HZ. MEVLÂNÂ Kaddesellâhü Sırrahu’l Azîze YANLIŞ YAPMANIN BEDELİ


Daha önce yazılmış bir yazıya ektir.

Bir gün arkadaşlardan bazıları Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzin yanında Muineddin Pervane’nin adaletinden, hayrat ve hasenatından bahsederek:

‘‘Bu zâtın cömertlik timsali olan vücudu ile dünya rahata erişmiştir.  Büyük bir emniyet, sonsuz bir feyiz ve berekete kavuşmuştur.  Onun zamanında bilginler, şeyhler ve fâzıllar medrese ve hânekâhlarda refah ve huzur içinde yaşıyorlar,” diyor ve çok takdirlerde bulunuyorlardı. Mevlânâ:

‘‘Evet, dostlarımız doğru söylüyorlar. Onun hayrat ve hasenatı bu dediklerinden yüz misli daha fazladır. Yalnız (burada dikkat edilecek) bir şey vardır. Bu sizin dediğiniz Kâbe’yi ziyarete giden hacıların hikâyesine benziyor,”

dedi ve şu hikâyeyi anlattı:

Fakir bir adamın, bir çöl yolunda devesi hastalandı. Ne kadar uğraştılarsa yerinden kalkmadı. Nihayet onun yükünü başka bir deveye yükledi, onu da orada bırakıp geçip gittiler.  Bunlar, devenin yanından ayrılır ayrılmaz birçok vahşi ve yırtıcı hayvan onun etrafım çevirdi; fakat hiç biri deveye yaklaşmadı. Bunu uzaktan gören hacılar kafilesi:

“Acaba bu vahşi hayvanlar niçin bu deveyi parçalamıyor da ondan çekiniyor?”  deyip şaşakaldılar. Bunun sırrını anlamak için birisi kafileden arta kaldı. Devenin boynunda bir hamayilin bağlı olduğunu gördü. Hamayili devenin boynundan çıkarıp gidince yırtıcı hayvanlar hemen hücum edip deveyi parça parça ettiler.

Şimdi biliniz ve haberdar olunuz ki bu dünya, işte o deve gibidir ve bu dünyada bulunan bilginler, emirler, fakirler v.s. de bu hac kafilesi gibidir. Bizim vücudumuz, bu âlem devesinin boynuna asılmış hamayile benzer. Bu hamayil onun boynunda oldukça işler yolundadır. Dünya kafilesi de selâmetle yoluna devam eder. Bu heykeli, ‘Ey tatmin edilmiş olan nefis,  Rabb’ine sen ondan, o da senden razı olduğu halde dön’(Fecr, 27-28) mucibince dünya devesinin boynundan çıkardıkları vakit dünyanın ne olacağını ve insanların nereye  gideceklerini, sultanların, bilgi ve kalem ve alem sahiplerinin  nasıl yok olacaklarım görürsünüz.”

Dostlar, feryad edip çığlıklar kopardılar. Derler ki, Mevlânâ hazretlerinin sırlandığı zamandan daha bir yıl geçmemişti ki dünyanın bütün sultanları,  dinin ileri gelenleri, büyükler ve tacirler biribiri ardı sıra öteki  dünyaya göç ettiler. Rum ülkesi yetim vs devletsiz kaldı ve buyurdukları gibi dünya altüst oldu: Dirlik, düzenlik ve huzur izleri bütün dünyadan silindi. (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 28. Menkabe)

**

Yine rivayet ettiler ki: Selçukoğulları devletinin yıkılmasının ve yok  olmasının sebebi şu idi:

Sultan Rükneddin Mevlânâ Hazretlerine mürit olup onu kendine baba yaptıktan bir zaman sonra eşi benzeri olmayan büyük bir toplantı (iclâs) yaptırdı. Derler ki o zamanda Şeyh Baba-yı Merendî denilen ihtiyar bir  adam vardı. Riyazet sahibi, zâhit ve bilgin (müteressim) bir  adamdı, insan yüzlü bir takım şeytanlar bu şeyhle arkadaş olmuşlardı. Bunlar, sultanın yanında bu şeyhi o kadar övdüler ki sultan onun sohbetini büyük bir arzu ile istedi. Nihayet emretti, sarayın holünde (Taşthane) bir semâ tertib edip tam bir ikramla Şeyh Baba-yı Merendî’yi getirdiler. Bütün büyükler onu karşılayarak çok izaz ve ikramla başköşeye oturttular. Sultan da bir kürsü koyarak kendi tahtının yanında oturdu. O sırada Mevlânâ içeri girdi, selâm verip bir köşeye çekildi. Kur’an-ı Mecid’in okunmasından sonra muarrifler, fasıllar okudular. İslâm sultanı, Mevlânâ hazretlerine bakarak:  “Hüdâvendigâr’ın, ulu şeyh ve bilginlerin malûmu olsun! Bu hâlis kul, şeyh Baba hazretlerini baba edindi, o da beni oğulluğa kabul etti,” dedi. Orada bulunanların hepsi:

“Âferin, mübarek olsun,” dediler. Hüdâvendigâr hazretlerinin, gayyur (çok kıskanç) sıfatını zuhur ettirince;   “Gerçekten Sa’d çok kıskançtır, ben Sa’d’dan daha kıskancım,  Tanrı da benden daha kıskançtır. Eğer sultan onu baba edindi ise, biz de kendimize, başka birini oğul ediniriz,”dedi ve nara atarak yalınayak çıkıp gitti. (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 59. Menkabe)

[Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhİd, B.20, Hds.44. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Lian, B.l, Hds.16-17. Sünen-i Dârimî, Kitabu'n-Nikâh, B.37, Hds.2233.]

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/14976/allahin-kiskanc-oldugunu-haber-veren-rivayetleri-nasil-anlamak-gerekir.html

**

Yine nakleder ki: Beylerbeyi (melikül ümara) Eşref oğlu Mubarizeddin Çelebi Mehmet bey, Çelebi hazretlerini Beyşehir’de misafirliğe davet etmişti. Çelebiye karşı, hadden aşırı niyaz ve itikat göstererek türlü hizmetlerde bulundu ve oğlu Süleyman Şahı saraydan çağırıp tam bir itikadla Çelebinin hizmetine verdi, ona mürit yaptı. Süleyman Şah’ın beline bulunnaz bir kemer bağlayıp bırakıverdiler. Çelebi Mehmet Bey baş koyup; «Bu çocuğun sonu ne olacak» diye sordu. Çelebi:

“Sizden sonra bu vilâyet, bu çocuğun elinde harap olacak ve bu topluluk onun ayakları altında dağılıp gidecek ve sonunda onu bu göle atıp yok edecekler”buyurdu. Zavallı baba ağlamağa bağladı ve etrafında bulunanlar da ağladılar. Çelebi:

“Yazık! Bu budala çocuğun başında hiç talihi yok ve başkanlığa ve bagbuğluğa da hiç lâyık değildir”dedi, Şiir

Nekadar büyük adamlarınoğluvar ki kötülüklerinden ve kendilerinin çirkin işlerinden babalarının bir yüz karası olmuşlardır”.

Ve hakikat o gocuk Çelebinin buyurduğu gibi oldu. Timurtaş Devleti zamanında Beyşeshir’i fethetti. Memleketi yağma ettiler ve birkaç gün sonra Süleyman Şahı oradaki göle attılar. Memleket tamimiyle harap oldu.

Konya, Karamanlıların elinde bulunduğu devirde Çelebi hazretleri, Moğol askerisi istediği için Karamanlıların canları sıkılıyor ve daima: “Biz sizinle komşu ve sizi sevenlerden olduğumuz halde siz bizi istemiyor sunuzda yabancı Moğol’ları istiyorsunuz”diyorlardı. Bunun üzerine Çelebi de;

“Biz dervişleriz. Bizim nazarımız, Tanrı’nın iradesine bağlıdır. O kimi ister ve memleketi kime verirse, biz de onun tarafındayız ve onu isteriz.”

Şiir

“Hakk’ın kazasına kul razı olunca, onun hükmünün istekli kulu olur”.

Şimdi Tanrı, sizi değil, Moğol askerlerini istiyor. Memleketi Selçukluların elinden alıp hâin Çengizhanlara verdi “Tanrı, mülkünü dilediğine verir”( Bakara, 248). Biz de Tanrı’nın istediğini istiyoruz” dedi. Karamanoğulları “İhlas sahibi mürid ve muhib olduk” ları halde incindiler ve Çelebihazretlerinden çekinmeğe bağladılar. Bu müddet zarfında Konya kalesinin muhafazasını Tekgozlü Kılıcı Bahadır adında birineverdiler ve o ev hırsızını (duzd i dar) kale muhafisi (dizdar) yaptırıp yüz kadar utanmaz, insaniyetini kaybetmiş Türk askeriyle kaleyi muhafaza etmeye kalktılar. Tesadüfen bir gün Çelebi hazretleri, arkadaşlarıyla birlikte Dervaze-i Sultan  denilen kale kapısından geçiyordu. Köpek yaratılışlı olan Bahadır korkarak emretti, dostları, incittiler. Çelebinin bindiği atın sağrısını kamçılatır. Çelebi hazretleri, mübarek medreseye döndü, fakat o kadar kızıp sıkıldı ki anlatılmaz. Bir an sonra Bahaaeddin’in göbek kuluncu tuttu, toprak üzerinde yuvarlanıp feryatlar etti. Ne kadar macun ve tiryak verdilerse de sana kesilmedi. Üç gün sonra o yanıp yakılma içerisinde  kâfirlikle dolu olan karnında bir şiş  peyda oldu. Pis ve Tanrı korkusundan boş olan vücudu şişmeğe bağladı. Hayli feryat ve figanlar edip Çelebi hazretlerinden medet ve aman diledi; fakat mümkün olmadı. Sonra kuyruksuz alçak eşeği bir arabaya bindirip Larende şehrine götürdüler;

fakat yarı yolda bir ah çekip patladı ve imansız olan canını Cehenneme gönderdi. Bu tayfadan da hiç kimse kalmadı.  (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh: 389)

 **

Başlangıçta Moğolların zuhuru Baha Veled hazretlerinin duası ile olmuştu. Çünkü onun mübarek kalbi Hârizmşah tan ve onun tâbilerinden incinmişti, zira bunlar akılla hareket edenlere uymuş ve akıl bağlarıyla bağlanmışlar. Bunlar, velilerin mükâşefe âleminden mahrum kaldıkları için kibirlendiler ve inat gösterdiler. Çengiz devletinin inkılâbı ve saltanatlarının zevali yine onların mübarek hatırlarının incinmesinden olmuş ve Mevlânâ’nın Pervane’ye verdiği cevap tahakkuk etmiştir. Bu dünyada vaki olmuş çok acayip bir keramettir. Bunu anla ve Tanrı’dan yardım dile. Bununla bütün âlem Sıddık Ailesinin Tanrı’ya ne kadar yakın olduğunu bilsin ve dualardın nasıl mutlaka kabul edildiğini görsün. Onların bu özel yakınlıklarım ve sonsuz özelliklerini gösteren âyetler ve alâmetler çok açıktır. Bu haberlerin hüccetleri Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden naklolunmuş ve güvenilen râvilerin adlan bütün kitaplarda yazılmıştır. Geçmiş velilerin keşif ve kerametleri herkesçe meşhurdur. Bununla beraber böyle bir bilgelik, kuvvet, kudret, yakınlık, kadem, nefes, hîlm ve ilm gelmemiş ve zuhur etmemiştir. Nitekim buyurmuşlardır: Şiir:

“Felekler, Adem devrinden şimdiye kadar çok dolaşmış, fakat bu devirlerin hepsi bizim devirlerimize hayran kalmıştır.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden sonra aşkın en temiz mazharı, onun mübarek zâtı idi. Peygambere uymanın hakikati zahirde ve bâtında ona mahsus olmuştur. Şiir:

“Başka bir sır vardır, fakat bunu anlayıp dinleyecek başka bir kulak nerede ? Bu şekeri yemek istidadına hâiz papağan nerede? Has papağanlar için hususî surette hazırlanmış kocaman bir şeker vardır. Alelade papağanların ondan nasibi azdır. Yani “Biz onların ağzını mühürledik”(Yâ-Sîn, 65) âyetinin ne demek olduğunu anla. Tarikat yolcusu için önemli olan budur.”  (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh: 455)

Kaynak:

Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, trc: Tahsin Yazıcı,1954, Ankara

THE TRİALS OF CATE MCCALL / Cate Mccall Davası 2013


Kaçırmayın diyeceğimiz bir film.
İleriki zamanlarda muhakkak sansüre uğrayabilir.

Yönetmen: Karen Moncrieff

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi:28 Kasım 2013

Senaryo: Karen Moncrieff

Müzik: Peter Nashel

Görüntü Yönetmeni: Antonio Calvache

Yapımcı: Marc Bienstock, Joe Dain, Barbara Fiorentino

Oyuncular: Kate Beckinsale, James Cromwell, David Lyons, Nick Nolte , Clancy Brown

Özet

Mesleğinde son derece başarılı olan bir avukat [Kate Beckinsale] alkolle sorun yaşasa da müvekkillerinin davasında sonuna kadar mücadele vermektedir. Her ne kadar işi avukatlık yapmak olsa da aslında doğru bildiği ve inandığı davalarda her ne pahasına olursa olsun sona kadar gitmekten çekinmez. Alkol yüzünden avukatlığı askıya alınsa da ücretsiz olarak bir dava alır. Bunda  ise bir çocuğun velayetini almak için davayı üstlenmiştir. Öncelikle kadının haksız yere suçlandığı bir cinayetten temyiz kararı çıkması gerekmektedir. Bu zorlu süreçte deneyimli avukat [Nick Nolte] ile beraber mücadele verirler. Ancak delillerin noksanlığı, yalan ifadeler ile doğru ve yanlışın karıştığı  bir davada işi bir hayli zordur.

Filmden

“Duygular delil sayılmaz.”
“Hikâyen mantıklı olmalı.”
“Polisler sana neden zarar vermek istesinler ki”
“Adaletin çarkları masumları ezmek üzeredir.”
Senin delilin benim mahkemede geçerli sebep değil.”
“Biz davayı yalana dayanarak kazandık, hangisine güveneceğiz.”
“Benim kadar hakimlik yapsan duruşmaların “yalan yarışması”gerçeğine alışmış olurdun. Önemli olan emniyet güçlerine açık bir mesaj göndermiş olduk.”
“Aptal küçük kurallar hiçbir şeye yaramıyorlar. Ben kuralları uyguladığım için bir adam tam 11 yıl hapis yattı, kuralları uyguladığım için bir katil kurtuldu, şimdi kuralları uyguladığım için çocuğumu kaybettim.”
“Kuralların canı cehenneme,”
“Sorun ne biliyor musun, sen iyileri kötülerden ayıramıyorsun”
“Eskiden farkı anlamak kolaydı, tıpkı senin gibi ne pahasına olursa olsun kötüleri yakalamak istiyorum.”  

mc callt

http://en.wikipedia.org/wiki/Kate_Beckinsale

http://en.wikipedia.org/wiki/The_Trials_of_Cate_McCall

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması


“Aktivist Reed Brody, pek çok diktatörün sonunu matematiksel hesaplarla tanımlarken hiç de haksız değildi aslında: Eğer birini öldürürsen cezaevine düşersin, eğer bir McDonald’s’ta 20 kişiyi otomatik tüfekle tararsan akıl hastanesi olur sonun, eğer 20 bin siyasi hasmını ortadan kaldırırsan siyasi sığınma için sana uygun bir  ülke bakılır.”

Yönetmen: Eugene Jarecki       

Ülke: ABD, İngiltere, Danimarka, Fransa, Kanada, Avustralya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 14 Haziran 2002 (ABD)

Süre: 80 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Peter Nashel    

Oyuncular: Brian Cox, Anna Chennault,    Amy Goodman,    Alexander Haig, Seymour Hersh

Hakkında:

Christopher Hitchens tarafından yazılan aynı adlı kitaptan 2002 yılında uyarlanan filmde, bir dönem Amerikan Dış Politikası’nı yönlendiren isimlerden biri olan Henry Kissinger’a karşı yapılan suçlamalar ele alınmakta. Belgesel niteliği gösteren film Vietnam, Kamboçya, Doğu Timor, Şili vb. ülkelerde gerçekleşen insan hakları ihlallerinde Amerika Birleşik Devletleri ve bu çerçevede Kissinger’ın rolünü incelemekte.

“Yöneticiler, her zaman doğru olamazlar. bir iyi ve diğer kötü arasında seçim yapmak zorunda kalırlar.”

Henry Kissinger

Dünyaya bakan gözün esrarı

Belgeselden

Birilerinin saygı duyduğu, bir diğerlerinin nefretle andığı adam: Henry Kissinger.

İyi diyenler:

O iyi bir arkadaştır.

Ona saygı duyuyorum. O hayatımızın önemli bir gücü olmuştur.

Dr Kissinger, ABD’nin önde gelen uzmanlarından olduğu gibi, bu alanda ve bugünün dünyasında ona erişen olmamıştır.

O büyüleyici bir güç ve strateji karışımıdır.. Bazen O’nun ünlü gücü isteyene daha fazla güç verir.

Kötü diyenler:

Kissinger olağanüstü parlak bir adam olduğunu düşünenler, halkın gözünden hataları gizleseler de Harpers Dergisi’nde [Christopher Hitchens] ” Henry Kissinger Davası “, başlıklı bir makalede yayınlandığı gibi bir savaş suçlusu, bir yalancı, cinayet, adam kaçırma, vb suçları olan bir adamdır. 

Kissinger kesinlikle uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmalıdır.

Onun Nobel Barış Ödülü alması insanlığa karşı suçlar örtbas edemez.

Şili’deki Eski diktatör General Augusto Pinochet gibi yargılanmalıdır.

Henry Kissinger’ın hayatı karanlık, çok karanlıktır.1923 yılında Almanya’da doğan, Naziler iktidara geldiğinde 10 yaşındaydı. Kissinger Yahudi aydınların yaşadıkları toplumda ezilirken ego ve güvensizlik bu karışımı büyüdü. Yahudi olduğu için horlandı. 1938 yılında, ailesi ile Amerika Birleşik Devletleri ve New York’a yerleşti. 1944 yılından 6 yıl sonra Almanya’ya geri döndü. Bu kez Amerikan üniforması vardı. Savaştan sonra Kissinger Bohembolda geldi,  biraz güneyindeki sinagog, aile yadigârları tahrip olmuştu. Akrabaları  kamplarda ölmüştü. Bu karmaşık yapı onun iç dünyasını etkiledi. Bütün dünyadan hesabını sormaya sebep olmuş olabilir.

Augusto José Ramón Pinochet Ugarte (d. 25 Kasım 1915 – ö. 10 Aralık 2006), 1973 yılından 1990 yılına kadar Şili’yi dikta rejimi ile yöneten general. 1973’ten 1998’e kadar Şili ordusunun başkomutanı ve 1973’ten 1981’e kadar Şili Cunta Hükümeti’nin başkanı oldu. 11 Eylül 1973 tarihinde Salvador Allende’nin Unidad Popular hükûmetini deviren ve ülkedeki sivil yönetimi 48. yıldönümüne bir hafta kala sona erdiren bir askeri darbe ile iktidara geldi.

Pinochet dönemi çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kabul edilmesine karşın Pinochet taraftarlarına göre, Pinochet sayesinde ülkede büyük bir ekonomik kalkınma sağlanmıştır. 10 Aralık 2006’da, ev hapsinde tutulurken 91 yaşında kalp krizi geçirerek ölmüştür.

11 Eylül 1973’de General Pinochet önderliğindeki silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Önce Şili hava kuvvetleri başkanlık sarayı La Moneda’yı bombaladı, daha sonra ise kara birlikleri saraya girdi. Darbe sırasında başkan Allende intihar etti.

Darbenin ardında Şili kara kuvvetleri komutanı ve darbecilerin başı Augusto Pinochet devlet başkanı ilan edildi. Böylece Şili’de Pinochet’in 1990 yılında iktidardan ayrılmasına kadar sürecek olan diktatörlük dönemi başladı.

ABD Hükümeti 17 Eylül 1970 tarihli bu belge ile amacı Salvador Allende’yi devirmek olan FUBELT projesini başlatıyor.

Washington’daki Amerikan yönetimi, Salvador Allende yönetiminin iktidara gelmesinden hiçbir zaman memnun olmamıştı. Allende’nin Amerikan şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi bu memnunsuzluğu daha da arttırdı. ABD başkanı Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in 5 Kasım 1970 tarihinde raporunda Allende’nin iktidara gelmesi “bu yarımkürede karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri” olarak tanımlanıyordu. Bu sebeple Amerika, Allende’yi devirmek için çalışmalar yapmıştır.

1970ler boyunca CIA, Allende’nin rakiplerini mali yardım yapmak suretiyle desteklemiş ve Allende’nin seçilmesini engellemek istemiştir. Bunu başaramayınca da askeri darbe ile Allende’nin yönetiminden kurtulmaya çalışmıştır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporunda

Şili’de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri, 1964-1970 yılları arasında Şili’ye yaklaşık 1 milyar $’lık ekonomik yardım yapmıştı. 1970’de Allende’nin başa gelmesiyle bu yardımlar kesilmiştir. 72-73 yıllarında bakır fiyatlarının düşmesiyle bu yardımların kesilmesi birleşince Şili ekonomisinde büyük sorunlar baş göstermişti. 9 Ekim 1973’de Nixon ile danışmanı Kissinger arasında telefon görüşmesinde Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasındaki mutluluğu dile getiriyor ve “darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını” söylüyordu.

 “ Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir. „Henry Kissinger

Kissinger Sovyetler Birliği, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri güçlerini dengelemede yani “Üçgen Diplomasisi”nde büyük bir başarı sağladı.

 ‘KISSINGER TOPLU ÖLÜMLERİN SORUMLUSU’

Kissinger’ın, 1969-1975 yılları arasında ulusal güvenlik danışmanı, 1973-1977’de dışişleri bakanı olarak görev yaptığı dönemde Vietnam, Laos ve Kamboçya’da savaş suçu işlenmesine yardım ettiğini ileri sürüldü.

       İspanyol yargıcı Baltasar Garzon da Kissinger’ı, konferans vermek için Londra’ya geldiği sırada eski Şili diktatörü Augusto Pinochet’yle ilgili dosya çerçevesinde sorgulamak için İngiltere’den izin istemişti. [http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/148249.asp]

EK YAZILAR:

HENRY KİSSİNGER, SAVAŞ SUÇLUSU

David Jiménez- Çeviren  Bülent Kale

Belki de şimdi buna bir üst mertebeyi daha eklemenin tam sırasıdır: Peki ya yasal hükümetlere karşı devlet darbeleri hazırlarsan, farklı düşünenleri ortadan kaldırması için diktatörlerle birlikte çalışırsan, ülkeleri gizlice bombalarsan… o zaman ne olur? Eğer isimin Henry Kissinger ise konferans başına bir servet kazanabilirsin, The New York Times’da köşe yazıları yazabilirsin, hatta FIFA’nın son yıldız transferi olabilirsin.

 Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Dışişleri Bakanı şimdi de FIFA’nın “Baba”sı Sepp Blatter’in önerisiyle örgütü suça karışan isimlerden temizlemek için oluşturulan sürrealist ekibin -Placido Domingo yahut FBI başkanı Louis Freeh’le beraber- bir parçası oluyor. Kissinger, teklifi alçakgönüllülükle kabul ederek “Eğer bir yardımı olacaksa, birlikte çalışmaya hazırım”, dedi.

Orwell teorisinin uç örneği

Uluslararası liderlerin, çokuluslu şirketlerin ve hatta sportif örgütlenmelerin Kissinger’in tavsiyelerine başvurmayı sürdürmeleri, Orwell’in, herkes eşittir ama bazıları daha eşittir teorisinin uç bir örneğine karşılık geliyor. Eğer ‘Realpolitik’in bu ustası tarafından yapılanın onda birini yapmış olsa herhangi bir Afrikalı kendisini Uluslararası Mahkeme’nin karşısında bulurdu (ya da Brody’nin işaret ettiği gibi, eğer bizimkilerden biriyse, sürgünde yaşardı).

 Sağcı ya da solcu, komünist ya da kapitalist, Amerikan yanlısı yada karşıtı olmaktan bahsetmiyoruz. Yalnızca bu tecrübeli Amerikalı siyasetçinin bir savaş suçlusu olduğundan, 1969 ve 1977 yılları arasındaki eylemlerinin milyonlarca insanın hayatına mal olduğunu gösteren belgelenmiş -ve pek çok durumda itiraf da edilmiş- suçlarından bahsediyoruz. Yazar Christopher Hitchens The Trial of Henry Kissinger (2001) isimli kitabında 1973 Nobel Barış Ödülü sahibi bu siyasetçiyi yargılamak için ulaşabildiği bütün hukuki gerekçeleri bir araya getirdi ve o zamandan bu yana suçlamaları destekleyen pek çok yeni bilgi, kayıt, tanıklık daha ortaya çıktı.

Gelin birlikte hatırlayalım: Kissinger Vietnam Savaşı sırasında Kamboçya ve Laos’ta sivil halkın kitlesel ve gizli bir biçimde bombalanmasını organize etti, Doğu Timor’da nüfusun beşte birinin hayatına mal olan Endonezya İşgali’ne alenen onay verdi, Şili’de kendi diktatörlüğünü kurması için Pinochet’le birlikte çalıştı, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar başka pek çok tiranı baskı rejimi konusunda cesaretlendirip destekledi, Pakistan’ın Bangladeş’teki kanlı işgalinin suç ortağı oldu… “Kissinger’in bizzat kaleme aldığı anılarında bir tutum takınmadan önce yaptığı mikro hesaplar üzerine yaptığı açıklamalar herhangi önemli bir olayın onun bilgisi ya da yetkilendirmesi olmadan kararlaştırılmış olması düşüncesini tümüyle ortadan kaldırıyor.” diye yazıyor Hitchens kitabında.

Milyonlarca dolar kâr

Ancak bu 88 yaşındaki siyasetçi yalnızca suçlarının bedelini ödememekle kalmıyor, bir taraftan da “deneyimli diplomatik kariyeri”nin getirilerini toplamayı sürdürüyor. Kendisine ait danışmanlık şirketi Kissinger Associates, büyük çokuluslu şirketlere ve farklı hükümetlere yurtdışında nasıl hareket etmeleri gerektiği üzerine tavsiyelerde bulunarak milyonlarca dolar kar ediyor. Şirketin web sitesinde açıklanan ilkeleri arasında dürüstlük ve saygıyla beraber “KİŞİSEL SORUMLULUK” da yer alıyor. Sormak gerek, hiç de hak etmediği altından bir emekliliğin keyfini sürmesi bir yana bu açıklamalarıyla Kissinger aynı zamanda ölülerin geride kalan yakınlarıyla da alay etmiş olmuyor mu?

Görünüşe göre bunların hiçbiri önemli değil. ABD’li devlet adamıyla bir konferansta  geçirilicek bir saatlik süre için 18 bin dolar ödeniyor. Washington, Afganistan ya da Arap Dünyası’ndaki çatışmalar konusunda kendisinden tavsiyeler almayı sürdürüyor. FIFA ise, örgütü rüşvet olaylarından temizlemek ve kuruma kaybettiği prestiji kazandırmak için ideal adamın o olduğuna inanıyor.

 Sonra batılı liderlerin uluslararası adaleti güçlendirmenin gerekliliği üzerine yaptığı konuşmaları dinliyorsun. Herhangi birinin, kim olursa olsun, milliyetinden ya da mevkiinden bağımsız olarak, bir hükümetin koruması altında işlenmiş olsa dahi, işlediği suçlardan sorumlu olması gerektiği bir adaleti mi kast ediyorlar? Yoksa dünyanın bir parçasının geri kalanları yargılama hakkını elinde tuttuğu, kendilerine gerçekte var olmayan farazi ahlaki üstünlüklerine dayandırdıkları bir dokunulmazlık bahşettikleri, onlar için yontulmuş bir başka adaleti mi?

KİSSİNGERVARİ HAYVANLAR

Turgut DURDURAN

Hayvanlar Adası, 14 Şubat 2001

Bu haftanın hayvanı iki ayaklı bir hayvan cinsi. Bu hayvanlar her zaman vardılar ve

ne yazık ki her zaman var olacaklar. Bunların belki de yaşayan en meşhur örneği Henry Kissinger’in adı bu cinse uygun –Kissigerian ya da Kisingervari hayvanlar. Döneminin bütün krizlerine karışmış. Vietnam’dan tutun Kıbrıs’a kadar birçok yerde binlerce belki de milyonca insana karşı suç işlemiş bir hayvan bu.

Bu haftasonu “Harper’s Magazine” de Kıbrısla ilgili de bir kitabı olan Christopher Hitchens’in “The Case Against Henry Kissinger” adlı yazısı dikkatimi çekti. Yani Henry Kissinger’e karşı dava konusundan bahsediyor. Konu da Henry Kissinger’in bir savaş suçlusu olması.Yazının ikinci bölümü Mart’ta yayınlanacak ve Kıbrıs da bir örnek olarak ele alınacak o bölümde.

Henry Kissinger’in ne kadar masum (!) birisi olduğunu zaten biliyordum. Belki de bu yazıyı okuyan sizler de bunu çok iyi biliyorsunuz. Yazıyı okurken aklıma acaba ikinci bölümde Kıbrıs hakkında neler söylenebileceği geldi. Malum Amerikan gizli servislerinin Kıbrıs’a burunlarını nasıl  soktuklarını anlatan “Cyprus Conspiracy” (Kıbrıs Komplosu)kitabı bugünlerde adından çok bahsettiren bir kitap. Gene Hitchens‘in son baskısı “Hostage to History, Cyprus from the Ottomans to Kissinger” (Tarihin Esiri, Osmanlılardan Kissinger’e Kıbrıs) başlıklı kitabı, sonra Kissinger’in İngiltere de kitapevlerinden çektirmeyi başardığı iddia edilen Stern’in “Wrong Horse” (Yanlış At)  adlı kitapları da sık sık karşıma çıkıyorlar..

Hitchens, Kissinger’in yaptıklarına “Kissingerian Offenses” (Kissingervari Suçlar)deyip bu yazıda sadece kanuni olarak Kissinger’e karşı savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve içinde cinayet, adam kaçırma ve işkence komplosu kurma dahil kabul edilen veya geleneksel uluslararası kanunlara karşı suçları ortaya koyacak konularla ilgilendiğini söylüyor. Kissinger’e karşı suçlamayı bir araya getirmek kolay bir iş da değil. Belki   de bilerek, isteyerek  ve önceden planlanmış bir şekilde adaleti önleme sayılabilecek bir davranışla Kissinger delillerin birçoğunun saklı kalmasını ve/veya yok edilmesini sağladı. Zaten yazının girişinde de Kissinger’in New York Times’ın ilk sayfasında Şili ile ilgili suç dosyalarının Amerikan arşivlerinden açıklanacağına dair bir yazı çıkması üzerine bir editörü arayıp şikayet etmesinin band kaydından alıntı var (editör de Kissinger’in telefonunu ararken “1-800-BOMB-CAMBODIA” olsa gerek diye espri yapıyor. Yani “1-800-Kamboçyayı bombalayın!)

Ancak Kissinger’in kendinin yaratıp Şili halkına hediye ettiği (!) Pinochet’nin yargılanması ve suçlu bulunması devlet dokunulmazlığı zamanında işlenen suçlardan da sorumlu tutulabileceğini gösterdi. Kissinger’e karşı bu suçlamaları getirmemek ve onu yargılamamak gerek Nuremberg örneğine bağlı olduğu iddia edildiği için gerekse Pinochet örneğinden dolayı, bu tür suçların sorumlusu olarak sadece kaybedenlerin ya da göreceli olarak önemsiz sayılan ülkelerin despotlarının tutulabileceği  anlamına gelir. Bu da uluslararası kanunların iddia edildiği gibi bir çifte standarddan başka bir şey olmadığını gösterir. Uluslararası hukukun tek koruyucusu, dünyanın polisi rolünü oynayan Sam Amcanın kendi kendini sorguladığı, cumhurbaşkanını istifaya zorladığı dönemin hızlı bürokratı, devlet adamı, gizli polisini yargılamayı bırakın onu araştırmak isteyenlerin bilgiye ulaşımını engellemesi zaten dünyanın eline kaldığı polisin halini belli etmiyor mu?

Nuremberg mahkemelerinde  Amerika’nın baş avukatı General Telford Tayloro mahkemelerin ve Japon savaş suçlularının Tokyo ve Manila’daki mahkemelerin ahlaki ve hukuki dayanaklarını inceledi ve “Nuremberg and Vietnam”kitabında eğer Manila ve Nuremberg standartları eşit şekilde Vietman savaşını düzenleyen Amerikan bürokrat ve devlet adamlarına uygulanırsa İmparator Hirohito’nun ordu kumandakı General Yamashita Tomoyukinin sonuna varacaklarını iddia etti. Savaşın daha devam ettiği yıllarda yazılan kitaptan bir alıntı dikkatimi çekti;

Başkan ve onun Beyaz Saray, Pentagon ve ‘Foggy Bottom’da ki yakın danışmanlarının Vietnamda sivil ölümlerin miktarı ve nedenini ile ülkedeki yıkımı ne kadar bildikleri tartışılabilecek bir konudur. Ancak bazı şeyleri bildikleri kesindi. Dönemin Savunma Bakanı müsteşarı (ya da asistanı) John McNaughton 1967 yılında Beyaz Saray dönüşünde getirdiği mesajda ‘Biz Vietkong’u yok etmenin tek yolu bütün köyleri yerle bir edip, ormanları yok ettikden sonra bütün güney Vietnamı asfaltla kaplamak gerektirir anlayışıyla hareket ediyor gibiyiz’ demişti!

Başka söze gerek var mı?

HENRY KİSSİNGER’IN SAVUNMASI

Liberal entelijansiya arasındaki yaygın görüş, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (1969−1975) ve ABD Dışişleri Bakanı (1973−1977) Henry Kissinger’ın kötü bir adam olduğu yönündedir. Ancak bu ifade az bile olabilir. Revaçta olan ortak görüş Kissinger’ın yalnızca kötü bir adam olmadığı, bir savaş suçlusu olduğudur.

İşlediği iddia edilen suçların sayısı kabarıktır:

Kuzey Vietnam ve Kamboçya’nın bombalanması; Şili Devlet Başkanı Allende’ye karşı 1973’te yapılan darbeye üstü örtülü destek verilmesi; muhtelif sağcı çirkin rejimlere destek verilmesi; Akbaba Operasyonu olarak bilinen cinayet ve adam kaçırma harekâtına katkıda bulunduğu iddiası. Gazeteci Christopher Hitchens gibi onun en yüksek sesli muhalifleri yargılanması için açıkça çağrıda bulunurken, 2001’de Fransız bir savcı, Şili’de kaybolan siviller ile ilgili ifade vermesi için Kissinger’ı mahkemeye çağırmaya çalışmıştı.

Küresel gücün koridorlarında, çok uluslu şirketlerin yönetim kurulu odalarında son derece saygı görse de, durmaksızın konuşan sınıfların salonlarında ancak bir paryadan biraz daha iyi durumda. Ama bu, hak edilen bir şöhret mi?

Henry Kissinger’ın resmi biyografisi üzerinde yaklaşık dört yıl çalıştıktan sonra, rağbette olan görüşün ona adil davranmıyor olabileceği sonucuna vardım. Baştan beri bildiğim bir şey hiçbir Amerikalı’nın ve birçok Avrupalı’nın ona karşı tarafsız olamayacağı idi. Onu ya seviyorlardı ya da ondan nefret ediyorlardı. Sanırım ben ilk gruptakilerdenim. Bu, Kissinger’ı kusursuz bulduğum anlamına gelmiyor. Yalnızca, onun büyük bir adam olduğu sonucunu görmezden gelemiyorum.

Kissinger’ın nam saldığı Watergate, Nixon, Yom Kipur Savaşı, Vietnam, tam da onun büyüklüğünü anlatan olgular olmuştu. Kissinger, Soğuk Savaş’ın katı hareketsizliğini kırmak, Vietnam’daki savaşı bitirmek, Ortadoğu’daki savaş döngüsünü durdurmak için olumlu bir şeyler yapmaya çalışan az sayıdaki devlet adamından biriydi hiç kuşkusuz. Watergate’in Kissinger’ın Vietnam’da “onurlu barış” gibi nihai hedeflerini elde etmesine engel olması gibi, şartlar gerçekten de “olağanüstü zor” olabilir. Ama en azından başkana deli gömleğini giydiren bu gelişme sayesinde Kissinger kendinden önce ve sonra gelen hiçbir dışişleri bakanına verilmeyen fırsatlara ve güce sahip oldu.

Bir biyografi yazarı olarak Kissinger’ın resmi biyografisini yazmaktansa, yalnızca hayatındaki bir yılı, 1973’ü yazmaya karar verdim. O yılın ekim ayında dünya Ortadoğu’daki Yom Kippur Savaşı ile sarsılmıştı. Kissinger’ın Vietnam Savaşı’nı bitiren anlaşmayı ve Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmasını imzaladığı yıldı. Ama bütün her şeyi gölgeleyen Watergate skandalı patlak verdi. Ve Kissinger, skandalın tam ortasında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı ve Dışişleri Bakanlığına getirildi.

1973’te nereye vardığına bakalım. Kissinger için bir önceki yıl sona ermiş, ancak ABD dış ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik beklentilerin tavan yaptığı bir ortamda, Kissinger kendi rolü konusunda kuşku içindeydi. Yeni seçimden zaferle çıkan Nixon ile ilişkisi asgari seviyede iken, anılarını yazmak için ciddi ciddi All Souls Oxford’da öğretim üyeliği yapmayı düşünüyordu.Yoğun ajandasına göre 1973’ün yılbaşı günü Paris’e gizli bir seyahat yapıp Vietnam Savaşı’nı bitirecek anlaşma için Kuzey Vietnamlılar’la görüşmeyle başlıyordu. Bunu Mao’nun hüküm sürdüğü Çin’e yapılan ve Nixon ile son iki yıl üzerinde birlikte çalıştıkları açılımları emniyete almak için Pekin’e yapılacak iki seyahat izliyordu.

Ajandada daha sonra Sovyet tehdidine karşı NATO’yu yeniden canlandırma maksadıyla Amerika’nın Avrupalı ortakları ile yapılacak görüşmeler vardı. Kissinger büyük bir yanlışlıkla 1973’ü “Avrupa Yılı” olarak adlandırınca Fransız Cumhurbaşkanı Pompidou’nun ekşisert yanıtıyla karşılaştı: “Fransızlar için her yıl Avrupa yılıdır”. Herşeye rağmen Kissinger Sovyetler ile balistik füzelerin karşılıklı sınırlandırılmasını sağladı ve böylelikle Brejnev’in Washington ziyaretine önayak oldu.

” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

Yine de, Amerikan dış politikasının 1973’te yaptığı her hamle Watergate skandalının karararı bulutlarının altında gölgeleniyordu. Kissinger skandalın tüm boyutlarını ilk kez Nisan 1973’te öğrenmişti. Bir yıl sonra Nixon istifa ederken, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başındaki kişi olan Kissinger, şansın da yardımıyla ve akıllıca davranarak ayrıcalıklı Beyaz Saray ekibi içinden skandalı lekelenmemiş olarak atlatan tek kişi oldu.

Skandala bulaşmış olması, ABD dış politikası için ve bana kalırsa dünya için bir felaket olurdu. Bana bir kaç kez şöyle dedi: “Böbürlenmek için söylemiyorum ama, 1973’te herşeyi bir arada tutan harç bendim.”

Egoizmi ve güvensizliği nedeniyle tereddüt eden Nixon, Eylül ayında Kissinger’ı Dışişleri Bakanı olarak atadığında iki uluslararası kriz masada duruyordu. Bunlardan ilki, Şili’de seçimle işbaşına gelen Allende rejiminin şiddet yoluyla devrilmesi; ikincisi ve daha tehlikelisi Yom Kipur Savaşı’nın ya da Arap terminolojisiyle Ekim Savaşı’nın patlak vermesiydi.

Enver Sedat’ın Mısır’ı ile Hafız Esad’ın Suriye’sinin İsrail’e saldırması dünya çapındaki istihbarat örgütlerini, İsrail’i, Kissinger’ı ve hatta Mısır’ın Sovyet destekçilerini bile tamamen şaşırtmıştı. Bir an için olası bir Sovyet askeri müdahalesi söz konusu oldu. Buna (Nixon alkol nedeniyle iş yapamaz duruma geldiğinden) Kissinger’ın nükleer alarm seviyesini “Defcon 3″e yükseltmesi eşlik etti.

Brejnev geri adım attı. Ortadoğu’daki ateşkesi, iki taraf için de zor kazanılmış bir barış görüntüsü takip etti. Bu barış mükemmeliyetten uzak olsa da son derece kötü alternatif sonuçları düşündüğümüze, Kissinger’a hakkını teslim etmeliyiz.

İdeolojik olarak, özellikle de uluslararası siyasette askeri gücün rolü bağlamında, Kissinger’ı bir reel-politik canavarından başka birşey olarak görmeleri zor olan insanlar vardır. Bense biyografisini yazan kişi olarak daha tarafsız bir bakış açısına sahibim. Bence Kissinger’ın kariyeri başarılar ve hezimetlerin bir karışımı olmuştur.

Ve elbette Vietnam. Nisan 1975’te Saygon’un düşüşü ile Amerika’nın Hindi-Çini hayalleri yıkılmış, Kissinger Hanoi’nin çetin Le Duc Tho’su ile zorlu müzakerelere girilmişti. Bugün Vietnam’ı hayatının en büyük hayal kırıklığı olarak gören Kissinger, Vietnam’ın hiç bitmeyen bir pişmanlık kaynağı olduğunu söylemektedir. Son Amerikan helikopteri de Saygon’daki büyükelçiliğin çatısından havalandığında, geriye bugün de hâlâ hissedilen bir “boşluk duygusu” kalmıştır.

Daha iyisini yapabilir miydi? O noktada Watergate’in gölgesinin ağırlığını hatırlayalım. 1973’te Kongre Vietnam’daki tüm Amerikan birliklerinin tasfiyesine karar vermiş, Nixon’ın Güney Vietnam’a bir nebze de olsa askeri yardım yapılması çağrıları baltalanmıştı. Kissinger Watergate’in ezici temayülüne karşı savaşabilir miydi? Bu elbette savaşın sonucuyla ilgili bir soru, Amerika’nın daha en baştan savaşa girmesinin doğru olup olmadığıyla ilgili değil. Ama Vietnam Savaşı’nı Kissinger başlatmamıştı.

Kissinger’ın benden en çok puan alan başarısı ise Yom Kipur Savaşı’nı sona erdirmesi ve temelde bugüne kadar yürürlükte kalan barışın inşasına katkıda bulunan “mekik diplomasisi”dir. Mısırlılar 35 yıldır savaş yüzü görmedi. Bu kolay başarı değil.

Ancak Kissinger Amerika’nın ilk Musevi Dışişleri Bakanı olarak, dört devasa handikapla masaya oturmuştu.

1. Araplar içgüdüsel olarak ona güvenmiyordu.

2. Atalarından gelen bir Yahudi aleyhtarlığını taşıyan Ruslar da ona güvenmiyordu.

3. İsrail Başbakanı Golda Meir, onun İsrail için daha fazla çabalaması gerektiğini düşünüyordu.

4. Washington’daki “İsrail” lobisi onu rahat bırakmıyordu.

Bu engellere rağmen, Kissinger’ın Moskova, Kudüs, Kahire ve Şam arasındaki durmak bilmeyen “mekik diplomasisi”, dünyanın şükran göstermekte isteksiz kaldığı muazzam bir başarıydı.

Yom Kipur Savaşı’ndan sonra Kissinger, bir yandan Sovyetler’in (1956’daki Süveyş bozgunundan beri yaptıkları gibi) bölgeye burunlarını sokmamaları için bir barış anlaşması imzalanması için çalışırken, diğer yandan iyi ilişkileri korumaya çalışıyordu. Kolay iş değil. Bana kalırsa Kissinger’ın o dönemdeki çabalarından ötürü değil de, kaderin cilvesine bakın ki başarısızlıkla sonuçlanan Vietnam üzerine Nobel Barış Ödülü almasına acırım.

Görevi bırakalı 33 yıl olsa da Kissinger bugün 86 yaşında ve Washington koridorlarında, Moskova’da ve Pekin’de hatırı sayılır bir etkiye sahip.

Böyle bir saygıyı hak ediyor mu? Yoksa zulmün azmettiricisi olarak maskesi mi düşürülmeli? Yalnızca kişisel kanaatimi tekrar edebilirim. Kissinger’ın ağır basan mirası rakip Doğu ve Batı blokları arasında çoğunlukla da başarılı olan bir dengeli bir barışın tesisi arayışı içine girmesi ve kazara çıkacak bir nükleer savaş tehlikesini yatıştırmak için gösterdiği ısrarlı gayrettir. Bu mirası hafife almaya niyetlendiğimizde, 1914’te dünyayı boğan ve ziyadesiyle kaza eseri soykırımı hesaba katmamız gerekir.

Aleyhte delil

Joan Smith (gazeteci ve yazar):

Benim kuşağımdakiler için o en büyük şeytan figürlerinden biriydi. Onu büyük Soğuk Savaş kuramcılarından biri olarak görüyorum. Kötü bir şekilde. Amerika’ya karşı oluşan ve bugün hâlâ duyulan antipatinin sorumlusu olan agresif bir dış politikanın iştirakçisi olarak. Bir imparatorluk hâlindeki Amerika’nın kötü yüzü. Amerika önce gelir düşüncesi ve bütün dış politikanın hedefi bu. Amerikalı siyasetçiler, Amerikan halkı hakkında konuşurken dünyanın geri kalanı hiç umurlarında mı acaba diye merak ediyorsunuz.

Aleyhte delil

John Pilger (gazeteci, yapımcı):

 Kissinger ve Nixon 1969 ve 1973 arasında Kamboçya’nın yasadışı ve gizlice bombalanmasını yürüttüler. Beş Hiroşima’ya bedel ağırlıktaki bombardımanda 700.000 Kamboçyalı öldü. Pilotların seyir kayıtları tahrif edildi, Kongre kandırıldı. 1973’te Kissinger demokratik Şili hükümetini deviren faşist General Pinochet’e destek verdi. 1975’te Kissinger ve Gerald Ford, Endonezya diktatörü Suharto’ya Doğu Timor’u işgal etmesi için yeşil ışık yaktı ve yasadışı olarak Amerikan silahlarıyla donatıldı. En az 200.000 kişi hayatını kaybetti.

Aleyhte delil

Timothy Lynch (University of London, Amerikan Dış Politikası bölümünde kıdemli öğretim üyesi):

Diplomasi tarzı zaman içinde ABD’nin etkisini zayıflattı. Dünyaya karşı gerçekçiliğe dayalı bir yaklaşımı vardı ama etkisi yüzeyseldi. Amerika görünürde Sovyetler Birliği ve Çin ile ilişkilerini geliştirirken, berikiler Afrika ve Latin Amerika’da etkilerini artırdı. Bana kalırsa Çin ve Sovyetler Birliği ile samimiyeti artırmak Amerikan çıkarları ilerletmedi. Reelpolitik, Batı’nın düşmanlarına can verdi. Bütün bunlar Kissinger yaklaşımının sonuçları.

Aleyhte delil

Christopher Hitchens, yazar

Kissinger’ın yargılanması için hakkında tutuklama emri çıkarılmaması için hiçbir gerekçe yok. İddianamede yer alması gereken suçları da sayayım:

“Hindiçini’nde sivillerin topluca ve kasten öldürülmeleri; Bangladeş’teki toplu katliam için gizli anlaşma; ABD’nin savaş hâlinde olmadığı, demokratik bir ülke olan Şili’de meşru ve üst düzey bir memurun katledilmesinin planlanması ve teşviki; Kıbrıs’taki demokratik ulusun devlet başkanının katledilmesi planına iştirak; Doğu Timor’daki soykırım için tahrik ve destek… “

Aleyhte delil

Trevor McCrisken, İngiliz Amerikan Güvenlik Enformasyon Konseyi Başkanı

Demokrasi ve başka insanlar hakkındaki görüşleri, Şili hükümetinin alaşağı edilmesinin takibinde sarf ettiği sözlerde özetlenebilir: “Vaziyet, Şili’li seçmenlerin kendi kararlarına bırakılamayacak kadar önemli.” Soldaki birçok kişinin onun hakkında olumlu şeyler düşünmemesi hiç de şaşırtıcı olmamalı.

Yazının orijinali şu adrestedir:

http://www.independent.co.uk/news/world/americas/thecaseforhenrykissinger1773365.html 19 Ağustos 2009, Çarşamba,Çeviren: Yasin Kokarca, Independent / 18 Ağustos 2009

***************************

Kitap:Christopher HİTCHENS, Henry Kissinger’in Yargılanması, Orjinal isim: The Trail of Henry Kissinger, Henry Alfred Kissinger, Everest Yayınları 198 s. Mehmet Harmancı İstanbul

http://www.itusozluk.com/goster.php/henry+kissinger

http://www.tlaxcala-int.org/article.asp?reference=5072

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/tdr/tdr1_14_2001.html

http://www.guncelmeydan.com/pano/gizli-planlar-tasarlandiklari-sekilde-uygulanamadiginda-greg-guma-ceviri-cem-hayrullah-ozbudun-t36437.html

 DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

“HAYAL” DEN GÜNÜMÜZE KALANLAR


Hayal Gazetesi, 30 Ekim 1873-30 Haziran 1877 yılları arasında 368 sayı yayımlanmıştır. 4 sayfalık bir gazetedir. Başlarda haftada iki defa çıkan gazete, 35. sayıdan sonra haftada üç defa yayımlanır.  Hayal gazetesinin yazar kadrosunda da Teodor Kasap ve Ebüzziya Tevfîk bulunmaktadır. Gazetenin ilk sayısında Türkçenin dışında Fransızca, Rumca, Ermenice, Bulgarca dillerinde de yayımlandığı Karagöz – Hacivat muhaveresinde söylenir.

Geniş Bilgi için: Yök Tezlerinde bulabilirsiniz.

Alparslan OYMAK, Osmanlı Mizahında Teodor Kasap (Diyojen, Çıngıraklı Tatar Ve  Hayal Gazetesi Üzerine Bir İnceleme) Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı  Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi İstanbul 2013

FİLOZOF DİYOJEN’DEN SEÇMELER

Diyojen (Diogenes), M.Ö. 412 – M.Ö. 320 yılları arasında yaşamış olan ve kendine yetme ile sadelik ilkelerine dayanan Kinik yaşam biçiminin öncülerinden Sinop’lu çileci düşünürdür. Hakkında doğruluğu kuşkulu pek çok öykü anlatılan Diyojen’in gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşarak, dürüst bir adam aradığı söylenir. Atina’da gelenekçiliğe karşı tavır almış, toplumdaki yapaylıklara ve gelenek haline gelmiş saçma span değerlere meydan okumuş ve her tür yerleşik kuralın insanın doğallığına aykırı düştüğüne inandığı için toplumun tüm yerleşik kurallarına karşı çıkmayı, tahrifata uğramış inanışların çoğunun boş olduğunu göstermeyi ve insanları yalın ve doğal bir yaşam biçimine çağırmayı amaçlamıştır. Ona göre, sade bir yaşam tarzı, sadelikten başka, örgütlenmiş, dolayısıyla toplumların görenek ve yasalarını da önemsememek anlamına gelir. Diyojen, doğaya aykırı bir kurum olan ailenin yerini, kadınların ve erkeklerin tek bir eşe bağlı olmadığı, çocukların ise bütün toplumun sorumluluğunda bulunduğu doğal bir durumun alması gerektiğini savunmuştur.

SEÇMELER

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi: – Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat: Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim!

———–

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir…

Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:

“Ben Çekilirim.”

————-

DİYOJEN’DEN ÖZÜR DİLEYEN DARİUS

“M.Ö. 335… Pers Kralı Darius her gün;

‘Dünyanın en güçlü ve en mutlu kralı benim’ diyordu çevresindekilere…

Bir gün bir konuk geldi Karadeniz kıyılarından…

Kral Darius alışıldık repliğini akşam yemeğinde o konuğun yanında da tekrarladı…

Karadeniz’den gelen konuk, büyük bir özgüvenle çatalını bıçağını tabağının kenarlarına bıraktı…

Dudaklarının üzerini ve kenarlarını yumuşakça sildi…

Gövdesini ve başını dikleştirdi;

“Sinop’ta fıçı içinde yaşayan yaşlı ve bilge bir adam var” diye başladı konuşmasına…

Bakışlarını Kral Darius’un gözlerinin içine dikip devam etti;

“O yaşlı adam şöyle diyor;

‘Dünyada mutlak güç, mutlak mutluluk yok… Her şey anlıktır, geçicidir… Kalıcılık son nefeste belli olur…’

Darius elindeki bıçak ve çatalı öfkeyle masanın üzerine fırlattı…

“Bu benim gücüme ve mutluluğuma karşı yapılmış en büyük hakarettir…”

Konuk oralı bile olmadı…

Az önce bıraktığı çatal ile bıçağı eline alıp yemeğine devam etti…

Ertesi sabah Darius büyük bir orduyla sefere çıktı…

Karadeniz kıyısındaki Sinop’a varıp fıçı içinde yaşayan o yaşlı adamı buldu…

Konuğunun söylediklerini aktarıp sordu:

“Sen kimsin ki benim gibi mutlak güce ve mutluluğa sahip bir kralın yalan söylediğini savunursun?”

İhtiyar başını bile kaldırmadan verdi cevabını:

“Ben Diyojen; Yine aynı şeyleri söylüyorum… Dünyada mutlak güç, mutlak mutluluk yok… Her şey anlıktır, geçicidir… Kalıcılık son nefeste belli olur…”

Darius küstah bir kahkaha atıp Diyojen’in yanından hızlı adımlarla uzaklaştı…

O Sinop hüsranından sadece bir yıl sonra, M.Ö. 334’te Kral Darius; Makedonyalı, henüz otuz yaşında bir kral olan İskender’in ordularına tacını, tahtını kaybetti…

Yetmezmiş gibi hem karısı hem de kızı İskender’e kadınlık yaptılar…

Darius son nefesinde Sinop’ta fıçı içinde yaşayan Diyojen’i bulmalarını ve kendisi adına özür dilenmesini istedi ve ekledi:

“Haklıymış ihtiyar… Mutlak güç ve mutluluk son nefeste belli olurmuş…”

Güçsüz, mutsuz, yenik, ezik bir Kral olarak verdi son nefesini…”

hayal 1 hayal 2 hayal 3 hayal 4 hayal 5

 

GEORGE ORWELL VE NEDEN YAZIYORUM?


“Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçekleri söyleyebilmek devrimci bir eylemdir.” George Orwell

Eric Blair, ya da yazarlıktaki müstear ismiyle, George Orwell üstüne söz söylemek yürek ister. En başta kendisi çok yürekli biriydi.  İngiliz’di, fakat İngiliz sınıf sisteminden nefret ederdi. İspanyol İç Savaşı’nda sosyalizmin mümkün olduğunu, ama komünistlerin savaşı kaybedeceğini, Stalinist komünist yönetimin kayalara vuracağını, “Big Brother” (Büyük Birader) tehdidini ve daha neler neler. Yaşadığı çağın her oluşumunu inanılmaz zekâsıyla irdeledi, gidişini gördü ve hiç korkmadan, herkesten erken söyledi. Erken de, öldü…

Eserleri totalitarizme, tiranlığa ve dayatmacılığa karşı âdeta birer manifesto haline gelen George Orwell’ın, yazdıklarının aradan geçen yıllara rağmen hâlâ bu denli ilgi görüyor olması, yalnızca etkileyici gözlem gücü ve anlatım yeteneğiyle değil, ele aldığı konuların güncelliğini yitirmemesinden kaynaklanır.

Orwell’ı hem düşünce hem yazım anlamında Orwell yapan süreç nasıldı? Bu konuda hayatının çeşitli dönemlerini anlattığı birçok deneme ile Neden Yazıyorum oluşmuştur. Kitaba adını veren makale, özel olarak Orwell’ın yazın hayatı ve politikaya ilişkin düşünceleri, genel olarak ise yazma eylemi üzerine önemli ipuçları sunuyor. Orwell, edebiyatla bir şekilde uğraşan herkesin ya kendisine sorduğu ya da başkaları tarafından ona sorulan klasik sorunun peşine düşüyor:

Neden yazıyorum?

Yazmaya çok küçük yaşlarda, gün içinde kurduğu hayalleri kâğıda dökme isteğiyle adım attığını söyleyen Orwell, istemsizce sürüklendiği tasvir etme arzusundan dem vurarak yazısına başlıyor. Daha sonra ise yazmayı iyi betimlemelere ve klasik ifade biçimlerine indirgeyen anlayışa karşı çıkarak yazmanın bir zorunluluktan kaynaklandığını iddia ediyor.

Uzun süren gazetecilik deneyiminin kazandırdığı bir itkiyle, yazdıklarına yaşadığı dönemin politik atmosferi ve gerçeklikleriyle ilgili pasajlar da ekleyen Orwell, eleştirmen dostlarının, Katalonya’ya Selam’dan sonra onu nasıl “iyi kitapları gazeteciliğe çevirmekle”ve dolayısıyla iyi edebiyatı kısıtlı bir şeye indirgeyip rezil etmekle suçladığını anlatıp ekliyor: “Söyledikleri doğruydu, ama başka türlüsünü yapamazdım. İngiltere’de çok az insanın bilmesine izin verilen bir şeyi, masum insanların haksız yere suçlandığını biliyordum. Buna sinirlenmemiş olsaydım, kitabı asla yazmamam gerekirdi.”

Orwell’ı dönüştüren etkenler

Bu noktada Orwell’ın hayatına bakmakta fayda var. 1903 yılında Bengal’de doğan Orwell, ilk gençlik yıllarında şiir yazıyor, gazetecilik yapıyor ve başarılı bir öğrenci olarak burslar kazanıyordu. 1922 yılında ise 1927’ye kadar kalacağı Burma’ya polis olarak gider ve bu beş yıllık süre boyunca karakterini ve hayatını derinden etkileyen birçok olay yaşar. Orwell’ın zihinsel –ve dolayısıyla yazınsal– dünyası İspanya İç Savaşı’ndan sonra ise geri dönüşü olmayan bir şekilde değişmiştir. Üretken ve etken olduğu gençlik yılları iki dünya savaşı arasında geçen Orwell İspanyol iç savaşına katılmaya karar verir. Çağdaşı pek çok Avrupalı yazar, şair ve sanatçıda onun gibi yapmıştır. Barselona’ya gitmeden önce son gün Paris’te Henry Miller’le yemek yer ve daha sonra birliğine katılır. İlk sözü “Faşizme karşı savaşmaya geldim.” olmuştur. 1936’dan sonra İspanya İç Savaşı ve diğer olaylar neticesinde, o yıllardan sonra yazdığı ciddi eserlerin her satırının “doğrudan ya da dolaylı olarak, totalitarizme karşı durduğunu ve demokratik sosyalizmi desteklediğini” belirtmiştir.

Çocukluğundan itibaren edebi ve süslü ifadeye meyilli olan Orwell, Neden Yazıyorum’da, yazma eylemine girişen herkesin geçtiği süreçlerden bahsediyor. Eğer bir insan yazıyorsa, Orwell’a göre bunun dört sebebi olabilir:

Geçmişimle ilgili tüm bu bilgileri veriyorum, çünkü bir yazarın dürtülerinin ilk gelişimine dair bir şeyler bilinmeden değerlendirilebileceğine inanmıyorum. Yazarın meselesi yaşa­dığı çağ tarafından belirlenecektir -bu en azından bizimki gibi hareketli ve devrimci çağlar için geçerlidir- fakat yazar, daha yazmaya başlamadan, hiçbir zaman tamamen kurtulamayaca­ğı duygusal bir tutum edinmiş olacaktır. Kuşkusuz, coşkusunu dizginlemek ve olgunlaşmamış bir aşamada, sapkın bir ruh ha­linde takılıp kalmaktan kaçınmakla yükümlüdür; fakat erken dönem etkilerinin hepsinden birden kaçtığında, yazma itkisini de öldürmüş olur. Geçimini sağlama gereksinimini bir kenara bıraktığımızda yazmayı (en azından nesir yazmayı) sağlayan dört temel dürtü vardır. Bu dürtüler, her yazarın içinde farklı derecelerde bulunur ve ölçüleri her yazarda zamana ve içinde bulunduğu ortama göre değişir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1-Katıksız egoizm. Zeki görünme, hakkında konuşulma, ölümden sonra hatırlanma, çocukluğunda kendisini hakir gö­ren yetişkinlerden intikam alma vb. arzular. Bu dürtü yokmuş, güçlü değilmiş gibi davranmak saçmalıktır. Yazarlar bu özel­liği bilim insanları, politikacılar, avukatlar, askerler ve başarılı iş adamlarıyla; kısacası insanlığın üst tabakasıyla paylaşır. İn­sanların büyük çoğunluğu aşırı bencil değildir. Otuz yaşından sonra, birey olma hissini neredeyse tamamıyla terk eder ve genellikle başkaları için yaşar, veya sadece ağır işlerin altında ezilirler. Ancak bir de, sonuna dek kendi hayatlarını yaşamakta kararlı olan iradeli ve yetenekli insanlardan oluşan bir azınlık vardır ve yazarlar bu sınıfa dahildir. Şöyle söyleyebilirim ki, ciddi yazarlar gazetecilere oranla paraya daha az düşkün olsa­lar da, sonuçta daha kibirli ve benmerkezcidirler.

2-Estetik coşku. Dış dünyada ve diğer yandan sözcüklerde ve sözcüklerin doğru bir şekilde düzenlenmelerinde güzelliğin algılanması. Şu ya da bu sesin etkisinden, iyi nesrin sertliğin­den ya da iyi bir hikayenin ritminden zevk duymak. Kişinin de­ğerli bulduğu, kaçırılmaması gerektiğini hissettiği bir deneyi­mi paylaşma tutkusu. Estetik dürtüsü, birçok yazarda oldukça güçsüzdür; ama propaganda ya da ders kitabı yazan bir yazar bile, faydacı olmayan nedenlerle hoşuna giden sözcükleri ya da ifadeleri sevecektir veya tipografiyi, kenarların genişliğini vs. önemseyecektir. Demiryolu kılavuzu seviyesinin üstündeki hiçbir kitap estetik kaygılardan tamamen muaf değildir.

3-Tarihsel Güç. Şeyleri oldukları gibi görme, gerçekleri bul­ma ve gelecek nesillerin kullanımı için saklama arzusu.

4-Politik amaçlar. “Politik” sözcüğü mümkün olan en ge­niş anlamında kullanılarak. Dünyayı belirli bir yöne götürme, diğer insanların uğrunda çabalamaları gereken toplumun nasıl bir şey olduğu hakkmdaki fikirlerini değiştirme. Bir kez daha söylüyorum: Hiçbir kitap politik eğilimlerden gerçekten ba­ğımsız değildir. Sanatın politikayla hiçbir ilgisinin olmaması gerektiği fikrinin kendisi de politik bir tutumdur. (sh:10-11)

Orwell, “politik amaçlar” olarak nitelendirdiği motivasyondan bahsederken şöyle diyor: “Barışçıl bir çağda şatafatlı ya da sadece betimleyici kitaplar yazabilir ve politik bağlılıklarımdan neredeyse bihaber olabilirdim. Ancak şimdi bir tür propagandacı olmak zorunda bırakıldım.”Arka planına savaşı alarak yazılmış bu makalelerde, Orwell’ın savaş yıllarından geri dönüşü olmayan bir zihinsel durum ve politik kimlikle çıktığını görüyoruz.

En çok okunan romanları olan 1984 ve Hayvan Çiftliği’ni düşündüğümüzde bu değişikliği anlamak güç değil. Neden Yazıyorum’daki denemelerde ilk defa her türlü baskıcılığa karşı duruşunun kurgusal bir metne yedirilmemiş halini, Orwell’ın açık seçik ifadelerini görüyoruz.

Yedi yıldır roman yazmıyorum, fakat çok yakında bir tane daha yazmayı umu­yorum. O da bir başarısızlık olmaya mahkum. Her kitap bir başarısızlıktır, fakat ne tür bir kitap yazmak istediğimi açık bir biçimde biliyorum.

Dönüp son birkaç sayfaya baktığımda, sanki yazma dürtüm sadece toplum yararına odaklanan türdenmiş gibi gösterdiği­mi görüyorum. Bıraktığım son izlenim bu olsun istemem. Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acı verici bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı bitiren korkunç bir mücadeledir. Ne karşı koyabileceği ne de anlayabileceği bir iblis tarafından itilmese, insan asla böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki, bu iblis, her­keste, bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de, sürekli kendi kişiliği­ni gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiç­bir şey yazamayacağı da doğrudur. İyi nesir, pencere camına benzer. Hangi dürtülerimin daha güçlü olduğunu kesin olarak söyleyemem, fakat hangilerinin peşine düşülmesi gerektiğini biliyorum. Ve dönüp eserlerime baktığımda, politik bir amacım olmayınca hep ruhsuz kitaplar yazdığımı ve ağdalı pasajlara, anlamsız cümlelere, süslü sıfatlara ve genel olarak saçmalığa kapıldığımı görüyorum.(sh:15-16)



Dört makaleden oluşan derleme, Orwell’ın yazma süreçleri dışında, İngiliz sömürgesi olan Burma’da yaşadıklarını ve İngiltere hakkındaki düşüncelerini ele alıyor. Onun İngiltere halkı için düşündüğü eylem planına bir örnek olarak Neden Yazıyorum’dan bir pasaj aktaralım.

İngiltere halkının  kendi hedeflerini belirlemesinin zamanı geldi. İstenen şey basit, insanlara benimsetilebilecek ve çevresinde kamuoyu görüşünün şekillenebileceği somut bir eylem planı. Aşağıdaki altı maddelik programın ihtiyaç duyduğu­muz türden bir şey olduğunu düşünüyorum. İlk üç madde İngiltere’nin iç politikasıyla, diğer üçüyse imparatorluk ve dünyayla ilgili:

1-Toprağın, madenlerin, tren yollarının, bankaların ve temel endüstrilerin kamulaştırılması.

2-Britanya’daki en yüksek vergisiz gelirin, en düşük gelirin on katından fazla olamayacağı şekilde gelirlerin sınırlandırıl­ması.

3-Eğitim sisteminin demokratik bir hat çerçevesinde reforme edilmesi.

4-Hindistan’a savaş bitiminde ayrılma hakkıyla beraber hemen Dominyon statüsü (Büyük Britanya İmparatorluğu’nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim) verilmesi.

5-İçinde renkli insanların da yer alacağı bir emperyal genel konseyinin kurulması.

6-Çin, Etiyopya ve faşist güçlerin tüm diğer kurbanlarıyla res­mi müttefiklik ilanı.

Bu programın genel eğilimi âşikar. Oldukça açık bir biçim­de, bu savaşı devrimci bir savaşa, İngiltere’yi ise sosyalist bir demokrasiye dönüştürmeyi hedefliyor. Programa, sıradan in­sanların anlayamayacağı ya da sebebini kavrayamayacağı hiç­bir şeyi özellikle koymadım. Verdiğim haliyle Daily Mirror‘m ön sayfasında basılabilir. Ancak bu kitabın amaçları doğrultu­sunda daha ayrıntılı bir açıklamaya ihtiyaç var.

1- Kamulaştırma. Endüstri bir çırpıda “kamulaştırılabilir“, fakat esas süreç yavaş ve karmaşıktır. İhtiyaç duyulan şey, tüm temel endüstrilerin mülkiyetinin resmi olarak sıradan insanları temsil eden devletin eline geçmesidir. Bu bir kez yapıldığında, sade­ce tapular ve ortaklık belgelerinin mülkiyeti sayesinde geçinen salt sahipler sınıfının ortadan kaldırılması olanaklı hale gelir. Dolayısıyla, devlet mülkiyeti kimsenin çalışmadan yaşamaya­cağı anlamına gelir. Bunun endüstrinin idaresinde ne kadar hızlı bir değişim anlamına geldiğiyse pek belli değildir. İngilte­re gibi bir ülkede, en azından savaş zamanı tüm yapıyı yerle bir edip silbaştan yeniden inşa edemeyiz. Endüstriyel şirketlerin çoğunluğu, kaçınılmaz olarak aynı personelle devam edecek; bir zamanların mülk sahipleri ile yöneticileri işlerini devlet çalı­şanı olarak sürdürecektir. Küçük kapitalistlerin bu tür düzenle­meleri aslında sevinçle karşılayacağını düşündürecek sebepler var. Direniş; büyük kapitalistlerden, bankerlerden, toprak ağa­larından ve başıboş zenginlerden, kabaca ifade edecek olursak yılda iki bin sterlinden fazla kazanan sınıftan gelecektir; ama el­lerine bakan herkesi saysak bile, bu insanlar İngiltere’de yarım milyondan fazla etmiyor. Tarım alanlarının kamulaştırılması; çiftçilerle sorun yaşamak zorunda kalmadan toprak ağalarını, aşar vergisi toplayanları kesip atmak anlamına geliyor. İngiliz tarımının, çiftliklerin çoğunu (en azından başlangıçta) birer bi­rim olarak korumadan yeniden örgütlenmesini beklemek zor. İşinin erbabı olan bir çiftçi, maaşlı bir müdür olarak devam edecektir. Esas itibarıyla bu çoktan böyledir, ancak ek olarak kâr elde etme ve bankaya sürekli olarak borçlu olma dezavan­tajlarına sahiptir. Küçük ticaretin belirli türleriyle, hatta küçük ölçekli toprak mülkiyetiyle devletin muhtemelen herhangi bir sorunu olmayacaktır. Örneğin, küçük çiftlik sahipleri sınıfını kurban ederek başlamak büyük bir hata olurdu. Bu insanlar ge­rekli ve genel olarak yeterlidir ve çalışma süreleri, “kendi efen­dileri” olma hislerine bağlı. Fakat devlet, toprak mülkiyetine göre kesinlikle bir üst sınır (muhtemelen en fazla 15 dönüm) koyacak ve şehirlerde toprak mülkiyetine hiçbir şekilde izin vermeyecektir.

Bütün üretim araçlarının devlet mülkiyeti ilan edildiği an­dan itibaren, sıradan insanlar, şimdinin aksine, devletin kendile­ri olduğunu hissedeceklerdir. Savaş olsun ya da olmasın bizden beklenen fedakarlıklara katlanmaya hazır olacaklardır. Ve hat­ta İngiltere’nin çehresi hiç değişmiyormuş gibi dursa bile, temel endüstrileri alanlarımızın resmen kamulaştırıldığı gün, tek bir sınıfın egemenliği sona erecektir. O andan itibaren vurgu, mül­kiyetten yönetime, ayrıcalıktan yeterliliğe kayacaktır. Kendi ba­şına devlet mülkiyetinin, savaşın genel zorluklarından daha az toplumsal değişime yol açması gayet mümkün. Fakat bu, her­hangi bir gerçek yeniden yapılanmanın mümkün hale gelmesi için zorunlu olan ilk adım.

2-Gelirler. Gelirlerin sınırlandırılması, var olan tüketim malları­nın miktarına dayalı olarak yönetilen bir iç para biriminin var­lığını imleyen bir asgari ücret saptanması anlamına geliyor. Ve bu da, şimdi yürürlükte olandan daha sıkı bir tayın planlaması demek. Dünya tarihinin bu aşamasında, her insanın tamamen eşit gelire sahip olması zorunluluğuna gerek yok. Belirli işleri yapmak için bir tür maddi karşılıktan başka teşvik edici hiçbir şey olmadığı tekrar tekrar gösterildi. Diğer yandan, maddi kar­şılığın çok büyük olması gerekmiyor. Gelirlerin benim önerdi­ğim kadar katı bir şekilde kısıtlanması uygulamada imkânsız. Aykırılıklar ve yakasını kurtaranlar hep olacaktır. Ancak bire onun maksimum normal fark olmaması için hiçbir sebep yok. Ve eşitlik hissi bu sınırlar dâhilinde olanaklı. Haftada üç sterlini olan adamla yılda bin beş yüz sterlini olan adam, Westminster düküyle rıhtımdaki banklarda uyuyanların aksine, birbirlerini denkleri olarak görebilirler.

3-Eğitim. Eğitim reformu, savaş zamanında başarı göstermek­ten çok geleceğe yönelik bir vaat olmak zorunda. Şu anda okul­dan ayrılma yaşını yükseltecek ya da ilkokullardaki eğitimci­lerin sayısını arttıracak durumda değiliz. Fakat demokratik bir eğitim sistemi yönünde acil olarak atılabilecek adımlar var. Özel okulları ve eski üniversiteleri, özerkliklerini ortadan kal­dırarak, sadece beceri temelinde seçilen ve devlet yardımı alan öğrencilerle doldurabiliriz. Günümüzde özel okul eğitimi; kıs­men sınıfsal önyargı eğitimi, kısmen de orta sınıfın belirli mes­leklere girebilme karşılığında üst sınıfa ödediği bir çeşit vergi. Koşulların değişmekte olduğu doğru. Orta sınıflar, eğitimin pa­halılığına isyan etmeye başladı ve savaş bir iki yıl daha sürerse özel okulların çoğunu batıracak. Boşaltma da belirli küçük de­ğişimlere yol açıyor. Fakat daha eski okullar arasında finansal fırtınaya en uzun dayanabilecek olanların şu ya da bu şekilde var olmayı sürdürerek züppelik merkezleri olarak irin topla­ması tehlikesi var. İngiltere’nin sahip olduğu 10.000 “özel” okul gibi, onların da neredeyse hepsinin baskılandırılması gereki­yor. Bu kurumlar sadece ticari girişimler olmaktan ibaretler ve çoğu durumda eğitim seviyeleri ilkokullarınkinden daha dü­şük. Yalnızca devlet tarafından eğitilmenin utanılacak bir şey olduğu fikri yaygın olduğu için var olmaya devam ediyorlar. Devlet, başlangıçta bir jestten fazlası olmasa da, tüm eğitimden kendisini sorumlu ilan ederek bu fikri bastırabilir. Eylemlere olduğu kadar jestlere de ihtiyacımız var. Zeki bir çocuğun hak ettiği eğitimi alıp almayacağını sadece doğumundaki bir tesa­düf belirlerken, bu noktadaki “demokrasiyi savunma” konuş­malarının saçmalıktan ibaret olduğu fazlasıyla açık.

4-Hindistan. Hindistan’a vermemiz gereken şey, “özgürlük” değil; daha önce de söylediğim gibi bunu vermek imkansız; Hindistan’a daha ziyade müttefiklik, ortaklık, yani eşitlik öner­meliyiz. Fakat aynı zamanda Hintlilere isterlerse ayrılmakta özgür olduklarını da söylemek zorundayız. Bu olmaksızın eşit ortaklık olamaz ve renkli insanlarımızı faşizme karşı koruma iddiamız inanılırlığını yitirir. Ama Hintlilere kendilerini ba­şıboş kılma özgürlüğü verildiği anda bunu yapacaklarını dü­şünmek bir hata. Bir Britanya hükümeti koşulsuz bağımsızlık önerdiğinde onlar bunu reddedeceklerdir. Zira ayrılma hakları olduğu sürece, bunu yapmak için temel nedenleri ortadan kalk­mış olacaktır.

İki ülkenin birbirlerinden bütünüyle ayrılmaları, hem İn­giltere hem de Hindistan için bir felaket olur. Akıllı Hintliler bunu biliyorlar. Şu anda Hindistan yalnızca kendini savunamamakla kalmıyor, aynı zamanda neredeyse kendini beslemekten bile aciz. Ülke idaresinin tamamı, ağırlıklı olarak İngilizlerden oluşan ve beş ya da on yıl içinde yerlerine yenileri konamaya­cak olan uzmanlardan (mühendisler, ormancılar, demiryolu memurları, askerler, doktorlar) oluşan bir kadroya dayanıyor. Dahası, İngilizce ülkenin temel ortak dili ve Hindistan entelijansiyasının neredeyse tamamı son derece İngilizleştirilmiş durumda. Yabancıların egemenliğine girme -zira Britanyalılar çıktığı anda, Japonlar ya da başka güçler Hindistan’a girecek­lerdir- taşlarm inanılmaz biçimde yerlerinden oynamasına yol açacaktır. Ne Japonlar ile Ruslar ne de Almanlar ile İtalyanlar Hindistan’ı Britanya’nın ulaştığı düşük verimlilik seviyesinde dahi idare etmeyi başarabileceklerdir. Hintliler, gerekli olan teknik uzman kitlesine ya da diller ve yerel koşullar hakkındaki bilgilere sahip değiller ve muhtemelen Avrasyalılar gibi vaz­geçilmez arabulucuların güvenini kazanamayacaklardır. Eğer Hindistan yalnızca “özgürleşecek”, yani Britanya’nın askeri korumasından azade olacak olursa, bunun ilk sonucu yeni bir yabancı işgali, İkincisiyse birkaç yıl içinde milyonlarca insanın ölümüne yol açacak olan büyük kıtlık dizileri olacaktır.

Hindistan’ın ihtiyacı olan şey, Britanya’nın müdahalesi ol­maksızın, ama askeri koruma sağlamak ve teknik danışmanlığı garanti eden türden bir ortaklık ilişkisinde kendi anayasasını oluşturma hakkına sahip olmaktır Bu, İngiltere’de sosyalist bir hükümet olmadığı sürece, hayal dahi edilemez. İngiltere, Hindistan’ın gelişimini -kısmen Hindistan’da endüstrinin faz­lasıyla gelişmesi durumunda ticari rekabetten duyduğu korku­dan, kısmen geri kalmış insanlar medeni olanlardan daha kolay yönetildiğinden- en azından sekiz yıldır yapay olarak engelle­mekte. Ortalama bir Hintli’nin kendi vatandaşlarından Britanyalılara oranla daha çok çektiği herkesçe biliniyor. Küçük Hint kapitalisti şehirli işçiyi son derece acımasızca sömürüyor, köy­lü doğumundan ölümüne tefecinin kıskacında yaşıyor. Fakat tüm bunlar, Hindistan’ı yarı bilinçli olarak mümkün olduğunca geri bırakmak isteyen Britanya egemenliğinin dolaylı sonuçları. Britanya’ya en sadık olan sınıflar prensler, toprak sahipleri ve iş çevreleri; yani genel olarak statükoda durumu çok iyi olan geri­ci sınıflardır. İngiltere Hindistan’la ilişkisinde sömüren olmayı bıraktığı anda güç dengesi değişecektir. O zaman Britanyalıların, yaldızlı filleri ve yapay ordularıyla gülünç Hint prenslerini methetmesine, Hindistan’da sendikaların büyümesini engellemeli…….(sh:72-77)

Burma Günleri (Aslan ve Unicorn), İngiltere ve İngiliz halkı üzerine düşünceleri ve dönemin politik atmosferi üzerine yorumlarından oluşuyor. Ulusal yaşam standartlarını düşürmek istemeyen Britanya iktidarının karşılaştığı zorluklar ve benimsediği savunmacı anlayış, Nazizm gerçeği, iktidardaki kesimin halktan kopukluğu ve gelmekte olan savaş karşısındaki pragmatist, umursamaz tutum kendine yer buluyor:

“Yaşanan; yaşam tarzlarında bir değişikliğe yönelmekte isteksiz zengin sınıfın tamamının, faşizmin ve modern savaşın doğasına gözlerini kapatmasıydı. Ve reklamlardan geçindiği için ticaret koşullarının normal kalmasında çıkarı olan adi basın tarafından halk kitlelerine suni iyimserlik pompalanıyordu.”

Bir Fili Vurmak başlıklı kısacık makalede ise yaşadığı ilginç bir olayı anlatıyor. Burma’da polis olarak çalışan Orwell’a, bir şekilde kaçıp şehre gelen, pazar yerinde kontrolsüzce “dehşet saçan” bir fil olduğu söyleniyor ve olayı halletmesi isteniyor. Tüfeğini kapıp pazar yerine gelen Orwell’ın, koca bir Hintli topluluğunun karşısında, görevini yapması beklenen bir “İngiltereli” polis olarak âdeta bütün Hint halkıyla, kimliğinden ötürü hesaplaşmasını izliyoruz.

Bir İdam ise Orwell’ın hapishanede görevli olduğu dönemde tanıklık ettiği bir hikâye. Kısacık, yarım saatlik bir zaman diliminde geçiyor ve neredeyse gerçek olduğu unutularak, âdeta bir kurgu gibi okunuyor; Orwell’ın psikolojik gözlem yeteneğini ve gizleyemediği edebi dehasını bir kez daha gözler önüne seriyor. Orwell’ın tüm bu makalelerde usanmadan değindiği, vurguladığı bir şey var. O da, kendi politik söylemini nasıl yıllar içinde kazandığı –maruz kaldığı da diyebiliriz– deneyimleri estetik yetkinlikle birleştirerek sunmaya çalıştığı ve bunun önemi. Ona göre politik tavrın edebi bir söyleme kavuşması ancak belirli bir estetik deneyimi aştıktan sonra mümkün olabilir, bu yüzden daha önce yazdığı bazı metinleri sırf estetik kaygılarla yazılmış, gereksiz arayışlara işaret eden şeyler olarak görüyor.

BURMA’DA BİR İDAM

Burma’da oldu bu anlatacaklarım. Ipıslak bir gündü, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Ölgün, teneke pası gibi sarı yampirik bir ışık, hapishane avlusunun yüksek duvarlarına yansıyordu. İdam mahkûmlarının hücrelerinin dışında bekleşiyorduk. Hayvanların kapatıldığı kafesler gibi, çift parmaklıklı iğrenç barakalardı bunlar. Her hücre, enine boyuna üç buçuk metre kadar genişti. Çıplak bir mekândı, tahta bir döşek ve bir su kabı dışında. Kimi hücrelerin esmer tenli sakinleri, battaniyelerine sarılmış, demir parmaklıkların gerisinden ölgün nazarlarla dışarıyı seyrediyordu. Hepsi idam mahkûmuydu, bir iki haftaya kadar asılacaklardı.

Mahkûmlardan birini hücresinden çıkardılar. Adam Hindu idi. Ufak tefek, zayıf, kavruk biriydi. Başı tıraşlı, sulanmış gözleri bulanık bakıyordu. Çelimsiz vücuduna hiç uymayan, yeni sürgün gibi fışkırmış kalın bir bıyığı vardı. Hani, şu komedi filmlerindeki abartılı, gülünç adamların bıyıkları gibi. Boyu iki metreye yaklaşan, çam yarması gibi Hindu muhafızlar mahkûmu derdest etmiş darağacına hazırlanıyorlardı. İki muhafız ellerinde tüfek ve sürülmüş kasaturaları ile adama vaziyet ederken, öbürleri ellerini kelepçeliyordu. Kelepçeyi zincirlediler ve kollarını da büküp bağladılar. Neredeyse, mahkûma yapışık yürüyorlardı, elleri devamlı onu kavramış, sanki onun yanlarında olduğundan emin olmak ister gibi, adamı sımsıkı tutuyorlardı. Biri balık tutmuş da, henüz canlı balık tekrar suya atlamasın diye elinde hapsetmeye çalışıyor sanırdınız. Ama mahkûm öylece ilgisiz duruyordu, ellerini bağlasınlar diye uzatırken, ne olup bittiğinin farkında değil gibiydi.

Saat sekizi çaldı. Uzaktaki barakalardan. Islak havayı delerek gelen bir boru sesi… Hepimizden ayrı, mesafeli duran canı sıkkın hapishane müdürü, değneğiyle kumu eşelerken, boru sesini duyunca başını kaldırdı. Müdür, askeri doktordu, fırça gibi gri bıyıklı, boğuk sesli biri. Sinirli sinirli, “Tanrı aşkına çabuk ol Francis” dedi. “Bu adamın bu saate kadar ölmüş olması gerekiyordu. Daha hazır değil misin?”

Baş gardiyan Francis, kapkara elini havada sallarken: “Tamam efendim, tamam efendim” diye fokurdadı. Keten bezinden bir elbisesi ve sarı çerçeveli metal gözlükleri vardı. Ama, ş’leri tıslayarak konuşuyordu. “Herşey ayarlandı efendim. Cellat bekliyor. Hemen işe koyuluyoruz.”

“İyi, haydi bitirin şunu. Bu iş bitmeden mahkûmlar kahvaltılarını yiyemeyecekler.”

Darağacına gidiyoruz. İki muhafız mahpusun iki yanında yürüyor, tüfekler takılı, öbür iki muhafız ise, adamı hem itekliyor, hem de sanki düşmesin diye tutuyordu. Geri kalanımız, hâkimler ve diğerleri, arkadan geliyorduk. Aniden, birkaç metre yürüdükten sonra, hiçbir ikaz ya da emir olmaksızın, tören alayı yarıda kesildi. Berbat bir şey oldu, nereden çıktığı belirsiz bir köpek avluya daldı. Avaz avaz havlayarak aramıza girdi, bir sürü insanı bir arada bulduğu için sevinçli, tüm vücudunu sarsarak etrafımızda atlayıp sıçramaya başladı. Uzun karışık tüylü, yarı teriyer, yarı sokak köpeği bir mahluk. Biraz atladı, zıpladı, sonra, kimsenin durdurmasına kalmadan, mahkûmun üstüne sıçradı ve yüzünü yalamaya çalıştı. Herkes donakaldı, köpeği yakalamayı bile akıl edemedik. “Bu belalı köpeği kim saldı buraya?” diye öfkeyle haykırdı hapishane müdürü.

“Biriniz yakalayın şunu!”

Muhafızın biri kafileden ayrıldı, sarsak bir edayla köpeğin ardından seyirtti. Ama, umursamaz köpek, hiç ele gelmiyor, oyun oynar gibi dans ediyordu. Genç bir melez gardiyan yerden bir avuç çakıl taşı alıp köpeğe fırlattı, ama köpek taşlardan kurtulup tekrar peşimizden geldi. Havlamaları hapishane duvarlarında yankılanıyordu. İki muhafızın tuttuğu mahpus, tüm bunlar infaz formalitesinin olağan bir parçasıymış gibi, ilgisiz bakıyordu. Neden sonra, nihayet biri köpeği yakalayabildi. Mendilimi boynuna dolayıp uzaklaştırdık onu. Ama, köpek hâlâ direniyor ve inliyordu.

Darağacına kırk metre kadar kalmıştı. Önümde yürüyen mahpusun çıplak kahverengi sırtına baktım. Eli kolu bağlı, sarsak yürüyordu. Yine de, Hintlilerin o dizlerini hiç germeden hafif yaylanan yürüyüşü çok istikrarlıydı. Her adımda, adaleleri yerli yerine oturuyor, Bir keresinde, her iki omuzunu yakalamış adamların kıskacına rağmen, bir su birikintisine basmamak için, hafif yana çark etti. Tuhaftır, o ana kadar, sağlıklı, bilinçli bir adamı yok etmenin ne demek olduğunu asla kavrayamamıştım. Mahpusun su birikintisine basmamak için yana çekilişini görünce, yolunda giden bir hayatı kısa kesmenin gizemini, dile getirilemez yanlışlığını gördüm. Bu adam ölmüyordu ki, bizim kadar canlıydı. Vücudunun tüm organları çalışıyordu, bağırsakları sindirdiğini dışarı atıyor, cildi kendini yeniliyor, tırnakları uzuyor, dokuları oluşuyordu. Darağacına çıktığında, sonra da saniyenin onda birinde havada düşerken, tırnakları hâlâ uzuyor olacaktır. Gözleri sarı çakılları ve gri duvarları görüyor, beyni hâlâ her şeyi hatırlıyor, akıl yürütüyor, hatta su birikintilerine bile dikkat ediyordu. O ve biz, bir grup insan, beraberce yürüyor, aynı dünyayı görüyor, hissediyor, anlıyorduk. Ama iki dakika sonra, ani bir kopuşla, içimizden biri gitmiş olacaktı, bir beyin eksik, bir dünya eksik.

Darağacı, hapishane bahçesinden ayrı, her yanını dikenli uzun otların sardığı küçük bir avluda idi. Bir hangarın üç tarafı gibi, tuğladan yapılmış, üstüne kalın bir tahta döşenmiş, onun üstüne de iki direk ve kol demiri oturtulmuştu, en tepede de bir halat sallanıyordu. Hapishanenin beyaz üniformasını giymiş, gri saçlı bir mahkûm olan cellat, cihazının yanında bekliyordu. Avluya girer girmez, köleler gibi yerlere eğilerek hepimizi selamladı. Francis’in bir sözü üzerine, iki muhafız, mahpusu daha da sıkı tutup itekleyerek darağacına doğru götürdüler ve sakarca basamaklardan çıkardılar. Sonra, cellat tırmanıp halatı mahpusun boynuna geçirdi.

Beş metre ötede dikilmiş bekliyorduk. Muhafızlar darağacının etrafında halka olmuştu. Ve sonra, ilmik boynunda sıkıştırıldığında, mahpus tanrısının ismini haykırmaya başladı. Yüksek sesle, nakarat gibi devamlı tekrarlanan bir feryattı bu, “Ram! Ram! Ram! Ram!” Canhıraş, korku dolu, acil bir imdat çağrısı değil, sabit, ritmik, neredeyse çan çalışı gibi bir seslenişti. Köpek bu sese sızlanır gibi karşılık verdi. Darağacında dikilen cellat, hemen un çuvalı gibi keten bir torba çıkarıp mahpusun başına geçirdi. Fakat, kumaşın emmesine rağmen, feryadı hâlâ işitiliyordu: “Ram! Ram! Ram! Ram! Ram!”

Cellat darağacından indi, manivelayı tutarak bekledi. Dakikalar geçti gibi geldi. Mahpusun sabit, soğuk haykırışı sürdü de sürdü: “Ram! Ram! Ram! Ram! Ram!” sesi bir saniye bile duraksamadı. Hapishane müdürü başını çenesine eğmiş, değneğiyle toprağı eşeliyor ve muhtemelen zihninde belli bir sayıya kadar izin vermiş, mahpusun feryatlarını sayıyordu, elli belki de yüz. Herkesin beti benzi attı. Hintliler’in suratları berbat kahve gibi griye dönmüştü ve birkaçının kasaturaları da titriyordu. İpin ucunda bağlı, kukuletalı adama bakıyor ve haykırışlarını dinliyorduk, her feryat, iki saniye daha hayat demekti. Hepimizin kafasında da aynı fikir vardı: Oh, öldür adamı çabucak, bitir şu işi, durdur şu iğrenç gürültüyü!

Aniden, hapishane müdürü kararını Verdi. Başını kaldırdı, değneğiyle hızlı bir hareket yaptı. Neredeyse vahşi bir sesle “Chalo!” diye bağırdı. Madeni bir gürültü ve sonrasında ölüm sessizliği. Mahpus yok olmuştu, ama halat kendi üstüne dönüp duruyordu. Köpeği salıverdim, hayvan hemen dört nala darağacının arkasına koştu, ama oraya varır varmaz aniden durdu, havladı ve sonar avlunun bir köşesine çekilip otların arasında dikildi ve ürkek ürkek bize bakmaya başladı. Ölüye bakmak için darağacının arkasını dolandık. Ayakları dümdüz yere dönük, vücudu yavaş yavaş sallanıyordu, bir taş kadar kaskatı ve cansızdı.

Hapishane müdürü elinde değneğiyle geldi, çıplak vücudu dürttü, ceset sallanınca, belli belirsiz bir sesle, “Bu iş tamam” dedi. Darağacından uzaklaştı ve derin bir nefes aldı. Yüzündeki sıkkın ifade derhal kaybolmuştu. Kol saatine şöyle bir göz attı: “Saat sekizi sekiz geçiyor. Bu sabahlık da bu kadar, tanrıya şükür!”

Muhafızlar kasaturalarını çözüp marş marş uzaklaştılar. Uslanan ve bir hata yaptığının farkında olan kopek, muhafızların peşinden gitti. Biz de, darağacını bırakıp hükümlülerin bekleştiği hücreleri geçtik ve hapishanenin büyük avlusuna geldik. Hükümlüler, muhafızların nezaretinde kahvaltılarına çoktan başlamışlardı. Uzun kuyruklar halinde, ellerinde birer teneke kase çömelmiş bekleşiyor, aralarında dolaşan muhafızlar da pilav dağıtıyordu. İnfaz sahnesinden sonar, çok evcil, neşeli bir manzara gibi göründü. Görev yerine getirildiği için hepimiz müthiş ferahlamıştık. İnsanın içinden şarkı söylemek, koşmak ya da alabildiğine gülmek geliyordu. Herkes birden neşeyle çene çalmaya başladı. Yanımda yürüyen melez delikanlı, geldiğimiz yolu başıyla işaret ederek gülümsedi ve “Biliyor musunuz efendim, arkadaşımız (ölen adamı kastediyordu) temyiz talebinin reddedildiğini öğrendiğinde, hücresine pislemişti.

Korkusundan. Lütfen, bir sigaramı alın, efendim. Yeni gümüş tabakamı beğendiniz mi? İki rupiye aldım. Kaliteli Avrupa tarzı.”

Birçoğu güldü, neye güldüklerini bilmeksizin. Francis hapishane müdürünün yanında yürürken, çalçene konuşuyordu: “Şey efendim, her şey mükemmelen tamamlandı, bitti. Şipşak bitirdik işi. İşte böyle. Oooo, hayır. Her zaman böyle olmuyor. Doktorun darağacının altına gidip mahkumun ölümünü garantilemek için bacaklarına asıldığını bilirim. Ne nahoş bir durum!”

“Ayaklarına asılıp buruluyor öyle mi? Çok kötü” dedi hapishane müdürü.

“Ah efendim, mahkûmlar söz dinlemeyip direndiği zaman daha da berbat oluyor. Hatırlıyorum, bir adam, infaz için geldiğimizde hücresinin demir parmaklıklarına yapışıp kalmıştı. Söylediklerime belki inanmayacaksınız, ama adamın ellerini parmaklıklardan kurtarabilmek için, her bir bacağına üç muhafızın asılması gerekmişti. Makul davranması için onu iknaya çabaladık.

“Bak sevgili dostum, dedik, bize yaptığın şu eziyete bak!” Ama, gelin görün ki, adam bize kulak asmadı. Ah, ah, bize büyük sorun çıkarmıştı.”

Bir de baktım ki, avaz avaz gülüyorum. Herkes gülüyordu. Hapishane müdürü bile hoşgörülü bir ifadeyle sırıttı. Gülerek, “Haydi hepiniz gelin de birer içki için” dedi. Arabada bir şişe viskim var. Hepimize yeter.”

Hapishanenin kocaman çift kapılarından geçip yola çıktık. “Bacaklarına asılmak ha?” dedi Burmalı bir hâkim ve kahkahalarla boğuldu. Hepimiz tekrar gülmeye başladık. O anda, Francis’in öyküsü olağanüstü komik gelmişti. Avrupalılar ve yerliler gayet dostane bir hava içinde, beraberce içki içtik. Ölen adam bizden sadece yüz metre uzaktaydı. ["The Collected Essays, Journalism and Letters of George ORWELL" G.Orwell'in Derlenmiş Denemeleri, Gazete Yazıları ve Mektupları Volume 1, An Age Like This, 1920-40 Cilt 1, İşte Böyle Bir Çağa 1920-40)]

Kaynak:

 George Orwell, Neden Yazıyorum, Orjinal isim: Why I Write, trc: Levent Konca, İstanbul, 2013

http://www.prensesemektuplar.com/2011/01/george-orwell.html

http://marmaracommunity.net/blog/2013/11/27/george-orwellin-acik-secik-ifadeleri/

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/04/17/198958.asp

 1984 NİNETEEN EİGHTY-FOUR (1984)
ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999)

ULYSSES (1967) Film


Yönetmen: Joseph Strick           

Ülke: İngiltere, ABD

Tür:Dram

Vizyon Tarihi: 14 Mart 1967 (ABD)

Süre: 132 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Fred Haines, James Joyce, Joseph Strick         

Müzik: Stanley Myers  

Görüntü Yönetmeni: Wolfgang Suschitzky       

Yapımcı: Wilfred Eades, Fred Haines, Walter Reade   

Firma: Laser Film Corporation | Ulysses Film Production

Oyuncular Barbara Jefford, Milo O’Shea, Maurice Roëves, T.P. McKenna, Martin Dempsey

Hakkında ve Özet

Film James Joyce’un, Ulysses romanından uyarlananmış bir dramdır. Ayn Rand’ın Atlas Silkindi romanı gibi Ulysses’i filme uyarlanması zor olan örneklerdendir. Joyce’un romanının da filme uyarlanması imkânsız olduğunu düşünülse de seyirciye bu şekilde bile sunulması roman muhtevasına vakıf olmak isteyenler açısından çok önemli bir fırsattır.

Dublin, 16 Haziran 1904. Konu, iktidarsız evli bir Yahudi’nin [Leopold Bloom]  hayatında, eşi Molly ve Dublin’de bir öğrenci / şair [Stephen Dedalus] ile aralarında geçen olaylar üzerine kuruludur. Bloom, sürekli pornografi fantazilerin hayalini kurmaktadır.

 Stephen Dedalus entellektüellik ve Bloom’un bedenselliği arasındaki romanın önemli ikilemi, Stephen (erkek), Bloom (kadınsı erkek) ve Molly (kadın) arasındaki üçgen arasında geçmesidir. Bir şair olarak kendini fantezilerine Stephen Dedalus’un, orta yaşlı bir Yahudi Leopold Bloom’u bir baba figürü olarak buluşu ile dostluk kurmalarıdır. Diğer rollerinde eylemleri ve karakterlerin düşünce ve fantezileri üzerine daha fazla odaklanarak, Joyce, önce kültürde yasaklı olan bazı hususları gün yüzüne çıkarmıştır.

Dedalus ve Bloom şehirde bir gün dolaşırlar. Bu arada, cenaze töreninde Stephen babalık duygularını sarsılır. Molly yasak aşkı üzerine göndermeler bulunmaktadır Film Bloom’un günü, eşi Molly ile bir yakınlaşması ile biter.

Filmin unutulmaması gereken taraflarından biri Mr. Bloom’un işlediği günahlar (plajda engelli kadına karşı duyduğu şehvet-genelevi ziyareti) nedeniyle aşağılanması sahnelerindeki aşırılıklar göze çarpınca filmin unutulmaya/unutturulmayaçalışıldığı görüşünü dile getirebiliriz.

İngilizce alt yazısının üç yıl önce hazırlanması/sunulması ile filmin, diğer dillere çevrimi başlasa da, Türkçe alt yazısı hala bulunmamaktadır.

Ulysses Romanı hakkında Nevzat Erkmen tarafından tercümesi ve okuma sözlüğü bulunmaktadır. Roman, zor okunanlardan olduğu için filme bakmanızı tavsiye ederiz.

Roman

James (Augustine Aloysius) Joyce’in 2 Şubat 1922’de yayınlanan eseri. Ulysses Amerikan dergisi The Little Rewiev da Mart 1918 den Aralık 1920 ye kadar seri olarak yayımlanmıştır. Sylvia BEACH tarafından bir bütün halinde 2 Şubat 1922 yılında Paris’te basılmıştır. Modern edebiyatın en önemli eserlerinden birisidir. 1922’de yazılan roman, 1930’larda müstehcen bulunarak ABD, İngiltere ve Avustralya’da yasaklandı. ABD’de yasak 1933’te kalktı. Ulysses, Yahudileri rencide eden bir Roman olduğu konusunda birkaç örnek verebiliriz.

TÜRKÇE ÇEVİRİDEN ALINTILAR

—Gidin başımdan, dediydi o.

Hemi de bakındı, kapıya kadar vardıydı da, öbürleri onu tutarlarkene Bloom’un arkasından şarladıydı:

—Yaşasın İsrail!

Aboov, peygamber aşkına o topuz gibin götünün üstüne otursan da kendini el âleme rezil rüsva etmesen ya. Tanrım, daima pezivenk soytarının biri çıkar da pezivenk bi havagazı yüzünden böyle pezivenkçe kepazelikler çıkarır hep. Bakındı, vallahi insanın kursağındaki biraların kesilmesine yol açacak bak, billahi.

Diyerekten yalınayak başıkabak ne kadar çocuk varsa ne kadar kaldırım süpürgesi varsa kapıya toplandılardı, Martin isem arabacıya derhal hareket etmesini söylediydi, abem isem uluyup ürüdüydü, Joe ilen Alf isem ona çenesini kapamasını söyledilerdi, seninki isem Yahudilere hakaret edilmesine içerlemiş vaziyette, sokaktaki ayaktakımı isem konuşsana ülen diye bağırdılardı da Jack Power seninki arabada otursun da o pezivenk çenesini tutsun diyem uğraştıydı ve bi gözü bağlı bi ipikırık Aydaki adam bi Yavudi miydi, Yavudi miydi, Yavudi miydi diyem çığırmaya başladıydı da bi şırfıntı da ona doğru ünlediydi:

—Ey, bayım! Dükkânın açılmış, bayım!

Ve o da dediydi kin:

Mendelssohn Yahudiydi, Kari Marx, Mercadante ve Spinoza da Yahudiydi. Hazreti İsa da Yahudiydi ve onun babası da Yahudiydi. Sizin Allahınız.

—Onun babası yoktu ki, dediydi Martin. Hadi yeter artık. Sür evladım arabayı.

—Kimin Allahı? Dediydi abem.

—E, amcası bir Yahudiydi ya, dediydi o. Sizin Allahınız bir Yahudiydi. İsa, benim gibi bir Yahudiydi.

Bakındı, abem apansız dönüp içeriye daldıydı.

Hazreti İsa adına, dediydi, o mübarek ismi ağzına alan o pezivenk Yahudinin beynini dağıtayım da görün. Hazreti Isa adına, seni çarmıha gereceğim ulan, vallahi de billahi de. Verin şu bisküvi kutusunu bana, ulan.

—Dur! Yapma! Dediydi Joe.

Bakındı, şeytan bilem durduramaz o pezivenk bisküvi kutusunu ille de kaptığı gibin dışarıya vardıydı da bızdık Alf onun dirseğine yapışmış kasaplık domuz gibin avaz avaz ciyakladıydı kin kraliçenin Royal Tiyatrosu’ndaki bi pezivenk piyesten farksız:

—Nerede o herif? Öldüreceğim onu!

Bu arada Ned ile J. J. gülmekten kırıldılardı.

—Hay Allahın belası, dediydim ben, kıyamet mi kopucak yoksam.

Ama şansı varmış kin, arabacı beygirin kafasını öbür tarafa çevirdiği gibin, pırlayıp gittilerdi.

—Yapma, abem, dediydi Joe. Dur!

Bakındı, elini şöyle bi kaldırdığıynan kolunun bütün hızıynan öyle bi savurduydu kin, Şükür Allaha güneş gözünü kamaştırdıydı, yoksam seninkinin leşini yere sererdi billa. Bakındı, kutuyu nerdeysen Longford kontluğuna yollayayazdı. Pezivenk beygirin ürküp bi kaçışı var kin, emektar köpek desen arabanın peşinden çılgın gibin koşarkene ordaki milletin alayı ne bağırdı ne güldüydü ya senin o tenekekutunun sokaktaki tangırtısı, yarabbim.

Ulaa, ömrü hayatında böyle bi şeyi ne görmüşsündür ne de işitmiş. Bakındı, o kocuman tenike saksısına bi konuvirsiydin o zaman Altın Kupayı tam hatırlardı seninki, billahi de, ama bakındı, abemi tecavüzden adam dövmekten, Joe’yu da yardakçılık yapıp onu kışkırtmaktan içeri tıksalardı o zaman. Arabacı atları öyle deli gibin dehleyivirdiğinnen seninkinin canını kurtarmış olduydu, vallahi de tallahi de. Ne? Namussuzum, hakikati söylüyom. Ötekiysen seninkinin yedi ceddinden bando mızıkaynan geçtiydi.

—Öldürdüm mü onu, dediydi, ne olduğunu annayamadım?

Sonra, pezivenk köpeğe buyurduydu:

—Koş, Garry! Yakala onu, evlat!

Son gördüğümüzde, senin keçisuratlının üzerinde el kol hareketleri yaptığı pezivenk araba köşeden kıvrıldıydı da pezivenk köpek de kulaklarını arkaya doğru yatırıp olanca kuvvetiynen haydee şeninkini paramparça etmek için arabanın peşinden öyle bi koşturduydu. Beşe yüz ha! Aboov, burnundan fitil fitil getirirler insanın, görürsün.

 (sh: 387-391)

Fantazilerinden

(Kollarım kavuşturur. Bloom ciyaklar; aklı bokuna karışır.)

BLOOM

Acıyın bana, annee! Yapmayın!

BELLO

(gene girişir) B i r d a h a!

BLOOM

(çığlık çığlığa) Aman, cehennem buymuş meğer! Vücudumun her bir azası nasıl da kıyılıyor!

BELLO

(bağırır) Oh, canıma değsin, hasbinallah ve ni’melvekil! Altı haftadır işittiğim en güzel haber bu. Al sana, beni bekletmesene ulan hırt! (suratına bir tokat aşkeder)

BLOOM

(inler) Senin niyetin beni dövmek. Gidip anlatacağım….

BELLO

Tutun şunu yerde, kızlar, ben üstüne binesiye kadar.

ZOE

Elbet. Üstünde yürüsene! Ben yürüyeceğim.

FLORRY

Asıl ben yürüyeceğim. Öyle açgözlü olma.

KITTY

Olmaz, ben yürüyüm. Bana bırakın onu.

(Kırış kırış suratlı, kırçılsakallı genelev aşçısı, Mrs. KeogJı, yağa batmış önlüğü ve yeşil erkek çorapları ve pabuçlarıyla, yüzü gözü un içinde, üzerinden taze hamur parçaları sarkan bir oklavayı çıplak kırmızı kollu eliyle tutmuş, kapıda belirir.)

MRS. KEOGH

(zalimâne) Yardıma ihtiyaç var mı?                                             

(Bloom’u yakalayıp kımıldatmadan yerde tutarlar.)

BELLO

(hırlayarak Bloom’un yukarıya dönük yüzünün üzerine çömelir; tombalak bacağını kavrayarak purosunun dumanını üfler) Bakın, Keating Clay, Richmond Yetimhanesinin idaremeclisi reis muavinliğine seçilmiş, Guinness’in imtiyazlı hisseleri de on altı üç çeyreğe dayanmış. Craig ile Gardner’in bahsettiği o hisseleri almamakla ne ahmaklık etmiştim ya! Kahrolası, kör talihim benim. Ya o hiç hesapta olmayan Alahın cezası Throwaway’in bire yirmi kazandırması! (purosunu öfkeyle Bloom’un kulağında söndürür) Nerede o Allahın cezası kültablası?

BLOOM

(dürtüklenerek ve kıçı ezilerek) Ayy! Anam! Canavarlar! Zalim adam!

BELLO

On dakkada bir af dile. Yalvar. Hayatında yalvarmadığın kadar yalvar. (elini ve iğrenç purosunu müstehcen bir işaret yaparak uzatır) Nah, öp bunu, ikisini de. Öp. (bir bacağını yana atar ve, dizleriyle binici gibi bastırarak, haşin bir sesle çığırır) De eh! Atımıza bindik, gidiyoz biz. Haydii, Edipse çekilişlerine gidiyoruz, (iki yana doğru eğilir ve atının taşaklarını hoyratça ezerken, bağırır) Hahayt! Atıl ileri evlat! Seni usulünce beslerim ben. (oyuncak atına biner; eyerinin üzerinde hoplar) Hanım atıyla gider tıngır mıngır, arabacı gider şıngır mıngır, bey atıyla gider dıgıdık dıgıdık dıgıdık dıgıdık.

FLORRY

(Bello’yu kolundan çeker) Ben bineyim biraz da. Yeterince bindin sen. Ben daha önce demiştim.

ZOE

(Florry’yiçekerek) Ben. Ben. Hâlâ yetmedi mi be, sülükler?

BLOOM

(boğulurcasına) Dayanamıycam.

BELLO

Aa, dur daha. Sabret. (durup biraz nefes alır) Kahrolası. İşte. Bu tıkaç patlamak üzere. (Arkasından tıkacını çıkarır: Sonra, her yanını burarak muazzam kafası üzerine oturarak bir osuruk salar) Buyur işte! (kendisini yeniden tıkaçlar) Evet, Allahıma, on altı üç çeyrek.

BLOOM

(birden her yanından ter boşanır) Erkek değil, (burnunu çekerek koklar) Kadın.

BELLO

(ayağa kalkar) Bu iş de burda biter. Hasretini çektiğin şey gerçekleşti işte. Bundan böyle sen erkek sayılmazsın, essahtan benim oldun, bir kürt memet. Şimdi de cezalandırma robunu giy. Bu erkek giysilerini çıkaracaksın, anladın mı, Ruby Cohen? Bu şanjanlı ipeği giyince başından ve omuzlarından aşağı öyle güzel ve dökümlü duracak ki! Ama acele et, ya!

BLOOM

(ürkerek) İpek, diyor hamfendi! Ah, kırıştı! Büzüştü! Tırnaklarımın uçlarıyla mı dokunmam lazım buna?

BELLO

(fahişeleri imleyerek) Onlar şimdi nasılsalar sen de öyle olacaksın: Peruklu, permanandi, parfüm spreyli, pirinç unupudralı, koltuk altları perdahtıraşlı. Teninin üzerinden mezurayla ölçülerin alınacak. Balina kemikli karın altı elmas işlemeli yumuşacık güvercin tüyü satenden mengene gibi korselerin içine sonuna dek zar zor tıkılıp bağlanacaksın, serbest olduğu durumdan daha tombul bir hale gelecek olan endamın da kafes gibi sıkı roplarla ve üzerlerine müessesemizin arması işlenmiş olan güzelim iki onzluk jüponlar, saçaklar ve şunun bununla ve, elbet, Alice için hazırlanmış kokularla zaptedilecek. Alice jartiyerin sıkılığını hissedecek. Martha ile Mary de önceleri böylesi çıtkırıldım bir kalça örtüsü içinde biraz üşüyeceklerse de çıplak dizlerini çeviren dantellerin ipince kıvrımları sana hatırlatacak ki              

BLOOM

{yanakları allık içinde, hardal rengi saçları, iri erkek elleri ve burnu, sırıtan ağzıyla sevimli bir subret) Holles Street’te onun giysilerini sadece iki kez giymiştim, latife işte. Elimiz dardayken çamaşır yıkatma masrafı olmasın diye onları ben yıkardım. Kendi giysilerimi tersyüz ederdim. Sırf tasarruf olsun diye.

BELLO

(alaylı) Anneyi memnun edecek küçük işler, he? Sonracığıma, kapalı perdelerin ardındaki aynada balo giysisinin içinde eteksiz kalçalarınla erkekkeçi memelerin çeşitli teslimiyet pozlarında civelekçe racon keserdin, he? Hah! Hah! Güleyim bari! Ya Mrs. Miriam Dandrade’in sana Shelbourne otelinde sattığı, ırzına son geçildiğinde dikişleri tümden sökülmüş o eldendüşme siyah bluzla kısacık donlar, he?

BLOOM Miriam. Siyah. Demimondaine.

BELLO

(alaylı bir kahkahayla) Aman yarabbi, ne kadar da komiksin! Servis kapındaki kılları tıraşlayıp o şeyi giyince yatakta teğmen SmytheSmythe, Mr. Philip Augustus Blockwell M. P., gürbüz tenor Signor Laci Daremo, asansörcü oğlan mavigözlü Bert, Gordon Bennet denli ünlü Henri Fleury, Sheridan, dörttebir melez Krezüs, emektar Trinity üniversite kürek takımından sekiz numara, Newfoundlandlı afili ve Manorhamilton dul düşesi Bobs tarafından düzülmeye hazır vaziyetteki Mrs. Dandrade gibi aygın baygın uzanmışsındır. (yeniden alaycı bir kahkahayla güler) Yarabbim, kargalar dahi gülmez mi keyfiyetin böylesine?

BLOOM

(elleri ve yüz hatları devinerek) Gerçek bir korse tutkunu haline gelmeme, High School’daki Vice Versa oyununda ben kadın rolündeyken, arkadaşım Gerald neden olmuştu. Sevgili Gerald. Kız kardeşinin korselerinin büyüsüne kapılarak meftun olmuş. Şimdilerde aziz Gerald pembe makyaj boyalarıyla gözkapaklarını süslüyor. Güzellerin kültü.

BELLO

(iblisçe bir neşeyle) Güzel! İçimiz açılsın biraz! Eteğinin dalgalı volanını kaldırarak oturulmaktan pasparıldak tahta, kıçını kadınsı bir dikkatle yerleştirdiğin zaman.

BLOOM

Bilim. Her birimizin tat aldığı çeşitli zevkleri karşılaştırmak amacıyla. (içtenlikle) Aslında pozisyon olarak yeğlenir…. zira sık sık ıslatırdım.

BELLO

(haşince) İtaatsizlik istemem! Bıçkıtozu köşede duruyor senin için. Sana kesin talimat verdim, değil mi? Ayakta yapacaksınız, efendim! Bir dübürzade gibi davranmasını öğreteceğim sana! Kundakbezinde bir parça ıslaklık görürsem, alimallah! Yaa! Doran’ın eşşeği üzerine yemin ederim ki benim eli maşalı biri olduğumu anlayacaksın. Mazide işlediğin günahlar karşısında dikilip hesap soruyorlar. Sayısız. Yüzlercesi.

MAZİNİN GÜNAHLARI

(sesleri karışarak) Kara Kilise’nin kuytusunda en azından bir kadınla mahrem biçimde bir tür evlilik geçirdi. D’Olier Street’teki bir adreste eğleşen Miss Dunn’a hayali telefonla ağza alınmaz sözler söylerken, bir yandan da telefon kulübesindeki cihazın karşısında müstehcen pozlar takınmıştır. Gerek sözleri gerek eylemleriyle bir gece orospusunu boş bir evin önünde yer alan gayri sıhhî bir müştemilatta dışkı ve sair maddeyi tevdi etmesi için teşvikte bulunmuştur. Beş umumi tuvalette nikâhlı eşini tüm güçlüazalı erkeklere teklif eden yazılar çiziktirmiştir. Ayrıca leş gibi kokan zaçyağı tesislerinin ordan Allahın gecesi geçerek nerelerini ne kadar görürüm diye çift çift sevişen sevgililerin önünden geçen de o değil miydi? Yatağında yatarken, yabani bir domuz gibi, zencefilli çörek ve bir posta havalesiyle kışkırtılmış rezil bir fahişenin ona sunduğu bir parça ziyadesiyle istimal edilmiş tuvaletkâğıdını mest olmuşçasına seyretmemiş miydi?

BELLO

(yüksek sesle ıslık çalar) Baksana! Suçluluk hayatındaki en iğrenç müstehcenlik neydi ki? Tafsilâtıyla anlat bir. Çıkar bakalım! Bi defacık samimi ol.

(Sessiz, insanlıktan uzak yüzler,; yan yan bakarak, zail olarak, aşılmazcasına konuşarak üşüşürler: Booloohoom, Poldy Kock,Bağcıklar bir peniye, Cassidy’nin cadalozu, kör delikanlı, Larry gergedan, genç kız, kadın, fahişe, o öbürü, dar sokak.)

BLOOM

Sorma bana! Müşterek dinimiz. Pleasants Street. Ben sanmıştım ki yarısı… Mukaddesatım üzerine yemin ederim ki….

BELLO

(mütehakkim) Cevap ver. İğrenç sefil! Bilmek istiyorum. Beni eğlendirecek bir şeyler anlat, artık bir belden aşağı bir laf mı olur yoksa helâlinden bir hortlak hikâyesi mi veya bir mısra şiir mi, çabuk, çabuk, çabuk! Nerede? Nasıl? Ne zaman? Kaç kişiyle? Üç saniye vaktin var. Biir! İkii! Üü            

BLOOM

(uysal, çağıldar) Ben iğrererenç burunlu iğrerererenç…

BELLO

(müstebit) Haydi be, git ordan, sümüklü şey! Tut dilini! Sana hitap edildiğinde konuş.

BLOOM

(eğilir) Beyefendi! hanımefendi! Erkek terbiyecisi!

(Kollarını kaldırır: Halhali arı düşer.)

BELLO

(hicivli) Gündüzleyin kokulu iççamaşırlarımızın üzerine çullanıp onları tahtayla vurarak yıkarsın, aybaşımızda olmamız fark etmez senin için, sonra eteklerini iğneyle tutturup kıçına da bir bulaşık bezi kıstırıp helalarımızı temizlersin. Ne âlâ olur, değil mi? (Bloom’un parmağına bir yakut yüzük geçirir) Şimdi oldu! Bu

BELLO

Başka ne işe yararsın ki, sencileyin iktidarsız birisi? (eğilerek ve inceli ley erek, yelpazesini hoyratça Bloom’un kalçalarının tombul kıvrımlarının altına batırır.) Kalk! Kalk! Manx Kedisi! Nedir bunlar böyle? Hani senin nargilen, kestiler mi yoksa ülen, arıkuşum? Ot, kuşum, öt. Bir arabanın arkasında çişini yapan altı yaşında bir çocuğun pipisi gibi sölpük. Git bir kova al ya da tulumbanı sat. (yüksek sesle) Bir erkekten beklenilen işi yapabilir misin?

BLOOM

Eccles Street….

BELLO

(müstehzi) Hislerini incitmek aklımdan dahi geçmez ama orada koç gibi bir adam vaziyete hâkim. Vaziyetler değişti, cici genç bayım! Ordaki tam teşekküllü bir açıkhava adamı gibi bir şey. Şansına küs, iki elinle bir sikini doğrultamayan sen dostum, şayet senin de her bir yanı yumrular topaklar etbenleriyle dolu bir silahın olsaydı. Herifçioğlu mermisini patlatmış, inan bana! Ayak ayağa, diz dize, karın karına, meme göğüse! Haremağası değil o kesinlikle. Ardından süpürgeotu gibi demet demet kızıl kıllar fışkırıyor onun! Dokuz ay bekle, evlâdım! Aman Tanrım, daha şu anda kadının karnında tekmelemeye aksırmaya başladı! Seni kudurtuyor bu, değil mi? Yüreğini mi dağlıyor? (horlarcasına tükürür) Tükürük hokkası!

BLOOM

Haksızlığa maruz kaldım, ben………….. Polise müracaat. Yüz sterlin. Sözü mü olur. Ben….

BELLO

İstiyorsun ama elinden gelmiyor, sersem kaz. Bizim istediğimiz sağanak senin çiselemen değil.

BLOOM

Beni çıldırtmak için mi! Moll! Unuttum bile! Affettim! Moll…. Biz…. Hâlâ            

BELLO

(acımasızca) Yo, Leopold Bloom, sen Uykulu Vadi’de yirmi yıl süren gece boyunca uyuyalıdan bu yana kadının istenci her şeyi değiştirdi. Evine dön de gör.

(Yaşlı Uykulu Vadi tepelerin üzerinden seslenir.)

UYKULU VADİ Rip van Wink! Rip van Winkle!

BLOOM

(paramparça çarıkları ve paslı av tüfeğiyle, ayaklarının ucuna basa basa, parmaklarıyla yoklaya yoklaya, iri kemikli sakallı solgun yüzü kurşunlu yontma camlardan bakarak, bağırır) Onu görüyorum! İşte o! Mat Dillon’un evindeki ilk gece! Ama o giysi, yeşili! Saçını sarıya boyamış, ve o….

BELLO

(istihzaylagüler) O senin kızın, ürkürük şey, Mullingarlı öğrenciyle.

(Sarışın, yeşilyelekli, inceuzunsandallı Milly Bloom, mavi eşarbı deniz rüzgârında dalgana dursun, gözleri şaşkın apaçık, âşığının kollarından sıyrılarak seslenir.)

MILLY

Şuraya bak! Babacık bu! Ama, Babacık, ne kadar da yaşlanmışsın!

BELLO

Değişmiş, di mi? Biblo rafımız, üzerinde hiç yazmadığımız yazımasamız, Hegarty Teyze’nin koltuğu, eski ustalara ait klasik reprodüksiyonlarımız. Bir adamla erkekdostları orada keyif sürmekteler. Gugukların Tekkesi! Niçin olmasın? Kaç kadına atladın, he, onları karanlık sokaklarda muttasıl izleyip boğuk hırıltılarınla onların içini gıcıklayıp, söylesene, seni erkek fahişe seni? Ellerinde fileleri, masum kadınlar. Bak maziye. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, Ey.

BLOOM

Onlar…. Ben..,

(sh: 578-587)

Kaynak:

Ulysses / James Joyce Özgün adı: Ulysses Çeviren: Nevzat Erkmen, Yapı Kredi Yayınları 500 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 26, 15. Baskı, İstanbul

 *****************

 ZENGİN YAHUDİ

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ: “ENRON”LAR


Riva ŞALHON B YÜZÜ-
29 Ocak 2014/Şalom Gazetesi

Başlık, Çetin Altan’ın köşesinin ismidir yıllardır. Meğer Barış Manço’nun da Dıral Dede’nin Düdüğü adlı şarkısında geçermiş aynı söz.

“Aç gözünü daha vakit erken gör şeytanın gör dediğini / Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu / Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan / Bir gün elbet duyarsın Dıral Dede’nin Düdüğünü.”

Bugünkü yazı, göz önünde olduğu halde gizli olduğu sanılan bilgilerle ilgili olduğuna göre başlığı ödünç aldım. Zira şeytanın gör dediği, başkalarının göremediği, farkına varamadığı incelikleri ve gerçekleri yakalamak anlamında kullanılıyor dilimizde.

İlk önce klasik anlamdaki istihbarattan bahsedelim. İstihbarat, bilmece çözmeyi gerektirir. Yani, gizlenmekte olan ve yetersiz olan bilgilerin açığa çıkarılmasını, elde edilen ipuçları ile daha büyük bilgilere ulaşmayı hedefler. Hâlbuki günümüzde çoğu durum, fazlaca önümüze yığılmış bilgi içinden deneyim ve sezgi yeteneği ile açıklığa kavuşabiliyor. Gizliden daha çok bilgi fazlası var. Ancak bu bilgi yığınlarından anlam çıkartmak imkânsız. Bu durumda daha fazla istihbaratçıya değil daha fazla deli dahiye ihtiyaç doğuyor. Örneğin Enron Elektrik şirketinin sahibi 2001 yılında hissedarlarını ve çalışanlarını fena halde dolandırdığı gerekçesi ile yargılandı, ancak ortada tam olarak gizlenmiş bir bilgi yoktu, hatta 3000 adet yan şirketle yaptığı sözleşmelerin hepsinin binden fazla sayfadan oluşan dökümanları vardı. Finansal piyasalar Enron vakasını daha ciddiye alsaydı, belki de 2008 krizi hiç olmayacaktı.

Bir bilmece eklenen yeni bilgiyle daha basit hale gelir ancak günümüzdeki muammalar, bilgi fazlalığından içinden çıkılmaz hale geliyor. Yani eksperlerin iş alanları ile ilgili verdiği karmaşık açıklamalar bizim iyiliğimiz içindir inanışı artık geçersiz. O açıklamaların hangi yönde kullanılacağına karar verirken artık kimse sorumluluk almak istemiyor. Örneğin bankalar binlerce analiz sunuyor, ama bu durumda en doğrusu bilmem ne para birimine veya bilmem ne temalı sektörlere yönelmektir demiyor. Hâlbuki eskiden analizler bu kadar göz önünde değilken bilmeceler basitti. Aynı şekilde kanser gibi artık öntanı yapılabilen ve üremesi olası görülen hastalıklarda eskiden olduğundan daha fazla bilgiye sahipken bile muamma çözülemiyor, hastanın tedavisinde ne yol izlenmesi bilginin artması ile kesinleşmiyor.

Kısaca demek istediğim şu: Artık çarpıtma göz önünde de yapılabiliyor. İstihbarat yaparak bilgiye ulaşmaya çalışmanın devri geçti.İstihbarat servislerinin de bu konuda daha uyanık olması ve ajan sayılarını arttırmak yerine bilgileri doğru değerlendirebilen vatansever, vizyon sahibi, biraz da ortalama zekanın üzerinde yeni bir insan profiline yönlenme zamanıdır… Her sektör, gelişmelerin hızına ayak uydurmalıdır.

****************

DİE VİERTE MACHT/ Dördüncü Kuvvet (2012)
ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”