ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

CLEAN, SHAVEN [(Temiz Tıraşlanmış) (Aklı Silen Düşünceler)] (1993) Film

 

Yönetmen: Lodge Kerrigan       

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1993 (ABD)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lodge Kerrigan            

Müzik: Hahn Rowe       

Görüntü Yönetmeni: Teodoro Maniaci               

Yapımcı: J. Dixon Byrne, Lodge Kerrigan, Melissa Painter         

Oyuncular: Peter Greene  ,  Alice Levitt,    Megan Owen ,   Jennifer MacDonald, Molly Castelloe

Özet

Yazar yönetmen Lodge H. Kerrigan bu ilk filmini 94’de çekmiştir. Sanıldığı üzere bir porno değil, neo-noir bir filmdir midesi sağlam olmayanların kaldıramayacağı çalışmanın konusu ise şöyledir:

Peter Winter paranoid şizofrendir. Çok sevdiği karısı bir biçimde öldükten sonra, küçük kızı Nicole başka bir kadına evlatlık verilmiştir. Peter hastaneden çıkar ve kızını bulmak üzere yollara düşer, olaylar gelişir…

Gerçekle hayal âlemini birbirine karıştıran bir şizofrenin dünyayı algılamaya çalışması üzerine ölesiye karanlık olan film, insan bu filme kötü diyemediği gibi, iyi de diyemez, ortada kalır. Amerikan küçük kasaba yaşantısını gayet acımasızca ortaya serisi ise, kasvetli ve gerçekçidir, insanın içini daraltır.

Paranoid: paranoya ile ilgili
 Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.
Şizofreni, davranışı, düşünmeyi ve duyguyu çeşitli şekilde etkileyen, sıklıkla kronik, kalıcı bir ruhsal hastalığı gösteren psikiyatrik bir tanıdır. Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen ‘şizo’ ve akıl anlamına gelen ‘frenos’ kelimelerinin birleşiminden gelir.
Temel düşünce yapısının ve akıl işlevlerinin dağılması şizofreninin başlıca işareti olarak düşünülür.

Filmden

Peter’in annesi hastalanışını anlatıyor.

Bütün gün beşiğinde uyurdu. Bu Miscou’ya gitmemizden hemen sonra. Köpek beslemesine izin verilmiyordu, bizde Mr. Miller’ınkine giderdik. Köpekle oynuyor. Sanırım ismi Dash’ti. Bütün gününü o köpekle geçirirdi. Sonra köpek öldü. Sonra herhangi bir hayvan besleyebileceğini söyledik ama ilgilenmedi. Sınıfında ilk beşteydi. Sonra kolej için Bathurst’a gitti. Fen çalışmak istedi. Ancak daha başta bıraktı. Anlayamadık. Bizimle birlikte olmak istemedi. Sonra botla Gaspé’ye geçti. Sanırım zorluk çekiyordu. İşte burada çok kilo aldığını düşünmüştü   ve diyete başladı. Bir aydan daha az bir sürede 20 kilo verdi ve sonra bu halden buna dönüştü. Sağlıklı bir görünüşü kalmadı. Sonra biraz kilo aldı ama yeterli değildi. Kendisi gibi olamadı. Bütün bu fotoğrafları kocam çekti. O iyi bir adamdı. Ailesine bakabiliyordu. Oğlum kız kardeşini görmeye geldi ve göremeyince gitti. Nicole’u evlatlık verdik.

 Oğlumun kötüye gidişini görmek nasıl bir şey biliyor musun?

 İlk zamanlarında sessiz bir çocuktu ama mutluydu. Sonra aniden değişti. Aynı şeyin ona da olmasına izin veremezdim.

(Peter’in kafayı ütüleyen/silen iç konuşmaları/vehimleri )

Kafandan atmak istediğin bir şey mi var?   Çünkü kafanı bir daha oynatacak olursan, onun için endişelenmene gerek kalmayacak.  Çünkü onu kafandan atacağım.  Anladın mı?

 Pek bir şeyden hoşlandığım söylenemez ve senden de hoşlanmıyorum.  Sabahları uyandığında ,   bugün birini öldürmeliyim diye düşünür müsün?

  Paranoya mı bu?

 Senin için paranoya. Benim için gerçeklik.

Ve şu andan itibaren  “Şu andan” ne demek kim biliyor?

 “Şu andan itibaren.” Biri söyledi bana. Sonsuza kadar, öleceğim güne kadar. Tek bir hata yaparsan işin biter. Anladın mı?

 Bir sürü başağrıtıcı zil duyuyorum. Çalmadıkları zaman bile duyuyorum onları. Ben konuşurken suratıma bak, onun bunun çocuğu. Sıkı çocuk. Anladın mı?

 Ve sonra ne olacağını düşünüyorsun?

 Bunu aklında tut. Çünkü orada hepimizin birer ailesi var.

Bununla ilgili bir şey mi yapmak istiyorsun?

 Neden?

 Hadi, bir şeyler yap. Yapman gereken tek şey beni geçip onu yakalaman.

Hadi, hadi, seni görüyorum. Hadi. Sikeyim! Hadi. Hadi. Yolu yok. Bana asla vuramazsın, adamım. Asla, asla. Hadi, hadi. Asla. Yolu yok. Ben çok iyiyim. Hadi! Hadi! Hadi. Görüyorum seni. Hadi, gel buraya. Dön etrafında. Hadi. Seni görüyorum. Dön etrafında. Dön etrafında! Görüyorum seni! Hadi! Yapamazsın. Dön etrafında. Hadi. Görüyorum seni. Dön etrafında. Hadi. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Hadi. Benden saklanamazsın. Sadece dön etrafında. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Sadece dön. Sadece dön. Duydun mu beni?

 Benden saklanamazsın.

Onu evlatlık vermiştiniz. Onu evlatlık vermiştiniz. Yardım edemem.

Pekala, hadi bir şeyler yap. Tek yapacağın beni geçerek onu yakalaman. Burada geçirdiğim her gün için pişmanlık duyuyorum. Bunu almamakla gerçekten aptallık ediyorsun.

- Burada olmamalıydım.

- Bu çocuk oyunu değil! Burada ihtiyaçlar için oynarız. Ve ben seni öldüreceğim.

Nicole Sen büyürken ben bir hastane yatağındaydım ve üzerimde operasyon yapılıyordu. Kafamın arkasına küçük bir alıcı,   parmağıma da bir verici yerleştirdiler. Ne olduklarını biliyor musun?

 – Radyo mu?

 – Evet. Radyo. Herneyse vericiyi almak için   tırnağımı çıkarmak zorunda kaldım. Nasıl yaptın bunu?

 Nasıl mı çıkardım?

 Ben  Daha iyi hissediyorum. Daha sağlıklı düşünebilirim. Ama hala alıcı kafamın arkasında. Eğer biraz daha yavaş olabilirsem   biliyorum bir çözüm bulabilirim.

Lütfen. Beni yalnız bırak! Seni dinlemeyeceğim! Ben temizim. Kafamdan attım.

SHORT TERM 12 “Kısa Dönem 12” (2013)


Hayatı vakitsiz kararanlar için

Yönetmen: Destin Cretton

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 10 Mart 2013

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Destin Cretton

Müzik: Joel P. West

Görüntü Yönetmeni: Brett Pawlak

Yapımcı: Joshua Astrachan, Asher Goldstein, Frederick W. Green

Oyuncular Brie Larson, John Gallagher Jr.,    Kaitlyn Dever ,   Stephanie Beatriz ,Rami Malek

Özet

Grace, bir çocuk bakım evinde çalışan, orada evlerinden alınmış kötü durumdaki çocuklar için elinden geleni yapmaya çalışan genç bir danışmandır. Her ne kadar kendi hayatını yaşamaya çalışsa da derinden yaralar almış çocuklarla ilgilenmek bunu kolaylaştırmamaktadır. Şimdi ise, uzun süredir birlikte olduğu sevgilisiyle ciddi adımlar atmaya hazırlanırken, onu derinden etkileyecek dönüm noktaları onu beklemektedir. Tüm bunlarla baş edebilmek için, kariyerini ve daha da önemlisi kendisini tehlikeye atabilecek kararlar alması gerekecektir.

Filmden

Babasının evindeyiz. Kimsenin evde olduğunu sanmıyorum ama yine de içeri girdi.

Tamam, sağ ol. Evde yok mu?

 Dönmek ister misin?

 Tamam. İyi misin?

 Yarın görüşürüz. Yazdığım hikâyeyi duymak ister misin?

 Elbette. Çocuk hikâyesi. O yüzden öyle şaşaalı sözler yok. Tamam.

Bir varmış bir yokmuş. Okyanus yüzeyinin millerce altında Nina adında genç bir ahtapot yaşarmış. Nina zamanının çoğunu taşlardan ve deniz kabuklarından garip şeyler yaparak geçirirmiş. Çok mutluymuş. Ama sonra bir pazartesi günü bir köpekbalığı gelmiş.
“Adın ne senin?” demiş köpekbalığı. “Nina” diye yanıtlamış o da.
“Arkadaşım olmak ister misin?” demiş köpekbalığı.
“Tamam. Ne yapmam gerekiyor?” demiş Nina.
“Pek bir şey değil. ” demiş köpekbalığı. “Kollarından birini yememe izin ver yeter.”
Nina’nın daha önce hiç arkadaşı olmadığından acaba bu arkadaş olmak için yapılması gerekenlerden mi diye düşünmüş. Sekiz koluna bakmış ve bir tanesinden vazgeçmenin çok da kötü olmayacağına karar vermiş. Bir kolunu yeni ve harika arkadaşına bağışlamış. O hafta Nina ile köpekbalığı her gün birlikte oynamış. Mağaralar keşfetmişler, kumdan kaleler yapmışlar. Çok çok hızlı yüzmüşler. Ve her gece köpekbalığı acıktığında Nina, yemesi için bir kolunu daha vermiş. Pazar günü tüm gün oynadıktan sonra köpekbalığı Nina’ya çok aç olduğunu söylemiş.
“Anlamıyorum. ” demiş Nina.
“Altı kolumu çoktan verdim. Şimdi bir tane daha mı istiyorsun?”
Köpekbalığı ona arkadaşça bir tebessümle bakmış ve “Bir tanesini istemiyorum” demiş.
“Bu sefer hepsini istiyorum. ”
“Ama neden?” diye sormuş Nina.
Köpekbalığı da: “Çünkü arkadaşlar birbirleri için böyle yaparlar. ” diye yanıt vermiş. Köpekbalığı yemeğini bitirdiğinde çok üzgün ve yalnız hissetmiş. Birlikte mağaralar keşfedeceği, kumdan kaleler yapacağı, çok çok hızlı yüzeceği birine sahip olmayı özlemiş. Nina’yı çok özlemiş. Bu yüzden başka bir arkadaş bulmak için çok hızlı yüzmüş.

Jayden?

Baban sana hiç zarar verdi mi?

 Hâlâ zarar veriyor mu?

 Onun oraya dönmesine izin veremeyiz.

Jayden nerede?

 Babası dün gece geldi ve hafta sonu için götürdü.

- Ne?

 – Jack onayladı. Dalga mı geçiyorsunuz benimle?

 – Gitmesine nasıl izin verirsiniz?

 – Jan, sana sonra döneyim tamam mı?

 Adam aradı. Özür diledi. Kişisel acil bir durumu varmış. Bunun bir alakası bile yok Jack. Raporumu okudun mu?

 Tabii ki okudum ve çok endişelendim. Ama Jayden’dan sorumlu sosyal hizmet görevlisi konuyu ona açtığında babasının hiçbir zaman hiçbir şekilde taciz etmediğini söylemiş. Tabii ki öyle söyleyecek. Kız korkuyor ulan! Size üniversitede ne sikim öğrettiler?

 Jack, babası onun aklının hep bir köşesinde. Onu hep izliyor. Uyurken. Sıçarken. Terapistiyle yalnızken. Babası hep orada. Onu izliyor, saldırıya hazır bekliyor. Ve sen onun birden çıkıp gerçeği söylemesini mi bekliyorsun?

 Salak mısınız siz?

 Kız burada yardım arıyordu. Siz gittiniz, kızı köpekbalığının yanına gönderdiniz. Kızgınlığını anlıyorum Grace. Ama bana bağırmak etkili bir iletişim yolu değil.

Tamam. Tamam

Jack. Jack, üzgünüm. Bu olayı çözene kadar lütfen izni kaldır. Çünkü onu tanıyorum ve evdeki durumun iyi olmadığını biliyorum. Nereden biliyorsun bunu?

 Sana bir çocuk hikâyesi okudu diye mi?

 Benimle dalga geçme Jack. Her gün bu çocukların yanındayım ben. Dün gece o kız yanıma oturdu ve ağladı. Bildiği tek yoldan anlatmaya çalıştı. Grace, bu zincirin en altındasın sen. Gözyaşlarını yorumlamak senin işin değil. O iş için eğitim görmüş terapistler var. O zaman eğitim görmüş terapistleriniz bir bok bilmiyor. Babası tarafından tacize uğradığını söyledi mi?

 – Söylemesine gerek yoktu.

- O çocuğu biyolojik babasının elinden alacaksam evet gerekiyor. Saçmalık bu. Grace, senin yaşından uzun süredir bu çocuklarla çalışıyorum ben. Her biri için canımı veririm. Onların o yıkılmış gözlerine bakıyorum. Bunu onlara yapan şerefsizleri çıkıp bulmak ve dövmek istiyorum. Ama bunu her gün hissetmeme rağmen onlara zarar vermiş her kişinin izine düşemeyeceğimi biliyorum. Tüm yaralarını iyileştiremeyeceğimi ve her birinin babalarını cinsel tacizci olarak suçlayamayacağımı biliyorum. Özellikle de arkadaşlarının arkadaşlarıysa değil mi Jack?

 Burada işimiz bitti Grace.

Deliriyor musun?

 Muhtemelen. Senin yaşındayken bir dolu yabancının bulunduğu bir odada tacizlerini her yönüyle anlatmak zorunda kalmıştım. Beni neyle vurduğunu. Nasıl sarhoş olduğunu. Onunla banyo yapmam için beni nasıl zorladığını. Beni nasıl hamile bıraktığını. Onu hapishaneye ben gönderdim. Bu konuda hiç konuşmadım. Bu konuyu hiç düşünmedim. Seninle tanışana kadar. Ve bilmiyorum. İçimde bir bebek var ve bilmiyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Sadece sana yardım etmeye çalışıyordum. Tanrım. Kemeri çok sever. Tam bir klişe.

Jayden, bu konuda bir şey yapmalıyız.

Uyurken beysbol sopasıyla yüzünü mü dağıtalım?

 Buradan gitmeliyiz.

PiCCO (2010)

(CHARLES MANSON) Bir Seri Katilin Hikâyesi


“Bana tepeden bakarsanız, bir aptal görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız, tanrınızı görürsünüz. Bana tam karşımdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz”(Charles Manson)

“Vay be, hakikaten uçtum.”
(Manson ailesinin üyesi Susan Atkins, Sharon Tate’in ellerine bulaşan kanını yaladıktan sonra bu sözü söylemiştir)

Manson, canı manyaklar arasında en özel olanıdır. Ona daimi kötü ününü kazandıran cinayetler – 1960’ların en şok edici olan 1969 Tate-LaBianca cinayetleri – aslında başkaları tarafından işlenmişti; kendisi ala bir silah ateşlememiş veya bıçak kullanmamıştır. Fakat onun karanlık cazibesinin kaynağı tam olarak budur: köle gibi kendisini takip eden ve onun en kanlı emirlerini yerine getirmeye hazır olan müritleri üzerindeki etkisi. Esasında Manson bazı büyülü sözler söyleyen zeki bir dolandırıcıdan daha fazlası olmamasına rağmen, kendisini şeytani bir Mesih, habis bir mürşit yapmıştı; o, barış, aşk ve çiçeklerin gücü vaazlarıyla başlayıp Rosemary nin Bebeği, Şeytan ve “Sympathy for the Devil”gibi satanist fantezilerle sona eren bir dönemin en karanlık güdülerinin vücut bulmuş haliydi.

Ahlaksız bir annenin gayri meşru oğluydu. Söylendiğine göre, annesi bir defasında onu bir sürahi bira ile değiş tokuş etmeye çalışmıştı. Manson’ın terk edilmeler, dayak ve istismarla dolu karabasan gibi bir çocukluğu olmuştu. Gençliği de sonu gelmez bir suç tutuklanma, hapis ve kaçış döngüsüydü. (“İşin doğrusu şu ki,” demişti Manson kendini tahlil ettiği nadir anlardan birinde, “ben yakalanmadan bir şey çalmayı beceremeyen salak bir hırsızdan başka bir şey olamadım.”)

18 yasındayken koğuş arkadaşlarından birine bıçak tehdidiyle livata uyguladığından, federal ıslah evinde kendine bir yer edindi. 1954’te şartlı tahliye edilmesinden sonraki 13 yılı sahte çek vermekten, kadın satıcılığına kadar muhtelif suçlardan değişik hapishanelere girip çıkarak geçirdi. 1967 de serbest bırakıldığında – tüm itirazlarına rağmen – 33 yasındaki Manson, hayatının büyük bir bölümünü demir parmaklıklar arkasında geçirmişti.

Aşk Yazı diye anılan dönemin en cafcaflı zamanında, karşıt kültürün coşkunluğunun doruk noktasına vardığı günlerde serbest kaldı. San Francisco’nun Haight-Ashbury bölgesinde – hippiliğin anavatanı – Manson, uyuşturucuyu, özgür seksi ve dönemin büyüsünü keşfetmişti. Çok geçmeden meşum karizması, serserilerden ve kaybedenlerden oluşan bir “aileyi” etrafına toplamasını sağlamıştı.

Los Angeles’ın dışındaki tozlu bir çiftlikte müritleriyle beraber yaşayan Manson, kısmen – diğer tüm etkilerin yanı sıra – bu güne dek kaydedilmiş en ılımlı ve mizahı rock n roll albümlerinden biri olan Beatles’ın White Albüm ünden esinlenerek çok tuhaf bir kıyamet teorisi geliştirmiştir. Özellikle “Helter Shelter”adli şarkıyı (bir lunaparkta çocukların bir alete binişlerini anlatan bir şarkıdır) siyahların ayaklanıp tüm beyazları öldürecekleri, yalnızca Manson ve onun az sayıdaki seçilmiş müridinin geri kalacağı ( çünkü Manşon ve taraftarları dünyanın hakimi olacaklardır) bir ırk savaşının habercisi olarak yorumlamıştır.

Manson savaşı kışkırtmak için bazı önde gelen beyazları suçun siyah devrimcilere yıkılabileceği bir şekilde öldürmeleri için müritlerini sapıkça bir göreve gönderdi. 9 Ağustos 1969 da Manson’ın “ailesinden” 5 kişi, yönetmen Roman Polanski’nin evine girip hamile karısı aktris Sharon Tate ile birlikte 4 kişiyi daha vahşice öldürdüler. Ayrılmadan önce kurbanlarının kanlarıyla duvara kışkırtıcı yazılar yazdılar. Ertesi gece, Manson, “sürüngenleri”ne bizzat öncülük etti ve LaBianca soyadlı bir çifti aynı şekilde öldürüp parçaladılar.

Cinayetler, Los Angeles bölgesinde panik yarattı ve tüm ulusu şok dalgaları sardı. Manson, en sonunda, olaylarla hiç ilgisi olmayan bir suçtan ötürü hapse düşen kadın taraftarlarından birisinin hücre arkadaşına işledikleri cinayetleri öğünerek anlatması sonucu tutuklandı.

Manson, 1970 teki duruşmasını bir sirke dönüştürmüştür, ancak jüri hiç de eğlenmemiştir. Yakalandıktan sonra mahkemeye alnına büyük bir ‘x’ kazıyarak çıkmıştır. Kendisi ve 4 taraftarı gaz odasına mahkum edildiler, fakat California Yüksek Mahkemesi idam cezasını kaldırınca, cezaları ömür boyu hapse çevrildi.

Amcası kendisini etekle okula yollar ve “Bir gün sen de erkek gibi olup kavga etmeyi öğreneceksin” dermiş. Daha 9 yasında hırsızlığa başlamıştır. Uzun süre hapse girip çıkmış, hiç bir olayı olmayan bir serseriydi. Hippilerin ortamlarına girip gitar çalmaya başladı. Oradaki çocuklardan ailesini oluşturmaya başladı.

Sharon Tate cinayeti, aileden Susan Atkins adlı kızın itirafıyla aydınlandı. Kısa süre sonra da Manson tutuklandı.

Bu kadar ünlü olmasının nedeni kurbanlarının kimlikleridir. Ayrıca diğer seri katillerden farklı olarak bir inanış yaratması da bir nedendir. (Helter Skelter saçmalığıyla kandırmış insanları, siyahlar ayaklanacak tüm beyazları öldürecek sadece Manson Ailesi kurtulacak)

Hala yattığı cezaevine dünyanın her yerinden özellikle gençler tarafından binlerce mektup geliyor.

Bir ara gazetecilerden birinin “Büyük bir hayran kitleniz var hapisten çıkmanızı heyecanla bekliyorlar” yorumuna, “Burada yemekler harika ayrıca kitabım ve gelen mektuplarımla uğraşıyorum, pek heyecanlanmasınlar, Amerika ilk kez iyi bir şey yapıyor bana ” şeklinde cevap vermiştir.

Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyardaki Yabancı romanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Genç güzel kızlardan kurulu haremiyle seri cinayetlere kalkışan komün sahibi kişi. Kızların mahkemeye çıkmadan önce koridorlarda kendilerinden geçerek şarkı söyledikleri görüntüler insanı ürpertir. Bunlardan bazıları hala Charles Manson’ın peygamber olduğuna inanırken Susan Atkins gibi kimileri kendini Hristiyanlığa adayıp kitaplar dahi yazmıştır. İçlerinden Linda Kasabıan’ın Türk kökenleri olduğu bilinir.

Çete Üyeleri:

Sharon Tate

Vincent Buğliosi

Susan Atkins

Pat Krenwinkel

Catherine Share

Paul Watkins

Kitty Lütesinger

Abigail Folger

Kurbanları:

6/8/69 Gary Hınman

8/8/69 Steven Earl Parent

8/8/69 Voytek Frykowski

8/8/69 Abigail Folger

8/8/69 Jay Sebring

8/8/69 Sharon Tate

9/8/69 Leno LaBianca

9/8/69 Rosemary LaBianca

25-26/8/69 Shorty Shea

Milyonlarca gencin hayranı olduğu Axl Rose (gün’s roses), bir Manson hayranıdır ve Spaghetti İncident albümünde şiirini kullanmıştır. Bu yüzden mahkemelerde süründürülmüş kurbanların ailelerine tazminat ödemek zorunda kalmıştır. Ayrıca Türkiye konserinde üzerinde Manson T-Shirtleriyle de gezindiği gözden kaçmamalıdır.

Charles Manson’un Hz. İsa olduğunu zanneden çete üyesi, ömür boyu hapse mahkum Leslie Van Houten 1969 yılında 19 yasındayken 2 kişiyi tabanca ile öldürmüş. Tutuklandıktan 33 yıl sonra (28.06.2002) tahliye talebinde bulunmuş. Amerikan adlı makamları başvuruyu reddetmiştir.

Hakkında Kitap:

-Helter Skelter,1975, Vincent Buğliosi

Hakkında Film:

-The Manson Family,

-13.hayalet filminde hayaletlerden biri Manson’a benzetilmiştir.

-Bu arada Charles Manson çetesini ve cinayetlerini anlatan Helter Skelter adlı bir film çekilmekte olduğu söylenmektedir.

Tüm akıllı insanlar bir zaman sonra öleceklerini biliyor ve Tanrı’nın önünde haklı olmak zorundadırlar. Kötünün karşılığını cehennem ödeyecektir. Yeryüzü de en kötü cehennem. Birilerinin ölmesi gerekiyorsa,  bu yanlış değildir. Bu hareketi birisinin yapması gereklidir.[Charles Manson]

(http://forum.turksportal.net/vb/showthread.php?t=93382

http://www.frmtr.com/garip-olaylar/1841989-bir-seri-katilin-hikayesi-charles-manson.html)

MARİLYN MANSON

Charles Manson’a büyük hayranlığından dolayı Manson soyadını aldığını söylemiştir. Her ne kadar müzik kritikleri çokça farkında olmasa da, Marilyn Manson’ın ‘weird’ goth ve endüstriyel sound’u son yirmi yılın en görkemli müziklerinden biri oldu ve Reverend Manson’ı ana akım popüler müziğin karşı kahramanlarından biri haline getirdi. Özellikle ülkesi Amerika’da ebeveynlerin ve politikacıların hakkında konuşurken nahoş bir ifade takındığı Manson’ın müzik medyasında da pek güzel duygular yaratmadığı kesin. Muhafazakar ve dinci yönetimler tarafından konserleri sık sık iptal edilen Marilyn Manson’ın ruhunu şeytana sattığı iddiaları bugün müzik medyasının en sevdiği iddialar arasında. Evinde bir simya laboratuvarı bulunan Marilyn hakkında kara büyü yaptığı iddiasıyla açılan soruşturma sonuca ulaşmamıştı. Amerikan panik tarihinin bir numaralı olayı Columbine Katliamı’ndan sorumlu tutulan Marilyn, bu konuda pek çok kez mahkemede tanıklık yaptı.

Seri katil Jeffrey Dahmer’le yazıştığı için tepki çekti ve seri katil kurbanlarının akrabaları tarafından kurulan bir dernek Marilyn’in malikanesine saldırıda bulundu. İrili ufaklı Marilyn Manson suçlarının sonuncusu ise yakın bir tarihte vuku buldu. Sahne şovu sırasında sahneye davet ettiği bir güvenlik görevlisine cinsel tacizde bulunduğu iddia edildi ve hem mahkemelerde süründü hem de Güvenlik şirketleri tarafından tehdit edildi. Marilyn Manson FBI’ın yakından izlediği bir isim. Hayatı film desek yeridir.

http://www.notdenizi.com/marilyn-manson-hayati-23903/

Ek:

Dünya, bizim dışımızda kendini nasıl eviriyor?

Çocuklarımız bizim görmediğimiz cepheden dünyaya baktıklarından bildiklerini ve duyumlarını çok tahmin edemiyoruz ve bilemiyoruz. Sonuçta “bilmeyen noksan olur” kavlince; onların doğrularında, bizler yenilen ve mahkum sınıfında kalıyoruz.

Neden, biz bilemiyoruz.

Bilmek sıkıntıdır.

Duymak sıkıntıdır.

Günümüzde bir sorunun var mı diyene, çözmene gerek yok, halının altı ne güne duruyor, süpür, terke et diyoruz.

Unutmayalım ki; sahte olan her şey tehlikelidir.

Seri katil, ve tarikat lideri Charles Manson’u tanıyabiliyoruz. Onu bilgimize göre bir sınıfa dahil edip, mahkûm edebiliyoruz. Ama çocuklarımız…

Sahteliğin hayatın hiçbir yerinde sağlam dayanağı yoktur. Değer verilen ilkelerde gerçek yüzümüzü/yüzünü göstereme erdemine ulaşamazsak; PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ deki anlatılarla, dayanağımız ve gücümüz olan kudretin yıkılmasına sebep olduğumuz gibi, buharlaşmayada mahkûm oluruz. Yazık değil mi?

Suçlu olan dört duvar ve içindekiler değil, onu inşa eden özelliklerimizdir. Üstâd Necip Fazıl’ın dediği gibi  “Kuduz köpek, ısırdığı adam için değil, kuduz olduğu için mahkûmdur.”

Mahkûm hayatın ve yalanın gizeminden kurtulmak umuduyla

THE TRUMAN SHOW-Truman Şov (1998)

1984 NİNETEEN EİGHTY-FOUR (1984) FİLM

TWELVE MONKEYS/ 12 Maymun (1995)


Yönetmen: Terry Gilliam

Ülke: ABD

Tür: Gizem | Bilim-Kurgu | Gerilim

Vizyon Tarihi:31 Mayıs 1996 (Türkiye)

Süre:129 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Chris Marker, David Webb Peoples, Janet Peoples

Müzik: Paul Buckmaster

Görüntü Yönetmeni:Roger Pratt

Yapımcı: Robert Cavallo, Mark Egerton, Robert Kosberg

Nam-ı Diğer:12 Monkeys

Oyuncular    Joseph Melito,    Bruce Willis, Jon Seda, Michael Chance,    Vernon Campbell

Özet

1997’de ortaya çıkan bir virüs, 5 milyar insanın ölümüne yol açar. Çok az sayıda insan, yer altına çekilip virüsten korunmayı başarır. Kurtulanlar, çözüm bulabilmek için bir zaman makinesi geliştirirler. Henüz test aşamasında olan cihazı kullanmak üzere, mahkumlardan James Cole’u seçerler.

Cole, ilk denemesinde yanlış bir tarihe gider. Başarılı olan ikinci denemesi sonucunda, kendisini 1990’da bir akıl hastanesinde bulur. Burada psikiyatrist Kathryn Railly ve çılgın oda arkadaşı Jeffrey Goines ile tanışır. Goines’un virüsün yayılmasında kilit rol oynadığından şüphelenen Cole, tekrar zaman yolculuğu yaparak birkaç yıl ileri gider. Ona inanmaya başlayan Dr. Railly’nin de yardımıyla Goines’un bu virüsü yaymasını engellemeye çalışan Cole, kendisini karmaşık olayların içinde bulur.

Filmden

“Bununla beraber, sayısız mikro dalga sinyalleri kızıl ötesi mesajlar, gigabaytlarca birler ve sıfırlar arasında  şimdi bayt büyüklüğünde kelimeler bilimden bile daha minnacık  belirsiz bir elektriğin içinde saklanıyor. Ama kulak verirsek  şairin bize hitap eden tek sesini duyuyoruz  bugünün çılgınlığı dün hazırladı  yarının çaresizliğinin sessiz zaferini. İç, çünkü bilmiyorsun nereden ve neden geldiğini. İç, çünkü bilmiyorsun neden ve nereye gittiğini.”

Tabii, senin akıl hastası olmadığını söylemiyorum. Bildiğim kadarıyla zır delisin. Ama burada olmanın nedeni bu değil. Sistem yüzünden buradasın.

Reklamlar!

 Artık üretici olmaktan çıktık.

Bir şey yapmıyoruz. Her şey otomatik.

O halde biz neyiz?

  Biz tüketiciyiz,

Bir sürü şey satın al, iyi bir yurttaş olursun. Ama bir sürü şey satın almazsan, ne olursun?

  Ne?

  Akıl hastası olursun.

Gerçek, bu Gerçek!

Mal satın almazsan: tuvalet kâğıdı, yeni araba  elektrikli cinsel aletler  beyne yerleştirilmiş kulaklı stereo sistemleri  entegre radar cihazlı tornavidalar, sesle çalıştırılan bilgisayarlar

Burada beni hayatımdan bezdiren  adı koyulmamış bazı gerçeklerden kaçtığım için  zihnen sapkınım. Oraya gitmekten vazgeçtiğim zaman iyileşmiş olacağım.

Sen de sapkın mısın, dostum?   Burası deliler için.

 Ben deli değilim.

Biz o “deli” terimini kullanmıyoruz, Burada tam anlamıyla kaçıklar var! Sizin bilmediğiniz bazı şeyleri biliyorum. Bunları anlayabilmeniz çok zor olacak. Kimseye zarar vermeyeceğim! Pekala. Bakın, aranızda On İki Maymun Ordusunu  duyan var mı?

  Bunu her tarafta binaların duvarlarına şablonla resmediyorlar. Bunu gördünüz mü?

. “Deli” ne demek, biliyor musun?

Deli, “çoğunluk iktidarı” demek.

Ya. Örneğin, mikroplar. Mikroplar mı?

  18. Yüzyılda öyle bir şey yoktu. Nada. Yok. Hiç kimse bunu hayal bile etmemişti! Yani aklı başında olan hiç kimse. Derken bir doktor çıktı. Semmelweis! Semmelweis çıktı, insanları, esas olarak da başka doktorları  mikrop denen bu mini minnacık, göze görülmez kötü şeylerin  insanların vücuduna girip onları hasta ettiğine ikna etmeye çalıştı. Doktorların ellerini yıkamalarını sağlamaya çalışıyordu. Bu herife ne oluyor?

  Deli midir nedir?

  Mini minnacık, göze görünmez-

- “Ne diyorsun onlara?

  Mikrop?

  Ne?

 ” Şimdi, 20. Yüzyıla atlıyoruz. Geçen hafta, aslında beni bu cehenneme sürüklemelerinden hemen önce! Bir fast-food dükkânında hamburger ısmarlıyordum. Herif onu yere düşürdü. Jim, sonra onu yerden aldı, sildi. Sonra da bir şey olmamış gibi bana uzattı.

“Ya mikroplar? ” dedim.

Dedi ki, “Ben mikroplara inanmam. Mikroplar, bize dezenfektan ve sabun satmak için bir komplodur.”

Şimdi, o herif deli, değil mi?

  Gördün mü?

Doğru yoktur.

Yanlış yoktur.

Yalnız halkın görüşü vardır.

Sen, sen, sen mikroplara inanıyorsun, değil mi?

  Ben deli değilim.

 Tabii değilsin!

- Öyleyse neden hastaneden çıkmıyorsun?

  – Neden kaçmaya çalışmıyor muyum?

  İyi soru. Çok iyi bir soru. Zeki. Çünkü kaçmam çılgınlık olur. Dışarıya haber gönderdim.

- Benim işim ayarlandı.

- Ne demek bu?

Babamla temas kuracak olan bazı çömezlerle, habis ruhlarla  sekreterlerin sekreterleriyle ve çeşitli diğer  ayakçılarla temas kurmayı başardım. Ve babam böyle bir yerde olduğumu öğrenince  beni insanın insan gibi, misafir gibi muamele gördüğü  o klas hastanelerden birine naklettirir! Büyük otellerdeki gibi çarşaflar, havlular  bizim gibi kaçık, üşütük, manyak şeytanların tümüne iyi ilaçlar!

Biraz heyecanlandım. Kaçma fikri aklımdan geçti.

. Salaklar, kim olduğumu öğrenince görürsünüz siz!

Babam çok kızacak. Ve babam kızınca, yer yerinden oynar. Babam Tanrıdır! Ben babama taparım!

Hayvan hakları militanlarının gizlice elde ettiği bu çarpıcı  video bantları kamuoyunda öfke yarattı.

Ama birçok bilim adamı şiddetle karşı çıkıyorlar. İşkence deneyleri.
- Hepimiz maymunuz.

“Büyük salgın hastalık dönemlerinde  alamet ve kehanetler ortaya çıkar.”  “Alexander Konferansları

- Bu Gece” Ve dört yaratıktan biri yedi meleğe  sonsuzluklar boyunca yaşayan Tanrı’nın  öfkesiyle dolu yedi altın tas verdi.” Esinlemeler.

 14. Yüzyılda, o zamanın görevlilerinin anlattığına göre  1362 yılının Nisan ayında Stonehenge yakınlarındaki  Wyle köyünde birden bire bir adam ortaya çıktı. Bilinmeyen kelimeler kullanan ve garip bir şiveyle konuşan  adam salgın hakkında korkunç kehanetlerde bulundu  ve yaklaşık 600 yıl sonra salgının insanlığı yok edeceğini söyledi. Tabii bu salgın-kıyamet günü senaryosu, ister veba olsun ister çiçek hastalığı veya AİDS olsun  gerçekler tarafından desteklendiğinde çok daha inandırıcı olmaktadır. Şimdi ise, 1 . Dünya Savaşı sırasında hardal gazı saldırılarıyla  çirkin yüzünü ilk defa gösteren kimyasal savaş gibi  teknolojik iğrençliklerle de karşı karşıyayız. 191 7 Ekiminde, Fransız siperlerindeki böyle bir saldırı sırasında  şarapnel yarası alan ve görünüşte  isteri krizi geçirir durumda hastaneye kaldırılan  bir askerle ilgili bilgilere sahibiz. Doktorlar, Fransızca anlama yeteneğini tamamen yitirdiğini  ama yerel bir şiveyle olsa bile  akıcı bir şekilde İngilizce konuştuğunu saptadılar. Gazdan bedenen etkilenmemiş olmasına karşın  adam kendinde değildi. Gelecekten geri geldiğini  ve 1996 yılından başlayarak sonunda insanlığı  yeryüzünden silecek olan saf bir mikrop  aradığını söylüyordu. Yaralanmış olmasına rağmen, bu genç asker hastanede ortadan kayboldu. Şüphesiz başkalarını uyarma görevini yerine getiriyor  ve savaşın acılarının yerine  “Kassandra kompleksi”dediğimiz kendi yarattığı acıyı koyuyordu. Yunan efsanesinde, Kassandra geleceği görmeye  ama gördüklerini anlattığı zaman inanılmamaya mahkum edilir. Dolayısıyla da geleceği görme, ama bu konuda bir şey yapamamanın üzüntüsü.

Gizli ordu ,  On İki Maymun Ordusu. Virüsü etrafa yayanlar.

Bu yüzden buradayım. Onları bulmam lazım. Benim görevim bu. Onların yerini bulmam lazım, çünkü virüsün mutasyona uğramadan önceki  saf şekli onların elinde.

Çılgınlık yapacak değilim, ama bunların hiçbiri düşündüğün gibi değil. Onlardan saklanamazsın, Bob. Onlardan saklanamazsın, dedim. Hayır, efend  kardeşim. Buna teşebbüs bile etme. Onlar her şeyi duyarlar. Sana o izleme aygıtını yerleştirdiler. Nereye gidersen git, seni istedikleri zaman bulurlar. O senin dişinde.Anladın mı,?

O hasta, tamam mı?
Gelecekten geldiğini sanıyor. Özenle kurulmuş ve çökmekte olan bir fantezi aleminde yaşıyor. Onun yardıma ihtiyacı var.

Biliyor musunuz, siz mevcut değilsiniz. Aslında gerçek değilsiniz. Biz zaman içinde geriye gidemeyiz. Siz burada değilsiniz. Beni kandıramazsınız. Siz benim kafamın içindesiniz. Ben deliyim ve siz de benim deliliğimsiniz.

Sen aklı başında bir insansın. Eğitilmiş bir psikiyatrsın. Gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırt edebilirsin. Gerçek dediğimiz şey herkesin kabul ettiği şeydir, öyle değil mi?

Psikiyatri en yeni dindir.

Neyin doğru veya yanlış olduğuna, kimin deli olduğuna biz karar veririz. Burada zorlanıyorum.

Gerçek olmadığımızı söyledin. Bence insan aklı  iki farklı boyutta  var olmaya uygun değil. Fazla stresli. Kendiniz de söylediniz ya. Çok kafa karıştırıcı.

Neyin gerçek olduğunu, neyin olmadığını bilemiyorsun. Ama şimdi neyin gerçek olduğunu biliyorsun

Kadın psikiyatrlar! Bir keresinde onun derslerinden birini dinlemiştim. “Kıyamet Kehanetleri.”Birden bire Jeffrey hakkında  en akıl almaz fikirlere kapılmış. Acaba kendi geliştirdiği “teorik”  “Kassandra” hastalığına mı yakalandı?

Ben hastanede yatarken akıl sağlığı adı altında  beynimi kapsamlı bir şekilde incelediler. Sorgulandım, röntgenlerim çekildi ve iyice muayene edildim. Sonra da benim hakkımdaki her şeyi bir bilgisayara yüklediler  ve bilgisayarda beynimin modelini yarattılar. Evet! O modeli kullanarak  önümüzdeki on yılda benim kafamdan geçe bilecek olan  her düşünceyi üretmeyi başardılar  sonra da bunları bir çeşit olasılık matrisinden süzerek  o dönemde yapacağım her şeyi belirlediler. İşte görüyorsunuz  böylece On İki Maymun Ordusunu tarihin sayfalarına geçireceğimi  daha benim aklımın köşesinden bile geçmemişken o biliyordu. Yapacağım her şeyi o benden önce biliyor.

Bir ihtimal eğer deli değilsem, bizi böyle Dişlerimizden buluyorlar. Beni hiçbir zaman bulmalarını istemiyorum.

Tıpkı bizim başımıza gelenler gibi. Geçmiş gibi. Film hiç değişmiyor. Değişemez. Ama onu her gördüğünde farklı görünüyor, çünkü sen değişiyorsun. Farklı şeyler görüyorsun.

Şimdi senden ben sorumluyum. Çinliler şöyle der.: birisinin hayatını kurtarırsan  sonsuza kadar ondan sorumlu olursun.

. İşte orada! Şu adam!

Öldürücü virüs taşıyor! Durdurun onu!

Lütfen, durdurun onu!

“….7 yılında öldürücü bir virüs yüzünden 5 milyar insan ölecek.

Hayatta kalanlar gezegenin yüzeyini terk edecekler. Hayvanlar gene dünyanın hakimi olacaklar.”

“Paranoyak şizofren teşhisi konmuş bir hastayla yapılan görüşmeden alıntılar

“12 Nisan 1990,Baltimore İl Hastanesi.”

 

BİLGİYİ KANALDAN GİZLİCE AKITMAK


Misyonerler, Nasıl Çalışırın Arkaplanı

Bu yazıyı yazmama neden olan geçenlerde bir siteye tesadüf etmemdir. Site içeriğinde kendince zıt bir konuyu anlatıyor görünürken birçok kişinin ulaşamayacağı bilgiler yığınına beş dakikada ulaşabilmesi için bilinçaltının yoğunlaşmasını sağlıyordu. Belki bu kişiler için yapılan doğru bir ilkenin tarafında olmaktı. Fakat doğru olan hayalinde bile düşünemeyeceği bir etkeni veya düşünmesini sağlayacak “ilk muharrik sebep” içeriği gazete küpürleri ile deklere ediliyordu. Yani ters bilgi ile bilmeden/bilerek “hedef yanlış düşünce bilgisi”nin duyurusu yapılıyordu.

Bunun etkisinden kurtulmak mümkün müdür?

Çok defa “Hayır” diyebilirsiniz.

Hedef bilginin öz içeriğini, aktarım kanalının içinden gizlice alırken, yoğrulmuş zihin, bir dönem sonra doğrular kısmındaki verdiği tepkilerine kattığı etkilenmesi kalmamış ve yanlış bilgiyi kabullenmekten kurtulamaz.

Psikanaliz bilimin temel esası, aslında günahların, rahatsılıkların ilmî alana aktarılarak, anlaşılmasını hazmını sağlayarak, mutluluğun ele edilmesidir. Bilginin arkaplanında gizlenen ortak payda “suçlu değilsin” yanında “saptığın zannettiğin şey seni rahatsız etmez, başkalarını etkiler,” olmaktadır.

Yalnız değilsiniz!

Kendinizi çıkmaz bir sokakta görmenize gerek yok. Bu sokakta çok kişi bulunmaktadır. Bunun ilişkilendirilmesini yapabilirsin. Bir video oyununda süper kahraman olan olabilme şansın ne kadar yüksek ise, öldüğünü görebilme, öldürme şansında o kadar varsayılır. Sonuçta sen her hareketinden sorumlu olmadan çıkacağın bir zamanın vardır. Hayatı oyunun gerçeğinden kendi gerçeğine, daha sonra sanal gerçeğe yönlendirebilirsin.

Doğru Bilginin Zehirlenmesi

Bilginin zehirlenmesinde veya çarpılmasında doğrunun tarafında olmak çok zaman şizofrenik bir alt yapıya sahip oluşundan [Doğru sözlüyü kırk kapıdan kovarlar.]  kapıları tam kapatmak yerine aralıklı bırakmak yerinde olur. Hayatta bütün kapıları kapalı tutmak mümkün değildir. Hepsinde sonuna kadar açılmasının da bir gereği yoktur. Asıl olan gerçeklerinde ötesinde olan hakikat pencerelerini kırmadan açmak için dikkat edilmelidir.

Sözün imalı söylenmesi

İstibdat ve dikta dönemlerinde fikri beyanda zorlukları aşmanın tek çaresi mecazi terminoloji kullanmak esas olabilir. Fakat korkunun zihni melekeleri mahkûm edişi baskısı altında birçok akıl sahibi dumura uğramaktan korkar. Bulanıklaşan mantığının içerinde dizüstü kapaklanıp kalır.

Toplumun yanlış kabul ettiği bir konun reklamı imalı olarak yapmak aldatmanın geçerli sebebi olabilir. Yani, tenkit ettiğiniz şeyin reklamını yapmak yerine iyi bölümünü varsa onu beyan etmek uygundur. Reklamını “ters bilgi ile yapmak” hatadır ve aldatmadır. Beyanın hatıra içeriği gibi canlandırıcı özelliği olmamalıdır. Bu konuda örnek vereceğimiz birçok site var. Bizim sitede dahi bazen bu tür yanılgıya düştüğü olabilir. Fakat içeriğinde bilgi yükü ağırlıklı olduğundan tahammülü internet sörfçüsüne ağır gelmektedir. Yazının İmaj ve resim içeriği de çok düşük olunca günümüz insanı için ağır gelmektedir. Düşünürseniz günümüz insanın düşüncelerini bit twitter mesajına sığdırmak kadar aceleci bir hayatın girdabında olunca okumaya dahi çok zamanı olmuyor.

Bir konuyu öğretebilmenin kolay yollarında biri zıddı olan düşünceyi anlatarak yapma metodudur.

Bu durum beyan sahibini koruyucu olduğu gibi karşı tarafı etkileyicidir. Anlatan bu durumdan etkilenmediği gibi uzakta kalarak, normalden aktarması mümkün olmayan zıt ve hatalı meseleyi de karşı tarafına, konu genişliği ile etraflıca anlatmış olur. Günümüzde bu metodu kullanan birçok görüş ve etkinlikler bulunmaktadır. Bu usul aldatıcıların, misyonerlerin uygulamaları içerisindedir. Zaman ve gayretlerini bir konuya hasrederek zıt yönden anlatıyor görünerek asıl öğretmeleri gereken meseleye vukufiyet kazandırırlar. Örnekleri çoktur.

Eskilerin söylediği şu söz çok manidardır. Sevap diye yaptığımız günahlar. Sevaplarımız meğer kuyumuzu kazarken biz üstüne cennet köşkleri bina eder zannından ferahlık duyar olmuşuz.

Yükselen paradigmalarımız ağır ağır enigmaya dönüşürken doğrularımız yamulmaya başlamıştır. Yapılması gereken ölümlü olduğumuzu unutmadan yaşamalı eğer inancınız varsa onu da meşrulaştırmanın kaygan zeminden koruyarak ideal hedefe doğru yönelmeye çalışmalıyız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Not:

Örnek vermek gerekirse aşağıdaki bir sitenin linkleri düşüncesinde hayale getiremediği şeyi hatırlatmak vazifesi gibi gazete manşetleri ile misyonerlerin hoşuna gidecek bilgileri temiz kanaldan sunuyorlar. İlk etapta bu durum başka gibi algılansada subliminal mesaj içeriği ile zihinler doğru akmaktadır. Bilginin görsel aktivitesine ihtiyaç olmadan sunulması mümkün iken bu kardeşlerimizin bu konuda duyarlı olmaları gerekir. Yukarıda beyan ettiğimiz üzere “Yalnız Değilsin” kategorisindeki günah çizgisini kalınlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Yeri gelmişken bir konuyu da hatırlatalım. Pornografinin daha güncel hayata tam olarak oturmadığı 70 ve 80 li yıllarda gazetelerin yaptığı promosyanlar vardı. Ansiklopediler. Bu kitaplar görünüşte ülkenin en ücra köşesine ulaşırken içeriğinde denetimsiz olarak o zaman ki kültürün hazmedemediği resimleri içlerine serpiştirerek evlere sokmaya başladılar. Temiz suyun içindeki virüsler gibi. Denetimsiz kontrolsüz akan bu bedava kitaplar her yere ulaştı. Unutulmamalıdır ki Ansiklopedik bilgiler devamlı güncellenmesi gereken bilgi kaynağıdır. Çoğumuz bu kitapları kütüphanelerimizden atmaya başladık. On sene sonra içindeki bilginin yanlış olma ihtimali artmaktadır. Yani ansiklopedik bilgi süreğendir. İşte bu konuda misyonerler, dini çevrede tepki ile karşılansa da psikanalizmin metodlarını uygulamada çok mahirdirler. [Bkz: BEN ASRI]

 Allah Teâlâ, milletimizi ve Müslümanları muhafaza buyursun. Amin

Örnek linkler

http://www.islamustundur.com/batiranbati.html

http://www.islamustundur.com/islamin_escinsellige_bakisi.html

YANLIŞ ANLAMALAR


İki yazı Hakkında Yorum

MU’NUN ÇOCUKLARI

Şaman TÜRKSOY
01.06.2011

Geleneksel Hristiyan anlatılarına göre; çarmıha gerilmiş ve ölmek üzere olan İsa yüksek sesle “Hele, hele, lamat zabak ta ni” diye bağırmış, olay esnasında hazır bulunanlar İbranice ya da Ön Asya dillerinden hiçbirine ait olmayan bu sözlerden bir anlam çıkaramamışlar, “Alahım, Allahım! Beni neden yalnız bıraktın?” anlamına gelen “Eli, eli lema şevaktani?”şeklinde Aramice bir cümle olduğunu sanmışlardır. Bu olay Matta İncili’nin 27.bölüm/46 nolu ayetinde şöyle anlatılır: “…Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, Elî, Elî, lema şevaktani? diye bağırdı…”.

(İsa’nın bu söylemi bazı kaynaklarda “Eloi, Eloi, lama sabachthani”şeklinde geçmektedir.)

Halbuki İsa çektiği büyük acıyı ve ıstırabı hazır bulunan düşmanlarına sezdirmemek için,senelerce Hindistan’da ve Himalaya manastırlarında öğrendiği Mu dili ile “Hele, hele lamat zabak ta ni “ yani “Fenalaşıyorum, fenalaşıyorum, yüzümü karanlık istila ediyor”anlamına gelen bu sözleri sarfetmiştir. Maya dili, Mu dilinin devamı niteliğindedir. Maya dili konusunda uzman bulunan Prof. Don Antonio Batres Jaurequi ‘in açıklaması kaynak gösterilerek kitaba konulmuş olan bu bilgi İsa’nın da bir Naa-caal rahibi olduğuna işaret etmektedir.

Erişim: [ Yorumlar bölümünde] http://www.gavurege.com/webroot/home.php?op=ege&action=outview&article_id=1120&author_id=515&arsiv=yes

***********

MÂ VEDDEAKE RABBUKE: “RABBİN SENİ TERK ETMEDİ

 Sabah olunca tüm başkâhinlerle halkın ihtiyarları, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak konusunda anlaştılar. O’nu bağladılar ve götürüp vali Pilatus’a teslim ettiler. İsa’yı ele veren Yahuda, O’nun mahkûm edildiğini görünce yaptığına pişman oldu. Otuz gümüşü başkâhinlere ve ihtiyarlara geri götürdü.  “Ben suçsuz birini ele vermekle günah işledim” dedi. Onlar ise, “Bundan bize ne? Onu sen düşün” dediler. Yahuda paraları tapınağın içine fırlatarak oradan ayrıldı, gidip kendini astı. Paraları toplayan başkâhinler, “Kan bedeli olan bu paraları tapınağın hazinesine koymak doğru olmaz” dediler. Kendi aralarında anlaşarak bu parayla yabancılar için mezarlık yapmak üzere Çömlekçi Tarlasını satın aldılar. Bunun için bu tarlaya bugüne dek `Kan Tarlası’ denilmiştir. (Matta; 27/1-8)

İsa valinin önüne çıkarıldı. Vali O’na, “Sen Yahudilerin Kralı mısın?” diye sordu. İsa, “Söylediğin gibidir” dedi. Başkâhinlerle ihtiyarlar O’nu suçlayınca hiç karşılık vermedi. Pilatus O’na, “Senin aleyhinde yaptıkları bunca tanıklığı duymuyor musun?” dedi.  İsa bir tek konuda bile ona cevap vermedi. Vali buna çok şaştı. Her Fısıh bayramında vali, halkın istediği bir tutukluyu salıvermeyi adet edinmişti. O günlerde Barabas adında ünlü bir tutuklu vardı. Halk bir araya toplandığında, Pilatus onlara, “Sizin için kimi salıvereyim istersiniz, Barabas’ı mı, Mesih denilen İsa’yı mı?” diye sordu. İsa’yı kıskançlıktan ötürü kendisine teslim ettiklerini biliyordu. Pilatus yargı kürsüsünde otururken karısı ona, “O doğru adama dokunma. Dün gece rüyamda O’nun yüzünden çok sıkıntı çektim” diye haber gönderdi. Başkâhinler ve ihtiyarlar ise, Barabas’ın salıverilmesini ve İsa’nın öldürülmesini istesinler diye halkı kışkırttılar.Vali onlara şunu sordu: “Sizin için ikisinden hangisini salıvereyim istersiniz?”  “Barabas’ı” dediler. Pilatus, “Öyleyse Mesih denen İsa’yı ne yapayım?” dedi. Hep bir ağızdan, “Çarmıha gerilsin!” dediler. Pilatus, “O ne kötülük yaptı ki?” diye sordu. Onlar ise daha yüksek sesle, “Çarmıha gerilsin!” diye bağrışıp durdular. Pilatus, elinden bir şey gelmediğini, tersine, bir kargaşalığın başladığını görünce su aldı, kalabalığın önünde ellerini yıkayıp şöyle dedi: “Bu adamın kanından ben sorumlu değilim. Bu işe siz bakın!” Bütün halk şu karşılığı verdi: “O’nun kanının sorumluluğu bizim ve çocuklarımızın üzerinde olsun!” Bunun üzerine Pilatus onlar için Barabas’ı salıverdi. İsa’yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti. (Matta; 27/11-26)

Dışarı çıktıklarında Simun adında Kireneli bir adama rastladılar. İsa’nın çarmıhını ona zorla taşıttılar. Golgota, yani Kafatası denilen yere vardıklarında içmesi için İsa’ya ödle karışık şarap verdiler. İsa bunu tadınca içmek istemedi. (Matta; 27/32-34)

Bütün ülkenin üzerine öğleyin saat on ikiden saat üçe kadar süren bir karanlık çöktü. Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Elî, Elî, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin?” diye bağırdı. Orada duranlardan bazıları bunu işitince, “Bu adam İlyas’ı çağırıyor” dediler. İçlerinden biri hemen koşup bir sünger getirdi, ekşi şaraba batırıp bir kamışın ucuna takarak İsa’ya içirdi. Diğerleri ise, “Dur bakalım, İlyas gelip O’nu kurtaracak mı?” dediler.  İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti. (Matta;27/45-50)

 

Henüz iki ile başlayan yaşlara yeni adım atmışım. Felsefe ve teoloji merakım en kibirli, en alevli safhasında. Özellikle bazı mukaddes şahsiyetlerin hayatlarına dair ayrıntılar üzerine okuyorum. Kutsal kitapları da öyle; altlarını çize çize, geniş paragraflı notlar çıkara çıkara. Ancak bu temel bilgileri aşan kaynaklara, yorum ve tartışmalara ulaşma becerim henüz çok zayıf. İngilizce yazılanları anlama yetim de öyle. Samimi bir arkadaşım var. Ablası Almanya’da yaşıyor uzun zamandır. Onunla paylaşıyorum arada kafama takılanları. O da meraklı biri. Sabahlara dek oturup konuştuğumuz oluyor. Böyle gecelerden birinde, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği esnada ettiği o cümleden bahsediyorum: “Elî, Elî, lema şevaktani?”  dediğinden. O zamanlar bu cümlenin Hıristiyan teologları arasında da çokça tartışılan bir alan yarattığından haberli değilim.  Benim de çok kafama takıldığını anlatıyorum uzun uzun. Bir türlü işin içinden çıkamıyoruz. Derken arkadaşım; ablasının görüştüğü önemli sayılacak pozisyonda bir Katolik kilise görevlisi  olduğunu, ablasına bakılırsa adamın çok yetkin bir teoloji bilgisi bulunduğunu, adresini alarak ona yazıp, aklıma takılan bu şeyi sorabileceğimi söylüyor. Mal bulmuş magribi gibi atlıyorum bu fikrin üzerine. Ablasına telefon ediliyor, adamın adresine ulaşılıyor. Hemen kolları sıvıyorum bir İngilizce mektup yazmaya-ne de olsa papaz efendinin iyi derecede İngilizce bildiğini de öğrenmişiz abladan. Mektup sandığımdan çok daha uzun zaman alıyor. Kötü İngilizcemi yanımda envai sözlükler, şunlar bunlarla “Ben var size önemli bir şey sormak” mesabesine çıkarma derdindeyim. Nihayet mektup yazılıyor, postalanıyor. Aradan sanıyorum on gün falan geçtiğinde-her günü sabırsızlıkla geçirip, çok bekledim, iyi anımsıyorum- papaz efendiden mektup geliyor. Çok düzgün bir bitişik el yazısıyla, siyah dolmakalemle yazılmış tamı tamına yedi buçuk sayfalık bir mektup.

Büyük heyecanla, evrenin sırlarını bana ifşa eden bir kriptoymuşçasına okuyup anlamaya çalıştım mektubu. Kendi anlayışımdan tatmin olmayıp, birinden yardım alarak yeniden okudum; hatta çevirisini saatlerce uğraşıp yazdım bir deftere. Hıristiyanlık propogandasına vardırmış olmasa da yer yer tebligatçı satırlar bir yana, sahiden çok içtenlikle cevap verme arzusu taşıyordu mektup. Adama bu bakımdan hayran bile oldum. Ancak sık sık yaptığı tekrar cümlelerine rağmen, kalın kafama takılı o şey, takıldığı yerdeki sabitliğini koruyordu. Bir çok kaynak adına atıf yapıyordu. Zerre anlamıyordum. Dahası açıklamaları, benim o güne dek ulaştığım izahatlardan dirhem fazlasını vaad etmiyordu. Kısa bir teşekkür mektubu yazıp, bu konuyu kapatmaya karar verdim. Papaz efendi bir kez daha yazdı bana. Genç yaşta, üstelik farklı bir din mensubu olarak ona bu tür sorular sorduğum için beni övüyor; ona ne zaman istersem yazabileceğimi söylüyordu. Bir daha yazmadım. Bir daha yazmadı. Kafama takılanı olduğu yerde bırakıp, konuyu kapattım. Bir anlamda dönem dönem soruyu rölantiye aldım. Her yanıtlama çabası, yeni soru dağarcıkları getirdiğinde, yıldım. Hz. İsa sorusuna yanıt alsa da, ben soruyu sorma nedeninin peşini bıraktım. Artık daha çok öykü ve roman okumaya başladım.

Matta İncili’nin 27. Bölüm 46. Ayetinde; Markos İncili’ninse 15. Bölüm  34. Ayetinde yer alan  “Elî, Elî, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, niçin terk ettin beni?” biçimindeki haykırış diğer iki kanonik İnciller olan Yuhanna ve Luka’da bulunmuyor. Aradan onca zaman geçmişken, tamamen rastlantı eseri, yine bu cümleye döndüm. Rastlantı dediğim şuydu: Kur’an’da yer alan güzel bir sure,Duha Suresi. Kuşluk vakti üzerine and olsun diye başlıyor Duha Suresi; 3. Ayet’te ise Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ” deniyor. İşte bu cümleyi okur okumaz  birden durakladım. Çünkü “Rabbin seni terk etmedi” anlamına geliyordu: Rabbin seni terk etmedi.

 

Zaman nedir? Doğumu milad olup, bir takvime sıfır noktası kabul edilen zat açısından bakıldığında hele zaman nedir? Bükülgen midir mesela, döngüsel mi, doğrusal mı? Sürekli genişlemekte olan evrenin esnemesine uyarlanmış bir tatlı rüyalar repliği mi? Zamanı Tanrı yaşar! Defaatle alıntıladım bu cümleyi; “Öd tengri yaşar, kişi ogli köp ölgeli törümiş.” Bundan yaklaşık 12 yüzyıl önce dikilenGöktürk Anıtları üzerindeki cümlelerden biri. Hakikaten de zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölümlü türemiş. Hz.İsa da öyle. Tam kendini feda ediş, çarmıhta ruhunu teslim ediş esnasında sorduğu o yakıcı soruya, bizim zaman anlayışımız bakımından yüzyıllar sonra cevap geldi belki. Ama Tanrı açısından zaman neydi, nedir; var mıdır kimse bilmez.

Duha Suresi’nin “iniş” sebebini elbette biliyorum. Kutsal metinlere ilişkin herhangi bir “tevil” küstahlığına kalkıştığımı düşünenlere tek bir şekilde karşılık verebilirim. Tanrı sözü konu olduğunda, verilmiş cevap kimindir? Soruyu kim en samimi iç yangınıyla sormuşsa, cevap onadır bana kalırsa. Kim figan etmiş ah çekmişse, kimsesizlerin kimsesi ona (da) cevaptır. 

Şimdi bizim nezdimizde bambaşka zamanlarda, bambaşka dillerde sorulmuş soruyu yinelemek istiyorum: “Elî, Elî, lema şevaktani?/Tanrım, Tanrım, niçin terk ettin beni?” Belki ona (da) verilmiş cevabı da: “Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ/Rabbin seni terk etmedi”

Notlar:

Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü.(Matta, 27/45; Markos, 15/33 )

Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Eli, Eli, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı.(Matta, 27/46; Markos, 15/34)

Kur’ân-ı Kerim; 93-Duha Suresi:

1- Vedduha/Kuşluk vaktine andolsun,

2- Vel leyli izâ secâ  /‘Karanlığı iyice çöktüğü’ zaman geceye,

3- Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ / Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.

4- Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ /Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.

5- Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ/ Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.

6- Elem yecidke yetîmen fe âvâ./Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?

7- Ve vecedeke dâllen fe hedâ. / Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?

8- Ve vecedeke âilen fe agnâ  / Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?

9- Fe emmel yetîme fe lâ takher/ Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.

10-Ve emmes sâile fe lâ tenher./ İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.

11- Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis/Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.

Erişim: ESKİ TAS

EK-YORUM:

Kur’ân-ı Kerim’de geçen her söz bütün insanlığı ilgilendirir. Hz. İsâ aleyhisselâmın  son deminde söylediği cümleyi MU’NUN ÇOCUKLARI başlığı altındaki tevil ile anlamak daha yerinde olacaktır. Bilindiği üzere Nübüvvet çizgisinde olanın düşüncesindeki karamsar ifade  muhakkak Allah Teâlâ tarafından hemen çözüme kavuşturulmuştur. Eski Tas sitesinin yaptığı yorum ile Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bir nevi İsâ aleyhisselâmın nüzülü imiş gibi bir mana çağrıştırtılma gayreti vardır. [Yani Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin beşeriyeti İsâ’nın bedeni demek gibi. (Reenkarnasyon) ]

Bu meyanda Hıristiyan ilahiyatının bilgilerindeki karmaşa ve dolayısıyla nüzul etmiş olan İsâ’ya iman etmemeleri ile Hıristiyanların bir günahı daha ortaya çıkarır. Öyle ise Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iman etmeleri gerekirdi. Fakat Hıristiyanlar konuda küfür üzere kaldılar.

Ayrıca  Kur’ân-ı Kerim’in diğer surelerinde Hz. İsâ aleyhisselâm ilgili ayetler gereksiz hale gelir ki, bu tevilin tamamen safsata olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim’in bütünlüğünde Hıristiyanlar ehl-i kitap çerçevesi altında anılmıştır. İlk inen sûrelerden olan Duha sûresi 3. Ayet Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme hitaben inmiştir. Hz. İsâ aleyhisselâmın son demindeki yanlış anlaşılmış sözlere cevap değildir. Bu konu hakkında MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNDEKİ RAHMANÎ GÖRÜNEN KOMPLOLAR yazısında geniş bilgi mevcuttur.

Allah Teâlâ temeli olmayan sözlerden beridir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

MR. NOBODY /Bay Hiçkimse (2009)


“Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
 (Kur’ân-ı Kerim; Mü’minûn,23/115.)
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?”
(Kur’ân-ı Kerim: Kıyame,75/36.)

Yönetmen: Jaco Van Dormael

Ülke:  Fransa,  Almanya,  Kanada,   Belçika

Tür: Dram | Fantastik | Romantik

Vizyon Tarihi: 12 Nisan 2010 (Türkiye)

Süre: 141 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Jaco Van Dormael

Müzik: Pierre van Dormael

Görüntü Yönetmeni: Christophe Beaucarne

Yapımcı: Jean-Yves Asselin, Nathalie Gastaldo, Mark Gill

Oyuncular:    Jared Leto, Sarah Polley, Diane Kruger ,   Linh Dan Pham ,Rhys Ifans

Özet

Başlıkta bahsi geçen Bay Hiçkimse, 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Némo adlı bir adam. Ölüm döşeğindeki Némo genç bir çocukken bir peronda durduğunu hatırlar. Tren kalkmak üzeredir. Annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? Bu karar, sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır… Ve pek çok gezegen, iki ölüm arasında kalmak.

“Bay Hiç Kimse” ile , aşk, sicim teorisi, nedensellik, belirlenemezcilik, bilinçaltı, felsefe, psikiyatri, zamanın lineerliği ile özgür irade sorunu, paralel evrenler gibi konular irdeleniyor görünse de inançsızlık almış gidiyor. Film Allah Teâlâ’yı bertaraf etmek isteyen insanın kendini kâinatta kaybedip arafa düşenler gibi [Bizim Evimiz (2010) Astral City: A Spiritual Journey filmindeki] reankarnasyonun değişik tarzda işlenilmesi; hesap kitap sorgusundan kurtulmaya çalışmanın, fizik ve metafizik karmaşasının garip hikayesi.

Var mısın, yok musun?
Yaratılışın başını inkar etmeye çalışan, zorunlu olarak sonunu da inkar edecektir.

Filmden

“Güvercin İtikatı”

Birçok canlı gibi güvercinler de, düğmeye basmasıyla ödül kazanması arasında çabucak bir bağ kurar.   Fakat zamanlayıcı her 20 saniyede bir otomatik olarak kapağı açmaya başlarsa güvercin şöyle der: “Bunu hak edecek ne yaptım ben? ”   O sırada kanatlarını çırpıyorsa olanlar üzerinde belirleyici bir etkisi olduğuna ikna olana kadar kanatlarını çırpmaya devam edecek demektir.

 Büyük Patlama’dan önce ne vardı?

 Aslında öncesi yoktu çünkü Büyük Patlama’dan önce zaman kavramı yoktu. Zaman, evrenin genişlemesi sonucu ortaya çıkan bir şeydi. Peki evren genişlemeyi bitirdiğinde ve devim durduğunda ne olacak?

  Zamanın niteliği ne olacak?

  Sicim teorisi doğruysa evrende 9 uzaysal boyut mevcut. Bir de zamansal boyut. Başlangıçta, tüm boyutların birbirine bağlı olduğunu düşünebiliriz. Büyük Patlama sırasında; uzunluk, genişlik ve derinlik olarak bildiğimiz üç boyut ve zaman olarak bildiğimiz bir zamansal boyut dağıldılar. Diğer 6 boyut ufacık kalıp, birbirlerine bağlandı. Hasarlı boyutların bulunduğu bir evrende yaşıyorsak yanılsama ve gerçeklik arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?

  Bildiğimiz kadarıyla zaman, sadece tek yönde hissettiğimiz bir boyut.

Peki ya diğer boyutlardan biri uzaysal değil de zamanî ise?

    Püreyle salçayı karıştırırsanız, sonradan onları birbirinden ayıramazsınız.   Mümkün değildir.   Duman, babamın sigarasından çıkar; ama asla geri dönmez.   Biz de geri dönemeyiz.   Bu yüzden seçim yapmak zordur.   Doğru seçimi yapmanız gerekir.   Hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız. [Ancak insan seçim yapmaya mecbur tutuldu. “Görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım” Kur’ân-ı Kerim: 51 / Zâriyât - 56  ]

Deja-vu

Babam, Mars’ın gökyüzündeki yerini tam olarak tahmin edebileceğimizi söylüyor.   100 sene sonraki yerini bile.   Tuhaf olan şu ki, babam 2 dakika sonra olacakları kestiremiyor bile.

Baba! Bu mümkün değil. Kimse geleceği bilemez. Ama ben hatırlıyorum. – Geçmiş hatırlanır, gelecek değil. – Ama ben hatırlayabiliyorum. Bazen benim önceden olduğunu sandığım şeyler gerçekleşiyor. Buna deja-vu denir. – Ara sıra herkese olur.

  Ömrü yapay yollardan uzatılmalı mıdır?

Kimse geleceği göremez.

Nemo geleceği önceden görebileceğini sanıyor. Görebiliyorum. Babamın kazasını da görmüştüm. Evet, sürekli aklıma el frenini indirenin sen olduğu geliyor. Kimse geleceği göremez. Kimse neler olacağını bilemez.

Ben biliyorum.

 Görebilseydin, bu tokatı yiyeceğini de bilirdin.

Böyle söyleyeceğini biliyordum.

Âşık olursak ne olur?

    Bazı uyarıcıların neticesinde hipotalamus, etkili bir endorfin salınımı sağlar.

Peki neden özellikle o kadın ve adamda yaşanır bu?

    Tamamlayıcı genetik sinyallerimize tekabül eden kokusuz bir feromon salınımı mı olur?

    Yoksa farkına vardığımız fiziksel özellikler midir sebep?

Aşk planın bir parçası mı?

  Üremenin iki biçimi arasındaki muazzam bir savaş planı. Bakteriler ve virüsler eşeysiz organizmalardır. Her hücre bölünmesinde, her çoğalmada dönüşüp, kendilerini bizden çok daha çabuk geliştirirler. Buna karşın biz en korkutucu silahımızla karşılık veririz: Seks. İki kişi kartları karar gibi genlerini karıştırır ve virüslere daha dayanıklı olan bir birey meydana getirir. Erkek ya da kız, daha farklı olurlar. Üremenin iki biçimi arasındaki savaşın katılımcılarının farkında değil miyiz?

Kış uykusu

90 günün sonunda, mekik bilgisayarı yolcuların metabolizmalarını uyku modundaki bir kurbağa seviyesinde sürdürmeye devam eder.   Yedi kurbağanın tüm kışı tamamen donarak geçirebilmelerine ve bahar geldiği zaman çözülüp tekrar birlikte yaşamaya başlamalarına hayranlık duymuştur her zaman – nokta.

Bilgisayarın ekranında şöyle yazdı:   “Kış uykusu bitti”.

“Tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir.”     Çin atasözü

 Küçülme:

İnsan yaşlandıkça küçülüyor. Kimse küçülmez, saçmalık bu. Yanlış ayakkabıya bakmışsındır. Astronotlar Dünya’ya indikleri zaman 5 cm. küçülüyormuş.

- Yer çekiminden miymiş neymiş.

Neden moleküller birbirlerinden uzaklaşır?
  Neden dökülen bir mürekkep damlası yeniden biçimlenemez?

  Çünkü Evren, dağılım gösterme eğiliminde yol alır. Bu bir entropi ilkesidir. Evren’in artan bir düzensizlik konumuna geçme eğilimi var gibi derler. Değildir.

Entropinin ilkesi Evren’in genişlemesinin bir sonucu olan zamanın tek yöne doğru akmasıyla ilişkilidir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi:
Allah Teâlâ Hazretleri uyumaz, zaten O’na uyku da yakışmaz. Tartıyı, rızkı indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce; gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah Teâlâ’a yükseltilir. O’nun hicâbı nurdur. Eğer o perdeyi açacak olsa, cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye, kudret gözü herşeye ulaşır bütün mahlûkatını yakar yok ederdi..” [Müslim, İmân 293 (179).]

Peki yerçekimi kuvveti, genişleme kuvvetine denk geldiğinde ne olacak?

  Ya da kuantum boşluğu enerjisi zayıf düşerse?

  O durumda Evren, daralma aşamasına geçebilir:

Peki, Büyük Çöküş. Zamana ne olacak?

  Tersine mi dönecek?

  Kimse cevabı bilmiyor.

Bazıları Büyük Çöküş 2092’de gerçekleşecek ve o zamana kadar dayanabilen insanların ertesinde zaman döngüleri olmayacak, diyorlar.

Yani bu dünyada sen yoksun.   Hesaplamalarım doğruysa 12 Şubat 2092, saat 5:50’ye kadar hayatta olman gerekiyor.

Anlattığınız her şey çelişkili. İnsan aynı anda iki yerde birden olamaz. Seçim yapmamız mı gerekiyor diyorsun yani?

  O hayatlardan, hangisi hangisi gerçek?

  O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. “Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı.”

Ölümden sonra yaşam var mı?

  Ölümden sonra demek…

Sen kendinin var olduğundan nasıl bu kadar emin oluyorsun?

Önceden, neler olacağını bilmediğinden seçim yapamıyordu. Şimdiyse neler olacağını bildiği için seçim yapması imkânsızlaştı.

*****************

[Tesadüf yoktur.
http://www.birey.com/avnia/mc/all/zar.htm%5D

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek), yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.”
[Kur’ân-ı Kerim; Kaf, 16-18]

Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
[Kur’ân-ı Kerim: Bakara, 2/21]

ZAMANDAKİ GEÇMİŞ VE GELECEK

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR