeteneği gerektiren üretim aşamaları için bu ülkeler, gelişmiş ülkelere ve bu ülkelerin eğitimli insan gücü fazlasına her geçen gün daha da bağımlı hale gelmektedir. Gelişmekte olan ülkeler, işgücü fazlalarının ürünleri için yeterli pazarı, sadece gelişmiş ülkelerde bulmayı umut edebilir.

Ürün paylaşımının uygulanması, gerek gelişmiş ülkelerin gerekse gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu ekonomik entegrasyonun en önemli şeklidir. Ürün paylaşımında gelişmekte olan ülkelerin kaynakları -geleneksel işler için bol işgücü- gelişmiş ülkelerin kaynaklarıyla -yönetim bilgisi, teknoloji, eğitimli personel, pazar ve satın alma gücü- birleştirilir.

ABD’de satılan erkek ayakkabılarının derileri, genellikle Amerikan sığırlarından elde edilir. Ancak bu deriler çoğunlukla ABD’de değil, Brezilya’da tabaklanır. Tabaklama el emeğinin yoğun olduğu bir iştir ve bu iş için Amerika’da yeterli işgücü yoktur. Bu deri, ardından Karayiplere – büyük olasılıkla bir Japon taşımacılık şirketiyle- gönderilir. Üst kısmı British Virgin Adalarında, taban kısmı ise Haiti’de yapılır. Ardından üst ve taban kısımları, ürünleri İngiltere ya da Avrupa Ortak Pazarına girebilen Barbados ya da Jamaica gibi adalara ve üst ve taban kısmının birleştirilerek ayakkabı yapıldığı ve Amerikan tarifesinin şemsiyesi altında tekrar ABD’ye giriş yaptığı Puerto Rico’ya gönderilir.

Bu ayakkabıların menşei ne?Tek tek düşünüldüğünde deri en büyük maliyeti oluştursa da, imalatçının ayakkabı için ödediği toplam maliyetin ancak dörtte birini oluşturuyor. İşgücü açısından düşünüldüğünde, bu ayakkabılar ‘ithal'; ustalık açısından düşünüldüğünde ise ‘Amerikan yapımı’. Bu ayakkabılar hiç şüphesiz uluslaraşırı bir nitelik taşıyor. Yoğun emek gerektiren herhangi bir şey, gelişmekte olan ülkelerde işleniyor. Büyük ölçüde sermaye, otomasyon ve yetenekli ve ileri bir yönetim gerektiren sığır yetiştiriciliği ise; gerekli yeteneği, bilgiyi ve donanımı taşıyan gelişmiş ülkelerde yapılıyor. Tüm üretim sürecinin yönetimi de -ayakkabıların tasarımı, kalite kontrolü ve pazarlanması- tamamıyla, bu görevler için gerekli nitelikte insangücünün bulunduğu gelişmiş ülkelerin elinde. Sh: 102-103

**

Uluslararası ticaret, rekabet içindeki ürünlerin değişimi, bir ülkedeki makine parçalarının diğer ülkedeki makine parçalarıyla değişimi anlamına gelmektedir. Kimya sanayinin ticaret modeliyle türü belirlenmiştir. Bütün büyük kimya şirketleri, diğer kimya şirketlerini hem en büyük müşterileri hem de en ciddi rakipleri olarak görmektedir. Beş milyonluk İsviçre, Amerikan yapımı ürünler için yüz katı bir nüfusa sahip Hindistan’dan çok daha iyi bir müşteridir. Bir ülke sanayileştikçe, diğer sanayileşmiş ülkeler için daha iyi bir müşteri olmaktadır.

Entegre ticaret aşamasına ulaşmak üzereyiz; çünkü bu kavram ürün paylaşımının ifade ettiği şeyin ta kendisidir. Yine de ekonomistler, teorisyenler ve politika üreten kişiler bu meydan okuma karşısında tamamıyla hazırlıksızdır. Aslında, kavramlar ve ölçülerden yoksun olmak, oldukça ciddi bir sorundur. Elimizdeki kavramlar, ürün paylaşımını yeterince karşılamıyor.

Bir hükümet istatistikçisi Amerika’dan ihraç edilen derileri ‘ihraç’ olarak, ayakkabıların ithalatını ise ‘ithalat’ olarak kayıt edecektir.Bu kişinin yazdığı rakamlar, bu iki kavramın hiçbirini karşılamıyor. Amerikan sığır yetiştiricisi varlığının, dışarıda yapılan ayakkabıların Amerikan pazarında satılmasına bağlı olduğunu bile bilmiyor. Ayakkabı yapımında kullanılan deriler Nebraska’daki çiftlik hayvanı yetiştiricisi için kâr etmek ve ne kâr ne zarar etmek -dengede olmak- arasını temsil ediyor. Bunun tersi olarak, Haiti’de bu Amerikan ayakkabılarının tabanını yapan bir kişi, varlığının ABD’de yetiştirilen sığırlara bağlı olduğunu düşünüyor. Ancak henüz hiç kimse, karşılıklı ilişkinin farkına varamıyor.

ABD’deki ayakkabı işçileri sendikaları ya da Kuzey Carolina’daki ayakkabı yapımcıları ‘ucuz dış ithalata’ yasaklama getirilmesi için yollara döküldüğünde; büyük çiftliklerdeki sığır yetiştiricilerinin hiçbiri gerçekte varlıklarının nedeni olan Amerikan derilerinin ihracatına yönelik bir yasaklamadan bahsedildiğini düşünmüyor. Amerikan deri dabaklama sanayi, sığır derilerinin yurtdışına gönderilmesine yönelik bir yasaklama istediğinde; Amerikan ayakkabı satıcıları (bırakın Amerikalı tüketicileri) bunun Amerikan mağazalarında hiçbir ayakkabının satılmayacağı anlamına geldiğini düşünmüyor. İhtiyaç duyulan dabaklama işleminin küçük bir bölümü için bile gerekli olan işgücünün bulunmadığını bilmiyor. Sh. 108-109

**

Artık ‘çok uluslu’ bir şirket, oldukça farklı bir görüntü çiziyor. Her şeyden önce çok uluslu bir şirket, imalat yapan bir şirketten çok pazarlama yapan bir şirket olmaktadır. Bu şirket çok uluslu olacaktır; çünkü nerede üretilirse üretilsin ürünleri gelişmiş ülkelerin pazarlarında pazarlamayı bilmektedir. Bunun yanı sıra bu şirket, teknoloji ve tasarım aracılığıyla yönetimin kontrol yapısını kullanan bir yönetim şirketi olacaktır. Yarının çok uluslu şirketi bir dev olmaktan çok küçük ya da orta ölçekli bir şirket olacaktır. Dev şirketler politik açıdan çok göze batar. Ford, Fiesta’yı ABD’de pazarlayamadı çünkü Ford da çok göze batıyordu. Yoğun olarak uluslararası emek içeren bir ürünün pazarlanmasını organize edebilen bir şirket, kendi evinin dışını görebilen bir şirkettir.

En büyük Amerikan ayakkabı perakendecisi olan Melville, bir milyar doların üzerindeki satışıyla hiç şüphesiz küçük bir şirket değildir. Ancak bu büyüklüğüne karşın hâlâ göze çarpmamaktadır. Bu şirket özellikle kendi ismindense çok sayıda farklı isim altında (sözgelimi Thom McAn) pazarlama yapmaktadır. Melville, bu şekilde bir uluslararası ürün paylaşımı ağını, işçi sendikalarının, hükümetin ya da gazetelerin hedefi olmadan organize etmektedir.

Orta ölçekli bir şirket, ürün paylaşımıyla ilgili olarak büyük bir şirkete göre daha çok esnekliğe sahiptir. Bu tür bir ürün paylaşımı; gerek tasarımda, üründe, gerekse pazarlamada hızlı değişimler yapma yeteneği gerektirir. On yıl öncesini öngören bir plana sahip olmayan bir büyük şirket (pazar gerekleri değil kendi boyutu ve karışıklığı nedeniyle) son derece açık bir dezavantaj yaşamaktadır.

Çok büyük bir şirketin katlanmak zorunda kalacağı bir başka etkende, değerdeki yani şirketin kendi yatırım sermayesini kullanma yeteneğindeki azalma olacaktır. Yarının başarılı çokuluslu şirketleri, yatırım yeteneklerinden çok pazarlama yeteneklerine dayanacaklardır. Bu konuda da orta ölçekli şirketler açık bir avantaja sahiptir. Sh:112-113

**

Zorunlu Emeklilik Yaşının Sonu

Emeklilik yaşının uzatılması ve emekliliğin kişinin kararına bağlı olan bir konu olarak esnekleştirilmesi, tüm gelişmiş ülkelerde, ekonomik açıdan ayakta kalmakla yakından ilgilidir. Toplum ve ekonomi, aksi halde desteklenmesi gereken sayısız insanı destekleyemez. Artık yaşlı insanlar emekli edilmelerine karşı çıkmakta ve bu isteklerini yerine getirmek için yeterli gücü taşımaktadır.

1935’lerin ABD’sinde, altmış beş yaşının üstündeki bir insan için on bir kişi çalışıyordu; bugün bu oran üçte birdir. 1990 yılına kadar bu oran iki de bir olacaktır. Ekonomistler, yaşlı insanlara ‘bağımlı’ olan kişilerin sayısındaki muazzam artışı bir ölçüye kadar çocuk sayısındaki hızlı düşüşe bağlıyor. Ancak bu durumun politik, toplumsal ve ekonomik olarak hiçbir ilgisi yoktur -aslında bir yanılgı- Maaş çekinde yazılı parayı alan ve ardından bu parayı çocuklarının ayakkabıları için harcamak zorunda olan bir işçi, bir ‘yabancı’ ya da bir ‘bağımlı’ için para harcadığı hissine kapılmayacaktır. Bu işçi kendi ailesi için para harcamaktadır. Ailesi için harcadığı parayla aynı tutarda paranın, şu anda emekli olan bir başkası için maaşından alınmasıyla bu işçi -haklı olarak- bunun zorunlu bir vergilendirme olduğunu ve kazandığı paranın zorla elinden alındığını hissedecektir.

Çalışan insanlar, fiziksel ve zihinsel olarak çalışabilecek durumda oldukları halde çalışmayan insanlar için para harcamaya karşı koyacaktır. Aynı şekilde, emekli olmaları durumunda çekilmez bir yük olacak olan, kendilerine kızılacak ve karşı koyulacak yaşlı insanların sayısıda her geçen gün artmaktadır.

Çalışma yaşı o veya bu şekilde artırılmadığı sürece, her gelişmiş ülke, ekonomisi üzerinde enflasyonu içeren bir baskı oluşturmuş olur. Yaşlı insanlar, artırmaktan çok tüketmeye yönelir. Çalışan genç insanların maaş çeklerinden yaşlı insanlar için emeklilik aylığı olarak aktarılan para, enflasyonu oluşturan alım gücü demektir. Bunun sonucu olarak, yaşlı insanlar için maaşlarından alınan parayı karşılamak üzere maaşlarının artırılmasına neden olur. Bir başka ifadeyle, bağlılık oranı çekilmez hale gelecektir.

Çalışan ve emekli olan insanlar arasındaki üçe birlik oranı korumak, tüm gelişmiş ülkelerde izlenen sosyal ve ekonomik politikaların temel hedefi olmalıdır. Bu, tüm gelişmiş ülkelerdeki emeklilik yaşının, yani insanların çalışmaya son vermesinin beklendiği yaşın, bırakın Japonlar’ın geleneksel elli beş emeklilik yaşını Batı’daki altmış beş emeklilik yaşının üzerine çıkması ve 1995’e kadar yetmiş ikiye çok yakın olması demektir. Yaşlı insanların, en azından yarım gün çalışsa bile, ‘yasal’ olarak ya da ‘gri ekonomi’ içinde yer alarak çalıştığı pek fark etmeyecektir.

Ancak çalışma hayatının uzatılmasında asıl etken, ekonomistler olmayacaktır. Bedensel ve zihinsel olarak ‘genç’ olan yaşlıların meşgul kalmak, bir şeyler yapmak, evden dışarı çıkmak ve üretken olmak ihtiyaçları asıl etkeni oluşturacaktır.

Görülmeyen devrim: Emekli Aylığı Fonu Sosyalizmi ABD’ye Nasıl Geldi?

1980’lere kadar, ABD’deki zorunlu emeklilik yaşının altmışbeş’ten yetmişe çıkacağını tahmin etmiştim. Bu düşünce hemen hemen bütün eleştirilerde, saçmalığın en üst noktası olarak görüldü. O zamanlar herkes, ABD’deki zorunlu emekli yaşının önemli ölçüde düşürüleceğini söylüyordu. Hatta zorunlu emeklilik yaşının altmış ya da altmış ikiye indirilmesi yönünde Kongre’den önce bir işçi sendikası öneri de bulunmuş ve herkes -hükümet, işçi sendikaları, ekonomistler, işçiler ve gerek şirket gerekse üniversite yöneticileri- buna karşı çıkmıştı. Kitabımın çıkışından on iki ay sonra, Kaliforniya yasama meclisinde herhangi bir yaştaki zorunlu emekliliğin kaldırılmasını öngeren bir yasa çıkarıldı. Kısa bir süre sonra ABD Kongresi -tekrar tüm ‘saygın’ insanlara karşı seçilmiş ve organize edilmiş bir hareket- federal hükümet görevlileri için herhangi bir zorunlu emeklilik yaşını kaldırdı ve diğer çalışanlar için bu yaşı yetmişe çıkardı. Herkes, ABD Kongresi’nin tıpkı Kaliforniya yasama meclisi gibi zorunlu emeklilik yaşını kaldıracağını kabul ediyor. Bu, kısmen yaşlı insanlardan gelen baskının sonucudur. Bu baskılar daha da artıracaktır. Bunun nedeni yaşlı insanların -bu elli beş yaşın üstünde olan ve emeklilik yaşına yaklaştığının bilincinde olan herkes demek- gelişmiş ülkelerde oy veren insanlar içinde çoğunluğu oluşturması ve bu insanların oy verme işlemine katılma oranının otuz beş yaşın altındakilerin oranına göre çok daha yüksek olmasıdır. Zorunlu emeklilik yaşının artırılması ya da kaldırılması, kısmen de acımasız ekonomik koşullara karşılık vermektir.

Avrupa’da ise bu akış, oldukça güçlü bir şekilde olmak üzere, ters yöne doğru olmaktadır. Hemen hemen her Avrupa ülkesinde, zorunlu emeklilik yaşının azaltılmasına yönelik teklifler vardır. Sadece Japonya nüfus dinamiklerinin mantığını kabul etmeye isteklidir. Bu ülkede emeklilik yaşı, bugün altmışa yükseltilmiştir; ancak Japonya’daki emeklilik yaşı -eğer olması gerekiyorsa-, Japonlar’ın ortalama yaşam sürelerine uygun olarak, yetmiş olmalıdır.

Ancak yasama meclisleri ve sendikalar hangi kararlara varırlarsa varsınlar; ‘emekli’ olmak istemeyen ya da olamayan yaşlı insanların sayısı ve bu insanların o veya bu şekilde işgücüne katılımı, her geçen gün artmaktadır.Resmi olarak emekli olan, ancak gerçekte en azından yarım gün çalışan yaşlı insanların oranı her yerde -ABD’de, Batı Avrupa’da, Japonya’da ve Sovyet Blok’unda- düzenli olarak artmaktadır. Bunun bir göstergesi ‘kara’ ya da ‘gri emek pazarı’nın ya da ‘ayışığı’nın (tam gün ya da yarım gün çalışan ancak kazançlarını vergi kurumlarına bildirmeyen insanlar) düzenli olarak artmasıdır.

İngiltere Maliye Bakanlığı, 1975 baharında ülkenin gerçek ulusal gelirinin yüzde 7.5’unun vergi kurumlarına hiçbir zaman bildirilmediğini ve bu nedenle İngiltere’nin ulusal geliriyle ilgili istatistiklerde gösterilmediğini tahmin ediyordu. İsveç için bu oranın yüzde yirmi -ya da ulusal gelirin beşte biri- olarak tahmin edildiğini duydum. ABD’de hükümetin Genel Maliye Büro’su, kısa bir süre önce yaptığı tahminde, ‘ayışığı’nın kişisel gelirin yüzde onunu oluşturduğunu düşünüyordu.

Kamu vergilerine karşı koymak, bu konuda önemli rol oynuyor. Özellikleri kamu vergilerinin oldukça yüksek olduğu İsveç gibi ülkeler için bu durum daha geçerlidir. Ancak resmi olarak ‘emekli’ olan insan ‘ayışığı’ ya da ‘siyah işçiler’ arasında önemli ölçüde yer almalıdır. Resmi olarak emekli gözüken ve çalışmadıkları varsayılan insanlar, İngiltere ya da İsveç gibi pek çok ülkede, çalışmamaları için sendikalardan baskı görmekte ve ABD, İngiltere gibi ülkelerde ise emeklilik aylıklarında ciddi kesintilerle karşı karşıya kalmaktadır. Bütün bunların sonucu olarak bu insanlar resmi olarak ‘emekli’ olarak gözükürken ‘ayışığı’ ya da ‘siyah işçiler’ olarak çalıştırdıklarını yetkililere bildirmemekte- dir.

Zorunlu emekliliğe karşı koymanın nedeni, işgücünde yer alan insanların eğitim düzeyleri incelendiğinde daha açık olarak gözükecektir. Geleneksel Amerikan emeklilik yaşı olan altmış beş yaşına bugün ulaşan her on kişiden sekizinin sadece ortaokul eğitimi almasına karşın, işgücüne yeni katılan her on kişiden altısı artık lise eğitiminin ilerisinde bir eğitime sahiptir. Emekli olan insanların tümünün hayatları boyunca büyük ölçüde kol gücü gerektiren işlerde çalışmasına rağmen, bugün işgücüne katılan insanlar öncelikle kalifiye gerektiren işler için öne çıkıyor. Kol gücüne dayanarak çalışanlar, bir çelik fabrikasında otuz beş yıl çalıştıktan sonra elli beş ya da altmış yaşında emekli olmaktan öyle ya da böyle memnundur. Elbette büyük bir azınlık, belki de bir çoğunluk, tekrar çalışmaya başlıyordur. Bunun nedeni kısmen tüm zamanlarını balık avlamaktan ya da evlerinin bahçelerinde oturarak komşularla çene çalmaktan sıkılmaları; kısmen de fazladan para kazanma ihtiyacı duymalarıdır. Ancak bu insanlar, fazladan kazandıkları bu paraları, vergi kurumlarına bildirmek için hiçbir psikolojik zorlama hissetmemektedirler.

Bununla birlikte, bilgi çalışanları için üretken bir şeyler yapmaya devam etmek ihtiyacı, çok daha baskındır. Sh: 131-134

**

Teknoloji

Geçen birkaç yıldan beri, Nehru’nun önderliğindeki ilk yılları karakterize eden ve eleştiri kabul etmeyen çok büyük şeylere -bir nükleer reaktör ya da çelik fabrikası- karşı keskin bir tepki yaşanıyor. Ancak bugünkü Hint yetkililerinin vurguladığı karşı düşünce de boş ve aldatıcı. Sözgelimi geçen birkaç yıl içinde Hindistan hükümeti mekanik milleri yasaklamaya çalıştı; yaratıcı bir hindinin bulduğu, iplik üretimini üç kat artıran ve bir bisiklet pedalı ile donatılan çıkrıklar bile yasaklandı.Bu tutumun tek sonucu; hükümetle doğru bağlantıları kuran küçük girişimcilerin satın aldığı mekanik miller için canlı bir karaborsanın ve resmi olarak ‘değiştirmek’ için satın alınan, yarı resmi, bisiklet pedalı ticaretinde benzer bir canlılığın doğması oldu. Bu resmi tutum hâlâ devam ediyor. Bu konuyu bana, Hindistan hükümetindeki en etkili ekonomistlerden biri şöyle özetledi. (Gandhi’nin yaptığı büyük hata, çıkrıkları desteklemek oldu. Bu çıkrıklar çok fazla verimli; eski el çıkrıklarına dönmeliyiz, çünkü onlar daha çok iş yaratıyor.) (Türkiye’de ağaçların yerine çiçek ekimi yapılması da bunun gibi)

Ancak yoksul ülkeler, el çıkrığına dönmekle pek bir şey üretemeyen kitle yığınları destekleyerek güçte değildir. Sadece çok zengin ülkeler bir refah nüfusunu destekleyebilir. Hindistan’ın ve tüm gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu şey, söz konusu ülkenin kaynaklarının en verimli şekilde kullanılmasını sağlayan işlerdir. Gelişmiş ülkelerin pazarlarına ulaşmak ve bir dünya ekonomisinde rekabet etmek için gelişmekte olan ülkeler buna muhtaçtır.

İster gelişmiş ister gelişmekte olsun herhangi bir ülke için ‘uygun’ olan teknoloji, en büyük ya da en küçük olan teknoloji değildir. 1950’li yıllarda inanıldığı gibi en çok sermayeyi içinde barındıran teknoloji de değildir; çünkü bu durum sadece bir israftır. En çok işgücünü içinde barındıran teknoloji de değildir; çünkü bu durumda sadece bir israftır. ‘Uygun’ olan teknoloji; kullanılabilir kaynakları en verimli şekle getiren ve dolayısıyla en çok iş yaratan teknolojidir.

Önümüzdeki yirmi yıl için, gelişmekte olan ülkelerde etkili olacak ‘çoğaltıcı’ yatırımları ve verimli işleri yaratmak yönündeki en büyük kapasite; ürün paylaşımına ve emeğin yoğun olarak yer aldığı işlere yönelik yapılan yatırım olacaktır. Bu yatırım sonucunda elde edilen ürünler, gelişmiş ülkelerdeki uluslaraşırı konfederasyon aracılığıyla pazarlanmaktadır.Sh:142-144

**

Küçük Azınlığın Gücü

Küçük, tek bir görüş benimseyen ve genellikle paronayak belirtiler gösteren grupların gerçekte işgal ettikleri mevkiye göre çok büyük bir gücü ellerinde tuttukları çoğulcu bir toplumda, yukarıda belirttiğimiz sürecin ne derecede önem taşıdığı şüphe konusudur.

Modern devlet kuramı, ortada bir “çoğunluk” ve bir “azınlık” olduğunu ve bunların karşılıklı etkileşimleri sonucunda bir “genel istek” doğacağını öne sürüyordu. Bunun da ötesinde bu kurama göre gerek çoğunluk gerekse azınlık, sosyal ve politik kararların tüm açılımlarıyla ilgilenecekti. Bunun dışında herşey “hizipsel”, uğursuz ve kötü olarak düşünülüyordu. Modern politik partiler “hizipleri” genel iyi ve genel istekle bütünleştirmek ve “hizipleri” “programlara” dönüştürmek üzere kullanılabilecek araçlar olarak doğdu.İlk olarak İngiltere’de Edmund Burke’in partilerin Fransız Devrimi’nin uç noktadaki hizipçiliğini bütünleştirme gücüne karşı çıkmasından bu yana, bütünleştirici parti kavramı modern politik teorinin ve modern politik uygulamanın merkezini oluşturdu.

Bütünleştirici partiden karşıtlık içeren partiye doğru gelişen değişim, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yıllarında başladı. Bu değişimde rol alan etkenlerden biri, oldukça uç bir noktada benimsenen ve tek bir görüş içeren kavramları, “genel isteğin” ve “genel iyinin” üzerine yükleyen işçi sendikalarıydı. Ancak işçi sendikaları parti sistemine büyük ölçüde uygunluk da gösteriyordu. Avrupa’da işçi sendikaları bir “Sosyalist”, “Komünist” ya da “İşçi” partisinin ideolojik çatısı altında bütünleşti.Bu partiler her konuda öne çıkıyor; uzun bir dönemden bu yana işçi sendikalarının sınırlı çıkarlarını geniş tabanlı bir ideolojik uzlaşmayla bütünleştirmeye çalışıyor ve bunda da belirgin bir başarıya ulaşıyor. ABD’de ise işçi sendikaları karşılıklı ideolojik bağlantılardan -az ya da çok- uzak durdu; ancak çıkarlarını belirli ekonomik hedeflerle sınırlamaktansa, sosyal politik ve kültürel konularla mükemmel bir uygunluk sergileyecek şekilde geliştirdi. Aslında sınırlı ekonomik hedefleri dışında Amerikan işçi sendikaları geleneksel değerlerine -gerek aile ya da kilise gerekse Amerikan dış politikası ya da anayasa sistemi- sıkı sıkıya sarılan bir güç oldu.

Ancak söz konusu geleneksel kavrama meydan okuyacak, yeni ve farklı kuvvetler doğdu. Bu kuvvetlerin belki de ilk ortaya çıkanı, tek bir görüş benimseyerek ve diğer tüm konuları önemsemeyerek çoğunluğa yasaklamalar getiren ve oy verebilen nüfus içindeki oranları yüzde 5’i geçmeyen azınlıklardı. 1920’lerde içki yasağını savunanlar, kendi savundukları ya da karşı oldukları konularda büyük çoğunluğun en iyi olasılıkla kayıtsız olduğunu çok iyi biliyordu. Amerikalı askerlerin I. Dünya Savaşı’ndan dönmesiyle savundukları davanın kaybedileceğini de biliyorlardı. Ancak bu insanlar geleneksel parti yaklaşımının çok küçük gruplara bir salıncak oy fırsatı, yani lehine değil aleyhine oy kullanma fırsatı verdiğinin de farkındaydı. Böylece oy verebilen her yirmi Amerikalı’dan sadece 1 tanesinin oluşturduğu bu küçük grup, konuyu kimin aleyhine oy kullanabilecekleri noktasına getirerek istedikleri yasakları getirdiler.

Kısa bir süre sonra Gandhi, Hindistan’da, benzer nitelikler taşıyan küçük bir grubun pasif direniş ve sabotajla en büyük güçlerden birini engelleyebileceğini gösterdi. Elbette, eğer yirmilerdeki İngiltere hâlâ imparatorluk görevlerine inansa ve kendi isteğinin gerçekleşmesi için bu oldukça küçük karşıt azınlığa baskı uygulasaydı -gerekirse kuvvetle- , Gandhi’nin başlattığı hareket kısa süre içinde bastırılırdı. Ancak İngiltere bunu denediğinde, küçük bir grubu bastırmak üzere yaptığı girişim kısa süre içinde “Amritsar Katliamı” oldu ve o ana dek yapılması gereken bir iş olarak gözüken şeyin -ayak takımını kuvvet kullanarak dağıtmak- İngiliz generaller tarafından yapılmasını engelledi. Gandhi’nin başarıya ulaşmasını sağlayan şey, Amritsar’a karşı Hindistan’dan değil İngiltere’den gelen tepkiydi.

Bu iki olay politik dinamiklerde kesin bir değişiklik anlamına geliyordu. Bireysel çıkarları çoğunluğun çıkarlarıyla bütünleştirmeye çalışan partilerin -grupların, tek bir görüş benimseyen küçük azınlıklara karşı güçsüz olduğunu gösteriyordu. Bu küçük azınlıklar, tek bir olumsuz konu üzerinde durur. Bu tek olumsuz konu ise, dünyanın ya da en azından toplumun kaderini etkiler ve sadece sınırlı bir amaca yöneliktir. Bedeli ne olursa olsun bu amacın et yememek, içki içmemek, çevreyi kirletmemek, risk yüklenmemek ya da kanserle ilgili olması, durumu değiştirmez. Partilerin, tanım gereği, harekete geçmek için uzlaşma yaratmaya çalıştığı durumlarda; hizipler karşıtlıklar sergileyerek bu hareketi engellemeye çalışır. Bu hizipler, yüzlerce milyonluk nüfusa sahip bir yarıkıtadaki birkaç yüz sıradan insandan oluşan Gandhi’nin Amritsar’ı gibidir. Ellerinde gücü, toplayabilecekleri destekle değil engelleyebilecekleri hareketlerle kullanırlar. Ellerindeki güç, yapılan bir hareketi onaylamak değil, veto etmektir.

Partilerin eylem için hareketlenmesi, her geçen gün azalmaktadır. Sonuç üretme gücü; hiçbir olumlu programları olmayan, sadece “düşman” olarak besledikleri olumsuz programlara sahip olan küçük grupların eline geçmektedir. Bu grupların sloganları “sivil haklar” değil “nükleer güce hayır” (Bu slogan ilk ortaya atıldığında nükleer silahları hedef almasına karşın bugün nükleer reaktörlere karşıdır) olarak karşımıza çıkar. İngiltere’deki sendikalarda tüm üyelerin sadece yüzde 2 ya da 3’ünü temsil etmelerine karşın “radikallerin” ya da “kavgacıların” ya da “solcuların” etkin olduğu söylenmektedir. Bu durum, mitinglerde boy göstermeyen, oy vermeyen ve oy vermeyi pek önemsemeyen büyük “ılımlı” çoğunluğun uyuşukluğuyla açıklanmaktadır. Ancak gerçekte, azınlıkların sekte vurabilecek güce ulaşmaları, kendilerini tek bir konuya adamaları ve asıl olarak eylemlerinin sonuçlarıyla ilgilenmemeleridir. Bu azınlıklar, sadece bozmakla ilgilenmektedir.

Tek bir üstün değere, ya da doğaüstü bir gerçeğe, inanan bir birey ya da grup, tanım gereği paronayaktır. Bu birey ya da grubun dışındaki insanların akla uygun davranmasının en önemli nedeni, dünyanın karışık bir yapıda olduğunu ve hiçbir nihai değerin olmadığını -belki bu dünyayla ilgili olmayan bir değer dışında- bilmeleridir. Ancak paronayak olsun ya da olmasın modern politikanın uzlaşma yaratmaktan karşıtlık ve düşmanca yöntemler yaratmaya doğru izlediği düşünce her geçen gün artmaktadır. Modern politika ortak tanımlamalardan, en azı ve en az ortaklık sergileyen düşünceyi tanımlamaya doğru kaymaktadır. Uzlaşmayı denemekten, savaşarak sonuca ulaşmaya yönelmektedir. Belki bütün bunlar da, bir çoğulcu toplumun özellikleridir. Ancak toplumların savaşarak sonuca ulaşma kavramına sığınması, hiçbir zaman son otuz yılda gelişmiş ülkelerde gözlenen düzeye ulaşmamıştır.

Tek bir mutlak gerçeği benimseyen ve kendisini ona adayan küçük bir grup, farklı bir ifadeyle, “paronayak” olarak adlandırılabilir. Bu tür bir grup son tahlilde kullandığı araçların yanlış olabileceğini ya da kendilerinin haksız olabileceğini kabul etmez. Eğer beklediği sonuçlara ulaşamazsa, söz konusu olan şey, şeytani güçlerin bir başka kanıtıdır. Yaşanılabilecek bu durum, bırakın, harcanan çabaların yanlış yönlendirildiğinin, grubun haksız olduğunun bir göstergesi olarak bile kabul edilmez. Sözgelimi içki yasağı yanlısı olan hiçbir Amerikalı, yasaklarla gelen tüm değişikliklerin -tüm olumsuz etkilerine rağmen- içki içmeyi daha da yaygınlaştırdığını kabul edememiştir. Sh:219-223

**

Politik Bir Çevrede Yönetim            

Uzlaşmadan karşıtlığa ve ortak isimleri aramaktan tek amaç benimseyen fanatizme doğru gelişen değişim, yöneticilerin politik arenada uyguladıkları geleneksel çalışma şekillerinin artık işlemeyeceği anlamına gelmektedir. Yöneticilerin, politikacıların ihtiyaçlarını anlaması ve onlarla işbirliği yapması her zaman hoş karşılanmıştır. Öne sürülen düşünce her zaman şu olmuştur: İster parlamentoda isterse sivil hizmetlerde görev yapsın, politikacılara yakın ol, onları tanı ve onlar tarafından tanın. Diğer insanların -özellikle de politikacıların- bakış açıları, değerleri öncelikleri ve sorunları bilinmelidir. Çünkü bu insanların bakış açıları, değerleri ve üzerlerindeki baskı; ister bir şirket isterse bir hastane, üniversite ya da devlet kurumu yönetsin yöneticilerin bakış açıları, değerleri ve üzerlerindeki baskılardan çok farklıdır. Bir yöneticiye son derece açık gözüken bir şeyin -sözgelimi başında bulunduğu kurumun görevi, politikacılara çok uzak olabileceği de bilinmelidir. Politik süreçte rol alan insanları tanınmak ve bu insanların yapabileceği bir şeye ihtiyaç duymadan önce bu insanlar tarafından tanınmak, akla uygun bir davranıştır.Yöneticiler, başlarında bulundukları kurumların yaptıkları etkilerin yaratacakları sorunları incelemeli ve bu sorunlar birer “skandala” dönüşmeden ve yeniden seçilmek ya da terfi etmek için uğraş veren politikacıları etkileyen bir sorun olmadan önce çözüm üretmelidir.

Siyasî Bir Eylemci Olarak Yönetici

İster bir şirketin isterse bir hastanenin ya da üniversitenin başında olsun, yeni yöneticiler kendilerini “özel bir çıkarı” temsil eden kişiler olarak görmeye -ve böyle görülmeye- son verirlerse etkin olacaktır. Kutsal nedenlere “tamamen inanan” insanlarla dolu bir politik arenada, kurumların başlarındaki yöneticiler kendilerini ortak iyinin temsilcisi ve “genel isteğin” sözcüleri olarak kabul ettirmelidir. Yöneticiler artık politik sürecin bütünleştirici bir güç olduğuna güvenemez; yöneticilerin kendisi bütünleştirici bir kimlik taşımalıdır. Kendisini üretimde, performans sergilemede ve harekete geçmede toplum çıkarının sözcüsü olarak kabul ettirmelidir. Bu ise herhangi bir kurumun (ancak özellikle bir şirketin) başındaki yöneticinin, politikanın genel çıkar ve toplumsal bütünlüğü sağlamak için ne olması gerektiğini göz önüne alarak düşünmesi gerektiği anlamına gelir. Yönetici bunu ortada bir “sorun” olmadan, bir başkasının önerisine karşı koymadan, olumsuz bir durum yaşanmadan önce yapmak zorundadır. Bu durumda bir yönetici, aynı zamanda, öneriler sunan, eğiten ve taraf tutan bir insan olmalıdır. Bir başka ifadeyle, bir yönetici; “konuları” yaratmayı, toplumsal sorunları belirlemeyi ve bu sorunlar için çözüm üretmeyi ve özel bir “şirket” çıkarından çok bütünü ilgilendirecek şekilde toplumdaki üreticilerin çıkarları için konuşmayı öğrenmek zorunda kalacaktır.

ABD’de İşadamları Yuvarlak Masası (büyük şirketler- deki baş yöneticilerden oluşan bir grup), politik karşıtlıklar üretmeden önce ekonomik ve sosyal sorunları göz önüne alarak düşünen ve politik formüller üreten bir politik araç olmayı başarmıştır. Bu grup sessiz kalmayı denemiş, herkesçe bilinen şeylerden kaçınmış ve dillere düşmekten kurtulmuştur. İngiltere’de ise Ingiliz Yönetim Kurumu (British Institute of Management) benzer şekilde eylemci bir kimliğe bürünmüştür. Yöneticilerin ortak refah ve toplumun ekonomik çıkarlarının meşru sözcüsü olması fikri, destek görmektedir. Japonya’da da üst yönetimin oluşturduğu ve köklü temelleri olan güçlü kurumlar, zararlı gördükleri politik önerilere “Hayır” demekten yapıcı ve toplumun çıkarıyla ilişkili gördükleri politikaları geliştirmeye yönelmektedir.

Etkin olabilmeleri için yöneticiler, kendilerini üreticilerin çıkarlarının temsilcileri ve genel isteğin sözcüleri olarak kabul edecek yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlamak zorundadır. Bu, iş gücü fazlalığının tahmini ve bu konuda önlemler alınması gibi politakalar için gereklidir. Bu noktada, yöneticilerin, hizmetlilerin sahipliğinin şirketin hükümranlığıyla ve hizmetlilerin yeteneklerinin vatandaşlık sorumluluğuyla bütünleştirilmesi sorumluluğunu üstlendiği düşünülmektedir. Yöneticilerin “kârdan” bahsetmeyi ve o işte kalmanın maliyetini karşılama sorumluluğunu üstlendiği düşünülmektedir. Yöneticilerin, tek bir çıkarın yani “şirket” çıkarının temsilcisi olmaya devam etmekten çok -bu kapasiteyle sadece kaybederler- genel iyinin temsilcileri olarak hareket etme ve konuşma sorumluluğunu üstlendiği düşünülmektedir.

Büyük Amerikan şirketlerindeki yöneticilerin, enflasyonun çalışanların ödedikleri vergi üzerindeki etkisiyle savaşması, nasıl davranılmaması gerektiği konusunda çarpıcı bir örnekti. Yıllık 100.000 S’lık bir ailevi gelire sahip az sayıda insanın -aralarında bir avuç üst yönetici de vardır- oluşturduğu grup, Amerika’da geliri enflasyonuna endeksli olan tek gruptur. Bu insanların ödediği maksimum vergi, gelirlerinin yüzde 50’si olarak belirlenmiştir; enflasyona bağlı olarak nominal gelirlerinde gerçekleşen bir artış, daha yüksek bir vergi derecesinin söz konusu olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte bu grubun altında yer alanlar, bu tür korumadan hoşlanmazlar. Bu grubun altında yer alanların ödedikleri vergide, gelirleri enflasyonun üzerinde artmamasına rağmen, artar. Maksimum vergi akla uygun ve toplum tarafından arzu edilir hatta gereklidir. Ancak ben, yöneticilerin içinde bulundukları toplulukların, iş arkadaşlıklarının ve yakın çevrelerindeki üreticilerin yaptıkları haksızlığa karşı sessiz kalmaya devam etmeleri halinde, bu durumun savunulup savunulamayacağına ilişkin şüpheler taşıyorum. Sendikaların farklı bakış açısı taşıması anlaşılabilir; sendikalar daha büyük hükümet harcamalarına bağlıdır ve gelirlerin enflasyonla birlikte otomatik olarak daha yüksek vergi düzeyleriyle ölçülmesi, hükümetin gelirlerini enflasyondan daha hızlı artırmak için uygulayacakları en hızlı yöntemdir. Daha da ötesi, bunun için, nominal vergi oranlarında artış gibi popüler olmayan hiçbir politik eyleme gerek yoktur. Ancak yöneticiler bu tür bir özür ileri süremez. Yöneticilerin sessizliği zayıflık, ilgi eksikliği, sorumluluk duygusundan yoksunluk ve liderliği kaybetmek demektir.

Yöneticiler ortak çıkarları ilgilendiren konularda liderliği ele almayı kabul etmedikçe, çoğulcu bir politik çevrede her geçen gün güç kaybedecek ve sonunda karşıtlıkların oluşturduğu bir politik düzende oyunu kaybeden taraf olacaktır.

Yeni politik çevrenin ileri sürdüğü istekler, “büyük şirketleri ilgilendiren” konular gibi anlaşılabilir.Ancak tüm kurumların politik bir kimlik kazanması, liderlik ve eylem yönünde gelen istekleri orta ve küçük ölçükle şirketler de dahil olmak üzere tüm şirketlerdeki yöneticileri ilgilendiren bir konu yapmıştır. Aslında pek çok durumda, orta ve küçük ölçekli şirketler, ekonomik performansla doğrudan ilişkisi olmayan bu istekleri daha dikkatli incelemeli ve bu konularda daha etkin bir liderlik sergilemelidir. Baş yöneticilerinin İşadamları Yuvarlak Masası’na oturduğu büyük şirketler, ulusal ve uluslararası konularla ilgilenirken; orta ve küçük ölçekli şirketler, kendilerini bölgesel konularla ilgili bulabilir. Bu orta ve küçük ölçekli şirketler, hükümetteki üst düzey yöneticilerle doğrudan çalışmaktan çok ticaret odaları ya da sanayi odaları aracılığıyla dolaylı olarak çalışmak zorunda olabilir. Ancak zaman, politika ve karakterle ilgili istekler aynıdır.Kâr gözetmeyen kamu hizmet kurum larının başlarındaki yöneticiler de aynı isteklerle karşı karşıyadır ve aynı sorumlulukları yerine getirmek zorundadır.

İster çok büyük isterse çok küçük olsun, bir şirket, ana ihtiyaçları asıl olarak sadece tek bir görev için yapılandırılan kurumlar tarafından karşılanan bir toplumda faaliyet göstermektedir. Şirket -ya da hastane veya üniversite- ister küçük isterse büyük olsun, yöneticiler, toplumun kurumları ihtiyaçlarına ulaşmada kullanabilecekleri bir araç olarak gördüğünü ve bu ihtiyaçların da söz konusu kurumun asıl görevleriyle ilişkili olmadığını kabul etmek zorundadır -tıpkı eğitim ve öğretim yeteneğiyle ilgisi olmadığı halde üniversitelerden “azınlıklar” için öncelikli istihdam oluşturması istendiği gibi-. Yöneticiler; dinamiklerin küçük, tek bir görüşü ve karşıtlığı benimseyen azınlıklara doğru geliştiği, bu azınlıkların veto etme gücünü ellerinde tutabildiği ve uzlaşmayı temsil eden çoğunluktan aykırı olarak hareket edebildiği bir politik çevrede faaliyet göstermeyi öğrenmek zorundadır. Yöneticiler, fırtınalı dönemlerde çoğulcu bir toplumda liderlik kimliğini taşımak, bütünleştirici bir rol oynamak ve bütün bunlara ek olarak başında bulundukları kurumları performansa yönelik yönetmek zorunda olduklarını her geçen gün daha net bir şekilde görecektir.

Sh: 223-227

 

**

Yirmi beş yıl önce Yönetim Uygulaması (New York: Harper & Row, 1954) adlı kitabımda müdürlerden oluşan bağımsız bir kurulun kendisi için belirlenen net görevler ve bir iş programıyla kurulmasını, şiddetle savundum. Nihayet bu öneri gerçek oluyor. Müdürlerden oluşan bir kurul, kurumların etkinliğinde önemli rol oynayan gerçek bir sorumluluk organı olacaktır. Ancak bu da, üst kademedeki yöneticilere yeni ve ek yükler getirecektir.

Bütün bu taleplere Japon modeline göre yapılanan bir üst kademe yönetimiyle cevap vermek, oldukça cazip olurdu. Pek çok Japon şirketinde, üst kademedeki yöneticiler “işlem yapmaz” “ilişki kurar”. Dışarıyla olan ilişkilerin -hükümetle, bankalarla, sanayi gruplarıyla…- sorumluğunu üstlenir. “Şirket müdürleri” konumundaki daha genç bölüm başkanları ise, şirketi işletir. Üst kademedeki yöneticiler, bu işi yapan insanların nitelikli olmasını sağlar. Aslında Japon şirketlerindeki üst kademe yöneticileri, yönetimin başarısı konusunda diğer herhangi birinden çok daha fazla düşünür. Elbette önemli kararlara da katılır. Ancak şirketi bu yöneticiler “yönetmez”.

Batı kurumlarının da bu yolda ilerlediğine dair çeşitli işaretler var.

En büyük Amerikan bankalarından birinde, bir başkan bir üst yönetici ve iki başkan yardımcısı, zamanlarının büyük bölümünü dış ilişkilerde harcıyor. Başkan ve üst düzey yönetici, New York şehrinin finans krizi üzerinde sırayla çalışıyor. Bu görevi yürüten, diğer herhangi bir göreve zaman ayıramıyor. Aynı dönemde başta olan diğer kişi Bu siners Round Table’ın üyeliğini yürütüyor ve ulusal iş gücü politikaları için haftada iki gün harcıyor. İki başkan yardımcısı da Washington’daki kurumlarla, yabancı hükümetlerle ve uluslararası finans kurumlarıyla ilişkileri yürütüyor. Aslında bankayı bir grup yönetici yardımcısı işletiyor. Üst kademedeki grup, üyelerinin her birinin kendisine ait yoğun programı olmasına rağmen haftada en az iki sabah bir araya geliyor ve öğlen yemeklerinde mümkün olduğu kadar sık buluşuyor.

Ancak bu gerçekten yeterli değil. Önümüzdeki dönemlerde, üst kademedeki yöneticilerin gerçek işe, bu işin amaçlarına, önceliklerine ve stratejilerine daha az değil daha çok ilgi duyması gerekecek. Bu dönemlerde iş yönetiminde büyük ödüller dağıtılırken bu ödüllerin önemli kısmı üst kademedeki yöneticilerin şirketi, şirket çalışanlarını, şirketin sorunlarını ve yakalayabileceği fırsatları görmesine verilecek. Ürün paylaşımı ise, gerek kişisel ilişkilerde gerekse iş kararlarında üst kademedeki yöneticilerden çok daha fazlasını isteyecektir.

Dış ilişkilerin yükü yani üst kademedeki yöneticilerin eylemci ve yol gösterici olması gerekliliği, üst kademedeki yöneticilerin tüm zamanını işi yönetmek için harcadığı ve dış ilişkilere daha alt kademelere bıraktığı geleneksel Amerikan yaklaşımını ortadan kaldırmaktadır. Hastane yöneticisinin gönderdiği mektubun da gösterdiği gibi, üst kademedeki yöneticiler artık yönetim kuruluna her işi bırakamaz. Kritik politik alanlarda ve ilişkilerde, üst kademedeki yöneticilerin kendileri etkin olmalıdır. Bilgiyi kaynağından alacak ve yol gösterecek zamana sahip olmalıdır.

Bu, üst kademedeki yöneticilere ait işlerin tekrar önemli düşünce alanları olacağını kabul etmek için, gelecekte yapılması gereken işleri ve daha da ötesi hazırlıkları, denemeleri ve yenilikleri gösteriyor, üst kademe yönetimin yapısı üzerinde II. Dünya Savaşı yıllarında çalışmaya başladık. On ya da on beş yıl sonra çalışmalarımızın sona erdiğini ve aradığımız cevapları bulduğumuzu düşündük. Bugün bu soruları açıklamaya çalışmak için tekrar işe başlamak zorundayız.

Yönetim olgusu üzerinde odaklanan ilgi, önümüzdeki yıllarda üst kademe yönetimin yapısına, bileşimine, niteliğine ve bu kademedeki insanlara kayacak. Yarın “üst kademe” yönetimi, özellikle büyük organizasyonlarda geleneksel olarak barındırdığından çok daha fazla insan barındıracak.Son yirmi beş ya da otuz yıl içinde, orta ölçekli şirketlerin bile bir üst kademe yönetim grubuna ihtiyacı olduğunu, bu şirketlerde tekbir “baş yönetici”nin yeterli olmadığını öğrendik. Çünkü bu şirketlerde yapılması gereken işler, bir kişinin karşılayamayacağı kadar farklı yaklaşımlar, boyutlar ve görevler gerektiriyor. Üst kademe yönetiminin konumuna uygun bir benzetme olarak, ortada her zaman bir “şef’ olsa da her sanatçının birbirine eşit olduğu küçük bir oda orkestrasını gösterebiliriz. Sh:234-236

Kaynak:

Peter F. DRUCKER, Fırtınalı Dönemlerde Yönetim, Orijinal İsmi: “Managing in Turbulent Times” trc: BÜLENT TOKSÖZ, İnkılap, 2010, İstanbul.

*****

“Bilinir”ken, “Bilinilmesi İstenilmeyenler”den “PETER FERDİNAND DRUCKER”

FIRTINALI DÖNEMLERDE YÖNETİM