CENAB ŞAHABEDDİN


TİRYAKİ SÖZLERİ

AŞK

KADIN

DİN-DUA

SİYASET-CEMİYET

İNSAN-ÇOCUK

HAKİKAT

DOĞRU-YALAN

PARA-ALTIN-EŞEK 

MUHTELİF KONULAR

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

MUHTELİF KONULAR (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Boş mide haykırır, derler. Biz de ilâve edelim: Dolu ağızların sesi çıkmaz

—Derin sefalet gibi büyük zenginlik de güzel hislerin inkişâfına (gelişmesine) mânidir

—Ruhu kör odur ki önündeki tarihi geçmiş tarih gibi vazıh (açık) göremez

—İstibdadın muhasebesini hep “tarh” (eksiltme) ile rüyet etmeliyiz (görmeliyiz). Tâ ki sıfıra müncer olsun (sıfırla son bulsun)

—Selâmeti ancak vukuatın (olayların) mantığında buluruz

—Dehâetin (dâhiliğin) ne memleketi, ne asrı olur; her yer onun, her zaman onundur.

—En sevimsiz faaliyet başkasının pislediğini temizlemektir.

—Dünya çok çabuk döndüğü için rengi belirsizdir.

—Ne dediği anlaşılmayan ses sükûtun (susmanın) yaramazıdır.

—Can sıkıntısı ruha nisbetle cismin tavlaşmasından ileri gelir.

—Halimize uymayan bizi oyalayamaz.

—Dimağın (kafan) dolu ise çok yazacak bulursun; Kalbin dolu ise dimağın boşalmış gibi olur.

—Avam mahkemesi daima gıyaben mahkûm eder.

—Kanunların büyük vazifesi zaif ile kuvvet arasında muvazene âleti olmakdır.

—Siyâsi makalelerin çoğu bir tarafı pişmiş omletler gibi ancak altüst ettikten sonra yutulabilir!

—İyilik kuvvetin eserlerinden biridir; hiçbir zayıf müstemirren (devamlı olarak) iyi olamaz.

—Halinden şikâyet zımmen mağlûbiyeti itiraftır; onun için muhatabımız nazarındaki kıymetimizden bir kısmını kaybettirir.

—Fenalığımızı kendimiz suiistimal ederiz; iyiliğimizi başkaları suiistimal ederler.

—Hayatta muvaffak olmak için göze çarpan maskaralık kendini gösteremeyen ehliyetten şüphesiz daha kıymetlidir.

—Adaleti tabiiye (tabii adalet) daima kuvvetin taraftarı ve hamisidir (koruyucusudur). Bismarck gibi!

—Yüzümüzde bugünkü tebessüm (gülümseme) yarınki buruşuğu hazırlar.

—Nazm ile şiir görüyorum ki, çok kişinin ağzında hâlâ çifte badem gibi aynı kabukdan çıkmış zan olunuyor.

—Gözlerini anahtar deliğinden ayırmayan hizmetçilerdir ki efendilerini en iyi tanırlar!

—San’atta yaşayacak bid’atler (sonradan çıkma âdetler) ancak an’aneye tamamen vâkıf olanlardan sâdır olabilir (çıkabilir).

—Üzümün tatlısı bağ bozumuna kalır.

—Bolca maaşlı bir memuriyet şekline girmedikçe büyüklerin teveccühüne aklım ermez.

—İlim yalnız zekâyı değil hamakati (ahmaklığı) de artırır.

—Herkesi tanımak dâvası kendini bilmeyenlerden sadır olur (gelir).

—Takdir gibi tahkir de mahalline sarfedilmeli ki (yerinde kullanılmalı ki) kıymeti olsun.

—Metin dediklerimiz alelekser hissizlerdir.

—XIV. Louis: “Devlet benim!” dermiş. Diyebilsek hangimiz demezdik?

—Murdar ilik bazı adamlarda beyin yerini tutar.

—Tatlı hâtıra mesut hayatın faizidir.

—Kanunı tâviz (tâvizin kanunu): Aklı çok olanın lezzeti de çok olur elemi de.

—Yeryüzünden fenalık kalkamaz: Çünkü enbiya (peygamberler) ölüdür, evliya ölü, ancak şeytandır ki herkesten arta kalır!

—Tevâzuun güzelliği sâdır olduğu (çıktığı) noktanın irtifaı ile mütenasiptir (yüksekliği ile orantılıdır).

—Yeni fikirler uzun ömürlü olmak için çok yaşamış vak’alara istinad etmelidirler (dayanmalıdırlar).

—İçinde yaşadığı zamanı beğenmemek aczin en şayi (yaygın) şeklidir.

—Yüksek fikirlere hizmetkâr olmayan, hakkı ile âmir olamaz.

—Zayıflar nazarında kuvvetin her tecellisi (görünüşü) bir fazilettir: İster yapsın, ister yıksın. Zayıfın takdiri ile karşılanır.

—Hayat hiç şüphe yok ki bir komedyadır: Fakat içinde çoğumuz ağlarız.

—En acıdığım dimağlar onlardır ki Tevrat ile tabiat arasında ezilir kalır.

—Bir zerre ümidiniz var mı, bir çeki elem yüklenebilirsiniz: Muvazene-i hayat (hayatın dengesi) böyledir.

—Herkes kendisini beşeriyyet için elzem (çok lüzumlu) hisseder; halbuki beşeriyyetin hiç birimize ihtiyacı yoktur.

—Vakit geçirmek için bana “briç plafon” yahut “majon” teklif ediyorsunuz. Bense vaktin geçtiğinden müştekiyim (şikâyetçiyim) ve aradığım, vakti geçirecek değil, geçmekten men edebilecek (geçmeyi önleyebilecek) bir vasıtadır.

—Ancak cücelerdir ki küçüldüklerini hissetmezler.

—Hakiki şükran dudaklardan çıkmadan evvel gözlerde okunur.

—Birbirini tanıyanlar ve anlayanlar arasında sükût sözden daha çok derinlere ve daha çok uzaklara gider.

—Köyler şehirlerden az akıllı değildir; fakat köylerde akıl paslanır.

—Bir şâirin hafızası tarihleşti mi, anlayınız ki ihtiyarladı.

—İyi giyin ama dikkat et ki kostümün sana faik olmasın (senden üstün olmasın).

—”Tarihi yazan biziz, yapan siz!” evet, ama itiraf buyurunuz ki yapabilecek olsanız yazmayı istihkar ederdiniz (küçük görürdünüz).

—Bir mükemmel iftar sofrasında ramazanı beğenmeyen kimseyi görmedim.

—Fikren emir olamazsan esir olursun: İkisi ortası yoktur.

—Çenesi düşmedikçe ihtiyarlar az söylerler: Hayat onlara sözün faydasızlığını öğretmiştir. 

—Hürriyeti bihakkın (hakkıyla, gereği gibi) anlamayan ergeç suiistimal eder (kötüye kullanır).

—Bayram, kıyafetlerin riya (iki yüzlülük) devridir.

—Yeisi hakiki (hakiki üzüntü) ağlamaz, acı acı sırıtır.

—Fırtına gecelerinde nakış işlenmez. 

—Hal ve mevki ne kadar vahim (kötü) olsa ahali nikbin (iyimser) idarenin taraftarıdır.

—Sürüden ayrılanı sürü sevmez.

—Avam nazarında yükselmek ister misin, evvel beevvel (her şeyden önce) kendi nazarında küçülmeğe razı olmalısın.

—Biraz araştırırsanız elmas da kömürdür.

—Akarsu ne güzel hayat dersidir: Küçük manilerin üzerinde köpürür; büyüklerin yanından sessizce geçiverir.

—Ruhumuzda mahbus kalan yaşların zehrine nisbetle gözümüzden akanların acılığı hiçtir.

—Her terakki hatvesi (ilerleme adımı) milyonlarca adam ezer: Kanun ı tarih (tarih kanunu) budur.

—İstibdad her tenbel milletin kürek cezasıdır. (Çizilmiştir.)

—Politikanın en bariz (görünür) hedefi maliye lokantasında bol ziyafettir.

—Çok sakladığımız yemek bizden ekşimek suretiyle intikam alır.

—Her yük omuzdan indirilebilir, senelerin yüklettiği yaş yükü müstesna!

—”Atarlar sengi (taşı) elbette dırahtı meyvedar üzere” (meyveli ağaca)… Fakat dırahtı meyve darın (meyvali ağacın) hiç umurunda değildir; düşen mazakları yiyecekler düşünsün!

—Mütevazi (alçak gönüllü) dediklerimizin çoğu gururlarını izhardan (göstermekten) korkanlardır.

—Gençlerin hücumuna maruz kaldıkça (uğradıkça) kendi kendime diyorum: İnsan “yalnız uzun yaşamayı değil, sabırsızların vârislerini de düşünmeli imiş!”

—Tarihi olmayan milletler mes’uttur, diyorlar. Ben bu sözün mabe’üttatbikini (tatbik yerini) bulamadım. Kanaatime göre sözün doğrusu şudur ki tarihi olmayan milletler mes’ut değil, mevte (ölüme) mahkûmdurlar.

—Yeryüzünde yaşamak arzın (dünyanın) ağırlığından az çok bir hisse yüklenmektir.

—Mutaassıb (taassubu olan) muhafazakârlar nazarında (gözünde) her tahavvül (değişme) bir inhitat (çöküntü) eseridir. .

—Avam en az anladığına en ziyade kuvvetle inanır.

—Bolşevizm: Kendi kendisini yiyen bir mahlûk!

—Kazlar arasında kartal ve kartallar arasında kaz mütesâviyen (ayni ölçüde) sıkılır.

—Fakirin zekâtı sabr ile sâ’ydrr (çalışmadır).

—Kafalar boş durdukça kalınlaşır.

—Temizlik sefalete gizli bir acılık ilâve ediyor.

—Bir güzel fikir bin dimağa uğrayabilir. Fakat en matbu (yazılmış, basılmış) şekli hangisinden aldıysa onun malı olur.

—Gariptir, yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler.

—Ahmak hiç kimsenin beğenmediği hamakatini (ahmaklığını) kusursuz güzel bulur.

—Soysuzların garazı ehliyetin en bariz (görünür) delilidir.

—O zât hakiki bir idare adamıdır ki sırasında: “pekiyi” ve sırasında: “olmaz!” demeyi bilir. Ve hiç bir zaman rücü etmez (geri dönmez).

—Hakiki fenalar iyiliği ham aka te (aptallığa) atfederler (bağlarlar).

—Düşman edinmek dost kazanmaktan kolay değildir: Beriki himmete mütevakkıfsa (bağlı) öteki de kudrete tevakkuf eder (bağlı olur).

—Herkes satılık olamaz ama herşey satın alınabilir, fîatını iyi takdir etmek şartıyla.

— Gençliğe çok kusur bağışlanabilir, çünkü nefsini (kendini) tashihe (düzeltmeğe) vakti vardır —Edebiyat sarayında dikkat ettim, en çok sesi çıkanlar darüssüade ağaları (kızlar ağaları).

—Çalışmak öyle emin bir bastondur ki her düşen ona dayanarak kalkabilir. “Düşenin dostu olmaz hele bir yol düş de gör!” diyen sây’i (çalışmayı) hatırlamamış olsa gerek.

—Her memlekette öyledir: Darülfünunlar (üniversiteler) kıyamete yakın düzelir.

—Uykuda gördüğümüz rüyalar uyanık gördüklerimizin her itibar (bakımdan) ile binde biri nisbetindedir.

— 1324 (1908)’den beri an’ane (gelenek) ile inkilâb arasında bocalıyoruz.

—Kendilerini günahkâr zan eden masumlar masum zan eden günahkârlardan az değildir.

—Emin olma, fakat emniyetli görün: Bu bir fermanı içtimaidir (sosyal kaidedir).

—Bir adamın efkârını (fikirlerini) sözleri değil hayatı gösterir.

—Harbı umumi (I.Cihan Savaşı) ile sulhı umumi (genel barış) arasında ben bilhassa şunu anladım ki hayatımı fedâ etmek kazanmaktan kolaymış.

—”Kıyamet ne vakit kopacak” sualine bir müsâmerede şu cevabı verdiler: “Cenabı hak (Allah) kâinatı yarattığına nadim (pişman) olduğu anda!” (Allah Teâlâ pişman olmayacağına göre kıyamet için başka bir sebep aramak gerekir)

—Muhitine (çevresine) karşı kin beşleyen adam etrafına ateş dizilmiş akrebe benzer: Ergeç kendi zehri kendisini öldürecektir.

—Miskin kanunlar onlardır ki hükümetin korku hissinden doğar.

—Teb’asının tepesine her hükümet kılıç asar: İyi hükümetler onlardır ki astıkları kılıcı hissettirmezler.

—Dimdik ve dosdoğru yürü! hiç olmazsa boyundan kısa görünmezsin.

—Bütün teb’asını zindana tıkmak yahut sabah olmadan güneşe kavuşturmak iddiası, ikisi de akimdir (sonuç vermez).

—Nur aydınlattığı muhite (çevreye) ve ateş ısıttığı daireye nisbetle kıymet alır.

—Fevkalâde (olağanüstü) ruhlarda fazilet gibi kusur da müstesna bir azamet alır.

—Milletler de efrad (fertler) gibi düşekalka büyürler. Her sukut (düşüş) bir inhitat (çökme) eseri değildir. Bir kavim için hakiki inhitat (çöküş) eseri odur ki içerisinde inkişafa (gelişmeğe) müstait (elverişli) ruhları neşvünümadan (gelişmeden) meneder.

—Eski zamanın sağlam müslümanları: “Başımız şeriata bağlı!” derlermiş. Fikrimce sağlam kanunlar da: “Başımız tekâmüle (gelişmeğe) bağlı!” diyenlerdir.

—Hürriyet, hürriyetin ne olduğunu bilmeyenin hakkı değildir.

—Hüküm, hükümdarın da olsa hak teb’anındır, çünkü hükümdar her hakkım teb’anın kuvvetinden alır.

—Her millet karnında istikbal namıyla bir yavru taşır, o yavruyu düşürmek içtimai (sosyal) cinayetlerin en büyüğüdür.

—İğtişaş (karışıklık) ile beslenen elbette asayişin avdetini (geri gelmesini) istemez.

—Suiistimale müsait (kötüye kullanmağa elverişli) olmayan kanun yoktur, eğer tatbik edeceklerde suiistimal (kötüye kullanma) iştihası varsa kanun değişmekle suiistimalin ancak şekli değişir.

—Varlığını hissettirmeyen istibdadın başım üstünde yeri var: Enseme dokunmayan boyunduruk bende yok demektir.

—Her fert kendi işine gelmeyen idareye istibdad (keyfi yönetim) isnad eder.

—Taht yıkmak taht kurmaktan güçtür.

—En ağır angarya: Faydasızhğından emin olduğu işi vazife namına (adına) ifa etmek (yapmak).

—Garazların en murdarı (pisi) faikiyete (üstünlüğe) garazdır.

—Kanunlar bile lüzumundan ziyade çoğalınca müptezelleşir (orta malı olur)! lüzumsuz kanunlardır ki kanunu istihkar doğurur.

—Davaları hiffetle (hafiflikle) telâkki eden hâkim, davacılara mahkemelerle oynamak, hakkını tanımış olur.

—Teşkilât şirazesine (düzenine) girince iğtişaş (kargaşalık) bile intizam kuvveti alır.

—İyi adam dediğimiz kendimize en çok benzeyendir.

—Ahlâki fikirler o kadar nisbidir ki o sahada hattâ bedihiyat (açık olan şeyler) ile çok kere taâruz eder (zıtlaşır).

—Tekâmüle (gelişmeye) riâyet her hususta lâzımdır: Nur bile karşınıza birdenbire çıkarsa karanlıkta gördüklerinizi de göremez olursunuz.

—Başkalarına sert davranmak hakkını ancak nefsi hakkında merhametsiz davrananlar kazanır.

—Politika yarasa tabiatlidir: Çok aydınlıktan hoşlanmaz.

—Muhakeme mesafiyinden (masraflarından) canı yanmış bir zât derdi ki: “Dâva açmak istikrazı dâhilinin (iç borçlanmanın) zıddına olarak altın verip kâğıt almaktır!”

—Yoksulluk rüzgârı her tozdan evvel fazileti süpürür.

—lnsan kolaylıkla ancak kendisini çok sevenlerle kendisinden çok korkanları ikna edebilir: Bir tebessüm ve bir çatık kaş,sırasında kuvvetli bir delildir.

—Etrafımdakiler haşhaş tohumu çiğner gibi lâkırdı ederler ise elbette uyurum.

—”Bugünkü fikirler”in kıymetini ancak “yarın” gösterir.

—Tarih bir tekerrürdür ama her devrinde haylice değişerek.

—Genç görünmek arzusu bilhassa ölüm endişesinden kaçınmak için beslenir: Sanırız ki genç göründüğümüz nisbette ecelden uzağız!

—Öylelerini gördüm ki ölümden ziyade mezardan korkuyorlar: Gömülmek olmasa ölmeğe hemen hemen razı olacaklar. Böyleleri.hayatı hayatın hülyası ile kanaat edecek kadar sevenlerdir!

—Nezaket ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.

—Nereye çıkacağını bilemediğin yolun basiret iktizası ortasında durmakdır.

—Herkese aynı faziletleri tavsiye abestir (boştur) hal ve mevkie göre teklif edilecek mekârimi ahlâk (ahlâki faziletler) vardır.

—Söz ne kadar hararetli olsa ancak çabuk tutuşan ve derhal sönen bir saman ateşi ika edebilir (yapabilir): kalbden kalbe sıçrayan kıvılcımlardır ki içtimai yangınlara sebeb olur.

—Akıllılar meclisinde boş sözün en bariz (göze çarpan) eseri meclise sükût getirmedir.

Çok kere muhatabımızı dinlerken neyi izhar (gösterme) değil, neyi izmar (örtbas) etmek istediğini düşünürüz.

—Her şeye gülmek delilik; hiçbir şeye gülmemek de akılsızlıktır.

—Sırasında gülmek asla ciddiyete mâni değildir: Doğru yaşa, serbest gül ve hiç korkma ki vakarına halel gelir.

—Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin mâlikiyim memlüku (kölesi) değil. Fikirlerime karşı hiçbir taahhüdüm yoktur: İster tebdil ederim (değiştirir), ister muhafaza (saklarım).

—O mevkii içtimai (sosyal mevki) en yüksektir ki sen kendini o mevkide en yüksek görürsün.

—O makam göz dikmeğe değer ki civarında hiçbir ahmak, hiçbir câhil ve hiçbir kalleş yaşayanlasın.

—Gördüğü iş den şan ve şeref bekleyenler muhitin (çevrenin) hizmetkârlığından kurtulamamış demektir.

—Düşenlerin muhit (çevre) tabii düşmanıdır: Herkese ancak devri ikbalinde (iş başında) görün!

—Neleri bilmediğini bilen çoktur; güçlük neleri hiçbir zaman bilemeyeceğini bilmektir.

—Avamın (halkın) her kusurundan havas (seçkinler) mes’uldur!

— Süs merakı mübalâgalanınca kalbi ve dimağı bile düzgünler.

—Düşmanlar hayat salçasının tuzu biberidir.

—İneği istihkar edenler (hakir görenler) alelekser (ekseriyetle) pastırmayı çok sevenlerdir.

—Elinden geleni yapmadığın müddetçe umduğu nu bulamadığından şikâyette haksızsın.

—Ehliyetleri ile yüksek makam kazananlara gıpta ederim: Kazandıkları makamdan dolayı değil, kazandıkları ehliyetlerinden dolayı!

—Dünyanın her yerinde mahkemeler kadar haksızlığın soğukkanla telâkki edildiği yer yoktur!

—Eski adliye nezâreti (adalet bakanlığı) bana karşısındaki hapishane-i umuminin (umumi hapishanenin) intizar (bekleme) salonu gibi gelir.

—Bana öyle gelir ki kadı (hâkim) karşısına çıkan benliğim mülga (kaldırılan) mecellenin (yasa dergisinin) bir küçük maddesine sığacak kadar küçülür!

—Kundura merakını berimi tâd (âdet üzere) ayağı biçimsizlerde görürsünüz.

—Bayrak vatanın serpuşudur (şapkasıdır).

—Her fırsatta kendi meziyetlerini inkâr etmek bir tevazu (alçak gönüllülük) eseri değil, menfi şekilde gururun tecellisidir (belirmesidir): Hakiki mahviyet (alçak gönüllülük) sükût eder (susar).

—En acınacak mahlûk (yaratık) kaplumbağalarla beraber yürümeğe mecbur olan küheylândır.

—Yaşlılarda merhamet hissi azdır: Beyin yumuşadıkça kalb katılaşır.

—Can sıkıntısı duymayanlar eğlenmeğe de müstaid (kabiliyetli) değillerdir.

—Coğrafyayı siyâsi (siyâsi coğrafya) milletlerin defteri hakanisidir (defterhanesidir)

—Mâzi (geçmiş) ile hal arasında az çok bir muvâzene (denge) gözetmek lâzımdır. Bu muvâzeneyi ihlâl eden (bozan) inkılâbın adı ihtilâldir.

—Hülya ile yola çıkan menzile elleri boş girer.

—Kalbin şerefi helecanındadır: Müheyyiç (heyecan verici) sebepler karşısında çarpıntısı artmayan yürek ölü sayılır.

—Talleyrand’ın dediği gibi çok kere mevhum (kuruntuya dayanan) bir hâdiseye vardır diye vücut veririz.

—Çok bilen gibi hiç bilmeyen de affa maildir (yatkındır): Yarım bilgilerden korkarım.

—Hakiki bir san’at âşığı hiçbir zaman siyâsi bir hırs besleyemez; onun hayalleri her ihtirasına gıdayı kâfidir (yeterli gıdadır).

—Cehil (bilgisizlik) daima nur ile alevi tağlit eder (karıştırır) ve çok kere kendisini aydınlatan gibi yakanı da güneş sanır.

—Ehlivetin kuvvetli bacakları vardır, emin hatvelerle (adımlarla) yürür fakat ancak dehaattır (dâhiliktir)ki kanatlıdır ve uçabilir.

—Biz bir zatı bir müddet alkışlamazsak unuturruz: Hafızamız bira t avuçlarımızdadır.

— Hakiki bir san’at âşığı hiçbir zaman siyâsi bir hırs besleyemez; onun hayalleri her ihtirasına gıda yı kâfidir (yeterli gıdadır)

—Cehil (bilgisizlik) daima nur ile alevi tağlit eder (karıştırır) ve çok kere kendisini aydınlatan gibi yakanı da güneş sanır

—Ehliyetin kuvvetli bacakları vardır, emin hatvelerle (adımlarla) yürür fakat ancak dehaattır (dâhiliktir) ki kanatlıdır ve uçabilir

—Biz bir zatı bir müddet alkışlamazsak unuturuz: Hafızamız biraz avuçlarımızdadır

—Ölenlerin üstüne bir kürek toprak ve düşenlerin üzerine bir mablak (kepçe) çamur: Çok kişi becerikliliğini böyle anlar

—Köhne (eskimiş) fikirler paslanmış çivilere benzer: Söküp atmak çok güçtür

—Bâzı adamlar vardır ki kamından korkmazlar da “isabet i nazar “dan (nazar değmesinden) ödleri patlar

—Sanemi (putu) bazıları tapmak ve bazıları taşa tutmak için ister

—İç ve dış az çok uygun olmalı: Kurt postu içinde kuzu ruhu gülünç olur

—Hukukunu haykırmak bile kuvvetli ağızlarda yaraşıklı düşer: Aç aslanların böğürmesi gibi

—Koyunlarım korumak isteyen çiftçi ağılın kokusunu kurda duyurmaz.

—Baş için her fikir bir taçtır, diyorlar. Bu söz doğru olsa gerektir, zira bâzı fikirlerin bazı başlara tâç gibi ağır geldiğini ve ağrı verdiğini görürüz

—Dostunu hemen öldürecekmiş gibi sev; düşmanım hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et

— Kerameti görmek için peşin keramete inanmak lâzımdır

—Vakarlı ruhlara aharın merhameti ve hasedi (kıskançlığı) kadar ağır gelir

—Müstesna her sahada vardır: Öyle sıralar düşer ki hakkı bulmak için hukuk kaidelerini çiğnemek icab eder (gerekir)

—İş görmüş görünmek için yokdan iş çıkarmak da bir nevi idare meharetidir

—Eski zaman: “ısıraMayacağın eli öp!” derdi; asrımız bilâkis (aksine): “kıramayacağın zinciri hiç olmazsa kemir!” diyor

—Eslâfımızdan (bizden öncekilerden) biri: “Herkesin maksudu (gayesi) bir ama rivayet muhtelif!” demiş.

—Bazen de rivayet bir olur da maksud (gaye) değişir; meselâ taze çemen mevzu ı bahs (bahis konusu)olunca öküz de şâir gibi: “Pek severim!” der

— Hiç kimseye benzememek isteyen bermutat (âdet üzere) bir karikatüre benzer

—Taassubun her türlüsü çirkindir, hatta taassuba karşı taassub bile.

—Bârân ı kaza (kaza yağmuru) bazılarını ıslatır, bazılarını temizler, bazılarını da çamura bular

—Bir müddet bir zenciye baktıktan sonra bir hem rengimi (aynı renginıi) görünce sanıyorum ki nazarımda (gözümde) beşeriyet bir şeffaflık aldı, yahut küsûfdan (güneş tutulmasından) kurtuldu

—Eşeği mektep müdürü yap: dershanelerin ahıra döndüğünden şikâyet etmemelidir.

—Beşerin bütün ef’ali (gülleri: menfaat kanununa tâbidir: Ucunda cennet vâdi olmasa hiçbir sofu nafile namazı kılmazdı

— Hâtıralarım sanıyorum ki benim için maziyi (geçmişi) uzatıyor ve tahattur (hatırlama) sayesinde güya geriye doğru bir ömür uzunluğu kazanıyorum: Kimbilir, belki hatıraların lezzeti de bundadır

—Bir yaşdan sonra “İstikbal”in adı “ahır ı ömür”(ömrün sonu) oluyor

—Öyle yaralar vardır ki hiç iltiyam bulmasın (iyileşmesin) demeliyiz; çünkü izi kendisinden daha çirkin ve elimdir

—Şekarete (şakraklığa) o kadar az alışkınız ki “dün akşam neşeli idim!” desem: “Ne kadar içtin!” diye sorarlar

—Takdim ettiler: Afif Tahir bey…. içimden: “Bu bir ad değil, bütün bir ahlâk programı!” dedim

—Tahkik et şüpheye varıyorsun; şüphe yolu inkâra açılır…. Yarabbi imân ne büyük kuvvet istiyor!

—İstediğini olmak istersen,olmak istediğini saklayarak çalış!

—Toplanan nesaiden lâhüti (tanrıya yakışır) bir yıldırım çıkarmak için her kuvvet bir şimşekdir

—Güzel san’atlar için güzellikten başka her endişe sinek gibidir: Tahrib etmese de kurtlandırır

— HasetIerin (kıskançlıkların) en zehirlisi midenin hasedidir

—Enbiyanın (peygamberlerin) bulunmadığı yerde evliya bolluğu görülür

—Hürriyeti suiistimal eden ona lâyık olmadığını itiraf ediyor demektir

—Bedbahtın sükûtu şekvasından (şikâyetinden) müessirdir (tesirlidir)

— Sukûtların (düşmelerin) en elimi (üzücüsü) kendi nazarında sükuttur, (düşmedir)

—Çarığı ne kadar sıkı olsa hakiki köylünün topuğunda biraz toprak vardır

—  Ölümün bile bir kıymeti vardır ki bermutat (âdet üzere) vârisler bilir

—Sevmediğimiz adamlar arz üzerinde çok yer işgal ediyorlar (kaplıyorlar) gibi gelir.

— Mektebde okuduğumuzu hayatta öğreniriz

—Balıklar şüphesiz: “Kâinat mâyidir!” derler Bizim malûmatımız (bilgimiz) da belki o kadar nasbidir

—Esarete düşmeksizin muti (itaat eden) ve istibdada varmaksızın âmir olabilir misin, emin ol ki kuvvetlisin

—Kendi kendinize kalınca canınız sıkılıyor mu? o halde huzurunuzun başkalarına sıkıntı verdiğinden mütehayyı’r olmamalısınız (hayret etmemelisiniz)

—Herkesi tenvir etmek (aytınlatmak) isteyen mualimler (öğretmenler) mum gibi erimeğe razı olmalıdırlar

—Mütekaid (emekli) memur itiraf etti: “Kendi işini görmek herkesin işini görmekten daha güçmüş!”

—Sayede (gölgede) yaşayanlar güneşi göremezler

—Hakiki şan ve şeref yosun gibi mezar taşı üstünde yetişir

—Gölgen gözümün önünde midir, anlarım ki aydınlık beni takib ediyor

—Zamanını takibetmeyen er geç yolunu şaşırır

—Her mâbed bir ahret dehlizidir (labirentidir): Fakat hepsinin kapısı dünyaya açılır

—İnzivayı (köşeye çekilmeyi) o kadar severim ki odamın tavam bana sokağın semasından daha yüksek gelir. Pencereden ayrılan gözüme yüz güzellik görünür ve pencere ile birlikte gözümü kapasam bin güzellik görürüm. Sükûtun her lâfzı benim için bir gizli vaad yahut gizli bir müjdedir. Kalabalık bilâkis sanırım ki hesapsız dudakları ile hürriyetime karşı daima bir tehdit kitabesi dokuyor!

—HâfızaIarında çok şiir taşıyanların kalplerini alelekser (ekseriya) şiirden hâli (boş) hissetmişimdir     —Ahmaklar yalnız güzel söylemeyi değil güzel susmayı da bilmezler: Sükûtları kilitlenmiş boş dolabı hatırlatır

—Karanlıkta sükût daima nahoş gelir (hoş gelmez), sessiz gece sanki iki kere gecedir!

—Tahkir edebileceğimiz âcizlere riayet ruhumuza ne kadar hafif ve lâtif gelir

—Gençlik çabuk geçer, derler. Maalesef ilâve edeyim ki ihtiyarlık da öyledir

—İhtiyarlamaktan korkanlar var; hâlbuki ihtiyarlamamaktan korkmalıyız

—Bir yangın seyrederken içimden diyordum: “Yangın alevlerinin bile silsile i meratibi (hiyerarşisi) var. —Saçaklara saranlar bir karış bile aşağı düşmek istemiyorlar!”

—Aslan yelesinde kehle (bit) aranmaz

—Kuvvet, lâhik (ilâve) olduğu bâzunun terbiyesine göre zulüm de kırabilir, kasa da, kafa da!

—Alelekser (ekseriyetle) demir kafesi kendi ellerimizle yapıp içerisine gireriz ve sonra hürriyetsizlikten şikâyet de ederiz

—Hayrül umur evsatuha (işlerin hayırlısı ortalardadır) evet, vasatın dûnunda (altında) olanlar için!

—ihtiyarlar hoşuma gider ki yaşayışları ile gençlik dersi verirler

—Memuriyet yolu gariptir: Bazen yürüyen geriler ve çok kere duran ilerler

—Her mahbusa acırım, fakat batıl (doğru olmayan) fikirler içinde kapalı kalanlara hepsinden çok

—Bazı diyarın çamuru öyle cıvıkdır ki yüksek nahiyelere (bölgelere) kadar çıkar.

—Öyleleri vardır ki yüzlerine birer tabii maske denebilir

—Hayat san’atı: Bulamayacağından vazgeç; alabileceğini iste; varından müstefid ol (faydalan)

—Avamın takdirine müsteniden (dayanarak) havasa (üstün kişilere) kıymet tayin etmek, ayak parmaklarından kafa hakkında rey toplamaya benzer

—Matbuatımız (basınımız) takdir ederken yerlere kadar eğilir, tahkir ederken de öyle… onun için tahkir ve takdiri mütesaviyen (eşit olarak) çamur kokar

—Bilmem hangi hükümdara: “Ahali sefalet içinde yiyecekleri yok” demişler. “Sefaletlerini yesinler” cevabını vermiş. Bu cümle saltanatı ne zarif icmal eder!

—Anlayamayacakları fikirlere yükselmek isteyenler yarı yolda akıllarından olurlar

—Temiz nâsiyenin (alnın) fevkinde (üstünde) yalnız bir sema vardır: Doğru ve gize! fikir!

—Fırtına saçlarımı yolsun, beis görmem; eğer bana bir fikir getirirse.

—Her millet lâyık olduğu şekli idareye (idare şekline) nail olur, diyorlar; hayır, öyle değil… her millet nail olduğu şekl i idareyi (idare şeklini) lâyık olduğu kalıba döker!

—Hakkı kuvvetlendiremeyenlerdir ki kuvvete hak derler

—Denizde yakamoz pırıltısı en parlak yıldız aksinden daha kıymetlidir, çünkü hayalî değildir

—Yüksel oğlum yüksel! Çıkmak için müracaat ettiğin merdiveni soran bulunmaz.

—Peyksiz (uydusuz) güneş çıplak görünür: Ha dem ve haşem (maiyet halkı) aramayan saltanat yoktur

—Meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu kendilerini meşe fidanı sanırlar

—Ruhumuz içimizdedir ama şeklini etrafımızdan alır

—Hergün geçer ama hayatımızda ebedi damgasını bırakır

—Midemiz için lokma ne ise dimağımız için fikir de odur: Hepsi besleyemez, bir kısmı sıhhate dokunur ve bâzısı zehirler

—Kim olduğunu bilmek ister misin? tasavvura tını (tasavvurlarını) tahlil et!

—Arzuların, kuvvetinin yetişebileceği yeri gösterir; hayallerin zaafının yetiştiği yeri.

—Cehlin (bilgisizliğin) rahat uykusu hayatta en korkulu rüyadır

—İnşallah eken maşallah biçer

—Üslûpda itina (özenme) mevzua karşı sena (medih) manasını tazammun eder (içine alır)

—Medeniyetin ruhu güzel san’atlardır: Onlar hastalanınca medeniyet can çekişmeğe başlar

—Ramazanda oruç tutmayan bayramın tadını duyamaz    

—Bilgi katarını her mevkıfda (durakta) bin meçhul bekler ve son mevkıfda anlarsınız ki katarı yürüten kuvvet de bir meçhulmüş!

—Güneşde oturan ışıkdan yılmaz

—Heyecanların kuvve i ibdâiyesi (yaratma kuvveti) her yerden ziyade tarihde görülür!

—Kalp söze başlayınca akıl sağır olur

—Herkes gibi yazamayanın yazısına herkes “yapmacıklı” der

—Biz ne dersek diyelim, son söz bu hayatta dilsiz ölümündür

—Bana öyle geliyor ki ıztırab içinde yürek daha canlıdır

Resül i Ekrem Efendimizin yeryüzünde yalın bir halife bi’lhakkı vardır:

Hazret i Akıl, Radiyallâhü anh

—Allahım, diyorum. Fakat bilirim ki o bana bir silsile-i  tesarifatın cebren giydirdiği hazır elbisedir

— Her hayatı  malûmlardan  ziyade  meçhuller idare eder. Onun için bir türlü halledemediğimiz hayat muadelesine (denklemine) “kader” deyip geçiyoruz

—Çoğumuz içimizi bîtarafane (tarafsızca) tahlil edebilsek gizli bir Sultan İbrahim sarayı bulurduk

—Hakiki hürriyet yüksek fikirlere esir olmaktır

—”ilaâhire (vesaire) sözünü pek severim, hafızamın ayıbını örttüğü için

—Ölmek… Asabi bir serabın adını ruh koşmuşuz; ecelin alabileceği işte oncağızdır.

—ŞİMDİ HEMEN BÜTÜN DÜNYANIN MABEDİ BORSA VE SANCAĞI BANKNOT OLDU    

—Son Avrupa seyahatimden şu kanaatla döndüm: Harb i umumi (I.Dünya Savaşı) makineden başka medeniyet eseri bırakmamış!

—Bu gün Avrupa’da “kuvvet”den ziyade hürmete şayan (değer) bir mefhumun varlığını tevehhüm (kuruntu) edenlere iman ı tam (tam inanış) ile “abtal” diyorlar

—Samimi düşünenler ile taban tabana zıt bile olsam hoşlanırım: Zira fikirlerimizin manzarası ne kadar değişse güneş bir ve ziya birdir

—Arzın çamuruna sürünmeksizin düşünebilenlerin hepsi dimağ kardaşıdır

Harb bir kan kumarıdır

—Hiç bir gün yoktur ki her şiddette aydınlığa dayanabilsin: Her göz kendisine nahoş gelen (hoş gelmeyen) nurun sönmesini diler

—Geçmiş zaman adamlarının zaman ı istihdamı (kullanılma zamanı) geçmiştir

—İdare hususunda gençlik yaş meselesi değil, baş meselesidir: Mazi adamları otuz yaşında da olsalar yaşlı sayılırlar

—San’atla izdivaç edemeyen ilham bence çok acınacak bir ihtiyar kızdır

—Ekmek ucuz mudur, maddi ve manevi herşey ucuzlar

—İnsan anlamadığı fikrin taraftarı olamaz

—Ne aklını beğenmeyeni gördüm, ne talihini beğeneni

—Alkışlayanlar gibi ıslık çalanların da kemiyetine (niceliğine) değil keyfiyetine (niteliğine) bakmalı

—Tahsin (takdir) ve takbih (beğenmeme) büyük adamın hizayı istihkarını (hor görme hizasını) geçemez

—Ehliyetli ve mütevazı (alçak gönüllü) olmak güç değildir. Güçlük hem ehliyetsiz hem de mütevazı olabilmektedir

—Bir serzeniş (sitem) ne kadar haklı ise muhataba (söz söylenilen kimseye) o derecede kaba görünür!

—Her zenginlik düşman yaratır; fikir zenginliği hepsinden ziyade

—Pek fenalar gibi pek iyiler de fenalık ile iyiliği bihakkın (hakkıyla) temyiz edemezler (ayıramazlar)    — Kendi cehlini (bilgisizliğini) örtbas etmek için en müessir çare başkalarının cehlinden yüksek sesle şikâyet etmektir

— Memur o zattır ki oturduğu yerde ilerlemek ister

— Bugünün ifratı (aşırılığı) yarının itidali ve öbür günün tefritidir (aksine aşırılığıdır)

—Zayıf dimağlar kelimelerin su i hazmından (hazımsızlığından) mııztariptir (ıztırap çeker)

—Kokmuş yumurtayı ezen kokusuna dayanmalı

—Köyünün şivesini dilinden ve dininin damgasını yüreğinden hiç kimse bütün bütün atamaz

—Çok kere komşumuzun semizliğidir ki bizi iğne ipliğe çevirir

—Esir ruhlu yaratılanlardır ki müstebitlikden lezzet duyarlar

—Kulağıma uygun gelen her gürültü bence bir musikidir

—Medeniyetin yumruğu ancak kanun olabilir

—Kösemensiz (koçsuz) sürüde her koyun kösemen (koç) kesilir

—Körler elele de yürüseler ergeç düşecekleri ya bataklık, ya uçurumdur

—Kollarının kuvvetini öyle göster ki onları bükebilmek hülyası hiç bir zihne uğramasın —Gevşetilen yular kolaylıkla elden çıkar: Elinden çıkarmak istemediğin gemi sımsıkı tut

—Kendini beğenenleri beğenir görünmek bir merhamet vâcibesidir (mecburi vazifesidir)

—Hamakat (ahmaklık) süslendikçe çirkinleşir manen olsun maddeten olsun

—İnsan için en büyük kuvvet kendisini olduğu gibi görebilmektir

—Hakkımızdaki hükümler hemen daima yanlıştır: Zira muhabbetten veya nefretten doğmazlarsa hasetten (kıskançlıktan) veya merhametten doğarlar

—Aharın (başkasının) tahsini (beğenmesi) kendi kendimize sarfettiğimiz alkışlara ne kadar yaklaşırsa o nisbette hoşumuza gider

—Sözümüz güzel de olsa arasıra sükût ile çerçevelenmedikçe sevimli olamaz: Gevezeler ne kadar mir i kelâm (güzel söz söyler) olsalar

—Zulüm hissedilir, adalet idrak olunur; bana öyle geliyor ki hiss-i adalet (adalet hissi) tabiri abesdir (boştur)

—Aczin en çirkin manzarası hasettir: Hasûd (kıskanç) eğer tek gözlü ise ister ki herkesin de en aşağı bir gözü çıksın

—Mütekellimin (lâkırdı edenin) mevkii bir fikrin kıymetini az çok değiştirir: İster istemez sözden ziyade söyleyene bakarız

—Çok kere “iyi adam” ona deriz ki hiç birşey yapmaz “ölü adam” demiş olsak belki daha doğru olurdu —Samimiyet hoşumuza gider, meziyetlerimizden (üstünlüklerimizden) bahsettiği müddetçe!

—Anlaşalım, diyorlar; pek iyi ama anlamayanlarla anlaşmak nasıl mümkün olur?

—Hakiki cür’et kısır kalamaz: Her iyiliği ve her fenalığı doğurabilir

—Gelinciksiz tarla görülmüyor: Başaklarda bile süs ihtiyacı var

—Ölçü her şeyde lâzımdır: Nezakette elzem!

— Bilgiyi ihmal edersek mahkeme, meclis, mes cid. her ne bina etmiş olsak mahbes (hapishane) olur —Büyük adamlar m nal memnu niye (memnuniyetle) hizmet ederler, fakat istihdam edilmeğe (kullanılmaya) razı olmazlar

—Vicdan, onu herkes yüreğinde taşımaz: Dilinde, midesinde ve hattâ cüzdanında taşıyanlar vardır.

—Bizde demir çok, fakat örs ve çekiç yok

—Vaiz: “Allahı çocuklar anlayamaz!” diyordu, güya büyükler anlayabilirlermiş te

—Bilmem kim: “ölüm bir cümle nihayetine vaz edilen (konulan) noktadır” demiş. Doğru olabilir, şu fark ile ki cümleyi en güzel yazdığından emin olanlar bile elleri titremeksizin o noktayı koyamazlar

—Bizde şöhret en kuvvetli gıdasını tarizden (sözle dokunmadan) alır

—Bizim memlekette kolaylıkla kazanılan şey: Bir yaşdan sonra semen (semizlik)

—İhtiyar olup genç gözükmek her halde genç olup ihtiyar görünmeden hayırlıdır

—Geçineceği olmayan zavallı dost daima yarım dost kalır!

—En hoşlanmadığım sözler yan acı,yarı tatsız olanlardır, labada gibi!

—Medeni manfilîerde (çevrelerde) nezaket bir si lalıdır, çok kere kuvvetin fethedemeyeceği kaleleri bize o vaadeder

—Övmek istediğiniz adamın hiçbir meziyetini (üstünlüğünü) bulamıyorsanız bırakınız, kendi kendisinden bahsetsin!

—”El mer u aduvvün limâ cehile” (kişi bilmediği şeyin düşmanıdır) derler ama bilmediği şeylerin hararetli taraftan olanları ben çok gördüm

—Tabiatın büyük haksızlığı: Hayatı anlamayanlar tadar!

—Bâzılarım rütbe ve nişan yükseltir; bâzıları da rütbe ve nişanı alçalttır

—Mutlakıyet son tahlilde şu demektir: “Ben hayata hükümdarlık kapısından dâhil oldum (girdim) onun için efendi sen ömrün oldukça bana köle olacaksın!” Bu mantık ancak cehlin karanlığında yarasalar veya baykuşlarla beraber yaşayabilir. Babandan, miras kalmış bir tahtın üstünde misin, çalış ki güneş doğmasın, yoksa gece kendine köle ettiklerinin yer ağardık tan sonra kölesi bile olamazsın!

—Ses vardır ki kulağıma tükürüyor sanırım ve söz vardır ki sağır olmadığıma beni nadim eder (pişman

eder)

—Anlaşılanı anlamayanlardır ki anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar

—İcaz (kısa kesilmiş söz) içinde bir âdi (bayağı) fikir gözümün önüne dar elbise giymiş bir kaba adam getirir

—Elinden gelse her muharrir (yazar) bütün kârilerine (okuyucularına) kendi zevkini aşılardı

— Çoğumuz sanırız ki beğenmediğimiz nisbette ince zevkliyiz

—Adi fikre sarfedilmiş güzel ifadeden ziyade âdi ifade içinde gördüğüm güzel fikre acırım

—Zevk i selim (güzel zevk) çirkinliğe acır, zevk i sakim (bozuk zevk) güzelliğe kızar

—İnsan düşmanının her faziletine inanabilir: Samimiyetine asla!

—Mizacı (huyu) menfaatına uymayan riyaya (iki yüzlülüğe) mecbur olur

—İstikbalden takdir uman halin takdirinden müstağni (gönlü tok) görünür

—İstikbal herkese aynı mesafede görünmez: Onu bir senenin sonunda görenler olduğu gibi birkaç asrın ötesinde görenler de vardır

—Kabul etmediğimiz fikirlere karşı ne kuvvetli mantığımız vardır

—Herkes kendi nazariyatını (nazariyelerini) onlara edilmiş hücum nisbetinde kıymetli sanır

— Aşığın gözü kördür, derler; Iâkaydınki (ilgi sizinki) emin olunuz ki daha kördür, çünkü bakmaz!

—Her vicdan için ancak içinde istirahat (dinlenme) bulduğu fikirler doğrudur

—Kurduğu tuzağa düşmeyen avı hamakat (ahmaklık) ile itham eden (suçlayan) avcı bile vardır

—Ortağı muhabbet “rakib” görür, husûmet muavin (yardımcı)

—Sizi sevmeyenler ya kendilerini anlamadığınız yahut… çok iyi anladığınız adamlardır

—Düşünme namına ötekilerinin yaptıkları ezberlenmiş düsturları zihnen tekrardır

—Adam gördüm ki Hâbil’in Kabil tarafından katlini Harb i umumiden (I.Dünya Savaşından) ziyade ehemmiyetle telakki ediyor

—Bazısının eli verir, gönlü vermez; bâzısının da gönlü verir, eli vermez: İkisi de hasisliktir

—Yel ile gelen yel ile gitmezse sel ile gider

—Anlamamak da hukuk ı beşeriyedendir (insan haklarındandır) ve denebilir ki çoğumuzun en ziyade selâhiyetle istimal ettiğimiz (kullandığımız) hak budur

—Hamakata (ahmaklığa) galebenin müessir (tesirli) çaresi zeki değil, ahmak görünmektir

—Boynuzların kıymetini takdir için öküzlerin ha

—Kör olur badem gözlü olur; kel ölür sırma saçlı olur, çünkü geri gelme ihtimalleri yoktur

—Yağmur ve çamur… Ne temiz bir bulut hadisesi yerle temas edince ne kadar bulaşık şekiller

—San’at için san’at belki san’attır fakat geçindirmez!

—Aksaçlar altında çok gürültülü kahkaha şetaretten (neşelilikten) ziyade sarhoşluğu hatırlatır

—Bâzı dostluklar doğdukları gün size çok yaşayacaklarım zımmen (kapalıca) vaadederler

—Hâtıralarımız, yaşlandıkça kendi kendine zenginlenen bir sermayedir

—Hiçbir göz yoktur ki her türlü ziyaya dayanabilsin: Her göz kendisine nahoş gelen (hoş gelmeyen)

nuru söndürmek ister!

—Zekâmız gibi ahlâkımız da bedenimizin haraç güzandır (haraç alanıdır): Akıl olsun huy olsun vücudumuzun bütün hücrelerinden toplanır

—Bizi cennetten sürdürmeğe sebeb olan cins… menfamızda (sürgün olduğumuz yerde) ona “cins i lâtif diyoruz

—Şebek kıçını görüp de yüzü kızarmaya, adam derin düşünmüyor demektir

—Bir fikrin selâmetini ancak tecrübenin verdiği netice gösterir

—Münazara (çekişme) görmedim ki menfanla dokunan bir hatayı kımıldatabilsin

—Ne kadar kuvvetli isen o derece de düşünerek hareket etmelisin

—Asri (modern) gençlere bakınca içimden diyorum ki: “bize de vaktiyle delikanlı” derlerdi, apdal kanlı demiş olsalar daha doğru olacakmış!

—Zemanenin (bugünkülerin) manzaraları bana baharat gibi geliyor: Acı, fakat hayat istinası verir!

—Yeryüzü gençliğimde bana nihayetsiz görünürdü, şimdi dar, küçük ve hafif geliyor, o kadar ki bütün dünyayı kucağıma verseler torun diye sıçratacağını!

—Beni asra rapteden (bağlayan) köprü yıkılmış sanıyorum: Artık vukuat (olaylar) bana uzaktan bakmağa mahkumdur: Dokunamaz

—En hazin kimsesizlik lâkayıtlar (ilgisizler) kalabalığı içinde hissedilendir

—Altta kalanın değil, geride kalanın canı çıkar: Yaşamak isteyen asrıyla (yüzyılıyla) beraber yürümeli dir.

—Hayatta her birimiz için en ziyade iki şey haiz i ehemmiyettir (önem taşır): umduğumuz ve korktuğumuz.

— Horoz çok ötünce sabah geç olur; evet ama horozlar susup da tavuklar öterse sabah hiç olmaz!

— Yaşlandıkça güzelleşmek çınar ağacına mahsustur: Sakalını süsleyene bayılırım

—Yaşlandıkça güzelleşmek çınar ağacına mahsustur: Sakalını süsleyenlere bayılırım!

—Sadakanı tercihen kör dilencilere ver: Lütfu nu gören seni görmezse nankörlüğünden emin kalabilirsin

—Hayat mücâdelesinde galebe için sağlam kafa lâzımdır: İnsanlar da koçlar gibi kafa kafaya döğüşürler

—Dünkü fikir küflü, yarınki fikir henüz hamdır: Bugünün adamına bugünün fikri yarar

— Köpeğe gem vurma: Kendisini at sanır!

— Bennutad (âdet üzere) gözünü açmalı: Fakat açık gözlülük sırasında göz yummağı bilmektir

—Bir tabii inatçı etrafında on mecburi inatçı yaratır.

—Su dökme tehlikesi alelekser bardağım fazla doldurmak arzusundan ileri gelir

—Açgözlüyü minnettar edemezsin: Doymaz ki.

—Tembellik bir nevi vicdan uykusudur: onun için bir seyyie (kötülük) olduğunun farkına varamayız

— Kaba soğana benzeyen vücutlar olduğu gibi, kaba soğana benzeyen fikirler de vardır.

—Pek tabii olmağa gelmez, terbiyesiz, derler. Pek samimi olmağa gelmez, saygısız, derler

—Hakiki büyük adam düşdüğü yerde uzanınca daha büyük görünür

—Büyük adam kıyamda (ayakta) iken veya yüksek makamlarda otururken büyük, hâki mağlubiyette (mağlubiyet toprağında) yatarken daha büyük görünür

—Avam (halk) koyun ruhu ile kaplan huyundan mürekkeptir (meydana gelmiştir

—Herşey ve herkes yerli yerinde gerek: Mescitte sefihe (uçarıya) meyhanede fakihe (fıkıh âlimine) inanma!

—Kuzusuna kıyamayan kebap yiyemez,

—Sırasında  okşayan el kadar sırasında döğen el de öpülmeğe lâyıktır

—Hiçbir zaman sevmemiş olduğumuz bir mahlûkun ciddi bir düşmanı olamayız

—Alelıtlak (umumiyetle)’ görünmemiz için alelıtlak (Genel olarak) aydınlık kâfidir; fakat istediğimiz gibi görünmemiz için ziyanın istediğimiz taraftan gelmesi icap eder (gerekir)

—VAPURDA, TRAMVAYDA, TİYATRODA, HER UMUMİ YERDE, OTURMAK İÇİN KÖŞELERİ TERCİH ET: HİÇ OLMAZSA BİR TARAFIN HÜR KALIR

—Manend-i şecer (ağaç gibi) nâbit olur i büyür (sabit olanlar!..) Evet ama münasip (uygun) yere daldırılmış ise   .

—Havas  beğendikçe alkışlar; avam alkışladıkça beğenir.

—Hakiki zarafetten bi haber (habersiz) görünür.

—Sevda ile kara sevda arasında ancak hafif bir renk farkı vardır

—Hayatta dost gibi düşman da bir kuvvettir: Dostum olamayacaksan düşmanım ol!

—Ecelin acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız

—Avam, vücud i içtimâinin (sosyal bünyenin) şahmıdır (iç yağıdır)

—Kadı mürteşi (rüşvet alır) olunca tabiidir ki adalet mezada (artırmaya) çıkar.

—Kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi görürsünüz : Çünkü dosdoğrudur

—Âşık sevdiğine bakar, fakat… görmez!

—Bir hokkabaz (hokkabaza olmalıydı) muvaffak olmak için iki şart lâzımdır: Kendisinde biraz gözbağcılık, seyirde bir hayli görememezlik… Bu yalnız hokka oyununda değil, kalem oyununda da böyledir

—Güneşi istedikleri gibi görebilmek için ne kadar küsufû (güneş tutulmasını) temenni edenler vardır

—Âlemin ayıbını arama: Tek gözlere gözlü taraflarından bakıver

—Suiistimal kapısını aralık etmeğe gelmez: Derhal ardına kadar açılır

—Çok kişi hayâ (ulanma) ile riyayı (yüz egülmeyi) taglit eder (yanlışlığa atfeder) ve sanır ki riyâsızlık hayâsızlıktır

—Iftirak (ayrılık) her muhabbet şiirinin son mısraıdır

—Kalb ne mugfil (aldatıcı) bir saattir: Kâh bir günü bir ay kadar uzun, kâh bir ömrü bir aydan kısa gösterir

—Herkese hak vereni hiç kimse haksız bulmaz

— İyiliği yalnız iyiler anlar, fenalığı herkes

—Modayı ne tamamen kabul et. ne tamamen red: Gülünç olmazsın

—Göz bâzı dimağların penceresi bâzılarının dürbünü ve bâzılarının aynasıdır

—Avamın şan ve şerefi yoktur, fakat şanların ve şereflerin çoğunu avam tevcih etmiştir (vermiştir)!

—Dimağların da oburu vardır. Pek çok yer. pek az hazmeder

—Her iş gibi, alkışdan da yorulur.

—Zarafet zekânın tellâlıdır.

—İş adamı adama bakmaz, işe bakar.

—Makamına lâyık olan adam her ne yapsa makamına lâyık düşürür

—San’at için san’at: Ben bu düsturu candan kabul etmişimdir. Zira dikkat ettim, yazacağım şeyin zarara ve faydalı olabilmek ihtimali zihnime uğrayınca samimiyetim sarsılıyor.

—Tatsız olmamak için zarafet ince bir terbiye ile salçalanmalı

—Terbiye ile salçalanmayan zarafet tatsız olur

—Akıl yaşta değil baştadır, fakat aklı başa yaş getirir

—Hiçbir vâde inanmamak her vâde inanmaktan daha az zararlıdır

—Düşmanlarını aklanmayanlar dostlarını aratmayanlardan daha çoktur.

—Şen adam güneşe benzer: Girdiği yer aydınlanmış gibi olur

—Iştikâr (şöhret kazanmak) için zamaneye (şimdiki zamana) ya tamamıyla uymalı ya tamamıyla karşı koymalı

— Dün bir muallim (öğretmen) bugün bir ders yarın bir muadeledir (denklemdir)    Bugün bir ders, yarın bir muadele, dün bir muallimdir

—Tevâzu (alçak gönüllülük) yaşmağa benzer: örterek güzelleştirir

—Dostlarını çok sanmaktan düşmanlarını çok sanmak daha tehlikelidir.

—Nüfuz hüsniniyetle (iyi niyetle) sarfedilmeli ki çok yaşasın

—Zarafetin iki büyük düşmanı çok incelik ve çok kabalıktır.

—Kaba konuş zarar yok, elverir ki ince düşünesin

—Herkes parlamak isterdi, tutuşmak tehlikesi olmasa

—Avam yukarıya bakamaz, başı döner: Ona hoşgörünmek için kısa boylu olmalı

—Sırasında bir alkış hiç unutulmayacak bir iyiliktir

—Zarafet servet gibidir: Müsriflik veya hasislik değil, hüsn i tasarruf (iyi sahip çıkma) ister ki nemalarısın (çoğalsın)

—İnsan kendi mevkiini dostlarının lâyık gördükleri makamla düşmanlarının gösterdikleri nokta arasında aramalıdır

—Müsmir (faydalı) işler nadiren uzar.

—İnsan sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevmez

—Sırasında bir güzel kostüm bir keskin kılıç kadar cesaret verir. Nasreddin hocanın kürkü bir silâhtır

—Aynaya pek sık bakan kusurlarını pek az görür.

—Sen yalnız dilini hıfza (tutmağa) alış.

—Eski ve yeni şeyler ne kâmilen (tamamıyla) iyi ne kamilen (tamamıyla) fenadır: Gerek gençlerin, gerek ihtiyarların en büyük hatâları bunu bilmemekten neşet eder (ileri gelir)

— Görmemezliğe gelmek suretiyle ne kadar kem (kötü) nazarlar kör edilir

— Giden muhabbete hiç kimse yetişemez

—Dostluğun maliki (hikâyesi) idbâsdır (düşkünlüktür.)

—Mürebbi (terbiyeci) yüz vermeksizin mükâfat ve kalb kırmaksızın mücâzat etmeli (cezalandırmak)

—Kıskançlar kâh buluttan nem kapar, kâh… güneşi görmezler

—Sevmediğimiz adamın dostumuz olabileceğine inanmak ne garip gaflettir

—Faziletini tahrip edemediğin hasmının mağlûbiyetinden emin olmamalısın

—En feyizli (verimli) rahmet (yağmur) alın teridir

—En müsmir (verimli) rahmet alın teridir

—İhtiyar gibi hareket eden genç bir budala, genç gibi hareket eden ihtiyar bir delidir.

—Somurtmak istersen kendini düşün, gülmek istersen başkalarını hatırla

—Avam iyi anladığına değil, iyi işittiğine inanır: Ona bağırmalı!

—Fikir vardır ki mesaili (mes’eleleri) su gibi sessiz halleder ve fikir vardır ki değirmen gibi gürültü ile ezer

—Korku daima karşısında kuvveti ve cesareti bulur

—Bir güzel eser ibda etmek (yaratmak) ademi (yokluğu) bir az idam etmektir

—Saklanan çirkinlik iki kat çirkin görünür

—Siyâset âleminde nüfuz gayet elâstiki bir dairedir; gevşek tutmağa gelmez derhal daralır

—Eşref (en uygun) saat alelekser (ekseriya) bade harabü’l Basra (iş işten geçtikten soma) çalar.)

—Kalb ancak bir kere fethedilebilir istirdat edilemez (geri alınamaz)

—Bir his daima bir diğer hisden doğar: Sarhoş, masrû (saralı) ve mecnun (deli) hislerin yavrularından sakın!

—Müdebbire (tedbirliye) acımak âlâ, mukbili (talihliyi) kıskanmamak aliyülâlâdır (en âlâdır)

—Her vâd bir menfaat mukabili (karşılığı) her incâz (vadini yerine getirme)… iki menfaat mukabilidir I      —KAZA GİBİ MAZİYE DE (GEÇMİŞE DE) RIZÂDAN BAŞKA ÇARE YOKTUR: ÖLENLERİ ÇEKİŞTİRMEKTENSE DOĞANLARI ÇEKİP ÇEVİRMELİYİZ

—Güzel gözde zeki nazar (bakış) ne ise büyük zekâya nisbetle zarafet de odur

—Kalb ile dimağı uzlaştırmak: İşte ameli felsefî.

—Kalb ile dimağı uzlaştırmak: İşte hikmet i âmile!

—Ter vücudun gözyaşıdır.

—Hasisin kesesi hayatına ve hayatı kesesine bağlıdır

—Malûmat, yalnız zekâyı değil, hamakati de (ahmaklığı da) tevsi eder (genişletir)

—Hatânın eb’adını (ölçülerini) muhitinin (çevresinin) mevkii tayin eder: Ayni hatâ büyükte daha büyük, küçükte daha küçük görünür

—Fedakârlıkların çoğunda bir yeis (üzüntü) hissesi vardır. Ameliyat ı cerrahiyede (cerrahi ameliyatta) olduğu gibi

—Tabiate galebe (galip gelme) aklımın eremeye ceği fütuhattandır (fetihlerdendir)

—Ne yapayım, diye düşünmektense birşey yapma, düşün!

—Herşeyi sırasında yapmak: İşte zarafet i güliye (gülî zarafet)

—His ne kadar kolay değişirse fikir değiştirmek o kadar zordur

— Düşmanlığı dostluktan ziyade saklamayan yürek pek nâdirdir (azdır)

—Daima tasdik (kabul) veya daima inkâr (red): Akıllı muhatabı (hi t âb edileni) çıldırtmak için ikisi bir yola çıkar.

—İki şey zannolunduğu kadar kolay değildir: Sırasında gülmek ve sırasında ağlamak… Gülünç olmaksızın güler ve ağlayan büyük bir eser i zekâ (zekâ eseri) göstermiş

—Âşıklar arasında hakaret buse (öpücük) ile ödenir

—Güzel söyleyeceğinden emin değilsen sus: İcâb ı zarafet (zarafetin’gereği) budur.

—Uzun müddet için yazan yazısına uzun müddet vakfetmeli (sarf etmeli): Çabuk yazılan çabuk unutulur

—Ettiği iyiliği ve gördüğü fenalığı unutmayan gördüğü iyiliği ve ettiği fenalığı çabuk unutur

—İyi fikirler doğru dimağlardan (beyinlerden) güzel fikirler ince dimağlardan doğar.

—Zarafetlerin en gücü zarifi yaralamaksızın tırmalamak acıtmaksızın çimdiklemek

—Yaralamaksızın tırmalamak acıtmaksızın çimdiklemek

—Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan hizmetçi arıyor, demektir

—Rüyet (görüş) kanunlarının hilâfına (aksine) olarak kendi fedakârlığımız uzaklaştıkça büyür, aharın (başkasının) hakkımızdaki fedakârlığı yaklaştıkça küçülür

—Nefsini (kendini) düşünerek herkes için yahut herkesi düşünerek nefsi için çalışmak: Bence ikisi de bir yola çıkar

—Büyük kalbler büyük binalar gibi daima kendilerini gösterirler

—Âlemin zararına olarak tufeyli (asalak) yaşayan zarafeti sevmem: Tahtakurusuna benzer.

— Kalbin hacmini ihata ettiği (kapladığı) muhabbetler tayin eder.

—Üdebâdan (ediplerden) biri eseri edebi (edebi eser) diye hanımlara verilmiş konferanslarını gösteriyormuş; yarın zekâ diye serpuşunu (şapkasını) da gösterebilir

—Terakkiye (ilerlemeğe) istidadı (kabiliyeti) olmayan mubâhaselerin (sohbetlerin) istidadı uzamağadır     —Zayıfın her hâli gibi iyiliği ve fenalığı da zayıf olur

—Hafıza dimağımızın kumbarasıdır!

—Pek çok sevenler muhabbetlerini daima az bulurlar!

—Fikir uğradığı dimağın değil çıktığı dilin malidir

—Çalışmak istirahatın hardalıdır.

—Ağaçlan severim, çünkü güneşe yazın siper olurlar kışın elek .

—Beşeriyeti düşünürken bedbin (karamsar) de nikbin (iyimser) kadar aldanır

—İkna kolay, rızâ güçtür: Fikir kalbden daha çabuk kanar

—Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz.

—İnanmak istemeyeni hiçbir mantık inandıramaz

—Kusurumuz ne kadar çoksa o kadar kusur ararız

—İYİ YAŞAMAK CENÂB I HAKKA (ALLAHA) HAMD Ü SENANIN (ŞÜKRETMENİN) EN MAKUL (AKLA YAKIN) ŞEKLİDİR     

—Bana öyle gelir ki kaba hareket kaba sözden daha kabadır

—Her vaz’ı (hareketi) onu anlayabileceklere karşı ihtiyar etmeli (seçmeli): Tevazuu (alçak gönüllülüğü) büe —Her vaz’ı onu anlayabilecek adama karşı ittihaz etmeli, tevazuu bile!

—Ahrette dirilmek ümidi olmasa sanıyorum ki hıfzıssıhhaya (sağlığı korumağa) riâyet çoğalırdı

—Gördüğün güzel rüyadan bile hasetçiye (kıskanca) bahsetme: Kıskanır —Hasuda (kıskanç kimseye) gördüğün güzel rüyadan bile bahsetme: Kıskanır!

—Pek ehemmiyetsiz bir hâdise (olay) bana çok hazin (üzücü) gelir: Hiç yaşamamış bir adamcağızın ölmesi!

—Hareketlerimizin en kârlısı nezakettir.

—Başkalarını nezâkete davet için bazen kaba görünmek icabeder

—Riyasız namaz kılanın dizi tahiyattan (selâmlardan) yorulmaz

—Her san’ata yaraşır bir şekil var: Bağcı kütük gibi olmalı

—Kendine gülen adamın handesi (gülüşü) daima zekidir

—Söyleyeceğini bilemeyen adamın dilsiz doğmamış olması kendisi için bir bedbahtlıktır (kötü talihtir)

—Yanlış bildiklerimizi atabilsek dimağımızın yükü o kadar hafifler.

—Bâzıları fıtreten (yaradılıştan) o kadar eskileri beğenir ki dimağında ecdadı (ataları) oturuyor diyeceğiniz gelir

—Berberler nasıl geveze olmazlar: Sabahtan akşama kadar çeneleriniz ile oynuyorlar

—Görmemezliğe gelmek isteyen için gözlük ne kıymetli siperdir      

—Öldükten sonra toprak olmak gücüme gitmezdi eğer çamur topraktan olmasa.

—Çok kere hiç aramadığımız şeylerden bahsederken “bulamadım” deriz

—  Ağaçların çiçekler gözü, kuşlar dilidir

— Az çok herkes nefsinin (kendinin) dalkavuğudur

—Çok kere muvaffakiyetimize (başarımıza) dostlarımız kadar düşmanlarımız da yardım eder, ancak ikisini de güzel intihab etmiş (seçmiş olmalıyız)

—Avam biraz çocuğa benzer: Gülmesinin ve ağlamasının sebebi her zaman aranmağa değmez

—Lezzet, tabiatın tasvibine (doğru bulmasına), elem, tayibine (ayıplamasına) delâlet eder

İHTİYARLARDA MAZİYİ GÖRÜRÜZ; HALBUKİ İYİ BAKSAK İSTİKBALİMİZİ DE GÖRÜRDÜK!

—DAİMA: “BİLİRİM Mİ” DİYOR, GENÇTİR; HERŞEYE “OLABİLİR Mİ” DİYOR, İHTİYARDIR

—İnkâr ile başlamamış olan iman temelsizdir: İmanın inkâr mebdei (başlangıcı) olmazsa müntehası (sonu) olur

— Çok kere dimağımızın iflâsı dilimizin fazla sarfiyatıdır: Geveze hiçbir zaman zeki görünmez       

—Dikkat ediniz: İş görürken hiç kimse çirkin görünmez: çirkinliği meydana vuran boş oturmaktır

—Gençler sofraya oturanların: ihtiyarlar sofradan kalkanların halini hatıra getirir

—Yerinde sayanlar yürüyenlerden ziyade ayak patırdısı eder

—Avam sanır ki ayın ondördü Boğaziçi’nin mehtap sefası için hulul eder (gelir)

—Hayat bir tabur vukuattır (olaylardır) kumandası: Tesadüf!

—Sıhhat ile semizliği tağlit etmeyen pek az kişi vardır

—Frenk canı sıkılınca susar, Türk canı sıkılınca çok söyler!

—Avam ve havas, un ve maya gibidir: Biri noksan olunca ekmek yapılamaz

—Çekilmeyen arkadaş: Nükte sarfına meraklı ahmak ve çok söyleyen kekeme!

—Osmanlı kardeşlerimiz, müslüman kardeşlerimiz, kan kardeşlerimiz, vatan kardeşlerimiz… İnsanlar bu kardeş bolluğunu tasavvur edince: “Allah babamıza kuvvet versin!” diyeceği geliyor

—İtikadımca (inanışımca) dünyada en çirkin mahlûk. Voltaire’in zannettiği gibi otlubağa (karakur bağa) değil, hiddetlenmiş budaladır

— Başını semâya (göğe) çarpmaktan bermûtâd (âdet üzere) cüceler korkar.

—Alelekser (ekseriya) maziyi (geçmişi) düşününce: “O zaman ne budala imişim!” deriz, yarın şimdiki zamanı düşününce yine diyeceğimiz odur

—Kör kuvvet yıkabilir, fakat yapamaz.     Zekâsız kuvvet yıkabilir, fakat yapamaz!

—Döğüşlerde midenin tesiri dimağın (beynin) tesirinden az değildir: Tok kamına insan tepişmek değil uyumak ister. Yüksek makamlar yüksek tepeler gibidir: Koşarak çıkanlara nefes darlığı verir

—Terfi i rütbe ettikçe (rütbesi yükseldikçe) kibirlenenler yangın kulesine çıkınca dürbün oldum, zannedenlerdir

—Yasak arzu doğurur

—Izzet i nefse en ağır gelen şey istihfaftır (alaydır)

—Gündüz kandilini hazırlamayan karanlığa razı demektir

—İnsanın karnı acıkınca gözü kararır.

—Herkesi kör âlemi sersem sanmak da bir saadettir

—Küçük kapılardan girmeğe çalışınlar eğilmeğe mecbur olurlar

—Avam her devirde ve her diyarda ateş ve ziyayı tağlit etmiştir (yanlış anlamıştır): Kendisini yakanı güneş sanır

Bir adam karşımda ciddi bir delil irâd eder (verir) gibi: “İki kere iki dört eder!” dedi mi, derhal gözümün önüne çatal tırnaklı ve dört ayaklı bir öküz gelir.

—İnsan yükseğe çıktıkça pantolonundaki yamanın görünmek ihtimali artar.

Yavuz köpek beyhude (boş yere) havlamaz: Ya susar, ya ısırır!

—İhsanda bile muvaffak olmak için zekâ ve itinâ lâzımdır: Dilenci olmayan bir adama dalgınlıkla sadaka uzatanın vaziyetini tasavvur ediniz

—Muvaffakiyet en müessir (tesirli) leke sabunudur

—Fakirsiz memleket yoktur, zengin memleket ona derler ki fukarasını (fakirlerini) saklayabilir

—Alelekser (ekseriya) insan başkasına sürmek istediği çamura bulanır!

—Herkesin bayıldığı adamlar senin hoşuna gitmiyor mu, anla ki bir fitret i âdiye (âdi bir yaratılış) değilsin

—Abes (saçma, boş) mantığın hezeyanıdır.

—Maksatla vâsıtayı taglit etmemek (yanlış anlamamak) nasıl mümkün olsun ki bizim maksat dediğimiz de biraz ötede gizlenen bir diğer maksadın vasıtasıdır

—Her mümâyiş soğuktur, mümâyiş i ahlâk (ahlâk gösterişi)… iğrenç

—İstidad (kabiliyet) dimağımızın az çok mücbir (zorlayıcı) bir âmiridir (emredicisidir)

—Hayatta öyle karagözlere tesadüf ettim ki kâğıttan oyulmuş adaşı daha zîruh (ruhlu) addolunabilir (sayılabilir), zira hiç olmazsa bir değnekle onun bir kolunu kımıldatabilirsiniz!

—Bâzıları tabii görünmek için ne yapmacıklar ihtiyar ederler (göze alırlar)

—Fikrimiz ne kadar az ise fikrimize irtibatımız (bağlantımız) o kadar kuvvetli olur: işte evlâdımızla

(çocuklarımızla) efkârımız (fikirlerimiz) arasında bir vech i şebih daha!

—Şıpsevdi erin ruhu han odasını andırır: Her geçenden yadigâr olarak biraz süprüntü bulursunuz.     —Akar su ne güzel hayat dersidir: Küçük mânilerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından sessizce dolaşıverir

—Gözlerimizden akabilen yaşların acılığı değil, insanı ruhunda mahbus kalan yaşlar zehirler

—Terakkinin her hatvesi (adımı) milyonlarca adam ezer: Kanun ı tarih (tarih kanunu) budur

—Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir

—Yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa tesadüf edebilirsin (rastlayabilirsin), fakat biri sürünerek öteki uçarak yükselmiştir

—Gün doğmadan meşime i şebden (gecenin kalbinden) neler doğar! Evet ama geceleri, gündüz biz kendimiz telkih ederiz (aşılarız)

—Zekâları sayesinde (gölgesinde) geçinenler olduğu gibi hamakatleri (aptallıkları) sayesinde geçinenler de vardır

—Hayal, ruhun gizli kapısıdır: Kötü fikirler hemen daima oradan girer

— Zeki bir ihtiyar derdi ki: “Artık bana âlemin gürültüsü bir ninni gibi geliyor, ebedi uykuya hazırlayan ninni…”

—İnsanları en çok seven hiç şüphem yok yamyamlardır

—Bir şey söylemeden evvel dokuz kere dilini ağzında çevir, derler. Hiç fena nasihat değil: Çünkü üçüncü çevirmeye varmadan alelekser sükûtu tercih ederiz

—Edebiyat âleminde (dünyasında) dikkat ettim, herkes kendi seviyesindekini alkışlıyor. Kimi alkışladığını söyle, hangi tabakadasın söyleyeyim

—Alem i edebiyatta (edebiyat âleminde) dikkat ettim, herkes kendi hizasındakini alkışlıyor. Kimi alkışladığını söyle, meraiye i edebiyeni (edebi vasfını) söyleyeyim

— Bermutâd (âdet üzere) dayak atana kızar, dayak yiyene acırız: Mamafih ikisinden birinin yerinde olmağa mecbur olsak hangisini tercih ederdik

—Edebiyatta az ehliyet ehliyetsizlikten daha büyük bir bedbahtlıktır (kötü talihdir)

— Kendi ellerini şakırdatmak için başkasını alkışlama vardır ve ekseriyet (çoğunluk) böyle alkışlar.

—Dişime gelen işime gelir: İşte ekseriyetin düştür ı tercihi (tercih düsturu)

—Cenneti toprağın kimi üstünde kimi altında arar: Yalnız filosof ruhunda bulur

—Anha minha (şu veya bu) hiç mahzursuz (zararsız) bir tek eğlence var: Bir tatlı rüya..

—Hülyasız yürek petrolsüz lâmbaya benzer: Hiç bir şeyle parlatılamaz

—Ahalinin lokması hükümetin temelidir.

—Her gelişi memnuniyeti mucib (gerektiren) yegâne (tek) misafir: ikbal!

—Hürmet çok kere korkunun bir şeklidir

—A’ref i nefsin (kişinin en arifisin)! Merdüm giriz (insandan kaçan kimse) olmak istersen.

—Kendinden bahsetmek (sözetmek) kadar çirkin ve o kadar tabii bir hareket yoktur.

—Beşerin fitreti (insanın yaradılışı) biraz mezat sergisini hatırlatır: Ne ararsan bulursun

—Tab ı beşer (insanın huyu) biraz mezat sergisini hatırlatır: Ne ararsan bulursun

—Bir milletin miyar ı medeniyeti (medeniyet ölçüsü) erbab ı irfanına (aydınlarına) derece i hürmetidir (hürmet derecesidir)

—Tabiat her birimizin eline bir ümit kemiği verir: İliğini çıkaracağız diye ömrümüz oldukça didiniriz     —Fırtınanın tahribatı (harap ettikleri) bilhassa yükseklerde görülür: Onun için sulh ve asayiş herkesten ziyade ser i kârda (iş başında) olanlar için kıymetli olmak lâzım gelir

—Ben enseme inen baltaya bakarım: Sapı ister şiir ve fazilet olsun ister meşe sopası!

—Eğlencede yalnız mukaseme (bölüşme) vardır; müşareket (birlikte bulunma) ancak elemde ve matemde his olunur

—His, fikrin hemşire i kalbîsidir (kalbî kardeşidir)

—Ter biraz kanımızı ve az ruhumuzu dışarı çıkarır: Yazın kalabalık yerlerde beşeriyetin (insanlığın) vicdanını kokluyorum sanırım

—Her meslekte yükselmek için yolunu şaşıranlar olduğu gibi, yolunu şaşırarak yükselenler de vardır.

—Sahte zarafet diken gibi yaşar ve diken gibi metanetsizdir (dayanıksızdır.)

—Hakikî kurnaz herkesi kendisinden daha kurnaz addeder (sayar)

—Göz gördüğüne ve kalb duyduğuna inanır.

—Göz gördüğüne ve kalb hissettiğine inanır

—Çok yaşamak elimizde değil, fakat adımızı çok yaşatmak elimizdedir    

—En metin (sağlam) nokta i istinad (dayanak noktası) herkesin kendi kuvvetidir

—Cezasız kalan hatâlar avam nazarında (gözünde) sevaba yaklaşır

—Çıplak söz edebi değildir, çıplak insan müeddep (terbiyeli) olmadığı gibi.

—Maziyi (geçmişi) çiğnemek hevesi hemen bütün genç ayakların kuvve i muharrikesidir (hareket getiren kuvvetidir)

—Karnı açlardan ziyade kalbi açlara acırım

—Öyle yaşa ki az bile yaşamış olsan yaşamış ölesin

—Zavallı koyun sürüsü! Çobanı da o besler, çoban köpeğini d e, kurdu da!

—Temiz bir kıyafet nadiren aldatan bir tavsiye mektubudur.

—Ölümü sevmeyişimizin bir sebebi de hiçliğimizi meydana vurması olsa gerek.

El şakası fena, dil şakası daha fena, kalem şakası hepsinden beterdir

—Rahat etmek istersen ayağını yorganına göre uzat ve tependen yüksek fikirlere uzanma!    

—Büyüklere çok sokulmak ihtiyacını ancak küçükler hisseder

—Ölenlerin hepsi gassal (ölü yıkayıcı) elinden geçer, fakat… ancak temizler temizlenir

—Her ölen gassal elinden geçer, fakat… temizlenmez!

—Yuvasını yakmadıkça yılanın kökü kesilmez. (Terör için)

—Demir mukaddestir, makine olursa; melundur (lanetlenmiştir), pranga olursa     Demir mukaddestir, seyf (kılıç) olursa; melundur, zincir i istibdâd (istibdâd zinciri) olursa..

— Celâdetin (gözü pekliğin) en yüksek mertebesi hiçbir yeni fikirden korkmamaktır

—Mürekkep, bizde ekmeği en az şişiren mâyidir

—Bir müddet bir zenciye bakdıkdan sonra gözlerimi bir hemrengime (ayni rengime) çevirince sanıyorum ki nazarımda beşeriyet âni bir şeşafet aldı (çizilmiştir)

—Yalnız boş durana değil, faydasız iş görene de tenbel denir      “Bârân ı kaza (kaza yağmuru)” bazılarını ıslatır, bâzılarını yıkar, bazılarını da çamura bular,

—Bir hareketin seni biraz ıslah etti mi (düzelttirin), inan ki o bir ibadettir

—Riyâ (ikiyüzlülük) ve taassubun her türlüsü çirkindir, fakat en çirkini taassub karşısında riyadır

—Mumun alevini güneşin ziyasından (ışığından) ziyade şayan ı iştigal (meşgul olmağa değer) bulanı görmüşümdür

—Dimağların müsademesi (çarpışması) asla yaralamaz, eğer kalbin hiç müdahalesi (karışması) olmazsa

—Olduğundan ziyade görünmek isteyen olduğu kadar bile görünmez olur

—Ahlâkın nisbiyetine (nisbiliğine) bir delil daha: İlmi kıskanan cahili kim tayibe eder (ayıplar) halbuki haset (kıskançlık) mezunundur (zemmedilmiştir)

—Her mabut dikkat ettim, abdesi elinde ve abdesi yüzünden ölüyor

—Galatların (yanlışların) en tehlikelisi ve en münteşiri (yayılmışı), nefsini (kendini) yanlış tanınmaktır

—Mutlakiyyet  ile  cumhuriyetin  büyük  farkı: Re’s i kârımızda (işbaşında) pahalı bir tac görüyorduk: şimdi kıymetli bir baş görüyoruz

—Sevk i tabii (iç güdü) bence aklın müsveddesi dir: En hakir hayvanda bir beşeriyet (insaniyet) mebdei (başlangıcı) görürüm

—Hissiyatı (hisleri) ile düşüneni ancak hissiyatı (hisleri) ile düşünen anlar

—Tabiat muhasebesinde hemen her lezzet defterimize zimmet kayıt olunur

—Hakiki (gerçek) zekânın her kanaatında velev hurde bini (gözün göremeyeceği kadar küçük) olsun bir şüphe çekirdeği vardır

—Zamana nisbetle insan, hiçbir gün boşalmaya cak bir kum saati içinde layenkati (durmaksızın) boşalan bir kum saatidir

—Beşeriyette (insaniyette) hiçbirşey yoktur ki aranılınca gülünç bir tarafı keşfedilmesin: Hattâ medeniyete, hattâ irfana kadar

—Elini (acı) yaralar onlardır ki içlerinden kan değil gözyaşı akar

—Dimağ (beyin) iyi çalışabilmek için kalb tembel olmalı

—Hasbelkader (talihi dolayısıyla) uçurum kenarında dünyaya gelenler vardır: Onlar için her hatve (adım) bir hayat tehlikesi taşır .

—Samimi faciaların en elimi: Yüksek görünmek istediğimiz göze gülünç görünmek!

—İnsanın “hayvanı dahik” (gülen hayvan) olduğunu kabul ediyorum, sırasında dahkini habsedebilmesi şartı ile.

—Nezaketin mübalağası gizlenmek isteyen fıtrî (doğuştan) bir kabalık ifade eder

—Cismin elemleri hayatın ruha verdiği derslerdir

—Fikr i selimin (güzel fikrin) en kuvvetli hasmı (düşmanı) ihtirasdır

—ÖRÜMCEK AĞI DA TUZAKTIR AMA ANCAK SİNEKLER İÇİN

—Beğendiklerini taklid edenler zannetme ki kendilerini beğenmezler

—Dilek aslandır ama salıverirsen, korkarım, en evvel seni yutmasın

—Sağanak altında gülen ile ağlayan pek fark olunmaz

—Bir baş ne kadar hoş olursa o nisbette kolay sarhoş olur

—Necabetlerin (asaletlerin) en yükseği dimağı (fikri) necabettir (soyluluktur)

—Bana öyle geliyor ki tabiatta bizim doyamadığımız ve hiçbir zaman doyamayacağımız daha pek çok güzellikler var; kâinatın bütün mehasinini (güzelliklerini) idrak edebilmek için insanın beş değil, yüzlerce hassesi olmalı idi

—İnsan yükseldikçe yüksekliği daha yukarıda ve sukut ettikçe sükûtu daha aşağıda görür

—İyilik zaaf derecesine varınca iyilikten çıkar

—San’atkâr olmak istiyorsan eserinin güzelliğinden daima şüphe et: San’atta en emin salah yolu nefsine reybîliktir (şüpheciliktir)

—Vus’ati (genişliği) ihata (kavramak) için yükselmek lâzım gelir, tabiatta olsun san’atta olsun

—Kalb kalbe sığındı mı, göz gözü kusurlu göremez

—Kütübhaneni ayak altına alırsan zincir, başında taşırsan taç olur

—Daima beraber bulunduğumuz mahlûkların (yaratıkların) faziletlerinden ziyade kusurlarını düşünürüz; meziyetleri (üstünlüğü) ancak uzunca bir müddet için kendilerinden ayrılınca hissedilir

—Güzel tebessüm çok kere solgunluğu sarışınlık eder

—Hangi sahada olsa basit olmayan mümtaz (seçkin) olamaz

—Hâtıralar kocayan dimağların koltuk değneğidir

—Asil misin, şecereni kâğıt üstünde değil, hayatında göster

—”Bugün” ölür, fakat “yarın” lâyemuttur (ölümsüzdür)    

—Kanatlarını nur içinde harab eden pervaneler değil, karanlıkta görünmez eden yarasalara acıyınız!

—Utanma bilmeyen nedamet (pişmanlık) bilmez

—Icab ı vekar (vekar gereği) odur ki gözyaşlarını sükût içinde kurutmadan göstermeyesin

—San’atı güzellikler sevindirerek ve çirkinlikler yerindirerek yükseltir

—Mutaasıblar nazarında her tahavvül (değişiklik) bir inhitat (gerileme) eseridir

—Vukuat ı tarihiye (tarihi olaylar) mevzu ı bahs (bahis konusu) olunca mantık ancak mazinin şüununa (olaylarına) tatbik kabul eder: Kıyaslar ile istikbal şifresini halletmek (çözmek) ümidi bir saf derunluk tur (saflıktır) zira tarih daima değişerek tekerrür eder (tekrarlanır)

— SİZE: “NİÇİN FİKİR DEĞİŞTİRİYORSUN?” DİYENLERE GÖĞSÜNÜZÜ GERE GERE ŞU CEVABI VEREBİLİRSİNİZ: “ÇÜNKÜ KENDİM DEĞİŞTİRİYORUM!”

—Çok kere düşündüklerimiz düşünmekle hallolunmayacak (çözümlenemeyecek) meselelerdir:

—Beşerin (insanlığın) gafleti tefekkürde (düşünmede) bile kendini gösterir

—En muhataralı deli makul söyleyendir

—Alnını ne kadar yüksek tutarsan o kadar yere sağlam basarsın

—Hasedin karnı doymaz, cebi dolmaz, ağrısı dinmez

—Talih, beceriksizlerin meharete verdikleri isimdir

—Musiki hissiyatın (hislerin) haykıran sesidir

—Saadet dağlar gibidir; ses verir ama kunılda maz, bekler ki sen ona gidesin

—En geveze kuş ümittir: Kalbimizde hiç susmaz

—Fart ı itaat (itaatin fazlası) bermutad muvaffakiyetsizlerin menfî bir şekl i isyanıdır (isyan şeklidir)

—Fındıkçının güzelliği hem oltadır, hem siper!

—Bilmedikleri şeylerden bahsedenler, dikkat ediniz, söz söylerken müstesna bir azamet takınırlar!

—Bir tek tesviye i içtimaiye (sosyal düzeltme) aleti tanırım: Ölüm.. Hakiki müsavat (eşitlik) ancak ce miyet i mevtada (ölü toplumda) mutasavverdir (tasavvur olunmuştur)

—Ebedi (ölümsüz) yalnız bir şiir vardır: Tabiat., ve yalnız bir şâir vardır ki her zamanın şâiridir: Mübdi-i tabiat (tabiatı yaratan)!

—İnsan tükenir, şiir tükenmez: Gökdeki bâzı yıldızlar gibi yerde henüz nuru (ışığı) insanlara vâsıl olmamış (erişmemiş) şiirler vardır

—Anlamamak, hamakatin (ahmaklığın) cezayı tabiisi (tabii cezası) ve kâfisidir!

—Fikirler yükseldikçe aralarında ihtilâflar (anlaşmazlıklar) çoğalır ve ittifaklar (antlaşmalar) kuvvetlenir

—Hayatta muvaffakiyet (basan) temin etmeyen (sağlamayan) malûmatımız kendi nazarımızda (gözümüzde) bile kıymetini kaybeder

—YaInız seni sevenleri sevmek muhabbet değil, mübadeledir (değiş tokuştur)

— Eskiden kızdığına şimdi gülüyor musun, akim artmış demektir

—Hürriyeti su i istimal eden (kötü kullanan) ona liyakatsizliğini (lâyık olmadığını) itiraf etmiş olur

—Kuvvetini hücumun ile değil, mukametinle ölç!

—Ekseriyetin gürültüye mecîubiyeti o kadar kuvvetlidir ki felâketin gürültülüsünü bile kıskananlar görülür

— Kendini medhetmek aharı (başkasını) takdirden acze delalet eder

—Kıyafet ruhun tercümanlarından biridir

—Hissiyata (hislere) istinad eden (dayanan) kafalar makulât (akla uygun şeyler) ile ikna edilemez

—Saadet o kadar nisbidir ki seni mes’ud eden komşunu bedbaht edebilir

—İstediğim olmadıktan sonra dünya benim olmuş neye yarar!

—Zamanın en büyük kahrı nisyan (unutma) ve en büyük lütfü de odur

—Hasedin (kıskancın) sükûtu meziyetinizi itiraftır

—Modanın fikir sahasındaki adı “cereyan”dır

—Daima tevkirin (vekarlandırmanın) perdesi pes, tahkirin (hakir görmenin) perdesi tizdir: Galiba isteriz ki biri gizli kalsın, öteki duyulsun

—Her vaziyetin (durumun) icabettiği nezaket başkadır: Kundura boyacılarına ayağımızı uzatarak selâm veririz

—Fazilet bence cemiyet i muhiteye faydalı faaliyettir: Kâtibin fazileti kaleminden damlar, çiftçininki alnında terler

Süs merakı mübalagalanınca yalnız yüzü değil, kalbi ve hattâ dimağı düzgünler

—Bir akşamcının mülâhazası:  Hilal ı Ahzar (yeşilay): “İçme ölürsün!” diyor, sanki içmesem ölmeyecekmişim

—Hatâ ecdadımıza (atalarımıza) âit olmakla sevap (doğru) olmaz: Hayr ül halef (haleflerin hayırlısı) odur ki babasının hatalarını tashih eder (düzeltir)

—Bazı adamlar fıtraten (yaratılıştan) esir doğarlar, öyle ki hürriyet havasını lâyıkı ile teneffüs edemezler

—Güzelliği anlamak başka, hissetmek başkadır ve her anlayan hissetmez. Anlayıp hissetmemek hissedip anlamamaktan beterdir (daha fenadır)

—Muzur (zararlı) tesadüfler faydalı tesadüflerden bin kere daha çoktur: Akıllı adam tesadüften hayır ummaz

—Çok okumuş fakat hiç yaşamamış adam da hiç okumaksızın çok yaşamış adam kadar câhil sayılır. ——Dimağ (beyin) çifte mumla aydınlanır ve hayat ile kitaplar birbirinin karşılıklı müfessiridir (yorumcusu dur)

—Fena yaşayışların çoğu iyi yaşamayı öğrenmemenin cezasıdır

—En acınacak san’atkâr eserini tashih ettikçe (düzelttikçe) kıymetten düşürendir

—Ehliyetin pek kuvvetli bacakları olabilir: Fakat ancak dehaettir ki (deha sahibi olmadır) kanatlıdır ve uçabilir

—Bâzı dostluklar vardır ki doğdukları gün çok yaşayacaklarını vaad ederler; ve bâzıları da hissedersiniz

ki, ölü doğuyorlar.

— Hepimiz samimiyeti sevmek iddiasındayız Fakat aleyhimizde tecelli edince (görününce) aklımıza derhal “kör kadı” fıkrası gelir

— Çok bilen gibi hiç bilmeyen de maili afdır (affa meyillidir): Kini yarım ilimde ara.

—Bizde eskiden gözü kapalı evlenmek kaide idi; şimdi başı dönerek evlenmek âdet oldu. Mamafih ikisi de alelekser (ekseriya) aynı talakı (boşanmayı) doğuruyor

—Fıtreten (yaratılıştan) müteredditler (kararsızlar) için her yeni dakika tereddüdü (kararsızlığı) arttıran bir âmildir

—Ahmaklar kendileri için her muvaffakiyeti (başarıyı) mümkün ve başkaları için her teşebbüsü akamete (neticesiz kalmaya) mahkûm görürler

—San’at aleminde hücum daima zaafdan kuvvete, aşağıdan yukarıyadır

—Nefsine (kendine) çok itimadı (güveni) olanın başkasına emniyeti az olur

—Hürriyetin hakiki âşıkları esirler değil hürlerdir; zira hürriyeti bile sevmek için tanımak lâzımdır

—En mes’ut asırlara bile, gariptir, mazi (geçmiş) hasreti karışır

—Dostluğu müşterek saadet kuvvetlendirir ve müşterek felâket tevhin eder (zayıflatır): Çünkü ıztırab tabiaten hodgâmdır (kendini düşünendir)

—Hasedlerin (kıskançlıkların) en zehirlisi midenin hasedidir (kıskançlığıdır)

—Mabudunu her ferd (kişi) biraz kendi şeklinde tasavvur eder: Zencilerin bütün sanemleri (putları) zencidir

—İnanmak biraz mağlûb olmaktır: Çok kolaylıkla insan ya çok sevdiğine ya çok korktuğuna inanır

—Eski zaman: “ısıramayacağın eli öp!” demiş;

asrımız bilâkis (aksine): “kıramayacağın zinciri hiç olmazsa kemir!” der.

—Edebiyatta tenevü (çeşitlilik) o kadar mühimdir ki edeben zehirlemek bile lâzım gelse semumu (zehirleri) tenvi etmeliyiz (çeşitlendirmeliyiz)

—Fukaranın (fakirlerin) hediyesi daima değerinden ziyadeye (fazlaya) malolur

—Körlüklerin en çirkini eski âşinâları (tanıdıkları) görmemezliğe getirendir

—Gıptayı (imrenmeyi) tahrik etmeyen (harekete getirmeyen) süs behemehâl (muhakkak) istihkarı (hakir görmeyi) tevlid eder (doğurur)

—Kuva i tabiiye (tabii kuvvetler) haricinde (dışında) yalnız bir âmil tanıyorum ki mantıkidir: Şeytan!

—İnsan kendi hissiyatını (hislerini) ifade etmeyen şiirleri tamamiyle anlayamaz

—Bir fakirden tanıdığı bir zengini sorunuz: Ya müsrif der, yahut çingene… fakir nazarında muktesit (tutumlu) zengin yoktur

—Hâtıralarımız, diyoruz ve sanıyoruz ki onlar hayatımızın aklımızda tam kalan parçalarıdır, halbuki her birinin altında nisyana (unutulmağa) gömülmüş binlerce parça hayatımız vardır

Başkası düşdü mü, “çürük tahtaya basmasaydı!” deriz; kendimiz düşünce bastığımız tahtanın çürük çıkmış olmasından şikâyet ederiz

—Bence en şayan ı merhamet (acınmağa değer) fakir odur ki akrabasının zenginliğini dilinden düşüremez

—Etrafımızdakilerden terbiye ve nezaket yoksulluğu bizi onların iffetsizliğinden (namussuzluğundan) ziyade muztarib (rahatsız) eder

—Yalnız meleklerin değil şeytanın da kanatları vardır: Velev ateşden olsun

—Geniş manzaralar, sürürümüz (neş’emiz) gibi elemimizi (üzüntümüzü) de arttırır: Eğer mes’ut isen açıklık ara; bedhahtansın, (talihsiz misin) kapalı yaşa!.

— Bilhassa akraba meselesinde keyfiyet (nitelik) kemiyete (niceliğe) müreccahtır (tercih olunur):

—Haksız şikâyet kızdıracak yerde güldürür; haklı şikâyet utandıracak yerde kızdırır

—Dünyada icrası (yapılması) en güç hareket sanıyorum ki mevkiinden sukut etmeksizin (düşmeksizin) kahkaha ile gülebilmektir

—Lisan, ruhun vatanıdır

—İki düşmanımızın birbiri ile barışması bir dostumuzun bize darılmasından daha zararlıdır—Dişsiz ağız ha öpmüş, ha ısırmış

—”Toz!” diye istihkar ediyorsun (hakir görüyorsun): Halbuki o seni verem ederek öldürebilir, sen ona hiçbirşey yapamazsın!

—Sürura (neş’eye) o kadar az alışkınız ki “dün akşam neşeli idim!” desem sorarlar: “ne kadar içmiştin?”

—Mahcuba (utangaca) fırsat ver, derhal küstah (terbiyesiz) olur

—Düşmanlarının hatâlarını istismar edemeyen (sömürmeyen) maharetten (hünerden) bahsetmesin  —Toprak: İşte kavmin anası; lisan: İşte kavmin babası..

—Zulmü affetmek büyüklük, unutmak küçüklüktür

—Boşlar zevahirle (görünüşle) doludur

—En çok hoşlandığımız adamlar kendimizdeki meziyetlerden (üstünlüklerden) olup da kusurlarımıza iştirak edenlerdir (katılanlardır)

—Meslekdaşlarımızın eserlerini beğenmemek kolay, an samim (samimiyetle) beğenmek çok güçtür  —Herşey gibi muhabbetin de fazlası muzırdur (zararlıdır): Adı sırnaşıklık olur ve mukabil (karşı) muhabbeti azaltır

—Hüsn i niyetten (iyi niyetten) nasibi (kısmeti) olmayan başkalarına ne iare edebilir (ödünç verebilir)?

Bittabi (tabiatıyla) su-i niyet (kötü niyet)!

—Çabuk yükselenler içtimai (sosyal) merdiveni kısa, yormaz ve tenha sanırlar

—İstanbul’u şöyle “Beyazıd’ından tutup dut silker gibi sarsıverin iz eğer hâlis (saf) bir dedikodu sağnağı isterseniz.

—Hayat bir aynadır, sen ona gülersen o da sana güler

—Câha (makama) muhabbet nefse (kendine) muhabbet gibidir, ondan ancak meyuslar (ümitsizler) müstağni (ilgisiz) görünür

—Pek mütecessis (meraklı) adam sebatkâr âşık olamaz

—Öğünenler arasında meziyetliler de (üstünlüğü olanlar da) yok değildir, fakat öğünürken meziyetlerini (üstünlüklerini) hiç ağızlarına almazlar

—Düstura (kaidesi) budur zekânın işte: Aldanma, fakat görün ferifte (aklanmış)!

—Bâzıları için, “Konuşurken kalbi ağzında!” derler, ben tercih ederim ki dili dimağında (beyninde) olsun

—Sanayi i nefise (güzel san’atlar) için güzellikten başka her endişe sinek gibidir: Tahrib etmese de (harap etmese de) kurtlandırır

— Birbirine hiçbir diyecekleri olmayanlardır ki alelekser (ekseriya) tatlı tatlı konuşurlar!

—İnsanlarda tâbiiyet (tâbi olma) meyli öyle müzmin (süre gelen) bir hastalık ki şu Amerika’ya bakınız en müterakki (ilerlemiş) cumhuriyet içinde kendisine “çelik kralı”, “şimendifer kralı”, “bilmem ne kralı” icad ediyor

—Çok kişi lakırdı ederken “söz”ün bir âmil i içtimai (sosyal etken) olduğunu hatırlamaz

—Dehaetin (dâhiliğin) arasıra yorulan kanatları, ehliyetin hiç yorulmaz ayakları vardır

—Müstesna her sahada vardır: Öyle sıralar düşer ki hakkı bulmak için kavaid i hukuku (hukuk kaidelerini) çiğnemek icabeder.

—Her devir kendisinden sonrakini doğurmak için ağrı çeker

—Zeki mahfillerde (çevrelerde) ahmakça bir söz umumi bir sıkıntı tevlid eder (doğurur). Güya o ha makatten (ahmaklıktan) bütün huzzara (hazır bulunanlara) dağılan birer hisse vardır

—Koyunlarını korumak isteyen çoban ağılın kokusunu kurda duyurmamalı.

—Kaçakçılık gümrük hatâlarının gayr ı meşru (meşru olmayan) çocuğudur

—Bir kalleşin yanında bir ahmak görünce: İşte sustalı çakısı! derim

—Kalbin şerefi helecanmdadır: Çarpıntısı değişmeyen yürek ölü sayılır

—Çok tacil (acele etme) ve çok tecil (geri bırakma) ikisi de kararsızlık eseridir

—İnkilâblar çok büyük derslerdir; her dimağa (beyne) sığmaz ve sığamazlığı dima’ı bittabi (tabiatıyla) bi-huzur (huzursuz) “der

—Hedef olduğu haksızlığa karşı her ferdin de rece-i teessürü (üzüntü derecesi) zaafınınn derecesiyle mütenasiptir (orantılıdır)

—Güzel ağızda çirkin söz iki kere çirkin görünür

—Öpmek istediğimiz elin tokadıdır ki en çok acıtır

—Alkışlamadığımızı çabuk unuturuz: Hâfızamız biraz avucumuzdadır

—Köhne (eskimiş) fikirler paslanmış çivilere benzer: Söküp atmak çok güçtür. (Çizilmiştir)

—Öyle adamlar gördüm ki kanundan korkmazlar da efsundan (büyüden) ödleri patlar

—Şek (şüphe) bazen malum yolunu sislendirir, fakat bazen de meçhul kapısının anahtarı olur

—Sanemi (putları) bâzıları perestiş (tapma) ihtiyacıyla, bazıları da recm (taşa tutma) için ister

—Kaplan sırtı için en tahammülsüz (tahammül edilemeyecek) yük merhamettir

—Âdi san’atkâr odur ki her eserinden hoşnut (memnun) görüm!

—Hukukunu haykırmak bile ancak kuvvetli ağızlarda ahenkdar (ahenkli) hissolunur, aç aslanların, böğürmesi gibi.

—Ak saçlar altında çok tannan (tınlayan) kahkaha şetaretten (neş’eden) ziyade sarhoşluğu hatırlatır        —Her muztarip (ıztırıp çeken) sanır ki çektiği acıyı başka hiç kimse tatıuamıştır

—Kartalın beğenmediğini karıncalar kapışırlar

—Bâzı hatâlardan muhtîler (hatâyı yapanlar) değil, muhtilerin (hatâyı yapanların) asrı mes’ul (sorumlu) olmak lâzım gelir

—Herkesle hoş geçinmenin çaresi herkesle bir fikirde olmaktır

—Kerameti görebilmek için evvel beevvel (her şeyden önce) keramete mutekit olmak (itikat etmek) lâzımdır

—Muvaffakiyetlerini cüretlerine medyun (borçlu) olanlar zekâlarından, ve zekâlarına medyun (borçlu) olanlar cüretlerinden bahsederler

—Bizi her dinleyen biraz metbuumuz olur (bize bağlanır); onun için hiçbir mağrur geveze değildir

—Kapalı gözler de levâzım ı iç tim aiy edendir (sosyal levazımdandır): Herkes açık gözlü olsaydı belki hiç kimse tehlikesiz uyuyamazdı

—Vekarh ruhlara aharın (başkasının) merhameti de hasedi (kıskançlığı) kadar giran (ağır) gelir

—Düşman düşmanın her faziletine inanabilir, fakat samimiyetine asla!

—Herkes nazariyatını (nazariyelerini) onlara edilen hicivler (yermeler) nisbetinde kıymetli hissedir

—İnsan tamamiyle ne olduğu gibi görünebilir, ne de olmadığı gibi. Riyakâr (ikiyüzlü) odur ki izhâr ettiğinden (gösterdiğinden) ziyade izıuar eder (saklar)

—Çirkinlik zevk i selimi (iyi zevki) tahriş eder (azdırır); zevk i sakim (kötü zevk) güzellikten sinirlenir

—Ef’alimizin (hareketlerimizin) yüzü bize görünür, astarı komşumuza!

—BIRAK SÖYLESİN: DİPSİZ MÜBÂHASELERİ (KONUŞMALARI) KISA KESMENİN EN MÜESSİR (TESİRLİ) ÇARESİ BUDUR 

—Eserim kahkahaya mahkûm olmaktansa nisyana (unutulmağa) mahkûm olsun

—Kabul etmek istemediğimiz fikirler aleyhine ne kuvvetli mantığımız vardır!

—Ulvî (yüksek) fikre sarf edilmiş güzel ifadeden ziyade âdi ifade içinde bulduğum güzel fikre yanarım,

Kendini beğenmişlerin nedametleri (pişmanlıkları) bile şişkin olur: Sanırlar ki hatâları ile de kâinatı dolduruyorlardı

—Kurduğu tuzağa düşmeyen avı hamakat (ahmaklık) ile ittiham eden (suçlayan) avcılar bile gördüm!

—Elinden gelse her muharrir (yazar) bütün karilerine (okuyucularına) kendi zevkini aşılardı

—İcaz (az söz) içinde bir âdi fikir gözümün önüne dar elbise giymiş kaba bir adam getirir

—Anlaşılanı anlamayanlardır ki bermutad (âdet üzere) anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar  —Yalnız muaşakadadır (sevişmededir) ki küçük sebepler büyük eserler vücude getirebilir!

Ehliyetli ve mütevazı (alçak gönüllü) olmak güç değildir: Güçlük hem ehliyetsiz hem kibirsiz olabilmektedir

—Bir itâb (azarlama) ne kadar haklı ise muhataba (kendisine söz söylenene) o derecede kaba görünür

—Alkış ne kadar aşağıdan kopsa gururumuz için bir basamak teşkil eder

—Yazısı ile karilerini (okuyucularını) yükseltmeyen muharrir (yazar) ancak bir kâtiptir

—Riyakâr görünmek korkusu çok kişiyi kabalığa sevkeder

—Yarasaya güneşi göstermek bir saygısızlıktır

— Cehlin (bilgisizliğin) zararı hamakat ı muhitanıın(ortamın ahmaklığının) murabbaı (karesi) ile meb suten mütenasiptir (düz orantılıdır)

—Dümeni dinlemeyen gemi er geç şapa oturur

—Bazıları işitir, fakat dinlemez; bazıları anla maksızın dinler; bâzıları da eğer işitse dinleyecek ve anlayacak, belâya bakınız ki sağırdır. Onun için her hatvede (Adımda): “Söz anlayan beri gelsin!” demeğe mecbur oluruz

—Arasıra öyle iptidâi (basit) lâkırdılara muhatap olurum ki içimden: “Acaba tufanın suyu hâlâ kurumadı mı?” derim

— Güzel kelebek isteyen çirkin tırtılı ezmemeli: Zira o bundan çıkar

—En büyük delilik herkesi bir tarzda düşündürmeğe çalışmaktır

—Düşmanımızın düşmanı olmayan hakiki dostumuz olamaz

—Hakiki büyük adamlar güzel ağaçlara benzerler: Dallarında kuşlar yuva yapar; gölgesinde insanlar serinler; çiçeklerine sürünen hava rayiha (koku) alır; meyvesi ile açlar doyar ve yaprakları arasında dökülen güneş damlaları altındaki toprağı ihya eder (yeniden canlandırır)!

—Sevdiğinizi yalnız kalbiniz değil, dimağınız ve vicdanınız da müştereken: “sev!” demeli

—Kendimden ahmak gördüklerim bana “zeki” diyeceklerine tercih ederim ki “ahmak” desinler

—Çok kişi yoksulluk içinde iken varlıklı imiş de sarf etmek istemiyormuş gibi görünmeğe çalışır; demek ki fakirliği hasislikten daha büyük ayıp telâkki ediyoruz

—Sağlıklarında hürmet etmek istemediğimiz büyük adamlarla vefatlarından sonra iftihara (öğünmeğe) hakkımız kalmaz

—Şerrin (kötülüğün) büyük menba-ı (kaynağı) esaat değil hamakattir (ahmaklıktır): Hapishaneleri fenalardan ziyade budalalar doldurur

—Kuduranları eğer tedavi imkânı yoksa ancak o zaman imha (yok) etmeli

—An samim (samimi olarak) bedbin (karamsar) olmak şartı ile yaşamakta devam ancak kuvvetli ruhların kârıdır (işidir)

—İnsan yalnız dostları ile değil, düşmanları ile de iftihar edebilmeli

—Bir dostundan elemsiz ayrılmak ister misin? Şu sırada bir kaç hafta evinde misafir et

—İnsan vaktin kıymetini en ziyade birisini beklerken anlıyor

—Musiki şiirin ifade edemediği hissiyatı (hislerini) ifade eden şiirdir

—Tekebbür (kibirlenme) ancak birşey üzerinde

yakışır: Hamakat (ahmaklık)

—Yüksek makamlar ancak hafif başlan döndürür

—Talih korkanları korkutur, cesurlara cesaret verir

—Devlet ricali (adamları) bizim memlekette kanun-ı tekâmülün (gelişim kanununun) bir müstesnası dır: Defaten (bir defada) yetişir!

—Sahte yerinmek sahte sevinmekten kolaydır

—KENDİ KENDİSİNİ İSTİHFAF EDEN (KÜÇÜMSEYEN) ADAMLA HİÇ KİMSE İSTİHZA (ALAY) EDEMEZ

—Her elem ve her lezzet az çok girdiği ruhun şeklini alır: Kadehde rakı gibi

—Bedbahtlar, olsalar olsalar ancak “uzaktan akrabamız” olabilirler

— Göz yaşının en müessir (tesirli) ilâcı göz yaşıdır

—Her ferd için en büyük şâir kendi hülyasında bir şekl i beyan (söyleme şekli) verebilendir

—Yeis ümidin cilvesidir

—Güçlük mektepden birinci çıkmada değil, hayata iyi numara ile girebilmektedir

—Debbağ (deri tabaklayan san’atkâr) sevdiği deriyi yerden yere vurur: Bunda beis yok! Fakat bazan sevmediği deriye kızar da sevdiği deriyi paralar!

— Mektepde ve hayatta yalnız bir nokta i iştirak (iştirak noktası) görüyorum

—Edebiyatda iştihar (şöhrete erişmek) kolaydır; zorluk şöhreti muhafazadadır (korumadadır.)

—Her kendini bilen az çok mütevazıdır (alçak gönüllüdür):     Haykıran haset (kıskançlık) havlayan köpek gibidir: Isırmağa cesaret edemez

—Haset (kıskançlık) başkasının inalını kendi ağzına zehretmektir

—Firavun kaç yaşındasın?

Hazret i Yakub; Yüzotuz…. ve hiçbir gün rahat yüzü görmedim!

(Galiba Hazret-i Yakub Türkmüş!)

—Bizde post elden gider; post kavgası bitmez

— Dostluk kantarla alış veriş miskalle (birbu çuk dirhemlik ölçüyle): Düşmanlık da öyledir

—Esasen hiç birşeyi mahvetmemek (yok etmemek) taraftarıyım: Fakat behemehal (muhakkak) bir şeyi mahvetmem lâzım gelse “taassub”un canını çıkarırdım

—Şefahatten (aşırı zevk ve eğlenceden) delikanlıyı nasihat değil, muhabbet kurtarır

—HATÂNI GÖRMEĞE ALIŞ, VELEV BAŞKALARINDA OLSUN: BİR GÜN GELİR, KENDİ HATÂLARINI DA GÖRÜRSÜN

—Zeki olmak kifayet etmez (yetmez), zeki görünmelidir de

—Fikir düşüne düşüne artar

—Hakiki iffet (namus) bir adamın kesesi kadar da kanâatlarîne hürmet etmektedir

—Eski başka, antika başkadır

—Ağızda eğreti sözler eğreti dişlerden daha çirkindir

—Kamı tok olan için ramazanla bayramın farkı yoktur

—Çalı fasulyasına nisbetle sırık ne ise bize nazaran ümit de odur

—Edebsize bir tokat atmalıydın.

Eldivenim yoktu; iğrendim!

—Tıp ne kadar terakki etse Hipokrat (Hippocrate)’ın “evet!” dediğine Calinus (Gallien): “Hayır” der

—Sözümüz er geç özümüze benzer

—”Başıma belâ geldi!” deriz, Halbuki belâya ayağımızla kendimiz gitmişizdir

—Dünyada en çok nefret ettiğim mahlûklar (yaratıklar) sineklerdir: Temiz ve pis herşeye tehalükle (can atma ile) atılırlar

—Merhametten maraz (hastalık) çıkar, diyorlar Tifüstü bir kehleyi (biti) incitmeyecek kadar yufka yürekli iseniz doğrudur

—O  lâtif köşkte o çirkin kız.  Şekerleme kutusuna girmiş hamam böceği!

—Köylülerin alın teriyle besleniyoruz! Onun için benzimizde kandan eser yok!

— Çok kişiye dikkat ettikçe yağmurlu günlerde kira arabacılarını hatırlarım!

—Salah (iyileşme) eseri bir hasta için uyku, bir sağ için gözünü açmaktır

—Alıkların sükûtu bana boş kasaları hatırlatır.

—İsteriz ki arı bize daima balını versin ve iğnesini hiçbir zaman göstermesin

—Zavallı bitaraflar (tarafsızlar) sizi her fırka taşa tutar: İsterler ki öteki fırkalarla alâkanız olmasın ve isterler ki alâkasız olmayasınız!.

—İnsan çok kere tahkir ettiğinin dûnunda (aşağısında) ve takdir ettiğinin fevkindedir (yukarısındadır)

—Bizim diyarda söyleyeni değil, bağıranı dinlerler

—Hiç kimseyi beğenmeyeni beğenen de pek çok olmaz

—Ferdin beklediği bir inkilâb vardır. Her inkilâbta sanır ki beklediği inkilâb geldi ve çok geçmeden anlar ki bir daha aldanmış!

—İlim ve san’atı gözetmeyen hükümetten büyük hayır ummam

—Bir devrin kazı başka bir devrin kartalı olabilir

—Bizde idare âlemi içerisine hiç oduncu girmemiş ormana benzer: Orada ıslâhata (Judit)in kılıcı. (Guillaume Tell)in oku, (Cromvvell)in baltası ile girişin eli

—Merhamet fakirlerin gözünden, fakat zenginlerin elinden beklenir   —Harb ve sulh meselelerinde kedilerle köpeklerin münasebatı (münâsebetleri) sadık bir tetkik sahasıdır

—Rabbim selâmet versin: Bir gemideyim ki kaptan ile makinist aynı fikirde değil, dümenci ikisine de muarız (karşı) tayfalarla yolcularsa hiç düşünmezler

—Güzel bir düstur: Kiminle ve nerde konuşursan konuş öyle farz edeceksin ki pek şayan ı hürmet (hürmete değer) bir hanımefendi seni dinliyor

—Ben şuna mutekidim (inanmışım): Ecdadının (atalarının) hayatı ile bir kimse ne kirlenir, ne süslenir

—Kalleş ile ahmaktan mecbur kalırsam birinciyi tercih ederim: Çünkü o nihayet bir işe yarayabilir

— Bir hükümet isterim ki edebiyata hizmet etsin, edebiyatı istihdam (kullanmak) kasdına düşmeksizin

—Ne aklından memnun olmayanı gördüm, ne de tahinden memnun olanı

—Ağrılı başda tâç bile bir belâ olur

— Evlâd anadan ayrılır, fakat ana evlâddan…. kopar!

—Bence dehayı edebi (edebi dehâ): Herkesin göremediğini görmek ve gördüğünü herkesin söyleyemeyeceği gibi söylemek

—Saf derûnlar (saf kimseler) başka türlü görü neyim derken bütün bütün oldukları gibi görünürler!

—Ahara (başkasına) emniyetsizliğini bildirmek pantolonunun arka cebinde bir “browning” sakladığını hissettirmeğe benzer

—Şark bir mübalağa adesesidir: Oradan tabiat bile müfrit (aşırı) görünür

—Mahiyetini (niteliğini) muhafaza ederek (koruyarak) manzarasını ençok değiştiren şey: Beşerin (insanlığın) gafleti

—Kendi kendine iken bile samimi olmayan sahte vekarlar (yapma tavırlılar) vardır

—Lezzet almak için öyle sanıyorum ki romanı bir tarih ve tarihi bir roman gibi okumalı

—Düşün ve yetiştirdiğin fikir tohumlarını rüzgâra at: Onu çürürse biri filizlenir:

—İstersiniz ki akim (neticesiz) düşünmeyesi niz, sevdiğiniz meseleleri düşününüz!

—Tarihte dikkat ediniz her “büyük hükümdar” dedikleri müstebid bir hükümdardır. Onun için ben ancak “iyi hükümdar “ları büyük tanırım

—Fikri hatâlarımızın en cömerdi şudur: Müstesnayı kaide sanmak ve müstesnalar üstüne kaide kurmak!

— Bir hastalığı çeken hasta da bilir, tedavi eden hekim de: Fakat aralarında ne fahiş (büyük) fark!

—Zaman olur ki mes’ud olmak muhite (çevreye) karşı bir zulm gibi görünür

—Harb i umumi (I.Dünya Savaşı) temelleri kan içinde bir medeniyet abidesidir

—Körler memleketinde görmek bir hastalık saydır

—Hak idare şu üç şeyi nefislerinde cem edebilenlerindir (toplayabilenlerindir): Zekâ, ilim, tecrübe… Ötekiler az çok gâsıptır (zorla alandır)

—Saadet i şahsiye (şahsi saadet) ancak saadet i umumiye (herkesin saadeti) ortasında tam olabilir

—İlim ve zekânın istibdadı bile ağır gelmez, çünki hürriyetin bir vacibesi (gerekli olanı) de ilim ve

zekâya inkiyaddır (boyun eğmektir)

—İnsan ancak sermaye i ilim (bilgisi) kadar hür olabilir

—Serbest (başıbağlanmamış) ona derler ki başı ancak ilim ve zekâya bağlıdır

—Bazen su bile şayan ı tel’in (lânetlenmeye lâ yik) olur: Meselâ yatağından taşarak masum bir köyü ezdiği zaman yahut süt tağşişatında (karıştırmasında) şerik i cürm (cürüm ortağı) olduğu için

—Yunan ordusu bizim askerlerimizden nasıl korkmasın ki ev sahibi daima hırsızdan kuvvetlidir ()

—Bizde “tensikaf’dan (düzenlemeden) bahsetmek ağrısı dinmiş çürük dişi kurcalamağa benzer

—Hayatta his değil, hayal değil, hattâ zekâ bile değil, ancak ilim ve tecrübe rehber (yol gösterici) olabilir

—Bâzıları sanıyorlar ki seslerini duyurmak için kavgadan başka çâre yoktur

—Aydınlık yol gösterir, eğer göz kamaştırın azsa

—Sıhhat sarsılmadıkça hıfzıssıha (sağlığı koruma) hatıra gelmez

—Şâirin ruhu tekke, hârâbat (meyhane), meşk hane ve darülzifafdan (zifaf evinden) terekküb eder (oluşur)

—Beni birisi zem ederken (kötülerken) hiç korkmam; medhederken titrerim: Zem eden (kötüle

yen) ne kadar yanılsa zararı kendine olur

—Kıyafetimiz ne olduğumuzu değil, ne olmak istediğimizi gösterir

—Yaşadıkça yaşamağı öğrenirsin ve öğrendikçe sanırsın ki çok yaşayacaksın

—Memur olmak kolay, memuriyetle yaşayabilmek zordur

—Bir ziyafete daveti reddetmekdeki lezzet kabuldeki lezzetten daha yüksektir

—Her hareketin ahmakçası sevimsizdir, lâkin itraz ile nezaketin ahmakçaları hiç çekilmez

—Gevezelik söz mukasemesinde (bölüşmesinde) hissesine razı olmamaktır; onun için muhatabı (karşısındakini) sinirlendirir

—İnsan eserini elbette çocuğundan ziyade sever: Çünkü çocuğunun ya anası yahut babasıdır; halbuki eserinin hem anası hem babasıdır

—Hainin mânâ yı cinayeti şudur: “Ben hamiyete lâyık değilim!”

—Çok faal olmak için az hassas (hisli) olmak şarttır

—Edebiyatta beğenilmenin çaresi ölmektir, yahut meslektaşları tehdit edebilecek (korkutabilecek) kadar ehliyetli olmamak

—Necabet (huy temizliği) bir nevi an’ane i uz viyedir (uzvî gelenektir)

—Kalb mantıkdan çok kuvvetlidir: Her dilediğini ona söyletir

—Siz yalnız fenalığı araştırınız; iyilik kendisini gösterir

—Mahcuplara başkalarının küstahlığı (terbiyesizliği) şayan ı gıbta (imrenmeğe değer) görünür

—Darağacı, bana öyle gelir ki, adaletin hiddet tavrıdır

—Bir memleketin sokakları fazla gülüyorsa, emin olabilirsiniz ki evlerinin içi ağlıyor. Evlerinin içi gülen memleketlerde sokaklar çalışır

—Can sıkıcı adamlar yazın bana sineklerin muavini (yardımcısı) gibi gelir

—Tövbe “günah sabunu”dur .

—Tımarhanesi olmayan memleketlerde insan deli olmadığından nasıl emin olur bilmem!

—Sevdiğinin biraz aleyhinde bulunmak gizli sevdaların bariz (göze çarpar) nişanesidir (belirtisidir)      —Kuvvet bilhassa (hususiyle) tahribat (harap etme) ile kendini gösterir: Babalar “bizim oğlan bir baltaya sap olamadı!” derler; “bir sapana demir” yahut “bir hokkaya kalem” olamadı, demezler           —Evet, hayvanlarda merhamet (acıma) kaydı yoktur; fakat zulüm fikri de yoktur

—Hamiyetin (onurun) en kötü şekli alelıtlak (umumiyetle) ecnebigirizliktir (yabancıdan kaçarlıktır)

—İnsan mefevkin (üstün) tasavvurunu madununkinden (astınkinden) evvel görür

—Kabalık kendi nefsine karşı fart ı nezakettir (nezaketin fazlasıdır)

—Hakiki kibir gizli durur, zira bilir ki herkese karşı kibir sarfı da ehemmiyet (önem) vermenin bir şeklidir

—Daima sanırız ki mesleğimizi biz ittihaz ettik (aldık, seçtik) halbuki çok kere meslek bizi ittihaz etmiştir (seçmiştir)

—İstihkar (hor görme) incelere tahkirden daha acı gelir.

—Dikenden ellerini sakınmayanlardır ki güzel gülleri koparabilirler

—Ailenin iki büyük temeli vardır: Yatak, beşik  —Çok çamur karıştıran ergeç üstünü lekeler

—Kendini beğenenlerin iki büyük merakı vardır: Sık sık aynaya bakmak ve çok fotoğraf çıkartmak

—Zaafın (düşkünlüğün) hakdan bahsetmesi es bab ı zaafına (zaaf sebeplerine) bir daha ilâve etmek dir

—Bugün İstanbul halkı: Yuvalarında gagalarını rüzgara açmış yem bekleyen kuşlardır

—İstibdadı (keyfi yönetimi) hükümet doğurur ama sütninesi ve dadısı millettir

—Şark (doğu) havası garbldarı (batılıları) titizlendirir

—Ölüme karşı bir tek nöbetçimiz vardır: Korku!

—Her düşündüğünüz ve her hissettiğiniz, iki ucu görünmez bir zincirin bir halkasıdır

—Fen bize tabiatın ancak elfazındaki (sözlerindeki) mânayı tefsir eder (yorumlar); cümlelerindeki mâna beşerin (insanın) zihni için muakkad (muğlak, meçhul) kalacaktır

—Bir memuriyet isterim ki onda hiç kimsenin gözü olmasın: Onda da, bakınız, benim gözüm var

— Kılıç kınını kesmez, fakat uygunsuz kın kılıcı körletir

—Eceli mev’udu (tabii ölümü) ile ölen memleketler azdır: Öldü dediğimiz memleketlerin çoğu harici (dış) veya dahili (iç) bir el ile katledilmiştir

—Bazı adamlar için şikâyet bir tabiattır: Güneşe nisbetle arzın (dünyanın) küçüklüğünden şikâyet edeni bile belki işitirsiniz

—Adalet i ilâhiye (ilâhi adalet) mahkemelerden ümid kesilince hatıra gelen mercidir (başvuracak yerdir)

—Lâtifeyi sevmeyenler kendi hisselerine düşecek şakaların yarı sahih (doğru) olmasından korkanlardır

—Mâzi (geçmiş) geçen hayatımızın kısmetsizliğini isbat ettikçe, gariptir, gelecek hayat nazarımızda (gözümüzde) kıymet alır

—Harb ı umumide (I. Dünya Savaşında) en çok revaç bulan iki meslek vardı: Erkân ı harblik (kurmaylık) ve…. falcılık!

—Anlamayanların medhi zemininden (kötülemesinden) ağır gelir

—Hangi yolda olursa olsun çok mesafe katetmek (almak) ister misin, yavaş yürü, fakat hiç durmaksızın

—Birşey istemek için kapı çalan  isteyeceği rütbe, nişan, memuriyet, yahut bir dilim ekmek, her ne olsa— dilencidir

—İftira en canı pek hayvandır: Geberdikden sonra bile sinsi bir hayat ile yaşar!

—Talihe inananlar ve talinden bahsedenler hep kendilerini talihsiz hissedenlerdir

—”Amir herkes olabilir, hüner “muta” (kendisine itaat edilen) olmaktadır

—Metin (kuvvetli) ruhlar tazyik altında, ezilmez mühürlenir!

—Her leke sabunla çıkmaz, bâzıları benzin ve bâzıları… ebedi deniz banyosu ister!

—Aharın (başkasının) felâketi bedbahtı mes’ut etmese de müteselli (teselli) eder: İnsan budalaca hodgâmdır (bencildir)

—Musibette (felâkette) bile teferrüd (sivrilme) dâiyesi (niyeti) unutulmaz: “Böyle belâlar da yalnız benim başıma gelir!” deriz

—Bir makalede iki büyük güçlük: İyi başlamak, güzel bitirmek!

—iyilik akim (neticesiz) kalmaz: Şükran doğurmazsa küfrân (nankörlük) doğurur

—Hiç kimse kendi meddahını (medhedenini) zekadan mahrum görmez

Bulduğumuz daima umduğumuzdan dûn (aşağı) ve çektiğimiz daima korkduğumuzdan efzûn (fazla) görünür

—Yüksek ahlâk ancak yüksek zekâya refakat (eşlik) edebilir: Hiçbir ahmak tamamıyla halûk (iyi huylu) değildir

—Dikkat ediyorum: Her tanıştığım adamın kendine göre beni bir tanıyışı var. Tanıdıklarınız arttıkça

sanki şahsiyetiniz taaddüt eder (çoğalır)

—  Bir sinema müdavimi (devamlı gideni) diyordu:

Sinemanın letafeti şundadır ki gayr ı müslim aktrisler Türkçe söylemezler!

—Terbiyesizlikde bile ihtiyat eseri gösterenler vardır: meselâ: “Sormak ayıp olmasın!” mukaddemesi (başlangıcı) gibi

—Fevkalâde (olağanüstü) adamlar arasında hiç, ama hiç güzel bıyıklı adam görmedim: Acaba güzel bıyık hilkatin (yaratılışın) bayağılık vesikası mıdır?

—Kıymet nedrettedir (azlıktadır): Politika âleminde “namuslu” sıfatı ve edebiyat âleminde “zengin” şöhreti müstesna (eşsiz) bir ehemmiyet alır

—Hiç cezasız terbiyeye aklım ermiyor: Saçlar bile kıvrılmak için kızgın demir ve tazyik ister

—Bâzı adamların karikatürleri, mümkün değil, muvaffak olmaz: Güya fotoğraf yalanı rekabete mâni olur!

—Nâ mütenahiliği (sonsuzluğu) ben bilhassa “nisyan” (unutulma) da görürüm: Ne kadar adam yuttu, ve daha ne kadar yutacak ve hiç dolmak bilmez!

—Memurin (memurlar) müsabakası: Ekmek fethi için açılmış ne hazin muharebedir (savaştır)

— Alelekser (ekseriya) derin sözler uzun sükûtları (sessizlikleri) takib eder

—Tayyarecileri kıskanıyorum: Kanaatimce insanları nisbet i hakiki yelerinde (gerçek ölçülerinde) yalnız onlar görebiliyorlar

—PUSULAMIZIN ŞAŞIRDIĞINI ŞUNDAN ANLIYORUM Kİ HER BİRİMİZ KENDİ GÖBEĞİMİZİ KUTUB YILDIZI SANIYORUZ

—Zaman sana uymazsa sen zamana uy, derler. Bizim zamanımızı düşününce bundan daha ağır teklif yok

—Bâzı hayatlar kırık doğarlar, onları hiçbirşey tamir edemez

—Herkesle beraber aldanmak hakika’i görüp de kendi kendine kalmakdan ehvendir (iyidir)

—Kendi kendinize kalınca canınız sıkılıyor mu, o halde huzurunuzun başkasına sıkıntı verdiğinden hiç mütaaccib olmamalısınız (hayrete düşmemelisiniz)

—Anlamaksızın okuduğum kitap sanırım ki benimle alay eder

—Felâketin açamadığı göz kör kalmağa mahkûmdur

—Şayan ı merhamet (acınmağa değer) o milletlerdir ki mazileriyle (geçmişleriyle) iftihar (övünür) ve âtilerinden (geleceklerinden) şüphe ederler

—Dikkat ediniz: Fedakârlıktan bermutad (adet üzere) tok karnına bahsolunur

—Küre i arz (dünya) hudutların parçaladığı bir yürektir ki sızlayarak semaya bakar!

—”Hak”ın vazifesi âlemi ağlatmak ve kana boyamak değil tenvir etmektir (aydınlatmaktır)

—Bizim gençliğimizde izdivaç (evlenme) şeraiti (şartları) öyleydi ki kocaların çoğu zevceleri uyurken koynuna girivermiş gibiydiler

— KİRLİ VE ACI SUDA YAŞAMAYA ALIŞIK BALIK TATLI VE TEMİZ SUDA BOĞULUR

—Fakir her yerde biraz yabancıdır, kendi evinde bile

—Bence en müz’iç (izaç edici) muhatablar: İşitmek isteyen sağır ve anlamak dileyen alım ak!

Harb i umumi’de (I.Dünya Savaşı’nda) Almanların mağlub olacaklarını kesdirenlerimiz ancak yüzde binde bir kişi idi: İşte ekseriyet i ârânın (çoğunluk reyinin) kıymeti!

—En soğuk câliyet (yapın acıklıhk) yapmacıklıların tabii görünmeye çalışmalarıdır

—Dikkat ediniz: Pek kırkın temizlerde ahlak nezâfeti (temizliği) ender (çok az) görülür

—Muvaffakiyete (başarıya) mâni olan sebeplerin en acısı fakirliktir

—Daima Arap sabunu kullanan bir akıllı: “Siyahdır kire dayanır!” dermiş

—”Şiir sevmem!” diyen şiirden anlamadığını itiraf etmiş olur

—Dâhilerin asarı (eserleri) onlardır ki çok yüksek güzellikleri arasında garip kusurlar görülür. Kusursuz eserler dehaya değil, ehliyete delâlet eder

—İnkisâr ı hayalin (hayal kırıklığının) menşei şudur ki bulabileceğimizi değil, istediğimizi umarız

— “Matbuat” (basın) ın ifadesine nazaran bizde harp, mütâreke, kolera, kaht (kıtlık), iyi kötü her hâdise “hükümran” olur (hükünTsürer)

—Herkes zekâsını ilminden vâsi hisseder, halbuki ilmini temamen ihata edebilmiş zekâlar enderdir

—Kuvve i iptidaiyesini (iptidâi kuvvetini) kaybetmeyen adam gençtir, yaşı her kaç olsa.

—Harb zenginleri değil, harb kibarları tahammülsüz (çekilmez)!

—Zencilerin ruhu bana öyle gelir ki kahve telvesinden yahut kundura boyasından mahluktur (yaratılmıştır)

—Fazla emniyet ve fazla emniyetsizlik ikisi de hiyaneti davet eder

—İnsan anlamadığını sevebilir, fakat sevmediğini anlayamaz!

—Hamakatın (ahmaklığın) tashihi (düzeltilmesi) zekânın hatasından beterdir: Bazı edebiyat hocalarının elinden geçmiş talebe müsveddelerine dikkat ediniz

—Çok süslüler pek samimi mahluklar (yaratıklar) değildirler

—Hayatta tehlike ileri gitmekte mi, geri kalmakta mı, yoksa hiç ayarını bozmamakta mıdır, henüz kestiremedim

—Hayat yolunda bizi yoran mesafenin uzunluğu değil, kunduramızın eskiliğidir

—İkbal (mevkie erişme) ve idbar (mevkiden düşme) iyiyi daha iyi fenayı daha fena eder: Onlar da içki gibi birer mihenktir (ölçü taşıdır)

—Hay kırıyorsun, tabiidir ki ağzından çıkanı kulağın işitmez

—Bizde izdivaç şarkılarının belli başlı nakaratı: —Terliklerimi ver; pijamamı getir!

—İnce bir hanım dermiş ki: —Kocamın bir takkesi ve bir Şam hırkası olacağına iki ortağım olsun

—Hamal yük altında güzel yürür: Şu kadar var ki başı bi lüzüm (lüzumsuz) görünür.

—Bilmem kim: “Ölüm bir cümle nihayetine vazedilmiş (konulmuş) noktadır.” demiş. Temsil (benzetme) doğrudur, şu fark ile ki hiç kimse elleri titre meksizin o noktayı koyamaz.

—Vicdan, onu herkes kalbinde taşımaz: Dilinde, midesinde ve hattâ cüzdanında taşıyanlar vardır.

—”Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” buyrul muş, lâkin şimdilik kılıçların gölgesi altında ben ancak süngüleri görüyorum

—Gelinciksiz tarla olmuyor: Başaklarda bile süs ihtiyacı var.

—KENDİ ELLERİMİZLE DEMİR KAFESİ KURAR, İÇERİSİNE GİRERİZ VE SONRA: “AMAN BİRAZ HÜRRİYET!” DİYE HAYKIRIRIZ

At yarışlarında yerinden kımıldamaksızın hayvanlara koş! emri veren bir adam vardır: Gayr ı müsellah (silahsız) hamiyet furuşlarımızı (onur satanlarımızı) ona benzetirim!

—Kimlerden mürekkeb olursa olsun her kalabalık bir koyun sürüşüdür

—Cehil devam ettikçe mescid, mahkeme, matbaa, medrese, her ne bina etmiş olsak mahbes olur.

—İstanbul’da bi’s sühule (kolaylıkla) kazanılan şey: Bir yaşdan sonra semen (semizlik)

—Her mahbusa acırım, hurafat (hurafeler) ve telkinat (telkinler) mahbuslarına hepsinden ziyade

—Edebiyatta şöhret en büyük gıdasını ta’rizden (dokunacak söz söylemeden) alır

—Müdahane (dalkavukluk) san’atı zan olunduğu kadar kolay değildir: Birini alkışlamadan evvel kendi nefsinde beğendiği hangi evsafdır (vasıflardır) iyice tahkik etmeliyiz (araştırmalıyız)

—Rütbe, nişan bâzılarını yükseltir, bilâkis bâzılarını rütbe ve nişanı alçaltır

—Aczini duymayan adamın kuvvetine güvenme

—Belagatte (güzel söz söylemede) basiret bir korkaklıktır ve bilâkis (aksine) fesahatte (açıklıkta) korkaklık bir eser i basirettir (basiret eseridir): Pervasız (korkusuz) düşün, titreye titreye yaz

—Kuvvetli dimağlar ölü fikirlerle düşünemez     

—Asırların tecrübeleriyle yoğrulmayan her üslûba nâ pûhte (pişmemiş) denebilir

—Zeki adam tepeden tırnağa göz kulakdır

—Çok kişi için, matbuat (basın) dimağın bir hazır esvab mağazasıdır: Oradan hazır efkâr (fikirler) alırlar

—Rüyada ağlayanın gözü yaşarmaz

—Bazılarına: “Sen hasta değilsin: kendini dinliyorsun “ derler. Halbuki hasta olmaksızın kendini dinlemek de bir hastalıkdır

—Bazı gözler vardır ki nazardan (görüşten) mahrum zan olunur: O kadar cansız bakarlar

—Zaman olur ki nazarımda (gözümde) her şey küçülür: Öyle dakikalarda benim için ummanlar (okyanuslar) arzın kabuğu üstünde bir şebnem (çiy) tabakasıdır

—Hayatlarında sesleri duyulmayanların vefatları duyulmaz

—Ne yaptıklarını bilmeyenler bittabi (tabiatıyla) istemezler ki ne yaptıkları bilinsin

—Kalabalığı hiç sevmem: Orada bana öyle gelir ki herkes birbirine sıvaşır!

—Yüksek fikirler yüksek dağlara benzer: Alışkın olmayanları ürkütür

—Mektep şeriklerini (arkadaşlarım) teşbih da nelerine benzetebilirsiniz: Tahsil (öğrenim) nihayetinde iplik kopar ve her biri bir başka tarafa yuvarlanır

—Niçin dargın olduğunuzu bilmezseniz tabiidir ki barışamazsınız

—Doğduğumdan beri işitirim: “Bu böyle devam edemez!” derler. Hâlbuki pek âlâ etti, ediyor ve

kim bilir daha ne kadar edecek

—Avamın (halkın) dimağı kulağından giren sözlerle düşünür; içinden doğan fikirler ile değil

—Her hain korkaktır, derler. İlâve edeyim ki hain olmaksızın korkak olanlar da vardır ve böyleleri her tarafda hiyanet asarı (eserleri) görürler

—Tensikatınızın (düzenlemenizin) neticesi ister misiniz ki hayırlı olsun? Evvel emirde (herşeyden önce) kalburla eleği temizleyiniz

—Şimdi büyük caddelerimizin gürültüsünü dinlerken sanıyorum ki koca İstanbul’un açlıktan karnı gurulduyor

—Korku fena nasihat verir, derler. Bütün ihtiraslar, infialler (kırgınlıklar) de böyledir

—Her cenaze alayına tesadüfümde (rastlayışımda) düşünürüm: “Şimdi omuzlarında taşıyorlar, bir saat sonra ayaklan altında çiğneyecekler!”

—Halinden şikâyet büyük bir saygısızlıktır: “Elemimden bir hisse al” demektir; niçin alınsın?

—İnsan ne düşünse fikrine biraz kendisini karıştırır: Câzibe i umumiye (arz çekimi) nazariyesinde bile kendi nefsini merkez hissetmeyen azdır

—Nefsinden (kendisinden) memnun olmayanı hiçbir şey ve hiç kimse memnun edemez

—En serbest harekâtınızda (hareketlerinizde) bile dikkat ediniz, ayağınız bir ipek köstekle bağlıdır: Menfaatiniz

—Küçük dimağlar kendilerini cüz’iyyat (küçük şeyler) çalılığında kaybederler; külliyatı (bütünlükleri) ancak müstesna (eşsiz) zekâlar ihata eder (kavrar)

—O adamlara acırım ki etrafındakilere uymak için küçülmeğe ve irtifalarından (yüksekliklerinden f feda etmeğe mecbur olurlar

—Yaşamadığı saadetin lezzetini ümid ve hayal kuvvetiyle duyanlar vardır: Onlara da mes’ud demeliyiz  —Kırılmış hayatı şikâyetsiz yaşamak: İşte en büyük metanet (dayanıklılık)

—Yüzde çirkinlik huyda mübalağa tevlid eder (doğurur): Çirkinliklerin iyisi güzellerin iyisinden daha iyi ve fenası daha fenadır. Fenaların çirkinliği haklı bir cezayı tabii (tabii ceza) gibi görünür. Ve iyilerin çirkinliği karşısında tabiat hesabına bir utanma hisseder gibi olursunuz

—Kin hissi ancak boş ruhları doldurur

—Hakiki ve tam saadet ancak ölüm fikrinden bi haber (habersiz) olduğumuz devirde mümkündür:

—En hür adam hiç olmazsa bir sürü âdetlerin ve bir alay an’anenin (geleneğin) esiridir

—Kavilerin (kuvvetlilerin) değil zaitlerin zulmünden iğrenirim: Aslanla kehleyi (bit— mukayese ediniz

—İlim bermudat (âdet üzere) tahlili (çözücü) san’at ve felsefe terkibidir (birleştiricidir)

—Galatı (yanlışı) öğreten derse şüphe yok ki cehil tercih olunur: Ehliyetsiz hocaların çanına ot tıkamak ilme hizmettir

—HİÇBİR DİLDEN ANLAMAYANLARA KUVVETİN BELÂGATİ İLE MERAM ANLATMAK FARZ OLUR!

—Hiç kimse kendi kokusunu duymaz, cihanı kokutsa bile!

—Kâinatı yaratmakla halik (halk eden) kendini de halk etmiştir (yaratmıştır)

—Güneşin altında at fışkısı bile altın çelenk görünür

—Maziyi (geçmişi) hatırlaman bile yarınki hayatı hatırlaman için olmalı

—Herkes tarihini geçtiği yola ayaklarıyla yazar

—Annesi! Çocuğuna yalnız söylemeği değil, dinlemeği de öğret ki yavrucak konuşmağı öğrenmiş olsun!

—Ben nasıl ecdadımla (atalarımla) bir kafada olabilirim ki onların tepelerinden bulut ve kuş geçerdi, benimkinde radyo ve tayyare (uçak) dolaşıyor

—Akl-ı âmil (amel eden akıl) akl ı kâmilden (olgun akıldan) üstündür

—Bizim kelimemiz çok mâna doğuramıyor, zira melekler gibi onlarda da müenneslik, müzekkerlik yok

—Nurun gölgesi olmaz ama nur olmasa gölge olmazdı

—Korku cüretten az tehlikeli değildir. İkisi arasında tercih bir mizaç meselesidir, basiret (sağgörü) değil

—Yağmur yağarken küpünüzü doldurunuz ve küpünüz dolunca… lekelerinizi yıkayınız!

—Eğer sağ elin ibda’a (yaratmağa) kadirse (nıuktedirse) sol eline yıkmak hakkını tanırım

—Saçına kır düşen âşık yarım koca sayılır

— KapıIarı affa ve pencereleri hürriyete açılmayan mâbed bence bir vicdan mahbesidir (hapishanesi dir)

—Nur evet, nur ama unutma ki diriyi kuvvetlendiren güneş ölüyü kokutur

—Ahlâk düsturlarını kıymetten düşüren şudur ki sağır ve dilsiz fazileti herkes istediği gibi söyletebilir

—Su dolu bir bardağın dibinde ben susuzluk hissederim: Zira bir susayan olmasa o bardak dolmazdı      —Dalkavuklar ne kadar yükselseler kendilerini yükselten tepme izlerini kıçlarından silemezler

—Çok kişinin en kuvvetli fikirleri kendi göbekleri etrafında döner

—Yakından baksanız bir ferdin tamâmı (açgözlülüğünü) bütün beşeriyet (insanlık) doyuramaz

—Cumhuriyet falakayı kaldırmadan evvel falakacıları falakaya yatırmalıydı!

—Hodgâmlığı (bencilliği) bir maymuncuk gibi kullanırsanız esrarını aç anlayacağınız yürek hemen hiç kalmaz

—Menfaat âdeta vicdanların cildi gibidir: Ona dokunanlar ruhumuzun derisini yüzüyorlar sanırız      “Hep”lerdir ki “hiç” telâkki edilmeğe (sayılmağa) ehemmiyet (önem) vermezler

—Hürriyet açacağı yaraya deva (ilâç) olan silâhdır

—Fedakârlıklann en gücü zekâdan fedakârlık ederek anladığı halde kendini anlamamağa mahkûm et mekdir!

—Kişinin işi içinin aynasıdır

—O ayyaşlar tuhafıma gider ki biraz içtiler mi, ahlâktan bahse koyulurlar!

—Kat’i (kesin) surette inanan adam kendi için anlamak sahasını tecdid etmiş (yenilemiş) olur; zekânın hürriyeti şüphededir t

—Her ihtiyar bunamaz ama akıl yüzdeki buruşuklukların kemendine tutulur!

—Musiki şiirin ifade edemeyeceği şiiri ifade eden şiirdir

—Saltanat Türkiye’sini düşündükçe anlıyorum ki ölümü yıpratan ancak cismin iriliği olmuştur!

—Kin kurşundan ağırdır; kanatları ne kadar geniş olsa garazkâr (garaz tutucu) yükselemez

—Kuvvet bütün tabiatın tanıdığı hakdır. Hak ise yalnız insanların birbirine tanıtmağa çalıştıkları mevzu (kurulmuş) kuvvettir

—Bırak, ben başka türlü düşüneyim: Bu ihtilâf dan (anlaşmazlıktan) olsa olsa şu çıkar ki düşündüğü şey bir cephe daha kazanmış olur

—Daima melek olarak ancak semada (gökte) yaşanır; yerde yaşamak için arasını şeytan olmak farzdır      

—Sevinç ve keder: Hayatta her gün girip çıktığımız cehennem

—Eceli gelmiş, deriz: Hayır, ecele kendisi gitmiştir, ölüm yürümez; dirilerdir ki daima ona yaklaşırlar      —En vefalı dostumuz gölgemizdir: O da yoldaşlık etmek için güneşli hava bekler

— Her sene Teşrin i evvelde (ekimde) ölen yazı defnederken (gömerken) anlarız ki güzel mevsim çok

kısa imiş. Mamafih önümüzdeki Nisan’ın kırlangıçları yine bizi aldatır!

—Önce gıda, sonra sevda: Hiçbir güvercin yemliği boş iken eşini aramaz

—Tabiat kör ve sağırdır: İyi görene ve iyi işi dene farkında olmayarak az çok zulmeder

—Hizmetten her esir müteneffirdir (nefret eder): Azad olduktan sonra bile bu nefreti devam eder

—Fikir ordusu yasak tanımaz: Yürür… ve daima yürür

—VATANINI HEMEN HER FERD KENDİ FİKİRLERİYLE İDARE OLUNMAK İÇİN YARADILMIŞ SANIR!

—Hakiki âlimleri tetebbu ederken (incelerken) kendi bilgilerime “lafz ı murad” (söylemek istediklerim) diyorum: Onların mevcudat (mevcut olanlarla) ile bina ettiklerini ben zihnimde kelimelerle çatmağa çabalamışını

—Çoğumuz için “dünya” içinde yaşadığımız kasaba veya köydür

—Her yıl elinde bir sual (soru) işareti ile gelir ve giderken ardında bir taaccüb (şaşma) işareti bırakır

—Her anlamadığımız hadise (olay) bize gayr-ı tabii (tabiinin dışında) görünür

—Yaşamak çok kişi için yeyip içerek ölümü beklemektir

—Edebiyatta gençliğini kaybetmeksizin yirmi seneden ziyade yaşayan teceddüt (yenilik) görmedim San’at denebilir ki san’atkârdan çabuk ihtiyarlar

—Fikir önünde ahret öyle derin ve o kadar geniştir ki hiçbir itikad (inanç) onu tamamıyla ne doldurabilir, ne aydınlatabilir

—Her şey az çok çiğ et gibidir: Biraz sabır ister ki kebab olsun!

—Dikkat ediniz: İnsan tok karnına inkâra, aç iken daha ziyade imâna maildir

—İstihkar (hakir görülme) ancak istihkar (hakir görme) ile ödenir  —Sevdiğin mahlûkdan (yaratıktan) soğumak ister misin? Aranıza bir parmak nikâh çal!

—Gül yüzünü bir şişeye doldurmak ne kadar mümkünse arzın güzelliklerini şiire koymak da o kadar mümkündür

—Acıkan için lokanta camekânı en lâtif manzaradır

Bir adam karşımda övünürken frenk sıfırının iki kavsi üstüme geriniyor, sanırım

— Bülbülü bir fiske ile susturabiliriz: Fakat sopaya davransanız bile eşeği anırmaktan menedemezsiniz

—Eğer hürriyeti başkasından kıskanıyorsam hükmedebilirsiniz ki efendi görünen köleyim

—Elemi bilmeyenin merhametine inanmayınız

—Taze heyecan duymayan yeni şiir ibda edemez (yaratamaz)

—Herkes umduğunu olacak sanır: Tabiatta bedbin (kötümser) yoktur

—Bir faydaya âlet etmek istediğiniz dakikada san’atı tahtından hal etmiş (indirmiş) olursunuz

—İnsan bir hayvandır ki hayvan olduğunu her hayvandan daha sık hatırlar!

—Her zenginlik düşman yaratır; Fikir zenginliği hepsinden ziyade

—Çok kere komşumuzun semizliğidir ki bizi iğne ipliğe çevirir

—Kulağımıza uygun gelen her gürültü bir musikidir

—Garibdir ki istibdâd ancak esir ruhlu yaratılanlara tatlı gelir

—Küstahlık, gemi azıya almış acizdir

—Akıllı diriler ölülerin acı tecrübelerinden derdine deva çıkarır

—HARB I UMUMİ ( .DÜNYA SAVAŞI) SAĞNAKLARINDA DOLAN KÜPLERİN MÜTAREKE DEVRİ DİPLERİNİ DELDİ. 

—En hazin şey gözleri kuru olarak ağlamakdır

—Yaşayacak yenilikler ancak eskiyi bilenlerden sadır olabilir (çıkabilir)

— İbadet çok kere keder için mahreç (çıkış) borusudur

—Halk ne dizginleri, ne de onları tutan eli hissetmemelidir ki candan itaat etsin

—Seyahatin güzelliği bana öyle geliyor ki karada biraz kurur ve onu ancak denizin nihayetsiz ahenklerinde buluruz

—Şiir daima gençtir: Ruhunuzda onun hayatını duyduğunuz müddetçe ihtiyarlamadığınıza hükmedebilirsiniz

—Her yenilik yabancıdır: Muhit (çevre) onu ezmeğe çalışır; fakat yaşamağa lâyıksa ezilmez

—Her yeni nimet suiistimale uğrar; ondan nasıl istifade edileceğini tecrübe bize öğretinceye kadar

—Fena yaşamış olmamak için yalnız yatağımızı değil mezarımızı da iyi hazırlamalıyız

—En acı yaşlar gözümüzden akanlar değil, içimizde hapse mecbur olduklarımızdır

—Yaşamak evet, kimyanın dediği doğru!— yanmaktır; şu kadar var ki bir yaştan sonra insan alevsiz, kuru duman halinde yanıyor

—Hastalıkların çoğu yarasalara benzer: Nurun az olduğu yerlerde dolaşır

—Düşünürken iş yerine lâf koydun mu, hayatı masala çevirmiş olursun

—Cebin delik ve cüzdanın boşsa beyhude (boşuna) üzülme, mevzun (uyumlu) yürüyemezsin

—Güzel fikir ihtiyarlamaz.

— İfrat aşırdık) hiçbir yolda caiz (yakışık alır) değildir: Nurun bile fazlası gözü kör eder.

— Haykıran sükûtlar (susuşlar) vardır ki ancak. Allah Teâlâ  işitir

—Daima gözümüzü açmalıyız ki hayatı rüya sanmayalım

—kaldırımı olmayan sokaklarda evler bana yalınayak gibi gelir

—Zekâyı hangi zindana tıksanız kendisine kenarından sıvışacak bir gedik açar

—Mürteci (gerici) ileriyi ve yukarıyı tanımaz: Her değişiklik onca bir musibet (felâket) telâkki olunur (sayılır)

—Bir kavmin hayatını uzatacak her hareket mukaddestir, manzarası çirkin ve hattâ kanlı olsa bile

—Kanun yoktur ki size adalet hissi verirken hasmınızda kuvvetin suiistimali gibi görünmesin

—Talihsizin eli yağmurda veya kurakta kapansın: Avucu daima boş kalır

— Seven için sevdiği daima gençtir

—Her yerde bir bakıma terakki (ilerleme) bir bakıma tedenni (gerileme) vardır: Yüksekte oturanlar yalnız terakkiyi (ilerlemeyi) görürler, aşağıdakilere yalnız tedenni (gerileme) görünür!

—Yarasaya güneşi göstermek bir saygısızlıktır

—Dümeni dinlemeyen gemi ergeç karaya oturur

—Bazıları dinlemez ki anlasın; bazıları anlamaksızın dinler; bâzıları da eğer işitse anlayacak, fakat belâya bakınız ki sağırdır. Onun için sık sık: “Söz anlayan beri gelsin!” derneğe mecbur oluruz

—Arasıra öyle iptidâi (basit) lâkırdılara nuıha tab olurum ki içimden: “Acaba tufanın suyu henüz kuramadı mı? derim

—Sevdiğinizi yalnız kalbiniz deyi, dimağınız ve vicdanınız da müştereken: “sev!” demeli

—İnsan yalnız dostlarıyla değil, düşmanlarıda iftihar edebilmeli (övünebilmek)

—Sağlıklarında kendilerine hürmetsizlik ettiğimiz büyük adamlarla vefatlarından sonra iftihara (övünmeğe) hakkımız kalmaz

—Bence apdallık fenalıkdan ziyade korkunçtur: Hapishaneleri fenalardan ziyade ahmaklar doldurur

—Sevmediği halde kendisini âşık sananlar kadar da sevdiği halde âşık olmadığını iddia edenler görülür

—Hakiki büyük adamlar güzel ağaçlara benzerler: Dallarında yuvalar kurulur, gölgesinde yorgunlar dinlenir; çiçeklerine sürünenler güzel koku alırlar; meyvesiyle açmakla doyar ve yaprakları arasından dökülen güneş damlaları toprağa hayat verir: hiç kimseye ve hiç birşeye zararı dokunmaz.

—Çoğumuz bilmeyiz ki ateş ve yıldız böcekleri gibi etrafın karanlığı sayesinde parlıyoruz

—Yanan kıvılcım sönük volkandan kuvvetlidir

—Acı tecrübeler nadiren (pek az) ferdi uslandırabilir, fakat hiçbir zaman bir cemiyetin aklını başına getiremez

—Gençlerin hayatı tanımak iddiası henüz eşiğine ayak bastığımız binanın her tarafını bilmemiz iddiasına benzer

—Çalışan avucun nasırı altından

—Gözlerinizi okşayarak sizi uyandıran sabah güneşinin güzelliğine inanıyor musunuz? Hayata bir kere daha yeniden doğdunuz demektir

—Yaşamak her saniye biraz ölmektir.

—Sarhoşlukta küstahlığın adı zekâ olur

—Çok uykusu gelen için bütün dünya uyuklar!

—Zamanımızda garbi (batıyı) iyi tanımadıkça müsteşrik (orientalist) bile olamazsın!

—Bir sima yüreğimize yaklaştıkça kusurları silinir

—İlim bir türlü, cehil bin türlüdür

—Cimriliğin girdiği yerden kibarlık kaçar

—Yağmurdan korkanlar kadar da güneşdcn korkanlar vardır: Ve hepsi şemsiye altında buluşurlar

—Yalnız insan değil hiçbir şey kusursuz olmaz: En saf suyun gizli bir tortusu vardır ve arayınca güneşin nle lekeleri keşfolunur.

—İçtimâi (sosyal) fırtınaların rasadhanesi borsadır

—Seyyahların en bahtiyarı bahadırı: Laponya’[1] dan genç çıkar, Hindistan’a genç girer; her yerde daima güzel gençliğini gezdirir

—İrsen (doğuştan) hükümdar mısın?… Çalış ki gün doğmasın, zira gece karanlığında köle ettiklerinin

yer ağardık tan sonra kölesi bile olamazsın

—Mutlakiyyet) mantığı ancak cehlin kesif karanlığında yarasalar veya bay kuşlarla beraber yaşayabilir

— İlelebed (sonsuza kadar) tahtında kalacak yalnız bir hükümdar tanırım: Para… kim olursak olalım ona biat mecburiyetindeyiz.

—Sevin, fakat sevincin kimseyi incitmesin

—Tarafdarlık gibi muhalefet de çok sert kolalı yakalığa benzer: Onlardan biri gerdanınızda iken başınız istediğiniz gibi oynatamazsınız

—San’atkâr nazarında açan bir çiçek düşünen bir filozofdan daha derindir

— Hecelerini parmakla sayarak yahut aruza uydurarak zan eder misiniz ki sözü şiire yükseltirsiniz?

—Bu tıpkı bir yapma sümbül lavantası serpmek ile hakiki sümbül yarattığımıza inanmak gibidir

—Şüphe yok ki şiir bir sefahattir (Eğlenceye düşkünlüktür) ve öyle olduğu için halk onu musiki dalgalarına san’at yoldaşlığı edecek bir söz oyunu, bir beste yardağı olarak kabul eder

—San’atın ağlattığı göz bile ağlarken biraz san’atkâr olur

—Şiir herkesin lakırdısı olamaz: Vakıa onda da sözden söze yürüyeceksiniz, fakat lâhuti (ilâhi) adımlarla

—Su nesir ise şiir buluttur: ve yükselirken içindeki tuzu, sodayı ve çamımı yerde bırakır

—Şiir insan dudağına ilk doğar gibi taze olmalıdır ve onda yeni bir dil dünyaya yeni bir fikir getiriyor sanmalıyız

— Bayağı dille söylediğimiz şeyler manzum da olsalar, hattâ güzel de olsalar şiir değildir

—Yeniliği elverişli hissedilmeyen her dil şiir hesabına kötüdür.

—Şiir tarif etmez, kendi adesesiyle ancak tevil (sözü çevirir) eder

—Nasıl ki musiki hiçbir şeyin adını söylemeksizin herşeyi anlatabiliyor,şiir de biraz öyle olmak yaraşır  —Her şiir, değil eski şiirlere, kendisinden birgün evvel doğan şiirlere karşı bile mühlik (öldürücü) bir

san’at yeniliği göstermelidir

—Şiirde beceriksiz yenilik bile ustaca işlenmiş tekrarlardan üstündür

—Fikir kâinatında (evreninde) her şiir yeni bir fikir bina edecektir; bu sebepden çok kere mevcut cümlelerin vuzuhuna (açıklığına) sığmaz ve sizi işitilmemiş ibareler yaratmak mecburiyetinde bırakır

—Aptallığın mevkiini dimağ çerçevesinin dışında ve tabiatın esrar kompartımanında aramalıyız

—Aptalın sözünü isyansız dinleyecek kadar geniş müsamaha (hoşgörü) yalnız Ulu Tanrıya mahsustur!

—Aptal otobüse benzer: Bile bile adam öldürmez, fakat yürürken çok kişiyi ezebilir

—Aptalın her aykırı işinde mana arasanız bir boşluktan ötekine düşersiniz

— Budalalar tereddüt tanımazlar: Edebilecekleri ya tasdiktir, ya inkâr

—Yaşamak, hayat rüyalarından birinden ötekine uzanmaktır

—Kırılan hülyadan sessizce akan göz yaşlan ne ince şiirdir

—Budalalar meclisinde en zarif nükte… susmak dır

—Herkes umduğunu ve beklediğini olacak sanır: Tabiatta bedbin (kötümser) yokdur

—İnsan san’at evinde yükseldikçe mevzu (konulmuş) kaideleri hakir ve istihkara lâyık görür

—Roma imparatorluğunu yıkan zaman karşısında benim üslubum elbette sigara dumanından daha çürük kalır

—Bütün çocuklar az çok şâirdirler: şâirler de behemehal (muhakkak) hayatlarının bir tarafını çocuk bırakırlar

MEZARIMIN KİTABESİ

Ömrümün defterim esefsiz kapadım

Uyusun has re kadar toprağın altında âdem

Kış günü ruh-ı günahlarımı örter karlar

Göğsün üstünde yazın afv ile al güller açar

Gökte benden daha mesud olamaz bir yıldız

Bu uzun uyku eğer olmasa hiç rüyasız

MEHMEDCÎĞİN MEZAR KİTABESİ

Sana ey şanlı şehid az görürüm ben demeği

Ordunun gözbebeği ümmetin arslan yüreği

Çiğnedin düşmanı, serdin yere, sürdün denize

Yaşamak hakkını hak ettin o çenginle bize

Ezdi kahrın yediyüz yıl bizi ezmiş tahtı

Milletin güldü yüzü, güldü o kuster (güster) bahtı

Kefenindir senin al kan ve vatandır türben

Vatanın al kanı al sancak açar türbenden

Sen bu dar toprağa sığmış koca bir milyonsun

Ey şehid adlı şehid artık adın Türk olsun!

 

 

Kaynak: Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

[1] Laponya: (İsveççe:lappland) İsveç , Finlandiya , Norveç ve Rusya arasında kalan tarihi bir bölge çoğunluğu İsveç’te çok az bir bölümüde Finlandiya,  Norveç ve Rusya ‘da dır. Bu ülkelerin neredeyse kuzeyinin tamamını kaplar. Bölgenin yerli halkı bugün sayıları çok azalmış olan Sami uluslarından biri olan Laponlar’dır.

PARA-ALTIN-EŞEK (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)



—Para akıllıların dostu akılsızların düşmanıdır.

—Kumarbaz odur ki kumarı paradan çok sever

—Bâzı zenginler vardır ki onlar servetlerine değil, servetleri onlara maliktir ve daima paraya avuç açmış gibi görünürler

—Nasihat kalp paraya benzer: Kimse kabul etmez

—Sonsuza kadar tahtında kalacak yalnız bir hükümdar tanırım: Para… kim olursak olalım ona biat mecburiyetindeyiz.

—Parasızlık hiç yalan söylemeyen kara habercidir.

 —Çok arzusu olup hiçbir parası olmamaktan çok parası olup hiç arzusu olmamak daha elimdir (acıklıdır).

—Parasız kalmamak istiyorsan ihsandan (bağıştan) değil ikrazdan (borçtan) çekin.

—”Kesemediğin eli öp!” demişler; hayır, para doldur

—Alelekser (ekseriya) fakirin zilleti (alçalması) ondan ileri gelir ki züğürtlüğünü kendisi bile istihkar eder (hakir görür): Paranın kuvvetine bakınız!

 —Tembelin iki meşhur bahanesi: “Param yok!” “vaktim yok!”

—Çok para ile elde ettiğin her şeyi kıymettar sanma: Pahalı başka, kıymetli başkadır.

—Zarafet paraya benzer: Gümüşü, altını, kâğıdı, siliği, kalpı ve hattâ….. çalınmışı vardır

—Para ile muhabbet olmaz: Amenna… Fakat parasız muhabbet de sürmez

—Vahşet âleminde (dünyasında) zor ne ise medeniyet âleminde para odur

—Vakit nakittir, çalışanlar için., çalışmayanlar için bilâkis masraftır

— Hasetçi (kıskanç) paradan ziyade zekânın düşmanıdır: çünkü buna hiçbir zaman mâlik olamayacağını bilir

— Bir mütefekkire (düşünüre) sordum:

Efkâr ı umumiye (kamuoyu) nedir?

Birkaç milyon başlı bir ucube (korkunç yaratık) ki elime geçse yirmi paraya seyrettirirdim

—Çamurlu yolda yürümek temiz yokuşa tırmanmaktan güçtür: Sefillere acıyalım!

—Köylü elinden para zor çıkar, çünkü eline zor girmiştir

—Anha minha (şu veya bu) en ucuz para çalışarak kazanılandır

—Devamlı parasızlık ergeç bir musibet (felâket) celbeder (getirtir), ister fertte ister cemiyette olsun

—Kaplanla aramızdaki fark: Onun pençesi ile aldığı kuzu etini biz paramızla alırız!

—Sıhhatin var, aklın var, paran var, malumatın (bilgilerin) var, mansıbın (makamın) var: Ey, insaf et, düşmanın olmasın mı?

—”Millet bitti! memleket mahvoldu!” diye haykıranlarımızı muayene ediniz: ya yüreklerinde memuriyet hasreti vardır, ya ceplerinde para yoktur!

— Para sebebiyle endişe dilencilerden ziyade bankerlerdedir

—Müsrif ile hasis arasındaki fark: Paranın kıymetini biri bilmez öteki yanlış bilir!

 —Adaletin bulunmadığı yerde para en güzel silahtır

 —Parasız şan ve şeref cemiyet i muhitanın en zalim istihzâsıdır

 ALTIN

—Altın törpü ile eğelenemeyecek pençe yoktur.

—Hamal ancak yüz altında güzel yürür

—Altından kendini gözet: Zehri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar

—DAİMA ARA: BUGÜN ALTIN ARARKEN BAKIR BULURSUN, YARIN BAKIR ARARKEN ALTIN

—Altınla kazanılan muhabbetler az zamanda demir zincir sıkleti (ağırlığı) alır

— “Terakki—i iktisadi (ekonomik ilerleme) yoktur” demeyiniz: Altın yerine Alman kâğıdı kaim oldu (geçti)

—ALTIN KURBANLARI KURŞUN KURBANLARINDAN AZ DEĞİLDİR

—Altın dolu avuç daima az çok kuvvetli bir yumruktur

 EŞEK

—Gaflet i beşeriyenin (insanlığın gafletinin) hududu yoktur: Tepmesini yediğimiz eşek bile olsa bize zeki görünür

— Mahalsiz yaygara bir anırmadır, az çok eşekliği ifade eder

—Siz meleklere hitab ederken bakarsınız bazen eşekler üstüne alınır

—Karga ne kadar adını değiştirse sesinden tanınır.   Talih bile deve gibidir; Önüne bir eşek düşmedikçe istediğiniz tarafa yürümez.

—İnad iradenin eşekliğidir.

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

DOĞRU-YALAN (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


 

—Her cahil yanlış düşünür ve her âlim doğru düşünmez. Doğru düşünebilmek için dürüst yaradılmış ve ilim ile tefriş edilmiş (döşenmiş) bir dimağ (beyin) lâzımdır

—Dost başa, düşman ayağa bakar, derler; doğru değil… kimin serpuşu (başlığı) yeni ise başa, kimin

ayakkabısı yeni ise ayağa bakar!

 —”Hazır ol eğer ister isen sulh u selah!” hayır, doğru değil. İnsan ne isterse ona hazırlanır: “Hazır ol sulha eğer ister isen sulh u selah!” …. harbi Almanya gibi cenge hazırlanan devletler açar ve İran gibi cenge hazırlanmamış devletler harbden kaçar.

— Hal ve istikbal ancak mazinin (geçmişin) kaarına (derinliğine) çekilip de oradan bakınca doğru görülür

—Doğruyu söylemek değil, anlatmak güçtür.

—Doğru söz her ağıza yaraşmaz; bâzılarının dudaklarında salyaya bulanmış gibi olur.

—Halkı kışkırtan doğru fikirler değil, ateşli fikirlerdir. Dürüst (sert) düşünen ve mülayim söyleyenlerden hiçbir hükümet kuşkulanmasın.

 —Salim (doğru) düşünen her dimağ (beyin) azçok reybiliğe (şüpheciliğe) mahkûmdur. Hiç şüpheye

düşmeksizin ancak mecnunlar düşünebilirler      

—Bâzı güzel ve doğru fikirleri öyle fena müdafaa ederler ki o fikirlerin doğruluğunu ve güzelliğini inkâr edeceğiniz gelir.

—Güzel fikir doğru olmasa bile hoşa gider

—Hatt ı müstakim (doğru çizgi) en kestirme yoldur ama hayatta hemen daima sefalete çıkar

— İdbarımıza (düşkünlüğümüze) yerinenler ikbalimize (işimizin doğru gitmesine) sevinenlerden çoktur; mamafih taziyet (başsağlığı) mektubundan ziyade tebrikname alırız

—Dünyanın her yerinde devlet sefinesi (gemisi) onu idare edenlere pusulası düzgün, fakat teknesi çürük gelir ve bilakis (aksine) muhaliflere teknesi sağlam, fakat pusulası bozuk görünür: Doğruyu ancak vekayi (olaylar) söyler.

—”Elhasud la yesud” demişler, doğrudur, zira hased   (kıskançlık)   kendisinde kuvvet   tevehhüm

(vehiu) eden acizden doğar

—Her vicdan için ancak içinde istirahat bulduğu (dinlendiği) fikirler doğrudur

—”Sakalım olsa sözüm dinlenir!” deriz. “Kılıcım olsa sözüm dinlenir!” desek daha doğru olurdu

—İnsan ektiğim biçer, derler. Her yerde ve her zaman doğru değil. Kıtlık ve fakirlik ekip servet biçenler görülmüştür

—Saadete bir rüya diyorlar: Belki doğrudur ama o rüyayı ancak uyanıklar görür

—İnsan korktuğuna uğrar deriz. Bu söz bilhassa potçular için doğrudur.

 

YALAN

—İşimize yarayan yalan her hakikatten üstündür

—Fikir bazan mantığın dilemediğini söyler; fakat kalb mantığa daima kendi istediğini söyletir

—Âharın (başkasının) hürriyetine taarruz için belli başlı behanelerimiz: Hamiyyet din, ahlâk… Bunlardan herbiri nâmına düzülmüş bir sürü yalanlarımız vardır.

—Bazı adamlar aharın (başkasının) hürriyetine mâni olmadıkça kendisini tamamıyla hür hissetmez.

—Vicdan yalan söylemez ama sık sık yanılır ve yanıltır.

—Bir cemiyetin hayatına hizmet eden her tedbir makbuldür, bir yalan, bir seyyi’e, (kötülüğe) hattâ bir cinayet olsa bile.

—Ömründe hiç yalan söylememiş adama yalan söylemeğe hiç kimse cesaret edemez, herkesin yalana cür’eti öyle adam bulunmadığı içindir.

—”Yalan”in bile kıymeti nisbidir; lehimize olursa: “medih ve sena (övme) deriz, aksi takdirde adı: “zem (yerme) ve iftira” olur.

 —Yalancının en gülünç müdafaası: “Doğrusunu söylesem inanmayacaktıınız!”

—Sözüne inanmayanlara yalancı kızar; inananlara acır, fakat içinden sevinerek

—En iğrenç  yalan gözyaşı şekline girendir

—Doğru sözünü yalan şüphesi altında tutmanız yalancının pek hoşuna gider: Bu haksız ithamınızla bütün haklı ithamlarınızı (suçlamalarınızı) çürütmüş gibi olacağınız için!

—Yalan kadar hiç bir hayvan velud (çok doğurucu) Bir yalan en aşağı on yalan doğurur

—Kendi kibrimize dokunmadığı müddetçe başkalarının kibrinden şikâyet etmeyiz

—Kendi kibrimize dokunmasa başkalarının kibrinden şikâyet eder miyiz?

—Revaç bulan (aranan şey) çoğalır: Yalan, doğru, iyilik, fenalık iiâhire (ve diğerleri).

—İnsan için yalan o kadar tabiidir ki eğer “yalancı” sözü icat edilmiş olmasa kimse yalancının farkına varmazdı

—Yalanların en müstekreki (iğrenci) ahlâk’ namına edilenlerdir

—İnsan fitreten (yaratılıştan) bir yalancı şahittir: Her gördüğünü az çok tahrif ile (bozarak ve değiştirerek) anlatır. Bunun güzel bir delili: Bütün “tarihi sözler” yalandır

—İnsanların sıdkına (doğruluğuna) güzel bir delil: Bütün “tarihi sözler”uydurmadır.

—Ağzı yalan söyleyenden ziyade gözü yalan söyleyenden korkarım

—Yalanda muğfil (iğfal edici) bir fetanet (uyanıklık) manzarası vardır: Onun için zeki görünmek isteyen, akılsızları çok cezbeder

—Yalanın hizmet i bediiyesi (estetik hizmeti): Maceralar hikâye edildikçe güzelleşir

—İfratsız (aşırılıksız) gençlik yarım yahut yalancı gençliktir

—Hâtıralarımız günden güne samimi yalanlarımızın inzimamı (eklenmesi) ile gerginlenen bir sermayedir

—Sözüne inanmayanlara yalancı kızar; inananlara ise acır, fakat içinden sevinerek

—İstersen yalandan yerindir; fakat yalandan sevindirme: Çünkü bu çok acıdır    

—En iğrenç yalan gözyaşı şekline girendir

— Pek açık yalan neticesi itibariyle (bakımından) doğrudan farksızdır

 —Açık istibdad (keyfi yönetim) yalancı hürriyetten her itibarla (bakımdan) ehvendir (daha az kötüdür)     

—Diyorlar ki: “En tehlikeli yalancı kendini aldatandır!” bilmem kendisini aldatmayan yalancı ve

doğrucu kimse var mıdır?

—Caniler cemiyetinde şüphe yok ki cinayete ceza terettüb etmez (gerekmez) ve eminim ki yalan memleketinde yalan kelimesi mevcut değildir

—Ağzımızı dikkatle yoklayalım: Orada her siyâsi hamakatın (ahmaklığın) yedi asırdan beri birikmiş acılığını buluruz

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

HAKİKAT-(Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)



—Terazi hakikaten adaletin timsalidir: Dili daima ağır basan tarafa meyleder!

—Herkes başkasına hakikatte kendi lâyık olduğu muameleyi reva (uygun) görür.

 —Ne kadar yalanları bir “varaka i sahiha” (resmi kâğıda) üstüne geçirmekle hakikate kalbettik (çevirdik) sanırız.

—Avâm yalanla avutanı hakikat ile korkutana tercih eder.

—Tesadüfün yükselttiği adamlar hakikaten yüksek adamlardan daha yüksek görünürler.

—Bâzı adamların dimağı sağırdır: Hakikat onlara haykırılmak ki anlasınlar.

—Bizim hakikat dediğimiz beşeri hakikatlerdir, mutlak değil.

—Hakikati güneşe benzetirler; doğrudur: Gözlerimizi yaralar korkusu ile çoğuna bakamayız.

—Hakikat her zaman mantığa tevafuk etmez (uymaz).

—Hakikaten şayan ı hürmet (hürmete değer) o adamlardır ki başkalarına su geçirmemek için muşamba gibi kendileri ıslanırlar.

—Hatânın kuvvetine hakikatin bâzusu ile, ecelin pençesine hayatın yumruğu ile, zulmün taarruzuna isyanın silâhı ile, kinin dişlerine affın tebessümü ile mukabele: İşte say i necib (temiz çalışma) bunlara derler

— Sen: Filan zadesin, öteki fıstık zâde… nihayet bilmiş ol ki yavrum “tabiatzâde”yiz. Hakikaten asil odur ki göğsünü gere gere: “kendimzâdeyim” diyebilir

—Hakikat taşı bâzan bir sanem (put) kırar ve sanemi (putu) kıymetten düşürmekle kendi kıymeti ar  tar

—Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi menfaattir

—Kara cümle kaidesi: Üç insan, beş bal kabağı, on kuzu cem’edilemez (toplanamaz). Bunun için efradı (fertleri) hakikaten mütteiıid (birleşik) bir cemiyet yoktur.

—Hakikaten dolmaz bir uçurum tanırım: Nisyan (unutma)… eb’adını (ölçülerini) hiç değiştirmeksizin ne kadar adam yutmuştur ve daha ne kadar yutacak!

—Ummadığımız ağızlardan çıkınca hakikat deli saçması gibi görünür.

—Hoşa gidecek yalanı beyhude (boş yere) yaralayan hakikate tercih etmeliyiz

—Ferdasız (geleceksiz) muvaffakiyetler hakikat ilzamlarıdır (bozgunlarıdır)

—Aczini duymayan adam hakikaten kuvvetli değildir

—Sıcak iklimlerde öğrendiğim bir hakikat: Derece-i haraket (sıcaklık derecesi) kırkı aşdı mı, bütün ahlâk nazariyatı (nazariyeleri) altüst oluyor

— Hakikat bile ayak takımına düşünce kıymetten düşer. (Tasavvufun günümüzdeki durumu)

— Hakikat dediklerimizin çoğu, henüz tekzib edilmemiş (yalanlanmamış) yalanlardır

 —Harb-i umumî (I.Dünya Savaşı) felsefesi: ölüme koşan sekiz milyon Avrupalının ayak patırdısı altında bütün eski hakikatler ezilmiştir

—Edebi hakikati her fert kendi istediği noktada keşfedebilin Çünkü o hakikatin, nihayet, zevkden başka miyarı (ölçüsü) yoktur

—Yalanı söküp atmadan hakikati dikmeye kalkışma: Tutmaz

—İnsan hakikaten mahlûkâtın (yaratıkların) en şereflisi olurdu, eğer kalb genç kalsa ve dimağ (beyin) yaşlı doğsa..

 —Hakikati keşf için vâsıtamız havas ı hamse (beş duygu), maniamız (engelimiz)… yine havas ı hamsedir (beş duygudur).

—Sâdık köpek vakıa (gerçi) dayağa tahammül eder (dayanır), fakat sadakati dayakla değil okşamakla temin olunmuştur (sağlanmıştır)

—Çok kere vâki olur (vukua gelir), her biri kendi fikrinin hakikat (gerçek) olduğunu iddia eden iki kişiyi dinlerken siz de üçüncü bir hakikat keşfedersiniz ve böylece hakikat taaddüt eder (çoğalır), gider

—Salya gibi bâzı hakikatlar vardır ki ağızdan çıkınca iğrenç olur; onları yutmak evlâdır (daha iyidir)

—İnsan hakikati hayal ile katık ederek yaşar: Ayaklarımız yerde ise gözlerimiz semadadır.

—Hakikaten büyük adamlar onlardır ki haklarından her kelime i takdir (övme kelimesi) bir haşv i kabih (kötü şişirme) tesiri icra eder (yapar): Voltaire hakkında “zeki adamdır!” demek gibi.

  —Darb ı meseller (ata sözleri) ancak muvazaa-i umumiye (umumi danışıklılık) ile hakikat kuvvetini alırlar.

 —Hakikat bile harc ı âlem (herkesin harcı) olunca kıymetten düşer      Bence hal bütün hayatı kaplar ve istikbal her ferd için kendi öldüğü gün başlar      Çoğumuz sanırız ki takdirde ne kadar müşkil pesend (güç beğenir) davranıyorsak o nisbette ince zevkliyiz.

—Her muntazam cemiyet bir hakikate lâ e kal (en az) on yalanı katık eder: Yalnız hakikat ile beslenmek isteyen cemiyet yaşayamaz; fakat yalnız yalanla beslenen cemiyet de zehirlenir  (İşimize yarayan yalan her hakikatten üstündür.)

—Ammenin (halkın) zaikası (tadalma duygusu) hakikatin (gerçeğin) tadından hoşlanmaz

—Arayan bulur, derler. Hakikat mevzu ı bahs (bahis konusu) olunca bulamayacağımızı bilsek bile aramalıyız

—Tarihin hakikatları üstünde yetişmeyen hamiyet (onur) bir şüpheli mantardır, gıda olabildiği gibi zehir de olabilir

— Başkasını yola getireyim derken yoldan çıkanlar çok görülür.      Bir şöhrete leke süren yalanlar pek çok ağızda dolaşınca hakikat kuvvetini alır . Usanç vermeyen hal yoktur: Şan ve şerefe varıncaya kadar!

 — Bâzı hakikatler daha bariz (açık) surette karanlıkda görülür: Gece gezen bekçiler öyle şeyler öğrenirler ki.

     “Kusurlarını gördüğüm için muhabbetim kalmadı” deme; “muhabbetim kalmadığı için kusurlarını görüyorum!” de

—Hakikat en büyük başlar için tâc ı şeref (şeref tacı) bile fazla bir yüktür.

— Memalik i harrede (sıcak memleketlerde) öğrendiğim bir hakikat: Derece—i hararet (sıcaklık derecesi) kırkı geçdi mi, bütün ahlâk nazariyatı değişiyor.

—Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi (koyusu) menfaattir.

—Hakikati görmek için her şeyden evvel lâzım olan hür nazardır

—Zamanımızda hakikaten ehl i kalem (kalem sahibi) olmak isteyen her yazacağı satıra mukabil (karşlık) bir kitap okumalıdır

—”Ahmak!” hitabı hemen daima: “Benim gibi düşünmüyorsun!” demektir

 —Hayat bize haykırıyor: “Ben terleyen kulların, çırpınan kanatların yahut hakikat (gerçek) uğrunda didinen kafaların yardımcısıyım!”

—Edebiyatta hakikat bir ân için hakikattir; bir ân sonra yalan, hatâ veya galat (yanlış) olabilir

—Hakikaten hür adam odur ki başkasında kendi hürriyetinden daha geniş gördüğü hürriyeti alkışlayabilir

—Kalb için şiir her irtifada (yükseklikte) hakikattir (gerçektir) ve hakikat gözden kaybolacak kadar yükselmeli ki şiir olsun

—Hakikaten temiz vicdanlar daima müsamahaya (hoşgörüye) maildir

—Garabet (gariplik) dediğimiz çok kere yeni hakikatlerdir

—Ummadığımız ağızdan çıkanca en parlak hakikat deli saçması görünür

—Ferdasız (yarınsız) muvaffakiyetler (başarılar) hakikatte gizli mağlûbiyetlerdir

—Kokmuş yumurtayı ezen kokusuna dayanmalı

—Kendisinden çok bahseden mütevâzi (alçak gönüllü) hakikatte korkak bir mağrurdur (kendini beğenmiştir)

—BEŞERİYET (İNSANLIK) YALANA O KADAR ALIŞTI Kİ KABUL ETTİRMEK İSTEDİĞİNİZ HAKİKATİ BİRAZ  YALANLA SALÇALAMALISINIZ

—Her medeni cemiyet bir hakikata en aşağı on yalanı katık eder: Yalnız hakikatla beslenmek isteyen cemiyet yaşayamaz; fakat yalnız yalanla beslenen cemiyet de zehirlenir

—BİR DEVRİN FİKİRLERİ İLE ANCAK O DEVİR İÇİNDE YAŞANIR: BUGÜNKÜ NAZARİYELERLE YÜZ SENE EVVEL YAŞAYAMAZDIK, BİR ASIR SONRA DA YAŞAYAMAZSIN   

—Hakikaten büyük adamlar onlardır ki haklarında her takdir kelimesi soğuk bir haşiv (mânâsız ve fazla lâkırdı) tesiri yapar: Meselâ Gazi hakkında “zeki zattır!” demek gibi

—Mantık fikre ait hususâtta pek az kıymetlidir; Hayat meselelerinde on para etmez.

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

İNSAN-ÇOCUK (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Yer yaşlandıkça âlâmı (elemleri) artıyor: insan gibi!

—İnsana en güzel sıfatı “fâni” diyen vermiştir.

—İnsan gönül verdiği mahlûkdan hiç birşeyi diriğ edememek (eksik edememesi) pek tabiidir; zira gönlümüzden daha kıymetli nemiz vardır.

—Şâfiiler nazarında köpek ne ise, benim için taassub da odur: Sanırım ki teması insanın abdestini bozar!

—Zavallı insan hayata o kadar sırnaşıktır ki vücudumuz toprak olduktan sonra gölgemizi bir soluk fotoğraf halinde yaşatmaktan bile gizli bir lezzet umarız.

—Tarihe insan her istediğini söyletebilir, mademki ölüler itiraz edemezler.

—Ölüme nisbetle insan kurbanlık koyunu hatırlatır: Bıçak altına gözleri bağlı gider.

—Aldatabileceğinden emin olduğu mahlûkun (yaratığın) yalanlarını insan tiksinmeksizin dinler.

—Tükrük gibi hakikatlar vardır ki ağızdan çıkınca iğrenç olur ve yutulmak icab eder.

—Her mahkemede adalet namına beşerin (insanın) zaafını tartaklayan bir pençe hissederim.

—Lâfa bakılsa herkes müsavat (eşitlik) ister; fakat insanların bir kısmını ayakları altında görmek için bir kısmını başında taşımayacak pek az kişi vardır

—Hakikat ile hayali insan birbirlerine katık ederek yaşar: Ayağımız yerde iken gözlerimiz göktedir

—Beşeri (insani) gafletlerin hududu yoktur: Tekmesini yediğimiz bir eşek bile olsa başında bir zekâ tacı tevehhüm (kuruntu) ederiz

— Kaplan sırtı için insaniyet en çekilmez yüktür

—Âdemin dudakları Havva’nın dudaklarına dokunduğu anda şiir doğdu ve bu nevzâdın (yeni doğanın) sinesinde beşerin (insanlığın) bütün elem ve lezzeti gizli idi

—Sokağın kıymetini insan bâzı cemiyetlerden çıkınca anlıyor

—insanları oynatan kuvvet başlarında değil, göğüslerindedir. Onları idare için dimağlarına değil, hislerine hitab etmeli

—Tam bîtaraflık (tarafsızlık) insan harcı değildir

—Bâzı acı sözler insanın hafızasında hiç erimeyecek bir buz parçası gibi yaşar

sevimsizdirler

—Bir kitab ilmi var, bir de hayat ilmi: Merd i kâmil (olgun insan) ikisine vâkıf olana derim . Zeki adam kitaptan bir hayat hissesi ve hayattan bir kitap hissesi alır

—Fırtına denizde bir kuvvet eseri, beşerde (insanda) bil’akis (aksine) bir zaaf eseridir

—Hüsn i kabule (iyi kabule) mazhar olmak (ermek) için fikirler de insanlar gibi iyi giyinmiş olmalıdır.

— Hatâlarımızdan münhasıran (yalnızca) kendimizi itham edeceğimiz (suçlayacağımız) yerde çok kere beşeriyeti mes’ul tutarız: En sık dilimize gelen tâbirlerden biri: “İnsan halidir”. Düşünmeyiz ki “insan hali” olsa aynı hatâ herkesten sâdır olmak (çıkmamak) lâzım gelirdi. Hiç kimse ne tamamiyle olduğu gibi görünebilir ne tamimiyle olmadığı gibi.

—Riyakâr (ikiyüzlü) ona denir ki benliğinden sakladığı gösterdiğine galiptir.     Riyakârlık (ikiyüzlülük) korkusu bâzılarını kabalığa sevkeder.     Kendini beğenmişlerin nedametleri (pişmanlıkları) bile şişkin olur: Sanırlar ki hatâları da kâinatı doldurmuştur.

alıyor

—Az para çalanlar mevzu ı bahis (bahis konusu) oldukça: “Bu kadarcık şey için insan kendini rezil eder mi!” derler. Hâlbuki nefsini (kendini) bâd ı hava (bedava) terzil (rezil) edenlerin ve hattâ üstelik masraf edenlerin hesabı yoktur

—Yalnız bir duayı güzel bulurum: “Ya Rabbi, insanların dualarını kabul et!”

— Fikir vardır ki kuş gibi dâima uçar ve yükselir; yine fikir vardır ki madenciler gibi daima kazar ve derinleşir: İnsaniyet bunların ne birinden vazgeçebilir, ne ötekinden!

— Menfaat, cemiyet i beşeriyenin (insan topluluğunun) çimentosudur

—Dost ve düşman şu noktadan birbirine benzer ki insan ikisi hakkında da kalbindekinden ziyade söyler

—  Zarafet insani sevdirmek için kâfi değildir, fakat zarafetten hiç nasibi olmayan güç sevilir

—insan ilmine bile biraz huyunu karıştırır: Riyaziyeyi (matematik) çetinleştiren alelekser (ekseriyetle) riyaziye (matematik) hocalarının (öğretmenlerinin) tabiatıdır.

— Yalan o kadar insanidir ki eğer “yalancı” kelimesi icat edilmiş olmasa yalan zemâim (fena haller) sırasına girmezdi

—Tabiatın güzelliklerini seyrederken insaniyete (insanlığa) muhabbetin artıyorsa kâinatı (âlemi) anladığına hükmedebilirsin,

—Muharebelerde midenin tesiri dimağın tesirinden ziyadedir. Tok karnına insan tepişmek değil uyumak ister

—İnsan ekseriya başkasına sürmek istediği çamura bulanır

—İnsaniyeti (insanlığı) en çok seven, hiç şüphem yok yamyamlardır

—Kendisini beğendirmek hevesi insanda hayati bir ihtiyaçdır; halin takdirinden müstağni (ilgisiz) görünen, emin olunuz ki alkışı âtiden (gelecekten) bekler.

— Kendini öğrendikten sonra insan nasıl mağrur olabilir?

—Develer kılavuzları eşek olduğuna kızarlarmış: Eğer bu rivayet doğru ise demek olur ki develer insandan ziyade nefislerine (kendilerine) hürmetkardır

—Fikir vardır ki kuş gibi uçar ve yükselir; fikir de vardır ki madenciler gibi kazar ve derinleşir: insaniyet bunların ne birinden vazgeçebilir, ne ötekinden

—Dost ve düşman şu nokta i nazardan (görüş bakımından) birbirine benzer ki insan her ikisi hakkında kalbindekinden ziyade söyler

—Zarafet insanı sevdirmek için kâfi değildir, fakat zarafetten hiç nasibi (hissesi) olmayan da güç sevilir

— Gözlerimizden akabilen yaşların merâreti (acılığı) hiçtir, asıl insanı ruhunda mahbus kalan yaşlar zehirler.

— Yaşamak ve iyi yaşamak: İşte yalnız insanlarda değil, bütün uzviyâtta (organlarda) yegâne (tek) gaye!.. Üst tarafı beşerin (insanın) yalanıdır

—Yalnız bir duayı çok güzel bulurum: “Ya Rabbi, insanların hiç kimseyi izrar etmeyecek (zarara sokmayacak) dualarını kabul et!” Bu dua da dua sahasını o kadar tahdit eder ki., (sınırlar ki)

—İnanmak biraz mağlûb olmaktır: Çok kolaylıkla insan ya çok sevdiğine ya çok korktuğuna inanır

—Sözlerimize nazaran hepimiz müsavat (eşitlik) isteriz; fakat insanların bir kısmını ayaklar altında görmek bahasına diğer kısmını başında taşımaya razı olmayacak kimse yoktur.

—Hemen bütün insanlar ikbalde (mevkide) aslan, kibarda (düşkünlükte) sıçandır

— Canı sıkılınca hayvan uyur, insan kötü şeyler düşünür

—Kırka kadar insan yaşa basar, kırktan sonra yaş insana!

—Uykuda bütün insanlar insandır; uyandıktan sonradır ki bazen hayvanın dûnuna (aşağısına) düşer

—Zamanın insana en büyük zulmü ihtiyarlık dedikleri gülünç hale getirmesidir

—Bir yaştan sonra insana gazete havadisi (haberleri) kifayet etmiyor (yetmiyor): Ahretten de haber almak istiyorsunuz, çünkü tanıdıklarınızın çoğu artık oradadır.

ÇOCUK

—Aktörlerle farkımız: Onlar komedyayı bile bile oynarlar.     Ölüm fikri hayat safhalarım ne güzel tahdid eder (sınırlar): Çocuklukda anlamayız; gençlikde inanmayız; orta yaşda o bize görünür; ihtiyarlıkda biz onlara bağlanırız.

—Namık Kemal, eserleri çocuklara benzetir: Doğru, şu fark ile ki tashihi (düzeltilmesi) daha çok

Güç.

—Avam çocuk gibidir, daima gürültü ister: Gürültülü eğlenceyi, gürültülü matemi ve hattâ gürültülü idareyi sever

—Çocukken perde arkasındaki karagözü canlı sanırdım, şimdi perde önündeki canlıyı karagöz sanıyorum. Hayatta öyle karagözlere rast geldim ki kâğıttan oyulmuş adaşı daha canlı sayılabilir, zira birinin bir değnekle hiç olmazsa bir kolunu kımıldatabilirsiniz.

—Zavallı baş yaşı kaç olursa olsun daima çocuktur: Rahat uyumak için şefkatten yapılmış bir yastık ister.

“İnsan. câhili olduğunun düşmanıdır” derler ama hiç bilmediği şeyin hararetli taraftarı olanları ben çok gördüm

—”Terbiyesiz!” diye çocuklarım azarlayan anaları işittikçe soracağım gelir: “Kabahat kimde?”

—Çocuk küçükken başağrısıdır, büyüdükçe yürek çarpıntısı olur!

—Hangi yaşta olursak olalım, kendi çevirdiğimiz çenberin arkası sıra koşan çocuklarız

—Güç olan kahramanca ölmek değil kahramanca yaşamaktır

—Bir valide (anne) demiş: Dağlar yaklaştıkça büyürler, çocuklar büyüdükçe uzaklaşırlar.

—TATMİN EDİLMEYEN HER HAKLI İHTİYAÇ BİR AHLÂK TEHLİKESİDİR: OYUNCAKSIZ KALAN ÇOCUKLAR EDEB YERLERİYLE OYNARLAR!

—Yalnız küçük çocuklar tam mes’ud olabilirler

—Bütün çocuklar az çok şâirdir; Hakiki şâirler de behemehal (muhakkak) hayatlarının bir tarafını çocuk bırakırlar.

—Ölüler mezarlarından kalksalar ne diyeceklerini bilirim: Çocuklar, cennet ve cehennem yeryüzünde ve hayat içinde imiş!…

—Vesayet (vasilik) altında yasaya yasaya ferd gibi cemiyet de biraz çocuk olur.

—Fikrimiz ne kadar azsa fikrimize irtibatımız o kadar kavi (kuvvetli) olur: İşte evlâdımızla efkârımız arasında bir vech i şebih daha!

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

SİYASET-CEMİYET-(Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Siyaset âleminde insaf bir hırsız feneridir, ne tarafı dilerse orayı aydınlatır.

—Siyasiyatta (siyasette) doğru yürümeği bilmeyenlerdir ki şimdi koşarlar, şimdi yerinde sayarlar.

—Lâfla peynir gemisi yürümez, ama siyaset gemisi haydi haydi!

—Sarhoşluk çok kötü hal; ömrümde bir kere başıma geldi, ve yalnız o gün ruhumda siyaseti andırır birtakım hisler vardı!

—İçtimai (sosyal) meselelerde kelimelerle söyle, fakat asar (eserler) ve vukuaat (olaylar) ile düşün: İş yerinde lâf koyunca siyaset değil edebiyat yapmış olursun

—Siyasette herkes sahil—i selâmeti (selâmet sahilini) kendi fikri ucunda görür.

—Siyasette çok kere hekimlerin hastalardan ziyade muhtaç ı tedavi (tedaviye muhtaç) oldukları iddia olunabilir

—Siyaset i hâzırada (bugünkü siyasette) bir çıkar yol görmek ister misiniz? Gözünüze gözlük değil, belinize kılıç takınız.

—Muvafıklar, muhalifler siyaset salatasında zeytinyağı ile sirke gibidirler: Biri eksik olsa salatanın tadı kaçar.

—Cemiyetin (toplumun) yerinde sarf olunmayan her kuvveti bir siyasi muhatara (tehlike) teşkil eder.

—İstibdat her miskin kavimin siyâsi cezasıdır.

—İstibdat her âciz milletin cezayı siyasisidir (siyasi cezasıdır)

—Siyasi bir ihtiras içinde hareket edenlere hakikati anlatmak çölde kumları ve ummanda (okyanusta) dalgaları idare etmekten daha güçtür

—Politikada iyilik ve kötülük bir zafer ve mağlubiyet meselesidir: Teşebbüsünde muvaffak olan her idare faikiyetini (üstünlüğünü) ispat etmiş olur

 —Bizde mevki i iktidara (iktidar mevkiine) geçen her siyasi fırkanın (partinin) ilk eser i icraatı (yaptığı iş) bir “mazlumlar alayı” (zulme uğramışlar) teşkil etmek oluyor

 —Bizde mevki i iktidara (iktidar mevkiine) geçen her siyasi fırkanın (partinin) ilk eser i icraatı (yaptığı iş) bir “mazlumlar alayı” (zulme uğramışlar) teşkil etmek oluyor.

—Hakikaten mahir (maharetli) politikacı düşmanlarını bile kendi lehinde istihdam etmenin (kullanmanın) yolunu bulur

—Vukuât ı siyâsiye (siyâsi olaylar) kâh facia, kâh mudhikedir (komedidir): Büyük diplomatlar o mahir (becerikli) aktörlerdir ki ikisinde de güzel oynarlar

—Tekgözlerden ve körlerden ziyade memleketimizde bostana su aksın diye dolabı çeviren gözü bağlılara acırım!

CEMİYET

—Bir cemiyeti yükseltmek mi istiyorsunuz, efradına (fertlerine) mes’uliyet (sorumluluk) hissini tevzi ediniz (dağıtınız)

—İnsan ne kadar hür olsa cemiyet i muhita (çevre) içinde mevzuatın (yasaların) esiri kalır!

—İnsanı insan eden cemiyettir, sırtlan eden de o

—HANGİ CEMİYET TEDENNİDEDİR (GERİLEMEDEDİR) BİLMEK İSTER MİSİN? BAK Kİ YÜKSEK ADAMLAR NEREDE YÜKSELMEKTEN MENEDİLİYOR (ALIKONULUYOR)

—Ferd unutmaz affeder; cemiyet bilâkis (aksine) affetmez, unutur

—ACI TECRÜBELER BİR ADAMI USLANDIRABİLİR, FAKAT BİR CEMİYETİN AKLINI BAŞINA GETİREMEZ.

—Avamı ümitli oldukça bir cemiyet ölmez: En kötü idare avamı me’yus edendir (ümitsizliğe düşürendir).

—Cemiyet bir saat gibi işlemeli: Geri kalmak gibi ileri gitmek de bir kusurdur.

—Umumi harb (I.Dünya Savaşı) bize ne acûbeler göstermedi: FUKARAYA MUAVENET (FAKİRLERE YARDIM) CEMİYETLERİNDE SERVET KAZANANLARA KADAR! 

—Hakiki fazilet itikadımca (inanışımca) cemiyete faydalı işlerdir: Kâtibin fazileti kaleminden damlar, çiftçininki alnında terler.

—Hürriyet mecraları cemiyetin nefes borularıdır: Tehlikesiz tıkanamayacağını mutlakiyyet idareleri anlayamazlar

—Ancak cemiyet sahnesinde rolü olmayan hakirlerdir ki hayatlarını hiç komedyasız yaşayabilirler

—Tabiatın ilm i halinde “düşünmek” bir farz ı kifayedir (yalnız şartlarını hâiz olanlara gerekli farz): Her cemiyette birkaç kişinin ifası (yapması) ile sakıt olur (hükmü kalmaz).

—Her cemiyet (toplum) lâyık olduğu edebiyatı sever

—CEMİYETLER ŞEHİRLER GİBİDİR; HARAB OLSALAR DA BÜYÜK VE SAĞLAM PARÇALARI AYAKTA KALIR.

 —Söz içinde dürub-ı emsal (darbımeseller) ne ise cemiyet içinde insanların bir kısmı da odur: Her ağıza uymaları manasızlıklarını unutturur.

 —Bir cemiyeti defaten (bir defada) mesut edebilecek düstur ı icazı (kısa düsturu) keşfeden bile karşısında kuvvetli bir fırka i itiraz (itiraz fırkası) bulacağından emin olmalıdır

 —Mefhumat ı külliye (genel kavramlar) hüsn- i inkilabı (iyi gelişmeyi) ve mefhumat ı cüz’iye (özel kavramlar da) hüsn i idareyi (iyi idareyi) temin eder (sağlar)

 —Hiçbir fikir yoktur ki galattan (yanlıştan) doğsun da kuvvet doğursun

—lcab ı muvâzene (denge gereği) odur ki sıklet i içtimaiyenin (sosyal ağırlığın) her cüz’ünü (parçasını) bir selâhiyet deruhte etmeli (üzerine almalı)

— Zengin bir amcası olan kimsesiz sayılmaz; bilakis (aksine) yükselememiş bin dayınız olsun, cemiyet içinde bi kes (kimsesiz) tanılırsınız

—Koyunlar, kurtlar, çobanlar, çoban köpekleri: En medenisine varıncaya kadar işte her cemiyetin alettakrib (aşağı yukarı) tertibi!

—Ferd olsun, cemiyet olsun, bir gün gelir ki yorulur, yorulunca dinlenmek ister ve dinlenince mevkiini kaybeder

— Ahlâk, son tahlilde, ferd için hıfzıssıhha (sağlığı koruma) ve cemiyet için menfaattir

—Her cemiyette teceddüt (yenileşme) aşağıdan başlar: Avam (halk) eski halinde kaldıkça terakkiye (ilerlemeye) inanma!

—Alıklarla kaçıkları çıkarınız, cemiyet i beşeriye (insan toplumu) öyle tenhalaşır ki

—Bir cemiyetin (toplumun) lüzumundan ziyade kuzu olması o cemiyet içinde ergeç bir kurt sürüsü yaratır

—Kan içinde temel kurmak isteyen cemiyet(toplum) daima çürük kokar

—Ferd (kişi) olsun cemiyet (toplum) olsun hayatını tayin eden başlıca şu üç âmildir: Kan, zaman ve mekân (yer)

—Hiç ağlamamış gözler her şeyi görseler de ağlayanları görmezler

—Ben cemiyet giriz yaratılmışım: Kalabalıkda bana ruhum dağılıyor gibi gelir

—Kırda gezerken süprüntü görmeğe başladınız mı, anlayınız ki biraz sonra bir insan cemiyetine rast geleceksiniz.

— Bâzı üdeba (edipler) diyorlar ki: “Biz halka doğru gitmeliyiz!” bâzıları da: “halk bize doğru gelsin!” diyorlar. Acaba en doğrusu yarı yolda buluşmak değil midir?

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

DİN-DUA (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Allah’ı her birimiz tasavvur ettiğimiz gibi tesmiye etseydik (isimlendirseydik) esma ı hüsnü (güzel isimleri) insanların adedine baliğ olurdu (varırdı)

—Her taassubda katil bir mahiyet vardır: Tarihin taassubu hakikat i vekayii (vak’alarm gerçekliğini) öldürür; felsefenin taassubu fikri öldürür; dinin taassubu… dini öldürür

—Her din kendisinden evvelki dinleri kaba abeslerle (boşlarla) doldurur

—Aşıkda biraz kıskançlığı hoş gördüğümüz gibi dindarda biraz taassubu da mazur görmeliyiz

—Hayat fırtınalarında din çok kişi için şamandra olur

—Tam dindar yahut tam dinsiz olmak: Her ikisi de müstesna (eşsiz) kuvvet ister  —Münhasıran (yalnızca) günahların çare-i kefaretini (bağışlatma çaresini) düşünerek dindar olanlar da vardır ve belki diyanet (dindarlık) cumhurunda (topluluğunda) ekseriyeti onlar teşkil ederler

—Hayat bizi öyle aldatıyor ki galiba öldükden sonra bile öldüğümüze tamamiyle inanamayacağız

—Her dindar bir papa yahut bol arpalıklı bir şeyhülislâm olacağından emin olsaydı yeryüzünde bir tek bile dinsiz kalmazdı!

— Köyünün şivesini dilinden ve dininin damgasını yüreğinden hiç kimse bütün bütün atamaz

—Din o kadar pek canlıdır ki bir kere kanımıza girdi mi, orada boğulsa bile ölü halinde yaşar.

 —Din ölse bile it canlı taassub yaşamakta devam eder.

—Dinsiz vardır ki erkânı inkârı (inkârının esasları) bir mâbed teşkil eder.

—Din hiç olmazsa felsefesi olmayan zavallıların felsefesidir.

—Müminler (inananlar) kadar münkirler de (inanmayanlar da) bir dinin hayatına hadimdirler (hizmet ederler) dinin mühfik (yok edici) düşmanları lakaytlardır (kayıtsızlardır).

—Dini yaşatan bilhassa ölümdür. Ölüme çare bulunmadıkça din ölmez. 

—An samim (samimi olarak) ahret için dine hizmet edenler bile dünyada az çok dini istihdam ederler (kullanırlar).

—Ruhumuzu din pek az tadil eder (değiştirir) fakat ruhumuz dini öyle değiştirir ki her müslümanın yüreğinde başka bir islâmiyet yatar, denebilir 

— Sâlihlere (iyilere) cennet, fâsıklara (günahkârlara) cehennem: Bunda bütün dînler müttefikdir. Fakat fısk (günâh işleme) ile salâhın (iyiliğin) hududları mevzu ı (bahis konusu) olunca müttefik iki din bulunmuyor.

—Çok kişide din bakiyyesi olarak yalnız bir riya (ikiyüzlülük) an’anesi görüyorum.

—Dindarlar gibi dinsizleri doğuran da vâızlardır.

—Dinini müctehitlere teslim ettiği gün Hazret i Muhammed galiba: “Eti sizin kemiği benim!” demiş.

—Her dua bir ihtiyaç ifade eder: Muhtaçların hepsi dindardır .

—Sofunun riyası (ikiyüzlülüğü) dindarı kandırır dinsizi değil.

 —Osmanlı kardeşlerimiz, müslüman kardeşlerimiz, din kardeşlerimiz, vatan kardeşlerimiz, kan kardeşlerimiz… İnsan bu kadar kardeşi tasavvur edince: “Allah babamıza kuvvet versin!” diyeceği geliyor.

—Dinsizliğin en muktedir (kudretli) naşirleri (yayıcıları) iktidarsız ulemayı dindir (din bilginleridir)

—Allah’ın affını hatırlattığı için cehennem korkusu çok günahkârın içine serinlik verir!

—Allah’dan uzun ömür isteyenler tuhafıma gider: “Azizim mümkün mertebe geç görüşelim!” demektir.

—”Re’sü’l hikmeti mehâfetullah ve ahıru’l hikmeti mehâfesunnas” (Hikmetin başı Allah korkusu, sonu insan korkusudur)

—”Beni hiç kimse anlayamadı!” diyordu. Az kaldı soracaktım: “Allah mısın be herif?”

—Allah’ın insanlara iki zengin sadakası: Ümit ve hülya.

—Cenab ı Hakkı (Allahı) çocuklar anlayamaz diyoruz; güya büyükler anlayabilirmiş!

—Nasıl ki Allah’ın varlığı tahakkuk etmekle (gerçek olmakla) imansızlar tükenmez; Allah’ın yokluğu ispat edilmekle de taassubun canı çıkmaz. Ve inanç ölse bile ilahiyat fakültesi yaşar

—Bana Allah’ı hissettirmeyen mâbed ne kadar muhteşem olsa güzel değildir

—Allah’ı yalnız Allah tanır ve yalnız şeytan anlar.

—Allah’ın büyüklüğü varlığında mı, yokluğunda mıdır kesdiremiyorum? (iman edip etmemede mi?)

 —Yalnız dilini hıfza alış: Azâ yı sâireni Allah hıfzeder

—Allah kalın kafalılığı yaratmıştır onu ahmaklığa biz insanlar tahvil ettik.

—Benim bildiğim Allah büyüklüğünü anlatmak için hiçbir vaizin tercümanlığına muhtaç değildir.

—İbadetlerin bile tuzu biberi şeytandır

—Bir hareketin seni biraz ıslah etti mi (düzelttimi) ona bir ibadet diyebilirsin.

—Kâinatta yalnız bir sosyalist tanıyorum: Ecel… mamafih o bile Nuh ile İsa’ya müsavi muamele edemiyor

DUA

— ÖYLE DUALARIMIZ VARDIR Kİ MÜSTECAB OLSALAR (KABUL EDİLSELER) DAHA BEDBAHT OLURUZ

—Yalnız bir duayı çok güzel bulurum: “Ya Rabbi, insanların hiç kimseyi izrar etmeyecek (zarara sokmayacak) dualarını kabul et!” Bu dua da dua sahasını o kadar tahdit eder ki., (sınırlar ki)             

—Namazdan sonra çok uzun dua, bana öyle gelir ki, salâtın (onun) ibadet sıfatını şüpheye düşürür           

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

KADIN- (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Sevdiği kadında her tuvaleti hoş gören erkekler olduğu gibi, beğendiği tuvalette her kadını hoş bulan erkekler de vardır.

—Bir zen-gi-riz (kadın düşmanı) diyordu: “Hiç ömrünüzde bir kadın ile beraber bir dağa tırmandığınız vâki midir? (olmuş mudur?) Çıkarken daima siz ilerdesiniz o geridedir; inerken o daima önde gider siz geride kalırsınız. Yanyana gitmeniz ancak düz yolda mümkün olabilir!”

—Zeng riz (kadın düşmanı) dermiş ki: “kadınların çocukluklarını mazur (özürlü) görmeliyiz: Çocuk kalıbıdırlar!”

—Çok defa kendisini veren kadın kendilerini satan kadınlardan daha pahalıya malolur.

—Tarih biraz kadın ruhludur: Büyük vak’aların çoğunu el altından karanlıkta hazırlar.

 —Kadın, kumar, içki: Bunlardan yalnız birinin mübtelâsı (düşkünü) olmak, hepsine düşkün olmaktan daha fenadır. Iptilâ (düşkünlük) dairesi ne kadar darsa o kadar kuvvetli olur ve içinden kurtulmak o derece de güçleşir.

—Kadın erkekten aslan yüreği içinde kuzu itaati ister.

—Nâz bana kadının ismi tasgiri (küçültülmüş ismi) gibi gelir.

—Kocanı yahut âşığını zaptedmek ister misin hanım? Uçmağa hazırlanmış kuş görün, lâkin ayakların yuvana mıhlı dursun.

—İki kadın yavaş sesle konuşuyorlar mı, emin olabilirsiniz ki aralarında gizli bir erkek vardır.

—Çok kere bir hanım: “benim fikrim…” diye söze başlar, bir de bakarsınız ki bütün söyledikleri “his”dir!

—Kadın ile erkek arasında dostluk güzeldir, fakat sonbahar güzelliği gibi solgun ve hazin durur.

—Kadınlar nebatata (bitkilere) benzer: İnkişaf (gelişme) için bâzısı açık hava ister bâzısı limonluk.

—Her meziyete mâlik bir kadın olmak bir melek olmaktan daha güçtür.

—İZDİVAÇTA GÜÇ OLAN SEVİŞMEK DEĞİL, ANLAŞMAKTIR

—Kadının hakiki kıymeti mes’ut zamanında görülür.

—Karı koca arasında kâh dargınlık cali (yapmacık), barışma samimi olur, kâh barışıklık cali (yapmacık), darılma samimi olur: İkisi de samimi yakut ikisi de cali olamaz

— Kadınlarca erkekler iki büyük sınıfa ayrılır: Çapkınlar ve…. abdallar!

—Kadınların af edemeyecekleri yalnız bir kabahat vardır: İhtiyarlamak.

— Kadın ya itaat ister, ya kumanda. Hukuk muvâzenesi (dengesi) ancak bir katlı evlerde görülür, her gün bir kaç kavga şeklinde!

—Kadın ya bütün ruh yahut…. bütün bütün bî ruhdur (ruhsuzdur)!

—AHMAĞA GÜZEL KIZ VERMEK EŞEĞE ÇİÇEK YEDİRMEĞE BENZER

—Gariptir, ipeği yapan böcek değil, de giyen kadın gururlanır!

—Hürriyet sahasında kadınlar öyle geniş adımlarla yürüyorlar ki bu gidişle yakında bıyık ve sakal iki miskinlik damgası olacak

—Bir edib için üslûb ne ise,bir kadın için kıyafet de odur

—Dinlemeği bilmek musahabe (konuşma) san’a tının yarısıdır, derler; kadınlar mezu ı bahis (bahis konusu) olunca dörtde üçüdür denebilir.

 —Bir kadın bir erkeğe: “ahmak” mı dedi, “beni dilediğim yola getiremedin!” demektir

—Kadın erkekten yüksektir; fakat düşünce erkekten daha aşağı düşer.

—Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanma, münderecatına (içindekilere) bak.

—Uzun söz uzun ökçe gibi kadınlara yakışır.

—Kadına yalnız temellükten (sahip olmaktan) zevk alanlar olduğu gibi yalnız tahakkümden (hükmetmekten) zevk alanlar da vardır!

—Erkek gülerken bir az kadına, kadın ağlarken bir az erkeğe benzemez mi?

—Erkeğin kalbi yaşlandıkça kadının kalbi bozuldukça katılaşır.

—Bir erkek aklını almağa karar veren kadın daima işini becerecek kadar zekâ bulur .

—Kadın erkek birbirini ikmâl eder (tamamlar) diyorlar. Hâlbuki alelekser (ekseriya) biri diğerini tenkis eder.

—Bir kadının eli boş durursa dili, eli ve dili boş durursa gönlü işler.

—Kadına büyük muhabbet bir nevi atâlet getirir: O artık sevmekten başka hiçbir şeyi lâyıkı ile ifâ edemez.

—Bir kadının mâhiyetini anlamak ister misin, tanıdığı kadınlar hakkında neler düşündüğüne dikkat et: herkesi kendi gibi zannetmek bilhassa kadınlar için doğrudur.

—Bir kadın her meselenin ancak kendine nazır (bakan) cihetini iyi görür.

—Kadınların akılları, eskilerin dedikleri gibi, kısa değil, fakat daima biraz hisleri ile mağşuşdur (karışmıştır)

— Kadın yüreğine göz yaşından ziyade şetaretle (neşeyle) girilir: Mahir âşıklar hissiyat (hisler) yerine şathiyyat (boş ve alaylı sözler) sarfederler

—En nâdir (az rastlanan) ve kıymetli nümune i beşer (beşer numunesi) o kadındır ki güzel olduğu halde kendine baktırmak istemez.

—Bâzı kadınlar birlikte düşmek için birbirine tutunurlar.

—Kadın düşünürken hemen her fikrini bir erkek yahut bir kadın hayaline isnad eder (dayandırır)

—En zeki erkek bile kadınları bihakkın (hakkıyla) tanımak iddiasında bulunamaz; halbuki en ahmak kadın bile erkekleri tanımak davasındadır.

 —Gençler ister ki kadınların peçesi kalksın; orta yaşlılar ister ki bluzları açılsın; ihtiyarlar ister ki jüpü kısalsın.

—Kadının tırnakları yırtıcı da olsa elleri çok iyi “hasta bakıcı”dır.

— Çincede kadına “niyu” derlermiş; “niyu ni yu” gevezelik etmek, “niyu niyu niyu” gizli dolap kurmak demekmiş: Garip iştikak (türeme)

—Kadın kocasına ya tamamiyle itaat eder, ya tamamiyle kumanda.. Muvazene i hukııkdan (hakların dengesinden) kavga çıkar

—Kadının her damla göz yaşında daima biraz sevmek yahut sevmemek arzusu karışıktır.

—Her kadın ister ki sevdiği erkek bir tarih kahramanı yahut bir roman kahramanı olsun

 —Erkekler için rütbe ve nişan ne ise kadınlar için elmas odur

—Sevişenler, cemiyet i muhitanın (toplum çemberinin) mevcudiyetinden, ancak cemiyet (toplum) onlara mani i telâki (buluşma manii) oldukça, haberdar olurlar

—Malûmatlı (bilgili) fakiri az çok hak nâşinas (hakkını bilmez) gibi telâkki ederiz (düşünürüz)      Bizde erkekler asırlarca yükselemedi; çünkü kadını vaz ettikleri (koydukları) mevkiden yukarı salıvermek istemediler.

—Güzel kadın için kapalı yaşamak namuslu yaşamaktan güçtür.

—Bir kadın için sevdiğini yalnız kendisinin beğenmesi kâfi (yeter) değildir, başka kadınlar da beğenmeli ki ona muhabbeti devam etsin.

—Bir kadını ev hali ve mühmel (ihmal edilmiş) kıyafeti ile daha latif bulmuyor musun? Beyhude “seviyorum!” deme.

—Kadın serapa (baştan ayağa) ruh, yahut… serapa (baştan ayağa) bi ruhdur (ruhsuzdur)

—Râm olmak (boyun eğmek) isteyen kadın sevildiğine inanmış görünmekle iktifa eder. Râm olmağa (boyun eğmeğe) karar verendir ki sevildiğinden emin olmak ister

—Çok işvekâr (işveli) kadın gibi hiç işvesiz kadını da şüphe altında tutunuz: Zira biraz işve kadın iffetinin hukuk ı tabiiyesindedir (tabii haklarındandır)

—Duvak altında her kadın az çok gelindir; duvak açıldıktan sonra…. bilmem!

—Kadınların ellerinde baston gördüğümden Beri: Amentü! dedim, nisaiyuna dahil oldum (feministlerle birlik oldum)

—Erkek ister ki sevdiği kadın başkalarının karşısında melek, kendine karşı çiçek olsun

—En tatlı şey bir kadın gözünden kendimiz için dökülen yaşlar arasında gördüğümüz tebessümdür (gülümsemedir)

—Kadın ve erkekden mürekkeb cemiyetlerde nezaket sanki fahri ve meccani (parasız) olmakdan çıkar.

— Kadın kolaylıkla inanır ve daha kolaylıkla inandırır.

—Kadınlar çabuk değişir, fakat az tenevvü eder (çeşitlilik gösterir); erkekler bilakis (aksine) geç değişir, lâkin çok mütenevvidir (çeşitlidir). Bundan dolayıdır ki erkek intihabında (seçiminde) kadınlar daha ziyade üzülürler

—Güzel kadının en iyi bildiği şey tebessümünün (gülümsemenin) kıymetidir.

—Para nereye gidiyor, anlamıyorsan kadınların ayak izlerini takibet.

—Bir kadının ruhundaki nezaketi hizmetçilerine ettiği muamele (davranış) ile ölçebilirsiniz

—Fikirleri bile kadınlar eğer hissetmezlerse beğenmezler

—Zendostluk (kadıncıllık) saz gibidir, kırkından sonra başlayan beceremez.

—İdare işlerinde kadınlar erkeklerin yerini tutar, iğne süngünün yerini ne kadar tutabilirse ,

—Seven kadın düşündükçe yanılır ve saçmalar.

— Sevdiğinizin bir kadın farkına varmıyor mu, anlayınız ki bir başkasını seviyor.

—Seven kadın sevdiğini dinlerken çok kere sözünü değil, sesini dinler

—Bir kadının kıymet i mâneviyesini (mânevi kıymetini) sevdiği erkeğin kıymet i mâneviyesi (manevi kıymeti) tayin eder

—Karı koca kavgası eğer huyların müsademesi (çarpışması) değilse geçici bir sağnakdır, geçdikden sonra hava daha güzel açılır

—Erkeğe sevdiği kadın muğlak (karmaşık) görünür, kadının bilakis (aksine) en iyi anladığı sevdiği erkektir. Bakıyorum kadınlara hamakat (ahmaklık) erkeklere geldiği derecede tahammülsüz (tahammül edilmez) gelmiyor, hattâ zeki kadınlara bile, bahusus (hususiyle) hamakat biraz endamlı ve biraz tuvaletli olursa.

—Cildi soğuk kadınlar, dikkat olunmuş, alelekser (ekseriya) tehlikelidirler.

—Alelekser (ekseriya) kadınlar boş ve erkekler nâ hoş (tatsız) konuşur

 —Coşkun âşıklar dalgın ve sâkit (susan) kadınlar arasından çıkar

—Erkek sevdiği kadını hem saklamak hem göstermek ister: Âşıklarını çıldırtan o kadınlardır ki mütesettiren (kapalı olarak) görünürler.

—Saçlarıyla pek çok oynayan kadının, emin olabilirsiniz ki aklı başında değildir . 

—Her kavgada kocasına galebe edemeyen kadın…. bihakkın (hakkıyla) kadın değildir.

—Zevc ve zevce arasında kefavet (denklik) aranır, fakat oynaşma mevzu ı bahis (bahis konusu) olunca her erkek ve her kadın küfüvdür (denktir)!

—Beğenilmek arzusu her kadında sevilmek hevesinden gelmez. Kadın vardır ki beni herkes beğensin

de isterse hiç kimse sevmesin der.

—Fikirler kadınlar gibidir: Güzellikleri modaya muvafık (uygun) kıyafetler içinde artar

—Müphem (örtülü) bir korku, gizli bir sevinç, daimi (devamlı) bir dalgınlık, daimi (devamlı) bir süs arzusu: Seven kadını bu dört hal taksim eder (böler.)

—Güzel ve ahmak kadına dikkat ediniz: Güzelliği azaldıkça hamakatı (aptallığı) artar

—İnsan çok yorgun olmalı ki bir güzel kadının karşısında şiirden başka birşey düşünebilsin

—En kıymetli kadın eşini bütün diğer kadınlardan müstağni (ilgisiz) kılandır.

—Çok işvekâr (cilveli) kadın gibi hiç işvesiz (cilvesiz) kadına da inanmayınız: Biraz işve kadın iffetinin, (namusunun) tabii haklarındandır.

—Hayattan bir kadın yorgun olabilir: Fakat tok ve bıkmış olamaz

—Her kadının bir erkeğe ihtiyacı vardır, hastaya ilâç nasıl lazımsa

—Kocasız kadın işsiz erkeğe benzer

—Zavallı kadın ninemin ne garip hasiyeti diniyesi (dini hassası) vardı; En sevdiği kuzuyu kendisine kurbanlık ayırırdı!

 —Evlenen erkekler alel umum (umumiyetle): “Filan hanımı aldım” derler. Hâlbuki çokları için: “Filan hanıma kendimi verdim!” demek daha doğrudur.

—Eski izdivaçları yenilere tercih ediyorum: Gözü kapalı evlenmek başı dönerek gerdeğe girmekten ehvendir (yeğdir)      

—Alelekser (ekseriya) kendi nefislerine (kendilerine) hâkim olmayan kocalardır ki karılarına hâkim olmak iddiasındadırlar

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

AŞK- (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Kalb bir aşktan ötekine göç ederken azçok zedelenir: Tam aşk, ilk aşkdır

—Aşkın bütün lezzetini ancak ummağa cesaret edemediği bir aşkı bulan hakirler tadar.

—Bir aşkın açtığı yaraya ancak yeni bir aşk merhem olur.

—Hakikaten âşıkı olduğumuz mahlûkun ihtiyarladığına inananlayız: Çünkü aşk daima gençtir.

—Komedyaların çoğunda aşk vardır, aşkların birçoğunda komedya olduğu gibi.

—İçinde yaşadığı kalbe göre aşk altın, gümüş yahut tenekedir.

—Aşk mektebinde üstad erkekler vardır: Onların elinden geçmeyen kadınlar aşkı tamamıyla öğrenemezler.

—Bazı aşklar meleğe benzer: onlarda erkeklik ve dişilik yok gibidir. Aşkın öylesiyle sevişenler birbirine: “anam, babam!” diyebilirler.

—Hakiki aşk kadınları pek güzel giyinemezler: Kalbleri sanki zevklerini biraz ezer.

—Aşkın en büyük mucizesi kendi varlığına hepimizi inandırmaktır.

—Aşk yolunun garip yokuşları ve inişleri vardır: Çıkarken baş döner, inerken gönül bulanır.

—Aşkta kadın ve erkek aynı güfteyi terennüm ederler (söylerler), fakat bütün bütün ayrı iki beste ile., biri adagio öteki allegretto!

—Aşkın yarattığı semada güneş bazen cehennemden doğar!

—Aşkın en tatlı parçaları başındaki ümid ile sonundaki hâtıradır.

—Allanın bence yarısı aşk, yarısı şiirdir.

—Şiir bir musiki ise aşk orada orkestranın müdürüdür. (idarecisidir)

—Aşkın lezzetleri kısa, elemleri uzun ömürlüdür: Bir şüpheden doğan ıztırabı bin teminat (garanti) teskin edemez (yatıştıramaz)

—  Aşk alıngan ve itimatsızdır. Haset ve kıskançlık bir tek hedefde tekasüf edince (yoğunlaşınca) âzami şiddetlerini gösterirler

—Bir kadın bir erkekle yeni tanıştı mı, onunla kendi arasında neler geçeceğini değil neler geçmek

mümkün olduğunu düşünür.

— Aşk bir kaside (medih) şairi, kıskançlık bir hiciv (yerme) şâiridir.

—En çok dilimize dolanan kelimeler en büyük güçlükle tarif edebileceğimiz mefhumlardır: Hürriyet, vazife, aşk. vatan, efkâr ı umumiye (kamuoyu) (v.s.)

—İzdivaca mukavemet eden aşk hiçbir zaman yıpranmaz.

—Aşk, kalbimizin saygısız misafiridir: Bize sormadan gelir; bize sormadan gider.

—Aşk üstüne keder kor üstüne kömür gibi düşer: Evvelâ körletir, sonra alevlendirir.

—Aşk buldukça bunar.

—İnce âşıkların zevki mâlik olmak değil memlûk olmaktadır (mâlik olunmaktadır).

—Aşkın gözü kör kulağı sağırdır; ne doğru yolu görür ne doğru sözü duyar

—Aşk ancak kaz gelecek yerden tavuğu esirgemez: Aşktan bir şey bekleyen ona hiç olmazsa iki şey vâd etmelidir.

—Aşk ı maddi ile aşk ı manevi arasında şöyle erken yatmakla geç yatmak arasındaki kadar ancak fark vardır.

—Aşk dağ tepelerine benzer: Tırmanması olmasa nezâreti (manzarası) fena değildir.

—Kibri ile aşk şu cihetten birbirine benzer ki ikisi de kör eder.

—Her cenaze alayında olduğu gibi aşkın cenaze alayında da kalabalığı hizb (yalan) ve riyâ (iki yüzlülük) teşkil eder.

— Büyük aşk kadına bir nevi asalet getirir: O artık sevmekten başka hiçbir şeyi lâyıkı ile ifâ edemez (yapamaz)

—İhtiyarlayan aşk eğer kayıtsızlığa (ilgisizliğe) dönmezse bir nevi dostluk olur: ihtiyarlayan dostluk da eğer yaşamakda devam ederse bir nevi aşk olur.

—İşret bazen âdemi temyiz (ayırd etmeğe) mihenktir, demişler; aşk da öyledir, kumar da, siyasi ihtiras da!

— Daima daha çok sevmek iştihasını duyan kalblerdir ki bir aşk ile iktifa edemezler (yetinmezler)

—Aşk mektebinde üstad erkekler vardır: Onların ellerinden geçmeyen kadın aşkı tamamıyla öğrenemez.

—Her büyük aşka hissiyat ı diniye (dini hisler) karışır; aşkın büyük mübtelâları (düşkünleri) arasında hiçbir samimi dinsiz yoktur.

—Pek yüksek aşklar hiçbir zaman dostluğa münkalib olmaz (dönüşmez): Fakat bazen düşmanlığa münkalib olduğu (dönüştüğü) vakidir.

—Aşkı bazen alevlendiren uzun ayrılık dostluğu behemehal (herhalde) hararetinden düşürür.

—O aşk uzun yaşar ki yalnız kalbde mahbus (hapsedilmiş) değildir, adelâtta (adalelerde) ve dimağda da vücudu hissolunur.

—Hayatta ihtizarı (can çekişmeyi) tatmak ister misin? Sev ve aşkının en ateşli devrinde sevdiğinden ayrıl!

—Hürriyetten tatlı bir esaret vardır: Aşk!

—Aşk ne zaman kanun tanırsa hakiki san’at de o zaman ahlâk gözetir  —Bütün insanlar yalana tövbe etseler yine yeryüzü lâhûti (tanrıya âit) yalanlarla dolu kalır: Aşk, şiir, gençlik, güzellik, ilh (v.s.)

— Aşkta muvaffakiyetin (başarının) hiç olmazsa yarısı bir küstahlık (terbiyesizlik) meselesidir.

—Aşkın lezzetleri kısa, elemleri (üzüntüleri) uzun ömürlüdür: Bir şüpheden doğan ıztırabı bin teminat (garanti) teskin edemez (yatıştıramaz)      Ancak cemiyet sahnesinde hiç rolü olmayan hakirlerdir ki komedyası/, yaşayabilirler!

—Sevdiğine tam bir emniyetle bakana tam seviyor denemez; hakiki aşk alıngan ve itimadsızdır.

—Gurur dünyada yalnız aşka mukavemet edemez: Sevdiğinin huzurunda şeytan bile mütevazidir! (alçak gönüllüdür)

—Aşkı kalabalık tazyik eder ve uzlet (toplumdan uzak kalma) besler; bunun içindir ki sevişenler başbaşa kalmak isterler.

—Sizi ahlaken yükseltmeyen aşk, emin olunuz ki bir tarafından kirlidir

—Gözü kör olmakla beraber aşk güzeldir. Fakat ondan daha güzel birşey tanırım: Gözlerini yuman dostluk!

—Merkezinde kuvvetli bir aşk bulunmadıkça hayatınız ne tam bir saadet olur, ne hakiki bir facia

— Bilhassa aşkdadır ki küçük sebepler büyük eserler vücude getirir.

—Derin bir kin telâkki etmek derin bir muhabbet telkin etmekden (aşılamaktan) kolay değildir. İki çirkin bile büyük bir aşk ile birleşince biraz güzel görünürler.

—Bir kadını bin türlü sevmek mümkündür: Aşkın hangi şeklini tercih ettiğini bilmelisiniz ki bir kadına arzettiğiniz (sunduğunuz) muhabbet makbul (beğenilir) olsun

—Güzel kadınlarımız eskiden tavan gibi idiler: Yalnız sahib i haneye (ev sahibine) görünürlerdi. Şimdi sema gibi oldular: Her gözü olan görebilir

—Aşkı tatmış bir kalb için aşksız hayat bir soğuk esnemedir.

—En tatlı buse (öpücük) o dudaklara mev’uddur (vâdedilmiştir) ki en hayal perver (hayal besleyen) bir dimağa (beyne) merbutturlar (bağlıdırlar)

—San’at gibi muhabbeti de bediiyat (estetik ilmi) besler: İstiyorsanız ki uzun yaşasın, aşkınızı güzel, zarif, ince şeylere ihata ediniz (çeviriniz)

Her kadının ruhunda bir roman yatar: ve gari bi şudur ki en çılgın masallar alelekser (ekseriya) en uslu hanımların ruhlarına sokulur!

—Aşkın en tabii gıdası fedakârlıkdır, ister bir tarafdan sâdır olsun (çıksın) ister karşılıklı.  Akim (neticesiz) hülyalar kendi kendilerini yiyerek beslenirler

— Vefasız kadınlar âşıklarını aşk hatırı için severler. Vefakârlar bilâkis (aksine) âşıklarının hatırı için aşkı sevenlerdir

—Sevmekten usanınca erkek kadını terk eder, kadın erkeği…! unutur!

—Harab olmuş kalblere velev gülünç olsunlar aşk teklif etmemeli

—Yalancıların en mahiri (ustası) tabiattır: Hiç sezdirmeksizin hepimizi aldatır.     Ancak aşkı sevenlerdir ki şiiri severler: Şiirden hoşlanan hadım ağası hiç görülmemiştir.

—Ferd için aşk ne ise cemiyet için hürriyet de odur: Aşksız ferd ve esir cemiyet akamete (neticesiz kalmağa) mahkûm kalır.

—Aşk, yürekten bir hayat yaratmak, ve şiir, hayatta bir yürek yaratmaktır.

—Ebedi aşkımızı her kime vaadetsek hepimiz “ölüm”ün nişanlısıyız.

gençtir

—Kadın olsun, erkek olsun, sert başlılardır ki kuvvetli aşka müsteiddirler (kabiliyetlidirler) Sevdiğini insan kendisinden başka herkese karşı kuvvetli, âsi, emniyetsiz, ve müstahkar (hakir nazarla bakan) görmek ister.

—Aşıklar görünüşe kolaylıkla aldanırlar: Meselâ nâza red mânası yahut redde nâz mânası verirler.

—Coşkun âşıklar daima bedbindirler (karamsardırlar): Sevdiklerinin hemen her hareketini kendi aşkları aleyhine tefsir ederler (yorumlarlar) ve hayallerinde kendilerine mevhum (vehmedilmiş) rakibler yaşatırlar.

— Gözü kör olmakla beraber aşk hiç de çirkin değildir; fakat ben ondan daha güzel birşey tanırım: Gözlerini yuman dostluk!

— Sizi ahlaken yükseltmeyen aşk emin olunuz ki bir tarafından kirlidir.

—Erkeğe müfrit aşkın verdiği pısırıklığı hiçbir kadın anlayamaz.

—Coşkun aşk kadınları isterler ki faziletlerini siz dilinizle tasdik ve kalbinizle… inkâr edesiniz!

kıymetlidir

—Vuslat (kavuşma) kitabının binbir sahifesi vardır: Sevdiğinizle hergün bir başka yaprak açınız ki aşkınızın baharı solmasın!

—İnsan bütün ömründe bir tek kadının aşkı ile iktifa edebilir (yetinebilir); şu şartla ki size her gün onun vuslatı (kavuşması) birgün evvelki kendinize bir aşk hiyaneti hissini versin

—Kadınların fazileti için sokak az çok çocukların mektep kaçkınlığını hatırlatır

— Yüreği aşkdan boşalmış kadının hayatını hiç bir saadet dolduramaz

—Bazı sözler o kadar nazikdir ki yakından ve çok yavaş söylenmek lâzım gelir: Uzakdan gelinceye kadar sanki harab olurlar!

—Arzu alevinde çiçek buketi gibi görünen hisler bazan vuslattan (kavuşmadan) sonra bize ot demeti görünür!

—Aşk bir oyundur ki sevimsiz arkadaşla oynanamaz.

—Kadın aşkın esiri olmak için yaratılmıştır: Sevdiği erkeğin gövdesine sarmaşık gibi sanlı yaşamadıkça tamamıyla bahtiyar olamaz.

—Aşkını kâfi gören âşık değildir

—Visalden (kavuşmadan) evvel: “Seviyorum” sözünde sıdk (doğru) ve kizbin (yalanın) yarı yarıya his sesi vardır. Visalden (kavuşmadan) sonradır ki o söz ya bütün bütün doğru, ya bütün bütün yalan olur

—Sevmediği halde kendisini âşık zannedenler kadar da sevdiği halde âşık olmadığını iddia edenler görülür.

—Maşukasının (sevgilisinin) huzurunda zarafet ve zekâsını kaybetmeyen adam hakkı ile âşık değildir

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

CENAB ŞAHABEDDİN- TİRYAKİ SÖZLERİ


ÖNSÖZ

Cenab Şahabeddin, Tevfik Fikret ve Halid Ziya Uşaklıgil ile birlikte Serveti Fünun edebiyatının üç büyük temsilcisinden biri olarak Türk Edebiyatı Tarihinde yer almıştır 1870’de Manastır’da dünyaya gelen Cenab Şahabeddin, babası Osman Şahabeddin beyin 1877—78 Türk—Rus harbi sırasında Plevne’de şehit olması üzerine, henüz 78 yaşlarında tahsil hayatını İstanbul’da doktoryüzbaşı olarak sona erdiren Cenab Şahabeddin 1889’da Paris’e giderek, ihtisasını da orada tamamlamıştı. Türkiye’ye dönünce çeşitli resmî memuriyetlerde bulunmuş olup, I. Dünya Harbi sırasında İstanbul Darâlfünun’u Edebiyat Fakültesi’nde de önce Garp Edebiyatı sonra Osmanlı Edebiyatı müderrisi (profesörü) olarak vazife görmüştür. 12 Şubat 1934’de bir beyin kanaması neticesinde hayata gözlerini yuman Cenab Şahabeddin Bakırköy mezarlığında gömülüdür.

Şiirle alâkası daha tibbiye öğrenciliği sırasında başlayan Cenab’ın ilk yazıları Saadet Gazetesi’nde çıkmış olup, daha sonra da Maarif, Hazine-i Fünûn ve Mektep mecmualarında da şiirleri yayınlanmıştır. Serveti Fünûn’da ise onun hem şiir, hem de nesirleri çıkmıştır Başlıca eserleri arasında Hac Yolunda, Evrakı Eyyam, Suriye Mektupları, Avrupa Mektupları ile Nesri Harp, Nesri Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)’ni sayabiliriz.

Cenab Şahabeddin’in birkaç tane tiyatro eseri de vardır Bundan dörtbuçuk sene kadar önce, sayın hukuk doktoru Reyan Erben’den, ailece olan yakın dostlukları dolayısıyla, Cenab’ın eski haflerle ve kendi elyazısıyla yazılmış bir Not Defteri’nin hususi kütüphanesinde bulunduğunu öğrenmiştim. Kısa bir müddet sonra Dr.Reyan Erben’in müsaadesiyle bu defter’deki süzme sözlerden küçük bir kısmını, o sıralarda hazırlamakta olduğum bir antolojiye “Cenab Şahabeddin’in NotDefteri” başlığı altında almıştım. Daha sonraki bir makalemde de bu sözlerden başka bir kısmını yayınlamıştım. Şimdi Dr. Reyan Erben ile birlikte tamamını yayınladığımız bu esere “Tiryaki Sözleri” adını vermekle merhum Cenab Şahabeddin Bey’in duygu ve düşüncelerine tercüman olduğumuzu zannediyorum.

Dış görünüşü bakımından tam bir tarih şeklinde, basit, fakat güzel bir cilt içindeki bu defter’de bizzat Cenab Şahabeddin tarafından numaralanmış olan 1816 tane süzme söz bulunmaktadır. Ancak 342 numaranın bu defterde mükerrer olarak yazıldığını dikkate alacak olursak aslında bu seçme sözleri 1817 olarak kabul etmek gerekir. Diğer taraftan elimizdeki defter’in ilk yaprağında “Mukaddeme makamında” başlığı altında 13 süzme sözün daha mevcut bulunduğunu düşünecek olursak bu tiryaki sözlerinin 1830’a vardığı görülecektir. Her biri Cenab Şahabeddin tarafından numaralanmış olan bu ince, zarif ve düşündürücü sözler, defterin bazen bir yüzüne,bâzen de her iki yüzüne yazılmış bulunmaktadır Bu defterde dikkati çeken bir husus da bu sözlerden bâzılarının çizilmiş olmasıdır. Ancak biz bu çizilmiş olan sözleri dahi hiç okunamayan birkaç tanesi dışında yine aynen yayınlamayı faydalı gördük. Bununla birlikte, defterin aslına sâdık kalabilmek için, bu gibi sözlerin yanında parantez içinde çizilmiş olduklarını da ayrıca belirttik Cenab Şahabeddin’in 1918’de eski harflerle neşrolunan Nesri Harb ve Nesri Sulh ve Tiryaki Sözleri adlı kitabında 361 tane tiryaki sözü yer almıştır. Bunlardan 323 tanesinin şimdi yayınladığımız defterdeki 559—886 numaraları arasında —bâzı taktim ve tehirlerle— yer verildiğini yaptığımız karşılaştırma neticesinde tespit etmiş bulunuyoruz. Hem basılmış metinde hem de şimdi yayınladığımız yazma metinde birbirine tıpa tıp uyan sözlerin dışında kalanlar, okuyucuya ve araştırıcılara, Cenab Şahabeddin’in nasıl çalıştığı hususunda bir fikir verebilmek için mukayeseli bir şekilde gösterilmiştir. Bu arada bu 1830 süzme sözden bâzılarının birbiriyle büyük bir benzerlik gösterdiğini de belirtmek gerekir. Cenab Şahabeddin’in bir defter halinde topladığı hayatta iken sâdece 361 tanesini yayınladığı ve Tiryaki Sözleri adını verdiği bu süzme sözlerin hangi kaynaklardan mülhem olduğu, bunlardan ne kadarının Cenab ‘m orijinal fikirlerini teşkil ettiği, bu sözlerin yazarın diğer eserlerinde kullanılıp kullanılmadığı ve buna benzer hususlar edebiyat tarihçileri için ayrı bir araştırma mevzuu teşkil eder. Biz burada Cenab’ın vaktiyle yarım bıraktığı bir işi tamamlamakla büyük edibin ruhunun şâd olacağına ve bu sözlerinin gün ışığına çıkarılmasıyla şahsiyetinin ve çeşitli meselelerdeki fikirlerinin daha iyi anlaşabileceğine inanıyoruz.  Cenab Şahabeddin’in parlak üslûbunun ve nice istihzasının mahsulü olan bu 1830 süzme sözü, ifade kuvvetini bozmamak için aynen vermekle beraber, okuyucunun bu fikirleri anlamasını kolaylaştırmak bakımından gerekli yerlerde, parantez içinde kelimelerin bugünkü manasını da yazmak yoluna gittik. Cenab Şahabeddin’in şahsiyeti ve Tiryaki Sözleri hakkındaki bu kısa açıklamamıza son verirken bu süzme sözlerin hepsinin aynı değerde olamayacağını da ayrıca belirtmek isteriz Defterin son yaprağında bulunan iki şiir de kitabın sonuna ilâve edilmiştir

14 EKİM 1977
Dr. Orhan F.KÖPRÜLÜ

  CENAB ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Cenab’ın “Vecize” diye nitelendirilen düşünce ürünlerinin kendi el yazısı ile içinde toplanmış olan defterin elimizde bulunması bir tesadüf eseri değildir. Cenab Şahabeddin ailesi ile ailemizin yakınlığı sıkı dostluk bağları ile kurulmuştur. Henüz biz lise sıralarında iken içinde yaşadığımız, daha sonra da yıllarca sürmüş bu dostluk atmosferi elbette ki bizim için bir şanstı. Bundan yararlanmamak imkânsızdı Yüksek zekâsı, geniş bilgisi ile beliren derin görüşlerinin oluştuğu hava içinde bulunabilmek, bu görüşlerin düşünce olarak belirlenmesini görebilmek bulunmaz bir nimet idi Şu bir kaç söz Cenab’ın kişiliği ve edebiyatımızdaki yerini belirtecek mahiyette bir deneme iddiasında olamaz. Altmış dört yaşında henüz zinde iken dünyaya gözlerini kapadı. Ömrü boyunca çalışmış, verimli bir hayat sürmüştü. Ama bildiğimiz kadarı ile daha yapacak işi, söyleyeceği çok şeyi vardı Ölüm haberini aldığımızda biz memleket dışında idik. Sonradan öğrendik: Bir gece bize bir mektup yazmağa başlamış. Fakat birdenbire gelen kriz ile uzanmış, son nefesini vermiş. Yarım kalmış mektup masa üzerinde unutulmuş, daha sonra da başka kâğıtlar arasına karışarak kaybolmuş. Bunları bize anlatmış olan en büyük evlâdı sayın Şivezad Erez mektubu arayıp bulamayınca kendi el yazısı ile yazılmış “cönk” şeklindeki defteri bize hatıra olarak verdi Kabataş Lisesinde edebiyat hocamız rahmetli Ali Canib Yöntem “bilimsiz san’at gelişemez, düşünce unsurundan yoksun edebiyat çelimsiz kalır” derdi. Örnek vererek: “Bakınız eskiler arasında “Servet—i Fünun” culardan hâlâ kalemini kuvvetle kullanabilen tek kişi Cenab Şahabeddin’dir” demişti Arabça, ve Farsçayı derinliğine bilmesi, Fransızcanın bütün inceliklerini benimsemiş olması, Türkçeyi kullanmaktaki hüneri ve geniş kültürü ona duygu ve düşüncelerini en güzel biçimde ifade imkânı sağlamıştır “Dünyaya geliş hüner değildir” diyen şairin sözüne müstesna örnekler var: Vinci gibi, Goethe gibi. Cenab da hayatı yoğun olarak duymuş ve yaşamıştır “Pek çok adamların benden ziyade fikirleri vardır” diye söze başlar. Doğrudur belki. İnsanoğlu var olduğundan beri idraki ile oluşturduğu düşünce ürünlerini her devirde yetiştirmiştir. Ama “Yaşanan her ânın değerinin bilinmesi gerektiğini” yalnız sözü ile değil gerçek yaşayışı ile de göstermiş olan Goethe’nin bu görüşüne Cenab şunu eklemektedir:

“Vakti geçirmek için bana “Briç—Plafon” yaput “Majör” teklif ediyorsunuz. Bense vaktin geçtiğinden müştekiyim ve aradığım vakti geçirecek değil, geçmekten men edebilecek bir vasıtadır” der Sonunda, ergin insan tevazuu ile, “Pek çok adamların kendisinden ziyade fikirleri” bulunabileceğini söyledikten sonra “fakat benimkiler az—çok bir işe yaramaz ümidiyle ortaya çıkarken onlarınki tembel tembel evlerinde kapalı oturuyorlar” der O da tıpkı Montaigne gibi dünya üzerinde gezindiği sürece oluşturduğu düşüncelerini titizlikle sakladığımız defterinde toplayıp bırakmıştır Nurundan yararlandığımız bu büyük kişiliğe, değerli dostum Orhan Köprülü’nün himmeti ile bir küçük hizmettir bizim yapmak istediğimiz

Dr. REYAN H. ERBEN

 

MUKADDİME

Mukaddime makamında söylenmemiş fikir yoktur, diyor. Bu söz doğru da olsa bundan sonra bütün insanlar sükût edecek (susacak) değil!.. Fikir cilveleri zekânın fışkınlarıdır (ince dallandır)

*

Pek çok adamların benden ziyade fikirleri vardır, fakat benimkiler az çok bir işe yaramak ümidiyle ortaya çıkarken, anlarım ki tembel tembel evlerinde kapalı oturuyorlar

*

Ne bütün varını yiyip ölmüş vardır, ne her fikrini söyleyip susmuş

*

Güzel fikir doğru olmasa bile hoşa gider

*

Fikir uğradığı dimağın değil, sâdır olduğu (çıktığı) dilin malıdır

*

Güzel fikir ihtiyarlamaz

*

Temiz nâsiyenin (alnın) üstünde bir sema vardır. Doğru ve güzel bir fikir!

*

Fırtına saçları yolsun, beis (zarar) görmem, eğer bana bir fikir getirirse

*

Mide için lokma neyse dimağ için fikir de odur; Hepsi beslemez, bir kısmı sıhhate dokunur ve bazıları zehirler

*

Bu fikirler beşeriyet dudağından dökülmüş olmak iddiasındadırlar

*

Günde bir doğru fikir göğsümüze çarpar, birisine olsun yüreğimizi açtığımız nâdirdir

*

Yüz kere asırların ibriğinden süzülmüş fikirleri bile herkese kabul ettiremeyiz

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

YA RABBÎ, ARTIK YETMEZ Mİ?


Kullarını en çok seven ve acıyan Allah Teâlâ’dır. Bütün dertlerin ilacı ancak ondadır. Ancak bizim gibi günahkârların duaları katına ulaşamadığında sevdikleri ile katına yüz sürmeyi de bilenlerdeniz. Vesile aramak sünnettir. Diyarbakır’da orman yangınında şehit olan erlerimizin üzüntüsü yürekleri dağlamaktadır. Milletimiz için duadan başka bir şey yapamayan bizim gibi acizlerin müracaatını Allah Teâlâ sevdikleri yüzüne kabul buyursun inşaallah.

Bu nedenle sizler ile bir kıssa paylaşmak istedim.

[“İstanbul’u kasıp kavuran bir veba salgını olmuştu. Öyle ki günde birkaç yüz kişinin ölümü ile bütün evlere yayılıp mateme boğan bu âfet karşısında ahali toplanıp müşavere ederek Hazretî Pir Aziz Mahmud Hüdayî efendimize müracaat ederler. Hazreti Gavs :

“— Bu gibi ahvale karışmak neşemizle muvafık değildir.” cevabını verirler. Ahali ise :

— Böyle bir çaresizlik karşısında ümitle kapınıza geldik. Mahv u perişan olarak gitmekliğimiz şannı ulviyete yaraşırsa dönelim.” diye tekrar yalvarırlar. Bunun üzerine Hazreti Pîr efendimiz:

“— Karaca Ahmed mezarlığına gidiniz. —Orada bir yeri tayin buyurarak— filân mevkideki selvi ağacının altında ancak bir hasıra malik üryan bir kimse yatar ve adına Hâsırpûş[1] Dede derler. Ona başvurunuz. Şayet müracaatınız geri çevrilirse tarafımızdan selâm ediniz.”

Hazreti Azizin tarifi üzere oraya giden ahali gerçekten bir şahsın hasıra bürünmüş yatmakta olduğunu görüp meramlarını anlatırlar. O ise hiddet ve şiddet ile gelenleri başından defedip yatmağa devam eder. Kendisi ikaz olunarak Hazreti Pîrin selâmları tebliğ edilmesi üzerine derhal yerinden fırlıyarak selâmı ayakta aldıktan sonra

“— Bugün bir kişinin cenaze namazı da kılınsın da hastalık kesilsin” cevabını verir. Hazreti Pîr efendimizin başkaca emirleri olup olmadığını da sorar. Yok, cevabını veren halk sevinçle evlerine dönerler. O gün sadece bir kişinin ölümünden sonra hastalık birden kesiliverir.][2]

“Ey Allah Teâlâ’m yurdumuz ve milletimiz artık mağdur durumdadır. Hasan ile Hüseyin artık birbiri ile geçinemiyor. Düşmanlar aç kurtlar gibi zayıfladığımız günü beklemektedirler. Onun için hangi veli kulunun gönlü zâtına muhîb ise O’nunla sana yöneliyoruz. Fitnenin bitmesi için lütuf ve ihsanını bizden esirgememeni diliyoruz.” Amin.


[1] Hasıra sarılıp yatan
[2]
Kaynak:
Mehmet Gülsen, Küllîyât-ı Hazret-i Hüdâyî, s, 12-13
Kutb-uI Arifîn  Seyyid AZİZ MAHMUD HÜDAYÎ (K.S.), hzl: Kemalettin ŞENOCAK, İstanbul, 1970, s.21-22

DYLAN DOG: DEAD OF NİGHT –(DYLAN DOG GECENİN ÖLÜSÜ)


Vizyon tarihi: belirsiz
Yönetmen: Kevin Munroe
Oyuncular: Brandon Routh, Sam Huntington, Anita Briem,
uzun metrajlı film ABD .
Tür: Fantastik , Korku , Komedi
Yapım yılı: 2010

Özet: Londra’dan New York’a taşınan hikayede, doğaüstü olayları araştıran Dylan Dog,[1] babasının gizemli bir yaratık tarafından öldürüldüğünü düşünen genç ve çekici bir kadının isteği üzerine araştırmalarına yeniden başlayacaktır.

 FİLİMDEN ALINTILAR

New Orleans ölmek için kötü bir kent olabilir. Ancak ölüp de dirildiğinizde, beni ararsınız. Dylan Dog’u.  En azından, aramışsınızdır. Eskiden gecenin yaratıklarının her birini korurdum. Yalnızca filmlerde görebileceğinizi sandığınız o keskin dişli canavarları.  Neden mi? Gerçek oldukları için.  Evet, aklınızdan ne geçtiğini biliyorum.  Eskiden ben de öyle düşünürdüm.  Ama buyurun.

Para isteyen avareye yakından bir bakın. Komşunuza, can dostunuza bir bakın.  Hatta sevgilinize bile bir bakın.  Yürüyen ölüler dışarıda, gözünüzün önünde saklanıyor.  Eski günlerimde, aranızdaki sınır çizgisi bendim.  Barış bendim, şişeyi kapayan mantar bendim, kumdaki sınır çizgisi bendim.  Ama sonradan her şey değişti.  Ölmek için birden fazla yol olduğunu keşfettim.  Kalbiniz atmaya devam edebilir, ancak bazen bu yalnızca gösteriş içindir.  DYLAN DOG

Yürüyen ölü araştırmacılığı eski moda yöntemlerle yapılır.

Neler oluyor?

Etrafına bak.

Onlara bir bak.    Senin gibi olduklarını sanıyorsun,  ama değiller.   Bu sokaktaki biri bir taklitçi.  Yaşayan ölülerden biri.    Küçükken hikâyelerde okuduğun canavarlar gerçekler ve buradalar.    (Kurtadamlar, vampirler)  Her yerdeler.    Saklanıyorlar, hayatta kalmaya çalışıyorlar.    Hayatta kalmalarını sağlayan şey, kimsenin onların gerçek olduğunu bilmemesi.    Bu nedenle, New Orleans  onların Mekke’si oldu. Gece yaratıklarından biri olsaydın,  başka nerede saklanabilirdin ki?    Peki bütün bunları sen nereden biliyorsun?    Yaşayan ölüler,  aralarında bir anlaşma yaptı.    Bir insanı, tarafsız bir müfettiş olarak tayin edeceklerdi. Bir dedektif.  Sen yaşayan ölülerden birisin, Marcus. Yaşayan ölü olmanın iyi yanı ne, biliyor musun? Artık koşu yapmak yok.  Bununla ilgili ne biliyorsun?    Önemli bir şey değil.  Eski bir hayalet hikâyesi.    Borelli, bunu öğrenmem gerek.    Bunun yüzünden insanlar ölüyor. Bu ne?    Sana bunları anlattığımı kimseye söyleme, olur mu?      Buna Belial’ın Yüreği (Şeytanın Yüreği ) diyorlar.    Yüzyıllardır kayıptı.    Beş bin yıl önce,  Belial yeryüzünde yürürdü.    Ölülerin en güçlü olanı oydu.    Tüm dünyanın üstüne  karanlık ve ölüm yaydı. Buna Belial’ın Yüreği derler. çünkü Yürek’in içinde Belial’ın kanı bulunur.    Belial yok edilemez,  yalnızca muhafaza edilebilir.    Efsaneye göre, dolunay gecesi…    Belial tekrar yaratılabilirmiş.    Yaratacak kişinin, Yürek’e ve bir ev sahibine, sahip olması yeterli. Ev sahibi mi? Yaşayan ölülerden birinin bedeni Belial’ın Yüreği, ev sahibine kanı enjekte ediyor.    Bu gerçekleştiğinde,  ev sahibi mahvoluyor.    Belial tekrar canlanıyor ve yalnızca yaratan kişiye itaat ediyor.    Yaradan neden nefret ediyorsa,  Belial da ondan nefret ediyor.    Yaradan neyi yok etmek istiyorsa,  Belial da onu yok ediyor.    Ama Belial’ı öldürmek için önce efendisini öldürmelisin.  Nasıl diyorsunuz, aralarında simbiyotik [2] bir ilişki oluşuyor.    Ruhları ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlanıyor.    Harika Dylan, 400 yıl önce Yürek çalınmıştı. Bu sembol, harika monstro  venatorum’ların sonuncusunun arması.    Yürek’i buldular ve tüm yaşayan ölüleri yeryüzünden silmeyi planladılar.    Ama avcılar daha kullanamadan katledildiler.    Efsaneye göre, Yürek’i yüzyıllarca saklama ve sırrını saklama görevi bir kurt adam ailesine verilmiştir Gabriel. (Cebrail)

 YORUM:

Yabancılar film çekiyorlar ve filmlerini hep uyduruk zannediyoruz. Ancak bazen öyle şeylerine rast geliyorsunuz ki, onlar İslama dahi inanmasalar da literatüründen alıntı yapıp istedikleri şekilde kafalarına göre senaryo türetiyorlar. İşin doğrusu İslamıda bizden daha iyi tanıyorlar.

Filimdeki yaşayan ölüler olarak bahsedilenlere Yasin suresinin 70. Ayetini ve Aziz Mahmut Hüdai kaddese’llâhü sırrahu’l azizi hatırasını misal verelim.

“Bu Kur’an’la, Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.” (Yasin; 70)

“Diri” olmak özelliğini taşıyanlar mü’minlerdir Çünkü Kur’an’dan yararlananlar onlardır. Kâfirlere azabın farz olması için de gönderdik. Çünkü onlar ölüler gibidir, kendilerine söylenenleri anlamazlar Beyzâvî tefsinde şöyle der: Yüce Allah, inkârlarından, delillerinin tutarsızlığından ve düşüncesizliklerinden dolayı gerçekte ölüler olduklarını bildirmek için onları dirilerin karşılığında zikretti”

Filimdeki “Para isteyen avareye yakından bir bakın. Komşunuza, can dostunuza bir bakın.  Hatta sevgilinize bile bir bakın.  Yürüyen ölüler dışarıda, gözünüzün önünde saklanıyor.”  Sözler bu durumu açıklamaktadır.

Yine ayrı bir misal verelim

Zîrâ Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri, girdiği sıkı bir riyâzâtla nefsinin terbiyesi yolunda helâllerden istifâdeyi bile asgarîye indirmiş ve gönlünü tamamen Hakk’a râm ederek rûhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel hâlin bereketlerine nâil olmuş, ayrıca dirilerden çok ölülerle görüşüp konuşur bir hâle gelmişti. Bir defasında dergâhın yolu üzerinde daha evvel vefât etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selâm verdikten sonra bunu üstâdına arzetti. Hazret-i Üftâde de:

“-Evlâdım! Yapmış olduğun riyâzât sayesinde ruhunu iyice kemâle erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahî riyâzâtımız zamanında aynı hâl içinde idik.” buyurdular. (Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı)

Bu misal bize görünen ve görünmeyen dünyanın birbiriyle ilişkili olduğunu ayrılma ve kopmanın olmadığını göstermektedir. Ayrıca “görülenin görende farklılaşmasına” da dikkat çekiliyor.

Yine filmde şeytanın insanlar ile olan mücadelesinde insan şeytanlarını nasıl kullandığı ve olduğunu da görmekteyiz.

“Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dilemiş olsaydı onu yapamazlardı. Onları ve iftiralarını bırak.” (En’am, 6/112)

Ayette geçen “İnsan ve cin şeytanları” tamlamasının, Arapça gramer kaidelerine göre “beyaniyye” veya “lamiyye” olması hakkında iki görüş vardır:

Beyaniyye olduğuna göre, “insandan olan şeytanlar ve cinden olan şeytanlar” demek olur. Ve şeytanların bir kısmının insan cinsinden, bir kısmının da cin cinsinden olduğu anlaşılır.

Lamiyye olduğuna göre de “insanlara mahsus”, yani insanlara musallat, insan aldatmaya mahsus şeytanlar; “cinne mahsus”, cinnîleri aldatmaya mahsus şeytanlar demek olur. Ve bu şekilde şeytanın, ne insan, ne cin değil, üçüncü bir cins olduğu ve fakat bir kısmını insana, bir kısmı da cinne musallat olmak üzere iki çeşidi bulunduğu anlaşılır.

İkrime, Dahhâk, Süddî, Kelbî gibi bazı tefsirciler izâfetin lamiyye olması ve başkalık ifade etmesi asıl olduğundan dolayı, şeytanların insan ve cinden başka bir cins ve hepsinin İblis’in çocukları olduğuna kâni olmuşlardır.

Fakat İbn-ü Abbas’dan Ata, Mücâhid, Hasen ve Katâde beyaniyye izâfeti tercih ederek demişlerdir ki, şeytan, insan ve cinden herhangi bir isyancı ve inatçıdır. Yani gerek insan ve gerek cinden olsun serkeş, kibirli, fitneci, inatçı, ele avuca sığmaz, kaypak, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. (bk. Bakara, 2/14) Adı geçenler demişlerdir ki, cinden de şeytanlar vardır, insanlardan da şeytanlar vardır. Ve cinden olan şeytan mümini aldatmaktan aciz kalınca inatçı bir insana, yani bir insan şeytanına gider ve mümini aldatmaya teşvik eder. Ve böyle insanlardan şeytanlar bulunduğuna şunu delil göstermişlerdir:

“Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ebu Zer radiyallâhü anh’e: ‘Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?’ buyurmuştu. Ebu Zer:

‘İnsanın da şeytanları var mıdır?’ dedi. ‘Evet onlar, cin şeytanlarından daha zararlıdır’ buyurdu.” (Müsned, 5/165, 178; Taberani, Kebir 8/217)

Buna göre, insanlardan olan şeytanlar, daha zararlı ve daha tehlikelidir.

İşte birçok tefsirciler(bk. İbn-i Kesir, ilgili ayetin tefsiri), bu âyette bu manayı tercih etmişlerdir. Çünkü âyetin gelişi, kâfirlerin düşmanlık ve düşüklüklerine karşı Resulullah’a teselli verme hakkındadır. Şu halde insan şeytanları, göze görünür şeytan insanlar; cin şeytanları da göze görünmez, bakışlardan gizli şeytanlar demek olur. Bilinmektedir ki ins, insan türü, beşer, âdemoğlu demektir. Tekilinde “insî” denilir. Ve buna karşı olan cin de alışılmamış, gizli, rûhânî bir yaratık demek olur ki, bunun tekiline de “cinnî” denilir. Demek olur ki, burada cin, insan karşılığı zikredildiği “Kâfirler, cinleri Allah’a ortaklar yaptılar” (En’âm, 6/100), “Cinlerden olan İblis ise Rabb’inin emrinden çıkmıştı” (Kehf, 18/50) âyetlerinde olduğu gibi genel mânâya sarf edilmiştir.

Diğer taraftan, “Cinleri de daha önce (vücudun gözeneklerine) nüfuz eden güçlü bir ateşten yarattık” (Hıcr, 15/27) âyeti gereğince cinlerin yaratılışı insanlardan öncedir. Bu âyette de cin, açıklandığı üzere, genel mânâda kullanılmıştır.

 Belial (İblis) yeryüzünde yürürdü.    Ölülerin (Allah Teâlâ’yı inkar edenlerin) en güçlü olanı oydu.    Tüm dünyanın üstüne karanlık ve ölüm (fitneyi) yaydı. Buna Belial’ın Yüreği (vesveseyi almaya müsait kalb) derler. Çünkü Yürek’in içinde Belial’ın kanı (vesvesi) bulunur.    Belial yok edilemez,  yalnızca muhafaza edilebilir. (Kalbdeki vesvese yok edilmez ancak kontrol edilir.)  

Belial tekrar yaratılabilirmiş.    Yaratacak kişinin, Yürek’e ve bir ev sahibine, sahip olması yeterli. Ev sahibi mi? Yaşayan ölülerden birinin (kafirin) bedeni Belial’ın Yüreği, ev sahibine kanı enjekte ediyor.  Bu gerçekleştiğinde,  ev sahibi mahvoluyor. (Küfre düşüyor)  

Filmde Yahudilerin inançlarına vurgu yapılarak;

Efsaneye göre, Yürek’i yüzyıllarca saklama ve sırrını saklama görevi bir kurtadam ailesine verilmiştir Gabriel. (Cebrail)

 De ki: “Kim Cebrâil’e düşman ise iyi bilsin ki, bu Kur’ân’ı daha önceki kitapları tasdik etmek, inananlar için bir rehber ve müjde olmak üzere, Allah’ın izniyle senin kalbine o indirmiştir Kim Allah’a, meleklerine, resullerine, Cebrâile, Mikâil’e düşman ise, iyi bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır (Bakara 97-98)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine’ye hicret buyurduklarında Fedek Yahudilerinin bilginlerinden Abdullah ibn Sûriya, münazara için bir grupla geldi Sorduğu dört müşkül soruya doğru cevaplar aldıktan sonra; vahiy getiren meleği sorup “Cebrâil” cevabını alınca

“O bizim düşmanımızdır, o savaş ve şiddet getirir, bizim elçi meleğimiz Mikâil’dir ki o müjde, bereket, ucuzluk getirir Eğer sana o gelseydi iman ederdik Bu uzun kıssa üzerine bu âyet nazil olmuştur

Yahudiler, nesillerinin menşeini Şeytana dayandırırlar. Şeytan ile Hz. Havva’nın birleşiminden ürediklerine inanırlar. Hz. Âdem aleyhisselâm ile hiç bir münasebetlerinin olmadığına inanırlar. Kendi ırklarının dışındaki diğer insanlara Âdem’in çocuğu, âdemoğulları anlamında Goim derler. Goyimleri, bir nevi hayvan olarak telakki ederler.

Film içerik ile satanizm çağrışımlarını ve karıştırmalar ile içeriğini bulandırsa da görülen şudur ki, senaristi öylece uydurma üzerine hareket etmediğini görmekteyiz. Ancak film ateizmi çürüterek inancın kuvvetlenmesi için gizliden bir gayret gösterilmesini istiyor. Tabi ki filmde Hristiyanlık ve Yahudi propagandası yapılıyor.

Sonuç olarak bazı bilgilerin hakikat olduğunu bilerek geniş kültür sahibi olmamız gerektiğine ulaşmaktayız. Senaryoları basitlikten kurtulmayan yurdumuzda daha ne kadar sapık konulu dizilerine ve filmlerine mahkûm olma gerekçesini dışarılarda aramamak gerekir. Çünkü millet olarak okumayan bir millet olduk.

İsmail Hakkı


[1] Dylan Dog: Kâbuslar detektifi lakaplı çapkın, kısmen paranormal, Scotland Yard’dan terk detektifin maceralarını konu alan çizgi roman dizisi. Yaşayan Ölülerin Şafağı adlı ilk macerası İtalya’da 1986’da çıkmıştır. Yaratıcısı Tiziano Sclavi, bu ilk macerada çizer Angelo Stano ile çalışmıştır.

Çıktığı günden beri İtalya’nın en çok ilgi gören çizgi romanı Dylan Dog olmuştur. Bunda, yazar Sclavi’nin trendlere uygun yaklaşımı kadar, zengin çizer kadrosunun da rolü vardır.

Dylan Dog’un klasik serisi, bazı maceraların AD Yayıncılık tarafından yayınlanmasından sonra, ikişer maceralı kitaplarla Rodeo Yayıncılık tarafından basılmaya başlanmıştır. Rodeo Strip dergisinde de, biri renkli olmak üzere iki kısa Dylan Dog macerası çıkmıştır.

[2] Simbiyoz beslenme: Simbiyoz beslenme, ortak beslenme olarak da bilinir, iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları.

“ARİFLERİN DELİLİ – MÜŞKİLLERİN ANAHTARI” KIRIMLI SELÎM DÎVÂNE


VELÎLERİN TEVHİDİ

Velîlerin edep, sülük ve huylarını anladınsa, şimdi de Hakikî tevhidi, yani velilerin Hakk’ı tevhid etmesi nasıldır, onu anlata­lım:

Ey sâdık âşık, Hakk diye varlığa derler, bâtıl diye de yokluğa. Her ne ki vardır, Hakk’tır, varlığıyla vardır; yani bütün varlıklar
Hakk’ın vücudundan meydana gelirler ve yine Hakk’ın vücuduna dönerler. Peygamber “Ondan meydana gelir ve ona döner.” buyurur. Bütün eşya Hakikatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir ve yine Hakk’ın zâtına geri döner. Buna, mebde ve meâd (baş­langıç ve son) sırrı derler. Niyâzî-i Mısrî’nin, mebde ve meâd nedir, bana bunları bildir, demesi budur:

“Bunları bildir bana hem nedir mebde vü meâd”

Yer- gök ve ikisi arasında Hakk’tan başka bir şey yoktur. Ni­tekim Allah Teâlâ: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) buyurur. Şimdi, nur, varlığa derler. Varlık Hakk’ındır. Zulumât, yani karanlık yokluğa derler. Hakk’tan başka var olan bir şey yok­tur. Nitekim Eşrefoğlu Rûmî şöyle buyurur:

Eşrefoğlu Rûmî’ye sorar isen Hakk kandadır

Deye yer gök arş u kürsî dopdolu bu aralar

Eşrefoğlu Rûmî’ye Hakk nerededir? diye sorarsan, yer, gök; arş ve kürsî ile bunların arası dopdoludur, der.

Niyâzî-i Mısrî:

Her ne denlü aşikâr etsem hafâsın artırır

Ol ayan iken anı örter delâil-i beyyinât

Her ne kim fevka’l-ulâ tahte’s-serâ da var durur

Zâtı vahiddir velî göründü nice bin sıfât

Zât birdir lîk evsâfına gayet yok durur

Gör bu fanusu ki anun şem’î oldu nûr-ı zât

Her ne kadar açıklarsam, gizliliğini o kadar artırır; o orta­da iken bütün açıklamalar onu gizlemekten başka bir şeye yara­maz-

Aşağıdan yukarıya her ne varsa, hepsi tek bir zâttır; ama pek çok değişik sıfat ile görünmüştür.

Zât tektir; ama sıfatları pek çoktur. Fanusa bak ve gör, onun mumu zâtın nuru olmuştur.

Allah Teâlâ, “O evvel, âhir, zahir ve bâtındır.” (Hadîd, 3) buyurur. Şimdi bundan anla ki, gizli veya açık, O’ndan başka bir şey yoktur. Hep O’dur. Nitekim “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır.” (Bakara, 115) buyurur.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

 “Kanda baksam dost yüzü andan ayırmam gözü

Gitmez dilimden sözü çağırıram dost dost”

 

Nereye bakarsam, orada dostun yüzü vardır, gözümü ondan ayırmam; dilimden onun sözü, zikri gitmez, sürekli dost dost diye çağırırım.

 

CAN GÖZÜYLE HAKK’I GÖRMEK

Şimdi bu makamda ârif-i billah şöyle der: “Ben her şeyde, önce ve sonra ancak Allah’ı gördüm.” yani ben bir şeyde Allah’­tan başkasını görmedim veya ilk ve son, önce ve sonra yalnızca Allah’ı gördüm, demektir. Çünkü bütün eşya yani varlık, Allah’ın cemâl perdesidir. Ârif-i billah, gaflet perdesini kaldırıp eşyayı Hakk’a perde yapmayarak can gözüyle daima Hakk’ı görendir. Nitekim Nâcî şöyle der:

Eşya hicâb oldı cân gözü bakmaz

Göster Cemâl’ün canım arzular seni

“Eşya bir perde oldu, can gözü bakmaz canım seni arzuluyor, cemâlini göster.”

Şimdi vuslatın mânâsı, gönlü Hakk’tan başka şeylerden te­mizleyip eşyayı Hakk’a perde yapmadan her ân onu görmektir. Eğer eşyayı perde yaparak Hakk’ı görmeyip eşyayı görsen, Hakk’ı bilsen bile ona vuslat demezler, ayrılık derler. Nitekim Şemsî şöyle der:

 “Bi-hamdillah derim Allah alıp aklımı fikrullah

Dilimde zât’in esması bana üns oldu zikrullah

Gönül âyinesin sûff eğer ider isen safî

Açılır sana bir kapı ayan olur Cemâlullah”

 “Allah’a hamd olsun ki, Allah derim; onu düşünmek aklımı aldı; dilimdeki zât esmasının zikri bana arkadaş oldu.

Ey sûfî, eğer gönül aynasını saflaştırıp temizlersen, sana bir kapı açılır ve Allah’ın cemâlini apaçık görürsün.”

 Sûfi eğer gönül aynasını temizlersen, dediği, gerçi sen Hakk’ın tam bir mazharısın, fakat Hakk’tan başka şeyleri gönlün­den çıkarıp gönlünü temizler ve onları perde yapmazsan, Allah’ın cemâlini eşyada apaçık görürsün. Eğer gaflet edersen, Hakk’ı göremezsin, demektir. Hakk’ı görmek, eşyadan perdeyi kaldır­makla olurmuş.

Hazret-i Peygamber, “Ya Rabbi, bana eşyanın Hakikatini göster.” buyurmuştur. Eşyanın Hakikati Hakk’tır, yani ey Rabbim can gözümden gafleti kaldır, cemâlini göreyim, demektir. Çünkü Hakikatte bütün eşya, Hakk’ın vücudundan meydana gelir, yoksa Hakk son derece latîf ve gizli olduğundan idrâk etmek mümkün olmazdı. Kendi zâtında olan bütün kudretini göstermek ve gör­mek istedi, halk yüzünden göründü. Yani zâtı sıfatına tecellî etti. Zâtı sıfatına tecellî edip sıfatı yüzünden göründüyse, bizim sıfat zannettiğimiz aslında zâttır. Tevhid, izafetleri kaldırmaktır, yani tevhid masivayı terk etmektir, dedikleri budur. Tevhid, sıfatı kaldırıp zâtı görmektir, böyle olursa tevhid sahih olur. Çünkü Hakk’tan başka vücut, varlık olduğunu isbat etmek şirktir. Son derece naz ve istiğna sahibi olup büyüklüğü kendi şanından olduğu için, eşyayı zâtına perde yapıp, “beni göremezsin” (Araf,143) hitabıyla halktan gizlendi.

 “Yüzün seb’a’l- mesânîdir yerâhu men yerânîdir

Velîkin len terânîdir tahayyertü bi hâteyni”

Muhammediyye sahibinin, “yüzün seb’a’l-mesânîdir, gören ve görünen kendisidir; fakat göremezsin kitabıyla halkı hayrette bıraktı”, dediği buna işarettir. Yani gören ve görünen kendisidir; kendisinden başkası yokken göremezsin, diyerek halkı hayrette bıraktı.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

Zerreler zahir mi olurdı âfitâbı olmasa

Katreler kanda yağardı hiç sehâbı olmasa

Bahr-i zâtın mevcinin hiç haddi yok pâyânı yok

Zahir olmazdı cihan anın habâbı olmasa

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin

Kibriyâ-yı len terânîden nîkâbı olmasa

Kim bilirdi zülfün ile kaşların mânâsını

İki âlem gibi şerh eyler kitabı olmasa

Kurb-ı vahdet kuşesi hasrı temaşâgâh idi

Ey Niyâzî kimde kim cehlin azabı olmasa

 “Güneş olmasa zerre görünür mü?

Bulut olmasa yağmur damlaları nasıl yağardı ?

Zât denizi dalgasının ucu bucağı yok; eğer onun hava ka­barcıkları olmasa cihan ortaya çıkmazdı.

Ey dost, ‘sen beni göremezsin’ azametli hitabınla zâtını perdelemeseydin, senin yüzünü herkes görürdü.

İki âlem gibi şerh eden, açıklayan bir kitap olmasa senin zülfün ile kaşlarının mânâsını kim bilirdi?

Ey Niyâzî,  bir kimsede cehaletin azabı olmasa,  vahdet yakınlığının köşesi, hasrı seyretme yeri olurdu.”

 İNSAN HAKK’IN ÂLETİDİR

Ey benim canım! Senden, benden ve bütün herkesten sen ve ben diyen odur; çünkü can Hakk’ın zâtından ayrı değildir, ten onun sıfatıdır. Allah Teâlâ zâtındaki kudretini göstermeyi iste­diyse; görmeye göz, tutmaya el, işitmeğe kulak, yürümeye ayak lâzım olduysa, senin ve benim vücudumuzu kendisine vasıta yaparak “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) hitabına göre sana ve bana tecellî ederek bizi diriltip gezdirdi. Yüce muradı senin ve benim vücudumdan, hayır veya şer ne meydana getir­mek istediyse getirdi. Nitekim “Sizi kendim için yarattım.” bu­yurdu. Bâtın mânâsı sizin vücudunuzu kendi zâtıma âlet olarak yarattım; gözlerinizden gören, elinizden tutan benim; yani bütün söz, fiil ve tasarruflarımı sizin vücudunuzla icra ederim, demek­tir.

 Men ârefle mârameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkin ise ber-sebil-i infirâd

 Niyâzî-i Mısrî’nin, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” ile “Attığın zaman sen atmamıştın.” sözlerinin sırrını eğer mümkün ise fark edip tek tek açıklayıver, diye sorduğu budur. Cevabı aşağıda verilecektir. Çünkü bizim vücudumuz Hakk’tan bize verilmiş bir emanettir ve geçicidir. Emaneti sahibine iade eden azaptan kur­tulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Bu âyetteki emanetten maksat, Hakk’ın varlığı, fiilleri, sözleri, zâtı, sıfatlan, isimleri ve bütün tasarruflarıdır. Çünkü yer, gök, dağ, taş; hepsi Hakk’ın varlığıdır; fakat Hakk isimlerini, fiil­lerini, sözlerini, zât ve sıfatlan ile bütün tasarruflarını insana yükledi. Bütün kudreti ve tasarrufuyla insan yüzünden zuhur eder. Görmüyor musun, Hakk’ın gerek kahrı, gerek lutfu bütün tasarrufu zahir ve bâtında insan yüzünden zuhur eder. Rızkını insan yüzünden verir. Bari bundan hisse, ibret al! Böyle ol!

İnsan, Hakk’ın görür gözü, tutar eli, söyler dili ve yürür ayağı imiş; her surette Hakk’ın âleti imiş. Bakmaz mısın ki Al­lah’ın gerek keremi ve gerek lutfu veya gazabının hepsi insan yüzünden zuhur eder. Hakk bizim yüzümüzden söyler, görür ve işitir; söz, fiil ve her tasarrufu bizim yüzümüzden ortaya çıkıyor­sa, vücudumuz Allah’ın kudretini göstermeye ve tasarrufuna âlettir. Bizde bu tasarruf ve hareketi yapan Hakk’tır. Bizdeki bu vücudun Hakk’ın emaneti ve geçici olduğunu bilmeyip Hakk’ın varlık ve tasarrufunu kendi üzerimize alarak vücudun aslı ile her tasarrufu bizim zannederek nefsimize cahillik ve zulüm yaptık. Bunun için Peygamber, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” buyurdu; yani nefsini bilen Allah’ı bilir. Bizim Hakk’a âlet olup vücudu­muzda, hayır ve şer tasarruf eden Hakk’tır. Bunu bilir, bizde külli veya cüz’î irade bulunmadığını, irade ve hareketimizin Hakk ile olduğunu ve aslının Hakk’ın olduğunu bilip varlığı Hakk’a verir­sen, zulüm ve cahillikten kurtulursun.

Ey benim canım! Zahir ilmine güvenerek gururlanma. Akl-ı maaşınla bunu idrak edemezsin; anlamadığın için hulul ve ittihat zannetme. Çünkü hulul ve ittihat şeriatta nasılsa Hakikatte de öylece küfürdür. Allah hulul ve ittihattan uzaktır. Bunda birlikte­likten maksat, bir tarafın gizlenip bir tarafın var olmasıdır; belki bir taraf yok olup bir taraf var olmaktır. Bunda ilim, his ve aklın yolu yoktur. Kâmil bir mürşid huzurunda can ve baş feda edip onun himmetiyle nûrânî ve zulmânî perdeleri bir bir geçmeden bu sırlar bilinmez; çünkü keşif ve cezbeye muhtaçtır.

Aman erenler!

Gerçek mürşidim, fani vücudumun varlık sebebi, ariflerin sultanı Şeyh Hamdi bütün her şeyiyle size emanet­tir. Ona teşekküre gücüm yetmez.

Mürşidim cananım oldur

Söyler dilim canım oldur

Kavlim (hem) sultânım oldur

Hüseyin Sultân Hû

Selîm Dîvâneye meded

Ondan erdi kalmadı derd

İsmi olsun dilimde vird

Hüseyin Sultân Hû

 HAKK VE HALK

Duadan sonra tekrar sözümüze dönelim: Şimdi, tamamıyla bütün vücüd Hakk’ın vücududur, dediklerini, her şey top yekûn Tanrı’dır, diye anlama. Halk yoktur, Hakk vardır ya da Hakk yok­tur, halk vardır şeklinde zıddıyla da anlama. Zahir ve bâtın (iç ve dış) bütün tasarruf Hakk’ındır. Halkın varlığı geçicidir, Hakk’ın varlığı yanında bir serap ve hayal gibidir.

Geçici olan şey de yok sayılır. Çünkü halk, vücudunu, var­lığını Hakk’tan alır. Sahibi emanetini aldığında sende ne vücut kalır ne de yetki. Meselâ bir düğüne gidecek olsan, bir kimseden emanet elbise alıp giyerek düğüne gidersin; dönüşte sahibine teslim edersin.

Ey benim canım, bu mesele kâmil bir mürşidin yardımına muhtaçtır. Bunu sadece söz olarak öğren pek çok kimse sapıklığa düşmüştür. Çünkü ne kul Tanrı, ne de Tanrı kul olur.

Bazı sapıklar bunu anlamayıp bizdeki külli iradedir, o hâlde Hakk’ın iradesidir, derler. Gerçi herkesteki irade Hakk’ındır; fakat, Tanrı kendi irade ve yetkisini kimseye vermez, kimseye devretmez.

Bir şey senin isteğinle ortaya çıksa, benim irademle oldu sanırsın. Ama o senin değil, Hakk’ın iradesidir, dileğidir. Küllî irade, insan-ı kâmilde bile yoktur. Bilmez misin, Allah’ın Resûlü’nün mübarek dişi kırıldı. Onda küllî irade olsa kırılır mıydı? Bütün tasarruf, yetki Hakk’ındır. Yüce isteği seni düşmana karşı galip kılmak ise yapar ve değilse düşmanı sana karşı galip yapar. Mülk onun, tasarruf onun! Kimden dilerse onun vücudundan iş görür.

Şimdi, böyle küllî irade davasında olan can, bil ki dalâlete düşmüştür. Eğer sende küllî irade olsa hasta olmayı veya ölmeyi ister misin? Ama, hasta olursun ve vakti gelince ölürsün. Bundan anlaşıldı ki insanda ne küllî, ne de cüz’î irade vardır. İnsana ge­reken, hayır ve şer, her tasarrufu Hakk’tan bilmektir. Hakk’a karşı gelmeyip aczini itiraf ederek kullukta bulunmak için melâmet yoktur.

 Ne ol bu olur ve ne bu olur ol

Hakikatde budur vahdetdeki yol

 Halkın sonu fena önü ademdir Hakk’ın sonu beka, önü kıdemdir

 Nitekim Muhammediyye sahibinin şu sözleri buna işarettir:

 Hakikatde odur mevcûd bu söze demezem lâ lâ

Velâkin bil, bu ân durur değil ol bu bu ol kellâ

 Şimdi bu meseleyi tasavvuf ehline sorup cevap alırsan, kâ­mil mürşidin yardımına ihtiyaç olduğundan sapıklığa düşersin. Çünkü bazı âşıklar, her şey birden Hakk’ın vücududur, dedikle­rinden yanlış anlar ve Allah korusun, Hakk’ı veya halkı inkâr ederler. Ya da Hakk’ın kudretini fark etmezler ve Hakk’tan korkulan kalkar; diline ne gelirse onu söylerler. Bunun sebebi, kendisi taklitçi olduğundan Hakk’ı da taklit sanır. Kendisi bütün yorum­larından ve şüphelerinden kurtulup Hakikate ulaşsaydı, Hakk’ın beraberliğinden ve tam bir yakınlığından uyanık olup son derece edepli olurdu.

Bir âşık Hakk’ın cezbesi ve bu yakınlıkla bu uyanıklığa ula­şırsa onun işareti yalnız bile olsa yakınlık ve beraberlikten asla gaflette bulunmamasıdır; son derece acizlik ve niyaz hâlinde olup edebinden ayağını uzatmaya bile Hakk’tan utanmasıdır.

Bizler, taklitte olduğumuzdan, yalnız Hakk değil, halk yanın­da bile edepsizlik edip ayak uzatırız. Sultan meclisinin âdabına uymayız. Bunun sebebi, yakınlığımızın sadece sözde olmasıdır. Yoksa yaşayarak ve bilerek değildir. Veya o can kendinin gölge gibi son derece âciz olduğunu, her hâlinde, nefes alıp vermede, Hakk’a muhtaç bulunduğunu unutup, kendisinin çok büyük olan ihtiyaç ve aczini bilmeyip, Hakk’ın tam kudretini kendisinde görerek yanılmakla, halkın varlığı Hakk’ın imiş; meğer halk, Hakk imiş diye, yanlış anlar.

Bu sözler sen Tanrı’sın veya halk Tanrı’dır demek değildir.Fakat Hakk’ın tasarrufunun ortaya çıkışı, zahir ve batında kudre­tinin kemâlini göstermesi halkın yüzünden zuhur eder. Bu halkta asla irâde ve vücut olmayıp gerek hayır ve gerek şer, cümlesinin Hakk’ın olduğunu ispat etmek içindir. Çünkü halkın Hakk’sız, asla harekete gücü, kuvveti yoktur. Yoksa, halk Tanrı’dır demek de­ğildir.

Böyle yanlış anlayan can, ben Hakk’ım, gaypta Tanrı yok­tur; eğer bir iş tutarsam rızkım ortaya çıkar veya bir yerden ister­sem rızkım gelir; yoksa aç kalırım diye yanlış düşünür. Bu ina­nış, Hakk’ın cümleyi kuşatan, her şeydeki ilmi değildir. Allah’ın kendi zâtına mahsus olan bir ilmi vardır. Onu ne enbiyâ ne evliya bilir. Diğer taraftan,  bazıları, Allah her şeyle, herkesle beraberdir ve yine her şeyden münezzeh, ayrı  ve uzaktır, şeklinde söy­lenenlerin Hakikatini bilmeyerek yanlış inanca saparlar.

Allah korusun, bu inanç, Hakk’ı bildim zannedip bilmemek­ten ortaya çıkar. Onun için herkese bir kâmil mürşit lâzımdır. Bu anlattıklarımız dinden çıkan, sapıtan ve dalâlete düşenlerdir. Bunlar hep yarım mürşitlere rast geldiklerinden böyle dalâlete düşerler. Zahirî ilimlerle donanan bazıları da bu ilimleriyle guru­ra kapılıp mürşide teslim olmaz.

Nefsin gururundan ve ilmin varlığından gereği gibi kurtulamayıp ahlâkını güzelleştiremezse, ruhunu temizleyemez ve ilâhi sırlar kendisine keşfolmaz. Tasavvuf kitaplarına bakıp söz öğrenmekle kendini kâmil oldum sanarak gururlanır. Nefsinin hilesine aldanıp marifet menzilinde kalır, Hakikate ulaşamaz. Çünkü hâl olmayınca (yaşamayınca), söz ile Hakikate ulaşamaz veya inkâra düşer, Allah korusun!

BAZI CAHİL ŞEYHLER DE MERKEP İZİNDE SU GÖRÜP DENİZİ BULDUK SANIRLAR.

İlâhî sırlardan azıcık haberdar olan kimse kendisini kâmil oldum zanneder; nefsin hilesine aldanarak Hakikate ulaşamayıp berzahta kalır. Birkaç tasavvuf kitabına bakarak oradaki şeriata aykırı gibi görünen sözleri, âlim gibi görünenlerin akl-ı maaşı anlayamaz, kusurun kendisinde olduğunu da bilmez. Ehlullâhın yanlış inançta olduğunu sanıp cebriyye ile müridi fark edemedi­ğinden, ehlullahı cebriyye veya kaderiyye ya da hulul ve ittihad inancı içinde zanneder. Hakikati ve ilâhi sırları inkâr eder. Şeriat dairesinden dışarı çıkmağa korkar. Gerçi cahilin samimiyeti faz­ladır; fakat az şeyle kanaat edip kalır. Ama sâdık âşıklar, Hakk yoluna din ve mezhep değil canlarını başlarını bile feda ederler. Sakın gece ve gündüzünü ziyan etme. Bütün korkulan bırakıp gece ve gündüz, Allah aşkı ile mest, sarhoş ve hayran ol:

 Ey yâr-ı cinân ten ile canım senin olsun

Mezheb ile dîn ile îmânım senin olsun

Aşkınla senin varlığımı hep sana verdim

Evrâd ile ezkâr ile esmam senin olsun

Yüzünde olan nûr ile envârını gördüm

Bana sebep ol küllî ile varım senin olsun

Dîvâne Selîm mahv oluban çıksın aradan

Bi’l-cümle olan nâm ile sânım senin olsun

diye kendini mahvedip mahviyyet, yokluk makamında, Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalmayınca karar edemem.

Benim canım, amaç nedir? Allah korusun, ayıp görmek de­ğil veya ‘erenleri noksan görüp kendimi tamam görmek, göster­mek değildir. Fakat bu yolda “Himmetin yüceliği imandandır.” mânâsının gereğince gayet ulu himmet, çok gayret ve ilâhi cez­beyle mest ve hayran olan sâdık âşıklarla sohbet lâzımdır. Mak­sat, Hakk taliplerine gayret vermektir. Tesellî bulup makamda kalmayalım ki, nefsin hilesi ve gururudur. Makamsızlığa erelim, yeter.

VARLIK HAKK’INDIR

Ey Dîvâne!

Çok gevezelik ettin. Kendi sözümüze gelelim ki asıl maksat Hakk’tır. Eğer sen ters anlayıp Hakk’ım dersen, bilirsin ki, kendini ve bu yaratılmışları yaratmadın. Elbette senin ve bu yaratılmışların bir Hâlık’ı (yaratıcısı) vardır. Ama yaratılmışlar yüzünden zuhur etmiştir. Niyâzî-i Mısrî, bütün varlık Hakk’ın ve yaratılmışlar yüzünden zuhur eden Hakk olup Hakikatte bütün varlık tamamıyla Hakk’ın ise “Kendini bilen Rabbini bilir sırrı nedir, “Attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı” sun nedir? Ya kul hangisidir veya Allah hangisidir, fark ediver” diye sor­muştur.

Bu, keşfe muhtaçtır; söze ve yazıya gelmez, benzetme kabul etmez. Fakat gerçek mürşidim, fani vücudumun hayat sebebi, ariflerin sultanı, kutup, evliya çeşmesinin başı, Zât-ı kibriyânın nuru Şeyh Sultan Hamdi hazretlerinin himmetiyle, imkân nispe­tinde açıklayalım. Niyâzî-i Mısrî’nin sorusu şudur:

Müşkilim var size ey Hakk dostları eylen reşâd

Kim cevâbın veren olsun Hakk katında ber-murâd

Ol ne kesretdir ki onun haddi yok pâyânı yok

Kesret içinde ne vahdetdir ki ona yok idâd

Çokdur enva’ı bu halkın biri insan üç bölük

Biri ehl-i hayme birisi kura biri bilâd

Üç bölükden dahi üç bölük bölünmüş ey hâce

Biri mü’min biri kâfir biri ehl-i inkiyâd

Kangısı Hakk’dan ırak olmuş bunların söylegil

Kangısı kadir ki Hakk emrine eyleye inâd

Hakk’ın iken her tasarruf bu abes sözler neden

Nefs ü şeytân dediğin kimlerdir eylerler fesâd

Dünye vü ukbâ dahi haşr u neşr olmak nedir

Bunları bildir bana hem ne durur mebde vü meâd

Âhiretde cennet ü nîrân u berzah kim denir

Bunların aslı nedir kim olupdur yevmi ‘t-tenâd

Kahr u lutfun illeti bir demenin aslı nedir

Bu ikinin vahdeti midir aceb râh-ı sedâd

Ya’ni rahat ayn-ı mihnet mihneti rahat mıdır

Cümleden râzî mıdır Hakk ber-tarik-ı ıttırâd

Hakk Teâlâ ‘dan yakın eşyaya bir şey yok denir

 Lîk bildir kim durur Allah yâ kimdir ibâd

Men arefle mâ rameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkün ise ber-sebîl-i infirâd

Müşkili çoktur Niyazi’nin velî biri de bu

Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd

BENİM CANIM, NİYÂZÎ SULTAN’IN BU NUTK-I ŞERİFİ ELİME GİRDİ­ĞİNDE GERÇEKTEN GÖRDÜM Kİ, DÖRT KİTABIN MÂNÂSINI KENDİNDE TOP­LAMIŞ, BELKİ GELMİŞ GEÇMİŞLERİN HEPSİNİN İLMİNİ KAPLAMIŞ BİR UÇSUZ BUCAKSIZ OKYANUSTUR. BİR ÂŞIK BUNLARIN CEVABINI TEK TEK, HER BİRİNİ FARK EDERSE BÜTÜN TEHLİKE VE DALÂLETTEN KURTULUP YERYÜZÜNDE HAKK’IN HALİFESİ OLUR.

Aman meded, mürüvvet erenler!

Bu âciz yüzü karadan bu müşkili halleden sizlersiniz. Arada bu gamdan ve nefsin hilesinden sizlere sığınırım. Bu günahkârı siz koruyun; içimden, gönlümden Hakk’ın dışındakileri çıkarın. Tabiat bağından, tuzağından; hevâ ve hevesinden, nefsin lezzet­lerinden kurtarıp gönlümü gizli sırrın nuruyla aydınlatın. Sizler­den isteğim, dileğim; aşkımı, derdimi, ziyade edin, arttırın. Dile­ğimin kabul edilmek için yüzü kara olduğunu biliyorum, meğerki Hakk kabiliyet vere. Fakat cürmümü ve eksikliğimi itiraf etti­ğimden dergâhınıza acz, niyaz ve yoklukla yüz sürerim. Bu ni­yazımı kerem edip kabul edin. Sizin şânınıza düşen lütuf, kerem ve aftır. Bizim şânımız daima cahillik, gaflet ve haddimizi bil­memektir.

“Ey hâl ve hareketleri değiştiren (Allahım)! Hâlimizi iyiye çevir.”

Aman erenler! Kınanan, yerilen huylarımızı iyi ahlâka çevi­rin. Hevâ ve hevesimizi rûhaniyete dönüştürün. Cahilliğimizi, bilgiyle, ayrılığımızı vuslatla değiştirin. Can gözüyle daima Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalalım

Şimdi, mürşidim gavsü’l-vâsılîn Sultan Hamdi Hazretleri’nin himmetiyle bu soruların cevabı doğru bir biçimde açıklanıp yazıldı. Ama bazılarının cevabı yok ve bazılannmkinin de ya­zılması lazım.

Şimdi, şunu iyice anla! Ne halk, Hakk olur ve ne Hakk, halk olur. Çünkü, halkın evveli yokluktur, âhiri, sonu yine fânîdir. Yokluk bunda teklik manasınadır. Zira, yok var olmaz, var da yok olmaz. Yani halkın evveli yokluk demek teklik demektir. Yani sen yaratılmadan önce ruhun ve cesedin yok değildi, var idi. Ama başka başka idi. Yani, ruhun başka ve cesedindeki ateş, su, hava ve toprak başka idi. Ve halkın ortası birleşiktir. Yani Allah yarattı demek: Allah’ın emri dört unsura geldi. Tek iken ateş, su, hava ve toprak bir yere geldi; birleşip dördünden bir vücut oluştu. Sonra, “Ben ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) mânâsınca ruh üfleyip diri kıldı. Vakti gelince doğup âdem oldu ve halk oldu. Buna sen nasıl Hâlık (yaratıcı) dersin ve nasıl ön­ceden yok idi dersin?

Şimdi, bundan anla ki: Sen kulsun. Her şeyi yoluyla, usu­lüyle anla; yoksa Firavun gibi benlik davasına kalkma! Halkın âhiri yine fânî olmaktır. Yani her şey yine geldiği yola gidip bir yere toplanıp birleşmişken yine ayrılır. Çünkü önce her organın var idi; fakat, başka başka idi. Sonunda yine dağılıp başka başka olur. Fakat Hakk’ın evveli kadîmlik (başlangıcı olmayan öncelik) ve âhiri yine bâkîliktir.

Şimdi, bundan sonra cem’den farka gelip ubûdiyyeti (kullu­ğu) ve ulûhiyyeti (ilâhlığı) birbirlerine karıştırmayıp kulun aczini ve Hakk’ın kudretini isbat edelim.

Şimdi, Hakk, değişmek ve başkalaşmaktan uzaktır. Halk da­ima değişim ve başkalaşım içindedir. Ama Hakikatte değişen yine Hakk’tır. İmdi sen yaratılmışsın ve hadissin yani sonradan olmasın. Sen bilirsin ki, gözü ve kulağı, eli ve ayağı sen yarat­madın. Bunları yaratan cümlenin varlığı olan zâttır. İmdi, bundan yanlış anlayıp bu halkı yine halk yaratmıştır diye dalâlete düşme. Yani Hakk’ın kudreti ve zâtı cümlenin vücudunda gizlidir. Çünkü her şeyi işleten odur ve her şey onun vücududur. O bir zâttır. Benim canım, bu halk-Hakk ifadeleri, henüz yeni başlayanla­rın anlaması içindir. Hakikatte ne yaratılmış var, ne yaratılacak olan var. “O, her an yaratma halindedir” (Rahman, 29), mânâ­sınca Hakk’ın işleri, Hakk’ın ortaya çıkışı ve hikmeti böyle ge­rektirir. Her şey onun vücudu. Âra yerde kimse yok. Kendi aldı, kendi sattı, kendi pazar eyledi.

Şimdi, her şey tamamıyla Hakk’ın vücudu iken Hakk yine her şeyden münezzehtir, uzaktır. Münezzehliği şu mânâyadır ki; cümlenin vücudu onun zâtının âletidir, belki zâtıdır. Cümlesini yine nasıl isterse öyle kullanır. Her şey, onun vücuduyken her şey, yine O’nun ilminden âcizdir. Kendi işini ve kendi zâtını yine kendi bilir, kimse bilmez.

Meselâ elin ile tutarsın, ayağın ile yürürsün. Sen ne tuttun, el bilmez ve nereye gidersin, ayak bilmez. Bilen, can olduğu gibi cümlenin canı, Allah’tır. Cümle vücudu nasıl kullanır, kendi bilir; insanlar bilmez. Bakmaz mısın ki kuluna bir belâ verir, kul Allah’ın hikmetini bilmediği ve Hakk’ın kuluna o belâyı vermek­ten muradının hayır olduğunu kul bilmediğinden, razı olmayıp şikâyetçi olur. Eğer Hakk’ın muradını kul bileydi, o kul, o be­lânın geldiğine sevinirdi. Çünkü Hakk kuluna düşman değildir. Niçin olacağını kul bilmez, ama Allah bilir. Nitekim buyurur: “Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz müm­kündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür…” (Bakara, 216).

Bilmediğin bir şey sana çirkin gelse, onu çirkin görme; bel­ki, sana hayırlıdır. Ama bir şey sana nispet sevimli gelse sevin­me; belki, o şey sana yaramazdır.

Şimdi, velîler bu sırrı bildiklerinden, Hakk onları nasıl kulla­nırsa, onlar Hakk’ın hükmüne teslim olup razı olurlar. Hakk’ın hikmetini kimse bilemez. Ancak Hakk’ın yaklaşıp gece ve gün­düz işi gücü Hakk ile olanların beşeriyeti mahvolmuştur. Onlar her sırra erişebilirler. Nitekim buyurur: “İlimde râsih olanlar, yüksek payeye erişenlerdir.” (Âl-i İmran, 7). Gerçi Hakikatte Hakk’tan başka yoktur; ama ona tamamıyla kimsenin aklı ermez. Onun için Peygamber: “Nefsini bilen Rabbini bilir” dedi; fakat, “Allah’ı bilir” demedi.

Bu yazılanlardan maksat, Hakk’a akıl ermez. Her sırrı ta­mamıyla bildik zannedip gururda olmayalım. Nefsin hilesidir. Bildik dediğimiz cahilliğimizdendir. Bizden bilen, Hakk’tır. Bize ne kadar bildirirse o kadar biliriz. Öyle ise biz daima aczde ve niyazda, kulluk ve yoklukta olalım.

Şimdi, sen bütün varlıkların toplamısın. Özünü bil. Zira senden hariç ne Hâlık (Yaratıcı) ve ne mahlûk (yaratılmış) var. Şimdi, sende hem Hâlık var, hem mahlûk var. Hem hadis (son­radan yaratılan) var, hem kadîm (önceden var olan) var. Hem fena var, hem beka var, hem kul var, hem Tann var. Hem ceset var, hem rûh var. Hem zahir var, hem bâtın var. Hem evvel var, hem âhir var.

Bunları kendi vücudunda Yaratıcıyı yaratılmışa, yaratılmışı Yaratıcıya; yani kulluğu ve ilâhlığı birbirine perde yapmayıp daima acz ve kullukta ol. Erlik ve keramet budur. Yoksa ben Tanrı’yım diye Firavun olmak değil. Ya da ben kulum diye be­nim gaybda Tanrım var; seni başka, Hakk’ı başka bilip şirke düşmek değil. Vücudunda hem Hakk’ı bul, hem seni bul. Birbir­lerine perde etme!

İmdi, senin aslın ateş, su, hava, topraktan oluştuğundan ya­ratılmışsın, sonradan olmasın. Bunlar toplanıp bir araya gelme­den önceki teklik hâline bakarsan, Hakk’sın, kadîmsin, yani baş­langıcın yok. Sonra yine değişip başkalaştığından fânisin. Canın aslı ve dört unsurun aslı Hakk’ın zâtıdır. Fakat unsurlar değişir. Can ne bir yerden geldi ve ne bir yere gider.

Behey Dîvâne, bozulup yazılan da sensin. Gidip gelen de sensin. Lâkin değişen tarafına halk denir. Her şeyin aslına dönüp bakî olduğu tarafına Hakk denilir. Nitekim buyurur:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabb’in zâtı bakî kalacak.” (Rahman, 26-27). Yani bütün eşyanın görünen yüzü yaratılmıştır, fânîdir ve değişip başkalaşır. İç yüzü Hakk’tır, bakîdir. Şimdi, Hakk’ı bulmak kolaydır, çünkü cümlenin vücududur. Fakat dönüp halkı bulmak güçtür. Çünkü bağımsız bir vücudu yoktur. Onun için Niyâzî-i Mısrî:

 Hakk Teâlâ’dan yakın eşyaya bir şey yok denir

Lîk büdur kim durur Allah yâ kimdir ibâd

 diye buyurdu. YANİ SEN DE HEM HAKK’I BUL, HEM KULLUĞUNU BUL diye uyarır.

Şimdi, her kim hem Hakk’ı hem halkı, hem fenayı hem be­kayı, hem hadîsi hem kadîmi, hem kendinin bütün aczini hem Allah’ın   sonsuz  kudretini   kendi   vücudunda   bulup   kulluğu, ilâhlığı birbirlerine perde yapmazsa, o kimse bütün şüphe ve tereddütlerden kurtularak tevhit ehli olup kullukta bulunur. Çün­kü, kullukta bulunmamak Hakk’ı ve halkı fark etmeyip kararsız­lık ve şüphedir. Veya ters anlayarak kulluğunu kaldırıp ben Hakk’ım diye tozu koz anlamış olmaktır; Hakk’ı yanlış anlayıp farkı bilmeyenler nefsin hilesine aldanıp kendini evliya zanne­der.

“Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enfal, 48).

Onlar ise insan-ı kâmilin inanç ve yolunu bilmediklerinden kulluk, zayıflık ve yoklukta olanlara acemi ve bulanık derler. Doğru yolu araştırmaya devam ettiğini sanıp insan-ı kâmilin nazarından ve himmetinden uzaklaşıp mahrum kalırlar. Onun için insan-ı kâmili şeriat ehli de tarikat ehli de bilemez; her ikisi de insan-ı kâmili göremez. Onun için mürşidimiz Hamdi Sultanı, o bölgedeki tarikat ehli noksan ve olgunlaşmamış sanarak kendi acemiliklerini onda görürler.

“Vuslatı olmayanın marifeti yoktur. Farkı olmayanın da kulluğu yoktur.” Yani, bir kimse Hakk’a ulaşmadıkça şeriat yo­lunda kalmıştır. O kimse Allah’ı bilmez. Bir kimse Hakk’a ulaş­tıktan sonra geri farka gelip kulluğunu ve zayıflığını bulmamışsa, o kimsenin kulluğu yoktur. Önceki hâli gizli şirkti, ikincisi dalâlet ve dinden dönme yoludur. Tevhit ehli hem ceme varmış hem de farka gelmiş olmalıdır. Nitekim Hüdâyî Sultan buyurur:

 Şunun kim cem’i yok irfanı yoktur

Şunun kim farkı yok ilhâdı çoktur

Biri şol Türk’e benzer şehre gelmez

Biri şehr âdemi karyeye gelmez

Hakikatte kemâl ehli hem köye hem şehre gelendir. Şimdi, tevhidin aslı hem cem’e varmış olmalı ve hem geri farka gelip kulluğu ve ilâhlığı birbirlerine perde yapmayıp zayıflığını anla­malı ve kullukta bulunmalıdır. Nitekim, Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

“CEM’SİZ FARK ŞİRK, FARKSIZ CEM’ ZINDIKLIK; İLHAD, CEM’ VE FARK TEVHİDDİR.”

 

 Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

 Şimdi, Hakk’a kavuştuktan sonra geri farka gelip kulluğu bulup kulluğunu ulûhiyyete perde etmemek her âşığın elinden gelmez. Son derece zordur; kâmil mürşide ihtiyaç vardır.

Ey benim canım! Niyâzî-i Mısrî’nin;

Müşkili çokdur Niyazi’nin velî biri de bu Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd dediği, cemden sonraki farka işarettir. Zira cem makamında secde edenle secde edilen bir olur. İbadet eden, ibâdet edilen bir olur. Harf, ses ve söz kalmaz. Bu makamda sâlik, şeriatı gereğin­ce yapamaz, ilhâda meylederek gerçek inançtan sapar.

Buraya ulaşan âşığın yaptığı zühd niçindir? Önce yaptığı Hakk’a kavuşmak için idi; Hakk’a kavuştu, istediğine ulaştı. “Ebrârın iyilikleri, mukarreplerin seyyiatıdır.” Yani, Hakk’ı iste­yenin iyilikleri, yani ibâdeti, Hakk’a kavuşan âşığa günahtır. Çünkü Hakk’a kavuşan âşığa gerek ibadetler gerekse sülük bun­ların hepsi şirktir. Böyle olunca sona ulaşanların ibadeti ne için­dir, demektir. Şimdi, sona ulaşanlar insan-ı kâmildir, insan-ı kâmil sadece bir kuldur. Niyazi’nin şu mısraı buna işarettir:

“Abd-i mahzam ben tasarruf bilmezem”

 ABD-İ MAHZ

Şimdi, gerçek kul ona derler ki, elinden, dilinden, gözünden kimseye zarar vermeden her ibadeti yapar ve her âdabı yerine getirir. Fakat yaptığı ibadetinde bir maksat olmaz. Yani, Cehen­nem korkusundan veya Cennet ümidinden ya da dünya için yapmaz. Halis, muhlis, sadece Allah için yapar. Yani, onun iba­deti Hakk’ın emrine uymak içindir. Çünkü ibadetinden bir şey bekleyen Allah’a şirk koşarak ibadet etmemiş olur. “Hasenâtü’l-ebrâr (iyilerin iyilikleri)” demek budur.

Hakk’ı isteyen, ibadeti Hakk’a kavuşmak için yapardı. Sona ulaşanlar ise Hakk’a kavuştu. Bunların ibadeti Hakk’ın emrine uymak değil, ebrârın ibadeti gibi Hakk’a kavuşmak için veya herhangi bir şey için olursa sona ulaşanlara öyle ibadet günahtır. Sona ulaşanların ibadeti ancak emre uymak için olur, demektir.

Bu makam son derece tehlikeli makamdır. Bazısı bir Hakk mürşid-i kâmile rast gelmediğinden, bu makamda ben Hakk’a kavuştum, ibadet edersem şirk olur diye dalâlet ve sapıklığa kal­kıp gerçek inançtan döner. Oysa bu ibadet etme demek değil, ibadetinde başka maksat olmasın ve ettiğin ibadeti görme, de­mektir. Nitekim Hasan-ı Basri buyurur:  “Hakîkat ibadet edip ibadeti (görev yapmış gibi) görmemektir.” Hakîkat oldur ki iba­deti edip ve ettiği ibadeti görmemektir. Yani görmeyi terk et­mektir. Yoksa ibadeti terk et, demek değildir. Hüdâyî Sultan buyurur:

 Hakikat sanma ki terk-i  ameldir

Terk-i rü’yet-i ameldir ki güzeldir

 SÖZÜN ÖZÜ, BİR KİMSE ŞERİATI YERİNE GETİRMEZSE O KİMSE YAN­LIŞ ANLAYIP DALÂLETE VE SAPIKLIĞA DÜŞMÜŞTÜR. Zira önce vuslat, kavuşma neye derler, onu bil. Vuslat, kesifliği bırakıp latif ol­maktır. Yani kesif, dalâlettir; latîf, hidayettir. Muhasebe ile dalâ­leti bırakıp hidayet hareketiyle hareket ettikten sonra, senin yok olup Hakk’ın var olmasıdır. Sen yok ol dedikleri: Sendeki suret ve sıfat senin değildir, Hakk’ındır. O sureti ve sıfatı Hakk’a verip senin aradan çıkmandır. Bir de senin sıfatını Hakk’ın sıfatına değiş demek, yani, senin sıfatın beşeriyettir; yaramaz huylardır ve hayvan sıfatıdır. Bunlardan kurtulup Hakk’ın insan-ı kâmil sıfatı olan iyi huylarıyla huylanmandır. Yaramaz huyu iyi huyla değiştirmendir. Nitekim, şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî buyurur.

 Eğer tebdil edersen hüsne sıfatı

Hemân tebdil edersin zâta zâtı

 Yaramaz huyunu iyi huya çevirirsen sendeki sureti ve sıfatı değiştirmiş olursun ve eğer ahlâkını değiştirmezsen Hakk’ı bilsen de fayda etmez. Çünkü nefsin gururu ortaya çıkar. Hakk’ı ortaya çıkarıp herkesin Hakkını yerine getiremezsen halk senden emin olmaz.

Şimdi, kavuşmaktan maksat, sadece Hakk’ı bilmek değildir. Hakk’ı bilmek, inkâr etmeyip her şeyi Hakk bilip her şeyin Hakkı­nı vermektir ve bütün organlarından halkın emin olmasıdır. Bu ise kalp düzeltilip, ruh temizlenip, nefis terbiye edilmedikçe olmaz. Kalbin düzeltilmesi Hakk tarafından sâlikin gönlüne gizli sır gelmedikçe olmaz. Kavuşmaktan maksat, ancak sırr-ı hafî denilen gizli sırdır. “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) dediği buna işarettir. Herkesin Hakkını verip, herkes ondan razı olup, herkeste Hakk’ın yüzünü görüp daima kontrol altında olmadıkça kimseye bu nur gelmez. Bu nur gelmedikçe, kimse hidayet bulup ve Hakk’a kavuşup herkesin Hakkını vermez. Mülhid ve zındık, bu gizli sırrı bilmediklerinden sözle ve gerçekte yaşamadan sadece bilmekle Hakk’a vasıl olduk sanıp nefsin gururuna aldanmışlardır. Hevâ ehli ile ehlullah arasındaki fark, bu gizli sırdır. “Kendi yollarımıza eriştireceğiz” (Ankebut, 69) âyetinde yoldan mak­sat, bu nurdur ki buna cezbe-i Hakk derler. Şimdi, yaramaz huylardan kurtulmayanlar, Hakk’a ulaşmış değildir. Kavuşmaları kendi zanlarıyladır, taklittir. Bundan anla!

BİR KİMSE ŞERİATA UYMAZ VE YARAMAZ HUYLARDAN KURTULMAZSA, OL KİMSENİN KALBİ DÜZELMEZ; RUHU ARINIP, NEFSİ TERBİYE OLMAZ. NEFİS TERBİYE EDİLMEYİNCE KİMSEDEN BU SIRR-I HAFÎ DENİLEN GİZLİ SIR ORTAYA ÇIKMADI. O KİMSE, DAVADAN VE GURURDAN KURTULAMAZ; YA­LANCIDIR.

Şeriatta, önce YALANCI MEHDÎ ortaya çıkar, dedikleri budur. Bunun yalancı olması, Muhammed’in yoluna uymamasıdır. Çünkü eğer gerçek mehdî olaydı, Muhammed’in yolunda olurdu. O hâlde şeriata uymadan Hakk’a kavuşup hidâyet buldum, demesi yalandır. Mehdî’den maksat, hidâyet bulmaktır. İsa’dan maksat, ruhun nefisten temizlenip Rûhü’l-kudse (kudsî ruha) ulaşmasıdır.

Şimdi, bundan anla ki, yaramaz huylardan kurtulmayan ve şeriata uymayanlar, Hakk’a kavuştum diye vuslat davasında bu­lunsalar, onlar yalancıdırlar. Zira, bir kimse hidâyet bulmadıkça Hakk’a ulaşamaz ve eğer hidâyet bulsaydı şeriatı, Hakk bilip ona uyardı. Böyle marifetullaha ulaşıp ayne’l-yakîn makamında iken kendini Hakikate ulaştım zannedip Hakke’l-yakîn makamındayım diye dava eden âşıklara, Bârî-i Teâlâ hidâyet edip “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) âyetince Hakka’l-yakîn makamına ulaştırmayı isterse Hakk tarafından o âşığın gönlüne hidâyet nuru tecelli eder. Ona Hakk’ın cezbesi, gizli sır, rûhü’l-kuds ve izafî ruh derler. İsa’nın gökten inmesi ve Mehdî’nin çık­ması budur. O âşığa o saat hidâyet erişerek kendi vücudu, kendi İsâ ve eksikliği keşfolur.

Kendi hâllerine bakar ki kendi hâllerinde asla erenlerin hâl­lerinden bir hâl yok. Bu durumda ne Muhammed’in emirlerini yerine getirebilmiş, ne tarîkat kurallarına uyup kalbini saflaştırmış, ruhunu cilalamış ve nefsini temizlemiş… Daima heveslerine kapılıp gaflette bulunmuş, nefsin gururuna son derece aldanıp halkın gönlünü yıkmakta!

Köpek sıfatıyla basit hileler yapar. Tilki sıfatıyla bakar; gö­rür ki kendi yine önceki yaramaz huylarından ve hayvani sı­fatlarından kurtulmamış ve asla ahlâkını değiştirmemiş. Meğer kendini kâmil gördüğü, nefsin gururu ve hilesi imiş. Uykudan uyanır gibi gafletten uyanır. Böylece kendini ayıp ve noksan içinde görür. Tövbe ederek feryad u figân ile ağlayıp şeriata dö­ner. Nefsini hesaba çekerek günden güne yaramaz huylarını iyi huyla değiştirir. Halka muhabbet edip eksikliği kendinde ve tamlığı halkta görmeye başlar. Çünkü, o zaman Hakk’tan başkasını görmez. Kendini baştan ayağa kadar isyana batmış görüp feryat eder ve görür ki, bunun Mehdî’yim dediği-meğer Deccâl imiş. Yani hidâyet olup Hakk’a vasıl oldum, dediği yalan dava imiş. Tamamıyla nefsin hilesine, oyununa ve gururuna aldanıp davada kalmış.

Dertmend sâlik bunları böyle görerek kendinin evvelden ya­lancılık ile velilik davasını ettiğinden gerçek erenlerden haya ve edep edip yüzünü yerlere sürer. Feryat ve figân edip gerçek eren­lerden medet istemeye başlar. Erenler de bunun feryadına mer­hamet ederek kendilerini gizlemeyip bunun gönlüne nazar eder­ler. Allah’ın velîlerinin yolunu, itikadını, tevhidini ve edeplerini gösterip bunu doğru yola iletirler. O himmet sebebiyle buna Hakk tarafından hidâyet yetişip sırr-ı hafî (gizli sır) tecellîsi zuhur eder. O zaman bunun beşeriyyeti ve yaramaz huylan iyi huya dönüşür. Zâtı ve sıfatı mahvolup bunda asla irade, kudret, gurur, dava ve benlik kalmaz. Zahirinde Hakk’tan gayrı bir şey kalmaz. Kendine, halka, muhabbeti artar ve yaramaz huyları gider. O zaman herkes bunun elinden, dilinden, gözünden emin olur. Herkes bundan hoşnut ve razı olduğundan Hakk tarafından sevilip Allah’ın velî kullarından olur. O zaman bunun vücudundan ger­çek Mehdî ortaya çıkarak Muhammed’in şeriatını uygular; İsâ, gönlünün göğünden kalbe iner ve Deccâl’e Mekke kapısında mızrakla vurup öldürür. İsâ, Mehdî’ye uyup  namaz kılar, imâm olur. Yani nefsi rûh ve ruhu rûh olursa, değişim olur. İsa’nın Mehdî’ye uyması, Hakk tarafından sırr-ı hafî tecellîsi ortaya çıkın­ca nefsinin rûh olmasıdır. Ruhu dahi rûhü’l-kuds olup hidâyete uyar.

Mızraktan maksat muhasebedir. Deccâl’den maksat nefistir. Çünkü nefis baş kaldırıp bilmekle ve akılla Hakikate ulaştım diye sâliki aldatıp gurura ve davaya bırakmış idi. Şimdi rûh, rûhü’l-kuds olur. Kendinin, gaflette olup nefsin hilesi ve gururuyla yan­lış fikirlerle içinin kirlendiğini bilir. Gönül kapısı önünde muha­sebe mızrağıyla Deccâl olan nefsi katleder. O zaman sâlikin vü­cudundan gerçek Mehdî ortaya çıkar. İsâ da inip Deccâl’i katle­der ve Muhammed’in şeriatına uyar. Bundan anlaşıldı ki, şeriata uymayanlar Hakke’l-yakîn makamına ulaşamaz; yalancıdır. On­lar kararsızlıkta kalmıştır. Temkîn ve istikâmet bulmamıştır. Temkîn bulan âşık şeriatı inkâr etmez; gereği gibi icra edip her şeyin Hakkını verir.

Henüz şeriatın Hakkını icra edemiyorsun ki, Hakk’tır. Nerede kaldı ki diğerlerinin Hakkını icra edesin.

Şimdi, ey Dîvâne anla! Yine sözümüze gelelim:

 KULLUĞU BULMAK

Kulluğunu bul demek, zahir halkı gibi kendini başka ve Hakk’ı başka bilip şirk et, demek değildir. Kulluktan maksat, senin cüz’lüğün ve fâniliğindir. Unsurların aslına dönerek değişip başkalaşırsın Rûh edip bakî olursun ve küçük iken büyük olur­sun.

Ulûhiyyet oldur ki, can Hakk’ın zâtından ayrı değil. Göz, kulak, el, ayak Hakk’ın âletidir ve onlar da Hakk’ın zâtıdır. Senin ne tende ve ne de canda alâkan var. Bârî-i Teâlâ zâtında olan kudretinin kemâlini senin vücudunda yürütmeyi istedi. Ten cana âlet edilerek tenin yollan cana verildi. O ten ile o cana bir isim konulup Hakk senin vücudundan o isimle ortaya çıkıp nasıl hare­ket etmek istediyse, öyle hareket etti.

Eğer, Hakk senden, Hâdî ismiyle zuhur ettiyse, hidâyet hare­ketini eder. Ve eğer Mudili ismiyle zuhur ettiyse dalâlet hareke­tini eder. Sen o isimle Hakk’ın senden zuhurunu bilmeyip Hakk’ın varlığı üzerine ben zannedip şirk edersin.

 KENDİNİ BİL

Şimdi, kulluktan maksat senin cüz’lüğün idi. Anladınsa, kul­luğunu buldun. Bundan sonra ulûhiyyeti kendi vücudunda bul. Yani, Bârî-i Teâlâ senin vücudunu kendine âlet olarak yaratıp Hakk senden senin isminle zuhûr etmiştir. O sen değilsin, Hakk’tır. Sen onu bilmediğinden ben zannedip şirk ettin. Evvel sensin, âhir sensin, zahir sensin, bâtın sensin; gizli sensin, ayan sensin. Kendini bil.

Sen, rûh cihetinden ve unsurların tekliği bakımından evvel­sin. O ayrı ayrı olan unsurlar bir yere toplanıp birleştiğinden âhirsin, sonsun. Resulullah’ın “Biz sâbikûnun sonuncusuyuz.” dediği buna işarettir. Unsurlar bakımından zahirsin, görünensin. Rûh bakımından bâtınsın, görünmeyensin. Unsurlar açısından fânîsin. Değişip başkalaşman bakımından halksın. Rûh kalıptan ayrılıp rûh ruha, unsurlar unsurlara ve her organın aslına dönüp
bakî olduğu cihetten Hakk’sın. Yani unsurlar bakımından top­raksın. Rûh yönünden Hakk’sın. Semi’sin, Basîr’sin, Mürîd’sin, Hay’sın, Kayyûm’sun, Kghhârjsm, Rezzâk’sın, Vehhâb’sın. (Yani,işitensin, görensin, isteyensin, yaşayansın, ezelîsin, kahredicisin, rızık verensin, çokça bağışlayansın).

Sözün özü isim, fiil ve sıfatlarıyla Hakk senden zuhur eder; Hakk’ın görür gözü, söyler dili, işitir kulağı, yürür ayağısın ve Hakk’ın bütün tasarrufu senin vücudundan ortaya çıkar. Nitekim Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

 “Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Fakat bütün âlem senin içine sığdırılıp giz­lenmiştir.” Yani sen bütün varlıkların toplamısın. Hakk ve halk hepsi sensin. Ama sen bilmediğinden, kendini küçük sanırsın.

 Şimdi gafil olma, özünü bil. Hakk’ı sana ve seni Hakk’a per­de yapmayıp daima yoklukta, zayıflıkta ve niyazda ol.

Şimdi, bu sözü anladınsa, Hakk ve halk kimdir, fark edip da­lâletten ve ilhaddan emin, insan-ı kâmil olursun. Bu sözü anlamadınsa, başka bir şekilde bir daha anlatalım. Sâdık âşıklar ubûdiyyeti ve ulûhiyyeti vücutlarında bulup “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım) sözünü “Hüve’l-Hakk” (O Hakk’tır) sözüne dönüştürerek “ene”yi (ben), “hüve”yi (o) birbirlerine örtü yapmasınlar.

Ey benim canım!

ENE’L-HAKK, HÜVE’L-HAKK’A DÖNÜŞMELİDİR. Onun için ki yalnız senin vücudun Hakk’ın bir âzası gibidir. Hakk’ın tam vücudu değildir. Zira, eğer sen ve ben Hakk’ım dese olmaz. Cümlenin vücudu birden Hakk’ındır. Yoksa, yalnız senin ve benim vücudum değil. Sen Ene’l-Hakk davasını etsen, bu, sanki bir el veya ayağın “ben tamam idim” diye âdemlik davası etme­sine benzer. Bir el ve bir ayağa âdem denilir mi? Âzânın cümle­sine birden âdem denir.

Yer, gök, bütün insan ve hayvanların hepsi birden Hakk’ın vücududur. Gerçi bir âdemin vücudunda yer ve gök, hayvan, insan, cümlesi vardır; fakat muhtasar (özet) halindedir; mufassal (aynntılı) değildir. Onun için mufassala, âfâk ve büyük âlem denilir. Muhtasara, enfüs ve küçük âlem denilir. Öyleyse büyük âlemin, küçük âlemin hepsi birden Hakk’ın vücududur. Yalnız enfüsün değildir. Öyleyse sen cüz’sün, kül değilsin. Âlem-i âfak ve âlem-i enfüs cümlesi birden küldür.

Bakmaz mısın ki, Hakk’ın her bir kudreti bir sıfattan ortaya çıkmıştır. Meselâ kuşlar uçar; ama, insan uçmaz. Fakat, insanda­ki kudret, başka hayvanda yoktur. Çünkü insan tam bir mazhardır. İnsanın da her birinden bir kudret ortaya çıkmıştır. Kiminden güzel yazı ve kiminden diğer sanatları yapar. Sende bir çeşit kudret yaratmıştır ve benden bir çeşit kudretini ortaya çıkarmıştır. Senden senin vücudunu kullanır, senin işini bilir ve benden benim vücudumu kullanır, benim işimi bilir. Bizim kulluğumuz ve cüz’lüğümüz yoktur. Çünkü sen benim hâlimi bilmezsin ve ben senin hâlini bilmem. Ama senin kendi hâlini bildiğin ve benim kendi hâlimi bildiğim de Hakk’ındır. Senin ve benim değildir. Fakat biz ona “bizlik ile cüz’lük bilmesi” deriz.

Bârî-i Teâlâ cümle ile beraberdir. Beraberdir dedikleri, bu cüz bilgisidir. Senin hâlini senden bilir ve benim hâlimi benden bilir. Bârî-i Teâlâ’nın ilmi hemen bu kadarca değildir. Kendine mahsus olan küll bilgisidir ki, o ancak kendine mahsustur; sana ve bana değil. Çünkü Bârî-i Teâlâ senin hâlini ve/benim hâlimi, bilir. Cümleden münezzehtir, hepsinden uzaktır, dedikleri bu mânâdır.

Bazı âşıklar var ki, Hakk ile ülfet ederek küll bilgisine de sa­hip olup herkesin hâlini ve herkesin gönlüne geleni bilir. Şimdi bütün yaratılmışlarda olan vücut ve hareket tamamıyla Hakk’ındır. Her birinden bir çeşit kudretini göstermiştir. Cümlesi Hakk’ın kudretidir ve Hakk’ın her ne kadar kudreti var ise, hep­sinde gizlidir. Bütün güç ve kudreti insan-ı kâmilde gizlidir. Bakmaz mısın ki, bazı velîlerden öyle kudret meydana gelir ki, dünyada olan insan bir yere cem’ olsa cümlesi âciz kalır.

Şimdi öyleyse Bârî-i Teâlâ bir mahlûktan bir başka vücut olmaktan uzaktır. Hakk’ı mahlûktan başka anlayanlar şirk koşan­lardır. Şimdi, bundan anlamadınsa bir başka şekilde açıklayalım:

Şimdi, benim canım!

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR.

BEN HAKK DEĞİLİM.

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR, DEMEK BENİM NE TENDE NE CANDA ALÂKAM VAR. TEN HAKK’IN SIFATIDIR. AMA BEN HAKK DEĞİLİM, DEDİĞİM BÜTÜN VÜCUT HAKK’INDIR, DEMEKTİR. YOKSA YALNIZ SENİN VE BENİM DEĞİL. Öyleyse Hakk Teâlâ senin ne aynındır ve ne gayrın­dır.

Meselâ, aynada görünen suret gibi. Aynada görünen suret senin kendin değildir, suretindir; ama gayrın da değildir. Hakk senin aynın olmadığı, sen Hakk’ın tam vücudu değilsin; bir âzası gibisin. Hakk senin gayrın olmadığı, sendeki görünen suret Hakk’ındır; senin değildir. “Allah, Adem ‘i kendi suretinde yarat­tı” demek, bu mânâyadır. Onun için Hakk’ın kudreti cümlede gizlidir. Herkesten hareket eden ve her işi işleyen Hakk’tır. Halk Hakk’sız hareketten ve fiilden âcizdir. Onun içindir ki herkesteki görünen suret ve yüz, Hakk’ın sureti ve yüzüdür. Herkesin değil­dir. Onun için herkes âcizdir”. Bârî-i Teâlâ herkesi nasıl isterse öyle kullanır. Bakmaz mısın ki bu yüzden bir gayrı yüzüne ihti­yacı var. O yüzden yine bir gayn yüzüne ihtiyacı var. Bir yüzden bir yüzüne ihtiyacı olursa o şeyi o yüzüne verip ihtiyacını gide­rir. Sözün özü Bârî-i Teâlâ yaratılmışlardan bir başka vücut ol­maktan uzak mıdır? Bundan dahi hisse almaz mısın ki kulun rızkını veren Hakk’tır, derler. HİÇ BU ÂNA GELİNCEYE KADAR HAKK’IN HALKTAN BİR BAŞKA VÜCUT OLUP KUL RIZKINI VERDİĞİ YOKTUR.

HERKES RIZKI ALLAH’TAN İSTER.

RIZIK YİNE KUL ELİNDEN ORTAYA ÇIKAR.

KİMSE DİKKAT EDİP ARAMAZ Kİ BU NE HÂLDİR?

KUL KİMDİR?

Allah kimdir? Kimse bilmez. Böyle gafletle geçip giderler Bundan Bari anla!

Allah kullarından ayrı değildir. Bil ki kullarının zahir ve bâ­tın tasarrufunu eden Hakk’tır. Fakat kullarını kendine perde ve âlet etmiştir. Her işi işleyen Hakk’tır. Sen kör olup gaflette olduğundan kul işler sanırsın. Sen, senin ardında kalmışsın. Hakk’ı bu yüzden göremiyorsun. Bari Karagöz oyunundan hisse al! Ârif-i billah olanlar her şeyi künhüyle bildiler. ONUN İÇİN “ENE’L-HAKK”I, “HÜVE’L-HAKK”A DÖNÜŞTÜRDÜLER.

 Sürüp ismin dilde tekrar eylerem

Varlığım seninle ben var eylerem

Koma beni etmeyem bir derdle âh

Yakaram dünyâyı hep nâr eylerem

Aşk-ı pâkin boynuma zincirini

Takmışam Mansûr olup dâr eylerem

Ene’l-Hakk’ı mahvedip sende şehâ

Hüve’l-Hakk zikrini her bâr eylerem

Beni sende seni Hakk’da mahvedip

Hakk’ı sende Seyyid’im var eylerem

Cemâlinden okuyup âyetleri

Şerh edip ledünnü tekrar eylerem

Vech-i pâkin ismidir ümmü’l-kitâb

Bu Selîm’e anı ezkâr eylerem

Şimdi, kendini aradan çıkarıp varlığı Hakk’a vermelidir. Biz arada yokuz. Varlık onundur. Kulluk ve ulûhiyyeti bundan anlamadınsa bir başka şekilde daha açıklayalım:

Şimdi, sende ulûhiyyet var ve kulluk var. Kulluktan maksat senin cüz’ün değildir. Hakk’ın bir âzası gibisin. Tam bir vücut değilsin. Ulûhiyyetten maksat, o sendeki vücut ki cüzlük idi; o, Hakk’ındır,   senin  değildir.   Öyleyse  cüz’  olman  bakımından kulsun. O cüzde dahi alâkan olmayıp o sendeki vücut cüz’lük eyledi. O Hakk’ın bir yüzü olduğundan Hakk’sın. Bunu anladınsa, sende hem seni buldun, hem Hakk’ı buldun. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır.

Sen nasıl hareket etmek istersen, öyle hareket ettirir. Hepsi Hakk’ındır. Çünkü herkesteki vücut Hakk’ın vücududur. Vücut sahibi vücudunu nasıl isterse, öyle kullanır. Hangi âzâsını nasıl hareket ettirmek isterse, öyle hareket ettirir. Cümle halkın âciz olup tasarruf Hakk’ın olduğu bundan bellidir. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır. Her haliyle âzâ sahibine ihtiyacın var. Sen zelilsin, âcizsin. Aczini itiraf et. Daima sen zannettiğin vücut sahibinin emrini tutup yasaklarından kaçınarak hep kullukta bu­lunup niyazda ol.

Ey benim canım! Hakikatte halk Hakk’tan ayn veya başka değildir. Bu değişimler Bârî-i Teâlâ’nın kudretinin kemâlidir ve kulun elinde bir şey yoktur. Kul son derece zayıf olduğunu isbat etmelidir; kulun şanına lâyık olan hareket dâima zayıflık, kulluk ve niyazdır. Bunu böyle yazmaktan maksat, bazı taklitçilerin yanlış anlayarak “ben Hakk’ım” diye Firavun iddiasını tekrarla­malarıdır. Allah korusun; kulluklarını kaldırıp Hakk’ın emrini tutmazlar ve Hakk’ın şerefli şanına lâyık olmayan sözler söyle­yip, imansız gitmeye sebep olurlar.

Bârî-i Teâlâ halk eder demek: Zâtı, sıfatına tecellî eder, de­mektir. Yani, sıfat yüzünden görünen zâttır. Nitekim Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurur: “İki evde Allah’tan başkası yoktur.” Yani dünyada ve âhirette Allah’tan başkası yoktur. Bütün eşyaların her birisi iki cihandır. Her eşyanın zuhuruna dünya ve fânî halk derler. O da Hakk’ın zâtı idi; fakat sıfatlar bakımından göründü idi. Ve bütün eşya aslına dönünce Hakk, baki ve âhiret denilir. O ise Hakk’ın sıfatları idi, aslına döndü, demektir.

 Arif ol gayri değil oldun giden, oldur gelen

Ne gider ol ne gelir, gider görünür sureta

Şimdi bundan yanlış anlayarak hasrı ve neşri inkâr etme. ŞERİATI İNKÂR ETME. GAYET AZÎZ TUT. HATTA HAKİKATİ ŞERİATA TATBİK ET. EĞER UYGUNSA HAKİKATTİR; YOKSA YANLIŞLIK SENDEDİR. MARİFETİ EHLİ OLMAYANDAN ALMIŞSINDIR. ARTIK MÜRŞİD-İ KÂMİL ARA DA SANA İRFANI, ALLAH’IN İLMİNDE OLDUĞU GİBİ VERSİN.

 

HALKIN VE HAKK’IN SIFATI

Ömer Nesefî şöyle der: “Bir kişi halkın sıfatıyla Hakk’ın sı­fatını fark etmezse, o kişi sapmıştır; saptırmıştır.” Yani bir kimse halkın sıfatı ile Hakk’ın sıfatını fark edip ayıramazsa, o kimse azmıştır; halkı da azdırır. Halkın sıfatı demek unsurların tabiatı demektir. Nefis dedikleri budur. Hakk’ın sıfatı dedikleri övülen huylardır. Yani rûhaniyettir. Çünkü ruhlar, çirkin görülen bütün sıfatlardan uzaktır. Allah korusun zina ve livâta edip, içki içip ben arada yoğum, bunu Hakk yaptı, diye nefsin isteklerini ve çir­kin işlerini Hakk’a isnat etmek değildir. Eğer senden bir noksan zuhur ederse, kendi kusurun bilerek Hakk’tan bunun affını iste. Nitekim Âdem-i safî günah işledi. Eksikliği kendinden bildi; bağışlandı. Şeytan, Hakk’ın emrini tutmadı. Kendinin dalâletini Hakk’tan bildi; kovuldu.

Gerçi hidâyetin ve dalâletin Hakikatte faili Hakk’tır. Fakat edep gözetmek lâzımdır. “YÂ RAB! BU NOKSANLIK BENDENDİR, BE­NİM UNSURLARIMIN HİDÂYETE KABİLİYETİ OLMADIĞINDAN DALÂLETE KUL­LANDIM” diyerek noksanlığı kendinde bil. Ama kendine zerre miktarı hareket ve kudret isnat etme ki, şirk olmasın. Gerek cüz’î ve gerek küllî hepsi Hakk’ındır. Görünüşe aldananların cüz’î irade isnat etmeleri Hakk’ın kudretini bilmediklerindendir. Böyle desen, onların aklına ters geldiğinden cebriyye sanırlar. Zorlama ile isteği anlayıp ayırt edemezler.

Şimdi, bunu bildikten sonra şunu da bil: Peygamberlerin gönderilerek emir ve nehiylerin bildirilmesinden maksat, Hakkın rızâsına uymaktır. Hakk’ın rızâsı, dalâleti bırakıp hidâyet hareke­tiyle hareket etmektir. Çünkü Hakk’ın bu halk yüzünden zuhuru Hâdî (hidâyet verici) ve Mudil (dalâlete düşürücü) ismiyledir. Evliyâullah, Hâdî isminin mazharıdır. Sıradan insanlar, Mudili isminin mazharıdır. Bunları fark et. Gerçi hidâyet ve dalâlet hakîkatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir. Fakat dalâlete rızâsı olmadığından peygamberler ve mürşidler gönderip halkı hidâye­te davet etmiştir. Bunlan fark edip hidâyet hareketiyle hareket eden ve şeriata riâyet edip dört kapıdan baş gösteren âşığa aşk olsun!

KALP

Eğer cüz’î ve küllî irade Hakk’ın olup bende irâde olmayınca nasıl hidâyet hareketiyle hareket edeyim dersen, cevabı şudur:

İnsanda bir kalp bulunur. Bu kalbin de iki tarafı vardır. Bir tarafı halka, kesret âlemine ve gaflete açılır. Kesrete açılan tarafı, hayvan sıfatı olan keşfe ve dalâlete meyleder. Yemek, içmek, şehvet ve dünya sevgisi gibi. Kalbin diğer bir tarafı, Hakk’a ve vahdet âlemine açılır; latiftir, hidâyete meyleder, rûhaniyet sıfa­tıdır.

Herkeste kalp olduğundan, herkesin meyli iki tarafadır. Kalbi Hakk’a açılıp Hakk’la kâim olan âşıklar ile ülfet edersen onların gönlünden senin gönlüne hidâyet yetişir. Senin kalbinin halka olan tarafı kapanır, Hakk’a olan tarafı açılır. Çünkü gönül gönülden nem kapar. Bakmaz mısın bir gamlı adamın yanına varsan, onun gönlünden senin gönlüne de gam bulaşır, hemen sana da keder gelir. Eğer sevinçli adamın yanına varsan sen de sevinirsin. Eğer mecliste bir başka sohbet olsa veya dünyaya ait sohbet olsa, meclise, bir kesafet gelir. Meclistekilerin hepsine gaflet ulaşır ve Hakk’ı unuturlar. Ama evliyâullah sohbeti veya Hakk sohbeti olsa meclise bir rûhaniyet gelir. Meclistekilerin gön­lünden dünya muhabbeti çıkar, gafletten kurtulurlar; günahkâr olanları da Hakk’a muhabbet ederler.

Şimdi, bundan anla ki, eğer sen hidâyet istersen ehlullah meclisine var. Onların sohbeti senin gönlünü hidâyete çevirir. Bârî-i Teâlâ da sana hidâyet eyler, ehlullahtan olursun. Ama eşkıyalar, günahkârlar ve hevâ ehliyle sohbet edersen ehlullahtan olsan da bunlardan olursun.

Hakikatte ezel ve ebed (geçmiş ve gelecek) yoktur. Ezel ve ebed tâbiri anlamak içindir. Eğer ezel olsa Bârî-i Teâlâ’nın baş­langıcının olması gerekir.

Sözün özü hidâyet istersen hidayet ehli ile sohbet et. So­nunda onların sohbeti sana tesir edip Bârî-i Teâlâ, dalâletini hi­dâyete çevirir. Eğer, ezelde nasılsa öyle kalınacak olsa, Cenâb-ı Hakk, peygamberler ve mürşitler göndermezdi. Ezelde iyi olan iyi olurdu. Eşkıya olan eşkıya olurdu. Ama Hakikatte böyle değildir. Bakmaz mısın ki günahkâr ve kötü bir kimse ehlullaha bey’at edip onun terbiyesinden geçer. Bârî-i Teâlâ onu eşkıya iken kutlu kimse yapar. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.” (Ra’d, 39). Bu “ezel tâbiri” Hakk’ı bilmemekten gelir.

Senin ezelin, ruhun unsurlara gelip kulluk elbisesini giyip akılla kayıtlanıp dinî emirlerle mükellef olduğun gündür. Eğer, yevm-i ezelde, mürşide teslîm olup Hakk’ı bulursan, “belî” (olumsuz soruya olumlu anlamda evet) deyip ikrar edersin ve eğer tarîka girmezsen “neam” (olumsuz soruya olumsuz anlamda evet) deyip Hakk’ı inkâr edersin. Bunda “belî” ve “neam” ikisi bir mânâyadır. Ehl-i vuslat olanlar “belî” deyip ikrar ederler. Ama kâfir olanlar “neam” deyip Hakk’ı inkâr ederler. Burada “kâfir” diye Hakk’ı örtene derler. Bunda kâfirden maksat, “Yahudi” ve “Hıristiyanlar” değildir; Hakk’a ulaşamayanlardır; çün­kü onlar, Hakk’ı ikrar ederiz, derler. Ama şirk koşarlar.

 BELÂ

Bir kimse Hakk’ı anlayıp bilirse, o kimse Hakk’ın kazasına razı olup belâsına sabreder. Kimseye hacetini arz etmez. Çünkü, belâya sabretmek, Hakk’ı kemâl mertebe bilmekten gelir. Bir kimse bütün makamları geçer; ama, bir makam vardır ki, o belâ ile geçilir. Bârî-i Teâlâ ona bir belâ verir. O da sabreder. Hakk Teâlâ onu, o makamdan geçirip mahbûb edinir. Fakat mülhidler, yanlış anlayıp:

“Sen Hakk’sın, Hakk’ı bildin; Hakk’a kavuştun; daha ne makam vardır, ne olacaksın? Evvelin ve âhirin Hakk”deyip yürüyerek makama itibar etmemeleri, dalâletten ve sırr-ı hafî denilen gizli sırrı bilmemekten ileri gelir. Bilmezler ki, ma­kamdan maksat, sırr-ı hafinin zuhur edip ruh küllîye, kalb tasfîye ve nefs tezkîye olup tamamen hayvan sıfatından temizlenmesi; halka hile yapıp halkı aldatmaktan vazgeçmesi; ruhu Hakk olup Hakka’l-yakîn makamında daima uyanık  bulunması  ve  asla Hakk’ın kurbiyetinden ona gaflet gelmemesidir. Yoksa sözle, bilmekle hayvan sıfatından kurtulmak mümkün değildir. Onların asla Hakk’tan haberleri yoktur. Herkesi taklit ederler.

Şimdi, bunları anlayıp tam bir inançla Hakk’ın belâsına sab­reden âşık, Hakk’ın her sırrına ulaşır. Halkın belâya sabretmeyip türlü türlü mihnetlere uğradığını görür. Çünkü HAKK TEÂLÂ, ÂŞIKLARINI BELÂ İLE İMTİHAN EDER.

Şimdi, ârif-i billah ile evliyâullahın cemâl müşahedesinde farkları çoktur. Çünkü, ârif-i billahın müşahedesi ilmîdir; evliyâullahın aynîdir. Meselâ ârif-i billah Hakk’ı bildim ve gör­düm, der ama gaflettedir; fakat, evliyâullahın görmesi aynîdir. Yani yakınlık ve uyanıklık iledir. Meselâ onlar cezbeyle bir mer­tebe Hakk’a yakınlık kazanmıştır ki, güya zahirlerinde ve bâ­tınlarında vücudları  kalmayıp  vücudlarından  her fiili  yapan Hakk’tır, diye kendi vücudlarını son derece yakınlık ve uyanıklık­ta mahvedip Hakk’ın vücudunu görerek gayet edepli olurlar. Evliyâullah, Hakk’ın kendine yakınlığından bir nefes gafil olma­yıp yalnız olsa dahi, Hakk ile beraberliğini bir nefes unutmayıp her zaman Hakk’la var olur. Her nefes Bârî-i Teâlâ’nın meclisinde ve huzurunda durur. Asla gaflette bulunmaz. Eğer bu yakınlık ve uyanıklık her nefes devam eder, kendinden gaflet zuhur etmezse o ârif-i billahtır.

Benim canım, nice canlar vardır ki, mürşid-i kâmile rast gelmediklerinden Hakk’ı yanlış anlayarak dalâlete düşmüşlerdir. Yani Hakk’ın kudretinin kemâlini ve halkın zayıf ve güçsüz olup her nefeste Hakk’a muhtaç olduklarını bilmezler. Hakk’ı ve halkı fark edemediklerinden nefis ve benlikle Ene’l-Hakk davasında bulunurlar veya Hakk’ı tamamen inkâr ederler. Hakk’a noksan itikatlarından dolayı Bârî-i Teâlâ onlara türlü türlü belâlar verir. Onlar da sabretmeyip, edepsizlik ederek Hakk’ı kınarlar.

Böyle kişiler, Hakk yolundaki bir âşığa bir musîbet gelse, o âşık da o musibeti kendi noksanından bilip sabretse ve Bârî-i Taalâ’dan o musîbet karşılığında yüce mertebeler, dereceler ve yakınlık umsa, derhal şeytan gibi onun önüne geçerler.

“Behey Dîvâne, behey ahmak hemen zahmet çekmeye gör. Hemen çek­tiğin zahmet yanına kalır. Tanrı’dan büyük dahi ne olsa gerektir.” Veya “ne makamın ne de mertebelerin aslı var” diye dertli sâlikin itikadını bozarlar.

Bârî-i Teâlâ’nın her fiilinde bir hikmet bulunduğunu bilmez­ler. Kul bilmez; ama, velîler bilirler.

Onlar evliyâullahı kör zannederler. Evliyâullahın ilmini kendi ilimleri kadar sanırlar. Bozuk itikatta olanlara Bârî-i Teâlâ türlü türlü belâlar verir. Sabretmezler. Sabretseler de velîlerin sabrı gibi teslimiyet, rızâ, ferah ve sevinçle değildir. Belki Hakk’tan yüz çevirmek ve çaresizlik iledir. Evliyâullah, Hakk’ı kemâl mertebe bilmişlerdir. Bilirler ki, kahrı içinde lutfu gizlidir. Gerek cevr ve cefâ etsin, gerek lütuf ve vefa etsin; bütün fiili sevimlidir. Zâtı gibi sevgilidir. Sevgilinin lutfunu, kahrım bir bilip Hakk’ın muhabbetiyle zehir de olsa içerek şeker şerbeti bilirler. Böyle itikatta olan Hakk’ı bilmiştir, Hakk’a ulaşmıştır. Beşeriyeti de mahvolmuştur. Hakk’ın ulûhiyyeti Hakkında böyle âşığın alâmeti şudur: Elinden, dilinden, kulağından, gözünden halk emin olur.

Dil ile kulum diyenler kul değildir şöyle bil Olmayınca doğru çeşm ü doğru gûş u doğru dil Dil ile kulum diyenler, kul değildir. İnsanın gözü doğru gö­rür, kulağı doğru işitir, dili doğru söylerse halka düşmanlığı kalmaz. Düşmanlık yerine dostluk, soğukluk yerine muhabbet, gazap yerine şefkat gösterir. Her yaratılmışa Hakk nazarıyla bakar ve herkesin isteğince hareket edip, gönül yapar ve herkesten medet talep eder. Kendini âciz, miskin ve zelîl görerek gurur, dava ve riyadan korunur. Böyle âşığın sözünden ve fiilinden şeriata ve tarikata aykırı hareket çıkmaz. Gayet edepli olur. Her­kes ondan razı ve hoşnut olup mübarek cemâlini gören bir daha görsem, der. Çünkü velîdir. Hakk’ın sevgilisidir.

 TAKLİT VE HAKİKAT

Şimdi, bunları böyle anladıktan sonra şunu da bil de taklit ile gerçeği fark et. Eğer sen halkı taklit eylemeyip Hakk’a kavu­şup Hakk’ı bir yerde hazır gördünse ve her yüzden cemâlini gördünse, gördüğün bildiğin taklit değil ise, Hakk’ı nasıl seversen, halkı dahi öyle seversin. Kimsenin gönlünü yıkmazsın ve halk her ne söylerse “gerçeksin” dersin. Kimse ile çekişmezsin. Çünkü Hakk Teâlâ yalan söylemez ve kimsenin itikadına karışmazsın. Kurallara uyarsın. Dalâlete kendin varmazsın. Dalâlette olanları dahi Hakk bilip inkâr etmezsin. Hakk’a yakınlığın arttıkça her edebini ziyâde edersin.

Eğer cezbe gelip beşeriyetin kalktıysa alâmeti şudur:

Bir daha kendini görmezsin. Hakk’ı görürsün. Çünkü cezbe ile alındın ise sen yok oldun, Hakk var oldu. Senden bir daha asla dava, gurur, iki yüzlülük zuhur etmez. Daima Hakk’ı kendi vücudunda görürsün. Sohbetin, zikrin, fikrin kendin ile olur. Böyle hâl sen­den zuhur ettiyse, böyle âşık kararsızlıktan kurtulmuştur. Böyle âşık her nasıl keramet göstermek isterse yapabilir. Çünkü kendi zâtını, sıfatını, fiillerini, sözlerini ve isteğini Hakk’ta mahvetmiş­tir. Onun dileği Hakk’ın dileği olmuştur. Çünkü, kararsızlıktan kurtulmuştur, asla beşeriyet kalmamıştır. Gururdan ve davadan uzaktır.

Telvînden (kararsızlıktan) maksat beşeriyettir. O da ayıp, gurur, dava ve halkı taklit edip halka hainlik etmek; eğri bakıp rencide etmektir. Bu kişiler telvîn (renklenme, kararsızlık) ma­kamında olup Hakk’a ulaşmamıştır; ama, kendi zannıyla kavuş­tum, zanneder. Eğer Hakk’a kavuşsaydı onda gurur, dava, halka hainlik ve düşmanlık olmazdı. Kendini mahvedip vücudundan bütün işleri yapanın Hakk olduğunu bilen kişide zerre miktarı kudret, irâde ve varlık olmayınca daima âciz olmak gerekir. O can, bu sırrı bilmediğinden daime gururda ve varlıkta bulunur. Öyle can, evliyâullahın nutuklarını ezberler; söylediği söz, eren­lerin hâlidir. Yoksa kendi hâli değildir. Fakat, Hakk’ın cezbesi gelip beşeriyeti mahvolmamıştır. Daima benlikte, gururda ve davada  olur.   Ama,   elinden   bir   şey   gelmez   ve   kerâmet göstermez. Çünkü beşeriyeti, benliği ve gururu mahvolup Hakk’la var olmamıştır.  Telvin  (kararsızlık)  makamındadır. Keramet izhâr edememek telvin makamından gelir. Çünkü kulun elinde bir şey yoktur. Her fiilin zahiren ve bâtınen faili Hakk’tır. İşte bundan anla ki, telvin ehlinin her işi taklittir.Ben yok oldum, Hakk var oldu” der. Yine taklit olduğundan Hakk’ın yakınlığını unutup Hakk’ı uzak zannedip benlikle Hakk’ın huzurunda gurur ve dava eder; şeriata uymaz. Halk onu maskaraya alıp bir sözünü kabul etmez. Bir âşık, Hakk’ın beraberliğinden ve yakınlığından bir nefes gafil olmayıp uyanık olsa bir zaman huzurunda gurur ve dava etmez; benlikte bulunmaz ve şeriata uyar. Çünkü sena uymamak mutlak kararsızlık ve şüphede olmaktan, Hakk’ı bilememekten ve itikadı bozuk olmaktan ileri gelir. İçkiyi ve diğer çirkin işleri, nefsine uygun olduğundan Hakk görürsün. Ya namazı, orucu, zikri, fikri niçin Hakk görmezsin. Bundan anlaşılır ki, nefsin hilesine ve gururuna uyup dalâlete düşmüşsün. Çünkü nefis, hidâyetten hoşlanmaz. Bunlar bütün kararsızlıktan, şüpheden ve Hakk’ı bilmemekten olur. Eğer sen, “Ben Hakk’ım, kendime secde etmem” dersen, bu gibi sözler evliyâullahın nutuklarıdır. “Sen Allah’sın” demek değildir. Ters anlayıp dalâlete düşme. Senin sen zannettiğin odur. Yoksa sen değilsin. Senin bâtının Hakk’ın bir yüzüdür. Ve zahirin Hakk’ın âletidir. Senin dilinden söyleyip elinden tutan; sözün özü, senin vücudundan bütün hayır ve şer, hareketleri yapıp senin vücudunu kullanan, Hakk’tır. Senin onsuz harekete mecalin yoktur. Sen âcizsin. Eğer sen Hakk’ın yakınlığını ve beraberliğini bilip ve görüp, bildiğin ve gördüğün gerçek ise, edebin, hayan ve korkun ziyâde olur. Hakk’ın seninle bulunduğunu gönlünden çıkaramaz­sın ve gaflet etmezsin. Hâl sahibi ve gönül ehli, böyle âşığa der­ler. Yoksa sözle bilmek ve gafletle hâl olmaz. Eğer böyle olsay­dı, ehl-i tarîkten erenler sırrını bilen okur-yazar, evliya olurdu. Ama, taklittir, boştur.

 Bunda aşk u muhabbet terk ü uzlet isterler

 Yoksa söz söylemekle, gafletle insanda hâl olmaz. Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe bu yakınlık ve bu ay anlık kimseden zuhur etmez. Bari eskilerden, geçen âşıkların feryadından ibret al.

Bak, Eşref Sultân ne der:

 Nideyim sabredebilsem dil ü can oda yanar

Velî âh eyler isem kevn ü mekân oda yanar

Boyadı yeryüzünü âh ile zarım tütünü

Bu firakım nârına cümle cihan oda yanar

 Bak, Nesîmî Sultân ne der:

 Evvel aldandım key kolay sandım

Kat be kat yandım âteş-i aşka

Bak, Eşref Sultân ne der:

 Ger beni senin için yetmiş kez öldürseler

Bin kez dahi ölmeye boyun vereyim canım

 Şimdi, Hakikat sözle, bilmekle olmaz. Hakk yolunda cümle maksattan geçmekle olur. Ya böyle şerefli kimseler Hakk’ın bi­zimle beraber olduğunu, bizim kadar bilmezler miydi? Bunların böyle ayrılıktan şikâyetleri nedir? Bundan bari anla. Hakk’a ya­kın olup Hakk’la beraber olmak için, bütün hayvan sıfatlarından; gazaptan, hasetten, kibirden, şehvetten, gururdan, davadan kur­tulduktan sonra halkı incitmeyip halkın iyiliğinden ve kötülü­ğünden bir şey söylemeyip Hakk’ı nasıl seversen, halkı da öylece sev. Tamamıyla iyi huylar ile huylanıp Hakk sıfatı ile sıfatlanıp Hakk’tan gayriyi zahirinden ve bâtınından çıkarma:

 Savm-ı sivâyı kim tutar Iyd-ı visale ol erer

(Sivâdan -Allah’tan başka şeylerden- oruç tutan, vuslat bay­ramına erer.)

 Gaflet etmeyip can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki, zahiri ve bâtını Hakk ile olsun. Nitekim Eşref Sultân buyurur:

Ben ol hayran u mestem kim bilişten bilmezem yâri

Gözüm her kanda kim baksa görürsün sûret-i Rahman

 Yoksa zahir halkı gibi, eşyayı Hakk’a perde edersen, eşyayı görüp Hakk’ı göremezsin. Hakk’ı anlasan ve bilsen bile ayrı­lıktasın ve daima gaflettesin. Asla yakınlaşıp Allah’ın sırrına ulaşamazsın. Hakk’ı bildim ve gördüm, dediğin yalandır. Kendi zannından ibarettir. Bari evliyâullahtan utan. Gafletle vuslat ol­maz. Nitekim Bârî-i Teâlâ buyurur: “Sarhoş iken namaza yak­laşmayın.” (Nisa, 43). Yani sizler, dünya muhabbetiyle gaflet şarabını içip sarhoş iken benim vuslatımı ümit etmeyin. Çünkü gafletle vuslat olmaz, demek; vuslat, uyanıklıkla olur. Daima Hakk’la olmak, Hakk’ı her nefes kendi vücudunda görmektir. Yoksa gaflette olup daima halkla kavga ve çekişmede olup halk­la muhabbet etmeyip kimini azarlayıp, kiminin gönlünü yıkıp ve kimine tilki gibi oyun ve hîle edip, aldatmaya çalışırsan, içinde yaramaz huylar türlü türlü suretler bağlar. Ameline ve fiiline göre yalancılıkla kimi kurt, kimi tilki ve kimi yırtıcı hayvanlar içini kaplar. Dünya muhabbetiyle, bozuk fikirlerle kalbin kirle­nir; halk, şerrinden yanına varmaya korkar. İçin dışın hayvan iken bütün yaramaz huylardan kurtulamazsın. Uyanık durup, Hakk’tan gaflet etmeyip, gönlü cilalayıp saflaştıramazsın. Gönlü­nü bozuk fikirlerden, dilini gurur ve davadan kurtaramazsın. Zahirinde ve bâtınında, Hakk’tan gayrı şeyleri temizleyemezsin. Sen bu hâldeyken zât-ı ahadiyyetin nuruyla nurlanan sâdık âşıkların makam, menzil ve hâlini yaşamadan, kendi hayvan sıfa­tınla nasıl onlardan edep ve haya etmeyip onların hâlini ve ma­kamını dava edersin. Sonra da dönüp bunlar benim halimdir, dersin!

Evvelki hayvan sıfatlarını ve yaramaz huylan hiç değiştir­medin ve içini Hakk’tan gayrıdan temizlemedin. Daima gaflette iken sözle bilmekle kendini insan oldum sanırsın. “Bir kimse tâgutu (putları) örtmeyince, Allah’a iman etmez.” (Bakara, 256). Burada “tâgut”tan murâd tabiattır. Nefis dedikleri budur. Bir kimse nefsin lezzetlerinden ve nevasından kurtulmazsa, o kimse nefsine ibadet eder. Allah’a ibadet etmez, demektir. Nitekim Yunus Sultân buyurur:

 Sen canından geçmeden cânân arzu kılarsın

Belden zünnâr kesmeden imân arzu kılarsın

 Senin canım dediğin nefsin lezzetleridir. Belki o sana ca­nından azizdir. Ama senin düşmanındır. Ondan geçmeden Hakk’ı bulurum zannetme.

“Zünnâr”dan maksat tabiattır. Yani, yaramaz huylardan, hevâ ve hevesten geçmeden imân isteme ki, senin imânın tabiatındır; Hakk değildir, demektir.

Şimdi, böyle sözle bilmekle tabiatından kurtulmayıp Hakikate kavuştum diye vuslat davası eden yalancılar bile bir kâmilin terbiyesi altına girerek ahlâkını güzelleştirip bir Hakk tarîka dahil olsalar, evliyadan olurlardı; lâkin, böyle yezitler bir yerde Hakk’ı arayan, mücâhede ve sulükta gayret eden bir âşık görseler, he­men şeytan gibi yanına varıp şöyle derler:

“BEHEY DÎVÂNE, NE ZAHMET ÇEKERSİN? SAFAMIZA BAKALIM. KİMİ ARARSIN?

ARADIĞIN YİNE SENSİN.

YANİ TANRI SENSİN. KİMDEN KORKARSIN?

ORUCU, NAMAZI NE YAPACAKSIN?

 KENDİ KENDİNE AZAP MI EDERSİN?

ELİNE NE GİRERSE FIRSATI KAÇIRMA. ŞERİAT, NİZAM İÇİNDİR. (ALLAH KORUSUN!) NE PEY­GAMBERLERİN, NE VELÎLERİN ASLI VAR. ŞERİATI KURAN SENİN GİBİ BİR ADAM DEĞİL MİDİR?”

Böyle sözlerle onlar, dertli sâlikin yolunu kesip kendileri gibi yezit ederler.

Gerçi aradığın sendedir. Fakat, insan kendisini, tabiat ben­dinden, nefsin lezzetlerinden ve yaramaz huylardan geçirip Hakk sıfatı ile sıfatlandırmasına, benliğini mahvetmesine bir mürşîd-i kâmil lâzımdır. Onu bilmediklerinden, söz ile bilmekle ahlâk değiştirerek vuslat olur zannederler.

“DİKKAT EDİNİZ, ALLAH’IN LANETİ ZALİMLERİN ÜZERİNEDİR.” (sh:100-140)

Kaynak:

Selim Divane, hzl: Halil Çeltik- Mustafa Tatcı- Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. – 2004.

 BİBLİYOGRAFYA

Kırımlı Selîm Dîvâne; Tasavvufi Sorulara Cevaplar-Miftahu Müşkilâti’l-Arifin Adâbu Tarîki’l-Vâsilîn, (Haz. Mustafa Tatcı), MEB Yay., İstanbul 1996.

Kırımlı Şeyh Selim Divane; Ariflerin Delili, (Haz. Halil Çeltik – Mü­mine Çakır), Akçağ Yayınları, Ankara 1998.

YORUM:

Selim Divane kaddese’llâhü sırrahu’l azîz[1] in bizlere anlattıklarından tasavvuf ehli (geçinenler)  büyük hisseler çıkarmalıdır. Yoksa bu kişiler fazla bilgileri ile zındık olmakla kalmayıp, şarlatanlardan olup ve  cehennemin dahi kabul etmeyeceği günahkârlardan olacağını bilmelidir.

Bu kişiler ölüm denilen akıbeti tatmazlar ve hesaba da varamazlar. Onlar berzah makamlarında yabancıların bilim-kurgu filmlerindeki zombilerden farksız olurlar. Bu kimselerin ruhları cesetlerinden ayrıldıkları halde aptal ve manyak  gibi dolaşan yersiz yurtsuz ve menziller arasında kalırlar. Çünkü  Allah Teâlâ’yı avamdan farklı havas ehli kadar bildikleri halde kulluk etmemenin bedelini bu şekilde ağır ödemeye mahkum olup, hesap meydanında sonuçsuz geçen mahkemeler ile bekleşip dururlar. Ceza alıp Cehenneme girmek kurtuluş olacağı halde, cehennemin yolunu dahi bulamazlar. Sonuçsuz geçen yılları için Allah Teâlâ’nın takdiri nedir bilemezler. Bekleşip dururlar. Bu kimseler ilahlık iddia ettikleri gibi kullukta  etmeyip arada kalmışlardır.  Mutezilenin “el-menzilu beynel menzileteyn” “iki menzil arasında kalanlar” dediklerinin de burada bir hakikat olduğunu söyleyebiliriz.

Bir insanın Hakk olması mümkün değildir. Ancak Kul olduğunu da kabul etmiyorsa bu kimse için ancak iki menzil arasında bırakılması Allah Teâlâ’nın sıfatlarının gereğidir. Psişik vampirler olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırız..

Sonuç olarak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin izinden yürüyüp, kul olmaktan başka çaremiz olmadığını bilerek hareket etmeliyiz. Efendimizin temiz yolunu kirletmeden kullukta sabredelim.

 Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

İsmail Hakkı


[1] Aslen Kırımlı olan Selim Divâne, kaynaklarda Şeyh Selim el-Kırımî, Kırımlı Selim Baba, Selim el-Kadirî el-Kırımî el-Alevî künyeleriyle anılan şöhretli bir Kadiri mürşididir. Genç yaşta İstanbul’a gelerek medrese eğitimi aldı. Bosna’ya kadı tayin edildi. Bu arada tanıdığı Şeyh Muhammed Efendi’ye intisap edip kadılığı bıraktı. Daha sonra Kesriyye’de bulunan Kadiri mürşidlerinden Şeyh Hüseyin Hamdi Efendi’ye bağlandı. Seyr ü sülûkunu tamamladıktan sonra hilâfet makamına getirildi. Daha sonra şeyhinin emriyle Üsküp’e gönderildi. Oradan Köprülü’ye geçti, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. 1170/1757 tarihinde Köprülü’de Hakka’a yürümüştür. Kabri, dergâhının haziresindedir.

Eserleri:

1. Divan: Kaynaklarda bir divan ya da divançesi olduğu söyleniyorsa da henüz böyle bir eser bulunamamıştır. Diğer iki eserindeki şiirleri yayınlanmıştır (Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı; Kırımlı Selim Dîvâne’nin Hayatı Eserleri ve Şiirleri”, İLAM Araştırma Dergisi, 11/\ (Ocak-Haziran 1997), 165-177).

2. Burhanü’l-Ârifîn ve Necâtü’l-Gâfilîn: Selim Divane’nin en önemli eseri sayılmaktadır. Tevhidin nasıl anlaşıldığı ve nasıl anlaşılması gerektiğini anlatır. Halil Çeltik ve Mümine Ceyhan Çakır tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak yayınlanmıştır (Ariflerin Delili, Akçağ Yay., Ank. 1998).

3. Miftâhü Müşkilâti’l-Ârifîn Âdâbu Tarîki’l- Vâsılîn: Tasavvufî bir şerhtir. Velîlerin yaşayış ve davranışları, peygamber ve mürşid gönderilmesinin sebepleri gibi konularda bilgiler verir. Yayınlanmıştır (Haz. Mustafa Tatcı, MEB Yay., İst. 1996).

Kaynakça:

Osmanlı Müellifleri, 1/188; Kırım Müellifleri, 10; Keşfü’z-Zünûn Zeyli, 1/509; Hediyyetü’l-Arifîn 1/404; Sefine-i Evliya, C. I; TDEA, VII/497.

KADINLARA CUMA NAMAZI FARZ MIDIR?


ÖNSÖZ

 İslam, Kur’an kaynaklı ve insan eksenli bir dindir. Öğretileri Kur’an ve Sünnet’e dayanmaktadır. Anane dini, müevvel din (bilginlerin otorite, görüş ve yorumlarına dayanan din) ve mübeddel din (halkın örf ve yaşayışına dayanan din) değildir. Kur’an’a göre İslam tevhid dinidir ve Şari’i sadece Allah’tır. Ne bilginler ne de halk onda söz sahibidirler. Dolayısıyla, kimse kendisini Allah’la birlikte dinde söz sahibi olma konumunda göremez, kişisel görüşleri ve yorumlarını da Kur’an’ın buyrukları yerine koyamaz veya onunla eşdeğer kılamaz. Kulluk mesuliyetinin gerçekleştirilmesinde Kur’an’a teslimiyyet ve itaat, Hz. Peygamber’in Sünneti’ne müracaat esastır. İslam ne bilginlerin veya din adamlarının otoritesine dayanan bir dindir ne de belli bir sınıfa aittir. Peygamberin ve onun varisleri durumunda görülen bilginlerin vazifesi, Kur’an’ın Nisa Suresi 58. ayetinde bildirildiği üzere, “işleri ehil olanlara vermek, insanlar arasında hükmettikleri zaman adaletle hükmetmektir. Allah’ın vekili olma ve O’nun adına hareket ederek Din’de hüküm koyma anlayışı Kur’an’a aykırıdır, kimsenin de böyle bir yetkisi yoktur. Hz. Muhammed’in bir elçi ve tebliğci olduğunu bildiren Kur’an “Ey Muhammed biz seni onlara vekil göndermedik, sen onların vekili değilsin…” ifadeleriyle bu gerçeği duyurmaktadır. Bu durumda, Peygamber de dâhil hiçbir insanın Allah adına hüküm koyma ve hareket etme, Onun adına dini belli bir sınıfa ait kılma ve belli bir sınıfı da bir takım ibadetlerden ve mükellefiyetlerden, mabetlerden ve ilim merkezlerinden dışlama hakkı ve yetkisi bulunmamaktadır. Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesine işte bu çerçevede bakmak lazımdır.

İslâm, hak ve adalet, sulh ve sevgi dinidir. Haksızlıkları ortadan kaldırarak zulmü önlemek ve zalimi ıslah etmek ister. Mazlumun haklarını korumak ve savunmak onun başlıca hedeflerindendir. İnsanları ve cinleri “kulluk”ta bulunmakla yükümlü tutarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü “Kulluk mükellefiyeti”, hem Allah’ın hem de insanların haklarını koruma ve yaşatma misyonunu kapsar. Hz. Peygamber (sas) de nübüvvet görevini bu hedefler doğrultusunda yaptı.

Ancak, zulüm ve zalim hiçbir zaman eksik olmadı. İslam’ın ilk günlerinden itibaren, “fıtrat Dini”ne engel olmak, Müminlere eza, cefa, baskı ve işkence uygulamak, Müslümanları fıtrî ve İslamî haklarından mahrum etmek suretiyle haksızlık yapmak isteyen kimseler her devirde mevcut oldular. Üstelik, bu haksızlık ve kötülükleri yapanlar çoğu kez Müslüman Toplum’a mensuptular. Çeşitli nedenlerle savaş meydanlarında karşı karşıya gelen, biribirinin kanını dökerek ve canına kıyarak “kulluk mükellefiyeti”ne aykırı hareket eden Müslüman milletler bulunduğu gibi, İslam veya Din adına davranarak, içtihat yaparak veyahut yorumda ve açıklamada bulunarak Mümin Toplulukların fıtrî ve İslamî bir takım haklarını ve hürriyetlerini gasbedenler de oldu. Bu sonuncular mezheplerini ve fetvalarını, içtihatlarını ve tefsirlerini hem bazı nasslara dayanarak hem de birtakım (nebevî!) haberleri “mihrab” olarak kullanarak insanlara sundular. Neticede, hadis külliyatı, “nebevî söz” veya “hadis-i nebevî” vasıflarını taşımayan bir takım haberlerin (mevzuat) istilasına uğradı. Müslümanların inanç, ibadet ve ahlakına bu haberlerle şekil ve yön verilme yoluna gidildi. Kıyamet Günü ve alametleri, fiten, kader ve kaderiyye, bazı fetihler, bölgeler milletler ve hükümdarlıklar, bir takım farz ve nafile ibadetler hakkında çok sayıda ama birçoğu birbiriyle çelişen, İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnet’e aykırı olan haberler ortaya atıldı. Bunlar Müslümanların düşünce ve yaşantısını etki altına aldı. Farz ibadetlerden olan Cuma namazı da bundan yeterince nasibini alanlardan biri oldu.

Cuma namazı, İslam’da en önemli farz namaz kabul edilmesine rağmen, günümüze gelinceye kadar İslam’ın evrenselliği gözönünde bulundurularak ve birtakım an’anevî fikirlerden arınarak, Kur’an zaviyesinden ve ilmî zihniyetle ele alınmış değildir. Cuma namazı ve farziyeti hakkında günümüze kadar yazılanların bu özelliklerden uzak olduğuna inanıyoruz. Müslümanlar arasında Cuma namazının farziyeti ve sıhhati ile ilgili tartışmalar, farklı anlayışlar ve tereddütler işte buradan gelmektedir.

Cuma namazı hakkında gerek tefsir ve hadis kitaplarında gerekse fıkıhla ilgili eserlerde geniş malumat mevcuttur. Fakat Cumanın vücup ve edasına dair şartlarda ihtilaflar mevcutsa da, muhteva ve metot itibariyle hemen hemen hepsi birbirinin aynıdır ve benzeri görüşleri paylaşmaktadır. Çünkü bu eserlerin tamamına yakını belli mezheplere mensup kimselerce kaleme alınmış ve muayyen bir mezhep zihniyeti doğrultusunda değerlendirilmiştir.

Türkiye’de, bazı topluluklar bir takım gerekçelerle, özellikle söz konusu eserlerde Cuma namazının farziyeti ve sıhhati ile ilgili olarak ortaya konulan ilkelere ve kurallara dayanarak, Cuma namazı kılmamakta, bazı topluluklar da mevcut düzen varken Türkiye’deki müslümanlara Cuma namazının farz olmadığını iddia etmekte, birtakım çevreler ise, hür ve mukim, olan her erkek mükellef müslümana Cumanın farz olduğunu söylemektedir.

İşte böyle farklı ve karşıt anlayışların varlığı Cuma namazı ile alakalı değişik vasıflarda kitapların yazılmasına ve yazdırılmasına sebep olmuştur. Çağdaş Türk Tefsircilerinden Prof.Dr. Süleyman Ateş, fıkıhçılarından Prof.Dr. Hayrettin Karaman ile Yunus V.Yavuz, Ekrem Doğanay, Hüsnü Aktaş, Recep Çetintaş ve Ahmet Yılmaz gibi araştırmacılar Cuma namazına dair özel çalışmalar yapmışlardır. Ayrıca, Doç. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın yönetiminde Sait Türetken tarafından “Hadislere Göre Kadınların Cuma Namazına İştiraki Meselesi” (A.Ü.İlahiyat Fak.,1994, basılmamış) isimli bir seminer ile Prof. İbrahim Canan’ın hazırladığı Hadis Ansiklopedisi’nde özel bir bölüm bulunmaktadır. Bunlardan Süleyman Ateş “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsir” isimli eserinde, Cuma namazı ile ilgili ayetin tefsirinde, Cuma namazı konusuna geniş yer vermektedir. Hayrettin Karaman da Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine yazdığı Cuma maddesinde konuyu etraflıca ele almıştır. İsimleri anılan son beş kişiden her birinin de Cuma namazı ile ilgili müstakil çalışmaları bulunmaktadır.

Şüphesiz her biri büyük emek mahsûlü olan bu kitapları dikkatle okudum. Ancak gördüm ki, anılan kişilerin çalışmalarının hepsi, özellikle Recep Çetintaş‘ın kitabı, gerek kaynakları gerekse dolgun ve doyurucu muhtevası, her seviyeden insana yönelik metot ve dili itibariyle önemli bir çalışmadır. Birçok bakımdan yararlandığımız bu kitabın yazarı, gelenekçiliği eleştirip karşı çıkmış olmasına rağmen, klasik kaynaklara dayanarak ilmi usûller çerçevesinde yazdığı kitabında muhteva ve uslubü bakımından geleneksel çerçevenin dışına çıkamamıştır. Neticede, malumu ilam kabilinden bilgiler vermiş, hüküm ve değerlendirmelerinde mezhep imamlarının, önceki bilginlerin görüşlerine ve açıklamalarına bağlanmak durumunda kalmıştır. Yine de, Türkçe olarak Cuma namazı hakkında yazılmış en kapsamlı eserdir.

Konumuz, Cuma Namazının mü’min kadınlara farziyeti Meselesi’dir. Dolayısıyla, Cuma namazının farziyeti ve sıhhatine dair Müslüman âlimler tarafından belirlenen öteki şartlar ve boyutlar üzerinde durmadık.

Bu sebeple, İslam alimlerinin, mezhep imamlarının ve öteki müctehid bilginlerin belirledikleri Cuma namazının farziyeti ve sıhhatine dair şartların yeniden incelenip değerlendirilmesini fıkıhçılarımıza bırakıyoruz ve onların Kur’an ve Sünnet ekseninde yeni yaklaşım ve bakışla yepyeni görüşler ortaya koyacaklarına inanıyoruz.

Bir tarihçi olarak, Cuma namazının kadınlara da farz olması meselesini ele almamız bazı kimselerce yadırganabilir. Ancak, bir ilâhiyatçı ve İslam tarihçisi olarak Cuma namazının farziyeti konusuna Kur’an ve Sünnet ekseninde, İslam tarihi perspektifi içinde bakmak ve fiilî sünnetteki durumunu bilimsel olarak ortaya koymak istediğim, İslamiyetin insanlığın tamamının dini olduğuna inandığım, Kur’an-ı Kerim’in inanç, ibadet ve ahlâk esaslarında evrensel karakter taşıdığına ve kadın-erkek arasında bu konularda ayırım yapmadığına içtenlikle iman ettiğim için Cuma namazının mümin kadınlara farziyeti meselesini incelemeyi düşündüm.

Cuma namazının tıpkı diğer namazlar gibi, “mücmel, umumi ve mutlak” olma vasıflarını haiz bir âyetle her mükellef Müslümana farz kılındığında; dolayısıyla kadınlara farz değildir şeklinde içtihatta bulunmanın veya bir iki kişinin verdiği habere dayanarak Cuma namazı mümin kadınlara farz kılınmamıştır demenin, mümin kadınları Cuma namazının edasından, nimetlerinden ve mükafaa-tından mahrum bırakmanın büyük bir yanlışlık ve zulüm olduğuna inandığım için böyle bir çalışma yaptım.

Cuma namazının kadınlara farziyeti konusu, esas itibariyle, birbuçuk milyar Müslüman Toplumu, hatta yedi milyarlık insanlık âlemini ilgilendiren bir boyuta sahiptir. Dünyadaki İslam imajına etki etmektedir. İşte, dünya Müslümanlarının hatta bütün insanlığın faydasına olduğuna içtenlikle inandığım, Yüce dinimiz İslamiyet hakkındaki yanlış imajın batıda ve doğuda silinmesine önemli katkıda bulunacağına kanaat getirdiğim, Allah’ın farz kıldığı bir ibadeti, gerekçesi ne olursa olsun insanların kaldıramayacağına samimi olarak iman ettiğim için böyle bir çalışma gerçekleştirdim. Ayrıca gerçekleri ortaya çıkarmanın ve savunmanın, yanlışları düzeltmenin ve doğruları yerleştirmenin, haksızlıkları ortadan kaldırmanın Müslüman ilim adamının vazife ve mesuliyetinden olduğunu kabul ediyorum.

Ne Cuma namazının sadece mümin erkeklere farz kılındığını kabul edenlerdenim, ne de Cuma namazı kılmayanlardanım. Türkiye’de veya başka bir ülkede, yani ister Müslümanların çoğunlukta ve hakim durumda, isterse azınlıkta ve zayıf durumda bulundukları memlekette olsun, Cuma namazının mutlaka bütün mükellef müminler tarafından kılınması gerektiğine inanıyorum.

Çeşitli iddialar ve gerekçelerle bazı müminlerin farz bir ibadetten alıkonulmalarının, bilgilenmek, bilinçlenmek ve ilahî mükafat kazanmak haklarından mahrum bırakılmalarının yanlış olduğuna,, buna cevaz verenlerin çok büyük bir sorumluluk yüklendiklerine kaniyim.

Cuma namazının diğer namazlardan farklı bir ibadet olmadığı, sadece cemaat ve hutbe özellikleriyle onlardan ayrıldığı, dolayısıyla birtakım şartları ileri sürerek Cuma namazını kılmayan mükellef müslümanların yanlış yaptıkları düşüncesindeyim.

Şer’i delilleri kişisel görüş ve yaşayışıma uyumlayarak, geleneksel fıkıh ve ibadet kültürünü tanımayarak, mezhep imamlarını ve müctehid âlimleri reddederek, belli çevrelere yaranmak, belli kesimlerde şöhret yapmak amacıyla Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesini ele almış değilim. Böyle şeyleri yapmak veya düşünmek ne inancımla ve yaşayışımla bağdaşır, ne de böyle davranmaya ihtiyacım var. Benim için önemli olan Allah’ın hoşnutluğudur.

Yoksa, tanınma, meşhur olma, müptedi, modernist, reformist ve otorite aydın ve entel sayılma, gündemde kalma gibi basit bir endişem veya art niyetim kesinlikle yoktur. Niyetim, İslam’a ve Müslümanlara hizmet ederek Rabbimin hoşnutluğunu ve mükâfatını kazanmaktır.

İslam’la alakalı bir meseleyi ele alırken değişmez ölçüm Kuran ve Sünnet’tir. Gücüm ve takatim ölçüsünde bu iki kaynağın ışığında araştırma yapmaya ve yaşamaya çalışmaktayım. İslam ahlakına uygun hareket etmek eme-lindeyim. Bunları söylememin sebebi; kendimi övmek değil, fakat etiketleme ve tekfir etme meselesinin çok geliştiği bir zamanda yukarıda sıraladığım etiketlerden biri veya birkaçı ile etiketlendirilmemin veya tekfir edilmemin büyük bir yanlışlık ve haksızlık olacağına işaret etmek içindir.

Bu çalışmam yeni bir hakikatin keşfi değil, tersine Kur’anî bir hakikatin yeniden insanlığa duyurulmasıdır. Yüzyıllardanberi ibadet, ilim ve amel mekanlarından mahrum edilen, sosyal, ekonomik, politik, kültürel ve ticaret hayatının dışına atılan, cahil ve kültürsüz, mabedsiz ve mektepsiz bırakılan bir kısım Müslümanlara, yani mümin kadınlara, ibadet konusunda yapılan bir haksızlığı kaldırmaktır. Cuma ibadeti an’anesine, bir takım ilim adamının içtihat ve fetvasına aykırı da olsa, Cuma namazının kadınlara da farz kılınan bir ibadet olduğunu ispatlamaktır.

Gerekçe şu ki, Kur’an, kadın erkek bütün insanlara gönderilen ilâhî bir kitaptır. İslam da bütün insanların dinidir. İnanç, ibadet ve ahlak esaslarında kadın erkek ayırımı yapmaz; ilahî tekliflerinde, istitaat ölçüsünde, mükellefiyet-lik halinde herkese hitabeder, sevap ve mükafaatı amellerine göre insanlara verir, hiç kimsenin amelini karşılıksız bırakmaz. Vazife ve mesuliyetin mutlaka yerine getirilmesini ister, ibadetlerin eda edilmesini emreder.

Bu bakımdan, Cuma namazı kendilerine farz kılınmamış olduğu söylenen kadınlara zulmedildiğine inanıyorum. Cuma namazının da mümin kadınların yetişmesine, kültürlü, bilgili ve bilinçli olmasına önemli katkıda bulunacağı düşüncesindeyim.

Cuma namazının kadınlara farz oluşu meselesini iki yılı aşan bir süreden beri işte bu zihniyetle araştırdım. Bu konuda kimseden etkilenmedim ve esinlenmedim, feminist de değilim. Kur’an ve Sünnet’in yanında, ulaşabildiğim kadarıyla ilgili kaynakları gözden geçirdim. Elde ettiğim malzeme ve malumatı meslektaşlarımla tartıştım. Ulaştığım sonuçlan ülkemizdeki uzman ilim adamlarının ve bazı ülkelerdeki müslüman âlimlerin bilgisine sundum. Onların görüşlerini aldım, kanaatlerini öğrendim. Sonuç çok olumlu idi. Araştırmam, çok dar bir kesimde kabul görmemesine, geleneğe aykırı bulunarak yadırganmasına rağmen, meslektaşlarım arasında ve ilim çevresinde hüsnü kabul gördü ve desteklendi. Bu vesile ile, bilgi, düşünce ve açıklamaları ile bu çalışmaya katkıda bulunan, bana destek veren ve yardımcı olan bütün hocalarıma, meslektaşlarıma ve özellikle Fakültemin değerli öğretim elemanlarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Bu çalışmayı yadırgayanlar veya reddedenler, önemli ölçüde geleneğin etkisindedirler. Alışılmamış bir şeyin söylenmesinden dolayı tepki gösterdiler, karşı çıktılar; “camiler erkeklere dar geliyor bir de kadınlar gelirse ne olur, kadınlar cuma namazına gelirse eve, çocuklara kim bakacak?” gibi gerekçeler ileri sürdüler ki bunlardan hiçbiri mümin kadınların camiye gelmesine ve kendisine farz kılınan cumayı eda etmesine engel olacak illet değildir. Dinî ve ilmî dayanaklara da sahip bulunmamaktadır.

Yapıcı, ilmî ve İslam ahlakına uygun olma özelliklerini taşıyan her türlü eleştiriye açığım ve bunun faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, cehalet, taassup, hissiyat, muhafazakarlık, husumet ve benzeri zihniyetlerle yapılan tenkitler, tekfir, tahkir, tezyif v.s. içeren ithamlar ile, İslam ahlakına uymayan, ilmî anlayıştan kaynaklanmayan tenkitlerin muhatabı ben değilim.

Son olarak, bu kitabı yayınlayan “Yeni Çizgi Yayınevi” sahiplerine, kitabın daktilo, tashih ve indeksinde emeği geçen Araştırma görevlileri Zülfikar Güngör, Hasan Kurt ve M.Mahfuz Söylemez’e teşekkürler ediyorum.

Çalışma bizden, başarı Allah’tandır.

Sabri Hizmetli
Mart, 1996, Ankara

……

SONUÇ DEĞERLENDİRME

Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesini Kur’an ve sünnet temellerinde ortaya koymaya gayret ettiğimiz bu çalışmamızda vurgulanması gereken noktalar şunlardır:

1.      Kur’an’a başvurduğumuzda gerek yaratılış gerekse tabiî hakları itibariyle kadınla erkek arasında ayırım yapılmadığını görürüz. Kadın erkek ayırımı (üstünlük ve aşağılık yönlerinden), İslam’ın insan anlayışı ile uyuşmaz. Çünkü, Kur’an mantığında, insanlar arasındaki üstünlük cinsiyet bakımından değil, takva itibariyledir. Nitekim Ahzab sûresi 35. ayetinde bu gerçek açıklanmaktadır: “Şüphe yok ki, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler mümin kadınlar, taata devamlı olan erkekler ve taata devamlı olan kadınlar, (İş ve sözlerinde) sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, Allah’tan korkan erkekler ve Allah’tan korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve Allah’ı çokça anan kadınlar, var ya Allah onların tamamına bir mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”

2.      İslam, emirlerinde ve yasaklarında umuma mücmel ve mutlak ifadelerle hitabetmiştir. Bu bakımdan inanç, ibadet ve muamelatta kadının durumunu ele alırken, mutlaka Kur’an’î zihniyete dayanmak gerekir. Yoksa önce görüşleri belirlemek ve sonra da uygun görülen ayet ve hadisleri kullanarak bir konuyu İslam adına açıklamak doğru değildir. Fakat en yaygın olan da maalesef bu yaklaşım ve çözüm tarzıdır. Yani önce bir konu hakkında karar veriliyor; mesela, kadına cuma namazı farz değildir, deniyor; sonra da bu fetva veya karar ayet ve hadislerle destekleniyor. İslam kültür ve politika tarihînde bu anlayışın îlk temsilcileri Harîciler denilen topluluk olmuştur. Önceden politik ve sosyal kararlarını almışlar, sonra da bunlara dinden elbiseler giydirmişler ‘ınılhukmü illa lillah” (Enam, 57) nassını, siyasî ve sosyal amaçlı isyanlarının mesnedi ve aleti yapmışlardır.

İslam adına, Kur’an ve Sünnet referans gösterilerek İslam tarihinde kadın hakkında verilen yanlış fetva ve kararlar da böyledir. Şüphesiz, Münzel şer’den kaynaklanmayan, müevvel dinin (şeriatın) esaslarına isnad eden fetvalar ve fikirler yanlış ve aldatıcı olabileceği gibi, doğru ve isabetli de olabilir. Oysa, Kur’an ve sahih sünnet’in ışığında, kadının dinî tekliflerdeki konumuna yaklaşılır, bu iki kaynakta kadına tanınan hak ve yetkiler, kişisel anlayışımız, ataerkil bakışımızla yorumlanıp sunulmazsa, hakiki şekliyle belirlenirse, “İslam kadınların haklarını gasp etmiştir, kadınları ikinci sınıf varlık kabul etmiştir, İslam erkeklerin dînidir” gibi yüce dinimize yönelik iftiralar ve ithamlar doğrulanmayacak; tersine asılsız olacaktır.

Gerçek şu ki, İslam, takva örtüsünde erkek kadın farklılığına (üstünlük yönünden) son vermiş, ikileme yaklaşımları da reddetmiştir. Takva elbisesi giyen kadının aynı elbiseyi giyen erkekten farksız olduğunu belirtmiş, toplumda kendine elverişli hertürlü işi yapmasına da izin vermiştir. Mümin erkeklerle mümin kadınların birbirlerinin dostları, yakınları (velileri) olduğunu bildirmiştir.

Saadet asrında kadınlar, takva elbisesini giyinerek toplumda kendilerine düşen vazifeleri tam olarak yerine getirmişlerdir. Namaz ve önemli toplantılar için Mescid’e geldikleri gibi, Resulullah’ın sohbetlerine iştirak etmişler, savaşa katılmışlar, tarım ve ticaretle de meşgul olmuşlardır. Resulullah’ın eşlerinden Hz. Hatice bu devrin en meşhur tacirlerinden biri olduğu gibi, Hz. Aişe de en büyük âlimlerinden biriydi.

3. İslam’da erkek ve kadının kulluğunu, hak ve mesuliyetini tesbit edip açıklayan Allah’tır. Çünkü erkek ve kadından her biri bireysel olarak İlahî Çağrı’nın muhatabıdır ve bizatihi yapıp yapmadıklarından sorumludur. Ataerkil bir dinî zihniyete, ruhbanlığa veya klerje’ye benzer fonksiyonları olan bir ulema topluluğuna yer yoktur. Ne erkeğin Allah’a kulluğu kadına, ne de kadının kulluğu erkeğe bağımlıdır.

Nitekim, fiilî sünnete bakıldığında açıkça görülür ki, Resulullah döneminden itibaren mümin kadınlar islam tarihi boyunca dinlerini, hak ve yetkilerini öğrenmek amacıyla erkeklerle birlikte mescitlerde bulunmuşlar, kulluk vazifelerini kaynağından öğrenmeye ve kimseye endekslemeden yerine getirmeye gayret etmişlerdir. Neticede, ehliyet ve liyakatlerine göre ailede ve cemiyette vazife ve mesuliyet yüklenmek istemişlerdir; fakat müevvel şer'(din), mübeddel şer’ engelleriyle karşılaşmışlardır.

Ve kadınların sosyal, ekonomik, politik, toplumsal ve ticarî hak ve sorumlulukları geleneğe göre, ataerkil anlayışa dayanılarak bu iki türdeki din anlayışı ile belirlenmiş; gerek kadın-erkek ilişkileri gerekse kadının dinî vazife ve mesuliyetleri, fıtrat, ilahî davet, ehliyet ve liyakât temellerinden koparılmış, ifrat ve tefrite düşülerek, kadın dabazan bir ilahe bazan da ikinci sınıf varlık sayılarak, erkekler veya tamamına yakını erkek, olan âlimler tarafından yeri belirlenmiştir. Bunda en etkili faktör ise İslamileşmiş dinî zihniyet olmuştur. İslamileşmiş sosyal ve toplumsal yapı, eğitim ve kültür de bunun için vesile yapılmıştır.

Halbuki tarihte, olumlu ve olumsuz etkileri bulunan olaylarda kadının çok önemli rol yüklendiği inkar edilmez bir realitedir. Devletlerin kuruluş ve yıkılış destanları, ünlü kişilerin, büyük devlet adamlarının, kahramanların, komutanların, sanatkarların ve bilginlerin öyküleri kadının gücünü ve katılım payını açıkça ortaya koymaktadır. Sadık Kılıç’ın ifadesiyle, “Bu, başlatılmış ve kökleşmiş statüko bir olgudur. Gerçekte bu, sadece yanlış bir iktisaptır. İlahî menşeli bir fatalizm değil, adı geçen gayr-i adil iktisaptan ortaya çıkan bir ilca, bir dayatma.”

4.      Kur’an’î vahiy insana seslenmektedir. İslam Çağrısı’nın muhatabı insandır. İnsan kavramı ise kadın ve erkek türlerini birlikte kapsamaktadır. Yani herkesin dini olan İslam’a göre kadın da insandır ve diğer insan türü ile aynı haklara sahiptir. Kur’an’ın getirdikleri ister erkek isterse kadın olsun insan içindir. Kadın da, insan olduğu için, mükellef, bir varlıktır.

5.      Kur’an ve sahih sünnet İslam’ında Allah Taala’ya kulluk ve bununla ilgili hükümlerde (iman, ibadet ve muamelat esaslarında) kadın ve erkek ayırımı yoktur; insanın iki türü arasında fark gözetilmemiştir, tersine her iki insan türü eşit tutulmuştur. Eğer bir ayırım yapılmak istenseydi, kullukla ilgili nidalarda ve hükümlerde her iki insan cinslerini birlikte kapsayan genel ifadeler kullanılmazdı ve “ey erkekler…, ey kadınlar, ey iman eden erkekler, ey iman eden kadınlar, ey oruçla mükellef olan erkekler, ey sadece kendilerine cuma namazı farz kılınan erkekler…”gibi tabirlere yer verilirdi. Oysa “ey iman edenler, ey insanlar! ifadeleri hem erkekleri hem de kadınları kapsamaktadır.

6.      İslam’ın kadına karşı sert ve aşağılayıcı bir yaklaşımda olduğu iddiası vardır. Bunun doğru olmadığı Kur’an’ın sunduğu çağrı’da; inanç, ibadet ve ahlak esaslarında açıkça görülmektedir. Ancak mümin kadına Cumanın farz olmadığı iddiası, kadınla ilgili bu iddiayı doğrulamış olmaktadır!

Bu durumda, cuma namazı ile ilgili olup “ey iman edenler…” genel çağrısı ve hitabı ile başlayan ayeti tefsir ederken ve farz kıldığı ibadetle ilgili şartları belirlerken Allah’ın yapmadığı bir ayırımı yapmak ve mümin kadınları çok önemli bir farz ibadetin dışında tutmak, onu fitne unsuru görmek ve eve kapatıp ibadet dâhil her türlü aktivitenin dışında tutmak Kur’an eksenli, Asr-ı Saadet uygulamalı İslam’a uygun bir yaklaşım olamaz.

7. Kadının konumu dünyadaki düşünce sistemlerinin tamamında önemli bir problem olageldiği gibi, İslam düşünce tarihinde de, İslam’a rağmen, sorun olma özelliğini korumuştur.

İslam’ın, kadını doğal hakları ve yaratılışı, dinî emirlere ve nehiylere muhatab oluşu itibariyle erkeğe eşit tuttuğu Ortaçağ dünyasında kadının durumu çok kötü idi. Dünyadaki düşünce yapılarında erkekten aşağı kabul ediliyordu. Bizans, Fars ve Arap düşünce sistemlerinde ikinci sınıf insandı; eşya olarak değerlendirilerek alınıp satıldığı da olurdu.

Bu dönemde Hıristiyan âlemin temsilciliğini yapan Bizans’ta ve Avrupa’da kadınlar okuma ve yazma öğrenme haklarına bile sahip değillerdi; onlardan sadece ferhunde hanımlar belli bir derecede eğitim öğretim görme hakkına sahiptiler. Hatta Orta Çağ Avrupası’nın bazı ülkelerinde kadının insan olup olmadığı tartışılmaktaydı. Her zaman cinselliği ve zayıflığı ön plana çıkarılan kadının Yahudi toplumda toplu ibadetlere iştirak etme hakkı yoktu. Evine hapsedilen, çocuk bakıcısı ve evin reisi olan kocasının hizmetçisi statüsü kendisine uygun görülen kadınların bu durumdan kurtulmak için aktif olduğu söylenemez. Hatta uzun yüzyıllar statüsünün bu şekilde belirlenmesine razı olmuş ve tepki gösterme yoluna gitmemiştir.

Bütün, bu durum ve yapısına rağmen, müslüman âlimler, kadının cinsellik gücünü kullanarak erkeği etkileyeceğini ve toplumsal yapıda etkin rol oynayabileceğini gözönünde bulundurmuşlar; dinî verileri yorumlarken kadının sosyal ve toplumsal yaşantıya katılımını en aza indirmeye çalışmışlardır.

Oysa İslam, kadına haklarının tamamını iade etmiş ve onu erkekle birlikte hayatın her safhasında etkin rol oynayan bir varlık konumuna yükseltmiştir.

8.      Kadının ikinci dereceye atılması, sadece Müslüman Milletler ve devletler tarihinde yaşanılan bir olay değildir. Tarih boyunca her, zaman ve mekanda, her dinî, idarî ve siyasî muhitte bu böyle olmuştur. Erkeklerin, dinî metinleri kendi hakimiyetleri ve çıkarları doğrultusunda anlayıp yorumlamaları, bunun en önemli sebebidir. Erkeği ön planda tutan zihniyet, kültür mirası ve tecrübe de bunda etkili olmuştur.

9.      Namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi ibadetler müminlerin tamamına farz kılınmıştır. Kişiyi ve toplumu inanç, ahlak ve amel bakımından olgunlaştırıp Rabbına yakınlaştıran, Rab ile kul münasebetlerini en iyi düzeye çıkaran, mümini Yaratıcısına kul yapan bu ibadetleri farz kılan ilahî mesajda “ey inananlar” (ya eyyuhelleziyne amenu) umumî hitabı kullanılmıştır. Çünkü Kur’an sadece erkeklerin veya yalnızca kadınların Kitabı değildir; her insanın ruhî varlığını olgunlaştıran ve ahlakını güzelleştiren, davranışlarını düzenleyen ibadetlerden belli bir insan türünü mahrum etmemiştir. Nitekim İslam’ın tebliğcisi olan Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, sözkonusu ibadetlerde tahdit, tahsis ve takyid ifade eden açıklamalar yapmamıştır; sadece bu ibadetlerin edasına mani olabilecek geçici, arızi ve istisnaî halleri zikretmiştir. Değilse ne İslam bütün beşerin dini olurdu ne de kendisi insanlığın tamamına gönderilmiş rahmet Peygamberi kabuledilirdi.

10. “Dinde zorlama yoktur…” ilahî talimatı İslam’ın temellerindendi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiç kimseyi inanma ve ibadet etme konularında zorlamamıştır. Ancak o, farz kılınan ibadetleri bildirmiş ve yapılışını göstermiştir. Gerektiğinde ibadet etmeyi teşvik ettiği olmuşsa da herhangi bir ibadeti yerine getirmeyen kimseyi cezalandırmamış veya o ibadeti yapmaya icbar etmemiştir. Değilse, ibadetler emirler, davetler gereği yapılan ibadetler olmaktan çıkar, korku ve baskı, icbar ve ceza sebepleriyle eda edilen ameller haline dönerlerdi. Yani farziyetine inanılarak, Allah’ın emri olduğu kabul edilerek, ihlasla ve hür irade ile yapılan ibadetler olmazdı. Zaten zorla yapılan veya yaptırılan ibadetten hiçbir fayda hasıl olmayacağı apaçık bir gerçektir.

İbadete icbar, ayrıca, İslam’a aykırı bir davranıştır. Böyle olmasaydı, fert ve toplum huzurunu bozan, fitneye ve günah işlemeye yönelten davranışlar için birtakım cezalar koyan bir dinde namaz kılmayan, oruç tutmayan, hacca gitmeyenler için de caydırıcı cezalar bulunurdu. Bu sebeple, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kadınları cuma namazı kılmaya icbar etmiş midir? sorusu asılsız, mantıksız ve İslam’a aykırı bir sorudur.

11.   Mümin kadını namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerle mesul tutan ilahî buyruklarla, cuma namazı ile mükellef tutan nass arasında -hitabet ve umumilik bakımlarından bir fark yoktur.

12.   İslamiyet, gerek erkek gerekse kadınla ilgili olsun, birtakım özel, arızî ve istisnaî durumları “mükellefiyetle gözönünde bulundurmuştur. Hastalık, çocukluk, delilik, yolculuk halleri bunlardandır. Bu haller istisnaî ve geçici hallerdir; insanın tabiatı ve fıtratı ile ilgili değildir.

Ancak, müevvel şeriatta, fıtrî ve tabiî bir hal olan kadınlık, bu özürler, arızî ve istisnaî hallerle birlikte ele alınmış ve değerlendirilmiş; neticede ilahî talihi sebebiyle kadın birtakım hak ve dinî vecibelerin dışında tutulmuş, cuma namazından da ıskat edilmiştir. Yani kadınlık fıtratı ve tabiatı “özürlülük” sayılmış ve mümin kadın farz bir namaz olan cumadan muaf tutulmuş, bu önemli ibadetin mükafaatından mahrum bırakılmıştır. Bu ise, Kur’an islamına Resulullah’ın Sünneti’ne uymayan bir yaklaşımdır. Oysa kadınlık ve erkeklik İslam’da ne özel ve arızî bir haldir, ne de bir ibadetin farziyeti ve adem-i farziyeti için geçerli bir sebeptir.

13.   Kur’an-ı Kerim, insanları kulluktaki konumlarınagöre değerlendirmiş (mümin, kafir, münafık, abid, adil, sadık, muhlis, muhsin, muttaki vs.) ve derecelendirmiştir. Farz İbadetleri yerine getirme, derecelenme ve değerlendirme için çok önemlidir. Ayrıca Allah’a kullukta cinsiyet ayırımı yapılmamış; erkek ve kadınların birbiriyle yarışmaları sağlanmıştır. Cuma namazının edası da Allah’a ibadetle kullukta bulunmanın yollarındandır.

14.   İlahî emirlere, nehiylere, hükümlere ve tekliflere erkekle aynı ölçüde muhatap olan kadın, ibadet hayatında da aynı mükellefiyete ve haklara sahiptir.

15.   Kur’an-ı Kerim kadın hakları ile yüklü bir kitaptır, İslamiyet kadını erkekle eşit tutmuştur, sevgili Peygamberimiz de kadınları erkeklerle eşdeğerde görmüştür; onları hiçbir konuda kulluk ve insanlık haklarından mahrum etmemiştir.

16.   Mümin kadınların Mescid’de namaz kılmalarına ve hutbe dinlemelerine, nebevî sohbete iştirak etmelerine engel olmayan Hz. Peygamber, cemaatle günlük namazları ve Cuma namazı ile bayram namazlarını eda etmelerini teşvik etmiş, onlara bu konuda her türlü kolaylığı sağlamıştır. Onlar için Mescid’de bir kapı ayırmış, namazda da kısa okumuş, namaz için ayrı saflar düzenlemiş, Mescid’den erkeklerden sonra çıkmalarını sağlamıştır.

17.   Hz. Peygamber, evli kadınlardan Mescid’de namaz kılmak isteyenlere kocalarının engel çıkarmamalarını istemiştir. “Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerine gelmekten menetmeyiniz” buyurmuştur.

18.   Cuma günü ve cuma namazı İslam’da çok önemlidir. Böyle önemli bir gün ve ibadetten mümin kadınların yararlanmaları doğal haklarındandır. Bu hakkı onlara Şari’ Teala cuma namazının edasını emreden ayetle tanımıştır. Bu kulluk hakkını onlardan almaya hiçbir beşer yetkili kılınmamıştır ama, müevvel şer’ onları bundan mahrum etmiştir.

19.   Cuma namazı müminlerin hepsine farzdır ve idare şekli ve müslümanların statüsü ne olursa olsun her ülkede kılınabilir. Özel ve geçici durumlarda bulunanlar ile özürlüler, tabii durumlarına ve sağlıklarına kavuşuncaya kadar bu mükellefiyetten muaftırlar.

Ne varki, İbn Kudame, eş-Şîrazî ve es-Serahsî gibi fakihlerin eserlerinde açıkça görüldüğü üzere, “kadınlık”, hastalık, yolculuk, kölelik, amalık gibi namaz kılmaya manî “özürler’den sayılmıştır.

20.   İbadetler Şari’ Teala tarafından Kur’an vahyi ile farz kılınmıştır. Hz. Peygamber ise bu farz ibadetleri duyurmuş ve eda ediliş şeklini göstermiştir. O, hiçbir farizayı hiçbir mümin topluluktan iskat etmemiş, hiçbir ibadeti de farz kılmamıştır.

21.   Peygamberlerin varisleri sayılan ve Allah’tan hakkıyla korkan yegane topluluk olarak tanıtılan âlimlerin de bir ibadeti farz kılma veya farz kılınan bir ibadetten belli kesimleri istisna etme gibi bir hakları yoktur; tahsir ve tahsis de buna dahildir. Kur’an ve Sünnet İslam’ında (münzel şer’) durumun böyle olmasına rağmen, müevvel şeri’de (Müslüman bilginlerin ve müçtehit fakihlerin sistemleştirdiği ve kurallaştırdığı dinî düşüncede) birtakım müminler bazı ibadetlerin edasından istisna edilmişlerdir. Kadınların cuma namazının farziyeti dışında tutulmaları bunun açık örneğini teşkil etmektedir.

22.   İlahî nasslarda ve Peygamber’in Sünnetinde cuma namazının edasından istisna edilmeyen kadınlar, başlangıçtan bugüne kadar cuma namazlarını eda etmişlerdir. Cuma namazından yasaklanmaları ve eğer eda ederlerse namazlarınn öğle namazı sayılması fetvaları ve içtihatları ise daha sonraki dönemlerde, hilafetten saltanata geçişle birlikte başlamıştır.

23.   Cuma namazının kadınlara farz olmadığını, fitne zuhuruna sebep olma ve evi, kocası ve eşi ile meşguliyet gibi gerekçelerle kararlaştırıp, sonra da bu zihniyetlerini deliller getirmek ve desteklemek için Hz. Peygambefe ait olduğu söylenen bir takım haberleri zikredenlerin, “kadının erkeklerin toplantı yerme gelmesi caiz değildir”, “kadının camiye çıkması caiz değildir, kadının cemaatle camide namaz kılması caiz değildir” kadının cuma namazı kılması caiz değildir” şeklindeki fetva ve içtihatları Kur’an İslamına, Hz. Peygamber’in Sünnetine, ashabının zihniyetine uygun düşmemekledir. Bu sözler ve dayandığı haberler illetlidir, asılsızdır, tutarsızdır, senet ve metinleri itibariyle de mutaarızdır.                .

24.   Cuma namazının kadınlara farz olmadığı teorisini ortaya atan, erkekliği bu ibadetin farziyetiriin şartlarından sayıp, kadınlık ilahî talihi sebebiyle müslümanların bir kısmını kulluk hakkından dışlayan, mükellefiyetini yapmaktan alıkoyan bilginler, fakihler, tefsirciler ve hadisciler, ilgili Kur’an ayetinin umumîlik ve mutlaklık vasıflarını, diğer ibadetleri farz kılan ayetlerden farksızlığını nazar-ı itibara alma yerine, bize öyle görünüyor ki geleneğin, ataerkil zihniyetin, erkeklik egosunun etkisiyle hareket etmişler ve cuma namazının sadece erkeklere özgü bir ibadet olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bu baskıcı, dayatmacı ve dışlayacı, Mümin kadınları ibadetten, kullukta bulunması icabeden Allah’tan uzaklaştırıcı yaklaşım İslam’a aykırıdır ve her asırda müslüman toplumun en azından yarısını oluşturan kadın müminlere de zulümdür.

25. Kur’an İslamını bir tarafa koyarak, önceden kararlaştırılan görüşlere delil gösterilmek amacıyla rivayet edilen ve bir iki kişinin sözünden öteye geçmeyen, müevvel şer’e dayanan haberler ile bunlara dayandırılmak istenilen fetvalar, cuma namazı kendilerine farz olmayan kişileri belirlerken, insan tabiatı ve fıtratı ile alakalı olan “kadınlık haliyle, delilik, hastalık, yolculuk, çocukluk gibi geçici ve özel durumları eşit tutmuşlar veya karıştırmışlardır; sonuçta yüzyıllar boyunca sürüp gelen yanlış bir zihniyete ve uygulamaya sebep olmuşlardır. Çünkü bir iki kişinin haberine dayanarak birtakım dinî teklifi birtakım müslümandan iskat etmişler, cuma namazı gibi bazı ibadetleri erkeklere has-retmişlerdir ki, sonuçta mübeddel şer”i meydana getirmişlerdir. Yani açıkça birtakım dinî emirlerde ve tekliflerde takyid, tahsir ve tahsis yapmak suretiyle tadilat gerçekleştirmişlerdir. Böyle bir işe yanaşmak veya yardımcı olmak ise, ilahî hükümleri asla değiştirilmemiş olan İslam’ın temel esaslarına beşer hükmü karıştırılmamış olduğu inancını ortadan kaldırmaktadır.

26. Arapça kelimelerde ve fiillerde erkeklik ve dişilik özellikleri bulunmasına rağmen, kadın ve erkeğin topluca zikredildiği topluluğa erkek fiil kipleriyle seslenilmektedir. Bu sebeple, Kur’an’da erkek siygasındaki hitaplar kadınları da kapsamaktadır, yalnızca erkekler kastedilmemektedir. Kur’an’ın inanç, ibadet ve muamelatla ilgili genel hükümlerinde durum tamamen böyledir. Ancak, tamamen erkeklere has olan ilahî emirler ve hitaplar bunun dışındadır.

Çalışmamızda zikrettiğimiz haberlerin ortak ifadesi kadınların Hz. Peygamber zamanında ve Raşid halifeler devrinde rahatlıkla cemaatle ibadet ettiklerini, cuma namazını kıldıklarını, nebevî sohbetlere katıldıklarını, bu hususlarda engellemelerle ve zorluklarla karşılaşmadıklarını göstermektedir. Buharînin Hz. Aişe radiyallâhü anhadan rivayet ettiği şu haber de kadınların zikredilen dönemlerde rahatça camide ibadetlerini eda ettiklerine delil teşkil etmektedir: “Eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, zamanımızdaki kadınların ihdas ettiklerine yetişmiş olsaydı, Israiloğullarının (kadınlarının?) menolundukları gibi, bunları (kadınları) Mescid’e gitmekten menederdi.’

Görünen o iki, Hz. Aişe’nin bu rivayeti sonraki devirlerde bilginlerin fetvalarına ve uygulamalarına önemli etkide bulunmuştur. Günümüze kadar olan tarihî süreçte, buna bağlı olarak kadının cami ile ilişkisi önemli ölçüde sınırlandırılmış, cemaatle ibadet hakkından mahrum edilmiş, caminin dışına atılmış, kendi haline terkedilmiştir. Bu da, mümin kadının toplumda fonksiyonlarını yerine getirmemesine, bilgisiz ve kültürsüz kalmasına, sosyal, kültürel, politik ve ticaret hayatından uzak tutulmasına yolaçmıştır. “Kadının cihadı, kocasına itaat etmektir, mükellefiyeti eviyle ve kocasıyla meşguliyettir, yeri ise evidir” diyen ve ataerkil zihniyetle kadına hak tanıyan çevreler bu durumdan faydalanmış, bu düşünceleri geçerliliğini korudukça da rahat etmişlerdir.

Halbuki İslam âleminin yüzyıllardan beri geri kalmışlığının ve perişanlığının ana sebeplerinden birisi kadının sosyal, ekonomik, politik, pedegojikve ticarî hayatın dışına atılması, bilgisiz, kültürsüz ve bilinçsiz bir yapıda tutulmasıdır. Aynı şekilde müslümanların diriliş ve uyanışı, çağdaş uygarlık ve refah düzeyine ulaşışı da önemli ölçüde kadınların evin, ailenin, kültür ve sanat hayatının, iş ve meslek kurumlarının asıl öğeleri konumuna gelmeleriyle mümkün olacaktır.

27. Cuma namazının kadına farz olmadığını, bu ibadetle mükellef olmak için erkek olmak gerektiğini iddia edenler, Kur’an’ın kadına ikinci sınıf varlık gözüyle baktığını, doğal hasta sistemini getirdiğini ileri sürenleri desteklemis ve doğrulamış olmaktadırlar. İslam’ın kadına karşı sert ve aşağılayıcı bir yaklaşım sergilediği iddiasına haklılık payı vermektedirler.

28.   İslam ülkelerindeki kadın haklarından söz edilince şu iki konuyu birbirine karıştırmamak gerekmektedir;

1.      İslam’ın kadına tanıdığı haklar,

2.      Müslüman erkeklerin ve yöneticilerin kadınlara verdikleri haklar.

Müslüman ülkelerdeki kadınların sahip oldukları haklar, birinci haklar değildir; yüzyıllardan beri Kur’an ve sünnet, top yekün müslümanlarca rafa kaldırıldığından bunların yerine müevvel şer’ konulduğundan, bu iki kaynağın kadınlara tanıdığı haklar da iptal edildi. Bunun yerine, erkeklerin vicdanına bırakılan bir hak anlayışı ortaya çıktı. Bugün müslüman kadınlara verilen haklar, İslam’ın tanıdığı haklar değil, erkeklerin onlara lütfedip verdikleri, reva gördükleri haklardır. Eğer bu konuda birtakım yanlışlıklar ve haksızlıklar varsa bunların sorumlusu İslam değil, müslüman erkeklerdir.

Dinî nassları kendi menfaatleri doğrultusunda anlama ve yorumlama anlayışında olan bilginler, açıklamalarında ve fetvalarında erkekliği ve erkek cinsini ön planda tutmuşlardır. Ataerkil bakış, gelenekçi zihniyet, müevvel şer’e bağlılık, kültür mirası da bunda etkili olmuştur.

29.   İslam Tarihinde, erkeğin mutlak hakimiyetine dayanan aile yapısı ve “an’ane dini’nde, müevvel din anlayışında mümin erkeklere birtakım özel haklar ve yetkiler tanınırken, mümin kadınlar İslam’ın kendilerine tanıdığı birtakım hak ve hürriyetten mahrum edilmiştir ve hala bu zihniyet yaşamaktadır. Ancak bunun, İslam’ın evrenselliği, erkek ve kadın cinslerine âdil bakışı ile bağdaştırılması mümkün değildir. “Kadın kadındır. Eksik etektir. Dini ve aklı noksandır. Evine, çocuklarına ve erkeğine hizmet etmekle meşguldür, mükelleftir. Camide, Cuma’da ne işi var, otursun oturduğu yerde…”, cami sadece erkeklerin toplandığı, topluca ibadet ettiği yerdir, kadın oraya çıkamaz, çıkarsa fitneye yolaçar… söylemini ortaya atan ve savunan zihniyet İslam’ın, “Hakkın gelişiyle mutlaka yok olacağını” bildirdiği “batıl zihniyet’dir.

30.   Zikredilen haberlere dayanarak ve İslam’ın evrenselliğini göz önünde bulundurarak, Kur’an’ın kullukla alakalı hükümlerine, inanç, ibadet ve ahlakla ilgili emirlerine bakarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Erkeklere farz kılınan ibadetler aynı zamanda kadınlara da farz kılınmıştır; bu konuda bir ayırım yapılmamıştır. Dolayısıyla erkeklere farz kılınan cuma namazı kadınlara da fazdır; bunun için ayrıca delil ve kaynak aramaya gerek yoktur, tersini savunmak ise tutarsızlık ve asılsızlıktır.

31.   Cuma namazının mümin kadınlara farz olmadığı teorisi, esas itibariyle, bir takım zayıf ahad veya mürsel haberlere, müevvel şeriata ve ataerkil din ve cemiyet zihniyetine dayanmaktadır. Bu konuda hiçbir sahih, meşhur ve mütevatir hadis yoktur.

32.   İslam dini ve onun tebliğcisi, uygulayıcısı olan Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) mümin kadınları Cuma namazı kılmaktan ve Mescid’de cemaatle ibadet etmekten yasaklamamıştır. Mümin kadınların Cuma namazı kılmasına ve camiye gelmesine karşı çıkanlar bazı din bilginleridir. Ancak, günümüzde bu anlayış gerçekten dini asıl kaynaklarına dayanarak bilenler arasında kabul görmemektedir. Türkiye’de ve Mısır’daki ulemaya konumuzla ilgili görüş sorduğumuzda aldığımız cevaplar açıkça bunu ifade etmiştir.

33.   Bu durumda, cuma vakti geldiğinde mümin kadınlar da camilere gelmeliler ve cemaatle bu dinî farizayı ede etmelidirler. Değilse, cuma kılmayan erkekler gibi dinî yükümlülüklerini yerine getirmemiş olurlar, onların duçar oldukları durumlara duçar olurlar. İslam’da kadının cuma kılmasına engel olan bir nass yoktur. Fakat müevvel şeriatta güzel ve genç kadınların camiye gelmeleri yasaklanmış, sadece yaşlı gösterişsiz ve çirkin(!) kadınların gelmelerine cevaz verilmiştir. Bu ise çarpık bir zihniyettir, Kur’an İslam’ına uygun görünmemektedir.

34.   Mümin kadınlar cuma kılmak için camiye gelmelidirler. Temiz ve güzel elbiseler giyinen, gusul abdestini alan ve takva libasına bürünen mümin kadınlar camilerde kendilerine ayrılan bölümlerde yerlerini almalıdırlar; fitneye sebep olabilecek hal ve hareketlerden kaçınarak namazlarını eda etmelidirler: Mümin erkekler de takva libasını giyerek camiye gelmeliler; fitneye sebep olabilecek davranışlardan sakınarak dinî vazifelerini yerine getirmelidirler.

Çünkü cuma namaz\ mürmn erkek\ere ne kadar farz ise mümin kadınlara da o kadar farzdır İstisnai haller harici cemaatte namaz kılmak erkek için mükâfatı fazla bir amel ise kadın müminler için de mükâfatı çok bir ameldir.

Zaten mümin kadınlar bütün engellemelere ve kendilerini caminin dışında tutan zihniyete rağmen, tarih boyunca camiyi terk etmemişlerdir. Malezya, Endonezya, Türkmenistan, Tunus, Suudî Arabistan, Filistin, Türkiye gibi müslüman ülkeler başta olmak üzere yaşadıkları ülkelerde cuma namazına imkanları ölçüsünde gelmişler ve eda etmişlerdir. Ancak kendilerine cumanın farz olmadığı fetvası verildiğinden, evlerinde kalarak öğle namazını kılmaları telkin edildiğinden, kılacakları cumanın da öğle namazı kabul edileceği söylendiğinden bu konuda fazla ısrarlı olmamışlar, büyük çoğunlukla öğle namazını kılmakla yetinmişlerdir.

Halbuki cuma namazının kadınlara farz olmadığı tezini savunanlar, Cabir ve Tarik’ın haberlerini zikretmekteler fakat daha ziyade mevcut sosyal şartları esas almaktalar, fitneye sebep olma, ev, eş ve çocukla meşguliyet, kocaya hizmet gibi şeyleri sebep göstermektedirler. Bu, onların gerçeği gizledikleri veya görmezlikten geldiklerinden değil, mevcut şartların gereği böyle düşündüklerinden ileri gelmektedir. Cuma ile ilgili diğer şartlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

35. Mümin kadınlar, kendilerine farz olan cuma namazını kıldıklarında, tıpkı mümin erkekler gibi, cuma namazı sevabı alırlar, öğle namazı sevabı değil.

36.   Kadınların dünkü ve bugünkü statüsüne ve müslüman dünyanın ortaya koyduğu manzaraya bakarak, mümin kadına cuma namazının farziyetine dair adil bir hükme erişmek gerçekten çok zor. Her şeyden önce müslüman topluluklar yüz yıllar boyunca bilgin otoriteli, çeviri kaynaklı ve yorumcu nitelikli bir din anlayışına sahip oldular. Geleneğe dayanan bir islâm düşüncesi, inanç yapısı, ibadet ve ahlak telakkisi teşekkül etti. Camide, minber ve mihrapta, medreselerde, tekke, zaviyeler, imam hatip mektepleri ve kurslarda devamlı olarak müslüman zihinlere cuma namazının sadece mukim ve hür erkeklere farz olduğu, öğretildi. Erkekliğin cumanın farziyetinin ilk şartını oluşturduğu telkin edildi. İşte böyle köklü bir geleneğe sahip olmak, yanlış da olsa yüzyıllardan beri süre gelen bir uygulamayı değiştirmek ve mümin kadına da cumanın farz olduğuna insanları inandırmak gerçekten zor bir iştir. Ancak biz zoru başarmanın, ataerkil din anlayışındaki müminlere cuma namazı hakkında doğru bilgiler vermenin de ilim adamlarının bir sorumluluğu olduğu inancındayız. Tarihî din anlayışımız ve yaşayışımıza dayanarak hüküm vermenin sağlıklı bir yol olmadığı düşüncesindeyiz. Tarihî din anlayışımızın, ataerkil yaşantımızın değiştirilemez ve kaçınılmaz olduğuna inanmanın da yanlış olduğunu savunuyoruz.

37.   Tarihçi olarak belirtmek isterim ki, dinler tarihinde, bir dinin peygamberi tebliğ vazifesini tamamlayıp öldükten sonra, dinî meselelerle alakalı değişik açıklamalar, zamanla bölünmelere ve ayrılığa kadar götüren yorumlar yapılmıştır. Neticede farklı dinî telakki, mezhep ve meşrep ihtilafları ortaya çıkmış, müminler toplumu da, din anlayışı farklılığına göre zümrelere ayrılmıştır.

Müslümanlar da dinler tarihindeki bu geleneği ve genel kuralı genelde sürdürmüşlerdir. Ataerkil ve yorumcul temellerine dayanan bir din anlayışı ve yaşantısını benimsemişlerdir. İslam’ın evrensel vasıflarını ve özgün ilkelerini birçok konuda dışlamışlardır. Neticede bir kısım müslümanlar da hem İslam’a hem de bazı ibadetlerine yabancılaşmışlardır. Birçok gerçeği dışlamışlardır. Din anlayışları yanlış biçimlenmiş ve yaşanmıştır.

38.   Kur’an’ı Kerim’in ibadetlerle ilgili hükümleri gerek ilâhî vahyin nazil olduğu dönemdeki tarihî bilgiler gerekse birtakım beşerî amillere dayanarak açıklanamaz. Bu bakımdan, fitne zuhuruna sebep olmak, eşine ve çocuklarına hizmet etmek sosyal ve ekonomik gerekçelerle, cumanın kadına farz olmadığı hükmüne varılamaz.

39.   Cuma namazının kadına farz olmadığı hükmü, ataerkil din anlayışı ve ön yargılara dayanmaktadır. Dolayısıyla mümin erkekler ve kadınlar, yapılan telkinlere ve verilen fetvalara bakarak, cumanın kadına farz olmadığını savunmuşlardır. “Oysa inanç ibadet ve ahlak alanlarında tarihî sapma açısının büyümesi sonunda yerleşen sapmalarla gerçek İslam’ın temel kaynağı herhangi bir tahrif, tebdil ve tağyire maruz kalmadan inzal buyrulduğu şekilde durmaktadır.” Dolayısıyla “Kadınları koruyoruz ve yüklerini azaltıyoruz.”diyerek cuma ibadetiyle ilgili hükmü alt üst etmeye ve farziyetini kadınlardan kaldırmaya kimsenin yetkisi ve hakkı yoktur. İslam dini mümin kadınları ne cuma namazından ne de bir başka ibadetten menetmemiştir.

40.   İslam’da kadın, ne ikinci sınıf bir varlık ve şehvet, süs ve eğlence aracıdır ne de evine kapatılarak bir takım doğal haklarından, dinî vecibelerinden mahrum edilen erkeğin hizmetçisi yapılan bir varlıktır.

41.   Cuma namazının hükmü her bakımdan diğer namazların hükmü gibidir. Onlardan ayrıldığı yer sadece hutbedir. Bu namaz hakkında fıkıhçıların ve hadisçilerin zikrettikleri şartların hepsi, üzerinde delil bulunmayan şeylerdir.

42.   Kur’an-ı Kerim, her ne hususta olursa olsun, hiçbir dönemde kızlara ve kadınların zulmedilmelerine müsade etmez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem devrenin temel kaynağı olan Kur’an bunu açıkça ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber de yaşının herbir döneminde ve yaşantısının herbir alanında kadının zulüm görmesini engelleyici tedbirler almıştır. Ne var ki, O’nun bu gayretleri ve açıklamaları yeterince anlaşılıp değerlendirilmemiştir. Mesela, Hz. Peygamber’in ibadet etmek isteyen kadınların Mescid’e gelmelerine engel olunmamasını emretmesine rağmen, bazı eşler hanımlarının cemaatle ibadet etmesine ya izin vermemişler ya da zorluk çıkarmışlardır.

Aynı şekilde, Resulullah’ın, cemaatle Mescid’de ibadet etmeye devam ettiği için eşi ile geçimsizliğe düşen bir hanıma, aile yuvasının yıkılmasını ve eşlerarası ilişkilerin tamamen bozulmasını önlemek üzere,“… namazını evinde kıl, bu daha hayırlıdır…”buyurması bazı çevrelerce “kadının mescidi evidir, ibadetini evinde etmelidir…” şeklinde anlaşılmış ve kullanılmıştır.

43.   Birtakım insanlar, yaratılış, inanç ve ibadet hakları v.s. itibariyle kadınla erkeği eşit tutan, ana, baba ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay, kadınlara da bir pay ayıran, kadına kişilik kazandıran İslam’ın getirdiklerinden hoşnut olmayanlar görülmüş ve bunlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden fetvalar istemişlerdir. Yüce Allah’ın bu konudaki buyruğu şöyledir: “Senden kadınlar hakkında fetva vermeni istiyorlar. Deki onlar hakkındaki fetvayı Allah size açıklıyor. Kitap’ta, kendileri için yazılmışı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında okunan ayetler (bunlardandır). İyilikten ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.” (Nisa, 127).

44.   Bazı kavram, anlam, açıklama ve yorum hataları ferdî olmaktan çıkmakta, sosyal ve toplumsal yanlışlıklara dönüşmektedir ki, cezasını hem hataları yapanlar hem de onlara uyanlar dünyada çekmektedirler.

Kaynak:

Prof.Dr. Sabri HİZMETLİ, CUMA NAMAZI KADINLARA DA FARZDIR, Ankara – 1996

YORUM:

Bu yazıyla anlaşılan Cuma namazı siyasi, içtimâî ve devlet olmanın getirdiği hükümler ile topluma farz olan namazdır.

Cuma namazının kadına farz olması konusunda ihtilaf yokken ile uygulamanın farz olup olmadığı hakkında oluşan sorunlar kafaları karıştırmaktadır. Eşitlik ilkesinin getirdiği uyum şartlarında erkeğin hâkimiyet problemi yaşamasında “menfaat” ve “zarar” prensibindeki orantının farz olabilecek ibadetleri düşürmeye kadar götürmesi  “sosyal hayatın” mecburi doğurduğu çekincelerdir diyebiliriz.  Bu çekinceler belki modern toplumda kadının Cuma namazı sorunu çözülebilmesi kolaylaştırırken, cahilliğin arttığı devrede ters istikamette yönelim alam içtimâi nizamın gerekçesi olarak görülmektedir.

Kadının yurdumuzda Cuma namazı kılma sorunu yoktur. Ancak giydiği ve giyinişi hakkında hala oturmamış kriterleri vardır ve özgür değildir. Bir kısmı özgürlüğü açılmak ve saçılmakta sonsuzluğunu iddia ederken, diğer bir kesim inancımdan “benim giyim anlayışım” bu şekilde gerektiriyor daha da fazla kapanmam gerekir diyerek, erkeklerin gösteremediği cesaretle sırlanmaya çalıştığı bir giyim tarzı sorun oluşturmaktadır. Bu durumun bize işaret ettiği nokta şartların sorunlarıyla birbirinin tetikleyici olmasıdır.

İmkânların yani refah seviyesinin artmadığı bir toplumda özgürlükler sınırlı kalacaktır. Hayatında sorun yaşayan geleceğine güvenle bakamayan bir toplumda erkek ve kadına farz olan bir ibadetin ifasının olmayacağı Cuma namazı meselesinden çok iyi anlaşılmaktadır. Bazı dönemlerdeki erkek ve kadın ilişkilerindeki gevşeme veya gerilme sadece sosyal nizamın getirisidir. İnsanların Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerindeki durumu kul ilişkileri bazında aramak yanlış durum gibi gözükebilir. Bu nedenle içtimâî kontrol mekanizmasını çalıştıramayan milletler ve devletlerin dini sığınma ve sorun giderme yeri olarak kullanmalarındaki gibi yanlışlara düşmesi tabii durumlardandır. Çünkü din ve inanç insanı kontrol eden en güçlü fıtrî kuvvetlerdendir.  Ancak her şeyi dine mal ederek sonuç çıkarmak ise, yetersizliğin sonucudur.

Sonuç olarak; Cuma namazı istişare, dayanışma ve toplum olmanın gereği bir namazdır. Kadın ve erkek arasındaki sosyal dengeyi sağlamak ve hakların paylaşımında mağdur olmamak için devletin eğitimdeki bütün engelleri kaldırması ve her türlü desteği sağlaması gerekmektedir. Yoksa Cuma Namazı için camiye gelip iki rekât namaz kılmak ile ne erkek ne de kadın asıl ulaşılması gereken hakikate ve umrana ulaşabilir.  Osmanlıda Cuma namazı için hatipler vardı. O gün için özel hazırlanır, toplumu irşad için gayret ederlerdi. Şimdi ise resmiyeti kalmış ve içi boşaltılmış bir namaz durumundadır. Onun için kadın kardeşlerimiz üzülmesinler, erkekler sadece camiye gidiyorlar ve geliyorlar. Kadınlar evde kalmalarıyla fazla bir zarar ve ziyan içinde değiller.

İsmail Hakkı

MAHMUD-U ŞEBÜSTERÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azizin SAADETNÂME’sindeki HİKÂYELER.


1- Cüneyd’e eblehin biri, “Hakk’ın varlığına delilin nedir?” diye itiraz etti. Pîr, âlem-i ervahtan bahsetti, ve

Sabahın lambaya ihtiyacı yok” dedi.

Sabahın lambaya ihtiyacı yoktur, (o) yanan lambada hakir bir nur vardır   Bütün alem, güneş nurunun aydınlığıdır, (o halde) bu küçük lambanın ne mecali var? Güneş, kapıdan ve duvardan (sızıp) parlar, (o ışıkla aydınlanan) zerreye mumun parlaklığından ne fayda var?

“Elest” hitabında “Belâ” cevabıyla bel bağlayan (divan duran) zerre idi. Zerre, güneşin nurundan ötürü parlak, hem de ona doğru koşandır. Güneşin ipi cana bağlanıncaya kadar bir vakit talepten geri durmadı.

Havayı ayak dibine koymak için, o yüzden felek gibi havada durur. Bu köşede onun başını ayak yapınca, güneş ile onun kemerine el uzattı. Bu halde beğenilmiş, baştan ayağa bütünü görünmüş olana dek, O yüzün teni ve o yüz görmüştür.

Olacaklar olmuş ve görülecekler görülmüştür.

 O kendi istediğine ulaştı, kör de göremeyen kişidir.

2- Bir hüdhüd kötü talihinden baykuş harabesine düşmüş. Süleyman’dan bir vaid duymuştu, sonunda şiddetli azaba düştü. Baykuşlar geceleyin hiç uyumuyorlar, daima etrafta geziyorlardı. (Bütün gece dinlendikten sonra hüdhüd) seher yeli esince, o harabe yuvadan uçtu. Baykuş sürüsü peşine düştü, sonunda onu tuttular ve iyice hırpaladılar.

“Sen gecenin aydınlığında uyudun, (şimdi) karanlık gündüzde yola düşüyorsun.” Hüdhüd dedi ki:

“Bu aksine oldu, aydınlık ne zaman tersine (karanlık) oldu?” Her şey güneşin nuru ile ortaya çıkar, karanlık gözünüzün zayıflığından ötürü nurdur. Nuru zayıf olan bir göz, yarasa gibi gündüz kör olur. Ancak o parlama bana göz olur. Güneşin parlaması âlemi aydın eder.    Ben güneşin cemalini ıyan görüyorum, beyana hiç ihtiyacım yok. Bütün baykuşlar birlikte kızdılar, köpürdüler. Her biri boş bir söz söyledi. Keskin gözlü hüdhüd çaresiz kaldı. Gönül zevkiyle “beni öldürün”dedi. Benim zevkim vefatımdadır, benim ölümüm bütünüyle benim hayatımdır. Ten evi harap olursa can zerresi güneşte olur. Nur altı yönden artınca zerrenin karanlığı görünmez.

3- Bir âşık, telaşlı gönülden ötürü, Hakk Taâlâ’yı uykuda gördü. O dertli (âşık, Hakk’ın) eteğini tutu (ve dedi ki:)

“Senden gayrı (tutacak) elim yok.”

Bu güzel rüyadan uyanınca derviş, kendi eteğinin sıkıca tuttuğunu gördü.

(Ey talib) kendi eteğini elden bırakma, başını boş şeylerin ufuklarının önüne koyma. Canının matlubu önündedir, (Yalnız) ona bak, ondan gayrisini düşünme. Fikrini uzağına attığın için, gayrıyla dost olamıyorsun.

Bu beyit Senaî’nin Hadikakatü’l-Hakika’sındaki şu beyite benzer:

Vah ki bu gizli (sır)dan dışarı çıktığında / Kaç kere “vah bize” demen gerek. “Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”

4- Yapıcı, kardan bir çömlek yaptı, suyla doldurdu ve suya koydu. Kardan çömlek birden bire sıcaklık ve ısıdan su oldu, suya döndü.

Meselde bütün âlem nedir:

Yokluk denizinin içinde bir yokluk. Her şeyin önünde ardında yokluk bulunur, onun yokluğu ve varlığı birliktedir.

5- Milleti ve dini ihya eden Şeyh’in (İbnü’l Arabî) sözü, benim bu gönlümü teskin etmediği için.    Gerçekten o sözü bütünüyle güzel gördüm. Ancak bir tür karışıklığa sahipti. Bu halin sırrını üstadımdan sordum, o da cevap verdi.

“Şeyhin gayreti, nazar (ile) gördüğü şeyleri yazmaya yönelikti. (Ancak) kalemi kademine yetişemeyince, tahrir ayağı bu sebepten titredi. Bu (sorun) ondan (gelen) bir fitne ve kin (kine) değildi. Aynada (görünen) çirkin bir zenci idi.”  

Benim şeyhim ve üstadım Eminüddin, gerçekten sana böyle (güzel) cevaplar verirdi. Ben onun gibi başka üstad görmedim. Övgüler onun pak ruhu üzerine olsun.

6- Bir gün aptal cahilin biri Hâce Muhammed Kucucân’ın önüne gitti. Dedi ki:

“Ey Hoca! Ne varsa benim. Sözümü doğru dinle ve kabul et.” Hâce dedi ki:

“Güneş aydınlığına ağızlardan şahitlik istemiyor.   Güneşi nurunun kendisi kendine şahittir. Sen de dinle; kim verilmişi (kendi malını hediye diye) almıştır.”

O büyük (şahsın) dereceleri yüksek olsun, (böyle) latif, aydın, yeterli cevap verdi. Onun bütün sözleri bu tarzdadır, inci saçan güneş ve ay gibidir. Gerçekten Kucucân’ın toprağı bütünüyle gönlün ve ruhun madenidir. Tevhid eri, parlak güneş parçası olsa da “ben” demez.  Tevhid ehlinin sözü olmaz, çünkü söz ‘ben’ nişanı olmadan olmaz. Ben ve O (demek) ayn-ı şirk ve takliddir, tevhid ehline nasıl münasip olur. Nur ve zulmet bir araya gelmez. Şiddetli rüzgâr mumu söndürür.

Tevhid yolu (anlatılacak değil) gidilecek bir yoldur. Denizin dibi bahsedilecek yer midir?

Rıza, tevekkül ve tecrid olmadan nasıl tevhid davası edilebilir?  

Vahdet sözü o zaman amiyane sözlerden olur, o (sözler) de ancak rezillikten çıkar.

7- Bir kişi Şiblî’ye (bir şey) sormuş, çünkü onu ilim ve görüş ehli görmüş.

“Arif kimdir?” diye Arapça lafızla (sormuş. Cevaben o da)

“Şimdi burada olandır” dedi ve gitti.

Yol erine durma yeri nedir? Her nefesinde ölünecek bir doğum vardır. Bu hayata rehin olmayan can, her zaman yeniden ölü ve diri olur. Kendi diriliğinde olan kişi ölmedi, zorlama olmadan can (çıkıp) Hakk’a yol almadı.

8- Baba Hasan bir cahili vefat hastalığında sekerâta düşmüş gördü.    Bîçareye (şunu) dedi:

“Can ilk defa gidicidir, o yüzden (böyle) müteessir olmuştur.” Can, canana gider ki kurtulsun, yoksa can da cana (nasıl) genişlik versin. Her kim bir nefes yâre mahrem olmuş olsa (onun) canı bir nefeste yüz kere çıkar. Akıllar O’nu idrak edemedikleri halde nasıl ittihad ve hululden bahseder.  İttihad ve hululü bizzat, (sadece) Hakk’a ve mahlûka has olmaksızın her yerde mümteni bil. Çünkü, onlardan biri eğer olmazsa (yani ittihad ve hulul olursa), varlık ve yokluktan biri olmaz. Eğer (bunlar) baki olursa ittihad nerdedir? Çünkü her ikisi henüz kendi yerindedir. Hak ve batıl birbirine karışmaz; gölge güneşten kaçar. Suda güneşi sureti görünüyor, ancak o başkadır, bu başka.

9- Zal’ın evinin iğne deliği gibi dar bir penceresi vardı. Güneşin aydınlığı ince bir ip gibi (o delikten) karanlık evine girerdi.    Miskin Zal o ışını görünce ip zannetti yanına koştu. İpi yumak edinceye kadar, âfedeki görüş boş laftan başka nedir. [?] (O) ışın pencereyle beraber olduğu için, güneş kursunun pınarını müdrik idi. (Işığın) ucuna kadar gitti, sonra bir çığlık attı:

 “Güneş evimizin içinde.” Bir arif sana dedi ki:

Ey Zât’tan uzak olan! Sen neredesin O nerede?

Heyhat.   Bütün bu zeminin yüz misli olan güneşin kursu, böyle bir köşeye (eve) nasıl girer. Mülk ocağı (külhan) ve Melekût gülşeni, Nâsût köşesi ve Lâhût tahtırevanı. Dönen törpü çarkı kendin oluyorsun, ondan ipucunu kendin kaybediyorsun. Bu ipin ucunu çözdüğün zaman, işi kendi üzerine uzatırsın.

10- Bir eblehe bir tavlacı ne dedi?

“Beni tavlaya irşad et.”

“Ben onun üzerinde (fazla) çaba sarfetmedim” dedi (ebleh).

“Ancak, üstünlükle satranç bilirim.”

“Seni bildim, sen hiç bilme” dedi.

“Ne bu yola girmişsin ne de ona.” Senin bilmemişliğin bir keredir.

11- Hüccetül-İslam’dan naklediyorum:

“Bu günlerde ortaya çıktı: Yaramaz kimselerden, ne usul ne de füru’ ilminden haberi olmayan habis bir güruh Huda’nın Zât-ı Celîl’inin sıfatlarından her yerde ileri geri konuşuyorlar. Sonra Hallâc ve Bâyezid’den başı sonu belirsiz söz naklediyorlar.  Çiftçilikten (çalışmaktan) şeytandan kaçar gibi kaçarlar, bu söyleşme içinde pençeleşirler. Onlardan birini öldürmek, benim mezhebime göre, on kişiyi diriltmekten iyidir.”

 Sonra İmam Gazalî, din zayıflığı ve kötü hallilikten ötürü üzüntüsünden haykırır. Dedi:

Haydi, dininize sahip çıkın, o (fitneyi) gidermek için hemen koşun. Bu söz yayılmadan önce (bunu yapın), sonra dinin bakiyesi kalmaz. Bu soysuz kavmi defedin, yoksa aziz dini zelil edersiniz. O büyüğün naklinden (bize) ulaşan şey bu asırda bütünüyle aşikâr oldu. Cahilin biri hile için bir iki fasıl ezberlemiş; (bunu başkalarını) aldatma ve bağ için yapmış. Hikmet meselelerinden füruatı ve hikmet risalelerinden (bazı şeyler) okumuş O (okuduklarıyla) zahmetle hakîm olmuş, küfür ve din yolunda iki parça olmuş. Onu yeri “müzebzebîn” güruhundadır, “ne onlara” onun şanıdır. Onun şekli hünsa; ne erkek ne kadındır. Sert yüzlü çaylak gibi muhannes. Tavuk, küçük çocuğun avıdır, yani onun hilesi cahiller sürüsünedir. Sonunda şöhret ve bidat için hikmete kanaat etmez. Bazen tevhidden bir şeyler ele geçirse de hayret ve öfke ile yapar. Bütün kelam ve nasları terk etmiş, ömrü boyunca Füsûs’u bilmeksizin/bilinceye kadar. Ehl-i Sünnet’ten şeytan(dan kaçar) gibi kaçar, daima şeytanla arkadaş olur.   Sonunda yılan zehriyle iki lokma yer. Cahilin dini sırf benlik getirir. Her seferinde şiddet göstererek ağız yapar, kimi zamanda ses çıkarır. Beyitmiş gibi söylenmiş saçmalıkları yine “seslerin en çirkini” ile okur.. Onun manası nedir dediğin zaman (verdiği cevaba) dudak ve bıyığı üzere ağlamak lazım. “Arada yalpalayıp duranlar (müzebzebin) ne bunlara ne de onlara (bağlanırlar). Allah’ın şaşırttığı kimseye bir yol bulamazsın.”  Hepsi cahil avamın beğenmesi, onu imandan soymuş.    İnsanların avamıyla sohbet âfeti, Hannas’ın âfetinden fenadır, bil.

12- Telbîs istikametinde ilk şüphe, İblis’in yolunda akıldan ortaya çıktı. Kazaya itiraz etti önceden, kendi taatının sonunu kendi bilmedi.

“Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın” inkar illeti ile (kendini) ma’lul etti. İman hakikatlerine karşı aklın gözü, renklere karşı doğuştan körün gözü gibidir. Anlayış (hıred) akıl nuruyla görücüdür. İlki göz gibidir, ikincisi ise güneş ışığı gibi.    Akıl nakil ile nedir, gayet nur, nûr âyetinden murat bu ikisinden geldi. Nakil anne, akıl baba gibidir. Hak din o (ikisinin) arasından açığa çıkmıştır. Kendi uyanık olan kişinin nezdindedir, akılların ötesi(ndeki) tavırlardır. Anlayış (hıred) nuru ve parlaklığı nakilden buldu. Akıl nakilsiz nedir? Batıl ve yalan.

13- Nasır Hüsrev de bu kavimdendir. O, eski bidati yenilemiştir.    Aslen felsefeci ve tıynet olarak râfızîdir. Bu iki (zümre)den uzak dur, (bunlar) din   düşmanlarıdır. İlim, hikmet ve tevhidden hâlî, taklid üzre mahza kâfir olmuş. Onun cehaletini (yalnız) fazıllar bilseler de küfür ve fışkını bütün dünya bilir. Bütün ilimler, faziletler ve hünerlerin her türünden (nasipsizdir, yalnız) şairlik hariç, o ayrı bulunur.

Şiirin kendisi nedir ki onunla övünürler ya da böbürlenirler.

Şiir, (büyük) adamların âleminde çocuk oyunu olarak bilinmektedir. Benim için -açıktır ki- bu şiir, beni gökten yeryüzüne getiren bir bahanedir. Doğduğumuz (vakit ne) kötü talih(miş), ki bu zamana düştük. Din ilmini onunla meşhur edeyim diye yüz tekellüf ve güçlükle şiir söylerim. Bütün olarak Nâsır’ın fitnesi bütün cihanda zahir oldu.   Zulmet ve küfrü tamamıyla topladı, ona Rûşenî-nâme adını verdi. Cansıza fiil atfediyor, ateşperest sözünü Hudâ kelamı yapıyor. Onun sözü çok daha hatalıdır. “Yaldızlı sözler” o tarzdadır. Onun fesahati o yoldan gider (şatafatlı sözler söyler), sonunda cahil ona aldanır. Badem helvasına zehir katmış, kendi idrarını elvan şerbeti diye satmış.    Usul çizgisi hasıl olmadığı için makul olmayan sözlere inanır. (Halbuki) söyleyeni Ebû Ali (İbn Sina) bile olsa hiç(bir söz) batılı doğru yapamaz. Yine, Aristo’nun söylemiş olduğu batıl ne zaman hak oldu?

Ebû Ali de söylese hak haktır, bir veli de söylese batıl batıldır.

14- Şeyhülislam’ın  işaret ettiği gibi; (o) bu sırrı şöyle açıkladı: İyi iyidir, kötü kötüdür, ancak sen iyinin iyiliğine, kötünün kötülüğüne bak. Mutlak kötülük veya kendi kesîrü ‘ş-şer yoktur ve olmaz. Sen hepsini iyi kabul et. “Bir çarpıklık görecek misin”  (âyetini) okuyorsun (da idrak etmiyorsun). Toplan, nedir bu perişanlık? Hayır ve şer; biri varlıktan diğeri yokluktandır. Bu söz, kalemî (tedrise dayalı) değildir, kademî (keşfe dayalı) dır.

15- Baba Ferec  dedi ki: “Kötülük yoktur ve senin kötü gördüğün şey (aslında) iyidir.” Ahmağın biri cânî katil bir kafiri gördü, (sonra) onun hayrı hakkında Pîr’e soru sordu. (Baba Ferec şöyle) dedi:

“Onda (öyle) iki hayır gizlidir ki nebî ve veli o (hayırlara) sahip değildir.”

“Onu öldüren din yolunda gazidir (sevaba girer), yine onun öldürdüğü seçkin bir şehiddir.” (Onun) pak nazarı işte böyle görür. Nazenin (kişi) her şeyi nazenin görür.   Dervişler işte böyle görür. Onların sohbetinden (uzak kalana) yazıklar olsun. (İnsanların) iyiliğini istemek, (onlar hakkında) kötü düşünmekle olmaz. Ayıp aramak dervişliğe aykırıdır.

Ey aziz! Hakimden kötülük gelmez. Onun yaptığı her şey öyle (iyi, hikmetli) gerek. Çok hayırdansa az şer iyidir. Sen, tedbirde çok hayır var (diye) bil.

16- Duymuşsundur, Hâce Sâ’inüddin  (şöyle) dedi:

“Dinde rehber olan (bir) kişi (vardı): O, kendi kendine din yolunda gidiyor (kimseye karışmıyor) ve halka (mutlak) irade(nin tecellisi cihetin)den bakıyordu. (Hâce), güzel ve yeterince açık bir söz söyledi. Allah onun temiz sırrını takdis etsin. Hakk Taâlâ bu iki paydan sana ve bana, ilim ve ihsan/adalet vere.

17- Hâce Abdurrahîm Tebrîzî, ne güzel demiş eğer çekişmezsen. Dedi ki:

“Kur’an’ın lafzı ve insanın sureti, meselde iki eş gibidirler. Onun (Kur’an’ın) manası ve bunun (insanın) ruhu gizli olduğundan, (bu bakımdan) yine çifttirler.   Her ikisinde hakikatin kendisi sır (gizli) olduğundan birdirler, “fark gözetmeyiz”  geldi yine. Akıl, can, his ve o (beden?), bu dört şey ile insan bir duvardan farklı oldu. Bu dört şeyin hey’et-i içtimaîsi, onu Cebbâr’ın halifesi eder. Her kimde bu dört şeyden bir tanesi yoksa o insan değil bir duvar nakısıdır. İnsanın hissi eğer ona sahip değilse, akıllı (kişinin) nezdinde cansız bir bedendir. Ve o melahet, nazar ehlinin katında, (bir) manaya ve mazhar suretlerine sahiptir. Diğer manevi cezp edilmiş nasip o resul ve nebiden, veli ve habibdendir. O üç şey) ve bu dört, tamamı yedi,  insanların hayırlısı (Hz. Peygamber’in) zatı hepsinin camidir. (Hz. Peygamber, bu) yedinin her birini aşikar ve gizli kılmış,

“Ben en melih olanım” (sözü) bu bakımdan söylendi. (Aynı şekilde) insanın mukabili Kur’an’ın manasında yedi batın vardır. Her biri o yüzden buna yakın geldi. “Seb’ul-Mesânî”nin  sırrı bu oldu. Efendimizin zahiri, Rahman’m sureti(dir), manası da “Onun ahlakı Kur’an idi.” (sözündeki gibi) Yedi yedi daha on dörttür, o isimden ötürü Taha’yı buldu ki tam ayın ondördü (bedr) oldu. Lafız ve mana, can ve ten; biri diğeri gibi muciz değildir ve asla olamaz.

18- Ulu Şeyh Ebu’n-Necîb,  bir saliğe (zikir) telkin ettiği zaman, Onun yanına güzelce oturur, Huda’nın isimlerini (bir bir) ona okurdu. Sonra, hangisi ona tesir ediyor diye tedbir için bakıyordu. O isimlerden biri onun makamı oluyor, (o da) ona ‘bunu devamlı zikret’ diyordu. O isimde onun işi kalmayınca, yine diğerini öylece okuyordu.  Ona bir isim yine yüz gösterince, onun zikrini ona emrediyordu. Sonunda bir kısmıyla veya tamamıyla o mürid arzuyla muttasıf oluyordu. Saliklere böyle nazar (etmek) gerekir, mürşidliğe de böyle bir kişi yaraşır. Bu asırda ise bu iş çok azdır. Sakın ey azizim, sakın! Ta ki gulyabanlara aldanmayasın, herkesi yol arkadaşı saymayasın. (psişik vampirler)

Akıllı kişi, (işi) baştan düşünen, başkalarının halinden ibret alan kişidir. Bu günlerdeki eblehlere bak, kendini şeyh etmiş, o ham kaltaban. Cümlesi işve alıcı, hepsi din satıcısı, şarap ve kadehsiz coşmuş bütünü. İster şeyhleri al, ister müridleri (hepsi) ilim hikmet ve tevhidi inkar eder. Zulmet ve nur; bu ne bîhaberliktir! Cehalet ve velilik, bu ne eşekliktir.

Onlardan biri demiş: “Lâ ilahe illallah” de, (sonra) git bunun üzerine kal, hiçbir şey arama. (O) hiç ahlakını bozmamış ve Azâzil’den işveler yememiş. Kendini bilmeyen ise iyilikten, yine sır âleminden dem vurmuş. İçten kibir, şirk, gurur ve mevki (hırsı taşımış), dil ile “Lâ ilahe illallah” (demiş).

Köpek ile melek birlikte oturmaz, hades ile nasıl kıdem sözü (hadîs) ediyor?

Göz bebeği (insan-ı kamil) ve çer çöp (sapık kişi ha)! Tevhid nuru ve kötü ahlak (beraber, öyle mi) hâşâ! Evi “lâ” süpürgeleriyle doldurdun, (oysa) onlardan bir tanesi evi süpürmeye yeterdi. Sarayın avlusu temiz olmadığı için, süpürge çerçöpün ta kendisidir. Aynanın yüzü siyah olduğu için, beyaz renk (aynada) siyaha döndü.

Zikrin feryada ihtiyacı yoktur; şeytanın hilesi (işte) o bağırmaktandır. Dimağını sesle ezdiği sürece, (kulağına gelen) her tınlamayı Hakk’ın hitabı saydı (oysa o dimağ rahatsızlığıydı).

Vehimleri vücûdî zannetti, şeytanın kendisini melek sandı. Saçma hayaller ve vehimler içinde, sersemlemiş hasta gibi yerinde saydı. O pak âlemin zevki hayal ise (bu) ne güzel ses, bu ne hoş tiryak! Hâşâ lillah, agâh kişiden (onu tenzih ederim); böyle bir suretten Allah’a sığınırım.

19- Bir kişiye verdiği cevapta Şeyhülislam mana incisini deldi. Ona (şöyle) dedi:   Hiç Huda’ya geldiği olur mu? dedi,

Bari bize olur de? Halkı getiriyorlar ve götürüyorlar, olan her şeyi kendilerinden biliyorlar. Kendiliğinden gelen (şeye) hüdâî derler, O’nun hiç misli ve benzeri olmaz. O kendi geldi, kendi kendine Hudâ dır. Bütün illetlerden uzaktır. Biz O’nunla (meydana) geldik ve bizim bizliğimiz O’nun sayesinde ortadadır, O ise ortada değildir.   Biz hepimiz bütün bablarda O’ndan olduğumuz için, biz ortada nasıl (mevcut) oluruz, anla.

20-  Hâce imam   ona soru sorduğu zaman Baba Ferec sözü tam söyledi:

“Bu âlem muhdes mi yoksa kadim midir? Bu ikisinin durumu selim kalp indinde nedir?” Baba ona yakîn ile bakarak dürr-i seminden daha güzel bir nükte söyledi.   Şöyle ki

“Ferec, gözünü açtığından beri nazarı bu âlem üzerine düşmemiştir. (Bana) gönül ve gözün bir kez olsun görmediği bir şeyin vasfını niye soruyorsun?”

Hâce, (Baha’nın) işin ehli olduğunu bilince, kendi ilim tahtasını suya attı. Hakk’ın nurundan hayran olan gönlün nazarına âlemin hudutları gelmez. Ne zamana kadar bu dedikodu ve bu heveskârlıkla (oyalanacaksın), gayret et ki (sen de) bu makama erişesin.

21- Akıllı bir kişi, çimende ve lalede oturmuş halde bir çiğ damlası gördü. Âlemde bulut yoktu, bu şebnem nereden ortaya çıktı, dedi.   Onun merkezi yer ve göktür, onun vücûdunun tabii meyli nereyedir. Bir zaman bu söz ile geçti, güneşin aydınlığı dağa ve çöle düştü.   O halis kişi, çiğ damlasının birden bire yukarı yöneldiğini (buharlaşmaya başladığını) gördü. Onun meylinin göğe doğru olduğunu gördü, onu hava kabilinden olduğunu bildi. Sen bu iki âlemin verasını, sakın aşağı doğru karar (bulmuş) kabul etmeyesin. Usta binici nazarî kuvvet ile o yüzden şahlar gibi daima seferdedir. Amel ve nazardan, şah ve vezir gibi, gâh av hayvanı ile (peşinde) gah tedbîr/tuzaktadır. Senin yürük atın zemin üzerinde koşunca, ondan senin eteğine nasıl toz ulaşır?

Kolaylıkla menzile ulaşıncaya kadar, etek yol tozundan saçmıyordu. O yüzden herkes işi ve iş-buyuruculuğu kolaylıkla arayıp sormaz. Yine bilirsin ki sen oluncaya kadar mumun ateşi ve senin dumanın Ancak senin o bilginin faydası olmaz ki orada artamaz.  Kemal kesbetme yeri bu âlemdir, kendi nefsinin cehaleti, dalaletin ta kendisidir.

22- Küçük (bir çocuk) suyun üzerinde kendi aksini gördü, ondan korktu ve “baba” diye bağırdı.

“(Su) küpümüzün içine bir çocuk gizlenmiş, onun korkusuyla titrer oldum.”  Yaşlı baba hemen koştu, aptallıktan küpün içine baktı. Onda kendi aksinin suretini gördü, ona şöyle dedi:

“Ey yaşlı adam! Kimden saklanıyorsun;?”

Bu beyaz sakalınla küpe girmişsin, çocuğu korkutuyorsun. Senin korkundan su içemiyor. Sen buradayken insanlar nasıl su alabilir?

Hiç olmazsa bunu ver ve (bu) hükme bak. Çocuğun aklını ve adamın sakalını gör. Cahillik işi de işte böyledir. Sen kendi aksinden korkuyorsun. Divane köpek hangi suyun başına gittiyse, suyun üstünde bir köpek görüntüsü gördü. Su içememekten susuz kalır, çünkü kasten suyun üstüne bakar (suyu değil aksi görür). Nefs-i emmâreyi gör ki tevhidde (onu) senin elinden kimse kurtaramadı. Latif suyun üzerinde köpükler bulunduğundan görmüyorsun, meğerki kendi suretin. Kendi nefsindeki su temiz olduğunda, eğer sen suda köpek görürsen (o zaman) korku var. O bakışta beğenilmeyen, Huda’nın rahmetinden mahrum olan (aslında) sensin. Hakk kimi lütfuyla muradına erdirirse, gönüllerin avlusunu onun makamı kılar. Ve kim O’nun civarından tard edilirse gönül kapısından merdud olmuş demektir.

23- Ulu Şeyh Sa’duddin Hamûye, temkin ile bir yol üzerinden geçti.   Pîr’in yolunda bir su havuzu vardı ki (etrafını dolaşmak mümkün değildi) çaresiz ondan geçilecekti. Şeyhin biniti, suyun üzerinde beliren kendi aksini görünce geri sıçradı. Şeyh şöyle dedi:

“Suyu dalgalandırın ki onun üzerindeki aksi örtülsün.” Berrak su bulanık oldu (böylece) şeyhin atı zahmetsizce ondan geçti. Ondan sonra, sağdan soldan ashabını (çağırıp) işaret etti ki

“Bu (hal) sizin yolunuzdur.”

“Senin nefsinin atı, serkeş (hayvan) gibidir. Sakın ha onun (yüzün)den aylak olmayasın. (Nefsin bir şeyden) korkunca, (bil ki) o (kendi) görüntüsünü görmekten ötürüdür. Kendini görmekten (kurtulup) yatışınca, zaruri olarak senin emrine uyar.”

Eğer bir sünnet(i yapmak)tan ötürü kendini görür (ürkerse), git onun zıddı mubah (bir şey) yap (ki yatışsın). Adetin haline gelen her ibadet, nefsinin kuvvetidir, o(nu) ibadet (diye yapsan da).  Demek ki, istidad sahibinin tedavisi, zıtların suretinden (istifade etmekten) başka (bir şeyle) olmaz. “Sen hayırlısın” ile kilisede olmak, “Ben hayırlıyım” ile mescitte olmaktan iyidir. Teklifin sırrı, ta’ciz (acizliği kabul etme) hükmüdür. (Bunu) bilen kişi temyiz ehlidir. İnsanoğlu yük aldı, faziletler/fuzuli şeyler, Tanrı’sı onun hakkında “çok zalim ve cahildir” dedi. O’nun lütfü eğer demediysen “onlara verildi” Onu taşırlar bilakis “Onları taşıdık” Ne zaman sona ulaştın ey gümrah! “Allah tevbeleri kabul etti”siz sen ve senin yükün. Onun yükünü yüklendi ancak aciz kaldı. Kendi aczinin levhasını okudu. “İcabet eden” sofrasını hazırlar, “Ben yakınım”da (bunu) tekrarlar. Sana özür ile gelen bir ma’siyet, ucub getiren bir taatten daha iyidir. İblis’in kibrini ve Âdem’in (aleyhisselâm) aczini gör. Bu iki (örnek)ten bir işi kendin için seç.    O, kibirden ötürü ebedî lanetlik, bu miskinlik (itirafın)dan ötürü biricik seçkin. Bu sözün başını sonunu birlikte (aynı) getirdim: Taati kendi nefsin için yapma. Sen seni daha büyük yapacak şeyi istersin (halbuki), seni küçülten şey, senin için daha iyidir. Gönül ehli zaman zaman “Rahman’dan şeytana sığınırım” demişlerdir.

24- Kalabalık bir cemaatle birlikte dağa gezinti için gitmiştim. Dağın yamacında daha yeni oluşmuş bir yarık vardı. Yamacın içinde küçük bir böcek buldum; taze ve yeşil (otlardan) suya ve yiyeceğe kanmış (bir halde). O yerde kendine bir makam yapmış, su ve ot arasında beslenmiş. Yamacın arasında hiçbir şekilde ne delikler ne de geçitler bulamadık. Halk onun bu suretini görünce hepsi imanlarını tazelediler. Bunun rızkı hangi yoldan geldi, bu ter ü taze otu nerden buldu? Azık can kuvveti içindir, o da Yaratıcı’nın fıillerindendir. “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Allah, emrini yerine getirendir.”  Hakk’ın fiiline sebep (atfetmek O’na) yaraşmıyor. Çünkü (O’nun ilmi) hiç azalmaz ve artmaz.    (O’nun fiilini) sebepsiz gör çünkü (O daima) diridir. Toplan (kendine gel), ne zamana kadar (böyle kalacaksın) ey dağınık kişi! Yemekten öleni gördük, ama açlıktan ölen nadirdir. VARLIKLI DA OLSAN DERVİŞ DE OLSAN KENDİ RIZKINDAN BAŞKASINI YİYEMEZSİN. SEN (MALI-YİYECEĞİ ASLINDA) FALAN (BAŞKASI) YESİN DİYE TOPLARSIN. AKILLI KİŞİ BUNU APTALLIKTAN SAYAR.

25- Nazenin Hatun   bir gün şöyle dedi: “insanoğlu âciz ve zebundur.” “Onun gönlü ve bedeni Hakk’ın iki parmağı (arasın)dadır. Sonra hesaba çekilmiş olur ki müşkil olan budur. Bu son derece acz ve ıztırardır. Kimse buna ihtiyar diyemez. Hepsi bizim şe’nimizdedir aye-i acz. “Siz dileyemezsiniz”  son derece acz değil de nedir?”   Çünkü, O’nun aciz bırakması tekliften ötürüdür. Teklifin sırrı ise lütuf ve teşriftir. Acizlik, imkânın beslemesidir (hânezâd). O’nu mazharı, insanın zâtının nakşıdır. Teklif ilim ve amel işi olduğu için, insanoğlunun iki âlemde yeri vardır. Onun bütün tekrîmi bu aczden ötürüdür.

SÂLİKLERİN SEYRİNİN SON SINIRI ACZDİR. GÖRDÜĞÜN GİBİ ACZ, İKTİDAR OLDU. Yine görüyorsun ki cebr ihtiyar oldu.    (Bu) “olmak” değil, yokluk kapısını çalmaktır. Çoğalmak bütünüyle azalmaktandır. İdrakten acz idraktir dedi. Gördüğün kişi ve temiz mezheptir. Kemal ehlinin yolu böyledir. Bundan gayrisi küfür bidat ve sapıklıktır.

26- Tabiîn döneminde bu isim vardı. Füru’ ve ahkâm ilminin alimi Bu asrın insanları geçip gidince, insanların gönlü yoldan çıktı.  Fitne ve ihtilaf ortaya çıktı, din ilmi fıkıh ilminden ayrı oldu. Cihanın hilelerini bir araya topladılar ona fakihlik adını verdiler. Yahudiler ve hırıstiyanlar gibi tasniften ötürü hak dinin hükümlerini tahrif etmiş. Muciz lafzı onunla kurtardılar, manalarda kalem oynattılar. Cumartesi ashabı (Yahudiler) gibi tuzak kurdular, ribaya saf alış veriş dediler.

Yüz otuz ve yirmi hesap etmiş. Huda’yı alışverişle aldat(maya kalkış)mış. Hilelerle Hudâ ile savaşıyor. Evet “Harp hiledir”  meseldir. Gâh küçük sarık satar ki böyle bir hile çirkin olsun. Gâh bir yüzüğü öne sürer ki o dervişin evini barkını (alıp) götürsün. Bu sebepten onun avı bu parmaktandır ki iş bu eldendir bilesin diye.  Onun ölü çakılı yarım kuruş eder, öyleyse hesapta basıl yüz (kuruş) eder. Evet bu Mevlâ’mızın kazasındandır. Ne yapalım, bu Mevlâ’mızın belasıdır. O zaman ki o kaza sevk etmektedir, kader onun gücüyle geri durur, Ben böyle kaçınılmaz kaza görmedim, ki hepsi yarım dirheme olmaz. Hile ve tezvîr etmiş kendisiyle doğru, yeni bunun kendisi kazanın sicil memuru.

Sicil, Siccîn kitabından olduğu için, yüzbin lanete layıktır.

Fetva sahibine bak yine, vesveseci (şeytan)a takva lakabını takmış.

Murdar bir köpek gibi derununda hırs var, dışardan suyumu iki kulle getir. Kibir, haset, cimrilik ve hırstan kendi bedeni ve canı üzerine bin düğüm atmış. Diğeri tefakkuhtan gönül kasvetlerini, son derece gönül şekavetinden ötürü arar.  Abdest için ona yirmi batman su gerekir, kıratta başı kabak gibi olmuş. Namaz kılma vaktinde şeytan gibi vesveselerle bir âlem açar. Yani o takva huzurda (olmaktan)dır.

Kör olan kişi yolu göremez. Beyni ve kanı, hepsi emirin sofrasındandır ve çisenti ile (kendini) toprağa sürüp temizlemektedir (ta’fîr). Haramın müşâhirlerinden(?) toplamış birkaç dirhemi tam bir cimrilikle.  Gece gündüz açlıktan ölmüş ve o alçaklar haram yememiş. Sonunda onu sermaye yapmış. İşte sana mubah kazanç, işte sana helal! Hepsi mülk ve esbab bağındalar. Onların fakihlerini anma ki (bu aldatmanın) erbabıdırlar.

Fıkıh, yol görmek ve yola gitmektir, (doğruyu yanlışı) karıştırmak ve (öyle) söz söylemek değil. Bir lokmaya razı olan kişi, nasıl ilim, dava ve yemin eder. Selem (akdi hususunda) birçok meseleler anlatıyor, (ancak) tevekkülden bir şey bilmiyor.

Sabır, şükür, rıza ve saf tevbe nedir?

Muhabbet ve ihlas ne demek?

Cehalet(im)den dolayı bu sözü söylemiyorum, çünkü ben bu fıkhı iyi bilirim. O (ilim)de okumuşluğum ve yazmışlığım var. Bu hususta tarife gerek tok. Din ilmini oku ve sünnet yolunu tut. (Bu) öğüdümü zaman kabul etmiş.  Farzı, sünneti ve helali, haramı bil. Hoca (ya da) imam değilsen ne oldu (ne elde ettin)?

(Bildiklerinle) amel etmeye gayret et, ilmi rehber edin ki onun sayesinde tahkik âlemine ulaşasın.    Eğer Hakk’tan korkmuyorsan her istediğini yap, (daha) ne soruyorsun.

Kendi başına bir eşek yükü sarık koymuş, ucunu da sarkıtmış. (Kitaplardan) birkaç faslı ezberlemiş, kendini zorla (kitap yüklü) eşek etmiş.  (Şu) dönen çark (felek) kadınca iş yapar. Onun tersine (haksız) ameli çoktur. Bütün insanlardan onu seçer; bütün erkek eşekleri din şeyhi yapar. Ucub ve kibri çok olan kişinin avamın katında yakınlığı çoktur.

(Avamın) bütün meyli ahmak ve aptaladır; onun rehberi daima şeytandır (gul).

Bir eşek kafalıya fakih lakabı verir, mülk alemini bir gemi eder.

Akıllı bir kişi ondan (felekten) huzur bulmaz, o her zaman çirkinin yüzünü süsler. Eğer muvahhid bir şikayet ederse bunu hikâyet (kastıyla) yapar.

Kemalden söz payı veriyorum, senin ne işin (var) ki bana layık değil. Benim vaktim bu yüzden daima hoş geçer, çünkü gönlüm fakirlik yolunda gidiyor.  Önüne gelen her şeye razı oldu, ne kadar buyurur(sa) vaktin (emri) olur.   Kanaat ile iç hazine yüklenmiş, boş makam ve maldan fariğ olmuş. Ne medrese ne kadı ne hatip ne muallim ne vaiz ne edib. Benim Zühre’m (yıldızım) o makamdan gider ki gönlüm şeyhimin kokusunu duyar. Bütün dostlarım büyük oldular, riyazetle hepsi ulu (kişiler) oldular. Her birinin (halinin) şerhini veremem. Hudâ herkese hayır versin.   Şimdi sözün dizginin çekeyim, çünkü sözün beyanına sınır yoktur. Herkese iyi huy âdet olsun, herkesin sonu saadet üzre olsun.

Kaynak:

Mehmet TEMELLİ, Mahmud–u Şebüsterî Hayatı, Görüşleri, Üç Risalesi, 130544-Yüksek Lisans Tezi Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, 2003-İstanbul.

KİTABU’L NAKŞİ’L FUSÛS- FUSÛS NAKŞI KİTABI


Şeyhu’l Ekber MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

(Fususu’l Hikemin Özü olan risaledir.)

Bismillahirrahmanirrahim

Allahumme barik aleyye ve temmimhu Allah’ım! Üzerime bereketini indir ve tamamla.

Hakikat: 1 – Ademî Mesajdaki İlâhî Hikmet –

Bil ki; Allah’ın güzel isimleri (Esmau’l- Hüsna) zatları itibariyle âlemin varlığını gerektirirler. Bundan dolayı yüce Allah âlemi normal, düzgün bir beden olarak yarattı ve Adem’in (a.s.) de bu bedenin ruhu olmasını öngördü. Adem derken insanî âlemin varlığını kast ediyorum, “ve aileme ademe’l esmae kulleha / Adem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 31) Çünkü bedeni yönetip yönlendiren, sahip olduğu güçler itibariyle ruhtur. Nitekim isimler İnsan-ı kamil için güçler konumundadır. Bu yüzden “âlem büyük insandır” denilir. Ancak âlem, içinde insanın var olmasıyla bu niteliği kazanır. İnsan, ilâhî huzurun bir özetinden ibarettir. Allah’ın özel olarak ona suret vermesinin nedeni de budur. Hadiste “İnnallahe haleka âdeme ala suretini /Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.”, bir rivayette “rahman’ın suretinde” denilmiştir. Allah onu âlemin gayesi olan öz/ayn kılmıştır. Tıpkı nefs-ı natıkanın (konuşan nefis) insan şahsının varlığının maksadı olması gibi. Bu nedenle insanın yok olmasıyla dünya harap olur ve insan ahirete taşındığı için de ümran/bayındır hayat ahiret yurduna intikal eder. Dolayısıyla insan maksat itibariyle ilk (evvel), varoluş itibariyle son (ahir), suret itibariyle açık (zahir) ve menzil itibariyle gizli (batın)dir. İnsan Allah’ın kulu, âleminse rabbi (idarecisi)dir. Bu yüzden onu (Adem’i/insanı) halife, soyunu da halifeler kılmıştır. Nitekim âlemde insandan başka hiçbir varlık rablık iddiasında bulunmamıştır. İnsanın bu iddiada bulunmasının nedeni de içinde bulunan bazı güçlerdir. Yine âlemde insandan başka hiçbir varlık kulluk vasfını nefsinde bu kadar sağlam bir yere oturtmamıştır. Varlıkların en düşük menzilinde bulunan taşlara, ağaçlara dahi kulluk etmiştir. Yani rablığı itibariyle insandan daha aziz, kulluğu itibariyle insandan daha zelil bir varlık yoktur. Eğer bunu anladıysan, insanın varlığıyla kast edilen hususu da sana anlatmışım demektir. İnsanın esmau’l hüsna ile izzet bulmasına, izzetini onlardan aramasına bak, onlarla zuhur edişi aracılığıyla onun zilletini de görürsün. Bu hususu iyice anla. O zaman anlarsın ki insan iki suretten meydana gelen bir nüshadır: Hakkın ve âlemin suretinden…

Hakikat: 2 – Şit Mesajındaki Üfleme Hikmeti –

Bil ki; Hakkın bağışları kısımlara ayrılır. Bu bağışlardan biri şudur ki, Vahhab (çok bahşeden) isminden özellikle nimetlenilsin diye verdikleridir. Bu da iki kısma ayrılır: Biri zati, biri de esmalardan (isimlerden) kaynaklanandır. Zati bağış ancak isimlere tecelli etmekle gerçekleşir. İsimlerden kaynaklanan bağış ise hicapla beraber olur, bu bağışları alan biri onları ancak sahip olduğu kapasitesi oranında alır. Nitekim buna şöyle işaret edilmiştir: “Ve a’ta külle şey’in halkahu / O her şeye hilkatini verendir.” (Tâhâ,5) Nitekim bu kapasiteden kaynaklanan bir durum olarak bazen bağışlar kaçınılmaz olarak gerçekleşen hal ile istemekten dolayı verilir, bazen de sözlü istekten dolayı verilir. Sözlü istek de iki kısma ayrılır: tabii isteme, ilâhî emre uymak suretiyle isteme. İsteme, hikmet ve marifetin gerektirdiği bir olgudur. Çünkü O emredendir, mülkün sahibidir; her hak sahibini hakkına ulaştırması onun için bir gerekliliktir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Şüphesiz senin ailenin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin, gözlerinin ve aklının da senin üzerinde hakkı vardır.”

Hakikat: 3 – Nuh Mesajındaki Subbuhî Hikmet –

Tenzih edenin tenzihi tenzih edilen için bir sınırlandırmadır. Çünkü onu tenzih kabul etmeyen şeyden temyiz etmiş olabilir. Şu halde bu vasıfla nitelenmesi gereken için bu vasfı kullanmak kayıtlandır-madır. Şu halde mutlak olarak kayıtlanan yüce varlıktan başka bir şey söz konusu değildir. Bil ki; kullarından kendisini tanımalarını isteyen hak, indirilen şeriatların lisanıyla vasıfları açıklanan zattır. Şeriatlar indirilmeden önce akıl marifetin bu düzeyine ulaşamamıştı. Dolayısıyla Onu bilmek, hadis (sonradan olma) özelliklerden Onu tenzih etmek demektir. Buna göre arif, Allah hakkında iki marifete sahib kimse demektir. Biri şeriatların indirilişin-den önceki marifet, biri de şeriatlardan edinilen marifet. Ama bunun şartı getirilen ilmin Allah’a döndürülmesidir. Eğer bu yolla bir ilim keşfedilirse, işte bu, ilâhî bağışların zatî olanları kapsamına girer. Şit bölümünde zati bağışlara değindik.

Hakikat: 4- İdris Mesajındaki Küddusî Hikmet

Yücelik iki kısımdır. Biri mekan (yer) yüceliğidir. “er-Rahmanu ala’l arşi’steva / Rahman arşa istiva etti.” (Taha,5) ayetinde mekan yüceliğine işaret edilmektedir. Bulut ve gök, mekan yüceliğini ifade ederler. Bir de mekanet (makam) yüceliği vardır. “Kullu şey’in halikun illa uechehu / O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.” (Kasas,88) ayetinde buna işaret edilir. İnsanlar ilim ve amel bağlamında tavır sergilerler. Amel mekana (yere), ilim ise mekanete (makama) yöneliktir. Üstünlük anlamında yüceliğe ise “Ve entumu’l a’levne / Üstün olan sizsiniz.” (Al-i imran,139) ayetinde buna işaret edilmiştir. “Vellahu meakum / Allah sizinle beraberdir.” (Muhammed,35) ayeti zuhur ettiği yerlerdeki tecellisiyle ilgilidir. Buna göre O, öyle yüce bir tecellidedir ki “ke mislihi şey’un benzeri gibisi.”, “inneni meakuma esmau ve era / İkinizle beraberim; işitir ve görürüm.” (Taha,46) Ve “acıktım, beni doyurmadın.” gibi tecelliler onun kadar yüce değildir. Hakikat:

5 – İbrahim Mesajındaki Hakimiyet Hikmeti –

Kulun aynını ispat etmek zorunludur. Ancak o zaman Hakkın onun kulağı, gözü, dili, eli ve ayağı olması sahih olabilir. Hak şanına yaraşır şekilde hüviyetiyle onun bütün güçlerini ve organlarını kapsar. Bu nafile kulluk sevgisinin bir sonucudur. Farz sevgisinde ise, Hakkın seninle işitmesi ve seninle görmesi söz konusu olur. nafileler neticesinde ise sen Onunla işitir ve Onunla görürsün. Senin nafile iba-detlerdeki derecen, mahallin kapasitesinin derecesine göre belirginleşir. Farzlar aracılığıyla idrak edilen her şeyi idrak edersin. Bu hususu iyice anla.

Hakikat: 6 – İshak Mesajındaki Hak Hikmeti –

Bil ki; hayal huzuru, ontolojik anlamda şey sayılan, sayılmayan her şeyi kapsayan toplayıcı bir huzurdur. Bu huzurun her şey üzerinde, tümü de doğruluktan ibaret olan tasvir hükmü söz konusudur. İki kısma ayrılır: Bir kısmı, suretin hariçten gerçekleştirdiği tasvire uygundur ki, bunu keşif olarak ifade ederler. Bir kısmı ise uygun değildir, buna da tabir denilir. Bu bağlamda insanlar iki kısımdır: Alim ve öğrenen. Alimin rüyası tasdik edilir. Öğrenen ise, hakkın kendisinde meydana getirdiği bu suretle neyi irade ettiğini öğrenene kadar rüyayı tasdik eder.

Hakikat: 7 – İsmail Mesajındaki Yüce Hikmet –

Âlemin varlığı henüz gerçekleşmemişken var edicisinde “Mucid” bir çok nisbeti veya ismi gerektiriyordu.-bu ikisinden dilediğini kullanabilirsin- Ama bu kaçınılmazdır. Bunların tümüyle âlemin varlığı gerçekleşir. Şu halde âlem, zatlardan birinden mevcuttur ki, isimler itibariyle çokluk tekliği ona nispet edilir. Dolayısıyla âlemin varlığı ancak iki şeyden kaynaklanır: Söylediğimiz niteliklere haiz ilâhî kudret ve kabulden. Çünkü imkansız olan bir şey tekvini (varoluşu) kabul etmez. Bu yüzden yüce Allah “kun= ol” dedikten sonra “fe yekun: hemen oluverir.” buyurmuştur, burada oluvermeyi, kabul etmesi itibariyle âleme nispet etmiştir.

Hakikat: 8 – Yakub Mesajındaki Ruhî Hikmet –

Allah katında din İslam’dır. İslam’ın anlamı ise boyun eğmedir. Bir kimseden bir şey istenirse ve bu kimse istediği şey hususunda isteyene boyun eğer, itaat ederse, o teslim olmuştur (müslümandır). Dolayısıyla bu boyun eğişte müslümanlıkta zorlama söz konusudur. İki türlü din vardır: Biri emredilen dindir. Bu da resuller tarafından getirilmiştir. Biri de itibaridir. Bu da hakkın tazimi esasına dayalı olarak insanlar tarafından uydurulmuştur. Bir kimse Allah’ın rızasını elde etmek maksadıyla hakkıyla bu dine riayet ederse kurtulur. İlâhî emir de iki kısma ayrılır: biri vasıta ile sunulmuş emirdir. Bunda yer alan tüm ilâhî emirlerin kalıbı vasıtadır. İşte bunun muhalefeti tasavvur edilemez. Vasıtalı olana muhalefet edilir de edilmez de, bir de emredilensiz ve vasıtasız emir vardır. Aksi takdirde hususi bir şey olurdu, varlık olmazdı.

Hakikat: 9 – Yusuf Mesajındaki Nurî Hikmet-

Nur keşfeder ve keşfettirir. Nurun en tamamı ve en büyüğü, yüce Allah’ın rüyada tecelli eden ve görülen suretler aracılığıyla irade ettiği şeyleri keşfettire-nidir. Buna da tabir denir. Çünkü bir suretin değişik bir çok anlamı zuhur edebilir ve bununla da suret sahibi hakkında bir tek anlam kast edilebilir. Bir kimse bu nur aracılığıyla keşfederse o, nur sahibidir. Çünkü bir kimse çağırılır, bunun neticesinde hacca gider. Bir başkası çağırılır, hırsızlık eder. ama her iki olayda da çağrının sureti birdir. Bir diğer kimse çağırılır, bir bilgiye, basirete dayalı olarak Allah’a davet eder. Yine bir başkası da çağırılır, o da insanları dalalete davet eder.

Hakikat: 10 -Hud Mesajındaki Ahadiyet (Teklik) Hikmeti-

Bütün yollar Allah’a varır. Allah bütün yolların gayesidir. Dolayısıyla bütün yollar sıratı müstakimdir. Ancak bizim Allah’a kulluk etmemiz, özellikle bizi mutluluğumuza ulaştıran yolda gerçekleşir. O da Allah’ın bizim için şeriat olarak indirdiği yoldur. İlk duruma “ve rahmeti vasiet külle şey’in / Rahmetim ise her şeyi kuşatır.” (Araf, 156) ayeti işaret etmektedir. Şu halde kul, nerede olursa olsun sonuç mutluluktur. Mutluluk ise, uygun olana ulaşmaktır. Bazı insanlar rahmete minnet pınarından nail olurken, bazısı vacip oluşu itibariyle nail olur. mutluluğun hasıl oluş sebebine ise; minnet pınarından nail olur. Muttakininse iki hali vardır: hallerin birinde Allah’ın koruması yerilmiş şeylerle ilgili olur, onu yerilmiş şeylerden korur. Hallerin birinde ise; Allah onun için koruma olur. Bu da malumdur. Hakikat:

11 – Salih Mesajındaki Futuhî Hikmet –

Hakikatler bize göstermiştir ki netice ancak fer-dilikten kaynaklanır. Fertliğin ilk basamağı ise üçtür. Bu yüzden yüce Allah âlemin var oluşunu, kendisi, iradesi ve sözü ile gerçekleştirmiştir. Öz/ayn birdir, nispetleri muhtelif. Nitekim şöyle buyurmuştur: “İnnema kavluna li şey’in iza erednahu. en neku-le lehu kunfeyekun / Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. Hemen oluverir.” (Nahl,40) Cedel ilminde akli tasavvurlara dair önermeler sana perde olmasın. Çünkü bu önermeler dört gibi görünseler de aslında üçtür. Bunun nedeni de dörtte bulunan tek ferdin ilk iki önermede tekrarlanmasıdır. Bu hususu iyice anla. Dolayısıyla üçleme (teslis) sonuç almada muteberdir, âlerninse bir sonuç olduğunda kuşku yoktur.

Hakikat: 12 – Şuayb Mesajındaki Kalbî Hikmet –

Bil ki; kalb Allah’ın rahmetinden var olmuştur. Ve yüce Allah, kulun kalbinde yer aldığını bildirmiştir. Rahmeti ise Onu kapsamaz. Çünkü rahmetin hükmü ancak hadis (sonradan olma) varlıklara taalluk eder. Şayet düşünülüp anlaşılırsa bu enteresan bir meseledir. Sahih rivayette xde belirtildiği gibi Hakk, özü itibariyle ve kendisi olarak değişmediği halde suretler içinde değişip durmaktadır. Kalbler de Hak açısından su kapları konumundadır; Hak değişime uğramadığı halde bu kalblerin şeklini alır. Bu hususu iyi anla. Hakkın şu sözünü duymadın mı: “Külle yevmin huve fi şe’n / O her gün yaratmadadır.”( Rahman, 29) İşte kalb de zihinler de dönüşüp durur. Bu yüzden: “İnne fi zalike le zikra limen kane lehu kalb: Şüphesiz bunda kalbi olan kimseler için öğüt vardır.” (Kaf,37) buyurulmuştur, “aklı olan” denilmemiştir. Çünkü kalbin aksine akıl sınırlıdır, kayıt altına alınır. Bu hususu iyice anla.

Hakikat: 13 – Lut Mesajındaki Melekî Hikmet –

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ellezi halakakum min Da’fin sunime ueale min ba’di da’fin kuvueten summe ceale min ba’di kuvvetin da’fen / Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük veren, O’dur.” (Rum, 54) Ayette geçen ilk güçsüzlükten maksat tartışmasız genel ve özel anlamda mizaç zayıflığıdır. Hemen sonrasında sözü edilen kuvvetten maksat da mizaç kuvvetidir. Özel bağlamda buna hal kuvveti de eklenir. İkinci güçsüzlükten maksat da mizaç zayıflığıdır. Özel bağlamda buna marifet zayıflığı da eklenir. Yani kişinin Allah aracılığıyla kendi zayıflığını bilmesi. Ta ki toprağa karışıncaya ve hiçbir şeye güç yetiremeyecek hale gelinceye kadar. Bu durumda kendi nezdinde bir süt çocuğunun annesinin yanındaki durumunu yaşar. Nitekim bu yüzden Lut (a.s.) şöyle demiştir: “Ev ava ila ruknin şedid / Veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim.”(Hud,80) Güçlü kale derken kabileyi kast ediyor. Resulullah (s.a.v.) ise: “Allah Lut’a rahmet etsin. Aslında güçlü bir kaleye sığınmıştı.”derken marifet güçsüzlüğünü kast ediyor. Dolayısıyla güçlü kale onun hayatını yönlendiren ve onu terbiye eden Haktır.

Hakikat: 14 – Üzeyr Mesajındaki Kaderi Hikmet –

Malumlar oldukları için yüce Allah’ın mahlukatına sunduğu tartışmasız, kesin kanıtı vardır. Malum (bilinen) alime (bilene) kendisi itibariyle üzerinde bulunduğu hali verir. Buna ilim denir. İlmin (bilmenin) malum (bilinen) üzerinde bir etkisi yoktur. Ama malum hakkında ancak ilimle hüküm verilebilir. Bil ki; her Resul Nebidir. Her Nebî Velîdir ve her Resul Velidir.

Hakikat: 15 – İsa Mesajındaki Nebevi Hikmet –

Ruhun bir özelliği nereden geçerse orayı canlandırmasıdır. Ancak bir şey canlandığında artık tasarruf kendi mizacına ve yeteneğine göre olur, ruha göre değil. Çünkü ruh kutsidir. Görmez misin ki, şekil verilmiş, düzgün cisimlere üflenen ilâhî nefhanm, münezzehliğine ve huzurunun yüceliğine rağmen, tasarrufu üflenilen şeyin yeteneği oranında belirginleşir. Duymadınız mı, Samiri’nin ruhların etkisini öğrendikten sonra nasıl ruhun geçtiği yerden bir avuç toprak aldığını ve bunun etkisiyle buzağı heykelinin nasıl böğürdüğünü? İşte mizaçların yeteneği budur.

Hakikat: 16 – Süleyman Mesajındaki Rahmani Hikmet –

(Saba Melikesi) nereden ve nasıl geldiğini bilmediği için güçlü bir ifadeyle Hz. Süleyman’ın (a.s.) mektubu hakkında “Bu değerli bir mektuptur” demiştir. Hz. Süleyman’ın değil de Asef’in saba melikesinin tahtını getirmek suretiyle gücünü göstermesi de. Süleyman’ın şerefinin büyük olduğu gerçeğinin bilinmesi içindir. Çünkü Süleyman böyle iyilikleri olanın ancak böyle bir iktidarı olabilir. Saba melikesi tahtını görünce: “Bu sanki odur” demesi, yaratılışın her zaman yenilendiği esasında bilginin farkına varmasının ifadesidir. Bu yüzden teşbih edatı olan “Kef” harfini kullanıyor. Sonra Seba Melikesine billurdan köşkü gösterdi. Melike onu derin bir su sandı, ama su değildi. Nitekim gösterilen taht da suret olarak tahtın aynısı değildi, fakat öz birdi. Bu husus bütün âlemde geçerlidir. Süleyman’a öyle bir mülk verilmişti ki, ondan sonra hiç kimsenin böyle bir mülkle zuhur etmesi mümkün değildir. Onun mülkünün bir özelliği de rüzgarların ve ateşten ruhların emrine verilmiş olmasıydı. Çünkü rüzgarlarda hesapsız ruhlar vardır. Sen bunları hesap edemezsin.

Hakikat: 17 – Davud Mesajındaki Varlık Hikmeti

Davud’a bir lütuf olarak kendini bilme, tanıma lütfedildi ve bunu onun ameli gerektirmiş değildi. Eğer bunu ameli gerektirmiş olsaydı, o zaman bir lütuf değil, ödül olurdu. Yine ona bir lütuf olarak Hz. Süleyman (a) bahşedildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “ve vehebna li Davud’e Suleymane / Biz Davud’a Süleyman’ı verdik.” (Sad,30) Geride şu ayet kalıyor: “Lekad ateyna Davu.de minna fadlen / Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik.” (Sebe,10) Acaba bu üstünlük amelinin karşılığı mıdır yoksa bağış anlamında mıdır? Bir ayette şöyle buyurul-muştur: “ve kalilun min ibadiye’ş şekur / Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe,13) Ayette mübalağa si-gası kullanılmıştır ki hem yükümlülük nitelikli şükrü hem de teberru (gönüllü) şükrü kapsasın. Gönüllü (teberru) nitelikli şükre Hz. Nebî’nin (a.s.) “Şükreden bir kul olmayayım mı? ” şeklindeki sözünü örnek gösterebiliriz. Yükümlülük nitelikli şükre ise; “Allah’a şükredin…” “Allah’ın nimetlerine şükredin…” şeklinde emir sigasıyla sunulan ifadeleri örnek gösterebiliriz. Allah’tan gafil olanlar açısından iki şükür arasında iki şükrü eda edenler arasındaki fark kadar bir fark vardır. Davud Allah’ın halifeliğine ve imamet görevine tayin edilmiştir. Ondan başkasının böyle bir özelliği yoktur. Hilafet görevi verilen kimseye âleme hükmetme ve tasarrufta bulunma yetkisi de verilmiştir. Dağların onunla birlikte Allah’ı teşbih etmesi, kuşların ona eşlik etmesi gibi. İnsanların eşlik etmesi ise daha iyidir.

Hakikat: 18 – Yunus Mesajındaki Nefsi Hikmet –

Yunus’un (a.s.) bereketi kavmine geri döndü, çünkü Allah onları ona eklemiştir. Bunun nedeni de ona gazap etmiş olmasıdır. Eğer ondaki hal rıza hali olsaydı ve Allah hakkında iyi bir zan besleseydi “fe neccahu mine’l gammi ve kezalike nunci’l mu’minin / Onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya, 88) Yani hallerinde sadık olanları. Allah’ın Yunus’a (a.s.) yönelik lütfünden biri de (balık tarafından sahile atıldıktan sonra) başının üzerinde bir kabak bitkisi gölge yapması için yeşertmesidir. Çünkü yumurtadan çıkmış civciv gibi cascavlak çıkmıştı balığın karnından. Bu halde iken sinekler başına üşüşselerdi ona büyük eziyet verirlerdi. (Gemide bulunanlarla) kura çekince, kendini onların arasına katmış oldu. böylece rahmet tümünü kapsadı.

Hakikat: 19 – Eyyüb Mesajındaki Gaybî Hikmet –

Sabretme veya durumu Allah’a şikayet etme arasında aslında bir çelişki yoktur. Eyyub, gösterdiği sabırla Allah’ın kudretine, yapabilirliğine direnmemiştir, Allah, bu özelliği sebebiyle de Eyyub’a önce sıhhatini sonra ailesini ve onlarla birlikte (elinden çıkanların) benzerini verdi… Eyyub, rabbinin emri uyarınca ayağıyla yeri eşeledi. Bu eşelemeyle bütün acıları yok oldu ve her doğal canlıya sirayet eden hayat sırrı olan su fışkırdı, sudan yaratıldı, onunla sağlığına kavuştu. Allah suyu onun için bir rahmet, bizim için de bir hatıra kıldı. Ayrıca yüce Allah, adadığı adak ile ilgili olarak da ona şefkat gösterdi, acıdı. Bununla, onun adağını yerine getirenlerden biri olarak belirginleştiğini öğretti bizlere. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) ümmetine ise; kefareti öngörmüştür. Ki adaklarını yerine getirmemeleri durumunda uğrayacakları cezayı bununla örtsünler (ortadan kaldırsınlar). Kefaret ibadettir. Kefaret emri, adaktan daha hayırlı olması durumunda adağın bozulması emri anlamındadır. Bu bağlamda, günah içinde olsa da, iman gözetilmiştir. Çünkü Allah’ı zikretmektedir, zikreden organ da zikrinin neticesini onun için talep etmektedir. Onun günah ya da ibadet içinde olması ise başka bir meseledir, bu noktada zikredeni ilgilendiren bir husus yoktur.

Hakikat: 20 – Yahya Mesajındaki Celali Hikmet –

Allah onu isimler alemindeki menziline yerleştirdi ve ondan önce hiç kimseyi onun adaşı kılmadı, hiç kimseye onun adını vermedi. Ondan sonra ismi itibariyle onun peşinden gidildi, isimlendirmede ona dönüldü. Babasının himmetinin de onun üzerinde etkisi vardı. Çünkü babası kalbinde Meryem’e karşı evlat sevgisi gibi bir sevgi besliyordu ve Meryem erkeklerden tamamen uzaklaştığı için, babası bu hasreti hep içinde tuttu.. Nitekim filozoflar da benzeri bir noktaya dikkat çekmişlerdir. Şöyle ki: Bir kimse eşiyle cinsel ilişkiye girerken, orgazm olduğu sırada varlıkların en üstününü hayal etsin. O zaman doğacak çocuk, o kimsenin bütün özelliklerini değilse de önemli bir kısmını üzerinde taşır.

Hakikat: 21 – Zekeriyya Mesajındaki Malikiyet Hikmeti –

Zekeriyya rabbani rahmet sayesinde rabbinin seslenişini dinleyenlerin kulaklarından gizleme başansına ulaştı. Rabbi ona gizlice seslendi ve normalde olmayan bir hadise gerçekleşti. Çünkü kısırlık engelleyicidir. Bu yüzden “riyhu’l akim: bitkileri aşılamayan, kısır rüzgar” denilmiş ve onunla “el-Leva-kih=aşılayıcı rüzgarlar” birbirinden ayırt edilmiştir. Allah, duasının bereketiyle Yahya’yı onun yanındaki şeylerin mirasçısı kıldı. Bu özelliğiyle İbrahim soyundan bir cemaatin mirasçısına benzedi.

Hakikat: 22 -İlyas Mesajındaki Nezaket, Ünsiyet Hikmeti-

Yüce Allah “Yaratanların en hayırlısı…” şeklinde bir ifade kullanır. Ayrıca “efemen ya.hlu.ku kemen la yahluk / Yaratan yaratmayanla bir olur mu?” (Nahl,17) İnsanların yaratması takdir etme, planlama anlamındadır. Burada ise var etme anlamında kullanılmıştır.

Hakikat: 23 – Lokman Mesajındaki İhsanî Hakikat –

Lokman, şirkin, Allah’a şerik koşulana karşı işlenmiş büyük bir zulüm olduğunu, dolayısıyla kullara zulmetmek anlamına geldiğini bildi. Onun ilâhî tavsiyeleri, gönderilmiş resullerinkine benzeyen vasiyetleri vardır. Yüce Allah, ona hikmet verdiğine tanıklık etmektedir. O da kendisine verilen bu hikmetle hem kendisini hem de tüm hay ırları hikmetli bir şekilde anlamlandırmıştır.

Hakikat: 24 – Harun Mesajındaki İmamiye Hikmeti –

Musa (a.s.) için Harun, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dünyadan ayrılmasından sonra onun yerine geçen naibleri konumundadır. O halde varis, kime varis olduğuna, kimin naibi olarak tayin edildiğine baksın. Bu takdirde mirasının sahihliği gerçekleşir ve böylece malın sahibinin yerine geçebilir. Kim tasarrufları itibariyle onun ahlakı üzere olursa, sanki oymuş gibi olur.

Hakikat:25 – Musa Mesajındaki Ulvî Hikmet –

Firavun’un Musayı öldürtmek için öldürmüş olduğu herkesin hayatı Musa’ya sirayet etmişti.. Musa’nın korkup kaçması, öldürülenlerin hayatlarını kurtarmaya yönelikti. Bir bakıma başkaları hakkında atılmış bir adımdı bu. Bunun üzerine Allah ona risalet, kelâm (aracısız Allah’la konuşma) ve hükmetme yetkisi olan imamlık görevini verdi. İhtiyacı olmadığı halde Allah içindeki kederini gidermesi için onunla doğrudan konuştu. Böylece öğrendik ki topluluk etkili olur ve toplu davranış himmetle hareket etmekdir. Böyle bir şeyi bilenlerin bu bilgisini öğrenince, başkası kendisiyle yolunu bulurken o yolunu yitirdi. Bunun üzerine Allah onu bir darb-i meselde olduğu gibi Kur’an yerine koydu: “Yudülu bihi kesiren ve yehdi bihi kesiren uema yudillu bihi illa’I fas ikin: /Allah onunla bir çok kimseyi saptırır, bir çoklarını da doğru yola yöneltir. Allah bununla ancak fasıkla-rı saptırır.” (Bakara, 26) Fasıklar onda bulunan hidayet yolundan çıkan kimselerdir.

Hakikat: 26 – Halid Mesajındaki Samedî Hikmet –

Allah onun mucizesini, rabbine intikal ettikten sonraya bırakmıştı. Böylece işaretleri ortadan kalktı. O kavmini, kavmi de onu yitirdi. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v.) onun kızma: “Hoş geldin, ey kavminin yitirdiği nebinin kızı.” Oysa onu yitirenler oğullarıydı. Çünkü halkın, onun mezarını açmalarına izin vermemişlerdi. Bunun nedeni de Araplar arasında mezar açmanın (nabbaşlık) bir utanç vesilesi olmasıydı.

Hakikat: 27 – Muhammedi Mesajdaki Ferdî Hikmet

Onun mucizesi Kur’an’dır, cemiyet de bir icaz(örtü)dır. Çünkü cemiyet değişik hakikatlere dayanan bir insandır. Nitekim Kur’an da mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle farklı ayetlerden meydana gelmektedir. Kur’an Allah’ın kelamı ve anlatmasıdır. Mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle mucizedir ve cemiyettir. Bu itibarla da himmetin cemiyetidir. “Ve ma sahibukum bi mecnun / Arkadaşınız mecnun değildir.” (Tekvir,22) “Ondan hiçbir şey gizlenmiş değildir, “cimri değildir…” Size ait bir şeyi de sizden esirgemez. Allah’tan aldığı ve sizin için olan bir şeyde cimrilik etmekle suçlanmaz. O sizin sapmanızdan endişe duyar. “Ma dalle sahibukum uema gava / arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı.” (Necm,2) Hayret içinde iken korkmadı. Çünkü hakkın son noktasının hayret olduğunu bilenlerdendir. Ona doğru yol gösterilmiştir. O hayreti ispat bakımından hidayet ve beyan sahibidir. Efendimiz Hz. Muhammed’e, ehlibeytine ve ashabına salat ve selam olsun.

Tercüme: Vahdettin İNCE

 

YORUM:

Hakikat: 27 – Muhammedî Mesajdaki “Ferdî Hikmet” in anlaşılması ve diğer hakikatlere bir açıklama için bu A’MAK-I HAYÂL’deki konuşmayı hatırlatmak isterim.

 

DOKUZUNCU GÜN   

 

Büyük Adamların Mahfeli, mahfel-i e’âzım
Yollar ne var ayrı ise hep sana âşık
Her birisi bir yol ile gülzâra gelirler


Niyazî

Aynalı’nın tavrında donukluk var,   biraz hüzünlü sadece ney değil saz da çaldığını söyler ve eline alır sazını başlar söylemeye:

 

Zahid bize ta’n eyeleme
Hak ismi okur dilimiz
Sakın!  Efsane söyleme
Hazrete gider yolumuz….

Bu hayâl derinliğine dalışta Raci, kendini büyük bir sarayın içinde ve onun küçücük penceresinin önünde bulur. Bu pencereden binlerle kişi alacak büyüklükte bir odaya bakmaktadır. Odanın etrafı kendi penceresi gibi küçük küçük pencerelerle dolu, her birinde bir adam oturmuş o odayı seyretmektir. Odanın içerisinde zümrütten, yakuttan mamul kürsüler üzerinde başları taçlı, çoğunun “yüzleri peçeli, mübib ve vakur zevat” oturmaktadır. Kürsülerden bir kısmı, daha yüksek bir mevkide ve mücevherden olup bunların ortasında ve hepsinden yüksek birisi boştur. Bu kürsülerde oturan zevatın birisi ayağa kalkar ve: “Beşeriyet gelmiş, bizden bir sual soracakmış re’yiniz olursa gelsin.” der. Hazır bulunanların uygun cevap vermesi üzerine, ilk söz söyleyen zatın emri icabı beşeriyet odaya alınır.

İçeri giren beşeriyetin durumu sefil, alil, zavallı ve giysileri palasparelerden ibaret, sararmış çehresiyle mecliste garib bir tezat meydana getirir. Beşeriyetin sorusunu rahatça sorması için reis vekili beşeriyete oturup rahat etmesini söyler. Fakat beşeriyet, hayattan şikâyetle işe başlar: “Yüzbinlerce senedir oturacak ve rahat edecek vakit mi buldum, derd-i maişet, hastalıklar rahat etmeğe vakit mi bırakıyor! Bu kadar sefil iken yine intihara razı olamıyorum, ben pek alçağım, pek pek…” şeklinde içini döken beşeriyet hıçkırıklarla ağlamağa başlar. Reisler vekili mesele pek büyük, halli reisimizin gelmesine mütevakkıf.” diye cevap verir. Bunun üzerine beşeriyet “hiç olmazsa bu kadar sefalâte” niye katlandığını ve neden intihar etmediğini anlamak istediğini söyler.

Başta Hz. İbrahim olmak üzere Cenab-ı Kelim [Hz. Musa], Cenab-ı Adem, Konfüçyü[s], Eflatun, Aristo, Zerdüşt, Brahma Cenab-ı Mesih [Hz. İsa], Lokman, Hızır ve Buda’nın saadetin anahtarı niteliğindeki sözlerinden örnekler sıralamak üzere onlara şöyle bir resm-i geçit yaptırılır:

Saadeti, Cenab-ı Halil: “çalışmak, kazanmak ve kazancını hem-cinsiyle paylaşmaktadır” diye tarif eder. Cenab-ı Kelim ise onu “nefsini Firavun’un ihtirasatından kurtarmakta” bulur. Cenab-ı Âdem’e göre “Saadet,  şeytana uymamak ve Havva’ya aldanmamaktadır.”

Konfüçyu[s] ise onu “bir tencere pirinç pilavına bütün lezaizi sığdırmak” şeklinde tarif eder. Eflatun’a göre ise saadet “Daima ulviyatı tefekkürdedir.” Aristoteles ise “Mantık! İşte saadet!” deyiverir. Zerdüşt’a göre “Saadet, karanlıkta kalmamaktır.” Cenab-ı Mesih de saadetin ancak “MAZİYİ UNUTMAK, HÂLİ HOŞ GÖRMEK, İSTİKBALİ DÜŞÜNMEMEKLE MÜMKÜNDÜR.” Hızır saadeti “tul-i emelin girmediği gönüllerde hazan barika-nümâ olan bir hayalettir! ” diye tarif eder. Bu söylenenler üzerine büyük bir hiddetle ayağa kalkan Buda “Ey beşeriyet! Saadet, ademin esma-i cemaliyyesindendir’. ” der ve Nirvana! Ey beşeriyet Nirvana!” diye haykırır. Bütün bu söylenenler karşılık beşeriyetin, “Oh! Hangisi, hangisi?…” diyerek güçsüz bir hâlde yere düşen ve hayretler içerisinde  “…hangisi,  hangisi…  “ diye şaşkın şaşkın sorup arayışına karşılık ayağa kalkan reisin:

“EY BEŞERİYET! SAADET, HAYATI OLDUĞU GİBİ KABUL, ESKALİNA RIZA, ISLAHINA SA’Y DEDİR.” sözleriyle bunca tereddütlere son verir. Reis burada son söz sahibi ve aynı zamanda son rasüldür.[1]

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kelamından işaretle Muhyiddin ibnül Arabî buyurdu ki;

(Onun mucizesi Kur’an’dır, cemiyet de bir icaz(örtü)dır. Çünkü cemiyet değişik hakikatlere dayanan bir insandır. ….Mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle mucizedir ve cemiyettir. Bu itibarla da himmetin cemiyetidir.

 “Arkadaşınız mecnun değildir.” (Tekvir,22)

“Ondan hiçbir şey gizlenmiş değildir, “cimri değildir…”

Size ait bir şeyi de sizden esirgemez. Allah Teâlâ’dan aldığı ve sizin için olan bir şeyde cimrilik etmekle suçlanmaz. O sizin sapmanızdan endişe duyar.

” Arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı.” (Necm,2)

Hayret içinde iken korkmadı. Çünkü hakkın son noktasının hayret olduğunu bilenlerdendir. Ona doğru yol gösterilmiştir. O hayreti ispat bakımından hidayet ve beyan sahibidir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ey İnsanlar! Mutluluk, Hayatı Olduğu Gibi Kabul, ağırlıklarına-şartlarına razı olup, düzelmesi için gayret göstermektir.” Kelamı  ile karşılaştığı durumları ve mürşid vasıflı şahısların başına gelecek olaylara ışık tutmaktadır.

Yine bu mevzuda anlaşılan Vahdet-i vucüd meselesi insanın ilahlaşması değil “Hayatı Olduğu Gibi Kabul, ağırlıklarına-şartlarına razı olup, düzelmesi için gayret göstermek” demektir olduğunu görürüz. Sâlikin kul vasfına erişip “kulluğu” kendine hal edinebilmesi tevhidin en üstün makamı olan yedinci makamına erişmesidir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun Allah Teâlâ’dan râzı olmalıyız. Marâşi Ahmed Tahir kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri şeyhinden nakleder ki;

“Oğlum sizler Allah Teâlâ’dan razı olunuz. Yoksa Allah Teâlâ sizlerden razıdır. Öyle olmasaydı bir saniyede herkesi helak ederdi!”

Vahdet meselesi de bu sözden başka bir şey değildir.

Kul’un kul, Rabb’ın da rabbliğinden ayrılmasını ve karışmasını düşünmekle elde edilen kazanç sapıtmak ve azmaktan başka netice doğurmaz.

İsmail Hakkı


[1] Mehmet Zeki EKİCİ, Meşrutiyet Devri Fikir Adamı Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Hayatı Ve Eserleri İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı. (83670-Doktora Tezi), s.544-577

DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?


Televizyonda ve internette her gün bıkmadan bozuk konuşmalar ve yazışmalar ile bilerek veya bilmeyerek Türkçemizi yok etmeye çalışıyoruz. Bazıları anadil için gayret gösterirken, bizler bir taraftan planlı şekilde (yok etme projelerini hayata geçirerek) Türkçe’nin safiyetini bozmak için, pepe dilli kişilerin ağzından haberleri, şovları, reklamları dinleyerek “ne alakası” (saçma bir deyim) içinde gayret içindeyiz.

“Herild yani”

Bunu kimse görmüyor zannediyordum. Gören çokta, duyan yokmuş. Bu işe bir dur diyecek vatan evladı ne zaman çıkacak bilmiyorum.

Bekliyoruz.

Bir milletin kendi diline ihanet etmesi ne acı bir durumdur. Bu nedenle “Feyza Hepçilingirler” in -TÜRKÇE “OFF”- (Nisan, 1998)  Kitabının önsözünü sizler ile paylaşmak istedim.

ÖNSÖZ GİBİ

“İki haftada bir, yeryüzünden bir dil daha eksiliyor.”

Ne zaman buna benzer bir haber okusam Türkçe ile ilgili sıkıntılarım artıyor.

Ne yapabilirim, diye yeniden düşünmeye başlıyorum. “Siyah Beyaz” gazetesinde dil yazıları yazmaya başlamam da bu nedenledir; bu yazıları genişletip elinizdeki kitabı oluşturmaya karar vermem de…

Pek çoğumuzun Türkçe konusuna duyarlı olduğunu biliyorum.

İnsanlar yanlış yapmak istemiyorlar; ama yanlış yapmamak için ellerinde ne var?

Edinmedikleri bir bilgiden yararlanmaları elbette söz konusu değil. Nerede öğretiliyor Türkçe?

Örgün öğretim içinde okullarımız yeterli bir Türkçe bilgisi, bilinci, sevgisi veriyor mu?

Hayır.

Yaygın öğretim diyebileceğimiz yazılı, görsel, işitsel basın bu konuda yardımcı olabiliyor mu insanlara?

Yine hayır.

Türkçe konusunda gerçekten titizlik gösteren kişiler bile çoğu kez eleştirdikleri yanlışları yapmaktan kurtulamıyorlar. Bunda dilbilimcilerin ortak bir dil, ortak bir kavrayış geliştirememiş olmasının payı var. Türkçenin hangi yöntemle daha iyi öğretilebileceğinin hiç tartışılmamış olmasının; herkesin yanlışlardan yakınırken doğrusunun ortaya konmamış olmasının … Daha pek çok şeyin. Bunları söylerken Türkçe duyarlılığının arttığını, birçok kişinin gazetelerde dil yazısı yazmaya başladığını unutuyor değilim. Ancak yakından bakıldığında bu yazarlardan çoğunun Türkçe diye Osmanlıcanın kurallarını dayattığını, kullanımda eski ya da yabancı sözcüklerin yanlış söylenmesi ve yazılmasından öte pek bir yanlış bulamadıklarını da görmüyor değilim. “Camisi” mi doğrudur, “camii” mi; “pantalon” mu diyelim, “pantolon” mu; “hastane” mi yazalım, “hastahane” mi?

Bu sorular gündeme getirildiğinde Türkçe konusunda aydınlanmış olmamak bir yana, dil bilinci iyice bulanıklaşıyor; ayrıca sürekli olarak bunlar tartışıldığına göre, Türkçenin bundan başka ve daha ciddi bir sorunu olmadığı yargısı güç kazanıyor.

Başka bir yandan, yine tek sorun buymuş gibi, Türkçeye büyük bir hızla doluşmakta olan yabancı sözcüklere dikkatimiz çekiliyor. “Dilde kirlenme” diye adlandırılan bu sorunu çözmek için yasa taslakları hazırlanıyor, “yasakçı zihniyet” yeni bir yasak alanı bulmanın sevinciyle dört elle sarılıyor konuya. Bu arada unutulanlar, sözdiziminden vurguya; yazımdan, noktalamadan tonlamaya; anlamdan anlatıma bütünüyle Türkçe oluyor.

Türkçe, yalnızca içine giren yabancı sözcüklerden ibaret değil ki!

Türkçeye özen göstermek, yabancı sözcük kullanmamak ya da kullanıldığında bunları doğru yazıp söylemeye dikkat etmek de değil. Türkçenin özel yapısı, kendine özgü kuralları var mıdır?

Varsa bunlar nelerdir?

Yeni bir dilbilgisi kitabı yazıp bütün bu düşündüklerimi açıklayabilirdim. Öyle yapmadım. Böyle bir kitabın hem çok kuru olacağından hem de yalnızca konuyla doğrudan ilgilenenleri “hedef kitle” olarak alacağından çekindiğim için… “Medyaca yönelik eleştirilerimle dil kavrayışımı birleştirerek keyifle okunabilecek bir kitap oluşturmak istedim. İstedim ki bu kitap bir “Medya eleştirisi” kitabı da olsun, bir “Dil yanlışları” kitabı da. Bu yüzden bütün örnekleri yazılı, daha çok da görsel basından seçtim. Yanlış kullanım örneklerini aldığım kişilerden beni bağışlamalarını dilerim. En iyi yöntemin, yanlıştan kalkarak doğruya ulaşmak olduğunu, kalıcı bilginin en iyi bu yolla edinilebileceğini düşündüğüm için böyle davrandım.

Gözüm en çok gençlerde. Bu kitabı en çok onların okumasını, okurken gülümsemelerini, yararlanabileceklere de yararlanmalarını diliyorum.

Kitabı yazmamda, basmamda katkısı olan herkese teşekkür ederim.

Feyza Hepçilingirler

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

UNUTTUĞUMUZ MESELELER


TOPLUMDA PSİ KONTROLÜ

Modern bir savaşa hazırlanmak için halkın bir coşkunluk içinde kabul ettiği bir şartlandırma gereklidir.

Hitler bunu çok iyi biliyordu.

Çinliler bugün bu teoriyi uygulamaya koymaktadırlar. Çin’de, gördük ki ökültle hareket eden halk hareketinin başarılı eylemi «Dörtler Çetesi»nin devrilmesine sebep olmuştu.

Bu cinsten bir hareket ABD’de uygulanmaktadır.

Walter Bovart’ın «Operation Mind Control» zihin kontrolü hareketi: (Dell Publishing Co.) isimli eserinde bu belirtilmektedir.

Sovyetler de hiç kuşkusuz toplumun ne düşündüğünü anlamak için halkını kontrol altında tutmaktadır. Bunun için gizli polisin gücü yetmez; düşünce gizli kalabilir. Zarurî olarak cezayı ve yakalanmayı gerektirecek bir yayın halinde ele geçmez. Genel ruh halini kollektif şuuraltını tanımak için Telepati’nin kullanılması fikrinin doğuşu hayli eskidir. Bu 1931 lerde «Amazing stories» dergisinde Paul H. Lovering imzasıyla yayınlanan «The inevitable Conflict» «BEKLENMEDİK KARGAŞA» başlıklı yazısıyla başlar Lovering H.P. Lovecraft‘ın takma adıydı. Bu tarihten itibaren Sovyet’ler’de de, ABD’deki gibi hassasiyet arttırıcı haplar içirtilen bazı süjeler vasıtasıyla şehirde hüküm süren atmosferi hissetmeye, anlamaya çalışırlar. BAZI SÜJELER İPNOZLA ŞARTLANDIRILARAK GENİŞ BİR TOPLULUKTAN GELEN TELEPATİK SİNYALLERE DUYARLI HALE GETİRİLDİLER. İpnoz ile etkili hapların bir araya gelişi çok ileriye gitti ve daha önceden gördüğümüz Lee Harvey Osvvald olayı gibi bazen öldürücü nitelik kazandı. Yapılan en yeni anketlere göre CİA’nın 7000 deney süjesinden en azından üçü ölmüştür. Bunlar arasında Amerikan ordusu albayı George Donald 1959 da intihar etti Böyle bir fiilin sebeplerini kesinlikle sonradan bulmak, cidden güçtür. Olsa olsa, delil yokluğundan, öfkeli bir toplumun kollektif şuuraltını duyarlı hale getirmeyi denediği düşünülebilir. Bu araştırmalar zaman olarak çok gerilere gider, en azından LSD’nin keşfine kadar…

CİA’nın yaptığı yeni bir ankette bir tanık hava astsubayı William F. Chaffin, yemin ederek, 1958’de kod numarası E.A. 17-20 olan bir hapı kullanmayı kabul ettiğini ifade etti.

CİA formülü açıklamayı reddetmiştir.

İlgili dosya tamamen imha edilmiştir, en ufak iz bile yoktur. Tanık bu denemeden sonra çok ıstıraplı ruhsal çöküntülere ve halüsinasyonlara maruz kaldığını anlatmıştır.

Amerikan kollektif şuur altını telepatik olarak algılama hipoteziyle yeterince bir araya getiren bir tanıtım… Ayrıca Amerikalı başçavuş tecrübeden sonra yapılan sorgudan hiçbir şey hatırlamadığı da belirtti

Ancak çok uzun seneler sonra hatırlayabilmişti. Burada zihinsel bir yetersizlik kesinlikle söz götürmez. Sebebi süjeye yapılan kuvvetli bir Post – Hipnotik (uyku sonrası devam eden) telkindir.

1975’de anket komisyonu önünde yaptığı açıklamada otuz süjelik bir grubun- bu deneylere katıldığını da ekledi.

1958-1978 arası düzenli olarak senede yüz süjede bu türden deneyler yapıldığı farzedilir ve bir telepatik algılama tekniğinin adamakıllı geliştirildiği de söz konusu ise şimdiki Amerikan yönetimi falan şehir ve askerî üste düşünülebilir. Ayrıca yüksek sayıda süjeye sahip olmak gerekir.

En klasiklerinden biri de bir bilgisayar bu operasyonu tamamlar ve kamuoyunun gerçek tepkisini soru bültenleri ile sondaj sonuçlarından çok farklı olarak tam vaktinde okur.

Kamuoyunu telepatiyle öğrenebilen hassas süjeier ipnotize edilmiş olabilirler mi? Ünlü elektronik beyin tröstü Rand Corparation’un bir raporu 25 Nisan 1949 da şöyle bir başlık taşıyordu:

«Kominform ülkeleri halk mahkemelerinde itiraflara yol açmak için ipnotizma teknikleri mi kullanıyorlar»?

Bu rapor Batı ülkelerinin ve Amerikalıların hipnotizmaya verdikleri Önemi vurguluyordu.

CİA şeflerinden Richard Helms Senato Warren komisyonunda yakınlarda örgütün faaliyetlerini kontrol babında şu dikkate değer sözleri söylemiştir:

«Yapılan araştırmalar Sovyetlerin sosyal sistemin siyasî amaçlarıyla uyuşacak şekilde Sovyet vatandaşlarının davranışını kontrol etmek üzere bir teknoloji düzenlemeye çalıştıklarını göstermektedir. Ayrıca aynı teknoloji çok özentili bir tarzda insan zihniyetiyle mücadelede topluluk İçinden alınan hedef bilgilerin aktarılması zorunlu olan bilgilerin kodlanmasında kullanılabilir.

«BU AÇIKLAMADA DA YAPILMASIGEREKEN TEK DÜZELTME ŞUDUR. SSCB, HALKININ BÜTÜN KONTROLÜNÜ OKÜLT VE PARAPSİKOLOJİK VASITALARLA ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞAN TEK ÜLKE DEĞİLDİR. AMERİKALILAR DO AYNI ŞEY YAPMAKTADIR. HELMS BUNU EKLEMEYİ UNUTMUŞ OLMALI…

Toplumun kontrolü konusunda bir parantez açmakta yarar vardır. 5 Haziran 1968’de saat 12.15 de, Senatör Robert Kennedy, Los Angeles Ambassador Oteli’nin büyük salonunda öldürülmüştü. Filistinli mülteci katil Sirhan Beşara  Sirhan olaydan pek kısa bir zaman sonra tutuklandı. Sirhan garip bir şekilde hiç bir şey hatırlamıyor, en azından anormal bir trans içinde bulunuyordu.

Evinde yapılan bir araştırmada, önemli miktarda ökültizmayla ilgili kitap ele geçti. Bu durum Los Angeles Belediye Başkanı Sam Yorty’ye her yerde şu cümleyi söylemek fırsatını verdi: «Sirhan çeşitli komünist örgütlerin üyesiydi. Bu arada Rozkruvaların da..» Bereket versin ki, sanık Kaliforniya Üniversitesinden bir ipnoz uzmanı Dr. Diamond ile yazar Truman Capote tarafından sorguya çekildi. Önce şunu tesbit ettiler ki, Sirhan’ın, önceleri söylediği gibi, ipnotize edilmesi imkânsızdı, çünkü zihin hastalığından muzdaripti. (Paranoid Şizofren) Sirhan, bulunan not defterine yazdığı gibi bir durumdaydı… «Birisi, ruhuma etki etmek istiyor.» Çekilen EEG’si normaldi. Senatör Kennedy’yi öldürmüş olduğunu kesinlikle hatırlamıyordu.

İpnotik ya da telepatik vasıtalarla uzaktan kontrol edilmekte olduğunu ileri sürüyordu. Konuyu çok iyi bildiği ve hayret verici bir okült kültüre sahip olduğu ifadelerinden anlaşılıyordu..

1973’de Sirhan’ın hapishanedeki resmi doktoru Psikiyatrist Dr. Edward Simpson, onu sorguya çekti ve aldığı cevaplarla öyle şaşkın bir durumda kaldı ki, tutanakların gözden geçirilmesini tavsiye etti.

Simpson’a göre, Sirhan’in R. Kennedy’yi öldürmüş olduğunu psikolojik olarak tasdik etmek imkânsızdı. Ayrıca şunu da tesbit etti ki, Sirkan birinci sınıf bir ipnoz süjesiydi. Kapatıldığı hücresinde sabırla çalışıp bizzat geliştirdiği bir «kendi kendini ipnotize etme» metodu kullanıyordu, 1975’de yapılan sorgusunda Sirhan «R. Kennedy’yi öldürmedim, eğer öldürdüğüm ispatlanıyorsa bu beynimin yıkanmasından ve uzaktan yönetilmemden İleri gelmiştir.» dedi. Beyni X ışınlarıyla trandı. Uzaktan yönetici ne de elektronik kontrol cihazı bulunmadı. Hiç bir şey, onu neyin ipnotize ettiğini öğrenme imkânını vermedi. Qswald’dan farklı olarak KGB ile kesinlikle irtibata geçmemişti. Kesin olan fiilen ipnotize edilmiş ve post-ipnotik telkinle öldürme emrini almış olmasıydı..

İpnozla ilgili bütün hatıralar hafızasından silinmişti. Bilindiği üzere ipnoz ya da ilaç kullanarak şulelerin hassasiyetine göre onları kollektif şuur altına getirmek ve her şeyi unutturmak mümkündür. Bilgisayarlarla yapılan araştırmalar bunun böyle olduğu açıkça tespit edilmiştir.

Şu halde kollektif şuur altına yapılan herhangi bir etkinin sonuçlarını kontrol altına alma vasıtalarına şimdilik sahibiz demektir. Bu sonuçlar kamuoyunun ve neticede kamu etkisinin yollarını belirler.

Geriye, ki bu en kıymetli iştir, kollektif şuuraltına nasıl etki edileceğini bilmek katıyor.

 KİTLE KONTROLÜ

«HALKI ALDATMA»ya dayalı propaganda en etkili vasıtadır. Vaktiyle Hitler böyle yapmıştı. Yüceltilmiş süjeler yoluvla etki sağlanıyor. SİNEMA, TELEVİZYON VE RADYO’YA ŞUUR’UN ALGILANABİLECEĞİ. HIZLI ŞUURALTINA DOĞRUDAN ETKİ EDEN BİR MESAJ YANSITILIR.. Mesaij alan, haberi bile olmadan normal zamanda yapmadığı fiilleri yapmağa teşebbüs eder.

Bununla beraber ünlü bir İngiliz Bilgini Dr. Chris Cuflen, (Lea Hospital) «New Scentist» in okuyucu mektuplarında, 1 Haziran 1978 de, şuna dikkati çekiyordu.

«Böyle bir sürecin olduğu sorun dışındadır. Modern deneyler açıkça tersini göstermiştir.» Hızlı bir akış içinde geçen yansımaların insan üzerindeki etkisini pratik olarak inkâr edemeyiz. Yüceltilmiş yansımayı yasaklamayı hedef alan baskıları, Dr. Cullen, geçen yüzyılın sonunda meşrulaşan X ışınlarına konan yasaklarla ayni sıraya koymaktadır.

Çünkü X ışınları kadınların vücudunu elbiselerinin altından görme imkâm veriyordu. Amerikan polisi bu etkisizliği tecrübe etti. Böyle bir mesajı, bulunamayan, bir suçluyu teslim olmaya çağıran bir haberi yayan polis, hiç bir cevap alamadı, sonuç çıkmadı.

Buna karşı, beyinlere bir makinayla güçlendirilmiş paropsikolojik uyaranlarla uzaktan etki daha muhtemeldir. Gerçekten uygarlığımız küçük bir insan topluluğunun kendi düşüncesini kitle üzerine yansıtılabilmesine imkân veren yöntemleri bilmemektedir. Bu türken teknikler vaktiyle Hindistan’da vardı, ama zamanımıza kadar ulaşmadan unutuldu- Eğer bu saf zihinsel teknik kesinlikle unuulmamışsa, bazı gizli topluluklarda muhafaza edilmiş olabilir.

GÜÇLENDİRME TEKNİKLERİ

 Üç çeşit güçlendirme tekniği vardır.

1— Parapsikolojik olayın elektronik ve ses etkisiyle doğrudan doğruya güçlendirilmesi. Bugün Sovyetler, bu konu üzerinde pek ciddî ve büyük bir gizlilik içinde çalışmalar yapmaktadır.

2— İnsana bazı şeyleri düşündürten yöntem Amerika’da üzerinde ciddiyetle durulan bir konudur. Fikir, İspanyol Santiago Roman Y. Cajal’dan geldi. Olabilirlik ihtimali New York Bilimler Akademisinden meslektaşım Prof. Jose Delgado tarafından deneysel olarak kanıtlandı. 1964 de hayvan beyinlerine onları radyo dalgalan vasıtasıyla kontrole imkân veren alıcılar yerleştirildi. Dostum Remy Chauvin daha önce ismini verdiğim eserinde, maymun ve fareler üzerinde yapılan deneyleri ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Delgado dövüşen boğalar ve katırlar üzerinde de deneyler yapmayı başarmıştı.

Bütün bu sonuçlar öncelikle beyne bir alıcı yerleştirilmesini gerektirmektedir.

Bundan sonraki aşama, radyo ya da radar cihazına benzeyen bir jeneratörden yayılan dalgalan modüle eden uyarılar vasıtasıyla beyni kontrol etmekten ibarettir.

Bu yoldaki ilk durak Sovyetler tarafından açılmıştı. Başa bağlanan elektrotlar vasıtasıyla yayılan dalgalarla uyku getiren bir cihaz üretilip satılmaya başlanmıştır. Böylesi bir cihaz uyku kürleri için çok kıymetlidir. Çünkü uyku haplarıyla uyumanın yararsızlığı malûmdur. Ne var ki bu cihaz ancak pek küçük bir mesafeden, elektrotları beyinden ayıran birkaç santim uzaklıktan çalışıyor, Halkı uzaktan kontrol etmek büyük bir şehrin bir mahallesini çalıştıran bir üreteci gerektiriyor

Bu jeneratörle geceleyin uyumakta olan insanların beynine sonradan yapacağı, yerine getireceği, emirler yerleştirilecektir.

Kaliforniya Üniversitesi geçenlerde bu türden yapılan deneylerin tutanaklarını Dr, W. Ross Adey imzası altında yayınladı. Adey radyo vasıtasıyla şempanzelere oldukça karmaşık işlemleri tamamlatacak bilgileri nakletmeyi başardı.

Stanford Enstitüsünde 1975‘de söylenen sözlerle ilgili beyinsel uyarılar kaydedildi: Süje konuşurken meydana gelen beyinsel uyaranları kayda geçirildi ve bir bilgisayar düşünceye eşdeğer olan bir sözlükle birleştirildi. Bu düzenek üç bilginin Danile Wolf, Lavvrence Pinnio ve David Hall‘ın eseriydi. Onlar düşünceyi mekanik olarak güçlendirdi. Süje bir tekerleği sağa çevirmeğe karar verince (Niyet edince) tekerlek dönüyordu. Oysa bunu düşünmemiş, dönmesini fiilen zihinden canlandırmamıştı. İnsanlarla ilgili uygulamalar mümkün olduğuna göre aynı prensiple felçli insanlarda suni organlarını çalıştırabilirlerdi. Şu sıralarda düşünce yoluyla yöneltilen tekerlekli hasta koltukları üzerinde incelemeler yapılmaktadır.

BEYİN DALGALARI

DİĞER MUHTEMEL SONUÇLAR İSE OLDUKÇA KORKUTUCUDUR. BU USULLE HERHANGİ BİR KİMSE ŞU YA DA BU PARTİNİN ADAY ADINA OY VERMEĞE İTİLEMEZ Mİ?

Dr. Adam Reed (Rockefeller Enstitüsü) gibi bilim adamları 1976’da Amerikan Bilim Geliştirme Cemiyetî’nin bir toplantısında çeşitli uyarılar yaptılar. Psikolojik olarak kontrol altına alınmış ve beyinlere hakim olan makineleri kullanan bir gizli yönetim hükmüne girmiş bir toplumun manzarası bile insanı çıldırtır. Ayni amaçla özellikle alçak frekanslı sesler de kullanılabilir.

İnsan beyninin dinlenik normal haldeki titreşimi.

Alfa Ritmi olarak 9—12 saniye arasında değişir.

Saniyede 13 salınım uyku halini gösterir. Bu yüzden avcı uçaklarında kazalar olmaktaydı. Çünkü pilot saniyede 13 titreşim yapan gösterge tablosunun ışıklarına bakıyordu. Bu göstergeleri hemen kaldırdılar. Bu alçak frekanslı elektromanyetik dalgaların dünya küresi ve etrafındaki iyonlaşmış tabaka tarafından yükseltildiği bilinmektedir. Bu tip dalgaların frekansları 7-15 Herztir. Büyük bir güçle uzak mesafelere nakil olurlar. Beyinde aynı dalga gamlarındaki ses titreşimlerini hasıl eden bu tipten dalgalara akıl erdirmek güç değildir. Dr. Barnaby evvelce bu ihtimaliyet üzerindeki endişelerini bildirmişti. Bu tür olaylar bundan böyle psikolojik araştırmaların uygulanmalarını beklemeden geniş halk kütlelerinin beyinlerini kullanmaya yarayabilirler. Artık bu çapta kitlesel teşebbüs hareketlerinden masun (korunmuş) kalamayız.

Her buluş gibi, bunlarda faydalı bir yöne kanalize edilebildiler. Stanford’dan Prof. Volpe ve Lazarus uçaktan korkma ve alkole alışmak gibi bazı fobileri tedavi etmek için imajlı birleştirilmiş ses yansımaları kullandılar.

Her türlü tehlike arz eden araştırmaların barışçı örgütler tarafından yasaklanması istisna değildir. Ama samimi bir gözetim imkânsızdır. Bu demokratik toplumlarda kolaysa da, Çin ve Rusya’da ne kadar zor olduğunu gördük. Öncelikle bunlara diktatörler sahip olmak isterler. Arjantin nerdeyse ilk önce hidrojen bombasına sahip olacaktı.

O halde zihinsel kontrol yöntemlerine ilk kim sahip olacaktır?

Hipotez doğruya benzer, önemli kaynaklar talep etmeyen beyin kontrolü vasat bir ulusun zaferi olabilir.

Amerika’da yayınlanan Dr. Fry Meyers ve Lindstrom‘a ait ses üstü çalışmaları, bir fikrin aracıları vasıtasıyla bir beyine yerleştirilebilmesinin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu dalgalar, havada kötü yayılırlar, ama bir radyo dalgasına kolayca modüle edilebilirler. Ruslar bundan kısmen yararlandılar. 1975’de Moskova’da ABD elçiliğini radyo dalgalarıyla taşınan ultrasonlarla yayın yapamaz hale getirdiler. Maksat casusluk için elçilikte kullanılan dedektörleri felce uğratmaktı Gene iddia edildiğine göre Ruslar, Amerikan diplomatlarının ve «Döneklerin» beyinlerini uzaktan yıkamağa çalışmışlardır.

Her ne olursa olsun burada tahlili edilen bütün PSİ silahları ile bir toplumun zihinsel kontrolü, şimdilik korkutucu olmaktan uzaktır. (sh:64-70)

 

ANAHTAR KELİME (İsm-i Âzam)

Gizli servislerin hedefi, bir «anahtar kelime» söylendiği zaman süenin hafızasını harekete geçiren bir «ipnotik metod» bulmaktır.

O zaman on-oniki sayfalık bir yazı ve şekiller kaydedilebilir; huduttan kolayca geçip kendi ülkesine giden süje, şeflerinin birinin söylediği başka bir «Anahtar kelimeyle» söz konusu bilgiyi yeniden ortaya çıkarabilir.

Şekil çizmesini bilmese dahi planları tamamı tamamına yeniden çizebilir. Sadece, maddesel hiçbir şey bulunmamakla kalmaz, soru bile sorulsa, süje hiç bir şey söyleyemez; zira şuurlu olarak kendisinin bir bilgi taşıyıcısı olduğunu kesinlikle hatırlamaz. Hem şuur, hem de şuuraltı olarak mümkündür. Şuurlu durumda kendimi örnek gösterebilirim. İki şahsi tecrübem ve bir de doğrudan gözlemim var. 1943 Kasımında Gestapo beni tutuklamıştı. Tüm Avrupa’da Stokholm’den Baleare adalarına kadar yayılan “Marco Polo” isimli haber alma örgütüme mensup bin yirmi dört ajanın eşkalini ayrıntılı olarak biliyordum.

Elliden fazla işkence görmeme rağmen tek kelime bile söylemedim. Bununla beraber hâlâ, iki seneden fazla kaldığım temerküz kampında etrafımda olanları mükemmelen hatırlıyorum.

5 Mayıs’tan 19 Mayıs 1945’e kadar, Mathausen’in tesliminden sonra, orada alelacele kurulan bir Amerikan hastanesinde hastabakıcı olarak kaldım, İki haftalık süre içinde ölen sekizyüz kişinin itirafını topladım. Bunların her biri bir hayat hikâyesi idi ve büyük bir kısmı bu adamların tutuklanması sonra da götürülmelerine sebep olan ihanet üzerineydi. Bu hikâyelerin güvenilir olduklarını göz-önünde bulundurarak not almadım. Fransa’ya dönüşümde onları tekrar kâğıda döktüm, hemen hemen iki sene sürdü. Daha sonra Psikoanalistlerle temaslarım oldu. Şunu öğrendim ki, modern bilimin babaları sayılan Freud, Jung ve Adler’in hiçbiri ölmekte olan bir insanı katiyyen dinleyememişlerdi. Acaba onlar bu şartlar altında insan tabiatını tanıdıklarını ve insanlara yardım ettiklerini nasıl ileri sürebilirler? (sh:73-74)

 

KİŞİLİĞİNDEN AYRILAN «BEN»

Hidrojen bombasını herhangi bir kimsenin yapabilmesi için on-iki sayfalık makul bir doküman halinde yazılmış olması yeterlidir Doküman oldukça açık ve yeterli satır aralığında olabilir. Vaktiyle Amerikalı bir öğrenci, yöneticilerin büyük heyecanıyla alay etmişti. Bütün bu sözler, ajanımız birkaç dakika içinde, bütün bir çalışma ağının sentezini kendine mal edebilir demek içindir. Okuduklarının hafızasına depolanması için kendisine emir vermesi yeterlidir. Burada sadece bir uygulama yeniliği vardır. Kendi hafızamıza kayıt yapması için şuurlu olarak emir veremeyiz. Bazen şuuraltına yerleşen şeyleri anormal bir humma, zihinsel bir rahatsızlık ve de ipnotizma durumunda tekrar ortaya çıkarıyoruz. İpnotizma usulü pek geçerli değildir, zira ipnotize edilen süje telepatik bağ-vasıtasıyla ipnotizmacının ihtiyaç duyduğu şeylerden hatırlayabildiği her şeyi söyleyebilir ve böylece herhangi bir taşkınlık meydana gelebilir. Japonya’da Luira‘nın çalışmaları sonunda sağlanan Sovyet metodunu kullanan gizli bir ajan, isteğiyle bir belgeyi kendi içine (Zihnine) sindirebilir. Sanki ezberler, sınırsız süre saklayabilir. Ve bir anahtar, kelime ya da kod kullanılarak tekrar dışarı çıkabilir. Şahsen ben de bunu yapmak isterim. Kendileriyle konuştuğum birçok uzmana göre, hafızaya böyle emirler vermek için, bile bile bir kişilik ikileşmesi meydana getirmek gerekir.

Bu durumda «Ben bir başkasıdır.» Ben, kendi kişiliğinden ayrıldıkça, yerine getirmek mecburiyetinde olduğu şeyi hafızaya emretmek o kadar kolay olur. Bu genel ilkedir, ama nasıl uygulandığını tam olarak bilmek gerekir’ Bir kaç uyanık okuyucu bunun bir yoga olduğunu söyleyecektir.

Ben öyle olduğunu sanmıyorum.

YOGA BÜYÜK BİR ŞARLATANLIKTIR, BANA GÖRE;

YOKSA GİZLİ HİNT SERVİSLERİNİN İNSANI ŞAŞIRTAN PERFORMANSINDAN SÖZ EDİLDİĞİNİ DE İŞİTİRDİK. İMDİ, NE PAKİSTAN VE ÇİN’E, NE DE TÜM DEVLETLERDE BULUNAN ÇOK GÜÇLÜ ÇETELERE KARŞI, HİNT GİZLİ, SERVİSİNİN ÖZELLİKLE PARLAK BİR TARAFI YOKTUR. Yoga’nın güçlerini ortaya koyacak fırsatlar Hind gizli servisinin eline çok geçmiştir, ama netice belirsiz… Bu çok tuhaf ipotez şimdilik diğerlerinden farklı değildir.

HAFIZA KONTROLÜ

Mantıki olarak hafıza kompleksi tamamen tecrid edilmelidir. MADDİ BEDENİNİ KONTROL ALTINA ALABİLEN KİMSELER OLDUĞUNA GÖRE, NEDEN «PSİ GÜÇLERİNİ» KONTROL ALTINA ALANLAR MEVCUT OLMASIN? Ayrıca hafıza eğer duyular dışı bir yetenek ise, o zaman çok genel olmak gerekir. Herkes ayni psi kudretine sahip değildir. Ama gene herkes tümel hafızaya sahip gibidir. Bu vesileyle size John Buchon’ın «Les trois otoges» Üç Rehin, isimli kitabını okumanızı tavsiye ederim.

YİNE HERKES OKUMAYI ÖĞRENİYORSA KENDİ HAFIZASINI KONTROL ALTINA ALMAYI DA ÖĞRENEBİLİR. AMA NASIL?

Keşfin gizli kaldığına üzülüyorum ve birgün yayınlanacağına inanıyorum. Umudum var, zira tüm sırlar ifşa olunacaktır. Varsayımı basite indirgersek, Alfa ritmlerinin irade kontrolüyle bir ilişkisi olup olmadığını soruyorum, kendime.

Hafıza, maddesel hiç bir şeye, dayanmasa bile, beyinsel ritimlerdeki bir değişime ikinci derecede etkiye sahip olabilir. (sh:76-77)

Kaynak:

Jocques Bergier, LA GUERRE SECRETE DE L’OCCULTE, Gizli Parapsikoloji Savaşı,trc: Ergün Arıkdal, Ruh ve Madde Yay., 1981, İstanbul,

Yorum:

Başarıya susayanlar sadece maddî tedbirler alarak hedefe varamazlar. Muhakkak psişik tedbirleri almalıdırlar. Bahsettiğimiz bu durum her konuda geçerlidir. “Alternatifsiz” kelimesini kullandığınız her şeyin bir zıddı vardır. Zıtların kazanma mücadelesinde başarıya ulaşması ancak maddî ve psişik etkiyi eşit şekilde dengede tutanlarda görmekteyiz.

ZİYA PAŞA’NIN ESERLERİNDEN


ZİYA PAŞA’NIN RÜYASI

 Dün Cuma günü sabahleyin, aldığım gazeteleri ve mektupları okudum. Bunlarda, Doğu’daki durumlarla ilgili birçok üzücü haber gördüm. Canım pek sıkıldı. İçimi bir endişe de kapladı. Belki eğlenirim diyerek, yemekten sonra kalktım. Kendi kendime düşünerek, “Hamş-Fort” bahçesine girdim. Ve suyun kenarına konulmuş kanepelerden birine oturdum. Elimi şakağıma dayayıp, bazen suya ve bazen de her zaman bahar yeşilliği olan çimenliğe, ibret ve hayret gözü ile bakarak ve zihnimde vatanın uğradığı sıkıntı dolu durumları tasavvur eden düşüncelere daldım. Herşeyden önce kendi başımdan geçen olaylar hayretle gözümün önüne geldi.

Bir zamanlar, hükûmet’de bulunarak gördüğüm acayip ve yedi sekiz sene de Padişahın Özel Kalem Dairesi’nde çalışarak şahit olduğum garip şeyler, bir bir hatırımdan geçmeye başladı. Sonra, ne tuhaf sebeple Saray’dan çıkışım ve ne münasebetle kimi zaman Zabtiye Müsteşarı ve kimi zaman da Atina Sefiri olduktan sonra Beylerbeyi rütbesi ve Paşalık ünvânı ile Kıbrıs’a gidişim ve orada altı yedi ay, çeşitli belâlara uğrayıp, sonradan Padişah’ın emriyle, Yüksek Meclis’e ve sonra paşalık, beylik ile değiştirilerek beylikçiliğe memur oluşum ve altı yedi ay geçince ne büyük önemler, gösterişler, emirler ve ümidlerle Bosna tarafını denetlemeye gönderilip, bir buçuk ay geçer geçmez ne tuhaf sebeple işten ayrılmaya ve geri dönmeye mecbur ve onun üzerine tekrar Yüksek Meclis’e, bir müddet sonra da Adalet Bakanlığına memur oluşum ve üç ay geçince, oradan da Amasya Mutasarrıflığına (Amasya Sancağı’nın basma) tâyin edilerek, hasta ve güçsüz olduğum hâlde, o kadar sıkıntı ipinde memuriyet yerime gitmek için nasıl zorlandığım ve orada sekiz ay hasta yatağımda yattığım ve iki sene kadar, verilen vazifeyi yerine getirmek için elimden geldiği kadar çalışıp çabaladığım hâlde, ne acayip asılsız sözlerle, iftiralarla vazifemden almışım ve Samsun’a mutasarrıf oluşum ve suçlamaların araştırılması için Amasya’ya özel memur, müfettiş gönderilerek soruşturma sonunda iftiracıların umduklarını elde edememeleri üzerine yine Padişah’ın emri ile Yüksek Meclis’e memur oluşum ve sonradan Kıbrıs Mutasarrıflığı yüksek makamına tayin olunarak kalkıp oraya gidecek iken Avrupa’ya gelişim ve o zamandan beri iki buçuk sene içinde burada ortaya çıkan bazı özel durumlar ile şimdi Londra’da “Hamş-Fort” bölgesinde tek ve yalnız bulunuşum, birer birer aklımdan geçti. Bir zamanlar dolaştığım memleketlerde ve memuriyetlerde gördüğüm durumlar ve o zamandan beri Osmanlı Devleti’nin uğradığı değişiklikler, bölük bölük ansızın hatırıma geldiği sırada, nihayet İstanbul’un şimdiki hâli gözümün önüne geldi. Kendi kendime dedim ki:

Yarabbi bu nasıl bir durumdur?

Bu Osmanlı Devleti’nin ne suçu var ki bu sıkıntılara, belâlara uğrar; bu millet hangi suçun sahibidir ki, bu eziyetlere, felâketlere uğramıştır?

Bu Padişah, hangi sebebe bağlı olarak düşüncesini ve ahlâkını değiştirdi?

Sultan Abdülaziz Han, tahta çıktığı sırada, devletine ve milletine karşı çalışkan, hamiyetli, dirayetli, otoriter bir padişah idi. Bütün dünya kendisine dost, yenilikçi ve imdada koşan, Allah’ın yardımına mazhar olmuş, ulaşmış bir kimse gözüyle bakıp, taparcasına bağlanırdı. Şimdi neden bu düşünceler değişti?

Yârabbi, bütün bunların sırrı ve hikmeti nedir?

Ah, Padişah’ı görsem ve kendine gizli tutulan birçok durumları bütün gerçekliği ile kendisine söylesem ve bunun ile hem velinimetime; Padişahım’a ve hem de devletime, milletime elimden gelen hizmeti yerine getirmiş olsam! İşte ben bu hayâller ile uğraşırken gözümün Önünde duran küçük dere yavaş yavaş genişleyip, büyüyerek bir başka şekle girmeye, değişmeye ve suyun iki tarafında muntazam dikilmiş olan yüksek ağaçlar da heybetini değiştirerek, yalı ve bahçe şekline girmeye başladılar. Ben, bu gariplikler gösteren değişikliği seyrederek, acaba burası neresi olacak derken, Boğaziçi meydana çıktı. Önce Beşiktaş’daki Padişah Sarayı’nı gördüm. Ve bilmem nasılsa içine girdim. Her tarafını zihnen çok iyi bildiğim ve aklımda tuttuğum Saray’da kimseyle karşılaşmayarak, büyük merdivenden yukarıya çıktım. Yavaş yavaş sofada gezinip, acaba Padişah: buralarda mıdır, diye hayran hayran etrafa bakınırken, meğer Padişah Hazretleri bahçe üstündeki odada imiş. Çıktı ve beni görünce işaret edip, yanma çağırdı. Koşup gittim. Ve çok senelerden berii hasretini çektiğim ayaklarına, ağlayarak kapandım. Yaradılışından gelen iyilik ve güzellikle, gülerek gönlümü aldı ve iltifat buyurdu. Ve mübarek eliyle başımı yerden kaldırıp, söze başladı. Ben de etrafıma bakıp işitecek kimse olmadığını görünce, vatanıma -

Beşiktaş Saray-ı Ilümâyûnu’nu gördüm. Vc bilmem nasılsa1 içine girdim. Çünki, Saray’ın her tarafı zihnimde mahfuz olmağla kimseye rast gelmeyerek büyük ner-dübândan yukarı çıkdım.; Yavaş yavaş sofada gezinüp, acaba Zât-ı Şahane buralarda mı, deyû hayran hayran etrafa nigerân iken meğer Zât-ı Cenâb-ı Mülûkâne bahçe üstündeki odada imiş. Çıkdı ve beni görmekle işaret edüp yanma (çağırdı. Koşup gitdim. Ve nice senelerden beru hasretini çekdlgim ayaklarına, ağlayarak kapandım. Meftûrfolduğu meşîme-i lûif u inayet iktizâsmca tebessüm ileinevâziş ü iltifat buyurdu. Ve mübarek eliyle başımı yerden kaldırup, söze başladı. Ben dahi etrafıma ba-kup işitecek kimse olmadığım gördüğümde, vatanıma ve özellikle yardımları, beni kabul etmeleriyle hayat bulduğum Padişahım’a hizmet için bundan daha iyi vakit ve fırsat olamaz, .dedim. Gözleri yaşla dolu olarak, şöylece sorularını serî bir şekilde sormaya başladı:

-Ziyâ; senin hakkında esirgemeyip, bol bol verdiğim (bunca lütuf ve ikramları unutup, Avrupa’ya kaçmak sana düşer mi, yakışır mı idi?

-Velinimetim Efendim! Bana bol bol bağışladığınız bunca lütuf ve ikramların teşekkür hakkını, hiçbir zaman ödeyemem. Ve Efendim’in hürmetini bırakıp. Avrupa’ya gidecek kadar câhil, kaba, terbiyesi kıt birisi olmadığım Efendim tarafından bilinmektedir. Lâkin bu harekette, yani Avrupa’ya gidişimde ben kulunuz mecbur idim ve bu bakımdan özürlüyüm. Gerçi, yüce izninizi almadan Avrupa’ya gittim. Ancak, Avrupa’da da -Siz’e karşı- elimden gelen hizmeti görmekte kusur etmedim. Gerçi, yüksek şahsınıza aleyhimde pek çok söz söylediler ve söyleyenler de meydandadır. Bunları çağırıp, yüzleştirerek yargılarsanız, gerçek durum ortaya çıkar.

-‘Ya, “Fecr” ve “Hürriyet.” gazetelerini kim çıkardı? “Veraset Mektubları'” ın kim yazdı?

-Bunları çıkaran. Efendimiz tarafından bilinmektedir. Herbirisinin altında yazarının imzası vardır ve bunlarda kulunuzun kalemimden çıkan şeyler de, kendi imzam ve itirafımla kayıtlıdır. Fakat, hiçbirinde Siz’in ve devletinizin menfaatlerine aykırı birşey yoktur. “Veraset Risalesi” doğrusu kulunuzun kalemimden çıkmıştır. Burada, bazılarının Avrupa gazetelerine yazdıkları,  dehşetli yazıları gördüm.

-Ya Millet Meclisi kurmak, Saltanatın bağımsızlığını bozucu değil mi? Senin yazdıklarında bu düşünceler görüldü.

-Şevketli Efendim! Bu mesele hayli uzundur. Fakat, özet olarak şu kadarcık arzederim ki; Millet Meclisi, yüksek şahsınızın kanuna uygun bağımsızlığınızı kesinlikle bozmaz. Zîrâ, zihnimdeki Millet. Meclisi’nin sistemi, şeriatın sınırlarından ibaret bir şey olmadığından, Saltanatın bağımsızlığı nasıl şeriatın hükümleri, kanunları ile sınırlanmış ise, sistem ile de o kadar sınırlanmış olur.

….

 

DEFTER-İ        AMALİM”    den..

İnsan çocuktan olur. Çocuk da, terbiye ile insan olur, İnsanlarda, insanlığın belirtisi olan doğruluk ve dostluk kalmadı. Devlet yıkıldı, millet bitti diye her defasında tasalanıyoruz. Lâkin sebep aradığımızda, meselâ hırsızlık ve bilgisizlik gibi birçok ilgili sebepler görüp, durumun düzelmesini onların ortadan kaldırılmasında sanıyoruz. Dâima bu görüşten hareketle çalışıyoruz. Yine, umduğumuz hayırlı tesirleri görmüyoruz. Belki onun zıddını görüp, şaşırıyoruz. Ümitsiz ve hayrette kalıyoruz. Acaba, niçin bir kerre de bu sebeplerin başlangıçlarına ve onlardan, asıl temel olan umumî terbiye yönüne dikkatli bir şekilde bakmıyoruz?

Gerçi olan olmuş ve ortadaki kimselerin düzelmesi değil, fakat kötülüklerin önlenmesi ve zararın azaltılması, ancak nizam ve kanunun ezici kuvve- tine kalmıştır. Fakat yetişecek çocuklarımızı olsun, bizim düştüğümüz korkunç uçurumdan kurtarmanın çâresini neden düşünmüyoruz?

Bizim yerimize onlar gelecek değil mi? Onlar da bizim gibi olurlarsa bu şikâyet edilen durumlar devam etmeyecek mi?

Ya bu hâller devam ederlerse….

Yeryüzünde bulunan medenî milletlerin hepsi, bir ilerleyip yükselme selinin önüne düşerek ister istemez akıp giderken, biz bu selin karşısında gerileyip, dayanabilecek miyiz? Yoksa çiğnenecek miyiz? İşte yapamıyoruz. Hem ele yapamayacağımızı anlıyoruz. Bari, ileride yapmaya kabiliyetli gelecek nesiller yetiştirmeye çabalamalı, yani çocuklarımıza ve torunlarımıza acımalı değil miyiz?

Anası babası hayırlı, temiz kimselerden olan bir çocuğu; daha küçüklüğünde serserilerin içine bırakın, onlarla düşüp kalksın; büyüdüğünde elbette namuslu, temiz ve haramdan uzak merd bir kimse olamaz.

Bir sokak çocuğunu beşikte iken alıp temiz, asil ve köklü bir ailenin terbiyesine verin, büyüsün; doğruluğa, dürüstlüğe alışmış, iyi şeyleri huy edinmiş olur. Sokak çocuğunu rezil ve kötü ahlâklı eden sokakta yaşıyor olması değil, belki sokak terbiyesinde büyümesidir.

Çocukluk ki, insanlığın hayatının en saf, en temiz zamanıdır. Ne çeşit suretlere ve şekillere karşılık olursa, neyi görürse ayna gibi kendine çeker. Şu kadar fark var ki; aynada görünen şekil, esas görüntünün sona ermesiyle geçip gider. Yani aynadaki şekiller, karşısındakine bağlıdır. Lâkin, beceriklilik aynasında bir defa görünmüş olan örneklerin sureti; taş üzerine işlenmiş nakış, desen gibi yerleşir kalır. Kısacası, küçüklükten itibaren becerikli yetiştirilen bir çocuk, Ömrü boyunca bunu kaybetmez.

Ancak, bu sözden her terbiye gören çocuk mutlaka olgun insan olur, demek çıkmaz; çünkü, yaradılış sisteminde, düzeninde nice birbirine uymayan sebepler vardır ki, insanlığın aklı onları tam kavrayıp, anlamaktan henüz âciz ve yetersizdir. Ve akıllılık ve becerikliliğin derecelerinin farklı olması da bundandır. Şimdi eğer terbiye tabiî esasları, durumları koruma yolunda olursa; ekseriyyet, ahlâkı muhafaza altında tutma tarafında bulunur. Bunun dışındakiler ise, sağlam kurallar ortaya koyamaz.

Medeniyet ki, insanlığın mutluluğunu gerektirecek şekilde olan toplumun, dikkate değer durumu anlamındadır. Medeniyet, millî ahlâkın, terbiyenin doğurduğu bir çocuktur. Millî ahlâkı, terbiyesi olmayan milletlerde medeniyet olmaz. Ve hangi medenî millet ki, ahlâkı bozulmaya başlar, orada medeniyet barınamaz.

Bütün büyük adamlar, medeniyet ve millî ahlâk ile donanmış olan milletlerden çıkmıştır. Geçmiş yüzyıllarda, çağlarda gelen ve hâlâ eserleri, yaptıkları işler insanlara ibret veren büyük filozoflar ve güzel konuşan, olgun, irfan sahibi kimselerle, büyük pehlivanlar ve dünyayı zapteden kumandanlar hep Yunanlılar’dan, Romalılar’dan, Mısırlılar’dan geldiler. Sonradan İslâm medeniyetinin güneşi, dünya ufkunda ışıklarını yaymaya başlayınca bu yıldızların güzelliği ve parlaklığı kalmadı. Ve İslâm’ın, yedi sekiz yüz yılda yetiştirdiği fazilet sahibi, olgun kimseler; geçmiş çağların iki bin senede vücuda getirebildiği seçkin kimseleri, hem ilim ve hem de sayı bakımından geçtiler. Gariptir ki, şimdiki Yunanistan ve Roma, bilginler ve faziletli , erdemli, olgun kimseler yerine, haydut yetiştiriyorlar!..

Acaba sebep nedir ki, iki üç yüz seneden beri Hicaz ve Mısır toprağı Ebûbekîr’ler, Ömer’ler, Ali’ler, Hâlid’ler, Ebu Hânîfe’ler, Sait’ler, Gazâlî’ler çıkarmıyor? Neden dolayıdır ki; Irak, İran ve Türkistan Zamahşerî’ler, İbn Sina’lar, Fahreddin’ler, Muhiddin’ler yetiştirmiyor?

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Çandarlı Halil’ler, Evranos’lar, Molla Gürânî’ler, İbn Kemâl’ler, Ebussuud’lar vardı. Şimdi bunların benzerleri niçin görülmüyor?

İlim ve faziletin tohumu bu yerlerden büsbütün eksildi mi?

Büyük zaferlere muvaffak olan bizim babalarımız ve dedelerimiz değil miydi?

Biz onların tohumundan yetişmedik mi?

İŞTE BU OLAYLARIN VE DEĞİŞİKLİKLERİN TARİHLERİ İNCEDEN İNCEYE GÖZ ÖNÜNE GETİRİLDİĞİ ZAMAN, HEPSİNİN SEBEPLERİNİN, TERBİYE VE AHLÂK MESELESİ OLDUĞU, DİKKAT SAHİPLERİNE GİZLİ KALMAZ.

İnsan, genel olarak ne kadar akıl ve tedbir ile gurur duyarsa, o kadar da bilgisiz ve seziş kabiliyetinden uzaktır.

“ZAFER-NÂME   ŞERHİ” ‘nden

 Bir işi yapmayı eğer aklına koyarsa,

Onu ne eder eder, muhakkak yapar.

İmkânsız sayılan şeyler ise, -sayesinde- oluyor.

Öyle bir güce, kuvvete sahip ki; eğer isterse,

Nice olmayacak iş imkân dâhiline girer; olacak hâle gelir..

Âlî Paşa Efendimiz öyle bir güce sahiptir ki, aklında plânladığı şeyi ne yapar yapar, muhakkak gerçekleştirir. Bu sebepten, imkân dışı sanılan nice şeyler hâlâ olup duruyor; yani kendisi istediği anda, olmayacak işler olacak hâlde görünür, ama şekilde öyle görünmekle gerçekte mümkün olur mu?

Burası altında gizli.. Bunu kaleme alan şâirin, bu özelliği de mübalağaya, abartmaya bağlanmamalıdır. Çünkü olmayacak bir iş hiç bir zaman mümkün olmazsa da, alda uzak görünen birçok iş de; o güç, kuvvet sahibi yüce kişinin Özel gayretiyle gerçekleşme durumuna geldi. Meselâ, şu Girit meselesi bu şekildedir. Seksen yüz bin can ve bir iki milyon kese boş yere harcanarak, iki buçuk senede bu meselenin bitip, kapanacağı kimin aklına gelirdi?

Gülhane Hattı ve geçen yetmiş iki senesi fermanı ve evvelki senenin Padişah Nutku bütün yurttaşların canını, malını, namusunu, kişilik haklarım, hürriyetini sağlamış iken; niyetleri ile suçlu görülen birçok müslümanın açıkça dahi yargılanmalarına ihtiyaç görülmeksizin ve cinayetlerinin çeşidi kendinden başka kimse tarafından bilinmeksizin kale zindanlarına ve hapishanelere doldurulmaları, bu gücün apaçık belirtilerinden değil mi?

Daha bunlar gibi akim imkân dışı gördüğü nice şeyler varsa da, sayılması imkânsızdır. Fakat bunu kaleme alan şâir; hediye ettiği beyitlerinde bunlardan bazılarını etraflı olarak anlattığından, açıkça ortaya koyduğundan onlarla yetiniriz.

Kaynak:

Ziya Paşa, Önder GÖÇGÜN, Kültür Bakanlığı- 43, 1987, İzmir

ZİYA PAŞA’dan HİKMET DERSLERİ


TERCÎ—İ BEND

Dünya üzerinde yaşan insan âcizdir. Yaratılmışların en şereflisi olduğu halde, değirmene atılmış bir taneye benzer. Bir gün muhakkak ufalıp un haline gelecek yani yok olacaktır.

Şunu bilmemiz gerektir ki, dünya yüzünde meydana gelen olayların hepsi Allah’ın eseridir. Önceden takdir edilmiş hüküm ne ise o olur. Bu hükmü durdurmaya veya geciktirmeye kimsenin kuvveti yetmez. Hayatımızdaki (doğru veya yanlışlar) sözde sebeplerden başka bir şey değildir.

1.      Üzerinde yaşadığımız bu dünya, tuhaf bir dershaneye benzemektedir. Dünya üzerinde gördüğümüz her güzel nesne, ilâhî kitaptan bir belirtidir.

2.      Dünya, felâkete sebep olan bir değirmendir. İnsan ise bu değirmenin içine atılmış başıboş bir taneciktir.

3.      Şu eski dünya konağı öyle tuhaf bir yuvadır ki dev gibi kendi çocuklarını yer.

4.      Kâinatı temsil eden belirtiler yani orada görülenlerin esası araştırılırsa bunların ya uyku, ya hayal veya efsane olduğu anlaşılır.

5.      Dünyanın işleri bir sona ulaşır; nasıl ki, yazın arzusu kışa, baharınki de sonbaharadır.

6.      İnsan, her şeyin esasını tam olarak bilemez. Her inanış insan aklına göre gaibine özellikler taşır.

7.      Ey Allah’ım, insanın ihtiyacı bir lokma ekmektir; öyle olduğu halde, bu ihtiyaç derdi için bitip tükenmeyen çekişmenin sebebi nedir?

8.      Bu mavi kubbe altında bütün zerreler kaza okuna hedeftir. Kaza okundan korunmak için siper yoktur.

9.      Allah tarafından takdir olunmuş hüküm ne ise o, gerçekleşecektir. Görünüşteki doğru veya yanlış, hep (sözde sebepten) başka bir şey değildir.

10.   Dünya yüzündeki bütün olaylar, ne feleğin yüzünden ne de zamanın hükmü icabıdır; hepsi bir yapıcının (Allah’ın) güzel eserleridir.

****

Gerçekten de kâinatın ucu bucağı yoktur. Gökte görülen her yıldızın kendine has bir nizamı vardır. Bu nizamın dışına çıkamaz. Çünkü Allah, kâinatı yaratırken yıldızların bu nizama göre hareketini uygun bulmuştur.

Gözle veya aletlerle görebildiklerimizin ötesinde de yıldızlar vardır. Her yıldızın kendine göre hareketleri, mevsimleri, yılları, ayları ve güneşleri olduğunu bilmekteyiz.

1.      Gökyüzü konusu edilmeyen yıldızlarla doludur. Dünyamız bu yıldızlara nispet edilse (karşılaştırılsa) bir zerre kadar dahi değildir.

2.      Binlerce parlak güneş ve ay, yüz binlerce sabit yıldız ve ayrıca gözle görülebilen birçok gezegen…

3.      Her güneş kendine tâbi olan, uyan yıldızlarla birlikte döner. Bu uyanlara başka uyanlar yani peykler (uydular) katılır.

4.      Her güneş kendine uyanlara özel surette ışığını dağıtır. Her yıldızın kendine has özellikleri başka yıldızlar için gizlidir.

5.      Her cümle (güneş sistemi) kendi merkezinde durmaksızın hareket halindedir. Her kıt’a ebedî verimliliği kendi ekseninde bulur.

6.      Her geniş sistemde (güneş sisteminde) bin vücut açılıp yayılmıştır. Her geniş kafada, bin ayrı cihan meydana görünür.

7.      Her vücut bin vücut için kaynaktır. Her bir cihan meydana gelecek binlerce cihanın belirtilerini taşır.

8.      Her zerrede özel surette verimlilik, her cisimde özel tabiat gereğince can vardır.

9.      Her âlemin yılları ve tarihleri ayrı ayrıdır; her bir yerde zamanın başka hesabı vardır.

10.   Bu âlem, ucu bucağı bulunmayan öyle bir denizdir ki, sahilleri hayret girdabına bitişiktir.

*****

Allah’ın büyüklüğüne ve kurduğu nizama bakın ki, içi ateş dolu olan dünyamız, üzerinde yaşayanları besleyerek büyütüyor. Doğumlarda, sevinç, ölümlerde de keder duyduğumuz yer, dünyamızdır. Bütün yıllarımızı ta ölünceye kadar korku duymadan kuruntuya kapılmadan bu yuvarlağın üzerinde geçiririz. Yaşarken dünyamızın endişe verici durumunu hiç mi hiç düşünmeyiz. Çünkü Allah, kâinatı yaratırken her şeyin kargaşadan uzak bir nizam dâhilinde sürmesini istemiştir.

1.      Sonsuz bir toprak parçası olan dünyamız alt tarafı bir zerreden ibarettir. Dünyamızdan en küçük bir parça bile harice gidemez.

2.      Yeryüzü (dünya) içi ateşle dolu olan yuvarlak bir cisimdir. Dışı ise (kabuğu), denizlerin ve nehirlerin açtığı yataklarla parça parça bir hale gelmiştir.

3.      Dünyanın ateşle dolu olan içinin hacmi yanında, kabuğu, o kadar incedir ki, üzerine asma yaprağı döşenen bir kubbeye benzetilebilir.

4.      Bu kısır (yani kabuk—dünyanın dış yüzü) bütün mahlûklara gece gündüz yiyecek yetiştirmeğe çalışır.

5.      Yeryüzünün ejderi bazı bazı nefes alacak olsa işte o zaman ateşler saçan dağlar dünyayı titretir: (Magma harekete geçer, kısır parçalanır, bu hareketten depremler ve yanardağlar meydana gelir.)

6.      O büyük zerreyi (yer yuvarlağını) temiz hava (teneffüs etmeye yarayan hava) fenerin mumu kapladığı gibi kaplamış bulunmaktadır.

7.      Öyle ki, âlemi kaplayan bu sofradan herkes gece gündüz kendine düşen payı almaktadır.

8.      Sağı ve solu anlamamıza yardım eden bu nokta (dünya) olduğu gibi aklın evreni anlamak için yola çıktığı nokta da burasıdır.

9.      Canlı varlıkların hepsi hayata geliş sevinçlerini burada (dünyada) tadarlar. Ölüm içkisini de burada (dünyada) içerler

10.   Herkes, içi ateş dolu olan bu topun üzerinde korku ve kuruntudan uzak olarak güvenlik içinde uyumaya devam etmektedirler.

*****

Dünya yaratıldığından beri kuvvetli daima zayıfı ezmiş ve yok etmiştir. Her canlı, kendinden güçsüzü bulduğu anda öldürmekten çekinmez. Buna bir yerde mecburdur da. Çünkü hayatını idame ettirebilmesi ve neslinin devamı buna bağlıdır. Her zaman kuvvetli zayıfı yok edecektir. Bu mücadelenin sonucu olarak umumî bir tekâmülün meydana geldiği de bir gerçektir.

1.      İnleyen ahular, arslanın dişine bir lokmadır, (lokma olur) Bir koyun ise can avlayan (can alan) kurt için sadece bir yiyintidir.

2.   Sineğin hiçbir kabahati yokken örümceklere gıda olur. Güvercin de masum olduğu halde, şahinin avı olmaktan kurtulamaz.

3.      Güçsüz kaplumbağa da tavşancıl kuşunun esiri olur; yılan da hiç suçu bulunmayan (gücü olmayan) kurbağayı kendine yem yapar.

4.      Alıcı kuş, kabahati olmayan piliçleri parçalar; aynı durumda olan sıçanı da iki parça eder.

5.      Yüksekte uçan atmaca küçücük serçeyi öldürür. Doğan da sülünü pençesine geçirmekte zorluk çekmez.

6.      Hızlı uçan kuşlar yer yılanına lokma olurlar. Denizlerde yaşayan balıklar da uçan kuşların yemi olurlar.

7.      Dalgıcın mücevher (inci bulma) tutkusu, timsaha yem olmasına sebep olur. Kekliğin tuzağa düşmesine sebep taneleri yemek ümididir.

8.      Sedefin parçalanmasına sebep içindeki inci içindir. Bülbülün güzel sesidir ki, onun kafeste inlemesine sebep olur.

9.      Kunduz, yumurtası için öldürülür. Samurun öldürülmesine sebep ise postundan, kıymetli kürkünden ötürüdür.

10.   Kuvvetlinin zayıfı yok etmesi öteden beri bir kuraldır. Bu savaş, yerde, havada, denizde hükmünü yürütmektedir. (Hâlâ sürmektedir.)

*****

Dünya yaratıldığından beri insanlar, (maddî veya mânevi yönden) üstün gördüklerine (canlı, cansız) tapmaktan kendilerini alamamışlardır. Uzun süren bu devreden sonra Allah’ın Birliği’ne inanma dönemi başlamıştır. Ancak bu dönemle birlikte fitne ve fesad da at oynatmaya başlar. İnsanların kendi akıllarına göre müşahhas Tanrı tasavvur etmeleri döneminde ise işler iyice karışmıştır. Çünkü her kavim Tanrısını diğer kavimlerin Tanrılarından üstün görmüş ve asırlarca birbirini takip eden savaşların çıkmasına sebep olmuştur. 20.yüzyılda bile din ve mezhep çekişmeleri bitmiş değildir.

1.      İnsanlar, bazen güneşe, bazen yıldızlara bazen de cansızlara Allah diye kulluk ettiler.

2.      Bazen öküz, bazen ateş, kimi vakit Yezdan ve Ehrimen, bazı zamanda nur, bazen karanlık, inanç konusu oldu.

3.      Bir müddet akıl, güzellik ve aşk ilâh olarak kabul edildi. Şehirlerin hepsi putlarla doldu.

4.      En sonunda Allah’ın bir olduğuna (birliğine) inanma dönemi başladı. Ama bu sefer de bu inanma işine bin fesat, bin fitne karıştırıldı.

5.      Halk, yaratan ile yaratılanı kimi zamanlar bir olarak kabul ettiler, bazen de ayrı saydılar. Yani yaratan ile yaratılanı bazen birleştirip bazen ayırdılar.

6.      Bazen Allah’ın “sıfatları” ile kendisi bir tutuldu ve bu yüzden binlerce “Tanrı sıfatı”ndan ötürü Tanrı benliği ortaya çıktı. Tanrılar çoğaldı. Bu yüzden bir asılda birçok asıl birleşti.

7.      Her şahıs, kendi isteğine göre somut bir Allah tasavvur etmeğe başladı.

8.      Şahıslar ve akıllar birbirlerine ne kadar karşıt iseler inanışlar da o kadar değişken olur.

9.      Gerçek odur ki, her kavim tuttuğu inanma yolunu biricik doğru yol kabul ederek başkalarına, kendi gibi düşünmeyenlere düşman olur.

10.   Bu farklılıklara rağmen herkesin bir isteği vardır: O da, bir yar adana içtenlikle itaat etmek, inanmak ve tapmaktır.

*****

1.      Güller gülerken (kokularını etrafa salarken) bülbül ömrünü feryatla geçirir; hasta ölüm halindedir, doktor ücret ister.

2.      Zenginin cesedi, horlanarak bir tarafta beklerken, mirasa konanlarla ölü yıkayıcılar akbabalar gibi sabırsızdırlar.

 3.     Zengin şehir efendisi bin naz ile yastığına yaslanır. Aç bir garip ise sefalet içinde hayatını sürdürmeye çalışır.

4.      Etrafa ışıklar saçan mum, neş’e ve coşkunluk meclisini aydınlatır. Kanadı kırılmış olan pervane, alevin tutkunudur, ona âşıktır. (Bu yüzdendir ki, onun kucağına atılır.)

5.      Sarımsakla soğan, nergisle lâle gibi zambakgiller ailesine mensup olan bitkiler kokularını açıkta etrafa saçarken (esans) cinsinden güzel kokulu şeyler, bir mahfaza içine hapsedilmiştir.

6.      Değeri olmayan ahmak zevk ve safa yatağında yatar; soylu ve akıllı olanlar ise alçaklık ve hakaret külhanında, sefil bir biçimde perişan olarak yaşarlar.

7.      Cehalet, çok zaman dünya nimetlerinden payını alır; buna karşılık bazen akıl (akıllı), akşam yemeği bulamaz.

8.      Alçak kışkırtıcı sohbet meclislerinde itibar görür, beğenilir; akla yakın öğütler veren kişilerden nefret edilir.

9.      Kimi vakit sözü değerli bir şair, cahillerin hakaretine maruz kalır; bazen bilgili bir edip ahmakların maskarası haline gelir.

10.   Bir yoksul geçimini sağlayamazken, bir zalimin ise her işi yolunda giderek gelişir, büyür.

*****

Olgun insan düşünen, olayları takip eden, önemli olaylardan sonuçlar çıkarabilen insandır. Böyle bir insan, elbette olayların sonuçlarından çok zaman müteessir olacaktır. Vatanını ve insanlığı tehdit eden olaylardan ise derin endişe duyacak ve tasalanacaktır. Kişilerin olgunlukları artıkça, her olayın sebebini, nasıl sonuçlanabileceğini ve bu sonuçların topluma vereceği zararları önceden kestirip sezebildiği için dertleri de o nispette artacaktır

1.      Allah’ım, bu dünyada her bilgili insan, neden akıl belasıyla (aklı olduğu için) rahattan uzak kalmıştır?

2.      Allah’ım dünya yüzünde, bilgili kişilerin dertleri niçin olgunlukları oranındadır? Olgunlukları arttıkça dertleri de artmaktadır.

3.      Kişi hangi tarafa baksa huzursuzdur. Herhangi bir iş için hayal kursa aklı almaz, aklı yetersiz kalır.

4.      Zanlar, şüpheler, akıl denen teraziyi değiştiren dirhemler gibi vazife görürken, eşyanın içyüzünü (gerçeğini) tartmak ve anlayabilmek mümkün olabilir mi?

5.      Aklın ve anlayışın bu beceriksizlik ve güçsüzlüğü ile olayların esas ve niteliğini anlayabilmek, sezebilmek kabil midir, kabil olabilir mi?

6.      Bilgili kişiye bu kadar sıkıntı ve gam sanki az geliyormuşçasına bir de cahillerin baskısından doğan ıstırap ve işkenceye katlanmak mecburiyeti doğar.

7.      Dünyada cahil kişilerin mutlu olmaları cihanın intizamı bakımından muhakkak gerekli midir?

8.      Dünya dünya olalıdan beri bu hep böyle devam etmiştir: Gönül adamları, Allah’ı iyi anlamış kimseler bön bir alçağın elinde güçsüz kalıp oyuncak olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

9.      Cahil, böylece şeref ve mutluluk mevkiinde yükselirken, bilgin aşağılık çukuruna tepe taklak yuvarlanır.

10 Yüksek, iyi tâlii, cahili isteklerine erdirip rahata kavuşturduğu halde, kötü, uğursuz talii, bilgili, olgun adamı dilenci durumuna düşürerek mutsuz eder.

*****

Allah’ı çok seven ve ona mânevi yönden yakınlık gösterenler, dünyada herkesten daha çok acı çekmek mecburiyetinde kalmışlardır. Allah’ın o gibi kişilere reva gördüğü acılar, onları bir yerde sınamak, sevgilerinin gerçek olup olmadığını anlamak içindir. Çokları, birer “Hallac-ı Mansur” gibi sevgiden doğan acılarla can vermişlerdir. Ne büyük tecellidir ki, kalplerindeki Allah sevgisi, öldükten sonra da insanları yakmaya devam etmiş, onları Allah ‘a yakınlaştırmadaki vazifelerini eksiksiz yerine getirmişlerdir.

1.      İnsanların babası sayılan Âdem Peygamber, cennet nimetlerinden uzak düştü. Halil (İbrahim Peygamber) oğlunun boynunun kesilmesi emriyle imtihan edildi.

2.      Yakûb, oğlundan ayrıldığı için acı gözyaşları dökmüştür. Yusuf, kuyuya atılarak belâya uğramıştır.

3.      Hazret-i Eyyûb’u bedenindeki hastalık sürekli olarak inletti. Zekerriya’nın başı testereyle kesildi.

4.      Yahya Peygamber’in başı bir hiç uğruna ve acımasızca kesildi. Babası olmayan İsa bin türlü derde duçar oldu.

5.      Hazret-i Peygamber’in Taif’de ayakkabısı kanla doldu. Uhud savaşı gününde ise inci dişi kırıldı.

6.      Hazret-i Peygamber, açlık yüzünden temiz karnına taş bağladı ye böylece dünyaya önem vermediğini göstermiş oldu.

7.      Ebubekir zehirlenmek suretiyle öldürüldü. Ömer, en sonunda, bir kader kılıcı ile şehit edildi.

8.      Sonunda Kur’an’ı toplayıp düzenleyen Hazret-i Osman da şehit edildi. Hazret-i Ali de şehit olmaktan kurtulamadı.

9.      Hazret-i Hasan, zehirlenmek suretiyle cennete göç etti. Zulme kurban olarak Hüseyin’in de başı kesilerek şehid edildi.

10.   Görüldüğü gibi Allah’ı kim çok seviyorsa ona manevî yakınlık gösteriyorsa, acıyı da en çok bu gibi şahıslar çekmektedir.

*****

1.      İnsanoğluna bu güçsüzlüğü veren soma da insanları bütün dünyanın en şerefli yaratığı haline getiren kimdir?

2.      Şeytanı ve öz benliği kötülüklere kim âlet etmiştir? Arzu ve tutkularına mağlup olan kişileri cehenneme koyan kimdir?

3.      Mansur’u “Enelhak” diyarına düşüren kimdir? Daha sonra şeriat kanunlarına göre onu ölüme götüren hükmü kim verdi?

4.      Şarabı haram kılıp acılaştıran sonra da Cem’e kadeh ve şarap yapmasını öğreten kimdir?

5.      Allah’ın mucizelerine karşı Yahudi milletini inkâra sevkeden kimdir? İsa’yı, Hazret-i Meryem’i nefhederek dünyaya gelmesine sebep olan kimdir?

6.      Tarihte kötülükleriyle tanınmış olan Süfyan’a, Câde’ye, Şemir’e, İbn-i Mülcem’e kötülük ve rezalet yapmak için cesaret veren kimdir?

7.      Nasîr-i Tûsî’yi Hulâgû’ya sevkeden ve Musta’sım’ı İbn-i Alkam’a yakın eden kimdir?

8.      Dert verdikten sonra onu iyileştirmek için çare aratan, ilâca iyileştirme özelliğini veren kimdir?

9.      Geometriyi arı kimden öğrendi? Bülbüllere ezgili ötmeyi kim öğretti?

10.   Bu dünyaya gizlilik perdesini çeken ve sonra da perdenin arkasındakileri araştırma düşüncesini veren kimdir?

*****

İnsan gerçekten hür olarak yaşamak istiyorsa gereksiz arzularından kurtulmanın çaresine bakmalıdır. Biraz daha fazla menfaat elde etmek için birine dalkavukluk yapan kişi, hürriyetini ve dolayısıyla haysiyetini kaybetmiş ve o kişinin kölesi olmuş demektir.

Hürriyetimiz, şeref ve haysiyetimizi her şeyin üstünde tutmayı öğrenmeli, hırs ve tamahtan uzak kalmaya çalışmalıyız. Zira “Az tamah çok ziyan getirir” atasözü boşuna söylenmemiştir.

1. Kimisi bir mevki elde etmek için rahatını feda etmiştir. Kimisi de mevkiinden düşme belâsına uğradığı için dertlidir, üzüntülüdür.

2.      Kimisi devrinin en zengin kişisi iken fakirliğe düşmüş; kimine ise zenginliği, talihi, dert olmuş, kendisine sıkıntı getirmiş.

3.      Kimisi mirasçıları için veya “sonum ne olacak” endişesiyle para toplar; kimisi de yüklü bir servet elde etmek için hayatını feda etmekten çekinmez.

4.      Kimisi altın elde etmek için “kimya-simya” araştırmaları yapmaktadır; bazılarının iflasına bu, kimya araştırmaları sebep olmuştur.

5.      Kimisi şan ve şerefe kavuşmak için savaşıyor ve öldürüyor; kimisi, tamahkârlık yüzünden girdiği kavgada canını feda etmekten çekinmiyor.

6.      Kimi sevgilisinin gönül alıcı büyülü gözlerine tutulmuş; kimisi de sevgilisinin saçına bağlanmış.

7.      Kimi lâle yüzlü bir sevgilinin aşkı ile yanıp yakınmış; kimine de gül ve yasemin tenliler başına dert olmuş.

8.      Kimisi aşktan kurtulmak için büyü yapar; kimisi de aksine, sevgilisine güzel görünmek ve ona kavuşmak için dua muskası yazar.

9.      Kimisi neşe içinde içki içen bir kalender olmuş; bazısı ise hırsı yüzünden ikiyüzlülüğe düşmüş.

10.   Sözün kısası, her hür olan insan kendine özel gereksiz isteklere tutularak hürlüğünü kaybedip esir hale gelmiştir.

*****

Çalan elbette hırsız ve öldüren katildir. Ancak ortada bir gerçek vardır ki, hırsız, hırsızlığını hiçbir zaman kabul etmez. Katil, Allah’ın verdiği canı almanın günah olduğunu düşünmez. Bu gibiler, yaptıklarını mazur göstermek için bin dereden su getirmek suretiyle kendilerini, dün olduğu gibi bugün de, haklı çıkarmaya çalışırlar. Ruhî durumları normal olmayan bu insanların ıslâhı, elbette toplumun yararınadır.

Aslında insan psikolojisi bir tuhaftır: Her insan yaptığı işin doğru olduğuna inanır. Yanlış yapabileceğini aklına bile getirmez. Bu yüzdendir ki, en inandırıcı deliller bile kişiyi düşüncelerinden kolay kolay caydıramaz. 20.yüzyılda, böyle bir davranış insanlık için bir ayıptır. Bir atasözümüz vardır: “El elden üstündür, arş-ı âlâya kadar.” Öyle ise her insanın az veya çok hata yapabileceğini ve her yaptığımız işin muhakkak doğru olacağı düşüncesini kafamızdan silmeyi öğrenmeliyiz. İnatlaşma gibi ilkel alışkanlıklardan uzak kalmaya kendimizi zorlamalı ve alıştırmalıyız.

1.      Zulmeden kişi, etrafındakilere acı çektirir, hile yapar ancak bu işlerin günah olduğunu hayaline bile getirmez.

2.      Hırsız, halkın mallarını çalar gene de ben “hırsızım” demez. Katil, adam öldürmenin günah olduğunu aklına bile getirmez.

3.      Bu gibilerin hangisine sorarsanız sorunuz hepsi de yaptıklarını doğru ve haklı gösterecek bir beyanda bulunacaklardır.

4.      Bir memlekette yol kesen kişi idam edilir; başka bir diyarda ise bu hal, şeref ve iftihar vesilesi olur.(Günümüzde örneği var)

5.      Bir memlekette kadınların örtünmesi ayıp sayıldığı halde, başka bir diyarda bu durum, kadınların güzelliklerini gösterecekleri için bir güzellik sebebi sayılır.

6.      Bazı insanlar, şarabın haram olduğunu bildikleri halde içmekten kendilerini alamazlar. Bazı mezhep sahipleri de başkalarının haklarını yemeyi, helâl olarak kabul ederler.

7.      Sırdaş olacağın insanların hal ve tavırlarını iyice anla. Hal ve tavrı bilinen ve akıllı olan birine sırlarını söyleyebilir ve onu sırdaş olarak kabul edebilirsin.

8.      Dünyada öyle insanlar vardır ki, bu insanların her biri başka deliliklere alâmet sayılacak garip vaziyetleriyle kendilerini belli ederler.

9.      Her insanın yaptığı iş, hayal gücüne bağlıdır. Hiç kimse yaptığı işi yanlış olarak kabul etmez.

10.   Yazık ki, dünyada akıl ile deliliği, yanlış ile doğruluğu birbirinden ayırabilecek dengeli bir terazi yoktur.

******

Allah’ın dediği olur. O, her şeyi yapmaya ve yaptırmaya kadirdir. Hiç kimse olacakların önüne geçmeye de muktedir değildir.

Bilgili ve arif olan bir insan, dünyada meydana gelen olaylardan ibret almasını bilir. Zira meydana gelen çeşitli olaylar, Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini açık ve seçik ortaya koymaktadır. Meydana gelen olaylardan ibret almasını bilenler, insanın Allah karşısındaki güçsüzlüğünü daha etraflı bir şekilde anlamış olurlar. Aslında güçsüz insan, olayların meydana gelişindeki hikmeti anlamaktan âcizdir. Onu daha çok, olayların meydana gelişindeki sebep değil, netice ilgilendirir.

Allah, her şeye kadir olduğu cihetle dünyayı istediği gibi idare etmekte serbesttir. “İsterse dünyayı yok eder, isterse var eder.” Böyle bir sonuca âciz insanın ağzını açması bile abestir.

1.      Allah, akşamı sabah, geceyi de gündüz eyler. Yazı kış kılar, sonbaharı da bahar eder.

2.      O, yaşayanların canını alır, öbür taraftan ölülere can verir; topraktan insan yaratır, vücudu toprak haline getirir.

3.      Onun kudreti, İbrahim Peygamber’i (Halîl) yakacak ateşi (Nemrud’un hazırlattığı ateş anlatılmak isteniyor) nur ha line getirir. Onun hikmeti, Hazret-i Musa’ya bu nurunu ateş olarak gösterir. Hazret-i Musa’ya bu nuru ateş olarak gösterirkenden kasıt şudur: “Kur’an, Musa’nın Peygamber olarak Allah katında bir kere otuz, bir kere on gün olmak üzere kırk gün kaldığını bildirir. A’raf suresi 142. Hz. Musa, kendisine gaipten sesler gelmeğe başlayınca derin bir ürperti ve coşkunluğa kapılır. Tûri Sînâ’da, Allah’a yüzünü göstermesi için yalvarır. Allah Musa’ya kendisini göremeyeceğini, buna dayanamayacağını buyurur. Musa, yalvarışlarına devam edince, Allah Nuru, Tûri Sînâ’da tecelli eder. Dağ bir anda yok olur. Çevreyi bir ince toz bulutu kaplar. Musa kapıldığı derin korku ve coşkunluk sonucu kendinden geçer.”

4.      Güzel Leylâ’yı Ferhad’ın gözüne cana yakın gösterip onu aşk derdiyle Mecnun’a çevirir ve zâr zâr inletir.

5.      Kalbi, uzun süre açgözlülükle huzursuz hale getirir. Gönlü, yıllarca bir emelle doldurarak kararsız kılar.

6.      O, bir harîs ve zalim için bir mülkü yıkar. Bir kavmi ise bir nifakçı yüzünden karmakarışık (altüst) edebilir.

7.      O, bir insanı yüz yıl boyunca her türlü ihtimamı göstererek besler; sonra da ölümün pençesine bırakır.

8.      Bir vücudu yüz yıl süresince çeşitli bilgilerle bir marifet hazinesi haline getiren odur. Sonra da bu vücudu mezar toprağına bırakan yine odur.

9.      Ey Ziya, arif ve bilgili bir kişi isen, meydana gelen bunca olaylardan ibret alarak Allah’ın büyüklüğünü teslim eder, kendi güçsüzlüğünü kabul edersin.

10.   Allah, mülküne istediği gibi hükmedebilir. İsterse kâinatı yok eder, isterse var eder.

“SANATI KARŞISINDA AKILLARI HAYRETE DÜŞÜREN BÜYÜK SANATKÂRI ULULARIM. KUDRETİYLE ÂLİMLERİ ÂCİZ BIRAKAN ULU ALLAH’I TAKDİS EDERİM.”

TERKÎB—İ BEND

 Allah’a çeşitli arzularımızın gerçekleşmesi için ibadet etmek, bir bakıma kendimizi aldatmak olur. Allah’a sevgimizin bir belirtisi olarak ve O’nu içimizde hissederek ibadet edersek öteki dünyada Allah’ın yardımına belki mazhar olabiliriz.

1.      Sâki, canın cevheri, özü olan ve toplumda hor görülen kalender kimselerin gönlüne ferahlık veren içkiyi getir.

2.      Sözü edilen içki, olgun kişilerin gönlüne neşe, alışkın olmayanların aklına da zarar verir.

3.      Bir kadehle gönlümüzü hoş et; çünkü gamlı gönül, hayli zamandan beri meyhaneden uzak bulunmaktadır.

4.      Sâki, Allah için dünyadan elini eteğini çekmiş olan, kalender ve hoşgörülü kimselerin aşkına içelim; Allah yolunda dünyadan geçmiş olanlar, Allah’a ait gizli şeyleri bilirler.

5.      Sâki, ham sofunun inadına içelim; çünkü onun gayesi cennet şarabı, arzusu da cennet güzelidir.

6.      Terbiye edilmiş aşk içkisinin en eski ustasına aşkolsun ki, içkisi yüz yıllık ve sakisi de gençtir.

7.      Bu meselede eğer şüphe ediyorsan o zaman şarabı yapan ustaya sor; vaizlerin anlattıkları sayıklamadır ve saçmadır.

8.      Benim anlayabildiğim çarh, bu ters dönen çark ise görünüşü çok güzeldir ama kendisi yamandır.

9.      Felek, süslü ve büyük hayal fenerinin çemberine benzer ki, aksettirdiği semboller, şekiller çok çabuk geçip gidiverir.

10.   Sâki, bize içki sun ki, tecrübeli olan gönlümüz, yarının düşüncesiyle çarpıntı içindedir.

Eğer akim ve şuurun varsa içki iç ve güzel sev dünya varmış veya yokmuş hiç düşünme, umur etme.

******

1.      Âlemin çok tuhaf ve mecburi olan gidişi kâfi değil mi, yetmez mi? Dünya yıldızı acaba bir konak yerine ulaşamaz mı?

2.      Âlemin gecesi, günün birinde muhakkak sabaha ulaşır. Şimdi uyuyanlar, o zaman uyanırlar.

3.      Âlemin tabiatı, huyu, dönmeye başladığından beri hiç değişmemiştir. Kimin üstüne dönse sonunda onu ayaklar altına alır.

4.      Dünya arzusunun yerine getirilmesi mümkün değildir; çünkü bu arzuyu yerine getirmek böyle bin altın ve gümüş dünyası olsa yetişmez.

5.      Eğer hariçten seyrine imkân olsa, dünyanın şaşılan vaziyeti müthiş görünür.

6.      Âlemin eşeği (âlem denilen eşek) yükünü tam anlamıyla almış bulunmaktadır; sekteye uğramadan gitmektedir; aldığı yükten fazla bir zerre dahi kaldırmasına artık imkân yoktur, çünkü kaldıramaz.

7.      İnsanoğulları arasındaki bu karşılıklı düşmanlık devam edecek mi? Âlemin gittiği yolun (merkez-i âlem) ne zaman doğru bir yön alacağı bilinmez?

8.      Âlemin yaprak çeviren âleti, her gün bir yaprak çevirir; böylece her çevirişte bir gerçeği meydana çıkarıp gösterir.

9.      Allah’ım, âlemin mektebi ne güzel mektep olur; her sayfasında bin bilgi dersi okunur.

10.   Kuvvet merkezi, dünyanın neresindedir? Allah’ım âlemin kalıbı hangi binecek şeyle gezer?

“EY HALKI YARATIP ÂLEMİ TANZİM EDEN BÜYÜK ALLAH, SENİ BİN KERE TAKDİS EDERİM.”

******

1.      Kudretine başlangıç ve son olmayan ey ulu Allah’ım, senin niteliğini tam olarak anlamak imkânsızdır.

2.      Her nesne, varlığına en güzel şahittir. Her zerre, birliğine şahitlik eder.

3.      Hükmün bu eserlerle güneşi (izhar eder) gösterir. Emrin ışıklarla ayı meydana çıkarır.

4.      Havadaki kuşlar, senin nimetlerinin sergilendiği sofranda doymuşlardır. Denizdeki balıklar, lûtfunun suyunu içerek kanmışlardır.

5.      Senin iyiliğin, kudretin İbrahim Peygamber için hazırlanmış olan ateşi bir gül bahçesi haline getirir. Kendini beğenmiş dinsiz Nemrud, bir sivrisineğin (beynine girmesi sebebiyle ağrısına dayanamayıp ölerek) mağlûp olur.

6.      Zulüm görmüş kimselerin yakınmaları göklere çıkmaktadır. Adaletin, zulmedenleri ne zaman toprak haline getirecektir?

7.      Her türlü zevk, yabana kişilere aittir. Belâlar ise senin aşkınla ıstırap çekmekte olanlara ayrılmış bulunmaktadır.

8.      Allah yolunda olan birçok din ehlini yoldan çıkaran sensin. Yolunu şaşırıp sapıtmış olanlara da doğru yolu gösteren yine sensin.

9.      İşlerin iyi veya kötü gerçekleşmesi mademki senin hükmündedir, o halde bu emirler ve yasakları ne için koymuş bulunuyorsun Ey Allah’ım!

10.   Bu tuzak ve fitne yine sendendir Allah’ım, bu aldatış ve karışıklık yine sendendir Allah’ım!

“Ulu Allah’ım, kulunu evvelâ yap! diye teşvik ediyor, sonra da-günâh işledin diye-ayıplıyor, kınıyor, çıkışıyorsun! Kıyamet günü eteğine yapışacağım.”

*****

Dünyaya gelen insan hiçbir zaman mutluluğa ulaşamayacak devamlı dert ve ıstırap çekmek mecburiyetinde kalacaktır. Bu durum, Allah’ın bir takdiridir. Ancak şu da bir gerçektir ki, ıstıraplarına, acılarına rağmen hayat güzel ve çekicidir. Dünyadaki nimetlerin hepsi insanlar içindir. Bir ideal peşinde koşarak, bu nimetlerden faydalanarak yaşamak insana mutluluk verir.

1.      Ölümlülüğün kanla dolu çeşmesinden bir damla içen; başını bir daha belâlardan kurtaramaz. (Şu ölümlü dünya, belâlar ve ıstıraplarla doludur. Bu yüzden dünyaya gelenler, bu dertleri çekmek mecburiyetindedirler.)

2.      Bu dünyada rahat olmayı istiyorsan dünyaya gelme; zira meydana düşen yani doğan kişi kaza taşından kendini kurtaramaz.

3.      Korku ve rica sınırlarının dışına çıkıp Allah rızâsının emniyeti içinde sebat et.

4.      Eğer kıyamet günü kurulacak büyük mahkemeyi biliyor ve bu mahkemeden korku duyuyorsan adalet terazisini elinden bırakma, her şeyi doğrulukla yap.

5.      İnsanlardan vefa beklemek, bunun umuduna düşmek, hüma kuşunun gölgesinden devlet ummaya, beklemeye benzer.

6.      Yağmur yerine gökten inci ve mücevher yağsa, bahtı olmayan kişinin bağına tek bir damla düşmesine imkân yoktur.

7.      Baykuşun gözü ışıktan nasıl müteessir olursa; olgun kişiliğe erişmiş olanları da cahil olanlar çekemezler.

8.      Bu âlemde her akıllıya bir dert kararlaştırılmıştır. Bu dünyada, akıllı olanlar takımından acaba rahat yaşamış olanlar var mıdır?

9.      Şimdiye kadar, bilim adamlarından, fazilet sahiplerinden binlerce kişi gelip geçtiği halde, bu bilmecenin sırrım çözen bir kişiye rastlanmamıştır.

10.   Eğer bilgi sahibi isen Allah’ın sanatını büyük bir şaşkınlıkla seyret: Nasıl ve niçinini sorma!

Yüksek ve derin fikirleri, Allah’ın hikmetini anlamak bu küçük akla sığmaz; çünkü bu terazi (akıl) bu kadar ağırlığı kaldıramaz.

*****

Şu bir gerçektir ki dünyanın altınında ve gümüşünde (mal, mülk yani zenginliğinde) hiçbir safa yoktur. Çünkü ölürken yani öteki dünyaya giderken hepsini burada bırakırız. Bundan dolayı altın ve gümüş (zenginlik) için yapılan kavgalar yersizdir. Zira insan fânidir. Bu yüzden ölümden kurtuluş yoktur. İster kral, ister padişah, ister zengin, ister fakir ol, gün gelince “ölüm yolculuğuna” çıkmak mukadderdir. Hazret-i Süleyman hem çok zengin hem de dünyadaki bütün varlıklara hükmedecek kadar kuvvetli bir hükümdardı. Ama bugün o saltanatın bile yerinde yeller esmektedir.

Bundan dolayı insan, dünya malı için neden hırs duymalıdır? Bir atasözümüz de “dünya malı, dünyada kalır” demektedir. Bu şartlar karşısında insanın yapacağı tek şey, kendini bütün samimiyetiyle işine verip sadakatle çalışmak olmalıdır.

1.      Dünyanın gümüşünde ve altınında acaba ne safa vardır? Zira insan ahrete yolcu olurken (ölürken) hepsini bırakır da öyle gider.

2.      Şu gökyüzünün ne gece ve gündüzünde ne de güneş ve ayında bir vefa rengi var mı, nazar kıl da anla!

3.      Süleyman Peygamber’in tahtının havada seyrettiğini (yol aldığını) söylerler ama o saltanatın şimdi yerinde yeller esmektedir.

4.      Bu dünyada eğer hür olmak istersen; dünyanın zevki, salası, gamı ve kederiyle ilgilenme.

5.      Sevgili gitmiş, rindler dağılmış, içkiler dökülmüş, böyle bir gecenin seherinden hiç hayır umulur mu?

6.      Bir kimsenin ırk ve mayasında (soyunda sopunda) bozukluk varsa o kişi dünyanın sadrazamı bile olsa ondan bir hayır umma..

7.      Birçok beceriksiz, toy müneccim gökte yıldız arar da dalgınlıktan yolunun üstündeki kuyuyu görmez. (Kendi kabiliyetlerinin derecesini ölçüp biçmeden büyük işlere girişenler, başarıya ulaşamadıkları gibi zarar ve kayıplara uğramaktan kendilerini kurtaramazlar.)

8.      Dünyaya sözle düzen vermeye kalkanların evlerinde bin türlü kayıtsızlık, ihmal bulunduğu bir gerçektir.

9.      Sarf edilen sözlere bakılarak bir kişi hakkında karar verilmemelidir. Çünkü kişinin aynası sözleri değil, işidir. Bir insanın aklının derecesi meydana getirdiği işiyle ölçülür.

10.   Ben her ne kadar bazı kötülükler gördümse de gene bu fikrin üzerinde ısrarla duruyorum:

İnsan bir işi zorla da yapsa o kişiye gene de sadakat yaraşır. Çünkü doğruların yardımcısı Hazret-i Allah ‘tır.

******

Haksız iş görenler, rüşvet alanlar, kötü yollarla mal edinenler ya bu veya öteki dünyada muhakkak Alla-h ‘in cezasına uğrayacaklardır.

İnsan olan, etrafındaki kişilere yardım elini uzatmalı, hiç kimseye kin duymamalıdır. Ancak dünyada hileyi meslek haline getirmiş kişiler çoktur. Bunlar, sizi aldatmak için “güvenilir” kişilermiş gibi davranırlar. Hilekâr olarak tanınan kişilere sakın inanmayınız.

1.      Bir valinin halkına zalimce davranması, ona işkence etmesi, dünya ve ahret için ne bayağı ve alçakça bir davranıştır.

2.      Hak ortada iken, mahkemede, hüküm verileceği sırada bir batıl için hükmü eğip bükmek insan olana lâyık bir hareket midir?

3.      Hâkim davacı, mübaşir ide şahit olan bir mahkemenin hükmüne adalet denir mi?

4.      Ey rüşvet alan eşek, bu ne alçaklıktır ki, birkaç kuruş için bütün ömrünce utanç içinde yaşarsın.

5.      Bir mal ki, din, ırz ve namus alet edilerek elde edilmiştir, o mala lanet olsun!

6.      İnsan olanın hemcinslerine hayrı dokunmalıdır. Bu alâmet insanda, insanlığı belirler.

7.      İnsan ona derler ki, şefkatli kalbi, insanoğullarının acıları ile kederlenir.

8.      Hiç kimseye gizli düşmanlığı bulunmayan insana adam derler. Böyle birisi kendi öz varlığı için de doğruluktan hiçbir zaman ayrılamaz.

9.      Hainliği meslek edinmiş olanlar, görünüşleri itibariyle sadık insanlarmış gibi görünürler. Bazı kötü emelleri bulunan kişiler ise ilk bakışta doğru yolu gösteren (mürşit) kişilere benzerler.

10.   Birçok kişinin ahlâk ve tabiatı görünüşüne uymaz. Allah’ım bunun sebebi, hikmeti nedir? İlâhî, bu ne haldir?

Hilekâr kişilerin sözlerinde duracağını sakın ümit etme! Zira çok hacıların haçı koltuk altlarından çıkmıştır.

******

İnsanların öldükten sonra da iyi bir namla hatırlanabilmeleri için yarına, maddî ve manevî değerleri olan güzel eserler bırakmaları lâzımdır. Namık Kemal şöyle diyor: “Öldükten sonra bir güzel nam bırakmak belki hiç ölmemekten hayırlıdır.”

1.      Habeşli bir köle, talihinin yardımı ile cihana sultan olur. Bir Gâve, Dahhâk’ın mülkünü perişan eder.

2.      Dünyanın talih ve talihsizliğine bel bağlama. Zamanın çemberi bir dairede devredemez, dönmez.

3.      Zalim olan kimse, günün birinde muhakkak bir zulme uğrar. Ev yıkanın evi elbette yıkılır, perişan olur.

4.      Çok defa insan, yaptığının cezasını aynı şekilde yani “kısasa kısas” prensibine göre görür. En sonunda, törpünün de körlenmesi demir yüzündendir.

5.      Haccac ve Cengiz lanetle hatırlanır. Nuşirevan ile Süleyman ise ululanıp saygı ile anılır.

6.      Gerçeği sözle değiştirmek mümkün müdür? Küfür ile imânı ayırmak mümkün mü ki?

7.      Cami ile kilise bir topraktan inşa edilir; Allah’ın katında ateşe tapanla Müslüman biridir.

8.      Her derdin çaresi vardır, her inleyen ölmez. Her sıkıntıya, her kaygıya bir son olur.

9.      Bazen namusun temiz eteği yırtılır, yani namusa pek önem verilmez; bazen de, namuslu adamlar zindanın süsü haline gelirler.

10.   Yusuf’a kardeşlerinin nasıl zulmettiklerini düşün; eğer güzel mükâfat istiyorsan yapılan zulümlere sabırlı ol!

ALLAH’IN KUDRETİ GÜNÜN BİRİNDE ZALİMLERE ŞUNU DEDİRTİR: “YEMİN EDERİZ Kİ ALLAH SENİ BİZE ÜSTÜN TUTTU.”

******

Her devirde iyi yetişmiş elemanların yokluğundan şikâyet edilmiştir. Bugün de öyle değil midir? Okumuş insan çoktur ama yetişmiş insan hâlâ mumla aranmaktadır.

İnsan genç yaşlarda plânlı bir şekilde çalışmayı itiyat haline getirebilirse ideallerini gerçekleştirmede muvaffakiyete ulaşabilir. Aksi takdirde, bocalamaktan öteye gidemez. Unutmayalım ki, bu cemiyetin her zaman devam edeceğini ummak deliliktir. Zira zaman bir su gibi akar gider de haberimiz bile olmaz.

1.      Her şahsı, Hakk’ın en yakım mı sanırsın? Her taç giyen derbeder perişan şahsı İbrahim Ethem mi zannedersin?

2.      Dünyayı arasan binde bir adam (iyi yetişmiş kimse) bulamazsın; adam görünen eşekleri sen adam mı sanırsın?

3.      Yüceliğe ulaşmış birçok insan gördüm ki, yüzü güleçtir ama içi kan ağlar, kederlidir. Sen her gülen kişiyi mutlu, saadete erişmiş mi zannedersin?

4.      Önce hastalığın ne olduğunu anla ondan sonra tedaviye başla. Sen, her merhemi her yaraya ilâç mı zannedersin?

5.      Niçin kibir ediyorsun? Yoksa sen kendini hükmü ve nüfuzu geçmekte olan en büyük vezir mi zannediyorsun?

6.      Ey dünyanın bir günlük geçici saltanatı için övünen insan, dünyayı sana teslim edilmiş mi zannediyorsun?

7.      Dünya, açgözlülerden ne zaman boş kalmıştır ki…Sen kendini bu dünyaya gerçekten gerekli mi zannediyorsun?

8.      En ummadığın biri çıkar, içindeki sırlarını keşfeder. Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

9.      Bir gün gelecek sen de perişan olacaksın (yaprakların dağılacak); ey gonca, bu cemiyeti (derli toplu duruşunu) her vakit devam edecek mi zannedersin?

10.   Eğer feleğe minnet edersem, alçak olayım. Senin eziyetinle beni kederlenecek mi zannedersin?

Allah’a güvenenin yardımcısı Allah’tır; kederli gönül bir gün gelecek mutlu olacaktır.

******

1.      Feleğin görünen niteliğine aldanma, zira felek eski felektir; onun düzensiz ve derde deva olmayan tabiatı dönek olmaktır.

2.      İster ipek kumaşlı bir döşekte, ister viranede can ver, zengin ve fakir, her ikisi de sonunda toprağa girecektir.

3.      Uysal gibi görünen bir kişinin öfkesinden Allah’a sığın, çünkü yumuşak huylu atın çiftesi serttir.

4.      O nezaketli gülümseme pek çok canlar yaktı. Aslanın da cana kıyması (avını öldürmesi) gülerek gerçekleşir.

5.      Soyu kötü olana üniforma hiç asalet verir mi? Sırmalı, kılaptanlı altınla işlenmiş semer vursan eşek yine eşektir.

6.      Yaradılışı kötü olan kişinin bu durumu ancak içki meclisinde anlaşılır. İçki, insanın cevherini, içini anlamada mihenktir.

7.      Öğütle, yola gelmeyen kişiyi önce tekdir etmeli (azarlamalı); tekdir ile yola gelmediği takdirde o zaman da hakkı olan köteğe (dayağa) başvurmalı.

8.      Cahiller, ancak cahillerle yaptıkları sohbetten tat duyarlar. Divanelerin arkadaşı ise divane gerektir.

9.      Yüksek mevkide bulunanlar af ile müjdelenmiş midir? Ceza kanunu zavallılar için midir?

10.   Milyonla çalan yüksek mevkilerdedir; birkaç kuruş çalanın yeri kürektir. (Yani kürek cezasına çarptırılır).

Zengin kimseler için din de, iman da paradır. Namus ve hamiyet sözü fukarada kalmıştır.

*****

Hainleri gözetme, halkı sözle refaha kavuşturma/himaye, çalışkanı taassupla suçlama, ilerlemeye Müslümanlığın engel olduğu safsatası, milliyeti unutturma gibi fikir ve davranışlar Tanzimat’la birlikte yayılmaya başlamıştır.

1.      Bir yüce makama ulaşabilmek için dostları çekiştirmek yeni çıktı. Bunu daha önce bilmezdik, bu anlayış yeni çıktı.

2.      Hırsızlık çoğalıp gerçek sadakat ortadan kalktı, onun yalnız sözü edilir oldu ve bu tutum moda haline geldi; namus tamam oldu, yani namus denen şey hiç mi hiç kalmadı, yok oldu, hamiyet (yakınlarını koruma) gayreti yeni çıktı.

3.      Dostlarını düşmanlarına çekiştirmek bir nev’i incelik sayıldı. Sevgiliyi yabancılara şikâyet etmek yeni çıktı.

4.      Sadık kişileri horlama ve düşüncelerini kabul etmeme, kural haline geldi. Hırsızlara ikram ve lütuf yeni çıktı.

5.      Gerçekleri söyleyen kişi eskiden de sevilmezdi ama hainleri ağırlama, onları gözetme yeni çıktı.

6.      Bütün nizamlar, kâğıtlarla (burada gazete) halka duyurulmaktadır; halkı sözle refaha kavuşturmak yeni çıktı.

7.      Güçsüz, iktidarsız olanın en tabiî hakkı bile verilmez. Korunulan kişileri (arkası olanları) her yerde himaye etmek yeni çıktı.

8.      Gayretli, çalışkan bir kişi taassupla suçlandırılır. Dinsiz olanlara yakınlık yeni çıktı.

9.      Devletin ilerlemesine engel olan Müslümanlıkmış. Eskiden bu söylenti yoktu, yeni çıktı.

10.   Her işimizde milliyeti unutarak Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı.

Eyvah, bu oyunda bizler yine yandık; çünkü ziyan ortada, bilmem ki ne kazandık.

*****

Tarih boyunca dost bildiğimiz kimselere yardım elimizi uzatmaktan her zaman gurur duymuşuzdur. Zaman zaman onları yükseltmenin yollarını bile aramışızdır. Düşmanlarımıza ise hak ettikleri cezayı vermekten bir an bile tereddüt etmemiş, gerektiğinde öcümüzü alabilmek için ölümden dahi kaçınmamışızdır.

Dostunuzu seviniz. Dostluğunuzu önemsiz sebeplerden dolayı sakın bozmayınız. Çünkü “Dostluk: İki vücutta yaşayan bir ruh, iki ruhta yaşayan bir vücuttur.-Aristo” vecizesini her zaman hatırlayınız.

1.      GÖRÜNÜŞÜMÜZE BAKARAK BİZLERİ AKILLI SANMA. BİZ AKILLI GÖRÜNÜŞTE BİR SÜRÜ BUDALAYIZ.

2.      Halimiz meydanda iken, bilinirken bize akıllı kişiler denebilir mi? Biz, heveslerin sihrindeki gösterişe kendimizi kaptırmış olan kişileriz.

3.      Vatandaki dostlarımızdan bizi özleyenler varsa (onlara derim ki), gurbette yolculuğa düştük, duaya ihtiyacımız var.

4.      (Herkesin yaradılışına benzemeyen) acayip bir bileşiğiz. İki özelliğimiz var: Dostlarımızı yükseltmeyi düşünür, düşmana ise belâ oluruz.

5.      Biz, görünüşte fakir dervişler isek de hazineler hırkamızın altında saklıdır.

6.      Öbür dünyaya yarar bir işimiz yoksa da, ikiyüzlülükten uzak kalmış insanlarız.

7.      Yüksek makam sahiplerine bizleri hor görme ve aşağılama yaraşır mı? Biz, güçsüz isek de Allah’ın kulları olduğumuzu unutmayınız.

8.      Gönül, herkese felâket getirecek kadar güzel olan bir sevgiliye tutuldu ki, her an her nazma bin kerre fedayız.

9.      Gerçi o şereften bir hayli yıl uzak kalmış bulunuyorsak da, sohbetinin tadı hâlâ hatırımızdadır.

10.   Ey güzellerin şahı, biz her haksızlık ve bundan doğan incitmeye razıyız; zira bizler, her şeye razı olan ve rıza kapısına sıkı sıkı yapışmış kullarız.

Bize istersen iyilik yap, dilersen bizden uzak ol, ancak şeref ve şanla dünyada sağ ol.

*****

Toplum içinde yaşayan insanın faydalı işler meydana getirerek kendisini topluma sevdirmesi gerekir. Kötü namla anılmamaya çalış. İncinmemek istiyorsan sakın kimseyi incitme.

Toplumda yaptığın işin anlayanı yoksa sakın ayak direme. Ya yaptığın işin türünü değiştir veya o yeri terket.

İnsanın başına her türlü belâ nefsine, hâkim olamamaktan gelir. Öz varlığının kölesi olan kişi, isteklerini iradesiyle firenlemeyen insan demektir. Böyleleri, çalmaktan, yalan söylemekten, içkiye alışmaktan, uyuşturucu kullanmaktan (vb.) kendilerini kurtaramazlar. Okullarda, irade terbiyesinin geliştirilmesi için özel programlar uygulamak devletin en önde gelen işlerinden olmalıdır.

“Başlamak demek, bitirmek demektir.” Onun için başladığınız bir işi sakın yanda bırakmayınız. Bitirmeye gayret ederseniz her yönden kazançlı çıkarsınız.

1.      Adaletini her millet için devamlı olarak dağıt. Bütün yaratıkların mabudu olan Allah’ın gazabını aklından çıkarma, onu düşün.

2.      Halk, zemzem kuyusuna işeyen adamı lanetle anar. Sen kendini Kâbe gibi saydırmaya, tanıtmaya gayret et.

3.      Bu geçici dünyada eğer incinmemek istersen, hiç kimseyi incitmemeye gayret et.

4.      Bir yerde nağmeni takdir edecek kulak yoksa nefesini tüketme, makamını değiştir (yahut yerini değiştir.)

5.      Sakın ha, kadın gibi heva ve hevesine mağlûp olma, er ol; öz varlığının etkisinde kalarak yani nefsine uyarak ona mağlûp olma, aksine sen öz varlığını etki altına al, nefsine hâkim ol, onu mağlûp et.

6.      Bir işte direnerek o işi inatla sürdürenler, ağaç gibi sağlam yetişir ve büyürler. Hangi işin ehli isen o işte çalışarak başarıya ulaş.

7.      Noksanını bil, ya önceden işe başlama; işe başlarsan işini muhakkak sona erdir.

8.      Ey sabah rüzgârı, eğer yolun Irak semtine uğrarsa; Bağdat iline doğru da bir süzül oraya da uğra.

9.      Orada güzel söz söyleyenleri ziyaret et, sonra saygıyla Bağdatlı Ruhî’nin mezarına git ve benim selâmımı ilet.

10.   Önce Ziya’nın takdirini saygı ile bildir; sonra huzurunda aşağıdaki beyti okuyarak sözünü bitir:

Söz meydanlarında, şiir alanlarında senin gibi bir er yokken, şimdi bir Anadolu şairi sana eş oldu.

*****

Kaynak

H. Fethi GÖZLER, Ziya Paşa’nın Terci-i Bend’i İle Terkib-i Bend’i Üzerine Düşünceler, Kültür Bakanlığı- 711, 1987, Ankara

OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ: TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI


Müslüman toplumlarda kıyametin zamanı sürekli tartışılan bir konu olmuştur. Hatta İslâm dininin doğuş yıllarında Hz. Muhammed’e bu konu. Kuran-ı Kerim’de de belirtildiği gibi sıklıkla sorulmuştur. Bunun üzerine Allah, kıyametin zamanını sadece kendisinin bildiğini açıklamıştır. Ancak İslâm klasik kaynaklarında, kesin zamanı bilinmeyen kıyametin habercisi olan olay ve olgulardan bahsedilmektedir. Tercüme-i Cifru l~Câmi kıyamet alametleri ile ilgili detaylı bilgilerin bulunduğu bir eserdir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi, Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed ci­fi istâmi’nin (ö. 1454) yazmış olduğu ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’l-îsmi’l-A’zam adlı eserin tercümesidir. Bu eserin günümüze resimli üç nüshası ulaşmıştır. Bunlardan III. Mehmed’in saltanatı yıllarında (1595-1603) hazırlanan nüsha Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde (Bağdat 373), I. AhmedMn padişahlığı zamanında (1603-1617) hazırlanan yazma İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde (TY 6624) ve 1747 tarihli resimli yazma ise bugün Chester Bearty kütüphanesinde (No: 444) bulunmaktadır. Ayrıca bunların dışında çeşitli kütüphanelerde resim yerleri boş bırakılan yazmalar da bulunmaktadır.

Bu yazmalar kıyamet alametlerinin tümünün bir arada resimlenmesi bakımından özgündür. Özellikle İslâm toplumlarında çok tartışılan Mehdi ile ilgili tasvirlerin başka yazmalarda örneği olmaması, bu yazmaları daha da önemli kılmaktadır. Bu çalışmada esas olarak sözü edilen eserlerin resimlerinin ikonografik çözümlemeleri yapılmış, resimlerin metinle bağlantısı irdelenmiş ve İslâm-Osmanlı ikonografisi içindeki yeri saptanmıştır. Kopyalarda resimlenmiş sahnelerin metinle karşılaştırması, nakkaşların metne ne derece sadık kaldığı, hangi durumlarda metinde olmayan ayrıntıları ilave ettiği gibi sorulara cevap önerileri sağlamıştır. İslam ve Osmanlı resim sanatında kıyamet alametleri ile yerleşik kalıpların belirlenmesi bakımından kimi önermeler yapmayı olanaklı kılmıştır. Tercüme- Cifru ‘l-Câmi ‘nin resimli kopyalarmdaki ikonografik yaklaşımların saptanması ve İslâm kültürü ile dönemin Osmanlı toplumunun ve sarayının kültürel ve ideolojik yaklaşımları arasında var olan bağlantıların saptanması araştırmanın temel amacını oluşturmaktadır.

ÖNSÖZ

Bana geniş bir ufuk kazandıran “Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-i Cifru’l-Câmi ve Tasvirli Nüshaları” konulu doktora çalışmamın ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz birçok kişi ve kurumun katkısı oldu.

Her şeyden önce konuyu bana öneren, çalışmamda elinden gelen katkıyı esirgemeyen danışmanım Doç. Dr. Serpil BAĞCI’ya ne kadar teşekkür etsem azdır. Kendisi bir danışmanın ötesinde, sahip olduğu her türlü imkânı benim kullanımıma sunmuş, ayrıca evindeki kütüphanesini bana açarak ve gittiği her yerden tezim için malzeme getirerek çalışmamda bana büyük kolaylık sağlamıştır.

Henüz ders dönemindeyken bana Osmanlı sanatına yeni bir bakış açısı kazandıran, çalışmalarımın zenginleşmesi için sürekli katkıda bulunan, yaptığı iyilikleri hiçbir zaman unutmayacağım Prof. Dr. Günsel RENDA’ya. ayrıca gerek ders dönemi gerek tez döneminde desteklerini esirgemeyen hocam Prof. Dr. Beyhan KARAM AGARALFya. fikirlerinden istifade ettiğim Prof. Dr. Filiz YENİŞEHİRLİOĞLU ve Prof. Dr. Zeren TANINDI’ya. kendimi bir aile ortamında hissetmemi sağlayan diğer Sanat Tarihi bölümü akademik kadrosuna şükranlarımı sunarım.

Doktora döneminde beni sürekli motive eden, cifrle ilgili problemi çözmemde büyük katkıda bulunan âmirim. Süleyman Demirel Ünv. İlahiyat Fak. Dekanı Prof. Dr. İsmail YAKIT’a teşekkürü borç bilirim.

İstediğim mikrofilmi ve diaları iki hafta gibi kısa sürede bana ulaştıran, başta Dr. Hartmut-Ortwin Feistel olmak üzere Berlin- Staatsbibliothek kütüphanesi yetkililerine, çalışmamda gerekli olan nüshanın mikrofilmini bana gönderen. Elain WRIGHT ve Sinead WARD başta olmak üzere Dublin-Chester Beatty kütüphanesi yetkililerinin katkısını burada anmadan geçemeyeceğim. Yazma eserleri inceleme ve fotoğrafını temin etmede bana kolaylık sağlayan Topkapı Sarayı Müzesi Müdiresi Filiz ÇAĞMAN, Kütüphane görevlisi Zeynep ÇELİK, Türk-İslâm Esereleri Müzesinde görevli Sevgi KUTLU AY’a katkıları için teşekkür ederim

îstanbula gittiğimde bıkmadan beni evinde misafir eden Arş. Gör. Aziz DOGANAVa, Ankara’ya geldiğim sürelerde dairelerinde bana da yer ayıran Alper BİÇER. Ömer ÇALIŞKAN, Arş. Gör Bülent İŞLER’e, Ankara seyahatlerimde evini kendi evim gibi kullandığım ve Sosyal Bilimlerle ilgili resmi işlemlerimi yürüten Arş. Gör. Ferruh TORUK’a, tezimle ilgili malzeme temininde bana yardımcı olan Arş. Gör. Tülin DEĞİRMENCİ, Arş. Gör Semiha GÜLÜMSER’e, Ankara seyahatlerimde çoğu zaman bana arkadaşlık eden Arş. Gör. A. Şevki DUYMAZ’a gerçekten minnettarım. Çalışmamda gerekli olan dia ve fotoğrafların bir kısmının teminininde beni büyük bir sıkıntıdan kurtaran Sünbül KEÇELİOĞLU. Zuhal AKAR ve Ahmet AKMAN’a ayrıca teşekkür ederim.

Ayrıca çalışmamda kaynak ve malzeme temininde yardımcı olan Prof. Dr. Ekrem SARIKÇIOĞLU, Prof. Dr. Talat SAKALLI, Yrd. Doç. Fatma S. KUTLAR. Yrd. Doç. Dr. Ahmet YILDIRIM, Yrd. Doç. Dr. Yrd. Doç. Dr. Muammer GÖÇMEN, Yrd. Doç. Dr. Osman YILDIZ, Dr. Erdal ESER, Öğretim Görevlisi Erdoğan ATEŞ’e. yurtdışı kütüphane yazışmalarımda İngilizce metni kontrol eden Doç. Dr. İ. Hakkı GÖKSOY ve Yrd. Doç. Dr. İhsan AKDAŞ’a teşekkür ederim. Tez çalışmam boyunca mümkün olan her konuda yardımlarını esirgemeyen, yıllardır her türlü ağır espiri ve şakalarıma katlanmak zorunda kalan Arş. Gör. Sadık AKDEMİR ve Arş. Gör. Nuri TUĞLU’nun katkılarını unutmam mümkün değildir.

Şehirlerarası seyahatimde ailemle ilgilenen onları yalnız bırakmayan Fadime-Abdülgaffar ASLAN. Şükran-Nejdet GÜRKAN, Figen-Ömer TÜRKAN aileri ve Kıymet SÖNMEZ”in iyiliklerine müteşekkirim.

Son olarak tez çalışmam süresince beni destekleyen, çok defa yalnız ve ilgisiz kalan eşim Zübeyde, çocuklarım Furkan ve Enis’e teşekkür borçluyum.

I. GİRİŞ

Dünyanın sonu ile ilgili, gerek geçmişte, gerek günümüzde olsun bir çok toplumda değişik fikirler ileri sürülmüş ve farklı tarihler iddia edilmiştir. İleri sürülen tarihlerin doğruluğunu savunmak için de dünyanın sonu gelmezden önce bazı işaretlerin ortaya çıkacağını ve görülen belirtilerin dünyanın sonunun geldiğinin habercisi olduğunu, bu olayların kendi tarihlerini desteklediğini ifade etmişlerdir.

Müslüman toplumların, dünyanın sonu ve sonrası hayat anlamına gelen kıyametle yoğun olarak ilgilendiği görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’de insanların sık sık Hz. Muhammed’e gelerek kıyametle ilgili sorular sorulduğundan bahsedilmekte, fakat kıyametle ilgili tarihin sadece Allah tarafından bilindiği vurgulanmaktadır (Araf: 7/187; Nâziât: 79/42-44). Gerek Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarını içeren hadis kitaplarında, gerek İslâm’ın inanç konularını ele alan kelam kitaplarında, kıyametle ilgili konuların ayrı bir bölüm halinde ele alındığı bir gerçektir. Kur’an-ı Kerim’in yorumu olan tefsir kitaplarındaki kıyametle ilgili ayetlerde, uzun açıklamalara yer verilmekte ve bu konuyla ilgili doğruluğu tartışılabilir rivayetler sıralanmaktadır.

Konu bakımından metne bağlı olması temel özelliklerinden biri olan İslâm tasvir sanatının genellikle dünyevi konuları ele aldığı, dinî desteğinin olmadığı iddia edilmesine karşın, İslâm resim sanatında, bazı dinî konuların resimlenmesinin gelenek haline geldiği görülmektedir1. Dinde geniş bir yere sahip ölüm sonrası hayat, metinle bağlantılı olarak resimlenen konuların önemlilerindendir.

Ölüm sonrası hayatı konu edinen tasvirlerin bulunduğu en erken tarihli eserler Miracnâmelerdir. Bu eserlerde, Hz. Muhammed’in gökyüzünün katları arasında dolaşması esnasında kendisine gösterilen Cennet, Cehennem ve buralardaki yaşamı konu alan tasvirler bulunmaktadır. Moğollar döneminde hazırlanan bir Mirctcnâme”den günümüze, metni hakkında bilgimiz olmayan bazı resimli yapraklar ulaşmıştır. Ahmed Musa’ya atfedilen ve bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bir albümde toplanan (H. 2154) bu yapraklar arasında cennetle ilgili iki tasvir bulunmaktadır. Tasvirin birinde Cennet kapısı önündeki Rıdvan meleği (61a), diğerinde Cennet’teki Kevser ırmağı (121a) konu edilmiştir (Tanındı 1984: 10-11). Metniyle birlikte günümüze gelen, Timurlu Sultanlarından Şahruh zamanında (sal. 1405-1447), sanat hâmisi Şehzade Baysungur’un kurduğu Herat nakkaşhanesinde 1436 yılında kaleme alınan ve resimlenen, oldukça zengin cennet ve cehennem ikonografyası içeren, Uygur Türkçesi’yle yazılmış olan Miracnâme. Paris Bibliotheque Nationale de France’da (Turc 190) bulunmaktadır. Doğu Türkçesi’ne şair Mir Haydar tarafından çevirisi yapılarak, Uygur yazısıyla kaleme alınmış olan Miracnâme’mn hattatı Mâlik Bahşî’dir (Kühnel 1952: 28; Ettinghausen 1957: 360; Grube 1966: 94; Seguy 1977: 7-8; Tanındı 1984:11). Miraç olayının bütün safhalarının anlatıldığı tasvirlerde Hz. Muhammed’in yüz hatlarının ayrıntıları belirtilmiş olup kutsiyetin ifadesi için zaman zaman abartılı hâleler yapılmıştır. 60 tasvirin yer aldığı yazmada son 20 tasvir ölüm sonrası hayatı betimlemektedir. 20 tasvirin tamamı cennet ve cehennemi, dinde yapılması yasaklanmış olan çeşitli davranışları yapanların cehennemde karşılaşacakları cezaları konu edinmektedir1.

Özellikle ölüm sonrası hayatı tasvirli olarak anlatan yazma eserler ise Osmanlı dünyasında görülmektedir. Bu eserlerin başında Ahvâl-i Kıyamet (Kıyametin Durumları) gelir. Eserin Philadelphia/Free Library’deki resimli sayfalarında (Rare Book Department, Lewis Ms. O. T4-T7) cennet ve cehennemle ilgili dört tasvir (Resim 1) vardır (Milstein 1990: 95). Berlin/Staatsbibliothek’de bulunan (BSB Ms. Or. Oct. 1596) nüshasında 22 tasvir bulunurken, Süleymaniye kütüphanesindeki örnekte (Hafıd Efendi 139) 17 tasvir yer alır.

Araştırmamızda, kıyamet alametlerini bir bütün olarak irdeleyen. Türkçe’ye çevirisinin adı Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi olan ve Arapça’sının kütüphanelerde Cifru 7-Câmı” olarak da anıldığı görülen, yazan Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi (ö. 858/1454)’nin ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’l-İsmi’l-A ‘zam şeklinde isimlendirdiği eserin resimli üç nüshası esas alınmıştır. Bu nüshalardan, III. Mehmed’in saltanatı yıllarında (1595-1603) hazırlanan yazma bugün Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde (Bağdat 373) (Karatay 1961: 638), I. Ahmed’in padişahlığı zamanında (1603-1617) hazırlanan yazma İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde (Nadir Eserler Bölümü, TY 6624) (Stchouikine 1933: 14-16) ve I. Mahmud’un padişahlığı yıllarına (1730-1754) rastgelen 1160/1747 tarihli yazma ise bugün Dublin, Chester Beatty kütüphanesinde (No: 444) (Minorsky 1958: 81) bulunmaktadır. Eserin bilinen resimli nüshalarının yanında, metinde bu eserlere esin kaynağı olan resimli Arapça nüshasımn varlığından da (İÜK y. 197a-197b) bahsedilmektedir. Tercümede esas alınan Arapça nüshada, onbir padişah portresinin varlığından bahsedilmesinden de (İÜK y. 163a) anlaşılacağı gibi bu nüshanın II. Selim’in saltanatı yıllarında (1566-1574) hazırlandığının göstergesidir.

Cifru ‘l-Câmi metninde temel olarak iki konu ele alınmaktadır. Konulardan biri harflerin sayısal değerleriyle yapılan hesaplama ve rumuzlar, yani cifr ve ebceddir. Ancak bir çok rumuz ve atıflarla kastedilen olay ve olgular çözümlenememektedir. Cifru ‘l-Câmi ‘de incelenen bir diğer konu ise tasvirlerle de vurgulanan kıyamet alametleridir. İki konunun incelenmesinde belli bir düzenin takip edilmediği görülmektedir. Metinde, yazarı Bİstâmi’den ölümünden sonra gerçekleşen olaylara yer verilmesi yazardan sonra metne ilavelerin yapıldığını göstermektedir. Bunun yanında, yapılan araştırmalar sonucu, eserin başka nüshalarının da tasvirlenmek üzere hazırlandığı, ancak tamamlanamadığı saptanmıştır. Ancak bu yazmaların Topkapı Sarayı Müzesi kitaplığına kayıtlı olanlar dışındakilerin cilt. hat. tezyinat ve kağıt bakımından daha sıradan olduğu görülmektedir.

Tasvirleri için boş alan bırakılmış bu nüshalar, bulunduğu kütüphaneler ve tasvirler için ayrılan yer sayıları şu şekildedirIRAKILAN YER SAYISIed-Durru 7 Munazzam fi Sırri ‘l-İsmi ‘l-A ‘zamSüleymaniye Ktp. Hafıd/179Türkçe-Arapça1022/161349ed-Durru 7 Munazzam fi Sırri 1-îsmi ‘l-A ‘zamKöprülü Ktp. Hacı Ahmet Paşa/166Arapça1085/167411Tercüme-i Miftafı Cifr el-CâmiMillet Ktp. Ali Emiri, Şeriyye/1284Türkçe-Arapça17 Şaban 1068/21 Mayıs 165844ed-Durru 7 Munazzam fi Sırri ‘1-İsıni l-A ‘zamSüleymaniye Ktp. Pertevniyal/760Türkçe-Arapça-49el-Cifru ‘l-Câmi ve ‘n-Nûru l-LâmiNur-u Osmaniye Ktp./2813Arapça-17Tercüme-i Miftah Cifr el-CamiRevan 1739Türkçe-51el-Cifru ‘l-Câmi ve ‘n-Nûru l-LâmiNut-u Osmaniye Krp./2834Arapça1100/168919

İÜK ve TSM’deki yazmaların kütüphane kataloglarında eserin ismi. Tercüme-i Cifim ‘l-Câmi şeklinde geçerken; CBL katalogunda ed-Dürrü ‘l-Munazzam fî Sim ‘l-İsmi’l-A’zam olarak kayıtlıdır. İÜK nüshası başlangıcındaki Hz. Muhammed’e atfedilen rivayet fazlalığı ile diğer nüshalardan ayrılmaktadır. Tasvirlerini incelelediğimiz yazmaların tümünde metin Arapça ve Türkçe olarak yer alır. Metnin Arapça’sı bölüm ya da cümle halinde verildikten sonra Türkçe karşılığı yazılmıştır. Ancak çeviriyi yapan kişinin kimi zaman kendi açıklamalarını metne dahil ettiği gözlenmektedir. Orijinali Arapça olan eseri Türkçe’ye çeviren Şerif b. Seyyid Muhammed eserin çevirisi sırasında harap olmuş üç nüshadan faydalandığını belirtmektedir. Bu üç nüshadan “Hazine-i Amire’den çıkan” tasvirli nüshayı esas aldığını kaydetmektedir (Tercüme-i Cifru l-Câmi: İÜK, T. 6624. 197a-199b). Araştırmalarımızda Şerifin sözünü ettiği bu tasvirli Arapça nüshaya rastlayamadık.

Kıyamet sonrası yaşamı konu alan tasvirli yazmalar bilinmesine ve bu konuya çalışmalarda yer verilmesine karşın, kıyametin habercisi olan olayların görsel kültürdeki yeri hakkında başlı başına bir çalışma yapılmamıştır. Araştırmamızın amaçlarından biri İslâm kültüründe kıyamet sonrası hayat kadar önemli bir yeri olan kıyamet alametlerinin resme yansımasını ortaya çıkarmak, bir anlamda toplumun kıyamet alametleriyle ilgili düşüncelerinin görsel kültüre yansımalarını ortaya koymaktır. Özellikle 16. yüzyılın sonu 17. yüzyılın başında, kıyamet sonrası hayat için Ahvâl-i Kıyamet adlı eserin, kıyamet alametleriyle ilgili olarak ise Cifru’l-Câmi isimli eserin resimlendiği görülmektedir. Kıyamet alametlerinin bütün olarak resimlenmesi bakımından İslâm ve Osmanlı dünyasında tek örnek olması, Tercüme-i Cifru’1-CâmVmn önemini daha da artırmaktadır. Bilindiği gibi genel anlamda İslâm resim sanatında yaygınlıkla aynı metinlerin resimlenir. Oysa kıyamet alametleri ile ilgili resimlerin önemli bir kısmı, daha önce yapılmış bir örneğe dayanmamaktadır. Bu açıdan özgün örnekler olduğu söylenebilir. Bir anlamda Cifru’l-Câmi resimleri yeni anlatımlara yeni yorumlar getirmektedir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi resimlerin kaynağımn metin olması bakımından da ilgi çekicidir. Kıyamet alametleri, Deccal, Dabbetü’l-Arz, Ye’cüc-Me’cüc gibi bir çok olağan dışı varlıklar ve Mehdi, güneşin batıdan doğması, rüzgarın gönderilmesi gibi kişi ve olaylardan oluşur. Bu varlık ve olayların bir kısmının tasvirleri İslâm görsel kültüründe yerleşik imgeleriyle tanınan ve bilinen örnekler değildir. Kıyamet habercisi olay ve varlıkların resimlenmesinde nakkaşlara kaynak olarak sadece metin kalmaktadır. Öte yandan Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi nüshalarında metnin kendisi nakkaşı yönlendirmekte, yapacağı resmi tarif etmektedir. Nitekim her tasvirden önce tasvirin içeriği hakkında açıklayıcı bilgi verilmektedir. Bazen bu bilgiler, sözgelimi “Bu medine-i İstanbul ‘un suretidir ve fethidir ve mal-ı ganimetin taksim olunmasıdır ve bu esnada feryâdcı gelüb Deccal çıkmış deyü haber virmesidir ki nakş ve tasvir olunmuşdıır” (İÜK y. 106a-107a) örneğinde de görüldüğü gibi nakkaşın özen göstermesi gereken ayrıntılara dikkat çekmektedir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metninin ve tasvirlerinin kıyamet alametleriyle ilgili, dolayısıyla dini içerikli olması, Osmanlı resminde dinî ikonografya hakkında bilgilerimizi zenginleştirecektir. Ayrıca metinde, resmî ve halk İslâm’ının bir arada ele alınması, saray çevresinde hangi İslâm’ın baskın olduğu hakkında ipuçları verecektir. Tercüme-i Cifru’l-Câmi tasvirlerinin irdelenmesi, kıyametin habercisi olan olay ve varlıkların’ nasıl tasvirlendiği, metinde anlatılanların nasıl görselleştirildiğinin saptanmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışmanın bir diğer amacı da Kıyamet inancının ve kıyametin habercisi olan alametlerin Osmanlı kültürü içindeki yerini ve önemini saptamaktır. Ayrıca bu çalışmada Osmanlı kültüründe hangi kıyamet alametinin özellikle vurgulandığının ortaya çıkması ve bu alametin Osmanlı kültüründeki öneminin belirlenmesi de irdelenen sorulardan biridir. Araştırmanın aynı zamanda, kıyamet alametleri ile ilgili resimli yazmaların hazırlandığı tarihlerle kıyamet arasındaki bağlantının kurulmasının anlaşılmasına katkıda bulunması umulmaktadır.

Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-i Cifru l-Câmi şeklinde adlandırdığımız tez dört giriş ve sonuç dahil altı bölümden oluşmaktadır.

Cifru l-Câmi nin önemli bir kısmını oluşturan cifr ve ebcedle ilgili hesaplama teknikleri ikinci bölümde irdelenmiştir. İslâm dininin resmi otoritelerince geçerliliği kabul edilmeyen, ancak İslâm kültüründe yaygın olarak kullanılan bu teknikler örneklerle açıklanmıştır. Cifr ve ebcedle ilgili hesaplamalar Cifru l-Câmi nin metninde sık olarak gündeme gelmesine karşın, sadece bir resimde sayısal değerler yer almaktadır. Bu nedenle kaynaklarda hakkında zengin bilgi sunulan konuların ayrıntılarından çok teknik bilgilerle yetinilmiştir.

Üçüncü bölümde. İslâm kültüründe kıyamet ve kıyamet alametleri incelenmiştir. Kıyamet kavramı ve kıyametle ilgili aşamaları takiben İslâm dünyasında kıyametin tarihlendirilmesi üzerinde durulmuştur. Bölümün ikinci ana konusu olan kıyamet alâmetleri, Cifru’l-Câmi kaynaklarının belirlenmesi bakımından önemlidir. Alametlerle ilgili olarak varsa öncelikle Kur’an-ı Kerim*deki. daha sonra hadis kitaplarındaki açıklamalara yer verilmiştir. Ardından, diğer kaynaklardan elde edilen bilgiler sunulmuştur. Cifru l-Câmi ‘de aktarılan kıyamet alametleri ile ilgili ayrıntılı anlatımlar ikonografi bölümünde ele alınacağından ayrıca bu bölümde kullanılmamıştır. Bu bölümde İslâm dininin konuya bakış açısından ziyade İslâm toplumları arasında oluşan kültürü yansıtmaya çalıştık. Her ne kadar rivayetler Hz. Muhammed’e atfedilse de, bu rivayetlerin uydurma olma olasılığını gözardı etmemek gerekir. Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra kendisine birçok uydurma ifadeler atfedilmiştir. İslâm bilginleri bu uydurma sözleri ayıklamada sıkıntı çekmişler, Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktaran kişileri saptayıp onların hayatlarını araştırmışlar, yalan söylemeye meyilli olup olmadıklarını belirlemeye çalışmışlardır. Buna rağmen İslâm bilginlerinin genel görüşü, hadislerin biraraya getirildiği temel kaynaklar olarak kabul edilen Kütüb-ü Süte (Altı Kitap; Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Tirmîzi, Sünen-i İbn Mâce, Sünen-i Ahmed b. Hcınbel) olarak isimlendirilen, Hz. Muhammed’in vefatından en erken 150 yıl sonra hazılanan kitaplarda bile şüpheli rivayetlerin olduğu şeklindedir. Cifru’l-Câmi metninde Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerin bir kısmı güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen bu altı hadis kitabında yer alırken bir kısmı da daha sonraki dönemlerde yazılan hadis kitaplarında yer almaktadır. Çalışmada kıyamet alametlerinde, konu başlıkları kıyamet alametlerinin zaman olarak ortaya çıkış sırasına göre düzenlenmiştir. Bu düzenlemede alametlerin ortaya çıkış sırası metinden elde edilen ipuçlarından ve İslâm kültüründe kıyametle ilgili kitaplarda yer alan bilgilerden yararlanarak düzenlenmiştir. Fakat zaman zaman bu alametlerin sıralanmasında farklı rivayetlerden dolayı sıkıntılar yaşanmıştır. Sözgelimi Deccal ve Mehdi’nin ortaya çıkış sırasının kaynaklarda farklı belirtilmesi (Ahmed Bîcan 1301: 370; Yazıcızâde 1306: 246) bu çelişkilerden birini oluşturmuştur.

Tezimizde, dördüncü bölüm Tercüme-i Cifru’l-Câmi nin yazarı Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’nin (858/1454) hayat hikayesi ile başlar. Eserlerin sıralanmasından sonra. el-Bistâmi ‘nin Cifru ‘l-Câmi ‘yi telif öyküsü Cifru’l-Câmi metninden aktarılmıştır. Tercüme-i Cifru’l-Câmi’deki açıklamalar ışığında eserin Türkçe’ye çevirisi ele alındıktan sonra eserin içeriği hakkında genel bilgi verilmektedir. Eserde iki temel tema dikkati çekmektedir. Bu konulardan biri kıyamet alametleri diğeri de cifr-ebced hesaplamalarıdır. Her ne kadar ikinci konu tasvirlere fazla yansımasa da, bazı tasvir konularında gündeme gelmektedir. Bu nedenle tezimizde cifr ve ebcedle ilgili bir bölümün bulunması gerekli görülmüştür. Metinde özellikle cifr konusunda, anlamı çevireni tarafından da çözülememiş ve çözülemeyen bir çok rumuzlar yer alır.

Beşinci bölümde Tercüme-i Cifru’l-Câmi tasvirleri üslup ve ikonografi bakımından irdelenmektedir. Bu bölümde nüshalardaki resimlerin üslup değerlendirmelerinde şu ölçütler temel alınmıştır: Ressamın fırça tekniği, figür ve portreler, giysiler, kompozisyon, doğa, mekân    ve renk düzeni. Bu ölçütler doğrultusunda resimlerin üslup değerlendirmeleri yapılmış, daha sonra kendi içlerinde karşılaştırılarak ortak yanları ve farklılıkları saptanmıştır. Ayrıca bu üç yazmanın tasvirleriyle çağdaş Osmanlı resimleriyle karşılaştırılmış, benzer ve farklı yanları saptanmıştır. Bu karşılaştırmayla yazmaların nakkaşları saptanmaya çalışılmıştır.

Cifru’l-Câmi ‘nin resimli nüshalarının ikonografik programını incelemede kaynak metin olarak, en çok tasvirin bulunduğu İÜK nüshası esas alınmıştır. Resimlerin ikonografik çözümleme ve değerlendirilmesinde ise öncelikle tasvirlerin sınıflandırılması ve sıralanması yapılmıştır. Metinde ve dolayısıyla resimlerin sıralanmasında herhangi bir düzenin takip edilmemesi, birbirini tamamlayan metin ve resimlerin farklı yerlere dağılmış olması, konuların birbirini bütünleyecek şekilde anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Ayrıca metin ve resimlerde kıyamet alametlerinin ortaya çıkış önceliğine dikkat edilmemiş olması alametlerin kronolojik takibini güçleştirmektedir. Bu nedenle gruplandırma ve yeniden sıralama gerekliliği ortaya çıkmıştır. Tasvirler, alametlerin ortaya çıkışındaki kronolojik sıraya göre düzenlenmiş, yazmaların özgün sırası esas alınmamıştır. EK. 3’de ise el yazmalarında yer alan tasvirler yaprak numarasına göre, yani özgün sırasıyla verilmiştir. Çalışmamızda resimlerin konuların adlandırmada yazarın kullandığı tanımlamayı uygun gördük. Bu nedenle konu başlıkları yazarın veya çevirenin metinde açıkladığı şekliyle yazılmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi yazar tasvirden önce tasvir konusuyla ilgili rivayet ve açıklamalara yer vermektedir. Bu açıklamaların sonunda ayrıca tasvirin hangi imgeleri ele aldığına dair kısa bir açıklama yapmaktadır. Bizim konu başlıklarını belirlemedeki ölçütümüz, müellifin tasvirle ilgili en son yaptığı betimlemedir. Resimlerin ikonografik incelenmesinde öncelikle metindeki öyküsü verilmiş, sonra nüshalardaki betimlemeleri açıklanmıştır. Metindeki kopukluklar metnin bir bütün olarak anlaşılmasını zorlaştırdığı gibi aynı zamanda metin resim bağlantısını kurmayı zorlaştırmaktadır. Bu sebeple resim çözümlenmesinde zaman zaman farklı sayfalardaki açıklamalara başvurulmuştur. Ayrıca, tasvirlerin ikonografik açıdan irdelenmesine katkıda bulunacak farklı kaynaklardan elde edilen bilgi ve resimlere yer verilmiştir. Bu şekildeki ikonografik karşılaştırma ile Tercüme-i Cifru’l-Câmi resimlerinin İslâm ve Osmanlı kültüründeki ikonografik yerinin saptanmasına çalışılmıştır.

Araştırmamızda şüphesiz öncelikli kaynak Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metnidir. Resimlerin açıklanmasında ana kaynak olarak yazmaların metni kullanıldı. Ancak İslâm kültüründeki kıyamet alametleri ile ilgili anlayışı irdelemede ilk olarak başvurulan kaynaklar Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarının yer aldığı hadis kitaplarıdır: Bu hadis kitapların başında İslâm dünyasında Kur’an’dan sonra ikincil kaynak olarak kabul edilen Küîüb-i Süte olarak kabul edilen ve 8-9. yüzyıllarda hazırlanan altı hadis kitabı gelmektedir. Bu kaynaklara başvururken rivayetlerin doğruluğu tartışılmamış, aktarılmakla yetinilmiştir. Tezimizde kullandığımız bir diğer kaynak grubu, yazarın yaşadığı ve resimli yazmaların hazırlandığı dönemin Osmanlı halkının kıyamet alametleri ile ilgili düşüncesini yansıtması bakımından önemlidir. Bu kaynakların başında, yazar Bistâmi ile aynı dönemde yaşamış olan, Yazıcızâde İbnüT-Kâtip olarak da bilinen Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466’dan sonra) Osmanlı kültüründe şöhret bulan eseri, zengin bir kıyamet ikonografisi içeren Envâru’l-Aşîkîn ve yine yazarın bir diğer çağdaşı ve Ahmet Bicân’ın büyük kardeşi olan (Çelebioğlu 1989: II. 49) Yazıcızâde Mehmed’in <ö. 855/1451) de aynı şekilde zengin kıyamet ikonografisi barındıran yaklaşık 9000 beyitten oluşan manzum eseri Muhammediye gelmektedir. Bunlardan Eııvâru ‘l-Âşîkîn 1301/1883 yılında Matbaa-i Osmaniye’de basılmıştır. Muhammediye de yine aynı matbaada 1306/1888 yılında gravürlü olarak yayınlanmıştır. Muhammediye ve Envâru’l-Aşîkînm Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediye’den önce yazmış olduğu Megâribü ‘z-Zaman adlı mensur eserin yazarların kendilerin tarafından yapılan manzum ve mensur tercümeleridir (Çelebioğlu 1999: 362). Ancak. Cifru’l-Câmi’de kıyamet öncesi olaylar ele alınırken, bu iki eserde Hz. Muhammed’in hayatı yanında ağırlıklı olarak kıyamet sonrası olaylar da incelenmektedir. Bu nedenle Envâru ‘l-Âşîkîn ve Muhammediye bir anlamda Cifr el-Cami’nm tamamlayıcısı esefler olarak düşünülebilir. Bunun yanında ilk olarak 13. yüzyıl şairlerinden Şeyyad Hamza tarafından manzum olarak yazılan (Dilcin ty: 49; Akar 1986: 1) daha sonraki yıllarda mensur hale getirilmiş Ahvâl-i Kıyamet de kıyamet alametleri ikonografisinin belirlenmesinde temel   kaynaklardan biridir.

Ahvâl-i Kıyamet’in irdelenen eserler gibi resimlenmiş olması da kaynak olarak önemini artırmaktadır. Bunun yanında Muhammed b. Resul el-Bezenci el-Hüseynî’nin kıyamet alametleri ile ilgili zengin içerikli (ö. 1103) el- İşâatii’l-Eşraıü ‘s-Sâa (Kıyamet Alametleri) adlı eseri yakın dönem kaynağı olması bakımından tezimizde sık sık başvurduğumuz kaynaklardandır. Ayrıca zaman zaman çağdaş kaynaklara da başvurulmuştur.

Çalışmamızın sonunda yer alan ekler Tercüme-i Cifru’l-Câmi metninin ve resimlerinin ayrıntılarının anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. EK. l’de üç resimli yazmanın ve resimlerinin ayrıntılı tanımı yer almaktadır. EK. 2’de resimlenen konuların öyküleri anlatılmaktadır. Bu öyküler ikonografi kısmındaki kısa anlatımların aksine ayrıntılı ve özgün düzen içinde sunulmaktadır. EK. 3’te ise yazmalardaki resimlerin dağılımını bir arada gösteren bir tablo bulunmaktadır. Bu tablo, özgün düzeni göstermesi yanında yazmalardaki eksik ya da fazla resimlerin takibini de kolaylaştırmaktadır.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi ‘nin tasvirlerini irdelemede karşılaşılan problemlerin başında metin çözümlemesindeki zorluklar gelmektedir. Eserin önemli bir kısmını oluşturan cifr ve ebcedle ilgili hesaplama ve rumuzların karşılığı saptamak mütercimin de bir çeşitli yerlerde belirttiği gibi mümkün görülmemektedir. Ayrıca metindeki imalı anlatımların çokluğu da bazı konu ve tasvirlerin anlaşılmasını güçleştirmektedir. Yazardan sonra metine ilavelerin yapılması metindeki orijinal bölümlerin saptanmasını imkansız kılmaktadır. Ayrıca Mısır’la ilgili olaylarda olduğu gibi birçok kişi ve olayın kıyamet alametleri ile ilgili bağlantısını kurmakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara karşın Tercüme-i Cifru 7-Câm/’nin kıyamet alametlerini bir bütün olarak inceleyen yegâne eser olması bakımından. Osmanlı resim sanatı araştırmalarına katkıda bulunacağı ümit edilmektedir.

II. İSLÂM KÜLTÜRÜNDE CİFR, EBCED VE EBCED HESABI 1. CİFR

1.1.            KELİME VE TERİM OLARAK CİFR

Cifr kelimesi ile aynı anlamda kullanılan cefr, Arapça bir kelime olup sözlükte kuzu, oğlak, kuzu ve oğlak derisi, sütten kesilmiş kuzu veya oğlak derisi, geniş kuyu anlamlarına gelmektedir (Fîruzâbâdî 1987:467-468). Terim olarak cifr veya cefr, değişik metotlarla gelecekten, kıyamete kadar olacak işlerden haber verdiği iddia edilen ilim veya bu ilmi kapsayan eserler şeklinde tanımlanmıştır (Onay 1992: 94; Pakalın 1992:1, 287; Yurdagür 1993: VII. 215).

1.2.            CİFRİN DOĞUŞU

Gelecekte olacak olayları merak etme, geleceği araştırma, çeşitli yöntemlerle gelecekten haber alma tarih boyunca bütün medeniyetlerde görülmektedir. Dünyada oldukça yaygın olan bu geleneğin, Kuran-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e kıyametle ilgili sorular sorulmasından bahsedilmesi (Araf. 7/187; Nâziât. 79/42) örneğinde olduğu gibi kutsal kitaplarda da yer aldığı görülmektedir.

Silsilename’de Cifr ve ebcedin doğuşu Hz.Adem’e kadar dayandırılmaktadır. 17. Yüzyıla ait bir silsilename olan Subhatü’l-Ahbar’da. (Avusturya Milli Kütüphanesi AF 50. y. 4b) Hz. Âdem’in portresinin kenarında “… Allah sübhanehü teala Hazreti Adem ‘e altmış suhuf gönderdi. Cibril-i Emin Hazreti Adem ‘e Inınıf-ı

muaccem ve ebcedi ta ‘Um itti…… ” şeklindeki açıklamayla cifrin ve ebcedin ilk

öğretildiği kişinin Hz. Adem olduğu belirtilmektedir (Subhatül-Ahbar 1968: 4b).

İslâm öncesi Arap toplumunda geleceği ve sırları bilme iddiasında olan kâhinlik, saygın bir meslek olarak görülüyordu. Her mahallede bir kâhinin olduğuna dair rivayetlere rastlanması (Çelik 1995: 212) bu mesleğin ne derece yaygın olduğunun göstergesidir.

Şiîler. Hz. Ali ve soyunun, dünyanın sonuna kadar olacak her türlü olaydan haberdar olma bilgisine sahip olduğuna inanmaktadırlar (Anadol 1997: 80; Macdonald 1988: III, 43). Hatta Şiî kaynaklarda Hz. Ali’nin, Kur’an’ın gizli manalarını Hz. Peygamberden öğrendiği ve insanlara gerekli olan bütün bilgileri cefr adı verilen kuzu veya oğlak derisi üzerine yazarak el-Cifr ve ‘l-Câmia adlı iki eser oluşturduğu yer almaktadır (Yurdagür 1993: VII, 216). Hz. Ali’nin yirmi sekiz harfi “bast-ı a’zam” metodu ile yerleştirerek yazdığı bu eserden “özel yollarla ve yardımcı şartlarla” bu lafızlardan geleceğe yönelik bilgilerin elde edilebileceği iddia edilmiştir (Taşköprüzâde 1313: II, 246).

Bu konuda bir diğer rivayet de şu şekildedir: Altıncı imam Cafer b. Muhammed es-Sadık, Hz. Muhammed’in sülalesini eğitim için, cefr, yani sütten kesilmiş bir oğlak veya kuzu derisi üzerine, Hz. Muhammed’in sülalesince bilinmesi gereken bütün olayları yazarak bir kitap oluşturmuştur (Macdonald 1988: 44). Şiîler, nerede olduğu bilinmeyen bu eserin hiç hata yapmadığını iddia etmektedirler (Macdonald 1988: III, 44; Anadol 1997: 80).

1.3.CİFRLE SIRLARI BELİRLEME METODLARI

1.3.1.           Ayetin Değişik Okunuşlarından Yola Çıkarak Belirleme

Değişik metotlarla, Kuran ayetlerinin görünen manasından ayrı olarak çeşitli anlamlar elde etme metodu hicrî ikinci asra kadar uzanmaktadır. Hurufilik olarak da bu metodla isimlendirilen harflerden bazı anlamlar çıkarılıyordu, Hz. Peygamberin “Her harfin bir zahiri (görünen tarafı) bir bâtını (gizli tarafı) vardır” (Heysemi 1994: VII. 312: Yıldırım 2000:308). anlamındaki hadisinin bu tür çalışmalarda etkili olduğu düşünülmektedir.

İbn Barracan (öl. 536/1141) u^jVI ^ ^ (A “Elif Lâm Mîm. Rumlar en yakın yerde mağlup oldu.” ayetinin değişik okunuşlarından yola çıkarak Müslümanların Haçlıları hicri 583 (1187) tarihinde yeneceğini tespit etmiştir. İbn Barracan’ın saptadığı tarih ve olay onun ölümünden çok sonra gerçek olmuş. Selahaddin Eyyübi 1187 tarihinde Haçlıları yenip Kudüs’ü geri almıştır (Ateş 1974: 320-321).

1.3.2.           Bilmece Türü Şiirleri Esas Alarak Belirleme

İbn Haldun harflerin birbirine uygunluğu ve oranından yola çıkarak sorulan soruya cevap verme metodunun, simya bilgisinin bir kolunu teşkil ettiğini, bu metotta bilmece türünden sözlerin esas alındığını ifade ettikten sonra buna örnek olarak Septeli’nin ‘Alemin Zayirçesi’ şiirini gösterir ve bu şiir üzerinde metodun uygulanışını uzun uzun anlatır (İbn Haldun 1989: III, 28-64).

1.3.3. Ebced Hesabı ile Belirleme

Geleceği veya sırları tespit etmek için ebced kullanmada belli bir şablonun olmadığı görülmektedir. Astrolojide Arapça burç isimlerini oluşturan harflerin sayısal değerinden istifade edilirken; ayet yorumunda ise bu ayetteki bazı kelime veya kelimeleri oluşturan harflerin sayısal değerleri kullanılmıştır. Kur”an-ı Kerim’de geçen ^j^3 ..”Beldenin tayyibetün = hoş, güzel belde” (Kur’an-ı Kerim: Sebe. 34/15) ifadesinin sayısal değerinin 857, yani İstanbul’un fetih tarihi olarak hesaplanması, dolayısıyla İstanbul’un fetih tarihine işaret ettiğine yorumlanması bu sayısal değerlerin yorumlanmasına bir örnek olarak verilebilir (Yakıt 1992: 56-60 ).

Akıl ve duyular yoluyla bilgi edinilemeyen varlık alanı olan “gayb”, zaman açısından geçmiş, hal ve gelecek olarak üç kategoride değerlendirilebilir, Kur’an-ı Kerim’de geçmişe ah birçok olay ve kıssalara yer verildiği gibi, Bizanslılar’ın İran karşısında galip geleceği (Rum, 30/4-5), Mekke’nin fethedileceği (Fetih Suresi. 48/11,15-16.27) gibi geleceğe ait gaybî haberlere de yer verilmiştir. Allah gaybı sadece kendisinin ve kendisinin bilgilendirdiği peygamberlerin bilebileceğine (Âl-i İmran. 3/179: Cin, 72/26-27) işaret ederken. İslâm’da fal, kehanet, cifr gibi metotlarla geleceği tespit etmeye yönelik metotlar yasaklanmıştır. Geleceğe ait bilgilerin kaynağının vahiy olması sebebiyle, insanlar bu tür bilgileri Allah’ın bilgilendirdiği peygamberlerin açıkladığı kadarıyla bilebilir. Bunun haricinde gerçekleşen tahminler tesadüften başka bir şey değildir.

2. EBCED VE EBCED HESABI

2.1.           EBCED

Ebced. Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla ezberlenmesi için. harflerin birleştirilmesiyle meydana getirilmiş sekiz kelimenin ilki olup, tüm harfleri ifade eden bir kelimedir (Weil 1988: 2; Şemseddin Sami 1992: 64; Yakıt 1992: 23). Hiçbir anlamı olmayan bu sekiz kelimenin sıralanışı şu şekildedir:

 Ebced Hevvez Huttî’ Kelemen Sa’fas Karaşet Sehaz Zazağ

Bu sekiz kelimenin ortaya çıkışıyla ilgili değişik yorumlar yapılmıştır. Ebcedin ilk altı kelimesinin Hz. Şuayb’ın kavminden altı kişinin olması, yine ilk altı kelimenin altı şeytanın adı olduğu, haftanın günlerinin isimlerinin olduğu, her kelimenin Hz. Adem’in yaratılış ve cennetten ayrılış hikayesinin evreleri olduğu, ya da tanrının ilahi kitaplarda yer alan emir ve yasakları açıklayan kelimeler olduğu gibi yorumlar bunlardan bazılarıdır (Yakıt 1992: 24-29).

2.2.           EBCED HESABI

Ebcedi oluşturan sözcüklerdeki her bir harfe rakamsal değerler verilerek yapılan işlemdir. Bir diğer ifadeyle bir olayı tarihlendirmek için kullanılan ve rakamları harften ibaret olan hesap şeklidir. Bu metotla yazılan ibare bir anlam ifade ederken aynı zamanda olayla ilgili bir tarihi belirtir. Ebced için “Hisâb-ı Cümel” (Cümlelerin Hesabı) ibaresi de kullanılmıştır (Akalın 1976: 78; Pakalın 1983: 1. 493: Arseven 1983: I. 503; Yakıt 1992: 36).

Harflere sayısal değerler verme geleneği birçok medeniyette görülmektedir. Rakamı ifade için harflerin en yaygın kullanıldığı alfabe, ülkemizde de halen kullanılmakta olan Latin alfabesidir. İbrani-Süryani ve Grek harf-sayı sistemi de en yaygın olanlardandır (Uzun 1994: X , 68).

III. İSLÂM KÜLTÜRÜNDE KIYAMET VE KIYAMET ALAMETLERİ

1. KIYAMET

Arapça ^9 ‘kâme’ (kalktı, ayağa kalktı) fiilinden masdar olan Kıyamet kavramı Kur’an-ı Kerim’de yalın olarak bulunmamakta, kelimenin başına yevm (gün) izafe edilerek ‘yevm el-kıyâme’ (kıyamet günü) olarak geçmektedir. Kur*an’da, kıyamet kavramı ile daha çok bütün hayatın sona ermesi kastedilmektedir (Yavuz 1997: 86). Kıyamet olaylarının meydana geldiği vakti ifade için Kur’an’da el-Azife (Necm: 53/57). el-Hâkka (Hakka: 69/1-4), el-Vâkıa (Vakıa: 56/1). es-Sâhha (Abese: 80/33-36). el-Kâria (Kâria: 101/1-4), et-Tâmme (Nâziat: 79/34) terimlerinin kullanıldığı da görülmektedir.

Kıyameti yakından ilgilendiren ahiret, ahiret günü, kıyamet günü. kıyamet saati gibi kavramlar vardır. Ahiret günü kıyametin kopması sonrası hayatın tamamına verilen isimdir. Kıyamet saati dünya hayatının sona ermesini, kıyamet günü. kıyamet saati ve ondan sonra insanların cennet veya cehennem hayatına başlamalarına kadar geçecek süreyi, ahiret ise cennet ve cehennem hayatını kapsamaktadır. Bu kavramlar bir tablo halinde gösterilebilir (Yavuz 1997: 90):

Kıyametin ne zaman kopacağı sürekli merak edilen konular arasındadır. Hz. Muhammed bu konuda sık sık sorulara muhatap olduğu gibi Kur”an-ı Kerim de bu ilgiyi vurgulamaktadır. Allah, Hz. Peygambere bu tür sorular sorulduğunu vurguladıktan sonra kıyametin kopacağı zamanı ancak kendisinin bildiğini (Araf: 7/187; Nâziât: 79/42-44), kıyamet saatinin yakın (Ahzab: 33/63; Şûra: 42/17; îsra: 17/51) ve kesin (Kehf: 18/21; Tâhâ: 20/15; Hac: 22/7; Gâfır: 40/59; Câşiye: 45/32) olduğunu, ansızın geleceğini (Araf: 7/187; Enam: 6/31; Yusuf: 12/107; Hac: 22/55: Zuhruf: 43/66; Enbiya: 21/40) bildirmektedir.

Kıyametin kopma biçimini Kur’an-ı Kerim şöyle açıklıyor: “Sur’a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar) . Ancak Allah’ın dilediği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi, birden onlar kalktılar, bakıyorlar (ne olacağını bekliyorlar)” (Zümer Suresi: 39/68). Kur’an-ı Kerim, farklı sûrelerde kıyamet anında varlıkların hangi durumda olacağına dair açıklamalara da yer vermektedir. Kıyamet anında korkunç bir depremin olacağı (Hac: 22/1; Vakıa: 56/4), yerin dümdüz olacağı, paramparça döküleceği ve içinde bulunanları dışarı çıkaracağı (İnşikak: 84/3-4; Fecr: 89/21; Zilzal: 99/1-3), dağların sarsılıp (Müzemmil: 73/10) atılmış renkli yünler gibi (Kâria: 101/5) ufalanıp savrulacağı (Mürselat: 77/10). şiddetle birbirine çarpılacağı (Hakka: 69/14) ve sonunda- toz duman haline geleceği (Vakıa: 56/6). denizlerin akıtılacağı (İnfitar: 82/3), göğün yarılacağı (Mürselat: 77/9; İnşikak: 84/1) ve yazı tomarı gibi dürüleceği (Enbiya: 21/104), yıldızların ışığının silinerek (Mürselat: 77/8) kararıp döküleceği (Tekvir: 81/2) ve etrafa saçılacağı (İnfitar: 82/2), güneşin katlanıp dürülerek (İnfitar: 82/1) ay ile bir araya getireceği (Kıyamet: 75/9) o gün çocuğunu emziren her kadının çocuğunu bırakacağı, her gebe kadının çocuğunu düşüreceği (Hac: 22/2), vahşi hayvanların bir araya getirileceği (Tekvir: 81/5) tasvirleri yer almaktadır.

Her ne kadar kıyamet zamanının sadece Allah tarafından bilindiği Kur’an-ı Kerim’de vurgulanmış ise de, dünyanın ömrü ile ilgili çeşitli tarihler de ileri sürülmüştür. Dünyanın yaşı .hakkında Hz. Muhammed’e atfedilen bir rivayete göre dünyanın yaratılışı ile yok oluşu arası yedi bin yıldır ve Hz. Muhammed son bininci yılında, yani dünyanın yaratılışının altı bininci yılında gönderilmiştir (Suyûtî 1994: II. 105-107). Hz. Muhammed’e atfedilen bu sözden dolayı, İslâm dünyasında hicri

1000. yılda kıyametin kopacağı şeklinde bir inanç yaygındır. Bir başka rivayette cihanın ömrünün yetmiş bin yıl olduğu, altmış ikibin dokuzyüz altmış yıl geçtikten sonra Hz. Adem’in ve Ademoğlu’nun yeryüzüne indiği ve yeryüzünde yedibin yıl kaldıktan sonra yok olacağı ve ayrıca dünyanın kırk yıl ıssız kaldıktan sonra yok olacağı ileri sürülmektedir (Yazıcızâde 1306: 258).

Bu inanç nedeniyle İslâm dünyasının korku içinde olduğu görülmektedir. Halep halkı h. 999 yılında şehrin harap olacağına ve dünyada hiçbir Arabın kalmayacağı düşüncesini taşıyordu. Hicri 1000 yılı (1591/1592) yılı yaklaşırken III. Murad’ın kıyamet kaygısıyla bazı önlemler aldırttığı görülmektedir. Devrin önemli astronomları İstanbul’a çağrılarak Rasadhâne-i Hümâyun kuruldu. Fakat yeniçerilerin tepkisini nedeniyle 1580 yılında yıktırıldı. Bunun yanında padişah kıyamete hazırlık olarak hazineyi de doldurtmuştur. Hicri 1000. yılın eşiğinde İstanbul’da meydana gelen iki büyük yangın, veba salgını ve 1589 yeniçeri ayaklanması bu beklentiyi iyice güçlendirmiştir. Halk arasındaki büyük endişe devam ederken Sultan Murad 1000 yılından önce tüm eyaletlerde geçen olayların kayda alınmasını emreder. 1000 yılı geldiğinde kıyametin kopmadığı anlaşılınca herkes rahat bir nefes alır (Fleischer 1996: 137-138; İnalcık 2000: 63-64).

Bin rakamının Hıristiyanlıkta da kutsal bir rakam olduğu görülmektedir. İncifde Şeytanın milletleri saptırmaması için bin yıl bağlanacağı, bin yılın sonunda Şeytanın zindanından çözüleceği ve yerin dört köşesinde olan milletleri saptırmak için Ye’cüc-Me’cüc’ü çıkaracağı (Kitab-ı Mukaddes 1998: Vahiy, 1-8) yer almaktadır.

410 yılında Roma Gotlar tarafından yağmalandığında kıyametin geldiğini düşünen Hıristiyan dünyasında kıyamet için bir çok tarih ileri sürülmüştür. Hatta 1900 ve 2000 yılları bu tarihlerden sadece ikisidir (Weber 1999: 17, 34).

Ortaçağda Hz. İsa’nın hayatı ve 666 sayısı ile simgeleşen (Kitab-ı Mukaddes 1988: Vahi\’. 13/13) düşmanı Deccal arasında simetrik bağ kurularak 666 rakamına 1000 ilave edilmiş ve 1666’da dünyanın sonunun geleceği düşünülmüştür (Santoprak 1992: 45).

2. KIYAMET ALAMETLERİ

Meydana geleceği dinen kesin bir husus olmakla beraber kıyametin kopmasının ne zaman gerçekleşeceği kesin olarak bilinmemektedir. Daha önce de belirtildiği gibi Allah bu zamanı sadece kendisinin bildiğini açıklamaktadır. Kıyamet zamanı tarih olarak bilinmese de kıyametten önce gerçekleşecek, bir anlamda kıyametin habercisi olan olaylar hakkında Kur’an’da ve hadislerde çeşitli açıklamalar yer almaktadır. Bu alametlerden bazıları hem Kur’an’da hem de hadislerde geçerken bazı alametlere ilişkin açıklamalar sadece hadislerde yer almaktadır.

Her bir maddesi ayrı bir araştırma konusu olan kıyamet alametlerini ele alırken, bu çalışmanın konusu ve amaçları gereği, Cifru’l-Câmi resimlerinin konularının çözümlemesinde yararlı olacak Kur’an ayetlerine ve hadislere ağırlık verilecektir. Bazı ayetler ve Hz. Muhammed’e atfedilen sözler irdelendiğinde. Bistâmi’nin kaynaklarının temelde bu iki kaynağa dayandığı görülmektedir. Fakat yazar, özellikle Hz. Muhammed’e atfedilen sözlerin hakikati hakkında hiçbir açıklamaya yer vermemiştir.

2.1. AHLAKÎ DEĞERLERİN BOZULMASI

Bu sınıfa giren alametler daha çok ahlaksızlık ve kötülüğün yaygın hale gelmesiyle ilgili olup, bazıları şu başlıklar altında toplanabilir: Dünyanın en mutlularının, ailesi ve kendisi bayağı olan kişilerden oluşması, hanıma itaat edilip anneye isyan edilmesi, dosta iyilik edilip babaya eziyet edilmesi (Tirmizi 1992: Fiten 37. IV. s. 2210). emanetin korunmaması, görevin layık olmayana verilmesi (Buhari 1992: Rikak 35. VII. 188), fitnelerin çoğalması (Ebu Davud 1992: Fiten 2. IV. 457: Tirmizi 1992: Fiten 59, IV, 511) ve zamanın çok hızlı geçmesi (Tirmizi 1992: Zühd 24, IV, 567). Bir başka hadiste, gelecekte ortaya çıkacak olan bir topluluktan şu şekilde bahsedilmektedir: “Ümmetimden bir kavim gelecek, zina yapmayı, ipek giymeyi, şarap içmeyi ve çalgıyı helal sayacak. Bir takım zümreler bir dağın eteğinde konaklayacaklar, hizmetçi kadınları onlara hizmet edip rahatlatacaklardır” (Buhari 1992: Eşribe 6. VI. 243).

2.2. SAVAŞLAR

Hz. Peygamber Rumların A’mak ya da Dâbık’a inmedikçe kıyametin kopmayacağını belirtmiştir. Aynı hadise göre Medine’den bir ordu çıkarak Rumları yenip İstanbul’u fetheder. Müslümanlar kılıçlarını zeytin ağaçlarına asarak ganimet taksimi yaparken şeytan gelir ve Deccâl’ın çıktığını nida eder. Şam’a geldiklerinde gerçekten Deccâl’ın çıktığını görürler (Müslim 1992: Fiten 34, III, 2221).

Rumlarla ilgili Hz. Peygambere atfedilen bir diğer rivayet de şu şekildedir: Müslümanlar Rumlarla barış anlaşması yaparlar. Sonra düşmana karşı onlarla aynı safta savaşarak ganimet elde ederler. Sonra yığma tepeleri bulunan bir yerde konakladıklarında Rumlardan bir kimse haçı kaldırarak ‘Bugün düşmana karşı haç galip geldi’ demesi üzerine Rumlarla Müslümanlar savaşmak için toplanırlar (Ebu Davud 1992: Melahim 2, IV) Rumlar her sancağın altında on iki bin kişi olmak üzere toplam seksen sancak altında bir araya geleceklerdir (Şa’rani ty: 437).

“Bir tarafı kara. bir tarafı deniz olan bir şehir duydunuz mu?'” diye soran Hz. Peygambere etrafındakiler “Evet” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu açıklamayı yapar: İsrailoğullanndan yetmiş bin kişi orayı almak için savaşa çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Oraya vardıklarında bir yere konaklarlar. Hiç silah kullanmadan ‘Lâ ilahe illallâhü ekber’ derler ve şehrin bir tarafı yıkılır. İkinci defa aynı şekilde söylediklerinde şehrin bir diğer tarafı yıkılır. Üçüncü defa söylediklerinde ise şehrin kapıları açılır. Şehre girip ganimet taksimine başladıklarında “Deccal çıktı!” diye bir ses gelir ve aldıkları herşeyi bırakıp geri dönerler (Müslim 1992: Fiten 78, III, 2238).

Bir başka hadiste Müslümanların basık burunlu, ufak gözlü, yüzleri deri kaplı kalkan gibi olan, kıl pabuçlu Huza ve Karman halkı ile savaşmadıkça kıyametin kopmayacağı belirtilirken aynı konudaki başka rivayette Müslümanların yüzleri deri kaplı kalkan gibi olan, kıldan elbise ve pabuç giyen Türklerle savaşmadıkça kıyametin kopmayacağı ifade edilmektedir (Buhari 1992: Cihad 95-6, III, 233; Müslim 1992: Fiten 62-6, III, 2233-4; Ebu Davud 1992: Melahim 9, IV, 486-7; Tirmizi 1992: Fiten 40, IV, 498). Bunun yanında Müslümanların Yahudilerle savaş yapmaları da kıyamet alametleri arasında sayılmaktadır (Buhari 1992: Cihad 94. III. 232; Müslim 1992: Fiten 82, III, 2239).

Hadislerde büyük bir savaştan (melhame) bahsedilmektedir. Büyük savaş (melhame). İstanbul’un fethi ve Deccâl’ın çıkışı yedi ay içerisinde olacaktır (Ebu Davud 1992: Melahim 34, IV, 483; Tirmizi 1992: Fiten 2238, IV, 509-510: İbn Mace 1992: Fiten 4092, II, 1370). Bu konuda, büyük savaş ile Medine’nin fethi arasının altı yıl olduğu, yedinci senede Deccâl’ın çıkacağı, (Ebu Davud 1992: Melahim 4. IV. 483) Medine’nin harap edilmesinin büyük savaşın çıkmasının işareti olduğu, büyük savaşı İstanbul’un fethinin takip edeceği (Ebu Davud 1992: Melahim 3. IV. 482) rivayetleri de yer almaktadır.

Ahmed Bîcan, eseri Envâru’l-Âşıkîrfâe Hz. Muhammed’e atfedilen şu rivayeti ve hadiscilerin yaptıkları yorumu aktarır: Hz Muhammed şöyle söylemiştir. Kıyamet altı nesneden sonra kopar: Veba yaygınlaşır, Beytü’l-Mukaddes açılır, tüm âlemde ölüm olur. 100 altının bile kişilerin ihtiyacını karşılamayacak şekilde zenginlik olur, Araplar arasında fitne yaygınlaşır. Müminler âlemi ele geçirir ve Beni Asfar ile anlaşma yaparlar. Daha sonra kâfirler anlaşmayı bozarlar ve galip gelirler. Bundan sonra benim ümmetime fitne ve savaş girer ve kıyamet kopana kadar fitne ve savaş sürer. Muhaddisler der ki, Benî Asfar ile Frenkler birleşip herbir sancağın altında 12000 askerin bulunduğu 80 sancak ve toplamda 960000 asker ile Batıdan hücum ederler. Fakat Müslamanlar, Kostantiniyye, Roma ve “Amûriyye” dışında Batıdan ve doğudan bütün dünyayı kafirlerin elinden alır. Fakat bundan sonra hakimiyet kafirlerin eline geçer (Ahmed Bîcan 1301: 368).

2.3. KABE’NİN TAHRİP EDİLMESİ

Müslim’de geçen bir hadise göre Kabe, incecik baldırlı bir Habeşli tarafından harap edilecektir (Müslim, Fiten 37). Mekke, Mehdi çıkmadan çok az önce Habeşe’den Zu’s-Sevikaten tarafından yıkılacaktır. Beytullah’ı yıkarak, taş üstünde taş koymayacaktır (el-Hüseyni ty: 135). Bir başka inanışa göre Güneş batıdan doğup, kâfirler Müslümanlara hükmettiklerinde, Habeşliler Beytullah’a gelip taşlarını bir bir sökerek denize atacaklar (Şa’rani ty: 527-528).

2.4.           FIRAT NEHRİNDEN ALTIN BİR DAĞ ÇIKMASI

Hz. Peygamber bir hadisinde Fırat nehrinden altın bir dağ ortaya çıkmadığı sürece kıyametin kopmayacağını ifade ederken, insanların bu altın yüzünden birbirini öldüreceğini ve çok sayıda insanın öleceğini bildirmiştir (Buhari 1992: Fiten 24. VIII.101; Müslim 1992: Fiten 29-31, III, 2219-20; Ebu Davud 1992: Melahim 13, IV. 493; Tirmizi 1992: Sıfat el-Cennet 26, IV,698-9).

2.5.           KUYRUKLU YILDIZIN DOĞMASI

Mehdi’nin çıkışından evvel onun devletinin belirmesi amacıyla her tarafı aydınlatan kuyruklu bir yıldız1 doğacağı şeklinde rivayete rastlanmaktadır. Hatta “Göğün, açık bir dumana getireceği günü gözetle.” (Duhan: 44/10) ayetinde geçen dumanın kuyruklu yıldıza işaret ettiğinin de iddia edildiği görülmektedir. Hicri 175.”/m. 791 yılında kuyruklu yıldızın görüldüğü ve iki ay durduktan sonra tekrar kaybolduğu görülmüştür (el-Hüseyni ts: 123, 200; Eyyüb 2000: 238).

2.6.           FELAKETLERİN YAYGINLAŞMASI

Yeryüzünün etrafında çeşitli felaketler meydana gelecektir. Basra’nın harap olması Irak’ın harap olmasından. Irak’ın felaketi kıtlıktan kaynaklanacaktır. Mısır’ın harap olmasına Nil’in kuruması, Mekke’nin felaketine Habeşlilerin hücumu neden olacaktır. Medine’nin harabiyeti açlıktan, Yemen’inki ise çekirge istilasından meydana gelecektir. Eyle’nin harabı Perdüşlerden, Perdüşlerin felaketi Deylem’den. Deylem’inki ise Ermenilerden kaynaklanacaktır. Ermenilerin felaketine el-Hazer, el-Hazer’in harabına Türkler, Türklerin felaketine yıldırımlar, Sind’in harabına Hind. Hind’in harabına Çin. Habeşistan’ın felaketine ise zelzele neden olacaktır (Şa’rani ty: 530) Bir başka rivayette Hz. Peygambere Medine’nin harap olacağına. Medinelilerin

‘ Kuyruklu yıldızla ilgili Büyük Larousse’de şu açıklamaları aktarabiliriz: “Kuyrukluyıldızlar, görünümü ve hareketleri çok özel olan ve Güneş sistem i’nde dolaşan gök cisimleridir. Bir düzlem içinde tutuluma göre herhangi bir eğime sahip olabilen yörüngeleri elplsler, paraboller ya da hiperboller biçimindedir ve bunlar Güneş’in hemen yakınında birbirlerinden ayırt edilemeyen uzun dolanım sürelerine karşılık gelir. Kısa dolanım süreli adı verilen kuyrukluyıldızlar. 200 vıldan daha az bir zaman aralığında düzenli olarak günberi noktasına geri dönerler (Büyük Larousse 1986: XIV, 7236)

Bilgiyi aldığımız kaynağın 123. sayfasında kuyruklu yıldızın en son görüldüğü tarih h. 175/791 olarak geçerken 200. sayfada bu tarih 75/694 şeklinde yer almaktadır.

Medine’den çıkıp daha sonra döneceğine dair söz atfedilmekte ve bu olayın Süfyani’nin zamanında olacağı şeklinde yorumlanmaktadır (el-Hüseyni ty: 73-74) .

2.7.           BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI6

Hz. Peygamber Hicaz topraklarında, Basra’daki develerin boynunu aydınlatan bir ateş çıkmadıkça kıyametin kopmayacağını ifade eder (Buhari 1992: Fiten 24, VIII, 100; Müslim 1992: Fiten 42, III, 2227-8). Başka rivayetlerde ateşin Hadremevt’ten (Tirmizi 1992: Fiten 42, IV, 498) , Verak DağVndan, Habs-ü Seyl (el-Hüseyni ty: 84-85) gibi yerlerden çıkacağı bildirilirken yer hususunda açıklık olmayan, insanları doğudan batıya sürecek olan ateşten bahsedilen bir rivayete de rastlanmaktadır (Buhari 1992: Fiten 24, Vm, 100).

2.8.           MEHDİ’NİN ÇIKMASI

Cifru V~Câmi metnindeki ve tasvirlerindeki ana temaların başında Mehdi ve Mehdi ile ilgili olaylar gelmektedir. Aynı şekilde yazarın yaşadığı dönemlerde yazdan, kıyametle ilgili kitaplarda da Mehdi hakkında çok geniş açıklamalara rastlanmaktadır. Bu konuda çok fazla resim de bulunması, Mehdi ile ilgili bölümün geniş ve ayrıntılı tutulmasını gerekli kılmıştır.

2.8.1.          Mehdi ‘nin Sözlük Anlamı

Arapça kökenli,    •>* (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi

mefiıl olup doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış (Öz 1995: 33), kendisine Allah tarafindan yol gösterilen (Macdonald 1998: 474) anlamlarına gelen Mehdi genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanabilir.

2.8.2.          Mehdi İnancının Doğuşu

Mehdi inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdi inancı ilk defa Sümerliler’de ortaya çıkmış, Babil ve Mısır’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır. Diğer görüşe göre ise Mehdi inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına

Medine’den çıkıp daha sonra döneceğine dair söz atfedilmekte ve bu olayın Süfyanrnin zamanında olacağı şeklinde yorumlanmaktadır (el-Hüseyni ty: 73-74).

2.7.            BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI1

Hz. Peygamber Hicaz topraklarında, Basra’daki develerin boynunu aydınlatan bir ateş çıkmadıkça kıyametin kopmayacağım ifade eder (Buhari 1992: Fiten 24. VIII, 100; Müslim 1992: Fiten 42, III, 2227-8). Başka rivayetlerde ateşin Hadremevt’ten (Tirmizi 1992: Fiten 42, IV, 498) , Verak Dağı’ndan, Habs-ü Seyl (el-Hüseyni ty: 84-85) gibi yerlerden çıkacağı bildirilirken yer hususunda açıklık olmayan, insanları doğudan batıya sürecek olan ateşten bahsedilen bir rivayete de rastlanmaktadır (Buhari 1992: Fiten 24, VIII, 100).

2.8.            MEHDİ’NİN ÇIKMASI

Cifnt ‘l-Câmi metnindeki ve tasvirlerindeki ana temaların başında Mehdi ve Mehdi ile ilgili olaylar gelmektedir. Aynı şekilde yazarın yaşadığı dönemlerde yazılan, kıyametle ilgili kitaplarda da Mehdi hakkında çok geniş açıklamalara rastlanmaktadır. Bu konuda çok fazla resim de bulunması. Mehdi ile ilgili bölümün geniş ve ayrıntılı tutulmasını gerekli kılmıştır.

2.8.1.            Mehdi’nin Sözlük Anlamı

Arapça kökenli, YDh (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi meful olup doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış (Öz 1995: 33), kendisine Allah taralından yol gösterilen (Macdonald 1998: 474) anlamlarına gelen Mehdi genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanabilir.

2.8.2.            Mehdi İnancının Doğuşu

Mehdi inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdi inancı ilk defa Sümerliler’de ortaya çıkmış, Babil ve Mısır’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır. Diğer görüşe göre ise Mehdi inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir (Sarıkçıoğlu 1997: 16-18). Nitekim Hindliler, Brahma’nın tenasühünde Vişnu’nun vücuda gelişini ve Hindûluğun Budizme hakim olacağı dönemi beklerler. Moğollar’ın da, Cengiz Han’ın ölümünden önce kendilerini Çin esaretinden kurtarmak üzere sekiz ya da dokuz yüz yıl sonra tekrar döneceğini söylediğine hâlen inandıkları belirtilmektedir (Fığlalı 1990: 267). Yahudi inancında İlyas peygamberin semaya kaldırıldığı ve onun adaleti sağlamak için ahir zamanda yeryüzüne tekrar döneceği anlayışına karşın (İlhan 1993: 45): Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın kıyametten önce kurtarıcı olarak tekrar döneceği inanışı mevcuttur. Her ne kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile İslâm kültüründeki Mehdi inancı tam olarak örtüşmese de Mesih veya Mehdinin geliş amaçlan bakımından ortak oldukları görülmektedir.

2.8.3. İslâm Kültüründe Mehdi İnancı

İslâm dünyasında, özellikle Şiî inancında, kurtarıcı anlayışı önemli bir yer tutar. Şiîlikde başta Ali b. Ebi Talib olmak üzere birçok kişi Mehdi olarak kabul edilmiş, hatta Ali b. Ebi Talib ve Cafer es-Sadık gibi bazılarının ölmediği, tekrar ortaya çıkıp dünyayı ıslah edeceklerine inanılmaktadır (Öz 1995: 35-37).

İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadisleri ve onlar hakkındaki tenkitleri tek tek sıralayarak. İslâm dininin gerçeğinde Mehdi inancının olmadığını, bunun dine sonradan sokulduğunu savunmaktadır (İbn Haldun 1991: II, 137-184).

Mevlâna’ya göre. kıyamete kadar her devirde, peygamber yerine bir eren olacaktır. “İster Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan” olsun, şu an diri olan imam hem Mehdi, hem hâdi (doğru yolu gösteren), hem gizli, hem de görünürdür. O ışık gibidir, akıl onun rehberidir. Ondan aşağı bulunan erenler de onun kandilidir (Mevlâna 1973: II, 140).

1300 yılı itibariyle Şiî inancının yaygın olduğu kültürlerde dünyayı yenileyecek, karanlıktan kurtaracak en az dört şahsiyet vardır: 1-Dokuzuncu yüzyılda ortadan kaybolan, gizli olarak yaşamına devam eden onikinci imam. 2-Hilafeti döneminde dini yenileyen biri olarak ortaya çıkacak olan onikinci halife. 3-Kıyametten önce altın bir çağın gelmesine öncülük edecek olan Mehdi. 4-Yine dünyanın sonuna doğru askeri basanlar elde edecek olan Hz. İsa. İslâm dünyasında

Mehdici hareketler olarak bilinen askeri faaliyetler, Şiî inancında onikinci İmam’ın oıtaya çıkacağı iddia edilen yüzyılda, yani hicri 13. yüzyılda görülmektedir. Söz konusu Mehdici hareketler olarak isimlendirilen isyanların meydana geldiği ülkeler şu şekilde sıralanabilir: Kuzey Nijerya (1804), Hindistan (1820, 1828 ve 1880), Java (1825). İran (1844). Cezayir (1849, 1860 ve 1879), Senegal (1854) ve Sudan (1881). ( Schvvartz 1996: s. 97-98).

Mehdi inancı Osmanlı toplumunda da zaman zaman sosyal çalkantılara neden olmuştur. Sözgelimi Osmanlı Anadolusu’nda Mehdici hareketler olarak kabul edilen Rafızî isyanları önemli yer tutmaktadır. Bu hareketlerin Türkiye tarihindeki ilk örnekleri 1240 yılındaki Babaî ayaklanması, son örneği ise 1665 tarihindeki Seyyid Abdullah isyanıdır. II. Bayezid zamanında Safavilerin tahrikiyle Teke yöresinde çıkan 151 l’deki Şahkulu isyanı, 1520’de aynı yöredeki Bozoklu Celal (Şah Veli) ve 1527 tarihli Şah Kalender isyanları ihtilalci Mehdici hareketlerin önemlileri olup 1525-1528 tarihleri arasında Adana ve Orta Anadolu’da ortaya çıkan küçük çaplı hareketler de vardır. Bu hareketlerin yöneticilerinin tamamına yakını, döneminde yöre halkı tarafından şeyh olarak görülmüştür. Bu kişiler kendilerini Mehdi ilan etmeden evvel, bir mağaraya çekilerek uzun bir süre inziva hayatı yaşar. İnzivadan çıktıktan sonra Allah ile temas kurduklarını ve O’nun kendisini görevlendirdiğini açıklayarak Mehdiliklerini ilan edip ayaklanmayı başlatırlar (İhsanoğlu 1999: I. 144-146). Bunun yanında Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın Mehdi-i ahir ez-zaman (son zamanın Mehdisi) olarak sıfatlandırıldığı gibi (Fleischer 1992: 169). Aynı şekilde ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi de (ö. 1059/1649?) IV. Murad’ı (1622-1640) Mehdi-i ahirzaman olarak vasıflanmaktadır (Peçevi 1992: 123).

Gerek İslâm dünyasında, gerek Osmanlı toplumunda kıyametle bağlantılı karakterlerin en önde geleni olan Mehdi Kur’an’da zikredilmezken, güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen’ altı hadis kitabında ise Mehdi ile ilgili sınırlı sayıda hadis vardır. Bu hadislere göre dünyanın tek günlük ömrü kalsa bile Allah’ın o günü uzatarak, adı Hz. Peygamberin adına, babasının adı Hz. Peygamberin adına uygun olarak (Ebu Davud 1992: Mehdi 1,IV, 474; Tirmizi 1992: Fiten 52, IV, 505) Hz. Peygamberin zürriyetinden gönderilecek olan (Ebu Davud 1992: Mehdi 1, IV, 474-5;

İbn Mace 1992: Fiten 4085. II, 1367) Mehdi, daha önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olan yeryüzünü adalet ve insafla dolduracaktır. Mehdi fiziki olarak geniş alınlı olup ince uzun burnunun ortası biraz yüksektir ve yedi sene hükmeder (Ebu Davud 1992: Mehdi 1,IV, 474-5).

Yine Hz. Muhammed’e Mehdi ile ilgili şu söz atfedilmektedir: “Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa. o bayraklara katılınız, zira içerisinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır” (Gümüşel 2002: 60).

2.8.4. Mehdi’nin Çıkışının Alametleri

Mehdi öncesi devirde dünyada erkeklerin azalacağı, kadınların çoğalacağı, emanete hıyanetin artacağı, içki ve bidatlerin çoğalacağı, idare işlerinin ehil olmayanlara verileceği, erkeklerin karısına itaat edip annesine isyan, dostuna iyilik babasına eziyet edeceği, kişiye kötülüğünden korkulduğu için saygı gösterileceği, ayak takımlarının başa geçeceği, zelzele ve harp felaketlerinin görüleceğine dair fikirler ileri sürülmüştür (Sankçıoğlu 1997: 30). Bunun yanında Mehdi’nin gelmekte olduğunu gösteren işaretler hakkında da çeşitli bilgilere rastlanmaktadır. Bu alametlerden bazıları Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması. Ramazan ayının ilk gecesinde ay, on beşinci gününde güneş tutulması, sık sık depremlerin meydana gelmesi, doğudan büyük bir ateşin çıkması, her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldızın doğması. Hz. Ali’nin neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta bulunan Şam tarafındaYabis denilen bir yerden Süryani’nin çıkmasıdır (el-Hüseyni ty: 165-176. 200). Mehdi çıkmadan önce milletler arasında ticari yollar kapanacak, insanlar arasındaki fitne artacaktır. Değişik ülkelerden birçok alim beraberindeki 310 kadar insanla, birbirinden habersiz şekilde Mehdi’yi aramak üzere yola çıkacak ve sonunda herkes Mekke’de buluşacaktır. Birbirlerine niçin geldiklerini sorduklarında. “Fitneleri önleyecek ve Kostantiniyye’yi fethedecek olan Mehdi’yi arıyoruz’ derler (Gümüşel 2002: 61). Ayrıca Mehdi gelmeden önce doğudan ışık veren bir yıldız görüneceği. Ramazan da iki defa ay tutulacağı, semadan bir sesin onu sesiyle çağıracağı ve bu sesi uykuda bile olsalar herkesin duyacağı da iddia edilmektedir (Gümüşel 2002: 62).

Mehdi çıktığında, onun gerçek Mehdi olduğuna dair işaret sayılabilecek olayların da ileri sürüldüğü görülmektedir. Mehdi çıkarken başında bir sarık olacak ve bir münâdi (tellal) ‘Bu Allah’ın halifesi olan Mehdi’dir. Ona uyunuz” şeklinde nida edecektir (Gümüşel 2002: 60).

2.8.5.           Mehdi’nin Çıkış Yeri

Mehdi’nin exRk denilen bir köyden çıkacağını (Suyuti 1994: 79) ileri sürenler olduğu gibi. Buhara’dan (Ahmed Bîcan 1301: 380; Yazıcızâde 1306: 246). Medine veya Mağrip ülkelerinden (el-Hüseyni ty: 162) ya da Doğudan (Fığlalı 1990: 273) çıkacaktır diyenler de mevcuttur.

2.8.6.           Mehdi’nin Çıkış Zamanı

İbn Arabi. Fatıma evladından olacak olan Mehdi’nin hicretten HCF yıl sonra, yani ebced hesabıyla (Hı=600)+(Cim=3)+(Fe=80)=683 yılında zuhur edeceğini iddia etmiştir. Bu tarih geldiğinde Mehdi görünmeyince bazıları bu tarihin Mehdi’nin doğum tarihi olduğunu, onun hicri 710 yılından sonra ortaya çıkacağını, dolayısıyla 683 yılında doğan Mehdi’nin 26 yaşında olacağını söylemişlerdir (İbn Haldun 1991: II, 171-172) Bistâmî eserinde Mehdi’nin çıkış tarihi ile ilgili şu hesaplamayı yapar: Besmeledeki harflerin ebced hesaplamalarına (küçük ebced) göre sayısal değeri 784’tür. Mehdi’nin çıkış tarihi hicri 784 olarak düşünülse de bu doğru değildir. Çünkü bu hesaplamada sadece harflerin değeri toplamıştır. Hesaplamada harflerin okunuşundaki sayısal değerlerin (büyük ebced) gözönüne alınması gerektiğini ileri süren yazar, bu hesaplama ile 1392 ve 1403 olmak üzere iki sonuca ulaştığını belirtmekte ve Mehdi’nin çıkış tarihinin hicri takvmime göre bu tarihlerin olabileceğini savunmaktadır (İÜK, 72b-73a) Ayrıca sonraki sayfalarda Hz. Ali’ye atfedilen bir sözü aktarmaktadır: ‘Besmeledeki harflerin sayısı hicri yıla göre tamamlansa İmam Mehdi’nin doğum zamanı olur. Onun çıkışı Ramazan ayının akabinde olur” (İÜK. 128a). Bistâmi’nin önceki hesaplamayı Hz. Ali’ye atfedilen bu rivayete dayanarak yapmış olması muhtemeldir.

2.8.7.           Mehdi’nin Fiziki Yapısı

Mehdi’nin rengi Arabî, bedeni İsrailî olacatır. Başında sarığı olacak olan Mehdi”nun sakalı bol ve sık, dişleri parlak olacaktır (Gümüşel 2002: 59). Hz.

Muhammed’e atfedilen sözlere göre Mehdi, geniş alınlı, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksek (Ebu Davud 1992: Mehdi 1, IV, 474-5) olarak geçerken, 17. yy Osmanlı yazarı el-Hüseynî (ö. 1103/1691), Mehdi’nin hilyesini, Arapça olarak yazdığı el-İşâatu’l-eşrâtVs-sâati (Kıyamet Alametleri) adlı kitabında şu şekilde açıklamaktadır: Açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, sık sakallı, uzun uyluklu. Arap renkli, dişleri parlak ve seyrek ve sağ yanağında inciyi andıran yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vuran Mehdi’nin üzerinde iki pamuk abası vardır. Beraberinde Hz. Peygamberin kılıcı, gömleği ve üzerinde “el-biatü lillah=Allah için biat” yazılı olan sancağı bulunur (el-Hüseyni ty: 163-4).

2.8.8.            Mehdi’nin Askerî Faaliyetleri

Mehdi, her sancağın altında on iki bin askeri bulunan seksen (veya on iki bin) sancaklı Rum askerlerin Antakya’ya saldırmasından sonra Şam. Hicaz. Yemen. Küfe. Basra ve Irak’a gönderilecek, Müslümanlar onun etrafında toplanarak Şam’da kırk gün savaşacaklar ve Rumları yeneceklerdir (Şa’rani ty:439-440). Kindî, Mehdi’nin Kostantiniyye’yi. Roma’yı. Endülüs yarımadasını fethedeceğini, yeryüzüne sahip olacağını, onun sayesinde Müslümanların kuvvetleneceğini ve İslâmiyetin yükselerek diğer dinlere galip geleceğini ifade eder (İbn Haldun 1991: II. 173).

Dünya hakimi bir hükümdar olacak olan Mehdi. Mekke ile Medine arasında. Bey da denilen bir yerde kendisine saldıran bir orduyu yenecek, (el-Hüseyni ty: 165) Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyani’nin ordusuyla defalarca karşılaşarak onları sonunda yok edecektir (Sarıkçıoğlu 1997: 81).

2.8.9.            Mehdi’nin Hz. İsa ile Buluşması

Mehdi’nin Hz. İsa ile buluşacağına dair anlatımlar Osmanlı kültüründe erken dönemlerden itibaren bilinmektedir. 9. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Ahmed Bîcan’a (ö. 870/1466’dan sonra) göre Mehdi, Hz. İsa ile buluşacaktır. Namaz vakti gelince Hz. İsa Mehdi’ye ‘Gel ya Mehdi! Sen imam ol, namaz kıldır!’dediğinde Mehdi ‘Sen imam ol! Sen peygambersin, imam olmak sana layıktır.’ diyecektir. Bunun üzerine

“Sen imam ol, zira sen Hz. Peygamber oğlusun, imam olmaya sen layıksın’ şeklindeki Hz. İsa’nın cevabından sonra Mehdi imam olacak ve namaz kılacaklardır (Ahmed Bîcan 1301: 371-372) Benzer bir anlatım Bîcan’ın kardeşi Yazıcızâde Mehmet Efendi’nin (ö. 855/1451) Muhammediyye adlı eserinde de yer almaktadır (Yazıcızâde 1306: 250).

2.8.10. Mehdi’nin Ölümü

Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466’dan sonra) Envâru’l-Aşîkîn adlı eserinde Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra Mehdi’nin Çin’e gideceği belirtilmektedir. Çin’e varınca evlenecek olan Mehdi’nin bir oğlu olacaktır. Bu oğlan son çocuk olup ondan sonra kısırlık yayılacak, halk ölmeye başlayacak ve iman ehli tükenecektir (Ahmed Bîcan 1301: 372) Hadislerde idaresi yedi ya da dokuz yıl (Ebu Davud 1983: 95) olacak olan Mehdi’nin süresi1 kırk yıldır. Şa’ranî ise Mehdi’nin ölümüne dair daha uzun bilgiler verir. Şa’rani Mehdi’nin süresi kırk yıl olup, on yılı batıda, on iki yılı Küfe’de. bir yılı Mekke’de geçecektir. Ölümü ansızın olacaktır. İnsanlar bu durumdayken Deccâl’ın çıktığı haber verilecek (Şa’rani ty: 440).

2.9. DECCÂL’IN ÇIKIŞI

Masdarı                                “decl”;     deveyi katranla çokça yağlamak    olan Deccal

Arapça sözlüklerde yalancı mesih, büyüsü ve yalanları ile hakkı batıl ile karıştıran, yalan söyleyen, göz boyayan, hak ile batılı karıştıran anlamlarına gelmektedir. İbranice sözlüklerde de yer alan “Deccal”, “Kızgınlıkla karşıladı, aldattı, terketti” anlamlarına gelen “dagala” kelimesinden türetilmiştir. “Daggâlâ” yalancı, sözünde durmayan manasındadır (Sarıtoprakl992: 20-21). Klasik kaynaklarda Deccal “ahir zamanda ortaya çıkıp göstereceği harikulade olaylar sayesinde bazı insanları dalalete sürükleyeceğine inanılan kişi” şeklinde tarif edilmektedir (Demirci 1994: 67). Deccâlın bir lakap olduğu, çok yalancı, gizleyici, sahtekâr olması, hakkı bâtıl ile örtme hususunda olağanüstü bir gücü bulunması nedeniyle bu lakabın yakıştırıldığı da söylenmektedir (el-Bûtî 1986: 324).

Deccâl’la ilgili inanışların ilk defa ne zaman ve nerede ortaya çıktığını söylemek mümkün değildir.   Tarih boyunca doğu toplumlarının anlayışına göre yaratıcı ile kötüler arasında sürekli bir mücadele olmuş, onların inançları bu yapıda şekillenmiştir (Santoprakl992: 25). Bu anlayışın kutsal kitaplarda da yer aldığı görülmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te Rabbın canavarla mücadele edip sonunda onu denizde öldürmesi (Kitab-ı Mukaddes 1988: İşaya, XXVII. 1) anlatılmaktadır. Daniel kitabında ise rüyada görülen dört başlı, dört kuş kanatlı, demir dişli, on boynuzlu canavardan söz edilmektedir. Bu canavarın elbisesi kar gibi ak, saçları temiz yapağı gibi. tahtı ateş alevleri, tekerlekleri yanar ateşti. Binlerce binin hizmet ettiği canavarın önünden ateşten bir ırmak çıkmakta ve akmaktaydı (Kitab-ı Mukaddes 1988: Daniel, VII, 7-10). Yeni Ahit’te Pavlus’un Selaniklilere ikinci mektubunda Mesih’in ikinci gelişinden önce ortaya çıkacak ve Rab İsa’nın soluğu ile öldürülecek olan bir varlıktan bahsedilmektedir (Kitab-ı Mukaddes 1988: Selaniklilere, II, 8).

Hıristiyan kültüründe, İsa Mesih düşmanlarını ifade etmede Antikrist (Mesih Düşmanı) terimi kullanılmaktadır. Antikrist aynı zamanda ahir zamanda Hıristiyanlığı yıkmaya çalışacak olan şeytanî şahsiyet (Deccal) olarak düşünülmüştür (Gündüz 1998: 34-35). Matta İncili’nde Deccâl’ın karşılığı olarak “mesiha daggala”. “nabiyya daggala” gibi ifadeler kullanılmıştır (Santoprakl992: 33). Şakirtleri Hz. İsa’ya dünyanın sonunun yaklaşmasının alametinin ne olduğunu sorduklarında o da meşinin kendisi olduğunu söyleyen yalancı meşinlerin çıkacağını, bu kişilerin büyük alametler ve harikalar yapacaklarını, bazılarını saptıracaklarını söyler (Kitab-ı Mukaddes 1988: Matta, XXIV, 3-5, 24; Markos, XIII, 5-6, 21-22).

Tarihte gerek Hıristiyan dünyasında gerek İslâm dünyasında çeşitli şahsiyetlerin Deccal olarak düşünüldüğü görülmektedir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Neron (ö. 9 Haziran 68) Deccal olarak düşünülürken. Haçlı seferleri sırasında Yahudiler Türkleri Deccal olarak görmüş, Türklerin İsrail’in intikamını alarak Hıristiyan kiliselerini ahıra çevireceğini düşünmüştür. Vahiy kitabında Deccâlın simgesi 666’dır: “Hikmet buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesap etsin: çünkü insan sayısıdır, ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır” (Kitab-ı Mukaddes 1988: Vahiy. XIII. 13). Eskiden sayıları ifade için harf kullanılması ve Neron’un ismindeki harflerin 666’ya eşit olması Neron’un Deccal olarak düşünülmesine neden olmuştur. Sonraki dönemlerde gerek Martin Luter (1483-1546) gerekse John Jewel (1622-1571) tarafından Papa ve papalığın Deccal olarak tarif edildiği görülmektedir.

1760Tı yıllarda Hz. Muhammed’in Deccal olduğu iddia edilmiş, hatta bu iddialarını desteklemek amacıyla Muhammed ismini 666 simgesiyle özdeşleştirmek için Moametis şeklinde değiştirmişlerdir. Son dönem Hıristiyanlık dünyasında Deccal olarak düşünülen isimler şunlardır: Henry VIII (1207-1272), Great Peter (1239-1285). Queen Mary (1515-1560), Oliver Cromwel (1599-1658), Napoleon Bonaparte (1769-1821), Napoleon III (1808-1873), Vilademir Lenin (1870-1924), Kayser Wilhelm (1878-1945), Adolf Hitler (1889-1945), Joseph Stalin (1879-1953), Friedrich Nietzsche (1844-1900). (Santoprak 1992: 42-47)

Târih-i Cihan Gûşâ yazan Alaaddin Ata Melik Cüveynî (ö. 4 Zilhicce 681/1283) eserinde Harizm devletinin idarecilerinden Şerefeddin Harezmi’yi, Deccâl’e benzetmekte, Horasan’a gelişini Deccâl’ın gelişine benzetmektedir (Cüveyni 1998: 425). Tarihçi Mustafa Âli (1541-1600) III. Murad dönemi sadrazamlarından Sinan Paşa’yı Deccal olarak gösterirken (Fleischer 1996: 139) özellikle yirminci yüzyılda Afrikalı Müslümanlar Avrupalı sömürgecilerin Deccal olduğuna inanmış, hatta bu inanç Müslümanların fanatizme yönelmesine ve harekete geçmesine neden olmuştur (Santoprak 1992: 47).

DeccâFla ilgili olarak Hz. Peygamber. Hıristiyanken Müslüman olan Temim ed-Dâri”nin kendisine anlattığı başından geçen şu olayı nakleder:

Temim, yanında Lahm ve Cüzam kabilelerinden 30 kişiyle birlikte denize açıldığında fırtınaya yakalanır. Bir ay kadar sürüklendikten sonra bir adaya1 çıktıklarında karşılarına çok tüylü bir hayvan çıkar, ona kim olduğunu sorarlar. O da Cessase olduğunu ve onları Manastırda birinin beklediğini söyler. Manastıra girdiklerinde oldukça büyük cüsseli, elleri ve ayakları bağlı devasa bir insanla karşılaşırlar ve ona denizde ,ve adaya çıktıklarında karşılaştıkları olayları anlatırlar. Bu dev adam onlara Beysan hurmalığı, Taberiyye gölü, Zuar kuyusunu ve peygamberle ilgili sorular sorup cevaplarını aldıktan sonra kendisini Deccal olarak tanıtır ve kendisinin yakında serbest bırakılacağını, kırk gün içerisinde Mekke ve Medine hariç tüm yeryüzünü dolaşacağını söyler. Mekke ve Medine’nin kendisine haram olduğunu, buralara girmek istediğinde bir meleğin yalın kılıçla onu karşılayacağını ve girmesine mani olacağını anlatır (Müslim 1992: Fiten 119, III, 2261-4 ; Ebu Davud 1992: Melahim 15, IV, 499-502; Tirmizi 1992: Fiten 66, IV, 521-522).

Deccâl’ın babası uzun.boylu, tıknaz, gaga burunlu, annesi ise uzun memeli tombul birisidir. Anne ve babasının 30 yıl çocukları olmayacaktır (Tirmizi 1992: Fiten 63. IV, 518). Doğudan, Horasan’dan (Tirmizi 1992: Fiten 57. IV. 509). İsfahan’dan (İbn Hanbel 1992: VI, 75), Irak ile Şam arasında yer alan Halle denilen yerden (Eyyüb 2000: 247), İsbiyan tarafından Yahidiyye denilen kasabadan katıra benzeyen, iki kulak arası kırk arşın olan bir merkep üstünde çıkıp gelecek olan. kıvırcık saçlı uzun boylu olan (Şa’rani ty: 494) Deccal, çocuğu olmayan Yahudi asıllı biri olup insanları önce iyiliğe ve doğruluğa çağıracak sonra da tanrılık iddiasında bulunacaktır (el-Bûtî 1986: 324, 328). Kendisine yüzleri deri kalkan gibi olan bir kavim (Tirmizi 1992: Fiten 57, IV, 509), Isfahan Yahudilerinden taylasan* giymiş yetmiş bin kişi (Müslim 1992: Fiten 124, III, 2266) üstlerinde yeşil elbiseler giymiş olarak (Şa’rani ty: 493) tâbi olacaktır. Gözü salkımdan dışa fırlamış üzüm tanesi görünümündedir. Bir gözü kördür ve iki gözünün arasında kâfir yazılı olan Deccâl’ın (Buhari 1992: Fiten 26, VIII, 102-3; Müslim 1992: Fiten 100-103, III, 2247-8) beraberinde su (ya da Cennet) ve ateş (ya da Cehennemin) bulunduğu, aslında suyun (Cennetinin) ateş (Cehennem), ateşinin (Cehenneminin) ise soğuk bir su (Cennet) olduğu bildirilmektedir (Buhari 1992: Fiten 26, VIII, 103; Müslim 1992: Fiten 105-108, III, 2249-50; Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV, 494: İbn Mâce 1992: Fiten 33, II, 1360).

Ortaya çıkış zamanıyla ilgili hadislerde çeşitli ipuçları yer almaktadır. Deccal çıkmadan önce yeryüzünde üç yıl şiddetli açlık ve kıtlığın olacağı (İbn Mace 1992: Fiten 33, II, 1360-1) bildirilirken onun çıkışının Kostantiniyye’nin fethinden sonra olacağı (Ebu Davud 1992: Melahim 3, IV, 482; Müslim 1992: Fiten 37, III, 2223), veya fethi takip eden yedi ay (Ebu Davud 1992: Melahim 4, IV, 483; Tirmizi 1992: Fiten 58. IV. 509; İbn Mace 1992: Fiten 4092, II, 1370), bir diğer rivayette ise bir yıl (Ebu Davud 1992: Melhame 4, IV, 483) içerisinde olacağı bildirilmektedir. Batıdan gelen, yün elbiseler giyinmiş bir kavimle savaşacak ve sonuçta onlara mağlup olacak

(Müslim 1992: Fiten 38, III, 2225) olan Deccal, yeryüzüne çıktıktan sonra kırk gün kalacak, ancak onun bir günü bir sene gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü bir hafta gibi. diğer günleri ise normal günler gibi olacaktır (Müslim 1992: Fiten 110. III. 2251-2; Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV,496-7; Tirmizi 1992: Fiten 59, IV, 510-511: İbn Mace 1992: Fiten 4075-6, II. 1356).

İbn Haldun’un kitabında görüşlerine yer verdiği, orta çağda bir müneccim olarak meşhur olan ve IX. Yüzyılda yaşayan Kindî (Boer 1988:VI, 813). Kur”an”daki bazı surelerin başında yer alan, anlamı çözülemeyen harflerden yola çıkarak Deccâl’ın ortaya çıkış tarihiyle ilgili şöyle bir saptama yapar: Bu harflerden noktasız olanların ebced hesabıyla toplamı 743’tür. Bu Deccâl’ın ortaya çıkış tarihine işarettir. Bu harflerden noktalı olanların (Nun, Yâ, Fe) toplamı ise 160 olup bu da Hz. İsa’nın yaşayacağı yıla işarettir. Fakat bu 160 yılın ancak 40 yılında adalet sağlanır (İbn Haldun 1991: II, 173).

Kaynaklarda farklı tanımlarla ele alınan Deccal hakkındaki bir rivayet şu şekildedir: Deccal Hz. Muhammed zamanında doğar. Hz. Ömer ile bir köye uğradıklarında Hz. Muhammed: “Yâ Ömer bu köyde Kattan diye biri ve bu kişinin Kattane diye bir karısı var. Bu ikisinden Deccal doğacaktır” der. Aradan zaman geçtiğinde Hz. Ömer bu köye tekrar uğradığında bir kalabalık görür ve nedenini sorar. Ona oğlanın doğduğnu. doğar doğmaz konuşup yürüdüğünü söylerler. Hz. Ömer bu olayı Hz. Muhammed’e aktardırğında Duhan suresini okuyup birlikte bu köye gelirler. Deccal bunları görünce “Ya Muhammed niye geldiniz ve gönlünüzde Duhan suresini tuttinuz?” dediğinde Hz. Ömer kılıcıyla saldırır. Ancak kılıç sıçrayıp kendi yüzünü yaralar. Daha sonra buradan dönüp giderler. Deccal bir taşa işaret eder ve taş hisar olup bunları kaplar. Arkadaşları korkunca Hz. Muhammed dua eder ve

bir melek Deccal’i alıp bir adaya hapseder.   Vakti gelince Horasan’dan çıkar………….

(Ahmed Bîcan 1999: 125-126)

İlk olarak 13. yüzyıl şairlerinden Şeyyad Hamza tarafından manzum olarak yazılan (Dilcin ty: 49; Akar 1986: 1) daha sonraki yıllarda mensur hale getirilmiş, resimli nüshaları 16. yüzyıl sonlarına tarihlendirilen (Tanındı 1984: 13; Milstein 1990: 96: Yıldız 2002: 9-10), kıyamet alametleri, meleklerin ve insanların ölümü, insanların ölümden sonraki durumları gibi konuları içeren Ahvâl-i Kıyâmet’te bütün bu metinlerden farklı bir Deccal portresinin yer aldığı görülmektedir: Deccal Hz. Muhammed zamanında doğdu. Hz. Muhammed, Ebu Bekr, Amir b. Kahhar Medine’den dönerken Mecmau’s-Sevr diğer bir adıyla Şuayb Harise köyü denilen bir köye geldiklerinde Hz. Muhammed “Deccal bu köyden çıkacaktır. Bu köyde iki yahudi var, birisinin adı Sâyik, diğerinin adı Dâver ve karısının adı Kattane’dir. Deccal Kattane’den doğacaktır.”dedi. Çok geçmeden Deccal Rebiü’l-Evvel ayında doğdu ve doğar doğmaz dile gelip anasıyla konuştu. Abdullah b. Mesud ve Muhammed b. Seleme daha sonra bu köye vardıklarında bu köyde bir hareketliliğin olduğunu görürler ve sebebini sorduklarında köyde bir çocuğun doğduğunu, anasıyla ve halkıyla konuşmaya başladığını öğrenirler. Deccâl’ın karşısına çıktıklarında alnında “Kâfirdir” şeklinde yazı olduğunu görürler. Durumu Hz. Peygambere anlatırlar. Ertesi gün olunca, Hz Peygamber arkadaşlarıyla birlikte onun yanına gider. Hz. Peygamber ona kelime-i şahadeti söylemesini ilettiğinde Deccal kabul etmeyip kendisinin tanrı olduğunu söyler. Hz. Ömer ona karşı kılıç sallar. Fakat kılıç geri teperek kendisini yaralar. Daha sonra Medine’ye doğru yönelirler. Arkalarından Deccal da Medine’ye saldırır. Geri çekilmek zorunda kalan Deccal. köyüne kaçar. Eli ile bir işaret yaparak köyün etrafını, köy halkı da içerde kalacak şekilde sihir sayesinde yüksek bir duvarla çevirir. İçeri giremeyince Hz. Peygamber ellerini açarak “Allahım! Bu kâfirin şerrinden ümmetimi koru.” diye dua eder. Bunun üzerine Allah kuş şeklinde bir melek göndererek Deccal’i köyünden alıp Tabersan denizinin içinde bulunan bir mağaraya koyar. Deccal şimdi belli bir zamana kadar oradadır. Çıkacağı zaman doğuda bir dağın tepesine çıkıp nida eder. Onun sesini duyan doğu ve batıdaki tüm münafıklar ve yahudiler yedi gün içersinde bu dağın etrafına toplanırlar. Bu topluluk, her bir saati on kadar gün olan kırk gün bu dağda dururlar. Uzunluğu üç günlük, genişliği iki günlük yol olan Deccal, denizden balık tutup güneşte pişirerek yer. Kendisini taşımaya davar ister, fakat bulamazlar. Allah bir eşek yaratarak o eşeği Deccâl’a götürürler.

Deccâl’ın eşeğinin büyüklüğü dört günlük, genişliği ise üç günlük yol mesafesindedir. Teni kıpkızıl kan gibi, ayağı kapkara zift gibi, dizlerine kadar karnı beyaz, burnu sarı. kulakları büyük, adı Lu’ban olup alnında “Deccal eşeğiyim” yazılıdır. Allah eşek için Kaf Dağı’nın ardında Cezire-i Azim (Büyük Ada) denilen bir ada ve bu adada bir oda yaratmıştır. O odanın içinde her birinin uzunluğu bir günlük yol mesafesinde olan kırk yazı ve kırk oda vardır. Odalar sabaha kadar otla dolar. Eşek bir günde bütün otlan bitirir. O ada içindeki kırk ırmak suyu bir anda içer ama yine de doymaz. Ertesi gün Allah bütün odaları otla, ırmakları su ile doldurarak günleri bu şekilde geçer.

Deccal zamanında ismi Ahmed b. Abdullah olan âlim ve âdil bir padişah vardı ve Deccal bu padişahtan korkardı. Deccal insanı öldürüp sonra tekrar diriltebilecek ve kâfirler buna inanıp onu tanrı kabul edecekler. Ahmed b. Abdullah askerlerini Küfe şehrinde toplar. Deccal bu şehre saldırsa da ele geçiremez ve her iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamaz. Ahmed b. Abdullah’ın on bin askeri varken Deccâl’ın askeri içinde sadece kadınlarının ve oğlanlarının sayısı yedi bindir. Deccal daha sonra Medine’ye yönelir. Allah meleklerine emreder ve onlar da bir saat içinde Medine’ye varırlar. Bu arada Ahmed b. Abdullah’ın ordusu da Medine’ye gelir. İki ordu bir gün bir gece savaşırlar fakat yenişemezler. Deccal ordusu bu defa Mekke’ye yönelir. Ahmed’in ordusu da Mekke’ye gelir ve iki ordu yine savaşırlar ama birbirlerine üstünlük sağlayamazlar. Deccal ordusunun bu seferki hedefi Tur-i Sina’dır. Ahmedi’in ordusuyla Tur-i Sina kavmi Deccâl’a karşı savaşırlar fakat herhangi bir taraf galip gelemez. İki ordu daha sonra Beytü’l-Makdis’de savaşırlar ama yine üstünlük sağlayamazlar. Daha sonra bu dört mekân haricinde Deccal bütün cihanı ele geçirir. Kıtlık olur. Tanrı müslümünları meleklere benzetir; tekbir getirdiklerinde karınları doyar, “teşbih” okuyunca susuzlukları gider. Deccal tüm dünyayı sihirli hale getirir. Geri döndüğünde Mekke, Medine, Tur-i Sinâ ve Beyt-i Makdis’e yöneldiğinde, Müslümanlar Allah’a dua ederler ve Allah dualarını kabul ederek Hz. İsa’yı yeryüzüne indirir (Ahvâl-i Kıyamet: SK Hafıd 139, 8b-16a; Ahvâl-i Kıyamet: BSB, Or. Oct. 1596, 7b-15a).

Deccâl’la ilgili farklı bir rivayet de Yazıcızâde Mehmet Efendi’nin (ö. 855/1451), içinde zengin bir kıyamet ikonografisinin yer aldığı Muhammediyye adlı eserinde yer alır. Eserdeki rivayete göre Deccal Hz. Peygamber döneminde Medine’de idi. Fesat çıkaran şerli birisi olduğu için Hz.Ömer ‘Bu gitse de şer ve fesad ortadan kalksa ne güzel olurdu’ diye dua etti. Bunun üzerine Hz. Muhammed Allah’a Deccâl’ın gitmesi için yalvardı. Duası kabul edildi ve Cebrail derhal elinde bir bulut ile geldi. Cebrail, Deccal’i bu bulutun içine alıp daha sonra Doğuda deniz içersinde bir adaya koymuştur. Bu rivayetin akabinde, Hıristiyanken Müslüman olan Temim ed-Dâri’nin Hz. Muhammed’e anlattığı olayı aktarana Yazıcızâde Deccâl’la karşılaşanların, onun kötülüğünden emin olmak için Kehf Suresini okumalarını tavsiye etmektedir (Yazıcazade-1306: 248).

Deccâl’ın olağanüstü maharetlerine ilişkin rivayetlere de rastlanmaktadır. Arpaguş, Abdurranman b. Yusuf Aksarayî tarafından h. 950 yılında (Arpaguş 2001: 37) hazırlanan İmâdû’l-lslâm adlı eserden şu olayı aktarmaktadır: “Deccal*ın dünyada kaldığı kırkıncı günün sonuna doğru bir delikanlı çıkarak kendisine kakkı söylemek ister. Fakat ordusundan bir grup Deccâl’ın rableri olduğunu söyleyerek delikanlıyı vazgeçirmeye çalışırlar. Genç, Allah’ın şeriki bulunmadığını, DeccâFın da yalancı olduğunu ısrarla vurgular. Daha sonra delikanlı Deccâl’ın yanına çıkar ve halka dönerek Hz. Muhammed’in haber verdiği kıyamet alametlerinden birinin Deccal olduğunu söyler. Bu duruma oldukça sinirlenen Deccal, taraftarlarına onu dövmelerini emreder. Delikanlının başı yan lir, arkası yassı olur, fakat yine de davasından vazgeçmez ve Deccâl’ın yalancı olduğunu söylemeye devam eder. Bunun üzerine Deccal, gencin başından başlayarak vücudunun boydan boya ikiye ayrılmasını emreder ve genç iki parçaya ayrılır. Sonra Deccal parçalar halindeki vücudun ortasından geçer ve halka kendisinin tanrılığından şüpheleri olup olmadığını sorar. Halk hep bir ağızdan şüpheleri olmadığını söyledikten sonra Deccal, gence yönelir ve ayağa kalkmasını ister. Genç eski haline dönüp dirilir ve gülerek ayağa kalkar. Deccal ona tekrar kendisine iman etmesini teklif eder. Fakat delikanlı onun tanrı değil, yalancı biri olduğunu ve Hz. Muhammed’in ondan ölüleri dirilten kimse olarak bahsettiğini söyler. Deccal dayanamayıp genci tekrar boğazlar ve cehennemine atar, ama orası cennettir. Bir rivayete göre Hz. İsa’nın gelip yiğidi Deccâl’ın elinden kurtardığı, başka bir rivayette de yiğidin Hızır olduğu ve Deccal’i kılıcıyla ikiye böldüğü bildirilmiştir” (Arpaguş 2001: 228-229).

Seyahatname’de yer alan bir benzetme, dönemin Deccâl’la ilgili düşüncesine ışık tutmaktadır. Evliya Çelebi’nin (1611-1682’den sonra), mehter grubunun, çalgıları çaldığında Deccal çıkmış gibi ses çıktığını bildirmesi (Evliya Çelebi 1996:1.

298) o dönemde Deccal*ın büyük bir gürültü ile çıkacağı düşüncesinin varlığına işaret etmektedir.

Bir insanı ikiye biçerek öldürüp tekrar diriltebilen Deccal (Müslim 1992: Fiten 113, III, 2257) Lüd kapısında Hz. İsa tarafından öldürülecektir (Müslim 1992: Fiten 110. III, 2253; Tirmizi 1992: Fiten 59, IV, 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075. II. 1357) Hz. İsa. Deccal’i Kudus’deki Lüd kapısında bulup mızrağını sapladığında Deccâl’dan akan kan “yerin tükendiği yere değin” akacaktır (Ahmed Bîcan 1301: 371).

2.10. HZ. İSA’NIN YERYÜZÜNE İNİŞİ

Hz. İsa’nın yeryüzüne inişi ile ilgili bir diğer terim ise Mesih sözcüğüdür. Mesih kelimesi, Arapça’ya Âramca Meşiha veya İbrânice Hâ-Meşîha”dan geçmiş olup •ölçmek, meshetmek, günahlardan temizlenmiş, sıddîk (tereddütsüz inanan), yürüyen, seyahat eden’ anlamlarına gelmektedir (Fığlalı 1990: 246) Oldukça eski dönemlere uzanmakta olan kurtarıcı mesih inancı Mecusilik, Hinduizm. Budizm. Brahmanizm gibi birçok inanç sisteminde görülmektedir (Santoprak 1997: 6-8). Eski Ahit’te İsrailoğulları’ndan bir peygamber geleceği bildirilmekte (Tesniye: 18/15). Yahudiler bu kişinin Davud oğlu Mesih olacağına, fakat ondan önce Yusuf oğlu Mesih geleceğine inanmaktadırlar (Fığlalı 1990: 249). Yeni Ahit’te Hz. İsa’nın bulutlar üzerinde ikinci defa gelişinden açıkça bahsedilmektedir (Matta: 26/64: Yuhanna: 4/25-26). Hıristiyanlar Hz. İsa’nın ahir zamanda yeryüzüne inerek bin senelik ilahi imparatorluğunu Filistin’de kuracağına inanmaktadırlar (Sankçıoğlu 1997: 51).

Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa. İsrailoğullarına Allah tarafından gönderilen (Sâf: 61/6). babasız olarak dünyaya gelmiş (ÂI-i İmran: 3/37, 45, 59). Ruhulkudüs tarafından desteklenmiş (Bakara: 2/87, 253), kendine mucizeler verilmiş (Bakara: 2/87. 253: Zuhruf: 43/63) Allah’ın elçisidir (Nîsâ: 4/171; Sâf: 61/6). Yine Kur’an’da Hz. İsa’nın Allah katına “yükseltildiği’ bildirilirken (Âl-i İmrân: 3/55; Nisa: 4/158), göğe yükseltilmesinin sadece ruhen mi yoksa hem ruhen ve bedenen mi olduğu da tartışmalıdır (Çelebi 1996: 98-100; Santoprak 1997: 61-69). Hz. İsa’nın kıyamet alameti olarak yeryüzüne ineceği hakkında açık bir ifade olmazken “O kıyamete bir alamettir” (Zuhruf: 43/61) ayetindeki “o” zamirinin Hz. İsa ve onun yer yüzüne inişi. “Ehl-i Kitap’tan kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın” (Nisa: 4/159) ayetinin de Hz. İsa’nın inişine işaret olarak yorumlanmıştır (Taberi 1995: XXV, 115-116; Santoprak 1997: 70, 72).

Hadis kitaplarında Hz. İsa’nın yeryüzüne inişi kıyamet alametlerinden biri olarak sıralanırken (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12. IV. 491; Tirmizi 1992: Fiten 21, IV, 478) onun İstanbul’un fethinden sonra (Müslim 1992: Fiten 34, III, 2221) Şam’ın doğusunda beyaz bir minareye, elini iki meleğin kanatlarına koymuş bir vaziyette ineceği (Müslim 1992: Fiten 110. III. 2253: Tirmizi 1992: Fiten 59. IV. 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075, II. 1357). savaşa hazırlanan İslâm ordusuna imamlık yapacağı (Müslim 1992: Fiten 34, III, 2221) yeryüzüne adaletle hükmedeceği, haçı kırarak cizyeyi kaldıracağı ve domuzları öldüreceği anlatılmaktadır (Buhari 1992: Buyu’ 102. III, 40; Müslim 1992: İman 242,1. 135; Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV, 499; Tirmizi 1992: Fiten 54, IV, 506-507). Bir diğer inanışa göre Hz. İsa. yeşil sarığıyla ve elinde tuttuğu, demirinin uzunluğu bir arşın olan yedi arşın boyunda inciden bir asa ile, bir bulutun taşıdığı nurdan bir kubbe ile inecektir. Bu asa ile DeccâFa dokunarak eşeğinden düşürecek ve arkasından vurup göğsünden çıkaracak, yarasından ırmak gibi kan akacaktır. Daha sonra Ahmed b. Abdullah gelerek Deccâl’ın ordusunu yok edecektir (Ahvâl-i Kıyamet: SK Hafıd 139, 16a-16b; Ahvâl-i Kıyamet: BSB Or. Oct. 1596 ). Envânı’l-Âşıkîn’de Hz. İsa’nın Emeviye Camii’nin doğu tarafındaki beyaz minareye’, ellerini iki meleğin omuzlarına koyarak ineceği belirtilmektedir. Hz İsa’nın inci gibi yüzü ve hoş bir kokusunun olacağı hatta bu güzel kokunun üç günlük mesaye kadar varacağı bildirilmektedir (Ahmed Bîcan 1301: 371).

■’Kur’an’ın dirilttiğini diriltip öldürdüğünü öldürecek” olan (el-Bağdâdî 1991: 270) Hz. İsa’nın yönetimi sonucu kızgınlıklar, kinler ve nefretler ortadan kalkacak, düşmanlık namına bir şey kalmayacaktır. O kadar ki küçük bir çocuk elini yılanın ağzına soksa bile yılan sokmayacak, küçük bir kız çocuğu aslanı sıksa bile aslan ona dokunmayacak, kurt koyunun yanında bekçi köpeği gibi olacak, (Şa’rani ty: 506).

Yeryüzünde kalış müddeti hakkında farklı rivayetlerin bulunduğu (Müslim 1992: Fiten 116. III, 2258) Hz. İsa, Lüd1 kapısında Deccâl’e yetişerek onu öldürecektir (Müslim 1992: Fiten 110, III, 2253; Tirmizi 1992: Fiten 59 ve 62, IV, 515: İbn Mâce 1992: Fiten 33. II, 1357; İbn Hanbel 1992 : IV, 182). Deccal’i öldürdükten sonra yeryüzünde 40 yıl kalacak olan Hz. İsa öldükten sonra Müslümanlar onun namazını kılacaktır (Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV, 499).

İbn-i Haldun’a göre IX. yüzyıl alimlerinden Yakub b. İshak el-Kindi cifre dair yazdığı eserinde ebced hesabı ile Hz. İsa’nın yeryüzüne iniş tarihini hicri 698/1299 olarak hesaplamıştır. Kindi, Hz. İsa’nın safran ile boyalı sarı renk ve aşı boyasıyla boyanmış cübbe giymiş ve iki avucunu iki meleğin ensesine koymuş bir vaziyette Şam’daki beyaz bir minarenin yanına ineceğini, saçının kulak yumuşağı tarafından aşağıya doğru sarkmış olacağını belirtir. Onun orta boylu ve çehresinin beyaza ve kırmızıya çalan bir renkte olacağını, 40 yıl hüküm sürdükten sonra Medine’de öleceğini ve Halife Ömer’in yanma defnedileceğini ifade etmektedir (İbn Haldun 1991: II, 176; Ahmed Bîcan 1999: 127) Hatta Medine’ye vardığında Araplardan bir kadın ile evlenip ondan kızları olacağı, öldükten sonra Hz. Muhammed’in yanına defnedileceği şeklinde rivayetlere de rastlanmaktadır (Ahmed Bîcan 1301: 373).

2.11. YECÜC VE MECÜC’ÜN ÇIKIŞI

MecücTevrat’ta Hz Nuh’un Yafes’ten olan torunu olarak geçerken (Tekvin: 10/2) Yecüc ve Mecüc. İncil’de binyıl tamam olduğunda yeryüzündeki milletleri saptırmak amacıyla, Şeytan tarafından ortaya çıkarılacak olan; sayısı oldukça fazla bir kavim şeklinde yer almaktadır (Yuhanna’nın Vahyi: 20/7-8). Kur’an’da Yecüc ve Mecüc iki surede geçmektedir. Bu ayetlere göre iki türlü Ye’cüc-Me’cüc tasviri

“(Ey Muhammed), sana Zu’l-Karneyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. Biz onu yeryüzünde güçlü kıldık ve ona her şeyden bir sebep (istediği her şeye ulaşmanın yolunu, aracını) verdik. O da bir yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu. kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında da bir kavim buldu. Dedik ki: Ey Zu’l-Karneyn, (onlara) ya azap edersin veya kendilerine güzel davranırsın. Dedi ki: Kim haksızlık ederse, ona azap edeceğiz, sonra o, Rabbine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azap edecektir. Fakat inanıp iyi işler yapan kimseye de en güzel mükafat vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz. Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlara güneşin önünden (korunacak) bir siper yapmamıştık. İş böyle oldu. Biz onun elinde olan herşeyi ilmimizle kavramıştık. Sonra o başka bir yol tuttu. îkİ dağ arasına vardı. Onların yanında hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: Ey Zu’l-Karneyn! Ye’cüc ile Me’cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi versek olmaz mı? Zu’l-Karneyn dedi ki: Rabbimin bana verdiği, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana insan gücüyle yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir engel yapayım. Bana demir parçalan getirin. İki dağın arasını aynı seviyeye getirince: Üfleyin dedi. Demir ateş kesilince, bana erimiş katran getirin de üzerine dökeyim, dedi. Artık (Ye’cüc Me’cüc) onu ne aşabildiler, ne de delebildiler” (Kehf: 18/83-97).

Burada geçen Zu’l-Karneyn’in kim olduğu hakkında değişik rivayetler vardır: İbn İshak. Zu’l-Karneyn’in Mısırlı Merziban b. Merdebe el-Yûnânî b. Yûnân b. Yâfes b. Nuh olduğunu iddia ederken İbn Hişam onun İskender olduğunu ileri sümıüştür. İskenderiyye’yi kurduğu için İskender olarak isimlendirilmiştir (Kurtubi 1362: XI, 45-46).

Diğer surede gelecekle ilgili tasvirde kıyamet yaklaştığında Yecüc ve Mecüc’ün önlerindeki şeddin açılacağı ve her tepeden akın edecekleri ifade edilmektedir (Enbiya: 21/96-97).

Hz. Peygamberin kıyamet alametleri arasında saydığı (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 491; Tirmizi 1992: Fiten 21, IV, 477) Şârâni’ye göre. Yecüc ve Mecüc her gün şeddin dibini kazmakla meşgul olurlar. Akşam olunca, başlarındaki görevli ‘Haydi dönün gerisini yarın kazarsınız” deyip ayrıldıklarında sabahleyin kazdıkları yer kapanır, eski haline dönüşür. Bu olay sürekli devam ederken Allah onların çıkmalarına müsaade etmek istediğinde başlarındaki adamın ‘Haydi dönün inşallah yarın kazar bitirirsiniz’ demesini dolayısıyla inşallah kelimesini söylemeyi vesile kılar. Ertesi gün geldiklerinde kazdıkları yerin bıraktıkları gibi durduğunu görürüler. Kalan yeri de kazarak dışarı çıkarlar (Şa’rani ty: 515).

Hadislere göre, Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinden ve onun Deccal’i öldürmesinden sonra onaya çıkacak, her tepeden akın edeceklerdir. Onlardan ilk bölümü Taberiyye gölüne1 gelip oradaki suyun tamamını içecekler, sonra gelen bölümü orada su bulamayacak ve “Hani bir zamanlar burada su vardı, acaba şimdi ne oldu?” diyecekler. Daha sonra Hz. İsa’nın yalvarması üzerine hepsi helak olacaktır (Müslim 1992: Fiten 110, III, 2253-4; Tirmizi 1992: Fiten 59. IV. 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075, II. 1358). Şeddin yıkılması sonucu kalabalıklar halinde dağılan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan (Suyûtî 1994: II, 107) Yecüc ve Mecüc kavminin çıkacağı zaman Allah’ın yeryüzünden Seyhun. Ceyhun. Dicle, Fırat, Nil nehirlerinin. Kur”an ve ilmin yeryüzünden kaldırılacağı (Şa’rani ty: 323) bu topluluğunun ölümünün Allah’ın boyunlarına kemirici kurtlar musallat etmesiyle tek bir kişinin ölmesi gibi olacağı, bu sebeple her yerin onlann cesetleriyle dolacağından büyük sıkıntı olacağı, bunu üzerin Hz. İsa’nın Allah’a dua edeceği, sonunda Allah’ın deve boyunları kadar büyük kuşlar göndereceği, bu kuşlann cesetleri uzak yerlere götürüp atacakları, daha sonra Allah’ın yağmur yağdırarak her yeri temizleyeceği, sonuçta insanlar mutlu bir hayat yaşarken Allah’ın aniden güzel bir rüzgar göndererek bütün Müslümanların ölüp kötülerin kalacağı, kıyametin bu kötü insanların üzerine kopacağı şeklinde rivayetlere de rastlanmaktadır (Şa’rani ty: 502-503).

Ye’cüc-Me’cüc kavmi Taberiyye gölünü kuruttuktan sonra Beytü’l-Mukkades’e gelirler ve derler ki, ‘yerdekileri öldürdük şimdi de göktekileri öldürelim’1, derler. Daha sonra oklarını göğe doğru atarlar. Allah okları kana bulayıp geri gönderir. Ye’cüc-Me’cüc topluluğu bu olaydan sonra Hz. İsa’nın üzerine yürür. Hz. İsa’nın dua etmesi üzerine Allah onların boyunlarına bir bela musallat edip hepsini helak eder. Yine Hz. İsa’nın duası üzerine Allah bu defa kuşlar gönderip onların cesetlerini toplar. Daha sonra yağmur yağıp yerleri temizler (Yazıcızâde 1306: 251).

Yecüc ve Mecüc’ün üç sınıf insandan oluştuğu rivayet edilmektedir. Bir grubu oldukça uzun boyludur, diğer grubun boyu ile eninin aynı ölçüdedir, kalan grubun ise kulakları aşın derecede büyüktür (Taberi 1995: XVI. 29). O kadar ki kulaklarından birini yere sererek üzerine yatarken diğerini de yorgan yapıp örtünürler (Mecma: VIII, 6). Bunun yanında bir iki kanş boy ve ende olanlar ve cisimleri pirinç ağacı gibi olanlar, uzunluğu-genişliği dört arşın olanlar, kulaklannın birini serip diğerini kendilerine yorgan yapanlar şeklinde sınıflandırma da vardır (Şa’rani ty: 518-519).

Yecüc Mecüc’ün Türk kavmi, onlara karşı yapılan duvarın Çin şeddi olduğu iddiaları da vardır (Cerrahoğlu 1975: 111-116; Wensinck 1986: 369-370).

Ahvâl-i Kıyâmet’te Ye’cüc ve Me’cüc şöyle anlatılır:

“Nitekim kelâm-ı kadîmde buyurdu: Hattâ innâ fütihat Ye’cücü ve Me’cücü ve nüm min külli hadebiri yensilûneb. Ya’nî Ye’cüc ve Me’cüc didikleri iki padişahdur. Birisini adı Tülan’dur, birisinin adı Enca’dur. Bu ikisinin çerîsine sayı yokdur. Ve dahî bunlar yüz elli çokdur. Değme bir çok bin kez Muhammed ümmetincedür. Amma çıkduğı vaktin dört çok olup çıkısardur. Evvel Tûlân bölüğü çıkar. Yeryüzünde ne kadar tatlu sular var ise içerler. Anın ardınca bir bölüğü dahi çıkar. Ol bölüğe Encâ’ dirler. Yer yüzünde ne kadar murdar su var ise içerler. Ve bir bölüğü çıkar. Ana Bisât Bölüğü dirler. Anlar dahi ne kadar balçıklar var ise içerler ve yerini yiyeler. Şunun gibi tâifedürler kim yer dibine değin kurudurlar. Bunların boyu uzunluğu iki karış ola. Ve yoğunluğu bir karış ola ve gözleri dahî küçük ola ve sakallan olmaya ve bıyıklan ağızlann uzanmış ola ve kulakları uzun ola. Yürürken ayaklarına sarmaşa. Yatdıklan vaktin bir kulağın döşene, bir kulağın örtüne. Ve bunların en sağîrleri yüz batman taş getüre. Ve bunlann hiç birisi ölmeye. Tâ kim bin kez ikiz doğurmayınca. Erkeklü dişilü temam bin ikiz doğuncak anası bir yana düşe öle. Ye’cüc ve Me’cüc Yâfis oğullanndandur. Bunlann zamanında yiyecek nesne bulunmaya. Bunlar meşrıkdan çıkalar. Üç yıldan cihanı tutalar. Tamam-ı dünyayı tutuncak yeryüzü bizim oldu diyeler. Meşrikden Mağribe değin bir kezden ok atalar. Şol kadar kuvvetli olalar kim okları bir yıllık yol gide. Ve dahî eydeler kim yeryüzü bizim oldu ve gökyüzü bizim olsun diyeler. Ve göğe ok atalar. Tengrî Teâlâ feriştelere buyura oklarını kana bulayalar, gerü bırakalar. Bunlar ol kanlu oku görücek sevineşeler. Ve eydeler kim gök Tengrisin dahî öldürdük diyeler. Uşda gök dahi bizim oldu diyeler. Bunlar cümle cihanı tutalar. Ve illâ Mekke ve Medine ve Beytü’l-Makdes ve Tûr-i Sîna dağı. Bu dört buka* Hak Subhanehü Teâlâ bunların gözüne göstermeye. Andan sonra Hak Teâlâ bir türlü kurtcığaz vire. Ol kurtarın adı Nefhâlatmân’dur. Tamam deve sureti gibi ola ve bunlann burnundan ve ağızlarından ve kulaklarından gire ve ferçlerinden çıka. Ve bir saat içinde helak olalar. Hak Subhanehü Teâlâ fermanıyla bunlann cümlesin denize bırakalar. Müminler şâd ve handan olalar. Hak Teâlâ’ya şükür kılalar ve bunlardan sonra yedi gün yedi gece geçicek Hak Subhanehü Teâlâ fermaniyle Dâbbetü’l-Arz çıka’* (Ahvâl-i Kıyamet: Hafıd 139, vr 17b-19b; Ahvâl-i Kıyamette: BSB, Or. Oct. 1596, vr, 16b-18a).

2.12. DÂBBETÜ’L-ARZ’IN ÇIKIŞI

Kutsal metinlerde garip yaratıklardan söz edilmekte ve bunların faaliyetleri anlatılmaktadır. Kitab-ı Mukaddesle levyatan ve rahab gibi farklı isimlerle geçen, başlangıçta Rab Yahve’ye boyun eğmek zorunda kalan fakat dünyanın sonuna doğru tekrar yeryüzüne dönecek olan canavardan bahsedilmektedir (Eyüb: 3/8; Mezmurlar: 74/13-14.89/10; İşaya: 27/1, 30/7, 51/9). Vahiy kitabında ise farklı bir canavar tiplemesi vardır: “Ve denizden çıkan bir canavar gördüm, on boynuzu ve yedi başı. ve boynuzları üzerinde on tacı, ve başları üzerinde küfür isimleri vardı. Ve gördüğüm canavar kaplana benziyordu, ve ayakları ayının ayaklan gibi idi, ve ağzı aslanın ağzı gibi idi; ve ejder ona kendi kudretini ve tahtını ve büyük salahiyet verdi.

Ve yerden çıkan başka bir canavar gördüm; ve kuzu gibi iki boynuzu vardı, ve

ejder gibi söylüyordu. Ve birinci canavarın bütün salahiyetini onun önünde kullanıyor. Ve yeryüzünü ve onda oturanları ölüm yarası iyi edilmiş olan birinci canavara secde ettiriyor. Ve insanların önünde, hatta gökten yeryüzüne ateş indirecek kadar büyük alametler yapıyor. Ve kendisinde kılıç yarası olup yaşamış olan canavara bir suret yapmalarını yeryüzünde oturanlara söyleyerek, canavarın önünde yapmak için kendisine verilmiş olan alametler sebebiyle, yeryüzünde oturanları saptırıyor. Ve ona canavarın sureti söylesin, ve canavarın suretine tapmayanların hepsi öldürülsün diye, canavarın suretine nefes vermeğe kudret verildi. Ve küçüklerin ve büyüklerin ve zenginlerin ve fakirlerin, ve hürlerin ve kulların hepsine , sağ elleri yahut alınları üzerine, onlara damga vurduruyor. Ve canavarın adı. yahut damgası kendisinde olmazsa, kimseye alış veriş ettirmiyor. Hikmet buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesap etsin; çünkü insan sayısıdır, ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır” (Vahiy: 13/1-18).

Kelime olarak yer hayvanı anlamına gelen Dâbbetü’I-Arz, Kur’an’da “O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız: o onlara insanların ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler” (Nemi: 27/82). şeklinde geçerken hadis kitaplarında kıyamet alametlerinden biri olarak zikredilen (Müslim ] 992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 490-491; Tirmizi 1992: Fiten 21, IV, 477) Dâbbetü’l-Arz’ın Hz. Süleyman’ın mührü ile Musa’nın asasını taşıyacağı, asa ile müminin yüzünü parlatırken mühür ile kâfirlerin burnunu damgalayacağı belirtilmektedir (İbn Mace: Fiten 31).

İslâm kültüründe güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen Kütüb-i Sitte’nin haricindeki kaynaklarda Dâbbetü’l-Arz’ın ayrıntıları hakkında doğruluğu tartışılabilir olan bir çok rivayete rastlanmaktadır. Bu rivayetlere göne onun Safa tepesinden, (Müslim 1992: III, 2226) Mekke’ye yakın Badiye denilen yerden, Kabe’nin çatlağından. Mekke’de bir ağaçtan (Şa’rani ty: 521-522), Mekke’nin arkasında bulunan Tuhame vadisiden, Ecyad’dan, Merve’den, Lût kavminin şehrinden çıkacağı ileri sürülmektedir (el-Hüseyni ts: 278-279). Başka bir rivayette, onun boyu 60 arşın olup vücudu tamamen kıllı, sakallı, boynuzlu, iki kanatlı, öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, aslan yeleli, deve kuşu boyunlu, deve ayaklı, kaplan renkli ve koç kuyruklu olup mafsallarının arası on iki arşındır (Şa’rani ty: 521-522; el-Hüseyni ty: 277; Santoprak 1993: VIII, 394). Ye’cüc-Me’cüc’ün helakinden yedi gün yedi gece sonra (Ahvâl-i Kıyamet ts: 19b) bir kuşluk vakti elinde Hz. Süleyman mührü ve Musa asası ile ortaya çıkacak olan bu yaratık, inananlarla inanmayanların birbirinden kolayca ayırt edilebilmesi için asayla Müslümanlann yüzünü parlatacak, mühürle kâfirlerin burnunu damgalayacaktır (Şa’rani ty: 521-522; el-Hüseyni ty: 277; Santoprak 1993: VIII, 394). Bu konudaki farklı rivayetlere göre oldukça uzun boylu olan Dâbbetü’l-Arz’ı doğudaki insan da batıdaki insan da rahatlıkla görebilecektir. Yüzü insan yüzü gibi, üzerinde her çeşit hayvanın rengini taşıyan bir kuşunki gibi olan gagası kıllıdır. Dört ayaklıdır ve ona kimse yetişemez ve ondan kimse kurtulamaz. Her türlü rengin mevcut olduğu hayvanın iki boynuz arası süvari için bir fersah mesafesi kadardır. Bir adımda üç günlük mesafeyi birden geçebilecek yapıda olan hayvan atacağı ilk adımını Antakya’ya basacaktır (el-Hüseyni ts: 276-280). Ahvâl-i Kıyâmet’de Dâbbetü’I-Arz’la ilgili şu bilgilere yer verilmekterdir:

“Ol Dâbbetü’I-Arz kim vardur, yüzü âdem yüzü gibidür. Ve illâ boynu deve boynu gibidür ve yüzünde nûr balkıya ve gövdesi kuş gövdesi gibidür ve ayağı arslan ayağı gibidür ve yüzü tamam gün gibidür ve sağ elinde Süleyman Peygamber aleyhi ‘s-selâm yüzüğü ola ve sol elinde Musa aleyhi’s-selâm asası ola ve uzunluğu beş yüz yıllık yol ola. Başı göğe değe. Mağribden Meşrika değin ne kadar kim âdem var ise anı göre ve ol sağ elindeki Süleyman Peygamberin yüzüğün bir kez çevire, cümle müminlerin yüzüne dokuna. Her kim mümindir yüzünde bir hat yazulu ola. Yazısı budur kim mümin billah. Ve ol sol elindeki Musa peygamberin asasın bir kez çevire cümle kâfirlerin yüzüne dokuna. Her kim ki kâfirdir alnında bir hat ola. Yazusu budur kim kâfir billah deyü yazıla. Ol zamanda uçmaklu ve tamulu bellü ola. Andan cihan dolu nimetler ola ve ucuzluklar ola. Hiç kimse dünya nimetlerine bakmaya, gözleri dahî tok ola.” (Ahvâl-i Kıyamet: SK Hafıd 139, 19b-20b).

Cifru’l-Câmi yazan ile çağdaş olan Yazıcızâde Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466’dan sonra) eseri Envâru ‘l-Âşıkîn’deki Dâbbetü’I-Arz anlayışı ise şu şekildedir: Dâbbetü’I-Arz Safa tepesinden, yer yarılıp çıkacaktır. Sağ elinde Hz.

İsa’nın asası , sol elinde Hz. Süleyman’ın yüzüğü olacaktır. Asa ile müminlerin yüzüne vurarak onları nurlandıracak ve ‘mümindir’ şeklinde yazı yazılacaktır. Yüzükle kafirlerin alnına basmasıyla onlar kararcak ve kafirdir diye yazı yazılacaktır. Ondan sonra mümilere ‘Ya falan! Sen uçmaklıksın!’, kafirlere de ‘Ya falan! Sen tamulıksın!’ diyecektir. Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: Dâbbetü’l-Arz’ın deve ayağı gibi dört ayağı, kuş kanadı gibi kanatlan vardır. Başı öküz başı. boynu deve boynu2, gözü domuz gözü, göğsü aslan göğsü, kuyruğu koç kuyruğu, rengi kaplan rengi, kulağı fil kulağı gibidir. Gergedan boynuzuna benzer boynuzu vardır. Gövdesinde tüm renklerden bulunur. Yerden üç günde ancak çıkacak olan yaratığın başı bulutlara erişir. Bu olaydan sora halk iki gruba aynlır: Bir grup kaçar, bir grup eğlenir ve eğlenirken Arapça olarak ‘Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!”derler (Ahmed Bîcan 1301: 372).

2.13. DUMANIN ÇIKMASI

Kur”an’da. Duhan sûresinde “Şimdi sen göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkacağı günü gözetle. Zira bu, elemli bir azaptır (İşte o zaman insanlar) Rabbbimiz. bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler)”‘ (44/10-12) ayetlerinde belirtildiği gibi, duman bir diğer kıyamet alameti olarak karşımıza çıkar. Bu ayetlerde geçen Duhan. dünyanın sonuna doğru gök yüzünü kaplayacak duman veya kıtlık ve kuraklık olarak da yorumlanmıştır (Yavuz 1997: 200-203).

Hadislerde açıkça kıyamet alametlerinden biri olarak geçen dumanın (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 491; Tirmizi 1992: Fiten 21. IV. 477) önce Doğudan çıkıp daha sonra batıya doğru yayılacağı dumanın (Ahmed Bîcan 1301: 370) Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra görüleceği, yer ile gök arasını dolduracağı, ipek gibi yumuşak misk gibi hoş kokulu olacağı, Müslümanlar o dumandan sadece nezle şeklinde etkilenirken kâfirlerin ağzından girip kulaklarını deleceği (Şa’rani ty: 528) rivayet edilmektedir. Bir başka rivayette. Doğu ile Batı arasını dolduracak ve kırk gün kalacak olan dumanla birlikte Müslümanlar nezle olduktan sonra öleceklerdir. Hz. Peygambere atfedilen “Doğu ile Batı arasını dolduracak olan duman 40 gün 40 gece duracak; müminler nezleye tutulmuş gibi olurken kâfirler sarhoş gibi olacak, kâfirin burun kulak ve arkasından çıkacaktır” (el-Hüseyni ts: 280-281; Taberi 1995: XXV, 149) şeklindeki rivayetlerin uydurma olduğu belirtilmektedir (Aydemir ty: 309). Dürr-i Meknun’da dumanla ilgili şu bilgiler bulunmaktadır: “Bir tütündür. Niceler gökden iner derler. Bazıları yerden çıkar derler. Yeryüzünü bürüye. Âdem âdemi görmeye. Kırk gün kırk gece âlemi zulumât kaplaya. Mümine dokunsa hasta ve zükkâm ola. Kâfire dokunsa sarhoş olup ne etdiklerini bilmeyeler. İns ile cin, vuhuş ve tuyur, âdemin nicesi helake vara. Kırk günden sonra açılmağa başlaya. Andan sûr çalma.” (Ahmed Bîcan 1999: 129)

2.14. GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI

Kur’an’da güneşin battığı yerden doğacağını açık olarak ifade eden ayet bulunmamakla birlikte “Rabbinin bazı alametleri geldiği gün….” (Enam, 6/158) ayetinde geçen ‘alamet” ifadesi çoğu tefsirciler tarafından güneşin batıdan doğması olarak yorumlanmıştır (Çelebi 1996: 100; Yavuz 1997: 197). Hadislerde kıyamet alametlerinden birisi olarak güneşin battığı yerden doğması, “Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca insanlar görür ve hepsi iman eder. Ancak daha önce inanmamış veya imanın şevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz” (Müslim 1992: îman 248. 1, 137: Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 492) hadisinde olduğu gibi bir hadisin temel konusu olarak işlenirken bazı hadislerde diğer alametlerle birlikte sayılmaktadır (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2225-6; Ebu Davud 1992: Melahim 4311, IV, 491; Tirmizi 1992: Fiten 2183. IV. 477; İbn Ahmed 1992:V,268; Buhari 1992: Fiten 25. VIII. 101).

Güneşin batıdan doğuşu ile ilgili İslâm kültüründe belli bir tarihin de ileri sürüldüğü de olmuştur. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebindekiler. hicrî 3. asrın sonuna doğru kendi liderlerinine taraftar toplamak amacıyla, Hz. Muhammed’in ‘Üç yüzlerin başında güneş batıdan doğacaktır’ şeklinde sözü olduğunu gündeme getirdikleri görülmektedir (Cüveynî 1998: 521).

Güneş batıdan doğduktan sonra insanları yüz yirmi yıl daha dünyada kalacaklar ve bu dönemde kâfirler Müslümanlara hükmedecek, insanların kalplerinden Kur’an kalkacak, Habeşler Beytullah’a gelip taşlarını bir bir sökerek denize atacaklar (Şa”rani ty: 527-528) Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışı ile güneşin batıdan doğması birbirine yakın sürede olacaktır. Eğer önce güneş batıdan doğarsa, aynı gün kuşluk vakti Dâbbetü’I-Arz ortaya çıkacak, şayet Dâbbetü’I-Arz önce çıkarsa ertesi gün mutlaka güneş batıdan doğacaktır (el-Hüseyni ty: 264). Bir rivayete göre güneşin batıdan doğması öncesi gecenin uzunluğu iki veya üç gece kadar olacak. O gece insanlar normal şekilde yatıp kalktıklarında gecenin aynı yerde durduğunu zamanın ilerlemediğini görecekler ve tekrar yatacaklar. Bu durum uzun gece bitene kadar devam edecek. Sabah olup güneşin batıdan doğduğunu gören insanlar büyük bir paniğe kapılacaklar. Güneş göğün tam ortasına gelince gerisin geriye dönecek ve her zaman doğduğu yerden doğacak (el-Hüseyni ts: 266). Güneşin batıdan doğması ile kıyametin kopması arasının 120 yıl, 120 gün ya da 6 ay olduğu gibi farklı rivayetler vardır (el-Hüseyni ts: 270).

Ahmet Bicân, Envâru’l-Aşîkîn adlı eserinde güneşin Hz. İsa yeryüzündeyken batıdan doğacağım belirtmektedir. Güneş batıdan doğunca tüm halk görecek ve tevbeye gelip iman edeceklerdir. Fakat bu tebveberi kabul edimeyecektir. Ona göre Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: Güneş Arşın ayağına varıp doğudan doğmak için Hak Teala’dan izin İster. Allah doğudan doğmasına izin vermez. Bunun üzerine batıdan doğar. Batıdan doğmasının alameti şudur: Üç gün boyunca güneş hiç doğmaz. Abidler gece ibadete kalkar ve gece boyunca İbadet ederler. Fakat sabah olmadığını görünce artık vaktin geldiğini anlarlar. Üç günden sonra güneş batıdan doğar ve tam tepeye gelir. Daha sonra ay doğar o da aynı şekilde tam tepeye gelip ikisi bir yerde toplanır. Daha sonra Allah bunların ışığını giderip kapkara olurlar. Bir müddet gökde durup daha sonra yine batıdan doğar. Ondan sonra da tevbe kapısı’ kapanır (Ahmed Bîcan 1301: 373; Ahmed Bîcan 1999: 128). Benzer bir rivayet Yazıcızâde Mehmet Efendi’in Muhammediyye adlı eserinde yer alır (Yazıcızâde 1306: 253-254).

2.15. RÜZGARIN GÖNDERİLMESİ

Hz. İsa yeryüzüne geldikten Deccal’i ödürüp ve Ye’cüc-Me’cüc kavmini ortadan kaldırarak dünyayı mamur hale getirmesiyle, insanlar mutlu bir hayat yaşarken Allah aniden Yemen tarafında, ipekten de yumuşak bir ‘yel’ ortaya çıkaracaktır. Bu rüzgar sayesinde bütün Müslümanların ölüp kötülerin kalacağı, kıyametin bu kötü insanların üzerin kopacağı şeklinde rivayetler de bulunmaktadır (Şa’rani ty: 502-503; Yazıcızâde 1306: 251).

IV. CİFRU’L-CÂMİ VE TERCÜMESİ

1. YAZARI: ABDURRAHMAN B. MUHAMMED B. ALİ B. AHMED EL-BİSTAMİ1 (?-858/1454)

1.1.HA YATI

Eserin yazarının tam adı Abdurranman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’dir.2 Kendisinin el-Bistâmi ve el-Hurûfî lakaplan vardır. Birinci lakabı, İran’ın Horasan eyaletindeki Bistam kasabasmda doğan Ebu Yezid Tayfur b. İsa b. Sürûsan (ö. 238/848?) tarafından kurulan, felsefesinde tasavvuf ehlinin kendinden geçip benliğini yok ederek Hakka ermesi gerektiği düşüncesini savunan (Uludağ 1992: VI, 238-239; Nicholson 1986: II, 389-399; Eraydm 1990: 88) Bistâmi tarikatına mensup olmasından dolayı kullanılırken (Mecdî 1989: 67); ikinci lakabı ise harflere değişik noktalar koyarak kelime ve kelime gruplarına farklı anlamlar vermesinden kaynaklanmaktadır3 (Babinger 1982: 18). Günümüze ulaşmış çok sayıda eseri olmasına rağmen kaynaklarda müellifin hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgiler yer almamaktadır. Kaynaklara göre Antakya’da doğan Abdurrahman b. Muhammed İslâm diniyle ilgili bilgilerde kendisini yetiştirmek amacıyla Kahire’ye gitmiş ve orada çeşitli ilimleri tahsil etmiştir (Kehhale ty: 184; Babinger 1982: 18; Zirikli 1984: 91: Mecdî 1989: 67; Çağrıcı 1992: 218).

803/1401 “de    Halep’in,    Timur   tarafından   yağmalanmasını    görmüş olabileceğine dair iddialar vardır (Çağrıcı 1992: VI, 218). Kahire. Şam ve değişik Arap ülkelerinde bulunan Bistâmi, buralarda önemli din adamlarıyla tanışmış, onların hizmetlerinde bulunarak birikimlerinden istifade etmiştir. Daha sonra Bursa”ya yerleşmiş; burada Mevlana Şemseddin Fenari ile tanışmış ve onun bilgisinden yararlanmıştır. Mecdi kendisinin fıkıh, cifr, tarih ve “‘havâss-ı esmâu’l-lah”‘ konularında arif olduğu belirtilmektedir (Mecdî 1989: 68) II. Murad’ın ilgisi ve beğinisini kazanan ve padişaha çeşitli eserler ithaf eden müellif 858/1454’de Bursa’da ölmüştür. Aynı zamanda bir tarihçi, talik sülüs ve nesih hattında birinci sınıf hattat olan Bistâmî, âlim ve mutasavvıf olan meşhur Bedreddin SimavFnin (ö. 1420) hocasıdır. Bursa’da, Yerkapı’da, Üftâde Türbesi’e giderken Sa*di Tekkesi’nin karşısındaki Kasapbaşı Mezarlığı’na defnedilmiştir. Kabri demir parmaklıklarla çevrilmiştir. Sa’di şeyhi Cemil Efendi bu âlim zatın kabrini mükemmelen yaptırmıştır. Mısrî şeyhi Şemseddin Ulusoy, Bedreddin Simavi’nin oğlu Ahmed Paşa”mn mezartaşım bunun yanında bulmuş ve Bursa Müzesi’ne naklettirmiştir. (Kepecioğlu: I, 36)’

1.2. ESERLERİ

  1. el-Fevâ’ihu’l-miskiyye fı’l-fevâtihi’l-Mekkiyye: II. Murad’a ithaf ettiği Ansiklopedik bir eserdir. 16. yüzyıl Tezkire yazarı Mecdi, bu eserin yüz kırk beş ilme yer verildiğini belirtmektedir. Yazarın kendisinin güzel yazıyla 805/1402 yılında yazmaya başladığı eser, ölümü nedeniyle tamamlanamamıştır (Mecdî 1989: 68; Kepecioğlu: I, 36; Brockelmann 1949: 300).
  2. Şemsü’l-âfak fî ilmi’l-Hurûfl ve’l-âfâk : Mecdi’nin ‘yolunu şaşırmışları hidayete kavuşturmada, şanssız olanların bahtını açmada, felakete uğramışları şan ve şerefe ulaştırmada benzersiz bir eser’ şeklinde tanımladığı kitap (Mecdî 1989: 68) harflerin sihrine yönelik bir çalışmadır (Çağrıcı 1992: VI, 218).
  3. Harâidü’l-mülûk fi ferîdi ‘s-sülûk: İki bölümden oluşan eserin birinci bölümünde yöneticilikte faziletli olmanın önemi, ikinci bölümünde ise Hızır ve İlyas hakkındaki rivayetler ele alınmaktadır (Kostantinî 1992:1, 701).
  4. ed-Dürer fı’l-havâdis ve’s-siyer. Hz. Peygamber’in vefatından 700/1301 yılına kadar olan önemli olayların kronolojik olarak ele alındığı tarih kitabıdır (Kostantinî 1992:1, 750).
  5. Nazmü’s-sülûk fi’ i’evârîhi’l-hulefâ: 1/622-806/1404 yılları arası tarihi olaylar hakkında kısa bilgiler verir (Kostantinî 1992: II, 1963).
  6. Miftâhu esrâri’s-sa’âde fi âlemi 1-gayb ve’ş-şehâde: Allah’ın isimlerinin gizli anlamlarını ele alan eser Hicri 828’de yazılmıştır (Kostantinî 1992: II, 1759).
  7. el-Fevâidü ‘s-seniyye: Nevevî’nin Tehzîbü ‘l-esmâ adlı eserinin özetidir (Kostantinî 1992:1, 514).
  8. Reşhu ezvâkı’l-hikmeti’r-rabbâniyye fî şerhi evkâti’l-lüm’ati’n-nurâniyye: Bûni’nin cifre yönelik eseri olan Lüm’ati’n-nurâniyye adlı eserinin şerhidir (Çağrıcı 1992: VI, 219).
  9. Kimyaü’s-saadeti’r-rabbâniyye ve simyaü’s-siyâdeti’r-ruhânhye: Bûni’nin ilahi isimierin anlamlarına dair yazdığı eserin şerhi olup 820/1417″dc telif etmiştir (Çağrıcı 1992: VI, 219).

10. Menâhicü ‘t-tevessülfi mebâhici ‘t-teressül.

  1. Reşhu ıtyı’ıni ‘l-hayât fî şerhi fünûni ‘l-memât.

12. el-Ed ‘iyetü ‘l-müntehabe ve ‘l-edviyetü 1-mücerrebe.

13. Reşhü ‘l-ezvâkı ‘l-hikmeti ‘r-rabbâniye fi şerhi evkâti ‘l-lüm ‘ati ‘n-nûrâniyye.

14. es-Sırru ‘l-mahfûz..

15. Şemsü ‘l-esrâr ve ünsü ‘l-ebrâr.

16. Cifru’l-Câmi ve’s-sırru’l-lâmi”‘.

17. Menâhicü ‘t-tevassul.

18. Dürretü ‘l-Ulûm ve Cevheretü ‘l-Fühûm.

19. Raşh-i uyun al-hayâtfi şerh-i funûn-i şevk.

20. Keş/ü esrâri’l-hurûf ve vasfü meâni’i’z-zurûf (Brockelmann 1938: 324; Brockelmann 1949: II, 300-301).

2. ESERİN YAZILMASI

İncelediğimiz eserin yazarı olan Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’nin (7-858/1454) yaşadığı dönemde cifr ilminin revaçta olduğu görülmektedir. İlim hayatında büyük bir ilerlemenin görüldüğü, tarikatların yaygınlaştığı II. Murad (1404-1451) devrinde dini zümreler dânişmendler, dervişler, sûfiler ve hurûfiler2 şeklinde dört gruba ayrılmaktaydı. Hurufîliğin bu derecede yaygın olduğu dömende Edirne’de 1444 yılında hurûfiler katliama uğramıştı (İnalcık 1979: s. 613-614). 14. yüzyılın son yansında Esterabad’da ortaya çıkan ve ve daha sonra Anadolu’ya yayılan Hurufîlik tarikatının yazar döneminde popüler olduğu anlaşılmakta, ve yazann da eseri bu popüler akımın etkisi altında yazdığı görülmektedir.

Ayrıca yine aynı dönemde Cifru’l-Câmi dışında Osmanlı kültüründe şöhret bulan, içeriğinde kıyamet konusunun ağırlıklı olarak ele alındığı iki eserin daha yazıldığı görülmektedir. Bunlardan biri Yazıcızâde Mehmed’in Muhammediye, ve Ahmed Bîcan’ın Envâru’l-Âşıkîn adlı eserlerinin yazılmasının da aynı döneme denk gelmesi dönemin insanlannin gayb (gelecekte olacak olaylar) konusuna yoğun ilgisini göstennektedir.

İnsanların gayb konusuna ve bâtını (gizli) ilimlere yoğun ilgi gösterdiği dönemde yazar, eserin başında kitabı yazmasına yol açan olayı anlatır. İÜK nüshasında eserin isminin, müellifin adının ve eseri hazırlamaya neden olan olayın bulunduğu kısım ise atlanmıştır. TSM ve CBL yazmalarında tam olan bu bölümde eseri Arapça’dan Türkçe’ye ..çeviren Şerif b. Seyyid Mehmed Şeyh Burhan. Bistâmi’nin eseri hazırlama nedenini, müellifin kendi ağzından şöyle anlatır: Bistâmi “ihvân-ı safâ” dan salih, mütedeyyin (dindar), Allah’tan korkan biri ile dostluk kurar. O kişi ve onun din kardeşleri ile dostluğu o kadar ilerler ki, aralarındaki muhabbeti ifade için kardeşlik benzetmesi çok hafif kalır. Görüşmelerinin çoğunda, dostunun Allah’dan, “ism-i a’zam”ın anlamını çözen ilme nail olmayı dilediğini görür. Bistâmi’nin dostu gerek yalnızken, gerek toplumla iç içe iken gerekse dua ederken semaya yönelerek bu dileği ile meşgul olur.

Bu kişi yalnız bir zamanında “dua, zikir ve tevhid” ile meşgul iken bir levha görür. Bu levhada bir daire, çeşitli isim ve harfler yer almaktadır. Yazarın dostu gördüğü levhaya aldırmayıp, ibadet, zikir ve tevhide devam eder. Bu arada gaybdan bir el onun göğsünden tutarak, “Talep ettiğin şey budur.” diye nida eder; levhadaki daireyi çizerek isim ve harfleri yazar. Sabah namazından sonra hafif bir uykuya daldığında rüyasında, Hz. Ali’yi görür. Hz. Ali “Sana verilen daire ne oldu?” diye sorduğunda daireyi gösterir ve dairenin sırrını kendisine öğretmesini rica eder. Bunun üzerine Hz. Ali, isim, künye ve lakabı ile Bistâmi’nin adını verir ve dairenin sırrını Bistâmi’nin öğreteceğini söyler.

Böylece o kişi kalkıp, levha ile birlikte Bistâmi’ye gelir ve başına gelenleri anlatarak levhayı verir. Bistâmi levhayı iyice inceledikten sonra ilahi yardım olmadıkça bunun halledilemeyeceğini anlar. Buradaki rumuz ve sırların çözümü için Allah’a dua ve niyazda bulunur. Sonunda duası kabul olur. Kalbine bir ışık doğarak bu levhanın anlamını çözer. Bunun üzerine ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’l-Jsmi’l-A ‘zam adını verdiği eseri yazar (Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi: SK, Hafid 179, 3b-4b; ed-Durru ‘l-munazzamfî ‘s-sirri ismi 1-a ‘zam: CBL, T 444, 5a-9a).

Rüya ile Hz. Ali arasında bağlantı kurulmasının nedeni, bazı harf ve rumuzlarla gelecekten, kıyamete kadar olacak işlerden haber verdiği iddia edilen ilim veya bu ilmi kapsayan eserler şeklinde tanımlanan cifrin kaynağının daha önce de belirtildiği gibi Hz. Ali olarak gösterilmesi olasıdır. Yazar her ne kadar levhanın anlamını çözdüğünü belirtse de metinde bu levhanın karşılaştırmalı olarak açıklamasına yer vermemiştir. Eseri bu levha nedeniyle yazdığını belirtmesi eserin tamamının belirttiği levhanın ayrıntılı açıklamasının olduğuna işarettir.

3. ESERİN TÜRKÇEYE TERCÜME EDİLMESİ

Eserin tercüme edilmesi ile ilgili bilgiler her üç nüshada da tam olarak bulunmaktadır. Kitabın başlangıcında, mütercimi ve aynı zamanda Ferruh ile Huma arasıdaki aşkı ele alan Destân-ı Ferruh u Humâ adlı edebi eserin yazarı da olan (Stchoukine 1933: 77; Stchoukine 1966: 95) Şerif b. Seyyid Muhammed b. Şeyh Seyyid Burhan, kendi ismi ve eseri Türkçe’ye çevirme nedeni hakkında bilgi vermektedir. Buna göre Şerif b. Seyyid Muhammed 1006/1597-98 yılında, sözü uzatmayan, öykülerden hoşlanan (Fleischer 1996: 118) III. Mehmed (sal. 1595-1603) zamanında. Zübdetü’t-Tevârih ‘de de belirtildiği gibi Kapıağası olan (Çuhadar 1995: 341) Gazanfer Ağa1 vasıtasıyla devletin ileri gelenleri ve sarayla yakın ilişkisi olduğunu. Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye çeviri yapılacağı zaman, görevin kendisine verildiğini ifade etmektedir. Padişahın bir meclisinde, Bistâmi’nin eserinin tercümesi söz konusu olduğunda, görevin yine kendisine verildiğini ve bunun üzerine bu eseri tercüme ettiğini bildirmektedir (Tercüme-i Cifru’l-Câmi: İÜK. 3b-4a; ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’1-İsmi’l-A’zam: CBL, lb-5a). Şerif lakabıyla tanındığını ifade eden Şerif b, Seyyid Muhammed. tercümesinin sonuna doğru kendisinin aslında Anadolu doğumlu olduğunu, fakat daha sonra Araplarla birlikte yaşadığını, bu sebeple onların dilini, edebiyatını öğrendiğini ve Arap belagatı ve şiirinden oldukça zevk aldığını söylemektedir (Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi: İÜK. 196b-197a).

Cifr sanatından anlamadığını ifade eden Şerif b. Seyyid Muhammed eseri tercüme ederken, oldukça harap üç nüshadan faydalandığını belirtmektedir. Bazı yerlerin bu üç nüshada da çözülemeyecek durumda olduğunu ifade ederken bu tip yerleri, ifadelerin öncesine ve sonrasına bakarak çözümlediğini söylemektedir. Bu üç nüshadan “Hazine-i Amire ‘den çıkan” tasvirli nüshayı esas aldığım, bu nüshanın sayfa kenarlarındaki ilaveleri dikkate almayıp, tercüme etmediğini kaydetmektedir {Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi: İÜK, T. 6624, 197a-199b).

Şerif, elindeki metni çevirmekle yetinmemiş, kimi zaman metnin verdiği bilgileri yetersiz gördüğünde başka kaynaklardan yararlanarak konuyu genişleterek anlatmış ve açıklamıştır. Sözgelimi, Dâbbetü’I-Arz ile ilgili metinde, ‘Bir elinde Hz. Süleyman mührü diğer elinde Hz. Musa asası olan, mühürle kâfirlerin yüzünü mühürleyip. âsâ ile Müslümanların yüzüne vurup nurlandıracak bir varlık’ şeklinde geçer. Mütercim, tercüme ettiği metinde sadece bu kadar bilginin olduğunu, tercümede esas aldığı eserde yer alan Dâbbetü’I-Arz tasvirinin gerçeğe uymadığını ve bu bilgileri yetersiz bulduğunu betirlerek, kendisi ilave bilgiler vermiştir (İÜK. 119a-l2la). Şerif, sözkonusu bölüme Cârullah adıyla tanınan Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer b. Muhammed b. el-Harizmî’nin (ö. 538/1143) el-Keşşaf ani ‘l-esrâri ‘t tenzil adlı tesfir kitabında yapılan uzun açıklamaları ilave etmiştir.

4. ESERİN İÇERİĞİ

TSM ve CBL nüsharında bulunmadığı halde, İÜK nüshasının baş tarafında takdim tasvirinden sonra ayrı bir sayfa vardır. Müzehhep olan bu sayfada kitabın konusuyla doğrudan ilgili olmayan şu rivayet vardır: Bir gün Hz. Muhammed arkadaşları ile mescitte oturmuşlardı. Cebrail’in üç gün önce getirdiği vahiyden dolayı. Hz. Muhammed’in yüzü oldukça üzüntülü görünüyordu. Ansızın Hz. Muhammed’in gözyaşları yanaklarına doğru akmaya başladı ve dedi ki: ‘Dilerim ki güzel bir hikaye anlatsanız da onunla meşgul olsam, inşallah’ (Tercüme-i Cifru 7-Câmi: İÜK. T. 6624, 2b) Bu bilgiler tasvirli diğer yazmalarda yer almamaktadır.

Mütercimin ve müellifin eserle ilgili açıklamalarından hemen sonra çeştli harflerin işaret ettiği anlamlar ve sayısal değerleri ile başlayan eserde belirgin bir düzen içinde olmamakla birlikte iki temel konu ele alınmaktadır. Bunlardan birincisi cifr-ebcedle ilgili rumuz, hesaplama ve açıklamalardan ikincisi ise kıyamet alametlerinden oluşur. Bu iki ana konu bazen bir arada, bazen de dönüşümlü olarak irdelenir. Dolayısıyla iki konunun tek sayfada bulunması sıkça karşılaşılan bir durumdur.

Eser, mütercim Şerif b. Seyyid Muhammed’in eserin çevirisine nasıl giriştiğini ve yazar Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’nin eseri hazırlamasıyla ilgili açıklamalarla başlar. Bu girişten sonra yazar harflerin sayısal değerleri ve gizli sırlarını konu alan uzun bir bölüm yer alır. Bu bölümde çoğu zaman kıyamet ve kıyamet alametlerine atıflarda bulunur ve harflerin sayısal değerlerinden yola çıkarak alametlerle ilgili tarih saptamaları yapar. Sözgelimi Besmeledeki harflerden yola çıkarak Mehdi’nin çıkış tarihini saptaması (İÜK, 72b-73a) örneklerden biridir. Bu bölümde Hz. Ali’nin kendisini tanıtıcı , şiir şeklindeki uzun bir hutbesi (İÜK, 34a-52a) dikkati çekmektedir. Şiir ‘Ene sırru’l-Esrar’ (Ben sırların sırrıyım) mısrası ile başlar ‘Ene Ali b. Ebi Talib’ (Ben Ali b. Ebi Talib’im) mısrası ile sona erer. Bütün mısraların başında ‘ene’ (ben) sözcüğü yer alır ve konuşmasında Hz. Ali. kendisinin daha çok olağanüstü özelliklerinden bahseder. Zaman zaman kıyamet alametlerinden de bahsedildiği bu bölüm Mehdi ile ilgili konuya (İÜK, 82b) kadar devam eder. Mehdi konusundan sonra, her ne kadar cifr ve ebcedle ilgili atıflar olsa da ağırlıklı olarak ele alınan konu kıyamet alametleridir. Bu bölümdeki konu başlıklarının1 sıralanışında herhangi bir metodun takip edilmediği görülmektedir. Bazen aynı konuların tekrar edildiği, birbirini tamamlayan konuların farklı konulardan sonra geldiği görülmektedir. Bistâmi, kıyamet alametleriyle ilgili bilgileri hadis ve tefsir kitaplarındaki açıklamalardan, ünlü kişilerin sözlerinden aktarmakta, bir anlamda rivayete ağırlık verilmektedir. Fakat bu rivayetlerin doğruluğu hakkında herhangi bir eleştirel yaklaşım ortaya koymamaktadır.

Eserin sonlarına doğru, içersinde çeşitli harf ve rumuzlarınların bulunduğu Müslümanlar ve kafırlerlerin gelecekteki durumlarına yönelik beyitler verilmektedir.

Sözgelimi. “Kaf Şam’a gelir.. ‘ (İÜK, 189b), ‘Yâ San’a’da her kapıyı çalar, mim her

çukur ve alçak yerleri gezer’ (İÜK, 194a), ‘Allah, onların fitnesinden dolayı Lâ ve E’yi keşfeder’ (İÜK. 194b) mısraları bu konudaki örneklerin birkaçıdır. Mütercim rumuzlar hakkında açıklama yapmaktan ziyade daha çok şiirlerin birebir anlamını veya söylenmek istenen manayı ifade etemeye çalışmaktadır.

Nazım şeklindeki edebi metinlere sıkça yer verilen eserin tercümesinde, önce Arapça metin verilmekte, daha sonra çevirisi yer almaktadır. Dâbbetü*l-Arz bahsinde olduğu gibi (İÜK, 119b), mütercim asıl metinde olmadığı halde, kendisinin metindeki detayların yetersiz olduğunu söyleyerek, farklı kaynaktan ilave bilgiler aktarmaktadır.

Bistâmî eserini cifr sanatını kullarak yaptığı çeşitli hesaplama ve yorumlarla bitirirken. Şerif b. Seyyid Muhammed de, eserin sonuna, eseri tercüme ederken izlediği yöntemle ilgili açıklamaları ve Sultan Mehmed Han b. Sultan Murad Han b. Sultan Süleyman Han için yazdığı methiyeyi ilave etmiştir.

V. TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ1 TASVİRLERİNDE ÜSLUP VE

İKONOGRAFİ

Tercüme-i Miftâh-i Cifr el-Câmi’nin TSM ve İÜK nüshalarında, eserin istinsah ya da tasvirlenmelerine yönelik herhangi bir kayda rastlanmamaktadır. Ancak. TSM nüshasında, on üç padişah portresinin olması, tasvirlerin III. Mehmed (1595-1603) döneminde, İÜK nüshasında başlangıçtaki takdim tasvirinde 1. Ahmed*in, padişahların portreleriyle ilgili bölümde on dört portrenin bulunması bu tasvirlerin I. Ahmed (1603-1617) saltanatı yıllarında yapıldığının göstergesidir. Bunun yanında resimler üslup bakımından da bu düşünceyi doğrulamaktadır.

TSM ve İÜK yazmalarının tasvirlendiği dönem olan 16. yüzyılın son çeyreği ve 17. yüzyılın başı incelendiğinde, büyük ve yeni projelerin Osmanlı resim sanatına damgasını vurduğu görülür. III. Murad’ın saltanat yıllarında Osmanlı hanedanının resimli tarihini oluşturan Şehnâme-i Âl-i Osman serisinin üretimine devam edilmiştir. Seyyyid Lokman’ın. İranTı ünlü yazar Firdevsi’nin yazmış olduğu Şehnâme’yi örnek alarak yazmış olduğu eseri Nakkaş Osman ve çırakları resimlemiştir. Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan padişahları anlatan iki ciltlik eser için Hünernâme (TSM H. 1523-24). II. Selim’in hayatını konu alan çalışma için Şehnâme-i Selim Han (TSM A. 3595). III. Murad’ın dönemini içeren kitap için Şehnâme-i Murad III (İÜK F. 1404. TSM B. 200) adını alan bu eserler sadece resimleriyle değil, cildi, tezhibi, hattı ve kitabın bütününün tasarımıyla Osmanlı gücünün ve saray şatafatının belgelendiği çalışmalardır (Çağman 1974: 33-35; Tanındı 1996: 39; Renda 2001: 20). Ayrıca Hz. Adem’den başlayarak bu yıllara kadar olan olayları ele alan bir İslâm tarihi kitabı olan Zübdetü’t-Tevârih dönemin önemli ürünüdür. Metnini Seyyid Lokman’ın yazdığı. 1583-1586 yıllarına ait üç kopyasının (TİEM 1973, TSM H. 1371, CBL T. 414) en erken tarihlisi, III Murad’a takdim edilen, istinsahının Ramazan 991/Eylül 1583 tarihinde bitirildiği TİEM nüshasıdır. Eserin TSM kopyası Veziriazam Siyavuş Paşa. CBL kopyası ise Sultan Süleyman’ın Darüssaade ağası Mehmed Ağa için hazırlanmıştır. Resimlenmesinde aralarında Nakkaş Osman’ın da bulunduğu 13 nakkaş ve çırakları görev almıştır (Renda 1976: 183; Çağman 1982: 941; Renda

1988: 22; Renda 1991: 485-487; Tanındı 1996: 39-40 ). III. Murad’ın oğlu Mehmed’in 1582 yılında yapılan sünnet düğününün bütün ayrıntılarıyla ele alındığı Surnâme (TSM H. 1344) dönemin bir diğer önemli eseridir. 52 gün gece süren, İstanbul Atmeydanı’nda gerçekleştirilen düğünü doğu ve batı ülkelerinden birçok temsilci izlemiştir. Osmanlı resim sanatında bir düğünün tüm ayrıntılarıyla resimlendiği ilk eser olan Surnâme’nin hazırlanmasında Nakkaş Osman ve ekibi görev almıştır. İntizâmî tarafından yazılan ve 1588 yılında tamamlanan eser için 500 tasvir hazırlanmış, ancak günümüze 427 resim ulaşmıştır (Atasoy 1997: 14-16; Atasoy 1999: 218-220). Osmanlı kitap sanatının en üst düzeye ulaştığı dönemin son şaheserlerinden olan Siyer-i NebVn’m hazırlanması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed’in biyografisini ele alan eser 1388’de Erzurumlu Darir tarafından yazılmıştır. Resimlenmesine III. Murad döneminde başlanan, Nakkaş Osman ve Nakkaş Hasan gibi ünlü nakkaşların görev aldığı eser III. Mehmed zamanında tamamlanmıştır. Altı cilt olarak hazırlanan ve 814 tasviri içeren eserin, günümüze beş cildi (Birinci ikinci ve altıncı cilt TSM H. 1221. 1222, 1223; üçüncü cilt NYPL Spencer Col. 157: dördüncü cilt CBL T. 419) ulaşmıştır (Tanındı 1984: 26-43).

Tercüme-i Cifru 7-Câ/Mf ninTSM ve İÜK nüshalarının resim üslubu. III. Mehmed devrinin en önemli nakkaşı, Şehnâme-i Sultan Mehmed III adlı eserin son son sayfalarında adının da kaydedildiği Nakkaş Hasan’ın üslubuna benzemektedir. Saraya ait masraf defterinde .997-1005/1588-1596 yıllarında adı Nakkaş Hasan, 1012/1603 yılı kaydında Yeniçeriler Ağası Nakkaş Hasan Ağa olarak geçmektedir (Meriç 1953: 57-59). Enderunda yetişen ve görevinin kapıcı olduğu anlaşılan nakkaş, daha sonra bölükbaşılığa getirilmiştir. 1603’de kapıcıbaşı ve yeniçeri ağası olan Nakkaş Hasan’ın beylerbeyliği ve vezirlik yaptığı şeklindeki kayıtlara da rastlanmaktadır. 1004-1026/1595-1617 yıllarına ait Ehl-i Hıref defterlerinde Nakkaşân bölüğünde yüksek yevmiye ile çalışan Nakkaş Hasan 1622’de ölmüştür (Meriç 1953: 7-16; Tanındı 1977: 120). III. Mehmed (1595-1603) ve I. Ahmed (1603-1617) saltanatı dönemlerinde Nakkaş Hasan’ın bir çok eserin hazırlanmasında görev aldığı anlaşılmaktadır (Akalay 1972: 311-314; Tanındı 1977: 114-125).

Eserin sonundaki ketebe kaydına göre İbrahim Rodosî talebelerinden Hacı Osman Bosnavi tarafından 1160/1747 tarihinde istinsah edilen (CBL y. 423a sayfa

843) CBL nüshasında toplam yirmi dört padişah portresinin yer alması yazmanın resimlenmesinin de I. Mahmud (1730-1754) döneminde yapıldığının işaretidir.

1747 tarihli CBL nüshasının tamamlandığı dönemin ortamı oldukça farklıdır. 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’da batılılaşma ve yenileşmenin yoğun olduğu, köklü kültür değişiminin yaşandığı, yeni bir sanat ortamının oluştuğu bir dönemdir. 18. yüzyıl ehl-i hıref nakkaşları ile 16 ve 17. yüzyıl ehl-i hıref nakkaşları karşılaştırıldığında diğer sanatkarlarda da olduğu gibi nakkaşlarda önemli oranda azalma görülmektedir1. CBL yazmasının hazırlandığı 18. yüzyılın ilk yarısında resim sanatı, III. Ahmed ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nm koruyuculuğunda gelişmiştir. Dönemin en önemli sanatkarı, batılı resim anlayışını gelenekselliğe uygulayan Levni Abdülcelil Çelebi’dir. Aynı zamanda halk şairi olan Levni. Edirne’den gelip İstanbulu’da nakkaşhaneye girmiştir. Erken dönem çalışması III. Ahmed “e kadar Osmanlı padişah portrelerinden oluşan Kebîr Musavver Silsilename’dir. Metnini Şair Münih’in yazdığı silsilenamede (TSM A. 3109) yirmi üç padişahın boy portresi bulunmaktadır (İrepoğlu 1999: 78: İrepoğlu 2000: 380). Nakkaşın III. Ahmed’in şehzadeleri Mehmed, Mustafa. Süleyman ve Bayezid’in 1720 yılında yapılan 15 gün ve gece Okmeydanı ve Haliçte süren sünnet düğününü anlatan Surnâme-i Vehbî (TSM A. 3593) dönemin bir diğer önemli eseridir. Halkın ve davetlilerin önünden mesleklerini icra ederek geçen esnafın gösterilerinin 173 resimle betimlendiği Surnâme Osmanlı sarayında üretilen en son örneklerdendir. Ayrıca Levni’nin bir tür kıyafet resmi sayılacak tek kadın ve erkek portreleri de vardır. I. Mahmud döneminin (1730-54) bir diğer nakkaşı da. Levni ile çağdaş olan. çalışmaları 1735-45 yıllarına tarihlendirilen Abdullah Buhari’dir. Buhari 18. yüzyılın kumaşlarından dönemin giysi modasına göre giyinen kadın portreleri (TSM H. 2164, H. 2143) yapmıştır (Atasoy-Çağman 1974: 73-77; Tanındı 1996: 59-61: İrepoğlu 1999: 12-37; İrepoğlu 1999a: 235-241;Renda 2001: 34-39) CBL nüshasındaki tasvirler Levnî ve Buharî’nin eserleriyle örneklediğimiz dönemin saray sanatı ürünleri ile karşılaştırıldığında sanatçının sert ve tutuk fırçası, bu denli özenli ve yetkin bir sanatçıların ürünü olmadığı açıktır. Bu tasvirlerin saray dışında yapılmış olması olasıdır. Cifru 1-CâmVrim CBL nüshası saray için yapılan eserlerden farklı durmaktadır. Öte yandan özellikle insan ve hayvan figürlerinin sahneden silinmesi, tasvir edildiğinde ise başlarının çiçek olarak betimlenmesi doğrudan tasvir karşıtı bir tutumu yansıtmaktadır. Bu niteliği ile de dönemin saray sanatından bütünüyle ayrılmaktadır. CBL yazmasındaki resimler imparatorluk sanatı genel özelliği olan (Yenişehirlioğlu 1993: 590) Osmanlı sanatında, saray resim çalışmalarının saray dışında da örnek teşkil ettiğini göstermektedir.

CBL nüshasındaki resimlerin TSM nüshasından kopya olmasının yanında bir diğer en belirgin özelliği de insan figürlerinin betimlenmesinde, baş yerine gül imgesinin yapılmasıdır. Genellikle figürlerin tümüyle atıldığı, sadece çok önemli bulunan figürlerin betimlenidiği, o durumda da gül başlı olarak resmedildiği görülmektedir. Gül, İslâm kültüründe önemli bir yere sahiptir. Gülün Cennet çiçeği olduğu. Hz. İbrahim ateşe atıldığında, ateşin ona gül bahçesi olduğu şeklinde düşünceler vardır (Kurnaz 1996: XIV, 221-222). Hatta gülle ilgili Hz. Muhammed’e bazı sözler atfedilmiştir. Bu rivayetlere göre Hz. Muhammed şu şekilde söylemiştir: “Gül. peygamberin ya da Burak’ın terinden yaratılmıştır” (Ali el-Kârî: 1987: 151; Aclûnî 1988: I, s. 258 hadis no: 798). Yine benzer bir şekilde Hz. Muhammed’e şu sözler atfedilmektedir: “Beyaz gül miraç gecesi benim terimden, kırmızı gül Cebrailin terinden, san gül ise Burak’ın terinden yaratılmıştır” (Ali el-Kârî: 1987: 152). Hz. Muhammed’e atfedilen bu rivayetin Yunus Emre’nin bir şiirinde yansıması şu şekilde görülmektedir: “Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir” (Kurnaz 1996: XIV, 220) Tasavvufı sembolizmde ilahi güzelliği ve Hz. Muhammedi temsil eden gül (Ayvazoğlu 1992: 93; Kurnaz 1996: XIV. 220) özellikle İslâm edebiyatının vazgeçilmez simgesidir1.

1. TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ TASVİRLERİNDE ÜSLUP

1.1. TSM NÜSHASI

Tercüme-i Cifru’l-Câmi rim TSM nüshasının tasvirlerinin gerek figür betimlemelerinde, gerek doğa betimlemelerinde çevre çizgileri belirgindir ve sınırlar kesin hatlarla birbirinden ayrılmaktadır. Renklerin birbirine karışmamasına özen gösteren ustanın, saç sakal gibi ayrıntılarda her bir saç teli için adeta bir fırça darbesi kullandığı izlenimi vermektedir.

Nakkaş, figür tasvirlerinde aynı betimleme kalıplarını yineleyecek şekilde kullanmamıştır. Özellikle kalabalık ve tenha sahnelerde, figür betimlemelerinde ölçekle ilişkili farklı denemeler yaptığı gözlenir. Ancak genel olarak iri göz ve kalın kaşlar, sanatçının figürlerinin temel fiziksel özelliklerini oluşturur.

Genellikle V* profili benimsemiş olan sanatçının, kimi zaman figürlerin cepheden (Resim 146), arkadan (Resim 122) ve profilden (Resim 134. 142, 144) betimlemelerine de rastlanmaktadır. Sadece Deccal figürünün profilden betimlenmesi ilgi çekicidir. Metinde Deccâl’ın özellikleri sıralanırken bir gözünün olmamasının belirtilmesi (İÜK y. 96b) onun profilden betimlenmesinde etkili olduğu olasıdır.

Sanatçının belirli figürleri betimlemesinde, belirli tip portreleri özenle yineleme eğilimi ilgi çekicidir. Özellikle Mehdi, Deccal gibi baş karakterlerin tasvirlerinde belirli tipleri yinelemiş, aynı fizyonomiye, aynı giysilere sahip tutarlı bir kalıp uygulamıştır. Fakat bu genel kurala melek betimlemesinde uymadığı görülür. Melek figürleri Deccâl’la ilgili bir sahnede (Resim 142) başları açık ve saçları tepeden bağlı olarak betimlenirken, diğer kimi sahnelerde (Resim 146. 134) taçlı olarak betimlenmiştir.

Öte yandan özellikle Osmanlı padişahlarını betimlerken sultanların görünümlerini yine belirli kalıplar doğrultusunda yapmıştır. Sultanlar Topkapı Sarayı’nı simgeleyen iki katlı kemer silsilesindeki sütün aralarına yerleştirilmiştir. Sağdan sola doğru sıralanan portrelerin üzerindeki kartuşlara isimleri yazılmıştır.

Portrelerde, genel anlamda Nakkaş Osman’ın Şemâilnâme ‘de kullandığı gelenekselleşmiş model ve kıyafetlerin kullanıldığı görülmektedir.

Habeşlilerin siyah tenli olarak betimlenmesinde (Resim 62) olduğu gibi sanatçının etnik farklılıkları vurgulamakta geleneksel titizliği sürdürdüğü görülmektedir. Aynı şekilde garip yaratıkları (Resim 134, 142, 149) vurgulamak için de figürleri koyu tenli olarak betimlemiştir.

İslâm resim sanatında geleneğe dönüşen, peygamberlerin kutsallığını vurgulamak amacıyla kullanılan hâlenin nakkaşımız tarafından da kullanıldığı görülmektedir. Hz. İsa figürlerinde (Resim 146, 144, 150) kullanılan hâle, figürün sadece baş kısmını çevrelemektedir.

Figürlerin betimlenmesinde duygular ifadeci bir yaklaşımla yansıtılmaz. Daha çok durağan bir görünümleri vardır. Bu heyecansız anlatım, kimi zaman figürlerin el-kol hareketleri ve jestleriyle kırılmıştır (Resim 67. 72. 101. 111). Ayrıca, sözgelimi kesik baş betimlemelerinde cansızlığın vurgulanması amacıyla gözler kapalı olarak resmedilmiştir (Resim 127, 130, 132). Bu yaklaşım, sanatçının ayrmtıcı üslubuyla bağlantılı olmalıdır.

Kompozisyondaki yoğunluğa göre, başka bir deyişle, figür sayısının ya da mekân elemanlarının kalabalıklığına bağlı olarak özellikle figürlerin resimdeki oranı değişmektedir. Tenha, bir ya da birkaç figürün bulunduğu çalışmalarda figürler iri betimlenirken, kalabalık kompozisyonlarda figürlerin oranları küçülmektedir.

Giysiler, özellikle başlıklar figürlerin etnik, sosyal, siyasal kimliklerini yansıtacak ve olaydaki rollerini belirleyecek şekilde betimlenmektedir. Tatarlar kürklü başlıklarıyla (Resim 118), Deccal ve taraftarları kırmızı fes üzerine sarı renkli sarıklarıyla (Resim 134. 142, 144), frenkler, ortadan boğumlu siyah ya da kırmızı siperlikli başlıklarla betimlenirken Müslüman tiplemesinde beyaz sarık kullanılmıştır.

Öykü ya da olayın, resimde yaratılan mekân olgusunun betimlenmesini belirlediği görülmektedir. Olayda bir ya da birkaç kahraman varsa doğa tasvirlerinde genellikle büyük bir tepe betimlemesi kullanılmaktadır. Fakat geniş bakış açısı gerektiren olaylarda küçük ama çok sayıda tepe betimi panoramik bir görünüm içinde tasvir edilmiştir (Resim 78). Genellikle benzer kalıpların kullanıldığı tepeler kesin hatlarla birbirlerinden ayrılmıştır. Nakkaş birbirinin devamı olmayan tepeleri, daha da belirgin hale getirmek ve doğaya hareket vermek için farklı renklere boyamıştır. Tepe yamaçlarına da çoğu zaman çizgiye dönüşmüş bitki öbekleri yerleştirmiştir.

Doğa tasvirlerinin bir kısmında yalın tepe ve tepeler kullanılırken, bir kısmında durağanlığı gideren ağaç ya da ağaçlar betimlenmiştir. Bu ağaçların hurma (Resim 53. 84. 132) dışında türlerini belirlemek mümkün değildir. Ağaçlar kimi zaman ince uzun. bazen de bodur gövdelidir. Birbirlerinden farklılıklarını, biçimleri yanında renkleriyle de vurgulanan ağaçların yaprak ve dalları yeşilin tonlarıyla zenginleştirilmiştir.

Nakkaş kompozisyonu genellikle çerçeve içinde tamamlamıştır. Ancak bazı tasvirlerde çerçeve dışına taşan imgelerin olduğu görülmektedir. Mehdi’nin geleceği şehir tasvirindeki (Resim 84) kubbeler ile İskender’in şeddi konulu tasvirdeki (Resim 154) tepeler çerçeve dışında betimlenmiştir. Aynı şekilde bazı tasvirlerde imgelerin küçük bir bölümünün çerçevenin dışına taştığı görülmektedir.

Nakkaşın kompozisyonlarında kalabalık da olsa, tek kişi de olsa netlik söz konusudur. Kalabalık sahnelerde de diğer tasvirlerde olduğu gibi arada kaybolan figür ve nesne görülmez, her bir imge titizlikle resmedilmiştir. Figür ve nesnelerin sahnelerde dengeli olarak dağılımının yapıldığı resimlerde herhangi bir bölgede yığılma söz konusu değildir.

Her bir nesne ve figür betimlemesinde farklı renklerin veya renk tonlarının kullanılmasına özen gösterildiği izlenen tasvirlerde sıcak renk ve tonlarının yoğun kullanımı dikkat çekmektedir. Özellikle Tatar sipahileri ile Mehdi askerlerinin buluşmasını betimleyen tasvirde de (Resim 118) görüldüğü gibi soğuk renklerin hakim olduğu tabiat üzerine sıcak renkli figürlerin dengeli olarak yerleştirilmesi, nakkaşın renk kullanımındaki maharetini göstermektedir.

1.2. İÜK NÜSHASI

TSM nüshasında olduğu gibi nakkaş figür tasvirlerinde farklı betimleme kalıpları kullanmıştır. İri göz ve ince kaşlar, nakkaşın figürlerinin ortak özelliği olduğu anlaşılmaktadır. Kompozisyonlardaki yoğunluğa ve resim için ayrılan alana göre nakkaşın farklı oranlarda figür denemeleri vardır. Sözgelimi takdim tasvirinde (lb-2a) kalabalık bir sahne gerektiğinden; meleklerin Deccâl*a saldırısı sahnesinde resim için ayrılan alanın darlığı nedeniyle figürler küçük boyutta betimlenirken. Mehdi’nin taht sahnesinde (Resim 112) figürler daha iri olarak betimlenmiştir.

Figürleri % profilden betimleyen nakkaşın, nadir de olsa cepheden (Resim 133), arkadan (2a), profilden (Resim 9, 11, 131, 145, 160, 171) figür denemeleri de vardır. % profilden çalışılan figür tiplerinde Deccal hariç, diğer figürler olayın ana kahramanı değildir ve sahnede diğer figürlerin arasında kaybolmaktadır. Deccâl’ın. iki betiminde (Resim 135, 143) resimdeki yıpranma nedeniyle belli olmamakla birlikte sağlam olan örnekte profilden resmedilmesi metinde tek gözlü olarak nitelenmesinden (Resim 135)kaynaklanmış olması muhtemeldir.

Nakkaşın belirli figürlerin betimlemesinde her zaman aynı kalıbı kullandığı görülmektedir. Fakat, figür betimlemesİndeki bu titizliğe karşılık, kimi zaman aynı figüre farklı kıyafetler giydirmektedir. Söz gelimi Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinde (Resim 147) ve Deccal’i öldürmesi sahnesinde (Resim 145) üzerinde siyah kaftan bulunurken, Ashab-ı Kehf ile görüşmesinde (Resim 151) yeşil kaftan giymektedir. Aynı uygulamayı Mehdi figürlerinde de görmekteyiz.

Osmanlı padişahlarının betimlenmesinde geleneksel kalıpların uygulandığı görülmektedir. Portreler TSM nüshasında olduğu gibi. Nakkaş Osman’ın Şemâilnâme’de başlattığı kalıplara uygun olarak yapılmıştır (Mahir 2002: 303). İki sayfada ikişer sıra çerçeve dizisi yer alır. Çerçevelerin içinde Bursa kemeri şeklindeki yapıya yerleştirilen sultanlar her biri farklı bir tarzda ve hareket içersinde betimlenmiştir.

Deccal ve yaratıkları (Resim 135, 143, 145) dışında tüm figürler beyaz tenli olarak betimlenmiştir. Nakkaş farklı etnik gruptan olan figürleri belirginleştiren bir tutumu benimsemez. Figürlerin farklı etnik gruptan oldukları sadece kıyafetlerinden anlaşılmaktadır.

Hz. İsa ve Hz. Yusuf figürlerinde kullanılan hale birbirinden farklıdır. Hz. İsa figürlerindeki (Resim 145, 147, 151) hâle armudî olarak betimlenirken, Hz. Yusuf

(Resim 51) fıgüründeki hâle alev şeklinde betimlenmiştir. Hâleler figürlerin sadece baş kısmında yer alır.

Nakkaşın figürlerinde durağan bir görünüm hakimdir. Kaş hareketleri dışında duyguların figüre yansımadığı görülmektedir. Bu durağanlık el-kol hareketleri ile kırılmaktadır (Resim 60, 88, 102). Kesik baş betimlemelerinde figürün cansızlığı gözlerinin kapalı olarak betimlenmesiyle (Resim 131, 133) vurgulanmıştır.

Figürlerin etnik sosyal ve siyasal kimliklerinin belirlenmesinde hiç şüphesiz en önemli unsur giysiler, özellikle başlıklardır. Frenk figürlerinde ortadan boğumlu siyah ya da siperlikli başlıklar (Resim 21, 24, 85, 87), Tatar figürlerinde kürklü başlık (Resim 119), Deccal ve taraftarlarında yüksek fes (Resim 135, 143, 145), Habeş betimlemelerinde ucuna doğru daralan başlık (Resim 63) kullanılırken. Müslüman figürlerinde TSM nüshasında olduğu gibi beyaz sarık kullanılmıştır.

Metnin, resimdeki mekân olgusunun belirlenmesinde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Dünya haritası (Resim 82), dünya şehir ve kaleleri(Resim 79) sahnelerinde olduğu gibi geniş bakış açısı gerektiren kompozisyonlarda tepeler küçük ve çok sayıda betimlenirken, birkaç figürün yer aldığı sahnelerde tepeler bir ya da birkaç sayıda, ama büyük olarak resmedilmiştir.

Tepe betimlemelerinde turkuaz en çok kullanılan renktir. Benzer kalıpların kullanıldığı tepeler sertlikten uzak, yumuşak bir görünümdedir. TSM nüshasındaki kayalık görünümlü tepeler yerini sakin bir doğaya bırakmıştır. Birbirinin devamı olmayan tepeler farklı renklere boyanmış ve çevre çizgileriyle birbirinden ayrılmışlardır. Tepe yamaçlarına monotonluğu gidermek amacıyla taş izlenimi veren nesneler çizilmiştir.

Doğa tasvirlerinde tepeler vazgeçilmez unsur olarak görülmektedir. Kimi zaman yalın olarak çizilen tepelerin yamaçlarına bazen ağaç ya da ağaçların yerleştirilmesi de üslup özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Hurma (Resim 57, 71, 102, 104, 106) ve selvi (Resim 135, 143, 145) dışında türlerinin belirlenemediği ağaçların farklılıkları, biçimleri yanında değişik tondaki renkleriyle de vurgulanmıştır. Nakkaşın ağaçlarının hemen tümünün yüksek gövdeli olmaları dikkat çekicidir.

Sanatçı kompozisyonunu çerçeve içinde tamamlamaya özen göstermiştir. Ancak nadir de olsa bazı imgelerin çerçeve dışına taştığı görülmektedir. Takdim tasvirinde (lb. 2a) Topkapı Sarayı’nın kubbeleri çerçeve dışında betimlenmiştir. Bunun yanında mızrak (Resim 120) kılıç (Resim 19, 125, 128), sancak (Resim 16) gibi imgelerin bir bölümü çerçevenin dışında kalmıştır. Bu şekildeki betimleme sayfa düzenine hareket vermektedir.

Nakkaşın kompozisyonlarında kalabalık da olsa, tek kişi de olsa netlik söz konusudur. Figür ve nesnelerin sahnelerde dengeli olarak kullanıldığı resimlerde herhangi bir bölgede yığılma söz konusu değildir. Kalabalık sahnelerde de arada kaybolan figür ve nesne görülmez, her bir imge titizlikler belirtilmiştir.

TSM ye göre soğuk renklerin hakim olduğu İÜK nüshasında firuze en çok kullanılan renklerdendir. Nakkaşın resimlerinde sıcak renklerin, özellikle kırmızının az kullanılması dikkat çekmektedir..

1.2. CBL NÜSHASI

CBL nüshasının tasvirlerinin tamamı TSM nüshasındaki resimlerden doğrudan kopya edilmiştir. Nakkaşın TSM nüshasını karşısına alarak bu resimleri yaptığı anlaşılmaktadır. Fakat, tasvir yasağı endişesiyle, nakkaşın figür betimlemelerinden şiddetle . kaçındığı bir gerçektir. Kopyada esas aldığı TSM nüshasında tabiat ve mekân elemanlarını betimlerken, figürlerin önemli bir kısmını göstermemiştir. Resmettiği az sayıdaki figürlerin ise başları bir güle dönüştürülmüştür. Başı gül motifiyle kapatılmayan tek figür Sultan Selim’in Acem ve Mısır padişahıyla savaşı (Resim 17) sahnesinde görülmektedir. Burada Sultan Selim’in önünde giden askerin başı, giymiş olduğu miğfer ve serpuşla kapatılmıştır. Yeryüzüne inerken betimlediği Hz. İsa ise, sadece bir alevle temsil edilmiştir (Resim 148).

Nakkaşın resmettiği yegâne hayvan figürü ise Sultan Selim’in Acem ve Mısır padişahıyla savaşını (Resim 17) konu alan resimde karşımıza çıkmaktadır. Fakat atın başı önde giden askerin arkasında kaldığı için görünmemektedir. Bir anlamda atın kafası ön taraftaki asker tarafından gizlenmiştir.

İÜK ve TSM yazmalarının resimlerinde görülen ince fırça tekniği ve ayrıntıları betimlemedeki titizlik CBL nüshasının tasvirlerinde görülmemektedir. Kalın konturların kullanıldığı resimlerde sınırlar kesindir.

Resimlerin kopya olması nedeniyle nakkaşın kendine özgü kompozisyon anlayışından veya kendi geliştirdiği renk şemasından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü kompozisyonda olduğu gibi, elimizdeki renkli iki resimden, renk tasarımında da (Resim 36. 107) TSM nüshasının esas alındığı görülmektedir.

Nüshaların tasvirleri karşılaştırıldığında TSM nüshasının diğer iki nüsha için model olduğu anlaşılmaktadır. CBL yazmasındaki resimlerinin tamamı kopya olmasına karşılık. İÜK nüshasmdaki resimler için TSM yazmasındaki tasvirlerin esin kaynağı olduğu görülmektedir. Tasvirlerin çoğunun kompozisyonu TSM nüshasındakilerle örtüşmektedir. Sözgelimi Mekke’de güneşin batıdan doğması betimlenmesinde, her iki nüshada da (Resim 170, 171) bir dağın yamacında Kâbe. Kabe’nin etrafında ve tepenin arkasında yakarışta bulunan insanlar yer almaktadır. Ancak çoğu zaman ayrıntılarda farklılıklar kendini hisstirmektedir, İstanbul’un anıtları için TSM nüshasında Ayasofya ve Bakır At betimine (Resim 62) karşılık. İÜK yazmasında bu anıtlara Dikilitaş ve Yılanlı Sütun (Resim 91) ilave edilmiştir. Bunun yanında İÜK nüshasında özgün tasvirlere de rastlanmaktadır. Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinin betiminde TSM nüshasında Hz. İsa gökyüzünde (Resim 146). İÜK yazmasında bir caminin şerefesindedir (Resim 147).

Genel anlamda üslup bakımından TSM ile İÜK nüshalarındaki resimler arasında bazı farklılıklar görülmektedir. Sözgelimi, dağ betimlemelerindeki boş alanlar Yusuf tasvirinde de görüldüğü gibi TSM nüshasında çalılıklarla (Resim 50). İÜK nüshasında taş imgeleriyle (Resim 51) doldurulmuştur. TSM yazmasındaki resimlerde ağaçlar genellikle kısa olarak betimlenirken, İÜK nüshasmdaki ağaçlar biraz daha uzun boyludur. Duvar bezemelerinde TSM nüshasında duvarın alt kısmında geometrik şekiller, üst kısımda bitkisel motifler kullanılmaktadır (Resim 12. 64. 74. 98). Buna karşılık İÜK nüshasında, duvar bezemelerinde bitkisel motiflerin kullanılmadığı görülmektedir. İki nüsha arasında dikkati çeken bir diğer özellik de göz betimlemeleridir. TSM yazmasında iri göz betimine karşılık İÜK nüshasında küçük göz betimi yer alır.

TSM ve İÜK yazmalanndaki resimler her ne kadar aynı üslubu paylaşan geleneğin ürünü olsa da nakkaşlarının farklı olduğu gözlenmektedir. İÜK ve TSM nakkaşlarının her ikisinin de Siyer-i NebTde çalıştıkları büyük olasılıktır. TSM yazması nakkaşının Siyer-i NebVmn iki, dört ve altıncı ciltlerin resimlenmesinde görev aldıkları anlaşılmaktadır. Bu ciltlerdeki bazı örneklerle (H. 1222, II. Cilt. y. 40b, 155a, 158b, 383a, 406a; CBL T. 419 IV. Cilt, y. 343b; H. 1223, VI. Cilt, y. 135b. 136b) (Tanındı 1984: Resim 18, 25, 26, 31, 33) Tercüme-i Cifru’l-Câmi örnekleri karşılaştırıldığında aynı kalıpların kullanıldığı görülmektedir. Örneklerin tümünde de ve Tercüme-i Cifru ‘l-Câmfnin TSM yazmasında görüldüğü gibi figürlerde iri göz ve kalın kaş ortak özelliktir. Doğa betimlemelerinde de aynı üslup paylaşılmaktadır. Tepe betimlemelerinde, özellikle boş alaları dolduramada kullanılan çalılıklarda TSM yazması (Resim 15, 18, 20, 23) ile bahsedilen örneklerde aynı kalıplar kullanılmıştır. Kısa ve bodur olmaları ortak özelliği olan ağaçların benzerleri Siyer-i Nebi örneklerinde de görülmektedir. Sözgelimi TSM yazmasında Rum şehrini betimlemesindeki ağaçlar (Resim 84) ile Hz. Muhammed’in amcasının müslüman olmasının sahnelendiği resimdeki ağaçlar (Siyer-i NebU H. 1222, II. Cilt, y. 383a) âdeta birbirinin kopyasıdır. Hz. İsa’nın başına yapılan hâleler (Resim 144, 146, 150) ile Siyer-i Nebfnm ilgili örneklerindeki Hz. Muhamed’in başına yapılan hâleler de nakkaşların aynı olduğunu fikrini desteklemektedir.

İÜK nüshasının nakkaşının ise bir ve altıncı ciltlerde çalıştıkarı anlaşılmaktadır. Siyer-i NebTnm TSM H. 1221,1. Cilt, y. 309b, 319b, 345b; H. 1223, VI. Cilt, y. 299b. 378a (Tanındı 1984: Resim 9, 11, 12, 57) yapraklardaki resimlerle Cifru ‘l-Câmi ‘nin tasvirleri karşılaştığında bir çok bakımdan aynı üslûbu paylaştıkları görülmektedir. Tepe betimlemelrinde boş alanlar taş ve taş öbekleriyle doldurulmuştur (Resim 19, 32, 35). Her iki yazmada da ağaçların genellikle yüksek gövdeli olduğu görülmektedir. Hz. İsa’nın başına yapılan haleler (Resim 145, 147. 151) ile Siyer-i NebCn’m bahsedilen örneklerindeki Hz. Muhammed’in başına yapılan halelerin   aynı   kalıbı  paylaşmaktadırlar.   Tercüme-i   Cifru’l-Câmi”nin     İÜK

yazmasındaki iki tasvirde, kapı üzerindeki kartuşta görülen kapısının üstünde

Aj v1jjIx.x ±i “Mübarek bâd saadet bâd” yazısının (Resim 47, 112) Siyer-i Nebfmn

benzer üslubu paylayaşan resimlerin bazısında da bulunması (TSM H. 1221.1. Cilt,

223b, 255a, 290a) (Resim 2) nakkaşlarının aynı kişi olabileceğini düşündürmektedir. Ancak Siyer-i Nebfnin ilgili ciltleri ve İÜK yazmasındaki figür betimlemeleri ile fırça tekiniklerinde farklılıklar görülmektedir. İÜK yazmasında fırça Siyer-i Nebi” de kullanılan fırçaya göre daha incedir. İÜK nüshasmdaki figürlerin gözleri Siyer-i Nebi göz betimlemelerine göre daha küçük, kaşlar ise daha incedir. Bu farklılıkları aradan geçen zaman farkı nedeniyle nakkaşın üslubunu geliştirmesina bağlamak uygun olacaktır.

TSM yazmasındaki resimlerin üslubunun benzeri bir diğer örnekleri ise Acûibü’l-Mahlûkât (TSM A. 3632) nüshasmdaki tasvirlerde görülmektedir. Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinin betimlendiği sahnedeki melek figürleri (Resim 146) ile Acâibii’l-Mahlûkât (TSM A. 3632) yazmasında yer alan melek figürleri (Resim 3) üsluptaki benzerliği ortaya koymaktadır. Her iki resimdeki başlıklar, kıyafetler, kuşaklar ve kanatlarında benzer kalıplar kullanılmıştır. Aynı şekilde ince kaş ve küçük göz betiminin de her iki resmin ortak özellik olduğu görülmektedir. Kuşa tutunan adamın betimlendiği sahnedeki (Resim 4) figür, tepe ve ağaç betimlerinin üslubu da TSM yazmasının resim üslubu Örtüşmektedir.

Sonuçta TSM ile İÜK yazmalarının resim üslubu aynı geleneği yansıtmakla birlikte bazı ayrıntılarda farklılıklar görülmektedir.

2. TERÇÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ TASVİRLERİNDE İKONOGRAFİ

Tercüme-i Cifru l-Câmi nin metnin akışıyla paralel olarak resimlerin konu açısından sıralamasında herhangi bir düzenin takip edilmediği görülmektedir. Bu nedenle bir konunun birden çok yerde tekrar edilmesi sık sık karşılaşılan bir durumdur. Benzer şekilde, aynı konu ile ilgili resimler zaman zaman farklı sayfalarda betimlenmiştir. Bu durum, aynı konulu resimlerin bir arada ele alınması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Tasvir konularının daha iyi anlaşılması ve benzer olay ve olguları içeren resimlerin takibini kolaylaştırmak amacıyla resimler arasında kıyamet alemetlerinin, kronolojik olarak ortaya çıkış zamanı sırasına göre sınıflandırma yapılmıştır.

2.1. CİFRLE İLGİLİ TASVİR: SIRLARIN ŞAHİNİ

Kitabın iki ana konusundan biri olan cifr ile doğrudan ilişkili tek resim bir şahin tasviridir. Resimden önce Hz. Ali’nin “Sandal ağacının kırmızılığından ve ebucehil karpuzundan1 kopacak fitneden dolayı vah dünya halkına! Kafeslerden nice kurtuluşlar olur. Vahşi yavrusu üzerinde uçan cömertlik şahini olmasaydı. Babil’de ikamet güzel olmazdı.” sözü aktarılır ve daha sonra tasvirin konusu anlatılır: “Bu makamda bir şahin suretin yazub ve ba’zı nüshada bir vefk-i müselles yazılmış görülüp hâzihî suretü şahini 1-esrari yâ talibe 1-âsâril-hikmeti ümmi 1-fezâili ve ma ‘rifetil-lâhi evveli 1-evâili dimiş.” (Burada bir şahin sureti resmedilmiştir ve bazı nüshalarda üçlü vefk çizilmiştir ve “Ey faziletlerin esası olan hikmetlerin ve ilklerin en ilki olan Allah’ı bilmeyi arzulayan! Bu sırların şahinidir” demiştir) (İÜK y. 76b-77a).

Üç yazmada da bir tepenin yamacında, bir ağaç üzerinde tünemiş bir şahin resmedilmiştir (Resim 5, 6. 7). Ağacın bir yanına ise İÜK nüshasında içi boş bırakılmış, diğer nüshalarda çeşitli rakam ve sözcüklerle doldurulmuş bir tablo yer alır. Tüm tasvirlerinde olduğu gibi CBL nüshasında kuşun betimlenmediği görülür.

Bu ayrıntılar dışında resimlerin tümüyle birbirinin aynı olan öğeleri barındırdığı görülür. TSM ve CBL nüshalarında yer alan levhada bulunan rakam ve sözcükler şöyledir:

Metinde bu tabloyla ilgili herhangi bir açıklama yer almamaktadır. Sayıların dizilişine dikkat edilirse soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve çaprazlama olarak toplandığında 15 sayısına ulaşılır. Bu şekildeki sihirli karenin keşfine dair rivayet şu şekildedir: “Eski Çin’de M.Ö. 2205-2198 yılları arasında hüküm sürmüş olan adi! ve bilge bir hükümdar vardı; bu, büyük bilgeliği ve dikkatiyle bilinen İmparator Yu idi. Kungfutse. İmparatorun sel basmalarını durdurmak için Sarı Nehir üzerine bir baraj inşa etmekle uğraştığım söyler. Düşüncelere dalmış olarak ırmağın kıyısında otururken Hi adında tanrısal bir kaplumbağa gözükür. Kaplumbağanın sırtında -modern sayılara çevril irse- yukardaki şekilde gözüken sayılardan oluşan şekil varmış.” Karenin eski Çin’de çok değer verilen 5’in çevresinde öbeklendiği görülmektedir (Schimmel 2000: 39-40).

Bu sıralanış bize Gazzali’nin eleştirdiği tılsımlı levhayı hatırlatmaktadır. Gazzali (505/1111) bazı filozofları eleştirirken, onların kadının doğumunun kolaylaştırılması için bir levha kullanmanın faydasına inandıklarını belirtir. Cifru’l-Câmi “de betimlenen levhayla aynı olan bu örnek Gazzali’de şöyle anlatılır:

Bu levhalar su değmemiş iki bez üzerine yazılır. Hamile kadın bezlere bakıp ayaklarının altına koyduğunda doğuma kadar rahat bir hamilelik geçirir. Cifrdeki örneklerin kıyametten önce çıkacak fitneden koruması amacıyla hazırlanmış olduğu düşünülebilir. Gazzali, felsefecilerin genel olarak tılsımların işe yaradığına inandıklarını belirterek eleştirmektedir ve doğum tılsımının üzerindeki sayıların düz. dikey ve çaprazlama olarak toplamının 15 olduğuna da dikkat çekmektedir (el-Gazzali 1972: 82; Gazzali 1990: 52) Yukarıdaki iki tablo da aynı değeri ifade etmektedir. Soldaki tabloda değerler rakamlarla ifade edilirken, sağdaki tabloda bu rakamlara ebced hesabı ile karşılık gelen harfler yer almaktadır.

Yukarıdaki tablonun farklı tılsımlar için de, dileğin çeşidine göre yüzük taşı veya kağıt üzerinde kullanıldığı görülmektedir. Tılsım iyi bir amaç için kullanılacaksa çift rakamlar ve karşılıkları kullanılmıştır. Tabloda çift sayılar (2. 4. 6. 8) ve bu sayıların ebced hesabındaki karşılıkları olan harflerin sıralanması şu şekildedir (Macdonald 1896: II, 448-449):

Tablodaki sayıların ebced karşılığı olan harfler yan yana getirildiğinde bedûh sözcüğü oluşmakta ve bu işlem beduh olarak adlandırılmaktadır. Echezet   ( ^ j^») ) olarak isimlendirilen ve tek sayıların (1, 3, 5, 7, 9) kullanıldığı iddia edilen, fenalık amaçlı tılsımdaki tablodaki sayılar ve sayılara karşılık gelen harflerin sıralanışı şu şekildedir (Macdonald 1896: II, 449):

Tablonun kullanım amacı göz önüne alınırsa, Hz. Ali’ye atfedilen ifadenin, doğacağı belirtilen fitnenin atlatılmasına yardım etmek üzere hazırlanmış bir tılsım olduğu düşünülebilir. Ancak tılsımın üst ve altına yazılmış sözcüklerin (Kâyim, Yunus. Seyf) anlamı çözülememiştir. Fakat Mehdi için Kâyim (hükmeden) ile aynı anlama gelen Kaim sözcüğünün de kullanılması (Cüveyni 1998: 522) levha ile Mehdi arasında bir bağlantının söz konusu olabileceğini düşündürmektedir.

İÜK nüshasında TSM’den farklı olarak levhadaki kare sayısı dörttür. Levha da aynı şekilde geleceği güzelleştirmek amacındadır ve bu tip levhalara Jüpiter nazanlığı ya da Jüpiter karesi denilmektedir. ” Jüpiter karesi, her biri 34’e ulaşan 4 satırdan toplam 136″a ulaşırdı. Bu konfıgürasyonun, Jüpiter gezegeninin etkin olduğu sırada gümüş bir tablete kazınması durumunda, zenginlik, barış ve uyum doğuracağı varsaydırdı” (Schimmel 2000: 41). Her ne kadar levha çizilmiş olsa da içindeki sayılar yazılmamıştır.

Türk mitolojisinde türeme sembolleri, Göktürk ve Uygur devirlerinde hükümdarların ve beylerin timsallerinden olan şahin (Çoruhlu 1995: 75-77), tasvirde bu türden bir anlam içermekten ziyade, metinde Hz. Ali’ye atfedilen rivayette (İÜK y. 77a) geçtiği için kullanılmış olabilir.

2.2. SAVAŞLAR

2.2.1. Türklerin Tatarlarla Savaşmaları

Yazar ayetlerden delil göstererek (Kamer, 54/1; Enbiya, 21/1; Şura. 42/1) kıyametin yaklaştığın vurgulamaktadır. Dünyanın sonuna doğru yeryüzünde büyük bir fitnenin olacağını, Türkler ile kâfir Tatarların istilasının görüleceği ve bu toplulukların çekirge gibi uğradıkları yerde hiçbir nesne bırakmayacaklarını bildirmektedir. Tasvir metinde “Müellif bu mahalde iki askerin biribiriyle çengin tasvir etmiştir'” şeklinde açıklanmıştır (İÜK y. 109a-109b).

TSM nüshasında (Resim 8) bir tepe önünde solda kürklü başlıklarıyla Tatar askerleri ve sağda yer alan beyaz sarıklı Türk askerleri birbirlerine kılıç ve kalkanlarla saldırmaktadır. Yerde iki taraftan da kesik baş ve gövdeler bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 9) bir tepe önünde, iki grup kılıç ve kalkanlarla savaşmaktadır. Sağ tarafa kürklü başlıklarıyla Tatar askerleri yerleştirilirken, sol tarafa beyaz sarıklı Türk askerleri resmedilmiştir. Yerde kesik başlar bulunmaktadır. CBL nüshasmdaki tasvirde (226b) TSM nüshasmdaki gibi üzerinde küçük bir ağacın yer aldığı dağ tasviri resmedilmiştir. Herhangi bir figür bulunmamaktadır.

Müellifin açıklamalarından sonra yapılan yorumda Türklerle Tatarlar arasında bir savaş çıkacağı haberinin kaynağı olarak Hz. Muhammed’e atfedilen rivayet gösterilmektedir. Bu rivayette, Hz. Muhammed Müslümanların basık burunlu, ufak gözlü, yüzleri deri kaplı kalkan gibi olan, kıl pabuçlu Huza ve Karman halkı ile savaşmadıkça kıyametin kopmayacağı bildirirken; aynı konudaki başka rivayette Müslümanların yüzleri, deri kaplı kalkan gibi olan, kıldan elbise ve pabuç giyen Türklerle savaşmadıkça. kıyametin kopmayacağı ifade edilmektedir (Buhari 1992: Cihad 95-6, III, 233; Müslim 1992: Fiten 62-6, III, 2233-4; Ebu Davud 1992: Melahim 9, IV, 486-7; Tirmizi 1992: Fiten 40, IV, 498). Mütercim tarafından yapılan açıklamada, rivayetteki Huzâ ve Karman topluluklarının yazar tarafından Türkler ve Tatarlar olarak yorumlandığını bildirilmektedir (İÜK y.l09b). Yazarın açıklamasında bu iki topluluğun biribiriyle savaşacağı belirtilmemekte, dünyada bu toplulukların istilasının görüleceği açıklanmaktadır. Fakat mütercim bunu kendi aralarında savaşacağı şeklinde yorumlamıştr. Resimler de bu yoruma göre yapılmış, sahnelerde karşılıklı savaşan iki topluluk betimlenmiştir.

Resimlerde Tatarlar kürklü başlıklarıyla vurgulanmıştır. İÜK nüshasında Tatarlar başlıklarına ilave olarak sakalsız ve bıyıklı olmalarıyla savaştıkları diğer gruptan ayrılmaktadırlar.

2.2.2. Kâfir ve Müslüman Askerlerinin Mercidabık’da Savaşmaları

Metinde. Frenk çocukları küçükken alınıp Mâzen (Mazin?) çarşısında satılmadıkça. İslâm ve kâfir askerleri Mercidabık’da savaşmadıkça ve Fırat nehrinin suyunun çekilip nehir yatağından altın bir dağ çıkmadıkça kıyametin kopmayacağı belirtilmektedir. Tasvirin konusu metinde şu şekilde açıklanmıştır: “Nüsha-i asılda bu mahalde küffar1 ile asker-i İslâm’ın Mercidabık’da kıtâİ-i azim ittüklerin tasvir eyleyiip iki askeri sancaklarıyle ve alametleriyle yazup kâfir askerinin sancaklarında saliblerin ve küfr-u şiarın nakş ve tasvir itmiştir.” (Tercüme ettiğimiz nüshada müellif burada kâfir ile İslâm askerlerinin Mercidabık’da büyük bir savaş ettiklerini tasvir edip iki askeri sancakları ve alametleri ile yazıp kâfir askerlerinin sancaklarında haçlarını ve küfür nişanlarını tasvir etmiştir) (İÜK y. 116a).

TSM nüshasında (Resim 10) ortadan geçen nehrin iki yakasında iki grup süvari, birbirlerine kılıç ve kalkanlarla hücum etmektedir. Atlı askerlerin tamamı sivri miğfer giymişken resmin sağ tarafındaki grupta bulunan yaya asker sarık giymiştir. İÜK nüshasında (Resim 11) üst kısmında yüksek bir ağaç bulunan tepenin arkasında, sol tarafta haç alemli sancaklanyla kâfir ordusu, sağ tarafta ise beyaz ve yeşil sancaklı Müslüman ordusu hazırda beklemektedir. Tepenin önünde iki atlı grup birbirleriyle savaşmaktadır. Askerlerin CBL nüshasmdaki tasvirde (240b) tepelerin önünde bir vadi ve vadinin ortasından geçen nehir canlandınlmıştır.

Yukarıda özetlendiği gibi temel olarak metinde üç ana konu vurgulanmıştır. Bu konular Frenk çocuklarının köle olarak satılması, Memluk Sultanı Kansu Gavri’nin Şah İsmail ile Osmanlı Devleti’ne karşı ittifakı nedeniyle Halep yakınlarında yapılan (Uzunçarşılı 1983: II, 282-286) Mercidâbık Savaşı (922/1519) ve Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerde de kıyamet alameti olarak geçen (Buhari 1992: Fiten 24, VIIL101; Müslim 1992: Fiten 29-31, III, 2219-20; Ebu Davud 1992: Melahim 13. IV. 493; Tirmizi 1992: Sıfat el-Cennet 26, IV,698-9) Fırat nehrinden

Bir İslam Devleti olan Memluklerin, metinde kâfir olarak nitelenmesi, Osmanlı toplumunun kendisi haricindeki müslümün toplumları kafir olarak görmesi bakımından ilginçtir. Yavuz Sultan Selim’in Memluklara karşı yapacağı harp için dönemin ulemasından aldığı fetva ile Memluklerin kâfir olarak nitelenmesinde bir bağlantı olabilir. Nitekim Yavuz Sultan Selim Memluk Sultan Kansu Gavri’nin Şah İsmail ile ittifak yapması üzerine “mülhidler üzerine giderken buna mani olmak isteyen bir İslam hükümdarına karşı ne yapmak lazım geldiğini” alimler sormuştu. Alimler da bu şekilde davranan hükümdarın aleyhine fetva vermişlerdi. (Uzunçarşılı 1983: II, 283) altın bir dağ ortaya çıkmasıdır. Bu rivayetlerde Fırat nehrinden çıkacak olan bu altın yüzünden insanların birbirine saldıracağı ve çok sayıda insanın öleceğini bildirilmiştir. Fakat resimlemede Mercidâbık Savaşı’nın tercih edilmesi. Osmanlılar açısından bu zaferin o dönemde hâlen övünülen bir geçmişin en önemli başarılarından biri olarak güncelliğini korumasına bağlamak mümkündür. Ayrıca Hz. Muhammed’e atfedilen rivayette Dâbık”a atıfta bulunması2 Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i yenmesini daha da önemli bir hale getirmektedir. TSM nüshasında, sahnenin ortasından geçen nehir, nakkaşın aynı bölgeden geçen Fırat’ın da resminde betimleme eğiliminin sonucu, olduğunu düşündürmektedir.

2.2.3. Sultan Selim’in Acem ve Mısır Padişahlarıyla Cengi

Yazar Bistâmî, metinde Şeyhu’l-Muvahhidin Ebu Abdullah el-Mehdi bin Tumers’in “Âl-i Osman’dan selim (yumuşak huylu, sakin) kalpli veya Selim isimli padişahlarından bir kimsenin ahir zamanda Arap Yarımadası’na sahip olması gerekir” şeklindeki sözünü Yavuz Sultan Selim’in Harameyn-i Şerif e ve Mısır’a hakim olmasına işaret ettiğine yorumlamaktadır. Yazar daha sonra bir şiire yer verir. Şiirde harflerden oluşan çeşitli rumuzlarla Mısır’a hakim olacak hükümdardan bahsedilmektedir. Bu kişiyi, uzun boylu, uzun kirpikli, keskin bakışlı, kırmızı benizli, iyi huylu biri olarak niteler ve Mısır’ın ileri gelenlerinin ondan şiddet görecekleri halde yine de ona hayran olacakları belirtilmektedir. Daha sonra “Bu Onun tahttaki sureti ve Acem padişahı ile çenginin, Mısır padişahı ile çenginin ve Arap memleketini istilasının suretidir.” seklindeki açıklamayla tasvirin konusu açıklanmaktadır (İÜK y. 132b-133a).

Bu açıklamada belirtildiği gibi nüshalarda bu konu ikişer resimle tasvirlenmiştir. Birincisinde Yavuz Sultan Selim’in portresi, ikincisinde ise yaptığı savaşı betimlenmiştir.

İlk tasvirlerde, TSM nüshasında (Resim 12) Yavuz Sultan Selim, duvarları mavi çinilerle donanmış bir mekânda önünde tahtı üzerinde diz çökerek oturmaktadır. Pala bıyığı ile dikkati çeken Yavuz Sultan Selim’in sağ tarafında iki hasoda ağası kılıç ve sadak tutmaktadırlar. İÜK nüshasında (Resim 13) Yavuz Sultan Selim, ortada taht üzerinde otururken karşısında bir şahıs bulunmaktadır. Tahtın sağ tarafında biri kılıç, diğeri de ok ve yay tutan silahdar ağalar yer alır. CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 14) TSM nüshasmdaki mekânın kopyası yer alır. Ortadaki tahtın üzerinde gül başlı figür oturmaktadır.

İkinci tasvirlerden, TSM nüshasında (Resim 15) birbirlerine kılıç, kalkan ve tüfeklerle saldıran süvarilerden oluşan iki ordu görülmektedir. Sol tarafta, pala bıyığı ile Yavuz Sultan Selim öncülüğünde, yeşil ve beyaz sancaklı Osmanlı ordusu sağ tarafta siyahlar giymiş düşman ordusuna saldırmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 16) tepeler arasında birbirine saldıran iki ordu resmedilmiştir. Altta sağ tarafta pala bıyığı ile dikkati çeken Yavuz Sultan Selim komutasındaki ordu geri çekilmekte olan düşman ordusuna saldırmaktadır. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 17) tepelerin ön tarafındaki Yavuz Sultan Selim ile yanında yeniçeri betimlemesi vardır. At üzerindeki Yavuz’un başı gül olarak betimlenirken, yanındaki askerin başı sorguç ve miğferle kapatılmıştır. Atın başının da betimlenmediği görülmektedir.

Tasvirin açıklamasında yer alan, Yavuz Sultan Selim’in Acem ve Mısır hükümdarları ile yapmış olduğu cenklerle kastedilen Çaldıran, ve Ridaniye Savaşlarıdır. Çaldıran Savaşı (920/1514), İran hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki Alevileri kendi tarafına çekmek istemesi üzerine Yavuz’un İran üzerine yaptığı sefer sonucunda kazanılmıştır (Uzunçarşılı 1983: II, 257-270). Ridaneye Savaşı (922/1517), Mercidabık’da yenilen Memluk Sultanı Kansu Gavri’nin yerine geçen oğlu Tomanbay ile yapılmıştır ve savaş sonunda Mısır Osmanlı topraklarına katılmıştır (Uzunçarşılı 1983: II, 287-290). Bu savaş sonrasında Mekke ve Medine’nin anahtarı ve kutsal emanetler Yavuz’a gönderilmiş ve bu bölge Osmanlı devletine itaati kabul etmiştir. Ayrıca Mısır’ı fethederek Abbasi hilafetini sona erdiren Yavuz Sultan’ Selim, Osmanlı halifesi olarak tarihe geçmiştir (Uzunçarşılı 1983: II. 292; Arnold 1988: 5/1, 151).

2.2.4.           Kâfirlerin Müslümanlara Saldırısı

Tasvir, metinde aktarılan bir şiiri görselleştirmektedir. Şiirde. Halep ve Humus’un fesada uğrayacağı, semada uzun iki kuyruğu olan yıldızın görüleceği ve bu yıldızın dağlarda ve sahillerde talan yapacak Frenklerin çıkışının işareti olduğu ifade edilmektedir. Şiirin devamında Akka’nın askerler tarafından istila edileceği evlerin kanlarla boyanacağı belirtilmektedir. Şiirin sonunda ise tasvirin konusuna yer verilmektedir: “Müellif burada çengin suretini tasvir ettirip, tercüme ettiğimiz nüshada kâfir askerlerinin Müslümanlar üzerine hücumu nakş ve tasvir olunmuşturr (İÜK y. 118b-119a)

TSM nüshasında (Resim 18) tepelerin önünde iki grup atlı asker, kılıç, kalkan ve mızraklarla birbirine saldırmaktadır. Yerde ise kesik baş. gövde ve kollar saçılmış durumdadır. Sağdaki askerlerin miğferlerinin üst kısmı sivri iken soldaki grubun miğferleri yuvarlak ve üst kısmına birer tüy yerleştirilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 19) büyük bir tepenin ön tarafında geri çekilmekte olan beyaz sarıklı süvarileri siyah miğferli atlı askerler kovalamaktadır. Tepenin arkasında, solda kırmızı siyah sancaklı ve siyah miğferli askerler, sağda yeşil beyaz sancaklı ve beyaz sarıklı iki grup asker hazır beklemektedir. CBL nüshasında (245b) TSM nüshasında da tasvir edilen tepeler yer alır. Resimde figür bulunmamaktadır.

Tasvirin konusunda kafirlerle Müslümanlar arasında geçen bir savaştan söz edilmesine karşın savaşın adı hakkında bilgi verilmemektedir. Fakat metinde Akka’nın geçmesi, farklı sayfada geçen Mehdi ile ilgili olayı ve tasviri çağrıştırmaktadır. Metinde (İÜK y. 87b-88a) Mehdi günlerinin yaklaştığı, büyük savaşta Akka ovasında hazır bulunacağı, farklı dinleri yeryüzünden kaldırıp İslâmı yerleştireceği belirtilmektedir. Bugün İsrail devleti sınırları içersinde Hayfa’ya 15 km uzaklıktaki bir şehir olan Akka, Mercidâbık savaşı (922/1519) sonrası Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

2.2.5.           Frenk Beyleri

Yazar Bistâmi, Rum askerinin, fasulye ekim zamanı, baykuşun ötmesinden sonra belli bir vakitte çıkacağını haber verir ve Rum askerlerinin kalabalık Rus askerleriyle setten boşanan sel gibi hücum edeceklerini ifade eder. Tasvirin konusu şu cümle ile açıklanır: “Bu nakşolman, tablaları, askerleri ve sancaklarıyla Frenk beyleridir.” (İÜKy. 138b-139a)

TSM nüshasında (Resim 20) dağlık bir arazide siyah, limon küfü. eflatun ve mavi renkli insan figürlerinden oluşan alemli sancaklarıyla silahsız atlı bir birlik yolculuk etmektedir. Birliğe kırmızı, siperlikli bir başlık ve kırmızı cübbe giyen atlı önderlik yapmaktadır. Diğer figürler siyah, gri bereler ve Avrupa modasını yansıtan giysiler içindedirler. İÜK nüshasında da (Resim 21) aynı şekilde dağlık bir arazide yolculuk eden kalabalık bir ordu tasviri yer almaktadır. Siyah siperlikli şapkalı ve kırmızı pelerinli liderin önderliğindeki ordunun çok sayıda sancağı bulunmakta ve birliğe davullar ve borazan çalan bir grup öncülük etmektedir. CBL nüshasmdaki (Resim 22) tasvirde TSM nüshasmdaki tasvirde yer alan dağların kopyası bulunmaktadır. Arkada yüksek, ön tarafta küçük tepelerin bulunduğu dağlık bir alan tasvirlenmiştir.

İÜK ve TSM deki sahnelerde kullanılan şablon aynıdır. Her ikisinde de bir lider önceliğinde sancaklı, kalabalık bir atlı grubu yer alır. Fakat ayrıntılarda farklılıklar söz konusudur. TSM’deki atlı grubun sivil kıyafetlerine karşılık İÜK’deki atlılar askeri kıyafetler içindedir. TSM nüshasında insan figürü alemli sancaklar kullanılırken. İÜK nüshasında haç alemli sancaklar kullanılmıştır. Ayrıca TSM’de yer alan düz sancaklar, İÜK’de haç işlemeli sancaklara dönüşmüştür.

2.2.6. Halep ve Asfaroğulları Askerleri

Müellif metinde Hz. Muhammed’e atfedilen bir sözü aktarmaktadır. Buna göre her bir sancağı altında 12 haç, 12 sancaklı büyük bir orduya sahip Asfaroğulları Halep Ovası’na konmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Müellif bu rivayetten sonra “Burada Halep ve Asfaroğulları nakşolunmuştur.” diyerek resmin konusunu açıklamaktadır ( İÜKy. 139a-139b).

TSM nüshasında (Resim 23) sağda sur duvarları ve burçlardan oluşan bir kale ve ortada bir nehir tasviri bulunmaktadır. Nehrin solunda, mor ve siyah renkli haç veya insan başı alemli sancaklarıyla silahsız atlı birlik nehre doğru yürürken, nehrin sağ yakasında ise kırmızı-yeşil sancaklı, atlı askerler bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 24) sağ tarafta içinde tepe yamacına kurulu kalesi bulunan surla çevrili bir kent tasviri yer alır.-Solda, siyah ve lacivert renkli sayısız sancak ve siyah siperlikli başlık ve kırmızı pelerinli bir kişinin önderliğindeki ordu tasviri bulunur. CBL nüshasında ise (Resim 25) TSM nüshasmdaki kompozisyonda yer alan tepeler, kale ve nehir resmedilmiştir. Tasvirde figür bulunmamaktadır.

Halep’le ilgili olayın, kıyamet alametleri arasında gündeme getirilmesinde Osmanlı tarihi olaylarının etkili olması olasıdır. Çünkü incelediğimiz nüshaların resimlenmesi ile Halep’in Osmanlı topraklarına katılması arasında bir asırdan az bir zaman vardır. İlk olarak M. Ö. III. bin yıla tarihli çivi yazılı Akkad tabletlerinde Halaba ve Halman/Halwan olarak geçen Halep Ebu Ubeyde b. Cerrah (ö. 18/639) komutasındaki ordu tarafında İslâm topraklarına ilave edilmiştir (Yazıcı 1997: XV. 239). Yavuz Sultan Selim’in Memluk Sultanı Kansu Gavri’yi mağlup ettiği Mercidâbık Savaşfndan (24 Ağustos 1516) bir müddet sonra 28 Ağustos 1516 tarihinde de Osmanlı topraklarına katılmıştır (Masters 1997: XV, 244). Burada bir anlamda Halep’i Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim, Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetle yüceltilmektedir.

Bizans İmparatorluğunun kastedildiği Asfar oğulları (Benî Asfar) ile İslam askerleri arasında geçen olayların ayrıntısı Yazar Bistâmi ile aynı dönemde yaşamış olan Ahmed Bîcan’ın eserinde yer almaktadır: “….Pes ol vakit ki Hakkın emri yerine gele. kâfir sulhu boza, cümle kâfir ittifak edeler. Derya yüzünden dokuz yüz altmış bin kâfir hücum edip ehl-i İslâm üzerine yürüyeler. Sulhu bozmağa sebep dahi bu kim bir kitapta gördüm. Beni Asfar şehrinde halk duragele; sabahtan şeytan-ı laîn âdem suretinde bir taş üzerine çıka bir alem kaldıra. çağıra: ‘Ey kavm-i İsa! Ne durusunuz fırsat sizindir, İslâm üzerine’ diye halk taşra çıkalar göreler. Laîn bunu diye ve kaybola. Halk bu tahayyürde iken akşam yetişe, haber gele; eve dönecek en önce gelen sığırın iki boynuzu arasında laîn otura, yine öyle diye. Halk sığır söyledi diye bu işaretleri gelip beğlerine diyeler. Beğler dahi her tarafa elçiler göndereler. hâli ilâm edeler. Pes cümle kâfirler ittifak edip hücum edeler. Bu ittifakdan sonra kâfirle Mağrib tarafında çok ceng ola. Ol tarafı alalar. Andan sonra Mısır’a geleler. Ehl-i iyâlini esir edeler. Mısır Kavmi mal verib ehl-i iyâlin satın alıp andan sonra Kudüs’e varalar.Ol diyara çıkalar. Andan gelip Rum’a hücum edeler. İstanbul’u alalar. İslâm askerini Halep’e dek kovalar. Halep üzerinde azim ceng ola. Andan

İslâm askeri Halep’ten göçeler. Şam’dan yana Şam ile Halep ortasında konalar. Beni Asfar anların ardınca gele. Ol dahi kona. Medine’den İslâm askeri gele: yetmiş bin. Anlar dahi bir tarafa konalar. Beni Asfar anları göre elçi vere. tenbih ede: ‘Ey Müslümanlar bizim sizinle adavetimiz yokdur. Anlardır kim oğlumuzu ve kızımızı esir etmişlerdir. Varın siz kendi hâlinizde olun.’ Bunlar üç bölük olalar. Bir bölüğü ede: “Ma’kul eydürler diye. ‘Çün anların bizimle adaveti yokdur. Ne diyelim?” deyip dönerler, giderler. Hak te’alâ onları münafıklardan yaza. İki bölüğü ede: ‘Sizin adavetiniz yoksa bizim sizinle vardır’ diyeler. Müslümanlara yardım edeler. Kâfiri İstanbul’a tıkalar. müslimler şehrin hisarını alıp ‘Allah Allah âvâzesiyle hisarları yıkalar. şehre gireler. Ganimete meşgul olalar. Şeytan laîn bir yüksek yere çıka. çağıra eyde: ‘Ey Müslümanlar! Siz burda ganimetdesiniz. Bu yanda Deccal çıkdı, evlerinizi harabeye verdi’ diye. Bunlar İstanbul’u koyalar gideler….” (Ahmed Bîcan 1999: 123-124)

Nüshalardakİ sahnelerde benzer şablonun kullanıldığı dikkat çekmektedir. Sol tarafta siyah ve mor renkli sancaklarıyla Rum birlikleri sağ tarafta surla çevrili küçük bir kent görünümündeki Halep şehri yer alır. Fakat ayrıntılarda bazı farklılıklar görülmektedir. Halep çevresinde; TSM nüshasında çöl iklimini sembolü olan hurma ağaçları yer alırken İÜK nüshasında daha çok sulak alanlarda yetişen bitkileri andıran ağaçlar bulunur. Ayrıca TSM’de, İÜK’deki sahnede olmayan bir nehir vardır. Bu nehir muhtemelen gerçekte Halep’ten geçen küçük bir nehri canlandırmaktadır. Asfaroğullarının az sayıda sancak ve atlılarla betimlendiği TSM nüshasına karşılık İÜK nüshasında daha kalabalık figür ve sancak dikkati çekmektedir.

Halep’in ayrıntılı bir şekilde betimlendiği bir diğer Osmanlı resim sanatı örneği de. II. Beyazıd döneminde Enderun’a giren, silahşor, matrak oyuncusu, mütercim, matematikçi tarihçi ve aynı zamanda ressam olan Matrakçı Nasuh’un (ö. 972/1564). Sultan Süleyman’ın 1534-36 yıllarında gerçekleşen İran seferi sırasında konulup göçülen yerleri anlatan, içinde 128 resmin bulunduğu ünlü eseri Beyan-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn veya Mecmu-ı MenâziPde yer almaktadır (Yurdaydın 1963: 12-13: Matrakçı 1976: 1-31; Yurdaydın 1999: 136-137; Tanındı 1996: 21). Matrakçı “nin resmettiği dikdörtgen şeklinde surlarla çevrili Halep tasvirinde (İÜK, T.

5964. y. 105b) (Resim 26) şehrin kalesi bütün ihtişamıyla dikkati çekmektedir. İçi suyla dolu hendekle çevrili kalenin üzerindeki ve çevresindeki yapılar ayrıntılı biçimde betimlenmiştir. Yazmalarımızda yer alan Halep kenti Matrakçı”nin betimine göre oldukça sade kalır. İÜK örneğindeki Halep surlarının dışında yer alan hendek diğer Halep betimlemelerinde yer almayan bir özelliktir. Matrakçı’da kalenin çevresindeki hendek su ile dolu olmasına karşılık, İÜK örneğinde hendek boştur. TSM’de ise hendek görülmemektedir. Matrakçı’nın sahnesindeki üzerinde kale (Resim 27) bulunan tepe gerçeğe uygun olan taş kaplamasıyla ve kaleye hendek üzerinden geçiş köprüsüyle (Resim 28) diğerlerinden ayrılmaktadır1.

2.2.7. Haçlıların Haleb’e Girmeleri

Metinde resimle ilişkili açıklama oldukça kısadır. Yazar Hz. Muhammed’e atıfta bulunarak Hıristiyanların Rum adasına ve 80 haçlı sancak ile Halep’e inmelerinin gerektiğini bildirmektedir. Resim konusuyla ilgili metinde sadece “Burada nakşedilmiştir.” cümlesi yer alır (İÜK y. 162a-162b).

TSM nüshasında (Resim 29) sağda surlarla çevrili ortada tepe üzerinde iç kalesiyle Halep’te askerler kılıç ve tüfeklerle siper alarak beklemektedir. Solda, kırmızı siperlikli başlık ve pelerinli şahsın önderliğinde, tam teçhizath. atlılardan oluşan kalabalık ve düzenli bir ordu yavaş yavaş kaleye doğru ilerlemektedir. İÜK nüshasında (Resim 30) solda siperlikle bir şapka giyen kişinin komutasında kalabalık bir ordu, sağ tarafta surla çevrili şehir ve şehrin önündeki atlı askerlere saldırıya hazırlanmaktadır. CBL nüshasında (341a) TSM nüshasmdaki surla çevrili şehir ile tepelerin kopyası resmedilmiştir. Tasvirde figür çizimi yapılmamıştır.

TSM örneğindeki Halep kenti diğerinden (Resim 23) bazı ayrıntılarda ayrılmaktadır. Halep’in kenarından bir nehir akar ve surdışında hendek bulunmaz. Burada ise nehir betimlenmemiş, sadece hendek gösterilmiştir. TSM nüshasmdaki bu farklılıklara karşılık İÜK nüshasında Halep sahnelerindeki ayrıntıların benzerliği dikkat çekmektedir. Nakkaş diğer ayrıntıların yanında şehir dışındaki ağaçların

Kalenin bulunduğu tepe yumuşak yapılı toprak üzerine kuruludur. Muhtemelen erozyonu önlemek amacıyla tepenin etrafına taş kaplama yapılmıştır. Günümüzde kaplamanın önemli bir kısmı tahrip olsa da restorasyon çalışmaları devam etmektedir.

sayısına ve cinslerinin benzerliğine bile özen göstermiştir. Her iki nüshada da haçlıların kalabalığı çok sayıdaki sancak ve figürle pekiştirilmiştir.

Benzer bir rivayetin daha önce yer almasına ve resimlenmiş olmasına rağmen tekrar betimlenmesi, Halep’i Osmanlı topraklarına katan ve 1517’de Mısır fethederek Abbasi hilafetini sona erdiren, Mekke-Medine’nin anahtarlarını ve kutsal emanetleri teslim alan, ilk Osmanlı halifesi olarak tarihe geçen (Arnold 1988: 5/1, 151)Yavuz Sultan Selim”e bir vurgu olduğunu düşündürmektedir.

2.2.8.           Türk Askerleri

Bu bölümde yazar Bistâmi, Türkleri konu edinen, Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktarmaktadır. İlgili ifadede Hz. Muhammed, kendisinin doğuda Türkler denilen atlı askerleri olduğu, onlar vasıtasıyla kendisine âsi olanlardan intikam alacağını bildirmektedir. Mütercim resimle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “Müellef-i kiîab ve hâzihî sûretühüm (Bu onların suretidir) deyüp ol taifeyi bu mahalde yazmışdır” (İÜKy. 141 a-141 b).

TSM nüshasında (Resim 31) sağında yüksek bir ağacın bulunduğu tepe yamacında atlı birlik seyir halindedir. Birliğin üst tarafındakiler ellerinde mızrak taşırken alt taraftakilerde herhangi bir silah bulunmamaktadır. İÜK nüshasında (Resim 32) dağlık bir alanda tepelerin arasında ellerindeki tuğlarla bir grup atlı dört nala gitmektedir. TSM nüshasmdaki tasvirde yer alan ağaç ve tepelerin kopya edildiği CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 33) herhangi bir figür bulunmamaktadır.

Türklerle ilgili övgü içeren rivayete yer verilmesi ve konunun tasvirlenmesi Osmanlı sülalesini yüceltmeye yönelik bir çabaya işarettir. Çeşitli şekillerde padişahlara bir anlamda kutsiyet kazandıran rivayetlerle idareciler yüceltilirken buradaki rivayet ve resimle Türk toplumuna kutsiyet kazandırılmaktadır.

2.2.9.           Belalı Kavim

Yazar metinde, yakında doğudan başları büyük, gözleri küçücük, tuğlarında deve kuşu tüyü olan bir kavim ortaya çıkacağını bildirir. Harp aletleri olarak çoğunlukla ok ve yay kullanan bu kavim, Acem, Horasan, Irak, Rum, Erzincan. Hirane. Fırat Adası ve Şam diyarlarını istila ederler. Bistâmi gizli ilimleri bilen kişilerin bu zamanın 903/1497 senesi olduğunu söylediklerini de aktarır. Sonraki açıklamalarda istilanın şekli yer alır: Alimler yok edilir, salih insanlar öldürülür, mallar alınır, çocuklar tutulur, güzel görünümlü olanların perdesi yırtılır, arazi yakılır. “Onun sureti budur.'” şeklindeki bir cümle ile resmin konusu belirtilir. (İÜK y. 141a-141b)

TSM nüshasında (Resim 34), kırsal alanda beyaz çarşaflar giyinmiş iki kadın karşısında iki erkek yer alır. Erkeklerden biri kadınlardan birinin çarşafını çekiştirirken, başında kalpak bulunan diğer erkek olayı izlemektedir. İÜK nüshasında (Resim 35) tepe yamacındaki ağaç altında üç kadın iki çocuk ve bir erkekten oluşan grup bulunmaktadır. Erkek kadınlardan birinin başörtüsüne doğru elini uzatırken diğerleri bu olaya tepki göstermektedirler. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 36) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olup, farklı olarak figürlerin başlarına gül yerleştirilmiştir.

Metinde kavimle ilgili herhangi açıklama bulunmamaktadır. Fakat burada kastedilen topluluğun Tİmurlular olması olasıdır. Çünkü yazar Bistâmi’nin de doğduğu yer Bİstâm’dan uzaklaşmasının belki de nedeni olan Timurlularm. metinde geçen yerleri istila ettiği görülmektedir. Timurlu hanedanın kurucusu ve îlk hükümdarı olan Timur (1336-1405) zamanında 1380-1400 yıllan arasında metinde ismi geçen yerleri ele geçirmiş bazı bölgelerde katliamlarlar ve yağmalar yapılmıştır. Osmanlı hükümdarı Yıldınrri Bayezİd, Timur’un Suriye seferi ile uğraşmasını fırsat bilerek Sivas ve Erzincan’ı geri aldıysa da, Timur’la yaptığı tarihi Ankara Savaşı (28 Temmuz 1402) savaşında yenilmesi sonucu ele geçirdiği bölgeleri geri bırakmak zorunda kalmıştır. Ankara Savaşı sonrasında bazı Timur birliklerinin özellikle Doğu Anadolu’yu yağmaladıkları görülmektedir (Kafalı 1979: XXII/2, 340-345). Timur’un işgal ve istilalarının yazarın yaşadığı dönem ve yerlerle örtüşmesi, bu olayların Yazar üzerinde büyük etki bıraktığını düşündürmektedir. 803/1401″de Halep’in, Timur tarafından yağmalanmasını görmüş olabileceğine dair iddiaların olması (Çağrıcı 1992: VI, 218) bu fikri desteklemektedir. Metinde, istila ettiği yerlerin açıklanması yanında küçük gözlü olmalan gibi bazı fiziksel özellikleri belirtilen kavimle Tİmurlular örtüşürken, metindeki 903/1497 tarihi problem oluşturmaktadır. Çünkü belirtilen yerlerdeki Timur istilası bu tarihten yaklaşık bir asır evvel gerçekleşmiştir.

2.2.10.            Çoban Suretindeki Türkmenler

Metinde tasvir konusuyla ilgili iki beyit yer alır. İlk beyitte Kayseri’nin ve Tarsus’un hisarlarının pişmiş tuğladan yapıldığı ve üzerinde tutulmuş ay ve tutulmuş güneş bulunduğu belirtilmektedir. İkinci beyitte, Fırat’ın “bîrat “ım gezgin çobanlara karşı muhafaza edilmesi istenmektedir. Şerif b. Seyyid Muhammed, burada kastedilenlerin çoban görünümlü Türkmenler olduğunu belirtmektedir. Resimle ilgili açıklama şu şekildedir: “Ve hâzihî sûretühüm ol şûbân sır etinde Türkmânın suretleridirr (İÜK y. 160a)

TSM nüshasında (Resim 37) dağlık arazide karşılıklı iki grup kollarını açarak birbirine yaklaşmaktadır. Her iki gruptaki figürlerin tümünün sarıkları düzensiz sarılmışken bazı üyelerde kılıç bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 38) altı kişilik topluluk bir tepe yamacında ellerinde sopalarla yürümektedir. CBL nüshasında (Resim 39) TSM nüshasmdaki tasvirde yer alan doğa betimlemesinin taklidi vardır. Resimde herhangi bir figür kullanılmamıştır.

Metnin Arapça kısmında “bîrat” ifadesi               (bîratün) şeklinde yazılmıştır..

Yorumundan, çevirenin de bu bölümü kavrayamadığı anlaşılmaktadır. Ünlü Arapça sözlük yazan Fîruzâbâdî (ö. 1417) kavramım Kudüs, Nablus ve Halep arasında bir yer olarak açıklamaktadır (Fîruzâbâdi 1987: 454). Fırat nehrinin Halep civarından geçmesi kavramın sözlükte bahsedilen yer ismi olduğunu doğrulamaktadır. Bîrat muhtemelen Fırat vadisinde bir bölge ya da yerleşim yerinin adıdır.

TSM nüshasmdaki figürlerin çoban olduklannı hatırlatan tek özellik sarıklarının düzensiz bağlanmasıdır. Buna karşılık İÜK sahnesindeki figürlerin ellerinde taşıdıkları sopalar çobanların en önemli sembolüdür.

2.2.11.              İstanbul’un Fethinden Sonra Ganimet Taksimi ve Deccâl’ın
Çıkışının İlanı

Bistâmi metinde Hz. Ali’ye atfedilen, çeşitli kentlerin felaketiyle ilgili bir rivayetine yer verir. Hz. Ali sözlerinde, Beire’nin harabının Rebih topluluğundan. Medine’nin harabının açlıktan, Belh’in harabının su basmasından, Tirmiz’in harabının hummadan, Merd’in harabı kum fırtınasından, Yemen şehrinin harabının çekirgeden. Fars mülkünün   harabının kuraklıktan, Semerkand’ın harabı Kantura topluluğunun istilasından, Şam memleketinin harabının yağmur yağmasından. Send mülkünün harabının şiddetli rüzgardan, Sencer’in harabının karıncadan. Rum”un harabı Asfaroğullarının çıkışından, Arap kavminin çöküşünün çok savaşmalarından. Haleb’in harabının, Türklerin istilasından, Kudüs’ün harabının Bânikan(?)”dan. Mısır diyarının harabı Nil’in kesilmesinden kaynaklanacağını bildirmektedir. Beytullah”ın harabının Deccâl’dan kırk yıl sonra olacağını belirten Hz. Ali, ahir zamanda Ehl-i Beyt’ten Muhammed b. Abdullah isimli birinin Kostantiniyye’yi fethedeceği haberini vermektedir. Yazar tasvirin İstanbul’un fethi, mal taksimi ve bu esnada tellal’ın gelip “Deccal çıkmış!” diye haber vermesinin resmi olduğunu ilave etmektedir: “Bu medine-i İstanbul ‘un suretidir ve fethidir ve mal-ı ganimetin taksim olunmasıdır ve bu esnada feryada gelüp Deccal çıkmış deyü haber virmesidir ki nakş ve tasvir olunmuşdur.” (İÜK y. 106a-107a)

TSM nüshasında (Resim 40) sol üst köşesinde merkezi kubbeli ve son cemaat yeri olan bir camii seklindeki Ayasofya’nm bulunduğu, deniz tarafında yer alan surla çevrili bir meydan yer alır. Meydanın ortasında küçük bir taht üzerinde bir şahıs oturmakta ve etrafındaki askerler ganimetleri ortaya yığmaktadır. Şehrin dışında denizde, içinde insanların bulunduğu kayıklar sahile yanaşmaktadır. İÜK nüshasında tasvirde (Resim 41) sol üst köşesinde Ayasofya’nin ve ortasında askerlerin yer aldığı surla çevrili bir meydan yer alır. Meydandaki askerler ellerindeki silahları meydanın ortasına yığmaktadır. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 42), deniz kenarında, sol üst köşesinde yüksek kulesiyle Ayasofyanın bulunduğu surla çevrili bir meydan yer alır. Meydanın ortasında sadece taht yerleştirilmiştir.

Yazarın “Bu Kostantiniyye, Kostantiniyye’nin fethi, mal taksimi ve bu esnada feryadcınm gelip ‘Deccal çıkmış’ diye haber vermesinin tasviridir” şeklinde açıkladığı olayla iglili metinde başka bir bölümde daha geniş bilgi bulunmaktadır. Daha önceki sayfalarda yeralan (İÜK y. 91a) anlatıma göre, Hz Peygamber arkadaşlarına İstanbul’u kastederek üç tarafı denizle çevrili şehir duyup duymadıklarını sorar. Arkadaşları Kostantiniyye’yi kastettiğini bilip ‘Evet işittik’ derler. “İshakoğullarından 70.000 Müslüman o şehri fethetmedikçe kıyamet kopmaz. O şehrin fethi ve gazası şöyledir: Önce varıp muhasara ederler. Henüz harp aletleri ile savaşa başlamadan, bir ok daha atmadan “Lailahe illallahu ekbef” diye tekbir getirirler ve deniz tarafından bir duvarı yıkılır. “Lailahe illallahu ekbef* diye ikinci defa tekbir getirince deniz tarafından bir duvarı daha yıkılır. “Lailahe illallahu ekbef* diye üçüncü defa tekbir getirince kara tarafının duvarı yıkılır. Müslümanlar şehre girip gaza ve cihad edip oldukça fazla ganimet elde ederler. Bu fetih ve zafere sevinip ganimet mallarının taksimiyle meşgul iken Şam tarafından bir feryatcı1 gelip ‘Deccal çıktı!” diyecek. Mal ve ganimetleri terkedip vatanlarına dönerler.'”

Metinde hangi şehirlerin yok olmasına hangi felaketlerin neden olacağı açıklanırken, nakkaş metinde geçen son cümlenin tasvirini yapmıştır. Bu cümlede sadece Kostantiniyye’nin Muhammed b. Abdullah isimli şahıs tarafından fethedileceği bildirilirken, tasvirde fetih sonrası ganimet taksimi ve Deccâl’ın çıkış ilanı yer alır. Bu durum, tasvirde ele alınan ayrıntılarda, sadece hemen üstündeki açıklamayla yetinilmediğini, metnin tamamının göz önüne alındığını göstermektedir.

TSM nüshasmdaki tasvirde şehrin üç tarafının suyla çevrili olması nakkaşın metinle bağlantısının sıkılığını gösterirken, İÜK nüshasmdaki tasvirde, kentin İstanbul olduğu Ayasofya ile vurgulanmış, ancak şehrin üç tarafını çeviren deniz betimlenmemiştir. CBL nüshasmdaki tasvirde diğerlerinden farklı olarak Ayasofya”nin minaresine şerefe yapılmıştır. TSM ve İÜK nüshasında şehir meydanında oturan şahsın betimlenmesinde, oturuş şekli silahlarının resimlenmesinde şaşırtacak şekilde benzerlik vardır. Bu benzerlik İÜK nüshasını resimleyen nakkaşın TSM nüshasmdaki resimleri incelediğini göstermektedir. Nakkaşların Ayasofya betimlemesinde2 (TSM y. 225a; İÜK y. 92b) aynı kalıpları kullandıkları anlaşılmaktadır. Metinde belirtilen tellalın tasvirde saptanması, herhangi bir vurgu yapılmadığından mümkün değildir.

TSM ve İÜK’deki betimlemelerinde meydanda küçük bir taht üzerinde oturan figürleri iki Osmanlı padişahı olarak yorumlayabilmemize olanak tanıyacak ipuçları gözlenmektedir. TSM nüshasmdaki figür Fatih Sultan Mehmed’i anımsatırken, İÜK nüshasmdaki figür, metinde sık sık vurgulanan, Doğu’yu fethederek, kutsal emanetleri ve hilafeti Osmanlı Devletine kazandırarak bir anlamda Osmanlı saltanatını kutsal hale getiren Sultan Selim’i anımsatmaktadır.

2.3. MISIR’LA İLGİLİ OLAY VE OLGULAR

Eserde Mısır’la ilgili resim ve açıklamalara azımsanmayacak ölçüde yer verilmiştir. Halbuki İslâm kültüründe kıyameti konu edinen kitaplarda Mısırla ilgili özel bir vurgulama gözlenmemekte, kıyamet alametleri arasında Mısır’la bağlantılı bir alamet bulunmamaktadır. Buna karşın yazarın eserinde Mısır’a bu derecede yer vermesini, onun eğitimini Mısır’da yapmış olmasına bağlamak gerekir. Mısır halkını ve kültürünü tanıma fırsatını bulan Bistâmi, o yöre toplumunun gelecekle ve kıyamet alametleriyle ilgili düşüncelerinden etkilenmiş olması ve bu fikirleri kitabına aktarması olasıdır.

2.3.1. Kahire ve Nil

Müellif, metinde Mısır’ın yapısına ilişkin bilgiler verir. Ona göre Mısır’da geçim sıkıntısı vardır, nüfusun fazlalığı nedeniyle gıda yetmezliği söz konusudur. Buna karşın Mısır’ın havası ve suyu insandaki sertliği giderir ve insanı sakinleştirir. Nil’i garip, toprağı ve kadını güzeldir.1 Oraya giden sıkıntılarını ve memleketini unutur, çıktığında sıkıntıları yeniden başlar (123b-124a). Tasvirle İlgili açıklama şu şekildedir: ‘”Müellif bu mahalde Kahire ‘nin ve Nil ‘in suretlerin nakş ve tasvir itmisdiir.” (İÜKy. 126a)

TSM nüshasında (Resim 43) dağlar arasında Nil nehri üzerinde seyreden yelkenli gemi tasvir edilmiştir. Yelkenleri ayarlayan ve dümeni tutan görevlilerle birlikte gemide toplam yedi kişi seyahat etmektedir. İÜK nüshasında (Resim 44) nehrin iki yakasına içinde insanların bulunduğu uzun yapılar resmedilmiştir. Nehirde insanlar kayıklarla seyahat etmektedir. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 45) dağlar arasında süzülen nehirde içinde kimsenin bulunmadığı yelkenli gemi yüzmektedir.

Konu ile ilgili metinde ikinci bir Kahire resminden bahsedilmektedir. 124a. sayfada metnin Arapçası ile birlikte “Bu târih-i Kahire’nin suretidir” şeklinde açıklama bulunmasına karşın her üç yazmada sözkonusu tasvir bulunmamaktadır. Bu resmin tercümede esas olan resimli yazmada var olduğu, ancak TSM yazması hazırlanırken herhangi bir nedenle bu resmin yapılmadığı veya unutulduğu. İÜK ve CBL yazmalarının hazırlanmasında da TSM yazmasının örnek alınması nedeniyle bahsedilen diğer iki yazmada tasvirin betimlenmediği varsayım olarak söylenebilir..

2.3.2. Uzun Boylu Kişi

Müellif uzun boylu birinin ortaya çıkmasını kıyametin şartlarından sayarken, fitne zamanı Yemen tarafına göç edilmesi gereğini ifade eder. Mütercim yazarın Saide isimli bir kadının fesat zamanında ülkeye hükmedeceğine işaret ettiğini söyler. Tasvirin konusunu ise şu şekilde açıklar: “Bundan sonra müellif ve hâzihi sûretün fevka kürsiyyihi ‘dir. Yâni ol şahsın sureti budur ki kürsisi üzerinde oturduğu halde dimekdir. ” (İÜK y. 127a- 127b)

TSM nüshasında (Resim 46) Uzun Boylu Kişi, tepe yamacına kurulu olan tahtta beyaz sarık ve beyaz kıyafetiyle oturmakta ve karşısında ayakta duran şahsa birşeyler anlatmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 47), kapısının üstünde

Jb cjjUjj jL <ÜjU* “Mübarek bâd saadet bâd” yazılı kapalı bir mekânda ortada yeşil cübbesiyle uzun boylu kişi, karşısındaki üç kişiyle konuşmaktadır. Kapısında iki kişinin beklediği, metinde belirtilen uzun boylu şahsın tahtı arkasında kılıç ve matara tutan biri bulunmaktadır. TSM nüshasmdaki kompozisyonun kopyası olan CBL nüshasında (Resim 48), tepe yamacında kurulu tahtta başı gül şeklinde tasvir edilmiş olan figür bulunmaktadır. Karşısında yine başı yerine gül çizilmiş olan figür durmaktadır.

“ve hâzihi sûretün fevka kürsiyyihi” (bu onun kürsüsü üzerindeki resmidir) şeklindeki açıklamada yer alan                                 sözcüğün

sonunda geçen    û    ‘he’ zamiri Arapça’da erkekler için kullanılan zamirdir.

Dolayısıyla burada betimlenen Saide isimli kadın değil, kıyamet öncesinde ortaya çıkacak olan uzun boylu kişidir.

Sanat ve Doğa Harikaları şeklinde adlandırılan, içinde değişik konularda 90 resmin bulunduğu yazmadaki (Titley 1981: 30-35) bir resmin yukarıda bahsedilen Saide ile bir bağlantısının olması muhtemeldir. Tasvirde Mısır’da çölde yolunu kaybedenlere yardımcı olan bir kadın heykeli betimi (Resim 49) vardır. Ancak Mısır tarihinde Saide ile ilgili bir ayrıntıya rastlanmamıştır.

2.3.3. Yusuf

Yazar, kıyametin Hz. Yusuf un tahtına Yusuf isimli biri oturmadıkça kıyametin kopmayacağını ifade eder. Bu kişinin adı Rahim ya da Rahim sözcüğüne uygun bir isimdir. Kur’an’m kalbi Yasin Suresi, Yasin suresinin kalbi “selamün kavlen min rabbin rahim’dir. Metinde, cifr ilminin bilginlerinin bu ayetten Mısır hakiminin merhum Sultan Selim ya da Osmanlı sultanlarından biri olacağına işaret ettiği belirtilmektedir (İÜK y. 128b-129a).

TSM nüshasında (Resim 50) tepe yamacında kurulu tahtta, sol elini sağ göğsüne bastıran, diz çökmüş olan figür yer almaktadır. ÎÜK nüshasında (Resim 51) tepe yamacında kurulu yüksek bir taht üzerinde bu kez başında hâleyle betimlenmiş figür, karşısında duran iki konuşmaktadır. Tahtın hemen arkasındaki şahıs elinde kılıç tutarken tepenin arkasından iki kişi onları seyretmektedir. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 52) TSM nüshasmdaki Örneğin kopyası olup yine aynı şekilde tepe yamacında taht ve taht üzerinde oturan figür yer alır. Diğer figürlerde olduğu gibi başı gül şeklindedir.

Yusuf tasviri, konusunun belirtildiği cümlenin resimden sonra gelmesi bakımından diğer tasvirlerden ayrılmaktadır. Ayrıca metinde resimle ilgili herhangi bir açıklama yer almamaktadır.

TSM nüshasmdaki figürde hâle bulunmaması, bu kişinin Hz. Yusuf olmayıp metinde geçen; bir zamanlar hükümdarı Hz. Yusuf olan Mısır’a, kıyametten önce yine hükmedeceği bildirilen Yusuf isimli şahsın olması olasıdır. TSM nüshasının kopyası olan CBL nüshasında da hâle bulunmaması aynı düşüncenin ürünüdür. İÜK nüshasmdaki figürde yer alan (yazmada Hz. İsa figüründe de kullanılan) hâle, bu şahsın. Kur’an-ı Kerim’de adına sûre tahsis edilen Hz. Yusuf olduğunu düşündürmektedir. TSM ve İÜK nüshalarının tasvirlendiği dönemlerde Osmanlı kültüründe Mısır saltanatı için “Yusufun tahtı” (Âlî 1984: 115) ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi Hz. Yusuf küçükken kıskançlık nedeniyle kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, daha sonra kuyunun yanından geçen bir kervan sayesinde kurtulmuş. Mısır’da köle olarak satılmıştı. Uzun ve çileli bir maceradan sonra Hz. Yusuf Mısır’da yönetime geçmişti (Yusuf, 12/1-111).

Metinde kıyametten önce Mısır’a hükümdar olacak kişi hakkında açıklayıcı bilgi bulunmamaktadır. Fakat bu şahısla Eyyübilerden Mısır serdarı olan Melik Selahüddin Yûsuf (Âlî 1984: 104) kastedilmiş olabileceği gibi daha sonra yapıldığı anlaşılan ilavede bahsedilen ve Mısır’ı Osmanlı topraklarına katmış olan Sultan Selim’in ya da metinde de belirtilen (İÜK y. 129a) Osmanlı sultanlarından birinin kastedilmiş olması olasıdır.

Hz. Yusuf ve Zeliha, diğer adıyla Züleyha İslâm edebiyatında birçok mesneviye konu olmuştur. Ünlü Şehname yazarı Firdevsî’nin (ö. 1020) Yusuf u Zıılevha bu sahada ilk Örnektir. XIII. asırda yaşadığı tahmin edilen Anadolu şairlerinden Şeyyad Hamza’ın yazdığı Yusuf a Zuieyha, (Furat 1986: XII, 443) Hz. Yusuf la İlgili kıssanın Anadolu’da da ilgi gördüğünü göstermektedir.

Hz. Yusuf İslâm resim sanatına da sık sık konu olan bir peygamberdir. Yusuf u Züleyha mesnevisi yaygın olarak resimlenmiş ve mesnevi adeta mitoloji haline gelmiştir. Söz gelimi British Museum’a kayıtlı, İranda hazırlanan vel570’li yıllara tarihlenen Yusuf-u Züleyha’da Yusufun Mısır’da satılması sahnesinde Yusuf yüksekçe tabure üzerinde oturmaktadır (İnal 1995: 164, Resim 103). 21 tasvirin bulunduğu Chester Beatty kütüphanesindeki (T. 428), 16-17. yüzyıla tarihlenen. Şeyh Akşemseddin’in 12 oğlunun en genci olan ve Hamdi olarak da bilinen Hamdullah Çelebi (ö. 914/1509) tarafından kaleme alınan resimli yazmada (Minorsky 1958: 50), Hz. Yusuf un tahta geçmesi yer almaz. Osmanlı resim sanatının önemli yapıtlarından biri olan Zübtetü’t-Tevârih’m, TSM nüshasında yer alan 3 a. say fadaki (Renda 1973: Resim 3) resimde Hz. Yusuf Mısır tahtında oturmaktadır. Gençliği ve başındaki tâcla dikkat çeken Hz. Yusuf figürüne karşılık Cifru’l-Câmi nin İÜK nüshasında başında tâç yerine Osmanlılara özgü sarık bulunmaktadır.

2.3.4.            Mısır Piramitleri

Müellif metinde Mısır’ın fethiyle ilgili bir olayı aktarır. Rivayete göre Halife Me’mun Mısır’a girip piramitleri görünce oranın fethini emretti. Binbir zorlukla “7«Â-«”/sını açınca içinde altın dolu havuz bulundu. Bunun nedenini anlayamadılar. Bunun üzerine Me’mun, fethe giden masrafların hesaplanmasını istedi. Çıkan sonuçla havuzdaki altın birbirine denk geldi. Şaşkınlığını gizleyemeyen Me’mun. ‘Bunu yapan insanlar ne bilgili insanlarmış! Bu taraftan fethedileceğini bilip masraf için bu miktarda altın gizlemişler.’ diyerek hayretler içinde kaldı. Tasvirin açıklaması şu şekildedir: “Bu Mısır vilâyetinde zikr olınan Heremlerin suretidir ki, tasvir olunurr (İÜKy. 129a429b)

TSM nüshasında (Resim 53) her bir dizide üç hurma ağacı ve iki piramitin bulunduğu iki sıra piramit bulunur. Piramitler tuğladan örülmüş, sivri kubbe şeklinde tasvir edilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 54) tuğladan örülmüş, küçük tepe şeklinde dört piramit yer alırken TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki resimde (Resim 55) aynı şekilde iki sıra piramit bulunmaktadır.

Her ne kadar yazar Mısır’ı görmüşse de nakkaşların piramitleri görmedikleri, duydukları şekilde resmettikleri anlaşılmaktadır. Mısır piramitlerinin tepe şeklinde resmediimesini o dönemler Osmanlı yazınında piramitler için “Ehram Dağı” ifadesinin kullanılmasına (Âli 1984: 6, 35) bağlamak uygun olacaktır.2

2.3.5.            İskenderiyye Büyüklerinin Top Oynamaları

Yazar metinde Mısır’ın fethiyle ilgili hikayeye yer verir: Bir rivayete göre İskenderiyye büyükleri ve eşrafı, belirlenen bir günde toplanır İskenderiyye meydanında top oynarlardı. Top kimin yanına düşüp eline girerse o kişinin zamanla Mısır’a hâkim olacağına inanılırdı. Amr b. As Müslüman olmadan önce, meydanda

TSM nüshasında (Resim 56) kırsal alanda, yaya askerlerin öncülüğünde silahsız atlılar resmedilmiştir. Arkadan gelen atlılardan birisi elindeki uzun çubuğun ucundaki şemsiyesiyle ortadaki yeşil cübbeli atlıya gölge etmektedir. İÜK nüshasında (Resim 57) açık alanda ellerinde uzun çubuklarla top oynayan atlılar yer alır. Topu. resmin sağ alt.. köşesinde oturan şahıs eliyle tutmaktadır. CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 58) ise, sağında ve solunda iki ağacın bulunduğu tepe resmi mevcuttur. Tasvirde herhangi bir figür bulunmamaktadır.

İskenderiyye. İslâm tarihinde Hulefa-i Râşidİn olarak kabul edilen ilk dört halifeden Hz. Ebu Bekrin hilafeti zamanında, dönemin önemli komutanlarından Amr b. As’m Mukavkıs’ı yenerek 21/641 senesinde İslâm topraklarına katılmıştır (BelâzÛrî 1986: 309-310)

İÜK nüshasında yer alan oyun, divan şairlerinden Sun’î’nin (1485-1535) divanındaki.

Hüsn topın oynamag içün ya zer çevgândur Yâ hayâl itmekde Suri’î tab ‘ın eyler imtihan

(Ya güzellik topunu oynamak için altın bir çevgândır; veya Sun’înin şairlik kabiliyetini, hayal geliştirmede imtihan etmektir.)

şeklindeki beytinde geçen (Şentürk 1999: 202) çevgân oyunudur. Çevgân, eğri başlı değneğe verilen isim olduğu gibi bu değnekle oynanan oyun için de aynı sözcük kullanılmıştır. Karşılıklı iki takımla at sırtında oynanan oyunun gayesi ellerindeki 1,20-1.50 m uzunluğundaki değneklerle 10-15 cm çapındaki topu istenilen hedefe ulaştırmaktır (Pakalın 1983: I, 359-360) İslâm resim sanatında, çevgan oyunun betimlendiği bir çok yazma vardır. Özellikle yaygınlıkla tanınan Nizami ‘nin Hüsrev-i Şirin mesnevisinin resimli nüshalarında iki sevgilinin çevgan oynamasının benzerleri başka mesnevilerde de görülmektedir. Sözgelimi İÜK nüshasmdaki tasvirin bir benzeri 16. yüzyılın ortalarında Tebriz’de hazırlanan Saray albümünde de (TSM. Hazine 2161, y. 4a) bulunmaktadır. Tasvirde çevgan oynanan meydanın iki tarafında muhtemelen topun hedefini belirleyen ikişer sütün dikilidir. Mevlana Şemseddin Muhammed Assar el-Tebrizi (ö. 1382-32) tarafından 778/1377 yılında yazılan Mihr-ıı Müşteri adlı mesnevinin resimli nüshasında saray albümünde yer alan tasvire benzer bir kompozisyon vardır. İÜK T. 3250 numaraya kayıtlı yazmada y. 131 b de (Tanındı 1993: 457, Resim 6) Mihr Geyvan Şah Ta çevgan oynamaktadır. Meydanın her iki tarafında da ikişer sütun bulunmaktadır.

2.3.6. Kahire’ye Hükmedecek Kişi

Yazar metinde cifr ile ilgili rumuzlarla Kahire’ye hükmedecek kişiden bahsetmektedir. Buna göre Kahire’ye isminin başında elif. ba, ya ve kâf harfi, ya da içinde elif, ya, ba ve kâf harfi olan biri hükmedecektir. Elif Mısır’a hâkim olursa hakimiyeti 13 gün veya 13 ay ya da 13 yıl olacaktır. Fakat yazar bu olasılığı mümkün görmemektedir. Tasvirin konusu ise şu cümle ile açıklanmıştır: “Bu suretidir, mesnedi üzerinde” (İÜK y. 145b)

TSM nüshasında (Resim 59) duvarı mavi-beyaz çinilerle donanmış kapalı bir mekânda, diz çökmüş hükümdar tasviri resmedilmiştir. Tahtın arkasında ayakta iki hizmetkar yer alırken karşısındaki yaşlıca şahıs hükümdarı dinlemektedir. İÜK nüshasında aynı olay açık havada tasvir edilmiştir (Resim 60). Tepe yamacına kurulu olan tahttaki figür karşısında duran kişiyle konuşmaktadır. Tahtın hemen solunda ise bir görevli hükümdarın kılıcını ve matarasını tutmaktadır. CBL nüshasmdaki kompozisyon (Resim 61) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olup. tahtta oturan hükümdarla birlikte karşısında duran figür yer alır. Yanındaki hizmetkarlar resmedilmemiştir. Figürlerin başları yerine diğer figürlerde olduğu gibi gül çizilmiştir.

Osmanlı resim sanatında Osmanlı padişahlarınınm betimlendiği sahnelerde yaygın olarak kılıç ve sadak tutan iki saray görevlisi yer almaktadır. Hatta bu kalıp Osmanlı olmayan ünlü kahramanlar için de uygulanmıştır. Sözgelimi Şerif Amidi’nin Firdevsi’nin ünlü Şehname’sinden 1511’de tercüme ettiği Şehnâme-i Türki’mn 16. yüzyılda hazırlanmış resimli nüshasında (TSM H. 1522, y. 465a)

Yezdigerd taht üzerinde betimlenirken yanıda kılıç ve sadak tutan iki kişi görevli durmaktadır (Bağcı 2000: 165-166, Resim 7). Ünlü kahramanları Osmanlılaştırmada bazen matara da kullanılmaktadır. Örneğin ÎÜK nüshasmdaki tasvirde Mehdi tasvirinde (İÜK y. 85a) ve Kahire’ye hükmedecek kişinin betiminde yer alan matara. Topkapı Sarayı hazinesinde bulunan kıymetli taşlarla süslenmiş mataraya (envarter no: 3825) benzemektedir (Çağman 1987: Resim 1). 16. yüzyıl ortalarından itibaren Türk resim sanatında, Osmanlı padişahının resimlenmesinde de (Binney 1979: Cat. No. 33; Çağman 1987: Resim 4, 8, 9) görüldüğü gibi Osmanlı sultanlarını konu alan tasvirlerde, padişahın yanında genellikle matara taşıyan hasodalı ağanın bulunması (Çağman 1987: 89) burada bahsedilen hükümdarın bir anlamda Osmanlı sultanı olabileceğini düşündürmektedir. Bu padişahın da Mısır’ı Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim’in olması büyük olasıdır.

2.4. HABEŞ TOPLULUĞU’NUN MEKKE’Yİ YIKMASI

Yazar Bistâmi, metinde bir toplumun yok edilmesiyle ilgili Kur’an-ı Kerim “den ayetler aktarmaktadır. Bu ayetlere göre her toplum için bir sonun olduğu, ve Kıyamet gününden evvel her toplum için bir “helak” ya da “azap” olduğu belirtilmektedir. Daha sonra metinde Mekke’nin Habeş topluluğu tarafından kıyametten önce harap edileceğine işaret edilmiştir. Bu yıkımın nedeni emir ve meliklerin halklarına, zengin ve güçlülerin fakir ve zayıflara düşmanlıkları olarak gösterilmiş. Beytullah’ın harab edilmesinin Deccâl’dan kırk yıl sonra olacağı belirtilmiştir. Resimle ilgili açıklama çok kısadır: “Bu minval üzere nüsha-i asılda tasvir olunmuştur. ” (İÜK y. 105b-107a)

TSM nüshasında (Resim 62) tepe yamacında ortada siyah renkli Kabe tasviri yer alır. Kısa pantolonlu bir grup zenci ellerindeki kazmalarla Kabe’yi yıkmaya çalışırken tepenin arkasından bir grup siyahi insan bu olayı seyretmektedir. İÜK nüshasında (Resim 63) tepe yamacındaki bir grup beyaz insan kazmalarla Kabe’yi yıkmaya çalışmaktadır. Gökyüzünde insan başı şeklinde betimlenmiş güneş yer alır. TSM nüshasının kopyası olan CBL nüshasmdaki resimde (218b) tepe yamacına yerleştirilmiş Kabe tasviri bulunmaktadır.

TSM nüshasıdaki Kabe tasvirleri (245b, 255a) İÜK nüshasmdaki tasvirler (102a. 106a) karşılaştırıldığında yegâne belirgin fark Kabe üzerindeki örtülerde görülmektedir. Hatta TSM nüshasmdaki farklı sayfalardaki Kabe üzerinde bulunan betimlemeleri bile birbirinden farklıdır. Kabe örtüsü I. Ahmed dönemine kadar. Mısır’da dokunup işlenmiştir. I. Ahmed bu geleneği yıkarak İstanbul’da dokunup hazırlanmasını emretmiştir. O zamana kadar görülmemiş astar ve örtüler hazırlanan örtü 1609 yılında yerine ulaştırılmıştır (Sakaoğlu 1999:1, 91-92)

İlk yapıldığında bir adam boyunda olduğu rivayet edilen (Wensinck 1986 :IV,8) Kur’an-ı Kerim’de belirtildiğine göre (Bakara, 2/125-126) yapımı Hz. İbrahim dönemine kadar uzanan bir tarihe sahip olan Kabe ve Kabe’nin bulunduğu Mekke şehri. İslâmiyetten sonra ilk defa Yezid b. Muaviye’ye döneminde (60-64/680-684) Müslim b. Ukbe tarafından kuşatılmıştır. Yezid b. Muaviye’ye biat etmeyerek Mekke’de kendi halifeliğini ilan eden ve Abdullah b. Züheyr’i ve taraftarlarını kuşatan Müslim Beytullah’ın üzerine mancınık ve diğer aletlerle yağmur gibi taş yağdırmış, hatta yakıcı şeyler de attırmıştı. Sonunda Kabe yanıp yıkılmıştı (Hasan 1985: 1, 364-365), Yezid b. Muaviye döneminde ele geçirilemeyen Mekke Abdülmelik b. Mervan (65-86/685-705) saltanatında, Haccac b. Yusuf tarafından 7 ay kuşatmadan sonra ele geçirildi. Bu muhasarada da zarar gören Kabe Haccac b. Yusuf tarafından yeniden inşa edilmiştir (Lammens 1988: V, 18).

Kabe Osmanlı dünyasında en çok resimlenen imgelerdendir. Özellikle 16. yüzyılda. Sultan I. Süleyman’ın saltanatı zamanında hac ibadetinin yöntemlerini. Mekke ve Medine şehirlerini anlatan bazen mesnevi tarzında, bazen mensur eserlerin çokça resimlendiği görülmektedir. Mesnevi tarzında hazırlanmış resimli bir yazma olan Fütûlnı ‘l-Haremeyn, (TSM R. 917) hac yöresi ve yöntemleri ile ilgili bilinen en erken örnektir (Tanındı 1984: 408). Muhyi Lâri’nin (ö. 1526) yazdığı eserde ilk olarak Mekke’deki ortasında Kabe’nin bulunduğu Mescid-i Haram resmedilmiştir. Bunun dışında başta Kabe olmak üzere kutsal mekânların betimlendiği yazmalar da vardır (Tanındı 1984: 408-413). Ayrıca başka kişiler adına hacca giden kişilere rulo şeklinde düzenlenen vekâletnamelerde de Kabe tasvirleri görülmektedir. Örneğin. Bugün TSM’deki (H. 1812) 5.2×0.24 m. ebadındaki Hac Vekâletnamesi Sultan I. Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmed adına 1545 yılında hacca giden

Hacı Pîri b. Seyyid Ahmed tarafından hazırlanmıştır. Vekâletnamenin ilk bölümünde Kabe ve etrafını çeviren Mescid-i Haram’ın tasviri bulunmaktadır (Tanındı 1983a: 2-3).

2.5.              İSMİ SALİB, RESMİ ACAYİP, SIRRI GARİP OLUP YAŞ
BUDAKLA ÖLDÜRÜLECEK ŞAHIS

Tasvirle ilgili olarak Bistâmi, metinde Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktarmaktadır. Hz . Muhammed, sözlerinde doğan erkeklerin çoğu sakat ve noksan doğmadıkça, yağmur yerlerin çatlamasından sonra yağıp istenildiğinde yağmaz olmadıkça, alçaklar çoğalıp yüce insanlar azalmadıkça, küçükler büyüklere, adi insanlar yüce insanlara saldırmadıkça kıyamet kopmayacağını ve taze bir budağın. Salib isimli eğlenceye düşkün, gafil, görüntüsü acaib, sırrı garip olan emiri öldüreceğini bildirmektedir. Tasvirle ilgili sadece “Sureti budur” açıklaması bulunmaktadır (İÜK y. 134b).

TSM nüshasında (Resim 64) kapı yanında iki kadın çeng ve def çalarken öndeki kadınlardan biri dans etmekte, diğeri de sol tarafta taht üzerinde bağdaş kurarak oturan gence içki sunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 65) sağ tarafta taht üzerinde oturaran gencin önünde, ikisi def ve çeng çalan, biri de elinde kitap tutan üç erkek bulunur. Solda kapı girişinde iki kişi beklemektedir. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 66) kompozisyon olarak TSM nüshasmdaki tasvirin aynısıdır. Ancak başı yerine gül yapılmış olan tahttaki gencin karşında eğlenen kadınlar bulunmamaktadır.

2.6.            OSMANLI PADİŞAHLARI
2.6.1. Osmanlı Padişah Portreleri

Metinde, kendisinde olmayan güzel bir huyun varlığını iddia eden kişinin sonunda rezil olacağı belirtildikten sonra “Hasib (soylu, şerefli), Gusn-ıt ratib (taze dal), Dehiş (şaşırtıcı), Hamid (övgüye layık ve Mecd-i Mecid (yücenin izzeti). Osman, Saf’an. Lokman, İmrdn, Hassan, Affan, Sinan, Karun, Harun. ” rumuzları sıralanmıştır. Tasvirin konusu ile ilgili başka olay ve olgu bulumazken resimlere ilişkin açıklama şu şekildedir: “Müellif bu rumuzı yazdıktan sonra on bir nefer kimesne tasvir etmişdir . Suretleri budur didiigi anlardır ki Selâtîn-i Âl-i Osman ‘dan geçmiş padişahlardır deyü kenâr-ı kitabda kayd ü şerh bulunmuşdur. Allahü a ‘lem bi murâdi ‘l-müellifı el-kâmili el-fâdili (Allah kâmil ve faziletli müellifin kasdını en iyi bilendir)” (İÜK y. 162b-163a).

TSM nüshasında (Resim 67) iki katlı, kubbe ile örtülü kemer silsilesi ve her kemerin altında bir padişah olmak üzere I. Osman’dan III. Mehmed’e kadar toplam 13 Osmanlı padişahı oturmaktadır. Her padişahı çevreleyen kemerin üzerindeki kartuşta padişahın ismi yazılıdır. İÜK nüshasında 6 adeti 163a. sayfada (Resim 68). 8 tanesi 163b. sayfada (Resim 69) olmak üzere toplam 14 Osmanlı padişahının portresi resmedilmiştir. Padişahlar Bursa kemeri tarzında olan bir mekânda arkalarındaki yastıklara dayanarak oturmaktadırlar. CBL nüshasında (346a-347a) (Resim 70. 71) TSM nüshasmdaki yapıya benzer mekânlarda oturan toplam 24 figür resmedilmiştir. Figürlerin tamamında baş yerine gül resmi bulunmaktadır.

Tarihi çok eskilere kadar giden hatta rivayete göre Danyal Peygambere dayandırılan” (Thackston 1989: 344) portrecilik, Osmanlı resim sanatında Fatih Sultan Mehmed’le başlamış, sonraki yıllarda ise her padişahın portresinin yapılması gelenekselleşmiştir.3 Kıyametle ilgili bir yazmada Osmanlı padişah portrelerinin bulunması ilginçtir. Osmanlı padişah portrelerinin kıyamet alametlerini irdeleyen bir eserde bulunması, padişahlara kutsallık kazandırma çabasının işaretidir. Hükümdar şeceresini meşrulaştırma, önemli dini ve tarihi bireylerle bağlama amacı görülen silsilenâmelerdeki (Bağcı 2000: 194-195)padişah portreleri gibi burada da padişaharla kutsal kişiler arasında bağlantı kurma gayreti görülmektedir. Tasvirler bütün olarak ele alındığında Mehdi ile ilgili resimlerin çoğunlukta olması, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi olayları ile kıyamet alametleri arasında bağlantı kurulması bu düşünceyi güçlendirmektedir.

Tasvirde yer alan padişahların yerleşik kalıplara uygun olarak betimlenen portreleri, içinde sultan tasvirlerinin bulunduğu ilk tarihi metin olan, Seyyid Lokman tarafından Osmanlı Türkçesi ile yazılan Nakkaş Osman’ın resimlediği 1579 tarihli (Necipoğlu 2000: 30-31) Kıyafetti 1-lnsâniye fî Şemâilü’l-Osmâniye (TSM H. 1563) adlı yazmadaki padişah betimlemelerine dayalıdır. Şemâilnâme olarak da bilinen bu yazmada I. Osman’dan III. Murad’a kadar olan on iki Osmanlı sultanı farklı sayfalarda betimlenirken T,ercüme-i Cifru V-Câm/’lerden TSM nüshasında III. Mehmed’e kadar olan on üç, İÜK nüshasında I. Ahmed’e kadar olan 14. CBL nüshasında ise I. Mahmud’a kadar olan 24 Osmanlı sultanının portresi bir arada betimlenmiştir. Sultanların hily esinin metin olarak da yer aldığı Şemâilnâme ‘nin aksine Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metninde açıklama bulunmamaktadır.

Padişah portrelerinin eserin başında değilde sonunda olması ilginçtir. Bu durum yazmaların hazırlanmasında padişah portrelerini resimlenmesinin öncelikli olmadığına. Osmanlı padişahlarının kıyamet alametlerinin bir parçası olduğuna vurgu olduğun düşündürmektedir.

Metinde on bir Osmanlı padişah portresinden bahsedilmesine karşın resimli Tercüme-i Cifru’l-Câmi nüshalarında farklı sayılarda portre bulunması çeviriden kaynaklanmaktadır. CifruT-Câmi’nin çevirisi daha önce de betirtildiği gibi on üçüncü Osmanlı padişahı olan III. Mehmed (1595-1603) zamanında yapılmıştır. Metinde bahsedilen on bir portre, tercümede esas alınan “Hazine-i Amire ‘den çıkan” tasvirli nüshadaki (İÜK, y. 199b) portre sayısıdır.

TSM ve İÜK yazmalarındaki padişah portreleri sağdan sola doğru sıralanmıştır. Ancak İÜK nüshasmdaki III. Mehmed ve I. Ahmed portreleri bu sıralamaya aykırıdır. Bu iki portre üç sütun olarak tasarlanan tablonun sağ tarafına ilave edilen sütuna yerleştirilmiştir. Buna göre İÜK yazmasındaki padişah portrelerinin sıralaması şu şekildedir:

Tasvir konusu bir şiir ile açıklanmaktadır. Şiirde yıldızın ve güneşin kaybolmasından sonra tekrar döneceği ifade edildikten sonra Yunan padişahına gözünü sihirden koruması ve taşlanmış Şeytan olan İbrahim’den gafil olmaması için tenbih vardır. Metnin sonun yer alan “Bu Sultan Süleyman Merhum ile İbrahim Paşa ‘mn suretleridir'” cümlesi tasvire açıklık kazandırmaktadır (İÜK y. 159b).

TSM nüshasında (Resim 72) Sultan Süleyman merdivenle çıkılan yüksek bir alanda sağ tarafta halı üzerinde bağdaş kurarak oturmaktadır. Karşısında sadrazamı

İbrahim Paşa (sad. 1523-1536) dizlerinin üzerinde otururken hemen arkasında iki hasoda ağası beklemektedir. İÜK nüshasında (Resim 73) sağda halı üzerinde oturan Sultan Süleyman’ın karşısında yine İbrahim Paşa diz çökerek oturmaktadır. Kapı girişinde iki saray görevlisi beklemektedir. TSM nüshasmdaki tasvirin taklidi olan CBL nüshasında (327a) mekân aynı olup figür olarak Sultan Süleyman ve İbrahim Paşa gül başlı olarak yer alır. Hizmetkarlar resmedilmemiştir.

Metinde belirtilen İbrahim Paşa, Sultan Süleyman döneminin önemli sadrazamlarından biridir. İbrahim Paşa’nın kökeni için Rum, Hırvat, Frenk gibi farklı ırklar söylenmektedir. Bir rivayete göre aslen Rum olan Parga gemicilerinden birinin oğlu iken Türk korsanları tarafından ele geçirilmiş ve Manisa’da dul bir kadına satılmıştır. Kadın onu yetiştirmekte iken Manisa sancakbeyi Şehzade Süleyman tarafından alınmıştır. Bir başka rivayete göre Bosna valisi İskender Paşa, kendisinin yetiştirdiği, zeki, hoş sohbet İbrahim’i Kefe sancakbeyi Süleyman’a vermiştir. Süleyman hükümdar olunca İbrahim’i de beraberinde getirerek hasodabaşılığa tayin etmiştir. Temmuz 1523 tarihinde baş vezir olan İbrahim Paşa Mart 1529 tarihinde Sultan Süleyman tarafından verilen seraskerlik beratıyia her şeye muktedir olduğunu ilan ilan etmiştir. Fakat İbrahim Paşa’nın bu geniş yetkisini süistimal ettiği görülmektedir. Ayak takımlarıyla fazla içli dışlı olması, fazla harcama yapması, kendisi için din, devlet ve saltanat düşmanı şeklinde düşünenlerin olması dikkatleri İbrahim Paşa üzerine çekmiştir. Bu arada İbrahim Paşa ile Sultan Süleymanın eşi Hürrem Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçecek şehzadeler konusunda fikir ayrılığına düşer. İbrahim Paşa yaşça büyük olan Şehzade Mustafa’yı tercih ederken. Hürrem Sultan Şehzade Beyazıd’ın hükümdar olmasını istiyordu. Bu sebeple Hürrem Sultan İbrahim Paşa’nın ortadan kaldırılmasını istemektedir. Bütün bu nedenler bir araya toplanınca, İbrahim Paşa, Sultan Süleyman tarafından saraya çağrılarak 6 Mart 1536 tarihinde gece yarısı sarayda yatağında uyurken Cellad Ali’ye boğdurulmuştur (Uzunçarşılı 1983: II, 318, 355-539).

Metinde bir anlamda Yunan topraklarının sahibi Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’ya karşı uyarılmaktadır. Metinde ilgili yeri ilave eden kişinin yaşadığı dönemde İbrahim Paşa hakkındaki olumsuz düşüncelerin devam ettiği anlaşılmaktadır.

2.7. RUM MELİKLERİ

Metinde tasvirin konusu bir şiirle açıklanmaktadır. Şiirde hayatın geçici olduğu vurgulandıktan sonra Hâbil’le temsil edilen mazlum, Kabil’le temsil edilen zâlimden sakınması için uyarılmaktadır. Tasvire açıklık getiren açıklama ise şiirin sonundaki “Bu mülûk-i Rum ‘un suretleridir” şeklindeki cümledir (İÜK y. 166a)

TSM nüshasında (Resim 74) merdivenle çıkılan yüksek bir kürsü üzerinde bağdaş kurarak oturmuş hükümdar tasviri yer alır.. Kürsünün hemen solunda kılıç ve sadak tutan iki saray görevlisi beklerken sol tarafta iki hizmetçi padişaha altın bir maşrapa uzatmaktadır. İÜK nüshasında ikisi 166a numaralı sayfada (Resim 75). ikisi 166b. sayfada (Resim 76) olmak üzere toplam 4 portre resmedilmiştir. İlk iki hükümdar yuvarlak kemerli bir mekânda otururken son iki melik Bursa kemerli bir yapıda oturmaktadırlar. TSM nüshasmdaki tasvirin taklidi olan CBL nüshasmdaki tasvirde (349b) aynı şekilde merdivenle çıkılan yüksek kürsü üzerinde bağdaş kurarak oturan melik figürü yer alır. Diğer figürlerde olduğu gibi başı gül şeklindedir.

İlk bakışta metinde geçen Rum melikleri ifadesiyle Bizans krallarının kastedildiği anlaşılmaktadır. Resimlerden, nakkaşların metinde geçen bu ifadeyi. Rum topraklarına sahip olan Osmanlı sultanları olarak yorumladığı anlaşılmaktadır. Nitekim TSM nüshasmdaki portre, nüshanın resimlendiği dönemin Osmanlı padişahı olan ve daha önce de betimlenen III. Mehmed portresi ile örtüşmektedir. Ayrıca dönemin diğer resimleri incelendiğinde Bizans krallarının portrelerinde farklı şablonların kullanıldığı görülmektedir. Sözgelimi 1595 tarihli Doğa ve Sanat Harikaları şeklinde isimlendirilen eserde (BL. Harleian 550 Rieu 104. y. 29a) iki Bizans kralının Hıristiyan kilisesinde iki papaz tarafından karşılanmasını betimleyen tasvirde (Resim 77) Bizans kralları ince işlenmiş taçı olan, Osmanlı padişahlarına özgü olmayan kıyafetler giyinmiş figür şeklinde resmedilmiştir (Titley 1981: 31, Resim 10). Halbuki burada tamamen Osmalı padişahlarına özgü başlık ve kıyafet modelleri kullanılmıştır.

2.8. DÜNYANIN SONUNUN YAKLAŞMASI 2.8.1. Dünya Şehirleri ve Kalelerinin Tasviri

Metinde. Hz. Muhammed’e atfedilen, “Kıyamet şu on alamet görülmeden kopmaz: Dumanın görülmesi, Deccâl’in çıkması, Dâbbetü’l-Arz’ın çıkması, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu İsa’mn inmesi, Ye’cüc-Me’cüc’ün çıkması. Doğu tarafında büyük bir yer çöküntüsünün olması, Batı tarafta büyük bir yer çöküntüsünün olması, Arap yarımadasında büyük bir yer çöküntüsünün olması.” hadisinden sonra yazar kendi yorumunu aktarır. Bu yorumda, zamanında öldürmenin yaygınlaştığı, her yerin kan tufanı olduğu, bir çok kentin harap olduğu. İran ve Turan ülkelerinin harap olmakla karşı karşıya kaldığı, Rum denizinin arka tarafında sağlam yer kalmadığı vurgulanmaktadır. Yazar, dünyanın tadının kalmadığını ve süresinin tamamlandığını belirttikten sonra dünyadan uzaklaşan kişileri takdir ederken, dünyaya meyledenlere ise beddua etmektedir. Yazar bedduadan sonra tasvirin içeriğini şu şekilde açıklamaktadır: “Dünyanın şehirlerinin ve kalelerinin ve hahrlarımn ve azîm nehirlerinin sureti budur ki tasvir olundu” (İÜK y. 11 Ob-11 la).

Metinde, tasvirin dünyaya ait şehir, kale,deniz ve büyük nehirlerinin sureti olduğu belirtilmiştir. TSM nüshasında (Resim 78) dere ve tepelerin yer aldığı geniş kırsal alanın değişik bölgelerine yerleştirilmiş iki kale ve bir yerleşim merkezi bulunmaktadır. Kırsal alanlara eğlenen avlanan insan figürleri yerleştirilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 79) içinde yüzen bir geminin bulunduğu denize bakan tepelerde birkaç yapıdan oluşan yerleşim yerleri yer alır. Her hangi bir figür ve ağaca yer verilmeyen tasvirde nehir ve deniz siyaha boyanmıştır. CBL nüshasında (Resim 80) TSM nüshasından farklı olarak canlı imgelere yer verilmemiştir.

Yazarın dünyanın sonu ile ilgili karamsarlığı ve felaket senaryosu dönemin kıyametle ilgili diğer kitaplarında da görülmektedir. Bu kitaplarda hangi milletin helakine hangi felaketin neden olacağı belirtilmektedir TSM nüshasında doğa ve doğa ile içice yaşayan insanların resmedildiği bir tasvir yer almaktadır. Metin bir felaketten söz ederken tasvir tamamen aksi bir durumu canlandırmaktadır. Tepelerin arasında nehirlerin aktığı bir. ortamda, kırlarda eğlenen ve avlanan insanlar, neşeyle koşan vahşi hayvanlar; karamsarlığın aksine mutluluğu, neşeyi ve yaşama sevincini aktarmaktadır. İÜK nüshasında, yamaçlarındaki binalarla dağlar, dağlar arasından denize akan nehir, denizde yüzen bir yelkenli adeta fırtına öncesi sessizliği hatırlatmaktadır. Figürün bulunmaması resmi durağan hale getirmiştir. CBL nüshasında figürlere yer verilmezken sadece doğa ve birkaç yapı tasviri yer almaktadır.

2.8.2. Dünya Haritası

Yazar metinde Dünyanın Hz. Muhammed zamanındaki durumunu aktarmaktadır. Buna göre o dönemde 17.000 şehir, 1000 melik vardı. Kuzeyde Rum denizi1, Sakalibe denizi, Curcan denizi, Fars denizi, Sin denizi, Hind ve Sind denizi bulunmaktaydı. Bu açıklamadan sonra dünya hakkında teknik bilgilere ver vermektedir: Dünyanın feleğe göre oranı daire içindeki nokta gibidir. Felekte 1029 yıldız olup en küçük yıldızın büyüklüğü bile dünyanın 18 katı kadardır. En büyük yıldızın büyüklüğü yeryüzünün 117 katıdır, Felek 360 derecedir. 1 derece 25 fersah, bir fersah 3 mil, bir mil 1000 kulaç, bir kulaç 4 zira, 1 zira 24 parmak, 1 parmak 6 arpa eni. 1 arpa eni 6 katır kılı eni kadardır. Yeryüzünün en düşük yeriyle arş arası dünya yılıyla elli bin yıllık yoldur. Bistamî, açıklamaların sonunda tasvir konusuna değinir ve uzun bir açıklama yapar. “Müellif-i kitâb eydur: Bu mezkur olan ekâlim-i seh ‘anın (yedi iklimin) suretleri budur ki, denizleri ve dağları ve beriyyeleri (kara parçaları) ile ve şehirleri ve müteaddid (sayısız) hisarları hususan (özellikle) Mekke şehri ve Medine-i münevvere tasvirleriyle ve yeryüzünde bunlardan gayri (başka) ne var ise Nil ve Fürat ve Sîhun ve Ceyhun ve Tuna ve Sava ve Truva gibi ve bunlardan mâ adâ (geri kalan) yüksek dağlar ve beriyyeler ve Cebel-i Kaf (Kaf Dağı) ve Sedd-i İskender’in ardında olan Ye ‘cüc-Me ‘cüc kavmi gibi bu cümlenin suretidir, nakş ve tasvir olunur. ” (İÜK y. 113a-l 13b)

TSM nüshasında (Resim 81) Ortada Afrika ve Avrasya haritasının yer aldığı büyük bir küre ve bu kürenin dört köşesinde dört melek tasviri yer alır. Kıtalarda yerleşim alanları kubbeli yapılar veya kaleye benzer küçük şekillerle belirtilirken Kabe diğerlerine oranla daha büyük olarak çizilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 82) TSM nüshasından farklı olarak Amerika kıtasınının sahilleri yer alırken köşelerde melek figürlerine yer verilmemiştir. CBL nüshasmdaki dünya haritası (Resim 83) diğer tasvirlerde olduğu gibi TSM nüshasmdaki haritanın kopyasıdır. Ancak haritanın köşelerine melek figürleri yerleştirilmemiştir.

TSM nüshasmdaki tasvirde dört köşesinden birer meleğin tuttuğu, üzerinde Avrupa. Afrika ve Asya’nın yer aldığı, merkezinde Kabe’nin bulunduğu bir dünya mevcuttur. İslâm resim sanatında dünyanın melekler tarafından taşındığı fikrini canlandırılması sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda sadece dünyayı değil genellikle gökkubbeyi taşıdığı fikri vurgulanmaktadır. Sözgelimi Tİmurlular devrinde Sultan İskender Bey için hazırlanan 1411 tarihli Londra-Wellcome Enstitüsü Kütüphanesinde bulunan bir Burç kitabında on iki burcu çeviren dört melek vardır (Irvvin 1997: s. 202-203). Osmanlı resim sanatında da bu gelenek karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Zübdetü ‘t-Tevârih ‘in TİEM nüshasında yer alan tasvirde, burç kuşağında (TİEM. T. 1973, y. 6b) her köşede ikişer olmak üzere toplam 8 melek yer almaktadır. Osmanlı resim sanatı dışında da benzer betimlemeler görülmektedir. Sözgelimi 17. Yüzyılın başında vezir Kalender Paşa tarafından düzenlenip Sultan I. Ahmed’e sunulan fa] kitabı anlamına gelen, içinde 35 tasvir bulunduğu, genellikle Kuran’da adı geçen peygamberlerin ve onların karakterleriyle ilgili bir olayı, mucizeyi ya da kahramanlığını tasvir ederken, resmin karşı sayfasındaki metin bu resmi açan kişinin falının yer aldığı Falname’de de (Okaslıa 1981: 73: Tanındı 1996: 54; Mahir 1999: 175) aynı şekilde dört meleğin taşıdığı burç kuşağı (TSM, H. 1703) bulunmaktadır.

TSM nüshasmdaki tasvirde, köşelerde yer alan melek figürleri, burç kuşaklarında yapılan melek figürü geleneğinin yansıması olarak görülebileceği gibi. Kazvîni’nin (Ö.1283) kaleme aldığı, coğrafık ve kozmoğrafık eser olan Acâibü’l-Mahlûkâfm (Kut 1988: I, 314; Streck 1988: 529) resimli nüshalarındaki (TSM. Ahmed 3632; British Library, Add 7894) meleğin dünyayı elleriyle tutmasından da (And 1998: 76-77) anlaşıldığı üzere, dünyanın meleklerin sayesinde boşlukta durabildiği inancının yansıması olarak da düşünülebilir. İÜK nüshasında (y.l 13b) herhangi bir melek figürü kullanılmamıştır.

Denizci Kemal Reis’in kardeşinin oğlu olan Piri Reis’in (ö. 1554) 1513’de doğum yeri Gelibolu’da ceylan derisi üzerine çizdiği ve 1517’de Kahire’de Sultan

Selim I’e takdim ettiği haritada (İnan 1974: s. 9, 27; Piri Reis 1988: 20-23;) Amerika kıtası resmedildiği halde TSM nüshası ve kopyası olan CBL nüshalarında bu kıta hakkında herhangi bir işaret bulunmazken, arada fazla zaman farkı olmamasına karşın İÜK nüshasında Amerika kıtasının sahilleri resmedilmiştir. Aynı tasvirde meridyenlerin ve ekvator çizgisinin de belirtilmesi dikkat çekicidir. İÜK yazasındaki haritanın üslubu, özellikle kıyıların betimlenmesi bakımından Ali Macar Reis tarafından hazırlanan 1567 tarihli haritanın (Renda 1990: 285) üslubuna benzemektedir.

17. yüzyılda İstanbul’da 8 dükkanda 15 haritacının çalışması, haritacılığın İstanbul’da ne derece gelişmiş olduğunu göstermektedir. Evliya Çelebi’ye (1611-1682) göre Latince de bilen bu kişiler “Kitâb-ı Atlas”, “Minör”. “Coğrafıyye” ve “Papamonta” isimli kitapları okuyarak Karadeniz, Akdeniz .Okyonus. Umman Denizi ve Hazar Denizi gibi diyarları çizerlerdi (Evliya Çelebi 1996:1. 236).

Osmanlı haritalarında Kabe belirgin bir şekilde çizilirken, dünyanın diğer önemli şehirleri, birbirine bitişik 3-5 yapıdan oluşan minyatür yapılarla işaretlenmiştir. Haritalarda önemli merkezlerin bu şekilde birkaç yapı ile betimlenmesi Eğribos adası haritasında (y. 64b-65a) ve Midilli adası haritası örneklerinde olduğu gibi (y. 73b-74a) Kitâb-ı Bahriye “de de görülmektedir (Piri Reis 1988: 288-289, 322-323) Yüksek bir dağla ortadan ikiye bölünmüş olan Asya kıtasının doğusunda herhangi bir kentin işaretlenmemesi TSM ve CBL nüshalarında dikkati çeken bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır.

Haritalardaki yapıları incelediğimizde haritaların günümüz haritalarına göre ters yönde çizildiği görülmektedir. Çizimin bu şekilde ters olması. Kabe’nin merkez olarak görülmesine bağlanabilir. Kabe Osmanlı Devletine’e göre güneyde kalınca, harita bu yöne göre şekillenmektedir.

2.10. MEHDİ İLE İLGİLİ OLAY VE OLGULAR

Cifru ‘l-Câmi nüshalanndaki tasvirlerin önemli bir bölümü Mehdi ile ilgilidir. Konu olarak bizzat Mehdi’yi’ele alan TSM ve CBL nüshasında 3, İÜK nüshasında 4 tasvir vardır. TSM nüshasında Mehdi tasvirlerinin birinde, yalnız ve taht üzerinde resimlenirken diğer ikisinde taraftarları ile birlikte ele alınmıştır. İÜK nüshasında bütün tasvirlerde taraftarlarıyla birlikte resimlenmiştir.

2.10.1. Mehdi’nin Geleceği Şehir: Rum Şehri, Melikleri ve Pab

Yazar metinde Mehdi’nin özelliklerinden bahsederken İslâm askeri ve “evlâd-ı İshakdan yetmişbin âdem ile” Rumiyye şehrini tekbir ile fethedeceğini belirttikten sonra ismini açıklamadığı ‘büyük savaş’ ile “Rumiyye-i Kübrâ” nin (Büyük Rum) fethi arasında altı yıl geçeceği ve yedinci senesinde Deccâl’ın ortaya çıkacağını iddia eder. Bistâmi bundan sonra Rum şehrinin ayrıntılarını anlatır: Rum şehrinin sarı bakırdan bin kapısı vardır ve bu kapılarında akrep ve yılanları uzaklaştırmak, şehri yabancılardan korumak için tılsımlar vardır. Şehrin ortasında her türlü kuşun satıldığı kuş pazarı denilen meydan vardır. Rum ülkesinin hükümdarına “Pâb” denilir. Bistâmi, tasviri ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır: “Bu nakş olman tasvir Medine-i Rumiyye’nin ve meliklerinin reyn-i Pâbın ve bazı beylerinin suretleridir ki evdâ’ ve etvarlarıyla ve esbâb ve âlât ve tabi ü alem ve atlarıyla ve asker ü uluclarıyla ve ellerinde tefekkulleriyle tasvir olunur” (İÜK y. 86a-8öb)

TSM nüshasmdaki tasvirde (Resim 84)’ tepelerin arkasında atlı ve yaya insanların bulunduğu bir ortamda, sahilde, ikisi oturmuş vaziyette diğerleri ayakta şapkalı beyler yer alır . Altta .ise deniz ve denizde demir atmış yelkenli gemilerin tasviri bulunmaktadır. İÜK nüshasında şehir (Resim 85) metinde anlatıldığı gibi tasvir edilmiştir: Surlarla çevrili, ortasında Dikilitaş’ın bulunduğu meydanı ellerinde kuşları tutan satıcılar doldurmaktadır. Kentin dışında ise beyaz atlı “Pab”a tüfekli askerler öncülük yaparken, arkasında şehrin diğer büyükleri takip etmektedir. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 86) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyasıdır.

Bistâmi’nin sözünü ettiği İstanbul’un koruyucu tılsımlarının benzerlerini Evliya Çelebi’nin Seyahatname”sinde de bulunmaktadır. Evliya Çelebi İstanbul’un kurucusu Kostantin’in, İstanbul’u 27 beladan korumak için 27 tılsım yaptırdığını bildirmektedir ve bu tılsımlardan 23 tanesinin yeri ve şekli hakkında bilgi vermektedir. Metinde yer alan İstanbul’un kapılarında akrep ve yılanları uzaklaştıran tılsımla Seyahatname’deki tılsımın yerleri farklıdır. Seyahatname’de. tılsımın yeri At Meydânı olarak gösterilmektedir. Meydandaki üç başlı ejderin İstanbul’a yılan çıyan ve akrep gibi zehirli hayvanların girmesini engellediğini belirten Çelebi, tılsımın etkisiyle ilgili bir örnek de vermektedir: II. Selim at üzerinde giderken “Bozdoğan mücevher topuz” ile batıya bakan ejderin alt çenesine vurmuştur. O zamandan sonra İstanbul’un batı tarafında yılanlar yaygınlaştı. Eğer ejderin diğer başlarına da zarar vermiş olsaydı İstanbul berbat olurdu (Evliya Çelebi 1996: I, 25-26) Bazı kaynaklarda bu tılsımı yapan kişinin ismi de geçmektedir: “Şehirden şehire, ülkeden ülkeye dolaşan ve her gittiği- yerde şeytanî tılsımlar yapan Tyanalı Apollonios. Roma’dan Bizans’a geldiğinde halkın isteği üzerine şehir halkını yılan ve akreplerden kurtaran tılsımları yaptı ve asiller meclisinde atların yol açtığı kargaşaya son verdi” (Yerasimos 1998: 91-92) Seyahatname’de tılsımlarla ilgili bölümde Tavuk Pazarı denilen yer adı (Evliya Çelebi 1996:1, 24) geçmektedir. Tavuk Pazarı ile Cifru ‘l-Câmi ‘de Kuş pazarının aynı olması olasıdır.

2.10.2. Mehdi’nin Geleceği Şehir

Yazar bu bölümde Önceki bölümde geçen Rum şehrindeki ayrıntıları açıklamaya devam eder. Bu şehirde, içerisinde tamamı zümrüt yeşili taş duvarla örülmüş, mütercimin mihrap veya kütüphane olarak yorumladığı “mezbah”m bulunduğu Beyt-i Mukaddes üslubunda yapılmış bir kiliseden bahseder. Açıklamalarında yakutlarla aydınlanan kilisenin 18 altın kapısı olduğu da yer alır. Hz İsa’nın doğumundan 754 yıl önce kurulduğunu söylediği şehrin Doğu kapısı ile Batı kapısı arasındaki mesafenin 28 mil olduğu ve bu şehrin kalınlığı 11 zira. yüksekliği 42 zira olan iki sıra surları vardır. Yazarın şehir betimlemesinde, denizden şehre nehir gibi bir dil girdiği, buradan yelkenleriyle şehir içine girip alışveriş ettikleri, ayrıca bu şehirde 1200 kilise 1000 hamam ve 200 han bulunduğu mevcut olduğu yer alır. Metinde tasvir detaylı açıklaması bulunmaktadır: “Ol medîne kenîsesiyle ve kenîsede olan timsâlleri ve mezbahiyle ve şehrin içinde olan nehirleriyle ve gemileri ve şâir evsâfı ve frenk beyleri ve atları donlarıyla bu mahalde tasvir olundu” (İÜK y. 86b-87b)

TSM nüshasında yer alan tasvirde (Resim 87)’ kubbelerle örtülmüş dikdörtgen yapıya sahip revaklı avlunun üst tarafında, yanında minberi olan kubbe ile örtülmüş yüksek bir yapı bulunmaktadır. Avlunun alt tarafında ise açık alanda, ortadaki hurma ağacı altında sivri kubbe ile örtülmüş küçük tek mekânlı yapı tasviri yer alır. İÜK nüshasında (Resim 88) karaya doğru girintileri bulunan denizde yelkenli gemiler yüzerken, sahilde kulesiyle kubbeli tek mekânlı bir yapı görünmektedir. Yapının ortasında bulunan kürsünün üzerinde tünemiş yeşil renkli kuşa, çevresinde insanlar şaşkınlıkla bakmaktadırlar. Yapının dışında ise atlı ve yaya beyler dolaşmaktadır. CBL nüshasında (184b) TSM nüshasmdaki tasvirin sadece doğa ile ilgili kısmı kopya edilmiştir. Herhangi bir hayvan ya da insan figürüne yer verilmemiştir.

İÜK nüshasmdaki tasvir TSM nüshasmdaki tasvire göre metinle daha uyumludur. Metinde, şehirdeki “mezbah ” olarak isimlendirilen yapı ön planda iken gerek TSM. gerekse CBL nüshasmdaki tasvirde herhangi bir yapıya rastlanmamaktadır. İÜK nüshasmdaki tasvirde yapının içindeki “mezbah “ın ayrıntısına dahi önem verilmiştir. Metindeki anlatım ve İÜK yazmasındaki resim İstanbul’u anımsatırken TSM nüshasında Mescid-i Nebî resmedilmiştir. Nakkaşın, sahnede Mescid-i Nebî’yi betİmlesinİn iki nedeni olabilir. Tercüme-i Cifi-u’l-Câmi metninde kilisenin Beyt-i Mukaddes’e benzetilmesinden dolayı nakkaş Mescid-i Nebî’yi betimlemiş olduğu düşünülebilir. Bir diğer olasılığa göre ise. İslâm kültüründe Mehdi’nin çıkış yerleri arasında Medine’nin de zikredilmesiyle ilgili olabilir. (el-Hüseyni ty: 162).Nakkaş bu rivayete göre Medine’yi temsilen Mescid-i Nebi “yi betimlemiş olabilir. TSM yazmasındaki Mescid-i Nebi’nin tasvirinin benzerlerine Fas”da doğan (ö. 1470), Ebu Abdullah Muhammed Şeyh Süleyman el-Cezuli es-Samlâli tarafından düzenlenen çeşitli Salavat-ı Şerif ve dualardan oluşan, 16. yüzyıldan sonra bir çok resimli nüshası hazırlanan (Tanındı 1983: 410; İbn-i Cheneb 1988: III, 155; Pakalın 1993: I, 420) Delail-i Şerif de denilen Delâil-i Hayrat yazmalarında rastlamak mümkündür. Aynı şekilde Binney kolleksiyonunda

2.10.3. Dikilitaş, Ayasofya ve Bakır At Anıtları

Müellif Bistâmi, bu bölümde Rum şehrini Kostantiniyye olarak netleştirir ve bu şehir hakkında ayrıntılı bilgiler vermeye devam eder. Yazarın aktardığı bilgilere göre. Kostantiniyye Hıristiyanlık dinini ilk açıklayan ve düzene koyan hükümdar Kostantin tarafından kurulmuştur. Kentin iki tarafı deniz, bir tarafı karadır. Yedi kat suru oiup büyük surun yüksekliği 20 arşındır ve 100 kapısı vardır. Büyük kapısına altın kapı denilir ve som altınla kaplanmıştır. Bu şehrin surunda, dışarı doğru taşan bir “fasih”1