MUAVİYE’NİN VE YEZİD’İN MEZARLARI


Yavuz Bülent Bakiler
yb@bizimsivas.com
02 Mayıs 2013

AŞIKPAŞA Tarihinde okumuştum: Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

Tellallar Timur adına:

Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar. Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;

Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş

Açın demiş bu alçağın mezarını!

Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti.İslama çok büyük bir tefrika soktu. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına pisleyecektir”” diye emir vermiş.

Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. Yezidiler olaya çok büyük bir üzüntüyle bakakalmışlar. Askerler işlerini bitirdikten sonra Timur, Şam’daki bütün Yezidileri katlettirmiş. (1401)

2002 yılında TRT adına 15 gün kalmak üzere Şam’a gittim. Yedi bölümlük belgeli bir TV. Programı hazırlamakla görevliydim.

Şam’a araştırdım. Yezid’in mezarı yoktu. Kimsede onun nerede yattığını bilmiyordu.

Yalnız Yezid’in babası olan Muaviye’nin Şam mezarlığındaki kabrini bana gösterdiler.

Adeta viran haldeydi. Muaviye bizim kerpiçle örülmüş köy evlerimiz gibi dört duvar arasında yatıyormuş. Bu duvarlardan ikisi yıkılmıştı. Ben dik açı şeklindeki iki duvarlı halini gördüm. İran hacıları, Muaviye’nin mezarını taş yağmuruna tutmuşlar. Muaviye’nin üzerinde yumruk büyüklüğünde binlerce taş vardı. Kabir tam bir sefalet içindeydi. Şam mezarlığında Hz. Peygamber’in hanımlarıyla Bilal-ı Habeşi’nin de mezarlarını gördüm. Osmanlı devleti o mezarlara sahip çıkmış, üzerlerine birer türbe kondurmuş. Fakat Devlet-i Aliyye Suriye’de 400 yıl hüküm sürdüğü halde, Muaviye’nin mezarına katiyen ilgi göstermemiş.Bu tespiti şunun için yazıyorum: Timur, Yezidi’lerle olan hesabını gidip Şam’da bizzat Yezidle ve Yezidilerle görmüş.

Bizim millet olarak, ne Hz. Ali’nin nede Hz. Hüseyin’in şehit edilmelerine milyarda bir bile mesuliyetimiz yok. Biz o acı hadiseler cereyan ederken, millet olarak daha Müslüman bile değildik. Müslüman olduktan sonra da, Eyhibeyt’e yapılan zulmü, haksızlığı kat’iyen kabul etmedik, benimsemedik.

Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bir takım gerçekleri, Alevi ve Sünni camiaya bir türlü anlatamadık. Çok yanlış suçlamaları ortadan kaldıramadık. Vebal, önce idarecilerimizin sonra her aklı başında olan Sünni ve Alevilerin omuzlarındadır.

En büyük düşmanımız cehalettir.

PKK silah bırakıyor diye sevinenler var.

Doğrusu olayları ben büyük bir endişe ile takip ediyorum. Çünki Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu bir resmi rapora göre, son yirmi yıl içerisinde, İslam ülkelerinde, mezhep kavgaları yüzünden on milyon insan öldürülmüştür. Iraktaki ve Suriye’deki deşhet verici katliamları görmüyor musunuz?

Sünniler Şiilerin camilerin bombalıyorlar, Şiilerde Sünnilerin camilerine bomba atıyorlar. O camilerde namaz kılan Sünniler ve Şiiler büyük bir cehalet yüzünden öldürülüyorlar. Benim büyük endişem buradan kaynaklanıyor: PKK silah bıraktıktan sonra, büyük devletler tarafından görevlendirilen militanlar Türkiye’de aynı günde 5-10 Alevi ve Sünnileri öldürüp kenara çekilecekler.

Sonra iki taraf arasında kanlı bir boğuşma başlayacak. Ben böyle bir çarpışmanın PKK felaketinden daha büyük, daha kanlı olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan hem alevilerimize hemde Sünnilerimize çok büyük bir vazife düşüyor: Aman herkes çok dikkatli olsun milletimiz aman bir oyuna gelmesin. Aleviler Sünniler’in Sünnilerde Alevilerin, hem soy bakımından hem de din bakımından kardeşleridirler.

Herkes düşman oyunları karşısında çok dikkatli olmak mecburiyetindedir.

***********

AVUSTURYALILAR’IN MEZAR DEŞME İŞİNDE TİMURDAN ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR

Murat Bardakçı

Dün, gazetelerde ufak bir haber vardı: Neo-Naziler’in âyini andıran ziyaretlerinden bıkan Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, Adolf Hitler’in babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarındaki taşın kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Taş kaldırmanın bir mezarı unutturmaya yaramayacağını gayet iyi bildiğim için, mezar yok etmek isteyenlere ders alabilecekleri “Timur örneğini” hatırlatıyorum…

Yukarı Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, hafta içerisinde Adolf Hitler’in 1903’te ölmüş olan babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarında dikili olan taşı ve isim tabelâsını kaldırmaya karar verdi. Belediye, karara gerekçe olarak Neo-Naziler’inmezarı kutsal bir mekân gibi ziyaret edip başında gösteri yapmalarını ve bu durumun kasabanın imajını kötü etkilemesini gösterdi.

TOPRAK YIĞINI OLACAK

Adolf Hitler’in babası Alois Hitler, üstelik mezarında yalnız da değildi. Son uykusunu üçüncü karısı, yani oğlu Adolf’un son üvey annesi Klara Hitler ile beraber uyuyordu. Alois’in mezarı, bundan sonra üzerinde taş olmayan bir toprak yığını hâlinde kalacak… Avusturya’daki küçük bir kasaba belediyesinin aldığı bu kararı okuyunca “Bu adamlar bir mezarın ortadan nasıl kaldırılması gerektiğini hiç bilmiyorlarmış” diye düşündüm. Sonra, Timur’un 1400 senesi Ekim’inde Şam’daki birmezara yaptıklarını hatırladım ve kendi kendime “Leondinger belediyesinin bir mezarın ne şekilde yok edileceği konusunda Timur’dan öğrenmesi gereken çok şey var” dedim.

SAHABE MEZARLARI

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevî halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin ile yakınlarının Kerbelâ’da şehid edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbü’s-sagîr Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada bu yıkım ve yoketme işinden Muaviye’ninmezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a, ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da üzerlerine dermeçatma kulübelerin yapılmış olduğu bazımezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca “Sahabe”nin yani Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında bulunmuş bazı kişilerin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazi mezarların hemen ilerisinde, Emevî Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve “Sahabemezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız” diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti!

Timur’un bu hareketi, sonraki asırlarda başka mezarların ortadan kaldırılmaları konusunda tam bir örnek teşkil edecek ve bu arada Muaviye ile Yezid’in kaybolan mezarlarının yerlerinin bulunduğu yolunda ortaya yeni iddialar atılacaktı. Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslâm’ın ilk senelerine kadar uzanan Bâbü’s-sagîr’de şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafında tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Bâbü’s-sagîr’de 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise, tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyorlar… Velhasıl, Adolf Hitler’in babasınınmezarını unutturmak isteyen Leondinger belediyesinin, Timur’un bu “mezar operasyonu”ndan öğreneceği çok şeyler var!

TİMUR’UN MEZARINI AÇIP KAFATASINI ETİKETLENDİRDİLER

Muaviye’nin oğlu Yezid’in Şam’daki mezarını ortadan kaldıran Timur’un kabri de beş asır sonra açılmış, kemikleri çıkartılıp Moskova’ya götürülmüş ve geriye seneler sonra dönebilmişlerdi… Başşehri Semerkand’da 1405’te ölen Timur, orada “Gûr-ı Emîr”ismi verilen muhteşemtürbeye defnedildi. Mezarı eski Türk geleneklerine uyularak “zîr-i zemîn”denen şekilde yapıldı, yani cenaze zemin seviyesinin altına gömüldü ve türbede mezarın tam üzerine gelen yere de yeşimden somaki mermer bir taş kondu. Mezarın başına, iki defa bazı işler geldi. Timur’a hayran olan İran hükümdarı Nadir Şah, 1740’tamezartaşını çaldırdı ama taş İran’a götürülürken kırılıp iki parçaya ayrıldı ve kendi başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı geri gönderip yerine koydurdu. Aradan asırlar geçti ve bu defa 1941’de bir başkası Timur’un mezarını açmaya heveslendi: Sovyet diktatörü Josef Stalin… Stalin, Semerkand’a Mihail Gerasimov adındaki arkeoloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak hükümdarın fiziksel özelliklerini ortaya çıkartmalarını emretti. Gerasimov ve yanındaki uzmanlar, Semerkand’da Özbekler’in protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları asırlardır söylenen bir efsaneyi tekrar ediyor ve Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felâket geleceğini söylüyorlardı.

MEZAR KİTABESİNDEKİ LÂNET

Hükümdarın mezar taşındaki kitabede de zaten “Kimki mezarına saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” deniyordu. Askerler göstericileri türbeden uzaklaştırdılar ve Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’unmezarını açarak kemiklerini çıkardı ama tamüç gün sonra, 22 Haziran’da Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edip işgale başladı.

Semerkand’dan çıkarttığı kemikleri Moskova’ya götüren Gerasimov bunların üzerinde uzun zaman çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan “aksak” lâkabının doğru olduğunu, zira hükümdarın kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemikler üzerinde yapılan “etlendirme” tekniğini ilk uygulayanlardan olan Gerasimov, Timur’un kafatasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir de kalıbını çıkardı ve bunu büst haline getirdi. Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkand’a geri götürülüp çıkartıldığı mezara tekrar defnedildi. Ama, Timur’un söylenen lâneti yerine gelecek ve Sovyetler Birliği savaş sırasında 20milyon insanını kaybedecekti…

YEZİD’İN MEZARINI AÇTIRAN TİMUR CESEDİ YAKTIRMIŞ VE ORDUSUNU ÜSTÜNE İŞETMİŞTİ

En başta Edirneli Oruç Bey olmak üzere, eski devir tarihçileri, Timur’un 1400 yılı Ekim’inde Şam’ı almasından hemen sonra Yezid’in mezarına yaptıklarını uzun uzun anlatırlar… Evliya Çelebi ise, meşhur “Seyahatnâme”sinin dokuzuncu cildinde korku filmini andıran ama rengârenk sahneler nakleder ve Timur’un sadece mezarı tahrip etmekle kalmadığını, Yezid’e saygı gösteren binlerce kişiyi de yaktırdığını anlatır. Aşağıda, Evliya Çelebi’nin bu konuda yazdıklarının bir bölümünü günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum: “…Timur, Şam’ı aldıktan sonra Emevî Camii’ne gelip Yezid’in yolundan gidenlere ‘Burayı taht merkezi yapmaya karar verdim ama yapayalnızım. Beni evlendirin. El sürülmemiş öyle güzel bir kız bulun ki, cihanda bir benzeri olmasın’ dedi.

40 GÜN 40 GECE

Yezid’in yolundan gidenlerin şeyhi ‘Padişahım, şayet cariyen olmasına tenezzül buyurursan benim kızımı al!’ diye öne çıktı, Timur kabul edip kırk gün kırk gece düğün yaptı. Öyle bir şenlik oldu ki, koskoca Şam’da tek bir çadır daha kuracak yer kalmadı. Timur, kırk birinci gün, Yezid’in yolundan gidenlerin bütün şeyhlerini huzuruna davet edip genç karısı ile Emevî Camii’nin yakınında gerdeğe girmek istediğini söyledi. Yezid’in şeyhleri hemen ‘Olmaaaz! Bu kadar kalabalık içerisinde Züleyhâ gibi güzel olan o kızın avret yerini keşfetmeye kalkarsanız şeyhimizin namusu incinir’ dediler. Bu sözü işiten Timur ‘Bre mel’unlar’diye haykırdı. ‘Hazret-i Peygamber’in mübarek soyundan gelen İmam Hüseyin’i Kerbelâ’da şehid edip mübarek başını şehir şehir dolaştıran, evlâdını susuzluktan helâk eden, soyundan gelenleri orda burda teşhir eden siz değil misiniz? Bunları yapmaya utanmadınız da şimdi şu mel’un herifin nikâhlayıp aldığım kızı ile kapalı bir yerde gerdeğe girmemden mi utanıyorsunuz? Bre sizin ırzınız nedir? Söyleyin bana, sizi ne şekilde katledeyim?’

HAYDİ KÜLLER HAVAYA

Askerine emretti, her taraftan odun getirtip Yezid’in yolundan gidenleri Nemrud ateşi içerisinde bıraktı. Sonra gidip Yezid’in kabrini açtırdı. Cesedin hâlâ bozulmadığını gören bazı askerlerinin ‘Sultanım, bu Yezid ne de olsa sahabedendir; affeyle!’demelerine daha da hiddetlendi, bir ateş daha yaktırdı, Yezid’in cesediyle beraber 13 kişiyi orada ateşe attı ve Yezid’in küllerini havaya savurttu. Bu iş de bitince bütün askerini çağırıp mezarın üzerine işetti.”

****

Fâilâtün,  fâilâtün,  fâilâtün,
Yüzün suyu değer cihanı bütün
Verirlerse dünyayı sen alma satın
Yüz aklığı iki cihana değer
**
Hak kul elinden intikamını kul eli ile alır

İlm-i Hakk-ı bilmeyenler anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya haktandır kul eli ile işlenir
Emr-i Bâri olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taş kıymet kazanır, nede kâse kıymetten düşer.

 

 

FLAVİA, LA MONACA MUSULMANA (1974)


Ortaçağda  yaşadığı baskıcı toplumun, dini, siyasi ve aile yapılarına karşı bir kadının isyanı.

Ölmeden önce seyretmeniz gereken filmlerden.

 

Yönetmen: Gianfranco Mingozzi           

Senaryo: Bruno Di Geronimo, Raniero di Giovanbattista, Gianfranco Mingozzi             

Ülke: İtalya, Fransa

Tür:Dram, Korku

Vizyon Tarihi: 13 Nisan 1974

Süre: 96 dakika

Dil: İtalyanca

Müzik: Nicola Piovani  

Oyuncular: Florinda Bolkan, María Casares,    Claudio Cassinelli, Anthony Higgins ,   Spiros Focás

Özet

Gianfranco Mingozzi’nin yönetmenliğini yaptığı film Flavia ( Florinda Bolkan ) isimli bir genç kızın, ailesi tarafından ruhunun temizlenmesi için manastıra gönderilmesiyle başlar. Flavia burada bazı şeyleri sorgular. Dinsel baskıları, rahibelerin çektiği eziyeti, erkeklerin her alanda egemen olması gibi. Film 1600’lü yıllarda geçmekte. Manastıra Müslümanlar tarafından bir saldırı olur. Müslüman kumandan ile Flavia arasında bir aşk başlar. Akıncılar Flavia dışındaki bütün rahibelere tecavüz eder ve onları öldürür. Flavia ise bu sayede bir tür intikam alacaktır. Fakat bu hali onu sakinleştirmediği gibi kötü bir sonuca, papalık tarafından derisi yüzülmeye varacak ölümle ceza almasına sebep olacaktır.

Konusu

14. yüzyılda Puglia kıyıları sık sık Müslüman akınlarına uğramaktadır.  Bu istilalar sırasında, küçük Flavia’nın babası , önceden yaralanmış olan bir Türk’ü gözü önünde başını keserek şehit eder. Daha sonra Flavia babası tarafından bir manastıra verilir. Ancak o Türk’ü sürekli hayalinde görmektedir. Bulundukları Manastıra  Tarantula Tarikatı üyeleri gelmektedir.

Bu tarikat  adını  İtalya’nın Taranto kentinden bulunan Lycosa tarantula isimli bir örümcekten almıştır. Aslında bir kurt örümceğidir. İsmi Roma döneminde Taranto kentinde tarihi ve kültürel nedenlerden dolayı yapılan ve bu örümceğe adanan tarantism adı verilen bir tarikat inanışı içerisinde yer alan tarantella isimli danstan gelmektedir. İnanışa göre bu dans Lycosa tarantula (kurt örümceği)’nin ölümcül etkilerini azaltacak ve bir çeşit tedavi görevi de yapmış olacaktı. Tarantella olarak bilinen bu dans sembolik olarak halen İtalya’da oynanmaktadır.

Rahibe Livia Tarantula Tarikatı üyelerinin hareketlerinden etkilenmiş cinsel dürtüleri galeyana gelmiş ve transa girip Aziz  George’un resmi önünde ellerini vücudunda gezdirerek göğüslerini açarak, “Beni de, Beni de, Ben de kıyılmış olmak istiyorum” halisulasyonlarının hissi ilede kendini yerde yatan başka bir kadının üzerine atar. Cinsel birleşme pozisyonu halini alır. Flavia onu uzaktan seyretmektedir. Baş Rahibe Agatha ( Maria Casares )  onun tarantism üyesi kadınla olan etkileşimini  görür. Tarantism üyesi olan kadınları müzikle sakinleştirmek isterler. Çünkü onun da gzili dürtüleri vardır. Orgazm olur, kendinden geçer. Diğer rahibeler onları manastırdan kovarlar.  Ancak durum Rahibe Flavia da bir uyanışa sebep olmuştur. Bu etki ile manastırı terk eder. Genç bir köle Yahudi olan İbrahim ile karşılaşır. Onun yanında iken yazılı kitaplarda Tanrının ilk yarattığı  kadını Lilith’i  tanır. Onun hikâyesini dinler.  Flavia, kadının tanrıya olan ilk isyanına şahit olmuştur. Erkek egemenliğini babasının onu neden manastıra kapattığını, erkeklerden niçin evlenme konusunda izin alındığını sorgulamaya başlar.

İbrahim’e, Rahibe Livia’nın tarantism üyelerinin etkisinde kalmasının nedenini sorar.

“Hıristiyan  erkekler tarafından kendilerine dayatılan şeyleri, kadınlar neden kabul etmek zorunda olular ki?”
“Yoksul insanlar eziyet yaratıklar mı olmalı?.  
“Hangi fikir tarantism üyelerini delilikle  aynı görebiliyor?.” 
“Biz  manastırda sıkışmış duruyoruz. .
“Bunun değişmesi gerekir.”
“Kim bizi kurtaracak?”
“Sadece bize zarar veriyorlar.”  
“Şimdi ben gerçek bir kadın olmayı istiyorum.”
“Bu sınırları aşmak gerekiyor.”

Köle İbrahim, “Lilith de bunu istemişti”dedi.

Rahibe Flavia İbrahim’in yanından ayrılır. Yolda manastıra dönerken köylülerin bir atı daha iyi çalıştırmak için kısırlaştırmalarına şahit olur. “Buna nasıl hakkınız olabilir?”diyerek yapılan vahşiliğe iğrençle bakarken rahibelerin durumlarını düşünür.

Manastıra döner. Ancak Rahibe Livia başrahibe Agatha ( Maria Casares )  tarafından günah çıkarma ayinine tabi tutulur ve çağırdığı askerlere teslim ederek, Piskopos’un yanına götürmeleri için  manastırdan çıkartır.

Rahibe Flavia, bu duruma üzülür peşinden o da koşarak gider. Yolda bir köye rast gelir. Köylü kadına, “Domuz ağılından neden çok ses geliyor”, diye sorunca “Şeytan kızım, şeytan Dük, Fransa”dan yeni geldi” cevabını alır. Kadının bu cevabı üzerine domuz ağılında dükün hizmetçi kıza acımasızca tecavüz edişini seyreder. Kafası karışır, kendi de sarsılır. Aklı başına gelince bir odun atarak dük’ü uyarır. Fakat cinselliğin sarsıntısını yaşamıştır. Oradan ayrılır. Fakat dük peşinden gelerek “heyecanlı mı idi” der. Rahibe Flavia itiraz eder. Dük, “hayatını ne kadar tecrit ve yalnızlık içesinde geçireceksin”diyerek ayrılır.

Rahibe Flavia bitmiş ve tükenmiş bir vaziyette,  Hz. İsa’ın çarmıha gerilmiş ikonu önüne gelir. Sorgular

Neden ?
Neden ?
Tanrı neden erkek ?
 Baba ,Oğul ve Kutsal Ruh .
Bütün bunlar erkekler için mi vardır ?
Hatta oniki havari için . Hepsi oniki erkek .
Neden bir kadın yok.”  

İkonun üzerindeki şalı çeker, İsa heykelini çıplaklaştırır. Aşağılayıcı gözlerle heykele bakarken Baş Rahibe onu süzmektedir.  Der ki;

Lütfen zamanını boşa harcama, heykelleri konuşturamazsın.
Onlar sana vermeyecektir.
Yanıt yok .
Bunu özel vaziyet mi sanıyorsun?  
O bir kutsal ?
“Sense hadım/tecrid edilmişsin ve bir hücrede kilitlisin !
Seks olmadan bir kadını aptalca hissediyorsu değil mi?
Onları hayatta tadılan basit zevkler diye yalanlattılar.
Tanrının karısı, eğer karısı olsaydı, O’nun evin bakmak zorunda kalacaktık.
Ya da sokakta yaşayan bir fahişeler gibi sefil olacaktık. Bizler manastırlarda yaşıyoruz .
Sen Bakire değil misin ?
Bakire olsaydın bedenin bu  zevki bilemezdi.  
Gerçek bir zevk  bir adamla olmak .
Bu kadar basit.
Bu vahşi duyguyu itiraf etmek istiyorum. Ancak ben ve diğer rahibelerden kim bunu işlemeye/anlamaya cesaret edebilir ki?.
Diz çök . Haydi. Diz çök .
Günah çıkarmak için dövmem gerekiyor.”

 

Rahibe Agatha tarafından bir kadın sentezlenmişti : ” . … ya biz kardeşiz ya da eşleri, ya da fahişe oluruz “

Bu arada manastırda Flavia’nın babası kontrolünde Rahibe Livia’nın cezalandırılma ayini düzenlenmektedir. Rahibe Livia işkence masasına yatırılmış elleri kolları bağlanmış erkekler tarafından memeleri üzerine  sıcak balmumu dökülerek işkence edilmektedir. Sahneler çok korkunçtur. İşkence yapanların  memelerini kesmeleri bayrağı taşıran son damla olmuştur.

Rahibe Flavia olanları seyrederken babasına bağırıyordu.

Baba sende hiç acıma yok mu ?
 Git buradan. Geri manastıra git .
- Senin yerin burada yok.
- Baba, ne olur onları durdursan.
- Sen kim için merhamet istemeye cesaret edebiliyorsun.  Bu aşağılık biryaratık ?
-Baba Ben yalvarıyorum . Durdurun .
Buradan git , melun kız !
Baba, kıyamet günü gelecek . Sen içinde lanet vardır. Siz erkekler hayvanlar ve kadınların sahipleri olduğunuzu mu düşünüyorsunuz.
Rahibe Livia bu duruma kendi düştü.
-Ya Baba, Sen !
- Ağıl içinde kıza tecavüz eden Fransız Dükü için konuşmaya  cesaretin yok, tabii.

Rahibe Flavia moralmen çökmüştür. Köy meydanına gider, fakir halk üzerindeki rahibelik giysilerin bir çoğunu alırlar. Rahibe kıyafetleri üzerinden soyutlanmış bir şekilde bir eve girer.   Daha önce tanıştığı köle Yahudi İbrahim’le karşılaşır. İbrahim kabul etmeye zorlansa da,  “Adem ve Lilith gibi kaçalım”diyerek köyü terk ederler.

 Rahibe Flavia, yeniden doğmuş gibidir. Ancak babasının askerleri onları yakalar. İbrahim’i esir edip manastırın zindanına hapsederler.  Flavia’ya ise babası işkence ettirir. Başrahibe Agatha onu affettirir. Flavia her zamanki gibi, St George’un resmi önünde otururken halisülasyonlar görür.

Başrahibe Agatha yanına gelir aralarında şu konuşma geçer.

Başrahibe Agatha:

Onu suçlamıyorum . Hatta St George’un resmine bakma !
 Adam . Hıristiyanlığın bir azizi!
 İsa ve Hıristiyanlık adına savaşan adam. O , seninle konuştu değil mi?
 Ne dedi ?
 Hep aynı şey.

Her kadın sessizce hizmet etmelidir ve konuşması için izin verilmez .

Kadın onların kuralına göre bir şeyler yapmalıdırlar .

Uysal ve itaatkar olmalıdırlar .

Bu asla değişmeyecek .

Rahibe Flavia konuşuyoruz erkekler hakkında her zaman aynı şeyi konuşuyoruz.
Gerçeği bilmek ister misin ?
 Korkuyorlar !
 Erkekler korkuyorlar !
 Kilise dışından ve  adamlar içinde olmaktan korkuyorlar .
Neden bu resim burada!
 Bu aziz, biz kadınlar karşı boyalı güçlerini korumak için burada elinde kılıcı ile duruyor.

Rahibe Agatha ile Flavia gezmeye çıkarlar. Rahibe Agatha’nın iç dünyası bir nevi erkekleşmiştir. İşerken dahi ayakta işemektedir. Flavia’ya kendi kendine nasıl tatmin olabileceğini anlatırken uzaktan Müslümanlar denizden çıkagelmişler ve bulundukları yere çıkarma yapıyorlardır.

Sarazenler, (Latince:Sarecenus) Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı savaşçılar kendilerini batı olarak lanse etmiş ve Müslümanlara bu adı takmıştır. Genel olarak Hıristiyan olmayan anlamına gelir. Kelimenin etimolojik kökeni Sina’da yaşayan bir Arap kabilesine dayanır. Başka bir görüşe göre ise, Yunanlılar, Arapça’daki şark (doğu) sözcüğünü dillerine “sarakenoi” olarak geçirmişlerdir. Bu sözcük önce Arapları sonra tüm Müslümanları betimleyen Sarecen’e dönmüştür.

Rahibe Agatha kaçan erkeleri aşağılayıcı sözleri ve sanki yıllarca Müslümanları bekliyormuş gibi konuşmaları çok manidardır.

-Rahibe Agatha bak!
- Yüce Madonna . Bu kadını sevmek . O intikam alacak!
- O denizden geliyor. Sevgili Madonna .
-Onlar bizi yenebilir .
-Bakın . Görmüyor musun ?
 Rahibe Agatha , görmüyor musun ?
 Tanrım !
 Tekneler Müslümanlar . Onlar saldıracak !
 Müslümanlar .
Bu ne güzel Madonna geliyor. Bize Diğer dünyayı, kardeşleri getiriyor.
Diğer dünya.
 Erkeklerimiz onlardan korkuyorlar.
Kardeşim bak. Onların gücünden Korkuyorlar.
Kaçıyorlar ?
 Ne oldu ?
 Nerede büyük kibirleri kaldı mı?
Şimdi bir erkek var mı ?
 Müslüman bir saldırı karşısında köpekler gibi kaçıyorlar?
 Müslümanların korkusu ile kaçın . Gidin !
Onları hissedin!
 Çiftçiler , rahipler , soylular , askerler ! Nasıl yumuşak ve önemsiz gururunuz.
Şimdi gücünüzü göstersenize .
Onların cesareti gitti.!
Bu yüzden hepsi uzağa gidecek !
Çünkü müslümanlar, mübarek ve azametli Hıristiyanları korkuttular.
- Neden kaçıyorsunuz ?
 – Kardeş , bize yardım et.
Erkekler kaçıyor
 – Ben Müslümanlardan korkuyorum.
 – Onlar hakkında ne biliyorsun ki?
 Onları gördün mü ?
-Hayır.
 Bir göz atalım .
Haydi !
Cesaretinize sahip olsanıza!
 Haydi !
 Dövüşün !

Rahibe Agatha bağırıyor yılların acısını içinden atıyordu. Müslüman askerleri lideri Ahmed Fransız Dükü ile çarpışırken yere düşer. Rahibe  Agatha  Ahmed’i kurtmak için dükün dikkatini dağıtır. Ancak dük sinirlenerek Rahibe  Agatha’yı mızrağıyla şehid eder.   Rahibe Flavia çarpışmayı hayranlıkla izlmektedir. Sonunda vahşi dük askerler tarafından ele geçirilir.

Flavia, yıllaca hayalinde canlandırdığı Türk Ahmed’e aşık olmuştur. Beraber onun atının terkisinde karargaha dönerler.

Flavia ilk defa kendisine hayran hayran bakan bir erkeği görmüştür. Sevişirler. Ancak içi buruktur.  Doğru mu yanlış mı yapıyorum düşüncesi içini kemirmektedir.

Bir zaman sonra Müslüman   birlikleri manastırı ele geçirirler. Ordunun içinde Flavia da vardır. Elindeki gürzü sürekli manevi baskısını gördüğü St George’un resmine fırlatır. İntikamını alıp özgür olmanın hazzını duyar.  Rahibeler, askerlerin kucaklarına esir düşünce ilk defa cinselliğin farkına varırlar. Bu arada Fransız dükünden Flavia intikamını alır. Tecavüz ettiği kızı getirip intikamını almasını ister. Kadıncağız bir şey yapamaz. Sonuçta erkekten intikamı yine erkekler alır. Dük ölür.

Rahibe Flavia, St George’un resmi önünde Ahmed ile sevişir. Uykusunda  korkunç bir kabus görür.  Özgürleşmek isteyen Flavia daha sonra Müslümanlarla beraber babasının kalesine gider. Onun ölüşünü seyreder. Ahmed’in arkadaşı “Bir kadın intikamı yüzünden aşırı gidiyorsun” diye uyarısıyla karşılaşır.  Fakat her yerde kargaşa ve ölüm hüküm sürmektedir. Bu arada Flavia Yahudi İbrahim’le karşılaşır.  Ona sarılırken Ahmed onları görür. Kıskançlıktan İbrahim’i öldürür. Flavia şoke olmuştur. Ahmed’inde diğer erkeklerden bir farkı olmadığı zannına düşer.

Flavia, Saracenlerin lideri Ahmed  evlenmeyi teklif eder, fakat o ret eder.  Bunu kulaklarında her zaman duyduğu Rahibe Agatha’nın “öncelikle, intikam,  sonra özgürlük”sözü ile hangi duyguyla yaptığını anlayabiliriz. Ahmed, onu  onu sefil bir şekilde yurdunda terk ederek bırakır, gider.

13 ay sonra  Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi,   Müslümanlar  tarafından tamamen terk edilince  Hristiyanların kontrolüne geçince dini mahkeme Rahibe Flavia hakkında ölüm kararı alır.  İnfaz, feci şekilde derileri  yüzülerek ve herkesin göreceği yerde uygulanır. Film biter.

Günümüzde bir kadınının gerçeği görmesine tahammül edemeyen papalık bu zulmünü örtbas etmek için 533 yıl sonra   “Otranto Azizleri” ünvanını o gün ölmüş 800 kişiye vermiştir.

Rahibe Flavia anılmaya değer bir kadın olması açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyor ve saygı duymamız gerektiğini belirtebiliyoruz.

http://altrarealta.blogspot.com.tr/2013/08/flavia-la-monaca-eretica.html

NOTLAR:

OTRANTO SEFERİ

13 AY OSMANLI HAKİMİYETİNDE KALAN İTALYAN ŞEHRİ: OTRANTO

Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

İtalya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi.

Fatih Sultan Mehmed’in amacı, İslam ve Hıristiyan dünyası üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaktı. Bunun için hem “gaza ve ila-yı kelimetullah” davasını üstleniyor hem de Bizans’ın fatihi sıfatıyla Doğu ve Batı Roma toprakları üzerinde tarihi hak iddia ediyordu. Çünkü Fatih, bir imparatorluk inşa etmekteydi ve kendi döneminde Eski Yunan ve Roma kültürünü onun kadar iyi bilen bir hükümdar yoktu. Nitekim döneminin yazarları, Kritovulos ve Kemalpaşazade onu: “Roma İmparatoru”, “Roma Kayzeri” olarak anmaktaydı. Tarih ve coğrafyaya olan merakıyla Helen kaynaklarını okuyup tetkik ediyor, başkentine eski Yunan heykellerini getirtiyor, Yunan-Roma Tarihi hakkında İtalyan ve Rum müşavirlerinden bilgi ediniyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Tarihi Roma İmparatorluğu toprakları üzerindeki hak iddiasını gerçekleştirebilmek için önce Bizans’ın (Doğu Roma’nın) bakiyelerini teker teker idaresi altına almaya başladı. Başarısız olan Belgrad Kuşatması hariç tutulursa, İstanbul, Akdeniz Adaları, Sırbistan, Kırım, Arnavutluk, Eflak-Boğdan, Bosna, Mora, Karadeniz, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Adriyatik’te Osmanlı hâkimiyetini tesis etti. Fakat “Konstantinopolis” yani İstanbul’dan sonra en büyük hedefi İtalya-Roma idi. Bu hedefe giden yolda önemli bir mevkii ancak ölümünden bir yıl önce ele geçirilebilecekti.

i

Piri Reis’in “Otranto Haritası”

italya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi ve 18-20 bin civarındaki Osmanlı kuvvetleri karaya çıkarak, on dört gün süren bir kuşatmanın ardından 11 Ağustos 1480 tarihinde şehri zapt etti. Otranto’yu bir üs haline getirmek isteyen Gedik Ahmed Paşa tahkimata başladı. Ancak, 1481’in Mayıs ayında Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine başlayan saltanat buhranı nedeniyle II. Bayezid tarafından İstanbul’a çağrıldı. O da bunun üzerine yerine Hayrettin Paşa’yı bir miktar muhafızla Otranto’da bırakarak geri döndü.

 

“Antonio Primaldo”nun başsız bedeniyle infaz sonuna kadar ayakta kalışını temsil eden bir tablo

Gedik Ahmed Paşa, Ortanto’dan ayrıldıktan sonra artık buraya yeni kuvvetler gönderilemeyeceğini anlayan Kalibria Dukası, şehri, Napoli ve İspanya donanmasıyla muhasaraya başladı. Osmanlı kuvvetleri takviye edilemeyince 10 Eylül 1481’de Otranto’yu teslim etmek zorunda kaldı. Böylece Fatih Sultan Mehmed’in İtalya seferi sonuçsuz kalmış olsa da o zaman Hıristiyan-Batı dünyasında uyandırmış olduğu korku ve heyecan günümüze kadar etkisini sürdürdü.otranto’nun Gedik Ahmed Paşa tarafından zapt edilişi ve Osmanlı ordularının 13 ay boyunca İtalya kıyılarında kalışı Avrupa’da yeni barbarlık efsanelerinin doğmasına sebep oldu. Farazi olarak ortaya atılan iddialar Hıristiyanları birleştirmek için yapılan bir propagandadan ibaretti. Bazı Batı tarihlerine göre Osmanlılar, daha önce fethettiği hiçbir yerde yapmadığı kadar sebepsiz şiddet uyguladı. Önce katedrale sığınan halk testerelerle ikiye bölünerek öldürüldü. Sonra da kalan 800 kişi Minerva Tepesi’ne ötürülerek din değiştirmezlerse öldürülmekle tehdit edildi. Rivayete göre aralarından “Antonio Primaldo” adlı bir terzi teklifi kesinlikle reddedince Türkler de o 800 masumu kılıçtan geçirdi. Hatta ilk öldürülen Antonio başsız bedeniyle infazın sonuna kadar ayakta kalmış, askerlerin tüm çabalarına rağmen yıkılmamıştı. Üstelik bu sahneye şahit olan Türk askerlerinden birinin dayanamayarak Hıristiyan olduğu anlatıla geldi. Otranto’nun o dönemde en fazla 8 bin olan nüfusundan 12 bin kişinin öldürüldüğü, 5 bin kişinin esir edildiği yazıldı.

Katedral’de sergilenen kafatasları ve kemikler

Bugün, kafatasları ve kemikleri, Otranto Katedrali’ndeki bir camekânda sergilenen bu efsanevi Hıristiyan şehitleri, 533 yıl sonra, 12 Mayıs 2013 tarihinde hatırlandı. Şubat ayında görevinden istifa eden 16. Benediktus’ un bu yöndeki kararnamesini imzalayan Arjantinli yeni Papa I.Francesco, Vatikan’ın ünlü Aziz Petrus meydanında düzenlenen ve on binlerce inananın katıldığı “azizlik” töreniyle, 1480 yılında İtalya’nın güneyinde Osmanlı’ya karşı savaşan 800 Hıristiyan’ı aziz ilan etti. Törende konuşan Papa, “Biz, bugün Otranto şehitlerine hürmet ederken, dünyanın pek çok yerinde bugünlerde halen şiddete maruz kalan pek çok Hıristiyan’a Tanrı’nın, cesaret, sadakat ve kötülüklere iyilikle cevap vermesini diliyoruz” dedi. Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi’nden olan Kardinal Angelo Amato’nun, 800 Otrantolu’nun, İtalya’yı, Katolik ve Hıristiyan kimliğini koruduğunu belirten ifadeleri de basına yansıdı.

Kaynaklar:

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c.II, Ankara

İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.I, İstanbul, 2011.

Feridun M. Emecan, Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, İstanbul, 2009.

İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İstanbul,  2007.

V.L., Mirmiroğlu, Fatih’in Donanması ve Deniz Savaşları, İstanbul, 1946.

 

OTRANTO ZAFERİNİN ARDINDAKİ GERÇEK!

Reha Bilge

1953’te Ankara’da doğan Reha Bilge, Galatasaray Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. “Sur ve Sultan”, “Dervişler ve Sultanlar” gibi romanların, “Siyah Beyaz Arasında Türkiye ve Avrupa” adlı kitabın yazarıdır. “1514 Yavuz Selim ve Şah İsmail” adlı eseri, Batı Asya coğrafyasında ortaya çıkan derin fay hatlarını ve günümüze uzanan sonuçlarını analiz etmektedir. Reha Bilge’nin 2012 yılında yayımlanan, “II. Bayezid, Deniz Savaşları ve Büyük Strateji” adlı kitabı, farklı bir 2. Bayezid portresi çizmektedir. Yine 2012’de yayımlanan, Matrakçı Nasuh’un “Tarih-i Sultan Bayezid” adlı eseri, bir Mertol Tulum ve Reha Bilge ortak çalışmasıdır.

Yeni Papa I. Franciscus, Otranto’da 15’inci yüzyılda Türklere karşı savaşmış 800’den fazla İtalyanı, ‘aziz’ ilan etti. Olayın gazetelere yansımasıyla Türk kamuoyu haberi, garip bir sessizlikle öğrendi. Aradan 533 yıl geçtikten sonra Otranto ve azizleri nereden çıkmıştı? Otranto neydi? Orada neler olmuştu? Yüzyıllar önce yaşamış insanlar, durup dururken neden aziz yapılmıştı? Yeni Papa’nın neden Otranto konusunu hatırlamış veya hatırlatmak istemişti? Otranto acaba neyin simgesidir ve ne ifade etmektedir?

Bir meydan okuma

Papa’nın bu kararının bir rastlantı olmayıp, bir amaç çerçevesinde alındığı, bir mesaj verilmek istendiği tahmin edilebilir. Olayın arka planında, büyük Fatih döneminde gerçekleştirilen bir deniz seferi yatmaktadır. Lâkin Otranto, bir askeri karşılaşmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor olmalıdır ki Papalık yüzyıllar sonra anımsamak gereğini duymuştur. Otranto seferi için Akdeniz’de, 15 ve 16’ncı yüzyılda, Türklerle Venedikliler arasında oynanan büyük stratejik oyunun ayrılmaz bir parçasıdır demek mümkündür. 1470 yılında, yani Fatih döneminde, Eğriboz alınmıştır. Burası önemli bir üstür ve Venedik’in Akdeniz’deki çıkarlarına karşı ciddi bir darbe olarak görülmektedir. Venediklilerin buna yanıtı, Kıbrıs üzerindeki egemenliklerini pekiştirmek ve tahkim etmek olmuştur. Otranto seferi de, stratejik bağlamda, Fatih’in riskli, lâkin cesur ve kapsamlı bir karşı hamlesidir.Otranto, İtalya çizmesinin altında, o zamanki Napoli Krallığına ait dilimizde Apolya veya Pulya’da denilen- Puglia bölgesinde yer almaktadır.

Yayılma stratejisi

Üstelik, Türklerin, Akdeniz’de, belki de bu çapta gerçekleştirdiği ilk çıkarma harekâtı denemesidir. Sefer, Akdeniz’deki deniz savaşları, deniz üstünlükleri ve yayılma stratejisi bakımından, tam anlamıyla bir stratejik meydan okumadır. Arkasında geniş bir hayal gücü, yüksek bir cesaret, üstün bir kurmay yeteneği gizlidir. 1480 yılında, Fatih’in emriyle başlayan sefer, ünlü Gedik Ahmet Paşa komutasında yürütülmüştür. Hem bir deniz, hem de bir kara üssü niteliğindeki Otranto’ya denizden ulaşmaya çalışmak, o dönemin Türk yayılma stratejisi açısından doğru karardır. Çünkü İtalya’nın kuzeyinden, kara yoluyla oraya ulaşmak, bol engelli, engebeli ve pahalı bir hedeftir. Yani, oraya bir çıkarma harekâtı yapılmasıdır. Fatih Sultan Mehmet ve yetenekli komutanı Gedik Ahmet Paşa’nın, başarıyla uyguladıkları plan tam da budur. Gedik Ahmet Paşa, 1480 Temmuzunda, 132 gemiye bindirilmiş, 18.000 kişi olduğu tahmin edilen bir kara kuvvetiyle harekete geçer. Çıkarma yapılır. Ardından, on beş gün içerisinde Otranto ele geçirilir.

Tarihsel boyutu

1481 yılında Fatih’in ölümüyle, Şehzade Cem, ağabeyi 2.Bayezid’e karşı ayaklanmış; o yüzden İstanbul’daki siyasal irade felç olmuştur. İktidar mücadelesi içerisindeki 2.Bayezid, Gedik Ahmet Paşa’yı yanına çağırmak zorunda kalmıştır. Komutansız kalan, denizden hiçbir destek alamayan Otranto’daki kuvvetler  yenilmiş ve dağılmıştır. Sonuçta Türkler Otranto’da ancak on beş ay kadar dayanabilmiştir. Bu kadar kısa süren ve Türkler açısından yenilgiyle sonuçlanan bir olay, Papalık tarafından, neden 533 yıl sonra gündeme alınmaktadır?

Otranto’lu azizlerin kilit sorusu işte budur. Otranto bir simgedir. Papalık açısından onu asıl unutulmaz kılan savaşın kendisi değil, oylumu ve tarihsel boyutudur. Daha doğrusu Papalık açısından temsil ettiği tehlikedir. Roma’nın, hiç beklenmedik bir noktadan tehdit altına girmesi; İtalya’nın ve Batı Akdeniz’in Türk egemenliği altına girmesi riski, Papalık bilinci açısından asla unutulmaması ve tekrarlanmaması gereken bir husus olarak, Otranto azizleri olayıyla gündeme getirilmektedir.

Ortak ticari alan

Otranto projesinin kalıcı olması halinde, Akdeniz’in ve Avrupa’nın bütün stratejik, demografik ve kültürel dengeleri değişecektir. Tıpkı İstanbul’un fethinde olduğu gibi, tarih başka bir derin mecrada akacaktır. Eğer Otranto üzerinden Roma, orta İtalya ve muhtemelen kuzey İtalya, Türkler tarafından ele geçirilmiş olsa idi, Akdeniz ve Avrupa tarihinde derin bir kırılma yaratacağını söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Başarılı olması halinde, Otranto projesi, “pax-romana” gibi, belki Akdeniz’in bütününü kapsayan bir çeşit “pax-turcica” yaratacaktır.Endülüs, Avrupa ve Türkiye’nin dinamikleri köklü değişikliklere uğrayacaktır. Endülüs uygarlığı büyük bir olasılıkla yok edilemeyecektir. Doğu ve Batı Roma herhalde aynı yönetim altında yeniden birleşecektir. Katolik ve Ortodoks Kiliseleri, doğu ve batı Hıristiyanlarıyla Müslümanlar aynı imparatorlukta birlikte yaşayacaktır. Bunu da ötesinde, zenginlik ve jeopolitik güçler dengesi, büyük bir olasılıkla Akdeniz’de kalacak, bu deniz Türkler, İtalyanlar, Araplar, Güney Slavlar, Yahudiler ve diğerlerinin ortak ticari alanı olmaya devam edecektir.

Senaryo

Bu şimdi tasavvur edilmesi mümkün olmayan, farklı bir Akdeniz imgesidir. Aynı senaryonun devamı da farklı bir Avrupa ve farklı bir “Avrupa Birliği” kompozisyonudur. İşte Otranto’yu Papalık için unutulmaz kılan, 533 yıl sonra bile ürküten, telaşa sürükleyen de budur. Farklı bir Akdeniz ve farklı bir Avrupa ihtimalinin düşleri işgal etmesi. Tabii ki gerçek başkadır. Ama, Otranto azizlerinin icat edilmesinin arkasında tam da bu senaryo yatmaktadır. I.Franciscus ile birlikte Papalık, bu senaryoyu kötümserlik ve endişeyle okumaktadır. Böyle bir okuyuşun şimdi gündeme gelmesi pek hayra alamet değildir. Umalım ki, krizlerle boğuşan Avrupa’da, “Otranto Azizleri” yeni bir “ortak düşman” simgesine yol açmasın. Çünkü Avrupa’da, “Türk karşıtı” yeni ırkçı bir söylemden çok, istikrar ve işbirliğine ihtiyaç vardır..

 

 

LA HORA DE LOS HORNOS: NOTAS Y TESTİMONİOS SOBRE EL NEOCOLONİALİSMO, LA VİOLENCİA Y LA LİBERACİÓN/ KIZGIN FIRINLAR SAATİ (1968)


Emperyalistlerin zulümlerine şahit olmak ve ibret alıp  “(Her konuda) Kendi devrimimizi icat etmek” için seyredilmesi gereken belgesel.

Yönetmen: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Senaryo: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Ülke:  Arjantin
Tür: Belgesel, Tarihi, Savaş
Vizyon Tarihi: 06 Aralık 1968 (İtalya)
Süre: 260 dakika
Dil: İspanyolca, İngilizce, Portekizce
Müzik: Roberto Lar, Fernando E. Solanas
Nam-ı Diğer: The Hour of the Furnaces
Oyuncular María de la Paz, Fernando E. Solanas,    Edgardo Suárez,    Fidel Castro, Ernesto ‘Che’ Guevara

Özet

Bir kolaj (kesyap) şeklindeki bu çığır açan belgesel, Solanas’ın ilk filmi, Hollywood ve Avrupa auteur sinemasına karşı siyasal, Üçüncü Sinema’nın başlangıcıdır. Bu, millî-devrimci eylem üç bölümden oluşuyor: [Yeni Sömürgecilik ve şiddet], [Kurtuluş için eylem] ve [Şiddet ve kurtuluş]

Irkçılık, toplumsal başkaldırı, yerlilerin katliamı ve siyasal durumları, Amerikan emperyalizmi ve Arjantin aristokrasisini acımasızca eleştirerek anlatan film, Arjantin’de Devrimci Peronist ve  Sosyalist devrimin önemli simgelerinden biri oldu.

Bu filmden kendimiz ve milletimiz açısından birçok hisseler çıkarmalıyız. Arjantin Millî Devriminde sonucunda görülen en önemli unsurlar, devrimci hareketin maneviyat/ahlak çizgisinde boşluk içermesi nedeniyle sürekli sukuta ermesi ve başarısına gölge düşürmesidir. Eğer bu çeşit millî hareketler doğu milletlerinde olmuş olsaydı, dünya tarihini günümüzde daha değişik algılayabilirdik. Unutmayalım ki sosyal refah ve eşitlik düzeyi, korunaklılığını idâme edişinde sürekli zorluklarla karşılaşmaktadır. Bu hususun en büyük destekçisi maneviyatın hakikatine sadık olanların varlığıdır.  Buna “Özü sözüne uygun her çeşit insan/fikir grubu”diyebiliriz. Kurtuluş savaşı döneminde yurdumuzun emperyalistler elinden kurtuluşunda Gazi Mustafa Kemal’e yardım edenler arasında maneviyat liderlerinin varlığını/gerekliliğini bu belgeselle daha iyi anlamış olacağız.  Ayrıca her unsurun kendi başına yeterli olmadığı gibi, bir ötekisinin varlığına muhtaç olmasının  gereği ilede açıklayabiliriz.

Dünya ihtiyaç/muhtaçlık düzeni üzerine kurulmuştur. İslam tarihine geçen “Şa’rat-u Muaviye/Muaviye’nin ipi” diye geçen bir Muaviye’nin siyaset ilkesi vardır. Muhaliflerimle hiçbir zaman aradaki ipi koparmam; onlar ipliği gerdikçe ben gevşetirim, onlar gevşettikçe ben gererim, bırakmam ve koparmam.” 

Sonuç: Manevî cephesi olmayan bütün eylemci hareketlerin sonu başarısızlık ile sonuçlanmaktadır. Emevi hanedânı,  Hz. Ali kerremallâhü vechenin elinden entrikalarla gasbettikleri iktidarı maneviyat gerçekliğinin yoksunluğu nedeniyle yüz sene gibi kısa bir zaman sonra kaybettiler. Yine burada Emevi halifesi Muaviye’nin siyasî bir sözünü hatırlayalım.

 “Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam…Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem” 

Belgesel Metni

KIZGIN FIRINLAR SAATİ

ARJANTİN 1966-67 Yeni-kolonyalizm, şiddet ve özgürleşme üzerine notlar ve tanıklıklar

1. BÖLÜM YENİ-KOLONYALİZM (Sömürü Düzeni) VE ŞİDDET

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz. Arjantinlilerin millî bilincini kuran Peronist proletaryaya adanmıştır.

PERONİZM (İspanyolca; Peronismo), Arjantin’de 1946-1955 arasında ve 1973-1974’te devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron‘un popülist ve milliyetçi politikalarına verilen ad. Bu politikayı savunanlara da peronist denmektedir.
Juan Peron devlet başkanlığı döneminde kentlerdeki sanayi işçileri ve sendikaları yanı sıra alt ve orta sınıflar ile sanayicilerin de desteğini kazandı. 1955’te, General Aramburu önderliğindeki bir askeri darbeyle devrilerek sürgüne gönderilmesine karşın,
Adaletçi Millî Hareket adı altında toplanan peronistler 1973’teki askeri yönetimin izin verdiği ilk genel seçimlerde büyük bir zafer kazandılar. Sürgünden dönerek başkanlığı üstlenen Peron’un kısa süre sonra ölmesi üzerine yerine karısı İsabel Peron geçti. Bu dönemde peronistlerin sağ ve sol kanatları arasında şiddetli çatışmalar baş gösterdi. Peronistler 1983 başkanlık seçimlerinde başarılı olamadılarsa da 1989’da Peronistlerin adayı Carlos Menem başkanlığa seçildi.

Verilerin alındığı yerler: C.G.T.; Havana İkinci Deklarasyonu; UNESCO; Millî Planlama Örgütü ve çağdaş yayınlar.

Sahneler şu filmlerden alınmıştır: “Tire Die” – Fernando Birri, “Mayoria Absoluta” – Leon Hirxmann “El cielo y la tierra” – Joris lvens,

Özet görüntüler: “Faena” – Humberto Rios; Frankestein Tiyatrosu

Arger film’e katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Bu film, Arajantin ve Latin Amerika’da henüz özgürlüklerine kavuşmamış ülkelerdeki yeni-kolonyalizm ve şiddet üzerinedir. Bundan dolayı, Amerika’daki ilk özgür bölge olan Küba’yı ele almıyor. Bu film, Che Guevara ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmıştır.

BÜYÜK ÜLKE LATİN AMERİKA
BÜYÜK TAMAMLANMAMIŞ MİLLET

İlk adım: KURBAN

Soy adım: KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMÜŞ

Durumum: İSYANCI Aime Cesaire

Ortak Geçmiş Ortak Düşman Ortak Olanak Açlığın Coğrafyası Mülksüz, Engellenmiş, Lanetlenmiş Bize Yanlış Bir Tarih Öğretildi Yanlış Umutlar Ve Yanlış Zenginlik Yanlış Bir Milletler Arası Bakış Açısı Yanlış Ekonomik Düşünceler Yanlış Bir Özgürlük. Scalabrini Ortiz

İlk Adımımız İlk Kelimemiz Özgürleşmek Arjantin’in Temel Sorunu Siyasidir. Sömürge Olmamak İçin Tek Seçenek Millet İktidarıdır. Peron

İdeoloji Yaratmak Devrimimizi Organize Etmek Devrimcinin Görevi Devrimi Yapmaktır. Fidel Castro

Hiç Bir Sosyal Düzen İntihar Etmez, Uzun Bir Savaş Acımasız Bir Savaş Cezasız Kalmaz. İnsan Olmanın Bedeli, Nefret Duymayan Bir Millet Zafere Ulaşamaz. Sömürgeleşmiş Olan Şiddet Yoluyla Özgürleşir. Fanon

Medenileşmemiş, Medenileşmiş Olana Öğretecek. Hernandez Arregui

Güç Özgürleştirir. Tüm Yaptıklarımız Emperyalizme Karşı Bir Çığlıktır Ve Büyük Düşman Abd’ye Karşı Birleşmeye Çağırmaktır. Che Guevara

“Çok fazla sevdiğimiz için “
Latin Amerika savaş halindeki bir kıtadır:
Yönetici sınıf için bu savaş, baskılama savaşı baskı altındaki millet içinse, özgürleşim savaşıdır.

1. TARİH

Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı daha başında ihanete uğradı. İhanet edenler, liman şehirlerindeki ihracatçı elit kesimlerdi. Aynı yıl Bolivar, Ayacucho’da bağımsızlığı pekiştirdi. Rivadavia, Buenos Aires’de Baring Brothers bankasıyla hileli bir kredi anlaşması imzaladı. İngiliz tacirler, ülkenin parasını basan bankayı devraldı ve serbest ticaret adına onların imalatçıları, iç pazarı işgal ettiler. Bu andan itibaren, neredeyse tüm kıtayı ele geçirmede İngiltere İspanya’nın yerini aldı. Daha önce istediklerini ordularıyla alamayanlar şimdi verdikleri borçlarla istediklerini aldılar. Ülke, yün ihracat ediyor, tekstil ürünleri ithal ediyordu. Et ve deri ihracat ediyor ve büyük piyanolar ithal ediyordu. İhracat yapan zırai burjuvazi bu yüzden, Avrupa endüstrilerine zırai açıdan muhtaç duruma geldi. Tarihte ilk defa burada, Latin Amerika’da tahakkümün yeni bir biçimi uygulanmaya başlandı: Yerel burjuvazi aracılığıyla kolonyal [SÖMÜRGE] ticaretin sömürüsü. Böylece yeni-kolonyalizm doğdu.

Yeni-kolonyalizmi empoze etmek için kıtayı bölmek gerekiyordu. Amerika’nın birliği yıkıldı. Canning’in diplomasisi, kıtanın güneyini birbirine düşman ufak ülkelere böldü. Sonrasında Yanki imparatorluğu, işini kıtanın kuzey ve ortasında tamamladı. İki büyük imparatorluğun kolonyal ihtirasları Latin Amerikalı kanından tatmin olmuşlardı.  Meksika’dan Plate ırmağına kadar. Bir millet diğerine karşı bir eyalet diğerine karşı mücadeleye girişti. Bir yüz yıldan kısa bir sürede, dört naiplikten 20 millet ortaya çıkarıldı. Monroe Doktrini ve savaş tehtidi kıtaya karşı açık saldırıları legalleştirdi. Bir yüz yıldan kısa bir süre içinde, Birleşik Devletler Latin Amerika’da, 41 adet silahlı müdahalede bulundu. Bugün, bu tarz saldırıların cezasız kalmasını  O.A.S (Amerikan Ülkeleri Organizasyonu) örgütü garanti ediyor. Önce balkanlaştırma, günümüzde ise pan-Amerikanizm her ikisi de yeni-kolonyalizm politikasının görünüşleridir.

2. ÜLKE

Arjantin:4 milyon kilometre kare yüz ölçüm ve kıtasal yüz ölçüm 2,800,000. İspanya, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Polonya, Hollanda, Çekoslavakya, Avusturya, Danimarka, Bulgaristan, Macaris’tan’ı içerebilecek uzun bir üçgen. Antarktik’ten torpikal ormanlara kadar, tüm iklimler var. Kullanılmamış geniş doğal kaynaklar. Bir milyon kilometre kare ormanlık alan. Dört bin kilometre uzunluğunda okyanus kıyısı. Bir milyon kilometre kare kayalık. La Pampa, dünyanın en ünlü ovası. Kişi başına 9 milyon kalori üreten fakat 10 milyon tüketen ve daha fazlasına ihtiyaç duyan su gücünün neredeyse sadece yüzde 3’ünü ve tarıma elverişli topraklarının yüzde 10’unu kullanan bir ülke. Uçsuz bucaksız bir ülke, pratik olarak çölleştirilmiş. 23 milyon nüfus, yüzde 70’i şehirlerde toplanmış. Nüfusun yüzde 45’i, 23 elayet içerisinde sadece birisinde, Buenos Aires’te yaşıyor. Burada endüstrinin ve işçi sınıfının yüzde 60’ı yer alıyor. Federal başkette, kilometre kare başına 24 binden fazla kişi düşüyor. Bu arada Patagonya’da, bu oran kilometre kare başına 2’nin altında. Sosyo ekonomik yapı olarak, Arjantin Latin Amerika’nın geri kalanına en az benzeyen, oransal olarak en çok endüstrileşmiş bir ülkedir. Kırsal popülasyon en düşük oranda, orta sınıf vatandaşların oranı ve yaşam standardı en yüksekler arasında bulunmaktadır. İşçi sınıfı sendikalaşmış durumda. Entelektüelleri bolca var ve bunlar yetenekli ama belki de kıtadaki en az Latin Amerikalı olanlardır. Ülkeye çoğu zaman “Pays Estancia” denmektedir. “Çiftlik Evi”, “Konserve Fabrikası”, “Dünyanın Ekmek Sepeti”oligarşi için üç faktör demek: İngiliz altını İtalyan mülkiyeti, Fransız kültürü.

3. GÜNLÜK ŞİDDET

Latin Amerika Milletlerinin Maruz Kaldığı Şiddet Düzenli, Planlı, Sistematik Bir Şiddettir.

Ben bir işçiyim, fedakarlık yapanlardan. Her zaman çallıştım, Pazar günleri bile. Şimdi pek iş yok  Birçok fabrika kapanıyor  Hükümet polise binayı çevirmelerini söyledi  Benim bir sendika üyesi olduğumu anladıklarında

GÜNLÜK ŞİDDET İNSANLARI BASKILAMAK İÇİN, NAPALM VE ZEHİRLİ GAZ HENÜZ GEREKMİYOR

ŞİDDETİN EKONOMİK, POLİTİK VE KÜLTÜREL TÜRLERİ VAR

BUNLAR SİLAHLAR KADAR ETKİLİ

Elbette, işimi kaybetmekten korkuyorum. Kendi aileni düşün, benim gibi. Polis arkadşlarımızdan üçünü öldürdü  Beni işten attılar, çünkü Peron gittiğinde tüm personeli değiştirdiler. Havaya değil, üzerimize ateş ediyorlardı! Polis kapılara bekçiler yerleştirdi. Fabrikada işkence

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET UYGULANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
ŞİDDETİN POTANSİYEL OLARAK VAR OLMASI YETERLİDİR.
BİZİM SAVAŞIMIZ BARIŞ, DÜZEN, SİSTEMİN NORMALLEŞMESİ İÇİNDİR.

 Arjantinlilerin yüzde 75’i kazandıklarıyla temel ihtiyaçlarını karşıamaktan uzaklar.

Milletin satın alma gücü son yıllarda yüzde 40 oranında düştü.

Çalışma saatleri günde 11 saate çıktı. Ülkemizde bir milyon tarım işçisi var fakat bunların sadece yarısının düzenli bir işi var.

Latin Amerika’da, 20 milyon kilometre karenin sadece yüzde 6’sı tarım yapılabilen alanlar.

Toprağın yüzde 50’si arazi sahiplerinin yüzde 1.5’inin elinde bu arada nüfusun yüzde 80’inin bir toprağı yok.

Kırsal nüfusun yüzde 90’ı baraka ve küçük kulübelerde yaşıyor. Bunlar, eski zamanlardan farklı değil. Elektrik, içme suyu eksik, sağlık hizmetleri de yetersiz. Bunlar, yetersiz beslenme, hastalık ve açlığın yetiştiği yerler.

Arjantin’de, 900 bin terk edilmiş çocuk var. Kırsal kesimde, 100 bebekten, 70’i gayri meşru.

Doğan 10 bebekten 4’ü ölüyor. Brezilya’da, bebeklerin yüzde 43’ü açlıktan ölüyor. Bu, yılda 300 bin ölüm demek.

Her yıl, Hiroshima ve Nagasaki’den daha fazla çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor. Kent nüfusunun yüzde 40’ı karışık cinsel ilişkiler yaşıyor.

Buenos Aires ve çevresinde 800 bin kişi standart altı evlerde yaşıyor. 45 milyon Latin Amerikalı sefalete teslim olarak gecekondularda ve baraka şehirlerde, teneke mahallelerde (favela) yaşıyor. Arjantin’de bir milyon frengi vakası bir buçuk milyon tüberküloz vakası iki milyon “chagas hastalığı” (tropik parazit ısırması) vakası görülüyor.

Latin Amerika’da, işçilerin ortalama maaşı üst sınıflarınkinden 20 kat daha aşağıda. 110 milyon kişi için (nüfusun yarısı) yıllık gelir 120 doları aylık on doları, günlük 30 cent’i bulmuyor.

Eğer günümüzdeki gelişme hızı devam ederse, Arjantinliler bir Fransızın gelirine ulaşmak için 70 yıl ve bir Amerikalı’nın gelirine ulaşmak için 200 yıl bekleyecekler.

“Cennetin yükseklerinde”

“Savaşçı bir kartal”

“Cesurca yukarı kanatlanıyor”

“zafer uçuşuyla”

“Kanadındaki mavi”

“Denizin rengi”

“Diğer mavi kanat”

“Gök yüzünün rengi”

“Yukarılarda süzülüyor”

“Işıldayan şafak vakti”

“Okların gösterdiği”

“Altın yüzü andırıyor”

“Ve mor gök yüzünde bir girdap oluşturuyor”

“Kanat terastır”

“Kartal da bayrak”

“Ülkemin”

“Bayrağıdır”

“Güneşten doğmuş”

“Tanrı’nın bana verdiği”

4. LİMAN ŞEHRİ

Buenos Aires yeni kolonyal politikaların merkezidir.

Beyaz ve melez Amerika şehri. Tüm ülke pahasına kurulmuş bir şehir. 7 milyon nüfus. 1 milyon yabancı. Latin Amerika’daki en büyük şehir. Dünyanınsa beşincisi.

Buenos Aires: Büyük metropollerin askıntısı. Burada bir “gaucho” (Latin Amerika kovboyu) Paris, Londra ya da New York’taki kadar egzotiktir.

Yeni-kolonyal çıkarların muhafızlığını yapan göçmenlere göz kulak olan yöneticiler ve profesyoneller şehri. Bir zamanlar oligarşinin kullandığı ve koruduğu büyük orta sınıfların beşiği. Günümüzde, hiç olmadığı kadar savunmasız bir şekilde çırpınıyor. Küçük burjuvazi: Dünya üzerine sızlanıyor.

Onlar için, ülke toleranssız, ama değişmez. Değişim gerekiyor, ama olanaksız. Kendi statüsüne ve prestijine derin bir şekilde bağlı ama en son Avrupa modasını izlemek için hazır en son Avrupa modasını.

Psikologların öğretici nutuklarından ve ahlakçı TV programlarından memnun. Buenos Aires: Sırtını ülkeye dönen şehir. Büyük Rio de la Plata’da heykeller saygı uyandırmaktan çok güvensizlik hissi veriyor. Mahkeme heyetinin basının, ordu merkezlerinin ve ülkenin gangsterlerinin yüzde 80’inin mekanı. Burası milletin çıkarlarının yoğunlaştığı yer.

Burası,
“Bu eyaletler,  yasalarına uymak ve hükümetine bağlı olmak için İngiltere’ye ait olmak istiyor”
diyen anıtların yeri.
“Onun güçlü etkisi altında yaşayın.”
CARLOS MARIA DE ALVEAR

(Not: İstanbul’a ne kadar benziyor)

5. OLİGARŞİ

2 milyon 500 bin, 2 milyon 500 bin  Ödüllü ve iki yaşında  Mükemmel kalitede, güzel ifadeli  Erkek, güçlü, kuvvetli  San Juan tipinde bir boğa, tüm kalitesiyle birlikte. Modern zamana ait bir boğa. Satılık, Pareira’nın ödüllü ve iki yaşındaki boğası  2 milyon pezo teklif edildi.

Tarımsal Arjantin sosyetesi  Oligarşimizin geleneksel merkezi. Buradalar, on milyon dönümden fazla toprağın sahibi olan Buenos Aires’in 50 ailesi. Tek bir aile, Braum Menendez Behetys’ler, 15 milyon dönüm toprağa sahip. İşte onlar. Sığır yetiştirenlerin yüzde 2’si, toplam stoğun yüzde 40’ına sahip. Çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 5’i. Bunlar, her yıl millî gelirin yüzde 42’sini alıyor. Ülkenin sahipleri!

Geçmişte tek ürünlü ve İngiliz sermayesine sadık olan kişiler bugün endüstriyel burjuvazi ve Amerikan finans kapital ile ilişkili durumda. Yabancı şirketlerin elinde 87 milyon dönüm toprak var.Atalarımız ülkenin büyüklüğünü inşaa etti. Ayrıca, aristokrasimizi görüyorsunuz. Birçok açıdan Avrupalılara benziyorlar. Hatırlıyorum da bir keresinde, Londra’da Lord Grifford ile aristokrasimiz üzerine konuşuyorduk. Bizimkini Polonyalıların asaletiyle kıyaslamıştı. Örneğin Carcano kızlarından birisi Lord Astor ile evlendi. Diğer kız, Janita Diaz sokağa bırakılan ve evlat edinilen kız, Luin Dükü ile evlenmişti. Gerçekten pek paramız yok. Bugün giyim eşyası satan bir iş adamı kadar değersiziz. Ve hala “espinillo” ya da “tala” ağacından fincanlarla içkilerimizi içiyoruz. Bir zamanlar askerlerimiz vardı, onlar gerçek birer sivildiler. Bilmenizi isterim ki General Mitre, Dante’yi çevirdi şiir yazdı ve “La Nacion”u kuran ünlü bir gazeteciydi. General Rocca da yüksek eğitimli bir kişiydi. Ve, şimdi çok az kişi onu hatırlar, General Augustin P. Justo ülkede Arjantin tarihi ile ilgili en iyi kütüphaneye sahipti. Bu modern haklar ne biliyor ki?

 Bir yıl öncesine kadar Punta del Est’e gidebilirdiniz.

Pekiyi ya şimdi?

 Geçen yıl neredeyse dayanılmazdı. Her köşede sonradan görmeler!

Birleşik Devletler’de yaşamak isterdim. Orada, gidilecek, görülecek çok yer var. Örneğin, Paris’te yürürken, gerçekten Eğer Fransızlar yaptıysa, bu zaten yeterli. Ve Klee’yi, Miller’in üç yapıtını ve Saint-John Perse ve Antonio Artaud ve soyut ve somut sanatları, Pop ve operayı bilmek 

Gerçekten inanılmaz. Şu köylüleri evinde çalıştırıyor. Ve geçen defa kardeşimin yatağını onlara verdi. İki gün içinde onu yaktılar. Şimdi onları yerde yatırıyor. Bugünlerde, hükümet işleri yoluna koymak istiyor. İnsanlara gereken de bu. Yıllar boyunca, Genel Emek Konfederasyonu çok şey vaad etti ve para topladı. Genel Emek Konfederasyonu, büyük bir işletme. Aslında güçlü bir banka. Fakat tüm o paralarla ne yapıyor?

 Hiç bir şey! Sendika delegeleri etrafta arabaları ve ipek giyleri ile dolaşıyor. Ve sokakta bu şekilde giyinmiş birisini görürseniz, sadece köylüye benziyorlar. Onları, iyi bir ailenin oğluyla karşılaştıramazsınız. Örneğin, Saint George okulunda okuyan bir çocukla  İnsan çevreleriyle ilişkili. Daha doğrusu etik çevrelerler. Evet, doğru kelime bu, etik! Ailenin ve toplumun hıristiyanlık anlayışıyla yetişiyor. Bu tarz birini diğerleriyle kıyaslayamazsınız. Tamamen kültürsüz bireyler. Cahiller. Genelde, söylevlerini ne yazabiliyor ne de yazması için başkasını buluyorlar. Kendi ülkelerinde yabancı gibi hissediyorlar. Altın çağlarını arıyorlar. La Belle Époque! İşte buradalar. Geçmişte İspanyol atalarıyla övünüyorlardı. Günümüzde ise övündükleri Avrupa ve Birleşik Devlerler’le olan bağları. İşte buradalar. Liberalizm adına yerel milleti imha ettiler. Ülkeyi birçok kez kan banyosuna çevirdiler. İşte buradalar. Milletin üzerine uygulanan günlük şiddetten suçlular. Birçok Arjantin neslinin hayal kırıklığından suçlular. Bu, onların mezarlığıda ayrıdır.. Tarihi kristalize etmek için. Zamanı durdurmak için. Geçmişi gelecek yapmak için. İşte oligarşinin rüyası.

6. SİSTEM

Vietnamlılar, düşmanı görmek için sadece başlarını kaldırmalı. Bizim için, bu daha zor. Yeni-kolonyalizm bizimle aynı dili konuşuyor bizim deri rengimize ve milliyetimize sahip bizimle dindaş. Düşmanı tanımak o kadar kolay değil.

Arjantin’de, en geniş manevra alanıyla çalışıyorlar. Eğer iç güçler olanaklı kılmasaydı yeni-kolonyalizm varolamazdı. Ülkemizde, bu faktörler tarımsal oligarşi ve büyük endüstriyel burjuvazidir. Silahlı güçler bu politikayı koordine ediyor ve legalleştiriyor.

Herkesin çıkarı tek bir yerde toplanıyor: Sistem.

Sistem ülkenin kapılarını yeni-kolonyal nüfuza açık tutan iç düşman. Her şehirde izin verilen görevler. Yüzlerce “Barış Heyeti” organizasyonları kırsal kesime sızıyor. Tüm dinlerden misyonerler her ülkenin en ücra köşesinde cirit atıyor. Burslar ve krediler, üniversitelere, sendikalara ve entelektüellere yapılan destekler özendiriliyor.

Bu sızmaları ortak bir amaç birleştiriyor:

Millî bilincin yok edilerek ülkenin baskılanmasını kolaylaştırmak.

Askeri varlıklarını sürdürmek doların stabilizasyonu için benzersiz hizmetler sağlamak deniz aşırı yatırımlarımızı genişletmek Asya ve Afrika’da yardım ve işbirliği programlarımızı sunmak ve yarım küremizin gelişimi için müttefiklerimizden gelen vaatlere koşulsuz şartsız saygı duymalıyız.

7. POLİTİK ŞİDDET

Latin Amerika milletlerinin, burjuva demokrasisinin kurumlarıyla kendi kaderlerini değiştirme şansları bulunmuyor. 20 hükümetten 17’si ya hileli seçimlerin ya da askeri darbelerin sonucunda ortaya çıktı. 12 yıldır, Arajantin milleti, politik olarak yasa dışı yaşadı. Çoğunluğun hareketi olan Peronizm, yasa dışı ilan edildi. Lideri sürgün edildi. Latin Amerikalıların özgürleşim savaşında peşinde koştuğu insanlığının iade edilmesidir. Bu insanlık, yeni-kolonyalizm tarafından sürekli olarak inkar ediliyor.

8.YENİ-IRKÇILIK

Bağımlı bir ülkenin insanı, baskın milletler için her zaman farklı, az gelişmiş alt-insan olarak kalacaktır. Sömürgeleştirilmiş bir ülke ırkçılığın doğrudan biçimlerini gerektirir. Bağımlı, yeni-kolonyal ülkelerde ayrımcılık biçimleri hemen göze çarpmasa da oldukça etkilidir.

Arjantin oligarşisi, ayrımcılığı, değişik zamanlarda tarih boyunca kullanıma sokmuştur. Sarmiiento’nun mottosu olan “Barbarlığın sivilizasyonu”nu izleyerek “Monorena” katliamında, ilk millî direniş biçimi yok edildi.

Hemen ardından, anti-millî, yabancı sivilizasyon empoze edildi. Geçmişin “gauchos” ya da “montoneros”ları “crilleros” ya da “chusmas”ları bugünün “descaminados” ya da “grasa”ları ve bir yere kadar da “mersa”ları. Şüpheye yer yok.

Milletin insanlık itibarı her zaman inkar edildi. Ülkenin belirli kırsal yerlerinde ırkçılık, şehirlerde kullandığı incelikleri kullanmaz ve açıkça işini görür.

Kızıl derililer beş para etmez, derler. Ve hepimiz aynı kandan geldiğimiz için bu böyle değil. Aynı kana sahibiz, ama farklı bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden beni çıplak olarak görüyorsunuz. Bizim için, “criollos” lar için, yıllar önce kendilerini sıkmadılar. Kimse bize yardım etmedi bugüne kadar. Çevrede köpeklerimizle ayakta kalmak için gerekli şeyleri aramayı giderdik. Ya da boş bir konserve kutusu bulur, nehre balık avlamaya giderdik. Tüm hayatımız buydu. Kimse bize yardım etmedi çünkü kızıl derililer beş para etmezdi. Sadece hıristiyanların değeri vardı. Şimdi bize kardeşleri gibi davrandıklarını düşünüyorlar çünkü kendi dinlerini kabul etmeleri gerekti. Bizimle baş edebileceklerini kızıl derililerin beş para etmediğini düşündüler. İşte böyle, nedeni yok. Şimdi onlarla aynı kana sahibiz ve onlar gibi yürüyoruz. Fakat sömürgeci sömürgeleştirdiği insanın kanının kendisiyle aynı olduğunu kabul edecek mi?

 Burada, ülkenin büyük bir kısmında erkekler, kadınlar, bireyler var olmuyorlar. Sadece eski kızıl derili kabilelerinden “mataco”lar, “coya”lar, “chulupie”lerden hayatta kalanlar var. Bu isimler, sahiplerin ağızlarında, sömürgeciliğin kurbanlarını reddediyor. Arjantin yerli milletinin yüzde 80’inde tüberküloz ve frengi var. “Criollo” ya da beyaz adamın gazabına uğramamak için film kamerasından kaçarak insan ya da potansiyel insan kalabiliyorlar. Benimsemişler, ama daha aşağıda olduklarına ikna değiller. Neredeyse konuşmayan, şarkı söyleyemeyen insanlar.

9. BAĞIMLILIK

Kırsal Kesimde Yaşayanlar Sonsuz Altının Olduğu Dağlardan Bahsediyorlar.

Latin Amerika ülkelerini karakterize eden şeylerden birisi de onların bağımlılığı. Ekonomik, politik, kültürel bağımlılık. Önce İspanya, sonra İngiltere şimdi de Birleşik Devletler. Ülkelerimizin tarihi, sonsuz bir sömürgesel yağmadır. Politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan var olamaz.

Jose Marti şöyle demişti:
“ÖZGÜR OLMAK İSTEYEN BİR MİLLET, ÖNCE İŞTE ÖZGÜR OLMAK ZORUNDADIR.
BAĞIMLILIK HERHANGİ BİR GELİŞMEYE İZİN VERMEZ.”

Buenos Aires gibi birkaç şehrin görünüşteki gelişimi ekonomimizdeki büyük güçlerin genişlemesinin sonucu. Geçmişte Mitre, Pellegrini, Pinedo  Günümüzde Prebisch, Prigerio, Alsogray. Krediler ve yatırımlar her zaman aynı bağımlılık politikasının parçası oldu. Emperyalist yardımların onu alanlara onu verenlerden daha fazla maliyeti vardır. Latin Amerika’ya yatırım olarak gelen her bir dolar emperyalistlere dört kat kazandırıyor. Altın ve kahve, et ve petrol tahıl ve teneke: Milletin emeği, ucuz iş gücüne dönüştürüldü. Bu sayede, büyük güçlerin zenginliği oluşturuldu. Bu sömürüde geri kalmışlık yoksulluk ve baskı yatıyor. Bu sayede finansman ve zengin milletlerin zenginliği garanti altına alınıyor. Bunun altında yatan ise, emperyalizmin ne olduğu belirsiz şu kelime bulunuyor: Az gelişmişlik.

HER GÜN DAHA FAZLA İHRAÇ ETTİĞİMİZDE, AYNISINI GER ALIYORUZ.
HER GÜN DAHA FAZLA ÇALIŞTIĞIMIZDA, AYNISINI GERİ ALIYORUZ.
ARJANTİN’İN DIŞ BORCU ALTI MİLYAR DOLAR.
YABANCI TEKELLER VE ONLARIN YEREL TEMSİLCİLERİ NEREDEYSE TÜM MİLLÎ EKONOMİYİ KONTROL EDİYOR.

Tüm et endüstrisi, enerji, petrol hububat ticareti, kimya endüstrisi, selüloz üretimi tungstenin yüzde 70’i, kurşunun yüzde 92’si, çinkonun yüzde 98’i para, altın ayrıca basın kuruluşları ve kitle iletişim araçları

10. KÜLTÜREL ŞİDDET

Brezilya’daki, Bolivya’daki Peru’daki, Venezüella’daki Guatemala’daki, Nikaragua’daki Haiti’deki, Dominik Cumhuriyeti’ndeki milletin büyük çoğunluğu okur-yazar değil. 70 milyon insan, Latin Amerika nüfusunun üçte biri okuma ve yazma bilmiyor. Cehalet ve eğitimin sömürgeleştirilmesi, el ele ilerliyor. Açık bir şekilde sömürgeleştirilmiş bir ülkede ideolojik sızma gerekli değildir. Ama yarı-sömürge bir ülkede ideolojik sızma temel bir işleve sahiptir. İnsanların kafasında millet olma düşüncesini yok ediyor ve bağımlılığı kurumsallaştırıyor ve normalleştiriyor. İdeolojik sızmanın temel işlevi insanların kendi yeni-kolonyal konumlarını anlamalarını ve bunu değiştirmek istemelerini engellemektir.Bu biçimde, eğitimde sömürgeleştirme etkili bir şekilde kolonyal polisin işini devralmaktadır.

Nüfusun orta sınıfı yeni-kolonyal ideolojinin taşıyıcısıdır.

Üniversiteler, bu kolonyalizasyonun temel aracı durumundadır.

Akademik özgürlük mitinin arkasında öğrenciler, baskı altındaki bir millette üniversitenin bir demokrasi adası olduğuna inandırılır. Üniversiteler var olan  politik iktidarın bir aracı konumundadır. Bunlar, sisteme uygun akılların üretimini sağlar. Akademik özgürlük safsatası ardında bağımlılığı legalize eden liberalizmin felsefesi ticaret, yeni-kolonyal gelişme, teknoratizm ideolojileri yatmaktadır. Tüm yerel düşünceler sansürlenir ya da görmezden gelinir. Bu yüzden, ülkenin gerçekleriyle  ve halkla bağı olmayan bir entelijentsiya yetişmiştir.

Şimdi Pepsi Cola salonunu ziyaret edelim. Burada Arjantin Yazarlar Akademisi Güzel Sanatlar Millî Akademisi üyesi olan Manuel Mujica Lainezson kitabını imzalıyor: “Kraliyet Günlükleri”Mujica Latinez son olarak “Kennedy” ödülü almıştı. Ve bundan önce Millî Edebiyat ödülü Belediye Ödülü, Gerchunoff ödülü ve Pen Kulübü ödülü ona verilmişti. Ayrıca en önemli ödül olan Yazarlar Derneği ödülü İtalyan hükümetinin altın madalyası Fransız yazarları nişanı ve hatırlamadığım “Gerchunhoff” tipi diğer ödüller de kazandı. Avrupa kültüründen etkilendiniz mi?

 Evet. Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim. Hatta çocukken bile klasik bir formasyon aldım. Bunun için bazı çeviriler yaptım. Bunları, bu hazırlıklar olmadan yapamazdım. İş sadece İngilizce bilmekle bitmiyor. Önemli olan Elizabetyen ruhu yakalamaktır. – Nerede yaşamak isterdiniz?

 – Venedik’te, her zaman son anıma kadar orada yaşamak isterdim. Burada her şey çok karmaşık. Orada daha basit. Çocuklar tatillerinde trene biniyor ve Venedik’e, Madrid’e, Paris’e canları nereye isterse, oraya gidiyor. Her yere çok yakınlar! Biz çok uzağız. Yani yakışık değil!

Bu seçenek yeni-kolonyal güce tabi olmuş olan bir entelijensiya tarafından paylaşılıyor. Bu elit kesit, baskıcı ülkelerin ideolojilerini küçük burjuva entelektüelleri için İspanyolcaya aktarıyor. Melez, şahsiyetsiz bir elit. Her zaman apolitizm ya da nesnellik farksızlık ya da bilgiye dayanıyor.

11. MODELLER-YABANCILAŞMA

” BİZİM İÇİN IRKÇI BİR HÜMANİZDEN DAHA MANTIKLISI YOK.
AVRUPALILAR KÖLE VE CANAVARLAR YARATARAK İNSAN OLDULAR.”
J.P. Sartre
“YOLDAŞLAR!
DEVLETLER, KURUMLAR VE TOPLUMLAR YARATARAK AVRUPA’YI ONURLANDIRMAYALIM.
İNSANLIK, BİZDEN, BU KARİKATÜRSÜ VE İĞRENÇ İMİTASYONDAN (Taklit) DAHA FAZLASINI BEKLİYOR.”
Frantz Fanon

Bağımlı ülkenin bir çocuğu, okumayı öğrenir öğrenmez sivilizasyonun tüm modellerinin saldırısına uğrar.

Çocuk, bunları, tek ve evrensel bir değer olarak kabul etmeye zorlanır. Burjuvazi ve emperyalizmin bir sınıf ve sistem olarak kendilerini yaygınlaştırmaları onların baskınlığını destekleyen kültürün de yaygınlaşmasına neden olur. Evrensel kültür mitinin ardında Latin Amerika’da, kolonyal bir sınıf olarak çıkarlarını gizlediler.

Hegel şöyle demişti:
“ÇOCUĞUN OYUNCAĞI İLE YAPABİLECEĞİ EN İYİ ŞEY, ONU KIRMAKTIR.”

Çocukluktan beri inanılmış olan bu değerlerin yıkılması sonucunda yeni-kolonyalizm, varlığını sürdürmek için insanları, aşağılık olduklarına inandırmak zorundadır. Er ya da geç, aşağılık insan büyük harfle yazılan İnsan’ı tanıyacaktır. Ve bu tanışma tüm savunma mekanizmalarının yıkılması demektir. Baskıcı, eğer gerçekten insan olmak istiyorsanız benim gibi olmalısınız, benim dilimi konuşmalısınız kendi özünüzü inkâr etmeli, kendinizi benim içinde yabancılaştırmalısınız der.

Yeni-kolonyal insan, entelektüel, sanatçı sadece metropoller tarafından tanınıyorsa, bir değere sahiptir. Avrupa kültürünün babacılığı kolonyal güçte derin bir şekilde kökleşmiş olan ırkçılığı örtbas etmeye yarar. 17. yüzyıl misyonerleri, Avrupa sanatını kopye etmede yerlilerin olağanüstü yetenekleri olduğunu söylerler. Kopyacı, çevirici, yorumcu en iyisinden bir izleyici. Yeni-kolonyal insan, her zaman için kendi yaratıcı yeteneklerini kullanmamaya yöneltilmektedir. Kendi kültürünü yaratmak için diğer kültürlerin değerlerini almak ve dönüştürmekten uzaklaşmada tüm araştırmaları ve buluşlarından vaz geçiyor.

Sonuç: Kısıtlama, köklerinden uzaklaşma kaçışçılık, kültürel kozmopolitizm sanatçı imitasyonu, ülkeye ihanet.

Evrensel değerlere, evrensel kültüre sahip evrensel insan modeli her zaman tarihsel ve sınıf değerlerine karşı galip gelecektir. “Evrensel seviyede, emperyalizmi ve sınıflı toplumu yok ettiğimizde insanın tam özgürleşmesini evrenselleştirdiğimizde işte o zaman, kültür, insanlığın hizmetinde evrensel bir gerçeğe dönüşecektir.”

İsa, hasta adama dokundu körün ölü gözlerine dokundu ve onun yeniden görmesini sağladı. Sağırın kulaklarına dokundu ve yeniden duymasını sağladı. Ellerini kötürümün üstüne koydu ve onlar ayağa kalktı ve yürüdüler. Ölü canlı oldu. Kudüs’ün güzel insanı ellerindeki çivileri sök güçlü, bağışlayan insanlığın tüm acılarını anlayan Veronicas gibi sen de anlayacaksın!

**

Oradaki beyfendinin parmağında bir yüzük olduğunu görüyorum. Metal bir yüzük. Pekiyi ya kravatı?

 Yeşil. Ona istediğiniz soruyu sorun. Sizi özel olarak dinleyecek. Çünkü, doğal olarak, herkesin içinde sorulamayacak sorular vardır. Madam Diana on soruya bedava olarak yanıt verecek. Şimdi ona bedeva soru sorabilirsiniz. Para, aşk, sağlık ile ilgili sorunu olan herhangi biri  Eğer paranız yoksa, ona sorun. Madam Diana bedava olarak yanıtlayacak.

Size tek gereken inanç ve umut.

Beyfendinin maça 7’yi çektiğini gördüm. Maça 7, iyi olmadığı anlamına geliyor, depresif durumda. Tek yapması gereken, bana bununla ilgili soru sormak. “Soledad! Nihayet Pepito’nun itiraf etmesini sağladım.” “Şimdi polise gidiyorum. Masum olduğumu öğrenecekler.” “Anne! Nihayet şansım döndü!”

PAPAZLAR, FALCILAR, İNANÇ TAZELEYİCİLERİ, AVUKATLAR ASTROLOGLAR, AHLAK PROFESÖRLERİ  SİSTEMLE İNSANLAR ARASINDA GÖREVLERİ KAFA KARIŞIKLIĞI YAYMAK OLAN İNSANLARDAN OLUŞAN BİR AĞ VAR.

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET, BU SAYEDE, İNCELTİLMİŞ BİÇİMLER DE ALIR. TANRI, KADER, ALIN YAZISI, ÖLÜMSÜZLÜK YÖNETİCİ SINIF TARAFINDAN YARATILMIŞ DURUMLAR İÇİN SORUMLUDUR.

12. İDEOLOJİK SAVAŞ HALİ

Latin Amerika’da, temel olarak, savaş insanların zihninde sürdürülmektedir. İdeolojik cepheler, konvansiyonel olanlarla yer değiştirir.

Kitle iletişim araçları, konvansiyonel silahların yerini alır.

Yeni-kolonyalizm için, kitle iletişim araçları napalmden daha etkilidir.

Psikologlardan, sosyologlardan motivasyon analizcilerinden oluşan bir ordu sendikaları, politik ve öğrenci organizasyonlarını bölmeye ve ele geçirmeye çalışır.

Millet hareketleri, nefessiz bırakılır ya da kötülenir liderleri lekelenir.

Filmler, dergiler, radyo ve periyodik yayınlar insanları depolitize etmeye şüpheciliği ve kaçışçılığı yaymaya çalışır.

Yerli olan her şeye karşı, önyargılar ve karmaşıklık yaratılır. İnsanlara İngilizce düşünmeleri öğretilir.

TÜM KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI CIA TARAFINDAN KONTROL EDİLİR.
SANSÜR VE İDEOLOJİK BASKI GERÇEKLİKTİR HAKİKİDİR MANTIKTIR İNSANLAR GİBİ KANUNUN KILICINDADIR.
SANATÇI VE ENTELEKTÜELLER, SİSTEME ENTEGRE EDİLİR.
ŞİDDET SUÇ YIKIM BARIŞA DÜZENE NORMALLİĞE DÖNÜŞÜR.

Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim.
Evrensel ve sınırsız.
Bizler bir ülkenin değil, dünyanın vatandaşlarıyız.
İnsanlık, barış, aşk.
Maça 7’li iyi değil.
Etik, evet, doğru kelime bu, etik.
Soyut sanat, pop.

CANAVARLIK, GÜZELLİĞİN YERİNE GEÇER.

13. SEÇENEK

Latin Amerikalılar mahkum edilmiş milletlerdir.

Yeni-kolonyalizm, kendi yaşamlarını ya da kendi ölümlerini seçmelerine izin vermez.

Yaşam ve ölüm, her ikisi de, günlük şiddetle karşı karşıyadır.

Bu bizim savaşımız.

Açlıktan, tedavi edilebilir hastalıklardan, prematüre yaşlarda Latin Amerika’da dakikada 4 kişi ölüyor günde 5,500, yılda 2 milyon eder.

Bu bizim savaşımız! 15 yılda, Birinci Dünya Savaşı’ndaki soy kırım rakamına ulaşılacak.

Latin Amerikalılar için geriye sadece tek bir şey kalıyor.

İsyan ederek, kendi yaşamlarını ve ölümlerini seçmek. Özgürleşim mücadelesinde ölenler için ölüm artık bir son değildir.

Özgürleşmenin, zaferin adıdır. Kendi ölümünü seçen insan aynı zamanda kendi yaşamını da seçer.

Yaşar ve kendini özgürleştirir  Bu devrimci harekette, Latin Amerikalılar kendi varlıklarının farkına varırlar.

*****************************************

2. BÖLÜM KIZGIN FIRINLAR SAATİ

27 TEMMUZ 1819 /GENEL EMİRLER

And Dağları’ndaki ordunun yoldaşlarına:
Elimizden geldiğince savaşmak zorundayız.
Paramız olmayabilir, ama et ve tütünümüz olacaktır.
Kıyafetlerimiz eskidiğinde, kadınlarımızın bize diktiği kıyafetleri giyeceğiz ya da atalarımız olan kızıl derililer gibi, çıplak savaşacağız.
Özgür olacağız.
Bundan daha önemli bir şey yok.
Ülke tamamen özgürleşinceye kadar savaşacağımıza yemin edelim ya da cesur adamlar gibi savaşarak ölelim.

**

Yoldaşlar!
Üç Kıtadaki Kardeşlerimiz Devrimci Şiddet, Emperyalist Suçlara Bir Son Verecektir.
Özgürleşme Ya Da Ölüm!
“Emperyalizmin Doğasında, İnsanı Canavara Dönüştürmek Vardır.”
Emperyalizm Milletler Arasıdır Ve Bu Yüzden Milletler Arası Mücadele Gerektirir.
Üçüncü Dünya! Latin Amerika Afrika – Asya
“Millet Haklarını Savunuyor. Ne Wessın Ne Amerikalılar Ne De Ölüm Bizi Durdurabilir.”
Emperyalizm İle “Bir Arada Yaşamak” Onun Barbarlığını Legalleştirir.
Birlik!
Saldırıya Uğramış Milletle Aktif Dayanışma! “
Birden Fazla Vietnam Yaratmak, Görev Budur. İki  Ve Daha Çok.
” Savaşın Köklerinde, Yaşasın Enternasyonalizm! Devrim En Büyük Kültürel Manifestomuzdur.
Baskı Altındaki Ülkelerin Millîliği Baskı Kuranların Millîliğinı Boşa Çıkartır.
Anavatan Ya Da Ölüm! Emperyalizmin Yıkılması İnsanı Özgürleştirecek.
ABD Emperyalizmine Ölüm!
Ya Sosyalist Devrim Ya Da Sahte Devrim.
Yeni İnsan Üçüncü Dünya Ülkelerinin Zaferi Tüm İnsanlık İçin Bir Zaferdir.

Yoldaşlar, bu sadece bir film gösterisi değildir. Bir gösteri hiç değildir. Her şeyden önce, Arjantin ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi için bir eylemdir. Anti-emperyalist birliğin eylemidir. Bu mücadeleye katılmak isteyen herkes için yer vardır. Burası izleyiciler ya da düşmanın suç ortakları için bir yer değildir. Bu filmin belgelemeye ve açıklamaya çalıştığı sürecin yazarları ve aktörleri için bir yerdir. Bu film, farklı isteklerin araştırıldığı diyaloğun başlangıcıdır. Dikkatinize sunduğumuz, film gösteriminden sonra tartışacağımız açık bir rapordur. En önemlisi bu birlik alanını yaratmak özgürleşme için diyaloğu başlatmaktır. Bizim görüşlerimiz, sizinkiler kadar değerlidir ve bu eyleme özgürleşme sürecini zenginleştirecek görüş ve deneyiminizi ekleyebilirsiniz. Bitirmek için, konuşmacı yoldaşımız söze başlayacak. Güncel koşullara göre, bu eylemin doğasını güncelleştirecektir. Sizden istediğimiz, birleşik iradenin ilk eylemi olarak şiddetli bir biçimde emperyalizm ve kolonyalizme karşı savaşan tüm insanlar ve silahlı birlikler için saygıda bulunmaktır. Politize olmak demek, ruhu açmak, uyandırmak ve doğurmaktır. Cesaire’in dediği gibi, ruhları yaratmaktır. Birim ve komite toplantıları dinsel eylemlerdir. Bunlar duymak ve konuşmak isteyen insanlar için ayrıcalıklı fırsatlardır.

“Genel kurtuluş mücadelesinde, eğer herkes riske atılmak zorundaysa saf eller, izleyiciler ya da masumlar olmaz. Hepimiz ülkemizin bataklıklarında beyinlerimizin boş alanlarında ellerimizi kirletiriz. Her izleyici ya da bir korkak ya da haindir.” Frantz Fanon.

PERONİZM GÜNLÜKLERİ

1945-1955 Birçok Latin Amerika ülkesinin tarihinde, millî ve millet hareketleri ilk görülenler oldu. Bunlar, yeni-kolonyal derebeyliklerin yıkılması için ilk formülleri barındırır.

17 EKİM

17 Ekim 1045’de Arjantin milleti, ilk defa olmak üzere millî politika sahnesine çıktı. Ebedi mülksüzler, marjinalleşmişler tarihimizde büyük aktörlere dönüştü. 17 Ekim, günümüzdeki sürecin Arjantin’in özgürleşmesinin başlangıcı oldu. Binlerce işçi kendiliğinden bir şekilde, çelik ve taş şehrine saldırdı. Yasak çeşmelere ayaklarını daldırdılar sivil uşaklar ve koloni yöneticilerinin korkulu bakışları altında. Kendiliğinden, Buenos Aires’in sokaklarını işgal eden “gömleksizler” San Martin’i And Dağları’nda izleyen Varela ya da El Chacho ile birlikte giden “Montoneras”ların çocuklarından başkaları değildi. Millet o günü, liderlerinin özgürlük günü olarak kabul etti. Ekim’in 17’si Perón’un doğum günü oldu. Perón, bağımsızlıklarını kazanmak isteyen milletin millî sözcüsü oldu. Evita, en alttaki ve en çok sömürülen tabakaların bayrağı oldu. Çalışan millet, ana vatanın alçak gönüllü insanlarıdır.

Perón, kurtuluş ve çalışan kitleler için adalet bayrağını yükseltirken onlar burada duruyor ve tüm ülkede onu izliyorlar. Onu, iç ve dış hainlerin baskılarına karşı durabilmek için izliyorlar. Çünkü milletimin bilmesini istiyorum ki hepimiz Perón için ölmeye hazırız. Ve hainler bilsinler ki Perón’un 28 Eylül’de yaptığı gibi bizler onlara selam durmayacağız. Adaleti kendi ellerimize alırken öleceğiz. Düşman gizlenmiş hiç bir zaman affetmez. Ve ülkeyi birkaç dolara satmak için bekleyenler de onlar da gizlenmişler uygun anı bekliyorlar. Ama biz milletimiz ve biliyorum ki, eğer millet açık gözlü davranırsa bizler yenilmeyiz çünkü bizler ana vatanın kendisiyiz.

Peronizm kötü şöhretli bir çağa son vermek üzere iş başına geldi. Bu çağ, 1930’da Irigoyen’i deviren oligarşik askeri dikatatörlük ile başlar. Millî yozlaşma ve aş ocakları aşağılık dolandırıcılar ve komitenin idamları çağı. Arjantin politikalarının, İngiliz elçiliği ve ordu arasında yönetildiği bir dönem. Millî zenginlikler, utanmazca el değiştirdi.

ENTELEKTÜELİZM, “SÖZDE-SOL”  VE PERONİZM

1945’de dünya nasıldı?

 Emperyalistler arasındaki savaş bitmek üzereydi. Dünyanın yeni bölüşümü başlamıştı. Çin Devrimi varlığını sürdüremedi aynı şekilde millet demokrasileri de var olamadı. Arap ülkeleri özgürleşemediler. Hindistan henüz bir cumhuriyet olmamıştı. Asya ve Afrika’nın büyük bir kısmında kolonyalizm iş başındaydı. Marksizm adına Sovyet ve ABD ordularının birlikte hareket ederek, tüm insanları özgürleştireceği fikri savunuluyordu. Üçüncü Dünya, henüz aktif bir proje olmaktan uzaktı.

O zamanlar, Peronizmin yükselişinin anlamı neydi?

 Peronizm önde bulunan ve ülkemiz için yeni bir gerçekti. Arjantinli entelektüeller “Montoneras” ve Irigoyenism’de olduğu gibi yine yönlerini şaşıracaktı. “Justicialist”devrim, onların ön yargılarını sınamak üzereydi. Karşılarında, açık bir liderlik yoktu bir grup askerden oluşuyordu. Kızıl bayraklar değil mavi ve beyaz Arjantin bayrakları sallanıyordu. Avrupalı devrim modellerine bağlı olan bir entelektüel sınıf nasıl endişelenmesindi?

 1945’de, entelektüeller millî gereksinimlere karşılık veremediler. O günlerde, üniversite federasyonu Roosevelt’in ölümüne yas tuttu ve Borges müttefikleri övdü. Birileri ya müttefiklerin yanında, ya da Nazi’ydi ama Arjantinli değildi. “Millî” olan herhangi bir şey alarm ve şüphecilik demekti. Entelektüeller ve yeni-kolonyal düşüncelerden etkilenmiş olan orta sınıflar Peronizmde sadece Nazi-faşist-falanjist komplo gördü. Komünist Parti liderleri onu “sınıfsız”ların, fahişe ve serseriler topluluğu olarak gördü. Demokratik Birlik Cephesi altında anti-millî gruplarla birleştiler. “Demokratik Birlik’in oluşumuna tanıklık etmeye gidiyoruz. Şimdi, Komünist Parti lideri Rodolfo Guioldi konuşacak.”

“Millet, Demokratik Birlik’e oy verecek, çünkü öncelikle bu birlik, anayasal bir normalizasyon ve Arjantin için demokratik bir barış süreci demektir. İkinci olarak, birliğin programı, milletin ilerlemesini ve milletin refahını garanti ediyor. Bu birliğe oy veren millet, Arjantin Cumhuriyeti’ndeki Nazi-faşist ekseni yenecektir.”

“İlerici Demokratik Parti’den Dr. Díaz Arana:”

“İlerici demokratik Parti uzun zamandır demokratik güçlerin birleşmesini ortak eylemle ilerlemeyi anayasal normalleşmeyi ve tam demokratik dikatatörlüğün yıkamayacağı bir rejimi savundu.”

Yazı yazabilenlerin söyleyecek bir şeyi yoktu. ABD elçisi Braden’in tezahürati altında kol kola yürüdüler. Okur-yazar olmayanlar ise eylemle, Millî Özgürleşme‘yi savundular. Eski bir şarkı olan “evet ayakkabılara, kitaplara değil” yabancıların etkisindeki entelektüellere karşı milletin haklı bir yanıtı oldu. Hareket gittikçe güçleniyordu ama Millî Devrimci entelektüelizm eksikti. Bağımlı entelektüelizm, Arjantin’de hem solda hem de sağda görülüyordu.

Sosyalist parti, Avrupa sosyal demokrasilerinin liberal modelleri ile uyumluydu.
Komünist Parti, sağlıksız milletler arası talimatları izliyordu.
“Millet Cepheleri” ise, burjuvazi “merkeziyetçilik” ve Browderizm ile Stanilizmin politik ifadeleriydi.

J. Abelardo Ramos şöyle diyor:

“Stalinizm Latin Amerika’da hiç bir zaman gerçek anlamda millî hareketleri desteklemedi, daha çok anti-millî koalisyonlara destek verdi.
Bu politika yüzünden, 1945’den itibaren Arjantin’de komünizm, Marksizm ve sosyalizm kelimeleri gerçek komünizm, Marksizm ve sosyalizmin suçu olmadan proletarya için ihanet demekti.”

PERONİZM İKTİDARDA

Peronizm, oligarşi ve emperyalizme ülke tarihinde ilk büyük yenilgiyi tattırarak, onlardan iktidarı devraldı. Bir kaç ay içerisinde iyice güçlenen kitle hareketi çok özel millî ve milletler arası koşullardan kaynaklanıyordu.

Endüstriyel gelişmenin yarattığı güçlü işçi sınıfı ve burjuvazi geleneksel partiler tarafından temsil edilmediklerini hissediyordu.

Millî ordu ve bir lider Perón, bu iki yeni gücü bir araya getirdi üstelik Arjantin ekonomisi için olabilecek en iyi zamanda.

Millî Cephe, ordu endüstriyel burjuvazinin bazı sektörleri kilise, iç bölgelerdeki orta sınıflar tarım işçileri ve genç proletaryanın tümü tarafından oluşuyordu. Bu hareketi üç bayrak birleştirdi: Ekonomik bağımsızlık, politik egemenlik ve sosyal adalet.

Peronizm, yarı-koloni çobanlardan bağımsız bir millete geçiş denemesidir. Bu deneme, ekseninde proletaryanın ve 1945 devriminde derin bir anti-emperyalist anlam bulan hareketler tarafından yürütüldü.

Perón bir Marksist olarak değil politika ve bir parti kurmaya zorlanan millî bir politikacı olarak iktidarı aldı. O, kitlelerin gücünün somutlaşmasıydı. Bu kitleler, hala millî bir hareket ve onun liderinden farklı olamayacak kadar olgunlaşmış değildi. Hareketin millî ve milliyetçiliği 1945’de serbest kalan, o zamanın ülkemizde olabilecek en gelişkin özgürleşme süreciydi.

1945-1955: MİLLÎ DEMOKRASİNİN 10 YILI

İlk defa olarak, tüm dış borçlar, ülkeye geri çağrıldı ve emperyalist ülkelerle hiç bir anlaşma imzalanmadı. Dış ticaret merkezileştirildi endüstri korundu. Yüksek maaşlar. İşsizlik yok. Merkez bankası kamulaştırıldı, aynı şekilde demiryolları, gaz ve telefon kamu hizmetleri ve banka kredileri. Kadınlar ilk defa oy kullandı. İşçilerin Birliği ve endüstriyel sendikalar kuruldu. 76,000 kamu işi açıldı. Millî tarihin bir buçuk yüz yılda yaptığı okul sayısından çok daha fazlası 10 yılda kuruldu.

MİLLÎ HAREKETİN ÇELİŞKİLERİ

Millî ve milliyetçi bir hareketin iktidarda olması derin çelişkiler yaratır: Emperyalizm ve oligarşi ile savaşımda bazı dışsal birçok farklı sosyal sınıfların dahil olması dolayısıyla içsel çelişkiler.

 1945’de hareketin gücü olan, birden fazla sınıfa dayanma sonrasında hareketin en güçsüz yanı olacaktı. Endüstriyel burjuvazi uyumluydu ve millî bilinci yoktu. Emperyalizme itaat etmekten çok proletaryanın isteklerinden korkmuştu.

Peronizm iktidarı oligarşiden devralmıştı, fakat içerisinde oligarşik müttefikler vardı. Bu yüzden, oligarşik ekonomik güç aynen devam etti. Eski rejimin kurumları büyük ölçüde değiştirilmemişti.

Düşmanla olan temel çelişkilerini ortadan kaldıramayan bir millî devrim iç çelişkileri tarafından zayıf düşürülür. Politikaları kararsızlaşır. Oligarşiye saldırır fakat, onun dayanaklarını ortadan kaldıramaz. Sosyal devrimi ister ancak millî devrimi tam olarak gerçekleştiremez. Millet demokrasisi ile bürokratik diktatörlük arasında gider gelir.

PERONİST DÖNEMDE KRİZLER

1950’den itibaren Millî Cephe’yi olanaklı kılan koşullar ortadan kalkmıştı. Politik ve sendika liderlikleri açık bir bürokratizm sürecine girmişlerdi. Evita öldükten sonra hareket en savaşçı figürünü kaybetti. Proletarya tek  başına sorunlarla yüzleşmeye istekli değildi. Bir süredir frenlenen sınıf savaşımı hareket içerisinde görünmeye başlamıştı.

1955’de, Millî Cephe, sonunda, tamamen bölündü. Kilise, ordunun bazı kesimleri ve oligarşiye teslim olmuş olan burjuvazinin tümü devrimin düşmanı oldu.Parti bürokratik bir yapıya dönüşmüştü. Devrimci organizasyon ve liderlik eksikliği hareketin en zayıf tarafıydı. Bu olmadan, her kitle örgütlenmesi düşman için kolay bir hedeftir.

16 Haziran 1955

16 Haziran 1955’te bazı donanma birimleri tarafından desteklenen uçaklar hükümet konağına ve şehir merkezine saldırdı. 1945’deki gibi, işçiler aniden fabrikaları terk ettiler ve şehre dağılıp Perón’u desteklediler. Ülke tarihinde ilk defa siviller kitlesel bombalamaların hedefi oluyordu. Ordudan silah istediler, ancak işe yaramadı. Eski silahlar, coplar ve taşlar ile Donanma Bakanı’nı öldürmek istediler ancak makineli tüfeklerle karşılandılar. İşçiler, birkaç saat öncesine kadar orduyla yan yana savaşmıştı. Hareket ilk kanını dökmüştü. Zafer, 300’den fazla sivilin ölümüne mal oldu.

Birkaç gün sonra Perón, düşmandan silah bırakmasını istedi.

” Koşullar ve gerçeklerden dehşete düşmüş olarak iyi niyetle karşılığını görmeyi umarak, elimizi düşmana uzatıyoruz. İyi niyetimizi ve parti içindeki disiplini kanıtlamak için tüm üyelerimizden politik bir ateşkes talep ediyoruz. Bu samimi isteğin sonucunu bekleyeceğiz bu sırada ise sakin bir şekilde duracağız. Geçmişteki sıkıntılarda olduğu gibi atılacak adımlar bellidir: Evden işe ve işten eve gideceğiz. Her zaman tetikte ve gözümüz açık olarak.”

31 Ağustos 1955

 Fakat ikiye bölünmüş bir ülke, ateşkesi kabul etmez. 31 Ağustos’ta Perón istifasını başkanlığa sundu. Millet yeniden sokaklara döküldü ve onu istifasını geri almaya zorladı. Bu arada, oligarşi kendi grevini hazırlamıştı. Solun önemli bölmeleri, Peronizme katıldı ama iş işten geçmişti.Perón, düşmanla anlaşma yapmış en aşağılık bir bürokrasi tarafından izole edilmişti  Ordu onu yalnızlaştırdı. Hükümet  konağının balkonlarından Perón, hareketi oligarşiye karşı savaşmaya çağırdı. Bu, onun millete dönük son söylevi oldu.

Mayo Meydanı, en son ne zaman millet düşmanlarının aşağılık tavırlarına tanıklık etti?

 Sonsuz özgürler, özgürlük, adalet, din peşindeler ama tek istekleri şey 1943 öncesi duruma geri dönmek. Şiddete karşı, daha güçlü bir şiddetle karşı koymalıyız. Her Peronist için doğru eylem ister izole edilmiş, isterse de bir organizasyon içinde olsun şiddet eylemlerine, daha güçlü bir şiddetle karşı durmaktır. Ve bizden birisi ölürse onlardan beşi ölecek. Ya yarattıklarımızı korumak için savaşacağız ya da oligarşi ülkeyi yok edecek. Hepiniz şunu hatırlamalısınız: Şimdi “savaşmak” zamanı ve her yerde savaşacağız! Bitirirken, size hatırlatmak isterim bugün bizim için yeni bir silahlı teyakkuz dönemi başlıyor. Hepimiz milletin savaşının bizim omuzlarımızda olduğunu bilmeliyiz ve her gün her eylemimizle milletin savaşını kazanacak olan iradeyi göstermeliyiz.”

MİLLÎ YENİLGİ

Birkaç gün sonra, ordu, Perón’u iktidardan uzaklaştırdı. Hareketin kalan dayanağı organize işçi sınıfı ve bazı orta sınıf kesimleriydi. Peronizm kavgasız bir şekilde yenildi. İşçileri milis kuvveti kurmaya çağıran Genel Emek Konfederasyonu şimdi barış için anonslar yapıyordu. Peronist yüksek konsey de aynı şekilde davrandı. Bazı işçi mahallerinde meydana gelen direnişler ordu tarafından kolayca bastırıldı. Gri ve boş bir günde önceden millî olan ordu şehri işgal etti.

Peron iktidarı neden bıraktı?
Milletin üçte ikisinin oyunu alan bir hükümet kavgasız-dövüşsüz nasıl alaşağı oldu?
Milletini silahlandırmamak Peron’un hatası mıydı?
Bunu yapabilirdi.
Hareket bir iç savaşa hazır mıydı?
Hangi yönde?
Hangi organizasyonla?

 Gerisi günlüklerden ibaret.

GORİLLER PARTİSİ

Taş ve demir şehri kutlamalara hazırdı. Kırsal kesim, zaferlerini sokaklarda kutladı. Dükkanlar kapandı. Bayrakların asılması kiliselerden istendi. Liberaler Mayo Meydanı’nda Vatikan’ın bayrağını dalgalandırdılar. Yine, Arjantin entelektüelleri, düşmana hizmet ediyorlardı. Arjantin Yazarlar Derneği, Peron’un düşüşünü kutladı.

Üniversite Federasyonu şu açıklamayı yaptı: “Bugünün sevinci ve endişesi sorumluluğumuzun boyutunu bize gösteriyor.”

Sosyalist Partişöyle dedi: Arjantin milletinin gerçekleştirdiği özgürleşme çabalarını selamlıyoruz.”

Komünist Parti‘nin lideri Victorio Codovila  “Bu devrim, faşist diktörlük rejimini yıktığı için olumludur.”dedi.

Daha önce milleti zoolojik topluluk ile kıyaslayan radikal lider Ernesto San Martinoşöyle dedi: “İnanıyorum ki, Parti birlik içinde savaşmalıdır. Radikalizm, bu derin politik, sosyal ve ahlaki krizden sonra ülkenin beklediği tek organik, ciddi ve sorumlu çözüm radikalizmdir.”

ÖZGÜRLEŞENİN ŞİDDETİ

Bu arada, sistem şiddetini planlıyor. Kongre dağıtılacak. Peronizme eziyet edilecek ve onun sembollerinden bahsetmek, onları yayımlamak ya da teşhir etmek yasaklanacak. Milletin hafızasından 10 yıllık tarih parçası silinmeye çalışılacak.

150,000 sendika lideri yasaklanacak. Binlerce kişi tutuklanacak. Bunların birçoğu Patagonya’ya gönderilecek.

Sendikalar, ordu ve sivil komandolar tarafından yok edildi.

4,000 öğretmen ve üniversite çalışanı mahkemeye çıkarılamadan, görevlerinden uzaklaştırılacak.

Raul Previs serbest pazara dayalı bir ekonomik planın temelini oluşturacak. Peron’un uzaklaştırılması sırasında dış borcumuz yoktu.

10 YIL SONRA, DIŞ BORÇ 6,000 MİLYON DOLARA ÇIKACAKTI.
IMF MİLLÎ EKONOMİYE MÜDAHALEYE BAŞLAYACAK.

Ekonomide millîleştirme karşıtı politikalar izlenecek işçilerin, ailenin, yaşlıların, eğitimin ve kültürün haklarını koruyan 1949 anayasası yürürlükten kaldırılacak.
Şiddet çağı başlamak üzereydi.

BİR DİYALOG İÇİN YANSIMALAR

1955 yenilgisi, Arjantin’de millî çok sınıflı bir cephe için girişilen en gelişkin denemenin yenilgiye uğraması demekti. Burjuvazinin özgürleşme sürecini taşıyamaması aşikardı. 1955 yenilgisi bir kez daha, millî özgürleşme savaşımının sınıf mücadelesinden ayrılamayacağını göstermiş oldu. Eğer ortada bir sosyal devrim yok ise millî bir devrimin kazanılamayacağını gösterdi. Geçmişe dönüp, eleştirel sonuçlar çıkarmak günümüzdeki mücadeleyi güçlendirmek için gereklidir. Sadece savaşın içindekiler kaybedecek ya da kazanacaklar. Millî bir hareketin sınırlılıkları, sadece içeriden millî ve sosyal devrim mücadelesi aracılığıyla anlaşılabilir.İktidardayken Peronizm, hatalar yaptığı için suçlanabilir ama bunlar sadece verili bir tarihsel anın sınırlılıkları içerisinde değerlendirilebilir.

Eylül 1955’de Amerikan paralı askerlerinin Guatemala’yı işgal etmeleri ve milletin seçtiği hükümeti devirmeleri üzerinden bir yıl geçmişti. Vargas, emperyalizmi suçlayarak Brezilya’da intihar etti. Bir yıl sonra, Playa Giron’da çıkarmaya başladı. İki yıl sonra, Cezayir’deki savaş herkesi sarstı. Beş yıl sonra Lumumba Afrika’da kıtasal düzeyde bir önem kazandı. Beş yıl sonra Küba’nın Amerika’nın ilk özgür ülkesi oldu. “Justicialist” devrim kıtasal devrimin sadece ek bir ifadesi oldu. Aynı devrimler Meksika, Bolivya, Guatemala’da gerçekleşti ve emperyalizme karşı ilk büyük zafer Küba’da gerçekleşti.

DİRENİŞ

Yoldaşlar bu filmi yaparken, niyetimiz, 1955’den sonra insanlarımızın yürüttükleri mücadeleler hakkında bilgi toplamaktı. Bu bilgilerin sistem tarafından karartıldığını ve resmi arşivlerde kütüphanelerde ve sine-klüplerde yer almayacağını biliyorduk. Fakat milliyetçi örgütlerin kendilerinde, sendikalar hatta politik örgütlerde bile, gerekli bilgilerin olmadığını gördük.

Bu, nasıl olabilirdi?

 Örgütlerden mi kaynaklanıyordu?

 Az sayıdaki millî aydınlar yüzünden miydi?

 Belli ki, evet. Henüz özgür olmayanlar henüz tanımlanmamış bir mücadele hakkında kesinleşmemiş fikirler bilgiler ya da sonuçlar toplayamazlar. Güncel mücadelenin acilliği savaşın önemi konusunda milleti bilinçlendirmez. Tarih, kolektif bilinç altında varolmayı sürdürür. Bu yüzden bizler araştırmamızı bu kolektif hafızaya yönelttik. Bunu, işçilerle, sendikal eylemcilerle politik liderlerle köylülerle, öğrenci ve çalışanlarla konuşurken dikkate alıyoruz. Bu deneyim bize entelektüeller ile milletin arasındaki mesafeyi gösterdi. Birçok yoldaşımız, sistemin misilleme yapmasından korktukları kadar doğal bir güvensizlikten dolayı da bunu açıkça dillendirmiyor. Ülkede millî bir entelektüel temelin olduğunu göstermek zorundaydık. Ayrıca, başkaları da bu doğrultuda ilerliyor. Gizli çalışmak elbette bilgilere ulaşmayı zorlaştırdı. Buna rağmen, burada sizlere unsurları, notları, deneyimleri sunuyoruz ki bunları değerlendirebilesiniz. Bu derlemenin amacı film gösteriminde sonra, bugünkü savaşı en etkili şekilde sürdürmenin yollarına dikkatinizi çekmektir.

KENDİLİĞİNDEN OLUŞ

Peronizm hakkındaki bölümde söylediğimiz gibi Eylül 1955 özgürleşmenin uzun savaşında sadece taktiksel bir yenilgidir. Kendiliğinden bir şekilde, işçi sınıfı yenilmediğini göstermek için sokaklara döküldü. Sevinç gösterisi yaptıklarını düşünenlerin bayrakları parçalandı. Genç insanlar duvarlara tırmanarak balkonlardaki bayrakları kaldırdılar. İnsanlarla dolu kamyonlar geldi. Bazı liderler arabayla geldiler.

“Arkadaşlar, köprünün oraya gitmeyin, orada ordu var” dediler. Ama kimse dinlemedi. Coşku en üst seviyedeydi. Aniden atlar üzerinde insanlar belirdi. Tekstil sendikası üyesi yoldaşımız Eylül 1955’de, oligarşinin iktidarı aldığı aynı gün Buenos Aires’te kendiliğinden meydana gelen gösteri hakkında konuşuyor.  Köprüye doğru ilerledik ve bağırmaya başladık: Mayo Meydanı! Mayo Meydanı!

Sanki 17 Ekim 1945’i yeniden yaşıyorduk. Köprüye ulaştık, ama ordu oradaydı. Askerleri görünce, millet durdu ve ordu ateş açmaya başladı. İnsanlar kaçtılar  Sonra bazıları  “Kuru sıkı atıyorlar. Haydi ilerleyelim. “Hep birlikte bağıralım: Viva Perón!”dedi. Coşku doruk noktasındaydı. Aslında kuru sıkı atmıyorlardı. Gerçek mermi kullanıyorlardı. Duvarda ve asfaltta delikler açılmıştı! Olay ciddileşti  Bazıları düştü  Önümde birisi vardı. Ona ne olduğunu bilmiyorum, ama yere düştü ve bir daha ayağa kalkamadı. Sonra arbede başladı. Yaklaşık bin kişiydik. Coşkumuz doruk noktasındaydı, ama yalnızdı. Çünkü ne yapmak istediğimizi bilmiyorduk. Herkes gösteriyi izledi. Sayıca çoktuk, bir şeyler yapmak istiyorduk. Ama herhangi bir emir almamıştık. Nasıl saldırılacağını bilmiyorduk. Ayrıca, nasıl savaşılacağını da bilmiyorduk. Bize liderlik yapacak kimse yoktu. Her şey kendiliğinden oldu. İnsanlar her tarafa kaçmaya başladı.

- Herhangi bir organizasyon olmadan insanlar kendiliğinden direnişe katıldı.

Peronizm, bu hareketliliğe millî bir uyum, bir görev verdi. Son yıllarda bu kendiliğinden hareket, Arjantin kitlelerinin üstünlüğüne dönüştü. Sistemi düzeltmeye değil, yıkmaya çalışıyordu.

Politik mücadelenin ve sendikaların amacı millet için iktidarı yeniden ele geçirmekti. Eylemler, teorik formülasyonlardan önce gerçekleşti. Saygısızcaydı. Devrimin eski teorisyenleri tarafından görmezden gelindi. Sabit bir ideoloji yerine, bir ideoloji yaratma, araştırma avantajı vardı.

YER ALTI

İki otomobil sendikası lideri olan yoldaş Martiniano Martin’in deneyimi tüm Arjantin işçi sınıfının bir örneği oldu. 1955’den bugüne çok temel değişiklikler oldu. 1955’de kimse iş kanunlarını bilmiyordu. Sendikaya gider, şikayette bulunurdunuz. Eğer bir problem varsa görevliler, “ona hakkını verin” derdi. Sadece bu kadar. Ama 1955’den sonra, istediğimiz gibi bir şikayette bulunabilirdik ama ortada bir heyet yoktu başınıza gelecek olan kovuşturma ve tutuklama olurdu. Birçok yoldaşımız ülkeyi terk etti ve komşu ülkelerde mülteci konumunda. Yoldaşlarımız, sürekli devam eden işkenceden korkmuşlardı. Hatta birbirlerine sır vermekten dahi korkmaya başlamışlardı. Diğeri onu gammazlayabilirdi. Personel müdürü, zulüm demekti. Yani, gece yarısı yatağınızdan alınabilir ve çocuklarınızla birlikte kendinizi sokakta bulabilirdiniz. Sonra gizli bir direniş örgütlemeye başladık. Kahvehanelerde ya da yoldaşların evlerinde buluşmaya başladık. Polis tarafından yakalanma riski her zaman vardı. Sıklıkla, hapisteyken direnişler örgütledik. Yoldaşlarımız tutuklandığında aracılarla eylemlerimize bir şekilde devam ettik. Her türlü şekilde . Birçok yoldaşımız hapiste öldü. Birçoğu polis tarafından dövüldü. Ama iki yıl içinde, Genel Emek Konfederasyonu‘nu yeniden hayata geçirdik. Angel Taborda, sendikacı. Metalurji sektöründe çalışıyordum. Her gün devriyeler gelir ve müdürlere yönetimdeki yoldaşımıza ya da şirketin delegesine ders verirdi. Ve denediler  Onları aldılar, onları cezalandırdılar. Çünkü orada bir Peronist direniş grubu olduğu söylenmiş. Polislerin şey yaptıklarını hatırlıyorum  Orada Evita’nın bir büstü vardı  Direniş, millî mücadelenin yeni bir evresine girdi. Bu evre ilk yer altı hareketi olacaktı. Bu savaşım sırasında, işçi sınıfı, daha önce hiç uygulamadığı bazı direniş biçimleri buldu ya da keşfetti.

1955-1959 GÜNLÜKLERİ

Peronizm, politik sistem için lanetli bir olgudur. Sendikaların desteğiyle son on yılda demokratik-liberal kurumlar için en ciddi kriz kaynağı olacaktı. Dünya çapında, Arjantin işçi sınıfı en büyük politik-sendikal savaşımı veriyor olarak görüldü. 1955 darbesinden sonra ülke işgalci bir ordu tarafından zaptedilmiş gibiydi. Tanklar, askerler, jandarmalar sokakları işgal ediyor, fabrikaları tahliye ediyor sendikalara karşı harekete geçiyor. Yer altında, işçi sınıfı, ilk grevleri organize ediyor. Genel Emek Konfederasyonu, Kasım 1955’de ülke çapında bir greve çağrı yapıyor. Daha sonra, metal işçilerinin grevi, 50 gün sürecek ve 30.000 işçinin işten atılmasıyla ve 2.000 eylemci ve delegenin tutuklanmasıyla sonuçlanacaktı. İşçi sınıfının her harekete geçişi, baskının daha da sıkılaştırılmasına neden oluyordu. Haziran 1956’da, Léon Suarez meydanında yasal olmayan bir şekilde, birçok millî yurtsever öldürüldü. Baskıya rağmen  1957’de, 252 sendikal grev organize edildi. Bunların çoğu millî grevlerdi. 1959’da ise 397 grev yapıldı. Gorilla Devrimi, yeni seçime çağırıyor. Yasaklı Peronistler, oylama kartlarını boş olarak veriyorlar ve oyların çoğunluğunu elde ediyorlar. Sendikalar her mitingde, hareketin temel kaleleri oluyor.

1958’de, Peronistler, Frondizi’nin kazanmasını sağlıyorlar. Aynı yıl, petrol endüstrisi greve gidiyor ve sendika konfederasyonu, Frondizi’nin emperyalistlerle imzaladığı antlaşmaya karşı direniş örgütlüyor. Bundan önce, Genel Emek Konfederasyonu’nun arabuluculuğuyla ortaya çıkan 62 organizasyon Cordoba’daki “Falda” programını onayladı.Bu program yabancı tekellerin tasfiyesini büyük taşınmazların kamulaştırılmasını millî ekonomiye zarar veren antlaşmaların iptal edilmesini temel ekonomik kaynakların millîleştirilmesi işçilerin üretim ve ticareti kontrol etmelerini öneriyordu.

SENDİKALAR

1955’de, Arjantinli sendikalar yarı-kamu kurumlar olmaktan çıktı ve direnişin itici gücüne dönüştürüldü. Bunlar, işçi sınıfının okulu, üniversitesi oldu. Birçok yolda, mücadeleye katıldı ama kendimizi kandırmamalıyız. Peron’un düşüşünden sonra işçi sınıfının partisi kalmamıştı.Bahsettiğim, yasal bir partidir. Sendikalar, sadece sınırlı bir eylemlilik yarattılar. Delegeler, sendika liderleri hareketin yararlanabileceği tek ileri görüşlü entelektüellerdi. Arjantin gibi yeni-kolonyal bir ülkede, son dönemde sendikaların ikili bir işlevi vardı: Örgütlülük ve politik parti.

Victor Guilder,milliyetçi yurtsever:  en az istenenin tüm sistemi sarsmak ve ekonomik, sosyal ve politik dengeyi rahatsız etmek olan bir yerde. Gelişmiş, bağımsız ülkelerden çok farklı. Buralarda, politik savaşımında farklı sektörler bağımsız olarak, kendi talepleriyle ortaya çıkabilir. Bunlar iktidarı elinde bulunduranlarla uyumlu olabilir. Burada durum böyle değil. Tam tersi. Bir çoğu durumumuzu gelişmiş ülkelerdeki ile eşitlemeye çalıştı. Bunu yaparken, işçi hareketinin gerçek hedeflerini gizledi, bizleri bağımsız bir ülkede olduğumuza inandırmaya çalıştı. Aslında bizler az gelişmiş, bağımlı ve sömürge bir ülkedeyiz. Sendikalar kendilerini, işçi sınıfının ekonomik koşulları dolayısıyla imkansız olan bir reformizmle sınırlandırmak istediler. Arjantin’deki sol ve sözde milliyetçi partilerin başarısızlığı sendikaların geniş işçi kesimleriyle dayanışmasını olanaklı kıldı.

Angel Perelman,metal işçileri sendikasının kurucularından. Arjantin sendikal hareketi sadece maaşlar için savaşmaz. Bizler büyük bir millî sosyal devrim hayali kuruyor ve buna inanıyoruz. Bu, işçi sınıfının ve bağımsızlıktan beri uğruna savaştığımız ülkenin hayrınadır. Binlerce yıl önce  Bir piskopos şunu demişti: “Militia est vita hominis super terram” yani, “dünyadaki insanların yaşamı sürekli bir savaş halidir”.

Raimondo Ongaro,Mart 1969’da yeni Genel Emek Konfederasyonu’nun (CGT) genel sekreterliğine getirildi. Sadece sendikaların izleyecekleri yollardan konuşamayız. Çünkü savaşın hareket ettiği, olağanüstü koşullardaki bir devlette yaşıyoruz. Zengin ve özelikli sendikalara sahip olmak için ve belli sektördeki işçilerin doğru yaşam koşullarından yararlandıkları fakir bir ülkede bağımlı bir ülkede insanları fakir olan bir millette medeniyetin yaşam için zorunluluk olarak adlandırdıklarına erişmek için ne yapacağız?

 Bu yüzden, tüm Arjantin’i düşünen sadece sendikanın belli bir alanını kapsamayan, tüm ülkeyi içeren bir sendikal hareket fikrini kalbimizde taşıyoruz. Bunun dışındakiler eskide kaldı. Kendi gelişemeyen bir ülkede hiç kimse kendisini geliştiremez ne bir grup ne de bir insan olarak. Tarih yapmaya hazır olanlarımızda aynı ruh hali var: Yer altındaki mezarlarında yatan insanlar, hükümete karşı geldiklerinde iktidarı karşılarında buldular. Baskının silahları ve yöntemleri modernize oldu. Değerli Arjantinlilerin kanı tüm baskılara karşı dökülmeye hazır durumda.  bize diz çöktüremeyecekler. Bizi vurmak isteyenlerin silahları bizi ıskalayacak, buna inanıyoruz. Çünkü, Arjantinlilerin istediklerine ulaşmak için her zaman savaşmaya gönüllü olacaktır.

GELİŞİM ÇAĞI

1955’de oligarşik hegemonyayı kabul eden aynı orta sınıf 3 yıl sonra Frondizi ile, işçi sınıfını yeni endüstriyel sektörlerde kullanmayı amaçlayan orta yol bir politika denedi. Sadece emperyalizmle ilişkili orta-sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir entegrasyona Peronizmin bazı kesimleri sokulmak istendi. Frondizi, burjuva oportünizminin en açık örneği oldu. Naif bir şekilde, gelişim politikası yeni bir sponsör bulmayı umdu: ABD. Aynı, eski oligarşinin İngiltere’yi bulduğu gibi. Bu politikanın sonucu özel girişmciliğin özendirilmesi ve yabancı sermayeye tüm kapıların açılması kamu şirketlerinin özelleştirilmesi küçük ölçekli endüstrinin ortadan kaldırılması IMF’ye itaat ve millete karşı baskı oldu. Yatırımcıların çıkarları ile uyumlu bir sonuç. Milliyetçi direniş varsayımsal Kennedyen gelişme tarafından ön görülmüştü.

Ocak 1959’da, mezbaha işçileri greve gitti ve özel yönetime geçmesini engellemek için mezbahayı işgal etti. Polis güçleri, silahlı araçlarla binaları boşalttı, direnişi kırdı. Altı ay sonra, banka memurları, 60 günlük bir greve başladılar. Çalışanlardan 100’ü, tutuklandı. Öğrenciler de mücadelede yerlerini aldı. O yıl boyunca, 250 öğrenci protestosu oldu.

1959 yılındaki kadar, hiç bir zaman, işçi sınıfı kendi gücüne bu kadar güvenmiyordu. Bu yıl, daha önce olmadığı kadar politik sendikal eylemlerin sınırlılıkları açıkça ortaya çıktı.

1959’da, millet iktidarı savaşı oldukça şiddetlendi. Peronizm, sendikal mücadele ile terörizmi sabotajı ve askeri eylemleri birleştirdi. İlk gerillalar, Uturunco’nun komutasında Tucuman’da eyleme geçti. General Iniguez Rosario’daki isyanı destekledi. Bir tank ve Cordoba’daki Shell şirketine ait bir benzinlik havaya uçuruldu ve 300 milyon litreden fazla benzin yandı. “Plan Canintes”in doğuşunu duyuran polis baskısı vahşi işkencelere ve cinayetlere neden oldu. Sistemin kolluk kuvvetlerine karşı yapılan direniş kaybolmadı.

1959 ile 1964 arasında 1400 civarı terör ve sabotaj eylemi gerçekleştirildi. Peronist terörist taktikleri, iktidarın ele geçirilmesinde başarılı olamadı. Ama 1959 ile 1962 yılları arasında belli millî hareketlerin dahil olduğu Frondizi’nin entegrasyon tuzaklarını engelledi. Betancourt, Haya de la Torre, Figueres ve birçokları gibi Frondizi, Latin Amerikan burjuvazisinin strelliğini ve onların tarihsel olarak ölümünü sembolize eder.

ORTA SINIF VE ENTELEKTÜELLER

Kitle hareketlerinin savaşımı ondan güç almış olan anti-millî cephenin zayıflamasını başlattı. Oligarşi orta sınıf üzerindeki geleneksel etkisini kaybetti. Enetelktüeller arasında Arjantin’i bir millet olarak anlamaya çalışan fikirler gelişti ve gittikçe güçlendi. Arjantin’de, özellikle de sol entelektüellerin rolünü açıklamak bana önemli geliyor.

Franco Moni,yazar ve gazeteci. Bugüne kadar Arjantin’de, sol entelektüeller ciddi bir role sahip değillerdir. Sol ya da devrimci hareket ile uyumlu değillerdi. Onlar, sistemin çok zarif bir gerekçesiydi, sistemin onlara biçtiği kendi rollerini oynuyorlardı. Arjantin milletinin en parlak anlarını neden anlamamışlardı?

 Sol entelijensiya, örneğin Peronist süreç ile neden bağ kurmamıştı?

 Çünkü onlar her zaman eski Avrupa’nın etkisinde kaldılar ellerin pis ya da temizliğine buna göre karar verdiler. İnanıyorum ki, bilinç, saflık, Oedipus kompleksi gibi bu eski sorunu da çözmenin zamanı gelmiştir. Avrupa tarafından yaratılmış bu gölgeyle işlev gördüğü sürece Arjantin solu sistem ve liberal eğitim sistemi tarafından çoğalmak dışında amaçsız olacaktır.

ORDU

1962 eyalet seçimleri, orduyu şaşırtır. Tekstil sendikası genel sekreteri Andres Framiniülkenin en önemli eyaleti olan Buenos Aires valisi seçildi. Ordu müdahele eder ve seçimleri iptal eder Frondizi’yi devirir, millî kongreyi fesheder ve bir asistanı başkan yapar: Guido. Millî hareket, milletin iradesini idame etmeyi beceremez. Hareketin büyük bölümü, tamamen hileli bir seçim oyununa alet olmak dışında bir şey yapamaz. Burjuvazi cephesi, çoktan parçalanmaya başlamıştı. Sadece 1916 ve 1946’da hükümet millet tarafından seçildiğinde askeri darbe ile terse çevrilmişti.

Peronizmin sürekli eylemliliği, iktidarı 1962 yılında kadar zor bir krize sürükler. Hükümetin en büyük derdi hareketi etkisizleştirecek en iyi yolu bulmaktır. 1962’den sonra, sendikalar, yeni bir direniş biçimine başlar: Fabrikaların işgali. Snedikaların konfederasyonu, 1964 yılında eylemleri şiddetlendirir adına “Çelişki Planı” denilen plan devreye girer. Latin Amerika tarihinde ilk defa binden fazla bina aynı anda işgal edilir. Bu işgalde, üç milyondan fazla işçi yer alır.

1964 yılı, aynı zamanda Peron’un geri dönmeye çalıştığı yıldır. Brezilya ordusu, Pentagon’un direktiflerine uyarak, onu sürgünden geri dönmesi için zorlar.

1964 yılında yeni gerilla grupları ortaya çıkar. Ancak, bunlar, eyleme geçmeden katledilir. Bu zamanın en yoğun savaşımları, işçi sınıfının grevleri, işgalleri ve açlık grevleridir.

1965’deki Peronist zafer sistemi sarsar. Başka bir Peronist başarı tehtidine karşı çıkmak için, 1967’de ordu, onların önüne geçmek için hükümetin bir parçası olur. Hükümetin kendisi olur. Komünist ve sosyalit partilerin yapabildiği tek şey demokratik-sivil kurumların sürdürülmesini istemektir.

Peronizmin merkezi umutlarını ordu içindeki sözde millî sektörlere dayar. Ama adına Arjantin devrimi denilen şeyin amaçları çok kısa bir süre sonra ortaya çıkar. Politik partileri yasaklayarak sivil partilerin memnun kaldıkları özgürlüğü sadece sınırlandırmak istemezler bunu Peronist hareketi boğmak için kullanırlar. Üniversitlerin özerkliğini parçalayarak orta sınıfın önemli kısımlarının radikalleşmesini engellemek isterler. Müdahele tehditini sürekli kılarak sendika konfederasyonları karşısında onları sistem ile açık bir işbirliğine itmek ve zaferi yeni-kolonyalizme (Yeni Sömürü Düzeni) vermek isterler.

ÖĞRENCİ HAREKETİ

Yeni reform hareketinin lideri. Son on yılda öğrenci hareketinin en önemli eylemleri nelerdi?

 İlk olarak  Öğrenci hareketinin seferber edilmesini sağlayacak güç kurulabilir. Ayrıca, bu mücadelenin tek bir politik doğrultuya yönlendirildiğini de görmek önemlidir. Liberal amaçlarla gerçeklerin kurduğu 1955 örneğin milliyetçi hareketi boğmak için oligarşi tarafından kandırıldılar. 1958’in büyük grevinde 100.000 öğrenci vardı. O zamanki soru “liberal ya da millî”sorusuydu. Frondizi Arjantin’in zenginliklerini emperyalist Yankilere satıyordu. Yakın zamanlardaki savaşlarda, 1964/65’te öğrenci hareketi yeni bir gerçekliğin farkına vardı. Eski konumundan uzaklaştığını anladı ve o anın en önemli sorusunu sordu: Anti-emperyalizm ya da kolonyal bağımlılık. Octavio Getino, son askeri darbeden sonra öğrenci hareketini nasıl değerlendirdiğini öğrenci olan Julio Barbarao’ya soruyor. Askeri darbe, sağın denediği tüm yollar gibi tarihsel gelişmenin ve son kertede devrimci sürecin yavaşlamasına neden oldu. Bu, biz öğrencileri, içinde yaşadıkları adalarından uzaklaşmaya zorladı. Hıristiyan bir arka plandan gelen çoğumuz için kalıpları kırıyor ve başlangıç noktasına dönüyoruz. Bu durum bizim için önemli ve ilginç görünümlere sahiptir. Tarihin ekseni olarak kabul edilen Marksizmden, ortodoks marksizmden gelen kişiler ile eski değerlere önem verenlerle..  ve peronist devrimci gruplarla işbirliği yapıyoruz. Bu üç akım millî özgürleşme adına millet ile birlikte savaşacak.

Roberto Grabois,öğrenci millî cephesi lideri öğrenci hareketinin güncel politik konumu hakkında konuşuyor. Belki de, öğrenci hareketini karakterize eden şeyin üniversitelerin doğasından geldiğini söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, büyük idealler için mücadeleden gelir. Bunlar öğrenciler için dar, özel bir beklenti yaratan ve millet hareketi ile kıyaslandığında onların hareketi ile birlikte millî bilince yönelen düşüncelerdir. Özgürleşmiş bir ata yurdu, sosyalist bir ata yurdu savaşımı kaçınılmaz olarak bizi Arjantin devriminin temel ekseni olan işçi sınıfı ile kaynaştırıyor. İşçi sınıfını soyut olarak almıyoruz onu savaşları ve duygularıyla anlıyoruz. Bu temel noktadan, millî bilinçlilik süreci Peronizmin anlaşılması, yeniden değerlendirilmesi ve onun Arjantin işçi sınıfı için değeri bizim işimiz, kendi işimiz oluyor. Önemli olan bürokratların Peronizmi değildir. Müzakere eden ve teslim olan değil, kitlelerin Peronizmi anti-emperyalist ve devrimci savaşımı sosyalizme yönlendirecektir. Bu anlamda, Küba devrimi millî ve anti-emperyalist bir devrim olarak büyük bir etkiye sahiptir. Onun dayanağı bizim için, Marksizm-Leninizm’dir. Bu rehber, işçi sınıfımızın tarihle, yaşamla bağını kurmakta ve millî özgürlük, sosyalizmin kuruluşu, milletle birlik doğrultusunda yolu açmaktadır.

FABRİKALARIN İŞGALİ

 Son on yılda direnişin ulaştığı en yüksek nokta ne oldu?

Direniş Lideri İşçi konuşuyor:  Genelleme yaparsak birçok yoldaşımızın bize söylediği millî bilincin gösterimi  Baskılara, işkenceler, sistemin tuzaklarına rağmen direnmeye muktedir olmak  Bir örnek vermek gerekirse bu gösterilerin en önemlisi fabrikaların işgaliydi. Cirillo Ramallo, ilk fabrika işgallerinden olan metalurji fabrikası Siam de Montechingolo’nun işgalini anlatıyor. İşgal, 300 yoldaşımızın işten atılmasıyla sonuçlandı. Fabrikayı savunmak için ne gibi önelmler alındı?

 Alınan tüm önlemler polisin fabrikayı boşaltmayacağı ve aynı zamanda düzensizliği önlemek için fabrikanın normalliğini sağlama üzerineydi. Benzin bidonlarını değişik yerlere dağıttık. Aynı şekilde yangın söndürücüler polisin saldırması sonucunda kullanılacaktı. Fabrikanın savunmasından ben ve komisyondan yoldaşlarım sorumluydu. Kişisel olarak grev gözcülerinin fabrikada ve çevrede dolaşmasını sağladım. Çevredekiler bize hep destek olmuştu. Polisin bizi dışarı çıkaracağından korktuk.

Rudy Taborda dokuma fabrikası “La Barnalesa” işgalini anlatıyor.

Ülkede, bizimki gibi birçok fabrika işgali yaşandı. Tarihsel bir olaydı benzersizdi. Çünkü, ilk defa bir fabrikayı işçiler yönetiyordu. İlk defa olarak kendimizi fabrikanın gerçek sahipleri olarak hissettik. Daha önce 30 yıl boyunca yoldaşlarımız sömürülmüş ve yönetici sınıf tarafından ezilmişti. İkili sorumluluğumuz vardı: Yönetici sınıfa üretimi sürdürebileceğimizi ve aynı zamanda üretimi yönetebileceğimizi göstermekti. Üretimi gerçekleştireceğimizi gösteriyorduk. İki şeyi aynı anda yapmayı başarmak zorundaydık. Bana kalırsa, başardık. Örneğin, stokta bulunan ürünler ile kıyaslandığında 13 günün sonunda bizim ürettiklerimizin kalitesi, kesinlikle mükemmeldi. Bahsedilmesi gereken bir başka nokta da çalışanların katılımıydı. Oy birliğiyle bize katıldılar. Gerçekten sıradışı bir durumdu. İlk defa olmak üzere iki bin işçi işlerinde özerk oldular. İlk defa, onlardan faydalananlara göre onlar kadar, hatta daha değerli, olduklarını keşfettiler. Kendi yeteneklerinin olanaklarının farkına vardılar. İşçiler, o zaman, işgali çok ciddiye aldılar. Daha önceki işgallerde insanlar el radyolarıyla gelirdi işçiler barbeküler organize eder yoldaşlar kart ya da fabrikanın sınırlarındaki sokaklarda futbol oynardı. O sefer, tam tersi, çok farklıydı.

Direniş Lideri İşçi konuşuyor: Gerçek olan, çoğumuzun okuma yazma bilmemesi. Tam bir sefalet içinde büyüdük çocukluktan beri çalışıyoruz okuma yazma oğrenmedik. Ben, bir lokma ekmek için, çok değişik yerlerde çalıştım. Ekmek için dilendiğimi söylemekten utanmıyorum. 17 yaşında, geleceğim için Buenos Aires’e geldim. Tüm bunlar 17 Ekim’den önce oluyor. Sonra General Peron geldi. Taşradan gelen sadece ben değildim. Sosyal yasalar bizi yok sayıyordu. Gerçekte, taşrada, herhangi bir korumadan yararlanamıyorduk. Tam bir sefalet içinde yaşarken diğer Arjantinliler gibi, başkente geldim. Fakat sendikalar henüz yeterince organize değildi ve hala bazı zorluklar vardı. Ama ne olursa olsun, taşrada fakirlik içinde yaşamaktan iyiydi. Bir öğleden sonra, Adalet Bakanı geldi. Onu kapıda karşıladık. Fabrikayı boşaltmak zorunda olduğumuzu söyledi. Çünkü özel bir mülkü işgal ediyorduk. Ona şöyle dedim: Sen Adalet Bakanı mısın?

 Ve senin adaletin 300 işçiyi işten çıkarmak mı?

 Bana, Çalışma Bakanı olmadığını ve sorunun sendikal sorun olduğunu söyledi. O zaman, bu fabrikayla hiç işi olmadığını ona söyledim. Fakat, fabrikayı boşaltmak zorunda olduğumuzu tekrarladı. Güç kullanmaya hazır 150 polis bekliyordu. Ona 150 polisin yetmeyeceğini söyledim. Orduyu çağırmalıydı. Tamamen şaşırmıştı. Ve bizi zorla buradan çıkartacak olurlarsa fabrikayı havaya uçuracağımızı söyledim. Ona, bir saldırı için hazır tuttuğumuz benzin bidonlarını gösterdim. Hükümetin temsilcisi olarak polis ve fabrika sahipleri elinin altındaydı. Ben, bir saldırıya karşı koymak için tüm yoldaşlarımın desteğine sahiptim.

İşgaller, işçilerin hafızasından mitlerden, yalanlardan ve baskıdan doğan şiddetli ve sarsıcı eylemlerdir. İşgaller aracılığıyla, işçiler kendi dekolonizasyonlarını hızlandırır kendi işlerinin bilincine varır insanlıklarına yeniden hakim olurlar.

KENDİLİĞİNDENLİĞİN SINIRLARI

Sistemin içinde kalarak, üretim için savaşım hangi noktaya kadar yükseltilebilir?

 Baskın sınıflar iktidarın tüm güçlerini kontrol eder.Kendiliğinden oluşan direniş bugün kritik bir noktaya ulaşmıştır. Eğer, düne kadar, sendikalar, direnişin ekseni idiylerse de bugün politik etkinliklerini yitirmiş durumdalar. Devrimci mücadelenin bir enstrümanı olarak olanaklarının sınırlarına ulaştılar. Kendiliğindenlik Arjantin kitlelerin büyük erdemidir. Fakat bu aynı zamanda onların sınırını teşkil eder. Arjantin işçi sınıfının en hatırlı günleri kendiliğindenlikten kaynaklanır. Ama aynı zamanda en büyük yenilgileri de bundan kaynaklıdır.

17 Eylül 1955 tarihinde direnişin şiddeti ve kahramanlığı düşmanı yenmek için yeterli değildi. Kendiliğindelik ve kitlelerin girişimi iktidarın ele geçirilmesini hedeflemiyorsa her şey kavgaya, direnmeye, kişisel müdafaaya indirgenir. Bu durumda, inisiyatif düşmana geçer.

BUGÜNKÜ SAVAŞ

Eğer savaş, kısmi çarpışmaların toplamıysa bazılarını kaybettik, fakat bilinç yaratmak açısından birçoklarını da kazandık. Emperyalizmin de deneyimleri vardır. Küba devriminden bu yana, devrimle savaşmanın daha doğru yollarını öğrendi. Üstelik, devrimcilerin öğrenmediklerini öğrendi. Bu bir “miguelito“dur. Uzunluğu yaklaşık bir inç olan demir bir çubuk. Uçları keskinleştirilir ve bu şekilde bükülür. Böylece devrilmeden duran bir taban yaratılır. Daha önce, bir santimetre kalınlığında daha büyük bir model yapacaktık. O zamanlar o tip malzemeyi bulamadık. Şimdi bunları bulabildiğimiz çubuklardan yapıyoruz. Kesiyorum ve keskinleştiriyorum. Biliyorum ki bunlardan insanlar yararlanabilir. Nerede?

 Sokaklarda. Elimizden geldiğince bunları çöp yığınlarında, su birikintilerinde saklıyoruz. Motorlar, bunları görmeden geçiyor ve tekerlekleri patlıyor. Bunları özellikle grevlerde kullanıyoruz. Şafak zamanı ayrılıp bunları yerleştiriyoruz. 1963 ile 1966 arasında, Pentagon Panama’daki merkezinde 19.000 Latin Amerikalı askere özel eğitim verdi. Kıtanın orduları, işgalci kuvvetler gibi davranıyor ve duruma kolayca uyum sağlayabiliyorlar. Bunlar Perulu “avcı komando”lar. Bolivyalı “komandolar”, Arjantin jandarmaları

ODECA, Amerikan savunma Konsülü askeri birlikler  tümüPentagon tarafından yönetiliyor. Latin Amerika soykırıma bağlı sessiz bir gerginlik tırmanışının tiyatro alanı sanki.

Direnişçi bir kadın anlatıyor: 5 Kasım’da, Peron’un düşüşünden sonra bir gösteri hatırlıyorum. Bir yoldaşımla, polisin insafsız bir şiddet uyguladığı Avellaneda’daki Plaza Alsina’ya gitmek zorundaydık. Kalabılığı dağıtmak için atlılar kullanıyorlardı. Bir bankta bir yoldaşımız oturuyordu. Polis arkadan geldi ve onu yere savurdu ve neredeyse atıyla üzerinden geçecekti. Öyle bir öfke duydum ki eskiden aklımda kalmış bir numarayı hatırladım. Dükkana gittim ve bir paket kara biber aldım. Rüzgarın yönüne göre kara biberi havaya boşalttım. Atlar, biberi soluduklarında hapşırmaya ve şaha kalkmaya başladılar. Bu, polisi daha da kızdırdı. Atlar için üzgündük, ama, kardeşlerimize yaptıklarını görünce aynı şeyi polisler için hissetmedik. Kara biber etkilidir! İşe yarayacağını biliyorduk. Daha önce taşrada denemiştik! Ama polis güçlerini durdurabilir mi?

 Bu, biraz daha zor! İyi eğitilmiş, modern teçhizatlı ve paralı askerlerden oluşan bir orduya karşı sendikalar günümüzde ne yapabilir?

 Bu ordu gerçekten yenilmez mi?

 Cezayir Küba, Vietnam tersini kanıtladı. Kendilerini özgürleştirmeye kararlı insanlar yenilmezdir. Bu ordulara karşı zafer sadece milletin iradesi ile mümkündür. İktidar, özellikle silahlara sahip olanlar ya da onu elde etmek isteyenler tarafından ele geçirilir. Silahların dili, günümüzde en etkili politik dildir.Bu yüzden insanlara bu dili öğretmek gerekli midir?

 Bu, uzun ve acılı bir savaş mı demek?

 Özgürleşme için başka seçenekler var mı?

 TARTIŞMAYA GİRİŞ

Yoldaşlar üzerine konuştuğumuz bu konular güncel millî durumdan ve direniş yılları boyunca biriktirilen deneyimlerden ortaya çıkıyor. Gerçeklere dikkat çekelim. Askeri hükümet 1966’dan beri yerinde Tucuman’daki şeker fabrikalarını kapatan liman işçileri gibi farklı sendikaların direnişini kırıyor. Enerji kaynaklarını başkalarına tahsis ederek, millete hiç bir hak tanımadılar ve karşılarında, onları engelleyebilecek bir muhalefet görmediler. Bu birinci belirtidir. Aynı zamanda, belli işçi sınıfı eğilimleri kendi köklerinden uzaklaşmaya bürokratik ve düşman tarafından kafası karışıklaştırılmış dolayısıyla ona yakınlaşan bir yapıya gitmektedir. Bu eğilimler daha önce de vardı ama bu derece sinsi bir yolda ilerlemiyorlardı. Bu da bir başka belirtidir. Bu tartışmaya katkı yapan düşünce ve yansımalar film çekme sürecinde yaşanan deneyimlere dayanmaktadır.

Rudy Taborda, en aktif yoldaşlarıyla birlikte geçenlerde işten çıkartıldı.

Cirillo Ramallo da işten çıkartıldı ve çalıştığı fabrika kapandı.

Angel Taborda tutuklandı ve sendika ilişkisi dolayısıyla işten çıkartıldı.

Martiniano Martin araba fabrikasındaki komitede artık bulunmuyor. Patronlar onu kara listeye aldılar ve artık iş bulamıyor.

Tucuman’da, sendikanın en savaşçı liderlerinden biriyle konuştuk. Tucuman işçilerinin yürüttüğü mücadele hakkında konuşabilir misin?

 Ben Leandro Foté. San José’deki sendikanın genel sekreteriyim. Söylememe izin verin, hapisten çıkalı sadece dört saat oldu. Şeker işçilerinin mücadelesini örgütlemekten tutuklandım. Ama bunun bir önemi yok. Önemli olan Tucuman’da değerli savaş deneyimimiz var. Fabrikaları işgal ettik sokaklarda savaştık kurbanlar verdik. Yakın zamanda Bella Vista’da bir yoldaşımızı kaybettik.

Bu savaşlar bizi bir çözüme ulaştırdı mı?

 Yoldaş, bu savaşlar bir sonuç vermedi. Şeker işçilerine de vermedi. Bu yüzden işçilerin savaşımının farklı olması gerektiğini düşünüyorum. Sadece maaş artışı için değil aynı zamanda hükümet ve baskıya karşı da savaşmalıyız. İşçiler, milliyetçi bir hükümete sahip olmaları gerektiğini anlamak zorunda. Ülkenin ve işçilerin geleceği işçi sınıfı için, bu tek çıkar yoldur. Şimdi, yoldaş, bugün Tucuman işçilerinin durumu felaket. Kapatılan fabrikalar yüzünden 24.000 işsiz var. Diğer eyaletlere göç durumunda diğer yerlerdeki işsizlik de artacak geçen yıl Tucuman’da olduğu gibi. Direniş ve kendini savunma doruk noktasına ulaştığında insanlarda bitkinlik ve yorgunluk yaratıyor. Savunmanın her noktası, düşman tarafından adresleniyor, izole ediliyor ve bertaraf ediliyor. Ama milletin hafızası deneyimleri özümsüyor.

Bir gün  “Baba, Tanrı nerede?” diye sordum.
Babam ciddileşti ama yanıt vermedi.
Babam madende öldü. Galerinin en altında.
Madenin rengi kan rengi.
Patronun altınının biriktiği yer.
Bir gün  “Kardeşim, Tanrı hakkında ne biliyorsun?” diye sordum.
Kardeşim gözlerini yere dikti ama yanıt vermedi.
Kardeşim, çiçeklerin açmadığı  dağda yaşıyor.
Ter, sıtma, yılanlar. Kerestecinin hayatı bu.
Ve hiç kimse ona Tanrı’yı bilip bilmediğini ya da bulup bulmadığını sormuyor.
Bir başka önemli kişi ben, sokaklarda şarkı söylüyorum.
Ve hapisteyken benden daha iyi şarkı söyleyen insanları dinliyorum.
Yoksullar Tanrı’nın umrunda mı?
Belki evet, belki de hayır.
Bildiğim Tanrı’nın patronların masasında oturduğudur.
Eğer bu dünyada Tanrı’dan daha önemli bir şey varsa o da, başkalarının daha iyi yaşaması için kimsenin kan dökmek zorunda kalmamasıdır
.

Ben, Andina Lizarraga Peronist Tucuman Gençliği’nin şefiyim.“Tucuman milletinin 1955’den sonraki deneyimleri değersiz olmasına rağmen seferberlik, sokak savaşları, fabrika işgalleri ve baskıya karşı savaşlar tarihsel ilerleme için inanıyorum ki bugün çok uygun değiller ve bunları tekrar etmek çok büyük bir hata olurdu. İnsanlar bu savaşları artık istemiyor. Başka bir tür eylem istiyorlar. Politik iktidarın ele geçirilmesi için sadece silahlı mücadeleyle mümkün olan bir eylem istiyorlar. Ama, silahlı mücadele Arjantin milletinin bugüne kadar yapageldiği gibi kendini feda eden ve hayatlarını riske atan devrimci bir örgüt olmaksızın mümkün değil. Bürokratların devri geçti. Bu tarz bir devrimci örgütün oluşumuna katkıda bulunmak sadece bizlere bağlı. Aksi halde zamanımızı boşa geçirmiş olacağız.”

Ülkenin büyük çoğunluğunu dolaştık ve bir çok eyalette benzer bir durum gördük. Tucuman gibi güney illerinde durum daha da dramatik. Ama, işçi sınıfı kendini yenilmiş olarak görünüyor. Zaman içerisinde birçok değişik mücadele yöntemi denendi ama gerçek şu ki, işçi sınıfını zafere ulaştıracak olan hiç bir örgüt hiç bir yön ufukta gözükmüyor. Bu arada dinamik bir bekleme süreci yaşıyoruz. Araştırmalar devam ediyor.

Yoldaşlar  Şimdi önemli olan bunlardan çıkaracağınız sonuçlardır. Bu öykünün gerçek aktörleri ve kahramanları olarak. Burada aktardığımız deneyim ve çıkarımlarımız, belli bir dereceye kadar değerlidir. Bunların özgürleşme mücadelesinde günümüzde ve gelecek ne kadar kullanışlı olacaklarına bağlı olarak değerlidir. Temsil ettiğiniz özgürleşimde önemli olan bu sonuçları izleyecek eylemlerdir. Burada, gerçeklere dayalı bir anlaşma gösterildi. İşte bu yüzden filmimizin bu bölümü burada bitiyor.

******************

3. BÖLÜM: ŞİDDET VE ÖZGÜRLEŞME

BU ÖZGÜRLEŞME SAVAŞI SIRASINDA DOĞACAK OLAN YENİ İNSANA HAZIRLANDI

“İNSAN ÖLÜMÜNDEN DOĞAR VE HAYATINI YAŞAMAK İÇİN,
ONU RİSKE ATACAK KADAR YAŞAMI SEVMEYE BAŞLAR.”

Che

“ŞİDDETİN İZLERİ İYİ NİYETLE SİLİNMEZ.
SADECE ŞİDDET ONLARI YOK EDER.”
J.P. Sartre
ANNE: “Annesinin gözlerini kapatan bir oğul düşlüyorum.
İSYANCI: “Oğlumun gözlerini bir başka güneş altında açmaya karar verdim.”

Aimé Césaire

BİR ŞİDDET TARİHİ

Patagonya Katliamı

Köylü ve İşçi olan bir Arjantinli anlatıyor: Benim kelimelerimi, ifadelerimi bağışlayacaksın çünkü hiç üniversiteye gitmedim. Ama sana çok önemli bir şeyler söylemek zorundayım çektiğim acılar hakkında.

Patagonya’daki ilk ayaklanmaya şahit oldum. Maaşlarımızın artmasını istiyorduk. O zamanlar, ülkenin güneyinden sorumlu olan İngilizler ayaklanmayı bastırmak için destek güç istediler. Müklere zarar veren Şilili ve Arjantinli haydutlar olduğumuzu inandırdırlar. Ordunun başına Albay Varela’yı gönderdiler. Silahlarımızı teslim etmek zorunda kaldık. Siperler kazmamıza izin verdiler ve geldiklerinde ateş etmeye başladılar, binlerce köylüyü işçiyi, babayı, gerçek Arjantinlileri öldürdüler. Patagonya’da yaşananlar işte buydu.

Köylülerin Katliamı

Chaco ayaklanması 1920’de oldu. Korkunç, dramatik  Polislerin kurşunlarından kaçan kucaklarında çocuklarıyla anneler gördüm. Villa Guillermina, Villa Angela isyan etti. O zamanlar ne yaptıklarını tanımlayacak kelime bulamıyorum!

İşçilerin Ezilmesi

“Trajik Hafta” gerçekten kahramanca bir andı. İnsanlar, işçiler barikatların arkasındaydı ayrıca kadın ve gençler de  Polisle savaşıyorlardı. Askeri bir alayı ele geçirmişlerdi ve polis karakolunu  Hatta tek bir tüfeğe dokunmamış itfaiyecileri.

Yurtseverler Savaşının Öyküsü

Yoldaşlar  Size söyleyeceğim yurtsever bir işçi olarak, sendikadaki savaşımının bir özetidir. Şimdi sizden öğreneceğim. Ve coşku ile devam etmenizi isterim. Çünkü kapitalizmin çöküşüne birkaç yıl kaldı.

SAVAŞÇILARIN MEKTUPLARI

Bu filmin çekimi sırasında birçok yoldaşa şiddet ve özgürleşme üzerine ne düşündüklerini sorduk. Ve işte ilk yanıt:

YASALLIĞIN TUZAĞI

Yoldaş Y.M:Bana, iktidarı yeniden ele geçirmek için neyin eksik olduğunu sordun. Bilmiyorum. Ama sahip olduğumuz şeyi biliyorum: Saflık.

 1956’nın başında kıyıdaki evinde Suarez’i aramaya gittiğimizi hatırlıyorum ölü olan bir bölgeyi yeniden canlandırmaya çalışıyorduk. Suarez’in güçsüzlüğünü ve korkusunu nasıl gizlemeye çalıştığını hatırlıyorum. Suarez’i suçladık, ama tamamen onun suçu değildi. 10 yıl boyunca, onun arkasında hükümeti destekledik. Ve aniden kendisini elinde hiç bir şey olmadan buluverdi. Uzlaşma için eğitilmişti savaşmak için değil. Onun yapabileceklerinden daha fazlasını ondan nasıl isteyebilirdik?

 Geçmişte kaç adet savaşta bulunduk?

 Bu filmde anlattığınız öykü yaklaşık bir fikir verebilir. Her bir hareketlenmenin ardından, Peron’un geri geleceğini ve yeniden iktidarı alacağına inandık. Bugün, bu sorunun yanıtını düşünürken Suarez’in görüntüsü birçoğumuza yansıyor. Yeni bir saflık düşüncem vardı milletin iradesinin yeni bir 17 Ekim yaratılmasında yeterli olduğunu düşünüyordum. Aynı saflık hepimizin inanmasına ve yasal yolu düşünmesine neden oldu. Yasal yolu kabul ediyor muyuz?

 Bu, yasallaşmış şiddeti kabul ettiğimiz anlamına mı geliyor?

 Bu, arkasında hapsedildiğimiz kölelik ve millî küçük düşürme sosyal barış değil mi?

 Suarez anlamıştı. kendi ve milletin yasallığının yenilgiye uğratıldığını ve bu yüzden savaştan çekildi. Yasallığı bir soyutlama ve mit olarak görmeyi sürdürdük. En iyi işçilerdik ve yoldaşlarımızı bu ruh doğrultusunda eğittik. Her yenilgiye, gerçek bir devrimci politika olmayan bir savaşla yanıt verdik. Fakat etkileri geçici oldu. Güçsüzlüklerini ve korkularını gizleyen dünün Suarez’leri bugün büyük sayılarla geri dönüyor. 10 yıl önce olduğu gibi, değişim gereksinimini hissedebilirsin. Görevi bizi yok etmek olan düşmanla nasıl diyalog başlatabilirsin?

 Onun mantığı, yolları bizi niye ilgilendirsin eğer sadece onu daha iyi tanımak ve niyetlerini yok etmek onu yok etmek demekse?

 Bize doğrudan kölelik getiren bir yasayı bizler, millet, işçiler, Peronistler kabul etmeye hazır mıyız?

 Bizler, San Martin, Quiroga, Penalozza ve Varela ile savaşmış onların soyundan gelenler olarak hafızalarımızdan onları silmeyeceğiz bu kadar çok fedakârlık yapanların emirlerinden çıkmayacağız. Yoldaşınız, Y.M.

CEZASIZ KALMA

Millet politik iktidardan dışlandığında yeni-kolonyalizmin cinayetleri sadece cezasız kalıyor
çünkü yasa koyucu onlar.
Sistem, şiddetin tek sahibi ve mutlak uygulayıcısı oluyor.
Şiddet, sokakları işgal ediyor, evlere ve insanların aklına yerleşiyor.
Ve eğer insan direnirse, zarar görecek ya da öldürülecek.
Eğer teslim olursa, artık insan olmaktan çıkacak.
Sistem’in şiddeti sindirme ve terörize etmek için kullanılıyor.
İnsanı, pasifize ediyor o insan artık tarih yapamaz.
Onu tarihten acı çeken bir nesneye dönüştürmeye çalışıyor.
Sistem’in şiddeti baskı değil ondan korkudur.
Her insanın takip edilme, marjinalleşme korkususu ona yeniden insanlığını kazandıracak eylemlerde korkma.

“Devrimci şiddet tarafından yenilgiyi uğratılana kadar reaksiyoner şiddet olacaktır. Ya imtiyazlıların diktatörlüğü ya da millî özgürleşme.”

 J.W. Cooke

16 HAZİRAN 1956 KATLİAMI

Ulusal-katolik eğilimli bir askeri kesim “goriller devrimi”ne karşı isyan ediyor. Baskı araçları, kargaşalıktan beslenerek, isyancıları bekliyor ve onları yeniyor. O gece, Leon Suarez’de birçok mahkumu vurdular, suçlu ya da değil. Yoldaş Troxler onlardan biri.

Ben Julio Troxler.10 Haziran şafak vakti buraya vurulmak üzere getirilenlerden biriyim. Şanslıydım bir kamyon kazası imdadıma yetişti ve gecenin karanlığında, zarar görmeden kaldım. Bu deneyim hakkında ne düşüyorsun?

 Neyin olacağını kimse bilemezdi. Bizi hapse götürdüklerini düşündük çünkü Mayo Meydanı’n yürümek istemiştik. Amacımız Peron’u ve devrimin zaferini desteklemekti. En kötüsünü düşündük. Birkaç gün hapse tıkılacağımızı  Ama buraya geldiğimizde ve bizleri kamyondan dışarı çıkardıklarında ışıkları arkamıza çevirdiklerinde işlerin kötüye gideceğini anlamaya başladım. Ve aniden, kazayla aynı anda ilk ateş açıldı. Yani  hayatta kalma isteği  ve kaos beş yoldaşımızın ölümüne ve birisinin yaralanmasına ve birçoğumuzun kaçmasına neden oldu. Hiç kolay değildi. Bu katliamdan sonra ne yaptın?

 Burada bekledim, yakın bir yerde kamyon ve onu izleyen araç gidene kadar. Oraya geri döndüm ve insanların hayatta olup olmadığına, yaralılara bakmaya gittim. Hepsi ölmüştü, katledilmişlerdi. Polis onları yolda bırakmıştı. Carlos Lizazo ve diğer üçü kurşunlarla dolu dört ceset Alman Kulübü’ne giden yol üzerindeydi. Katliamdan sonra hapse girdin mi?

 Kasım 1957’de hapisteydim çünkü birisi beni ihbar etmişti. San Martin sorgu yerine beni götürdüler. Ve orada  Lanus sorgusunda olduğu gibi, burada da işkence gördüm. İşkencelere adalet üyeleri Hakim Biglione ve Suarez gibi, askerler Genel Sekreter San Emeterio ve birçok polis katılıyordu. Sana nasıl işkence yaptılar?

 Üzerimi soyduktan sonra gözlerim kapalıydı, işkencecileri göremedim masanın üzerine yatırıp el ve ayak bileklerimden bağladılar. Sonra elektrik şokları başladı  Cinsel organlarımızla kendilerini meşgul ediyorlardı. Benimki sonunda kana bulanmıştı ağzım da kanla dolmuştu. Elbette bunlar anlatmak pek eğlenceli değil ama yaşamak daha da kötü. Benim için önemli olan anlaşılmaktır. Sıradan bir vatandaştım bir ideali ve anayasayı savunuyordum böyle bir muameleye maruz kaldım. Troxler, eklemek istediğin başka bir şey var mı?

 Elbette, katliamlara ve işkencelere rağmen bizler, Peronistler sonuna kadar savaşacağız. Bu şekilde, Latin Amerikalı Asyalı ve Afrikalı dostalarımızla dayanışıyoruz. Asya ve Afikalılar emperyazlimden özgürleşmede sonuç almaya başladılar. Ve biz de azimle devam edersek, başaracağız. Bunun için, Asya ve Afrikalıların yaptıklarına bakıp onları başarılı bir şekilde uygulamalıyız. Vietnam örneğin, az sayıdaki insanın dünyanın en güçlü ordusuna karşı savaşması  Başaracağımızı biliyoruz çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakacağız.

ENTELEKTÜELİN GÖREVİ

Yoldaşınız, A.M diyor ki:

 Arkadaşlar  İçimizde pinekleyen sömürgeleşmiş insanı öldürmeden devrim başlamayacak. Her şeyden önce bizimle başlayacak. Risk almadıkça tanımlanmayacak, kelimeler ve fikirler yetmez eylemler gereklidir. Greve giden ve işlerini ve yaşamlarını riske atan işçiler Kariyerlerini tehlikeye atan öğrenciler. İşkence gören yurtseverler. Ve belirsiz bir dayanışmadan daha önemli olan birçok örnek dayanışmadan genel olarak anlaşılan acınacak bir iyilikseverlik ki alanı değil daha çok vereni tatmin eder. Guevara, “Sadece saldırının zaferini istememeliyiz daha çok onu ölüm ve zaferde kendi kaderiyle birleştirmeliyiz.” demişti. Latin Amerika’da, pasifliğe ve masumiyete yer yok. Millî entelektüeller olarak görevimiz büyük şehirdeki entelektüellerden daha farklıdır. Millî özgürleşme gibi daha  önemli bir mesele çözüm beklerken kendimizi evrensel kültüre adayamayız Özgürleşme meselesine bağlı olmayan sistemi eleştirmekten uzak her şeyi başkalarına bırakın. Rejim, ona karşı doğrudan savaşmayanları suçlarında içerir. Bu kıtayı, ülkeyi, Latin Amerika’yı özgürleştirmek için çalışmalıyız. Ya bizdensiniz ya da düşmanın tarafında. Ortası yok. Yoldaşınız, A.M.

Eğer günlük şiddet yetmediyse sistem, kendi barışını, düzenini, normlarını korumak için daha açık ve affedilmez biçimler arar.

KURBANLAR

Özgürleşme savaşında milletimiz birçok şehit verdi. Son yıllarda yüzlerce yurtsever öldürüldü. 16 Haziran 1955’in kurbanları  1956 katliamlarının kurbanları  Salta savaşçıları  Kitlesel protestolara katılanlar  Bazıları habersiz bir şekilde gömüldü diğerleri, millet tarafından bayraklaştırıldı. Bazı isimler  Musy, Retamar, Mendoza  Isla de Molina, Santiago Pontillon  Felipe Vallesse  Bu şiddetin sembolleridir.

“Bizler, herkesten çok, bu gayri insanileştirme sürecini anlamak zorundayız. Herkesten fazla, insanlığımızı yeniden kazanmada bedelleri bilmek zorundayız.”

S. Carmichael

 İSİMSİZ ŞEHİTLER

16 Haziran 1955’de gorillerin uçakları Buenos Aires sokaklarını terörize ediyor.
Kişisel düzeyde işkenceler ya da kitlesel ölümler günlük şiddetin doğal sonuçları.
Bu şiddeti reddetmiyorlar, tam tersine onaylıyorlar.
Bu şiddet en açık halinde.
Sistem, gücünü sadece şiddetle sürdürüyor 

Fanon, “Tecavüz etme, yıkma, öldürme gereksinimi olmadan ”  yeni-kolonyalizmi anlamak imkansızdır.” demişti.

Fakat, Sistem’in şiddeti aynı zamanda onun kendi kendini yok etmesidir. İnsanları insanllıktan çıkarmak için, önce kendisinin insanlıktan çıkması gerek. Aşırı şiddet kullanarak eziyet edilecek ilk şey Sistem olacaktır.

“Şiddet kullanma hakkı, sadece kendilerini özgürleştirmek isteyen milletindir. Bu şiddet, milletin ellerinde, şiddet değil, adalettir.”
 Perón.

EYLEM VE DEVRİM

 “Kendinizi savaşa hazırlayın  Silahınızı hazırlayın  Savaş için bedeninizi hazırlayın.” Uruguay hareketi Tupamaro üyesi bir yoldaş bir belgeselde şöyle diyor: Devrimci eylemin kendisi kendini silahlandırma eylemi burjuvaziye karşı eylemi kabul etmek bilinçlilik, örgütlülük ve devrimci koşullar gerektirir. Küba gibi ülkelerde, sosyalist devrimin. prensipleri bulunmakta ve tartışmaya mahal vermeden onaylanmaktadır. İsyan etme yolunu ve uygulamayı göstermek az zaman alır. Silahlı mücadele, kitle hareketliliğini ivmelendirir.Küba ve Çin’de, kitle partisi savaş sırasında ortaya çıkmıştır. Birçok Vietnam yaratmak! Eski bir Perulu metal işçisi emperyalistlerden kurtulmak Che’nin dediği gibi, onların kolonyal bölgelerine saldırmak ve onları silahlı güçlerini dağıtmaya zorlamaktır, demişti. “İki, üç Vietnam yaratmak” emri bugün insanlığın son umudunu özetlemektedir. Pentagon ve onun uşakları ciddi bir çelişki ile karşı karşı kalacaklar: Ya izleyip, Latin Amerika devrimine müdahale etmeyecekler ya da askeri güçlerle müdahale edecekler Küba’da, Dominik Cumhuriyeti’nde olduğu gibi. Kolonyal savaş için hazırlanmak ve birleşmek zorundayız. Venezüela’nın, Kolombiya’nın, Guatemala’nın gerillaları işçilerin hareketliliği, köylüler ve öğrenciler bu kıtada görülecek olan büyük destanın başlangıcıdır. Che’nin dediği gibi, Latin Amerika yeni çağın Vietnam’ı olacaktır.

BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMAK?

 Devrimci Peronist Cephe, Vietnam milletiyle dayanışma içerisinde olduğunu gösterir ve deklare eder: Barış içerisinde bir arada yaşama bir ayfondur. Böylece emperyalizm cezasını çekmeden isanları sömürür. Ölümcül saldırganlığa sahip Yanki sisteminin tekeli ile bir arada barış içinde yaşamak mümkün değildir. Çünkü onun en büyük karakteristiği, savaş ve cinayeti desteklemektir. Az gelişmişliği, yoksulluğu ve sömürüyü sonlandırmak isteyen Üçüncü Dünya’nın milletleri olan bizler için tek yol devrimci savaştır. Emperyalistlere karşı ölümüne savaş ve dünyadaki sonsuz barış için. Fakat düşmanın birçok cinayet sahnesinden kaçtığının altını çizmek zorundayız. Sadece kazanan tarafta olduğu için değil tam tersine, milliyetçi hareketlere karşı kaybettiği için.

Domuzlar Körfezi’nde yenildiler ve Vietnam’da da yenilecekler.

Amerikan ordusunun en elit sınıfı olan 500.000 denizci eğer az sayıdaki kahraman Vietnam milletini yenemiyorsa o zaman dünyanın üçte ikisine 700 milyon Çinli’ye Kübalılara, Korelilere, Latin Amerikalılara, sosyalist ülkelere Afrikalılara, Araplara, Afro- Amerikalılara ve gelişmiş ülkelerin ilerici güçlerine karşı kaç milyon askere ihtiyaç duyacak?

Emperyalizmin hiç şansı yok. Ellerinde sadece nükleer şantaj kaldı. Mao’nun dediği gibi, “Kağıttan kaplan.”

MİLİTAN ENTERNASYONALİZM

Fidel Castroaçıkça söylemişti:

“Bu neslin bu savaşı değil bir sonrakini kazanacağı teorisi yenilgici, insanlık dışı ve korkakça bir teoridir.”

Marksist-Leninist ve enternasyonel ilke baskı gören ülkenin son yurttaşına kadar değil sosyalist kampın son yurttaşına kadar savaşmamızı ister. Latin Amerika milletinin yurtsever dayanışması Bolivar devriminde, San Martin ve Sucre destanlarında gösterildi.”

ÖZGÜRLEŞME İÇİN HİPOTEZ

Son olarak, her ülkenin özgürleşmesi her zaman biricik bir olay, bir buluştur. Küba, belki de bizim için, Arjantin ve Latin Amerikalılar için en iyi örnektir. Küba devrimi, eğer onun devrimci liderleri elit kesmi milletin tarihinde taraf tutarsa milletin kendisini özgürleştirebileceğini bize gösterdi. Küba, Vietnam ve üçüncü dünyanın diğer milletleri sosyal devrimin eşlik etmediği hiçbir millî devrimin mümkün olamayacağını gösterdi. Diğer bir deyimle, bugün, hiç olmadığı kadar ilk bağımsızlığın millîliği ikincinin sosyalizmini entegre eder ve enternayonalizm arayışı emperyalizmin toptan yıkılmasını olanaklı kılar.

GÜNÜMÜZDE ARJANTİN

Bu yorumların yazarları olarak filmin ilk bölümünde gösterdiklerimizi yineliyoruz. Arjantin ve bu kıtanın birçok ülkesi kendisini sözde-normallik ve sözde-barış ardına gizlemiş bir savaş içerisinde yaşıyor. Öyle bir savaş ki, kendisini günlük şiddetle açığa vurmaktadır.Latin Amerika’da her bir dakikada dört kişi ölmektedir. Bu, yılda iki milyon eder. Önemli olan bu savaş halinin farkına varmak ve devrimci enerji ve eylemle tüm hipotezleri denemektir.

Kısaca: Kendi devrimimizi icat etmek.

Bu araştırmanın kahramanları hepimiziz. Ama herşeyden çok sizsiniz. Bu görüntüleri tartışma olanağınız var ayrıca günlük eylemleriniz aracılığıyla henüz çözülmemiş bu sorunu geliştirmenin tek yoludur.Film ve içeriği, şiddet ve özgürleşme için diğer yorumlar, tanıklıklar ve mektuplar için açık bırakılmıştır.

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz.

********************

Ezilmişin ve sömürülenin yanında olmakla beraber, aynı zamanda doğruyu bulmak çok zor olduğu görünüyor.

BİR PSİKOLOJİK SAVAŞ ARACI OLARAK AMERİKAN SİNEMASI’NDA İŞKENCENİN MEŞRULAŞTIRILMASI…


28 Nisan 2012, Cumartesi

ÖZGÜR APAK
djozzmix@hotmail.com

GİRİŞ

Psikolojik savaş” kavramı bildiğimiz üzere Nasyonel Sosyalistlerin ürettiği bir kavramdır. Hitler‘in propaganda bakanı Goebbels ‘in çok başarılı bir şekilde, halkı kendi istekleri doğrultusunda manipüle edebilmek için tüm kültür aygıtlarını kullanarak uyguladığı bir yöntemdir. Amerika, bu “Psikolojik Savaş” taktiklerini Kore Savaşı’na kadar kullanmamıştır. Ta ki 1951 yılında Başkan Trumanpsikolojik strateji” ile ilgili bir komisyon kurana kadar. Bu kurulan pskolojik savaş merkezinın adı daha sonra “Özel Harp Merkezi” adını almıştır. Bizdeki adı da -ne tesadüftür ki- “Özel Harp Dairesi” olsa da, genellikle kontr-gerilla diye anılır.

Psikolojik Savaş“ın Amerikan Askeri Kuvvet Stratejileri ‘ndeki tanımı, W.E. Daugherty‘nin yazısında belirttiği gibi şu şekilde tanımlanmıştır:

Psikolojik savaş; düşman, tarafsız ve dost yabancı grupların görüş, duygu, tutum ve davranışlarını, ulusal politika ve amaçların başarısını destekleyecek şekilde etkilemek amacıyla tasarlanmış olağanüstü hal propaganda önlemlerinin ilanı ya da bunların savaş döneminde ulusça kullanımı” şeklindedir.[1]

Devletler/hükümetler bu psikoljik savaşı elbette ki uzmanlar ve akademisyenler eliyle ve de medya aracılığı ile yönetmektedir. Bu stratejiler “iç-dış düşman korkusu” yaratıp, bu korku atmosferi vasıtasıyla devletin her hareketini halk nezdinde meşrulaştırmak amaçlı kullanılabildiği gibi aynı zamanda resmi tarih söylenceleri yaratmak için de kullanılmıştır. Örneğin CIA, Şili devlet başkanı Allende‘nin devirilmesi planında Amerika’nın önde gelen gazete ve haber ajansları ile ortaklaşa olarak uydurma haberler kampanyası yapmıştır[2]. Bu gibi durumlarda yaratılacak kitle kültürü ve psikolojisi için emre amade sosyologlar, psikologlar, medya patronları ve antropologlar her zaman vardır. Bu, iktidara yakın akademisyenlerin yaptıklarına dair bir diğer örnek de Atatürk’ün “Güneş Dil Teorisi” şeklinde adlandırılmış olan tezine verdikleri destektir. Yakından incelediğimizde o tezin toplumsal olarak içselleştirilmesi için bir çok sosyolog, dilbilimci ve antropologun -ciddi ciddi- görev aldığını, Ankara DTCF fakültesinin de bu amaç doğrultusunda kurulmuş olduğunu görebilirsiniz. Ne mutlu ki fikrin yanlışlığı o kadar ayyuka çıkıyor ki, bu tezden tez elden vazgeçiliyor… Kısa kesip konumuza dönelim.

Bu psikolojik savaş taktiklerinin kültür üzerinde işleyeninin günümüzde bir çok kullanım alanı var; bilgisayar oyunlarından, medya haberlerine; televizyonda yayınlanan dedektiflik ya da siyasi içerikli dizilerinden, hükümetlerce alttan alta desteklenen “çok satar kitaplar” ve “filmler“e kadar…

Benim konuyla ilgili asıl ilgilendiğim şey ise sinemanın, özelilkle de Amerikan Sineması’nın bir psikolojik savaş taktiği olarak kullanılma şeklidir.

Amerikan Sinema Tarihi‘nde belli amaçlar doğrultusunda propaganda maksadıyla farklı türlerde bir çok film çekilmiştir. Madde madde yazmaya kalksak koca bir ansiklopedi olur. Ancak bu türlerden en önemlileri ve propaganda malzemesi olarak kullanılanlar “korku sineması” ve “savaş filmleri“dir. Ancak dikkat çekici bir biçimde, özelikle son dönemde yani 11 Eylül 2001‘den bu yana Amerikan Sineması’nda zaten eskiden beri muhafazakarların elinde bulunan bu iki tür içerik ve ifade değiştirmiştir. Bu gerçekten önemli bir değişimdir; çünkü örneğin bu dönemden itibaren korku filmi adıyla çekilen filmlere baktığınızda, “korkutma” eylemine ağırlık veren, yani bir anda sizi boş yakalayarak korkutma amacı güden ya da Hitchcockvari gerilimlerle ürperten bir sinemanın, amacı filmde görmüş olduğunuz olayların “iğrençliği ve akıl almazlığı” ile korkutma eylemi güden bir sinemaya doğru dönüştüğünü görmekteyiz. Peki ama neden?

Terör algımızda bir kırılma noktası yaratan 11 Eylül tarihinden çok daha önce de vardı Amerika’da, bu “Gore“, “Splatter” ya da “Slasher” adı verilen korku sineması türü; ancak tek tük sayılabilirdi. (Daha çok Avrupa’da yaygındı. Özelilkle İtalya’da…) Örneğin Texas Chainsaw Massacre 1974 yapımıdır. Lakin uzun bir müddet suskun kalan bu film, 2003 yılındaki ve 2006 yılındaki filmlerle yeniden hortlamış ve bir seriye dönüşmüştür. Yani bu tür, daha çok seksenli yılların başından, doksanlı yılların başlarına kadar sürekliliği olan bir tür olmuştur ve sonra bir süre yine susmuştur. 1991 yılındaki Körfez Savaşı‘ndan sonra  yeniden canlanmış olan bu tür günümüze kadar aralıklarla süregelmiş, ancak 2000’li yıllarda neredeyse patlama yapmıştır. T.C.MSAW serisi, My Bloody Valentine, Meat Train, Hostel serisi ilk aklıma gelen filmlerden.

Ancak bu yeni filmleri eski atalarından ayıran en belirgin şey içlerinde yeralan ve özenle estetize edilen işkence sahneleridir. Yani bu filmlerde korkunç olan şey insan öldürmek, ya da eski atalarında olduğu gibi yanlış yerde yanlış zamanda bulunmak değildir sadece; korkutan şey kesmek, biçmek değildir artık; işkence etmek ve bu eyleme herkesi tanık etmektir… Dolayısıyla artık arkanızdan karanlık bir gecede koşan eli bıçaklı, testereli katilleri değil, bir profesyonel gibi düşünen işkencecileri ve yöntemlerini izletmektir amaç.

Şu an tam olarak kimin söylediğini hatırlamadığım bir pasaj alıntılamak isterim (ya Hitchcock ya da Dali ile yapılmış röportajdı sanırım): “Günümüz korku sinemasında kamera katilin peşinden elinde bıçakla her yere gitmektedir. Ben olsaydım kamerayı sabitler ve olayın görüntü alanını içerisine girmesini beklerdim. Böylesi daha korkunç olurdu.”

İşte ifade ve gösterme biçimindeki bu değişimin bir nedeni, bir amacı var…

Herşeyin gösterilebilir, izlenebilir, tüketilebilir olduğu bir gösteri dünyası, psikolojik savaşın en önemli silahlarından biridir. İlk naklen canlı yayınlanan savaş olan Körfez Savaşı‘ndan başlayarak, ama ağırlıklı olarak 11 Eylül saldırıları ve sonrasındaki “demokrasi götürme” savaşlarında bir gösteri toplumu haline getirilmiş kitlelerin açlığını doyurabilmek için işkence temsilleri ve savaş görüntüleri gösterilmektedir. Kontrollü bir şekilde ve taraflı olarak sunulan bu şiddet görüntüleri iki şeyi amaçlamaktadır: Birincisi savaşın zor olduğu ama mutlaka yapılması gerektiği ve orada vatanlarından uzakta kahramanların olduğu, ikincisi kitlelere şiddetin amacı ve meşruluğunu algılatarak içselleştilirmesinin sağlanması. Son 10-15 yılın çekilen savaş filmlerindeki şiddet öğresinin yükselmesi, yükseltilmesi ve aynı zamanda bu naklen yayınlanan gerçek şavaş görüntülerindeki hızlı kurgu ve ham gözetleme kamerası görüntülerinin neredeyse gerçeği ile aynısı olacak şekilde yerleştirilmesi de yine algı bütünlüğünü değiştirmek, çarpıtmak  ve yönlendirmek amacını taşımaktadır.

Burada durup New Yorker yazarı Jane Mayer‘in 2007 yılında “24” dizisinin yapımcısı ve sağcılığı ile nam salmış Joel Surnow‘la yaptığı şu konuşmaya bakalım:

İşkence tasvirleri Amerikan televizyonlarında çok daha yaygın hale gelmiştir. Kar amacı gütmeyen bir organizasyon olan Önce İnsan Hakları’na göre saldırılardan önce, hiç olmazsa dört işkence eylemi, her sene televizyonda prime time anlarında gösterilmekteydi. Şimdi yüzden fazladır ve işkenceler de değişmiştir. Önceden işkence yapanlar, neredeyse sadece canilerdi; bugün ise işkence genellikle kahramanlar tarafından yapılmaktadır.” [3]

Duralım. Şu koyu renkli yeri tekrar okuyalım.

Sonra, devam edelim… Uzun bir yazı olacak, sabredelim.

[1] W. E Daugherty, “Changing Concepts” içinde, “A Psychological Warfare Casebook, Operations Research Office” yazısı. Alıntı: Armand Mattelart

[2] A. Mattelart, Gözetimin Küreselleşmesi.

[3] J. Mayer, “Whatever it takes: The politics of the man behind “24”“. newyorker.com/reporting/2007

*****************************

Beyaz Saray danışmanları, 2003 yılında, (Vietnam hezimetinin de etkisiyle)  ABD seferi kuvvetlerinin Irak’taki kentsel gerillayla mücadele edebilmesi için bir formül arayışına girdiler ve 1966 yılında Gillo Pontecorvo ve Yacef Saadi tarafından çekilen La Bataille d’Alger (Cezayir Savaşı) filmini izlediler. Cezayir Savaşı‘nda barışın sağlanması için çalışan (kendisi aslında bir sömürge askeri olan) David Galula‘nın raporu ve hatıralarının yeni baskının yapılması da aynı tarihlere rastlar. Bundan iki yıl sonra da Rand Corporation (Research ANd Development başharflerinden oluşan ve Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri için araştırma ve geliştirme yapan bir şirket) kontrgerilla ile mücadele raporu yayınlar ve bu raporda yukarıda bahsi geçen filmle kitaba da atıfta bulunur. Bu film Fransız sömürgecilerinin insanlığa dair işlediği suçları ve Fransız ordusunun uyguladığı işkence metodlarını afişe eden, manifesto niteliğinde bir filmdir. Ve Fransa’ya girmesi uzun süre yasaklanmıştır. [1]

Bu danışmanlardan biri olan ve Terörle Mücadele Merkezi‘nde ders veren Bruce Hoffman, bu raporun önsözünde şöyle demektedir:

[Galula'nın] hatıralarının yaklaşık yarım yüzyıl sonra bile kayda değer ve neredeyse edebi bir rezonansı vardır. Amerika’nın Irak’taki deneyimleriyle paralellikler çarpıcıdır.[2] Bu olumsuz paralelliklerden bir tanesi “yakalanan isayancıların insanca muamele görmesinin önemi” diğeri de “bir isyanı bastırmada kafa koparma stratejisinin yanlışlığı“dır.

Yani kısaca deniyor ki, “kurumsallaşmış işkence” Cezayir Savaşı’ndaki yararlığı açısından yeniden düşünülmelidir. Çünkü bu bahsi geçen yöntemlerden uzaklaşıldığı ve işkencenin kanıtlanmış bir yöntem olarak hem Fransızların Cezayir Savaşı‘nda hem de Amerika ve İngiltere’nin Irak Savaşı ve Afganistan işgali sonrasındaki tutuklu kamplarında, örneğin Guantanamo‘da kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Bu değişen konjönktür ile birlikte Vietnam Sendromu filmlerinin yerini de Irak Sendromu ya da Afganistan Sendromu filmleri almıştır. Irak Savaşı esnasında ve sonrasında ortaya çıkan bu işkence haberleri ile bu iki ayrı tür filmlerindeki şiddet dozajının yükselmesindeki dilsel paralellik ve Jane Mayer‘in dikkat çektiği şey tesadüf değildir. Bizi savaşa canlı yayınla tanık eden teknolojinin zihnimizde yarattığı tahribat şiddet içeren görüntünün içselleştirilmesi olmuştur. Dolayısıyla sürekli şiddet öğesinin yükseltilmesi de bizde, gitgide artan bir dozajda şiddeti kabullenme eğilimi oluşturmaktadır. İşkence sahneleri içeren filmler her ne kadar ağırlıklı olarak -özellikle korku filmlerinde- kötü adam üzerinden dönüyorsa da kimi zaman da eyleme haklılık getirecek, konuya  -özellikle savaş ve yurtseverlik filmlerinde- “kahraman ajanlar” tarafından bakan şekilde de kurgulanmaktadır.

Konuyla ilgili en net örnek 2010 yılında vizyona giren ve bir terör şüphelisinin ağır işkence ile konuşturulmasını ve bu sayede bir şehirde patlayacak bombanın etkisiz hale getirilmesini ve binlerce kişinin kurtartılmasını anlatan ve başrolünü Samuel L. Jackson‘un oynadığı, gerçekten de filmin adı gibi akıl almaz işkencelerin yapıldığı Unthinkable filmidir. Film, kimi bölümlerindeki diyaloglarda işkenceyi ahlaki olarak yargılıyor ve reddediyorsa da senaryo ve kurgu öyle bir işlev kazanıyor ki filmde, final bölümünde yapılan o işkenceleri “her şeye rağmen” kabul ettiriyor. (Buradaki temel kural, sanki vicdani bir ikilemmiş gibi kurgulanan “bir çok kişi için bir kişiyi feda etmek” söylemi.) Üstelik bunu yaparken buna sizi de tanık ederek suç ortağı pozisyonuna girmiş oluyorsunuz. Filmde -gerçekten de- işkence ustası olarak lanse edilen Jackson, sanki istemiyormuş ama buna mecburmuş gibi davranan ama aslında yaptığı işi zevkle yapan bir adamdır. Başka türlüsü düşünülemez aslında; işkence etmeyi sevmeyen bir insanın yapabileceği bir şey değildir bu, kanımca…

Jackson‘un karşısına ise insani bir vicdan ikilemi yaratıyormuş izlenimi vermek adına Carie-Anne Moss‘u koyuyor film. Şiddetin dozajı yükseldiğinde devreye giren ve artık yapmaması gerektiğini dillendiren -zayıf, vicdanlı, kadın- Moss, aynı zamanda güçzüslüğü ve kırılganlığı da resmetmektedir. Ancak “Ulusal Güvenlik” sözkonusu olduğunda elbette ki merhamet gösterilemez diyen film, en sonunda Moss‘u haksız, Jackson‘u haklı çıkartarak işkencelerinin kabul mantığını onaylar. Ve film işkenceyi gerekli bir metod olarak kabul eder. Filmin yönetmeni olan Gregor Jordan‘ın bir FBI dizisi olan ve Türkiye’de de yayınlanan Numbers‘ın yönetmenlerinden biri olduğunu belirtmekte de elbette yarar var. Sinemada bu tür yaklaşımları reddeden filmler de var elbette; ancak hem az, hem de bütçe yetersizliğinden sükse yapamayan filmlerdir. Sektör muhafazakarların elinde olduğu müddetçe de bu tür filmlerin yaygınlaşması zordur. İleride buna ayrıca değineceğiz.

Bir diğer örnek ise önceki yazıda da adı geçen ve bir çok tv kanalında yayınlanan 24 adlı dizidir. Adına “Ulusal Güvenlik” denen devlet doktrini gereği dizideki kurbanlar Jack Bauer adlı panik-ataklı bir ajan tarafından onlarca çeşit işkenceye tabi tutulmuştur. Gerçek zamanlı bir kurgu dili kullanan dizi sürükleyiciliğinin içine devlet egemen bakış açısını yerleştirerek tam bir psikolojik savaş silahı olarak kullanılmaktadır. Dizi hakkında çıkarılan bir istatistik Jane Mayer‘in aynı yazısında bize şu bilgileri vermektedir: “Dizinin sadece ilk sezonunda program en az 67 işkence eylemini gözler önüne sermiştir: Kurbanlar dövülmüş, boğulmuş, elektrik verilmiş, ilaçla uyutulmuş, bıçaklanmış, zımpara aracıyla soyulmuş, tecavüz edilmiş ya da bir et kancasıyla asılmıştır… Hatta dizinin bir bölümünde başkan, gizli servis görevlisinden, vatana ihanet ettiğini düşündüğü kendi ulusal güvenlik danışmanına  işkence yapmasını, hem de kendisinin önünde, isteyecek kadar ileri gitmiştir.” [3]

Yine bağımsız bir denetleyici olan The Parents’ Television Council‘in üst düzey yöneticisi Melissa Caldwell aynı dizi için yaptığı eleştiride şöyle demektedir:

24 televizyondaki en kötü sicile sahip. En sıklıkla görsel olarak işkence gösteren programların lideri konumunda…

Ayrıca  ABD Ordusu’ndan Tuğgeneral Patrick Finnegan, West Point ABD Askeri Akademisi Dekanı ve iyi eğitimli üç askeri dizinin setini ziyaret ederek yapımcılarla toplantı yapmıştır. Toplantıda işkence sahneleri üzerine de bir tartışma yaşanmış ve toplantı sonunda Finnegan şöyle bir açıklama yapmıştır: “ABD hükümeti her zaman hukuka ve insan haklarına saygılı olmuştur. Ancak bu yasalar konulduğunda teröristler yoktu… Çocuklar soruyorlar haklı olarak, “Eğer işkence kötüyse, 24’de yapılanlar ne?” diye. İşkence rahatsız edici bir şey tabii ki. Dizide de Bauer hemen her zaman pişman oluyor yaptıklarından; ancak yine de ne yapıyorsa vatanseverliğinden yapıyor…

Tanırım, iyi çocuktur” Bauer.

Diziyle ilgili bir başka ayrıntı da, 24‘ün yazarlarından Howard Gordon‘un filmdeki işkence sahneleri için yaptığı “Bu sahneler uydurmadır. Tanrı şahidimdir ki bu yazdıklarım doğaçlama sadizmdir.” açıklamasından sonra, 24 ofislerinde CIA‘nın 1963 yılında bastırdığı KUBARK adlı işkence metodlarını anlatan broşürlerin bulunmasıdır. (Bu belgeye Google’den aratarak veya Wikipedia’nın ilgili başlığından ulaşabilirsiniz.)Bu ayrıntı bize dizinin asıl yapımcıları ve asıl amacı hakkında net bir fikir veriyor elbette…

Ayrıca 24 dizisinin yapımcılarından FOX kanalının, Amerika’da hükümete en yakın muhafazakar kanallardan biri olduğunu belirtmekte de fayda var elbette. Bu kanalın bir yan kuruluşu olan FOX Crime‘ın Türkiye’de sabahtan akşama kadar CSI, NCIS, Breakout Kings, Numbers ve son zamanların en sükse yapan, 2012’in En İyi Dizi ödülüne aday “yurtsever” dizisi  Homeland (Anavatan) gibi ajan dizilerini yayınlaması da elbette ki tesadüf değildir. Bu bahsettiğim diziler içerisinde özellikle bir tanesi incelemeye değer. NCIS adını taşıyan ve açılımı Naval Criminal Investigative Service olan ve Amerika’nın gurur kaynağı Deniz Piyadeleri’nin suç araştırma biriminin maceralarını anlatan dizidir. Hemen hemen tüm sezonlarını izlediğim bu dizi, 24 gibi gerçek zamanlı olmasa da benzer bir dil kullanarak ajanları kahramanlaştırmakta, teröristleri lanetlemekte ve onlara her şeyi yapmayı mübah kılmaktadır. Özellikle dizinin zincir bölümlerinden birinde NCIS‘in freudyen bir çözümlemeyle yaklaştığımızda “baba” rol modeli olan Özel Ajan Gibbs‘in Ari Haswari adlı bir ortadoğulu “teröristi” öldürmek için sabırsızlandığını bütün o zincir bölümler boyunca beyan edip durması ve en sonunda da Ari‘nin kafasının ortasına yediği bir kurşunla öldürülmesi…

Tabii ki tüm bu dizi ve filmler boyunca alttan alta bize dikte edilen şey Amerikan hükümetinin “Ulusal Güvenlik” doktrinidir. Bu söylemi anlamak için Türkiye’deki karşılığı olan ve her türlü eylemi suç kategorisine sokacak kadar geniş bir anlam aralığı bulunan “Devletin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” söylemidir.

Devam edecek…

[1] A. Mattelart, Gözetimin Küreselleşmesi.

[2] B. Hoffmann, Forward to the New Edition.

[3] J. Mayer, “Whatever it takes: The politics of the man behind “24”“. newyorker.com/reporting/2007

*****************************

“Sinema hızla yozlaşan dünyaya karşı elimizde kalan son silahtır…”

Theo Angelopoulos

Elbette her silah gibi sinema da sadece savunma  için değil, saldırı için de kullanılabilir…

11 Eylül olaylarından sonra tüm dünyaya meydan okuyan, hatta -dil sürçmesini filan geçelim- açık açık Haçlı Seferi başlattığını söyleyen Bush ve hükümeti, öncelikle yüklü miktarda savunma ve saldırı harcaması yapmak zorunda olduğundan ve bunun için kamuoyu yaratabilmek için o dönem sinema, dizi haricinde bir de yönlendirici belgesellere başvurdu. Bu yeni vergiler ve terör yasaları için kamuoyunu ikna etmek gerekmekteydi. Psikolojik savaş manevraları hemen devreye girdi ve bir iç-dış düşman mitolojisi kuruldu. Bu dönemde Amerikan televizyonlarında yayınlanan (bakınız sinemada değil) Amerikan yapımı belgesellerden bazıları şunlardır:

-Uncovered: The War on Iraq / Yön. Robert Greenwald (2004)

Belgeselin konusu 11 Eylül sonrasında Irak’a yapılacak saldırının içeriği ve hükümetin durumu hakkında bilgi vermek. Kime? Televizyon izleyicisine… Peki kimler var belgeselde?

David Albright: Silah denetçisi ve IAEA takım lideri.

Robert Baer: Iraq ve Lübnan’da görev yapmış bir CIA ajanı.

Rand Beers: Terörle Mücadele Kurumu Başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Kıdemli Direktör Yardımcısı

Bu yukarıdakilere ek olarak bir sürü CIA analisti, Pentagon görevlisi ve tabii ki George Bush… Savaşı kurgulayan, kendi emperyal hedeflerine ulaşmayı amaçladığı halde bu savaşa Irak’a Özgürlük adını koyan bu gizli ajanlar ve hükümet görevlilerinin, adı “Gizlisiz saklısız” olan bu belgeselde bize “gerçek” diye neyi anlatacaklarını biliyoruz; hadi tamam bu kadar iddialı olmasın ama en azından tahmin edebiliyoruz, öyle değil mi? Bu yapım elbette FOX kanalında yayınlandı…

-Make Peace or Die: The First Days of War in Iraq with 1st Battalion 5th Marines / Yön. Valerian Bennett-Jonathan Haug (2006)

Bu belgesel Amerikan Ordusu’nun ve halkının gurur kaynağı olan Deniz Piyadeleri ile yapılmış bir röportajlar serisi… Belgeselin basın sunumunda şunlar yazmaktadır:

“Amerikan Ordusu’nun en donanımlı birliğindeki askerlerle, Irak’a Özgürlük Operasyonu esnasında, Kuveyt Petrol yataklarından Saddam Hüseyin’in sarayına doğru hainler ve “embedded” gazetecilerle birlikte yapılan 3 haftalık yolculuk. Savunma arşivinden görüntüler, denizcilerin kişisel fotografları ve 2003 yazında bu ekipteki askerlerle yapılan görüşmeler, bu askerlerin savaşçı ruhlarına bakabilmenize olanak sağlayacak…”

Bu filmle ilgili yapılan eleştirilerde filmin genelde kötü olduğu vurgulanmaktadır. Ancak bu kötülük, sandığınız gibi dezenformasyon ya da yönlendirme amacı güttüğü ile ilgili değil; daha çok ” kuru olduğu, bu askerilerin çok daha fazla saygıyı hakettiği, çerez Michael Moore’un yaptıklarına benzediği, o kalbi kırık askerlere çok yer verilmediği” vs. gibi…

Ayrıca Irak’taki Amerikan askerlerinin mektuplarına yer veren 2004 yılında çekilmiş Last Letters Home: Voices of American Troops from the Battlefields of Iraq, 2005’de The Liberace of Baghdad ve bu gibi daha bir çok hükümet eliyle hazırlanmış belgesel de televizyona ve dvd olarak piyasaya sürülmüştür. Bütün bu “Mağdur olan biziz! Bunları yapmak hakkımız!” nidalarına imdada yetişir gibi bir de oskarlı film katılıyor elbet. 2008 yapımı The Hurt Locker.

Film, Irak’ta bomba imha ekibi askerlerinin kendi iç ve dış travmalarına odaklanmaktadır. Amerikan askerlerinin neden orada olduğuna hiç değilse Vietnam Sendromu filmleri kadar bile değinmeyen The Hurt Locker, daha çok bu ekibin insan üstü çabasını, travmatik olaylara karşı nasıl ayakta kaldıklarını ve içinde bulundukları atmosferi, tehlikeleri o güzel vatanlarında onları bekleyen sevdiklerine göstermeye odaklanır.

Şimdi ilk iki bölümde yazdıklarımızla bu bölümdekileri biraz toparlayalım ve bir çerçeveye oturtalım. Amerikan Özel Harp Dairesi önceki yazılarımda anlattığım, senaryoya müdahale gibi taktiklerle bir yandan aslında bir İngiliz klasiği olsa da şimdi Hollywood’un himayesine aldığı hafif, çapkın, erkek kahraman ve üstün ajan 007 James Bond tarzı filmler, 24, CSI, Homeland gibi vatansever  ve işkence metodları silsilesi barındıran ajan dizileri ile Amerika’nın çıkarları uğruna her şeyi yapmayı, yani gerektiğinde işkencenin bir zorunlu metod olduğunun ifade edilmesini desteklerken, diğer yandan bu desteğe koşarak yardıma gelen Hollywood korku filmleri ile de işkencenin bir gösteriye dönüşmesine olanak vermektedir. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu iki tür aslında bir bütün olarak düşünüldüğünde işini çok iyi yapmaktadır. Büyük sükse yapan SAW (Testere) serisi “işkenceyi, hayatın değerini insanlara göstermek” gibi saçma sapan bir argümana dayandırarak sunar. Bunu yaparken izleyicide asıl katile karşı bir özdeşleşme de yaşatır. Yani filmi izleyenler kurbanlarla değil katil ile özdeşleşir. Bu da bizi, o işkencelerin “film icabı” bile olsa onaylanmasına götürmektedir. Tüm bunlara ek olarak, tamamen yönlendirme amaçlı çekilip sunulan ve yukarıda bahsettiğim belgeseller sayesinde de hem savaş haklılaştırılmakta, hem de savaşta yapılanlar… İşte bu sayede Ebu Garip cezaevinde veya Guantanamo‘da hatta Güney Amerika‘nın işkence merkezlerinde tutuklulara yapılan işkenceler halk nezdinde meşru kılınmaktadır.

Tüm dünyada yankı yaratmış olsa da üstü çabuk örtülen ve bir süre sonra kimsenin hakkında konuşmadığı bu Irak Savaşı esnasındaki işkence görüntüleri, halkın “Kahraman Amerikan Askerleri” mitolojisi tarafından boğulmuş ve kısa sürede içselleştirilmiştir. Tüm ülkelerin benzer adlar ve içeriklerle oluşturduğu bu Milli Güvenlik doktrini topluma öyle yedirilir ki, bu sayede daha hala bugün bile, örneğin 12 Eylül darbesini ve o dönemde yapılan işkence, asma ve gözaltında kaybetme olaylarını ayakta alkışlayacak insanları bulabilmeyi mümkün kılar.

Sonraki bölüm: Karşı filmler ve sonuç…

SONUÇ

Sonuç bölümüne geçmeden önce son olarak şunu da söylemek istiyorum: Amerika’nın, para desteğiyle El Salvador’da 80.000 ölümle sonuçlanan iç savaşa destek vermesi ve FMLN’yi yok etmek için özel tekniklerle donatılmış askerlerini göndermesi ve bunun sonucunda istenilen başarıya ulaşması, bu teknikleri Iraklı direnişçiler ile mücadelede “Salvador Seçeneği[1]” adıyla hayata geçirebilmesine yaramıştır.

Gelelim yazımızın son bölümüne…

Tecavüz ve şiddeti neredeyse bir görsel şölenmişçesine pornografik olarak gösteren bir film için daha önceden yazmış olduğum yazılarımdan birinde şöyle demiştim:

“...Fakat bunu eleştirir gibi gözükürken, görüntüyü hamlaştırarak ve de gözümüze sokarak, aslında eleştirdiği şeyi de afişe etmektedir. İnsanların bir çoğunun üzerinde durmadığı mesele “görüntünün gücü” ve “görüntünün her zaman sizin amaçladığınız şeyi anlatamayacağı”dır. Görüntü bir imge olarak onu izleyende tam da zıt bir şeye dönüşebilir. [Bahsi geçen]… filmin, yeni doğmuş -yani gerçekten henüz doğmuş – hatta doğumunu bile açık seçik göstermiş olduğu bir bebeğe tecavüz etmeyi ya da bir kadına yumruk atarak zorla oral seks yaptırmayı, bize “iğrendirme” amacıyla gösteriyor olması, herkeste aynı etkiyi yaratacağını garanti etmez/edemez. Bu noktadan itibaren de siz bir başkasına, olmayacak bir fantaziyi kazandırmış olursunuz. Çünkü göstermek, aynı zamanda kanıksanmasına ön ayak olmaktır. Kanıksanması demek de bu durumun artık sizi rahatsız etmemeye başlaması demektir…

Gördüğümüzü “görmek”, onu bir hayal ya da bir düşünce durumundan çıkartır artık. Gören kişi artık bunun yapılabileceğini [de] bilir. Çünkü o görüntü vasıtasıyla, yapılmış veya yapılabilir olduğu gösterilmiştir. Bu görüntünün ahlaki olarak lanetlenmesi ve eleştirilmesi görüntünün olabilirlik gücünün altında kalmıştır. Çünkü bir şeyin görüntü diliyle ifade edilmiş olması, onu hayallerin soyut dünyasından dışarı çıkarmıştır artık...”

Yazımın ikinci bölümünde “1966 yılında Gillo Pontecorvo ve Yacef Saadi tarafından çekilen La Bataille d’Alger (Cezayir Savaşı) filmi” diye bahsettiğim filmin CIA ve Özel Harp Dairesi tarafından ilham almak ve işkence metodlarını deneyimlemek için izlenmiş olması ve bu yönde referans gösterilmiş olması bize, aslında “karşı-film” denen şeyin, eğer filmin teorik sözü ve görüntü dilinin çerçevesi net olarak çizilmemişse, yukarıdaki paragrafta da dile getirdiğim gibi çok da anlamlı bir görevi olmadığını göstermektedir. Asıl sorun, kimin onu nasıl kullandığı konusunda önem kazanmaktadır. Buraya tekrar dönceğiz ama önce sinema piyasasına da şöyle bir değinmekte ve neden karşı filmlerden çok bu tür filmlerin olduğundan  bahsetmekte fayda var.

Amerikan sinema sektörünün krallığı Hollywood, ağırlıklı olarak evangelist-hristiyan muhafazakarların ve yahudilerin elindedir. Zaman zaman liberaller dengeyi kendi lehlerine doğru çeviriyorlarsa da büyük film yapımcıları ve stüdyolara ve o stüdyolardan çıkan filmlere baktığınızda ve bir yandan da çok izlenen, çok popüler filmleri takip ettiğinizde bu zincirin nasıl tamamlandığını daha açık görürsünüz. Dolayısıyla hükümete yakın muhafazakar kesimlerin yapımcı olarak katkı sundukları filmler de elbette kendi piyasa çıkarları ile doğru orantılıdır. Rambo, Die Hard gibi büyük sükse yapan filmlerin oyuncuları Amerikan silah sanayisini desteklediklerini, silah taşıma ve alma işlerinin kolaylaştırılması için bu lobilere katıldıklarını ve destekleyici oy verdiklerini ve Irak Savaşı‘nı haklı bulduklarını çeşitli röportajlarında ifade etmiş insanlardır. Bu tarz filmlerde dikkat edildiği üzere öncelikle ve sürekli bir iç-dış terör tehdidi ortamı yaratılmaktadır. Yani Mel Gibson, Bruce Willis, Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone ve bunların yeni nesil devamı oyuncuların çektikleri filmlerle siyasi olarak destekledikleri parti arasında yakın ilişkiler vardır. Dolayısıyla daha büyük bütçeli manipülatif filmlerde rol almaları ve o filmlerin büyük reklamlarla sunulması ve yüksek rakamlı işlere imza atılması çok kolay olmaktadır.

Önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi bu tarz filmlerin senaryoları Özel Harp Dairesi‘nin psikolojik savaş taktiklerinden haberdar olan kişiler tarafından kontrol edilmekte ve gerektiği şekilde müdahale edilmektedir. Amaç, belli hedefleri alt metin haline getirmek ve onlar üzerinden bir korku ortamı yaratmak ve süper kahraman askerlerin bu korku ortamını -her ne pahasına olursa olsun- bertaraf etmeleri üzerine kurmak ve topluma sunmaktır. Afganistan’a, Irak’a veya Ortadoğu’nun herhangi bir ülkesine, Filistin‘e yapılacak bir saldırı veya süregiden savaş zamanlarında Amerikan Deniz Piyadeleri ile ilgili ve İkinci Dünya Savaşı dönemi Yahudi Soykırımı filmlerinin birdenbire sayıca artarak, yüksek bütçeleri ve iyi kotarılmış reklamlarıyla sezonun en önemli yapımları olmaya başlaması bir tesadüften daha fazlasıdır.

Yukarıda saydığım bu milliyetçi oyuncuların büyük bütçeli filmlerde kendilerini gösterebilmesinin ve filmlerinin çok sayıda insana ulaşabilmesinin yanında, düşük bütçeli, liberal yaklaşımlı (soldan çok bahsedemiyoruz ne yazık ki) filmlerin daha sessiz sakin kalabilmesinin nedenleri de yine bu hükümete yakın-uzak stüdyo ve dağıtımcı firma ve yapımcı ilişkisinin özünde yatmaktadır. Bununla birlikte filmlerde kullanılan Amerikan kültürü görsellerinin, örneğin bir Amerikan bayrağı, Hürriyet heykeli vb. öğelerin gösterilme oranına göre o filmler için vergi indirimi gibi yaptırımlarının olması da cabası…

Ancak yazımın başında da dile getirdiğim gibi sağ cenahın desteklediği bu filmler de herkese her zaman istenen düşünceyi empoze edememektedir… Nasıl ki Bağdat’ın bombalanmasını naklen yayınlamak, en korkunç işkenceleri sinema estetiğine bulayarak sunmak, kahraman askerlerin yabancı topraklardaki travmalarını masumiyet kisvesiyle dile getirmek ideolojik olarak sağa yatkın kesimlerde bir meşruluk zemini buluyorsa, bu görsel bombardıman sayesinde ve yine aynı kitleyi manipüle etmek için dile getirilen “bu ülke için işkence yapan da kurşun atan da şereflidir” gibi söylemlerin -neye karşı olduğu bile tam olarak anlaşılmayan, bilerek bulanıklaştırılmış- her türlü devlet terörünü “meşru müdaafa” kılıfına sokuyorsa veya bu amacı güdüyorsa, bütün bu stratejik hareketler bir başka kitle olan sorgulamaya açık zihinlerde bambaşka bir karşılık bulmaktadır.

Diğer bir deyişle işkence karşıtı olan, savaşı haklılaştırmayan ve de devlet terörünü gözler önüne seren La Bataille d’Alger filmi nasıl ki yapım amacını aşacak/çarpıtacak şekilde kullanılabiliyor ve de Fransa’da gösterimi yasaklanabiliyorsa, tam tersi bir amaç güden filmler de sol cenah için bir metot okuması haline gelebiliyor ve bir farkındalık durumu yaratabiliyor.

Ancak bundan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Açıkça ifade etmek gerekirse işkenceyi meşrulaştıran filmler “görsel tatmin” sağlayarak ve iyi-kötü, haklı-haksız, ezen-ezilen ayırımını bulanıklaştırarak hemen her kesime tüketim malzemesi vermekteyken, tam tersi işlev görmesi için yapılan işkence karşıtı filmler entelektüel söylemleri ve görselden çok “düşünsel tatmin” sağlama amaçları nedeniyle -elbette piyasa koşullarını da göz ardı etmiyorum- büyük kitlelere ulaşamamaktadır. İşkenceyi meşrulaştırmak için kavram bulamacı yaratan sektöre karşı, onun silahları ile savaşan ve bu kavram bulamacını düzeltmek görevini üstlenen karşı-filmler, aynı zamanda görsel tatmini de sağlamak zorundadırlar. Yani kısaca egemenin silahıyla karşı saldırı düzenlemek.

Elbette ki Hollywood’un buna olanak sağlaması zor ama dünyaya baktığımızda bir çok örnek görmek mümkün. Örneğin en beğendiklerimden 2006 yılı İspanya yapımı olan, yönetmenliğini Miguel Courtois Paternina‘nın yaptığı ve Euskadi Ta Askatasuna (ETA) örgütüne karşı, örtülü ödenek vasıtasıyla her türlü şiddet eylemini gerçekleştirebilmek için, hükümetten gizli izinli olarak kurulmuş İspanya kontr-gerilla örgütü ve anti-terör timi Grupos Antiterroristas de Liberacion (GAL)’in ve bağlı olduğu hükümetin işleyiş, metod ve savaş taktiklerini anlatan film, hem sinema dili olarak hem de içerik olarak pahalı Amerikan yapımlarını aşan bir niteliktedir. Aynı zamanda kendi tarihlerinin içine doğru korkusuz bir bakış olarak da nitelendirilebilir bir filmdir bu… Bir diğer film olan 1999 Arjantin yapımı Marco Bechis‘in Garage Olimpo filmidir. Arjantindeki diktatörlük zamanına ve o dönemde yaşatılan korkunç devlet terörüne odaklanan film, psikolojik savaş taktikleri sonucu işkence yapan ile özdeşleşme yaşatan filmlerin aksine, işkenceyi lanetleyecek pozisyona getirir ve sizi o işkencelere katlanan başrol oyuncusuyla özdeşleştirir… Ayrıca eklemek gerekir ki, sert görüntü diliyle de, uzun süre unutamayacağınız çarpıcı bir güce ulaşır ve oldukça da rahatsız eder film.

Ve son olarak ise yönetmenliğini Costa Gavras‘ın yaptığı ve acı bir tesadüf olarak Salvador Allende’nin Şili  devlet başkanı olarak, CIA desteğiyle Pinochet’nin darbesi esnasında öldürüleceği tarihten bir yıl önce ve yine onun öldürüldüğü yer olan Santiago’da çekilmiş 1972 yapımı État de Siège filmi örnek olarak gösterilebilir. Film öncelikle Batı Medeniyeti‘nin ironik bir şekilde eleştirildiği bir söylemi barındırmaktadır. 3. Dünya ülkelerine medeniyet(!) götürmek ideali taşıyan insanların “nasıl olur da kendilerine yardım için orada bulunduğunu anlamaz bu cahil geri kalmış ülkelerin insanları” söyleminin açıktan eleştirisidir. İşte bu -sözde- yardım için orada bulunan bir A.I.D. görevlisinin Tupamaro örgütü tarafından  öldürülmesinin haberi ve onun cenaze seremonisi ile konuya giriyor film. Bu seremonide konuşan rahip elbette ki bu cinayeti terör olarak nitelendirmektedir. Oysa usta yönetmen Costa Gavras, aslında terörün ne olduğunu bize daha filmin açılış sekansında göstermiştir bile… Ülkedeki Olağanüstü Hal durumunu yasalara dayandırarak dilediği gibi uzatan hükümet, açıklama olarak “ülkenin koşulları bunu gerektiriyor” demektedir. Ancak filmin dönüm noktalarından biri bu Tupamaro gerillalarının, yardım örgütü elemanı kisvesi altında çalışan ama aslında polis birliğine teknik destek veren adamı, Brezilya’da ve diğer Güney Amerika ülkelerindeki işkence teknikleri nedeniyle sorguladıkları sahnedir… Film çarpıcı söylemi ve müthiş diyalogları ile sizi koltuğunuza çivilemeye yetecek güce sahiptir. Özellikle Brezilya Terörle Mücadele Şubesi’nde çömez askerlere verilen işkence metotları dersinin gerçek insanlarla yapıldığı ve türlü işkence sahnesinin yeraldığı bölüm ile psikolojik savaş taktiklerinin nasıl işleme konduğunun ortaya çıktığı bölümler çok ama çok önemlidir. Mutlaka izlenmelidir.

Bu bahsettiğim üç film (elbette daha fazlası var ancak bu yazı için üçü yeter) gerçek anlamda karşı-filmdir. Hiç bir şekilde sulandırmaya müsait olmayan senaryo yapıları ve karakter yaratımlarıyla Amerikan Sineması içindeki benzerlerinden çok daha fazla açık, net ve sert bir eleştirel dilleri vardır. Sinema eğer “hızla yozlaşan dünyaya karşı son savunma silahımız[2]” olmaya devam edecekse ve herhangi bir canlıya -her ne amaçla olursa olsun- işkence yapılmasına karşı çıkmak ve onu bir insanlık suçu olarak kabul ettirmek bir görevdir. Bunu başarmanın yollarından biri olarak bu tür filmlerin artması için çaba göstermek, izlenmesine ön ayak olmak ve desteklemek gerekmektedir.

Bu yazının son sözü, Murathan Mungan’ın çok sevdiğim Affedilmeyen adlı şiirinin son mısraları olsun…

kanla geçirdiler ellerine bütün iktidarları

kanla alınsın ellerinden

çekinmeyin vahşetin estetiğinden

vardığımız yerde iki şey kaldı geriye

bir intikam bir de affedilmeyen

[1]1980’lerde El Salvador’daki solcu FMLN gerillalarını yoketmek için, onları gördüğü yerde öldüren “sağcı” ölüm mangaları kurulmuştu. Bunun Irak’ta da yapılması hatta tüm Ortadoğu’ya yaydırılması düşünülmektedir. El Salvador’daki ölüm mangalarını yöneten John Negroponte, şimdi Bağdat büyükelçisidir.

[2] Theo Angelopoulos

Kaynak Erişim:

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması…(1)

 Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (2)

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması-(3)

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (4)

THE SHOCK DOCTRİNE (2009) Felaket / Vandal Kapitalizm

THE SHOCK DOCTRİNE (2009) Felaket / Vandal Kapitalizm


 Yönetmen: Mat Whitecross, Michael Winterbottom  

Senaryo: Naomi Klein  

Ülke: İngiltere

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 09 Şubat 2009 (Almanya)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular Ewen Cameron, Janine Huard , Naomi Klein, Franklin D. Roosevelt, Milton Friedman

Çeviri: Deniz KOCATÜRK ve Murat KOCAMAN

Özet

ŞOK DOKTRİNİ Naomi Klein’in kitabından uyarlanmıştır.

Yazarın tanımı şöyle:
ŞOK DOKTRİNİ:
Felaketlerden planlı bir şekilde yararlanarak bunlarla kombine edilmiş ekonomik fırsatların kullanımına felaket kapitalizmi diyor.

Sosyalist sistemin çökmesinden sonra neo-liberalizmin argümanı, serbest pazar ekonomisinin ancak özgür ortamlarda kurulup, yeşerebildiği, bu bağlamda da, demokrasinin daha fazla ülkeye götürülmesi gerektiği üzerinde temellendi. Ancak sorun bunun nasıl başarılacağıydı. Diğer bir deyişle, ABD ‘nin güdümünde “demokrasi”lerin nasıl kurulacağıydı.

Bu amaçla, demokrasinin ihraç edilmesi gereken ‘aday’ ülkeler sıralandı. 2001’den sonra bu ülkelerin bir kısmı “şeytan ekseni” altında gösterilirken, diğerleri, “kifayetsiz” ülkeler listesine layık görüldü. Sonuç olarak, bu ülkeler başta olmak üzere, dünya, liberal ekonomiyi temel alarak özgürleştirilmeliydi, neo-con’ların teorisyenlerine göre.

Kapitalizmin, böyle bir ekonomik projeye uygun, toplumsal yapılanma ve ruh halini tetikleyecek politik olayları, eğer kendiliğinden ortaya çıkmazsa bizzat yaratmaya çalıştığı yeni bir olgu değil. Yine de, ister doğal, ister toplumsal felaket olsun tüm ülkeyi kapsayan ‘şok anları’nın bu tür fundamental dönüşümleri hızlandırdığı bir gerçek. Naomi Klein, “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi”adlı son kitabında işte bu ‘şok anları’nı, bunları hazırlayan etmenleri ve sonrasında hayata geçirilen sistemi ayrıntılı bir şekilde analiz ediyor.

Anti-global hareketin ‘Das Kapital’i olan görülen “No Logo”nun (2000) yazarı, gazeteci ve aktivist Klein “Şok Doktrini” kitabında, ABD emperyalizminin, bir avuç küresel şirketin (corporate) çıkarı için doğal felaketler, savaşlar ve her türlü ulusal krizi, söz konusu ülkenin doğal kaynakları ve kamu kuruluşlarını özelleştirerek serbest pazar ekonomisini dayatmak için nasıl kullandığını yüzlerce belge ve örnekle ortaya koyuyor.

Bu stratejinin kökünü ise, Chicago Üniversitesi’ni bu konudaki görüşleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle “Chicago Okulu”na dönüştüren Milton Friedman’a dayandırıyor. Prof. Cameron’un geliştirdiği psikiyatride tedavi amaçlı kullanılan şok terapi’nin nasıl tutukluların sorgulamalarında kullanıldığından başlayarak, elli yıl önce Chicago Üniversitesinin iktisat bölümünün Milton Friedmanın yönetiminde ekonomiye uyarlanışını ve günümüze kadar uzanan hikâyesini Naomi Klein’nin üniversitelerde verdiği seminerlerden kesitler, CIA tarafından işkence görmüş biriyle yaptığı röportaj ve CIA belgeleriyle birleştirerek yorumluyor.

Friedmanın ve Chicago Okulu iktisadının görüşleri doğrultusunda, ekonomik politikalar, şok ve dehşet salan savaşlar ile 1950lerde CIAin finanse ettiği üstü örtülü elektroşok ve duyusal yoksunlaştırma deneyleri arasında doğrudan bir bağ vardır ve bu bağ günümüzde Guantanamo Körfezindeki hukukdışı hapishanelere kadar devam ettirilmiştir.

Şilideki 1973 Pinochet darbesinden Brezilya’ya, Uruguay’dan Arjantin’e ve 1989’da Çin’de Tiananmen Meydanı katliamına kadar dünyanın manzarasını değiştiren olaylarda şok doktrini yönteminin nasıl uygulandığını ve büyük şirketlerin çıkarlarını kollayan yeni kapitalizm modelinin dünya halkları adına nasıl bir yıkım ve yoksulluğa yol açtığını takip ederek arşiv görüntüleri eşliğinde sunmaktadır.

Belgesel Metni

Bir şok devleti Bu, kötü bir şey olduğunda bize ne olacağıyla ilgili değil. Bu, hikâyemizi bitirdiğimiz zaman bize ne olacağıyla ilgili Geçmişimizi kaybettiğimizde, şaşırmış hâle geldiğimizde. Odaklanmamızı sağlayan, uyaran, ve şoktan çıkmamızı sağlayan Geçmişimizdir Kriz dönemleri, şuan içerisinde bulunduğumuz kriz gibi geçmişimiz hakkında düşünmek için çok iyi bir zaman. sürekliliği düşünmek için, köklerimizi düşünmek için. Kendimizi insanlığın uzun mücadele hikâyesine yerleştirmek için çok iyi bir zaman.

Dr. Donald Hebb: Hikâyemiz 1 Haziran 1951’de başIıyor. BatıIı haber alma ajanslarının temsilcileri gizlice Montreal’s Ritz-Carlton’daki otelde akademisyenlerle bir araya geldi. Toplantı, askeri finansman ile desteklenen McGill Üniversitesi’ndeki duygusal yoksunluk çalışmalarını araştırmak için yapıImıştı. Duygusal yoksunluk, aşırı monotonluğu üretmenin bir yoludur. Kritik kapasite kaybının ana nedenlerindendir düşünceler daha az belirginleşir ve denekler, hayal edememekten bile şikâyetçidirler. Hayalleri olmayan üniversite öğrencileriniz varsa, kötü bir yoldasınızdır.

Fiziksel rahatsızlık ve ağrıların bile yoksunluk koşullarından daha katlanılabilir olduğu üzerinde çalışmalar yaparken ilk kez düşünmeye başlamıştım.

Hebb araştırmayı durdurmaya karar verdi. Kısır bir silahın, acımasız bir potansiyel silah olabileceğini önerdiğim zaman hiç bir fikrim yoktu. Ancak, McGill’deki deneyler devam etti hem de Dr. Ewan Cameron gibi iddialı bir psikiyatrın elinde. Cameron, bizim yaptıklarımızdan daha fazlasını yaptı. Biz çalışmaları, deneği istediğimiz zaman eskiye döndürebileceğimiz anlayış ile yapmıştık ve bazılarında da başarılı olduk. Cameron’ın hastaları o kadar şanslı değillerdi. Çalıştığı Allan Memorial Enstitüsü ürkütücü bir hapishaneye benzemeye başlamıştı. Cameron, psikiyatri hastaları üzerinde tuhaf deneyler icra ediyordu. Cameron, hastalarının hafızalarını silerek tekrar yazılabilir boş yazı tahtası yapmak istedi.

Janine Huard dört çocuğa sahip bir anneydi doğum sonrası depresyon yaşıyordu.

Janine Huard: “Yarın bir şok tedavisine alınacaksın. ” dendiğin zaman titremeye başlıyordum. Öyle korkmuştum ki, çok titriyordum. Başka bir odada uyandım kafam çok karmaşık ve üzgündüm daha sonra da beni çok üzgün hâle getirmişti. Etrafta dolaşan zombi gibi oluyorsunuz.

Cameron, şok terapisi ve uyku terapisini bir araya getirdi. Ve arka arkaya tekrarlanan kaset kayıtları. Diyor ki: “Janine, Janine sorumluluklarından uzaklaşıyorsun. ” “Sen çocuklarını ve kocanı korumak istemiyorsun. “ Hep aynı şey. Kulağa sorgu ediliyormuşsunuz gibi geliyor.

Evet, sogulama, ama hangi amaçla?

 Bu, CIA’in Camero’nun araştırmasını pratiğe dökmesinden çok önceydi. KUBARK olarak bilinen “karşı sorgulama klavuzunda” bu teknikler yer almaktadır. Bunlar kılavuzda yer alan sözlerdir: Bu el kitabındaki temel bir hipotezi tekniklerin bir kişilik regresyonu üretme yöntemleri üzerine kuruludur. Bazı olumsuz şeyler arasında son derece kısa bir zaman aralığı vardır. Psikolojik şok ve felç gibi. Deneyimli sorgulayıcılar görünür gerçeğin farkındadırlar. Ve “kaynağın” telkine ne zaman açık olduklarını bilirler. “Kaynağın” şoka gireceği anı anlarlar.

**

Bir Diğer Dr. Shock Aynı zamanda, Dr. Ewen Cameron’un gerçekleştirdiği deneylerinden ayrı bir başka şok türü çok uzakta değildi. Milton Friedman Chicago Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veriyordu. Friedman, ekonomik şok terapisinin, toplumun yeniden düzenlenmiş kapitalizmin en saf hâlini kabul ettireceğine inanıyordu.

Ekim 2008’de 1929’daki krizden beri görülmüş en büyük finansal krizin ortasında Naomi Klein, Milton Friedman hakkında konuşmak için Chicago Üniversitesi’ne gitti.

Naomi Klein: Milton Friedman 90 yaşına geldiğinde Bush, Beyaz Saray’da onun adına doğum günü partisi düzenledi. O gün Geoerge Bush dahil herkes konuşma yaptı. Ama Donald Rumsfeld tarafından yapıIan konuşma gerçekten etkileyiciydi. Rumsfeld’in konuşmasındaki benim en sevdiğim alıntı şu: “Milton, fikirlerin sonuçları olduğu gerçeğiyle şekillenmiş bir kişidir. “Benim burada tartışmak istediğim şey Wall Street’te gördüğümüz ekonomik kaos ve Main Street’te, ve Washington’da tabii ki, pek çok faktörün meyvesidir, ama bunların arasında Milton Friedman’ın fikirleri de vardır.

**

Wall Street’te yaşanan 1929’daki çöküş, 1930’daki Büyük Buhran’a yol açtı. Friedman’ın tezi, Roosevelt’in bir konuşmayla duyurduğu “Yeni Anlaşma”ya muhalefet oldu. Bizim en büyük birincil görevimiz, insanları işe yerleştirmek. Akıllıca ve cesurca yüzleştiğimiz zaman aşılamayacak sorun değildir. Bu inancımı savunmam için bana izin verin. Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir. Ekonomist John Maynard Keynes’in etkisiyle Roosevelt, insanların tekrar iş sahibi olabilmeleri için kamu istihdam politikasını uygulamaya başladı. Bugün yaşadığımız durgunluk hafızanın gerilemesidir. Milyonlarca erkek ve kadına istihdam sağladık ve böylece güven ve umut geri gelecektir. Bu o kadar basit değildi. Buhran, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar devam etti. Ancak savaştan sonra, Marshall kapsamına giren Keynes modeli Avrupa’da yayılmaya başladı. Onun ilkeleri yaygın bir şekilde kabul edildi. Ancak, Chicago Üniversitesi’nin Ekonomik Bölümü öyle düşünmüyordu.

Naomi Klein: Milton Friedman, üniversiteden, “Yeni Anlaşma”ya karşı bir savaş başlattı. Friedman, Mount Pellerin Society adlı bir grubun üyesiydi. Bu grup Avusturyalı Ekonomist Friederich von Hayektarafından kurulmuştu. Grup, hükümetin hizmet vermeyi ve piyasalara müdahale etmeyi durdurduktan sonra ekonominin kendisini düzelteceğine inanıyordu. 50’li yıllarda çılgın olarak görülüyorlardı Ancak, son 30 yılda ekonomik doktrinleri baskın hâle gelmeye başlamıştı. “Şok Doktrini” adlı tez bu dünya politikaları bize anlatıldığı zaman bir peri masalı olarak anlatıldı. Özgürlükleri ve demokrasileriyle dünyanın ilgisini çekmediler ama şoka, krize ve olağanüstü hâle ihtiyaçları vardı. Milton Friedman, krizin yararlarını anladı. Sadece gerçek ya da algısal kriz, gerçek bir değişimi üretir. Bir kriz oluştuğunda eylemler, etrafa yayılmış düşüncelere bağlıdır.

İIk Test: Şili

Bu okulun ilk projesi olarak da, demokratik bir seçimle başa gelen Salvador Allende’nin ABD destekli askeri bir darbeyle devirilmesinden sonra ülkeye gelen “okul” öğrencilerinin  ülke kaynaklarını özelleştirdiği Şili’yi örnek gösteriyor. Faşist Pinochet’in çok sayıda ekonomi uzmanı Friedman’ın öğrencisi olduğu için ‘Chicago Okulu Devrimi’ olarak adlandırılan Şili darbesinden sonra Friedman’ın oğlanları her türlü kesinti ve pürüzden arınmış, saf bir kapitalizm yaratmak, Friedman’ın ilk defa kullandığı deyimle, “ekonomik şok tedaviyi uygulamak amacıyla Arjantin, Uruguay, Bolivya’ya geçip, devlet ekonomilerini paramparça etme taktiklerini örneklerle irdeliyor.

Friedman’ın öğrencileri büyük bir şok ve krizden yararlanmayı ilk olarak Şili’de öğrendiler. Şili Üniversitesi Genellikle, neoliberalizmin resmi hikâyecileri, resmi gazetecileri Şili’den bahsetmezler. Onlar, Thatcher ve Reagan’ı anlatırlar, bu şekilde daha fazla takdir edilirler. 50’li ve 60’lı yıllarda Şili’nin ileriye dönük kalkınma politikaları bölgedeki bir etkiydi. Hükümet sağlık, eğitim ve endüstriye yatırım yapıyordu. Amerikan şirketleri, çıkarları için endişeleniyordu. Buna karşıIık, ABD Dış İşleri Bakanlığı Şili ve Güney Amerika’nın diğer ülkelerindeki öğrencilere Friedman’ın serbest ekonomi çalışmalarına katıImaları için sponsor oldu. Chicago Üniversitesi, Şili Katolik Üniversitesi ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği, pek çok öğrenci Chicago Üniversitesi’ne geldi bizim tarafımızdan eğitildiler ve doktora aldılar. Bu öğrencilerin Şili’ye geri döndüğü düşünülmektedir.Santiago’daki Katolik Üniversitesi Ekonomi Bölümü küçük bir Chicago Okulu oldu. Programın sorumlu ekonomisti Arnold Harberger kendisini ciddi bir misyoner olarak nitelendirdi. 1970 yılında, Salvador Allende’nin Halk Birliği hükümeti ekonomideki büyük sektörlerin millileştirilmesi üzerine bir seçim kazandı. Şili’nin telefon şirketinin çoğunluğu Birleşik Devletler şirketi ITT’ye aitti. ITT başkanı Allende’nin başkan seçilmesini engelleme girişimine başladı ve Beyaz Saray başkanı Richard Nixon da onu destekliyordu. Ben orada değildim, ama şimdi bildiğimiz bir gerçeği size söyleyebilirim. Nixon, CIA’e talimat verdi ve Allende’nin başkan seçilmesinin önlenmesini emretti. Aslında, Allende seçildikten hemen sonra benim Şili askeri üzerinde baskı yapmamı sağlamaya çalıştı. CIA’in tüm çabalarına rağmen, Allende, başkan olarak yemini etti. Richard Nixon, ekonomik bir kriz yaratması için CIA’e emir verdi.Bay Nixon, Amerika Birleşik Devetleri ve Şili başkanı değil. Bay Nixon’a karşı aşağılayıcı bir terimim var: Bay Nixon, Şili başkanına ne zaman saygı gösterdi?

 Askeri darbe için hazırlıklar başladı. Kendilerine “Chicago Boys” diyen Şilili’ler 500 sayfalık “Tuğla” adlı bir ekonomi planı hazırladı. Birleşik Devlet fonları ile ekonomiyi istikrarsızlaştırmak için her şeyi yaptılar. Kamyon sürücüleri greve gitti, fabrikalar ve mağazalar durma noktasına geldi. 29 Haziran 1973’te başarısız bir darbe girişimi oldu. 11 Eylül’de, ordunun liderlerinden General Pinochet önderliğinde Başkanlık Sarayı’nda saldırı başaldı. Savaş Şoku Şili, 41 yıl boyunca huzurlu demokrasi kuralı ile yaşıyordu ama artık devrildi. Pinochet ve destekçileri darbeyi bir savaş olarak nitelendirdi. Kesinlikle bir savaş gibi tasarlanmıştı. Bir Şilili şok ve dehşet için öncü oldu. Salvador Allende Sadece, vatansever ve kolcu güçlerin ilhamı ile ülkeyi kaostan çıkarıp Salvador Allende’nin Marksist Hükümeti’ni yıktık. Chicago Boys, TUĞLA adlı ekonomik planı Pinochet’e teslim etti. Daha sonraki günlerde 13 binden fazla aleyhtar tutuklandı ve hapsedildi. Binlerce esir Ulusal Stadyum’da yollandı ve işkence edildi. Şili, dünya çapında ünlü olmaya başlamıştı.

- Kaç kişi var? 10 bin.

**

Kasım başında, 5 bin tutuklu serbest bırakıldı. Geride kalan 900 kişi diğer gözaltı merkezlerine gönderildi. Bir aydan az süre sonra FIFA Şili’ye izin verdi ve Dünya Kupası elemeleri aynı stadyumda yapıldı. Rakipleri Sovyet Rusya’ydı ve orada oynamayı reddettiler. Sonrasında, Şili boş kaleye gol atarak puan aldı ve 1974’teki Dünya Kupası finallerine kadar çıktı.

Ekonomik Şok

Pinochet, şoktaki nüfusa Chicago Boys’un önerdiği politikaları empoze etti. Bu politika, fiyat kontrollerinin kaldırılması, devlet şirketlerinin satılışı, ithalat engellerinin kaldırılması ve devlet harcamalarının kesimleriydi. Sonrasında, Friedman, açıkça Şili deneyimlerinin önemini kabul etti. Komünizm’e karşı yapılan ilk hareketimiz bu olmuştu ve serbest piyasa hareketi tarafından değiştirildi. Bu işe yaramadı. Bir yıl sonra enflasyon yılda %375 oranına çıktı. Dünyanın en yüksek enflasyonuydu. Mart 1957 yılında, Arnold Harbenger ve Milton Friedman Santiago’ya gitti. O, gerçek ekonomik krizde kimsenin kullanmadığı bir ifade kullandı. O, buna “Şok Tedavisi” diyordu. O, salgında acı çeken bir ülkeye yardım edecek bir doktor olduğunu söylüyordu. Ve reçetede sadece o ilaç vardı: Şok tedavisi. Friedman, General Pinochet şok tedavisi fikrini çekici bulduğunu yazdı. Sadece geçici işsizliğin biraz sıkıntıIı olacağını söyledi. Hızla belli oldu ki, Friedman’ın ekonomik politikaları fakirlere kötü sonuçlar doğururken, zenginlerin yararına oluyordu.Ortalama gelire sahip bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için harcamalarının %74’ünü gıdaya yöneltmeleri gerekiyordu. Otobüs ücretleri ve süt gibi öğeler lüks sayılıyordu. Böylece Pinochet daha sonra yakın arkadaş olacağı bir İngiliz bakanının okulda süt dağıtımı hareketinden kurtulmuş oldu. Bu ekonomik politikaları uygulamak için korkulacak bir düşmanın olması gerekiyordu. Bunun Marksizm üzerinde gerçek bir zafer olduğuna inanmıyorum. Marksizm hayalet gibidir onu yakalamak çok zor, hatta imkânsızdır. Friedman ve Harberger özgürlük ve demokrasi ile el ele giden serbest piyasa ekonomilerini savundu. Ama Şili’de bu fikirler, askeri diktatörlük kapsamında uygulandı. Yani, tam tersi geçerliydi. Latin Amerika’da yaşayan insanların çoğu, milyonlarca kişiyi etkileyen ekonomik şoklar ile başka türden bir topluma inananlar üzerinde yaygın hale gelen işkence arasında direkt bir bağlantı olduğuna inanıyor. Onlardan birisi Orlando Letelier idi. Letelier, Washington’da Allende’in büyükelçisiydi. Leteiler, Amerika’ya sürgün edilmeden önce Pinochet’in cezaevlerinin birinde tam bir yıl geçirdi. Bu görüntüler kaynak dosyadandır. Letelier, 1976’da şöyle yazdı: “Ekonomik plan yürürlükte kalmak zorundaydı ve sadece Şilili’ler bağlamında, yüzlerce kişi öldürüldü. Tüm ülke çapında toplama kampları kuruldu ve 3 yıl içerisinde 100 binlerce kişi hapsedildi. “ Bir aydan az bir süre sonra, Letelie, otomobiline konan bir bombayla öldürüldü. Bugün, güçIü bir bomba genellikle sessiz olarak bilinen elçilik yolunda güçIü bir bomba otomobili parçaladı. Şilili Orlando Letelier Salvador Allende’nin Marksist rejiminin son aylarında dışişleri bakanı olmuştu. Pinochet’in gizli polis üyesi Michael Townley bombalamanın arkasındaki isimdi. CIA bilgisi dahilinde Birleşik Devletlere sahte bir pasaport ile girmişti. Şili’nin adalet sistemine güveni var mı?

 Bir vatansever olarak, bir anti-Marksist savaşçı olarak ve bir cunta destekçisi olarak benim tam güvenim var. Onun güvenine rağmen, Townley Birleşik Devlet’lere iade edildi ve Letelier cinayetinin sorumlusu olarak mahkum edildi. Pinochet, Şili’yi 17 yıl boyunca askeri diktatörlük ile yönetti. Ancak, röportajda Harberger ile görüşmeyi reddetti. Uzun bir serbest ekonomi sistemi içerisinde uzun süreli baskıcı bir hükümet olarak kalamazsınız. Orlando Letelier cinayetinin gerçekleştiği yıl Milton Friedman, Nobel Ekonomi Ödülü’ne lâyık görüldü. Sizin neler olduğuna dair çarpık fikirleriniz var. Size bazı gerçekleri söyleyeyim: İlk olarak, Şili’ye gitmeden önce oradaki üniversiteler tarafından iki onursal derece teklif edildi. Onları reddettim, çünkü bu üniversiteler kısmen de olsa, kamu fonları tarafından destekleniyordu. Ben, Şili’deki herhangi bir politik sistemden destek alıyormuşum gibi görünmek istemedim. Ben Şili’nin bir temsilcisi değilim, danışmanı da değilim. Şili hükümetiyle hiçbir bağlantım da yok. Ve şimdi Profesör Milton Friedman 1976, İsveç Nobel Ödül Töreni

“Friedman evine dön!” Bu olay için çok üzgünüm. Daha kötüsü olabilirdi. Devrim Yayılıyor Neden Şok Doktrini üzerine çalışıyorum?

 Bu saf kapitalizmin vahşi geçmişine dair bir hikâye anlatmak için mi?

 Kapitalizm, kontrolsüz bir şekilde dünyaya hakim oldu. Şili, Chicago Okul politikalarını destekleyen Güney Amerika’daki tek ülke değildi. Friedman’ın destekçileri Brezilya’daki önemli bölgelere ve Uruguay hükümetine önemli tavsiyeler veriyordu. Daha sonra, 26 Mart 1976’da Arjantin’deki bir askeri darbe Isabel Perón hükümetini devirmek istiyordu. General Videla önderliğindeki ordu Arjantin’deki üç bölgede kontrolü ele aldı. Chicago Boys, askeri yönetime önemli mesajlar verdi. Büyük bir ekonomik sistem ve sosyal mühendislik için fırsat ele geçirdi. Darbe bir yıl içerisinde, %40’Iık bir ücret düşüşüne sebep oldu. Fabrikalar kapandı ve yoksulluk arttı. Bu ekonomik politikaların kabulü için Şili’deki gibi halkın terörize edilmesi gerekiyordu. Videla, Pinochet’in deneyimlerini öğrendi. O, insanları yok etme taktiğini uyguladı. Kamu ve özel korku arasında bir denge sağlandı. Ortadan kaldırma güpegündüz yapılıyordu ve her zamanki gibi inkâr ediliyordu. Biz, Arjantin toplumunu savunuyoruz Bu oyunun kuralları sıradışıdır. Biz aramadık ve provoke etmedik. Şili ve Arjantin ordusunun kullandığı pek çok teknik Birleşik Devletler’in etkisi altındaki Amerikan Okulları’nda öğreniliyordu. İşkence teknikleri öğretildi. Tecavüz için soyundurma, sivri nesnelerle işkence, el ve ayak kırma, gözleri dışarı çıkarma, dağlama Latin Amerika’da insan haklarını ihlal eden pek çok rejim var. Siyasi cinayetler, işkence, sürgün, yargısız infaz, bunların hepsi o okullarda öğrendiklerin tekniklerden bazılarını içine alıyor. Haklı olabilirsin. Eğer burada uyguladığımız teknikleri kullandığımızı söylersen bunu inkâr edemem. Bilinen bir askeri düşmana yapılan işkence askeri bir avantaj elde etmek için uygulanır. Ben, doğru ve akıllıca olduğunu düşünüyorum. Ama bunların ötesinde, işkence tekniklerinin insanları korkutmak için kullanılması tamamen yanlış. Etik dışı ve ahlâksızlıktır. Ama Arjantin ve Şili’de bu teknikler sadece asker ve teröristler üzerinde kullanıImamıştır. Öğrenci ve sendika üyeleri üzerinde de kullanıIdı. Serbest piyasa ekonomisine muhalifler bu işkence tekniklerine maruz kaldı. 1978 yıIında, Arjantin, Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı. Final maçı, binlerce mahkûmun işkence gördüğü dünyadaki en büyük toplama kampından 2 km ötedeki stadyumda oynandı. “GOL! GOL!” haykırışlarının tutsakların seslerini bastırdığı bir gerçekti. Dünya Kupası’ndaki şimdiye kadar yapılmış en iyi ve olağanüstü bir organizasyon. Binlerce bayrak, .. binlerce kısılmış ses, Açık mavi ve beyaz renginin arkasında 25 milyon Arjantinli var. Futbol ülkemiz için bir mucizedir. ÜIkemiz muhteşem olduğu için başkaları tarafından eleştirilmektedir. Arjantin, terörist rejimi Şili’den bir adım daha öteye götürdü. Kaybolanlar arasında yüzlerce hamile kadın vardı. Kadınların öldürülmeden önce doğum yapmalarına izin verildi. Tüm hamile kadınlara cezaevinde doğum yapmaları için izin verildi. Böylece, onlar öldükten sonra çocukları çalabileceklerdi. Bu 500 çocuk için yapıldı. O 500 çocuktan birisi de benim. Bu çocukların bir çoğu askere bağIı aileler tarafından büyütüldü. Cunta projesinin bir hatırlatıcısı olmak ve ütün bir topluma değişklik yapmak için alıkonmuşlardı. Cunta hâlâ iktidardayken Kaybolanların bir grup anne ve büyükannesi Plaza de Mayo’da protesto yaptı. Kayıp çocukları için dedektifler tuttular. Cunta çökertildikten sonra, bir kısmı bulundu ve ailelerine geri verildi. Bazılarının sadece kalıntıları bulunmuştu. Ama çoğunluk hiçbir şey bulamamıştı. General Videla, cinayet, alıkoyma ve işkenceden suçlu bulundu. Ben bir ifade kullanmak istiyorum, bu benim için değil ama Arjantinliler, “Bir daha asla onurunuz olmayacak!” Videla, ömür boyu hapse mahkûm edildi.

**

Latin Amerika’daki bu ilk deneyler Friedman ve yandaşlarına ciddi bir ideolojik sorun sundu. Friedman’ın söz verdiği bu politikalar elit kesimi daha zengin yapmayacaktı, ama mümkün olduğunca daha özgür toplumlar yaratacaktı. Bu zulme karşı bir savaş oldu. Kapitalizm ve özgürlük el ele ilerledi. Ancak, görüyoruz ki, 70’li yıllarda bu politikayı uygulayan ülkeler askeri diktatörlüklerdi. Nixon, bu askeri diktatörlerin hükümetlerinin serbest piyasa ekonomilerini ciddi anlamda desteklemişti. Ancak, Birleşik Devletler’in iç ekonomi politikalarına geldiğimiz zaman Nixon yeniden seçilme endişesine girdi. Bu çok farklı bir hikâyeydi.

Chicago Okulu ve İngilizce Konuşan Dünya

Friedman’ın Nixon ile dostça bir ilişkisi vardı. Chicago Okul Kolejleri ve öğrencileri çeşitli hükümet çalışmalarına dahil edildi. Donald Rumsfeld onlardan biriydi. Ama 1971 yılında, ekonominin çöküşüyle Nixon, Friedman’ın fikirlerine sırtını döndü. ve ücret-fiyat politikası uygulamaya başladı. Sorumlu olarak Rumsfeld seçildi. Ben, uzun süre ücret ve fiyat politikasına karşı çıktım. İçerdiği devlet müdahalesinin özgür bireyler için sıkıntı yarattığına inanıyorum. Keynesyen politikası başarılı oldu.. ve Nixon elde ettiği bölgesel çoğunluk sayesinde ikinci dönemi kazandı. Bu, Friedman için bir darbe oldu. Daha sonra 1979 yılında, Margaret Thatcher Büyük Britanya başbakanı seçildi. Thatcher’ın akıl hocası ise Friedman’ın eski hocası Friederich von Hayek oldu. Ve bir yıl sonra, Ronald Reagan Birleşik Devletler başkanı seçildi. Şimdi Britanya ve Amerika, Friedman’cılar tarafından yönetiliyordu. Margaret Thatcher’ın programı hükümet harcamalarında kısıtlama, vergi oranlarında indirim, devlet mülkiyetini azaltmak, sanayi veya sanayi düzenlemesi çalışmalarını azaltmak, ve ılımlı, istikrarlı bir para politikasını ve enflasyonu düşürmeyi destekliyordu. Görevindeki ilk 3 yıl içerisinde işsizlik mesajları ekonomide iki katına çıktı ve bu da bir grev dalgasına yol açtı. Thatchers’ın kişisel onay oranları %25’lerde seyrediyordu. İngiltere’nin büyük şehirlerinde ayaklanmalar baş gösterdi. Hatta Margaret Thatcher hayranlarının bile kuşkuları vardı. Thatcher’ın hükümeti ve ekonomik performanslar birbirine girmiştir. Medyanın “U dönüşü” söylemini duymak için nefeslerini tutmuş bekleyenlere söyleyeceğim tek bir şey var:

Sen dönmek istiyorsan dön “Leydi” dönmeyecek.

Friederich von Hayek, Thatcher’ı baskı yaparak Pinochet’in ekonomik şok terapisi politikalarını uygulamasını istedi. Thatcher’ın cevabı şöyle oldu: İngiltere’de demoktratik enstitülerimiz var ve Şili’deli yüksek derecede uzlaşma gerektiren bazı olaylara karşı alınan önlemler kabul edilemez Thatcher’ın derin şöhreti bir kez daha derinlemesine araştırılmış gibi görünüyordu. Diktatörlüklerden ziyade, demokratik ülkelerde uygulanan serbest piyasadaki aşırı tutuculuğunu devam ettirmesi insanların zararına olacaktır ve bunun devam ettirilmesi imkânsızdır. Peki, Thatcher’ı uçurumun kenarından çekip kurtaran neydi?

 Kriz. Kesinlikle. Nihai kriz oldu. Bu bir savaştı. Çok uzun yıllardır biz buradayız. İngiliz toprakları yabancı bir güç tarafından işgal edilmiştir. Hükümet, büyük bir görev kuvvetinin denize açıImasına karar verdi. En kısa sürede tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra yenilmez HMS bu kuvvete öncü olacak. İngiltere’de yaşayan insanların birçoğu Falkland’dan bile habersizdi. Ama Arjantin, güneydoğusunda yüzlerce metre ötedeki Falkland Adaları’nın işgal ettiğinde Thatcher, “Demir Leydi” olduğunu kanıtlamak için şans yakaladı. Savaş 3 ay içerisinde bitti. Askerler İngiltere’ye döndüğü gibi vatansever kutlama dalgaları ülkeyi sardı.Thatcher, büyük bir çoğunluk sayesinde 1983 seçimlerini kazandı. O, şimdi Şili’de tanık olduğu ekonomik şok terapisinin benzerini uygulamaya aldı. İngiltere’deki en güçlü sendika Madem İşçileri Ulusal Birliği oldu. National Carbon, çukurları kapatmaya başladığında, madenciler greve gitti. Londra’nın merkezi, binlerce madenciye ve onların grevlerine destek verenlerle doldu. Bu, 1926’dan bu yana İngiltere’deki en uzun, en acı, ve en pahalı grev oldu. Grev neredeyse 1 yıl sürdü. Thatcher, sendikaları yok etmek için her aracı kullandı. Sonunda, yenilen madenciler oldu. Thatcher, bu zaferi İngiltere’ye Chicago Okulu devrimini getirmek için kullandı. Parlak reklam dizileri özelleştirmenin büyük ölçüde reklamını yaptı. Thatcher, çelik endüstrisini, suyu, elektriği, benzini, telekominikasyonu, havayollarını, ve yağı sattı. Toplu konut satıldı. Konsey hizmetleri azaltıIdı. 1986 yılında, banka ve finans hizmetleri serbest bırakıIdı. Buna Büyük Patlama dendi.Bu gece burada, bunun bir “Büyük Patlama” olduğunu hatırlatmam gereken kimse yok.

1982 Falkland savaşı

Margaret Thatcher İngiltere’de 1982 yılında Falkland savaşını benzer amaçlarla kullandı. Savaş nedeniyle oluşan karışıklık ve milli duyguların uyanması sayesinde grev yapan madencileri büyük bir şiddet kullanarak bastırdı ve batı demokrasisindeki ilk özelleştirme dalgasını(rage) başlattı.

Ve Özelleştirme, kapitalizmin var oluşunun en temel öğelerinden biridir. Bu anlamda yeni değildir. Klein bu kitabında, kapitalizmin bunu başarabilmek için geliştirdiği taktiklerin giderek radikalleşmesine dikkat çekiyor. Kabaca, bu taktikler, sel, su basması, deprem gibi doğal felaketler, savaş, darbe ya da terörist saldırılar arkasından yaşanan ‘kolektif şok’la birlikte halkın şaşırması sonucu, normalde hiç de popüler olmayan, hatta halkın karşı çıtığı ekonomik önlemlerin ve toplumsal yasaların hızlı bir şekilde gündeme getirilip, yürürlüğe konmasını içeriyor.

İngiltere’de Thatcher’dan önce, bir CEO bir işçiden ortalama on kat daha fazla kazanırken 2007 yılına gelindiğinde, 100 katı kazanmaya başladı. Birleşik Devletler’de, Reagan’dan önce CEO’lar ortalama bir işçiden 43 kat daha fazla kazanıyordu. 2005 yılına gelindiğinde, 400 kat daha fazla kazanmaya başladılar.

Friedman, açıkça Chicago Okulu politikalarının dünyada yayılmasında Thatcher ve Reagan’ın önemini kabul etti. Thatcher ve Reagan’ın aynı dönemde göreve başlamaları ekonomik ve parasal politika için farklı bir yaklaşımın dünya çapında genel kabul görmesi için çok önemliydi. Şimdi tarif ediyorum ki, uzun vadede özgürlük ve demokrasi yürüşü için umut planı Marksizm ve Leninizm’i tarihin üzerine bir kül gibi serpecek. Tıpkı diğer zulüm edenlerin özgürlüğü ve demokrasiyi kısıtladığı gibi kısıtlayacak.

1989 Göklerin Barışı Meydanı

1989’da Çin, Göklerin Barışı meydanında kan döküldü ve on binlerce kimse tevkif edildi. Bu şok sayesinde komunist partisinin önünde büyük export bölgeleri kurmak için bir engel kalmadı.

Demir Perde Ötesinde

Her yerde, komünizmin düşüşü hakkında hikâyeler duyuyoruz. Reagan ve Thatcher’ın ülkelerini refah içinde gören eski komünist bloğu insanları serbest piyasa ekonomileri için talepte bulundular. Bu tamamen bir masaldan ibaret. Otoriter komünizm altında yaşayan insanlar gerçekten demokrasi istedikleri doğru mu? ve gidip blue jean satın almak istiyorlar, Big Mac yemek istiyorlar, bu doğru. Ama bu, vahşi batı kapitalizminin sosyal güvencesiz olmayı istediği anlamına gelmez. Pek çok doğu ülkesi yıkıIdı ve bu güne dek acınası bir şekilde yaşadılar. Thatcher, İngiltere’deki sendikaların gücünü kırmak için her şeyi yapmıştı. Ama 1988 yılında, Thatcher Polonya’ya gitti ve buradaki amacı işçi sendikalarıyla “Dayanışma” içerisinde olduğunu göstermekti. Şimdi sürece ve nerede olduğunuza bakın, olmak istediğiniz yere.Polonya’daki grevler Haziran 1989’daki genel seçimlerde itiraz hakkı tanınmasını sağladı. Bu durum, Doğu Avrupa boyunca süren gösteri dalgalarını tetikledi. Geçmişte, Sovyetler Birliği, demokratik hareketleri önlemek amacıyla askeri gücünü kullanmıştı. Ama Sovyetler Birliği yeni bir lider modeli edinmişti, Mihail Gorbaçov. Glasnost ve Perestroika’yı öneren kişi. Gorbaçov, üçüncü bir yoldan bahsediyordu, İskandinav stili sosyal demokrasiye aşamalı bir geçişi. Serbest pazar kapitalizmi ile komünizm arası bir işleyiş. Gorbaçov Batı’nın kamusal ve politik işleyişini cazip hale getiriyordu. O cesur ve kararlı bir liderdi. Gorbaçov’un iktidara geldikten sonra, eski komünist rejimlerin bir bir çöküşünü izledi. Yıl sonunda Avrupa’nın bölünüşünün en ünlü sembolü altüst oldu ve sona erdi. Friedman ve Chicago Boys için yeni bir dünyanın kapıları açıIdı. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov, ekonominin aşamalı olarak reformunu umut ediyordu.

1991’de Gorbaçov Londra’daki G7 zirvesine davet edildi. Kademeli ekonomik reformları için finansal destek umut ediyordu. Bunun yerine radikal şok terapisi benimsenmedikçe başarının gelmeyeceğini düşündüğü konuşuluyordu. Bir ay sonra ona karşı bir darbe girişiminde bulunuldu. Komünist tarafın etkin isimlerinden oluşan bir grup Gorbaçovu Kırım’daki tatil evinde hapsetti. Tanklar Rus Parlemontosu’nun Beyaz Saray’ını çevreledi.Sokak çatışmaları başladı. Fanatiklerin pozisyonlarını sağlamlaştırmak için şiddete başvuracağı belliydi. İnsanlar ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalar Rus devriminin ilk zamanlarından beri karşılaşıImamış kadar ağırdı. Sabah şafak vakti geldiğinde bir enkaz yığını ortaya çıktı. Darbe ağır şekilde etki etmeye başlamıştı. Rus parlamento binası etkilenmemişti. Askeri kuvvet hamlesini yapmamıştı, ve Boris Yeltsin içeride her zamankinden daha güçIüydü. Bu Yeltsin’in en iyi durumuydu. Gorbaçov serbest bırakıldı ve Moskova’ya geri döndü. Ancak gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. Kasım 1991’de, Sovyetler Birliği dağıIdı. Rus halkı derin bir şok yaşamıştı. Yeltsin artık Rusya federasyonu ekonomik politikasının başındaydı. Böylece serbest piyasa Rusya’ya gelmiş oldu. Kaos oluşmuştu. Rusya’da Chicago Okul politikaları benimsendi.Serbest piyasa, Haçlı Seferleri’nde yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Bu tamamıyla şoktu, terapi değildi.

Popüler kapitalizmin teşviki için kamunun tüm çabalarına rağmen gerçekte bir avuç iş adamı büyük servetlerin sahibi oldu. Devlet endüstrileri pazarlıkla satıIdı. Rus basını Yeltsin’in reklamını yapıyordu. Chicago Boys. 1992’de Yeltsin’in şok terapisiyle Rusya 1991’e oranla %40 oranında küçüldü.

Rusya’nın 3’te 1’i yoksulluk sınırının altına düştü. Maaşlar aylarca ödenmedi. Bugün uzmanlar yaklaşık 140 milyon Rus’un çok yakında yoksulluk sınırının altında yaşayacağına inanıyor. Yoksulluk yaygınlaştı ve organize suçlarda patlama yaşandı. Moskova yeni vahşi batı olmuştu. Rusların büyük çoğunluğu Chicago Boys’un radikal vizyonuna karşı koydu. Mart 1993’te parlamento önemli bir karar aldı. Yeltsin’e verilen özel güçlerin kalkması için oylama yapıldı. Yeltsin olağanüstü hâl ilan etti. Anayasa Mahkemesi, bunun yasadışı olduğuna karar verdi. 21 Eylül’de Yeltsin, Pinochet seçeneği olarak bilinen sıfatı aldı ve parlamento’yu dağıttı. Batı Yeltsin’i destekledi. Biz Boris Yeltsin’in Rusya’daki en büyük umut olduğunu düşünüyoruz.

2 gün sonra, parlamento Yeltsin’in görevden alınması için oylama yaptı ve sonucu 636’ya 2 oydu. Beyaz Saray etrafında toplanan binlerce destekçisi televizyon istasyonunda yürüyüş yaptı. Görünüşe göre parlamento destekçileri kazanıyordu. Yeltsin tatil evinden Moskova’ya geri döndü. O gece 100 gösterici Yeltsin güçlerinin karşı atağıyla öldürüldü. 4 Ekim’de Beyaz Saray’ı durdurmak için askeri birlik oluşturdu. 2 sene önce korumuş olduğu yapıyı bombaladılar. Birleşmiş Milletler eyalet sekreteri şöyle diyordu: Amerika, parlamentonun eylemini desteklemiyor. ama bunlar olağanüstü zamanlardır. Yeltsin artık çok güçIüydü. Chicago Boys’un tavsiyesiyle kapitalizm formunu yönetiyordu. Ayrıca, devlet sektörleri satıIdı. Devasa bir politik etkileşimle, yeni bir milyarder iş adamları sınıfı oluştu. Oligarşi. 1998’de Rus çiftliklerinin %80’i iflas etti ve 70.000 devlet fabrikası kapatıIdı. 8 yıIda açlık sınırında yaşayanların sayıları 72 milyon arttı. Bu sırada Moskova, dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar çok milyardere sahip olacaktı. Yeni Düşman İyi günler. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Bugün sizlere Donald Rumsfeld’in adını sunmaktan onur duyarım. Yeni Savunma Bakanı olarak. Ülkemize yeniden hizmet etmeyi bekliyorum. Rumsfeld, Gerald Ford’un altında savunma bakanı olmuştu. Şimdi korkulması gereken Sovyet Rusya’ydı. Rusların geldiğini kesin olarak söylemiyorum. Diyorum ki, koşullar bu. Ruslar 3 metre uzunluğunda demiyorum. Diyorum ki, 5.3 milyondular, 5.9 oldular. Büyümeye devam ediyorlar. Şimdi evin çok yakınında yeni bir düşman vardı. 10 Eylül 2001’de, Rumsfeld planlarını açıklayan bir konuşma yaptı. Birleşik Devletler ordusunun büyük ölçüde özelleştirilmesiyle ilgili bir açıklama. Milton Friedman bununla gurur duyacaktı. Şöyle dedi: Bugünkü konu tehlikeli, bir düşmanla ilgili, Birleşik Devlet’in güvenliğini tehdit eden ciddi bir tehlike. Bu düşman, 5 yıllık bir diktatörlük planı dayatan, merkezi planlamada son kalelerden birisidir. Belki de, bu düşman eski Sovyetler Birliği olarak söylenebilir, ama o düşman ortadan kalktı. Bu düşman evimizin çok yakınında. Pentagon bürokrasisi. Bugün, bürokrasiye savaş ilan ediyoruz. Ertesi gün, Amerikan Hava Yolları 77 nolu uçağı, Pentagon’a çarparak 184 kişinin ölümüne yol açtı.

9/11 Şoku

Bu saldırılardan sonraki hisleri düşünün. Kim bu insanlar?

 Nereden geliyorlar?

 Bize neden kızgınlar?

 Toplu anlatımda büyük bir kayıp var. Yaşadığımızı düşündüğümüz dünyada yaşamıyorduk. Ve de politik liderlerimizden saldırılardan önceki, düşündüklerimiz ve anladıklarımız geçerli değildi. Yeni kavramımız vardı:

9/11 öncesi düşünce.. Ve her ne olduysa aniden yeni hikayeler sihirli bir şekilde ortaya çıktı. Biz bir medeniyetler çatışması içindeydik ve içinde yaşadığımız dünya bu hâle gelmişti. Bir kötülük ekseni vardı ve biz teröre karşı savaşıyorduk. Bu kazanılamaz savaşın özeti çok büyük ekonomik sonuçlar getirdi.

 2001’den önce, Homeland Security zar zor bir endüstri olarak elde edildi. Bugün bu, Hollywood ve müzik endüstrisinin birleşiminden daha büyük hâl aldı.

11 Eylül 2001 ve 2006 arasında Homeland Security departmanı özel taşeronlara 130 milyar dolar dağıttı. Bu, kapitalizm karmaşasının felaketidir. Yeni bir ekonomik korku üzerine kuruldu.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 1

İyinin kötüye karşı gerçekleştirdiği bu muazzam çatışma elbette olacaktı.

G.Bush: Teröre karşı en iyi savunma, teröre karşı küresel bir saldırıdır. Bu her yerde olabilir.

Bu savaşın ilk evresi Afganistan’ın bombalanmasıdır. Taliban hükümeti hızla devrildi. Savaş sonrası daha da karmaşıktı. Terörizme karşı kavgamız Afganistan’da başladı, ama burada bitmeyecek. Şu anda istihbarat toplayabileceğimiz tutuklulara bakıyoruz. Guantanamo, KUBARK kılavuzu teknikleri Amerikan güçleri tarafından açıkça ve alenen ilk kullanılan tekniklerdi. Resmi olarak Beyaz Saray tarafından kullanılan bir yayın tarafından dünyada açıkça yayınlanıyordu. Fiziksel ve psikolojik yalıtımlar yakalanma anından itibaren muhafaza edilmelidir. Direnç kapasitesi kaybolarak azalır. Mahkumlar her zaman sessizliklerini korumalıdır. Hiçbirinin diğeriyle konuşmasına izin verilmemelidir.

Mahkumlardan üçü Asif Iqbal, Rhuhel Ahmed ve Shafiq Rasul Tipton İngiltere’dendi. BırakıImadan önce Guantanamo’da 2 yıldan fazla zaman geçirdiler.

Mantıken doğru. Konuşmamalısınız, bir şey yapmamalısınız, doğrulamazsınız. Oturduğunuz yerde düşünmelisiniz: Neler oluyor?

 Neredeyim ben?

 Hayatımızın geri kalanını burada mı geçireceğiz?

 Eve dönecek miyiz?

 Ailelerimizi bir daha görecek miyiz?

 Guantanamo’daki 779 mahkumdan sadece üçü herhangi bir suçtan mahkûm oldu.

G. Bush: Şu anda, kesin emin olduğum tek şey bunların kötü insanlar olduğudur.
Tüm dünya için bir mesajdı, mesaj açıktı: Eğer bizim yolumuza girersen böyle olur.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 2

Terörle savaş, tek bir adama ve tek bir ülkeye yönelik değildir. Irak’ın işgalinin gerçekleşmesi için birçok neden vardı. Birleşik Devletler, El-Kaide liderinin gerçekten gizlendiği bir ülkeye saldırmak isteseydi, nükleer silahları olan ve diğer ülkelere nükleer silah satan Pakistan açık bir seçim olurdu. Pakistan’ın taliban ile bağlantısı vardı ve diktatörlük ile yönetiliyordu. George Bush, Pakistan yerine dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahip Irak’ı seçti.

Toplu İşkence Benzeri Savaş

Şimdi, Savunma Bakanlığı’nın savaş planı Bir önceki Körfez Savaşı benzemiyor. Daha çok 1989’daki Panama İşgali’ndeki plana benzeyecek. CBS’in haberine göre, savaş “A-günü” başlayacak. Buradaki A “hava saldırısı”, Saddam’ın askerlerini bu oyunu oynamak için mümkün oldukça isteksiz ve aciz bırakacak. Fikir tahmin edilemeyecek düzeyde gök gürültüsü gibi yağacak: “Şok ve dehşet”.Eğer, Pentagon bir gün savaş planını sunduğu zaman, Hava ve Deniz Kuvvetleri, Irak hedeflerine günde 300 ile 400 kadar seyir füzesi gönderecek. Bu, 40 günlük ilk Körfez Savaşı’nda gönderilenlerden daha fazlasını oluşturuyor. Bu büyüklükteki bir saldırı daha önce ne görüldü, ne de düşünüldü. Halla Ullman şok ve dehşet konseptini oluşturanlardan birisi, ve bu çok sayıda hassas güdümlü silahlara dayanmaktadır. Yani, günlük veya haftalık değil, Hiroşima’daki anlık bir etkiye eş değerdir. Şehir düşüyor. Güçlerini kırıyorsun. Onları yıpratacak acımasız bir kampanya başlatıyorsun. Yani onları 2, 3, 4 ve 5 gün içerisinde fiziksel, duygusal ve fiziksel olarak yoruyorsun. Dün gece, Bağdat’ta 2 km’lik alan cehennem gibi görünüyordu. Bombalamanın ilk dalgasında Bağdat halkı, KUBARK klavuzunda yer alan duygusal yoksunluğu yaşıyordu. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Birleşik Devlet’ler yağmanın durdurulması için hiçbir şey yapmadı.Bazı Birleşik Devletler yetkilileri bunları Irak’ın parçalanması için başlangıç olarak gördü. Yüksek öğretimde yeniden yapılanma müdürü John Agresto, okul yağmalarının, temiz bir başlangıç için fırsat olduğunu söylüyordu. Aslında, yaptırımlardan önce Irak, bölgedeki en iyi eğitim sistemine sahipti. Iraklı’ların %89’u okur-yazardı. Buna karşılık, John Agresto’nun devletinde, New Mexico’da, okuma-yazma bilmeyen kişi sayısı %46’larda seyrediyordu.

Irak’taki şokun üç farklı biçimi vardı.

Bunlar eş zamanlı olarak birlikte işliyordu.

İIk önce savaş şoku gerçekleşti, hemen ardından Paul Bremer tarafından empoze edilen ekonomik şok tedavisi bunu izliyordu. Hızlıca gelişen bu ekonomik şokun sağladığı ekonomik dönüşüme karşılık direnci kırmak için işkence şoku dahil, zorlama şoku vardı.

3 çeşit şok vardır.

Ekonomik Şok

2003 yıIında, Paul Bremer, Irak’a Birleşik Devletler elçisi olarak atandı. İki hafta sonra, Irak’ı ticari işlere açık ülke olarak ilan etti. Irak ekonomisine yön vermek için koalisyonun geniş bir yetkisi olduğuna inanıyoruz. Bremer, Irak hakkında az şey biliyordu ama felaket kapitalizmini çok iyi biliyordu. Bremer, Homeland Security patlamasının başlarında Kriz Danışmanlık Uygulaması’nı başlattı. Bugün, Bağdat için çok önemli bir gün. Bremer, ilk 4 ayı Chicago Okulu yasalarını uygulayarak geçirdi. Rumsfeld, özgür dünyadaki bası aydınlara Irak’ı vergi ve yatırım kanunlarına sahip bir yer olarak tarif etti. Bremer’in ilk icraatlarından biri 500 bin devlet işçisini kovmak oldu. Bu, hükümetleri tahrip etmek için kısmen başarılı oldu, aynı zamanda Friedman için de bir avantajdı. ÜIkenin yeniden inşası para vaad edildi.

G. Bush: Afganistan ve Irak’ın geleceğine yaptığımız yatırım Marshall planından bu yana en büyük yatırım olacak.

Ama tam tersi oldu. Marshall planının, Avrupa’daki sanayii gelişimini amaçlanmışken, Irak’taki Amerikan paraları, Amerikan şirketlere aktarıldı. Eğer bir Irak’lı iş için gelirse taşeron listesinin sonuna yazılıyordu.

Bu arada kültür ve tarih de unutulmuyor. Tam bir kaos içindeki ülkede müzeler, tarihi kalıntılar, kültür değerleri yağmalanıyor. ABD askerleri ya buna göz yumuyor ya da kendileri de yağmacılara katılıyor. Klein’a göre, ABD’nin kültürel değerlere karşı sorumsuz davranışı plansızlığın ya da yabancı bir kültüre karşı duyulan kayıtsızlık değil, bilinçli bir politikanın sonucudur. Böylece, sadece yeni bir  ekonomik sistem yerleştirmek için ‘terra nullius’, yani boş topraklar yaratılmıyor, ayrıca bunun gelecekteki temellerini atmak amacıyla yaratılan kültürel bir holokostla birlikte ‘boş bir sayfa’ yaratılıyor.

Creative Associates yeni müfredata uygun eğitim sistemi ve yeni kitapların yazımı için 100 milyon dolarlık sözleşme imzaladı. Yönetim ve teknoloji danışmanı Bearing Point Irak’ta pazar odaklı bir sistem oluşturmak için 240 milyon dolar karşılığında sözleşmeleri aldı. Merkezi Kuzey Karolina’da bulunan RTI Irak’a demokrasi getireceği düşünülen fikirleri 466 milyon dolarlık sözleşmeyle satın aldı. Irak’taki sözleşmelerin değeri arttı, Halliburton’a 20 milyar dolar kazandırdı. Parsons’a, Irak’ta 142 sağIık kliniği inşa etmesi için 186 milyon dolar verildi. Sadece 6 tanesi tamamlanabildi. İIk 4 yıl içerisinde harcanan milyar dolarlara rağmen elektrik ve su kaynakları çok gelişmemişti.

Paul Bremer: Burada başarılı olacaktık. Başarılı olduğumuz zaman, önemli bir şey yapmış olacaktık. Sadece Irak halkı için değil tüm bölgede batı çıkarlarına hizmet etmek için önemli bir şey yapacaktık. Hatta, yeni Irak para birimi yurtdışında basıldı. Size bu paralardan birini göstermem için bana izin verin.

Birleşik Devletler, sözleşmeleri kazanan özel taşeronları izleyebilmek için onlara para ödüyordu.

İŞ İSTİYORUZ!

Naomi Klein: 2004 yıIında Bağdat’taydım bu dönemde patlama olayları, düzenli olarak gerçekleşiyordu. Bağdat’a vardığım gece, kaldığım otelin hemen yanında bir bomba patladı. Ama bu dönemde kaosa ve şiddete rağmen bana çarpıcı gelen şey ertesi gün oldu. Iraklı’lar sokaklara döküldü ve protestoya başladılar. Necef’de 19 ölü ve 100 yaralı vardı. Onların talep ettikleri, seçimlerin yapılmasıydı. Onlar, Saddam sonrası dönemde söz hakkı sahibi olmak istiyorlardı. İşgalin ilk yıllarındaki protesto barışçıldı. Ama zaman geçtikçe anlaşıldı ki, bu protestoların bir etkisi yoktu. Daha fazla Irak’lı silahlı direnişe katıIdı.

Şiddet kontrolden çıktı.30 yıI önce Güney Amerika’da olduğu gibi başkalarına bir uyarı niteliğinde yol kenarlarına bırakıIıyordu. Iraklı’ların hepsi kayboldu.

Şok Enformasyon

Muhalefeti bastırmak için son derece agresif yöntemlere ihtiyaç vardı. İşgalin ilk 3 buçuk yılında 61.500 Irak’Iı ele geçirildi. 2007 baharında, 19.000 kişi gözaltında tutuldu. Hapishanede uygulanan sorgulama tekniklerin birçoğu CIA tarafından gelişitirilen 1950’lerde Ewan Cameron’ın geliştirdiği tekniklerden oluşuyordu.

KızıI Haç’a göre, Birleşik Devletler askeri yetkilileri, Irak’taki tutuklamaların %70 ile %90’ında hata olduğunu kabul etti.

Irak’taki kaos, şok tedavisinin bir yenilgisi gibi görünse de felaket kapitalizmi devam etti. Şimdi felaket, kendisi için bir kâr sağIıyordu.

Savaştan İstifade

Birleşik Devletler askeri harcamaları 2001 yıIından bu yana iki katına çıkmıştı. YıIda 700 milyar dolara yaklaşmıştı. 1961 yıIında olduğu gibi, başkan Eisenhower, tanınmış bir liberal değilken güçIü bir askeri tehlike konusunda uyarmıştı.

Başkan Eisenhower: Muazzam bir askeri kuruluş .. ve büyük bir silah sanayisi, Amerika için yeni bir deneyimdir. Böylece, biz, istenmeyen etkilere karşı korunuyoruz. Askeri sanayii tarafından aranmış ya da aranmamış olsun bu ağırlıkların özgürlük ve demokrasi süreçlerine ağırlık koymasına asla izin vermemeliyiz.

Irak Savaşı, modern tarihin en özelleştirilmiş savaşıdır. Bağdat’taki yeşil bölge olarak adlandırıIan yer dünyada ne olup bittiğinin örneğidir. Özelleştirilmiş, güvenli olarak adlandırıIan dünya bu kaostan korunmaktadır.

1991 yıIında, ilk Körfez Savaşı’nda 100 asker içinde 1 taşeron (özel güvenlik) vardı. 2003 yıIında, Irak Savaşı’nın başında her 100 asker içinde 10 taşeron vardı. 2006 yıIı itibariyle, her 100 asker içinde 33 taşeron vardı. Bir yıI sonra, her 100 asker için 70 taşeron vardı. Haziran 2007’de, Irak’ta askerden çok taşeron vardı.

Bu, Milton Friedman’ın cesaretle umut ettiklerinin de ötesine gidiyordu.

Milton Friedman: Sadece, ordu güçleri, mahkemeler ve bazı yollar ve otoyollar özelleştirilemez.

En yüksek mertebedeki komutalardan biri de: “Karadeniz Birleşik Devletler’in” diyordu.

Nisan 2004’teki Necef ayaklanması süresince Karadeniz üzerinden Birleşik Devletler’in gemileri komuta ediliyordu. Düzinelerce Irak’lı operasyonlar sırasında öldürüldü. Birleşik Devletler, Irak yasalarına karşı özel taşeron tazmin ediyordu. Sonuç olarak küçük bir Guantanamo gibi bir serbest baloncukla yönetiliyorlardı.

Gazeteci: Birkaç ay önce savunma bakanınıza da sordum Onları hangi kanunlar yönetiyordu?

 G. Bush: Ona soracaktım. Devam et. Yardım edin!

**

Cameron’un şok terapisi hastalarını şaşkın ve zarar görmüş halde bırakıyordu. Böylece Irak çoklu şoka maruz bırakıIdı. ÜIke kanunsuzluğa, şiddete ve mezhep ayrımına terkedildi. Saddam Hüseyin’in 2006’daki idamıyla beraber her hafta 1000 Irak’lı öldürülüyordu.

Nisan 2007’de, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komisyonu, yaklaşık olarak 4 milyon kişinin evlerini terketmek zorunda kaldığını, ve yüzbinlerce Iraklı’nın öldüğünü açıkladı.

Paul Bremer: Bence tarihçiler bizim burada yapmış olduğumuz büyük asil şeyleri yazacaklar.

**

New Orleans

Aynı yöntemin ABD’yi vuran Katrina fırtınası sonrası New Orleans’a da uygulandığını anlatıyor Klein. Sular çekildikten sonra, tüm devlet okulları özelleştirilmiş, yıkılan evlerini yeniden inşa edemediği için geri dönemeyenlerin, ki bunlar çoğunlukla siyahlardı, arsaları yine Halliburton gibi şirketlerin eline geçmişti.

New Orleans şehrinde de benzer bir durum yaşanır. New Orleans deniz seviyesinden alçakta kurulmuş bir şehirdir. Denizle şehri ayıran setin zayıflığı son on yıldır sürekli olarak ikaz edilmiş, ancak bu konuda hiç bir girişim yapılmamıştı.

 

Ağustos 2005’te, Katrina Kasırgası New Orleans’ı vurduğunda tüm dünya bir ırkçıIık felaketine tanık olmanın şokunu yaşadı.Ekonomik açıdan güvenli şehir dışı sürüşü on binlerin savunmasız olarak mahsur kaldığı zaman eyaletten çok az ya da hiç yardım olmadan gerçekleşiyordu. Hâlâ sular altındayken New Orleans’a gittim ve gördüğüm şey Irak’ta tanık olduğum olayların tekrar ediyor olduğuydu. Bir savaş sonu olmasa da muazzam bir doğa olayının sonucuydu.

2006 yıIında, Milton Friedman öldü Verdiği en son teklif önerisi Wall street gazetesi için yazdığı yazıydı. Katrina Kasırgası’dan 3 ay sonra yazıImıştı. “Miltie Amca”Şöyle diyordu: “Kalıntılar arasındaki New Orleans okullarında orada kalmış çocukların evleri vardır. Çocuklar ülkenin her yerine dağıImış haldedirler. Bu bir trajedi, ama aynı zamanda eğitim sisteminin radikal olarak değişmesi için bir fırsattır. “

O, bu şehrin okul sistemine delik açmak için özelleştirme uygulaması yapıyordu. Bu bir nevi onun Kuğu Şarkısı idi.

**

Naomi Klein: 26 Aralık 2004 Ben 2004’te Tsunami sonrasında benzer bir olaya tanık oldum. Yıllarca kumsallarda yaşamış olan insanlar geri dönüşü engelliyordu. Böylece tüm bölgeler özelleştirilebilecek ve Iüks otellere satılacaktı. İşte Şok Doktrin’den kastım tam olarak, bir felaket sonrası kamudaki sistematik yükseliştir. İnsanlar gündelik aciliyetlerine fazlasıyla yoğunlaşmışken ilgilendikleri şeyleri korumak için. Belki de direnişin ilk sahnesi toplanan hafızaların silinmesine engel olmaktır.

Sri Lanka, Thailand ve Endenozya

2006 yılına bir hafta kala Sri Lanka, Tayland, Endonezya kıyılarını vuran deprem ve sonrasında da tsunaminin yarattığı felaket hala belleklerdedir. 250 bin kişi yaşamını yitirmiş, milyonlarcası evsiz ve aç kalmıştı. Bu felaket yöre halkı için tam bir yıkım getirirken, Friedman’cılar için bulunmaz bir fırsattı. Sri Lanka kıyıları doğal güzellikleriyle çok önceleri küresel şirketlerin dikkatini çekmişti. Zengin turistlerin tatil yapabileceği otellerle doldurmak istiyorlardı, tropik ormanların binlerce kilometrelik altın kumsalla birleştiği yerleri. Ancak yöre halkı bu projeye yığınsal protestolarla, şiddetle karşı çıktı. Yapılan referandumda da projeye ezici bir çoğunlukla hayır dedi. Sonra, depremle gelen tsunami kıyı boyunca yer alan köyleri silip süpürdü. Sri Lanka hükümetinin elbette halkın yaralarını saracak, yeniden yapılandırmayı sağlayabilecek ekonomik gücü yoktu. Dünya Bankası ve IMF imdada yetişti. Biz size borç para veririz dediler. Ancak kıyılardaki “yeniden yapılandırma programı”na da evet demesi gerekiyordu hükümetin. Yani halkın daha önce ‘hayır’ dediği her şeye evet demek zorunda kaldı hükümet. Daha depremin şokundan kurtulmamış olan halk daha ne olup bittiğini anlamadan hükümet anlaşmayı imzaladı, yöre halkının kıyılara geri dönmesi yasaklandı. “Yeniden inşa”başladı.

**

2008 yılında, Naomi Klein, Isabel Morel’le beraber Villa Grimaldi’yi ziyaret etti. İşte orada. Villa Grimaldi, Pinochet rejiminin pisliğine dair en çok hatırlanan ve aynı zamanda, kaçınıImaz sonuyla da akıllarda yer etmiş bir isimdi. Villa Gramaldi, ekonomik şok zamanı ana işkence merkeziydi. Bu, kitapta söz edebileceğin şeylerden biri.

Bu tecrit hücresi, hapsedilebileceğin bir yerdi. Pinochet’i sevdiğim söylenemez ama bana göre o pek çok açıdan bizim öğretmenimizdi. Kötülüğü öğrenmiş olduk.

1998 yıIında, Pinochet Londra’dayken yakalandı. Eski müttefiki Margaret Thatcer onun safında yerini aldı. Size ne kadar borcum olduğunu biliyorum. Ekonomik deneyimler 30 yıl sürdü. Irak’a dayatıIan dünyanın test sürüşü Pinochet’e nasip oldu. Ama geçmişte ve şu anda olanlar arasındaki benzerlikler endişe vericiydi. Pinochet’in konsantrasyon kamplarıyla, Bush’un Guantánamo’daki tutuklu kampları arasındaki gibi. Şili’de ortadan kaybolanlar ve Irak’takiler kaybolanlar arasındaki gibi. Abu Ghraib tutuklularına yapıIan işkencelerin arasında Ewen Cameron deney fikirleri de yer alıyordu. Tüm geçmişi sildi ve bunun için elektro şok verdi hastaların tüm geçmişi sildi ve yeni fikirler ortaya koydu.Ama Janine reddetti. CIA, 1998’de Janine’e ve Ewan Cameron deneylerinin diğer kurbanlarına tazminat ödemeyi kabul etti. Janine, seni yolundan saptırmaya çalışmandan ve bu kadar şiddetle savaşmanla gurur duyuyor musun?

 Gittiğim yol, benim yolumdur. Çünkü içimde tohumlanan güce sahip olmalıyım. Hükümetle savaşmak aşırı zordur. İnsanlar bana şöyle diyecekti: “Janine, hükümetle savaşma. Senin sorunun nedir?

 Çok büyükler. Ancak kazanacağımız umudunu taşıyordum.

**

Düzensiz piyasaların doğasında olan şey geçici olmaktır. Baloncuklar şişirilmeye başladı ve ardından kaçınılmaz patlama gerçekleşti. Big Bang’in 80’lerdeki serbestleşmesinden beri.. pek çok piyasa şoku ortaya çıktı.

1987’nin meşhur Kara Pazartesi’si. Piyasalarda olağanüstü bir düşüş görüldü. Bu, stok piyasası tarihindeki en büyük tek günlük düşüştü. 1992’nin Kara Çarşamba’sı. Piyasa spekülatörlerinin Pound’a karşı bahis yarışına girdikleri zaman. 1997’de Asya’da bir küçülme gerçekleşmişti. Bir yıIda, Asya piyasası stoklarından 600 milyar dolar uçtu gitti. Ve 2008’e gelindiğinde ekonomi piyasası çöktü.

G. Bush: Piyasa doğru bir şekilde işlemiyordu. Geniş çaplı güven kaybı gerçekleşti.

15 Eylül’de “Lehman Kardeşler” bölüm 11 iflas koruması açtı. Henüz 1 hafta geçmişti. New York ofisindeki işçiler ikramiyelerinden 2.5 milyar doları paylaşacaklardı. Geçtiğimiz yıl, Wall Street’in 18.4 milyar dolar ödediği tahmin ediliyor. Çarpışma yılı.

Naomi Klein: Şişman kedilerin sorumluluğu ya da küçük adam için duruşumuzu sergilemek ve küçük insanlar dahil Main Street’i kurtarmak için aya kalkmalıyız. Wall Street için değil. Dipsiz bir sağlık transferinin tanıklığını yapıyoruz. Bu, para transferi halkın elinden hükümetin elinden, normal insanlardan ve vergilerden toplanıp, dünyadaki zengin şirket ve bireylerin eline verildi. Belirtmek gerekir ki, sıradan bireyler ve şirketler bu krizin sorumlusudur.

**

Alan Greenspan – Eski Birleşik Devletler Fon Başkanı: Yüzyılın kredi tsunamisinin tam ortasındayız. Bir pürüz buldum ve bunun ne kadar önemli ya da kalıcı olduğu hakkında bir fikrim yok. Ancak, bu sonuçtan dolayı oldukça üzüntülüyüm.

 Birleşmiş Milletler’de Obama’nın zaferini koruyan bir mali kriz gerçekleşti. Amerikalılar tabii ki bir değişim istiyordu. Bu kriz açık şekilde hemen hemen herkesin ortaya çıkan serbest özelleşme ideolojisinin doğrudan sonucu olarak yer alması şeklinde anlaşıIdı. Kriz ölçeği değişimi vadediyor. Bir strateji olarak Şok Doktrini işlevselliğini devam ettirmek için bizim hiç bir şey bilmediğimizden emin olarak hareket ediyor. Varolan ekonomik krizlerle ilgili en umut verici bulduğum şey.. mevcut taktiklerin işlevini kaybediyor oluşu. Çünkü artık sürpriz faktörü ortadan kalktı. Şu an onlarlayız ve bu hiç bir işe yaramıyor. Şoka dayanıklı hale geliyoruz.

1933’de, insanlar Yeni Anlaşma’nın ürünü olan Keynesyan politikalarına yöneldi. Korkmamız gereken tek şeyle ilgili inancını belirteyim Korkunun ta kendisi. 2 milyondan fazla kişi Washington’a Obama’nın açıIış konuşmasını.. dinlemek için geldi. Pek çok gazeteci FDR ile kıyaslama yapıyordu. Son zamanlarda Obama’nın, Franklin Delano Roosevelt’le kıyaslanması en çok konuşulan konulardan birisiydi. Şimdi birazcık da muhteşem bir hikayesi olan FDR’den bahsetmek istiyorum.

Yenilikçi bazı organizasyon ya da birlikler tarafından ziyaret edildiğinde yeni bir takım anlaşmaların parçası olmaları istenen Yeni Anlaşma önerilecekti. O onları duyabiliyordu, onları dinliyordu ve sonunda şöyle dedi: “Şimdi oradan çık ve bana bunu yaptır. ” Ve yaptılar. 1937 yılı, Yeni Anlaşma’nın yılı oldu.

Bu ülkede kaç tane grev yapıIdığını biliyor musunuz?

 20 günlük bir sürede 4.740 grev gerçekleşti.

2007’de kaç grev gerçekleştirdiklerini biliyor musunuz?

 21.

Şimdi, bu çatışma tarihini hatırlamamız için bir neden de bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor olmasıdır. Şu anda pek çoğu tehlikedeyken, hatırlamamız gereken bir şeyi.. Eğer, ekonomik krizin karşısında durmak istiyorsak, daha barışçıl, sağlıklı ve adil bir dünya istiyorsak, oraya giderek bunları yaptırmalıyız.

NAOMİ KLEİN, “ŞOK DOKTRİNİ” ve FELAKET KAPİTALİZMİ -(1)- Ahmet Yıldırım

ABD GİZLİ SERVİSLERİ VE ORDUSUNUN GİZLİ İSKENCE DÖKÜMANI:
K U B A R K!

İşkence Üzerine KUBARK

Bu günümüzde hemen her devleti resmi olarak kabul edilmese de uyguladığı bir yöntemdir. İşkence sistematiktir ve bunu bilimsel olarak uygulanışı vardır. Her devlet kendine özel işkenceciler yetiştirirler ve istihbarat elde etmek için ele geçirilen kişiler üzerinde uygulanırlar. Geçerliliği tespit edilmiş bir gerçektir. Fakat bu aynı zamanda işkence uygulanacak kişinin konumuna, üye olduğu örgütün sosyolojik yapısına uygun olarak yapılırlar. Bu konuda size Amerikan yamyamlarından örnek vereceğim.

CIA’de KUBARK kod adı ile bilinen bir sorgulama talimatnamesi vardır. KUBARK ilk olarak 1963 yılında oluşturuldu ve 1983 yılında şimdiki uyguladıkları yöntem kabul edildi. Bunun adı “Human Resource Exploitation Training Manual (İnsan Kaynaklarının İstismarı Talimatnamesi)”. Bu talimatı oluşturanlar bugün de görevlerinin başında bulunmaktadır, yani kim ne derse desin bir devlet politikasıdır. Şimdi bu talimatnamenin bölümlerine bir göz atalım.

1.  Bölüm: Baskı Teorisi;

Bu bölümdeki temel amaç suçlunun psikolojik olarak direnmesini devre dışı bırakacak normalin çok üstünde baskı ve güç uygulanmasına dayanıyor. Böylece suçlu psikolojik olarak zayıflayacak ve kırlma yaşamasına yol açacak. Bu kırılmanın üstüne daha fazla baskı ve güç uygulanarak yaratıcılığını kullanmasını, yalan söylemesini engellemek yolu ile bilgi aktarırken yalan söyleyemeyecek ve stres ile baş edemeyerek çökecek ve istenen noktaya getirilecektir.

2. Bölüm: Zorlayıcı Teknikler;

Burada olay ilk olarak “tutuklama” sırasında başlatılıyor. Tutuklanma şekli ve zamanlaması o kadar iyi ayarlanır ki hiç düşünemeyeceği kadar ani olduğundan bir sinir harbi yaşar. Tutuklama anı öyle bir ayarlanır ki suçlu fiziksel ve zihinsel olarak bu tutuklama sonucunda bilgi verecek şekilde kısa zamanda gelebileceği zaman özellikle seçilir.

Zamanlama olarak sabahın erken saatleri seçilir. İnsanların genel olarak uykuda olduğu bu vakitler şok yaşamalarına, sinir sisteminin felç olmasına, ani tepki vermekte, yaratıcı zekâyı kullanmakta zorlanırlar.

Bundan sonra “alıkoyma” aşamasına geçiliyor. Bu aşamanın özelliği insanın normal yaşamında kişiliğinin oluşmasında etkisi olan sosyal eşya ve çevreden koparılması ve tamamen arıtılması esas alınır. İnsanlar kimliklerini oluştururken alışkanlıkları yolu ile geliştirirler ve bu insanın bir parçası olur. Doğal olarak bunlardan koparıldığınızda kendinizi güvende hissedemez ve psikolojik ve fiziksel olarak zorlanmaya ve konuşturulmaya hazır hale gelirsiniz.

3. Bölüm: Duyu Organlarından Yoksun Bırakmak;

Bu bölümde suçlu tamamen normal yaşamdan soyutlanır ve stres oranı yükseltilir. Bu gibi durumlarda insanların inançlarında bozulmalar meydana gelir ve saçma inanç sistematikleri geliştirirler. Burada suçlu halüsinasyonlar görmeye başlar. Hatta bazı suçlular sorgulayıcılarına bile sevgi besleyecek duruma gelebilmektedir.

4. Bölüm: Tehdit ve Korku;

Suçlu kişilerin özelliğine bağlı olmakla birlikte genel olarak şiddeti direk uygulamak yerine dolaylı olarak şiddetle korkutmak daha fazla verim verdiği bir gerçektir. Bu bölüm asıl direnci kıran kısımdır. Diğer bölümlerde yıpratılan kişi bu bölümde artık konuşmaya hazır hale getirilir. Dava adamları genelde çözülmekte zorlanılır, bu gibi adamlara fiziksel işkence yapılmasının hiçbir sonuç vermediği ortaya çıkmıştır. Herhangi bir uyuşturucu satıcısı ya da adi suç işleyen kişi fiziksel işkence ile çözülürken örneği din temelli sağlam bir dava adamı bu yolla çözülmemektedir. Bu yüzden bu tür kişiler için psikolojilerinin ve inançlarının ellerinden alınması daha ciddi sonuçlar vermektedir.

Fakat bu kısımda öldürülme korkusu yaşatılmaz. Çünkü ölüm ile tehdit edilen adam için durum umutsuz olduğundan konuşmayı reddeder. Buna karşın yapılacak işkencenin o konuşana kadar sürekli devam edeceği hissi verilmesi daha caydırıcı bir özellik olur. Tabi bir de suçlu kişinin bilgi edinmek için tek kişi olması durumu söz konusu ise bu durumu avantaj olarak gören kişinin konuşması daha da zor olur, yapılanların çoğu blöf olarak görülür. Bunun için yapılan tehdit ve korkutma teknikleri inandırıcı ve ciddi anlamlar içermelidir. Mesela Guantanamo da Kur’an üzerine işeme, kadın sorgu memurlarının cinsel olarak taciz etmesi gibi konular birçok kişinin dinden çıkmak korkusu ile çözülmesine neden olmuştur.

5. Bölüm: Acı;

İşkence uygulanan kişinin yapısal özellikleri burada önem kazanır. Çünkü yanlış bir acı verici teknik suçlunun çözülmesini engeller. Bunun için çekilen acıların kendisinin neden olduğu hissini yaratacak şekilde uygulanır ve bu hisse kapılan kişinin çözülmesi gerçekleşir. Aşırı derecede şiddet uygulamak fayda vermez, önemli olan hedefi buna hazır hale getirebilecek uzun ve sabırla sürecek bir bölümdür. Uzun zaman gerektirir ama genelde ilk itiraflar sahte kurgular üstüne olduğu yönündedir. Bunun için suçlu sürekli olarak ciddi bir şekilde yapısına uygun şekilde zorlanır.

6. Bölüm: Hipnoz ve Yüksek Derecede Telkine Açık Olmak;

Buradaki strateji hedefin direk hipnoza girmesi değildir, hipnoz edilmiş düşünmesini sağlamak yolu ile sorgulamaktır. Bunun nedeni hipnoz altında alınan ifadelerin doğru sonuçlar vermediği ve hipnozcunun yönlendirmesine dayandığı için gerçeği yansıtmadığından yola çıkılmıştır. Hedef, hipnoz baskısı ile konuşturulmaya çalışılır. Bu kısımda en çok kullanılan teknik ise sihirli oda adı verilen yöntemdir.

Sihirli oda için örnek vermek gerekirse kişiye hipnoza girdikçe ellerindeki ısının artacağı söylenir. Bu ısının asıl nedeni ise diatermal bir cihazdır. Ya da hedefe içeceği sigaranın acı geleceği söylenir ve kendisine verilen sigara bu hissi yaratacak şekilde hazırlanır. Bu duruma inanan kişi yüksek ihtimalle konuşmamak için direnme mekanizmalarını tamamen yitirecek ve çözülecektir.

7. Bölüm: Narkoz;

Bilinenin aksine insanların konuşmasını sağlayacak hiçbir ilaç bulunmamaktadır. Bunun için kullanılan yöntem sahte ilaçlar kullanılması yolu ile hedefin buna inandırılması esasına dayanır. Birçok hasta üzerinde yapılan araştırmada inancın iyileşmesi imkânsız hastalıkların bile iyileşmesi gerçeğine dayanarak hedefin konuşmasına yol açacağı tasarlanmıştır. Çünkü burada kişi kendine uygulanan ilaçtan dolayı konuştuğuna inandığı için vicdani olarak da bir sıkıntı yaşamayacaktır.

Evet, genel olarak bu durumda sonra hedef konuşur. Artık tüm dayanaklarını yitirmiştir. Bu kısımda hedefe vicdani telkinler verilir. Bunun sadece kendisine ait değil herkesin aynı şeyi yapacağı yönünde telkinler verilerek konuşması için daha fazla rahatlaması sağlanır. Bu uygulamalar konusunda uzman bir psikolog veya psikiyatrist gözetiminde yapılır. Çünkü yöntemlerin aşırılığa kaçmaması önemlidir, dozu ayarlanmazsa hedefin konuşturulması imkânsızlaşır.

Gördüğünüz gibi bu konuda ciddi olarak düşünülüp taşınılmış ve ince ince hesaplanmıştır. Bilimsel olarak uygulanmakta ve başarı oranı oldukça yüksektir. Bu yüzden işkenceyi tartışmak anlamsızdır. İtiraf edilmese de bu her devletin sistematiğinde yer alır.

Bakınız:

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması…(1)
 Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (2)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması-(3)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (4)

 

 

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE TÜRK-YAHUDİ İLİŞKİLERİNİN STRATEJİK BOYUTU


Prof. Dr. Ömer Faruk HARMAN

Türklerin gerek büyük kitleler hâlinde İslâm dinine girmeden önce, gerekse Müslüman ol­duktan sonra Yahudilerle ilişkileri olmuş ve bu ilişkilere daima Türklerin müsbet, İnsanî tavır­ları damgasını vurmuş; tarih içinde Hazarlar gibi bazı Türklerin bu dini benimsemelerinin öte­sinde herkesin Yahudileri kovduğu, hor gördüğü bir ortamda sadece Türkler onlara sahip çı­kıp kucak açmış, himaye edip haklarını savunmuştur.

Türk-Yahudi ilişkilerinin mevcut durumunu iyi değerlendirebilmek, geleceğe yönelik ön gö­rülerde bulunabilmek için geçmişteki ilişkileri ve bu ilişkilere esas teşkil eden bakış açılarını bil­mek gerekir.

I- Türk-Yahudi ilişkileri:

a)           Tarihî boyutu:

Türk-Yahudi münasebetlerinin tarihi bir hayli eskiye dayanmaktadır. Bu münasebetleri çok daha gerilere götürüp bu iki milleti kardeş kabul edenler de vardır. Avram Galante, Hz. İbra­him’in iki oğlu İsmail ve İshak’la ilgili Tevrat’taki rivayetlerin Yahudilerce nasıl tefsir edildiğini aktarırken, kardeşlerden İsmail Arapların, İshak da Yahudilerin atası, ayrıca İsmail’in soyun­dan gelen İslâm peygamberi Arap olduğundan, İslâmî kabul etmiş olan diğer milletlerin de İs­mail’e mensup sayıldıkları dolayısıyla ishak’ın soyundan gelen Yahudiler ile bütün Müslüman­ların ve İslâm ailesine mensup olan Türklerin kardeş oldukları şeklindeki yorumu nakletmekte ve bu yorumun, eski dinî İbrânî edebiyatında olduğu gibi halk indinde de kabul edildiğini be­lirtmektedir.”’

Türkler ve Yahudiler kardeş olmasalar bile Yahudiler, uzun tarihî süreçte Türklerden hep kardeşlik görmüşler, Yahudilere karşı hiçbir milletin göstermediği hoşgörü ve himayeyi Türk­ler göstermişlerdir.

Yahudiler milât öncesi dönemlerde ve milâdî ilk asırlarda önce Asurlular ve Babilliler, da­ha sonra da Romalılar tarafından baskı ve zulme maruz bırakılarak bir kısmı katledilmiş, bir kısmı da sürgün edilmiş, neticede Yahudiler çeşitli yerlere dağılmış, bu çerçevede Anadolu topraklarına ve Türklerin bulundukları bölgelere göç etmiş, dolayısıyla Türklerle temas başla­mıştır.

Türkler ile Yahudilerin ilk temasları muhtemelen Mezopotamya’da Irak Türkleri ile olmuş, en belirgin temas ise Selçuklular döneminde vuku bulmuştur.

Selçuklular gerek fethettikleri şehirlerde buldukları Yahudi cemaatlerine, gerek Anadolu’da kurdukları devlete sığınan, Bizans’tan kaçmış Yahudilere din ve vicdan özgürlüğü tanımışlar­dır.

Anadolu topraklarında Yahudi yerleşim merkezleri, eski tarihlerden itibaren mevcuttu. Ya­hudilerin bu topraklara ne zaman geldikleri kesin bir şekilde bilinemiyorsa da M. S. 70 yılında Süleyman Mabedi’nin ikinci kez yıkılışından önce bir kısım halkın bu bölgeye ve Balkanlar’a göç ederek Roma İmparatorluk topraklarında yerleşmeye başladıkları bilinmektedir. Eski Ahit’te Peygamber Yoel,Ege bölgesindeki Yahudi varlığı hakkında ilk bilgiyi vermektedir.[1] Anadolu’da Yahudi varlığına dair gerek M. Ö. III. yüzyılla tarihlenen Helen-Selevki Hanedanlı­ğı dönemine, gerek M. Ö. I. yüzyıla ait bilgi ve belgeler mevcuttur. Anadolu’da mevcut Yahu­di cemaatleri, Süleyman Mabedi’nin Romalılar tarafından yıkılmasından sonra bölgeye gelen Yahudilerin de eklenmesiyle sayıca çoğalmış ve Yahudiler, Anadolu ile Balkanlar’ın muhtelif yörelerine dağılmıştır. Hristiyanlığın ilk yüzyılında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Yahudilerin mevcudiyeti bilinmekte, Yahudi tarihçi Josephus Filavius, milât öncesinde Anadolu’da Yahu­dilerin bulunduğunu nakletmektedir.[2]

Gerek Edirne’de, gerek Türkiye’nin diğer şehirlerinde bulunan Musevîler, muhtelif devlet­lerin idaresi altında baskı ve zulüm görmüşlerdir.

Hristiyan olmadan önceki Roma İmparatorluğu’nda Yahudiler kısmen rahat iken, Doğu Roma’da Hristiyanlığın devlet dini olmasını takiben devlet ve kilisenin Yahudilere karşı tavrı değişmiş, imparator Konstantin’den itibaren Bizans imparatorları birçok Yahudi aleyhtarı ya­sa çıkarmışlar, Yahudi hayatını çeşitli önlemlerle sınırlamaya, Yahudileri aşağılamaya ve ez­meye başlamışlardır. Bizans döneminde oldukça sıkıntılı bir hayat geçiren Yahudiler,[3] Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Osmanlılar başlangıçtan beri Yahudilere karşı iyi davranmışlardır.Orhan Bey ve kardeşi Alaeddin, komşu ülkelere kaçanları geri çağırmışlar, bunun üzerine Bizans topraklarından, hatta Şam’dan Yahudiler Bursa’ya gelip yerleşmişlerdir. Orhan Bey bir ferman çıkararak Bursa’da bir sinagogun kurulmasına izin vermiştir.Edirne merkez olduktan sonra Roma yöneti­minden bıkan Balkan Yahudileri Osmanlı topraklarına göç etmeye başlamışlar, Edirne baş ha­hamı bütün Osmanlı topraklarındaki Yahudiler üzerinde otorite hakkı kazanmış, kentteki dinî medrese (Yeşiva) devletin her yanından öğrenci çeken bir merkez olmuştur.

1376 yılında Macaristan’dan ve 1394 yılında Kral VI. Charles tarafından Fransa’dan kovu­lan Aşkenaz Yahudilerin bir kısmı Osmanlı ülkesine sığınmışlar ve Sultan II. Murad Yahudilere karşı çok olumlu bir tavır takınmıştır. Fatih Sultan Mehmed şehri aldıktan sonra Yahudilere imtiyazlı bir statü tanımıştır.1470 yılında X. Ludvig tarafından Bavyera’dan kovulan Yahudiler Osmanlı yurduna sığınmışlardır. Sultan II. Bayezid, ispanya’dan kovulan ve sayıları tartışmalı olan (100 binden 800 bine kadar varan farklı rakamlar ileri sürülmektedir) Yahudilere kucak aç­mış, Osmanlı kadırgaları bu Yahudileri Osmanlı topraklarına taşımıştır. Kanuni dönemi ve 16. yüzyıl, Osmanlı Yahudilerinin altın dönemidir. Kanuni, Yahudileri himaye ettiği gibi Kudüs’ü imar etmiş, surları onarmıştır.[4]

Bir Musevî tarihçinin ifadesiyle Türkler sayesinde Yahudiler zulmetten nura, esaretten hür­riyete kavuşmuşlardır. Yahudiler Türklere yalnız galip ve toprağın efendileri nazarıyla değil, kendi dinleriyle karabeti olan kardeş nazarıyla bakmışlardır. Buna karşılık Türkler de, Hristiyanların Yahudilere ve dinlerine karşı olan husumetini bildikleri hâlde onlara muhabbet besle­mişlerdir. Türklerin Yahudilere itimat ve emniyetleri vardı; çünkü onlarda Yahudiliği islâma yaklaştıran sünnet, oruç, kutsal mekânlardaki sadelik, dinî temizlik gibi âdetlerin mevcut oldu­ğunu görmüşlerdir.[5]

Türkiye’deki Yahudiler devletin himayesine mazhar olmuş, rahat yaşamışlardır. Dünyanın hiçbir memleketinin Yahudileri, Türkiye Yahudileri kadar himaye görmemiştir.[6]

b-Musevî Türkler:

Tarihte bazı Türk boylan veya aileleri diğer dinler yanında Yahudiliği de benimsemişlerdir. Yahudiliği benimseyen Türkleri iki grupta toplamak mümkündür:

1-Karaimler (Karaylar):

Etnik bakımdan Oğuzlardan olan Hazarlar, kesin olmamakla birlikte Bulan Hakan hâkimi­yeti zamanında Musevîliğin Karay mezhebini kabul etmiş görünmektedirler. Hazarlar muhte­melen 740 tarihinde Musevîliği kabul etmişlerdir. Mes’udi, Hazarların Musevî dinini kabulünün Halife Harun Reşid (768-809) zamanında olduğunu belirtmekte, bu tarihi 10. yüzyıla kadar çı­karanlar da bulunmaktadır. Yahudi kaynakları ise olayın 7. yüzyıldan itibaren başladığını bildir­mektedirler. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, Musevîlik Hazarlar arasında hakan ve çev­resi veya en çok yönetici ve aristokrat zümreyle sınırlı kalmış, geniş kitleler arasında pek ta­raftar bulmamıştır.[7]

Hazar Türklerinin bir bölümü Musevîliğe girmekle birlikte geleneksel dinlerinden birçok inanç ve uygulamayı devam ettirmişlerdir. Musevîliğe geçen Hazarlar, İbranî yazısını kullan­mışlardır. Dört asırlık parlak bir dönem yaşayan Hazarlar, Selçukluların İslâm dünyasına hâkimiyet­leri döneminde tarih sahnesinden çekildiler. Halkın büyük çoğunluğu Müslümanlıkta karar kıl­dı. Moğol istilâsı sonucunda Karayların bir kısmı Kırım’da toplandı. 1917 Devrimi’nden sonra mabedleri yıkıldı veya yıkılmaya terk edildi. Çeşitli bölgelere dağılmış olan Hazar grupları ara­sında Karailik günümüze kadar varlığını devam ettirdi. Bunların çoğu II. Dünya Savaşı’nda Batı’ya göç etmiştir.

Karai mezhebi, Talmudist Rabbani Yahudilikten oldukça farklıdır. Karaylar, Musa’nın şeri­atına bağlı olan ve Tevrat’ın dışında hiçbir yorumu kabul etmeyen fundamentalist bir akımı temsil etmektedir.

Kırım, Polonya, Azerbaycan vb. ülkelerde yaşayan Karaylar, kutsal kitap olarak Tevrat’ı ka­bul etmekte, Talmud’u reddetmektedir.

Karayların eski Sovyetler Birliği içindeki sayıları 3.300 kişidir.

Azerbaycan’daki Musevî kolonilerin tarihi 7-10. yüzyıllara uzanmaktadır. Orada dağ Yahudileri diye bilinen bu Karayların tarihi de muhtemelen Hazar imparatorluğu’na bağlanmaktadır.[8]

2-Kırımçaklar:

Karayların tersine Tevrat’ın yanında Talmud’u da kabul eden Kırımçaklar, sayı itibarıyla oldukça azdır. Kırım’da özellikle Akmescid’de küçük bir Kırımçak cemaati mev­cuttur.[9]

Türk kavimlerinden bazılarının, Ortodoks Yahudilikçe kabul edilmese de bir Yahudi mez­hebi olan Karailiği benimsemiş olması, Türk-Yahudi ilişkileri tarihinin önemli ve farklı bir say­fasını teşkil etmektedir.

II-   Türklere göre Yahudiler:

Türklerdeki Yahudi imajında, İslâmın kutsal kitabında ifadesini bulan ve özellikle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem dönemi olayları sebebiyle bahis konusu olan bakış açısıyla birlikte genelde hoşgörü hâkimdir.

İslâmın geldiği dönemde Eyle’den Yemen ve Uman’a, Medine’den Bahreyn’e kadar Arap Yarımadası’nın hemen her tarafında ve yoğun olarak da Medine, Vâdil-kurâ, Hayber ve Teyma’da Yahudiler bulunmakta idi. Mekke’de sadece fuarlarda ticarî mal satan veya kâhinlik ya­pan küçük bir grup vardı. Arap Yarımadasındaki Yahudilerin büyük çoğunluğu ırk olarak Yahudi ve Filistin menşeli olmakla beraber içlerinde Arap asıllı olanlar da vardı.

Mekke’de önemli miktarda Yahudi bulunmadığı için Kur’an’ın Mekke döneminde nazil olan surelerinde doğrudan İsrail oğullarına hitap edilmemekte, daha çok geçmişte onlara verilen ni­metler hatırlatılmaktadır. Medine’de ise üç büyük Yahudi kabilesi mevcuttu ve Medine, âdeta onların dinî, siyasî, İçtimaî ve İktisadî merkezleri konumundaydı. Müslümanların Medine’ye hicretini takiben gittikçe güçlenmeleri Yahudilerin menfaatine dokunmaya başladı. Hicri II. yüzyılın sonunda ilişkiler bozuldu ve Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldılar. Kur’an’ın da onlara karşı üslubu değişti; İslâmî davet karşısındaki inatçı ve inkârcı tavırları, Allah’ın emirle­rine uymamaları, kelâmını (Tevrat) tahrif etmeleri, peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri söz konusu edildi.[10]

Kur’an, Yahudilere verilen çeşitli nimetleri hatırlatarak Allah’a kulluk başta olmak üzere çe­şitli emirlerle yükümlü kılındıklarını, fakat kendilerine verilen nimetlere rağmen onların, verdik­leri sözü tutmadıklarını, birçok peygamberi inkâr edip öldürdüklerini, Allah’ı unutup başka ilâh­lara taptıklarını, söz dinlemeyip haddi aştıklarını, yeryüzünde bozgunculuk çıkardıklarını belirt­mektedir. Onlardan bir grup Allah’ın kelâmını bile bile tahrif ederek elleriyle yazdıklarını Allah’ın kelâmı diye takdim etmişlerdir.[11]

Allah’ın emirlerini dinlemedikleri, ayetlerini inkâr ettikleri, haksız yere peygamberleri öldür­dükleri için çeşitli musibetlere maruz kalan İsrail oğulları yoksulluk ve aşağılıkla damgalanmış­lar, ahidlerini bozdukları için lânetlenmiş, kalpleri katılaştırılmıştır.[12]

Müslümanların Yahudilere bakışını belirleyen temel kriterler Kur’an’ın onlarla ilgili bu değer hükümlerinden kaynaklanmakta, onları mahkûm eden ayetler göz önünde bulundurularak menfî bir tavır takınılmaktadr. Türklerle Yahudiler arasındaki ilişkilerin geleceğini belirlemede bu kitabî ve dinî tavrın belirleyici bir rolü vardır.

Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, Kur’an’da İsrailoğulları ile ilgili değerlendirmeler ve ten­kit noktaları onlara karşı haksızlık ve iftira olmadığı gibi onları peşinen ve ebedî olarak mahkûm etme anlamına da gelmemektedir; zaten bu İlâhî adaletle bağdaşmaz. Kur’an’ın mahkûm et­tiği Yahudi ırkı değil, sergilenen ahlâk ve karakter yapısıdır. Bu karakterin Kur’an’daki en be­lirgin tezahürlerinden bazıları Allah’a verdikleri sözü tutmamaları, yaptıkları ahitleri bozmaları, başka ilâhlara meyletmeleri, ırk ve şekilciliği ön plâna çıkararak özü ve ruhu ihmal etmeleridir.

İslâm dünyasında Yahudilikle ilgili menfî yaklaşımın dinî olduğu kadar sosyal ve siyasî se­bepleri de vardır. Kur’an’ın Yahudiler hakkında çizdiği çerçeve, Müslümanların zihninde belli bir ön kabul oluşturmuştur. Buna Hz. Peygamber zamanındaki Yahudilerin tutumu da eklenin­ce Yahudilik ve Yahudilere karşı Müslümanların tutumu dogmatik bir mahiyet kazanmıştır. 19. yüzyılın sonlarında başlayan Filistin’deki Yahudi yerleşiminin sebep olduğu olaylar da bu dog­matik tutumu perçinlemiştir. Bu yüzden İslâm dünyasında Yahudilik ve Yahudilerle ilgili olum­lu bir fikre rastlamak pek mümkün değildir. Müslümanlar arasında yaygın olan kanaate göre Yahudiler lânetlenmiş bir millettir. Yahudilik, Yahudilerin emelleri doğrultusunda tahrif edilmiş­tir. Bu dinin öğretilerinde gayriahlâkî unsurlar vardır. Yahudiler kendilerinin seçkin bir millet ol­duklarını iddia eder, Yahudi olmayanları insan olarak görmezler.[13]

Gerek İslâmın kutsal kitabındaki değer hükümleri ve bazı tesbitler, gerekse bazı tarihî olay­lar sebebiyle Türklerin Yahudilere bakışı menfî olmasına rağmen genelde Yahudilerle ilişkiler­de hoşgörü hâkim olmuştur. Islâm tarihi boyunca Müslümanların, Yahudilere karşı uygulama­ları da bunu göstermektedir.

Yahudiler İslâm memleketlerinde daima himaye görmüşlerdir. 640’ta İskenderiye’yi fethe­den Hz. Ömer, oradaki 40 bin Musevîyi himaye etmiş, Abbasi halifelerinden Mansur ve Harun Reşid, çeşitli görevlerde Yahudilerden istifade etmişler, Selçuklular ve Osmanlılar da, Hristiyanların menfî tavrına karşılık Yahudileri himaye etmişlerdir.

Dolayısıyla Türk-Yahudi ilişkilerinde Türklerin Yahudilere bakışını belirleyen dinî ve tarihî şartları hesaba katmak gerekmektedir.

II-Yahudilerin Müslümanlara bakışı:

Yahudiliğe göre Yahudi olmanın bazı ırkî ve dinî şartları vardır ve bunlar Yahudi hukuk sis­teminde açıkça belirtilmiştir. İrken Yahudi olmayıp Yahudiliğe giren kimse de Yahudi hukuk sistemine (Halakhah) göre Yahudi sayılmaktadır; ancak irken Yahudi olmak, genel Yahudilik anlayışında bir seçilmişliğin işaretidir. Allah, diğer milletlerin arasından Yahudileri seçmiştir ve bu yüzden onlar seçilmiş halktır. Bu seçilmişlik ve bir goy (ümmi=yabancı) olmamak, Allah’a şükrü gerektiren bir husustur. Klâsik Rabbani anlayışta ve modern Ortodokslukta bu anlayış hâkimdir.[14]

Kur’an’da da Yahudilerin bu tavrına işaret edilmekte ve kendilerine kitap verilmiş ve bir­çok peygamber gönderilmiş olması hasebiyle daha üstün olduklarını iddia ettikleri belirtilmek­tedir.[15]

Diğer taraftan Yahudi dünyasında Müslüman denilince genellikle Araplar anlaşılmaktadır ve İsmail ile İshak arasında Tevrat’ta anlatılan olaylar sebebiyle Galante’nin naklettiği ve yu­karıda zikredilen cümleleri kardeşliği ön plâna çıkarsa da düşmanlık söz konusudur. Rabbi Hiyya İsmail oğullarından bahisle, “İsmail oğulları, İsrail oğullarının vatanlarına dönmelerine mani olacaklar, gelecekte dünyada büyük savaşlar çıkaracaklar, kutsal topraklardan sökülüp atılacaklar ve oraya İsrail oğulları hâkim olacaktır”demektedir.

Hz. İsmail’e duyulan kin ve olumsuz düşünceler onun soyu olan Araplara ve daha sonra Müslümanlara da yöneltilmiştir.[16]

Türk-Yahudi ilişkilerinde dikkat edilecek hususlardan biri de Yahudilerin, kendileri dışında­kilere özellikle de Müslümanlara bakışı ve bunu belirleyen kriterlerdir.

III-Siyasî ve Ekonomik Yönden Türk-Yahudi ilişkileri:

Türk-Yahudi ilişkilerinin geleceği ile ilgili temel belirleyicilerden biri de siyasî ve ekonomik boyuttur. Geçmişte olduğu gibi günümüz dünyasında da ülkeler ve milletler arasındaki ilişki­leri belirleyen sebepler sadece dinî ve ırkî değildir. Özellikle günümüzde gittikçe sınırlı bir hâ­le gelen kaynaklardan daha çok istifade etme ülkelerin temel politikalarındandır. Bir taraftan Yahudilerin, kendi kutsal kitaplarından da kaynaklanan vadedilmiş topraklar inancı ve sınırla­rı Tevrat’ta çizilen bu topraklara sahip olma hedefi, diğer taraftan petrol bölgelerine ve su hav­zalarına sahip olma gayreti Türk-Yahudi ilişkilerinde de temel belirleyicilerden olacaktır.

Orta Çağ Yahudi düşüncesi Tevrat’ta yer alan ve İsrail oğullarına ilelebet mülk olarak ve­rilmiş bulunan toprakların kuzey sınırını Güneydoğu Anadolu olarak belirlemektedir. Dolayısıy­la gerek dinî, gerek dünyevî maksatlarla bu sınırları gerçekleştirmek isteyen Yahudilerin, Türk topraklarına da göz dikecekleri düşünülebilir. Bu noktada siyasî siyonizmin taktik ve faaliyet­leri gözden uzak tutulmamalıdır.

Öte yandan Yahudilerin İsrail’de kalabilmeleri su kaynaklarına sahip olmalarına bağlıdır. Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi bugün de o bölgedeki en önemli unsur sudur. Bu açıdan bakıldığında GAP bölgesi kaçırılmayacak bir fırsat ve hazır bir imkândır.

Bölgede uzun süreli hâkimiyetin temel araçları petrol ve sudur.
Petrol Araplarda, su ise Türklerdedir.

Türklerin Müslüman olmaları, Yahudilerle ilgili İslâmî kaynaklarda yer alan değer hükümle­ri dikkate almalarını gerektirmekte, öte yandan İslâm dünyasıyla ilişkilerini iyi bir düzeyde sürdürmelerini zorunlu kılmaktadır. Diğer taraftan bölgede önemli bir güç hâline gelen ve Batı dünyasının önemli lobi ve güç merkezlerinin desteğini alan İsrail ile ilişkilerin belli bir düzeyde tutulması da bölgedeki huzur açısından önemlidir.

1517’den 1917’ye kadar bölgeye hâkim olup Arap ve Yahudileri sulh içinde bir arada ya­şatan Osmanlı’nın varisi olan, Arap-İsrail çatışmasında taraflardan biriyle din birliği içinde olan, jeopolitik açıdan önemli bir konumda bulunan ve bölgenin su kaynaklarını elinde tutan Tür­kiye’nin, temsil ettiği tarihî misyon açısından da çatışan taraflar arasında aktif rol üstlenerek barışı sağlaması gerekmektedir.

Bu ise Türk milletinin kendine güvenmesi ve tarihiyle gurur duyması, geçmişle övünmekle yetinmeyip bilim ve teknolojide kendini geliştirmesiyle mümkündür. Ancak bu takdirde geleceğin plânlanmasında aktif rol alması mümkün olacaktır.

  Kaynak:
21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği Muzaffer Özdağ’a Armağan II. Cilt, Derleyenler: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ Dr. Yaşar KALAFAT Mehmet Seyfettin EROL Avrasya Bir Vakfı Asam Yayınları: 61 Jeopolitik-Strateji-Terör Araştırmaları Dizisi: 16 Ankara, 2003

[1]     Kitab-ı Mukaddes, Yoel, 4/6.

[2]      M. S. Sharon, Türkiye Yahudileri, (Jerusalem: 1982), ss. 3-4; N. Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi, (İstanbul: 1993), ss. 17-19.

[3]     Sharon, a. g. e., s. 5.

[4]     Naim Güleryüz, a. g. e., ss. 49-73.

[5]     A. Galante, a. g. e., ss. 15-16.

[6]     A g. e., ss. 18-19.

[7]     Rasony, Tarihte Türklük, (Ankara: 1988), s. 115.

[8]     Ü. Günay, H. Güngör, Türk Din Tarihi, (Kayseri: 1998), ss. 206-214.

[9]     H. Güngör, Türic Bodun Bitimi Aaraştırmalan, (Kayseri: 1998), ss. 16-17.

[10]     el-Bakara 2/74-81, 87-93; en-Nisa 4/44-52; el-Cum’a 62/5-8.

[11]    el-Bakara 2/61, 63-64, 74-80, 83, 246; el-Maide 5/13,70,78.

12   el-Bakara 2/61; el-Maide 5/13.

[13]   B. Adam, Yahudilik ve Hristiyanlık Açısından Diğer Dinler, (İstanbul; 2002), ss. 19-20.

 [14]   B. Adam, a.g. e., ss. 24-26.

[15]    Al-i Imran 3/75.

[16]    B. Adam, a. g. e., ss. 46-47.

CAPRİCORN ONE /Hükmedenler (1977) [Capricorn Uzay Uçuş Merkezi “OĞLAK BİR”]


Aldananlar için
Eski bir film. Seyretmenizi isterim.

Yönetmen: Peter Hyams
Senaryo: Peter Hyams
Ülke: ABD , İngiltere
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Gerilim
Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1979 (Türkiye)
Süre: 123 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: JerryGoldsmith
Oyuncular: ElliottGould,    James Brolin, BrendaVaccaro, Sam Waterston,    O.J. Simpson

Özet

NASA, büyük bir Mars yolculuğu hazırlığı içindedir. Yolculuğa kısa bir süre ortaya çıkan bilinen bir sorun nedeniyle astronotlar [Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker] roketten gizlice Jackson Üssünegötürülür. Görev iptal olmasına rağmen başarısına gölge düşürmek istemeyen NASA yetkilileri, önceden tasarladıkları sanal bir Mars yolculuğunu günlerce oynanacak şekilde sunmaya hazırdırlar.

Sanal yolculuk başlar. Devlet erkânının geneli bu konuyu bilmediği gibi halkta gaza getirilerek aldatılır.

Bu işte en önemli sorun yıllarını bu eğitime vermiş astronotları ikna etmeye gelmiştir. Komplo uzmanı olan Doktor Kelloway [Hal Holbrook] yapılanların geçerli sebeplerini şu şekilde açıklar, beraber olmazlarsa ölümle tehdit eder.

(Astronotlara) Arkadaşlar sizi görmek ne güzel. Mars yolunda ilginç bir şey oldu. Evet, neden hepiniz oturmuyorsunuz?

  Peki. Pekala, durum şu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, eğer başka bir yolu olsaydı, farklı bir çözüm için en ufak bir olasılık olsaydı, burada şu anda sizinle olmamak için her şeyi yapardım, her şeyi.

Bru, ne kadar zamandır birbirimizi tanıyoruz?

  16 yıldır, bu kadar zaman olmuş, onaltı yıl. Şu anda kendini görebilmeni çok isterdim, Kahvaltılık Gevrek kutusundan çıkan oyuncaklara benziyorsun. Ve ben, ellerim ter içinde davul gibi gerginim. Bu hayalimi, yeni sınırların keşfini kime anlattıysam bana bir deliymişim gibi baktılar. Sen bana baktın ve “evet” dedin. Bana “Kay hamile” dediğin zamanı hatırlıyorum. Dışarı çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. Charles’ın doğduğu zamanı da hatırlıyorum. Yine çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. İkimiz, Kaptan Mükemmel ve Çılgın Doktor yıldızlara gitmekten bahsediyorduk, barmen bize bakıp “daha fazla içmeseniz iyi olur” demişti. Onaltı yıl. Ve sonra Armstong, Ay’a ayakbastı ve hepimiz ağladık. Ne kadar gurur duymuştuk. Willis sen ve Walker, o sıralarda gelmiştiniz, ikiniz de parlak ve yetenekliydiniz. Ütüsüz gömlek vardı üstümde, görev aşkım uğruna kuralları takmadığımı gösteren bu halime bakmış ve siz bile yaptığımız işe kendinizi kaptırmıştınız. Glen’in Merkür yörüngesine ilk girişini hatırlıyorum. Büyük Merkez İstasyonuna televizyon ekranları koymuşlardı, ve onbinlerce insan o anı seyretmek uğruna trenlerini kaçırmıştı. Biliyor musunuz Apollo Onyedi, Ay yüzeyine indiğinde, insanlar televizyon kanallarını arayıp şikâyet etmişlerdi çünkü “I Love Lucy” nin tekrar gösterimi iptal edilmişti. Tanrı aşkına, yeniden gösterim ya! Lucy’nin yeni bölümü olsa hadi tamam anlarım. Yani, Ay yüzeyinde yürüyüş neymiş dediler. Yeniden gösterimmiş. Oh, Tanrım! Sonra birden insanlar bütün bu şeylerin maliyetinden bahsetmeyi başladı. Başka bir gezegene gitmek gerçekten milyar dolarlar harcamaya değermiydi?

  Kanser ne olacak?

  Gecekondular ne olacak?

  Kaça mal olacak?

  Bir hayalin ederi nedir?

  Tanrı aşkına! Ne zamandan beri fikirlerin muhasebesi tutuluyor?

  Bugün fırlatma töreninde kim vardı biliyor musunuz?

  Başkan değil, Başkan Yardımcısı, o vardı. Başkan Yardımcısı ve onun tombul karısı. Başkan meşgulmüş. Meşgul falan değil, sadece biraz korkuyor. İki ay önce orada oturmuş ayağını Woodrow Wilson’ın masasının üzerine uzatmıştı. Dedi ki

“Jim… bu işi iyi yapın. Kongre ensemde. Programı iptal etmek için bahane arıyorlar. Başka bir başarısızlığı kaldıramayız! Bu işi iyi yap! Bütün iyi dileklerim seninle.”

Bütün iyi dilekleriymiş. Yanımda sadece o sofu Yardımcısı vardı, hepsi o kadar! Ve işte buradayız, bütün o hayaller ve rüyaların geride kaldı. Orada arkasında bayrak olan sandalyesinde oturuyor ve diyor ki başarısızlığı kaldıramayız. Ve tahmin edin ne oldu?

  Başarısız olduk. Birinci sınıf, en harbisinden Amerikan yapımı başarısızlık!

Con-Amalgamate şirketindeki iyi insanlar bir yaşam-destek sistemi geliştirdiler o kadar ucuzdu ki bu anlaşmadan kar bile edebilirlerdi. Alan memnun satan memnun. Con-Amalgamate kar ediyor, biz de kendi yaşam-destek sistemimize sahip oluyorduk. herşey fıstık gibiydi! Yalnız kar etme işini biraz abarttılar. İki ay önce fark ettik ki sistem çalışmıyor. Sizler üç hafta içinde ölecektiniz. Bu kadar basit. Bu yüzden bu durumu rapor edip görevi iptal etmek zorunda kaldım. Kongre istediği bahaneyi buldu, Başkan hala koltuğunda ve bizim artık bir programımız yok.

Nedir ki onaltı yıl?

  Sahilde bir kum tanesi! Pekala görüşmemizi bitiriyorum. Şimdi ne derler hani, sadede geliyorum. Benimle gelin, size birşey göstermek istiyorum. Burada bir kapı var. Şimdi bunu açıp başka bir alana geçeceğim. Eğer beni takip ederseniz, daha fazlasını göreceksiniz. Sorularınıza cevap vereceğim

Beni takip etseniz daha iyi olur sanırım. Bu işten bu kadar kolay kurtulacağınızı düşünmüyorsunuz değil mi?

Astronot Bru: Şey bilmiyorum, bir olasılık. Belki çok iyi bir olasılık değil, ama bir olasılık işte

- Bunu kimler biliyor?

- Nerdeyse hiç kimse. Houston gerçek uçuşu gözlemliyor. Bütün okumalar Komuta Modülü’nden geliyor, sizin sesleriniz ve hayati bilgileriniz de. Deneme simülasyonlarında her şeyi kaydetmiştik. Onlar bilmiyor. Sizden tek istediğimiz, uçuş ve Mars’a iniş esnasında gerçekleşecek canlı televizyon bağlantılarına katılmanız, hepsi bu. Sadece televizyon yayınları.

Hepsi bu mu?

Sadece televizyon yayınları. Araçtaki bilgisayara bir ekleme yaptık, bu sayede uzay aracı Dünya’ya döndüğü zaman, hedef iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağına inmiş olacak O noktaya yakın bir adaya uçurulacaksınız. Oradan bir helikoptere bineceksiniz. Helikopter sizi uzay kapsülüne götürecek ve siz de kapsüle gireceksiniz. Kurtarma Ekiplerinin düşüş bölgesine ulaşması en az bir, bir buçuk saati bulacaktır. O zamana kadar siz kapsülün içine girmiş olacaksınız. Ana kurtarma gemisi geldiğinde, sizi kapsülün içinde bulacak ve sizi kapsülden dışarı çıkartacaklar.

Herşeyi düşünmüşsünüz.

Bilmiyorum. Umarım öyledir.

Tabi bunu kabul edeceğimizden çok eminsin, değil mi?

Hayır değilim. Ya hayır dersek ne olacak?

  Bilmiyorum. Siz de hayır demeyin. Ne zaman birisi ortaya çıkıp “Gülümseyin gizli kameradasınız” diyecek?

  Tanrım! Bu işten hoşlandığımı mı sanıyorsunuz?

  Bu saçmalığın içinde durmuş ses kayıtlarıyla oynamaktan, canlı yayınlardan, sahte ölçümlemelerden ve iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağındaki bir adadan bahsediyorum diye gerçekten bu çılgınlığa inandığımı mı düşünüyorsunuz?

  Ben, ben burada ne işim var bilmiyorum! O kadar çok kaygı duyuyorum ki, buna değer diye düşünüyorum. Emin bile değilim. Sadece düşünüyorum.

Sanırım ben vazgeçeceğim.

Evet bu her şeyi çözerdi.

Neymiş bu çözülecek olan şey?

  Ölmemesi gereken bir şeyi canlı tutmak! Ahlaki düşünmeye başlamadan önce etrafınıza bir bakın. Neler yaptığımıza ve daha neler yapabileceğimize bir bakın. Bu ülke için neler yaptığımıza bir bakın. Artık insanlar hiçbir şeyi umursamıyor. Garajlarını kapalı tutuyor, kapılarını üç kez kilitliyorlar, yataklarının altında saklanıyor, hatta ve hatta haberlerde öğrenecekleri şeylerden korktukları için televizyonlarını bile açmaktan bile çekiniyorlar. Artık inanacakları bir şey kalmadı. Şimdi siz tüm bu yapılanları bozmak mı istiyorsunuz?

  Tanrı bilir, insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olur. Üzgünüm. Kahretsin çok üzgünüm. Başka ne yapılabilir hiç bilmiyorum. Tırnaklarımla tutunmaya çalışıyorum, tıpkı diğer insanların gibi. Devam edin, insanlara her şeyden vazgeçmeleri için başka bir sebep daha mı vermek istiyorsunuz?

  Devam edin!

Bu gerçekten harika.

Bu işi kabulleneceğiz ve ağzımızı kapalı tutacağız, ve gerçekler ve idealler dünyası… korunmuş olacak. Ama eğer bu devasa dalaverenin bir parçası olmak istemez isek öyle veya böyle ülkeyi yıkımın eşiğine getirmiş olacağız.

Oldukça iyisin, Jim. Hakkını vermem lazım.

Hayır, hayır sözlerimi çarpıtıyorsun

- Sözlerini inkar etme!

- Siz de bu programı inkar etmeyin!

Abartıyorsun. Uçuşu iptal etmenin veya tahsisatları kesmenin, Amerika’ya bu kadar zarar vereceğini pek sanmıyorum.

Düşündüğün kadar basit değil! Biliyorsun. Bilmiyorum. Bir şeyi canlı tutmanın tek yolu nefret ettiğim şeyleri yapmak ise, o şeyi canlı tutmaya değer mi hiç bilmiyorum. Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma.

Tanrı aşkına neyin var senin?

  Ne demek “Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma” ?

  Bunun doğru bir şey olduğunu sanmıyorum! Geri kalan her şey ise palavra! Yardım etmek zorundasın!

- Ne demek zorundayım?

  – Yardım etmelisin!

Peki ya etmezsem?

  Lütfen beni karşına alma. Çıldırmışsın sen. Farkında mısın?

  Sen çıldırmışsın! Bizi alıp bu tımarhaneye getirip bırakıyorsun! ve karşımda olmak istemiyorsun öyle mi?

  Ya aileleriniz!

- Ne olmuş ailelerimize?

  – Lütfen, yardımcı olmalısınız!

- Ne olmuş ailelerimize?

- Yardım etmek zorundasınız! Kahretsin, bu şey benim kontrolümde değil! Her şeyi yapan sadece birkaç kaçık bilimadamı mı sanıyorsun?

  Değil! Daha büyük bir şey! Kaybedecek çok şeyi olan insanlar var, büyük güçler var! Kodamanlar! Haddinden fazla büyüdü! Artık ipler kodamanların elinde!
Ne olmuş ailelerimize?
  Houston’dan Cape Town’a uçuyorlar! Şu anda hepsi uçakta!
Hayır, ciddi olamazsın

- Lütfen, Bru, beni zorlama!

- Seni onun bunun çocuğu, anlat! Hep birlikte uçaktalar işte lanet olası! Yazılı olarak da ister misin?

Uçakta bir cihaz var! Ve bazı insanlar var! Eğer “herşey yolunda” işareti vermezsem cihazı patlatacaklar! Anlamıyor musun?

  Bu hale gelmek zorunda değiliz! Yardım etmek zorundasın! Artık kontrolden çıktı! Çok büyüdü! Yapamazsın. Yapamayacağını söyle bana. Bunu söyleyemem Bru.

Astronotlar hizaya getirildikten sonra muhteşem yolculuk günlerce devam edecek şekilde dizayn edilmeye başladı…

Stüdyo ortamına hazırlanmış uzay mekiği, resimler ve görüntüler eşliğinde, kitleleri görevin başarıyla gerçekleştirildiğine NASA inandırmaya çalışılacaktır. Hiçbir engele izin verilmemesi önemli bir husustur.  Ancak her zaman bir dürüst bulunur mikyasınca  NASA Görevlisi Elliot Whitter [Robert Walden] sinyal  okumalarda bir sorun olduğunu fark eder Doktor Bergen’e (Capricorn Kontrol Uçuş merkezi personel sorumlusu) televizyon sinyallerinin 300 mil gibi mesafeden geldiği varsayımı ile, uzay aracı vericisinden bu şekilde bir verinin gelemeyeceğini ikâz ederek, “sinyaller daha farklı bir yerden geliyor” gibi görünüyor der. Aldığı cevaptan ikna olamaz.

Uçuş başlamasından bu yana 131. gün 4 saat 15 dakika geçtikten sonra Mars’a iniş haberi verilir. Bu arada Elliot Whitter okuma sorunları yüzünden tekrar Capricorn Kontrol Uçuş merkezi başkanı Dr. Kelloway’[Hal Holbrook] a açıklasa da sonuç alamaz.

Elliot Whitter, gazeteci arkadaşı Robert Caulfield [ElliottGould]akşam bilardo salonunda buluşunca durumu şöyle-böyle şeklinde izah eder. Bir numaranın olduğunu farkettiğini TV Sinyallerinin300 mil öteden geliyor gibi net olmasının garipliğinden bahsedince Robert Caulfield’in kafasına şüphe düşer. Çünkü ona bir telefon gelmiştir doğru dürüst konuşamamıştır. Bu kadar kısa bir mesafede sorunlar olurken Marstan net yayın nasıl olur şüphesi ile NASA’nın açıklamalarındaki boşlukları sezer ve olayın üzerine gitmeyi düşünecektir.

Bu arada yüksekeğitim almış ve ideali olan insanlar yalan üzerinde çok duramadıkları gerçeğinden astronotlarda yalancı olmanın psiko-travma hali baş göstermiştir. NASA tedirgindir.

Gazeteci Caulfieldar arkadaşı Elliot Whitter’u konu üzerinde görüşmek için arar. Fakat o, NASA’daki görev yerinden uzaklaştırılmıştır. Her zaman oturduğu evine gider onu bulamayınca içine daha büyük kuşku düşer. Adı sanı bile yok edilmiştir. Gizli servis ona bir tuzak kurmuştur. Caulfieldar ziyaret sonucu arabası ile dönerken kullandığı arabasının freni tutmuyordur. Büyük tehlike atlatır. Feci bir kazadan ancak köprüden suya düşerek kurtulur.

Uçuştan 259 gün 14 saat 12 dakika sonra Mars’tan dönüş yolculuğu başlatılmıştır. Yalancı inişin seremonisi uygulamaya konulmuştur. Dönüşün başarılı olması halinde astronotlar güven vermediği için ölümle sonuçlanması düşünüldüğünden, bir aksilik çıktığı iddiasıyla yani roket ısı kalkanları görevini yapamayacak ve modül atmosfere girişte parçalanacaktır.

İstenilmeyen kaza ile gerçekleşen finalinin savunulması ve başarıya dönüştürülmesi için Dr. Kelloway bir brifing verir.

Bayanlar ve baylar, kısa bir brifing ardından sorularınızı yanıtlayacağım. Atmosfere giriş aşamasından olmalı. Giriş aşamasında bir sorun çıkmıştır.

Capricorn Bir’in uçuşunun 259. günü 15. saat 11.dakikasında, yani atmosfere temastan 2 dakika 18 saniye sonra, Görev  Kontrol gözlemleme panelindeki, ısı kalkanı ışığı kırmızıya döndü. Telsiz bağlantısı kurmak istedik, ama uzay aracı ile bağlantımızda başarısız olduk. Anladığımız üzere ısı kalkanı Komuta Modülünden koptu ve bildiğiniz gibi ısı kalkanı Dünya atmosferine yeniden girişte oluşan ısı artışına karşı, Modülün yegâne korumasıdır. Uzay aracı, Isı kalkanının kaybını müteakip 12 saniye içinde parçalara ayrılmıştır.

Gazeteci: – Aileleri ile görüştünüz mü?

  – Evet. Bu konuda başka bir şansımız olurmu bilmem.

-  Isı kalkanı en son ne zaman kontrol edilmişti?

  Atmosfere yeniden giriş aşaması boyunca bir dizi durum testi yapıldı. Hepsi de bize kalkanın yerinde olduğu konusunda yeterli bilgiyi veriyordu. Hayır, henüz Başkan ile konuşmadım, ama eminim çok yakın bir zamanda konuşurum. Belirtmek isterim ki, Başkan program dâhilindeki tüm ekibe ve bize sürekli cesaret ve destek vermiştir. Bu görev bize olduğu kadar ona da çok şey ifade ediyordu.

-Sizce bu olay, İnsanlı Uzay Programının sonunu getirir mi?

  Bilmiyorum. Yolunuz üzerinde tökezlemeden o kadar uzağa gidemezsiniz. Bu hedefinizin, harcadığınız emeğe değmediğini göstermez. Birçok insan geldi geçti. 1967’de Apollo Bir’de yangın çıkmıştı. Ama biz… başarısız olduğumuz halde hemen vaz geçmedik. Bizden istendiği üzere yolumuza devam ettik.

Şimdi bu üç sıradışı adam kendi ırklarının ufkunu genişletmek uğruna… Hayatlarını feda etmişlerdir. Bir amaç uğruna öldüler. Siz söyleyin. Size soruyorum…

Buradaki herkese soruyorum. Siz söyleyin bana. Bu adamlara minnetimizi en iyi şekilde nasıl gösterebiliriz?

  Rüyalarından vaz geçerek mi?

Herşey bir hiç uğrunaydı diyerek mi?

  Yanıtı siz verin

Yalan ancak yalanla savunulacaksa bu hikâye tabiî ki ölümle bitmeliydi. Ancak astronotlar bir aksiliğin olduğunu ve öldürüleceklerini anlayınca, bulundukları üsden bir uçağa binip kaçarlar. Ancak aksilikler yüzünden 20 dk mesafedeki bir boş alana mecburi iniş yaparlar. Üç arkadaş tek başlarına derin devlete karşı mücadele edeceklerdir. Yapılan plan ile hepsi bir yöne giderek kurtuluşa yol bulmak için ayrılırlar. Üç astronotu tabiat açlığı susuzluğu ve devletin acımasızlığı takip etmektedir.

Gazeteci Caulfield olaylardaki ve sözlerdeki eksiklikleri tamamlamaya başlamıştır. Gerçek sonuca doğru ilerler. Patronuna durumu biraz açar. Ancak bu durumdan haberdar olan derin devlet onun evinini basıp evine koydukları kokainle tutuklayıp hapse atarlar. Patronu kefaletle onu kurtarır.

NASA Görevlisi Elliot Whitter’den duyduğu “sinyaller sanki 300 mil mesafeden geliyor” sözüyle Gazeteci Caulfield kız arkadaşı Judy Drinkwater [ Karen Black] ile Copricorn üssünün etrafındaki eski askeri üsleri tararlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda eğitim amacıyla kullanılan terk edilmiş Jackson Üssü ne gitmeye karar verir. Üsde astronot Bru’nun künyesini ve stüdyonun kalıntılarını bulur. Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker’in hayatta olabileceği düşüncesiyle ilaçlama yapan çift kanatlı küçük uçağı kiralar. Onun gibi iki askeri helikopter astronot Bru’yu aramaktadır. Saklandığı benzin istasyonunda bulurlar. Gazeteci Caulfield de olay yerine gelir. Kovalamaca sonucunda Charles Brubaker’i kurtarır.

Bu arada astronotlar için anma töreni yapılıyor ve Amerikan başkanı onları övüyordu.

Bayanlar ve baylar, Bayan Brubaker Bayan Willis, Bayan Walker, Amerikalı dostlarım. Bugün, bitmemiş umutlardan ve gerçekleşmemiş hayallerden bahsetmek üzere buradayım. Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker sekiz ay önce, hayalleri uğruna bu Dünya’yı terk ettiler. Bize geri dönmeyi başaramadılar. Amerika’nın her yanındaki milyonlarca vatandaşımızın desteği sayesinde hayalleri büyüyüp gelişecek, çıkarcılığın ulusal bir salgın haline geldiği günümüzde, bize iftihar duyacağımız bir şey verdiler.Ölmesine izin verilmemesi gereken bir hayal. Bir millet, ulus ruhu üzerine kurulur. Milletlerin büyüklük sınavındaki ana ölçüt, kriz zamanlarında ulusun bir araya gelmesidir. Ulaşabileceğimiz şeyler üzerindeki yegâne sınır umutlarımıza koyduğumuz sınırlardır. Bu üç adam, bize umutlarımızın ne kadar sınırsız olduğunu hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde, hepimizin tek bir vücut haline geldiği anlar oldu.

Hepimiz umutlandık, hepimiz sevindik, hepimiz gururlandık. Hepimiz aynı korkuyu ve aynı neşeyi paylaştık.

Bu üç adam, bizi tekrar bir araya getirdi. Hepimiz biliyoruz ki, eğer hep birlikte uğraşırsak ulaşamayacağımız hedef yoktur. Bu üç adam için duyduğumuz minnettarlığı anlatabilmek için hiçbir yol bulamıyorum çünkü onlar artık aramızda değil. Yine de savundukları şeylerin anısına, hizmet etmek adına

 Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker tören alanına gelir film burada kesilir. Final fikir izleyiciye bırakılmıştır. Çoğumuzun hissiyatı yalanın ortaya çıkacağı umudunu verse de yine derin devlet onları konuşturmayacağını hemen hatıra getirmeliyiz.

Uzay teknolojilerine ve NASA’ya dair üretilen komplo teorilerinin en çarpıcısından yola çıkılarak gerçekleştirilen film, son derece dikkat çekici bir klasik olarak kabul ediliyor. Günümüzde de küçük bir grup tarafından savunulan, aslında uzaya gidilmedi teorisi üzerine sıradışı bir uzay filmi olması açısından önemlidir.

Bu filmden bizlere düşen hisse insanlığın birçok şekilde doğru veya yanlış fikir/mizansen olaylar ile aldatılıyor olmasıdır. Zannedersem birçok doğrumuz dahi aldatma oyununun bir parçası gibi. Zamanla gerçekler yüzeye çıktığında da bu tür olaylar ya unutulmuş ya da değerini kaybetmiş oluyorlar. O zamanda bilmenin/bilmemenin bir önemi kalmamıştır.

Yazıklar olsun aldatanlara. Bin kere yazıklar olsun aldananlara. Zulüm karşısında sessiz kalan zalim’in suç ortağıdır. HZ ALİ Kerremallâhü Veche buyurdu ki;
” MAZLUMUN GÜNAHI ZALİMDEN FAZLADIR