SİYASET


 “İlk izlenimlerimizin bizi en fazla yanılttığı alan politikadır.”

David Hume

 “Bizim siyasal düzenimizin temel özelliği, halkımızın yasama ve yö­netmenin kurallarını saptama ya­nında; bunları değiştirme yetkisine de sahip olmalarıdır.”

George Washington

“Kuşku ve yanılgı da, sonumuzu getirmekte bombalar kadar etkili­dir.”

Kenneth Clark

 

“İnsanları yönetme sanatı üzerin­de duranların hepsi de, imparator­lukların geleceklerinin gençlerin eğitimine bağlı olduğunu belirtir­ler.”

Aristo

 

“İki yanlış bir doğru etmezse, üçüncüyü uy­gula!”

 Nixon’un siyasal ilkesi:

“Pireyi Deve Yapma Sanatı: Siyasal Skandallar ve Sonuçları”, “Eğrelti Otları”, “Özgürce Gezintiler”, “Romanlardaki Aşk”, “Fransız Mutfak Sanatı”, “Siyasal Alanda Başarı Üzerine incelemeler”, “Egemenlik ve Kamu Yararı”, “Şarlatanların Arabaları”, “Herkesi Yanıltma Yolları”, “Berrak”

Siyasetçinin okuduğu kitaplar

 

“İçinde yaşadığımız çevrenin bozu­lup kirlenmesi tehlikesinin büyük­lüğüne karşın, vurdumduymazlı­ğımız etkin önlemler alınmasını engelleyecek ve bu, kamunun bü­yük bir yıkımla uyanmasına kadar böyle sürüp gidecek…”

Michael Kitzmiller

“İyi yönüyle kamuoyu oluştur­mak, bilgi sunmak ve düşünceleri açıklığa kavuşturmaktır. Ama kötü yönlü propaganda yapmak, yanlış bilgiyle düşünceleri saptır­mayı amaçlar.”

John W. Hill

“‘Amerikanizm-Özgürlük-İsa’, seçim propagan­daları için bir altın anahtar sözcü­ğüdür.”

Warren Harding

“En önemli sorumluluğumuz, slo­ganlarla çözümleri birbirleriyle karıştırmamaktır.”

Edward R. Murrow

 “Aslında güvence ve mutluluk dö­nemleri insanlık için daha çok teh­like taşır. Çünkü bu dönemlerde kötülükler ortadan kalkmaz, hatta yenileri belirir. Ne var ki bu kö­tülükler savsaklama ve gevşeklik eğilimlerimizin sisleri altında giz­lenir.”

John Gardner

“Politikaya atılmaya karar verdi­ğimde, bu yolun sonu cehennemdir demişlerdi, ama dedikleri yerin, birkaç kilometre ötede, üstü kub­beli bina olduğunu doğrusu hiç düşünmemiştim.”

Ab ra ham Lincoln

“Gözlerimi kaparım, Partimin dediğini yaparım!”

William S. Gilbert

“Politikacılarımızın iş başında kal­malarında en önemli etken, Ame­rikan seçmeninin bellek zayıflığı­dır.”

Will Rogers

“Makamın kişiyi yücelteceği sözü kadar yanlış bir söz olamaz.”

Lord Acton

  “Politikacıların hepsi de yoğurdu aynı kaşıkla yerler!”

W. I. E. G ates

“Ülkemiz iyiye gidiyorsa bu böyle sürmeli; kötüye gidiyorsa yönü düzeltilmelidir.”

Cari Schurz

“Dört eyaletin yasama organları­nın benden yana olmaları gereki­yordu. Bunları paramla destekle­yerek oluşturma yolunu seçtim. Böylece iş bana çok daha ucuza mal oldu.”

Jay Gould

“Tutsaklığı kaldırdık, ama ırkçılığı değil.”

Henry Steele Commager

“Artık bağımsız adalar dönemi kapandı.”

Edna St. Vincent Millay

“Karnımızı, fırıncının, bakkalın, kasabın iyiliksever oluşlarından dolayı değil; onların kâr bilinçleri nedeniyle doyurabilmekteyiz.”

Adam Smith

“Politika dediğimiz şey, değer ver­diğimiz konu ve olayların kamuya mal edilmesidir.”

Willard Gaylin

 “Güçlü nedenler, güçlü eylemlere yol açar.”

W . Shakespeare

 “Başlangıçta bando mızıka, Sonunda hava cıva!”

Wentworth D. Roscommon

“Geraid Ford, seçimi yalnızca tek bir oy fazlasıyla kazandı ve hiç kimse de sayımın yinelenmesi is­teğinde bulunmadı.”

Bn. Berrak

“Anayasamıza göre herkes, kendi­sini budala durumuna düşürme hak ve dokunulmazlığına sahip­tir.”

John Ciardi

“Az çabayla çok sonuç…”

R. Buckminster Fuller

“Tartışmaları canlandırırım diye her zaman topuzu omuzunda do­laşırdı.”

Fred Ailen

 “İnsanların eskiden beri ortak dav­ranışı olan yerel kapsamda ‘yu­vayı pisletme’, bugün artık genel kapsamda görülüyor.”

Kenneth Boudling

“Cahilliğin farkında olmamak, ca­hillik hastalığıdır.”

Bronson Alcott

“Yenilenlere, ağlayacak gözden başka hiçbir şey bırakılmamalı­dır.”

Bismarck

“İnsanoğlunun en soylu yaratık olduğunun kanıtı, başka bir can­inin bunu yadsıyamamasıdır.”

G. C. Lichtenberg

“Özgürlük de yozlaşabilir; hele sı­nırsız özgürlüğün yozlaşması da sınırsız ölçüde olur.”

Gertrude Hinunelfarb

 “Beşik sallayan eller, dünyayı ye­rinden oynatacak bir gücü simge­ler.”

‘Peter de Vries

“Yeni bir dünya kurmak için geç kalmış değiliz.”

Alfred Lord Tennyson

 “Dünyamızın kanı akar Ve doğa anamız olan-biteni seyre­der, Bir yandan da dizini döver…”

John Milton

“Altta kalanın canı çıkar; becerik­liler yaşar, gelişir, Ne var ki bunu söyleyenler Becerip de üste çıkanların ta ken­dileridir!”

Sarah N. Cleghorn

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

BARIŞ


“Düzenin kargaşadan, yaratmanın yıkmadan daha iyi olduğuna ina­nıyorum. Barışı kavgaya, bağışla­mayı kin gütmeye üstün tutuyo­rum. Kanımca bilgisizlikten değil, bilgiden yana olmalıyız. İnsanları sevmek, katı doğmalardan çok daha değerlidir… Bilimsel alanda­ki tüm ilerlemelere karşın insan­oğlu, son 2.000 yıllık süre içinde fazla değişmiş değildir. Bu neden­le tarihten öğreneceğimiz daha pek çok şey bulunuyor. Bu arada tarihin bizim kendimiz olduğunu da unutmayalım.”

Kenneth Clark

“Dünyamız, nükleer devlerle, ba­rışçı cücelerin dünyasıdır.”

General Omar Bratlley

“Uluslararası bir gerginlik silahlı çatışmaya dönüşürse herkes kay­beder, bu önlenebilirse herkes ka­zançlı çıkar. İşte bu yüzdendir ki ara-sıra uluslararası forumda savunulan konulardan birkaçını kaybedip, karşılığında herkesin yasal düzen altında ve barış içinde yaşayacağı bir dünya kazanmak çok daha iyidir.”

Dvvight D. Eiscnhowor

“Hepimiz tarihin çocuklarıyız.”

Clifton Fadiman

“Bir ülkenin barışı korumak için yalnızca tarafsızlığını duyurmak­la yetindiği 19. asrın o eski güzel günleri çoktan gerilerde kaldı.”

William L. Slıirer

“Ya el ele,

Ya ölüme!”

Bertrand Russel

“…En değerli güzellik Yaşamdaki bütünlük,
Canlılarla cansızlar Arasındaki birlik,
Evrendeki Tanrısal güzellik…
Bir de kimsenin uzak kalamaya­cağı
Aşk!…”

Robinson Jeffers

“Tüm şehirler çılgınlıklarla dolu­dur. Ama oralarda çılgınlık ağır­başlılık sayılır.

Tüm şehirler güzelliklerle doludur. Ama oralarda güzellikler de asık yüzlüdür.”

Christopher Morley

“Teknolojiyi tümüyle yermek, tuz­dan arındırılmış deniz suyu ile ye­şeren bahçeleri görmezlikten gel­mek; onu gözü kapalı övmek ise Hiroşima’yı unutmak demektir.”

Stuart Chase

“Uygarlığımızın yolları konserve kutularıyla döşelidir.”

Elbert Hubbard

“Gerçi 200 yıl öncesine göre daha akıllı, daha ileri görüşlü, daha az benciliz; ancak bu olumlu özellik­ler yönünden yeterli düzeye eriş­miş sayılmayız. Yüzyılımızın ba­şından bugüne kadar akıl ve er­demde sağladığımız gelişmeler he­nüz gerekenin çok gerisinde bulu­nuyor.”

J. W. Krutch

 “Bunalım, istem yetersizliğinden değil, sunu yetersizliğinden kay­naklanmaktadır. Yetersizliklerin başında besin yetersizliği (ve besin ürünleri fiyatlarının hızla yüksel­mesi) ile petrol yetersizliği (ve enerji fiyatlarının hızla yükselme­si) gelmektedir.”

Leonard Silk

 “Dünya adlı uzay gemimizi öteki uzay gemilerinden ayıran başlıca fark, elimizde kullanım yönerge­sinin bulunmayışıdır.”

R. Buckminster Fuller

 “Uygarlığın en ileri adımı, boş za­manlan bilinçli olarak doldurabilmektir.”

Amold Toynbee

“Yuva, içindekilerin varlığıyla şen­lenir.”

E. B. White

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

SAVAŞ


“Savaş da bütün öteki soyguncu­luk yöntemleri gibi pek az kimse­ye çıkar sağlar; zararını ise ondan yararlanamayanlar yüklenir.”

Smedley Butler

“Barış, savaştan daha zordur. Çünkü savaş yalnızca tek taraf; barış ise en az iki taraf gerektirir.”

Ray Kafalı

“Uygarlığımız ilerlemiyor diyeme­yiz. Çünkü her savaşta daha yeni öldürme yöntemleri kullanılıyor.”

Will Rogers

“Dünyadaki tüm nisanların, ‘Dün­ya vatandaşları'; ya da ‘Dünya Savaşçıları’ olma arasında yapa­cakları seçimin ivediliği gün geç­tikçe artıyor.”

Norman Cousins

“Barış, savaştan her zaman daha iyidir. Çünkü barış zamanında oğullar babalarını; savaşta ise ba­balar oğullarını gömerler.”

Croesus

“Kendi ülkemizin orduları—her ülkenin öne sürdüğüne göre— baş­ka ülkelerin saldırılarını önlemek; ama başka ülkelerin orduları —pek çok kişinin inancına göre-— saldır­mak içindir.”

Bertrand Russel

“Kolların, bacakların havada sav­rulduklarını görmekten çok hoş­lanıyorum.”

Albay George S. Patton II

“…Ayrıca sırf kolayımıza geldiğin­den, yarınlarımız için gerekli kay­naklarımızı bugünden yağmala­ma ve böylece günümüzü gün et­me hevesinden de caymak zorun­dayız.”

Dwight D. Eisenhower

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

SÖMÜREN EKONOMİ


“Bir girişim ne kadar parlak olursa ol­sun, temelinde yüce bir itici güç yoksa önemli sayılamaz.”

François de la Rochefoucault

 “Ekonomik büyüme yalnızca ge­reksiz değil, aynı zamanda yıkıcı­dır.”

Alexander Saljenitzin

 “Tüm ekonomik çabalar, yıkımı önlemeye değil; tam tersi, hızlan­dırmaya yönelik görünüyor.”

Kenneth E. F. Watt

“Bilgiçlerden hiç etkilenmedik­lerine kendilerini inandırmış olan­lar, genellikle içi geçmiş bir ekono­mistin tutsağıdırlar.”

John Maynard Keynes

“Sen tu­tumlu ol, ben de senin vergini in­direyim; böylece daha çok para harcama olanağına kavuş!”

 Ford’un ekonomik ilkesi:

“Herkes orduya yazılırsa ortada işsiz kal­maz!”

Ford’un iş yaratma ilkesi:

“Benzin ve mazot tüketimini azal­tırken, rahat araç kullanmanız için yeni yeni yollar yapacağım.”

Ford’un enerjiyle ilgili ilkesi:

 

“Zenginliğe sırtını dayayan soylu­luk ülkemizde hızla oluşuyor. Bir ülkenin ortak refahının en büyük engeli bu tip soyluluktur.”

Peter Cooper

“Amaç, halkın alması için daha çok mal üretmek değil; onlara iyi yaşamaları için daha çok fırsat sağlamak olmalıdır.”

Lewis Mumford

“İlerleme ve gelişme ancak kişile­rin üstün çabalarıyla sağlanabilir. Siz de kişilerden birisiniz!”

Charles Tovvne

“Büyük şirketler, şimdiye kadar pek çok kez, ‘söyleme’ ve ‘yalan söyleme’ özgürlüklerini birbirine karıştırdıklarındandır ki, özgür­lükleri zorunlu olarak kısıtlanmış­tır.”

Carl Becker

“Para yuvarlaktır. Onun için de avucumuzdan yuvarlanıp gider.”

Sholom Aleichem

“Bir holding şirketlerinden belli­dir.”

Ellis O. Jones

“Kaderin tuhaf cilvesi, şu dünyada paraya en çok gerek duyanların, onu bir türlü kazanamamaları değil midir?”

Finley Peter  Dunne

“Banka öyle bir yerdir ki, oraya giren bir daha çıkamaz.”

John Kenneth GaJbraith

“Tüm yolsuzluklarım Amerikan gö­rüşlerine uygundur ve bundan sonra da böyle olacaktır!”

Al Capone

“Hırsızlığın küçüğü tehlikeli bir yoldur, Oysa büyük hırsızlık kuşkusuz soyluluktur; Tavuğun tüneğini çalmak suç olur ama, Deveyi hamuduyla yutmak ağalık­tır.”

Samuel S. Marshall

“Liverpool limanındaki en ünlü esir tüccan Sir John Hawkins’di. Hawkins, Batı Afrika kıyılarından 75.000’den fazla yerliyi ‘avlatmıştı.’ Bu işte kullandığı tutsak gemisinin adı ise ‘Hazreti İsa’ idi.”

Me. Nell Dixon

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

ÇEVRE VE FELAKETLERİ


“İnsanoğlu!… Düşüncesiz, denge­siz ve mutsuzsun, Hem kendine, hem de doğaya kıyıyorsun!”

Edward Young

 “Doğa öyle bir küredir ki, merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerdedir.”

Blaise Pascal

 “Havayı, suyu, doğal yaşamı koru­ma çabalarımız, aslında kendimizi koruma çabalarımızdır.”

Stewart Udall

 “Çevresel tehlikeler artık yalnızca kuş meraklılarını ilgilendirmiyor; bu tehlikelerin çanları hepimiz için çalıyor.”

Frank M. Potter, Jr.

“Kirleten ödesin” ilkesine dayanan bir kir­letme vergisi, çevrenin temizlenmesini sağ­layabilir. “Kirleten ödesin” ilkesinin uygu­lamada etkin olabilmesi, çevreyi kirletenlerin iyi niyetle bu işten caymalarına yol açması­na da bağlıdır.

“Eğer seçilirsem: Temiz hava, temiz su ve öteki çevre koruma yasalarını sürekli olarak destekleyeceğim!

‘Kirleten ödesin’ tasarısının yasalaşmasına çalışacağım! Çevreyi kirletmeyen ve yenilenebilen enerji kaynaklarından yarar­lanılması, ulusal kapsamda birbir­lerine bağlı enerji sistemlerinin kurulması girişimlerine önayak olacağım! Ulusal savunmamızın bir parçası olarak barış çabalarına ve ulus­lararası hukuk araştırmalarına önemli ölçüde kaynak ayrılmasını önereceğim!”

 

“Güvenilirlik boşluğunu doldura­cak bir saçmalık her zaman bulu­nur.”

Richard Clopton

 

“insanlığa hizmet edecek; yeryü­zünde korunması gerekli, bitki hayvan tüm canlıları yaşatacak bir çevre düzeni yaratma elimiz­dedir. Zaten bu kadarı hepimize yeter.”

Shephei’d Me ad

“İnsanoğlunun gelişmesi, içinde yaşadığı çevreye karşı olan tutum ve davranışlarına bağlıdır.”

René DulJos

“Çevrenin korunması, teknolojimi­zin yönlendirilmesi yanında tüke­tim yöntemlerimizin değiştirilme­sini de gerektirmektedir.”

Neil H. Jacoby

“Dünyamız bugünkünden çok daha fazla sayıda insanı doyura­bilir; ama bu, onların hepsine öz­gür ve onurlu bir yaşam sağlaya­bileceği anlamına gelmez. İnsanın ruh sağlığı için gerekli çevrenin, karnını doyurabileceği ürünü ye­tiştirmek için gerekli tarladan çok daha geniş olması zorunludur.”

Konrad Lorenz

“Kirlenme ve öteki çevre so­runları yalnızca yüzeydeki görü­nümlerdir; asıl hastalık toplumumuzun derinliklerindedir. Bu yüz­dendir ki, görünürdeki sorunları çözmeye girişmek hastalığı kökün­den iyileştiremez.”

Alexander King

 

“İçinde yaşadığımız çevrenin, gün­lük çıkarlarından ötesini göreme­yenlerin elleriyle durmaksızın tır­manan bir gidişe bırakılması doğ­ru olabilir mi?… Dünyamız sizlerin yardımlarınızı bekliyor.”

Garret de Bell

“Duyularımızın biricik işlevi, çev­remizi algılamaktır.”

Mark Terry

“Çevre sorunlarıyla yaşamın diğer yönleri birbirleriyle o denli içli­dışlılar ki öğrencilerin bu so­runları bilmelerini gerçekten isti­yorsak, uzmanların kendi konu­ları için yarattıkları yapay ‘karan­tina hücreleri’nin duvarlarını yık­makla işe başlamalıyız.”

Forbes Bottomly

“Dünyamızın zengin kaynaklarını ortaya çıkarmak için şimdi kul­landıklarımızdan daha iyi yöntem­ler bulmak zorundayız.”

Oscar L. Chapman

“İnsanoğlunun doğaya egemen ol­madaki becerisi, kendisini denet­leyebilme yeteneğini fersah fersah aşmış bulunuyor.”

Emest Jones

“Son zamanlarda Kuzey Kutbu’nda yaşayan ayıların karşılaştıkları bir başka tehlike daha ortaya çıkarıldı: Kanada’nın kutup yöre­sinde yaşayan ayıların dokuların­da yüksek düzeyde DDT birikimi bulundu. Bu ayılar beslenme zin­cirinin son halkasını oluşturdukla­rından, bu bulgu zehirli kimyasal maddelerin hangi kapsama kadar yayılabildiklerini göstermek ba­kımından önemlidir. Buna göre Kuzey Kutbu ayılan, DDT zehirinden etkilenen Güney Kutbu pen­guenleriyle kader ortağı durumun­dadırlar.”

Kal Lurry LindalI

“New York sokaklarında yılda 80.000 ton köpek tersi birikir.”

Raymond Hull

“Eğer insanoğlunun yırtıcı elleriy­le erişebileceği uzaklıkta olsalardı; bugün güneş de, ay da, yıldızlar da çoktan gökyüzünden silinip gitmiş olurlardı.”

Havelock Ellis

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

REKLAM GERÇEĞİ


“Reklamcılık, yarı doğrulardan tam yalanlar üretme sanatıdır.”

Edgar A. Shoaff

 “19. yüzyılın başlarında insanlar ne istediklerini reklamcılardan öğ­renmeyi akıllarına bile getirmez­lerdi.”

John Kenneth Galbraith

“Reklamcılık, çöp tenekelerinin tıngırdatılmasıdır!”

George OrweIl

“Şöyle bir reklam, kafamı iyice karıştırdı: Başkalarına giderseniz onlar sizi kandırırlar; oysa bu iş­leri biz çok daha iyi biliriz!”

Steve Strosser

 

“İletişim alanındaki her gelişme, sıkıcılığın düzeyini yükseltiyor.”

Frank Moore Colby

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

GERÇEKLER


“Gerçekçiliğin bir sınırı vardır; ama budalalığın asla!”

Napoleon Bonaparte

 “İnsanoğlu gerçeklerden hoşlan­maz.”

T. S. Eliot

“Önemli konularda gerçekten cid­di olmak, genelde ciddi görünüm­lü olmaktan çok daha önemlidir.”

Robert M. Hutchins

 

“Çağımızın en önemli aksaklıkla­rından birisi de, tamahlarımızla gerçek gereksinimlerimizi birbirin­den ayırabilmekteki beceriksizliğimizdir.”

Don Robinson

“Acaba dünyamız budala görün­meyi yeğ tutan akıllılarla mı, yok­sa gerçek budalalarla mı dolu; bunu bir türlü çözememenin sıkın­tısı içindeyim.”

Morric Brickman

“‘Her şeyin sonu iyiye varır’ diyen Pollyanna görüşünden nefret ede­rim.”

F.  P. Adams

“Günümüzün inancı nedir? Her şeyden önce uyumlu olmak, Ame­rika’yı sorgusuz sualsiz, eleştirisiz, olduğu gibi benimsemektir.”

Henry Steele Conunager

“İnsan hedefe varınca bir de bakar ki, hedefin yerinde yeller esiyor!”

Gertrude Stein

 “Bir dönemin çözümleri, bir son­raki dönemin sorunlarıdır.”

R. H. Tawney

“İnsan hedefe varınca bir de bakar ki, hedefin yerinde yeller esiyor!”

Gertrude S tein

“Çeşitli seçeneklerin göz alıcı ha­lısı önümüze karış karış serilirken, ardımızdan arşın arşın toplanıyor.”

Ezra J. Mishan

“Bu Ülke, kurumlarıyla birlikte burada ‘oturup duranlar’ındır.”

Edgar A. Shoaff

“Mutsuzluk arkadaş arasaydı, SSCB ile ABD’nin aralarından su sızmazdı.”

James F. Magary

 “Zararlı tutkular çabuk gelişirler.”

Lillian Hellman

“Bir insan bir kaplanı öldürürse spor, bir kaplan bir insanı öldü­rürse yırtıcılık olur.”

G.B. Shaw

“Banliyö yolcusu koşturup durur Arasında yuvasıyla işinin, Her sabah gözünü açmadan trene atlar

Akşama yeniden gözlerini yum­mak için!”

E. B. White

 “İnsanların size karşı olmaları diye bir şey yoktur. Onlar ken­dilerinden yanadırlar, o kadar.”

Gene Fowler

 “Ortalama bir doktora tezi, ke­miklerin bir mezardan öbürüne taşınmasıdır.”

J. Frank Dobie

“Sanatçının işlevi, bizim bakıp da görmeyen gözlerimize görüş ka­zandırmaktır.”

Garret Hardin

“Evren, kendilerini anlayacak ol­gunluğa erişmemizi sabırla bekle­yen binlerce sırla doludur.”

Eden Philpotts

“Tutkusuz kişilerde eylem hevesi de olmaz.”

Claude Adrien Helvetius

“Şehitler iyi örnek sayılmamalı­dırlar.”

David Russel

“İnsanı, kendinden daha az akıllı olduğu halde daha fazla sağduyu­lu biriyle karşılaşmaktan çok rahatsız eden şey yoktur.”

Don Herold

 “Yersiz özentiler, zararlı sonuçlar doğurur.”

Thomas Fuller

“Hepimiz kendi çapımızda bir şey­ler yapabiliriz.”

Samuel Johnson

“Zararlı dediğimiz otlar, yararları henüz bilinemeyen bitkilerdir.”

Ralph Waldo Emerson

“Gelişmeleri durmuş ulusların ya­şanıları da durmuş demektir.”

Edmund Burke

“Bolluk değil, nitelik önemlidir.”

Seneka

“Dürüstlükten çok güvenceye, iş yapmaktan çok uydurmaya, yarat­maktan çok taklide önem veren pısırık bir kuşak yetiştiriyoruz.”

Thomas J. Watson

 “Kendiniz yapabilirsiniz, ya da hazin satın alabilirsiniz. Ama yok edileni geri getiremezsiniz.”

Reis Manda Kaplan

“Çabaların değeri, onlar için har­canan emek ve özveriyle ölçülür.”

Julian Huxley

“Her çağda, dünyayı yepyeni bir bakış açısıyla değerlendiren bir dönüm noktası vardır.”

J. Boronowski

 “Hepimiz biraz daha fazla ilgi ve biraz daha fazla çaba gösterirsek, dünyamız cennet olur.”

Rosalind Welcher

“Bırakın, düzen kendini düzeltsin.”

E. Cantuıi

 “Yalnızca kalabalığın bile, çekiş­meleri, kavgaları arttırdığı yo­lunda elde kesin kanıtlar vardır.”

Harwey Wheeler

“Her zırvanın bir tevilcisi vardır.”

Oliver Goldsmith

 “Araştırmacılık herkesin daha ön­ce gördüklerini görüp; bunlardan kimsenin düşünmediklerini bulup çıkarmaktır. “

Albert Szent-Gyorgyi

“Akıllıya tek söz yeter; ama o tek sözün boş söz olmaması şartıy­la…”

James Thurber

 “Her an kulağı yerde bir şeyler dinleyen önderi, ilk bakışta gör­mek kolay değildir.”

James H. Boren

“Tilki kümesi iyi tanır diye kümes bekçisi yapılır mı?”

Harry S. Trunıan

“Eğer otomobilleri geliştirmekteki çaba ve becerimizi at türünü ge­liştirmekte kullansaydık, şimdi çok daha iyi durumda olurduk.”

Joe Gould

“O, gerçeği anlaşılır duruma getiri­yor.”

James Bone

Kaynak:

DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

MUCİZE MİNERAL SELENYUM DİYABETE YOL AÇIYOR


Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta
ahmetrasimk@mynet.com

 Son yıllarda tüm dünyayı saran doğal beslenme ürünleri, vitamin, antioksidan çılgınlığının en gözde ürünlerinden biri de şüphesiz selenyum.

Selenyum sağlıklı bir hayat için gerekli bir mineral. Antioksidan özellikleri var.Protein ve DNA sentezine katkıda bulunuyor. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiğini, karaciğer ve troit bezinin daha iyi çalışmasını sağladığını, iyi kolesterolü artırdığını gösteren bulgular var.

Selenyumun popülaritesini artıran en önemli özelliği ise kalp-damar hastalıkları ile kansere karşı koruyucu olduğunun ve yaşlanmayı geciktirdiğinin ileri sürülmesi.

Nitekim FDA, 2003 senesinden beri selenyum içeren ürünlerin üzerine ‘sınırlı ve kesin olmayan delillere göre bazı kanserlere karşı koruyucudur’ ibaresinin yazılmasına izin veriyor.

Balık, özellikle ton balığı, karaciğer, kabuklu deniz hayvanları, tavuk eti, ceviz, buğday, soğan, sarımsak, domates selenyum bakımından en zengin yiyecekler.Besinlerdeki selenyum miktarı, bitkilerin üretildiği veya hayvanların beslendiği toprağın selenyum miktarına bağlı.

Günlük selenyum ihtiyacının 50 mikrogram olduğu kabul ediliyor. Bunu normal bir diyetle rahatça karşılamak mümkün, ama tüm dünyada selenyum hapı müdavimi milyonlarca insan var.

Benim de pek çok tanıdığım ve hastam selenyum hapları kullanıyor. Selenyumu ne idiğü belirsiz sağlıklı yaşam gurularının reçeteleri ile alanlar da az değil, ama eşin dostun ‘Ben aldım çok iyi geldi, turp gibiyim; sen de al’tavsiyelerine uyanlar çoğunlukta.

Selenyum diyabet yapıyor

Selenyumun sağlığımıza pek çok olumlu katkısının olduğuna şüphe yok ama bu gelişi güzel alınacak bir mineral de değil.

Selenyumun yüksek dozlarının saç dökülmesi, tırnak kırılması, yorgunluk, karaciğer hasarı, bağırsaklarda bozukluk, dalak büyümesi ve deri iltihabı gibi pek çok rahatsızlığa yol açtığı biliniyor.

Beslenme uzmanlarının bu gözde minerali son zamanlarda diyabet yani şeker hastalığına sebep olmakla suçlanıyor.

İki sene önce Amerika’ da selenyumun deri kanserini önlemede ne derecede etkili olduğunu belirlemek için yapılan bir araştırma şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıkarmıştı.

Günde 200 mikrogram selenyum hapı alanlarda diyabet riski, selenyum kullanmayanlara göre yüzde 50 oranında fazla bulunmuş ve araştırma yarıda kesilmişti. Oysa araştırmanın başlangıcında selenyum alanlarda diyabet ihtimalinin daha az olacağı umuluyordu.

Johns Hopkins Üniversitesi tarafından yapılan ve yeni yayınlanan bir araştırmada da kanlarında yüksek miktarlarda selenyum olanlarda diyabetin daha fazla görüldüğü ortaya çıktı. Bu kişilerde diyabet riskini gösteren açlık kan şekeri ve glikozillenmiş hemoglobin düzeyleri de yüksek bulundu. Selenyum yüksekliğinin kesin olmamakla beraber ensülin direncini artırmak suretiyle diyabete yol açabileceği düşünülüyor.

Gelelim neticeye

        Vücudumuzun selenyum ihtiyacını normal bir diyetle karşılamak mümkündür ve bu mineralin hap olarak alınmasının faydalı olduğunu gösteren güvenilir bilimsel bir kanıt da yoktur. Selenyum ancak Çin gibi topraklarında yeteri kadar selenyum bulunmayan ülkelerde beslenme desteği olarak kullanılabilir.

Özel durumlar dışında ne selenyum ne antioksidan olarak bilinen diğer vitamin ve mineraller ve ne de besin destek ürünleri gelişigüzel kullanılacak şeyler değildir.

Her zaman söyler dururum, vitaminler de antioksidanlar da kahverengi şişelerden değil, besinlerden alınmalı.

 

YAZICIOĞLU AHMED BÎCAN kaddesellâhü sırrahu’l azîz -DÜRR-İ MEKNUN-(SAKLI İNCİLER) KİTABINDAN


ON ÜÇÜNCÜ BÂB (Kısım) HÜKEMA KAVLİNCE OTLAR VE YEMİŞLER VE TAŞLAR HÂSİYYETİN BİLDİRİR

Hakk Sübhanehu ve te’alâ Hazretleri (c.c.) kulları için otları yarattı.

Her birinden bir derde deva, her maraza şifâ için Lokman Hekim’e bildirdi ve hâl diliyle söyledi. Her ot ben filân derde devâyım dedi. Ol dahi halka bildirdi.

Bilgil ki Hak te’alâ hazretleri dünyada bin ot yaratdı. Her birine bir hâsiyyet verdi. Bu otların yeryüzünde yedi yüz yetmiş dördü insan içindir. Bâkisi cin tâifesine mahsusdur. İnsanın ana eli ermez.

Amma bir ot var; iştirak üzerinedir; hem insana nef i vardır. Ana aslü’t-tâh derler, burucu’ssânem (yerücü’s-sanem) dahi derler. Anın yaprağı pazı yaprağına benzer. Ulu dağlarda biter. Irakdan, gece ile çırağ gibi yanar. Yanına varınca kaybolur. Anı her kim yerinden çekip koparsa düşer ölür. Anı koparmak dileyen evvel, dolayı yanını kazar. Ta kim kopmağa kabil ola. Andan bir uzun ipin bir ucunu ota bağlar, bir ucunu bir kelbe bağlar. Dahi kendi kelbe ekmek gösterir, kelb ekmeğe çekinir. Ot kopar. Bir kere ah eyler. Ol ahi işiten ölür. Kelb düşer ölür. Andan gelirler alırlar. Anın kökü âdem gibidir. Kaşı gözü, iki eli iki ayağı, ağzı ve burnu ve saçı [79b] var; avret saçı gibi. Anın hâsiyyeti gayet şirinlikdir. Her kime değdirsen muhabbet eder; ardına uyar, kesilmez götürenler. Her kim anı görse muhabbeti ziyade ola. Şimdiki zamanın yalancı hekimleri bir yumuşak kökü yonarlar; kaş ve göz gibi yerini belirtirler, sünbül-i rumiyun saç ederler, odur diye satarlar.

(bkz: http://www.agaclar.net/forum/bitkiler-hakkinda-genel-konusmalar/7406.htm)

(http://www.e-kutuphane.teb.org.tr/pdf/eczaciodasiyayinlari/ila_habr-subt09/8.pdf)

Dahi acâibin biri SAKANKUR (Kum Balığı) balığıdır. Ol âdemî zâde olduğu yerde olmaz. Umman ya Muhit cezirelerinde olur. Meğer bir gemi vak’aya uğraya; anı bula getire. Anın hâsiyyeti oldur ki bir kişi seksen yaşında pîr olsa mücerred anı eline almak ile otuz yaşında yiğit gibi kıvam bulsa gerek. Amma şimdiki hekimler, Mısır ile Gazze ortasında Kayne derler kum içinde bir köy vardır. Ol kumda bir keler olur, balık gibi. Hekimler ol yerin Arabına nesne verirler. Arap varır anı tutar. Hekimler anı sakankur diye satarlar. Amma hükemâ kitabında yazmışlar; sakankur yelde timsahdan hâsıl olur; kum içinde keler gibi. Âdemi sokar. Eğer sokduğu âdem becid suya girmese, su bulmazsa işemek gerekdir. Dahi sidiğini yutmak gerek kurtula, balık öle. Eğer işemese, suya girmese âdem ölür; balık kurtulur. Zehi kadir! Neler halk eyler. Her müşkil iş ana asandır. Sâni’-i zü’l-celâl ve’l-kemâldir ve bir aceb dahi bu ki hasiletü’ssa’leb/hasiyyeti’s-sa’leb dedikleri od, sakankurun bedelidir [80a] demişlerdir. Anda dahi mukarreblik vardır. Ol dahi ulu dağlarda olur. Anın bir cinsi var yaprağı kızılca olur. Anı daim koparmak âdet edenlerin eli tutmaz olur. Anın ilâcı oldur ki onu kaynattırıp (göyündürüp) mum yağıyla ana dürtseler (sürse demek) şifâ bula. Her kim anı zeyte batıra (yatıra) istimâl ede, cimâya gayet haris ola.

(bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kaplan_kum_k%C3%B6pek_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1)

(Kaplan kum köpek balığı (Carcharias taurus), Türkiye’de yaşamaz. Nadiren ağlara takıldığı olur ama dağılımında değildir. Genelde boyu 1.8 ile 3.6 m arasında değişir. Ahtapot, yengeç gibi hayvanlarla beslenir çünkü yunus ve fok gibi hayvanları avlayacak düzeyde değildir.)

(http://oltakeyfi.com/forum/baliklar/30-trakonya-baligi-kum-trakonyasi.html)

Dahi AKAYBUH derler bir ağaç var; Hind’de olur. Irakdan bakan âdem onu yelkene benzetir. Anı yerücü’s-sanem gibi iple çıkarırlar. Eğer anı çıkaralar içi dolu darı dökülür. Anın dahi hâsiyyeti bu ki hangi evde yaksalar sihir kâr etmese gerek. Bir aceb bu kim nârcil derler bir ceviz vardır; üzerine su dökseler süt olur; sıksalar nardenk olur. Nârcil, Hindistan kozuna dahi derler.

Otların acâibi RÂVEND-İ ÇİNİdir. Bir miskalini yeseler âdemin içinde yanmış ciğerini tâzeler. Çiğ eti pişirip pişdikden sonra râvendi döğüp üzerine ekseler, geri çiğ olur. Ol kozun üzerinde olanı urganlar ederler; gemileri anınla bağlarlar. Hind’de demir kıymetlidir.

Dahi otların acâibi bader nehbube (bader nehbute) ki ana OĞUL OTU da derler. Yüreğe kuvvet verir, hafakana gayet de iyidir. Üç nev’dir. Birinin yaprağı ufacıkdır, kokusu turunç kabı kokusuna benzer. Anı bir kişi güneş Hamel burcunda [80b] iken altın ile kesse götürse her kim anı görse muhabbet eder. Akçe kesesine koşalar bereket ola eksilmeye. Üçünün dahi hâsiyyeti bu kim kalbe kuvvet verir. Âdemi ferah eyler. Gussa giderir. Misk’in bedelidir.

Bir aceb dahi bu kim ŞEHRÂN derler bir il vardır. Anda bir ağaç vardır. Her zilkade ayında çıkarlar, ne kadar su muslukları varsa su ile doldururlar. Her şehir halkı musluklar etmişlerdir. Bir yıldan bir yıla dek anınla yetireler. Anda kalem biter. Mağrib denizinde bir ağaç çıkar, billur gibi ak. Kaçan, ol ağaç çıksa ucuzluk olsa gerek; çıkmasa kıtlık olur. Bir kerre ol ağacı kalın zincirle bağladılar; dahi urganlar ile sarakodular; gitmesin daima ucuzluk olsun dediler. Ağaç zinciri şöyle iplik gibi kesdi gitdi. Sonra maşrıkdan kervanlar geldi. Eyitdiler: Maşrık denizinde bir ağaç gördük, ortasından zincirle bağlı dediler. Dahi bir ilde bir ağaç, yüz budağı var. Her budağında kuşlar yuva etmişlerdir. Ol ağaç yılda bir gün deprenir. Ol kadar kuş yünü dökülür. Halk anı dererler; tarlalarına dökerler; üzerine ekin ekerler. Ve dahi bir ilde bir ağaç vardır. Dibinde kim yatarsa sıtma tutar. Kalkıp yürüse soğukdan donar. Od yakıp ısınalım deseler yağmur yağar. Bir ilde bir ağaç vardır, od anı yakmaz. Ondan sac ederler. [81a] Üzerinde ekmek gibi, yufka gibi ne ise pişirirler. Herenileri ve kazanları andan ederler. Ve bir ağaç var, yemişi yün olur. Ol ilin kavmi anı eğrirler, dokurlar, dikerler (giyerler). Bir ilde bir ağaç var. Ol ilin kavmi ana taparlar; gökden indi derler. Budağını kesseler kan akar. Yaprağı çıra gibi yanar. Aferin o sâni’in sun’una ki bunları halk eyledi. Pes bizim muradımız Hak te’alâ hazretlerinin sun’unu ve acâibini beyân etmekdir. Amma birkaç meşhurca edviyeden diyelim. Ziyade isteyen hükemâ kitablarını mütâlaa eylesin.

Fasıl:

Zencebil:(Zencefi) Taamı hazmeyler, mideyi kızdırır. Süddeye, cimâya, rutubete ve yellere nâfi’dir.

Dârçini: (Tarçın)Mideye, öksürüğe, nezleye, böbreğe, ciğere, süddeye, istiskaya cimâya nâfi’dir.

Dârıfülfül: Tabiati kızdırır. Hazma, cimâya, yellere, kulunca, soğukdan olan ağrılara nâfi’dir. Fülfiil: Dârıfülfül gibidir. Belki daha lâtifdir.

Cevzibevvâ: (Küçük Hindistan Cevizi) Soğukdan olan hastalıklara, istiskaya, mideye, azmış ahlata, yellere faide eyler.

Cevzihindi: (Hindistan Cevizi) Sidik damlamasına, kavık soğukluğuna, arka ağrısına nâfi’dir. Meniyi ziyâde eyler. Şeker ile yiyeler.

Havlicân: (Kulunç Otu)Mideye, kulunca, ekşi geğirmeğe, hazma, böbreklere, cimâya, çok işemeğe iyidir.

Besbase: (Küçük Hindistan Cevizi) [81b] Kan tükürmeğe, bağırsak çıbanlarına, selesü’l-bevle iyidir. Ahlata (Kafa karışıklığı) iyidir.

Kakule: Hazma, yellere, böbrek taşma, göğüse, boğaza iyidir.

Karanfil: Selesü’l-bevle iyidir. Taze sütle içseler cimâya kuvvet verir. Yemeğe saçsalar kalbe kuvvet verir. Yelleri dağıtır.

Kebâbe: Süddeye, sidiğe, taşlara iyidir. Mideye, a’zâya kuvvet verir.

 Sünbül-î Hindî ve Rumî: Hafakana ve yellere iyidir.

Füsat: Su ile ezip mefluce süreler, nâfi’dir. Fevkal karası: A’zâya kuvvet verir. İki dirhemi adamı ishal eyler. Göze ağrısına iyidir.

Râziyâne: Suyu gözü tiz eyler. Tohumunu kaynatıp içseler böbrek, göğüs ağrılarına, yellere, süddeye, ahlata, kan tükürmeğe, mideye, sidik yoluna, kökünün suyu yerekana, yaz evvelinde bir dirhem yeseler ol yıl hastalık görmeye.

Anduz: Mideye kuvvet verir. Gussa giderir. Kavık ağrısına, sidik damlamasına, yellere, mafsallara, süddeye, balgama, hazma, bal ile yiyeler iyidir. Sıkıp suyunu içseler kan tükürmeğe iyidir.

Buyî: (Meyan) Pişirip bal ile yeseler, ishal ede.

Yelmeşik: Balgama, öksürüğe, basura, mideye nâfi’dir. Cimâya iyidir.

Kasnı: (Hindiba-yaban Marulu) Bal ile göze sürme eyleseler gözü tiz eder. Diş dipleri yenmesine ve ağrısına, dimağa, yakı edeler nâfi’dir. Zibak yağı ile zekere dürütseler [82a] cimâ etdirir.

Nohut: Suyu yerekana ve cimâya nâfi’dir. Bir gece sirkede ıslatıp ertesi yemek yemeden yeseler kara kordonu kıra ve arka ağrısına ve üşümüş yerlere iyidir.

Hanzal (Ebu Cehil Karpuzu) İçini mâ-i asel ile içseler mafsallara balgamı çeker indirir.

Kar çiçeği: Karasından bir dirhem mahmudiyye ile yeseler balgama, sevdaya, yerekana, göğüs zahmetine, öykene, kavığa, göze inen maddeye iyidir.

Hassetü’s-sağleb/hassetü’t-ta’leb: Cimâya kuvvet verir. Üçün biri kalınca pişe nâfi’dir.

Hatmi tohumu: Böbrek taşını dağıtır. Kaynatıp içseler bağırsak çıbanlarına, kan tükürmeğe nâfi’dir. Pişirip şişlere vursalar iyidir.

Zernebâd: (Çekirge ayağı) Adamı semirtir. Ferah verir. Yellere, mideye, kalan a’zâya kıvam verir. Behmen kızılı: (Turpa benzer bir ot) Kanı giderir. Yumurta ile yiyeler. Pişirip nikrise dürtseler nâfi’dir. Yeseler hafakana iyidir. Cimâya kuvvet verir.

Buzidân: Nikrise, mafsallara, soğuk hastalıklarına, ahlata, sekerlere iyidir. Meniyi (zihni) artırır.

Sığır kuyruğu: Suyunu dişe dürtseler ağrısını gidere. Öksürüğe iyidir. Diş dibine yakı ağrısını giderir.

Tuderi lu’uku: (Haşhaş Tohumu)Göğüsde, öykende (böbrek demek) olan balgama, ahlata, yerekana, arkü’nnisâya iyidir.

Cavşirân: Mâi’l-karâtin ile iki buçuk dirhem içseler a’zâ süstlüğüne, iç ağrısına, sidik damlasına [82b], kavuk uyuzuna, rahim ağnsına nâfı’dir. Balgamı ishâl eder.

Cebelhünk: (Gencemut tohumu) Bir dirhemi safrayı, balgamı giderir, amma mâi’l-karâtin ile içeler.

Cündyâne: (Kunduz otu)Bir dirhem suyunu içseler ağrılara, a’zâ süstlüğüne (sertliğine), ciğere, mide ağnsına, süddelere nâfı’dir. Bedeni tenkiye eder.

Mecend (Mercimek)[bir kelime okunamadı] tabana sürse ler nikrise nâfi’dir.

Şerbet-i berdengder: Mercimek kadar yağ ile kulağına tamzırsalar sağırlığı giderir.

Yüzerlik: (Üzerlik) Tavuk ödü, safran, râziyâne suyu ile göze sürseler cilâ verir.

Hardal: Kaynatıp suyunu içseler ahlat sertliğine nâfi’dir. Sıcak içe.

Bûre: (Borik asitten türeyen sodyum tuzu) Sahk edip bir buçuk dirhem bal ile yeseler, yelmeşik ahlatı giderir. Bağırsak yellerine, balgama, sidiğe, öksürüğe, yan ağrısına, yumurta ile yeseler göğüs zahmetine nâfi’dir. Islatıp içseler kanı sâfı ede. Sevdaya ve bedene, dimağ soğukluğuna ve arkü’n-nisâya nâfi’dir.

Hasek: (Demir Dikeni) Kurusunu taam ile yese mideyi ıslah ede. Sıkıp suyunu göze çekseler cilâ vere. Yemesi ekşi geğirmeğe ve sidik yolunda olan taşa nâfi’dir.

 Ratiyene: (Çamsakızı) Uzunu, değirmisi hep birdir. Su ile içseler nikrise, hıçkırığa, uçuğa, azmış ahlata, sinir, beden süstlüğüne iyidir.

Gelincik çiçeği: Döğeler, suyunu göze çekeler cilâ vere, ağrısını gidere.

Şakakul: (Yabani havuç-kara kök)Rutabi mukavvidir. Mideyi, ciğeri kızdırır.

Şeytraç: [83a] Anduzıd ile karıştırıp arkü’nnisâya vursalar azîm fayda, dalağa dahi vursalar nâfi’dir.

Güveyi otu: Ak olanını pişirip suyunu içseler gönül dönmesine, ahlata, ekşi geğirmeğe, balgama, hazma nâfi’dir. İdrarı bol eder. Göz nûrunu ziyade eder. Süddeye faidelidir.

Zam’a: Yumurtaya, tuz yerine saça yiye, öksürüğe nâfi’dir. Galize haltı giderir. Kanırıp tükürmeği def eder. Avâza, mideye, kavığa iyidir.

Akırkarhâ: (Pire otu-nezle otu)  İçenler balgamı çıkarır. Suyunu gövdeye sürseler süstlüğü gidere. Soğuk zahmetine döğüp ekseler iyi ola. Nezleye ziftle yakı edeler iyidir. Cimâa, mideye nâfi’dir. Ayı yağıyla bedene ekse kuvvet verir.

Basal-ı ‘unsal: (nûşâdır soğanı dirler deniz kenârında biter nişânı oldur. kim bir yerine dürtücek ol yeri gicidir ak soğandır büyük ve değirmi olur katmer katmer olur ve kalın olur) Berverdesi zıyku’n-nefese nâfıdir. Yatıncak tabanına sürse yedi güne dek zekeri kıvama getire. Yağı göğüs haltına iyidir. Turp yaprağını pişirip yeseler rutubeti helâk ede. Kendisini pişirip yeseler, eski öksürüğü, göğüs haltına, taşı olan yellere faide eder.

Ferfıyun: (Sütleğen Otu veya zamkı)) Karâtin yaprağını içseler başta ve arkada olan ahlatı eritir.

Yonca Tohumu: Yaprağı rneniyi artırır. Titreyen ellere pişirip döğüp vuralar iyidir. Yağını titreyen başa sürseler nâfi’dir.

Karga düleği: Sirke ile pişirip nikrise vursalar nâfi’dir. Hukne etseler arku’n-nisâya [83b] iyidir. Uç miskal suyundan içseler balgamı ishâl ede. İki dirhem arpa unuyla içseler lakataya iyidir. Ham haltı giderir.

Kükürd: Buçuk dirhemini yumurta ile yiye, yerekana iyidir. Zevfâ ile gül suyuyla nikrise vursalar iyidir. Kulağa tütsü etseler ağrısını gidere.

Kişniş: Üç dirhem sinirli yaprağı su ile içseler kanı keser. Yemeğe saçıp yeseler buhara ve hıçkırığa nâfi’dir.

Kimnon: (Kimyon) Tohumunu sirkede ıslatıp kurutup döğe, yiye. Yellere nâfi’dir. Ciğerin, midenin rutubetini giderir ve hıfzı artırır.

Günlük: Yemeğe saçıp yeseler göz kızarmasına nâfi’dir. Bir miskal daima su ile içe, göğüs rutubetini giderir. Göze çekseler kanını kese.

Lâden: papatyaya turak yağıla bir nice kerre vursalar nezleye iyidir.

Süst: mideye vursalar nâfi’dir.

Lisânü’l-asfur: (serçe dili) Kasık ağrısına, selesü’l-bevle, cimaya, hafakana, nâfi’dir.

Lisânü’s-sevr: (Öküz dili)Pişirip içmek ferah verir. Bal şerbetiyle içseler öksürüğe, yüreğe göyünmüş halta, teşvişlere, nâfi’dir. Tîn-i âdemî ile içeler hafakana nâfi’dir.

Mi’a: [(a), günlük ağacı, sığala ağacı (liquidambar orientalis) mey’a-i sâile kim karagünlük revâgıdır kim menteş ilinden gelür eyü râyihası olur türkçe zîgâla derler : (a), “zigale,]Tütsü ede kan yaşlığına nâfi’dir. Yağ ile gövdeye sürseler süstlüğü gidere.

Nanhûn: (anason)Pişirip suyunu içseler kuluncu gidere. Yeseler eski sıtmalara, hazma, gönül dönmesine, böbrek taşına nâfi’dir. Bal ile yeseler berasaya, behakaya vuralar iyidir. [84a]

Hindibâ: (yaban Marulu) Mideye iyidir. Yürek zayıflığına yakı edip vuralar ve yeseler süddeye, kan galebesine iyidir.

Mâi’l-karâtin: Oldur ki yüz dirhem bala iki yüz dirhem su koya biri kalınca kaynata. : “100 dirhem balı 200 dirhem su ile kaynatıp üç bölükte biri kalır”

FASIL:

Limon mideyi kavi eyler, iştahâ getirir, ekşi geğirmeği giderir. Suyu kanın rutubetini, göyünmüş hıltı, (karışım, besinlerin midede sindirildikten sonra kan, balgam, safrâ ve sevda maddelerinden her biri) gönül dönmesini giderir. Çekirdeğinden iki dirhem ıssı ve tuzlu suyla içseler mideyi, ciğeri, kalbi kavi eyler.

Fıstık yemişi mideyi ciğeri eridir. Oyken (göğüs) zahmetine, gönül dönmesine mide buharına iyidir. Kalbe ferah verir.

Unnâb (Kızıl İğde)yeseler ya suyunu içseler kan galebesini giderir. Öksürüğe, göğüs ağrısına nâfi’dir. Yemekden evvel yiyeler. Pişirip yeseler içi yumuşatır.

Sanavber yemişi: (Çam ağacı Fıstığı) Göğez içini bal ile yeseler meniyi artırır ve kavığı eritir. Beden süstlüğünü giderir.

Fındık içini bibere katıp yeseler nezleye iyidir. Kavunun tatlısı âdemi semirtir. Meniyi artırır.

Karpuz sıtmaya, humma hararetine iyidir. Ademin içini yaykar, ateşi teskin eder.

Hıyâr, safraya hararete iyidir. Amma kabını kalın keseler. İçi yaykar, ateşi eritir.

Elma, kalbe kuvvet verir. Soyup yiyeler. Kalbe ferah verir. Amma pişirip yeseler daha lâtifdir.

Armut, gıdadır. Tatlısı âdemi semirtir, faidelidir. Yemek üzerine yiyeler buharı def eyler.

İncir, meniyi artırır. Kulunca iyidir. Çok yemek [84b] gıcık getirir.

Hurma da incir gibidir. Mardilkâni (resul-i kâbini) yani hindibâ, marul gibidir hâsiyyetde.

Üzüm: Tatlı şırası fesaddır. Mizâcı muslihdir. Üzümü kabıyla yemek yel eyler. Çekirdeği kabz eyler. Üzümün hâsiyyeti birkaç gün öğün edip yemekdir.

Anâr: (Nar) Tatlısı üzümün şırası gibidir. Çekirdeği kabızdır. Ekşisi sidiği yürütür. Çekirdeğini taama saçalar midede artık haltlara iyidir. Limon suyla içeler kan tükürmeğe fâide eder. Üç tane anâr çiçeğini yeseler göz ağrısını görmeyeler.

Zeytun: Gıdadır. Onu daim âdet edinip yemek âdemi arıklatır. (zayıflatır) Meniyi kat’eyler, ehl-i riyâzatın taamıdır.

Ayva: Mideye kuvvet verir. Sıtmaya ve hararete bevasıra faide eyler. Çekirdeği kabızdır.

Fasıl: Taşların acâibini bildirir:

Evvela biri elmasdır. Cümle katı nesneleri ol deler. Anı kurşun yonar. Elmas ucub etdi. Hak te’alâ hazretleri benden pek nesne yaratmadı dedi. Hak celle ve alâ ucub edenleri sevmez. Ululuk ana yaraşır. Hâlik-i mahlûk râzık-ı merzukdur. Pes kurşunu ana havale eyledi. Eğer anı dişin üzerine koşalar fılhâl çıkara ve ne yerde evren ve bebir ulu yılan olsa anda elmas vardır. Pes İskender anı çıkardı. Orda bir gözgü (ayna) eyledi. Yılan ve evren anı görür kör olurdu.

Pirûze: (Firuze) Âdeme ferah [85a] verir. Her sabah kalksa pirüzeye baksa gözünün nûru arta. Ağulara assı eyler ve tutya dahi olur. Yüzük kaşına koşalar câzılık kâr kılmaya.

Talk: (alçı taşı) Bir taşdır ki her kim celb eylese yanar. Oda girse od anı yakmaya. Buz ile kar ile ovalar. Mürayiler anı alırlar, evliyâlanırlar.

Mıknatıs: Meşhurdur. Demiri çeker. Hind gemilerine mıknatıs korkusundan mıh vurmazlar.

Yakut: Bir cevherdir. Bir paresini dilin altına koşan susuzluğu keser anın dürüstiti olur. Anı bileyeyim dersen demir ile bilenir. Hergiz anı düribe (döverek toz haline getiremez) almaz ve ana od kâr eylemez.

La’l, inci ve zümrüt ve mercan bunlar cevâhirdendir. Ademin gönülünü ferah eyler Her hâsiyyeti çoktur. Dersek söz uzar.

Yeşim: Bir taşdır. Anı kim götürse yıldırım oku ana kâr etmeye. Hıtayî kavmi anı götürürlerdi. Dahi yıldırım orda çok olur.

Dünyâda taşlar çokdur, biz meşhûrlarını dedik.

 Kaynak:

Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Dürr-i Meknun-(Saklı İnciler) Çevri: Necdet Sakaoğlu Eski Yazıdan Yeni Yazıya Tarih Vakfı Yurt Yayınları 86, İstanbul-1999

OSMANLICA TIP TERİMLERİ ve BİTKİLER SÖZLÜĞÜ

Kaynak:

Tabîb İbn-i Serîf YÂDİGÂR,
15. Yüzyıl Türkçe Tıp Kitabı YÂDÎGÂR-I İBN-İ ŞERÎF

Proje Danışmanı: Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ
Hazırlayanlar:M. Yahya OKUTAN, Doğan KOÇER, Mecit YILDIZ, İstanbul 2004

LESİTİN-FOSFATİDİLKOLİN [Yumurta Yağı-Soya Yağı]-Hepatit C- Karaciğer Sorunları


Fosfatidilkolin (lesitinden türemiştir), kolinin temel besin kaynağı olup bir fosfat grubu, 2 yağ asidi ve kolinden medyama gelir. İçindeki yağ asitlerinin bileşimi fosfatidilkolinin sağlığı destekleyici değerini belirler. Fosfatidilkolin mideye girdiğinde hücre zarıyla bir bütün olarak birleşmek yerine, çoğu kolin, gliserol serbest yağ asiti ve fosfat grubuna ayrışır.

  1. Her ne kadar kolin insan vücudunda metionin veya serinden yapılabilse de son zamanlarda bir elzem besin olarak tanımlanmıştır.

İşlevi

  1. Kolin yağların düzgün metabolizması için gereklidir; yağların hücre içine ve dışına olan hareketlerini kolaylaştırır. Vitamin B12, 5-adenosilmetionin ve folik asit gibi, kolin de insan vücudunda bir metil donör olarak rol oynar. Böylece, karaciğerdeki yağların dışarıya çıkarılması gibi lipotropik etkide anahtar rolü nedeniyle, kolin karaciğer fonksiyonu için esastır. Yeterince kolin bulunmaması halinde yağlar karaciğerde hapsolur, metabolizmayı bloke ederler. Sonuç olarak, yağ ve safranın hareketsizliği siroz gibi daha ciddi karaciğer bozukluklarının gelişmesine yol açar.
  2. Kolin fosfatidilkolin ve sfingomyelin gibi hücre zarının temel unsurlarının yapımındaki çok önemli rolü nedeniyle hücre zarı bütünlüğü için gereklidir.
  3. Kolin asetilkolin sentezi için elzemdir. Kolin desteği hafıza da dahil olmak üzere beyin fonksiyonlarında son derece önemli rol oynayan asetilkolinin kümülasyonunu arttırır (Canty, DJ and Zeisel, SH. Nutr Reviews. 52;327-339, 1994).
  4. Fosfatidilkolin kolesterolün çözünürlüğünü arttırarak ateroskleroza yol açma yeteneğini azaltır. Kolesterol seviyesini düşürmeye, dokularda biriken kolesterolü ortadan kaldırılmasına ve trombosit agregasyonuna engel olmaya yardımcı olur (Brook, JG, Linn, S, and Aviram, M. Biochem MedMetabol Biol. 35;31-39, 1986.). İçeriğindeki yüksek miktarda linoleik asit fosfatidilkolin desteğinin yararlarının çoğundan sorumlu olabilir.

Etki Şekli

  1. Kolin, özellikle karaciğer fonksiyonlarında metil donör olarak rol oynar.
  2. Kolin asetilkolin, fosfatidilkolin ve sfingomyelin sentezine imkan verir.

İhtiyaç

  1. Yakın geçmişte kolin temel besin olarak tanımlanmıştır.

RDA (önerilen günlük miktar):

Bebekler ve çocuklar: 125 ila 375 mg/gün

Kadınlar: 425 mg/gün; Hamile kadınlar: 450mg/gün; Emziren kadınlar: 500 mg/gün Erkekler: 500 mg/gün

ABD de günlük ortalama alım miktarı: Fosfatidilkolin olarak yaklaşık 6 gr/gün Bulunduğu Besinler:

  1. Sebzelerde serbest kolin olarak (özellikle karnabahar ve marulda), tam tahıl, karaciğer ve soyada.
  2. Lesitin olarak (%10-20 fosfatidilkolin içerir) tam tahıl, et ve yumurta sarısında. Eksikliği
  3. Kolinin tamamen yokluğu nadirdir veya yoktur ve yalnızca araştırma çalışmaları ortamında yaratılmıştır.
  4. Yetersizliğinde kaslarda zayıflık, el ve ayak parmaklarında karıncalanma, kilo kaybı ve yorgunluk görülür.
  5. Kolinden fakir gıdalarla beslenen hayvanlarda karaciğer ve böbrek bozuklukları gelişir.
  6. Kolinden fakir gıdalarla beslenen insanlarda karaciğer yağ infiltrasyonu ve diğer karaciğer fonksiyon bozuklukları gelişir.

Kolin hücre kültürlerinde insan hücreleri için temel besindir. Kolinden zayıf damar içi (intravenöz) solüsyonlarla beslenen insanlarda kolin eksikliği belirtileri gelişir (Canty, DJ and Zeisel, SH. Nutr Reviews. 52;327-339, 1994; Zeisel, SH, et al. FASEB J 5;2093-2098, 1991).

Terapötik Kullanım Karaciğer Bozuklukları

Fosfatidilkolin çeşitli karaciğer bozukluklarının tedavisinde kullanılır:

*Akut ve kronik viral hepatit: Kronik viral belirtiler karaciğeri ciddi bir biçimde tehdit eder. Halen çok sayıdaki kontrollü çalışmalar fosfatidilkolinin (PC)enfeksiyonda güvenli ve güçlü bir girişim olduğunu tespit etmiştir (Mueting 1972, Hirayama 1980, Yamo1978, Kosina 1981, Jenkins 1982, Visco 1985, Hantak 1990, Ilic and Begic-Janev 1991). Bu çalışmalarda oral ve infuzyon yoluyla yüksek doz PC uygulamasıyla optimal sonuçlara ulaşılmıştır. Klinik bulgular normale döndüğünde oral PC dozuna geçilmiştir. Bu hastalarda karaciğer enzimleri, serum lipitleri, immün markerleri ve bilirubin seviyelerinin düşmesinin yanı sıra yapılan karaciğer biopsilerinde yağ dejenerasyonu, inflamasyon, sarılık, karaciğer büyümesi ve fibrozda geriye hareket kaydedilmiştir.

  1. Azalmış safra çözünürlüğü
  2. Diabetik yağlı karaciğer
  3. İlaç kaynaklı karaciğer hasarı: Antikonvulsan ilaç kullanımı sıklıkla karaciğer toksisitesine yol açar. Ortalama beş yıl süre ile antikonvülsan ilaç kullanan demekler GGT ölçümleri ile değerlendirilmiş (Hisanaga 1980) ve altı ay boyunca PC verilmiştir. Deneklerde istikrarlı bir pozitif netice ve ayrıca GGT düzeylerinde azalma elde edilmiştir.
  4. Toksik karaciğer hasarı: Kuntz (1965) kimyasal zehirlenmeye maruz kalan hastalarda, Esslinger (1966) bitki zehirlenmelerine uğrayan hastalarda PC nin kayda değer etkiler yarattığını bildirmiştir.
  5. Yağlı karaciğer: Çeşitli derecelerde karaciğer hasarı olan 650 denek 5 yıl boyunca izlenmiştir. Deneklere 950 mg intravenöz PC ile birlikte oral PC (450 – 700 mg) uygulanmıştır. Kan değerleri normale dönünce yalnız oral PC verilmiştir. Hastalar karaciğer hasarı şiddetine göre gruplandırılmıştır: yağ dejenerasyonu, akut inflamasyon, kronik agresif inflamasyon ve ileri fibrotik hasar. Çalışmadaki bütün gruplar yarar görmüştür. Deneklerin çoğunda yağ dejenerasyonunda geriye dönüş görülmüş, PC akut inflamasyon olanlarda ortalama 10 gün gibi bir süre içinde hızlı bir iyileşme sağlamıştır (Wallnoefer and Hanusch 1973).
  6. Alkol kaynaklı karaciğer hastalığı: Maymunlar üzerinde yapılan çalışmalar fosfatidilkolin desteğinin alkol kaynaklı karaciğer anomalilerine ve siroza karşı koruduğunu belirlemiştir. Aynı etkilerin insanlar üzerinde de olabileceği tahmin edilmektedir. Bununla beraber kolin tuzunun insanlarda alkol kaynaklı karaciğer hastalığı tedavisinde herhangi bir değerinin olmadığı düşünülmektedir, ancak, genel karaciğer desteğinde yararlı olabilir.

Detoksifikasyon

Membran sağlığı organizmanın tamamının sağlığı demektir. Toksinlerin yağ asit asitlerine afinitesi bulunmaktadır; lipit ortamına tam anlamıyla yerleşir, zayıflatır ve parçalarlar. Muhtemel netice erken apoptoziz, hücrenin erken ölümüdür. Genel olarak normal mitoz vücut sağlığının sürdürülmesi için yeni hücre oluşumunu sağlar. Ancak toksisitenin lipitlere olan afinitesi toksinleri ve hastalıklı toksik lipitleri yeni oluşumların içine kolayca yeniden dağıtabilir. Vücut sağlıklı olduğunda toksinlerin yeni yerleşimlere girişmelerini bağlayacak yeter miktarda glutatyon ve askorbat ile bunları kontrol altında tutabilir. Ne var ki savunma zayıf olunca toksinler sürekli olarak dağılabilir ve sonunda rejenerasyon sürecinin yavaş olduğu merkezi sinir sistemi (MSS) ve kemikte saklanırlar.

Detoksifikasyonun hedefleri:

  1. Esansiyel besinlerin dengelenmesiyle, yüksek enerji lipitlerin (PUPA ve HUP A) değiş tokuşu yoluyla rejenerasyon ve detoksifikasyon sürecine enerji sağlamak, böylece yenilenmiş güçle yeniden oluşuma yol açmak.
  2. Doğru zamanda toksin gidericiler, askorbat, klorella ve mümkün ise IV glutatyonu dahil etmek

Nörotoksinlerin detoksifikasyonu hücre zarının dengeli yağ asitleri ve destekleyici fosfolipitlerle beslenmesini gerektirir. Fosfatidilkolin hücre zarındaki en verimli fosfalipittir ve 33.000 m2 lik membranıyla karaciğeri toksisite ve enfeksiyona karşı korur. Karaciğer detoksifikasyonda çok önemli rol oynar, ama bünyesindeki yağ asitleri ve nörotoksinlerin lipit eritebilirlik özelliği nedeniyle toksik sıkıntıları ortadan kaldırabilmek için lipide dayalı girişimler gereklidir. Karaciğer bir kez zarar görürse yağları daha fazla normal olarak metabolize edemez. Lipit havuzları karaciğer yoluyla hepatositlerde birikir. Yağ asitlerinin beta oksidasyonu baskılanır, detoksifikasyon ve prostaglandin üretimi zayıflar. PC üzerinde yapılan geniş kapsamlı araştırmalar fosfatidilkolinin karaciğeri alkol, tıbbi ürünler, çevresel kirlilik, ilaç molekülleri(ksenobiotikler) ve viral, bakteriyel ve fungal enfeksiyonlardan kaynaklanan hasara karşı koruduğunu ortaya koymuştur (Lieber 1994a, 1994b, 1995, 2001a, 2001b).

Hiperkolesterolemi ve Ateroskleroz

Fosfatidilkolin kolesterolün çözünürlüğünü arttırarak aterosklerozu indükleme yeteneğini azaltır. Fosfatidilkolin aynı zamanda kolesterol seviyesinin azaltılmasına, kolesterolün doku depolarından atılmasına ve trombosit agregasyonunun önlenmesine yardımcı olur (Brook, JG, Linn, S, and Aviram, M. Biochem Med Metabol Biol. 35;31-39, 1986). Fosfatidilkolin içinde bulunan yüksek linoleik asit içeriğinin yararlı etkileri aşağıdadır:

  1. * Fosfolipit preparatı olan Lipostabil in ateroskleroz ve yüksek kolesteraol tedavisinde kullanımı üzerine araştırma yapılmıştır. Bu Almanya yapımı %70 fosfatidilkolin içerikli lesitin preparatının değerlendirilmesiyle ile ilgili yapılan muhtelif çalışmalarda günde bir kez 1.5 gr ile günde 3 kez 3.5gr arasında dozlarla total serum kolesterol ve trigliserit düzeyleri önemli ölçüde düşmüş, HDL kolesterol düzeyleri ise yükselmiştir (Lipostabil. Natterman International GMBH,1990; Wojcicki, J, et al. Phytotherapy Res. 9;597-599, 1995).
  2. Almanya’da “Essantiale” ticari isimle piyasada satılan yüksek konsantrasyonlu fosfatidil preparatı FDA nın Alman eşiti olan BGA ‘dan ruhsat alacak yeterli klinik sonuçlar ortaya koymuştur. Bu form doğru pozisyonda bağlanan, gliserol molekülünün ilk ve ikinci karbonuna bağlanan, esansiyel yağ asiti, linoik asitin molekülün %50 sini oluşturduğu, %90 fosfatidilkolin içermektedir. Bu preparatın önerilen standart kullanım dozu, yemeklerle birlikte günde üç kez 350 mg dır(Essentiale, Natterman International GMBH, 1989).

Bipolar Depresyon

  1. Mania’nın beyinde kolinerjik aktivitenin azalmasıyla ilişkili olduğuna dair kanıt mevcuttur. 15-30 mg/gün seviyesinde fosfatidilkolin desteğinin bipolar depresyon tedavisinde yararlı etkiler gösterdiği tespit edilmiştir (Wutman, R, et al. Nutrition and the Brain. Vol. 5. Raven Press: New York, 1979; Cohen, B, et al. Am J Psychiat 137:242-243, 1980; Cohen, B, et al. Am J Psychiat 139;1162-1164, 1982).
  2. Fosfatidilkolin kullanımı ile beyindeki kolin seviyesini yükselterek bipolar depresyon hastalarında kayda değer gelişme veya semptomlarda iyileşme elde edilebilir. Bazı çalışmalar Lityum karbonat, bipolar depresyonun standart ilaç tedavisinin beyindeki asetilkolin aktivitesinin artışı olduğuna inanmaktadır (Jope, R, et al. Am J Psychiat 142;356-358,1985).

Alzheimer Hastalığı

  1. Kolin desteği normal hastalarda beynin içindeki asetilkolin akümülasyonunu arttırdığı için bazı araştırmacılar Alzheimer hastalarına faydalı olabileceği varsayımında bulunmuşlardır. Bazı çalışmalar kolin desteği ile beyindeki asetilkolin içeriğinin artışının hafızayı geliştirdiğini göstermiştir. Bununla beraber fosfatidilkolin kullanan klinik deneylerde önemli yararlar tespit edilememiştir. Çalışmalarda hem normal kişilerde, hem de Alzheimer hastalarındakolin desteğinin hafızayı geliştirdiği tespit edilmiştir. Bununla beraber, bu çalışmalar ve yorumları hakkında denek sayısının çok az , kullanılan fosfatidilkolin dozunun çok düşük ve çalışmaların çok yetersiz bir şekilde tasarlandırılmış olduğu yönünde eleştiriler ortaya çıkmıştır (Rosenberg, G and Davis, KL. Am J Clin Nutr. 36; 709-720, 1982; Levy, R, et al. Lancet 1;474-476,1982; Sitaram, N, et al. Life Sci 22;1555-1560, 1978).
  2. Alzeimer hastalığı kolinerjik transmisyonda azalma ile karakterizedir, ama Alzheimer hastalığındaki kolinerjik transmisyon kolin eksikliği ile değil, asetilkolin transferaz enziminin bozulmuş aktivitesi ile ilişkilidir. Asetilkolin transferaz asetilkolin oluşturmak için kolin ile asetil molekülünü birleştirir. Ancak, yüksek düzeydeki kolin bu çok önemli enzimin aktivitesini mutlaka arttırmadığı içinfosfatidilkolin desteğinin Alzheimer hastalarının çoğunda etkili olduğu muhtemelen kanıtlanmamaktadır.
  3. Hafif – orta dereceli demens hastalarında yüksek kaliteli fosfatidilkolin preparatlarının 15 – 25 gr/gün dozunda kullanımı yararlı olabilir (Murray, M. p. 140, 1996).

Biçim

  1. Kolin çözünür tuz olarak, en sıklıkla ya kolin bitartrat, sitrat veya klorid, ya da lesitinde fosfatidilkolin olarak bulunur.
  2. Lesitinin mevcut ticari şekillerinin çoğunda yalnızca %10-20 oranında fosfatidilkolin bulunur.
  3. “Fosfatidilkolin” olarak etiketlenmiş desteklerin çoğu yalnızca %35 fosfatidilkolin içerir.
  4. Bazı yeni ve güçlü preparatlar %98 e kadar fosfatidilkolin içermektedir. Fosfatidilkolinin bu saf formları daha az gastrointestinal yan etki nedeniyle tercih edilmektedir. Bu özellikle yüksek dozda (15-30 gr) fosfatidilkolin gerektiren durumlarda özellikle doğrudur, çünkü lesitin gibi düşük konsantrasyonlu biçimlerde çok büyük miktarlar kullanılmalıdır ki yan etkiler neredeyse kaçınılmaz olacaktır.

İntravenöz formu da mevcuttur. Karaciğer vücudun en büyük organıdır ve infüzyondan ilk PC akışını alır. Ancak artmış PC ve yüksek performanslı lipitleri (HUFA lar) paylaşan her organ, her nöron, her hücrede lipit takası sistemiktir. Artan metabolik performansın da sistemik olması beklenir.

Doz

  1. %90 fosfatidilkolinli, en yaygın kolin desteği formu lesitinin kullanım dozu (yemeklerle günde 3 kez:
  2. 350-500 mg t.i.d. karaciğer bozukluklarında
  3. 500-900 mg t.i.d. kolesteraolü düşürmede
  4. 5.000-10.000 mg g.d. Alzheimer hastalığı ve bipolar depresyon tedavisinde (Murray, M. p. 141, 1996)

Yan Etkiler

  1. Kolin ve fosfatidil kolin genellikle iyi tolere edilir.
  2. Günlük 20 gr dozun üzerindeki saf kolin – fosfatidilkolin değil – balık kokusuna benzer bir koku üretir.
  3. Yüksek dozda, birkaç gram, lesitin iştahta azalma, mide bulantısı, midede şişkinlik, gastrointestinal ağrı ve/veya bazı kişilerde diareye sebep olur.

Toksisite

Alıntı yapılmış kaynakların hiç birinde belirtilen yan etkiler dışında bir toksisiteye rastlanmamıştır. Kontrendikasyonlar

  1. Fosfatidilkolin doktor kontrolü dışında depresyon hastaları (unipolar veya klinik depresyon) için endike değildir, çünkü yüksek dozda fosfatidilkolin bazı durumlarda depresyonu arttırabilir.

İnteraksiyonlar

  1. Kolin diğer metil donörlerle birlikte çalışır ve vücudun karnitin ve folik asiti korumasına yardımcı olur (Daily, JW and Sachan, DS. J Nutr 125;1938-1944, 1995; Varela-Mreiras, G, et al. J Nutr Biochem 3;519-522, 1992).
  2. Fosfatidilkolin ve pantotenik asit asetikolini oluşturmada kullanılır.

Fosfatidilkolin “Teknik Versiyonu”

Alternative Medicine Review, Vol 7, #2, April, 2002

Giriş

Fosfatidilkolin (PC), yaşam kaynaklarında her zaman var olan başlıca maddelerden biri olan bir fosfolipittir.(l). PC bütün hücre zarlarının ve kandaki lipoproteinlerin predominant fosfolipitidir. Doğal surfaktantların ana fonksiyonel unsuru ve esansiyel bir besin olan kolinin, vücuttaki en önemli rezervuarıdır(2). PC yağın parçalanmasını, emilmesini ve taşınmasını kolaylaştıran ve entero-hepatik dolaşımla geri dönüştürülen safranın ana bileşenidir. Yakın zamana kadar PC fosfolipitlerin bir komplex karışımı olan lesitin, ve diğer lipitlerle karıştırılıyordu. Yüzde otuz veya daha fazla PC ile zenginleştirilmiş lesitin preparatları PC konsantresi olarak kabul edilmektedir.

Farmakokinetik ve Metabolizma

  1. Kimyasal olarak, PC gliserole dayalı (CH2OH-CHOH-CH2OH) ve her üç karbonun yerine geçen bir gliserofosfolipittir. Yağ asitleri karbon 1 ve 2 nin, fosfatidilkolin ise karbon 3 ün yerine geçer. Basitçe anlatmak gerekirse, PCmolekülü bir baş grup (fosforilkolin), bir orta kısım (gliserol) ve iki kuyruktan (farklı yağ asitleri) meydana gelir. İki kuyruktaki yağ asitlerindeki değişkenliklerin nedeni insan dokularında PC moleküler türlerindeki büyük çeşitliliktir.
  2. İn vivo,PC iki ana yolla üretilir(4). Genel olarak, fosfatidik asit (PC) üretimi için iki yağ asidi (asil “kuyruklar”) gliserol fosfata eklenir(“orta kısım”). Sonra, CDP- kolinden fosfokolin (“baş grup”) eklenince, PA diasilgliserole dönüşür. İkinci yol, fosfatidiletanominalin (PE) metilasyonudur; fosfolipit P Enin etanolamin baş grubuna eklenen üç metil grubu bulunmaktadır, böylece PC ye dönüştürür.
  3. Oral alımı yemeklerle 24 saatte %90 a kadar iyi absorbe edilir.
  4. Postprandiyal dönemde PC kana aşama aşama karşır ve 8-12 saat sonra en üst seviyeye ulaşır. Sindirim sürecinde PC moleküllerinin çoğundaki pozisyon-2 yağ asitleri ayrılır(5). Sonuçta oluşan liso-PC kolayca intestinal duvar hücrelerine girer ve arkasından pozisyon-2 de yeniden açillemeye geçerler. Pozisyon-2 yağ asitleri membran akışkanlığına katkıda bulunur (pozisyon-1 ile birlikte), ama öncelikli olarak eikosanoid üretiminde ve sinyal transdüksiyonunda kullanılır. PC yağ asitlerinin omega-6/omega-3 dengesi diyette yağ asiti alımına bağlıdır(6,7).
  5. Kolin çok büyük bir olasılıkla insan için temel besindir ve besinle alınan kolin genellikle PC olarak mideye iner. Kan ve dokudaki kolinin PC olarak tutulur ve besinle alınan PC “düşük salınımlı” kan kolin kaynağı olarak görev yapar. Yetersiz beslenen düşük kan kolini olan bireylerde karaciğer steatozu ve bununla ilişkili bozukluklar sıklıkla görülür ve bu bireyler genellikle PC desteğine olumlu yanıt verir(10).
  6. Metil grubun(-CH3) varlığı protein ve nükleik asit sentezi ve regülasyonu, faz-2 hepatik detoksifikasyonu ve metil verme gibi çok sayıda için biyokimyasal proses için çok önemlidir.
  7. Kısıtlı kolin alımı ile başlatılan metil yetersizliği insanlarda karaciğer steatozu, maymunlarda kanser riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. PC her bir PC molekülünden 3 e kadar metil grup temin edebilen mükemmel bir metil grup kaynağıdır.

Etki Mekanizmaları

  1. PC yaşamsal faaliyetlerin çoğunun gerçekleştiği, dinamik moleküler tabakalar olan hücre zarının temel yapısal desteğidir. Toplam membran fosfolipitlerinin %40 ını oluşturan PC nin varlığı membran akışkanlığının homeostatik regülasyonu için önemlidir. En dıştaki hücre zarındaki PC molekülleri, prostaglandin/eikosanoid hücresel iletişim fonksiyonları için ve hücre dışından içine sinyal transdüksiyonunu desteklemek için yağ asitleri salar.
  2. PC kanda dolaşan lipoprotein partiküllerinin temel bileşenidir. PC nin akciğerler ve gastrointestinal sistem epitelyal-luminal ara yüzeylerini ciddi anlamda koruyan surfaktan (yüzey-aktif) özellikleri vardır(14,15).
  3. Biyokimyasal olarak, PC bazı fosfolipitler ve diğer biyokimyasal olarak önemli moleküllerin öncelikli prekürsörüdür. Ayrıca, PC in vivo antioksidan koruma da sağlar. İnsan ve hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda, PC çeşitli kimyasal toksinler ve farmasötik advers etkilere karşı koruduğu görülmüştür.

Klinik Endikasyonlar

Bugüne PC nin en iyi belgelenen klinik başarısı, muhtemelen hasar sonrası karaciğerin iyileşmesi hücre zarı kütlesinin iyi bir şekilde yenilenmesini gerektirmesi nedeniyle, karaciğer hasarını kayda değer bir şekilde iyileştirilmesi olmuştur. Sekiz çift-kör deney çalışması ve sayısız çalışma raporu bulguları, enzimatik ve diğer biyokimyasal göstergelerde iyileşme, karaciğer dokusunda daha hızlı fonksiyonel ve yapısal onarım, deneklerin genel durumunda hızlı iyileşme ve PC tedavisinden sonra uzamış survi dahil olmak PC nin üzere önemli klinik yararları olduğunu göstermiştir.

Alkole BağlıHepatik Steatoz ve İnflamasyon

  1. Knuechel alkole bağlı hepatik steatoz (yağlı karaciğer) ve inflamasyonu olan 40 erkek hasta üzerinde çift-kör bir çalışma yapmıştır. Deneklerin aldıkları ilaçlar kesilmiş ve iki gruba randomize edilmiştir; bir gruba plasebo, diğerine ağızdan günde 1350 mg PC (B vitaminleriyle takviye edilerek) verilmiştir. İki hafta içinde PC nin yararları açıkça görülmüş, sekizinci haftada biyokimyasal karaciğer fonksiyonları ölçümlerinin çoğu plaseboya göre önemli ölçüde düzelmiştir.
  2. Daha sonra yapılan iki çift-kör çalışma bu bulguları desteklemiştir. Schuller Perez ve San Martin çalışmalarında vardıkları sonucu söyle belirtmiştir: “Görüşümüze göre alkole bağlı steatoz tedavisinde yüksek-doymamış fosfatidilkolin kullanımı çok verimlidir.”(18).

Buchman ve arkadaşları 15 yağlı karaciğer hastasına çift-kör intravenöz total parenteral nutrisyon olarak PC uygulamış ve önemli yararlar elde etmiştir(19). Diğer araştırmacılar da hafif ila orta dereceli hepatik inflamasyonu olan vakaların en çok PC desteğinden yararlandığını bildirmiştir(20).

  1. Hayvanlar üzerinde yapılan bir çalışmada maymunlara sekiz yıl boyunca günlük alkol kürü uygulanmıştır. Körleme çalışma planlamasından sonra bazı hayvanların diyetine PC eklenmiştir. Birkaç yol sonra PC olmaksızın alkol verilen maymunlarda ileri fibrozis gelişirken PC desteği verilmiş maymunlarda yağlı karaciğer ve hafif fibrozis gelişmiş, ama daha fazla ilerlememiştir. Daha sonra hayvanlardan üçüne verilen PC kesilmiş ve alkole devam edilmiş; bunlarda hızlı bir şekilde yaygın, yaşamı sonlandıran karaciğer fîbrozu gelişmiştir.

İlaca Bağlı Karaciğer Hasarı

  1. Bir çift-kör çalışmada rifampin ve diğer iki anti-tüberküloz ilaç kullanımı nedeniyle karaciğer hasarı olan 101 tüberküloz vakası plasebo verilenler ve günde 1350 mg güçlendirilmiş PC verilenler olarak iki gruba ayrılmıştır. Üç ay sonra PC grubunun SGOT ve SGPT enzim düzeylerinde ciddi azalma kaydedilmiştir.

Hepatit B

  1. Kronik Hepatit B virüs infeksiyonu nedeniyle ilerleyen karaciğer hasarı olan (HBsAg negatif) 30 hasta üzerinde yapılan çift-kör çalışmada standart immnosupresif tedavinin yanı sıra hastaların bir bölümüne PC (günde 2300 mg), bir kısmına da plasebo uygulanmıştır. Bir yıl içerisinde PC grubu karaciğer yapısında kayda değer iyileşme ile önemli oranda stabil olurken plasebo grubunun durumu kötüleşmiştir(23).
  2. Atmış hepatit B pozitif hasta (HBsAg pozitif) 60 gün süre ile güçlendirilmiş PC (günde 1350 mg) ve plasebo grubu olarak ikiye ayrılmıştır. 30 günden itibaren PC grubu %50 HBsAg-negatif olarak, %25 HBsAg negatif plasebo grubuna göre klinik olarak gelişme göstermiştir(24).
  3. 50 hastanın dahil edildiği bir çift-kör çalışmada, bütün HBsAg negatif, ve biyopsi ve immunolojik testlerle çok ağır karaciğer hasarı tespit edilen hastalarda PC grubu (günde 1350 mg güçlendirilmiş PC) plasebo grubuna göre kayda değer yarar görmüştür(p<0.001). PC grubundaki hastaların %80 inin (25 hastada 20) önemli oranda gelişme gösterdiği tespit edilirken, plasebo grubundaki hastaların %24 ü (25 hastada 6) orta derecede iyileşme göstermiştir. PC grubunda plasebo grubuna göre hücre yapısı, biyokimyasal, ımmunolojık ve hematolojik parametreler önemli oranda düzelmiştir. Bir yıl süren çalışmanın sonunda klinik iyileşme devam etmiştir(25).

Hepatit C

  1. Çok merkezli, çift-kör bir çalışmada, kronik hepatiti olan (B veya C) 176 hastaya 24 hafta boyunca interferon-alfa verilmiş, daha sonra 24 hafta süreyle PC (günde 1.8 g) ve plasebo olarak randomize edilmiştir. Özellikle hepatit C alt grubunda olmak üzere önemli miktarda hasta PC ye cevap vermiştir. Buna ilaveten, 24 hafta daha sürdürülen PC desteği ile daha uzun süreli gelişme elde edilmiştir(26).
  2. Uzun süreli, çok merkezli çift-kör bir PC çalışması sürdürülmektedir; sonuçları bu hayatı tehdit eden hastalığın yönetiminde büyük bir atılım olabilir(27)

Respiratuar Distres Sendromu

*Prematüre bebeklerde surfaktan PC bakımından anormal derecede düşüktür. Dışarıdan verilen olgun profilli surfaktan tedavisi (total fosfatidilkolinin %70-80 i PC ile) respiratuar distres sendromu(RDS) olan veya RDS riski taşıyan bebekler için standart tedavidir. Klinik deneylerin metaanalizi doğal surfaktanların sentetik olanlara göre daha gelişmiş hayatta kalım ve genelde daha iyi sonuçlar sağladığını önermiştir(28). 78 RDS li bebek üzerinde yapılan bir başka randomize çalışmada doğal surfaktan 6 saat sonra üstünlüğünü kanıtlamış, 24 saattesurfaktan PC profili normale dönmüştür(14).

Nekrotizan Enterokolitis, Gastrointestinal koruma

Gastrointestinal sistemin ana intrensek surfaktanı olarak PC gastrik epitelyumun asit bariyer özelliklerinin korunmasına yardımcı olur. Hayvan çalışmaları, PC aspirin ve diğer non-steroidal anti-inflamatuar ilaçların etkilerini bloke etmeden advers GÎS etkilerine karşı koruduğunu önermektedir(25,29,30). Carlson ve arkadaşları PC den ve diğer fosfolipidlerden zengin formülle beslenen pre-term bebeklerde daha düşük nekrotizan enterokolitis vakası olduğunu bildirmişlerdir(31).

Merkezi Sinir Sistemi Kolinerjik İmbalansı

  1. Israrlı anekdotsal iddiaların tersine on çift-kör, plasebo kontrollu çalışmada PC kognisyona yarar sağlamamıştır(32). Kolinerjik imbalansının özelliği olan ataksi, tardiv diskinezi ve diğer merkezi sinir sistemi sorunlarına karşı yapılan çalışmalarda düş kırıklığına uğratan sonuçları da açıklayabileceği üzere PC nin “terapötik penceresinin” çok dar olduğuna dair göstergeler bulunmaktadır.

Toksisite ve Yan Etkiler

PC diğer besinlerle gayet uyumludur ve besinlerle birlikte kullanıldığında absorpsiyonu artabilir. Standart toksikolojik değerlendirmeler PC den kaynaklanan önemli akut veya kronik toksisite ve mutajenisite ve teratojenisite olmadığını göstermiştir. PC günlük kullanımda (18 grama kadar) iyi tolere edilir. Intolertans semptomları neredeyse yalnızca GIS rahatsızlığı-diare, fazla şişkinlik hissi ve bulantı ile sınırlıdır.

Doz

Terapötik kullanım aralığı günde 800 – 2400 mg, ve karaciğer salvajı için 4 – 6 gram veya daha fazlası önerilmektedir. Ağır karaciğer hasarı olan vakalarda en iyi sonuç, terapiye intravenöz ve oral PC tedavisine birlikte başlayıp, gelişme elde edilmeye başladıktan sonra oral desteğe devam edilerek elde edilir. “Death cap” diye bilinen mantardan zehirlenme neticesi meydana gelen karaciğer hasarında bu prosedürün hayat kurtarıcı olduğu kanıtlanmıştır(34)

Referanslar

  1. Kidd PM. Dietary phospholipids as anti-aging nutraceuticals. In: Klatz RA, Goldman R, eds. Anti-Aging Medical Therapeutics. Chicago, IL: Health Quest Publications; 2000:283-301.
  2. Zeisel SH, Blusztajn JK. Choline and human nutrition. Annu Rev Nutr 1994;14:269-296.
  3. Schneider M. Phospholipids. In: Gunstone FD, Padley FB, eds. Lipid Technologies and Applications. New York, NY: Marcel Dekker; 1997:15-30.
  4. Kent C. Eukaryotic phospholipid biosynthesis. Annu RevBiochem 1995;64:315-343.
  5. Zierenberg 0, Grundy SM. Intestinal absorption of polyenephosphatidylcholine in man. J Lipid Res 1982;23:1136- 1142.
  6. Kidd PM. Cell membranes, endothelia, and atherosclerosis -the importance of dietary fatty acid balance. Altern Med Rev 1996;1:148-167.
  7. Kidd PM. Phosphatidylcholine, a superior protectant against liver damage. Altern Med Rev 1996;1:258-274.
  8. Zeisel SH, Da Costa K, Franklin PD, et al. Choline, an essential nutrient for humans. FASEB 1991;5:2093-2098.
  9. Wurtman RJ , Hirsch MI, Growdon JH. Lecithin consumption raises serum free choline levels. Lancet 1977;ii: 68­69.
  10. Buchman AL, Dubin MD, Moukarzel AA, et al. Choline deficiency: a cause of hepatic steatosis during parenteral nutrition that can be reversed with intravenous choline supplementation. Hepatology 1995;22:1399-1403.
  11. Ghyczy M, Boros M. Electrophilic methyl groups present in the diet ameliorate pathological states induced by reductive and oxidative stress: a hypothesis. Brit J Nutr 2001;85:409-414.
  12. Thistle JL, Schoenfield LJ. Bile acid, lecithin, and cholesterol in repeated human duodenal biliary drainage: effect of lecithin feeding. Clin Res 1968;16:450.
  13. Toouli J, Jablonski P, Watts JM. Gallstone dissolution in man using cholic acid and lecithin. Lancet 1975;ii: 1124­1126.
  14. Lloyd J, Todd DA, John E. Serial phospholipid analysis in pre term infants: comparison of Exosurf and Survanta. Early Human Dev 1999;54:157-168.
  15. Dunjic BS, Axelson J. Gastroprotective capability of exogenous phosphatidylcholine in experimentally induced chronic gastric ulcers in rats. Scand J Gastroenterol 1993;28:89-94.
  16. Lieber CS, Leo MA. Polyenylphosphatidylcholine decreases alcohol-induced oxidative stress in the baboon. Alcoholism Clin Exp Res 1997;21:375-379.
  17. Knuchel F. Double blind study in patients with alcohol-toxic fatty liver. Med Welt 1979;30:411-416.
  18. Schuller-Perez A, San Martin FG. Controlled study using multiply-unsaturated phosphatidylcholine in comparison with placebo in the case of alcoholic liver steatosis. Med Welt 1985;72:517~521.
  19. Buchman AL, Dubin M, Jenden D, et al. Lecithin increases plasma free choline and decreases hepatic steatosis in long-term total parenteral nutrition patients. Gastroenterology 1992;102:1363-1370.
  20. Panos MZ, Poison R, Johnson R, et al. Activity of polyunsaturated phosphatidylcholine in HBsAg negative (autoimmune) chronic active hepatitis and in acute alcoholic hepatitis. In: Gundermann KJ, SchQmacher R, eds. 50th Anniversary of Phosp*lipidResearch (EPL). Bingin-Rhein, Germany: wbn- Verlag; 1990: 103-110.
  21. Lieber CS, Robins SJ, Li J, et al. Phosphatidylcholine protects against fibrosis and cirrhosis in the baboon. Gastroenterology 1994; 106:152-159.
  22. Marpaung H, Tarigan P, Zein LH, et al. Tuberkulostatische kombinations therapie aus INH, RMP und EMH. Therapiewoche 1988;38:734- 740.
  23. Jenkins PJ, Portmann HP. Use of polyunsaturated phosphatidylcholine in HBsAg negative chronic active hepatitis: results of prospective double-blind controlled trial. Liver 1982;2:77- 81.
  24. Visco G. Polyunsaturated phosphatidylcholine (EPL) associated with vitamin H-complex in the treatment of acute viral hepatitis-H. La Clinica Terapeutica 1985;114:183-188.
  25. Ilic V, Hegic-Janev A. Therapy for HHsAg-positive chronically active hepatitis. MedWelt 1991;42:523-525.
  26. Niederau C, Strohmeyer G, Heintges T, et al. Polyunsaturated phosphatidylcholine and interferon alpha for treatment of chronic hepatitis H and C: a multicenter, double-blind, placebo-controlled trial. Hepatogastroenterol 1998;45:797-804.
  27. Schenker S. Polyunsaturated lecithin and alcoholic liver disease: a magic bullet? Alcoholism Clin Exp Res 1994;18:1286-1288.
  28. Halliday HL. Natural vs synthetic surfactants in neonatal respiratory distress syndrome. Drugs 1996;51 :226-;237.
  29. Leyck S, Dereu N, Etschenberg E, et al. Improvement of the gastric tolerance of non- steroidal anti-inflammatory drugs by polyene phosphatidylcholine (Phospholipon 100). Eur JPharmacoI1985;117:35-42.
  30. Swarm RA, Ashley SW, Soybel Dl, et al. Protective effect of exogenous phospholipid on aspirin-induced gastric mucosal injury. Am JSurg 1987;153:48-53.
  31. Carlson SE. Lower incidence of necrotizing enterocolitis in infants fed a preterm formula with egg phospholipids. Pediatr Res 1998;44:491-495.
  32. Kidd PM. Unpublished analysis. 1998; El Cerrito, California, USA: drkidd@aol.com.
  33. Little A, Levy R, Chuaqui-Kidd P, et al. A double-blind, placebo controlled trial of high- dose lecithin in Alzheimer’s disease. J Neurol Neurosurg Psychiatr 1985;48:736-742.
  34. Esslinger F. Death cap mushroom poisoning: report of clinical experience. Med Welt 1966;19:1057-1063.

Not: Phosphatidyl Choline ve Fosfatidilkolin adı ile satılan ürünleri vardır.

LESİTİN

Lesitin, diğer adıyla fosfatidilkolin, genel olarak glikolipidler, trigliseridler ve fosfolipidlerden oluşan bir karışımdır. Biyokimyada lesitin saf fosfatidilcolin adi verilen fosfolipid ile eşanlamlı olarak kullanılır. Bu madde yumurta sarısından ya da soya fasulyesinden elde edilir. Lesitin kelimesi de zaten Yunanca yumurta sarısı demek olan lekithos—(λεκιθος)dan gelir.

Lesitin ticari olarak yuksek derece saflıkta bulunabilmekte ve bir gıda katkı maddesi olarak yahut ilaç yapımında kullanılmaktadır.

Biyolojide lesitin

Lesitin bütün vücut tarafından ihtiyaç duyulan bir maddedir, hücre zarını oluşturan yapıtaşlarındandır. Hücre zarına esneklik verir. Ayrıca beynin etrafındaki koruyucu zarlar da yüksek düzeyde lesitin içerir. Yeterli beslenen bireylerde lesitin karaciğer tarafından üretilmektedir.

Bunun dışında lesitin kalın bağırsak zarının önemli bir öğesidir. Bu mukoza zarı barsakları içeride bulunan bakterilerin saldırılarından korur. Ülserli kolit hastalarında bu zarda bozukluklar vardır ve zarın ihtiva ettiği lesitin düzeyinin sağlam insanlara göre çok daha az olduğu gözlemlenir.

Gıda katkı maddesi olarak lesitin

Lesitin zehirli olmayan ve vücut tarafından tolerans gösterilen bir sürfaktanttır. Genel olarak yoğunlaştırıcı, karıştırıcı, yalıtıcı ve ilaçların etrafındaki koruyucu tabakaların yapımında kullanılır. Örneğin lesitin çikolatalarda karıştırıcı(emülgatör) olarak kullanılır ve kakao ile kakao yağının birbirinden ayrılmasını önler.

Ticari olarak genelde soya fasulyesinden elde edilir ancak ayçiçeği gibi diğer maddelere doğru bir yönelim de görülmektedir.

Tıpta lesitin

Lesitin ilaç yapımında çeşitli maddelerin birbirine karışımını sağlamakta kullanıldığı gibi tabletlerin etrafındaki koruyucu tabakayı oluşturmak için de kullanılır.

Lesitinin vücutta bulunan kolesterol ve trigliserid düzeylerine oldukça önemli bir etkisi olduğu bilinmektedir. Lesitinin kolesterolü düşürücü bir özelliği vardır.

Genelde kolesterolü artırdığı düşünülen yumurta aslında kolesterolü düşüren yüksek düzeyde lesitin ihtiva etmektedir ve böylelikle bir çeşit denge oluşturmaktadır. (Yumurta yemeyin diyenlere duyrulur.)

Eczacılık teknolojisinde emülgatör olarak süspansiyon ve emülsiyon yapımında kullanılır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Lesitin

 Not: Piyasada satılan soya yağı denilen ürünler saf olarak sunulmadığından dikkat edilmesini tavsiye ederim.

GENÇLERDE KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE CİNSEL YÖNELİM ARASINDAKİ İLİŞKİ


CİNSEL KİMLİĞİN OLUŞMASI

Cinsel Kimlik

Cinsel kimlik, kişinin, erkek ya da kadın olarak biyolojik varlığının farkına varması ve kabul etmesi olarak tanımlanabilir. Cinsel kimliğin kazanımıyla ilgili farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Örneğin,

Freud cinsel kimliğin kazanımının temellerinin okul öncesi yıllarda oluştuğunu savunurken, Erikson ergenliğin her iki cins için kimliğin oluşma zamanı olduğunu ileri sürmüş, yalnızca cinsiyet rolü kimliğine değil, kişinin kim ve ne olduğuna ilişkin genel kimlik kavramına da değinmiştir.

Erikson’ın cinsel kimlik kavramından yola çıkarak, genel kimlik gelişiminde, bireyin yaşayabileceği cinsel kimlik çatışmalarının önemli problemlere neden olabileceğinden söz edilebilir.

Öte yandan, Freud’un cinsel kimlik tanımına yakından bakıldığında, çocuk karşı cinsten ebeveynine karşı bir istek duyar. Hemcins ebeveynin varlığı ise çocuk için bir engel teşkil eder. Burada yaşadığı çatışmayı (Ödipal karmaşası) çözmek için de aynı cinsten ebeveyni ile özdeşir. Bulunan çözüm uygun cinsiyet kimliği kazanımının temelini oluşturur.

Cinsel kimliğin kazanımının erken yıllarda cinsiyet rollerinin farkına varılması ve öğrenilmesi ile başladığından söz edilebilir. Anna Freud’ da insanda cinsel içgüdülerin 13­15 yaşlarında ansızın uyanmadığını, çocuğun gelişimiyle birlikte yavaş yavaş işlerlik kazandığını ve bunun yetişkin cinsel yaşamına geçilinceye kadar sürdüğünü belirtmiştir .

Cinsiyet Rolü Gelişimi

Cinsiyet rolü, kadının ve erkeğin nasıl düşüneceğini ve hissedeceğini belirleyen ve çevre tarafından verilen bir roldür. Cinsiyet rolü terimi, eril (masculine) ya da dişil (feminine) olarak etiketlenebilen davranışları, tutumları, değerleri, düşünme biçimlerini, konuşmayı, oturmayı ya da yürümeyi, giyinmeyi ve kişinin bedenini süslemesini kapsar. Birçok kültürde erkek ve kadının farklı yanları, cinsiyetine göre neyi yapıp neyi yapamayacağı açık bir şekilde belirlenmiştir. Anne-babalar, okullar ve toplum erkek ve kız çocuklara farklı davranarak çocukları uygun cinsiyet rollerine uymaları yönünde etkilemeye çalışmaktadırlar. Böylece çocuğun gelişim süreci içinde kendisinden beklenen cinsiyet rolünü benimsemesi öncelikle beraber yaşadığı ailenin ve sonra içinde bulunduğu toplumun etkisiyle sağlanmaktadır .

Piaget’e göre çocuklar yaşamlarının ilk iki yılında duyu-hareket dönemi içerisindedirler. Bu dönem içerisindeki en önemli gelişimlerden biri, nesne sürekliliği anlayışının yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır. Nesne sürekliliği kavramına göre, nesneler, algı alanı dışında olduklarında bile var olmayı sürdürmektedirler. Nesne sürekliliği yeteneğinin kazanımı diğer bütün bilişsel gelişimin temel bir öğesi olarak kabul edilmektedir. Küçük çocuklar bir bireyin cinsiyetinin kalıcılığını, örneğin, bir erkeğin saçını uzatarak ve kadın giysileri giyerek kadına dönüşemeyeceğini tam anlamıyla kavrayamayabilirler. Çocukların bir cinsiyet rolü benimsemelerinde kavram gelişimi de işin içindedir.

İlkokul çocukları cinsiyet rollerine ilişkin daha ayrıntılı kavramlara sahiptirler, ama bunları hala oldukça dar bir açıdan tanımlayabilirler. Çocuklar, erkek ve kadın diline ilişkin kavramları kısmen televizyonda ve filmlerde gördükleri, kitaplarda okudukları modellerden olduğu kadar, evlerinde, okullarında ve yaşıt gruplarında gördükleri modellerden de öğrenirler.

Orta çocukluk döneminde çocuklar hemen hemen tümüyle kendi cinsiyetlerinden çocuklarla oynama ve yakınlık kurma eğilimindedirler. Araştırmaya dayalı veriler az olmakla birlikte, yaşıtlar, özellikle de orta çocukluk dönemindeki erkek çocuklar diğer erkek çocuklara cinsiyet rolüne uyma doğrultusunda artan bir baskı uygulanmaktadır.

Örneğin, kız çocuklar diğer kızlar “erkek oyuncaklarıyla” oynadıklarında çok az karşı çıkarlarken, ancak erkek çocuklar “kız oyuncakları” ile oynayan oğlanları şiddetle eleştirebilmektedirler. Ayrıca anne babalar erkek çocuğun erkeklik rolüne uygun davranmasına, kız çocuğun kadınlık rolüne uygun davranmasından daha fazla dikkat edebilmektedirler. Bunun nedeni ebeveynlerin eşcinselliğin erkekler arasında daha yaygın olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor olabilir. Erkek çocuklar ilk dört beş yıllarını genellikle kadınlarla (anneleri, gündüz bakım evi personeli, okul öncesi öğretmenleri) etkileşim içinde geçirmektedirler. Erkek modellerin yokluğu cinsiyet rolü özdeşleşmesini erkek çocuklar için daha karmaşık hale getirebilmektedir. Ailelerde bu karmaşık durumu ortadan kaldırmak için erkek çocukların erkeklik rolüne uygun davranmayı öğrenmesi yönünde daha çok çaba sarf etmektedirler.

Cinslere Bağlı Kişilik Özellikleri

Çeşitli kuramlar, cinsiyete bağlı kişilik özellikleri hakkında değişik tanımlamalar ortaya atmışlardır.

Örneğin, Psikanalitik kuramdan Freud’ a göre çocuklar doğuştan psikolojik bakımdan iki-cinslidirler. Hem kadın hem de erkek cinsiyet özelliklerine sahiptirler. Çocuklar cinse bağlı kimliklerini, anne-babalarıyla ilişkilerindeki çatışmalı sevgi ve kıskançlık duygularını çözerek kazanmaktadırlar. Erkek çocuk annesine duyduğu erotik sevgiden vazgeçerek babasıyla özdeşleşmeye girdiğinde, kız çocukta aynı şekilde annesiyle özdeşleşmeye başladığında cinsel kimliğine kavuşma yoluna girmiş demektir. Çocuklar bu ilk adımdan sonra, kendi cinslerinden anne-babalarının davranışlarını, tutumlarını ve değerlerini benimseyerek cinsel kimliklerini toplumsal yönüyle de geliştirirler .

Toplumsal Öğrenme Kuramı’na göre çocuklar doğuşta esas olarak yansızdırlar ve başlangıçtaki biyolojik farklılıkları daha sonraki cinsel kimlik farklılıklarını açıklamaya yetmez. Cinse bağlı kimliğin kazanılması sürecinde seçici pekiştirme ve taklit temel rolü oynamaktadır. Çocuklar aynı cinsten anne-babanın davranışını model aldıkları için ödüllendirilirler; toplumda daha sonra sistemli ödül ve cezalarla bu tür taklidi pekiştirir.

Kısaca, cinsiyet rollerinin kazanılmasında, toplumsal öğrenme yaklaşımı ödülün, cezanın ve gözlemsel öğrenmenin önemini vurgulamaktadır.

Bilişsel Gelişim Kuramı’na göre ise çocuklar ilk olarak kendilerini erkek ya da dişi olarak etiketlemeyi öğrenirler ve sonra kendi cinsiyet kategorilerine uygun düşen davranışları kazanmaya yönelirler. Bu süreç “kendi kendini toplumsallaştırma” (self­socialization)olarak adlandırılır.

Bilişsel gelişim kuramında cinsel kimliğin kazanılması üç evrede ortaya çıkmaktadır.

 Çocuk üç yaşında (birinci evre: cinsin özdeşliği) kendi cinsiyeti sorulduğunda doğru olarak bilebilir ve başkalarının cinsini de belirli bir doğrulukla belirleyebilir.

Dört yaşında (ikinci evre: cinsin kararlılığı) cinsiyetlerin değişmeyeceği gerçeğine ilişkin kısmi bir bilinci vardır.

Bununla birlikte aşağı yukarı altı yaşına kadar, öncelikle fiziksel cinsiyet farklılıklarına dayanan kesin bir cinsel kimlik kavramı kurulmuş değildir (üçüncü evre: cinsin tutarlılığı). Bu ilerleme genel bilişsel gelişim örüntüsünü izler ve cinsin değişmezliği nesnenin sürekliliğinin özel bir yönü olabilir .

Basow, psikodinamik kuramların cinsin temel doğasını vurguladıklarını; toplumsal öğrenme kuramının çeşitli çevresel etkenlerin cinse bağlı davranışı nasıl biçimlendirdiğini gösterdiğini; bilişsel gelişim ve cinse bağlı şema kuramlarının da, ailenin ve kültürün etkisine aracılık eden etkin ve düşünen bir organizmanın önemini vurguladığını dile getirmektedir.

Cinsel Yönelim

Cinsel yönelim, bireyde duygu istek ve davranışların belli bir eşeye çekimidir. Başka bir deyişle, kişinin cinsel dürtülerinin yönelmiş olduğu cinsiyettir. Yani hangi cinse istek duyduğudur. Bu yöneliş bireyin cinsel kimliğine uygun ya da karşıtı biçimlerde olabilir. Bazı insanlar ne karşı cinse karşı ne de kendi cinslerine karşı cinsel istek duymayabilirken (aseksüel), insanın cinsel yönelimi karşı cinse (heteroseksüel), kendi cinsine (homoseksüel) ya da her iki cinse birden (biseksüel) olabilir.

Cinsel yönelimin üç unsurdan oluştuğundan söz edilebilir.

Bunlardan ilki arzudur. Kişinin kime veya kimlere karşı cinsel arzu duyması durumudur.

İkinci unsur davranıştır. Birey cinsel arzusunu yaşama geçirmekte midir? Bu aşamada toplumsal normlar veya yasaklar erotik arzunun davranışa geçirilip geçirilmeyeceğinin belirleyicisi olmaktadır.

Cinsel yönelimin üçüncü ve sonuncu unsuru kimliktir. Kişi cinsel yönelimiyle ilgili durumu kimliği olarak benimsemekte midir ?

Cinsel Yönelimi Açıklayan Kuramlar

İnsan cinsel davranışının karmaşıklığı göz önüne alındığında bireylerin cinsel yönelimini açıklamaya çalışan çok çeşitli kuramların varlığından söz etmek kaçınılmaz olmaktadır.

………………..

Psikososyal Yaklaşımlar

Cinsel yönelimin belirlenmesinde, cinsel yönelimde etkisi olduğu düşünülen birçok değişkenlerin içinde çocukluktaki mizaç özelliklerinin, çocuğun kendi cinsiyetine uygun ya da uyuşmayan aktivite ve arkadaş seçiminin etkileri olduğu da düşünülmektedir.

Cinsiyet rollerinin kutuplaşması, bir çok kız ve erkeğin karşı cinsiyetteki akranlarından kendilerini farklı hissederek büyümelerini ve yaşamlarının sonraki yıllarında da onlara karşı erotik olarak çekim duymalarını sağlamaktadır.

Bazı araştırmacılar tarafından kadınların cinsel yöneliminin erkeklere kıyasla daha değişken olduğu düşüncesi ortaya atılmaktadır.

Erkeklere kıyasla kızlar cinsiyet rolüne uygun davranmadıkları zaman daha az cezalandırılmaktadırlar. Kızlar erkeklere kıyasla hem cinsiyete özgü aktivitelerde hem de karşı cinsiyete özgü aktivitelerde yer almaktadır. Kızlar çocukluklarında her iki cinsiyetten de arkadaşa erkeklere kıyasla daha çok sahip olmaktadırlar. Bu da kızların erkeklere kıyasla kendilerini hem karşı cinsiyetteki akranlarından hem de kendi cinsiyetlerindeki akranlarından daha farklıfarklı hissettiklerini ortaya koymaktadır.

Çocukluktaki cinsiyete özgü davranışlar ve cinsel yönelim arasındaki ilişkinin neden var olduğuna dair yapılan açıklamaları 2 başlık altında toplamak mümkün olabilmektedir; Biyolojik yorumlar ve Psikososyal yorumlar :

Biyolojik yorumlar; Hipotalamusun cinsel yönelimi etkileyen bir beyin bölgesi olduğuna dair hipotezler sıkça ortaya atılmaktadır. Ayrıca çeşitli hormonal etkilerinde çocukluktaki cinsiyete özgü davranışlar ve cinsel yönelim arasındaki ilişkiyle ilgili olabileceği düşünülmektedir.

Konjenital Adrenal Hiperplasi’si olan kadınlarda – prenatal ve erken postnatal’da çok yüksek miktarlarda androjenlere maruz kalma – maskülen davranışlar gözlendiği ortaya konmuştur ve Konjenital Adrenal Hiperplasi’si olan kadınların özellikle fantezilerinde biseksüellik ve homoseksüellik oranlarının yüksek olduğu bulunmuştur .

Psikososyal yorumlar; daha çok ebeveynlerle olan ilişkilere yoğunlaşmaktadır. Literatürün büyük çoğunluğu erkek homoseksüellerde yakın/sıcak anne-oğul ilişkisine vurgu yaparken, baba- oğul ilişkisinin ise oldukça mesafeli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum nedeniyle oğulların baba yerine anneyle özdeşim kurduklarını vurgulamaktadırlar. Yapılan retrospektif çalışmalarda da gay erkeklerin büyük çoğunluğu babalarıyla olan ilişkilerini mesafeli olarak hatırladıklarını belirtmişlerdir .

Kısaca, yukarıda anlatılan modeller dikkatle incelendiğinde, çocukluktaki cinsiyete özgü davranışlar ve cinsel yönelim arasındaki ilişkinin neden var olduğuna dair yapılan biyolojik ve psikososyal yorumların; hem kadın hem erkekler için çocukluk cinsiyet rolü uygunluğunun ya da uyuşmazlığının sonraki cinsel yönelimin en güçlü değil ama en anlamlı ve önemli çocukluktaki habercisi olduğunu ortaya koyduğu göze çarpmaktadır.

KİŞİLİK

Kişiliğin Tanımı

Kişilik, farklı kuramlar ve kuramcılar tarafından tanımı yapılmaya çalışılmış bir kavramdır. Örneğin, Allport kişiliği “ kişinin çevresine karşı kendine has uyumunu belirleyen psikofiziksel sistemlerin kişiye özel dinamik organizasyonları” olarak tanımlamaktadır.

Kişilik kavramı, bireyin kendisinden kaynaklanan tutarlı davranış kalıpları ve kişilik içi süreçler olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle, kişilik genellikle bir kişinin gözlemlenebilen davranışları ile onun bildirdiği öznel iç yaşantılarından oluşmaktadır. Bir yandan kişilik insanı diğerlerinden ayıran ve onu kendisi yapan farklılıkları kapsarken, öte yandan durağan ve süreklidir; zaman içinde ve değişen koşullarda hep aynı kalmaktadır.

Yukarıda kişilik kavramının tanımı yapılmıştır. Sırada kişilik bozuklukları üzerinde durulacaktır.

Kişilik Bozukluklarının Tanımı

Kişilik bozuklukları ergenlik veya erken erişkinlik döneminde başlayan, zamanla sabitleşen, mutsuzluğa veya bozulmaya yol açan, katı ve yaygın nitelikteki öznel yaşantılar veya kültürel normlardan sapma gösteren davranışlar olarak tanımlanmaktadır.

Kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için bireyin toplumsal uyumunda, işlevselliğinde, ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde önemli bozuklukların oldukça değişmeyen bir biçimde uzun süre bulunması gerekmektedir.

Kişilik Bozukluklarında Sık Görülen Ortak Özellikler:

Kişilik bozukluklarında sıkça karşılaşılan ortak özellikler aşağıdaki şekilde sıralanabilir;

  1. Benliğe yerleşmiş olan davranış örüntülerinin uyum amacı ile esneklik göstermeden sürdürülmesi; örneğin yapılan yanlışların yinelenmesi, ders alınmaması.
  2. Belli bir toplum içinde uyumlu sayılabilmek için geçerli ölçülerden sapması, topluma aykırı davranışlar gösterebilmesi.
  3. Çocukluktan ya da ilk ergenlik döneminden beri süregelmesi.
  4. Toplum içinde, iş yaşamında belirgin bozulmaya yol açması.
  5. Genellikle benliğe uyumlu, yani benimsenmiş olması ve değiştirilmek istenmemesi; bazen de benlikçe benimsenmemiş, benliğe yabancı olsa bile değiştirilememesi.
  6. Genel olarak çevre ile çatışma ve sürtüşmeye yol açması; kendisini çevreye değil, çevresini kendisine uydurmaya çalışması.
  7. Kişinin bilişsel yetilerinde temel duygulanım ve düşünce yapısında belirgin bozukluk olmaması.

Kişilik Bozukluklarının Oluş Nedenleri:

Kişilik bozukluklarının oluş nedenlerini 3 ana başlık altında toplanarak açıklanabilir. Bu ana başlıklar, genetik yatkınlık, yapısal etkenler ve çevrensel etkenlerdir.

  1. Genetik Yatkınlık

Kişilik bozukluklarından sorumlu tutulabilecek genler olmamakla birlikte ikizler ve evlat edinilenler üzerinde yapılan araştırmalara göre kimi kişilik bozukluğu türlerinde soya çekimin önemli bir rolü olduğu ortaya koyulmaktadır.

Evlat edinilenler üzerinde yapılan soya çekim araştırmalarında şizofreni spektrum bozuklukları arasında sayılan şizotipal, paranoid kişilik, ve antisosyal kişilik bozukluğu gösterenlerde soya çekimin önemli bir etkisinin olduğu ortaya koyulmuştur.

  1. Yapısal Etkenler

Beden yapısı ve kişilik arasında bir bağ saptanamamıştır. Ancak doğumdan önce, doğum sırası ve doğumdan sonra merkez sinir dizgesini etkileyen durumlar kişilik bozukluğuna zemin hazırlayabilmektedir. Örneğin çocuklukta dikkat eksikliği sendromu gösteren hiperkinetik, minimal beyin disfonksiyonu olan çocuklarda sonradan kişilik bozukluğu (dissosyal, antisosyal kişilik) riskinin daha yüksek olduğu öne sürülmektedir. Bedensel sakatlıklar da kişilik oluşumunda önemli rol oynayabilmektedir, fakat bunlar özgül neden olarak kabul edilmemektedir.

  1. Çevresel etkenler

Kişilik bozukluğunun gelişmesinde geçmişteki ve şu andaki bağlanma süreçlerinin, yaşanan travmatik olayların ve fonksiyonel olmayan bir aile ortamında yetişmenin önemli etkileri olduğu düşünülmektedir.

Kişilik Bozukluklarının Sınıflandırılması

Üç gruba ayrılmaktadır.

A kümesi; paranoid, şizoid ve şizotipal kişilik bozukluklarını içermektedir; bu bozukluğu olan kişiler sıklıkla garip ve tuhaf olarak adlandırılmaktadır.

B kümesi; antisosyal, borderline, narsistik, ve histriyonik kişilik bozukluklarını içermektedir; bu bozukluğu olan kişiler sıklıkla dramatik, duygusal veya değişken olarak görülürler;

C kümesi; çekingen, bağımlı ve obsesif kompulsif kişilik bozukluklarını ve başka türlü adlandırılamayan kişilik bozukluğu olarak adlandırılan bir grubu ( pasif-agresif kişilik bozukluğu ve depresif kişilik bozukluğu) içermektedir; bu kişilik bozukluğu olan kişiler sıklıkla kaygılı ya da korkulu olarak görünürler .

Eysenck Kişilik Envanteri (Eysenck Personality Inventory) Eysenck

Kişilik Kuramında kişilik üç temel boyutta açıklanmaktadır. Bunlar nevrotiklik, dışa ve içe dönüklük ve psikotiklik boyutlarıdır. Boyutların evrende normal dağılım gösterdikleri ve her boyutta kalıtımın önemli yeri olduğu vurgulanmaktadır. Eysenck kişiliği boyutsal bir yaklaşımla sınıflandırmıştır, önceleri dışa dönüklük- içe dönüklük ve nevrotiklik boyutlarından meydana gelen bu model, daha sonra “psikotiklik” boyutunun katılması ile , üç boyut tarafından tanımlanmıştır.

 

 KİŞİLİK VE CİNSEL YÖNELİM

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE ÖZELLİKLERİ

Paranoid kişilik Bozukluğu

Paranoid kişilik bozukluğu olan kişiler, sürekli olarak başkalarının kötü niyetli olduğunu düşünme eğilimindedirler. Kuşkucudurlar ve başkalarına güvenmezler. Genellikle düşmancıl duygular taşırlar, huzursuzdurlar ve kızgınlık içindedirler. Genellikle eğlenceli kişiler değildirler, “ciddi” bir tavır içindedirler. Oldukça önyargılı olabilirler. Başkalarını alçaltıcı ve tehdit kaynağı olarak görürler. Başkalarının kendilerine olan bağlılığından kuşku duyarlar, hep başkalarının güvenilir olup olmadığını sorgularlar. Oldukça mesafelidirler, başkalarına yakınlık ve sıcaklık duymazlar. Zaman zaman çok akılcı ve nesnel davranmakla övünürler. Güç sahibi olmaya ve kişilerin derecelerine aşırı önem verirler ve zayıf, yetersiz, hastalıklı olan kişilere tepeden bakarlar, onları hor görürler. İş yönelimli etkin kişiler gibi görünürlerse de genellikle başkalarında korku yaratırlar ve başkalarıyla çatışma içinde olurlar .

Şizoid Kişilik Bozukluğu

Bu kişiler başkalarına özlem duymadan tek başlarına bir yaşam sürerler. Başkalarıyla olduklarında kendilerini rahat hissetmezler ve göz ilişkisi kurmazlar. Duygulanımları sınırlı ve yüzeyseldir. Genellikle çekingen bir yapıları vardır ve günlük yaşam olaylarına pek katılmazlar, başkalarıyla benzer kaygıları pek taşımazlar, başkalarına pek bir yakınlık duymazlar. Cinsellikleri salt düşlemleriyle sınırlıdır. Erkekler genellikle bekâr kalırlar, kadınlar edilgin bir tutumla evlenmeye katlanabilirler.

Şizotipal Kişilik Bozukluğu

Şizotipal kişilik bozukluğu olan kişiler davranışlarında, düşüncelerinde, duygulanımlarında, konuşmalarında ve görünümlerinde birçok acayiplikler ve sıra dışılıklar gösterirler. Büyüsel düşünceleri vardır. Kendilerine özgü, alışılmamış, acayip görüşleri, illüzyonları ve gerçek dışılık duyumları olur. Bu kişiler “bir garip” olarak tanımlanırlar. Birçoğunun batıl inançları vardır ya da duyu ötesi algılara inanırlar. Düşlemler içindedirler. Toplumdan uzak kalma eğilimi gösterirler ve stres altında gelip geçici psikotik belirtiler (gerçeği değerlendirme bozukluğu belirtileri) çıkartabilirler. Mezheplere katılırlar, büyücülük ya da acayip dinsel uygulamalar içinde olabilirler. Çok azının yakın arkadaşları vardır ve toplumsal kaygıları çok fazladır .

Antisosyal Kişilik Bozukluğu

Kişinin başkalarının haklarını gözetmediği, onları hiçe saydığı davranışlarla giden bir kişilik bozukluğudur. Manüplatif davranan kişilerdir. Yalan söyleme gibi dürüst olmayan davranışları, evden kaçıp gitmeleri olur. Rasgele cinsel ilişkilere girdiği öğrenilir. Bu kişiler vicdan azabı çekmezler, pişmanlık duymazlar. Dürtü denetimi bozuklukları olur, tasarlayarak davranmazlar. Başkalarına karşı duyarlı ve düşünceli değildirler. Huzursuzluk içindedirler ve saldırgan tutumlar sergileme eğilimindedirler. Başkalarını aldatma ve sorumsuzluk yaşam biçimleridir. Bu kişiler başkalarının ve kendilerinin güvenliğini umursamazlar .

Narsisistik Kişilik Bozukluğu

Kendini büyük görme ve benlik saygısı ile ilgili konularla aşırı ilgilenme ile belirlidir. Bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler özel insanlar olduklarına, özel haklarla donandıklarına inanırlar. Eleştirilmeye ya da yenilgiye büyük bir kızgınlıkla ya da depresyonla karşı koyarlar. Dış görünüşleriyle aşırı derecede ilgilidirler ve kendilerine hayran olunmasını beklerler .

Narsisizm terimi, etimolojik olarak, Yunanca’da kuntluk ya da duyarsızlık anlamına gelen “narke” kelimesi ile ilintilidir. Psikiyatri uygulamalarında normal narsisizm ile patolojik narsisizm arasında ayrım yapabilmek her zaman kolay olmamaktadır. İnsanın kendisini sevmesi ve değerli bulması normal ve gerekli bir duygu olarak kabul edilmektedir ancak bu duyguların hangi aşamada abartılarak kişilik bozukluğuna dönüştüğünü belirleyen ölçütleri tanımlamanın oldukça zor bir iş olduğu söylenebilir .

Narsisizm psikodinamiği üzerine yapılan açıklamalarda özellikle Kohut ve Kernberg’in teorileri oldukça dikkat çekicidir. Kohut’a göre narsisistik kişilik bozukluğu gösteren insanlar, çocukluklarında kişilik bütünlüğünün oluşturulabilmesi ve korunabilmesi için çevreden belirli tepkiler alınmasına ihtiyaç duyulan gelişim döneminde takılmış kişilerdir . Ebeveynlerinden gereksinim duydukları ilgi ve empatiyi alamayan bu çocuklar diğerlerinin sadece onların narsisistik ihtiyaçlarını doyurmak için varoldukları düşüncesiyle büyümektedirler .

Kernberg ise narsisistik kişilik bozukluğuyla ilgili olarak farklı bir psikodinamik formülasyon ortaya koymaktadır. Narisisistik kişilik bozukluğunu borderline kişilik bozukluğunun bir alt kategorisi olarak açıklamaktadır. Çoğu narsisistik kişinin ego işlevlerini borderline kişilerinkinden daha iyi sürdürebildiğini belirtirken bazılarının ise ego işlevlerinin borderline düzeyinde olduğunu belirtmektedir . Kernberg narsisistik kişilik bozukluğu olan bir hastayı borderline olan hastadan, narsisistik bir hastanın bütünleşmiş ama patolojik grandiöz benliğinin olması ile ayırmaktadır . O’na göre, grandiöz benlik, narsisistik kişilik bozukluğuna ait savunucu bir yapıya işaret etmektedir ve bu yapı başkalarına bağımlı olmayı reddetmektedir .

Kohut narsisistik hastalarda görülen saldırganlığı ikincil bir fenomen olarak değerlendirmekte ve idealleştirme ile yansıtma (mirroring) ihtiyaçlarının karşılanmamış olmasına bir tepki olarak yorumlamaktadır. Kernberg ise saldırganlığı birincil bir etmen olarak görmekte ve saldırganlığın, çevredeki insanların beklenileni verememesine bir tepki olmaktan çok kişinin kendinden kaynaklandığı görüşünü ortaya koymaktadır .

Çocuklarına gerçekçi olmayan büyüklük hislerini aktaran narsisistik ebeveynlerin çocuklarında bu kişilik bozukluğunun gelişmesi olasılığının yüksek olduğu ve narsisistik kişilik bozukluğu olan kişilerin çoğunun gerçekte güzel, zeki ve yetenekli kişiler oldukları belirtilmektedir .

Çekingen Kişilik Bozukluğu

Bu kişiler “fobik” olarak da adlandırılan utangaç, çekingen, ürkek, korkak bir kişiliğe sahiptirler. Kolaylıkla incinirler ve dışlanmaya karşı aşırı duyarlıdırlar. Kendi dünyalarında yaşarlar ve başkalarının kendilerini koşulsuz olarak kabul etmelerini beklerler. Sıklıkla “aşağılık duyguları” vardır. Kendilerine güvenleri yoktur, kendilerini geri çekme eğilimindedirler, kendilerini göstermek istemezler.

Çekingen kişiliği, şizoid kişilikten ayıran temel özellik, şizoid kişilerin ilişki ya da ailelerinin bir parçası olma isteği duymamaları ve insanlarla yakınlık kurmaktan zevk almamalarıdır. Çekingen kişiler ise aslında istedikleri halde başkalarıyla küçük düşme ve reddedilme acısını yaşamamak için yakınlık kurmaktan korkarlar .

Çekingen kişilik bozukluğu, fobik nevrozların bir karakter versiyonu olarak görülmektedir. Çekingen kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler son derece utangaçlardır, küçük düşme ve mahcubiyet yaşayabilecekleri ortamlardan korkan kişilerdir. Her ne kadar sosyal fobiler spesifik durumları içeriyor olsa da, çekingen kişilik bozukluğundaki algılanan tehdit daha genellenmiş durumdadır.

Utangaçlığın ya da kaçınmanın savunucu yapısı bu kişileri dışlanmadan, başarısızlıktan, küçük düşmeden ve mahcup olmaktan korumaktadır. Psikodinamik açıklamaya göre bu kişilerin yakın ilişkilerden ve sosyal ortamlardan kaçınmasının sebebi, kişisel yetersizliklerinin diğerleri tarafından anlaşılacak olmasından korkmalardır. Bazı araştırmalar utangaçlığın genetik-yapısal bir temeli olduğunu belirtmektedirler ancak çekingen kişilik bozukluğunun oluşmasında reddedilme ya da alay edilme gibi çevresel deneyimlerinde önemli katkılarının olduğu göz ardı edilmemektedir .

Bağımlı Kişilik Bozukluğu

İleri derecede bağımlı, uysal ve boyun eğen kişilerdir. Bu kişilerin gereksinmeleri ve sorumlulukları başkalarınınkilerden sonra gelir ve kendileriyle ilgili kararları başkalarının almasını isterler. Kendilerine güvenleri yoktur, başkalarının öğüt ve desteğine ihtiyaç duyarlar. Tek başlarına kalmaya katlanamazlar ve iş yerinde sürekli bir gözetim altında tutulmaya gereksinim hissederler .

Her insanda farklı oranlarda bağımlılık eğilimi vardır. Ancak her insanda doğal olarak var olan bu ihtiyaçlar bazı kişilerde aşırı oranlarda yaşanarak patolojik bir nitelik kazanmaktadır. Klasik psikanalitik terminolojide böyle durumlar “oral karakter” olarak adlandırılmaktadır .

Yapılan çeşitli kesitsel çalışmalardan elde edilen bulgular kişiliğin oral-bağımlı bir boyutunun olduğunu, bağımlılık, kötümserlik, cinsellikten korkma, kendinden şüphe etme, benmerkezcilik, pasiflik, kolayca etki altında kalma, sebat edememe özelliklerinin uzak bir faktör ya da boyut olarak birlikte ortaya çıktığını ortaya koymaktadır .

Bağımlı kişilik bozukluğunun nedenleri hakkındaki teorilerin çoğu psikososyaldir. Kültürler sıklıkla bunu, cinsiyete, etnik kökene ya da rol beklentilerine göre belirli grupların bağımlı bir rolü olacağı varsayımına dayandırmaktadırlar. Ebeveynler, çocukları bağımsız hareket etme girişimlerinde bulundukları zaman onları incelikli bir şekilde cezalandırmaktadırlar. Bu şekilde davranarak çocuğun özerkliği bağlanmanın ya da kabul görmenin kaybı olarak görmesini sağlamaya çalışırlar .

Bağımlı kişilik bozukluğuna sahip olan kişilerin aile öyküleri alındığında sıklıkla aşırı ilgili anne-baba öyküleriyle karşılaşılmaktadır. Bu ailelerden çocuklara verilen mesaj, özerkliğin tehlikeli olduğu şeklindedir. Ayrıca bu aileler, çocuklarının aileye olan bağlılık ve bağımlılıklarını ödüllendirmektedirler. Oral döneme saplanmayı içeren klasik psikoanalitik açıklamalar günümüzde artık bağımlı kişilik bozukluğunun belirleyici açıklamaları olarak görülmemektedir. Çünkü aşırı derecede bağımlı olan kişiler sadece gelişimin belirli bir döneminde değil çocuklukları boyunca ailelerinden ayrılmanın çok tehlikeli olduğuna dair mesajlar almaktadırlar .

Bağımlı kişilik bozukluğunun oluşumunda genetiğinde katkılarının olduğu 1963 yılında yapılmış olan tek yumurta-çift yumurta ikiz çalışmalarıyla da ortaya koyulmaktadır. Tek yumurta ikizlerinin, çift yumurta ikizlerine kıyasla boyun eğme ve dominant olmayı ölçen boyutlarda daha yüksek korelasyonlara sahip olduğu bulunmuştur .

Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Mükemmelcilik, düzenlilik, esnek olmayan bir tutum önde gelen özelliklerdir. Kurallar, düzenlemeler, temizlik ve düzgünlük gibi konularla aşırı ilgilidirler. İnatçılık boyutlarına varan bir ısrarcılık oldukça sık görülen bir özellikleridir. Mükemmelci bir tutum içinde de olma eğilimi gösterirler. Kendilerini ve içinde bulundukları koşulları kendi denetimleri altında tutma arayışı içindedirler. Ayrıntılara dalarlar. Otoriter bir tutum içindedirler, kendilerini işlerine ve üretkenliğe adamış bir tarzları vardır. Çok eli sıkı ve cimri olma özellikleri vardır .

Obsesif-kompulsif bozukluk ile obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Bu fark birincisinin bazı klinik belirtileri, diğerinin süreklilik gösteren karakter özelliklerini yansıtmasıdır. Obsesif-kompulsif bozukluğu olan kişiler, hoş olmayan ve çoğu zaman ürkütücü özellikteki düşüncelerin kendi istekleri dışında zihinlerini işgal etmesinden yakınmaktadırlar ya da kendilerini benzer davranışlarda bulunmaya zorlayan, engelleyemedikleri dürtülere boyun eğmektedirler. Bu belirtiler ego-distoniktir, çünkü kişi bunları bir sorun olarak görür ve kurtulmak ister. Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu gösteren kişilerde ise ego-sintonik ve yaşam boyu devam eden bir davranış örüntüsünden söz edilmektedir .

Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu ile ilgili olarak yapılan genetik çalışmalarda elde edilen bulgular bu bozukluğun oluşumunda kalıtımın önemli bir rolü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bozukluğun nasıl geliştiğiyle ilgili olarak ortaya atılan erken dönem psikodinamik hipotezler Freud’un psikoseksüel gelişim teorilerinden yola çıkmaktadır. Psikoseksüel gelişimin anal döneminde -çocuk 2-4 yaşları arasındayken- çocuğun libidinal dürtüleri, ebeveynlerinin çocuğu sosyalleştirme ve tuvalet eğitimi verme girişimleri ile çatışma içerisine girmektedir. Anal tutucu karakterin en uç örneği, obsesif-kompulsif nevrozlarda görülebilmektedir. Ancak bu hipotezi desteklemek için yapılmış olan kültürler arası çalışmalar tuvalet eğitiminin kişilik formülasyonundaki önemini desteklememektedir .

Obsesif-kompulsif karakter açıklanırken, ödipal dönemde yaşadığı kastrasyon anksiyetesi nedeniyle anal saplanmaya geri dönüş yaşama görüşü ortaya atılmaktadır. Karakter örüntüsü ile ilişkili olan anal özellikler, cimrilik, aşırı düzenlilik ve inatçılık olarak belirtilmektedir .

Erikson’un anal dönemi özerliğe karşı kuşku ve utanç olarak yeniden kavramsallaştırması Freud’un teorisinden daha umut verici olarak görülmektedir. Dürtülerin ve duyguların ifade edilişi ebeveynlerden gelen belli tepkiler doğrultusunda olmaktadır. Çocuğun öfkesini ve hoşnutsuzluğunu doğrudan bir tarzda ifade etmesi beraberinde utanç, eleştirilme ve sosyal izolasyonu da getirmektedir. Bu aşamada detaylara önem verme çocuğun eleştirilerden kaçınmak ve ailesinin ilgisini çekmek için başvurduğu önemli yollardan biri haline gelmektedir. Bu şekilde çocuk obsesif savunmalar geliştirerek duygularından uzaklaşmayı, öfkesiyle ve tatmin edilmemiş ilgi ve bağımlılık ihtiyaçlarıyla başa çıkmayı öğrenmektedir. Çocuk öfkesini nötr bir objeye yönlendirerek-yer değiştirme savunma mekanizmasını kullanarak-ifade edebilir ve öfkeye karşı ahlaki tutumundan (reaksiyon formasyon savunma mekanizması) dolayı ödüllendirilebilir .

Psikoanalitik teori yönünü gün geçtikçe obje ilişkileri teorilerine çevirdikçe, obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu ile ilgili olan literatür anal karakter özelliklerine daha az, benlik saygısı, bağımlılık ve öfke kontrolü, baş etme tarzları ve yakınlık kurma sorunları üzerine daha çok odaklanmaya başlamıştır .

Histrionik Kişilik Bozukluğu

Histrionik kişilik bozukluğu olan kişiler rol yapıyormuş gibi duygusaldırlar ve olumlu izlenimler bırakmaya çalışan kişilerdir. Çok renkli, aşırı derecede süslü, göz alıcı, alımlı olmaya çalışırlar; dikkatleri üzerlerine çekmeye yönelik, ayartıcı ve baştan çıkarıcı tutumlar sergilerler. Çoğu zaman telkine yatkındırlar. Yüzeysel olarak bakıldığında hoşa giderler, albenileri vardır .

Histrionik kişilik bozukluğu 2.400 yıl önce, Hipprocates tarafından tanımlanan histeri teriminden kökeninin almıştır. 19. yüzyılın sonunda, Charcot ve Janet, histeri terimini konversiyon semptomlarıyla ilişkilendirmişlerdir.

1958 yılında histeri teriminin literatürde beş farklı kullanım şekli göze çarpmaktadır: bir kişilik ya da karakter tipi, konversiyon reaksiyonu, fobi ve anksiyete ile betimlenen psikonevrotik bozukluk, alta yatan psikopatolojik örüntünün belirli bir biçimi, ve “opprobrium”un bir terimi .

Blacker ve Tupin’e göre histrionik ve histerik kişilik bozukluğu gösteren kadınlar, psikoseksüel gelişimin iki döneminde zorlanmış kişilerdir. Oral dönemde yeterli anne sevgisinden yoksun kalmışlar ve ödipal dönemi gereğince aşamadıkları için cinsel kimlikleri cılız gelişmiştir .

Histrionik kadın çocukluk döneminde annesinden yeterli sevgiyi görememesinden dolayı umudunu yitirip, beklentilerini ve annesine yönelik libidinal enerjiyi babasına yöneltmektedir. Bu durum ileri yaşamındaki cinsel kimlik sorunlarının temelini oluşturabilmektedir. Bunun sonucu olarak histerik kişilikli kadın düzcinsel bir yaşam sürdürmesine rağmen bilinçdışındaki sevgi objesi yine annesi olarak kalabilir (eşcinsel sevgi objesi) . Erkeklerle flörtöz tarzda davranışlar sergileyerek ilişki kurmasına rağmen onlara gerçek bir duygusal yatırımda bulunmaz .

Babasını eşi benzeri olmayan bir erkek olarak idealize eden histrionik kadın kendisini yaşamı boyunca yasak ya da ulaşılmaz erkeklerin ilgilerini çekmek konusunda diğer kadınlarla rekabet içinde bulabilmektedir. Histerik kadın çoğunlukla evli olan ya da evlenmeyi düşünmeyen erkeklerle romantik ilişkiler kurmakta böylece babasına olan bağlılığından vazgeçmeme konusunda kendisini garanti altına almaktadır .

Histronik kişilik bozukluğu hastaları bastırma savunma mekanizmasını yoğun bir şekilde kullanmaktadırlar. Babalarına karşı olan bağlılıkları bilinçaltlarının derinliklerindedir ve sadece psikoanaliz ya da psikoterapilerle bu eğilimlerinin farkına varabilmektedirler .

Her ne kadar histrionik kişilik bozukluğu kadınlarda daha yaygın olsa da, erkekler de bu bozukluğun tanı ölçütlerini karşılamaktadırlar. Bu kişilerin dinamikleri kadınlarınkine oldukça benzemektedir. Erkek hastalar da annelerinden göremedikleri ilgi ve bakımı almak için babaya yönelmektedirler. Babanın duygusal olarak ulaşılamaz olması nedeniyle, erkek çocuğu ya anne ile kurulan feminen özdeşimden kaçarak hipermaskülen bir tavır ortaya koymakta ya da anneyle doğrudan özdeşim kurarak pasif kadınsı bir kimlik sergilemektedir . Bu sürekliliğin en üst düzeyinde, histrionik kişilik bozukluğu olan erkek hasta çözümlenmemiş ödipal çatışmalarda, annesine bağlı olarak kalmaktadır. Bu erkekler, tanıştıkları kadınların hiç birinin anneleriyle boy ölçüşemeyeceğini düşündükleri için kadınlar konusunda hemen hemen her zaman hayal kırıklığı yaşamaktadırlar. Bazı erkeklerde annelerine karşı olan bilinçaltı bağlanmalarını devam ettirebilmek için izole bir yaşam tarzını seçmekte ya da bekar kalmayı tercih etmektedirler .

Borderline (Sınırda) Kişilik Bozukluğu

Bu kişilik bozukluğunun tanımlanması çok karmaşık ve zordur, ayrıca çelişkiler içeriyor gibi görünebilir, tartışma götüren yanları vardır. Psikozlar ( gerçeği değerlendirme bozuklukları) duygudurum bozuklukları, diğer kişilik bozuklukları ve bilişsel bozukluklarla örtüşen çok yanı vardır. Benlik algısı sorunlarının yanı sıra ayrışma- bireyselleşme sorunları, duygulanımının denetimi sorunları ve yoğun kişisel bağlanma sorunları yaşarlar .

Bu kişiler “her zaman bir bunalım içinde”dirler. Hep bir kriz yaşıyorlardır. Gerçeği değerlendirmelerinin bozulduğu gelip geçici dönemleri olabilirler, bunlar genellikle paranoya ya da gelip geçici dissosiyatif belirtilerden oluşur. Kendilerine zarar verici davranışlarda ya da intihar girişimlerinde bulunabilirler. Başkalarıyla ilişkileri çok çalkantılıdır. Yalnız kalmaya katlanamazlar. Benlik imgeleri ve kimlikleri tutarsızdır. Para, cinsellik gibi konularda dürtüsel davranırlar. Madde kötüye kullanımı, pervasızca araba kullanma ya da tıkınırcasına yeme gibi belirtileri olabilir .

1940’lı yıllar süresince araştırmacılar şizofrenik olarak nitelendirilecek kadar hasta olmayan, fakat klasik psikanalitik tedavi için uygun olamayacak oranda bozukluk gösteren hastalar tanımlamaya başlamışlardır. 1938 yılında “Borderline” terimini ilk kez kullanan Stern, bu bozukluğun narsisizm temelinden kaynaklandığı görüşünü ortaya koymuştur .

1968’ de Grinker ve arkadaşları bir grup hasta üzerinde yaptıkları klinik gözlemler ve çalışmalar sonucunda, bu hastaları nevroz sınırından psikoz sınırına yayılan bir spektrum içinde dört alt grupta toplamışlardır :

  1. Tip)        Psikotik sınır grubu: Olağandışı uyumsuz davranışlar, gerçekliğin değerlendirilmesinde meydana gelen bozulmalar, gelişmemiş kimlik duygusu, olumsuz tepkiler verme eğilimi ve açıkça yaşanan öfke.
  2. Tip)        Merkez borderline sendromu: Olumsuz duyguların egemenliği, ilişkilerde zikzak örüntüsü izleyen tutarsızlıklar, açık yaşanan kızgınlık, değişken kimlik duyusu.
  3. Tip)        Borderline tipi grup: Önceki gruplardan daha uyumlu davranışlar, diğer insanların kimliğinin taklit etme eğilimi, duygusal tonların kaybolması, içtenlik ve doğallıktan yoksun ilişkiler.
  4. Tip)        Nevrotik sınır grubu: Anksiyete ve depresyon, nevrotik ve narsisistik kişilik özellikleri.

Bu bozukluğun altında yatan yapının tanısal önemine dikkat çekerek “borderline kişilik organizasyonu” terimini kullanmaya başlayan Kernberg, bu hastaların çok çeşitli belirtiler gösterebileceğine değinmiştir. Bu belirtileri de yaygın anksiyete, disosiyatif bozukluklar, hipokondrik takıntılar, konversiyon belirtileri, obsesif-kompulsif belirtiler, aynı dönemde yaşanan çeşitli fobiler, paronoid eğilimler, çeşitli cinsel davranış sapmalarının birlikte yaşanması ve madde bağımlılıkları olarak sıralamıştır .

Bu bozukluğun nasıl oluştuğuna dair çeşitli görüşler ortaya koyulmuştur ve bunların çoğu psikodinamik yaklaşımla bağlantılıdır. En yaygın olan hipotezlerden biri Kernberg’e aittir. Kernberg, psikoseksüel gelişimin erken dönemlerinde bağlanılan ve bakım veren anne figürünün bebek tarafından iki birbiriyle çelişen gerçeklik şeklinde algılandığını belirtir. Birincisi, bebeğin hep yakınında olan, onu seven iyi anne modelidir. İkincisi ise, nefret uyandıran, uzaklaştırıcı, bebeği daha önceden uyarmadığı konularda cezalandıran ve bebeği tahmin edemeyeceği anlarda yalnız başına bırakıp giden anne modelidir. Annenin bu ambivalans hali, çocuğun yoğun bir biçimde anksiyete yaşamasına yol açar çünkü her iki anne imajı da çocuğun bağımlı olduğu aynı kişiye aittir. Borderline savunmalarından biri olan bölme bu durumda devreye girerek, birey üzerinde ezici etkisi olan anksiyetenin ortaya çıkmasını engelleyerek, farklı olan bu yaşantıları (sevgi / nefret) birbirinden ayrı tutmaya yaramaktadır. Bu tarz annelerin depresyon, madde kötüye kullanımı ve yordanamayan dürtüsellikten (impulsivite) dolayı sıkıntı yaşama olasılıklarının olduğunu da belirtilmiştir.

Kernberg bu erken dönemki patolojik obje ilişkilerinin borderline hastalar tarafından içselleştirildiğini belirtmektedir. O’na göre, bu içselleştirmeler, sağlıklı kişilerin normal gelişim süreci içerisinde büyüdükçe kullanmayı bıraktığı birincil (primitive) savunma mekanizmalarının kullanılmasıyla devam ettirilmektedir. Yetişkin borderline hastalar, insanları “her zaman iyi” – “her zaman kötü” kategorilerine koyarak ilişkilerinin biçimini bozmaktadırlar. İnsanlar onlara ya hep iyi, bağlanılacak kadar kıymetli ya da hep kötü, nefret edilecek kişiler olarak görünmektedirler. Başkaları tarafından terk edilme tehdidine karşı kendilerini korumaya çalışırlar ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamayan insanları kontrol etme eğilimi gösterirler. Bu bölme savunma mekanizmasının sonucunda iyi insan idealize edilir, kötü insan değersizleştirilir. Karşıt duygular arasındaki bocalama, bu hastalar tarafından zaman zaman yaşanır ve bu hastalar sürekli olarak bir mahrumiyet hissettikleri için kendilerinden nefret ederler ve kendilerini yetersiz bulduklarını ifade ederler. Bağlı oldukları kişilerden de nefret ettiklerini dile getirirler. Başkalarının kendilerini dışladıklarını kafalarında canlandırırlar ve bu hayale tuhaf bir şekilde empati duyarak “Kim benden nefret etmez ki, ben berbat birisiyim” şeklinde düşünürler .

Borderline kişilik bozukluğu tanısı alanlarla yapılan çalışmalar, bu kişilerin anksiyöz, bağımlı, kaybetmeye ve reddedilmeye karşı duyarlı olduklarını göstermektedir. Ayrıca bu kişilerin, eksen I tanılarından panik bozukluk ve agorafobiye de eğilimli oldukları bulunmuştur. Borderline kişilik bozukluğuna sahip kişilerin birinci dereceden akrabalarında alkolizm ve madde kötü kullanımının yüksek oranda olması söz konusu olabilmektedir .

Yapılan bazı çalışmalarla, genel populasyona nazaran borderline kişilik bozukluğunun, bu bozukluğu olan akrabalar arasında beş kat daha yaygın olduğu ortaya koyulmuştur .

Son zamanlarda yapılan çalışmalar, borderline kişilik bozukluğu olan hastaların çocukluk travması öyküsü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kişilerin yaklaşık olarak % 50’si ensest veya çocuklukta yaşanan başka tür cinsel istismara maruz kalmıştır. Diğerleri ise fiziksel ve sözel olarak istismar edilmişlerdir. Çocukluk yıllarında travma öyküsü olan diğer hastalar gibi olarak istismar edilmiş borderline kişilik bozukluğu olan hastalar da, istismar eden kişi ve kurban paradigmasını içeren obje ilişkilerinin karakteristik örüntüsünü hayatlarında tekrar tekrar yaşayabilmektedirler .

Cinsel Yönelim ve Kişilik Bozuklukları

Kişilik bozukluğu ve cinsel yönelim konusu ile ilgili olarak Zubenko ve ark (1987)’nın yürüttükleri çalışmada, 19 erkek ve 61 kadından oluşan borderline kişilik bozukluğu olan hastalarda homoseksüel ve biseksüel yönelim yaygınlığına bakmışlardır. Çalışmanın sonucunda elde edilen bulgularda, major depresyonu olan borderline kişilik bozukluğuna sahip homoseksüel yönelimli hem erkek hem de kadınların oranının major depresyonu olan ancak borderline kişilik bozukluğu olmayan kişilerden anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca borderline kişilik bozukluğu olan homoseksüel yönelimli erkeklerin oranının borderline kişilik bozukluğu olan homoseksüel yönelimli kadınlardan anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur.

Stone ve ark (1990), borderline kişilik bozukluğu olan 118 erkek ve 118 kadın katılımcıyla yürüttükleri çalışmada, erkek hastaların % 16’sının kadın hastaların ise % Tinin homoseksüel eğilimler gösterdiklerini ortaya koymuşlardır.

Paris ve ark (1995)’nın borderline kişilik bozukluğu olan ve olmayan erkek hastalarla yaptıkları çalışmada çıkan sonuç, borderline kişilik bozukluğu olan erkek hastalarda homoseksüel yönelim % 16.7, borderline kişilik bozukluğu olmayanlarda ise homoseksüel yönelim % 1.7’dir.

Reich ve Zanarini (2008) ise yaptıkları çalışmada borderline kişilik bozukluğu olan (290) ve borderline hariç diğer kişilik bozukluklarından herhangi birine sahip olan (72) toplam 362 kişiden oluşan klinik örneklemde homoseksüellik/biseksüellik ve aynı cinsle ilişki kurma yaygınlığını araştırmışlardır.

Elde edilen bulgular sonucunda kadın ve erkek borderline kişilik bozukluğuna sahip kişilerin homoseksüel ya da biseksüel yönelimleri ve aynı cinsle ilişki kurma yaygınlıkları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Borderline kişilik bozukluğu olan hastaların yaklaşık üçte birinin homoseksüel/biseksüel yönelime sahip olduklarını bildirdiklerini saptamışlardır.

SONUÇ

Cinsellik ve cinsel yönelim konusu insanlar için her daim ilgi uyandırmakta ancak yüksek sesle konuşulması tabu olarak kabul edilmektedir. İçinde yer aldıkları toplumun büyük bir çoğunluğu heteroseksüel cinsel yönelime sahip olmayan kişilerin sahip oldukları ruhsal rahatsızlıkların yanına, var olan cinsel yönelimlerini de bir ruhsal bozukluk olarak ilave etme eğiliminde olabilmektedir.
Elde edilen bulgular göstermektedir ki herhangi bir kişilik bozukluğuna sahip olmak ile heteroseksüel ya da homoseksüel cinsel yönelime sahip olmak arasında bir ilişki yoktur.

ÖNEMLİ BİLGİ

Her insan “İslâm fıtratı üzerine yaratılmıştır”.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“O halde (Habibim) sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.” (Rum Sûresi, 30/30)

Şems Suresi’nin yedinci ve sekizince âyetlerde, “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene” kasem edilmektedir.

Bu âyet-i kerimeler, “her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğunu” haber veren Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kelâmıyla birlikte düşünüldüğünde şöyle bir hakikat ortaya çıkar:

“insanın yaratılışı güzel ahlâk” üzeredir. Ancak, insan tabiatına yerleştirilmiş bulunan bütün bu özelliklerin mecralarını bularak tekâmül etmeleri gerekiyor. Bu tekâmülün esasları, İlâhî kitaplarda konulmuş ve peygamberlerce insanlık âlemine tebliğ edilmiştir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” hâdis-i şerifinin bir mânâsı da bu olsa gerektir.

Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5) hadisi toplum ve ailenin sorumluluklarını izah eder.

Bu hadisteki temel mesaj, İslâm fıtratı üzere doğan yavruları batıl inançların, menfi ideolojilerin yahut sefahat odaklarının eline düşmekten koruma konusunda anne babaya ve topluma düşen büyük görevi ve sorumluluğu ihtar etmektir. Her insan yaratılış itibariyle lekesiz, tertemiz, iman ve İslâm’a en müsait bir hüviyettedir.

Fıtrat, yani yaratılıştaki mahiyeti itibariyle her insan lekesiz, tertemiz ve iman ve İslâm’a en müsait bir hüviyettedir; lekesiz, bembeyaz, üzerine her şey yazılabilecek bir kağıt veya üzerine hiç ses kaydedilmemiş bir bant, şekil verilmeye müsait bir macun, kalıplara dökülmeyi bekleyen maden cevheri veya eğilmeye müsait bir fidan gibidir.

Nasıl dupduru, saf ve berrak bir pınar suyu, esas kaynağı ve mahiyeti itibariyle tertemiz olup, en faydalı ve şifalı bir hâl almaya müsaittir. -Ya da üzerine toz toprak saçmak suretiyle bulandırılıp başka bir mahiyete sokulabilir- Aynı şekilde yeni doğan bir çocuk da fıtrat ve kâinat kanunlarına göre hakikatleri kabule, bulanıklık ve dalaleti ise reddetmeye uygun ve müsait bir haldedir. Bu sebeple, 5-15 yaş grubu çocuklara ne anlatırsanız, onlar hemen onu hafızalarına kaydedip, kalp dünyalarına iman ve İslâm adına yerleştirirler. Veya bunun tersi olarak temiz ve selim fıtrat, küfür ve günahlarla kirletilip, köreltilebilir. Küfür ve inkarla, kâinat çapındaki delillere gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış, vicdanını söndürmüş ve fıtratını köreltmiş; kendini bütün ışık kaynaklarından mahrum bırakıp, karanlıklar içine gömmüş ve haddizatında baştan temiz olan fıtratının üzerine Allah Teâlâ’nın sevmediği kara lekeler sürebilir. O halde; yaratılışta temiz olan fıtrat, sonradan kirletilebilir.

Fıtratın ilk baştaki hali korunmaz, imdadına koşulmaz ve bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa, insanın inançsız, kişilik bozukluğu ve hastalıklı olması veya aklınıza gelebilecek her türlü cereyanlarından birisine yem olup gitmesi mümkün ve muhtemeldir.

Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; fakat, anne-baba, arkadaş, muhit, toplum ve okul gibi dış tesirlerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan irade, fıtrata müspet veya menfi yönde müdahalede bulunur.

Çocuklarımıza sahip olmak için geç kalmayalım.

Faydalanılan Kaynaklar:

Gülden Nazlı YEŞİLER, Gençlerde Kişilik Bozuklukları Ve Cinsel Yönelim, 267134-Yüksek Lisans Tezi Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimler Enstitüsü Psikiyatri Anabilim Dalı Psk-Yl-2010-001/ Aydın-2010

———————————–

( http://www.sorularlaislamiyet.com/article/2697/hz-peygamberin-asm-her-dogan-islam-fitrati-uzerine-dogar-sonra-anne-babasi-onu-hristiyan-yahudi-veya-mecusi-yapar-hadisini-nasil-yorumlarsiniz.html)

 

MİDE ÜLSERİ VE MİDE KANSERİ OLANLAR İÇİN GÖZDEN KAÇMIŞ FAYDALI BİR BİLGİ


VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİ ETYOLOJİSİNDE HELİCOBACTER PYLORİ’NİN ROLÜ

Helicobacter pylori (Helikobakter pilori- Hp) mide ve duodenum’um çeşitli alanlarında yerleşen, gram (-), mikroaerofilik bir bakteridir. Yerleştiği yerlerde kronik enflamasyona neden olur. Bu kronik enflamasyon sonucunda duedenum ülseri, mide ülseri ve mide kanseri gelişebilir.

Önceleri Campylobacter pylori olarak adlandırılan bu bakteri, yapılan birçok araştırmanın sonucunda 1989 yılında Camplobacter ailesine ait olmadığına karar verilmiş ve kendi adıyla anılan Helicobakter ailesine taşınmıştır. Dünya’da insanların %50’sinden fazlasının üst gastrointestinal bölgede H. pylori taşımaktadır. Enfeksiyon gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülmektedir. Bununla beraber, H. pylori ile enfekte insanların %80’den fazlası asemptomatiktir.

 İşaret ve semptomları

Birçok kişi kronik H.pylori enfeksiyonu geçirse de herhangi bir semptom göstermez. Bazılarında ise mide ve duodenal ülserler de dahil olmak üzere birçok ciddi probleme neden olabilir. Ülserler çeşitli semptomlara neden olabilir veya hiçbir semptom göstermeyebilir. Sık görülen şikayetler; ağrı veya sızı (genellikle üst abdomende), şişlik, çok az yemek yedikten sonra dahi doyma hissi, iştah eksikliği, bulantı, kusma, koyu renkli gayta’dır. Bunlara ek olarak, kanamalı ülserler yorgunluk hissi ve düşük kan sayımına neden olabilir. [http://tr.wikipedia.org/wiki/Helicobacter_pylori]

 Vitamin B12 Eksikliği Etyolojisinde Helicobacter Pylori’nin Rolü

  Vitamin B12 eksikliği ve buna bağlı anemiler hematoloji polikliniklerine başvuran hastaların oldukça önemli bir grubunu oluşturmaktadır. Bu olgularda eğer vitamin B12 eksikliğinin nedeni ortadan kaldırılamıyorsa ömür boyu tedavi uygulanması gerekmektedir. Helicobacter pylori’de toplumda oldukça sık rastlanan bir enfeksiyondur ve birçok gastrik patolojiye (mideye ait, midevi hastalıklara) neden olmaktadır. Helicobacter pylori gibi tedavi edilebilir bir enfeksiyonun vitamin B12 eksikliğinin nedeni olup olmadığını ortaya koymak yapılan araştırmada çıkan sonuçlar şu şekildedir.

  Yetişkinlerde megaloblastik aneminin en sık nedeni VitBi2 ve/veya folat eksikliğidir. Hp önemli bir gastrik patojen ve dünyada en sık görülen bakteriyel enfeksiyonlardan birisidir. Bugün Hp kronik yüzeyel gastritin nedeni ve atrofik gastrite yol açan önemli bir faktör olarak saptanmıştır.VitBi2 eksikliğinin etyolojisinde diğer faktörlerin yanı sura Hp enfeksiyonu ve neden olduğu gastrik patolojinin de rolü olabileceği düşünülmüştür. Çalışılmada 421 VitB12 eksikliği olgusunda gerçekleştirildi. Tüm olgulara gastroskopi ve gastrik patolojik inceleme yapıldı.241(%57,24) olguda Hp(+) olarak saptandı. Hp(+) olguların 77’sinde(%31,95) eradikasyon tedavisiyle anemi ve VitB 12 düzeyleri normale döndü. Sonuç olarak Hp, VitBi2 eksikliği etyolojisinde tedavi edilebilir bir neden olarak görülmektedir.

 Kaynak:

 Tbp.Kd.Yzb. Kürşad KAPTAN, Vitamin B12 Eksikliği Etyolojisinde Helicobacter Pylori’nin Rolü Genelkurmay Başkanlığı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Askeri Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Başkanlığı, 60277 Uzmanlık Tezi, Ankara, 1997  

ÇOCUK SAĞLIĞINDA DOKTORLARIN DİKKAT ÇEKMEDİĞİ VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİ


B12 vitamin eksikliği, çocuklarda megaloblastik anemi, büyüme ve gelişme geriliği, ciddi nörolojik hasar ve uzun dönem entelektüel bozukluklara neden olur. Bu nedenle eksikliğin önlenmesi, tanınması, tedavi edilmesi infant ve çocukların sağlıklı gelişimi için önemlidir.

B12 vitamini eksikliği görülme sıklığının ırk, çevre, cinsiyet, yaş, sosyoekonomik düzey ve beslenme alışkanlıklarına göre farklılıklar göstermesi her ülkenin kendi içinde prevalans çalışması yapmasını gerekli kılmıştır.

B12 Vitamini Eksiklik Bulguları

Kobalamin eksikliğinden esas olarak hızlı çoğalan dokular, özellikle kemik iliği, gastrointestinal sistemin (GIS) iç yüzeyi ve sinir sistemi etkilenir.

Genel Belirtiler:
Büyüme-Gelişmegeriliği-İştahsızlık-Hipotoni-Letarji-Deride hiperpigmentasyon-İrritabilite-Güçsüzlük-Taşikardi-Kalpte sistolik üfürüm –Hepatomegali

Gastrointestinal (mide ve bagirsaklarla) ilgili Belirtiler:
-İştahsızlık-Bulantı-kusma-İshal-Aftöz stomatit (Ağız içi yaralar)-Glossit (Konuşmada sorunlar)-Generalize malabsorpsiyon (Bağırsaklarda Kötü Emilim)-Yutma güçlüğü

Nörolojik Belirtiler:
-Nöro-motor gelişme geriliği ve gerileme-Duyusal kayıplar-Paraliziler (Felçler)-Ataksi (Kas Bozukluğu)-Hafıza kayıpları-Hipotoni (Tansiyon düşüklüğü)-Konvülziyon (Çırpınma)-Koma-Anormal hareket ve tremorlar (titremeler)-Kişilik değişiklikleri –Depresyon -Okul başarısında düşme

Vitamin B12 eksikliği genellikle düşük sosyoekonomik düzeyi olanlarda ve 2 yaş altında sık görülmektedir. Süt çocuklarındaki yüksek sıklık oranı, annelerindeki eksiklikten dolayı düşük vitamin deposuyla doğmuş olmaları ve düşük vitamin B12 konsantrasyonlu anne sütüyle beslenmelerine bağlı olabilir. 2 yaş ve 12-17 yaş aralığında yoğunlaşması bu yaş gruplarının risk altında olduğuna işaret etmektedir. Hayvansal gıda tüketiminin yetersiz olduğunu gösteren demir eksikliği olan hastalarda vitamin B12 düzeylerine bakılmalıdır.

Süt çocuklarının annelerinin %77’sinde vitamin B12 eksikliği, % 41’inde anemi tespit edildi. Vitamin B12 eksikliği, özellikle 0-2 yaş ve adölesan dönemde sık görüldüğü için bu yaş grubundaki hastalarda rutin olarak vitamin B12 düzeyi bakılmalı ve bu yaş grubundaki hastalara daha sık hayvansal gıda tüketimi önerilmelidir.

Ülkemiz şartlarında yenidoğanlara K vitamini gibi rutin olarak tek doz vitamin B12 yapılabilir. Bunun yanında gebelerdeki ve annelerdeki eksiklik mutlaka tedavi edilmeli ve annelere beslenme eğitimi verilmelidir. Çölyak hastalığı, parazit ve diğer sorunlar hastalarında vitamin B12’nin emilim bozukluğu eşlik edebilir. Bu nedenle bu hastalar vitamin B12 eksikliği açısından tetkik edilmelidir.

(Çölyak hastalığı bağırsaklardaki sindirimi sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim hastalığıdır.)

Faydalanılan Kaynak:
Dr. Ülker ÇELİK, Çocuk Kan Hastalıkları Bilim Dalında Vitamin B12 Eksikliği Tanısıyla Takip Edilen Hastaların Retrospektif Olarak İncelenmesi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Anabilim Dalı 272967-Uzmanlık Tezi Samsun Mart-2011

ASTIM TEDAVİSİNDE VİTAMİN D’NİN ROLÜ


Astım, birçok hücre ve hücre elemanının katıldığı genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı kronik enflamatuar, genellikle akciğerlerde yaygın ama değişken ve çoğunlukla kendiliğinden veya tedaviyle geri dönüşlü bir hava yolu hastalığıdır.

Dünya çapında 300 milyon kişiyi etkilediği ve yılda 15 milyon sakatlığa ayarlanmış yaşam yılı kaybına neden olduğu düşünülmektedir. Astımda tedavinin asıl amacı kontrol sağlanabilmesi ve bu kontrolün sürdürülmesidir. Birincil, ikincil korunma ve medikal tedavi ile çoğu astımlı hastada kontrol sağlanabilirken tüm müdahalelere rağmen kontrol sağlanamayan hastaların bulunması astımlı hastalarda yeni tedavi arayışlarına sebep olmuştur.

 Vücutta çoğu doku ve hücrelerin D vitaminin aktif formu olan 1,25(OH)2D bulundurmasının anlaşılmasıyla, vitamin D’nin pek çok biyolojik fonksiyonları araştırılmaya başlanmıştır. Kemik dışında hemen her hücrede (beyin, kalp, mide, pankreas, deri, meme, gonadlar, T ve B lenfositleri, monositler, akciğerler vs.) vitamin D reseptörü (VDR) tespit edilmesi ile D vitamininin kemik metabolizması dışındaki diğer dokuların fonksiyonlarında da önemli rolü olduğu ve astım başta olmak üzere pek çok hastalıkla ilişkili olabileceği düşünülmektedir.  Yapılan çalışmalarda D vitamininin; astım gelişimi, astım alevlenme nedeni olan solunum yolu enfeksiyonları, akciğer fonksiyonları, astım ciddiyeti, total IgE ve eozinofil sayısı, anti-enflamatuar tedavi ihtiyacı gibi birçok faktörle olan ilişkisi araştırılmıştır. D vitaminin astım patogenezine; immün fonksiyonları iyileştirerek, anti-enflamatuar etki göstererek, steroid direncini azaltarak, glukokortikoidlerin etkilerini güçlendirerek, hücre döngüsünü yavaşlatarak ve remodelingi azaltarak katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

Yüksek doz oral glukokortikoid tedaviye rağmen klinik cevabın kötü olduğu steroid rezistant astımlı hasta grubunda yapılan bir in vitro çalışmada, D vitamininin interlökin-10 salınımını arttırarak rezistansı azaltabileceği saptanmış ancak invivo çalışmalarla bu görüş desteklenememiştir.  Akciğer fonksiyonları ile vitamin D eksikliği arasındaki ilişkiye yönelik çalışmalarda ise çelişkili sonuçlar elde edilmiştir.

Amerika Birleşik Devletinde yapılan toplum bazlı Üçüncü Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırma Grubunun verilerine göre vitamin D serum düzeyleri ve akciğer fonksiyonları arasında güçlü bir ilişki bulunmuşken, İngiltere’de yapılan The Hertfordshire Cohort çalışmasında, D vitamini ile akciğer fonksiyonları arasında ilişki bulunmamıştır.

Vitamin D ile astım arasındaki bu çelişkili sonuçlar nedeniyle bu çalışmada serum vitamin D düzeyinin ve vitamin D eksikliğinin astım gelişimi ve klinik özellikleri üzerine olan etkisinin araştırılması düşünülmüştür.

Son yıllarda Vitamin D’nin çeşitli hastalıklarla ilişkisine ek olarak astım da rolü olabileceğini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır

Bu nedenlestabil astımlı 88 ve alevlenme döneminde olan 24 astımlı hasta ile benzer yaş, cinsiyet özelliklerine sahip 94 sağlıklı yetişkin kontrol grubu olarak alınmıştır. Çalışma sonucunda serum vitamin D düzeyi ve eksikliğinin astımlı hastalarda kontrol grubundan farklı olmadığı ancak kadın cinsiyet, düşük akciğer fonksiyonları ve obezite ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır. Vitamin D’nin astım gelişimindeki etkisini ortaya koymada serum vitamin D düzeyi ölçümünün genetik çalışmalarla desteklendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kaynak:

Dr. Oya BAYDAR, Astım Gelişiminde D Vitamininin Rolü 314499 Uzmanlık Tezi, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Adana-2012

B12 VİTAMİNİ İLE FOLİK ASİTİN NÖROLOJİK HASTALIKLARLA İLİŞKİSİ


Kobalamin eksikliğinde folat tedavisi uygulanırsa hematolojik anormallikler iyileşebilir ama nöropsikiyatrik bozukluklar ilerlemeye devam edebilir. Vitamin B12veya folik asit tedavisinden 14 gün sonra homosistein düzeyinin normale döndüğü araştırmalarla gösterilmiştir.

İleri yaşlarda görülen B12vitamini eksikliği, megaloblastik anemi, makrositoz ve hiper segmente nötrofiller ile buna eşlik eden nörolojik anormalliklerle birlikte görülebilir. Bu hasta grubunun dışında çok genişbir hasta grubunda da vitamin B12eksikliği gösterilmiştir. Vitamin B12 eksikliği olan hastalarda total homosistein konsantrasyonu artmaktadır.

B12vitamini moleküler düzeyde nörotransmitterlerle etkileşim gösterir ve eksikliğinde nörotransmitter dengesini bozarak psikiyatrik hastalığa yol açabilir. B12vitamini eksikliğinde bu vitaminin kullanılmasıyla  semptomlar kısa zamanda iyileşme gösterirler.

B12  vitamini, B vitamin kompleksinin en önemli  vitaminlerinden biri olup, vücutta baştahematolojik ve nörolojik sistem  olmak üzere çeşitli sistemlere etki eder. Dışarıdan B12 vitamini alınamadığında vitamin depoları 2 yıl süreyle bu vitaminin eksikliğini telafi  eder.

Bu depoların boşalması ile birlikte B12 vitamininin eksikliği klinik görünüm kazanır. DNA, RNA ve protein biyosentezinde görev alan B12 vitamininin eksikliği, gastrik mukozal hücrelerin intrinsik faktör salınımındaki defekt, B12vitamininin ileumdan absorbsiyonundaki  yetersizlik sonucu oluşur.

Bu eksikliğin klinik görünümleri olarak hematolojik  (megaloblastik makrositer anemi), nörolojik (demiyelinizasyon, aksonal dejenerasyon sonucu gelişen parestezi), gastroentestinal (harita dil,  anoreksi) belirtilerin yanısıra psikiyatrik belirtiler de görülür. Diğer  sistemlerin klinik görünümleri ile psikiyatrik belirtiler eşzamanlı olarak  ortaya çıkmayabilirler. Bu yakınmalar birbirinden bağımsız olarak  kendilerini gösterebilirler.

B12vitamini eksikliğinin psikiyatrik etkilere sebep olabileceği  ile ilgili olarak en eski yayınlardan 1905 yılında yapılmış olan pernisiyöz  anemi ile mental fonksiyon bozukluğu arasındaki ilişkiden bahsedilen  yazıda pernisiyöz aneminin psikiyatrik bozukluklara yol açabileceği  belirtilmiştir. Bu etkileşimin nedenine yönelik çalışmalara daha sonraki  yıllarda rastlamak mümkündür.

B12vitamini eksikliği ve psikiyatrik bozukluk gelişiminin etyopatogenezine bakılacak olunursa “ortomoleküler”  kavramından söz edilebilir. Bu kavrama göre vitaminler moleküler düzeyde  nörotransmitterlerle etkileşim gösterirler ve eksikliklerinde nörotransmitter  düzeylerini etkileyerek psikiyatrik bozukluklara yol açabilirler.

 B12 vitamininin bir görevi de santral ve periferik sinirlerin yapısında rol almasıdır.

B12vitamini eksikliği gelişen bir hastada yapılan postmortem  patoloji sonuçlarından bahsetmek belki de bu vitamin eksikliği ile  psikiyatrik yansımalarının daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. B12 vitamini eksikliğinde patolojik olarak nöronlarda, kapiller ve arteriollerde,  beyaz cevherde mikroskobik değişiklikler ve arteriollerde değişik  derecelerde endarterit oluştuğu gözlenmiştir.

B12vitamini eksikliği olan hastaların %35’inde nöropsikiyatrik  semptomlar görülebilmektedir. B12vitamini eksikliği beyin  fonksiyonlarında bozulmayla giden organik psikoza sebep olur.

B12 vitamini eksikliği sonucu oluşan psikotik olgular sınırlı sayıda literatürde  yer almaktadır.

Yapılan bir çalışmada geriatrik 54 hastada B12 vitamini eksikliğine bağlı gelişebilecek psikotik belirtiler araştırılmış ve hastalarda  psikotik bozukluktan daha çok psikotik özellikler içeren depresyon  saptanmıştır.

 Folat eksikliği sıklıkla beslenme kaynaklıdır ve genellikle alkolikler, gebe kadınlar ve malabsorbsiyonlu hastalarda gelişir. Belirtileri genel olarak makroovalositoz, anemidir. Yapılan çalışmalarda serum homosistein konsantrasyonu ile serum folat konsantrasyonu arasında negatif bir ilişki olduğu gösterilmiştir.

 Vitamin B12’nin ve folatın nörotransmitter sentezinde görev aldıkları bilinmektedir. Psikiyatrik bozuklukların monoamin seviyelerindeki artma ya da azalmalar sonucu nöron hücre membranının stabilitesinin  bozulmasıile geliştiğine ilişkin çok sayıda kanıt vardır.

Özellikle depresyon ve demans B12vitamini eksikliği ile en sık görülen psikiyatrik bozukluklardır.

Yaşlı kimselerde B12 vitamini  eksikliği yanısıra, %40 oranında folat eksikliği gözlenmekte, folat düzeyi  normalin altındaki kimselerin %84’ünde ise homosistein düzeyleri  artmaktadır.

Folat eksikliği, B12vitamini eksikliği gibi makrositik anemiye neden olmakla birlikte, nörolojik bulgular oluşturmaması ile B12vitamini  eksikliğinden ayrılmaktadır. B12vitamini eksikliğinin doğru bir şekilde teşhis  edilmesi ve folat eksikliğinden ayırt edilmesi oldukça önemlidir; B12vitamini  eksikliğinin folat desteği ile tedavi edilmeye çalışılmasın örolojik bulgularda  düzelme oluşturmayacağı bildirilmiştir.

Yaşlılarda, sistatyon  βsentetaz ve homosistein metabolizmasında yer alan diğer enzimlerdeki yaşa bağlıazalma veya  anormallikler ve böbrek fonksiyonlarındaki bozulma plazma homosistein  düzeylerinin artmasına neden olur.

Yaşlılarda B12vitamini ve folat eksikliğine yüksek oranlarda hiperhomosisteinemiye eşlik etmesi sonucunda etiyopatogenezinde  hiperhomo sisteinemi olabilecek tüm hastalıkların bu kişilerde daha sık  görülebilme olasılığını düşündürmektedir. Yaşlılarda kronik hastalıklar,  bilişsel bozukluklar, iştahsızlık, beslenme bozuklukları, kas güçsüzlüğü,  konjestif kalp yetmezliği, osteoporoz, depresyon, Alzheimer, multi-infakt  veya vasküler demans gibi sağlık problemleri sık bir  şekilde  gözlenmektedir.

Son yıllarda yapılan pek çok epidemiyolojik çalışma,  homosistein düzeylerindeki artmanın kardiyovasküler (Dolaşım sistemi) hastalıklar, inme ve nöral tüp defekt risklerini arttırdığını saptanmıştır.

Homosistein yüksekliği ve/veya B12vitamini ve folat  eksikliğinde osteoporoz, Alzheimer hastalığı  , depresyon, organik  psikoz ve şizofreni sıklığının arttığı, nörokognitif fonksiyonlarda bozulma  olduğu  bildirilmiştir.

Sonuç olarak Sertralin[1] kullanan depresyon hastalarında yapılan çalışmada 45 günlük tedavi sonrasında MDA düzeylerinde anlamlı düşme gözlenirken, protein karbonil grupları, homosistein,[2] B12 vitamini ve folik asit  değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilemese de sertralin tedavisinin depresyonda lipid peroksidasyonunda  azalmaya neden olarak, hastalık oluşum etkenlerinden olan oksidatif stres[3]  hasarının ortadan kaldırılmasında etkili olabileceğini düşündürmektedir.

Kaynak:

Ülkü GÜRSOY BEKMEZCİ, Depresyon Hastalarında Sertralin Kullanımının Protein Karbonil Grubu, Lipid Peroksidasyonu, Homosistein, Folik Asit Ve B12 vitamini düzeylerine Etkisi Gazi üniversitesi Sağlık Bilimlerienstitüsü  Biyokimya Ana Bilim Dalı  225779 Yüksek Lisans Tezi ANKARA  Şubat 2008


[1]SERTRALİN: ABD’de 1992’de 2. serotonin geri alım inhibitörü olarak majör depresyonda FDA onayı olan sertralin daha sonra obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, adet öncesi sendromu ve sosyal kaygı bozukluğu içinde onay almıştır.

SERTRALİN: ABD’de 1992’de 2. serotonin geri alım inhibitörü olarak majör depresyonda FDA onayı olan sertralin daha sonra obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, adet öncesi sendromu ve sosyal kaygı bozukluğu içinde onay almıştır.

[2] Homosistein, diyette proteinlerden elde edilen kükürt içeren ve sisteininkine benzer yapısı olan amino asit

[3] Oksidatif stres , Reaktif oksijen üretimi ve biyolojik sistemin kolayca reaktif intermediates detoks ya da kolayca ortaya çıkan zararın tamir yeteneği arasında bir dengesizlik nedeniyle. Hayat her türlü onların hücrelerin içindeki azalan bakiyeli bir ortam sağlamak. Azalan bu ortamda, azaltılmış sabit bir girişten metabolik enerji saklamak enzimler tarafından korunur. Bozuklukları bu normal redoks devlet aracılığıyla peroksitler ve proteinler, lipidler ve dna hücrenin tüm bileşenleri zarar serbest radikallerin üretimini toksik etkilere neden olabilir.

İnsanlarda, oksidatif stres ateroskleroz, Parkinson hastalığı, kalp yetmezliği, Miyokard İnfarktüsü, Alzheimer hastalığı, kırılgan Sendromu ve kronik yorgunluk sendromu, x gibi birçok hastalığın ilgilenmektedir ancak kısa vadeli oksidatif stres de önemli önlemede yaşlanma ile indüksiyon mitohormesis adlı bir işlem olabilir. Reaktif oksijen türleri olabilir yararlı, saldırı için bir yol olarak bağışıklık sistemi tarafından kullanıldıkları haliyle ve patojenleri öldürmek. Reaktif oksijen türleri de Hücre sinyallemesi kullanılır. Bu redoks sinyal dublaj.

 

VİTAMİNLER -NİÇİN VİTAMİNLER?


 

Soruyorum size;

Doktorlar birçok hastalığa hemen ilaç vereceklerine hastalarına onun yerine Megavitamin tavsiyesi veya takviyesi yapsalardı milletimiz daha sağlıklı mı olurdu?

Unutmadan söyleyeyim ki; vitaminler reçete ile satılmıyor. Paranızla alacaksınız. Yan etkisi çok olan ilaçlar reçete ile bedava verilirken yan etkisi çok az olan vitaminler niçin para ile satılıyor?

Bir tezat mı var?

Bu işten kimler ne kazanıyor, demek içimi yiyip bitiriyor.

 

Yüksek yapılı organizmaların yaşamlarını sürdürebilmeleri için yalnızca karbohidrat, protein ve yağ gibi makromolekülleri almaları yeterli değildir. Bu moleküllerin kullanılabilmeleri ve bazı özgül işlevleri için vitamin gibi yardımcı maddelere gereksinimleri vardır.

Vitaminler, organizmanın büyüme, üreme ve organ işlevlerinin sürdürülebilmesi için diyetle miligram ya da mikrogram  seviyesinde mutlaka dışarıdan alınması gereken organik bileşiklerdir  Vitaminler olmaksızın enzimlerin büyük bir bölümü katalitik işlevlerini yerine  getiremez ve inaktif durumda kalırlar.

Günümüzde vitaminlerle doğrudan ilişkili 100’den fazla hastalık  bilinmektedir. Bu yüzden vitamin eksikliklerinde çeşitli ciddi bozukluklar görülebilmektedir. Öte yandan herhangi bir hastalık olmaksızın memeli organizmasındaki bir çok metabolik olayın optimum düzeyde yürütülebilmesinde de vitaminlerin önemli rol oynadığı görülür.

Güvercinlerde beriberi hastalığının besinlerle tedavi edildiğini belirleyen Polonyalı kimyacı 1911 yılında vitamin kelimesini ilk kez kullanmıştır.“Vita” Latince, hayat anlamında, “amin” son eki  ile de amin sözcüğü kastedilir, yani vitaminler yaşam için gerekli aminlerdir.  Daha sonra çok sayıda amin yapısında olmayan vitamin bulunmasına rağmen isim aynı kalmıştır.

Vitaminler organizmadaki biyokimyasal reaksiyonların hızlı ve  düzenli olarak yürümesi için çok az miktarları yeterli olan ve genelde  organizmanın sentezini yeterli miktarda yapamadığı, dışardan alınması zorunlu olan organik bileşiklerdir .

Vitaminlerin yapılarının ve vücuttaki fonksiyonlarının birbirinden çok farklı oluşları, gıdalarda eser miktarda bulunmaları ve ısı,  ışık oksidasyon gibi dış etmenlerden aşırı derecede etkilenmeleri nedeniyle tayinleri oldukça zor, karmaşık ve zaman alıcıdır. Normal beslenme koşullarında vitamin eksikliğinin ortaya çıkması söz konusu değildir. Bu daima tek yönlü beslenmenin bir sonucudur.

 Vitaminler lipofil veya hidrofil olmalarına göre yağda çözünenler ve suda çözünenler diye iki grupta incelenir. Bu sınıflandırma hangi tür besin maddelerinin söz konusu vitamini yüksek konsantrasyonda içerdiği hakkında fikir vermesi bakımından da önemlidir. Suda çözüneneler hakkında bilgi verelim.

Suda çözünen vitaminler

Tiamin (B1), Riboflavin (B2),  Niasinamid (B3), Pantotenik asit (B5), Piridoksin (B6), Biotin (B7), Folik  asit (B9), CN-Cbl ( B12) ve Askorbik asit (C) dir.

Tiamin (B1)

Tiaminin kimyasal yapısıve fonksiyonu İlk keşfedilen B vitaminidir. 1936 yılında R.R.Williams  tarafından kimyasal yapısı ve sentezi gerçekleştirilmiş ve tiamin adı verilmiştir.  Tiamin pirimidinin metil köprüsü ile tiazol grubuna  bağlanmasıile oluşmuştur. Pirimidin ve tiazol gruplarını bağlayan metil köprüsü oldukça zayıftır. Özellikle alkali çözeltide ısıtılırsa bu köprü vitamin özelliğini yitirir.

B vitaminleri sinir sisteminin sağlığı ve normal fonksiyonu için  çok önemlidir.

 B1vitaminin etkileri; koenzim gibi hareket ederek vücutta önemli  görevler yapar. Başta glikoz olmak üzere karbonhidrat metabolizmasında  rol alarak enerji üretimine katılır. Bunu özellikle hücresel düzeyde  gerçekleştirir. Etanolün su ve karbondioksite dönüşümünü sağlar.  Yağ asitlerinin ve sterol denen maddelerin üretimine katılır. Bu yolla besinlerle alınan karbonhidratların gereğinde kullanılmak üzere yağa çevrilerek depolanmasını sağlar.

Sinir sisteminin işlemesine  yardımcı olur. Bunu sinirsel iletide önemli görevi olan asetil kolin  maddesinin üretimindeki rolü ile yapar. Mide, kalp ve bağırsakların  adalelerinin çalışmasına etkisi vardır. Büyümeye etkilidir. Zihin  faaliyetlerine olumlu katkısıvardır. Özellikle öğrenme üzerine yararlıdır.  Damar duvarına yağların yapışmasını engelleyerek damar sertliği  (=atheroskleroz) oluşumunu önler. Tiaminin kaynakları ve günlük gerekli miktarları Tiamin bitkilerde serbest, hayvanlarda ise pirofosfat veya proteine  bağlı olarak bulunur.

Tiamin bitkiler tarafından sentezlenir.  Mikroorganizmaların bir kısmı ve hayvanların bağırsaklarında bakteriler tarafından da sentezlenebilir.  B1vitamini en çok bitki tohumlarında bulunur. Ancak bu buğday,  pirinç, arpa gibi tohumlar terbiye edilip kabuklarından ayrılırsa B1 vitamin içeriklerini büyük ölçüde kaybederler.

 Bakla, nohut, fasulye gibi  baklagiller, ıspanak, patates, bezelye, soya fasulyesi, yerfıstığı, portakal  B1vitamin içeriği olarak zengindir. Hayvansal besinlerde de yeterince vardır. Yumurta sarısı, balık, karaciğer, kümes hayvanlarının eti örnek  verilebilir.

Tiaminin gereksinmesi enerji tüketimi ile ilgilidir. Bu alanda  yapılan araştırma sonuçları günlük alınan 0,27–0,33 mg/1000 kalori  tiaminin yetersizlik belirtilerini önlediğini göstermektedir. Dünya Sağlık  Örgütü ise (WHO) bireysel ayrıcalıklarıda düşünerek günlük 0,4  mg/1000 kalori tiamin alınmasını salık vermiştir. Enerji sınırlı diyette  günlük alım en az 1 mg olmalıdır.

B1  vitamini eksikliğinde;

ruhsal sorunlar, depresyon, sıkıntı,  isteksizlik, gerginlik, konsantrasyon zorluğu, halsizlik, yorgunluk hali,  kuvvetsizlik, adale ağrıları, iştahsızlık, karın ağrısı, kabızlık gibi sindirim  sorunları, kalp ritminde yavaşlama ve göğüs ağrısı yakınmalarıoluşur.  Eksiklik arttıkça kalp ritmi düzensizlikleri, ayaklarda iğne batmasıhissi,  duyu kayıplarıile adalelerde hassaslaşma ve incelmeler ortaya çıkar. Göz  sinirinin etkilenmesi ile görme bozulur. Eksikliği dokular tarafından bazı amino asitlerin ve piruvatın kullanımının azalmasına neden olur fakat yağ   kullanımı artar. Merkezi sinir sistemi enerji ihtiyacını karbonhidrat  metabolizmasından karşıladığı için tiamin eksikliğinde en çok etkilenen  merkezi sinir sistemidir.

Nöronlardakromatoliz görülme riski yükselir.  Aynızamanda nöron aksonlarını saran miyelin tabakasının aşınmasına ve  yok olmasına neden olabilir. Refleks kaybı, adale zayıflaması, kanda  piruvat fazlalığı, iştah kaybıve unutkanlık gibi fizyolojik bozukluklar  görülür.

Beriberi hastalığına yol açar.  Beriberi hastalığının 4 tipi vardır. Bebeklik, yaş, kuru ve alkolik  beriberi. Bebeklerde büyüme durur, ince tiz sesli bir ağlama ve kalp çarpıntıları meydana gelir. Yaş tipi ayak ve bacaklardan vücuda ilerleyen  şişme (=ödem) ve kalp yetersizliği ile seyreder. Kuru tipi ise kilo kaybı,  adalelerin incelmesi ve sinirlerin dejenere olmasına yol açar. Alkolik  tipine Wernicke-Korsakof Sendromu da denilir. Beyin ile adaleleri tutarak yürüyememe, hafıza kaybı ve kişilik değişikliği yapar. Bu hastalık tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanır.

B1vitaminin tedavide kullanımı;

zona hastalığında,  şeker  hastalarının duyusal kusurlarının (Neuropathy) tedavisinde, ameliyat  sonrasıağrıgiderilmesinde, alkolik kişilerde kalp çalışmasının  desteklenmesinde, araç tutmalarında, mide asidi üretimine etkisi  nedeniyle değişik nedenlere bağlıbulantılarda ve sindirim şikayetlerinde,  huzursuz, morali bozuk ve depresif ruh halinde kullanılmaktadır (Depeint  et al., 2006).  Bazıdurumlarda B1vitamini ihtiyacıartabilir. Yoğun stres altında  olmak, ateşli hastalıklar, ishal, ameliyat öncesi ve sonrası, sigara, alkol,  7  çay, kahve tüketimi, gebelik, emzirme, ilaç kullanımıgibi durumlarda  alınmasıgereken miktarlar daha fazla olmaktadır.  B1vitamini suda kolay çözülür. Asit ortama ve ısıya dayanıklıdır.  Ancak alkali ortamda ısıya duyarlıdır. Alkali konup yumuşatılarak pişirilen etlerde ve sodyum bikarbonat koyularak pişirilen pastalarda  önemli ölçüde B1 vitamini kaybıolur. Enzime bağlıform serbest formdan  daha da kararsızdır .

 Riboflavinin (B2)

Riboflavinin kimyasal yapısı ve fonksiyonu  1935 yılında süt, karaciğer, yumurta ve yeşil bitkilerde sarı-yeşil  fluoresans veren bir öğenin olduğu görülmüştür. Bunlardan yumurta akından ayrılana “ovaflavin” sütten ayrılana “laktoflavin” adı verilmiştir.

Aynı yıllarda bira mayasında bulunan bu öğeye Warburg ve Christian  sarı enzim adını vermişlerdir. 1938 yılında, bu öğelerin hepsinin aynı olduğu ortaya konmuşve Karrer tarafından “riboflavin” adı verilmiştir.  Riboflavinin yapısında riboz ve flavin bulunmaktadır.

 Riboflavin, protein, yağ,  karbonhidrat ve nükleik asit metabolizması için gerekli bir koenzimdir.  Sitrat çevriminde süksinatın fumarata dönüşmesinde görev alır. Aldehid  dehidrogenaz enzimi için riboflavin yardımcı enzimdir. Bu tepkimelerde  aldehidler asitlereokside olur. Yağ metabolizmasında acil CoA  dehidrogenaz enzimlerinin çalışmasına yardım eder.

B2vitamini insan vücudu için çok önemlidir.

Yiyeceklerdeki protein ve yağlardan enerji sağlanmasına yardım eder. Derinin sağlıklı olması ve dokularının tamiri için gereklidir. Kırmızı kan hücrelerinin oluşumu ve vücudun savunma sisteminin önemli bir parçası olan antikorların üretilebilmesi için gereklidir. Karbonhidrat, protein, yağ  metabolizması, demir ve B6vitamininin emilebilmesi için gerekli olan bir  vitamindir.

B2vitamini; Triptofandan niasinin oluşması için gereklidir. A vitamini ile birlikte B2 vitamini vücudun iç yüzeylerinin ve sindirim  sistemi organlarının yüzeylerinin sağlıklı olabilmesi için şarttır. Oksijen  kullanımını kolaylaştırarak deri, saç ve tırnakların sağlıklı olmasını, ağız  ve dilde ağrının giderilmesini sağlar. Kepek oluşumunu önler. Göz için  katarakt tedavisinde kullanılır

Riboflavinin kaynakları ve günlük gerekli miktarları

Bitkiler riboflavin sentezler. Genç bitkilerde yaşlılardan daha çok riboflavin bulunur. Yapraklardaki riboflavin yoğunluğu tohumlardan daha yüksektir. Maya ve küflerin birçoğu riboflavin sentezleyebilir ama hayvanlar yapamaz. Ancak hayvanların bağırsaklarında bulunan bakteriler tarafından sentezlenebilir. Bitki ve hayvan dokularında  riboflavin serbest halde bulunabildiği gibi fosforik asit ve adenine bağlı olarak da bulunur .

 B2vitamini için en zengin kaynak süt ve süt ürünleridir. Ayrıca et,  karaciğer, böbrek, yumurta, domates ve yeşil sebzelerde bulunur.

Riboflavin normal koşullarda oldukça kararlıdır. B2 vitamini suda kolay çözülür. Işık karşısında dayanıksız, asit ortama ve ısıya dayanıklıdır.  Ancak alkali ortamda ısıya duyarlıdır .

B2 vitamini eksikliğinde; idrardaki riboflavin miktarının 50 µg/24  saat, kırmızı kan hücrelerindeki miktarının 8 µg/100ml düzeyine  düşmesi, yetersizliğine bağlı klinik belirtilerin başlangıcı sayılmaktadır.  Riboflavinsiz diyet alan bir kişide lezyonlar üç ay içinde gelişmektedir.

Riboflavin yetersizliğine bağlı dudaklarda “çeliozis’, angular stomatit, papilla atrofisi, göz damarlarında genişleme (kırmızıgöz), yanma, görme  zorluğu, sinir sistemi bozuklukları, antikor oluşumunda azalma olur. 

İnsanda seboreik dermatit (deri iltihabı), atrofik dil iltihabıoluşur.  Riboflavin eksikliği yüksek riboflavin içeren süt, karaciğer, et, yumurta ve yeşil yapraklısebzeler gibi besin kaynaklarıyla tedavi edilebilir.  Günde 10–15 mg riboflavin verilerek deri lezyonlarının iyileştiği  görülünceye kadar tedavi devam eder.

Riboflavinin damar yolu ile verilmesine ancak sindirim sisteminin ciddi hastalıklarında gerek olabilir.  Riboflavin sulu çözeltilerde sınırlı çözünürlüğe sahiptir, büyük  oranda yıkılır. Riboflavin methemoglobinemi, piruvat kinaz eksikliği gibi  defektler de yüksek dozda kullanılır.

Niasinin (B3)

Niasinin kimyasal yapısıve fonksiyonu  Niasin B3 vitamini olarak da bilinir ve sindirim için gerekli olan  hidroklorik asit üretimi için olduğu gibi, protein, yağ ve karbonhidrat  metabolizması için de tüm insanlar tarafından gereksinim duyulan  zorunlu bir vitamindir.

Niasin, midede asit üretimi için gerekli olmasının yanı sıra  karbonhidrat, yağ ve proteinlerin sindirilmesine, kan dolaşımına, cilt  sağlığıve sinir sisteminin işlevlerinin yapılabilmesine yardımcı olur.  Beyinde yüksek fonksiyonlarda ve kavrama yeteneğinin sağlanmasında görev alır.

Şizofreni, otizm,depresyon, hipoglisemi,  şeker hastalığı,  eklemromatizması için tedavi amaçlı kullanılmaktadır.  İnsülin sentezinde gereklidir. Kolesterol vetrigliserid düşürülmesi ve alkolizmin  tedavisinde kullanılmaktadır. Ayrıca damarlara etkisi nedeniyle  arteriyosklerozda, migrende ve bazınörolojik hastalıklarda da tedavi  aracı olarak kullanılır. 

Niasinin kaynakları ve günlük gerekli miktarları

Niasin insan organizmasında triptofandan sentezlenebilir. Fakat bilindiği gibi triptofan esansiyel bir amino asitdir ve özellikle bitkisel  gıdalarda oranı düşüktür.

Niasin suda kolay çözülür. Işığa, ısıya ve oksidasyona karşı dayanıklıdır. Nötral asit ve alkali çözeltilerde kaynatılınca vitamin özelliğini kaybetmez.  Niasin diğer B vitaminleri gibi tahıl kabuklarında boldur.

En yüksek oranda bira mayasında bulunur.Buğday, bulgur, pirinç, nohut,  fasulye, mercimek, karnabahar, havuç, yerfıstığı, ceviz ve fındık, bazı yeşil sebzeler, kahve, çavdar, patates, domates ve mısır nişastasında bol  bulunur.

Hayvani besinlerde de vardır. Sığır ciğeri, böbrek, kalp, peynir,  yumurta, kümes hayvanları, balık, sütte bulunur.

Vitamin eksikliğinde;

Pellegra hastalığı görülür. Pellegra deri,  sindirim sistemi veya merkezi sinir sistemi semptomları ile karakterize  edilmektedir. Derinin güneş gören yerlerinde simetrik lezyonlar oluşur.  Bu lezyonlar daha sonra siyah renge dönüşür. Döküntü oluşur ve skar dokusu gelişir. Mukokutanöz membranlarda yaralar, dilde kabarma,  bulantı ve kusma görülür. İshal gelişir.

Pellegra; 3 D hastalığı( dermatit, diyare, demans ) olarak da  bilinir.

Santral sinir sistemi semptomlarıolarak başağrısı, uykusuzluk,  depresyon, baş dönmesi, hatırlama güçlüğü ortaya çıkar. Pellegra  hastalığında hastaya niasin verildiği zaman 24 saat içinde hızla düzelme  olur. Triptofanın niasine dönüşümünün bozulmasında dermatit, ışık duyarlılığı ve psikiyatrik değişikliklerle tanımlanan Hartnup Hastalığı oluşmaktadır. Nikotinamid hemen hemen hiç toksisite olmaksızın  kullanılır. Lipid bozukluğunun tedavisinde 3 g veya daha fazla niasin  kullanıldığında en sık görülen yan etki damar genişlemesine bağlıyüzde  kızarmadır. Bir tablet aspirin eklemek bunu tedavi eder.

Niasinin diğer yan etkileri derinin renginde artma, kuruma ve  karın ağrısıdır. Hepatotoksisite, hiperüremi ve glikoz intoleransı görülebilir. Nikotinik asid verilmesi kesildiğinde biyokimyasal ve  histolojik bulgular normale döner. Yüksek doz hatta bazen 75 mg ve  üzerindeki dozlarda da allerjik reaksiyonlar gelişebilir.

Niasin Flaşı olarak bilinen yüz, göğüs ve kollarda kaşıntı, karıncalanma ve yanma  hissi ve kızarıklığa neden olabilir. Bu durum, zararsızdır ve 20–60 dakika  içinde geçer. Çok yüksek doz niasin alınmışsa hızlıbir şekilde birkaç bardak su içilmesi reaksiyon gelişimini önler. Niasinin güvenli kullanım  düzeyi kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Gebelerde yüksek doz da kullanılmamalıdır. Saf niasin ayrıca mide ülseri, gut, glokom, karaciğer hastaları için sağlık problemlerine yol açabilir.

Bazı hastalıklarda günlük 200–1000 mg dozlarda tedavi amaçlı kullanılabilmektedir. 1000 mg/gün ve üzeri doz niasin alınmamalıdır. Bu dozda niasin doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Genellikle günlük 150 mg’a kadar güvenli kullanılabilir. Bazı yayınlarda 450 mg/gün doza kadar  niasin güvenli kabul edilmektedir.

Folik  asit (B9)

Folik asit B grubundan bir vitamindir. Yeşil yapraklarda yaygın olarak bulunduğu için bu ad verilmiştir. Mitchell ve arkadaşlarıbu  vitamini 1941 yılında ıspanak yapraklarından keşfettiler.

DNA ve alyuvar oluşumu, amino asit metabolizması, sinir sisteminin gelişimi ve işlevi, hücre büyümesi ve yenilenmesi için  zorunludur. Kalp-damar hastalıkları riskini, tümör oluşumunu ve damar sertliğini önler.

Folik asitin kaynakları ve günlük gerekli miktarları

Folik asit portakal sarısı renginde bir katıdır. Isıtmakla erimez.  fakat 250˚C’de esmerleşerek bozunur. Serbest asit halinde az, sodyum tuzu halinde suda çok çözünür. Bazik ve nötr çözeltilerinde ısıya pek  dayanıklı değildir. Folik asit en fazla yapraklı yeşil sebzeler, bira mayası,  karaciğer, böbrek, yumurta, zarı alınmamış tahıllar, ceviz, badem, fındık,  fıstık, mercimek, ıspanak, yonca, mavi-yeşil alg, maydanoz, nane,  baklagiller ve tohumlu gıdalarda bulunur ve insanlarda sentez edilememektedir.

Yetişkinlerde folik asit gereksinimi günlük 400 µg dır. Gebelik ve  emzirme süresinde 400–800 µg’a gereksinim vardır.

Folat, ince bağırsak epitelinde bulunan bir karboksipeptidaz  enziminin yardımıyla, besinlerde bulunan poliglutamil şeklindeki folatlar  parçalanarak serbest folat şeklinde ince bağırsakların üst kısımlarında  emilir. Bazı değişikliğe uğrayarak kanda metil tetrahidrofolat şeklinde  bulunur. Karaciğerde de bu şekilde depo edilir.

Folat eksikliğinde;  büyümede yavaşlama, sinirlerde yıpranma,  iştahsızlık, hazımsızlık, kısırlık ve megaloblastik anemi görülmektedir. 

Eritropoitik stem hücrelerde pürinve timidin sentezinin azalmasına bağlı olarak DNA sentezinin yavaşlaması, hücre bölünmesini etkilemektedir.  DNA yapısında yer alan timidilik asitin sentezinde çok önemli bir  koenzim olan tetrahidrofolatın folik asitten oluşumunda görevli  dihidrofolat redüktaz, bir folat analoğu olan metotreksat ile inhibe  olmaktadır. Metotreksat, DNA replikasyonunu inhibe ettiği için lösemi tedavisinde kullanılmaktadır. P-Aminobenzoik asitin yapısal analogları olan sülfanilamid ve türevleri, folik asit sentezini engelleyerek DNA ve RNA replikasyonu için gerekli olan nükleik asitlerin sentezini inhibe  etmektedir.

Memelilerde folik asit sentez edilemediği için sulfa ilaçları,  insanlarda DNA ve RNA sentezini etkilememektedir.

Pantotenik asit (B5)

Pantotenik asit,açil taşıyıcı proteinlerin yapısında bulunan  koenzimA (CoA) molekülünün bileşenidir. Pirüvat dehidrogenaz ve  sitrat sentaz enzimlerinin katalizlediği tepkimelerde kullanılan CoA, açil  grup taşıyıcısıdır. Pantotenik asit, yağasit sentaz enziminin yapısında yer almaktadır. Koenzim A sterollerin, kısmen adrenal hormonların  düzenlenmesi için gereklidir. Aynı zamanda asetilkolin sentezi için  esansiyeldir. Bilindiği gibi asetilkolin önemli bir nörotransmitterdir

Pantotenik asit; protein, yağve karbonhidrat metabolizmasında  görev alır. Besinsel bu etkisinin yanı sıra deri, saç ve epitel dokuların  sağlıklı olmasıve sağlıklıkalmasıiçin gereklidir. Antistres vitamini olarak da bilinir. Çünkü böbreküstü bezlerinde  steroid ve kortizon üretiminde önemli görevleri vardır. Stresin vücuda  olan etkilerini önlemek için görev yapar.

Hayati organlarda yoğunlaşarak vücuda stresli ortamlarda yardımcı olur. Bazı uzmanlar bu vitamininin,  depresyon tedavisinde yararı olduğunu düşünmektedir.

 Pantotenik asitin kaynaklarıve günlük gerekli miktarları Pantotenik asit, en çok bira mayası, taze sebzeler, meyve, pirinç,  hububatlarda, çavdar unu ve buğdayda bulunmaktadır. Hayvansal  besinlerde et, karaciğer, kalp, beyin, böbrek, balık, yumurta beyazıve  sütte bulunur. Oldukça kararlı bir vitamindir.

Pantotenik asit kullanımı güvenlidir. Kolay tolere edilir. Güvenlik  sınırı tanımlanmamıştır. 10 g gibi çok yüksek dozlarında sindirim sistemi  bozuklukları, ishal, su dengesizliği gözlenir. Günlük önerilen dozu 6 mg  dır. Ancak 500 mg/gün doza dek emniyetle kullanılabilmektedir.  Tüm besin maddelerinde bulunduğu için pantotenik asit eksikliği  çok nadirdir.

Diğer B vitamin eksikliklerinde olduğunun aksine; eksiklik  belirtilerinin ne olduğu tam olarak tespit edilmiş değildir. Yorgunluk,  halsizlik, başağrısı, romatizmal hastalıklar, hormon ve metabolizma  zayıflığı, mukoza zarı bozukluğu, saçların zayıflaması, adalelerde  18 kramplar, mide ve bağırsak rahatsızlıkları en belirgin bulgulardandır 

Piridoksinin (B6)

B6 vitamin aktivitesine sahip ana madde piridoksindir. Ancak  piridoksal ve piridoksamin de aynı aktiviteyi gösterir.  Merkezi sinir sistemi ile ilgili olarakta glutamik asitin γ-Aminobutirik asite (GABA) ve Dopa’nın dopamin’e dönüşmesi  reaksiyonlarında, hemoglobin yapısında yer alan hem sentezi için de  gerekli bir maddedir. Porfirin yapımında önemli olan süksinilglisinin,  delta aminolevülenik aside dekarboksile olmasını katalizler. Eksikliğinin  insanlarda hipokrom mikrositer anemiye neden olması bundandır  .

Linoleikasidin araşidonik aside çevrilmesinde bir koenzimgibi  etki eder. Hücre zarlarından sadece aminoasitlerin ve bazı metal  iyonların, birbiriyle şelat kompleksleri oluşturarak geçmelerini sağlar.  Bağışıklık sistemi, böbrek ve kalp fonksiyonları için yardımcıdır.  Büyüme ve hücre çoğalmasında rol oynayan nükleik asitler için  gereklidir.

B6  vitamin formlarının çoğu yakın ultraviyole  ışınlarda  kararsızdır. B6 vitamini suda ve alkolde kolay çözülür. Kristal formda  asit ve alkalilere çok dayanıklıdır.

B6Vitamini, ince barğırsaklardan % 70 kadarı emilir. Fosforile formunun emilimi yavaştır.

B6vitamini; fiziksel ve zihinsel olarak gerekli bir vitamindir. En önemli besin öğesi olmasıyla birlikte pek çok gıda maddesinde  bulunması nedeniyle kolayca elde edilebilir.

B6vitamini en çok bira mayası, bezelye, ceviz, yerfıstığı, ayçekirdeği, havuç, buğday ve bulgur da yüksek olarak hububatlarda bulunmaktadır. Daha az miktarlarda da  olsa; fasulye, karnabahar, muz, üzümde de vardır. Hayvani besinlerde ise tavuk, sığır ve dana etleri, karaciğer, böbrek, balık ( alabalık, sombalığı),  yumurta sarısında B6vitamini boldur.  Besinlerle alınan protein miktarına paralel olarak B6vitamin  gereksinmesi de artmaktadır. 100 g protein için 0,6–1,2 mg alınması uygundur.

B6  vitamininin eksikliğinde;

Çevresel sinirlerde iltihaplanma  (Nevrit), duyu kusurları, koordinasyon bozuklukları, dalgınlık,  uykusuzluk, bebeklerde erişkinlere oranla daha sık olarak konvülziyon  (havale), kansızlık (anemi), huzursuzluk, sinirlilik, depresyon gibi ruhsal  sorunlar, migren tipi başağrısı, ciltte kuruluk, kaşıntı, göz ve ağız  çevresinde deri çatlamaları, görme problemleri, hamilelik döneminde  vücutta su tutulması ile sabahları artan bulantı ve kusma gibi sindirim  sitemi şikayetleri görülür.

Hamileliğin ilerleyen aylarında tansiyon artışı,  ödem ve reflekslerin şiddetlenmesinin B6vitamini ile ilişkisi uzun  yıllardır bilinen ve tartışılan bir konudur. Sık enfeksiyonlara yakalanma,  uyuşukluk, adale zayıflığı ve krampları oluşabilir.

B6vitamin fazlalığı; toksik olmaması ve vücutta depolanmaması nedeniyle fazlalık arazları oluşmaz. Fakat yine de bir süre yüksek doz  ( 2–10 g) düzenli alındığında sinir sistemi sorunlarına yol açabilir. Bu vitamin; gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığı, sıvı tutulumu ve ruhsal   gerginlik durumunda, bebeklikte proteinden zengin beslenmeye ek olarak  kasılma ve havalelerin engellenmesi için, bazı ilaçların (tüberküloz,  doğumkontrol gibi) yanında olumsuz etkileri önleme için, Nevrit denilen  sinir iltihaplarında, bir çok ruhsal şikayetlerin tedavisinde, kansızlık için,  kusmaları önlemek amacıyla, hormonal hastalıklarda (galaktoreamenore),  şeker hastalarında, eklem ve kalp sorunlarında  B6vitamini kullanılmaktadır.

Biotinin (B7)

Biotin H vitamini veya B7 vitamini olarak da adlandırılır. 

Biotin çeşitli bakterilerde ve yüksek bitkilerde, ayrıca simbiotik mikroorganizmalar tarafından hayvanların bağırsaklarında sentezlenir ve  bağırsaktan doğrudan absorblanır.  Biotin, karboksilasyon tepkimelerinde karboksil grubu taşıyıcısı olarak görev yapmaktadır. Bu nedenle glukoneojenez ve yağ sentezinde  çok önemli bir role sahiptir. Hayvan hücrelerinde Asetil CoA  karboksilaz, piruvat karboksilaz,propionil CoA karboksilaz ve β-  metilkrotonil Co A karboksilazlar bulunur. Purin biyosentezi ve bazı amino asitlerin degradasyonunda da biotin görev alır.

Biotin özellikle sinir dokusunun tam ve doğru fonksiyon göstermesi için çok önemlidir. Düşük karboksilaz aktivitesi protein ve  RNA sentezinin inhibisyonu ve azalan antibadi üretimi etkisi yaratır

Biotinin kaynakları ve günlük gerekli miktarları

Biotin bazı besinlerde serbest formda(sebze, meyve ve sütte)  bazılarında ise proteine bağlı formda (tohumlar) bulunur.  Biotinin günlük alınması gereken miktar 30 µg/gün’dür.  Vitamin eksikliği biotinil enzimlerin katalitik aktivitesinin azalmasına neden olur. Klinik semptomlarda esas olarak nörolojik ve  dermatolojik etkileri görülür. Eksikliğinin ortaya çıktığı durumlarda, halsizlik, iştahsızlık, adale  incelmesi ve ağrıları, kuru, pullu ve hassas bir cilt, kansızlık ve kalp  sorunları, saçlarda beyazlama ve dökülme, kan kolesterol seviyesinde  artma ve gözlerde kızarma görülür. Biotinin fazla alınması toksik özelliği olmadığından aşırı alımında yan etkileri yoktur.

Yeni doğmuş bebekler, 60 yaşüstü yaşlılar, metabolizma sorunları olanlar ve diyaliz makinesine bağlı olan kişilerin biotin vitaminine gereksinimi yüksektir.

Askorbikasitin (C)

Kimyasal yapı bakımından monosakkaridlere benzer. C vitamini hidroksilasyon tepkimelerinde koenzim olarak kullanılmaktadır.  Vitaminlerin içinde en kararsızıdır ve oksijene duyarlıdır. Isı, ışık ve hava ile vitaminin etkisi kaybolur. 

Askorbikasitin yapısı Kollagen proteinlerin düzenlenmesi için C vitaminine ihtiyaç vardır. Vücut enfeksiyonlarında bakterial toksinler ve virüslerden vücudu  korumada etkilidir. Kan kolesterol düzeyini düşürür. Safra üretimini  arttırır. T- lenfosit sistemlerini kuvvetlendirir. Folinik asitin folik aside  dönüşümünü sağlar.  Antioksidan vitaminlerden biri olan C vitamini, koroner kalp  hastalıkları ve kanser gibi bazı hastalıkların riskini azaltmaktadır.  Normal metabolizma olayları sırasında veya güneş ışığı, ozon,  sigara dumanı ve diğer çevresel kirlilikler nedeni ile oluşabilen oksijen  radikalleri membran lipidlerine, proteinlere, hücresel DNA yapısına zarar  verebilmektedir.

Askorbik asitin kaynakları ve günlük gerekli miktarları

Bitkilerde glukozdan sentez edilebilen C vitaminin sentezi,  insanlarda yapılamamaktadır.  C vitamini meyve ve sebzelerde oldukça bol miktarda bulunur.  Tüm canlı dokularda mevcut olup redoks reaksiyonlarında rol oynar. İnce  bağırsaktan çok kolay absorblanır. C vitamini dokuda depolanamaz fakat genellikle vücutta doğrudan dağılır.

Eksikliğinde kollagen yapısındaki prolinlerin hidroksilasyonunun  yetersizliği sonucu skorbut hastalığı görülmektedir.

Skorbut hastalığının  belirtileri; halsizlik, kolayca kanayan dişetleri, ciltte morluklar,  eklemlerde ağrıdır. Ağır skorbut günde 50-100 mg C vitamini ile engellenebilir

CN-Cbl B12 Vitamini

B12vitamini 1948 yılında karaciğerden, içinde fosfor ve kobalt  bulunan kırmızı bir kristal bileşik olarak izole edilmiştir. B12porfirine  benzeyen korrinoid sınıfı bir maddedir. Porfirin halkasından farkı, iki pirol halkasının direk birbirine bağlı olmasıdır.

B12vitamini insan vücudu için çok önemlidir. Kırmızı kan  hücrelerinin rejenerasyonu ve düzenlenmesi, böylece aneminin  önlenmesine yardımcı olur. Karbonhidrat, protein ve yağ metabolizması için gereklidir ve sinir sisteminin sağlığını korur. Çocuklarda büyümeye  yardımcı olur. Enerjiyi arttırır. Kalsiyum absorbsiyonu için gereklidir.  DNA sentezine yardımcı olur. İnsanların stresten kurtulmasına etki eder.  Çiftlik hayvanlarındaki doğurganlık veriminin artışına yardımcıolur ve  hastalıklarla mücadele eder, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir . 

B12bağlayıcıproteinler mide suyunda, süt, gözyaşı,  plazma, tükürük gibi diğer vücut sıvılarında bulunur.

B12vitamini’nin kaynakları ve günlük gerekli miktarları

B12vitamini diğer B vitaminlerinden farklı olarak yüksek bitkiler tarafından sentezlenemez. Fakat bazı küfler ve birçok bakteriler  tarafından sentezi mümkündür. Bu durum  bağırsak bakterilerine kadar yayılmıştır. Bazı gevişgetiren hayvanların  gastrointestinal bölgesinde B12sentezlendiği ve burada sentezlenen  vitaminlerin kullanıldığı yolunda bulgular vardır.

İnsanlarda B12 vitaminin kaynağı beslenmedir.  B12 vitamini karaciğer, böbrek, yumuşak et, balık, yumurta, süt ve  peynirde büyük miktarda bulunur. Karaciğer ve böbrek gibi  besinlerin 100 g’ında 100 µg’a kadar yükselir. Süt ürünlerinde ve yumurta  gibi besinlerde 50–200 µg/100 g civarındadır.  B12vitamininin eksikliğinde ise; pernisiöz anemi ve iştahsızlık görülür. Çocukların iyi büyüyememesi, zayıf kalmalarına neden olur.  Yorgunluk, sinirlilik ve beyinde hasar yapar. Spinalcordun  dejenerasyonuna yol açar, depresyon ve dengenin azalmasına neden olur.

Normal bir insanın ihtiyaç duyduğu vitamin B12miktarı kesin olarak bilinmemektedir. Amerikan Ulusal Araştırma Konseyi gıda ve beslenme kurulu, erişkin bir insan için günlük alınması gereken miktarı3  µg olarak kabul etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü ise (WHO) 2 µg/gün’lük miktarın vitamin eksikliğini önleyeceği fakat depo edilmesi için yetersiz olduğunu, bebekler için 0,3 µg, çocuklar için 0,3–2 µg ve hamile hanımlar için 3 µg günlük B12vitaminine ihtiyaç olduğunu yayınlamıştır.  B12vitamini diğer vitaminlere göre kolay depo edilebilir bir vitamindir. Fazla alınması halinde serum normal düzeyi korunur, fazla  miktar başta karaciğer olmak üzere dokularda depo edilir. Yaklaşık  olarak toplam vücuttaki B12miktarının 1600 µg (500–4500)’i karaciğerde  bulunur. Geri kalan miktar diğer dokulara yayılmıştır. Erişkin bir insan  için toplam vücuttaki miktarı otopsi materyali ile yapılan analizlerde  3900 µg (800–1100) izotop seyreltme ile 2500 µg (900–6000), kinetik  izotop seyreltme yöntemi ile 3000 µg olarak ölçülmüştür. Günde yaklaşık  %0,1–0,2 oranında B12harcanır. Bu nedenle gerekli B12miktarının,  beslenmeyle dışarıdan alınması gerekir.

Vitamin B12 kaynakları

En fazla “Yumuşakçalar, istridye, karışık türler, Karaciğer, sığır eti (kısık ateşte pişirilmiş)” bulunmaktadır.   

Bu sayacaklarımızda ise yeteri kadar bulunmaktadır.

Alabalık ,

Somon,

Sığır eti, fileto (yağsız, kaynatılmış ),

Hamburger Takviye edilmiş kahvaltılık tahıllar

Yoğurt (sade, kaymaksız),

Mezgit (pişirilmiş ) ,

İstridye (kızartılmış )

Ton balığı (beyaz, suda konserve edilmiş )

Süt (1 su bardağı )

Yumurta (kaynatılmış )

Tavuk göğüs (ateş te kızartılmış , ½ göğüs)

Vitamin B12 Metabolizması Ve Fonksiyonları

Vitamin B12 nin metabolizması, hayvansal gıdalardan elde edilen ve proteinlere bağlı olarak alınan kobalaminin mideye girişi ile başlar. Metabolize olan kobalamin, DNA sentezi, homosisteinden metionin sentezi ve propionilin suksinil koenzime dönüştürülmesi gibi birçok biyokimyasal reaksiyonda kofaktör ve koenzimdir.

Vitamin B12 eksikliğinin geniş spektrumlu ve ciddi sonuçlara yol açmasının temel nedeni, B12 vitamininin monoaminlerin katabolizmasında anahtar role sahip olması ve yaşamın devamı için en önemli faaliyetler arasında yer alan DNA ve RNA yapımında görev almasıdır.

Vitamin B12 insanlarda iki temel enzimatik reaksiyonda gereklidir; bunlar metionin sentezi ve tek sayıda karbon atomu içeren yağ asitlerinden gelen metil malonil CoA’nın izomerizasyonudur. Bu vitamin eksikliğinde anormal yağ asitleri birikir ve sinir sistemi dahil olmak üzere hücrelerin membranlarında birleşirler. Sinir sisteminde vitamin B12 etkilerinin çok geniş bir yelpaze oluşturmasının ve özellikle myelin üreten hücreleri daha çok ilgilendirmesinin bir nedeni budur.

Vitamin B12 Eksikliğinde Görülen Klinik Bulgular

Vitamin B12 eksikliği hematolojik, nöropsikiyatrik, sindirim ve jinekolojik belirtilerle ilişkilidir .

Vitamin B12 eksikliğinde gastrointestinal sistem de etkilenir; normalde yenilenme hızı yüksek olan gastrointestinal epitelyal hücrelerde yenilenme güçlüğü görülür. Belirti ve bulgular arasında iştahsızlık, atrofik glossite bağlı dilde ağrı ve kırmızılık, karın ağrısı, bulantı, kusma, dispepsi, mukokutanöz ülserler, sarılık, ishal ile barsak fonksiyonlarında değişiklikler sayılabilir.

Bunların dışında saçlarda erken beyazlaşma, taşikardi, konjestif kalp yetmezliği görülebilir.

Vajinal mukoza atrofisi, tekrarlayan düşükler, hipofertilite, venöz tromboembolizm ve anjinanın vitamin B12 eksikliği ile ilişkisi halen araştırılmaktadır .

Vitamin B12 eksikliği bulunan annelerin bebeklerinde veya Imerslünd- Grasbeck sendromu, transkobalamin II eksikliği ve intrasellüler kobalamin bozuklukları gibi herediter hastalığı bulunan bebeklerde anormal vitamin B12 metabolizması oluşur. Uterusta kazanılan vitamin B12 depolan boşaldığında, gelişme gerili ği, letarji, zayıf beslenme, mental retardasyon, nöbetler, hiporefleksi, hipotoni, patolojik refleksler, koma, tremor ve myoklonus görülebilir.

Vitamin B12 Eksikliğinde Görülen Nöropsikiyatrik Bozukluklar

Vitamin B12 eksikliğinde görülen nörolojik bulgular, periferik ve optik sinirler, spinal kordun posterior ve lateral kolonları ve beyindeki patolojiye bağlanabilir.

Vitamin B12 eksikliği ile birlikte görülen nöropsikiyatrik değişiklikler paresteziler, bozulmuş vibrasyon, pozisyon, dokunma/ağrı duyulan, ataksi, idrar ve gaita inkontinansı, impotans, optik atrofi, hafıza kaybı, demans ve hallusinasyon, kişilik değişiklikleri, depresyon ve davranış bozukluklarını kapsayan çeşitli psikiyatrik bozukluklardır.

Vitamin B12 eksikliğinin klinik özellikleri kuvvet kaybı, ağrılı dil ve paresteziden oluşan klasik triaddan oluşabilmekteyse de bu bulgular genellikle başlıca belirtiler değildir.

Nörolojik bulguların başlangıcı, subakut ve yavaş yavaş ilerleyen karakterdedir. Ancak özellikle nitrik oksit maruziyeti sonrası daha akut seyirler de tanımlanmıştır.

1986 yılında Schilling nitrik oksit maruziyetinden 1-3 ay sonra parestezi ve el becerisinde zayıflık gelişen ve fark edilmeyen vitamin B12 eksikliği olan iki hasta tanımlamıştı .

1995 yılında Kinsella ve Green 70 yaşında bir erkekte nitrik oksit maruziyetinden 3 ay sonra parestezi ve el sakarlığı geliştiğini bildirmişlerdir .

Başlangıç sıklıkla ayak başparmağı ve diğer parmak uçlarında soğuk hissi, uyuşma, gerilme ve nadiren iğneleyen ağrılarla olmaktadır. Eş zamanlı kol ve bacak tutulumu sık değildir.

Paresteziler asendandır ve zaman zaman gövdeyi tutarak karın ve göğüste sıkışma hissine neden olur. Tedavi edilmemiş hastalarda ekstremite güçsüzlüğü ve ataksi gelişebilir. 1991 yılında Healton ve arkadaşları vitamin B12 eksikliği olan 143 hastanın ayrıntılı nörolojik değerlendirmesini yapmış ve hastaların % 74’ünün aşağıdaki nörolojik belirtilerle başvurduklarını saptamışlardır;

-% 33 hastada izole uyuşma ve parestezi -% 12 hastada yürüyüş bozuklukları -%3 hastada psikiyatrik ve kognitif belirtiler

-% 0.5 hastada görme ile ilgili belirtiler (Genellikle bilateral optik nöropatiye, nadir olarak da psödotümör serebri veya optik nörite ikincil olarak gelişen görme keskinliğinde subakut ve kademeli azalma)

-Nadir ortostatizm, cinsel disfonksiyon ve barsak ve mesane inkontinansını kapsayan otonomik bulgular

-Baş dönmesi ve bozulmuş tat ve koku duyusu gibi diğer belirtiler -Somatosensory evoked potentials (SSEP) kullanılarak saptanabilen asemptomatik nörolojik belirtiler

-Hastaların % 28 inde bulunan nörolojik olmayan ancak bazıları otonomik sinir sistemini yansıtan belirtiler;

-Anoreksi ve kilo kaybı gibi konstitusyonel semptomlar (% 50), tedavi ile düzelen düşük derecede ateş (% 33) ve halsizlik, yorgunluk gibi semptomlar

-Senkop, dispne, ortopne, çarpıntı ve anjinayı içeren kardiyovasküler semptomlar

-Retrosternal yanma, şişkinlik, konstipasyon, diyare, ağrılı dil ve erken doyma gibi gastrointestinal semptomlar.

Kranial ve periferik sinirlerin etkilenmesi ise, tat, koku veya görme duyularında anormalliklerin yanı sıra, tutulan siniri ilgilendiren alanlarda duyu veya kuvvet kayıplarıyla sonuçlanabilir.

Kranial sinir tutulumu açısından literatürde sıklıkla optik nöropati ile ilgili olgu sunumları vardır. Optik nöropatinin yanı sıra izole yukarı bakış paralizisinin vitamin B 12 eksikliğinin bir özelliği olabileceği de düşünülmüştür. Vitamin B 12 eksikliğine bağlı duyu kayıplarından biri de işitme kaybıdır. Gürültüye bağlı işitme kaybı olan hastalarda yapılan bir çalışmada vitamin B 12 düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük olduğu gösterilmiştir. Başka bir çalışmada ise yaşa bağlı işitme kaybı ile vitamin B 12 eksikliği arasında ilişki olabileceği belirtilmiştir. Tat ve koku duyu kayıpları ile ilgili bilgiler ise olgu sunumları ile sınırlıdır.

Vitamin B12 Eksikliğinin Tedavisi

İlk kez 1948 yılında Karl Folkers ve arkadaşları tarafından tanımlanan vitamin B 12 eksikliğinin klasik tedavisi kristalin vitamin B 12 enjeksiyonlarıdır.

Parenteral tedavide tavsiye edilen uygulama 1000 |ig kobalaminin bir hafta boyunca günde bir kez, daha sonra bir ay boyunca haftada bir kez ve sonrasında hayat boyu ayda bir kez intramuskuler enjeksiyondur. Nutrisyonel eksiklik dışındaki diğer nedenlere ikincil vitamin B12 eksikliği durumlarında oral veya nazal gibi alternatif uygulama yolları önerilmiştir.

1950’li yıllardan itibaren yapılan çalışmalarda oral vitamin B12 tedavisinin etkili olduğu gösterilmiştir. Bir çalışmada vitamin B12 eksikliği bulunan 38 hasta oral ve parenteral tedavi almak üzere iki gruba ayrılmış ve 120 günlük tedavinin sonrasında oral tedavi alan grubun vitamin B12 düzeyleri parenteral alan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bunun nedeni olarak vitamin B12 nin yüksek miktarlarda emiliminin daha iyi olduğu ileri sürülmüştür.

Vitamin B12 nin emiliminin değişken olması nedeniyle normalde günlük ihtiyaç 2 |ig olmasına rağmen oral replasman dozu 1000-2000 |ig olacak şekilde önerilmektedir. Belirtilen dozlarda intrinsik faktör yokluğunda bile yeterli miktarda vitamin B12 emilmektedir. Enjeksiyon uygulaması yerine rutin oral tedavinin kullanımı vitamin B12 tedavisinin maliyetini azaltacaktır. Sublingual vitamin B12 tedavisinin bazı hastalarda etkili olabileceği de bildirilmiştir.

Oral vitamin B 12 tedavisi ile ilgili yapılan çalışmalarda tedavinin etkinliği gösterilmiş olmakla birlikte doz ve komplians açısından kontrollü ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Belirgin nörolojik bozukluğu olan hastalarda zamanında yapılan erken tedavi ile birlikte kognitif disfonksiyonun önlenebilir olması nedeniyle başlangıç tedavisi olarak intramuskuler vitamin B12 enjeksiyonları önerilmektedir.

Vitamin B12 Eksikliğinde Tedavi Sonuçları

Nöropsikiyatrik veya psikiyatrik hastalık tanısıyla izlenen hastalarda, erken tanı ve tedavi, ciddi aneminin yanı sıra geriye dönüşümsüz sinir hasarını da önler. Vitamin B12 eksikliğinin erken tanınmasıyla, ciddi komplikasyonların gelişmesinin önlenmesi mümkün olduğundan, yaşlarına ve önceki sağlık durumlarına bakılmaksızın psikiyatrik hastaların ilk başvurularında serum vitamin B12 seviyelerinin rutin tarama testi olarak kullanılması önerilmektedir.

Komplikasyonlar geliştikten sonra, vitamin B12 eksikliğinin tanınması ve tedavi edilmesinin sonuçları ise daha az bilinmektedir. Gecikmiş tedavinin, hematolojik açıdan yarar sağlamasına karşılık, nörolojik açıdan yüz güldürücü sonuç vermeyeceği kabulü yaygındır. Ancak vitamin B12 eksikliğinin geç tanınması durumunda bile nörolojik komplikasyonların tedaviyle gerileyebileceğine dair ümit verici yayınlar vardır.

Örneğin vitamin B12 eksikliğinde sık karşılaşılan bir yakınma olan parestezinin tedavi ile kısmen de olsa geri döndüğü ve bu nedenle periferik sinirlere ilişkin parestezik yakınmaları olan kişilerde mutlaka akla getirilmesi gereken bir olasılık olduğu bildirilmiştir.

Vitamin b12 eksikliğinde otonom sinir sistemi ve hastalıklarına varlığını araştıran ve vitamin b12 tedavisine yanıtı ele alan çalışmalar ise hem sınırlı sayıda kalmışsa da vitamin b12 eksikliği anemiye yol açmadan da otonomik disfonksiyon (otonom sinir sistemi ve hastalıkları) tedavisi ile otonomik disfonksiyon düzelebilmektedir.

Faydalanılan Kaynaklar:
DR. Gülnihal TUFAN, Vitami N B12 Eksikliği ve Otonomik Disfonksiyon,  Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı 192811-Uzmanlık Tezi Afyonkarahisar 2006

————–

Rabiye ÇINAR BUDAK, Biyokimya 197405-Doktora Çalışması, Ege Üniversitesi 2000-2006

 

TERÖR VE SAVAŞIN ÇOCUKLARIN GELECEĞİNE OLUMSUZ ETKİLERİ


Teröre kurban giden ve alet olan çocuklarımızın geleceklerini görmek açısından okunması gereken bir yazı.

İkinci Dünya savaşından sonraki Avrupa’daki durum

İkinci Dünya savaşından sonra ortaya çıkan ve her şeyden önce bir hayata uyma zorluğu anlamını taşıyan Âsi gençlik probleminin kendini göstermesinde çeşitli ne­denler rol oynamışlardır.

1939 yılından önce doğan çocuklar savaş yılları için­de ve savaşın sona ermesinden sonra çok çetin şartlar içinde yaşadılar. Gerektiği gibi gelişmelerine hiç de elve­rişli olmayan, tersine olarak, disiplinsizliğe, güvensizlik duygusuna yol açabilecek olaylarla karşılaştılar. Bütün dünyayı altüst eden savaşın acı sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Yetişkinler dramlarına katıldılar. Vücut ve ruh yapılarında bu dramların yankılarını yaşadılar. Yeteri kadar yiyecek bulamadılar. Rahat, konforlu evler­de oturamadılar. Isınamadılar. Birçokları çoğu geceleri soğuktan titreyerek geçirdiler. Bombardımanlardan kur­tulmak, düşmanla karşılaşmamak için yerlerini, yurtla­rını bıraktılar. Sevdikleri her şeyden, evlerinden, mahal­lerinden, yakınlarından, dostlarından, arkadaşlarından uzaklaştılar.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıç yılı olan 1939 da yalnız Fransa’da, Paris’ten 500.000, Alsas Loren’den 400.000 insan yerlerinden ayrıldılar, başka yerlere gitti­ler. Bu insanların arasında binlerce çocuk, genç de var­dı. Yine Fransa’da 1940 yılında milyonlarca insan göç et­mek zorunda kaldı. Bunlardan büyük bir kısmı günlerce yürüdü. Çeşitli zorluklarla, sıkıntılarla karşılaştı. Birçok çocuklar yıllarca annelerinden, babalarından, yakınların­dan uzak kaldılar. Radyolardan heyecan verici, korkutu­cu, acı haberler duydular. Korkunç savaş hikâyeleri din­lediler. Savaş sahnelerine şahit oldular. Ölüm korkusu içinde yaşadılar. Günlerini sığınaklarda, gecelerini uyu­madan geçirdiler.

Bundan başka, savaş birçok geleneksel ahlâk değer­lerinde sarsıntılar yaratıyordu. Çocukların, gençlerin ha­yata gerektiği gibi hazırlanabilmeleri için ilk yaşlarından itibaren büyüklerin bazı kurallara, ahlâk kurallarına gö­re hareket ettiklerini görmeleri gerekmektedir.

Savaş yıl­larında ise çocuklar, gençler, yetişkinlerin zorunlu ola­rak da olsa, zaman zaman bu kurallara uymadıklarını, birçok kimselerin yorulmadan ve kolaylıkla para kazan­dıklarını, eğri yollardan milyonlar elde ettiklerini, para­nın büyük bir değer taşıdığını görüyorlardı. Bazı çocuk­lar, sırf bu yüzden para kazanmak için çeşitli suçlar iş­liyorlardı. Evler soyuyorlardı. Hırsızlık yapıyorlardı.

 Aile Çevresinin Rolü

İnsanın çocukluğunda, annesi, babası, kardeşleri ve diğer yakın­ları ile kurduğu ilişkiler ile sonraki hayat şekli arasında sıkı bir bağlılık vardır.

Bir çocuğun normal bir şekilde gelişebilmesi, varlık kaynaklarına uygun bir şekilde oluşta bulunabilmesi için her şeyden önce annesi, babası tarafından sevilmesi, sevil­diğine inanması, annesi, babası arasında iyi bir anlaşma­nın bulunduğunu görmesi gerekmektedir. Bu konu ile il­gili olarak yapılan araştırmalar bu gerçeği meydana çı­karmışlardır.

Anneleri, babaları tarafından teröre yöneltilen, sevilmeyen, sevilmediklerine inanan çocukların, çocukluklarını ve daha sonraki hayatlarını sıkıntı, huzursuzluk içinde ge­çirdiklerini, mutsuz olduklarını, davranış bozukluklarını gösterdiklerini belirtmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşının hemen hemen dünyanın her yerinde topluluğun temelini meydana getiren aile müessesesinde de büyük sarsıntılar yarattığı anlaşılmıştır. Ger­çekten, savaş yüzünden birçok babalar askere alındılar. Çok sayıda anneler, gerek savaş yılları içinde gerekse sa­vaşın sona ermesinden sonra evlerinin dışında çalışmak zorunda kaldılar. Bunun sonucu olarak, çocuklar çocuk­luklarını gerektiği gibi yaşayamadılar. Gelişmeleri, özel­likle duygusal bakımdan gelişmeleri için en gerekli anne, baba sevgisinden yeterli bir şekilde yararlanamadılar.

Öte yandan, İkinci Dünya savaşının yarattığı çeşitli sıkıntılar, hayat zorlukları aile bireyleri, özellikle anne, baba arasındaki bağlan zayıflattılar. Güçlü, sağlam te­mellere dayanmayan yuvaların dağılmalarına, yıkılmala­rına yol açtılar.

Suçluluğun artışı

1946 ile 1948 yılları arasında on Avrupa memleketine ait istatistikleri inceleyen zamanımızın tanınmış ruh he­kimi ve psikoloji bilgini Heuyer, savaş yıllarında hemen hemen bütün Avrupa memleketlerinde suç işleyen çocuk­ların sayısının üç katına ulaştığını söylemektedir.

Yine Heuyer’e göre, çeşitli davranış bozukluklarını gösteren, suç işleyen çocukların ve gençlerin yüzde 88 zi dağılmış ailelerden gelmektedir. Aynı konuda başka memleketler­de de araştırmalar yapılmıştır. Belçika’da suç işleyen ço­cukların ve gençlerin yüzde 70 nin, İngiltere’de yüzde 62 sinin, İtalya’da yüzde 50 sinin yıkılmış ailelere mensup oldukları görülmüştür.

Dr. Pesle, incelediği 800 suçlu çocuğun ve gencin aynı şekilde boşan­ma ve ayrılma suretiyle dağılmış ailelerden geldik­lerini bildirmektedir.

Birleşik Amerika’da 1929 yılın­da sosyal çevrelere uyamayan, suç işleyen, çeşitli davranış bozukluklarını gösteren 4000 çocuğun, gencin yüzde 50 sinin, 1949 suçlu ve intibaksız çocuğun, gencin yüzde 42 sinin, İsveç’te suç işleyen çocukların ve gençlerin yüzde 65 sinin, Fransa’da çeşitli zararlı davranışlarda bulunan 654 kız ve erkek çocuğun yüzde 65 sinin, sevgi ile değerlenmeyen ve dağlımış ailelere mensup oldukları anlaşılmıştır.

Kemp, incelediği 530 Danimarkalı düşmüş kızın evlerinde büyümediklerini, bunlardan yüzde 17 sinin evlenme dışı birleşmelerden dünyaya geldiklerini görmüştür.

Görüldüğü gibi, aile dramı ile hayat dramı arasında sıkı bir bağlılık vardır. Yukardaki örneklerden de kolayca anlaşılacağı üzere, aile dramı, üç başlıca aile bireyi ara­sında oynanmaktadır. Bu dramda birinci derecede anne, baba, çocuk rol oynamaktadır. Aile çevresinde bulunan büyük babalar, anneler, hizmetçiler, amcalar, dayılar, ha­lalar, teyzeler, ilh, ikinci derecede etkiler yapmaktadır­lar.

Yirminci yüz yılda insan hayatı ile ilgili problemleri en iyi bir şekilde değerlendiren çeşitli psikoloji doktrin­leri, özellikle psikanaliz ve Adler doktrinini, Kültüralizm akımı da aynı görüşü paylaşmaktadırlar. İnsanın, geniş anlamıyla hayata intibak kapasitesinin büyük ölçüde, ço­cukluğundaki aile çevresine intibak şekliyle değerlendiği­ni bildirmektedirler.

Gerçekten çocukluğunda aile çevresine intibak edemeyen çocuk sonraları, büyüdüğü zaman diğer sosyal çevrelere uymakta zorluk çeker. Daha doğrusu, diğer sos­yal çevreleri aile çevresindeki hayat tecrübelerine göre değerlendirir. Aile çevresinde hayatının ilk yıllarından itibaren ilişkiler kurduğu annesine, babasına göre bir in­san anlayışına ulaşır. Çocukluklarında anneleri, babaları tarafından sevilmeyen, dolayısıyla, annelerini, babalarını sevemeyen kimseler gençliklerinde ve yetişkinliklerinde başkalarına karşı kolay kolay yakınlık duyamazlar. Du­yamazlar; çünkü başkalarını bilinçaltlarında yerleşen ve sürekli olarak etkilerini devam ettiren fena anne, baba hayallerine göre değerlendirirler. Onları gördükleri za­man geçmişte sevemedikleri için nefret ettikleri anneleri­ni, babalarını görmüş gibi olurlar. Bunun da sonucu ola­rak, onlarla düzenli ilişkiler kuramazlar. Onlarla, vaktiyle anneleri, babaları ile kurmak istedikleri çatışmalı, çekiş­meli bir ilişki şeklini kurmak eğilimini duyarlar. Vaktiyle annelerine, babalarına yöneltmek istedikleri, fakat güç­süzlükleri yüzünden vaz geçmek zorunda kaldıkları saldır­gan davranışlarını gerçekleştirmeğe çalışırlar. Bazı kim­selerin içinde yaşadıkları sosyal, meslek çevrelerine uyamamalarının, çevrelerinde yaşayanlarla anlaşamamaları­nın, çekişmelerinin, çatışmalarının en önemli nedenlerin­den biri de budur.

İnsan daha önce de belirttiğimiz gibi, çocukluğunda annesinden sevgi, babasından da sevgi ile değerlenen otorite bekler. Anne sevgisi insan hayatının en özlü bir yanını meydana getiren, insanın kendi varlığı ve başka­ları ile ilişkilerini değerlendiren duygusal dünyanın dü­zenli bir şekilde gelişmesini sağlar.

İnsanda kendi varlı­ğı sevgisini yaratır. Bunun sonucu olarak, insana hayatı ve başkalarını sevmek imkânını kazandırır. Çocukluğun­da anne sevgisiyle bağlandığı yuvasına karşı duyduğu duyguları daha sonraki hayat evrelerinde içine girdiği sosyal çevrelerde de duyar.

İnsan duygusal dünyasının ahengi ölçüsünde hayata intibak edebilen ve mutlu olabilen bir varlıktır. Duygusal dünya ahenginin ilk ve hayat süresince etkilerini gösteren temeli ise aile çevresinde atılır. Bu temel anne sevgisi ve sevgi ile değerlenen baba otoritesi ölçüsünde bir sağ­lamlık kazanır.

Öte yandan, annesini, babasını sevemeyen çocuk evi­ni de sevemez; çünkü içinde yaşadığı evin sevmediği, sevemediği annesine, babasına ait olduğunu bilir. İnsan, sevemediği kimselere ait olan şeyleri de sevemez. Bu sevemediği şeyleri sevemediği kimselerden birer parça gibi görür. Bu şeyleri görünce sevemediği insanları hatırlar. Daha doğrusu, sevemediği kimselerle onlara ait olan şey­leri bir bütün halinde değerlendirir. Sevemediğimiz kim­selerin bize verdikleri şeyleri bir yerde kolaylıkla unut­mamızın nedeni budur. Sevmediğimiz insanları her şey­de ve daima hatırlamak istemememizdir.

Aynı şekilde, annesini, babasını sevmeyen çocuk on­ları sevindirmek imkânını bulamaz. Çoğu zaman bilmeyerek, annesinin, babasının istemediklerini yap­mak eğilimini duyar. Onları üzmekten, onlara acı yarat­maktan hoşlanır. Onları üzecek işler yaptığı zaman, azar­lanmasına, hırpalanmasına rağmen, bir çeşit huzura kavu­şur. Öcünü almış bir insanın rahatlığını duyar.

Duyar ama davranışının bir eseri olan kabahatlılık duygusunun da etkilerinden uzak kalamaz. Bu duygunun yarattığı sıkıntılı hayatı yaşadığı sürece devam ettirebilir.

Bazı çocukların evlerinde sık sık kaza yapmalarının, gürültücü olmalarının, derslerine çalışmamalarının, sal­dırgan olmalarının en önemli nedenlerinden biri de onla­rın annelerine, babalarına karşı olumsuz tepki göstermek ihtiyacını duymalarıdır. Çocuk bu davranış bozuklukları­nı daha sonraki hayatlarında da devam ettirebilir. Özellik­le, güçlülük bilincine ulaştığı gençlik çağında daha fazla saldırganlık gösterebilir. Bilinçaltında etkilerini sürdüren aile çevresi hayalinin baskısıyla sosyal düzeni sarsacak hareketlerde bulunabilir.

Toplumsal hayatı bile çevresi­ne benzetebilir. Çocukluğunda sevmediği babasının oto­ritesini andıran toplumsal hayat disiplinine aykırı davra­nışları benimseyebilir. Bir anlamda, toplumsal düzenle, geleneksel hayat kuralları ile mücadele mahiyetini taşı­yan mutsuz gençlik tipinin ortaya çıkmasında bilinçaltın­da yer alan bu ilkel tepki ihtiyacının rol oynaması müm­kündür.

Adlercilere nazaran, çeşitli eğitim yanlışlıkları, yer­siz ve gereksiz davranışlar, aşırılığa kaçan, sindirici, kü­çültücü baskılarla meydana gelen aşağılık kompleksi de burada geniş ölçüde etki yapabilir.

Yine Adlercilere göre, aşağılık duygusunun patolojik bir şekli olan aşağılık kompleksi değerlenmek arzusunu yaratır. Bu gibi hallerde insan güçlü gördüğü her şeyle ve herkesle boy ölçüşmek ister. Sanıldığı gibi önemsiz bir varlık olmadığını göstermek için kuvvet denemelerine gi­rişebilir. Hiç bir şeyden ve hiç kimseden korkmadığını anlatmak amacıyla sosyal düzeni bozacak hareketlerde bulunabilir. Geleneksel ölçülere ve kurallara uymak zorunluğu duyan insanların yapmadıkları işleri yapmak su­retiyle kendisini göstermeğe, belirtmeğe çalışabilir,

İnsan önemsizliğine inandığı ve inanıldığını sandığı ölçüde önemli, güçsüzlüğüne inandığı ölçüde güçlü ta­nınmak isteyen bir varlıktır.Bu gibi hallerde insan, top­lumsal isteklere karşı koymayı bir kahramanlık sayabilir. Hiç bir kimsenin yapmağa cesaret edemediği işleri yap­mak suretiyle başkalarının hayranlığını kazanmağa, dolayısıyla, özlemini duyduğu değerlilik bilincine ulaşmağa çalışabilir. Disipline ve disiplini sağlamakla görevli insan­lara karşı koymağa kalkışabilir. Kendisine benzeyen kim­selerle işbirliği yapabilir. Böylelikle de saldırganlığını da­ha güçlü ve esaslı bir şekilde gerçekleştirmek imkânım elde edebilir.

Hayal kırıklığı

İkinci Dünya Savaşının, daha önce kısaca belirt­meğe çalıştığımız sıkıntılı şartlar içinde yetişen çocuklar, gençler savaşın sona ermesiyle bekledik­leri rahata, huzura kavuşamadılar. Savaşın bitimine bağ­ladıkları ümitlerinin boşluğunu gördüler. Başka bir de­yişle, savaş güvensizliğinin yerini barış güvensizliğinin aldığına şahit oldular. Bunun sonucu olarak, büyük bir hayal kırıklığı ile karşılaştılar.

Çocuklar ve gençler de yetişkinler gibi savaşla be­raber her şeyin sona ereceğine, bütün zorlukların ve sı­kıntıların kaybolacaklarına inanmışlardı. Onlar da bu inançlarında yanıldıklarını anlamakta gecikmediler. Sa­vaşın sona ermesinden sonra da devam eden sıkıntıları­nın yanında yeni, başka problemlere göğüs germek zorunda kaldılar.

Dünya, savaştan sonra da ekonomik, sosyal buna­lımlar içinde yıllarca bocaladı. Savaş boyunca birçok memleketlerde şehirler harap oldu. Bu yüzden milyon­larca insan barınacak yer bulmakta zorluk çekti. Bin­lerce aile her memlekette bütün fertleriyle bir evin, ote­lin, pansiyonun bir odasına sığındı. Bu yüzden yine her memlekette binlerce çocuk gelişmesi için gerekli şart­lardan yoksun kaldı, istediği gibi hareket edemedi. Ça­ğının oyunlarını oynayamadı. (Günümüzde birçok çocuk teröre alet oldular.) Kısacası, çocukluğunu tam olarak yaşayamadı. Çocukluğunda yaşayamadığı çocuk­luğunu daha sonraki hayat çağlarında devam ettirmek arzusunu duymaktan uzak kalındı.

İnsanın içinde yaşadığı çağı tam olarak yaşayabilmesi için daha önceki hayat evrelerini gerektiği gibi yaşamış olması, başka bir deyişle, insanın çağının tam insanı olabilmesi için daha önceki çağların da tam insa­nı olmuş olması gerekmektedir, insan hayatında yer alan bir boşluk daha sonraki çağlarda başka ve daha geniş boşlukların meydana gelmelerine yol açmaktadır.

Güvensizlik, Kötümserlik

Bundan başka, ikinci dünya savaşının bitiminden sonra da genel bir güvensizlik, ümitsizliğe kaçan bir kötümserlik dünyanın her yanını sardı ve sarsmakta de­vam etti.

Tarihte eşi görülmemiş ıstıraplara yol açan İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra da milletler arasındaki anlaşamamazlıklar kaybolmadı. Yeni anlaşamamazlıklar ortaya çıktı. Sıcak savaşın yerini soğuk savaş aldı. Aşağı yukarı, bütün dünya milletleri sürekli olarak, da­ha öncekilerden çok daha korkunç bir savaşın, üçüncü dünya savaşının korkusu içinde yaşadılar. Çeşitli haber kaynakları, radyolar, gazeteler, dergiler ve savaştan bir şeyler bekleyenlerin uydurdukları, yaydıkları haberler bu korkuyu devam ettirdiler. İnsanlar özellikle, gençler İkinci Dünya Savaşında, çocukluklarında duydukları ve bilinç altlarında yerleşen endişeleri, korkuyu daha kuv­vetli şekliyle yeniden yaşamaktan uzak kalamadılar. Oysa onlar çektiklerini unutmak, geçmişte yaşayamadıklarını elde etmek, mutlu bugünkü hayat ve mutlu bir ge­lecek ümidiyle geçmişin ıstıraplarından kurtulmak isti­yorlardı.

İnsanın her çağda ve yaşta mutlu olmak isteyen, mutluluk peşinde koşan bir varlıktır. Yalnız, insanın en çok mutlu olmak arzusunu duyduğu çağ gençlik çağıdır. Çünkü insan varlığının en dinamik yaşayış imkânına bu çağda ulaşır. Bu çağa, baskılı, bağımlı hürriyetsizlik içinde geçen bir hayat evresinden, çocukluk çağından gelir. Bu çağdan hayatın durgunlaşmağa başladığı ye­tişkinlik, gerilediği yaşlılık çağına ulaşır.

Gelecek endişesi

İkinci Dünya Savaşının bitiminden sonra devam eden karışıklıklar, gelecek endişesi özellikle, çeşitli ne­denler yüzünden kişilik bakımından yeterli bir şekilde gelişememiş, vücut dengesine ulaşamamış çocuklar, gençler üzerinde derin sarsıntılar, çöküntüler meydana getirdi. Onların gelecekle ilgili endişelerini büsbütün kuvvetlendirdi. Bunun sonucu olarak, en ziyade bu tip­teki çocuklar ve gençler, bugünlerinden en iyi bir şekil­de yararlanmanın yollarını aradılar. Kendilerinde güven­sizlik ve ümitsizlik yaratan bir yarın için uğraşmak ar­zusunu duyamadılar. Bunu olağan saymak gerekir. Ge­rekir; çünkü insan gelecekten beklediği şeyler ölçüsün­de çalışabilen bir varlıktır.

İkinci Dünya Savaşından sonra geleneksel sosyal düzene uymayan, insanın yaradılışına, psikanaliz diliyle, haz prensibine daha uygun bir hayat şeklini sağlamağa elverişli bir dünya görüşünü yansıtan fikir, felsefe akım­larına özellikle, Varoluşçuluğa karşı “Âsi gençliğin” fazla ilgi göstermesinin en önemli nedenlerinden birini burada gençliğin savaş yılların boyunca çektiği sıkın­tıların yarattıkları sarsıntılarda ve savaştan sonra da de­vam eden ümitsizlikte, bu ümitsizlikle değerlenen hayal kırıklığında arayabiliriz.

Mutluluğunun kaynaklarını daha ziyade kendi var­lığında arayan insan mutsuzluğunun nedenlerini çevre­lerinde ve başkalarında aramak eğilimini duyar.Bu dav­ranış şekliyle, mutsuzluğunun acılarını azaltmağa çalı­şır. Evrensel bir mahiyet taşıyan bu insan özelliği yetişkinlerin sebebiyet verdikleri acı olayların etkilerini faz­la duyan bazı çocuklarda ve gençlerde, katlandıkları acıların bütün sorumluluklarını yetişkinlerde ve yetiş­kinlerin yönettikleri dünyada aramak eğilimi şeklini ala­bilir. Savaş sonrasını izleyen yıllarda ve hatta zamanı­mızda, bazı gençlerin varoluşçuluğa, özellikle, Sartre’in varoluşçuluğuna karşı olağan üstü bir ilgi göstermele­rinde çevrelerine bağlanamamaları, bunun sonucu ola­rak, çevreleriyle açık veya gizli bir şekilde mücadele etmek arzusunu duymaları, geleneksel hayatı devam ettirmeğe elverişli tarihle, kültürle, toplumla bağlarını koparmak, toplumsal sorumluluktan kaçmak istemele­ri rol oynamıştır.

Hiçbir zaman, insanı kendisine ve başkalarına ku­surlu göstermek suretiyle mükemmel bir hale getireme­yiz. İnsanı mükemmelliğe ulaştıran yol çevre tarafından ve daha hayatın ilk yıllarından itibaren yaratılan mü­kemmel olabilme ümididir.

Normal insanın yaradılışında iyi olmak arzusu yer almaktadır. Almaktadır; Çünkü insan her şeyden önce yaşamak mümkün olduğu kadar iyi bir şekilde yaşamak istemektedir. Normal bir yaradılışla dünyaya gelen bir insanın iyi olamamasının nedeni normal şartlar içinde yaşamak imkânından yoksun kalmasıdır.

“Âsi gençlik” adını verdiğimiz mutsuz gençlik tipi­nin meydana gelmesinde sosyal faktörler, özellikle yan­lış eğitim sistemleri geniş ölçüde rol oynamaktadırlar. Biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, iyi olmak imkânını bulamayan normal yaradılışlı bir kimse, birçok hallerde sırf iyi olmak ümidini kaybettiği için fena olabilir. Fena dediğimiz insan, çoğu zaman kendisi için iyi olamayan insandır.

Aynı şekilde, çeşitli nedenler yüzünden sosyal çev­relere uymakta zorluk çeken, bazı davranış bozuklukla­rını gösteren insan, yaşı ve çağı ne olursa olsun, iyi ol­mak arzusunu hiç bir zaman tamamıyla kaybetmez. Yalnız bir daha, tekrar edelim:

İyi olan ve olmayan in­sanda daha iyi olmak arzusunu yaratan şey daha iyi ola­bilmek ümididir. Bu ümidi meydana getiren şey ise çev­renin olumlu etkileri ve bu etkilerle güçlenen varlık gü­venliği duygusu, varlık yeterliliği bilincidir. İnsanın kendi varlığının değerine inanabilmesidir. İnsanın kendisini sevebilmesidir.

Zamanımızın derinliğine psikoloji diliyle, fena insan her şeyden önce kendisini sevmekte zorluk çeken, kendisini sevemeyen, kendisinden nefret eden insandır.

İnsanın intibaksızlığı (uyumsuzluğu), mutsuzluğu ken­disini sevememesinin bir sonucudur.

İnsan kendisini sevebildiği ölçüde olabileceği bir ken­disi haline gelebilmek imkânını elde edebilen bir varlık­tır. Mutlu dünya ancak kendilerini sevebilen insanlarla mümkün olabilir. Olabilir; çünkü kendilerini sevebilenler başkalarını da sevebilirler. Başkalarının da mutlu­lukları için çalışabilirler ve mutluluklarını isteyebilirler, iyi dediğimiz insanlar her şeyden önce kendileri için iyi olabilen, kendilerine dostluk gösterebilen insanlar­dır. Kendilerine dost olabilenler başkalarına düşman olamazlar. Başkalarından nefret edenler kendilerini sevemeyenlerdir.Yeryüzündeki hayatın zaman zaman gerçek bir cehennem halini olmasının en önemli neden­lerinden biri de dünyamızın kendilerini sevmekte zor­luk çekenlerle, iç dünyalarında cehennem hayatını ya­şayanlarla dolu bulunmasıdır. Onların bu iç dünyalarını andıran bir dış dünya yaratmak arzusunu duymalarıdır. Başkalarını ortak yapmak suretiyle ıstıraplarını azalt­mağa çalışmalarıdır.

Kaynak

Dr. Halis OZGU Sabiha ÖZGÜ
Nasıl Mutlu Olabiliriz?-
Modern Psikoloji Ve İnsan,
1968, İstanbul

İNSANLARIN MUTLULUK ÇİZGİLERİ


İnsanlar vardır. Neşelidirler.

Kendilerini kolay kolay üzüntüye kaptırmazlar. Her şeyin iyi, güzel yanlarını ararlar, bulmağa çalışırlar. Hayatı olduğu gibi kabul ederler. Hayatın sıkıntılarını, zorluklarını olağan sayarlar. Bu sıkıntılardan uzak kalmanın yollarını ararlar. Zorluk­ların çözüm şekillerini bulmağa çalışırlar. Kendilerine güvenirler, inanırlar. İşlerini severler. Sevdikleri için işlerinde başarılı olurlar. Geleceklerinden endişe etmez­ler. Kendilerinden memnun olurlar. Önemlerine inanır­lar. Başkalarını severler, sayarlar. Başkalarını incitecek, kıracak hareketlerden sakınırlar. Başkaları ile düzenli ilişkiler kurarlar. Bulundukları yerlerin bir huzur kaynağı haline gelirler. Başkaları tarafından be­ğenilirler, aranırlar, sevilirler. Hayata bağlanırlar. Ken­dilerini mutlu görürler. Başkalarının mutlulukları için çalışırlar. Evrensel bir mutluluk özlemiyle değerlenir­ler

Yine insanlar vardır. Üzüntülüdürler. Huzursuzluk, sıkıntı içinde yaşarlar.

Zaman zaman veya durmadan yakınırlar. Hallerinden memnun olmazlar. Yaptıkları iş­leri beğenmezler. Bu yüzden işlerini sevemezler. Başa­rılı olamazlar. Kendilerine inanamazlar, güvenemezler. Önemsizliklerine, değersizliklerine, yetersizliklerine ina­nırlar. Bunun da sonucu olarak, başkalarını beğenmez­ler. Daha doğrusu beğenemezler. Bu yüzden başkalarıy­la anlaşamazlar. Kolaylıkla bozuşurlar, çatışırlar. Bu anlaşmamazlığın nedenlerini kendilerinde değil başka­larında ararlar. Karşılaştıkları ve yarattıkları sıkıntıların sorumluluğunu başkalarına yüklerler. Kendilerini sevemedikleri için başkalarının yakınlıklarına, dostluklarına güvenemezler. Başkalarının kendilerini kendileri gibi yargıladıklarına, değerlendirdiklerine inanırlar. Bunun için de başkalarını birer düşman gibi görürler. Kendi­lerinden olduğu gibi başkalarından da soğurlar, nefret ederler. Kendileri için daha az tehlikeli bir hale getir­mek amacıyla başkalarını önemsizleştirmenin yollarını, çarelerini ararlar. Başkalarını, özellikle güçlülüklerine, üstünlüklerine inandıkları ve inanılan kimseleri yetersiz, kusurlu göstermeğe çalışırlar, yererler. Kötülerler. Sal­dırgan olurlar. İç dünyalarındaki bunalımlarını dış dün­yaya aktarırlar. Çevreleri için gerçek bir sıkıntı kaynağı olurlar. Bu yüzden başkaları tarafından istenmeyen, sevilmeyen, hâttâ nefret edilen birer varlık haline gelirler. Kendileri ve başkaları tarafından istenmemenin yarattı­ğı bunaltıcı bir bunalım içinde günlerini geçirirler. Ha­yattan nefret ede ede yaşamağa, başka bir deyişle, mut­suzluğun ıstıraplarına katlana katlana hayat selinin kendilerini ulaştıracağı yokluğa doğru yollarına devam eder­ler. Hayatın taşıdığı gerçek anlamı kavramadan, varlık­ları bilincine ulaşmadan, olabilecekleri kimseler haline gelmeden, kendilerini, başkalarını, güzelliklerle dolu dünyayı sevmek imkânını bulamadan göçüp gidecekle­ri günü beklerler.

Her insan mutlu olmak ister. İster ama, bütün insan­lar mutlu değildirler.

Değildirler, çünkü geçmişte olduğu gibi zamanı­mızda da bütün insanlar mutluluğu yaratmağa elveriş­li imkânlardan yararlanamamaktadırlar. Kimileri sağ­lam, gösterişli bir vücut yapısına sahip değildirler. Ki­mileri ise özellikle çocukluklarında varlıkları ile ilgili olumlu tecrübeler yapamamışlardır. Yersiz, zararlı bir eğitimin etkileri ile karşılaşmışlardır. Yetişkinlik çağla­rında yeteneklerine, eğilimlerine uyan işleri seçememiş­lerdir. Başarılı bir evlenme yapamamışlardır. Yeterlilik, önemlilik bilinciyle değerlenememişlerdir. Olumsuz, ken­dilerine ıstırap yaratan hayat şekillerini benimsemişlerdir. Yaşadıkları bu hayat şeklinden kurtulmanın yol­larını aramamışlardır, insanın yaşadığı sürece kendisini her an değiştirebileceğini, yeni baştan yaratabileceğini düşünmemişlerdir, insanın varlığında yeni bir varlık haline gelmesine elverişli kaynakların bulunduğuna inan­mamışlardı. Daha çok bir kendileri olmak için azlıkla­rından, önemsizliklerinden yakındıkları kendileriyle ge­rekli mücadeleden kaçınmışlardır. Böyle bir mücadele­yi yapmağı, ısrarla, inatla devam ettirmeği göze alamamışlardır. İnsan vücut yapısındaki kusurları telâfi edebilir. Hatta bu kusurları bir başarı kaynağı haline getirebilir.

Bunun en tipik ve güzel örneğini DEMOSTEN vermiştir. Eğer çocukluğunda kekeme olmasaydı Demosten tarihin yetiştirdiği en büyük hatiplerden biri olamazdı. Bundan başka insan kendisini vücut yapısındaki bir kusuru ile değerlendirmekten kaçınmalıdır. Kendisini bütünü ile ele almalıdır. Bütünlüğü ile taşıdığı değeri göz önünde bulundurmalıdır. Kendisine ıstırap veren vücut kusurunu veya kusurlarını ortadan kaldırmağa, hiç olmazsa, göstermemeğe çalışmalıdır. Vücudundaki rahatsızlığından bir an önce kurtulmalıdır. Gerekirse beklemeden, vakit kaybetmeden ameliyat olmalıdır. Her geçen günün kendisine nelere mal olduğunu, ken­disini huzursuzluk, sıkıntı içinde yaşattığını, ameliyat­tan sonra tamamen iyileşeceğini, rahata kavuşacağını dü­şünmelidir. Gelecekteki uzun süreli mutluluğu için geçi­ci acılara katlanmalıdır.

Aynı şekilde, insan yersiz, zararlı eğitimin etkilerin­den kendisini kurtarmağa çalışmalıdır. Varlığında, bi­linçaltında yer alan ve kendisine huzur içinde yaşamak imkânını vermeyen, olumsuz davranışlarda bulunmasına yol açan, kendisini intibaksızlığa sürükleyen komp­lekslerin, özellikle aşağılık kompleksinin etkilerinden sıyrılmağa ısrarla uğraşmalıdır. Bu komplekslere boyun eğmemelidir. Tersine olarak bu komplekslerle savaşmalıdır. Bu komplekslerin telkin ettikleri, zorladıkları dav­ranış. Yaşayış şekillerinin tam tersini benimsemelidir. Kendisine güvenmelidir, inanmalıdır. Kendisine güvene­bildiği, inanabildiği ölçüde başarılı olabileceğini, önem kazanacağını, mutluluğa ulaşabileceğini düşünmelidir.

İnsan, mutluluğunda önemli bir yer tutan meslek ve eş seçimi işinde de gereken hassasiyeti göstermelidir. Mümkün olduğu kadar yeteneklerine, eğilimlerine en çok uyan, daha doğrusu, en fazla sevebileceği işe gir­melidir. İnsanın sevebildiği ölçüde işinde başarılı olabi­leceğini unutmamalıdır. İstemeyerek girdiği işte bile sürekli çabaları, sebatı sayesinde başarıya ulaşacağını, başarıları sayesinde işine bağlanacağını unutmamalıdır. İnsanın, kendisini sevindiren, önemleştiren her şeyi be­ğendiğini, istediğini, sevdiğini daima hatırlamalıdır.

Evlenme işine gelince, her erkek ve kadın her ba­kımdan anlaşabileceği biriyle yuva kurmalıdır. Her in­sanın sevilmek, sayılmak, beğenilmek istediğini unut­mamalıdır. İnsanın iyilik yolu ile iyi olabildiğini bilme­lidir. Kusurlu, önemsiz tanınan insanın kendisiyle bera­ber başkalarını da kusurlu, önemsiz görmek eğilimini duyacağını aklından çıkarmamalıdır. Her insanın güler yüz aradığını, asık yüzlü kimseleri sevmediğini daima hatırlamalıdır. Aile mutluluğunun özellikle çocukların gelişmeleri için gerekli olduğunu düşünmelidir. İnsanın mutluluğunda yeterlilik, önemlilik duygusu da büyük bir yer tutar. Rahat bir evde oturmak, iyi beslenmek, giyinmek, seyahatler yapmak, iyi yerlere git­mek, eğlenmek, dinlenmek, yakınlarını rahat ettirmek, çocuklarını en iyi şartlar içinde yetiştirmek imkânını bulabilen, yeterli bir kültür düzeyine ulaşabilen insan kendisini her bakımdan güven içinde bulur. Çevresinde seçkin bir yere sahip olur. Başkaları tarafından beğeni­lir, sayılır.

Mutluluğun en önemli sırlarından biri de şudur.

İnsanın kendisi ve başkaları tarafından istenmesi­dir. Kendisini aradığı gibi kendisinde ve başkalarında bulabilmesidir. Kendisinde olduğu gibi başkalarında da daha çok bir kendisiyle karşılaşmasıdır.

İnsan kendisini yeterli, güçlü bulabildiği ölçüde aradığı kendisine yaklaştığını sanır. Sevinç duyar. Buna mutluluk diyoruz. Gerçekten mutluluk, insanın aradığı kendisine yaklaştığını duymasıdır. Kendisini olmak is­tediği bir kendisi halinde yaşayabilmesidir. Kendisinden memnun olabilmesidir. Kendisini sevebilmesidir. Önem­liliğine inanmasıdır, insanı mutluluğa ulaştıran yol var­lığı değerliliği bilincinden, sevgisinden geçen yoldur.

İnsan kendisini sevebildiği ölçüde olabileceği bir ken­disi haline gelebilmek imkânını elde edebilen bir varlık­tır. Mutlu dünya ancak kendilerini sevebilen insanlarla mümkün olabilir. Olabilir; çünkü kendilerini sevebilenler başkalarını da sevebilirler. Başkalarının da mutlu­lukları için çalışabilirler ve mutluluklarını isteyebilirler, iyi dediğimiz insanlar her şeyden önce kendileri için iyi olabilen, kendilerine dostluk gösterebilen insanlar­dır. Kendilerine dost olabilenler başkalarına düşman olamazlar. Başkalarından nefret edenler kendilerini sevemeyenlerdir. Yeryüzündeki hayatın zaman zaman gerçek bir cehennem halini olmasının en önemli neden­lerinden biri de dünyamızın kendilerini sevmekte zor­luk çekenlerle, iç dünyalarında cehennem hayatını ya­şayanlarla dolu bulunmasıdır. Onların bu iç dünyalarını andıran bir dış dünya yaratmak arzusunu duymalarıdır. Başkalarını ortak yapmak suretiyle ıstıraplarını azalt­mağa çalışmalarıdır.

 

Kaynak

Dr. Halis OZGU Sabiha ÖZGÜ
Nasıl Mutlu Olabiliriz?
Modern Psikoloji Ve İnsan,
1968, İstanbul

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI


[TV Showları Tarafından İstismara Uğrayan Halkımız İçin Okumanız Gerekiyor. TV de yapılan programlarda dans etmesini bilmeyenlerin dansçıları, şarkı söylemesini bilmeyenlerin şarkı ve ses yorumları yapmaları, yemek programlarında katılımcıların reyting kaygısıyla acımasız yemek eleştirileri yapan, açlardan habersiz karnı tok aşağılık insanların karşısında zamanını geçirmeye mecbur edilen gariban halkımızın uyanması için bu konuları bilmeniz gerekmektedir. Bu yazıyı okuduktan sonra imkânınız varsa “God Bless America “Tanrı Amerika’yı Korusun” (2011) Filmi seyretmelisiniz. Acı gerçeği göreceksiniz.]

 

Olağan bir yaradılışla dünyaya gelen her insan ha­yatı boyunca, gerek kendisi, gerekse başkaları tarafın­dan önemli görülmek, tanınmak arzusunu duyar. Ken­disini önemli bulduğu, başkaları tarafından da beğenil­diğini anladığı zaman, kendisinde beğenilebilecek bir şeylerin bulunduğunu, yer aldığını düşünür. Yeterlili­ğine, güçlülüğüne inanır. Kendisine güvenir. Kendisiy­le övünür. Böyle bir kendisi olabildiği için sevinir, ge­lecekte daha iyi bir kendisi haline gelebileceğine ina­nır.

Bir anlamda mutluluk, insanın dilediği bir kendisi olabilmesi veya olabileceği ümidini taşıyabilmesidir. Varlığı aracılığı ile varlığı dışında kalan şeyleri, baş­kalarını sevebilmesidir. Başkaları tarafından sevildiğini görmesidir. Başkalarının kendisini istediği gibi tanıdık­larını anlamasıdır. Kendisinde olduğu gibi başkaların­da da ulaşmak istediği kendisiyle karşılaşabilmesidir.

İnsan ve başkaları

İnsan yalnız kendi doğal imkânlarının, varlık kay­naklarının, her an biraz daha yeterli, mükemmel bir kendisini bulabilmek hususundaki sürekli arzusunun bir eseri değildir. Başka bir değişle, insan yalnız kendi­sine göre bir kendisi olarak ortaya çıkmaz, gerçekleş­mez. Hayatının ilk anlarından itibaren başkalarının ken­disiyle ilgili düşüncelerine, duygularına, davranışlarına göre de bir kendisi görüşüne, anlayışına ulaşır. Başka­larının kendisiyle ilgili genel davranışlarının yarattıkla­rı bilinçaltındaki varlığı hayaline göre bir yaşayış şek­lini benimser. Bu hayalin taşıdığı mahiyete, olumlu ve­ya olumsuz şekline göre bir hayat yönünü izler.

Bütün bunlardan da kolayca anlaşılacağı gibi, in­sanın başkalarının aracılığı ile iyi bir kendisi anlayışı­na ulaşabilmesi, başkalarının da yardımlarıyla olmak istediği bir kendisi bilinciyle değerlenebilmesi için baş­kaları tarafından istenebilen, aranan, beğenilen, varlı­ğı arzu edilen bir kimse olmağa çaba göstermesi gerek­mektedir.

İnsan ve beğenilme arzusu

Yetersiz, zayıf bir varlık halinde dünyaya gelen ve dünyaya geldikten sonra da aralıksız bir şekilde yeter­sizliğini duyan, yaşadığı sürece bu duygunun etkileriy­le değerlenen insan daima kendisini daha yeterli, önem­li tanımak, tanıtmak ister. Başka bir deyişle, olduğu gi­bi kendisini tam ve her zamanki bir kendisi olarak ka­bul etmekte zorluk çeker. En çok bir kendisi gibi ken­disini yaşadığı zamanlarda hile daha çok bir kendisi­nin özlemini duyar. Başkalarının da kendisini her za­man ve her yerde yeterli, önemli görmelerini bekler. Başkaları tarafından beğenilmekten, övülmekten hoşla­nır. Yetersiz, önemsiz yanlarını başkalarına göstermek­ten çekinir, korkar. Bununla beraber, bütün hayatı bo­yunca en çok istediği şeylerden birini, övülmeği istemi­yormuş gibi hareket eder. Kendilerini övenlerin, başka­ları tarafından övülmeğe, beğenilmeğe çalışanların çev­relerinde iyi karşılanmadıklarını, yadırgandıklarını, olumsuz tepkilerle hırpalandıklarını, yerildiklerini geç­mişteki tecrübeleri ile bilir.

Kendisini daima beğenmek isteyen insan, kendile­rini beğenenleri beğenmez, beğenemez. Beğenemez; çünkü kendilerini beğenenlerin yanında kendisini be­ğenemez, yerildiğini sanır.

Bundan başka, varlığı bilincinin, yetersizliği duy­gusunun etkisiyle övülme isteğinin gerçek anlamını kav­rar. Övülme isteğinin övülme ihtiyacından, insanın ken­disini olduğu gibi benimsemek, kabul etmek zorluğundan meydana geldiğini anlar. Övülme eğilimi ile yetersizlik, değer eksikliği arasında bir bağlılık bulunduğunu düşü­nür.

Düşünür ama kendisini övmek, başkaları tarafın­dan övülmek arzusunu duymaktan uzak kalamaz. Ki­milerinin bu görüşe aykırı düşen bir davranış şeklini benimsemelerinin, övülmeği istemiyormuş gibi hareket etmelerinin, övüldükleri zaman tepki göstermelerinin, itirazlarda bulunmalarının nedeni, öteden beri sanıldı­ğı gibi gerçekten övülmekten hoşlanmamaları değildir. Tersine olarak, daha çok övülmek arzusunu duymaları­dır. Kendileri için söylenenleri yeterli bulmamalarıdır. Daha çok ve güzel şeylerin tekrar tekrar söylenmelerini istemeleridir. Başkalarının yanında üstün görünmek su­retiyle yerilmekten uzak kalmağa çalışmalarıdır. Baş­kalarının kendilerini beğenen, övülmekten hoşlanan kim­seler gibi tanımalarını önlemeğe uğraşmalarıdır. Başka­larının da kendileri gibi övülmek isteyenleri beğenme­diklerini, yadırgadıklarını bilmeleridir.

Kendisini beğenmek isteyen, kendisini beğenmeden yapamayan insan, başkaları tarafından övülmekten, önemli, değerli tanınmaktan hoşlanan insan, başkalarının da kendisi gibi hareket etmelerini, övülmek isteme­lerini iyi karşılamaz. Bir başkası tarafından övülmele­rine rıza gösteremez. Bir başkasının başkaları tarafın­dan övülmek istemesini yerinde bulmaz, övülenleri ol­duğu kadar övenleri de önemsizleştirmek ihtiyacını du­yar. Birincilerin yetersizliklerini, İkincilerin de çıkarları için bu şekilde hareket ettiklerini belirtmeğe uğraşır. Her ikisinin de karşılıklı olarak kendilerini değerlendir­mek amacıyla böyle davrandıklarını düşünür.

İnsanın bu gibi hallerde bu şekilde hareket etmesi­nin meğer önemli bir nedeni de başkalarını kendilerini övmelerinden, övülmekten alıkoymaktır. Övülmek iste­ğini yermek suretiyle başkalarıyla kendisi arasındaki değer dengesinin bozulmasını önlemektir. Başka bir de­yişle, başkalarının daha çok birer başkaları, kendisinin de daha az bir kendisi haline gelmesine meydan ver­memektir. Başkalarının üstünlüğüne yol açmamaktır. Başkalarının yanında önemsizleşmemektir. Varlığının devamı için gerekli bulduğu bağımsızlığını, özgürlüğü­nü kaybetmemektir.

Mutlulukta bağımsızlığın ve özgürlüğün rolü

Bağımsızlık, özgürlük, insan hayatında mutluluk için büyük bir önem taşır. Taşır; çünkü insan, bağımsızlığı, özgürlüğü ile yaşama imkânı, hakkı arasında bir bağlılık bulunduğunu daha hayatının ilk yıllarında an­lar.

Henüz üç yaşına yeni basmış, varlığının sınırlarım görmeğe yeni yeni başlayan küçücük bir çocuk annesi­nin, babasının, evindeki diğer kimselerin işlerine karış­malarını istemez. İşlerine karışıldığı zaman sinirlenir. Hırçınlaşır. Başkaları tarafından isteneni yapmamak, istenmeyeni yapmak arzusunu duyar. Başka bir deyiş­le, başkalarının varlığı karşısındaki egemenlik eğilimlerinin gerçekleşmelerini önlemeğe, bağımsızlığını, öz­gürlüğünü savunmağa çalışır.

İnsan, yaradılışının etkisi, zorlaması ile kendisine her zaman ve her yerde bir özne, başkalarını da bir öz­ne nesne gibi görmek, değerlendirmek eğilimini duyar. Bir başkası karşısında daha çok kendisi olmak, başka­sını da, bu isteğini gerçekleştirebilmek amacıyla, daha az bir kendisi halinde tanımak arzusunu duyar. Bunun da sonucu olarak, başkasının veya başkalarının kendisi karşısındaki uysal, yumuşak davranışları, egemenliği­ni kabul etmeleri, daha doğrusu, bir özne nesne şekline girmeleri, öznelliklerinden, dolayısıyla, bağımsızlıkla­rından, özgürlüklerinden az veya çok vaz geçmeleri, ken­dilerine bir nesne görüntüsü vermeleri, kendilerini ya­rarlanılması mümkün bir şey gibi tanıtmaları halinde bir rahatlık duyar. Sevinir. Kendisini kendisinin saydı­ğı, kendisinin olabileceğine inandığı özne nesne kadar daha güçlü bulur. Tersine olarak, başkasının veya başkalarının bağımsızlıkları, özgürlükleri konusunda fazla hassasiyet gösterdikleri, fedakârlıktan kaçındıkları, di­renmeleri, daha doğrusu kendisi gibi iddialı bir özne şeklinde ortaya çıkmaları, bir başkası veya başkaları için kendilerinden vaz geçmemeleri, bir nesne olmaları hususunda yapılan çağrılara, uyarmalara uymamaları ha­linde öfkelenir, sinirlenir. Daha yerinde bir deyişle, ye­terli, tam bir nesnelliği hususundaki inancını, ümidini kaybeder. Kendisini de yaratmak, görmek istediği bir özne nesne şeklinde tanımak zorunluğu ile karşılaşır.

Bağımsızlığın, özgürlüğün kaynakları

İnsanın egemenlik isteği, özellikle zayıfların yanın­da güçlenir. Güçlenir; çünkü insan kendisini kendisin­den daha yetersiz, zayıf kimseler karşısında, onları da­ha ziyade bir özne nesne şeklinde görmek arzusunu duyar. Kendisini daha önemli, üstün bir varlık şeklinde tanımak eğilimi ile değerlenir.

Öte yandan insan bir arada bulunduğu, yaşadığı kimselerin üstünlüklerine, yeterliliklerine inandığı ölçü­de önemsizleşir. Yetersiz bir hale gelir. Onların her ba­kımdan kendisinden daha iyi düşündüklerine, duyduk­larına, işler yapabileceklerine inanır. Önemsizliği bilin­cinin yarattığı düşünme, duyma, davranış yetersizlik­leriyle onlarda kendisine egemen olmak arzusunu geliştirir. Bunun da sonucu olarak, onlarla eşitliğe daya­nan ilişkiler kuramaz. Bağımsızlığını, özgürlüğünü geniş ölçüde kaybeder.

İnsan, yetersizliği, önemsizliği ile karşısına çıkan veya böyle tanıdığı kimse hakkında birbiriyle çelişen düşüncelere, duygulara sahip olabilir. Bir yandan, kendisi­ne üstünlüğünü gösterdiği için onu ister. Ona karşı bir yakınlıkduyar. Onun daima yanında bulunmasını arzu eder. Öte yandan da, onunla bir arada bulunmaktan kaçınır. Kendisini başkalarına onun bir yankını gibi ta­nıtmaktan çekinir. Onun, kendisinden yararlanmak için yanında bulunduğunu düşünür. Ondan uzak kalmanın çarelerini arar. Zaman zaman onu incitecek, kıracak şe­kilde hareket eder. Kısacası, onu gerçekten sevemez.

Aynı şekilde, insan kendisine önemsizliğini, yeter­sizliğini duyurtan kimselere kolay kolay bağlanamaz. Yetersizliği, önemsizliliği bilinciyle değerlenen insan kendisini beğenmez, sevemez. Kendisinden soğur, nefret eder. Kendisini sevemeyen, beğenmeyen, kendisinden soğuyan, nefret eden insan ise, başkalarını da sevemez. Beğenemez. Gelecekte de bugünkü bir kendisi olacağı­na, bugün olduğu gibi gelecekte de sıkıntı, huzursuzluk içinde yaşayacağına inanır. Bugünkü mutsuzluğunun sonsuzluğuna, ebediliğine inanır.

Bütün bunlardan da kolayca anlaşılacağı gibi, insan mutluluğunun en etkin ve güçlü kaynaklarından biri de yeterlilik duygusudur. İnsanın maddî bakımdan olduğu kadar manevî bakımdan da kendisini yeterli görmesidir. Maddî ve manevî yeterlilik duygusu insanda güvenlik yaratır. İnsanı rahata kavuşturur. Huzur içinde yaşatır. Mutluluk bir anlamda, yeterlilik duygusundan doğan güvenliğini yarattığı hayat sevgisidir. Mutsuzluk ise, ha­yatı sevmek imkânsızlığıdır.

Maddî ve manevî yeterliliğin önemi

İnsan maddî ve manevî yeterliliği ölçüsünde haya­ta bağlanabilir. Hayatı sevebilir. Varlığını dilediği şe­kilde devam ettirebileceğine inanabilir. Kendisini güçlü bulabilir. Bugün olduğu gibi gelecekte de kendisinden birçok şeyler bekleyebilir. Başkalarının ilgileri ile kar­şılaşabilir.

İnsan, yaradılışı dolayısıyla, yetersiz, önemsiz bul­duğu şeylere karşı bir yakınlık duymaz. Daha doğrusu, onları kendisinin yapmak istemez. İstemez; çünkü on­ların varlığına bir şeyler katabileceklerine, varlığını zenginleştirebileceklerine, önemleştirebileceklerine inana­maz. Tersine olarak, değerliliklerini gördüğü kimselerle, şeylerle ilgilenir. Onları kendisinin yapmak ister. Onlar­la beraber daha çok bir kendisi olabileceğine inanır. İn­san, kendisinde daha çok bir kendisi olabilme ümidini yaratmayanlara kolay kolay yaklaşamaz. Başkası, bizi istediğimiz bir kendimiz yapabildiği ölçüde önem kaza­nır. Kendisini bize aratır. İnsanın en çok aradığı başkası aradığı kendisini en iyi bir şekilde vadedebilen kimse­dir.

İnsan, hayatı boyunca ve aralıksız bir şekilde ken­disini arar.  Arar; çünkü, hiçbir zaman kendisini bula­maz. Daha doğrusu, bulmak isteyemez. Kendisine, hiçbir zaman bulamayacağı, ulaşamayacağı bir kendisini örnek olarak seçer. Bir kendisi tasarımı ile değerlenir, insan, bu ebedî, sonsuz kendisini aradığı, bulamadığı için insandır. Bugünkü insandır. Yarının insanı olacak­tır. Hayatını meydana getiren bütün anlarının hiç birin­de kendisiyle yetinemediği, kendisini tam bir kendisi gibi benimseyemediği, kabul edemediği için insandır, in­sanın dış evrenle mücadelesinin, başkalarıyla yarışması­nın en önemli nedeni budur. Kendisini aramasıdır.

 

Kaynak

Dr. Halis OZGU Sabiha ÖZGÜ
Nasıl Mutlu Olabiliriz?-
Modern Psikoloji Ve İnsan, 1968, İstanbul

GOD BLESS AMERİCA
“TANRI AMERİKA’YI KORUSUN” (2011)
FİLM

Yönetmen: Bobcat Goldthwait

Ülke: ABD

Tür: Komedi | Suç

Rating: 7.4 (7,484 Oy)

Vizyon Tarihi: 09 Eylül 2011 (Kanada)

Süre: 105 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Bobcat Goldthwait

Görüntü Yönetmeni: Bradley Stonesifer

Yapımcılar: Jeff Culotta | Sarah de Sa Rego | Jim Goldthwait | tümü »

Firma: Darko Entertainment

Web Sitesi: Official site

Çekim Yeri: Hollywood, Los Angeles, California, USA

 

ÖZET

Ülkemizin on sene sonrasını görmek isteyenler için bir film.

Vurdumduymaz, alakasız bağlantılara düşen ahlak yapımızı irdeleyecek bu filmi seyretmenizi tavsiye ediyorum. Bitmeden, tükenmeden ülkemize çare bulmaya çalışmamızın gerektiğinin bir uyarısı olarak ele almanız gerektiğini düşünüyorum.

—-

Filmde karısından ayrı yaşayan Frank, hasta ilişkilerden ve hastalıklı sevgilerden nefret eder bir durumdayken bir de 11 yıldır çalıştığı işinden sudan bir bahane ile işten kovulmasıyla hayatında radikal değişime uğrayışıdır.

Frank’ın olaylara bakış açısının  etrafı tarafından anlaşılmaması psikolojik bunalıma girmesine sebep olur..

O, medyadaki şov programlarından halkın kötü yönde etkilendiğini varsayarak bundan kurtulmanın kendince yolunu aramaktır..

İlk önce bunu düşünce dünyasında uygulamaya başlar..

Bu yetmez.

Fikirlerini eyleme geçirmesi genç kızla karşılaşmasıdır.

Film bu kızı bir tesadüf sonucu karşılaşma gibi gösterse de onu en iyi anlayan, iç dünyasının karşılığı ve arkadaşı olan melek yerine koyabiliriz.

Film bu ikilinin “şeytanlaşmış hayata karşı mücadele”yi anlatırken günümüzün insan ilişkilerini deşifre etmektedir.

“Narsisizmin kısa vadeli faydaları vardır, iyi hissettirir. Ayna­da kendinize bakıp “Feci seksiyim” diye düşünmek keyiflidir; hatta fotoğraflarınızı internete göndermek ve insanlardan “Feci seksisin” diye yorumlar almak daha da iyidir. On beş dakikalık şöhretinizin tadını çıkararak spot ışıkları altında olmak heyecan­lıdır.Havalı olmak ve havalı insanlarla takılmak iyi hissettirir -halta başarı yolunda insanların üstüne basmak, eğlenceli bile ola­bilir. Ve bir başarı eseri olduğunuzu düşünmek zevklidir -bu, olumsuz geri bildirimleri göz ardı etmek ve başarısızlıklar için başkalarını suçlamak anlamına gelse bile.”

[DR. Jean M. TWENGE & DR. W. Keith CAMPBELL trc: Özlem KORKMAZ, [Kitap]. – Asrın Vebası Narsisizm İlleti- İstanbul 2010]
(http://ismailhakkialtuntas.com/2012/05/02/narsisizm-vebasi-uzerine/)

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

HİTLER’İN PSİKOPATOLOJİSİ



İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1943’te, İngiliz Haberalma Örgütü’nün Hitler’in kişiliğini tanımak amacıyla Dr. Walter C. Langer başkanlığında bir bilim adamları kuruluna yaptırdığı inceleme. İlk olarak 1972’de yayımlanarak gün ışığına çıkan bu
“gizli rapor”, Hitler’in psikopatolojik kişilik yapısını ruhbilimsel çözümlemelerle gözler önüne seriyor. Propaganda amacıyla değil, dönemin İngiliz yöneticilerini bilgilendirmek üzere hazırlanmıştır. Aslında siyasîlerin güzel bir analizidir.

KENDİ İNANCINA GÖRE HİTLER

1936’da, Rhineland’ın yeniden işgali sıra­sında, Hitler kendisini yönlendiren etkiyi ola­ğanüstü bir biçimde şöyle açıklamıştı:

“İnandı­ğım yolda, bir uyurgezerin sakınmazlığı ve inadıyla yürürüm ben.”

Daha o zaman bile, uluslararası bir bunalımın ortasındaki altmış yedi milyonluk bir halkın tartışmasız önderi olabilmek için yapılan bu konuşma, dünyayı şaşkınlığa sürüklemişti. İzlediği yolun akla uy­gunluğundan kuşku duyan ihtiyatlı yandaşla­rın eleştirilerine karşı verilen bir güvenceydi bu. Gene de bu sözlerde gerçeğe uygun bir iti­raf payı vardı. İhtiyatlı yandaşları, Hitler’in Rhineland’ı yeniden işgal etme önerisinden yalnızca daha çok toprağa sahip olma anlamını çıkarmışlardı. Bu uyurgezer yürüyüşü, onu kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği yol­lara sürüklemiş; sonunda kimsenin erişemedi­ği bir başarının doruğuna ulaştırmıştı, ama bu yol onu aynı zamanda bir felaketin kıyısına da sürükledi. Hitler, tarihin sayfalarına dünyanın şimdiye kadar tanıdığı en sevilen ve en nefret edilen bir kişi olarak geçecektir.

Çoğu kişi duraksayıp, şu soruyu sormuştur kendi kendisine:

“Bu adam girişimlerinde ger­çekten inançlı mı, yoksa düzenbazın teki mi?”

Geçmişi konusundaki en küçük bir bilgi bile böyle bir soruyu sormamızı zorunlu kılmakta­dır. Dahası, onun yaşamına tanık olanların ver­diği bilgilerde bile, birbiriyle çelişen pek çok nokta bulunmaktadır. Bir insanın hem bu den­li içten olabilmesi hem de Hitler’in yaptıklarına benzer işler yapması inanılmaz gibi görünü­yor. Gerek onunla daha önceleri ilişki kurmuş olan görüşebildiğimiz kişiler, gerekse bu konu­da uzman sayılabilecek yabancılar, Hitler’in, kendi büyüklüğüne kesin bir inancı olduğu ko­nusunda aynı şeyleri söylediler. Fuchs, Berchtesgaden’de Schuschning’e Hitler’in şöyle de­diğini aktarır:

“Gelmiş geçmiş en büyük Alman’ın huzurunda bulunduğunuzun farkında mısınız?”

Bu sözleri ister söylesin ister söylemesin, şu sıralarda bunun bizim açımızdan pek bir önemi yoktur. Bu cümlede özetlenen bakış açısı, kişi­sel olarak görüştüğümüz tanıkların anlattıkla­rında da belirtilmişti. Örneğin, Rauschning’e bir keresinde şöyle demişti Hitler:

“Benim ta­rihsel açıdan büyüklüğüm, sizin onayınızı ge­rektirmeyecek kadar açıktır.”

Bir zamanlar Hit­ler’ den korktuğunu açıkça belirtmiş olan Strasser’e göre, onun şöyle dediğini öğreniyoruz:

“Yanılmam ben. Söylediğim ve yaptığım her şey tarihtir.”

Bu konuda, daha başka örnekler de verilebilir. Oechsner, Hitler’in bu düşüncesi­ni, aşağıdaki gibi özetliyordu:

“Alman tarihinde, hiç kimsenin Almanları ken­disi kadar üstün duruma getirememiş olduğu inan­andaydı. Bütün Alman devlet adamları bu sanıya kapılmışlar ama gerçekte başaramamışlardır.”

Bu düşünce onu, bir devlet adamı olarak sı­nırlamaz yalnızca. En büyük savaş tanrısı oldu­ğuna da inancı vardı. Örneğin Rauschning’e şunları söylemişti bu konuda Hitler:

“Bana göre savaş bir oyun değildir. Generallerin bana emretmelerine izin vermem. Savaşı ben yöneti­rim. Saldırı için en uygun anı ben belirleyeceğim. En hayırlı an olacak bu, onu sarsılmaz bir azimle bekliyorum. Kaçırmayacağım o anı.”1

Onun, birçok Alman saldırı ve savunma planına katkısı olduğu da bir gerçektir. Kendi­sini, yargı konularında da yetkili bir kişi olarak görmekteydi. Hatta, Reichstag’da bütün dün­yaya karşı yaptığı bir konuşmada şunları söyle­mekten yüzü hiç kızarmamıştır:

“Şu son yirmi dört saat için Almanya’nın en yüce yargıcıydım ben.”

Dahası, kendisini Alman mimarlarının en büyüğü olarak da görür, çoğu zamanını yeni bi­na taslakları, yeni kent modelleri çizmekle geçi­rir. Güzel Sanatlar Okulu giriş sınavlarında ba­şarı gösterememesine rağmen, kendisini bu alanda tek uzman olarak görür.

Birkaç yıl önce, bütün sanat konularında son yargıyı vermek üzere üç kişilik bir kurul atamış, ama vardıkları sonucu beğenmeyerek onları gö­revlerinden alıp, bu işi kendisi üstlenmişti. İkti­sat, öğretim, dış ilişkiler, propaganda, sinema, müzik ve kadın giyimi konularında da bundan farklı davranmaz. Her alanda, kendisini sorgu­suz sualsiz bir otorite olarak kabul etmektedir.

Kendi katı tutumu ve acımasızlığıyla da övünmektedir.

“Belki de yüzyıllardan beri, Almanya’da gelmiş geçmiş en kah tutumlu Alman’ım ben. Şimdiye ka­dar hiçbir Alman önderinin sahip olmadığı yetkilere sahibim. Ama hepsinden öte, kendi başarıma inanı­yorum. Kayıtsız şartsız inanıyorum.”

Kendi gücüne olan inancı, “kaadiri mutlak”lık duygusunun sınırındadır. Bu konudaki düşüncelerini açıklamaktan da kaçınmaz:

“Son bir yıl içindeki olaylar boyunca, onun ken­di dehasına, içgüdülerine ve rahatlıkla söyleyebilirim ki, yıldızına olan inancının sınırsız olduğu ortaya çık­mıştır. Bütün bunlar, kendisinin yanılmaz ve yenil­mez olduğuna inancını dile getirir. Bu duygu, eleşti­riye ya da kendisininkiyle uyuşmayan bir düşünceye dayanamayışını da açıklar. Ona karşı çıkmak demek, kendi açısından, Lèse Majesté (devlete karşı işlenen) bir suçtur. Her ne yönden gelirse gelsin, planlarına karşı çıkmak, tam anlamıyla kaadir-i mutlaklığının vurucu gücünü gösteren bir tepkiyle karşılaşırlar,”

Sir Nevil Henderson diyorki;

“Onunla ilk karşılaştığımda olaylar hakkında akıl yürütmesi ve gerçekler karşısında uyanıklığı, beni et­kilemişti. Ama zaman geçtikçe, gitgide akıl dışı tutu­mu benimsediğini, yanılmazlığı ve büyüklüğü konu­sunda temelsiz ama kesin bir inanca sahip olduğunu anladım.”

Görülüyor ki, Hitler’in kendi büyüklüğüyle ilgili bu sarsılmaz inancı konusunda, küçük bir şüphe kıvılcımı bile ortaya çıkmamaktadır. Şimdi, bu inancın kökenini araştırma sırası gel­di. Hemen hemen tüm yazarlar, Hitler’in ken­disine güvenini, yıldız falına olan büyük inan­cına ve kendisine tutacağı yol konusunda öğüt­lerde bulunan falcılarla olan sürekli ilişkisine dayandırırlar. Kesinlikle söyleyebiliriz ki, bu doğru değildir. Hitler’i oldukça yakından tanı­yan, görüştüğümüz bütün kişiler, bunu saçma olarak karşıladılar. Hepsinin birleştikleri nokta, Hitler’in tutumunu belirleyen olguların kayna­ğının yine kendisinde olduğudur. Hollanda’nın Berlin’deki elçiliğinin bir mensubu da bu görü­şü paylaşıyor ve şöyle diyor:

“Führer, yıldız fa­lına inanmadığı gibi, bu tür şeylere karşıydı da. Çünkü farkında olmadan onlardan etkilenme korkusu içindeydi.”

 Oldukça anlamlı bir du­rum da, Hitler’in, savaştan bir süre önce Al­manya’da yıldız falcılığını ve her türlü falcılığı yasaklamış olmasıdır.

Hitler’in kendi yanılmazlığı hakkındaki ka­nısının ve duygusunun ona bir çeşit kılavuzluk görevi yaptığı görülüyor. Yukarıda belirttiği­miz aydınlatıcı bilgiler, olasılıkla, partinin ku­ruluş yıllarına dayanır. Strasser’e göre, 1920’lerin başlarında Hitler, Hanussen adında, yıldız falcılığı da yapan birinden etkili konuşma ve kitle ruhbilimi konusunda düzenli dersler al­mıştı. Oldukça zeki biriydi bu. Strasser ve Hitler’e, kitleler üzerinde etkili olmak için, yığınla­ra nasıl “hitap etmek” gerektiği konusunda epey şey öğretmişti. Öğrenildiğine göre, Hitler’in Nasyonal Sosyalist hareketin özü ve iz­lenmesi gereken yol konusunda herhangi bir özel düşüncesi yoktu. Hanussen’in o zamanlar Münih’te epey etkin olan falcılarla ilişkisi oldu­ğundan söz ediyor Von Wiegand. Hanussen aracılığıyla, Hitler’in de bu falcılarla ilişkisi ola­bilirdi. Von Wiegand şunları yazıyor bu konu­da:

“Adolf Hitler’le ilk tanıştığım 1921-22 yıllarında o, yıldız falına inanan bir çevre ile ilgileniyordu. Ye­ni bir Reich ve yeni bir Charlemagne’in ortaya çıka­cağı söylentileri yaygındı. O günlerde, Hitler, bu yıl­dız falı ve kehanetlere ne dereceye kadar inanıyordu, bunu bilmiyordum. Bunları ne yadsıyor, ne de onay­lıyordu. Gene de, bu fallardan ve kehanetlerden, için­deki inancı ve o zamanki yeni, mücadeleci eylemini geliştirmek için yararlanmaya da karşı değildi.”

Olasılıkla falcılarla olan yakınlığı söylentisi gittikçe artmıştır da.

Çeşitli konularda epey kitap okumasına rağmen bu “yanılmazlık” ve “her şeyi bilirliği­nin” kitaplardan doğduğuna inanmaz. Tam ter­sine iş, ulusların kaderlerini yönlendirmeye ge­lince kitapları bile yok sayar. Gerçekte, akla hiç değer vermez. Bu konuda, çeşitli yerlerde söy­lediği birkaç söze bakalım:

“Ussal yeteneklerin geliştirilmesinin önemi ikin­cildir.”

“Bilgi ve zekâya sahip olan okumuş kişiler, içgü­dülerin yönlendirici gücünden yoksundurlar.”

“Herkesten çok şey bildiğini sanan şu reziller (aydınlar)…”

“Akıl her şeye hükmedecek bir biçimde gelişti, yaşamın bir hastalığı haline geldi.”

Hitler’in uygulamalarına yön veren, bütü­nüyle farklı bir şeydi. Açıkça görüldüğü gibi, Hitler kendisinin, Almanya’ya kurtarıcı bir Tanrı olarak gönderildiğine, özel bir görevle (mission) yükümlü olduğuna inanmaktadır. Gerçi, bu özel görevin boyutları konusunda ke­sin bir fikri yoktur, ama Alman halkını kurtar­mak ve Avrupa’ya yeni bir düzen getirmek için seçilmiş olduğundan da kuşkusu yoktur. Bu gö­rev nasıl yerine getirilecektir?

Bu konuda açık bir düşüncesi olmamasına rağmen, attığı her adıma yön veren “içindeki ses”in peşinden gidiyor, onu yalnız bu ilgilen­diriyor. İşte bu içsel ses, onun kendi yolunda bir uyurgezerin sakınmazlığı ve güveni içinde yürümesini sağlıyor.

“Bana, Tanrı’nın yüklediği görevleri yerine geti­riyorum

“Dünya üzerinde hiçbir güç Alman devletini sarsamaz şimdi; Yüce Tanrı, bu Germanik görevibaşarıyla yerine getirmemi buyurdu.”‘

“Bu ses buyurduğunda, harekete geçmenin tam vaktidir.”

(Germanik görev: (Germanik Task) Alman ulusunu öteki uluslardan üstün kılmayı amaçlayan metafizik inanç)

Bu özel göreve sahip oluş, Tanrı’nın koru­yuculuğu ve kılavuzluğu kanısı, Hitler’e Al­man halkı üzerinde bu nitelikleriyle etkili olma sorumluluğunu da aşılamıştır.

Çoğu kişi, Hitler’deki bu yazgı (kader) ve görev duygusunun, kazandığı başarılarla orta­ya çıktığına inanır. Doğru değildir bu. İncele­memizin Beşinci Bölümü’nde, sarsılmaz bir inan durumuna gelmesi çok sonralara rastladı­ğı halde, Hitler’in bu duyguyu uzun yıllar için­de taşıdığım göstermeye çalışacağız. Bu sarsıl­maz inancın, son savaş (II. Dünya Savaşı) bo­yunca Hitler’in eylemlerine, her zamankinden çok yön vermesi zorunluydu. Bu konuda Mend (arkadaşlarından biri) şöyle diyor:

“Bu hususta, garip bir ‘kehanet’i akla geliyor: 1915 Noelinden kısa bir zaman önce, bir gün kendisinin olağanüstü işler başaracağım söyledi. Yapaca­ğımız tek şey, o zamanın gelmesini beklemek­ti.”

Daha sonraları da, kendisinin söylediğine göre, “Tanrısal Koruma” altındadır. Bunun en çarpıcı örneği aşağıdaki sözleridir:

“Birkaç arkadaşla siperde yemek yiyordum. Bir­den bir ses sanki bana, ‘Kalk yerinden, öte tarafa geç,’ der gibi oldu. Bu o denli kesin ve açıktı ki, elim­de olmadan uydum. Sanki bir askeri emirdi bu. Ön­ce ayağa kalktım, yirmi adım kadar, elimde yiyecek olarak verilen konserve kutusu olduğu halde, siper boyunca yürüdüm. Sonra oturup yemeğime devam ettim. Kafam o anda bomboştu, yemeğimi yemeyi sürdürdüm. Biraz önce terk ettiğim yerde, içimdeki sesin sağır edici somut kanıtı, ani bir patlamayla be­lirdi; bir top mermisi, biraz önce birlikte olduğum arkadaşlarımın başında patlamış, hepsi ölmüştü.”‘

Gazın yol açtığı ileri sürülen geçici bir kör­lükten dolayı Pasewalk’taki hastanede acılar içinde kıvranarak yatarken, içine doğan başka bir şey daha vardı:

“Yatağa çivilenmiş olarak yatarken Almanya’yı kurtarıp, onu yüce bir devlet haline getirme fikri içime doğmuştu. Bu­nu hemen yerine getirmeliyim.”

Anlattıklarının, daha sonra, Münihli yıldız falcılarının görüşleriyle tam bir uyum içinde ol­ması gerekir; dahası, Hitler bu falcıların keha­netlerinin altında bir doğrunun yattığına inanı­yorsa, büyük bir olasılıkla, onların kendisinden söz ettiğine de inanıyor olmalıdır.

Ama o günlerde, falcılarla kendisi ya da sa­hip olduğuna inandığı Tanrısal önderlik arasın­daki bir ilişkinin varlığına da hiç değinmemiştir. Bu tür bir ilişkinin varlığını açıklamanın, daha işin başındayken, kendisine bir yararı ol­mayacağını düşünmüş de olabilir. Gene de, VonWiegand’in belirttiği gibi, amacına ulaşma yo­lunda, bu tür kehanetlerden yararlanmanın da karşısında değildi. O zamanlar, gerçek kurtarı­cının ortaya çıkışını haberleyen “muştucu” ro­lü, tahmin edildiği kadar önemsiz ve masum da değildi. Bu, 1923’teki, Almanya’da Nazi rejimi­ni getirmek için bir başlangıç olarak Bavyera Eyalet Hükümeti’ni devirmeyi amaçlayan başa­rısız girişimin duruşması sırasında verdiği ifa­dede de kendisi tarafından açıklanmıştır. Şun­ları söylemişti bu konuda:

“Ne koltuk hırsım var, ne de bunun için müca­dele etmek gerektiğine inanıyorum; bunu kabul et­melisiniz. Tarihe, yalnızca bir bakan olarak adını yazdırmak isteyen bir büyük adam için bunun ne de­ğeri olabilir? Daha ilk günlerden beri aklımdan bin­lerce kez geçirmişimdir: Ben, Marksizmi yok edip or­tadan kaldırmakla yükümlüyüm. Bu görevi yerine getireceğim. O zaman, hükümette bir unvan sahibi olmak, benim gibi bir adam için, ne ifade edebilir? Richard Wagner’in mezarını ziyaretimde, daha ilk andan itibaren kalbim övünçle doldu. İşte şurada bir adam yatıyor ki, mezar taşında şunlar kazılı: ‘Bura­da Şehir Senatosu Üyesi, Orkestra Başyöneticisi BA­RON RICHARD WAGNER cenapları yatıyor.’ Şununla övünüyorum ki, o ve Alman tarihindeki nice nice büyük adamlar, gelecek kuşaklara unvanlarını değil, sadece adlarım bırakmakla yetinmişlerdir. Beni bir muştucu rolü oynamaya iten alçakgönüllülük değil­dir; önemli olan da budur, gerisi hiçi”

Landsberg hapishanesinde geçirdiği günler­den sonra, Hitler, artık kendisini bir “muştucu” olarak adlandırmayacaktır. Arada bir kendisini Aziz Matta’nın deyişiyle “vahşet içinde bir çığ­lık” ya da görevi, ulusu güçlülüğe ve zafere ulaştıracak olanın (İsa’nın) çıkışı için yol açmak olan Vaftizci Yahya olarak niteliyordu. Sık sık da, hapishanedeyken Hess tarafından yakıştırı­lan “Führer” adıyla anardı kendisini.

Gittikçe, kaderin kendisini Almanya’yı zafe­re ulaştırmakla görevlendirdiği bir mesih ola­rak düşündüğü ortaya çıkıyordu. İncil’den da­ha sık örnekler getiriyor, böylece giriştiği eylem dinsel bir görünüm kazanıyordu. Konuşmala­rında, İsa ile kendisi arasındaki karşılaştırmalar gittikçe çoğalıyordu. Örneğin:

“Birkaç hafta önce Berlin’e gelip de Kurfuerstendamm’daki bezirgânlığı, görkemi, baştan çıkmışlığı, günahkârlığı, adaletsizliği ayyuka çıkmış görmüş­tüm. Yahudi maddiyatçılığı beni o denli iğrendirmişti ki, çıldıracak gibi olmuştum. Bir anda kendimi, Baha’sının tapınağına girip yağmacı para babalarıy­la karşılaşan Hz. İsa gibi düşündüm. Eline kırbacı alıp yağmacıları tapınaktan atarken, O neler hissettiyse, ben de aynı şeyleri hissediyordum,”

Hanfstaengel’e göre, Hitler bu sözleri söy­lerken, elindeki kamçıyı Almanya’nın ve Al­man onurunun düşmanları olan karanlık güçle­ri ve Yahudileri yok etmek istercesine, şiddetle sallıyordu. Hitler’in geleceğin önderi olduğunu ilk anlayan ve bu çabalarına tanık olan Eckart, daha sonraları

“Bir adam kendisini Hz. İsa ile aynı kaba koyarsa, onun yeri tımarhanedir,”

demiştir. Bu özdeşleştirme işi, çarmıha gerilmiş İsa ile değil, öfkeli, yağmacıları kırbaçlayan İsa ile yapılmıştır gerçekte oysa. Hitler, çarmıha gerilmiş İsa’ya pek saygı duymuyordu. Bir Ka­tolik olarak yetiştirilmesine ve savaş sırasında Komünyon törenlerine katılmasına rağmen, sonraları kiliseyle ilgisini kesmişti. İsa’yı yumu­şak, zayıf ve Alman Mesihi’ne yakışmayacak nitelikleri olan biri gibi düşünüyordu. Alman Mesihi, Almanya’yı kurtarıp muzaffer kılacak­sa, haşin biri olmalıydı.

“Hıristiyan olarak duygularım, bana yüce Tanrı’nın ve Kurtarıcı’nın (İsa’nın), mücadeleci varlık­lar olduğunu bildiriyor. Yine bu duygularımın bil­dirdiğine göre, bir zamanlar çevresinde birkaç kişi­den başka kimse bulunmayan yalnızlıklar içindeki adam, bu Yahudilerin ne mene kişiler olduğunu orta­ya koydu ve çevresine topladığı kişilerle onlara ‘cihat’ açtı; Tanrı’nın Gerçeği (İsa), yalnızca ilahi acı çeken birisi değil, aynı zamanda bir ‘mücahit’ olarak da en büyüktü. Sonunda, İsa’nın nasıl öfkelenip kıyam et­tiğini ve eline kamçısını alarak, o engerek ve çıyan soylarını (Yahudileri) Baba’sının Tapınağından sür­dürdüğünü anlatan bölümleri, kitabından, sınırsız bir aşkla okudum. Yahudi zehirine karşı, dünyanın selameti için çarpışmak, ne müthiş bir şeydi!”

Ve bir seferinde, Hitler’in Rauschning’e söz ettiği gibi:

“Kadınsı duyarlığı ve acıma ahlakıy­la Yahudi tipi Hıristiyan inancı.”

Yeni devlet di­ninin Hitler planının bir bölümü mü olduğu, yoksa bunun gerçekleşebilir duruma girmesi­nin, gelişen olayların sonucunda mı ortaya çıktığı sorunu açığa kavuşmadı. Bilinen bir şey varsa, bu devlet dini anlayışını Rosenberg öte­den beri savunmuştu, ama iktidara gelinceye kadar Hitler böyle sert bir tutum takınmaya eğilimli değildi. Böyle bir değişikliği yapabil­mesi için güçlü bir duruma gelmeyi beklemiş olmalıydı, yoksa kazandığı başarılar kendisine dinsel bir bağlılık duyan halkın gözünde ürkü­tücü görünüm kazanacaktı. Bunu yapmadı. Her şeye rağmen, bu tanrınınkine benzer rolü hiç duraksamadan benimsedi. White’m belirtti­ğine görene, Hitler, “Heil Hitler, kurtarıcımız!” diye selamlandığında hafifçe eğilir, bu gönül okşayıcı selamlamadan memnun olduğunu bel­li eder, buna da inanırmış. Gittikçe, Hitler’in kendisinin gerçekten “seçilmiş biri” olduğuna ve dünyaya, zalimlik ve şiddetten kaynaklanan yeni bir değerler dizgesi getirmek için görev­lendirildiğine inancı artmakta, kendisini ikinci bir İsa olarak kabul etmektedir. Kendisinin bu rol içindeki görüntüsüne âşık olmuş, çevresini hep kendi resimleriyle donatmıştır.

Anlaşıldığına göre, bu görevi daha yüksek­lere tırmanmada ayartıcı bir rol oynuyor ona. Bu geçici kurtarıcı rolünden pek hoşnut değil, daha yüksek amaçlar peşinde artık: Gelecek ku­şaklar için örnek yaratmak… Von Wiegand şöy­le diyor:

“Hayati konularda Hitler, başarı ve ba­şarısızlıklarla dolu tarihi eksiksiz olarak gele­cek kuşaklara bırakmak konusunda titizlik gös­terir.”

 Bu örnek yaratma işinin de, gelişigüzel gerçekleşmesine karşıdır. Geleceği güvence al­tına almak için ilkelere bağlı olmak gereklidir, bu işi de tek başına yapabileceğini düşünür ve bu yüzden, Alman halkı için kendisinin ölüm­süz bir varlık olduğuna inanmaktadır.Her şey yüce ve Hitler’in onuruna yakışır bir anıt olma­lıdır. En azından bin yıl sürecek sonsuz bir ya­pı kurma düşüncesini içinde yaşatır. Yaptırdığı otoyollar “Hitler otoyolları” diye anılmalı ve Napolyon’un yaptırdığı yollardan daha uzun süre dayanmalıdır. “İmkânsızı mümkün kılma­lı” ve ülkeye damgasını vurmalıdır.

Gelecek kuşaklar için, Alman halkının belleğinde uzun yıllar kalabilmek için düşündüğü yollardan bi­ridir bu. İçlerinde Haffner, Huss ve Wagner’in de bulunduğu birçok kişinin belirttiğine göre Hitler, kendi ANITGÖMÜTÜ (MAUSOLEUM) için ay­rıntılı planlar hazırlamıştı. Görüştüğümüz daha önce Almanya’yı terk eden kişiler, bu bilgiyi doğrulayacak konumda olmamalarına rağmen, gene de bunun doğru olabileceğini düşünüyor­lardı. Bu anıtgömüt, Hitler’in ölümünden sonra Almanya’nın Kâbe’si olacaktır. Hemen hemen 210 metre yüksekliğindeki bu anıtın her taşı, zi­yaret edenlerde ruhsal bir etki yaratmak için, ayrı ayrı ince bir biçimde işlenecektir.

1940’ta Paris’in işgalinden hemen sonra Napolyon adı­na yapılmış olan Dome des Invalides’e gidip anıtı incelediği de söylenir. Birçok yönden hata­lı sayılabilecek bir şey bulmuştu bu anıtta: Napolyon’u yer düzeyinden aşağıda, çukur bir yere gömmüşlerdi. Bu durumda ziyaretçiler aşağıdan yukarı bakmak yerine yukarıdan aşağı bakmak zorunda kalıyorlardı.

 

“Hitler birdenbire, ‘Ben asla böyle bir yanlış yapmayacağım,’ dedi. ‘Ölümümden sonra, halk üzerindeki etkimi nasıl sürdüreceğimi ben bilirim. Halkın yüksekte yer alan mezarıma bakıp beni anımsayacakları, evlerinde daima benim hakkımda konuşacakları bir Führer olacağım. Yaşamım ölümle bitmeyecektir asla; tersine, o zaman başlayacaktır.

Hitler’in şimdiye kadar benzeri görülmeyen ve sonsuza dek yaşayan bir anıtgömüt olan Kehlstein’ı yaptırdığına bir süre inanıldı. Hit- ler’in, bu konuda benzersiz bir tasarısı var idiy­se bile bunu daha görkemli bir tasarıyı gerçek­leştirmek için bırakmış olması da olasıdır. Belki de Kehlstein, büyük halk yığınlarının “huşuyla ziyaret” edip manevi yönden etkilenmeleri için pek erişilmezdi. Bütün bunlara rağmen, pek çok plan üzerinde çalışıldığı gerçek gibi görü­nüyor. Hitler’in planı, bu amtgömütle histerik halk yığınları üzerinde sürekli bir duygusal et­ki yaratma amacını güdüyor; bu duygusal et­kiyle o, ölümünden sonra, başarılarını pekişti­recek ve son amacına ulaşacak…

 

Şuna kesinlikle inandı ki, içinde yaşadığı ve ey­lemde bulunduğu o çağ açan atılganlık dönemi (bu dönemi biçimlendirme ve harekete geçirme gücünün kendisi olduğuna tam olarak inanıyordu) ölümün­den hemen sonra, başlıca özelliği eylemsizlik olan uzun bir çözülme sürecine dönüşüp dünyayı sarsarak kapanacaktı. ‘Bin yıllık Reich’ında Alman halkı, onun adına anıtlar dikecek, bu anıtların çevresini ta­vaf edip yaptığı işleri anımsayacaklar… İşte böyle düşündü Hitler. 1938’de Roma’ya yaptığı o ihtişam­lı ziyaretini anlatırken bin yıldan, yani o görkemli dönemden de söz etmiş ve bugünün çalkantılarının gelecek kuşakların ilgisini çekmemesi gerektiğini söylemişti.”

Birkaç yıl önce Hitler, amacına ulaştıktan sonra dinlenmeye çekileceğinden de epey söz etmişti. Olasıdır ki, Berchtesgaden’e çekilecek ve ölümüne kadar bir Tanrı gibi, Reich’ın kade­rine yön verecekti. 1933’teki Birahane Ayaklan­masıyla iktidara gelişi arasındaki o verimli on yılı nasıl heba ettiğini acı bir dille anlatmıştı. Çünkü, ardılma bırakacağı işlerin tam anlamıy­la olgunlaşabilmesi, onun tahminine göre, yir­mi yıl alacaktı. Çekildikten sonra Nasyonal Sosyalizm’in İncil’i sayılabilecek ve sonsuzluğu dile getirecek bir kitap yazmak istediği de kimi yazarlar tarafından öne sürülmüştür. Bu konu, Roehm’ün yıllar önce yaptığı bir konuşmayı be­lirtirsek, daha da ilgi çekicilik kazanır:

 “Bugün bile Hitler’in en sevdiği şey, dağlarda durup Tanrı rolü oynamaktır.”

Bütün bu kanıtların incelenmesi, bizi, Hitler’in kendisini, dünyaya yeni bir toplumsal düzen getiren bir Yapıcı ve Almanya’nın Yeni Kurtarıcısı olmak üzere Tanri tarafından seçilmiş Ölümsüz Hitler olarak gördüğü sonucunu oluşturmaktadır. Bütün dertlere ve belalara karşı azimle yürüyeceğine, sonunda amacına ulaşacağına kesinlikle inan­maktadır. Geçmişte onu koruyan ve yolunu gösteren içsel sesin buyruklarını izlemesi, tek koşuludur onun. Bu içsel sesin kendisine yol gösterdiği kanısı, fikirlerinin doğru olduğun­dan değil, kendi büyüklüğüne inancından kay­naklanır. Howard K. Smith ilginç bir gözlemde bulunuyor:

 “Ben o zandayım ki, Hitler mitiyle koşullanmış milyonların her biri, kendi içinde birer Adolf Hitler taşıyor.”

******************

 Hitler kitle psikolojisine birçok etmenin önemini kavrayarak uygulama yoluna gitmiştir. Bunlar şöyle özetlenebilir.

1.Bir hareketin başarılı olmasında kitlelerin önemini tam olarak değerlendirmesi.

2.Gençlerin desteğini kazanmada büyük başarısı.

3.Herhangi bir toplumsal hareketin gelişiminde kadınların rolünü değerlendirmesi. (ve toplumu kadın gibi görmesi)

4.Ortalama bir Alman’ın duyarlılığını ve en temel gereksinimlerini ateşli bir dille ifade etme, kendini onunla özdeş tutma yeteneği.

5.İnsandaki en yüce eğilimleri olduğu gibi, en ilkel eğilimleri de ortaya çıkarma yeteneği.

6.Kitlelerin günlük ekmeğe olduğu gibi, politik eylem içindeki sağlam bir ideolojiye de açlık çektiğini değerlendirdi.

7. Çatışan insan güçleri canlı bir biçimde anlatabilme ve sıradan bir insan için bile anlaşılması kolay, somut imgeler yaratabilme yeteneği.

8.Halkın geleneklerini bilme ve klasik mitolojik temalarına başvurarak dinleyicilerin en derin heyecanlarını canlandırma yeteneği.

9.Coşkulu olmayan bir siyasal eylemin gerçekleştirilemeyeceğini kavraması.

10.Kitlelerin ruhsal değerler ya da toplumsal gelişim uğruna kendisini kurban etme isteğini, giderek tutkusunu anlayıp değerlendirmesi.

11. Büyük toplantı, gösteri ve şenliklerin düzenlenmesinde, sanatsal ve darmatik ögelerin yoğunluğunun önemini kavraması.

12. Sloganların gönül okşayıcı sözlerinin, dramatik etkisi olan ifadelerin ve ruhu derinden kavrayan özlü sözlerin değerini bilmesi.

13.Zor koşullar altında yaşayan halkın kaygı verici yalnızlık ve bir kenara atılmışlık duygusunu bilme yetisi.

14.Üyeleri arasında dolaysız bir ilişkinin bulunduğu sıra düzeni ( hiyerarşisi) olan esaslı bir siyasal örgütün gerekliliğini kavrama.

15.Çevresinde kendi yeteneklerini tamamlayan yeteneklere sahip olan, kendisine adanmış denecek kadar bağlı kişiler bulundurma ve bunların bağımlılıklarını sürdürme yeteneği.

16.Hükümet ve parti içinde yeterlilik ve kararlılık göstererek, halkın güvenini kazanmanın önemini kavraması.

17.Halkın moralini oluşturmada ve sürdürmede sıradan insanın günlük yaşamını etkileyen küçük şeylerin oynadığı rolün önemini bilmesi ve değerlendirmesi.

18. Önder, halkın saygı ve güvenini kazanmışsa , onların yönetilme , bir şey yapmaya istekli olma ve itaat etme eğilimlerini bilmesi.

19.O bunu taktik alanında bir deha olması sayesinde başarmıştır.

20.Hitler’in en önemli özelliği, belki de yüklendiği göreve olan o sarsılmaz inancı ve yaşamını bu inanca tümüyle adamış olmasıdır. Ulusların yazgısı yalnız ve yalnız ateşli tutkuların yarattığı bir fırtınayla değiştirilebilir, yeter ki bu tutkuları içinde taşıyan bir adam var olsun.

21.Hitler’in halkının koruyucu ve duygudaş ilgisini yükseltmek, kendisini halkın geleceğini ve dertlerini yüklenmiş biri olarak sunmak yeteneği de vardır.

22.Hitler toplumsal açıdan en sorumlu devlet adamlarının kararlarını ve kendisine göre ipe sapa gelmez düşüncelerini etkisizleştiren siyasal kararlar almada vicdansız davranır.

23.Hitler’in korkutma yöntemlerini kullanması ve halkın korkularını harekete geçirebilmesini sağladı.

24.İnandıkları ve temsil ettikleri her şeye şiddetle karşı olduğu kişilerden bile çok şey öğrenme yeteneği vardı.

25.Propaganda sanatının ustasıdır o. Bir konuda birden fazla olasılık düşünmez; yapılan bir hatadan dolayı suçlanmayı kabul etmez; yapılan her hatayı düşmana yükler ve onu suçlar; halk , büyük bir yalana küçük bir yalandan daha çabuk inanacaktır ; bir yalan kırk kez yinelenirse , halk er geç inanır elbet.

26.Bıkmaz usanmaz bir ruh vardır onda. En can sıkıcı tersliklerden sonra , yakın arkadaşlarını toplayıp hemen bunu giderme planları yapmaya başlayabilir. Başkalarını yıkabilecek olaylar, hiç olmazsa geçici olarak ,Hitler’in gücünü artırmada bir uyarıcı gibi rol oynar görülmektedir.

 Hitler’in en iyi iki silahı öfke ve kötü davranıştır. Zaman zaman pek derin ruh bunalımlarına düştüğü kesin olarak bilinmektedir. İnsanlarla dengeli bir ilişki sürdürebilme gücü epey zayıftır. O, diğer insanlarla kendisi arasında önemli sayılabilecek bir mesafe bırakmaya dikkat etmiştir. Halkın özellikle arkadaşlarının dikkatlerini başka yana yönelten kurnazlıklardan bir başkası unutkanlığıdır. Bugün söylediğinin yarın tam tersini söyleyebilmektedir. Müthiş bir taklit yeteneği vardır. Hitler’in zaaflarından biri de halktan bilinçli bir şekilde gizlenen merakıdır. Bütün ilişkilerini gizli sürdürmüştür. Yirmi beş yaşlarındayken arkadaşlarının yergisine konu olan tek yanı, üst rütbedeki subaylara karşı kul-köle tavrıdır.

Hitler’de iki kişilik vardır:

Birisi oldukça yumuşak , duygusal ve kararsızdır; yöneldiği alanlar oldukça sınırlı, özlediği, hoşlandığı ve istediğinden de azına razı olan bir kişilik bu.

Öteki ise tam karşıtıdır bunun: Katı, acımasız, enerji yüklü ve karalı. Aynı zamanda ne istediğini bilen, onun peşini bırakmayan, ne olursa olsun onu gerçekleştiren kişilik.

Fry,’’Ruhsal yalnızlık , Hitler’in yazgısı olmalı’’ diye yazıyor. Dünya Adolf Hitler’i güçlü olma konusundaki doymak bilmez tutkusu, acımasızlığı, zalimliği, duygusuzluğu, yerleşik kurumlara karşı nefreti ve ahlaksal kısıtlamalardan yoksun oluşu ile tanımaya başladı.

Bir deli olarak yalnız Hitler yaratmamıştı Alman çılgınlığını; bu çılgınlık da Hitler’i yaratmıştı. Tanrı tarafından seçildiği ve yerine getireceği kutsal bir görevi olduğu inancına da kaptırmıştır kendisini. Tüm kötülüklerin kaynağında yahudileri görür. Yahudiler insanlığın kanını emen en büyük asalaklardır ve büyüme yolunda olan her ulusun bulaşıcı hastalıktan kendisini koruması gerektiğini düşünür. Dev binalar, stadyumlar, köprüler, yollar vb. inşa etme tutkusunu , yalnızca özgüven eksikliğini giderme çabası olarak yorumlayabiliriz.

Alman halkının düşüncesi, duygusu ve eylemiyle aşırı bir özdeşleşme olmuştur. Sanki Hitler , Alman bireyinin bütün önemli işlevlerini felce uğratmış ve kendisine göre bir role uyarlamıştır onları Hitler’in izleyeceği yol kendisine ölümsüzlüğü sağlayacağı kuşkusuz olan yoldur; aynı zamanda bu yol, kendisini küçük gören dünyadan öcünü almasını sağlayacak olan yoldur ona göre.

Kaynak:

Hitler’in Psikopatolojisi
Walter C. Langer
trc:  Kemal Bak -Zeki Çakılalan Yayınevi:

Donkişot (8/2002)

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI


SUÇLU ARAYAN MEDYA, ARKASINA BAKSIN…

Bizim medya ile işimiz daha bitmedi. Nasıl bitsin kardeşim, içimizde öyle bir yara ki, anlat anlat bitmez…

İçlerinden biri hidayete gelip, içyüzlerini anlatsa bizde rahatlayacağız. Neyse, geçenlerde Serkan Seymen, “Amiral Battı” isimli kitabında Can Ataklı’nın görüşlerini şöyle anlatıyor:

“…Yavuz Donat’a 22 bin dolar verirken bunun yarısını bile bana vermeyen bir Zafer! Hiç olmazsa şunu yap deyince bana “Sen Türkiye’deki profesör maaşını biliyor musun, mil­letvekili maaşını biliyor musun?” diyen bir adam. Neye ihti­yacı varsa oraya veriyor. Selalıattin Duman’a 25 bin dolar veriyor, çünkü arkadaşlık yapıyor onunla; Rauf Tamer’e en az 20 bin dolar verirken şöyle bir durum oluşuyor. Bu benim arkadaşım, ona az versek olur, diğer taraftaki adamı bankanın büyük kredi getiren önemli bir şube müdürü gibi görüyor. Kim? Mesela Yavuz Donat, o zaman ona 22 bin dolar bir de 10 bin dolarlık ev kirası. Ahmet Vardar, polisle ilişkileri çok sağlam. Maaşım düşük tutalım, ama Ahmet Vardar neyden hoşlanır? Ev kirasını verelim, çocuğunun Amerika’daki okul masraflarını ödeyelim… ’’

Ayrıca Hıncal Uluç’un 22 bin dolar, Ertuğrul Özkök’ün 30 bin dolar aldığını söylüyorlar.

Ne bileyim, her kafadan bir ses. Ali Kırca, kanal değiştirirken 2 milyon dolar almış, Uğur Dündar bilmem kaç milyon dolar almış, Reha Muhtar ın ölçüsüne dolarlar bile yetmezmiş!

Ben bunlardan anlamam. Böyle söylüyorlar. Ben inanmıyorum.

Bu kadar vatanperver, hamiyetli büyüklerimin, bu denli gaddar davranacaklarını sanmıyorum. Herhalde benim gibi kıskananların dedikodusudur.

Farzedelim ki, gerçek olsun. O zaman ne oluyor? Bakın hesaplayalım:

Bu toplumu yönlendiren ünlü büyüklerimin aylıkları, aldıkları transfer paraları hariç 20 bin, 25 bin, 30 bin dolar Yani 30, 37 ve 45 milyar Türk Lirası. (Bugün 15.08.2001 dolar serbest piyasada 1,5 milyon lira) Yahu kardeşim, asgari ücret 122 milyon lira…

Yani bir Hıncal Uluç büyüğüm, 183 adam ediyor! Selahattin Duman 201, Rauf Tamer 222 ve Yavuz Donat ile Ertuğrul Özkök büyüklerim de tam 375 adam!..

Demek ki Uluç 18, Tamer 20, Donat ve Özkök büyüklerimden de ayrı ayrı 38 manga asker çıkıyor! O halde bu değerli gazetecilerle bir alay, bir tugay kurabili­riz!..

Hele, herkesi asıp kesen, “Oraya gelirsem, yetim hakkı yiyen senin, ağzını yırtarım”diyen kabadayı şiveli Ahmet Vardar büyüğüm, evlatlarını Amerika’da yetim değil, öksüz parası ile okutuyor herhalde. Olsun yetim hakkı değil, öksüz hakkı(!).

Bunların içinden Ertuğrul Özkök Beyefendi Hazretleri ile edebi terbiyeden uzak yazma alışkanlığına sahip Ahmet Vardar büyüğüm hariç, hepsini okumaktan zevk alırım. İyi yazarlar…

Böyle bir eleştiriyi, bana saldırmalarını sağlamak için yaptığımı, ancak bu sayede medyada, istediğim ortamı bulabileceğimi düşünebilirler…

Böyle düşünüyorlarsa aldanıyorlar. Bunlar bilsinler ki, kendi emrinde çalışan meslektaşlarımızın çoğunluğu benim duygularımı taşıyor.

Türkiye Gazetesi’nde Allah, Peygamber, İslam adına ahkam kesenler, çalışanların maaşlarını aylarca vermiyorlar, sonra da imandan, doğruluktan söz edip, Amerikan pasaportunu cebe koyup ülkeden vınlıyorlar. (Yalan değil bende şahidim.)

Yahu böyle vicdan olur mu?

Şimdi biz bunları yazınca kötü mü oluyoruz? Bunların rezilliğini çok insan biliyor. Ama söylemiyor. Söyleyemiyor. Biri sağcı ayağıyla soyuyor, öbürü solcu ayağı ile…

“DAİMA GERÇEĞİN SAVUNUCUSU OL. SENİ TAKDİR EDEN OLMASA BİLE, VİCDANINA KARŞI HESAP VERMEKTEN KURTULURSUN.”

Fakat görüyorsunuz, para nasıl vicdanı örtüyor. Hele çil çil yeşil olursa!..

Milletin karnı aç olsun, yeter ki medya doysun… Ehh, hesabı alacak kimse de yok…

Savcı onlar, yargıç onlar, tanık da onlar!

Ayrıca, bu astronomik rakamları ben söylemiyorum. Kendi arkadaşları söylüyor. Ben hesabı, ülke gerçeklerine ve asgari ücrete göre yaptım. Herhalde züğürtlükten. “ZENGİNİN PARASI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİNİ YORARMIŞ…”

Yorarmış ama şunu da unutmayalım.

“BİR ÇİVİ, BİR NALI DÜŞÜRÜR.

BİR NAL, BİR ATI DÜŞÜRÜR.

BİR AT DÜŞERSE, BİR YİĞİT DÜŞER.

BİR YİĞİT DÜŞERSE, BİR ORDU BOZULUR…”

Niye bozulduk anlıyor musunuz?

 

(Şimdiki zamanda çok şey değişti mi?)

BÜYÜK KÜLTÜR HÂZİNEMİZ ‘TELEVOLE’LER…

Bu televoleler, zaten yarım olan aklımıza bir vole attılar ki; sormayın gitsin.

Televoleli kanallar ve televole artık bir yaşam biçimi­miz oldu. Kentli bir Türk’ün günlük hayatında yemek, trafik, dolar ve televole var.

Sabah uyanınca ekmek paramızı nasıl kazanıp ha­yatımızı devam ettireceğiz var, hadi hayatımızı devam ettirdik de, bu trafikte işe nasıl gideceğiz, hadi işe gittik de kazancımız ve gelirlerimiz lira ile ama kiralar ve belki de çok yakında fırıncıdan aldığımız ekmek dolara endeksli. Aklımızda hep doların dalgalanması var. Hadi bunu da aştık, diyelim.

Akşam TV’lerde, ülkemizi yönlendiren büyük (!) medyada önce kavga eder gibi haber sunanlar ve de arkasından hayatımızın en büyük parçası televoleler.

Kim, kimin altına yattı?

Nasıl yattı?

Belki de üste çıktı.

Yoksa merdiven altında eski sevgilisine mi gösterdi?

Donu ne renk?!

Ayakkabısının topuğu kimin poposunda. Hangisinin sutyeni Wagner, hangisininki Vakko? Niçin göbeğini az açtı, puanı 3. Aaa memesinin ucunu gösterdi, 10 üzerinden 9. (Öbürünü de açsa idi o zaman 10 üzerinden 20)

Ve bu suretle, ülkenin ihracatının düşük olmasına Leyla’nın önüne her çıkanla yatmasının sebep olduğunu, eğitim sistemimizdeki aksaklığın; Bülent ile Sema’nın Paper-Sun da yemek yerken makarnanın içinden böcek çıkmasından kaynaklandığını ve de Sedefin diş macu­nunun kapağını vidalı yerden açacağına kolayına geliyor diye çıt çıtlı yerinden açtığı sonra da aralık bıraktığı ve de bu yüzden tüpün içindeki macunun kuruduğu, onun için de “Ulan sizin mankenleriniz bile, dişmacunun macununu, nasıl kullanacağını bilmiyor”diyerek Avrupa Birliği ne asla bizi almayacaklarını öğrenmiş oluyoruz.

Benim en çok merak ettiğim, Demet’in ayakkabı numarası, Ebru’nun gece kaç defa çişe kalktığı ve Faruk’un orta parmağının kaç santim olduğudur. Her akşam heyecanla bekliyorum, fakat hâlâ söylemediler. Çünkü biliyorsunuz, bunlar program içinde 100 defa bir şeyi anons edip, 1 kerre gösteriyorlar. Ben inanın şu programları ve de içinde en çok merak ettiğim konuları kaçırırım diye, bazen altıma kaçırıyorum!

Hey yarabbim! Aklımıza sahip çık. Her türlü rezillik, sululuk, cıvıklık, kepazelik bunlarda. Bu gariban toplumun sorunları dizboyu değil, boyunboyu olmuşken, hangi makul sebeple bunları yayınlıyorlar. Tek makul sebep var:

Toplumu dejenere etmek!..

Zaping yaparak kanalları değiştiriyorsun da, kanal içinde zaping yaparak sunucuyu veya program yapım­cısını değiştirebiliyor musun acaba?

Magazin, kesinlikle medyanın önemli bir bölümü. Edebinle ve yine kararında. Yakışan da bu değil midir?

Shakespeare’nin şu sözünü unutmayın.

“ERGEÇ BİR GÜN GELİR, ZEVK KENDİNİ ÖDETİR.”

Medya’nın gücü bakan, başbakan, siyasi parti lideri, değiştirmeye yetiyor da, kendi içinde otokontrol veya işbir­liği ile bu toplum bireylerini yüceltmeye, onları eğitimle çağdaş düzeye getirmeye yetmiyor mu?

Yeter, yeter de, sonra cebe para kalmaz. O zaman yatlara nasıl binerler, nasıl villalarda kalırlar, nasıl özel uçaklarla Fransız şarapları getirirler, nasıl çiftlik evlerinde Dallas hayatı yaşarlar?!

Vurun abalıya…

YALAN SÖYLÜYORLAR, EN DEMOKRAT ÜLKE BİZİM Kİ…

Marmara Grubu Vakfı olarakBir Ordu Komutanı tebriğe gittik, O anlattı.

Bir arkadaşı İsviçre’de gezerken, bir bakıyor ana cadde de kızılca kıyamet. Banka soyuluyor. Polisler, yüzü maskeli soyguncular, pat pat silah sesleri, sirenler, ambu­lanslar, kurşunlardan yaralanmış insanlar, bir felaket. Her taraf ana baba günü. Cadde mahşer yeri.

Akşam o kanal, bu kanal gördüğü faciayı arıyor, hiç­birinde yok. Sabah bir İsviçre’n arkadaşına olayı anlatıyor; “Ne tv’lerde, ne de gazetelerde hiç haber yok, niye?”diyor. Arkadaşı yanıtlıyor. “Biz aptal mıyız? Dünyanın bütün parası İsviçre bankalarında. Biz böyle bir kaynağı, riske atar mıyız?”

Aynı bizim medya (!). Ruhsuz medya.

Bir zamanlar üç beş işsiz güçsüz takımı, İstiklal Caddesi’ne kümelenmiş “cumartesi anneleri” adı altında bir numara ile bağırıp, çağırıyorlar.

Yolum oralara düştükçe bir bakıyorum, “cumartesi anaları”ndan çok medya ordusu. Bağıran, çağıran 15-20 kişi, kameraman, muhabir, fotoğrafçı 50 kişi. Ve hepsi her kanalda arzı endam ediyorlar. Hele şaşırıpta polis birine bir cop indirsin, o zaman seyreyle gümbürtüyü…

İnsan hakları, demokrasi, hürriyet, faşist polis…

Medyamız anarşi ile mastürbasyon yapıyor.

Hele Reha Muhtar mı nedir, bir haber okuyor. Haber mi okuyor, dayak mı atıyor anlamıyorsun. Ağzından köpükler çıka çıka ve özellikle kan, barut, ceset, vahşet varsa bir şeyi bin kere göstere göstere rahatlıyorlar.

Bir de ses tonu var ki, Allah muhafaza, sanki biri gelmiş haber okurken adamı arkadan hançerliyor.

Yahu en sakin adam, O’nun sesini duydu mu adre­nalini yükselir.

Böyle medya olur mu? Milletlerin ülkelerin dokunul­mayacak değerleri vardır, manevi ve müşterek menfaatleri vardır.

Amerika yerle bir oldu. Bir kopmuş kafa, kol, bir yanmış ceset gördünüz mü?

Hangi İngiliz gazetesinde İRA terörünün başarısını okursunuz.

“BİZDE DE AKŞAMA SABAHA;

APO’NUN BAŞYAZI YAZDIĞINI GÖRÜRSEM, BEN HİÇ ŞAŞIRMAM.”

Sizi bilmem…

Bu ülke, konusu komşusu ile zaten, dinamit sandığının üstünde oturuyor. Dıştakiler kolay da en zor içimizdekiler.

Bizim hiç sırrımız yok.

Olsa bile. Ertesi sabah medyada.

Bunu açıklarken de gazetecilik yaptık sanıyorlar.

Ve geri zekalılara eğitim verir gibi, bir şeyi bin defa tekrarlayarak. Artık “ööö” deyinceye kadar.

Koca Aptallar…

Hz. Ebubekir;

“MAL CİMRİLERDE, SİLAH KORKAKLARDA, KARAR DA ZAYIFLARDA OLURSA,  DÜZEN BOZULUR.” demiş.

Sanki bizim medyayı yönetenler için söylemiş.

Karar veren onlar da…

BÜYÜK, ÇOK BÜYÜK MEDYA, AMA ÇIPLAK MEDYA…

Bende kuyruk acısı mı ne var, anlamıyorum? Bu dev medyaya bir türlü ısınamadım. Herhalde kıskançlık­tan…

Adamlar da çifter çifter gazeteler, çifter çifter tele­vizyon kanalları, onlarca dergiler falan filan.

Sen kalk BabIali’de poponu yırt, bir mok olma! Dün BabIali’den geçerken ceket (tabii o zaman ceketleri varsa, veya ceket giyme terbiyesi almışlarsa) düğmelerini ilikle­mek zorunda kalanlar, bugün ülkeyi yönetenlere hükmedip, kendi çıkarları doğrultusunda, bir Türkiye yaratıyorlar!

İsterlerse bir siyasi parti liderine çamur, diğerine gül atabiliyorlar.

Rüzgar onların istediği yönde esmezse, bunlar yal­nız meteoroloji bakanlarını değil, mevsimleri bile değiştirebiliyorlar…

İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Ömer AKSU hocamdan, Akkan’a söylerken işitmiştim.

Başkent’te bir resepsiyonda Amerikan Büyükelçisi “Sizin medyanıza, dünyanın hiçbir demokrasisi dayanamazdemiş…

Büyükelçi farkında değil, o bizim medyamız değil, o onların medyası…

Kendi dünyaları.

Zaten çıkarları oldu mu, bir düşüyorlar ki birbirlerine, ne yatlarına yabancı bayraklar çektikleri kalıyor, ne de yaptıkları usulsüzlükler. Hemen kirli çamaşırlar ortaya seriliveriyor. Sonra araya birileri giriyor, bir bakıyorsunuz kolkolalar…

Bu dünya hâli böyle işte… Daha doğrusu bizim medyanın hâli böyle…

“BİR İNSANIN SOYUNDA ASALET OLMADI MI, EVRENİN TACINI GİYSE ÇIPLAK KALIR…”

Montaigne’nin bu güzel sözü, şu eski ve yeni medyayı ne kadar güzel ifade ediyor.

Eskilerin asaleti şimdikilerde olmadığı için, altından pelerinler içinde, alınlarına pırlantalar da yapıştırsalar, yine de kıçları ve göbekleri açıkta ve çıplak kalıyor!..

Bedii Faik, (ki bir simgedir. Kılığı kıyafeti, nezaketi, asaleti, bilgisi, kalemi ile ve yanında çalışan işçisinin maaşını gününde vermek için arabasını yok pahasına sat­masıyla) en son “MATBUAT BASIN ve derkeeen… MEDYA kitabında bakın ne diyor:

“… İkinci savaş sonu demokrasiye başlayış devri BabIâli’sinde otomobili olan gazete sayısı ya altıdır ya yedi. Yunus Nadi Bey’in vardı, iki oğlunun vardı, Asım Us’un vardı, Necmettin Sadak’ın vardı. Ethem İzzet Benice’nin o bahsettiğim 946 dağıtımında ancak olabildi. Son Posta ‘nın üç ortağından hiçbirinin henüz yoktur. Tasvir ‘in iki ortağından hiçbirinin yoktur. Vatan’da Ahmet Emin Yalman’ın emrinde­ki araba da otomobilci olan kardeşinin tahsisi idi. Kâzım Şinasi’nin yoktu, Halil Lütfi’nin yoktu, Cemalettin Saraçoğlu ‘mut yoktu…

Bunları ne yermek, ne de yüceltmek için sıralıyorum. Arabayla, maddi varlıkla, manayı ne çıkarabilir ne de düşüre­bilirsiniz. Sadece devrin gerçeklerini eksiksiz söylemek endişe­si beni bunları anlatmaya zorluyor.

1950’den sonra bir Halil Lütfi hariç, o da tabiatı gereği hariç, hepsinin arabası olmuş ve sonra yeni yetme bizlerin de birer ikişer olmuştur da, manalarımız mı değişip yücelmiştir? Yooo… Neysek oyduk ve devrin şartları, çalışmalarımızın payı, şanslarımızın ve fırsat değerlendirmelerimizin sonucu olarak, bir şeyler kazanabildikse, bunlardan bir tekini dahi birbirimizle yarışımının aracı yapmadık! Hiçbirinden ille çok daha fazlasını ve yükseğini istemenin muştasını da yemediğimiz gibi!…

Ben yedi sekiz yılı, yeni deyimiyle fikir işçisi, ondan sonra 25 yılı gazete sahipliği ve daha sonraki yılların bir kıs­mını yine fikir işçiliğinde geçen yarım yüzyılı çoktaaan aşmış gazetecilik hayatımda, çok varlıklı olmakla övünen ve hep buna çalışan veya kendinden çok varlıklıya hasedinden çatla­yarak bakan patron tipini ancak şu medya devrinde gördüm!

Tabiî bir de karşısı var, Saraçoğlu Şükrü Bey ‘den Recep Peker’e, Şemsettin Günaltay’dan Nihat Erim’e ve hepsinin üstünde İnönü’den ihtilale, ihtilalden Demirel’e kadar pek çok hükümetten hiçbirinde, ülkeyi fonlarla idare etme furyası­na girmeyi ve buna hazır başlamışken, bir de“MEDYAYI KALKINDIRMA FONU” yaratarak orada da yârân üretelim hovar­dalığına dalmayı da görmedim!…

Biz gördük Bedii Ağabey, biz gördük. Hem seni, hem Erol Ağabey i, Haldun Ağabey i hem de diğerlerini…

Ne hazin ki, sonra da bunları ve bunların genel yayın müdürlerini gördük. “Genel Yayın Müdürü” makamını, banka genel müdürü sananları, “Başyazar ve Yazarlığı, bakanlıklarda iştakipçiliği olarak algılayanları gördük.

Sizden sonra, bunları görmek; okyanustan sonra, akvaryuma değil de kavanoza girmeye benziyor.

Hasan Ali Yücel, Kızılay’da yürürken bir öğrencisine rastlıyor. Öğrenci hocasının elini öptükten sonra soruyor:

“Hocam, nereden geliyorsunuz?”

Yücel yanıtlıyor:

 Atatürk’ün sofrasından…”

Öğrencisi,“Hocam hana Atatürk’ü biraz anlatır mısınız çok merak ediyorum” deyince, Haşan Ali Yücel, gülüyor.

“Neyini anlatayım oğlum. Adam minare, biz maydanozuz-..”

İşte Bedii Ağabey, siz minare, onlar maydanoz…

Kaynak:

Engin KÖKLÜÇINAR,
Parasız Kitap, (Yeni Gün) 2001, İstanbul

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

GENARAL PATTON (1970) Film


Yönetmen: Franklin J. Schaffner     

Ülke: ABD

Tür: Biyografi | Dram | Tarihi

Vizyon Tarihi: 01 Şubat 1972 (Türkiye)

Süre: 172 dakika

Dil: İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Arapça, İtalyanca

Senaryo: Francis Ford Coppola | Edmund H. North | Ladislas Farago

Müzik: Jerry Goldsmith     

Görüntü Yönetmeni: Fred J. Koenekamp      

Yapımcılar: Frank Caffey | Frank McCarthy |

Oyuncular: George C. Scott, Karl Malden, Michael Bates

Firma: Twentieth Century Fox Film Corporation

Ödüller: 7 Oscar, 18 ödül ve 7 adaylık

Çekim Yeri: Almería, Andalucía, Spain

 

Özet

Film 1943 yılında 2.Dünya Savaşı’nın Kuzey Afrika cephesi ile başlar.Savaş tarihinin en eksantrik komutanlarından biri olan Tankçı General George S. Patton Jr.(George C. Scott) ‘ın karşısında Çöl Tikisi lakaplı ünlü Alman Mareşali Rommel (Karl Michael Vogler) vardır. Askeri dehasının yanı sıra savaş tarihini de çok iyi bilen Patton, Rommel’in yazdığı kitapları da okumuştur ve onun taktiklerini kullanarak ‘Çöl Tilkisi’ni Kuzey Afrika’dan sürer. Bu başarısı üzerine korgeneralliğe terfi ettirilerek Sicilya ‘ya gönderilir. Burada Müttefiklerin diğer bir ünlü komutanı İngiliz mareşali Montgomery (Michael Bates) ile bir rekabete girer. Kimi zaman üstlerinin emirlerine itaatsizlik eden, bencil, boşboğaz ve küfürbaz bir asker olan Patton’un bu huyları onun askeri dehasının önüne geçer. Disiplin takıntısı yüzünden bir hastane teftişi sırasında korkaklıkla suçladığı hasta bir eri tokatlaması ve ona herkesin içinde hakaretler yağdırması kariyerini tehlikeye sokar.

GENERAL PATTON’UN YAHUDİ ERE TOKAT ATMASI

Patton 2. Cihan Harbinde Amerikan Ordusunun Tank Birliklerinin komutanı idi. Fevkalâde cesur, milliyetçi ve vatansever bir askerdir. General Patton Afrika Cep­hesinde Almanlara karşı Müttefik Orduları (Amerika. İn­giltere, Fransa ve Sovyet Rusya) hesabına ilk ciddi zaferi kazanan komutandır. Patton bu savaşta Almanların meş­hur ve kıymetli komutanı Mareşal Rommel’i mağlup etmiş ve böylece de askerî dehasını ispat etmiştir. İşte bu kıy­metli komutan, savaşın sonlarına doğru Müttefik Orduları Başkomutanı General Eisenhower tarafından Doğu Avrupa Cephesine tayin edilir. Aynı zamanda şuurlu bir antikomünist olan Patton, o gün için müttefikleri pozisyonunda olan Rusya’nın Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal ederek oraları komünistleştirme emelinde olduğunu anlamakta ge­cikmez ve bu nedenle artık bertaraf edilmiş olan Alman tehlikesinden sonra muhtemel bir Rus tehlikesini de peşi­nen önlemek ister. General, Amerikan, İngiliz ve Fransız Birliklerinin Doğuya doğru ilerleyerek, Rusya’nın Avrupa ül­kelerini işgal etmesini engellemek istemektedir. Patton Amerika Rusya ittifakının zaten zoraki olduğunu düşün­mekte ve savaş sonrasında bunun bozulacağını sezmekte­dir. Zahirde haklıdır da. Ama gelgelelim daha üst seviye­deki görüşler değişik, hesaplar bambaşkadır. Hikâyeye Cevat Rıfkı Atilhan merhumun kaleminden devam edelim:

“George Patton, Sovyet kuvvetlerinin müttefikleriyle yaptığı bütün antlaşmaları hiçe sayarak Avrupa’yı kurtar­mak maskesi altında Tekmil Avrupa’yı işgal etmekte ol­duklarını zamanının başkumandanı Ayzenhaur’a bir raporla bildirmişti. Aynı zamanda bir teklifle, “çıbanın küçük iken kesili patılmasının” doğru olacağı ve kuvvetle ilerleyen Ame­rikan Birliklerinin tekmil Avrupa’yı işgal ederek bu şekilde bir Sovyet istilâsın önlemenin daha doğru ve isabetli olacağını söylemişti. Sovyetlerin buna kızarak bir harp hali takınmaları ihtimali karşısında zaten gayr-ı samimi olan bu ittifakın er geç Amerika aleyhine bozulacağını, onun için iyisi mi hareket halindeki birliklerin bir an evvel Moskova’ya girmelerini teklif etmişti. Eğer bu teklif kabul edilmiş olsa idi beşeriyet bugünkü batağa gömülmeyecek, çok şey kazanacaktı. Bu teklif nasıl karşılandı bilir misiniz? Avrupa’da Amerikan ordularının en fedakâr ve en başarılı olan generali Patton, sanki vatana hiyanet teklif etmiş gibi bütün muvaffakiyetli ve şerefli hizmetleri hiçe sayılarak henüz harp devam ederken Berlin’den yüz mil cephe geri­sine çektirilmiş ve vazifesinden azledilmişti.” (CEVAT RI­FAT ATİLHAN. Medeniyetin Batışı. Sh: 140-141. Aykurt Neşriyatı 1963 İstanbul)

Şimdi General Patton filminden bazı sahneleri hatır­latarak mevzuu biraz daha açalım.

Filmde Patton, saldırganlık ruhu taşıyan bir MEGALO MANYAK olarak takdim edilmekte ve yaptığı vatanseverce teklif yeteri kadar ve açık olarak anlatılmamaktadır. Yine bilhassa Türk seyircilerin herhalde hayretle izledikleri fa­kat mahiyetini çözmekte güçlükle karşılaştıkları bir başka sahne daha var:

Patton hastanedeki yaralı askerlerini zi­yaret etmekte ve gördüğü manzaralar karşısında, asker­lerini çok sevdiği için üzülmekte ve hatta gözyaşlarını tutamamaktadır. Burasını bilhassa biz gayet iyi anlıyor ve Patton’a sempati duyuyoruz. Çünkü onun bu hali milliyet­perverce ve insanca bir tavırdır. Aynı zamanda gerçek bir komutanın önemli vasıflarından biridir.

Şimdi hastanede geçen ikinci olaya ve sonrasına bir bakalım:

Yaralılar ara­sında bulunan ve hastanede bir yatak işgal etmekte olan bir erin cepheden kaçmak için kendi kendini yaralamış olduğunu öğrenen Patton, bu ere hakaret eder ve bir tokat vurur. Bu er Amerikan ordusunda bulunan bir Yahudigen­cidir. Patton’un bu hareketi gayet normal ve savaş halin­de olan bir birliğin komutanının yapabileceği en doğru ha­reketlerin içinde, en yumuşak olanıdır. Ve bir komutanın en azından böyle bir durum karşısında bu tarz bir tepki göstermesi savaşın kuralları ve psikolojisi yönünden za­rurîdir. Ama Patton’un o güne kadar öğrenemediği bir şey vardır. Tokat attığı er Yahudidir ve her ne sebeble olursa olsun —Yahudi hukukuna göre— bir Yahudiyi küçük dü­şürmek veya ona vurmak suçtur ve cezayı müstelzimdir. Ve Amerika’nın Devlet Başkanı o gün için Yahudi’dir, Baş­komutanı da Yahudidir. Bu tokadın cezası Patton’a şöyle ödetilir:

Patton’un komuta ettiği birlikler bir araya toplanacak ve Patton kendi askerlerinin huzurunda o “er” den özür dileyecektir. Karar yukarısından gelmiştir. Ve Pat­ton kendi maiyeti önünde trajik bir nutuk çekerek cephe­den kaçmak için kendini yaralayan Yahudi askerden özür diler.

Patton bu makûl ve vatanseverce teklifinin niçin şid­detle reddedildiğini ve cephe gerisine çekilerek inisiyatif­lerinin elinden alındığı ilk anda idrak etmekte güçlük çek­miştir. Ordusunun ve milletinin gönlünde taht kuran bu mümtaz asker ve komutan, Ayzenhaur ve sürekasınca tehlikeli görülmüş ve kendisine —kaza süsü verilerek — bir suikastta bulunulmuştur. Film de görüldüğü gibi bir askerî aracın hızla üzerine gelip onu ezmek istediği bu ilk suîkast teşebbüsünden kıl payı kurtulan Patton, bir müd­det sonra (hatıratını basmak istediği sıralarda) ölmüştür. (Patton muhtemelen tedavisi sırasında meçhul bir cinaye­te kurban gitmiştir) Patton’dan sonra kızı ve karısı da öldürülmüşlerdir. Bu generalin ve ailesinin başına gelen­ler Yahudiliğin ne kadar kindar ve acımasız olduğunu gös­termesi bakımından da ibret vericidir.

Yahudilik, kendisinin düşmanı ola­rak gördüğü Haman’ı öldürttükten sonra onun on oğlunu da idam ettirmişti. Patton’un karısını ve kızını da öldürdü. (Cezaların şahsiliği” prensibi Yahudi hukukunda yoktur).

 

FİLMDEN BAZI PASAJLAR

Tankçı General George S. Patton Amerika’n siyasetini şu şekilde deşifre ediyor.

“Şunu unutmayın ki, hiç kimse ülkesi uğruna ölerek savaşı kazanmamıştır…    Savaşı ancak başka aptalların ölmesini sağlayarak, kazanabilirsiniz.    Beyler…    AMERİKA’NIN SAVAŞMAK İSTEMEMESİ VE SAVAŞTAN UZAK DURACAĞI ŞEKLİNDEKİ SÖZLER TAMAMIYLA YALANDIR.    Amerikalılar geleneksel olarak savaşı sever.    Bütün gerçek Amerikalılar, çarpışmaya katılmayı sever.    Siz çocukken en iyi bilye atıcısını ve en iyi koşanı tutardınız. En iyi top atıcısını, en güçlü boksörü.

Amerika kazananı sever kaybetmeye tahammül edemeyiz.

Amerika hep kazanmaya oynar.   

Kaybettikten sonra gülen bir adamı, ben ne yapayım?    Bu yüzden, Amerikalılar hiç kaybetmedi ve hiç savaş kaybetmeyeceğiz çünkü kaybetme düşüncesi, Amerikalılar için bir utançtır.   

Şimdi ordu bir takımdır.    Takım gibi yer, içer ve yaşar.    Bireysellik diye bir şey yoktur.    Saturday Evening Post‘ta bireyselliği yazan, o züppe salakların gerçek savaş hakkında, hiçbir fikirleri yok.

Bizde, en iyi yemek ve malzeme en iyi moral ve dünyanın en iyi askeri var.    Biliyor musunuz aslında karşımıza çıkacak o zavallılara çok acıyorum.    Tanrı şahidimdir.    Pislikleri vurmakla kalmayacağız canlı canlı ciğerlerini sökeceğiz ve onları, tanklarda gres yağı olarak kullanacağız.    Bu zavallı zevk düşkünlerini, utanç içinde öldüreceğiz.    Evet, bazılarınızın merak ettiğini biliyorum ateş altında kaçacak mısınız? Bunu hiç düşünmeyin.    Sizi temin ederim üstünüze düşeni yapacaksınız.

Naziler bizim düşmanımız.    Onlara saldırın!    Kanlarını ortaya saçın! Karınlarından vurun!

Çatışmaya girince en iyi arkadaşınızın yüzündeki ifadeyi görünce gerekeni yapacaksınız.    Ve şunu hep hatırlayın.    Bana sakın, “yerimizi koruyoruz” şeklinde mesaj yollamayın.    Hiçbir şeyi korumuyoruz. Bırakın onlar yapsın.    Biz sürekli ilerleyecek ve düşman dışında hiçbir şeyi elde tutmaya çalışmayacağız.    Biz onları burunlarından yakalayacağız ve kıçlarını tekmeleyeceğiz.    Onları, aman vermeden tekmeleyeceğiz ve sonunda, kaçışan kaz sürüsünden farkları kalmayacak!    Şimdi evinize döndüğünüzde söyleyebileceğiniz tek şey olacak.    Bunun için şükredeceksiniz.

Bundan otuz yıl sonra şöminenin önünde otururken torununuz yanınıza gelip size şunu soracak:    “II.Dünya Savaşı’nda ne yaptın, dede?”    Şunu söylemeyeceksin:    “Evet Louisiana’da gübre kürekledim.”    Pekâlâ, aşağılık herifler duygularım belli.    Sizlere her zaman her yerde, liderlik etmekten gurur duyacağım her zaman.    Hepsi bu.”

**********

 General George S. Patton:

“Çağlar arasında yol alırken…   

Savaşın yıkımına ve tozuna rastlarsın.   

Acaba yıldızlar kadar sonsuz kez savaşıp…  

 Şu andaki görünüşüm seni yanıltmasın.   

Aslında çok daha yaşlıyım.   

Girdiğim tüm savaşlarda,   

Başka isimlerle ya da başka üniformalarla da olsa hep bendim. ”   

*****

General George S. Patton, Yahudi ere tokat attıktan sonra değişen hayatını şu şekilde açıklıyor:

“Ben, dün gece yine Sezar’ın konuşmalarını okuyordum.    Savaşta, Sezar adamlarından ayrılmak için kırmızı pelerin giyermiş.    Bu gerçek beni etkiledi; çünkü   Hayatımda ilk kez biri bana “Adi” diyor.    En azından bu resmi değil, kişisel bir mektup.    Adam korkaktı. Yargılanıp idam edilmeliydi.    Savaşta yaralanan kahramanların önünde bir korkağı kamçıladım.    Onlara onur kazandırdım. Savaşta önemli olan bu.    İki hafta önce, Palermo’yu alınca, Stonewall Jackson’dan sonra en büyük kahramandım. - Ve şimdi karikatürünü çiziyorlar.

Aşağılık herifler!

Beni, bir piyadeyi demir çizmeyle tekmelerken çizmişler.    Bunu gördünüz mü?

Çizmemde gamalı haç var.    Benim ayağımda, gamalı haçı olan demir çizme var!

Emir gelmiş “Tokatladığınız askerden özür dileyin bunu, o gün olaya şahit olan, sağlık personeli çadırda bulunan bütün yaralılar ve 7’nci ordunun toplayabildiğiniz komuta birlikleri önünde, yapmanız gerekiyor. “

Tanrım iyi değilim.    Yüce Tanrım sen benim Tanrımsın.    Hep seni arıyorum.    Ruhum, sana susuyor.    Bedenim, bu kurak topraklarda sana hasret.    Kutsal yerde seni görüyorum.    Ruhum senin yolunu takip ediyor.    Ama ruhumu yok etmek için kovalayanlar var.    Onlar dünyanın daha alt bölümlerine gidecek.    Kılıcın onları öldürecek.    Tilkiler tarafından parçalanacaklar.    Ama kral, Tanrıyla bütün olmalı.    Onunla yürüyen herkes zafere ulaşmalı.    Ama ona karşı yalan söyleyen ağızlar susturulmalı.”

******

General George S. Patton’un özür dileyişi:

“Buraya gelerek kendimi göstermek istedim bakalım bazılarınızın sandığı kadar pislik biri miyim? Komutam altındaki askerlere davranışımda, kaba ve saygısız davranmak gibi bir niyetim olmadığını biliyorum.    Benim tek amacım, onun bir erkek olarak kendini yeniden toplamasını sağlamaktı çünkü o bir asker.    Biri korkaklıkla suçlanırsa bana göre kendine olan güvenini, tekrar kazanabilir.    Tek amacım buydu.    Ve şimdi metodumun yanlışlığını kabul ediyorum Umarım amacım anlaşılıyor ve yaptığım açıklamayla bu özür kabul edilir.”  

****

Patton büyük eleştiri alıyor.

Gazete Manşetleri

“Mahkemeye bile çıkarılabilirmiş. Bir askere tokat atmış.”

“Onların gazetelerine inanıyor musunuz. En iyi komutanlarını, bir asker tokatladı diye kurban ederler mi?”

*****

Başarılı komutan Patton daha çok işler başaracakken İKE tarafından  3’üncü Ordu’yu elinden alıp emekli ediyorlar.  Bu ayrılmanın akabinde suikasta uğruyor. Arkadaşı Brade şunları söylüyor.

“Başıma gelen onca şeyden sonra at arabasının altında kalacaktım.    Evet, , profesyonel asker için bir tek uygun yol var.    Son savaşın, son çarpışmasının, son kurşunuyla ölmek.    En azından 3 ‘üncü ordu görevini başardı.    Avrupayı kat ettim, 12.000 tane şehir ve kasabayı düşmandan kurtardım tam yarım milyon düşman öldürdüm.”  

Avrupada muhteşem bir iş yapan George S Patton    Sicilya’da tokatladığı o asker  yüzünden garip bir şekilde yalnızlıklar içinde  emekliliğe ayrılıyor.

“Yaklaşık bin yıl boyunca Romalı komutanlar savaşlardan dönerken zaferlerini büyük bir şölenle kutlarlardı.    Fethedilen bölgelerden müzisyenler, tuhaf hayvanlar ve farklı eşyalar getirilirdi, ele geçirilen hayvanların sırtında hazineler taşınırdı.    Komutan şehre girerken savaş arabasına binerdi esir komutanlar, zincirlenerek önünden yürütülürdü.    Bazen çocukları da arabaya biner ya da savaş atlarıyla ona eşlik ederdi.    Köleler komutanın arkasında dururlardı altından bir taht taşırlardı bu alaya bir uyarı yapardı bütün zafer bir kişiye ait.”

“Filmde ise eline köpek tutuşturulmuş bir adam olarak sonlanmış bir hayat içine sürükleniyor.”

 

Osman Nuri KOÇTÜRK BARIŞ VE EMPERYALİZM YAZILARI


TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA: TARIM VE SANAYİ Yeni Bir Düzen


Prof. Dr. Osman N. KOÇTÜRK,
TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA:
TARIM VE SANAYİ
-
Yeni Bir Düzen

AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım Kesimi içinde Entegrasyonu)

Türkiyede kesimler arası dengesizlik rahatsız edici bir ortam yaratmış ve yaşantılarımızı etkile­meye başlamış bulunmaktadır. Büyük şehirlere akın ve özellikle gizli işsizlik vatandaşlarımızın yaşama olanağı aramak üzere, yabancı ekonomilerin hizmetine girmele­rine sebep oluyor. İthalât ve ihracatta başarısızlık ile dengesizlik, ekonomimizi her gün biraz daha zayıflatmak­ta ve ileri ülkelerle alış veriş yapmamızı engellemekte­dir.

Bir tarım ülkesi olan Türkiye’de, asıl amacı karan­lık garip bir tüketim endüstrisi kaynaklarımızın yaban­cıların eline geçmesi için müsait bir ortam hazırlıyor. Bu durumda tarım ile endüstri arasındaki ilişkileri düzenleyen ve halkı köylere bağlayarak, endüstriyi de yurt sathına yaymayı öngören yeni bir düzen ve hayat görüşüne ihtiyaç artmaktadır.

Yapılan çalışmalar bir temel görüş ve felsefeden uzak kaldığı sürece başarıya ulaşmak veya başarısızlıkla­rın gerçek sebeplerini anlamak mümkün olamayacağına göre, bugünkü karışıklıktan kendimizi kurtarmamız ve belirli bir düzen içinde çalışmamız lâzımdır.

Sosyalist, kapitalist ve karma ekonomi düzeni için­de başarılı bir şekilde uygulanabilen AGRINDUS siste­minin kısaca, bilinmesini bundan dolayı yararlı görüyo­ruz. Türkiye gibi ekonomisi daha çok tarıma dayalı ve endüstriye sıçrama çabaları içinde bulunan bir toplum için bu temel felsefeye uygun davranma, sağlam ve is­tikrarlı kalkınmanın teminatı olabilir.

Bu kitapta düzenin nazariyatçısı Haim Halperin’in gö­rüşlerinden yararlanarak ve yurdumuzun gerçekleri ile Anayasamızdaki hükümleri de dikkate almak suretiyle AGRINDUS anlayışını kısaca anlatmaya çalıştık.

Yapılan açıklamaların üretici, tüketici ve aracı gu­ruplar ile siyasî görüşleri değişik kimseleri de ilgilendire­ceğini ve birleştirici bir düzen olarak bu yeni düzeni ta­nımakla çıkış yolu arayanlara yardımcı olacağını tah­min ediyoruz.

Osman Nuri KOÇTÜRK
20 Ağustos 1967
Ankara

KONUYA GİRİŞ

19 uncu asrın ilk yansında başlayan endüstri devrimi, eski çağda parmakla sayılabilecek kadar az olan kalabalık merkezlerin sayısını çoğaltmaya başlamıştır. Ticaret, Sanat ve Kültür merkezleri olarak çağının gelişmelerine sahne olmuş büyük şehirler, endüstri devriminden sonra endüstri mer­kezlerinde kurulmaya ve hızla gelişmeye başlamışlardır. Şehirde yaşayanlarla, köylerde yaşayanların oran ve sayısına geniş etki­ler yapan bu gelişmeleri XIX uncu asrın başından bu tarafa Dünyanın her tarafında izlemek kabildir. İnsanlar tarih boyunca biyolojik bir davranışa uyarak yaşantılarını en kolay ve en mut­lu kalıplara göre sürdürebilecekleri bölgelerde toplanıp birlikte yaşamayı denemiş görünüyorlar.

Meyva sinekleri üzerinde yapı­lan denemeler, bu sineklerin bir ucundan bir mum alevi ile ısı­tılmış bir bakır levha üzerinde kendileri için en uygun suhunete ulaşmış olan noktada kümelendiklerini göstermiştir. Sinekler gi­bi, bitkiler ve diğer canlı türleri de, ayni davranışa uyar zekâları ile olmasa bile içgüdüleri ile yaşamalarına en elverişli ortamı seçerek o ortamda yerleşirler. Sosyal bir davranış olarak kabul­lenmekten çok biyolojik bir içgüdü olarak değerlendirmeye elve­rişli olan bu davranışı zeki bir yaratık olan insanın hareketlerin­de de görüyoruz.

Bir zamanlar uygarlıklara yataklık etmiş olan Akdeniz kıyıları ve bilhassa Ege sahilleri, insanların yaşamak için seçtikleri elverişli bölgelerdi. Orta Asya’da yaşamakta olan ata­larımız oradaki içdenizin kuruması ve yaşama şartlarının güç­leşmesi sonu bu biyolojik içgüdüye uyarak, yaşamaya daha elve­rişli topraklar aramak üzere bulundukları yeri terk etmişler, bu suretle büyük göç ve akınlar başlatılmıştır. Eski çağda yaşama­ya daha elverişli bölgelerin ele geçirilmesi için yapılan mücade­lenin bugün, büyük savaşların gerçek nedeni haline geldiğini gö­rüyoruz. Bu temel davranış, çağımızda da değişmemiş ve fakat insanlar rahat yaşayabilmek için başkalarının sahip olduğu kay­naklara el atarak, onların gerçek sahibi olmayı tercih etmişler­dir. Modern teknolojinin uygulamaya sokulması ile, toprak ve iklim koşulları mükemmel olmayan bölgelerde bile uygarlıklar kurmak mümkün bir hale geldiğinden, başka toplumların kay­naklarını, insan gücünü, olanağını sömürmek ve kendi ayağına getirmek suretiyle Dünyanın her yerinde optimal yaşama şartla­rını hazırlamak artık mümkün olabiliyor. Bundan dolayı Avru­pa’nın dar ve yorgun topraklan üzerinde yaşayan batılı toplum­lar, asırlardır yaşadıkları toprakları artık terketmek istemiyor­lar. Bu bölgede kurulan modern endüstri ve bilinçli sömürgeci­lik çarkı, Dünyanın bütün nimetlerini bu insanların ayaklarına kadar getirmekte ve onlar dedelerinin yaşadığı kalabalık merkez­lerde, eski mutlu düzenlerini devam ettirmektedirler. Avrupa’­dan göç etmiş olan bir gurup insanın Kuzey Amerika’da kurduk­ları uygarlık, bu ülkenin yerlilerini yok etmekle işe başlamış ve daha sonra da endüstrileşerek, Dünyayı sömürme olanağı kazan­mıştır. Köylerde yaşayanların kalabalık merkezlere akını ile başlayan yeni gelişmeler ve endüstri merkezlerinin kuruluşu XVII nci asrın sonunda Dünyanın bütün değer ölçülerinde önem­li değişmelere sebep olmuş bulunuyordu. Bu yeni akım, biyolo­jik bir karakterden çok, biyo sosyal bir karakter göstermekte, aklın içgüdülere hâkimiyeti yeni akımın niteliği olmaktadır. Ar­tık insan doğanın bütün nimetlerinden ölçüsüz olarak faydalan­dığı köy hayatını bırakarak, geçimini sağlamak için endüstri şe­hirlerinin sisli ve dumanlı havasını teneffüs ederek, bir robot gibi çalışmanın zarurî olduğuna inanmış ve apartmanlarda kon­serve kutularına yerleştirilmiş sardalye balıkları gibi sun’î bir yaşantıyı, köylüklerin insana daha uyarlı yaşantılarına tercih et­miştir. Endüstrideki üstün kazanç ve istikrar, tarım kesimindeki gelir düşüklüğüne ve istikrarsızlığa galebe çalmış bulunuyor. Gü­venlik duygusu ve geleceğini garantiye bağlama içgüdüsü, tarım kesiminden geçinen milyonları, endüstri ve hizmetler kesimine aktarmış ve kalabalık merkezlerde yaşayan nüfus son 150 yıl içinde hızla artarken köyler tenhalaşmıştır.

Birleşik Amerika’da 1790 tarihinde büyük şehirlerde yaşayan insan miktarı, tüm nüfusun ancak % 5,1 kadarını teşkil etmek­teydi. 1850 tarihinde bu oran % 15,3’e ve 1940 da % 56.5’a, 1950 de ise % 59,0’a yükselmiştir. Eğer 2500 insanın toplu olarak yaşadı­ğı merkezleri kasaba olarak kabul ederek bir hesaplamaya gi­rişecek olursak, bugün Birleşik Amerika’da nüfusun % 88,5 kada­rının kalabalık merkezlerde yaşamakta olduğunu söylemek ka­bil olacaktır. (The Economist ,10. Feb., 1962, p. 515, a diagram).

İngiltere’de, XIX uncu asrın başında tüm nüfusun ancak % 10 kadarı kalabalık merkezlerde yaşarken bu nisbet 1921 yılında % 80’e çıkmış ve 1961 yılında da ayni düzeyde kalmıştır. Birleşik Amerika ile İngiltere’de gayet hızlı bir tempo ile vaki olan bu gelişmeler, bilhassa İkinci Dünya Savaşından sonra geri kalmış ülkelerde de kendini göstermeye başlamış ve Asya, Afrika, Güney Amerika gibi daha çok köylüklerde yaşayan insanların çoğunluk­ta olduğu bölgelerde, endüstrileşmeye bağlı bir şehirleşme ce­reyanı belirmiştir. Az kalabalık merkezlerin, daha kalabalık şe­hirler haline gelişinde endüstrileşmenin en önemli etken olduğunu bu ülklerde çok daha açık bir şekilde görebiliyoruz. Ka­saba ile kalabalık şehrin sosyolojik yapısı ve karakteri arasında önemli farklar vardır. Bu karakter farkı bilhassa köy ile şehir kıyaslandığı zaman çok daha bariz bir hale gelmektedir. Endüst­ri merkezlerinde ve kalabalık şehirlerde sosyal bir tecanüs (Heterogenity) sağlamak mümkün olmadığı halde, köyde bunun ken­diliğinden şekillendiğini görüyoruz.

Şehirde yaşayanlar arasında gelir ve sınıf farkları uçurum­lar yaratabilecek kadar değişiktir. Çalışma alanlarının farklı olu­şu, eğitim imkânları ve kültür farkları kalabalık şehirde yaşayan insanlar arasında dil, örf ve adet farkları bile yaratabilmekte, çıkar gurupları arasındaki sessiz mücadele yaşantıları tatsız bir ortama sürüklemektedir. Kalabalık şehir halkına hâkim olmak ve onları ayni şekilde etkileyerek bir anlayış etrafında birleşti­recek yeni değerler bulmak ve bu değerleri kullanmak gerçekten zor bir iştir. Bundan dolayı şehirleşme ve endüstri merkezlerin­de yumaklanma cereyanına karşı olan sosyologlar ile köylerde yaşamaya taraftar olan ve köy hayatını öğen sosyologlar arasın­da hâlâ devam eden çetin bir mücadele vardır.

Şehirdeki yaşama şekli ile köydeki yaşama şekli karşılıklı olarak mukayese edilecek olursa, şehirdeki yaşama şeklinin tüm olarak farklı olduğu görülecektir. Şehirlinin yaşantılarına daha hızlı bir tempo hâkimdir. Köye nazaran çok daha dinamik bir karakter gösteren kalabalık şehirlerde hayatını kazananlar, de­ğişik kalıplara göre çalıştıklarından değişik itiyatlar kazanır, örf­leri ve âdetleri bakımından da menşe aldıkları köy ünitesinden uzaklaşırlar. Bunların büyük şehirlerde doğan çocukları ise ar­tık köyden kopmuş ve köy hayatına tahammülü olmayan ayrı bir varlık niteliği gösterirler. Yeni şekillenen, her gün biraz daha kalabalıklaşan endüstri merkezlerinde ve kalabalık şehirlerde köy yaşantılarının henüz muhafaza edildiği (gecekondular) bölgelere rastlanabileceği gibi, köy hayatından şehir hayatına geçişi tem­sil eden gruplara ve bundan başka tamamen şehirleşmiş toplu­luklara da rastlamak kabildir.

Bu tip ünitelere bilhassa Türkiye gibi bir düzenden başka bir düzene geçme oluşumu içinde olan memleketlerde daha çok rastlıyoruz. Aslında köy ile şehri birbirinden bıçakla keser gibi ayırmak ve ayrı ayrı mütalea etmek yanlış bir davranış olur. Çün­kü en eski ve kendi içinde düzenlenmiş şehirlerde dahi köyün etkilerini görmek kabildir. Köy ile şehir, endüstri ile tarım ara­sındaki ilişki Dünyanın hiç bir yerinde tam olarak koparılamamış ve bu üniteler arasındaki karşılıklı alışveriş sıfıra indirile­memiştir.

Bundan dolayı biri gittikçe büzüşen ve küçülen ve diğeri ise serpilip gelişen köy ve şehir anlamları kullanılırken temelde müşterek olan birçok niteliğin de mevcudiyeti akıldan çıkarıl­mamalıdır. Buhar gücü kullanılmaya başlanılmadan önce bir milyon insanın bir araya gelip beraberce yaşayabileceklerini dü­şünmek gerçekten güç bir işti. Bugün ise üç beş milyon insanın bütün ihtiyaçlarının aksamadan karşılanabildiği kalabalık şehir­lerin sayısı az değildir. Bu şehirlerde yaşayan insanlar işlerine otomobiller, otobüsler, trenler ve tramvaylarla taşınmakta, ula­şım vasıtaları yer üstü kadar yerin altına oyulmuş geçitlerden de faydalanmaktadırlar. Çocuklar gökdelenlerin arasında günde birkaç saat güneş alan yeşil sahalarda, evcil hayvanlarla oyna­ma mutluluğunu tatmadan yetişiyor ve gelişiyorlar. Bu çocukla­rın oynadıkları bütün oyuncaklar basit makinelerden ibarettir. Bir oyuncak otomobil, konuşan bebek, evin salonuna döşenen raylar üzerinde hareket ederek çocuğu eğlendiren oyuncak tren kırılıp parçalanacak olursa birtakım çarklar, yaylar ve vidalar­dan ibaret olduğu görülür.

İşte bu ortam içinde yetişen şehirli çocuk, köyde yetişen ço­cuktan çok farklı bir anlayışa sahip olmaktadır. Köyde yetişen kazandığı tecrübe ve çevresi ile kurduğu ilişkiler bakımından «İnsan insanın dostudur» anlayışına uyarlı bir ortamda gelişir­ken mekanik araçlarla oynayan ve güneşin doğuşunu bir gök­delenin 53 üncü katından seyreden çocuk «İnsan İnsanın Kurdu veya Düşmanıdır» inancı ile yetişmektedir.

Şehrin gürültülü ha­yatı ile bu çocuğun çevresinde olup bitenler onu başlangıçtan itibaren mücadeleci bir yaratık haline getirir. Böyle olmasına rağmen insanın yapısında ve çatısında mevcut olan doğanın ku­cağında yaşama eğilimi yorgun şehirlide de zamanla kendini göstermekte ve büyük şehirlerde emeklilik çağını idrak etmiş ve­ya bu çağa yaklaşmış olanlar artık bir köy kulübesinde ve tabi­atın kucağında sakin bir hayat sürmeyi en çok özledikleri bir rüya haline getirmişlerdir. Bu rüyayı gerçekleştirmek isteyen şe­hirliler ise kısa bir süre sonra köyde de yaşamanın mümkün ol­madığını fark eder ve tekrar kalabalık şehrin gürültülü ortamına dönerler.

İnsanı şaşkın ve ne istediğini iyi bilmez bir yaratık haline getirmiş bulunan endüstri devrimi kendisi ile birlikte sa­yısız problem getirmiştir. Bir arada, hızlı ve streslerle dolu bir hayat yaşamanın sebep olduğu «Sivilizasyon Hastalıkları» tıp otoritelerini en çok meşgul eden konu haline gelmiş bulunuyor. Kalb ve damar hastalıkları, çocuk felci, kanser şehirde yaşama ve anormal yiyeceklerle beslenmenin ortaya çıkardığı problem­ler olarak kabul edilebiliyor. Ruh ve sinir hastalıkları ile yor­gunluk ve çöküntülerin sebep olduğu tahribat, içme suyu temiz olmadığı için hastalıklara maruz bulunan köy ünitesindeki tah­ribattan daha az değildir. Gürültü, her gün ve her dakika çözüm­lenmesi güç bir mesele ile karşı karşıya gelme zorunluğu şehir­liyi müzmin bir hastalık gibi törpülemektedir. Şehirde yaşayan­lar gece hayatı, alkol ve tütün ile diğer kötü alışkanlıklardan, köylerde yaşayanlara nazaran daha çok zarar görürler.

Böyle olmasına rağmen insanlar devamlı olarak şehre akmak­tadırlar. Şehrin yorucu ve insanı kendinden uzaklaştırıcı hayatı, köyde yaşayanı kendine çekmektedir.

Asırlarca önce Mısır’da Safo isimli bir fahişenin insanları birbirine kattığı günlerde ku­zeye doğru seyahat eden bir rahip, bir gece bir manastıra misa­fir olduğunda etrafına halkalanan ve İskenderiye’de olup biten­leri öğrenmek isteyen din adamlarına, büyük şehrin iğrenç ha­yatını dilinin döndüğü kadar anlatmaya çalışmış ve fahişelerin erkekler ile sokaklarda buluştuklarım tiksinerek anlatmıştır.

Bu iğrenç yaşantıyı tiksinti ile takip eden rahipler gece odalarına çekildikten sonra uzun uzun düşünüp kararlarını vermiş bulu­nuyorlardı. Ertesi gün manastırı terk edecek olan kuzey yolcusu, manastırda allahaısmarladık diyecek tek rahip bulamamıştı. Çünkü rahiplerin hepsi, bir gece önce tiksinerek izledikleri olay­ların sokaklarda cereyan ettiği İskenderiye’ye bir an önce ulaş­mak için manastırı terk etmiş ve kuzeyden güneye doğru yol almaya başlamışlardı. (Şimdi bu hikayeler TV kanallarında paparazzi şeklinde sunuluyor.)

Düşünen ve bilen adam şehirdeki yaşantı­yı beğenmemekte ve ondan kaçma çarelerini aramaktadır. Fakat manastırlardaki rahipler ile köylerde yaşayan bilinçsiz insanlar şehrin hikâyelerini dinleye dinleye, yenemeyecekleri bir özlemin içine düşer ve kendilerini insanı öğüten bu değirmenin taşları arasına atarlar. Sokaklarından altın toplayacaklarını sandıkları şehirlerde ise onları bir sıra mutsuz olay beklemektedir. Şehirden köye giden insan bir süre sonra tekrar şehre dönebildiği halde, köyden şehre gelen artık geri dönememektedir. Mutsuz yaşantı­sını böylece devam ettirerek köyle şehir arasındaki köprünün te­meline atılmış bir moloz olarak kalan ve hayatını böylece yitiren milyonlara Dünyanın her yerinde rastlamak kabildir.

Bu güçlü akım 1910- 1957 yılları arasında yalnız Birleşik Amerika’da 12 milyon insanın köyden şehre göç etmesine sebep olmuş bulunu­yor.

 İngiltere’de 1881 yılı ile 1951 yılları arasında köylerdeki insangücü, % 13’den, % 5’e ve 1955 de ise °/o 4,5’a kadar düşmüştür. Bir anlama tarımsal üretimi etkilemesi gereken köydeki insan gücünde azalış, Amerika Birleşik Devletlerinde ve İngiltere’de koşulları değiştirememiştir. Tarımın makineleştirilmiş ve mo­dernize edilmiş bulunması üretgenliği (prodüktivite) artırmış ol­duğundan, bu iki ileri ülke, artan nüfusun da yiyecek ihtiyacını daha mükemmel bir standarda göre karşılama imkânına ulaş­mış bulunuyorlar. Birleşik Amerika’da bir tarım işçisi kendisin­den başka 25 – 30 insanı doyurabilecek kadar besin maddesi üretebildiğinden köy nüfusundaki azalış bu toplumu etkilememiştir. Fakat Türkiye’mizde ve bizim koşullarımız altında bulunan diğer ülkelerde köyde çalışan üç insan, şehirde yaşayan bir insanı bi­le doyuramadığından, bu insanların da köyü terk edip büyük şehre göç etmeleri hayatî bir önem taşır.

Teknik bakımdan ileri ülkeler şu günlerde insanın toprakla ilişkisini tamamen koparacak çalışmalar yapıyorlar. Buhar ve elektrik gücü ile köyde yaşayanların büyük bir çoğunluğunu bü­yük şehirlere çekebilmiş olan insanoğlu, atom enerjisini kullan­maya başladıktan sonra sentez yolu ile yiyecek maddeleri hazırlamayı ve güneşten Dünyamıza akan enerjiyi sun’î araçlarla depo ederek, bitkileri aradan çıkarmayı düşünmektedir. Bitki­ler güneşten Dünyaya gelen enerji ünitelerini karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerin moleküllerini içine hapsederek insana gı­da maddeleri aracılığı ile aktarma etmektedirler.

Ayni şeyi yapabilen bir sistemin kurulması bitkileri ve hay­vansal yiyecekleri de lüzumsuz hale getirecek ve belki bir gün endüstri merkezlerinde sentez yoluyla yiyecek yapan tesisler de kurulacaktır. Fakat insana şimdilik bir Jule Verne hikâyesi gibi gelen bu ihtimaller üzerinde durmak istemiyoruz. XX nci asrın sonuna yaklaşmakta olan insan henüz topraktan koparılamamıştır. Feza yolculuğuna çıkan astronotlar bile beraberlerinde top­rakta yetiştirilmiş yiyecekler bulundurmakta ve bununla beslen­mektedirler. Gökdelenlerin 53 üncü katındaki çocuklar her sa­bah bir ineğin memesinden sağılmış süt ile karınlarını doyuru­yorlar. Bu yiyecekleri üretmek ve büyük şehrin doymak bilmez ağzına ulaştırmak için bugün bile milyonlarca insanın köylerde yaşaması ve toprakla güreşmesi gerekiyor. Toprak insanların süt anası olarak durumunu tarihten önceki çağda olduğu gibi muhafaza etmekte, topraktan gelmeyen yiyecekler ve yiyeceklere renk, koku ve lezzeti artırmak için katılan kimyasal maddelerle beslenenler cezalandırılmaktadır. Kanserogen (kanser yapıcı) et­kileri olduğu anlaşılan bu cins maddeler Dünyanın her yerinde kanunlarla yasaklanmışlardır. İnsan yaşamak, çalışmak ve sağlı­ğını korumak için gene toprakta yetiştirilen bitkisel yiyeceklerle, hayvandan elde edilen besinlere muhtaç bulunuyor. Tabiat ana bu noktada gayet kıskanç davranmakta ve onları insafsızca ce­zalandırmaktadır. Bundan dolayı biz bu gerçeğe uygun olarak hareket etmek ve ayaklarımızın altındaki toprakla ilişkilerimizi dikkate alarak yeni bir düzen kurmak durumunda bulunuyo­ruz. Topraktan ve doğadan tüm olarak kopamamış olan insanın şehirlerde toplanarak köyleri tamamen boşaltması nasıl olsa mümkün olamayacak ve mevcut nizamı değiştirene kadar bir kısım insanın şehirde yaşaması için bir kısım insanın da köyde bulunması gerekecektir. Tekniğin geliştirilmesi ve tarımın mekanizasyonu İngiltere ve Birleşik Amerika’da olduğu gibi üretimi etkilemeden köyde yaşayan nüfusun azaltılmasına yararlı bir ortam hazırlamakta ise de ayni şeyleri geri kalmış ülkelerde ve örneğin Türkiye’de hızla uygulamak toplumun geleceği bakımın­dan çok tehlikeli ve yanlış bir uygulama olabilir.

Köyden şehre akın, bir anlamı ile de tarım kesiminden en­düstri kesimine kayma demektir. Teknolojideki hızlı gelişmeler büyük şehirlerde yaşayan ve endüstriden para kazanan kişileri zengin insanlar haline getirmiş bulunuyor. Köyde yaşayanın bir yılda kazanamadığını şehirli bazen bir günde kazanabilmekte ve bunu bir günde harcayıp başka bir kazancın peşine düşmek­tedir. Köydeki ise az kazanıp az harcamaktan ibaret tutucu bir yaşantıyı sürdürme durumundadır. Buna rağmen şehirde ya­şayan kadar yorulur ve bazen daha çok yorulması gerekir.

Aslında bütün insanlar başka bir insana hizmet etmek için yaratılmışlardır. Bu emek alışverişi adil olursa, bizim belirli bir düzen içinde yaşamamıza yardımcı olur. Köyde yaşayanlar ağır hizmet koşulları içinde, şehirlinin yiyecek ve ilkel madde ihti­yacını karşılarken, endüstri merkezlerinde yaşayanlar kendile­rini pek yormadan makineleri hizmete sokarak imal ettikleri ba­zı araç ve gereçlerle köylüye ve şehirde yaşayan diğer kişilere hizmet etmekte ve fakat bu hizmetleri karşılığı daha çok kazanç sağlamaktadırlar. Sonucun böyle oluşunda şehirlerin yalnız bir endüstriel üretim merkezi olmakla kalmayıp, yetkileri elinde bu­lunduran yönetici gurupların da barındıkları merkezler oluşu­nun etkisi büyüktür. Bu merkezlerde yöneticiler ile üreticiler arasında kurulmuş olan ilişkiler ve dostluklar ticarî operasyon­larla köylünün elindekinin ucuz alınmasına ve köylüye satılan­ların da yüksek fiyatlarla satılmasına yardımcı olmaktadır. Pa­ranın şehirlerde birikmiş olması ile tesislerin şehirlerde oluşu, şehrin köy üzerindeki hegemonyasını devam ettirmesi bakımın­dan iş adamlarına yardımcı olur. Üniversiteler, okullar, sanat ve ticaret merkezleri hep büyük şehirlerde kümelenmiş ve endüstri ile yakın ilişkiler kurmuşlardır. Dostluklar halinde gelişen bu ilişkiler daha sonra şehrin köy üzerindeki baskısını artırmak için etkili bir araç olarak kullanılacaktır.

Sayıları gittikçe çoğalan büyük şehirlerin gittikçe kalabalık­laşan halkını sayıları ve nüfusu hergün biraz daha azalan ve eko­nomik gücü zayıflayan köy üniteleri sırtından ilânihaye geçindir­mek kabil değildir. Bunun bir limiti ve bir sınırı olması gere­kir. Çünkü büyük şehir bir taraftan endüstrisinin mamullerini satmak ve bir taraftan da topraktan yetiştirilecek olan ürünlere olan ihtiyacını karşılamak için köy ünitesini iki yönlü bir yü­zey üzerinde mütemadiyen istismar etmektedir. Alırken ve sa­tarken daima zarara uğrayan köylü, zamanı gelince bu yaşama düzenine tahammül edemez hale gelmekte ve biraz açıkgöz olan­ları köyü terk ederek, büyük şehirlere ve hatta yabancı ülkelerin büyük şehirlerine kadar kaçmaktadırlar.

Oradaki hayatı tanıdıktan sonra da bu insanı tekrar köye döndürmek artık mümkün olmadığından tüketici gurup bir kişi fazlalaşmış ve üretici güç ise belirli bir nisbete göre azalmış bu­lunuyor. İşte bütün mesele burada düğümlenmekte ve şehir ile köy arasındaki dengeyi sağlayacak yeni bir düzenin düşünülme­si bundan dolayı gerekmektedir. Bu akımın böylece devamı ha­linde çok garip bir durumun ortaya çıkacağı aşikârdır.

Nüfusu 50 milyonu aşkın büyük şehirlerin kurulması ve bu şehirlerde is­kân, trafik, beslenme gibi meselelerin çözümlenmesi belki müm­kün olabilir. İnsanlar teknik olanaklarını harekete getirerek yer altında 20 katlı metrolar yapıp trafik meselesini böyle çözüm­leyebilirler. 300 katlı binalarda yüzbinlerce insanın barındırılma­sı ve hergün işine ulaştırılması belki kabildir. Fakat böylece üre­tilen endüstriel ürünlerin üstün kârlar sağlamak suretiyle satı­labileceği binlerce köy ünitesi düşünmek ve bu köylerin 50 mil­yon insanın yiyecek ihtiyacını karşılayabilecek bir çalışma düze­ni içinde bulunacağını farzetmek gülünç olur. Bu noktada biraz durup, bu işin nereye varacağını ve bütün Dünyaya sirayet etmiş olan şehirleşme eğilimini toplumun çıkarlarına uyarlı bir şekil­de nasıl önleyebileceğimizi düşünmemiz gerekiyor, işte AGRİNDUS anlayışı bu ihtiyaçtan doğmuştur. Bir taraftan köy ile şe­hir bir taraftan tarım ile endüstri arasındaki dengenin tesisi za­rureti bizi şehir ile köy ve tarım ile endüstri arasında statik bir birey üzerinde düşünmeye zorluyor. Bu bireyin kurulması ve iş­letilmesi zora dayalı olmamalı ve insanlar bu ünite içinde mutlu ayni zamanda yaradılışımıza uygun bir hayat sürebilmelidirler. işler sıkışınca şehirlerde yaşayanları süngü ile apartmanlarından çıkarıp, köylerde kurulacak kulübelere yerleştiremeyeceğimize, tırnakları ve saçları boyalı bir sekreter hanımı köye gidip tar­hana hazırlamaya zorlayamayacağımıza göre, Türkiye’nin şu kritik devresi içinde bazı tedbirler alınabileceğini düşünüyoruz. Bu kitap Haim Halperin’in AGRÎNDUS isimli kitabı esas alınarak ve Türkiye gerçekleri düşünülmek suretiyle bu temel anlayış içinde kaleme alınmıştır. (Şimdi yeni çıkan kanunlarla köyler şehrin mahalleleri oldular.)

TARIM ENDÜSTRİ DENGESİNDE KÖY VE ŞEHİR

Bütün Dünyada köy ile şehir arasındaki denge tehlikeli bir şekilde sarsılırken, tarım kesimi ile endüstri ve hiz­metler kesimi arasındaki denge de sarsılmış bulunmaktadır. Tek­nolojide ilerlemiş olan Birleşik Amerika ve İngiltere gibi ülke­ler bu denge sarsıntısını, prodüktiviteyi etkileyen araç ve gereçleri hizmete sokarak atlatabilmiş iseler de, Türkiye’mizin de dâhil bu­lunduğu birçok geri kalmış ülke bu iki kesim arasındaki denge­sizliğin zararlarım görmüş bulunuyorlar. Bir tarım ülkesi olarak tanımlanan Türkiye’mizde insanların köyden büyük şehirlere kaç­mış olmaları artık ekmeğimizin, yağımızın, ilkokullardaki çocuk­larımıza verilen sütün, yabancıdan sağlanmasını gerektirmiştir.Büyük şehirlerde yaşayan tüketici guruplar, köy üzerindeki bas­kılarını büsbütün artırdıklarından köyden şehre ve hatta Türk köyünden batı Avrupa’nın endüstri merkezlerine korkunç bir akın başlamış ve köyler boşalmıştır. Tarım kesiminden kaçıp, endüstri ve hizmetler kesimlerinde yaşama olanağı arayan bu insanların büyük şehir çevresinde gecekondularda yumaklandık­larını görüyoruz. Çünkü endüstri ve hizmet kesimleri, tarımdan kaçanları absorbe edecek şekilde cihazlanmamış ve bunlara iş sahası hazırlayamamıştır. Endüstrinin böylece gelişememesinde şüphesiz köyden ibaret olan pazarın satın alma gücünün zayıf oluşu ile hergün biraz daha zayıflamakta oluşunun da büyük bir yeri vardır.

İş böyle olunca Türk köyünün besleyemediği, büyük şehirler halkını borçlanarak alınan yiyecek maddeleri ile besle­mek ve satılacak bir şeyimiz olmadığından ve endüstrimiz dış ül­kelere satış yapamadığından insangücünü satmak, yahut da din­lenmek için Türkiye’ye gelecek üç beş turistin bırakacağı birkaç dolara bel bağlamak durumunda kalıyoruz.

Yabancı sermaye kendi köylüsüne satamadığı endüstriel ürünleri de Türk köyün­de pazara çıkardığından, köyün kaynakları bu suretle yabancı ülkelerin hizmetine girmektedir. Türk tarımı ile yerli endüstri­nin arasına girmiş olan yabancı sermaye alım ve satış safhaların­da sağlanan çıkarları iki ünitenin de elinden alarak kendi ka­sasına aktardığı için Türk köyündeki bunalım artık büyük şe­hirlerde de kendini göstermeye başlamış ve bu bir siyasî uyuş­mazlık yaratmış bulunuyor. Çıkar guruplarının siyasî örgütlere sızıp, çıkarlarını bu yoldan devam ettirmeye çabalamalarının da gerçek sebebi budur. Bozulan dengenin belirli bir gurubun çıka­rını engellemeden ve yabancı sermayenin çıkarlarını da koru­mak suretiyle denge haline getirilmesi gerçekten güç ve sun’î baskıları gerektiren bir yönetim şeklidir. Bize kalırsa Türkiye’­nin asıl meselesi de budur.

XIX uncu asırda İngiltere ve Birleşik Amerika gibi ülkeleri etkileyen büyük şehirlere akın cereyanı İkinci Dünya Savaşın­dan sonra geri kalmış ülkeleri de etkisi altına aldığı için, geri ülkeler bu hareketin daha önce başladığı ekonomileri endüstri ile güçleşmiş ülkelerin iktisaden sömürdükleri bölgeler haline gelmiş bulunuyorlar. Millî gelirin ve millî prodüktivitenin düşük olduğu geri ülkelerde sömürülebilecek kaynaklar doğal kaynak­lar ile bu ülkeler insanının emeğinden ibaret kalmaktadır. Orta Doğu ülkelerinden birçoğu sahip oldukları petrol kaynakları ile ileri ülkenin sömürme arzusuna cevap verirken, Türkiye ve ko­şulları bize benzeyen ülkelerde, köyde yaşayanlar yabancıların sömürücü davranışlarını tatmin edebilecek bir sömürme aracı olamamakta ve buna konu teşkil ettiklerinde büsbütün zayıfla­maktadırlar. Türkiye’de köy ünitesi endüstri ile uzaktan veya yakından ilişkisi olmayan tam bir tarım ünitesidir. Bu ünitenin yetiştirdiği mahdut sayıdaki tarım ürünlerinden pek mahdut bir kısmı ihraç mevzuudur.

Tütün, pamuk, fındık, incir, üzüm, zeytinyağı, afyon gibi parmakla sayılabilecek kadar az toprak ürünü büyük şehirlerde yaşayan iş örgütlerinin aracılığı ile yabancı ülkeye aktarıldığı zaman kazancın önemli bir kısmı şehirde tutulmuş ve pek sınır­lı bir kısmı köye aktarılmış olur.

Buna karşılık yabancılar ve şehirde yaşayanlar tarafından köye sokulan ve köyde satılan ihtiyaç maddelerinin çeşit ve mik­tarı hergün biraz daha artmaktadır. Eskiden köyden şehire akan ve köy ünitesinin şehirden para kazanmasına yardım eden ye­meklik yağlar, bugün margarin halinde endüstri merkezlerin­den köye akmaktadır. Aslında ilkel maddesi, tesisleri ve serma­yenin önemli bir kısmı yabancıya ait olan bu çeşit yağlar karşı­lığı köylünün ödediği para şehirde de kalmamakta ve bunun bir kısmı da yabancı ülkelere transfer edilmekte, bir daha köye dön­memektedir. Artık bir ihtiyaç haline gelmiş olan transistörlü radyolar, lâstik ayakkabılar, ilâç, yabancı gazozlar, plastik eşya ve bütün tüketim maddeleri ile şehirli ve yabancı ortakları kö­yün gelirine el koymuştur. Buna karşılık köylünün şehirliye ve yabancıya satabileceği tarımsal ürünlerin miktar ve kaliteleri köyün ihtiyaçlarını karşılama bakımından yeterli kabul edileme­yecek bir seviyeye düşmüş bulunuyor. Şu halde Türkiye’deki ta­rım endüstri dengesi başta yabancı sermaye olmak üzere şe­hirlinin bencil davranışları ile ve hızlı bir tempo ile bozulmuş, tashihi hayli güç bir ortama girmiştir. Şehirden köye satılan en­düstri ürünleri, köydeki tarımsal üretimi artıracak ve bu su­retle köyden şehre satılan ürünlerin miktar ve kalitesini köy lehine düzenleyerek kazancı artıracak maddeler olsaydı denge bu kadar ciddî bir şekilde bozulmayacaktı. Kurtuluş savaşını iz­leyen ilk yıllarda ekonomimiz çok fakir ve güçsüz olmasına rağ­men tarım endüstri dengesi başarı ile korunmuştur. Yabancı müdahalenin bu dereceye varmamış olması dolayısıyla köyle şe­hir arasındaki ilişkiler belirli kalıpların dışına taşamamıştı. Köy­lü pazara yağ, yoğurt, yumurta ve ürettiği toprak ürünlerini ge­tirir, bunlar karşılığı edindiği para ile de kasabadaki ilkel en­düstrinin kendisi için hazırladığı temel ihtiyaç maddelerini sa­tın alırdı. O tarihlerde endüstrinin bugünkü gibi güç kazanma­mış olması ve bilhassa yabancı müdahalenin mevcut olmayışı paranın çoğunlukla köyde birikmesine ve köy halkının ilkel bir hayat yaşamalarına karşılık satın alma gücünün üstün kalması­na sebep oluyordu.

Daha sonra Cumhuriyet hükümetlerinin kurduğu millî en­düstri incelenecek olursa bunların çoğunlukla köy halkının vaz­geçilmez temel ihtiyaçlarını karşılamaya yöneldiği ve ilkel mad­delerin çoğunu da köyden satın aldığı görülecektir Sümerbank’ın kurduğu tekstil endüstrisi pamuk ile yapağısını köyden almış ve ona kumaş satmıştır. Ayni kuruluş ayakkabı ve deri eşya yapı­mında kullandığı deriyi gene köylüden almaktaydı. Şeker en­düstrisi köylüden pancar almış ve köylüye şeker satmıştır. Üç örnekle anlatılmaya çalışılan köy ve endüstri ilişkileri şehrin köyü kıyasıya sömürmesine elverişli değildir.

Bugün ise şehir köyden fazla birşey almamakta ve köye pek çok şey satmaktadır. İşin fenası köye satılan ihtiyaç maddeleri­nin büyük bir çoğunluğu da yabandan gelmekte ve köyden çıkan paranın gerçekten önemli bir kısmı bir daha geri gelmemek üze­re köyü terk etmektedir. Lâstik, plastik, margarin, gazoz, radyo ve köye mal olmaya başlayan birçok rahat yaşama aracı bu oluşuma örnek olarak gösterilebilirler. Artık köye de girmiş olan naylon giyim eşyalarının çoğunlukla yabandan geldiğini ve bunu imal etmek için köylüden birşey alınmadığını biliyoruz. Soya yağını margarin halinde köylüye satıp yedirenler, onun elindeki zeytinyağlarını satın almamakta ve başka ülkelere ihracını da kısıtlamaktadırlar. Bu şartlar altında köylü, köyden şehire göç etmekten başka çare bulamamakta ve şehire geldiği zaman da işsizlik yakasına yapışmaktadır. Şehirde bir gecekondu kurup geçinme imkânları hazırlayamayanların yapacakları tek iş bir çaresini bulup Türkiye’den çıkmak ve kendini sömüren yabancı endüstrinin hizmetine girmek oluyor. Halbuki tarım endüstri dengesini tesis suretiyle köylüyü köyünde mutlu kılmak ve onu yaşadığı toprağa bağlamak pek mümkündür. Bu düşünüş tarzı­nın iyi örneklerini vermiş olan toplumları incelemek suretiyle fikri tesbite çalışalım. .

Çeşitli Dünya ülkelerinde tarımsal gelirin endüstriye intikal eden miktarlarını aşağıdaki tablo bize açık bir şekilde göster­mektedir.

Görüldüğü gibi İngiliz endüstrisi üretimini tarım kesiminin ihtiyaçlarına yönetmiş ve bu kesimde üretimi etkileyecek araç ve gereç imalini ön plâna almış olduğu için tarımdan dolayısıyla köyden endüstriye intihal eden gelir tüm tarım gelirinin ya­rısına kadar yükselmiş bulunuyor. Bu sayede şehirler kendileri­ni besleyecek olan köy ünitelerini kuvvetlendirmiş ve onları güç­lü alıcılar haline getirmiş bulunuyorlar. Buna karşılık millî en­düstrisi tarım kesiminin dolayısıyla köyün ihtiyaçlarına yönel­memiş bulunan Yugoslavya, İspanya ve Yunanistan’da endüstri kö­ye çok az şey satabilmekte ve üretgenlik bundan dolayı artırıl­madığından köy üniteleri fakir pazarlar halinde kalmaktadırlar. Bu takdirde köy kendi endüstrisinin sağlayamadığı traktör ve eker biçer gibi diğer tarım âletleri ile ihtiyaçlarını yabancı en­düstrilerden sağlama yoluna gitmeye ve günden güne fakirleşme­ye mahkûmdur. Türkiye’deki endüstrinin durumu da aynen İs­panya, Yugoslavya ve Yunanistan’daki gibidir. Köylünün eline ge­çen paranın büyük bir kısmı endüstriye yatırıldığı halde, bu en­düstri tam manasıyla millî olmadığından paranın önemli bir kısmı dışarı kaçar. Tarımsal üretimi etkileyecek olan taşıtlar, traktör, ziraat ilâçları ve köylünün şahsî ihtiyaçları için ödenen para ise çoğunlukla dışarı gitmektedir.

Dengesizliği besleyen ve artıran bu durumu millî endüstri­mizi yurt gerçeklerine ve köy ihtiyaçlarına yönetmekle tashih edebiliriz. Fakat bu husus bugüne kadar düşünülmemiş ve en­düstri nerede fazla kazanç varsa o kesime akmıştır. Şehirde yaşa­yanların köyden şehire gelen parayı ölü yatırımlar halinde lüks konutlar yapımı için harcamış olmaları yanında ekserisi ithal konusu olan konfor vasıtalarına yatırmış olmaları, köyün parası­nın dışarıya kaçmasına ve köylünün her gün biraz daha fakirleş­mesine sebep olmuştur.

Şehirde yaşayanlar kendi aralarında yürüttükleri alış veriş, banka ve faiz gelirleri, komisyonlar ile mutluluklarını sürdürme­ye çalışmışlar, bu durum onları bir süre sonra yabancı serma­yenin oyuncağı haline getirmiştir.

Köyden şehire akının yapıcı sebebi köyün fakirliğidir. Hiz­met kesiminde görev almış kalabalık bir memur kitlesi ile di­ğer hizmetleri yürütenler aldıkları ücret ile optimal şartları sağ­layamadıkları halde şehri terketmek ve köye giderek üretim işle­rinde görev almak istememektedirler. Böyle bir ortamda yaban­cı şirketler şehirli aracılığı ile Türk köyünü sömürmeye devam etmektedirler. Bu sömürme devam ettiği sürece köyden şehire akın durdurulamayacak ve bir süre sonra da şehirde yaşamak bir cehennem azabı haline gelecektir. Yiyecek maddeleri ile kö­yün sağladığı ihtiyaç maddelerinin alabildiğine pahalılaşması ve buna rağmen köylünün eline yeterli miktarda para geçmeyişi, köyün üretim takatinin düşük ve şehirlerde karargâh kurmuş olan aracı gurupların astronomik çıkarlar sağlamakta oluşları ile izah edilebilir. Türkiye bugünkü hali ile bu akımı durdura­cak bir tedbir almış değildir. Filhakika bu konuda bilgi sahibi olan ileri ülkelerde de köyden şehire akın eğilimini durdurmak kolay olmamıştır. Birleşmiş Milletlerin bir ihtisas organı olan Milletlerarası Çalışma Ofisi (ILO) durumu şöyle özetliyor:

       …………..Tarım kesiminin dışındaki kesimlere kayma bütün Dün­yada dikkati çeken bir eğilim haline gelmiş bulunu­yor. Emek artık toprağı terk etmektedir. Bütün ül­kelerde üretimde kullanılan tüm insan gücü içinde, tarıma tahsis edilen miktarın her yıl biraz daha azal­dığına şahit oluyoruz. Fransa’da bir aşıra yaklaşık bir süreden beri tarım kesimindeki insan gücünde azalma müşahede edilmektedir.

Avustralya’da bu cereyan 1930 da başlamış ve Kanada, Danimarka, Almanya, Norveç’e de sirayet etmiştir. Bilhassa son yirmi yıl içinde azalma hayli hızlı olmuştur.

Tarım kesimini terk edip diğer kesimlerde görev almış olan kişilere neden dolayı tarımı terk ettikleri sorulduğunda değişik cevaplar alınmaktadır. Gerçek sebebi öğrenmek için çeşitli ülkelerde araştırmalar yapılmıştır. Genel olarak tarımı terekedenler daha fazla ücret sağlamaktadırlar. Bunlar iliştikleri yeni kesimde daha az çalışarak, daha çok kazanma, daha rahat bir hayat sürme, eğitim, nakil vasıtalarından faydalanma olanağına kavuşuyorlar. Daha küçük bir evde daha mutlu ve daha emniyetli bir hayat sürü­yorlar.

(ILO, Why Labour Leaves the Land, Geneva, 1960)

İfadelere dayanılarak yapılan araştırmalar bilimsel yoldan değerlendirilince tarım kesimi dışında sağlanan izafi gelirin yük­sek ve iş bulma imkânlarının açık olması iki yapıcı sebep olarak ortaya çıkmaktadır. Bu iki ciddi sebep gelecek yıllarda da etki­sini devam ettirecek olursa köy ünitesinin tamamen silinmesin­den korkulmaktadır. Gerçekten ileri endüstri ülkelerinde her gün biraz daha gelişen endüstri merkezlerinin hudutları birbirine ka­rışmaya ve köyler kaybolmaya başlamıştır. Geri kalmış ülke kö­yünü, pazar edinen bu güçlü endüstrilerin kendi köy ünitelerini yok etmeyi göze almış olmaları şüphesiz yanlış bir davranıştır. Çünkü bugün mamullerini geri kalmış ülkelere pahalı fiyatlarla satıp, onların tarımsal ürünlerini yok bahasına alabilen bu güç­lü ekonomiler, geri ülkelerin uyanıp millî endüstrilerini kurma­ları halinde pazar olanağından mahrum kalabilirler. Bu takdir­de üretim artığı haline gelecek olan endüstri ürünleri için satış imkânı bulmak ve kendi halklarını doyuracak miktarda yiyecek maddesi satın almak gerçekten güç olacaktır.

Yakın bir gelecekte endüstri yiyecek maddelerini de sentez yoluyla imal edip insanın toprakla ilişkisini tamamen kesemeyeceğine göre, ileri ülkeler arasındaki endüstri rekabetinin onları meçhul bir istikamete götürdüğünü daha şimdiden söyleyebili­riz. Açlığın tehdidi altına girmiş olan Dünyada yiyecek maddele­ri her gün biraz daha önem kazanmakta ve başta Amerika ol­mak üzere bütün endüstri ülkelerinin geri kalmış ülkeleri en­düstrileşmekten vazgeçerek tarıma önem verme bakımından teş­vik etmeleri tehlikenin sezildiğini göstermektedir.

Bu suretle önce kazanç hırsı ile işe girişen endüstri ülkele­rinin bozduğu Dünya çapındaki tarım endüstri dengesi yeniden tesis edilmeye çalışılmaktadır. Fakat Hindistan’da başlayan aç­lık, üretim olanağından mahrum ve tembelliğe alışmış milyonla­rın tutumu bunun kolay bir iş olmayacağım gösteriyor. Artık insanlar rahat bir ömür sürmek ve büyük şehirlerde yorulma­dan yaşamak istemektedirler. Bunları tekrar köylere göndere­rek karasapanın başına geçirmek ve üretime zorlamak kolay bir iş değildir. Büyük şehrin bunalmış genç kuşakları, yaşama ola­nakları daraldığında «Asî gençler» olarak ortaya çıkmakta ve yeni bir problem teşkil etmektedirler. Ahlâkın bozulması, ku­mar ve fuhuşun gelişmesi, uyuşturucu madde iptilâsı, insanları köyden şehre çektikten sonra onları olanaksız olarak kendi ha­line terk etmenin acı sonuçları halindedir, işler böyle bir nokta­ya gelince genel olarak bir savaş beklenir. Fakat politikacıların gayretleri ile savaşlar da önlenmiş olduğu için bunalım her ge­çen gün etkilerini biraz daha artırıyor. Köyler bomboş ve şehir­ler ise lüzumundan fazla kalabalık, bu iki ünite arasındaki den­ge tarihte görülmemiş bir kalıba göre bozulmuş bulunuyor.

Dengeyi kurabilmek için şehirle köy arasında ve hem tarımsal hem de endüstriel karakter gösteren yeni bir ünitenin yara­tılması gerekmektedir. Bu ünite hem tarım ve hem de endüstri karakterini taşıyacak, köy ile şehir arasında bir köprü vazifesi görecektir. Bu küçük ünite içinde tarım endüstri dengesini kur­mak ve iki kesim arasındaki gelir dağılışını tanzim çok daha kolay ve iyi plânlandığı takdirde sonuçlan bakımından da uyar­lı bir uygulama olur.

MORAL ZORUNLUKLAR:

Çağımızda toplumları tehdidi altına almış olan ters ge­lişmeler, ekonomik yönleri kuvvetli olan endüstrileşmiş toplumların, geri kalmış tarımsal topluluklar üzerine yapageldikleri baskının artmış olmasından ibaret değildir. Şehirleşmeye pa­ralel olarak kalabalık merkezlerde ahlâk ve insanlar arasındaki ilişki de bozulmakta mutsuzluğu artıran önemli bir etken haline gelmektedir. Halperin büyük şehrin moral çöküntüsünü elle tu­tulur gözle görülür bir örnekle tanımlama bakımından bize yar­dım için köyde ve şehirde yapılmakta olan ölüm merasimlerini örnek alıyor. Gerçekten Ankara ve İstanbul ile İzmir gibi kala­balık şehirlerde insanlar en yakın arkadaşlarının bile ölüm ha­berlerini gazetelerden okumakta ve bazen işi olduğu için yıllar­ca dostluk ettiği bir arkadaşına son görevini de yapamamakta­dır. Ankara’da yaşayanlar «Hacı Bayram» camiinde yapılan ce­naze merasimlerinde büyük bir çoğunluğun ölüyü Anafartalar caddesine kadar takip ettikten sonra ortadan kaybolduklarını ve işlerinin başına döndüklerini bilirler.

Cenaze merasimlerinin tenha veya kalabalık oluşu, ölü ile yaşayanlar arasındaki sevgi ve bağlantıdan çok, ölünün geride kalan aile fertlerinin malî ve politik nüfuzu ile alâkalıdır.

Ünlü kişilerin yaşlı anaları öldüğü zaman camilerin kapısı kum gibi insanla dolduğu halde, bazen topluma büyük hizmetler yapmış olan kişiler mezara kadar üç dört arkadaşı tarafından götürü­lürler.

Köyde olaylar böyle cereyan etmez. Köy ünitesi içinde do­ğum, düğün ve ölüm olayları ayrı ölçülere göre değerlendirilir­ler. Çünkü bu toplum içinde herkes birbirini yakından tanımak­ta ve beşerî ilişkiler normal kalıplara göre gelişmektedir. Fahi­şeler, uyuşturucu madde kullananlar, kaçakçılar ve kanun dışı geçim yollarını deneyenler köyde kolay tanımlanır. Çünkü köy ünitesi herkesin mutfağında ne pişirildiğini ve her saçağın altın­da neler olduğunu bilmekte ve izlemektedir. Şehirlerde ise bir semtte namuslu vatandaş rolü oynayan insanların, başka bir semtte ve kamuoyunun gözünden gizlenmiş bir noktada en bü­yük alçaklıklara alet olduğu çok görülmektedir. Şehirlerde kamuoyunun kontrolü, polis tarafından yürütülür. Fakat toplumu mo­ral değerlerle yönetmek, polis gücü ile yönetmekten çok daha kolay ve çok daha olumlu bir yönetim şeklidir. Şehirlerde kom­şuluk ve karşılıklı yardımlaşma materyalist ölçüler içinde yok olmuştur. Bazen aynı apartmanda karşılıklı dairelerde oturan­lar yıllarca tanışmaz ve konuşmazlar. Buna karşılık dairelerin birinde, dul bir kadınla üç yetim, babaları için döğünürken kar­şı daireden çılgınlıkların yapıldığı sarhoş partilerinin düzenlen­diği çok görülmüştür. Eğitim, şehirde daha başarısızdır. İnsanın insana dost olmadığı inancı ilköğretimini şehirde yapmış kişiler­de daha kolay yerleşmektedir.

Köyde yetişenler ise daha önce izah edildiği gibi «İnsanın insana dost olduğuna» inanırlar. Çağımızda milletlerarası ilişki­leri insancıl bir düzeyde tutup sulhun korunması için köyde ye­tişmiş iyi niyetli kişilere, çıkarından başka hiç bir değer ölçüsü tanımayan şehirli aydınlardan daha çok ihtiyaç vardır.

Şehirli aile ile köyde yaşayan aile arasında da önemli sosyal farkların belirdiğini görüyoruz. Köylü aile genel olarak şehirli ai­leden daha kalabalıktır. Bu aile içinde kişilerin belirli bir veri vardır. Yemek topluca yenir. Yemeğe başlarken ve bitirilirken Tanrıya şükretmek, köyün unutmadığı bir gelenektir. Şehirde ya­şayanlar ise dar yaşama olanağına uymak için ekseriya çocuk yapmaktan sakınır ve az kalabalık aileler olarak kalırlar. Bu ai­lenin bütün fertleri değişik süre içinde işleri başında bulunduk­ları için birlikte yemeğe oturulması bile mümkün olmaz. Gece ha­yatı anne ve baba ile çocuk arasındaki ilişkileri zayıflatır. Ço­cuklar bu kalabalık içinde ekseriya yalnız büyürler.

Kedi ve köpek gibi evcil hayvanlarla oynayarak ve doğanın harika gücünü izleyerek gelişmesi gereken çocuk, mekanik oyun­caklarla oynayarak yetiştiğinden sert tabiatlı ve kuru bir insan olarak gelişir.

Misafirperverlik ve muhtaç olana yardım işleri şehirde za­yıflamıştır. Bu hizmetler bu yoldan politik güç kazanıp, nüfuz sahibi olmak isteyen gayri samimi kişiler tarafından ve dernek­ler aracılığı ile yürütülür. Bir tek misafirin bile şehirli aileyi zi­yaret etmesi, ailede sinirlilik ve gerginlik yaratır. Bu insanlar dinî bayramlarda, tebriklere gitmemek ve gelen misafirleri ka­bul etmek külfetinden uzak kalmak için şehirlerden kaçarlar. Köylerde dinî ve millî bayramlar daha gösterişsiz ve fakat daha anlamlı kalıplara göre kutlanır. Köyde yetişen bir çocuk, baba­sı, anası gibi köyün bütün yaşlılarına saygı ve bütün yaşlılar da çocuklara karşı sevgi beslerler. Şehirde ise bu saygıyı tesis etmek ve çocukların çevresinde çok muhtaç oldukları sevgi çem­berini hazırlamak güç bir iştir.

Büyük şehirde Üniversiteye giden bir genç kızın babası ya­şında bir erkek tarafından otobüste çimdiklendiği ve gençlerden ibaret bir grubun bir yaşlı ile alay ettiği çok görülmüştür. Ne­tice itibariyle kalabalık endüstri merkezlerinde toplu yaşamanın gerektirdiği moral nitelikler zayıflamakta, bunun yerine çıkar esasına dayalı gayri İnsanî bir davranış güç kazanmaktadır. Bu gelişme insanlığın sonu ve sulhun muhafazası için tehlikeli bir gelişmedir. Her toplumun kendi inançları, politik anlayışı, örf ve âdetlerine uyarlı bir şekilde mutlu bir hayat yaşayabilmesi için, ekonomik koşullar kadar, moral ortamının da elverişli ol­ması zarurî olduğundan toplumlar inanç ve eğilimlerine uyarlı bir noktada birleşmek ve materyalist değer ölçüleri kadar moral ölçüleri de yaşantılarına mal etmek durumunda bulunuyorlar. Bunu yapmayan ve köyü alabildiğine ihmal ederek, kalabalık şe­hirlerde daha çok kazanma hırsı ile yumaklanan toplumlar, mo­ral çöküntü içinde atalarının canları ve kanları bahasına döğüşerek onlara verdikleri toprakları satmak, yabancı çıkar gurup­ları ile birleşerek toplum zararına ortaklıklar kurmak, rahat ya­şama bahasına namus ve şerefini pazara çıkarmak gibi yanlış davranışlara girebilirler. Bu gibi insanların çoğunluğa geçmesi, maddî kaynakları ele geçirerek ve köyün manevî değer ölçüleri­ni de bir istismar aracı olarak kullanarak onları kandırmaları o toplumun göçmesine ve dağılmasına sebep olabilir. Sırası ge­lince savaşabilmek ve gelecek kuşakların mutluluğu için canına kadar her şeyini verebilmek için insanların moral değerlere sos­yal adalet duygusuna saygılı olmaları gerekiyor. Büyük şehir bütün bu duyguları zayıflatmaktadır.

Görüldüğü gibi endüstri devrimi büyük şehirlerin nüfusu ile sayısının hızla artmasına sebep olurken bir taraftan da ekonomik ve moral düzeni menfi yolda etkilemiştir. Toplumlar bu menfi gelişmeleri yenmek, tarım kesimi ile endüstri kesimi ara­sındaki dengesizliği gidererek hem tarım ve hem de endüstri için mutlu bir gelecek hazırlamak için tedbirler almak zorundadır­lar. Şehirleşmenin sebep olduğu moral çöküntüler ile halk sağ­lığı üzerindeki yıkıntıları tamir için bilim adamları her zaman­kinden daha çok gayret sarf ediyorlar. Güçlü endüstri toplumları köyü kaybetmenin telâşı içindedirler Beri taraftan fakir ve geri tarımsal topluluklar, yeni sömürgeciliğin pazarı ve uygula­ma alanı olmaktan bezmiş görünüyorlar.

Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde başlamış ve güç kazanmış olan uyanış, bu toplumların süresiz olarak sömürülmelerinin mümkün olamaya­cağını gösteriyor. Böyle bir gelişme mümkün olduğu zaman ge­ri toplumlar, ileri toplumların endüstri ürünlerine boykot ede­rek pazar olmaktan çıkacak, ileri toplumlar güç koşullar içinde ölesiye çalışarak onlara yiyecek sağlayan geri ülkelerin geri toplumlarını eski kalıplara göre sömüremeyeceklerdir. Bu durumda köy seviyesinde tarım endüstri dengesini kurabilmiş ve bu iki kesim arasında gelir dağılışını düzene sokmuş toplumlar, mut­suz gelişmelerin en az etkileyebileceği sosyal üniteler olarak ayakta kalacaklar, güçlü endüstri toplumları ile yalnız tarıma dayalı bir ekonomi ile yönetilen topluluklar ciddî güçlüklerle karşılaşacaklardır.

 

Kaynak:

Prof. Dr. Osman N. KOÇTÜRK,
Türkiye’nin Kalkınmasında:
Tarım Ve Sanayi- Yeni Bir Düzen :
AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım
Kesimi içinde Entegrasyonu),
Ekim 1967 İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AGRINDUS sistemi her gün biraz daha ciddiyet kazanmakta olan ekonomik dengesizlik ve moral yıkıntılara karşı kurulmuş, halktan yana bir yönetim düzenidir. İngilizce Tarım anlamına gelen AGRICULTURE ve Sanayi anlamına gelen IN­DUSTRY sözcüklerinin ilk bölümleri alınarak birleştirilecek olursa klasik sözlüklerde bulunması mümkün olmayan yeni bir sözcük ortaya çıkar. İsrail Hebrew Üniversitesi Ziraî Ekonomi Profesörü Haim Halper’in tarafından fikirlerini izah edebilmek için kullanılan bu kelime Türkçe’de ve başka dillerde de karşı­lık bulabilmektedir. Örneğin biz de TARIM ve SANAYİ sözcükle­rini birleştirerek TARSAN anlamı içinde AGRİNDUS ünitelerine yönelebiliriz. AGRİNDUS felsefesi çağımızın ihtiyaçlarından doğmuş ve birinci bölümde kısaca açıklamaya çalıştığımız so­runların köy seviyesinde çözümlenmesini hedef tutmuştur. Öyle tahmin ediyoruz ki Türkiye’nin gelecekteki çalışmalarının de­mokratik düzen ve karma ekonomi sistemi içinde gerçeklere uyarlı bir yönetim felsefesine göre AGRİNDUS düzeyine otur­tulması gerekmektedir. Son derece bozulmuş ve ülkemizin gele­ceği bakımından tehlike haline gelmeye başlamış olan, ekonomik sarsıntılar ile tarım ve endüstri kesimleri arasındaki dengesiz­liği, moral çöküntüyü önleme bakımından Agrindus sisteminden daha uyarlı bir düzen tanımıyoruz. İsrail’de geniş ve olumlu bir uygulama alanı bulmuş olan Agrindus sisteminin sosyalist, kapitalist ve karma ekonomi düzenine göre yönetilen çeşitli toplumlarda başarı ile uygulanabilir bir karakter taşımaktadır.

DOĞUM KONTROLÜ


Emperyalistlerin çıkarlarına uyarlı, fakat do­ğaya aykırı uygulamaları sömürülen toplumlarda bi­yolojik bir tepki yaratmıştır. Beslenme ve yaşama ko­şulları kıyasıya bozulmuş ve bu yoldan sağlıkları teh­likeye sokularak yaşama süreleri kısaltılmış olan ge­ri ülke insanları her an ölüm ile karşı karşıya bulun­dukları için, içgüdülerine uyarak cinsel faaliyetini artırmakta, neslin korunmasına yönelmiş olan bu re­aksiyon bu ülkelerde nüfusun hızla artmasına sebep olmaktadır.

Sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerin insanları­nın hem sayı ve hem de kalite itibariyle onların çok gerisinde bulunmalarını arzu ederler. Kaliteyi boza­yım derken ortaya çıkan bu sayı üstünlüğü emperya­listleri kızdırmakta ve hattâ korkutmaktadır. Doğa ile çatışmak ve doğayı yenmek ekseriya zor bir iş ol­masına rağmen, nüfus artışının da üstesinde gelebileceklerini ümit eden yeni sömürgeciler, gebeliği önle­yici araç ve gereçler kullanmak suretiyle bu artışı önleyebileceklerini zan ve tahmin etmektedirler. Olay derinliğine incelenince bunun hiç bir surette mümkün olamayacağı ve bu arada henüz uyanma­mış ve doğum kontrol çalışmalarının gerçek nedeni­ni anlayamamış toplumların da bu uygulamalarda bazı zararlar görecekleri anlaşılmaktadır.

Aslında bütün canlıların dikkati çeken iki güçlü içgüdüsü vardır. İnsanlar kadar, hayvanlarda da fert­lerin :

  • Nefsini korumak
  • — Neslini korumak

için olağanüstü bir çaba sarf ettikleri ve hattâ tüm yaşantılarını bu iki hususun gerçekleştirilmesine bağ­ladıkları görülür. İnsanlar nefislerini korumak için çalışır, beslenir, giyinir, barınır, ısınır, dinlenir ve eğlenirler. Ferdin hayatını tehlikeye sokan, yahut ta nefsini koruması için gerekli ihtiyaçlarını karşıla­ma bakımından kısıtlayan olaylar karşısında göster­diği şiddetli tepki, bu içgüdünün yönettiği vazgeçilmez bir reaksiyondur. Tıpkı bunun gibi, insanlar hayvanlar ve bitkiler ile mikroorganizmalar ölüm ka­pılarını çalmadan önce yavru yapar ve bu yoldan ne­sillerini korumaya çalışırlar. İnsanlar ile hayvanlar belirli bir çağa ulaştıkları zaman cinsiyetlerinin icap­larına uyarak karşı cinsiyetin temsilcisi ile birleşir ve yavru yaparlar. Bitkiler ayni şekilde tohumlarlar mikroorganizmalar da çeşitli yollardan çoğalırlar. İn­sanın evlenmesi ve aile teşkil ederek bazı külfetleri üzerine alıp benimsemesi, çocuklarını sevmesi hep bu içgüdünün yönettiği ve topluma şekil veren sosyal gelişmelerdir. Toplumlar yavrularının inançları ve dünya görüşleri ile başka toplumların etkisi ve bas­kısı altında kalıp sömürülmeden mutlu bir hayat ya­şamaları için hükümetler kurar, ordular teşkil eder­ler. Bugünkü uygar topluluklar ve hayli karışık Dev­let ve Hükümet mekanizmasının gerçekleştirmeye çalıştıkları amaç, neslin devamını sağlayacak tedbir­leri gereğince almaktır. İlkel hayvanlar da ayni amaç­la örgütlenir ve akılları ile olmasa bile içgüdüleri ile nesillerinin sürdürülmesini sağlamaya çalışırlar.

Ne yazık ki bu noktada pek de mutlu olmayan bir çelişme vardır. Bazı topluluklar, kendi nesillerinin yaşama olanağını sağlamak için, başka toplulukların köklerini kazımak ve onları yoketmek ihtiyacı duy­maktadırlar.

Bu zıt eğilime doğada birçok münase­betle rastlıyoruz. Kedi ile fare arasındaki doğal zıt­lık, şüphesiz insan toplulukları arasında da buluna­caktır. Bunun en iyi örneklerinden birini medenî Amerika vermiş bulunuyor. Renk farkı bu ülkede önemli bir mesele olmuş ve zenciler ile beyazlar ara­sındaki anlamsız mücadele çağımıza kadar sürmüş­tür. Tıpkı bunun gibi, daha büyük ve daha küçük topluluklar arasında doğal bazı zıtlıklar veya çıkar çatışmaları vardır. Küfler yaşadıkları ortamda mik­ropların gelişmesini önlemek için, bazı özel madde­ler ifraz etmektedirler. Biz bu maddelerden biri olan «Pencillin» den bugün tıpta yararlanıyoruz.

İşte mikroplar, böcekler, balıklar, hayvanlar ara­sında görülen bu zıddiyet aynen insanlar ve toplu­lukları arasında da vardır, ikisi de ayni türden olma­sına rağmen kurtla köpek arasında sürdürülen müca­dele nesillerini sürdürme olanağı bakımından, insan­lar arasında da aynen sürdürülüyor. Hele XX nci as­rın materyalist ortamı içinde çıkarları karşılaşanlar, bu mücadeleyi çok daha çetin bir şekilde yapmakta ve istemedikleri insan topluluklarım dünyadan kal­dırmak için bilinen ve bilinmeyen bütün çarelere başvurmaktadırlar. Eskiden bu mücadele ateşli silâhlarla ve savaşlarla sürdürülüyordu. Bugün ise emperya­listler çok daha etkili yeni vasıtalar bulduklarına inanmaktadırlar. Gebeliği önleyici uygulamalar ile bir toplumun kökünü kazımanın daha kolay olacağı inancı sömürgeci topluluklarda pek yaygındır. Konu­yu iyi anlayabilmek için emperyalistlerin davranışını zaman içinde izlemek daha uygun olacaktır.

Bir toplumun kendi genç kuşaklarına yaşama olanağı hazırlamak için başka toplumları ortadan kal­dırma maksadıyla çağın icaplarına uygun savaşlara giriştiğini hep biliriz. Bu savaşlar önce diş dişe, tırnak tırnağa, daha sonra taştan yapılmış kesici ve vurucu araçlaıla, kılıç, ok, top, tüfek, zehirli gazlar, hattâ atom bombası ile devam ettirilmiştir. Bütün bu mü­cadele sonunda ortaya çıkan gerçek şudur. Bir toplum klâsik savaş metodları ile tüm olarak yok edilemez. Muzaffer toplumlar bir süre sonra güçten düşerler ve yok etmeye çalıştıkları toplulukların tutsağı olur­lar. Savaşlarda belirli bir kuşağın öldürülmesi ve böylece törpülenmesi toplum üzerine çok zaman bir ağacın budanması gibi uyarıcı etkiler yapmakta ve yok edilmek istenilen toplum bazen daha güçlü ku­şaklarla ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı toplumların savaş meydanlarında ateşli silâhlarla yok edilemeyeceğini iyi anlamış olan emperyalistler, şu gün­lerde savaşı ana rahmine nakletmiş ve istemedikleri toplulukları doğum kontrol hapları ile ortadan kaldı­rıp kaldıramayacaklarını denemeye başlamış bulunu­yorlar.

Bu düşüncenin hayvanlar üzerindeki uygulama­larından olumlu sonuçlar alınmıştır. Amerika’nın ba­zı tarım bölgelerinde tarımsal ürünlere zarar veren çakalları tüfekle, zehir kullanarak ve hattâ he­likopterlerle yok etmeye çalışan Amerikalılar, üreme mevsimlerinde çakalların bulunduğu sahaya doğum kontrol haplarının etkin maddesi olan sentetik hormonları ihtiva eden yem maddeleri atarak, bunların çoğalmalarını başarılı bir şekilde önlemiş bulunuyor­lar. New York’u istilâ etmiş olan farelerin, aynı metodla kısırlaştırılarak yok edilmesi düşünülmektedir. Bu proje basma yansımış bulunuyor. Bazı zararlı bö­cekler, atom ışınları ile erkekleri kısırlaştırılarak bir nesil sonra üreyemez hale getirilmekte ve bu suretle ortadan kaldırılmaktadırlar. Kısacası emperyalistler, savaşı savaş meydanlarından ana rahmine naklet­mekle asırlardır ulaşamadıkları bir amaca bu yoldan ulaşacaklarına iyice inanmış bulunuyorlar. Ancak bü­tün ümitler bu projeye bağlanmış değildir. Bir taraf­tan da sömürülen toplumları bir pazar gibi kullanmak ve onların kol gücü ile entellektüel güçlerinden mümkün mertebe yararlanmak eğilimi vardır.

Bilinçlenmiş ve uyarılmamış toplumların yeraltı ve yerüstü kaynaklan sömürülürken, bunların güç­süz, hastalıklı ve tehlikesiz bir topluluk olarak var ol­ması da emperyalist için lüzumludur. Bu maksatla beslenme koşullan tahıla göre ayarlanır, güç kaynak­ları kontrol altında tutulur ve eğitim çalışmaları bal­talanır. İnsanlar, varlıkla yokluk, açlıklı tokluk ara­sında sınırlı bir hayat yaşamaya mahkûm edilirler. Bu duruma getirilmiş olan ülkeler iyi bir pazar ve politik alanda da sadık bir müttefik olarak kullanıla­bilecektir.

İşte bütün bu art niyetlerle emperyalistler, bu kitapta tanıtılmaya çalışılan çeşitli uygulamalarla ortaya çıkarlar. Bunların biyolojik ve sosyal temele dayalı olanları şöylece sıralanabilir:

  • Sömürülen toplumu arzulanan ortamda tu­tabilmek için afyon gibi uyuşturucu mad­deler araç olarak kullanılabilir.
  • Benzer amaçlarla boş kalori kaynağı ola­rak bilinen yiyecekler, pirinç, buğday, mı­sır ve yağ sömürülen ülkede en çok tüke­tilen yiyecekler haline getirilir.
  • Hayvansal protein kaynaklarının tüketimi kısıtlanır.
  • Eğitim çalışmaları baltalanır.
  • Endüstrileşme ve kendi kendine yeterlilik geciktirilir.
  • Hastalıklar yaygın bir hale getirilerek ilâç endüstrisine pazar hazırlanır.
  • Ahlâk çeşitli yollardan bozulur.

Askerî ve ekonomik operasyonlarla da destekle­nen bu kabil çalışmaların en korkunç olanı muhak­kak ki gene de «Doğum Kontrolü» dur. Çünkü bu yol­dan insanın en tabiî hakkı olan, yaşantısına anlam kazandıran çocuk yapma hakkı kısıtlanmakta ve in­sanın yaradılışında mevcut olan iki içgüdüden biri sınırlandırılmaktadır.

Dinler kadar, aklıselim ve ahlâk kurallarının da benimsemediği bu uygulama doğaya aykırı olduğu için, kâinatın ahengini düzenleyen faktörler harekete geçerek bazı tepkilere sebep olurlar. Bu tepki aslın­da hem bitkisel ve hem de hayvansal yiyeceklerle den­geli bir şekilde beslenmesi gereken insanlar, çoğun­luğu tahıldan ibaret bir beslenme düzeni içinde yaşa­maya mecbur bırakılınca, çok aşikâr bir duruma gel­mektedir.

Doğal Tepki:

Daha önce de açıklandığı gibi, insan bütün ya­şantısını nefsini ve neslini korumaya dayamıştır. Bir insanın nefsi tehlikeye girdiği veya sokulduğu zaman, doğa bu gelişmeye bir tepki ile cevap vermekte ve o kimsenin seksüel faaliyeti dikkati çekecek şekilde art­maktadır. Bu tepkinin en iyi örneği olarak, firengi ve tüberküloz gibi müzmin ve kemirici hastalıklara tu­tulanların aşırı bir cinsel faaliyet göstermelerini ele alabiliriz. Bu kimseler ölüme iyice yaklaşmış bulun­dukları için, nefislerini koruma güçleri azalınca, nesillerini koruma amacıyla seksüel faaliyetlerini artır­maktadırlar. Bu davranış akıl ve düşünce yoluyla va­rılmış bir karara bağlı değildir. Başka deyimle, şahıs, mademki ben ölüyorum, neslimi sürdürmem için yav­ru yapmam, dolayısıyla cinsel faaliyetimi artırmam gerekir diye düşünmez. Davranış, içgüdülerin ürünü olarak ortaya çıkar. Düşünme niteliğinden tamamen yoksun yaratıklar olan bitkilerin bile fert olarak teh­likeye girdikleri zaman, nesli korumak için cinsel fa­aliyetlerini artırdıklarını ve tohum miktarım yükselt­tiklerini görüyoruz.

Hatta Anadolu köylüsü nedeni­ni bilmeden bunun uygulamasını yapar. Boya kalkan ve sıhhatli tanelerden ibaret olan buğday, köylü tara­fından tarlaya hayvan sokularak çiğnetilir ve hayva­na yedirilir. Aslında boya kalkmış olan buğday bitki­si, sıhhatli bir bitki olduğu için, neslini sürdürme ama­cı ile makul miktarda ve iyi kaliteli tohum yapacak­tır.

Fakat Türkiye’de buğday kilo ile pazara arz edildiğinden ve kalite önemli olmadığı için, köylü kalite­siz de olsa çok miktarda buğday almak ister. Bunun için sağlıklı bitkiyi hayvana çiğnetir. Örselenen ve hayatı tehlikeye giren bitki ise, tıpkı aç bırakılan ve verem hastalığına tutulan insan gibi seksüel faaliye­tini artırmak suretiyle neslin devamına yönelecek ve çok tohum yapacaktır.

İşte aynı mekanizma ile etten, sütten, yumurta ve balıktan mahrum bırakılarak yalnız ekmek, pirinç ve mısırla beslenmeye mahkûm edilen topluluklarda aynı sebeple nüfusun hızla arttığını görüyoruz.

Sö­mürgeciler bu ülkelerde entellektüel gelişmeleri en­gelleme ve toplumu uyuşturma, ayni zamanda üretim artıkları için pazar hazırlama maksadı ile insanlara bol tahıl ve yağ yedirip hayvansal protein kaynakla­rını baltalarlarken, bu defa hoşlarına gitmeyen baş­ka bir olayla karşılaşmakta ve nüfus artışı onları korkutmaktadır. Çünkü yeteri kadar protein alma­dıkları için hastalıklara direnme gücünü yitirmiş olan bu insanlar, nefislerinden ümidi kestiklerinden, ne­sillerini sürdürme amacı ile cinsel faaliyetlerini ar­tırır ve çok çocuk yaparlar.

Dikkat edilecek olursa bu izah tarzım doğrula­yan pek çok örnek bulunabilecektir.

  • Türkiye’de nüfus büyük şehirlerin mutlu merkezlerinde değil, gecekondularda ve köylerde daha hızlı artmaktadır.
  • Dünya çapında, düşünüldüğü zaman nüfus artışının hızlı olduğu Türkiye, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerin sömürgeciler ta­rafından emperyalist amaçlarla tahılla beslenmeye mahkûm edilmiş ülkeler olduk­ları görülecektir. Buna karşılık bol et, süt, yumurta ve balık yiyen Amerika, Kanada, İngiltere ve hattâ Fransa’da nüfus artı­şından bir şikâyet yoktur.

Nitekim halk da bilimsel nedenlerini iyice bil­meden bu gerçeği anlamıştır. Bir İspanyol ata sözüne göre, «Zenginin sofrası, fakirin yatağı zengin olur.» Halk, kendiliğinden beslenme şekli ile çocuk sayısı arasında bir ilişki kurmuş ve bunu dile getirmiştir.

Türkçemizde de başka bir deyim, ayni anlama gelir. Kısaca ifade edilmek istenildiği takdirde, emperya­listlerin masum toplumları aç bırakarak ve hasta ederek sürdürmeye çalıştıkları sömürme düzeni, do­ğanın başka bir tepkisi ile toplumu koruyucu geliş­melere sebep olmakta ve nüfus hızla artmaktadır.

Sakal, Bıyık Meselesi

İşte bu noktada emperyalistler bir çelişme ile karşı karşıya kalıyorlar. Sömürülen toplumu geri bı­rakmak ve kalkınmasına engel olup kontrol altında tutabilmek için bu toplumu tahılla beslemek, hasta­lıkları yaygın hale getirmek, eğitimi baltalamak, hayvancılığın gelişmesine engel olmak gerekmekte ve böyle yapılınca da nüfusun hızla arttığı görülmek­tedir.

Tanınmış Güney Amerikalı bilgin «Jouse de Castpo» İngiliz bilgini «Prof. Fritzgerald» tarafından izah edilmiş olan bu biyolojik reaksiyon, tahılda bulunan düşük kaliteli proteinlerin, cinsel hormonların nötra­lize edilmesi için lüzumlu kükürtlü amino asitlerin ki­fayetsizliği ile de makul ve bilimsel bir sonuca bağ­lanabiliyor. Fakat biz işin bu yönünün burada ayrın­tıları ile açıklanmasına lüzum görmüyoruz.

Bu durumda aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık misali bir güçlükle karşı karşıya kalan emperyalistler, sömürdükleri ülke halkını tahıl ve yağ gribi boş kalori kaynakları ile beslemekten bir türlü vazgeçememektedirler. Çünkü bu uygulama entelleklüel gelişmeyi engelleme ve hastalıkları yaygın hale getirerek, fertleri dolayısiyle toplumu güçten düşür­me ve ilâç endüstrisine pazar hazırlama bakımından çok yararlı olmaktadır.

Sömürülen ülkelerde nüfusun hızla artışı ise, sömürgecilerin gelecek kuşakları için bir tehlike ha­linde büyümektedir. Geri topluluklardaki ideolojik gelişmeler bakımından da tehlikeli olabilecek bu or­tamın yaratılmaması ve nüfus artışının önlenmesi gerekiyor. Bugün bile Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu teşkil etmekte olan geri kalmış ülke hal­kının böylece hızla çoğalması 2000 yılındaki tehlike­yi daha da artıracak ve emperyalist düzen tehlikeye girecektir.

İşte bundan dolayı doğum kontrolü emperyalist için lüzumlu bir uygulama haline geliyor. Milletleri bir taraftan tahıl yedirerek aptallaştırmak, bir ta­raftan da gebeliği önleyici haplar yutturarak kısırlaş­tırmak bugün için en iyi çare gibi görülmekte ve Türkiye’mizde de, doğum kontrol çalışmalarına bu amaçla girişilmiş bulunmaktadır. Fakat sömürgeciler asıl amaçlarım gizli tutmakta ve bizi kandırmak için doğum kontrolünü ekonomik ve medikal nedenlere bağlamaktadırlar.

Emperyalistler, aslında kökünü kazımak istedik­leri, nüfusunun hızlı artışı dolayısıyla kendileri için bir tehlike haline gelmesinden korktukları toplumlar, da fikirlerini kabul ettirebilmek için o ülke içindeki ortakları ile birlikte şu gerekçeyi ileri sürer ve savunurlar:

  • Bu ülkeler halkı fakirdir. Dünyaya getir­diği çocukları besleyememektedir. Bundan dolayı, kadınlar fennî olmayan bir takım çarelere başvurarak çocuklarını düşürür­ler ve bu arada hayatlarını tehlikeye atmış olurlar. Oysaki insan hayatı değerlidir. Bu annelerin bu tehlikeden kurtarılması lâzımdır.
  • Zenginler ile okumuşlar hekime başvura­rak, istedikleri kadar çocuk yapmakta ya­hut ta korunmayı bilmektedirler. Fakir ve cahil halk tabakaları bunu bilmedikleri için, lüzumundan fazla çocuk yaparlar. Bu sosyal adalet ilkelerine uymaz. Fakirler de istedikleri kadar çocuk yapmalıdırlar. Bu­nun için devlet ve hükümet, fakirlere ço­cuk yapmamaları için yardım etmelidir.
  • Nüfus hızla artarsa, kalkınma gerçekleşti­rilemez. Çünkü doğan çocuklar, ekmek yer­ler, barınak ve eğitim isterler. Bunlar mas­raflı işlerdir. Doğan çocuk sayısı haplar ve helezonlarla kısıtlanacak olursa o za­man bu masraflar yapılmaz, tasarruf edi­lir. Bu tasarruflar ile makine, silâh, yakıt alınır. Kalkınma ve savunma gerçekleşti­rilir.

Bu iddialar saf ve bilgisiz kimseleri kandırmak için yeterli olmakta ve geri ülke kanun yapıcıları do­ğum kontrol kanunlarını böylece meclislerden geçirilmektedirler. Nitekim Türkiye’mizde de bu gerekçeler ortaya atılmış ve kamuoyu bu suretle şaşırtılmıştır. Oysaki tedavi konularında sosyal adalet gereklerine uymayan hükümetlerin, çocuk yapmama hususunda sosyal adaletçi olmaları, hastaların hastahane kapı­larında süründükleri ve ilâç satın alamadıkları bir toplumda, evlerine kadar gelen ekipler tarafından iş­çi kadınlarının kısırlaştırılması başlı başına bir çeliş­medir. Kullanacak insan olmayınca, ne makinenin üretim ve ne de silâhın savunma için yararlı olmaya­cağı ortadadır.

İNSANLAR DÜNYA’YA GELDİKLERİ ZAMAN YEMEK İÇİN BİR AĞIZ VE ÇALIŞMAK İÇİN İKİ ELLE DOĞARLAR.

Bu eller hüner ve kafa da bilgi ile donatılacak olursa, o zaman yeni kuşaklar kendilerinden başka gelecek kuşakları da doyuracak bir ortam yaratabilirler. Fa­kat toplumun kökünü kazımak ve sömürü düzenini böylece sürdürmek isteyenler tabiî işin bu yanına de­ğinmezler. Bir Amerikan tarım işçisinin kendisinden; başka 25 30 insanı doyurabildiğini tamamen unuta­rak, gerekirse dinî sakıncaları da bertaraf etmek üze­re lâyık bir ülkede yabancı medreselerden fetvalar alarak amaçlarına yaklaşmak isterler. Bu arada ya­bancı sömürgeci çevreler doğum kontrol çalışmaları için para, ilâç, araç ve gereç verirler. Kulüpler, der­nekler ve üniversitelerde bu iş için enstitüler kuru­lur. Örneğin, halkın makine yağı ile karıştırılmış, zey­tinyağı, eşek eti karıştırılmış sucukla beslenmeye mahkûm edildiği Türkiye’de henüz bir Gıda Kontrol Enstitüsü kurulamamış ve üniversiteler bu konuyu bir eğitim konusu olarak benimsememiş olmalarına rağmen Rockfeller fonlarından yararlanarak Hacet­tepe Üniversitesinde bir nüfus etüdleri enstitüsü ku­rulmuş ve bunun başına da doğum kontrol kanununun çıkarılması sırasında Sağlık Bakanlığı müsteşarlığı ve bu işin takipçiliğini yapmış olan kişi getirilmiştir. Ayni şahıs, Müslümanları bu uygulamaların günah olmayacağına inandırmak için Mısır’ın El Ezher med­resesinden fetva almış ve fetvayı da yanlış tefsir et­mişti.

Bugün hekimin uğramadığı gecekondu semtlerin­de, köylerde ciplere bindirilmiş doğum kontrol ekip­leri kol gezmekte ve önüne gelene helezon takarak, gebeliği önleyici hap dağıtarak insanları kısırlaştır­maktadır.

Gıda kontrol işlerine sırt çevirmiş bulunan Sağ­lık Bakanlığı halkın sağlığı ile yakından ilgili bir hiz­meti, Anayasanın (52) nci maddesi ve yürürlükte olan kanunların serahatına rağmen yüzüstü bırakmış ve doğum kontrolü için bir genel müdürlük tesis ede­rek bu işin peşine düşmüştür.

Bazı derneklerde belirli kimseler yüksek ücret­lerle bu işin propagandasını yapmakta ve lüks otel­lerde seminerler düzenleyerek emperyalist ülkelerin kasıtlı bilim adamlarını konuştururken doğum kontrolüne karşı çıkanlara konuşma fırsatı tanımamak­tadırlar.

Köylere kadar gönderilen, nerede ve kim tara­fından bastırıldığı belli olmayan cin ve peri hikâyele­ri ile donatılmış broşürler ile köylü aldatılmakta ve savaş meydanlarında bileği bükülemeyen Türkiye bu yoldan göçertilmeye çalışılmaktadır. Bir bakıma in­sanları kurşunla vurmakla, doğum kontrol hapı kul­lanmak suretiyle ana rahmine düşmeden öldürmek arasında pek fark yoktur. Emperyalistler ikinci usu­lün birincisine nazaran çok daha ucuz ve çok daha etkili olduğunu hesaplamış ve bu korkunç uygulama­yı sömürdükleri ülkelerde o ülkenin kendi insanları tarafından çıkarılan kanunlarla yürürlüğe sokmuş bulunuyorlar.

Fakat doğanın her yolsuz davranışı izale eden tepkileri ve geri ülkelerdeki uyanış bu uygulamayı da etkisiz hale getirecektir. Nitekim Türkiye’de gençlik ve işçi kuruluşları gibi aydın ve memleketçi örgüt­ler bu emperyalist oyununun asıl amacını anlamış ve buna yayınladıkları bildiriler ile karşı çıkmış bulu­nuyorlar. Çağımız savaşının en etkili silâhlarından biri olan doğum kontrol hapları, Türk toplumu üzerin­de tamiri güç tahripler yapmadan, doğum kontrol uy­gulamalarının durdurulması ve kadınlarımızın kısır­laştırılmasının önlenmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye için en önemli ve değer biçilmez yatırım, çocuktur. Atatürk’ün ülkeyi ve cumhuriyeti genç kuşaklara emanet ettiğini ve genç kuşakların da görevlerini ge­reği gibi yapma yolunda olduklarını iyi bilen sömür­geciler, geleceğin genç kuşaklarını bugünden yok et­mek için barış diye isimlendirdikleri bir düzen için­de, yeni sömürgeciliğin en korkunç savaşını vermek­te ve binlerce masum yavruyu ana rahmine düşme­den yok etmektedirler.

Doğum kontrolcülerinin daha çok gecekondular ile köyleri hedef ittihaz etmiş olmaları da manidar­dır. Bu suretle belirli bir sınıfı zaman içinde zayıfla­tıp güçsüz düşürmek ve başka bir sınıfı hâkim kıl­mak amacı güttüğü zehabım uyandıran bu kökü dışarda çalışmalar; sınıf farkı yaratılmasını yasaklayan anayasa muvacehesinde, bir suç haline gelmek­tedir.

Biyolojik ve sosyal prensipleri insancıl amaçlar­la kullanıp daha mutlu bir dünya düzeni yaratacakla­rı yerde, bunu tek taraflı çıkar projelerinin aracı ha­line getiren ve amaçlarını saklayarak yalan söyleyen, halkı ve resmî makamları bu yoldan kandıran sömür­geciler ile onların geri kalmış ülkelerdeki ortakları­nın suçları tabiî çok büyüktür. Zaman içinde bu uy­gulamaların asıl amaçları bütün geri kalmış ülkeler tarafından anlaşılacak ve o zaman bu suçun cezasının ne olabileceği düşünülecektir.

Bizim anlatmak istediğimiz, bize barış diye ka­bul ettirilmek istenen bugünkü ortamın, en korkunç savaşlara sahne olduğu gerçeğidir. Bu yeni savaşta insanlar şarapnel ile vurulmamakta ve kılıçla başı kesilerek kanı akıtılmamaktadır. Fakat emperyalist­ler, gizli gizli sürdürülen savaşı kazanmak ve çıkar­larını korumak için Hindistan, Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde binlerce yavrunun ana rahmine düş­meden yok edilmesi olanağım ele geçirmiş bulunu­yorlar.

Bu sessiz ve kansız savaş en korkunç ölçülere göre yürütülmekte ve yaşlı kuşaklar, doğaya aykırı bir tutum içinde kendilerini takip edecek genç kuşakları yok etmek için sömürgecilerle anlaşma halinde çalışmaktadırlar.

Mutlak barış mümkün olmakla beraber, fakir ve geri kalmış Türkiye’yi hiç değilse Kurtuluş Savaşını izleyen günler ortamına ulaştırmak isteyen memle­ketçi güçler bu uygulamaları dikkatle izlemeli ve de­ğerlendirmelidirler. Bu yapılmayacak olursa, bun­dan 30 40 yıl sonra dikensiz gül bahçesi ve ihtiyar ve hasta insanlar ülkesi haline gelecek olan savun­masız Türkiye’yi bütün varlıkları ile ele geçirmek ve daha geniş çapta sömürmek, sömürgeci için zor ol­mayacaktır.

Barışı özleyenler, bugünkü savaşın kurallarım tanımalı ve emperyalistlerin gizli emellerini öğren­melidirler.

DİĞER EMPERYALİST UYGULAMALAR

Emperyalistlerin sessiz savaşı sürdürmek için giriştikleri operasyonlar bundan önceki bölümlerde açıklananlardan ibaret değildir. Amaçlarına ulaşabil­mek ve yaradılış itibariyle bağdaşamadıkları toplumları zaman içinde zayıflatıp yok ederek, olanakların­dan yararlanmak için emperyalistler, aslında gayri ahlâki ve gayrî İnsanî olan bütün çarelere başvurur­lar. Yalın savaşın yaptığı tahribattan çok daha etkin bir tahribata sebep olan bu uygulamaları yürütürler­ken, zarar verdikleri topluma dost görünmekten, onla­ra yardım ediyormuşçasına davranmaktan, barışı ko­rumakta olduklarını iddia etmekten de geri durmaz­lar.

Sömürgecilerin, sömürmekte oldukları toplum içinde, kendileri ile işbirliği halinde çalışan ve bu yol­dan çıkar sağlıya zayıf iradeli ve kendi toplumuna ihanet halinde bir örgütleri hemen daima mevcuttur. Sömürgecilik terminolojisine «KOMPRADOR» olarak geçmiş, olan bu tip insanlar, kısa süreli çıkarları için en kirli işlerde görev almakta ve emperyalistin eko­nomik savaş ordusunun casusları gibi vazife görmek­tedirler. Bu tiplere özel kesimde, üniversitelerde ve hattâ sömürülen toplumun yönetici kadrolarında rastlamak mümkündür. Bunlar çevrelerinde daima sömürgeciyi güçlendirici telkinler yapar ve propagan­dasını sürdürürler. Esasen marginal bir yaşama dü­zenine iteklenmiş ve tahıl ile beyni uyuşturulmuş, hastalıktan baş alamaz bir hale gelmiş olan çoğunlu­ğu kandırmak kolaydır. Bu kandırmacanın son bul­duğu, uyanışın başladığı noktada ise, sömürgeci, yö­netim kadrolarına sızmış olan kompradorlar eli ile toplumu uyandıranları lekelemeye, tehdit etmeye ve çeşitli yollardan etkisiz hale getirmeye başlar.

Türkiye’mizde işin bu safhasına ait çeşitli örnek­ler bulmak mümkündür. Başta aydınlar olmak üzere geniş halk tabakalarının artık iyi bildikleri bu kabil çalışmalara, sözü uzatmamak için kitabımızda fazla yer ayırmıyoruz. Ancak emperyalistin amaçlarını ger­çekleştirmek için başvurabileceği diğer biyolojik ve sosyal temele dayalı operasyonları kısaca da olsa bil­mekte fayda vardır.

Bunlardan bazılarını kısaca şu şekilde sırala­yabiliriz.

Tarımsal Operasyonlar :

Sömürülen ülkelerin çoğunluğu ekonomileri zayıf kalmış tarım ülkeleridir. Bunlar çok zaman bilimsel temelden mahrum bir tarım politikası uyarınca, bölgede iyi yetişen bir veya birkaç tür ürün üzerin­de çalışırlar. Bu ürünleri ham madde olarak değerlen­diren sömürgeci ülkeler, fiyat politikalarını, ithalât ve ihracat rejimini kontrolleri altına alarak ve bil­hassa o ülkenin tarım politikasına yön veren yönetici örgütlerinde yetkili kişi olarak görev almış olan kim­selere çıkar sağlamak suretiyle, ülkenin tarım politi­kasını kendi çıkarlarına uyarlı bir yörüngeye oturta­bilmekte, bu da olmazsa dejenere etmektedirler. Plân­lama dairelerine, müşavir ve uzman ismi altında yer­leştirilen kimseler bu operasyonlarda etkili olmakta­dırlar.

Genel olarak sömürülen ülkenin kendine yeterli olma olanağı iyice kısılır. Toplumun temel ihtiyaç maddeleri ve bilhassa yiyecekler ile güç kaynaklan emperyalistin kontrolü altına sokulurken, ülke mah­sulünü yabana satmadığı takdirde aç ve yoksul kala­cağı bir ortama sürüklenir.

Bütün bu anlatılanlar, Türkiye’de parça parça sahneye konmuş oyunlar olduğu için ve konu başka kitaplarımızda ayrıntılı olarak incelendiğinden biz me­seleyi burada tekrarlamak istemiyoruz. Fakat zey­tinyağı, tütün, fındık, pamuk gibi toprak ürünlerimi­zin üzerinde büyük oyunların oynanmakta olduğu hu­susunu burada tekrarlamak lâzımdır.

Bundan 20 yıl önce bir buğday ihracatçısı olan Türkiye, bugün buğday ithal etmeye mecbur ve bir yağ ülkesi olmasına rağmen, Amerika’dan yağ satın alarak karnım doyurma durumunda ise bunu kendi kendine olmuş bitmiş bir hâdise olarak niteleyenle­yiz. Tütünde, fındıkta, pamukta karşı karşıya kaldı­ğımız oyunlar ve hızla gelişen montaj endüstrisinin, toprak ürünlerinden sağlanan geliri alıp götürüşü, ni­hayet ağır tarım endüstrisinin Türkiye’de kurulama­mış olması, gıda ve tekstil endüstrilerine sızmalar ile bu iki kesimin millî ihtiyaçlara uyarlı bir şekilde ge­lişmemiş olması, tarım politikamız üzerinde yabancı­ların söz sahibi oluşlarındandır. Borç olarak alman paradan önemli bir kısmının tüketim endüstrisi kesi­mine yatırılıp, tarımın bundan mahrum bırakılışı ve son olarak Türkiyede Sonora 64 ve Bezastaya buğ­dayları üzerinden sürdürülmek istenen kirli oyun ta­rımsal operasyonların canlı örnekleridir. (Şimdide Rus Buğdayına aynı hikaye işleniyor.)

Tarım kesiminde yanlış ve yersiz gübreleme, ze­hirli tarım ilâçlarının satışı ve kullanılışı suretiyle ve­rimi düşürmek ve insanları bu yoldan zehirlemek, em­peryalistin hiç düşünmeden başvurabileceği kötü oyunlardır. Bu suretle, sömürgeci hem kendi ülkesin­de kullanmakta sakınca gördüğü zararlı tarım ilâç­ları ile üretim fazlası gübreye pazar bulmuş olacak ve hem de karşısında gördüğü toplumu bu yoldan za­yıflatabilecektir.

Medikal Operasyonlar:

Emperyalistler sömürdükleri ve çökertmek iste­dikleri ülkede hastalık mikropları yaymak veya orga­nik hastalıkların çoğaltılacağı bir ortam yaratmak suretiyle hem ilâç endüstrilerine pazar hazırlar ve hem de önemli sayıda inşam bu yoldan öldürebilirler. Mukavemeti kırmak için bu ülkelere verilen yiyecek ve ihtiyaç maddelerinin özel olarak plânlanması ve hattâ bazı toksik maddelerle karıştırılıp, müzmin ze­hirlenme ortamının yaratılması her zaman mümkün­dür. Geri ülke kamuoyunda ve İdarî makamlarında itimat yaratıldıktan sonra ihtiyaç maddesini parasız olarak veren veya ucuz fiyatla satan ülkeye duyulan minnettarlık havasından yararlanarak, kontroldan uzak bir ortam yaratmak ve bu ortamdan yararlana­rak, kalitesiz, hattâ zararlı maddeler ihtiva eden yi­yecekler ile diğer ihtiyaç maddelerini geri ülkeye so­karak topluma zarar vermek kabildir.

Son günlerde yalnız Ege bölgesinde ilkokul ça­ğındaki çocuklarımızın ardı ardına, CARE teşkilâtı tarafından verilmiş olan yavan süttozundan zehir­lenmeleri ve uyarmalar üzerine Sağlık Bakanlığının, beslenme çalışmalarını durdurmuş olması bu açıdan değerlendirilebilir. Geri ülkelerin bu ihtimallere kar­şı çok uyanık olmaları gerektiği halde, başta politi­kacılar olmak üzere, bu kabil yardımları kabul et­mekte ve kontrolsüz olarak yurda sokmakta suçu olanların sömürgecinin yanında yer alıp, kendi hata­sını örtmek için olayları kapama eğilimi göstermesi emperyalistlerin çok işine yarayan bir gelişmedir.

Gereğince muayene edip, her yönü ile temiz ve sakıncasız olduğuna inanmadan ülkelerine bir sucuk kangalını bile sokmayan emperyalistler, kurdukları özel posta servisi ile hatta gümrük kapılarından, sö­mürülen ülkeye istediklerini sokabilmekte ve bu yol­dan istedikleri tahribatı yapmaktadırlar.

Vietnam’da ekinleri mahvetmek ve insanları hasta etmek için çeşitli çareler düşünülmüş ve Ame­rikan Üniversitelerinde özel olarak mikrop hazırlan­mıştır. Dünya basınına da intikal eden bu çeşit teşeb­büsler, sömürgecilerin amaçlarına ulaşmak için ne­ler yapabileceklerini açık ve seçik olarak göstermek­tedir. Geri ülkeye satılan aşılar, ilâçlar ve diğer tıb­bî maddeler esaslı şekilde muayene edilmeli ve geri ülke emperyalistle olan ilişkilerini şüpheci bir dav­ranış içinde sürdürmelidir.

Sosyal Operasyonlar :

Barış gönüllüleri, turistler, yardım teşekkülleri­nin hattâ milletlerarası organizasyonların temsilcile­ri daima gözaltında tutulmaları gereken kişilerdir.

Bunlar ülke halkının eğilimlerini, güçlü ve zayıf ol­dukları yönleri saptayarak, müstakbel projeler için bilgi toplayan ve zararsız görünen kişiler olabilirler. Aslında bunların çoğunun bu kabil insanlar oldukla­rını kabul etmek lâzımdır. Bunlara açılmak ve bil­diklerini samimiyetle söylemek topluma zarar ver­mek demektir.

Bu kişiler çok bilinçli davranışlarla ülke içinde ikilik yarattıktan başka bir gurubu başka bir gurup­la çatışma haline getirebilmektedirler. İşçi örgütle­rine sızan ve bu örgütlere bazı yardımlar ile maddî olanak sağlayarak tabandaki işçi kitlesi ile temaslar kuranların maksatlı kişiler olduklarını kabul etmek

lâzımdır.

Radyo ve basın gibi yayın vasıtalarına sızma yo­lu buldukları takdirde emperyalistler daha tehlikeli olabilmektedirler. Gazetelere sağlanan parasız klişe­ler, kültür merkezlerinin ucuz veya parasız yayınları, filimler, plâklar, bantlar hep belirli maksatların ger­çekleştirilmesi için hazırlanmış etkili araçlardır. Ço­cukların okudukları komik kitaplar ile kadınların iz­ledikleri moda dergileri maksatlı olabilirler.

Bunların doğrudan doğruya kontrol altına alın­ması demokratik anlayışa aykırı düşüyorsa, toplum­da bu şuuru ve şüpheyi yaratarak, toplumun dikkatli davranacağı bir ortam yaratmak gerekir. Fakat sö­mürülen ülkeler bütün bunlara ekseriya dikkat et­mez ve bu ilgisizlik, bu alam emperyalistin müsait sonuçlar alabildiği bir alan haline getirir.

Yabancı ülkelere öğrenim için gönderilen genç insanlarla diğer personelin, gidişinde iyi seçilmesi ve dönüşünde de kontrolü gerekir. Bu insanlar çok za­man yabancı ülkede kaldıkları süre içinde beyni yı­kanarak, emperyalistin aracı haline getirilmektedir­ler.

Bu örnekleri çoğaltmak ve emperyalistlerin so­ğuk savaş ortamında sömürgeciliği geliştirmek için başvurdukları değişik metodların ayrıntılı bir şekil­de açıklamasını yapmak elbette mümkündür. Fakat biz bu kitapta barış ve emperyalizm arasındaki iliş­kiyi kısaca biyolojik ve sosyal açıdan inceleyerek ül­kemiz için önem taşıyan birkaç konuya değinmeyi amaç edindiğimiz için diğer uygulamaları konu dışı bırakıyoruz.

SONUÇ

Bütün bu açıklamalar bize barış denilen ve in­sanların cennet gibi hayallerinde yaşattıkları kapsa­mın, pratikte mevcut olmadığını göstermektedir. XX nci asrın ikinci yarısında barış içinde yaşadıklarını zan ve tahmin ederek, kendilerini rehavete kaptıran toplumlar, emperyalistlerin geniş faaliyet gösterdik­leri ve güçlerince sömürdükleri toplumlardır. Doğa­daki kuralları ve fertler ile toplumlar arasındaki iliş­kileri gerçekçi ve bilimsel açıdan inceleme ve tanıma imkânı bulmuş olanlar, barışı sağlamanın mümkün olamayacağını da anlamışlardır.

Savaş insan yaratıldığı günden bugüne kadar araçlarını ve stratejisini değiştirerek, hiç aksama­dan sürmüş veya sürdürülmüştür, insanın yaradılı­şındaki özellikler, bunu kaçınılması imkânsız bir so­nuç haline getirmiş bulunuyor. Bir Amerikalı bize ne kadar sevimsiz ve anlamsız görünüyorsa, bir Hintli, bir Pakistanlı, bir Kızılderili de Amerikalıya o ka­dar lüzumsuz görünmekte ve sevilmeyen İngilizler Dünyanın başka insanlarını sevimsiz buldukları için burunları havada gezmektedirler.

Kurtla, köpek, fareyle kedi arasındaki zıtlık, in­sanlar arasında da vardır. Gelinle kaynana arasında­ki bilinen anlaşmazlık bu zıt yaradılışın bir aile için­de bile mevcut olabileceğine inanmak gerektiğini gös­teriyor.

İnkâr edilemeyeceğine inandığımız bu gerçek, çı­karların ve inançların karşı karşıya gelmesi ile da­ha da güçlenmiştir. Amerikalılar Kızılderilileri na­sıl temizledilerse, bugün de sarı derilileri, kara de­rilileri ve inançları ile çıkarları kendilerine zıt dü­şenleri aynı şekilde temizlemek, böylece Dünyayı bütün kaynakları ile ele geçirmek istiyorlar. Fakat bunu eskiden olduğu gibi kalabalık topluluklarla gö­ğüs göğüse savaşmak suretiyle gerçekleştiremeyecek­lerini iyi bildikleri için, burada kısmen açıklanan et­kili usulleri kullanmaya başlamışlardır. İnsanlar çı­karlarına dokundukları ve onları rahatsız ettikleri için, sinekleri, böcekleri, fareleri de yok etmek ve Dünyadan kaldırmak istiyorlar. İnsanla kıyas edil­dikleri zaman çok güçsüz oldukları kolayca görülen bu küçük yaratıklar, akıldan mahrum oldukları halde yok edilememişlerdir. Çünkü doğanın koruyucu me­kanizması toplulukları hattâ fertleri kanatları altına almakta ve onlara bağışıklık kazandırmaktadır.

DDT bulunduktan sonra Dünya’dan silineceği zannedilen böcekler ile sinekler, bugün bu ilâca karşı direncini artırmış ve daha az hassas türler ortaya çıkmıştır. Bir taraftan da tarım zararlılarını yok etmek için geniş çapta DDT kullanan topluluklar bir taraf­tan kendi insanlarının müzmin bir şekilde zehirlen­diğini anlamış ve bunun için tedbirler araştırmaya başlamış bulunuyorlar.

Tıpkı bu örnekte olduğu gibi, doğada mevcut savaş kalıplarını aşıp, aşırı bir mücadeleye girişerek Dünyanın bütün nimetlerini ele geçirmeyi hayal edenler, bir gün gürültülü çöküşlerinin şahidi olacak­lardır.

Doğanın ahengi içinde barış da savaş da belirli ölçülere ve kalıplara göre sürdürülebilir. Bu ölçünün sınırlarını aşıp, başkalarını kandırarak gayrı ahlâkî ve gayrı İnsanî ölçüler içinde savaşa yönelenler gele­cekten korkmalıdırlar.

İnsanları cennet ve barış şarkıları ile uyutup, bugüne kadar verilmiş savaşların en korkuncunu ana rahminde sürdürmek, onların ekmekleri ve inanç­ları ile oynayıp ölüme mahkûm etmek, doğa kuralla­rına aykırı düşer.

Akıl bunun için kullanılmamalı ve teknoloji bu amaca araç yapılmamalıydı. Nitekim sanatkârlar ve büyük fikir adamları, bu kişilerin etkiledikleri ma­sum topluluklar barış kandırmacasının altında yatan gerçeği görmekte ve bu davranışı tepki ile karşıla­maktadırlar.

İşin en korkunç yönü sömürgecilerin baskı ve faşist uygulamalarla kendilerine karşı çıkanları ve gerçekleri ortaya koyanları Susturabileceklerini zan­netmekte oluşları ve toplumsal gelişmeyi durdurma­ya çalışmalarıdır.

Emperyalistler, sömürücü metotlarını ne kadar geliştirirlerse geliştirsinler, bu kötü usulleri geliş­tiren kafalar yanında iyiden, güzelden, doğru ile ba­rıştan yana olan kafalar da çalışacak ve onların bü­tün kepazeliklerini ortaya koyarak direneceklerdir.

YAZ GELİNCE HAVALARIN ISINMASINI VE KIŞ GELİNCE DE KA­RIN YAĞMASINI KİMSE ÖNLEYEMEYECEK VE BU DÜZENİ DE­ĞİŞTİRMEYİ UMANLAR BAŞKA YOLLARDAN CEZALANDIRILACAK­LARDIR.

Klasik sömürü metodları ayrıntıları ile öğre­nildikten sonra, sömürgelerini teker teker terkederek bağımsızlıklarını tanıma zorunda kalan bir İngiltere’den sonra Yeni Sömürgeciliğin kurucusu olan Birleşik Amerika’nın da istenilmeyen bir toplum olarak nüfuz bölgelerinden uzaklaşmaya mecbur kalacağını bugünden biliyoruz, işte o zaman başkaları­nın sırtından yaşama alışkınlığı içinde olan başka bir toplum, daha yeni ve daha karışık metodlarla or­tama hâkim olacak ve muhtemelen bugünün sömür­gecileri bu toplum tarafından sömürülecektir.

Bizim kanımıza göre, savaş doğanın kendisinde vardır. Barış ise doğaya aykırı ve insan muhayyelesinin yarattığı, gerçekte mevcut olmayan bir du­rumdur. Bu gerçek, geri kalmış ülkelerin insanları tarafından anlaşılmalı ve savaş bu anlayış içinde sürdürülmelidir.

Sanatçılar, fikir adamları ve iyi niyetli bilginler savaş ile barış üzerine şiirler ve kitaplar yazabilirler. Bu insan olmanın iyi ve iftihar edilecek bir yanıdır. Fakat emperyalistler hem bu kitapları ve hem de şi­irleri okuyup, dost olarak girdikleri ülkelerde düş­manca davranmaya ve küçük çıkarları için henüz ana rahmine düşmemiş çocukları doğum kontrol hapları ve yetişkinleri de aç bırakarak öldürmeye devam ede­cek, çıkarlarını sürdürmek için daha korkunç uygu­lamalara girişmekten geri durmayacaklardır.

 

Kaynak:

Osman Nuri KOÇTÜRK,
BARIŞ VE EMPERYALİZM,
Ararat Yayınevi, Şubat 1968,
İstanbul