KORKUNUN ÖĞRETTİKLERİ


Karen Thompson Walker

1819 yılında bir gün, Şili kıyısında 3.000 mil açıkta Pasifik Okyanusunun en ücra köşelerinden birinde, 20 Amerikan denizcisi gemilerinin sular altında kalışını seyretti. Gemilerinin gövdesinde felaket bir delik açan bir ispermeçet balinası tarafından darbe aldılar. Gemileri kabarcıklar çıkararak batarken adamlar 3 küçük kurtarma sandalına tıkıştılar. Bu adamlar evlerinden 10.000 mil ve en yakın kara parçasından 1.000 mil uzaktaydılar. Küçük sandallarında sadece en temel seyir donanımları ve sınırlı yiyecek ve su taşıyorlardı. Bunların hikâyeleri sonradan “Moby Dick” adlı hikâyeye ilham verecek olan Essex Gemisinin mürettabatıydı.

Bugünün dünyasında bile durumları gerçekten korkunçtu Fakat bir düşünün ne kadar daha kötü olabilirdi. Karadaki hiç kimsenin bir şeylerin kötü gittiği ile ilgili bir bilgisi yoktu. Hiçbir arama ekibi onları aramak için gelmedi. Yani çoğumuz hiçbir zaman kendimizi bu denizcilerin içinde buldukları kadar korkunç bir durum yaşamadık, fakat hepimiz korkunun nasıl birşey olduğunu biliriz. Korkunun nasıl hissedildiğini, fakat korkularımızın ne anlama geldiğini düşünmek için yeterli zaman harcadığımızdan emin değilim.

Büyürken, korkunun bir zayıflık olduğu, tıpkı bebek dişlerimiz veya patenimiz gibi bir köşeye atmamız gereken çocuksu bir şey olduğu şeklinde yönlendiriliriz. Ve ben bu şekilde düşünmemizin bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Nörologlar insanların iyimser olma yönünde eğilimli olduklarını gösterdiler. Belki de bu yüzden biz korkunun kendisinin tehlikeli olduğunu düşünürüz. “Endişelenme” “Panik Yapma” deriz başkalarına. İngilizcede korku yendiğimiz bir şeydir. Kavga ettiğimiz bir şeydir. Üstesinden geldiğimiz bir şeydir.

Fakat yeniden bakarsak korku nedir?

Hayal gücünün olağanüstü davranışı olan korkuyu hikâyelerinde anlatıldığı kadar içten ve anlayışlı olarak düşünebilir miyiz?

En kolayı, hayalgüçleri sıradışı bir şekilde inandırıcı olan çocuklarda korku ve hayalgücü arasındaki çizgiyi görmektir. Çocukken Kaliforniya’da yaşıyordum, yaşamak için genel olarak güzel bir yer olarak bilinir, fakat bir çocuk olarak benim için Kaliforniya birazda korkutucuydu. Her küçük depremde yemek masamızın üzerindeki avizenin ileri geri sallanmasının ne kadar korku verici olduğunu hatırlıyorum. ve bazı zamanlar “BİG ONE” isimli korkunç depremin biz uyurken vuracağı korkusuyla geceleri uyuyamazdım. Böyle korkuları olan çocukların güçlü hayal güçleri olduğunu söyleriz. Fakat kesin olan, birçoklarımızın bu tür görüntüleri arkamızda bırakıp büyüdüğümüzdür. Yatağın altında saklanan canavarlar olmadığını ve her depremin binaları yıkmadığını öğreniriz. Fakat bazı en yaratıcı olan beyinlerin bu tür korkuları terk etmeyi başaramaması tesadüf değildir. “Türlerin Kökeni”, “Jane Eyre” ve “Kayıp Zamanın Hikâyesi”ni üreten olağanüstü hayalgücü, aynı zamanda yoğun endişeler yaratarak Charles Darwin, Charlotte Bronte ve Marcel Proust’un yakalarını yetişkin yaşamlarında da bırakmadı. Asıl mesele şu: Bizler, hayalperestlerden ve çocuklardan ne öğrenebiliriz?

Bir anlığına 1819 yılına geri dönelim, Essex gemisinin mürettabatının karşılaştığı durumu düşünelim. Pasifik’e sürüklendikleri sırada hayalgüçlerinin yarattığı korkularına bir bakalım. Gemilerinin alabora olmasının üzerinden henüz 24 saat geçmişti. Adamlar için plan yapma zamanı gelmişti, ama çok az seçenekleri vardı. Felaketinin etkileyici hesabına göre Nathaniel Philbrick bu adamların dünya üzerindeki herhangi bir kara parçasından mümkün olan en uzak yerde olduğunu yazmıştı. Bu adamlar ulaşabilecekleri en yakın adaların 1.200 mil uzaktaki Markiz adaları olduğunu biliyorlardı. Fakat bazı korkutucu söylentiler duymuşlardı. Duyduklarına göre bu adalarda ve yakınındaki diğerlerinde yamyamlar yaşıyordu. Bu yüzden adamlar kıyıya ulaşmayı öldürülmek ve akşam yemeği olmak olarak kafalarında canlandırmışlardı. Olası diğer bir istikamet Havai idi. Fakat mevsim yüzünden, kaptan şiddetli fırtınalara yakalanacaklarından korkuyordu. Son seçenek, en uzun ve en zor olanıydı: Kendilerini sonunda Güney Afrika sahillerine itecek olan rüzgârlara ulaşma umuduyla güneye doğru 1.500 mil yolculuk yapmaktı. Fakat bu yolcuğunun uzunluğunun kendilerinin yiyecek ve su kaynaklarını zorlayacağını biliyorlardı. Yamyamlar tarafında yenmek, fırtınalar tarafından hırpalanmak, karaya ulaşamadan açlıktan ölmek. Bunlar bu zavallı adamların hayalgüçlerinin içinde dans eden korkulardı. Kendilerini yönlendirecek olan korku yaşamalarını veya ölmelerini belirleyecekti.

Şimdi, bu korkuları kolaylıkla farklı bir şekilde isimlendirebiliriz. Biz onlara korkular yerine hikâyeler diyelim. Çünkü eğer düşünürseniz, korku gerçekte budur. Hepimizin nasıl yapılacağını bilerek doğduğumuz kasıtsız hikâyelerdir. Korkuların ve hikâyelerin benzer bileşenleri vardır. Benzer yapıları vardır. Bütün hikâyeler gibi korkuların da kahramanları vardır. Korkularımızın kahramanları biziz.Korkuların olaylar dizisi de vardır. Giriş, gelişme ve sonuçları. Uçağa binersin. Uçak havalanır. Motor bozulur. Korkularımız aynı zamanda bir romanın sayfalarında bulabileceğiniz kadar gerçekçi tasvirler içerir. Bir yamyamı kafanızda canlandırın, insan derisine batan insan dişleri, ateşte kavrulan insan eti. Korkular merak da yaratırlar. Bugün bir hikâyeci olsaydım, siz Essex gemisindeki adamlara ne olduğunu merak ediyor olacaktınız. Korkularımız bizi meraklarımızla benzer şekilde kışkırtır. Bütün mükemmel hikâyeler gibi, korkularımız dikkatimizi yaşamda edebiyattaki kadar önemli olan bir soru üzerinde odaklar. Sonra ne olacak? Başka bir deyişle korkularımız bizi gelecek ile ilgili düşünmeye yönlendirir. İnsanlar, bu arada, gelecek ile ilgili düşünme yeteneği olan yegâne canlılardır; kendimiz ile ilgili ilerleyen zamanlara yönelik plan yaparız ve bu zihinsel zaman yolculuğu da korkular ile hikâyelerin bir diğer ortak özelliğidir.

Yazar olarak, bir kurgu yazmanın en önemli parçalarından birisinin hikâyedeki bir olayın diğer bütün olayları nasıl etkileyeceğini öğrenmektir. Korku da aynı şekilde işler. Korkuda tıpkı kurgudaki gibi, birşey diğerini yönlendirir. İlk romanım olan “Mucizelerin Tarihi”ni yazarken dünyanın dönüşünün birdenbire yavaşlaması durumunda ne olacağını aylarca hesapladım. Günlerimize ne olurdu? Ürünlerimize ne olurdu? Zihinlerimize ne olurdu? Hemen sonra, bu soruların küçük bir çocukken geceleri korktuğumda kendime sorduğum sorular ile ne kadar benzer olduklarını fark ettim. Bu gece bir deprem olacak olsa, evime ne olacak diye endişelenirdim. Aileme ne olacak? Bu soruların cevabı bir hikâye şeklini alır. Yani eğer korkularımızı, korkulardan ziyade hikâyeler olarak düşünürsek, kendimizi bu hikâyelerin yazarı sayabiliriz. Daha da önemlisi, kendimizi korkularımızın okuyucusu olarak düşünmemiz ve hayatımızda derin etkiler yaratabilecek olan korkularımızı nasıl okumayı seçtiğimizdir.

Bazılarımız korkularımızı diğerlerinden daha dikkatle okur. Son günlerde başarılı olan girişimcilerle ilgili bir çalışma okudum ve yazar, bu insanların, kendisinin “üretken paranoya” diye adlandırdığı, korkularını düşünmemek yerine onları dikkatle kavramak, üzerlerinde çalışmak ve bunları hazırlık ve eyleme dönüştürmek şeklinde bir alışkanlıkları olduğunu ortaya koyuyordu. Yani bu şekilde eğer en kötü korkuları gerçekleşirse işleri hazır olacaktı.

Bazı zamanlar, tabii ki, en kötü korkularımız gerçekleşir. Bu korku ile ilgili en sıradışı şeylerden birisidir. Arasıra korkularımız gelecek hakkında bilgi verir. Fakat hayalgücümüzün uydurduğu bütün korkular için hazırlık yapamayız. Öyleyse dikkate almaya değer korkularla diğerlerini nasıl ayırt edeceğiz? Essex gemisinin hikâyesinin sonunun üzüntü verici de olsa aydınlatıcı bir bilgi verdiğini düşünüyorum. Birçok tartışmadan sonra adamlar sonunda bir karar verdiler. Yamyamların korkusu yüzünden en yakın adalardan vazgeçmeye karar verdiler ve daha uzun ve çok daha zor bir rota olan Güney Amerika’ya doğru yola çıkmayı seçtiler. Denizde geçen 2 aydan uzun bir sürenin sonunda kendilerinin de tahmin ettikleri gibi yemekleri tükendi ve hala karadan çok uzaktalardı. Kazazedelerin en sonuncusu da geçen 2 gemi tarafından alındığında, yarısından daha azı sağ kalmıştı ve bazılar kendi yamyamlık biçimlerine başvurmuşlardı.

Bu hikâyeyi “Moby Dick” için bir araştırma olarak kullanan Herman Merville yıllar sonra söyle yazdı: “Essex’teki zavallı adamların insani seçimlerinde dolayı çektiği bütün acı güverteyi terk ettikleri anda Tahiti’ye doğru yola çıksalardı önlenebilirdi. Fakat Melville’in dediği gibi “yamyamlardan korkuyorlardı”.

Soru şu: Adamlar açlıktan ölme ihtimalleri daha yüksek olmasına rağmen, neden yamyamlardan korkuyorlardı?

Neden bir hikâye diğerlerinden daha çok dikkatlerini çekti. Bu açıdan bakıldığında, onlarınki kavramak ile ilgili bir hikâye haline geliyor. Roman yazarı Vladimir Nabakov’a göre en iyi okuyucu iki farklı mizacın birleşiminden oluşur: sanatsal ve bilimsel. İyi okuyucu bir sanatçının tutkusuna sahiptir, hikâye tarafından yakalanmayı ister, aynı miktarda önemli olarak, okuyucu bir bilimadamının, okuyucuların sezgisel tepkilerini kıvama getirip karmaşıklaştırarak eyleme geçiren hükümlerinin soğukkanlılığına da sahip olmalıdır. Gördüğümüz gibi Essex’teki adamların sanatsal kısımla ilgili hiç sıkıntıları yok. Çeşitli korkunç senaryolar uyduruyorlar. Sorun yanlış hikâyeyi seçmiş olmaları. Korkularınızın yazdığı hikâyelerin arasından sadece en uçuk, en canlı ve hayalgüçleri için canlandırması en kolay olanını seçtiler: yamyamları. Fakat eğer korkularını bir bilim adamı gibi kavrayabilselerdi, daha soğukkanlı bir hükümle, daha az tehlikeli fakat daha olası hikâyeyi, açlığın hikâyesini seçerler ve tıpkı Melville’in eleştirisinde tavsiye ettiği gibi Tahiti’ye yönlenirlerdi.

Ve belki biz korkularımızı yorumlayabilseydik, aralarından en şehvetli olanlarından daha az etkilenirdik.

Belki o zaman seri katiller ve uçak kazaları ile ilgili endişelenmekle daha az zaman geçirir ve karşı karşıya geldiğimiz fazla göze çarpmayan ve yavaş ilerleyen felaketlerle daha fazla ilgilenebilirdik: atardamarlarımızda yığılan partiküller ve iklimimizdeki aşamalı değişim gibi. En ince ayrıntılı hikâyelerin edebiyattaki en zenginleri olduğu gibi en incelikli korkularımız da en gerçekçi olanlardır. Doğru şekilde okunduğunda, korkularınız hayalgücünüzün muhteşem bir hediyesidir, bir çeşit günlük kehanettir, geleceğin nasıl gerçekleşeceğini değiştirme zamanımız varken geleceğe bir göz atabilme yoludur. Gerektiği gibi okunduğunda, korkularımız bize edebiyattaki en favori çalışmalarımız kadar değerli şeyler sunabilir: biraz bilgelik, bir parça derinlemesine bakış ve en akla gelmeyen şeyin gerçeğin bir versiyonu.

Kaynak:

http://www.ted.com/talks/karen_thompson_walker_what_fear_can_teach_us.html

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film

ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

*****************

İyi kullardan biri, rüyasında sultanı cennette, zâhidi cehennemde gördü. Bilge kişiye gidip sordu; “Sultanı yüksek derecelerde, zâhidi ise çukurların içinde görmemin sebebi acaba nedir, biz tersini bilirdik?”

Bilge; “Sultan zahitlere muhabbeti nedeniyle cennetlik, zahitse sultana yardaklığı sebebi ile cehennemlik olmuştur” diye cevap verdi.

Yoksulun kapısını çalıp hatırını soran sultan ne güzel sultandır.

Sultanın kapısında bulunup Dilenen yoksul ne kötü yoksuldur.

Hırka, çul, yamalı elbise Ne işine yarar senin?

Kendini kötü işlerden uzak tut.

Dervişlik için kuzu derisinden Külaha ne hacet!

Sen derviş sıfatlı ol da istersen Tatar başlığı kullan.

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

ANLAYANLAR İÇİN


Sohbet Âdabından
  • Mal, ömrün huzuru içindir yoksa ömür mal biriktirmek için değil.

Bir akıllıya sordular: “Mutlu ve mutsuz kimdir?”

Cevap verdi: “Mutlu yiyen ve eken, mutsuzsa ölüp ardında bırakan kişidir.”

  • Musa aleyhisselâm, Karun’a öğüt verdi: “Rabb’imin sana bağışladığı iyiliği sen de insanlara dağıt!” Ama Karun onu dinlemedi ve sen de başına gelenleri duymuşsundur.
  • Arap şöyle der: “Cömertlik et ama verdiğini başa kakma. Yararı sonra sana gelir.”
  • Şu iki insan yok yere sıkıntı çekip, boşuna çalıştılar: Biri kazanıp yiyemeyen, diğeri ilmiyle amel etmeyen.
  • İlim, dini beslemek içindir yoksa dünyayı kazanmak için değil.
  • Günahtan kaçınmayan âlim, elinde meşale, halka yol gösterse de kendi önünü göremeyen köre benzer.
  • Memleket akıllı insanlarla süslenir, dinse âlimlerin elinde olgunlaşır. Sultanlar, akıllıların öğütlerine, onların yanında bulunmasından daha çok muhtaçtır.
  • Üç şey, üç şeysiz olmaz: Ticaretiz mal, araştırılmayan bilgi, siyasetsiz saltanat.
  • Kötülere acımak iyilere, zalimleri bağışlamak mazlumlara zulümdür.
  • Sultanların dostluğuna ve çocukların güzel sesine aldanma. Çünkü ilki vehimle, diğeri bir rüyayla biter.
  • Dostlar arasında sırrını açma. Belki biri düşmandır. Düşmanına da elinden gelen her zararı verme. Bir gün dostun olabilir. Sırrını çok güvendiğin dostuna bile söyleme. Dostun da dostu olabilir. Böylece sırrın dosttan dosta açılabilir.
  • Zayıf düşman sana itaat edip dostluk gösterirse kanma! Amacı vakit kazanıp güçlenmektir. Bilgeler, ‘Düşmanın dostluğuna güven olmazken düşmanlığına insan nasıl aldanır!’ der.
  • Zayıf düşmanı küçümsemek, az ateşi ihmal etmektir.
  • İki düşman arasında, dost olduklarında, utanmayacağın sözleri söyle.
  • Dostlarının düşmanlarıyla uzlaşan, onları incitmiştir.
  • Endişeli bir işe kalkıştıysan, zararı az olan tarafı kabul et.
  • Parayla çözülecek mesele için, kendini tehlikeye atmak doğru değil
  • Düşmanın zayıflığına acıma! Gün gelir, kuvvet bulunca sana acımaz
  • Kötüyü öldüren kimse, halkı onun belasından, onu da Yüce Allah’ın azabından kurtarmıştır.
  • Düşmanın öğüdünü kabullenmek hatadır. Onu dinle fakat dediğinin zıddını yap.
  • Aşırı öfke nefret uyandırır. Yersiz yumuşaklık heybeti giderir. Ne etrafındakileri bıktıracak kadar sert ol, ne karşındakine cesaret verecek derecede uysal!
  • Mülk ve din düşmanı iki insan vardır: biri bilgisiz öfkeli sultan, diğeri bilgisiz katı sofu.
  • Sultan, dostlarının güvenini sarsacak kadar öfkeli olmamalıdır. Çünkü hiddet ateşi önce sahibini yakar. Ardından düşmana ya erişir, ya erişmez!
  • Kötü huylu kişi, kendi huyunun tutsağıdır. Nereye gitse, ne yapsa ondan kurtulamaz.
  • Düşman askerini ayrılık içinde görürsen rahat ol. Birleşirlerse perişan olmaktan kork.
  • Düşman hilesiz kaldığında dostluk zincirini sallar. İşte o vakit, dost görünüp düşmanın yapamayacağı işler becerir.
  • Yılanın başını düşman eliyle ezersen iki güzel şeyden biri olur: Düşman galip gelirse yılan ölür yahut yılan yenerse düşmanından kurtulursun.
  • Kalp kıracağını düşündüğün haberi, sus, başkası söylesin.
  • Sözünü tamamen ispatlayabiliyorsan sultanı, o kişinin hainliğine karşı uyar. Aksi takdirde kendi canınla oynamış olursun.
  • Kendi fikrini dayatmak için konuşan kimse, öğüt almaya daha layık
  • Düşmanın hilesine aldanma. Yüzüne doğru seni övenlere karşı gururlanma. Çünkü biri seni aldatmanın, diğeri senden bir şeyler koparmanın telaşındadır. Ahmak olanın nefsine övgü hoş gelir. Çünkü o, bacağından üfürül düğünde şişen, ayağı kesik koyun gibidir.
  • Konuşan uyarılmadıkça, sözü hiçbir kıymet taşımaz.
  • Herkese kendi aklı mükemmel, çocuğu güzel görünür.
  • On adam bir sofradan yer, iki köpek bir leş yüzünden kavga eder.
  • Cimri dünyayı kazanır, yine açtır. Kanaatkâr insan ise bir ekmekle toktur.
  • İktidarında iyilik eden, güçsüz kaldığında sıkıntı çekmez.
  • Çabucak ele geçen şey, çok sürmez.
  • İşler sabırla yürür. Acele eden tepetaklak yıkılır.
  • Cahil için en iyisi susmasıdır. Zaten bunu bilseydi cahil olmazdı.
  • Kendini bilgili göstermek için, bir bilginle tartışmaya girenin cehaleti hemen açığa çıkar.
  • Kötülerle düşüp kalkan iyilik göremez.
  • İnsanların gizli ayıbını açığa çıkarma. Çünkü hem onları rezil edersin, hem de insanların sana duyduğu güveni bitirirsin.
  • Gönülsüz ibadet olmaz. İçsiz kabuk bir işe yaramaz.
  • Çenesi güçlü olanın, işi sağlam olmayabilir.
  • Bütün geceler Kadir Gecesi olsaydı, bu gecenin özel bir anlamı kalmazdı.
  • Görünüşü güzel olanın huyu güzel olmayabilir. En iyisi ahlakça güzelliktir.
  • Büyüklerle uğraşan, kendine yazık eder.
  • Aslana pençe, kılıca yumruk sallamak akıllı işi değildir.
  • Güçlüye karşı mertlik taslayan zayıf kişi, kendini yok etmede düşmanına yardım eder.
  • Çarşı köpeklerinin av köpeğini görüp yanına yaklaşamadıkları gibi, hünersiz insanlar da hünerlileri görmek istemez. Bu nedenle alçak karakterli kişiler başa çıkamadıklarından hünerli insanları arkalarından çekiştirirler.
  • Açlık derdi olmasaydı kuşlar tuzağa düşmez ve avcı tuzak kurmazdı.
  • Bilgeler ağır ağır, zahitler yarı doymuş, sofular ölmeyecek kadar, gençler tabağı silip süpürünceye dek, yaşlılar terleyinceye kadar yerler. Kalenderlere gelince, midelerinde nefes alacak yer kalmayacak, sofralarında kimseye bir şey bırakmayacak şekilde yerler.
  • İflas edenlere cömertlik günahtır.
  • Önündeki düşmanı öldürmeyen, kendine düşman olur.
  • Bilgelerin bir kısmı; “Mahpusları öldürmek isterken düşünmek daha doğrudur. Çünkü seçim sendeyken hakkın devam etmektedir. İster öldür, ister bırak. Ancak düşünmeden öldürürsen telafisi olmayan bir yararı yok etmiş olabilirsin.”demişlerdir.
  • Cahillerle düşüp kalkan bir bilgin, onlardan saygı görmeyi umuyor demektir. Bu durumda, bir cahil çene gücüyle onu yenerse şaşılmamalı. Çünkü mücevheri kıran da bir taştır.
  • Terbiyesizler içinde akıllı kişinin sözlerine önem verilmezse, şaşma. Çünkü davulun güçlü sesi kopuzu bastırır. Sarımsağın ağır kokusunun amber kokusunu bastırdığı gibi.
  • Mücevher pis suya düşse de değerli, toz göğe erişse de değersizdir. Geliştirilmeyen yeteneğe yazıklar olsun! Oysa çok insan, yeteneği olmayanları eğitmekle boşa vakit geçirir. Şekerin kıymeti kamıştan değil, bizzat kendi özelliğidir.
  • Mis kendiliğinden kokar, attar istediği için değil. Âlim, attarın tezgâhına benzer; ne sesi çıkar, ne de hünerini gösterir. Oysa cahil, davul gibidir. İçi boştur ama sürekli gümbürder.
  • Ömür boyunca elde edilen bir dostu, tek nefeste incitmek yaraşmaz.
  • Âciz erkeğin güçsüz kadının elinde tutsak olması gibi akıl da nefise esirdir.
  • Dayanaksız düşünce hile ve yalandır. Akılsız ve fikirsiz güçse delilik ve cahilliktir.
  • Yiyip dağıtan eli açık kişi, oruç tutup cimrilik eden dindardan iyidir.
  • Sırf gösteriş olsun diye şehveti bırakan, helal şehvetten haramına düşmüş demektir.
  • Az az, çok olur. Damla damla sel olur. Güçsüz insanlar ilk fırsatta zalimden intikam almak için ellerindeki ufak taşlan saklasınlar.
  • Cahil insanların anlayışsızlığını affetmek bilgine yakışmaz. Çünkü bu afla bilgin saygınlığını yitirir, cahil de terbiyesizliğine daha çok imkân bulur.
  • Kimden çıkarsa çıksın günah, çirkindir. Bilginlerden çıkmasıysa tam bir felaket. Çünkü ilim, şeytanla mücadelede en büyük silahtır. Silahlı insan tutsak edilirse, utancı fena olur.
  • Yusuf aleyhisselâm, kıtlık zamanı Mısır’da açları unutmamak için pek az yerdi.
  • Üzümün tadını dul kadın bilir, sahibi olan bağcı değil.
  • Hali perişan yoksula kıtlık yılının darlığında ‘nasılsın’ diye sorma. Yarasına merhem olacak yardımı yapacaksan sor.
  • İki şey akıl bakımından imkânsızdır: Biri ezelden takdir edilen rızkından daha fazlasını yemek, diğeri ecelin gelmeden ölmek.
  • Ey rızkı peşinde koşan! Yorulma, rızkın seni bulur. Ey eceli gelmiş insan! Kaçma, ecelin seni bulur.
  • Ezelden takdir edilmeyene hiçbir el ulaşamaz. Takdir edilense sahibini er geç bulur.
  • Kısmetsiz balıkçı Dicle’de balık tutamaz. Eceli gelmeyen balık da karada ölmez.
  • Günahkâr zengin, altın yaldızlı çamura yahut Firavun’un sıvazlanmış sakalına benzer. İyi yoksulsa yüzüne, gözüne toz toprak bulaşmış bir güzel yahut Musa aleyhisselâmın yamalı hırkası gibidir.
  • Kıskanç insan, Allah’ın sayısız ve hesapsız nimetlerine karşın cimrilik edendir. Bu yüzden günahsız insana karşı yok yere düşmanlık etmektedir.
  • İsteksiz öğrenci parasız âşığa, hünersiz gezgin kanatsız kuşa, amelsiz bilgin meyvesiz ağaca, ilimsiz derviş kapısız eve benzer.
  • Kur’ân-ı Kerim’in indirilmesindeki amaç, kuru bir dille ayet ve surelerini okumak değildir. Okumakla beraber güzel davranışlar edinmektir. Kendini ibadete adamış bir cahil yürüyen adama, ibadette kusur eden âlim ise uyuklayan süvariye benzer.
  • Bir zata sordular: “Amelsiz âlim neye benzer?” Cevap verdi: “Balsız arıya”
  • Anlayışsız erkek, kadın gibidir. Açgözlü dindar da yol kesici sayılır.
  • İki kimsenin gönlünden hasret gitmez ve batık ayağı çamurdan çıkmaz. Biri gemisi parçalanmış tâcir, öteki hazır yiyicilerle düşüp kalkan mirasyedi.
  • Sultan kaftanı değerlidir. Fakat kişinin kendi eski giysileri ondan daha kıymetlidir. Büyüklerin sofrası lezzetlidir. Ancak kendi azığındaki kırıntılar ondan daha lezizdir.
  • Şüpheyle ilaç içmek, bilinmeyen yola kervansız gitmek akıllı işi değildir.
  • Muhammed Gazâlî’ye sordular: “İlimde bu dereceye nasıl ulaştın?” Cevap verdi: “Bilmediğim bir şeyi sormaya utanmadığım için.”
  • Kesinkes öğreneceğin bir şeyi sormakta acele etme. Çünkü bilinecek şeyi sormak hikmetine zarar verir.
  • Sohbetin gereklerinden biri de ya evi boşaltman ya da ev sahibiyle iyi geçinmendir.
  • Kötülerle düşüp kalkan onlar gibi olmasa da o yolda olmakla suçlanır. Örneğin; namaz kılmak için meyhaneye gitse şarap içmeye gitti derler.
  • Devenin uysallığı herkesçe bilinir. Bir çocuk yularından çekip epey yol götürse ona boyun eğer. Fakat önüne tehlikeli bir dere çıksa ve çocuk ille de götüreceğim diye tuttursa yuları koparıp ona bir daha boyun eğmez. İşte bu nedenle sertlik zamanı yumuşak olmamak gerekir. Bilge kişiler ‘Düşman yumuşaklıkla dost olmaz. Hatta küstahlığı dize gelir’ derler.
  • Üstünlüğünü kabul ettirmek için başkasının sözünü kesen, ancak bilgisizliğinin ne denli vahim olduğunu göstermiş olur.
  • Vücudumun gizli bir yerinde yara vardı. Şeyhim, bana her gün yaramın nasıl olduğunu sorduğu halde, bir gün olsun yararı nerede diye sormadı. Her uzvun anılmasını uygun görmediğini anladım. Bilgelerin dediği gibi: ‘Sözünü tartmadan söyleyen, alacağı cevaptan incinir.’
  • Yalan, kılıç yarası gibidir. İyileşse bile izi kalır. Yusuf Peygamberin adı yalancıya çıkaran kardeşleri gibi. İkinci sözüne doğru da olsa inanmayıp ‘Hayır, nefisleriniz size bir başka tuzak hazırlamış’ derler.
  • Yaradılışça en mükemmel canlı, insan; en aşağılık olanıysa, köpektir. Fakat bilgili insanlar; ‘Nimetin hakkını bilen köpek, nimeti inkâr eden insandan daha iyidir’ derler.
  • Kendini düşünenin hüneri olmaz. Hünersize başkanlık yaraşmaz.
  • İncil’de “Ey insanoğlu! Sana zenginlik bahşetsem, malını saymaktan beni unutursun. Seni yoksul düşürsem bu kez perişan olursun. O halde beni nerede hatırlayacak ve kulluğuma ne zaman koşacaksın!” yazılıdır.
  • Sıfatları her tariften üstün olan Yüce Allah’ın iradesi, birini tahtından indirir, diğerini balık karnında korur.
  • Yüce Allah kahır kılıcını çektiği takdirde nebiler ve veliler başlarını içeri çekerler. İhsan gamzesini oynattığında ise kötüleri, iyiler katına yükseltir.
  • Dünya terbiyesiyle yola gelmeyen ahiret azabına tutulur. Zira Allah “Biz onlara büyük azaptan önce elbet dünya azabını tattıracağız.” diye buyurmuştur.
  • Talihli insanlar geçmişlerinden ibre alır ve böylece kendilerinden sonra geleceklere ibret olmazlar.
  • Tuzağa düşen kuşu gören bir başka kuş Artık yemlere yanaşmaz bir daha.
  • İstek kulağı sağır yaratılan duyamaz. Mutluluk kemendiyle çekilen gitmez de ne yapar!
  • Sonu iyi dilenci, talihi kötü sultandan iyidir.
  • Gökten yere rahmet iner. Yerden göğe toz kalkar.
  • Kap, içinde olanı sızdırır.
  • Yüce Allah görür ve örter. Komşuysa görmez, haykırır.
  • Altın madenden kazınarak, cimrinin canı ise malı elinden alınarak çıkar.
  • Elinin altındakilere acımayan, kendinden büyüklerin zulmüne uğrar.
  • Akıllı insan gereksiz tartışmalara yanaşmaz. Uzlaştıklarını görünce demir atar. Çünkü orada kurtuluş kenarda, buradaysa tatlılık ortadadır.
  • Kumarbaza üç- altılı gerekirken üç- bir gelir.
  • Bir derviş Allah’a yakarıp şöyle diyordu: “Ey Allah’ım! Kötüleri bağışla. Çünkü iyilere, zaten onları yarattığın için iyilik ettin.”
  • Elbiseye nişan diktiren ve sol elin parmağına yüzük takan ilk insan Cemşîd’di. Ona sordular: “Üstünlük sağda olduğu halde niçin yüzüğünü sola taktın?” Cevap verdi: “Sağ tarafa sağlık süsü yeterli olduğu için.”
  • Bir büyüğe sordular: “Sağ elin bunca üstünlüğü varken yüzüğü neden sola takarlar?” Cevap verdi: “Fazilet sahiplerinin daima mahrum kaldıklarını hiç duymadın mı!”
  • Ancak başından korkmayan ve bir menfaat beklemeyen, sultana öğüt verebilir.
  • Sultan zalimleri kovmak, subay kan döken canileri yakalamak, hâkimse yankesicileri, hırsızları ve haksızlık yapanları tutuklamak için vardır. Hakkına razı olan iki davalı, hâkim huzuruna asla çıkmaz.
  • Herkesin dili ekşiyle, bir tek hâkimin dili tatlıyla kamaşır.
  • Yaşlı kahpe fuhuştan, azledilen subay da halkı incitmekten tövbe etmeyip de ne yapacak!
  • Bir bilgeye sordular: “Yüce Allah’ın yarattığı yemiş veren onca ağaç dururken, sadece o da yemiş vermeyen servi ağacına ‘âzâd/hür’ denilmesindeki hikmet nedir?”

Cevap verdi: “Her ağacın belirli bir çağı var. Açılır ve solar. Oysa servi yemiş vermediği için böyle değildir. Her zaman taze ve diridir.”

  • İki kişi ah vah edip inleyerek öldü: Biri kazandığını yemeyen, öteki bildiğiyle hareket etmeyen.
Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-

SERPİCO


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********


Yönetmeni: Sidney Lumet

Türü: Biyografi, Dram, Macera

Yapım Yılı: 1973

Ülke: ABD, İtalya

Yayınlanan Tarih: 5 Aralık 1973

Senaryo: Peter Maas, Waldo Salt, Norman Wexler

Oyuncular: Al Pacino, John Randolph, Jack Kehoe, Biff McGuire , bara Eda-Young, Cornelia Sharpe, Tony Roberts, John Medici, Allan Rich, Norman Ornellas, Edward Grover, Albert Henderson, Hank Garrett, Damien Leake, Joseph Bova, Gene Gross, John Stewart, Woodie King Jr, James Tolkan, Ed Crowley, Bernard Barrow, Sal Carollo, Mildred Clinton, Nathan George, Gus Fleming, Richard Foronjy, Alan North, Lewis J. Stadlen, John McQuade, Ted Beniades, John Lehne, M. Emmet Walsh, George Ede, Charles White, F. Murray Abraham, Don Billett, Raleigh Bond, John Brandon, James Bulleit, Roy Cheverie, Sam Coppola, Marjorie Eliot, René Enríquez, Conard Fowkes, Frank Gio, Trent Gough, Paul E. Guskin, Judd Hirsch, Bianca Hunter, Richard Kuss, Tony Lo Bianco, George Loros, Kenneth McMillan, Stephen Pearlman, Tim Pelt, William Pelt, Jay Rasumny, Franklin Scott, Tom Signorelli, Ben Slack, Jaime Sánchez, Tracey Walter, Mary Louise Weller

Özet

1970′ler. New York’un bir suç şehri olmaktan çıkmasına henüz on yıllar var. Polis gücüne yeni katılan hipi görünüşlü genç Frankie Serpico’nun, birlikte devriyeye çıktığı arkadaşlarından tek farkı şehrin entel kesiminde yaşaması ve sakal uzatması değil, kesinlikle rüşvet almaması ve dünyayı daha iyi bir yer yapacağını sanmasıdır…

Frank’ın tutumu bir süre sonra hem sokaktaki azılı suçluları hem de onlarla işbirliği yapan çalışma arkadaşlarını rahatsız edecektir. Kirliliğin etrafını sardığını farkettiğinde, kokuşmuşluğun uzandığı yerleri görüp dehşete kapılacak ve kendi hayatının da tehlikede olduğunu anlayacaktır…

Eleştiri

http://johncazale.blogspot.com/2012/07/serpico.html

http://cultcritics.blogspot.com/2011/11/serpico.html

Filmden

Serpico:

-Bunun hepsi yağ.  -Yağsız et de vardı.

- Sakin ol. Otur.

- Ne oldu?

- Bu kadar mızmız olma. Bunlar bedava. Mızmız değilim. Ama bunu yiyemem. Charlie iyi adamdır. Sipariş teslim ederken istediği yere park etmesine izin veririz. Parasını ödeyip istediğim şeyi alsam, olmaz mı?

 Frank, genelde Charlie sana ne verirse onu alırsın. ‘

**

Dedektif rozetin geldi. Bu ne için?

 Dürüst bir polis olduğum için mi?

 Yoksa suratımın ortasından vurulacak kadar aptal olduğum için mi?

 Bir yerlerine tıkmalarını söyleyebilirsin. Bu rozeti istemiyorum

Bugün buraya gelmem sayesinde umarım gelecekte polis memurları rüşvet alındığını rapor etmeye çalıştığım için geçen beş yıl boyunca üstlerim yüzünden yaşadığım gerilim ve endişeyi yaşamazlar. Bana onları istenmeyen bir göreve zorladığım hissettirildi. Sorun şu ki, namuslu bir polis memurunun meslektaşları tarafından dalga geçilmesi ya da baskı yapılması korkusu olmadan davranabileceği bir atmosfer henüz yok. Bu kurumda yozlaşma, yüksek yerlerden göz yumulmadan varolamaz. Bu yüzden bu oturumlardan çıkabilecek en önemli sonuç polis memurlarının bu kurumun değişeceğine inanmalarıdır. Bunu sağlamak için, bu komisyon gibi, polisteki yozlaşmayla ilgilenen sürekli bir kurumun varlığı temel gerekliliktir.