YONGSEONEUN EUPDA- Merhamet Yok (2010)


Yönetmen: Kim Hyeong-Joon

Ülke: Güney Kore

Tür: Korku | Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Ocak 2010 (Güney Kore)

Süre: 125 dakika

Dil: Korece

Senaryo: Kim Hyeong-Joon

Görüntü Yönetmeni: Woo-hyung Kim

Yapımcılar: Woo-Suk Kang

Oyuncular: Seung-beom Ryu, Kyung-gu Sol,Ji-ru Sung

Özet: Adli tıp uzmanı Kang (Seol Kyeong-gu) parçalara ayrılmış cinayet kurbanı bir kadın cesedini incelemek üzere görevlendirilir. Dedektif Min (Han Hye-jin) başlıca şüpheli olarak fanatik çevre gönüllüsü Lee Sung-ho’yu (Ryoo Seung-beom) gösterir. Ne zaman ki Adli tıp uzmanı Kang’ın kızı kaçırılır, cinayet davasıyla ilgili ipuçlarını elinde tutan Lee ve Kang arasında hileli bir oyun başlar.

Film, varlıklı aile çocuklarının toplu tecavüz etmeleri sonucunda intihar etmiş bir liseli kıza ait eski bir dava ile ilişkilidir. Sanıkların aileleri varlıklı olunca rüşvetle ve delil yetersizliğinden serbest kalmışlardır.

Dr. Kang, gaucher hastası (o zaman ancak tedavisi bir tek Amerika’da olan kanamanın durmadığı genetik bir hastalık)  olan kızının tedavisini karşılamak yüzünden aldığı rüşvet teklifi yüzünden prensiplerini terk etmiş ve tereddütlerini gizleyerek sanıkların serbest kalmalarını sağlayacak şekilde ifade vermiştir.

“Cinsel açıdan deneyimi olmayan genç bir kız birden fazla kişiyle cinsel ilişkiye girerse vajinasında ciddi tahrişler meydana gelir. Fakat kurbanın vajinasında böyle bir duruma rastlanmadı. Otopsi sonuçlarına göre söyleyebileceğimiz kurbanın normal bir cinsel birliktelik yaşadığıdır. (-Peki, birlikteliğin zorla olup olmadığını söyleyebilir miyiz?) Kesin olarak söyleyebilmemiz mümkün değil fakat tecavüzden çok kendi rızası ile gerçekleşmiş gibi görünüyor.”

Bir bilimsel analiz sonucu olarak sunulan sonuç ifade karşısında hâkim;

“Görgü tanığı ve adli tıp uzmanının ifadelerine dayanarak sanıkları suçsuz bularak” mahkemenin seyrini değiştirmiştir.

Tecavüze uğramış kız kardeşinin yüzünden Lee Sung-ho, yıllarca kin nefret içinde yoğrulmuştur. Sırayla sanıklardan intikamını almış ve en son Adli tıp uzmanı Kang’tan intikamını çok acı şekilde alır.  Adli tıp uzmanı Kang zincirleme olaylar sonucunda dehşete düşer ve intihar etmekten başka çaresi kalmamıştır ve intihar eder.

****

Filimde şu hususlar ön plana çıkarılıyor.

 “Nefret, bir kanser gibi tüm vücuda yayılır. Ve buna engel olmak mümkün değildir.”

“Kaybedecek bir şeyleri olan insanlar güçsüzdür.”

“Şu an yaptığın şey asla unutulmayacak.”

 “Geçmişini insan unutmaya çalışsa da asla silemez.”

 “Affetmek, ölmekten daha zordur. Affetsen bile acının bıraktığı izler kolay kolay geçmez.”

“Her şeyi bilimsel bir analize dayandırmak hatalıdır. Psikolojinin bilimsel analizini yapmak çok isabetli olamaz.”

“Eden bulur.”

“Herkes yaptığı şeyden sorumlu olduğunu bilmeli.”

“Yapılan hatanın karşılığı bu dünyada çıkar.”

Filimden çıkarılacak yegâne ders insanın zayıf, aldanan ve aldatan olduğunu bilmektir. İnsan isabetli yolu bulamakta her zaman zorlanır. Onun için zor olanda ısrar etmek yerine “yan yol” olan “Af yolunu” seçmek ile bir sonraki felaketlerin önüne geçmek için en iyi çözümdür.

Kaşınan yara kabuk bağlamaz. Bu nedenle ileri görüşlü olmalı ve Allah Teâlâ’nın emirlerini uygulamada gayret göstermeliyiz.

Aşağıdaki kıssayı tekrar hatırlayalım.

ETME BULMA

Bahçesindeki bir fidana çok kıymet veren Hârun Reşid, fidanı iyice sulayıp, gülünü kimseye koparttırmadan kendisine getirmesi için bahçıvanına emreder. Bahçıvan, bu emri yerine getirmek için, gece-gündüz fidanın üzerine titreyip hizmet ederken; bir gün, henüz yeni açılmış olan gülün dalına konan bir bülbülün, gagalayarak gülün yapraklarını uçurup, darmadağın ettiğini korku ile görür. Endişe içinde gidip, padişaha bülbülün yaptıklarını anlatır. Padişah:

-Üzülme efendi, bülbülün bu yaptığı yanına kalmaz! der.

Ferahlayan bahçıvan, tekrar ağaçların arasında işine döner. Bir gün bakar ki, otların arasında dolaşan bir yılan, o bülbülü ağzına almış, dikenlerin arasına doğru kayıp gider. Durumu yine padişaha anlatan bahçıvan, bu sefer de aynı cevabı alır:

-Üzülme efendi, yılanın da ettiği yanına kalmaz!

Bir müddet sonra bahçıvan, yine otlar arasında dolaşırken, işi azıtan azgın yılan, bahçıvanın ayağına dolanmaz mı?

Hemen elindeki kürekle kendini kurtaran bahçıvan, yılanın başını ezer ve yaptığını da Hârun Reşid’e anlatır. Hârun bu defa da:

-Üzülme efendi, senin yaptığın da yanına kalmaz! der.

Nitekim çok sürmez. Bahçıvan, Hârun Reşid’in öfkesini celbedecek bir suç işler. Padişah, cezalandırılması için, onu hâkimin huzuruna sevkeder. Ancak, bahçıvan, hâkimin bütün suallerine:

-Ben ancak Halife Hârun Reşid’e karşı konuşurum. Başka kimse, benden cevap alamaz, diye inad eder.

Nihayet Hârun Reşid’in huzuruna getirilen bahçıvan, şöyle konuşur:

-Padişahım, sen bülbülün yaptığı yanına kalmaz, dedin; onu yılan yuttu. Yılanın da yaptığı yanına kalmaz, dedin; onu da ben öldürdüm. Benim de yaptığımın yanıma kalmayacağını, söyledin; işte o da oldu. Beni zindana attırmaktasın. Acaba bütün edenlerin ettikleri yanına kalmayınca, senin ettiğin yanına kalacak, sana da bir eden bulunmayacak mı? Zât-ı Şahaneniz, benim kusurumu afvedip, hayatımı bağışlayınız. Siz bana etmeyiniz ki, size de bir eden bulunmasın…

Padişah, bahçıvanın bu konuşmasından son derece ibretli bir ders aldığı için, şahsına karşı işlediği kusurunu affederek onu bağışlar. Ona bir şey yapmadığı için, Hârun Reşid’e de başkası bir şey yapmaz…

***************

Affetmek güzel bir şeydir. Ancak affı hakkıyla uygulayan Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Sairler derece derecedir.

Ne yazık ki, günümüz hayatın getirileri yüzünden “af” ancak dilde kalmış mefhumdan öteye gidememektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

RAY KURZWEİL’DEN TEKNOLOJİ BİZİ NASIL ETKİLİYECEK (Kasım 2006)


Buluşları girişimciliği ve vizyonuyla tanınan Ray Kurzweil 2020 yılından sonra insan beyninin çalışma seklinin nasıl çözüleceğini ve micro robotların benliğimizi nasıl idare edebileceğinin mantığını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Teknolojinin neler vadettiğini ve tehlikelerini çok duyduk. Her ikisi de benim çok ilgimi çekiyor. Dünya üzerine düşen güneş ışığının yüzde 0.03’ünü enerjiye çevirebilirsek 2030’a kadar olan ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Bunu şimdi yapamayız çünkü güneş panelleri ağır, pahalı ve verimli değil. En azından teoride analiz edilmiş nano dizaynlar mevcut bunlar çok hafif, ucuz ve verimli olma potansiyelini gösteriyor üstelik ilerde bu yenilenebilir yol ile bütün enerji ihtiyacımızı karşılayabileceğiz. Nano teknolojiye sahip yakıt hücreleri gereken yerde enerjiyi sağlayabilir. merkezi nükleer enerji santralleri ve sıvı doğal gaz tankerlerinden daha çevreci, verimli, kapasitesi fazla ve bozulma riski az olan kaynaklara doğru yapılacak trend anahtar görevi görüyor.

Bono çok anlamlı bir şekilde konuştu, dedi ki tarihte ilk defa hastalık ve fakirlik gibi problemlere karşı araçlarımız var. Dünyanın çoğu bölgesi bu yönde ilerliyor.

1990da doğu Asya ve Pasifik bölgesinde, yoksulluk içinde yaşayan 500 milyon insan vardı şu anda ise bu sayı 200 milyonun altında. Dünya Bankasına göre 2011de bu sayı 20 milyonun altına inecek, bu da yüzde 95 lik bir azalma demek.

Bono’nun Haight Ashbury ile Silikon Vadisi’ni birleştiren yorumundan çok keyif aldım. Massachusetts yüksek teknoloji çevresinden gelme biri olarak, biz de 1960larda hippilerdik, Harvard meydanında takılırdık. Ama hastalık ve yoksulluğu aşabilecek potansiyele sahibiz ve de bu meseleler hakkında konuşacağım.

Kevin Kelly teknolojinin ivmelenmesi hakkında konuştu. Bu benim için çok güçlü bir ilgi alanı ve 30 yıldır üzerinde ilerlemeler kaydettiğim bir tema. Anladım ki projelerimi bitirdiğim zaman teknolojilerim anlam ifade etmek zorunda. Değişmez bir biçimde, yeni bir teknolojiyi sürdüğüm zaman dünya değişik bir yer oldu. Ve fark ettim ki çoğu buluşlar başarısız oldu, Ar-ge departmanının işi başaramaması ile ilgili değildi bu, çoğu iş planına bakarsanız, insanlara yapacaklarını söyledikleri şeyler için fırsat sağladığınızda başaracaklardır bunu yapabilirler, ama bu projelerin yüzde 90ından fazlası başarısız olacak, çünkü zamanlama yanlış. İhtiyaç olunduğunda işleri kolaylaştıracak faktörler ortada olmayacak.

Bende teknoloji trenleri konusunda hevesli bir öğrenci oldum, zamanında daha farklı olabilecek teknolojilerin izini sürüp onların matematiksel modellerini oluşturmaya başladım. Bu biraz bir hayatı kendisi ile almaya benziyor, teknolojinin ana sınırlarında farklı alanlarda bilgi toplamak için benimle beraber çalışan 10 kişi var ve biz modeller inşa ediyoruz ve insanların dediklerini duyarsınız, yani geleceği tahmin edemeyiz. ve eğer bana soracak olursanız, bundan üç sene sonra Google’ın fiyatı şu anki değerinden az mı fazla mı olacak, buna cevap vermek oldukça zor.  WiMax CDMA G3 bundan üç sene sonrasının kablosuz bağlantı standardı olacak mı? Bunu söylemek de zor. ama eğer bana sorarsanız, 2010 da saniyede bir milyon işlem, ya da baz bir DNA çiftini 2012 yılında sıralama, ya da kablosuz olarak bir megabayt veriyi 2014de iletmenin fiyatı ne kadar olacak diye? Gözüküyor ki bu oldukça tahmin edilebilir.

Bunlar oldukça düzenli bir biçimde giden üstel eğrilerdir performans, kapasite, bant genişliği bilgilerini sağlar. ve bunun bir örneğini sizinle paylaşacağım şimdi, teknolijinin neden üstel bir düzende geliştiğini açıklayan teorik bir sebep var. Ve de birçok insan, gelecek ile ilgili düşünürken, doğrusal düşünür. Bir probleme ya da bir probleme gidecek bir konuya bugünün araçları ile yaklaşacaklarını düşünürler, bugünün ilerlemesi gidişatı ile, ve üstel olarak gelişmeyi hesaba katmada başarısız olurlar.

1990da genom projesi tartışmalıydı. En iyi doktora öğrencilerine sahiptik, dünya çapında en gelişmiş ekipmanlar vardı ve projenin 10binde birini başardık, bunu 15 sene içerisinde nasıl bitireceğiz? Ve projede geçen 10 senede, şüpheci insanlar hala yanlıştaydı diyorlardı ki ”Projeyi bitirmek için gereken sürenin üç bölü ikisindesiniz ama tüm genomun yalnızca çok küçük bir yüzdesini tamamladınız.” ama bu üstel ilerlemenin doğasında vardır eğrinin ortasına yaklaşınca artık durdurulamaz bir hal alır. Projenin çoğu son bir kaç senede bitti. HIV [1]dizilimi yapmak 15 sene aldı SARS (Schwere Akute Atemwegssyndrome) ise 31 günde başarıldı. Yani bu tür sorunların üstesinden gelme potansiyeli kazanıyoruz.

Bu fenomenin nasıl yayıldığını size bir kaç örnekle anlatacağım. gerçek paradigma kayması oranı, yeni fikirleri oluşturmanın oranı, her on yılda ikiye katlanıyor, bizim modellerimize göre. bunların hepsi logaritmik grafikler, yani gözüken değerlerde ilerledikçe 10 veya 100 gibi bir çarpanla da çarpmak lazım.

Telefonu icat etmek yarım yüzyıl aldı, ilk görsel gerçeklik teknolojisi. Cep telefonları 8 senede oluşturuldu.

Eğer bu logaritmik grafiğe değişik iletişim teknolojileri koyarsanız, televizyon, radyo, telefon on yıllar boyunca kabul edildiler. yeni teknojiler –Kişisel bilgisayar, İnternet, cep telefonlar– 10 senenin altında bir sürede kabul edildi. Şimdi bu ilginç bir grafik, ve de neden evrimsel bir sürecin ivmelendiğinin –biyoloji ve teknoloji evrimsel süreçlerdir– temel nedenini gösteriyor. Etkileşim yoluyla çalışıyorlar, kullanılabilirlik yaratıyorlar ve sonra bu kapasiteyi bir sonraki safha için kullanıyorlar.

Yani biyolojik evrimin ilk safhası, DNAnın evrimi –aslında ilk başta RNA gelir– milyarlarca yıl alır, ama sonra evrim veri işleme belkemiğini bir sonraki safhaya taşır. Kambriyal Patlamada, hayvanların bütün vücut planlarının evrildiği safha, sadece 10 milyon yıl sürdü. 200 kat daha hızlı. Homo sapienler,[2] ilk teknolojiyi oluşturan türler, karşısına gelebilen uzantı ile bilişsel fonksiyonu kombine eden tür, ve bu arada, şempanzelerin karşısına gelebilen başparmakları yoktur, yani çevremizi bir tutuşla ve motor koordinesi ile manipüle edebiliriz ve de beyinsel modellerimizi kullanarak dünyayı değiştirip teknolojiyi açığa çıkarabiliriz.

Şimdi bu arada, buna lineer bir grafik olarak bakarsanız, her şey henüz oluşmuş gibi gözükür, ama gözlemciler der ki, ”Kurzweil grafiği düz çizginin üzerine noktalar atarak yapmış.” Bende düşürlerden derlenen 15 farklı liste aldım, Britanika ansiklopedisi, tarih müzesi, Carl Sagan’ın kozmik takvimi, ve bu insanlar benim anlatmak istediğim şey için çalışmadılar, bunlar kendi çalışmaları için referans işleriydi. ve bunlar o insanların gözünden önemli olan olayların listesi biyolojik ve teknolojik evrim konusunda. ve yine, aynı düz çizgi var. çizgi biraz değişiyor bir kısım yerlerde çünkü insanlar fikir ayrılıklarını düşmüş olabiliyor, tarımın ne zaman başladığı ile ilgili fikir ayrılıkları var, ya da Kambrian patlamanın ne zaman olduğu ile ilgili. ama yine de çok temiz bir gidişat açıkça belli oluyor. evrim sürecinin basit ve derin bir ivmelenmesi var. bilgi teknolojileri her sene kapasitesini, ücrete karşılık performansı ve bant genişliğini iki kat artırıyor. ve de üstel gelişimin çok belli bir patlaması söz konusu. Kişisel bir deneyim, MIT’deyken bilgisayar bu oda kadar yer kaplardı, cep telefonunuzdaki işlemciden daha güçsüzdü. ama Moore yasası, [3]ki genelde bu üstel gelişim ile ilişkilendirilir, çoğundan sadece birinin örneği çünkü temelde teknoloji evriminin sürecinin oranı –bu grafiğe 49 ünlü bilgisayar koydum– bu arada, –logaritmik grafikte düz çizgi üstelliği ifade eder– bu da üstel. 1900 da işlem yapmanın ücret performansını iki katına çıkarmak üç senemizi aldı, ortada iki sene, ve şu an da her sene iki katına çıkarıyoruz. ve bu da beş farklı paradigmadaki üstel grafik. Moore yasası sadece bunun son parçası, enterge devre üzerinde, küçültülmüş transistörler varken, ama elektro-mekanik hesaplayıcılarımız vardı, Alman Enigma kodunu kıran röle-bazlı bilgisayarlar, Eisenhower’ın 1950deki seçimini tahmin eden vakumlu tüpler, ilk uzay uçuşlarında kullanılan transistörler ve sonra Moore yasası. bir paradigma miyadını doldurduğunda her seferinde yeni birisi üstel büyümeyi devam ettirir. küçültülmüş vakum tüpleri vardı, küçülttükçe küçülltüler. Bir yerde tıkandılar daha da küçültüp vakumlayamadılar. bambaşka bir paradigma yer buldu kendine. transistörler tahtadan olmamaya başladı. aslında, belli bir paradigmanın çizgisinin sonunu gördüğümüzde, yeni bir paradigma oluşturmak için araştırma yapılması gerektiği konusunda baskı oluştuğunu anlarız. Çünkü çok uzun bir süredir Moore yasasının sonuna gelindiğini tahmin ediyorduk ilk tahmin 2002ydi şu anda ise 2022. ama ilk başlarda transistörlerin özellikleri ende bir kaç atom genişliğinde olacak ve daha da fazla küçültemeyeceğiz. bu Moore yasasının sonu olacak ama işlem yapmanın üstel gelişmesinin sonu olmayacak çünkü çipler düzdür. 3 boyutlu bir dünyada yaşıyoruz, üçüncü boyutu tabi ki kullanabiliriz. üçüncü boyuta gideceğiz ve bu çok muazzam bir süreç, son bir kaç yılda, üç boyuta geçiş, kendinden organik moleküler devrelerin yürürlüğe girişini getirdi. Moore yasası geçerliliğini yitirmeden önce bunlara sahip olacağız. süperbilgisayarlar – aynı şey. Intel çiplerindeki işlemci performansı, transistörün ortalama fiyatı- 1968de bir transistörü bir dolara alabilirdiniz. 2002 de 10 milyon tane alabilirsiniz.

bu üstel gelişimin ne kadar düzgün bir trendi olduğunu görmek çok muhteşem. yani bunu masa üstünde yapılan bir deney sonucu olarak görebilirsiniz, ama bu dünya çapındaki kaotik davranışın bir sonucu, ülkeler birbirlerini ürünlerin fiyatını kırmakla suçluyor, halka arzlar, iflaslar, pazarlama programları. çok değişken bir süreç olacağını düşünebilirsiniz, ve yine de bu kaotik sürecin sonunda elinizde düzgün bir sonuç olur. tıpkı gazın içindeki bir gaz molekülünün ne yapacağını tahmin edememize rağmen -tek bir molekülün ne yapacağını tahmin etmek mümkün değildir- yine de tüm gazın özelliklerini termodinamik bilgilerini kullanarak çok doğru olarak bulabiliriz. burada da aynı şey var.Tek bir projeyi tahmin edemeyiz, ama bunun sonucu dünya çapında, kaotik, mücadelenin tahmin edilemez aktivitesi ve teknolojinin evrim süreci oldukça tahmin edilebilirdir. ve uzak gelecek içinde bunları tahmin edebiliriz. Gertrude Stein’ın güllerindekinin aksine, bir transistör, transistördür asıl mesele değil. Onları küçültüp ucuz hale getirdikçe, elektronların kat etmesi gereken mesafe azalacak. daha hızlı olacaklar, yani transistor hızında üstel bir büyüme olacak, bir transistörün döngüsünün maliyeti yılda 1.1 oranında azalıyor. eğer diğer formlarda innovasyon ve işlemci tasarımlar geliştirirseniz, her sene işlemci hızını iki katına çıkarırsınız.

Ve bu basit olarak fiyatlarda azalma demektir yüzde 50 azalma. ve sadece bilgisayarlarda değil. bu DNA dizilimi içinde doğru, beyin taraması içinde doğru, internet içinde doğru. yani ölçebildiğimiz her şey, yüzlerce farklı ölçüm yapılacak şey var farklı bilgi destekli ölçümler kapasite, kabul edilme oranları ve basit olarak her 12, 13, 15 ayda bir ikiye katlanırlar, neye baktığınıza bağlı olarak. ücret performansı olarak, yüzde 40 ila 50 arası bir ücret indirimi anlamına gelir. Ve ekonomistler bunun hakkında endişelenmeye başladılar. ekonomik durgunluk durumunda da ücret indirimi vardı, ama bu para desteğinin çöküşüydü, tüketici güveninin çöküşüydü, tamamen farklı bir fenomen. Bu daha iyi üretkenlik sonucu oluyor, ama ekonomistler diyor ki, ”ama bu halde devam etmenin bir yolu tok. eğer yüzde 50 indirim olursa, insanlar harcamalarını yüzde 30,40 artırabilir, ama bu devam edemez. ama bizim gerçekte gördüğümüz böyle devam etmesinden daha da ileri gidileceği. Son 50 yılda bilgi teknolojilerinde dolarda yılda yüzde 28 oranında bileşik artış yaşadık yani, insanlar 10 sene önce ipodları 10 bin dolara üretmedi. ücret performansı yeni uygulamaları fizible hale getirdikçe, yeni uygulamalar piyasaya geliyor. ve bu çok yaygın bir fenomen. manyetik veri depolaması- bu Moore yasası ile ilgili değil, bu manyetik noktaları küçültmek, farklı mühendisler, farklı şirketler, aynı üstel süreç.

Bu bilgi terimleri içerisinde kendi biyolojimizi anlıyoruz ve bu bir anahtar noktadır. Kendi vücudumuzu çalıştıran yazılım programlarını anlıyoruz. Bunlar çok farklı zamanlarda evrildi bu programları gerçekten değiştirmek istiyoruz. bir küçük yazılım programı ,ismi yağ insülin algılayan gen, basitçe diyor ki, ”her kaloriyi sakla, çünkü önümüzdeki av sezonu çok iyi geçmeyebilir.” bu, türlerin 10binlerce yıl önceki ilgi alanlarıydı. bu programı kapatmayı istiyoruz. Bunu hayvanlarda denediler, ve fareler aç kurtlar gibi yediler ve ince kaldılar ve ince kalmanın faydalarından istifade ettiler. Şeker hastalığına yakalanmadılar, kalp krizi geçirmediler, yüzde 20 daha uzun yaşadılar, kalori sınırlamasının faydalarından istifade ettiler sınırlama yapmadan. 4 veya 5 ilaç firması bunun farkına vardı, insanlar için ilginç bir ilaç olacağını hissettiler ve bu biyokimyamızı etkileyen 30 bin genden sadece biri.

Biz öyle bir çağda büyüdük ki insanların, bu konferanstaki çoğu insanın yaşında olduğu gibi, tıpkı benim gibi, daha uzun yaşama isteği yoktu çünkü en kıymetli kaynakları kullanıyorduk ki bunlar çocuklarımıza daha iyi aktarılacak onlara daha iyi bakılacak. yani, yaşam–uzun yaşam süreleri– yani, söylemek gerekirse 30dan fazla– onlar için seçilmedi, ama aslında bu yazılım programlarını manipüle etmeyi ve değiştirmeyi öğreniyoruz biyoteknoloji devrimi sayesinde. örnek olarak, RNA müdahelesi ile genleri kısıtlayabiliyoruz. Genetik malzemeyi kromozomda doğru yere yerleştirme sorununun üstesinden gelen yeni ve heyecan veren gen terapisi formları var. aslında ilk defa şimdi, insanlar üzerinde denenen, akciğer hipertansiyonuna çözüm olan -ölümcül bir hastalık- ve gen terapisini kullanan bir gelişme var. yani sadece bebekleri tasarlamayacağız, bebekleri yapanları da tasarlayacağız. ve bu teknoloji de ivmeleniyor. bir baz çift için 1990da 10 dolardı, 2000de bir peni. Şu an ise bir sentin onda birinden az. Genetik veri miktarı -basitçe bu- düzgün üstel gelişimi gösteriyor her sene iki katına çıkıyor, genom projesinin tamamlanmasına imkân tanıyor.

bir başka büyük devrim, iletişim devrimi. ücret performansı, bant genişliği, bir çok farklı kablolu kablosuz iletişim ölçümü kapasitesi, üstel bir biçimde büyüyor. İnternet gücünü ikiye katlıyor ve birçok farklı yoldan ölçülebilen bir biçimde devam ediyor. bu sunucuların sayısı baz alınarak yapılmış.

Minyatürleştirme – teknolojinin boyutunu küçültüyoruz üstel bir biçimde, kablolu ve kablosuz olarak. Bunlar Eric Drexler’in kitabından bazı tasarımlar şu anda süper işlemcili simülasyonlarda gösterebildiğimiz üzere yapılabilir, aslında bilim adamları molekül ölçeğinde robotlar inşa ediyorlar. bir tanesi şaşırtıcı insan benzeri koşma tarzıyla yürüyor, moleküllerden inşa edilmiş.

Deneysel olarak bunları yapan küçük makineler var. En heyecan verici fırsat ise gerçekten insan vücudunun içine girip şifa verici ve teşhise dayalı fonksiyonlar gerçekleştirmesi. ve bu kulağa geldiğinden daha da futuristik. bu şeyler hayvanlarda denendi bile.

Tip 1 diyabet hastalığını iyileştiren bir nano mühendislik ürünü var. kan hücresi boyutunda. Bunlardan 10binlercesini kan hücrelerine koyuyorlar -bunu farelerde denediler- içerideki insülini kontrollü bir biçimde dışarıya bırakıyor, ve tip 1 diyabeti iyileştiriyor. İzlediğiniz şey ise robotik bir kırmızı kan hücresi, ve biyolojimizin gerçekte çok yetersiz olduğunu gösteriyor, ve hatta kendi içerisindeki karmaşıklığı da. çalışma prensibini bir kez anladığımızda, ve yürüttüğümüzde ki bu konudaki ters mühendislik ivmelenmekte, bu tür şeyleri binlerce kat daha fazla kapasitede tasarlayabiliriz. bu yapay nano hücrenin analizi, Rob Freitas tarafından tasarlanmış, eğer kırmızı kan hücrelerinizin yüzde 10unu bu hücrelerle değiştirirseniz, bir nefesle olimpik bir koşuyu 15 dakikada yapabilirsiniz. Havuzunuzda dipte 4 saat boyunca oturabilirdiniz -”Hayatım, havuzdayım,” demek tamamen yeni bir anlam kazanır. olimpik denemelerde neler yapabileceğimizi görmek ilginç olacak. büyük ihtimalle onları yasaklarız, ama sonra liselerinin salonlarında rutin olarak olimpik atletlerin performansını gösteren gençler olurdu. Freitas robotik beyaz kan hücresi tasarımına sahip.

Bunlar 2020 civarında olacak senaryolar, ama kulağa geldiği kadar futuristik değil. kan hücresi boyutunda aletlerin yapımı ile ilgilenilen 4 tane büyük konferans var hayvanlar üzerinde bir çok deney yapılıyor. Aslında bir tanesi insanlar üzerinde deneniyor, yani bu yapılabilir bir teknoloji.

Eğer üstel işlemci büyümesine dönersek, 1000 dolarlık bir işlem bir böceğin ve farenin beyni arasında bir yerlerde. İnsan zekası ile kapasite olarak 2020lerde kesişecek, ama bu denklemin donanım tarafı. Yazılımı nereden elde edeceğiz?

Aslında, insan beyninin içini görebileceğimiz ortaya çıkıyor ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, beyin taramasının uzaysal ve zamansal çözünürlüğü her sene iki kat artıyor. ve yeni nesil tarama aletleri ile, ilk defa gerçek olarak ayrı ayrı nöronlar arasındaki fiberleri ve işlem yapmalarını ve sinyal vermeleri gerçek zamanlı olarak görebiliyoruz ve -ama sonra soru tamam, bu veriyi elde ediyoruz, ama anlayabiliyor muyuz? Doug Hofstadter merak ediyor, aslında, belki zekamız zekamızı anlayacak kadar iyi değildir, ve eğer daha zeki olsaydık, beyinlerimiz daha fazla karışmış olacaktı, ve hiç bir zaman yakalama şansımız olmayacaktı. anlayabileceğimiz ortaya çıktı.

bu bir model ve insan işitsel korteksinin bir simülasyonu ve blok diyagramı aslında gayet iyi çalışıyor psikoakustik testler ile insan işitsel algısınınkine çok yakın sonuçlar alınıyor beyinciğin başka bir simülasyonu –beyindeki nöronların yarıdan fazlası orada– yine, insan formasyonuna oldukça yakın olarak çalışıyor. şu anda erken aşamada, ama beyin hakkındaki bilgilerin üstel artışının ve beyin taramasındaki üstel artışın gösterilmesi ile 2020lerde insan beyninin ters mühendisliğinde başarılı olacağız. şu an da bir kaç yüz bölgeden 15inde çok iyi modeller simülasyonları elde ettik.

bütün bunlar üstel olarak büyüyen ekonomik süreç. son 50 senede işçilerin üretkenliği saatte 30 dolardan 150 dolara çıktı. E-ticaret üstel olarak büyüyor. Şu anda trilyon dolarlarda. merak edebilirsiniz, hiç mi patlama ve başarısızlık olmadı? tam anlamıyla kapital pazarlama fenomeni bu. Wall Street farkına vardı ki bu devrimsel bir teknolojiydi, ki öyleydi de, ama 10 ay sonra, bütün iş modelleri devrimleşmediğinde, fark ettiler ki bu yanlış, ve sonra başarısızlık oldu.

Tamam, bu içerisinde olduğumuz teknolojilerin bir araya gelmesi ile oluşan bir teknoloji. bu cep telefonunda rutin bir özellik. bir dilden diğerine çeviri mümkün olacak.

o zaman birkaç senaryo ile bitireyim. 2010da bilgisayarlar ortadan kaybolacak. Çok küçük olacaklar, giysilerimize monte halde, çevremizde olacaklar. görüntüler retinamıza direkt olarak yazılacak, tam monte edilmiş sanal gerçeklik sağlayan, artırılmış gerçek gerçeklik. sanal kişilikler ile iletişime geçeceğiz.

ama eğer 2029 a gidersek, bu trendlerin tam olgunluğuna ulaşacağız, sürekli gelişen ve hızlanan teknoloji takdir edilesi olacak. yani bu teknolojilerin 2 üzeri 25. kuvveti kadar daha fazla ücret performansı, kapasite ve bantgenişliği elde edeceğiz ki bu çok şaşırtıcı. şu ankinden milyonlarca kat daha güçlü olacak.

İnsan beyninin ters mühendisliğini bitirmiş olacağız, 1000 dolarlık bir işlem insan beyninin ham kapasitesinden çok daha fazla kuvvetli olacak.

Bilgisayarlar analitik düşünmeyi kullanarak insan zekası ile zaten makinelerin iyi yaptığı şeyleri bir araya getirecek, milyarca gerçeği doğru bir biçimde hatırlayarak. Makineler bilgilerini çok çabuk olarak paylaşabilirler. ama bu sadece zeki makinelerin istilası olmayacak. kendi teknolojimiz ile bahsettiğim nano bot teknolojisini bir araya getiriyoruz önce sağlık alanında kullanılacak: çevreyi temizlemek, yakıt sağlamak– güçlü yakıt hücreleri ve yaygın olarak dağıtılmış güneş panelleri ve bunun gibi doğada bulunan şeyler ile. Ama bunlar aynı zamanda beynimizin içine de girecek, biyolojik nöronlarımız ile iletişime geçerek. Bunu yapmanın ana prensiplerinden bahsettik. yani örnek olarak, nöron sistemi ile tam entegre sanal gerçeklik, nano botlar gerçek hislerinizden gelen sinyalleri keserek, beyninizin eğer o sanal çevrede olsaydınız algılayacağı sinyaller ile yerlerini değiştirecek, ve siz de kendinizi o çevrede hissedeceksiniz. oraya diğer insanlar ile beraber gidebilirsiniz, bu duygulara dahil olan herhangi biri ile herhangi bir çeşit duyguyu tadabilirsiniz. ”deneyim göstericileri” adını veriyorum, bunlar bütün algılayıcı deneyim akışlarını nörolojik bir bağ ile duygulara internet üzerinden birleştirecek. başka birisi olmanın deneyimini bunu takıp deneyerek anlayabilirsiniz. ama en önemlisi, kendi teknolojimiz ile insan beyninin birleşmesi muazzam bir genişleme olacak, bazı şekillerde zaten yaptığımız gibi. rutin olarak zekice marifetler yaparız teknolojimiz olmadan imkansız olacak şeyleri. insan ömrü beklentisi artıyor.1800 de 37ydi, bu tür bir biyoteknoloji ile, nano teknoloji devrimleri ile, bu çok hızlı bir biçimde artıyor önümüzdeki yıllarda.

ANA MESAJIM TEKNOLOJİDEKİ İLERLEMENİN ÜSTEL OLDUĞU, LİNEER[4] DEĞİL. birçokları -bilim adamları dahil- lineer bir model farz ediyor, diyorlar ki, ”yapay zekanın nano teknolojideki kopyalamasını yapmamız yüzlerce yıl alacak.” üstel gelişmenin gücüne bakarsanız, göreceksiniz ki bu tüt şeyler çok yakında olacak. ve bilgi teknolojileri hayatımız artarak kuşatıyor müziğimiz, üretimimiz biyolojimiz, enerjimiz, malzemelerimiz.

İhtiyacımız olan neredeyse herşeyi 2020lerde üretecek hale geleceğiz, nano teknoloji kullanarak çok pahalı ham maddelerin dönüşümü ile. Bunlar çok güçlü teknolojiler. Umudumuzu ve tehlikeyi artırıyorlar. Doğru işler için bu teknolojileri kullanma isteğine sahip olmamız lazım.

http://www.ted.com/talks/ray_kurzweil_on_how_technology_will_transform_us.html

RAY KURZWEİL: ÖNÜMÜZDEKİ TEKİLLİK İÇİN ÜNİVERSİTE (Haziran 2009)

Bilişim teknolojisi eksponansiyel olarak ilerler. Lineer değildir. Fakat bizim sezgimiz ise lineerdir. Binlerce yıl önce bir ovada dolaşırken o hayvanın nerede olacağı hakkında lineer tahminler yürütüyorduk. Ve bu işe yarıyordu. Bu yaradılıştan beynimize işlenmiş. Fakat eksponansiyel (genişlik, geniş alan, açılma, yayılma) büyümenin hızı esasen bilişim teknolojilerini tanımlayan şeydir. Ve bu sadece bilgi-işlem değil. Lineer ile eksponansiyel büyüme arasında büyük fark vardır. Eğer ben lineer bir şekilde 30 adım atarsam, bir, iki, üç, dort, beş, 30’a varırım. 30 adımı eksponansiyel şekilde atarsam, iki, dört, sekiz, 16, bir milyar’a varırım. Arada muazzam bir fark var. Ve işte bu aslında bilişim teknolojisini anlatıyor.

Ben MIT ‘de öğrenciyken hepimiz, bütün binayı kaplayan tek bir bilgisayarı paylaşırdık. Cep telefonunuzdaki bilgisayar bugün milyon kat daha ucuz, milyon kat daha küçük bin kat daha güçlüdür. Benim öğrenciliğimden bu yana gözlemlediğimiz gerçekten dolar başına kapasitenin bir milyar kat artışıdır. Ve bunu önümüzdeki 25 yıl içinde tekrar yapacağız. Bilişim teknolojisi S-eğrileri boyunca ilerler ve bunların her biri farklı birer paradigmadır (örnektir). Bazı kişiler der ki, “Moore Yasası sona erdiğinde ne olacak?” ki bu 2020 yılı civarında olacak. O zaman da bir sonraki paradigmaya geçeceğiz. Ve Moore Yasası, bilgisayarlara eksponansiyel büyümeği getiren ilk paradigma değildir. Eksponansiyel büyüme Gordon Moore daha doğmadan onlarca yıl önce başlamıştı. Ve bu sadece bilgisayarlara mahsus değil. Esasen bu temelindeki bilginin özelliklerini ölçebileceğimiz her teknoloji için geçerli.

Burada 49 ünlü bilgisayar var. Onları logaritmik bir grafiğe koydum. Logaritmik ölçek, artışın derecesini saklıyor. Çünkü bu 1890 nüfus sayımından beri trilyon kat bir artışı temsil ediyor. 1950’lerde vakum lambalarını küçültüyorlardı, ufalttıkça ufalttılar. Sonunda bir duvara çarptılar. Lambaları daha da küçültüp aynı anda vakumu muhafaza edemiyorlardı. Bu vakum lambalarını küçültmenin sonu oldu. Ama bu bilgisayarlaraki eksponansiyel gelişimin sonu olmadı. Dördüncü paradigmaya geçtik, transistörler, ve son olarak entegre devreler. Bunun sonuna gelindiğinde, altıncı paradigmaya geçeceğiz, üç boyutlu kendi kendini düzenleyen moleküler devreler.

Ama, gerçekten, gelişimin bu inanılmaz boyutundan daha şaşırtıcı olan ise bunun ne kadar ön görülebilir olduğudur. Yani bu zor ve kolay zamanlardan geçti, savaş ve barış’tan, gelişme ve gerileme dönemlerinden. Büyük Ekonomi Bunalımı bu eksponansiyel gelişime ufak bir çentik bile atamamış. Aynı şeyi şu anda yaşadığımız ekonomik gerilemede göreceğiz. En azından bilişim teknolojisinin eksponansiyel artış kabiliyeti azalmadan devam edecektir.

Bu grafikleri daha yeni güncelledim. Çünkü “Tekillik Yakın” kitabımda 2002’ye kadar varlar. Bu yüzden onları güncelledik ki burada 2007’ye kadar sunabileyim. Bana soruldu, “Peki endişeli değil misin? Belki eksponansiyel artış çizgisinde devam etmemiştir”. Biraz kaygılıydım, çünkü belki de bilgiler doğru olmayabilirdi, fakat ben bunu 30 yıldır yapıyorum, ve bilgiler hep eksponansiyel ilerleme çizgisi üzerinde kaldılar.

Şu grafiğe bakın. 1968 ‘de bir dolar’a bir adet transistör alabiliyordunuz. Bugün yarım milyar tane alabiliyorsunuz. Ve bunlar aslında daha iyiler, çünkü daha hızlılar. Bunun ne kadar öngörülebilir olduğuna bakın. Diyebilirim ki, bu bilgiler önceki bilgilerle tamtamına uyuşuyor. Bu ileriye yönelik tahminleri 30 küsür yıldır yapıyorum. Bir transistörün fiyatı elektroniğin fiyat performansının ölçüsüdür, ve her sene düşer. Bu yüzde 50 lik deflasyondur. Ve bu diğer örneklerde de geçerli DNA bilgisi veya beyin bilgisi mesela. Fakat bunu fazlasıyla telafi ediyoruz. Esasında her türlü bilişim teknolojisinin iki katından daha fazlasını sevk ediyoruz. Son yarım asrın içerisinde bilişim teknolojisinin her çeşidinde sabit dolar bazında yüzde 18 lik büyüme kaydettik. Her yıl iki katı kadar edinebildiğiniz gerçeğine rağmen.

Bu tamamen farklı bir örnek. Bu Moore’un yasası değil. Analiz ettiğimiz DNA miktarı her yıl iki katına çıkıyordu. Masrafı her yıl yarıya düşüyordu. Ve bu pürüzsüz bir ilerleme genom projesinin başlangıcından beri. Projenin yarısına gelindiğinde, şüpheciler dedi ki “Bu yürümüyor. Genom projesinin yarısına geldiniz ve projenin yüzde birini bitirdiniz.” Ama bu aslında plana uygundu. Çünkü yüzde biri 7 defa daha ikiye katlarsanız, ki olan şey aynen budur, %100 elde edersiniz. Ve proje planlanan zamanda bitti.

Haberleşme teknolojisi: bunu ölçmenin 50 farklı yolu var. Etrafta hareket eden bit sayısı, internetin boyutu. Ama bu eksponansiyel bir hızla ilerledi. Bu son derece demokratlaştırıcı. 20’yi aşkın yıl önce, “Akıllı Makinelerin Çağı” kitabımda, henüz Sovyetler Birliği kuvvetliyken, onların dağınık haberleşmenin büyümesi yüzünden ortadan kalkacağını yazmıştım.

21. yüzyılda ilerlerken, insan beyninin belli bölgelerini simule etmek gibi birçok işi yapmak için yeterli hesap gücümüz olacak. Ama yazılımı nerden alacağız? Bazı eleştiriler diyor ki, “Ah, yazılım çamura saplanıp kaldı.” Fakat insan beyni hakkında gittikçe daha çok şey öğreniyoruz. Beyin taramalarının bölgesel çözünürlüğü her yıl ikiye katlanıyor. Beyin hakkında elde ettiğimiz bilginin miktarı her yıl ikiye katlanıyor. Ve bu bilgileri beyin bölgelerinin çalışır modellerine ve simulasyonlarına dönüştürebildiğimizi gosteriyoruz.

Beynin modellenmiş 20’ye yakın bölgesi var, simule ve test edilmiş: işitsel korkteks, görsel korteksin bölgeleri, yeteneklerimizi şekillendirdiğimiz serebellum, rasyonel düşünme işlemini gerçekleştirdiğimiz serebral korteksten dilimler. Ve bütün bunlar, üretkenliğin düzgün ve öngörülebilir şekilde artışını körükledi. Insan gücünün saatinin ortalama değeri sabit dolar bazında 30’dan 130 dolara çıktı, bu bilişim teknolojisi tarafından körüklenerek.

Ve hepimiz enerji ve çevre konusunda endişeliyiz. Pekâlâ, bu logaritmik bir grafik. Ürettimiz güneş enerjisi miktarının her iki yılda bir düzenli bir şekilde ikiye katlandığını gösteriyor. Özellikle şimdi güneş panellerine nanoteknolojiyi, bir çeşit bilişim teknolojisini, uyguluyorken. Ve enerji ihtiyacımızın %100’ünü karşılaması için sadece 8 kere daha ikiye katlanması gerek. Ve ihtiyacımız olanın onbin katı daha fazla güneş ışığı var.

En sonunda bu teknoloji ile birleşeceğiz. Bize şimdiden çok yakın. Ben öğrenci iken bir kampüs genişliğindeydi. Şimdi ceplerimize sığıyor. Bir binayı dolduran şeyler, şimdi ceplerimize sığıyor. Şimdi ceplerimize sığan, 25 yıl sonra bir kan hücresine sığacak. Ve bu teknolojiye yaklaştıkça sağlığımızı ve zekâmızı derinden etkilemeye başlayacağız.

Buna dayanarak burada, TED’de, gerçek TED geleneğinde, Tekillik Üniversitesini duyuruyoruz. Bu, burada seyircilerin arasında bulunan Peter Diamandis ve benim tarafımdan kurulan bir Üniversite. NASA, Google ve yüksek teknoloji ve bilim camiasının başka liderleri tarafından destekleniyor, Amacımız bütün liderleri biraraya toplamaktı, öğretmenleri ve öğrencileri, eksponansiyel olarak büyüyen bu bilişim teknolojisinin ve uygulamalarının içersinde. Fakat Larry Page kurum toplantımızda ateşli bir konuşma yaptı, dedi ki, bu çalışmayı, insanlığın yüzyüze olduğu başlıca problemleri ele almaya tahsis edelim. Bunu yaptığımız takdirde Google bizi destekleyecekti. Ve yaptığımız şey bu oldu.

9 haftalık yoğun yaz sezonunun son üçte birlik bölümü insanlığın belli başlı problemlerine adanmış olacak. Örneğin, artık her yerde olan internetin Çin ve Afrika’nın kırsal kesimlerine ulaştırmak, sağlık bilgisini dünyanın gelişmekte olan bölgelerine ulaştırmak. Bu projeler, ortak etkileşimli haberleşme kullanılarak, bu sezonların ötesinde devam edecek. Üretilmekte ve öğretilmekte olan fikri mülkiyetlerin tümü online olarak kullanıma açık olacak, ve online olarak ortaklaşa geliştirilecek.

Burada kuruluş toplantımız görülüyor. Fakat duyurusu bugün yapılıyor. Merkezi kalıcı olarak Silicon Valley’de, NASA Ames merkezinde olacak. Üniversite mezunu olan öğrenciler için, çeşitli firmalarda yönetici olarak çeşitli programlar var. İlk altı bölüm burada, yapay zeka, ileri bilgi-işlem teknolojileri, biyoteknoloji, nanoteknoloji bilişim teknolojisinin değişik ana sahaları. Sonra bunları başka sahalara uygulayacağız. Enerji, ekoloji, siyasi hukuk ve ahlak, girişimcilik gibi, öyle ki insanlar bu yeni teknolojileri dünyaya kazandırabilsinler.

Bize düşünür ve yüksek teknoloji liderleri tarafından verilen desteğe minnettarız, özellikle Google ve NASA’ya. Bu çok heyecan verici bir girişim. Sizi iştirak etmeye teşvik ediyoruz.

 http://www.ted.com/talks/ray_kurzweil_announces_singularity_university.html


[1] AIDS :AIDS, tedavi alınmadığı takdirde ‘HIV’ virüsünün bağışıklık sistemini zayıflatarak yol açtığı bir sendromdur. AIDS tablosuna gelen kişiler; cilt kanseri ve bunun gibi ciddi enfeksiyonlara yakalanırlar. Açılımı “Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu”dur.

HIV virüsü taşıyan kişiye HIV pozitif denir. HIV pozitif olmak ile AIDS olmak aynı şey olmadığı gibi, her HIV pozitif olan kişi AIDS tablosuna gelecektir diye bir durum yoktur. Günümüzde uygulanan ART ilaç tedavisi ile HIV pozitif olan kişiler AIDS tablosuna gelmeden yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Yani yaygın olarak bilinenin aksine, HIV pozitif olan kişiler artık ölümü beklemiyorlar. Günümdeki tedavi olanakları ile HIV/AIDS artık kronik bir hastalıktır.

[2] İnsan, dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine, alet kullanma ve üretme becerisine sahip primat türü. Biominal ismi `Homo sapiens`tir. Homo sapiens Latince “akıllı adam” veya “bilen adam” anlamına gelir. İnsan, hominoidea (insansılar) üst ailesinin hominidae (büyük insansılar) ailesine dahildir.

[3] Moore Yasası: Intel şirketinin kurucularından Gordon Moore’un 19 Nisan 1965 yılında Electronics Magazine dergisinde yayınlanan makalesi ile teknoloji tarihine kendi adıyla geçen yasa.

Her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısının iki katına çıkaracağını, bunun bilgisayarların işlem kapasitelerinde büyük artışlar yaratacağını, üretim maliyetlerinin ise aynı kalacağını, hatta düşme eğilimi göstereceğini öngören deneysel (ampirik) gözlem.

1965 yılında, “mikroişlemciler içindeki transistör sayısı her yıl iki katına çıkacaktır” diyen Moore, daha sonraları 1975 yılında bu öngörüsünü güncellemiş ve her iki yılda bir iki katına çıkacak şekilde düzeltmiştir. Moore “18 ayda bir” ifadesinin de kendisi tarafından söylenmediği konusunda da ısrar etmiştir. Kendisi tarafından hiçbir zaman yasa olarak tanımlanmayan ifadesi, Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi profesörü ve yüksek ölçekli indirgeme konusunun öncülerinden biri olan Carver Mead tarafından bu şekilde adlandırılmıştır. Sözün ilk söylendiği 1965 yılından bu yana bu yasa çoğunlukla geçerli olmuştur. Yasa temel olarak bir tümleşik devrenin fiziki boyutunun devreyi oluşturan transistör sayısının karesiyle değiştiği anlamına gelir. Örneğin tümleşik devre bünyesindeki transistör sayısı iki katına çıkarsa devrenin boyutu dört katına çıkar.

[4] Lineer : Matematik  değişmesi bir doğru ile gösterilebilen.

ERKEK – KADIN – ZAMAN


ERKEK VE KADIN

 Tarihsel terminolojide güç ve iktidar büyük oranda ataerkildir. Helenistik dünyada erkek ve kadın arasındaki kutuplaşmanın, kadına mahsus önemsiz niteliklerin vurgulanmasını sağlayan, diğer bütün zıtlaşmalarla irtibatı vardır. Aristo’nun tıp felse­fesi kuramına göre erkek daha sıcak, daha alçak gönüllü ve daha hayat doludur. Kadın ise bunun aksine soğuk, kibirli ve hareketsizdir. Kadının adet görmesi, yoğun bir pişirme işlemi neticesinde elde edilen, arıtılmış özsu olan erkek sperminin üretim sürecine benzer bir işleyişe haizdir, ona paralel hareket eder. Sperm ne kadar iyi pişirilirse kadının erkek çocuk doğur­ma ihtimali o kadar yükselecektir. Bu  Batı dünyasına özgü bir ayrışma değildir. Zira Taoist felsefede kadını temsil eden yin, aynı zamanda yeryüzünü, soğuğu, gölge ve karanlığı, kuzeyi, yağmuru ve bayağılığı sembolize etmektedir. Erkeği temsil eden yang ise, gökyüzü, sıcaklık, güneş ışınları, güney, tez canlılık ve üstünlük gibi kavramlar için de kullanılmaktadır.

Dünyanın dört bir yanında yüzyıllardır, farklılaşma ve ayrışmanın sosyal ve kültürel simgeleriyle, bahsi geçen bu farklılaşmanın içindeki erkek egemen yapı, keyfi güç kul­lanımının dehşet verici boyutlara ulaşmasının en büyük nedenidir. Erkekler, kadınları kamusal alanın dışına itmeye çalışmaktadır. Özel hayatta ise kadınlar sürekli fiziksel şid­dete maruz kalmakta ve bir paçavra gibi kenara atılıp evlere hapsedilmektedir. 1990’lı yılların başında Şili, Meksika, Papua Yeni Gine ve Güney Kore’de yapılan bir araştırmaya göre, evli kadınların yaklaşık üçte ikisi, evlerinde eşlerinden şiddet görmektedir. Kuzey Hindistan ve Bangladeş köyleri hakkın­da bir dizi çalışmaya imza atan Martha Chen’den öğrendiğimiz kadarıyla, bu bölgelerde erkekler, tarihsel bir geçmişe dayanan bir uygulamayı sürdürmekte ve kadınlara sınırlı oranda hare­ket imkânı tanıyarak onları evlerine mahkûm etmektedirler. Örneğin çarşı ve pazarlar, caddeler, şehir ve kasaba merkezleri onlara yasaklanmıştır. Kast sisteminin ağırlığı altında ezilen kuzey Hindistan kadını, kendisi ve ailesi açlıktan kırılsa bile, çalışma hakkı ve imkânı elde edememektedir. Günümüzde hâlâ global yoksulluk etkisini daha çok kadınlar üzerinden hissettirmektedir. Yaklaşık 1,3 milyar fakir insanın yüzde yetmişi kadındır. Global Kuzey ve Güney arasında kadın-erkek oranı hakkında çarpıcı bir mukayese yapmak gerekirse, Güney’de 100 milyondan fazla kadının demografik anlamda ‘kayıp’ olduğu söylenebilir. Bu can alıcı rakam, yeni doğan erkek bebekleri hariç tutarak, yetersiz veya kötü beslenen kız çocuklarını adeta kendine kobay seçerek sinsi ve bir o kadar da trajik bir uygulamayı ortaya çıkarmıştır.

Erkek egemenliğinin pek çok biçimi vardır. Bunun yanı sıra ataerkil yapıda kadın kendisini değişik şekillerde ve farklı kisvelere bürünerek ifade etmeye çalışmaktadır. Çoğu kez erkeğin gücü ve iktidarı kadınların onay ve desteği sayesin­de meşruiyet kazanmaktadır. Ender görülen durumlarda ise, bilhassa çocuğu olan orta yaşlı evli kadınlar, ataerkil sistem içerisinde egemenliklerini ilan edebilmektedir. Türk paşaları­nın anneleri yahut padişahların haremlerindeki ilk zevceleri, bu anlamda en tecrübeli örneklerdir. Bununla birlikte her ne kadar sistemler arasında büyük değişimler yaşansa da, erkeklere ait belirli davranış kodlan ve muayyen değerlerin öncelenmesi sayesinde kahramanlık, mertlik ve yiğitlik, şan ve şeref, saldırganlık, disiplin ve kontrol gibi nitelikler sürekli ön plana çıkarılmaktadır. Bahsi geçen bu değerleri askerlik ve deniz ticaretini baz alarak, Avrupa imparatorluklarını inşa eden bir grup erkekten daha iyi anlayıp yorumlayabilecek hiç kimse yoktur:

“Portekizli kaptanlar şu hisarların üzerinde dura­rak Lizbon’dan, kendilerine anayurtlarıyla alakalı o mübarek haberleri getirecek gemileri görmek amacıyla denizi taramaktadır[...] Onlar ki cesur ve şerefli ve bir o kadar da heybetli görü­nümleri, güneşten yanmış kavruk çehreleri, takmış oldukları zırhı ve göğüslüklerin verdiği mağrur bir duruşla cüretkârca ve onurlu bir biçimde sürdürdükleri hayatın kaderini kendi elleriyle tayin etmektedirler.”[1]

20. yy.’ın ikinci yarısında, dünyanın tamamında olmasa da pek çok bölgesinde, sınırları katı kurallarla belirlenmiş erkek egemen yapı, yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlamıştır. Feminist hareketlerin seferberliği, eğitimli kadın nüfusunun artması ve uluslararası emek piyasasındaki değişen şartlar, erkeklerin bu konuda geri adım atmasına neden olmuştur. Bunun yanı sıra erkekler, önceleri meşruiyeti tartışılmayan güç ve nüfuzlarının, giderek daha fazla sınırlandırıldığına şahit olmaktadır. Tüm bu değişimler neticesinde yeni bir sayfa açılmakta ve ataerkil yapının yerine, Avrupa aile kuru­munun tasarlayıp öne sürdüğü, can alıcı bir tarihsel argü­man olan, eşler arası eşitlik, prensibine doğru bir yönelme gözlemlenmektedir. Kuşkusuz bu iddia doğruluk payı taşımaktadır. Ancak kendimizi kandırmamalıyız. Zira erkek bukalemunlar dünya­nın dört bir yanına dağılmıştır. Erkekler farklı maskeler takıp daha lütufkâr ve daha eşitlik taraftarı gibi görünseler de, özde hiçbir şey değişmemiş ve erkek egemen yapı, gücünü ve etki­sini muhafaza etmiştir. Bu hususta tıpkı Françoise Heritier’in de ifade ettiği gibi: ‘Her şey yoluna konmuş ve belki bir nebze de olsa eşitsizliklerin önüne geçilmiştir. Ancak bu durum, iki ayrı unsurun eski konumlarına (asymptotic regression) hiç dönme­yecekleri anlamına gelmemektedir.’

Erkek egemenliğinin hâlâ etkin olduğu gerçeği kendisini cinsellik alanında olduğu kadar hiçbir durumda bu denli hissettirmemiştir.

Örneğin, pornog­rafik filmlerin kurduğu mahrem İmparatorlukta -simgesel bir anlam taşıyan bu filmler büyük oranda Amerikan ürünüdür-cinsel hikâye hemen her zaman aynıdır: Film başladığı andan itibaren bir kadın belirivermekte ve adeta karşısındaki erkeğin tenasül uzvuna tapmaktadır. Bu sahneleri cinsel görüntüler takip eder. Kadının yaşadığı zevkin hiç önemi yoktur. Filmin dönüm noktası, kadının erkek yahut erkeklerin ‘sıcak’ spermi­ni yutma sahnesidir. Sürekli tekerrür eden bu tip hikâyelerin, erkeğin, kendi cinselliği hakkındaki fikirleri üzerinde uzun vadeli etkiler bırakacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bu hassas noktayla bağlantılı bir diğer kafa karıştırıcı durum, -aşağılanmış fahişelerin dünyasıyla ilgili olarak- kadın tica­retinin 20. yy’ın sonunda, Güney Avrupa’nın bazı bölgelerine kadar taşınmış olmasıdır. Nijerya, Arnavutluk ve genel olarak doğu Avrupa kadınları, kendilerine batı Avrupa’da düzenli iş vaadinde bulunan suç çeteleri tarafından tuzağa düşürülmek­te ve sürüklendikleri bu yeni vatanlarında, zengin erkeklerle beraber olmaya zorlanmaktadırlar. Bu birlikteliği reddetmek yahut kaçmaya kalkışmak, hiç şüphesiz ‘muhafızlar’ının elle­riyle öldürülmeleri anlamına gelmektedir.

Global manada, kadının özgürleşmesi için verilen müca­delede son otuz yıl içerisinde çok önemli bir aşama kayde­dilmiştir. Özellikle sağlık ve eğitim alanlarında, yoksul ve gelişmekte olan ülkelerdeki kadınların durumlarında ciddi iyileşmeler görülmektedir. 1970 ile 1990 yılları arasında glo­bal doğum oranlarındaki önemli düşüş (1970’de kadın başına ortalama 4.7 iken 1990’da 3.0’a gerilemiştir) kadınların çok sayıda çocuk doğurma risk ve mesuliyetinden yavaş yavaş kurtulmaya başladıkları anlamına gelmektedir. Buna paralel olarak doğum esnasındaki ölümlerde de, neredeyse yarı yarıya bir azalma söz konusudur. Aynı yıllar içerisinde kadınların eğitim vasıtasıyla, bireysel istidat ve kabiliyetlerini geliştirme­leri hususunda da ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Nitekim 1970 ile 1990 yılları mukayese edildiğinde okuma yazma bilmeyen kadın nüfusu Arap devletlerinde %50, Güney Doğu Asya’da%26, Latin Amerika’da ise %13 oranında azalmıştır. Üniversite eğitimine gelince, Latin Amerika ve Karayipler’deki okullara kayıt olan kadınların oranında önemli bir artış var­dır. Bununla birlikte Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyesi ülkelerde İsviçre hariç, sadece üniversitelerdeki kadın sayısında ciddi bir artış gözlemlenmekte, aynı zamanda bu kadınların çok daha başarılı bir ekonomik performans ser­gilediklerine şahit olunmaktadır.

Eğitim haricindeki alanlarda ilerleme ve gelişim belirtileri çok daha zayıftır. Dünyanın dört bir yanında emek piyasa­sında mücadele veren kadınlar, sistemli bir şekilde cezalan­dırılmaktadır. Nitekim erkeklerle aynı işi yapan kadınların hiçbirisi onlar kadar maaş alamamaktadır. Bunun yanı sıra üzülerek söyleyebiliriz ki, her ne kadar oy kullanma hakkı­nı ortalama 50 yıl önce kazanmış olsalar da, pek çok ülke­de kadınların kamu kurumlarındaki temsil oranı çok çok düşüktür. Demokratik ülkelerin birçoğunda da bu hususla alakalı benzer bir tatsız durum söz konusudur. Zira bu ülke­lerde de kadınların seçimlerde oy kullanmaları kendilerine siyasi bir temsil hakkı kazandırmamaktadır. Ayrıca mesleki anlamda ciddi tecrübe kazanmış olan kadınlar erkeklere göre daha başarılı kabul edilseler bile, devlet yönetiminde önemli kademelere getirilmemektedirler.  İtalya’dan örnek vermek gerekirse, bu ülkede çok az sayıda kadın parlamento üyesi olabilmekte, bölge valisi olarak atanabilmekte yahut belediye başkanı seçilebilmektedir. Çok iyi bilindiği üzere kadınların temsili hususunda dört İskandinav ülkesi, İsveç, Finlandiya, Norveç ve Danimarka başı çekmektedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın kadın-erkek eşitliği konusunda belir­lediği parametrelere göre, en iyi konumda bulunan devletler de bunlardır.Buna rağmen bu soğuk ve uygar Kuzey ülkele­rinde bile, parlamento üyesi olan ve kabinede bakanlık yapan kadınların toplam üye sayısına oranı yalnızca üçte bir kadardır. OECD ülkelerinin ortalaması ise altıda birden bile daha azdır.”

Aslında politik manada cinsiyet ayrımı sorununa çözüm getirebilmek için en kalıcı adımların Batı demokrasileri tara­lından atıldığını iddia etmek doğru olmayacaktır. Zira 1993 yılında mahalli idarelerdeki (panchayats) encümen üyelerinin en az %33’ünün kadın olması zorunluluğu yönünde, tartışma­lı bir kanun yayınlayan ülke, İngiltere yahut Birleşik Devletler değil Hindistan’dır.Hindistan belki de yaşadığı çaresizlik neticesinde kadınlara yerel seviyede böylesine ileri düzeyde bir temsil hakkı tanımıştır. Uzun vadeli demokratik değerlere sahip olmakla övünen özgürlükçü devletlerin pek çoğu ise, yürüdükleri bu yolda yorulmuş ve sınıfta kalmışlardır.

T. H. Marshall, modern Batı dünyasında vatandaşlık bilin­cinin gelişimi konulu önemli bir makalesinde, demokrasinin inkişafıyla birlikte tedricen ortaya çıkan ve vatandaşlık düşün­cesinin temelini teşkil eden üç önemli haktan söz etmektedir. Bunlardan birincisi ekseriyetle 18. yy.’la birlikte kendisinden söz edilmeye başlanan, yurttaşlık haklarıdır ki, kanun önünde eşitlik, mülkiyet hakkı ve ibadet özgürlüğü gibi meseleler, bu bağlamda düşünülmelidir. İkincisi 19. yy.’da kazanılmış olan siyasal haklardır. Üçüncü ve sonuncusu ise sosyal hak­lardır. Bunlar 20. yy.’da ciddi mücadeleler neticesinde elde edilmiş olan sağlık ve eğitim hakları gibi önemli mevzuları içermektedir.

Marshall’ın haklar konusundaki bu sınıflandırması, onaya çıktığı dönemde (1950) oldukça değerliydi ve yenilikçi bil yaklaşım olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu teori, Sonraki yıllarda, cinsiyet temelinde eleştirilmeye başlandı. Feminist eleştirmenler Marshall planının kadınlara hiç değinmedi­ğinden yakınmakta ve kadın hakları konusunda kaypak bir zemin üzerine oturduğuna vurgu yapmaktadırlar. Genellikle kadınlar, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde, en temel vatandaşlık haklarından mahrum iken, siyasal haklar edin­mektedirler. Mesela Bangladeşli hanımlar bugün siyasi arena­da özne konumundadırlar; ancak görüldüğü üzere fiziksel ve ruhsal manada benliklerini kontrol etme yetisinden, mülkiyet ve çalışma hakkından yahut iş hayatında etkin bir şekilde yer alma hakkına sahip olmaktan çok uzaktırlar. Endüstrileşmiş demokrasilerde de tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi. vatan­daşlık hakları, siyasal hakların gerisinde kalmıştır. Örneğin Fransa’da kadınlar, 1946’dan beri oy kullanabiliyorken, 1976 yılına kadar aile içinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşlerdir.Bu ülkede maaş yahut sosyal kazanımlar gibi toplumsal haklar ise, hâlâ büyük oranda erkeklerin eline geçen ücret baz alınarak yahut evin reisi olan erkeğin tayin ettiği kurallara dayanılarak belirlenmektedir.

Bununla birlikte tüm bu eleştiriler bile meselenin özünü kavrayabilmemiz için yeterli değildir. Böyle gelmiş böyle gider mantığının değişebilmesi için farklılığın doğasına eğilmek gerekir. Millicent Favvcett, 20. yy’ın başında kadın ve erkek tamamıyla birbirine benzediği sürece, kadınların layıkı vechhiyle erkekler tarafından temsil edilebileceklerini belirtmiş, ancak bu benzeşmenin tam manasıyla gerçekleşmediğinin görülmesiyle birlikte, kadının farklılıklarının hâlihazırda mev­cut olan sistem içerisinde herhangi bir karşılığının kalmadı­ğını da sözlerine eklemiştir. Aradan yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ Fawcett’in bu teorisi bir sonuca bağla­namamıştır. Kamuoyunda farklılıkların yeterince ifade edile­bilmesi, sadece kadınların sayısal yeterliliğe sahip olmalarıyla sağlanamaz. Aksine bu bir kültür sorunudur ve gündemi belirlemenin farklı bir yoludur. Bu sayede öncelikler belirlene­bilir ve pek çok mesele hallolabilir. Bu aynı zamanda farklı bir cinsiyetçilik yöntemi belirlemiş ve değişik bir davranış modeli geliştirmiş kurumlarla devlet mekanizmasının da sorunudur.

Böylesine çarpıcı bir iddianın arkasında bir dizi varsayım yatmaktadır. Teşhisi, en azından genel anlamda, mümkün olan varsayımlardan bir tanesi, bilhassa erkek ve kadınların değerleri ve davranışlarıdır ki, erkeğin değerler bütününün baskın olduğuna dair bu muteber anlayış, yalnızca kadınla­ra değil hepimize zarar vermektedir. Bu meseleyle yakından alakalı bir diğer husus da, eskilerin, cinsiyet farklılıklarını algılamaktaki isabetli yaklaşımlarının yanı sıra, gözlem ve tefekkürleri neticesinde ortaya koydukları hiyerarşik düzende düştükleri yanılgıdır.

İşin gerçeği bu modası geçmiş düşüncelerin tamamen değiştiğini iddia etmek saçmalıktır. Bunun yanı sıra, tüm fazi­let ve meziyetlerin, kadının hâl ve hareketleri neticesinde hayat bulduğunu ve kadının doğuştan üstün olduğunu düşünmek de, bir o kadar saçmadır. Zira dünyanın dört bir yanında bede­li ne olursa olsun, erkeklerin saldırganca tutumlarını ve erkek egemenliğini tamamıyla benimsemiş kadınların yanı sıra, kont­rol edilemez derecede bireysel hırs ve ihtirasa sahip kadınlara da rastlanmaktadır. Akdeniz ülkelerinde ve diğer birçok bölge­de bu tip kadınların hayran olunacak derecede erkeklere ben­zeyip, onları taklit ettikleri söylenebilir.

Günümüzde cinsel kimlikler her zamankinden çok daha karmaşık bir hâl almış ve birbirleriyle değiştirilebilir bir görünüme bürünmüştür.

Her şeye rağmen, bugün hâlâ kadınların farklılıklarının ve kadınlara özgü hususiyetlerin, daima ayırt edici ve tavsiye edilir bir şekil ve muhtevayla ortaya çıktığını tartışıyor olma­mız bile çok ehemmiyetlidir. Gerek endişe, ilgi, uysallık, sabır, gündelik ilişki ve gereksinimlere karşı duyarsız kalmayıp bu konulara yönelik samimi bir ihtimam göstermek gibi muay­yen ahlaki hassasiyetler, gerekse de başkalarının ihtiyaçlarını sezip bu ihtiyaçları giderme noktasında harikulade bir çabayla onlara yardımcı olmak gibi belirli manevi değerler, kadınların farklılıklarının ne derece önemli ve etkili olduğunu göstermek için yeterlidir. Bahsi geçen bu meziyetlerin bilinçli bir şekil­de kamuoyuna sunulması, olağanüstü bir davranıştır. Aynı zamanda böylesine bir endişe taşımak, etik anlamda vatandaş olmanın gerekliliğidir. Şayet parlamentolarımız bu fikir ve inançların kılavuzluğunda hareket etselerdi bugün bulunduk­ları konumdan çok farklı bir yerde olacaklardı. (s.44-53)

ZAMAN

“Her şeyin bir zamanı ve yeri vardır” fikri sistematik bir biçimde ilk kez Viktoryacılar (Kraliçe Viktorya taraftarları, çev.) tarafından ortaya atılmıştır. 19. yy’ın ikinci yarısında Batılı toplumlar, zaman kavramı hususunda en uygun ifa­deyle ‘kronolojikleştirme’ diye tanımlanabilecek devrimsel bir dönüşüme maruz kalmışlardır. Bu, nicelik bakımından standardize edilmiş lineer (doğrusal) zamanın zorla kabul ettirilmesi demektir. Bahsi geçen dönemde dünyanın mer­kezindeki başkent olan Londra’da, her sabah buhar gücüyle çalışan trenler, tarifelere harfiyen uyabilmek için müthiş bir çaba sarf etmekte ve her gün işiyle evi arasında seyahat eden binlerce yolcunun, yüzlercesini şehrin büyük merkezi istas­yonlarına taşımaktadır. Dakiklik, yani bir işi tam vaktinde yapma hususundaki titizlik, modern anlamda toplumsal münasebet ve ekonomik ilişkilerin asli özelliği hâline gel­miştir. Sonraki dönemlerde ‘zaman ve devinim’ çalışmaları büyük çapta imalat yapan fabrikaların üretim bantlarında-ki iş verimini kontrol edip arttırabilmek için kullanılma­ya başlanmıştır. İş saatlerinden sonraki çalışma anlamına gelen ‘mesai’ artık farklı bir şekilde ücretlendirilmektedir. Kronolojikleştirme süreci tedrici bir biçimde gelişen dün­yaya yayılmakta ve 20. yy.’ın sonundaki global modernite hareketinin standardizasyonu, en hayati unsurlardan birisi olarak önümüzde durmaktadır.

Günümüzde zaman neredeyse para kadar önemli bir mesele hâline gelmiştir.

Otuz yılı aşkın bir süredir çalışanlar, zamanlarının giderek daha fazla daraldığına şahit olmaktadır. Bir gün yahut bir hafta içinde, neredeyse hiçbir zaman hiç­bir şey için yeterli vakit bulunamamaktadır. Güne başlarken yapılan listelerin gün sonunda çok az bir kısmının tamamla­nabildiği gerçeği artık çok sıradan bir durum hâline gelmiş­tir. Bu yaşanan süreçte modern bilgi teknolojisinin oldukça önemli bir rolü bulunduğu gerçeği yadsınmamalıdır.

İletişim imkânları -faks, e-mail, internet- olanca hızıyla yaygınlaşmak­ta buna mukabil iletişim araçlarının her birinin kullanımı için gerekli olan zaman olağanüstü bir biçimde azalmaktadır. Bilgi Teknolojisi reformu bireyin hayatını kolaylaştıracağına daha karmaşık bir hâle getirmektedir. Aslında boş gibi görünen her bir dakika çoktan işgal edilmiştir.

Juliet Schor’un 1991 tarihli ‘Overworked American’ (had­dinden çok çalışan Amerikalı) adlı çalışması bu bağlamda oldukça aydınlatıcıdır. Birleşik Devletler’de işgünlerinin sayısı günden güne fazlalaşmakta ve daha fazla insan, evine iş getir­mektedir. Bu da stres alanlarının artmakta olduğunu kanıt­lamak için yeterlidir. Gerçekten de yüksek tansiyon, mide ve kalp rahatsızlıkları, depresyon, kronik yorgunluk vb. hasta­lıklarda belirgin bir artış söz konusudur.

Vardiya sistemi, bir başka deyişle 24 saat çalışma esasına dayalı iş kültürü, ağır­laşan hayat şartları neticesinde, insanların omuzlarına yük­lenen sorumluluk artışı, bugünlerde daha fazla bireyin uyku düzensizliği kliniklerine başvurmasına sebep olmaktadır.Günümüzde giderek yaygınlaşan bir diğer şikâyet konusu da bireyin ailesine yeterince vakit ayıramamasıyla ilgilidir. Bu problem özellikle çalışan kadınlar arasında çok sık görül­mektedir. Yapılan bir araştırmaya göre çalışan annelerin yarısı işleriyle evlerini uzlaştırmaya çabalarken ya ‘biraz’ yahut ‘çok fazla’ stres yaşamaktadır. Schor, bu konuya şu sözlerle son vermektedir: ‘Zaman fakirliği sosyal dokuyu bozmaktadır.”

Bu aşırı zihni ve duygusal gerginlik her zaman patolojik sonuçlar üretmeyebilir. Stres ve gerginliğe bağlı ifade biçim­leri, bazen gündelik hayatımız hakkında aldığımız önemsiz kararlarda da kendisini açığa vurabilmektedir. New York’un Manhattan bölgesindeki ofis çalışanları, öğle yemeği vaktinde, sandviçleriyle nam salmış bir dükkânın önündeki kuyruğa katılmayı düşlemektedir. Bu hayal gerçeğe de de itişebilir; ancak kuyruktakiler genellikle bekleme süresinin uzunluğu nedeniyle, saatlerine şöyle bir göz atıp bulundukları yerden uzaklaşmaktadır.

Pret a Manger adlı bir İngiliz sandviç şirke­ti, birbiri ardına gerçekleşen bu anlık faaliyetlerin arkasında yatan mantığı kavrayarak, bundan bir fayda elde etmeye çalışmaktadır. Bu firma sandviçlerini müşteri gelmeden önce hazırlar. Hiç kimse daha fazla peynir talep etmemekte ve kuy­ruklar hızla erimektedir. Bu İngiliz gıda şirketinin acımasız ve rekabetçi piyasaya başarılı bir giriş yapması ‘zamanın değiş tokuşuna dayalı’ ticaret anlayışının ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Buna göre müşteri elindeki sandviçi yeme konu­sunda biraz daha zaman kazanabilmek veya ilkbahar güneşi altında birkaç dakika fazla oturabilmek yahut günlük listesin­deki vazifelerden bir tanesini daha öğle tatiline sıkıştırabilmek için, tükettiği şeyin kalitesinden feragat edebilmektedir.

Sınırlı bir zaman için görünmeyen bir kafesin içine hapsolunmak yalnızca bir Amerikan hastalığı değildir. İtalya’nın göbeğindeki Emilia-Romagna bölgesinde aileler üzerine yapıl­mış yeni bir araştırmaya göre, her ne kadar Manhattan’daki tempoya sahip olmasalar da, erkekler fevkalade uzun bir süreyi çalışarak geçirmektedirler: Erkeklerin yüzde 45,2’si haftalık olarak 41 ila 55 saat arasında değişen bir süreyi evinin dışında çalışmaya ayırmakta iken bir diğer yüzde 30’luk kesim için ise bu süre 55 saatten bile fazladır. Üstelik burada bahsi geçen bu çalışanlar güçlü ve zengin iş adamları değildir. Aksine böylesi­ne ağır çalışma koşulları altında ezilenler ancak ve ancak işçi, tezgâhtar, zanaatkar ve küçük girişimciler olabilir. İş kendi mantığını ve ritmini yaratacaktır ve bu yaradılış zorla kabul ettirilerek değil içselleştirme yoluyla gerçekleşecektir. Benzer şeyler, daha sonra da görüleceği üzere, çarşıya çıkmak ve alış­veriş yapmak için de söylenebilir.

Genellikle ikincil bir öneme haiz bu ve benzeri tercihlerin bireysel manada sorgulanabilmesi için çok vahim sonuçlar üretmeleri gerekir. Bakın bu kez Toskana’da yaşayan küçük bir girişimcinin kızı, babasının esef ve pişmanlığını sosyolog Francesco Ramella’ya nasıl aktarmaktadır:

‘Ebeveynlerimin her ikisi de çalışmaya gitti. Aslında çocuk­luğumun ilk yıllarında, on yaşına kadar, onlarla çok az zaman geçirdiğimi söyleyebilirim [...] Babamla ancak ve ancak kendisi vahim bir hastalığın pençesinde kıvranırken beraber olabilmiş­tim. O, beynindeki bir tümör nedeniyle öldü ve ömrünün son on üç yılını bu hastalığın sıkıntısını çekerek geçindi [...] Zaten bu illetle boğuşmak zorunda kalmasaydı sanıyorum ki sonsuza dek evlat sahibi olmanın önemini kavrayamayacaktı.[...] O zaman­lar hep şunu söylerdi: “Keşke zamanı geri alabilseydim. Şayet öyle bir imkânım olsaydı çocuklarım küçükken Cumartesi ve Pazar günlerinin tamamını onlarla geçirir ve hafta sonları işe yahut Fiera’ya gitmezdim.” Sanırım ne demek istediğim şimdi daha iyi anlaşılmaktadır!’

Toskanalılar’ın yakından tanıdığı Peder Ernesto Balducci, müstesna kişiliğinin yanı sıra dünya meselelerine kayıtsız kalmayan bir din adamı olması yönüyle de dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Peder, çalışmalarının bir tanesinde iki tip zamandan bahsetmektedir. O, görünürde ‘yararsız’ kabul edi­len yani ‘kendi kendine dönüp duran ve dans eden’ zaman ile bize, bir başka deyişle gündelik hayatımıza ait olan, yani ‘mevcut olan (varolan)’ zamanı birbirlerinden ayırmıştır. Aslında bu, çağdaş dünyada çok fazla idrak edemeyeceğimiz esaslı bir ayrımdır:

Çocukken içinde uyuduğum odanın sarp kayalıklara bakan manzaralı bir penceresi vardı [...] Bu manzarayı süsleyen tepele­rin üzerindeki güller bambaşkaydı. Kayalıkların bir kenarında, bir hayli uzakta, belli belirsiz fark edebildiğim eski bir rahibe manastırı bulunmaktaydı. Geceleri manastırın çanları düzenli aralıklarla çalarak rahibelere uyku vaktinin geldiğini haber verirdi. Zaman zaman çanların gürültüsüyle kalkar ve rahibe hücrelerinin o küçük pencerelerine başımı çevirerek, birbiri ardınca yanıp sönen lambaların neden olduğu o dehşetli man­zarayı dikkatle takip ederdim. Her gece beni iliklerime kadar ürpertip zevk sarhoşu yapan bu mahrem manzaranın büyüsünü, şimdi daha iyi kavramaktayım. O an sanki zamanın bizler için farklı bir ritme sahip olduğu, bambaşka bir hayatla yüzleşmek­teydim. Zaman adeta kendi kendine dönüyor, dans ediyor ve asıl olana yani mevcut olan (varolan) zamana en ufak bir ihtimam bile göstermeden ‘yararsız’ bir şekilde akıp gidiyordu. Şunu itiraf etmeliyim ki hayatım boyunca o pencereden dolayı asla doğru yoldan sapmadım.”

Kaynakça

Paul GİNSBORG trc Muhsin Önal MENGÜŞOĞLU [Kitap]. – Gündelik Hayat Politikaları (Tercih Etmek ve Hayatı Değiştirmek) Açılım Kitapları, 2010, İstanbul.

Paul GİNSBORG

1945 yılında Londra’da doğdu. 1992’de Floransa Üniversitesinde çağdaş Avrupa tarihi profesörü olmadan önce uzun yıllar Cambridge’de çalışmala­rını sürdürdü. Halen İtalya’da, Silvio Berlusconi’ye yönelik muhalefet kampanyaları başta olmak üzere yurttaşlık meseleleri ile yakından ilgilenmektedir. Berlusconi (2003) adlı eleştirel biyografisi satış rekorları kırmıştır. Yazarın aynı zamanda A History of Contemporary Italy (1990) ve Italy and its Discontents (2001) adlı eserleri de mevcuttur.


[1]Ayşe Sareçgil (Milan: Bruno Mondadori, 2001), s. 38.

PARADISE OR OBLIVION [Kurtuluş ya da Yokoluş (2012)] BELGESEL


Yönetmen:Roxanne Meadows

Ülke:ABD

Tür:Belgesel

Vizyon Tarihi:01 Mart 2012 (ABD)

Süre:45 dakika

Dil:İngilizce

Senaryo: Jacque Fresco | Roxanne Meadows

Müzik:Carly Paradis

Yapımcılar:Roxanne Meadows

Web Sitesi:Official site

Çekim Yeri: Venus, Florida, USA

Venüs Projesi, Jacque Fresco’nun gelecekle ilgili planlarını gerçekleştirmek amacıyla kurduğu bir organizasyon. Bir web site aracılığıyla yayınladığı video ve belgelerle, toplumu geliştirmek ve daha ileri taşımak amacıyla Kaynak Bazlı Ekonomi’ ye geçmenin; yenilenebilir şehirlerin, enerji etkinliğinin, doğal kaynak yönetiminin ve gelişmiş otomasyonun önemini topluma sağlayacağı faydaya odaklanarak açıkladığı bir organizasyondur. Bu organizasyon, Jacque Frescove, Roxanne Meadows tarafından 1995 yılında başlatıldı. Jacque Fresco’nun hayatının ve çalışmalarının anlatıldığı Planlı Gelecek (Future by Design) 2006 yılında yayınlandı. Venüs Projesi’ne isim kaynağı olan Venüs, Florida’da Okeechobee Gölü yakınlarında 85.000 m2 alana sahip bir araştırma merkezidir.

Venüs projesi yoksulluğun, kıtlığın, toplumdaki her türlü yozlaşmanın, suçun ve savaşların nedeninin, günümüz dünyasının toplumun yararına olan teknolojik gelişmeleri bilinçli bir şekilde yavaşlatan kar bazlı ekonomik sistem olduğu düşüncesiyle kuruldu. Jacque Fresqo, kar bazlı ekonomik sistem tarafından teknolojinin gelişiminde kasıtlı olarak yaratılan yavaşlamanın, “karlılık”tan kurtarıldığında daha fazla insan için daha çok kaynak bolluğu ve buna bağlı olarak daha fazla ürün sağlayacağı ve kıtlık, yoksulluk ve açlığı ortadan kaldıracağı teorisini geliştirdi. Bu yeni keşfedilmiş kaynak bolluğu, insanların bencillik, yozlaşma ve açgözlülüğe olan eğilimini azaltacak ve birbirlerine güvenme eğilimini aşılayacaktır. Fresqo’ya göre, parasal ekonomik sistem ve onun sonucunda ortaya çıkan emek ve rakabet gibi süreçlerin insanları gerçek potansiyellerini ortaya koymaktan alıkoyarak toplumu geriletmektedir. (Wikipedia)

FİLMDEN

Jacque Fresco Anlatımıyla

Tüm bu para bazlı ve madde odaklı toplum yapısı yanlış bir toplum yapısıdır. Toplumumuz, insanlık tarihindeki en düşük gelişmişliği göstermiş olmasıyla tarihe geçecektir. Zekamız, pratiğimiz, teknolojimiz ve tamamen yeni bir medeniyet inşa edebilecek imkanımız var.

Toplumsal bilincimi şekillendirmede bana yardımcı olan, Buyuk Buhran’ını yaşamış olmamdır. Bu süreç içerisinde fark ettim ki Dünya hala aynı yerdi: Üretim tesisleri hala sağlamdı ve kaynaklar hala ortadaydı ama insanların ürünleri alacak parası yoktu. Oynadığımız oyunun kurallarının işe yaramaz ve yetersiz olduğunu hissettim. Sefalet, acı ve savaş, hayatımın amacı için gerekli teşviği sağladı. Ayrıca hükümetlerin beceriksizliğini, akademik dünyayı ve bilim adamları tarafından sunulan yetersiz çözümleri görmek de beni motive etti. Fark ettim ki bireylerle çalışmak yerine uygarlığı yeniden tasarlamak daha etkili bir metod olacaktı. Bu, bugünkü sorunlarımızın birçoğuna çözüm bulmak adına ömür boyu sürecek olan bir maceraya dönüştü. Bu sunum; insan, teknoloji ve doğanın bir arada var olabileceği barışçıl ve sürdürülebilir bir dünya uygarlığı yaratabilecek sosyal değişime yönelik, gerçekleştirilebilir bir plandır. İnsan haklarının sadece kâğıt üzerindeki bildirimlerden ibaret değil yaşam biçimi olacağı bir alternatif için ortaya konulan çabanın hatlarını çizmektedir.

Bu planın adı: Venüs Projesi.

Kurucusu, Jacque Fresco, savaşın, yoksulluğun,açlığın, borcun ve gereksiz acıların sadece kaçınılabilir değil, kabul edilemez olduğu bir uygarlığın basitçe yeniden tasarımı için çağrıda bulunmaktadır. Böyle bir tasarımdan daha azının, bugün karşılaştığımız problemlerin aynen devam etmesiyle sonuçlanacağı gittikçe belirginleşmektedir. Alternatif sunmadan, sadece şikâyet etmek bize hiçbir şey getirmez. Venüs Projesi’nin Fresco ve Roxanne Meadows tarafından inşa edilen araştırma merkezi, Venüs, Florida’da yer almaktadır. Proje, sahip olduğumuz zorlukların temel nedenlerinin birçoğunu irdelemektedir. Ancak problemlerimizin gerçek kökenleri nelerdir?

Başarısız Sistemler Kendi yarattığımız ciddi bir çatışmanın içerisinde olduğumuzdan şu an çok az alternatifimiz kalmış durumda. Dünden kalma cevaplar artık geçerli değil. Çevreye hâlihazırda verilen zarar göz önünde bulundurulursa seyrini doğanın belirleyeceği dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla yaklaşıyoruz. Ya aslını bozduğumuz kültür ve düşünce alışkanlıklarıyla devam edip geleceğimizi tehdit altına sokacağız, ya da daha fazla fırsat ve özgürlük sunan sürdürülebilir bir toplum için gerekli olan daha uygun değerler edineceğiz.

Amerikalılar kendi toplum türlerinde her sene yeni bir araba, yeni bir televizyon seti veya yeni bir teyp almaya koşullanmışlardır. Sonuna kadar radikaliz ama politik ve sosyal kurumlarımız değişmedi, işte ilerleyemediğimiz nokta bu çünkü her yeni fikri komünizm veya basmakalıplıkla eşleştiriyoruz çünkü yeni olan her şeyden korkmak için yetiştirilmişiz.

Dünyadaki hiçbir ekonomik sistem: sosyalizm, komünizm, faşizm veya serbest girişim sistemini elitizm, milliyetçilik, ırkçılık ve en önemlisi, kıtlığı ortadan kaldırmadı. Bunların hepsi temelde ekonomik eşitsizlik üzerine kuruludur.

Kaynaklar, para kazancı için işletilip dağıtıldığında, insanlar ve uluslar sadece kendilerini düşündüğünde bedeli ne olursa olsun kendilerine fayda sağlamaya çalışacaklardır. Bunu rekabet sağlayarak veya askeri müdahale ile yaparlar. Savaş ulusların, birbirleri arasındaki farklılıklarını çözümlemedeki temel başarısızlıklarını temsil eder. Tamamen pragmatik bir bakış açısıyla bu şimdiye kadar akıl edilmiş en verimsiz can ve kaynak israfıdır.

Çoğu savaş, kaynakları kontrol etmek veya farklılık avantajı durumunu korumak içindir. Hiçbiri “insanın itibarı” için değildir. Amaçları, insanı yüceltmek değildir. Kazanan ülkedeki insanları yüceltebilir. Bunu yapabilir, ama dünyanın geri kalanı düşünülürse bunun bedeli çok büyük.

ULUSLARARASI FARKLILIKLARI ÇÖZÜMLEMEDEKİ BU İLKEL VE ŞİDDETLİ YAKLAŞIM, BİLGİSAYARLI NÜKLEER SEVKİYAT SİSTEMLERİ İLE ÖLÜMCÜL BİYOLOJİK VE KİMYASAL SİLAHLARIN BULUNMASIYLA DAHA DA KAYGI VERİCİ BOYUTLARA ULAŞIYOR. 100.000,’İN ÜSTÜNDE ŞİRKET PENTAGON’DAN BESLENİYOR. Ama asıl para, sadece bir avuç büyük şirkete gidiyor. Ne var ki bu durum, askeri-endüstriyel oluşumlardan kar sağlayanlar için düşeş bir fırsat, para kazanmak için bir şans. Eğer savaşta kazanç diye bir şey olmasaydı, gerçekten de savaşacağımızı düşünüyor musunuz? Eğer sizi orduya, bu ülkeye hizmet etmeniz için alıyorlarsa bu ülke için canınızı ortaya koyuyorsunuzdur.

Bütün savaş endüstrisini; her top dökücüsünü, makineli tüfek üreticisini, otomobilleri, jipleri ve savaş gemilerini üretenleri de savaşa almalılar, böylece onlar da orduyla aynı bedeli ödemiş olurlar. O zaman bir anlamı olur; ama sen, savaş gemileri ve makineli tüfekler satarak milyonlar kazanıyorsan, o zaman bu, yozlaşmadır. Bana kalsa, orduda milyonlarca adamımız olsa hepsini, diğer uluslarla nasıl anlaşılacağını öğrenmeleri ve sorun çözücü olarak yetişmeleri için okullara yollardım. Yapmamız gereken budur, öldürmek değil. Askerler yalnızca öldürme makinesidir, öldürmek için eğitilirler. Onları Meksika’ya gidip halklar arasında köprü kuracak şekilde yetiştirir ve Arap dünyasına gönderip bu iletişim köprüsünü kurabiliyorlar mı görmek isterdim. Böylece bütün uluslar bir araya gelebilir. İnsanların maruz kaldığı tek şiddet formu savaş değildir. Açlık, yoksulluk, evsizlik ve işsizlik de diğer örneklerdir. Bu koşullara insanın doğasının sebep olduğunun kabul edilmesi yanlıştır ve hiçbir şeyin değişmemesine neden olur. Çevrenin Etkisi Açgözlülük, iş dünyası ve ırkçılığın genetikle bir ilgisi yoktur.

Toplumlarda etkin olan sistemlerin hepsi eğitiminizin bir parçasıdır. Okuduğunuz kitaplar, takip ettiğiniz idoller ve hayran olduğunuz insanlar. Genlerinizin konuyla hiçbir ilgisi yoktur Göz renginiz ya da burnunuzun şekli dışında, sadece bunlar kalıtsal özellikleriniz olabilir. Genler değerleri kontrol edemez. Başka bir insandan çok daha iyi bir beyin ile, yani daha iyi alıcılar ve daha iyi doku kalitesiyle doğmuş olsanız bile bu değişmez. Söylemek istediğim, daha iyi bir beyne sahip olsanız da eğer faşist bir ülkede yaşıyorsanız bir faşiste dönüşmeniz kolaydır.

AYRIMCILIK BİR BEYİN FONKSİYONU DEĞİLDİR. BEYNİNİZ SİZE NEYİN DOĞRU NEYİN YANLIŞ OLDUĞUNU SÖYLEYEMEZ, BUNU YAPAN DENEYİMLERİNİZDİR. BİZLER AÇGÖZLÜLÜK, KISKANÇLIK, NEFRET VE YOBAZLIK İLE DOĞMADIK.

Davranış ve değerlerimiz, maruz kaldığımız çevreyi yansıtıyor. Eğer Amazon’larda bir kelle avcısı tarafından yetiştirilseydiniz, bir kelle avcısı olurdunuz. Ve size ” 5 kelle indirmiş olman seni rahatsız etmiyor mu?” diye sorsaydım ” Ediyor, çünkü annemin tane var.” derdiniz Bu bir manyaklık mı? Hayır, çünkü kültürünüze göre bu normal bir şey olurdu.

Dünyanın kaynaklarını birkaç ulus kontrol ettiği ve halkın refahı yerine kar amacı öncelikli olduğu sürece toplumsal ve çevresel problemler kaçınılmaz olacaktır. Çıkar elde etmeyi her şeyden önce tutmak, gereksiz çileye sebep olur ve günümüzdeki gibi anormal davranışlar daha da yaygınlaşır. İnsanların çoğu, sorunlarımızı gidermek için yasalara ihtiyacımız olduğunu sanıyor. Birçok yasamız var, binlerce ve binlerce fakat sürekli ihlal ediliyorlar.

Kağıt üzerindeki bildiriler ve antlaşmalar, kıtlığın, yoksulluğun ve güvensizliğin yarattığı gerçekleri değiştirmiyor.

Eğer okyanusun kirlenmesi ve tarım alanlarının kuraklaşmasıyla ilgili gidişatı biliyorsanız, geleceğin ve değerlerin nasıl şekilleneceğini kestirebilirsiniz. BU ÇARPIK SİSTEMİN BÜYÜMESİNİ GÖZLEMLEDİĞİMDE AYAKLANMALARIN, CİNAYETLERİN VE SUİKASTLERİN ARTACAĞINI GÖREBİLİYORUM.

İnsan davranışları gerçekten de kendisini saran çevre tarafından belirlenir.

Mesela su kaynaklarında kıtlık olduğunu düşünün, bu durumda suyun fiyatı çok yüksek olurdu. Kıtlık kavramını bir sistem olarak ele alalım. Gökten gün boyunca altın yağdığını düşünün. İnsanlar dışarıya çıkıp hepsini toplar, ceplerini, evlerini ve tüm çekmecelerini doldururlardı. Bütün giysilerini bile atarlardı. Eğer bir yıl boyunca yağmaya devam etseydi ve her taraf altınla kaplansaydı insanlar altını evlerinden temizleyip, yüzüklerini çıkarıp bir kenara fırlatacaklardı.

Böylelikle insan davranışı bu koşula göre değişmiş olurdu.

İnsanların ihtiyaç duyduğu şeylere erişmesini engelleyen sadece polistir dolayısıyla bunun devamı için oraya polis koyarsınız.

Ancak eğer limon ağaçları, portakal ağaçları ve elma ağaçları her yerde yetişseydi, o zaman onları satamazdınız. Kaynakları son derece bol olan bir adaya düşerseniz, mesela kişisiniz ve eğer isterseniz kişi başı bin tane balık yiyebileceksiniz ve bunun katı miktarda ananas ve ekmek ağacı olsa paranın esamesi okunmaz. Özel mülk diye bir şey olmaz. Eğer bu ada yeteri kadar büyükse: mesela kişi için hektarlık bir alan olsa belirli bir alanın etrafını çevirip hak iddia etmek kimsenin umurunda olmazdı. Hayatta kalmayı destekleyecek davranış kalıpları vardır.

Değerlerimizi ve dış görünüşümüzü değiştiren toplumsal durumlar vardır.

Hiç kimse, çevresine danışmadan, kendisinden beklenen davranış hakkında bir kural koyamaz. Dolayısıyla iyisi mi biz çevremizle ilgilenelim, birbirimizi kollayalım ve bir toplum oluşturmak için insanları, yapabileceğimiz en üst seviyede eğitelim.

Savaşın altında yatan sebeplerle ilgilenilmediği sürece, bir barış anlaşması bile başka bir savaşı engelleyemez. Belki de ihtiyacımız olan şey, hükümette, herkesin iyiliği için çalışacak etiğe sahip insanlardır. Ancak üst pozisyonlara en etik insanlar seçilse bile, kaynaklarımız tükendiğinde, yine yalan, aldatma, hırsızlık ve yozlaşma olacaktır. Herkesin iyiliği için ihtiyacımız olan şey, etik insanlar yerine dünya kaynaklarını yönetmenin akıllıca bir yolunu bulmaktır.

Toplumsal Yetersizlikler

Toplumsal düzenlemelerimizi daha detaylı değerlendirelim.

EKONOMİMİZİ KORUMAK İÇİN ÜRÜNLERİN DEVAMLI SATILMASI GEREKİR. BUNU GARANTİLEMEK İÇİN, ÜRÜNLER KASTEN DAYANIKSIZ VE BOZULACAK ŞEKİLDE TASARLANIR. FARKETTİYSENİZ BU DURUM TAM DA GARANTİ SÜRESİ YENİ DOLMUŞKEN BAŞINIZA GELİR.

VERİMLİLİĞİN BİLİNÇLİ OLARAK ORTADAN KALDIRILDIĞI BU BOZULMA SİSTEMİNE “PLANLI ESKİTME” ADI VERİLİR.

YENİLİKÇİ TASARIMCILAR EN İYİ OKULLARA GİDERLER VE SONRASINDA KENDİLERİNDEN TAM ZAMANINDA BOZULUP KULLANILAMAZ HALE GELECEK ŞEYLER TASARLAMALARI İSTENİR.

Sonuç olarak muazzam bir enerji ve kaynak kaybı meydana gelir.

Kâr elde etmek için gezegeni yağmalıyoruz. Aslında düşünecek olursanız bu, insanların yapmak istediği bir iş değil ancak maaşlarıyla elde edecekleri şeylere erişimenin bir yolu. Para, gerçek olan hiçbir şeyi temsil etmez ve paranın yerine geçecek altın, gümüş veya başka bir kaynak da yoktur. Parayı yiyemezsiniz veya paradan bir ev inşa edemezsiniz. Hatta para, mal ve hizmetleri üretmek için gerçek kapasitemizle bile ilişkili değildir Para sistemi yüzyıllardır süregeliyor ve sorgulamadan onu kullanmaya devam ediyoruz.

BANA BİR ULUSUN PARASININ KONTROLÜNÜ VERİN KANUNLARINI KİMİN YAZDIĞI UMRUMDA OLMAZ.MAYER ROTHSCHİLD-[1]

Bu sistem, insanların çoğunluğunun satınalma gücünden keserek gittikçe daha fazla otomasyon yerleştirmeye devam edecek.

GAUS EĞRİSİNİN OLUŞACAĞI BİR ZAMAN GELECEK; istihdam şöyle, üretim böyle, satın alma gücü ise böyle olacak. Ve sistem duracak. Bankalar iflas edecek ve hiçbir şey yürümeyecek. O istikamete doğru hızla ilerliyoruz. Sonunda ‘de makinanın insanı yendiğini apaçık görebildiğimiz bir noktaya ulaştık.

- Çok daha az sayıda insanla inanılmaz bir üretkenliğe sahibiz. Ekonomi olarak öncesine göre çok daha üretkeniz; bir iPad uygulaması bile dört kişiden fazla şey yapabiliyor. – Daha az iş var. Şu anda var olan işler bariz nedenlerden ötürü daha düşük maaşlı olabilir. Pek çok insan, az sayıda işe bakıyor. Maaşlar düşüyor; bunun orta sınıf üzerinde büyük etkileri var ve oradan kopup gidiyor. Toplumsal çöküşe doğru ilerliyoruz. Sanıyorum bu, yalnızca burada değil, bütün dünya çapında olacak.

HÜKÜMETİN DEVRİLMESİNİ DE GEREKTİRMİYOR. Hükümeti kendi haline bırakmanız yeterli; o kendi kendini devirecek. Eğer medyayı kontrol ederseniz, insanları sakinleştirebilirsiniz ama eğer çoğu kişi işten atılmaya devam ederse, satınalma güçleri de olmaz. SİSTEM ÇÖKER. İŞE YARAMAZ HALE GELİR VE ÇOĞUNLUK AYAKLANIR.

Şu anda da olan bu zaten. Bu ülkenin durumu zaten çözülemez halde. Ulusal güvenliği sağlamada, insanlara emekli maaşı ödemekte zorlanacaklar. Sahip olduklarınının çok daha fazlasını çoktan harcadılar. Şimdi yapabilecekleri tek şey borç yaratmak ve bankalardan sürekli daha fazla para almak.

Ayrıca size günümüzde zalimce sayılabilecek bir tüyo verelim. Buraya, Manhattan’ın göbeğine fazla uzak değil. Ulusal borç, Ulusal Borç Sayacı için bile çok fazla büyüdü.

1989’da ulusun borç, 3 trilyon dolardan az olduğunda tekrar yükseldi. Son zamanlarda borç o kadar yığılmaya başladı ki, rakam 10 trilyon doların üzerine çıktı ve çıkmaya devam ettiğinden, fazladan bir rakama yer açmak için dolar işaretini çıkarmaları gerekti.

Önümüzdeki yıl fazladan iki basamak boşluğu olan yepyeni bir sayaçla değiştirilecek.

FEDERAL HÜKÜMETİN PARA BASMA İZNİ YOK. BORÇ VERMEYE VEYA BANKACILIK İŞİNE GİRMEYE İZNİ YOK. BU, YALNIZCA BANKACILAR İÇİN GEÇERLİ BİR AYRICALIK.

Eğer hükümet aylık 2000 uçaktan oluşan bir Hava Kuvveti oluşturmak isterse, özel bir kredi kuruluşundan borç alması ve noktalı alanı imzalaması gerek ve eğer ki savaş kaybedilirse borcu ödemek için tüm yük halkın sırtına biner.

“TARİH, PARA SAHİPLERİNİN, HÜKÜMETLER ÜZERİNDE YİNE PARA İLE KURDUKLARI KONTROLÜ KORUMAK ADINA HER TÜRLÜ OLASI KÖTÜYE KULLANIM, ENTRİKA, HİLE VE ŞİDDETE BAŞVURABİLECEKLERİNİ KAYDETMİŞTİR. - JAMES MADDİSON-

Kendimizi, kendi toplumsal yapımızın içinde bir değişim aşamasında, bir tür toplumsal evrim sürecinde buluruz. Eğer bu çalkantılı dönemden sağ salim çıkmak istiyorsak, kesinlikle değişime uyum sağlamalıyız. Toplumsal sistemimiz dahil her şey değişir.

ALBERT EİNSTEİN, ” SORUNLARI YARATTIĞIMIZ ZAMANDAKİ DÜŞÜNCE ŞEKLİMİZİ KULLANARAK ONLARI ÇÖZEMEYİZ DEMİŞTİR.

Dünya, kaynakları açısından hala bolluk içerisinde. Kaynakları parasal kontrol üzerinden dağıtma şeklimiz artık amacına hizmet etmiyor ve varoluşumuz için son derece zararlı. Günümüzde, son derece yüksek ileri teknolojiye sahibiz ancak toplumsal ve ekonomik sistemimiz, herkes için iş mahkumiyeti ve borçtan bağımsız, bolluk içinde yaşanabilecek bir dünyayı kolaylıkla var edebilecek olan teknolojik yeterliliğimizin hızına yetişemiyor.

Bu nasıl mümkün olabilir?

Bu gezegende herkesi doyurmaya ve barındırmaya yetecek kadar para olmaması bir yana, ki olsa her şey çok daha histerik bir hale gelirdi, sadece akıllı bir şekilde yönetilirse tüm insanların ihtiyaçlarını karşılamaya fazlasıyla yetecek kaynak var. Toplumsal bir Alternatif Jacque Fresco ortaya attığı çözüme Kaynak Bazlı Ekonomi adını veriyor.

KAYNAK BAZLI EKONOMİ, HER TÜRLÜ MAL VE HİZMETİN HİÇBİR ŞEKİLDE PARA, TAKAS, KREDİ, BORÇ VEYA İŞ MAHKUMİYETİ OLMAKSIZIN HERKES İÇİN ERİŞİLEBİLİR OLDUĞU BİR SOSYO-EKONOMİK SİSTEM.

Daha önce denenmiş olan hiçbir toplumsal sisteme benzemiyor. Fresco bu noktaya, yıl süren çalışma ve deneysel araştırmalar sonucunda ulaştı. Kaynak Bazlı Ekonomi, kaynakların kullanılabilirliği temeline göre işler ve bu kaynakları yeryüzündeki her insan için ücretsiz olarak, fiyat etiketi olmaksızın erişilebilir hale getirir. Bugün, gelişmiş bir toplum inşa etmek için, gereğinden çok daha fazla kaynağımız var. İnsanların geçinebileceği sınırlı sayıda bağışlardan söz etmiyorum son derece ileri bir medeniyetten bahsediyorum. Kaynaklarımız var, teknolojimiz var, tek yapmamız gereken şey, uygulamak. Venüs Projesi’nin en temel noktalarından biri, kıtlığı ortadan kaldırmak ki bu noktada devreye teknoloji giriyor çünkü Kaynak Bazlı Ekonomi’yi kurarsak ve bazı şeylerin yokluğu söz konusu olursa, hiçbir işlevi olmaz. Eğer kaynakları olmayan bir toplumda Kaynak Bazlı Ekonomi uygulamaya çalışırsanız işe yaramayacaktır. Günümüzde sahip olduğumuz teknolojiyle, herşeyi elde edebilir, kıtlığı ortadan kaldırabilir ve bir bolluk ortamı yaratabiliriz. Bu bolluk ortamını yaratabildiğimiz sürece, açgözlülük, bencillik, birçok suç unsuru ve anormal davranış şekilleri de ortadan kalkacaktır. Eğer bilim ve teknolojinin gücü insani ve çevresel kaygılarla yönlendirilir ve borca dayalı parasal sistemlerimizdeki yapay kıtlık ortadan kaldırılırsa, herkesin dolu dolu ve yapıcı şekilde yaşayacağı bir toplumsal sistem tasarlanabilir.

Politik felsefelerine, sosyal geleneklerine veya dini farklılıklarına bakılmaksızın tüm insanlar nihayetinde aynı kaynaklara ihtiyaç duyarlar: Temiz hava ve su verimli toprak tıbbi bakım ve uygun eğitim. Bence gelecek için gidilecek yol, Dünya ve üzerindeki herkese bağlılık yemini etmektir. İnsan ırkı tek bir ailedir ve dünya herkesin evidir. Ne milletler ne de insanlar artık kendi başlarına varolabilirler. Artık milletler arasında ayrım olmasın ki, isteyen istediği yere gidebilsin. Amerikan eyaletleri, birleşmeden önce bölgelerini kazıklarla çevirirlerdi. Milisleri vardı ve savaşırlardı. Savaşacaklardı:

“Burası bizim bölgemiz!” “Yo hayır siz işgalcisiniz!” Tüm eyaletler bir araya geldiğinde hükümet eyalet sınırlarını belirledi ve hepsi kabul etti. Bu sınır çatışmalarına son verdi. Eğer savaşı bitirmek istiyorsanız Dünya’yı ortak mirasımız olarak ilan etmelisiniz.

Dünya’nın kaynaklarını tüm insanların ortak mirası olarak ilan etmeliyiz. Bunun, kendileri ve büyük şirketlerin kontrolü altında diğer insanların onlara hizmet ettiği elit bir Dünya düzeni kurmak isteyenlerle alakası yoktur. Tam aksine, küresel kaynak bazlı bir ekonomi, tüm insanların kapasitelerinin en üst seviyesine ulaşmalarını sağlar ve bu kişiler, onların adına çalışan bu toplumda gelişip olgunlaşabilirler. Bu toplum, aynı zamanda çevreyi de koruyan ve kollayan, doğanın bir parçası olduğumuzu, doğadan ayrı olmadığımızı anlayan bir toplum olacaktır.

Motivasyon

Bazıları, çalışmak zorunda olmadan tüm ihtiyaçlarımız karşılandığında bizi neyin teşvik edeceğini sorguluyor. Soru, insanların temel ihtiyaçlarının ötesinde bir istek duymadıklarını varsayıyor. Eğer bu doğru olsaydı kaşifler, yazarlar ya da öğretmenler hiç olmazdı. İnsanlar, onları ilgilendiren ve yeteneklerini sınayan konularda tutkuyla çalışırlar. Haydi tüm insanlara yeteneklerini en çok sınayacak olan konuda yardımcı olma şansını verelim: dünyamızı herkes için geliştirmek. Tekdüzelikten ziyade bireyselliğin önemi vurgulanacak. Bu toplumsal düzenleme zenginlik, mal ve güç gibi sığ, şahsi amaçlar yerine çevresel ve toplumsal kaygıları olan yeni bir motivasyon sistemi yaratacak.

Tekdüzelik gerektirmeyecek. Kesinlikle çeşitliliğe yönlendirecek. Ne kadar farklı insan varsa, o kadar bireysellik söz konusudur dolayısıyla bizler, bireyselliği, yaratıcılığı ve yenilikçiliği öne çıkarıyoruz. Bu, tasarımın özüdür.

İnsanlara ne yapmalarını, nasıl yaşayacaklarını, nereye gidip, neyi takip edeceklerini söyleyen bir grup bilim insanı değildir. İnsanların anlamlı görevleri olduğunda, motivasyon ve teşvik de varolur. Gerçek büyüme ve gelişim, insanlar yaratıcı rekabet ve yapıcı uğraşlara dahil olduklarında ortaya çıkar. Bununla beraber, motivasyon ve teşvik, para kazanmak için yapılması gereken sıkıcı ve kendini tekrar eden işlerin günlük rutininde kaybolur. Eğer ihtiyacı olan şeyleri insanlara verirseniz, onları doyurur, giydirir ve para ödemeden oturabilecekleri bir ev tahsis ederseniz işe gitmek için sabah erken kalkmazlar çünkü işe gitmeye ihtiyaçları olmaz. Evlere, giyeceklere, izlemek için filmlere ve eğlenmek için gerekli şeylere sahipken, neden işe gitsinler ki?

İş yorucudur, monotondur ve sıkıcıdır. Gelecekte, insanlar rekabet olmaksızın ihtiyaç duydukları şeyleri elde edebilirlerse, fakat uğraşacak bir şeyleri olmazsa işte o zaman hepsi boşa gider. İnsanlara sürekli olarak yeni şeyler tarafından meydan okunmaktadır. Okullarda, çocuklara çözümü olmayan bir sürü şeyle meydan okuruz.

Çözülmemiş çok fazla sorun var. İyi beslenmeniz ve iyi giyiniyor olmanız beyninizin çalışmasını engellemez.

Öyle olsaydı bu, milyonerlerin hiç birşey yapmadıkları anlamına gelirdi. Hayat durmuş olurdu, çünkü herşeyleri var. Bu doğru değil. Günde saat çalışan ve yine de yeterli zamanı olmayan çok fazla milyoner var. Bu tamamen sizin geçmişiniz ve eğitiminizle ilgili. Astronomi, denizbilimi vb. konularda ne kadar çok bilgi sahibi olursanız, ne kadar çok ilgilenirseniz, o kadar yaşam dolu olursunuz. Eğer size sadece yiyecek, giyecek ve barınma sağlanırsa, çalışabilirsiniz. Hayatınızı idame etmek üstüne düşünmenize gerek olmadığında motivasyonunuz da önemli ölçüde artırılmış olur. Ben buna, yeni ve yenilikçi teşvik sistemi diyorum.

Para eksenli değil, problem çözmeye yönelik ve dünyanın daha iyi bir yer haline geldiğini görmenin keyfini çıkaracağınız bir sistem. Dünya Kaynaklarının Akıllıca Yönetimi Teknolojimizi akıllıca nasıl kullanmalıyız ki herşey, herkes için gerektiğinden fazla olsun?

Bunu başarmak için zorunlu olan şey, yapılacak planlamanın gezegenin kaynaklarının taşıma kapasitesine göre yapılmasıdır. Sahip olduğumuz tüm altyapı, tüm sistemlere entegre ve uyumlu olarak yeniden tasarlanıp işletilmelidir. Bu demek oluyor ki, küresel topluluğumuzun tamamını, herkesi içine alan tek bir grup olarak düşünmeli ve buna bağlı olarak plan yapmalıyız. Ancak bu şekilde teknolojimizi, kaynak sıkıntısını ortadan kaldırmak, evrensel anlamda bolluk sağlamak ve çevremizi korumak için kullanabiliriz. Bu nedenle ilk olarak yapılması gereken, elimizde tam olarak ne olduğunu değerlendirmek için yapılacak bir küresel araştırmadır. Bu araştırma, bizim fiziksel kaynaklarımızın, elimizdeki insan gücünün, üretim merkezlerinin ve insanların ihtiyaçlarının envanterini oluşturacaktır. Bu, gerekli olan mal ve hizmetlerin miktarını belirlememizi sağlayacaktır.

Mesela, ekin yetiştirmek için en verimli araziler nerededir?

Farklı yerlerde yaşayan insanların sayısı kaçtır ve bu kişilerin sağlık durumları nedir? Bu, kaç tane hastane inşa etmemiz gerektiğini ve nereye inşa edeceğimizi belirleyecektir. Bunu (tüm ulusların küresel kaynaklarını sorgulamak) günümüzde yapmaya kalkarsanız, insanlar merak edeceklerdir: “Bunun ne için yapıyorsunuz? Size karşı silahlanmada yeterli kaynağımız olup olmadığını mı merak ediyorsunuz?” İnsanlar şüpheci yaklaşır ve bu bilgi vermekten çekinirlerdi dolayısıyla söylemek istediğim; günümüz kültüründe bu, işe yaramayacaktır. Ancak, fikirler ortaya konur ve sebepler açıklanırsa ve tüm uluslar bundan avantaj sağlarsa (ki insanlar açısından anlaşılır olması için bu avantajların neler olduğunun açıkça belirtilmesi gerekir) ve bu kabul edilirse, ancak o zaman bu araştırma yapılabilir. Kullanılacak olan, benim veya bir başka kişinin düşünceleri olmayacaktır. Neyin yapılacağını ve işlerin hızını nüfusun yoğunluğu, mevcut kaynaklar ve dünyanın taşıma kapasitesi belirleyecektir. Bugün bu tamamen farklı bir temelde yapılıyor fakat gelecekte bu bir “dinamik denge” formu üzerine kurulu olacaktır. Bunun anlamı, çevresel kirlilik yaratmaksızın herşeyi en yüksek potansiyelinde işletmek demektir. Bolluğa ulaşmanın ve bütün canlılar için yüksek yaşam standardı oluşturmanın anahtar noktası; olabilecek herşeyi kısa sürede otomatize etmektir. Fakat geçiş sürecinde, bilgisayarlarla çalışan, teknolojiyi kullanan, kaynak dağıtım metodları ile bu kaynakları işleyebilecek olan endüstriyel tesisleri tasarlayıp inşa edebilecek insanların teknolojik becerilerini bir araya toplamalıyız.

Sorunlarımız ve onların çözümleri politik değil, teknikdir. Teknoloji ve bilimsel yöntemler sadece belli bir kesim için değil tüm insanlığın yararına kullanıldığında, birçok problem çözülmüş olacaktır.

Ne istediğinizi kendinize sormak zorundasınız. Ben çocuğumun, mahrumiyet, sıkıntı ve salgın hastalıklarla dolu bir başka savaşa gideceği korkusunun olmadığı bir dünyada yaşamak istiyorum. Bu tarz bir dünya nasıl inşa edilir biliyor musunuz? “Hayır” Peki inşa etmeye nasıl başlayacaksınız? Bilimin farklı bölümlerini biraraya getirecek ve diyeceksiniz ki: “Problemler bunlar, çözmemiz lazım”. Bilimsel yönetim, bilim insanlarının diğer insanları kontrol edip yönettiği anlamına gelmez. Bunun anlamı, bilim adamlarının taşıma sistemleri inşa etmek için daha iyi olanakları havayı temizlemek için daha iyi yöntemleri var demektir. Okyanusların bugün bildiğimizden daha iyi bir şekilde temizlenmesi için en iyi olanaklara sahipler. Sibernasyon bu yeni ve dinamik kültürün her alanına tamamen entegre edildiğinde, bilgisayarlar herkesin ihtiyaçlarına hizmet edebilecektir. Bunu; toplumsal yapının tüm alanlarına yayılmış bir elektronik sinir sistemi olarak düşünebilirsiniz. Bu sistem; üretim ve dağıtım arasındaki dengeyi koordine ederek herhangi bir eksiklik veya israf olmamasını garanti altına alacaktır. Bu son derece teknik toplumda alınan kararlar doğrudan çevresel, endüstriyel ve insanlardan gelen geri bildirimlere dayanır. Bu elektrikli sensörlerin çevrede aklınıza gelebilecek her yerde olduğunu düşünün; daha doğru kararlar alabilmek için, şehirlerden fabrikalara, depolardan, dağıtım merkezleri ve ulaşım merkezlerine kadar aklınıza gelebilecek her yerden bilgi topluyorlar. Böylece kararlar, şirketlerin ya da kişilerin özel çıkarları için değil toplumun ihtiyaçlarına göre belirlenir Korkmamız gereken şey otomasyon teknolojisi ve makinelerin kendisi değil bu teknolojinin bencilce çıkarlar için suistimali ve kötüye kullanılmasıdır.

Unutmayın, makinelerin nihai olarak neye hizmet edeceğine insanlar karar verir. Eğer teknoloji, insanları, daha önemli isteklerini başarma yolunda özgürleştirmiyorsa, bütün teknolojik potansiyeli anlamsız olacaktır. Çevrenin yeniden inşasında kullanmadan önce olumlu ve olumsuz yönleriyle ilgili çalışmalar yapmanız gerekir. Geleceği Tasarlamak Bolluk yaratmak adına kaynakları düzenlemek ve kullanmak için teknik bir planınız yoksa her şey lafta kalır.

Şimdi, Venüs Projesi’nin tüm toplumsal çeşitlilik için sağladığı yaklaşımların bir kısmından bahsedeceğiz. Günümüzde nüfusun yarısı kirli, tehlikeli ve enerji israfı olan şehirlerde yaşamaktadır. Yapmamız gereken şey şehirleri yaşayan bir sistem, üniversite gibi bir organizma olarak tasarlamak, böylece büyüyen ve sürekli bilgi paylaşımının olduğu şehirler oluşmuş olacaktır. Şehirler, yerleşik ulaşım sistemlerine sahip olacaktır ve bu sayede kazalar engellenecek ve teknolojinin ulaşamadığı bölgeler olmayacaktır. İlaç, bitki, tarım ve bütün bir düzen tek bir sistem olarak planlanacaktır. Sıfırdan yeni şehirler inşa etmek eskilerini restore edip sürdürmekten daha kolaydır.

Fresco yeni şehirler tasarlamak için bir sistem yaklaşımını kullanır. Bu şehirler, yaşamak için arzu edilebilecek, güzel yerlerdir. Akıllı genel planlamanın kitlesel tekdüzeliğe sebep olacağını düşünmek saçmadır. Şehirler yanlızca daha az materyal gerektirecek derecede tekdüze olup aynı zamanda enerji ve zaman tasarrufu sağlayıp, yaratıcı değişikliklere açık ve yerel çevreyi koruyacak şekilde olacaktır. Eğer şehirlerimizi insan ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tasarlarsak, bugün yaygın olan sorunların çoğu ortadan kalkacaktır. Merkezdeki kubbede çocuk bakım merkezi, okullar,, diş bakımı ve medikal bakım merkezleri olacaktır. Şehirlerin tasarımı ve üretiminde her binayı ve yapıyı ayrı ayrı tasarlayan mimarlar yerine önce şehir sisteminin 1/8’ini yapıp kalanını kopyalamak enerji ve istidat kaybını azaltacaktır. Tüm dünya insanları için barınma probleminin çözümünde kullanılacak inşaat teknikleri günümüzdekinden çok farklı olacaktır. Presli ve kendini inşa edebilen yapılar devrim niteliğinde olacak ve inşaat sürecini hızlandıracaktır. Bu hafif, dayanıklı apartmanlar sürekli ekstrüzyonlar şeklinde üretilebilir ve sonrasında ayrılarak dev makinalar tarafından yerleştirilebilirler. Bu verimli yapıların dış kısımları ise, fotovoltaik jeneratör ve ısı kondensatörü olarak işlev görecektir. Bu toplulukta hiçbir şey size ait olmayacak.

GERÇEKTE, İNSANLAR PARA İSTEMEZLER. İNSANLAR İSTEDİKLERİ ŞEYLERİ İSTEDİKLERİ ZAMAN ELDE ETMEK İSTERLER.

 Bolluk içinde yaşayan, herşeyi elde edebilen bir toplumda yaşayan insanlar gerçekten hiçbirşeyi biriktirip stok yapmazlar. Dönüştürürüz, geliştiririz ve daha iyi bir hale getiririz. Eski bir arabanın parçalarını alın; zaten yeni bir arabanınkilerle aynı ağırlıktadırlar, böylelikle ortada eski araba kalmaz. Eskimiş arabalar tehlike demektir. Eğer siz son derece pahalı yepyeni bir araba kullanıyorsanız ve bir başkası ucuz bir döküntü kullanıyorsa ve frenleri patlarsa, siz ölebilirsiniz. Otoyollarda daha fazla eski araba görmek istemiyoruz; bozulmuş, döküntü, eski hiçbirşey istemiyoruz. Bakım yapılması gereken şeyler de istemiyoruz. Kaynak Bazlı bir ekonomide, insanlar istedikleri ürünleri, o ürünü satın alma, bakım yaptırma veya mülkiyetini garantiye alma sıkıntısı olmaksızın elde edebilirler. Bu şekilde, herkes için bol miktarda ürün olduğu gibi ihtiyaç duyulan her an bu ürünlere erişim de mümkün olur.

İnsanların ihtiyaç duyabileceği herşey bu dış kullanım merkezlerindedir: heykel malzemeleri, müzik enstrümanları, bir tür halk kütüphanesi gibi. İnsanlar buralara gidebilir, bir kamera, bisiklet veya kol saati edinebilirler. İhtiyaç duyabilecekleri herşey, fiyat etiketi olmaksızın kullanıma hazır bekliyor. Bu demek oluyor ki, o kadar yüksek bir üretim kapasitesine erişmeliyiz ki kıtlık kavramı ortadan kalksın. Bu, neredeyse tüm suçları da ortadan kaldıracaktır. Mevcut sistemi bölmenin, adaletli ya da eşitlikçi hale getirmenin bir yolu yok. İnsan haklarını güvenceye alan bir sistem oluşturmalıyız. Herkes istediği mal ve hizmetleri ücretsiz olarak elde ettiğinde kadın hakları veya siyahi hakları konusunda savaşmanıza gerek kalmaz. Çünkü toplum bu şekilde yapılanmış olacaktır. ‘Hırsızlık Yapmayın’ gibi kanunlar çıkarmanıza gerek yok çünkü zaten bu, davranışlara da yansıyacaktır. Merkez kubbenin etrafını saran araştırma merkezleri, tüm topluluğun sürdürülebilirliği üzerine araştırmaların yapıldığı yerlerdir. Araştırma merkezlerinin dışına doğru uzaklaştığımızda, tenis kortları ve insanların oynamak isteyeceği her türlü oyun için sahaların yer aldığı dinlenme alanlarına geliyoruz. Bu alanın dışına doğru çıktığımızda, boşluklar boyunca, akarsular, şelaleler ve göllerin olduğu yerleşim bölgelerini görürüz. Nispeten bakım gerektirmeyen, yanmaz ve olumsuz hava koşullarına karşı son derece dayanıklı benzersiz ev ve apartman dairelerini geniş bir yelpazede sağlayabiliriz. Bir sonraki daire dilimine geçtiğimizde apartmanlara geliyoruz.

BAZI İNSANLAR; TİYATRO GRUPLARINA, SPOR SALONLARINA, TIBBİ TEDAVİYE, DİŞ HEKİMLERİNE KOLAYCA ERİŞEBİLMEK İÇİN APARTMANLARDA YASAMAK İSTER; ÇÜNKÜ HERŞEY MERKEZLERDE İNŞA EDİLMİŞTİR.

Gelecekte insanların bireysel olarak yaşadıkları evlerden taşınarak, daha büyük komplekslerde yasayacaklarını hissediyorum. Dışa doğru açıldıkça, kapalı tarım ya da topraksız tarım çiftliklerine geliyoruz. Ayrıca açık tarım alanları da var. Şehir doğayla uyum içinde olan, rüzgar, güneş jeotermal ısı yoğunlaştırıcıları, piezoelektrik, dalga, sıcaklık farklılıklarından oluşan okyanus termal bacaları gibi temiz teknolojinin en iyilerini ve daha nicelerini kullanabilecek. Gelecekte enerji elde etme yolundaki en büyük gelişme Bering Boğazı’na [2]uzanan bir kara köprüsünün ya da tünelin inşaası olabilir. Bu sualtı yapıları, okyanus akıntılarını, türbinler vasıtasıyla temiz enerji kaynaklarına dönüştürür. Bu enerji kaynaklarını kullanarak dünyaya temiz enerji sağlayıp, tüm insanların gelecek binlerce yıl boyunca, yüksek yaşam standartlarının tadını çıkarmasını mümkün kılabiliriz. Artık kirlilik yaratan hidrokarbonlar kullanmaya gerek yok. Kirlilik geçmişe ait bir anı olacak. Tüm ulaşım araçları, dünya çapında bir ulaşım sistemine entegre edilecek. Şehirler içinde ulaşım transveyörlerle sağlanacak.

Şehirden şehire ulaşım ise tek raylılar ile yapılacak. Manyetik raylı trenler ise, uzun mesafeli seyahatler için kullanılacak. Verimliliği artırmak adına, bu yüksek hızdaki maglev trenleri, hareket halindeyken bile, devreden çıkarılabilecek sökülebilir parçalarla donatılacak. Hava taşıtları işe çok daha geniş bir yelpazede yer alacak. Bu düşey kalkış ve iniş yapabilen hava araçları yolcu ve yük taşımak için kullanılır.

Burada öncelik, para tasarrufu ya da en düşük teklifi verenle ilgilenmekten ziyade, güvenliktir. Bu modüler kargo uçaklarının, hızlı şekilde yüklenip boşaltılabilen sökülebilir bölümleri mevcuttur. Teslim edilecek olan yükün miktarına göre bölümlerin sayısı değişir. Bütün modüller birleştirildiğinde bir bütün olarak hareket ettirilebilirler. Gemiler varış noktalarına doğru ilerlerken aynı zamanda üretim yapan tesisler olarak kullanılabilirler. Ayrıca bu gemiler; çocukların ve yetişkinlerin yenilikçi bir eğitim anlayışı edinerek temsili bir öğrenim yoluyla değil ‘gerçek dünya’yı deneyimleyip, birebir etkileşim içerisinde olabilecekleri ve aynı zamanda dünya çapında seyahat edecekleri eğitim merkezleri olarak kullanılabilirler. Suyolları, kanallar ve sulama sistemlerinden oluşan ulusal bir taşıma ağı olacak. Bu ağ, sel ve kuraklık tehditlerini en aza indirip balıkların göç etmesini sağlayarak, doğal yangın emniyet şeritleri oluştururken, acil su kaynakları, balık çiftlikleri ve dinlenme alanları olarak da hizmet verebilir.

Bilim ve teknolojiyi, pazar, para veya patent sınırlaması olmadan, doğrudan toplumsal sistemin içine saldığımızda, çok kısa bir zaman dilimi içinde, çok yüksek bir yaşam standardına erişebiliriz. Bu toplum, yeni teknolojiler, icatlar ve fikirlerle çok hızlı bir şekilde değişip sürekli gelişecektir. Şu anda içinde yaşadığımız kurulu toplum yerine ortaya, bağımsızlığını yeni ilan etmiş bir toplum çıkacaktır. Okyanus ortamının iyileştirilmesine katkıda bulunurken karaya bağlı nüfus sorunlarını ortadan kaldıran, sıradışı bir okyanus şehrinde yaşadığınızı hayal edin. Bu şehirler, öğrencilerin deniz bilimleri üzerine çalışacağı üniversite ve araştırma merkezleri olarak hizmet verebilir. Oşinografik (denizbilimsel) ortamdaki dinamik dengeyi korurken aynı zamanda okyanus çiftçiliği, marikültür ve madencilik için kullanılabilirler. Denizdeki kendi kendine yeten şehirler, bulundukları yer ve fonksiyonlarına göre tasarımda farklılık göstermektedirler. Bu denizaltı araştırma istasyonları insanların denizdeki yaşamı doğal ortamında gözlemlemesini sağlar. Bu marikültür ve deniz çiftliği sistemleri deniz yaşamının diğer türleriyle birlikte balık yetiştiriciliğini destekleyerek insanların besin ihtiyacının karşılanmasını da sağlar. Bu yapılar, suyun engellenmeden akmasına izin verir.

Küresel bir toplum için teknolojinin bu şekilde kullanılması, toplumsal ilerleme ve dünya çapında yeniden yapılanmanın mümkün olan en kısa sürede gerçekleşmesini sağlar. BAHSETTİĞİM ŞEY, SÜREKLİ GELİŞEN BİR KÜLTÜR VEYA GELİŞMEKTE OLAN BİR MEDENİYET OLDUĞUNDAN, ÜTOPYA; EĞER VARSA BİLE YOK OLACAKTIR VE HİÇBİR ZAMAN GELİŞMEYECEKTİR.

Mükemmel topluma dair herhangi bir fikrim yok. Ne anlama geldiğini de bilmiyorum. Tek bildiğim, şu an elimizdekinden çok daha iyisini yapabileceğimiz. Ben bir Ütopyacı değilim. Ben, herkesin içtenlik ve uyumla yaşadığını görmek isteyen bir hümanist de değilim. Ancak biliyorum ki, eğer o şekilde yaşamazsak birbirimizi öldürüp Dünyayı yok edeceğiz. Bu yeni yaşam tarzı, bir yandan boş zaman ve dinlenme olanağı sağlarken aynı zamanda herkesin bilgi ve yaratıcılığını da geliştirecek. Başarının ölçüsü daha çok para kazanmak ve benmerkezci hedeflerden ziyade, kişisel ilgi alanları üzerine çalışmaktan doğan memnuniyet olacak.

Kaynak Bazlı Ekonomi, içinde yaşadığımız çevreyi daha temiz, verimli ve keyifli bir hale getirmekle kalmayıp aynı zamanda bizleri bu yenilikçi yaklaşım doğrultusunda daha uygun bir değer sistemiyle de tanıştıracak. Eğitim ve kaynakların erişilebilir olmasıyla insanın yapabilecekleri için tüm sınırlar ortadan kalkacaktır. Herkes, bugün karşılaştığımız ekonomik engeller olmaksızın hangi yaratıcı çalışma alanını seçmek istiyorsa onu seçmede özgür olacaktır. Eğer günümüzün yokluk ve israfa dayalı çevreyi yok eden medeniyetinden sıyrılıp, ekolojiyi önemseyen bir bolluk toplumuna geçmek istiyorsak bazı kararlar almanın tam zamanıdır. Geleceğin ne olabileceğine dair bir vizyonu olmayan bir ulus, geçmişte yaptığı hataları tekrar tekrar yapmaya mahkûmdur. Hiç utanmadan, okullarda, insanın evrimin en üst formu olduğunu söylüyoruz. İnsan okyanusları, balıkları, atmosferi ve birbirini yok ediyor. İnsan bir şehrin üzerinde uçuyor, bir düğmeye basıyor ve o şehirdeki herkesi nükleer silahlarla yakıyor.

Sizce doğanın en üstün yaratığı bu mu?

Bence henüz değil. Daha gidecek çok yolumuz var. Dünya üzerinde bir cennet de yaratabiliriz ya da tükenip kendimizi yok edebiliriz. Bunu yalnızca gelecek gösterecek. Önemli olan geleceği yaratmak için ne yaptığınızdır. Savaşın ve yokluğun uzak anılar olduğu bir dünya yaratabiliriz. Bilim ve teknoloji, küresel kaynak bazlı bir ekonomide, çevrenin ve diğer tüm canlıların korunması için kullanıldığı zaman gerçekten medeni olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayacağız.

Venüs Projesi’nin amaçlarını gerçekleştirmek için çalışan topluluğunun bir parçası olun. Bu olumlu gelecek düşüncesini, büyük çaplı bir film projesiyle daha geniş kitlelere duyurma uğraşlarımıza katılın. Tüm bu bahsettiklerimiz, şu andaki bilgilerimizle inşa edilebilir. Dünya’nın yüzeyini değiştirmek, ikinci bir Cennet Bahçesi olarak yeniden inşa etmek yıl alır. Seçim sizin. Nükleer silah yarıştırmanın aptallığı, yeni silahlar geliştirme, bu veya şu partiyi seçerek sorunlarınızı politik olarak çözmeye çalışmak SİYASET TAMAMEN YOLSUZLUĞA BATMIŞ DURUMDA. TEKRAR söyleyeyim:

Komünizm, Sosyalizm Faşizm, Demokratlar, Liberaller. Zenci sorunları, Polonyalı sorunları, Musevi sorunları veya Yunan sorunları veya kadın sorunları diye bir şey yok.

İnsan sorunları var.

YORUM

Venüs Projesi ile girişilen düşünce çıkış yönüyle olumluluklar içerse de insan fıtratı ile uyuşmayacak bir neticeyi arzuladığı görülmektedir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ’birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurât, 13)

Bu ayet idealin manevi yani ahlak (huy) ve din yönünde olacağını, sosyal gereksinimler yönünden insanların ayrıcalıkları toplumlar oluşturacağını haber vermektedir.

İnsanlara kanunların bile ihtiyaç duyulmayacağı bir ortam verilmesi, sadece maddî çözümlemenin yeterli olacağı gibi bir düşünce tarzı ile geliştirilen Venüs Projesi uygulaması mümkün olmayacaktır.  Ancak ileri düzeyde oluşabilecek sosyal hayatın gelişmişlik seviyesinde bir yerinde olabileceğini söyleyebiliriz.

Yukarıda geçen “Bana bir ulusun parasının kontrolünü verin kanunlarını kimin yazdığı umrumda olmaz.” – MAYER ROTHSCHİLD bu sözlerle hemhâl olmuş para babalarının ancak bu projenin önünü şu şekilde açabilirler. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesindeki fedailerin kavuştuğu nimetlerle bezenmiş Hippi bir toplum.

Bu proje ile gelişmiş şehir sistemlerine kavuşuruz, diyebiliriz. Fakat hiçbir şekilde mutlu olacağımız bir hayat garantisi veremez. Unutulmamalı ki, bütün rasüller ideal hayat tarzını yaşadılar, getirdiler ve tavsiye ettiler. Fakat hepsi de sıkıntı çekseler de mutlu oldular. Onlar güzel ve güzel hayatın bir yerinde olmanın mutluluğunu yaşadılar. Öyleki son rasül Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dışında hiçbiri de başarıya istedikleri başarıya ulaşamadılar. Onlar için başarısızlık sonuç olmadı. Çalışmaları ve gayretleri idi. Dünyayı kurulu sitemiyle insan fıtratı ile bağdaştırmaya çalıştılar.

İnsana çektiği sıkıntılar karşısında sabrı ile kavuştuğu şeyler ancak haz verir. Sorunsuz ve sorumsuz bir hayat insana uygun görünmemekte ve sonunda iflas etmektir.

Unutmamalıyız ki; Allah Teâlâ’nın gönderdiği son din İslâm’ı kabul edip ve yaşamadıkça hiçbir şeyin çözüleceği yok gibidir. Çünkü insan cennet hayatından sıkılıp, yaratıcısına isyan edeceğini bile bile dünya hayatına yönelmekte cesaret bulmuştur.

ŞEYTAN BU İŞTE ETKEN GÖRÜNÜR GİBİ FARZ EDİLSE DE FITRATI GEREĞİ İNSAN “İSYAN AHLAKI” ÜZERİNE KURULMUŞ “İDEAL” LERLE YAŞAMAK ÜZERE YARATILMIŞTIR.

İhramcızâde İsmail Hakkı

   


[1] Eğer bir ülkede ekonomik kararlar yabancıların menfaatine uygun ve yanında insanların sosyal egolarını tatmin etmek içinde uydurma bir takım yasalar çıkarılıyorsa, bu ülkenin günün birinde yok olmasının  alt yapısı oluşuyor demektir.
[2]
Bering Boğazı, Asya’nın en doğu noktası (169° 44′ W) ile Amerika ‘nın en batı noktasi (168° 05′ W) arasında bir boğazdır. Günümüzde Rusya ile ABD (Alaska) arasında coğrafi bir sınır konumunda olması ile birlikte Amerika ve Asya kıtalarının birbirine en yakın olduğu yerdir.

ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)


ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)

Satranç Hindistan’da yaklaşık 1500 yıl önce bulunmuş klasik bir strateji oyunudur. Satranç Sanskritçe’de Çaturanga, dört çatu yol ranga anlamlarına gelir. Şatranc-ı Urefa, Osmanlı döneminde kıraathanelerde ve dost meclislerinde kemal meseleleri de mütalaa ederek zamanın değerlendirilmesi hedeflenen bir oyun olarak lansedilmiştir.

Tasavvuf’ta 4 yol: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet olarak bilinir. Ariflerin maneviyat seyrinde aldıkları dört makamın bahisleri ele alınmış bir şekil verilerek bir eğitimin verildiği söylenilmektedir. Oyun aşağıdaki levha üzerinde oynanır.

satranc1

Üzerinde yılan ve ok resimleri bulunan 100 karenin başlarında “buluşma” yani “Visal” karesi ile 101 kare olan levha, iki piyon ve altılı bir zar ile oyun düzeni vardır.

İki kişi 1 den 100 e kadar giderken bazen geri dönüşlerle zaman kaybettiği olur. Bazı karelerde oyuna ismini veren yılanların baş kısmı denk gelmekte ve bu kareye denk gelen oyunun gereği yılanın kuyruğunun işaret ettiği makama düşmektedir. Bazende daha az bir hamle ile yukarılarda olan iyi vasıflara ulaşarak vuslata yakınlaşır.

Karelerde yazılan isimler Türkçe olarak şu şekildedir.

satranc1

Günümüzde bu levha hakkında birçok yazılar çıkmaktadır. [1] Ancak bir hatalı durumun olduğunu farkettik. Bizim buraya koyduğumuz Şatranc–ı Urefa Levhası, Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azîze veya öğrencilerinin tasavvuf yolunu öğretmek için hazırlandığı birçok yerde belirtilse de Muhammed b. El–Haşimi b. Abdurrahman el– Hüseyni Tilemsanî ed–Dımeşki’nin “Enisü’l– Haifin ve Semiru’l–Akifin fi Şerhi Şatranci’l–Arifin” deki levha ile benzerlik bulunmamaktadır. [2]

satranc1

Bahse konu olan satranç levhası ile bu levhanın yakından ve uzaktan alakası olmadığı gibi bu Şatranc-ı Urefa da terimlerin Farsça kelimeler ile oluşu da işin farklı boyutunu gösteriyor.

(Bazı yerlerde Süleyman Çelebi 1351 – 1422 tarafından icat edildiği söylentisi de vardır.!!!!)

İşin içinde bir gizli durum var ama ne?

Birileri tarafından Müslümanlar arasına sokulan bu sahte oyunun muhteviyatı üzerine araştırma yapıldığı zaman tasavvufla alakası olmayan bir levha olduğu ve Abdullah DAMAR’ın [3] Abdullah Herevî ve Menâzilü’s–Sâirîn [4] üzerine hazırladığı makaleye bakılınca daha iyi anlaşılacaktır. Bu levhada bahsedilen kelimeler içerik olarak uydurma ve bir kısmının da boş ifadeler olduğu görülecektir.

Konu hakkında araştırma yaptım. Fakat kesin sonuca tam olarak ulaşamadığım yerler olunca tam bir şey söylemek istemiyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla bu satrancın tasavvuf literatüründe ve Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azizin hazırladığı satrançla da bir ilgisi ve bir dayanağı yoktur.

Konuya açıklık verecek ilginç bir misali Kazım Karabekir Paşa’dan aktaralım.

“Erzurum’da yakaladığımız Müslüman olmuş bir Rus ca­susunu temize çıkarmak için bir mahalle halkının ka­rargâhıma geldiği zaman hallerine bakıp hatıratıma şu­nu kaydetmiştim:

Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni her­kes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden at­lattı.” [5]

Sonuç olarak, bahse konu olan satranç-ı urefa görünüşte güzel fakat özü itibarıyla şu an için kesinlikle ifade edemediğimiz mistik bir anlayışın üstü kapalı öğretiminin gizli alt yapısıdır. Satranç oynanırken her karede bir fasıla verilir ve sohbet edilecek şekilde bazı bilgiler aktarılır. Bu bilgiler diğer oyuncu tarafından kabul edilince diğer hamleye geçilir. Umum mekânlarda oynanan bu oyun ile bir öğretinin kademeli şekilde eğitimi insanların yanlarında yapılmıştır. Bu şekildeki yorum hakkında aşırı tevil vardır denilebilir. Ancak tasavvuf erbabından az buçuk ilmi olan bu kelimelerin vasatın altında ve uydurma ve çokta alakasız terimler olduğunu anlayarak bize hak verecektir. Yıllarca içimizde bu oyunun bu şekli nasıl kaldı sorununa milletimizin saf ve iyi niyetine dayandırıyoruz.

Müslümanın aldatılması onun kötü olmasından değil iyi niyetli oluşundandır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] “Zillet’ten Visâl’e yüz hamle: Şatranc-ı urefa” Belgezar, Yusuf Çağlar, Aksiyon, 4 Ağustos 2008, Sayı: 713; 3 “Türkiye’de Oynanan Bazı Oyunlar” Tarih Sayfaları, Muharriri: Sedad İzzet, Resimli Ay Fevkalâde Ramazan Nüshası, Kânunusani 1928, numara: 11-47, sayfa: 9-11

[2] Ariflerin Satrancı Şerhi; Enisü’l- Haifin ve Semiru’l-Akifin fi Şerhi Şatranci’l-Arifin/ trc: Fatih Mehmet Albayrak, Sır Yayıncılık-İstanbul 2010

[3] TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 18, ss. 321-335.

[5] (Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, 2/717)

PDF İNDİR

RUHÎ HAYATTA TASAVVUF VE PSİKOTERAPİ


Gerçeklik (hakikat) ne kadar gerçektir?

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeğin (Hak) ‘kara deliğini”[1] dolduran bir ‘fantazmik mekânı’ mı içerir yoksa ‘gerçek’ kılındığı bir yaratılmış mekân mıdır?

Maddenin noksan tarafı ‘gerçeklik hissi’ mizle ayakta tutulmakta mıdır yoksa?

Algılarımızın aynasında mı bir gerçek var?

Paradoksal topoloji [2]anılmaya yakın şekilde olabilirliliği nihai varış yeriyle tamamlanan mesafede kalan bir gerçeklik mi?.

Gerçek ve gerçeklik canlı hayatının vazgeçilmez şartıdır.

İnsan için “Gerçek”, görünenin kendisidir. İçinde yaşanılabilir, dokunulabilir. Eni, boyu ve derinliği vardır.

Gerçeklik ise kütlesiyle, etkisiyle, görüntüsüyle canlı varlıkların duyu organları tarafından bir şekilde saptanır. Eksik ya da fazla ama mutlaka saptanır.

İnsan tarafından görülmese de, algılanmasa da, hissedilmese de insanın dışında bir gerçeklik vardır. Sam Peckingah, “Gerçek, insanın hiçbir zaman keşfedemediği bir yalandır” derken, Wilhelm Flusser’in yorumuna göre de “ölümüne kadar önümüze çıkan her şey” olarak da tanımlar.

Gerçek süreklidir, kesintisizdir. Hayatın şimdiki zamanıdır.

Gerçeklik bütündür, parçalanamaz ve gerçekliği bölmek parçalara ayırmak insan için imkânsızdır.

Her şey birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlanmıştır. Bütünlüğün, oluşumun bir mantığı, nedeni vardır. Bu gelişim ise insanın dışındadır, kendiliğinden oluşur, kendi fizik yasaları vardır. Ancak bazen insan grift yapısı ile varlığını ve herşeyi gerçek değil, gerçeğin bir kopyası olarak hissedebilir. Öyle ki bazen hayatın içeresinde kaybolur, yaşadığı, hissettiği, dokunduğu gerçeklik kaybolup gider. İşte bu şekilde insanoğlu bilinçli bir farkına varma noktasına doğru götürmenin bir yolunu aramak zorunda kalışı ile  gerçeğinin, ‘farkına varmaya’ ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı dünyasını kurmaya çalışır. Ancak günümüzde stres faktörleri arttıkça psikoterapiye ve dolayısıyla psikoterapistlere olan ihtiyacını dolaylı olarak da artmaktadır. Bu bir gerçek olmuştur. Bilinçlenen toplumda gittikçe psikoterapistlerin “deli doktoru” olmadığının bilincine kavuşmuş durumdadır.

Herkesin hayatında zaman zaman destek alması gereken durumlar olunca eğitimli-tecrübeli uzmanlara danışmak hem süreci rahat aşmanıza hem de güvenilir biri ile sorununuzu paylaşmak uygun görülmektedir.  Çeşitli şekillerde “amaçlı terapi” (Tedavi-Sağaltım) usulleri (Psikoterapi, Yoga,  Biyoenerji, Biyoterapi,  Reiki,  Renklerle Terapi,  Homeopati,  Hipnoz,  Tasavvuf,  Psikodrama,  İletişim,  Duyumlara hitap eden sanatlar)  grup halinde, bireysel olarak ya da çiftlere uygulanmaktadır.

Her yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal durumu bu terapilerde farklılık gösterebilir. Mesela; özellikle sanatsal terapi (resim-sinema) küçük yaş gruplarında ve ergenlerde çok iyi işleyen bir sistemdir. Türkçe’de bir söz vardır; Bir resim bin kelimeye bedeldir. Sanat Terapisi’nde bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. İki-üç yaşında bazı takıntılı davranışları olan ya da cinsel istismar görmüş olan bir çocuk düşünün; bu çocukla oturup 45 dakika konuşmanızın imkânı var mı? Belki o çocuk için “oyun terapisi” denenebilir veya da iç dünyasını net olarak algılamak için renkleri ve çizgileri kullanmak bize daha somut verilere ulaştırır. Aynı şekilde ergenlik çağındaki sıkıntılardan dolayı bunalmış bir çocuk düşünün, herkes sürekli ona nasihat ediyor, “oğlum/kızım sen böyle değildin ne oldu sana, kötü alışkanlıkların mı” var gibi bir sürü soru sorulan bir ortamda bu genç zaten bunalmış… Rahatlama, deşarj olma ihtiyacı var. Patlamak üzere olan bir bombanın yanlış kablosunu keserseniz onu sonsuza kadar kaybedersiniz, parçalanır bir daha bir araya getiremeseniz ancak doğru işlemi uygularsanız hem bombayı patlamaktan kurtarır, hem de çevresindekilerin zarar görmesini engellemiş olursunuz. Resim ergenlere oldukça değişik gelen ancak hoşlarına da giden bir tekniktir. Karşılarında psikoterapi odasında oturan bir psikoterapist / psikodramatist yerine, samimi bir ortamda resim malzemeleri eşliğinde onu bekleyen bir psikoterapistin / psikodramatist olması zaten ergenleri şaşırtır ve psikoterapiye olan dirençlerini azalttığı bilinmektedir.

Audiovisüel (Görsel-işitsel) malzemelerle de yapılan filmler de aynı olumlu sonuçları doğurmaktadır. Sinema bu anlamda etkin bir gelecek vaat etmektedir. Çiftlerde ve gruplardaki uygulamasındaki ana amaç ise paylaşımı arttırmak, iletişimi güçlendirmek ve farkındalık katsayısını artırmaktır.

Önemli olan terapiste aranılan geniş bir kültüre sahip olması diğer terapiler konusunda uzman olacak kadar eğitimli olmasıdır. ANCAK BİR KONUDA UZMAN VE EĞİTİMLİ OLAN BİR TERAPİST SAKINCALI OLUR, SONUÇ VE PERFORMANS DÜŞÜKLÜĞÜ BEKLENİLMELİDİR. Beklenilen sağlanan sonuçlar eğitimi yetersiz kişiler tarafından yürütüldüğünde daha uzun sürer ve danışanın süreçten sıkılması muhtemeldir. Terapiyi birçok ayakları olan bir köprüye benzetebiliriz. Biz burada tasavvufun psikoterapi ile benzerliği konusuna değineceğiz.

TASAVVUFUN PSİKOTERAPİK YÖNÜ

İnsanın tabiatı, fıtratı, dini literatüre [3] ve davranışçı terapilere göre insan tümüyle nötrdür. Sûfîlere göre insanın doğasında hem iyilik, hem de kötülük eğilimleri vardır; ancak bu eğilimler sadece birer potansiyeldir ve insan her iki tarafa da yönelebilir bir karakterdedir.

Sûfiler, insanı anlamada kullandığı anahtar kavramlardan biri (belki de birincisi) “ruh”u kabul ederken nisbî olarak özgürlüğü olan “teomorfik” [4] (Tanrı’ya benzeyen) bir varlıktır da derler.

  • Psikanaliz, fizyolojik;
  • Davranışçı, terapiler sosyolojistik;
  • Bilişsel davranışçı terapiler ve danışan- merkezli terapi ise sosyal psikolojik bir temelden hareket eder.

 Sûfiler bu temelleri göz ardı etmemekle birlikte “transandantal” boyut üzerine vurguda bulunur. Grup psikoterapileri de dâhil olmak üzere psikoterapiler “bireyselciliği” vurgularken sûfîler “cemaatçiliği” öne çıkarırlar.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf terapi için bir terapistin (mürşid) gerekli olduğunu öngörürler. Psikanaliz, davranışçı terapiler ve bilişsel-davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapi “konuşma/ görüşme” esasına dayalı iken davranışçı terapiler dolaylı araçlara kadar geniş bir yelpazeye dayalıdır.

Tasavvufî terapide (seyr-u sulûk) kullanılan oldukça zengin bir teknikler dizisi söz konusudur. Hem psikoterapiler hem de tasavvuf muzdaribin mürşidle ile olan iletişimini önemser. Psikanaliz ve davranışçı ve bilişsel davranışçı terapiler amacını “iyileştirme” ile sınırlarken, hem danışan merkezli terapi hem de tasavvuf “kişiliğin geliştirilmesi”ni vurgular.

Psikanaliz ve davranışçı terapiler “inanç, anlam ve değerleri” inkar ederken, bilişsel davranışçı terapiler, danışan merkezli terapi ve tasavvuf  “inanç, anlam ve değerleri” özellikle vurgular.

Psikanaliz ve tasavvuf için rüyaların (istihare) özel bir önemi vardır ve insanı anlamda anahtar bir rolü vardır. Psikanaliz geçmiş zamanı önemserken, diğer psikoterapiler ve tasavvuf ise “şimdi-burada”[5] üzerinde vurguda bulunur.

Psikoterapi kuramların geliştirilmesinde kuramcıların yaşamlarında iz bırakmış kişisel deneyimler önemli bir iz bırakmıştır. Sûfiler ise zaten “kişisel deneyimleri” vurgular ve önemserler.

Psikoterapiler kuramları örneklem (örnek gurup) açısından problemlidir. Sûfilere göre ise “her kalpten Allah Teâlâ’ya giden bir yol vardır.” Bu nedenle herhangi bir sûfi görüşün genelleştirilmesi ve özellikle kişiselliği / özgünlüğü silmesi kabul edilemezdir. Hem psikoterapilere, hem de tasavvufa göre insan kendi kendine yabancılaş(tırıl)mıştır.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapiler “deneyime” geliştirilmiş iken davranışçı terapiler “deneysel verilere” dayalıdır.

Sufilik de “deneyime” dayalıdır. Davranışçı terapiler doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilir konuları ele alırken diğer psikoterapilerin ilgilendiği konular daha çok dolaylı olarak gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik taşır.

Tasavvufta ise hem zahiri hem de batıni pratikler varsa da odak konular salik ile Allah Teâlâ arasında oluşu nedeniyle gözlem ve ölçüm ötesidir. Davranışçı terapiler dışındaki diğer psikoterapilerle birlikte tasavvuf da “içgörü”nün önemini vurgular.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf, “hastalıkların” iyileştirilebileceğini varsayarlar. Hepsi de iyileş(tir)me sürecinde çeşitli aşamaların söz konusu olduğunu vurgularlar. Hepsi de teorik bilgilenmeyi değil hayatî değişimi amaçlarlar. Bireyin (mürid) istek ve kararlılığı (teslimiyet) için problemi konusunda duyarlılığı ve yeterli düzeyde kaygısı olması gerektiği vurgulanır. Genellikle bireyin kendi isteği ile terapist (mürşid) e gelmesi gerektiği kabul edilir. [6] Hatta tasavvufta bireyin kararlı olup olmadığı dramatik sınavlarla (çile) denetlenir. Hepsi de bireyin kendi kendisine ilgi göstermesini öngörür. Hepsi de mesajını yaymak için literatür oluşturmuştur. Hepsi de mesajını kitlelere ulaştırmak için örgütlenme yoluna gitmiştir. Bu örgütlenme doğal olarak terapistler (mürşidler) arasında da bir piramid modelinin (tarikatlar)  oluşumuna yol açmıştır. Hem psikoterapilerin hem de tasavvufun çok çeşitli ve değişik tanımları yapılmıştır. Hepsi de insanı anlamak için olağanüstü duyarlılık göstermiş ve genellikle sağduyusal bilgilere aykırı düşen daha doğrusu onları aşan sonuçlara ulamışlardır.

Psikoterapi ücret karşılığı sunulan bir hizmet iken, tasavvufi terbiyede ücret söz konusu değildir; “Allah Teâlâ rızası için” için yapılan bir hizmet olarak devam etmektedir….

(Geniş bilgi için: Ali Rıza BAYZAN, Tasavvuf ve Psikanaliz, 2002)

NOT: Bu yazı aşağıdaki kaynaktan istifade edilerek hazırlanmıştır.
Canel BİNGÖL
, “Venüs’ün Çiçek Sepeti” Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema-Televizyon Ana Sanat Dalı Sinema Ve Terapi 186414-Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2006 . s.58-60


[1] Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

[2] Topoloji: Matematiğin ana dallarından biri olan Topoloji, Yunanca’da yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden Latince analysis situs (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu. Geometrik cisimlerin nitelikleriyle ilgili özelliklerini ve bağıl konumlarını, biçim ve büyüklüklerinden ayrı olarak alıp inceleyen geometri dalı.

[3] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

[4] Teomorfik: “Tanrı’ya benzemek” anlamına gelen bu deyim, insan olmayan bir varlığın, Tanrı gibi, beşeri terimlerle ifade edilmesi anlamına gelen antropomorfizmin zıddıdır. Hem Tevrat (insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır (Tekvin 1:27), hem de Hadisler (Allah insanı (Adem’i) Rahman’ın suretinde yaratmıştır) antropomorfizmi teomorfizme tebdil etmiştir. Tevrat’ın kimi kısımları “oldukça beşeri” bir Tanrı tasviri sunar ki, bu diğer bölümlerde ortaya konan aşkın bir Tanrı anlayışıyla uyum içinde değildir.

[5] “Dünle beraber gitti düne ait nevarsa, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür. Şu deredeki su,kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin! Sözün öylesine bir söz olmalı kidünyanında sınırını aşmalı Sınır nedir, ölçü ne? Bilmemeli!” Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz

[6] Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâla buyurmaktadır:

“Rahman’ın zikrinden yüz çevirenlere şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onunla bir arkadaş olur…” (Zuhruf Sure-i Şerifi, 36)

Hz. Bayezid kaddesellâhü sırrahu’l azîze atfedilen meşhur bir söz vardır: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır…” Dolayısıyla “Doğru varan (Sünnet ehli) bir Mezhebi izlemeyen Müslümanın da mürşidi (kılavuzu) şeytandır” demektir.

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE


Narsisizm öncelikle, sağlıklı öz güvenli kişi­lik yapısının (gerçek anlamda sevgi alışverişi yapabilen) ters kut­bunda bulunan, aşırı “öz saygı/self-esteem” akımı ile bağlanıyor. Terbiye ve eğitim sisteminin temel yapı taşlarından biri­si, son 50 yılda gençlere doğuştan değerli, eşi bulunmaz ve her şe­ye layık olduklarını işleme teması üzerine kurulmuş. Gençler be­delini ödemeden, çabalamadan her şeyin en güzelini, en mükem­melini hak ettiklerine inanmış veya inandırılmışlar. Aşırı öz saygı duygusunun yanı sıra, tanıyı güçlendiren diğer özellikler; iddiacı­lık, dediği dediklik, ikili ilişkilerde sürekli üstün olma arayışı ve her konuda benmerkezcilik.

1960’lardan itibaren, özellikle 1980 ve 1990’lar arasında çocuklarda anne baba otoritesine ita­at, anlamlı bir düşüş gösteriyor. Bu müsamahakârlığın yanı sı­ra, medyanın, “HELİKOPTER ANNE BABALAR” diye mecazi olarak tanımladığı, aşırı koruyucu anne baba modeli de ağır ba­sıyor. Daha da ötesi, 1970’lerden itibaren pedagog ve psikolog­lar tarafından oluşturulan “ebeveyn etkinleştirme uygulaması/ PET/ parent effectiveness training”. Bu eğitim anne babalara, “SİZ ASLINDA ONLARDAN (ÇOCUKLARDAN!) DAHA FAZLA BİLMİYORSUNUZ, BEYAZLARIN SİYAHLARA YAPTIKLARI GİBİ IRK AYRIMI YAPMAYIN” mesa­jını veriyor. Mesela küçük ayrıntılarda olduğu gibi, önemli ai­levi kararlar alınırken de çocuklara eşit söz hakkı tanınması tavsiye ediliyor. Bu durum, çocuğun, eşit sorumluluk taşıma­dan ve bedelini ödemeden, sanki doğuştan gelen bir söz hakkı olabileceği iddiasına, bir başka deyişle ukalalığına yol açmıştır. Böyle bir terbiye sistemini; narsisizmi, halta alkol ve uyuşturucu bağımlılığını tetikleyen en önemli faktörlerden birisi olarak görülmektedir.

2000’Lİ YILLARDA ÇOCUKLAR, ANNE BABALARININ AYNI YAŞLARDA HARCADIKLARI MİKTARIN %500 FAZ­LASINI HARCIYORLAR.

Aile içi terbiyenin yanı sıra, eğitim sistemi de aşırı övgü üzerine kurulmuş, öğrenciler okullarda hak ettiklerinden fazla not alıyorlar. Tüm sistem sürekli “siz aslında mükemmelsi­niz, her şeyin en iyisine layıksınız, istediğiniz her şeye ulaşabil­me potansiyeliniz var” mesajlarını veriliyor.

Terbiye ve eğitimin yanında narsisizmi körükleyen diğer önemli bir tesir, özellikle ünlüleri ideal insan modeli olarak su­nan medyadır. Yazarlar, medya kuruluşları tarafından ısrarla yayınlanan, sansasyonel dedikodu programlarını, filmleri ve reality şovları, narsisizm virüsünün ana yayılım yollarından bi­risi olarak görüyorlar.

2006 yılında yapılan bir araştırmada 18-25 yaşlar arası gençlerin % 51’i “ünlü” olmayı hedefliyor. Bu tür medya programları narsisizmin diğer kesitlerinin; materyalizm, aşırı rekabetçilik, kendini teşhir etme takıntısı, şan/şöhret ara­yışı ve diğer insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanma özelliklerinin zuhuruna neden oluyor. Manikür/pedi­kür, dudak boyası ve tırnak ojesi kullanma alışkanlığı 7 yaşla­rında başlıyor.

Yine narsisizmi hızlandıran bir diğer unsur ise internet kul­lanımı. “Blog”lar, YouTube ve MySpace gibi uygulamalar bir tür “bana benim alanımdan bak” mantığını güden “benim alanım nesli/ MySpace generation” oluşturuyor. Bu mantık; “sürekli eğlenmeliyim”, “sahip olduğunla böbürlen”, “tüketmek başarı de­mektir”, “mutluluk dediğin şey cinsellikte yatar” düşünce ve davranış tarzlarını getiriyor. İnternet üzerinden kurulan sanal ilişkiler; gerçek, samimi, karşılıklı özveri üzerine oturması gere­ken derin ilişkileri sığlaştırıyor, sahteleştiriyor. Bunun ağır bede­li ise ÇOKLUK İÇİNDE YALNIZLIK.

Ama internetin olumsuz etkileri bu anlatılanlarla da sınır­lı kalmıyor. Narsist internet bağımlıları, sadece cilalanmış sah­te kişilikler değil bir de -kendi değerlendirmelerine göre- sü­per kişiliklerle internet sahnesine çıkıyorlar. Yeni akım, “avatar” (yaşayan tanrı) kişiliği. Araştırmacılar, günün büyük bir bölümünü internet başında bu sahte süper kimlikle geçiren ki­şilerin, normal hayatta da benzer davranışlar sergilediğine işa­ret ediyorlar ve bu yeni anormal davranışı “Proteus Olgusu” diye adlandırıyorlar.

Narsisizmi körükleyen bir diğer beklenmedik, şaşırtıcı etki ise ekonomi alanından geliyor: Bankaların kolay kredi ve kredi kartı sistemi. “Ben her şeyin en iyisine layığım” mantığı, doğal olarak insanları, imkânlarının ötesinde harcamaya itiyor. 35 yaşının altında olanlar, kazandıklarının %16’sından daha faz­lasını harcıyorlar.

BAKIN NARSİSİZM BİZİ NERELERE GETİRDİ. BU DURUMDAN MEMNUN OLAN BİRİ­LERİ VARSA ONLARDA BANKACILAR!

Narsisizmin diğer semptomları  kibir ve gösteriş had safhalarda yoğunlaşmış.. Mesela 2006’da 3,2 milyon “botoks” iğnesi yapılmış (yüzü daha genç gösteren uygu­lama). Kozmetik cerrahi, kadın erkek her yaştan birçok Ameri­kalının tutkusu hâline gelmiş, 2007 yılında 11,7 milyon ABD va­tandaşı estetik ameliyat olmuş. 2006-2007 yılları arasında Ame­rikalı ergenlerde göğüs büyütme ameliyatlarındaki artış %55 ora­nında! Evet, doğru okudunuz. Nedeni ise daha da trajik. 2008 araştırmalarına göre, her 4 ergen genç kızdan birisi, internet ve­ya cep telefonu vasıtasıyla çıplak veya yarı çıplak fotoğraflarını arkadaşlarına gönderiyor. İş artık o hâle gelmiş ki, evcil hayvan­lara bile estetik yaptırılıyor.

Ünlü olma arayışı ile sivil itaat­sizlik, rezillik ve kriminalite (orjinallik) arasında bir bağlantı vardır. Örneğin, özellikle bazı liselerde görülen kitlesel cinayetleri, narsisizmin temelinde yatan aidiyetsizlik, yalnızlık, değersiz­lik, kaygı ve öfke ile beraberdir, denilmektedir. Çoğu kitlesel cinayetlerde katil, ünlü olabilme arayışı ile öldürüyor, medya da bu oyuna gelip rating uğruna katili amacına ulaştırıyor. Yi­ne paradoksal olarak öz saygı ile saldırganlık arasında, anlam­lı bir ters ilişki var; kişi kendisini değerli hissettiği oranlarda daha saldırgan oluyor.

Nasıl Amerikan hazır yemek kültürü (fast food) dünya­ya hızlı yayıldıysa narsisizm vebasının da yayılmaktadır. Yayılım yolları ise pop müziği, filmler, televizyon ve inter­net. Narsisizm bir anlamda insan ruhunun (olumsuz açıdan) ha­zır yemeği (fast food of the soul).

Küresel çapta, katsayı artışı gösteren (exponential in­crease) bulaşıcı bir hastalık söz konusu. Tıpkı kuş gribinde oldu­ğu gibi, öncelikle bir hastalık modeli oluşturmak gerekiyor. Teşhis, taşıyıcı (hoşt), yayılım araçları ve bir sonraki hedef, yani ye­ni taşıyıcı. Yerel olarak bazı medeniyetler, kendi özelliklerinden dolayı geçici bir tabii muafiyet gösterseler bile (mesela Konfiçyüs kültüründen esinlenmiş Çin, İslâm dünyası), uzun vade­de bu doğal savunma mekanizmalarının yetersiz kalacak gibi görünüyor. Narsisizmin özellikle iki yönü -yakın insan ilişkilerinin bozulması ve hayallerin gittikçe gerçekliğin yerine geçmesi- gele­ceğin dünyası üzerine ciddi endişeler uyandırıyor; sanki kuş yu­vası tersine dönmüş ve yumurtalar düşmüş… Tedavi ve çözüm olarak yazarlar medyanın bir şekilde daha duyarlı hâle gelmesi­ni, anne babaların kendi davranışları ile gençlere örnek olmaları­nı, değişik manevi uygulamalarla nefs-i emmarenin sakinleştirilmesini (quieting the ego), tevazu ve merhamet hâllerinin (hem kendi kendisine hem çevreye yönelik) geliştirilmesini, hayır fa­aliyetlerinin teşvik edilmesi gerekmektedir.

Nasıl oldu da dünya ve insanlık bu hâllere düştü sorusunu sorarsak, tek adres var, 18. yüzyılın ikinci yarı­sından sonra usulca tüm dünyayı bir felâket gibi saran “aydınlan­ma” sözde medeniyet hareketi. Descartes’ın rasyonalizmi, Locke’nin liberalizmi, Comte’un pozitivizm ve ampirizmi, Holyoake’nin sekülarizmi, Darvvinizm, Marksizm, Freudianizm, ve di­ğer “izm”ler hep aydınlanma paradigmasının ürünleridir. Hepsi­nin ortak paydası, ilahî vahiy mesajını açıkça veya satırlar arasın­da reddeden din karşıtı, mağrur, kendi akıllarına tapan tutumla­rıdır. Bu “izm” hastalıkları aslında sahte dinlerdir ve her “izm” kendisine sahte bir peygamber yaratmıştır. Topluma nufûz etme­leri ise İttihat ve Terakki gibi cemiyetler, sahte cemaatler ve tari­katlar vasıtasıyla gerçekleşir. Binlerce senelik insanlık maneviyat birikimi küçümsenir, ilahî vahiy mesajı alaya alınır, ahlaksızlık bir erdem gibi sunulur. Kaptan olmadan varlık denizine açılınınca da “BUNU TANRI BİLE BATIRAMAZ” denilen “TİTANİK” sonunda buzdağına çarpar. Hırs, israf, gurur, kibir, şehvet ve hased; dinin denetimi devreden çıkınca artık kontrol edilemez hâle gelir ve insan, 200 sene kadar kısa bir zaman içinde dünyayı mahveder. Buzullar erir, ormanlar yok olur, atmosfer delinir. Ama maddi dünyadaki felâketlerin yanı sıra sahte dinlerin, diğer dinlerin ak­sine insan psikolojisi üzerinde çok yıkıcı bir başka tesiri daha vardır. Bilinçdışında devasa oranlarda öfke birikimine neden olurlar çünkü ölümle baş edemezler.

Ölüm korkusu, doğduğu andan itibaren insanın en temel kor­kusudur ve bu korku, kabullenmesi zor olduğu için, bilinçdışına atılır. Psikolojik açıdan değerlendirirsek bütün dinlerin temel fay­dalarından birisi, insanı, kendisini gölgesi gibi izleyen ölüm kor­kusu ile barıştırmaktır. Hakk din, insanı ölümle yüzleşmeye ve sonraki hayata, vicdanı müsterih bir hâlde adım atmaya hazırlar. Sahte din kişiyi bu sonuca götürmediğinden o sözde “dinin” ta­kipçileri bilinçdışında, farkına varmadan devasa boyutlarda kaygı ve metafizik gerilim taşırlar. Kendilerini kurtarmayan sahte din ve peygamberden, farkına varmadan, için için nefret etmeye başlar­lar. Ama bu öfke, kendi kendini inkâr etme manasına geldiği için kabullenilemez. Öfke ve nefret, esas kaynağından yer değiştirir ve kaygıya göre daha rahat ifade edilebildiği için nefret, hem dünya­ya hem de gerçek dinlere ve dindarlara yansıtılır. Bu karşıt değer­li sevgi/nefret duygusunun en belirgin göstergesi, sistem değişme­ye yüz tuttuğunda ortaya çıkar. 70 sene boyunca her köşe başın­da Sovyet rejiminin sevgili, koruyucu, erişilmez, ideal babası ola­rak heykelleri ve resimleri ile “nöbet tutan” Lenin, bir haftalık ye­niden doğuş süreci sonunda alaşağı edilir ve Leningrad şehrinin ismi bile St. Petersburg olarak değiştirilir. Nasıl olur da neredey­se bir asır süren bir “aşk ilişkisinden” sonra bir idol, bu kadar ça­buk, güneş altındaki buz gibi erir gider?

Daha ihtilal olmadan bile Lenin, insanların kalbinden zaten çıkmıştı. Çünkü sahte peygambere yukarıda belirttiğimiz gibi hep çift değerli (ambivalent) duygularla yaklaşılınır ama insanlar derinliklerinde bir şekilde bu acıyı hissederler. Lenin’ler, Mao’lar, Marx’lar, Nietsche’ler, Freud’lar vb. miadını dol­durunca silinir gider ama insanlığın gerçek yol göstericileri ve Son Peygamber, zaman içerisinde gönüllerde sabit kalır.

Hem tüketim toplumunun otodestrüktiv tüket/yok et dürtü­sünün nefs psikolojisi açısından analizi hem de bütün dünyada, özellikle de ülkemizde görülen İslam düşmanlığının kökleri, bu kaygı/nefret ikilisine uzanır. Ontolojik olarak yükselme umudu­nu yitirmiş, yaşarken ölmüş, bulunduğu nefs mertebesinde sıkı­şıp kalmış zavallı insan, bir yandan kendini orada hapis eden sahte inanç ve ideallerden nefret ederken, bir yandan da artık o kaba sığmayan öfke/nefret enerjisini eşya ve insan üzerine yönel­tir. Bu nefret aslında trajik bir imdat çağrısıdır.

Netice olarak aydınlanma hareketinin derin mantığını anla­madan ne küresel ısınmayı ne kapımızdaki ekolojik felâketi ne de insanın, özellikle de gençlerin trajik çözülmesini anlayabiliriz.

Evet, aydınlanma hezeyanının çağımızdaki en belirgin gös­tergelerinden birisi olan “narsisizm vebasının”  genel gidişatı bu hâlde. Ama dünyaya yansıması, özellikle de ülkemiz­deki durum üzerine acilen ciddi ve geniş kapsamlı araştırmalar yapmak gerekiyor. Her geçen gün daha yıkıcı bir şekilde dünya­ya yayılan bu küresel çapta cinnet karşısında ya trajik bir kinizm­le hiçbir şey yapmadan durumu izleyip kendimizi yüzeysel yak­laşımlarla avutacağız ya da teşhisi koyup acil olarak önleyici ted­birler alacağız.

Öncelikle artık, basit bir “moda akımı” değil; banka kredi­leri, internet bağımlılığı, kitlesel öfke patlamaları örneklerinde gördüğümüz gibi, tüm toplumun geleceğini yakından ilgilendi­ren, küresel çapta yayılma potansiyeli gösteren, bulaşıcı bir hastalıkla karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız, ilk adım ola­rak Türkiye’nin değişik bölgelerindeki ortaokul ve liselerde öf­ke, kaygı, bulimia, öz saygı ve narsisizm üzerine alan taramala­rı gerçekleştirip ülkemizin profilini çıkartmalıyız. Tıpkı pande-mik viral grip vakalarında olduğu gibi, ancak bu epidemiyolojik (Salgın hastalıkları inceleyen hekimlik dalı) araştırma yapıldıktan sonra önleyici hekimlik ve tedavi üze­rine yoğunlaşabiliriz.

Türkiye Benötesi Psikiyatrisi ve Psikolojisi Derneği 600 ergeni kapsayan bir pilot çalışma başlattı, istatistik ana­lizleri aşamasındadır. Hastalık henüz görülen oranlarda yurdumuzda insanlara yansımış değil ama tedbir almazsak beklenenden daha kısa bir zaman içerisinde kötü durumlara duçar olabiliriz. Böy­le olmaması temennilerimizle…

 Türkiye Benötesi Psikolojisi Başkanı

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter

GİDEREK BÜYÜYEN NARSİSİZM

 Narsisizm, fiziksel bir hastalıktan çok psiko-küllürel bir rahatsızlıktır; ancak epide­mi (Salgın hastalık) modeli, bu rahatsızlığa büyük ölçüde uyuyor.

Narsisizm salt kendine güvenli bir tulum ya da sağlıklı bir kendine değer verme duygusu değildir, ikinci ve üçüncü bölüm­lerde de inceleyeceğimiz gibi, narsistler kendilerine yalnızca gü­venmiyorlar, aslında kendilerine aşırı güvenmekteler ve -öz say­gısı yüksek olan çoğu insanın aksine- duygusal açıdan yakın iliş­kilere çok az değer vermekteler. Aynı zamanda, “narsistlerin kendilerine güvenleri yoktur” (genellikle öyle değildirler) ve “günümüzde başarılı olmak için narsist olmak gereklidir” (çoğu bağlamda ve uzun vadede narsisizm aslında başarı için bir engel­dir) gibi başka mitleri de ele alacağız.

Sahte zenginlerimiz var (aslında yalnızca faizli ipotekleri ve borç yığınları olan), sahte güzellerimiz (estelik müdahaleler ve kozmetik işlemlerden geç­miş), sahte sporcularımız (performans arttırıcı ilaçlar kullanan), sahte ünlülerimiz (reality şovlar ve YouTube yoluyla), sahte dâ­hi öğrencilerimiz (not enflasyonuyla), sahte bir ulusal ekonomi­miz sahte çocuklar arasında özel olma duygularımız (ebeveynligin ve eğilimin öz saygıya yo­ğunlaşmasıyla) ve sahte dostlarımız (sosyal paylaşım ağlarındaki patlamayla) olduğu gibi.

Narsisizm salgınının farkına varmak, onu durdurmanın ilk adımıdır. Obezite salgınının benzerliği burada yararlı olacaktır. Obeziteyle savaşmak için belirli adımlar atılmıştı; meşrubat oto­matlarının okullardan kaldırılması, egzersiz programlarının tav­siye edilmesi, beslenme eğitimi planlarının uygulanması gibi. Ancak narsisizmde bu olmuyor.

Gerçekte narsisizm, yüksek öz saygının ön­leyeceğini umdukları saldırganlık, maddecilik, başkalarına ilgi­sizlik ve sığ değerler de dahil hemen bütün sorunların nedeni­dir. Yüksek öz saygı, kendini ifade etme becerisi ve “kendini sevme” kavramlarını göklere çıkaran bir toplum yarat­maya çalışmakla, farkında olmadan daha çok sayıda narsist ve hepimizde narsist davranışları ortaya çıkaran bir kültür yarattı­lar.

“Farkında olmayabilirsiniz ama her­kes kendi gerçek aşkıyla doğar, yani yine kendisine âşık olarak. Siz kendinizi beğenirseniz, herkes beğenir.” Genç bir adam bu gö­rüşü, vücudunun yan tarafını tamamen kaplayan grafiti tarzında bir dövmeyle “Kendine inan” (hemen altına da “Kimseye Güven­me”) yazdırarak ifade etmiş. Her kültür kendi temel öz inançlarıy­la şekillenir ve bugün kendine hayranlıktan daha ha­raretle sadık kalınan çok az sayıda değer bulunmaktadır. Çoğu­muz bu inancı vücudumuza dövme yaptırarak ifade etmeyiz ama bu değer, kültürel inançlarımızın gövdesine kazınmıştır.

“Kendini sevmek, ne kadar harika olduğunu bilmek ve hiç kim­senin, hiçbir yerin ya da hiçbir şeyin bunun önüne geçmesine izin vermemek anlamına gelir” der.

 KÜLTÜR VE NARSİSİZM

Kişilik başkalarından uzakta var olmaz. Bireylerde görülen narsisizmdeki artış,  kültürde kendine hayranlığa odaklanmaya yönelik, büyük çaplı bir değişimin so­nucudur yalnızca. Narsisizm -çoklu giriş ve bulaşma yolları olan- ölümcül bir virüs gibi ne­silden nesile yayıldı. Eskiden, kuvvetli sosyal baskılar, insanla­rın egolarını kontrol altında tutardı. Anneler çocuklarına (“Ak­şam yemeğinde ne istersin, prenses?” yerine) “Sen kim olduğu­nu sanıyorsun?” diye sorarlardı. Dinî liderler, alçak gönüllülü­ğün ve edebin üstünde dururlardı. Güçlü topluluklar ve istik­rarlı ilişkiler, kibirliliği hoş görmezdi; yeni insanlarla tanışma­yı ve onları etkilemeyi bu kadar gerekli kılmazdı. Narsisizm, kendine hayranlık hareketi ve otoriter olmayan ebeveynlikte ol­duğu gibi, planlanmamış iyi niyetlerin bir sonucu olarak bulaş­tırılmakta. Ne var ki dost canlısı, mutlu çocuklar yaratmak ye­rine, bu uygulamalar genellikle benmerkezci, narsist gençler ortaya çıkmasına neden oluyor.

Ayrıca kendini tanıtma normları da kültürel eğilimlerle ve yeni teknolojilerle birlikte değişti. Bir sonraki bölümde incele­yeceğimiz gibi, internetteki sosyal paylaşım siteleri ve ünlü kül­türü, narsistik davranışlar ve standartların çıtasını yükseltti. Yarı çıplak ve kışkırtıcı pozlarda çekilmiş fotoğrafınızı göster­mek için MySpace’i kullanmak -fazlasıyla narsistçe olmasına karşın- artık tamamen normal kabul ediliyor. Amerikalılar da­ha kendini beğenmiş, maddeci ve benmerkezci olmanın aslında iyi bir şey olduğuna ikna ediliyorlar. Siz kendi özünüzde nar­sist olmasanız bile, sırf başkalarının yaptıklarından etkilenerek narsist olabilirsiniz. Günümüzde dişlerinizi beyazlatmamışsanız, herkes sizin ya fakir ya da espresso-sever, sigara tiryakisi bir Avrupalı olduğunuzu düşünüyor. On yıl önce böyle şeyleri kimse fark etmezdi.

 REKABET VE KENDİNİ TANITMA

İnsanlar, dünya giderek daha çok rekabetçi bir yer olduğu için narsist olmaya gereksinim duyduklarını söylerken, kısmen haklılar: Toplumunda rekabet ve statü düşkünlüğü art­mış durumda. Üst sınıflara yükselmek için tırnaklarınızla kazıya­rak çabalamak ya da yoksulluk içinde debelenmeyi göze almak zorunda olduğunuza dair giderek büyüyen bir anlayış var.

Büyük rekabet nedeniyle ve bu belirttiğimiz toplumsal söz­leşmelerin bozulmasından dolayı, kendini tanıtma bir zamanlar olduğundan çok daha gerekli. Sık sık iş değiştiriyorsanız, özgeç­mişinizi nasıl cilalayacağınızı ve bir mülakatta nasıl etkili olaca­ğınızı bilmek zorundasınız. Üniversiteye girişlerin daha büyük bir rekabete dayalı hâle gelmesiyle, öğrenciler seçilmek için ken­dilerini “ambalajlamak” mecburiyetindeler.

“Siyasetçiler, basın ve aileleri tarafın­dan gençlere her gün kendinizi satmaz/pazarlamazsanız, bu dün­yada hiçbir yere gelemezsiniz” deniliyor.

“Durmadan kendinden bahsetmeyen bir siyasetçi ya da bir şovmen adı söyleyemezsiniz. Özgeçmişlerinde, kişisel beyanatında ve iş görüşmelerinde utan­mazca kendini pazarlamadan, iyi bir işe ya da iyi bir üniversiteye girmiş birini tanıyor musunuz?” Bütün bunlar benmerkezci ol­manın işe yarıyor gibi görünmesine neden oluyor.

Rekabetin giderek arttığı ve sadakatin giderek azaldığı bir dünyada, kendini tanıtmanın artık şart olduğunu inkâr etmiyo­ruz. İkimiz de yüksek lisans öğrencilerimize, mesleklerinde iler­lemeleri için kendi tanıtımlarına ağırlık vermelerini tavsiye edi­yoruz. Ne var ki, kendi tanıtımını narsist olmaksızın yapmak da mümkün. Psikolog Virginia Kwandan bir benzetme alıntılaya­cak olursak, kendini tanıtma “kişinin kişiliğinin tanımlayıcı özelliği” değil, ancak belli şartlar altında alet kutunuzdaki alet­lerden biri -işe yarar bir şey- olmalı. Üniversite başvurunuzu ci­lalamak, iyi bir özgeçmiş yazmak, kişisel web sitesi açmak ve bir mülakatta iyi bir izlenim bırakmak, hiç kuşkusuz sahip olunma­sı gereken güzel beceriler. Ancak kendini tanıtmanın gerçek narsisizm hâline gelmen şart değil. Narsistler kendilerini tanıt­mada başarılı olma eğilimindeler ama yöneticilik kadrosu için yapılan mülakatla, karşısındakileri güzelce ikna etlikten sonra, eve gelip çocuğunun kirli bezini değiştirmekten yüksünmeyen ve narsist olmayan biri de öyle.

Kendini tanıtma çok ileri götürülebilir. Örneğin; ürününüzü satmak için televizyona çıkmak kuşkusuz kendini tanıtmadır ama izleyicide kibirli bir izlenim bırakırsanız, malınızı fazla sata­mazsınız. Çoğu insanın, kibir belirtilerini tespit eden çok güçlü radarları vardır. Hayattaki pek çok şey gibi, kendini tanıtmanın da en iyisi orta karar olanıdır -ölçülü bir şekilde ve uygun yerler­de kullanılması güzeldir. Narsisizm epidemisi durdurulacakla eğer, ebeveynler ve öğretmenler, gençlere (ve kendilerine!) ken­dini gerçekçi bir şekilde tanıtmak gerektiğini söylemeliler. Artık yaygınlaşmış olan “Her zaman kendine öncelik tanı” düşüncesi­nin doğru olduğu görüşünden oldukça farklı bir mesaj bu.

 NARSİSTLERİN BÜYÜK GÖRÜNMELERİ

Bu kadar çok kişinin narsistlerin olağanüstü başarılı olduklarına inanmasının bir başka nedeni de narsistlerin ilgi çekme peşinde olmalarıdır. Kısacası narsistler televizyona çıkmakta  çok iyidirler. Bu, psikologların “bulunabilirlik kısayolu” dedikleri -örnekleri daha kolay hatırlandığı zaman, olguların daha sık meyda­na geldiğine inanma- durumun klasik bir örneğidir. Örneğin; aslın­da istatistiksel olarak otomobil sürmek çok daha tehlikeli olmasına karşın, birçok insan korkunç bir uçak kazası görüntüsünü hemen hatırlayabildikleri için uçakla seyahat etmenin tehlikeli olduğuna inanırlar. Başarılı narsistler de biraz uçak kazalarına benzerler; dik­kat çekicidirler, fark edilirler ve bir felaket olabilirler.

Bu olayı basında görmek çok kolaydır. Kurduğu her şeye adı­nı veren, kendi televizyon programı ve kendi adını verdiği bir üniversitesi bulunan ve talk show sunucularıyla kavga eden biri, hem başarılı olup hem de narsist izlenimi uyandıran ki­şilere harika bir örnektir.

NARSİSİZM TUZAĞI

Narsisizm kişiyi başarıya götürmüyorsa ve bunca büyük be­delleri varsa, neden herkes narsist? Genel olarak insanlar bir şe­yi -gerçeklen zararlı ve aptalca şeyleri bile- bir nedenle yapar. O anda çekici görünen biriyle karşılaştıkları için, ilişkilerinde alda­tırlar; ataçları ya da paraları isledikleri için ve şirketlerinin onla­ra borçlu olduğunu düşündükleri için işyerlerinde hırsızlık ya­parlar; hayatlarını mahvetmek için değil, alkol kendilerini ger­çekten iyi hissettirdiği için alkolik olurlar.

Narsisizmin, diğer yıkıcı davranışlarla bazı ortak özellikleri var. Öncelikle kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar. Kumar oy­namanın, aşırı içki içmenin, gayrimeşru cinsel ilişki yaşamanın, şeker kaplı çörek yemenin ya da ofisten not defteri çalmanın ge­nellikle kısa vadeli yararları ve uzun vadeli bedelleri vardır. Ku­mar oynarken kumarhaneye gitmenin ve iskambil oynamanın heyecanını ve eğlencesini yaşarsınız. Ama uzun vadede tüm pa­ranızı kaybetme, evliliğinizi yıkma ve öz saygınızı yitirme bedel­lerini de göze alırsınız. Aşırı içki içtiğinizde, uçarı eğlenceden na­siplenirsiniz ama kusma, ağır bir akşamdan kalmalık ve işe gidememe gibi uzun vadeli bedelleri de ödersiniz. Son olarak, yıkıcı davranışlar genellikle başkalarının acı çekmesine neden olur. Bir ilişkide taraflardan biri ihanet ettiğinde, bedelini büyük oranda bu eyleme dahil olmayan eş ve çocuklar öderler. Çalışanların yaptıkları hırsızlıkların bedelini, yüksek fiyatlar üzerinden tüke­ticiler öder. Riskli mortgage kredileri kısa vadede ev sahiplerini ve borç verenleri ödüllendirir ama uzun vadede, mal sahibi bor­cunu ödeyemediğinde her iki tarafa da zarar verir.

Diğer yıkıcı davranışlar gibi, narsisizm de bir sineğin bal kova­sına dalmasına benzer -sizi önceden bazı iyi sonuçlarla baştan çıka­rır ama sonunda zarar verir. Narsistler lezzetli yemi yemek için, de­rin deniz tuzaklarının içine doğru yüzen balıklara benzerler -vay, bedava yemek!- ama kafeslen çıkamaz, sote edilir ve kendileri yem (genellikle bedava olmasa da) olurlar. Tıpkı balık kapanı gibi narsi­sizm de kısa vadeli faydalar ama uzun vadeli bedeller sunar.

Narsisizmin kısa vadeli faydaları vardır, iyi hissettirir. Ayna­da kendinize bakıp “Feci seksiyim” diye düşünmek keyiflidir; hatta fotoğraflarınızı internete göndermek ve insanlardan “Feci seksisin” diye yorumlar almak daha da iyidir. On beş dakikalık şöhretinizin tadını çıkararak spot ışıkları altında olmak heyecan­lıdır. Havalı olmak ve havalı insanlarla takılmak iyi hissettirir -halta başarı yolunda insanların üstüne basmak, eğlenceli bile ola­bilir. Ve bir başarı eseri olduğunuzu düşünmek zevklidir -bu, olumsuz geri bildirimleri göz ardı etmek ve başarısızlıklar için başkalarını suçlamak anlamına gelse bile.

Buraya kadar her şey çok güzel ama sonra, kapan çat diye kapanıverir. Kendini beğenmişlik ve benmerkezcilik, sonunda diğer insanları uzaklaştırır. Havalı insanlar, sadece havalı ve iyi görünümlü olduğunuz sürece yanlarında takılmanıza izin verir­ler; bu yüzden de havalı ve güzel kalabilmek için bol bol vakit, nakil ve enerji harcarsınız. Sorumluluk alma yetersizliği kısa vadede iyi hissettirir ama sonunda ilerlemeyi başaramayınca açığı kapatır. Uzun vadede birçok narsist, özel ve mesleki ya­şamlarını benmerkezcilikleri yüzünden yok ettikleri için so­nunda bunalıma düşerler. O zaman narsistler gerçekten kapana kısılırlar.

Narsisizm aynı zamanda toplum için de büyük sonuçları olan toplumsal bir kapandır. Sosyal tuzaklar teşvik edilir çünkü bireye faydaları ama başkaları tarafından katlanılan bedelleri vardır. Cip tuzağını ele alalım. 1990’lı yıllarda bu kadar çok ki­şinin cip kullanmaya başlamasından önce, cip kullanmanın bazı avantajları vardı. Araç çok yüksek olduğu için, başka araçlara kıyasla daha ileriyi görmek mümkündü. Bir kaza olduğunda cip, daha küçük araçlara daha fazla hasar verirdi. Cip sahibi olmanın ekstra masrafının büyük bir bölümü, diğer araç sahipleri tarafın­dan ödenirdi. Cip sürücüsünün ileriyi görebilmesine karşın araç, arkasındaki diğer sürücülerin görüş alanını kapıyordu. Ekonomik bir aracın sürücüsünün bir kazada ölme olasılığı, cip sürücüsünden daha yüksekti. Ama ciplerin avantajlarının farkı­na varılınca, herkes cip satın almaya başladı. Bunun ardından avantajlar büyük ölçüde kayboldu. Artık cip sürücüsünün geniş görüş alanı avantajı kalmadı, çünkü büyük ihtimalle önündeki araç da bir cip. Keza, bir kaza yaptığında, büyük olasılıkla yine bir başka cipe çarpacak. Sonuç olarak, çok sayıda kişinin cip kullanmaya başlamasıyla benzin tüketimi arttı. Artık benzini da­ha pahalıya alıyor, daha kirli hava soluyoruz. Sözün kısası, ulu­sumuz cip kullanmaya mahkûm oldu, çünkü maliyetler -en azından başlangıçta- cip sürücüsü tarafından karşılanmak yeri­ne diğer sürücülerin sırtlarına yüklendi.

Bireyin yararının başkaları tarafından karşılandığı gibi, narsi­sizm de cip ordusuna fazlasıyla benzer şekilde fonksiyon göste­rir. Narsistler kendileri hakkındaki olumlu kanılarını ve duygu­larını koruyabilirler ama başkaları acı çeker. Bir narsist kendisini aşağılayan biriyle karşılaşırsa, gururu kırılmadan hayata devam edebilirler; başarılı bir projede olumlu benlik algısını çalışma ar­kadaşlarından itibar çalarak sürdürebilir; birbirlerinden habersiz olan çok kişiyle çıkarak, olumlu “hovarda” imajı oluşturabilir. Yakın zamanda yapılan psikiyatrik bir araştırma, narsisizmin en büyük sonuçlarına, narsistlere yakın olan kişiler tarafından katlanıldığını ortaya koydu.

Tabii narsistlerle birlikte yaşayan ya da çalışan kişiler sıklık­la ateşe ateşle karşılık vermeye zorlanıyorlar. Onlar da ayak uy­durabilmek için, iş arkadaşlarından itibar çalmaya ya da hovar­dalık yapmaya başlıyorlar. Bir benzetme yaparsak bir uçak yolcu­su, seyahat boyunca koltuğunu arkaya yatırırsa, arkasında oturan yolcu aynı şeyi yapmak zorunda kalır, onun arkasındaki de, en arkaya kadar bütün yolcular da. Bu çok önemli bir noktadır -çok az sayıda narsist bireyin bile, toplumun geri kalanı üstünde çok büyük etkilen olabilir.

ŞÖHRET ARAYIŞI

Kızınıza üstünde “Çok Şımarık” yazılı bir tişört alabilir ya da oğlunuza “Kusura bakmayın kızlar, ben yalnız mankenlerle çıka­rım” yazılı bir tişört giydirebilirsiniz. Parlak kırmızı bir tişört, “Patron benim” diye ilan ediyor. Başka bir tişört serisi çocuğunu­zun “Özgür Dünyanın Müstakbel Lideri” ya da “Müstakbel Reality Şov Yarışmacısı” olduğunu duyurmanızı sağlıyor. Hatta yeni doğmuş bebeğinize markalı, sahte pırlantalarla kaplı bir emzik ile “Prenses veya “Rock Yıldızı” baskılı bir çanta bile satın alabi­lirsiniz. Günümüzde daha birkaç haftalıkken bile, taşlı aksesuarı­nız olmadan evden çıkmamak çok önemli.

Şöhrete yalnızca uzaktan imrenmekle kalmayıp tutkulu bir bi­çimde ünlülerin dünyasına girmeyi arzulayan insanların sayı­sı hızla artıyor. 2006’da yapılan bir ankette, İngiltere’deki çocuk­lara “dünyadaki en iyi şey” soruldu. En popüler yanıt, “ünlü biri olmak”tı. Bu yanıt, “İyi görünmek” ve “zengin olmak” ile birlikte kusursuz narsisizm üçlüsünü oluşturuyordu. “Tanrı”, en son sıra­daydı.

 BİR GÜN GENÇ BİR KIZA BÜYÜYÜNCE NE OL­MAK İSTEDİĞİNİ SORULMUŞ; KIZ, “ÜNLÜ” DİYE KARŞILIK VERMİŞ.

KIZDAN YAŞÇA BÜYÜK ARKADAŞI, “NEYİNLE ÜNLÜ OLMAK İSTİYORSUN?” Dİ­YE SORDUĞUNDA GENÇ KIZ, “FARK ETMEZ” DEMİŞ. “SADECE ÜNLÜ OLMAK İSTİYORUM.”

COUNTING CROWS GRUBUNUN 1993’TE ÇIKARDIĞI ŞARKIDA İLERİ GÖRÜŞLÜLÜKLE İFADE ETTİĞİ GİBİ,

“TELEVİZYONA BAKTIĞIMDA / BAŞ­ROLDE BANA BAKAN KENDİMİ GÖRMEK İSTİYORUM / HEPİMİZ BÜYÜK YIL­DIZLAR OLMAK İSTİYORUZ / AMA NEDEN BİLMİYORUZ, NASIL BİLMİYORUZ.”

 Yine narsistik kişilerin, kendine aşırı derecede hayran olmayanlara kıyasla daha çok cinsel partnerleri oluyor işe yarıyor. Reklamların eğlenceli ve ihtimal dışı olması amaçlanmışsa da hâlâ sosyal rolleri ve cinselliği öğrenme aşamasında olan gençler için bir gerçeklik tablosu şekillendiriyorlar. Reklam için YouTube’a yorum yazan gençler, kendilerini bu karakterlerle öz­deşleştirmişler ve onlardan gerçek insanlarmış gibi bahsetmişler. Yorum gönderen birkaç erkek, kızla (ya da daha doğrusu kıza) ne yapmak istediklerini ayrıntılarıyla anlatmışlar

(“Bu kuşu doldurur­dum”; “Bunu okşardım”; “Döverdim”) ve reklamdaki kızın erkek arkadaşının yerinde olmak istediklerini söylemişler (“Tanrım, bu kız çok hoş! Onu çıplak görmek ve o çocuğun yerinde olmak ister­dim”; “Allah kahretsin, bu kaltak çok güzel! Şanslı herif). Takma adı “PoopPoopFart” olan (argoda kaka kaka pırt anlamına geliyor) biri (seçtiği isme bakılırsa muhtemelen 13 yaşında ya da daha kü­çük bir oğlan), şöyle yazmış: “BU BOK ÇOK SEKSİ. FAP FAP FAP FAP.” (Fap mastürbasyon yaparken çıkan sese benzerliğinden yo­la çıkılarak kullanılan argo bir deyim. Bu kelime için sözlüğe bak­mak zorunda kaldık ve evet biliyoruz: ııyyyh.)

YouTube yorumcularından biri, alaycı bir tavırla, “müthiş ahlaki değerler…” diye yazmış. Yorumuna hemen diğer kullanı­cılar tarafından beş olumsuz puan verilmiş. Birilerinin bu rek­lamlardan neden rahatsız olduklarına akıl erdiremeyen yaşça da­ha küçük yorumcular, “Ne demek istedin? Bence bu reklamın ahlakla ya da ahlaksızlıkla ilgisi yok”; “Sen ya da çocuğun rahat­sız olduysanız, Orta Doğu’ya taşının. Cinsellik gençler arasında bile kötü bir şey değildir”; ” ‘Ben bunun hiç de uygun olmadığı­nı düşünüyorum, falan filan’ diyen eziklere, kapayın çenenizi… geri zekalı homo yetişkinler.” Bu genç insanlar, ebeveynlerin -hatta bir başkasının ebeveyninin- önünde dile getirilen ergen cinselliğinde yanlış bir taraf görmüyorlar. “İşte bu güven duygu­su, önemli olan tek şey seksi görünmek” diyor gibiler.

****

Bir mağazasının bir reklamında “Çünkü ben olağanüstü­yüm” diye şarkı söyleyen bir grup var. Grup üyelerinin giysileri her saniye değişirken, şarkı “Ben liderim / Ben galibim / Sana ihti­yacım yok / Seni yenerim / Çünkü ben olağanüstüyüm” diyor. Şar­kının geri kalanında “Çok para kazanacağım / Kendinden bronzlaştıncı alacağım” gibi cümleler yer alıyor. Evde narsist kişilik özellikleri listesinde bu şarkıdaki karakterin puanını hesaplayan­lar, şunların yanma işaret koyabilirler: liderlik ve güç merakı; re-kabetçilik; başkalarına ihtiyacı olmadığını söyleme; abartılı benlik algısı; maddecilik; kendini beğenmişlik. Bir psikolog bundan daha mükemmel narsistik bir şarkı yazamazdı.

***

Giderek daha çok kişi seksi görünmek uğruna daha çok şey yapıyor. Bıçak altına yatmayanlar (ya da botoks yaptırmayanlar) için bile, dış görünümü güzelleştirme eğilimi yükselişte. 90’lı yıl­lar kadar yakın bir dönemde kimse dişlerinizin biraz sarı olması­nı umursamazdı. Artık bu, kendini ihmal etmenin ya da dişçiye dişlerini beyazlattırmaya paranızın yetmediğinin açık bir göstergesi. ’90’lı yıllarda insanlar, dişlerinde tartar oluşmasından ve bunun diş etlerine zarar ver­mesinden endişe ederek diş macunu alırlardı; 2000’lerde dişleri­mizin yeterince beyaz olup olmadığından endişe ediyoruz.

***

Benzersiz isimlerin bazı avantajları da var: Artık okullarda aynı sınıftan, aynı isimdeki çocukların yarattığı karışıklık yaşan­mayacak. Ne var ki benzersiz isimlere olan eğilim sürdükçe öğ­retmenlere, öğrencilerin alışılmadık, özellikle de yazılışı “ilginç” olan isimlerini ezberlemek zor gelecek.

Avantajlar ve dezavantajlar bir yana, benzersiz isimlere olan eğilim, kültürümüz hakkında çok şey anlatıyor. İsim koyma ritüelleri dünyanın her yerinde kültürlerin merkezindedir ve hep öy­le olmuştur. Çocuklarımız için seçtiğimiz isimler en derin arzu­larımızı ve dileklerimizi açığa vurur. Artık çocuklarımızın kala­balıklar içinde dikkat çekmesini öyle hararetle istiyoruz ki doğ­dukları andan itibaren onları benzersiz etiketlerle donatıyoruz.

***

Benzersizliğin vurgulanması, reklamcılıkta da sınır tanımı­yor. Bir Bankası sizi “kredi kartınızı kişiye özel bir nitelik ekleyerek sizin kadar eşsiz yapmaya” davet ediyor.

****

Adam karısının kanserden kaynaklanan zayıflığının, başkalarının yanında kendisini utandırdığını da söyledi. Amanda sonrasını şöy­le anlatıyor: “Ben evde kemoterapi görürken, aynı zamanda da onun kızını (üvey kızım) ve bebeğimizi büyütürken o, “iş gezisin­de” beni işyerinden bir kadınla aldatıyordu.”

Evlilikler ve diğer ciddi duygusal ilişkilerde genellikle iki önemli unsur vardır. Biri, ilişkiyi başlatan ve büyük ölçüde iliş­kiye derinlik katan duygusal bileşen olan sevgidir. Sevgi tipik olarak sıcaklık, şefkat ve tutku duygularını içerir. İlk aşamalarda sevgi genellikle tutku olarak yaşanır ve evlilik ilerledikçe daha çok şefkat üzerine temellenir. Diğer unsur eşe bağlılık ve fedakârlıktır. Bu, birbirini maddi olarak destekleme, akşam ye­meğini sırayla hazırlama ve çocuk bakımı ile ev işleri sorumlu­luklarını bölüşmeyi de kapsayabilir.

Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyar­lar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar (aile ilişkilerinden fark­lı olarak) istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek çok önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar için de yararlıdır: istikrarlı ilişkiler; daha iyi va­tandaşlar, daha iyi iş arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi li­derler olan istikrarlı bireyler demektir.

Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşle­ri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlı­lığa, “işime geldiği sürece” ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: ilişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne âlâ, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiş demektir. “EGOYU BESLEMEK” terimi, narsistlerin ilişkilere yakla­şımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da birçok arkadaş edinebilir (“MySpace’te 3000 arkadaşım var”), itibar görmek için başkaları­nı sömürebilir (“benim çocuğum Middlebrooke Lisesi’nin en ze­ki çocuğudur”), etrafına bir hayran ve dalkavuk grubu toplayabi­lir Üstünlük hava­sını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz du­rumların hepsinde “ilişki”, tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöne­liktir.

Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir, iktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir “VİTRİN EŞ”, bir başkasıyla de­ğiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslen­diği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşya­lar neredeyse birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızla ilişkinizi, bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almaya ih­tiyaç duyduğunuz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.

MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşındaki Scott’u ele alalım. Scolt’ın Rachel ile “çıkar arkadaşlığı” var, yani düzenli olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bir bağlılıkları yok. Rachel, Scott’a bağlanmaya başladığını hissettiği­ni söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başını arkası­na atıp (klasik üstünlük pozu), “Ben bağlandığımı hiç sanmıyo­rum” dedi. “Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına fazla karışmaman gere­kiyor, akışına bırak” dedi. Rachel üzülünce Scott, “Ben bağlan­mak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam ge­rek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez” dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti, “Rachel’da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.”

Kendi egosunu beslemek için şekilden sekile girebilme özel­liği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu “oyun oynamadır”. Aldatıcı ve sahtekârdırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an son­ra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmak­tan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tara­fın en güçlü olduğunu varsayan “asgari çıkar ilkesinden” dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın “seçeneklere açık olmakla” özgürlük sağlama avanta­jı da vardır. Eğer potansiyel “yatak arkadaşları” ya da sizi işe ala­bilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi ça­bucak değiştirebilirsiniz.

Narsist, ilişkideki partnerine yakın gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanların­daki kişi artık bunu sağlamadığı zaman da onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi “vitrin eşi” olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İlişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş es­kisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğun­da) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardınca genç ka­dınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez, “beni bitirdi”, “kanımı kuruttu” ya da “beni yaktı” gi­bi ifadeler kullandıklarını duymuşsunuzdur. Birini sevmek, sonra da -kimi zaman yıllar sonra- o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.

Not: Yazının içeriği kısmen değiştirilerek ve kısaltılarak alıntılanmıştır. Kitabı okumanızı tavsiye ederiz.

Kaynakça

Dr. Jean M. TWENGE & Dr. W. Keith CAMPBELL trc: Özlem KORKMAZ, [Kitap]. – Asrın Vebası Narsisizm İlleti- İstanbul 2010

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI


Kur’ân-ı Kerim’e göre ahir zamanda beklenen Mesih veya mehdi gelmiştir,
ismi de Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’dir.

Mehdi inancı zamanımızın ve geçmişin büyük dinlerinde görüldüğü gibi, ilkel dinlerde de görülmektedir. Bu inanç tarihin çeşitli devirlerinde dinî-siyasî hareketlerin enerji kaynağı olmuştur. Günümüzde de dünyanın çeşitli yerlerinde ve çeşitli dinlerinde etkisini göstermektedir. Ülkemizdeki çeşitli dînî cereyanlarda da bu inancın büyük rol oynadığına, onların enerji kaynağını teşkil ettiğine şahit oluyoruz. Güncel önemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de koruyan bu önemli konu hakkında, ülkemizdeki çeşitli dînî yazılarda dogmatik bilgilere tesadüf ediliyorsa da konuyla ilgili köklü, bilimsel araştırma eserlerine rastlamak çok güçtür.

Ancak Hristiyanlığın kendisi mehdi (Mesih) inancı ve tasavvuru üzerine bina edildiği için Hristiyan âlimlerince bu konu üzerinde fazlaca durulduğuna şahit oluyoruz. Fakat bu çalışmalar genellikle Yahudilik ve Hristiyanlıktaki Mesih inancı etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Bununla beraber, az sayıda da olsa bazı araştırıcılar diğer dinlerdeki mehdilik inançlarını araştırmışlar ve temel kaynaklarını kendi dillerine tercüme etmişlerdir.

 

MEHDİ KAVRAMI

Mehdi kavramı çeşitli dinlerde ve dillerde muhtelif kelimelerle ifade edilmektedir. İlkel din mensuplarından Yeni Gine halkı bekledikleri kurtarıcının Mensren olduğunu söylerler. Ancak Avrupalı araştırıcılar mehdi inancım ve mehdilik hareketlerini içine alan bir kavram olarak Yeni Gine yerlileri kültürü için “Kargo-Kültü” deyimini kullanmışlardır. Kargo, “gemi yükü” anlamına gelmektedir. Yerliler de bir kült kahramanının ata ruhları ile beraber, zenginliklerle dolu bir gemi ile istikbalde geleceğine ve kendilerini yabancı hâkimiyetinden kurtararak refah ve selâmet yolunu göstereceğine inanıyorlardı. Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkin’lerin Montagnai kabilesinin müstakbel kurtarıcısı, efsanevi kült kahramanları olan Tsekabecdir. Fakat bu isim Montagnai kabilesi dışında kullanılmaz. Batılı araştırıcılar Kuzey Amerika yerlileri arasındaki mehdi inanç ve hareketlerinin genel ifadesi olarak “Ghost-Danc deyimini kullanmışlardır. Buna gerekçe olarak da yerlilerin, kült kahramanlarım, ilkel mehdilerini davet ve bekleme esnasında ibadet olarak bol bol dans etmeleri ve eğlenmeleri gösterilmektedir. Bu iki deyimin dışında mehdi kavramını ifade eden başka kelimelere rastlamıyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde müstakbel kurtarıcı, İlâhî hükümdar Quetzalcoatldır. Kelime ‘yeşil tüylü, kanatlı yılan” anlamına gelir. Maya’lardaki karşılığı ise “Kukulkan”dır. Kendisine Tanrı olarak inanıldığı gibi istikbalde geleceğine, kendilerini düşmanlardan kurtararak ilâhî adaleti hâkim kılacağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarda mehdi, Tanrı Re’nin göndereceği Ameni isimli bir hükümdar olacaktı. Bu müstakbel hükümdarda mehdi tasavvuru görülüyorsa da, henüz özel bir kavram gelişmemiştir.

Hindularda mehdi kavramı çok gelişmemiştir. Ahir zamanda geleceğine inanılan muhteşem hükümdar mehdi Kalkidir. Kalki kelimesi Arya dilinin bir ürünüdür. Bazan “Kalkin” veya “Kalkih” olarak rivayet edilir. Hindologlara göre bu kelime Arya dilindeki “kir, leke” veya herhangi bir şeyi kirletmek” anlamına gelen kalka kelimesinden türemiş olmalıdır. Bu kirletme veya kirlenme “günah işleme, günah” mânâsını da ihtiva eder. Eğer bu tâbir başlangıçtan beri müstakbel bir mehdi için kullanılmışsa, o zaman “kalki” kelimesi dysphemik (Psikolojide herhangi bir konuşma bozukluğu ..) bir tâbirdir. Yani dünyanın kirlerini, günahlarını (kalka’yı) temizleyecek kimse olarak, bu isim kendisine verilmiştir. Kalki kelimesi tarihi bir isim de olabilir. Rama veya Krişna, Vışnu’nun geçmişteki avataraları [1]olduğu, gibi, Kalki de Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Cayna’lara göre dünyanın çöküş devirlerinde kötü krallar, (kalkiler ve upakalki’ler) gelecek ve bunlar Kutsal Cayna müminlerini tâkip edip, eziyet edeceklerdir. Tabir Vişnuizm’den çıktıysa, bu kelimenin Caynalarca ters anlamda kullanılmasının izahı açıktır: Vışnucularla Vayşavalar arasındaki düşmanlık olmalıdır.

Budizmde mehdi kavramım ifade eden kelime “Maytreyadır. Sanskritçe mâyitr” kelimesinden türemiştir. Mâytrî kökü dostluk, merhamet, Maytreya kelimesi ise merhametli, sevimli anlamındadır. Kelime bunlara ilâveten “takdis olunmuş, mesut, hamdeden mânâlarını da ihtiva eder. Kelime çeşitli dillerde telâffuz değişikliklerine uğramıştır: Singalce “maytri”, Siamca “metray” Moğolca “maydari”, Japonca “miroko” gibi. Maytreya için Çinliler “mi le phu sa veya “tse shi Tibetliler de Byamps pa”(telâffuzu: campa veya çampa) kelimesini kullanırlar. Maytreya mehdinin soyadıdır. Esas, yani ön ismi ise “yenilmez, şefaatçi” anlamına gelen Ayita olacaktır.

Mehdi tasavvuru Konfuçyanizm ve Taoizmde de görmekle beraber bu tasavvuru ifade eden özel bir kelimeye rastlanılmamaktadır. Mehdi büyük bir aziz, kutsal bir kimse olacaktır, fakat henüz isim belli değildir.

Mecusîlikte ise mehdi kavramım ifade eden kelime “saoşyant”dır. Kelime, ‘yardımcı, yardım edici” anlamına gelir. Yasna LXI,5, de şöyle bir beyit de vardır: “Saoşyantlar olarak druy”u (yalanı, kötülüğü) bertaraf edeceğiz. Onu dünyanın yedi bucağından süreceğiz” Istılah olarak ise bu kelime, âhir zamanda gelip yeryüzünde ilâhı adaleti hâkim kılacağına inanılan, Zerdüşt soyundan bir kurtarıcıyı, bir hükümdarı ifade için kullanılır.

Yahudi ve Hristiyanlıkdaki mehdi tasavvurunu ifade eden Mesih kelimesi, İbranca (ham)maşîah ve Aramca meşiha kelimelerinin Arapça şeklidir. Kelime “yağ sürülmüş, mesh edilmiş, temizlenmiş anlamına gelir. Bu kelimenin Avrupa dillerindeki karşılığı (maşiah’nın Yunanca tercümesi olan) “christos”  tabirinden türemedir. Başlangıçta mesih tâbiri İsrail Kralları için kullanılırken, sonradan başrahip ve rahipler için de kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü krallar tahta çıkarken, başrahip ve rahipler de tayinlerinde kutsal yağ ile mesh ediliyorlardı. Bu tür bir törenle onlara özel bir güç ve kutsiyetin geçtiğine, inanılıyordu. Hatta daha sonraları peygamberler de mesh edilmeye başlandı. Yâni mesh işlemi Tanrı ile yakından ilgili herkese yapılıyordu. Bütün bunlardan, “mesih” kelimesinin Tanrı ile yakından ilgisi olan kimseler için kullanıldığı sonucu çıkmaktadır.

Bu eserde incelemek üzere ele aldığımız “mesih” kelimesinin ıstılah mânası yukarıdaki tarihî anlamları da kapsamakla beraber, âhir zamanda Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilecek ve yeryüzünü hâkimiyeti altına alarak, insanlara doğru yolu gösterecek bir peygamber veya dînî lider şeklinde tarif edilebilecek özel bir anlamı da ihtiva etmektedir. Kelime âhir zamana yönelik manasını, Fohrer’e göre Babil esaretinden sonra, Rehm ve Zobel’e göre Hristiyanlıktan bir kaç asır önce, Gressmann’a göre Hristiyanlıkla beraber kazanmıştır.

Müslümanların kullanmış olduğu mehdi kelimesi Arapça bir kelimedir ve “hadâ” kökünden türemiştir. Bu kök “birine yol göstermek, birini doğru yola veya doğru inanca sevk etmek mânâsına gelir.

Allah Teâlâ’nın isimlerinden el-Hâdî kelimesi de bu kökten türemiştir. Hidayet edici, kurtuluşa ulaştırıcı, rehber anlamındadır. El-Mehdî kelimesi ise “kendisine rehberlik edilen demek olup, Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen, yani hususî bir tarzda Allah Teâlâ’nın hidayetine nâil olan kimse veya kişi mânâsına gelmektedir. Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme de, insanlara doğru yolu gösterdiği, Tanrıya kulluk etmeye çağırdığı için “mehdi” lâkabı verilmiştir. Istılah olarak ise, âhir zamanda Allah tarafından gönderileceğine ve Müslüman bir dünya imparatorluğu kuracağına inanılan bir şahıs, bir hükümdardır.

Yukarıda açıkladığımız çeşitli dinlerdeki mehdi kavramını ifade eden kelimeler arasında etimolojik bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Hepsi de kavram olarak âhir zamanda geleceği tasavvur edilen bir kurtarıcıyı ifade etmekle beraber kelime anlamlan birbirlerinden ayrılmaktadır. Mensren, Mesih, Mehdi ve Maytreya gibi “M” harfi ile başlayan kelimelerin aynı mefhumu ifade etmeleri ise, bir tesadüf olmalıdır. Aynı kavramın çeşitli dinlerdeki muhtelif ifadeleri, mehdi tasavvurlarının birbirlerinden ayrı, her dinin kendi içinde doğuşunun bir işareti olabilir.

 

MEHDİ İNANCININ MENŞEİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Hristiyan dininin temelini mehdi inancı teşkil ettiği için mehdilik inancının kökleri ve gelişmesi konusu batılı araştırıcılar tarafından büyük ilgi görmüştür. Bu konunun tekrar araştırılması gâyemiz olmadığı için daha önce yapılan çeşitli araştırmaların neticesi olan iki ana görüşü kısaca zikretmekle yetineceğiz:

a)          Mehdi inancının ilk defa Sümerlilerde doğduğu, Babillilerde ve Mısırlılarda gelişmeye devam ettiği ve bu iki kanaldan dünyaya yayıldığı teorisidir. Bu görüşün tek temsilcisi olan Alfred Jeremias, mehdi inancının izlerini Sumerlilerde ve Babillilerde görmüş ve diğer dinlerdeki mehdi inançlarının doğuşuyla bağlantılar kurmuştur. Jeremias’a göre, amanın günden güne kötüleşeceği, günahların dünyayı saracağı, halkın beklediği kurtuluşu ise, Tanrının kendisi veya göndereceği bir hükümdarın gerçekleştireceği, dünyayı tekrar düzelteceği inancı Mezopotamya’da yaygındı. Bu sebeple Kral I. Sargon (M.Ö. 2350 yılları) kendini beklenen hükümdar olarak ilan etmiş ve kendisi hakkında efsaneler söyletmişti. Aynı şekilde Hamurabi de (M.Ö. 1728-1686) beklenen kurtarıcının kendisi olduğunu ve Tanrı Şamaş’ın oğlu olarak dünyaya geldiğini açıklamış, ülkede adaleti hâkim kılmanın, kötüleri ve zâlimleri yok etmenin kendi vazifesi olduğuna inanmıştı. Taraftarları onun ölümünden sonra tekrar geri dönmesini beklemişlerdi.

Mezopotamya’daki bu inanç, M.Ö. 2000 yıllarında Mısır’ı tesiri altına almıştır. M.Ö. 1950 yılından kalma bir papirüs metnine göre Kral Snefru kâhinine Mısır’ın istikbalini sorduğunda, kâhin önce zamanın günden güne kötüleşeceğim, Mısır’ın başına büyük felâketler geleceğini, nihayet güneyden çıkacak Ameni isimli hükümdarın Mısır’ın kaderini değiştireceğini, adaleti hâkim kılacağını haber vermiştir. Gerçekten tarihte ilk defa istikbale yönelik bir bekleyişi Mısır’da görüyoruz. Jeremias’a göre bu inanç Mısır’dan İsrailoğullarına, Babil’den İran’a oradan da Hindistan’a geçmiştir. Daha önce Çin’de bir hidayetçi görüş yok iken, Budizm’in Çin’e yayılmasından sonra Konfuçyanizmde bir mehdi tasavvuru görülmüştür.

W. Staerk ise Jeremias’ın genel görüşüne itiraz etmemekle beraber, mesih inancının Yahudiliğe Mısır’dan değil, Mecusilikten geçtiğini iddia etmektedir. Staerk’e göre bu tesir, Yahudilerin Mecusilikteki mehdi inancını aynen benimseyerek değil, ancak inancın ilk elementlerini alarak ve kendi içerisinde geliştirerek olmuştur. Bu tesir Mecusi halk inancının Yahudiliğe tesiri olarak da değerlendirilebilir.

Jeremias’ın mehdi inancının Yahudilikteki menşei görüşüne itiraz edenlerden biri de Hugo Gressmann’dır. Der Messias isimli eserinde Yahudilerin mesih inancını Mısırlılardan değil, Amurrilerden almış olabileceklerini iddia etmiştir. Gressmann’a göre Yahudiler Amurrilerden ilk hükümdar tasavvurunu almışlar ve Melhizedek’i ilk Kudüs hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. Bu ilk hükümdar tasavvuru son hükümdar tasavvurunu doğurmuş ve bu tasavvurdan Yahudilik içindeki mesih inancı ortaya çıkmıştır.

b)           Mehdi inancının kökleri hakkındaki ikinci görüşe göre ise, mehdi inancı her dinin kendi içinde, kendi tarihî, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Bir dindeki mehdi inancının diğer dindeki mehdi inancına etkisi yoktur. Hinduizm, Budizm ve Zerdüştîlikteki mehdi inançları konusunda kıymetli araştırması bulunan Abegg’e göre, Hinduizm’de mehdiliğin menşei Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarası inancıdır. Budizm’de ise Buda Şakyamunî’den önce Budaların dünyaya geldiği gibi, istikbalde de bir Buda’nın geleceği tasavvuru bu inancı doğurmuştur. Bunda Bodisatva (Bodhisattva) inancının da rolü olmuştur. Zerdüştîlikteki mehdi inancı ise kurucusunun şahsiyetiyle yakından ilgilidir. Köklerini Avesta’ın çekirdeği sayılan Gathalar teşkil eder.

Yahudilikteki mesih inancı da, Martin Relim, Lorenz Dürr ve Hocam H. J. Schoeps’e göre, kendi içinde Kral Dâvud özleminden ve Tanrı’nın ona, hükümdarlığının ebedi olacağı hakkındaki vaadinin istikbalde gerçekleşeceği ümidinden doğmuş bu inancın ortaya çıkmasında dış dünyanın tesiri olmamıştır.

İslâmiyet’teki mehdi inancı, İbn Haldun ve Margoliouth’a göre ise, Hulefa-i Râşidîn devri sonundaki Müslümanlar iç harbinin tarihî ve psikolojik neticesidir. Mehdi ismi ilk defa Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî tarafından Muhammed Hanefi adına kullanılmıştır.

 DİNLERDE ZAMAN TASAVVURU

Dînî tecrübede mekân kadar zaman da önemlidir. Çeşitli dînî telâkkiler, görüşler ve münâsebetler zaman içinde teşekkül etmekle ve gerekirse fiîle dönüşmekte, dolayısıyla kutsal zaman tasavvuru da ortaya çıkmaktadır. Zamanın başlangıcı ve sonu problemi, eski yüksek dinlerde de görüldüğü gibi, çok eskilere dayanır. Eski Mısır’da her firavunun tahta çıkışında yeni bir devrin başladığından söz edilirdi. M.Ö. 14.yüzyılda IV.Amenophis (Echnaton) bu telâkkî doğrultusunda kendi hükümranlığı ile yeni bir dünya devrinin başladığını ileri sürmüştü. Artık her tahta çıkışta, dünyanın bir devri arkada kalıyor ve yenisi başlıyordu. Yeniden başlama fikri insanlara daha sevimli geliyordu. İlâhî senelerin sonsuzluğunda bir devir bitiyor, daha ümit vericisi başlıyordu.

Bu dünya devirleri öğretisinin en eski sistemleşmiş şeklini Sümer dini metinlerinde görüyoruz. Buna göre insanlık tarihinin iki devri vardır. Bunlar tarihen birbirini tâkip eden hükümdarlıklardır. Birinci devir, hükümdarlığın gökten inmesiyle başlar ve Tufan’a kadar 241.200 sene sürer, yânî bir kaosla, tufanla son bulur. Bundan sonra ikinci devir başlamıştır. Bu yeni devir insanlarının kaderi de birincilerinkinden farklı olmayacaktır. Yani dünya devirleri bir ahenk içinde başlıyor, ardından bir lânet devir geçiriyor ve tekrar rahmet devrine dönüyor. Tabîi bunun temelinde takvim yılındaki ölüm ve hayatın ebedi ahengi bulunmaktadır. Kışı, bahar ve yazın tâkip ettiği gibi, insanlığın ve tabiatın bozulmasını da yeni bir yenileme devri tâkip edecektir. Bu bir dâirevî dönüştür. Her devir yaratılışla başlar, bir kaos, bütün elementlerin karışması ve bir kıyametle son bulur.

Eski Amerika yerlilerinden Aztekler’e göre dünyamız yaratılışından bu yana tabiat felâketleri ile son bulan dört devir geçirmiştir.

Birincisi “su güneşi”, su felâketi ile yani tufanla,

İkincisi “kaplan güneşi”, kaplanların güneşi yemesiyle,

Üçüncüsü “ateş güneşi”, gökten ve volkanlardan gelen ateş ile,

Dördüncüsü “rüzgar güneşi”, fırtına ile dünya devirleri son bulmuştu.

Şimdiki dünya devri ise sonuncu olup, zelzele ile nihayete erecektir. Her ne kadar daha önceki felâketlerde tanrılar yeni bir dünya görmek için fiîlen yardım etmişlerse de, bu defa böyle bir yardım olmayacak ve dünya yenilenmeyecektir.

Hinduizmin zaman tasavvuru dairevîdir.[2] Kâinatın yaratıcısı Tanrı Brahma’nın hayatı 311.040.000.000.000 Brahma senesi sürer. Bu uzun süre de birbirini tâkip eden gece ve gündüzlere ayrılır ve her biri kalpa ismi verilen uzun sürelerden oluşur. Bir kalpa 4.320.000.000 senedir. Her bir kalpa da bin büyük dünya yaşını ihata eder. Bunlardan her biri de yuga ismi verilen dört devreye ayrılır. Sırasıyla: Krita-, Tretâ- , Dvâpara- ve Kaliyuga olarak isimlendirilirler. Yine sırasıyla süreleri 4000, 3000, 2000, 1000 Tanrı yılı devam eder. Bir Tanrı yılı ise 360 insan yılıdır. Her bir yuganın onda biri kadarı doğuş ve onda biri kadarı da batış süresidir. Bunlardan Kritayuga başlangıç ve altın devridir. İnsanlar bu devirde 4000 sene yaşarlar. Kast ayrımı ve çalışma yoktur. Arzu ettiklerini hemen önlerinde bulurlar Fakat zaman günden güne kötüye gider ve nihayet kaliyuga gelir. Şimdi biz bu devrin sabah kızıllığında bulunuyoruz. Yaşadığımız Mahayugada; Kaliyuga Krişna’nın ölümü M.Ö.  17 Şubat 3102  dir. Bununla kaliyuganın sabah kızıllığı başlamıştır. Artık gün günden daha kötü gelecektir. İyi bir devir için biz daha binlerce yıl bekleyeceğiz. Kaliyuga Mehdi Kalki ile sona erer ermez dünyanın kaderi hemen değişecek, bozulan ilişkiler ideal şekliyle kritayugada geri dönecektir. Yağmurlar zamanında yağacak, burçlar saadet durumunu gösterecek, gezegenler normal nizamına dönecek, eşya ilk halini alacaktır.

Budizm’in zaman tasavvurunda ise, Hinduizm’ın yugasının yerini kalpalar alır. Zaman dört asankhya-kalpaya (sayısız kalpalara) ayrılır. Fakat Budizm’de varlığın ezeli başlangıcı fikri yoktur. Yükselme ve gerileme zamanları periyodik olarak birbirlerini tâkip ederler. İçinde bulunduğumuz zaman gerileme devridir. Artık gün günden kötü gelmektedir. Bu durum daha bir süre devam edecek ve insanların ömürleri kısalarak on seneye kadar inecektir. Bundan sonra zaman tekrar düzelmeye başlayacak ve ömürler uzayarak 80.000 seneyi bulacaktır. Dünyadan hastalık ve yokluk kalkacak, etraf güllük gülistanlık olacaktır.

Mecusilerce dünyanın ömrü 12.000 yıldır. Zaman dairevi değil, doğrusal (lineal)dır. Bir defaya mahsus olarak bir doğrultu istikâmetinde akar gider. 12.000 sene dört eşit parçaya ayrılmıştır. Zerdüşt’ün kendisi 6000 yılında dünyaya gelmiştir. Bundan sonra her bin senede oğullarından biri dünyaya gelecek ve öğretiyi yenileyecektir. Nihayet âhir zaman diyebileceğimiz üçüncü bin yılın sonunda mehdi Saoşyant dünyaya gelecek ve onun bin yıllık hükümranlığından sonra hâkimiyet Ahuramazda’ya teslim edilecek ve âhiret hayatı başlayacaktır.

Yahudilerce dünya devirleri ve tarih anlayışı, zamanın bir doğrultu boyunca akıp gitmesi şeklindedir. Dünyanın sonunda beklenen kıyamet de bu akan zamanın sonunda meydana gelecektir. Hatırasını yaşadıkları evvel zamanın saadet devri, âhir zamanda aynen tekrar etmemekle beraber kendisine has yeni bir saadet devri gerçekleşecektir. Bu saadet devri doğrudan doğruya mesihin tezahürüne bağlıdır; dünyanın sonuna kadar devam edip kıyametle son bulur.

Yahudi âlimlerine göre, haftanın yedi gün olduğu gibi dünyanın genel ömrü de her günü bin sene olan yedi gündür. Bunun altı günü çalışma, yedinci günü dinlenmedir. Aynı şekilde dünyadaki hata faal şekilde 6000 senedir, yedinci bin ise sâkin geçecektir. Çünkü insanların devri altı bin yıldır, yedinci bin yıl ise sabatın (cumartesinin) karşılığıdır ve o rabbindir. Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü olan altıbin senenin ilk iki bin senesi karışıklık devri, ikinci iki bin senesi hikmet ve şeriat devri, üçüncü ikibin senesi ise mesih devridir. Fakat insanların fazla günahlarından dolayı bu sürenin bir kısmı iptal edilmiştir. Dünyanın süresi 4250 yıldan daha az olmayacak ve sonunda mesih görünecektir. Kıyamet ise yedinci binin geçmesiyle kopacaktır.

Hristiyanlıktaki zaman tasavvuru Yahudilerinkine benzemekle beraber, Âdem ve Mesih tasavvuruyla da birleştirilmiştir. Çünkü yaratılış ve hidâyet, Âdem ve Mesih aynı fikre aittirler. Zamanın başı ve sonu aynıdır. Haggada’ya göre Âdem altıncı günün dokuzuncu saatinde cennete yerleşmiş ve oniki saatte de günah işleyerek cennetten sürülmüştür. Buna uygun olarak İsa Mesih de dokuzuncu saatte cennete girmiştir. Çünkü İsa altıncı saatte çarmıha gerilmiş, üç saat cehennemde kalmış ve ondan sonra cennete girmiştir. Evvel ve âhir zamanı birleştiren gün Cuma günüdür. Âdem ve Havva Cuma günü cennetten çıkarılmıştır. Mesih de Cuma günü mezara konmuş ve o, Âdem’i işlediği günahtan kurtarmak için cehenneme inmiştir. Âdem Cuma günü dokuzuncu saatte cennetten dünyaya indirilmiş ve Mesih de Cuma günü dokuzuncu saatte çarmıhtan toprağa indirilmiştir. Âdem yaratıldığı gün olan Cuma günü ölmüştür. Ölümü, cennetten çıkarıldığı ay olan Nisan’ın 14. günü, dokuzuncu saatte olmuştur. Bu saat İsa Mesih’in de ölüm saatidir. Evveliyattaki sulh ve sükûn devri, âhir zamanda da tekrar edilecektir. Ahir zaman evvel zamana uyacaktır. Tabiat hadiselerindeki, hayat-ölüm-hayat sırrı, kaos içine düşen eski âlemin Mesih ile yeniden yaratılması şeklinde dünya devirlerinde tezahür edecektir. Hristiyanlardaki bu zaman spekülasyonu Staerk’e göre Hinduizm’in avatara öğretisinin İran yoluyla Hristiyanlığa tesiridir.

İslâmiyet’e göre, zamanın başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da olacaktır. Dünya altı günde yaratılmıştır. Âdem ile beraber dünyada insanlık tarihi başlamıştır. Ne kadar süreceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberler zincirinin son halkası olması, dünyanın ömrünün azaldığının bir işaretidir. Onunla âhir zaman başlamıştır. Dünyanın sosyal nizamı günden güne kötüye gidecektir. Bir müddet Mehdi hükümranlığı ile düzelecekse de, onu süratle geriye gidiş tâkip edecektir. Dünyadaki son Müslümanın ölmesiyle de kıyamet kopacaktır. Bunu haşir ve âhiret hayatı tâkip edecektir.

Yukarda ana hatlarıyla ele aldığımız dinlerdeki zaman tasavvurlarını özetlersek:

  1. Bazı dinlerde zaman rahmet-felaket devirleri olarak, dairevî bir şekilde ebediyen tekrar eder.
  2. Bazı dinlere göre de zaman bir doğrultu istikâmetinde, rahmet devrinden felâket devrine doğru bir defaya mahsus olmak üzere akar gider ve kıyametle son bulur.
  3. Bütün zaman tasavvurlarına göre, devirler bir felâket veya kıyametle son bulur.
  4. Dâima felâket devrini kapayacak veya kıyametten önce bir ıslahat hareketinde bulunacak bir şahıs tasavvur edilir. İşte biz bu eschatolojik şahsa (âhir zaman kurtarıcısına) MEHDİ diyoruz.

 I.        MEHDİLERLE İLGİLİ ZAMAN TASAVVURLARI

Mevsimlerin birbirlerini tâkibi, gece ve gündüzün periyodik akışı, insanları öylesine etkilemiş ki, mehdi ile ilgili zaman tasavvurlarında da bunların izlerine rastlamaktayız. Kış mevsiminden yaza geçişte, baharın; bir öncü, yaklaşan yaz mevsiminin bir işareti kabul edilmesi, yaz mevsimini güz ve kış mevsimlerinin tâkip etmesi, bu sıradaki ahenk ve devri dâimin cazibesi, mehdi devrinin öncesi, bu devrin yaklaşması ve son bulmasıyla ilgili birtakım zaman tasavvurlarına anolojik (benzer-andıran) bir etkide bulunmuştur.

MEHDİ ÖNCESİ DEVİR

Mehdi öncesi devir genellikle aydınlanacak bir günün öncesindeki gittikçe karanlıklaşan korkunç bir gece olarak tasavvur edilir ve bu karanlık süre sosyal, dînî, ahlâkî v.s. gibi yönlerden tasvir edilir. Eski Mısırlılara göre mehdi öncesi devirde Nil Nehri kuruyacak, insanlar nehri yürüyerek geçeceklerdir. Göller, içindeki balıklar ve etrafındaki kuşlarla birlikte kaybolacaktır. Ülkeyi bedeviler ve Asyalılar istilâ edecek, memleket kargaşalık içinde olacak ve kimse birbirini tanımayacaktır. Herkes silâhına sarılarak kendini düşünecektir. Gülüşler birer ızdırap gülüşü olacak, oğul babasına düşman, kardeşine muhalif olacak ve ölenlere kimse acımayacaktır. Güneş kendini insanlardan uzaklaştıracak, günde yalnız bir saat görünecek ve öğle vaktinin olduğunu kimse fark edemeyecektir.

Hindulara göre mehdi devrinden önceki devir kaliyugadır. Bu devirde kötülükler süratle artar ve sonunda zirveye ulaşır. Eski telâkkiye göre kaliyuga bin insan yılı, yeni telâkkiye göre pek çok Tanrı yılı olarak devam eder. Ülke barbarlar tarafından istilâ edilir, dharma (dinin öğretisi) yok olur. ‘Yangının etrafı sardığı gibi, cinler de etrafı öyle sarar. Ülkeye Sakalar, Kuşanlar, Hunlar gibi yabancılar hâkim olurlar. Budizm ve İslâmiyet Hindistan’da yayılır. Ülke Şudra (Hint sosyal sınıflarının en hakir görüleni) ve barbar hükümdarların idaresine geçer. Halkı soymaktan başka birşey düşünmezler. Halkın kıymetli şeylerini, karılarını, kızlarını ellerinden alırlar. Çocukları ve inekleri öldürürler. Asaletin tek şartı zenginlik olur. Adaleti hâkim kılmak isteyen hükümdarlar çok yaşamazlar, hukuk yalanla yürütülmeye çalışılır.

Tabiatın düzeni bozulur, mevsimlerin ahengi kalmaz. İndra, zamanında yağmur göndermez, yağan yağmur da fırtına ve kumla karışık olur, nehirler, dereler kurur. İnsanlar kıtlık korkusuyla yaşarlar, ekin tarlaları az mahsul verir, onun da kuvveti olmaz. Halk beslenmek için nehir yataklarında ot yetiştirir. En iyi tahıl arpa olur. Güzel kokulu, lezzetli yiyecekler tadım kaybederler. Devrin sonuna doğru ağaçlar otlara dönüşür. İnsanların ömürleri kısalır, pek çoğu henüz ana rahminde iken ölürler, doğanların da büyük bir kısmı yaşamaz. Kızlar 5-7 yaşlarında anne, erkekler 8-10 yaşlarında baba olurlar.  12 yaşında insanların saçları ağarır,  20 yaşını kimse geçemez.

İnsanlar ahlâken sükût ederler, Brahman kanunları, dharma hemen hemen kaybolur. İnsanlar küfür içinde yüzerler, zulüm ve ahlâksızlık her yeri kaplar. Vedalar hayatî geçerliliğini kaybeder ve para ile öğretilirler. Ziyaret yerleri para ile gezdirilir. Ahirete kimse inanmaz, sofizm ve materyalizm rağbet kazanır.  Şudralar sarı mintan giyip Budizme girerler ve Brahmanizmin kutsal yerlerini bırakıp Budizmin kutsal yerlerini ziyaret ederler. İneklere hürmet kalmaz, sadece sütü için kıymet verilir.

Aile bağları çözülür, kastlara dikkat edilmez, isteyen istediği kasttan evlenir. Kimse evlenmek için bâkire aramaz. Kadınlar koca ararlar ve kocalarına sadakat göstermezler. Çocukları henüz rahimlerinde iken öldürürler. Şehvetlerinin galibiyetinden dolayı kendilerini köle ve hayvanlarla tatmin ederler. Hiçbir dul kendisini kocası ile beraber yaktırmaz. Aileye kadın hâkim olur. Kadınların sayıları da erkeklerden çok olur.

Budistlerce de mehdi öncesi devirde, ahlâk tamamen yozlaşacak, dünya hırs, öfke, cehalet ve sapıklıkla dolacaktır. İnsanlar anne ve babalarına, rahiplere hürmet etmeyeceklerdir. Rahipliğe talebe bulunmayacak, kutsal yazıların mânâları kaybolacaktır. Devrin hükümdarı Buda’dan bir beyit bilene bir fil yükü akçe vaad edecek, fakat verecek kimse bulunmayacaktır. Rahipler evlenecek, çocuk sahibi olacak, geçimini ticaret ve ziraatten sağlayacaktır. Buda’nın reliquienlerine (kutsal eşyalarına) hürmet kalmayacak, nihayet reliquienler de ateşe dönüşüp dünyadan kaybolacaktır.

Nihayet tabiatın düzeni bozulacak, yağmurlar zamanında yağmayacak, ekinler büyümeyecektir. İnsanların ömürleri günden güne azalacak, 15-18 seneye kadar inecektir. Kız beş yaşında evlenecek, on yaşında ihtiyar olacaktır. İnsanlar arasında genel bir düşmanlık yayılacak ve yedi gün sürecek bir kılıç devrinde birbirlerini hayvanlar gibi boğazlayacaklardır. Kalanlar da dağlara çekilecekler, yabânî bitki ve ağaç kökleri ile yaşayacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant devrinden önce dünyaya druy (yalan ve kötülük) hâkim olacak, küfür ve ahlâksızlık yayılacaktır. İnsanlar kutsal sözleri değil, parayı tercih edeceklerdir. Horasan’dan sayısız küfür ehli İran’a hücum edecektir. Büyü ile İran’a hâkim olup her şeyi yakıp yıkacaklardır. Şehirler köye, köyler bir aile otağına dönüşecektir. Zulüm ve yalan ülkeye hâkim olacaktır. Ülkede neşe ve sürür kalmayacak, yer kalbini açacak, mücevher ve madenlerini gün ışığına çıkaracaktır. Hâkimiyet İranlı olmayanların, barbarların eline geçecektir. Ülkeyi güvensizlik ve sadakatsizlik saracaktır. Dostlar gruplara ayrılacak, hürmet, sadakat ve ümit dünyadan kaybolacaktır. Baba, oğul ve kardeşler birbirlerine yabancılaşacaklardır. Çeşitli mezhepler çıkacak, dîne zarar vereceklerdir. İnsanlar vahyi küçük göreceklerdir. Ahlâksızlıklarıyla gayrı tabiî (sodomi ve homoseksüellik v.s. gibi) tatmin yollarına gidecekler, âdet gören kadınlara yaklaşmayı âdet edineceklerdir.

Tabiat değişecek, güneşte ışıktan çok, lekeler görülecektir. Seneler, aylar ve günler gitgide kısalacak, yer verimsizleşecek, ekinler büyümez olacaktır. İnsanlar da vücut bakımından küçülecek, güçleri ve kabiliyetleri azalacaktır.

Yahudilerce de mesih devri öncesinde dünyaya dinsizlik ve ahlâksızlık hâkim olacak ve Allah Teâlâ’nın düşmanı olan kuvvetler Kudüs’e saldıracaklardır. İnsanlarda utanma hissi azalacak, pahalılık artacaktır. Ülke zındıklığa dönüşecek, hakka fazla kulak verilmeyecektir. Âlimlerin meclisi fahişeler yuvası olacaktır. Tevrat âlimlerinde bilgi kalmayacak, günahtan çekinenler küçük görülecek, büyüklere saygı kalmayacak, oğul babasının şerefini düşürecek, kız annesine, gelin kaynanasına karşı gelecektir.

Felâketler birbirini kovalayacak, savaşlar, hastalıklar ve pahalılık insanları saracaktır. Dünyanın verimi azalacak, ülke çöle dönecek, tarla ve bağlar bakımsız kalıp dikenler, çalılar yetişecektir. Kudüs harab olacak, yabanî eşeklerin gezinti yeri, sürülerin otlağı olacaktır. Sınır halkları sefalet içinde, şehirden şehire dolaşacak, yüzlerine bakan olmayacaktır. Bâbilliler İsrail ülkelerine ayak basacak, Fars atları İsrail mezarlarını çiğneyecektir.

İslâmiyet’e göre de mehdi öncesi devirde dünyayı zulüm ve adaletsizlik dolduracaktır. İsyan ve küfür yayılacak, emanete hıyanet, içki ve bid’atler çoğalacak, idare işleri ehil olmayanlara verilecektir. Erkekler azalacak, kadınlar çoğalacaktır. Erkekler karısına itaat edip annesine isyan edecek, dostuna iyilik, babasına eziyet edecektir. Ayak takımları başa geçecek, kişiye şerrinden korkulduğu için hürmet edilecek ve sonraki gelen evvelki geleni kötüleyecektir. Zelzele ve harp felâketleri görülecektir.

Yukarıda incelediğimiz mehdi öncesi devirle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdi gelmeden önce dünyayı tabîi felâketler saracaktır.
  • Ülkeleri yabancılar istîlâ edecektir.
  • Ülkelere iç karışıklık ve sosyal bozukluklar hâkim olacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler, kültler çök zayıflayacak veya kaybolacaktır.

 MEHDİ DEVRİNİN YAKLAŞMA İŞARETLERİ

Mehdinin gelmesi yaklaştığı zaman, onun ayak sesleri sayılabilecek birtakım işaretler görülecektir. Bunlar genellikle kozmik hareketlerdir. Yeni Gine’de Milne-Bai hareketinde (1893), mehdinin gelmesi yaklaştığında zelzele, fırtına ve tufanlar meydana gelerek beyazları imha edeceği haber verilmiştir. Yahudilerce mehdinin gelmesi yaklaştığında güneş kararacak, Ürdün Nehri’nin suları kana dönüşecektir. Dünya milletleri birbirlerine saldıracaklar, Fars kralı Arabistan’a hücum edecek, Arabistan kralı da Roma’yı vuracaktır. İnsanların nesilleri kesilecektir.

Müslümanlarca mehdinin gelmekte olduğunu gösteren işaretlerden biri, Fırat Nehri’nin yarılarak altındaki bir dağdan altın çıkmasıdır. Diğer bir işaret, ramazan ayının ilk gecesinde ay, onbeşinci gününde de güneş tutulmasıdır. Yine her tarafı aydınlatan bir kuyruklu yıldızın doğması, onu takiben doğu tarafından çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlığın kaplaması veya doğudan çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlık kaplaması gibi tabiat olaylarıdır. Ayrıca Şam yakınlarında “Harista” veya “el-Câbiya”  isimli bir köyün batması, semadan gelen bir sesle mehdi isminin çağrılması ve bu sesi bütün dünyanın duyması, sık sık depremlerin vuku bulması, mehdinin yaklaşma işaretleri sayılır.

Yalnız ilkel dinlerle, Yahudi ve İslâm dinlerinde görebildiğimiz mehdi devrinin yaklaşma işaretlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Dünya harbinin çıkması,
  • Olağanüstü tabiî hadiselerin meydana gelmesi,
  • Çeşitli tabiî felâketlerin görülmesidir.

 MEHDİ DEVRİNİN BAŞLAMASI

Mehdi devrinin başlaması ile ilgili tasavvurlar da birtakım kozmik hareketlerle paralellik göstermektedir.Hinduizmde Kalki, Güneş ve Ay’ın, Tisya ve Jübiter’ın birbirlerine kavuştukları zaman görünecektir.  Başka bir rivayete göre Kalki, kaliyuganın sonunda görünecek ve çıktığında Güneş kova burcunda olacaktır. Kritayugayı, Brahmanların bütün düşmanlarını öldürdükten sonra açacaktır.

Budizm’in bu konudaki haberleri ise çelişkilidir. Rivayetin birine göre Maytreya, Buda’nın nirvanaya girişinden beşbin sene sonra, yâni M.S. 4457 yılında doğacaktır. Diğerine göre ise insanların ömrü uzayarak 80.000 veya 84.000 seneye yükseldiğinde Maytreya gelecektir ki, Budistlerin hesaplarına göre Buda Şakyamuni’den 5.670.000.000 sene sonra olmaktadır.

Mecusilerce Saoşyant, Zerdüşt’ün oğullarından Avşetarmah devrinin bitmesine otuz sene kala doğacakta Otuz yaşına girince, güneş otuz gün ve otuz gece semanın ortasında duracak, sonunda tekrar eski yerine dönecektir. Mecusilerin hesabına göre, Zerdüşt’ten 4000 sene sonra, yâni Zerdüşt’ten sonraki üçüncü bin yılın sonunda, Saoşyant devri başlayacaktır.

Yahudilerce Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü en az 4250 veya 4291 yıl olacağı için, Mesih devri de bu tarihlerden sonra başlayacaktır. Hahamların hesaplarına göre Mesih M.S. 240 veya  471 yılında gelecekti. Bazıları ise bu tarihlere itiraz ederek üç şeyin beklenmedik zamanda geleceğini söylemişlerdir. Bunlar: Akrep, define ve Mesihdir. Buna rağmen Mesih’in geleceği ayı, günü hesab edenler de eksik olmamıştır. Bunlara göre Mesih NİSAN AYININ 14. GECESİNDE gelecektir. Çünkü Allah İsrailoğullarını Mısır’dan bu ayda ve bu günde kurtarmıştır. Şimdiye kadar vaad edilen devrin gelmemesinin sebebi, halkın günahkârlığıdır. Bir veya iki sabt (cumartesi) gününe gerçekten riayet etseler Mesih hemen gelecektir. Bu geliş nisan veya tişri’ye (eylül- ekim) tesadüf edecektir. Çünkü dünya nisan veya tişri ayında yaratılmıştır. Yahudilerin kurtuluşu da bu ayda olacaktır.

Hristiyanlara göre ise, İsa Mesih birinci gelişinde hidayet kapısını açmıştır. İkinci gelişinde dünya hâkimiyetini kuracaktır ve bu gelişi nisan ayma tesadüf edecektir. Paulus’a göre o hemen yarın gelebilir. Mâdem ki o ölümden uyandı, diğer Hristiyanları da uyandırmak için hemen geri gelecektir. Beklenen Mesih devri başlamıştır. Semaya çıkan Mesih’in inmesi ve dünyanın idaresini eline alması bir an meselesidir. İsa da kendisiyle beraber özlenen Mesih devrinin başladığına inanıyordu. Talebelerinin bir suali üzerine: “İşte beklediğiniz geldi, fakat siz onu tanımıyorsunuz” demişti. Taraftarları da buna inanıyorlardı. Fakat tasavvur edilen zaman gelmeyince, önce Mesihin ölüm yılı olarak kabul edilen 6.000 yılı, doğum yılı olarak yorumlanmaya ve kabul edilmeye başlandı. Çünkü 6.000 yılında devrin başlaması gerekiyordu. Mesih gelmekle beraber zaman henüz olgunlaşmadığı için beklenen devri açmıyordu. Beklenen devrin daha sonra da başlamaması üzerine, İsa Mesih’in doğum için 5.500-6.000 arasında muhtelif tarihler tespit edildi. Üçüncü yüzyılın kilise babalarından Cyprian 6.000 yılının pek yakın olduğunu haber vermişti. Fakat İsa beklenen zamanda yine de gelmeyince, Aziz Hieronymus onun doğum tarihini 5.198’e indirdi. Şimdi ise İsa’nın ikinci gelişi her sene yalnız Paskalya bayramında beklenmektedir. Geldiği günün ortasında hava kararacak, ne geceye, ne gündüze benzeyecektir. Geceleyin de aydınlık olacaktır. Yine o gün beklenmedik bir soğuk, arkasından beklenmedik bir sıcak olacaktır. İsa’nın beklenen devri açmasıyla beraber Hristiyanlıktan nasibi olmayanlar hemen öleceklerdir.

Müslümanlar mehdi devrinin başlaması hususunda pek zaman hesaplarına girmemişlerdir. Bunun yerini birtakım hadiselerin vukuu almaktadır. Buna göre, mehdi devri Süfyânî’nin (Emevilerin) Medine’yi kasıp kavurmasından ve Beydâ denilen yerde askerlerinin helâk olmasından sonra başlayacaktır. Diğer bir rivayette, Mehdi, Nefsü’z-Zekiyye’nin öldürülmesinden yâni H.143 senesinden sonra zuhur edecekti ve gökten bir ses “emîriniz filândır, o mehdidir” diye onun gelişini îlan edecekti. İbn Arabi’nin hesabına göre mehdi hicretten HYF senesinin geçmesiyle (H=600 +F80= +Y=3 =683) yani hicri 7. yüzyılda görünecekti. Bu tarihin geçmesinden sonra taraftarları, bu tarihi mehdinin doğum tarihi olarak kabul ettiler ve mehdinin h.710/ m. 1310 yılında vazifeye başlayacağını savundular.

Eski Şîa rivayetlerine göre mehdi, 12. İmamın gaybı ihtiyar edişinden 60 gün veya 60 ay veya 60 sene sonra tekrar görünerek hâkimiyeti eline alması, beklenen devri başlatması gerekiyordu.

Yukarıdaki mehdi devrinin başlaması ile ilgili çeşitli dinlerdeki ortak zaman tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Bazı burçların ve Güneş’in özel duruma girmesi,
  • Evvelce tespit edilen sürenin dolması;
  • Kutsal   bir ay ve günün olması,
  • Mehdi düşmanlarının kısmen imhasıdır.

Sonuncu maddedeki tasavvur yalnız Hinduizm, Hristiyanlık ve İslâmiyet’te mevcuttur. İlkel ve ölü dinlerdeki mehdi tasavvurlarında, henüz gelişmemiş olmalı ki, mehdi devrinin başlaması ile ilgili bir düşünceye rastlamıyoruz.

 MEHDİ DEVRİNİN SÜRESİ

Mehdi devrinin süresi genellikle bin yıl olarak tasavvur ediliyorsa da bu süre çeşitli dinlere göre değişmektedir. Hindularca Kalki’nin ömrü bin yıl olacaktır. Bu sürenin dolmasına ya km, Kalki dört oğluna tahtını ve ülkesini bırakarak Himalayalarda Ganj kenarında bir ormanda inzivaya çekilecek, oradan da semaya yükselecektir.

Budistlerce Maytreya 60.000 veya 84.000 sene dünyada kalarak vazifesini sürdürecektir.

Mecusilerce ise Saooşyant’ın hükümranlığı bin sene devam, edecek, süresinin bitmesine 57 yıl kala şeytanî varlıklar ve Ehriman yok edilecektir. Devrin sonunda insanlar manevî hayata başlayacaklardır.

Yahudilere göre Mesih devri genel olarak 400 sene sürecek ve Mesih’in ölümüyle son bulacaktır. Eliyyahu ekolünde ise Mesih devrinin 2000 sene süreceği, fakat bu sürenin bir kısmının insanların günahları yüzünden iptal edildiği kanaati hâkimdir. Bununla beraber 6000-4291 =  1709 sene veya 6000-4250 =  1750 seneden az olmayacaktır. Haham Elieser’e göre ise, Mesih devri 40 sene, Rabbi Elezer ben Azeryah’ya göre 70 sene sürecektir. Bir görüş birliğine varmak mümkün değildir.

Hristiyanlara göre İsa Mesih’ın başında bulunacağı İlâhî devlet ve Mesih’ın saltanatı bin sene sürecektir. Kilise bir müddet için bu bin seneyi, Mesih’ın ilk görünüşüyle tekrar dönüşü arasındaki zaman olarak tefsir ettiyse de, zamanın geçmesiyle vazgeçmiştir. Bugün ise bin senelik İlâhî devlet inancım (chliasmus) özellikle küçük mezhepler muhafaza etmektedir. Bin senenin sona ermesiyle ise, bu sürede bağlanan Şeytan tekrar serbest bırakılacaktır. Fakat Allah Teâlâ,  “şeytan”ın askerlerini imha edecek, kendisini de ateşe atacaktır:

Müslümanlarca Mehdi’nin hâkimiyet devri ve süresi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Hadislerde bu devrin iki, üç, beş, yedi, sekiz, dokuz, veya on sene süreceği hususunda çeşitli rakamlar verilmektedir. Yine mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak, ondokuz yıl ve bir kaç ay veya yirmi, yirmidört yahut da kırk yıl gibi bir süre tahmininde bulunulmaktadır. Örneğin el-Huseynî haber verilen yedi seneyi, mehdinin dünya hâkimiyetini sağladıktan bütün fetihleri bitirdikten sonraki saltanat süresi olarak yorumlamaktadır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin süresi ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Mehdi devri Hinduizm, Zerdüştîlik ve Hristiyanlığa göre 1000 sene,
  • Budistlerce 60 000 veya 84 000 sene
  • Yahudilerce 400 sene veya daha fazla (2000 yıl)
  • Müslümanlarca 7 veya 40 sene olacağı kanaati genellikle yaygındır.

Mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak ne dinler arasında, ne de dinlerin kendisi içinde bir birlik vardır. Birleştikleri tek nokta, mehdi için belirli bir süre düşünmüş olmalarıdır.

 MEHDİ SONRASI DEVİR

Mehdi sonrası devir, parlak bir günü tâkip eden, bir akşam ve karanlık bir gece gibi tasavvur edilir. Hindularca Kalki’nin açtığı yeni kritayugayı treta, dvapara ve kaliyuga tâkip edecektir. Bu devirler boyunca tabiat ve insanların durumları dâima kötüye gidecektir. Tretayuga’da öğretinin ve insan hayatının dörtte biri eksilecektir. Dvaparayuga’da öğretinin dörtte biri daha eksilecek ve ayrıca Vedaların dörtte biri kaybolacaktır. İnsanlar arasında birtakım maddi ve manevî hastalık ve kötülükler salgın hale gelecektir. Devrin sonuna doğru gökte yedi ve oniki güneş doğacak, bütün insanları öldürecek, nehirleri ve denizleri kurutacak, otları ve ağaçları yakacaktır. Gökten yağmur gibi taş yağacaktır. Bunları kuvvetli bir rüzgârla Samvartaka Ateşi (kâinatı yakan ateş) tâkip edecek, oralarda kalması muhtemel, her türlü canlıyı da yok edecektir. Belirli bir süre geçtikten sonra, dünya tekrar yenilenecek ve yeni bir kritayuga başlayacak, zamanın bu dâirevî periyodik akışı ebediyete doğru uzayıp gidecektir.

Budistlerce Maytreya’dan sonra öğreti 80.000 veya 60.000 sene daha aynen yaşayacaktır. Bundan sonra devirler yavaş yavaş bozulmaya, öğreti eksilmeye başlayacak ve bu durum kaliyugada zirveye ulaşacaktır. Bu suretle zamanın iyilikten kötülüğe, kötülükten iyiliğe doğru periyodik akışı ebediyen devam edecektir.

Mecusilerce Saoşyant devrinin sonuna doğru bütün işleri Ahura- Mazda kendi üzerine alacaktır. Daha önce ölenleri de diriltecektir. Sonra genel bir muhakeme kurularak, bütün insanlar bu muhakemeden geçirilecektir. Günahsızlar ebedî saadete kavuşurlarken, günahkârlar erimiş maden içine atılarak üzerlerindeki kötülükler yok edilinceye kadar orada kalacaklar, sonunda onlar da ebedî saadete kavuşacaklardır.

Yahudilere göre Mesih’in ölümünden sonra bütün insanlar da ölecektir. Dünya yedi gün sessizlik içinde kalacak, artık hiçbir canlı bulunmayacak, belirli bir zaman sonra haşir ve hesap günü gelecektir.

Hristiyanlara göre Mesih’in bin senelik hâkimiyetinden sonra Şeytan’ın bağları çözülerek serbest bırakılacaktır. Şeytan, tekrar taraftarlar kazanarak onları Hristiyanlar üzerine saldırtacaktır. Fakat Allah Teâlâ mücadele ederek Şeytan’ı tesirsiz hale getirecek, askerlerini de imha edecektir. Bunu umûmî haşir ve hesap günü tâkip edecektir.

İslâm’a göre mehdinin halefi Yemen’de Kahtan’dan bir kimse olacaktır. İdaresizliği ile kısa zamanda ülkede karışıklıkların meydana çıkmasına sebep olacak, dünyada küfür ve zulüm süratle yayılacaktır. Nihayet hafızların zihinlerinden Kur’an silinecek, İnsanlar putlara tapmaya başlayacaklardır. Ye’cüc ve Me’cüc denen kavimler çıkarak dünyayı harabeye çevireceklerdir. Süratle Müslümanların sayısı da azalacak, bir tek Müslüman kalmayınca, kıyamet kopacaktır.

Yukarıdaki mehdi sonrası devirle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Zaman tekrar kötüleşmeye başlayacaktır.
  • Tabiatın ve sosyal hayatın düzeni tekrar bozulacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler kaybolacaktır.
  • Zaman  tasavvuru dâirevî olan dinlerde, kötülüklerin zirveye ulaşmasından sonra tekrar düzelme başlayacaktır.
  • Zaman  tasavvuru lineal (çizgisel, doğrudan doğruya olan) dinlerde, dünya kıyametle son bulacaktır.

 II.     MEHDİ DEVRİNDE TABİİ ÇEVRE VE MEKÂN TASAVVURLARI

Mehdi devrinin tasavvur edilen ihtişâmının yalnız politik, sosyal ve dînî sahalara münhasır kalmayıp, içinde yaşadığı tabiî çevreye ve bölgeye de tesir edeceği, tabiatta birtakım değişiklikler meydana getireceği de düşünülmektedir. Bu tabiî çevre tasavvurları genellikle cennet tasavvurları ile paralellik arz etmektedir.

 CANSIZ ÇEVRE

Yer, insanlar, hayvanlar ve bitkiler için ana kucağı, gök de üzerine bir örtü, bir rahmet kaynağıdır. Mehdi devrinde, yer ve göğün daha önce bozulan ahengi tekrar eski hâlini alacak, içinde yaşayanlara saadet otağı olacaktır. Eski Mısırlıların Mehdi Ameni devrinde mevsimlerin bozulan düzeni tekrar iyileşecek, yağmurlar yağacak, Nil Nehri’nin suları yükselecek, kararan Ay ve Güneş tekrar parlayacak ve dünyayı ısıtacak, her taraftan hayat ve mahsul fışkıracaktır.

Hindulara göre Kalki zamanında da yeryüzü bolluk ve bereketle dolacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, mahsul kendiliğinden yetişecektir. Sular birer sıhhat kaynağı olacak, Kalki ve refakatçıları kutsallaşan sularda yıkanacaklardır. Bu sulardan biri de halen Naimisa Ormanında bir ziyaret yeri olan Cakratirtha Gölü’dür.

Budistlerce de Maytreya zamanında dünyanın bolluk ve bereketi zirveye ulaşacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, sular bollaşacak, nehirler ve su kaynaklan sekiz kat daha artacak, bu sular lezzetli ve dertlere deva olacaktır. Çevrede bir pislik v.s. olursa, yer kendiliğinden açılarak onu içine alıp yok edecektir.

Konfuçyanizme göre mehdi yere, göğe, dağlara, nehirlere hâkimdir. Onun tesiriyle Güneş ve Ay kararmayacak, deniz yerini değiştirmeyecek, nehirler ülkeye taşmayacaktır. Göller ve nehirler kuramayacaktır. Dağlar yıkılmayacak, yer yükselmeyecektir.

Yahudilerin inancına göre Mesih devrinde çöllerden sular fışkıracak, steplerden dereler akacaktır. Derelerde göller meydana gelecektir. O gün dağlar tatlı şarap damlatacak, tepeler süt akıtacak, Rabb’in evinde bir kaynak çıkacak ve Şittim Vâdisi’ni sulayacaktır. Çöller dahi Eden bahçelerine dönecek, Âdem’in günahıyla değişen tabîat eski hâlini alacaktır. Ayın ışığı güneşinki gibi parlak olacak, güneşin ışıkları ise şimdikinin yedi katı daha artacaktır.

İslâm Hadis literatürüne göre de, Mehdi devrinde Allah Teâlâ bol bol yağmur verecek, yer bütün nebatlarını ve zenginliklerini ortaya çıkaracak, bolluk ve zenginliklerin sınırı olmayacaktır. Sular Mûsâ Peygambere yol verdikleri gibi mehdiye de yol verecekler, Müslümanlar denizleri yürüyerek geçebileceklerdir.

Mehdi devrinde bazı dağ, nehir, göl ve diğer bazı suların mehdilerle özel ilişkileri dolayısıyla kendilerine has bir kutsiyet kazandıkları görülür:

a.         KUTSAL DAĞLAR

Dağlar ve tepeler çok eski zamanlardan beri kuvvet merkezi olarak tasavvur edilirler. Bilhassa volkanik ve karlı dağlarda İlâhî bir güç görülür, onlara hürmet edilir. Kalki hayatının sonuna doğru Himalayalara çekilecek ve oradan semaya çıkacaktır. Buda’nın talebelerinden Mahakaşyapa Maytreyayı Kuttutapa dağında veya Magadha sınırında Grdhrakuta dağında bekleyecektir. Maytreya’ya Buda’nın gönderdiği elbiseyi verecektir. Zerdüştîlerce Saoşyantı meydana getirecek tohumu saklayan Hâmun gölünü (diğer bir rivayette bu göl Kansava’dır) sularıyla besleyen Tanrı Dağıdır Avestada bu dağın ismi Uşida’dır. Yahudilerce Sion önemli bir yere sahiptir. Mesih Rabb’ın evini bu tepeye inşa edecektir. Bütün milletler ona koşacaklar ve “gelin Rabbin dağına, Yakup’un Allah‘ının evim çıkalım, şeriat Sion’dan çıkacaktır” diye bağıracaklardır. Mesih devrinde Mabed Dağı Sion yükselecek ve ihtişamı diğer dağlardan daha fazla olacaktır.

Hristiyanlarca Amorea dağlarındaki Moriya dağı (Kudüsteki Mabed dağı), Mesihin çarmıhının dikildiği dağdır. Âdem de cennetten bu dağa inmiş ve öldüğünde bu dağa gömülmüştü. Hz. İbrahim oğlu İshak’ı (Yahudi ve Hristiyanlarca kurban edilmek istenen İsmail değildir) bu dağda kurban etmek istemiş, kutsal mihrabını burada kurmuştu. Yine Zeytin dağı da Mesih’in dolaştığı, vaaz ettiği yer olması sebebiyle Hristiyanlarca kutsal sayılır.

Şîilerden Keysaniye mezhebi sâlikleri de, Muhammed el- Hanefıye’nin ölmediğine, Redva Dağında gizlendiğine, meleklerle sohbet ederek zuhur edeceği günü beklediğine inanıyorlardı.

 b.         KUTSAL SULAR

Kutsal suların başında âbıhayat gelmektedir. Bu su hakkındaki efsanelere Sümerlilerden beri rastlanmakta ve mehdilerle de yakın ilişkisi görülmektedir. Mecusilerce Saoşyant âbıhayatı Ardvîsur suyu kaynağında yetişen Beyaz Höm bitkisinden elde edecektir. Hristiyanlarca ise âbıhayat, insanları Âdem’in günahından kurtaran İsa Mesih’ın kanı ve vaftiz süyudur. Âdem, Tanrı’dan âbıhayatı istediğinde, Tanrı ona âbıhayatı Mesih kanının Golgata toprağında kafasını vaftiz etmesiyle vereceğini söylemiştir. Mesih’in mızrak yarasından akan kan ve su, altında gömülü olan Âdem’ın ağzına akmış ve onu vaftiz etmiştir. Bu süratle Âdem günahından kurtularak ölümsüzlüğe kavuşmuştur.

Suları kutsal ile temas eden nehir, dere veya göller de kutsal sayılırlar. Maytreya’nın şehri Ketumati’nin ortasında küçük bir göl bulunacak ve dört bir yanım mücevherden merdivenler çevirecektir. Her gece yarısı bu gölcük, Mangala taşıyan bir insana dönüşerek, şehre güzel kokulu gülleri serpecek, tozlarını uzaklaştıracaktır. Zerdüştîlerce Saoşyant’ın tohumunu saklayan Hâmun veya Kansava gölü kutsaldır. Çünkü müstakbel mehdiyi kötü kuvvetlere karşı saklamaktadır. Zerdüşt müminleri senenin birinci gününde yıkanmaları ve Saoşyanta’ya hamile kalmaları için bu göle kızlarını gönderirler. Bir kısmı da Hindistan’ın yakınlarında bir suya girerek midyenin Semavî damladan inciye gebe kaldığı gibi, Saoşyanta’ya hamile kalmak isterler. Müslümanlarca da Taberiye gölü kutsaldır.

Mehdi bu gölün içinde saklı Tâbutu’s-Sekine’yi ortaya çıkaracak ve bunu gören Yahudilerin çoğu İslâmiyeti kabul edeceklerdir.

Kutsal nehirlerin başında Nil Nehri gelmektedir. Nil’in sulan Mehdi Ameni zamanında artacak, üzerinden geçenler batıp bozulmayacaklardır. Hristiyanlarca Ürdün Nehri’nde İsa Mesih vaftiz olmuştur ve Kutsal Ruh orada kendisine nüfuz etmiştir. Müslümanlarca da Fırat Nehri, mehdinin gelmekte olduğunu müjdelemek için, yarılarak altında gizli olan altın madenlerini ortaya koyacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin cansız çevresiyle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Evvelce düzeni bozulan kozmik varlıklar normale dönecektir.
  • Toprağın bereketi artacaktır.
  • Sular çoğalacak ve şifa kaynağı olacaklardır.
  • Bazı dağlar ve sular mehdilerle özel ilişkileri nedeniyle kutsiyet kazanacaklardır.

Yukarıdaki incelememizde isimlerini zikrettiğimiz kutsal dağlar ve suların başka dînî sebeplerle de kutsal sayıldıklarını görüyoruz. Muhtemelen önceden mevcut bu kutsal objelerle mehdi tasavvurları arasında sonradan ilişkiler kurulmuş ve kutsiyetleri artırılmış olmalıdır.

 BİTKİLER

Mehdi devrinin tabiattaki ihtişamı, bitkilerde de görülecektir. Maytreya’nın şehri Ketumati güzel kokulu lotos çiçekleri ile dolacaktır.   Çiçekler bütün sene boyunca açacaklar ve tazeliklerini kaybetmeyeceklerdir. Ketumati şehrinin dört kapısında dilek çiçekleri bulunacak ve isteğe göre bu çiçekler semavî elbiseler, mücevherler ve yemekler vereceklerdir. Şehrin ortasında bir dilek ağacı yükselecek, isteğe göre, pamuklu, ketenli bezler ve kumaşlar, musiki âletleri ve mücevherler gönderecektir. Tarlalarda kendiliğinden kullanılmaya hazır pirinçler yetişecek, yere düşen bir tohum iki fıçı mahsul verecektir. Maytreya ülkesinde (jambudvipa) dikenli bitkiler yetişmeyecek, yalnız faydalı ve güzel bitkiler, yeşil çayırlar yetişecektir. Ağaçların yüksekliği üç ses mesafesi olacak ve altın renginde ışıklar saçacaktır.

Yahudilere göre Mesih devrinde Arz-ı Mevûd, cennet bahçelerine benzeyecektir.[3] Mahsulün son derece artması Mesih’in yaratacağı dînî- ahlâkî hayatın bir mükâfatı olacaktır. Lübnan bahçeleri ormandan farksız olacak, çöllerde akasyalar, zeytinler, serviler yetişecek, ağaçlar devamlı meyva verecektir. Yeryüzü, bitkilerin aromatik kokularıyla dolacak, hububat bol ve yerdeki otlar gibi çok olacaktır.

Müslümanlarca da bu devir bereket devri olacaktır. Hadislerin ifadesine göre “yer nebatlarını gizlemeyecektir”.

Mehdi tasavvurlarıyla ilişkileri sebebiyle bazı bitkiler özel bir anlam kazanmışlardır. Budizme göre, Buda’nın incir ağacı altında hakîkata kavuştuğu gibi Maytreya da Nâga-ağacı altında hakîkata kavuşacaktır. Bu ağaca Bodhi ağacı Nâgapuspa da denir. Bu ağaç Ketumati şehri yakınında Puspavana bahçesindedir.  Nâgapuspa’nın gövdesinin kalınlığı 120 arşın olacak,  2000 dalı bulunacak ve tepesi çiçeklerle kaplı olarak kabarmış tavus kuşu gibi muhteşem görünecektir. Çiçekleri araba tekerleği gibi büyük olacak ve on mil uzaklığa kokusu gidecektir. Dallan mücevher salkımları gibi olacak, her bir çiçek, her bir yaprak yedi mücevher rengini gösterecek, bu ağacın benzeri yerde ve gökte bulunmayacaktır. Ülkenin dört kastına mensup şehir ve köy halkları Maytreya’nın aydınlandığım duyup onun vaazım dinlemek için bu ağacın altında toplanacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant’ın âbıhayatı elde edeceği bitki Beyaz Hôm’dur. Buna Gökart ağacı da denir.  Vourukaşa gölünün bir adasında Ardvîsura suyunun kaynağında yetişir. Bu bitkiden yiyenler ölümsüz olurlar.

Hristiyanlarca cennetteki “Hayat Ağacı” ile İsa Mesih’in çarmıhı arasında büyük bağlar vardır. Dünyanın ortasına dikilen çarmıh, cennetteki ağacın bir örneğidir. Hakiki çarmıh ağacı, ölüleri canlandırır. Bunun için İmparator Konstantin’in annesi Helena çarmıh ağacının kalıntılarını aratmıştır. Çünkü çarmıh ağacının gücü cennetteki hayat ağacından gelmektedir. Rivayete göre, Âdem 932 sene Hebron vâdisinde (Kudüs’ün  36 km. güneyinde) yaşadıktan sonra, ecel hastalığına yakalanınca oğlu Şit’i (Seth) rahmet yağını getirmesi için cennete göndermiştir. Cennet kapıcısı melek de ona, Âdem’i günahından oğullarından Mesih’in kurtaracağını müjdeleyerek Şit’e, hayat ağacının üç çekirdeğini vermiş ve onları Âdem’in diline koymasını söylemiştir. Ölümünden sonra, Âdem’in diline konan bu üç çekirdek Hebron vâdisinde yetişerek üç ağaç olmuştur. Hz. Davud İlâhî emirle o ağaçlan Kudüs’e getirtmiştir. Daha sonra Mesih’in çarmıhı bu üç ağacın kerestesinden yapılmıştır. Âdemin mezarının başına dikilen bu çarmıhta İsa Mesih ölmüş ve kanı Âdem’in kafasına dökülerek onu vaftiz etmiş ve işlediği günahtan kurtarmıştır.

Katoliklerce İsa’nın mesh edilme sembolü zeytin dalı, ölümden dirilişinin sembolü ise palmiye dalıdır. Kuzey Avrupa ülkelerinde Palmiye dalının yerini söğüt çiçeği almıştır. Gizemli bir mânâ atfedilerek, evlerde çarmıh işaretinin altına asılır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin çeşitli dinlerdeki bitkilerle ilgili tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi devrini bitkiler güzel çiçek ve kokularıyla süsleyecekler;
  • Bitkiler bol mahsulleriyle mehdi ve cemeatlerini besleyeceklerdir.
  • Bazı bitkiler mehdilere çalışmalarında yardımcı oldukları, hizmet ettikleri için;
  • Bazı bitkiler de çeşitli yönlerden mehdileri temsil ettikleri için kutsiyet kazanırlar.

Mehdi devrinin önemli özelliklerinden birini teşkil eden ilk iki maddeyi yalnız Budistlerde, Yahudi ve Müslümanlarda görmekteyiz. Bu tasavvur diğer dinlerde ya gelişmemiş veya mehdi devrinin ihtişamını anlatan genel ifadeler arasında kaybolmuş olabilir. Malenezya’da görülen mehdilik hareketlerindeki tasavvurlarda, her şeyin kendi üzerlerinde hazır olacağı, çalışmadan bütün ihtiyaçlarının karşılanacağı görüşleri kanaatimize destek vermektedir.

 HAYVANLAR

Mehdi devrinde hayvanların tabiatında meydana gelecek değişiklikler inancının ilkel izlerine Mısırlılarda rastlamaktayız. Kutsal günde hayvanlardaki vahşîlik kaybolacak ve sığırlar kırlarda korkusuzca, çobansız dolaşacaklardır. Konfüçyanizm’de de mehdi zamanında yırtıcı hayvanlar ve kuşlar vahşiliklerini unutacaklardır. Arılar ve akrepler küçük çocukları sokmayacak, sinekler ve böcekler ısırmayacaklardır. Özellikle Yahudilerde bu tasavvur diğer dinlere nazaran daha fazla gelişmiştir. Hayvanların vahşilikleri kaybolunca kurt kuzu ile beraber oturacak, kaplan oğlakla beraber yatacak, buzağı, genç aslan ve besili sığır bir arada bulunacak ve bunları küçük bir çocuk otlatacaktır. Ayı ve aslan, sığır gibi ot ve saman yiyecektir. Çocuklar karayılanın deliğinde oynayacaklar, ellerini engereğin deliğine, kovuğuna soktukları halde hiçbir zarar görmeyeceklerdir. Yılanın ekmeği toz olacaktır. Rabb “benim kutsal dağlarımda kötülük olmayacak”  diyecek ve hayvanlar da bu emre itaat edeceklerdir. Âdem günah işlemeden önce cennette hüküm sürmekte idi, ancak bundan sonra hayvanlar değiştiler, insanlara itaat etmez oldular. Bu sulh hayatı mehdinin kutsal devrinde tekrar geri gelecektir. Kitabı Mukaddes’in diğer haberlerinde ise tabu değişikliğe uğramadan aslan ve diğer vahşi hayvanların kutsal ülkeyi terk edecekleri veya yok edilecekleri haber verilmektedir.

Hayvanlardaki genel tabiat değişikliği bütün dinlerde görülmemekle birlikte bazı hayvanların mehdi tasavvurlarıyla yakın ilişkilerine şâhit olmaktayız. Bunların başında at gelmektedir. At, Kalki’nin binek hayvanıdır ve tasvirlerinde beyaz bir at üzerinde görülmektedir. Bu at Kalki’ye Tanrı Şiva tarafından hediye edilen efsanevi kanatlı bir attır. Arzuya göre koşacak, istenilen yere en süratli bir şekilde gidecektir. Kalki ile beraber harplere girecek, ısırarak, çifteler savurarak Kalkiye yardım edecektir. Her ne kadar Tevrat Mesih’in tevazu alâmeti olarak eşek üzerinde dolaşacağım haber veriyorsa da Hristiyanlar onu bir at üzerine binmiş olarak tasvir ederler, çünkü Mesih onlarca semâvî ordunun muzaffer komutanıdır. Şîiler de İsfahan’da, Mehdi ve yaveri İsa (aleyhisselâm) için koşulu iki atı hazır bulundururlardı.

Papağan ise Kalki’nin elçisi ve habercisidir. Bu efsanevî papağanı kendisine atla beraber Şiva hediye edecektir. Papağan Vedaları ve diğer kutsal kitapları bilir. Dünyanın çeşitli yerlerine uçarak bilgi toplar ve Kalki’ye getirir.

GÜVERCİN HRİSTİYANLARCA MESİH’E HULÛL EDEN KUTSAL RUH’UN SEMBOLÜDÜR. Şîiler de kutsal ruhu kuş şeklinde tasavvur ederler. Mehdi Muhammed b. Hasan doğduğunda etrafını kuşlar sarmış ve babası onu kuşlara vermiş ve onlara: “ona iyi bakın ve her kırk günde bir getirin” demiştir. İmamdan kuşun mahiyeti sorulduğunda o da kuşun KUTSAL RUH olduğunu, çocuğu korumakla görevli bulunduğunu, Allah’la İmamlar arasında elçilik yaptığını söylemiştir.

Azteklerin mehdisi Quetzalcoatl, kelime olarak tüylü yılan anlamına geldiğine göre, yılanla Quetzalcoatl arasında bir ilişki olmalıdır. Quetzalcoatl’a atfedilen mâbedin sütunları tüylü yılan kabartmalarıyla süslenmiştir. Eski Mısırlılarca Mehdi Ameni’nin alnında hükümdarlık yılanı bulunacaktı ve kendisine itaat etmeyenleri bununla teskin edip, sindirecekti. Budizm’e göre Maytreya doğduğu zaman kozmik yılanlar soğuk sular yağdıracaktır.

İNEK Hindistan ve İran’da kutsal sayılır. İdrar ve dışkısı dahi temizleyici bir kuvvet olarak tasavvur edilir. Saoşyant abıhayatı hazırlarken Hadayaoş adındaki kutsal ineği kurban edecek, yağını yardımcı malzeme olarak kullanacaktır. Yahudilerce Mesih’in geldiği gün, bin dağ üzerine yayılan büyük bir öküz kurbanıyla devir açılacaktır. Hristiyanlarca Mesih’in doğduğunu çift sürmekte olan bir öküz böğürerek sahibine haber vermiştir.

KUZU Yohanna İnciline göre, Mesih’in sembolüdür. Mısır’da Kral Bokcharis devrinde (M.Ö.718-712) bir kuzu mehdinin geleceğini haber vermişti.

ASLAN, Hristiyanlarca Mesih hükümranlığının sembolüdür.

Şîilerden Keysaniye mezhebine göre, Mehdi Muhammed elHanefıye’yi Redva dağında aslan ve leoparlar koruyordu.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin hayvanlarla ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi devrinde hayvanların tabiatları değişerek vahşîlikleri ve zararları kalkacaktır.
  • Hayvanlar insanlara itaat edecekler veya mehdi cemaatına zarar vermemek için ülkeyi terk edeceklerdir.
  • Bazı hayvanlar mehdilere olan çeşitli hizmetleri dolayısıyla kutsiyet kazanacaklar veya kutsiyetleri artacaktır. Çünkü yukarıda mehdilerle ilişkilerinde isimlerini zikrettiğimiz hayvanlar, ait oldukları dinlerce daha önce de kutsal sayılmaktadırlar. Muhtemelen mehdiler ve kutsal hayvanlarla ilgili tasavvurlar birleştirilerek bu hayvanların mevcut kutsiyetleri daha da artırılmış olabilir.

MEHDİLERİN DOĞUM ÖNCESİ YERLERİ

Genellikle gök, mehdilerin doğum öncesi, bekleme mekânları olarak tasavvur edilir. Mehdiler âhir zamanda yeryüzüne gelinceye kadar gökte beklerler. Algonkin’lerden Montagnai kabilesine göre, kült kahramanları Tsekabec annesini ve karısını yanına alarak semaya çıkmıştır. Ahir zamanda kavmine yardım için semadan yeryüzüne inecektir. Azteklerce Quetzalcoatl’ın ülkesini terk ettikten sonra doğuya gittiğine ve semaya çıktığına, halen semada kendisini yakarak Seher yıldızı olarak görüldüğüne inanılırdı. Günün birinde geri gelerek kendilerini kurtaracaktı. Bu sebeple Kristof Kolomb Amerika’ya geldiğinde, yerliler onu beklenen kurtarıcı sanarak büyük hürmet göstermişlerdi. Gerçeği anladıklarında ise çok geç kalmışlardı.

Hindularca Kalki, Tanrı Vişnu’dur. Şu anda gökde bulunmakta ve dünyaya geleceği günü beklemektedir.

Budizm’e göre Buda’lar insan olarak yeryüzüne gelmeden önce göğün Tuşita katında yaşarlar. Maytreya da halen Tuşita göğünde yaşamaktadır. Yeryüzüne ininceye kadar da oranın sâkinlerine Budizm ‘i vaaz edecektir.

Bazı Yahudilerce de Mesih gökte bulunmaktadır. Hz. Danyal, Mesih’i, yanında bir grup semavî varlıkla gökten inecek bir kimse olarak tasavvur etmişti. Henoch (Hz.İdris) daha da ileri giderek Mesih’in halen semada İlâhî taht üzerinde oturmakta ve dünyayı idare edeceği zamanı beklemekte olduğunu söylemişti.

Hristiyanlar ve Müslümanlar, İsa Mesih’in semaya gittiğine ve halen orada bulunduğuna inanırlar. Hristiyanlar âhir zamanda onun tekrar yeryüzüne inerek bin senelik İlâhî imparatorluğunu Filistin’de kuracağına inanırlar. Müslümanlara göre ise O, Şam’da BEYAZ MİNARE’den yeryüzüne inecek, o anda camide sabah namazını kılmaya hazırlanan mehdi ile karşılaşacak ve mehdiye tâbi olacaktır.

Bazı Şii mezheplerinin inançlarına göre ise mehdi ölmemiş, yalnız gözden kaybolmuştur. O, göklerde bulutlar arasında dolaşmakta ve dünyada görüneceği günü beklemektedir.

Yukarıdaki tasavvurlardan da anlaşılacağı üzere, mehdilikleri kabul edilen şahsiyetler gökte oturmaktadırlar ve günü geldiğinde gökten yere ineceklerdir. Fakat burada zikredilen tasavvurlar, ancak Algonkin Kızılderililerinde, Azteklerde, Hindularda, Budistlerde, Hristiyanlarda ve bazı Şîa mezheplerinde bulunmaktadır. Bu beklenen kimseler, zikredilen dinlere göre tarihin çeşitli devirlerinde dünyada yaşamış tarihî şahsiyetlerdir. Gelmesi beklenen, fakat henüz tarihî şahsiyetler olmayan, Konfuçyanizm, Taoizm, Zerdüştîlik, Yahudilik ve Sünnî Müslümanlığın mehdileri yukardaki görüşe dâhil değildirler. Hz. İdris (Henoch) ve Danyal’a atfedilen görüşler ise ancak bir kısım Yahudilerce kabul edilir. Dolayısıyla, mehdilerin semada vazife gününü bekledikleri inancının, yalnız mehdi olarak geri döneceğine inanılan tarihî şahsiyetlerin bulunduğu dinlerde mevcut olduğunu ve bu inancın bu din mensuplarında gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

 MEHDİLERİN YAŞAYACAKLARI ÇEVRELER

Mehdiler her ne kadar genelde müstakbel dünya imparatoru olarak tasavvur ediliyorlarsa da, faaliyet sahaları her dinde kendi merkezî bölgelerine münhasır kalmaktadır. Kendilerine seçecekleri başkentleri de bu merkezî bölgeler içinde bulunmaktadır. Azteklerin kutsal şehri Tolan’dı. Bu şehri Quetzalcoatl kurmuştu ve istikbalde de bu şehre dönecek ve burayı refah ve saadetle dolduracaktı. Tolan bugün Meksika şehrinin 80 km. kuzeyindedir.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni Yukarı Mısır’da Hn-hn’da doğacak ve kendisine Memphis’ı başkent seçecektir. Şehri refah ve saadetle dolduracaktır.

Hindularca Kalki Hindistan’da Sambhala şehrinde doğacaktır. Kendisine Sambhala’yı başkent edinecek, kardeşleri, oğulları ve diğer akrabaları ile orada saltanat sürecek, şehri pazarlarla, saraylarla, renkli bayraklarla süsleyecektir. Şehre Kalki’nin günahsız ayakları dokunduğu için, bu şehirden ölüm kalkacaktır. Şehrin etrafım ormanlar, korular ve renkli çiçekler süsleyecektir. Kalki’nin karısı Patmavati ise Simhala adasındaki Kârumati şehrinde doğup büyüyecektir. Bugün Hinduların ziyaret yerlerinden biri olan Ayodhaya (Oudh) da, Kalki’nin faaliyet sahalarından biri olacaktır.

Budistlerce Maytreya, bugünkü Beneras şehri yerinde kurulacak olan Ketumati şehrinde doğacak ve faaliyetlerini bu şehirde sürdürecektir. İstikbalde bu şehrin etrafına 84.000 şehir daha kurulacaktır. Müstakbel Ketumati 12 mil uzunluğunda, yedi mil genişliğinde olacaktır. Etrafını yedi tane altın madeninden örülmüş, yedi renkten surlar çevirecek ve surların yüksekliği ve boyu yedi palmiye boyu olacaktır. Ketumuti’nin taşını, toprağını altın, gümüş ve diğer mücevherler teşkil edecektir. Ketumatinin taşı toprağı; altın, gümüş ve diğer mücevherlerden oluşacaktır.

Zerdüştılerce Saoşyant, Kansava gölünde yıkanarak hamile kalacak olan bir kızdan doğacağına göre, doğacağı ve yaşayacağı çevre da Kansava bölgesi, yânî Zerdüşt’ün de yaşadığı İran ve Afganistan havalisi olacaktır.

Yahudilerce Tanrı, rahmetini Davud Evi üzerine, yâni Mesih ve Kudüs’de oturanlar üzerine indirecektir. Tanrı evini Sion’a kuracak, Mesih de Sion’un bulunduğu Kudüs Şehrine Galile’den gelerek Kudüs’ü başkent edinecektir. Kudüs cennet bahçeleri ile dolacak ve hatta ilâhî rahmetle sahil şehri olacaktır. Etrafını,  12 kapısı bulunan ateşten bir sur çevirecek ve içeriye girmek isteyen düşmanları yok edecektir. Şehir, inci ve mücevherlerle süslenecektir. Dağılmış cemaat burada toplanacak ve tozlar içinde muazzam bir ihtişam yükselecektir. Caddeler, evler ve surlar, mücevherlerden inşa edilecektir. Saadet şehrinde Tanrı’nın ebedî ihtişamı ışık olarak şehrin üzerinde parlayacak, güneş ve avm ışığına ihtiyaç kalmayacaktır. Şehir genişleyecek, Şam kapılarına ulaşacaktır.

Hristiyanlarca Betlehem, Galile ve Kudüs, İsa Mesih’in faaliyet alanıdır. İsa’nın tekrar dönüşü de bu bölgeye olacak, dünya imparatorluğu Yahudilerde olduğu gibi Kudüs’de kurulacaktır.

Müslümanlarca mehdi, Medineli olacak ve Mekke’ye sığınacaktır. Kendisine Kâbe’de Haceru’l-Esved ile Makâm-ı İbrahim arasında biat edilecek ve vazifeye buradan başlayacaktır. İbn Haldun’un Taberanî’den naklettiği bir hadîse ise göre mehdi, Kudüs’te oturacaktır. Mehdinin Buhara’dan çıkacağı rivayeti de vardır. Mehdinin Şam’da İsa aleyhisselâm ile buluşacağı, Süfyanî (Emeviler) ile Hicaz bölgesinde harbler edeceği ve İstanbul’u feth edeceği rivayetleri de göz önüne alınırsa, mehdinin faaliyet sahasının Arabistan ve Anadolu olacağı açıktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerle ilgili çeşitli dinlerin çevre tasavvurlarını özetlersek:            

  • Mehdilerin genellikle yaşayacakları ve faaliyetlerini gösterecekleri bölgeler, mensup oldukları dinlerin merkez veya yayılma sahalarıdır.
  • Tolan, Memphis, Sambhala, Ketumati (Benares), Kudüs ve Mekke gibi kutsal şehirler mehdi zamanında da ona hizmet ederek kutsallıklarını devam ettireceklerdir.
  • Mehdilerin dünya hâkimi olacağı söylenirse de, faaliyetleri ile ilgili tasavvurlarda, yalnız mensup oldukları dinin belirli çevreleri zikredilir, bunun dışına çıkılmaz.

 III. MEHDİLERİN KİMLİKLERİ

Mehdilerin şahısları hakkındaki tasavvurlar öyle gelişmiştir ki, yalnız faaliyetleri değil, onların âileleri ve soyları, doğumları, sıfatlan, yetişmeleri ve vazife şuurunun kendilerinde doğuşu dahi düşünülmüştür.

 AİLE VE SOYLARI

Kuzey Amerika yerlilerinden Montagnai kabilesine göre mehdi diyebileceğimiz Tskabec dünyanın ilk zamanında dünyada yaşayan ihtiyar bir kadın ve erkekten dünyaya gelmiştir. Sauk’larca mehdi olarak geri döneceği beklenen Wisakae, Tanrı’nın dünyada yarattığı ilk insandır. Bütün insanlar ondan türemiştir. Menomi kabilesinin tekrar geri döneceğine inanılan kült kahramanı Manubush da ilk insandır ve yerkızı Nokomis’den meydana gelmiştir.

Azteklerce Quetzalcoatl, bâkire bir kız olan Chimalmo ‘nun yeşil bir mücevher taşını yutmasıyla hâmile kalmasından babasız olarak meydana gelmiştir. Dolayısıyla Azteklerin tasavvurlarınca mehdinin baba tarafı tanrılara dayandırılmaktadır.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni Hn-hn şehrinde Nubyalı (Sudanlı) bir kadından doğacaktır. Tasavvur henüz gelişmediği için anne ve babasının ismine rastlanmıyor. Hindularca Kalki Sambhala Şehrinde (Delhi’nin takriben  130 km. doğusunda) Yâjnavalkya mezhebine ait bir Brahman âilesinden doğacaktır.? Babasının ismi Vişnuyaşas, annesinin ismi Sumati veya Vişnukirti olacaktır. Kalki âilenin dördüncü oğlu olarak dünyaya gelecektir. Üç büyük kardeşi ise Kavi, Prâyna ve Sumantu’dur. Bunlar da Vişnu’nun muayyen kısımlarından meydana gelmişlerdir, Vişnu’nun kısmî inkamasyonudurlar.

Kalki gençlik çağma gelince, önce Seylan Kralı Brhadraha’nın kızı Patmavati ile sonra da Bhallâta şehri hükümdan Şaşidhvaya’nın kızı Rama ile evlenecektir. Patmavati’den Yaya ve Viyaya isimli, Rama’dan Meglamâla ve Valâkaha isimli oğulları doğacaktır. Kalki maceralarla dolu bin senelik bir hayat geçirecektir. Nihayet başta Brahma olmak üzere tanrılar kendisine gelerek, artık dünyayı bırakarak Vaykuntha semasına gelmesini ve yüksek hakikat ve faziletleri kendilerine de öğretmesini rica edeceklerdir. Bunun üzerine hâkimiyetini dört oğluna bırakarak önce Himalayalarda inzivaya çekilecek ve oradan da semaya çıkacaktır.

Maytreya dünyaya son defa Ayita Beyi, Ayatasultus’un oğlu olarak Buda Şakyamuni zamanında gelmiş ve büyük talebeleri arasmda yeralmıştı. İstikbalde Ketumati şehri hükümdan Sankha’nın başrahibi Brahmayu veya Subrahmave karısı Brahmavati’nin oğlu olarak dünyaya gelecektir. Esas ismi Ayita ve soy ismi de Maytreya olacaktır. Doğacağı Brahman âilesi, devrin ileri gelen, zengin, kusursuz, asîl bir âilesi olacaktır. Gençlik çağma geldiğinde haremi, yüzbin kadınla dolacak ve başhanımı Candamukhi olacak ve Maytreya’ya Brahmavaddhana isminde bir oğlan doğuracaktır. Zevk u safâ ile 8.000 yıl geçirecek ve’ sonunda hakikata kavuşacaktır. Hizmetlerle dolu bir ömürle Maytreya 60.000 veya 84.000 sene yaşayarak hayatının sonunda bir alev şeklinde vücudu çözülerek nirvanaya gidecektir.

Saôşyant Zerdüşt’ün soyundan gelecektir. Zerdüşt üçüncü karısı Hvôvî’ye üç defa yaklaşmış, fakat her defasında tohumu yere düşmüştür. Bu tohumların gücü ve nuru Fravaşiler tarafından hemen alınarak Vourukaşa (veya Kansava) gölüne götürülmüş ve orada saklanmaktadır. Kendisinden sonra her bin senede bu tohumlardan biri hayat bulacaktır. Üçüncü bin yılın sonunda 30 sene kalarak Gôvak- pit adında bir kız bu göle giderek yıkanacaktır. Banyo esnasında Zerdüşt’ün üçüncü tohumu henüz 15 yaşındaki bu bâkire kıza nüfuz edecek ve onu hâmile bırakacaktır. Saoşyant bu kızdan doğacaktır. Saoşyant’ın annesi olacak Gôvak-pit Zerdüşt’ün Frâya ismindeki karısından doğan Vohuraoça isimli oğlunun soyundan gelecektir. Yani Saoşyant’ın anne ve baba tarafının soyları da Zerdüşt’e dayanacaktır.

Yahudilere göre Mesih, Davud soyundan gelecek ve Betlehemde doğacaktır. İsmi İmmanuel (Allah bizimle) olacaktır. Mesih’in Yahudi olmayan bir kavimden geleceği hususunda bir rivayet varsa da pek rağbet bulmamıştır.

Mesih, genç bir kadından veya bâkire bir kızdan (almâh) doğacaktır. Pek meşhur olmayan bir rivayette ise Mesih’in Betlehem’de doğduğu, isminin Menahem, babasının isminin Hiskia, annesinin isminin ise Amiels olduğu bildirilmiştir, Bu isimdeki bir kimse M. S. 66 yılında Romalılara karşı ayaklanma suçundan öldürülmüştür.

Hristiyanlarca  Yahudilerin beklediği ve Eski Ahid’de haber verilen Mesih, Davud soyundan gelen bâkire Meryem’den doğmuştur. Petrus kendisine beklenen Mesih olduğunu İsa’ya söylediğinde O reddetmemiştir. O, Tanrı’nın oğludur, kendini Şeytan ‘dan gizlemek için insan suretinde görünmüştür. Protestanlarca ise, İsa’nın babası Dülger Yusuf’tur. Meryem’ın bâkire olduğu inancı İbranice  “almah” kelimesinin yanlış anlaşılmasından doğmuştur. Ebonit Ter de Protestanların bugünkü görüşünü Hristiyanlığın ilk devirlerinde savunmuşlardır. Ebionitlere göre İsa, Meryem’ın erkek ve kız çocuklarından biriydi, kendisine İsa’yı doğurduğunda bâkire olduğu isnadı almah kelimesinin bâkire olarak tefsirinden ve Eski Ahid’ın kehanetine uydurmak gayretinden ortaya çıkmıştır. Hatta kardeşlerinden Yakub, ilk Hristiyan cemaatının İsa’dan sonra başkanı olmuştur.

Müslümanlarca mehdinin ismi Muhammed (veya Ahmed), babasının ismi Abdullah olacaktır. Hz. Muhammed’ın soyundan, Fâtıma evlâdından gelecektir. Abbas oğullarından geleceği veya mehdinin Meryem oğlu İsa aleyhisselâm olacağı şeklinde rivayetler de vardır. Mehdinin Çin ülkesine gideceği ve orada evlenerek bir oğlu olacağı, bu oğlanın dünyada doğacak son erkek çocuk olacağı rivayetler arasındadır. Nihayet mehdi vazifesinin sonunda normal bir şekilde Kudüs’te ölecektir.                                          ,

Şîi Müslümanlarca ise, mehdi gelmiştir. Fakat mehdinin şahsı hakkındaki görüşleri ihtilaflıdır. Keysaniye’ye göre mehdi, Muhammed ibn Hanefiye’dir, ölmemiştir. Hâlen Radva dağında gizlenmektedir. Oniki İmam mezhebine göre ise mehdi, Onbirinci İmam Haşan el- Askerî’nin oğludur. Babası onun mehdi olacağını bildiği için Samarra’da gizli olarak yaşamıştır. Bizans imparatorunun kızı Nargis Hatunla evlenmiştir. Nargis İslâmî kabul ettikten sonra imamın evine girebilmek için kendini köle olarak Hasan el-Askerî’ye satmış ve bu evlilikten 12. imam Muhammed Mehdi doğmuştur. Muhammed Mehdi babasının ölümünden sonra gaybeti ihtiyar etmiştir. H.260/ m.873-h.329/m.940 yılları arasında nâibleri vasıtasıyla Şii cemaatım idare etmişse de, daha sonra “ğaybatu’l-kubra”ya girerek gözden kaybolmuştur. Halen görüneceği uygun zamanı beklemektedir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin kimlikleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi ya Sünnî Müslümanlarda olduğu gibi müstakbel bir şahsiyettir veya Şîi Müslümanlarda olduğu gibi tarihî ve müstakbel bir şahsiyettir.
  • Genellikle kendi isimleri, anne ve babalarının isimleri belirlenmiştir. Fakat aralarında birlik yoktur. Her dînin kendi kuruluş ve tarihi gelişme özelliğini taşımaktadır.
  • Soyları, mensup oldukları dînin peygamberinin veya bir büyük rahibinin veya tanrıların soyuna dayanır.

 DOĞUMLARI

Pek çok peygamberin doğumunda anlatılan olağanüstü hâdiselerin benzerlerine mehdilerin doğumlarında da rastlanır. Azteklerce Quetzalcoatl, yeşil bir mücevher taşını yutarak hâmile kalan Chimalmo isimli bir bakireden doğmuştu.

Hindularca Kalki’nin ana rahmine düşmesi üzerine nehirler ve dağlar, semavî varlıklar ve Tanrılar, ata ruhları sevinçlerinden şarkılar söyleyecek ve oynayacaklardır. Doğduğunda göbeğini Mahasasti (Durga’nın tezahür şekli) keserek dadısı olacaktır. Sâvitri, çocuğu Ganj suyu ile yıkayacaktır. Yer Tanrıçası ana sütünün hayat özünü şifalı sözlerle verecektir. Haberi işiten Brahma, Kalki’ye dört kollu şeklini bırakarak normal insan suretini alması için haber gönderecektir. Annesi Sumati sevincinden rahiplere yüz inek bağışlayacaktır. Vişnuyasa da oğluna Vedaların istediği şekilde merasimle isim verecektir. İsim verme merasimine Râma, Kripa, Vyâsa ve Drauni gibi ilâhlar, dilenci şeklinde genç hariyi görmeye gelip önünde diz çökecekler ve merasimden sonra da gözden kaybolacaklardır.

Budistlerce Ayita Maytreya’nm annesi Brahmavati, hâmileliğinin onuncu ayında bir çiçek bahçesine gidecek ve orada bir çiçek ağacının yanında dururken, hiç acı duymadan Ayitâ’dan kurtulacaktır. Ayita, annesinin normal rahim yolundan değil, kamının sağ tarafından güneşin buluttan çıktığı gibi dünyaya çıkıverecektir. Anne vücudunun kirleriyle kirlenmeyecektir. Saçtığı nur üç âlemi aydınlatacak ve sanki yeni doğmamış gibi yürüyüp yedi adım atacaktır. Ayağını bastığı yerde ise mücevher lotos çiçekleri fışkıracaktır. Göğün çeşitli istikâmetlerine bakarak, Bu benim son vücudumdur, artık hiçbir doğumun olmayacağı, nirvanaya gireceğim diyecektir. Bu arada nagalar bu yeni doğmuş çocuğa taze sular ve güzel çiçekler serpeceklerdir. Maytreya’nm doğum günü hâmile olan bütün kadınlar da zeki erkek çocuklar doğuracaklardır.

Saoşyant’ın annesi Gôvak-Pit, midyenin inciye hâmile kaldığı gibi, gölde yıkanmasıyla Saoşyant’a hâmile kalacak ve onu bâkire olarak doğuracaktır.

Mesih’in doğum günü kutsal mabed yıkılacaktır. Doğumunu Mîkâil dünyaya ilân edecektir.

Hristiyanlarca İsa Mesih, İlâhi kelimeden hâmile kalan bâkire Meryem’den doğmuştur ve Eski Ahid’in kehaneti gerçekleşmiştir. Üç hakîm veya müneccim Mesih’in doğumunu yıldızların durumundan anlayarak biat için Betlehem’e gelmişler ve bebek Mesih’in önünde diz çökerek, ona altın ve günlük hediye etmişlerdir. Mesih’in doğumunu öğrenen Kral Hirodes korkarak çocuğu öldürtmek istemişse de, Allah, meleği vasıtasıyla Dülger Yusuf’u uyarıp Mısır’a kaçmasını emretmiştir. Betlehemde doğan bütün erkek çocuklar öldürüldüğü halde, Meryem ve Yusuf’un Mısır’a kaçmasıyla İsa Mesih ölümden kurtulmuştur.

Şîilerce 12. İmam Muhammed Mehdi’nin doğumuyla mucizeler birbirini tâkip etmiştir. Doğduğu zaman orada bulunan halası Hakîme, bebeğin Tanıklık ederim ki Allahtan başka Tanrı yoktur, dedem Allah’ın resulu idi, babam da mü’minlerin emîri ve Allahın dostudur, dediğini işitmiştir. Babası yeni doğmuş oğlunu görmek için içeri girdiğinde, onu sünnet edilmiş olarak bulmuştur. Babası ile mükemmel Arapça konuşmuştur. O sırada etrafını kuşlar sarmış. Babası çocuğu kuşlara verip, “Ona iyi bakın ve her kırk günde bir getirin” demiş, kuşlar da çocuğu alarak semada kaybolmuşlardır. Annesi Nergis Hatun endişeyle sorunca, babası onun süt emmeyeceğini, kuşun da Kutsal Ruh olduğunu söylemiştir. Kırk gün sonra eve gelen Halime, çocuğu bir yaşında gibi büyümüş ve yürüyor görmüştür. Çocuk kısa zamanda büyüyüp olgunlaşmıştır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin doğumları ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Quetzalcoatl,     Saoşyant ve İsa babasız olarak olağanüstü bir şekilde hâmile kalan bâkire kızlardan doğarlar.
  • Mehdilerin         doğumlarında olağanüstü hâdiseler görülür.
  • Doğan   bebeği ziyaret için semavî varlıklar veya yüksek şahsiyetler, bilge kişiler gelirler.
  • Doğan bebekler hemen mucize gösterirler.

Yalnız bu görüşler yukarıda zikredilen, genellikle mehdileri tarihî şahsiyetler olan dinlere aittirler. Konfuçyanizm, Taoizm ve Sünnî İslâm’da bu konuyla ilgili tasavvurlar mevcut değildir.

VARLIK VE SIFATLARI

Mehdilerin varlıkları bazen normal insanlarınkinden ayrı, sıfatlan daha olağanüstü olarak tasavvur edilmektedir. Quetzalcoatl beyaz sakallı ve beyaz renkli, yabancı bir kıyafet giymiş bir adam olarak tasavvur edilir. Sonra gizliliği ihtiyar etmiş ve döneceği günü beklemektedir. Seher yıldızı olarak gökte tasavvur edildiğine göre, ilâhî varlığına da inanılmış olmalıdır.

Kalki, Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Tanrı’nm bir Brahman âilesindeki inkamasyonudur. Mahiyet bakımından o bir tanrıdır. Beyaz bir at üzerinde, silâhlı, etrafa korku saçan bir süvari şeklinde tasavvur edilir. Vücudundan güzel bir koku yayılır. Ruhu açıklık, iyilik ve hikmetle doludur. Sarı kahverengi bir cildi vardır. Ay gibi parlaktır, nurundan görenlerin gözü kamaşır.

Maytreya kâmil bir aydınlatıcı, bütün ilimleri ve doğru yolları bilen yüksek bir Buda’dır. O, tanrıların ve insanların kurtarıcısıdır. Sonsuz bir merhamete sahiptir. Vücudunda esas, pek çok yan alâmetleri vardır. Cildi altın rengindedir, üzerine toz yapışmaz. Etrafına ışık saçar. Kâmil bir güzelliğe sahiptir. Boyu 28 arşın uzunluğunda, göğsü 25 arşın enindedir. Gözleri büyük, mavi ve parlaktır. Gece ve gündüz açık durur.  12 millik bir dâirede büyük, küçük her şeyi görür. Vücudunun nuru 25 mil mesafeyi aydınlatır. Onun nuru bir şimşek gibi parlaktır. Ayağım bastığı yerden lotos çiçekleri fışkırır. İsteğine göre vücudunu büyültür veya küçültebilir, hatta görünmez yapabilir. Bir anda on yöne sıçrayabilir. Portrelerinde şişman, güler yüzlü, bir elinde gül, diğer elinde inci tutan bir kimse olarak tasvir edilir. Tibetliler ise onu, sandalyesine oturmuş etrafına kanun vaz eden bir prens şeklinde tasvir ederler.

Konfuçyanizmde mehdi, yüksek bir azizdir. O, gayet berrak görür, her şeyi işitir, her şeyi bilir. Geniş kalpli, açık ellidir. Yumuşak huyludur. Buna mukabil çok kuvvetli ve cesaretlidir. O, semaya göre yaratılmıştır. O, hakikati kavramış ve ona nüfuz etmiştir. Onun, örneği gökyüzü; üstadı hakikattir. O, fazilet içinde kaybolmuştur. İsterse kendini herhangi bir eşyaya dönüştürebilir. Ruhu, yeri göğü doldurur, kâinatı ihata eder. Onun nereden geldiği, nereye gittiği bilinmez. O öyle büyüktür kî, haricinde hiç bir şey yoktur. O, yüksek Tao vahyinin taşıyıcısıdır.

Taoizm’e göre ise kutsal Vâhid’i (Kutsal Bir’i) ihata eder. Bu ihatada, ihata edilenin varlığı “Bir’in varlığına, yâni Tao’ın varlığına nüfûz eder. Böylece kutsal kimsenin varlığı, Tao’ı tasvir eden kelimelerle anlatılabilir. Bu gerçeği ise ancak negatif kelimeler ifade edebilir kî, O en yüksek ve ezeli gerçektir. O, bir varlık veya var olmuş değildir, O boşluktur, “ben”in yokluğudur. Normal insanın nefret ettiği terkedilme ve yalnız kalma azlıktır. Yumuşaklık ve zayıflık, çocukluk ve sadelik, Tao’da olduğu gibi Taoizm’in mehdisinin, kurtarıcısının alâmetidir. Onun ahlâkının esası ise, sevgi, kanaat ve fazilettir.

Saoşyant da İlâhî vasıflara sahiptir. Ahura-Mazda’nın ilk yaratıklarındandır ve ölümsüz kutsallardandır. Mânevi yiyeceklerle yaşar. Vücudu güneş gibi parlaktır. Üstün bir güce sahiptir ve etrafı altı gözle görür. Bununla beraber bir insan olarak tasavvur edilir.

Yahudilerce Mesih bir insanoğludur, İnsanî bir tabiata sahiptir. Fakat o meshedilmesi dolayısıyla kutsal bir güce sahip olur. Tanrı’nın himâyesi sayesinde o günah işlemez, masumdur, günahsızdır. Tanrı onu her an günahtan korur. Mesih’i diğer insanlardan ayıran husus, onun Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olması, Tanrı’nın özel lütfuna sahip bulunmasıdır.

Hristiyanlarca Mesih, Meryem oğlu İsa’dır. O, Davud soyundan olmakla beraber, gerçekte normal bir insan değil, insan şekline girmiş ilâhî bir ruhdur. İnsanlardan ayrı bir tabiata sahiptir. O, Tanrı’nın oğlu, ilâhî ruhun inkamasyonudur. Işıktan olma bir ışıktır. Çarmıha gerildikten sonra göklere gitmiştir. Fakat vazifesini tamamlamadığı için tekrar gelecektir. O, nûranî bir varlık olup, Tanrı’nın cevheriyle onun cevheri aynıdır. Görünüş bakımından o, Âdem’e benzer. Çünkü o       ikinci Âdem’dir. Âdem’in kaybettiği nuru, ebedî hayatı geri getirecektir. Ruh bakımından da Âdem’in ruhuyla aynıdır. Saf, lekesiz bir cevherden, semavî elementlerden yaratılmıştır. İlâhî tabiata sahip olduğu için, manevî güçlerle donanmıştır. Bu yönden o, insanlardan ayrılmıştır. İnsanları kurtarmak için acı çekmiştir.

Müslümanlara göre mehdi, peygamber soyundan bir kimse olacaktır. Mahiyet bakımından o, normal bir insandır. Yaratılış ve ahlâk yönünden Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme çok benzeyecektir. Onun gibi, açık alanlı, kartal burunlu, iri gözlü, kaşları kavisli, dişleri parlak ve seyrek olacaktır. Yüzünde bir ben bulunacak, sakalı sık olacak ve omuzunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet nişanına benzer bir nişan bulunacaktır. Orta boylu, uylukları uzun, rengi esmer, Arap rengi olacaktır. Dilinde ağırlık bulunacak, yavaş ve ağır konuşacaktır. Vazifeye 30-40 yaşlarında başlayacak, son derece dindar ve gönlü, Tanrı sevgisi ve korkusuyla dolu olacaktır. Üzerinde pamuklu bir aba taşıyacaktır. İlim ve hikmet sahibi olacak, hatta kuşların ve diğer bütün hayvanların dilinden anlayacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin varlık ve sıfatlan ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdiler normal insan şeklinde görülmekle beraber, gerçekte onların ilâhı bir kişiliğe sahip olduğuna veya üzerlerinde Tanrı’nın özel rahmetinin bulunduğuna inanılır.
  • Üstün   bir zekâ, cesaret ve güzelliğe sahiptirler.
  • Olağanüstü bir ilim ve iman sahibidirler.
  • Genellikle mensup oldukları dînin kurucusuna benzerler.
  • Günahsızdırlar, hata yapmazlar.
  • Diledikleri zaman mucize gösterirler.

 EĞİTİM VE İRŞAT KAYNAKLARI

İnsanların çocukluk ve gençlik devirlerinde aldıkları eğitim ve öğretimin meslek hayatlarındaki kuvvetli tesiri, mehdiler için de düşünülmüş olmalıdır kî, mehdilerin eğitim ve öğretimleri ile ilgili tasavvurlar, temel prensipler bakımından bütün dinlerde paralellik arzetmektedir. Hinduizmde Kalki, öğrenim yaşına gelince Hinduizmin kutsal kitaplarından olan Vedalan Guru Rama Yamadagnya yanında tahsile başlayacak ve kutsal kitapları öğrenecektir. Yine  64 türlü yay kullanmasını ve diğer harb sanatlarını öğrenecektir. Bunlar, müstakbel hayatında daima yolunu aydınlatacak, müşkilâta düşünce de tanrıların vahyi kendisine ulaşacak, yol gösterecektir. Meselâ, Koka ile yapacağı kutsal savaşta onu silâhıyla öldüremeyecek ve müşkil bir vaziyete düşecektir. O anda Tanrı Brahma, Koka’nın silâhla değil, aynı anda vurulacak iki yumruk darbesiyle öldürülebileceğini Kalki’ye vahyedecektir. Bu vahyi alan Kalki, savaşı kazanacaktır. Yılanların şehrine yapacağı seferde olacağı gibi, semavî sesler kendisine ve askerlerine tehlike anlarında yardım edecektir.

Budistlerce Maytreya, selefi Buda gibi refah içinde büyüyecektir. Ailesi, oğullarının çeşitli mevsimlerde rahat edebilmesi için dört ayrı saray yaptıracaktır. Maytreya’nın hareminde hiç bir organında noksanı olmayan, mücevherlerle süslü, uzun, orta ve kısa boylu tam yüzbin kadın bulunacaktır. Zaman zaman eğlenmek için parkta dolaşmaya çıkacaktır. Bir gezintisinde, Buda Şakyamuni’de olduğu gibi bir yaşlıya, diğerinde bir hastaya, üçüncüsünde bir cenazeye rastlayarak dünyanın zevklerinin fânî olduğunu anlayacaktır. Kral Sangha’nın hediye ettiği mücevher koltuğun Brahmanlar tarafından bir anda parçalandığını görmesi bardağı taşıran son damla olacak ve sarayını terk ederek Ketumati şehri yakınında bir ormanda bulunan NâgaPuspa ağacı altında düşünmeye başlayacaktır ve daha önce Şakyamuni’nin kavuştuğu hakikate o da kavuşacaktır. Buda’nın öğretisiyle Maytreya’nın ki arasında bir fark bulunmayacaktır. Maytreya da Budizm’in dört kutsal hakikatim ilân edecektir.

Konfüçyüs de diğer din kurucuları gibi kendisinden sonra gelecek müstakbel kurtarıcının, mehdinin kendi sözlerini değiştirmeyeceğini, kendisini tasdik edeceğini haber vermiştir. Mehdi, üstün kabiliyetleriyle görme, işitme, hissetme ve tanıma gücüyle gerçeğe nüfûz edecek, gözlem ve zekâsıyla mutlak hakikati bulacaktır. Artık o, göğün bir aynası olacak, açıkladığı her şeye halk hemen inanıp amel edecektir.

Mecusilerce Saoşyant’a Avesta rehber olacaktır. O, Zerdüşt’ün öğretilerini iyice öğrenecektir Şeriatının yasaklarım tutacak, yalan ve kötülüğü kaldıracaktır. Bunların dışında karşılaşacağı zorluklarda kendisine Ahura-Mazda’nın vahyi yardımcı olacaktır.

Yahudiler de Mesih’in eğitim ve öğretimiyle ilgili açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Belki de iyi bir Müslüman için Kur’an ve hadisleri öğrenmek ne derece tabiî ise, Yahudiler için de dînî bir önderin Eski Ahid’i, Talmud ve Midraş’ı tahsili, öğrenmesi tabiî görülmüş ve ifadeye ihtiyaç duyulmamış olabilir. Zaten vaaz edeceği hakîkatlar Tevrat, Talmud ve Midraş gibi kutsal kitaplara dayanacaktır. O, yeni bir şeriat getirmeyecek, ancak mevcut şeriatı zamana göre tefsir edecek ve uygulayacaktır.

İsa Mesih’in, Yahudiliğin bir mezhebi olan Essenî’ler arasında yetişmiş olabileceği kanaati yaygındır. Üstadı vaftizci Hz. Yahya, Essenî mezhebindendi. İsa, kendisinin yeni bir şeriat getirmediğini, eski Yahudi şeriatını tamamlamak için geldiğini, Yahudiliğin kutsal kitaplarına tâbî olduğunu ifade etmiştir. Dindar bir Yahudi olarak ömür sürmüş, yazılı bir şey bırakmamıştır. Paulus ve taraftarlarınca ise, İsa’nın sözlerinin tamamen aksine, onun Yahudi şeriatını kaldırdığı, dünyaya kanun ve günah bağlarından uzak bir serbestlik getirdiği iddia edilmiştir.

Müslümanlarca Allah, mehdiyi bir gecede vazifesine lâyık kılacaktır. Artık mehdi Kur ‘an ve Sünneti kendisine rehber edinecek, ihya etmedik sünnet, kaldırmadık bid’at bırakmayacaktır. Kur ‘an’ı iyi anlayacak, mânasını iyi bilecektir.

Şîilerce imamlar, özellikle 12.İ mam Muhammed Mehdi, Tanrı’nın özel bir lütfuna sahiptir. Daha ana rahminde iken konuşmasını, ibâdeti ve Kur’an okumasını öğrenir, çocukken de meleklerden öğrenimine devam eder. Kutsal Ruh onu hatadan korur. Mehdi yeni bir şeriat getirmez, ancak o, mevcut şeriatın bâtınî mânasını zamana göre açıklar ve halka gizli ilimleri öğretir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin çeşitli dinlerdeki yetişme ve irşat kaynaklarım özetlersek:

  • Mehdiler mensup oldukları dinlerin kutsal kitaplarını eğitim çağlarında en iyi şekilde tahsil ederler.
  • Harb ve silâh kullanma sanatlarını öğrenirler.
  • İrşat kaynakları mensup oldukları dinlerin kutsal kitaplarıdır. Yeni bir problemle karşılaştıklarında Tanrı onları vahiy ve ilhamıyla irşat eder, onlara doğru yolu gösterir.

 VAZİFE ŞUURUNUN DOĞUŞU

Yeni Gine Yerlileri arasında 1893 yılında meydana gelen Milne Bai hareketinde, genç mehdi, kendisinin Mukaddes Ruh tarafından vazifeye çağrıldığını, ölmüş atalarının ruhlarıyla ilişki kurduğunu açıklamışta  1940 yılında  Filo hareketinde ise bayan mehdi, rüyasında Gök Tanrı’nın hitabına mazhar olduğunu ilân ederek faaliyetine başlamıştı. 1933-1936 hareketinin kahramanı Mehdi Marafi ise vahyini Şeytan’dan aldığını ve kendilerine yardım vaat ettiğini açıklamıştır.

Yine, Yeni Gine ElopSolop bölgesindeki mehdi harekâtının kahramanı, kendisinin ata ruhları tarafından vazifeye çağrıldığım, vahiy aldığını söylemiştir. Amerika’da Cartago şehri yakınındaki Quimbaya köyü yerlilerinin 1546 yılındaki ayaklanmasında da harekâtın kahramanı, kendisine ata ruhlarının vahyettiklerini vc emir verdiklerini söylemişti. 1921 yılında Afrika’da Yukarı Nil bölgesinde Dinka kabilesinin mehdisi de kendisini, Gök Tanrıdan vahiy aldığını, vazifeye çağrıldığını iddia etmişti.

Hindularca Kalki’nin hocası Rama, Kalki’ye Vedaları ve diğer kutsal bilgileri öğrettikten sonra, kendisinden ayrılmadan önce talebesine hayatının amacını ve görevini açıklayacak, onun kaliyuganın kirlerini temizlemek için geldiğini, dünyada adaleti hâkim kılacağını, Şiva’nın ona sihirli bir at, bir papağan ve harb aletleri hediye edeceğini haber verecektir. Bu suretle Kalki gerçek kimliğini ve görevlerini öğrenecektir. Sonra Şiva’ya dönerek dua edecek ve duasının sonunda Şiva kendisine bir at, bir papağan ve silâhlarını hediye edecektir. Artık bundan sonra Kalki kimliğinin ve vazifelerinin şuuruna ermiş olarak seferlerine başlayacaktır.

Budistlerce Kral Sangha, günün birinde Maytreya’ya mücevher bir koltuk hediye edecektir. Maytreya da onu Brahmanlara verecektir. Brahmanlar ise koltuğu Maytreya’nın gözleri önünde parçalayıp aralarında bölüşeceklerdir. Bu güzel koltuğun bir anda parçalandığını gören Maytreya, dünyadaki her şeyin böyle fanî olduğunu bütün çıplaklığı ile hissedecek ve düşünmeye başlayacaktır. Bu düşünce, kendisini öyle rahatsız edecektir kî, gece yarısı sarayını terk ederek Bodhi ağacı Nagapuspa altına giderek oturmaya ve düşünmeye başlayacaktır. Yine aynı gece henüz sabah olmadan mutlak hakikate ulaşacaktır. Maytreya, etrafını bir kalabalığın sardığını görecek ve hepsinin Buddha Dharma’yı öğrenmeye geldiklerini, çünkü Buda Şakyamuni’nin daha önce haber verdiği, halkın beklediği kimsenin kendisi olduğunu anlayacaktır. Artık bundan sonra Maytreya tebligata başlayacaktır.

Hristiyanlarca İsa, Vaftizci Yahya’nın talebelerindendi. Yahya’nın temel görüşü, kıyametin yaklaşmakta olduğu ve beklenen Mesih’in hemen görüneceği idi. Bu görüşünü halka da ilân ediyor, yakında gelecek felâketlerden kurtulmaları ve mesih devrinin seçkinleri arasına katılmaları için isteyenleri vaftiz ediyordu. Yahya’nın yaptığı bu vaftiz, bir nevi İslamiyet’teki boy abdesti gibi bir taharet işlemi idi. Yahya, kendisini beklenen devrin öncüsü olarak görüyordu. Vaftiz olmaya gelenler arasında İsa da vardı. Sıra ona gelince: “Ben senin tarafından vaftiz olmaya muhtacım, sen bana mı geliyorsun?” diyerek İsa’nın önüne geçmek istedi. Fakat İsa’nın ısrarı üzerine Yahya, İsa’yı vaftiz etti. İsa vaftizden hemen sonra Kutsal Ruh’un bir güvercin şeklinde kendisine geldiğini gördü ve gökten sesler işitti. Bu olaydan sarsılan İsa, çöle giderek inzivaya çekildi ve olanları anlamaya çalıştı. Kısa bir inzivadan sonra İsa, kendisinin beklenen Mesih olduğu şuuruna ulaştı ve tebligata başladı. Hatta baş hahamın Sen Mesih misin? sorusuna, “ben oyum” cevabını verdi.

Müslümanlarca mehdinin kendini ve vazifesini idrak etmesi hususunu “Mehdi, bizden yani, ehli beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder” hadisinde görüyoruz. Hadisteki ‘yuslihuhû ” kelimesini İbn-i Mâce’nin şârihi esSindî, rüştünü ilham eder şeklinde mânalandırmaktadır. Ali b. Muhammed el-Kârî ve müsteşrik Rosenthal da aynı mânayı anlamaktadır. Biz buradan Allah Teâlâ’nın bir gece mehdiye ilhamda bulunarak, kendisinin mehdi olduğunu ve bu vazife için olgunlaştığı şuuruna eriştireceği mânâsını anlamaktayız.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerde vazife şuurunun doğuşu hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdilik vazifesine dâvet Tanrı veya ruhlardan gelir.
  • Mehdinin hocasından gelir.
  • Budizm’de          olduğu gibi mehdi, vazife şuuru kendi içinde doğar ve buna tahsilinde edindiği bilgiler de yardımcı olur.

 IV.  MEHDİLERİN FAALİYETLERİ VE SOSYAL ÇEVRELERİ

Mehdilerin faaliyetleri genellikle güçlü bir hükümdar ve kumandan olarak dış düşmanlara karşı ülkesini koruyucu, içte ise milletine cennet saadetini tattıracak ideal bir sosyal reformcu, devlet adamı, ülkede ideal bir dinî hayatı gerçekleştirecek bir peygamber, bir rahip olarak tasavvur edilmektedir. Bu faaliyetlerinde bazı yardımcılarının ve dostlarının, muhalif ve düşmanlarının da bulunacağı düşüncesi de ihmal edilmemiştir.

 SİYASÎ FAALİYETLERİ

Budizm dışında mehdi tasavvurunun bulunduğu dinlerde, mehdilerin faaliyetlerinin ağırlık merkezlerini, onlardan beklenen siyasî başarılar teşkil etmektedir. Yeni Gine de Keram Nehri civarı halkı, gelecekteki yerli bir hükümdarın yabancıları ülkelerinden kovacağına, daha sonra ülkeye refah ve saadet getireceğine inanırlar. Kızılderililer de istikbalde bir hükümdarın geleceğine, beyazları ülkelerinden çıkaracağına inanırlar. Yine Kuzey Amerika yerlileri arasında tezahür eden “Ghost- Danc” hareketlerinde, müstakbel mehdi diyebileceğimiz hükümdarların gelerek, ülkelerini yabancılardan kurtaracağına, onları imha edeceğine, daha sonra da sosyal reformlara girişeceğine inanılmaktadır. Eski Amerika yerlilerinden Aztekler de Quetzalcoatl’ın geri dönerek idareyi tekrar eline alacağına, ülkeyi şer güçlerden kurtaracağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarca Ameni, Yukarı Mısır tahtına oturacak ve ülkesini Aşağı Mısır’la birleştirecek, düşmanlarım sindirecekti. Ülkesine göz diken Asyalıları ve Libyalıları yok edecekti. Etrafına hâkimiyetini öyle kabul ettirecekti ki, kimse saldırmaya cesaret edemeyecekti. Kaleler askersiz olacak, çeşmeler açık bulunacaktı.

Hindularca Kalki, hükümdarlık tacını giyecek ve çevresi kendisine bîat edecektir. Daha sonra Kalki silâhlarını kuşanıp atma binecek ve dalâlet ülkelerine seferlere girişecektir. Düşmanlarının başında Budistler gelecek ve büyük bir Budist ordusunu çetin savaşlardan sonra imha edecektir. Sonra Himalayalardaki devlerle ve Hindistan sınırlarını zorlayan vahşi milletlerle (Türkler ve diğerleri) savaşarak, hepsini imha edecek ve dünyayı şerlerinden kurtaracaktır. Zehirli kızın yaşadığı yılanlar ülkesi Kâneani’ye hücum ederek, kızın ve ülkenin tılsımını bozacaktır. Yeraltı dünyasının küfürbaz kralı Baliyi bozguna uğratacaktır. Bu suretle yeraltında veya yerüstündeki günah ülkelerine yirmi sene içinde son verecektir.

Buda’nın siyasi faaliyetleri olmadığı gibi, Maytreya’nın da siyasî faaliyetleri olmayacaktır. Fakat diğer dinlerdeki mehdilerin siyasî ve sosyal faaliyetlerini Maytreya devrinin faziletli hükümdarı Sankha ve oğulları yerine getirecek, ülkenin düşmanlarını yok edecektir. Ülkenin sınırlarım denizlere ulaştıracaktır.

Konfüçyanizm’de mehdi bir hükümdar olacaktır. Aynı zamanda O bir kutsaldır. Kendi içinde taşıdığı Tao’ın varlığına ve insanların ve eşyanın varlığına nüfuz edebilir, gök ve yer gibi yaratıcı güce sahiptir. O, varlık kalabalığının üzerine başım kaldırınca, bütün ülkeye sükûnet gelir. O, insanlara, hayvanlara, eşyaya yânî bütün tabiata müessirdir. O, her şeye ciddi ve gerçek olarak hâkimdir. Onun tesirinden kimse kendini kurtaramaz. O, bu hâkimiyetiyle bütün varlıkları kemalâta, doğruya sevk eder.

Taoizm’de mehdinin aktif bir hükümdarlığından, faaliyetinden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü dînin temeli pasiflik üzerine kurulmuştur. Mehdi ulvî hedeflerine aktif olarak değil, pasif olarak, faaliyet göstermeden varır. Kim kavga etmezse, onunla dünyada kimse kavga etmez. Mehdinin varlığının cevherinde yoğunlaşmış olan kuvvetten, Tao ve Te’nin sessizlik ve boşluğa çekilmiş kuvvetlerinden mehdiye kuvvet akın eder ve ondan dışarı fışkırır. Bütün eksikleri doldurur, eğrileri doğrultur, boşları doldurur, eskileri yeniler. Bu kuvvet tamamen kendi kendine tesir eder. Mehdi ise pasifliğini dâima muhafaza eder. Mehdinin aydınlığı ve berraklığı kuvveti taşır, kuvveti aktarır. Onun faaliyeti faaliyetsizliktir. Konuşması susmaktır. Mehdi konuşmadan doğruyu bulur, düşünmeden hedefine varır. Çünkü onun ruhu gök ve yere nüfuz eder. Onun anlayışı kâinatı ihata eder. Eşyalar onun karşısında emrine ve hizmetine hazır olarak durmak zorundadır. Onun tesir sahası bütün yeryüzüdür. O, herkese yardım eder. Ölü ruhlarının insanlara kötülük etmelerine mâni olur. Mehdi inzivada olmaz, O tahtında ve kendisine götürülen sosyal vazifelerin içinde olur. Fakat O, insanlara aktif olarak tesir etmez. O, kendinin Tao ile dolu misâliyle müessir olur. Halk kendisine olan itimadı hisseder ve dolayısıyla kendini serbest görmez. Mehdinin muazzam gücünü görür ve onu sever. Mehdinin tesiri öyle saftır kî, sıfatı yoktur. O herkese müessirdir.

Mecusilerce Saoşyant gerçek bir hükümdar olacak, dördüncü bin yılında dünyayı hâkimiyeti altına alacak ve karanlık kuvvetleri imha edecektir. Nihayet dördüncü bin yılın hâkimiyetini Tanrı Ahura- Mazdaya devredecektir.

Yahudilere göre Mesih, Tanrının yeryüzündeki vekilidir. Bu sebeple o hem Yahudi milletine, hem de Yahudi olmayan milletlere hâkim olacaktır. Bir dünya imparatoru olarak müminlere Tanrı’nın rahmetini, küfurbazlara da lânetini getirecektir. Hâkimiyetini kabul etmeyenler karşılarında İlâhî cezayı bulacaklardır. Mesih âdil bir hükümdar olarak Davud’un tahtından ülkeyi idare edecektir. Halkını ve ülkesini düşmanlara karşı koruyacak, ülkesinin sınırlarını kuzeyde ve güneyde denizlerden denizlere, doğuda nehirlere, batıda dünyanın ucuna (okyanusa) ulaştıracaktır. Zâlim hükümdarları perişan edecek, Kudüs’ü putperestlerden temizleyecek, günahkârları toprak çanak gibi paramparça edecektir. Dağılmış İsrailoğullarını tekrar toplayacak, Roma’yı fethedecek, Habeşistan, Mısır ve Arapları vergiye bağlayacaktır.

İsa da bir Yahudi olarak yukarıda zikrettiğimiz tasavvurlara sahipti. Talebeleri, üstatlarının Yahudiliğin beklediği hükümdar olduğuna, vaat edilenin yakın bir zamanda kendisine verileceğine inanıyorlardı. İsa da aynı kanaatta idi. Bir gün şakirtlerinin bu iddiasına tahammül edemeyen Ferisilerden bazıları İsa’ya, “Muallim, Şakirtlerini azarla”, demişlerdi. İsa da onlara, ‘eğer bunlar susarlarsa, taşlar bağıracaktır”, diyerek onları reddetmişti. Daha Sonra Kudüs’teki Roma Valisinin, “sen Yahudilerin Kralı mısın?” sorusuna İsa, “söylediğin gibidir “, diyerek cevap vermişti. Beklenen gerçekleşmeyince, Hristiyanlar Mesih’in eksik kalan vazifesini tamamlamak için tekrar geleceğine, daha önce ölmüş Hristiyanları da, o günün ihtişamından nasiplerini almaları için dirilteceğine inanırlar.

Müslümanlara göre mehdi, dünya hâkimi bir hükümdar olacak, Hint hükümdarları kendisine boyun eğecektir. Mekke ve Medine arasında “Beyda” mevkiinde kendisine hücum eden bir orduyu mağlûp edecektir. Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyânî’nin ordusuyla müteaddit defalar karşılaşacak ve sonunda onları tamamen imha edecektir. Mehdi, Bizans orduları ile savaşacak ve nihayet İstanbul’a kadar ilerleyerek İstanbul’u fethedecektir. Mehdinin harplerdeki gayesi, Müslüman olmayanları İslâm’a dâvet olacaktır. Bunun için İslâm’ı dünyaya yayıncaya kadar savaşacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin siyasî faaliyetleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdiler devlet reisi olarak ülkelerinin idaresini ellerine alacaklardır.
  • Ülkelerini istilâ eden yabancıları çıkaracak veya ülkesine saldıran düşmanlan sindirecektir.
  • Ülkelerinin bütünlüğünü ve sulhunu bozan iç düşmanlarla savaşarak onlan bertaraf edeceklerdir.
  • Rivayetlerde, mehdilerin ülkelerinin hudutlarını yeryüzüne yayacakları, bir dünya imparatorluğu kuracakları bildirilirse de, anlatılan faaliyet sahaları mensup oldukları dînin yayılma sahaları dışına çıkmaz.
  • Taoizm hariç bütün dinlerde mehdiler, hedeflerine aktif faaliyetlerle varırlar.

 SOSYAL FAALİYETLERİ

İlkel kavimlerde birdenbire ortaya çıkan İlâhî kahraman, insanlara kültür vasıtalarını vermekte, ziraatı öğretmekte, kanunlar vaz etmekte ve nihayet tekrar geleceğini vaad ederek gizli bir şekilde kaybolmaktadır. Yeni Gine Biak adası yerlilerince eski kültlerinin kahramanı Mansren, bir gün tekrar geri dönecek ve adada adaleti hâkim kılarak çalışmayı, sefaleti ve ölümü ortadan kaldıracaktır. Kızılderililerce de müstakbel hükümdar ülkede adaleti hâkim kılacak, ülkeye refah ve saadet getirecektir. Yine Kuzey Amerika’da, bütün “Ghost-Dance” hareketlerinde müstakbel kurtarıcının ülkeden hastalıkları ve sefaletleri kaldıracağına ve milletini refaha kavuşturacağına inanılmaktadır. Bu sosyal tasavvurlar, Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde de vardı.

Eski Mısırlılarca da Ameni, ülkeye mutlak adaleti getirerek, zulmü ortadan kaldıracaktır. Ülkeye sulh ve sükûn hâkim olacak, sığırlar tarlalarda çobansız dolaşacak, geceleri kimse bağırıp çağırmayacak ve ülkede üzüntülü kimse kalmayacaktır.

Hindularca da Kalki, dünyada mutlak sulhu hâkim kılacak, gıda maddelerini çoğaltacak, hastalıkları kaldıracaktır. Artık dünyada hırsız ve haydutlar kalmayacak, bozulan kast sistemleri yeniden kurulacak ve her biri kendi derecelerine göre vazifelerini yapacaklardır. Kalki, cemiyetin selâmeti için her türlü sarhoşluk veren maddeleri, et yemeklerini ve ziyam kaldıracaktır.

Diğer dinlerdeki mehdilerin sosyal faaliyetlerini, Budistlere göre Maytreya devrinin dindar hükümdarı yapacaktır. Ülkesinde adaleti ve sulhu hâkim kılacak, ülkeyi saraylarla, eşi görülmemiş çeşitli zenginlik ve ihtişamla donatacaktır.

Konfuçyanizmde mehdi, yere, göğe, dağlara ve nehirlere, tanrılara ve ruhlara hâkimdir. O, mânevî gücüyle, hastalıkları, anormal yaratılışları ve nizamsızlığı ortadan kaldıracaktır. Ahlâkî açıklamalar yapacak, yeni bir kültür düzeni kuracak ve yaşadığı çağı düzeltecektir.

O,     insanları uygun mevkilere getirecek ve kendi ruhî gücüyle onları içten idare edecektir.

Mecusilerce Saoşyant ülkesini ilâhî kanunlara göre idare edecek insanların tabiatlarını değiştirecektir. Hastalıkları, ihtiyarlığı ve ölümü dünyadan kaldıracaktır. Artık dördüncü bin yılın sonuna doğru insanlar yalnız sıvı yiyeceklerle beslenecekler, yalan ve karanlık kısımlarım yok edeceklerdir.

Yahudilerce Mesih, ülkesini ilâhî kanunlara göre idare edecek ve ülkesindeki bütün milletleri sulh ve refah içinde yaşatacaktır. Dünyadan harbi kaldıracak, kılıç ve mızrak gibi savaş aletlerini ziraat aletlerine dönüştürecektir.[4] Savaş arabaları, ok ve yay kırılacak, kanlı çizme ve elbiseler yakılacaktır. Dünyadan her türlü zulmü kaldıracak, adaleti hâkim kılacaktır. Halkını sefaletten kurtaracak, fakirlere yardım edecek, ülkenin topraklarım güllük ve gülistanlığa çevirecektir. Ülkesini zelzele, açlık ve hastalık gibi her türlü felâketlerden emin kılacaktır. Onun ülkesine hâkim kılacaktır. Devrinde mesut olmayan kimse kalmayacaktır. Hatta hadımlara dahi evlenme, çocuk sahibi olma imkânı sağlayacaktır.

Müslümanlarca da mehdi, hâkimiyeti süresince adaletten ayrılmayacak, her işi hak ve adalet ölçüsüyle yapacaktır. Böylece ondan yer ve gök ehli razı olacaktır. Devlet ve millet refah içinde yüzecek, hazine yardım etmek için ihtiyaç sahibi kimseyi bulamayacaktır. Cemiyetin düzeni için zinayı, müskiratı ve bütün kötü alışkanlıkları kaldıracaktır. İyileri mükâfatlandıracak, kötüleri cezalandıracak, yeryüzünü emniyet ve sulha kavuşturacaktır. Mehdi bütün hareketlerinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu takip edecek, ülkesinde adaleti hâkim kılacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin sosyal faaliyetleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Mehdiler ülkelerinde mutlak adaleti ve sulhu hâkim kılacaklar;
  • Sefaleti önleyecek ve ülkelerini refaha kavuşturacaklar;
  • Hastalıkları ortadan kaldıracaklar;
  • İnsanlar arasındaki sosyal ilişkileri düzene koyacaklar;
  • Ülkelerini îmar ederek ihtişamını artıracaklardır.

 DÎNÎ FAALİYETLERİ

İnsan, kalben ulühiyetle temasa geçmek, o güç ve ihtişamdan hissedar olmak ister. Tanrı ile ilişki kurmayı, Tanrı’nın kendisiyle ilgilenmesini arzu eder. Tanrı’dan bir şeyler beklerken O ‘na da bir şeyler vermek ister. Bu karşılıklı davranışların müşahhas şekli kültlerdir. Fakat hiçbir din, mevcut kültlerinin yerine getirilmesinden tatmin olmaz. Ancak bunların mehdi zamanında, onun zoruyla ideal tatbikatım bulacağını ümit eder. Mehdiler bir peygamber gibi dînin zayıflayan öğretisini yenileyerek güçlendirecek, bir rahip gibi de ihmal edilen kültlerin yerine getirilmesini sağlayacaktır.

Eski Mısırlılarca Ameni, hakikati tebliğ edecek, yalanı kaldıracak ve dîni ihya edecektir. Tanrıların memnun olacağı işleri yapacak, onların rızasını kazanacaktı.

Hindularca Kalki, Kaliyugada kaybolan Brahmasutra’lan, Veda’ları ve Purana’ları tekrar ortaya koyup açıklayacak, kaybolan kast kanunlarım ilân edecektir. Yeni Kritayuga insanlarının ruhlarına berraklık getirecek, kalblerini iyilik ve hikmetle dolduracaktır. Kaybolan dharmayı (öğretiyi) yeniden ortaya koyacak, bu suretle insanlar Hinduizmi doğru şekilde öğreneceklerdir.

Kalki, bir rahip gibi hayatın gayelerine göre kurban takdimlerinde bulunacaktır. Babasının ölümünde cenaze merasimim bizzat kendisi icra edecektir. Veda tahsilini ve sadakaları yeniden düzene koyacaktır. İnsanların ibadetlerini yerine getirmelerini, mabet yapmalarını, kurban sunmalarını sağlayacaktır. Artık Kalki’nin icraatıyla devrin rahipleri Veda âlimi olacaklardır. Kadınlar adaklarına sadık kalacaklar, tanrılara hürmeti elden bırakmayacaklar, bol bol kurban takdiminde bulunacaklar ve kocalarına sadakat göstereceklerdir. Kşatriyalar kurban işlerine gereken önemi vereceklerdir. Vaişyalar Vişnuya olan vazifelerini ihmal etmeyeceklerdir. Sudra’lar ise kastlara hürmet ve hizmet ederek hizmetlerinin karşılığı olarak Kalki’nin efsanelerini dinleme şansına sahip olacaklardır. Bütün insanlar Samsaradan (ruh göçünden) kurtulmak için tapa (zühd) temrinleri yapacaklardır. Kalki kutsal kanunlara uymayanlarla, ibâdeti terkedenlerle savaşacak, dini, hayata hâkim kılacaktır.

Budizm’de, Maytreya inzivadan sonra hakîkata kavuşarak, geri kalan hayatım hakîkatların tebligatıyla geçirecektir. Bu hakikatler; sadaka vermek, davranışlarda ahlâkî kurallara uymak, tefekkür etmek, kutsal şeylere hürmet, büyüklere hizmette bulunmak ve dünyaya sırt çevirmektir.

Bunlar, hayatın ızdırap olduğu, ızdırabın menşei, ızdıraba gâlib gelme hakikatlerini kişiye öğreten vasıtalardır. Maytreya tebligatıyla milyonlarca, milyarlarca kişiyi irşat edecektir. Hatta zamanın kral ve kraliçesi de saraylarım bırakarak zâhitliğe başlayacaklardır. Maytreya bazen talebeleri ile şehirde sadaka toplayacak ve tarikatın temel prensiplerinden birini yerine getirmiş olacaktır. Maytreya yalnız zamanının insanlarım hidayete kavuşturmakla kalmayacak, daha önce ölerek cehenneme gitmiş varlıkların ızdıraplarını da duyarak onları da hidayete kavuşturacak, cehennemden kurtaracaktır.

Zerdüştîlerce Saoşyant, insanlara Ahura-Mazda dinini öğretecektir. O rahiplerin en yükseğidir, kutsal işleri eksiksiz yapacaktır.

Yahudilerce Mesih’in en önemli vazifesi Allah’a iman mevzuunu öğretmek, O’nun varlığını, kâinata hâkimiyetini, tarihin yöneticisi olduğunu insanlara anlatmaktır. Hakkı ve doğruyu tebliğdir. O, Tevrat’ı yalnız Yahudilere değil, Yahudiler dışındaki bütün-milletlere de öğretecek, adaleti ve hakikati konuşacaktır. Yehova ona her sabah ilâhî hakikatları vahyedecek, o da gündüz bunları halka tebliğ edecektir. İnsanlara doğru yolu gösterecektir. O, İsrailoğullarına otuz kanun daha getirecektir. Bütün insanların Allah’a kulluk etmelerini sağlayacak, İsrailoğullarının affı için kefaret olarak oruç tutacak, hatta kendini hadım edecektir. Zamanında mabet tekrar yaptırılacaktır. Devamlı vaazlar yapılacak, şeriat harfıyyen tatbik edilecektir. Kudüs dışındaki insanlar seneden seneye Kudüsü ziyaret edecek ve Kulube bayramını (Sukkoth) kutlayacaklardır. Günah İsrailoğullarından kalkacak ve halk birbirlerine adaletle muamele edecek, hürmet gösterecektir. Çünkü, ilâhî ruh halka dökülecek ve halkın kalbleri yenilenecektir. Denizin su ile dolduğu gibi, ülke imanla dolacak, ihtiyar, genç, kadın, erkek herkes hikmetli sözler konuşacaktır. Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarıyla yapacağı yeni bir ahit, artık kâğıt üzerine değil, insanların kalplerine yazılacaktır.

Hristiyanlığın ilk zamanlarında İsa Mesih Peygamber olarak kabul ediliyordu. İsa da aynı kanaatteydi ve vazifesini şöyle sayıyordu:

“Rabbin Ruhu üzerimdedir,

Çünkü fakirlere müjdeyi

Vazetmek için beni meshetti.

Beni esirlere azatlık ve körlere

Gözlerinin açılmasını ilân etmeye,

Ezilenleri kurtuluşa kavuşturmaya

Rabbin makbul yılını ilân etmeye gönderdi.

Bir peygamber olarak da tabuttaki bir gencin ölüsünü diriltmek, kuyu başında rastladığı kadının gizli sırlarını açıklamak gibi birtakım mucizeler göstermiştir. Vaazlarında ise ibadet ve inançla ilgili konularda talebelerini aydınlatıyordu.

Müslümanlarca mehdi, Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu takip edecek, bütün sünnetleri ihya edecek, Müslümanlar arasındaki çöküntüyü bertaraf edecektir. Kendisi bir hata yapmayacaktır, çünkü bir melek daima onu hatadan koruyacaktır. O, mezhepleri kaldıracak, saf dinden başka bir şey bırakmayacaktır. Mehdi peygamber gibi mucizeler gösterecektir. Diktiği kuru bir kamış, anında yeşerip yapraklanacaktır. Havada uçan kuşa işaret edince, kuş eline düşüverecektir. Tâbutu’s- Sekine’yi meydana çıkararak, Tevrat’ın aslını bulacaktır. Dînî önder olarak bulunduğu yerde imameti kendi üzerine alacaktır. Hatta Hz. İsa onun arkasında namaz kılacaktır. Sâlih amelleriyle Allah Teâlâ’nın rızasını kazanacak, ülkesini İlâhî rahmete boğacaktır.

Yukanda incelediğimiz mehdilerin dînî faaliyetleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Tâbi       oldukları dinlerin öğreti ve kültlerine uyacaklar;
  • Zayıflayan veya kaybolan eski dînin inanç ve ibadetlerini tebliğ ederek eski dîni yeniden canlandıracaklar;
  • Kutsal   kitaplarım zamana göre tefsir edecekler;
  • Dînî kültleri kendileri yerine getirdikleri gibi, tebalarının da yerine getirmelerini sağlayacaklar;
  • Şeriatı (dîni kanunları) ülkelerine hâkim kılacaklar;
  • Gerektiğinde mucizeler göstererek faaliyetlerinin tesirini artıracaklardır.

 ÖNCÜ VE YARDIMCILARI

Mehdilerin siyasî önder durumunda olmaları sebebiyle kendileri ve iktidarları için birtakım ortam hazırlayıcılar ve yardımcılar da tasavvur edilmiştir.

Öncüleri ve Ortam Hazırlayıcıları

Yeni Gine Numfoor adasındaki mehdilik hareketinde (1911), Koreri ismindeki yerli, kendisinin müstakbel mehdi Mansren’in öncüsü olduğunu ve beklenen günün yaklaştığını söylemiştir. Fakat mehdi öncüsü Koreri Hollandalılar tarafından yakalanarak çalışma kampına gönderilmiştir.

Hindularca kaliyuganın akşam kızıllığı başlayınca, Ay Sülâlesi’nin Bhrgu Ailesinden Pramiti isminde bir kimse çıkacak ve kötülüklerin düşmanı olacaktır. Etrafındaki yüzbinlerce silâhlı Brahman’ın kumandanı olarak barbarlara hücum edecek, Şudra Krallarını ve Hindu olmayanları imha edecektir. Pramiti bütün dünyaya hâkim olacaktır. Kendine başkent olarak Ganj ve Yamuna arasındaki bölgeyi seçecek ve Kalki için uygun ortam hazırlayacaktır.

Budistlerce Maytreya’nın öncüsü Buda Şakyamuni ‘dir. Buda kendisinden sonra Maytreya’nın geleceğini, onun zamanında doğabilmenin şartlarını, devrin ihtişamını ve Maytreya’nın gücünü haber vermiştir. Hatta talebelerinin Mahakaşyapa’ya elbisesini vererek, elbiseyi Maytreya’ya vermesini emretmiştir.

Saoşyant’ın öncüleri ise kendisi gibi Zerdüşt’ün neslinden birinci binin ve ikinci binin sonunda gelecek olan Hoşedar (Viştaspa=Uchşyatereta) veHoşedarmah (Fraşauştra=Uchşyatnemah)dır. Hoşedar’ın annesi Nâmık-pit’ın soyu, Zerdüşt’ün Aurvij ismindeki karısından doğan cğlu Isatvâstra’ya, Hoşedarmah’nın annesi Veh-pit’in soyu ise yine Zerdüşt’ün Aurvij ismindeki karısından doğan Franya adındaki oğluna dayanacaktır. Zamanı gelince Zerdüşt’ten sonra birinci binin sonuna doğru Namık-pit, ikinci binin sonuna doğru Veh-pit Kansava gölüne giderek banyo esnasında gölde gizli olan Zerdüşt’ün tohumlarından hâmile kalacaklar ve Saoşyant’ın öncülerini doğuracaklardır. Bunlar otuz yaşına girdiklerinde karanlık güçlerle mücadele edecekler ve Mecusiliği kuvvetlendirmeye çalışacaklardır.

Yahudilerce Mesih’ın Öncüsü İlya (Eliyyahu)dır Peygamber Malaki mesihden biraz önce İlya’nın geleceğini müjdelemiştir: İşte, Rabbin büyük ve korkunç günü gelmeden önce, ben size peygamber İlya ‘yı göndereceğim  İlya”nın bu gelişi her hangi bir bayram gününe tesadüf etmeyecektir. Çünkü O, kavminin bayram hazırlığını bozmak istemeyecektir. O, Mesih’in gelmesinden üç gün önce Filistin dağlarında görünecek ve Mesih’in gelmesini müjdeleyecektir. Daha sonra Mesih’e başrahip olarak hizmet edecek, Yahudilerin âile hayatlarını düzenleyecek, şer’î ve dînî meseleleri halledecektir. Kudret helvasını, kutsal suyu ve kutsal mesh yağım, Harun’un asasım (sopasını) geri getirecektir.

Hristiyanlarca İsa Mesih’in öncüsü Vaftizci Yahya’dır. O, vadedilen günün yaklaştığım hissederek bunu tebliğe başlamıştı. Yahya, tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu yakındır,’ diyerek Ürdün Nehri kenarında kendine gelenleri vaftiz ediyordu. Bu arada İsa’yı da vaftiz etmişti. İsa, onun hakkında: ‘Âdem’den Vaftizci Yahya’ya kadar doğanlar arasında, Vaftizci Yahya’dan daha büyük kimse yoktur, diyerek onun büyüklüğünü anlatmıştır.

İslâmiyet’in sünnî kaynaklarına göre mehdinin öncüleri, başlarında el-Hâris b. Harrat’ın bulunacağı doğudan çıkacak siyah bayraklılardır. Şîilerce genellikle benimsenen görüşe göre, mehdi 12. İmam Muhammed b. Hasan olduğuna göre, 11 . İmam Haşan el- Askerî onun öncüsü sayılır. Tabiî bu öncüler  12, imam zincirinin ilk halkası olan Hz. Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhü vecheye kadar götürülebilir.

Yukanda incelediğimiz mehdi öncüleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi ve öncüleri arasındaki zaman farkı çeşitli dinlere göre değişmektedir.
  • Mehdi  öncüleri, mehdilerden önce gelerek mehdilere uygun vazife ortamını hazırlayacaklardır.
  • Mehdilerin gelmekte olduklarını müjdeleyeceklerdir.
  • Öncüler, mehdilerin vazifelerini, mehdilere göre daha küçük oranda yapacaklar veya Budizm’de ve Hristiyanlık ’ta olduğu gibi yapmışlardır.

YARDIMCILARI

Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkinlerin Montagnai kabilesince Tsekebec, âhir zamanda gökten dünyaya geri dönüşünde herkese görünmeyecektir. O, kendisine bazı kimseleri yardımcı olarak seçecek ve onlara görünecektir. Bu kimseler dünyanın ileri gelenleri olacaklardır. Tsekabec ne yapılması gerektiğini onlara söyleyecek ve onlar vasıtasıyla dünyadan kötülükleri kaldıracak, adaleti hâkim kılacaktır.

Hindularca Kalkinin bütün seferlerinde kardeşleri ve akrabaları kendisinin yanında yer alacaklardır. Daha sonra Kral Maruve Kral Devâpi de Kalkiye bîat ederek seferlerinde ona yardım edeceklerdir. Kalki’nin en büyük yardımcısı ise Tanrı Şiva’nın kendisine hediye edeceği atı ve papağanı olacaktır. Atı onu her arzu ettiği yere götürecek ve savaşlarda onunla beraber savaşacaktır. Papağanı ise dünyanın çeşitli yerlerinde olup bitenler hakkında Kalkiye haberler getirecektir.

Konfuçyanizm’e göre mehdinin, insanların ve eşyanın varlığına nüfuz etme kabiliyeti, onu hayvanların da cevheri yapar. Tüylü hayvanların cevheri “KİLİN”dir. Kanatlıların cevheri anka kuşudur. Kabukluların cevheri kaplumbağa, pulluların cevheri ise ejderhadır. Bunlar kutsal hayvanlardır. Mehdinin yardımcılarıdır. Mehdi bu hayvanlarla göğe, yere, dağlara ve nehirlere hâkim olur, onlara düzen verir.

Mecusilerce Saoşyant’ın onbeş erkek ve onbeş kızdan oluşan bir yardımcılar grubunun olacağından haber verilmektedir. Saoşyant’ın şeytanî güçlerle mücadelesinde ve diğer ıslah hareketlerinde yardımcılarının sayısı çeşitli rivayetlere göre değişmektedir. Bunlar: altı ölümsüzler, yedi veya onbir yadımcı erkek, bin erkek ve bin kız yardımcılardır. Bunların içinde en meşhuru kahraman Sâma- Keresaspadır. Dabbetu’l-Arz misali ejderha Azi Dahâka’nın Demavend dağı altındaki hapsinden kurtulması üzerine, onunla son savaşını yaparak Azi Dahâka’yı öldürecektir.

Hristiyanlıkta İsa Mesih’in yardımcıları olarak oniki havarisini görüyoruz. Onun dünyadan ayrılmasından sonra Hristiyanlığın Yahudilikten ayrılıp yeni bir din olmasını sağlayan, geliştiren havarileridir. Fakat yeryüzüne tekrar gelişinde kendisinin yardımcıları melekler olacak, Mesih’in yanında muhaliflerine karşı savaşacaklardır. Bu muhalifler dünyevî hükümdarlar ve hayvanlardır. Hayvanların muhalifler arasında gösterilmesinin sebebi, onların şeytanın emrinde olduklarına dâir bir inançtan gelmektedir.

Müslümanlarca mehdinin en büyük yardımcısı Hz. İsa’dır. Dünyaya inişinde onun cilt rengi beyaz, saçları siyah ve uzun, yüzünde pek çok ben bulunacaktır. Bir bedevî kadınıyla evlenerek ondan bir çocuğu olacaktır. Kırk sene yaşayacak ve Medine’de ölerek Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına gömülecektir. Hz İsa, mehdinin yardımcısı olarak Deccal’i öldürecek, domuzları imha edip haçları kıracaktır. Yahudi ve Hristiyanların İslâmî kabulünü sağlayacak. Ye’cüc ve Me’cüc ordusunu duasıyla imha edecektir. Yani Allah, mehdinin duası üzerine, mehdiyi yormadan, lûtfu ilâhisiyle onları yok edecektir.

Mehdiyi gerçekten anlayanlar Küfe ariflerinden dokuz kişi olacaktır. Bunlar mehdinin vezirleri olacaklar ve kendisine her bakımdan yardım ederek, ülke ve devlet işlerinin ağırlığını paylaşacaklardır. Mehdinin yardımcıları genellikle Arap olmayan milletlerden olmakla birlikte Arapça konuşacaklardır. Bunların sayılan Bedir savaşma iştirak edenlerin sayısı kadar, yâni 313 kişi olacaktır. Ayrıca Ashab-ı Kehf’in de Muhammed Ümmeti olma şerefine ulaşabilmek için mehdinin yardımcıları arasına katılacağı rivayet edilir. Mehdinin muhafızları ise Cebrâil ve Mikâil olacaklardır. Yani mehdinin içinde bulunduğu sosyal ve fiziki çevre, aynen peygamberin sosyal ve fiziki çevresi gibi olacaktır.

Şîilerce, onikinci imam Mehdi Muhammed b. Hasan’ın yardımcılarına sefir (elçi, temsilci) denir. Mehdi halkın suallerine, ihtiyaçlarına elçi ve temsilcileri vasıtasıyla cevap verirdi. Bunların ilki Osman b. Said Ömer’dir. Onu oğlu Muhammed b. Osman tâkip etmiştir. Daha sonra Ebu’l-Kasım Huseyn b. Rûhî  Navbahtî ve Ali b. Muhammed Saman elçilik vazifesini üzerlerine almışlardır. Muhtaru’s- Sakafî de kendini Mehdi Muhammed el-Hanefî’nin yardımcısı olarak îlân etmişti.

Yukarıda incelediğimiz mehdi yardımcılan hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdilerin yardımcıları insan, hayvan veya meleklerden meydana gelirler.
  • Mehdilere her türlü din ve dünya işlerinde yardımcı olurlar.
  • Mehdi  yardımcılarının hizmet ağırlığını genellikle savaşlar teşkil eder. Mücadelelerinde mehdiyi yalnız bırakmazlar.

Yani mehdinin yardımcılarının mahiyet ve işleri, peygamberlerin yardımcılarının mahiyet ve işlerine benzemekle birlikte, hayvanların da etkinliği düşünülürse, daha da genişlemiş görünüyor. Peygamberlerin zaman ötesinde daha da güçlendirilmiş paralelleri görünümündedirler.

 MUHALİF VE DÜŞMANLARI

Dünyada bütün insanların mutlak surette memnun olabilecekleri bir idareyi tasavvur etmek mümkün fakat tesis etmek mümkün değildir. Bir idare ne kadar iyi ve ideal olursa olsun, bundan tatmin olmayan bir muhalefetin, hatta bir düşmanlar grubunun bulunması tabiîdir. Nitekim peygamberlerin de açık veya gizli düşmanları olmuştur. Aynı husus mehdiler için de tasavvur edilmiş ve mehdilerin muhalifleri ve düşmanlarının kimler olabileceği henüz onlar gelmeden tesbit edilmiştir. İlkel kabileler arasında gördüğümüz mehdilik hareketlerindeki düşmanlar genellikle ülkelerim istila etmiş Hristiyan sömürgecileri ve misyonerleridir. Mehdilerin bu ortak düşmanlarını Tahiti, Yeni Zelenda, Havâi ve Fici adalarında, Yeni Gine, Kuzey Amerika ve Güney Amerika yerlileri arasında, nihayet Afrika yerlilerinde görüyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerce Quetzalcoatl’ın muhalifi Gece ve Harb Tanrısı Tezkatlipoca idi. Onun büyücü’ ve entrikacılığı ile Quetzalcoatl ülkesini terke mecbur kalmıştı.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni’nin düşmanı ise, Mısır’a sık sık saldıran Asyalılar ve LibyalIlardır. Mehdi Ameni Asyalıları kılıcı, Libyalıları ise ateşi ile yok edecekti.

Hindularca Kalki’nin muhalif ve düşmanları Hindu olmayanlardır. Bunların başında Hinduizm’i ve Vedaları terk etmiş Kikata’lar gelmektedir. Bunlar muhtemelen Budizm’i kabul etmiş Arya ırkından olmayan Güney Hindistan halkı olmalıdır. Hindulara göre bunlar, asiller ve diğer kast sınıflarını kaldırarak para, kadın ve nefsanî zevklere kendilerini vermişlerdi. Yine Kalki’nin en büyük düşmanı Budistlerin şahs-ı mânevîsi olan Buda’dır. Kalki’nin Buda ile yapacağı savaşlar ve zaferleri romantik bir ifade ile anlatılır.

Kalki’nin diğer büyük düşmanı, Kaliyuganın şahsı mânevisi Kali ve Yeraltı âleminin hâkimi Bali’dir, Bunlar Kuzey ve Batı Hindistan’ın, Hindu olmayan halklarının reisleridir. Kalki bunlarla savaşarak Hinduizm’i yeryüzüne hâkim kılacaktır.

Budistlerce Maytreya henüz Tuşita semasından yeryüzüne inerken Şambala’da Budizm’in düşmanlarıyla büyük bir savaşa girişecek ve hepsini mağlub edecektir. Bu düşmanlar, Hindular ve Müslümanlardır. Budaların en büyük düşmanı Mara’vı ise Maytreya imana getirecektir. Mara da kötülükleri bırakıp Budistlere yardıma koşacaktır.

Mecusilerce Saoşyant’ın iki düşmanı olacaktır: Druy (yalan) ve onun lideri Angra-Mainyu (şeytan). Saoşyant Angra-Mainyu’yu güçsüz hale sokacak, druy’u dünyadan kaldıracaktır. İki ayaklı cinsin bütün şeytanlarını imha edecektir.

Yahudilerde kötülüklerin ve Mesih muhalefetinin önderliğini ifade eden bir kavramla karşılaşmıyoruz. Ancak Mesih’in düşmanı olarak İsrail’in komşularını görüyoruz. Bunlardan Fars krallarını, melekler, tahtlarında yakalayarak sürüye saldıran aç kurtlar gibi parçalayacaklardır. Yine Asurlular da Mesih’in düşmanı olarak Allah tarafından imha edileceklerdir. Moab ve Şit (Seth) oğulları parçalanacaktır. Ye’cüc ve Me’cüc ise Kudüs’ü  12 ay süreyle kuşatacak, fakat Allah onları ateş, hastalık, yağmur ve dolu ile imha edecek, leşlerini vahşi hayvanlar ve kuşlar temizleyecektir. Silâhlarının ağaç kısımlarından İsrailoğullarının yedi senelik yakacakları çıkacaktır. Yânî o günde Tanrı, olağan dışı bir mücadele ile kendi lütfu ile Mesih muhaliflerini bertaraf edecektir. Mehdinin yorulmasına pek ihtiyaç kalmayacaktır.

Hristiyanlarca Mesih’in düşmanı Deccal’dır. Fakat Deccal mefhumu İsa’ya muhalefet edecek bir şahıs olmaktan ziyade Hristiyan olmayanları, Hristiyanlığa muhalefet eden herkesi içine alır. İsa Mesih’in istikbaldeki birinci derece düşmanları, dünyevî hükümdar ve hayvanlardır. Çünkü her ikisi de Şeytan’ın hizmetindedirler. Bunun için de melekler tarafından yok edileceklerdir. Şeytan, bir melek tarafından bağlanarak 1000 senelik Mesih devrinde hapsedilecek ve insanları aldatmasına engel olunacaktır. Mesih’ten beklenen icraatı, melekler yapacaktır. O, bir nevi düğmeye basıp zamanı başlatandır. Ancak bin senenin sonunda şeytan bağlarından kurtularak serbest kalacak, taraftarlar toplayacak ve bozgunculuğuna tekrar başlayacak, askerleriyle Kudüs’ü kuşatacaktır. Fakat dünyanın süresinin dolması sebebiyle Allah, şeytan askerlerini imha edecek, kendim de ateşe atacaktır.

Müslümanlarca mehdinin muhalif ve düşmanları, Arabistan’da hükümdarlık iddia edecek olan Süfyânî (Ebu Süfyan’ın soyundan gelen Emeviler), Bizans İmparatorluğu ve Deccal’dır. Süfyânî büyük cüsseli, yüzünden cesaret alâmetleri fışkıran bir kimse olacaktır. Soyca Hz. Ali kerremallâhü veche ile de akrabalığı bulunacaktır. Önce Şam’ı ele geçirecek, orada ordular hazırlayarak bütün Arabistan’a hâkim olmaya çalışacak ve orduları mehdinin ordularıyla pek çok defalar çarpışacaktır. Süfyânî küfür ve ahlâksızlığı da yaymaya çalışacak ve Şam mescidinde bir kadınla açıkça zina edecektir. Sonunda mehdinin askerleri tarafından yakalanarak Bâbu’r Rahme (veya Ceyrun Kapısı) denen yerde mehdinin emriyle katledilecektir. Burada işaret edilen, Emevi hânedanı ve liderlerinden biri olmalıdır. Özellikle Şam’dan bahsedilmesi, merkezlerinin Şam oluşundan kaynaklanmış olabilir.

Mehdiye muhalif (yabancı) devlet olarak Bizans’ı görüyoruz. Mehdinin ordusu Bizans ordusuyla defalarca savaşacak, nihayet onları mağlûp ederek İstanbul’a kadar ilerleyecek ve şehri fethedecektir. Çünkü rivayetlerin ortaya çıktığı devirlerde Sasani devleti çökmüş, tek muhalif otorite Bizans kalmıştı.

İstanbul’un fethinden yedi yıl sonra Deccal çıkacaktır. İBN ARABİ DECCAL’IN H.743/M.1342-43 YILINDA ÇIKACAĞINI HABER VERMİŞTİ. Deccal’ın çıkacağı yer hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bunlara göre o, Şam ve Irak arasında “Ha” mevkiinden veya Merv Yahudileri arasından veya Horasan’dan veya Kûtât’dan veya Matule denen denizdeki ESBAHAN ADASI’ndan çıkacaktır. Deccal birtakım tabiatüstü güçlere sahip olacak, istediğinde buluttan yağmur yağdıracak, çölde ot bitirecek ve ölüleri diriltecektir. Bu üstün kabiliyetiyle peygamberliğini ve sonra da ulûhiyetini iddia ederek halkı İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışacaktır. Bir gözü kör olacak ve alnında kefere yazacaktır. Bunu yalnız Müslümanlar okuyabilecektir. Saçları kıvırcık olacaktır. Deccal halen Umman denizinde bir adada hapistir. Dünyadaki ömrü kırk sene veya kırk ay veya kırk gün olacaktır. Öyle görünüyor ki bu rakamlar kehanetin birer çokluk ifadesidir ve kimin neye göre bu kehanette bulunduğunu anlamak da oldukça zordur. Deccalı öldürme görevi ise Hz İsa’ya ait olacaktır. İsa, Deccalı LÜDDİN kapısında (Kudüs yakınlarında bir köy) veya TELİ (Beni Kilab bölgesinde küçük bir nehir) harbinde öldürecektir. Mehdinin diğer bir düşmanı geleneksel düzenin savunucusu gibi görünen, fukaha olacaktır. Çünkü Mehdi gelince bütün sorunları kendisi çözecek ve mezhepleri kaldıracak, fukahanın imtiyazı kalmayacaktır. Fakihler onun ölümüne fetva vermek isteyecek fakat kılıcından korktukları için susacaklardır. Kalben nefret edecekler, buna rağmen hükümlerini de kabul edeceklerdir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin düşman ve muhalifleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi muhalifi Aztekler de olduğu gibi bir Tanrı veya kötü bir ruhtur.
  • Ülkeyi istila eden yabancılardır.
  • Bu kimseler mehdinin temsil ettiği dinden olmayanlardır.
  • Sosyal nizamın ve sulhun bozucuları olarak görülen siyasi muhaliflerdir.

V. MEHDİLERLE İLGİLİ SEMBOLLER

Bazı eşya veya mefhumlar kutsalla olan temasları dolayısıyla muhtevalarım teşkil eden varlıklardan ayrılarak özel bir kutsiyet ve yeni bir mana kazanırlar. Meselâ Hristiyanlarda görülen küçük bir çarmıh tahtası, o şekil verilmeden önce basit iki çubuk parçası iken, bu çubukların birbirine dik olarak üst üste konmasından sonra, anlamı birdenbire değişmekte, kendisine hürmet edilen, tesadüfen yere düşse endişe edilen, büyük günah işlenildiği endişesiyle, tövbe için özel âyin ve ibâdetler düzenlenen bir nesne olmakta ve özel anlam kazanmaktadır. Matematiğin üç sayısı Hristiyanlarca ulûhiyet ifadesiyle kutsallaşıp, sembolleşirken, Müslümanlarca bir sayısı onun yerini almaktadır. Bir rakamının Arapça karşılığı olan vâhid ve ehad kelimeleri Allah’ın isim ve sıfatlarından sayılmaktadır.

 SUN’Î NESNELER

Yeni Gine ve Malenezya’da kutsal devir, ata ruhlarım ve mehdiyi getirecek Cargo gemisi ile açılacaktır. Bu gemi her türlü zenginlikleri de beraberinde getirecektir. Bu gelişi kolaylaştırmak için yerliler kutsal Cargo evleri inşa etmişlerdir. Müstakbel gemiyi temsil eden eşya ve evler kutsal sayılır. Savaş aletlerinin kutsiyetine özellikle inanılmakta ve bazı yeminler bu silahların yanında yapılmaktadır. Kalki, Şiva’nın kendisine hediye edeceği kılıcı ve zırhı kullanacak, İndra’nın hediye edeceği savaş arabasına binecektir. Müslümanlarca mehdi seferlerinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcını ve gömleğini, taşıyacaktır. Muhtemelen gömlek, zırh vazifesini görecek olmalıdır.

Sopanın (âsâ) da büyük güç taşıdığına inanılır. Önceleri bir ağaç ve silâh kültüyle ilgili olmalıdır. Hz. Musa’nın mucizevî sopası meşhurdur.  Efsaneye göre Başhaham, Meryem’e koca seçmek istediğinde üçbin talib çıkar. Taliplere birer kuru sopa verilir. İçlerinden yalnız Dülger Yusuf un sopası yeşerir. Bunun üzerine Meryem Yusuf la nişanlanır. İsa Mesih’in de ölüleri dirilten bir sopasının olduğu rivâyet edilir.

Bayrak, ulûhiyetin güncel sembolüdür. Mısır hiyerogliflerinde tanrı olarak mânâlandırılmıştır. Buda, kendisine bayrak hediye edenlerin Maytreya zamanında tekrar dünyaya gelecek ve Maytreya’ya cemaat olabileceklerini müjdelemiştir. Mehdi ile ilgili hadislerde de bayrağı İlâhî rahmetin, mehdinin gelişinin sembolü olarak görüyoruz. Doğudan çıkacak Siyah Bayraklılarla (Abbasilere işaretti) mehdi hâkimiyeti kurulacaktı. Bu bayrak Allah yolunda mücadele eden bir cemaatin sembolü olduğu gibi, Hz.Ali kerremallâhü veche soyunun da acılı işareti olmaktadır.

Hristiyanlarca Mesih’ın üzerinde can verdiği çarmıh kutsaldır. Çünkü o cennet ağacından yapılmıştı. Yine onun sembolü olarak yapılan haç işaretleri bugün bütün kilise ve Hristiyan evlerinin süsüdür. Bunların mucizevî güçleri hakkında pek çok hikâyeler anlatılır.

Mehdilerle ilgili kutsal objelerden biri de elbiselerdir. O, yalnız bir örtünme vasıtası değil, gizli bir güce sahip olan cinsi organların muhafazasıdır. Taşıyıcısında olan ruh gücü elbiseye geçmektedir. Buda Şakyamuni kendi keşişlik elbisesini talebelerinden Kaşyapa ile Maytreya’ya göndermiştir. Maytreya da bu kutsal elbiseyi almak için Kaşyapa’yı arayacaktır. İsa Mesih tekrar geldiğinde Tanrı ona muhteşem bir elbise tediye edecek ve onun parıltısı dünyanın diğer ucundan görülecektir. Mehdi ise Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin gömleğini bularak onu seferlerinde zırh gibi taşıyacak, bu gömleğin manevî gücünden yararlanacaktır.

Mehdilerin heykel ve resimleri de kutsal nesneler arasındadır. Kalki, başına hükümdarlık tacını giymiş, elinde kılıç, arkasında beyaz atıyla duran bir hükümdar olarak tasvir edilir. Maytreya ise elinde bir lotos çiçeğiyle veya Tibet resimlerinde olduğu gibi lotos üzerine oturmuş olarak tasvir edilir. Hindistan’daki tasvirlerinde o sandalyeye oturmuş, ders anlatan bir öğretmen görünümündedir. Elinde bir su kabı ve teşbih tutar veya sadece bir lotos çiçeği taşır.

Kutsal Maytreya heykellerinin en meşhuru İndus kenarında Ta- Li-Lo (Darel veya Darda) denen yerde yapılmıştı. Rivayete göre ağaçtan yapılan bu heykelin yüksekliği  arşın idi: Burası uzun zaman ziyaretgâh olarak rağbet görmüştü. Kore’de South Chusei (Chung Chong) vilayetinde Kwanckokji mabedinde takriben bin sene önce yapılmış Maytreya’nın taş heykelinin yüksekliği 55 fit, eni 30 fit’dir. Burası Budistlerin önemli ziyaretgâhlarından biridir. Çin’deki Maytreya heykelleri mütebessim, şişman bir adam şeklindedir ve elinde bir saadet paketi taşır.

Hristiyanlığın başlangıcında sûret yapmak yasaklanmıştı. Fakat bu din, Gnostisizmin (Batınîliğin ?) gizemli etkisine fazla direnememiş, sûret yapma geleneği yeniden yayılmış ve kutsallaşmıştı. Bu suretlerin en yaygını, İsa Mesih ve annesi Meryem’ın suretleriydi. Zamanla resim ve heykellerin temsil ettikleri kişilerin manevî gücüne sahip olduğu ve onların ruhlarını içlerinde taşıdıkları inancı yaygınlık kazanmıştır. Bunların mucizelerinden sık sık bahsedilir, bu suretlere özel ibâdetler, dualar yapılır, kurbanlar sunulur: Bu sûretler çiçek ve mumlarla süslenir. Özellikle komünyon âyininde Mesihin kanı olarak kabul edilen ekmek büyük hürmet görür. Ulûhiyetin, o ekmek ve şarap içine hulûl ettiğine inanılır.

Yahudilerin Mesih devriyle ilgili tasvirleri son devirlerde yapılmaya başlanmıştır. Bunlar da genellikle Mesih devrinin üç kutsal hayvanı sayılan efsanevî balık (leviatha), efsanevî boğa (behemoth) ve efsanevî kuşun (ziz) çeşitli kompozisyonlarıdır.

Yukarıda incelediğimiz çeşitli dinlerdeki sembol nesnelerle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdilere hizmet eden alet ve eşyalar,
  • Mehdileri temsil eden resim, heykel ve işaretler kutsal sayılırlar.

 KUTSAL SAYILAR

Sayıların bir kutsiyet ve değere sahip olduğu inancı çok eski devirlere dayanmakta, bu inancın kökleri Sümerliler ve Babillilere kadar inmektedir. Sayıların, ezelden beri rivayet edilen şeyler arasında Tanrı’dan sudûr ettiğine inanılır. Bu sayı mistiği ve sembolleri Hint, İran ve Yunan kültürlerine da tesir etmiştir. Bütün dînî sahalarda görüldüğü gibi, mehdi tasavvurlarıyla sayılar arasında da özel ilişkiler kurulmuştur.

Sayıların zirvesinde bir rakamı bulunmaktadır. Bu aslında ezeli Birin (Vahdaniyetin), Ulûhiyet’in sembolüdür.

Bir ve onlu katları: Budistlerce Maytreya’ın aydınlanma ağacı Nagapuspa 1 mil yüksekliğinde olacaktır. Zamanın hükümdarının 1000 oğlu olacaktır.  Ketumati şehrini süsleyecek mücevher sütun 1000 ayak yüksekliğinde olacak ve şehir kalesinin 1000 burcu bulunacaktır. Devrin hükümdarı Maytreya’ya bir konak hediye edecek, bunun 1000 mücevherden perdesi,  mücevherden çatısı,  1000 mücevherden çanları, 1000 mücevherden bayrakları,  1000 mücevherden kapları,  1000 mücevherden eşyaları bulunacaktır. Mecusilere ve Hristiyanlara göre mesih devri 1000 sene sürecektir. Budistlerce mehdi devrinin saadetinden coşan tanrılar 100.000 musiki aletiyle göklerde nağmeler çalacak, Cambudvipa ülkesinin neşesine neşe katacaktır. Maytreya Mahakaşyapa’yı ziyaretinde gördükleri mucizeler üzerine 100.000 kötü insan hidayete ulaşacaktır. Cambudvipa ülkesi enine ve boyuna 100.000 mil genişliğinde olacak ve ülkede çeşit çiçek ve şifalı sular bulunacaktır.

İki ve onlu katları: Kalki’nin iki karısı olacaktır. Bazı hadislere göre mehdi 2 yıl saltanat sürecektir. Maytreya’nın omuz genişliği 20 ayak olacaktır. Bazı Yahudilerce Mesih devri 2000 yıl sürecektir.

Üc ve onlu katları: Hristiyanlarca Mesih üçgen şeklinde tasavvur edilen ulûhiyetin bir köşesidir. Bazı rivayetlere göre Mehdi devri 3 yıl sürecektir.

Dört ve onlu katları: Kalki’nin  oğlu olacaktır. Maytreya zamanında 4 büyük hükümdar bulunacak ve dünyanın 4 tarafına hâkim olacaklardır. Bazı Yahudi ve Hristiyanlara göre Mesih devri 40 sene sürecektir. Bazı İslâm rivayetlerine göre de Mehdi devri 40 sene sürecektir. Bazı Yahudilerce Mesih devri 400 sene sürecektir.

Bes ve onlu katları: Mehdi’nin saltanatı bazı rivayetlerce 5 sene sürecektir. Rivayetlerden birine göre Maytreya’nın aydınlanma ağacı 50 mil yüksekliğinde olacaktır. Ağacın eni 500 ayak olacaktır.

Maytreya devrinde kızlar 500 yaşında evlenme çağma gireceklerdir. Yahudilerce Mesih 5000 senesinde dünyaya gelecektir.

Altı ve onlu katları: Bir rivayete göre Mehdi 60 sene veya 60 ay veya 60 gün saltanat sürecektir. Bazı rivayetlere göre Maytreya 60.000 sene yaşayacak ve öğretisi kendisinden 60.000 sene sonra daha etkisini sürdürecektir.

Yedi ve onlu katları: Maytreya’nın haberini işiten komşu ülke kralı Mahasena 7 gün ve 7 gece hareketsiz ve mutlak sükûnet ve vecd içinde kalacaktır. Mesih’in gelmesi yaklaştığında alâmetleri 7 sene önceden görülecek ve kendisi yılda gelecektir. Saltanatı bir rivâyete göre 7 veya 70 hafta sürecektir. Müslümanlarca da mehdinin saltanatı 7 sene veya 70 sene sürecektir.

Sekiz ve onlu katları: Bazı rivayetlere göre mehdinin saltanat süresi 8 yıl olacaktır. Maytreya’nın hocası Brahmayus’un 8.000 talebesi, Maytreya’nın 80.000 talebesi olacaktır. Zamanın hükümdarı 80.000 kale kumandanıyla, karısı da 80.000 kadnın refakatiyle Maytreya’ya mürit olacaklar ve inzivaya çekileceklerdir. Maytreya devrinde insanlar 80.000 sene yaşayacaklardır. Yukarıdaki 80.000 rakamlı rivayetlerin varyantları ise 84.000 dir.

Dokuz: Mehdinin saltanat süresi bazı rivayetlere göre 9 senedir.

Oniki: Maytreya’nın yüzünün uzunluğu 12 ayaktır. Ketumati şehrinin uzunluğu da 12 mildir. Caddelerinin genişliği 12 arşın olacaktır. İsa Mesihin havarilerinin sayısı 12 dir. Şia’ya göre Mehdi 12. İmamdır.

Otuziki: Maytreya’nın kutsal işaretlerinin sayısı 32 dir.

Yukarıda incelediğimiz kutsal sayılarla ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek;

Genellikle 7, 40 ve 1000 sayılarının mehdilerle ilgili kutsal değerler olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayılar ve yukarda zikrettiğimiz sayıların büyük bir kısmı, dinlerde daha önce de mevcut olan kutsal sayılardır. Çokluk ifade eden kavramlardır. Bunlar mehdilerle ilgili tasavvurlarla da birleştirilerek kutsiyetleri bir kat daha artırılırken, mehdilere de kendilerinde mevcut kutsiyetten bahsetmiş olmaktadırlar.

 SONUÇ

Araştırmamız, konu ile ilgili geniş bir literatürün bir özeti olarak görülmemelidir. Biz bu araştırmamızda mehdi tasavvur ve inancının dünya dinlerinin ortak bir malı, ortak bir objesi olduğunu, temel yapı ve elementlerinin birbirine benzediğini tespit edip ortak yönlerini gösterdik. Yorumsuz bilgi muhtevası şeklinde sunduğumuz konuların yorumunu okuyucularımıza bıraktık. Yorumsuz tasvirlerimizi sürdürürsek:

  • Ahir zamanda geleceği ümit edilen kurtarıcı tasavvuru, Şintoizm dışındaki zamanımızın bütün dinlerinde mevcut olduğu gibi, Eski Mısır ve Eski Amerika dinleri gibi eski politeist (Çok tanrılı) kültürlerde de mevcuttur.

Şintoizmde bulunmamasının sebebi muhtemelen, Japon İmparatoruna, Tanrı oğlu olarak, Tanrı’nın yeryüzündeki çağdaş ve mevcut temsilcisi olarak inanılmasından ileri gelebilir. Çünkü bir Şinto mümini İmparatorun her hareketinin iyi olduğuna inanmak ve ondan kalben memnun olmak zorundadır. Karşı düşüncelerde bulunmak Tanrı’ya isyan olarak kabul edilir. İlâhî bir varlığın yeryüzünde mevcut olması bir diğerinin gelmesine ihtiyaç bırakmamış ve böylece istikbâle yönelik bir kurtarıcının geleceği ümidinin doğmasını psikolojik olarak önlemiş olabilir. [5]

Bazı istisnalar dışında mehdi inancının bütün dinlerde bulunuşu, bu tasavvurun Tanrı inancı gibi, dinlerin müşterek objesi, müşterek fenomeni olduğunu göstermektedir. Bu müşterek fenomenin yapısı ve elementleri ana hatları ile bütün dinlerde birbirine benzemekle beraber teferruat ve ölçülerde her dinin kendi özelliğini taşımaktadır.

  • Mehdiler, âhir zamanda dünyaya gelecek, insanları hidayet ve kurtuluş yoluna yöneltecek, müstakbel ve son kurtarıcı olacaklardır.
  • Tenasüh inancının kabul edilmediği Çin dinleri, Zerdüştîlik, Yahudilik ve Sünnî İslâmiyete göre, müstakbel mehdiler henüz dünyaya gelmemişlerdir. Diğerlerine göre ise müstakbel mehdiler daha önce dünyada yaşamış kült kahramanlarıdırlar. Geçici olarak dünyadan ayrılmışlar, görevlerini tamamlamak için âhir zamanda tekrar geri geleceklerdir.
  • Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyette mehdi kavramım ifâde eden Maytreya, Mesih, Mehdi gibi kelimelerin baş harflerindeki benzerlik bir tesadüf olmalıdır. Kelimelerin birbirleriyle etimolojik ilişkileri görülmemektedir. Bu husus mehdi tasavvurunun, her dinin kendi içinde ve kendi şartlarına göre doğup geliştiğinin bir işareti olabilir.
  • Mehdiler, genellikle mensup oldukları dinin kurucusunun veya büyük bir önderinin soyundan gelirler. Kutsal bir şahıs için yine kutsallığına ve yüksek soyluluğuna inanılan bir âile lâyık görülür.
  • Mehdilerin doğumları dünyevî ve semavî olağanüstülükler gösterir. İnsanlar tarihte sevdikleri ve kutsiyetine inandıkları bütün şahısların doğumları hakkında mucizeler tasavvur ettikleri gibi, mehdilerin doğumları hakkında da olağanüstü olaylar tasavvur etmişlerdir; bu husus her dînin kendi özelliğini taşır. Bu olağanüstülüklerde din kurucusuyla ilgili efsaneler etkendir.
  • Daha önce dünyada yaşadığına ve âhir zamanda geri döneceğine inanılan tarihi mehdiler, genellikle babasız olarak hâmile kalan bâkire kızlardan doğarlar.
  • Normal insanlara nazaran üstün kabiliyetlere sahiptirler.
  • Yahudilik ve İslâmiyet gibi monoteist dinler dışındaki dinlerde mevcut olan mehdiler İlâhî bir cevhere sahiptirler.
  • Yahudi ve İslâm dinlerinin mehdilerini normal birer insan olarak tasavvur etmeleri, her iki dînin temelini teşkil eden Tanrının mutlak birliği prensibine zıt düşmemek için olmalıdır.
  • Mehdiler zamanlarının bütün ilim ve sanatlarını bilirler.
  • Mehdiler hata ve günah işlemezler. Onları semavî varlıklar her türlü yanılmadan korurlar.
  • Zor durumlara düştükleri zaman kendilerine Tanrı’nın yardımı ulaşır.
  • Mehdilerin İlâhî cevhere sahip olduğuna inanılan dinlerce bazan mehdilerine zaafıyet isnat etmeleri, mehdilerini yaratıcı Tanrı’nın dışında tasavvur etmelerinden kaynaklanmış olmalıdır.
  • Mehdiler, vazifelerine, Tanrının veya semavî bir varlığın uyarı ve davetiyle başlarlar.
  • Mehdiler, dünyaya insan suretinde gelecekleri için, kendilerinin mehdilikle görevli olduklarını kendi kendilerine anlayamamaktadırlar. Bu vazife için olgunlaştıkları zaman Tanrı veya semavî varlıklar veya üstatları tarafından uyarılarak vazifeye çağrılacaklardır.
  • Mehdiler, tabiî ve sosyal felâketlerin zirveye ulaştığı, kötülüklerin dünyayı çepeçevre sardığı bir zamanda dünyaya gelerek bütün kötülüklere son vereceklerdir.
  • Dilimizdeki “kul bunalmayınca Hızır erişmez” tâbiri, her sıkıntının arkasından bir ferahlığın geleceği ümidini ifade eden en güzel sözlerden biridir. Sıkıntı ve güçlüklerin çekilmez bir devreye girdiği zamanlarda İlâhî yardımların insanlara ulaşacağı, sıkıntıların son bulacağı inancının bütün dinlerde olduğu ve insanlara yaşama sevinci ve ümit verdiği görülmektedir.
  • Tabiî hadiselerin sosyal hayata paralelliği tasavvuru ise Tanrı’nın rahmet ve gazabının da insanların dînî ve dünyevî davranışlarına bağlı olduğu inancından kaynaklanmış olabilir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’a isyan eden ve Allah Teâlâ’nın öfkesini kazanan milletlerin tabiî felâketlerle nasıl cezalandırıldığına, Allah’a itaat edip rızasını kazananların da nasıl mükâfatlandırıldığına dair pek çok misaller görmekteyiz. Bu sebeple, sosyal bozuklukları tabiî felâketlerin takip edeceği inanışında olduğu gibi, mehdinin kuracağı ideal sosyal ve dînî hayatın meyvelerinin de ideal bir tabiat olacağı tasavvuru doğmuş olabilir.
  • Mehdilerin dünyaya gelmesi yaklaştığında olağanüstü tabiî hadiseler görülecek ve bu hadiseler mehdilerin gelmekte olduğunu müjdeleyecektir.
  • Mehdi devrinde gökten rahmet yağar, yerden bereket fışkırır. Dünya cennet bahçelerine döner.
  • Genellikle, dinlerde görülen ortak bir inanca göre, ilk insanın veya onun neslinin günahlarından dolayı tabiatın düzeni bozulmuştur. İlk zamanların bereketi dünyadan kaybolmuş, yağmurlar azalmış, pek çok nehirler ve göller kurumuş, verim azalmış, dünyada çöller meydana gelmiştir. Mehdinin insanları tekrar doğru yola sevk etmesi, küfrü kaldırıp adaleti hâkim kılması, kapanan rahmet kapılarının tekrar açılmasına sebep olacaktır. Dünya yeniden cennet bahçelerine dönecektir. Dünyadan çöller kaybolacak, yerlerini ormanlar ve meyve bahçeleri alacaktır. Dünyanın kısırlığı ortadan kalkacaktır.
  • Mehdilere canlı cansız bütün varlıklar itaat edeceklerdir.
  • Bazı dinlerdeki bir inanca göre ilk insan veya neslinin günahıyla canlı ve cansız varlıkların tabiatı değişmiş, hayvanlar insanlara itaat etmez olmuşlardır. Aslan parçalamaya, yılan sokmaya başlamıştır. Mehdinin dünyada sulh ve adaleti hâkim kılmasıyla tabiatın eski düzeni geri gelecek, taş ve demirin yaralayıcı ve öldürücü gücü kaybolacak, hayvanların vahşilikleri ortadan kalkacak, yılan ve akrep dahi kendileriyle oynayan çocuklara zarar vermeyecektir. Bütün varlıklar insanların hizmetinde olacaktır.
  • Mehdiler ülkelerini içte ve dışta mutlak sulh ve adalete kavuşturacaklardır. Ülkelerinin iç ve dış emniyetini sağlamaları, mehdilerin vazifelerinin başında gelmektedir. Bütün dinler özellikle bu konu üzerinde durmaktadır. Müstakbel mehdiler, daima ülkeyi dıştan rahatsız eden komşu milletlerle ve içte istenmeyen gruplarla savaştırılmaktadır. Meselâ Müslümanlar, mehdiyi, dışta Bizans’la, içte Emevî saltanatının temsilcisi olan Süfyani ile savaştırırlar ki, bu husus mehdi tasavvurunun doğuş ve gelişmesindeki siyasî sebeplere kuvvetle ışık tutmakta ve devrin siyasî akımlarının etkisini dile getirmektedir.
  • Mehdilerin hâkimiyetlerinin bir dünya hâkimiyeti olacağı daima ifade edilirse de, tasavvur edilen siyasî olaylar o dînin yayılma sahaları dışına çıkmaz. Mehdiler, genellikle anılan dinin komşu ülkeleriyle ve dindarların içte memnun olmadıkları gruplarla savaştırılırlar. Eski devirlerin bilinen uzak ülkelerinden dahi söz edilmez. Bu hususlar evrensel bilgiden çok, mahalli şartları ve etkenleri hatıra getirmektedir.
  • Mehdiler, ülkelerinde adaleti ve sulhu hâkim kılarlar. Sefaleti, hastalıkları önlerler. Mensup oldukları dînin inanç ve ibadetlerini, şer’î kanunlarını ülkelerine yerleştirirler.
  • Mehdilerden gerçekleştirilmesi beklenen bu arzu ve ümitlerden anlaşıldığına göre, tasavvurun çıkış ve gelişme devirlerinde ilgili ülkeler siyasî karışıklıklar, sefalet ve hastalıklar içinde olmalıdırlar. Dînî inanç ve ibadetler zayıflamış olmalıdır. Mehdi tasavvuru genellikle savaşların, yabancı baskı ve hâkimiyetlerin mevcut olduğu, ekonomik bozuklukların hüküm sürdüğü devirlere isabet etmektedir. Bunun tipik örneklerini zamanımızdaki Messianizm hareketlerinde görmekteyiz. Özellikle Avrupa sömürgelerinde yerlileri çepeçevre kuşatan adaletsizlikler, ekonomik bozukluklar, hastalıklar, yabancı din ve kültürlerin istilâsı, yerlileri kurtuluş yollarını aramaya sevk etmiş ve pek çok Messianizm hareketini doğurmuştur.
  • Mehdiler dünyaya gelmeden önce, öncüleri gelerek mehdilerin faaliyetleri için uygun ortamı hazırlayacaklardır.
  • Bu tasavvurun da köklerinin siyasî olaylar ve gayeler içinde bulunduğunu, ona uygun ortamı hazırlamakla görevli olduğunu iddia ederek siyasî kazançlar sağlamaya çalışan pek çok kişi ve grupların olduğu tarihte sıkça görülmektedir. Rivayetlerin ardında daima belirli şahıs ve akımların varlığı hissedilmektedir.
  • Mehdilerin muhalifleri ve düşmanları olacağı gibi, dost ve yardımcıları da bulunacaktır. Bunlar mehdilerin çeşitli faaliyetlerinde görev alarak onların başarılarına yardımcı olacaklardır.
  • Bu tasavvurun da köklerinin siyasî sebeplere dayandığı şüphesizdir. Bunun en güzel misallerinden birini İslâm Tarihinde Muhtaru’s-Sakafî’de görmekteyiz. Muhtar, kendisini Mehdi Muhammed Hanefiye’nin yardımcısı ilân ederek, Muhammed Hanefî adına halifeliği ele geçirme yollarını aramıştır.
  • Mehdi sonrası devir de, mehdi öncesi devir gibi kötülük ve felâketlerle dolacak, nihayet dünya kıyametle son bulacaktır.
  • Her gündüzü bir gecenin takip edeceği gibi, her rahmet devrini de bir felâket devrinin takip edeceği tasavvuru bütün dinlerde mevcuttur. Bir cennet hayatıyla mukayese edilebilecek mehdi devrini de aynı şiddetteki karanlık bir devrin takip edeceği tasavvuru, yukarıdaki prensibin neticesi olmalıdır.
  •  Mehdilerle ilgili nesne ve sayılar kutsaldırlar. Mehdilerle ilişkileri kurulan nesne ve sayıların genellikle ait oldukları dinlerce daha önce de kutsal sayıldıkları görülür. Bu kutsal nesne ve sayılarla mehdiler arasında ilişkiler kurulurken mehdilere nesne ve sayıların kutsiyeti kazandırılmak istenmiş olabilir. Buna mukabil nesne ve sayıların da mehdilerle ilişkilerinden dolayı mevcut kutsiyetleri artmış veya yeni kutsiyetler kazanmış olabilirler.

İSLÂM’DAKİ MEHDİ TASAVVURU ÜZERİNE

Bütün bu bilgilerden sonra, mehdilik anlayışının İslâmî bir yorumunun yapılması gerektiği kanaatini taşımaktayız. Bir Dinler Tarihçisi olmakla beraber aynı zamanda bir ilâhiyatçı olduğumuzdan bu anlayışın herkesin anlayabileceği dille bir değerlendirmesini sunmak istiyoruz. Çeşitli dinlerdeki mehdilik anlayışları çok değişik unsurlar taşıdığından muhtelif ilim dallarının yorumlarım zaruri kılmaktadır. Bu gerçeği ifade ettikten sonra aşağıdaki hususları söz konusu edebiliriz:

İslâm dünyasında konunun ortaya çıkması, peygamber sonrası yönetimi ele alan halifelerden Hz. Osman ve Hz. Ali radiyallâhü anhüma devirlerini tâkip eden siyasî, sosyal kargaşalara rastlamaktadır. Daha önce çeşitli dinlere mensup Mehdi-Mesih tasavvurlarıyla Müslüman olan yeni din mensupları, kargaşaların sıkıntısında eski bilgilerini yeni dinin ışığında yorumlamaya başlamışlar, sosyal sarsıntılarla ümitleri kırılan cemaatlarına manevî güç ve ümit vermek için, iyi niyetle Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) adına hadisler dahi uydurmaktan kendilerini alamamışlardır.

Bazıları, Kur’an’da Mesih veya Mehdi gelecek diye bir bilgi olmadığı halde, hadis rivayeti şeklinde eski tasavvurlarını İslam kültürüne katmışlardır. Hâlbuki Kur’an, İslam öncesi çeşitli dinlerde ahir zamanda beklenen hidayet önderinin geldiğini ve O zatın Hz. Muhammed olduğu gerçeğine

“Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onu, (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler. ”(Bakara, 146)

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil ‘de yazılı buldukları O Elçi’ye, o ümmi Peygamber’e uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılan üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O ‘na inanan, destekleyerek O ‘na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nûra uyanlar, işte felaha erenler onlardır”(Araf, 157),

âyetleriyle ışık tutmasına rağmen, mehdi tasavvurlarında gördüğümüz ve kendilerinin bekledikleri tabii ve sosyal olağanüstülükleri bulamadıkları için, yeni Mehdi veya Mesihler aramaya başlamışlardır. Hâlbuki ahir zamanda gelecek, tebliği Kıyamet’e kadar geçerli olacak zâtın Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu bilinmesine rağmen, hayallerindeki olağanüstülükleri yaşatacak müstakbel bir kurtarıcı beklentilerini muhafaza etmişlerdir. Kur’an’a aykırı da olsa, İslâm’la sentezleyerek eski inançlarını değişik isimlerde sürdürmeye devam etmişlerdir.

KUR’AN’A GÖRE AHİR ZAMANDA BEKLENEN MESİH VEYA MEHDİ GELMİŞTİR, İSMİ DE HZ. MUHAMMED (sallallâhü aleyhi ve sellem)’DİR.

 Kaynakça

Prof. Dr. Ekrem SARIKÇIOĞLU, Dinlerde Mehdi Tasavvurları [Kitap]. – Sidre Yay-Samsun, 1997.


[1] Avatar: Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Balarama, Sri, Varaha gibi isimler alan avatarlar, hikayelere konu olmuştur. Jetix’te yayınlanan Oban Star Racer adlı animasyon filminde ki gibi avatarlar bazı eski dinlerde inanılan tanrıların değişik bir şekil veya maddenin içine girerek görünmesidir.

[2] İslam Tasavvufunda da aynı şekildedir.

[3] Ortadoğu’da Atom bombası hiçbir zaman patlamayacağı gibi, nükleer tesisin yapılmasına Yahudiler izin vermeyecektir.

[4] Yeşiller hareketinin temel fikri Mehdiye dünyayı hazırlamak.

[5] Japonların mehdi beklentisinin olmaması onların mecburen çalışkan olmaya sevk etmektedir.

OKUNMASI GEREKEN BAŞKA BİR YAZI

MEHDİ ALEYHİSSELÂM GELDİ,
İNSANLAR DAHA NEYİ BEKLİYOR?

 

ELBİSEDEKİ GÜÇ-MODA


“Hayat zikirle başlar ve biter.” “Kainattaki her nesne Allah Teâlâ’yı zikreder..” Ancak her zâkir aynı seviyede zikirde bulunamadığı gibi zikrin en geçerli faydalı sebebi az da olsa devamlı olanıdır. Bu esmâların sonunda zikredilen “Es Sabur” ismine işaret eder.

Değişim, sürekli ve kaçınılmazdır. Ancak değişim dışarıdan verilen tazyikle olursa âlemde olumlu sonuçlar doğurmaz. Allah Teâlâ bile “tedricilik” üzere âleme müdahale eder. Eğer bir sıra sapması olmuşsa bu azabından başkası da değildir. Dinde “Tebliğ” vardır. “Zorlama” yoktur. “Anlatma ve örnek olma” vardır, “aldatma-aldanma” yoktur.

İşte bu minval üzere insanların her hali ve özel durumu muhakkak abesle iştigal olmayıp bir gereksinim ve netice ile vardır. Diyebiliriz ki; giydiğimiz bir elbisenin dahi psiko-sosyal yönü vardır. Nasıl? Düşünüce çok yorum yapacağınız kesindir. Fakat bizim burada bahsetmek istediğimiz bu bilginin ve sebebin bazı art niyetli ve çıkar amaçlı üretim-tüketim çizgisinde olan hakîm güçler tarafından istismar edilmesidir. Yüzyılımızda insanların “kişilik gelişimleri” ni bozmak ve “stres hastalığı” gibi uydurmalar ve hastalıkların çıkışını sağlamak için “moda” yı bir araç kullanmalarıdır. Emperyalist ve sömürücü kitle tarafından “Moda” gurabeliği burada çıkmaktadır. Moda ile kişilik gelişimlerinde sürekli değişime uğrayan nesiller “doyumsuzluk”, “hafakanlar” ve “cinnetler” ile “pasif intiharlara” doğru sürüklenmektedir.

“Pasif intiharlar” huzursuzluk ve hayattan zevk alamamaktır.

Son yirmi ve otuz yıl içerisinde bu moda sektörüne giren dindar ve ilahiyatçı kesiminde “benzeme” üzerindeki negatif yorumları ile daha da perişan olan toplum inancı hakkında müspet oluşumların kaybolması ile her geçen gün hayat daha zorlaşmaktadır.

Mesela “satanist” akım temsilcilerinin oluşturdukları giyim tarzları ile gençlik “kitle psikolojisi” kavramının içinde can çekiştirilmesi.

Burada sözü “geçmişe özlem” e getireceğiz. Bu durum ülkemizde fazla olmasa da diğer ülke insanların da fazlaca bulunmaktadır. Zengin batılının dünyayı gezme sevdası içerisinde binlerce yıl önceki hayat tarzlarına yönelme arzularının altında yatan şey “yapay tarz, fikir ve ideolojiler” in ruhî açlığa kifayetsizliğidir. Onların seyahatleri ve gittikleri yerlerde bulduğu “ruhî özleme hitap eden” giyim kuşam, mistik ve tasavvuf ekollerini incelemesi ve davranışlarının tesiri altında kalmasında sebeplerin yattığını söyleyebiliriz. Yine dernek yapılanmalarındaki protokollerde bulunan “arma, giyim ve hareket sembolleri” gereksiz türetilmediğini hatırlatalım.

“Bir üstad, dolayısıyla de büyük bir psikolog olarak, insan ruhuna çok çabuk bir şekilde nü­fuz eden giysilerin, arınma ve ihsanı bozma açı­sından son derece etkili olduğunu biliyordu. İşte bu yüzden Budizm’de olduğu gibi Hristiyanlık ’ta da bir çok mezhebin veya tarikatın, ruhî bir oto­rite tarafından giyecek olanın yaşantısına uygun bir şekilde düzenlenen bir giysiye yüzyıllar bo­yunca bağlı kalmaları boşuna değildir” Üstelik, bu örnekleri bir kenara bırakıp genel olarak ko­nuşursak, modern uygarlık hariç bütün dinî uy­garlıklarda, giysi insanın Tanrı’nın yeryüzünde- ki halifesi olduğu yolundaki inanca uygun ola­rak şekillendirilmiştir ve bu en çok İslâm mede­niyeti için doğrudur. Özellikle Kuzey – Batı Afri­ka Arap giysilerinden sarık, bornoz ve cellab,[1] yüzlerce yıl hiç değişmeden bugüne kadar gel­mişlerdir; asalet, itidal ve basitliğin eşsiz bir bi­leşimidirler. Bütün bu özellikler Arap halıların­da da gözlenebilir.”[2]

“Zikir telkininden sonra şeyh, ya o gün ya da bazen hayli uzun bir müddet sonra özel bir merasim­le müridin başına bir taç koyar veya sarık sarar yahut arkasına bir hırka giydirir. Bu merasimden kastedilen şudur:

Şeyh müri­din arkasından giysisini ve başından şapkasını alırsa bundaki niyeti onun kötü ahlâkını kaldırıp gidermektir. Müridin arkasına ya bir hırka veya başka bir elbise giydirmekten ve başına bir taç koymaktan ve sarık sarmaktan maksat da ona bütün güzel ah­lâkları giydirmektir.

“Büyük müctehid İmâm Mâlik Hazretleri, kendisinden dinî bir mesele sorulduğu zaman veya bir âyet okuyacağı yahut bir hadis ri­vayet edeceğinde abdestli olmasının yanında bu maksat için hazırladığı özel kıyafetlerini giyinir, tam bir edeb tavrı içinde vazifesini yaparmış. (Istılâhat-ı Fıkhiyye Kâmûsu cild: I, İmam Mâlik’in Ha­yatı) Camide sarık – cübbe giymeden vazetmek ve hutbe okumaktan da sakınmak lâzım. Bunun cemaat üzerinde pek menfi tesiri oluyor. Ayrıca cenaze merasimlerinde bazı hoca efendiler sarık – cübbe giy­meyi ihmal ediyorlar ki, bu da yanlıştır, bindiğimiz dalı kesmek de­mektir. Bir imam efendi, kılık-kıyafeti ve bütün yönleri ile bir bü­tün arz eder, bunu hiç unutmamalıdır. Bu münasebetle bazılarımız­da görülen bir yanlış anlayıştan da bahsetmek isterim.” [3]

Yıllarca bırakılması düşünülmeyen giyim modelleri tarzları hakkında ilâhî bir yönün olduğunu fark ettiğimize göre hiç olmazsa elbiselerimizin sık sık değişime uğramasına engel olmamız gerekir.

“Her elbise bir karakterle paylaşımdır. Ya kendimizle ya da başkasıyla”

Her paylaşımın çift etkili yönü de olduğuna göre hayat ırmağımızda çok çağlayan oluşmasına engel olalım. Emniyetli sakin ve kararlı tarzlar insanları birçok engele karşı kuvvetli olmamızı sağlayacağı çok açıktır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kuzey Afrika’da giyilen geniş bedenli, başlıklı bir giysi

[2] Martin Lings trc: Ufuk UYAN -Bekir ŞAHİN Yirminci Yüzyılda Bir Veli [Kitap]. – İstanbul, s.154

[3] (ÇOŞKUN, Ahmet, Sohbetler, Hatıralar, İst, 1982, s. 34)

TÜRK MİLLETİNİN “SON”U(NDAN ÇIKIŞI)


Francis Fukuyama yıllar önce tarihin sonunu ilan ettiğinde, herkes gibi ben de ne demek istediğini anlamakta güçlük çekmiştim. Tari­fin sonundan, yani kıyametin alâmetlerinden bahsedeceğini zannedi­yordum. Makaleyi okuyunca onun bir fikir tarihi tahlili yaptığını an­ladım. O sosyalist sistemin bittiğini, liberal kapitalizmle insanlığın son noktaya ulaştığını iddia ediyordu. Zamanın sonundan değil, ideoloji­lerin ve sistemlerin sonundan bahsediyordu. Bense milletlerin akıbeti­nin ideolojilerin sonundan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Varoluş mücadelesinde başarılı olamamış nice milletler, kendi iradele­riyle değil, güçlü milletlerin tahakkümüyle yeryüzünü terk etmişlerdi. Bunun için, milattan önceye gitmeye gerek yok, XVIII. ve XIX. yüzyıl Batı emperyalizmi tarihini okumak veya Türk milletinin asrın başında verdiği kurtuluş mücadelesini hatırlamak yeterli olacaktır.

Selçuklu ve Osmanlı hanedanları daha tarih sahnesi çıkmadan yıllar önce, meşhur Arap edibi ve düşünürü, Ebû Osman el-Câhız (774-870), Fezâi’lü’l-Etrâk (Türklerin Faziletleri) isimli eserinde bu milletin özelliklerini şöyle tasvir ediyordu:

“Türkler savaşlarda başarılı bir millet olarak, cömert, azimli, mükemmeli arayan, doğru hareketli, yüksek fikirli, parlak anlayışlı, derin görüşlü, bilgili, itiyadı, sabırlı, sır saklayan, kültürlü, attan ve silahtan anlayan kimselerdir… Az hareket ve az işle meşgul olmak Türklere ağır gelir; zira onların bünyeleri ha­reket üzerine kurulmuştur, rûhî kuvvetleri bedenî kuvvetlerinden daha fazladır. Ateşli, hararetli, anlayışlı kimselerdir. Kıt geçimi acizlik, uzun zaman bir yerde kalmayı ahmaklık, rahatlığı ayak bağı, kanâatkârlığı azimsizlik, muharebeyi terk etmenin zillet getireceğini kabul ederler… Türkler yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapma­cıklık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık nedir bilmezler.”

Bu satırları okuyan herkes gibi ben de bu vasıflara sahip bir mil­letin artık tarihte kaldığını itiraf ettim. Biz, şu halimizle o millet deği­liz. Değiştik ve değiştirildik.

Kim değiştirdi ve nasıl değiştik soruları önemli olmakla birlikte, burada ele alınacak meseleler değil.

Şimdi ne olduğu değil, ne olacağı daha önemli. Bu millet tarihteki başarısını tekrar yakalayabilir mi? Bunun için önce onu tarihte başarılı yapan şeye bakmalı. Bizce, bu milleti başarılı yapan, irsî kabiliyetleri ve İslâm dininden aldıkları yüksek ahlâk ve mücadele ruhudur. Şimdi bunlar­dan eser yok, ne yüksek bir ahlâk ve ne de mücadele ruhu. Bu millet acaba irsî kabiliyetlerini de mi kaybediyor?

Endişe etmemek mümkün değil. Eğer Câhız mezarından kalksa ve bu çağda yaşayan Türkleri tas­vir etmek isteseydi muhtemelen şunları yazacaktı:

“Türkler iradesiz, sathî, sabırsız, bilgisiz, itiyatsız, riyakâr, yapmacık ve aynı zamanda kibirli bir millet olup, ahlâk ve dinden nasibi kıttır.”

Eğitim sistemi ve modern küresel sistem

Bu halde olmamızın bizce iki önemli sebebi vardır.

BİRİNCİSİ EĞİTİM SİSTEMİ, DİĞERİ İSE MODERN KÜRESEL SİSTEM.

Türk millî eğitimi, eğitim­de en önemli şeyin “iyi ahlâk” ve “güçlü irade” kazandırma olması gerektiğini ve bu noktada din eğitiminin önemini takdir edememiş durumda. Din eğitimi millî kimliğin korunmasının güvencesidir. Müs­lüman olmayan Türk kavimlerinin çoğu neticede Türklüğünü de terk etmiştir. Macarların bir zamanlar Türk olduğunu bizden başka bilen var mı?

Eğitim sistemimizin millî ve dinî hasletlerle donanımlı bir nesil yetiştirmeyi hedeflemediği kesin. Fakat adeta düşünen bir nesil bile istemiyor. İnsan, kelime ve kavramlarla düşünür.

SAYISAL AĞIRLIKLI EĞİ­TİM SEBEBİYLE GENÇ NESİL DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNME FUKARASI OLARAK YETİŞTİRİL­MEKTEDİR.

Bu yargıya katılmıyor musunuz?

O zaman lise öğrencilerine kullandığı ve bildiği kelime sayısını tespit eden bir test uygulayın.

So­nucun vahim olduğunu siz de göreceksiniz. Bu eğitim sistemi genç nes­li, kelimelerin canlı dünyasından kopararak matematiğin soyut dün­yasına hapsetmekte ve yaratıcı enerjilerini orada tüketmektedir. Bu açıdan bakılırsa, belki de şimdi ilköğretim ve lisede, neden matematik, fizik, kimya ve biyolojinin en önemli, Türkçe, tarih ve din bilgisinin en önemsiz dersler olarak algılandığı daha iyi anlaşılır.

Türk milletinin sonunu hazırlamada yegâne faktör elbette eğitim sistemi değil, bir diğer etken, Türk millî karakterini ve dinî vasıfları­nı koruma ve devam ettirmeyi adeta imkânsız hâle getiren modern küresel sistem ve onun bizi mahkûm ettiği sosyal değişmedir. Bu mil­letin karakterini, ahlâkî ve dinî şuurunu muhafaza eden Anadolu köy ve kentlerinin hızla boşalması, bunun yerine kozmopolitizmin hâkim olduğu metropollerin büyümesi meseleyi daha da dramatik hale getir­mektedir. Köyün geleneksel sosyal yapısının ferde yüklediği sorum­lulukları, onun karakter eğitimindeki rolünü ve buna karşın şehir ha­yatının ferdiyetçiliğini göz önüne getirirsek meseleyi daha iyi anlarız. Şehirde sosyal yapılanma ve yaratılan sosyal ortamlar ahlâkî ve dinî prensiplerle oluşturulmadığı için, dindar ve ahlâklı olma sosyal ha­yatın tabii bir neticesi olmaktan daha çok, zorla devam ettirilen bir durum haline gelmektedir.

Bir tarafta bu milletin millî seciye ve dinî hasletlerini nesillere ka­zandırma gayesini unutan eğitim sistemimiz, diğer tarafta hâkimiyeti ile millî kimliğimizi kazanabileceğimiz sosyal ortamları azaltan mo­dern küresel sistem, bu milletin sonunu mu hazırlamaktadır?

Ben en­dişe ediyorum.

 

Kaynakça

ASLAN Adnan [Kitap]. – Küreselleşmenin Neresindeyiz, İstanbul- 2012. s.141-143

“TÜRKİYE’NİN GERÇEKLERİ”


Bir fikir adamının bazı kavramlara karşı negatif hisler duyması pek doğru mudur? Bilemiyorum. Belki de doğru değil. Fakat ben “Türkiye realitesi” veya “Türkiye gerçekleri” kavramlarına karşı negatif duygularla doluyum. Çünkü ben bu kavramların insanımızın düşünce genişliğine ve aksiyon zenginliğine engel olduğuna inanıyo­rum. İleri sürülen her bir proje, vizyon ve fikir mevhum “Türkiye’nin gerçekleri” girdabında adetâ yok oluyor. Ben bu kavramları ilerleme­nin düşmanı ve statükonun savunma hattı olarak görüyorum. Aslın­da “Türkiye’nin realitesi” olarak ileri sürülen durumların çoğunun, var olan şartların ifadesinden daha çok kendi düşünce sığlığımızın tezâhürü olduğunu düşünüyorum. Buna düşünsel, toplumsal ve eko­nomik bakımdan şartlara boyun eğmenin ve statükoyu kabul etmenin bir başka ifadesi de diyebilirsiniz.

Davranışımızı kısıtlayan ve düşüncemizi sınırlayan, kendi kendi­mize ördüğümüz bu zihin kalıplarından kurtulmalıyız. Olaylar ve gi­dişat tarafından tayin edilmeden, olaylar ve gidişatı tayin etmek, ileri ufuklara bakabilmek ve yarının Türkiye’sini kurabilmek için buna ih­tiyacımız var.

İcraatın içinde olan kimselerin, özellikle siyasetçilerin mevcut şart­ları hesaba katmaları elbette beklenir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat bizim karşı çıktığımız şey, siyasetçilerin şartların ve dolayısıyla statükonun mahkûmu olmalarıdır. Şartların mahkûmu olanlar, şartlar tarafından ezilirler ve büyük işler başarmaları bir tarafa, mevcudu de­vam ettirmeyi dahi beceremezler. Fakat içinde bulunduğu ve kendin­den önce hazırlanmış şartları mahkûmu olmayanlar, aksine bu şartları değiştirebilenler, işte büyük insanlar ve büyük siyasetçiler bunlardır.

İcraattan, fiilden çok fikre emek verenlerin gerçek bir vizyona, hakikî bir tefekküre ulaşabilmesi için, içinde bulunduğu şartları aşması ve geleceğin dünyasını tasavvur edebilmesi gerekir. Hep hali düşünen­ler ve hale göre bir dünya tasavvur edenler, zaman tarafından çabuk tüketilirler. Fikir adamı her zaman ideali hem de en ideali düşünmeli­dir. İdeal olanı tespit etmek hedef belirlemeye benzer; hedef ne kadar uzağa konursa, o kadar geniş bir ufuk kazanılır.

MİLLET OLARAK BİZİM DE KOLAY ULAŞILMAYAN UZAK HEDEFLERİMİZ OL­MALI. Muasır medeniyet seviyesinin ötesini düşünmeli. Sadece bu mil­letin değil bütün insanlığın yükünü yüklenmeli ve bu dünyada olan her kötülükten önce kendimizi sorumlu görmeliyiz. MÜMKÜNÜ DEĞİL İMKÂNSIZI BAŞARMAK İÇİN, YENİDEN DİRİLMEK VE YENİDEN DOĞMAK İÇİN BİR “KIZIL ELMA”YA İHTİYACIMIZ VAR.

“Türkiye realitesi”ne takılmadan fiil ve fikir alanında ideal hedef­ler tayin etmek bir taraftan bu milleti iyi motive ederek siyasî, ekono­mik ve toplumsal problemlerimizi kolay halletmemizi sağlarken; diğer yandan bu milleti gayesiz ve hedefsiz yaşamaktan, esen rüzgârlara göre yön değiştirmekten kurtaracak ve sağlam ve sıhhatli bir duruş kazandı­racaktır. Siyasî sosyal ve ekonomik alanda başarılarımızın sırrı işte bu duruş ve psikolojik güvende gizlidir.

Fiilin değil de fikrin ve düşüncenin temsilcisi olanlar düşünce ve tasavvurlarında daha da pervasız olmalılar. Ortaya attıkları düşünce ve fikirler, bilineni tekrardan veya moda düşünce ve fikirleri takipten çok daha ileri gitmeli yeni ve sarsıcı olmalıdır. Yeni olan aynı zaman­da elbette sarsıcı olacaktır. Toplumda ve ilim âleminde yaratılan bek­lentiler düşünce adamlarının tuzaklarıdır. İlmî mesailerini beklentileri doyurmaya adayanlar veya İlmî ve fikrî modanın esiri olanlar, şartların mahkûmu oldukları için geleceğin dünyasını inşa edenler arasında bu­lunamayacaklardır. Bir başka ifadeyle, bilimde ve düşüncede insanla­rın beklentileri doyurmayı gaye edinenler, yani takdir edilen ve takdir edilecek fikirler üretip ve kitaplar yazanlar geleceği değil de içinde yaşadıkları hali yansıtırlar. Zaman çabuk eskitir bu insanları. Hayatları tenakuzlarla doludur. Doğru dedikleri her şeyin zaman tarafından ya­lanlandığına tanık olurlar. Bu doğruları bırakıp yeni doğrular edinirler kendilerine. 1970’lerde sol fikirleri militanca savunan Türk entelek­tüellerinin hali pür melâli böyleydi. Şimdi birçoğu aynı hızla liberal düşünceyi savunuyorlar. Küresel dünyamızın yaşadığı bu hızlı ve derin değişim liberal düşüncenin sonunu getirdiğinde bakalım hangi limana demir atacaklar!

Ama imanlarının muhtevasını dünya görüşü haline getirenler veya bütün zaman ve mekânları aşan kutsal prensiplere inananlar, eskime­yen ve her daim taze kalan vahye bağlananlar. İşte bunları zaman eskitemez. Onlar tedricen ve istikrarlı bir tarzda sadece olgunlaşırlar. Za­man onları yanlışlayamaz, aksine onlar zamana hükmederler. Neden hâlâ Şâfiî, Gazzâlî, İbn Haldûn, Fârâbî, İbn Arabî, Mevlânâ ve Yûnus Emre diridir ve neden fikir ve düşünceleriyle içimizde yaşıyorlar? ZİRA ONLAR, VAHYE DAYANARAK İNSANÎ VE İÇİNDE YAŞADIKLARI ŞARTLARI AŞTILAR VE ZAMAN VE MEKÂNDAN AZADE ÖLÜMSÜZ HAKİKATİ TERENNÜM ETTİLER.

 

Kaynakça

ASLAN Adnan [Kitap]. – Küreselleşmenin Neresindeyiz, İstanbul- 2012.s. 109-111 Yüzakı Nisan 2005.

26. BÖLÜM – İTALYA’YI ALMAĞA VE BARBARLARIN ELİNDEN KURTARMAĞA TEŞVİK


1—Musa aleyhisselâmın liyakatini görebilmek için İsrail milletinin Mısır’da esir olması, Ciro’nun ruh büyüklüğünü tanımak için iranlıların Med’ler tarafından zulüm görmeleri ve Teseos’nun mükemmelliğini anlamak için Atinalıların tefrika içinde olmaları nasıl gerekiyor idi ise, böylece, şimdi de, bir devletin ruhunun liyakatini tanımak için de, içinde bulunduğu durumdur.

Mesela: yahudilerden daha köle, İranlılardan daha esir, Atina’lılardan daha tefrika içinde, başsız, düzensiz, mağlup olmuş, soyulmuş, delik deşik olmuş, istilâya uğramış ve her türlü felâkete katlanmış olması gerekir.

2— Bir kimsede, devletin kurtuluşuna Allah Teâlâ tarafından memur edildiğine hükmettirebilecek bir takım alâmetler belirmişse de, daha sonra onun, icraatının en yüksek noktasında, talih tarafından nasıl mahkûm edildiği görülür. Öylesine ki cansız gibi kalan bir memleket, yaralarını saracak, haraçlara son verecek, uzun zamandan beri kanayan cılk yaralarını tedavi edecek kişinin kim olabileceğini beklemektedir. Bu kadar saygısızlık ve zulümden kendisini kurtaracak birini göndermesi için Allah Teâlâ’ya insanların nasıl yalvardığı görülür. Ve bir bayrağın arkasından gitmeğe tamamiyle hazır ve istekli olduğu da görülmektedir; yeter ki bu bayrağı tutacak biri bulunsun.

3—Gerçi ümit bağlanacak harikulade insanlar az bulunursada yine insan olduklarını ve her biri bugünkü fırsattan daha küçük fırsatlara malik olmuştular. Çünkü onların davaları bundan daha haklı ve daha kolay değildi ve Allah Teâlâ da, onlara, diğer hükümdârlara olduğundan fazla yar olmamıştı. Bu işte büyük adalet vardır; “savaş, lüzumlu olduğu zaman, haklı bir savaştır ve silâha sarılmaktan başka ümid olmadığı zaman silâh mukaddestir.

Bu işe zemin her zaman müsaittir, müsait zemin olan yerde büyük güçlük olamaz; yeter ki hükümdâr olacak kimseler düzenlerini alsın. Ayrıca burada Allah tarafından idare olunan emsalsiz, olağanüstü olaylar görmek mümkündür: mesela: deniz yarıldı; bir bulut yolu gösterdi; kayadan su fışkırdı; şurada gökten sofra yağdı; her şey büyüklüğe yardım etti. Kalanını Hz. Musa, Keyhusrev, Teseo, Romulus gibi yapmalıdır.

Allah Teâlâ, insanın cüz’i iradesine ve ona düşen şeref payını bizden almamak için her şeyi kendisi yapmak istemez.

Her iktidâr geçmiş zamandaki düzenlerinin iyi olmamasından ve yenisini bulmasını bilecek bir kimsenin çıkmamasından ileri gelmiştir.

Yeni çıkan bir kimseye, kendisinin bulup koyduğu kanunlar ve yeni nizamlar kadar hiç bir şey itibar sağlamaz. Bu gibi şeyler iyi temellere dayandıkları ve özlerinde büyüklük bulunduğu zaman hükümdârı saygıya ve takdire değer kılarlar. İnsanda istenen her türlü şekli kabul edecek madde eksik değildir. Fakat ordular bahis konusu olunca, bu nitelikleri görünmez oluyor. Bütün bunlar başların zayıf olmasından doğmaktadır. Çünkü işten anlayanlara itaat edilmiyor ve bugüne kadar başkalarını kendisine boyun eğdirecek kadar gerek liyakat gerekse talih cihetinden üstünlük gösterebilen bir kimse çıkmadığı zamanda, herkes işten anladığını zannediyor.

Askerlerin herbiri tek başına iyi olmakla beraber, kendilerine hükümdârlarının komuta ettiğini ve onun tarafından sayıldıklarını ve bakıldıklarını gördükleri zaman, toplu olarak da, daha mükemmel olacaklardır. Bundan dolayı, yabancı ordulara karşı savunabilmek için, bir orduyu hazırlamak lâzımdır.

 “Fazilet ve zülme karşı silâha sarılacak ve savaş kısa olacaktır,
Çünkü henüz insanların yüreğinde eski yiğitlik ateşi ölmemiştir.”

 

24. BÖLÜM – HÜKÜMDÂRLARININ HANGİ SEBEPTEN DOLAYI KENDİ DEVLETLERİNİ KAYBETTİKLERİ HAKKINDA


1— İtina ile riayet edilirse, yukarıda söylenen şeyler yeni bir hükümdârı eski bir hükümdâr gibi gösterir ve devleti içinde eskimiş gibi, onu kısa mamanda, daha emin ve sağlam kılar. Çünkü yeni bir hükümdârın yaptıkları, babadan kalma bir hükümdârın yaptıklarından ziyade, gözaltında tutulur ve icraatı faziletli olarak tanınırsa, insanlara daha çok tesir eder ve eski bir soya mensup olmaktan ziyade onları bağlar. Çünkü insanlar, eskilerden çok, yeni şeylere kapılırlar ve yenilerinde iyiliği buldukları zaman ondan faydalanırlar ve başka şey aramazlar; hatta hükümdâr öteki işlerde kendisine düşen vazifelerde kusur etmedikçe, onu her yönden korurlar. Böylece yeni bir hükümdârlığı kurmak ve bunu iyi kanunlar, iyi silâhlar ve iyi örneklerle bezeyip kuvvetlendirmekle hükümdâr çifte şeref kazanmış olur; nasıl ki hükümdâr olarak doğduğu halde tedbirsizliği ile bu hükümdârlığı yitiren iki defa ayıplanmış olur.

2— Zamanımızda, devletlerini yitiren krallar ve beyler göz önüne getirilirse bunlarda, ilkin yukarıda uzun uzadıya söz konusu edilen sebeplerle, silâhlı kuvvetleri ilişkili müşterek bir kusur bulunur. Sonra da, bunlardan bir takımının ya halkı kendilerine düşman kıldıkları veya halkı dost edinmişlerse, kendilerini büyüklere karşı korumasını bilmedikleri görülür. Çünkü bu kusurlar olmadıkça bir orduyu savaşa hazır tutabilecek kadar bir kudreti olan devletler elden gitmez.

3— Dirlik günlerinde zamanın değişebileceğini düşünmeli kötü günler çattığı anda kaçmağı değil savunmayı düşünmelidir.

Galibin fena muamelesinden bıkkınlık getirecek halkın kendilerini geri çağıracağını beklememelidir. Bu yolu tutmak, ancak başka yol olmadığı zaman, iyidir. Fakat bunun uğruna başka çareleri ihmal etmiş olmak çok fenadır. Çünkü kaldıracak biri bulunur inancı ile düşmeğe katlanmak asla caiz değildir. Bu kaldırılış ise ya vakî olmaz yahut vakî olsa bile bu kurtuluş şerefsiz olduğu ve hükümdârın gayretine dayanmadığı için, ona güvenlik vermez. Ve sırf hükümdâra ve liyakatine dayanan yalnız o savunmalardır ki iyi, güvenli ve devamlı olurlar.

20. BÖLÜM – HÜKÜMDÂRLARIN HER GÜN YAPTIKLARI KALELERİN VE DAHA BİRÇOK ŞEYLERİN FAYDALI OLUP OLMADIKLARI HAKKINDA


 1— Bir takım hükümdârlar, devletlerini güvenle tutabilmek için, uyruklarını silahsızlandırmışlar; başka bir takımı da hükümleri altındaki ülkede ayrılıklar yaratmışlar; kimi de kendi aleyhlerine düşmanlıklara yer vermiş; başkaları da, saltanatlarının başlangıcında, kendilerine şüpheli olan kimseleri kazanmak yolunu tutmuşlar; kimi kaleler inşa emiş kimi ise bunları yıkıp yok etmiştir. Buna benzer bir takım kararlar almak mecburiyetinde kalan devletlerin özelliklerine girmeden bütün bu şeyler hakkında kesin hüküm verilememektedir.

2— Yeni bir hükümdârın kendi uyruğunu silahsızlandırması hiç olmamıştır; aksine, silahsız olduğu zaman daima silahlandırmıştır. Çünkü silahlandırmakla bu silahlı kuvvetler hükümdârın malı olur, şüpheli olanlar sadık olurlar, sadık olanlar da sadık kalırlar, uyruğun da kendi taraftarın haline gelir. Uyruğun hepsini silahlandırmak mümkün olmadığı için silahlandırdık larına yaptığın iyilik sayesinde ötekiler daha güvenle idare edilirler. Kendilerine yapıldığını gördükleri bu muamele farkı onları hükümdâra karşı minnet altında bırakır; ötekiler ise, daha çok tehlikeli işlerde ve zahmet altında bulunanların daha itibarlı olmaları gerektiğini düşünerek, hükümdârı mazur görürler. Fakat hükümdâr uyruğunu silahsızlandırdığı vakit, ya korkak veya hain oldukları için onlara güvenmediğini göstermek suretiyle, onları incitmeğe başlarsı. Bu kanaatlarının her ikisi de hükümdâra karşı nefret doğurur. Silahsız kalamıyacağı için de ücretli milislere yönelmek gerekecektir; bunlar ise evvelce söylenen niteliktedirler ve iyi olsalar bile, kudretli düşmanlara ve şüpheli uyruklarına karşı hükümdârı koruyacak kadar olamazlar.

3—Yeni bir ülkedeki yeni bir hükümdâr, daima, ordusunu düzenlemiştir. Tarihler bu misallerle doludur. Fakat bir hükümdâr, kendi eski devletine bir uzuv olarak kattığı yeni bir ülke edinince, o zaman burayı zaptederken hükümdâra taraftarlık edenler müstesna bu ülkeyi silahsızlandırmak gerekir. Ancak bu taraftarları dahi zamanla ve fırsat düştükçe, gevşek ve zevkine düşkün bir hale getirmek lâzımdır. İşi öylesine düzenlemek gerekir ki, eski hükümdârın devletindeki bütün silahlı kuvvetler yakınında yaşayan kendi öz askerlerinin eline aktarmalıdır.

4—Hükümdârın hiziplerini yaşatıp kan dökecek kadar işi azıtmalarına müsaade etmemekle beraber, aralarındaki bu ayrılığı besleyip yurtdaşları kendi kavgalarıyle meşgul etsede sonuç iyi olmaz. Çünkü sonuçta hükümdâr mağlûp olur olmaz, bunlardan bir takımı cesaretlenip ve bütün devleti ellerinden alırlar. Böylece bu gibi usuller hükümdârın zayıflığına delâlet eder. Çünkü kudretli bir hükümdârlıkta bu gibi ayrılıklara hiç bir zaman müsaade edilmez; zira bunlar ancak barış zamanında fayda verirler: barışta uyruğu bu yol ile daha kolay idare etmek mümkündür. Fakat savaş gelip çatınca, bu gibi düzenlerin boşluğu meydana çıkar.

5— Hiç şüphe yok ki, hükümdârlar, kendilerine karşı çıkarılan güçlükler ve yapılan karşı koymaları yendikleri zaman büyük olurlar; ve bunun için talih, bilhassa soydan gelen bir hükümdârdan ziyade şöhret kazanmağa daha çok ihtiyacı olan yeni bir hükümdârı büyük kılmak istediği zaman, düşmanlar yaratıp bunları ona karşı harekete getirir; tâ ki hükümdâr bunları yenmek ve kendi düşmanlarının getirdiği bu merdivenle daha yükseğe çıkmak fırsatını bulur.. Hattâ bir çok kimseler, akıllı bir hükümdârın, fırsatını bulunca, kendine karşı kurnazlıkla bir takım düşmanlıklar kışkırtması gerektiği düşüncesindedirler; tâki bunları ezmekle kendi büyüklüğü artmış olsun,

6— Hükümdârlar, bilhassa yeni olanlar, ilkin kendisine yakınlık gösterenlerden ziyade, devletlerinin başlangıcında şüpheli sayılmış olan kimselerden daha çok sadakat ve fayda görmüşlerdir. Başlangıçta hükümdâra düşman olmuş olan kimseler tutunabilmek için dayanağa muhtaç cinsten iseler hükümdâr daima büyük kolaylıkla bunları kazanabilir; bunlar da, haklarında edinilen fena kanaati amelleriyle silmenin daha lüzumlu olduğunu anladıkları nisbette, hükümdâra sadakatle hizmet etmeğe daha çok mecbur olurlar. Böylece hükümdâr, fazla emniyet içinde hizmet gördüklerinden şahsî menfaatlerini kollayanlara nisbetle daima bunlardan daha çok fayda elde eder.

7—İç yardımlar sayesinde yeni bir ülke edinen hükümdârlara, kendisine yardım eden kimseleri bu işe sürükleyen sebepleri iyice mülâhaza etmelidir. Bunun sebebi kendisine karşı tabii bir sevgi olmayıp da yalnızca evvelki devletten memnun olmayışları ise, büyük zahmet ve güçlükle bunları dost edinebilecektir. Çünkü kendisinin de bunları memnun edebilmesi kabil olmayacaktır. Eski ve yeni olaylardan çıkarılan misaller üzerinde bunun sebebini iyice inceleyerek, eski devletten memnun olmadıkları için kendisine dost oluveren ve memleketin işgalini kolaylaştıranlardan ziyade, memnun olan ve bundan dolayı kendisine düşman olan kimseleri dost olarak kazanmanın daha çok kolay olduğunu görecektir.

8— Devletlerini daha çok güvenle muhafaza edebilmek maksadiyle karşı gelmeyi tasarlayanlara gem ve dizgin olacak ve ansızın çıkacak bir ayaklanmaya karşı emniyetli bir sığınak teşkil edecek kaleler inşa etmek hükümdârların âdeti olagelmiştir. Bu usulü eskiden beri kullanılmıştır.

9— Yabancılardan ziyade halktan korkusu olan bir hükümdâr kaleler inşa etmelidir. Fakat halktan ziyade yabancılardan korkusu olan ise kaleleri bir yana bırakmalıdır. Aslında en iyi kale halkın nefretini kazanmamış olmaktır. Çünkü kalelerin olmuştur. Eğer halk hükümdârdan nefret ediyorsa, bu kaleler hükümdârı kurtarmamasından dolayı ki, silaha sarılmış halk için dışardan yardıma gelecek yabancılar, hiç bir zaman, eksik olmaz. Zamanımızda bu kalelerin herhangi bir hükümdâra yaradığı görülmemiştir; Bütün bunlar göz önünde tutulunca kale inşa edenin de etmeyenin kalelere güvenerek, halkın nefretini kazanmamalıdır.

8. BÖLÜM – ALÇAKLIKLA HÜKÜMDÂRLIĞA ERİŞENLER HAKKINDA


1— Liyakat veya talihe hiç bir suretle hamledemeksizin, halktan bir kimse iken, iki yolda daha hükümdâr olunabileceği için Cumhuriyetlerden bahsederken bunlardan biri hakkında uzunca muhakeme yürütmek mümkün olmakla beraber bunları bir tarafa bırakmamak gerektiğini sanıyorum. Bu iki yol da şunlardır:

a-    Alçak ve kahpe çarelerle hükümdârlığa erişilir

b-  Alelade bir yurttaş başka yurttaşlarının yardımı ile kendi yurdunun hükümdârı olur.

(Zülüm ile devleti elde tutmak için şunları diyebiliriz.)

Savaş zamanlarında, barış zamanında bile, zulüm ile devleti ellerinde tutamayan hükümdârlar sayısız ihanetler ve zulümlerden sonra nasıl olup da yurtlarında uzun zaman güven içinde yaşayabildikleri, dış düşmanlardan savunabildikleri, ve hemşehrilerinin suikastlarına uğramadıkları şüphe ile karşılanabilir. Bunun iyi veya fena kullanılmış zulümden ileri geldiğini zannediyorum, iyi kullanılmış zulüm (kötülüğe iyi denebilirse), kendini güven altına almak zoru ile bir defa da toptan yapılan ve sonra, üzerinde ısrar edilmiyendir. Fakat mümkün olduğu kadar uyruğun iyiliğine çevrilen zulümdür. Fena kullanılmış zulüm ise, başlangıçta az olduğu halde, zamanla sönecek yerde çoğalan zulümdür. İlk şekle uyanlar Allah Teâlâ’nın ve insanların yardımı ile kendi durumlarına bir çare sağlayabilirler; ötekilerin ise tutunabilmeleri imkânsızdır.

Bundan da şunu hatırda tutmalıdır ki, bir memleket zaptedilince, bunun fatihi, yapılması gereken bütün zulümleri tasarlamalı ve hepsini birden yapmalıdır ki, her gün bunlara başvurmağa mecbur olmasın ve tekrarlamayınca, halka güven verebilsin ve iyilikle onları kendisine bağlayabilsin. Ya korkudan, ya kötülükten başka türlü yapan, her zaman hançerini elinde tutmağa mecbur olur; daima tazelenen fenalıklardan dolayı uyruğu kendisine güvenmediği için, kendisi de, hiç bir zaman uyruğuna güvenemez. Fenalıklar hep birden yapılmalıdır, tâ ki az zaman tadılmak suretiyle acısı az duyulsun; iyilikler de azar azar yapılmalıdır ki, tadına daha iyi varılsın.

Bir hükümdâr, her şeyden evvel, uyruğu ile o suretle yaşamalıdır ki, iyi veya kötü hiç bir olay ona tutumunu değiştirtmesin. Çünkü fenalık yapmak lüzumu kötü zamanlarda gelir, o vakit ise, kötülük yapmak zamanı geçmiştir; yapacağın iyilik ise fayda vermez, Çünkü zoraki olduğuna hükmedilir ve hiç makbule geçmez.

KÜTÜPHANE


Seçtiğiniz kitabı bilgisayarınıza indirmek için İNDİR yazısına farenizin sağ tuşuyla basın açılan menüden “Bağlantıyı farklı kaydet” düğmesine basın. Bu işlemden sonra bilgisayarınızda belirttiğiniz yere kaydetme işlemi başlayacaktır.

Kapak

İsim

İnternetteki 2014 Yazıları 17. Cilt
İNDİR-PDF-8,09 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 16. Cilt
İNDİR-PDF-9 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 15. Cilt
İNDİR-PDF-10.6 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 14. Cilt
İNDİR-PDF-8,1 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 13. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 12. Cilt
İNDİR-PDF-6,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 11. Cilt
İNDİR-PDF-8,6 MB

 

İnternetteki 2013 Yazıları 10. Cilt
İNDİR-PDF-6,8 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 9. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

İnternetteki 2013 Yazılar 8. cilt
İNDİR-PDF-4,9 MB

İnternetteki 2012 Yazılar 7. cilt
İNDİR-PDF-4,71 MB

Hz. Ali kerremallâhü vechenin Divanı
İNDİR-PDF-1,4 MB
HTML

Allah Teâlâ’nın Zatı Nerededir?
İNDİR-PDF-1,10 MB
HTML -1-
HTML-2-

İnternetteki 2012 Yazılarım 5. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,24 MB

Şihâb’ul Ahbâr Hadisleri
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Epiktetos-Düşünceler ve Sohbetler
İNDİR-PDF-1 MB
HTML

Çiftçilik-Ortaklık İlmihali
Hayvan Hakları
İNDİR-PDF-0,7 MB

HTML

Yokluk Bilgisi ve Saklı Sırlar
İNDİR-PDF-0,9 MB

HTML

 

Prens’in Açıklanmış
Sırları İle İktidâr
PDF-Boyut: 1,3 MB
(BASILMADI)
İNDİR
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi


Ahmed Amiş Efendi ks
(Büyük Derleme)
İNDİR-PDF-2,25 MB
HTML


 

Seyyid Yahya Şirvani ve
Virdi Settar
İNDİR-PDF-13 MB

 

İnternetteki 2012 Yazılarım 6. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,12 MB

 

Varidât Şeyh Bedreddin
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Makâmât-ı Evliya
(Akşemseddin)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Abdulâziz Mecdi Tolun Efendinin
Anlatımıyla Ahmed Amîş Efendi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,80-MB
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi

Ahmed Amiş Efendi ks
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML



Tefsîru’l-Fatiha ve’d-Duha
Çelebi Halife-Cemal Halvetî

(BASILMADI)

İNDİR-PDF-884 KB
HTML
Tahriçli Arapça metin

 

Kaside-i Meymûne-i Mubareke-
Dürr-ü Meknûn İmam-ı Âzam
Ebû Hanîfe
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,09-MB
HTML


İnternetteki 2011 Yazılarım 3. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,2 MB

 

İnternetteki 2010 Yazılarım 2. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

Niyazi-i Mısri Divanı (Tüm)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-11 MB

 

İnternetteki 2010
Yazılarım 1.cilt
Boyut: 5 MB
(BASILMADI)
İNDİR

 

Salât-ı Feyziye ve Açıklaması
Muhyiddin İbnu’l Arâbi
(BASILMADI)
İNDİR -PDF-354 KB
HTML


Tefsîr-i Süretü-l Kevser
Abdurrahim b. Ali el-Melâmî
FEDÂÎ
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-771 KB
HTML


Fevâihu’l Cemâl ve Fevâtihu’l Celâl
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,90-MB
HTML


Medineli Ahmet Efendi’nin
Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,35 MB
HTML


Burhânus’salikin
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

naksi halidi ders kapak mini

Nakşi Halidi Haki Tarikatinde
Seyr u Sülûk Dersleri
İNDİR-PDF-2,1 MB
HTML

arapseyh kapak mini

Seyyid Abdullah Haşim
El Mekki Er Rifâi
Boyut: 275 KB
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Risâle-i İsmailiye
İNDİR-PDF-0,6 MB   
HTML


Kaside-i Ercûze İmam Ali
Tam Metin-Orjinal
İNDİR-PDF-2,5 MB
HTML


Niyazî-i Mısri Divan-ı İlâhiyyattaki
Arapça şiirleri ve Açıklaması
İNDİR-PDF-1,5 MB


Vezir Fazıl Mustafa Paşa’ya
Gönderilen Mektup
Niyazî-i Mısrî
İNDİR-PDF-0,5 MB


Risâle-i Hasaneyn (Hz. Hasan Hüseyin Risalesi)
Niyazî-i Mısri
İNDİR-PDF-0,9 MB


Hikem-i Atâiyye ve Açıklaması
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,8 MB  
HTML

 

Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Salât-ı Nûr ve Tercümesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,2 MB
HTML


Salât-ı Tılsım Zâtiyye
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB

HTML

kapak-min_inancin_aldanmasi

Inancın
Aldanması
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML



kapak_min_kirk_hadis

Kırk Hadis
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Havva'nın Kızları (Kapak)

Havva’nın Kızları
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Niyazi Mısrı  (Kapak)

Niyazi Mısri (3 Cilt)
HTML (TÜM)

Cilt 1
İNDİR-PDF-5,7 MB

Cilt 2
İNDİR-PDF-4,5 MB

Cilt 3
İNDİR-PDF-7,5 MB

Salatı Meşiş  (Kapak)

Salatı Meşiş
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML

kapak_min_olum_ahlaki

Ölüm Ahlakı
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Muhammedi Dua  (Kapak)

Muhammedi Dua
İNDİR-PDF-3,2 MB
HTML

Kutsi Dua
Açıklaması
İNDİR-PDF-96,7 MB
HTML

 Gasülâzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak ve İlmi Ledün Sırları

Gavsü’lâzam İhramcızâde
Hacı İsmailHakkı Toprak ve
İlmi Ledün Sırları
İNDİR-PDF-5,4 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

Evrad-ı Behaiyye – Arapça Metin
İNDİR-PDF-0,3 MB

Kaside-i Bürde
Niyazi-i Mısrî Tesbî-i
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

kapak_min_tahmisi

Nutk-i Ârifane
Şeyh Hasan Sezâi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML

Hz. Ebû Tâlib
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

Tasavvurât-ı Hayriyyem

Tasavvurât-ı Hayriyyem
İNDİR-pdf-44,1 MB
HTML

Kaza ve Kader Risalesi

Kaza ve Kader
İNDİR-PDF-0,6 MB
HTML

 

Ta’rîfü’s-Sülûk
(İlâhi Âleme Dönüş Bilgisi)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF- 0,6 MB
HTML

 

İnternet Sayfasındaki
Günlük Yazılar -1
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,3 MB


Mehdi Aleyhisselam
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB 
HTML

Ölmeyen Dostluk  (Kapak)

Ölmeyen Dostluk
İNDİR-PDF-1,4 MB

Tarikat Risalesi (Kapak)

Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB
HTML

kapak_min_ihramcizadeRoman

Gavs’ülâzam İhramcızâde
Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî
(Roman)
İNDİR-PDF-1,2 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

kapak_min_tahmisi

Tahmis-i Derviş Azbî-
Divan-ı Misri
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

 

Rüya Tabirleri
İNDİR

 

Medine Resimleri
İNDİR

Not: İçerik linklerinde kırılmış veya bozulmuş olanlar için uyarı maili atabilirsiniz. i.i.h.a

GÖRÜNMESİ ZOR MESELELERDEN


Gördüğümüz başka, görünen başka, arkası da bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Sözü uzatmadan iki konu üzerinden misal verelim.

SERMAYE

[“Bankalardaki finansal güç Yahudilerin korkunç planları için kullandıkları siyasi gücü de oluşturmaktadır. Bu dev fi­nansal kuruluşların Rothschild ailesinin lideri tarafından yani “Siyonist Kral” tarafından yönetildikleri anlaşıldığında dünya­daki kargaşa ve ekonomik krizlerin nedenleri daha iyi anlaşı­lacaktır.

Bu bölümün başında belirtilen Yahudi Protokollerinde dünyada iki tür Masonluk olduğunu açıklamaktadır. Bunlar­dan ilki “Gizli Masonluk” diğeri ise “Şov Masonluğudur”. Gizli Masonların amaçları sadece kendileri tarafından bilinir ve sığır sürüsü olarak görülen Şov Masonları tarafından fark bile edil­mezler.” (s.28)

Yahudi Ansiklopedisinde dünyada çıkan piyasa krizler ve savaşlar için şu sonuçlarını aktarmaktadır.

Yahudiler ekonomik krizleri her zaman görürler çünkü bu krizleri kendileri yaratırlar. Bu insanlar ekonomik kriz­leri önlemedikleri gibi kriz öncesi hisse senetlerini yüksek fi­yatlardan satıp borsaların dibe vurması sonrası geri toplarlar.

Böyle durumlarda hisseleri yok pahasına toplayan Yahudiler servetlerine servet katarlar. Defalardır yarattıkları bu panikler sayesinde Yahudiler çok kısa sürede dünya servetinin büyük kısmını ellerine geçirmişlerdir. Yahudiler borsadaki paniklerde kaybetmezler çünkü onların önceden haberleri vardır. İnsanlar paniklerken onlar için hasat dönemleridir.

Mesela:

1907 yılında ise Para İmparatoru Rothschild kontrolündeki bankalar müş­terileri olan ticari bankalar ve muhabir bankalara vadesi ge­len mevduatlarını geri ödemeyi ret etmişler ve bu büyük bir bankacılık krizine neden olmuştur.

Rothschild bankalarından mevduatlarını kurtaramayan ticari bankalar müşterilerine öde­me yapamaz olmuş ve tüm ekonomi kilitlenmiştir. Bu olay tüm bankaların toplanarak para ve kredi piyasalarını kont­rol edecek bir sistem oluşturmalarını sağlamıştır. Bu işin en kötü tarafı ise para ve kredi piyasalarını düzenleyecek sistemin Rothschildlar tarafından kurulmuş olmasıdır. Bu sistem gele­cekte yine panikler yaratmak ve ancak Rothschild bankaları tarafından düzeltilebilecek şekilde yaratılmıştır.

1920, 1930 ve şimdi yaşadığımız 1937 “Roosevelt Ekonomik Depresyonu” bu sistemden kaynaklanmaktadır. Amerika bu krizleri o kadar sık yaşamaya başlamıştır ki artık bu facialar bize “doğal bir şey” olarak yutturulmaya başlanmıştır. Bazı ekonomistler bu krizle­ri tahmin etmekle iştigal eder olmuşlardır.

Ekonomik krizler her ne kadar kötü olsalar da savaşlar kadar kötü değillerdir. Rothschild sermayesi 1. Dünya Sava­şı ve 2. Dünya Savaşı’ndan sorumludurlar. Bu aile aslında son 150 yılda çıkan pek çok savaştan sorumludur.

Aile savaşan tüm tarafları finanse etmektedir ve tuttuğu bir taraf yoktur. Rothschild ailesi için savaşlar Yahudi olmayanları yıpratan, morallerini çökerten dolayısı ile Yahudi hükümran­lığını kurmalarına yardım eden olaylardır.

Savaşlar onlar için amaçlarına ulaşmanın en kısa yoludur. Onlar için faiz tahakkukunu beklemek çok uzun sürmektedir. İnsanları eko­nomik krizlerle soymak da oldukça yavaştır. Hâlbuki insanlık acılarının ve dramlarının yaşandığı savaşlar çok karlı ve hız­lıdır. Bu Yahudi sermayesi dünyayı yönettiği sürece savaşlar sona ermeyecektir.][1]

 

SOSYAL AFLAR

Zamanımızda çıkarılan aflardır. Yurdumuzda af sürekli yaşanan olaylar içinde yer alır. Bir bakarsınız af, vergi için, bir bakarsınız eğitim için, birde bakarsınız adli suçlar için çıkarılmıştır. Ancak çıkan her affın arkaplanında önemli bir durum değişimi olmuştur. Ancak hiçbir zaman kimse görmemiş veya görülmek istenilmemiştir.

Niçin?

Sosyal faktörlerin sonucunu görmek için uzun bir zaman gerekir.

Bizim buradan düşünmemiz gereken nedir?

Af ne için yapıldı?

Sonuç ne oldu?

Ne yazık ki bilgisi noksan olan bir mevzuunun sonucunun ne kadar isabetli olacağını bilmek çok zor olmuştur.

O zaman sorulursa, bilgi bize mi gelecek, yoksa bilgiye biz mi gideceğiz?

Tabii ki, bilgiye biz gideceğiz.

Bilginin avuca düşmesi için el açmak gerekir. “El” demek burada okumaktır.

Bilgi ışık gibidir. Mahzenlere atılsa, üzerine topraklar saçılsa da muhakkak sıçramaya çıkmaya meyillidir.

Okuyalım.

Düşünelim, şüphe edelim.

Hiç olmazsa bazı şeyleri görmek arzusu bizi tedirgin ederde uyanışımıza sebep olur.

 İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Bkz: George Armtrong, trc: Dr. Mertcan AKCANBAŞ, Rothschild Para İmparatorluğu Derin Yahudi Devleti, İstanbul, 2011, s.51

 

AYAŞLI MUALLİM ŞAKİR EFENDİ kaddesellâhü sırrahu’l azîz


San’at ve Edebiyat dünyamızda bilinen şöhretlerin, zirvelerin yanında; bilinmeyen veya yeteri kadar tanınmayan, hatta daha doğru bir ifade ile şahsiyetleri, eserleri tam anlamıyla takdir olunamayan dehâ seviyesinde birçok kıymetlerimiz daha vardır ki, işte bunlardan birisi Ayaşlı Muallim Şakir Efendi’dir.

H. 1288/Miladi 1871 senesinde, Ankara’nın Ayaş kazasında Dervişimam Mahallesi’nde doğmuştur. Babası Nazif Ağa, kendi malı mülkü ile geçinen ümmî bir zattır. Annesini çok küçük yaşta kaybeden Şakir, teyzesinin ve Ayaşlı Es’ad Muhlis Paşa’ya mensup olan büyük vâlidesinin himâyesi altında yetişir. İlk tahsilini, Rüşdiye’yi Ayaş’da bitirir, Kur’an’ı hıfz eder, 13-14 yaşlarında da Arapça ve Farsça öğrenmeye başlar.

15-16 yaşlarında iken yazı yazmaya, şiir söylemeye yönelir ve tahsilin tamamlamak üzere İstanbul’a gönderilir. Orada, bir sene kadar Medrese’ye devam eder ve 1889’da imtihansız olarak Dârülmuallimin’e kabul olunur. Bu mektebin İbtidâî, Rüşdî ve Âli Edebiyat kısmını bitirir.

İşte bu sıralarda İstanbul’da şiir san’atına olan meylini, daha sistemli bir tarzda geliştirme imkânına da kavuşarak, Mekteb Gazetesi’nde şiirlerini neşretmeye başlar.

1895’de, ilk memuriyeti olan Konya İdâdisi Müdür Muâvin-i Sâniliğine tâyin olunur.

1901 ’e kadar burada Edebiyat, Tarih, Coğrafya dersleri verir. O günlere ait intihalarını nakleden ve 1933’de Konya Halkevi Müze ve Sergi Şubesi Reisi olan Fâik Soyman Bey ile, Konya Halkevi Temsil Şubesi Reisi Edebiyat Muallimi M. Muhlis Koner Bey, şunları kaydederler;

“Ayaşlı Şakir Efendi derste talebesini yalnız programın çerçevesi içinde bırakmaz, münasebetler getirerek Garbın yüksek medeniyetinden bahseder, bilhassa taassubun ve mutaassıpların hareketlerini ve Türk Milleti’ne yaptıkları fenalığı anlatır, velhasıl bizi saplandığımız cehâlet girivesinden (çıkmaz sokağından) çekip çıkarmak için her vâdide söz söyler, dersini âdetâ bir konferans şekline sokardı.

Yetiştirdiği değerli talebelerinden bazıları şunlardır:

Fâik Soyman,

M. Muhlis Koner,

Naci Fikret Baştak,

Ferid Uğur,

Mümtaz Bahri Koru,

Namdar Rahmi Karatay,

Feridun Nâfiz Uzluk,

Saip Râgıp Atademir,

Sâdi Irmak,

Mehmet Tâhir Mıhçızâde,

Nuri Karayüklü,

Muhsin Binal

ve herbiri kendi sahasında yeri doldurulamayacak insanlar…”

Böylece Konya’da altı sene kalan Şakir Efendi, Ocak 1901’de Tokat İdâdisi Müdürlüğü’ne tâyin olunur ve “talebenin gözyaşları arasında…” yola çıkar. Kendisi bu nakil dolayısıyla:

“KONYA’NIN SİLLE’SİNDEN, SİVAS’IN TOKAT’INA GİDİYORUZ!”  esprili cümlesini söyler.

Konya’da bulunduğu sırada, Sivaslı Ali Kemâli Bey ile Kambur Tevfik Bey’in merkezini teşkil ettikleri ve aralarında Mevlevi bilginlerinden ve şâirlerinden Filibeli Sıdkı Dede, Yağlıtaş Medresesi Müderrisi Çumralı Hacı Hüseyin Efendi, Süleymaniye Medresesi Müderrisi Tavaslı Osman Efendi, Kıbrıslı Fâik Bey gibi aydın fikirli, ileri görüşlü, gönül ehli, irfan sahibi kimselerin bulundukları “bezm-i muhabbet”e, Konya Zahire Borsası Komiseri Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Bey ve Ayaşlı Şakir Efendi de dâhil olmuştu.

Şakir Efendi, bu zâtlar arasında bilhassa Ali Kemâli Bey ile çok iyi anlaşır ve son derece samimi bir dostluk kurar.

Bu konuda, Ali Kemâli Bey’in torunu olan Avukat Mehmet Ali Apalı Bey, şu bilgileri aktarmıştır.

Merhum, Muallim Ayaşlı Şakir Efendi, dedem Sivaslı Ali Kemâli Efendi’nin çok iyi dostu idi. Gönülden hem-dem idiler. Şakir Efendi, Konya Târihi’ne şeref konuğu olarak geçecek seviyede bir dâhiydi, mükemmel bir insandı. Nefsini terbiye için, gece sabahlara kadar müteaddid defalar soğukta tek ayaküstünde durduğunu da dedem anlattı. Saadeddin Nüzhet Ergun Bey, O’nun hayli şiirini topladı ve bir gün bana: “Şakir Efendi, bir edebiyatçıdan çok bir filozof idi.”

Dedem bize sık sık:

“Ben ilmin yarısını Şakir’den aldım.” diye, açıkça itirafta bulunurdu.

Şakir bir gün dedeme:

“BEN BİR BUHRAN GEÇİRECEĞİM, AMA SAKIN BENİ DELİ DİYE TIMARHANEYE GÖNDERME!” der. Bir sabah yalın-ayak, gözleri dolu dolu bizim Piri Mehmed Paşa mahallesindeki eve gelir. Ancak, içeriye giremez.

“Burada, her basacağım yerde Allâh var. Ayağımı içeriye atamam.” der. Lâkin dedemin, ısrârı üzerine, Besmeleler okuyarak içeriye girer.

“Beni, Kubbe-i Hadrâ’yı gören salona çıkar” dedikten sonra, oraya gidince semâ eder.

Rahmetli, tam onüç sene bizlerin arasında yaşadı, diyebilirim. Evimizde yemekleri hazırlanır, çamaşırları temizlenir ve tarafımızdan evine götürülürdü. Dedem, O’nun hizmetini kimseye bırakmaz, bizzat kendisi heybe omzunda, çıkın elinde yanma gider, hizmetini görürdü. Şakir Efendi, o kadar mübârek bir zâttı. Artık, üstadı gören, tanıyan fânilerin adedi oldukça azalmıştır. Ben, elini öpenlerin hemen hemen sonuncusuyum.

Lâkin, bu maddi diyebileceğimiz bilgiler, O’nun tam Şakir olması için yetmemektedir. Aynı; Hazret-i Pir’in, Hazret-i Şems tarafından uyarılması gibi, bir uyarıcıya ihtiyacı vardır. Kanaatimce, zaten Allah’a yaklaşmasının yolu da bu idi. İşte, Şakir Efendi için en büyük şans; bu yolu gösterecek birkaç kişinin sürdürmekte olduğu ve “Bezm-i muhabbet” diye adlandırdıkları bir İlâhi Bezm’e, Hakk dostlarının meclisine girebilmek fırsatına erişmiş olmasıdır.

Bu meclisin mensupları; dedem Sivaslı Ali Kemâli Efendi, Kambur Tevfik Bey, BalIkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Efendi, Kara Osman Efendi, Çumralı Hacı Hüseyin Efendi, Sıdkı Dede Efendi gibi son derece uyanık, âlim, ârif ve fâzıl kimseler idi.

O’nun, kendisi ve yakın dostları gibi “ehl-i dil”, yani gönül sahibi olmayanları nasıl istemediğini ve gelenleri de “bezm-i muhabbet” denilen sohbet meclisinden kaçırdığını anlatan şu hâdise de, ne derece “zeki” bir kimse olduğunun bir başka delilidir:

“(…) Şakir Efendi bunlara (istemediği hâlde gelenlere) kızar, fakat belli etmez. Doğruca odasına gider, yerine oturur, gelenler de karşısına dizilirler.

İki taraf vaktini bir müddet sükût içinde geçirdikten sonra Şakir Efendi, ilk söz olarak:

—     Meyhane yapmak, câmi yapmaktan faydalıdır.

der. Dinleyenler arasında Sâlim Hoca, hemen atılır, bir şeyler söyler. O zaman Şakir Efendi:

—     Senin itiraz edeceğini biliyordum, işte onun için söyledim. Ben ne söylediğimi bilirim ve söylediklerimi isbâta da kâdirim.

der ve sözlerini şöyle bitirir:

—     İçindekiler kâmilen Hristiyan olan bir köyde, sevâba gireceğim diye câmi yapılırsa; oraya namaz kılmak için kimse gitmeyeceği, câmi örümcek yuvası olacağı için; bunda fayda değil, isrâf vardır. Sarfedilen para hederdir. Fakat orada bir meyhane yapılırsa, ahâli, kendi dinlerince haram olmayan içkileri içmek için oraya toplanırlar, onlar için bir fayda temin edilmiş olur.

Şakir Efendi, bu sözleri söyledikten sonra susar. Ötekiler de kalkar giderler.”

Dostları arasında gönlünü İlâhi Aşk’ın kıvılcımlarıyle tutuşturur ve gönül vâdisin de ağır ağır mesafe katetmeye başlar. Bu durum, zaman içinde gittikçe hız kazanacak ve Hak dostu müstesna bir kimse olarak, aralarında temâyüz edecektir.

Şakir Efendi, bu günlerde Albay Emin Hayri Bey’in kızı Zehra Hanım’la evlenir. Ben eşini görmedim. Annemden işittiğime göre sarışın, güzel, lâkin Şakir Efendi’nin zaman içinde kendisinden pek de hoşnut olmadığı, biraz da vefasız denilecek tarzda, hoşgörüsü az bir hanımmış.

Şakir Efendi’nin geleceği hakkında en isabetli teşhisi, Seydişehirli büyük mutasavvıf Abdullah Efendi koymuş ve O’nun tasavvuf yoluna girip, cezbeye tutulacağını haber vermiş; “Üç haftaya kadar, daha olmazsa üç aya kadar, nihayet üç seneye kadar bizdensin!” demiştir.

Gerek dedem Ali Kemâli Efendi ve gerekse Şakir Efendi merhum, İdâdî’de yeni fikirleri genç öğrencilerine aşılamışlar ve dersleri bir nevi konferans halini almıştır.

Şakir Efendi, lâtifeci bir kimse imiş. Bir fıkrasını nakledeyim; Merhum Süleyman Taşpınar Bey, üstadın öğrencilerinden idi. Bir gün Hastahane civarında gezerlerken, bir yılan bulmuşlar. Getirip, mektebin kapıcısı Mevlid Çavuş isimli adama bir oyunla vermek istemişler. Şakir Efendi, bu kapıcıya,

“Mevlid çüş” diye lâtifeli bir tarzda hitabedermiş. Yılanı, mendile sarıp duvara asmışlar ve

“Mevlid Çavuş, köyden peynir geldi. Sana da ayırıp, mendille duvara astık.” demişler. O da, peynir niyetine yılan ölüsüyle karşılaşınca, kendini bahçeye atıp deli gibi koşmaya başlamış. O gün nöbetçi olan Ayaşlı merhum, bu manzaraya kahkahalarla gülmüş ve:

“Mevlid çüş, delirdin mi? Neye böyle koşturup duruyorsun?” diye kendisine takılmış.

Dedemle aralarındaki son derece samimi rabıta, kardeşlik ölünceye kadar devam etmiştir. Nitekim bu dostluğun bir nişânesi olmak üzere dedem Ali Kemâli Efendi’ye hitaben bir kıt’a söyler. Bu kıt’anın, dedemin elyazısı ile olan ve hiçbir yerde neşredilmemiş aslını, rahmetli hocam Saaddin Nüzhet Ergun’a verdim. Orada, Şakir Efendi aynen şunları terennüm eder:

 Geceler tâ-be-seher ağladım tenhâda;

Eşk-i hûn-âlûdumu sen bilirsin, bilirim.

Demeden ben sana hâlim, sen bilirsin ahvâlim

Çekdiğim derdi sen bilirsin, bilirim.

Yine bir gün ninemle birlikte kendisine yiyecek, giyecek götürdük. Çocukları çok severdi. Bize, su kuyusunun Hükümet tarafından zehirlendiğini ve ondan katiyyen su içmememizi, sıkı sıkı tenbih etti.

Dedem vefatına çok üzüldü. Bize:

“Benim içün artık dünyânın tadı tuzu kalmadı.” diye yakındığını bugün gibi hatırlarım.

Mezarı, Şems-i Tebrizi Hazretleri’nin türbesinin hemen yanıbaşındadır. “Allah rahmet eylesin!”

Tokat’da iken bir gün, bir cülûs merasimi sırasında dayanamayıp kürsüye fırlayan Şakir Efendi, Abdülhamid idaresini ve Hükümet’i, -bilhassa gençler üzerindeki sosyal ve siyasi baskılarından dolayı şiddetle tenkid eder, büyük bir cesaretle, ağza alınmayacak kadar ağır sözler söyler. Kendisini güçlükle kürsüden indirirler ve önce evine, oradan da Ayaş’a gönderirler. Ayaş’ta fazla kalamayan Şakir Efendi, Konya’ya Ali Kemâli Bey’in yanına gönderilmesini ister ve tekrar oraya döner.

Bunu, “Kıble-i İkbâl” adlı ve Ayaş’dan ayrıldıktan Konya’ya gelirken yazdığı “değişmiştir” redifli şiiri onun değişimine işaret eder.

 Bozulmuş bezm-i yârân çaşni-i mey değişmişdir

Tarab-gâh-ı cihânda nağme-i hey hey değişmişdir

Bugün bence hülâsa kıble-i kalbim Muhammed’le

Hüdâ-yı Lem-yezelMen ma’âda herşey değişmişdir

Burada, dostların meclisini bozulmuş ve meyin lezzetini, cihanda insana coşkunluk veren bütün nağmeleri değişmiş bulan şâir; nihayet, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisiyle dolu ve tamamen O’na yönelmiş kalbi ile artık, “Bâki” olan Allah’dan başka herşeyin değiştiği inancındadır. Bu tavır, tasavvufun esaslarından birisidir. Çünkü mutasavvıflara göre: “Âlem-i eşyâ”, yani şu görünen âlem; sâbit hakikatin dâima değişen çeşitli tecellilerinden başka bir şey değildir.

Bu arzu gittikçe büyüyecek ve önüne geçilmez, bendini yıkan bir sel hâlini alacaktır. Bilhassa, Tokat İdâdisi Müdürü iken içindeki mistik heyecân bir nevi buhrana dönüşmüştür. Hazret-i Şems’i (k.s), Hazret-i Mevlâna’yı (k.s) Hazret-i Muhiddin-i Arabi’yi (k.s) inceden inceye tetkik eden, Tefsir ve Hadis kitaplarını derinliğine okuyan Şakir Efendi; böylece, ruhundaki büyük temâyülün de tesiriyle bambaşka bir âleme girmiş, “cezbe” hâlinde tasavvufi mâhiyette yüksek edâli şiirler kaleme almış, ne var ki yazdığı şeylerin birçoğunu yırtmıştır.

Cezbe’nin şartı “İstidâd”, yani kabiliyettir.

Bu, Allah vergisidir. Kesbi (sonradan çalışarak kaza-nılmış) değildir; sonradan çalışmakla, gayretle elde edilemez. Hülâsa, kulda kâbiliyet olmazsa; yalnız, dünya lezzetlerinden, zevklerinden elini-ayağını çekmek demek olan “Riyâzet” ve gönlünü her türlü kötülükten arıtma anlamındaki “Tasfiye” ile Hakk’a kavuşma; cezbe nasip olmaz.

Cezbe, iki türlüdür;

1—  Cezbe-i hafi: Gizli cezbe’dir. Bu, kulun Hakk’ı sevmesidir.

2—  Cezbe-i celi: Açık cezbe’dir. Bu da, Hakk’ın kulu sevmesidir.

Bunlara ulaşabilmek ise, ancak “Hâl Ehli”nce mümkündür.

Hâl; insanın içinde bulunduğu, lâkin zamandan zamana değişen durumdur. Tasavvufta ise, varılan

mânevi mertebedir. Bu mertebeye yükselebilen Hak yolcusu, orayı kendisine yer edinirse, o hâle “Makâm-ı Durak” adı verilir. “Makâm”daki insanın kendinden geçmesine; “Hâle gelmek”, “Hâl- lenmek” derler. İşte o an; “cezbelenmek”, “cezbeye gelmek”, “cezbeye düşmek”dir. Böyle kimselere “Meczûb” denir. “Meczûb”, yani cezbeye tutulmuş ulu kişiler, çoğu zaman toplumla tezad teşkil eden davranışları, diğer insanlarla uyumsuzlukları dolayısıyla “deli” sıfatına, haksız olarak lâyık görülmüşlerdir.

Doğu’nun en büyük mutasavvıflarından biri olan Muhyiddin Arabî Hazretleri;

“—Bir kimseye hayâtı boyunca bin kişi zındık demedikçe, o kimse Sıddıkiyyet mertebesine çıka- maz.”demiştir.

İşte, Ayaşlı Şakir Efendi de, maalesef bu ithamlara maruz kalmış; kendisinin büyüklüğünü, kadrini, kıymetini ancak Sivaslı Ali Kemâli Efendi, Balıkesirli Abdülaziz Mecdî Tolun Efendi gibi bazı Konya’lı yakın dostları gerçekten anlayabilmişlerdir.

Şakir Efendi merhûm, Hazret-i Şems ile kendi hayâtı arasında bir benzerlik bulurdu. Avucuna kor hâlindeki ateşi alıp, bir taraftan bir tarafa naklederdi. Kendini, önce Hazret-i Şems’e, sonra da Hazret-i Mevlânâ’ya verdi.

Nitekim Hazret-i Şems-i Tebrizi’nin (k.s) “Hırka” isimli Farsça eserini yeniden gözden geçirerek okunabilecek bir hâle getirebilmek, bunun için de ikide bir kelimelerin anlamlarını aramak zahme-tinden kurtulmak için Mustafa Ahterî Efendi’nin 1545’de kaleme aldığı “Ahter-i Kebîr” adlı Arapça-Türkçe Lûgat’ini baştan sona kadar çok kısa bir zamanda ezberleyebilmek, Alexandre Dumas’ın “Kamelyalı Kadın” romanını Türkçe’ye çevirmek ve ayrıca memleket irfânına hizmetle, hayli değerli Efendi gibi hârikulâde kudrete sâhib bir “veli” yapabilirdi.

O’nun, hanımı tarafından bile nasıl yanlış anlaşıldığını, İbn’ül Emin şöyle nakleder:

“Bir gün kibrit suyu içti, fakat ölmedi. Bir gün de refikasından istediği pilâvı yedikten sonra ka-dından:

(Senin neren hasta? Delilikten başka birşeyin yok. İki üç kişinin yiyeceğini yiyorsun.) sözünü işitince, bahçeye gidip kuyuya atıldı. Bu defa da kurtarıldı.”

****

Şakir Efendi dermiş ki:

“Siyaset velâyetten yüksektir.”

Bunun, mânası: Velâyet; Allahın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yapar. Siyaset ise; Allahın hem cemal, hem celâl tecellisi olduğundan; bir siyasî, Allah Teâlâ’nın zuhur ve taayyün itibarıyla bu birbirine zıt sıfatlarına ne derece yaklaşırsa; o kadar muvaffak olur. Hazreti Ömer radiyallâhü anh demiştir ki,

والله مايزع الله بالسلطان اكثر ممايزع الله بالقرآن

“Yemin ederim ki, Allah Teâlâ’nın hükümet kuvvetiyle men’ettiği şey, Kuran’ın âyetiyle men’ettiğinden ziyâdedir.”

****

Hayatının sondemlerinde kendinde değildir. Ali Kemâli Bey, O’nu himâyesine alır. Garipler Mezarlığı  civarında yaptırdığı bir hücreye yerleştirir. Orada, kendisinden başka hemen hemen kimseyi kabul etmez ve sık sık buhranlar geçirir.

“Ben hür değil miyim?” diyerek kırlara, dağlara kaçar. Bu candan dostunun telkinleri sayesinde sükûnet bulur. Lâkin, gün geçtikçe vecdin deryâsına alabildiğince dalar. Etrafı ile temasını tamamen kaybedecek duruma gelir. Son yıllarda, Ali Kemâli Bey’i bile dinlemez olur. Her şeyden ve herkesten şüphe eder duruma gelir ve hattâ “kendisinin hafiyeler tarafından takip edildiği vehmine kapılır.”

1917 yılında Konya’nın soğuk bir kış gününde, yine yarı-çıplak bir hâlde sokağa fırlar ve doğruca Hazret-i Mevlâna Türbesi’ne gelir. Giyinik insanların bile titrediği o günde, Niyaz Penceresi’nin demirlerine sarılarak, saatlerce Hazret-i Mevlâna’ya hitaben çeşitli şiirler söyler; hâl ve nazım diliyle O’na seslenir. O günden sonra artık, bir daha kendine gelemez. Yemek yemez, sâdece su içer. Başucunda, sevgili arkadaşı Ali Kemâli Efendi ve Şems Dedesi Hacı Rıza Efendi vardır. Bunların bütün ısrarlarına, yalvarışlarına ve hatta tehditlerine bile kulak asmaz. Bazen Rıza Efendi, suyuna bir miktar süt karıştırır. Bunun farkına varan Ayaşlı,

“Cin Dede suyuma süt katma!” diye itiraz eder ve 29 gün bu şekilde yaşadıktan sonra, 46 yaşında Muallim Şakir Efendi 18 Haziran 1333/1917 Pazartesi günü saat sekiz buçukta ebedi hayâta intikal eder.

Ali Kemâli Efendi, bizzat cenaze namazını kıldırır ve Şems-i Tebrizî mezarlığına defnederek, o zaman Konya’da neşredilen “Türk Sözü” gazetesine şunları yazar:

“Konya’nın İlmî hayâtında büyük bir mevkii olan eski İdâdî’nin birinci muavini Şakir Efendi, geçen gün hücresine vefat etmiştir. Vilâyetimizin bugünkü uyanık neslinin gözlerini ilk defa açan, istibdat devrinin bütün acılarını, felâketlerini kendisine mahsus bir edâ ile talebelerinin rûhuna nakşeden Şakir Efendi idi.”

O’nu gerçekten sevenlerden birisi olan Nâmdar Rahmi Karatay da, hakkındaki kanaatlerini şu satırlarında dile getirir:

“Üstâd-ı muhteremin hâl-i sıhhatinde terk etmiş olduğu bazı parçalar dikkatle mütâlaa olunursa, mâlik olduğu hiddet-i zekâ, vüs’at-i hârika, ulviyyet-i tefekkür ve ihsâs, kudret-i ifâde gibi hasâil-i dâhiyâne, okuyucu nazarında sâbit olur ve anlaşılır ki, zekâ-i müfride eshâbından imiş.”

Vefâkar dostu Ali Kemâli Bey, mezarının başına bir taş diktirerek, şu Farsça beyti ve altındaki Türkçe sözleri yazdırır:

 

“SÂYE-İ SERV-İ TÛ BER KÂLİBEM İSÎ-DEM

AKS-İ RÛHİST Kİ BER-AZM-İ REMİM ÜFTÂDEST

(Senin servi gibi olan gölgen, İsâ nefesi misâli benim vücudumun üzerindedir.

O gölge, toprak olmuş kemiğimin üzerine, ruhun bir aksi gibi düşmüştür.)

AYAŞLI NAZİF AĞAZÂDE MÜNZEVİ ŞAKİR EFENDİ’NİN KABRİDİR. SAĞLIĞINDA OLDUĞU GİBİ, ÖLDÜKTEN SONRA DAHİ KİMSEDEN BİRŞEY TALEB ETMEZ.

27     Şa’ban 1335/23 Temmuz 1917

Sayın Hasan Özönder Bey’in verdikleri bilgiye göre; daha sonra, Konya’da Sırçalı Medrese’ye nakledilen bu mezar taşı, 1.22 X 0.32 cm. ebadında ve Gödene taşından olup, Nesih hattı ile, Rûmi 1335’de hâkkolunmuştur.

Dar kafalı, kendini aşamamış insanların çeşitli tecavüzlerine, iftiralarına uğrayan birçok gönül ehli gibi, Ayaşlı Şakir Efendi de; hayâtının hemen her devresinde lâyıkıyle anlaşılamamış, birtakım hücumlara mâruz kalmıştır. Bu; hayâtı, insanı ve kâinatı sadece şekilden ibaret sanan, rûhu ve gerçek mânâyı kavrayamayan birtakım zavallıların karşısında; yüksek, ulvi fikirlerin ve ona sahip olan gönül erlerinin, Hak dostlarının müşterek kaderinden başka birşey değildir.

Ali Kemâli Efendi

Sivaslı’dır. Konya’da yerleşmiş, oradaki lisede din bilgileri ile Arap ve Fars dilleri müderrisliğinde bulunmuş, 1323 (1907) de Konya’da bir Hukuk Mektebi açılınca orada da Osmanlı Medenî Kanunu olan Mecelle-i Ahkâmı Adliye müderrisliği görevinde bulunmuştur.

Bu zat,  Şakir Efendi’ye hizmet etmekle de kendisinden bahse hak kazanmıştır. Şakir Efendi’yi cezbe halinde ailesi bile terk etmiş; olduğu halde Ali Kemâli Efendi ile Mevlevi Sıtkı Dede onu bırakmamışlar ve hizmetinde kusur etmemişlerdir.

Şakir Efendi bir gün bu hizmetlerine mukabil Ali Kemâli Efendi’ye;

“Elimden gelse seni döğe döğe öldürürdüm” demiştir.

Ali Kemâli Efendi bir aralık mebus olmuş, İstanbul’a da gelmiştir. Abdülâziz Mecdî Efendi arkadaşını alıp mürşidi Ahmed Amîş Efendi’ye götürmüş. Ali Kemâli Efendi elini öpüp diz çökerek karşısına oturduğu zaman hazret:

“Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten”  den başka bir söz söylememiş, oradan ikisi birlikte ayrılıp çıkmışlardır. ..

Bu iki fıkrayi nakleden Abdülâziz Mecdî Efendi derdi ki:

“Şakir Efendi’nin Ali Kemâli Efendi’ye; seni parça parça ederim, demesi: kendisine yaptığı hizmetten dolayı şehit olarak hayata veda etmesini ve o şerefe nailiyetini temenniden ve Ahmed Amîş Efendi’nin “ Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten”   (Allah Teâlâ’nın büyük rahmeti üzerine olsun) demesi de bu mertebeye ereceğini keşfen tebşirden ibarettir.

Bu zat Millî Mücadele zamanında Delibaş’ın Konya’da çıkardığı isyanda:

“İttihatçıdır, eski mebustur,” diye şehit edilmiştir.

Türbedârın huzurundan çıktıktan sonra yine üstâd, Ali Kemâli Efendi’ye intihalarını ve mürşidi hakkındaki mütalâasını sormuş, o da kısaca:

“Bu kadar uzun ömür sürdüğüne göre manevî bir memuriyeti olsa gerek,” demiştir.

Ali Kemâli Efendi’nin mezar taşında şu yazılıdır:

“Burada cehlin tasallutu ve taassubun kini meknuz isyanda darben şehid edilen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Konya heyeti merkeziyesi reisi ulemadan Sivaslı Ali Kemâli Efendi metfundur. Düşmanlarını affeden, bu ruhun affı İlâhiye mazhariyetini dua et.”

Yevm-ül-isneyn 4 Teşrinievvel 1336

 

ÜSTÂDIN EDEBÎ VE İLMÎ HÜVİYETİ

Şakir Efendi, San’atkârdı, gâyet ince ruhluydu. Kedileri çok severdi. Onlar, âdeta sırdaşı gibiydiler. Kendi yediğinden, kedilerine de yedirirdi.

Üstad Konya’ya ilk gelişinde, o vaktin talim ve terbiye metotlarını layıkıyla kavramış, en centilmen bir muallimdir. Arapça ve Farsça yanında, Fransızca’yı da hakkıyla bilmekte, sulu ve yağlı boya resimler yapmakta, ayrıca çok güzel keman çalmaktadır. Zaman zaman yakın dostları, sevdikleri ile Şems-i Tebrizi’nin (k.s) türbesine gider, orada keman çalar, şiirler söyler ve büyük bir tasavvufı vecdle, aşkla kendinden geçerdi.

Altıncı hissi çok kuvvetli idi. Kendisinde, vakitsiz zekânın inkişâfı vardı. Kapısı çalınınca, görmeden gelenlerin kim olduğunu haber verirdi. Kapıyı açınca, içeri almak istemediği, hoşlanmadığı bir insanla karşılaşırsa; gene bizzat kendisi:

(Şakir Efendi evde yok!…) der idi. Bir Konyalı değildi, ama Konya kültürü için çok çalıştı. Kendisinin inkişâfına, İstanbul büyük bir imkân hazırladı. Muallim Şâkir Efendi diğer emsâli gibi ilk manzûmelerinde şüphesiz zamanını terennüm etmiştir. Gazellerinde Divan Edebiyatının tesiri altında Fuzulî, Nedîm, Gâlib’in etkileri görülür.

Şâkir bazan “Gülümser” ve benzeri manzûmeleriyle de Nâci’yi taklit etmektedir.  Bilhassa “Düşündüm” manzûmesiyle baştanbaşa yepyeni bir şiir ve fikir numûnesi yaratmıştır.

Kayınbiraderinde, Ankara’da bir hayli şiiri var idi. Bir kısmı kaybolmuş veya kendisi tarafından zayi edilmiştir. Yazdığı şiirlerini toprağa gömdüğünde, niye böyle yaptığını soranlara da:

“Allâh da öyle yapmıyor mu? Biz insanları, kemâl çağına gelince, birden bire alıp, toprak etmiyor mu?” cevabını verirdi.

Geçirdiği vecd hâline:

“Bunlar benim intibâhım! (uyanışım)” derdi. Rûhen çok sıkıldığı zamanlarda da

“Açılmam için, bana ney üfleyin.” Dileğinde bulunurdu.

Bazen de kurşun kalemi ile duvarlara manzumeler karalamıştır. Bunların bir kısmını Ali Kemâli Bey, oralardan alıp kayda geçirebilmiştir. Diğer bazıları da, Fâik Soyman ve Muhlis Koner Beyler’in gayretleri sâyesinde yırtılmadan elinden alınıp, bilâhare neşredilme şansını kazanabilmişlerdir.

Feridun Nâfiz Uzluk da, Şakir Efendi hakkında bildiklerini Peyâm-ı Sabah gazetesinde neşretti. Süleyman Nazif Bey, sevdiği kimselerin şiirlerini ezberler ve zaman zaman yakın dostlarına bunları okurdu. İşte, Şakir Efendi’den de birçok mısrâları hıfz etmişti ve onları bizlere de büyük bir zevk ve derin bir hayranlıkla okumuştu. Nazif Bey, gayet ince zevkli, zeki ve müstesna bir kimse idi. Asil bir vatan evlâdı idi. Şakir Efendi’yi de, çok takdir ettiğini, söyledi.

 

DÜŞÜNDÜM

Mef’ûlü mefâîlü mefâîlü fe’ûlün

1

Bir gün oturup hilkat-i eşyâyı düşündüm

Ol mes’ele-i müdrike fersâyı düşündüm

Halk ile Hak’ı lafz ile ma’nâyı düşündüm

Hestî-i ademgâhı o feyfâyı düşündüm

 

2

Mevcût bilip hâsılı bir zât-ı Hudâ’yı

Ol evvel-i bî-mebde-i ol nûru bakâyı

Yok farzederek cümle mevâd ile kuvâyı

îcâd-geh-i neş’e-i ûlâyı düşündüm

 

3

Efkârımı fennin nazariyâtına saldım

Bir nâ-mütenâhîliğe bir boşluğa daldım

Bir zulmet-i hîçî-i burûdette bunaldım

Yevmü’l-âdemi ol şeb-i yeldâyı düşündüm

 

4

Zerrâtı bulup devr-i hudûs ile kıdemde

Der-pîş ederek illet ü ma’lûlü o demde

Yokken nereden gelmiş o yer tutmuş âdemde

İlk evvel o sermaye-i bî-câyı düşündüm

 

5

Mânendi sahâib o mevâlîd-i nuhistîn

Olduysa fezâ içre gelip mâye-i tekvin

Ol zerrelerin menşeini etmeli ta’yîn

Bî-asl olan ol safsata da’vâyı düşündüm

 

6

Zerrâtı vücut-yâb edelim kendiliğinden

Yoktan mütevellit bilelim gayri müberhen

Bir gelmişe lâzımsa da bir evvel mesken

Gelmeklik için sevk ile yarayı düşündüm

 

7

Her cüz-i musaggar birikip eyledi temsîl

Bir kütle-i gaziye-i pür depdebe teşkil

Kim etti sükûnun hareket hâline tahvil

Halletmek için işbu muammâyı düşündüm

 

8

Bi’l-farz o kadar cevheri fert olmuş âdem-zât

Meşhûn imiş efrâd ile bir mahşer-i ezdâd

İster o teşekkül yine bir sâik-i irşâd

Bî-kudret o sûretle heyûlâyı düşündüm

 

9

Ezdâdı anâsır girişip cenğü cidâle

Âsâyişi eylerse de ihlâl ü izâle

Tedbîr ü tasarruf getirir sulhu bü hâle

Hem kuvveti hem ma’reke-fermâyı düşündüm

 

10

İhdâs eder âmîziş-i ecsâm-ı basîta

Hâssiyet ile muhtelit envâ’-ı halita

Her cism için îcâb ederek başka şarîta

Her maddeyi terkîb eden eczâyı düşündüm

 

11

Kim etti o eczâyı makâdîr ile tertîb

Nisbetli tebâyünleri kim eyledi tensîb

Bir saçma tesâdüf edemez aslahı terkîb

Bir hayli zamân lâ ile illâ’yı düşündüm

 

12

Bir hâdise isbâtına birçok ameliyât

Evler yine bir âkile-i hikmeti isbât

Bi’n-nefs vukû-yâb olamaz çünkü o hâlât

Tahlil ü terâkîb ile kimyâyı düşündüm

 

13

Kimyâda veren cevhere hâssiyeti kim ya

Envâr-ı tenâsüble rumûzât ile hattâ

Bizzât o terekküp hele kâbil değil asâ

İ’câzî-i ihzâr u müheyyâyı düşündüm

 

14

Etmekle taharrükle harâret anı iş’âl

Vermiş kürevî şekli temeyyü ana fi’l-hâl

Misbâhı müheykel olup ol meş’ali cevvâl

Tedkîk ile deycûrî-i pehnâyı düşündüm

 

15

Bir kuvvet-i zî-akl ise ol sâik-ı evvel

Bî-şüphe olur fıtrat-ı Hâlikla müevvel

Bî-akl ise ger böyle ehem-kârı mükemmel

Tedbîr edecek kuvve-i akvâyı düşündüm

 

16

Seylâb ı sevâikla avâsıf gibi kuvvet

Temyîze mukârin olamaz yeksere elbet

Ma’kûl ü müsellemse de kânûn-ı tabîat

Muhtâc-ı tedebbür olan icrâyı düşündüm

 

17

Bir haşmet-i pür-hevl ile ol tûde-i dehhâş

Bir bu’d-ı mücerredde edip devr-i şerer-pâş

Milyonlar ile şems-i münîr eylemiş intâş

Ol heykel-i aslîyi o şemsâyı düşündüm

 

18

Bir şems olarak başlıca her parça şerâre

Etmiş o da etrâfa kıvılcımlar itâre

Etbâını etmekle fakat hüsn-i idâre

Hayret-res olan meslek-i ahrâyı düşündüm

 

19

Sönmekle şerer-pâre-i tâbide telehhüb

Hâkister-i hâk olmuş edip kışrı tasallüb

Etmiş kimi tevlîd ile bazan da teşa’ub

Bir peyk ile bir cirm-i şehapzâyı düşündüm

 

Bir vüs’ati bî-gâyede bin âlem-i devvâr

Hey’etçe nizâm üzre olup sâbit ü seyyâr

Hükm etmede her âleme bir neyyir-i nüvvâr

Ol encüm-i bî-kâbil-i ihsâyı düşündüm

 

21

Bâ-evc-i hadîd anlaşılıp mihrek ü mihver

Olmakla mesâfât ü mesâhâtı mukadder

Ecrâm-ı semâviyye olup fikrime manzar

Mirsâd-ı basiretle temâşâyı düşündüm

 

22

Kim verdi esâsen o hakîmâne kararı

Kim kurdu o mevsimler ile leyi ü nehârı

Mîâd-ı muayyende olart kat’-ı medârı

Hizmette ehemmiyeti îfâ’yı düşündüm

 

23

Geçmekle bezm âlem-i şemsîye bu fikret

Bir şekl-i güzîn aldı hayâlimde o heyet

Kânûn-ı tecâzüple kurup hükm ü hükümet

Ta’kîb edilen devr-i dil-ârâyı düşündüm

 

24

Zihnimde doğup mâh-ı zemîn-zâde-i zîfer

Binlerce kevâkible müzeyyen şeb-i mukammer

Seyyâreleri muktazi-i mihr-i münevver

Ol burçları ol nesr-i mukaffâyı düşündüm

 

25

Gûyâ saçılıp bir yere cemiyet-i mazmûn

Mensûr iken etmiş anı bir câzibe mevzûn

Arz olmuş o manzûmede bir nokta-i meskûn

Pûr-nükte bu enmûzec-i inşâyı düşündüm

 

26

Kim etti tevazünle o manzûmeyi tanzîm

Kim eyledi ol mülki kavânîn ile tahkîm

Kimdir o cemâdâta eden hikmeti ta’lîm

Bir san’atı bir sâni-i yektâyı düşündüm

 

27

Mahlût-ı mezâb ol kadar ecsâm-ı adîde

Birlikte tekallüb ile bin şân-ı cedîde

Girmiş şu bizim gördüğümüz tarz-ı pedîde

Sûret-gede-i dehri bu dünyâyı düşündüm

 

28

İhsân ederek feyzi harûrî-i şu’âât

Mecbûle-i uzyiyyete îlâd ile inbât

Etmekte bütün gün bize îsâr-ı füyûzât

Ol nâire-i nâmiye-bahşâyı düşündüm

 

29

Etmekte zemîn üzre ziyâfet-ger-i eyyâm

Bir sofra ile kâffe-i mahlûkunu it’âm

Bir hissi teayyüş kılan en’âma da in’âm

Feyyâz-ı tenâvül-geh-i yağmayı düşündüm

 

30

Ahcâr u suhûrun geçerek hep tabakâtın

Edvâr u duhûr ile ma’âdînle nebâtın

Âsâr-ı zuhûrunda da hayvân ü hayâtın

Ez cân u dil o kudret-i ahyâyı düşündüm

 

31

Enkâz-ı nebâtîde girip kısm-ı türâba

Ol mecma-i ecnâs erişip hadd-i nisâba

Me’lûf edilip hâk ü havâ âteş ü âba

Her noktada hem-re’y olan a’zâyı düşündüm

 

32

Pür-germî-i himmet kurulup meclis-i imkân

Vermişler o sûrette yosun nev’ine bir can

Andan yürümüş kâfile-i cümle-i hayvân

Ühkûme-i hüdzâyı o peydâyı düşündüm

 

33

Müstehlik-i uzvî kılarak hâki de ikmâl

Gittikçe tekemmül edip ilkâh ile ensâl

Maymunla zevi’l-bâl olunup gayete îsâl

Meydâna çıkan maskara hülyâyı düşündüm

 

34

Mikdârı garîzî-i harâret ile uknûm

Fennen bulunup olmuş iken sâbit ü ma’lûm

Esrâr-ı hayâtiyye niçin kalmalı mektûm

Ol ukde-i mecmû-ı habâyâyı düşündüm

 

35

Etmekle bu gün ayn-ı şerâit ile tecsîm

İbrâz-ı hayât etmeli bir cem’i ekânîm

Mâhiyyet-i rûh olmalıdır kâbil-i tefhîm

İzhâr ile memzûc olan ihfâyı düşündüm

 

36

Fâilliği olsaydı eğer cism ile kâim

Rûh olmaz idi zinde biz olmak ile nâim

Ta’til-i havâs ile de ol bâki vü dâim

Ben lâne-i cismimdeki varkâyi düşündüm

 

37

Etmiş bir etemmiyet ile âlemi tetmîm

Bir zübde-i ekvân olarak mazhar-ı tekrîm

Enzârımı celbeyledi ol ahsen-i takvim

İnsan denilen nüsha-i kübrâyı düşündüm

 

38

Adem mi olur devre-i âsâr ile nesnâs

Olsaydı görürdük yine bir başka ebu’n-nâs

Eylerdi hiç olmazsa alâmâtım ihsâs

Ol müdhike-i vahime gûyâyı düşündüm

 

39

Zâtıyla sıfâtından edip ademi bahir

Kılmış anı Hak mahzen-i esrâr-ı mezâhir

Telkîn-i havâs etmiş ana bâtın u zâhir

Ta’lîm ile esmâyı müsemmâyı düşündüm

 

40

Olmuşsa da nefs Âdem’e şeytan-ı mürâfık

Mescûd-ı melâiktir o metbûu halâyık

Tâbi’ kılır ammâ anı bir şeye sevâik

Bir dâne-i memnûu bin iğvâyı düşündüm

 

41

Tasdîa da olsam mütecâsir ulemâyı

İknâ edemem eldeki hüccetle hocâyı

Gözden geçirip cidde-yi seylanı semâyı

İlk cilvegeh-i Âdem u Havvâ’yı düşündüm

 

42

Câiz ki bizim cilve-geh ol seb’i semâvât

Anlardadır ah arza kıyâsen yine cennât

Evsâf-ı temâyüzle hubût eyliyor isbât

Bir şevk-ı behişti ile me’vâyı düşündüm

 

43

Söyler (flâmaryon) la berâber dil-i agâh

Bin mislini hacmen bu yerin sanma tehîgâh

Hâli mi kor en şa’şaalı mülkü şehinşâh

Firdevs-i berrin bir nice süknâyı düşündüm

 

44

Olmakla saffı muterif-i ism olarak zâr

Şâyeste görülmüştür ana rahmet-i Gaffâr

Mahviyyeti bilmekle dümû’ etmeli îsâr

Işkâbe-i feryâd-ı zâlemnâ’yı düşündüm

45

Ümmetlere ib’âs ederek rehber-i İslâm

Kılmıştır anın kalbini Hak mehbıt-ı peygâm

Me’mûr-ı semâvî ise de vahy ile ilhâm

Cebrâil-i ol sâniha-pirâyı düşündüm

 

46

Vermiş Resûl’e neşr-i ziyâ mihr-i hüviyyet

Menşûr ile tahlîl olunup nûr-ı nübüvvet

Çıkmış deracât ile hep elvân-ı velâyet

Ta’zîm ile ol mesned-i vâlâyı düşündüm

 

47

Bir bûy-ı tefeyyüz getirip şemme-i tâât

İzhâr ediyorken biline bir nice hâlât

Müsteb’id-i âkil midir îkâ-ı kerâmât

Her mu’cize-i hârika-peymâyı düşündüm

 

48

Mahlûtsa hakâyıkla ekâzib ü erâcîf

Etmez anı tağşîş avâm mûcib-i tezyîf

Erbâb-ı ukûl eyler anın beynini te’lîf

Ta’mîk edecek dîde-i bînâyı düşündüm

 

49

Ben kendi vücûdumda bulup keştî-i

Nûh’u Tûfân-ı mezâhimle gelen feyz-i fütûhu

Hak ile bakâ-yâb ederek nâcî-i rûhu

Fâni olan âlâyiş-i imhâyı düşündüm

 

50

Tagyîr-i hakîkatta verip Hakk’a zimâmı

Buldum nüket-i hilkati Hâlık’la kıyâmı

İbrâhim’e germ-i ülfet olan berdü’s-selâmı

Nemrut ile ol nârı o itfâyı düşündüm

 

51

Cân-ı nâka-i Sâlih gibi bî-tâkat tedbîr

Ba’zan yakışır gerden-i teslîmede şemşîr

İsmâil için kesmez iken hançer-i takdîr

Minşârı düşündüm Zekeriyyâ’yı düşündüm

 

52

Olmakla tecellî-i şuûn-ı nâ-mütenâhî

Düşmüş ceryân-gâhına çok Yûnus ü mâhî

Kurbân-ı Hâlil oldu nice yâr-ı İlâhî

Hûn-âb-ı şehâdet ile Yahyâ’yı düşündüm

 

53

Dir messeniye’d-dur tüketip sabrını Eyyûb

İfdâl-i rubûbiyyet ile olmasa mashûb

Ağlar mı muhabbet ciğerin yakmasa

Ya’kûb Ma’sûmî-i Yûsuf ile Zülehâ’yı düşündüm

 

54

Bir olsa da mîzânı saâdetle şekâvet

Allâh’a kalır hükmü ledünnî-i şerîat

En-nâsü niyâmün’le edip keşf-i hakikat

Bahşâyiş-i ta’bîr ile rü’yâyı düşündüm

 

55

Olmakla meşiyette helâkimle halâsım

İster yine elbet aramak nusret u âsim

Her ân ü zamân nefs ile akl oldu muhâsım

 Şûrişdeh-i fir’avn ile Mûsâ’yı düşündüm

 

56

Bir aczi kılar kibr-i cehâlet müteellih

Bir âlet olur kâr-ı ilâh içre o vâlih

Mu’cizdir onun sihri de kâimse de bi-zâtih

İ’câzı asâyı yed-i beyzâyı düşündüm

 

57

Ahengi erittiyse de Dâvûd’u hoş-elhân

Ahengi zebûn etmedi sengîn-dili leyyân

Emsâl ile şâir behvâ oldu Süleyman

Bir taht ile bir seng-i musallâyı düşündüm

 

58

Mâ-kâne ebûke emre sû’le  açıp fem

Bed-bîn-i yahûd olmasa da nutk ile mülzem

Nâkûs ile âfâkı tutar ismet-i Meryem

Rûhü’l-kudüs’ü Mehd-i mesihâyı düşündüm

 

59

Yâdetme değil akibet-i Âd u Semûd’u

Görmekte helâk-i ümem-i Lût ile Hûd’u

Hak-cûy şifâ eylemedi kavm-i Yehûd’u

Mu’ciz-nefes-i Hazret-i İsâ’yı düşündüm

 

60

Görmekle nice tahrîf ile tebdîl

Çok şu’leyi hâizse de Tevrat ile İncîl

Bî-fer kalarak ma’raz-ı neyyirde kanâdil

Kur’an’ı o hurşîd-i mezâyâyı düşündüm

 

61

Ammâ ki Hudâ-bîn olacak yerde ziyâdan

Kandil asarız büt-gedeye nûr-ı Hüdâ’dan

Bir şey göremez bir çoğumuz cehl ü amâdan

Müstevli-i nâs illet-i umyâyı düşündüm

 

62

Tâbiş-deh-i ekvân olarak nûr-ı Muhammed

Dünyâyı tutup debdebe-i devlet-i sermed

Furkân okunan şânına fermân-ı müeyyed

Sernâme-yi muhtâr-ı berâyâyı düşündüm

 

63

Ezhân-ı umûmiyyeti dîn eyledi teşhîz

Îcâz-ı belâğat ederek canları telzîz

Ahkâmını Allâh’ın edip âleme tenfiz

Dârü’l-Hak olan Yesrib ü Bathâ’yı düşündüm

 

64

Hoş-bûy-ı Hicâz adlı dil-i mevhibe-nâki

Etmekle tavâf ol Beledü’t-tayyib-i hâki

Reşk-âver-i arş olmuş olan ravza-i pâki

Mihrâb-ı cihân Kâ’be-i ülyâyı düşündüm

 

65

Yok muttasılu’l-vâhid olan cevher-i eflâk

Olsaydı yapardı yine bânîsi edip çâk

Mi’râc-ı salât ile bulur kalb-i şeğaf-nâk

Ol şems için ol leyle-i esrâyı düşündüm

 

66

Varken o kadar vâsıta-i Revnak-i teshîl

Bir mekteb-i âlîdeki dih-sâle-i tahsîl

Elyevm edemez binde birin matlaba tavsîl

Mîkâtı telakkî-i Bahirâ’yı düşündüm

 

67

Ensâr-ı ilâhiyye ile bulmasa te’yîd

Bir fert edemez lâf ile dünyâları tehdid

Mümkün mü sekiz müşriki bir noktada tevhid

Cemiyet-i esrâr u ahıbbâyı düşündüm

 

68

Tercîh edilip nutk-ı muhik seyf ü sinâna

Neşroldu âlemlerle ilim sanki cihâna

Avâz-ı maârif karışıp bank-i ezâna

Ol sîyt-ı üluhiyyet-i a’lâyı düşündüm

 

69

Hayfâ ki düşüp bir ön ayak hıkd ü nifâka

İkdâm ederek tefrîka-i hüsnü vifâka

Çıkmış firak-ı bâgiye-i meydâna şikâka

Eşrâra uyan zümre-i hem-pâyı düşündüm

 

70

Cühhâli edip müstenid-i erbâbı mefâsid

Düşmüş rüesâ birbirine zıdd u muhâsid

Etmekle zulüm râyici-i dânişi kâsid

Hak-gûluğa kurbân nice dânâyı düşündüm

 

71

İklîm-i Necef’den tutarak râh-ı rızâyı

Gördüm o ziyâ-küster olan mâh-ı vefâyı

Dîhîm Ali hubbuhî ile şâh-ı sehâyı

İt’âm-ı mesâkîn ü yetâmâyı düşündüm

 

72

Andım o mebâdîde olan satvet ü şâm

Vermekte cedel şimdi hitâbetle beyânı

Tenkiye tesâdüf ederek çekdim inâm

Meydân-ı müsâitdeki irhâyı düşündüm

 

73

Olmakla fakat hâtıra-i ümmete meknûz

Bir fâcia-yı muhrika bir vak’ayı dil-sûz

Yakmakta ciğer-gâhımızı yâd ile her rûz

Âteş-fiken-i kerb-i belâyı düşündüm

 

74

Mir’âtı olup hubb-ı nebî cümle usûlün

Mirkâtıdır ol kurb-ı hakîkiye vusûlün

Bâ-fahr ü şeref âl ile evlâd-ı resûlün

Mecmûuna takdîm-i tehâyâyı düşündüm

 

75

Kanlar dökerek hayli zamân tîg-i tegallüb

Açmış bize bin gâile ol devr-i tezebzüb

Kalmaz mı yeri yaralar etmekle teneddüb

Pür-şûr u şer âsûde bu inhâyı düşündüm

 

76

Temyîz-i tehâlüf ederek zihnimi teşvîş

Halk etdi Hudâ dilde emel-dârî-i teftîş

Ettim nice bin arbede-i âlemi der-pîş

Târîhi o mirât-ı mücellâyı düşündüm

 

77

Âsûriye Bâbil Finike Mısır olunup yâd

Buldum medeniyyet ile Yûnân’ı ser-âzâd

Tuğyân-ı sefâhetle olup Roma da berbâd

Ferkend-i vukû’âtı İtalya’yı düşündüm

 

78

Ta’kîb ederek Jul Sezan Oktavios’la

Gezdim Kleopatra ile Antonyos’la

Keyhüsrev’i gördüm mütehârib Krezüsla

Pür-kerr ü fer-i İskender’i Dârâ’yı düşündüm

 

79

Hârûn’a sezâ Şarlman’ın çok himemâtın

Gördüm Lüi Onz ile Katorzan harekâtın

Bitmekle Napolyon tüketip cehd ü sebâtın

El-hâletü hâzihî akademyâyı düşündüm

 

80

Ettiyse papa tevbekâr ol Hanri-yi evvel

Ahir protestanlığa dîn oldu mübeddel

Vilhelm’le tahkîm olunup (Hanze) mükemmel

Bismark’a senâ-kâr Almanya’yı düşündüm

 

81

Jandark’ı ederken Mari Situvart ile hem-hâl

Zulm oldu hemen münkalib-i râhat ü ikbâl

Hürriyet-i efkâr ü cihân-girî-i işgâl

İngiltere’yi servet-i deryâyı düşündüm

 

82

Keykavüs ile Mısır’a gelen sarsar-ı vahşet

Hep Sardanapallarda Veronlardaki hücnet

Toplandı virüp Endülüs’e âteş-i dehşet

Fernand ile yek-renk îzabellâyı düşündüm

 

83

Müslim var iken bir takım el-gâzî-i Hünkâr

Tîmur ile Haccâc olunur ortada tezkâr

Mel’ûn yezid olmakda yine eşna-ı gaddâr

Cengiz’i Hülâgü’yü Atilla’yı düşündüm

 

84

Kıpçak sönerek Moskova etmekle tahassüs

Ruslarca Büyük Petro açıp bâb-ı tefahhus

Fitneyle bulur Baltacı’dan hüsn-i tahallus

Meftûnî-i ahbâb ile a’dâyı düşündüm

 

85

Beyne’d-düvel Osmanlı olup şân ile mahsûd

Dahi nice Fatih’le Selim olsa da meşhûd

Fâik görülür cümlesine Hazret-i Mahmûd

İslâhı teferrüsle o ilgâyı düşündüm

 

86

Gördüyse dahi Köprülüler ile bu devlet

Tiryâki Sokullu paşalardan nice hizmet

Vakt ile müvâzindir ehemmiyeti himmet

İrşâd-ı Reşid Mustafa Paşa’yı düşündüm

 

87

Câsûslar ile şirket-i mahsûsa-i bîdâd

Ahlâk-ı umûmiyyeyi etmişse de ifsâd

Tehzîbini ümmîd ile âtîyi edip yâd

İstanbul’u ol belde-i ra’nâyı düşündüm

 

88

Şân aldı ekâbirde mesâvî-i acîbe

Muhtel olup ümmetteki ahlâk-ı necîbe

Meb’ûs-ı mekârim bize bildirdi vecîbe

Ol bedrika-i mekremet-efzâyı düşündüm

 

89

Âhâdt ederek her yeri bir şer’ayı meslûk

Olmakla şerîatça melik nefsine memlûk

Dîn lafz ile matlûbsa da ma’nâ ile metrûk

Teklîf-i hüdâvendî reâyâyı düşündüm

 

90

Da’vâ-yı verâset ederek dîne bulur nân

Bâzârda pilâv medresede hücre-nişînân

İrfân ile zikr eylese de zâviye-dârân

Dînü’l-ahadiyyetde müsennâyı düşündüm

 

91

Bir zâviye içre mütenâzi’ iki vâris

Olmakda iken tefrîka-i millete bâis

Mektepliler olmuş ana bir tâlib-i sâlis

Bi’l-hendese teslîs-i zevâyâyı düşündüm

 

92

Bir gün gelecek birleşecek hepsi beher-hâl

Vermekle zamân-ı marifete nöbet-i ikbâl

Dillerde taayyün edecek kâbe-i âmâl

Ol kıble-i tevhidi tekâyayı düşündüm

 

93

Vermekle makâsıtda tenâkuzları eyyâm

Kalmışsa da tasdik u tasavvur kuru bir nâm

Merhûn-ı zamândır cihet-i vahdet-i İslâm

Ma’kûs-ı kübrâ ile suğrâyı düşündüm

 

94

Yek-siret ediş halkı muhâl emr-i bedihi

Takdim ederiz liyk reşîd üzre sefihi

Tebdil ile ol mastaba-i zişt ü nebîhi

Manzûr olacak sûret-i hesnâyı düşündüm

 

95

Bi’l-kuvve olanlar Hüner ü fazl ile mümtâz

Bi’l-fiil olarak her biri bir işte mühim-sâz

Eylerdi hükümet o zamân hikmeti ihrâz

Fermân-ı veşâvirhüm ü şûrâyı düşündüm

 

96

Allâh için olsaydı üli’l-emre itâat

Sultana da hükm eyler idi seyf-i şeriat

İcmâ ile çok renge dönüp şekl-i ibâdât

Seccâde-i dâmânı cebin-sâyı düşündüm

 

97

Kavlen der iken yok anı tezyîd ile tenkis

Kul hükmüne şer’in bulamaz fidye-i tahlîs

Mahkûm ederek hakkı da sultana be-tahsîs

Fi’len o salâhiyyeti i’tâyı düşündüm

 

98

Tesvîl-i siyâsî bozarak nass u belâğı

Vermiş anı setretmek için cehle mesağı

Bir mühlike-i muzlimeye kurmuş otağı

Şebhûn-ı ale’l-fevri o sahrâyı düşündüm

 

99

Hep böyle – eyler isek olmıyarak ah

Bir hisse-i muhtassa-i hürriyete agâh

Bir haybet ile pîş-geh-i millete nâgâh

Şark meselesinden çıkacak payı düşündüm

 

100

Evhâmdan olup Avrupa gûşişle muarrâ

Rûhlandı Kristof’la Gütenberg ile mahzâ

Dünyâyı teceddüt ederek bir yeni dünyâ

Ol kâşifi ol kıt’ai hücrâ-yı düşündüm

101

Açtıysa da Marten Lüter âfâka salibi

Bir şârika-i hâdiyeden yokdu nasibi

Bir şem’a-yı ümrân edip ammâ o hatibi

Ma’mûrî-i akvâmı nasârâyı düşündüm

 

 102

Sathî bilinip fer’i gibi asl-ı mezâhib

Fen müntesibîn eyliyor ibtâline zâhib

Milyonda bir olmaz bulan iksîr-i mevâhib

Ol derd-i umûmîyi o belvâyı düşündüm

 

103

Sa’y oldu silâh elde taakkul ise rehber

Kuttâ-ı tarîk olsa da Darwin ile Buhner

Seyreyliyerek mülket-i edyânı serâser

Beyne’l-milel ol bâbtaki ârâyı düşündüm

 

104

Etmekle nüfus üzre zekâ meyli tesaltun

A’kalleri etmiş beşeri sevk-i temeddün

Karşımda zerâdişt ile zend etdi temekkün

Konfüsyüs’ü Fohi’yi Buda’yı düşündüm

 

105

Yıkmışsa da her ma’bedi cehlin sademâtı

Bulmuş arayıp ehl-i nehâr râh-ı necâtı

Ferdâyı memâtı hikemiyyât-ı hayâtı

Bî-mürşid o endişe-i ahrâyı düşündüm

 

106

Ber-vefk-i hayâl âlihe etmekle taaddüd

Etmiş o muhayyelde mücessemle teeyyüd

Ekserde kalıp hükmü basîti-i taabbüd

Baktım fetişizm ehline süflâyı düşündüm

 

107

Hindin Sivâ’sı Vişno’su olduysa da ma’dûm

Yûnan’ı kadîmin sayısız tanrısı mezmûm

Zannettiler Allâh’ı da anlar gibi mevhûm

Konstantini ol harb-i çelîpâyı düşündüm

 

108

Bildim milel-i sâibeden ilm-i nücûmu

Allâh aranırken bulunan kenz-i ulûmu

Kimyâyı çıkarmış kiminin nakte hücûmu

Mensi bulunan sihr ile simyâyı düşündüm

 

109

Her dîne karışmakla hurâfât u esâtîr

Etmişse de icmâ u kıyâs aslını tağyir

Mehdî-i maârif ederek âlemi tathîr

Evsâhım ifrâz ile imhâyı düşündüm

 

110

Günden güne olmakda ulûm âlemi hâvi

Elbet bu terakki edip efkârı tedâvî

Sıhhat bulacak bir gün olup derd-i semâvî

Bir müddet o ser-mebhas-ı garrâyı düşündüm

111

Bir encümen-i sıdk açıp ashâb-ı fetânet

Etmekle kemâl ile taharrî-i hakikat

Allâh’ı bulup eyleyecek keşfi tarikat

Ol vakti o mübrem mütemennâyı düşündüm

 

112

Bulduysa Fonoğraf Edison dinliyerek ton

Vermiş mi kulak birde sadâ bahsine Newton

Duymuş fakat ol zemzeme-i gaybi Eflatûn

Teşhîs-i hakâyıktaki asfâyı düşündüm

 

113

Her mukdim eder meyl-i husûsîsini minhâc

Her râsıt u râmîye diğer noktadadır âmâc

Her sa’y-i beliğ etsede bir maksadı intâc

Burhân-ı tehâlüfle kazâyâyı düşündüm

 

114

Jak Jak Ruso’ya, Volter’e olmazsa da emsâl

Alfons Dö la Martin’de yine başkacadır hâl

Ma’nâyı hafif geçmiş iken Pansees’de Paskal

Maddeyle olan nâmını ibkâyı düşündüm

 

115

Viktor Hügo’ya esniye-hân oldu Sefiller

Açtıysa da makdûreler üzere Dümafis per

Gösterdi Şopenhavr’a o yol sahne-i diğer

Mevcûdî-i muğni ile iğnâyı düşündüm

 

116

Tahsîl-i “mine’l-mehd ile’l-lâhd” ile eslâf

Etmişse de binlerce defâin bize ithâf

Biz Çin’e gidip olmıyoruz anları sarrâf

Ahlâfa hedâ-bahş o hedâyâyı düşündüm

 

117

Hürriyet-i fikr arzederek huldî-i Haldûn

Hükkâm-ı hüdâvî kılarak herkesi me’mûn

Olmuştu şifâ-bahş-ı necât ahkem-i kânûn

Fârâbî ile zâdei Sînâyı düşündüm

 

118

İhya-i ulûm etse de efkâr-ı Gazzâlî

Bî-behre kalıp hâfız-ı elfaz-ı Emâlî

Güftâr-ı Muhyiddîn’i sanır nutk-ı hayâlî

Bir cehli bir ol zevk-ı musaffâyı düşündüm

 

119

Bestamî vü Zünnûn’u Cüneyd olsa da hemkâr

Bir hâlde değil her biri bîhûd u şeğaf-dâr

Mansûr’u görüp cûş u tecellî ile berdâr

Ol Hak ile nâ-hakka müdârâyı düşündüm

 

120

Nîreng-i zevâhir ederek bâtını tağlît

Kılmışsa da meknûne-i ifrât ile tefrît

Dil kân-ı taharride bulup menba-ı tenşît

İnsanlar için maksad-ı aksâyı düşündüm

 

121

Bâ-fikir ü nazar dînce tenassuh ise matlûb

Eşhâsa ukûlünce olur kısmeti meksûb

Tevfık-ı tefekkür yine bir mâye-i mevhûb

Bildim bunu Vehhâb-ı atâyâyı düşündüm

 

122

Her sem’a şuûrunca girip nefhai eş’âr

Bir başka muahassıl çıkarır pend ile pendâr

Bir hâlde görünmezse de her dîdeye dîdâr

Peygâm-ı tecellî kalan a’mâyı düşündüm

 

123

Mahrûm olacak en çoğu hak olsa da şâyi

Göstermededir nedreti idrâk-i vakâyi

Îkâz ederek fitneyi butlân-ı şerâyi

Meydâna alacak hûnî-i heycâyı düşündüm

 

124

Mikyâsı muammem tutarak vâzı-ı edyân

Meşmûlu tefâvüt edip ol nimet-i ihsân

Kılmış derecât ahzını vâbeste-i irfân

Her nükteyi her remzi her imâyı düşündüm

 

125

Vâkıf bulunan söyleyemez etse de îkân

Zîrâ olunur müttefikan cisme fedâ-i cân

Söylense de duymaz anı dil-mürde-i iz’ân

Emvâta şifâ vermiyen ifşâyı düşündüm

 

126

Ervâha maânî-ı kitab olmadı mübhem

Ecsâma o mîzân ü sırât oldu mücessem

Birleşti suâl ile hesâb ile Cehennem

Mefhûm-ı ukûbât ile ukbâyı düşündüm

 

127

Bî-şübhe ki mü’minler için Hazret-i Fâtır

Bir ömr-i müebbet verecektir şen ü şâtır

Evsâf u mefâhimi olup vârid-i hâtır

Huldiyyet ile Cennet-i a’lâyı düşündüm

 

128

Bir zevk ile herkes olamaz mazhar-ı vahdet

Her kimse nasîbince bulur ni’met ü cennet

Yek-zâikadır sanma şuûnü’l-ebediyyet

Pek tiz bıkılan menn ile selvâyı düşündüm

 

129

Derlerse ibâdet ne demek söyle ki bî-şek

Bilmek yine bilmek yine bilmek yine bilmek

Bilmekten ubûdiyyeti zan eyleme münfek

Meçhûl ile ma’lûmu temennâyı düşündüm

 

 

130

Halk etse âmânımızı hep Kâdî-i hâcât

Bir âlet-i üdvân olur ellerde münâcât

Pür-şevk ederiz nefsimize hasr-i ibâdât

Ayât-ı akîmû’yu küsâlâ’ yı düşündüm

 

131

Her münfail-i nikbet ü idbâr-ı hayâtı

Her muhteris-i zînet ü hubbu’ş-şehevâtı

Ağrâz-ı mukârin bularak hep harekâtı

Te’mîn-i maîşetteki kavgayı düşündüm

 

132

Hak ortada bir nev’-i merâsim gibi melfûz

Bir başka sanem büt-gede-i sînede mahfûz

Her nefs ana tahsîs-i perestiş ile mahzûz

Evsânı bilip tâbi’-i ehvâyı düşündüm

 

133

Tutmakta yeter zevk-i ibâdet ile siyyân

Lâkin bulunur hazz-ı nefs hâiz-i rüchân

Atmakla kişi lât ü menâtı bulup âsân

Kalbinde muazzez kalan uzzâyı düşündüm

 

134

Bir nuhbe-i mahsûsa ya bir âfet-i mâhveş

Her şahsın olur safha-i kalbinde münakkaş

Aşkile düşüp cilve-geh-i rûhuma ateş

Bir şûhu senâ ettiğim esnâyı düşündüm

 

135

Fennen de bilirken anı bir tûde-i mefrûz

Bir hüsn-i muhayyel olarak hâhişe ma’rûz

Mîsâkı eder bir sebebi yek-deme menkûz

Bin mufdıl-i enfüs büt-i Zîbâ’yı düşündüm

 

136

Hassâsi-i hulkiyye nasıl densin irâdî

Olmuş ise ol şîme-i irsiyye velâdı

Şiddetle olup dil hedef-i her gam ü şâdı

A’sâbı ezen hâlet-i sevdâyı düşündüm

 

137

Tevrîs ederek vâlid ile vâlide erkân

Etmişse mîzâc-ı ağlep ile bünyeyi bünyân

Za’f ile gezer derdîni sıhhat sanup insan

Ahlâkı tedâvîde etibbâyı düşündüm

 

138

Almış asabiyyet demeviyyet adaliyyet

Lenfâ ile safrâ ile bir başka meziyyet

Her bünyede bir gâlibe geçmekle irâdet

Teslîm edilen özr ile ilcâyı düşündüm

 

139

Teshîr-i muhiti ile te’sîr-i ekâlîm

Tedrîc-ii zamânî ile ünsiyyet-i ta’lîm

Eylerse eğer ol marazı müzmini tevhîm

Takdir ile mahkûm-ı secâyâyı düşündüm

 

140

Çıktım buradan cevve tutup cebr-i hevâ âh

Makdûr-ı ezeldir diyerek mahrek-i eşbâh

Oldum yorulup bâl ü per ü vüs’uma âgâh

Evsâta inip zîr ile bâlâyı düşündüm

 

141

Mahdûdî-i raiyyetle olan ilmine mağrûr

Meşhûdî-i vüs’atle görür vüs’unu mahzûr

İnsan için idrâk-i maâlî ne kadar dûr

Ol bu’d-ı serâ tâ be-süreyyâyı düşündüm

 

142

Ancak şu kadar var ki bir endişe-i sâlim

Bârî-i hidâyetle olur vâcib-i âlim

Pür-şevk ederek rûhumu ol rûh-ı avâlim

Mevlâyı düşündüm yine Mevlâyı düşündüm

 

143

Asnâmı ibâdâtı uzattıkça uzattım

En sonra fakat bânî-i büthâneye çattım

Kalktım o bütün aşkına bir kaç kadeh attım

Bir keyf ile keyfiyyet-i sahbâyı düşündüm

 

144

Lezzetle gelip rûhuma bir mestî-i râik

Etmekle beni tasfiye-i sîneye sâik

Gönlümle aranmakta iken kayd-ı alâik

Hânemde kütüphânemi Zehrâ’yı düşündüm

 

145

Hatırlayarak mesele-i sekri harâmı

Hürmetle anıp bir nice sermest-i ğarâmı

Bir cezbe-i meftûre ile râm-ı merâmı

Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ’yı düşündüm

 

146

îmânı esâs addederek havf ü recâyı

Nisyân ediverdim reviş-i ehl-i riyâyı

Şeh-râh-ı mesâide bulup bûy-ı rızâyı

Oldum mütevekkil gam-ı ferdâyı düşündüm

 

147

Etmekte iken redd-i riyâ mahkemetu’llah

İsmet veririz kendimize ucb ile her gâh

Emmâre-i bi’s-sû iken nefs-i beşer âh

Tasnî’ edilen hüccet-i ibrâyı düşündüm

 

148

Bir aşk-ı İlâhî olarak hâfık-ı eşrâk

Müstağrak-ı lezzet bulunur her dil-i müştâk

Her yerde matâf oldu bana Kâbe-i uşşâk

Mişkât-ı Hüdâ Kubbe-i Hadrâ’yı düşündüm

 

149

Vermek bile bir gûş-ı safâ ûd u kemâna

Raks-âver olur gerçi semâhâne-i câna

Hem-nefha olup tayr-ı elesti-i cinâna

Vecd-âver olan zemzeme-i nâyı düşündüm

 

150

İnsanı meşâgil uyutup gâfil ü zâhil

Bîdârî-i kalbîye olur pek azı nâil

Vacipse de her an aramak mürşid-i kâmil

Sîmurg-ı hümâyûn-peri Ankâyı düşündüm

 

151

Mahsûs arayup devletü idbâr-ı halûdu

Mer’i sanırız biz o hubût ile suûdu

Ammî görürüz manzar-ı hâşânı vedûdu

“Lâ ya’rifuhüm” pûş-ı eviddâyı düşündüm

 

152

Bir manyatize ipnotize hallerin aldım

Bir allüsinasyon ile somnambule daldım

Bir hayli de cinlerle periler ile kaldım

El-hâsıl bilcümle habâbâyı düşündüm

 

153

Te’sîr u havâss ile bilip fark ediyorken

Künhile hafiyyâtı nasıl anlıyacak fen

Saydım ne kadar hâdise-i hârika-efken

Sehhâri-i intâk ile ilkâyı düşündüm

 

154

Gittikçe tevessü ediyor ilmi kıyâfet

Kaht ile hutûtu’l-yed ile fenn-i ferâset

Evzâ’ ederek muzmeri ta’yîne delâlet

Tebyîn-i serâirdeki sîmâyı düşündüm

 

155

Bin türlü teceddütle uyanmaktadır efkâr

Anlar reviş-i hâl ile müstakbeli bîdâr

Kecbâzî-i mezheb (Rönesans) etmede ıhzâr

Mesdûd olan ebvab-ı fetâvâyı düşündüm

 

156

Etmekle evet nâ-mütenâhîyeti tecdîd

Bir fitne-i melhûz edilmişse de tahdîd

Olmakta fakat şimdi o hâl ukde-i terdîd

Mahzûru müdâfi olan enbâyı düşündüm

 

157

Mekşûf olarak verziş ile ebr-i meşârik

İgfâl ediyor çoklarını fenn u havârik

Lâzım geliyor dîn ile telfik-ı hakâyık

Müstevcib-i gâyâtı mugayyâyı düşündüm

 

158

Bir şu’bede görmek ile tahsîlini âlî

Ezkâsı bilip kendîni gâyet müteâlî

Ümit edemez başkaca bir evc-i maâlî

A’lâya bakıp evsat u ednâyı düşündüm

159

Evsatta ale’l-âde-i ta’lim ile tenbîh

Ednâda basîtiyeti tasvir ile teşbîh

Ma’bûdu müşahhas kılar eylerse de tenzih

Bîçûni-i Bâri-i teâlâyı düşündüm

 

160

Sıbyân sayılır zâhir-i şer’ etse de temlik

Cühhâl tehî-kalb edilir vehlede teşkîk

Elfâz ile tenzih eder ahvâl ile teşrik

Takdisi belâği-i süveydâyı düşündüm

 

161

Almakla berâber ele miftah-ı künûzu

Hazm eyliyerek ma’rifeti havsala-sûzu

Bir havf-i elezle diyemez halka rumûzu

Ol fırka-i bî-minnet ü pervâyı düşündüm

 

162

Eyler mi mesâibde bilen nefse tenezzül

Eşhâyı lezâizdir o kudretle tahammül

Etmekle nikâtü’l-hikemi derk ü teemmül

İhlâs ile ol zühdü o takvîâyı düşündüm

 

163

Vermekle tarikat kimine şehperi nâsût

Etmekte kemâlât ile gayet-resi lâhût

Cibril akl sidresinde mebhût

Ol vusleti ol rutbe-i kusvâyı düşündüm

 

164

Hâlıkla bulan kendini mümtâz ü müvakkar

Bîçâre-i mahlûk ile olsun mu cedel ger

Lâ-havfün aleyhim’le olan şâd ü mübeşşer

Ol zümre-i bî-bâb ü mahâbâyı düşündüm

 

165

Üstünde uçan ömr-i serîü’l-ceryânm

Olsun mu neşîbinde ferâzende mekânın

Merkeplerdedir dağdağa-i câhı cihânın

Her gün çekilen bâr-ı tekâzâyı düşündüm

 

166

Sûrî olarak bir derece herkese hem-hâl

İzhâr edilir dâiye-i devlet ü ikbâl

Bilmekle berâber anı bâzîçe-i etfâl

Ol tâz u tek mel’abet-âsâyı düşündüm

 

167

Mensûbunu hep maddeten etseydi siyânet

Etmekle hükümet-i li-meni’l-mülk ile vahdet

A’dâ için îcâb ederek selb-i irâdet

Tazlîl-i gurûrî-i ahillâyı düşündüm

 

168

Ya neş’e bulur memleket ey mân ile îmân

Yâhud kırılır küfr ile peymâne-i peymân

Meyhâne-i mihnette nüfus olsa da mihmân

Gurbetzede-i sümme redednâ’yı düşündüm

 

169

Verseydi îcâbet bize bir kabza-i teshir

Olmazdı mücîbu’d-daavât elyak tekvîr

Bir sırr-ı mutalsamdır azâyimdeki te’sîr

Efsûn ile kahriye-i esmâyı düşündüm

 

170

Afyon ile benk eyliyor âzürdeyi bî-gam

(Morfin) kılarak muzdaribi huftei her dem

Bî-his kalıyor can (kıloroform) ederek şem

Medhûş-ı ezel bir dil-i şeydâyı düşündüm

 

171

Hâkim bilemem me’sere-i gayr-ı habîri

Seyyâle-i berkıyeyi yâhud ki esîri

Her şeyde görüp hikmet-i Allâm u Kadir’i

Hükmü’l-hikemi sırr-ı huveydâyı düşündüm

 

172

Etmez mi komünlerle anarşistleri tahmîk

Tensîk-i tabâyi’de muhâliyeti tasdik

Vicdânı tesâdüfle bulan tuhfe-i tahlîk

Mâddiyyeyi ol fırka-i jaj-hâyı düşündüm

 

173

Allâme-i Râzî ile Keşşaf Zemahşer 

Eylerdi bu gün başkaca tefsîr-i müfesser

Dersem beni tecrîm ile bir tahta-i perver

Mahkûm edecek Kâdı Beyzâ’yı düşündüm

 

174

Asr ile mîzâc-gîr ederek şi’r-i kadîmi

Her şâiri bir bezmin edip mest-i müdîmî

Çok görmedim ol tab ile şûhî-i Nedîm’i

Nef’i ile hakkındaki fetvâyı düşündüm

 

175

Muhrikse de eş’ar-ı Fuzûlî’deki tibyân

Hassân-ı Acemlerle olur belki de hüssân

Hâkânî-i zî-hilyeye Şeyh Gâlib’e hayrân

Ol aşk ile ol hüsnü serapayı düşündüm

 

176

Akdem udebâ eylememiş his o lüzûmu

Etseydi yazarlardı müdâvât-ı umûmu

Nâbî geçinen bir sürü ressâm-ı rusûmu

Bâkî ile birçok sühan-ârâyı düşündüm

 

177

Lâkin bu gün elzem görülen neşr-i levâmi’

Ettiyse de rûşen-dili reh-bîn-i menâfi’

Haylûlet edip nâşir-i envâra mevâni’

Zulmette seçilmez kalan inhâyı düşündüm

 

178

Hem-şevk-ı Şinâs u Kemâl oldu Ziyâ hem

Mülhak olarak pertev-i Hâmid ile Ekrem

Anlar ile peyrevleri hakkında demâdem

Şâyân görülen nikbet-i iclâyı düşündüm

 

179

Tebcîl ederek şân-ı fedâkârı fedâyı

Timsâl-i hamiyyetle zahîrü’l-üdebâyı

Osmanlı Gütenberg’i Ebu’n-neşri Ziyâ’yı

Hakkındaki ızrâr ile îzâyı düşündüm

 

180

Üftâde-i esrâr olalı ehli harâbât

Sohbette verir nutka taazzür-i edebiyât

Udhûke eder na’ra-i mestâneyi iskât

Terhîmi münâdîyi münâdâyı düşündüm

 

181

Bir lem’a-yı rahşân görüp artırdı ümmîdi

Ol renk ile seçmeklik için surh ü sefîdi

Sevdim dekadanlarla çıkan sebk-i cedîdi

Jön’lerle bir oldum yeni imlâyı düşündüm

 

182

İstanbul’u yazdım olarak haylice meşgul

Gûyâ edip ahlâfım için fâide me’mûl

Fahr eylerim eylerse o töhmet beni mes’ûl

Bir azli değil mahbes ü menfâyı düşündüm

 

183

Sa’bü’l-fehm olmakla bu nev-yâfte-i vâdî

Nâkıs-dilin ikmâline olmazsa da bâdî

Elbette olur bazı nehâ-perveri hâdî

Yazdım bunu hem-nev’ime ihdâyı düşündüm

 

184

Bilmez bu kulun hâlık-ı şer şiir ile meşhûr

Etsin mi şenindir diye bir şâiri mağdûr

Kahr ile görürsem göreyim sa’yimi meşkûr

Bir ŞÂKİR ile zîrini imzâyı düşündüm

 

***************

 

MÜSTEZÂD

 Hâtırdadır ol yâr ki bu tâze civandır

Bir âfet-i candır

Biz şehr-i Ayaş’tan çıkalı hayli zamandır

Sevdâ ne yamandır

Âteşlere yansın bizi âteşlere yaktı

Hep aklımız aktı

Elhâsıl o mehpâre ki nev-reste fidandır

Bir rûh-i revândır

Terketti bizi âkibet ol rene ü mihende

Ağûş-ı vatanda

Ağreb bu ki inşâna vatan cây-ı emândır

Âsûde mekândır

Bin dil döker uşşâka o meh içşe biraz mey

Lâkin ne zarif şey

Hurşîd gibi her tarafa ta’ne-feşandır

Hurşîd-i cihandır

Tenhâda geçirdim ele ol nazlı nigârı

Ol şiveli yârı

Amma ki öpüp okşaması savma ziyandır

Madem Ramazandır

ŞAKİR bizi meftun eden o gözle o kaştır

Mahsûl-i Ayaş’tır

Lâkin kime arz eyleyeyim râz-ı nihandır

Derler ki yalandır

GAZEL

Fe i lâtün -fe i lâ t ün/f e i lâtün/feilün

(Fâilâtün)                                     (fa ’lün)

Hâne-i çeşme gelir bakmak için yâre gönül

Müncezibtir o kadar rüyet-i dîdâra gönül

 

Tab’-ı ruhsâr-ı dil-efsûnunu gördükçe senin

Çarpınır ateşe düşmüş gibi bî-çâre gönül

 

Ah bilmem ki bu mebhasta neler söylerdi

Mâlik olsaydı eğer tâkat-ı güftâra gönül

 

Nüzhet-âbâd-ı cinân olsa da cevlângâhı

Yine İstanbul’u arzu eder âvâre gönül

 

İnşi’âl etti dimâğımda bu muhrik arzû

Ne için münhemik ol mertebe ısrâra gönül

GAZEL        Bakış

Feilâtün-feilâîün/feilâtün/feilün

(Fâilâtün)                                     (fa ’lün)

Bir şeker hande ile dün bana bir hoş baktın

Nedir ol tatlı tebessüm o temennâlı bakış

Koymadım sabrımı yaktın beni zâlim yaktın

Cânıma işledi en sonra o ma’nâlı bakış

 

Kûşe-i çeşm ile teblîğ-i kelâm eylersin

Tarfatü’l-aynda ifhâm-ı merâm eylersin

Bir bakışta beni meshûr-ı garâm eylersin

Ah bilsem ne demektir o muammâlı bakış

 

Nigeh-i dîde-i sahhârına canlar bayılır

Seni gördükçe bütün cismime ateş yayılır

Âşıkın her bakışı ayn-ı tekellüm sayılır

Sana bildirmedi mi hâlimi şekvâlı bakış

 

Saklamaktan ne çıkar mâ-hasal-ı bâlimizi

Halleder gözlerimiz ukde-i âmâlimizi

Gizli bir şey mi kalır nâtık iken hâlimizi

Sende ol nazlı bakış bende bu sevdâlı bakış

 

Nedir ol çeşm-i siyeh mest o câzip sîmâ

Hele kirpik süzüşün aklımı eyler yağma

Dîde her uzvuna her vasfına meftûn ammâ

Ah o ma’nâlı tebessümle o îmâlı bakış

 

******************* 

DELİ SAÇMASI

Bize karşı yoksa muhassasan söze itibârı şerîatın

Ne namazına var onun bizim de inanmamız ne niyazına

 

Öteden beri tutulup yabancıyı dîn ü örf ile milletin

Yeni olduk onların âşinâ ne kadar cinâs u lugazına

 

Otuzüç yıl uyup ehl-i hevâ-ı muvâzâta karışmışız

Notasında etmemişiz keman alışıp kemanına sazına

 

Küberâ-yı mülk ile pâdişâhının iltifâtını dinleyip

Sevinir de âh inanmamışız bu hakîkatın o mecâzına

 

Bugün ol sitâyişe karnımız tok inâyet eyleyen olsa da

Deli saçmasıyla teşekkürât ederiz fasulye piyazına

Ne kadar da köftehor olsak öyle yalancı dolmayı yutmayız

Hoşafın yağı kesilip dedik buyurun cenaze namazına

 

Oturur  ..kiyle ceviz kırar kına yaksın avratı fercine

Yalan izdivâc ile çattıran seni en muhâdea sazına

 

Var imiş bir ölmüş eşek heveslisi nal u mıhı sökmeye

Kalacakmış eski papuçlarım kızının nikâh u cihâzına

Aşılattı baktı yetiştirinceye dek kemâle bir armudu

Fakat en sonunda ham ahlat oldu nasılsa durdu boğazına

 

Bana karşı dinde isâetin hiyelin hadd u hesâbı yok

Sayılırdı belki ceviz tıkırtısı dense men’ ü cevazına

 

Getirip bu hiss-i burûdeti ona verdi germî-i cinneti

Bizim ancak ermedi aklımız bu kışın baharına yazına

Hakk’ın emri zannıyla mezâlimi çekiyorsa müftü vebalimi

Geçirir benim dahi kâlimi onun emr-i şa’bda bâzına

 

Ne vakit keser ya asarsa biz dahi bizzarûr asarız kulak

O zaman dehânı kapattırır bu belâlı kâşif-i râzına

 

Hamur işlerinden usandı ben ki kemiği kemirmeye koştu s…

Bu gidişle boynuzu kırsa pek o da az gelip fem azına

Diyemez mi mösyöye derdini çıkacak cevabını bilmese

Karaköy’de bir madam aş yerer mi hiç Akşehir’le kirazına

Bizi kıldı ibne çırak çıkardı cihanda kahbe felek fakat

Duyup arz-ı mahmidet eyledik biz onun edasına nazına

 

Değilim rükûb u nüzûle muktedir aldı arz-ı nisâbını

Gidemem piyâde zükûr içinde ne mağribe ne Hicaz’ına

 

Düşünür mü gelmiş geçmişi hasmâne düşmüş olan işi

Bakamaz sürüklenen kişi yolunun neşîb ü firâzına

Çekerim ölünceye dek sebat ile hânıe sebb-i müsebbebe

Ne çıkarsa bahta hediyenin bakılır mı çoğuna azına

Yine kibr içinde gebermek üzreyim işte bir koca devletin

Bu muhâlefetle göğüs gerip sademât-ı sîne-güdâzına

                   

Kaynaklar:

*Fatma Betül Telli, Ayaşlı Muallim Şakir Efendi, Ankara, 2005 (Seçil Ofset-İstanbul)

*Prof. Dr. Önder GÖÇGÜN, Bu makale Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Dergisinin 3. sayısında, 1986 yılında “Ayrı Basım” olarak yayınlanmıştır.

* M. Ali Apalı “Ayaşlı’dan Anılar” Yeni Konya Gazetesi 19 Nisan 1978, seri nu: 8 s.2

*Hayatının bu ilk devresi hakkında Faik ve M.Muhlis “Muallim Ayaşlı Şakir Konya, 1933, Konya Halkevi Neşriyatı,

*Mehmet Önder, “Sivaslı Ali Kemâli” Konya, 1954, s.20-21yı: 3, s.4’e bakınız.

* Osman Ergin, “Balıke­sirli Abdülaziz Tolun-Hayatı ve Şahsiyeti” İst. 1942, s.34

*İbnülemin Mahmud Kemâl İnal, “Son Asır Türk Şâirleri” İst. 1970, cüz:X s. 1735.

*Naci Fikret, “Dehâ ve Cinnet” Yeni Fikir Dergisi Konya 15 Şubat 1341 sayı: 4, s.4 v.d.

* Alemdâr Gazetesi, 26 Kânun-ı Sâni 1337/1921 s.2

Toktamış ATEŞ- “NE OLDU BİZE” İSİMLİ ESERDEN


VAKIFLAR, KAMU KURUMLARI VE ÜNİVERSİTELER…

Vakfın ne olduğunun bilimsel tamamlaması, sevgili Prof. H. Hatemi’nin işi. Ama benim bilebildiğim kadarıyla vakıf, “Bir insa­nın ya da bir grup insanın, ellerinde bulunan kaynakları, hayırlı bir işe ayırmaları, hayırlı bir işe tahsis etmeleridir.”

Gerçekten atalarımız, Ta Budin’den Irak’a, Mısır’a kadar” yüzyıllar boyunca, binlerce vakıf oluşturmuşlar; hem sevap ka­zanmışlar ve hem de huzur bulmuşlardı. Camiler, medreseler, kervansaraylar, hamamlar, türbeler, çeşmeler yapmışlar ve bun­ların yaşamalarını sağlamak için de belli kaynakları tahsis et­mişlerdi.” Kimi zaman bağların, bahçelerin, zeytinliklerin, tarla­ların gelirleri; kimi zaman evlerin, dükkânların kiraları vb. gibi kaynaklar bu vakıfları yüzyıllarca ayakta tutmuştu. Vakfın amaç­ları çerçevesinde çalışan görevlilerin gelirleri de bu kaynaklar­dan sağlanmıştı.

Cumhuriyet döneminde ve özellikle 1950 sonrasında da il­ginç bir vakıflaşma süreci’ yaşadık. Kimi zenginlerimiz belli kaynaklarını, hayırlı amaçlara yönelik olarak kurdukları vakıflara aktarmaya başladılar. Öyle bir ‘mevzuat’hazırlanmıştı ki kuru­lan vakıfların yönetimini ‘aile dışına kaptırmamak’ için gerekli önlemler de alınabiliyordu. Ve bu tür vakıflarda biraz ‘vergiden kaçma’ kokusu seziliyorsa da bunlar gene de hayırlı şeylerdi ve sonuç olarak insanlar ‘kendi ceplerinden’ bir şeyler veriyorlardı.

DERKEN 1980 SONRASINDA BAMBAŞKA BİR VAKIFLAŞMA BAŞLADI. Bu dönemdeki vakıflaşma sürecinde üç önemli görüntüyle karşı­laştık.

İlk olarak,belli kamu kuruluşlarına ya da kurumlarına ‘yö­nettici’ olarak atanmış ya da seçilmiş kişiler ‘vakıf kurma’ maskesi altında bu kamu mallarını ‘çalmaya’ya da en hafif deyişle ‘özelleştirmeye’ başladılar. Ama bu özelleştirme, ‘kendi cepleri­ne özelleştirmeydi…

Kamu kurum ve kuruluşlarının çoğunda görülen bu ilginç soygun, en yoğun biçimde üniversitelerde yaşandı. Dünkü Cumhuriyette (23 Eylül 1994) YÖK Denetleme Kurulu’nun, özellikle İstanbul ve Anadolu üniversitelerindeki vakıf soygunuy­la ilgili önemli açıklamaları var. Ama bu soygun —eski hızında olmasa bile— hâlâ sürüyor. Zaten bu konu üzerinde ayrıca du­racağım.

İkinci olarak kimi dernekler ‘vakıflaşmaya’ başladı. Demok­rasinin vazgeçilmez unsuru olan ve ‘bizatihi’ kendileri demokra­tik kuruluşlar olması gereken dernekler, vakıflaşma kanalıyla ‘para toplar’ bir hale gelmeleriyle birlikte, demokratik kurum ol­ma özelliklerini de hızla yitirmeye başladılar. Dernekler Kanunu’nun getirdiği kısıtlamalardan kaçma bahanesi ile dernek üye­lerinin denetiminden kaçmaya başladılar. Çoğu derneklerin yanı sıra aynı ismi taşıyan birer de vakıf oluşturuldu. Ve dernekte ‘yönetimi yitirenler’, oluşturdukları vakıflarda yönetimi ele geçir­diler. Ve çoğu kez ömürboyu ve çoğu kez babadan oğula devre­dilebilecek bir biçimde. (Sadece bir tane değil, yüzlerce ‘hanedan’yaratıldı bu dönemde.)

Üçüncü olarak da iyiniyetli ve yararlı olarak niteleyebileceği­miz vakıflar ortaya çıktı. Çevre ile ilgili olarak, doğayı korumayla ilgili olarak, muhtaç çocuklara yardım için, fukaralara yardım için vb. gibi gerçekten hayırlı amaçlara yönelik çok sayıda vakıf ku­ruldu. Ve elbette bunların bir bölümüne elimizden geldiğince katkıda bulunuyoruz. Ve bu tür vakıfların desteklenmesinden ve güçlendirilmesinden yanayız. Ama kapınızı çalan vakfın soy­gun amacıyla mı’, yoksa ‘muhtaçlara yardım amacıyla mı’ ku­rulduğunu anlamak çok zor.

Biraz yukarıda, “Bizim üniversitelerdeki vakıflar üzerinde birazdan duracağım”demiştim. Ama artık yerim kalmadı. Uma­rım salıya ele alırız. Zaten Florance Nightingale ‘olayı’, YÖK ta­rafından didikleniyor. Çok daha iyi ediyorlar.

Bu hastane dünya standartlarını yakalamış bir hastane. Bir­kaç arkadaşıma da yeniden can verdi. Sağ olsunlar. Ama bu ‘mükemmellik’ kamu mallarını gasp etmeyi haklı kılar mı?

San­mıyorum.

Bir keşmekeştir sürüp gidiyor. Bir kamu bankasının eski ge­nel müdürü, mafya tarafından kurşunlanıyor. Bu genel müdürü o makama getiren kişi, bir döneme damgasını vuran bir başbaka­nın ve cumhurbaşkanının oğlu. (Kimilerinin o dönemi özlemeleri ve o döneme övgüler düzmelerinin beni çıldırtması bir başka ko­nu.)

Bu “oğul” üç-beş senede elde ettiği trilyonluk serveti ile gö­rüntülü ve yazılı kitle iletişim araçlarını ele geçiriyor ve belli alan­larda kamuoyu oluşturuyor…

Trilyonlar dönüyor. “Mühim değil” diyenler var. Trilyonlarla oynayanların komisyonu ayrı, yüz milyonlarla oynayanlar bir başka komisyon alıyor…

Ve kamu malları, ona-buna arpalık oluyor. Fazla gürültü çı­karmadan. Sessiz-sedasız…

24.9.1994

BİZDEN GÖRÜNTÜLER.

Cumartesi günkü son yazımda, bizim üniversitedeki vakıfla­rın bazılarından söz etmek istediğimi vurgulayarak Umarım sa­lıya ele alırız” demiştim. Bir telefon yağmuru geldi. Kimileri, “Aman zülfüyare dokunma” ve “Fincancı katırlarını ürkütme” diye uyarıyorlardı. Bir kısım dostlarım ise “Lütfen yaz, çekinme” diyorlardı.

Aslında ben bu vakıflarla ilgili olarak daha önce de yazmış­tım. Üniversitemizin sevgi ve saygı duyduğum, demokrat oldu­ğuna inandığım ve başarılı olmasını çok istediğim rektörü davet ederek bu konuları sormuşlardı. Gördüklerimi ve bildiklerimi ay­rıntılarıyla anlattım. O zaman, “Sizi resmi olarak görevlendirelim ve bu konuyu iyice araştırın” demişlerdi. “Memnuniyetle” diye yanıtlamıştım. Aradan neredeyse altı ay geçti. Ne bir görevlen­dirme geldi, ne bir haber. Makama başvurup, “Bizim görevlen­dirme n’ooldu?”diye soracak halimiz yok ya…

Benim görev yapmakta olduğum İÜ İktisat Fakültesi Ulusla­rarası İlişkiler Bölümü’nün de yer aldığı “İÜ İktisat Fakültesi Ye­ni Ek Bina 2″tabelalı binada, tam adını hâlâ öğrenememiş ol­duğum bir vakıf vardı. Vakfın (sanıyorum) başkanı, gene aynı binadaki bir “merkezin başkanı” idi. (Önceleri iktisat fakültesine bağlı olan bu merkezin nasıl rektörlüğe devredildiği, ayrı va acı bir öyküdür.)

Neyse, bu vakıf bizim binanın epey bir bölümünü işgal et­mişti ve babalarının malı gibi kullanıyorlardı. İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı meslek yüksekokullarından birine paralel bir eğitim programı uyguluyorlardı. Oysaki bizim bölümde, ileri de­recede bir yer sıkıntısı vardı. Ama vakfın işgal ettiği yerler, mer­keze ait görünüyordu.

Zaman zaman bu sorunu dile getirdim. Fakültemizin dekanı da yardımcısını alıp geldi. On beş-yirmi odanın gereksiz yere boş tutulduğunu ve kilitli olduğunu saptadı. Ama beylere laf söy­lenmezdi ki. Dayamışlar sırtlarını o zamanki rektöre. İstedikleri gibi davranırlardı. Hatta rivayet olunur ki; o zamanlar ben bunla­rı dile getirmesem, birkaç oda vereceklermiş. Ben yazınca kızıp vazgeçmişler…

Derken üniversitemizin rektörü değişti. Yeni rektörümüzün duruma hemen el koyacağını bekledik. Ama biraz uzun sürdü. Zaten bu arada vakıf derslerinin bir bölümünü meslek yüksek okulunun çıktığı bir binada sürdürmeye başlamıştı. Ve aynı gün­lerde o merkezde çalışan memurların tümünün isimleri (dosya kâğıtlarına elle yazılı olarak) kapılara yapıştırıldı. Bizim araştır­ma merkezine de iki oda verildiğini öğrendim. Ama iki oda ayak­taki genç arkadaşlarımızdan hangisine yeter ki?..

Derken “merkezin başkanının (müdürü) görev süresi dol­du ve yerine bir başka meslektaşımız atandı. Sanıyorum sorun­larımız bir ölçüde çözümlenecek. Ama merkezin müdürlüğü gi­dince, vakıf da ayrılıp gitmiş. Bir bina kiralamışlar, dersleri orada yapacaklarmış. Ama giderken arabaları dahil, her türlü alet-edavatı da götürmüşler. Zira bunları “vakıf kazanmış”. Pes vallahi. Ama işin ilginç yanı, bu vakfın kayıtları hâlâ bizim binada yapılı­yor ve işgal etmiş oldukları odaları boşaltmış değiller. Bizim bö­lümde ise üç yardımcı doçent aynı odada oturuyor. Kimi araştır­ma görevlilerinin en masaları var, ne masa koyacak odaları.

Ne biçim vakıftır bunlar?

BİNA DEVLETTEN, PERSONEL VE MÜS­TAHDEM DEVLETTEN; TELEFON, ELEKTRİK, SU DEVLETTEN. AMA PARA “VAKFIN”. ŞİMDİ DIŞARDA DA DEVAM EDER BU KAZANÇ. ZİRA “TULUM­BANIN İLK SUYU”SAĞLANDI.

Üniversitede iyi-kötü işleyen bir tüketim kooperatifimiz var­dı. (Bu kooperatife kuruluş döneminde para yatıran arkadaşları­mız da oldu.) Adı ÜNKO idi. Altı ay kadar önce önünden geçi­yordum ki, baktım ÜNKO tabelası indirilmiş, bina İstanbul Üni­versitesi Mensupları Vakfı diye bir vakfa devredilmiş. Kim kurdu bu vakfı, neye kurdu, belli değil., ama bina devredilmiş. Kimin malını kime devrediyorsunuz?.. Ama “yetkili kurul” karar verin­ce oluyormuş. Kim yetkili kıldı bu kurulu, kimlerden oluşur., belli değil…

Birkaç gün önce aynı binanın önünden geçerken, kimi bö­lümlerinin bazı “girişimcilere” kiralandığını gördüm. Vallahi bra­vo. Geniş “vizyonlu” adamlar bunlar. Hizmet götürüyorlar ve bu­nun karşılığında para kazanıyorlar. Hizmeti götüren kamunun malı, ama kazancın kime gittiği belli değil. Zaten bu kadarını an­lamaya benim “vizyonum” da yetmiyor.

Ve bunca “belli olmayan” arasında, belli olan tek şey, iyiye gitmediğimiz. Üniversitemize “demokrasiyi getireceğiz” derken, acaba başka bir şeyler “götürülüyor” olmasın. Çok dikkat etmek gerek.

27.9.1994

 Kaynak: Toktamış ATEŞ,  Ne Oldu Bize, İstanbul, 1994 (s.127-136)

IŞIK KİTABI


Yeni yüzyıl yaklaşırken, büyük bir biyomedikal başarının -zamanın fizyolojisinin pratik bir şekilde ele alınması- eşiğindeyiz. Bu başa­rı bizim yaşama alışkanlıklarımızın ve çevremizin yapısını oluşturduğu­muz tarzı değiştirecek. Kadim kültüre rağmen, beynin iç zaman ayarlayıcı sisteminin ana prensiplerini ve onun dış dünyadan gelen ışık veri­sine karşı özel hassasiyetini ortaya çıkarmak, bir nesil boyunca zorlu hayvani ve insani laboratuvar deneylerini gerektirdi.

Bu bilgi bir saniye bile erken gelmedi: kentleşmiş hayat tarzları ve kapalı alan çalışma faaliyetleri, basit bir faktör olan güneş ışığından yoksun kalmaya bağlı çok sayıda probleme yol açtı. Şimdi görüyoruz ki biyolojik saatimiz hassastır. Bu hassasiyetini uyku düzensizlikleri, bit­kinlik dalgaları, bilinç bozuklukları, iştah değişiklikleri, kiloyu koru­mada zorluklar, depresyonlu ruh hali ve bunun gibi çeşitli tetikleyici semptomlarla göstermektedir.

Çoğumuzun yaşadığı ekvatora yakın bölgelerdeki ısının içinde, do­ğa bile gün ışığından yoksunluk sendromu yaşamaktadır. Bedenimizin biyolojik saati gün ve gece uzunluğunun mevsimsel değişimlerine kar­şı hassas olduğundan, bazen kış depresyonu ciddi sonuçlar doğurur. Yeni klinik araştırmaları Amerika Birleşik Devletlerinin orta kısımları ile kuzeyi arasında yaşayan nüfusun yüzde beş ile onunun, gecelerin daha uzun olduğu Aralık ve Şubat ayları arasında ciddi olarak rahatsızlandı­ğını ortaya çıkarmıştır. Bu rahatsızlığın semptomları arasında durgun­luk, uyanmakta zorlanma, karbonhidratlara düşkünlük, psikolojik mutsuzluk işaretleri, toplumsal dışlanma, cinsel isteklerde azalma ve iş­yerinde rahatsızlık yer almaktadır. Bu sorun hastane nüfusunun çok da­ha ilerisine uzanmaktadır. Dış ışık-karanlık devri daiminin yıl boyunca daha az değiştiği güney bölgelerinde, çok sayıda insan bu mevsimsel de­ğişimleri daha yumuşak fakat hala rahatsız edici “kış efkarları” şeklin­de yaşamaktadır.

Geçen on yılın kayda değer uygulama başarılarından birisi suni par­lak ışık tedavisinin geliştirilmesiydi. Bu parlak ışık beyni kandırarak onu yaz modunda çalışmaya başlatmakta ve semptomları birkaç gün içinde azaltmaktadır. Bu sonucun herhangi bir ilaç ya da psikoterapiden yararlanmadan -ve bu kadar kısa bir tedaviden sonra – alınabilmesi, bi­zim dış aydınlanma çevresine psikolojik olarak ne kadar yakın bir bağ­lılık içinde olduğumuzu göstermektedir. İnanıyorum ki bu teknik hem iç mekân aydınlatma dizaynı hem de ruh sağlığı teknolojisinde devrimlerin habercisi olacaktır.

Bu kitapta, Jane W. Hyman bu ve benzeri keşifleri, fotobiyoloji ve onun kronobiyoloji, psikiyatri, iç hastalıkları, jinekoloji, pediatri, geri­atri, kardiyoloji, onkoloji, dermatoloji ve oftalmoloji ile kesişen kısım­larının müstesna ve hassas bir entegrasyonunu listelemektedir. Hyman doğrudan bilim adamlarına ulaştığı için onların ortak zeminlerini araş­tırmalarının özünü tanımlayabilmektedir. Hyman biyomedikal bilimin öncesindeki, bizi bu yeniliklere gebe noktaya taşıyan tarihi trendleri, sa­natsal bir şekilde anlatmaktadır. Ve büyük bir hassasiyetle gün ışığı yoksunluğundan muzdarip insanların kendi tecrübelerini ve çözümle­rini tarif etmelerine izin vermektedir. Bu kitap muhtemelen sizin davra­nışlarınızı değiştirecek bir eserdir.

Michael Tertnan, Ph.D.
New York Devlet Psikiyatri Enstitüsü
Kolombiya Üniversitesi
Mart 1990

ARAŞTIRMACILARIN GELECEĞE BAKIŞI

Güneş ışığının çok yönlü etkileri konusunda daha fazla bilinçli hale geldikçe, günümüzün büyük bir kısmını iç mekânlarda geçirmenin sağlık yönünden etkileri hakkında düşünmeye başlayabiliriz. İşe araba­mızla ya da toplu taşıma araçlarıyla gideriz. Genellikle erken sabah gü­neşi altında yürüme ya da bisiklet sürmenin nimetlerinden faydalanma imkânımız yoktur. İç mekânlarda çalışır ve uyanık olduğumuz saatlerin büyük bir kısmını pencerelerden ya da lambalardan gelen ışıkla yaşa­rız. Çoğu zaman penceresiz odalarda ve sıklıkla karanlık vaktine kadar, bütün gün kapalı kalırız. Muhtemelen bu kalıplar bir çok endüstrileş­miş ülkelerin insanları arasında ortaktır.

Ancak bizim iç mekanlardaki hayatımızı eski çağlardaki atalarımı­zın dışarıda geçirdiği zaman miktarıyla kıyaslamamız yanıltıcı olabilir. Bizleri güneşin zararından koruyacak deri renklerine -çok açık tenliler İskandinavya ve Britanya Adaları gibi serin ve bulutlu bölgelerde ve ko­yu tenliler Hindistan ve Afrika gibi sıcak ve ışık yoğun bölgelerde yaşar. Milenyum boyunca insanların göçleri nedeniyle, deri rengimize uygun bölgelerde yaşamıyoruz. Bu durum vücudumuzun güneş ışığına ihtiya­cı ile bizim onu tolere edebilme gücümüz arasında bir çatışmaya neden olmaktadır. Örneğin Kelt kökenine sahip bir Teksaslı sağlıksız faaliyet­leri nedeniyle ağır cilt hasarı çekebilir.

Yine de güneş ışığının parlaklığı altında dışarıda geçirdiğimiz zama­nın insan oğlunun içinde tekâmül geçirdiği şartlardan oldukça farklı ol­duğu açıktır. Dışarıda güneş ışığının yoğunluğu, enlem, günün vakti, mevsim ve havaya bağlı olarak, 80.000 lüx’ün üzerinde olabilir. Bu du­rum ev ya da ofis pencerelerinden ve geleneksel suni ışık yoluyla temas ettiğimiz yaklaşık 10 ile 750 Lüx’lük ışıktan çok farklıdır. Boston, Mas- sachusetts enleminde, şafak alacakaranlığı (saat 06.00), muhtemelen günün biyolojik bakımdan en etkili ışığıdır. Bu ışık kış gündönümünde yaklaşık 0,001 lüx’ten, ilkbahar gündönümünde yaklaşık 10.000 lüx’e kadar değişmektedir. Buna karşın bizim sabahın erken saatlerinde pen­cereler aracılığıyla aldığımız iç aydınlanma herhangi bir mevsimde hat­ta suni ışıkla birleştiği zaman bile 750 lüx’ü nadiren aşar. Bu nedenle iç mekanlarda yaşama alışkanlıklarımız yüzünden yoğun ışık alma tec­rübemiz ve bu tecrübenin mevsime bağlı olarak artışı büyük ölçüde azalmıştır.

İki araştırma iç mekanlarda çalışanların günlük yalnızca ortalama 1,5 saat 2.000 lüx’ten güçlü ışık aldığını göstermektedir. Bu ortalama­ya penceresiz ofislerde tam gün çalışanlar, evde çalışanlar ve part-time çalışanlar da dahildir. Bu araştırmalar kişiden kişiye büyük farklılıklar olduğunu göstermektedir. Part-time çalışanlar en fazla parlak ışıkla te­mas ederken, bazı kişiler 24 saatlerinin 23 saatinden fazlasını 1000 lüx’ten az ışık altında geçirmektedir. Bu araştırmalara göre, yaşlılar ara­sında, erkeklere (günde 75 dakika) kıyasla, kadınlar dışarıda üçte bir­den daha az oranda (günde 20 dakika) vakit geçirmektedir. Bu araştır­malar İlkbahar ve yazın sonlarında San Diego ve Kaliforniya’da yapıl­mıştır. Daha bulutlu, havası kirli, metropolitan ya da kuzeyde bulunan bölgelerde yaşayanlar bilhassa kış aylarında muhtemelen daha az tam gün ışığı alabilirler. Bu durum bilhassa hasta, güçsüz, özürlü ya da ha­piste olanlar için daha da geçerlidir.

Bu istatistiklerin sağlığımız için ne anlam ifade ettiği hala bilinmi­yor, ancak bazı araştırmacılar bizim yaptığımız gibi iç mekanlarda yaşa­manın vücudun güneş ışığı tarafından sağlanan optimal senkronizasyo­nunu bozacağını ve bizi ritim bozukluklarına karşı dirençsiz bırakaca­ğını düşünmektedirler. Bu tür potansiyel bozukluklar ışığa karşı belir­gin şekilde hassas olanlarda daha kolay ortaya çıkabilir. Ancak, olağa­nüstü parlak ışıkların genel sağlık için kullanımı konusundaki araştır­malar birbiriyle çatışmakta olup, bu araştırmalardan birisi moral deği­şikliğine aşırı parlak ışığın hiç etkisi olmadığını göstermiştir. Bu araş­tırmalar muhtemelen moral ve davranışlarında ışık bağlantılı güçlü de­ğişimler gösteren kişilerin ayrıca parlak ışığa da güçlü ve tercih edici bir şekilde cevap vermesinden kaynaklanmaktadır.

Mevsime bağlı etki bozukluğu olan 42 yaşında bir kadın diyor ki;

İşyerlerinin doğru aydınlatıldığını sanmıyorum. İşyerlerine kendini­zi daha iyi hissetmeniz için parlak ışıklar koyabileceklerini duydum. Sanıyorum işverenler bunun gerçekten verimli bir uygulama oldu­ğunu düşünmüyorlar. Sanırım düşünmeliler. Kendi tecrübelerimi çok aşıyorum ama insanların daha iyi hissettikleri zaman, olağanüs­tü derecede verimli olduklarını düşünüyorum.

Parlak ışıktan faydalanacağımızı düşünenlerimiz, yaşam kalitemizi dışarda geçirdiğimiz vakti artırarak, ışığı geçiren pencere pancurları ya da pencereleri kullanarak, güneşli odalarda çalışarak ya da ışık terapi­sinde kullanılanlara benzer ışıklar monte ederek artırabilirler. Bu tip ha­yat tarzı değişimler sağlarken gözler ve cilt için gerekli tedbirlerin alın­ması sağlanmalıdır.

Işığın sağlığımızı etkileyebileceğine dair artan bilgiler, gelecekte mi­mari ve şehir planlamasını etkileyebilir. Akıl sağlığı uzmanları, mimar­lar ve şehir plancıları şimdiden, uzak kuzey bölgelerinde şehir dizay­nında ışığın etkilerini tartışmak için toplanan bir Uluslararası Kış Şe­hirleri Organizasyonu kurdular. Amerikalı ve Kanadalı araştırmacılar ayrıca Sovyetler Birliğinden meslektaşlarla kutup kasabaları ve şehirle­rinde uzun kış geceleri boyunca parlak ışıkların pratik kullanımını tar­tışmak için bir araya gelmektedirler.

Işığın sağlık ve hastalıkla ilişkisi ilgimizi çekmeye devam edecektir. Dünyanın her yerinde Hükümetler şimdi stratosferdeki ozon tabakasın­da meydana gelen ve yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının gücünü değiş­tiren hasarın etkilerinin farkındadırlar. Biyolojik Ritimler Üzerinde Araştırmalar Derneği, Uluslararası Kronobiyoloji Derneği ve Işık Teda­visi ve Biyolojik Ritimler Derneği gibi toplulukları oluşturan araştırma­cıların çalışması psikoloji ve tıbbın araştırma ve uygulamalarını artan ölçüde etkilemektedir. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerin uzay programları güneş ışığı olmaksızın yaşa­manın etkileri ile çok ilgilenmektedirler. Daha ileri uzay yolculukları ve diğer gezegenlerde sabit istasyonlar kurmak için yapılan planlar zaman­la gerçekleştirilebilir ve aşılabilir. Eğer bu yapılırsa gelecek nesiller, in­sanlığın içinde tekâmül ettiği günlük, aylık ve mevsimsel ışık devrida­imleri olmadığı zaman vücudun zamanla nasıl değişeceğini bizzat dene­mek suretiyle öğrenecekler.(s.189-192)

Kaynak: Jane. W. HYMAN. Işık Kitabı, İnsan Yay. 2001, İstanbul

PENTAGON VE FAİZ LOBİSİ


SÜLEYMAN YAŞAR

ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009’dan beri “ekonomik savaş oyunları” tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekonomik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 2008’de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü.

Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, öncelikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor.

Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye istenilen yaptırılıyor!

Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor.

Gelelim Pentagon’un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dahil ettiğine… Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa’da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardından Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri geleceğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile.

İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğünde kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor.

Niye?

Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapamaz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler.

Peki niye anlattık bütün bunları?

Türkiye’de hâlâ, “faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyorum”diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak davranıyor.

Hatırlayın…

Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, “IMF’den 35 milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak” diyenlerdi.

Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, IMF’den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye karşı çıktı ve IMF’den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi duruma geldi.

Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insanı kuşkulandırıyor bu söylemler.

KAYNAK:

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yasar/2012/01/23/pentagon-ve-faiz-lobisi

Necip Fazıl KISAKÜREK (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)


AHMED HULÛSİ’DE MELEK KAVRAMI’NA EK


Bir bilenden daha iyi bir bilen vardır. Bunun doğru olduğunu “Melek” kavramı üzerinde yoğunlaştığımda fark ettim. (Kendisinin Ahmed Hulusi olarak anılmasına müsaade ettiği için o hitapla hitap ediyorum.) Ahmed Hulusi gerçekten konu üzerinde yoğunlaşmış ve ledünni bir bilgiye kavuşmuş olduğunu gördüğüm için sizinle burada bazı bilgilerini paylaşırken bazı ilaveler ile tekrar etmek istiyorum.

Ruh-u Muhammedî ya da Ruh-u Âzam  ismiyle işaret edilen orijin (Köken, başlangıç, kaynak) ilk varlıktan O’nun ilminde-O’nun enerjisiyle-kudretiyle meydana gelmiş nur yapılı varlıklardır.

Işık kuantlarından yani Nur’dan varolmuştur.

“Melek” kelimesi” ,melk”ten gelir ki , “güç, kuvve” anlamınadır.” ALLAH”ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının-açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır.

Bu itibarla; Melekler, “ALLAH” Rasûlleridir! (Hizmetkârlarıdır)

Melâike varlığını “ALLAH”ın “Esmâ-ül Hüsnâ”sından alır! “ALLAH”’ın isimleri  yani Esmâ-ül Hüsnâ,(güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar “melek” adını alır.

“Melek” ler de insanlar  gibi “esmâ terkipleri”dirler!..Tek bir ismin açığa çıktığı birimler değil!… (Havas ilmiyle meşgul olanlar her bir ismin hizmetkar olan meleğin adını bulurlar. Başına “Ya” sonuna “il” ekler isim bulunur. “İl” İbranicede “Allah” demektir. )

Yani, “melek” denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti itibariyle “ALLAH” isimlerinin bir bileşimidirler… Ne var ki, bileşimlerinde bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa çıkmaktadır…

Belirli çok çok yüksek frekanslardır, titreşimlerdir! ( ve yazılımlardır.)

Melekler aslında, orijin yapı olarak sûretsiz ve şekilsiz varlıklardır. Ancak meleğin, işlevi ve bağlantılı bir frekansı vardır!  Ve bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar söz konusudur. (Bu kısımda onları bilgisayarın yazılımları da olarak düşünebiliriz.)

İnsan bedeninde nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve gereğini ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da birleşerek, beden dediğimiz üst yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de bedenüstü bir varlık olan “İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ” meydana geliyorsa; aynı biçimde atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıklarından oluşan sistemik, galaktik ve galaksiler bileşiği “CANLI BİLİNÇ SAHİBİ” özgün varlıklar da sözkonusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı “MELEK”lerdir!..

Melekler nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.

Her şey enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir!

Enerji ,”ALLAH”ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması halindeki adıdır. Yani “Nur”dur.

”Nur”diye bahsedilen şey “salt enerji”dir. Bu bilinçli enerji(kudret),-kozmik bilinç- evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.

Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey, O “RUH” adlı meleğin gücünden “O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!

Varlıkların tüm nesneler, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tespit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir. Çünkü, evrende varolan her şey “enerji”den meydana gelmiştir. Yani, “nur”dan meydana gelmiştir.

Esasen yaşamda varolan her şey, “CAN”lılığını ve “BİLİNCİNİ” bahsetmekte olduğumuz “MELEK”lerden alır..

Kâinatta yaygın ve de evrenin hammaddesi varlıklar da “MELEK”ler…

“MELEK” denilen varlıkların yapısının anacevheri, foton türlerinden bir yapıdır. “NURÂNİ”dir yapıları…

Hatta bir diğer ifade ile şöyle izaha çalışayım.

Biz sayısız türden ışınları incelerken, aslında “Melek”lerin orijin yapısını incelemekteyiz ve bunun bilincinde değiliz!..

Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları, nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; “insan” veya “hayvan” veya “cin” dendiğinde de, onların alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya “MELEK” denir..

Bu yüzdendir ki, insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir..

Meleklerin varlığı da “nur”dur; Dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!

Atomüstü boyutun tüm birimleri gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen boyut  varlıklarıdır.

“İnsan” denen varlığın aslı, orijini de melektir.

İnsanlar, Cennete (oradaki yaşama uyarlanmış) melekî yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir.

“Genetik yapı” dahi bir melek kökenli yapıdır. (Yazılımlar)

Cin veya bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların, iblis’in orijin hammaddesi de melektir!

(hacker: “Bilgisayar ve haberleşme teknolojileri konusunda bilgi sahibi olan, bilgisayar programlama alanında standartın üzerinde beceriye sahip bulunan ve böylece ileri düzeyde yazılımlar geliştiren ve onları kullanabilen kişi” olarak tanımlanır. Hacker, yetenekli ve zeki bir bilgisayar kurdudur. Gerçek yeteneği ise bilgisayar güvenliği ve mantıksal programlama üzerinedir. Hacker kavramının nasıl Türkçeleştirileceği konusundaki karmaşa dışında, bu kavramın evrensel boyuttaki anlamı da gerçek bir muammadır. Değişik sözlüklerde bu kavram hakkında bazı ortak ifadeler olsa da, bu konuda tam anlamıyla bir mutabakata varılmış değildir. Bilgisayar programcılığı alanında, bir hacker bir exploit’e bir dizi düzeltme uygulama ya da varolan kodları kullanma yoluyla bir amaca ulaşan ya da onu ‘kıran’ bir programcıdır. Bazıları için, hacker sözcüğünün olumsuz bir çağrışımı vardır ve sistem “kıran” gibi çirkin, verimsiz ve kaba saba programcılık görevlerini yapan kişileri anımsatır.)

Cehennem varlıkları olup “zebâni” adıyla tanınanlar da “melek”tir!

Maddenin aslı melektir!

“Melek” dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;

Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır… “Melk” kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler…

Evet!… Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!.. Yani, “görece (izâfi) madde”dir!.

Bugün modern bilim tesbit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyla, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki manalardan ibarettir.

Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, “madde vardır, ötesi yoktur” görüşü hâkim olsa da, dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi…

İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir…

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir…

En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir “sistem” görüyoruz.

Her boyutun, her katmanın kendine has bir “sistemi ve düzeni” var!. (Bir bilgisayar gibi yazılımı vardır.)

Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz fark edemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. “Yok” olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten “yok”tan var olmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman “var” olmadı ki, “yok” olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi…

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve… Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor… Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).

Şu anda biz, “madde var” diyoruz!…

Bilim dünyası diyor ki:

“Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!..”

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!…

Cüz`i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:

Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir… Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle… Her bir organın kendine has bir bilinci vardır…

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. (Yazılım) Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir… Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:

Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Hâlbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tespit edebiliriz!.

O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır…

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!…

Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz…

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tespit edemediği verileri yok sayıyoruz!… Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık…

Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, var olduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız yok!.

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:

“Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gibi; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.

SONUÇ

Ahmed Hulusi’nin “melek tarifi” içine ilave kıldığımız “Bilgisayar Yazılımı- Genetik Kod” için şu bilgileri hatırlayalım.

[Bilgisayarlar üzerlerinde çalışan yazılımlar olmadan sadece dijital yığındırlar. Dijital devrelere hayat veren ve kullanıma hazır hale getiren teknoloji yazılımdır. Kısacası bilgisayarı kullanılabilir yapan yazılımdır. Yazılım, bilgisayar sistemleri üzerinde çeşitli işlemleri ve fonksiyonları yerine getirmek üzere düzenlenmiş komutlar düzenidir. Yazılım soyut bir üründür, elle dokunulup, gözle görülmez, tadılmaz, koku vermez.

Ürün olarak ele alındığında ölçülmesi ve değerlendirilmesi zordur ve kişiye bir bakışta fikir vermez. Üründeki hatalar ürün kullanılırken bile fark edilemeyecek kadar sanaldır. Buna rağmen çok önemli ve vazgeçilmez işlemler yapar.

Yazılım kompleks ve karmaşık bir üründür. Birkaç satırdan oluşabildiği gibi milyonlarca satırdan da oluşabilir. Üzerinde birçok parametre, statü, değişken, programlama dillerine has kodlar barındırır. Uzman bir göz ile bakılmadığında karmaşık harf dizileri olarak algılanır. Diğer taraftan yazılım esnek bir üründür.

 Yazılım ürünü fabrikasyon bir ürün değildir. Tekrarı azdır, her yeni proje başlı başına yeni bir iştir. Her ne kadar mümkün olduğu kadar koyulan kurallar, modeller ve yazılım geliştirme araçları kullanımları ile standart geliştirmeler yapılmaya çalışılsa ve çoğu zaman bir takım halinde yazılım geliştirilse de yazılım kişisel bir üründür. Aynı yazılım ürünü iki farklı kişi tarafından farklı şekillerde geliştirilebilir. Her iki ürünün çıktıları aynı olsa dahi riskleri, zayıf noktaları ve güçlü yönleri farklılık gösterir. Tüm bunlar ölçülmesi zor bir ürünü karşımıza getirmektedir.

Yazılım doğası gereği gösterdiği farklılıklar kendine has kalite modellerinin geliştirilmesini de beraberinde getirmiştir.] (Reşit ALTUN, Yazılımda Kalite Kontrol Ve  Bir Uygulama ,  Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Sayısal Yöntemler Bilim Dalı , Yüksek Lisans Tezi-254276, İstanbul, 2010, s.3-4)

….

[1948 yılında, ENİAC adındaki, elektrik ile çalışan ilk bilgisayar yapıldığında 30 ton ağırlığında idi ve bugün cebimize koyduğumuz bir hesap makinasının yaptığı işleri bile yapamıyordu. Silikonun ve mikroçiplerin bulunmasıyla bilgisayarların hacimleri hızla küçülmüş, işlem hızları artmış ve çok büyük bilgi bankaları kurulmuştur. Bu sayede, birçok giriş ünitesi yoluyla veri tabanlarında depolanan bilgiler istenildiğinde görüntülenmekte, değişiklikler, eklemeler ve silmeler yapılabilmektedir. Bu fonksiyonların yanında, üretilen ve depolanan bilgiler, elektronik yollarla çeşitli adreslere aktarılabilmekte ve bilginin çoğalmasına yardımcı olmaktadır.

Oysa en güzel şekilde yaratılan insanın biyolojik fonksiyonlarının yanında, beyin fonksiyonları ve kayıt sistemleri öyle ideal çalışmaktadır ki, göz, kulak, burun, deri gibi ünitelerden sürekli bilgi depolanmaktadır. Doğumumuzdan, hatta ana rahminden başlayan kayıt işlemi, ölünceye kadar devam etmekte ve bütün bu bilgiler beynimiz içinde nohut tanesi büyüklüğünde bir et parçasında saklanmaktadır. Hafızamız öylesine büyük bir kapasiteye sahiptir ki, sesler, renkler, görüntüler, ısılar, kokular hülasa çevremizden gelen bütün girdiler kayıtlanmakta, hem içtimai hem de biyolojik hayatımızı yönlendirmektedir. Bilgisayar teknolojisi bugün kokuları henüz kayıt ettirememektedir, fakat insan gibi harikulade bir modelin varlığı bu alandaki çalışmalara örnek hedef olmaya devam edecektir.

Göz, kulak, burun, dil gibi organlarımızdan -bir saniyesini dahi kaçırmadan gelen bilgiler, hafızamızda defter-i amalimizin eksiksiz kayıtlarıdır. Hatta günlük hayatımızı paylaştığımız eşimiz, dostumuz veya mesai arkadaşlarımızın hafızalarına aldıkları kayıtların şahsımızla ilgili bölümlerini de “şahit kayıtlar” olarak değerlendirmek lazımdır.

Bilgisayarların hafızalarında saklanan bilgileri istediğimiz zaman ekrana veya yazıcılar vasıtasıyla kâğıda aktarabildiğimizi düşünürsek, ömrümüz süreğince hafızamızda toplanıp saklanan bilgilerle hesaba çekileceğimiz çok daha rahat anlaşılabilir.

Toprakta çürüyen bedenimizle birlikte, süper bilgisayar beyinlerimiz ve hafızalarımız da yok olmaktadır. Ancak bütün ömr ü hayatımızda bizi terk etmediğine inandığımız nurani varlıkların kayıtları ve şahitlikleri yanında, ruhumuzu teslim ederken hafızalarımızdaki kayıtların muhafaza edilmesi ve daha sonra da, defter-i amal olarak, elimize verilmesi maksadıyla, vazifeli melekler tarafından alınabileceği de düşünülmelidir.

 “Kitap (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak: “Vah bize, bu kitap da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor!” dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)] ( Bilgisayarlar Ve Şahit Kayıtlar-Yrd. Doç. Dr Şemseddin SEÇİLMİŞ)

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bulunduğu günün şart ve bilgilerine uygun olabilecek uygunlukta ifade ettiği “melek” kavramının ne kadar kapsamlı olduğunu yeni yeni anlamaktayız. Bu nedenle “melekler” in hakikati üzerinde çokta kesin bir bilgiye sahip olmadığımız anlaşılmaktadır. Buna bir örnek vererek konuyu bağlamak istiyorum.

Şeyh Şerafeddin Bingöl kaddesellâhü sırrahu’l azîz bir sohbetinde buyurdu ki;

 “Bir insanın sulbün­den hâsıl olan katre-i meni zâil olmaz. O katreden ya insan, ya da melek hâsıl olur. Bu melâike de bildiğimiz melek-i nûrânî değil, melekle insan arasında bir mahlûktur.” Hızır Aleyhisselâm buyurdu ki:

“Ben on iki bin Nebî ve Resûl ile içtimâ ettim. Fa­kat bu mecliste, Sultan-ül Ârifîn Hazretlerin’den hâsıl olan, hakîkatı ve böyle bir ilim ve hikmeti o meclislerden ahz edemedim (alamadım).

“Yâ Sultân-ül Ârifîn! O insan nutfesinden halkolunan melâike’nin vezâif ve tekâlifi (vazife ve sorumlulukları) var mıdır?”

Sultân-ül Ârifîn cevâben bu­yurdu ki:

 “Bir kimse, mürşid-i kâmil’in terbiyesine mazhâr olacak olursa, o mürşidden o müride bir hâtıf-ı nazar atfolunur ki; o nazar, terbiye ve tezkiye tariki ile olmayıp, mü­ridin istidâtı üzeredir. Bu nazardan mahrum kalmamak için müridânı muhafaza etmek bu melâikenin vezâifindendir. Bu nazara mâni olan harekâttan mürid muhâfaza edilmedikçe, diğer terbiye ve tezkiye husûsunda nazar­lardan da mahrum kalır.” (Hasan BURKAY, Menâkıb-ı Şerefiyye [Kitap]. – Ankara (Beş Cilt) : Çınar Yayınları, 1995-2010 . c.I, s.158)

Allah Teâlâ buyurdu ki;

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنطَقَنَا اللهُ الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 “Onlar tenlerine, tenasül organlarına, ‘Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Tenleri, tenasül organları:

‘Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi de ilk yaratırken konuşma kabiliyetiyle O yarattı. O’nun huzuruna getirilerek hesaba çekileceksiniz.’ derler. (Fussilet, 21, Ahmet Tekin Meâli)

Son olarak “melek” tabiri içine de girdiğini kabul ettiğimiz genlerinde bozulması şeytan ve tabiilerinin melek olan bünyemize açtıkları savaşı olarak tekrar hatırlayalım.

[Başbakan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ve Tarım Bakanı Eker’e mektup gönderen Panko Birlik’in Danışmanı, eski İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özfatura, “Nişasta Bazlı Şekerler ve Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’la Türklere biyo-soykırım uyguluyorlar” dedi.

Son 10 yıldır Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve şeker bazlı nişastalar konularında araştırmaları derleyen, Pancar Üreticileri Kooperatifi’ne (PANKO Birlik) danışmanlık yapan eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve Tarım Bakanı Mehdi Eker’e

“BİZE BİYOLOJİK SAVAŞ AÇTILAR. TÜRKLERE SOYKIRIM YAPILIYOR” diye mektup gönderdi. GDO’lu ürünler, kısır tohumlar ve Nişasta Bazlı Şekerlerle (NBŞ) Türkiye’ye yönelik tam bir soykırım uygulandığını ileri süren Özfatura 1975’te yüzde 2 olan kısırlık oranının 2009’da yüzde 25’e yükseldiğine dikkat çekerek “Türkiye bir biyolojik savaşla, bir biyo-soykırımla karşı karşıya.

Türkiye’nin bir numaralı gündemi ne Ergenekon ne başka bir şey. İktidar muhalefet demeden bu konuda el ele verilmeli” dedi. Türkiye’nin gelecek nesillerinin tehdit altında olduğunu ifade eden Özfatura gönderdiği mektupta, Başbakan Erdoğan’ın mektubunda yer verdiği bazı gıdaları tetkik ettirmesini istedi. Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesinin bu olması gerektiğini kaydeden Özfatura, şunları söyledi: “35 yıl önce yüzde 2 olan kısırlık oranı bugün yüzde 25’e çıktı. Bu gıdaları tüketenlerin DNA’ları bozuluyor. Cinsi sapıklar türüyor. Türkiye biyolojik bir savaşla, bir soykırımla karşı karşıya. Geceleri uykularım kaçıyor. Hepimizin geleceği tehlike altında. Neticede Sayın Başbakan’ın da çocukları, torunları tehlike altında. Çünkü yediğimiz hemen her gıdada bunlar var.”

TERMİNATÖR TOHUM

Dünyanın en zengin isimlerinin oluşturduğu “Dünya Nüfus Konseyi” adlı örgütün dünya nüfusunun 8.3 milyarı aşmaması için çaba gösterdiğini, bu amaçla bir soykırımı uyguladıklarını da iddia eden Özfatura, “Bill Gates, David Rockefeller, Ted Turner, George Soros gibi zenginler dünyaya hükmediyor. Dünya Nüfus Konseyi adıyla örgütlüler. Hitler’e de destek veren bu gruptu” sözleriyle dikkat çekti. Özfatura GDO’lu ürünleri terminatör tohumlara benzetti.

HOMOSEKSÜEL DOMUZ!

Bu gıdalar aracılığıyla Türkiye’ye uygulanan soykırımın Asya ve Afrika ülkelerine de uygulandığını savunan Özfatura “GDO’lu ürünlere ithalat yasağı getirilmeli” diye konuştu.

En çok soya, mısır, nişasta bazlı şekerler ve suni tatlandırıcıların tehlikeli olduğunu kaydeden Özfatura, “Bunlar insan DNA’sında tahribe yol açıyor, genetik bozukluklar ve cinsi sapıklıklar meydana getiriyor. İsviçre’de yapılan araştırmada GDO’lu soya ve mısırı yiyen domuzlar homoseksüel oldu” dedi.]
http://www.byturco.com/haber/Burhan-Ozfatura-dan-Carpici-GDO-Aciklamasi/352387

 İhramcızâde  İsmail Hakkı

TESLA KİMDİ ?


Bugün her hangi bir elektrik mühendisligi öğrencisine Tesla hakkında bir şey sorarsanız, sanırız boş bakışlarla size bakacaktır.    Ya da karşı soruyla karşılaşırsınız, Tesla kimdi?

Kabahat kimin?

Egitimçilerimizin Altarnatif akım çağımızın kurucusunu tamamen unutmuş olmaları mantıksız görünmektedir.

NİKOLA TESLA

Şimdiki Yugoslavya’da, Smiljana köyünde, 9 Temmuz 1856` da doğdu.    Bir hiçken bilim dünyasının en üst noktasına yükseldi.    32yaşında önemli keşifleri ile milyoner oldu,  daha sonra karanlığa kaybolup beş parasız öldü.

Babası papazdı.    Hiçbir zaman okuyup yazamamasınına rağmen, annesi halk arasında pratik ev aletleri mucidi olarak bilinirdi.    Ona göre Tesla, yaratıcı dahi olmaya adaydı. Papaz olmasına için babasının zorlamasına karşı çıkarak, genç Tesla mühendislik mesleğinde ısrar etti.    Annesi de onu destekledi, Fizik ve Matematikte bilgisini arttırırken Graz`daki Politeknik okuluna girdi ve Prag Üniversitesinde eğitimine devam etti.    Yabancı teknik eserleri okuyabilmek için, orada yabancı dil kursuna devam etti.    Anadili olan Sırpça ve ailece bildikleri Almancaya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi.

Prag’daki tahsilini 1880 `de bitirdikten sonra, Budapeşte de lisansüstü yaparken, profesörüyle alternatif akımın özelliklerini tartıştı.    Sonra Paris telefon şirketinde çalışmaya başladı.    Burada doğru akım motorları ve dinamolar konusunda geniş ve önemli tecrübeler edindi.    Oradayken çalıştırdığı döner makinaları korumak için regüle edici kontrol cihazları icat etti.

ELEKTİRİK ENDÜSTRİSİ SINIRLIYDI

O ilk günlerde genellikle doğru akım, sıtmaya, ışık vermeye, güç sağlamaya ve iletmeye en uygun, elektrik akımı olarak bilinirdi. Fakat DA direnç kayıpları büyüktüki, her mil kare için bir güç santraline gerek vardı.    İlk akkor ampuller ( 110 VOLTA`TA ), güç santrallarına yakın olsalar bile parlak yanmıyorlar ve bir milden daha az uzaklıktakiler ise kaybolan güce bağlı olarak sönük yanıyorlardı.

1884 de genç Tesla, kafasında fikirlerle dolu ve cebinde 4 sentle New York da gemiden ayrıldı.    Tecrübesi, onu doğru akım motorları ve dinamolardaki komütatörün sonsuz sorunlar yaratan gereksiz bir karışıklık olduğuna inandırmıştı.    `DA ÜRETECİNİN `bir komülatörle dış devrede tamamen aynı yöne akan dalga dizileri şeklinde alternatif akım oluşturduğunu gördü.    O zaman, motorda dönme hareketini sağlayacak DA elde etmek için, elektrik motorunun endüvisi, motora alternatif ( AA ) beslemek için döndüğü anda manyetik kutupların yönlerini değiştiren, döner komülatörlere sahipti.

İLHAM

Teslaya göre doğru akım saçmalığın daniskasıydı.    Hem jeneratör ( üreteç ) hem de motordaki komütatörü ortadan kaldırmak ve AA’yı tüm sistemde kullanmak akla uygun gelmekteydi.    Fakat hiç kimse alternatif akımda çalışan bir motoru oluşturmamıştı, ve tesla bu sorunu çok düşdü.    1882 şubat’ın da, Budapeşte’nin bir parkında Szigetti adında bir sınıf arkadışyla gezinirken aniden haykırdı.!

Buldum !

Şimdi değiştirime dikkat et! O anda tüm elektrik endüstirisinde devrim yapacak olan, dönen manyetik alanı bulmuştu.    Dönen elemana bağlantı gereği olmayacaktı.    Komülatör yoktu artık.

Sonradan tüm alternatif akım elektrik sistemini tasarladı.    Alternatörler, elektrik enerjisinin ekonomik iletimi ve dagıtımı için AA motorları . . .    Dünyanın her tarafında harcanıp giden su gücünün bolluğundan esinlenip, gerekli olan heryere enerjiyi dagıtabilen hidroelektrik santrallarıyla bu büyük gücün elde edilmesi tasarladı.    Budapeşte de ‘ Bir gün Niyagara Çağlayanı nı, elektrik elde etmek için kullanacağım’ diyerek dinleyenleri şaşırttı.

EDİSON TARAFINDAN CESARETİ KIRILDI

Tesla‘nın aradığı ve şans kolayca eline geçmedi.    O zamanlar New York’da, Pearl caddesindeki ilk laboratuvarında akkor lambası için Pazar aramakla meşgul olan Edıson’a rastladığı zaman Tesla, gençlik heyecanıyla, kendisin bulduğu alternatif akım sisteminin açıklamasını yaptı.    Bu düşünceyi derhal ve tamamen kestirip atan o büyük adam, ‘‘sen teori üzerinde vaktini harcıyorsun’’ dedi.

Bir yıl boyunca, uzun boylu, zayıf Yugoslav, bu yabancı ülkede açlıktan korunmak için mücadele etti.    Gün geldi, çukur kazarak geçimini sağladı.    Fakat birlikte çalıştığı çukur kazıcı, Western Unıon’un ustası’ yemek saatlerinde Tesla’nın ilgilendiği yeni elektrik sistemlerinin hayali tariflerini dinleyerek, bu konu üzerinde bir plan yaptı.    Tesla’yı A.    K.    Brown adlı firmanın sahibiyle tanıştırdı.    Tesla’nın parlak planlarıyla büyülenerek, Brown ve bir ortağı büyük bir atılım yapmaya karar verdiler.    Ortaya belirli bir miktarda para koydular ve bu parayla tesla ( şimdiki batı Brodway ) güney beşinci cadde 33-35 No’da bir deney laboratuvarı kurdu.    Orada Tesla jenaratör, transformatörler, transmisyon( iletim ) hattı, motorlar ve ışıklar gibi tasarladığı sistemlerin tümünün planlarını hazırladı bunlardan usanmadan çalıştı, her detay için planlar silinmez biçimde zihnine kazınmıştı.    Hatta iki ve üç fazlı sistemleri de tasarladı.

Cornell Üniversitesinden Profesör W. A.    Anthony yeni AA sistemini sınadı ve de Tesla’nın senkron motorunu en iyi DA motoruna eşit yeterlilikte olduğunu açıkladı.

ALTERNATİF AKIM ORTAYA ÇIKIYOR

O zaman Tesla bütün kısımlara sahip bir tek patent altında sistemini tescil ettirmek istedi.    Patent bürosu her önemli fikir için ayrı bir dilekçeyle başvurulmasında ısrar etti.    Tesla 1887’nin kasım ve aralığında dilekçesini verdi ve daha sonraki altı ayda yedi tane ABD patentlerini aldı.    1888 Nisanın da çok fazlı de içeren dört ayrı patent için başvurdu.    Bunlar da hızla, bekletilmeden verildi.    Yılın sonuna kadar 18 patent daha aldı.    Bunları, çeşitli Europa patentleri izledi bu kadar hızla dağıtılan bu patent çığının, eşi görülmemişti.    Fakat fikirler ilginçti.    O kadar ki, bir gelişme ve tahmin yoktu.    Bu yüzden patentler tek bir tartışma bile yaplmadan verildi.

Bu sırada Tesla, New York da AIEE (şimdiki IEEE ) nin bir toplantısında çok gösterişli bir konferans verip, tek ve çok fazlı AA sistemlerinin gösterisini yaptı.    Dünya mühendisleri, muazzam geliş menin kapısını açarak, telle yapılan elektirik enerjisi iletimindeki sınırlamaların sınırlamaların giderilmiş olduğunu gördüler.

Fakat kim bu tümüyle daha iyi olan, sistemi uygulayacaktı? Doğal olarak, kurulan Edison-General Electric kuruluşu degil, Aksi halde kendi tüm yatırımlarının eskimiş olduğunu kabul edeceklerdi.

İşte tan o sıra da George Weslinghouse, Tesla’nın labaratuarına gitti ve Tesla ile tanıştı.    Tanıştıkları sırada Tesla 32, Westinghouse 42 yaşındaydı.    Her ikisi de yetenekliydi, başarılı birer mühenndis ve elektriğin hayranı idi.    Westinghouse, Teslanın açıklamasını dinledi, gösterisini izledi ve hemen karar verdi.

Westinghouse ‘’ alternatif akım patentlerin için bir milyon dolar nakit ve ayrıca satış payı vereceğim ‘’ diyerek teklifini yaptı.

Tesla heycanla satış payını beygir gücü başına bir dolar yap, anlaştık ‘’diye cevap verdi.

İki adam bu kadar kolayca, tarihi anlaşmayı yapıp el sıkıştılar.

Tesla amacına erişmişti.    Fakat fikirlerine inanıp kendisine destek veren insanları unutacak biri değildi, ve derhal labaratuarına paraca destek veren Brown ve ortağına bir milyon dolarlık çekini gönderdi.    Daha sonra Weshinghouse’ın ardındakiler, onu, Tesla’yla yaptığı anlaşmanın beygir gücü başına bir dolarlık kısmından vazgeçirmeye çalıştılar buna rağmen ilişkileri hızla gelişti.    Fakat Tesla’nın ömrünün geri kalan kısmında geçimini ve araştırmalarını destekleyecek olan satış payından feragat etti.

Ülke çapındaki Westinghouse yaptırımlarının başarısı, gelişen elektrik endüstrisinde rakip durumunu korumak için General electric, Westinghouse bir lisans almak zorunda kaldı.

İyi bir ücretle tartışılan lisans, Tesla için bir şerefti.    Tartışmada Tesla, açıkça alternatif akımın ümitsizliği ve denemelerin ise zaman kaybı konusundaki, Edison onun ilk sözlerini hatırladı.

HAKİKAT OLAN RÜYA

1890’da Ulusrar arası Niyagara Komisyonu elektrik üretmek için, Niyagara çağlayanının gücünü kullanmak amacıyla çalışmaya başladı.    Bilgin Lord Kelvin komisyonun başkanlına atandı ve o derhal DA sisteminin en iyi olacağını açıkladı.    Fakat, eğer güç 26 mil ilerdeki Buffalo’ya iletildiği takdirde, AA’nın gerekli olduğunu sonuçta kabul etti. Böylece, sonuçta Tesla’nın sistemini kullanmaya ve büyük türbünlerle AA üretmeye karar verdiler.    Teklifler 1892 de yeni kurulan cataract construction co. şirketi tarafından istenildi.

Washıngtonhouse on tane 5000 HP’lik hidroelektrik jeneratörü için ve general electric ise iletim hattı için kontrat yaptılar.    Bütün sistem iletim hattı, yükseltici ve alçaltıcı transformatörlerle Tesla’nın iki faz projesine uygundu.    Hareket eden parçaları azaltmak için, dıştan dönen alan ve içi sabit armatürlü büyük alternatörler planlanmıştı.

O zamana kadar bu büyüklükte hiç biri yapamadığı için bu tarihi proje heyecan yarattı. Dakikada 250 devir yapan her biri 1775 amper veren, 2250 voltluk on büyük alternatör, iki fazlı 25 Hz’de 50000HP veya 37000 kw lık çıkış oluşturuyordu.    Rotorların herbiri, 3 metre çapında, 4, 5metre uzunluğunda (düşey jeneratörlerde 4, 5metre yükseklik) ve 34 ton ağırlığındaydı.    Sabit parçalar 50 ton ağırlığındaydı.    Gerilim iletim için 22000 Volt’a çıkarıldı.

UZAKTAN RADYO KONTROLÜ

Sonradan telsiz denilen, radyo alanında Tesla’nın öncülüğü, Mors koduyla yapılan haberleşmeden de daha ileri gitti.    1898 New Yourk şehrinin Madison square Garden ( Madison Parkı) de telsizle uzaktan kontrola ait parlak bir gösteri düzenledi.    Birinci geleneksel elektrik fuarının geliştiği yer ve genellikle Barnum-Bailey sirkinin çalıştığı büyük alanın ortasına büyük bir tank koydu ve su ile doldurdu.    Bu küçük gölün üzerine, yüzmesi için, 1metre uzunluğunda anten direği olan, sac gövdeli bir tekne koydu.    Teknenin içinde bir radyo alıcısı ve gemi manevralarına yapmak için batarya ile çalışan bir çeşit elektrik motoru vardı.    Seyredenlerin arka tarafından, Tesla gemiye seyircilerinin isteğine göre ileri gitme, sola veya sağa dönme, durma, geri gitme ve donanımındaki ışıkları yakıp söndürme gibi çeşitli hareketleri yaptırdı.    Unutulmaz gösteri tüm seyircileri hayran bıraktığı gibi günlük gazetelerin ön sayfalarında yer aldı.    Fakat bu, uzaktan radyo ile kontrol yöntemlerini kullanarak, günümüzde ayın yüzeyine insanları indireceğimizi, o gün kaç kişi düşünebilirdi ki?

MATEMATİKSEL BÜYÜCÜLÜK

Tesla’nın matematik dehası, Westinghouse ve GE’nin imalatını yaptığı alternatif akım cihazlarının, parçalarının yapımında da büyük yarar sağladı.    İlk öğrencilik günlerinde

karışık sorunları kağıt ve kalemsiz akıldan çözerdi.    Öğretmeni onun hile yaptığından şüphe eder ve ona testler uygulardı.    Genç Tesla, bütün logaritma cetvellerini ezberlemişti.    Şimdi ABD de kullanılan 60 Hz ‘lik frekans, Tesla’nın mantık hesaplarından çıkarılmıştı.    Çünkü Tesla bunun ticari yönden en uygun olduğunu saptamıştı.    Daha yüksek frekanslarda, AA motorları yetersiz olacaktı.    Daha alçak frekanslarda daha çok demir kullanılacaktı.    Işıklar da alçak frekanslarda titreşecekti.

Niyagara Çağlayanının ana tesisi, ilk Westinghouse türbin jenaratörlerinin kapasitelerine uyması için, 25Hz’e göre planlanmıştı.    Bunu izleyen gelişmeler ile 60Hz’e çevirme yapıldı.    Günümüzde bu, Niyagara’dan elde edilen enerji 360 mil uzaktaki New York’a kadar iletilmektedir. Bir zamanlar, daha büyük uzaklıklar, Kuzey Doğu şebekesinden beslenmekteydi.    Tesla New York’a geldiği zaman, yeterli enerji iletimi için sınır 1 milden daha azdı.

YÜKSEK FREKANS ÖNCÜLÜĞÜ

Araştırmalarında yüksek gerilim ve yüksek frekansın bilinmeyen alanlarında daha çok ilgilendi. Yüksek frekans cihazlarını kullanırken, bir elini daima cebinde tutardı. Bütün laboratuar asistanlarına bu ön tedbiri almalarında ısrar ederdi, ve bu kural, bu güne kadar daima gerilim bakımından tehlikeli cihaz etrafındaki uyanık araştırıcılar tarafından da uygulanmaktadır. O zaman yararlanılmamış olmasına rağmen, Tesla’nın yüksek frekans ve yüksek gerilim alanındaki keşifleri, modern elektroniğin yolunu açtı. Biricik yüksek frekans transformatörüyle (Tesla bobinleri)çıplak elinde tuttuğu gazlı tüpü yakacak şekilde vücudundan, zarar vermeden ve yüksek gerilimli akım geçiriyordu. O ilk günlerde Tesla, aslında neon tüpünün ve floresan tüpünün aydınlatmasını gösteriyordu.

Bazen, frekans aralığının alt ve üst kısımlarında yaptığı denemeler, Tesla’yı keşfedilmemiş bölgelere yöneltti. Mekaniksel ve fiziksel titreşimlerle çalışırken, Houston Caddesindeki yeni labaratuarının etrafındaki hakiki bir depreme neden oldu. Binanın doğal rezonans frekansına yaklaşan, Tesla’nın mekanik osilatörü eski binayı sarsarak tehdid etti. Bir blok ötede, polis karakolundaki eşyalar esrarengiz bir şekilde dans etmeye başladı. Böylece, Tesla, rezonans, vibrasyon ve ‘’doğal periyot’’a ait matamatiksel teorilerini ispatladı.

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ VERİCİSİ

Yüksek frekans ve yüksek gerilimli elektrik iletimi konusundaki araştırmalar, Tesla’yı Colarado Springs yakınındaki bir dağın üzerine dünya’nın en güçlü vericisini kurup çalıştırmaya yönelti.    60 metrelik direğin etrafına 22. 5 metre çapında hava çekirdekli transformatörü yaptı.    İç kısmındaki sekonder 100 sarımlı ve 3 metre çapındaydı.    Üreticisi, istasyondan birkaç mil uzakta bulunan enerjiyi kullanırken, Tesla ilk insan yapısı olan şimşeği oluşturdu.    Bu direğin tepesindeki 1 metre çaplı bakır küreden 30 uzunluğundaki kulakları sağır edici, şimşekler çaktı.    Ufka kadar gürültüsü çıktı.    100 milyon volt değerinde gerilim kullanılıyordu.    Yarım asırlık bir süre içerisinde giderilemeyen bir hayret yarattı.

İlk denemesinde, vericideki güç jenaratörünü yaktı.    Fakat tamir ederek 26 mil uzağa, gücü telsizle iletebilinceye dek deneylerine devam etti.    O uzaklıkta, toplam 10 kW’lık 200 tane akkor lamba yakmayı başardı.    Daha sonra, kendi radyo patentleriyle meşhur olan Fritz Lowenstsın, Tesla’nın yardımcısı iken bu gösterişli başarıya şahit oldu.

1899’da AA alternatif akım patentleri için Westinghouse’den aldığı paranın sonunu harcadı.    Albay John Jacob Astor, onu mali yönden kurtarmaya geldi ve Colarado Springs’deki denemeleri için ona 30000 doları sağladı.    Sonra bu parada bitti ve Tesla New Yourk’a geri döndü.

New Yourk’da Century dergisinin sahibi, arkadaşı Robert Underwood Johnson aracılığı ile, Colarado Springs’deki başarılarını anlatan hikayeler yazarak, Tesla geçimini sağladı.    Fakat Tesla’nın yazdığı hikaye, felsefe ve “insanlığın mekaniksel gelişimi” konusuna giren bir konuşma oldu.    Çok yüksek edebi kalitesine rağmen, eser Colarado Springs’deki güçlü vericiden çok az söz ediyordu.

Sonunda makale “insanlığın artan enerji ihtiyacı” başlığı altında basıldı.    Basında yayınlandığı zaman heyecan yarattı.    Derinden etkilenen okuyuculardan biri, John Pierpont Morgan’dı.    Bu kişi, doğru akım günleri başında ve daha sonraları da Niyagara Şelalesi projesinde Genaral electric firmasını paraca desteklemişti.

Morgan, göşterişli başarıları ve şahsiyeti dolayısıyla, Nikla Tesla’hayranı idi.    Tesla, kısa zamanda Morganın sürekli misafiri oldu.    Kusursuz giyinişli, birkaç dilde yaptıgı kültürlü konuşması ve medeni davranışlarıyla gösterişli vecentilmen Tesla, New Yourk sosyetesi gözdesi oldu.    Genellikle tanınmış aileler kızları için ‘’iyi bir av’’ olarak saydılar, fakat Tesla hayatında kadınlara ve aşk hikâyelerine yer bulunmadığını ısrarla tekrarladı.    Çünkü onlar, onun araştırmalarına engel olacaktı.

Tarihçiler, Tesla’nın daha sonraki büyük projesini, Morgan’ın paraca desteklemesine neyin yönelttiği konusunda çelişkilere düşerler. Bazıları, onun aslında telsizle güç iletimiyle ilgili olduğuna inanırlar. Diğerleri, daha sonraki gelişmelerin ışığında, Morgan’ın ilgili olduğu elektrik endüstrisindeki yatırımlarını korumak için, Tesla’yı ve başarılarını kontrol altına almak olduğunu söylerler. Bu nedenle, Tesla’nın tekrar çaresiz kaldığını anlayarak, telsizle elektrik gücü iletimini garantilemeye razı olur.

1904’de Tesla ‘’Elektrik dünyası ve Mühendisliği’’ dergisine verdiği beyanatta ‘’yapmış olduğum işin büyük bir kısmı için, Bay J. Pierpont Morgan’ın asil alicenaplığına borçluyum. ’’ Demişti. Bu birlikten, Long İsland’daki ilginç  “Dünya çapındaki telsiz” kulesi filizlendi.

DÜNYA ÇAPINDA TELSİZ

Long İsland’ın tepelik bölümünde, Wardenclyffe yakınında yavaş yavaş yükselen garip yapıbütün seyredenlerin ilgisini çekerdi.    Tek parça olmaması dışında,  büyük bir mantara benzeyen, yapı, yerden geniş ve 62 metre yukarıdaki tepesine doğru daralan,  kafes şeklinde bir iskelete sahipti.    Tepede 30 metre çapında bir yarım küreyle örtülüydü.    İskelet,  bronzdan kalın cıvata ve bakır lamalarla birbirine bağlanmış,  sağlam ağaç kolonlardan yapılmıştı.    Yarım küresel tepe,  üsten yüzeysel olarak bakır bir elekle kaplıydı.    Tüm yapıda demir metali yoktu.

Ünlü mimar Stanford White, konuyla o kadar ilgilendi ki, en iyi yardımcısı W. D. Crown’u görevlendirerek proje işini ücretsiz yaptı.

34.    Caddedeki eski Waldorf-Astoria otelinde oturan Tesla, her gün, taksiyle, çarklı araba araba vapuruna binerek Long İsland şehrine gidip, Long İsland demiryoluyla Shoreham’e aktarma yaparak inşaata gidiyordu.    Proje kontrolünün aksamaması için, trenin yemek servisi onun için özel yemekler hazırladı.

Büyük kulenin yanında 30 metre karelik tuğla bina tamamlandığı zaman, Tesla Houston caddesindeki laboratuvarındaki binaya taşımaya başladı.    Bu sırada radyo frekans jeneratörleri ve onları çalıştıran motorların yapımında üzücü bazı gecikmelerle karşılaşıldı.    Birkaç camcı planları hazır olan özel tüpleri şekillendirmeye çalışıyorlardı.

KAHİN GELECEKTEN BAHSEDİYOR

Bu sırada Tesla (1904), Mors koduyla sınırlı olan büyük endüstrinin geleceğine ait, uzak görünüşü açıklayan kurumsal broşürünü yayınladı Bu broşür, Tesla’nın kâhin olduğunu herkese inandırdı.    “Dünya çapında Telsiz Sistemi” nde, çeşitli olanakları sağlayacak olan özellikler açıklanıyordu.    Broşürde, Telgraf, Telefon, haber yayını, Borsa görüşmeleri, Deniz-Hava trafiğine yardım, Eğlence ve Müzik yayını, saat ayarı, Resimli Telgraf, Telefoto ve Teleks hizmetleriyle, Tesla’nın sonradan oluşumunu gördüğü radyo sitesi anlatılıyordu.

MORGAN’NIN YARDIMI SONA ERİYOR

1904 Martı, Elektrik Dünyası ve Mühendisliği dergisinde, Tesla, Kanada Niyagara Enerji firmasının telsiz enerji iletim sisteminin uygulamasını istediğini ve bunun için 10 milyon Voltluk gerilimde 10000 beygir gücü dağıtabilecek bir sistem kullanmayı istediğini açıkladı.

Niyagara projesi asla gerçekleşmedi.    Fakat gösterişli Long İsland’ın kaderine etki yaptı.    Aydınlığa çıkmayan nedenler yüzünden, J. P.    Morgan düşüncesini değiştirdi ve Tesla’nın para kaynağı birden kurudu.    Başlangıçta Tesla, Morgan’nın hemen hemen bitmek üzere olan işin tamamlanmasını sağlayamayacağına inanmak istemedi, ama Morgan’nın geri çekilişi ani ve kesin oldu.    Endüstri tarihçileri bu durumun nedenini merak ederler, Neden Morgan sabrını tüketti? Ünlerine inandığı mühendisler, Broşürde açıkça yer alan Tesla’nın görüşlerinin saçma olduğuna ve parasının ümitsiz bir hayla için harcadığına mı onu ikna ettiler? Yoksa Tesla’nın vaktini ve parasını Niyagara Projesine sarfettiğine mi şüphelendi? Bunun aslı bilinmeyecektir.

MANTIKSIZ BİR SAYGISIZLIK

Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal savunma adına çok saçma saygısızlıklar öne sürüldü.    Garip bir nedene göre (veya nedensiz) Long İsland, Wardenclyffe’deki Tesla’nın şanslı kulesinin A.B. D. ’nin Emniyetini tehlikeye soktuğuna ve tahrip edilmesi gerektiğine karar verildi.

Kablo bağlayarak yüksek yapıyı öne çekip, dengesini bozmak için yapılan boş teşebbüslerden sonra, en sonunda temelini dinamitleyerek, devrildi.    O zaman bile, kule çökerken parçalanmadı.    Zedelenmeksizin yana yattı ve en sonunda parça parça söküldü.

Fakat bu yapı parçalanmalıydı?

Nedeni bilinmiyor.

RADYO FERAKANS ALTERNATÖR

1890’da Tesla yüksek frakans AA üreteçlerini yapmıştı. 184 kutuplu olan bir tanesi 10 kHz ‘lik çıkış veriyordu. Daha sonra, 20 kHz kadar yüksek frekansları elde etti. Ancak on yıl sonra 50 kwa çıkışlı radyo frekans üretecine Reginald Fessenden geliştirdi. Bu makine, general electric tarafından 200 kWa ‘ya çıkarıldı ve Fessenden’in ilk alternatörlerini kuran, çalışmasını kontrol eden adamın adı verilerek, Alexanderson alternatörü satışa çıkarıldı.

Hemen hemen dünya kablolarının çoğunu elinde tutan İngiliz işadamlarının, bu makineye ait patentleri elde etmek üzere oldukları görülünce, A. B. D. Donanmasının acele çağrısıyla ‘’Radıo Corporatıon of America, (RCA)’’ şirketi kuruldu. Yeni firmanın 1919’da kurulmasıyla, Marconi Wireless Telegraph Co. of America firmasının güçlü fakat yetersiz, Marconi kıvılcımlı vericileri, çok başarılı olan RF alternatorleriyle yer değiştirdiler.

Birincisi N. J. New Bruswick’te kuruldu. 200kW’da 21, 8 kHz frekanslı titreşim oluşturdu ve ticari işte kullanıldı. Bu ilk, sürekli, güvenilir Atlantik aşırı radyo servisi idi. Bu alternatörler, Tesla’nın kulesinin yerine, Radyo merkezinin tüm güçlerini sağladı. Böylece Nicola Tesla’nın Dünya çapında telsiz hayali, 30 sene sonra, icat ettiği vericinin kullanılmasıyla gerçekleştirildi.

RADAR VE TÜRBİNLER

Tesla, birçok alanlarda yaratıcı araştırmalara devam etti. 1917’de uzaktaki cisimlerin üzerine kısa dalga darbeleri gönderip, yansıyan kısa dalga darbelerinin bir flöresan ekran üzerinde toplanmasıyla izlenebileceklerini açıkladı. Eğer bu radar değilse, neydi? Diğer bilim adamlarının varlıklarını keşfetmelerinden 20 yıl önce, kozmik ışınları açıkladı. 1929’a kadar çeşitli zamanlarda, buhar ve gaz için “kepçesiz” yüksek hızlı türbinler üzerinde çalıştı. Kolay öfkelenen Tesla ile Edison Waterside Enerji tesisi ve Allis Chalmers fabrikasındaki araştırmalarında onunla çalışan bazı mühendis ve yardımcıları arasında ortaya çıkan sürtüşme, aleyhine oldu. Bugün, düz rotorlu Tesla türbinlerinin sonucu hakkında hiçbir bilgimiz yoktur.

Yıllar geçtikçe, ondan, gittikçe daha az haber alınmaya başladı. Bazen gazeteci ve biyografi yazarları onu arayıp mülâkat yapmak istiyorlardı. Gittikçe garipleşti, gerçeklerden uzaklaştı aldatıcı hayalciliğe yöneldi. Not alma alışkanlığın edinmemişti. Her zaman tüm araştırma ve deneylerine ait tüm bilgiyi aklında tutabildiğini iddia ve ispat etti. 150 sene yaşamaya kararlı olduğunu ve 100 yaşının üstüne eriştiği zaman, araştırma ve deneyleri sırasında topladığı bütün bilgiyi etraflıca anlatarak, anılarını yazacağını söylerdi. İkinci Dünya savaşı sırasında öldüğü zaman kasasına askeri yöneticiler el koydular ve kayıtların cinsine ait herhangi bir şey duyulmadı. Olsaydı açıklanırdı, sanırız.

Tesla’nın kendine özgü bir tutarsızlık da, iki şeref ünvanı verildiği zaman ortaya çıktı. Birini red etti, fakat diğerini kabul etti. 1912’de Nicola Tesla veThomas A. Edıson’un40 bin dolarlık nobel ödülünü Edison’la paylaşmayı ret etti. Her nasılsa, Edison’u sevenler tarafından kurulan AIEE Edison madalyası 1917’de Tesla’ya layık görüldüğünde, bunu kabul etmeye yanaşabildi.

GARİP KİŞİLİK

Tesla’nın doğal davranışı aristokrat gibiydi. Zamanın geçişiyle ve kaynakların tükenmesiyle, asil bir fakirliğin içine gömüldü. En iyi otellerde yaşamaya devam ederken, kredisi tükenecek ve başka yerler arayacaktı. En sonunda New York’a taşınarak sorunlarını çözümledi. Kendilerine milyonlar kazandırdığı bazı kuruluşlar, yaşlanan dahiye bakmaları konusunda yeni otel idaresiyla anlaştılar. Bir gün bir tren istasyonunda kendisini gören bir dostu, karışıklığın ortasında onun yanlızlığını bozarak, ”iyi akşamlar, Dr Tesla. Tren mi bekliyorsunuz?” demiş. O’nun yumuşak ifadeli cevabı unutulmazdı. “Hayır, buraya düşmeye geldim. ”

Tesla yemeğe başlamadan önce, tüm gümüş, porselen ve cam eşyanın ayrı ayrı peçetelerle silinmesinde ısrar ederdi. Sağlık konusundaki bu görünüşe karşılık, hizmetçi Tesla’nın odasını bir “cehennemi karışıklık” olarak tarif ederdi. Şikâyet ettiği Tesla’nın düzensizliği değil, güvercinleriydi. Onları, parka gidip yemliyemediği zaman, içeriye girip çıkabilmeleri amacıyla pencereyi açık bırakır ve onları odanın içinde beslerdi.

Dünya’daki herhangi bir kimseyle ücretsiz olarak konuşabilmesi için, yatağının başındaki altın kaplamalı telefon, en sevdiği gri benekli beyaz güvercin tüneği idi. ”O öldüğü zaman bende öleceğim”derdi Tesla.

Ve 1943 Ocak ayında, bir gün en sevdiği güvercin onu son kez ziyaret etti. Tesla bitkin ve üzgün olarak “o ölüyor. Gözlerinin ışığında mesajını aldım” diye inledi.

Uzun zamandır Tesla’nın kapısının kulpunda asılı bulunan “rahatsız etmeyin” levhasını gören bir hizmetçi, durumu araştırmak ve anlamak için anahtarını kilide sokup içeri girdi. Tesla 87 yıllık narin çerçevesini yatağından sükûnet içerisinde terk edip aslına dönmüştü. Hizmetçi mırıldanan güvercinleri yemledi ve onları yumuşak hareketlerle dışarıya kovup pencereyi kapadı. Gariptir ki, hizmetçinin dediğine göre Tesla’nın sözüne ettiği o beyaz güvercin diğerlerinin arasında yoktu.

Kaynak: Dr. Hüdai Müftüoğlu (TRAC Dergisi Ekim 1974 Sayı 49)

TESLA’NIN KAYIPLARA KARIŞAN SIRRI

  • Batı bloku sefaretlerince, belirli bilimsel çevrelerde ve gizli haber alma Örgütlerinde iki yıldır acayip fısıltılar dolaşmaktadır.    Söylentiler çeşitli, fısıldaşmaların adedi fazla fakat söylentilerin etrafında toplandığı fikir tektir: Sovyetlerin yeni tip bir fizik geliştirdiği!
  • Bu söylentilerle bağdaştırılan tek kelime ise Tesla’dır.    Tesla’yi, yeni ve son derece gizli bir projenin kodu sanmayın sakın.    Bu sadece, 1856’da Yugoslavya’da doğmuş bir ilginç kişinin adı idi.
  • Evet, Nikola Tesla, eşine ancak bir asırda bir rastlanan güçlü dahiler’den biriydi.    Solgun benizli, silik görünümlü, sar’aya tutulmuş bir çocuktu.    Nitekim şiddetli bir sar’a nöbeti sonucu beynine ne olduysa oldu ve Tesla cisimleri sanki dört boyutlu olarak görmeğe başladı.    Örneğin, yapmayı tasarladığı bir şeyi, o şey ne kadar karmaşık olursa olsun, en son vida ve somununa kadar, gözünün önünde canlandırabiliyordu.    Aradan aylar, yıllar geçtikten sonra da, belleğinde tuttuğu bu hayali, istediği açıya uygulayıp, herhangi bir parçanın durumunu ve büyüklüğünü, bir kitaptan okurmuşçasına, söyleyebiliyordu.    Tesla, o zaman için yeni olan elektrik bilimi ile adeta büyülenmişti.    Paris’te tahsil gördü ve daha sonra kendi bu alanda keşiflere başladı.    1884 yılında Amerika’ya giden Tesla 1912 de Nobel Ödülünü kazandı.    Tesla gibi, kendini yeni boyutlarda öncü gören birinin, şunu bunu keşfetmek günlük bir olay, sadece bir kazanç kapısı idi.

“TESLA MAGNİFYİNG TRANSMİTTER” PRENSİBİ

  • Nitekim üzerinde çalıştığı projelerinin bazıları arasında sis’in dağıtılması, telsiz enerji nakli, yüklü partiküllerle dolu bir perde sağlamak ve hepsinden önemlisi yeryüzü ikliminin kontrol altına alınması konuları vardı.
  • Tesla bütün bunları birbirinden ayrı gelişmeler olarak görmeyip, yeni ve tek bir prensibin, kendi TMT = Tesla Büyütücü Vericinin uygulanması olarak görüyordu.
  • Acaba yenilikler doğuracak bu prensip neydi?

En basit bir deyimle, yeryüzü atmosferinden sınırsız, tüketilmemiş enerjinin, arzu üzerine sağlanabilmesi idi.    İçinde yaşadığı zamanın teknolojisini delillerle çürüten bir Nobel Ödülü sahibi için dahi bu biraz fazla görülüyordu.    Büyük mucidin bir kısır döngü içinde olduğuna inanmağa başladılar.    Tesla’nın bu gibilere cevabı pek etkili idi.    1900 yılında, Rocky Mountaıns’de 200 karbon lifli, 10 Kilowat’a gerek gösteren bir santral kurdu ve bunu, 25 mil ötedeki bir güç kaynağından ateşledi.    Hem de arada hiç bir nakil ile atmosferin üst tabakası arasında iki milyar volt hattı olmaksızın.

  • Bunu nasıl yaptığı bir sır olarak kaldıysa da, bir keşfe dayandırıldığı açıktır.    Yeryüzü yüzeyi civarında bir elektrikî güç mevcuttur.    Tesla iddia ediyordu ki bu güç, eğer doğru frekansı bilinirse, harekete geçirilebilir ve böylece ayni frekansa ayarlanmış bir araca sınırsız enerji çekilebilir.    Nitekim iki parmağı arasında tuttuğu, frekansı ayarlanmış bir lamba ile bu iddiasının uygulamasını gösterdi: Lamba yanıyordu!
  • Tesla öldüğü zaman arkasında bıraktığı binlerce dokümanın, arz ile ilgili çalışmalar üzerinde olduğu sanılıyordu.    Bunların tümü Belgrat’daki Milli Müzeye gitmedi.    Acaba bazıları Rusya’ya mı aktarılmıştı?

1976 Ekimi’nde dünya radyo ve radar sistemleri tamamen yeni tipte bir “parazit” ile kesintiye uğratılıyordu.    Batılılar Latvia’daki Riga kaynağını hemen tespit edip Rusya’yi protesto ettiler.    Rusların cevabı ise, birkaç frekans denemesi yaptıkları ve bu denemelerin de artık tamamlanmış olduğu yolundaydı.    Fakat iki ay sonra “parazitler” yeniden, hem de daha şiddetli olarak başladı.    Dünyanın her tarafından, cesim, 1000 mil uzunluğunda ve saniyede 4 ila 26 varpa gücünde “sabit dalgalar” ın varlığı rapor ediliyordu.

  • 1977 başlarında, hava uzmanları Amerika’nın Batı Sahiline uzanan “engelleyici etki” ile Doğu sahilinde ve Finlandiya’ya kadar uzanan Rus Polonya sınırında aynı şekilde “demir perdeler” in varlığını bildiriyorlardı.

İşte bu “engeller” havanın normal akımını durduruyordu. Dünya iklimi üzerine etki yapan bu eşiklerden her birinin, çok büyük elektromagnetik enerji “engel dalgaları” ile birleştiği keşfedilince bilim adamlarının alınları alarm ile çatıldı. Bunlar gerçekten birbirleriyle ilgili miydi? Görüşler bu hususta değişiyordu fakat gerçek olan bir şey vardı: bu gizili dalgalar ve dokunulmaz “engeller” devam ettikçe dünya iklimi büyük değişmelere uğradı.    Miami’ye kar yağdı.    Su baskınları Avrupa’yı silip süpürdü.

RUSYADA NELER OLUYOR?

  • Garipleşen tek şey iklim değildi.    Amerika’nın Rus nükleer deniz altılarını uydulardan izleme sistemi ışıldamağa başladı.    İlk olarak Amerikalılar bunun “doğal nedenlerle”olduğunu ilan ettilerse de, sonradan iki Amerikan uydusunun “elektron ışın teknolojisi” ile imha edildiğini itiraf ettiler.Yani bu Rusların Tesla Prensibini çözdüğü mü demek oluyordu? Bazı kaynaklar bu kanıdalar ve bu da onları korkutuyor.    Rusya’nın, Cenevre Silahsızlanma Konferansı (1977 Agustos’u) ilgili Komitesine sundukları ön teklifleri çok şaşırtıcı idi.    Bazıları o kanıya vardılar ki, eğer Rusya yasaklanmasını arzu ettiği bazı araştırma projelerini kullanabileceğini düşünüyorsa -bunları yasa dışı bırakmağı araştırmak şöyle dursun -üzerinde hiç durmamağa dikkat ederlerdi.    Genel kanı odur ki, Ruslar Tesla’nın marifetlerini ortaya dökmeğe başladılar ama tam vaktinde de durdurmağı başardılar.Birçok ülke şimdi açık veya kapalı şekilde Tesla’nın kayıp sırrı üzerinde çalışmaktadır.
  • Eğer herhangi biri Tesla’nın sırrını kısmen veya tümüyle çözerse dahi bunu Tesla’nın tasvip edeceği şekilde kullanmayacakları belli. Büyük Yugoslav ürkek içgüdülerinde insan ırkı için sadece yarar görüyordu. TMT’si için şöyIe diyordu:

“İnsanlık bütünleşecek, savaşlar imkânsızlaşacak ve sulh en üstün saltanatını sürdürecek”.

  • Günümüzde artık kimse böyle bir iddiaya girecek durumda değil.

BİLİM ve TEKNİK (Nisan 1979 sayı 137)

GÜÇ BÜYÜTÜCÜ RADYO VERİCİSİ HALA BİR SIRDIR

  • Acaba ne tür radyo verici istasyonu, bir telsiz elektrik transmisyon sistemi, bir hava kontrol aygıtı, bir ölüm ışını ve anti savaş makinesi olarak kullanılabilir.
  • Ruslar doğu kıyılarındaki o patlamayı, Kanada’da hava koşullarını değiştirmeyi ve bazı Kanada vatandaşının beyinlerini karıştırmaya neden gerek duymuşlar ve bunlarda ne gibi bir amaç gütmüşlerdir? Bazıları bu soruların yanıtının vaktiyle Nikola Tesla tarafından bulunmuş olan güç büyütücü radyo vericisi olduğunu söylemektedir.
  • Tesla ilk büyütücü vericisini (bu adın verilmesinin nedeni onun gerçekten giriş voltajını büyük ölçüde büyüttüğü içindir) 1899 yılında Colorado Springs’te yapmıştı.    Çoğu modern vericiler bugün düşük güçlü bir Osilator devresinin çıkış akımını büyütmek için transistörler kullanırlar.    Onun büyütücü vericisi daha radyo lambalari (tüpleri) bulunmadan önce yapılmıştı, nerede kaldı transistör ve onun tam güçle çalışan ayarlı bobinlerinin osilatör devresi.    İlk ve ikinci (primer ve sekonder) bobinler düşey olarak 17 metre çapında yuvarlak kutuplar üzerine sarılmış ve başka bir bobin de, çapı 2, 5 metre, büyük bobinin içine yerleştirilmişti.    Tam güce getirildiği zaman -yaklaşık 50. 000 watt- bobinlerin çıkış akımı 12, 5 milyon volt civarında oluyordu.    Çok sakin ve sessiz çalışan modern transmitter (verici) lere karşın bu büyütücü transmitterin çalışması görülecek bir şeydi, içinde bulunduğu koca çadırın dört bir tarafına şerarelere sıçrıyor ve çevresindeki hava da ozon ile doluyordu.
  • Bir taraftan da metrelerce uzunlukta yapay yıldırımlar görülüyor, bazen de top şeklinde yıldırımlar oluşuyordu.    Bina görevini yapan çadırın üstünde yüksekte bir direğin üzerinde bakırdan dev bir top vardı ve bunun üzerinde daha çok şimşekler çakıyordu.    Laboratuvarın etrafını saran alan elektriklenmişti.
  • Şimdi Tesla ve başkaları tarafından büyütücü verici hakkında ortaya atılan iddiaları incelenmeden önce onun kendisi hakkında biraz bilgi vermek faydalı olacaktır.
  • 1899 yılında Nikola Tesla 43 yaşındaydı ve 0 daha 0 zaman dünyayı değiştirmişti.    0 bizim alternatif akım güç sistemimizi (polifaz jeneratörü, endükleme motorunu, yağla donan transformatörü v. b. ) neredeyse tek başına bulmuştu ve 1893’te bunlar, dünyaya yayılışından birkaç yıl sonra da, Edison’un Doğru akım sisteminin yerine geçmişti.    20.    yüzyılın başında da Tesla fluoresan ışığını 1 Tesla bobinini, radyo ile ilgili birçok yenilikleri ve radyo ile kontrol edilebilen bir güdüm sistemini keşif etmiş bulunuyordu.
  • Tesla, kendini beğenmiş, çabuk ateş olan, çok ketum bir insandı.    Yalnız olmasına rağmen, gosterişten hoşlanırdı ye elektirksel etkilerle ilgili gösterileri pek severdi.    Onun bazı ufak acaiplikleri vardı, parayı kullanmasını hiç bilmezdi, ve hiç kimseyle geçinemezdi.

PARANIN GELECEĞİ YERLER “UNUTULDU?’

  • Yeni yüzyılın başında Tesla New York’a kafasında muazzam planlarla döndü, yeni bir tesis düşünüyordu, bununla o büytitüca vericisini kullanacak ve bütün dünyaya enerji, hatta müzik, telgraf, evrak kopyelerini, fotografları ve daha başka haberleri gönderecekti.    Yalnız O bu konuya karşı sempati ve ilgileri olan J.    P.    Morgan gibi zengin adamlara telsiz güç ile ilgili bu girişiminden söz etmeyi  “unuttu”.    Çok geçmeden elinde jeneratörler ve daha başka aygıtlar hazırdı ve Long Island’de Wardenclyffe dolayında fabrikasının yapımına başIadı.
  • Fakat Wardenclytf’teki “Dünya telsizi” hiç bir zaman bitemedi.    Tesla bu işin maliyetini pek düşük hesaplamıştı ve 1904’te parasız kaldığı zaman Amerika’da da parasal bir kriz başlamış bulunuyordu.    Öte yandan bu sıralarda Gugliemo Marconi çok daha mütevazı tesislerle Atlantik’in bir yanından öte yanına telsizle sinyaller göndermeyi başarmıştı.
  • Bunun üzerine Tesla yapmak istediği şeyi açıkladı ve para bulmaya çalıştı, fakat o zaman artık iş işten geçmişti.    Bugüne kadar hala yapmak istediği telsiz transmisyon projesi daha açıkça bir testten geçirilmiş değildir.

YENİDEN DOĞAN İLGİ

  • Enerji bunalımı ve buna ek olarak enerji hatları ve enerji istasyonları hakkındaki tartışmalar yeniden TesIa’nın düşünceleriyle ilgilenilmesine sebep oldu.    Büyütücü vericiler, yakın bir zamanda Ontario, Minnesota, Texas ve Californiya’da Tesla hayranlarından gruplar tarafından yapıImış veya yapılmaktadır.
  • Onlar Tesla’nın sisteminin pratik olduğunu kamuya göstereceklerini ummaktadırlar, fakat onlar bu işi Tesla’nın kendisinin yıllarca önce kişiseI olarak göstermiş olduğu kanısındadırlar.    TesIa’nın dostu ve onun hayatını yazan John O’NeiI’in yazdığına göre Tesla Colorado’da iken 26 mil uzaktaki ampulleri yakmayı başarmıştı.    Amerika’da Tesla’ya ait vesikaların çoğuna sahip olan elektrik mühendisi Leland I.    Anderson ise şöyIe diyordu: “Ben hiç bir zaman, bunu kanıtlayacak bir şey bulamadım ve bunların gerçek olmadığı kanısındayım.    O’NeiI’in, bu sözlerin biricik kaynağı olduğu görünüyor”.    Tesla’nın Yugoslavya’da bir müze’de saklı bulunan anılarında da bu olaydan söz yoktur.
  • Elektrik Mühendislerinin bunu herhangi bir kişinin başaracağı hususunda da kuşkuları vardır.    Onlarca büyük bir enerji miktarının uzaya ışın halinde yayılması ve dünyanın elektriksel özellikleri Tesla’nın o zaman sandığından çok daha çapraşık ve anlaşılması güçtür.    Onun kuramı, Colorado’daki gök gürültülü fırtına sırasında saptanan ve yeryüzünün onun tarafından gözlenen rezonanz frekansına bağımlıdır.    Anderson’a göre ise bu gözlem tam manasıyla yanlıştır.

SONUN BAŞLANGICI

  • Anderson şöyle demektedir, “1899’da Colrado Springs’te Tesla yıldırımlı fırtınalar gözledi, bunlar ona doğru düzlüklerin üzerine geliyor ve aletleri üzerinde maksimal ve minimal etkiler üretiyordu.    O bu etkiyi, ilerleyen fırtına tarafından yerde başlatılan duran dalgalar olarak tefsir ediyor, bu dalgaların doruk noktaları fırtına ilerIedikçe kendi konumu içinden geçiyordu.    “Daha büyük bir olasılıkla o, bulunduğu istasyonun batısındaki dağ zincirinden gelen yansıların oluşturduğu bir (enterferans) girişim etkisi görmüş olabilir.    Sonuçlar aletleri üzerinde de ayni olmuş olabilir”.
  • Tesla’nın düşüncelerinin başlangıcını simgeleyen işte bu “Wardenelyffe görüşünün” yanılgısı idi.    1899’dan sonra o hiç bir vakit büyük bir büyütücü verici yapıp bitiremediği halde, bu buluş onda sabit bir fikir olmaya başlamış ve o bu iddianın davacısı olmuştu.
  • 1917’de, ancak dostlarının birçok ısrarından sonra, Tesla Amerikan Mühendisler Birliği’nin Edison Madalyasını kabul etti.    Bu törende yaptığı konuşmada büyütücü vericinin hava şartlarını değiştirmekte nasıl kullanılacağından söz etti.

RUSLARIN ÇÖZÜMÜ?

  • Kanada Hükümetinin resmi bir memuru olan Andrew Michrowski Rusların havayı değiştirmek sorununu çözdüklerine inanmaktadır.    Rusların büyütücü transmitter’den faydalanarak Kuzey Pasifik üzerinde “duran bir dalga sedi” (perdesi) oluşturduklarını iddia etmektedir.    Sistemin esasını fazlasıyla alçak frekanslı manyetik alanlar ve graviton veya tachyonlar oluşturmakta ve bunlar su veya bu şekilde kutuplardan gelen havanın Kanada üzerine doğru olan akımını değiştirmektedir.    Başkaları da büyütücü vericilerin dünyanın içinden geçen sinyaller gönderdiği ve bunların bu süreç sırasında yerin çekirdeğinden bir sifon gibi ek enerji çektiğini tartışmaktadır.    Bu sinyalleri odaklamak suretiyle, enerjiyi atmosfere boşaltmakta ve bu noktada havayı değiştirmektedir.
  • Maalesef bu açıklamalar ispat edilemeyen varsayımlara dayanmaktadır.    Gravitonların ve tachyonların (ışıktan daha hızlı hareket eden parçacıkların) varlığı tamamıyla bir varsayımdır, bu yüzden bunların üzerine bir şey bina etmek mevsimsiz bir şeydir şimdiye kadar hiç kimse radyo dalgalarının yerin çekirdeğinden bir sifon gibi enerji çektiğini göstermiş değildir.
  • Bu ek sorun üzerinde elektrik mühendislerinin görüşü şudur: Büyütücü vericiler tipik olarak çok uzun dalga boyları oluştururlar (yaklaşık 6 kilometre, Tesla’nın Colorado’daki aygıt’ı için).Böyle uzun dalgalar arasında ve atmosferin teker teker molekülleri arasında enerji nakil esas itibariyle sıfırdır ve bu uzun dalgalar hiç bir zaman etkinlikle odaklanamaz.
  • Son yıllarında Tesla kendi köşesine çekildi ve pek kimseyle görüşmedi, yalnız arada bir bazı gazete muhabirleri bir mülakat yapmak için onu aradılar.    Bu yüzden O da hiç bir zaman bir oyuncu gibi sahneden tamamıyla uzaklaşmadı.
  • Birçok mülakatlarında O bir anti-savaş makinasından söz etti, bu sayede bir ülkenin sınırları, hiç bir şekilde içeriye geçilemeyecek şekilde bir enerji perdesi ile kapatılacaktı.    “The Tesla Factor” adındaki kitabın ortak yazarlarından biri olan Bob Parker ” bu, Tesla’nın en çok sevdiği keşiflerinden birinin kullanış şekildir, ” der.
  • “Büyütücü verici, her cins sinyali yok eden bir alan oluşturur, “ diyor Parker, “bu sinyal ne olursa olsun.    Bu şimdiye kadar sahip olduğumuz hiç birşeyi geçirmez.    Bir liroskop bile onun içinden geçemez.    Bir roket bile”.    Ve Parker’in inandığına göre Ruslar böyle bir sistemin üçte birini tamamlamışlardır.
  • 1930’larda Tesla büyütücü Transmitter’i ile bir ölüm ışınının sırrını bulduğunu ilan etmiştir.    Fakat O bunun hakkında hiç bir ayrıntıdan söz etmemiştir, geçen yılda iki olay bazıları tarafından böyle bir silahla ilgili bulunmuştur.    Doğu kıyısı atmosferik patlamalar ve Kanada’da saptanan bazı radyo sinyalleri Aralık 1977’de ve Ocak 1978’de Amerika’nın Doğu Kıyısının büyük bir kısmı görünüşe göre denizin üzerinde oluşan esrarlı atmosferik patlamalarla belirli aralarda sarsıldı.    Bunlar birçokları tarafından ses patlamaları, patlayan çöp gazları, gök taşları, çekim dalgaları ve daha birçok başka şekilde açıklandılar.
  • Bob Parker, “bu patlamalar Tesla’nın transmitterinden gelmektedir.    Ben onlara ısı bombaIarı adını veririm.    Bunlar Rusların kullandığı büyütücü transmitterlerden gelmektedir.    Herhangi belirli bir noktada coherent sinyaller üzerinde incoherent ışınlar “Laser ışınIarı gibi oluşmaktadır” diyor.

KANADA’DAN GELEN ŞİKAYETLER

  • Son zamanlarda Kanada’da kömür madencilerinin bulunduğu küçük kentlerinden birinde oturanlar sağlıklarının bozulduğundan, bu arada baş dönmesinden, mide bulantısından, ruhsal gerilim gibi şeylerden şikayet etmeye başlamışlardır.    Çok düşük frekansta kuvvetli radyo sinyalleri saptanmış ve bunların atılımlarının insanların beyin dalgalarıyla interferans yaptıkları iddia edilmiştir.    Michrowski bu sinyallerin Rusların büyütücü vericilerinden geldiğini açıklamıştır.
  • Doğu kıyısındaki patlamaların ısı bombası şeklindeki izahları da, hava kontrolünün de olduğu gibi, aynı eksiklikten yarım kalmaktadır.    Kanada’daki sinyallere gelince, atılım frekansı çok alçak olduğu halde (bir ufuk üstü radarı gibi) taşıyıcı frekans birkaç megacycledir ki, bu da bir büyütücü vericiden gelmek için çok yüksektir.    Büyütücü transmitter (vericiler) hakkındaki bütün bu aşırı iddiaların altında bu varsayım bulunmaktadır.    Bunun çıkışı aynı frekansa ayar edilen herhangi başka tip bir transmitterden temelden farklıdır.
  • Tesla buna inanıyordu.    Fakat acaba bu doğru muydu?
  • Tesla projesi 1970’de, Robert Golka, bir Boston Elektrik Muhendisi, Tesla’nın hatıra defterini okumak üzere Yugoslavya’ya uçtuğu zaman başlamıştı.    Döner dönmez, Wendover, Utah, kentine gitti ve orada Tesla’nın yıllarca önce Colorado Springs’de yaptığı tesisin bir eşini yaptı.    Uzun yıllar çalıştıktan sonra, şimdi Robert Golka ondan 25 milyon Volt alabilmektedir ki bu Tesla’nin elde ettiğinin iki katıdır.    Ona kalırsa, büyütücü transmitter’den alınan bu akım büyülü bir şey değildir.
  • “Benim bunun hakkında öğrendiğim her şey elektromanyetik kuram üzerine düşmektedir.    Aradaki biricik fark, onun bir şerare-gediği osilatörü kullanmasıdır ki bu yüzden şerarenin çıkardığı gürültü oldukça fazladır”.

İşte Nikola Tesla’nın meşhur büyütücü transmitter’i bir sinyal’den başka bir şey değildir.

  • Fakat bu tesis yeniden ortaya çıkabilir.    Golka’ya göre eğer bu sinyal iyice anlaşılırsa, bu bugün kullandığımız yüksek enerji ile çalışan transmitterler için ucuz bir seçenek olabilir.BİLİM ve TEKNİK (Nisan 1979 sayı 137)

Kaynak:

http://www. atlamaz. 4mg. com/index2. htm

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vasilîn El -Hâc MÜRŞİD-İ KÂMİL AHMED AMÎŞ EFENDİ


  TAKDİM

 Halvetiyye-i Şa’bâniyye yolunun Mürşid-i Kâmille­rinden, 1920 yılında sırlanan Fatih Sertürbedârı Ahmed Amîş Hazretlerinin sohbet ve nasihatlerinin güneş ışığı gibi tüm gönüllerde nasîbdâr olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Hüseyin Salahi Çiloğlu

2011 Kasım – Kurban Bayramı

“Taş taş olmuş yere yatmış, onun kaderinde basılmak var. Ama sen, sen ol yolda bir taş gördüğün zaman, sakın onu ayağınla itme! Elinle bir kenara bırak”

Kapak: Bülent Engez

Baskı: Seçil Ofset – İstanbul

Matbaamız tarafından basılan bu değerli eseri,

ücretsiz olarak temin edebilirsiniz

TEL: 0212 629 06 15

www. secilofset. com

info @ secilofset. com

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise

Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

El- Hâc Ahmed Amîş Efendi Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

İçindekiler

KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMÎŞ EFENDİ 9

KELÂM-I ÂLİLERİNDEN.. 19

ABDULHAMİD HAN.. 19

ADAB. 20

ADAK. 23

AHLAK. 23

ALLAH TEÂLÂ.. 23

ANA-BABA HAKKI 24

BESMELE. 24

BİAT. 24

BORÇ. 25

BUĞZ. 25

CENNETLİK VE CEHENNEMLİK. 25

CEZBE. 26

ÇALIŞMA VE GAYRET. 29

DEPREM… 30

DEVRİYE. 30

EBÛ LEHEB. 30

EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂM… 30

DÖRT HALİFE. 31

DÜNYA (LIK) 32

EŞKİYA.. 33

EVLİLİK. 33

FELÇ. 33

FERÂSET. 34

GAYBÎ HABERLER. 34

HAL. 43

HAVATIR. 43

HAYVANLAR. 45

HZ. HATİCE KÜBRA ALEYHİSSELÂM… 45

HEDİYE. 45

HİKMET. 46

HİMMET. 47

HİZMET. 48

HÜSN-Ü ZAN.. 48

İLİM… 48

İLİŞKİLER. 49

İMAN.. 51

İNSÂN-I KAMİL. 51

İRÂDE. 54

İSİM KOYMA.. 55

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ 56

İŞ-VAZİFE. 57

KABİR HALLERİ 57

KADER. 57

KADIN.. 58

KARI -KOCA.. 59

KELİME-İ TEVHİD.. 59

KERÂMET. 60

KIYAMET. 61

KİBİR. 61

KİTAP. 62

KULLUK. 62

KUR’ÂN-I KERİM… 63

KUTSAL MEKÂNLAR. 65

LATİFE-ŞAKA.. 65

MARİFET. 65

MECÂZ-RUMUZ. 66

MEKÂN.. 67

MELEK VE ŞEYTAN.. 67

MÜJDELER. 67

MÜRŞİD-İ KÂMİL. 67

MUHABBET (SEVGİ) 69

NAMAZ. 72

RABITA.. 73

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM… 74

RESİM… 76

RIZIK. 76

RİCÂL-İ GAYB. 76

RUMUZ. 77

RÜYA.. 77

SAĞLIK. 78

SAVAŞ. 79

SELAM… 79

SEYR-U SULÛK. 79

SİGARA.. 83

SOHBET. 83

ŞEYH ŞABAN-I VELİ 84

ŞÜKÜR. 84

ÖLÜM… 84

TALEBE, SALİK (DERVİŞ) 86

TASARRUF. 88

TASAVVUF. 93

TEVHİD.. 93

VAHDET-İ VÜCUD.. 95

VEFÂ.. 99

YARATILIŞ. 99

YEMEK. 100

ZALİM… 100

ZİKİR. 100

AHMED AMİŞ EFENDİ İLE A. AVNİ KONUK’ UN SOHBETLERİ 101

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919) 102

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919) 107

5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919) 110

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920) 112

HATIRALAR.. 115

MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ. 163

HUZUR NEDİR?. 169

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد

وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMÎŞ EFENDİ Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

(1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul)

“Câmi-i makamât-ı kemâl, aziz-i kuds-i hisâl Eş-şeyh Ahmed Amîşül-Halvetiyyü’ş Şabanî kaddes-allahü sırrehül-âlî Hazretleri Bulgaristan’daki Tırnova kabasında dünyaya teşrif buyurdular. “Amîş” bazıları tarafından “Ammiş” ismiyle yâd edilegelmiştir. Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir.[1] Çünkü Ahmed Amîş Efendi orta boylu bir zat imiş.

İlk tahsilini tamamladıktan sonra, Gelenbevî İsmail Efendi’nin talebelerinden olup Filibe’de ders veren Uzun Ali Efendi’nin yetiştirdiği büyük bir zatın ve Vidinli Hoca Mustafa Efendi öğrencilerinden Klemençeli Mustafa Efendi’nin ve sair kemâl ehlinin derslerine devam buyurmuşlardır. Daha sonra uzun bir zaman mektep hocalığı ile meşgul oldular.

Esasen fıtratlarına gömülmüş olan ilâhî cezbe-i nur yüzünden bir manevî üstad ararken Bektaşî şeyhlerinden Servili Sadık Efendi’ye müracaat ettilerse de:

“Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.” cevabını aldılar ve birkaç sene bu şekilde beklemek zorunda kaldılar. O sıralarda âlem’ül irşâd ve kutb’ül efrad Kuşadalı Eşşeyh, Esseyyid İbrahim Efendi, talebelerinden mertebe-i kemâle vasıl olan bazı kişileri, kendilerine vekil olarak birer tarafa gönderdikleri gibi, Kadızade Ömerül-Halvetî Hazretlerini de Tırnova’ya göndermişlerdi.

Ömer’ül Halvetî Hazretleri Tırnova’ya teşrif edince başta Ahmed Amîş Efendi olduğu halde ulemadan Emrullah Efendi, eşraf-ı beldeden Hacı Abdullah oğlu Hacı Mehmet Ağa ve takriben 35 sene mukaddem İstanbul’da vefat eyleyen Tırnovalı Süleyman Efendi ve Büyükada Malmüdürlüğü maiyetinde müstahdem iken irtihal eden Hacı Nesip Efendi ve diğer birçok taliban-ı aşk-ı Muhammedi, Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin meclis-i pürnur-ı ezkârında sermest-i cezebat-ı hakikat oldular.

1259 (1842) senesinde Kuşadalı İbrahim Efendi, hacca niyetle İstanbul’dan çıktılar. Hac dönüşü İstanbul’a dönmeyip Şam’da kaldılar. İstanbul’da ve Anadolu ile Rumeli’nin birçok yerlerinde bulunan diğer halifeleri ve Ömer’ül Halveti mektupla emirlerini alırlardı.

1262 (1845) sene-i hicriyelerinde ikinci hac seferi için talebeleriyle Medine-i Münevvere’ye gitmişlerdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzurunda manevî birçok haller zuhur etmiş ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye müteveccihen yola çıkmışlardır. Ancak yol esnasında Hazret-i Pîr-i Azamda kolera belirtileri görülmüş hacıların ehram giydikleri Rabiğ mevkiinde Hakk’a yürümüşlerdir. [2]

Hazret-i Sultan Kuşadalı, Makam-ı Niyabet-i Muhammediyede Kalb-i Âlem olmak üzere Bosnevî Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerini yerine “vekil” bıraktılar. Hazret-i Kuşadalının sırlanmasından sonra Ömer’ül-Halvetî Hazretleri Tırnova’da irşâd ile neşr-i feyz ederek 1268 (1852) senesinde evvelâ Ahmed Amîş Efendi’ye, biraz sonra da Emrulah Efendi’ye hilâfet vererek, her ikisini de irşâda mezun kıldılar.

Bir gece Ahmed Amîş Efendi, İstanbul’dan Tırnova’ya gelen ihvândan iki üç kişi ile sohbet ederlerken Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin kemâlât-ı kutsiyelerine dair söz geçmiş ve aynı gece de Efendi hazretleri zuhur ederek Ahmed Amîş Efendi’yi İstanbul’a davet etmişlerdir.

Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi, mürşidi Ömer’ül Halveti Hazretlerine arzederek aldığı emre uyarak İstanbul’a gitmiş ve vahid-i zaman Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinden bu sefer rabıta verme izni ile Tırnova’ya dönmüşlerdir.

1281 (1864) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri yine İstanbul’a geldiler.[3] Ahmed Amîş Efendi, Hazretin görüştüğü Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, evamir müdürü Rifat Efendi, Üsküdarda Nalçacı dergâhı şeyhi Mustafa Bey, evamir müdürü Rifat Efendi, Kâşgar hükümeti sefiri sıfatıyla İstanbul’a gelerek Hazret-i Bosnevî’den istifade eyleyen eazım-ı ulema-yı İslâmdan ve Füsus’ül hikem sarihlerinden Yakup Han-ı Kâşgarî ve Fatih Türbedârı Niğdevi Bekir Efendi kaddesallahü esrarehüm hazaratının her biri ile tekrar görüşerek Tırnova’ya döndüler.

Ahmed Amîş Efendi 1294 (1877) senesine kadar orada ikamet ettiler. O sene Osmanlı Hükümeti ile Rusya arasında vuku bulan harp dolayısıyla ailesiyle İstanbul’a hicret ettiler. Bu son gelişlerinde ihvândan yalnız Rifat Efendi ile Fatih Türbedârı Niğdevi Bekir Efendi’yi buldular ve iki üç sene bu iki zat-ı mükerrem ile sohbet ettiler. Bazen da Kuşadalı Hazretlerinin telkinine izin buyurdukları Keçeci Hafız Ali ve İzzet efendiler hazaratının medfun bulundukları Lokmacı tekkesine giderek halka-i ezkârda bulunurlardı. İstanbul’a geldiklerinde Süleyman Efendi sohbet arkadaşı olmuşlardı. Süleyman Efendi Tırnova’da senelerce Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin huzurunda bulunmuş ve Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümelerinden İstanbul’a gelmiş, birkaç sene meclisi sahib-i zamanda bulunmuş ve Bosnevi Hazret-i Bosnevîden sonra tevhidin en büyük tercümanlarından sayılan evamir müdürü Rifat Efendi Hazretlerinin sohbet ve yol arkadaşı olmuş idi.

Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin tecelligâh-ı sırr-ı ekmeliyet olduklarını feraset-i maneviye ile en evvel keşfeden Süleyman Efendi Hazretleri’dir. Sarıgüzel’de İskender Paşa Camiinin tabutluğunda mücahede ve halvetle meşgul olan Ahmed Amîş Efendi Hazretlerini çok severlerdi. Onunla beraber sohbet ettiklerinde Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin hem damad-ı âlileri ve Fatih ders-i amlarından ve Rusçuklu Hasan Sabri Efendi Hazretlerinden başka bir kimse dâhil olamazdı.

İşte bu sıralarda Türbedâr Bekir Efendi hazretleri de, uhdelerinde bulunan türbedârlık görevini Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine bırakmalarıyla Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuş ve bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılmıştır.

Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûr’ül Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.[4]

Amîş Efendi taliplerine Halveti, nadirende Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâda devam etmiştir. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amîş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amîş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amîş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 126 (?) yaşında iken İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Ahmed Amîş Efendi Hazretleri kutsal emaneti Bekir Efendi’den teslim aldıktan sonra bereketli bir ömür sürmüşler ve kendileri de, kendilerince malum olan vakitleri yaklaştığında yerlerine Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerini tevkil eylemişlerdir. Ser Türbedâr Ahmed Amîş Hazretleri, aynı zamanda damatları bulunan Müderris Ahmed Nâim Bey’in Şehzâdebaşındaki Fevziye çarşısı yanındaki evinde irtihal-i dâr-i beka buyurmuşlardır. Gasillerini ise Fatih Camii imamı Bekir Efendi yapmıştır. Ancak bu konuda da şayan-ı hayret bir hâdise cereyan etmiştir. Şöyle ki:

Vefat’ın vuku bulduğu ev Şehzadebaşı’nda olduğundan, gaslin de bu semtin camii olan Şehzadebaşı Camii imamı tarafından yapılması gerekirken, o gün tesadüfen Şehzade başı imamı bulunamamış, neticede Fâtih İmamı Bekir Efendi gasil için çağrılmış. Bekir Efendi gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve hazretin elini ve yüzünü öptükten sonra ayrılmış. Bu hâl, orada bulunanların, bilhassa Ahmed Naim ve Evrenoszâde Sami Bey’in dikkatlerini çekmiş ve hâdisenin sebebini İmam Bekir Efendi’den öğrenmek istemişler. Israr karşısında Bekir Efendi şu hâdiseyi nakletmiştir:

“Bundan on sene kadar önceleri idi. Bir gün sabahleyin Sarıgüzel hamamına gitmiştim. Kurnalardan birinin başında yaşlıca, zayıf-nahiv bir zâtın yıkanmaya çalıştığını görünce yanına yaklaştım ve Fâtih türbedârı olduğunu görünce kendilerinden müsaade isteyerek yıkanmalarına yardımcı olmak istedim. Teşekkür ettiler, memnuniyetlerini izhar ettiler, ancak şöyle buyurdular:

“Sen beni şimdi kendi halime bırak, fakat inşaallah bilâhere beni iyice yıkarsın!..” Ben o zaman bunun mânâsını (itiraf edeyim ki) anlamamıştım. Şimdi bu kutsal hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin bu suretle zuhur ettiğini idrâk edince hayatlarında iken ne derece gaflette bulunduğumdan dolayı müteessirim.”

Ahmed Amîş Hazretlerinin namazlarını Abdülaziz Mecdi Efendi kıldırmıştır. Mecdi Efendi bu hususu şu şekilde nakletmiştir.

“Pîr-i tarikat Hazret’i Nasuhi’yi mânâ âleminde gördüm. Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır, bunu kabul ve ifa et!” Buyurdular. Ben de o esnada vâki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve ifâ ettim. Mübarek naşının namazını bu suretle edâ ettikten sonra hazır bulunan cemaata karşı da:

“Ey cemaat-i müslimîn!

Fâtih türbedârı Ahmed Amîş Hazretlerini; hamil-i emânât-i sübhâniye. Câmi-i kemâlât-ı insaniye, kutb-ül arifin, gavsul-vâsılîn, olmak üzere tanırız; sizler de böylece tanır ve şehâdet eder misiniz?”

diye soran Mecdi Efendi’ye cevaben hazır bulunan mahşerî kalabalıktan gür bir ses yükselir: “Eveeet…biz de öyle bilir ve tanır, şehâdet ede-riz…”

Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Makamı alisi, İstanbul Fatih Camii haziresinde bulunan Ahmed Amîş Efendimiz Hazretlerinin sol yanında oğlu, sağ yanında ise Maraşlı Ahmed Tâhir Memiş Efendimiz Hazretleri yatmaktadır.

Mezar baştaşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,

Câmi’i makâmâtı insâniyye,

Mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye

El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî

kuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için

El-Fâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Kabir taşlarının diğerinde Evranoszâde Sâmî beyin şu manzumesi yeralıyor:

 

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-ı Ahmede.

Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân

Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn

Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân

Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup

Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman

Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete

Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.

Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime

Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan

Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarh-i tam

كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

AHMED AMÎŞ EFENDİNİN KELÂM-I ÂLİLERİNDEN

 Bismillahirrahmanirrahim

 

ABDULHAMİD HAN

•       Efendi Hazretleri buyurdular ki,[5]

“Abdülhamid Medine’ye ben de yavaş yavaş”

  • Abdülhamid imameyn mertebesine çıkmıştır.
  • Ölümü anlamak isterseniz Abdülhamid’in haline bakınız (Hal’inden sonraki hâli)
  • Bir gün Efendi Hazretleri önde, biz de bir iki ihvânla arkasından yürüyorduk. İçimden

“bana bir kudret ihsan et de Abdülhamid’in tacını tahtını yıkayım” dedim. Efendi Hazretleri hemen dönerek;

“Hasan zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular. İlaveten

“zalim bir padişaha karşı silaha sarılmak da zulümdür,” buyurdular.

  • “Allah tecellisini tekrar etmez. O geçti” (Mehmed Efendi Hazretleri kalben Abdülhamid’in tekrar saltanata gelmesi için temenniyatta bulundukları zaman buyurmuşlar).
  • Mehmed Efendimiz Hazretlerine meşrutiyeti müteakip birkaç kere kova ile su getirtip leğene döktürüp badehu ellerini ayaklarını suyun içine biraz zaman durdurduktan sonra

“al bunu, el ayak değmez bir yere döküver” buyurmuşlar.

ADAB

  • Adabı Muhammediyedendir. Bir yere girdiğiniz zaman namaz kılıyorlarsa cemaatle namazı kılmış da olsanız oraya girip namaz kılınız.
  • Birgün huzurlarından çıkarken eliyle mumu söndüren Nevres Bey’e;

“Öyle yapma! “hu” diye üfleyerek söndür.”

  • Necib Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e

“Cemil Bey’e benden selam söyle” buyurmuşlar ve akabinde de

“Şeyhin mi selam söyledi, şeyhim mi selam söyledi diyeceksin.” diye sormuşlar. Talat Bey’de

“Şeyhim” cevabını vermiş,

“Güzel etmiş.”

  • “Alış veriş ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız.”
  • Ahmed Amîş Efendimiz buyurdular;

Bir gün üç ihvân ile Şeyhimizin huzurunda iken Emrullah Efendi’ye

“O benim hocam, diğerine bu benim fakirimdir.” buyurdular. Ben de acaba bana ne buyuracaklar diye muztarib iken

“Bu da benim kıtmirimdir.” buyurduklarında pek memnun oldum.

  • Yusuf Bahri Bey rivayetiyle;

Balkan harbinde beni tayin ettiler. Huzura gittim, efendim harbe gidiyorum dedim. “Yoo, öyle harbe gidiyorum denmez. Harp bir emri azimdir, bilâ talep tayin edilirse tayin edildim” denir.

  • Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın, lûab (tükrük) ile karışsın. (hazmı kolay olsun diye)
  • Allah olmak kolaydır, fakat Muhammed olmak güçtür.[6]
  • Ahmed Amîş Efendi Mecdi Efendi’ye, “mecdi, sakın sırrı faş etme “ der, Mecdi Efendi acaba bir şey mi yaptım diye korktum. Benim bu korkumu gidermek ve bir hakikat bildirmiş olmak için buyurdular ki,

“Edemezsin ki, edilemez ki, ruhunu ortaya at, faş et anlat bakalım. Edemezsin, O’da öyledir”. [7]

  • Kazım Bey:

Sohbetlerine devam eder ve pek çok istifadeler ediyordum. Günler aylar geçtikçe hazretin nâsiyesinde parıldayan ve görmekle mütelezziz olduğum bu hakikat güneşini bu olgun insani daha çok sevmeye başlamıştım. Huzurunda bulundukça acaba bir hizmet emreder mi velev, bir bardak su olsun veya abdest tazelemek için olsun eline ayağına su dökmeyi isterdim. Ve emrine müntazır bulunuyordum. Su içme tarzıda başka türlü idi. Bardağı iki avucu içine alır ve evire çevire suyu avcunda ısıtır sonra üç yudumda bitirir idi. Ve lezzetini çeşnisini karşıda oturana bakana bile lezzet verecek derecede tam bir hevesle içerdi ve sonunda “Ya Rabbi sana çok şükür” derdi.

  • Kazım Bey:

Mabeyni Humayün tarafından gönderilen bazı hafiyeler Hazreti Azizin odasına kimlerin girip çıktığını tarassut (gözetliyor) ediyorlarmış. Böyle zamanlarda zaillerini (sürekli gelmeyenleri) kabul etmeyerek

“Burada durmayın görmüyor musunuz, hafiyeler geziyor” diyerek ziyaretçilerini kabul etmezlerdi.

  • Sahavet sıfât-ı enbiyâdır. Sahî adam cennete girer. Cennet de burada başlar.
  • Âdeti bozmayın, âlemi günahkâr etmeyin.
  • Tevekkül babında durmazlarsa, (o kişiye) biraz şey verip savarlar.
  • Kütahyalı Süleyman Bey rivayetiyle;

Huzurda Hazret Kur’an okurken iki, üç defa ziyaret ettim, Kur’an’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’an’ın sevabını sana hediye ettim.” buyurdular. Ben sükût ettim,

“öyle olmaz, üç defa aldım kabul ettim de.” buyurdular. Ben de üç defa tekrar ettim.

ADAK

  • Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir neziri yapınız. Mesela bu hastalıktan kurtulursan günde iki rekât nafile namaz kılayım, dersin.

AHLAK

  • Gör geç, belle geç, durma geç…
  • Biz köpek tabiatlıyız, kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.
  • İbrâhim’ül meşreb olunuz. Ama İbrahim aleyhisselâm olmadan da kendinizi ateşe atmayınız.
  • Sen verdin, biz yedik; vermezsen ne yerdik.

ALLAH TEÂLÂ

  • Kelami nefsî her lisandan sadır olur, fakat lisanı Arab’a bürünmüştür.
  • Kimseye “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye sormak caiz değildir,” eğer sana birisi sorarsa “şuradan geliyorum, buraya gidiyorum” daha doğrusu, “minhü ileyhi” “O’ndan O’na” dersin.
  • “İnnallâhe latifün bi’l-ibâd” [8] Allah Teâlâ kullarına latiftir değil, Allah kullarında latifdir. Çünkü evvelkisi isneyniyeti icab eder.
  • Cemii mükevvenat Hakkın zuhurudur. Şuunâtı İlâhiye irâde-i zatiyedendir.
  • Allah hattı zatında ekberdir.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Hep kullar Allah Teâlâ’dan o da ulema kullarından haşyet eder. (korkar)[9]

  • “İlah, şagil[10] manasınadır”

•       Bütün arifler Allah’da fena olur, Allah’da kamil de fena olur.

  • Mâ’na kadîmdir. Kimsenin olmaz.
  • Analar Allah’ın rahim sıfatına, babalar da rezzak sıfatına mazhar olurlar.[11]
  • Mehmet Efendim Hazretleri bir gün buyurdular ki,

ANA-BABA HAKKI

“Huzurda idim, diğer bir zat da vardı. Hazreti Aziz o zata bakarak ve fakiri göstererek

“Ben dünyayı bunun evladlarına verdim, veririm ya! Bana kim karışır.” buyurdular. Ben de;

“kimse karışamaz” dedim.

BESMELE

  • Bismillahın manası, “Allah’ın bendeki taayyünü ile” [12]
  • Gıyaben biat vermek âdetimiz değildir. Fakat Yüz kere istiğfar, yüzde salât-u selâm okusun. Bir de

BİAT

“eseri eseri’ş şey zâlike’ş-şey

Nuru nuru’ş şey zalike’ş-şey” [13] olduğunu bilsin buyurdu.

  • Kuşadalı Efendimizden;

Kula kul olmayınca adam adam olmazmış.

  • Kuşadalı Efendimizden;

(Ululemirler için) Onlar Hakkın azametine mazhar olmakla karşı durmak olmaz.

BORÇ

  • Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

BUĞZ

  • Hazreti Azizimiz birgün mübarek sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücutlarına vurarak “bazıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.[14]

CENNETLİK VE CEHENNEMLİK

Nevres Bey ‘den;

“Cennetlik misin, Cehennemlik misin bilmek ister misin?

Bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal Cennetlik ise Cennetliksin, Cehennemlik ise Cehennemliksin.[15]

•       Vakıf mala ihanet eden cehennem azabından kurtulamaz.

  • Cehennemde bazısı beş bin, bazısı altı bin sene durur.
  • Allah senin için ahirette odun kömür yakmaz.

 

CEZBE

  • Muhabbetin galeyanı halinde hüküm sâlikindir.
  • Halil Efendi’ye buyurmuşlar ki

“Ulan sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı, taşı gördüğün zamanda cezbeleniyor musun?” Halil Efendi;

“Hayır demiş.”

“Öyle ise olmadı, ne zaman neyi görürsen hakikati ilahiyeyi müşahede ile cezbelenirsen o zaman.”

  • Beyoğlu müftüsü olan Receb Arusan Mecdi Efendi’nin Komşusu imiş. Bir gün Ahmed Amîş Efendi’nin ziyaretine giderler. Hazretin elini öperek Mecdi Efendi Receb Efendi’yi Fatih hocalarından diyerek takdim eder. İlk söz olarak Efendi Hazretleri, “Allahü ekber de. Müfaddalün aleyh nedir? Diye Receb Efendi’ye sorar. Receb Efendi

“Allah fî haddi zatihi Ekberdir” bu ef’âlü, tef’il (babında) ve müfâddalün aleyh aranmaz, siz ararmısınız? Yani, biz hocalar aramayız, siz mutasavvıflar arar mısınız?”[16]

Diye o da Ahmed Amîş Efendi’ye sorar. Efendi Hazretleri;

“ Ben de bu suale böyle cevab vermeni beklerdim” diyerek müftüyü takdir eder. Elinde tuttuğu, enfiye kutusunu açarak bir tutam enfiye verir. O sırada geride ayakda duran Mecdi Efendi’ye de bir tutam enfiye verir. Çekmekte iken fartı muhabbetinden Mecdi Efendi birden bire cezbelenir, Efendi Hazretlerinin üzerine atılır ve kucaklar.[17] Receb Arusan hayrete varır. Mecdi Efendi’nin cezbe haline uğrayarak kendinden geçince aralarında şöyle bir konuşma geçer.

“Hangi tarikdensiniz?”

“Halveti tarikindenim sulûkümü Ömerli Halveti’den gördüm. Daha ilerisini sorar isen Şabanî tarikine ve Şaban-ı Veli’ye müntesibim.”

“Sizin için Arab hoca ile görüşmüştür ve Melâmi’dir” diyorlar.

“Melâmet adında bir tarikat yoktur, Bununla beraber umumiyet ile tarikatte Melâmet büyük bir makamdır.” “Tarikatı Seyyide bak, Arab Hoca dediğiniz Seyyid Muhammed Nur’ül Arab ise çok büyük bir zat idi ben onun ile görüştüm. O benim sohbet şeyhimdir” diye buyururlar. Söz buraya gelince, Abdulaziz Mecdi Efendi de kendine gelerek birlikte çıkıp giderler.

 

ÇALIŞMA VE GAYRET

  • Siz çalışırsanız ben size gelirim, çalışmazsanız yorulur bana gelirsiniz.
  • Bulmalı, duymalı, doymalı.
  • Birgün ashabdan birisi

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem ben filan zatın yanında çalışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor, yetişmiyor” derler.

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“dört kuruşa çalış” buyururlar. Bir müddet devam ettikten sonra gelip

“Ya Resulallah yine yetişmiyor.” derler. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Üç kuruşa çalış” buyururlar. Bu sefer para artmaya başlar. Sebebini istizah (açıklarken) Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Paraya göre iş göremiyordu, fazlası helal olmuyordu.”

  • Kazım Bey:

Ahmed Amîş Efendi yine günlerden bir gün sordu;

“Dersine çalışıyor musun?”

“Evet, efendim, çalışıyorum.” Hâlbuki mektep derslerine çalışıp çalışmadığımı sormak istiyormuş,

“Evvela mektep dersi ikinci derecede Ruh-i feyz-ı irfan bunları bir birine karıştırmamalıdır,” buyurdular.

DEPREM

  • Hareket-i arz geçtikten sonra kendimi şu ayeti okurken buldum; Rabbena mâ halakte hazâ bâtılen sübhâneke fe-kınâ âzâbe’n-nâr. [18]

“ Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”

DEVRİYE

  • Tuizzü idim, tüzillü’ye geldim. [19]
  • Tenezzül aynî terakkidir.

EBÛ LEHEB

  • Biz “ Tebbet yedâ” suresini hatim tamam olsun diye okuruz.[20]

EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂM

  • “Ebû Talib radıyallahü anhdır.”

 

DÖRT HALİFE

  • Sairleri halife-i Hakk’dır, Hazreti Ali Halife-i Rasul’dür.
  • Hazreti Rasûlüllah Efendimiz tarafından Hazreti Fatıma’ya (sallallahu teâlâ aleyhimâ ve alâ âlihima.

“Allah mükevvenata nazar eyledi, iki kimseyi kendisine intihâp etti(seçti). Onun birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.”

•       Nevres Beyefendiden;

Şeyhim bana sual buyurdu,

“Âdemden evvel din var mıydı?

“Evet, efendim vardı, Dini İslâm.”

“Hazreti Muhammed kaç kişiyi irşâd buyurdu?”

Bende korktum, lisanen söyleyemedim. Şehadet parmağımı işaret ederek bir dedim.

“Evet, yalnız Hazreti Ali’yi irşâd buyurdular.”

  • “Diğer Sahabe-i Kiram talim ve terbiye ile Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’i anladılar. Hazreti Ali kerremallâhü veche aynaya baktı, kendini gördü.”
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyururlar ki;

“Biz Ali ile bir vücudduk, bu âleme geldik, baş ayrıldı.”

Bazı kişiler Hazret-i Ali Efendimizi Hazretlerinden Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize şikâyet ettiklerinde

“Ondan bana şikâyette bulunmayınız.” înnehû mahsûsun fî zâtillâh .” buyurdular (O Allah’ın zatına tahsis edilmiştir)

  • Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz

“Ya Resulallah, namaz kılmak istemiyorum ama ezan okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyururlar,

“Âkıbetinin hayr olduğuna alamettir” buyurmuşlar.

  • Her mü’min Alevîdir, ama her Alevî mü’min değildir.

DÜNYA (LIK)

  • Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyiniz.
  • Yeni bir gömlek bile giyseniz iki rekât namaz kılınız.
  •  

Ne talibi dünyayız,

Ne ragıbı ukbayız,

Biz âşıkı şeydâyız.

Hu Hu ya men hû,

Leysel hâdi illâ Hu

 

Talibin matlubundur,

Aşıkın seyrani Hû.

Bunu Hazreti Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret Hanımlar birlikte söylerlermiş. Bazen Makbule hanıma

“Sen bana bir ilahi okuyuver.” buyururlarmış, Makbule hanım yukarıdaki ilahiyi okurlarmış.

  • Fatih’in sandukasını etrafındaki demir parmaklıklar için;

“Bunlar zâit ve faydasız şeylerdir, satmalıdır, böyle durdurulmamalıdır.”

  • “ İnsanda en son kaybolan, manevî saltanat hırsıdır.”

 

EŞKİYA

  • Kuşadalı Efendimizden

Nakıs iken irşâda kıyam edenlerin mütenebbilerle (deliler) haşrından korkarım.[21]

EVLİLİK

  • Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
  • Hazreti Âdem’e Allah hitap etmiş;

“Ya Âdem sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman fer’in olan Havva’ya bak.” Havva’ya hitap etmiş

“Ya Havva sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.”

 

FELÇ

Kerime-i muhteremeleri Ayşe Hanım buyururlar,

Bir gün Efendibabamın yanına girmiştim, şimdi zuhur etti;

Sübhâna ‘ilâhi ve bi-hamdihî estağfırullâhe ‘l-azîm. Sübhâna’ilâhi’l-azîm ve bi-hamdihî estağfırullâh, lâ ilahe ve lâ kuvvete illâ billahi ‘l-azîm

Bu zikre devam eden nüzul (felç) olmaktan mahfuzdur.

FERÂSET

  • Osmanlıdan sözünü, arifden gözünü, evliyaullahdan özünü saklamayazsın.
  • Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.

GAYBÎ HABERLER

  • Şam, Bağdat, Mısır, birisi sudan, biri saikadan (yıldırım) biri de hareketi arzdan (deprem) harab olacaktır. Türk kavmi ebabil kuşu[22] ile helak olacak. Türk tenassur edecek. (Türkler hıristiyanlaşacak)
  • Nazif Efendiye,

“Ben yakında gideceğim, cenazeme gelme. Sen tahammül edemezsin.”

  • Nevres Bey;

“Ben gençliğimde mutaassıbdım, lisan okuyanlara itiraz ederdim. Şeyhim bir gün buyurdu ki

“Ahmed bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus geldiler. Fatiha-i Şerife’yi kendi lisanlarında okursan Müslüman olacaklar, buyurdu ben de durdum kaldım.”

  • Miralay Hilmi Bey rivayetiyle;

Hazreti Aziz’i ilk ziyaretimizde bu milletin hali ne olacak diye sordum.

“Gâvurlar girer yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.

  • Bir gün, Ahmed Amîş Efendi,  yemek yenilmek üzere tam sofraya oturduğu sırada,  evde ekmek olmadığını hanımı haber verir.  Ahmed Amîş Efendi’ye ekmek almak için bakkala gönderilecek o sırada evde başka kimse de bulunmadığı için, gidip kendisinin almasını, hanımına söyler.  O da cevaben:

“Hemen dışarı çıkmak için çarşaflı olmadığını, şimdi birinin geleceğini ve ona aldıracağını söylerse de Ahmed Amîş Efendi beklemek istemeyerek

“Böyle çık al, beis yok!” Der, ve hanımıda başına şöyle bir örtü atarak, fakat üstünü bir şey giymeyerek, evdeki kıyafetiyle gidip bakkaldan ekmeği alır, gelir.

Ertesi gün, türbede, ziyaretine giden üstat Abdülâziz Mecdi’ye, Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi olduğu gibi naklederek

“Bir defa ağzımdan çıkmış bulundu, söylememeli idim, fakat her halde söylediğim gibi olacak, çarşaf kalkacaktır” buyurmuşlar.

  • Kazım Bey:

Yine Bulgar ihtilâli zamanında Manastırda mülkiye hapishanesinin haricen bir bölükle muhafazasına memur