AŞK- (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Kalb bir aşktan ötekine göç ederken azçok zedelenir: Tam aşk, ilk aşkdır

—Aşkın bütün lezzetini ancak ummağa cesaret edemediği bir aşkı bulan hakirler tadar.

—Bir aşkın açtığı yaraya ancak yeni bir aşk merhem olur.

—Hakikaten âşıkı olduğumuz mahlûkun ihtiyarladığına inananlayız: Çünkü aşk daima gençtir.

—Komedyaların çoğunda aşk vardır, aşkların birçoğunda komedya olduğu gibi.

—İçinde yaşadığı kalbe göre aşk altın, gümüş yahut tenekedir.

—Aşk mektebinde üstad erkekler vardır: Onların elinden geçmeyen kadınlar aşkı tamamıyla öğrenemezler.

—Bazı aşklar meleğe benzer: onlarda erkeklik ve dişilik yok gibidir. Aşkın öylesiyle sevişenler birbirine: “anam, babam!” diyebilirler.

—Hakiki aşk kadınları pek güzel giyinemezler: Kalbleri sanki zevklerini biraz ezer.

—Aşkın en büyük mucizesi kendi varlığına hepimizi inandırmaktır.

—Aşk yolunun garip yokuşları ve inişleri vardır: Çıkarken baş döner, inerken gönül bulanır.

—Aşkta kadın ve erkek aynı güfteyi terennüm ederler (söylerler), fakat bütün bütün ayrı iki beste ile., biri adagio öteki allegretto!

—Aşkın yarattığı semada güneş bazen cehennemden doğar!

—Aşkın en tatlı parçaları başındaki ümid ile sonundaki hâtıradır.

—Allanın bence yarısı aşk, yarısı şiirdir.

—Şiir bir musiki ise aşk orada orkestranın müdürüdür. (idarecisidir)

—Aşkın lezzetleri kısa, elemleri uzun ömürlüdür: Bir şüpheden doğan ıztırabı bin teminat (garanti) teskin edemez (yatıştıramaz)

—  Aşk alıngan ve itimatsızdır. Haset ve kıskançlık bir tek hedefde tekasüf edince (yoğunlaşınca) âzami şiddetlerini gösterirler

—Bir kadın bir erkekle yeni tanıştı mı, onunla kendi arasında neler geçeceğini değil neler geçmek

mümkün olduğunu düşünür.

— Aşk bir kaside (medih) şairi, kıskançlık bir hiciv (yerme) şâiridir.

—En çok dilimize dolanan kelimeler en büyük güçlükle tarif edebileceğimiz mefhumlardır: Hürriyet, vazife, aşk. vatan, efkâr ı umumiye (kamuoyu) (v.s.)

—İzdivaca mukavemet eden aşk hiçbir zaman yıpranmaz.

—Aşk, kalbimizin saygısız misafiridir: Bize sormadan gelir; bize sormadan gider.

—Aşk üstüne keder kor üstüne kömür gibi düşer: Evvelâ körletir, sonra alevlendirir.

—Aşk buldukça bunar.

—İnce âşıkların zevki mâlik olmak değil memlûk olmaktadır (mâlik olunmaktadır).

—Aşkın gözü kör kulağı sağırdır; ne doğru yolu görür ne doğru sözü duyar

—Aşk ancak kaz gelecek yerden tavuğu esirgemez: Aşktan bir şey bekleyen ona hiç olmazsa iki şey vâd etmelidir.

—Aşk ı maddi ile aşk ı manevi arasında şöyle erken yatmakla geç yatmak arasındaki kadar ancak fark vardır.

—Aşk dağ tepelerine benzer: Tırmanması olmasa nezâreti (manzarası) fena değildir.

—Kibri ile aşk şu cihetten birbirine benzer ki ikisi de kör eder.

—Her cenaze alayında olduğu gibi aşkın cenaze alayında da kalabalığı hizb (yalan) ve riyâ (iki yüzlülük) teşkil eder.

— Büyük aşk kadına bir nevi asalet getirir: O artık sevmekten başka hiçbir şeyi lâyıkı ile ifâ edemez (yapamaz)

—İhtiyarlayan aşk eğer kayıtsızlığa (ilgisizliğe) dönmezse bir nevi dostluk olur: ihtiyarlayan dostluk da eğer yaşamakda devam ederse bir nevi aşk olur.

—İşret bazen âdemi temyiz (ayırd etmeğe) mihenktir, demişler; aşk da öyledir, kumar da, siyasi ihtiras da!

— Daima daha çok sevmek iştihasını duyan kalblerdir ki bir aşk ile iktifa edemezler (yetinmezler)

—Aşk mektebinde üstad erkekler vardır: Onların ellerinden geçmeyen kadın aşkı tamamıyla öğrenemez.

—Her büyük aşka hissiyat ı diniye (dini hisler) karışır; aşkın büyük mübtelâları (düşkünleri) arasında hiçbir samimi dinsiz yoktur.

—Pek yüksek aşklar hiçbir zaman dostluğa münkalib olmaz (dönüşmez): Fakat bazen düşmanlığa münkalib olduğu (dönüştüğü) vakidir.

—Aşkı bazen alevlendiren uzun ayrılık dostluğu behemehal (herhalde) hararetinden düşürür.

—O aşk uzun yaşar ki yalnız kalbde mahbus (hapsedilmiş) değildir, adelâtta (adalelerde) ve dimağda da vücudu hissolunur.

—Hayatta ihtizarı (can çekişmeyi) tatmak ister misin? Sev ve aşkının en ateşli devrinde sevdiğinden ayrıl!

—Hürriyetten tatlı bir esaret vardır: Aşk!

—Aşk ne zaman kanun tanırsa hakiki san’at de o zaman ahlâk gözetir  —Bütün insanlar yalana tövbe etseler yine yeryüzü lâhûti (tanrıya âit) yalanlarla dolu kalır: Aşk, şiir, gençlik, güzellik, ilh (v.s.)

— Aşkta muvaffakiyetin (başarının) hiç olmazsa yarısı bir küstahlık (terbiyesizlik) meselesidir.

—Aşkın lezzetleri kısa, elemleri (üzüntüleri) uzun ömürlüdür: Bir şüpheden doğan ıztırabı bin teminat (garanti) teskin edemez (yatıştıramaz)      Ancak cemiyet sahnesinde hiç rolü olmayan hakirlerdir ki komedyası/, yaşayabilirler!

—Sevdiğine tam bir emniyetle bakana tam seviyor denemez; hakiki aşk alıngan ve itimadsızdır.

—Gurur dünyada yalnız aşka mukavemet edemez: Sevdiğinin huzurunda şeytan bile mütevazidir! (alçak gönüllüdür)

—Aşkı kalabalık tazyik eder ve uzlet (toplumdan uzak kalma) besler; bunun içindir ki sevişenler başbaşa kalmak isterler.

—Sizi ahlaken yükseltmeyen aşk, emin olunuz ki bir tarafından kirlidir

—Gözü kör olmakla beraber aşk güzeldir. Fakat ondan daha güzel birşey tanırım: Gözlerini yuman dostluk!

—Merkezinde kuvvetli bir aşk bulunmadıkça hayatınız ne tam bir saadet olur, ne hakiki bir facia

— Bilhassa aşkdadır ki küçük sebepler büyük eserler vücude getirir.

—Derin bir kin telâkki etmek derin bir muhabbet telkin etmekden (aşılamaktan) kolay değildir. İki çirkin bile büyük bir aşk ile birleşince biraz güzel görünürler.

—Bir kadını bin türlü sevmek mümkündür: Aşkın hangi şeklini tercih ettiğini bilmelisiniz ki bir kadına arzettiğiniz (sunduğunuz) muhabbet makbul (beğenilir) olsun

—Güzel kadınlarımız eskiden tavan gibi idiler: Yalnız sahib i haneye (ev sahibine) görünürlerdi. Şimdi sema gibi oldular: Her gözü olan görebilir

—Aşkı tatmış bir kalb için aşksız hayat bir soğuk esnemedir.

—En tatlı buse (öpücük) o dudaklara mev’uddur (vâdedilmiştir) ki en hayal perver (hayal besleyen) bir dimağa (beyne) merbutturlar (bağlıdırlar)

—San’at gibi muhabbeti de bediiyat (estetik ilmi) besler: İstiyorsanız ki uzun yaşasın, aşkınızı güzel, zarif, ince şeylere ihata ediniz (çeviriniz)

Her kadının ruhunda bir roman yatar: ve gari bi şudur ki en çılgın masallar alelekser (ekseriya) en uslu hanımların ruhlarına sokulur!

—Aşkın en tabii gıdası fedakârlıkdır, ister bir tarafdan sâdır olsun (çıksın) ister karşılıklı.  Akim (neticesiz) hülyalar kendi kendilerini yiyerek beslenirler

— Vefasız kadınlar âşıklarını aşk hatırı için severler. Vefakârlar bilâkis (aksine) âşıklarının hatırı için aşkı sevenlerdir

—Sevmekten usanınca erkek kadını terk eder, kadın erkeği…! unutur!

—Harab olmuş kalblere velev gülünç olsunlar aşk teklif etmemeli

—Yalancıların en mahiri (ustası) tabiattır: Hiç sezdirmeksizin hepimizi aldatır.     Ancak aşkı sevenlerdir ki şiiri severler: Şiirden hoşlanan hadım ağası hiç görülmemiştir.

—Ferd için aşk ne ise cemiyet için hürriyet de odur: Aşksız ferd ve esir cemiyet akamete (neticesiz kalmağa) mahkûm kalır.

—Aşk, yürekten bir hayat yaratmak, ve şiir, hayatta bir yürek yaratmaktır.

—Ebedi aşkımızı her kime vaadetsek hepimiz “ölüm”ün nişanlısıyız.

gençtir

—Kadın olsun, erkek olsun, sert başlılardır ki kuvvetli aşka müsteiddirler (kabiliyetlidirler) Sevdiğini insan kendisinden başka herkese karşı kuvvetli, âsi, emniyetsiz, ve müstahkar (hakir nazarla bakan) görmek ister.

—Aşıklar görünüşe kolaylıkla aldanırlar: Meselâ nâza red mânası yahut redde nâz mânası verirler.

—Coşkun âşıklar daima bedbindirler (karamsardırlar): Sevdiklerinin hemen her hareketini kendi aşkları aleyhine tefsir ederler (yorumlarlar) ve hayallerinde kendilerine mevhum (vehmedilmiş) rakibler yaşatırlar.

— Gözü kör olmakla beraber aşk hiç de çirkin değildir; fakat ben ondan daha güzel birşey tanırım: Gözlerini yuman dostluk!

— Sizi ahlaken yükseltmeyen aşk emin olunuz ki bir tarafından kirlidir.

—Erkeğe müfrit aşkın verdiği pısırıklığı hiçbir kadın anlayamaz.

—Coşkun aşk kadınları isterler ki faziletlerini siz dilinizle tasdik ve kalbinizle… inkâr edesiniz!

kıymetlidir

—Vuslat (kavuşma) kitabının binbir sahifesi vardır: Sevdiğinizle hergün bir başka yaprak açınız ki aşkınızın baharı solmasın!

—İnsan bütün ömründe bir tek kadının aşkı ile iktifa edebilir (yetinebilir); şu şartla ki size her gün onun vuslatı (kavuşması) birgün evvelki kendinize bir aşk hiyaneti hissini versin

—Kadınların fazileti için sokak az çok çocukların mektep kaçkınlığını hatırlatır

— Yüreği aşkdan boşalmış kadının hayatını hiç bir saadet dolduramaz

—Bazı sözler o kadar nazikdir ki yakından ve çok yavaş söylenmek lâzım gelir: Uzakdan gelinceye kadar sanki harab olurlar!

—Arzu alevinde çiçek buketi gibi görünen hisler bazan vuslattan (kavuşmadan) sonra bize ot demeti görünür!

—Aşk bir oyundur ki sevimsiz arkadaşla oynanamaz.

—Kadın aşkın esiri olmak için yaratılmıştır: Sevdiği erkeğin gövdesine sarmaşık gibi sanlı yaşamadıkça tamamıyla bahtiyar olamaz.

—Aşkını kâfi gören âşık değildir

—Visalden (kavuşmadan) evvel: “Seviyorum” sözünde sıdk (doğru) ve kizbin (yalanın) yarı yarıya his sesi vardır. Visalden (kavuşmadan) sonradır ki o söz ya bütün bütün doğru, ya bütün bütün yalan olur

—Sevmediği halde kendisini âşık zannedenler kadar da sevdiği halde âşık olmadığını iddia edenler görülür.

—Maşukasının (sevgilisinin) huzurunda zarafet ve zekâsını kaybetmeyen adam hakkı ile âşık değildir

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

CENAB ŞAHABEDDİN- TİRYAKİ SÖZLERİ


ÖNSÖZ

Cenab Şahabeddin, Tevfik Fikret ve Halid Ziya Uşaklıgil ile birlikte Serveti Fünun edebiyatının üç büyük temsilcisinden biri olarak Türk Edebiyatı Tarihinde yer almıştır 1870′de Manastır’da dünyaya gelen Cenab Şahabeddin, babası Osman Şahabeddin beyin 1877—78 Türk—Rus harbi sırasında Plevne’de şehit olması üzerine, henüz 78 yaşlarında tahsil hayatını İstanbul’da doktoryüzbaşı olarak sona erdiren Cenab Şahabeddin 1889′da Paris’e giderek, ihtisasını da orada tamamlamıştı. Türkiye’ye dönünce çeşitli resmî memuriyetlerde bulunmuş olup, I. Dünya Harbi sırasında İstanbul Darâlfünun’u Edebiyat Fakültesi’nde de önce Garp Edebiyatı sonra Osmanlı Edebiyatı müderrisi (profesörü) olarak vazife görmüştür. 12 Şubat 1934′de bir beyin kanaması neticesinde hayata gözlerini yuman Cenab Şahabeddin Bakırköy mezarlığında gömülüdür.

Şiirle alâkası daha tibbiye öğrenciliği sırasında başlayan Cenab’ın ilk yazıları Saadet Gazetesi’nde çıkmış olup, daha sonra da Maarif, Hazine-i Fünûn ve Mektep mecmualarında da şiirleri yayınlanmıştır. Serveti Fünûn’da ise onun hem şiir, hem de nesirleri çıkmıştır Başlıca eserleri arasında Hac Yolunda, Evrakı Eyyam, Suriye Mektupları, Avrupa Mektupları ile Nesri Harp, Nesri Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)’ni sayabiliriz.

Cenab Şahabeddin’in birkaç tane tiyatro eseri de vardır Bundan dörtbuçuk sene kadar önce, sayın hukuk doktoru Reyan Erben’den, ailece olan yakın dostlukları dolayısıyla, Cenab’ın eski haflerle ve kendi elyazısıyla yazılmış bir Not Defteri’nin hususi kütüphanesinde bulunduğunu öğrenmiştim. Kısa bir müddet sonra Dr.Reyan Erben’in müsaadesiyle bu defter’deki süzme sözlerden küçük bir kısmını, o sıralarda hazırlamakta olduğum bir antolojiye “Cenab Şahabeddin’in NotDefteri” başlığı altında almıştım. Daha sonraki bir makalemde de bu sözlerden başka bir kısmını yayınlamıştım. Şimdi Dr. Reyan Erben ile birlikte tamamını yayınladığımız bu esere “Tiryaki Sözleri” adını vermekle merhum Cenab Şahabeddin Bey’in duygu ve düşüncelerine tercüman olduğumuzu zannediyorum.

Dış görünüşü bakımından tam bir tarih şeklinde, basit, fakat güzel bir cilt içindeki bu defter’de bizzat Cenab Şahabeddin tarafından numaralanmış olan 1816 tane süzme söz bulunmaktadır. Ancak 342 numaranın bu defterde mükerrer olarak yazıldığını dikkate alacak olursak aslında bu seçme sözleri 1817 olarak kabul etmek gerekir. Diğer taraftan elimizdeki defter’in ilk yaprağında “Mukaddeme makamında” başlığı altında 13 süzme sözün daha mevcut bulunduğunu düşünecek olursak bu tiryaki sözlerinin 1830′a vardığı görülecektir. Her biri Cenab Şahabeddin tarafından numaralanmış olan bu ince, zarif ve düşündürücü sözler, defterin bazen bir yüzüne,bâzen de her iki yüzüne yazılmış bulunmaktadır Bu defterde dikkati çeken bir husus da bu sözlerden bâzılarının çizilmiş olmasıdır. Ancak biz bu çizilmiş olan sözleri dahi hiç okunamayan birkaç tanesi dışında yine aynen yayınlamayı faydalı gördük. Bununla birlikte, defterin aslına sâdık kalabilmek için, bu gibi sözlerin yanında parantez içinde çizilmiş olduklarını da ayrıca belirttik Cenab Şahabeddin’in 1918′de eski harflerle neşrolunan Nesri Harb ve Nesri Sulh ve Tiryaki Sözleri adlı kitabında 361 tane tiryaki sözü yer almıştır. Bunlardan 323 tanesinin şimdi yayınladığımız defterdeki 559—886 numaraları arasında —bâzı taktim ve tehirlerle— yer verildiğini yaptığımız karşılaştırma neticesinde tespit etmiş bulunuyoruz. Hem basılmış metinde hem de şimdi yayınladığımız yazma metinde birbirine tıpa tıp uyan sözlerin dışında kalanlar, okuyucuya ve araştırıcılara, Cenab Şahabeddin’in nasıl çalıştığı hususunda bir fikir verebilmek için mukayeseli bir şekilde gösterilmiştir. Bu arada bu 1830 süzme sözden bâzılarının birbiriyle büyük bir benzerlik gösterdiğini de belirtmek gerekir. Cenab Şahabeddin’in bir defter halinde topladığı hayatta iken sâdece 361 tanesini yayınladığı ve Tiryaki Sözleri adını verdiği bu süzme sözlerin hangi kaynaklardan mülhem olduğu, bunlardan ne kadarının Cenab ‘m orijinal fikirlerini teşkil ettiği, bu sözlerin yazarın diğer eserlerinde kullanılıp kullanılmadığı ve buna benzer hususlar edebiyat tarihçileri için ayrı bir araştırma mevzuu teşkil eder. Biz burada Cenab’ın vaktiyle yarım bıraktığı bir işi tamamlamakla büyük edibin ruhunun şâd olacağına ve bu sözlerinin gün ışığına çıkarılmasıyla şahsiyetinin ve çeşitli meselelerdeki fikirlerinin daha iyi anlaşabileceğine inanıyoruz.  Cenab Şahabeddin’in parlak üslûbunun ve nice istihzasının mahsulü olan bu 1830 süzme sözü, ifade kuvvetini bozmamak için aynen vermekle beraber, okuyucunun bu fikirleri anlamasını kolaylaştırmak bakımından gerekli yerlerde, parantez içinde kelimelerin bugünkü manasını da yazmak yoluna gittik. Cenab Şahabeddin’in şahsiyeti ve Tiryaki Sözleri hakkındaki bu kısa açıklamamıza son verirken bu süzme sözlerin hepsinin aynı değerde olamayacağını da ayrıca belirtmek isteriz Defterin son yaprağında bulunan iki şiir de kitabın sonuna ilâve edilmiştir

14 EKİM 1977
Dr. Orhan F.KÖPRÜLÜ

  CENAB ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Cenab’ın “Vecize” diye nitelendirilen düşünce ürünlerinin kendi el yazısı ile içinde toplanmış olan defterin elimizde bulunması bir tesadüf eseri değildir. Cenab Şahabeddin ailesi ile ailemizin yakınlığı sıkı dostluk bağları ile kurulmuştur. Henüz biz lise sıralarında iken içinde yaşadığımız, daha sonra da yıllarca sürmüş bu dostluk atmosferi elbette ki bizim için bir şanstı. Bundan yararlanmamak imkânsızdı Yüksek zekâsı, geniş bilgisi ile beliren derin görüşlerinin oluştuğu hava içinde bulunabilmek, bu görüşlerin düşünce olarak belirlenmesini görebilmek bulunmaz bir nimet idi Şu bir kaç söz Cenab’ın kişiliği ve edebiyatımızdaki yerini belirtecek mahiyette bir deneme iddiasında olamaz. Altmış dört yaşında henüz zinde iken dünyaya gözlerini kapadı. Ömrü boyunca çalışmış, verimli bir hayat sürmüştü. Ama bildiğimiz kadarı ile daha yapacak işi, söyleyeceği çok şeyi vardı Ölüm haberini aldığımızda biz memleket dışında idik. Sonradan öğrendik: Bir gece bize bir mektup yazmağa başlamış. Fakat birdenbire gelen kriz ile uzanmış, son nefesini vermiş. Yarım kalmış mektup masa üzerinde unutulmuş, daha sonra da başka kâğıtlar arasına karışarak kaybolmuş. Bunları bize anlatmış olan en büyük evlâdı sayın Şivezad Erez mektubu arayıp bulamayınca kendi el yazısı ile yazılmış “cönk” şeklindeki defteri bize hatıra olarak verdi Kabataş Lisesinde edebiyat hocamız rahmetli Ali Canib Yöntem “bilimsiz san’at gelişemez, düşünce unsurundan yoksun edebiyat çelimsiz kalır” derdi. Örnek vererek: “Bakınız eskiler arasında “Servet—i Fünun” culardan hâlâ kalemini kuvvetle kullanabilen tek kişi Cenab Şahabeddin’dir” demişti Arabça, ve Farsçayı derinliğine bilmesi, Fransızcanın bütün inceliklerini benimsemiş olması, Türkçeyi kullanmaktaki hüneri ve geniş kültürü ona duygu ve düşüncelerini en güzel biçimde ifade imkânı sağlamıştır “Dünyaya geliş hüner değildir” diyen şairin sözüne müstesna örnekler var: Vinci gibi, Goethe gibi. Cenab da hayatı yoğun olarak duymuş ve yaşamıştır “Pek çok adamların benden ziyade fikirleri vardır” diye söze başlar. Doğrudur belki. İnsanoğlu var olduğundan beri idraki ile oluşturduğu düşünce ürünlerini her devirde yetiştirmiştir. Ama “Yaşanan her ânın değerinin bilinmesi gerektiğini” yalnız sözü ile değil gerçek yaşayışı ile de göstermiş olan Goethe’nin bu görüşüne Cenab şunu eklemektedir:

“Vakti geçirmek için bana “Briç—Plafon” yaput “Majör” teklif ediyorsunuz. Bense vaktin geçtiğinden müştekiyim ve aradığım vakti geçirecek değil, geçmekten men edebilecek bir vasıtadır” der Sonunda, ergin insan tevazuu ile, “Pek çok adamların kendisinden ziyade fikirleri” bulunabileceğini söyledikten sonra “fakat benimkiler az—çok bir işe yaramaz ümidiyle ortaya çıkarken onlarınki tembel tembel evlerinde kapalı oturuyorlar” der O da tıpkı Montaigne gibi dünya üzerinde gezindiği sürece oluşturduğu düşüncelerini titizlikle sakladığımız defterinde toplayıp bırakmıştır Nurundan yararlandığımız bu büyük kişiliğe, değerli dostum Orhan Köprülü’nün himmeti ile bir küçük hizmettir bizim yapmak istediğimiz

Dr. REYAN H. ERBEN

 

MUKADDİME

Mukaddime makamında söylenmemiş fikir yoktur, diyor. Bu söz doğru da olsa bundan sonra bütün insanlar sükût edecek (susacak) değil!.. Fikir cilveleri zekânın fışkınlarıdır (ince dallandır)

*

Pek çok adamların benden ziyade fikirleri vardır, fakat benimkiler az çok bir işe yaramak ümidiyle ortaya çıkarken, anlarım ki tembel tembel evlerinde kapalı oturuyorlar

*

Ne bütün varını yiyip ölmüş vardır, ne her fikrini söyleyip susmuş

*

Güzel fikir doğru olmasa bile hoşa gider

*

Fikir uğradığı dimağın değil, sâdır olduğu (çıktığı) dilin malıdır

*

Güzel fikir ihtiyarlamaz

*

Temiz nâsiyenin (alnın) üstünde bir sema vardır. Doğru ve güzel bir fikir!

*

Fırtına saçları yolsun, beis (zarar) görmem, eğer bana bir fikir getirirse

*

Mide için lokma neyse dimağ için fikir de odur; Hepsi beslemez, bir kısmı sıhhate dokunur ve bazıları zehirler

*

Bu fikirler beşeriyet dudağından dökülmüş olmak iddiasındadırlar

*

Günde bir doğru fikir göğsümüze çarpar, birisine olsun yüreğimizi açtığımız nâdirdir

*

Yüz kere asırların ibriğinden süzülmüş fikirleri bile herkese kabul ettiremeyiz

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

YA RABBÎ, ARTIK YETMEZ Mİ?


Kullarını en çok seven ve acıyan Allah Teâlâ’dır. Bütün dertlerin ilacı ancak ondadır. Ancak bizim gibi günahkârların duaları katına ulaşamadığında sevdikleri ile katına yüz sürmeyi de bilenlerdeniz. Vesile aramak sünnettir. Diyarbakır’da orman yangınında şehit olan erlerimizin üzüntüsü yürekleri dağlamaktadır. Milletimiz için duadan başka bir şey yapamayan bizim gibi acizlerin müracaatını Allah Teâlâ sevdikleri yüzüne kabul buyursun inşaallah.

Bu nedenle sizler ile bir kıssa paylaşmak istedim.

[“İstanbul’u kasıp kavuran bir veba salgını olmuştu. Öyle ki günde birkaç yüz kişinin ölümü ile bütün evlere yayılıp mateme boğan bu âfet karşısında ahali toplanıp müşavere ederek Hazretî Pir Aziz Mahmud Hüdayî efendimize müracaat ederler. Hazreti Gavs :

"— Bu gibi ahvale karışmak neşemizle muvafık değildir.” cevabını verirler. Ahali ise :

"— Böyle bir çaresizlik karşısında ümitle kapınıza geldik. Mahv u perişan olarak gitmekliğimiz şannı ulviyete yaraşırsa dönelim." diye tekrar yalvarırlar. Bunun üzerine Hazreti Pîr efendimiz:

"— Karaca Ahmed mezarlığına gidiniz. —Orada bir yeri tayin buyurarak— filân mevkideki selvi ağacının altında ancak bir hasıra malik üryan bir kimse yatar ve adına Hâsırpûş[1] Dede derler. Ona başvurunuz. Şayet müracaatınız geri çevrilirse tarafımızdan selâm ediniz.”

Hazreti Azizin tarifi üzere oraya giden ahali gerçekten bir şahsın hasıra bürünmüş yatmakta olduğunu görüp meramlarını anlatırlar. O ise hiddet ve şiddet ile gelenleri başından defedip yatmağa devam eder. Kendisi ikaz olunarak Hazreti Pîrin selâmları tebliğ edilmesi üzerine derhal yerinden fırlıyarak selâmı ayakta aldıktan sonra

“— Bugün bir kişinin cenaze namazı da kılınsın da hastalık kesilsin” cevabını verir. Hazreti Pîr efendimizin başkaca emirleri olup olmadığını da sorar. Yok, cevabını veren halk sevinçle evlerine dönerler. O gün sadece bir kişinin ölümünden sonra hastalık birden kesiliverir.][2]

“Ey Allah Teâlâ’m yurdumuz ve milletimiz artık mağdur durumdadır. Hasan ile Hüseyin artık birbiri ile geçinemiyor. Düşmanlar aç kurtlar gibi zayıfladığımız günü beklemektedirler. Onun için hangi veli kulunun gönlü zâtına muhîb ise O’nunla sana yöneliyoruz. Fitnenin bitmesi için lütuf ve ihsanını bizden esirgememeni diliyoruz.” Amin.


[1] Hasıra sarılıp yatan
[2]
Kaynak:
Mehmet Gülsen, Küllîyât-ı Hazret-i Hüdâyî, s, 12-13
Kutb-uI Arifîn  Seyyid AZİZ MAHMUD HÜDAYÎ (K.S.), hzl: Kemalettin ŞENOCAK, İstanbul, 1970, s.21-22

DYLAN DOG: DEAD OF NİGHT –(DYLAN DOG GECENİN ÖLÜSÜ)


Vizyon tarihi: belirsiz
Yönetmen: Kevin Munroe
Oyuncular: Brandon Routh, Sam Huntington, Anita Briem,
uzun metrajlı film ABD .
Tür: Fantastik , Korku , Komedi
Yapım yılı: 2010

Özet: Londra’dan New York’a taşınan hikayede, doğaüstü olayları araştıran Dylan Dog,[1] babasının gizemli bir yaratık tarafından öldürüldüğünü düşünen genç ve çekici bir kadının isteği üzerine araştırmalarına yeniden başlayacaktır.

 FİLİMDEN ALINTILAR

New Orleans ölmek için kötü bir kent olabilir. Ancak ölüp de dirildiğinizde, beni ararsınız. Dylan Dog’u.  En azından, aramışsınızdır. Eskiden gecenin yaratıklarının her birini korurdum. Yalnızca filmlerde görebileceğinizi sandığınız o keskin dişli canavarları.  Neden mi? Gerçek oldukları için.  Evet, aklınızdan ne geçtiğini biliyorum.  Eskiden ben de öyle düşünürdüm.  Ama buyurun.

Para isteyen avareye yakından bir bakın. Komşunuza, can dostunuza bir bakın.  Hatta sevgilinize bile bir bakın.  Yürüyen ölüler dışarıda, gözünüzün önünde saklanıyor.  Eski günlerimde, aranızdaki sınır çizgisi bendim.  Barış bendim, şişeyi kapayan mantar bendim, kumdaki sınır çizgisi bendim.  Ama sonradan her şey değişti.  Ölmek için birden fazla yol olduğunu keşfettim.  Kalbiniz atmaya devam edebilir, ancak bazen bu yalnızca gösteriş içindir.  DYLAN DOG

Yürüyen ölü araştırmacılığı eski moda yöntemlerle yapılır.

Neler oluyor?

Etrafına bak.

Onlara bir bak.    Senin gibi olduklarını sanıyorsun,  ama değiller.   Bu sokaktaki biri bir taklitçi.  Yaşayan ölülerden biri.    Küçükken hikâyelerde okuduğun canavarlar gerçekler ve buradalar.    (Kurtadamlar, vampirler)  Her yerdeler.    Saklanıyorlar, hayatta kalmaya çalışıyorlar.    Hayatta kalmalarını sağlayan şey, kimsenin onların gerçek olduğunu bilmemesi.    Bu nedenle, New Orleans  onların Mekke’si oldu. Gece yaratıklarından biri olsaydın,  başka nerede saklanabilirdin ki?    Peki bütün bunları sen nereden biliyorsun?    Yaşayan ölüler,  aralarında bir anlaşma yaptı.    Bir insanı, tarafsız bir müfettiş olarak tayin edeceklerdi. Bir dedektif.  Sen yaşayan ölülerden birisin, Marcus. Yaşayan ölü olmanın iyi yanı ne, biliyor musun? Artık koşu yapmak yok.  Bununla ilgili ne biliyorsun?    Önemli bir şey değil.  Eski bir hayalet hikâyesi.    Borelli, bunu öğrenmem gerek.    Bunun yüzünden insanlar ölüyor. Bu ne?    Sana bunları anlattığımı kimseye söyleme, olur mu?      Buna Belial’ın Yüreği (Şeytanın Yüreği ) diyorlar.    Yüzyıllardır kayıptı.    Beş bin yıl önce,  Belial yeryüzünde yürürdü.    Ölülerin en güçlü olanı oydu.    Tüm dünyanın üstüne  karanlık ve ölüm yaydı. Buna Belial’ın Yüreği derler. çünkü Yürek’in içinde Belial’ın kanı bulunur.    Belial yok edilemez,  yalnızca muhafaza edilebilir.    Efsaneye göre, dolunay gecesi…    Belial tekrar yaratılabilirmiş.    Yaratacak kişinin, Yürek’e ve bir ev sahibine, sahip olması yeterli. Ev sahibi mi? Yaşayan ölülerden birinin bedeni Belial’ın Yüreği, ev sahibine kanı enjekte ediyor.    Bu gerçekleştiğinde,  ev sahibi mahvoluyor.    Belial tekrar canlanıyor ve yalnızca yaratan kişiye itaat ediyor.    Yaradan neden nefret ediyorsa,  Belial da ondan nefret ediyor.    Yaradan neyi yok etmek istiyorsa,  Belial da onu yok ediyor.    Ama Belial’ı öldürmek için önce efendisini öldürmelisin.  Nasıl diyorsunuz, aralarında simbiyotik [2] bir ilişki oluşuyor.    Ruhları ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlanıyor.    Harika Dylan, 400 yıl önce Yürek çalınmıştı. Bu sembol, harika monstro  venatorum’ların sonuncusunun arması.    Yürek’i buldular ve tüm yaşayan ölüleri yeryüzünden silmeyi planladılar.    Ama avcılar daha kullanamadan katledildiler.    Efsaneye göre, Yürek’i yüzyıllarca saklama ve sırrını saklama görevi bir kurt adam ailesine verilmiştir Gabriel. (Cebrail)

 YORUM:

Yabancılar film çekiyorlar ve filmlerini hep uyduruk zannediyoruz. Ancak bazen öyle şeylerine rast geliyorsunuz ki, onlar İslama dahi inanmasalar da literatüründen alıntı yapıp istedikleri şekilde kafalarına göre senaryo türetiyorlar. İşin doğrusu İslamıda bizden daha iyi tanıyorlar.

Filimdeki yaşayan ölüler olarak bahsedilenlere Yasin suresinin 70. Ayetini ve Aziz Mahmut Hüdai kaddese’llâhü sırrahu’l azizi hatırasını misal verelim.

“Bu Kur’an’la, Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.” (Yasin; 70)

“Diri” olmak özelliğini taşıyanlar mü’minlerdir Çünkü Kur’an’dan yararlananlar onlardır. Kâfirlere azabın farz olması için de gönderdik. Çünkü onlar ölüler gibidir, kendilerine söylenenleri anlamazlar Beyzâvî tefsinde şöyle der: Yüce Allah, inkârlarından, delillerinin tutarsızlığından ve düşüncesizliklerinden dolayı gerçekte ölüler olduklarını bildirmek için onları dirilerin karşılığında zikretti”

Filimdeki “Para isteyen avareye yakından bir bakın. Komşunuza, can dostunuza bir bakın.  Hatta sevgilinize bile bir bakın.  Yürüyen ölüler dışarıda, gözünüzün önünde saklanıyor.”  Sözler bu durumu açıklamaktadır.

Yine ayrı bir misal verelim

Zîrâ Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri, girdiği sıkı bir riyâzâtla nefsinin terbiyesi yolunda helâllerden istifâdeyi bile asgarîye indirmiş ve gönlünü tamamen Hakk’a râm ederek rûhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel hâlin bereketlerine nâil olmuş, ayrıca dirilerden çok ölülerle görüşüp konuşur bir hâle gelmişti. Bir defasında dergâhın yolu üzerinde daha evvel vefât etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selâm verdikten sonra bunu üstâdına arzetti. Hazret-i Üftâde de:

“-Evlâdım! Yapmış olduğun riyâzât sayesinde ruhunu iyice kemâle erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahî riyâzâtımız zamanında aynı hâl içinde idik.” buyurdular. (Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı)

Bu misal bize görünen ve görünmeyen dünyanın birbiriyle ilişkili olduğunu ayrılma ve kopmanın olmadığını göstermektedir. Ayrıca “görülenin görende farklılaşmasına” da dikkat çekiliyor.

Yine filmde şeytanın insanlar ile olan mücadelesinde insan şeytanlarını nasıl kullandığı ve olduğunu da görmekteyiz.

“Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dilemiş olsaydı onu yapamazlardı. Onları ve iftiralarını bırak.” (En’am, 6/112)

Ayette geçen “İnsan ve cin şeytanları” tamlamasının, Arapça gramer kaidelerine göre “beyaniyye” veya “lamiyye” olması hakkında iki görüş vardır:

Beyaniyye olduğuna göre, “insandan olan şeytanlar ve cinden olan şeytanlar” demek olur. Ve şeytanların bir kısmının insan cinsinden, bir kısmının da cin cinsinden olduğu anlaşılır.

Lamiyye olduğuna göre de “insanlara mahsus”, yani insanlara musallat, insan aldatmaya mahsus şeytanlar; “cinne mahsus”, cinnîleri aldatmaya mahsus şeytanlar demek olur. Ve bu şekilde şeytanın, ne insan, ne cin değil, üçüncü bir cins olduğu ve fakat bir kısmını insana, bir kısmı da cinne musallat olmak üzere iki çeşidi bulunduğu anlaşılır.

İkrime, Dahhâk, Süddî, Kelbî gibi bazı tefsirciler izâfetin lamiyye olması ve başkalık ifade etmesi asıl olduğundan dolayı, şeytanların insan ve cinden başka bir cins ve hepsinin İblis’in çocukları olduğuna kâni olmuşlardır.

Fakat İbn-ü Abbas’dan Ata, Mücâhid, Hasen ve Katâde beyaniyye izâfeti tercih ederek demişlerdir ki, şeytan, insan ve cinden herhangi bir isyancı ve inatçıdır. Yani gerek insan ve gerek cinden olsun serkeş, kibirli, fitneci, inatçı, ele avuca sığmaz, kaypak, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. (bk. Bakara, 2/14) Adı geçenler demişlerdir ki, cinden de şeytanlar vardır, insanlardan da şeytanlar vardır. Ve cinden olan şeytan mümini aldatmaktan aciz kalınca inatçı bir insana, yani bir insan şeytanına gider ve mümini aldatmaya teşvik eder. Ve böyle insanlardan şeytanlar bulunduğuna şunu delil göstermişlerdir:

“Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ebu Zer radiyallâhü anh’e: ‘Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?’ buyurmuştu. Ebu Zer:

‘İnsanın da şeytanları var mıdır?’ dedi. ‘Evet onlar, cin şeytanlarından daha zararlıdır’ buyurdu.” (Müsned, 5/165, 178; Taberani, Kebir 8/217)

Buna göre, insanlardan olan şeytanlar, daha zararlı ve daha tehlikelidir.

İşte birçok tefsirciler(bk. İbn-i Kesir, ilgili ayetin tefsiri), bu âyette bu manayı tercih etmişlerdir. Çünkü âyetin gelişi, kâfirlerin düşmanlık ve düşüklüklerine karşı Resulullah’a teselli verme hakkındadır. Şu halde insan şeytanları, göze görünür şeytan insanlar; cin şeytanları da göze görünmez, bakışlardan gizli şeytanlar demek olur. Bilinmektedir ki ins, insan türü, beşer, âdemoğlu demektir. Tekilinde “insî” denilir. Ve buna karşı olan cin de alışılmamış, gizli, rûhânî bir yaratık demek olur ki, bunun tekiline de “cinnî” denilir. Demek olur ki, burada cin, insan karşılığı zikredildiği “Kâfirler, cinleri Allah’a ortaklar yaptılar” (En’âm, 6/100), “Cinlerden olan İblis ise Rabb’inin emrinden çıkmıştı” (Kehf, 18/50) âyetlerinde olduğu gibi genel mânâya sarf edilmiştir.

Diğer taraftan, “Cinleri de daha önce (vücudun gözeneklerine) nüfuz eden güçlü bir ateşten yarattık” (Hıcr, 15/27) âyeti gereğince cinlerin yaratılışı insanlardan öncedir. Bu âyette de cin, açıklandığı üzere, genel mânâda kullanılmıştır.

 Belial (İblis) yeryüzünde yürürdü.    Ölülerin (Allah Teâlâ’yı inkar edenlerin) en güçlü olanı oydu.    Tüm dünyanın üstüne karanlık ve ölüm (fitneyi) yaydı. Buna Belial’ın Yüreği (vesveseyi almaya müsait kalb) derler. Çünkü Yürek’in içinde Belial’ın kanı (vesvesi) bulunur.    Belial yok edilemez,  yalnızca muhafaza edilebilir. (Kalbdeki vesvese yok edilmez ancak kontrol edilir.)  

Belial tekrar yaratılabilirmiş.    Yaratacak kişinin, Yürek’e ve bir ev sahibine, sahip olması yeterli. Ev sahibi mi? Yaşayan ölülerden birinin (kafirin) bedeni Belial’ın Yüreği, ev sahibine kanı enjekte ediyor.  Bu gerçekleştiğinde,  ev sahibi mahvoluyor. (Küfre düşüyor)  

Filmde Yahudilerin inançlarına vurgu yapılarak;

Efsaneye göre, Yürek’i yüzyıllarca saklama ve sırrını saklama görevi bir kurtadam ailesine verilmiştir Gabriel. (Cebrail)

 De ki: “Kim Cebrâil’e düşman ise iyi bilsin ki, bu Kur’ân’ı daha önceki kitapları tasdik etmek, inananlar için bir rehber ve müjde olmak üzere, Allah’ın izniyle senin kalbine o indirmiştir Kim Allah’a, meleklerine, resullerine, Cebrâile, Mikâil’e düşman ise, iyi bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır (Bakara 97-98)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine’ye hicret buyurduklarında Fedek Yahudilerinin bilginlerinden Abdullah ibn Sûriya, münazara için bir grupla geldi Sorduğu dört müşkül soruya doğru cevaplar aldıktan sonra; vahiy getiren meleği sorup “Cebrâil” cevabını alınca

“O bizim düşmanımızdır, o savaş ve şiddet getirir, bizim elçi meleğimiz Mikâil’dir ki o müjde, bereket, ucuzluk getirir Eğer sana o gelseydi iman ederdik Bu uzun kıssa üzerine bu âyet nazil olmuştur

Yahudiler, nesillerinin menşeini Şeytana dayandırırlar. Şeytan ile Hz. Havva’nın birleşiminden ürediklerine inanırlar. Hz. Âdem aleyhisselâm ile hiç bir münasebetlerinin olmadığına inanırlar. Kendi ırklarının dışındaki diğer insanlara Âdem’in çocuğu, âdemoğulları anlamında Goim derler. Goyimleri, bir nevi hayvan olarak telakki ederler.

Film içerik ile satanizm çağrışımlarını ve karıştırmalar ile içeriğini bulandırsa da görülen şudur ki, senaristi öylece uydurma üzerine hareket etmediğini görmekteyiz. Ancak film ateizmi çürüterek inancın kuvvetlenmesi için gizliden bir gayret gösterilmesini istiyor. Tabi ki filmde Hristiyanlık ve Yahudi propagandası yapılıyor.

Sonuç olarak bazı bilgilerin hakikat olduğunu bilerek geniş kültür sahibi olmamız gerektiğine ulaşmaktayız. Senaryoları basitlikten kurtulmayan yurdumuzda daha ne kadar sapık konulu dizilerine ve filmlerine mahkûm olma gerekçesini dışarılarda aramamak gerekir. Çünkü millet olarak okumayan bir millet olduk.

İsmail Hakkı


[1] Dylan Dog: Kâbuslar detektifi lakaplı çapkın, kısmen paranormal, Scotland Yard’dan terk detektifin maceralarını konu alan çizgi roman dizisi. Yaşayan Ölülerin Şafağı adlı ilk macerası İtalya’da 1986′da çıkmıştır. Yaratıcısı Tiziano Sclavi, bu ilk macerada çizer Angelo Stano ile çalışmıştır.

Çıktığı günden beri İtalya’nın en çok ilgi gören çizgi romanı Dylan Dog olmuştur. Bunda, yazar Sclavi’nin trendlere uygun yaklaşımı kadar, zengin çizer kadrosunun da rolü vardır.

Dylan Dog’un klasik serisi, bazı maceraların AD Yayıncılık tarafından yayınlanmasından sonra, ikişer maceralı kitaplarla Rodeo Yayıncılık tarafından basılmaya başlanmıştır. Rodeo Strip dergisinde de, biri renkli olmak üzere iki kısa Dylan Dog macerası çıkmıştır.

[2] Simbiyoz beslenme: Simbiyoz beslenme, ortak beslenme olarak da bilinir, iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları.

“ARİFLERİN DELİLİ – MÜŞKİLLERİN ANAHTARI” KIRIMLI SELÎM DÎVÂNE


VELÎLERİN TEVHİDİ

Velîlerin edep, sülük ve huylarını anladınsa, şimdi de Hakikî tevhidi, yani velilerin Hakk’ı tevhid etmesi nasıldır, onu anlata­lım:

Ey sâdık âşık, Hakk diye varlığa derler, bâtıl diye de yokluğa. Her ne ki vardır, Hakk’tır, varlığıyla vardır; yani bütün varlıklar
Hakk’ın vücudundan meydana gelirler ve yine Hakk’ın vücuduna dönerler. Peygamber “Ondan meydana gelir ve ona döner.” buyurur. Bütün eşya Hakikatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir ve yine Hakk’ın zâtına geri döner. Buna, mebde ve meâd (baş­langıç ve son) sırrı derler. Niyâzî-i Mısrî’nin, mebde ve meâd nedir, bana bunları bildir, demesi budur:

“Bunları bildir bana hem nedir mebde vü meâd”

Yer- gök ve ikisi arasında Hakk’tan başka bir şey yoktur. Ni­tekim Allah Teâlâ: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) buyurur. Şimdi, nur, varlığa derler. Varlık Hakk’ındır. Zulumât, yani karanlık yokluğa derler. Hakk’tan başka var olan bir şey yok­tur. Nitekim Eşrefoğlu Rûmî şöyle buyurur:

Eşrefoğlu Rûmî’ye sorar isen Hakk kandadır

Deye yer gök arş u kürsî dopdolu bu aralar

Eşrefoğlu Rûmî’ye Hakk nerededir? diye sorarsan, yer, gök; arş ve kürsî ile bunların arası dopdoludur, der.

Niyâzî-i Mısrî:

Her ne denlü aşikâr etsem hafâsın artırır

Ol ayan iken anı örter delâil-i beyyinât

Her ne kim fevka’l-ulâ tahte’s-serâ da var durur

Zâtı vahiddir velî göründü nice bin sıfât

Zât birdir lîk evsâfına gayet yok durur

Gör bu fanusu ki anun şem’î oldu nûr-ı zât

Her ne kadar açıklarsam, gizliliğini o kadar artırır; o orta­da iken bütün açıklamalar onu gizlemekten başka bir şeye yara­maz-

Aşağıdan yukarıya her ne varsa, hepsi tek bir zâttır; ama pek çok değişik sıfat ile görünmüştür.

Zât tektir; ama sıfatları pek çoktur. Fanusa bak ve gör, onun mumu zâtın nuru olmuştur.

Allah Teâlâ, “O evvel, âhir, zahir ve bâtındır.” (Hadîd, 3) buyurur. Şimdi bundan anla ki, gizli veya açık, O’ndan başka bir şey yoktur. Hep O’dur. Nitekim “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır.” (Bakara, 115) buyurur.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

 “Kanda baksam dost yüzü andan ayırmam gözü

Gitmez dilimden sözü çağırıram dost dost”

 

Nereye bakarsam, orada dostun yüzü vardır, gözümü ondan ayırmam; dilimden onun sözü, zikri gitmez, sürekli dost dost diye çağırırım.

 

CAN GÖZÜYLE HAKK’I GÖRMEK

Şimdi bu makamda ârif-i billah şöyle der: “Ben her şeyde, önce ve sonra ancak Allah’ı gördüm.” yani ben bir şeyde Allah’­tan başkasını görmedim veya ilk ve son, önce ve sonra yalnızca Allah’ı gördüm, demektir. Çünkü bütün eşya yani varlık, Allah’ın cemâl perdesidir. Ârif-i billah, gaflet perdesini kaldırıp eşyayı Hakk’a perde yapmayarak can gözüyle daima Hakk’ı görendir. Nitekim Nâcî şöyle der:

Eşya hicâb oldı cân gözü bakmaz

Göster Cemâl’ün canım arzular seni

“Eşya bir perde oldu, can gözü bakmaz canım seni arzuluyor, cemâlini göster.”

Şimdi vuslatın mânâsı, gönlü Hakk’tan başka şeylerden te­mizleyip eşyayı Hakk’a perde yapmadan her ân onu görmektir. Eğer eşyayı perde yaparak Hakk’ı görmeyip eşyayı görsen, Hakk’ı bilsen bile ona vuslat demezler, ayrılık derler. Nitekim Şemsî şöyle der:

 “Bi-hamdillah derim Allah alıp aklımı fikrullah

Dilimde zât’in esması bana üns oldu zikrullah

Gönül âyinesin sûff eğer ider isen safî

Açılır sana bir kapı ayan olur Cemâlullah”

 “Allah’a hamd olsun ki, Allah derim; onu düşünmek aklımı aldı; dilimdeki zât esmasının zikri bana arkadaş oldu.

Ey sûfî, eğer gönül aynasını saflaştırıp temizlersen, sana bir kapı açılır ve Allah’ın cemâlini apaçık görürsün.”

 Sûfi eğer gönül aynasını temizlersen, dediği, gerçi sen Hakk’ın tam bir mazharısın, fakat Hakk’tan başka şeyleri gönlün­den çıkarıp gönlünü temizler ve onları perde yapmazsan, Allah’ın cemâlini eşyada apaçık görürsün. Eğer gaflet edersen, Hakk’ı göremezsin, demektir. Hakk’ı görmek, eşyadan perdeyi kaldır­makla olurmuş.

Hazret-i Peygamber, “Ya Rabbi, bana eşyanın Hakikatini göster.” buyurmuştur. Eşyanın Hakikati Hakk’tır, yani ey Rabbim can gözümden gafleti kaldır, cemâlini göreyim, demektir. Çünkü Hakikatte bütün eşya, Hakk’ın vücudundan meydana gelir, yoksa Hakk son derece latîf ve gizli olduğundan idrâk etmek mümkün olmazdı. Kendi zâtında olan bütün kudretini göstermek ve gör­mek istedi, halk yüzünden göründü. Yani zâtı sıfatına tecellî etti. Zâtı sıfatına tecellî edip sıfatı yüzünden göründüyse, bizim sıfat zannettiğimiz aslında zâttır. Tevhid, izafetleri kaldırmaktır, yani tevhid masivayı terk etmektir, dedikleri budur. Tevhid, sıfatı kaldırıp zâtı görmektir, böyle olursa tevhid sahih olur. Çünkü Hakk’tan başka vücut, varlık olduğunu isbat etmek şirktir. Son derece naz ve istiğna sahibi olup büyüklüğü kendi şanından olduğu için, eşyayı zâtına perde yapıp, “beni göremezsin” (Araf,143) hitabıyla halktan gizlendi.

 “Yüzün seb’a’l- mesânîdir yerâhu men yerânîdir

Velîkin len terânîdir tahayyertü bi hâteyni”

Muhammediyye sahibinin, “yüzün seb’a’l-mesânîdir, gören ve görünen kendisidir; fakat göremezsin kitabıyla halkı hayrette bıraktı”, dediği buna işarettir. Yani gören ve görünen kendisidir; kendisinden başkası yokken göremezsin, diyerek halkı hayrette bıraktı.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

Zerreler zahir mi olurdı âfitâbı olmasa

Katreler kanda yağardı hiç sehâbı olmasa

Bahr-i zâtın mevcinin hiç haddi yok pâyânı yok

Zahir olmazdı cihan anın habâbı olmasa

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin

Kibriyâ-yı len terânîden nîkâbı olmasa

Kim bilirdi zülfün ile kaşların mânâsını

İki âlem gibi şerh eyler kitabı olmasa

Kurb-ı vahdet kuşesi hasrı temaşâgâh idi

Ey Niyâzî kimde kim cehlin azabı olmasa

 “Güneş olmasa zerre görünür mü?

Bulut olmasa yağmur damlaları nasıl yağardı ?

Zât denizi dalgasının ucu bucağı yok; eğer onun hava ka­barcıkları olmasa cihan ortaya çıkmazdı.

Ey dost, ‘sen beni göremezsin’ azametli hitabınla zâtını perdelemeseydin, senin yüzünü herkes görürdü.

İki âlem gibi şerh eden, açıklayan bir kitap olmasa senin zülfün ile kaşlarının mânâsını kim bilirdi?

Ey Niyâzî,  bir kimsede cehaletin azabı olmasa,  vahdet yakınlığının köşesi, hasrı seyretme yeri olurdu.”

 İNSAN HAKK’IN ÂLETİDİR

Ey benim canım! Senden, benden ve bütün herkesten sen ve ben diyen odur; çünkü can Hakk’ın zâtından ayrı değildir, ten onun sıfatıdır. Allah Teâlâ zâtındaki kudretini göstermeyi iste­diyse; görmeye göz, tutmaya el, işitmeğe kulak, yürümeye ayak lâzım olduysa, senin ve benim vücudumuzu kendisine vasıta yaparak “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) hitabına göre sana ve bana tecellî ederek bizi diriltip gezdirdi. Yüce muradı senin ve benim vücudumdan, hayır veya şer ne meydana getir­mek istediyse getirdi. Nitekim “Sizi kendim için yarattım.” bu­yurdu. Bâtın mânâsı sizin vücudunuzu kendi zâtıma âlet olarak yarattım; gözlerinizden gören, elinizden tutan benim; yani bütün söz, fiil ve tasarruflarımı sizin vücudunuzla icra ederim, demek­tir.

 Men ârefle mârameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkin ise ber-sebil-i infirâd

 Niyâzî-i Mısrî’nin, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” ile “Attığın zaman sen atmamıştın.” sözlerinin sırrını eğer mümkün ise fark edip tek tek açıklayıver, diye sorduğu budur. Cevabı aşağıda verilecektir. Çünkü bizim vücudumuz Hakk’tan bize verilmiş bir emanettir ve geçicidir. Emaneti sahibine iade eden azaptan kur­tulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Bu âyetteki emanetten maksat, Hakk’ın varlığı, fiilleri, sözleri, zâtı, sıfatlan, isimleri ve bütün tasarruflarıdır. Çünkü yer, gök, dağ, taş; hepsi Hakk’ın varlığıdır; fakat Hakk isimlerini, fiil­lerini, sözlerini, zât ve sıfatlan ile bütün tasarruflarını insana yükledi. Bütün kudreti ve tasarrufuyla insan yüzünden zuhur eder. Görmüyor musun, Hakk’ın gerek kahrı, gerek lutfu bütün tasarrufu zahir ve bâtında insan yüzünden zuhur eder. Rızkını insan yüzünden verir. Bari bundan hisse, ibret al! Böyle ol!

İnsan, Hakk’ın görür gözü, tutar eli, söyler dili ve yürür ayağı imiş; her surette Hakk’ın âleti imiş. Bakmaz mısın ki Al­lah’ın gerek keremi ve gerek lutfu veya gazabının hepsi insan yüzünden zuhur eder. Hakk bizim yüzümüzden söyler, görür ve işitir; söz, fiil ve her tasarrufu bizim yüzümüzden ortaya çıkıyor­sa, vücudumuz Allah’ın kudretini göstermeye ve tasarrufuna âlettir. Bizde bu tasarruf ve hareketi yapan Hakk’tır. Bizdeki bu vücudun Hakk’ın emaneti ve geçici olduğunu bilmeyip Hakk’ın varlık ve tasarrufunu kendi üzerimize alarak vücudun aslı ile her tasarrufu bizim zannederek nefsimize cahillik ve zulüm yaptık. Bunun için Peygamber, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” buyurdu; yani nefsini bilen Allah’ı bilir. Bizim Hakk’a âlet olup vücudu­muzda, hayır ve şer tasarruf eden Hakk’tır. Bunu bilir, bizde külli veya cüz’î irade bulunmadığını, irade ve hareketimizin Hakk ile olduğunu ve aslının Hakk’ın olduğunu bilip varlığı Hakk’a verir­sen, zulüm ve cahillikten kurtulursun.

Ey benim canım! Zahir ilmine güvenerek gururlanma. Akl-ı maaşınla bunu idrak edemezsin; anlamadığın için hulul ve ittihat zannetme. Çünkü hulul ve ittihat şeriatta nasılsa Hakikatte de öylece küfürdür. Allah hulul ve ittihattan uzaktır. Bunda birlikte­likten maksat, bir tarafın gizlenip bir tarafın var olmasıdır; belki bir taraf yok olup bir taraf var olmaktır. Bunda ilim, his ve aklın yolu yoktur. Kâmil bir mürşid huzurunda can ve baş feda edip onun himmetiyle nûrânî ve zulmânî perdeleri bir bir geçmeden bu sırlar bilinmez; çünkü keşif ve cezbeye muhtaçtır.

Aman erenler!

Gerçek mürşidim, fani vücudumun varlık sebebi, ariflerin sultanı Şeyh Hamdi bütün her şeyiyle size emanet­tir. Ona teşekküre gücüm yetmez.

Mürşidim cananım oldur

Söyler dilim canım oldur

Kavlim (hem) sultânım oldur

Hüseyin Sultân Hû

Selîm Dîvâneye meded

Ondan erdi kalmadı derd

İsmi olsun dilimde vird

Hüseyin Sultân Hû

 HAKK VE HALK

Duadan sonra tekrar sözümüze dönelim: Şimdi, tamamıyla bütün vücüd Hakk’ın vücududur, dediklerini, her şey top yekûn Tanrı’dır, diye anlama. Halk yoktur, Hakk vardır ya da Hakk yok­tur, halk vardır şeklinde zıddıyla da anlama. Zahir ve bâtın (iç ve dış) bütün tasarruf Hakk’ındır. Halkın varlığı geçicidir, Hakk’ın varlığı yanında bir serap ve hayal gibidir.

Geçici olan şey de yok sayılır. Çünkü halk, vücudunu, var­lığını Hakk’tan alır. Sahibi emanetini aldığında sende ne vücut kalır ne de yetki. Meselâ bir düğüne gidecek olsan, bir kimseden emanet elbise alıp giyerek düğüne gidersin; dönüşte sahibine teslim edersin.

Ey benim canım, bu mesele kâmil bir mürşidin yardımına muhtaçtır. Bunu sadece söz olarak öğren pek çok kimse sapıklığa düşmüştür. Çünkü ne kul Tanrı, ne de Tanrı kul olur.

Bazı sapıklar bunu anlamayıp bizdeki külli iradedir, o hâlde Hakk’ın iradesidir, derler. Gerçi herkesteki irade Hakk’ındır; fakat, Tanrı kendi irade ve yetkisini kimseye vermez, kimseye devretmez.

Bir şey senin isteğinle ortaya çıksa, benim irademle oldu sanırsın. Ama o senin değil, Hakk’ın iradesidir, dileğidir. Küllî irade, insan-ı kâmilde bile yoktur. Bilmez misin, Allah’ın Resûlü’nün mübarek dişi kırıldı. Onda küllî irade olsa kırılır mıydı? Bütün tasarruf, yetki Hakk’ındır. Yüce isteği seni düşmana karşı galip kılmak ise yapar ve değilse düşmanı sana karşı galip yapar. Mülk onun, tasarruf onun! Kimden dilerse onun vücudundan iş görür.

Şimdi, böyle küllî irade davasında olan can, bil ki dalâlete düşmüştür. Eğer sende küllî irade olsa hasta olmayı veya ölmeyi ister misin? Ama, hasta olursun ve vakti gelince ölürsün. Bundan anlaşıldı ki insanda ne küllî, ne de cüz’î irade vardır. İnsana ge­reken, hayır ve şer, her tasarrufu Hakk’tan bilmektir. Hakk’a karşı gelmeyip aczini itiraf ederek kullukta bulunmak için melâmet yoktur.

 Ne ol bu olur ve ne bu olur ol

Hakikatde budur vahdetdeki yol

 Halkın sonu fena önü ademdir Hakk’ın sonu beka, önü kıdemdir

 Nitekim Muhammediyye sahibinin şu sözleri buna işarettir:

 Hakikatde odur mevcûd bu söze demezem lâ lâ

Velâkin bil, bu ân durur değil ol bu bu ol kellâ

 Şimdi bu meseleyi tasavvuf ehline sorup cevap alırsan, kâ­mil mürşidin yardımına ihtiyaç olduğundan sapıklığa düşersin. Çünkü bazı âşıklar, her şey birden Hakk’ın vücududur, dedikle­rinden yanlış anlar ve Allah korusun, Hakk’ı veya halkı inkâr ederler. Ya da Hakk’ın kudretini fark etmezler ve Hakk’tan korkulan kalkar; diline ne gelirse onu söylerler. Bunun sebebi, kendisi taklitçi olduğundan Hakk’ı da taklit sanır. Kendisi bütün yorum­larından ve şüphelerinden kurtulup Hakikate ulaşsaydı, Hakk’ın beraberliğinden ve tam bir yakınlığından uyanık olup son derece edepli olurdu.

Bir âşık Hakk’ın cezbesi ve bu yakınlıkla bu uyanıklığa ula­şırsa onun işareti yalnız bile olsa yakınlık ve beraberlikten asla gaflette bulunmamasıdır; son derece acizlik ve niyaz hâlinde olup edebinden ayağını uzatmaya bile Hakk’tan utanmasıdır.

Bizler, taklitte olduğumuzdan, yalnız Hakk değil, halk yanın­da bile edepsizlik edip ayak uzatırız. Sultan meclisinin âdabına uymayız. Bunun sebebi, yakınlığımızın sadece sözde olmasıdır. Yoksa yaşayarak ve bilerek değildir. Veya o can kendinin gölge gibi son derece âciz olduğunu, her hâlinde, nefes alıp vermede, Hakk’a muhtaç bulunduğunu unutup, kendisinin çok büyük olan ihtiyaç ve aczini bilmeyip, Hakk’ın tam kudretini kendisinde görerek yanılmakla, halkın varlığı Hakk’ın imiş; meğer halk, Hakk imiş diye, yanlış anlar.

Bu sözler sen Tanrı’sın veya halk Tanrı’dır demek değildir.Fakat Hakk’ın tasarrufunun ortaya çıkışı, zahir ve batında kudre­tinin kemâlini göstermesi halkın yüzünden zuhur eder. Bu halkta asla irâde ve vücut olmayıp gerek hayır ve gerek şer, cümlesinin Hakk’ın olduğunu ispat etmek içindir. Çünkü halkın Hakk’sız, asla harekete gücü, kuvveti yoktur. Yoksa, halk Tanrı’dır demek de­ğildir.

Böyle yanlış anlayan can, ben Hakk’ım, gaypta Tanrı yok­tur; eğer bir iş tutarsam rızkım ortaya çıkar veya bir yerden ister­sem rızkım gelir; yoksa aç kalırım diye yanlış düşünür. Bu ina­nış, Hakk’ın cümleyi kuşatan, her şeydeki ilmi değildir. Allah’ın kendi zâtına mahsus olan bir ilmi vardır. Onu ne enbiyâ ne evliya bilir. Diğer taraftan,  bazıları, Allah her şeyle, herkesle beraberdir ve yine her şeyden münezzeh, ayrı  ve uzaktır, şeklinde söy­lenenlerin Hakikatini bilmeyerek yanlış inanca saparlar.

Allah korusun, bu inanç, Hakk’ı bildim zannedip bilmemek­ten ortaya çıkar. Onun için herkese bir kâmil mürşit lâzımdır. Bu anlattıklarımız dinden çıkan, sapıtan ve dalâlete düşenlerdir. Bunlar hep yarım mürşitlere rast geldiklerinden böyle dalâlete düşerler. Zahirî ilimlerle donanan bazıları da bu ilimleriyle guru­ra kapılıp mürşide teslim olmaz.

Nefsin gururundan ve ilmin varlığından gereği gibi kurtulamayıp ahlâkını güzelleştiremezse, ruhunu temizleyemez ve ilâhi sırlar kendisine keşfolmaz. Tasavvuf kitaplarına bakıp söz öğrenmekle kendini kâmil oldum sanarak gururlanır. Nefsinin hilesine aldanıp marifet menzilinde kalır, Hakikate ulaşamaz. Çünkü hâl olmayınca (yaşamayınca), söz ile Hakikate ulaşamaz veya inkâra düşer, Allah korusun!

BAZI CAHİL ŞEYHLER DE MERKEP İZİNDE SU GÖRÜP DENİZİ BULDUK SANIRLAR.

İlâhî sırlardan azıcık haberdar olan kimse kendisini kâmil oldum zanneder; nefsin hilesine aldanarak Hakikate ulaşamayıp berzahta kalır. Birkaç tasavvuf kitabına bakarak oradaki şeriata aykırı gibi görünen sözleri, âlim gibi görünenlerin akl-ı maaşı anlayamaz, kusurun kendisinde olduğunu da bilmez. Ehlullâhın yanlış inançta olduğunu sanıp cebriyye ile müridi fark edemedi­ğinden, ehlullahı cebriyye veya kaderiyye ya da hulul ve ittihad inancı içinde zanneder. Hakikati ve ilâhi sırları inkâr eder. Şeriat dairesinden dışarı çıkmağa korkar. Gerçi cahilin samimiyeti faz­ladır; fakat az şeyle kanaat edip kalır. Ama sâdık âşıklar, Hakk yoluna din ve mezhep değil canlarını başlarını bile feda ederler. Sakın gece ve gündüzünü ziyan etme. Bütün korkulan bırakıp gece ve gündüz, Allah aşkı ile mest, sarhoş ve hayran ol:

 Ey yâr-ı cinân ten ile canım senin olsun

Mezheb ile dîn ile îmânım senin olsun

Aşkınla senin varlığımı hep sana verdim

Evrâd ile ezkâr ile esmam senin olsun

Yüzünde olan nûr ile envârını gördüm

Bana sebep ol küllî ile varım senin olsun

Dîvâne Selîm mahv oluban çıksın aradan

Bi’l-cümle olan nâm ile sânım senin olsun

diye kendini mahvedip mahviyyet, yokluk makamında, Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalmayınca karar edemem.

Benim canım, amaç nedir? Allah korusun, ayıp görmek de­ğil veya ‘erenleri noksan görüp kendimi tamam görmek, göster­mek değildir. Fakat bu yolda “Himmetin yüceliği imandandır.” mânâsının gereğince gayet ulu himmet, çok gayret ve ilâhi cez­beyle mest ve hayran olan sâdık âşıklarla sohbet lâzımdır. Mak­sat, Hakk taliplerine gayret vermektir. Tesellî bulup makamda kalmayalım ki, nefsin hilesi ve gururudur. Makamsızlığa erelim, yeter.

VARLIK HAKK’INDIR

Ey Dîvâne!

Çok gevezelik ettin. Kendi sözümüze gelelim ki asıl maksat Hakk’tır. Eğer sen ters anlayıp Hakk’ım dersen, bilirsin ki, kendini ve bu yaratılmışları yaratmadın. Elbette senin ve bu yaratılmışların bir Hâlık’ı (yaratıcısı) vardır. Ama yaratılmışlar yüzünden zuhur etmiştir. Niyâzî-i Mısrî, bütün varlık Hakk’ın ve yaratılmışlar yüzünden zuhur eden Hakk olup Hakikatte bütün varlık tamamıyla Hakk’ın ise “Kendini bilen Rabbini bilir sırrı nedir, “Attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı” sun nedir? Ya kul hangisidir veya Allah hangisidir, fark ediver” diye sor­muştur.

Bu, keşfe muhtaçtır; söze ve yazıya gelmez, benzetme kabul etmez. Fakat gerçek mürşidim, fani vücudumun hayat sebebi, ariflerin sultanı, kutup, evliya çeşmesinin başı, Zât-ı kibriyânın nuru Şeyh Sultan Hamdi hazretlerinin himmetiyle, imkân nispe­tinde açıklayalım. Niyâzî-i Mısrî’nin sorusu şudur:

Müşkilim var size ey Hakk dostları eylen reşâd

Kim cevâbın veren olsun Hakk katında ber-murâd

Ol ne kesretdir ki onun haddi yok pâyânı yok

Kesret içinde ne vahdetdir ki ona yok idâd

Çokdur enva’ı bu halkın biri insan üç bölük

Biri ehl-i hayme birisi kura biri bilâd

Üç bölükden dahi üç bölük bölünmüş ey hâce

Biri mü’min biri kâfir biri ehl-i inkiyâd

Kangısı Hakk’dan ırak olmuş bunların söylegil

Kangısı kadir ki Hakk emrine eyleye inâd

Hakk’ın iken her tasarruf bu abes sözler neden

Nefs ü şeytân dediğin kimlerdir eylerler fesâd

Dünye vü ukbâ dahi haşr u neşr olmak nedir

Bunları bildir bana hem ne durur mebde vü meâd

Âhiretde cennet ü nîrân u berzah kim denir

Bunların aslı nedir kim olupdur yevmi ‘t-tenâd

Kahr u lutfun illeti bir demenin aslı nedir

Bu ikinin vahdeti midir aceb râh-ı sedâd

Ya’ni rahat ayn-ı mihnet mihneti rahat mıdır

Cümleden râzî mıdır Hakk ber-tarik-ı ıttırâd

Hakk Teâlâ ‘dan yakın eşyaya bir şey yok denir

 Lîk bildir kim durur Allah yâ kimdir ibâd

Men arefle mâ rameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkün ise ber-sebîl-i infirâd

Müşkili çoktur Niyazi’nin velî biri de bu

Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd

BENİM CANIM, NİYÂZÎ SULTAN’IN BU NUTK-I ŞERİFİ ELİME GİRDİ­ĞİNDE GERÇEKTEN GÖRDÜM Kİ, DÖRT KİTABIN MÂNÂSINI KENDİNDE TOP­LAMIŞ, BELKİ GELMİŞ GEÇMİŞLERİN HEPSİNİN İLMİNİ KAPLAMIŞ BİR UÇSUZ BUCAKSIZ OKYANUSTUR. BİR ÂŞIK BUNLARIN CEVABINI TEK TEK, HER BİRİNİ FARK EDERSE BÜTÜN TEHLİKE VE DALÂLETTEN KURTULUP YERYÜZÜNDE HAKK’IN HALİFESİ OLUR.

Aman meded, mürüvvet erenler!

Bu âciz yüzü karadan bu müşkili halleden sizlersiniz. Arada bu gamdan ve nefsin hilesinden sizlere sığınırım. Bu günahkârı siz koruyun; içimden, gönlümden Hakk’ın dışındakileri çıkarın. Tabiat bağından, tuzağından; hevâ ve hevesinden, nefsin lezzet­lerinden kurtarıp gönlümü gizli sırrın nuruyla aydınlatın. Sizler­den isteğim, dileğim; aşkımı, derdimi, ziyade edin, arttırın. Dile­ğimin kabul edilmek için yüzü kara olduğunu biliyorum, meğerki Hakk kabiliyet vere. Fakat cürmümü ve eksikliğimi itiraf etti­ğimden dergâhınıza acz, niyaz ve yoklukla yüz sürerim. Bu ni­yazımı kerem edip kabul edin. Sizin şânınıza düşen lütuf, kerem ve aftır. Bizim şânımız daima cahillik, gaflet ve haddimizi bil­memektir.

“Ey hâl ve hareketleri değiştiren (Allahım)! Hâlimizi iyiye çevir.”

Aman erenler! Kınanan, yerilen huylarımızı iyi ahlâka çevi­rin. Hevâ ve hevesimizi rûhaniyete dönüştürün. Cahilliğimizi, bilgiyle, ayrılığımızı vuslatla değiştirin. Can gözüyle daima Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalalım

Şimdi, mürşidim gavsü’l-vâsılîn Sultan Hamdi Hazretleri’nin himmetiyle bu soruların cevabı doğru bir biçimde açıklanıp yazıldı. Ama bazılarının cevabı yok ve bazılannmkinin de ya­zılması lazım.

Şimdi, şunu iyice anla! Ne halk, Hakk olur ve ne Hakk, halk olur. Çünkü, halkın evveli yokluktur, âhiri, sonu yine fânîdir. Yokluk bunda teklik manasınadır. Zira, yok var olmaz, var da yok olmaz. Yani halkın evveli yokluk demek teklik demektir. Yani sen yaratılmadan önce ruhun ve cesedin yok değildi, var idi. Ama başka başka idi. Yani, ruhun başka ve cesedindeki ateş, su, hava ve toprak başka idi. Ve halkın ortası birleşiktir. Yani Allah yarattı demek: Allah’ın emri dört unsura geldi. Tek iken ateş, su, hava ve toprak bir yere geldi; birleşip dördünden bir vücut oluştu. Sonra, “Ben ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) mânâsınca ruh üfleyip diri kıldı. Vakti gelince doğup âdem oldu ve halk oldu. Buna sen nasıl Hâlık (yaratıcı) dersin ve nasıl ön­ceden yok idi dersin?

Şimdi, bundan anla ki: Sen kulsun. Her şeyi yoluyla, usu­lüyle anla; yoksa Firavun gibi benlik davasına kalkma! Halkın âhiri yine fânî olmaktır. Yani her şey yine geldiği yola gidip bir yere toplanıp birleşmişken yine ayrılır. Çünkü önce her organın var idi; fakat, başka başka idi. Sonunda yine dağılıp başka başka olur. Fakat Hakk’ın evveli kadîmlik (başlangıcı olmayan öncelik) ve âhiri yine bâkîliktir.

Şimdi, bundan sonra cem’den farka gelip ubûdiyyeti (kullu­ğu) ve ulûhiyyeti (ilâhlığı) birbirlerine karıştırmayıp kulun aczini ve Hakk’ın kudretini isbat edelim.

Şimdi, Hakk, değişmek ve başkalaşmaktan uzaktır. Halk da­ima değişim ve başkalaşım içindedir. Ama Hakikatte değişen yine Hakk’tır. İmdi sen yaratılmışsın ve hadissin yani sonradan olmasın. Sen bilirsin ki, gözü ve kulağı, eli ve ayağı sen yarat­madın. Bunları yaratan cümlenin varlığı olan zâttır. İmdi, bundan yanlış anlayıp bu halkı yine halk yaratmıştır diye dalâlete düşme. Yani Hakk’ın kudreti ve zâtı cümlenin vücudunda gizlidir. Çünkü her şeyi işleten odur ve her şey onun vücududur. O bir zâttır. Benim canım, bu halk-Hakk ifadeleri, henüz yeni başlayanla­rın anlaması içindir. Hakikatte ne yaratılmış var, ne yaratılacak olan var. “O, her an yaratma halindedir” (Rahman, 29), mânâ­sınca Hakk’ın işleri, Hakk’ın ortaya çıkışı ve hikmeti böyle ge­rektirir. Her şey onun vücudu. Âra yerde kimse yok. Kendi aldı, kendi sattı, kendi pazar eyledi.

Şimdi, her şey tamamıyla Hakk’ın vücudu iken Hakk yine her şeyden münezzehtir, uzaktır. Münezzehliği şu mânâyadır ki; cümlenin vücudu onun zâtının âletidir, belki zâtıdır. Cümlesini yine nasıl isterse öyle kullanır. Her şey, onun vücuduyken her şey, yine O’nun ilminden âcizdir. Kendi işini ve kendi zâtını yine kendi bilir, kimse bilmez.

Meselâ elin ile tutarsın, ayağın ile yürürsün. Sen ne tuttun, el bilmez ve nereye gidersin, ayak bilmez. Bilen, can olduğu gibi cümlenin canı, Allah’tır. Cümle vücudu nasıl kullanır, kendi bilir; insanlar bilmez. Bakmaz mısın ki kuluna bir belâ verir, kul Allah’ın hikmetini bilmediği ve Hakk’ın kuluna o belâyı vermek­ten muradının hayır olduğunu kul bilmediğinden, razı olmayıp şikâyetçi olur. Eğer Hakk’ın muradını kul bileydi, o kul, o be­lânın geldiğine sevinirdi. Çünkü Hakk kuluna düşman değildir. Niçin olacağını kul bilmez, ama Allah bilir. Nitekim buyurur: “Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz müm­kündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür…” (Bakara, 216).

Bilmediğin bir şey sana çirkin gelse, onu çirkin görme; bel­ki, sana hayırlıdır. Ama bir şey sana nispet sevimli gelse sevin­me; belki, o şey sana yaramazdır.

Şimdi, velîler bu sırrı bildiklerinden, Hakk onları nasıl kulla­nırsa, onlar Hakk’ın hükmüne teslim olup razı olurlar. Hakk’ın hikmetini kimse bilemez. Ancak Hakk’ın yaklaşıp gece ve gün­düz işi gücü Hakk ile olanların beşeriyeti mahvolmuştur. Onlar her sırra erişebilirler. Nitekim buyurur: “İlimde râsih olanlar, yüksek payeye erişenlerdir.” (Âl-i İmran, 7). Gerçi Hakikatte Hakk’tan başka yoktur; ama ona tamamıyla kimsenin aklı ermez. Onun için Peygamber: “Nefsini bilen Rabbini bilir” dedi; fakat, “Allah’ı bilir” demedi.

Bu yazılanlardan maksat, Hakk’a akıl ermez. Her sırrı ta­mamıyla bildik zannedip gururda olmayalım. Nefsin hilesidir. Bildik dediğimiz cahilliğimizdendir. Bizden bilen, Hakk’tır. Bize ne kadar bildirirse o kadar biliriz. Öyle ise biz daima aczde ve niyazda, kulluk ve yoklukta olalım.

Şimdi, sen bütün varlıkların toplamısın. Özünü bil. Zira senden hariç ne Hâlık (Yaratıcı) ve ne mahlûk (yaratılmış) var. Şimdi, sende hem Hâlık var, hem mahlûk var. Hem hadis (son­radan yaratılan) var, hem kadîm (önceden var olan) var. Hem fena var, hem beka var, hem kul var, hem Tann var. Hem ceset var, hem rûh var. Hem zahir var, hem bâtın var. Hem evvel var, hem âhir var.

Bunları kendi vücudunda Yaratıcıyı yaratılmışa, yaratılmışı Yaratıcıya; yani kulluğu ve ilâhlığı birbirine perde yapmayıp daima acz ve kullukta ol. Erlik ve keramet budur. Yoksa ben Tanrı’yım diye Firavun olmak değil. Ya da ben kulum diye be­nim gaybda Tanrım var; seni başka, Hakk’ı başka bilip şirke düşmek değil. Vücudunda hem Hakk’ı bul, hem seni bul. Birbir­lerine perde etme!

İmdi, senin aslın ateş, su, hava, topraktan oluştuğundan ya­ratılmışsın, sonradan olmasın. Bunlar toplanıp bir araya gelme­den önceki teklik hâline bakarsan, Hakk’sın, kadîmsin, yani baş­langıcın yok. Sonra yine değişip başkalaştığından fânisin. Canın aslı ve dört unsurun aslı Hakk’ın zâtıdır. Fakat unsurlar değişir. Can ne bir yerden geldi ve ne bir yere gider.

Behey Dîvâne, bozulup yazılan da sensin. Gidip gelen de sensin. Lâkin değişen tarafına halk denir. Her şeyin aslına dönüp bakî olduğu tarafına Hakk denilir. Nitekim buyurur:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabb’in zâtı bakî kalacak.” (Rahman, 26-27). Yani bütün eşyanın görünen yüzü yaratılmıştır, fânîdir ve değişip başkalaşır. İç yüzü Hakk’tır, bakîdir. Şimdi, Hakk’ı bulmak kolaydır, çünkü cümlenin vücududur. Fakat dönüp halkı bulmak güçtür. Çünkü bağımsız bir vücudu yoktur. Onun için Niyâzî-i Mısrî:

 Hakk Teâlâ’dan yakın eşyaya bir şey yok denir

Lîk büdur kim durur Allah yâ kimdir ibâd

 diye buyurdu. YANİ SEN DE HEM HAKK’I BUL, HEM KULLUĞUNU BUL diye uyarır.

Şimdi, her kim hem Hakk’ı hem halkı, hem fenayı hem be­kayı, hem hadîsi hem kadîmi, hem kendinin bütün aczini hem Allah’ın   sonsuz  kudretini   kendi   vücudunda   bulup   kulluğu, ilâhlığı birbirlerine perde yapmazsa, o kimse bütün şüphe ve tereddütlerden kurtularak tevhit ehli olup kullukta bulunur. Çün­kü, kullukta bulunmamak Hakk’ı ve halkı fark etmeyip kararsız­lık ve şüphedir. Veya ters anlayarak kulluğunu kaldırıp ben Hakk’ım diye tozu koz anlamış olmaktır; Hakk’ı yanlış anlayıp farkı bilmeyenler nefsin hilesine aldanıp kendini evliya zanne­der.

“Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enfal, 48).

Onlar ise insan-ı kâmilin inanç ve yolunu bilmediklerinden kulluk, zayıflık ve yoklukta olanlara acemi ve bulanık derler. Doğru yolu araştırmaya devam ettiğini sanıp insan-ı kâmilin nazarından ve himmetinden uzaklaşıp mahrum kalırlar. Onun için insan-ı kâmili şeriat ehli de tarikat ehli de bilemez; her ikisi de insan-ı kâmili göremez. Onun için mürşidimiz Hamdi Sultanı, o bölgedeki tarikat ehli noksan ve olgunlaşmamış sanarak kendi acemiliklerini onda görürler.

“Vuslatı olmayanın marifeti yoktur. Farkı olmayanın da kulluğu yoktur.” Yani, bir kimse Hakk’a ulaşmadıkça şeriat yo­lunda kalmıştır. O kimse Allah’ı bilmez. Bir kimse Hakk’a ulaş­tıktan sonra geri farka gelip kulluğunu ve zayıflığını bulmamışsa, o kimsenin kulluğu yoktur. Önceki hâli gizli şirkti, ikincisi dalâlet ve dinden dönme yoludur. Tevhit ehli hem ceme varmış hem de farka gelmiş olmalıdır. Nitekim Hüdâyî Sultan buyurur:

 Şunun kim cem’i yok irfanı yoktur

Şunun kim farkı yok ilhâdı çoktur

Biri şol Türk’e benzer şehre gelmez

Biri şehr âdemi karyeye gelmez

Hakikatte kemâl ehli hem köye hem şehre gelendir. Şimdi, tevhidin aslı hem cem’e varmış olmalı ve hem geri farka gelip kulluğu ve ilâhlığı birbirlerine perde yapmayıp zayıflığını anla­malı ve kullukta bulunmalıdır. Nitekim, Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

“CEM’SİZ FARK ŞİRK, FARKSIZ CEM’ ZINDIKLIK; İLHAD, CEM’ VE FARK TEVHİDDİR.”

 

 Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

 Şimdi, Hakk’a kavuştuktan sonra geri farka gelip kulluğu bulup kulluğunu ulûhiyyete perde etmemek her âşığın elinden gelmez. Son derece zordur; kâmil mürşide ihtiyaç vardır.

Ey benim canım! Niyâzî-i Mısrî’nin;

Müşkili çokdur Niyazi’nin velî biri de bu Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd dediği, cemden sonraki farka işarettir. Zira cem makamında secde edenle secde edilen bir olur. İbadet eden, ibâdet edilen bir olur. Harf, ses ve söz kalmaz. Bu makamda sâlik, şeriatı gereğin­ce yapamaz, ilhâda meylederek gerçek inançtan sapar.

Buraya ulaşan âşığın yaptığı zühd niçindir? Önce yaptığı Hakk’a kavuşmak için idi; Hakk’a kavuştu, istediğine ulaştı. “Ebrârın iyilikleri, mukarreplerin seyyiatıdır.” Yani, Hakk’ı iste­yenin iyilikleri, yani ibâdeti, Hakk’a kavuşan âşığa günahtır. Çünkü Hakk’a kavuşan âşığa gerek ibadetler gerekse sülük bun­ların hepsi şirktir. Böyle olunca sona ulaşanların ibadeti ne için­dir, demektir. Şimdi, sona ulaşanlar insan-ı kâmildir, insan-ı kâmil sadece bir kuldur. Niyazi’nin şu mısraı buna işarettir:

“Abd-i mahzam ben tasarruf bilmezem”

 ABD-İ MAHZ

Şimdi, gerçek kul ona derler ki, elinden, dilinden, gözünden kimseye zarar vermeden her ibadeti yapar ve her âdabı yerine getirir. Fakat yaptığı ibadetinde bir maksat olmaz. Yani, Cehen­nem korkusundan veya Cennet ümidinden ya da dünya için yapmaz. Halis, muhlis, sadece Allah için yapar. Yani, onun iba­deti Hakk’ın emrine uymak içindir. Çünkü ibadetinden bir şey bekleyen Allah’a şirk koşarak ibadet etmemiş olur. “Hasenâtü’l-ebrâr (iyilerin iyilikleri)” demek budur.

Hakk’ı isteyen, ibadeti Hakk’a kavuşmak için yapardı. Sona ulaşanlar ise Hakk’a kavuştu. Bunların ibadeti Hakk’ın emrine uymak değil, ebrârın ibadeti gibi Hakk’a kavuşmak için veya herhangi bir şey için olursa sona ulaşanlara öyle ibadet günahtır. Sona ulaşanların ibadeti ancak emre uymak için olur, demektir.

Bu makam son derece tehlikeli makamdır. Bazısı bir Hakk mürşid-i kâmile rast gelmediğinden, bu makamda ben Hakk’a kavuştum, ibadet edersem şirk olur diye dalâlet ve sapıklığa kal­kıp gerçek inançtan döner. Oysa bu ibadet etme demek değil, ibadetinde başka maksat olmasın ve ettiğin ibadeti görme, de­mektir. Nitekim Hasan-ı Basri buyurur:  “Hakîkat ibadet edip ibadeti (görev yapmış gibi) görmemektir.” Hakîkat oldur ki iba­deti edip ve ettiği ibadeti görmemektir. Yani görmeyi terk et­mektir. Yoksa ibadeti terk et, demek değildir. Hüdâyî Sultan buyurur:

 Hakikat sanma ki terk-i  ameldir

Terk-i rü’yet-i ameldir ki güzeldir

 SÖZÜN ÖZÜ, BİR KİMSE ŞERİATI YERİNE GETİRMEZSE O KİMSE YAN­LIŞ ANLAYIP DALÂLETE VE SAPIKLIĞA DÜŞMÜŞTÜR. Zira önce vuslat, kavuşma neye derler, onu bil. Vuslat, kesifliği bırakıp latif ol­maktır. Yani kesif, dalâlettir; latîf, hidayettir. Muhasebe ile dalâ­leti bırakıp hidayet hareketiyle hareket ettikten sonra, senin yok olup Hakk’ın var olmasıdır. Sen yok ol dedikleri: Sendeki suret ve sıfat senin değildir, Hakk’ındır. O sureti ve sıfatı Hakk’a verip senin aradan çıkmandır. Bir de senin sıfatını Hakk’ın sıfatına değiş demek, yani, senin sıfatın beşeriyettir; yaramaz huylardır ve hayvan sıfatıdır. Bunlardan kurtulup Hakk’ın insan-ı kâmil sıfatı olan iyi huylarıyla huylanmandır. Yaramaz huyu iyi huyla değiştirmendir. Nitekim, şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî buyurur.

 Eğer tebdil edersen hüsne sıfatı

Hemân tebdil edersin zâta zâtı

 Yaramaz huyunu iyi huya çevirirsen sendeki sureti ve sıfatı değiştirmiş olursun ve eğer ahlâkını değiştirmezsen Hakk’ı bilsen de fayda etmez. Çünkü nefsin gururu ortaya çıkar. Hakk’ı ortaya çıkarıp herkesin Hakkını yerine getiremezsen halk senden emin olmaz.

Şimdi, kavuşmaktan maksat, sadece Hakk’ı bilmek değildir. Hakk’ı bilmek, inkâr etmeyip her şeyi Hakk bilip her şeyin Hakkı­nı vermektir ve bütün organlarından halkın emin olmasıdır. Bu ise kalp düzeltilip, ruh temizlenip, nefis terbiye edilmedikçe olmaz. Kalbin düzeltilmesi Hakk tarafından sâlikin gönlüne gizli sır gelmedikçe olmaz. Kavuşmaktan maksat, ancak sırr-ı hafî denilen gizli sırdır. “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) dediği buna işarettir. Herkesin Hakkını verip, herkes ondan razı olup, herkeste Hakk’ın yüzünü görüp daima kontrol altında olmadıkça kimseye bu nur gelmez. Bu nur gelmedikçe, kimse hidayet bulup ve Hakk’a kavuşup herkesin Hakkını vermez. Mülhid ve zındık, bu gizli sırrı bilmediklerinden sözle ve gerçekte yaşamadan sadece bilmekle Hakk’a vasıl olduk sanıp nefsin gururuna aldanmışlardır. Hevâ ehli ile ehlullah arasındaki fark, bu gizli sırdır. “Kendi yollarımıza eriştireceğiz” (Ankebut, 69) âyetinde yoldan mak­sat, bu nurdur ki buna cezbe-i Hakk derler. Şimdi, yaramaz huylardan kurtulmayanlar, Hakk’a ulaşmış değildir. Kavuşmaları kendi zanlarıyladır, taklittir. Bundan anla!

BİR KİMSE ŞERİATA UYMAZ VE YARAMAZ HUYLARDAN KURTULMAZSA, OL KİMSENİN KALBİ DÜZELMEZ; RUHU ARINIP, NEFSİ TERBİYE OLMAZ. NEFİS TERBİYE EDİLMEYİNCE KİMSEDEN BU SIRR-I HAFÎ DENİLEN GİZLİ SIR ORTAYA ÇIKMADI. O KİMSE, DAVADAN VE GURURDAN KURTULAMAZ; YA­LANCIDIR.

Şeriatta, önce YALANCI MEHDÎ ortaya çıkar, dedikleri budur. Bunun yalancı olması, Muhammed’in yoluna uymamasıdır. Çünkü eğer gerçek mehdî olaydı, Muhammed’in yolunda olurdu. O hâlde şeriata uymadan Hakk’a kavuşup hidâyet buldum, demesi yalandır. Mehdî’den maksat, hidâyet bulmaktır. İsa’dan maksat, ruhun nefisten temizlenip Rûhü’l-kudse (kudsî ruha) ulaşmasıdır.

Şimdi, bundan anla ki, yaramaz huylardan kurtulmayan ve şeriata uymayanlar, Hakk’a kavuştum diye vuslat davasında bu­lunsalar, onlar yalancıdırlar. Zira, bir kimse hidâyet bulmadıkça Hakk’a ulaşamaz ve eğer hidâyet bulsaydı şeriatı, Hakk bilip ona uyardı. Böyle marifetullaha ulaşıp ayne’l-yakîn makamında iken kendini Hakikate ulaştım zannedip Hakke’l-yakîn makamındayım diye dava eden âşıklara, Bârî-i Teâlâ hidâyet edip “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) âyetince Hakka’l-yakîn makamına ulaştırmayı isterse Hakk tarafından o âşığın gönlüne hidâyet nuru tecelli eder. Ona Hakk’ın cezbesi, gizli sır, rûhü’l-kuds ve izafî ruh derler. İsa’nın gökten inmesi ve Mehdî’nin çık­ması budur. O âşığa o saat hidâyet erişerek kendi vücudu, kendi İsâ ve eksikliği keşfolur.

Kendi hâllerine bakar ki kendi hâllerinde asla erenlerin hâl­lerinden bir hâl yok. Bu durumda ne Muhammed’in emirlerini yerine getirebilmiş, ne tarîkat kurallarına uyup kalbini saflaştırmış, ruhunu cilalamış ve nefsini temizlemiş… Daima heveslerine kapılıp gaflette bulunmuş, nefsin gururuna son derece aldanıp halkın gönlünü yıkmakta!

Köpek sıfatıyla basit hileler yapar. Tilki sıfatıyla bakar; gö­rür ki kendi yine önceki yaramaz huylarından ve hayvani sı­fatlarından kurtulmamış ve asla ahlâkını değiştirmemiş. Meğer kendini kâmil gördüğü, nefsin gururu ve hilesi imiş. Uykudan uyanır gibi gafletten uyanır. Böylece kendini ayıp ve noksan içinde görür. Tövbe ederek feryad u figân ile ağlayıp şeriata dö­ner. Nefsini hesaba çekerek günden güne yaramaz huylarını iyi huyla değiştirir. Halka muhabbet edip eksikliği kendinde ve tamlığı halkta görmeye başlar. Çünkü, o zaman Hakk’tan başkasını görmez. Kendini baştan ayağa kadar isyana batmış görüp feryat eder ve görür ki, bunun Mehdî’yim dediği-meğer Deccâl imiş. Yani hidâyet olup Hakk’a vasıl oldum, dediği yalan dava imiş. Tamamıyla nefsin hilesine, oyununa ve gururuna aldanıp davada kalmış.

Dertmend sâlik bunları böyle görerek kendinin evvelden ya­lancılık ile velilik davasını ettiğinden gerçek erenlerden haya ve edep edip yüzünü yerlere sürer. Feryat ve figân edip gerçek eren­lerden medet istemeye başlar. Erenler de bunun feryadına mer­hamet ederek kendilerini gizlemeyip bunun gönlüne nazar eder­ler. Allah’ın velîlerinin yolunu, itikadını, tevhidini ve edeplerini gösterip bunu doğru yola iletirler. O himmet sebebiyle buna Hakk tarafından hidâyet yetişip sırr-ı hafî (gizli sır) tecellîsi zuhur eder. O zaman bunun beşeriyyeti ve yaramaz huylan iyi huya dönüşür. Zâtı ve sıfatı mahvolup bunda asla irade, kudret, gurur, dava ve benlik kalmaz. Zahirinde Hakk’tan gayrı bir şey kalmaz. Kendine, halka, muhabbeti artar ve yaramaz huyları gider. O zaman herkes bunun elinden, dilinden, gözünden emin olur. Herkes bundan hoşnut ve razı olduğundan Hakk tarafından sevilip Allah’ın velî kullarından olur. O zaman bunun vücudundan ger­çek Mehdî ortaya çıkarak Muhammed’in şeriatını uygular; İsâ, gönlünün göğünden kalbe iner ve Deccâl’e Mekke kapısında mızrakla vurup öldürür. İsâ, Mehdî’ye uyup  namaz kılar, imâm olur. Yani nefsi rûh ve ruhu rûh olursa, değişim olur. İsa’nın Mehdî’ye uyması, Hakk tarafından sırr-ı hafî tecellîsi ortaya çıkın­ca nefsinin rûh olmasıdır. Ruhu dahi rûhü’l-kuds olup hidâyete uyar.

Mızraktan maksat muhasebedir. Deccâl’den maksat nefistir. Çünkü nefis baş kaldırıp bilmekle ve akılla Hakikate ulaştım diye sâliki aldatıp gurura ve davaya bırakmış idi. Şimdi rûh, rûhü’l-kuds olur. Kendinin, gaflette olup nefsin hilesi ve gururuyla yan­lış fikirlerle içinin kirlendiğini bilir. Gönül kapısı önünde muha­sebe mızrağıyla Deccâl olan nefsi katleder. O zaman sâlikin vü­cudundan gerçek Mehdî ortaya çıkar. İsâ da inip Deccâl’i katle­der ve Muhammed’in şeriatına uyar. Bundan anlaşıldı ki, şeriata uymayanlar Hakke’l-yakîn makamına ulaşamaz; yalancıdır. On­lar kararsızlıkta kalmıştır. Temkîn ve istikâmet bulmamıştır. Temkîn bulan âşık şeriatı inkâr etmez; gereği gibi icra edip her şeyin Hakkını verir.

Henüz şeriatın Hakkını icra edemiyorsun ki, Hakk’tır. Nerede kaldı ki diğerlerinin Hakkını icra edesin.

Şimdi, ey Dîvâne anla! Yine sözümüze gelelim:

 KULLUĞU BULMAK

Kulluğunu bul demek, zahir halkı gibi kendini başka ve Hakk’ı başka bilip şirk et, demek değildir. Kulluktan maksat, senin cüz’lüğün ve fâniliğindir. Unsurların aslına dönerek değişip başkalaşırsın Rûh edip bakî olursun ve küçük iken büyük olur­sun.

Ulûhiyyet oldur ki, can Hakk’ın zâtından ayrı değil. Göz, kulak, el, ayak Hakk’ın âletidir ve onlar da Hakk’ın zâtıdır. Senin ne tende ve ne de canda alâkan var. Bârî-i Teâlâ zâtında olan kudretinin kemâlini senin vücudunda yürütmeyi istedi. Ten cana âlet edilerek tenin yollan cana verildi. O ten ile o cana bir isim konulup Hakk senin vücudundan o isimle ortaya çıkıp nasıl hare­ket etmek istediyse, öyle hareket etti.

Eğer, Hakk senden, Hâdî ismiyle zuhur ettiyse, hidâyet hare­ketini eder. Ve eğer Mudili ismiyle zuhur ettiyse dalâlet hareke­tini eder. Sen o isimle Hakk’ın senden zuhurunu bilmeyip Hakk’ın varlığı üzerine ben zannedip şirk edersin.

 KENDİNİ BİL

Şimdi, kulluktan maksat senin cüz’lüğün idi. Anladınsa, kul­luğunu buldun. Bundan sonra ulûhiyyeti kendi vücudunda bul. Yani, Bârî-i Teâlâ senin vücudunu kendine âlet olarak yaratıp Hakk senden senin isminle zuhûr etmiştir. O sen değilsin, Hakk’tır. Sen onu bilmediğinden ben zannedip şirk ettin. Evvel sensin, âhir sensin, zahir sensin, bâtın sensin; gizli sensin, ayan sensin. Kendini bil.

Sen, rûh cihetinden ve unsurların tekliği bakımından evvel­sin. O ayrı ayrı olan unsurlar bir yere toplanıp birleştiğinden âhirsin, sonsun. Resulullah’ın “Biz sâbikûnun sonuncusuyuz.” dediği buna işarettir. Unsurlar bakımından zahirsin, görünensin. Rûh bakımından bâtınsın, görünmeyensin. Unsurlar açısından fânîsin. Değişip başkalaşman bakımından halksın. Rûh kalıptan ayrılıp rûh ruha, unsurlar unsurlara ve her organın aslına dönüp
bakî olduğu cihetten Hakk’sın. Yani unsurlar bakımından top­raksın. Rûh yönünden Hakk’sın. Semi’sin, Basîr’sin, Mürîd’sin, Hay’sın, Kayyûm’sun, Kghhârjsm, Rezzâk’sın, Vehhâb’sın. (Yani,işitensin, görensin, isteyensin, yaşayansın, ezelîsin, kahredicisin, rızık verensin, çokça bağışlayansın).

Sözün özü isim, fiil ve sıfatlarıyla Hakk senden zuhur eder; Hakk’ın görür gözü, söyler dili, işitir kulağı, yürür ayağısın ve Hakk’ın bütün tasarrufu senin vücudundan ortaya çıkar. Nitekim Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

 “Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Fakat bütün âlem senin içine sığdırılıp giz­lenmiştir.” Yani sen bütün varlıkların toplamısın. Hakk ve halk hepsi sensin. Ama sen bilmediğinden, kendini küçük sanırsın.

 Şimdi gafil olma, özünü bil. Hakk’ı sana ve seni Hakk’a per­de yapmayıp daima yoklukta, zayıflıkta ve niyazda ol.

Şimdi, bu sözü anladınsa, Hakk ve halk kimdir, fark edip da­lâletten ve ilhaddan emin, insan-ı kâmil olursun. Bu sözü anlamadınsa, başka bir şekilde bir daha anlatalım. Sâdık âşıklar ubûdiyyeti ve ulûhiyyeti vücutlarında bulup “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım) sözünü “Hüve’l-Hakk” (O Hakk’tır) sözüne dönüştürerek “ene”yi (ben), “hüve”yi (o) birbirlerine örtü yapmasınlar.

Ey benim canım!

ENE’L-HAKK, HÜVE’L-HAKK’A DÖNÜŞMELİDİR. Onun için ki yalnız senin vücudun Hakk’ın bir âzası gibidir. Hakk’ın tam vücudu değildir. Zira, eğer sen ve ben Hakk’ım dese olmaz. Cümlenin vücudu birden Hakk’ındır. Yoksa, yalnız senin ve benim vücudum değil. Sen Ene’l-Hakk davasını etsen, bu, sanki bir el veya ayağın “ben tamam idim” diye âdemlik davası etme­sine benzer. Bir el ve bir ayağa âdem denilir mi? Âzânın cümle­sine birden âdem denir.

Yer, gök, bütün insan ve hayvanların hepsi birden Hakk’ın vücududur. Gerçi bir âdemin vücudunda yer ve gök, hayvan, insan, cümlesi vardır; fakat muhtasar (özet) halindedir; mufassal (aynntılı) değildir. Onun için mufassala, âfâk ve büyük âlem denilir. Muhtasara, enfüs ve küçük âlem denilir. Öyleyse büyük âlemin, küçük âlemin hepsi birden Hakk’ın vücududur. Yalnız enfüsün değildir. Öyleyse sen cüz’sün, kül değilsin. Âlem-i âfak ve âlem-i enfüs cümlesi birden küldür.

Bakmaz mısın ki, Hakk’ın her bir kudreti bir sıfattan ortaya çıkmıştır. Meselâ kuşlar uçar; ama, insan uçmaz. Fakat, insanda­ki kudret, başka hayvanda yoktur. Çünkü insan tam bir mazhardır. İnsanın da her birinden bir kudret ortaya çıkmıştır. Kiminden güzel yazı ve kiminden diğer sanatları yapar. Sende bir çeşit kudret yaratmıştır ve benden bir çeşit kudretini ortaya çıkarmıştır. Senden senin vücudunu kullanır, senin işini bilir ve benden benim vücudumu kullanır, benim işimi bilir. Bizim kulluğumuz ve cüz’lüğümüz yoktur. Çünkü sen benim hâlimi bilmezsin ve ben senin hâlini bilmem. Ama senin kendi hâlini bildiğin ve benim kendi hâlimi bildiğim de Hakk’ındır. Senin ve benim değildir. Fakat biz ona “bizlik ile cüz’lük bilmesi” deriz.

Bârî-i Teâlâ cümle ile beraberdir. Beraberdir dedikleri, bu cüz bilgisidir. Senin hâlini senden bilir ve benim hâlimi benden bilir. Bârî-i Teâlâ’nın ilmi hemen bu kadarca değildir. Kendine mahsus olan küll bilgisidir ki, o ancak kendine mahsustur; sana ve bana değil. Çünkü Bârî-i Teâlâ senin hâlini ve/benim hâlimi, bilir. Cümleden münezzehtir, hepsinden uzaktır, dedikleri bu mânâdır.

Bazı âşıklar var ki, Hakk ile ülfet ederek küll bilgisine de sa­hip olup herkesin hâlini ve herkesin gönlüne geleni bilir. Şimdi bütün yaratılmışlarda olan vücut ve hareket tamamıyla Hakk’ındır. Her birinden bir çeşit kudretini göstermiştir. Cümlesi Hakk’ın kudretidir ve Hakk’ın her ne kadar kudreti var ise, hep­sinde gizlidir. Bütün güç ve kudreti insan-ı kâmilde gizlidir. Bakmaz mısın ki, bazı velîlerden öyle kudret meydana gelir ki, dünyada olan insan bir yere cem’ olsa cümlesi âciz kalır.

Şimdi öyleyse Bârî-i Teâlâ bir mahlûktan bir başka vücut olmaktan uzaktır. Hakk’ı mahlûktan başka anlayanlar şirk koşan­lardır. Şimdi, bundan anlamadınsa bir başka şekilde açıklayalım:

Şimdi, benim canım!

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR.

BEN HAKK DEĞİLİM.

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR, DEMEK BENİM NE TENDE NE CANDA ALÂKAM VAR. TEN HAKK’IN SIFATIDIR. AMA BEN HAKK DEĞİLİM, DEDİĞİM BÜTÜN VÜCUT HAKK’INDIR, DEMEKTİR. YOKSA YALNIZ SENİN VE BENİM DEĞİL. Öyleyse Hakk Teâlâ senin ne aynındır ve ne gayrın­dır.

Meselâ, aynada görünen suret gibi. Aynada görünen suret senin kendin değildir, suretindir; ama gayrın da değildir. Hakk senin aynın olmadığı, sen Hakk’ın tam vücudu değilsin; bir âzası gibisin. Hakk senin gayrın olmadığı, sendeki görünen suret Hakk’ındır; senin değildir. “Allah, Adem ‘i kendi suretinde yarat­tı” demek, bu mânâyadır. Onun için Hakk’ın kudreti cümlede gizlidir. Herkesten hareket eden ve her işi işleyen Hakk’tır. Halk Hakk’sız hareketten ve fiilden âcizdir. Onun içindir ki herkesteki görünen suret ve yüz, Hakk’ın sureti ve yüzüdür. Herkesin değil­dir. Onun için herkes âcizdir”. Bârî-i Teâlâ herkesi nasıl isterse öyle kullanır. Bakmaz mısın ki bu yüzden bir gayrı yüzüne ihti­yacı var. O yüzden yine bir gayn yüzüne ihtiyacı var. Bir yüzden bir yüzüne ihtiyacı olursa o şeyi o yüzüne verip ihtiyacını gide­rir. Sözün özü Bârî-i Teâlâ yaratılmışlardan bir başka vücut ol­maktan uzak mıdır? Bundan dahi hisse almaz mısın ki kulun rızkını veren Hakk’tır, derler. HİÇ BU ÂNA GELİNCEYE KADAR HAKK’IN HALKTAN BİR BAŞKA VÜCUT OLUP KUL RIZKINI VERDİĞİ YOKTUR.

HERKES RIZKI ALLAH’TAN İSTER.

RIZIK YİNE KUL ELİNDEN ORTAYA ÇIKAR.

KİMSE DİKKAT EDİP ARAMAZ Kİ BU NE HÂLDİR?

KUL KİMDİR?

Allah kimdir? Kimse bilmez. Böyle gafletle geçip giderler Bundan Bari anla!

Allah kullarından ayrı değildir. Bil ki kullarının zahir ve bâ­tın tasarrufunu eden Hakk’tır. Fakat kullarını kendine perde ve âlet etmiştir. Her işi işleyen Hakk’tır. Sen kör olup gaflette olduğundan kul işler sanırsın. Sen, senin ardında kalmışsın. Hakk’ı bu yüzden göremiyorsun. Bari Karagöz oyunundan hisse al! Ârif-i billah olanlar her şeyi künhüyle bildiler. ONUN İÇİN “ENE’L-HAKK”I, “HÜVE’L-HAKK”A DÖNÜŞTÜRDÜLER.

 Sürüp ismin dilde tekrar eylerem

Varlığım seninle ben var eylerem

Koma beni etmeyem bir derdle âh

Yakaram dünyâyı hep nâr eylerem

Aşk-ı pâkin boynuma zincirini

Takmışam Mansûr olup dâr eylerem

Ene’l-Hakk’ı mahvedip sende şehâ

Hüve’l-Hakk zikrini her bâr eylerem

Beni sende seni Hakk’da mahvedip

Hakk’ı sende Seyyid’im var eylerem

Cemâlinden okuyup âyetleri

Şerh edip ledünnü tekrar eylerem

Vech-i pâkin ismidir ümmü’l-kitâb

Bu Selîm’e anı ezkâr eylerem

Şimdi, kendini aradan çıkarıp varlığı Hakk’a vermelidir. Biz arada yokuz. Varlık onundur. Kulluk ve ulûhiyyeti bundan anlamadınsa bir başka şekilde daha açıklayalım:

Şimdi, sende ulûhiyyet var ve kulluk var. Kulluktan maksat senin cüz’ün değildir. Hakk’ın bir âzası gibisin. Tam bir vücut değilsin. Ulûhiyyetten maksat, o sendeki vücut ki cüzlük idi; o, Hakk’ındır,   senin  değildir.   Öyleyse  cüz’  olman  bakımından kulsun. O cüzde dahi alâkan olmayıp o sendeki vücut cüz’lük eyledi. O Hakk’ın bir yüzü olduğundan Hakk’sın. Bunu anladınsa, sende hem seni buldun, hem Hakk’ı buldun. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır.

Sen nasıl hareket etmek istersen, öyle hareket ettirir. Hepsi Hakk’ındır. Çünkü herkesteki vücut Hakk’ın vücududur. Vücut sahibi vücudunu nasıl isterse, öyle kullanır. Hangi âzâsını nasıl hareket ettirmek isterse, öyle hareket ettirir. Cümle halkın âciz olup tasarruf Hakk’ın olduğu bundan bellidir. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır. Her haliyle âzâ sahibine ihtiyacın var. Sen zelilsin, âcizsin. Aczini itiraf et. Daima sen zannettiğin vücut sahibinin emrini tutup yasaklarından kaçınarak hep kullukta bu­lunup niyazda ol.

Ey benim canım! Hakikatte halk Hakk’tan ayn veya başka değildir. Bu değişimler Bârî-i Teâlâ’nın kudretinin kemâlidir ve kulun elinde bir şey yoktur. Kul son derece zayıf olduğunu isbat etmelidir; kulun şanına lâyık olan hareket dâima zayıflık, kulluk ve niyazdır. Bunu böyle yazmaktan maksat, bazı taklitçilerin yanlış anlayarak “ben Hakk’ım” diye Firavun iddiasını tekrarla­malarıdır. Allah korusun; kulluklarını kaldırıp Hakk’ın emrini tutmazlar ve Hakk’ın şerefli şanına lâyık olmayan sözler söyle­yip, imansız gitmeye sebep olurlar.

Bârî-i Teâlâ halk eder demek: Zâtı, sıfatına tecellî eder, de­mektir. Yani, sıfat yüzünden görünen zâttır. Nitekim Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurur: “İki evde Allah’tan başkası yoktur.” Yani dünyada ve âhirette Allah’tan başkası yoktur. Bütün eşyaların her birisi iki cihandır. Her eşyanın zuhuruna dünya ve fânî halk derler. O da Hakk’ın zâtı idi; fakat sıfatlar bakımından göründü idi. Ve bütün eşya aslına dönünce Hakk, baki ve âhiret denilir. O ise Hakk’ın sıfatları idi, aslına döndü, demektir.

 Arif ol gayri değil oldun giden, oldur gelen

Ne gider ol ne gelir, gider görünür sureta

Şimdi bundan yanlış anlayarak hasrı ve neşri inkâr etme. ŞERİATI İNKÂR ETME. GAYET AZÎZ TUT. HATTA HAKİKATİ ŞERİATA TATBİK ET. EĞER UYGUNSA HAKİKATTİR; YOKSA YANLIŞLIK SENDEDİR. MARİFETİ EHLİ OLMAYANDAN ALMIŞSINDIR. ARTIK MÜRŞİD-İ KÂMİL ARA DA SANA İRFANI, ALLAH’IN İLMİNDE OLDUĞU GİBİ VERSİN.

 

HALKIN VE HAKK’IN SIFATI

Ömer Nesefî şöyle der: “Bir kişi halkın sıfatıyla Hakk’ın sı­fatını fark etmezse, o kişi sapmıştır; saptırmıştır.” Yani bir kimse halkın sıfatı ile Hakk’ın sıfatını fark edip ayıramazsa, o kimse azmıştır; halkı da azdırır. Halkın sıfatı demek unsurların tabiatı demektir. Nefis dedikleri budur. Hakk’ın sıfatı dedikleri övülen huylardır. Yani rûhaniyettir. Çünkü ruhlar, çirkin görülen bütün sıfatlardan uzaktır. Allah korusun zina ve livâta edip, içki içip ben arada yoğum, bunu Hakk yaptı, diye nefsin isteklerini ve çir­kin işlerini Hakk’a isnat etmek değildir. Eğer senden bir noksan zuhur ederse, kendi kusurun bilerek Hakk’tan bunun affını iste. Nitekim Âdem-i safî günah işledi. Eksikliği kendinden bildi; bağışlandı. Şeytan, Hakk’ın emrini tutmadı. Kendinin dalâletini Hakk’tan bildi; kovuldu.

Gerçi hidâyetin ve dalâletin Hakikatte faili Hakk’tır. Fakat edep gözetmek lâzımdır. “YÂ RAB! BU NOKSANLIK BENDENDİR, BE­NİM UNSURLARIMIN HİDÂYETE KABİLİYETİ OLMADIĞINDAN DALÂLETE KUL­LANDIM” diyerek noksanlığı kendinde bil. Ama kendine zerre miktarı hareket ve kudret isnat etme ki, şirk olmasın. Gerek cüz’î ve gerek küllî hepsi Hakk’ındır. Görünüşe aldananların cüz’î irade isnat etmeleri Hakk’ın kudretini bilmediklerindendir. Böyle desen, onların aklına ters geldiğinden cebriyye sanırlar. Zorlama ile isteği anlayıp ayırt edemezler.

Şimdi, bunu bildikten sonra şunu da bil: Peygamberlerin gönderilerek emir ve nehiylerin bildirilmesinden maksat, Hakkın rızâsına uymaktır. Hakk’ın rızâsı, dalâleti bırakıp hidâyet hareke­tiyle hareket etmektir. Çünkü Hakk’ın bu halk yüzünden zuhuru Hâdî (hidâyet verici) ve Mudil (dalâlete düşürücü) ismiyledir. Evliyâullah, Hâdî isminin mazharıdır. Sıradan insanlar, Mudili isminin mazharıdır. Bunları fark et. Gerçi hidâyet ve dalâlet hakîkatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir. Fakat dalâlete rızâsı olmadığından peygamberler ve mürşidler gönderip halkı hidâye­te davet etmiştir. Bunlan fark edip hidâyet hareketiyle hareket eden ve şeriata riâyet edip dört kapıdan baş gösteren âşığa aşk olsun!

KALP

Eğer cüz’î ve küllî irade Hakk’ın olup bende irâde olmayınca nasıl hidâyet hareketiyle hareket edeyim dersen, cevabı şudur:

İnsanda bir kalp bulunur. Bu kalbin de iki tarafı vardır. Bir tarafı halka, kesret âlemine ve gaflete açılır. Kesrete açılan tarafı, hayvan sıfatı olan keşfe ve dalâlete meyleder. Yemek, içmek, şehvet ve dünya sevgisi gibi. Kalbin diğer bir tarafı, Hakk’a ve vahdet âlemine açılır; latiftir, hidâyete meyleder, rûhaniyet sıfa­tıdır.

Herkeste kalp olduğundan, herkesin meyli iki tarafadır. Kalbi Hakk’a açılıp Hakk’la kâim olan âşıklar ile ülfet edersen onların gönlünden senin gönlüne hidâyet yetişir. Senin kalbinin halka olan tarafı kapanır, Hakk’a olan tarafı açılır. Çünkü gönül gönülden nem kapar. Bakmaz mısın bir gamlı adamın yanına varsan, onun gönlünden senin gönlüne de gam bulaşır, hemen sana da keder gelir. Eğer sevinçli adamın yanına varsan sen de sevinirsin. Eğer mecliste bir başka sohbet olsa veya dünyaya ait sohbet olsa, meclise, bir kesafet gelir. Meclistekilerin hepsine gaflet ulaşır ve Hakk’ı unuturlar. Ama evliyâullah sohbeti veya Hakk sohbeti olsa meclise bir rûhaniyet gelir. Meclistekilerin gön­lünden dünya muhabbeti çıkar, gafletten kurtulurlar; günahkâr olanları da Hakk’a muhabbet ederler.

Şimdi, bundan anla ki, eğer sen hidâyet istersen ehlullah meclisine var. Onların sohbeti senin gönlünü hidâyete çevirir. Bârî-i Teâlâ da sana hidâyet eyler, ehlullahtan olursun. Ama eşkıyalar, günahkârlar ve hevâ ehliyle sohbet edersen ehlullahtan olsan da bunlardan olursun.

Hakikatte ezel ve ebed (geçmiş ve gelecek) yoktur. Ezel ve ebed tâbiri anlamak içindir. Eğer ezel olsa Bârî-i Teâlâ’nın baş­langıcının olması gerekir.

Sözün özü hidâyet istersen hidayet ehli ile sohbet et. So­nunda onların sohbeti sana tesir edip Bârî-i Teâlâ, dalâletini hi­dâyete çevirir. Eğer, ezelde nasılsa öyle kalınacak olsa, Cenâb-ı Hakk, peygamberler ve mürşitler göndermezdi. Ezelde iyi olan iyi olurdu. Eşkıya olan eşkıya olurdu. Ama Hakikatte böyle değildir. Bakmaz mısın ki günahkâr ve kötü bir kimse ehlullaha bey’at edip onun terbiyesinden geçer. Bârî-i Teâlâ onu eşkıya iken kutlu kimse yapar. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.” (Ra’d, 39). Bu “ezel tâbiri” Hakk’ı bilmemekten gelir.

Senin ezelin, ruhun unsurlara gelip kulluk elbisesini giyip akılla kayıtlanıp dinî emirlerle mükellef olduğun gündür. Eğer, yevm-i ezelde, mürşide teslîm olup Hakk’ı bulursan, “belî” (olumsuz soruya olumlu anlamda evet) deyip ikrar edersin ve eğer tarîka girmezsen “neam” (olumsuz soruya olumsuz anlamda evet) deyip Hakk’ı inkâr edersin. Bunda “belî” ve “neam” ikisi bir mânâyadır. Ehl-i vuslat olanlar “belî” deyip ikrar ederler. Ama kâfir olanlar “neam” deyip Hakk’ı inkâr ederler. Burada “kâfir” diye Hakk’ı örtene derler. Bunda kâfirden maksat, “Yahudi” ve “Hıristiyanlar” değildir; Hakk’a ulaşamayanlardır; çün­kü onlar, Hakk’ı ikrar ederiz, derler. Ama şirk koşarlar.

 BELÂ

Bir kimse Hakk’ı anlayıp bilirse, o kimse Hakk’ın kazasına razı olup belâsına sabreder. Kimseye hacetini arz etmez. Çünkü, belâya sabretmek, Hakk’ı kemâl mertebe bilmekten gelir. Bir kimse bütün makamları geçer; ama, bir makam vardır ki, o belâ ile geçilir. Bârî-i Teâlâ ona bir belâ verir. O da sabreder. Hakk Teâlâ onu, o makamdan geçirip mahbûb edinir. Fakat mülhidler, yanlış anlayıp:

“Sen Hakk’sın, Hakk’ı bildin; Hakk’a kavuştun; daha ne makam vardır, ne olacaksın? Evvelin ve âhirin Hakk”deyip yürüyerek makama itibar etmemeleri, dalâletten ve sırr-ı hafî denilen gizli sırrı bilmemekten ileri gelir. Bilmezler ki, ma­kamdan maksat, sırr-ı hafinin zuhur edip ruh küllîye, kalb tasfîye ve nefs tezkîye olup tamamen hayvan sıfatından temizlenmesi; halka hile yapıp halkı aldatmaktan vazgeçmesi; ruhu Hakk olup Hakka’l-yakîn makamında daima uyanık  bulunması  ve  asla Hakk’ın kurbiyetinden ona gaflet gelmemesidir. Yoksa sözle, bilmekle hayvan sıfatından kurtulmak mümkün değildir. Onların asla Hakk’tan haberleri yoktur. Herkesi taklit ederler.

Şimdi, bunları anlayıp tam bir inançla Hakk’ın belâsına sab­reden âşık, Hakk’ın her sırrına ulaşır. Halkın belâya sabretmeyip türlü türlü mihnetlere uğradığını görür. Çünkü HAKK TEÂLÂ, ÂŞIKLARINI BELÂ İLE İMTİHAN EDER.

Şimdi, ârif-i billah ile evliyâullahın cemâl müşahedesinde farkları çoktur. Çünkü, ârif-i billahın müşahedesi ilmîdir; evliyâullahın aynîdir. Meselâ ârif-i billah Hakk’ı bildim ve gör­düm, der ama gaflettedir; fakat, evliyâullahın görmesi aynîdir. Yani yakınlık ve uyanıklık iledir. Meselâ onlar cezbeyle bir mer­tebe Hakk’a yakınlık kazanmıştır ki, güya zahirlerinde ve bâ­tınlarında vücudları  kalmayıp  vücudlarından  her fiili  yapan Hakk’tır, diye kendi vücudlarını son derece yakınlık ve uyanıklık­ta mahvedip Hakk’ın vücudunu görerek gayet edepli olurlar. Evliyâullah, Hakk’ın kendine yakınlığından bir nefes gafil olma­yıp yalnız olsa dahi, Hakk ile beraberliğini bir nefes unutmayıp her zaman Hakk’la var olur. Her nefes Bârî-i Teâlâ’nın meclisinde ve huzurunda durur. Asla gaflette bulunmaz. Eğer bu yakınlık ve uyanıklık her nefes devam eder, kendinden gaflet zuhur etmezse o ârif-i billahtır.

Benim canım, nice canlar vardır ki, mürşid-i kâmile rast gelmediklerinden Hakk’ı yanlış anlayarak dalâlete düşmüşlerdir. Yani Hakk’ın kudretinin kemâlini ve halkın zayıf ve güçsüz olup her nefeste Hakk’a muhtaç olduklarını bilmezler. Hakk’ı ve halkı fark edemediklerinden nefis ve benlikle Ene’l-Hakk davasında bulunurlar veya Hakk’ı tamamen inkâr ederler. Hakk’a noksan itikatlarından dolayı Bârî-i Teâlâ onlara türlü türlü belâlar verir. Onlar da sabretmeyip, edepsizlik ederek Hakk’ı kınarlar.

Böyle kişiler, Hakk yolundaki bir âşığa bir musîbet gelse, o âşık da o musibeti kendi noksanından bilip sabretse ve Bârî-i Taalâ’dan o musîbet karşılığında yüce mertebeler, dereceler ve yakınlık umsa, derhal şeytan gibi onun önüne geçerler.

“Behey Dîvâne, behey ahmak hemen zahmet çekmeye gör. Hemen çek­tiğin zahmet yanına kalır. Tanrı’dan büyük dahi ne olsa gerektir.” Veya “ne makamın ne de mertebelerin aslı var” diye dertli sâlikin itikadını bozarlar.

Bârî-i Teâlâ’nın her fiilinde bir hikmet bulunduğunu bilmez­ler. Kul bilmez; ama, velîler bilirler.

Onlar evliyâullahı kör zannederler. Evliyâullahın ilmini kendi ilimleri kadar sanırlar. Bozuk itikatta olanlara Bârî-i Teâlâ türlü türlü belâlar verir. Sabretmezler. Sabretseler de velîlerin sabrı gibi teslimiyet, rızâ, ferah ve sevinçle değildir. Belki Hakk’tan yüz çevirmek ve çaresizlik iledir. Evliyâullah, Hakk’ı kemâl mertebe bilmişlerdir. Bilirler ki, kahrı içinde lutfu gizlidir. Gerek cevr ve cefâ etsin, gerek lütuf ve vefa etsin; bütün fiili sevimlidir. Zâtı gibi sevgilidir. Sevgilinin lutfunu, kahrım bir bilip Hakk’ın muhabbetiyle zehir de olsa içerek şeker şerbeti bilirler. Böyle itikatta olan Hakk’ı bilmiştir, Hakk’a ulaşmıştır. Beşeriyeti de mahvolmuştur. Hakk’ın ulûhiyyeti Hakkında böyle âşığın alâmeti şudur: Elinden, dilinden, kulağından, gözünden halk emin olur.

Dil ile kulum diyenler kul değildir şöyle bil Olmayınca doğru çeşm ü doğru gûş u doğru dil Dil ile kulum diyenler, kul değildir. İnsanın gözü doğru gö­rür, kulağı doğru işitir, dili doğru söylerse halka düşmanlığı kalmaz. Düşmanlık yerine dostluk, soğukluk yerine muhabbet, gazap yerine şefkat gösterir. Her yaratılmışa Hakk nazarıyla bakar ve herkesin isteğince hareket edip, gönül yapar ve herkesten medet talep eder. Kendini âciz, miskin ve zelîl görerek gurur, dava ve riyadan korunur. Böyle âşığın sözünden ve fiilinden şeriata ve tarikata aykırı hareket çıkmaz. Gayet edepli olur. Her­kes ondan razı ve hoşnut olup mübarek cemâlini gören bir daha görsem, der. Çünkü velîdir. Hakk’ın sevgilisidir.

 TAKLİT VE HAKİKAT

Şimdi, bunları böyle anladıktan sonra şunu da bil de taklit ile gerçeği fark et. Eğer sen halkı taklit eylemeyip Hakk’a kavu­şup Hakk’ı bir yerde hazır gördünse ve her yüzden cemâlini gördünse, gördüğün bildiğin taklit değil ise, Hakk’ı nasıl seversen, halkı dahi öyle seversin. Kimsenin gönlünü yıkmazsın ve halk her ne söylerse “gerçeksin” dersin. Kimse ile çekişmezsin. Çünkü Hakk Teâlâ yalan söylemez ve kimsenin itikadına karışmazsın. Kurallara uyarsın. Dalâlete kendin varmazsın. Dalâlette olanları dahi Hakk bilip inkâr etmezsin. Hakk’a yakınlığın arttıkça her edebini ziyâde edersin.

Eğer cezbe gelip beşeriyetin kalktıysa alâmeti şudur:

Bir daha kendini görmezsin. Hakk’ı görürsün. Çünkü cezbe ile alındın ise sen yok oldun, Hakk var oldu. Senden bir daha asla dava, gurur, iki yüzlülük zuhur etmez. Daima Hakk’ı kendi vücudunda görürsün. Sohbetin, zikrin, fikrin kendin ile olur. Böyle hâl sen­den zuhur ettiyse, böyle âşık kararsızlıktan kurtulmuştur. Böyle âşık her nasıl keramet göstermek isterse yapabilir. Çünkü kendi zâtını, sıfatını, fiillerini, sözlerini ve isteğini Hakk’ta mahvetmiş­tir. Onun dileği Hakk’ın dileği olmuştur. Çünkü, kararsızlıktan kurtulmuştur, asla beşeriyet kalmamıştır. Gururdan ve davadan uzaktır.

Telvînden (kararsızlıktan) maksat beşeriyettir. O da ayıp, gurur, dava ve halkı taklit edip halka hainlik etmek; eğri bakıp rencide etmektir. Bu kişiler telvîn (renklenme, kararsızlık) ma­kamında olup Hakk’a ulaşmamıştır; ama, kendi zannıyla kavuş­tum, zanneder. Eğer Hakk’a kavuşsaydı onda gurur, dava, halka hainlik ve düşmanlık olmazdı. Kendini mahvedip vücudundan bütün işleri yapanın Hakk olduğunu bilen kişide zerre miktarı kudret, irâde ve varlık olmayınca daima âciz olmak gerekir. O can, bu sırrı bilmediğinden daime gururda ve varlıkta bulunur. Öyle can, evliyâullahın nutuklarını ezberler; söylediği söz, eren­lerin hâlidir. Yoksa kendi hâli değildir. Fakat, Hakk’ın cezbesi gelip beşeriyeti mahvolmamıştır. Daima benlikte, gururda ve davada  olur.   Ama,   elinden   bir   şey   gelmez   ve   kerâmet göstermez. Çünkü beşeriyeti, benliği ve gururu mahvolup Hakk’la var olmamıştır.  Telvin  (kararsızlık)  makamındadır. Keramet izhâr edememek telvin makamından gelir. Çünkü kulun elinde bir şey yoktur. Her fiilin zahiren ve bâtınen faili Hakk’tır. İşte bundan anla ki, telvin ehlinin her işi taklittir.Ben yok oldum, Hakk var oldu” der. Yine taklit olduğundan Hakk’ın yakınlığını unutup Hakk’ı uzak zannedip benlikle Hakk’ın huzurunda gurur ve dava eder; şeriata uymaz. Halk onu maskaraya alıp bir sözünü kabul etmez. Bir âşık, Hakk’ın beraberliğinden ve yakınlığından bir nefes gafil olmayıp uyanık olsa bir zaman huzurunda gurur ve dava etmez; benlikte bulunmaz ve şeriata uyar. Çünkü sena uymamak mutlak kararsızlık ve şüphede olmaktan, Hakk’ı bilememekten ve itikadı bozuk olmaktan ileri gelir. İçkiyi ve diğer çirkin işleri, nefsine uygun olduğundan Hakk görürsün. Ya namazı, orucu, zikri, fikri niçin Hakk görmezsin. Bundan anlaşılır ki, nefsin hilesine ve gururuna uyup dalâlete düşmüşsün. Çünkü nefis, hidâyetten hoşlanmaz. Bunlar bütün kararsızlıktan, şüpheden ve Hakk’ı bilmemekten olur. Eğer sen, “Ben Hakk’ım, kendime secde etmem” dersen, bu gibi sözler evliyâullahın nutuklarıdır. “Sen Allah’sın” demek değildir. Ters anlayıp dalâlete düşme. Senin sen zannettiğin odur. Yoksa sen değilsin. Senin bâtının Hakk’ın bir yüzüdür. Ve zahirin Hakk’ın âletidir. Senin dilinden söyleyip elinden tutan; sözün özü, senin vücudundan bütün hayır ve şer, hareketleri yapıp senin vücudunu kullanan, Hakk’tır. Senin onsuz harekete mecalin yoktur. Sen âcizsin. Eğer sen Hakk’ın yakınlığını ve beraberliğini bilip ve görüp, bildiğin ve gördüğün gerçek ise, edebin, hayan ve korkun ziyâde olur. Hakk’ın seninle bulunduğunu gönlünden çıkaramaz­sın ve gaflet etmezsin. Hâl sahibi ve gönül ehli, böyle âşığa der­ler. Yoksa sözle bilmek ve gafletle hâl olmaz. Eğer böyle olsay­dı, ehl-i tarîkten erenler sırrını bilen okur-yazar, evliya olurdu. Ama, taklittir, boştur.

 Bunda aşk u muhabbet terk ü uzlet isterler

 Yoksa söz söylemekle, gafletle insanda hâl olmaz. Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe bu yakınlık ve bu ay anlık kimseden zuhur etmez. Bari eskilerden, geçen âşıkların feryadından ibret al.

Bak, Eşref Sultân ne der:

 Nideyim sabredebilsem dil ü can oda yanar

Velî âh eyler isem kevn ü mekân oda yanar

Boyadı yeryüzünü âh ile zarım tütünü

Bu firakım nârına cümle cihan oda yanar

 Bak, Nesîmî Sultân ne der:

 Evvel aldandım key kolay sandım

Kat be kat yandım âteş-i aşka

Bak, Eşref Sultân ne der:

 Ger beni senin için yetmiş kez öldürseler

Bin kez dahi ölmeye boyun vereyim canım

 Şimdi, Hakikat sözle, bilmekle olmaz. Hakk yolunda cümle maksattan geçmekle olur. Ya böyle şerefli kimseler Hakk’ın bi­zimle beraber olduğunu, bizim kadar bilmezler miydi? Bunların böyle ayrılıktan şikâyetleri nedir? Bundan bari anla. Hakk’a ya­kın olup Hakk’la beraber olmak için, bütün hayvan sıfatlarından; gazaptan, hasetten, kibirden, şehvetten, gururdan, davadan kur­tulduktan sonra halkı incitmeyip halkın iyiliğinden ve kötülü­ğünden bir şey söylemeyip Hakk’ı nasıl seversen, halkı da öylece sev. Tamamıyla iyi huylar ile huylanıp Hakk sıfatı ile sıfatlanıp Hakk’tan gayriyi zahirinden ve bâtınından çıkarma:

 Savm-ı sivâyı kim tutar Iyd-ı visale ol erer

(Sivâdan -Allah’tan başka şeylerden- oruç tutan, vuslat bay­ramına erer.)

 Gaflet etmeyip can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki, zahiri ve bâtını Hakk ile olsun. Nitekim Eşref Sultân buyurur:

Ben ol hayran u mestem kim bilişten bilmezem yâri

Gözüm her kanda kim baksa görürsün sûret-i Rahman

 Yoksa zahir halkı gibi, eşyayı Hakk’a perde edersen, eşyayı görüp Hakk’ı göremezsin. Hakk’ı anlasan ve bilsen bile ayrı­lıktasın ve daima gaflettesin. Asla yakınlaşıp Allah’ın sırrına ulaşamazsın. Hakk’ı bildim ve gördüm, dediğin yalandır. Kendi zannından ibarettir. Bari evliyâullahtan utan. Gafletle vuslat ol­maz. Nitekim Bârî-i Teâlâ buyurur: “Sarhoş iken namaza yak­laşmayın.” (Nisa, 43). Yani sizler, dünya muhabbetiyle gaflet şarabını içip sarhoş iken benim vuslatımı ümit etmeyin. Çünkü gafletle vuslat olmaz, demek; vuslat, uyanıklıkla olur. Daima Hakk’la olmak, Hakk’ı her nefes kendi vücudunda görmektir. Yoksa gaflette olup daima halkla kavga ve çekişmede olup halk­la muhabbet etmeyip kimini azarlayıp, kiminin gönlünü yıkıp ve kimine tilki gibi oyun ve hîle edip, aldatmaya çalışırsan, içinde yaramaz huylar türlü türlü suretler bağlar. Ameline ve fiiline göre yalancılıkla kimi kurt, kimi tilki ve kimi yırtıcı hayvanlar içini kaplar. Dünya muhabbetiyle, bozuk fikirlerle kalbin kirle­nir; halk, şerrinden yanına varmaya korkar. İçin dışın hayvan iken bütün yaramaz huylardan kurtulamazsın. Uyanık durup, Hakk’tan gaflet etmeyip, gönlü cilalayıp saflaştıramazsın. Gönlü­nü bozuk fikirlerden, dilini gurur ve davadan kurtaramazsın. Zahirinde ve bâtınında, Hakk’tan gayrı şeyleri temizleyemezsin. Sen bu hâldeyken zât-ı ahadiyyetin nuruyla nurlanan sâdık âşıkların makam, menzil ve hâlini yaşamadan, kendi hayvan sıfa­tınla nasıl onlardan edep ve haya etmeyip onların hâlini ve ma­kamını dava edersin. Sonra da dönüp bunlar benim halimdir, dersin!

Evvelki hayvan sıfatlarını ve yaramaz huylan hiç değiştir­medin ve içini Hakk’tan gayrıdan temizlemedin. Daima gaflette iken sözle bilmekle kendini insan oldum sanırsın. “Bir kimse tâgutu (putları) örtmeyince, Allah’a iman etmez.” (Bakara, 256). Burada “tâgut”tan murâd tabiattır. Nefis dedikleri budur. Bir kimse nefsin lezzetlerinden ve nevasından kurtulmazsa, o kimse nefsine ibadet eder. Allah’a ibadet etmez, demektir. Nitekim Yunus Sultân buyurur:

 Sen canından geçmeden cânân arzu kılarsın

Belden zünnâr kesmeden imân arzu kılarsın

 Senin canım dediğin nefsin lezzetleridir. Belki o sana ca­nından azizdir. Ama senin düşmanındır. Ondan geçmeden Hakk’ı bulurum zannetme.

“Zünnâr”dan maksat tabiattır. Yani, yaramaz huylardan, hevâ ve hevesten geçmeden imân isteme ki, senin imânın tabiatındır; Hakk değildir, demektir.

Şimdi, böyle sözle bilmekle tabiatından kurtulmayıp Hakikate kavuştum diye vuslat davası eden yalancılar bile bir kâmilin terbiyesi altına girerek ahlâkını güzelleştirip bir Hakk tarîka dahil olsalar, evliyadan olurlardı; lâkin, böyle yezitler bir yerde Hakk’ı arayan, mücâhede ve sulükta gayret eden bir âşık görseler, he­men şeytan gibi yanına varıp şöyle derler:

“BEHEY DÎVÂNE, NE ZAHMET ÇEKERSİN? SAFAMIZA BAKALIM. KİMİ ARARSIN?

ARADIĞIN YİNE SENSİN.

YANİ TANRI SENSİN. KİMDEN KORKARSIN?

ORUCU, NAMAZI NE YAPACAKSIN?

 KENDİ KENDİNE AZAP MI EDERSİN?

ELİNE NE GİRERSE FIRSATI KAÇIRMA. ŞERİAT, NİZAM İÇİNDİR. (ALLAH KORUSUN!) NE PEY­GAMBERLERİN, NE VELÎLERİN ASLI VAR. ŞERİATI KURAN SENİN GİBİ BİR ADAM DEĞİL MİDİR?”

Böyle sözlerle onlar, dertli sâlikin yolunu kesip kendileri gibi yezit ederler.

Gerçi aradığın sendedir. Fakat, insan kendisini, tabiat ben­dinden, nefsin lezzetlerinden ve yaramaz huylardan geçirip Hakk sıfatı ile sıfatlandırmasına, benliğini mahvetmesine bir mürşîd-i kâmil lâzımdır. Onu bilmediklerinden, söz ile bilmekle ahlâk değiştirerek vuslat olur zannederler.

“DİKKAT EDİNİZ, ALLAH’IN LANETİ ZALİMLERİN ÜZERİNEDİR.” (sh:100-140)

Kaynak:

Selim Divane, hzl: Halil Çeltik- Mustafa Tatcı- Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. – 2004.

 BİBLİYOGRAFYA

Kırımlı Selîm Dîvâne; Tasavvufi Sorulara Cevaplar-Miftahu Müşkilâti’l-Arifin Adâbu Tarîki’l-Vâsilîn, (Haz. Mustafa Tatcı), MEB Yay., İstanbul 1996.

Kırımlı Şeyh Selim Divane; Ariflerin Delili, (Haz. Halil Çeltik – Mü­mine Çakır), Akçağ Yayınları, Ankara 1998.

YORUM:

Selim Divane kaddese’llâhü sırrahu’l azîz[1] in bizlere anlattıklarından tasavvuf ehli (geçinenler)  büyük hisseler çıkarmalıdır. Yoksa bu kişiler fazla bilgileri ile zındık olmakla kalmayıp, şarlatanlardan olup ve  cehennemin dahi kabul etmeyeceği günahkârlardan olacağını bilmelidir.

Bu kişiler ölüm denilen akıbeti tatmazlar ve hesaba da varamazlar. Onlar berzah makamlarında yabancıların bilim-kurgu filmlerindeki zombilerden farksız olurlar. Bu kimselerin ruhları cesetlerinden ayrıldıkları halde aptal ve manyak  gibi dolaşan yersiz yurtsuz ve menziller arasında kalırlar. Çünkü  Allah Teâlâ’yı avamdan farklı havas ehli kadar bildikleri halde kulluk etmemenin bedelini bu şekilde ağır ödemeye mahkum olup, hesap meydanında sonuçsuz geçen mahkemeler ile bekleşip dururlar. Ceza alıp Cehenneme girmek kurtuluş olacağı halde, cehennemin yolunu dahi bulamazlar. Sonuçsuz geçen yılları için Allah Teâlâ’nın takdiri nedir bilemezler. Bekleşip dururlar. Bu kimseler ilahlık iddia ettikleri gibi kullukta  etmeyip arada kalmışlardır.  Mutezilenin “el-menzilu beynel menzileteyn” “iki menzil arasında kalanlar” dediklerinin de burada bir hakikat olduğunu söyleyebiliriz.

Bir insanın Hakk olması mümkün değildir. Ancak Kul olduğunu da kabul etmiyorsa bu kimse için ancak iki menzil arasında bırakılması Allah Teâlâ’nın sıfatlarının gereğidir. Psişik vampirler olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırız..

Sonuç olarak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin izinden yürüyüp, kul olmaktan başka çaremiz olmadığını bilerek hareket etmeliyiz. Efendimizin temiz yolunu kirletmeden kullukta sabredelim.

 Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

İsmail Hakkı


[1] Aslen Kırımlı olan Selim Divâne, kaynaklarda Şeyh Selim el-Kırımî, Kırımlı Selim Baba, Selim el-Kadirî el-Kırımî el-Alevî künyeleriyle anılan şöhretli bir Kadiri mürşididir. Genç yaşta İstanbul’a gelerek medrese eğitimi aldı. Bosna’ya kadı tayin edildi. Bu arada tanıdığı Şeyh Muhammed Efendi’ye intisap edip kadılığı bıraktı. Daha sonra Kesriyye’de bulunan Kadiri mürşidlerinden Şeyh Hüseyin Hamdi Efendi’ye bağlandı. Seyr ü sülûkunu tamamladıktan sonra hilâfet makamına getirildi. Daha sonra şeyhinin emriyle Üsküp’e gönderildi. Oradan Köprülü’ye geçti, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. 1170/1757 tarihinde Köprülü’de Hakka’a yürümüştür. Kabri, dergâhının haziresindedir.

Eserleri:

1. Divan: Kaynaklarda bir divan ya da divançesi olduğu söyleniyorsa da henüz böyle bir eser bulunamamıştır. Diğer iki eserindeki şiirleri yayınlanmıştır (Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı; Kırımlı Selim Dîvâne’nin Hayatı Eserleri ve Şiirleri”, İLAM Araştırma Dergisi, 11/\ (Ocak-Haziran 1997), 165-177).

2. Burhanü’l-Ârifîn ve Necâtü’l-Gâfilîn: Selim Divane’nin en önemli eseri sayılmaktadır. Tevhidin nasıl anlaşıldığı ve nasıl anlaşılması gerektiğini anlatır. Halil Çeltik ve Mümine Ceyhan Çakır tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak yayınlanmıştır (Ariflerin Delili, Akçağ Yay., Ank. 1998).

3. Miftâhü Müşkilâti’l-Ârifîn Âdâbu Tarîki’l- Vâsılîn: Tasavvufî bir şerhtir. Velîlerin yaşayış ve davranışları, peygamber ve mürşid gönderilmesinin sebepleri gibi konularda bilgiler verir. Yayınlanmıştır (Haz. Mustafa Tatcı, MEB Yay., İst. 1996).

Kaynakça:

Osmanlı Müellifleri, 1/188; Kırım Müellifleri, 10; Keşfü’z-Zünûn Zeyli, 1/509; Hediyyetü’l-Arifîn 1/404; Sefine-i Evliya, C. I; TDEA, VII/497.

KADINLARA CUMA NAMAZI FARZ MIDIR?


ÖNSÖZ

 İslam, Kur’an kaynaklı ve insan eksenli bir dindir. Öğretileri Kur’an ve Sünnet’e dayanmaktadır. Anane dini, müevvel din (bilginlerin otorite, görüş ve yorumlarına dayanan din) ve mübeddel din (halkın örf ve yaşayışına dayanan din) değildir. Kur’an’a göre İslam tevhid dinidir ve Şari’i sadece Allah’tır. Ne bilginler ne de halk onda söz sahibidirler. Dolayısıyla, kimse kendisini Allah’la birlikte dinde söz sahibi olma konumunda göremez, kişisel görüşleri ve yorumlarını da Kur’an’ın buyrukları yerine koyamaz veya onunla eşdeğer kılamaz. Kulluk mesuliyetinin gerçekleştirilmesinde Kur’an’a teslimiyyet ve itaat, Hz. Peygamber’in Sünneti’ne müracaat esastır. İslam ne bilginlerin veya din adamlarının otoritesine dayanan bir dindir ne de belli bir sınıfa aittir. Peygamberin ve onun varisleri durumunda görülen bilginlerin vazifesi, Kur’an’ın Nisa Suresi 58. ayetinde bildirildiği üzere, “işleri ehil olanlara vermek, insanlar arasında hükmettikleri zaman adaletle hükmetmektir. Allah’ın vekili olma ve O’nun adına hareket ederek Din’de hüküm koyma anlayışı Kur’an’a aykırıdır, kimsenin de böyle bir yetkisi yoktur. Hz. Muhammed’in bir elçi ve tebliğci olduğunu bildiren Kur’an “Ey Muhammed biz seni onlara vekil göndermedik, sen onların vekili değilsin…” ifadeleriyle bu gerçeği duyurmaktadır. Bu durumda, Peygamber de dâhil hiçbir insanın Allah adına hüküm koyma ve hareket etme, Onun adına dini belli bir sınıfa ait kılma ve belli bir sınıfı da bir takım ibadetlerden ve mükellefiyetlerden, mabetlerden ve ilim merkezlerinden dışlama hakkı ve yetkisi bulunmamaktadır. Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesine işte bu çerçevede bakmak lazımdır.

İslâm, hak ve adalet, sulh ve sevgi dinidir. Haksızlıkları ortadan kaldırarak zulmü önlemek ve zalimi ıslah etmek ister. Mazlumun haklarını korumak ve savunmak onun başlıca hedeflerindendir. İnsanları ve cinleri “kulluk”ta bulunmakla yükümlü tutarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü “Kulluk mükellefiyeti”, hem Allah’ın hem de insanların haklarını koruma ve yaşatma misyonunu kapsar. Hz. Peygamber (sas) de nübüvvet görevini bu hedefler doğrultusunda yaptı.

Ancak, zulüm ve zalim hiçbir zaman eksik olmadı. İslam’ın ilk günlerinden itibaren, “fıtrat Dini”ne engel olmak, Müminlere eza, cefa, baskı ve işkence uygulamak, Müslümanları fıtrî ve İslamî haklarından mahrum etmek suretiyle haksızlık yapmak isteyen kimseler her devirde mevcut oldular. Üstelik, bu haksızlık ve kötülükleri yapanlar çoğu kez Müslüman Toplum’a mensuptular. Çeşitli nedenlerle savaş meydanlarında karşı karşıya gelen, biribirinin kanını dökerek ve canına kıyarak “kulluk mükellefiyeti”ne aykırı hareket eden Müslüman milletler bulunduğu gibi, İslam veya Din adına davranarak, içtihat yaparak veyahut yorumda ve açıklamada bulunarak Mümin Toplulukların fıtrî ve İslamî bir takım haklarını ve hürriyetlerini gasbedenler de oldu. Bu sonuncular mezheplerini ve fetvalarını, içtihatlarını ve tefsirlerini hem bazı nasslara dayanarak hem de birtakım (nebevî!) haberleri “mihrab” olarak kullanarak insanlara sundular. Neticede, hadis külliyatı, “nebevî söz” veya “hadis-i nebevî” vasıflarını taşımayan bir takım haberlerin (mevzuat) istilasına uğradı. Müslümanların inanç, ibadet ve ahlakına bu haberlerle şekil ve yön verilme yoluna gidildi. Kıyamet Günü ve alametleri, fiten, kader ve kaderiyye, bazı fetihler, bölgeler milletler ve hükümdarlıklar, bir takım farz ve nafile ibadetler hakkında çok sayıda ama birçoğu birbiriyle çelişen, İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnet’e aykırı olan haberler ortaya atıldı. Bunlar Müslümanların düşünce ve yaşantısını etki altına aldı. Farz ibadetlerden olan Cuma namazı da bundan yeterince nasibini alanlardan biri oldu.

Cuma namazı, İslam’da en önemli farz namaz kabul edilmesine rağmen, günümüze gelinceye kadar İslam’ın evrenselliği gözönünde bulundurularak ve birtakım an’anevî fikirlerden arınarak, Kur’an zaviyesinden ve ilmî zihniyetle ele alınmış değildir. Cuma namazı ve farziyeti hakkında günümüze kadar yazılanların bu özelliklerden uzak olduğuna inanıyoruz. Müslümanlar arasında Cuma namazının farziyeti ve sıhhati ile ilgili tartışmalar, farklı anlayışlar ve tereddütler işte buradan gelmektedir.

Cuma namazı hakkında gerek tefsir ve hadis kitaplarında gerekse fıkıhla ilgili eserlerde geniş malumat mevcuttur. Fakat Cumanın vücup ve edasına dair şartlarda ihtilaflar mevcutsa da, muhteva ve metot itibariyle hemen hemen hepsi birbirinin aynıdır ve benzeri görüşleri paylaşmaktadır. Çünkü bu eserlerin tamamına yakını belli mezheplere mensup kimselerce kaleme alınmış ve muayyen bir mezhep zihniyeti doğrultusunda değerlendirilmiştir.

Türkiye’de, bazı topluluklar bir takım gerekçelerle, özellikle söz konusu eserlerde Cuma namazının farziyeti ve sıhhati ile ilgili olarak ortaya konulan ilkelere ve kurallara dayanarak, Cuma namazı kılmamakta, bazı topluluklar da mevcut düzen varken Türkiye’deki müslümanlara Cuma namazının farz olmadığını iddia etmekte, birtakım çevreler ise, hür ve mukim, olan her erkek mükellef müslümana Cumanın farz olduğunu söylemektedir.

İşte böyle farklı ve karşıt anlayışların varlığı Cuma namazı ile alakalı değişik vasıflarda kitapların yazılmasına ve yazdırılmasına sebep olmuştur. Çağdaş Türk Tefsircilerinden Prof.Dr. Süleyman Ateş, fıkıhçılarından Prof.Dr. Hayrettin Karaman ile Yunus V.Yavuz, Ekrem Doğanay, Hüsnü Aktaş, Recep Çetintaş ve Ahmet Yılmaz gibi araştırmacılar Cuma namazına dair özel çalışmalar yapmışlardır. Ayrıca, Doç. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın yönetiminde Sait Türetken tarafından “Hadislere Göre Kadınların Cuma Namazına İştiraki Meselesi” (A.Ü.İlahiyat Fak.,1994, basılmamış) isimli bir seminer ile Prof. İbrahim Canan’ın hazırladığı Hadis Ansiklopedisi’nde özel bir bölüm bulunmaktadır. Bunlardan Süleyman Ateş “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsir” isimli eserinde, Cuma namazı ile ilgili ayetin tefsirinde, Cuma namazı konusuna geniş yer vermektedir. Hayrettin Karaman da Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine yazdığı Cuma maddesinde konuyu etraflıca ele almıştır. İsimleri anılan son beş kişiden her birinin de Cuma namazı ile ilgili müstakil çalışmaları bulunmaktadır.

Şüphesiz her biri büyük emek mahsûlü olan bu kitapları dikkatle okudum. Ancak gördüm ki, anılan kişilerin çalışmalarının hepsi, özellikle Recep Çetintaş‘ın kitabı, gerek kaynakları gerekse dolgun ve doyurucu muhtevası, her seviyeden insana yönelik metot ve dili itibariyle önemli bir çalışmadır. Birçok bakımdan yararlandığımız bu kitabın yazarı, gelenekçiliği eleştirip karşı çıkmış olmasına rağmen, klasik kaynaklara dayanarak ilmi usûller çerçevesinde yazdığı kitabında muhteva ve uslubü bakımından geleneksel çerçevenin dışına çıkamamıştır. Neticede, malumu ilam kabilinden bilgiler vermiş, hüküm ve değerlendirmelerinde mezhep imamlarının, önceki bilginlerin görüşlerine ve açıklamalarına bağlanmak durumunda kalmıştır. Yine de, Türkçe olarak Cuma namazı hakkında yazılmış en kapsamlı eserdir.

Konumuz, Cuma Namazının mü’min kadınlara farziyeti Meselesi’dir. Dolayısıyla, Cuma namazının farziyeti ve sıhhatine dair Müslüman âlimler tarafından belirlenen öteki şartlar ve boyutlar üzerinde durmadık.

Bu sebeple, İslam alimlerinin, mezhep imamlarının ve öteki müctehid bilginlerin belirledikleri Cuma namazının farziyeti ve sıhhatine dair şartların yeniden incelenip değerlendirilmesini fıkıhçılarımıza bırakıyoruz ve onların Kur’an ve Sünnet ekseninde yeni yaklaşım ve bakışla yepyeni görüşler ortaya koyacaklarına inanıyoruz.

Bir tarihçi olarak, Cuma namazının kadınlara da farz olması meselesini ele almamız bazı kimselerce yadırganabilir. Ancak, bir ilâhiyatçı ve İslam tarihçisi olarak Cuma namazının farziyeti konusuna Kur’an ve Sünnet ekseninde, İslam tarihi perspektifi içinde bakmak ve fiilî sünnetteki durumunu bilimsel olarak ortaya koymak istediğim, İslamiyetin insanlığın tamamının dini olduğuna inandığım, Kur’an-ı Kerim’in inanç, ibadet ve ahlâk esaslarında evrensel karakter taşıdığına ve kadın-erkek arasında bu konularda ayırım yapmadığına içtenlikle iman ettiğim için Cuma namazının mümin kadınlara farziyeti meselesini incelemeyi düşündüm.

Cuma namazının tıpkı diğer namazlar gibi, “mücmel, umumi ve mutlak” olma vasıflarını haiz bir âyetle her mükellef Müslümana farz kılındığında; dolayısıyla kadınlara farz değildir şeklinde içtihatta bulunmanın veya bir iki kişinin verdiği habere dayanarak Cuma namazı mümin kadınlara farz kılınmamıştır demenin, mümin kadınları Cuma namazının edasından, nimetlerinden ve mükafaa-tından mahrum bırakmanın büyük bir yanlışlık ve zulüm olduğuna inandığım için böyle bir çalışma yaptım.

Cuma namazının kadınlara farziyeti konusu, esas itibariyle, birbuçuk milyar Müslüman Toplumu, hatta yedi milyarlık insanlık âlemini ilgilendiren bir boyuta sahiptir. Dünyadaki İslam imajına etki etmektedir. İşte, dünya Müslümanlarının hatta bütün insanlığın faydasına olduğuna içtenlikle inandığım, Yüce dinimiz İslamiyet hakkındaki yanlış imajın batıda ve doğuda silinmesine önemli katkıda bulunacağına kanaat getirdiğim, Allah’ın farz kıldığı bir ibadeti, gerekçesi ne olursa olsun insanların kaldıramayacağına samimi olarak iman ettiğim için böyle bir çalışma gerçekleştirdim. Ayrıca gerçekleri ortaya çıkarmanın ve savunmanın, yanlışları düzeltmenin ve doğruları yerleştirmenin, haksızlıkları ortadan kaldırmanın Müslüman ilim adamının vazife ve mesuliyetinden olduğunu kabul ediyorum.

Ne Cuma namazının sadece mümin erkeklere farz kılındığını kabul edenlerdenim, ne de Cuma namazı kılmayanlardanım. Türkiye’de veya başka bir ülkede, yani ister Müslümanların çoğunlukta ve hakim durumda, isterse azınlıkta ve zayıf durumda bulundukları memlekette olsun, Cuma namazının mutlaka bütün mükellef müminler tarafından kılınması gerektiğine inanıyorum.

Çeşitli iddialar ve gerekçelerle bazı müminlerin farz bir ibadetten alıkonulmalarının, bilgilenmek, bilinçlenmek ve ilahî mükafat kazanmak haklarından mahrum bırakılmalarının yanlış olduğuna,, buna cevaz verenlerin çok büyük bir sorumluluk yüklendiklerine kaniyim.

Cuma namazının diğer namazlardan farklı bir ibadet olmadığı, sadece cemaat ve hutbe özellikleriyle onlardan ayrıldığı, dolayısıyla birtakım şartları ileri sürerek Cuma namazını kılmayan mükellef müslümanların yanlış yaptıkları düşüncesindeyim.

Şer’i delilleri kişisel görüş ve yaşayışıma uyumlayarak, geleneksel fıkıh ve ibadet kültürünü tanımayarak, mezhep imamlarını ve müctehid âlimleri reddederek, belli çevrelere yaranmak, belli kesimlerde şöhret yapmak amacıyla Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesini ele almış değilim. Böyle şeyleri yapmak veya düşünmek ne inancımla ve yaşayışımla bağdaşır, ne de böyle davranmaya ihtiyacım var. Benim için önemli olan Allah’ın hoşnutluğudur.

Yoksa, tanınma, meşhur olma, müptedi, modernist, reformist ve otorite aydın ve entel sayılma, gündemde kalma gibi basit bir endişem veya art niyetim kesinlikle yoktur. Niyetim, İslam’a ve Müslümanlara hizmet ederek Rabbimin hoşnutluğunu ve mükâfatını kazanmaktır.

İslam’la alakalı bir meseleyi ele alırken değişmez ölçüm Kuran ve Sünnet’tir. Gücüm ve takatim ölçüsünde bu iki kaynağın ışığında araştırma yapmaya ve yaşamaya çalışmaktayım. İslam ahlakına uygun hareket etmek eme-lindeyim. Bunları söylememin sebebi; kendimi övmek değil, fakat etiketleme ve tekfir etme meselesinin çok geliştiği bir zamanda yukarıda sıraladığım etiketlerden biri veya birkaçı ile etiketlendirilmemin veya tekfir edilmemin büyük bir yanlışlık ve haksızlık olacağına işaret etmek içindir.

Bu çalışmam yeni bir hakikatin keşfi değil, tersine Kur’anî bir hakikatin yeniden insanlığa duyurulmasıdır. Yüzyıllardanberi ibadet, ilim ve amel mekanlarından mahrum edilen, sosyal, ekonomik, politik, kültürel ve ticaret hayatının dışına atılan, cahil ve kültürsüz, mabedsiz ve mektepsiz bırakılan bir kısım Müslümanlara, yani mümin kadınlara, ibadet konusunda yapılan bir haksızlığı kaldırmaktır. Cuma ibadeti an’anesine, bir takım ilim adamının içtihat ve fetvasına aykırı da olsa, Cuma namazının kadınlara da farz kılınan bir ibadet olduğunu ispatlamaktır.

Gerekçe şu ki, Kur’an, kadın erkek bütün insanlara gönderilen ilâhî bir kitaptır. İslam da bütün insanların dinidir. İnanç, ibadet ve ahlak esaslarında kadın erkek ayırımı yapmaz; ilahî tekliflerinde, istitaat ölçüsünde, mükellefiyet-lik halinde herkese hitabeder, sevap ve mükafaatı amellerine göre insanlara verir, hiç kimsenin amelini karşılıksız bırakmaz. Vazife ve mesuliyetin mutlaka yerine getirilmesini ister, ibadetlerin eda edilmesini emreder.

Bu bakımdan, Cuma namazı kendilerine farz kılınmamış olduğu söylenen kadınlara zulmedildiğine inanıyorum. Cuma namazının da mümin kadınların yetişmesine, kültürlü, bilgili ve bilinçli olmasına önemli katkıda bulunacağı düşüncesindeyim.

Cuma namazının kadınlara farz oluşu meselesini iki yılı aşan bir süreden beri işte bu zihniyetle araştırdım. Bu konuda kimseden etkilenmedim ve esinlenmedim, feminist de değilim. Kur’an ve Sünnet’in yanında, ulaşabildiğim kadarıyla ilgili kaynakları gözden geçirdim. Elde ettiğim malzeme ve malumatı meslektaşlarımla tartıştım. Ulaştığım sonuçlan ülkemizdeki uzman ilim adamlarının ve bazı ülkelerdeki müslüman âlimlerin bilgisine sundum. Onların görüşlerini aldım, kanaatlerini öğrendim. Sonuç çok olumlu idi. Araştırmam, çok dar bir kesimde kabul görmemesine, geleneğe aykırı bulunarak yadırganmasına rağmen, meslektaşlarım arasında ve ilim çevresinde hüsnü kabul gördü ve desteklendi. Bu vesile ile, bilgi, düşünce ve açıklamaları ile bu çalışmaya katkıda bulunan, bana destek veren ve yardımcı olan bütün hocalarıma, meslektaşlarıma ve özellikle Fakültemin değerli öğretim elemanlarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Bu çalışmayı yadırgayanlar veya reddedenler, önemli ölçüde geleneğin etkisindedirler. Alışılmamış bir şeyin söylenmesinden dolayı tepki gösterdiler, karşı çıktılar; “camiler erkeklere dar geliyor bir de kadınlar gelirse ne olur, kadınlar cuma namazına gelirse eve, çocuklara kim bakacak?” gibi gerekçeler ileri sürdüler ki bunlardan hiçbiri mümin kadınların camiye gelmesine ve kendisine farz kılınan cumayı eda etmesine engel olacak illet değildir. Dinî ve ilmî dayanaklara da sahip bulunmamaktadır.

Yapıcı, ilmî ve İslam ahlakına uygun olma özelliklerini taşıyan her türlü eleştiriye açığım ve bunun faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, cehalet, taassup, hissiyat, muhafazakarlık, husumet ve benzeri zihniyetlerle yapılan tenkitler, tekfir, tahkir, tezyif v.s. içeren ithamlar ile, İslam ahlakına uymayan, ilmî anlayıştan kaynaklanmayan tenkitlerin muhatabı ben değilim.

Son olarak, bu kitabı yayınlayan “Yeni Çizgi Yayınevi” sahiplerine, kitabın daktilo, tashih ve indeksinde emeği geçen Araştırma görevlileri Zülfikar Güngör, Hasan Kurt ve M.Mahfuz Söylemez’e teşekkürler ediyorum.

Çalışma bizden, başarı Allah’tandır.

Sabri Hizmetli
Mart, 1996, Ankara

……

SONUÇ DEĞERLENDİRME

Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesini Kur’an ve sünnet temellerinde ortaya koymaya gayret ettiğimiz bu çalışmamızda vurgulanması gereken noktalar şunlardır:

1.      Kur’an’a başvurduğumuzda gerek yaratılış gerekse tabiî hakları itibariyle kadınla erkek arasında ayırım yapılmadığını görürüz. Kadın erkek ayırımı (üstünlük ve aşağılık yönlerinden), İslam’ın insan anlayışı ile uyuşmaz. Çünkü, Kur’an mantığında, insanlar arasındaki üstünlük cinsiyet bakımından değil, takva itibariyledir. Nitekim Ahzab sûresi 35. ayetinde bu gerçek açıklanmaktadır: “Şüphe yok ki, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler mümin kadınlar, taata devamlı olan erkekler ve taata devamlı olan kadınlar, (İş ve sözlerinde) sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, Allah’tan korkan erkekler ve Allah’tan korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve Allah’ı çokça anan kadınlar, var ya Allah onların tamamına bir mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”

2.      İslam, emirlerinde ve yasaklarında umuma mücmel ve mutlak ifadelerle hitabetmiştir. Bu bakımdan inanç, ibadet ve muamelatta kadının durumunu ele alırken, mutlaka Kur’an’î zihniyete dayanmak gerekir. Yoksa önce görüşleri belirlemek ve sonra da uygun görülen ayet ve hadisleri kullanarak bir konuyu İslam adına açıklamak doğru değildir. Fakat en yaygın olan da maalesef bu yaklaşım ve çözüm tarzıdır. Yani önce bir konu hakkında karar veriliyor; mesela, kadına cuma namazı farz değildir, deniyor; sonra da bu fetva veya karar ayet ve hadislerle destekleniyor. İslam kültür ve politika tarihînde bu anlayışın îlk temsilcileri Harîciler denilen topluluk olmuştur. Önceden politik ve sosyal kararlarını almışlar, sonra da bunlara dinden elbiseler giydirmişler ‘ınılhukmü illa lillah” (Enam, 57) nassını, siyasî ve sosyal amaçlı isyanlarının mesnedi ve aleti yapmışlardır.

İslam adına, Kur’an ve Sünnet referans gösterilerek İslam tarihinde kadın hakkında verilen yanlış fetva ve kararlar da böyledir. Şüphesiz, Münzel şer’den kaynaklanmayan, müevvel dinin (şeriatın) esaslarına isnad eden fetvalar ve fikirler yanlış ve aldatıcı olabileceği gibi, doğru ve isabetli de olabilir. Oysa, Kur’an ve sahih sünnet’in ışığında, kadının dinî tekliflerdeki konumuna yaklaşılır, bu iki kaynakta kadına tanınan hak ve yetkiler, kişisel anlayışımız, ataerkil bakışımızla yorumlanıp sunulmazsa, hakiki şekliyle belirlenirse, “İslam kadınların haklarını gasp etmiştir, kadınları ikinci sınıf varlık kabul etmiştir, İslam erkeklerin dînidir” gibi yüce dinimize yönelik iftiralar ve ithamlar doğrulanmayacak; tersine asılsız olacaktır.

Gerçek şu ki, İslam, takva örtüsünde erkek kadın farklılığına (üstünlük yönünden) son vermiş, ikileme yaklaşımları da reddetmiştir. Takva elbisesi giyen kadının aynı elbiseyi giyen erkekten farksız olduğunu belirtmiş, toplumda kendine elverişli hertürlü işi yapmasına da izin vermiştir. Mümin erkeklerle mümin kadınların birbirlerinin dostları, yakınları (velileri) olduğunu bildirmiştir.

Saadet asrında kadınlar, takva elbisesini giyinerek toplumda kendilerine düşen vazifeleri tam olarak yerine getirmişlerdir. Namaz ve önemli toplantılar için Mescid’e geldikleri gibi, Resulullah’ın sohbetlerine iştirak etmişler, savaşa katılmışlar, tarım ve ticaretle de meşgul olmuşlardır. Resulullah’ın eşlerinden Hz. Hatice bu devrin en meşhur tacirlerinden biri olduğu gibi, Hz. Aişe de en büyük âlimlerinden biriydi.

3. İslam’da erkek ve kadının kulluğunu, hak ve mesuliyetini tesbit edip açıklayan Allah’tır. Çünkü erkek ve kadından her biri bireysel olarak İlahî Çağrı’nın muhatabıdır ve bizatihi yapıp yapmadıklarından sorumludur. Ataerkil bir dinî zihniyete, ruhbanlığa veya klerje’ye benzer fonksiyonları olan bir ulema topluluğuna yer yoktur. Ne erkeğin Allah’a kulluğu kadına, ne de kadının kulluğu erkeğe bağımlıdır.

Nitekim, fiilî sünnete bakıldığında açıkça görülür ki, Resulullah döneminden itibaren mümin kadınlar islam tarihi boyunca dinlerini, hak ve yetkilerini öğrenmek amacıyla erkeklerle birlikte mescitlerde bulunmuşlar, kulluk vazifelerini kaynağından öğrenmeye ve kimseye endekslemeden yerine getirmeye gayret etmişlerdir. Neticede, ehliyet ve liyakatlerine göre ailede ve cemiyette vazife ve mesuliyet yüklenmek istemişlerdir; fakat müevvel şer’(din), mübeddel şer’ engelleriyle karşılaşmışlardır.

Ve kadınların sosyal, ekonomik, politik, toplumsal ve ticarî hak ve sorumlulukları geleneğe göre, ataerkil anlayışa dayanılarak bu iki türdeki din anlayışı ile belirlenmiş; gerek kadın-erkek ilişkileri gerekse kadının dinî vazife ve mesuliyetleri, fıtrat, ilahî davet, ehliyet ve liyakât temellerinden koparılmış, ifrat ve tefrite düşülerek, kadın dabazan bir ilahe bazan da ikinci sınıf varlık sayılarak, erkekler veya tamamına yakını erkek, olan âlimler tarafından yeri belirlenmiştir. Bunda en etkili faktör ise İslamileşmiş dinî zihniyet olmuştur. İslamileşmiş sosyal ve toplumsal yapı, eğitim ve kültür de bunun için vesile yapılmıştır.

Halbuki tarihte, olumlu ve olumsuz etkileri bulunan olaylarda kadının çok önemli rol yüklendiği inkar edilmez bir realitedir. Devletlerin kuruluş ve yıkılış destanları, ünlü kişilerin, büyük devlet adamlarının, kahramanların, komutanların, sanatkarların ve bilginlerin öyküleri kadının gücünü ve katılım payını açıkça ortaya koymaktadır. Sadık Kılıç’ın ifadesiyle, “Bu, başlatılmış ve kökleşmiş statüko bir olgudur. Gerçekte bu, sadece yanlış bir iktisaptır. İlahî menşeli bir fatalizm değil, adı geçen gayr-i adil iktisaptan ortaya çıkan bir ilca, bir dayatma.”

4.      Kur’an’î vahiy insana seslenmektedir. İslam Çağrısı’nın muhatabı insandır. İnsan kavramı ise kadın ve erkek türlerini birlikte kapsamaktadır. Yani herkesin dini olan İslam’a göre kadın da insandır ve diğer insan türü ile aynı haklara sahiptir. Kur’an’ın getirdikleri ister erkek isterse kadın olsun insan içindir. Kadın da, insan olduğu için, mükellef, bir varlıktır.

5.      Kur’an ve sahih sünnet İslam’ında Allah Taala’ya kulluk ve bununla ilgili hükümlerde (iman, ibadet ve muamelat esaslarında) kadın ve erkek ayırımı yoktur; insanın iki türü arasında fark gözetilmemiştir, tersine her iki insan türü eşit tutulmuştur. Eğer bir ayırım yapılmak istenseydi, kullukla ilgili nidalarda ve hükümlerde her iki insan cinslerini birlikte kapsayan genel ifadeler kullanılmazdı ve “ey erkekler…, ey kadınlar, ey iman eden erkekler, ey iman eden kadınlar, ey oruçla mükellef olan erkekler, ey sadece kendilerine cuma namazı farz kılınan erkekler…”gibi tabirlere yer verilirdi. Oysa “ey iman edenler, ey insanlar! ifadeleri hem erkekleri hem de kadınları kapsamaktadır.

6.      İslam’ın kadına karşı sert ve aşağılayıcı bir yaklaşımda olduğu iddiası vardır. Bunun doğru olmadığı Kur’an’ın sunduğu çağrı’da; inanç, ibadet ve ahlak esaslarında açıkça görülmektedir. Ancak mümin kadına Cumanın farz olmadığı iddiası, kadınla ilgili bu iddiayı doğrulamış olmaktadır!

Bu durumda, cuma namazı ile ilgili olup “ey iman edenler…” genel çağrısı ve hitabı ile başlayan ayeti tefsir ederken ve farz kıldığı ibadetle ilgili şartları belirlerken Allah’ın yapmadığı bir ayırımı yapmak ve mümin kadınları çok önemli bir farz ibadetin dışında tutmak, onu fitne unsuru görmek ve eve kapatıp ibadet dâhil her türlü aktivitenin dışında tutmak Kur’an eksenli, Asr-ı Saadet uygulamalı İslam’a uygun bir yaklaşım olamaz.

7. Kadının konumu dünyadaki düşünce sistemlerinin tamamında önemli bir problem olageldiği gibi, İslam düşünce tarihinde de, İslam’a rağmen, sorun olma özelliğini korumuştur.

İslam’ın, kadını doğal hakları ve yaratılışı, dinî emirlere ve nehiylere muhatab oluşu itibariyle erkeğe eşit tuttuğu Ortaçağ dünyasında kadının durumu çok kötü idi. Dünyadaki düşünce yapılarında erkekten aşağı kabul ediliyordu. Bizans, Fars ve Arap düşünce sistemlerinde ikinci sınıf insandı; eşya olarak değerlendirilerek alınıp satıldığı da olurdu.

Bu dönemde Hıristiyan âlemin temsilciliğini yapan Bizans’ta ve Avrupa’da kadınlar okuma ve yazma öğrenme haklarına bile sahip değillerdi; onlardan sadece ferhunde hanımlar belli bir derecede eğitim öğretim görme hakkına sahiptiler. Hatta Orta Çağ Avrupası’nın bazı ülkelerinde kadının insan olup olmadığı tartışılmaktaydı. Her zaman cinselliği ve zayıflığı ön plana çıkarılan kadının Yahudi toplumda toplu ibadetlere iştirak etme hakkı yoktu. Evine hapsedilen, çocuk bakıcısı ve evin reisi olan kocasının hizmetçisi statüsü kendisine uygun görülen kadınların bu durumdan kurtulmak için aktif olduğu söylenemez. Hatta uzun yüzyıllar statüsünün bu şekilde belirlenmesine razı olmuş ve tepki gösterme yoluna gitmemiştir.

Bütün, bu durum ve yapısına rağmen, müslüman âlimler, kadının cinsellik gücünü kullanarak erkeği etkileyeceğini ve toplumsal yapıda etkin rol oynayabileceğini gözönünde bulundurmuşlar; dinî verileri yorumlarken kadının sosyal ve toplumsal yaşantıya katılımını en aza indirmeye çalışmışlardır.

Oysa İslam, kadına haklarının tamamını iade etmiş ve onu erkekle birlikte hayatın her safhasında etkin rol oynayan bir varlık konumuna yükseltmiştir.

8.      Kadının ikinci dereceye atılması, sadece Müslüman Milletler ve devletler tarihinde yaşanılan bir olay değildir. Tarih boyunca her, zaman ve mekanda, her dinî, idarî ve siyasî muhitte bu böyle olmuştur. Erkeklerin, dinî metinleri kendi hakimiyetleri ve çıkarları doğrultusunda anlayıp yorumlamaları, bunun en önemli sebebidir. Erkeği ön planda tutan zihniyet, kültür mirası ve tecrübe de bunda etkili olmuştur.

9.      Namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi ibadetler müminlerin tamamına farz kılınmıştır. Kişiyi ve toplumu inanç, ahlak ve amel bakımından olgunlaştırıp Rabbına yakınlaştıran, Rab ile kul münasebetlerini en iyi düzeye çıkaran, mümini Yaratıcısına kul yapan bu ibadetleri farz kılan ilahî mesajda “ey inananlar” (ya eyyuhelleziyne amenu) umumî hitabı kullanılmıştır. Çünkü Kur’an sadece erkeklerin veya yalnızca kadınların Kitabı değildir; her insanın ruhî varlığını olgunlaştıran ve ahlakını güzelleştiren, davranışlarını düzenleyen ibadetlerden belli bir insan türünü mahrum etmemiştir. Nitekim İslam’ın tebliğcisi olan Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, sözkonusu ibadetlerde tahdit, tahsis ve takyid ifade eden açıklamalar yapmamıştır; sadece bu ibadetlerin edasına mani olabilecek geçici, arızi ve istisnaî halleri zikretmiştir. Değilse ne İslam bütün beşerin dini olurdu ne de kendisi insanlığın tamamına gönderilmiş rahmet Peygamberi kabuledilirdi.

10. “Dinde zorlama yoktur…” ilahî talimatı İslam’ın temellerindendi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiç kimseyi inanma ve ibadet etme konularında zorlamamıştır. Ancak o, farz kılınan ibadetleri bildirmiş ve yapılışını göstermiştir. Gerektiğinde ibadet etmeyi teşvik ettiği olmuşsa da herhangi bir ibadeti yerine getirmeyen kimseyi cezalandırmamış veya o ibadeti yapmaya icbar etmemiştir. Değilse, ibadetler emirler, davetler gereği yapılan ibadetler olmaktan çıkar, korku ve baskı, icbar ve ceza sebepleriyle eda edilen ameller haline dönerlerdi. Yani farziyetine inanılarak, Allah’ın emri olduğu kabul edilerek, ihlasla ve hür irade ile yapılan ibadetler olmazdı. Zaten zorla yapılan veya yaptırılan ibadetten hiçbir fayda hasıl olmayacağı apaçık bir gerçektir.

İbadete icbar, ayrıca, İslam’a aykırı bir davranıştır. Böyle olmasaydı, fert ve toplum huzurunu bozan, fitneye ve günah işlemeye yönelten davranışlar için birtakım cezalar koyan bir dinde namaz kılmayan, oruç tutmayan, hacca gitmeyenler için de caydırıcı cezalar bulunurdu. Bu sebeple, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kadınları cuma namazı kılmaya icbar etmiş midir? sorusu asılsız, mantıksız ve İslam’a aykırı bir sorudur.

11.   Mümin kadını namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerle mesul tutan ilahî buyruklarla, cuma namazı ile mükellef tutan nass arasında -hitabet ve umumilik bakımlarından bir fark yoktur.

12.   İslamiyet, gerek erkek gerekse kadınla ilgili olsun, birtakım özel, arızî ve istisnaî durumları “mükellefiyetle gözönünde bulundurmuştur. Hastalık, çocukluk, delilik, yolculuk halleri bunlardandır. Bu haller istisnaî ve geçici hallerdir; insanın tabiatı ve fıtratı ile ilgili değildir.

Ancak, müevvel şeriatta, fıtrî ve tabiî bir hal olan kadınlık, bu özürler, arızî ve istisnaî hallerle birlikte ele alınmış ve değerlendirilmiş; neticede ilahî talihi sebebiyle kadın birtakım hak ve dinî vecibelerin dışında tutulmuş, cuma namazından da ıskat edilmiştir. Yani kadınlık fıtratı ve tabiatı “özürlülük” sayılmış ve mümin kadın farz bir namaz olan cumadan muaf tutulmuş, bu önemli ibadetin mükafaatından mahrum bırakılmıştır. Bu ise, Kur’an islamına Resulullah’ın Sünneti’ne uymayan bir yaklaşımdır. Oysa kadınlık ve erkeklik İslam’da ne özel ve arızî bir haldir, ne de bir ibadetin farziyeti ve adem-i farziyeti için geçerli bir sebeptir.

13.   Kur’an-ı Kerim, insanları kulluktaki konumlarınagöre değerlendirmiş (mümin, kafir, münafık, abid, adil, sadık, muhlis, muhsin, muttaki vs.) ve derecelendirmiştir. Farz İbadetleri yerine getirme, derecelenme ve değerlendirme için çok önemlidir. Ayrıca Allah’a kullukta cinsiyet ayırımı yapılmamış; erkek ve kadınların birbiriyle yarışmaları sağlanmıştır. Cuma namazının edası da Allah’a ibadetle kullukta bulunmanın yollarındandır.

14.   İlahî emirlere, nehiylere, hükümlere ve tekliflere erkekle aynı ölçüde muhatap olan kadın, ibadet hayatında da aynı mükellefiyete ve haklara sahiptir.

15.   Kur’an-ı Kerim kadın hakları ile yüklü bir kitaptır, İslamiyet kadını erkekle eşit tutmuştur, sevgili Peygamberimiz de kadınları erkeklerle eşdeğerde görmüştür; onları hiçbir konuda kulluk ve insanlık haklarından mahrum etmemiştir.

16.   Mümin kadınların Mescid’de namaz kılmalarına ve hutbe dinlemelerine, nebevî sohbete iştirak etmelerine engel olmayan Hz. Peygamber, cemaatle günlük namazları ve Cuma namazı ile bayram namazlarını eda etmelerini teşvik etmiş, onlara bu konuda her türlü kolaylığı sağlamıştır. Onlar için Mescid’de bir kapı ayırmış, namazda da kısa okumuş, namaz için ayrı saflar düzenlemiş, Mescid’den erkeklerden sonra çıkmalarını sağlamıştır.

17.   Hz. Peygamber, evli kadınlardan Mescid’de namaz kılmak isteyenlere kocalarının engel çıkarmamalarını istemiştir. “Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerine gelmekten menetmeyiniz” buyurmuştur.

18.   Cuma günü ve cuma namazı İslam’da çok önemlidir. Böyle önemli bir gün ve ibadetten mümin kadınların yararlanmaları doğal haklarındandır. Bu hakkı onlara Şari’ Teala cuma namazının edasını emreden ayetle tanımıştır. Bu kulluk hakkını onlardan almaya hiçbir beşer yetkili kılınmamıştır ama, müevvel şer’ onları bundan mahrum etmiştir.

19.   Cuma namazı müminlerin hepsine farzdır ve idare şekli ve müslümanların statüsü ne olursa olsun her ülkede kılınabilir. Özel ve geçici durumlarda bulunanlar ile özürlüler, tabii durumlarına ve sağlıklarına kavuşuncaya kadar bu mükellefiyetten muaftırlar.

Ne varki, İbn Kudame, eş-Şîrazî ve es-Serahsî gibi fakihlerin eserlerinde açıkça görüldüğü üzere, “kadınlık”, hastalık, yolculuk, kölelik, amalık gibi namaz kılmaya manî “özürler’den sayılmıştır.

20.   İbadetler Şari’ Teala tarafından Kur’an vahyi ile farz kılınmıştır. Hz. Peygamber ise bu farz ibadetleri duyurmuş ve eda ediliş şeklini göstermiştir. O, hiçbir farizayı hiçbir mümin topluluktan iskat etmemiş, hiçbir ibadeti de farz kılmamıştır.

21.   Peygamberlerin varisleri sayılan ve Allah’tan hakkıyla korkan yegane topluluk olarak tanıtılan âlimlerin de bir ibadeti farz kılma veya farz kılınan bir ibadetten belli kesimleri istisna etme gibi bir hakları yoktur; tahsir ve tahsis de buna dahildir. Kur’an ve Sünnet İslam’ında (münzel şer’) durumun böyle olmasına rağmen, müevvel şeri’de (Müslüman bilginlerin ve müçtehit fakihlerin sistemleştirdiği ve kurallaştırdığı dinî düşüncede) birtakım müminler bazı ibadetlerin edasından istisna edilmişlerdir. Kadınların cuma namazının farziyeti dışında tutulmaları bunun açık örneğini teşkil etmektedir.

22.   İlahî nasslarda ve Peygamber’in Sünnetinde cuma namazının edasından istisna edilmeyen kadınlar, başlangıçtan bugüne kadar cuma namazlarını eda etmişlerdir. Cuma namazından yasaklanmaları ve eğer eda ederlerse namazlarınn öğle namazı sayılması fetvaları ve içtihatları ise daha sonraki dönemlerde, hilafetten saltanata geçişle birlikte başlamıştır.

23.   Cuma namazının kadınlara farz olmadığını, fitne zuhuruna sebep olma ve evi, kocası ve eşi ile meşguliyet gibi gerekçelerle kararlaştırıp, sonra da bu zihniyetlerini deliller getirmek ve desteklemek için Hz. Peygambefe ait olduğu söylenen bir takım haberleri zikredenlerin, “kadının erkeklerin toplantı yerme gelmesi caiz değildir”, “kadının camiye çıkması caiz değildir, kadının cemaatle camide namaz kılması caiz değildir” kadının cuma namazı kılması caiz değildir” şeklindeki fetva ve içtihatları Kur’an İslamına, Hz. Peygamber’in Sünnetine, ashabının zihniyetine uygun düşmemekledir. Bu sözler ve dayandığı haberler illetlidir, asılsızdır, tutarsızdır, senet ve metinleri itibariyle de mutaarızdır.                .

24.   Cuma namazının kadınlara farz olmadığı teorisini ortaya atan, erkekliği bu ibadetin farziyetiriin şartlarından sayıp, kadınlık ilahî talihi sebebiyle müslümanların bir kısmını kulluk hakkından dışlayan, mükellefiyetini yapmaktan alıkoyan bilginler, fakihler, tefsirciler ve hadisciler, ilgili Kur’an ayetinin umumîlik ve mutlaklık vasıflarını, diğer ibadetleri farz kılan ayetlerden farksızlığını nazar-ı itibara alma yerine, bize öyle görünüyor ki geleneğin, ataerkil zihniyetin, erkeklik egosunun etkisiyle hareket etmişler ve cuma namazının sadece erkeklere özgü bir ibadet olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bu baskıcı, dayatmacı ve dışlayacı, Mümin kadınları ibadetten, kullukta bulunması icabeden Allah’tan uzaklaştırıcı yaklaşım İslam’a aykırıdır ve her asırda müslüman toplumun en azından yarısını oluşturan kadın müminlere de zulümdür.

25. Kur’an İslamını bir tarafa koyarak, önceden kararlaştırılan görüşlere delil gösterilmek amacıyla rivayet edilen ve bir iki kişinin sözünden öteye geçmeyen, müevvel şer’e dayanan haberler ile bunlara dayandırılmak istenilen fetvalar, cuma namazı kendilerine farz olmayan kişileri belirlerken, insan tabiatı ve fıtratı ile alakalı olan “kadınlık haliyle, delilik, hastalık, yolculuk, çocukluk gibi geçici ve özel durumları eşit tutmuşlar veya karıştırmışlardır; sonuçta yüzyıllar boyunca sürüp gelen yanlış bir zihniyete ve uygulamaya sebep olmuşlardır. Çünkü bir iki kişinin haberine dayanarak birtakım dinî teklifi birtakım müslümandan iskat etmişler, cuma namazı gibi bazı ibadetleri erkeklere has-retmişlerdir ki, sonuçta mübeddel şer”i meydana getirmişlerdir. Yani açıkça birtakım dinî emirlerde ve tekliflerde takyid, tahsir ve tahsis yapmak suretiyle tadilat gerçekleştirmişlerdir. Böyle bir işe yanaşmak veya yardımcı olmak ise, ilahî hükümleri asla değiştirilmemiş olan İslam’ın temel esaslarına beşer hükmü karıştırılmamış olduğu inancını ortadan kaldırmaktadır.

26. Arapça kelimelerde ve fiillerde erkeklik ve dişilik özellikleri bulunmasına rağmen, kadın ve erkeğin topluca zikredildiği topluluğa erkek fiil kipleriyle seslenilmektedir. Bu sebeple, Kur’an’da erkek siygasındaki hitaplar kadınları da kapsamaktadır, yalnızca erkekler kastedilmemektedir. Kur’an’ın inanç, ibadet ve muamelatla ilgili genel hükümlerinde durum tamamen böyledir. Ancak, tamamen erkeklere has olan ilahî emirler ve hitaplar bunun dışındadır.

Çalışmamızda zikrettiğimiz haberlerin ortak ifadesi kadınların Hz. Peygamber zamanında ve Raşid halifeler devrinde rahatlıkla cemaatle ibadet ettiklerini, cuma namazını kıldıklarını, nebevî sohbetlere katıldıklarını, bu hususlarda engellemelerle ve zorluklarla karşılaşmadıklarını göstermektedir. Buharînin Hz. Aişe radiyallâhü anhadan rivayet ettiği şu haber de kadınların zikredilen dönemlerde rahatça camide ibadetlerini eda ettiklerine delil teşkil etmektedir: “Eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, zamanımızdaki kadınların ihdas ettiklerine yetişmiş olsaydı, Israiloğullarının (kadınlarının?) menolundukları gibi, bunları (kadınları) Mescid’e gitmekten menederdi.’

Görünen o iki, Hz. Aişe’nin bu rivayeti sonraki devirlerde bilginlerin fetvalarına ve uygulamalarına önemli etkide bulunmuştur. Günümüze kadar olan tarihî süreçte, buna bağlı olarak kadının cami ile ilişkisi önemli ölçüde sınırlandırılmış, cemaatle ibadet hakkından mahrum edilmiş, caminin dışına atılmış, kendi haline terkedilmiştir. Bu da, mümin kadının toplumda fonksiyonlarını yerine getirmemesine, bilgisiz ve kültürsüz kalmasına, sosyal, kültürel, politik ve ticaret hayatından uzak tutulmasına yolaçmıştır. “Kadının cihadı, kocasına itaat etmektir, mükellefiyeti eviyle ve kocasıyla meşguliyettir, yeri ise evidir” diyen ve ataerkil zihniyetle kadına hak tanıyan çevreler bu durumdan faydalanmış, bu düşünceleri geçerliliğini korudukça da rahat etmişlerdir.

Halbuki İslam âleminin yüzyıllardan beri geri kalmışlığının ve perişanlığının ana sebeplerinden birisi kadının sosyal, ekonomik, politik, pedegojikve ticarî hayatın dışına atılması, bilgisiz, kültürsüz ve bilinçsiz bir yapıda tutulmasıdır. Aynı şekilde müslümanların diriliş ve uyanışı, çağdaş uygarlık ve refah düzeyine ulaşışı da önemli ölçüde kadınların evin, ailenin, kültür ve sanat hayatının, iş ve meslek kurumlarının asıl öğeleri konumuna gelmeleriyle mümkün olacaktır.

27. Cuma namazının kadına farz olmadığını, bu ibadetle mükellef olmak için erkek olmak gerektiğini iddia edenler, Kur’an’ın kadına ikinci sınıf varlık gözüyle baktığını, doğal hasta sistemini getirdiğini ileri sürenleri desteklemis ve doğrulamış olmaktadırlar. İslam’ın kadına karşı sert ve aşağılayıcı bir yaklaşım sergilediği iddiasına haklılık payı vermektedirler.

28.   İslam ülkelerindeki kadın haklarından söz edilince şu iki konuyu birbirine karıştırmamak gerekmektedir;

1.      İslam’ın kadına tanıdığı haklar,

2.      Müslüman erkeklerin ve yöneticilerin kadınlara verdikleri haklar.

Müslüman ülkelerdeki kadınların sahip oldukları haklar, birinci haklar değildir; yüzyıllardan beri Kur’an ve sünnet, top yekün müslümanlarca rafa kaldırıldığından bunların yerine müevvel şer’ konulduğundan, bu iki kaynağın kadınlara tanıdığı haklar da iptal edildi. Bunun yerine, erkeklerin vicdanına bırakılan bir hak anlayışı ortaya çıktı. Bugün müslüman kadınlara verilen haklar, İslam’ın tanıdığı haklar değil, erkeklerin onlara lütfedip verdikleri, reva gördükleri haklardır. Eğer bu konuda birtakım yanlışlıklar ve haksızlıklar varsa bunların sorumlusu İslam değil, müslüman erkeklerdir.

Dinî nassları kendi menfaatleri doğrultusunda anlama ve yorumlama anlayışında olan bilginler, açıklamalarında ve fetvalarında erkekliği ve erkek cinsini ön planda tutmuşlardır. Ataerkil bakış, gelenekçi zihniyet, müevvel şer’e bağlılık, kültür mirası da bunda etkili olmuştur.

29.   İslam Tarihinde, erkeğin mutlak hakimiyetine dayanan aile yapısı ve “an’ane dini’nde, müevvel din anlayışında mümin erkeklere birtakım özel haklar ve yetkiler tanınırken, mümin kadınlar İslam’ın kendilerine tanıdığı birtakım hak ve hürriyetten mahrum edilmiştir ve hala bu zihniyet yaşamaktadır. Ancak bunun, İslam’ın evrenselliği, erkek ve kadın cinslerine âdil bakışı ile bağdaştırılması mümkün değildir. “Kadın kadındır. Eksik etektir. Dini ve aklı noksandır. Evine, çocuklarına ve erkeğine hizmet etmekle meşguldür, mükelleftir. Camide, Cuma’da ne işi var, otursun oturduğu yerde…”, cami sadece erkeklerin toplandığı, topluca ibadet ettiği yerdir, kadın oraya çıkamaz, çıkarsa fitneye yolaçar… söylemini ortaya atan ve savunan zihniyet İslam’ın, “Hakkın gelişiyle mutlaka yok olacağını” bildirdiği “batıl zihniyet’dir.

30.   Zikredilen haberlere dayanarak ve İslam’ın evrenselliğini göz önünde bulundurarak, Kur’an’ın kullukla alakalı hükümlerine, inanç, ibadet ve ahlakla ilgili emirlerine bakarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Erkeklere farz kılınan ibadetler aynı zamanda kadınlara da farz kılınmıştır; bu konuda bir ayırım yapılmamıştır. Dolayısıyla erkeklere farz kılınan cuma namazı kadınlara da fazdır; bunun için ayrıca delil ve kaynak aramaya gerek yoktur, tersini savunmak ise tutarsızlık ve asılsızlıktır.

31.   Cuma namazının mümin kadınlara farz olmadığı teorisi, esas itibariyle, bir takım zayıf ahad veya mürsel haberlere, müevvel şeriata ve ataerkil din ve cemiyet zihniyetine dayanmaktadır. Bu konuda hiçbir sahih, meşhur ve mütevatir hadis yoktur.

32.   İslam dini ve onun tebliğcisi, uygulayıcısı olan Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) mümin kadınları Cuma namazı kılmaktan ve Mescid’de cemaatle ibadet etmekten yasaklamamıştır. Mümin kadınların Cuma namazı kılmasına ve camiye gelmesine karşı çıkanlar bazı din bilginleridir. Ancak, günümüzde bu anlayış gerçekten dini asıl kaynaklarına dayanarak bilenler arasında kabul görmemektedir. Türkiye’de ve Mısır’daki ulemaya konumuzla ilgili görüş sorduğumuzda aldığımız cevaplar açıkça bunu ifade etmiştir.

33.   Bu durumda, cuma vakti geldiğinde mümin kadınlar da camilere gelmeliler ve cemaatle bu dinî farizayı ede etmelidirler. Değilse, cuma kılmayan erkekler gibi dinî yükümlülüklerini yerine getirmemiş olurlar, onların duçar oldukları durumlara duçar olurlar. İslam’da kadının cuma kılmasına engel olan bir nass yoktur. Fakat müevvel şeriatta güzel ve genç kadınların camiye gelmeleri yasaklanmış, sadece yaşlı gösterişsiz ve çirkin(!) kadınların gelmelerine cevaz verilmiştir. Bu ise çarpık bir zihniyettir, Kur’an İslam’ına uygun görünmemektedir.

34.   Mümin kadınlar cuma kılmak için camiye gelmelidirler. Temiz ve güzel elbiseler giyinen, gusul abdestini alan ve takva libasına bürünen mümin kadınlar camilerde kendilerine ayrılan bölümlerde yerlerini almalıdırlar; fitneye sebep olabilecek hal ve hareketlerden kaçınarak namazlarını eda etmelidirler: Mümin erkekler de takva libasını giyerek camiye gelmeliler; fitneye sebep olabilecek davranışlardan sakınarak dinî vazifelerini yerine getirmelidirler.

Çünkü cuma namaz\ mürmn erkek\ere ne kadar farz ise mümin kadınlara da o kadar farzdır İstisnai haller harici cemaatte namaz kılmak erkek için mükâfatı fazla bir amel ise kadın müminler için de mükâfatı çok bir ameldir.

Zaten mümin kadınlar bütün engellemelere ve kendilerini caminin dışında tutan zihniyete rağmen, tarih boyunca camiyi terk etmemişlerdir. Malezya, Endonezya, Türkmenistan, Tunus, Suudî Arabistan, Filistin, Türkiye gibi müslüman ülkeler başta olmak üzere yaşadıkları ülkelerde cuma namazına imkanları ölçüsünde gelmişler ve eda etmişlerdir. Ancak kendilerine cumanın farz olmadığı fetvası verildiğinden, evlerinde kalarak öğle namazını kılmaları telkin edildiğinden, kılacakları cumanın da öğle namazı kabul edileceği söylendiğinden bu konuda fazla ısrarlı olmamışlar, büyük çoğunlukla öğle namazını kılmakla yetinmişlerdir.

Halbuki cuma namazının kadınlara farz olmadığı tezini savunanlar, Cabir ve Tarik’ın haberlerini zikretmekteler fakat daha ziyade mevcut sosyal şartları esas almaktalar, fitneye sebep olma, ev, eş ve çocukla meşguliyet, kocaya hizmet gibi şeyleri sebep göstermektedirler. Bu, onların gerçeği gizledikleri veya görmezlikten geldiklerinden değil, mevcut şartların gereği böyle düşündüklerinden ileri gelmektedir. Cuma ile ilgili diğer şartlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

35. Mümin kadınlar, kendilerine farz olan cuma namazını kıldıklarında, tıpkı mümin erkekler gibi, cuma namazı sevabı alırlar, öğle namazı sevabı değil.

36.   Kadınların dünkü ve bugünkü statüsüne ve müslüman dünyanın ortaya koyduğu manzaraya bakarak, mümin kadına cuma namazının farziyetine dair adil bir hükme erişmek gerçekten çok zor. Her şeyden önce müslüman topluluklar yüz yıllar boyunca bilgin otoriteli, çeviri kaynaklı ve yorumcu nitelikli bir din anlayışına sahip oldular. Geleneğe dayanan bir islâm düşüncesi, inanç yapısı, ibadet ve ahlak telakkisi teşekkül etti. Camide, minber ve mihrapta, medreselerde, tekke, zaviyeler, imam hatip mektepleri ve kurslarda devamlı olarak müslüman zihinlere cuma namazının sadece mukim ve hür erkeklere farz olduğu, öğretildi. Erkekliğin cumanın farziyetinin ilk şartını oluşturduğu telkin edildi. İşte böyle köklü bir geleneğe sahip olmak, yanlış da olsa yüzyıllardan beri süre gelen bir uygulamayı değiştirmek ve mümin kadına da cumanın farz olduğuna insanları inandırmak gerçekten zor bir iştir. Ancak biz zoru başarmanın, ataerkil din anlayışındaki müminlere cuma namazı hakkında doğru bilgiler vermenin de ilim adamlarının bir sorumluluğu olduğu inancındayız. Tarihî din anlayışımız ve yaşayışımıza dayanarak hüküm vermenin sağlıklı bir yol olmadığı düşüncesindeyiz. Tarihî din anlayışımızın, ataerkil yaşantımızın değiştirilemez ve kaçınılmaz olduğuna inanmanın da yanlış olduğunu savunuyoruz.

37.   Tarihçi olarak belirtmek isterim ki, dinler tarihinde, bir dinin peygamberi tebliğ vazifesini tamamlayıp öldükten sonra, dinî meselelerle alakalı değişik açıklamalar, zamanla bölünmelere ve ayrılığa kadar götüren yorumlar yapılmıştır. Neticede farklı dinî telakki, mezhep ve meşrep ihtilafları ortaya çıkmış, müminler toplumu da, din anlayışı farklılığına göre zümrelere ayrılmıştır.

Müslümanlar da dinler tarihindeki bu geleneği ve genel kuralı genelde sürdürmüşlerdir. Ataerkil ve yorumcul temellerine dayanan bir din anlayışı ve yaşantısını benimsemişlerdir. İslam’ın evrensel vasıflarını ve özgün ilkelerini birçok konuda dışlamışlardır. Neticede bir kısım müslümanlar da hem İslam’a hem de bazı ibadetlerine yabancılaşmışlardır. Birçok gerçeği dışlamışlardır. Din anlayışları yanlış biçimlenmiş ve yaşanmıştır.

38.   Kur’an’ı Kerim’in ibadetlerle ilgili hükümleri gerek ilâhî vahyin nazil olduğu dönemdeki tarihî bilgiler gerekse birtakım beşerî amillere dayanarak açıklanamaz. Bu bakımdan, fitne zuhuruna sebep olmak, eşine ve çocuklarına hizmet etmek sosyal ve ekonomik gerekçelerle, cumanın kadına farz olmadığı hükmüne varılamaz.

39.   Cuma namazının kadına farz olmadığı hükmü, ataerkil din anlayışı ve ön yargılara dayanmaktadır. Dolayısıyla mümin erkekler ve kadınlar, yapılan telkinlere ve verilen fetvalara bakarak, cumanın kadına farz olmadığını savunmuşlardır. “Oysa inanç ibadet ve ahlak alanlarında tarihî sapma açısının büyümesi sonunda yerleşen sapmalarla gerçek İslam’ın temel kaynağı herhangi bir tahrif, tebdil ve tağyire maruz kalmadan inzal buyrulduğu şekilde durmaktadır.” Dolayısıyla “Kadınları koruyoruz ve yüklerini azaltıyoruz.”diyerek cuma ibadetiyle ilgili hükmü alt üst etmeye ve farziyetini kadınlardan kaldırmaya kimsenin yetkisi ve hakkı yoktur. İslam dini mümin kadınları ne cuma namazından ne de bir başka ibadetten menetmemiştir.

40.   İslam’da kadın, ne ikinci sınıf bir varlık ve şehvet, süs ve eğlence aracıdır ne de evine kapatılarak bir takım doğal haklarından, dinî vecibelerinden mahrum edilen erkeğin hizmetçisi yapılan bir varlıktır.

41.   Cuma namazının hükmü her bakımdan diğer namazların hükmü gibidir. Onlardan ayrıldığı yer sadece hutbedir. Bu namaz hakkında fıkıhçıların ve hadisçilerin zikrettikleri şartların hepsi, üzerinde delil bulunmayan şeylerdir.

42.   Kur’an-ı Kerim, her ne hususta olursa olsun, hiçbir dönemde kızlara ve kadınların zulmedilmelerine müsade etmez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem devrenin temel kaynağı olan Kur’an bunu açıkça ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber de yaşının herbir döneminde ve yaşantısının herbir alanında kadının zulüm görmesini engelleyici tedbirler almıştır. Ne var ki, O’nun bu gayretleri ve açıklamaları yeterince anlaşılıp değerlendirilmemiştir. Mesela, Hz. Peygamber’in ibadet etmek isteyen kadınların Mescid’e gelmelerine engel olunmamasını emretmesine rağmen, bazı eşler hanımlarının cemaatle ibadet etmesine ya izin vermemişler ya da zorluk çıkarmışlardır.

Aynı şekilde, Resulullah’ın, cemaatle Mescid’de ibadet etmeye devam ettiği için eşi ile geçimsizliğe düşen bir hanıma, aile yuvasının yıkılmasını ve eşlerarası ilişkilerin tamamen bozulmasını önlemek üzere,“… namazını evinde kıl, bu daha hayırlıdır…”buyurması bazı çevrelerce “kadının mescidi evidir, ibadetini evinde etmelidir…” şeklinde anlaşılmış ve kullanılmıştır.

43.   Birtakım insanlar, yaratılış, inanç ve ibadet hakları v.s. itibariyle kadınla erkeği eşit tutan, ana, baba ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay, kadınlara da bir pay ayıran, kadına kişilik kazandıran İslam’ın getirdiklerinden hoşnut olmayanlar görülmüş ve bunlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden fetvalar istemişlerdir. Yüce Allah’ın bu konudaki buyruğu şöyledir: “Senden kadınlar hakkında fetva vermeni istiyorlar. Deki onlar hakkındaki fetvayı Allah size açıklıyor. Kitap’ta, kendileri için yazılmışı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında okunan ayetler (bunlardandır). İyilikten ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.” (Nisa, 127).

44.   Bazı kavram, anlam, açıklama ve yorum hataları ferdî olmaktan çıkmakta, sosyal ve toplumsal yanlışlıklara dönüşmektedir ki, cezasını hem hataları yapanlar hem de onlara uyanlar dünyada çekmektedirler.

Kaynak:

Prof.Dr. Sabri HİZMETLİ, CUMA NAMAZI KADINLARA DA FARZDIR, Ankara – 1996

YORUM:

Bu yazıyla anlaşılan Cuma namazı siyasi, içtimâî ve devlet olmanın getirdiği hükümler ile topluma farz olan namazdır.

Cuma namazının kadına farz olması konusunda ihtilaf yokken ile uygulamanın farz olup olmadığı hakkında oluşan sorunlar kafaları karıştırmaktadır. Eşitlik ilkesinin getirdiği uyum şartlarında erkeğin hâkimiyet problemi yaşamasında “menfaat” ve “zarar” prensibindeki orantının farz olabilecek ibadetleri düşürmeye kadar götürmesi  “sosyal hayatın” mecburi doğurduğu çekincelerdir diyebiliriz.  Bu çekinceler belki modern toplumda kadının Cuma namazı sorunu çözülebilmesi kolaylaştırırken, cahilliğin arttığı devrede ters istikamette yönelim alam içtimâi nizamın gerekçesi olarak görülmektedir.

Kadının yurdumuzda Cuma namazı kılma sorunu yoktur. Ancak giydiği ve giyinişi hakkında hala oturmamış kriterleri vardır ve özgür değildir. Bir kısmı özgürlüğü açılmak ve saçılmakta sonsuzluğunu iddia ederken, diğer bir kesim inancımdan “benim giyim anlayışım” bu şekilde gerektiriyor daha da fazla kapanmam gerekir diyerek, erkeklerin gösteremediği cesaretle sırlanmaya çalıştığı bir giyim tarzı sorun oluşturmaktadır. Bu durumun bize işaret ettiği nokta şartların sorunlarıyla birbirinin tetikleyici olmasıdır.

İmkânların yani refah seviyesinin artmadığı bir toplumda özgürlükler sınırlı kalacaktır. Hayatında sorun yaşayan geleceğine güvenle bakamayan bir toplumda erkek ve kadına farz olan bir ibadetin ifasının olmayacağı Cuma namazı meselesinden çok iyi anlaşılmaktadır. Bazı dönemlerdeki erkek ve kadın ilişkilerindeki gevşeme veya gerilme sadece sosyal nizamın getirisidir. İnsanların Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerindeki durumu kul ilişkileri bazında aramak yanlış durum gibi gözükebilir. Bu nedenle içtimâî kontrol mekanizmasını çalıştıramayan milletler ve devletlerin dini sığınma ve sorun giderme yeri olarak kullanmalarındaki gibi yanlışlara düşmesi tabii durumlardandır. Çünkü din ve inanç insanı kontrol eden en güçlü fıtrî kuvvetlerdendir.  Ancak her şeyi dine mal ederek sonuç çıkarmak ise, yetersizliğin sonucudur.

Sonuç olarak; Cuma namazı istişare, dayanışma ve toplum olmanın gereği bir namazdır. Kadın ve erkek arasındaki sosyal dengeyi sağlamak ve hakların paylaşımında mağdur olmamak için devletin eğitimdeki bütün engelleri kaldırması ve her türlü desteği sağlaması gerekmektedir. Yoksa Cuma Namazı için camiye gelip iki rekât namaz kılmak ile ne erkek ne de kadın asıl ulaşılması gereken hakikate ve umrana ulaşabilir.  Osmanlıda Cuma namazı için hatipler vardı. O gün için özel hazırlanır, toplumu irşad için gayret ederlerdi. Şimdi ise resmiyeti kalmış ve içi boşaltılmış bir namaz durumundadır. Onun için kadın kardeşlerimiz üzülmesinler, erkekler sadece camiye gidiyorlar ve geliyorlar. Kadınlar evde kalmalarıyla fazla bir zarar ve ziyan içinde değiller.

İsmail Hakkı

MAHMUD-U ŞEBÜSTERÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azizin SAADETNÂME’sindeki HİKÂYELER.


1- Cüneyd’e eblehin biri, “Hakk’ın varlığına delilin nedir?” diye itiraz etti. Pîr, âlem-i ervahtan bahsetti, ve

Sabahın lambaya ihtiyacı yok” dedi.

Sabahın lambaya ihtiyacı yoktur, (o) yanan lambada hakir bir nur vardır   Bütün alem, güneş nurunun aydınlığıdır, (o halde) bu küçük lambanın ne mecali var? Güneş, kapıdan ve duvardan (sızıp) parlar, (o ışıkla aydınlanan) zerreye mumun parlaklığından ne fayda var?

“Elest” hitabında “Belâ” cevabıyla bel bağlayan (divan duran) zerre idi. Zerre, güneşin nurundan ötürü parlak, hem de ona doğru koşandır. Güneşin ipi cana bağlanıncaya kadar bir vakit talepten geri durmadı.

Havayı ayak dibine koymak için, o yüzden felek gibi havada durur. Bu köşede onun başını ayak yapınca, güneş ile onun kemerine el uzattı. Bu halde beğenilmiş, baştan ayağa bütünü görünmüş olana dek, O yüzün teni ve o yüz görmüştür.

Olacaklar olmuş ve görülecekler görülmüştür.

 O kendi istediğine ulaştı, kör de göremeyen kişidir.

2- Bir hüdhüd kötü talihinden baykuş harabesine düşmüş. Süleyman’dan bir vaid duymuştu, sonunda şiddetli azaba düştü. Baykuşlar geceleyin hiç uyumuyorlar, daima etrafta geziyorlardı. (Bütün gece dinlendikten sonra hüdhüd) seher yeli esince, o harabe yuvadan uçtu. Baykuş sürüsü peşine düştü, sonunda onu tuttular ve iyice hırpaladılar.

“Sen gecenin aydınlığında uyudun, (şimdi) karanlık gündüzde yola düşüyorsun.” Hüdhüd dedi ki:

“Bu aksine oldu, aydınlık ne zaman tersine (karanlık) oldu?” Her şey güneşin nuru ile ortaya çıkar, karanlık gözünüzün zayıflığından ötürü nurdur. Nuru zayıf olan bir göz, yarasa gibi gündüz kör olur. Ancak o parlama bana göz olur. Güneşin parlaması âlemi aydın eder.    Ben güneşin cemalini ıyan görüyorum, beyana hiç ihtiyacım yok. Bütün baykuşlar birlikte kızdılar, köpürdüler. Her biri boş bir söz söyledi. Keskin gözlü hüdhüd çaresiz kaldı. Gönül zevkiyle “beni öldürün”dedi. Benim zevkim vefatımdadır, benim ölümüm bütünüyle benim hayatımdır. Ten evi harap olursa can zerresi güneşte olur. Nur altı yönden artınca zerrenin karanlığı görünmez.

3- Bir âşık, telaşlı gönülden ötürü, Hakk Taâlâ’yı uykuda gördü. O dertli (âşık, Hakk’ın) eteğini tutu (ve dedi ki:)

“Senden gayrı (tutacak) elim yok.”

Bu güzel rüyadan uyanınca derviş, kendi eteğinin sıkıca tuttuğunu gördü.

(Ey talib) kendi eteğini elden bırakma, başını boş şeylerin ufuklarının önüne koyma. Canının matlubu önündedir, (Yalnız) ona bak, ondan gayrisini düşünme. Fikrini uzağına attığın için, gayrıyla dost olamıyorsun.

Bu beyit Senaî’nin Hadikakatü’l-Hakika’sındaki şu beyite benzer:

Vah ki bu gizli (sır)dan dışarı çıktığında / Kaç kere “vah bize” demen gerek. “Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”

4- Yapıcı, kardan bir çömlek yaptı, suyla doldurdu ve suya koydu. Kardan çömlek birden bire sıcaklık ve ısıdan su oldu, suya döndü.

Meselde bütün âlem nedir:

Yokluk denizinin içinde bir yokluk. Her şeyin önünde ardında yokluk bulunur, onun yokluğu ve varlığı birliktedir.

5- Milleti ve dini ihya eden Şeyh’in (İbnü’l Arabî) sözü, benim bu gönlümü teskin etmediği için.    Gerçekten o sözü bütünüyle güzel gördüm. Ancak bir tür karışıklığa sahipti. Bu halin sırrını üstadımdan sordum, o da cevap verdi.

“Şeyhin gayreti, nazar (ile) gördüğü şeyleri yazmaya yönelikti. (Ancak) kalemi kademine yetişemeyince, tahrir ayağı bu sebepten titredi. Bu (sorun) ondan (gelen) bir fitne ve kin (kine) değildi. Aynada (görünen) çirkin bir zenci idi.”  

Benim şeyhim ve üstadım Eminüddin, gerçekten sana böyle (güzel) cevaplar verirdi. Ben onun gibi başka üstad görmedim. Övgüler onun pak ruhu üzerine olsun.

6- Bir gün aptal cahilin biri Hâce Muhammed Kucucân’ın önüne gitti. Dedi ki:

“Ey Hoca! Ne varsa benim. Sözümü doğru dinle ve kabul et.” Hâce dedi ki:

“Güneş aydınlığına ağızlardan şahitlik istemiyor.   Güneşi nurunun kendisi kendine şahittir. Sen de dinle; kim verilmişi (kendi malını hediye diye) almıştır.”

O büyük (şahsın) dereceleri yüksek olsun, (böyle) latif, aydın, yeterli cevap verdi. Onun bütün sözleri bu tarzdadır, inci saçan güneş ve ay gibidir. Gerçekten Kucucân’ın toprağı bütünüyle gönlün ve ruhun madenidir. Tevhid eri, parlak güneş parçası olsa da “ben” demez.  Tevhid ehlinin sözü olmaz, çünkü söz ‘ben’ nişanı olmadan olmaz. Ben ve O (demek) ayn-ı şirk ve takliddir, tevhid ehline nasıl münasip olur. Nur ve zulmet bir araya gelmez. Şiddetli rüzgâr mumu söndürür.

Tevhid yolu (anlatılacak değil) gidilecek bir yoldur. Denizin dibi bahsedilecek yer midir?

Rıza, tevekkül ve tecrid olmadan nasıl tevhid davası edilebilir?  

Vahdet sözü o zaman amiyane sözlerden olur, o (sözler) de ancak rezillikten çıkar.

7- Bir kişi Şiblî’ye (bir şey) sormuş, çünkü onu ilim ve görüş ehli görmüş.

“Arif kimdir?” diye Arapça lafızla (sormuş. Cevaben o da)

“Şimdi burada olandır” dedi ve gitti.

Yol erine durma yeri nedir? Her nefesinde ölünecek bir doğum vardır. Bu hayata rehin olmayan can, her zaman yeniden ölü ve diri olur. Kendi diriliğinde olan kişi ölmedi, zorlama olmadan can (çıkıp) Hakk’a yol almadı.

8- Baba Hasan bir cahili vefat hastalığında sekerâta düşmüş gördü.    Bîçareye (şunu) dedi:

“Can ilk defa gidicidir, o yüzden (böyle) müteessir olmuştur.” Can, canana gider ki kurtulsun, yoksa can da cana (nasıl) genişlik versin. Her kim bir nefes yâre mahrem olmuş olsa (onun) canı bir nefeste yüz kere çıkar. Akıllar O’nu idrak edemedikleri halde nasıl ittihad ve hululden bahseder.  İttihad ve hululü bizzat, (sadece) Hakk’a ve mahlûka has olmaksızın her yerde mümteni bil. Çünkü, onlardan biri eğer olmazsa (yani ittihad ve hulul olursa), varlık ve yokluktan biri olmaz. Eğer (bunlar) baki olursa ittihad nerdedir? Çünkü her ikisi henüz kendi yerindedir. Hak ve batıl birbirine karışmaz; gölge güneşten kaçar. Suda güneşi sureti görünüyor, ancak o başkadır, bu başka.

9- Zal’ın evinin iğne deliği gibi dar bir penceresi vardı. Güneşin aydınlığı ince bir ip gibi (o delikten) karanlık evine girerdi.    Miskin Zal o ışını görünce ip zannetti yanına koştu. İpi yumak edinceye kadar, âfedeki görüş boş laftan başka nedir. [?] (O) ışın pencereyle beraber olduğu için, güneş kursunun pınarını müdrik idi. (Işığın) ucuna kadar gitti, sonra bir çığlık attı:

 “Güneş evimizin içinde.” Bir arif sana dedi ki:

Ey Zât’tan uzak olan! Sen neredesin O nerede?

Heyhat.   Bütün bu zeminin yüz misli olan güneşin kursu, böyle bir köşeye (eve) nasıl girer. Mülk ocağı (külhan) ve Melekût gülşeni, Nâsût köşesi ve Lâhût tahtırevanı. Dönen törpü çarkı kendin oluyorsun, ondan ipucunu kendin kaybediyorsun. Bu ipin ucunu çözdüğün zaman, işi kendi üzerine uzatırsın.

10- Bir eblehe bir tavlacı ne dedi?

“Beni tavlaya irşad et.”

“Ben onun üzerinde (fazla) çaba sarfetmedim” dedi (ebleh).

“Ancak, üstünlükle satranç bilirim.”

“Seni bildim, sen hiç bilme” dedi.

“Ne bu yola girmişsin ne de ona.” Senin bilmemişliğin bir keredir.

11- Hüccetül-İslam’dan naklediyorum:

“Bu günlerde ortaya çıktı: Yaramaz kimselerden, ne usul ne de füru’ ilminden haberi olmayan habis bir güruh Huda’nın Zât-ı Celîl’inin sıfatlarından her yerde ileri geri konuşuyorlar. Sonra Hallâc ve Bâyezid’den başı sonu belirsiz söz naklediyorlar.  Çiftçilikten (çalışmaktan) şeytandan kaçar gibi kaçarlar, bu söyleşme içinde pençeleşirler. Onlardan birini öldürmek, benim mezhebime göre, on kişiyi diriltmekten iyidir.”

 Sonra İmam Gazalî, din zayıflığı ve kötü hallilikten ötürü üzüntüsünden haykırır. Dedi:

Haydi, dininize sahip çıkın, o (fitneyi) gidermek için hemen koşun. Bu söz yayılmadan önce (bunu yapın), sonra dinin bakiyesi kalmaz. Bu soysuz kavmi defedin, yoksa aziz dini zelil edersiniz. O büyüğün naklinden (bize) ulaşan şey bu asırda bütünüyle aşikâr oldu. Cahilin biri hile için bir iki fasıl ezberlemiş; (bunu başkalarını) aldatma ve bağ için yapmış. Hikmet meselelerinden füruatı ve hikmet risalelerinden (bazı şeyler) okumuş O (okuduklarıyla) zahmetle hakîm olmuş, küfür ve din yolunda iki parça olmuş. Onu yeri “müzebzebîn” güruhundadır, “ne onlara” onun şanıdır. Onun şekli hünsa; ne erkek ne kadındır. Sert yüzlü çaylak gibi muhannes. Tavuk, küçük çocuğun avıdır, yani onun hilesi cahiller sürüsünedir. Sonunda şöhret ve bidat için hikmete kanaat etmez. Bazen tevhidden bir şeyler ele geçirse de hayret ve öfke ile yapar. Bütün kelam ve nasları terk etmiş, ömrü boyunca Füsûs’u bilmeksizin/bilinceye kadar. Ehl-i Sünnet’ten şeytan(dan kaçar) gibi kaçar, daima şeytanla arkadaş olur.   Sonunda yılan zehriyle iki lokma yer. Cahilin dini sırf benlik getirir. Her seferinde şiddet göstererek ağız yapar, kimi zamanda ses çıkarır. Beyitmiş gibi söylenmiş saçmalıkları yine “seslerin en çirkini” ile okur.. Onun manası nedir dediğin zaman (verdiği cevaba) dudak ve bıyığı üzere ağlamak lazım. “Arada yalpalayıp duranlar (müzebzebin) ne bunlara ne de onlara (bağlanırlar). Allah’ın şaşırttığı kimseye bir yol bulamazsın.”  Hepsi cahil avamın beğenmesi, onu imandan soymuş.    İnsanların avamıyla sohbet âfeti, Hannas’ın âfetinden fenadır, bil.

12- Telbîs istikametinde ilk şüphe, İblis’in yolunda akıldan ortaya çıktı. Kazaya itiraz etti önceden, kendi taatının sonunu kendi bilmedi.

“Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın” inkar illeti ile (kendini) ma’lul etti. İman hakikatlerine karşı aklın gözü, renklere karşı doğuştan körün gözü gibidir. Anlayış (hıred) akıl nuruyla görücüdür. İlki göz gibidir, ikincisi ise güneş ışığı gibi.    Akıl nakil ile nedir, gayet nur, nûr âyetinden murat bu ikisinden geldi. Nakil anne, akıl baba gibidir. Hak din o (ikisinin) arasından açığa çıkmıştır. Kendi uyanık olan kişinin nezdindedir, akılların ötesi(ndeki) tavırlardır. Anlayış (hıred) nuru ve parlaklığı nakilden buldu. Akıl nakilsiz nedir? Batıl ve yalan.

13- Nasır Hüsrev de bu kavimdendir. O, eski bidati yenilemiştir.    Aslen felsefeci ve tıynet olarak râfızîdir. Bu iki (zümre)den uzak dur, (bunlar) din   düşmanlarıdır. İlim, hikmet ve tevhidden hâlî, taklid üzre mahza kâfir olmuş. Onun cehaletini (yalnız) fazıllar bilseler de küfür ve fışkını bütün dünya bilir. Bütün ilimler, faziletler ve hünerlerin her türünden (nasipsizdir, yalnız) şairlik hariç, o ayrı bulunur.

Şiirin kendisi nedir ki onunla övünürler ya da böbürlenirler.

Şiir, (büyük) adamların âleminde çocuk oyunu olarak bilinmektedir. Benim için -açıktır ki- bu şiir, beni gökten yeryüzüne getiren bir bahanedir. Doğduğumuz (vakit ne) kötü talih(miş), ki bu zamana düştük. Din ilmini onunla meşhur edeyim diye yüz tekellüf ve güçlükle şiir söylerim. Bütün olarak Nâsır’ın fitnesi bütün cihanda zahir oldu.   Zulmet ve küfrü tamamıyla topladı, ona Rûşenî-nâme adını verdi. Cansıza fiil atfediyor, ateşperest sözünü Hudâ kelamı yapıyor. Onun sözü çok daha hatalıdır. “Yaldızlı sözler” o tarzdadır. Onun fesahati o yoldan gider (şatafatlı sözler söyler), sonunda cahil ona aldanır. Badem helvasına zehir katmış, kendi idrarını elvan şerbeti diye satmış.    Usul çizgisi hasıl olmadığı için makul olmayan sözlere inanır. (Halbuki) söyleyeni Ebû Ali (İbn Sina) bile olsa hiç(bir söz) batılı doğru yapamaz. Yine, Aristo’nun söylemiş olduğu batıl ne zaman hak oldu?

Ebû Ali de söylese hak haktır, bir veli de söylese batıl batıldır.

14- Şeyhülislam’ın  işaret ettiği gibi; (o) bu sırrı şöyle açıkladı: İyi iyidir, kötü kötüdür, ancak sen iyinin iyiliğine, kötünün kötülüğüne bak. Mutlak kötülük veya kendi kesîrü ‘ş-şer yoktur ve olmaz. Sen hepsini iyi kabul et. “Bir çarpıklık görecek misin”  (âyetini) okuyorsun (da idrak etmiyorsun). Toplan, nedir bu perişanlık? Hayır ve şer; biri varlıktan diğeri yokluktandır. Bu söz, kalemî (tedrise dayalı) değildir, kademî (keşfe dayalı) dır.

15- Baba Ferec  dedi ki: “Kötülük yoktur ve senin kötü gördüğün şey (aslında) iyidir.” Ahmağın biri cânî katil bir kafiri gördü, (sonra) onun hayrı hakkında Pîr’e soru sordu. (Baba Ferec şöyle) dedi:

“Onda (öyle) iki hayır gizlidir ki nebî ve veli o (hayırlara) sahip değildir.”

“Onu öldüren din yolunda gazidir (sevaba girer), yine onun öldürdüğü seçkin bir şehiddir.” (Onun) pak nazarı işte böyle görür. Nazenin (kişi) her şeyi nazenin görür.   Dervişler işte böyle görür. Onların sohbetinden (uzak kalana) yazıklar olsun. (İnsanların) iyiliğini istemek, (onlar hakkında) kötü düşünmekle olmaz. Ayıp aramak dervişliğe aykırıdır.

Ey aziz! Hakimden kötülük gelmez. Onun yaptığı her şey öyle (iyi, hikmetli) gerek. Çok hayırdansa az şer iyidir. Sen, tedbirde çok hayır var (diye) bil.

16- Duymuşsundur, Hâce Sâ’inüddin  (şöyle) dedi:

“Dinde rehber olan (bir) kişi (vardı): O, kendi kendine din yolunda gidiyor (kimseye karışmıyor) ve halka (mutlak) irade(nin tecellisi cihetin)den bakıyordu. (Hâce), güzel ve yeterince açık bir söz söyledi. Allah onun temiz sırrını takdis etsin. Hakk Taâlâ bu iki paydan sana ve bana, ilim ve ihsan/adalet vere.

17- Hâce Abdurrahîm Tebrîzî, ne güzel demiş eğer çekişmezsen. Dedi ki:

“Kur’an’ın lafzı ve insanın sureti, meselde iki eş gibidirler. Onun (Kur’an’ın) manası ve bunun (insanın) ruhu gizli olduğundan, (bu bakımdan) yine çifttirler.   Her ikisinde hakikatin kendisi sır (gizli) olduğundan birdirler, “fark gözetmeyiz”  geldi yine. Akıl, can, his ve o (beden?), bu dört şey ile insan bir duvardan farklı oldu. Bu dört şeyin hey’et-i içtimaîsi, onu Cebbâr’ın halifesi eder. Her kimde bu dört şeyden bir tanesi yoksa o insan değil bir duvar nakısıdır. İnsanın hissi eğer ona sahip değilse, akıllı (kişinin) nezdinde cansız bir bedendir. Ve o melahet, nazar ehlinin katında, (bir) manaya ve mazhar suretlerine sahiptir. Diğer manevi cezp edilmiş nasip o resul ve nebiden, veli ve habibdendir. O üç şey) ve bu dört, tamamı yedi,  insanların hayırlısı (Hz. Peygamber’in) zatı hepsinin camidir. (Hz. Peygamber, bu) yedinin her birini aşikar ve gizli kılmış,

“Ben en melih olanım” (sözü) bu bakımdan söylendi. (Aynı şekilde) insanın mukabili Kur’an’ın manasında yedi batın vardır. Her biri o yüzden buna yakın geldi. “Seb’ul-Mesânî”nin  sırrı bu oldu. Efendimizin zahiri, Rahman’m sureti(dir), manası da “Onun ahlakı Kur’an idi.” (sözündeki gibi) Yedi yedi daha on dörttür, o isimden ötürü Taha’yı buldu ki tam ayın ondördü (bedr) oldu. Lafız ve mana, can ve ten; biri diğeri gibi muciz değildir ve asla olamaz.

18- Ulu Şeyh Ebu’n-Necîb,  bir saliğe (zikir) telkin ettiği zaman, Onun yanına güzelce oturur, Huda’nın isimlerini (bir bir) ona okurdu. Sonra, hangisi ona tesir ediyor diye tedbir için bakıyordu. O isimlerden biri onun makamı oluyor, (o da) ona ‘bunu devamlı zikret’ diyordu. O isimde onun işi kalmayınca, yine diğerini öylece okuyordu.  Ona bir isim yine yüz gösterince, onun zikrini ona emrediyordu. Sonunda bir kısmıyla veya tamamıyla o mürid arzuyla muttasıf oluyordu. Saliklere böyle nazar (etmek) gerekir, mürşidliğe de böyle bir kişi yaraşır. Bu asırda ise bu iş çok azdır. Sakın ey azizim, sakın! Ta ki gulyabanlara aldanmayasın, herkesi yol arkadaşı saymayasın. (psişik vampirler)

Akıllı kişi, (işi) baştan düşünen, başkalarının halinden ibret alan kişidir. Bu günlerdeki eblehlere bak, kendini şeyh etmiş, o ham kaltaban. Cümlesi işve alıcı, hepsi din satıcısı, şarap ve kadehsiz coşmuş bütünü. İster şeyhleri al, ister müridleri (hepsi) ilim hikmet ve tevhidi inkar eder. Zulmet ve nur; bu ne bîhaberliktir! Cehalet ve velilik, bu ne eşekliktir.

Onlardan biri demiş: “Lâ ilahe illallah” de, (sonra) git bunun üzerine kal, hiçbir şey arama. (O) hiç ahlakını bozmamış ve Azâzil’den işveler yememiş. Kendini bilmeyen ise iyilikten, yine sır âleminden dem vurmuş. İçten kibir, şirk, gurur ve mevki (hırsı taşımış), dil ile “Lâ ilahe illallah” (demiş).

Köpek ile melek birlikte oturmaz, hades ile nasıl kıdem sözü (hadîs) ediyor?

Göz bebeği (insan-ı kamil) ve çer çöp (sapık kişi ha)! Tevhid nuru ve kötü ahlak (beraber, öyle mi) hâşâ! Evi “lâ” süpürgeleriyle doldurdun, (oysa) onlardan bir tanesi evi süpürmeye yeterdi. Sarayın avlusu temiz olmadığı için, süpürge çerçöpün ta kendisidir. Aynanın yüzü siyah olduğu için, beyaz renk (aynada) siyaha döndü.

Zikrin feryada ihtiyacı yoktur; şeytanın hilesi (işte) o bağırmaktandır. Dimağını sesle ezdiği sürece, (kulağına gelen) her tınlamayı Hakk’ın hitabı saydı (oysa o dimağ rahatsızlığıydı).

Vehimleri vücûdî zannetti, şeytanın kendisini melek sandı. Saçma hayaller ve vehimler içinde, sersemlemiş hasta gibi yerinde saydı. O pak âlemin zevki hayal ise (bu) ne güzel ses, bu ne hoş tiryak! Hâşâ lillah, agâh kişiden (onu tenzih ederim); böyle bir suretten Allah’a sığınırım.

19- Bir kişiye verdiği cevapta Şeyhülislam mana incisini deldi. Ona (şöyle) dedi:   Hiç Huda’ya geldiği olur mu? dedi,

Bari bize olur de? Halkı getiriyorlar ve götürüyorlar, olan her şeyi kendilerinden biliyorlar. Kendiliğinden gelen (şeye) hüdâî derler, O’nun hiç misli ve benzeri olmaz. O kendi geldi, kendi kendine Hudâ dır. Bütün illetlerden uzaktır. Biz O’nunla (meydana) geldik ve bizim bizliğimiz O’nun sayesinde ortadadır, O ise ortada değildir.   Biz hepimiz bütün bablarda O’ndan olduğumuz için, biz ortada nasıl (mevcut) oluruz, anla.

20-  Hâce imam   ona soru sorduğu zaman Baba Ferec sözü tam söyledi:

“Bu âlem muhdes mi yoksa kadim midir? Bu ikisinin durumu selim kalp indinde nedir?” Baba ona yakîn ile bakarak dürr-i seminden daha güzel bir nükte söyledi.   Şöyle ki

“Ferec, gözünü açtığından beri nazarı bu âlem üzerine düşmemiştir. (Bana) gönül ve gözün bir kez olsun görmediği bir şeyin vasfını niye soruyorsun?”

Hâce, (Baha’nın) işin ehli olduğunu bilince, kendi ilim tahtasını suya attı. Hakk’ın nurundan hayran olan gönlün nazarına âlemin hudutları gelmez. Ne zamana kadar bu dedikodu ve bu heveskârlıkla (oyalanacaksın), gayret et ki (sen de) bu makama erişesin.

21- Akıllı bir kişi, çimende ve lalede oturmuş halde bir çiğ damlası gördü. Âlemde bulut yoktu, bu şebnem nereden ortaya çıktı, dedi.   Onun merkezi yer ve göktür, onun vücûdunun tabii meyli nereyedir. Bir zaman bu söz ile geçti, güneşin aydınlığı dağa ve çöle düştü.   O halis kişi, çiğ damlasının birden bire yukarı yöneldiğini (buharlaşmaya başladığını) gördü. Onun meylinin göğe doğru olduğunu gördü, onu hava kabilinden olduğunu bildi. Sen bu iki âlemin verasını, sakın aşağı doğru karar (bulmuş) kabul etmeyesin. Usta binici nazarî kuvvet ile o yüzden şahlar gibi daima seferdedir. Amel ve nazardan, şah ve vezir gibi, gâh av hayvanı ile (peşinde) gah tedbîr/tuzaktadır. Senin yürük atın zemin üzerinde koşunca, ondan senin eteğine nasıl toz ulaşır?

Kolaylıkla menzile ulaşıncaya kadar, etek yol tozundan saçmıyordu. O yüzden herkes işi ve iş-buyuruculuğu kolaylıkla arayıp sormaz. Yine bilirsin ki sen oluncaya kadar mumun ateşi ve senin dumanın Ancak senin o bilginin faydası olmaz ki orada artamaz.  Kemal kesbetme yeri bu âlemdir, kendi nefsinin cehaleti, dalaletin ta kendisidir.

22- Küçük (bir çocuk) suyun üzerinde kendi aksini gördü, ondan korktu ve “baba” diye bağırdı.

“(Su) küpümüzün içine bir çocuk gizlenmiş, onun korkusuyla titrer oldum.”  Yaşlı baba hemen koştu, aptallıktan küpün içine baktı. Onda kendi aksinin suretini gördü, ona şöyle dedi:

“Ey yaşlı adam! Kimden saklanıyorsun;?”

Bu beyaz sakalınla küpe girmişsin, çocuğu korkutuyorsun. Senin korkundan su içemiyor. Sen buradayken insanlar nasıl su alabilir?

Hiç olmazsa bunu ver ve (bu) hükme bak. Çocuğun aklını ve adamın sakalını gör. Cahillik işi de işte böyledir. Sen kendi aksinden korkuyorsun. Divane köpek hangi suyun başına gittiyse, suyun üstünde bir köpek görüntüsü gördü. Su içememekten susuz kalır, çünkü kasten suyun üstüne bakar (suyu değil aksi görür). Nefs-i emmâreyi gör ki tevhidde (onu) senin elinden kimse kurtaramadı. Latif suyun üzerinde köpükler bulunduğundan görmüyorsun, meğerki kendi suretin. Kendi nefsindeki su temiz olduğunda, eğer sen suda köpek görürsen (o zaman) korku var. O bakışta beğenilmeyen, Huda’nın rahmetinden mahrum olan (aslında) sensin. Hakk kimi lütfuyla muradına erdirirse, gönüllerin avlusunu onun makamı kılar. Ve kim O’nun civarından tard edilirse gönül kapısından merdud olmuş demektir.

23- Ulu Şeyh Sa’duddin Hamûye, temkin ile bir yol üzerinden geçti.   Pîr’in yolunda bir su havuzu vardı ki (etrafını dolaşmak mümkün değildi) çaresiz ondan geçilecekti. Şeyhin biniti, suyun üzerinde beliren kendi aksini görünce geri sıçradı. Şeyh şöyle dedi:

“Suyu dalgalandırın ki onun üzerindeki aksi örtülsün.” Berrak su bulanık oldu (böylece) şeyhin atı zahmetsizce ondan geçti. Ondan sonra, sağdan soldan ashabını (çağırıp) işaret etti ki

“Bu (hal) sizin yolunuzdur.”

“Senin nefsinin atı, serkeş (hayvan) gibidir. Sakın ha onun (yüzün)den aylak olmayasın. (Nefsin bir şeyden) korkunca, (bil ki) o (kendi) görüntüsünü görmekten ötürüdür. Kendini görmekten (kurtulup) yatışınca, zaruri olarak senin emrine uyar.”

Eğer bir sünnet(i yapmak)tan ötürü kendini görür (ürkerse), git onun zıddı mubah (bir şey) yap (ki yatışsın). Adetin haline gelen her ibadet, nefsinin kuvvetidir, o(nu) ibadet (diye yapsan da).  Demek ki, istidad sahibinin tedavisi, zıtların suretinden (istifade etmekten) başka (bir şeyle) olmaz. “Sen hayırlısın” ile kilisede olmak, “Ben hayırlıyım” ile mescitte olmaktan iyidir. Teklifin sırrı, ta’ciz (acizliği kabul etme) hükmüdür. (Bunu) bilen kişi temyiz ehlidir. İnsanoğlu yük aldı, faziletler/fuzuli şeyler, Tanrı’sı onun hakkında “çok zalim ve cahildir” dedi. O’nun lütfü eğer demediysen “onlara verildi” Onu taşırlar bilakis “Onları taşıdık” Ne zaman sona ulaştın ey gümrah! “Allah tevbeleri kabul etti”siz sen ve senin yükün. Onun yükünü yüklendi ancak aciz kaldı. Kendi aczinin levhasını okudu. “İcabet eden” sofrasını hazırlar, “Ben yakınım”da (bunu) tekrarlar. Sana özür ile gelen bir ma’siyet, ucub getiren bir taatten daha iyidir. İblis’in kibrini ve Âdem’in (aleyhisselâm) aczini gör. Bu iki (örnek)ten bir işi kendin için seç.    O, kibirden ötürü ebedî lanetlik, bu miskinlik (itirafın)dan ötürü biricik seçkin. Bu sözün başını sonunu birlikte (aynı) getirdim: Taati kendi nefsin için yapma. Sen seni daha büyük yapacak şeyi istersin (halbuki), seni küçülten şey, senin için daha iyidir. Gönül ehli zaman zaman “Rahman’dan şeytana sığınırım” demişlerdir.

24- Kalabalık bir cemaatle birlikte dağa gezinti için gitmiştim. Dağın yamacında daha yeni oluşmuş bir yarık vardı. Yamacın içinde küçük bir böcek buldum; taze ve yeşil (otlardan) suya ve yiyeceğe kanmış (bir halde). O yerde kendine bir makam yapmış, su ve ot arasında beslenmiş. Yamacın arasında hiçbir şekilde ne delikler ne de geçitler bulamadık. Halk onun bu suretini görünce hepsi imanlarını tazelediler. Bunun rızkı hangi yoldan geldi, bu ter ü taze otu nerden buldu? Azık can kuvveti içindir, o da Yaratıcı’nın fıillerindendir. “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Allah, emrini yerine getirendir.”  Hakk’ın fiiline sebep (atfetmek O’na) yaraşmıyor. Çünkü (O’nun ilmi) hiç azalmaz ve artmaz.    (O’nun fiilini) sebepsiz gör çünkü (O daima) diridir. Toplan (kendine gel), ne zamana kadar (böyle kalacaksın) ey dağınık kişi! Yemekten öleni gördük, ama açlıktan ölen nadirdir. VARLIKLI DA OLSAN DERVİŞ DE OLSAN KENDİ RIZKINDAN BAŞKASINI YİYEMEZSİN. SEN (MALI-YİYECEĞİ ASLINDA) FALAN (BAŞKASI) YESİN DİYE TOPLARSIN. AKILLI KİŞİ BUNU APTALLIKTAN SAYAR.

25- Nazenin Hatun   bir gün şöyle dedi: “insanoğlu âciz ve zebundur.” “Onun gönlü ve bedeni Hakk’ın iki parmağı (arasın)dadır. Sonra hesaba çekilmiş olur ki müşkil olan budur. Bu son derece acz ve ıztırardır. Kimse buna ihtiyar diyemez. Hepsi bizim şe’nimizdedir aye-i acz. “Siz dileyemezsiniz”  son derece acz değil de nedir?”   Çünkü, O’nun aciz bırakması tekliften ötürüdür. Teklifin sırrı ise lütuf ve teşriftir. Acizlik, imkânın beslemesidir (hânezâd). O’nu mazharı, insanın zâtının nakşıdır. Teklif ilim ve amel işi olduğu için, insanoğlunun iki âlemde yeri vardır. Onun bütün tekrîmi bu aczden ötürüdür.

SÂLİKLERİN SEYRİNİN SON SINIRI ACZDİR. GÖRDÜĞÜN GİBİ ACZ, İKTİDAR OLDU. Yine görüyorsun ki cebr ihtiyar oldu.    (Bu) “olmak” değil, yokluk kapısını çalmaktır. Çoğalmak bütünüyle azalmaktandır. İdrakten acz idraktir dedi. Gördüğün kişi ve temiz mezheptir. Kemal ehlinin yolu böyledir. Bundan gayrisi küfür bidat ve sapıklıktır.

26- Tabiîn döneminde bu isim vardı. Füru’ ve ahkâm ilminin alimi Bu asrın insanları geçip gidince, insanların gönlü yoldan çıktı.  Fitne ve ihtilaf ortaya çıktı, din ilmi fıkıh ilminden ayrı oldu. Cihanın hilelerini bir araya topladılar ona fakihlik adını verdiler. Yahudiler ve hırıstiyanlar gibi tasniften ötürü hak dinin hükümlerini tahrif etmiş. Muciz lafzı onunla kurtardılar, manalarda kalem oynattılar. Cumartesi ashabı (Yahudiler) gibi tuzak kurdular, ribaya saf alış veriş dediler.

Yüz otuz ve yirmi hesap etmiş. Huda’yı alışverişle aldat(maya kalkış)mış. Hilelerle Hudâ ile savaşıyor. Evet “Harp hiledir”  meseldir. Gâh küçük sarık satar ki böyle bir hile çirkin olsun. Gâh bir yüzüğü öne sürer ki o dervişin evini barkını (alıp) götürsün. Bu sebepten onun avı bu parmaktandır ki iş bu eldendir bilesin diye.  Onun ölü çakılı yarım kuruş eder, öyleyse hesapta basıl yüz (kuruş) eder. Evet bu Mevlâ’mızın kazasındandır. Ne yapalım, bu Mevlâ’mızın belasıdır. O zaman ki o kaza sevk etmektedir, kader onun gücüyle geri durur, Ben böyle kaçınılmaz kaza görmedim, ki hepsi yarım dirheme olmaz. Hile ve tezvîr etmiş kendisiyle doğru, yeni bunun kendisi kazanın sicil memuru.

Sicil, Siccîn kitabından olduğu için, yüzbin lanete layıktır.

Fetva sahibine bak yine, vesveseci (şeytan)a takva lakabını takmış.

Murdar bir köpek gibi derununda hırs var, dışardan suyumu iki kulle getir. Kibir, haset, cimrilik ve hırstan kendi bedeni ve canı üzerine bin düğüm atmış. Diğeri tefakkuhtan gönül kasvetlerini, son derece gönül şekavetinden ötürü arar.  Abdest için ona yirmi batman su gerekir, kıratta başı kabak gibi olmuş. Namaz kılma vaktinde şeytan gibi vesveselerle bir âlem açar. Yani o takva huzurda (olmaktan)dır.

Kör olan kişi yolu göremez. Beyni ve kanı, hepsi emirin sofrasındandır ve çisenti ile (kendini) toprağa sürüp temizlemektedir (ta’fîr). Haramın müşâhirlerinden(?) toplamış birkaç dirhemi tam bir cimrilikle.  Gece gündüz açlıktan ölmüş ve o alçaklar haram yememiş. Sonunda onu sermaye yapmış. İşte sana mubah kazanç, işte sana helal! Hepsi mülk ve esbab bağındalar. Onların fakihlerini anma ki (bu aldatmanın) erbabıdırlar.

Fıkıh, yol görmek ve yola gitmektir, (doğruyu yanlışı) karıştırmak ve (öyle) söz söylemek değil. Bir lokmaya razı olan kişi, nasıl ilim, dava ve yemin eder. Selem (akdi hususunda) birçok meseleler anlatıyor, (ancak) tevekkülden bir şey bilmiyor.

Sabır, şükür, rıza ve saf tevbe nedir?

Muhabbet ve ihlas ne demek?

Cehalet(im)den dolayı bu sözü söylemiyorum, çünkü ben bu fıkhı iyi bilirim. O (ilim)de okumuşluğum ve yazmışlığım var. Bu hususta tarife gerek tok. Din ilmini oku ve sünnet yolunu tut. (Bu) öğüdümü zaman kabul etmiş.  Farzı, sünneti ve helali, haramı bil. Hoca (ya da) imam değilsen ne oldu (ne elde ettin)?

(Bildiklerinle) amel etmeye gayret et, ilmi rehber edin ki onun sayesinde tahkik âlemine ulaşasın.    Eğer Hakk’tan korkmuyorsan her istediğini yap, (daha) ne soruyorsun.

Kendi başına bir eşek yükü sarık koymuş, ucunu da sarkıtmış. (Kitaplardan) birkaç faslı ezberlemiş, kendini zorla (kitap yüklü) eşek etmiş.  (Şu) dönen çark (felek) kadınca iş yapar. Onun tersine (haksız) ameli çoktur. Bütün insanlardan onu seçer; bütün erkek eşekleri din şeyhi yapar. Ucub ve kibri çok olan kişinin avamın katında yakınlığı çoktur.

(Avamın) bütün meyli ahmak ve aptaladır; onun rehberi daima şeytandır (gul).

Bir eşek kafalıya fakih lakabı verir, mülk alemini bir gemi eder.

Akıllı bir kişi ondan (felekten) huzur bulmaz, o her zaman çirkinin yüzünü süsler. Eğer muvahhid bir şikayet ederse bunu hikâyet (kastıyla) yapar.

Kemalden söz payı veriyorum, senin ne işin (var) ki bana layık değil. Benim vaktim bu yüzden daima hoş geçer, çünkü gönlüm fakirlik yolunda gidiyor.  Önüne gelen her şeye razı oldu, ne kadar buyurur(sa) vaktin (emri) olur.   Kanaat ile iç hazine yüklenmiş, boş makam ve maldan fariğ olmuş. Ne medrese ne kadı ne hatip ne muallim ne vaiz ne edib. Benim Zühre’m (yıldızım) o makamdan gider ki gönlüm şeyhimin kokusunu duyar. Bütün dostlarım büyük oldular, riyazetle hepsi ulu (kişiler) oldular. Her birinin (halinin) şerhini veremem. Hudâ herkese hayır versin.   Şimdi sözün dizginin çekeyim, çünkü sözün beyanına sınır yoktur. Herkese iyi huy âdet olsun, herkesin sonu saadet üzre olsun.

Kaynak:

Mehmet TEMELLİ, Mahmud–u Şebüsterî Hayatı, Görüşleri, Üç Risalesi, 130544-Yüksek Lisans Tezi Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, 2003-İstanbul.

KİTABU’L NAKŞİ’L FUSÛS- FUSÛS NAKŞI KİTABI


Şeyhu’l Ekber MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

(Fususu’l Hikemin Özü olan risaledir.)

Bismillahirrahmanirrahim

Allahumme barik aleyye ve temmimhu Allah’ım! Üzerime bereketini indir ve tamamla.

Hakikat: 1 – Ademî Mesajdaki İlâhî Hikmet –

Bil ki; Allah’ın güzel isimleri (Esmau’l- Hüsna) zatları itibariyle âlemin varlığını gerektirirler. Bundan dolayı yüce Allah âlemi normal, düzgün bir beden olarak yarattı ve Adem’in (a.s.) de bu bedenin ruhu olmasını öngördü. Adem derken insanî âlemin varlığını kast ediyorum, “ve aileme ademe’l esmae kulleha / Adem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 31) Çünkü bedeni yönetip yönlendiren, sahip olduğu güçler itibariyle ruhtur. Nitekim isimler İnsan-ı kamil için güçler konumundadır. Bu yüzden “âlem büyük insandır” denilir. Ancak âlem, içinde insanın var olmasıyla bu niteliği kazanır. İnsan, ilâhî huzurun bir özetinden ibarettir. Allah’ın özel olarak ona suret vermesinin nedeni de budur. Hadiste “İnnallahe haleka âdeme ala suretini /Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.”, bir rivayette “rahman’ın suretinde” denilmiştir. Allah onu âlemin gayesi olan öz/ayn kılmıştır. Tıpkı nefs-ı natıkanın (konuşan nefis) insan şahsının varlığının maksadı olması gibi. Bu nedenle insanın yok olmasıyla dünya harap olur ve insan ahirete taşındığı için de ümran/bayındır hayat ahiret yurduna intikal eder. Dolayısıyla insan maksat itibariyle ilk (evvel), varoluş itibariyle son (ahir), suret itibariyle açık (zahir) ve menzil itibariyle gizli (batın)dir. İnsan Allah’ın kulu, âleminse rabbi (idarecisi)dir. Bu yüzden onu (Adem’i/insanı) halife, soyunu da halifeler kılmıştır. Nitekim âlemde insandan başka hiçbir varlık rablık iddiasında bulunmamıştır. İnsanın bu iddiada bulunmasının nedeni de içinde bulunan bazı güçlerdir. Yine âlemde insandan başka hiçbir varlık kulluk vasfını nefsinde bu kadar sağlam bir yere oturtmamıştır. Varlıkların en düşük menzilinde bulunan taşlara, ağaçlara dahi kulluk etmiştir. Yani rablığı itibariyle insandan daha aziz, kulluğu itibariyle insandan daha zelil bir varlık yoktur. Eğer bunu anladıysan, insanın varlığıyla kast edilen hususu da sana anlatmışım demektir. İnsanın esmau’l hüsna ile izzet bulmasına, izzetini onlardan aramasına bak, onlarla zuhur edişi aracılığıyla onun zilletini de görürsün. Bu hususu iyice anla. O zaman anlarsın ki insan iki suretten meydana gelen bir nüshadır: Hakkın ve âlemin suretinden…

Hakikat: 2 – Şit Mesajındaki Üfleme Hikmeti –

Bil ki; Hakkın bağışları kısımlara ayrılır. Bu bağışlardan biri şudur ki, Vahhab (çok bahşeden) isminden özellikle nimetlenilsin diye verdikleridir. Bu da iki kısma ayrılır: Biri zati, biri de esmalardan (isimlerden) kaynaklanandır. Zati bağış ancak isimlere tecelli etmekle gerçekleşir. İsimlerden kaynaklanan bağış ise hicapla beraber olur, bu bağışları alan biri onları ancak sahip olduğu kapasitesi oranında alır. Nitekim buna şöyle işaret edilmiştir: “Ve a’ta külle şey’in halkahu / O her şeye hilkatini verendir.” (Tâhâ,5) Nitekim bu kapasiteden kaynaklanan bir durum olarak bazen bağışlar kaçınılmaz olarak gerçekleşen hal ile istemekten dolayı verilir, bazen de sözlü istekten dolayı verilir. Sözlü istek de iki kısma ayrılır: tabii isteme, ilâhî emre uymak suretiyle isteme. İsteme, hikmet ve marifetin gerektirdiği bir olgudur. Çünkü O emredendir, mülkün sahibidir; her hak sahibini hakkına ulaştırması onun için bir gerekliliktir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Şüphesiz senin ailenin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin, gözlerinin ve aklının da senin üzerinde hakkı vardır.”

Hakikat: 3 – Nuh Mesajındaki Subbuhî Hikmet –

Tenzih edenin tenzihi tenzih edilen için bir sınırlandırmadır. Çünkü onu tenzih kabul etmeyen şeyden temyiz etmiş olabilir. Şu halde bu vasıfla nitelenmesi gereken için bu vasfı kullanmak kayıtlandır-madır. Şu halde mutlak olarak kayıtlanan yüce varlıktan başka bir şey söz konusu değildir. Bil ki; kullarından kendisini tanımalarını isteyen hak, indirilen şeriatların lisanıyla vasıfları açıklanan zattır. Şeriatlar indirilmeden önce akıl marifetin bu düzeyine ulaşamamıştı. Dolayısıyla Onu bilmek, hadis (sonradan olma) özelliklerden Onu tenzih etmek demektir. Buna göre arif, Allah hakkında iki marifete sahib kimse demektir. Biri şeriatların indirilişin-den önceki marifet, biri de şeriatlardan edinilen marifet. Ama bunun şartı getirilen ilmin Allah’a döndürülmesidir. Eğer bu yolla bir ilim keşfedilirse, işte bu, ilâhî bağışların zatî olanları kapsamına girer. Şit bölümünde zati bağışlara değindik.

Hakikat: 4- İdris Mesajındaki Küddusî Hikmet

Yücelik iki kısımdır. Biri mekan (yer) yüceliğidir. “er-Rahmanu ala’l arşi’steva / Rahman arşa istiva etti.” (Taha,5) ayetinde mekan yüceliğine işaret edilmektedir. Bulut ve gök, mekan yüceliğini ifade ederler. Bir de mekanet (makam) yüceliği vardır. “Kullu şey’in halikun illa uechehu / O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.” (Kasas,88) ayetinde buna işaret edilir. İnsanlar ilim ve amel bağlamında tavır sergilerler. Amel mekana (yere), ilim ise mekanete (makama) yöneliktir. Üstünlük anlamında yüceliğe ise “Ve entumu’l a’levne / Üstün olan sizsiniz.” (Al-i imran,139) ayetinde buna işaret edilmiştir. “Vellahu meakum / Allah sizinle beraberdir.” (Muhammed,35) ayeti zuhur ettiği yerlerdeki tecellisiyle ilgilidir. Buna göre O, öyle yüce bir tecellidedir ki “ke mislihi şey’un benzeri gibisi.”, “inneni meakuma esmau ve era / İkinizle beraberim; işitir ve görürüm.” (Taha,46) Ve “acıktım, beni doyurmadın.” gibi tecelliler onun kadar yüce değildir. Hakikat:

5 – İbrahim Mesajındaki Hakimiyet Hikmeti –

Kulun aynını ispat etmek zorunludur. Ancak o zaman Hakkın onun kulağı, gözü, dili, eli ve ayağı olması sahih olabilir. Hak şanına yaraşır şekilde hüviyetiyle onun bütün güçlerini ve organlarını kapsar. Bu nafile kulluk sevgisinin bir sonucudur. Farz sevgisinde ise, Hakkın seninle işitmesi ve seninle görmesi söz konusu olur. nafileler neticesinde ise sen Onunla işitir ve Onunla görürsün. Senin nafile iba-detlerdeki derecen, mahallin kapasitesinin derecesine göre belirginleşir. Farzlar aracılığıyla idrak edilen her şeyi idrak edersin. Bu hususu iyice anla.

Hakikat: 6 – İshak Mesajındaki Hak Hikmeti –

Bil ki; hayal huzuru, ontolojik anlamda şey sayılan, sayılmayan her şeyi kapsayan toplayıcı bir huzurdur. Bu huzurun her şey üzerinde, tümü de doğruluktan ibaret olan tasvir hükmü söz konusudur. İki kısma ayrılır: Bir kısmı, suretin hariçten gerçekleştirdiği tasvire uygundur ki, bunu keşif olarak ifade ederler. Bir kısmı ise uygun değildir, buna da tabir denilir. Bu bağlamda insanlar iki kısımdır: Alim ve öğrenen. Alimin rüyası tasdik edilir. Öğrenen ise, hakkın kendisinde meydana getirdiği bu suretle neyi irade ettiğini öğrenene kadar rüyayı tasdik eder.

Hakikat: 7 – İsmail Mesajındaki Yüce Hikmet –

Âlemin varlığı henüz gerçekleşmemişken var edicisinde “Mucid” bir çok nisbeti veya ismi gerektiriyordu.-bu ikisinden dilediğini kullanabilirsin- Ama bu kaçınılmazdır. Bunların tümüyle âlemin varlığı gerçekleşir. Şu halde âlem, zatlardan birinden mevcuttur ki, isimler itibariyle çokluk tekliği ona nispet edilir. Dolayısıyla âlemin varlığı ancak iki şeyden kaynaklanır: Söylediğimiz niteliklere haiz ilâhî kudret ve kabulden. Çünkü imkansız olan bir şey tekvini (varoluşu) kabul etmez. Bu yüzden yüce Allah “kun= ol” dedikten sonra “fe yekun: hemen oluverir.” buyurmuştur, burada oluvermeyi, kabul etmesi itibariyle âleme nispet etmiştir.

Hakikat: 8 – Yakub Mesajındaki Ruhî Hikmet –

Allah katında din İslam’dır. İslam’ın anlamı ise boyun eğmedir. Bir kimseden bir şey istenirse ve bu kimse istediği şey hususunda isteyene boyun eğer, itaat ederse, o teslim olmuştur (müslümandır). Dolayısıyla bu boyun eğişte müslümanlıkta zorlama söz konusudur. İki türlü din vardır: Biri emredilen dindir. Bu da resuller tarafından getirilmiştir. Biri de itibaridir. Bu da hakkın tazimi esasına dayalı olarak insanlar tarafından uydurulmuştur. Bir kimse Allah’ın rızasını elde etmek maksadıyla hakkıyla bu dine riayet ederse kurtulur. İlâhî emir de iki kısma ayrılır: biri vasıta ile sunulmuş emirdir. Bunda yer alan tüm ilâhî emirlerin kalıbı vasıtadır. İşte bunun muhalefeti tasavvur edilemez. Vasıtalı olana muhalefet edilir de edilmez de, bir de emredilensiz ve vasıtasız emir vardır. Aksi takdirde hususi bir şey olurdu, varlık olmazdı.

Hakikat: 9 – Yusuf Mesajındaki Nurî Hikmet-

Nur keşfeder ve keşfettirir. Nurun en tamamı ve en büyüğü, yüce Allah’ın rüyada tecelli eden ve görülen suretler aracılığıyla irade ettiği şeyleri keşfettire-nidir. Buna da tabir denir. Çünkü bir suretin değişik bir çok anlamı zuhur edebilir ve bununla da suret sahibi hakkında bir tek anlam kast edilebilir. Bir kimse bu nur aracılığıyla keşfederse o, nur sahibidir. Çünkü bir kimse çağırılır, bunun neticesinde hacca gider. Bir başkası çağırılır, hırsızlık eder. ama her iki olayda da çağrının sureti birdir. Bir diğer kimse çağırılır, bir bilgiye, basirete dayalı olarak Allah’a davet eder. Yine bir başkası da çağırılır, o da insanları dalalete davet eder.

Hakikat: 10 -Hud Mesajındaki Ahadiyet (Teklik) Hikmeti-

Bütün yollar Allah’a varır. Allah bütün yolların gayesidir. Dolayısıyla bütün yollar sıratı müstakimdir. Ancak bizim Allah’a kulluk etmemiz, özellikle bizi mutluluğumuza ulaştıran yolda gerçekleşir. O da Allah’ın bizim için şeriat olarak indirdiği yoldur. İlk duruma “ve rahmeti vasiet külle şey’in / Rahmetim ise her şeyi kuşatır.” (Araf, 156) ayeti işaret etmektedir. Şu halde kul, nerede olursa olsun sonuç mutluluktur. Mutluluk ise, uygun olana ulaşmaktır. Bazı insanlar rahmete minnet pınarından nail olurken, bazısı vacip oluşu itibariyle nail olur. mutluluğun hasıl oluş sebebine ise; minnet pınarından nail olur. Muttakininse iki hali vardır: hallerin birinde Allah’ın koruması yerilmiş şeylerle ilgili olur, onu yerilmiş şeylerden korur. Hallerin birinde ise; Allah onun için koruma olur. Bu da malumdur. Hakikat:

11 – Salih Mesajındaki Futuhî Hikmet –

Hakikatler bize göstermiştir ki netice ancak fer-dilikten kaynaklanır. Fertliğin ilk basamağı ise üçtür. Bu yüzden yüce Allah âlemin var oluşunu, kendisi, iradesi ve sözü ile gerçekleştirmiştir. Öz/ayn birdir, nispetleri muhtelif. Nitekim şöyle buyurmuştur: “İnnema kavluna li şey’in iza erednahu. en neku-le lehu kunfeyekun / Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. Hemen oluverir.” (Nahl,40) Cedel ilminde akli tasavvurlara dair önermeler sana perde olmasın. Çünkü bu önermeler dört gibi görünseler de aslında üçtür. Bunun nedeni de dörtte bulunan tek ferdin ilk iki önermede tekrarlanmasıdır. Bu hususu iyice anla. Dolayısıyla üçleme (teslis) sonuç almada muteberdir, âlerninse bir sonuç olduğunda kuşku yoktur.

Hakikat: 12 – Şuayb Mesajındaki Kalbî Hikmet –

Bil ki; kalb Allah’ın rahmetinden var olmuştur. Ve yüce Allah, kulun kalbinde yer aldığını bildirmiştir. Rahmeti ise Onu kapsamaz. Çünkü rahmetin hükmü ancak hadis (sonradan olma) varlıklara taalluk eder. Şayet düşünülüp anlaşılırsa bu enteresan bir meseledir. Sahih rivayette xde belirtildiği gibi Hakk, özü itibariyle ve kendisi olarak değişmediği halde suretler içinde değişip durmaktadır. Kalbler de Hak açısından su kapları konumundadır; Hak değişime uğramadığı halde bu kalblerin şeklini alır. Bu hususu iyi anla. Hakkın şu sözünü duymadın mı: “Külle yevmin huve fi şe’n / O her gün yaratmadadır.”( Rahman, 29) İşte kalb de zihinler de dönüşüp durur. Bu yüzden: “İnne fi zalike le zikra limen kane lehu kalb: Şüphesiz bunda kalbi olan kimseler için öğüt vardır.” (Kaf,37) buyurulmuştur, “aklı olan” denilmemiştir. Çünkü kalbin aksine akıl sınırlıdır, kayıt altına alınır. Bu hususu iyice anla.

Hakikat: 13 – Lut Mesajındaki Melekî Hikmet –

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ellezi halakakum min Da’fin sunime ueale min ba’di da’fin kuvueten summe ceale min ba’di kuvvetin da’fen / Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük veren, O’dur.” (Rum, 54) Ayette geçen ilk güçsüzlükten maksat tartışmasız genel ve özel anlamda mizaç zayıflığıdır. Hemen sonrasında sözü edilen kuvvetten maksat da mizaç kuvvetidir. Özel bağlamda buna hal kuvveti de eklenir. İkinci güçsüzlükten maksat da mizaç zayıflığıdır. Özel bağlamda buna marifet zayıflığı da eklenir. Yani kişinin Allah aracılığıyla kendi zayıflığını bilmesi. Ta ki toprağa karışıncaya ve hiçbir şeye güç yetiremeyecek hale gelinceye kadar. Bu durumda kendi nezdinde bir süt çocuğunun annesinin yanındaki durumunu yaşar. Nitekim bu yüzden Lut (a.s.) şöyle demiştir: “Ev ava ila ruknin şedid / Veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim.”(Hud,80) Güçlü kale derken kabileyi kast ediyor. Resulullah (s.a.v.) ise: “Allah Lut’a rahmet etsin. Aslında güçlü bir kaleye sığınmıştı.”derken marifet güçsüzlüğünü kast ediyor. Dolayısıyla güçlü kale onun hayatını yönlendiren ve onu terbiye eden Haktır.

Hakikat: 14 – Üzeyr Mesajındaki Kaderi Hikmet –

Malumlar oldukları için yüce Allah’ın mahlukatına sunduğu tartışmasız, kesin kanıtı vardır. Malum (bilinen) alime (bilene) kendisi itibariyle üzerinde bulunduğu hali verir. Buna ilim denir. İlmin (bilmenin) malum (bilinen) üzerinde bir etkisi yoktur. Ama malum hakkında ancak ilimle hüküm verilebilir. Bil ki; her Resul Nebidir. Her Nebî Velîdir ve her Resul Velidir.

Hakikat: 15 – İsa Mesajındaki Nebevi Hikmet –

Ruhun bir özelliği nereden geçerse orayı canlandırmasıdır. Ancak bir şey canlandığında artık tasarruf kendi mizacına ve yeteneğine göre olur, ruha göre değil. Çünkü ruh kutsidir. Görmez misin ki, şekil verilmiş, düzgün cisimlere üflenen ilâhî nefhanm, münezzehliğine ve huzurunun yüceliğine rağmen, tasarrufu üflenilen şeyin yeteneği oranında belirginleşir. Duymadınız mı, Samiri’nin ruhların etkisini öğrendikten sonra nasıl ruhun geçtiği yerden bir avuç toprak aldığını ve bunun etkisiyle buzağı heykelinin nasıl böğürdüğünü? İşte mizaçların yeteneği budur.

Hakikat: 16 – Süleyman Mesajındaki Rahmani Hikmet –

(Saba Melikesi) nereden ve nasıl geldiğini bilmediği için güçlü bir ifadeyle Hz. Süleyman’ın (a.s.) mektubu hakkında “Bu değerli bir mektuptur” demiştir. Hz. Süleyman’ın değil de Asef’in saba melikesinin tahtını getirmek suretiyle gücünü göstermesi de. Süleyman’ın şerefinin büyük olduğu gerçeğinin bilinmesi içindir. Çünkü Süleyman böyle iyilikleri olanın ancak böyle bir iktidarı olabilir. Saba melikesi tahtını görünce: “Bu sanki odur” demesi, yaratılışın her zaman yenilendiği esasında bilginin farkına varmasının ifadesidir. Bu yüzden teşbih edatı olan “Kef” harfini kullanıyor. Sonra Seba Melikesine billurdan köşkü gösterdi. Melike onu derin bir su sandı, ama su değildi. Nitekim gösterilen taht da suret olarak tahtın aynısı değildi, fakat öz birdi. Bu husus bütün âlemde geçerlidir. Süleyman’a öyle bir mülk verilmişti ki, ondan sonra hiç kimsenin böyle bir mülkle zuhur etmesi mümkün değildir. Onun mülkünün bir özelliği de rüzgarların ve ateşten ruhların emrine verilmiş olmasıydı. Çünkü rüzgarlarda hesapsız ruhlar vardır. Sen bunları hesap edemezsin.

Hakikat: 17 – Davud Mesajındaki Varlık Hikmeti

Davud’a bir lütuf olarak kendini bilme, tanıma lütfedildi ve bunu onun ameli gerektirmiş değildi. Eğer bunu ameli gerektirmiş olsaydı, o zaman bir lütuf değil, ödül olurdu. Yine ona bir lütuf olarak Hz. Süleyman (a) bahşedildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “ve vehebna li Davud’e Suleymane / Biz Davud’a Süleyman’ı verdik.” (Sad,30) Geride şu ayet kalıyor: “Lekad ateyna Davu.de minna fadlen / Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik.” (Sebe,10) Acaba bu üstünlük amelinin karşılığı mıdır yoksa bağış anlamında mıdır? Bir ayette şöyle buyurul-muştur: “ve kalilun min ibadiye’ş şekur / Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe,13) Ayette mübalağa si-gası kullanılmıştır ki hem yükümlülük nitelikli şükrü hem de teberru (gönüllü) şükrü kapsasın. Gönüllü (teberru) nitelikli şükre Hz. Nebî’nin (a.s.) “Şükreden bir kul olmayayım mı? ” şeklindeki sözünü örnek gösterebiliriz. Yükümlülük nitelikli şükre ise; “Allah’a şükredin…” “Allah’ın nimetlerine şükredin…” şeklinde emir sigasıyla sunulan ifadeleri örnek gösterebiliriz. Allah’tan gafil olanlar açısından iki şükür arasında iki şükrü eda edenler arasındaki fark kadar bir fark vardır. Davud Allah’ın halifeliğine ve imamet görevine tayin edilmiştir. Ondan başkasının böyle bir özelliği yoktur. Hilafet görevi verilen kimseye âleme hükmetme ve tasarrufta bulunma yetkisi de verilmiştir. Dağların onunla birlikte Allah’ı teşbih etmesi, kuşların ona eşlik etmesi gibi. İnsanların eşlik etmesi ise daha iyidir.

Hakikat: 18 – Yunus Mesajındaki Nefsi Hikmet –

Yunus’un (a.s.) bereketi kavmine geri döndü, çünkü Allah onları ona eklemiştir. Bunun nedeni de ona gazap etmiş olmasıdır. Eğer ondaki hal rıza hali olsaydı ve Allah hakkında iyi bir zan besleseydi “fe neccahu mine’l gammi ve kezalike nunci’l mu’minin / Onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya, 88) Yani hallerinde sadık olanları. Allah’ın Yunus’a (a.s.) yönelik lütfünden biri de (balık tarafından sahile atıldıktan sonra) başının üzerinde bir kabak bitkisi gölge yapması için yeşertmesidir. Çünkü yumurtadan çıkmış civciv gibi cascavlak çıkmıştı balığın karnından. Bu halde iken sinekler başına üşüşselerdi ona büyük eziyet verirlerdi. (Gemide bulunanlarla) kura çekince, kendini onların arasına katmış oldu. böylece rahmet tümünü kapsadı.

Hakikat: 19 – Eyyüb Mesajındaki Gaybî Hikmet –

Sabretme veya durumu Allah’a şikayet etme arasında aslında bir çelişki yoktur. Eyyub, gösterdiği sabırla Allah’ın kudretine, yapabilirliğine direnmemiştir, Allah, bu özelliği sebebiyle de Eyyub’a önce sıhhatini sonra ailesini ve onlarla birlikte (elinden çıkanların) benzerini verdi… Eyyub, rabbinin emri uyarınca ayağıyla yeri eşeledi. Bu eşelemeyle bütün acıları yok oldu ve her doğal canlıya sirayet eden hayat sırrı olan su fışkırdı, sudan yaratıldı, onunla sağlığına kavuştu. Allah suyu onun için bir rahmet, bizim için de bir hatıra kıldı. Ayrıca yüce Allah, adadığı adak ile ilgili olarak da ona şefkat gösterdi, acıdı. Bununla, onun adağını yerine getirenlerden biri olarak belirginleştiğini öğretti bizlere. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) ümmetine ise; kefareti öngörmüştür. Ki adaklarını yerine getirmemeleri durumunda uğrayacakları cezayı bununla örtsünler (ortadan kaldırsınlar). Kefaret ibadettir. Kefaret emri, adaktan daha hayırlı olması durumunda adağın bozulması emri anlamındadır. Bu bağlamda, günah içinde olsa da, iman gözetilmiştir. Çünkü Allah’ı zikretmektedir, zikreden organ da zikrinin neticesini onun için talep etmektedir. Onun günah ya da ibadet içinde olması ise başka bir meseledir, bu noktada zikredeni ilgilendiren bir husus yoktur.

Hakikat: 20 – Yahya Mesajındaki Celali Hikmet –

Allah onu isimler alemindeki menziline yerleştirdi ve ondan önce hiç kimseyi onun adaşı kılmadı, hiç kimseye onun adını vermedi. Ondan sonra ismi itibariyle onun peşinden gidildi, isimlendirmede ona dönüldü. Babasının himmetinin de onun üzerinde etkisi vardı. Çünkü babası kalbinde Meryem’e karşı evlat sevgisi gibi bir sevgi besliyordu ve Meryem erkeklerden tamamen uzaklaştığı için, babası bu hasreti hep içinde tuttu.. Nitekim filozoflar da benzeri bir noktaya dikkat çekmişlerdir. Şöyle ki: Bir kimse eşiyle cinsel ilişkiye girerken, orgazm olduğu sırada varlıkların en üstününü hayal etsin. O zaman doğacak çocuk, o kimsenin bütün özelliklerini değilse de önemli bir kısmını üzerinde taşır.

Hakikat: 21 – Zekeriyya Mesajındaki Malikiyet Hikmeti –

Zekeriyya rabbani rahmet sayesinde rabbinin seslenişini dinleyenlerin kulaklarından gizleme başansına ulaştı. Rabbi ona gizlice seslendi ve normalde olmayan bir hadise gerçekleşti. Çünkü kısırlık engelleyicidir. Bu yüzden “riyhu’l akim: bitkileri aşılamayan, kısır rüzgar” denilmiş ve onunla “el-Leva-kih=aşılayıcı rüzgarlar” birbirinden ayırt edilmiştir. Allah, duasının bereketiyle Yahya’yı onun yanındaki şeylerin mirasçısı kıldı. Bu özelliğiyle İbrahim soyundan bir cemaatin mirasçısına benzedi.

Hakikat: 22 -İlyas Mesajındaki Nezaket, Ünsiyet Hikmeti-

Yüce Allah “Yaratanların en hayırlısı…” şeklinde bir ifade kullanır. Ayrıca “efemen ya.hlu.ku kemen la yahluk / Yaratan yaratmayanla bir olur mu?” (Nahl,17) İnsanların yaratması takdir etme, planlama anlamındadır. Burada ise var etme anlamında kullanılmıştır.

Hakikat: 23 – Lokman Mesajındaki İhsanî Hakikat –

Lokman, şirkin, Allah’a şerik koşulana karşı işlenmiş büyük bir zulüm olduğunu, dolayısıyla kullara zulmetmek anlamına geldiğini bildi. Onun ilâhî tavsiyeleri, gönderilmiş resullerinkine benzeyen vasiyetleri vardır. Yüce Allah, ona hikmet verdiğine tanıklık etmektedir. O da kendisine verilen bu hikmetle hem kendisini hem de tüm hay ırları hikmetli bir şekilde anlamlandırmıştır.

Hakikat: 24 – Harun Mesajındaki İmamiye Hikmeti –

Musa (a.s.) için Harun, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dünyadan ayrılmasından sonra onun yerine geçen naibleri konumundadır. O halde varis, kime varis olduğuna, kimin naibi olarak tayin edildiğine baksın. Bu takdirde mirasının sahihliği gerçekleşir ve böylece malın sahibinin yerine geçebilir. Kim tasarrufları itibariyle onun ahlakı üzere olursa, sanki oymuş gibi olur.

Hakikat:25 – Musa Mesajındaki Ulvî Hikmet –

Firavun’un Musayı öldürtmek için öldürmüş olduğu herkesin hayatı Musa’ya sirayet etmişti.. Musa’nın korkup kaçması, öldürülenlerin hayatlarını kurtarmaya yönelikti. Bir bakıma başkaları hakkında atılmış bir adımdı bu. Bunun üzerine Allah ona risalet, kelâm (aracısız Allah’la konuşma) ve hükmetme yetkisi olan imamlık görevini verdi. İhtiyacı olmadığı halde Allah içindeki kederini gidermesi için onunla doğrudan konuştu. Böylece öğrendik ki topluluk etkili olur ve toplu davranış himmetle hareket etmekdir. Böyle bir şeyi bilenlerin bu bilgisini öğrenince, başkası kendisiyle yolunu bulurken o yolunu yitirdi. Bunun üzerine Allah onu bir darb-i meselde olduğu gibi Kur’an yerine koydu: “Yudülu bihi kesiren ve yehdi bihi kesiren uema yudillu bihi illa’I fas ikin: /Allah onunla bir çok kimseyi saptırır, bir çoklarını da doğru yola yöneltir. Allah bununla ancak fasıkla-rı saptırır.” (Bakara, 26) Fasıklar onda bulunan hidayet yolundan çıkan kimselerdir.

Hakikat: 26 – Halid Mesajındaki Samedî Hikmet –

Allah onun mucizesini, rabbine intikal ettikten sonraya bırakmıştı. Böylece işaretleri ortadan kalktı. O kavmini, kavmi de onu yitirdi. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v.) onun kızma: “Hoş geldin, ey kavminin yitirdiği nebinin kızı.” Oysa onu yitirenler oğullarıydı. Çünkü halkın, onun mezarını açmalarına izin vermemişlerdi. Bunun nedeni de Araplar arasında mezar açmanın (nabbaşlık) bir utanç vesilesi olmasıydı.

Hakikat: 27 – Muhammedi Mesajdaki Ferdî Hikmet

Onun mucizesi Kur’an’dır, cemiyet de bir icaz(örtü)dır. Çünkü cemiyet değişik hakikatlere dayanan bir insandır. Nitekim Kur’an da mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle farklı ayetlerden meydana gelmektedir. Kur’an Allah’ın kelamı ve anlatmasıdır. Mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle mucizedir ve cemiyettir. Bu itibarla da himmetin cemiyetidir. “Ve ma sahibukum bi mecnun / Arkadaşınız mecnun değildir.” (Tekvir,22) “Ondan hiçbir şey gizlenmiş değildir, “cimri değildir…” Size ait bir şeyi de sizden esirgemez. Allah’tan aldığı ve sizin için olan bir şeyde cimrilik etmekle suçlanmaz. O sizin sapmanızdan endişe duyar. “Ma dalle sahibukum uema gava / arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı.” (Necm,2) Hayret içinde iken korkmadı. Çünkü hakkın son noktasının hayret olduğunu bilenlerdendir. Ona doğru yol gösterilmiştir. O hayreti ispat bakımından hidayet ve beyan sahibidir. Efendimiz Hz. Muhammed’e, ehlibeytine ve ashabına salat ve selam olsun.

Tercüme: Vahdettin İNCE

 

YORUM:

Hakikat: 27 – Muhammedî Mesajdaki “Ferdî Hikmet” in anlaşılması ve diğer hakikatlere bir açıklama için bu A’MAK-I HAYÂL’deki konuşmayı hatırlatmak isterim.

 

DOKUZUNCU GÜN   

 

Büyük Adamların Mahfeli, mahfel-i e’âzım
Yollar ne var ayrı ise hep sana âşık
Her birisi bir yol ile gülzâra gelirler


Niyazî

Aynalı’nın tavrında donukluk var,   biraz hüzünlü sadece ney değil saz da çaldığını söyler ve eline alır sazını başlar söylemeye:

 

Zahid bize ta’n eyeleme
Hak ismi okur dilimiz
Sakın!  Efsane söyleme
Hazrete gider yolumuz….

Bu hayâl derinliğine dalışta Raci, kendini büyük bir sarayın içinde ve onun küçücük penceresinin önünde bulur. Bu pencereden binlerle kişi alacak büyüklükte bir odaya bakmaktadır. Odanın etrafı kendi penceresi gibi küçük küçük pencerelerle dolu, her birinde bir adam oturmuş o odayı seyretmektir. Odanın içerisinde zümrütten, yakuttan mamul kürsüler üzerinde başları taçlı, çoğunun “yüzleri peçeli, mübib ve vakur zevat” oturmaktadır. Kürsülerden bir kısmı, daha yüksek bir mevkide ve mücevherden olup bunların ortasında ve hepsinden yüksek birisi boştur. Bu kürsülerde oturan zevatın birisi ayağa kalkar ve: “Beşeriyet gelmiş, bizden bir sual soracakmış re’yiniz olursa gelsin.” der. Hazır bulunanların uygun cevap vermesi üzerine, ilk söz söyleyen zatın emri icabı beşeriyet odaya alınır.

İçeri giren beşeriyetin durumu sefil, alil, zavallı ve giysileri palasparelerden ibaret, sararmış çehresiyle mecliste garib bir tezat meydana getirir. Beşeriyetin sorusunu rahatça sorması için reis vekili beşeriyete oturup rahat etmesini söyler. Fakat beşeriyet, hayattan şikâyetle işe başlar: “Yüzbinlerce senedir oturacak ve rahat edecek vakit mi buldum, derd-i maişet, hastalıklar rahat etmeğe vakit mi bırakıyor! Bu kadar sefil iken yine intihara razı olamıyorum, ben pek alçağım, pek pek…” şeklinde içini döken beşeriyet hıçkırıklarla ağlamağa başlar. Reisler vekili mesele pek büyük, halli reisimizin gelmesine mütevakkıf.” diye cevap verir. Bunun üzerine beşeriyet “hiç olmazsa bu kadar sefalâte” niye katlandığını ve neden intihar etmediğini anlamak istediğini söyler.

Başta Hz. İbrahim olmak üzere Cenab-ı Kelim [Hz. Musa], Cenab-ı Adem, Konfüçyü[s], Eflatun, Aristo, Zerdüşt, Brahma Cenab-ı Mesih [Hz. İsa], Lokman, Hızır ve Buda’nın saadetin anahtarı niteliğindeki sözlerinden örnekler sıralamak üzere onlara şöyle bir resm-i geçit yaptırılır:

Saadeti, Cenab-ı Halil: “çalışmak, kazanmak ve kazancını hem-cinsiyle paylaşmaktadır” diye tarif eder. Cenab-ı Kelim ise onu “nefsini Firavun’un ihtirasatından kurtarmakta” bulur. Cenab-ı Âdem’e göre “Saadet,  şeytana uymamak ve Havva’ya aldanmamaktadır.”

Konfüçyu[s] ise onu “bir tencere pirinç pilavına bütün lezaizi sığdırmak” şeklinde tarif eder. Eflatun’a göre ise saadet “Daima ulviyatı tefekkürdedir.” Aristoteles ise “Mantık! İşte saadet!” deyiverir. Zerdüşt’a göre “Saadet, karanlıkta kalmamaktır.” Cenab-ı Mesih de saadetin ancak “MAZİYİ UNUTMAK, HÂLİ HOŞ GÖRMEK, İSTİKBALİ DÜŞÜNMEMEKLE MÜMKÜNDÜR.” Hızır saadeti “tul-i emelin girmediği gönüllerde hazan barika-nümâ olan bir hayalettir! ” diye tarif eder. Bu söylenenler üzerine büyük bir hiddetle ayağa kalkan Buda “Ey beşeriyet! Saadet, ademin esma-i cemaliyyesindendir’. ” der ve Nirvana! Ey beşeriyet Nirvana!” diye haykırır. Bütün bu söylenenler karşılık beşeriyetin, “Oh! Hangisi, hangisi?…” diyerek güçsüz bir hâlde yere düşen ve hayretler içerisinde  “…hangisi,  hangisi…  “ diye şaşkın şaşkın sorup arayışına karşılık ayağa kalkan reisin:

“EY BEŞERİYET! SAADET, HAYATI OLDUĞU GİBİ KABUL, ESKALİNA RIZA, ISLAHINA SA’Y DEDİR.” sözleriyle bunca tereddütlere son verir. Reis burada son söz sahibi ve aynı zamanda son rasüldür.[1]

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kelamından işaretle Muhyiddin ibnül Arabî buyurdu ki;

(Onun mucizesi Kur’an’dır, cemiyet de bir icaz(örtü)dır. Çünkü cemiyet değişik hakikatlere dayanan bir insandır. ….Mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle mucizedir ve cemiyettir. Bu itibarla da himmetin cemiyetidir.

 “Arkadaşınız mecnun değildir.” (Tekvir,22)

“Ondan hiçbir şey gizlenmiş değildir, “cimri değildir…”

Size ait bir şeyi de sizden esirgemez. Allah Teâlâ’dan aldığı ve sizin için olan bir şeyde cimrilik etmekle suçlanmaz. O sizin sapmanızdan endişe duyar.

” Arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı.” (Necm,2)

Hayret içinde iken korkmadı. Çünkü hakkın son noktasının hayret olduğunu bilenlerdendir. Ona doğru yol gösterilmiştir. O hayreti ispat bakımından hidayet ve beyan sahibidir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ey İnsanlar! Mutluluk, Hayatı Olduğu Gibi Kabul, ağırlıklarına-şartlarına razı olup, düzelmesi için gayret göstermektir.” Kelamı  ile karşılaştığı durumları ve mürşid vasıflı şahısların başına gelecek olaylara ışık tutmaktadır.

Yine bu mevzuda anlaşılan Vahdet-i vucüd meselesi insanın ilahlaşması değil “Hayatı Olduğu Gibi Kabul, ağırlıklarına-şartlarına razı olup, düzelmesi için gayret göstermek” demektir olduğunu görürüz. Sâlikin kul vasfına erişip “kulluğu” kendine hal edinebilmesi tevhidin en üstün makamı olan yedinci makamına erişmesidir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun Allah Teâlâ’dan râzı olmalıyız. Marâşi Ahmed Tahir kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri şeyhinden nakleder ki;

“Oğlum sizler Allah Teâlâ’dan razı olunuz. Yoksa Allah Teâlâ sizlerden razıdır. Öyle olmasaydı bir saniyede herkesi helak ederdi!”

Vahdet meselesi de bu sözden başka bir şey değildir.

Kul’un kul, Rabb’ın da rabbliğinden ayrılmasını ve karışmasını düşünmekle elde edilen kazanç sapıtmak ve azmaktan başka netice doğurmaz.

İsmail Hakkı


[1] Mehmet Zeki EKİCİ, Meşrutiyet Devri Fikir Adamı Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Hayatı Ve Eserleri İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı. (83670-Doktora Tezi), s.544-577

DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?


Televizyonda ve internette her gün bıkmadan bozuk konuşmalar ve yazışmalar ile bilerek veya bilmeyerek Türkçemizi yok etmeye çalışıyoruz. Bazıları anadil için gayret gösterirken, bizler bir taraftan planlı şekilde (yok etme projelerini hayata geçirerek) Türkçe’nin safiyetini bozmak için, pepe dilli kişilerin ağzından haberleri, şovları, reklamları dinleyerek “ne alakası” (saçma bir deyim) içinde gayret içindeyiz.

“Herild yani”

Bunu kimse görmüyor zannediyordum. Gören çokta, duyan yokmuş. Bu işe bir dur diyecek vatan evladı ne zaman çıkacak bilmiyorum.

Bekliyoruz.

Bir milletin kendi diline ihanet etmesi ne acı bir durumdur. Bu nedenle “Feyza Hepçilingirler” in -TÜRKÇE “OFF”- (Nisan, 1998)  Kitabının önsözünü sizler ile paylaşmak istedim.

ÖNSÖZ GİBİ

“İki haftada bir, yeryüzünden bir dil daha eksiliyor.”

Ne zaman buna benzer bir haber okusam Türkçe ile ilgili sıkıntılarım artıyor.

Ne yapabilirim, diye yeniden düşünmeye başlıyorum. “Siyah Beyaz” gazetesinde dil yazıları yazmaya başlamam da bu nedenledir; bu yazıları genişletip elinizdeki kitabı oluşturmaya karar vermem de…

Pek çoğumuzun Türkçe konusuna duyarlı olduğunu biliyorum.

İnsanlar yanlış yapmak istemiyorlar; ama yanlış yapmamak için ellerinde ne var?

Edinmedikleri bir bilgiden yararlanmaları elbette söz konusu değil. Nerede öğretiliyor Türkçe?

Örgün öğretim içinde okullarımız yeterli bir Türkçe bilgisi, bilinci, sevgisi veriyor mu?

Hayır.

Yaygın öğretim diyebileceğimiz yazılı, görsel, işitsel basın bu konuda yardımcı olabiliyor mu insanlara?

Yine hayır.

Türkçe konusunda gerçekten titizlik gösteren kişiler bile çoğu kez eleştirdikleri yanlışları yapmaktan kurtulamıyorlar. Bunda dilbilimcilerin ortak bir dil, ortak bir kavrayış geliştirememiş olmasının payı var. Türkçenin hangi yöntemle daha iyi öğretilebileceğinin hiç tartışılmamış olmasının; herkesin yanlışlardan yakınırken doğrusunun ortaya konmamış olmasının … Daha pek çok şeyin. Bunları söylerken Türkçe duyarlılığının arttığını, birçok kişinin gazetelerde dil yazısı yazmaya başladığını unutuyor değilim. Ancak yakından bakıldığında bu yazarlardan çoğunun Türkçe diye Osmanlıcanın kurallarını dayattığını, kullanımda eski ya da yabancı sözcüklerin yanlış söylenmesi ve yazılmasından öte pek bir yanlış bulamadıklarını da görmüyor değilim. “Camisi” mi doğrudur, “camii” mi; “pantalon” mu diyelim, “pantolon” mu; “hastane” mi yazalım, “hastahane” mi?

Bu sorular gündeme getirildiğinde Türkçe konusunda aydınlanmış olmamak bir yana, dil bilinci iyice bulanıklaşıyor; ayrıca sürekli olarak bunlar tartışıldığına göre, Türkçenin bundan başka ve daha ciddi bir sorunu olmadığı yargısı güç kazanıyor.

Başka bir yandan, yine tek sorun buymuş gibi, Türkçeye büyük bir hızla doluşmakta olan yabancı sözcüklere dikkatimiz çekiliyor. “Dilde kirlenme” diye adlandırılan bu sorunu çözmek için yasa taslakları hazırlanıyor, “yasakçı zihniyet” yeni bir yasak alanı bulmanın sevinciyle dört elle sarılıyor konuya. Bu arada unutulanlar, sözdiziminden vurguya; yazımdan, noktalamadan tonlamaya; anlamdan anlatıma bütünüyle Türkçe oluyor.

Türkçe, yalnızca içine giren yabancı sözcüklerden ibaret değil ki!

Türkçeye özen göstermek, yabancı sözcük kullanmamak ya da kullanıldığında bunları doğru yazıp söylemeye dikkat etmek de değil. Türkçenin özel yapısı, kendine özgü kuralları var mıdır?

Varsa bunlar nelerdir?

Yeni bir dilbilgisi kitabı yazıp bütün bu düşündüklerimi açıklayabilirdim. Öyle yapmadım. Böyle bir kitabın hem çok kuru olacağından hem de yalnızca konuyla doğrudan ilgilenenleri “hedef kitle” olarak alacağından çekindiğim için… “Medyaca yönelik eleştirilerimle dil kavrayışımı birleştirerek keyifle okunabilecek bir kitap oluşturmak istedim. İstedim ki bu kitap bir “Medya eleştirisi” kitabı da olsun, bir “Dil yanlışları” kitabı da. Bu yüzden bütün örnekleri yazılı, daha çok da görsel basından seçtim. Yanlış kullanım örneklerini aldığım kişilerden beni bağışlamalarını dilerim. En iyi yöntemin, yanlıştan kalkarak doğruya ulaşmak olduğunu, kalıcı bilginin en iyi bu yolla edinilebileceğini düşündüğüm için böyle davrandım.

Gözüm en çok gençlerde. Bu kitabı en çok onların okumasını, okurken gülümsemelerini, yararlanabileceklere de yararlanmalarını diliyorum.

Kitabı yazmamda, basmamda katkısı olan herkese teşekkür ederim.

Feyza Hepçilingirler

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

UNUTTUĞUMUZ MESELELER


TOPLUMDA PSİ KONTROLÜ

Modern bir savaşa hazırlanmak için halkın bir coşkunluk içinde kabul ettiği bir şartlandırma gereklidir.

Hitler bunu çok iyi biliyordu.

Çinliler bugün bu teoriyi uygulamaya koymaktadırlar. Çin’de, gördük ki ökültle hareket eden halk hareketinin başarılı eylemi «Dörtler Çetesi»nin devrilmesine sebep olmuştu.

Bu cinsten bir hareket ABD’de uygulanmaktadır.

Walter Bovart’ın «Operation Mind Control» zihin kontrolü hareketi: (Dell Publishing Co.) isimli eserinde bu belirtilmektedir.

Sovyetler de hiç kuşkusuz toplumun ne düşündüğünü anlamak için halkını kontrol altında tutmaktadır. Bunun için gizli polisin gücü yetmez; düşünce gizli kalabilir. Zarurî olarak cezayı ve yakalanmayı gerektirecek bir yayın halinde ele geçmez. Genel ruh halini kollektif şuuraltını tanımak için Telepati’nin kullanılması fikrinin doğuşu hayli eskidir. Bu 1931 lerde «Amazing stories» dergisinde Paul H. Lovering imzasıyla yayınlanan «The inevitable Conflict» «BEKLENMEDİK KARGAŞA» başlıklı yazısıyla başlar Lovering H.P. Lovecraft‘ın takma adıydı. Bu tarihten itibaren Sovyet’ler’de de, ABD’deki gibi hassasiyet arttırıcı haplar içirtilen bazı süjeler vasıtasıyla şehirde hüküm süren atmosferi hissetmeye, anlamaya çalışırlar. BAZI SÜJELER İPNOZLA ŞARTLANDIRILARAK GENİŞ BİR TOPLULUKTAN GELEN TELEPATİK SİNYALLERE DUYARLI HALE GETİRİLDİLER. İpnoz ile etkili hapların bir araya gelişi çok ileriye gitti ve daha önceden gördüğümüz Lee Harvey Osvvald olayı gibi bazen öldürücü nitelik kazandı. Yapılan en yeni anketlere göre CİA’nın 7000 deney süjesinden en azından üçü ölmüştür. Bunlar arasında Amerikan ordusu albayı George Donald 1959 da intihar etti Böyle bir fiilin sebeplerini kesinlikle sonradan bulmak, cidden güçtür. Olsa olsa, delil yokluğundan, öfkeli bir toplumun kollektif şuuraltını duyarlı hale getirmeyi denediği düşünülebilir. Bu araştırmalar zaman olarak çok gerilere gider, en azından LSD’nin keşfine kadar…

CİA’nın yaptığı yeni bir ankette bir tanık hava astsubayı William F. Chaffin, yemin ederek, 1958′de kod numarası E.A. 17-20 olan bir hapı kullanmayı kabul ettiğini ifade etti.

CİA formülü açıklamayı reddetmiştir.

İlgili dosya tamamen imha edilmiştir, en ufak iz bile yoktur. Tanık bu denemeden sonra çok ıstıraplı ruhsal çöküntülere ve halüsinasyonlara maruz kaldığını anlatmıştır.

Amerikan kollektif şuur altını telepatik olarak algılama hipoteziyle yeterince bir araya getiren bir tanıtım… Ayrıca Amerikalı başçavuş tecrübeden sonra yapılan sorgudan hiçbir şey hatırlamadığı da belirtti

Ancak çok uzun seneler sonra hatırlayabilmişti. Burada zihinsel bir yetersizlik kesinlikle söz götürmez. Sebebi süjeye yapılan kuvvetli bir Post – Hipnotik (uyku sonrası devam eden) telkindir.

1975′de anket komisyonu önünde yaptığı açıklamada otuz süjelik bir grubun- bu deneylere katıldığını da ekledi.

1958-1978 arası düzenli olarak senede yüz süjede bu türden deneyler yapıldığı farzedilir ve bir telepatik algılama tekniğinin adamakıllı geliştirildiği de söz konusu ise şimdiki Amerikan yönetimi falan şehir ve askerî üste düşünülebilir. Ayrıca yüksek sayıda süjeye sahip olmak gerekir.

En klasiklerinden biri de bir bilgisayar bu operasyonu tamamlar ve kamuoyunun gerçek tepkisini soru bültenleri ile sondaj sonuçlarından çok farklı olarak tam vaktinde okur.

Kamuoyunu telepatiyle öğrenebilen hassas süjeier ipnotize edilmiş olabilirler mi? Ünlü elektronik beyin tröstü Rand Corparation’un bir raporu 25 Nisan 1949 da şöyle bir başlık taşıyordu:

«Kominform ülkeleri halk mahkemelerinde itiraflara yol açmak için ipnotizma teknikleri mi kullanıyorlar»?

Bu rapor Batı ülkelerinin ve Amerikalıların hipnotizmaya verdikleri Önemi vurguluyordu.

CİA şeflerinden Richard Helms Senato Warren komisyonunda yakınlarda örgütün faaliyetlerini kontrol babında şu dikkate değer sözleri söylemiştir:

«Yapılan araştırmalar Sovyetlerin sosyal sistemin siyasî amaçlarıyla uyuşacak şekilde Sovyet vatandaşlarının davranışını kontrol etmek üzere bir teknoloji düzenlemeye çalıştıklarını göstermektedir. Ayrıca aynı teknoloji çok özentili bir tarzda insan zihniyetiyle mücadelede topluluk İçinden alınan hedef bilgilerin aktarılması zorunlu olan bilgilerin kodlanmasında kullanılabilir.

«BU AÇIKLAMADA DA YAPILMASIGEREKEN TEK DÜZELTME ŞUDUR. SSCB, HALKININ BÜTÜN KONTROLÜNÜ OKÜLT VE PARAPSİKOLOJİK VASITALARLA ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞAN TEK ÜLKE DEĞİLDİR. AMERİKALILAR DO AYNI ŞEY YAPMAKTADIR. HELMS BUNU EKLEMEYİ UNUTMUŞ OLMALI…

Toplumun kontrolü konusunda bir parantez açmakta yarar vardır. 5 Haziran 1968′de saat 12.15 de, Senatör Robert Kennedy, Los Angeles Ambassador Oteli’nin büyük salonunda öldürülmüştü. Filistinli mülteci katil Sirhan Beşara  Sirhan olaydan pek kısa bir zaman sonra tutuklandı. Sirhan garip bir şekilde hiç bir şey hatırlamıyor, en azından anormal bir trans içinde bulunuyordu.

Evinde yapılan bir araştırmada, önemli miktarda ökültizmayla ilgili kitap ele geçti. Bu durum Los Angeles Belediye Başkanı Sam Yorty’ye her yerde şu cümleyi söylemek fırsatını verdi: «Sirhan çeşitli komünist örgütlerin üyesiydi. Bu arada Rozkruvaların da..» Bereket versin ki, sanık Kaliforniya Üniversitesinden bir ipnoz uzmanı Dr. Diamond ile yazar Truman Capote tarafından sorguya çekildi. Önce şunu tesbit ettiler ki, Sirhan’ın, önceleri söylediği gibi, ipnotize edilmesi imkânsızdı, çünkü zihin hastalığından muzdaripti. (Paranoid Şizofren) Sirhan, bulunan not defterine yazdığı gibi bir durumdaydı… «Birisi, ruhuma etki etmek istiyor.» Çekilen EEG’si normaldi. Senatör Kennedy’yi öldürmüş olduğunu kesinlikle hatırlamıyordu.

İpnotik ya da telepatik vasıtalarla uzaktan kontrol edilmekte olduğunu ileri sürüyordu. Konuyu çok iyi bildiği ve hayret verici bir okült kültüre sahip olduğu ifadelerinden anlaşılıyordu..

1973′de Sirhan’ın hapishanedeki resmi doktoru Psikiyatrist Dr. Edward Simpson, onu sorguya çekti ve aldığı cevaplarla öyle şaşkın bir durumda kaldı ki, tutanakların gözden geçirilmesini tavsiye etti.

Simpson’a göre, Sirhan’in R. Kennedy’yi öldürmüş olduğunu psikolojik olarak tasdik etmek imkânsızdı. Ayrıca şunu da tesbit etti ki, Sirkan birinci sınıf bir ipnoz süjesiydi. Kapatıldığı hücresinde sabırla çalışıp bizzat geliştirdiği bir «kendi kendini ipnotize etme» metodu kullanıyordu, 1975′de yapılan sorgusunda Sirhan «R. Kennedy’yi öldürmedim, eğer öldürdüğüm ispatlanıyorsa bu beynimin yıkanmasından ve uzaktan yönetilmemden İleri gelmiştir.» dedi. Beyni X ışınlarıyla trandı. Uzaktan yönetici ne de elektronik kontrol cihazı bulunmadı. Hiç bir şey, onu neyin ipnotize ettiğini öğrenme imkânını vermedi. Qswald’dan farklı olarak KGB ile kesinlikle irtibata geçmemişti. Kesin olan fiilen ipnotize edilmiş ve post-ipnotik telkinle öldürme emrini almış olmasıydı..

İpnozla ilgili bütün hatıralar hafızasından silinmişti. Bilindiği üzere ipnoz ya da ilaç kullanarak şulelerin hassasiyetine göre onları kollektif şuur altına getirmek ve her şeyi unutturmak mümkündür. Bilgisayarlarla yapılan araştırmalar bunun böyle olduğu açıkça tespit edilmiştir.

Şu halde kollektif şuur altına yapılan herhangi bir etkinin sonuçlarını kontrol altına alma vasıtalarına şimdilik sahibiz demektir. Bu sonuçlar kamuoyunun ve neticede kamu etkisinin yollarını belirler.

Geriye, ki bu en kıymetli iştir, kollektif şuuraltına nasıl etki edileceğini bilmek katıyor.

 KİTLE KONTROLÜ

«HALKI ALDATMA»ya dayalı propaganda en etkili vasıtadır. Vaktiyle Hitler böyle yapmıştı. Yüceltilmiş süjeler yoluvla etki sağlanıyor. SİNEMA, TELEVİZYON VE RADYO’YA ŞUUR’UN ALGILANABİLECEĞİ. HIZLI ŞUURALTINA DOĞRUDAN ETKİ EDEN BİR MESAJ YANSITILIR.. Mesaij alan, haberi bile olmadan normal zamanda yapmadığı fiilleri yapmağa teşebbüs eder.

Bununla beraber ünlü bir İngiliz Bilgini Dr. Chris Cuflen, (Lea Hospital) «New Scentist» in okuyucu mektuplarında, 1 Haziran 1978 de, şuna dikkati çekiyordu.

«Böyle bir sürecin olduğu sorun dışındadır. Modern deneyler açıkça tersini göstermiştir.» Hızlı bir akış içinde geçen yansımaların insan üzerindeki etkisini pratik olarak inkâr edemeyiz. Yüceltilmiş yansımayı yasaklamayı hedef alan baskıları, Dr. Cullen, geçen yüzyılın sonunda meşrulaşan X ışınlarına konan yasaklarla ayni sıraya koymaktadır.

Çünkü X ışınları kadınların vücudunu elbiselerinin altından görme imkâm veriyordu. Amerikan polisi bu etkisizliği tecrübe etti. Böyle bir mesajı, bulunamayan, bir suçluyu teslim olmaya çağıran bir haberi yayan polis, hiç bir cevap alamadı, sonuç çıkmadı.

Buna karşı, beyinlere bir makinayla güçlendirilmiş paropsikolojik uyaranlarla uzaktan etki daha muhtemeldir. Gerçekten uygarlığımız küçük bir insan topluluğunun kendi düşüncesini kitle üzerine yansıtılabilmesine imkân veren yöntemleri bilmemektedir. Bu türken teknikler vaktiyle Hindistan’da vardı, ama zamanımıza kadar ulaşmadan unutuldu- Eğer bu saf zihinsel teknik kesinlikle unuulmamışsa, bazı gizli topluluklarda muhafaza edilmiş olabilir.

GÜÇLENDİRME TEKNİKLERİ

 Üç çeşit güçlendirme tekniği vardır.

1— Parapsikolojik olayın elektronik ve ses etkisiyle doğrudan doğruya güçlendirilmesi. Bugün Sovyetler, bu konu üzerinde pek ciddî ve büyük bir gizlilik içinde çalışmalar yapmaktadır.

2— İnsana bazı şeyleri düşündürten yöntem Amerika’da üzerinde ciddiyetle durulan bir konudur. Fikir, İspanyol Santiago Roman Y. Cajal’dan geldi. Olabilirlik ihtimali New York Bilimler Akademisinden meslektaşım Prof. Jose Delgado tarafından deneysel olarak kanıtlandı. 1964 de hayvan beyinlerine onları radyo dalgalan vasıtasıyla kontrole imkân veren alıcılar yerleştirildi. Dostum Remy Chauvin daha önce ismini verdiğim eserinde, maymun ve fareler üzerinde yapılan deneyleri ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Delgado dövüşen boğalar ve katırlar üzerinde de deneyler yapmayı başarmıştı.

Bütün bu sonuçlar öncelikle beyne bir alıcı yerleştirilmesini gerektirmektedir.

Bundan sonraki aşama, radyo ya da radar cihazına benzeyen bir jeneratörden yayılan dalgalan modüle eden uyarılar vasıtasıyla beyni kontrol etmekten ibarettir.

Bu yoldaki ilk durak Sovyetler tarafından açılmıştı. Başa bağlanan elektrotlar vasıtasıyla yayılan dalgalarla uyku getiren bir cihaz üretilip satılmaya başlanmıştır. Böylesi bir cihaz uyku kürleri için çok kıymetlidir. Çünkü uyku haplarıyla uyumanın yararsızlığı malûmdur. Ne var ki bu cihaz ancak pek küçük bir mesafeden, elektrotları beyinden ayıran birkaç santim uzaklıktan çalışıyor, Halkı uzaktan kontrol etmek büyük bir şehrin bir mahallesini çalıştıran bir üreteci gerektiriyor

Bu jeneratörle geceleyin uyumakta olan insanların beynine sonradan yapacağı, yerine getireceği, emirler yerleştirilecektir.

Kaliforniya Üniversitesi geçenlerde bu türden yapılan deneylerin tutanaklarını Dr, W. Ross Adey imzası altında yayınladı. Adey radyo vasıtasıyla şempanzelere oldukça karmaşık işlemleri tamamlatacak bilgileri nakletmeyi başardı.

Stanford Enstitüsünde 1975‘de söylenen sözlerle ilgili beyinsel uyarılar kaydedildi: Süje konuşurken meydana gelen beyinsel uyaranları kayda geçirildi ve bir bilgisayar düşünceye eşdeğer olan bir sözlükle birleştirildi. Bu düzenek üç bilginin Danile Wolf, Lavvrence Pinnio ve David Hall‘ın eseriydi. Onlar düşünceyi mekanik olarak güçlendirdi. Süje bir tekerleği sağa çevirmeğe karar verince (Niyet edince) tekerlek dönüyordu. Oysa bunu düşünmemiş, dönmesini fiilen zihinden canlandırmamıştı. İnsanlarla ilgili uygulamalar mümkün olduğuna göre aynı prensiple felçli insanlarda suni organlarını çalıştırabilirlerdi. Şu sıralarda düşünce yoluyla yöneltilen tekerlekli hasta koltukları üzerinde incelemeler yapılmaktadır.

BEYİN DALGALARI

DİĞER MUHTEMEL SONUÇLAR İSE OLDUKÇA KORKUTUCUDUR. BU USULLE HERHANGİ BİR KİMSE ŞU YA DA BU PARTİNİN ADAY ADINA OY VERMEĞE İTİLEMEZ Mİ?

Dr. Adam Reed (Rockefeller Enstitüsü) gibi bilim adamları 1976′da Amerikan Bilim Geliştirme Cemiyetî’nin bir toplantısında çeşitli uyarılar yaptılar. Psikolojik olarak kontrol altına alınmış ve beyinlere hakim olan makineleri kullanan bir gizli yönetim hükmüne girmiş bir toplumun manzarası bile insanı çıldırtır. Ayni amaçla özellikle alçak frekanslı sesler de kullanılabilir.

İnsan beyninin dinlenik normal haldeki titreşimi.

Alfa Ritmi olarak 9—12 saniye arasında değişir.

Saniyede 13 salınım uyku halini gösterir. Bu yüzden avcı uçaklarında kazalar olmaktaydı. Çünkü pilot saniyede 13 titreşim yapan gösterge tablosunun ışıklarına bakıyordu. Bu göstergeleri hemen kaldırdılar. Bu alçak frekanslı elektromanyetik dalgaların dünya küresi ve etrafındaki iyonlaşmış tabaka tarafından yükseltildiği bilinmektedir. Bu tip dalgaların frekansları 7-15 Herztir. Büyük bir güçle uzak mesafelere nakil olurlar. Beyinde aynı dalga gamlarındaki ses titreşimlerini hasıl eden bu tipten dalgalara akıl erdirmek güç değildir. Dr. Barnaby evvelce bu ihtimaliyet üzerindeki endişelerini bildirmişti. Bu tür olaylar bundan böyle psikolojik araştırmaların uygulanmalarını beklemeden geniş halk kütlelerinin beyinlerini kullanmaya yarayabilirler. Artık bu çapta kitlesel teşebbüs hareketlerinden masun (korunmuş) kalamayız.

Her buluş gibi, bunlarda faydalı bir yöne kanalize edilebildiler. Stanford’dan Prof. Volpe ve Lazarus uçaktan korkma ve alkole alışmak gibi bazı fobileri tedavi etmek için imajlı birleştirilmiş ses yansımaları kullandılar.

Her türlü tehlike arz eden araştırmaların barışçı örgütler tarafından yasaklanması istisna değildir. Ama samimi bir gözetim imkânsızdır. Bu demokratik toplumlarda kolaysa da, Çin ve Rusya’da ne kadar zor olduğunu gördük. Öncelikle bunlara diktatörler sahip olmak isterler. Arjantin nerdeyse ilk önce hidrojen bombasına sahip olacaktı.

O halde zihinsel kontrol yöntemlerine ilk kim sahip olacaktır?

Hipotez doğruya benzer, önemli kaynaklar talep etmeyen beyin kontrolü vasat bir ulusun zaferi olabilir.

Amerika’da yayınlanan Dr. Fry Meyers ve Lindstrom‘a ait ses üstü çalışmaları, bir fikrin aracıları vasıtasıyla bir beyine yerleştirilebilmesinin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu dalgalar, havada kötü yayılırlar, ama bir radyo dalgasına kolayca modüle edilebilirler. Ruslar bundan kısmen yararlandılar. 1975′de Moskova’da ABD elçiliğini radyo dalgalarıyla taşınan ultrasonlarla yayın yapamaz hale getirdiler. Maksat casusluk için elçilikte kullanılan dedektörleri felce uğratmaktı Gene iddia edildiğine göre Ruslar, Amerikan diplomatlarının ve «Döneklerin» beyinlerini uzaktan yıkamağa çalışmışlardır.

Her ne olursa olsun burada tahlili edilen bütün PSİ silahları ile bir toplumun zihinsel kontrolü, şimdilik korkutucu olmaktan uzaktır. (sh:64-70)

 

ANAHTAR KELİME (İsm-i Âzam)

Gizli servislerin hedefi, bir «anahtar kelime» söylendiği zaman süenin hafızasını harekete geçiren bir «ipnotik metod» bulmaktır.

O zaman on-oniki sayfalık bir yazı ve şekiller kaydedilebilir; huduttan kolayca geçip kendi ülkesine giden süje, şeflerinin birinin söylediği başka bir «Anahtar kelimeyle» söz konusu bilgiyi yeniden ortaya çıkarabilir.

Şekil çizmesini bilmese dahi planları tamamı tamamına yeniden çizebilir. Sadece, maddesel hiçbir şey bulunmamakla kalmaz, soru bile sorulsa, süje hiç bir şey söyleyemez; zira şuurlu olarak kendisinin bir bilgi taşıyıcısı olduğunu kesinlikle hatırlamaz. Hem şuur, hem de şuuraltı olarak mümkündür. Şuurlu durumda kendimi örnek gösterebilirim. İki şahsi tecrübem ve bir de doğrudan gözlemim var. 1943 Kasımında Gestapo beni tutuklamıştı. Tüm Avrupa’da Stokholm’den Baleare adalarına kadar yayılan “Marco Polo” isimli haber alma örgütüme mensup bin yirmi dört ajanın eşkalini ayrıntılı olarak biliyordum.

Elliden fazla işkence görmeme rağmen tek kelime bile söylemedim. Bununla beraber hâlâ, iki seneden fazla kaldığım temerküz kampında etrafımda olanları mükemmelen hatırlıyorum.

5 Mayıs’tan 19 Mayıs 1945′e kadar, Mathausen’in tesliminden sonra, orada alelacele kurulan bir Amerikan hastanesinde hastabakıcı olarak kaldım, İki haftalık süre içinde ölen sekizyüz kişinin itirafını topladım. Bunların her biri bir hayat hikâyesi idi ve büyük bir kısmı bu adamların tutuklanması sonra da götürülmelerine sebep olan ihanet üzerineydi. Bu hikâyelerin güvenilir olduklarını göz-önünde bulundurarak not almadım. Fransa’ya dönüşümde onları tekrar kâğıda döktüm, hemen hemen iki sene sürdü. Daha sonra Psikoanalistlerle temaslarım oldu. Şunu öğrendim ki, modern bilimin babaları sayılan Freud, Jung ve Adler’in hiçbiri ölmekte olan bir insanı katiyyen dinleyememişlerdi. Acaba onlar bu şartlar altında insan tabiatını tanıdıklarını ve insanlara yardım ettiklerini nasıl ileri sürebilirler? (sh:73-74)

 

KİŞİLİĞİNDEN AYRILAN «BEN»

Hidrojen bombasını herhangi bir kimsenin yapabilmesi için on-iki sayfalık makul bir doküman halinde yazılmış olması yeterlidir Doküman oldukça açık ve yeterli satır aralığında olabilir. Vaktiyle Amerikalı bir öğrenci, yöneticilerin büyük heyecanıyla alay etmişti. Bütün bu sözler, ajanımız birkaç dakika içinde, bütün bir çalışma ağının sentezini kendine mal edebilir demek içindir. Okuduklarının hafızasına depolanması için kendisine emir vermesi yeterlidir. Burada sadece bir uygulama yeniliği vardır. Kendi hafızamıza kayıt yapması için şuurlu olarak emir veremeyiz. Bazen şuuraltına yerleşen şeyleri anormal bir humma, zihinsel bir rahatsızlık ve de ipnotizma durumunda tekrar ortaya çıkarıyoruz. İpnotizma usulü pek geçerli değildir, zira ipnotize edilen süje telepatik bağ-vasıtasıyla ipnotizmacının ihtiyaç duyduğu şeylerden hatırlayabildiği her şeyi söyleyebilir ve böylece herhangi bir taşkınlık meydana gelebilir. Japonya’da Luira‘nın çalışmaları sonunda sağlanan Sovyet metodunu kullanan gizli bir ajan, isteğiyle bir belgeyi kendi içine (Zihnine) sindirebilir. Sanki ezberler, sınırsız süre saklayabilir. Ve bir anahtar, kelime ya da kod kullanılarak tekrar dışarı çıkabilir. Şahsen ben de bunu yapmak isterim. Kendileriyle konuştuğum birçok uzmana göre, hafızaya böyle emirler vermek için, bile bile bir kişilik ikileşmesi meydana getirmek gerekir.

Bu durumda «Ben bir başkasıdır.» Ben, kendi kişiliğinden ayrıldıkça, yerine getirmek mecburiyetinde olduğu şeyi hafızaya emretmek o kadar kolay olur. Bu genel ilkedir, ama nasıl uygulandığını tam olarak bilmek gerekir’ Bir kaç uyanık okuyucu bunun bir yoga olduğunu söyleyecektir.

Ben öyle olduğunu sanmıyorum.

YOGA BÜYÜK BİR ŞARLATANLIKTIR, BANA GÖRE;

YOKSA GİZLİ HİNT SERVİSLERİNİN İNSANI ŞAŞIRTAN PERFORMANSINDAN SÖZ EDİLDİĞİNİ DE İŞİTİRDİK. İMDİ, NE PAKİSTAN VE ÇİN’E, NE DE TÜM DEVLETLERDE BULUNAN ÇOK GÜÇLÜ ÇETELERE KARŞI, HİNT GİZLİ, SERVİSİNİN ÖZELLİKLE PARLAK BİR TARAFI YOKTUR. Yoga’nın güçlerini ortaya koyacak fırsatlar Hind gizli servisinin eline çok geçmiştir, ama netice belirsiz… Bu çok tuhaf ipotez şimdilik diğerlerinden farklı değildir.

HAFIZA KONTROLÜ

Mantıki olarak hafıza kompleksi tamamen tecrid edilmelidir. MADDİ BEDENİNİ KONTROL ALTINA ALABİLEN KİMSELER OLDUĞUNA GÖRE, NEDEN «PSİ GÜÇLERİNİ» KONTROL ALTINA ALANLAR MEVCUT OLMASIN? Ayrıca hafıza eğer duyular dışı bir yetenek ise, o zaman çok genel olmak gerekir. Herkes ayni psi kudretine sahip değildir. Ama gene herkes tümel hafızaya sahip gibidir. Bu vesileyle size John Buchon’ın «Les trois otoges» Üç Rehin, isimli kitabını okumanızı tavsiye ederim.

YİNE HERKES OKUMAYI ÖĞRENİYORSA KENDİ HAFIZASINI KONTROL ALTINA ALMAYI DA ÖĞRENEBİLİR. AMA NASIL?

Keşfin gizli kaldığına üzülüyorum ve birgün yayınlanacağına inanıyorum. Umudum var, zira tüm sırlar ifşa olunacaktır. Varsayımı basite indirgersek, Alfa ritmlerinin irade kontrolüyle bir ilişkisi olup olmadığını soruyorum, kendime.

Hafıza, maddesel hiç bir şeye, dayanmasa bile, beyinsel ritimlerdeki bir değişime ikinci derecede etkiye sahip olabilir. (sh:76-77)

Kaynak:

Jocques Bergier, LA GUERRE SECRETE DE L’OCCULTE, Gizli Parapsikoloji Savaşı,trc: Ergün Arıkdal, Ruh ve Madde Yay., 1981, İstanbul,

Yorum:

Başarıya susayanlar sadece maddî tedbirler alarak hedefe varamazlar. Muhakkak psişik tedbirleri almalıdırlar. Bahsettiğimiz bu durum her konuda geçerlidir. “Alternatifsiz” kelimesini kullandığınız her şeyin bir zıddı vardır. Zıtların kazanma mücadelesinde başarıya ulaşması ancak maddî ve psişik etkiyi eşit şekilde dengede tutanlarda görmekteyiz.

ZİYA PAŞA’NIN ESERLERİNDEN


ZİYA PAŞA’NIN RÜYASI

 Dün Cuma günü sabahleyin, aldığım gazeteleri ve mektupları okudum. Bunlarda, Doğu’daki durumlarla ilgili birçok üzücü haber gördüm. Canım pek sıkıldı. İçimi bir endişe de kapladı. Belki eğlenirim diyerek, yemekten sonra kalktım. Kendi kendime düşünerek, “Hamş-Fort” bahçesine girdim. Ve suyun kenarına konulmuş kanepelerden birine oturdum. Elimi şakağıma dayayıp, bazen suya ve bazen de her zaman bahar yeşilliği olan çimenliğe, ibret ve hayret gözü ile bakarak ve zihnimde vatanın uğradığı sıkıntı dolu durumları tasavvur eden düşüncelere daldım. Herşeyden önce kendi başımdan geçen olaylar hayretle gözümün önüne geldi.

Bir zamanlar, hükûmet’de bulunarak gördüğüm acayip ve yedi sekiz sene de Padişahın Özel Kalem Dairesi’nde çalışarak şahit olduğum garip şeyler, bir bir hatırımdan geçmeye başladı. Sonra, ne tuhaf sebeple Saray’dan çıkışım ve ne münasebetle kimi zaman Zabtiye Müsteşarı ve kimi zaman da Atina Sefiri olduktan sonra Beylerbeyi rütbesi ve Paşalık ünvânı ile Kıbrıs’a gidişim ve orada altı yedi ay, çeşitli belâlara uğrayıp, sonradan Padişah’ın emriyle, Yüksek Meclis’e ve sonra paşalık, beylik ile değiştirilerek beylikçiliğe memur oluşum ve altı yedi ay geçince ne büyük önemler, gösterişler, emirler ve ümidlerle Bosna tarafını denetlemeye gönderilip, bir buçuk ay geçer geçmez ne tuhaf sebeple işten ayrılmaya ve geri dönmeye mecbur ve onun üzerine tekrar Yüksek Meclis’e, bir müddet sonra da Adalet Bakanlığına memur oluşum ve üç ay geçince, oradan da Amasya Mutasarrıflığına (Amasya Sancağı’nın basma) tâyin edilerek, hasta ve güçsüz olduğum hâlde, o kadar sıkıntı ipinde memuriyet yerime gitmek için nasıl zorlandığım ve orada sekiz ay hasta yatağımda yattığım ve iki sene kadar, verilen vazifeyi yerine getirmek için elimden geldiği kadar çalışıp çabaladığım hâlde, ne acayip asılsız sözlerle, iftiralarla vazifemden almışım ve Samsun’a mutasarrıf oluşum ve suçlamaların araştırılması için Amasya’ya özel memur, müfettiş gönderilerek soruşturma sonunda iftiracıların umduklarını elde edememeleri üzerine yine Padişah’ın emri ile Yüksek Meclis’e memur oluşum ve sonradan Kıbrıs Mutasarrıflığı yüksek makamına tayin olunarak kalkıp oraya gidecek iken Avrupa’ya gelişim ve o zamandan beri iki buçuk sene içinde burada ortaya çıkan bazı özel durumlar ile şimdi Londra’da “Hamş-Fort” bölgesinde tek ve yalnız bulunuşum, birer birer aklımdan geçti. Bir zamanlar dolaştığım memleketlerde ve memuriyetlerde gördüğüm durumlar ve o zamandan beri Osmanlı Devleti’nin uğradığı değişiklikler, bölük bölük ansızın hatırıma geldiği sırada, nihayet İstanbul’un şimdiki hâli gözümün önüne geldi. Kendi kendime dedim ki:

Yarabbi bu nasıl bir durumdur?

Bu Osmanlı Devleti’nin ne suçu var ki bu sıkıntılara, belâlara uğrar; bu millet hangi suçun sahibidir ki, bu eziyetlere, felâketlere uğramıştır?

Bu Padişah, hangi sebebe bağlı olarak düşüncesini ve ahlâkını değiştirdi?

Sultan Abdülaziz Han, tahta çıktığı sırada, devletine ve milletine karşı çalışkan, hamiyetli, dirayetli, otoriter bir padişah idi. Bütün dünya kendisine dost, yenilikçi ve imdada koşan, Allah’ın yardımına mazhar olmuş, ulaşmış bir kimse gözüyle bakıp, taparcasına bağlanırdı. Şimdi neden bu düşünceler değişti?

Yârabbi, bütün bunların sırrı ve hikmeti nedir?

Ah, Padişah’ı görsem ve kendine gizli tutulan birçok durumları bütün gerçekliği ile kendisine söylesem ve bunun ile hem velinimetime; Padişahım’a ve hem de devletime, milletime elimden gelen hizmeti yerine getirmiş olsam! İşte ben bu hayâller ile uğraşırken gözümün Önünde duran küçük dere yavaş yavaş genişleyip, büyüyerek bir başka şekle girmeye, değişmeye ve suyun iki tarafında muntazam dikilmiş olan yüksek ağaçlar da heybetini değiştirerek, yalı ve bahçe şekline girmeye başladılar. Ben, bu gariplikler gösteren değişikliği seyrederek, acaba burası neresi olacak derken, Boğaziçi meydana çıktı. Önce Beşiktaş’daki Padişah Sarayı’nı gördüm. Ve bilmem nasılsa içine girdim. Her tarafını zihnen çok iyi bildiğim ve aklımda tuttuğum Saray’da kimseyle karşılaşmayarak, büyük merdivenden yukarıya çıktım. Yavaş yavaş sofada gezinip, acaba Padişah: buralarda mıdır, diye hayran hayran etrafa bakınırken, meğer Padişah Hazretleri bahçe üstündeki odada imiş. Çıktı ve beni görünce işaret edip, yanma çağırdı. Koşup gittim. Ve çok senelerden berii hasretini çektiğim ayaklarına, ağlayarak kapandım. Yaradılışından gelen iyilik ve güzellikle, gülerek gönlümü aldı ve iltifat buyurdu. Ve mübarek eliyle başımı yerden kaldırıp, söze başladı. Ben de etrafıma bakıp işitecek kimse olmadığını görünce, vatanıma -

Beşiktaş Saray-ı Ilümâyûnu’nu gördüm. Vc bilmem nasılsa1 içine girdim. Çünki, Saray’ın her tarafı zihnimde mahfuz olmağla kimseye rast gelmeyerek büyük ner-dübândan yukarı çıkdım.; Yavaş yavaş sofada gezinüp, acaba Zât-ı Şahane buralarda mı, deyû hayran hayran etrafa nigerân iken meğer Zât-ı Cenâb-ı Mülûkâne bahçe üstündeki odada imiş. Çıkdı ve beni görmekle işaret edüp yanma (çağırdı. Koşup gitdim. Ve nice senelerden beru hasretini çekdlgim ayaklarına, ağlayarak kapandım. Meftûrfolduğu meşîme-i lûif u inayet iktizâsmca tebessüm ileinevâziş ü iltifat buyurdu. Ve mübarek eliyle başımı yerden kaldırup, söze başladı. Ben dahi etrafıma ba-kup işitecek kimse olmadığım gördüğümde, vatanıma ve özellikle yardımları, beni kabul etmeleriyle hayat bulduğum Padişahım’a hizmet için bundan daha iyi vakit ve fırsat olamaz, .dedim. Gözleri yaşla dolu olarak, şöylece sorularını serî bir şekilde sormaya başladı:

-Ziyâ; senin hakkında esirgemeyip, bol bol verdiğim (bunca lütuf ve ikramları unutup, Avrupa’ya kaçmak sana düşer mi, yakışır mı idi?

-Velinimetim Efendim! Bana bol bol bağışladığınız bunca lütuf ve ikramların teşekkür hakkını, hiçbir zaman ödeyemem. Ve Efendim’in hürmetini bırakıp. Avrupa’ya gidecek kadar câhil, kaba, terbiyesi kıt birisi olmadığım Efendim tarafından bilinmektedir. Lâkin bu harekette, yani Avrupa’ya gidişimde ben kulunuz mecbur idim ve bu bakımdan özürlüyüm. Gerçi, yüce izninizi almadan Avrupa’ya gittim. Ancak, Avrupa’da da -Siz’e karşı- elimden gelen hizmeti görmekte kusur etmedim. Gerçi, yüksek şahsınıza aleyhimde pek çok söz söylediler ve söyleyenler de meydandadır. Bunları çağırıp, yüzleştirerek yargılarsanız, gerçek durum ortaya çıkar.

-’Ya, “Fecr” ve “Hürriyet.” gazetelerini kim çıkardı? “Veraset Mektubları’” ın kim yazdı?

-Bunları çıkaran. Efendimiz tarafından bilinmektedir. Herbirisinin altında yazarının imzası vardır ve bunlarda kulunuzun kalemimden çıkan şeyler de, kendi imzam ve itirafımla kayıtlıdır. Fakat, hiçbirinde Siz’in ve devletinizin menfaatlerine aykırı birşey yoktur. “Veraset Risalesi” doğrusu kulunuzun kalemimden çıkmıştır. Burada, bazılarının Avrupa gazetelerine yazdıkları,  dehşetli yazıları gördüm.

-Ya Millet Meclisi kurmak, Saltanatın bağımsızlığını bozucu değil mi? Senin yazdıklarında bu düşünceler görüldü.

-Şevketli Efendim! Bu mesele hayli uzundur. Fakat, özet olarak şu kadarcık arzederim ki; Millet Meclisi, yüksek şahsınızın kanuna uygun bağımsızlığınızı kesinlikle bozmaz. Zîrâ, zihnimdeki Millet. Meclisi’nin sistemi, şeriatın sınırlarından ibaret bir şey olmadığından, Saltanatın bağımsızlığı nasıl şeriatın hükümleri, kanunları ile sınırlanmış ise, sistem ile de o kadar sınırlanmış olur.

….

 

DEFTER-İ        AMALİM”    den..

İnsan çocuktan olur. Çocuk da, terbiye ile insan olur, İnsanlarda, insanlığın belirtisi olan doğruluk ve dostluk kalmadı. Devlet yıkıldı, millet bitti diye her defasında tasalanıyoruz. Lâkin sebep aradığımızda, meselâ hırsızlık ve bilgisizlik gibi birçok ilgili sebepler görüp, durumun düzelmesini onların ortadan kaldırılmasında sanıyoruz. Dâima bu görüşten hareketle çalışıyoruz. Yine, umduğumuz hayırlı tesirleri görmüyoruz. Belki onun zıddını görüp, şaşırıyoruz. Ümitsiz ve hayrette kalıyoruz. Acaba, niçin bir kerre de bu sebeplerin başlangıçlarına ve onlardan, asıl temel olan umumî terbiye yönüne dikkatli bir şekilde bakmıyoruz?

Gerçi olan olmuş ve ortadaki kimselerin düzelmesi değil, fakat kötülüklerin önlenmesi ve zararın azaltılması, ancak nizam ve kanunun ezici kuvve- tine kalmıştır. Fakat yetişecek çocuklarımızı olsun, bizim düştüğümüz korkunç uçurumdan kurtarmanın çâresini neden düşünmüyoruz?

Bizim yerimize onlar gelecek değil mi? Onlar da bizim gibi olurlarsa bu şikâyet edilen durumlar devam etmeyecek mi?

Ya bu hâller devam ederlerse….

Yeryüzünde bulunan medenî milletlerin hepsi, bir ilerleyip yükselme selinin önüne düşerek ister istemez akıp giderken, biz bu selin karşısında gerileyip, dayanabilecek miyiz? Yoksa çiğnenecek miyiz? İşte yapamıyoruz. Hem ele yapamayacağımızı anlıyoruz. Bari, ileride yapmaya kabiliyetli gelecek nesiller yetiştirmeye çabalamalı, yani çocuklarımıza ve torunlarımıza acımalı değil miyiz?

Anası babası hayırlı, temiz kimselerden olan bir çocuğu; daha küçüklüğünde serserilerin içine bırakın, onlarla düşüp kalksın; büyüdüğünde elbette namuslu, temiz ve haramdan uzak merd bir kimse olamaz.

Bir sokak çocuğunu beşikte iken alıp temiz, asil ve köklü bir ailenin terbiyesine verin, büyüsün; doğruluğa, dürüstlüğe alışmış, iyi şeyleri huy edinmiş olur. Sokak çocuğunu rezil ve kötü ahlâklı eden sokakta yaşıyor olması değil, belki sokak terbiyesinde büyümesidir.

Çocukluk ki, insanlığın hayatının en saf, en temiz zamanıdır. Ne çeşit suretlere ve şekillere karşılık olursa, neyi görürse ayna gibi kendine çeker. Şu kadar fark var ki; aynada görünen şekil, esas görüntünün sona ermesiyle geçip gider. Yani aynadaki şekiller, karşısındakine bağlıdır. Lâkin, beceriklilik aynasında bir defa görünmüş olan örneklerin sureti; taş üzerine işlenmiş nakış, desen gibi yerleşir kalır. Kısacası, küçüklükten itibaren becerikli yetiştirilen bir çocuk, Ömrü boyunca bunu kaybetmez.

Ancak, bu sözden her terbiye gören çocuk mutlaka olgun insan olur, demek çıkmaz; çünkü, yaradılış sisteminde, düzeninde nice birbirine uymayan sebepler vardır ki, insanlığın aklı onları tam kavrayıp, anlamaktan henüz âciz ve yetersizdir. Ve akıllılık ve becerikliliğin derecelerinin farklı olması da bundandır. Şimdi eğer terbiye tabiî esasları, durumları koruma yolunda olursa; ekseriyyet, ahlâkı muhafaza altında tutma tarafında bulunur. Bunun dışındakiler ise, sağlam kurallar ortaya koyamaz.

Medeniyet ki, insanlığın mutluluğunu gerektirecek şekilde olan toplumun, dikkate değer durumu anlamındadır. Medeniyet, millî ahlâkın, terbiyenin doğurduğu bir çocuktur. Millî ahlâkı, terbiyesi olmayan milletlerde medeniyet olmaz. Ve hangi medenî millet ki, ahlâkı bozulmaya başlar, orada medeniyet barınamaz.

Bütün büyük adamlar, medeniyet ve millî ahlâk ile donanmış olan milletlerden çıkmıştır. Geçmiş yüzyıllarda, çağlarda gelen ve hâlâ eserleri, yaptıkları işler insanlara ibret veren büyük filozoflar ve güzel konuşan, olgun, irfan sahibi kimselerle, büyük pehlivanlar ve dünyayı zapteden kumandanlar hep Yunanlılar’dan, Romalılar’dan, Mısırlılar’dan geldiler. Sonradan İslâm medeniyetinin güneşi, dünya ufkunda ışıklarını yaymaya başlayınca bu yıldızların güzelliği ve parlaklığı kalmadı. Ve İslâm’ın, yedi sekiz yüz yılda yetiştirdiği fazilet sahibi, olgun kimseler; geçmiş çağların iki bin senede vücuda getirebildiği seçkin kimseleri, hem ilim ve hem de sayı bakımından geçtiler. Gariptir ki, şimdiki Yunanistan ve Roma, bilginler ve faziletli , erdemli, olgun kimseler yerine, haydut yetiştiriyorlar!..

Acaba sebep nedir ki, iki üç yüz seneden beri Hicaz ve Mısır toprağı Ebûbekîr’ler, Ömer’ler, Ali’ler, Hâlid’ler, Ebu Hânîfe’ler, Sait’ler, Gazâlî’ler çıkarmıyor? Neden dolayıdır ki; Irak, İran ve Türkistan Zamahşerî’ler, İbn Sina’lar, Fahreddin’ler, Muhiddin’ler yetiştirmiyor?

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Çandarlı Halil’ler, Evranos’lar, Molla Gürânî’ler, İbn Kemâl’ler, Ebussuud’lar vardı. Şimdi bunların benzerleri niçin görülmüyor?

İlim ve faziletin tohumu bu yerlerden büsbütün eksildi mi?

Büyük zaferlere muvaffak olan bizim babalarımız ve dedelerimiz değil miydi?

Biz onların tohumundan yetişmedik mi?

İŞTE BU OLAYLARIN VE DEĞİŞİKLİKLERİN TARİHLERİ İNCEDEN İNCEYE GÖZ ÖNÜNE GETİRİLDİĞİ ZAMAN, HEPSİNİN SEBEPLERİNİN, TERBİYE VE AHLÂK MESELESİ OLDUĞU, DİKKAT SAHİPLERİNE GİZLİ KALMAZ.

İnsan, genel olarak ne kadar akıl ve tedbir ile gurur duyarsa, o kadar da bilgisiz ve seziş kabiliyetinden uzaktır.

“ZAFER-NÂME   ŞERHİ” ‘nden

 Bir işi yapmayı eğer aklına koyarsa,

Onu ne eder eder, muhakkak yapar.

İmkânsız sayılan şeyler ise, -sayesinde- oluyor.

Öyle bir güce, kuvvete sahip ki; eğer isterse,

Nice olmayacak iş imkân dâhiline girer; olacak hâle gelir..

Âlî Paşa Efendimiz öyle bir güce sahiptir ki, aklında plânladığı şeyi ne yapar yapar, muhakkak gerçekleştirir. Bu sebepten, imkân dışı sanılan nice şeyler hâlâ olup duruyor; yani kendisi istediği anda, olmayacak işler olacak hâlde görünür, ama şekilde öyle görünmekle gerçekte mümkün olur mu?

Burası altında gizli.. Bunu kaleme alan şâirin, bu özelliği de mübalağaya, abartmaya bağlanmamalıdır. Çünkü olmayacak bir iş hiç bir zaman mümkün olmazsa da, alda uzak görünen birçok iş de; o güç, kuvvet sahibi yüce kişinin Özel gayretiyle gerçekleşme durumuna geldi. Meselâ, şu Girit meselesi bu şekildedir. Seksen yüz bin can ve bir iki milyon kese boş yere harcanarak, iki buçuk senede bu meselenin bitip, kapanacağı kimin aklına gelirdi?

Gülhane Hattı ve geçen yetmiş iki senesi fermanı ve evvelki senenin Padişah Nutku bütün yurttaşların canını, malını, namusunu, kişilik haklarım, hürriyetini sağlamış iken; niyetleri ile suçlu görülen birçok müslümanın açıkça dahi yargılanmalarına ihtiyaç görülmeksizin ve cinayetlerinin çeşidi kendinden başka kimse tarafından bilinmeksizin kale zindanlarına ve hapishanelere doldurulmaları, bu gücün apaçık belirtilerinden değil mi?

Daha bunlar gibi akim imkân dışı gördüğü nice şeyler varsa da, sayılması imkânsızdır. Fakat bunu kaleme alan şâir; hediye ettiği beyitlerinde bunlardan bazılarını etraflı olarak anlattığından, açıkça ortaya koyduğundan onlarla yetiniriz.

Kaynak:

Ziya Paşa, Önder GÖÇGÜN, Kültür Bakanlığı- 43, 1987, İzmir

ZİYA PAŞA’dan HİKMET DERSLERİ


TERCÎ—İ BEND

Dünya üzerinde yaşan insan âcizdir. Yaratılmışların en şereflisi olduğu halde, değirmene atılmış bir taneye benzer. Bir gün muhakkak ufalıp un haline gelecek yani yok olacaktır.

Şunu bilmemiz gerektir ki, dünya yüzünde meydana gelen olayların hepsi Allah’ın eseridir. Önceden takdir edilmiş hüküm ne ise o olur. Bu hükmü durdurmaya veya geciktirmeye kimsenin kuvveti yetmez. Hayatımızdaki (doğru veya yanlışlar) sözde sebeplerden başka bir şey değildir.

1.      Üzerinde yaşadığımız bu dünya, tuhaf bir dershaneye benzemektedir. Dünya üzerinde gördüğümüz her güzel nesne, ilâhî kitaptan bir belirtidir.

2.      Dünya, felâkete sebep olan bir değirmendir. İnsan ise bu değirmenin içine atılmış başıboş bir taneciktir.

3.      Şu eski dünya konağı öyle tuhaf bir yuvadır ki dev gibi kendi çocuklarını yer.

4.      Kâinatı temsil eden belirtiler yani orada görülenlerin esası araştırılırsa bunların ya uyku, ya hayal veya efsane olduğu anlaşılır.

5.      Dünyanın işleri bir sona ulaşır; nasıl ki, yazın arzusu kışa, baharınki de sonbaharadır.

6.      İnsan, her şeyin esasını tam olarak bilemez. Her inanış insan aklına göre gaibine özellikler taşır.

7.      Ey Allah’ım, insanın ihtiyacı bir lokma ekmektir; öyle olduğu halde, bu ihtiyaç derdi için bitip tükenmeyen çekişmenin sebebi nedir?

8.      Bu mavi kubbe altında bütün zerreler kaza okuna hedeftir. Kaza okundan korunmak için siper yoktur.

9.      Allah tarafından takdir olunmuş hüküm ne ise o, gerçekleşecektir. Görünüşteki doğru veya yanlış, hep (sözde sebepten) başka bir şey değildir.

10.   Dünya yüzündeki bütün olaylar, ne feleğin yüzünden ne de zamanın hükmü icabıdır; hepsi bir yapıcının (Allah’ın) güzel eserleridir.

****

Gerçekten de kâinatın ucu bucağı yoktur. Gökte görülen her yıldızın kendine has bir nizamı vardır. Bu nizamın dışına çıkamaz. Çünkü Allah, kâinatı yaratırken yıldızların bu nizama göre hareketini uygun bulmuştur.

Gözle veya aletlerle görebildiklerimizin ötesinde de yıldızlar vardır. Her yıldızın kendine göre hareketleri, mevsimleri, yılları, ayları ve güneşleri olduğunu bilmekteyiz.

1.      Gökyüzü konusu edilmeyen yıldızlarla doludur. Dünyamız bu yıldızlara nispet edilse (karşılaştırılsa) bir zerre kadar dahi değildir.

2.      Binlerce parlak güneş ve ay, yüz binlerce sabit yıldız ve ayrıca gözle görülebilen birçok gezegen…

3.      Her güneş kendine tâbi olan, uyan yıldızlarla birlikte döner. Bu uyanlara başka uyanlar yani peykler (uydular) katılır.

4.      Her güneş kendine uyanlara özel surette ışığını dağıtır. Her yıldızın kendine has özellikleri başka yıldızlar için gizlidir.

5.      Her cümle (güneş sistemi) kendi merkezinde durmaksızın hareket halindedir. Her kıt’a ebedî verimliliği kendi ekseninde bulur.

6.      Her geniş sistemde (güneş sisteminde) bin vücut açılıp yayılmıştır. Her geniş kafada, bin ayrı cihan meydana görünür.

7.      Her vücut bin vücut için kaynaktır. Her bir cihan meydana gelecek binlerce cihanın belirtilerini taşır.

8.      Her zerrede özel surette verimlilik, her cisimde özel tabiat gereğince can vardır.

9.      Her âlemin yılları ve tarihleri ayrı ayrıdır; her bir yerde zamanın başka hesabı vardır.

10.   Bu âlem, ucu bucağı bulunmayan öyle bir denizdir ki, sahilleri hayret girdabına bitişiktir.

*****

Allah’ın büyüklüğüne ve kurduğu nizama bakın ki, içi ateş dolu olan dünyamız, üzerinde yaşayanları besleyerek büyütüyor. Doğumlarda, sevinç, ölümlerde de keder duyduğumuz yer, dünyamızdır. Bütün yıllarımızı ta ölünceye kadar korku duymadan kuruntuya kapılmadan bu yuvarlağın üzerinde geçiririz. Yaşarken dünyamızın endişe verici durumunu hiç mi hiç düşünmeyiz. Çünkü Allah, kâinatı yaratırken her şeyin kargaşadan uzak bir nizam dâhilinde sürmesini istemiştir.

1.      Sonsuz bir toprak parçası olan dünyamız alt tarafı bir zerreden ibarettir. Dünyamızdan en küçük bir parça bile harice gidemez.

2.      Yeryüzü (dünya) içi ateşle dolu olan yuvarlak bir cisimdir. Dışı ise (kabuğu), denizlerin ve nehirlerin açtığı yataklarla parça parça bir hale gelmiştir.

3.      Dünyanın ateşle dolu olan içinin hacmi yanında, kabuğu, o kadar incedir ki, üzerine asma yaprağı döşenen bir kubbeye benzetilebilir.

4.      Bu kısır (yani kabuk—dünyanın dış yüzü) bütün mahlûklara gece gündüz yiyecek yetiştirmeğe çalışır.

5.      Yeryüzünün ejderi bazı bazı nefes alacak olsa işte o zaman ateşler saçan dağlar dünyayı titretir: (Magma harekete geçer, kısır parçalanır, bu hareketten depremler ve yanardağlar meydana gelir.)

6.      O büyük zerreyi (yer yuvarlağını) temiz hava (teneffüs etmeye yarayan hava) fenerin mumu kapladığı gibi kaplamış bulunmaktadır.

7.      Öyle ki, âlemi kaplayan bu sofradan herkes gece gündüz kendine düşen payı almaktadır.

8.      Sağı ve solu anlamamıza yardım eden bu nokta (dünya) olduğu gibi aklın evreni anlamak için yola çıktığı nokta da burasıdır.

9.      Canlı varlıkların hepsi hayata geliş sevinçlerini burada (dünyada) tadarlar. Ölüm içkisini de burada (dünyada) içerler

10.   Herkes, içi ateş dolu olan bu topun üzerinde korku ve kuruntudan uzak olarak güvenlik içinde uyumaya devam etmektedirler.

*****

Dünya yaratıldığından beri kuvvetli daima zayıfı ezmiş ve yok etmiştir. Her canlı, kendinden güçsüzü bulduğu anda öldürmekten çekinmez. Buna bir yerde mecburdur da. Çünkü hayatını idame ettirebilmesi ve neslinin devamı buna bağlıdır. Her zaman kuvvetli zayıfı yok edecektir. Bu mücadelenin sonucu olarak umumî bir tekâmülün meydana geldiği de bir gerçektir.

1.      İnleyen ahular, arslanın dişine bir lokmadır, (lokma olur) Bir koyun ise can avlayan (can alan) kurt için sadece bir yiyintidir.

2.   Sineğin hiçbir kabahati yokken örümceklere gıda olur. Güvercin de masum olduğu halde, şahinin avı olmaktan kurtulamaz.

3.      Güçsüz kaplumbağa da tavşancıl kuşunun esiri olur; yılan da hiç suçu bulunmayan (gücü olmayan) kurbağayı kendine yem yapar.

4.      Alıcı kuş, kabahati olmayan piliçleri parçalar; aynı durumda olan sıçanı da iki parça eder.

5.      Yüksekte uçan atmaca küçücük serçeyi öldürür. Doğan da sülünü pençesine geçirmekte zorluk çekmez.

6.      Hızlı uçan kuşlar yer yılanına lokma olurlar. Denizlerde yaşayan balıklar da uçan kuşların yemi olurlar.

7.      Dalgıcın mücevher (inci bulma) tutkusu, timsaha yem olmasına sebep olur. Kekliğin tuzağa düşmesine sebep taneleri yemek ümididir.

8.      Sedefin parçalanmasına sebep içindeki inci içindir. Bülbülün güzel sesidir ki, onun kafeste inlemesine sebep olur.

9.      Kunduz, yumurtası için öldürülür. Samurun öldürülmesine sebep ise postundan, kıymetli kürkünden ötürüdür.

10.   Kuvvetlinin zayıfı yok etmesi öteden beri bir kuraldır. Bu savaş, yerde, havada, denizde hükmünü yürütmektedir. (Hâlâ sürmektedir.)

*****

Dünya yaratıldığından beri insanlar, (maddî veya mânevi yönden) üstün gördüklerine (canlı, cansız) tapmaktan kendilerini alamamışlardır. Uzun süren bu devreden sonra Allah’ın Birliği’ne inanma dönemi başlamıştır. Ancak bu dönemle birlikte fitne ve fesad da at oynatmaya başlar. İnsanların kendi akıllarına göre müşahhas Tanrı tasavvur etmeleri döneminde ise işler iyice karışmıştır. Çünkü her kavim Tanrısını diğer kavimlerin Tanrılarından üstün görmüş ve asırlarca birbirini takip eden savaşların çıkmasına sebep olmuştur. 20.yüzyılda bile din ve mezhep çekişmeleri bitmiş değildir.

1.      İnsanlar, bazen güneşe, bazen yıldızlara bazen de cansızlara Allah diye kulluk ettiler.

2.      Bazen öküz, bazen ateş, kimi vakit Yezdan ve Ehrimen, bazı zamanda nur, bazen karanlık, inanç konusu oldu.

3.      Bir müddet akıl, güzellik ve aşk ilâh olarak kabul edildi. Şehirlerin hepsi putlarla doldu.

4.      En sonunda Allah’ın bir olduğuna (birliğine) inanma dönemi başladı. Ama bu sefer de bu inanma işine bin fesat, bin fitne karıştırıldı.

5.      Halk, yaratan ile yaratılanı kimi zamanlar bir olarak kabul ettiler, bazen de ayrı saydılar. Yani yaratan ile yaratılanı bazen birleştirip bazen ayırdılar.

6.      Bazen Allah’ın “sıfatları” ile kendisi bir tutuldu ve bu yüzden binlerce “Tanrı sıfatı”ndan ötürü Tanrı benliği ortaya çıktı. Tanrılar çoğaldı. Bu yüzden bir asılda birçok asıl birleşti.

7.      Her şahıs, kendi isteğine göre somut bir Allah tasavvur etmeğe başladı.

8.      Şahıslar ve akıllar birbirlerine ne kadar karşıt iseler inanışlar da o kadar değişken olur.

9.      Gerçek odur ki, her kavim tuttuğu inanma yolunu biricik doğru yol kabul ederek başkalarına, kendi gibi düşünmeyenlere düşman olur.

10.   Bu farklılıklara rağmen herkesin bir isteği vardır: O da, bir yar adana içtenlikle itaat etmek, inanmak ve tapmaktır.

*****

1.      Güller gülerken (kokularını etrafa salarken) bülbül ömrünü feryatla geçirir; hasta ölüm halindedir, doktor ücret ister.

2.      Zenginin cesedi, horlanarak bir tarafta beklerken, mirasa konanlarla ölü yıkayıcılar akbabalar gibi sabırsızdırlar.

 3.     Zengin şehir efendisi bin naz ile yastığına yaslanır. Aç bir garip ise sefalet içinde hayatını sürdürmeye çalışır.

4.      Etrafa ışıklar saçan mum, neş’e ve coşkunluk meclisini aydınlatır. Kanadı kırılmış olan pervane, alevin tutkunudur, ona âşıktır. (Bu yüzdendir ki, onun kucağına atılır.)

5.      Sarımsakla soğan, nergisle lâle gibi zambakgiller ailesine mensup olan bitkiler kokularını açıkta etrafa saçarken (esans) cinsinden güzel kokulu şeyler, bir mahfaza içine hapsedilmiştir.

6.      Değeri olmayan ahmak zevk ve safa yatağında yatar; soylu ve akıllı olanlar ise alçaklık ve hakaret külhanında, sefil bir biçimde perişan olarak yaşarlar.

7.      Cehalet, çok zaman dünya nimetlerinden payını alır; buna karşılık bazen akıl (akıllı), akşam yemeği bulamaz.

8.      Alçak kışkırtıcı sohbet meclislerinde itibar görür, beğenilir; akla yakın öğütler veren kişilerden nefret edilir.

9.      Kimi vakit sözü değerli bir şair, cahillerin hakaretine maruz kalır; bazen bilgili bir edip ahmakların maskarası haline gelir.

10.   Bir yoksul geçimini sağlayamazken, bir zalimin ise her işi yolunda giderek gelişir, büyür.

*****

Olgun insan düşünen, olayları takip eden, önemli olaylardan sonuçlar çıkarabilen insandır. Böyle bir insan, elbette olayların sonuçlarından çok zaman müteessir olacaktır. Vatanını ve insanlığı tehdit eden olaylardan ise derin endişe duyacak ve tasalanacaktır. Kişilerin olgunlukları artıkça, her olayın sebebini, nasıl sonuçlanabileceğini ve bu sonuçların topluma vereceği zararları önceden kestirip sezebildiği için dertleri de o nispette artacaktır

1.      Allah’ım, bu dünyada her bilgili insan, neden akıl belasıyla (aklı olduğu için) rahattan uzak kalmıştır?

2.      Allah’ım dünya yüzünde, bilgili kişilerin dertleri niçin olgunlukları oranındadır? Olgunlukları arttıkça dertleri de artmaktadır.

3.      Kişi hangi tarafa baksa huzursuzdur. Herhangi bir iş için hayal kursa aklı almaz, aklı yetersiz kalır.

4.      Zanlar, şüpheler, akıl denen teraziyi değiştiren dirhemler gibi vazife görürken, eşyanın içyüzünü (gerçeğini) tartmak ve anlayabilmek mümkün olabilir mi?

5.      Aklın ve anlayışın bu beceriksizlik ve güçsüzlüğü ile olayların esas ve niteliğini anlayabilmek, sezebilmek kabil midir, kabil olabilir mi?

6.      Bilgili kişiye bu kadar sıkıntı ve gam sanki az geliyormuşçasına bir de cahillerin baskısından doğan ıstırap ve işkenceye katlanmak mecburiyeti doğar.

7.      Dünyada cahil kişilerin mutlu olmaları cihanın intizamı bakımından muhakkak gerekli midir?

8.      Dünya dünya olalıdan beri bu hep böyle devam etmiştir: Gönül adamları, Allah’ı iyi anlamış kimseler bön bir alçağın elinde güçsüz kalıp oyuncak olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

9.      Cahil, böylece şeref ve mutluluk mevkiinde yükselirken, bilgin aşağılık çukuruna tepe taklak yuvarlanır.

10 Yüksek, iyi tâlii, cahili isteklerine erdirip rahata kavuşturduğu halde, kötü, uğursuz talii, bilgili, olgun adamı dilenci durumuna düşürerek mutsuz eder.

*****

Allah’ı çok seven ve ona mânevi yönden yakınlık gösterenler, dünyada herkesten daha çok acı çekmek mecburiyetinde kalmışlardır. Allah’ın o gibi kişilere reva gördüğü acılar, onları bir yerde sınamak, sevgilerinin gerçek olup olmadığını anlamak içindir. Çokları, birer “Hallac-ı Mansur” gibi sevgiden doğan acılarla can vermişlerdir. Ne büyük tecellidir ki, kalplerindeki Allah sevgisi, öldükten sonra da insanları yakmaya devam etmiş, onları Allah ‘a yakınlaştırmadaki vazifelerini eksiksiz yerine getirmişlerdir.

1.      İnsanların babası sayılan Âdem Peygamber, cennet nimetlerinden uzak düştü. Halil (İbrahim Peygamber) oğlunun boynunun kesilmesi emriyle imtihan edildi.

2.      Yakûb, oğlundan ayrıldığı için acı gözyaşları dökmüştür. Yusuf, kuyuya atılarak belâya uğramıştır.

3.      Hazret-i Eyyûb’u bedenindeki hastalık sürekli olarak inletti. Zekerriya’nın başı testereyle kesildi.

4.      Yahya Peygamber’in başı bir hiç uğruna ve acımasızca kesildi. Babası olmayan İsa bin türlü derde duçar oldu.

5.      Hazret-i Peygamber’in Taif’de ayakkabısı kanla doldu. Uhud savaşı gününde ise inci dişi kırıldı.

6.      Hazret-i Peygamber, açlık yüzünden temiz karnına taş bağladı ye böylece dünyaya önem vermediğini göstermiş oldu.

7.      Ebubekir zehirlenmek suretiyle öldürüldü. Ömer, en sonunda, bir kader kılıcı ile şehit edildi.

8.      Sonunda Kur’an’ı toplayıp düzenleyen Hazret-i Osman da şehit edildi. Hazret-i Ali de şehit olmaktan kurtulamadı.

9.      Hazret-i Hasan, zehirlenmek suretiyle cennete göç etti. Zulme kurban olarak Hüseyin’in de başı kesilerek şehid edildi.

10.   Görüldüğü gibi Allah’ı kim çok seviyorsa ona manevî yakınlık gösteriyorsa, acıyı da en çok bu gibi şahıslar çekmektedir.

*****

1.      İnsanoğluna bu güçsüzlüğü veren soma da insanları bütün dünyanın en şerefli yaratığı haline getiren kimdir?

2.      Şeytanı ve öz benliği kötülüklere kim âlet etmiştir? Arzu ve tutkularına mağlup olan kişileri cehenneme koyan kimdir?

3.      Mansur’u “Enelhak” diyarına düşüren kimdir? Daha sonra şeriat kanunlarına göre onu ölüme götüren hükmü kim verdi?

4.      Şarabı haram kılıp acılaştıran sonra da Cem’e kadeh ve şarap yapmasını öğreten kimdir?

5.      Allah’ın mucizelerine karşı Yahudi milletini inkâra sevkeden kimdir? İsa’yı, Hazret-i Meryem’i nefhederek dünyaya gelmesine sebep olan kimdir?

6.      Tarihte kötülükleriyle tanınmış olan Süfyan’a, Câde’ye, Şemir’e, İbn-i Mülcem’e kötülük ve rezalet yapmak için cesaret veren kimdir?

7.      Nasîr-i Tûsî’yi Hulâgû’ya sevkeden ve Musta’sım’ı İbn-i Alkam’a yakın eden kimdir?

8.      Dert verdikten sonra onu iyileştirmek için çare aratan, ilâca iyileştirme özelliğini veren kimdir?

9.      Geometriyi arı kimden öğrendi? Bülbüllere ezgili ötmeyi kim öğretti?

10.   Bu dünyaya gizlilik perdesini çeken ve sonra da perdenin arkasındakileri araştırma düşüncesini veren kimdir?

*****

İnsan gerçekten hür olarak yaşamak istiyorsa gereksiz arzularından kurtulmanın çaresine bakmalıdır. Biraz daha fazla menfaat elde etmek için birine dalkavukluk yapan kişi, hürriyetini ve dolayısıyla haysiyetini kaybetmiş ve o kişinin kölesi olmuş demektir.

Hürriyetimiz, şeref ve haysiyetimizi her şeyin üstünde tutmayı öğrenmeli, hırs ve tamahtan uzak kalmaya çalışmalıyız. Zira “Az tamah çok ziyan getirir” atasözü boşuna söylenmemiştir.

1. Kimisi bir mevki elde etmek için rahatını feda etmiştir. Kimisi de mevkiinden düşme belâsına uğradığı için dertlidir, üzüntülüdür.

2.      Kimisi devrinin en zengin kişisi iken fakirliğe düşmüş; kimine ise zenginliği, talihi, dert olmuş, kendisine sıkıntı getirmiş.

3.      Kimisi mirasçıları için veya “sonum ne olacak” endişesiyle para toplar; kimisi de yüklü bir servet elde etmek için hayatını feda etmekten çekinmez.

4.      Kimisi altın elde etmek için “kimya-simya” araştırmaları yapmaktadır; bazılarının iflasına bu, kimya araştırmaları sebep olmuştur.

5.      Kimisi şan ve şerefe kavuşmak için savaşıyor ve öldürüyor; kimisi, tamahkârlık yüzünden girdiği kavgada canını feda etmekten çekinmiyor.

6.      Kimi sevgilisinin gönül alıcı büyülü gözlerine tutulmuş; kimisi de sevgilisinin saçına bağlanmış.

7.      Kimi lâle yüzlü bir sevgilinin aşkı ile yanıp yakınmış; kimine de gül ve yasemin tenliler başına dert olmuş.

8.      Kimisi aşktan kurtulmak için büyü yapar; kimisi de aksine, sevgilisine güzel görünmek ve ona kavuşmak için dua muskası yazar.

9.      Kimisi neşe içinde içki içen bir kalender olmuş; bazısı ise hırsı yüzünden ikiyüzlülüğe düşmüş.

10.   Sözün kısası, her hür olan insan kendine özel gereksiz isteklere tutularak hürlüğünü kaybedip esir hale gelmiştir.

*****

Çalan elbette hırsız ve öldüren katildir. Ancak ortada bir gerçek vardır ki, hırsız, hırsızlığını hiçbir zaman kabul etmez. Katil, Allah’ın verdiği canı almanın günah olduğunu düşünmez. Bu gibiler, yaptıklarını mazur göstermek için bin dereden su getirmek suretiyle kendilerini, dün olduğu gibi bugün de, haklı çıkarmaya çalışırlar. Ruhî durumları normal olmayan bu insanların ıslâhı, elbette toplumun yararınadır.

Aslında insan psikolojisi bir tuhaftır: Her insan yaptığı işin doğru olduğuna inanır. Yanlış yapabileceğini aklına bile getirmez. Bu yüzdendir ki, en inandırıcı deliller bile kişiyi düşüncelerinden kolay kolay caydıramaz. 20.yüzyılda, böyle bir davranış insanlık için bir ayıptır. Bir atasözümüz vardır: “El elden üstündür, arş-ı âlâya kadar.” Öyle ise her insanın az veya çok hata yapabileceğini ve her yaptığımız işin muhakkak doğru olacağı düşüncesini kafamızdan silmeyi öğrenmeliyiz. İnatlaşma gibi ilkel alışkanlıklardan uzak kalmaya kendimizi zorlamalı ve alıştırmalıyız.

1.      Zulmeden kişi, etrafındakilere acı çektirir, hile yapar ancak bu işlerin günah olduğunu hayaline bile getirmez.

2.      Hırsız, halkın mallarını çalar gene de ben “hırsızım” demez. Katil, adam öldürmenin günah olduğunu aklına bile getirmez.

3.      Bu gibilerin hangisine sorarsanız sorunuz hepsi de yaptıklarını doğru ve haklı gösterecek bir beyanda bulunacaklardır.

4.      Bir memlekette yol kesen kişi idam edilir; başka bir diyarda ise bu hal, şeref ve iftihar vesilesi olur.(Günümüzde örneği var)

5.      Bir memlekette kadınların örtünmesi ayıp sayıldığı halde, başka bir diyarda bu durum, kadınların güzelliklerini gösterecekleri için bir güzellik sebebi sayılır.

6.      Bazı insanlar, şarabın haram olduğunu bildikleri halde içmekten kendilerini alamazlar. Bazı mezhep sahipleri de başkalarının haklarını yemeyi, helâl olarak kabul ederler.

7.      Sırdaş olacağın insanların hal ve tavırlarını iyice anla. Hal ve tavrı bilinen ve akıllı olan birine sırlarını söyleyebilir ve onu sırdaş olarak kabul edebilirsin.

8.      Dünyada öyle insanlar vardır ki, bu insanların her biri başka deliliklere alâmet sayılacak garip vaziyetleriyle kendilerini belli ederler.

9.      Her insanın yaptığı iş, hayal gücüne bağlıdır. Hiç kimse yaptığı işi yanlış olarak kabul etmez.

10.   Yazık ki, dünyada akıl ile deliliği, yanlış ile doğruluğu birbirinden ayırabilecek dengeli bir terazi yoktur.

******

Allah’ın dediği olur. O, her şeyi yapmaya ve yaptırmaya kadirdir. Hiç kimse olacakların önüne geçmeye de muktedir değildir.

Bilgili ve arif olan bir insan, dünyada meydana gelen olaylardan ibret almasını bilir. Zira meydana gelen çeşitli olaylar, Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini açık ve seçik ortaya koymaktadır. Meydana gelen olaylardan ibret almasını bilenler, insanın Allah karşısındaki güçsüzlüğünü daha etraflı bir şekilde anlamış olurlar. Aslında güçsüz insan, olayların meydana gelişindeki hikmeti anlamaktan âcizdir. Onu daha çok, olayların meydana gelişindeki sebep değil, netice ilgilendirir.

Allah, her şeye kadir olduğu cihetle dünyayı istediği gibi idare etmekte serbesttir. “İsterse dünyayı yok eder, isterse var eder.” Böyle bir sonuca âciz insanın ağzını açması bile abestir.

1.      Allah, akşamı sabah, geceyi de gündüz eyler. Yazı kış kılar, sonbaharı da bahar eder.

2.      O, yaşayanların canını alır, öbür taraftan ölülere can verir; topraktan insan yaratır, vücudu toprak haline getirir.

3.      Onun kudreti, İbrahim Peygamber’i (Halîl) yakacak ateşi (Nemrud’un hazırlattığı ateş anlatılmak isteniyor) nur ha line getirir. Onun hikmeti, Hazret-i Musa’ya bu nurunu ateş olarak gösterir. Hazret-i Musa’ya bu nuru ateş olarak gösterirkenden kasıt şudur: “Kur’an, Musa’nın Peygamber olarak Allah katında bir kere otuz, bir kere on gün olmak üzere kırk gün kaldığını bildirir. A’raf suresi 142. Hz. Musa, kendisine gaipten sesler gelmeğe başlayınca derin bir ürperti ve coşkunluğa kapılır. Tûri Sînâ’da, Allah’a yüzünü göstermesi için yalvarır. Allah Musa’ya kendisini göremeyeceğini, buna dayanamayacağını buyurur. Musa, yalvarışlarına devam edince, Allah Nuru, Tûri Sînâ’da tecelli eder. Dağ bir anda yok olur. Çevreyi bir ince toz bulutu kaplar. Musa kapıldığı derin korku ve coşkunluk sonucu kendinden geçer.”

4.      Güzel Leylâ’yı Ferhad’ın gözüne cana yakın gösterip onu aşk derdiyle Mecnun’a çevirir ve zâr zâr inletir.

5.      Kalbi, uzun süre açgözlülükle huzursuz hale getirir. Gönlü, yıllarca bir emelle doldurarak kararsız kılar.

6.      O, bir harîs ve zalim için bir mülkü yıkar. Bir kavmi ise bir nifakçı yüzünden karmakarışık (altüst) edebilir.

7.      O, bir insanı yüz yıl boyunca her türlü ihtimamı göstererek besler; sonra da ölümün pençesine bırakır.

8.      Bir vücudu yüz yıl süresince çeşitli bilgilerle bir marifet hazinesi haline getiren odur. Sonra da bu vücudu mezar toprağına bırakan yine odur.

9.      Ey Ziya, arif ve bilgili bir kişi isen, meydana gelen bunca olaylardan ibret alarak Allah’ın büyüklüğünü teslim eder, kendi güçsüzlüğünü kabul edersin.

10.   Allah, mülküne istediği gibi hükmedebilir. İsterse kâinatı yok eder, isterse var eder.

“SANATI KARŞISINDA AKILLARI HAYRETE DÜŞÜREN BÜYÜK SANATKÂRI ULULARIM. KUDRETİYLE ÂLİMLERİ ÂCİZ BIRAKAN ULU ALLAH’I TAKDİS EDERİM.”

TERKÎB—İ BEND

 Allah’a çeşitli arzularımızın gerçekleşmesi için ibadet etmek, bir bakıma kendimizi aldatmak olur. Allah’a sevgimizin bir belirtisi olarak ve O’nu içimizde hissederek ibadet edersek öteki dünyada Allah’ın yardımına belki mazhar olabiliriz.

1.      Sâki, canın cevheri, özü olan ve toplumda hor görülen kalender kimselerin gönlüne ferahlık veren içkiyi getir.

2.      Sözü edilen içki, olgun kişilerin gönlüne neşe, alışkın olmayanların aklına da zarar verir.

3.      Bir kadehle gönlümüzü hoş et; çünkü gamlı gönül, hayli zamandan beri meyhaneden uzak bulunmaktadır.

4.      Sâki, Allah için dünyadan elini eteğini çekmiş olan, kalender ve hoşgörülü kimselerin aşkına içelim; Allah yolunda dünyadan geçmiş olanlar, Allah’a ait gizli şeyleri bilirler.

5.      Sâki, ham sofunun inadına içelim; çünkü onun gayesi cennet şarabı, arzusu da cennet güzelidir.

6.      Terbiye edilmiş aşk içkisinin en eski ustasına aşkolsun ki, içkisi yüz yıllık ve sakisi de gençtir.

7.      Bu meselede eğer şüphe ediyorsan o zaman şarabı yapan ustaya sor; vaizlerin anlattıkları sayıklamadır ve saçmadır.

8.      Benim anlayabildiğim çarh, bu ters dönen çark ise görünüşü çok güzeldir ama kendisi yamandır.

9.      Felek, süslü ve büyük hayal fenerinin çemberine benzer ki, aksettirdiği semboller, şekiller çok çabuk geçip gidiverir.

10.   Sâki, bize içki sun ki, tecrübeli olan gönlümüz, yarının düşüncesiyle çarpıntı içindedir.

Eğer akim ve şuurun varsa içki iç ve güzel sev dünya varmış veya yokmuş hiç düşünme, umur etme.

******

1.      Âlemin çok tuhaf ve mecburi olan gidişi kâfi değil mi, yetmez mi? Dünya yıldızı acaba bir konak yerine ulaşamaz mı?

2.      Âlemin gecesi, günün birinde muhakkak sabaha ulaşır. Şimdi uyuyanlar, o zaman uyanırlar.

3.      Âlemin tabiatı, huyu, dönmeye başladığından beri hiç değişmemiştir. Kimin üstüne dönse sonunda onu ayaklar altına alır.

4.      Dünya arzusunun yerine getirilmesi mümkün değildir; çünkü bu arzuyu yerine getirmek böyle bin altın ve gümüş dünyası olsa yetişmez.

5.      Eğer hariçten seyrine imkân olsa, dünyanın şaşılan vaziyeti müthiş görünür.

6.      Âlemin eşeği (âlem denilen eşek) yükünü tam anlamıyla almış bulunmaktadır; sekteye uğramadan gitmektedir; aldığı yükten fazla bir zerre dahi kaldırmasına artık imkân yoktur, çünkü kaldıramaz.

7.      İnsanoğulları arasındaki bu karşılıklı düşmanlık devam edecek mi? Âlemin gittiği yolun (merkez-i âlem) ne zaman doğru bir yön alacağı bilinmez?

8.      Âlemin yaprak çeviren âleti, her gün bir yaprak çevirir; böylece her çevirişte bir gerçeği meydana çıkarıp gösterir.

9.      Allah’ım, âlemin mektebi ne güzel mektep olur; her sayfasında bin bilgi dersi okunur.

10.   Kuvvet merkezi, dünyanın neresindedir? Allah’ım âlemin kalıbı hangi binecek şeyle gezer?

“EY HALKI YARATIP ÂLEMİ TANZİM EDEN BÜYÜK ALLAH, SENİ BİN KERE TAKDİS EDERİM.”

******

1.      Kudretine başlangıç ve son olmayan ey ulu Allah’ım, senin niteliğini tam olarak anlamak imkânsızdır.

2.      Her nesne, varlığına en güzel şahittir. Her zerre, birliğine şahitlik eder.

3.      Hükmün bu eserlerle güneşi (izhar eder) gösterir. Emrin ışıklarla ayı meydana çıkarır.

4.      Havadaki kuşlar, senin nimetlerinin sergilendiği sofranda doymuşlardır. Denizdeki balıklar, lûtfunun suyunu içerek kanmışlardır.

5.      Senin iyiliğin, kudretin İbrahim Peygamber için hazırlanmış olan ateşi bir gül bahçesi haline getirir. Kendini beğenmiş dinsiz Nemrud, bir sivrisineğin (beynine girmesi sebebiyle ağrısına dayanamayıp ölerek) mağlûp olur.

6.      Zulüm görmüş kimselerin yakınmaları göklere çıkmaktadır. Adaletin, zulmedenleri ne zaman toprak haline getirecektir?

7.      Her türlü zevk, yabana kişilere aittir. Belâlar ise senin aşkınla ıstırap çekmekte olanlara ayrılmış bulunmaktadır.

8.      Allah yolunda olan birçok din ehlini yoldan çıkaran sensin. Yolunu şaşırıp sapıtmış olanlara da doğru yolu gösteren yine sensin.

9.      İşlerin iyi veya kötü gerçekleşmesi mademki senin hükmündedir, o halde bu emirler ve yasakları ne için koymuş bulunuyorsun Ey Allah’ım!

10.   Bu tuzak ve fitne yine sendendir Allah’ım, bu aldatış ve karışıklık yine sendendir Allah’ım!

“Ulu Allah’ım, kulunu evvelâ yap! diye teşvik ediyor, sonra da-günâh işledin diye-ayıplıyor, kınıyor, çıkışıyorsun! Kıyamet günü eteğine yapışacağım.”

*****

Dünyaya gelen insan hiçbir zaman mutluluğa ulaşamayacak devamlı dert ve ıstırap çekmek mecburiyetinde kalacaktır. Bu durum, Allah’ın bir takdiridir. Ancak şu da bir gerçektir ki, ıstıraplarına, acılarına rağmen hayat güzel ve çekicidir. Dünyadaki nimetlerin hepsi insanlar içindir. Bir ideal peşinde koşarak, bu nimetlerden faydalanarak yaşamak insana mutluluk verir.

1.      Ölümlülüğün kanla dolu çeşmesinden bir damla içen; başını bir daha belâlardan kurtaramaz. (Şu ölümlü dünya, belâlar ve ıstıraplarla doludur. Bu yüzden dünyaya gelenler, bu dertleri çekmek mecburiyetindedirler.)

2.      Bu dünyada rahat olmayı istiyorsan dünyaya gelme; zira meydana düşen yani doğan kişi kaza taşından kendini kurtaramaz.

3.      Korku ve rica sınırlarının dışına çıkıp Allah rızâsının emniyeti içinde sebat et.

4.      Eğer kıyamet günü kurulacak büyük mahkemeyi biliyor ve bu mahkemeden korku duyuyorsan adalet terazisini elinden bırakma, her şeyi doğrulukla yap.

5.      İnsanlardan vefa beklemek, bunun umuduna düşmek, hüma kuşunun gölgesinden devlet ummaya, beklemeye benzer.

6.      Yağmur yerine gökten inci ve mücevher yağsa, bahtı olmayan kişinin bağına tek bir damla düşmesine imkân yoktur.

7.      Baykuşun gözü ışıktan nasıl müteessir olursa; olgun kişiliğe erişmiş olanları da cahil olanlar çekemezler.

8.      Bu âlemde her akıllıya bir dert kararlaştırılmıştır. Bu dünyada, akıllı olanlar takımından acaba rahat yaşamış olanlar var mıdır?

9.      Şimdiye kadar, bilim adamlarından, fazilet sahiplerinden binlerce kişi gelip geçtiği halde, bu bilmecenin sırrım çözen bir kişiye rastlanmamıştır.

10.   Eğer bilgi sahibi isen Allah’ın sanatını büyük bir şaşkınlıkla seyret: Nasıl ve niçinini sorma!

Yüksek ve derin fikirleri, Allah’ın hikmetini anlamak bu küçük akla sığmaz; çünkü bu terazi (akıl) bu kadar ağırlığı kaldıramaz.

*****

Şu bir gerçektir ki dünyanın altınında ve gümüşünde (mal, mülk yani zenginliğinde) hiçbir safa yoktur. Çünkü ölürken yani öteki dünyaya giderken hepsini burada bırakırız. Bundan dolayı altın ve gümüş (zenginlik) için yapılan kavgalar yersizdir. Zira insan fânidir. Bu yüzden ölümden kurtuluş yoktur. İster kral, ister padişah, ister zengin, ister fakir ol, gün gelince “ölüm yolculuğuna” çıkmak mukadderdir. Hazret-i Süleyman hem çok zengin hem de dünyadaki bütün varlıklara hükmedecek kadar kuvvetli bir hükümdardı. Ama bugün o saltanatın bile yerinde yeller esmektedir.

Bundan dolayı insan, dünya malı için neden hırs duymalıdır? Bir atasözümüz de “dünya malı, dünyada kalır” demektedir. Bu şartlar karşısında insanın yapacağı tek şey, kendini bütün samimiyetiyle işine verip sadakatle çalışmak olmalıdır.

1.      Dünyanın gümüşünde ve altınında acaba ne safa vardır? Zira insan ahrete yolcu olurken (ölürken) hepsini bırakır da öyle gider.

2.      Şu gökyüzünün ne gece ve gündüzünde ne de güneş ve ayında bir vefa rengi var mı, nazar kıl da anla!

3.      Süleyman Peygamber’in tahtının havada seyrettiğini (yol aldığını) söylerler ama o saltanatın şimdi yerinde yeller esmektedir.

4.      Bu dünyada eğer hür olmak istersen; dünyanın zevki, salası, gamı ve kederiyle ilgilenme.

5.      Sevgili gitmiş, rindler dağılmış, içkiler dökülmüş, böyle bir gecenin seherinden hiç hayır umulur mu?

6.      Bir kimsenin ırk ve mayasında (soyunda sopunda) bozukluk varsa o kişi dünyanın sadrazamı bile olsa ondan bir hayır umma..

7.      Birçok beceriksiz, toy müneccim gökte yıldız arar da dalgınlıktan yolunun üstündeki kuyuyu görmez. (Kendi kabiliyetlerinin derecesini ölçüp biçmeden büyük işlere girişenler, başarıya ulaşamadıkları gibi zarar ve kayıplara uğramaktan kendilerini kurtaramazlar.)

8.      Dünyaya sözle düzen vermeye kalkanların evlerinde bin türlü kayıtsızlık, ihmal bulunduğu bir gerçektir.

9.      Sarf edilen sözlere bakılarak bir kişi hakkında karar verilmemelidir. Çünkü kişinin aynası sözleri değil, işidir. Bir insanın aklının derecesi meydana getirdiği işiyle ölçülür.

10.   Ben her ne kadar bazı kötülükler gördümse de gene bu fikrin üzerinde ısrarla duruyorum:

İnsan bir işi zorla da yapsa o kişiye gene de sadakat yaraşır. Çünkü doğruların yardımcısı Hazret-i Allah ‘tır.

******

Haksız iş görenler, rüşvet alanlar, kötü yollarla mal edinenler ya bu veya öteki dünyada muhakkak Alla-h ‘in cezasına uğrayacaklardır.

İnsan olan, etrafındaki kişilere yardım elini uzatmalı, hiç kimseye kin duymamalıdır. Ancak dünyada hileyi meslek haline getirmiş kişiler çoktur. Bunlar, sizi aldatmak için “güvenilir” kişilermiş gibi davranırlar. Hilekâr olarak tanınan kişilere sakın inanmayınız.

1.      Bir valinin halkına zalimce davranması, ona işkence etmesi, dünya ve ahret için ne bayağı ve alçakça bir davranıştır.

2.      Hak ortada iken, mahkemede, hüküm verileceği sırada bir batıl için hükmü eğip bükmek insan olana lâyık bir hareket midir?

3.      Hâkim davacı, mübaşir ide şahit olan bir mahkemenin hükmüne adalet denir mi?

4.      Ey rüşvet alan eşek, bu ne alçaklıktır ki, birkaç kuruş için bütün ömrünce utanç içinde yaşarsın.

5.      Bir mal ki, din, ırz ve namus alet edilerek elde edilmiştir, o mala lanet olsun!

6.      İnsan olanın hemcinslerine hayrı dokunmalıdır. Bu alâmet insanda, insanlığı belirler.

7.      İnsan ona derler ki, şefkatli kalbi, insanoğullarının acıları ile kederlenir.

8.      Hiç kimseye gizli düşmanlığı bulunmayan insana adam derler. Böyle birisi kendi öz varlığı için de doğruluktan hiçbir zaman ayrılamaz.

9.      Hainliği meslek edinmiş olanlar, görünüşleri itibariyle sadık insanlarmış gibi görünürler. Bazı kötü emelleri bulunan kişiler ise ilk bakışta doğru yolu gösteren (mürşit) kişilere benzerler.

10.   Birçok kişinin ahlâk ve tabiatı görünüşüne uymaz. Allah’ım bunun sebebi, hikmeti nedir? İlâhî, bu ne haldir?

Hilekâr kişilerin sözlerinde duracağını sakın ümit etme! Zira çok hacıların haçı koltuk altlarından çıkmıştır.

******

İnsanların öldükten sonra da iyi bir namla hatırlanabilmeleri için yarına, maddî ve manevî değerleri olan güzel eserler bırakmaları lâzımdır. Namık Kemal şöyle diyor: “Öldükten sonra bir güzel nam bırakmak belki hiç ölmemekten hayırlıdır.”

1.      Habeşli bir köle, talihinin yardımı ile cihana sultan olur. Bir Gâve, Dahhâk’ın mülkünü perişan eder.

2.      Dünyanın talih ve talihsizliğine bel bağlama. Zamanın çemberi bir dairede devredemez, dönmez.

3.      Zalim olan kimse, günün birinde muhakkak bir zulme uğrar. Ev yıkanın evi elbette yıkılır, perişan olur.

4.      Çok defa insan, yaptığının cezasını aynı şekilde yani “kısasa kısas” prensibine göre görür. En sonunda, törpünün de körlenmesi demir yüzündendir.

5.      Haccac ve Cengiz lanetle hatırlanır. Nuşirevan ile Süleyman ise ululanıp saygı ile anılır.

6.      Gerçeği sözle değiştirmek mümkün müdür? Küfür ile imânı ayırmak mümkün mü ki?

7.      Cami ile kilise bir topraktan inşa edilir; Allah’ın katında ateşe tapanla Müslüman biridir.

8.      Her derdin çaresi vardır, her inleyen ölmez. Her sıkıntıya, her kaygıya bir son olur.

9.      Bazen namusun temiz eteği yırtılır, yani namusa pek önem verilmez; bazen de, namuslu adamlar zindanın süsü haline gelirler.

10.   Yusuf’a kardeşlerinin nasıl zulmettiklerini düşün; eğer güzel mükâfat istiyorsan yapılan zulümlere sabırlı ol!

ALLAH’IN KUDRETİ GÜNÜN BİRİNDE ZALİMLERE ŞUNU DEDİRTİR: “YEMİN EDERİZ Kİ ALLAH SENİ BİZE ÜSTÜN TUTTU.”

******

Her devirde iyi yetişmiş elemanların yokluğundan şikâyet edilmiştir. Bugün de öyle değil midir? Okumuş insan çoktur ama yetişmiş insan hâlâ mumla aranmaktadır.

İnsan genç yaşlarda plânlı bir şekilde çalışmayı itiyat haline getirebilirse ideallerini gerçekleştirmede muvaffakiyete ulaşabilir. Aksi takdirde, bocalamaktan öteye gidemez. Unutmayalım ki, bu cemiyetin her zaman devam edeceğini ummak deliliktir. Zira zaman bir su gibi akar gider de haberimiz bile olmaz.

1.      Her şahsı, Hakk’ın en yakım mı sanırsın? Her taç giyen derbeder perişan şahsı İbrahim Ethem mi zannedersin?

2.      Dünyayı arasan binde bir adam (iyi yetişmiş kimse) bulamazsın; adam görünen eşekleri sen adam mı sanırsın?

3.      Yüceliğe ulaşmış birçok insan gördüm ki, yüzü güleçtir ama içi kan ağlar, kederlidir. Sen her gülen kişiyi mutlu, saadete erişmiş mi zannedersin?

4.      Önce hastalığın ne olduğunu anla ondan sonra tedaviye başla. Sen, her merhemi her yaraya ilâç mı zannedersin?

5.      Niçin kibir ediyorsun? Yoksa sen kendini hükmü ve nüfuzu geçmekte olan en büyük vezir mi zannediyorsun?

6.      Ey dünyanın bir günlük geçici saltanatı için övünen insan, dünyayı sana teslim edilmiş mi zannediyorsun?

7.      Dünya, açgözlülerden ne zaman boş kalmıştır ki…Sen kendini bu dünyaya gerçekten gerekli mi zannediyorsun?

8.      En ummadığın biri çıkar, içindeki sırlarını keşfeder. Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

9.      Bir gün gelecek sen de perişan olacaksın (yaprakların dağılacak); ey gonca, bu cemiyeti (derli toplu duruşunu) her vakit devam edecek mi zannedersin?

10.   Eğer feleğe minnet edersem, alçak olayım. Senin eziyetinle beni kederlenecek mi zannedersin?

Allah’a güvenenin yardımcısı Allah’tır; kederli gönül bir gün gelecek mutlu olacaktır.

******

1.      Feleğin görünen niteliğine aldanma, zira felek eski felektir; onun düzensiz ve derde deva olmayan tabiatı dönek olmaktır.

2.      İster ipek kumaşlı bir döşekte, ister viranede can ver, zengin ve fakir, her ikisi de sonunda toprağa girecektir.

3.      Uysal gibi görünen bir kişinin öfkesinden Allah’a sığın, çünkü yumuşak huylu atın çiftesi serttir.

4.      O nezaketli gülümseme pek çok canlar yaktı. Aslanın da cana kıyması (avını öldürmesi) gülerek gerçekleşir.

5.      Soyu kötü olana üniforma hiç asalet verir mi? Sırmalı, kılaptanlı altınla işlenmiş semer vursan eşek yine eşektir.

6.      Yaradılışı kötü olan kişinin bu durumu ancak içki meclisinde anlaşılır. İçki, insanın cevherini, içini anlamada mihenktir.

7.      Öğütle, yola gelmeyen kişiyi önce tekdir etmeli (azarlamalı); tekdir ile yola gelmediği takdirde o zaman da hakkı olan köteğe (dayağa) başvurmalı.

8.      Cahiller, ancak cahillerle yaptıkları sohbetten tat duyarlar. Divanelerin arkadaşı ise divane gerektir.

9.      Yüksek mevkide bulunanlar af ile müjdelenmiş midir? Ceza kanunu zavallılar için midir?

10.   Milyonla çalan yüksek mevkilerdedir; birkaç kuruş çalanın yeri kürektir. (Yani kürek cezasına çarptırılır).

Zengin kimseler için din de, iman da paradır. Namus ve hamiyet sözü fukarada kalmıştır.

*****

Hainleri gözetme, halkı sözle refaha kavuşturma/himaye, çalışkanı taassupla suçlama, ilerlemeye Müslümanlığın engel olduğu safsatası, milliyeti unutturma gibi fikir ve davranışlar Tanzimat’la birlikte yayılmaya başlamıştır.

1.      Bir yüce makama ulaşabilmek için dostları çekiştirmek yeni çıktı. Bunu daha önce bilmezdik, bu anlayış yeni çıktı.

2.      Hırsızlık çoğalıp gerçek sadakat ortadan kalktı, onun yalnız sözü edilir oldu ve bu tutum moda haline geldi; namus tamam oldu, yani namus denen şey hiç mi hiç kalmadı, yok oldu, hamiyet (yakınlarını koruma) gayreti yeni çıktı.

3.      Dostlarını düşmanlarına çekiştirmek bir nev’i incelik sayıldı. Sevgiliyi yabancılara şikâyet etmek yeni çıktı.

4.      Sadık kişileri horlama ve düşüncelerini kabul etmeme, kural haline geldi. Hırsızlara ikram ve lütuf yeni çıktı.

5.      Gerçekleri söyleyen kişi eskiden de sevilmezdi ama hainleri ağırlama, onları gözetme yeni çıktı.

6.      Bütün nizamlar, kâğıtlarla (burada gazete) halka duyurulmaktadır; halkı sözle refaha kavuşturmak yeni çıktı.

7.      Güçsüz, iktidarsız olanın en tabiî hakkı bile verilmez. Korunulan kişileri (arkası olanları) her yerde himaye etmek yeni çıktı.

8.      Gayretli, çalışkan bir kişi taassupla suçlandırılır. Dinsiz olanlara yakınlık yeni çıktı.

9.      Devletin ilerlemesine engel olan Müslümanlıkmış. Eskiden bu söylenti yoktu, yeni çıktı.

10.   Her işimizde milliyeti unutarak Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı.

Eyvah, bu oyunda bizler yine yandık; çünkü ziyan ortada, bilmem ki ne kazandık.

*****

Tarih boyunca dost bildiğimiz kimselere yardım elimizi uzatmaktan her zaman gurur duymuşuzdur. Zaman zaman onları yükseltmenin yollarını bile aramışızdır. Düşmanlarımıza ise hak ettikleri cezayı vermekten bir an bile tereddüt etmemiş, gerektiğinde öcümüzü alabilmek için ölümden dahi kaçınmamışızdır.

Dostunuzu seviniz. Dostluğunuzu önemsiz sebeplerden dolayı sakın bozmayınız. Çünkü “Dostluk: İki vücutta yaşayan bir ruh, iki ruhta yaşayan bir vücuttur.-Aristo” vecizesini her zaman hatırlayınız.

1.      GÖRÜNÜŞÜMÜZE BAKARAK BİZLERİ AKILLI SANMA. BİZ AKILLI GÖRÜNÜŞTE BİR SÜRÜ BUDALAYIZ.

2.      Halimiz meydanda iken, bilinirken bize akıllı kişiler denebilir mi? Biz, heveslerin sihrindeki gösterişe kendimizi kaptırmış olan kişileriz.

3.      Vatandaki dostlarımızdan bizi özleyenler varsa (onlara derim ki), gurbette yolculuğa düştük, duaya ihtiyacımız var.

4.      (Herkesin yaradılışına benzemeyen) acayip bir bileşiğiz. İki özelliğimiz var: Dostlarımızı yükseltmeyi düşünür, düşmana ise belâ oluruz.

5.      Biz, görünüşte fakir dervişler isek de hazineler hırkamızın altında saklıdır.

6.      Öbür dünyaya yarar bir işimiz yoksa da, ikiyüzlülükten uzak kalmış insanlarız.

7.      Yüksek makam sahiplerine bizleri hor görme ve aşağılama yaraşır mı? Biz, güçsüz isek de Allah’ın kulları olduğumuzu unutmayınız.

8.      Gönül, herkese felâket getirecek kadar güzel olan bir sevgiliye tutuldu ki, her an her nazma bin kerre fedayız.

9.      Gerçi o şereften bir hayli yıl uzak kalmış bulunuyorsak da, sohbetinin tadı hâlâ hatırımızdadır.

10.   Ey güzellerin şahı, biz her haksızlık ve bundan doğan incitmeye razıyız; zira bizler, her şeye razı olan ve rıza kapısına sıkı sıkı yapışmış kullarız.

Bize istersen iyilik yap, dilersen bizden uzak ol, ancak şeref ve şanla dünyada sağ ol.

*****

Toplum içinde yaşayan insanın faydalı işler meydana getirerek kendisini topluma sevdirmesi gerekir. Kötü namla anılmamaya çalış. İncinmemek istiyorsan sakın kimseyi incitme.

Toplumda yaptığın işin anlayanı yoksa sakın ayak direme. Ya yaptığın işin türünü değiştir veya o yeri terket.

İnsanın başına her türlü belâ nefsine, hâkim olamamaktan gelir. Öz varlığının kölesi olan kişi, isteklerini iradesiyle firenlemeyen insan demektir. Böyleleri, çalmaktan, yalan söylemekten, içkiye alışmaktan, uyuşturucu kullanmaktan (vb.) kendilerini kurtaramazlar. Okullarda, irade terbiyesinin geliştirilmesi için özel programlar uygulamak devletin en önde gelen işlerinden olmalıdır.

“Başlamak demek, bitirmek demektir.” Onun için başladığınız bir işi sakın yanda bırakmayınız. Bitirmeye gayret ederseniz her yönden kazançlı çıkarsınız.

1.      Adaletini her millet için devamlı olarak dağıt. Bütün yaratıkların mabudu olan Allah’ın gazabını aklından çıkarma, onu düşün.

2.      Halk, zemzem kuyusuna işeyen adamı lanetle anar. Sen kendini Kâbe gibi saydırmaya, tanıtmaya gayret et.

3.      Bu geçici dünyada eğer incinmemek istersen, hiç kimseyi incitmemeye gayret et.

4.      Bir yerde nağmeni takdir edecek kulak yoksa nefesini tüketme, makamını değiştir (yahut yerini değiştir.)

5.      Sakın ha, kadın gibi heva ve hevesine mağlûp olma, er ol; öz varlığının etkisinde kalarak yani nefsine uyarak ona mağlûp olma, aksine sen öz varlığını etki altına al, nefsine hâkim ol, onu mağlûp et.

6.      Bir işte direnerek o işi inatla sürdürenler, ağaç gibi sağlam yetişir ve büyürler. Hangi işin ehli isen o işte çalışarak başarıya ulaş.

7.      Noksanını bil, ya önceden işe başlama; işe başlarsan işini muhakkak sona erdir.

8.      Ey sabah rüzgârı, eğer yolun Irak semtine uğrarsa; Bağdat iline doğru da bir süzül oraya da uğra.

9.      Orada güzel söz söyleyenleri ziyaret et, sonra saygıyla Bağdatlı Ruhî’nin mezarına git ve benim selâmımı ilet.

10.   Önce Ziya’nın takdirini saygı ile bildir; sonra huzurunda aşağıdaki beyti okuyarak sözünü bitir:

Söz meydanlarında, şiir alanlarında senin gibi bir er yokken, şimdi bir Anadolu şairi sana eş oldu.

*****

Kaynak

H. Fethi GÖZLER, Ziya Paşa’nın Terci-i Bend’i İle Terkib-i Bend’i Üzerine Düşünceler, Kültür Bakanlığı- 711, 1987, Ankara

OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ: TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI


Müslüman toplumlarda kıyametin zamanı sürekli tartışılan bir konu olmuştur. Hatta İslâm dininin doğuş yıllarında Hz. Muhammed’e bu konu. Kuran-ı Kerim’de de belirtildiği gibi sıklıkla sorulmuştur. Bunun üzerine Allah, kıyametin zamanını sadece kendisinin bildiğini açıklamıştır. Ancak İslâm klasik kaynaklarında, kesin zamanı bilinmeyen kıyametin habercisi olan olay ve olgulardan bahsedilmektedir. Tercüme-i Cifru l~Câmi kıyamet alametleri ile ilgili detaylı bilgilerin bulunduğu bir eserdir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi, Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed ci­fi istâmi’nin (ö. 1454) yazmış olduğu ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’l-îsmi’l-A’zam adlı eserin tercümesidir. Bu eserin günümüze resimli üç nüshası ulaşmıştır. Bunlardan III. Mehmed’in saltanatı yıllarında (1595-1603) hazırlanan nüsha Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde (Bağdat 373), I. AhmedMn padişahlığı zamanında (1603-1617) hazırlanan yazma İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde (TY 6624) ve 1747 tarihli resimli yazma ise bugün Chester Bearty kütüphanesinde (No: 444) bulunmaktadır. Ayrıca bunların dışında çeşitli kütüphanelerde resim yerleri boş bırakılan yazmalar da bulunmaktadır.

Bu yazmalar kıyamet alametlerinin tümünün bir arada resimlenmesi bakımından özgündür. Özellikle İslâm toplumlarında çok tartışılan Mehdi ile ilgili tasvirlerin başka yazmalarda örneği olmaması, bu yazmaları daha da önemli kılmaktadır. Bu çalışmada esas olarak sözü edilen eserlerin resimlerinin ikonografik çözümlemeleri yapılmış, resimlerin metinle bağlantısı irdelenmiş ve İslâm-Osmanlı ikonografisi içindeki yeri saptanmıştır. Kopyalarda resimlenmiş sahnelerin metinle karşılaştırması, nakkaşların metne ne derece sadık kaldığı, hangi durumlarda metinde olmayan ayrıntıları ilave ettiği gibi sorulara cevap önerileri sağlamıştır. İslam ve Osmanlı resim sanatında kıyamet alametleri ile yerleşik kalıpların belirlenmesi bakımından kimi önermeler yapmayı olanaklı kılmıştır. Tercüme- Cifru ‘l-Câmi ‘nin resimli kopyalarmdaki ikonografik yaklaşımların saptanması ve İslâm kültürü ile dönemin Osmanlı toplumunun ve sarayının kültürel ve ideolojik yaklaşımları arasında var olan bağlantıların saptanması araştırmanın temel amacını oluşturmaktadır.

ÖNSÖZ

Bana geniş bir ufuk kazandıran “Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-i Cifru’l-Câmi ve Tasvirli Nüshaları” konulu doktora çalışmamın ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz birçok kişi ve kurumun katkısı oldu.

Her şeyden önce konuyu bana öneren, çalışmamda elinden gelen katkıyı esirgemeyen danışmanım Doç. Dr. Serpil BAĞCI’ya ne kadar teşekkür etsem azdır. Kendisi bir danışmanın ötesinde, sahip olduğu her türlü imkânı benim kullanımıma sunmuş, ayrıca evindeki kütüphanesini bana açarak ve gittiği her yerden tezim için malzeme getirerek çalışmamda bana büyük kolaylık sağlamıştır.

Henüz ders dönemindeyken bana Osmanlı sanatına yeni bir bakış açısı kazandıran, çalışmalarımın zenginleşmesi için sürekli katkıda bulunan, yaptığı iyilikleri hiçbir zaman unutmayacağım Prof. Dr. Günsel RENDA’ya. ayrıca gerek ders dönemi gerek tez döneminde desteklerini esirgemeyen hocam Prof. Dr. Beyhan KARAM AGARALFya. fikirlerinden istifade ettiğim Prof. Dr. Filiz YENİŞEHİRLİOĞLU ve Prof. Dr. Zeren TANINDI’ya. kendimi bir aile ortamında hissetmemi sağlayan diğer Sanat Tarihi bölümü akademik kadrosuna şükranlarımı sunarım.

Doktora döneminde beni sürekli motive eden, cifrle ilgili problemi çözmemde büyük katkıda bulunan âmirim. Süleyman Demirel Ünv. İlahiyat Fak. Dekanı Prof. Dr. İsmail YAKIT’a teşekkürü borç bilirim.

İstediğim mikrofilmi ve diaları iki hafta gibi kısa sürede bana ulaştıran, başta Dr. Hartmut-Ortwin Feistel olmak üzere Berlin- Staatsbibliothek kütüphanesi yetkililerine, çalışmamda gerekli olan nüshanın mikrofilmini bana gönderen. Elain WRIGHT ve Sinead WARD başta olmak üzere Dublin-Chester Beatty kütüphanesi yetkililerinin katkısını burada anmadan geçemeyeceğim. Yazma eserleri inceleme ve fotoğrafını temin etmede bana kolaylık sağlayan Topkapı Sarayı Müzesi Müdiresi Filiz ÇAĞMAN, Kütüphane görevlisi Zeynep ÇELİK, Türk-İslâm Esereleri Müzesinde görevli Sevgi KUTLU AY’a katkıları için teşekkür ederim

îstanbula gittiğimde bıkmadan beni evinde misafir eden Arş. Gör. Aziz DOGANAVa, Ankara’ya geldiğim sürelerde dairelerinde bana da yer ayıran Alper BİÇER. Ömer ÇALIŞKAN, Arş. Gör Bülent İŞLER’e, Ankara seyahatlerimde evini kendi evim gibi kullandığım ve Sosyal Bilimlerle ilgili resmi işlemlerimi yürüten Arş. Gör. Ferruh TORUK’a, tezimle ilgili malzeme temininde bana yardımcı olan Arş. Gör. Tülin DEĞİRMENCİ, Arş. Gör Semiha GÜLÜMSER’e, Ankara seyahatlerimde çoğu zaman bana arkadaşlık eden Arş. Gör. A. Şevki DUYMAZ’a gerçekten minnettarım. Çalışmamda gerekli olan dia ve fotoğrafların bir kısmının teminininde beni büyük bir sıkıntıdan kurtaran Sünbül KEÇELİOĞLU. Zuhal AKAR ve Ahmet AKMAN’a ayrıca teşekkür ederim.

Ayrıca çalışmamda kaynak ve malzeme temininde yardımcı olan Prof. Dr. Ekrem SARIKÇIOĞLU, Prof. Dr. Talat SAKALLI, Yrd. Doç. Fatma S. KUTLAR. Yrd. Doç. Dr. Ahmet YILDIRIM, Yrd. Doç. Dr. Yrd. Doç. Dr. Muammer GÖÇMEN, Yrd. Doç. Dr. Osman YILDIZ, Dr. Erdal ESER, Öğretim Görevlisi Erdoğan ATEŞ’e. yurtdışı kütüphane yazışmalarımda İngilizce metni kontrol eden Doç. Dr. İ. Hakkı GÖKSOY ve Yrd. Doç. Dr. İhsan AKDAŞ’a teşekkür ederim. Tez çalışmam boyunca mümkün olan her konuda yardımlarını esirgemeyen, yıllardır her türlü ağır espiri ve şakalarıma katlanmak zorunda kalan Arş. Gör. Sadık AKDEMİR ve Arş. Gör. Nuri TUĞLU’nun katkılarını unutmam mümkün değildir.

Şehirlerarası seyahatimde ailemle ilgilenen onları yalnız bırakmayan Fadime-Abdülgaffar ASLAN. Şükran-Nejdet GÜRKAN, Figen-Ömer TÜRKAN aileri ve Kıymet SÖNMEZ”in iyiliklerine müteşekkirim.

Son olarak tez çalışmam süresince beni destekleyen, çok defa yalnız ve ilgisiz kalan eşim Zübeyde, çocuklarım Furkan ve Enis’e teşekkür borçluyum.

I. GİRİŞ

Dünyanın sonu ile ilgili, gerek geçmişte, gerek günümüzde olsun bir çok toplumda değişik fikirler ileri sürülmüş ve farklı tarihler iddia edilmiştir. İleri sürülen tarihlerin doğruluğunu savunmak için de dünyanın sonu gelmezden önce bazı işaretlerin ortaya çıkacağını ve görülen belirtilerin dünyanın sonunun geldiğinin habercisi olduğunu, bu olayların kendi tarihlerini desteklediğini ifade etmişlerdir.

Müslüman toplumların, dünyanın sonu ve sonrası hayat anlamına gelen kıyametle yoğun olarak ilgilendiği görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’de insanların sık sık Hz. Muhammed’e gelerek kıyametle ilgili sorular sorulduğundan bahsedilmekte, fakat kıyametle ilgili tarihin sadece Allah tarafından bilindiği vurgulanmaktadır (Araf: 7/187; Nâziât: 79/42-44). Gerek Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarını içeren hadis kitaplarında, gerek İslâm’ın inanç konularını ele alan kelam kitaplarında, kıyametle ilgili konuların ayrı bir bölüm halinde ele alındığı bir gerçektir. Kur’an-ı Kerim’in yorumu olan tefsir kitaplarındaki kıyametle ilgili ayetlerde, uzun açıklamalara yer verilmekte ve bu konuyla ilgili doğruluğu tartışılabilir rivayetler sıralanmaktadır.

Konu bakımından metne bağlı olması temel özelliklerinden biri olan İslâm tasvir sanatının genellikle dünyevi konuları ele aldığı, dinî desteğinin olmadığı iddia edilmesine karşın, İslâm resim sanatında, bazı dinî konuların resimlenmesinin gelenek haline geldiği görülmektedir1. Dinde geniş bir yere sahip ölüm sonrası hayat, metinle bağlantılı olarak resimlenen konuların önemlilerindendir.

Ölüm sonrası hayatı konu edinen tasvirlerin bulunduğu en erken tarihli eserler Miracnâmelerdir. Bu eserlerde, Hz. Muhammed’in gökyüzünün katları arasında dolaşması esnasında kendisine gösterilen Cennet, Cehennem ve buralardaki yaşamı konu alan tasvirler bulunmaktadır. Moğollar döneminde hazırlanan bir Mirctcnâme”den günümüze, metni hakkında bilgimiz olmayan bazı resimli yapraklar ulaşmıştır. Ahmed Musa’ya atfedilen ve bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bir albümde toplanan (H. 2154) bu yapraklar arasında cennetle ilgili iki tasvir bulunmaktadır. Tasvirin birinde Cennet kapısı önündeki Rıdvan meleği (61a), diğerinde Cennet’teki Kevser ırmağı (121a) konu edilmiştir (Tanındı 1984: 10-11). Metniyle birlikte günümüze gelen, Timurlu Sultanlarından Şahruh zamanında (sal. 1405-1447), sanat hâmisi Şehzade Baysungur’un kurduğu Herat nakkaşhanesinde 1436 yılında kaleme alınan ve resimlenen, oldukça zengin cennet ve cehennem ikonografyası içeren, Uygur Türkçesi’yle yazılmış olan Miracnâme. Paris Bibliotheque Nationale de France’da (Turc 190) bulunmaktadır. Doğu Türkçesi’ne şair Mir Haydar tarafından çevirisi yapılarak, Uygur yazısıyla kaleme alınmış olan Miracnâme’mn hattatı Mâlik Bahşî’dir (Kühnel 1952: 28; Ettinghausen 1957: 360; Grube 1966: 94; Seguy 1977: 7-8; Tanındı 1984:11). Miraç olayının bütün safhalarının anlatıldığı tasvirlerde Hz. Muhammed’in yüz hatlarının ayrıntıları belirtilmiş olup kutsiyetin ifadesi için zaman zaman abartılı hâleler yapılmıştır. 60 tasvirin yer aldığı yazmada son 20 tasvir ölüm sonrası hayatı betimlemektedir. 20 tasvirin tamamı cennet ve cehennemi, dinde yapılması yasaklanmış olan çeşitli davranışları yapanların cehennemde karşılaşacakları cezaları konu edinmektedir1.

Özellikle ölüm sonrası hayatı tasvirli olarak anlatan yazma eserler ise Osmanlı dünyasında görülmektedir. Bu eserlerin başında Ahvâl-i Kıyamet (Kıyametin Durumları) gelir. Eserin Philadelphia/Free Library’deki resimli sayfalarında (Rare Book Department, Lewis Ms. O. T4-T7) cennet ve cehennemle ilgili dört tasvir (Resim 1) vardır (Milstein 1990: 95). Berlin/Staatsbibliothek’de bulunan (BSB Ms. Or. Oct. 1596) nüshasında 22 tasvir bulunurken, Süleymaniye kütüphanesindeki örnekte (Hafıd Efendi 139) 17 tasvir yer alır.

Araştırmamızda, kıyamet alametlerini bir bütün olarak irdeleyen. Türkçe’ye çevirisinin adı Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi olan ve Arapça’sının kütüphanelerde Cifru 7-Câmı” olarak da anıldığı görülen, yazan Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi (ö. 858/1454)’nin ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’l-İsmi’l-A ‘zam şeklinde isimlendirdiği eserin resimli üç nüshası esas alınmıştır. Bu nüshalardan, III. Mehmed’in saltanatı yıllarında (1595-1603) hazırlanan yazma bugün Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde (Bağdat 373) (Karatay 1961: 638), I. Ahmed’in padişahlığı zamanında (1603-1617) hazırlanan yazma İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde (Nadir Eserler Bölümü, TY 6624) (Stchouikine 1933: 14-16) ve I. Mahmud’un padişahlığı yıllarına (1730-1754) rastgelen 1160/1747 tarihli yazma ise bugün Dublin, Chester Beatty kütüphanesinde (No: 444) (Minorsky 1958: 81) bulunmaktadır. Eserin bilinen resimli nüshalarının yanında, metinde bu eserlere esin kaynağı olan resimli Arapça nüshasımn varlığından da (İÜK y. 197a-197b) bahsedilmektedir. Tercümede esas alınan Arapça nüshada, onbir padişah portresinin varlığından bahsedilmesinden de (İÜK y. 163a) anlaşılacağı gibi bu nüshanın II. Selim’in saltanatı yıllarında (1566-1574) hazırlandığının göstergesidir.

Cifru ‘l-Câmi metninde temel olarak iki konu ele alınmaktadır. Konulardan biri harflerin sayısal değerleriyle yapılan hesaplama ve rumuzlar, yani cifr ve ebceddir. Ancak bir çok rumuz ve atıflarla kastedilen olay ve olgular çözümlenememektedir. Cifru ‘l-Câmi ‘de incelenen bir diğer konu ise tasvirlerle de vurgulanan kıyamet alametleridir. İki konunun incelenmesinde belli bir düzenin takip edilmediği görülmektedir. Metinde, yazarı Bİstâmi’den ölümünden sonra gerçekleşen olaylara yer verilmesi yazardan sonra metne ilavelerin yapıldığını göstermektedir. Bunun yanında, yapılan araştırmalar sonucu, eserin başka nüshalarının da tasvirlenmek üzere hazırlandığı, ancak tamamlanamadığı saptanmıştır. Ancak bu yazmaların Topkapı Sarayı Müzesi kitaplığına kayıtlı olanlar dışındakilerin cilt. hat. tezyinat ve kağıt bakımından daha sıradan olduğu görülmektedir.

Tasvirleri için boş alan bırakılmış bu nüshalar, bulunduğu kütüphaneler ve tasvirler için ayrılan yer sayıları şu şekildedirIRAKILAN YER SAYISIed-Durru 7 Munazzam fi Sırri ‘l-İsmi ‘l-A ‘zamSüleymaniye Ktp. Hafıd/179Türkçe-Arapça1022/161349ed-Durru 7 Munazzam fi Sırri 1-îsmi ‘l-A ‘zamKöprülü Ktp. Hacı Ahmet Paşa/166Arapça1085/167411Tercüme-i Miftafı Cifr el-CâmiMillet Ktp. Ali Emiri, Şeriyye/1284Türkçe-Arapça17 Şaban 1068/21 Mayıs 165844ed-Durru 7 Munazzam fi Sırri ’1-İsıni l-A ‘zamSüleymaniye Ktp. Pertevniyal/760Türkçe-Arapça-49el-Cifru ‘l-Câmi ve ‘n-Nûru l-LâmiNur-u Osmaniye Ktp./2813Arapça-17Tercüme-i Miftah Cifr el-CamiRevan 1739Türkçe-51el-Cifru ‘l-Câmi ve ‘n-Nûru l-LâmiNut-u Osmaniye Krp./2834Arapça1100/168919

İÜK ve TSM’deki yazmaların kütüphane kataloglarında eserin ismi. Tercüme-i Cifim ‘l-Câmi şeklinde geçerken; CBL katalogunda ed-Dürrü ‘l-Munazzam fî Sim ‘l-İsmi’l-A’zam olarak kayıtlıdır. İÜK nüshası başlangıcındaki Hz. Muhammed’e atfedilen rivayet fazlalığı ile diğer nüshalardan ayrılmaktadır. Tasvirlerini incelelediğimiz yazmaların tümünde metin Arapça ve Türkçe olarak yer alır. Metnin Arapça’sı bölüm ya da cümle halinde verildikten sonra Türkçe karşılığı yazılmıştır. Ancak çeviriyi yapan kişinin kimi zaman kendi açıklamalarını metne dahil ettiği gözlenmektedir. Orijinali Arapça olan eseri Türkçe’ye çeviren Şerif b. Seyyid Muhammed eserin çevirisi sırasında harap olmuş üç nüshadan faydalandığını belirtmektedir. Bu üç nüshadan “Hazine-i Amire’den çıkan” tasvirli nüshayı esas aldığını kaydetmektedir (Tercüme-i Cifru l-Câmi: İÜK, T. 6624. 197a-199b). Araştırmalarımızda Şerifin sözünü ettiği bu tasvirli Arapça nüshaya rastlayamadık.

Kıyamet sonrası yaşamı konu alan tasvirli yazmalar bilinmesine ve bu konuya çalışmalarda yer verilmesine karşın, kıyametin habercisi olan olayların görsel kültürdeki yeri hakkında başlı başına bir çalışma yapılmamıştır. Araştırmamızın amaçlarından biri İslâm kültüründe kıyamet sonrası hayat kadar önemli bir yeri olan kıyamet alametlerinin resme yansımasını ortaya çıkarmak, bir anlamda toplumun kıyamet alametleriyle ilgili düşüncelerinin görsel kültüre yansımalarını ortaya koymaktır. Özellikle 16. yüzyılın sonu 17. yüzyılın başında, kıyamet sonrası hayat için Ahvâl-i Kıyamet adlı eserin, kıyamet alametleriyle ilgili olarak ise Cifru’l-Câmi isimli eserin resimlendiği görülmektedir. Kıyamet alametlerinin bütün olarak resimlenmesi bakımından İslâm ve Osmanlı dünyasında tek örnek olması, Tercüme-i Cifru’1-CâmVmn önemini daha da artırmaktadır. Bilindiği gibi genel anlamda İslâm resim sanatında yaygınlıkla aynı metinlerin resimlenir. Oysa kıyamet alametleri ile ilgili resimlerin önemli bir kısmı, daha önce yapılmış bir örneğe dayanmamaktadır. Bu açıdan özgün örnekler olduğu söylenebilir. Bir anlamda Cifru’l-Câmi resimleri yeni anlatımlara yeni yorumlar getirmektedir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi resimlerin kaynağımn metin olması bakımından da ilgi çekicidir. Kıyamet alametleri, Deccal, Dabbetü’l-Arz, Ye’cüc-Me’cüc gibi bir çok olağan dışı varlıklar ve Mehdi, güneşin batıdan doğması, rüzgarın gönderilmesi gibi kişi ve olaylardan oluşur. Bu varlık ve olayların bir kısmının tasvirleri İslâm görsel kültüründe yerleşik imgeleriyle tanınan ve bilinen örnekler değildir. Kıyamet habercisi olay ve varlıkların resimlenmesinde nakkaşlara kaynak olarak sadece metin kalmaktadır. Öte yandan Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi nüshalarında metnin kendisi nakkaşı yönlendirmekte, yapacağı resmi tarif etmektedir. Nitekim her tasvirden önce tasvirin içeriği hakkında açıklayıcı bilgi verilmektedir. Bazen bu bilgiler, sözgelimi “Bu medine-i İstanbul ‘un suretidir ve fethidir ve mal-ı ganimetin taksim olunmasıdır ve bu esnada feryâdcı gelüb Deccal çıkmış deyü haber virmesidir ki nakş ve tasvir olunmuşdıır” (İÜK y. 106a-107a) örneğinde de görüldüğü gibi nakkaşın özen göstermesi gereken ayrıntılara dikkat çekmektedir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metninin ve tasvirlerinin kıyamet alametleriyle ilgili, dolayısıyla dini içerikli olması, Osmanlı resminde dinî ikonografya hakkında bilgilerimizi zenginleştirecektir. Ayrıca metinde, resmî ve halk İslâm’ının bir arada ele alınması, saray çevresinde hangi İslâm’ın baskın olduğu hakkında ipuçları verecektir. Tercüme-i Cifru’l-Câmi tasvirlerinin irdelenmesi, kıyametin habercisi olan olay ve varlıkların’ nasıl tasvirlendiği, metinde anlatılanların nasıl görselleştirildiğinin saptanmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışmanın bir diğer amacı da Kıyamet inancının ve kıyametin habercisi olan alametlerin Osmanlı kültürü içindeki yerini ve önemini saptamaktır. Ayrıca bu çalışmada Osmanlı kültüründe hangi kıyamet alametinin özellikle vurgulandığının ortaya çıkması ve bu alametin Osmanlı kültüründeki öneminin belirlenmesi de irdelenen sorulardan biridir. Araştırmanın aynı zamanda, kıyamet alametleri ile ilgili resimli yazmaların hazırlandığı tarihlerle kıyamet arasındaki bağlantının kurulmasının anlaşılmasına katkıda bulunması umulmaktadır.

Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-i Cifru l-Câmi şeklinde adlandırdığımız tez dört giriş ve sonuç dahil altı bölümden oluşmaktadır.

Cifru l-Câmi nin önemli bir kısmını oluşturan cifr ve ebcedle ilgili hesaplama teknikleri ikinci bölümde irdelenmiştir. İslâm dininin resmi otoritelerince geçerliliği kabul edilmeyen, ancak İslâm kültüründe yaygın olarak kullanılan bu teknikler örneklerle açıklanmıştır. Cifr ve ebcedle ilgili hesaplamalar Cifru l-Câmi nin metninde sık olarak gündeme gelmesine karşın, sadece bir resimde sayısal değerler yer almaktadır. Bu nedenle kaynaklarda hakkında zengin bilgi sunulan konuların ayrıntılarından çok teknik bilgilerle yetinilmiştir.

Üçüncü bölümde. İslâm kültüründe kıyamet ve kıyamet alametleri incelenmiştir. Kıyamet kavramı ve kıyametle ilgili aşamaları takiben İslâm dünyasında kıyametin tarihlendirilmesi üzerinde durulmuştur. Bölümün ikinci ana konusu olan kıyamet alâmetleri, Cifru’l-Câmi kaynaklarının belirlenmesi bakımından önemlidir. Alametlerle ilgili olarak varsa öncelikle Kur’an-ı Kerim*deki. daha sonra hadis kitaplarındaki açıklamalara yer verilmiştir. Ardından, diğer kaynaklardan elde edilen bilgiler sunulmuştur. Cifru l-Câmi ‘de aktarılan kıyamet alametleri ile ilgili ayrıntılı anlatımlar ikonografi bölümünde ele alınacağından ayrıca bu bölümde kullanılmamıştır. Bu bölümde İslâm dininin konuya bakış açısından ziyade İslâm toplumları arasında oluşan kültürü yansıtmaya çalıştık. Her ne kadar rivayetler Hz. Muhammed’e atfedilse de, bu rivayetlerin uydurma olma olasılığını gözardı etmemek gerekir. Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra kendisine birçok uydurma ifadeler atfedilmiştir. İslâm bilginleri bu uydurma sözleri ayıklamada sıkıntı çekmişler, Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktaran kişileri saptayıp onların hayatlarını araştırmışlar, yalan söylemeye meyilli olup olmadıklarını belirlemeye çalışmışlardır. Buna rağmen İslâm bilginlerinin genel görüşü, hadislerin biraraya getirildiği temel kaynaklar olarak kabul edilen Kütüb-ü Süte (Altı Kitap; Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Tirmîzi, Sünen-i İbn Mâce, Sünen-i Ahmed b. Hcınbel) olarak isimlendirilen, Hz. Muhammed’in vefatından en erken 150 yıl sonra hazılanan kitaplarda bile şüpheli rivayetlerin olduğu şeklindedir. Cifru’l-Câmi metninde Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerin bir kısmı güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen bu altı hadis kitabında yer alırken bir kısmı da daha sonraki dönemlerde yazılan hadis kitaplarında yer almaktadır. Çalışmada kıyamet alametlerinde, konu başlıkları kıyamet alametlerinin zaman olarak ortaya çıkış sırasına göre düzenlenmiştir. Bu düzenlemede alametlerin ortaya çıkış sırası metinden elde edilen ipuçlarından ve İslâm kültüründe kıyametle ilgili kitaplarda yer alan bilgilerden yararlanarak düzenlenmiştir. Fakat zaman zaman bu alametlerin sıralanmasında farklı rivayetlerden dolayı sıkıntılar yaşanmıştır. Sözgelimi Deccal ve Mehdi’nin ortaya çıkış sırasının kaynaklarda farklı belirtilmesi (Ahmed Bîcan 1301: 370; Yazıcızâde 1306: 246) bu çelişkilerden birini oluşturmuştur.

Tezimizde, dördüncü bölüm Tercüme-i Cifru’l-Câmi nin yazarı Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’nin (858/1454) hayat hikayesi ile başlar. Eserlerin sıralanmasından sonra. el-Bistâmi ‘nin Cifru ‘l-Câmi ‘yi telif öyküsü Cifru’l-Câmi metninden aktarılmıştır. Tercüme-i Cifru’l-Câmi’deki açıklamalar ışığında eserin Türkçe’ye çevirisi ele alındıktan sonra eserin içeriği hakkında genel bilgi verilmektedir. Eserde iki temel tema dikkati çekmektedir. Bu konulardan biri kıyamet alametleri diğeri de cifr-ebced hesaplamalarıdır. Her ne kadar ikinci konu tasvirlere fazla yansımasa da, bazı tasvir konularında gündeme gelmektedir. Bu nedenle tezimizde cifr ve ebcedle ilgili bir bölümün bulunması gerekli görülmüştür. Metinde özellikle cifr konusunda, anlamı çevireni tarafından da çözülememiş ve çözülemeyen bir çok rumuzlar yer alır.

Beşinci bölümde Tercüme-i Cifru’l-Câmi tasvirleri üslup ve ikonografi bakımından irdelenmektedir. Bu bölümde nüshalardaki resimlerin üslup değerlendirmelerinde şu ölçütler temel alınmıştır: Ressamın fırça tekniği, figür ve portreler, giysiler, kompozisyon, doğa, mekân    ve renk düzeni. Bu ölçütler doğrultusunda resimlerin üslup değerlendirmeleri yapılmış, daha sonra kendi içlerinde karşılaştırılarak ortak yanları ve farklılıkları saptanmıştır. Ayrıca bu üç yazmanın tasvirleriyle çağdaş Osmanlı resimleriyle karşılaştırılmış, benzer ve farklı yanları saptanmıştır. Bu karşılaştırmayla yazmaların nakkaşları saptanmaya çalışılmıştır.

Cifru’l-Câmi ‘nin resimli nüshalarının ikonografik programını incelemede kaynak metin olarak, en çok tasvirin bulunduğu İÜK nüshası esas alınmıştır. Resimlerin ikonografik çözümleme ve değerlendirilmesinde ise öncelikle tasvirlerin sınıflandırılması ve sıralanması yapılmıştır. Metinde ve dolayısıyla resimlerin sıralanmasında herhangi bir düzenin takip edilmemesi, birbirini tamamlayan metin ve resimlerin farklı yerlere dağılmış olması, konuların birbirini bütünleyecek şekilde anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Ayrıca metin ve resimlerde kıyamet alametlerinin ortaya çıkış önceliğine dikkat edilmemiş olması alametlerin kronolojik takibini güçleştirmektedir. Bu nedenle gruplandırma ve yeniden sıralama gerekliliği ortaya çıkmıştır. Tasvirler, alametlerin ortaya çıkışındaki kronolojik sıraya göre düzenlenmiş, yazmaların özgün sırası esas alınmamıştır. EK. 3′de ise el yazmalarında yer alan tasvirler yaprak numarasına göre, yani özgün sırasıyla verilmiştir. Çalışmamızda resimlerin konuların adlandırmada yazarın kullandığı tanımlamayı uygun gördük. Bu nedenle konu başlıkları yazarın veya çevirenin metinde açıkladığı şekliyle yazılmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi yazar tasvirden önce tasvir konusuyla ilgili rivayet ve açıklamalara yer vermektedir. Bu açıklamaların sonunda ayrıca tasvirin hangi imgeleri ele aldığına dair kısa bir açıklama yapmaktadır. Bizim konu başlıklarını belirlemedeki ölçütümüz, müellifin tasvirle ilgili en son yaptığı betimlemedir. Resimlerin ikonografik incelenmesinde öncelikle metindeki öyküsü verilmiş, sonra nüshalardaki betimlemeleri açıklanmıştır. Metindeki kopukluklar metnin bir bütün olarak anlaşılmasını zorlaştırdığı gibi aynı zamanda metin resim bağlantısını kurmayı zorlaştırmaktadır. Bu sebeple resim çözümlenmesinde zaman zaman farklı sayfalardaki açıklamalara başvurulmuştur. Ayrıca, tasvirlerin ikonografik açıdan irdelenmesine katkıda bulunacak farklı kaynaklardan elde edilen bilgi ve resimlere yer verilmiştir. Bu şekildeki ikonografik karşılaştırma ile Tercüme-i Cifru’l-Câmi resimlerinin İslâm ve Osmanlı kültüründeki ikonografik yerinin saptanmasına çalışılmıştır.

Araştırmamızda şüphesiz öncelikli kaynak Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metnidir. Resimlerin açıklanmasında ana kaynak olarak yazmaların metni kullanıldı. Ancak İslâm kültüründeki kıyamet alametleri ile ilgili anlayışı irdelemede ilk olarak başvurulan kaynaklar Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarının yer aldığı hadis kitaplarıdır: Bu hadis kitapların başında İslâm dünyasında Kur’an’dan sonra ikincil kaynak olarak kabul edilen Küîüb-i Süte olarak kabul edilen ve 8-9. yüzyıllarda hazırlanan altı hadis kitabı gelmektedir. Bu kaynaklara başvururken rivayetlerin doğruluğu tartışılmamış, aktarılmakla yetinilmiştir. Tezimizde kullandığımız bir diğer kaynak grubu, yazarın yaşadığı ve resimli yazmaların hazırlandığı dönemin Osmanlı halkının kıyamet alametleri ile ilgili düşüncesini yansıtması bakımından önemlidir. Bu kaynakların başında, yazar Bistâmi ile aynı dönemde yaşamış olan, Yazıcızâde İbnüT-Kâtip olarak da bilinen Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466′dan sonra) Osmanlı kültüründe şöhret bulan eseri, zengin bir kıyamet ikonografisi içeren Envâru’l-Aşîkîn ve yine yazarın bir diğer çağdaşı ve Ahmet Bicân’ın büyük kardeşi olan (Çelebioğlu 1989: II. 49) Yazıcızâde Mehmed’in <ö. 855/1451) de aynı şekilde zengin kıyamet ikonografisi barındıran yaklaşık 9000 beyitten oluşan manzum eseri Muhammediye gelmektedir. Bunlardan Eııvâru ‘l-Âşîkîn 1301/1883 yılında Matbaa-i Osmaniye’de basılmıştır. Muhammediye de yine aynı matbaada 1306/1888 yılında gravürlü olarak yayınlanmıştır. Muhammediye ve Envâru’l-Aşîkînm Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediye’den önce yazmış olduğu Megâribü ‘z-Zaman adlı mensur eserin yazarların kendilerin tarafından yapılan manzum ve mensur tercümeleridir (Çelebioğlu 1999: 362). Ancak. Cifru’l-Câmi’de kıyamet öncesi olaylar ele alınırken, bu iki eserde Hz. Muhammed’in hayatı yanında ağırlıklı olarak kıyamet sonrası olaylar da incelenmektedir. Bu nedenle Envâru ‘l-Âşîkîn ve Muhammediye bir anlamda Cifr el-Cami’nm tamamlayıcısı esefler olarak düşünülebilir. Bunun yanında ilk olarak 13. yüzyıl şairlerinden Şeyyad Hamza tarafından manzum olarak yazılan (Dilcin ty: 49; Akar 1986: 1) daha sonraki yıllarda mensur hale getirilmiş Ahvâl-i Kıyamet de kıyamet alametleri ikonografisinin belirlenmesinde temel   kaynaklardan biridir.

Ahvâl-i Kıyamet’in irdelenen eserler gibi resimlenmiş olması da kaynak olarak önemini artırmaktadır. Bunun yanında Muhammed b. Resul el-Bezenci el-Hüseynî’nin kıyamet alametleri ile ilgili zengin içerikli (ö. 1103) el- İşâatii’l-Eşraıü ‘s-Sâa (Kıyamet Alametleri) adlı eseri yakın dönem kaynağı olması bakımından tezimizde sık sık başvurduğumuz kaynaklardandır. Ayrıca zaman zaman çağdaş kaynaklara da başvurulmuştur.

Çalışmamızın sonunda yer alan ekler Tercüme-i Cifru’l-Câmi metninin ve resimlerinin ayrıntılarının anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. EK. l’de üç resimli yazmanın ve resimlerinin ayrıntılı tanımı yer almaktadır. EK. 2′de resimlenen konuların öyküleri anlatılmaktadır. Bu öyküler ikonografi kısmındaki kısa anlatımların aksine ayrıntılı ve özgün düzen içinde sunulmaktadır. EK. 3′te ise yazmalardaki resimlerin dağılımını bir arada gösteren bir tablo bulunmaktadır. Bu tablo, özgün düzeni göstermesi yanında yazmalardaki eksik ya da fazla resimlerin takibini de kolaylaştırmaktadır.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi ‘nin tasvirlerini irdelemede karşılaşılan problemlerin başında metin çözümlemesindeki zorluklar gelmektedir. Eserin önemli bir kısmını oluşturan cifr ve ebcedle ilgili hesaplama ve rumuzların karşılığı saptamak mütercimin de bir çeşitli yerlerde belirttiği gibi mümkün görülmemektedir. Ayrıca metindeki imalı anlatımların çokluğu da bazı konu ve tasvirlerin anlaşılmasını güçleştirmektedir. Yazardan sonra metine ilavelerin yapılması metindeki orijinal bölümlerin saptanmasını imkansız kılmaktadır. Ayrıca Mısır’la ilgili olaylarda olduğu gibi birçok kişi ve olayın kıyamet alametleri ile ilgili bağlantısını kurmakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara karşın Tercüme-i Cifru 7-Câm/’nin kıyamet alametlerini bir bütün olarak inceleyen yegâne eser olması bakımından. Osmanlı resim sanatı araştırmalarına katkıda bulunacağı ümit edilmektedir.

II. İSLÂM KÜLTÜRÜNDE CİFR, EBCED VE EBCED HESABI 1. CİFR

1.1.            KELİME VE TERİM OLARAK CİFR

Cifr kelimesi ile aynı anlamda kullanılan cefr, Arapça bir kelime olup sözlükte kuzu, oğlak, kuzu ve oğlak derisi, sütten kesilmiş kuzu veya oğlak derisi, geniş kuyu anlamlarına gelmektedir (Fîruzâbâdî 1987:467-468). Terim olarak cifr veya cefr, değişik metotlarla gelecekten, kıyamete kadar olacak işlerden haber verdiği iddia edilen ilim veya bu ilmi kapsayan eserler şeklinde tanımlanmıştır (Onay 1992: 94; Pakalın 1992:1, 287; Yurdagür 1993: VII. 215).

1.2.            CİFRİN DOĞUŞU

Gelecekte olacak olayları merak etme, geleceği araştırma, çeşitli yöntemlerle gelecekten haber alma tarih boyunca bütün medeniyetlerde görülmektedir. Dünyada oldukça yaygın olan bu geleneğin, Kuran-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e kıyametle ilgili sorular sorulmasından bahsedilmesi (Araf. 7/187; Nâziât. 79/42) örneğinde olduğu gibi kutsal kitaplarda da yer aldığı görülmektedir.

Silsilename’de Cifr ve ebcedin doğuşu Hz.Adem’e kadar dayandırılmaktadır. 17. Yüzyıla ait bir silsilename olan Subhatü’l-Ahbar’da. (Avusturya Milli Kütüphanesi AF 50. y. 4b) Hz. Âdem’in portresinin kenarında “… Allah sübhanehü teala Hazreti Adem ‘e altmış suhuf gönderdi. Cibril-i Emin Hazreti Adem ‘e Inınıf-ı

muaccem ve ebcedi ta ‘Um itti…… ” şeklindeki açıklamayla cifrin ve ebcedin ilk

öğretildiği kişinin Hz. Adem olduğu belirtilmektedir (Subhatül-Ahbar 1968: 4b).

İslâm öncesi Arap toplumunda geleceği ve sırları bilme iddiasında olan kâhinlik, saygın bir meslek olarak görülüyordu. Her mahallede bir kâhinin olduğuna dair rivayetlere rastlanması (Çelik 1995: 212) bu mesleğin ne derece yaygın olduğunun göstergesidir.

Şiîler. Hz. Ali ve soyunun, dünyanın sonuna kadar olacak her türlü olaydan haberdar olma bilgisine sahip olduğuna inanmaktadırlar (Anadol 1997: 80; Macdonald 1988: III, 43). Hatta Şiî kaynaklarda Hz. Ali’nin, Kur’an’ın gizli manalarını Hz. Peygamberden öğrendiği ve insanlara gerekli olan bütün bilgileri cefr adı verilen kuzu veya oğlak derisi üzerine yazarak el-Cifr ve ‘l-Câmia adlı iki eser oluşturduğu yer almaktadır (Yurdagür 1993: VII, 216). Hz. Ali’nin yirmi sekiz harfi “bast-ı a’zam” metodu ile yerleştirerek yazdığı bu eserden “özel yollarla ve yardımcı şartlarla” bu lafızlardan geleceğe yönelik bilgilerin elde edilebileceği iddia edilmiştir (Taşköprüzâde 1313: II, 246).

Bu konuda bir diğer rivayet de şu şekildedir: Altıncı imam Cafer b. Muhammed es-Sadık, Hz. Muhammed’in sülalesini eğitim için, cefr, yani sütten kesilmiş bir oğlak veya kuzu derisi üzerine, Hz. Muhammed’in sülalesince bilinmesi gereken bütün olayları yazarak bir kitap oluşturmuştur (Macdonald 1988: 44). Şiîler, nerede olduğu bilinmeyen bu eserin hiç hata yapmadığını iddia etmektedirler (Macdonald 1988: III, 44; Anadol 1997: 80).

1.3.CİFRLE SIRLARI BELİRLEME METODLARI

1.3.1.           Ayetin Değişik Okunuşlarından Yola Çıkarak Belirleme

Değişik metotlarla, Kuran ayetlerinin görünen manasından ayrı olarak çeşitli anlamlar elde etme metodu hicrî ikinci asra kadar uzanmaktadır. Hurufilik olarak da bu metodla isimlendirilen harflerden bazı anlamlar çıkarılıyordu, Hz. Peygamberin “Her harfin bir zahiri (görünen tarafı) bir bâtını (gizli tarafı) vardır” (Heysemi 1994: VII. 312: Yıldırım 2000:308). anlamındaki hadisinin bu tür çalışmalarda etkili olduğu düşünülmektedir.

İbn Barracan (öl. 536/1141) u^jVI ^ ^ (A “Elif Lâm Mîm. Rumlar en yakın yerde mağlup oldu.” ayetinin değişik okunuşlarından yola çıkarak Müslümanların Haçlıları hicri 583 (1187) tarihinde yeneceğini tespit etmiştir. İbn Barracan’ın saptadığı tarih ve olay onun ölümünden çok sonra gerçek olmuş. Selahaddin Eyyübi 1187 tarihinde Haçlıları yenip Kudüs’ü geri almıştır (Ateş 1974: 320-321).

1.3.2.           Bilmece Türü Şiirleri Esas Alarak Belirleme

İbn Haldun harflerin birbirine uygunluğu ve oranından yola çıkarak sorulan soruya cevap verme metodunun, simya bilgisinin bir kolunu teşkil ettiğini, bu metotta bilmece türünden sözlerin esas alındığını ifade ettikten sonra buna örnek olarak Septeli’nin ‘Alemin Zayirçesi’ şiirini gösterir ve bu şiir üzerinde metodun uygulanışını uzun uzun anlatır (İbn Haldun 1989: III, 28-64).

1.3.3. Ebced Hesabı ile Belirleme

Geleceği veya sırları tespit etmek için ebced kullanmada belli bir şablonun olmadığı görülmektedir. Astrolojide Arapça burç isimlerini oluşturan harflerin sayısal değerinden istifade edilirken; ayet yorumunda ise bu ayetteki bazı kelime veya kelimeleri oluşturan harflerin sayısal değerleri kullanılmıştır. Kur”an-ı Kerim’de geçen ^j^3 ..”Beldenin tayyibetün = hoş, güzel belde” (Kur’an-ı Kerim: Sebe. 34/15) ifadesinin sayısal değerinin 857, yani İstanbul’un fetih tarihi olarak hesaplanması, dolayısıyla İstanbul’un fetih tarihine işaret ettiğine yorumlanması bu sayısal değerlerin yorumlanmasına bir örnek olarak verilebilir (Yakıt 1992: 56-60 ).

Akıl ve duyular yoluyla bilgi edinilemeyen varlık alanı olan “gayb”, zaman açısından geçmiş, hal ve gelecek olarak üç kategoride değerlendirilebilir, Kur’an-ı Kerim’de geçmişe ah birçok olay ve kıssalara yer verildiği gibi, Bizanslılar’ın İran karşısında galip geleceği (Rum, 30/4-5), Mekke’nin fethedileceği (Fetih Suresi. 48/11,15-16.27) gibi geleceğe ait gaybî haberlere de yer verilmiştir. Allah gaybı sadece kendisinin ve kendisinin bilgilendirdiği peygamberlerin bilebileceğine (Âl-i İmran. 3/179: Cin, 72/26-27) işaret ederken. İslâm’da fal, kehanet, cifr gibi metotlarla geleceği tespit etmeye yönelik metotlar yasaklanmıştır. Geleceğe ait bilgilerin kaynağının vahiy olması sebebiyle, insanlar bu tür bilgileri Allah’ın bilgilendirdiği peygamberlerin açıkladığı kadarıyla bilebilir. Bunun haricinde gerçekleşen tahminler tesadüften başka bir şey değildir.

2. EBCED VE EBCED HESABI

2.1.           EBCED

Ebced. Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla ezberlenmesi için. harflerin birleştirilmesiyle meydana getirilmiş sekiz kelimenin ilki olup, tüm harfleri ifade eden bir kelimedir (Weil 1988: 2; Şemseddin Sami 1992: 64; Yakıt 1992: 23). Hiçbir anlamı olmayan bu sekiz kelimenin sıralanışı şu şekildedir:

 Ebced Hevvez Huttî’ Kelemen Sa’fas Karaşet Sehaz Zazağ

Bu sekiz kelimenin ortaya çıkışıyla ilgili değişik yorumlar yapılmıştır. Ebcedin ilk altı kelimesinin Hz. Şuayb’ın kavminden altı kişinin olması, yine ilk altı kelimenin altı şeytanın adı olduğu, haftanın günlerinin isimlerinin olduğu, her kelimenin Hz. Adem’in yaratılış ve cennetten ayrılış hikayesinin evreleri olduğu, ya da tanrının ilahi kitaplarda yer alan emir ve yasakları açıklayan kelimeler olduğu gibi yorumlar bunlardan bazılarıdır (Yakıt 1992: 24-29).

2.2.           EBCED HESABI

Ebcedi oluşturan sözcüklerdeki her bir harfe rakamsal değerler verilerek yapılan işlemdir. Bir diğer ifadeyle bir olayı tarihlendirmek için kullanılan ve rakamları harften ibaret olan hesap şeklidir. Bu metotla yazılan ibare bir anlam ifade ederken aynı zamanda olayla ilgili bir tarihi belirtir. Ebced için “Hisâb-ı Cümel” (Cümlelerin Hesabı) ibaresi de kullanılmıştır (Akalın 1976: 78; Pakalın 1983: 1. 493: Arseven 1983: I. 503; Yakıt 1992: 36).

Harflere sayısal değerler verme geleneği birçok medeniyette görülmektedir. Rakamı ifade için harflerin en yaygın kullanıldığı alfabe, ülkemizde de halen kullanılmakta olan Latin alfabesidir. İbrani-Süryani ve Grek harf-sayı sistemi de en yaygın olanlardandır (Uzun 1994: X , 68).

III. İSLÂM KÜLTÜRÜNDE KIYAMET VE KIYAMET ALAMETLERİ

1. KIYAMET

Arapça ^9 ‘kâme’ (kalktı, ayağa kalktı) fiilinden masdar olan Kıyamet kavramı Kur’an-ı Kerim’de yalın olarak bulunmamakta, kelimenin başına yevm (gün) izafe edilerek ‘yevm el-kıyâme’ (kıyamet günü) olarak geçmektedir. Kur*an’da, kıyamet kavramı ile daha çok bütün hayatın sona ermesi kastedilmektedir (Yavuz 1997: 86). Kıyamet olaylarının meydana geldiği vakti ifade için Kur’an’da el-Azife (Necm: 53/57). el-Hâkka (Hakka: 69/1-4), el-Vâkıa (Vakıa: 56/1). es-Sâhha (Abese: 80/33-36). el-Kâria (Kâria: 101/1-4), et-Tâmme (Nâziat: 79/34) terimlerinin kullanıldığı da görülmektedir.

Kıyameti yakından ilgilendiren ahiret, ahiret günü, kıyamet günü. kıyamet saati gibi kavramlar vardır. Ahiret günü kıyametin kopması sonrası hayatın tamamına verilen isimdir. Kıyamet saati dünya hayatının sona ermesini, kıyamet günü. kıyamet saati ve ondan sonra insanların cennet veya cehennem hayatına başlamalarına kadar geçecek süreyi, ahiret ise cennet ve cehennem hayatını kapsamaktadır. Bu kavramlar bir tablo halinde gösterilebilir (Yavuz 1997: 90):

Kıyametin ne zaman kopacağı sürekli merak edilen konular arasındadır. Hz. Muhammed bu konuda sık sık sorulara muhatap olduğu gibi Kur”an-ı Kerim de bu ilgiyi vurgulamaktadır. Allah, Hz. Peygambere bu tür sorular sorulduğunu vurguladıktan sonra kıyametin kopacağı zamanı ancak kendisinin bildiğini (Araf: 7/187; Nâziât: 79/42-44), kıyamet saatinin yakın (Ahzab: 33/63; Şûra: 42/17; îsra: 17/51) ve kesin (Kehf: 18/21; Tâhâ: 20/15; Hac: 22/7; Gâfır: 40/59; Câşiye: 45/32) olduğunu, ansızın geleceğini (Araf: 7/187; Enam: 6/31; Yusuf: 12/107; Hac: 22/55: Zuhruf: 43/66; Enbiya: 21/40) bildirmektedir.

Kıyametin kopma biçimini Kur’an-ı Kerim şöyle açıklıyor: “Sur’a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar) . Ancak Allah’ın dilediği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi, birden onlar kalktılar, bakıyorlar (ne olacağını bekliyorlar)” (Zümer Suresi: 39/68). Kur’an-ı Kerim, farklı sûrelerde kıyamet anında varlıkların hangi durumda olacağına dair açıklamalara da yer vermektedir. Kıyamet anında korkunç bir depremin olacağı (Hac: 22/1; Vakıa: 56/4), yerin dümdüz olacağı, paramparça döküleceği ve içinde bulunanları dışarı çıkaracağı (İnşikak: 84/3-4; Fecr: 89/21; Zilzal: 99/1-3), dağların sarsılıp (Müzemmil: 73/10) atılmış renkli yünler gibi (Kâria: 101/5) ufalanıp savrulacağı (Mürselat: 77/10). şiddetle birbirine çarpılacağı (Hakka: 69/14) ve sonunda- toz duman haline geleceği (Vakıa: 56/6). denizlerin akıtılacağı (İnfitar: 82/3), göğün yarılacağı (Mürselat: 77/9; İnşikak: 84/1) ve yazı tomarı gibi dürüleceği (Enbiya: 21/104), yıldızların ışığının silinerek (Mürselat: 77/8) kararıp döküleceği (Tekvir: 81/2) ve etrafa saçılacağı (İnfitar: 82/2), güneşin katlanıp dürülerek (İnfitar: 82/1) ay ile bir araya getireceği (Kıyamet: 75/9) o gün çocuğunu emziren her kadının çocuğunu bırakacağı, her gebe kadının çocuğunu düşüreceği (Hac: 22/2), vahşi hayvanların bir araya getirileceği (Tekvir: 81/5) tasvirleri yer almaktadır.

Her ne kadar kıyamet zamanının sadece Allah tarafından bilindiği Kur’an-ı Kerim’de vurgulanmış ise de, dünyanın ömrü ile ilgili çeşitli tarihler de ileri sürülmüştür. Dünyanın yaşı .hakkında Hz. Muhammed’e atfedilen bir rivayete göre dünyanın yaratılışı ile yok oluşu arası yedi bin yıldır ve Hz. Muhammed son bininci yılında, yani dünyanın yaratılışının altı bininci yılında gönderilmiştir (Suyûtî 1994: II. 105-107). Hz. Muhammed’e atfedilen bu sözden dolayı, İslâm dünyasında hicri

1000. yılda kıyametin kopacağı şeklinde bir inanç yaygındır. Bir başka rivayette cihanın ömrünün yetmiş bin yıl olduğu, altmış ikibin dokuzyüz altmış yıl geçtikten sonra Hz. Adem’in ve Ademoğlu’nun yeryüzüne indiği ve yeryüzünde yedibin yıl kaldıktan sonra yok olacağı ve ayrıca dünyanın kırk yıl ıssız kaldıktan sonra yok olacağı ileri sürülmektedir (Yazıcızâde 1306: 258).

Bu inanç nedeniyle İslâm dünyasının korku içinde olduğu görülmektedir. Halep halkı h. 999 yılında şehrin harap olacağına ve dünyada hiçbir Arabın kalmayacağı düşüncesini taşıyordu. Hicri 1000 yılı (1591/1592) yılı yaklaşırken III. Murad’ın kıyamet kaygısıyla bazı önlemler aldırttığı görülmektedir. Devrin önemli astronomları İstanbul’a çağrılarak Rasadhâne-i Hümâyun kuruldu. Fakat yeniçerilerin tepkisini nedeniyle 1580 yılında yıktırıldı. Bunun yanında padişah kıyamete hazırlık olarak hazineyi de doldurtmuştur. Hicri 1000. yılın eşiğinde İstanbul’da meydana gelen iki büyük yangın, veba salgını ve 1589 yeniçeri ayaklanması bu beklentiyi iyice güçlendirmiştir. Halk arasındaki büyük endişe devam ederken Sultan Murad 1000 yılından önce tüm eyaletlerde geçen olayların kayda alınmasını emreder. 1000 yılı geldiğinde kıyametin kopmadığı anlaşılınca herkes rahat bir nefes alır (Fleischer 1996: 137-138; İnalcık 2000: 63-64).

Bin rakamının Hıristiyanlıkta da kutsal bir rakam olduğu görülmektedir. İncifde Şeytanın milletleri saptırmaması için bin yıl bağlanacağı, bin yılın sonunda Şeytanın zindanından çözüleceği ve yerin dört köşesinde olan milletleri saptırmak için Ye’cüc-Me’cüc’ü çıkaracağı (Kitab-ı Mukaddes 1998: Vahiy, 1-8) yer almaktadır.

410 yılında Roma Gotlar tarafından yağmalandığında kıyametin geldiğini düşünen Hıristiyan dünyasında kıyamet için bir çok tarih ileri sürülmüştür. Hatta 1900 ve 2000 yılları bu tarihlerden sadece ikisidir (Weber 1999: 17, 34).

Ortaçağda Hz. İsa’nın hayatı ve 666 sayısı ile simgeleşen (Kitab-ı Mukaddes 1988: Vahi\’. 13/13) düşmanı Deccal arasında simetrik bağ kurularak 666 rakamına 1000 ilave edilmiş ve 1666′da dünyanın sonunun geleceği düşünülmüştür (Santoprak 1992: 45).

2. KIYAMET ALAMETLERİ

Meydana geleceği dinen kesin bir husus olmakla beraber kıyametin kopmasının ne zaman gerçekleşeceği kesin olarak bilinmemektedir. Daha önce de belirtildiği gibi Allah bu zamanı sadece kendisinin bildiğini açıklamaktadır. Kıyamet zamanı tarih olarak bilinmese de kıyametten önce gerçekleşecek, bir anlamda kıyametin habercisi olan olaylar hakkında Kur’an’da ve hadislerde çeşitli açıklamalar yer almaktadır. Bu alametlerden bazıları hem Kur’an’da hem de hadislerde geçerken bazı alametlere ilişkin açıklamalar sadece hadislerde yer almaktadır.

Her bir maddesi ayrı bir araştırma konusu olan kıyamet alametlerini ele alırken, bu çalışmanın konusu ve amaçları gereği, Cifru’l-Câmi resimlerinin konularının çözümlemesinde yararlı olacak Kur’an ayetlerine ve hadislere ağırlık verilecektir. Bazı ayetler ve Hz. Muhammed’e atfedilen sözler irdelendiğinde. Bistâmi’nin kaynaklarının temelde bu iki kaynağa dayandığı görülmektedir. Fakat yazar, özellikle Hz. Muhammed’e atfedilen sözlerin hakikati hakkında hiçbir açıklamaya yer vermemiştir.

2.1. AHLAKÎ DEĞERLERİN BOZULMASI

Bu sınıfa giren alametler daha çok ahlaksızlık ve kötülüğün yaygın hale gelmesiyle ilgili olup, bazıları şu başlıklar altında toplanabilir: Dünyanın en mutlularının, ailesi ve kendisi bayağı olan kişilerden oluşması, hanıma itaat edilip anneye isyan edilmesi, dosta iyilik edilip babaya eziyet edilmesi (Tirmizi 1992: Fiten 37. IV. s. 2210). emanetin korunmaması, görevin layık olmayana verilmesi (Buhari 1992: Rikak 35. VII. 188), fitnelerin çoğalması (Ebu Davud 1992: Fiten 2. IV. 457: Tirmizi 1992: Fiten 59, IV, 511) ve zamanın çok hızlı geçmesi (Tirmizi 1992: Zühd 24, IV, 567). Bir başka hadiste, gelecekte ortaya çıkacak olan bir topluluktan şu şekilde bahsedilmektedir: “Ümmetimden bir kavim gelecek, zina yapmayı, ipek giymeyi, şarap içmeyi ve çalgıyı helal sayacak. Bir takım zümreler bir dağın eteğinde konaklayacaklar, hizmetçi kadınları onlara hizmet edip rahatlatacaklardır” (Buhari 1992: Eşribe 6. VI. 243).

2.2. SAVAŞLAR

Hz. Peygamber Rumların A’mak ya da Dâbık’a inmedikçe kıyametin kopmayacağını belirtmiştir. Aynı hadise göre Medine’den bir ordu çıkarak Rumları yenip İstanbul’u fetheder. Müslümanlar kılıçlarını zeytin ağaçlarına asarak ganimet taksimi yaparken şeytan gelir ve Deccâl’ın çıktığını nida eder. Şam’a geldiklerinde gerçekten Deccâl’ın çıktığını görürler (Müslim 1992: Fiten 34, III, 2221).

Rumlarla ilgili Hz. Peygambere atfedilen bir diğer rivayet de şu şekildedir: Müslümanlar Rumlarla barış anlaşması yaparlar. Sonra düşmana karşı onlarla aynı safta savaşarak ganimet elde ederler. Sonra yığma tepeleri bulunan bir yerde konakladıklarında Rumlardan bir kimse haçı kaldırarak ‘Bugün düşmana karşı haç galip geldi’ demesi üzerine Rumlarla Müslümanlar savaşmak için toplanırlar (Ebu Davud 1992: Melahim 2, IV) Rumlar her sancağın altında on iki bin kişi olmak üzere toplam seksen sancak altında bir araya geleceklerdir (Şa’rani ty: 437).

“Bir tarafı kara. bir tarafı deniz olan bir şehir duydunuz mu?’” diye soran Hz. Peygambere etrafındakiler “Evet” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu açıklamayı yapar: İsrailoğullanndan yetmiş bin kişi orayı almak için savaşa çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Oraya vardıklarında bir yere konaklarlar. Hiç silah kullanmadan ‘Lâ ilahe illallâhü ekber’ derler ve şehrin bir tarafı yıkılır. İkinci defa aynı şekilde söylediklerinde şehrin bir diğer tarafı yıkılır. Üçüncü defa söylediklerinde ise şehrin kapıları açılır. Şehre girip ganimet taksimine başladıklarında “Deccal çıktı!” diye bir ses gelir ve aldıkları herşeyi bırakıp geri dönerler (Müslim 1992: Fiten 78, III, 2238).

Bir başka hadiste Müslümanların basık burunlu, ufak gözlü, yüzleri deri kaplı kalkan gibi olan, kıl pabuçlu Huza ve Karman halkı ile savaşmadıkça kıyametin kopmayacağı belirtilirken aynı konudaki başka rivayette Müslümanların yüzleri deri kaplı kalkan gibi olan, kıldan elbise ve pabuç giyen Türklerle savaşmadıkça kıyametin kopmayacağı ifade edilmektedir (Buhari 1992: Cihad 95-6, III, 233; Müslim 1992: Fiten 62-6, III, 2233-4; Ebu Davud 1992: Melahim 9, IV, 486-7; Tirmizi 1992: Fiten 40, IV, 498). Bunun yanında Müslümanların Yahudilerle savaş yapmaları da kıyamet alametleri arasında sayılmaktadır (Buhari 1992: Cihad 94. III. 232; Müslim 1992: Fiten 82, III, 2239).

Hadislerde büyük bir savaştan (melhame) bahsedilmektedir. Büyük savaş (melhame). İstanbul’un fethi ve Deccâl’ın çıkışı yedi ay içerisinde olacaktır (Ebu Davud 1992: Melahim 34, IV, 483; Tirmizi 1992: Fiten 2238, IV, 509-510: İbn Mace 1992: Fiten 4092, II, 1370). Bu konuda, büyük savaş ile Medine’nin fethi arasının altı yıl olduğu, yedinci senede Deccâl’ın çıkacağı, (Ebu Davud 1992: Melahim 4. IV. 483) Medine’nin harap edilmesinin büyük savaşın çıkmasının işareti olduğu, büyük savaşı İstanbul’un fethinin takip edeceği (Ebu Davud 1992: Melahim 3. IV. 482) rivayetleri de yer almaktadır.

Ahmed Bîcan, eseri Envâru’l-Âşıkîrfâe Hz. Muhammed’e atfedilen şu rivayeti ve hadiscilerin yaptıkları yorumu aktarır: Hz Muhammed şöyle söylemiştir. Kıyamet altı nesneden sonra kopar: Veba yaygınlaşır, Beytü’l-Mukaddes açılır, tüm âlemde ölüm olur. 100 altının bile kişilerin ihtiyacını karşılamayacak şekilde zenginlik olur, Araplar arasında fitne yaygınlaşır. Müminler âlemi ele geçirir ve Beni Asfar ile anlaşma yaparlar. Daha sonra kâfirler anlaşmayı bozarlar ve galip gelirler. Bundan sonra benim ümmetime fitne ve savaş girer ve kıyamet kopana kadar fitne ve savaş sürer. Muhaddisler der ki, Benî Asfar ile Frenkler birleşip herbir sancağın altında 12000 askerin bulunduğu 80 sancak ve toplamda 960000 asker ile Batıdan hücum ederler. Fakat Müslamanlar, Kostantiniyye, Roma ve “Amûriyye” dışında Batıdan ve doğudan bütün dünyayı kafirlerin elinden alır. Fakat bundan sonra hakimiyet kafirlerin eline geçer (Ahmed Bîcan 1301: 368).

2.3. KABE’NİN TAHRİP EDİLMESİ

Müslim’de geçen bir hadise göre Kabe, incecik baldırlı bir Habeşli tarafından harap edilecektir (Müslim, Fiten 37). Mekke, Mehdi çıkmadan çok az önce Habeşe’den Zu’s-Sevikaten tarafından yıkılacaktır. Beytullah’ı yıkarak, taş üstünde taş koymayacaktır (el-Hüseyni ty: 135). Bir başka inanışa göre Güneş batıdan doğup, kâfirler Müslümanlara hükmettiklerinde, Habeşliler Beytullah’a gelip taşlarını bir bir sökerek denize atacaklar (Şa’rani ty: 527-528).

2.4.           FIRAT NEHRİNDEN ALTIN BİR DAĞ ÇIKMASI

Hz. Peygamber bir hadisinde Fırat nehrinden altın bir dağ ortaya çıkmadığı sürece kıyametin kopmayacağını ifade ederken, insanların bu altın yüzünden birbirini öldüreceğini ve çok sayıda insanın öleceğini bildirmiştir (Buhari 1992: Fiten 24. VIII.101; Müslim 1992: Fiten 29-31, III, 2219-20; Ebu Davud 1992: Melahim 13, IV. 493; Tirmizi 1992: Sıfat el-Cennet 26, IV,698-9).

2.5.           KUYRUKLU YILDIZIN DOĞMASI

Mehdi’nin çıkışından evvel onun devletinin belirmesi amacıyla her tarafı aydınlatan kuyruklu bir yıldız1 doğacağı şeklinde rivayete rastlanmaktadır. Hatta “Göğün, açık bir dumana getireceği günü gözetle.” (Duhan: 44/10) ayetinde geçen dumanın kuyruklu yıldıza işaret ettiğinin de iddia edildiği görülmektedir. Hicri 175.”/m. 791 yılında kuyruklu yıldızın görüldüğü ve iki ay durduktan sonra tekrar kaybolduğu görülmüştür (el-Hüseyni ts: 123, 200; Eyyüb 2000: 238).

2.6.           FELAKETLERİN YAYGINLAŞMASI

Yeryüzünün etrafında çeşitli felaketler meydana gelecektir. Basra’nın harap olması Irak’ın harap olmasından. Irak’ın felaketi kıtlıktan kaynaklanacaktır. Mısır’ın harap olmasına Nil’in kuruması, Mekke’nin felaketine Habeşlilerin hücumu neden olacaktır. Medine’nin harabiyeti açlıktan, Yemen’inki ise çekirge istilasından meydana gelecektir. Eyle’nin harabı Perdüşlerden, Perdüşlerin felaketi Deylem’den. Deylem’inki ise Ermenilerden kaynaklanacaktır. Ermenilerin felaketine el-Hazer, el-Hazer’in harabına Türkler, Türklerin felaketine yıldırımlar, Sind’in harabına Hind. Hind’in harabına Çin. Habeşistan’ın felaketine ise zelzele neden olacaktır (Şa’rani ty: 530) Bir başka rivayette Hz. Peygambere Medine’nin harap olacağına. Medinelilerin

‘ Kuyruklu yıldızla ilgili Büyük Larousse’de şu açıklamaları aktarabiliriz: “Kuyrukluyıldızlar, görünümü ve hareketleri çok özel olan ve Güneş sistem i’nde dolaşan gök cisimleridir. Bir düzlem içinde tutuluma göre herhangi bir eğime sahip olabilen yörüngeleri elplsler, paraboller ya da hiperboller biçimindedir ve bunlar Güneş’in hemen yakınında birbirlerinden ayırt edilemeyen uzun dolanım sürelerine karşılık gelir. Kısa dolanım süreli adı verilen kuyrukluyıldızlar. 200 vıldan daha az bir zaman aralığında düzenli olarak günberi noktasına geri dönerler (Büyük Larousse 1986: XIV, 7236)

Bilgiyi aldığımız kaynağın 123. sayfasında kuyruklu yıldızın en son görüldüğü tarih h. 175/791 olarak geçerken 200. sayfada bu tarih 75/694 şeklinde yer almaktadır.

Medine’den çıkıp daha sonra döneceğine dair söz atfedilmekte ve bu olayın Süfyani’nin zamanında olacağı şeklinde yorumlanmaktadır (el-Hüseyni ty: 73-74) .

2.7.           BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI6

Hz. Peygamber Hicaz topraklarında, Basra’daki develerin boynunu aydınlatan bir ateş çıkmadıkça kıyametin kopmayacağını ifade eder (Buhari 1992: Fiten 24, VIII, 100; Müslim 1992: Fiten 42, III, 2227-8). Başka rivayetlerde ateşin Hadremevt’ten (Tirmizi 1992: Fiten 42, IV, 498) , Verak DağVndan, Habs-ü Seyl (el-Hüseyni ty: 84-85) gibi yerlerden çıkacağı bildirilirken yer hususunda açıklık olmayan, insanları doğudan batıya sürecek olan ateşten bahsedilen bir rivayete de rastlanmaktadır (Buhari 1992: Fiten 24, Vm, 100).

2.8.           MEHDİ’NİN ÇIKMASI

Cifru V~Câmi metnindeki ve tasvirlerindeki ana temaların başında Mehdi ve Mehdi ile ilgili olaylar gelmektedir. Aynı şekilde yazarın yaşadığı dönemlerde yazdan, kıyametle ilgili kitaplarda da Mehdi hakkında çok geniş açıklamalara rastlanmaktadır. Bu konuda çok fazla resim de bulunması, Mehdi ile ilgili bölümün geniş ve ayrıntılı tutulmasını gerekli kılmıştır.

2.8.1.          Mehdi ‘nin Sözlük Anlamı

Arapça kökenli,    •>* (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi

mefiıl olup doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış (Öz 1995: 33), kendisine Allah tarafindan yol gösterilen (Macdonald 1998: 474) anlamlarına gelen Mehdi genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanabilir.

2.8.2.          Mehdi İnancının Doğuşu

Mehdi inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdi inancı ilk defa Sümerliler’de ortaya çıkmış, Babil ve Mısır’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır. Diğer görüşe göre ise Mehdi inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına

Medine’den çıkıp daha sonra döneceğine dair söz atfedilmekte ve bu olayın Süfyanrnin zamanında olacağı şeklinde yorumlanmaktadır (el-Hüseyni ty: 73-74).

2.7.            BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI1

Hz. Peygamber Hicaz topraklarında, Basra’daki develerin boynunu aydınlatan bir ateş çıkmadıkça kıyametin kopmayacağım ifade eder (Buhari 1992: Fiten 24. VIII, 100; Müslim 1992: Fiten 42, III, 2227-8). Başka rivayetlerde ateşin Hadremevt’ten (Tirmizi 1992: Fiten 42, IV, 498) , Verak Dağı’ndan, Habs-ü Seyl (el-Hüseyni ty: 84-85) gibi yerlerden çıkacağı bildirilirken yer hususunda açıklık olmayan, insanları doğudan batıya sürecek olan ateşten bahsedilen bir rivayete de rastlanmaktadır (Buhari 1992: Fiten 24, VIII, 100).

2.8.            MEHDİ’NİN ÇIKMASI

Cifnt ‘l-Câmi metnindeki ve tasvirlerindeki ana temaların başında Mehdi ve Mehdi ile ilgili olaylar gelmektedir. Aynı şekilde yazarın yaşadığı dönemlerde yazılan, kıyametle ilgili kitaplarda da Mehdi hakkında çok geniş açıklamalara rastlanmaktadır. Bu konuda çok fazla resim de bulunması. Mehdi ile ilgili bölümün geniş ve ayrıntılı tutulmasını gerekli kılmıştır.

2.8.1.            Mehdi’nin Sözlük Anlamı

Arapça kökenli, YDh (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi meful olup doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış (Öz 1995: 33), kendisine Allah taralından yol gösterilen (Macdonald 1998: 474) anlamlarına gelen Mehdi genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanabilir.

2.8.2.            Mehdi İnancının Doğuşu

Mehdi inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdi inancı ilk defa Sümerliler’de ortaya çıkmış, Babil ve Mısır’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır. Diğer görüşe göre ise Mehdi inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir (Sarıkçıoğlu 1997: 16-18). Nitekim Hindliler, Brahma’nın tenasühünde Vişnu’nun vücuda gelişini ve Hindûluğun Budizme hakim olacağı dönemi beklerler. Moğollar’ın da, Cengiz Han’ın ölümünden önce kendilerini Çin esaretinden kurtarmak üzere sekiz ya da dokuz yüz yıl sonra tekrar döneceğini söylediğine hâlen inandıkları belirtilmektedir (Fığlalı 1990: 267). Yahudi inancında İlyas peygamberin semaya kaldırıldığı ve onun adaleti sağlamak için ahir zamanda yeryüzüne tekrar döneceği anlayışına karşın (İlhan 1993: 45): Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın kıyametten önce kurtarıcı olarak tekrar döneceği inanışı mevcuttur. Her ne kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile İslâm kültüründeki Mehdi inancı tam olarak örtüşmese de Mesih veya Mehdinin geliş amaçlan bakımından ortak oldukları görülmektedir.

2.8.3. İslâm Kültüründe Mehdi İnancı

İslâm dünyasında, özellikle Şiî inancında, kurtarıcı anlayışı önemli bir yer tutar. Şiîlikde başta Ali b. Ebi Talib olmak üzere birçok kişi Mehdi olarak kabul edilmiş, hatta Ali b. Ebi Talib ve Cafer es-Sadık gibi bazılarının ölmediği, tekrar ortaya çıkıp dünyayı ıslah edeceklerine inanılmaktadır (Öz 1995: 35-37).

İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadisleri ve onlar hakkındaki tenkitleri tek tek sıralayarak. İslâm dininin gerçeğinde Mehdi inancının olmadığını, bunun dine sonradan sokulduğunu savunmaktadır (İbn Haldun 1991: II, 137-184).

Mevlâna’ya göre. kıyamete kadar her devirde, peygamber yerine bir eren olacaktır. “İster Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan” olsun, şu an diri olan imam hem Mehdi, hem hâdi (doğru yolu gösteren), hem gizli, hem de görünürdür. O ışık gibidir, akıl onun rehberidir. Ondan aşağı bulunan erenler de onun kandilidir (Mevlâna 1973: II, 140).

1300 yılı itibariyle Şiî inancının yaygın olduğu kültürlerde dünyayı yenileyecek, karanlıktan kurtaracak en az dört şahsiyet vardır: 1-Dokuzuncu yüzyılda ortadan kaybolan, gizli olarak yaşamına devam eden onikinci imam. 2-Hilafeti döneminde dini yenileyen biri olarak ortaya çıkacak olan onikinci halife. 3-Kıyametten önce altın bir çağın gelmesine öncülük edecek olan Mehdi. 4-Yine dünyanın sonuna doğru askeri basanlar elde edecek olan Hz. İsa. İslâm dünyasında

Mehdici hareketler olarak bilinen askeri faaliyetler, Şiî inancında onikinci İmam’ın oıtaya çıkacağı iddia edilen yüzyılda, yani hicri 13. yüzyılda görülmektedir. Söz konusu Mehdici hareketler olarak isimlendirilen isyanların meydana geldiği ülkeler şu şekilde sıralanabilir: Kuzey Nijerya (1804), Hindistan (1820, 1828 ve 1880), Java (1825). İran (1844). Cezayir (1849, 1860 ve 1879), Senegal (1854) ve Sudan (1881). ( Schvvartz 1996: s. 97-98).

Mehdi inancı Osmanlı toplumunda da zaman zaman sosyal çalkantılara neden olmuştur. Sözgelimi Osmanlı Anadolusu’nda Mehdici hareketler olarak kabul edilen Rafızî isyanları önemli yer tutmaktadır. Bu hareketlerin Türkiye tarihindeki ilk örnekleri 1240 yılındaki Babaî ayaklanması, son örneği ise 1665 tarihindeki Seyyid Abdullah isyanıdır. II. Bayezid zamanında Safavilerin tahrikiyle Teke yöresinde çıkan 151 l’deki Şahkulu isyanı, 1520′de aynı yöredeki Bozoklu Celal (Şah Veli) ve 1527 tarihli Şah Kalender isyanları ihtilalci Mehdici hareketlerin önemlileri olup 1525-1528 tarihleri arasında Adana ve Orta Anadolu’da ortaya çıkan küçük çaplı hareketler de vardır. Bu hareketlerin yöneticilerinin tamamına yakını, döneminde yöre halkı tarafından şeyh olarak görülmüştür. Bu kişiler kendilerini Mehdi ilan etmeden evvel, bir mağaraya çekilerek uzun bir süre inziva hayatı yaşar. İnzivadan çıktıktan sonra Allah ile temas kurduklarını ve O’nun kendisini görevlendirdiğini açıklayarak Mehdiliklerini ilan edip ayaklanmayı başlatırlar (İhsanoğlu 1999: I. 144-146). Bunun yanında Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın Mehdi-i ahir ez-zaman (son zamanın Mehdisi) olarak sıfatlandırıldığı gibi (Fleischer 1992: 169). Aynı şekilde ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi de (ö. 1059/1649?) IV. Murad’ı (1622-1640) Mehdi-i ahirzaman olarak vasıflanmaktadır (Peçevi 1992: 123).

Gerek İslâm dünyasında, gerek Osmanlı toplumunda kıyametle bağlantılı karakterlerin en önde geleni olan Mehdi Kur’an’da zikredilmezken, güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen’ altı hadis kitabında ise Mehdi ile ilgili sınırlı sayıda hadis vardır. Bu hadislere göre dünyanın tek günlük ömrü kalsa bile Allah’ın o günü uzatarak, adı Hz. Peygamberin adına, babasının adı Hz. Peygamberin adına uygun olarak (Ebu Davud 1992: Mehdi 1,IV, 474; Tirmizi 1992: Fiten 52, IV, 505) Hz. Peygamberin zürriyetinden gönderilecek olan (Ebu Davud 1992: Mehdi 1, IV, 474-5;

İbn Mace 1992: Fiten 4085. II, 1367) Mehdi, daha önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olan yeryüzünü adalet ve insafla dolduracaktır. Mehdi fiziki olarak geniş alınlı olup ince uzun burnunun ortası biraz yüksektir ve yedi sene hükmeder (Ebu Davud 1992: Mehdi 1,IV, 474-5).

Yine Hz. Muhammed’e Mehdi ile ilgili şu söz atfedilmektedir: “Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa. o bayraklara katılınız, zira içerisinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır” (Gümüşel 2002: 60).

2.8.4. Mehdi’nin Çıkışının Alametleri

Mehdi öncesi devirde dünyada erkeklerin azalacağı, kadınların çoğalacağı, emanete hıyanetin artacağı, içki ve bidatlerin çoğalacağı, idare işlerinin ehil olmayanlara verileceği, erkeklerin karısına itaat edip annesine isyan, dostuna iyilik babasına eziyet edeceği, kişiye kötülüğünden korkulduğu için saygı gösterileceği, ayak takımlarının başa geçeceği, zelzele ve harp felaketlerinin görüleceğine dair fikirler ileri sürülmüştür (Sankçıoğlu 1997: 30). Bunun yanında Mehdi’nin gelmekte olduğunu gösteren işaretler hakkında da çeşitli bilgilere rastlanmaktadır. Bu alametlerden bazıları Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması. Ramazan ayının ilk gecesinde ay, on beşinci gününde güneş tutulması, sık sık depremlerin meydana gelmesi, doğudan büyük bir ateşin çıkması, her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldızın doğması. Hz. Ali’nin neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta bulunan Şam tarafındaYabis denilen bir yerden Süryani’nin çıkmasıdır (el-Hüseyni ty: 165-176. 200). Mehdi çıkmadan önce milletler arasında ticari yollar kapanacak, insanlar arasındaki fitne artacaktır. Değişik ülkelerden birçok alim beraberindeki 310 kadar insanla, birbirinden habersiz şekilde Mehdi’yi aramak üzere yola çıkacak ve sonunda herkes Mekke’de buluşacaktır. Birbirlerine niçin geldiklerini sorduklarında. “Fitneleri önleyecek ve Kostantiniyye’yi fethedecek olan Mehdi’yi arıyoruz’ derler (Gümüşel 2002: 61). Ayrıca Mehdi gelmeden önce doğudan ışık veren bir yıldız görüneceği. Ramazan da iki defa ay tutulacağı, semadan bir sesin onu sesiyle çağıracağı ve bu sesi uykuda bile olsalar herkesin duyacağı da iddia edilmektedir (Gümüşel 2002: 62).

Mehdi çıktığında, onun gerçek Mehdi olduğuna dair işaret sayılabilecek olayların da ileri sürüldüğü görülmektedir. Mehdi çıkarken başında bir sarık olacak ve bir münâdi (tellal) ‘Bu Allah’ın halifesi olan Mehdi’dir. Ona uyunuz” şeklinde nida edecektir (Gümüşel 2002: 60).

2.8.5.           Mehdi’nin Çıkış Yeri

Mehdi’nin exRk denilen bir köyden çıkacağını (Suyuti 1994: 79) ileri sürenler olduğu gibi. Buhara’dan (Ahmed Bîcan 1301: 380; Yazıcızâde 1306: 246). Medine veya Mağrip ülkelerinden (el-Hüseyni ty: 162) ya da Doğudan (Fığlalı 1990: 273) çıkacaktır diyenler de mevcuttur.

2.8.6.           Mehdi’nin Çıkış Zamanı

İbn Arabi. Fatıma evladından olacak olan Mehdi’nin hicretten HCF yıl sonra, yani ebced hesabıyla (Hı=600)+(Cim=3)+(Fe=80)=683 yılında zuhur edeceğini iddia etmiştir. Bu tarih geldiğinde Mehdi görünmeyince bazıları bu tarihin Mehdi’nin doğum tarihi olduğunu, onun hicri 710 yılından sonra ortaya çıkacağını, dolayısıyla 683 yılında doğan Mehdi’nin 26 yaşında olacağını söylemişlerdir (İbn Haldun 1991: II, 171-172) Bistâmî eserinde Mehdi’nin çıkış tarihi ile ilgili şu hesaplamayı yapar: Besmeledeki harflerin ebced hesaplamalarına (küçük ebced) göre sayısal değeri 784′tür. Mehdi’nin çıkış tarihi hicri 784 olarak düşünülse de bu doğru değildir. Çünkü bu hesaplamada sadece harflerin değeri toplamıştır. Hesaplamada harflerin okunuşundaki sayısal değerlerin (büyük ebced) gözönüne alınması gerektiğini ileri süren yazar, bu hesaplama ile 1392 ve 1403 olmak üzere iki sonuca ulaştığını belirtmekte ve Mehdi’nin çıkış tarihinin hicri takvmime göre bu tarihlerin olabileceğini savunmaktadır (İÜK, 72b-73a) Ayrıca sonraki sayfalarda Hz. Ali’ye atfedilen bir sözü aktarmaktadır: ‘Besmeledeki harflerin sayısı hicri yıla göre tamamlansa İmam Mehdi’nin doğum zamanı olur. Onun çıkışı Ramazan ayının akabinde olur” (İÜK. 128a). Bistâmi’nin önceki hesaplamayı Hz. Ali’ye atfedilen bu rivayete dayanarak yapmış olması muhtemeldir.

2.8.7.           Mehdi’nin Fiziki Yapısı

Mehdi’nin rengi Arabî, bedeni İsrailî olacatır. Başında sarığı olacak olan Mehdi”nun sakalı bol ve sık, dişleri parlak olacaktır (Gümüşel 2002: 59). Hz.

Muhammed’e atfedilen sözlere göre Mehdi, geniş alınlı, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksek (Ebu Davud 1992: Mehdi 1, IV, 474-5) olarak geçerken, 17. yy Osmanlı yazarı el-Hüseynî (ö. 1103/1691), Mehdi’nin hilyesini, Arapça olarak yazdığı el-İşâatu’l-eşrâtVs-sâati (Kıyamet Alametleri) adlı kitabında şu şekilde açıklamaktadır: Açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, sık sakallı, uzun uyluklu. Arap renkli, dişleri parlak ve seyrek ve sağ yanağında inciyi andıran yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vuran Mehdi’nin üzerinde iki pamuk abası vardır. Beraberinde Hz. Peygamberin kılıcı, gömleği ve üzerinde “el-biatü lillah=Allah için biat” yazılı olan sancağı bulunur (el-Hüseyni ty: 163-4).

2.8.8.            Mehdi’nin Askerî Faaliyetleri

Mehdi, her sancağın altında on iki bin askeri bulunan seksen (veya on iki bin) sancaklı Rum askerlerin Antakya’ya saldırmasından sonra Şam. Hicaz. Yemen. Küfe. Basra ve Irak’a gönderilecek, Müslümanlar onun etrafında toplanarak Şam’da kırk gün savaşacaklar ve Rumları yeneceklerdir (Şa’rani ty:439-440). Kindî, Mehdi’nin Kostantiniyye’yi. Roma’yı. Endülüs yarımadasını fethedeceğini, yeryüzüne sahip olacağını, onun sayesinde Müslümanların kuvvetleneceğini ve İslâmiyetin yükselerek diğer dinlere galip geleceğini ifade eder (İbn Haldun 1991: II. 173).

Dünya hakimi bir hükümdar olacak olan Mehdi. Mekke ile Medine arasında. Bey da denilen bir yerde kendisine saldıran bir orduyu yenecek, (el-Hüseyni ty: 165) Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyani’nin ordusuyla defalarca karşılaşarak onları sonunda yok edecektir (Sarıkçıoğlu 1997: 81).

2.8.9.            Mehdi’nin Hz. İsa ile Buluşması

Mehdi’nin Hz. İsa ile buluşacağına dair anlatımlar Osmanlı kültüründe erken dönemlerden itibaren bilinmektedir. 9. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Ahmed Bîcan’a (ö. 870/1466′dan sonra) göre Mehdi, Hz. İsa ile buluşacaktır. Namaz vakti gelince Hz. İsa Mehdi’ye ‘Gel ya Mehdi! Sen imam ol, namaz kıldır!’dediğinde Mehdi ‘Sen imam ol! Sen peygambersin, imam olmak sana layıktır.’ diyecektir. Bunun üzerine

“Sen imam ol, zira sen Hz. Peygamber oğlusun, imam olmaya sen layıksın’ şeklindeki Hz. İsa’nın cevabından sonra Mehdi imam olacak ve namaz kılacaklardır (Ahmed Bîcan 1301: 371-372) Benzer bir anlatım Bîcan’ın kardeşi Yazıcızâde Mehmet Efendi’nin (ö. 855/1451) Muhammediyye adlı eserinde de yer almaktadır (Yazıcızâde 1306: 250).

2.8.10. Mehdi’nin Ölümü

Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466′dan sonra) Envâru’l-Aşîkîn adlı eserinde Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra Mehdi’nin Çin’e gideceği belirtilmektedir. Çin’e varınca evlenecek olan Mehdi’nin bir oğlu olacaktır. Bu oğlan son çocuk olup ondan sonra kısırlık yayılacak, halk ölmeye başlayacak ve iman ehli tükenecektir (Ahmed Bîcan 1301: 372) Hadislerde idaresi yedi ya da dokuz yıl (Ebu Davud 1983: 95) olacak olan Mehdi’nin süresi1 kırk yıldır. Şa’ranî ise Mehdi’nin ölümüne dair daha uzun bilgiler verir. Şa’rani Mehdi’nin süresi kırk yıl olup, on yılı batıda, on iki yılı Küfe’de. bir yılı Mekke’de geçecektir. Ölümü ansızın olacaktır. İnsanlar bu durumdayken Deccâl’ın çıktığı haber verilecek (Şa’rani ty: 440).

2.9. DECCÂL’IN ÇIKIŞI

Masdarı                                “decl”;     deveyi katranla çokça yağlamak    olan Deccal

Arapça sözlüklerde yalancı mesih, büyüsü ve yalanları ile hakkı batıl ile karıştıran, yalan söyleyen, göz boyayan, hak ile batılı karıştıran anlamlarına gelmektedir. İbranice sözlüklerde de yer alan “Deccal”, “Kızgınlıkla karşıladı, aldattı, terketti” anlamlarına gelen “dagala” kelimesinden türetilmiştir. “Daggâlâ” yalancı, sözünde durmayan manasındadır (Sarıtoprakl992: 20-21). Klasik kaynaklarda Deccal “ahir zamanda ortaya çıkıp göstereceği harikulade olaylar sayesinde bazı insanları dalalete sürükleyeceğine inanılan kişi” şeklinde tarif edilmektedir (Demirci 1994: 67). Deccâlın bir lakap olduğu, çok yalancı, gizleyici, sahtekâr olması, hakkı bâtıl ile örtme hususunda olağanüstü bir gücü bulunması nedeniyle bu lakabın yakıştırıldığı da söylenmektedir (el-Bûtî 1986: 324).

Deccâl’la ilgili inanışların ilk defa ne zaman ve nerede ortaya çıktığını söylemek mümkün değildir.   Tarih boyunca doğu toplumlarının anlayışına göre yaratıcı ile kötüler arasında sürekli bir mücadele olmuş, onların inançları bu yapıda şekillenmiştir (Santoprakl992: 25). Bu anlayışın kutsal kitaplarda da yer aldığı görülmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te Rabbın canavarla mücadele edip sonunda onu denizde öldürmesi (Kitab-ı Mukaddes 1988: İşaya, XXVII. 1) anlatılmaktadır. Daniel kitabında ise rüyada görülen dört başlı, dört kuş kanatlı, demir dişli, on boynuzlu canavardan söz edilmektedir. Bu canavarın elbisesi kar gibi ak, saçları temiz yapağı gibi. tahtı ateş alevleri, tekerlekleri yanar ateşti. Binlerce binin hizmet ettiği canavarın önünden ateşten bir ırmak çıkmakta ve akmaktaydı (Kitab-ı Mukaddes 1988: Daniel, VII, 7-10). Yeni Ahit’te Pavlus’un Selaniklilere ikinci mektubunda Mesih’in ikinci gelişinden önce ortaya çıkacak ve Rab İsa’nın soluğu ile öldürülecek olan bir varlıktan bahsedilmektedir (Kitab-ı Mukaddes 1988: Selaniklilere, II, 8).

Hıristiyan kültüründe, İsa Mesih düşmanlarını ifade etmede Antikrist (Mesih Düşmanı) terimi kullanılmaktadır. Antikrist aynı zamanda ahir zamanda Hıristiyanlığı yıkmaya çalışacak olan şeytanî şahsiyet (Deccal) olarak düşünülmüştür (Gündüz 1998: 34-35). Matta İncili’nde Deccâl’ın karşılığı olarak “mesiha daggala”. “nabiyya daggala” gibi ifadeler kullanılmıştır (Santoprakl992: 33). Şakirtleri Hz. İsa’ya dünyanın sonunun yaklaşmasının alametinin ne olduğunu sorduklarında o da meşinin kendisi olduğunu söyleyen yalancı meşinlerin çıkacağını, bu kişilerin büyük alametler ve harikalar yapacaklarını, bazılarını saptıracaklarını söyler (Kitab-ı Mukaddes 1988: Matta, XXIV, 3-5, 24; Markos, XIII, 5-6, 21-22).

Tarihte gerek Hıristiyan dünyasında gerek İslâm dünyasında çeşitli şahsiyetlerin Deccal olarak düşünüldüğü görülmektedir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Neron (ö. 9 Haziran 68) Deccal olarak düşünülürken. Haçlı seferleri sırasında Yahudiler Türkleri Deccal olarak görmüş, Türklerin İsrail’in intikamını alarak Hıristiyan kiliselerini ahıra çevireceğini düşünmüştür. Vahiy kitabında Deccâlın simgesi 666′dır: “Hikmet buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesap etsin: çünkü insan sayısıdır, ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır” (Kitab-ı Mukaddes 1988: Vahiy. XIII. 13). Eskiden sayıları ifade için harf kullanılması ve Neron’un ismindeki harflerin 666′ya eşit olması Neron’un Deccal olarak düşünülmesine neden olmuştur. Sonraki dönemlerde gerek Martin Luter (1483-1546) gerekse John Jewel (1622-1571) tarafından Papa ve papalığın Deccal olarak tarif edildiği görülmektedir.

1760Tı yıllarda Hz. Muhammed’in Deccal olduğu iddia edilmiş, hatta bu iddialarını desteklemek amacıyla Muhammed ismini 666 simgesiyle özdeşleştirmek için Moametis şeklinde değiştirmişlerdir. Son dönem Hıristiyanlık dünyasında Deccal olarak düşünülen isimler şunlardır: Henry VIII (1207-1272), Great Peter (1239-1285). Queen Mary (1515-1560), Oliver Cromwel (1599-1658), Napoleon Bonaparte (1769-1821), Napoleon III (1808-1873), Vilademir Lenin (1870-1924), Kayser Wilhelm (1878-1945), Adolf Hitler (1889-1945), Joseph Stalin (1879-1953), Friedrich Nietzsche (1844-1900). (Santoprak 1992: 42-47)

Târih-i Cihan Gûşâ yazan Alaaddin Ata Melik Cüveynî (ö. 4 Zilhicce 681/1283) eserinde Harizm devletinin idarecilerinden Şerefeddin Harezmi’yi, Deccâl’e benzetmekte, Horasan’a gelişini Deccâl’ın gelişine benzetmektedir (Cüveyni 1998: 425). Tarihçi Mustafa Âli (1541-1600) III. Murad dönemi sadrazamlarından Sinan Paşa’yı Deccal olarak gösterirken (Fleischer 1996: 139) özellikle yirminci yüzyılda Afrikalı Müslümanlar Avrupalı sömürgecilerin Deccal olduğuna inanmış, hatta bu inanç Müslümanların fanatizme yönelmesine ve harekete geçmesine neden olmuştur (Santoprak 1992: 47).

DeccâFla ilgili olarak Hz. Peygamber. Hıristiyanken Müslüman olan Temim ed-Dâri”nin kendisine anlattığı başından geçen şu olayı nakleder:

Temim, yanında Lahm ve Cüzam kabilelerinden 30 kişiyle birlikte denize açıldığında fırtınaya yakalanır. Bir ay kadar sürüklendikten sonra bir adaya1 çıktıklarında karşılarına çok tüylü bir hayvan çıkar, ona kim olduğunu sorarlar. O da Cessase olduğunu ve onları Manastırda birinin beklediğini söyler. Manastıra girdiklerinde oldukça büyük cüsseli, elleri ve ayakları bağlı devasa bir insanla karşılaşırlar ve ona denizde ,ve adaya çıktıklarında karşılaştıkları olayları anlatırlar. Bu dev adam onlara Beysan hurmalığı, Taberiyye gölü, Zuar kuyusunu ve peygamberle ilgili sorular sorup cevaplarını aldıktan sonra kendisini Deccal olarak tanıtır ve kendisinin yakında serbest bırakılacağını, kırk gün içerisinde Mekke ve Medine hariç tüm yeryüzünü dolaşacağını söyler. Mekke ve Medine’nin kendisine haram olduğunu, buralara girmek istediğinde bir meleğin yalın kılıçla onu karşılayacağını ve girmesine mani olacağını anlatır (Müslim 1992: Fiten 119, III, 2261-4 ; Ebu Davud 1992: Melahim 15, IV, 499-502; Tirmizi 1992: Fiten 66, IV, 521-522).

Deccâl’ın babası uzun.boylu, tıknaz, gaga burunlu, annesi ise uzun memeli tombul birisidir. Anne ve babasının 30 yıl çocukları olmayacaktır (Tirmizi 1992: Fiten 63. IV, 518). Doğudan, Horasan’dan (Tirmizi 1992: Fiten 57. IV. 509). İsfahan’dan (İbn Hanbel 1992: VI, 75), Irak ile Şam arasında yer alan Halle denilen yerden (Eyyüb 2000: 247), İsbiyan tarafından Yahidiyye denilen kasabadan katıra benzeyen, iki kulak arası kırk arşın olan bir merkep üstünde çıkıp gelecek olan. kıvırcık saçlı uzun boylu olan (Şa’rani ty: 494) Deccal, çocuğu olmayan Yahudi asıllı biri olup insanları önce iyiliğe ve doğruluğa çağıracak sonra da tanrılık iddiasında bulunacaktır (el-Bûtî 1986: 324, 328). Kendisine yüzleri deri kalkan gibi olan bir kavim (Tirmizi 1992: Fiten 57, IV, 509), Isfahan Yahudilerinden taylasan* giymiş yetmiş bin kişi (Müslim 1992: Fiten 124, III, 2266) üstlerinde yeşil elbiseler giymiş olarak (Şa’rani ty: 493) tâbi olacaktır. Gözü salkımdan dışa fırlamış üzüm tanesi görünümündedir. Bir gözü kördür ve iki gözünün arasında kâfir yazılı olan Deccâl’ın (Buhari 1992: Fiten 26, VIII, 102-3; Müslim 1992: Fiten 100-103, III, 2247-8) beraberinde su (ya da Cennet) ve ateş (ya da Cehennemin) bulunduğu, aslında suyun (Cennetinin) ateş (Cehennem), ateşinin (Cehenneminin) ise soğuk bir su (Cennet) olduğu bildirilmektedir (Buhari 1992: Fiten 26, VIII, 103; Müslim 1992: Fiten 105-108, III, 2249-50; Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV, 494: İbn Mâce 1992: Fiten 33, II, 1360).

Ortaya çıkış zamanıyla ilgili hadislerde çeşitli ipuçları yer almaktadır. Deccal çıkmadan önce yeryüzünde üç yıl şiddetli açlık ve kıtlığın olacağı (İbn Mace 1992: Fiten 33, II, 1360-1) bildirilirken onun çıkışının Kostantiniyye’nin fethinden sonra olacağı (Ebu Davud 1992: Melahim 3, IV, 482; Müslim 1992: Fiten 37, III, 2223), veya fethi takip eden yedi ay (Ebu Davud 1992: Melahim 4, IV, 483; Tirmizi 1992: Fiten 58. IV. 509; İbn Mace 1992: Fiten 4092, II, 1370), bir diğer rivayette ise bir yıl (Ebu Davud 1992: Melhame 4, IV, 483) içerisinde olacağı bildirilmektedir. Batıdan gelen, yün elbiseler giyinmiş bir kavimle savaşacak ve sonuçta onlara mağlup olacak

(Müslim 1992: Fiten 38, III, 2225) olan Deccal, yeryüzüne çıktıktan sonra kırk gün kalacak, ancak onun bir günü bir sene gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü bir hafta gibi. diğer günleri ise normal günler gibi olacaktır (Müslim 1992: Fiten 110. III. 2251-2; Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV,496-7; Tirmizi 1992: Fiten 59, IV, 510-511: İbn Mace 1992: Fiten 4075-6, II. 1356).

İbn Haldun’un kitabında görüşlerine yer verdiği, orta çağda bir müneccim olarak meşhur olan ve IX. Yüzyılda yaşayan Kindî (Boer 1988:VI, 813). Kur”an”daki bazı surelerin başında yer alan, anlamı çözülemeyen harflerden yola çıkarak Deccâl’ın ortaya çıkış tarihiyle ilgili şöyle bir saptama yapar: Bu harflerden noktasız olanların ebced hesabıyla toplamı 743′tür. Bu Deccâl’ın ortaya çıkış tarihine işarettir. Bu harflerden noktalı olanların (Nun, Yâ, Fe) toplamı ise 160 olup bu da Hz. İsa’nın yaşayacağı yıla işarettir. Fakat bu 160 yılın ancak 40 yılında adalet sağlanır (İbn Haldun 1991: II, 173).

Kaynaklarda farklı tanımlarla ele alınan Deccal hakkındaki bir rivayet şu şekildedir: Deccal Hz. Muhammed zamanında doğar. Hz. Ömer ile bir köye uğradıklarında Hz. Muhammed: “Yâ Ömer bu köyde Kattan diye biri ve bu kişinin Kattane diye bir karısı var. Bu ikisinden Deccal doğacaktır” der. Aradan zaman geçtiğinde Hz. Ömer bu köye tekrar uğradığında bir kalabalık görür ve nedenini sorar. Ona oğlanın doğduğnu. doğar doğmaz konuşup yürüdüğünü söylerler. Hz. Ömer bu olayı Hz. Muhammed’e aktardırğında Duhan suresini okuyup birlikte bu köye gelirler. Deccal bunları görünce “Ya Muhammed niye geldiniz ve gönlünüzde Duhan suresini tuttinuz?” dediğinde Hz. Ömer kılıcıyla saldırır. Ancak kılıç sıçrayıp kendi yüzünü yaralar. Daha sonra buradan dönüp giderler. Deccal bir taşa işaret eder ve taş hisar olup bunları kaplar. Arkadaşları korkunca Hz. Muhammed dua eder ve

bir melek Deccal’i alıp bir adaya hapseder.   Vakti gelince Horasan’dan çıkar………….

(Ahmed Bîcan 1999: 125-126)

İlk olarak 13. yüzyıl şairlerinden Şeyyad Hamza tarafından manzum olarak yazılan (Dilcin ty: 49; Akar 1986: 1) daha sonraki yıllarda mensur hale getirilmiş, resimli nüshaları 16. yüzyıl sonlarına tarihlendirilen (Tanındı 1984: 13; Milstein 1990: 96: Yıldız 2002: 9-10), kıyamet alametleri, meleklerin ve insanların ölümü, insanların ölümden sonraki durumları gibi konuları içeren Ahvâl-i Kıyâmet’te bütün bu metinlerden farklı bir Deccal portresinin yer aldığı görülmektedir: Deccal Hz. Muhammed zamanında doğdu. Hz. Muhammed, Ebu Bekr, Amir b. Kahhar Medine’den dönerken Mecmau’s-Sevr diğer bir adıyla Şuayb Harise köyü denilen bir köye geldiklerinde Hz. Muhammed “Deccal bu köyden çıkacaktır. Bu köyde iki yahudi var, birisinin adı Sâyik, diğerinin adı Dâver ve karısının adı Kattane’dir. Deccal Kattane’den doğacaktır.”dedi. Çok geçmeden Deccal Rebiü’l-Evvel ayında doğdu ve doğar doğmaz dile gelip anasıyla konuştu. Abdullah b. Mesud ve Muhammed b. Seleme daha sonra bu köye vardıklarında bu köyde bir hareketliliğin olduğunu görürler ve sebebini sorduklarında köyde bir çocuğun doğduğunu, anasıyla ve halkıyla konuşmaya başladığını öğrenirler. Deccâl’ın karşısına çıktıklarında alnında “Kâfirdir” şeklinde yazı olduğunu görürler. Durumu Hz. Peygambere anlatırlar. Ertesi gün olunca, Hz Peygamber arkadaşlarıyla birlikte onun yanına gider. Hz. Peygamber ona kelime-i şahadeti söylemesini ilettiğinde Deccal kabul etmeyip kendisinin tanrı olduğunu söyler. Hz. Ömer ona karşı kılıç sallar. Fakat kılıç geri teperek kendisini yaralar. Daha sonra Medine’ye doğru yönelirler. Arkalarından Deccal da Medine’ye saldırır. Geri çekilmek zorunda kalan Deccal. köyüne kaçar. Eli ile bir işaret yaparak köyün etrafını, köy halkı da içerde kalacak şekilde sihir sayesinde yüksek bir duvarla çevirir. İçeri giremeyince Hz. Peygamber ellerini açarak “Allahım! Bu kâfirin şerrinden ümmetimi koru.” diye dua eder. Bunun üzerine Allah kuş şeklinde bir melek göndererek Deccal’i köyünden alıp Tabersan denizinin içinde bulunan bir mağaraya koyar. Deccal şimdi belli bir zamana kadar oradadır. Çıkacağı zaman doğuda bir dağın tepesine çıkıp nida eder. Onun sesini duyan doğu ve batıdaki tüm münafıklar ve yahudiler yedi gün içersinde bu dağın etrafına toplanırlar. Bu topluluk, her bir saati on kadar gün olan kırk gün bu dağda dururlar. Uzunluğu üç günlük, genişliği iki günlük yol olan Deccal, denizden balık tutup güneşte pişirerek yer. Kendisini taşımaya davar ister, fakat bulamazlar. Allah bir eşek yaratarak o eşeği Deccâl’a götürürler.

Deccâl’ın eşeğinin büyüklüğü dört günlük, genişliği ise üç günlük yol mesafesindedir. Teni kıpkızıl kan gibi, ayağı kapkara zift gibi, dizlerine kadar karnı beyaz, burnu sarı. kulakları büyük, adı Lu’ban olup alnında “Deccal eşeğiyim” yazılıdır. Allah eşek için Kaf Dağı’nın ardında Cezire-i Azim (Büyük Ada) denilen bir ada ve bu adada bir oda yaratmıştır. O odanın içinde her birinin uzunluğu bir günlük yol mesafesinde olan kırk yazı ve kırk oda vardır. Odalar sabaha kadar otla dolar. Eşek bir günde bütün otlan bitirir. O ada içindeki kırk ırmak suyu bir anda içer ama yine de doymaz. Ertesi gün Allah bütün odaları otla, ırmakları su ile doldurarak günleri bu şekilde geçer.

Deccal zamanında ismi Ahmed b. Abdullah olan âlim ve âdil bir padişah vardı ve Deccal bu padişahtan korkardı. Deccal insanı öldürüp sonra tekrar diriltebilecek ve kâfirler buna inanıp onu tanrı kabul edecekler. Ahmed b. Abdullah askerlerini Küfe şehrinde toplar. Deccal bu şehre saldırsa da ele geçiremez ve her iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamaz. Ahmed b. Abdullah’ın on bin askeri varken Deccâl’ın askeri içinde sadece kadınlarının ve oğlanlarının sayısı yedi bindir. Deccal daha sonra Medine’ye yönelir. Allah meleklerine emreder ve onlar da bir saat içinde Medine’ye varırlar. Bu arada Ahmed b. Abdullah’ın ordusu da Medine’ye gelir. İki ordu bir gün bir gece savaşırlar fakat yenişemezler. Deccal ordusu bu defa Mekke’ye yönelir. Ahmed’in ordusu da Mekke’ye gelir ve iki ordu yine savaşırlar ama birbirlerine üstünlük sağlayamazlar. Deccal ordusunun bu seferki hedefi Tur-i Sina’dır. Ahmedi’in ordusuyla Tur-i Sina kavmi Deccâl’a karşı savaşırlar fakat herhangi bir taraf galip gelemez. İki ordu daha sonra Beytü’l-Makdis’de savaşırlar ama yine üstünlük sağlayamazlar. Daha sonra bu dört mekân haricinde Deccal bütün cihanı ele geçirir. Kıtlık olur. Tanrı müslümünları meleklere benzetir; tekbir getirdiklerinde karınları doyar, “teşbih” okuyunca susuzlukları gider. Deccal tüm dünyayı sihirli hale getirir. Geri döndüğünde Mekke, Medine, Tur-i Sinâ ve Beyt-i Makdis’e yöneldiğinde, Müslümanlar Allah’a dua ederler ve Allah dualarını kabul ederek Hz. İsa’yı yeryüzüne indirir (Ahvâl-i Kıyamet: SK Hafıd 139, 8b-16a; Ahvâl-i Kıyamet: BSB, Or. Oct. 1596, 7b-15a).

Deccâl’la ilgili farklı bir rivayet de Yazıcızâde Mehmet Efendi’nin (ö. 855/1451), içinde zengin bir kıyamet ikonografisinin yer aldığı Muhammediyye adlı eserinde yer alır. Eserdeki rivayete göre Deccal Hz. Peygamber döneminde Medine’de idi. Fesat çıkaran şerli birisi olduğu için Hz.Ömer ‘Bu gitse de şer ve fesad ortadan kalksa ne güzel olurdu’ diye dua etti. Bunun üzerine Hz. Muhammed Allah’a Deccâl’ın gitmesi için yalvardı. Duası kabul edildi ve Cebrail derhal elinde bir bulut ile geldi. Cebrail, Deccal’i bu bulutun içine alıp daha sonra Doğuda deniz içersinde bir adaya koymuştur. Bu rivayetin akabinde, Hıristiyanken Müslüman olan Temim ed-Dâri’nin Hz. Muhammed’e anlattığı olayı aktarana Yazıcızâde Deccâl’la karşılaşanların, onun kötülüğünden emin olmak için Kehf Suresini okumalarını tavsiye etmektedir (Yazıcazade-1306: 248).

Deccâl’ın olağanüstü maharetlerine ilişkin rivayetlere de rastlanmaktadır. Arpaguş, Abdurranman b. Yusuf Aksarayî tarafından h. 950 yılında (Arpaguş 2001: 37) hazırlanan İmâdû’l-lslâm adlı eserden şu olayı aktarmaktadır: “Deccal*ın dünyada kaldığı kırkıncı günün sonuna doğru bir delikanlı çıkarak kendisine kakkı söylemek ister. Fakat ordusundan bir grup Deccâl’ın rableri olduğunu söyleyerek delikanlıyı vazgeçirmeye çalışırlar. Genç, Allah’ın şeriki bulunmadığını, DeccâFın da yalancı olduğunu ısrarla vurgular. Daha sonra delikanlı Deccâl’ın yanına çıkar ve halka dönerek Hz. Muhammed’in haber verdiği kıyamet alametlerinden birinin Deccal olduğunu söyler. Bu duruma oldukça sinirlenen Deccal, taraftarlarına onu dövmelerini emreder. Delikanlının başı yan lir, arkası yassı olur, fakat yine de davasından vazgeçmez ve Deccâl’ın yalancı olduğunu söylemeye devam eder. Bunun üzerine Deccal, gencin başından başlayarak vücudunun boydan boya ikiye ayrılmasını emreder ve genç iki parçaya ayrılır. Sonra Deccal parçalar halindeki vücudun ortasından geçer ve halka kendisinin tanrılığından şüpheleri olup olmadığını sorar. Halk hep bir ağızdan şüpheleri olmadığını söyledikten sonra Deccal, gence yönelir ve ayağa kalkmasını ister. Genç eski haline dönüp dirilir ve gülerek ayağa kalkar. Deccal ona tekrar kendisine iman etmesini teklif eder. Fakat delikanlı onun tanrı değil, yalancı biri olduğunu ve Hz. Muhammed’in ondan ölüleri dirilten kimse olarak bahsettiğini söyler. Deccal dayanamayıp genci tekrar boğazlar ve cehennemine atar, ama orası cennettir. Bir rivayete göre Hz. İsa’nın gelip yiğidi Deccâl’ın elinden kurtardığı, başka bir rivayette de yiğidin Hızır olduğu ve Deccal’i kılıcıyla ikiye böldüğü bildirilmiştir” (Arpaguş 2001: 228-229).

Seyahatname’de yer alan bir benzetme, dönemin Deccâl’la ilgili düşüncesine ışık tutmaktadır. Evliya Çelebi’nin (1611-1682′den sonra), mehter grubunun, çalgıları çaldığında Deccal çıkmış gibi ses çıktığını bildirmesi (Evliya Çelebi 1996:1.

298) o dönemde Deccal*ın büyük bir gürültü ile çıkacağı düşüncesinin varlığına işaret etmektedir.

Bir insanı ikiye biçerek öldürüp tekrar diriltebilen Deccal (Müslim 1992: Fiten 113, III, 2257) Lüd kapısında Hz. İsa tarafından öldürülecektir (Müslim 1992: Fiten 110. III, 2253; Tirmizi 1992: Fiten 59, IV, 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075. II. 1357) Hz. İsa. Deccal’i Kudus’deki Lüd kapısında bulup mızrağını sapladığında Deccâl’dan akan kan “yerin tükendiği yere değin” akacaktır (Ahmed Bîcan 1301: 371).

2.10. HZ. İSA’NIN YERYÜZÜNE İNİŞİ

Hz. İsa’nın yeryüzüne inişi ile ilgili bir diğer terim ise Mesih sözcüğüdür. Mesih kelimesi, Arapça’ya Âramca Meşiha veya İbrânice Hâ-Meşîha”dan geçmiş olup •ölçmek, meshetmek, günahlardan temizlenmiş, sıddîk (tereddütsüz inanan), yürüyen, seyahat eden’ anlamlarına gelmektedir (Fığlalı 1990: 246) Oldukça eski dönemlere uzanmakta olan kurtarıcı mesih inancı Mecusilik, Hinduizm. Budizm. Brahmanizm gibi birçok inanç sisteminde görülmektedir (Santoprak 1997: 6-8). Eski Ahit’te İsrailoğulları’ndan bir peygamber geleceği bildirilmekte (Tesniye: 18/15). Yahudiler bu kişinin Davud oğlu Mesih olacağına, fakat ondan önce Yusuf oğlu Mesih geleceğine inanmaktadırlar (Fığlalı 1990: 249). Yeni Ahit’te Hz. İsa’nın bulutlar üzerinde ikinci defa gelişinden açıkça bahsedilmektedir (Matta: 26/64: Yuhanna: 4/25-26). Hıristiyanlar Hz. İsa’nın ahir zamanda yeryüzüne inerek bin senelik ilahi imparatorluğunu Filistin’de kuracağına inanmaktadırlar (Sankçıoğlu 1997: 51).

Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa. İsrailoğullarına Allah tarafından gönderilen (Sâf: 61/6). babasız olarak dünyaya gelmiş (ÂI-i İmran: 3/37, 45, 59). Ruhulkudüs tarafından desteklenmiş (Bakara: 2/87, 253), kendine mucizeler verilmiş (Bakara: 2/87. 253: Zuhruf: 43/63) Allah’ın elçisidir (Nîsâ: 4/171; Sâf: 61/6). Yine Kur’an’da Hz. İsa’nın Allah katına “yükseltildiği’ bildirilirken (Âl-i İmrân: 3/55; Nisa: 4/158), göğe yükseltilmesinin sadece ruhen mi yoksa hem ruhen ve bedenen mi olduğu da tartışmalıdır (Çelebi 1996: 98-100; Santoprak 1997: 61-69). Hz. İsa’nın kıyamet alameti olarak yeryüzüne ineceği hakkında açık bir ifade olmazken “O kıyamete bir alamettir” (Zuhruf: 43/61) ayetindeki “o” zamirinin Hz. İsa ve onun yer yüzüne inişi. “Ehl-i Kitap’tan kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın” (Nisa: 4/159) ayetinin de Hz. İsa’nın inişine işaret olarak yorumlanmıştır (Taberi 1995: XXV, 115-116; Santoprak 1997: 70, 72).

Hadis kitaplarında Hz. İsa’nın yeryüzüne inişi kıyamet alametlerinden biri olarak sıralanırken (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12. IV. 491; Tirmizi 1992: Fiten 21, IV, 478) onun İstanbul’un fethinden sonra (Müslim 1992: Fiten 34, III, 2221) Şam’ın doğusunda beyaz bir minareye, elini iki meleğin kanatlarına koymuş bir vaziyette ineceği (Müslim 1992: Fiten 110. III. 2253: Tirmizi 1992: Fiten 59. IV. 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075, II. 1357). savaşa hazırlanan İslâm ordusuna imamlık yapacağı (Müslim 1992: Fiten 34, III, 2221) yeryüzüne adaletle hükmedeceği, haçı kırarak cizyeyi kaldıracağı ve domuzları öldüreceği anlatılmaktadır (Buhari 1992: Buyu’ 102. III, 40; Müslim 1992: İman 242,1. 135; Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV, 499; Tirmizi 1992: Fiten 54, IV, 506-507). Bir diğer inanışa göre Hz. İsa. yeşil sarığıyla ve elinde tuttuğu, demirinin uzunluğu bir arşın olan yedi arşın boyunda inciden bir asa ile, bir bulutun taşıdığı nurdan bir kubbe ile inecektir. Bu asa ile DeccâFa dokunarak eşeğinden düşürecek ve arkasından vurup göğsünden çıkaracak, yarasından ırmak gibi kan akacaktır. Daha sonra Ahmed b. Abdullah gelerek Deccâl’ın ordusunu yok edecektir (Ahvâl-i Kıyamet: SK Hafıd 139, 16a-16b; Ahvâl-i Kıyamet: BSB Or. Oct. 1596 ). Envânı’l-Âşıkîn’de Hz. İsa’nın Emeviye Camii’nin doğu tarafındaki beyaz minareye’, ellerini iki meleğin omuzlarına koyarak ineceği belirtilmektedir. Hz İsa’nın inci gibi yüzü ve hoş bir kokusunun olacağı hatta bu güzel kokunun üç günlük mesaye kadar varacağı bildirilmektedir (Ahmed Bîcan 1301: 371).

■’Kur’an’ın dirilttiğini diriltip öldürdüğünü öldürecek” olan (el-Bağdâdî 1991: 270) Hz. İsa’nın yönetimi sonucu kızgınlıklar, kinler ve nefretler ortadan kalkacak, düşmanlık namına bir şey kalmayacaktır. O kadar ki küçük bir çocuk elini yılanın ağzına soksa bile yılan sokmayacak, küçük bir kız çocuğu aslanı sıksa bile aslan ona dokunmayacak, kurt koyunun yanında bekçi köpeği gibi olacak, (Şa’rani ty: 506).

Yeryüzünde kalış müddeti hakkında farklı rivayetlerin bulunduğu (Müslim 1992: Fiten 116. III, 2258) Hz. İsa, Lüd1 kapısında Deccâl’e yetişerek onu öldürecektir (Müslim 1992: Fiten 110, III, 2253; Tirmizi 1992: Fiten 59 ve 62, IV, 515: İbn Mâce 1992: Fiten 33. II, 1357; İbn Hanbel 1992 : IV, 182). Deccal’i öldürdükten sonra yeryüzünde 40 yıl kalacak olan Hz. İsa öldükten sonra Müslümanlar onun namazını kılacaktır (Ebu Davud 1992: Melahim 14, IV, 499).

İbn-i Haldun’a göre IX. yüzyıl alimlerinden Yakub b. İshak el-Kindi cifre dair yazdığı eserinde ebced hesabı ile Hz. İsa’nın yeryüzüne iniş tarihini hicri 698/1299 olarak hesaplamıştır. Kindi, Hz. İsa’nın safran ile boyalı sarı renk ve aşı boyasıyla boyanmış cübbe giymiş ve iki avucunu iki meleğin ensesine koymuş bir vaziyette Şam’daki beyaz bir minarenin yanına ineceğini, saçının kulak yumuşağı tarafından aşağıya doğru sarkmış olacağını belirtir. Onun orta boylu ve çehresinin beyaza ve kırmızıya çalan bir renkte olacağını, 40 yıl hüküm sürdükten sonra Medine’de öleceğini ve Halife Ömer’in yanma defnedileceğini ifade etmektedir (İbn Haldun 1991: II, 176; Ahmed Bîcan 1999: 127) Hatta Medine’ye vardığında Araplardan bir kadın ile evlenip ondan kızları olacağı, öldükten sonra Hz. Muhammed’in yanına defnedileceği şeklinde rivayetlere de rastlanmaktadır (Ahmed Bîcan 1301: 373).

2.11. YECÜC VE MECÜC’ÜN ÇIKIŞI

MecücTevrat’ta Hz Nuh’un Yafes’ten olan torunu olarak geçerken (Tekvin: 10/2) Yecüc ve Mecüc. İncil’de binyıl tamam olduğunda yeryüzündeki milletleri saptırmak amacıyla, Şeytan tarafından ortaya çıkarılacak olan; sayısı oldukça fazla bir kavim şeklinde yer almaktadır (Yuhanna’nın Vahyi: 20/7-8). Kur’an’da Yecüc ve Mecüc iki surede geçmektedir. Bu ayetlere göre iki türlü Ye’cüc-Me’cüc tasviri

“(Ey Muhammed), sana Zu’l-Karneyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. Biz onu yeryüzünde güçlü kıldık ve ona her şeyden bir sebep (istediği her şeye ulaşmanın yolunu, aracını) verdik. O da bir yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu. kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında da bir kavim buldu. Dedik ki: Ey Zu’l-Karneyn, (onlara) ya azap edersin veya kendilerine güzel davranırsın. Dedi ki: Kim haksızlık ederse, ona azap edeceğiz, sonra o, Rabbine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azap edecektir. Fakat inanıp iyi işler yapan kimseye de en güzel mükafat vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz. Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlara güneşin önünden (korunacak) bir siper yapmamıştık. İş böyle oldu. Biz onun elinde olan herşeyi ilmimizle kavramıştık. Sonra o başka bir yol tuttu. îkİ dağ arasına vardı. Onların yanında hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: Ey Zu’l-Karneyn! Ye’cüc ile Me’cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi versek olmaz mı? Zu’l-Karneyn dedi ki: Rabbimin bana verdiği, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana insan gücüyle yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir engel yapayım. Bana demir parçalan getirin. İki dağın arasını aynı seviyeye getirince: Üfleyin dedi. Demir ateş kesilince, bana erimiş katran getirin de üzerine dökeyim, dedi. Artık (Ye’cüc Me’cüc) onu ne aşabildiler, ne de delebildiler” (Kehf: 18/83-97).

Burada geçen Zu’l-Karneyn’in kim olduğu hakkında değişik rivayetler vardır: İbn İshak. Zu’l-Karneyn’in Mısırlı Merziban b. Merdebe el-Yûnânî b. Yûnân b. Yâfes b. Nuh olduğunu iddia ederken İbn Hişam onun İskender olduğunu ileri sümıüştür. İskenderiyye’yi kurduğu için İskender olarak isimlendirilmiştir (Kurtubi 1362: XI, 45-46).

Diğer surede gelecekle ilgili tasvirde kıyamet yaklaştığında Yecüc ve Mecüc’ün önlerindeki şeddin açılacağı ve her tepeden akın edecekleri ifade edilmektedir (Enbiya: 21/96-97).

Hz. Peygamberin kıyamet alametleri arasında saydığı (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 491; Tirmizi 1992: Fiten 21, IV, 477) Şârâni’ye göre. Yecüc ve Mecüc her gün şeddin dibini kazmakla meşgul olurlar. Akşam olunca, başlarındaki görevli ‘Haydi dönün gerisini yarın kazarsınız” deyip ayrıldıklarında sabahleyin kazdıkları yer kapanır, eski haline dönüşür. Bu olay sürekli devam ederken Allah onların çıkmalarına müsaade etmek istediğinde başlarındaki adamın ‘Haydi dönün inşallah yarın kazar bitirirsiniz’ demesini dolayısıyla inşallah kelimesini söylemeyi vesile kılar. Ertesi gün geldiklerinde kazdıkları yerin bıraktıkları gibi durduğunu görürüler. Kalan yeri de kazarak dışarı çıkarlar (Şa’rani ty: 515).

Hadislere göre, Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinden ve onun Deccal’i öldürmesinden sonra onaya çıkacak, her tepeden akın edeceklerdir. Onlardan ilk bölümü Taberiyye gölüne1 gelip oradaki suyun tamamını içecekler, sonra gelen bölümü orada su bulamayacak ve “Hani bir zamanlar burada su vardı, acaba şimdi ne oldu?” diyecekler. Daha sonra Hz. İsa’nın yalvarması üzerine hepsi helak olacaktır (Müslim 1992: Fiten 110, III, 2253-4; Tirmizi 1992: Fiten 59. IV. 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075, II. 1358). Şeddin yıkılması sonucu kalabalıklar halinde dağılan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan (Suyûtî 1994: II, 107) Yecüc ve Mecüc kavminin çıkacağı zaman Allah’ın yeryüzünden Seyhun. Ceyhun. Dicle, Fırat, Nil nehirlerinin. Kur”an ve ilmin yeryüzünden kaldırılacağı (Şa’rani ty: 323) bu topluluğunun ölümünün Allah’ın boyunlarına kemirici kurtlar musallat etmesiyle tek bir kişinin ölmesi gibi olacağı, bu sebeple her yerin onlann cesetleriyle dolacağından büyük sıkıntı olacağı, bunu üzerin Hz. İsa’nın Allah’a dua edeceği, sonunda Allah’ın deve boyunları kadar büyük kuşlar göndereceği, bu kuşlann cesetleri uzak yerlere götürüp atacakları, daha sonra Allah’ın yağmur yağdırarak her yeri temizleyeceği, sonuçta insanlar mutlu bir hayat yaşarken Allah’ın aniden güzel bir rüzgar göndererek bütün Müslümanların ölüp kötülerin kalacağı, kıyametin bu kötü insanların üzerine kopacağı şeklinde rivayetlere de rastlanmaktadır (Şa’rani ty: 502-503).

Ye’cüc-Me’cüc kavmi Taberiyye gölünü kuruttuktan sonra Beytü’l-Mukkades’e gelirler ve derler ki, ‘yerdekileri öldürdük şimdi de göktekileri öldürelim’1, derler. Daha sonra oklarını göğe doğru atarlar. Allah okları kana bulayıp geri gönderir. Ye’cüc-Me’cüc topluluğu bu olaydan sonra Hz. İsa’nın üzerine yürür. Hz. İsa’nın dua etmesi üzerine Allah onların boyunlarına bir bela musallat edip hepsini helak eder. Yine Hz. İsa’nın duası üzerine Allah bu defa kuşlar gönderip onların cesetlerini toplar. Daha sonra yağmur yağıp yerleri temizler (Yazıcızâde 1306: 251).

Yecüc ve Mecüc’ün üç sınıf insandan oluştuğu rivayet edilmektedir. Bir grubu oldukça uzun boyludur, diğer grubun boyu ile eninin aynı ölçüdedir, kalan grubun ise kulakları aşın derecede büyüktür (Taberi 1995: XVI. 29). O kadar ki kulaklarından birini yere sererek üzerine yatarken diğerini de yorgan yapıp örtünürler (Mecma: VIII, 6). Bunun yanında bir iki kanş boy ve ende olanlar ve cisimleri pirinç ağacı gibi olanlar, uzunluğu-genişliği dört arşın olanlar, kulaklannın birini serip diğerini kendilerine yorgan yapanlar şeklinde sınıflandırma da vardır (Şa’rani ty: 518-519).

Yecüc Mecüc’ün Türk kavmi, onlara karşı yapılan duvarın Çin şeddi olduğu iddiaları da vardır (Cerrahoğlu 1975: 111-116; Wensinck 1986: 369-370).

Ahvâl-i Kıyâmet’te Ye’cüc ve Me’cüc şöyle anlatılır:

“Nitekim kelâm-ı kadîmde buyurdu: Hattâ innâ fütihat Ye’cücü ve Me’cücü ve nüm min külli hadebiri yensilûneb. Ya’nî Ye’cüc ve Me’cüc didikleri iki padişahdur. Birisini adı Tülan’dur, birisinin adı Enca’dur. Bu ikisinin çerîsine sayı yokdur. Ve dahî bunlar yüz elli çokdur. Değme bir çok bin kez Muhammed ümmetincedür. Amma çıkduğı vaktin dört çok olup çıkısardur. Evvel Tûlân bölüğü çıkar. Yeryüzünde ne kadar tatlu sular var ise içerler. Anın ardınca bir bölüğü dahi çıkar. Ol bölüğe Encâ’ dirler. Yer yüzünde ne kadar murdar su var ise içerler. Ve bir bölüğü çıkar. Ana Bisât Bölüğü dirler. Anlar dahi ne kadar balçıklar var ise içerler ve yerini yiyeler. Şunun gibi tâifedürler kim yer dibine değin kurudurlar. Bunların boyu uzunluğu iki karış ola. Ve yoğunluğu bir karış ola ve gözleri dahî küçük ola ve sakallan olmaya ve bıyıklan ağızlann uzanmış ola ve kulakları uzun ola. Yürürken ayaklarına sarmaşa. Yatdıklan vaktin bir kulağın döşene, bir kulağın örtüne. Ve bunların en sağîrleri yüz batman taş getüre. Ve bunlann hiç birisi ölmeye. Tâ kim bin kez ikiz doğurmayınca. Erkeklü dişilü temam bin ikiz doğuncak anası bir yana düşe öle. Ye’cüc ve Me’cüc Yâfis oğullanndandur. Bunlann zamanında yiyecek nesne bulunmaya. Bunlar meşrıkdan çıkalar. Üç yıldan cihanı tutalar. Tamam-ı dünyayı tutuncak yeryüzü bizim oldu diyeler. Meşrikden Mağribe değin bir kezden ok atalar. Şol kadar kuvvetli olalar kim okları bir yıllık yol gide. Ve dahî eydeler kim yeryüzü bizim oldu ve gökyüzü bizim olsun diyeler. Ve göğe ok atalar. Tengrî Teâlâ feriştelere buyura oklarını kana bulayalar, gerü bırakalar. Bunlar ol kanlu oku görücek sevineşeler. Ve eydeler kim gök Tengrisin dahî öldürdük diyeler. Uşda gök dahi bizim oldu diyeler. Bunlar cümle cihanı tutalar. Ve illâ Mekke ve Medine ve Beytü’l-Makdes ve Tûr-i Sîna dağı. Bu dört buka* Hak Subhanehü Teâlâ bunların gözüne göstermeye. Andan sonra Hak Teâlâ bir türlü kurtcığaz vire. Ol kurtarın adı Nefhâlatmân’dur. Tamam deve sureti gibi ola ve bunlann burnundan ve ağızlarından ve kulaklarından gire ve ferçlerinden çıka. Ve bir saat içinde helak olalar. Hak Subhanehü Teâlâ fermanıyla bunlann cümlesin denize bırakalar. Müminler şâd ve handan olalar. Hak Teâlâ’ya şükür kılalar ve bunlardan sonra yedi gün yedi gece geçicek Hak Subhanehü Teâlâ fermaniyle Dâbbetü’l-Arz çıka’* (Ahvâl-i Kıyamet: Hafıd 139, vr 17b-19b; Ahvâl-i Kıyamette: BSB, Or. Oct. 1596, vr, 16b-18a).

2.12. DÂBBETÜ’L-ARZ’IN ÇIKIŞI

Kutsal metinlerde garip yaratıklardan söz edilmekte ve bunların faaliyetleri anlatılmaktadır. Kitab-ı Mukaddesle levyatan ve rahab gibi farklı isimlerle geçen, başlangıçta Rab Yahve’ye boyun eğmek zorunda kalan fakat dünyanın sonuna doğru tekrar yeryüzüne dönecek olan canavardan bahsedilmektedir (Eyüb: 3/8; Mezmurlar: 74/13-14.89/10; İşaya: 27/1, 30/7, 51/9). Vahiy kitabında ise farklı bir canavar tiplemesi vardır: “Ve denizden çıkan bir canavar gördüm, on boynuzu ve yedi başı. ve boynuzları üzerinde on tacı, ve başları üzerinde küfür isimleri vardı. Ve gördüğüm canavar kaplana benziyordu, ve ayakları ayının ayaklan gibi idi, ve ağzı aslanın ağzı gibi idi; ve ejder ona kendi kudretini ve tahtını ve büyük salahiyet verdi.

Ve yerden çıkan başka bir canavar gördüm; ve kuzu gibi iki boynuzu vardı, ve

ejder gibi söylüyordu. Ve birinci canavarın bütün salahiyetini onun önünde kullanıyor. Ve yeryüzünü ve onda oturanları ölüm yarası iyi edilmiş olan birinci canavara secde ettiriyor. Ve insanların önünde, hatta gökten yeryüzüne ateş indirecek kadar büyük alametler yapıyor. Ve kendisinde kılıç yarası olup yaşamış olan canavara bir suret yapmalarını yeryüzünde oturanlara söyleyerek, canavarın önünde yapmak için kendisine verilmiş olan alametler sebebiyle, yeryüzünde oturanları saptırıyor. Ve ona canavarın sureti söylesin, ve canavarın suretine tapmayanların hepsi öldürülsün diye, canavarın suretine nefes vermeğe kudret verildi. Ve küçüklerin ve büyüklerin ve zenginlerin ve fakirlerin, ve hürlerin ve kulların hepsine , sağ elleri yahut alınları üzerine, onlara damga vurduruyor. Ve canavarın adı. yahut damgası kendisinde olmazsa, kimseye alış veriş ettirmiyor. Hikmet buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesap etsin; çünkü insan sayısıdır, ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır” (Vahiy: 13/1-18).

Kelime olarak yer hayvanı anlamına gelen Dâbbetü’I-Arz, Kur’an’da “O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız: o onlara insanların ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler” (Nemi: 27/82). şeklinde geçerken hadis kitaplarında kıyamet alametlerinden biri olarak zikredilen (Müslim ] 992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 490-491; Tirmizi 1992: Fiten 21, IV, 477) Dâbbetü’l-Arz’ın Hz. Süleyman’ın mührü ile Musa’nın asasını taşıyacağı, asa ile müminin yüzünü parlatırken mühür ile kâfirlerin burnunu damgalayacağı belirtilmektedir (İbn Mace: Fiten 31).

İslâm kültüründe güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen Kütüb-i Sitte’nin haricindeki kaynaklarda Dâbbetü’l-Arz’ın ayrıntıları hakkında doğruluğu tartışılabilir olan bir çok rivayete rastlanmaktadır. Bu rivayetlere göne onun Safa tepesinden, (Müslim 1992: III, 2226) Mekke’ye yakın Badiye denilen yerden, Kabe’nin çatlağından. Mekke’de bir ağaçtan (Şa’rani ty: 521-522), Mekke’nin arkasında bulunan Tuhame vadisiden, Ecyad’dan, Merve’den, Lût kavminin şehrinden çıkacağı ileri sürülmektedir (el-Hüseyni ts: 278-279). Başka bir rivayette, onun boyu 60 arşın olup vücudu tamamen kıllı, sakallı, boynuzlu, iki kanatlı, öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, aslan yeleli, deve kuşu boyunlu, deve ayaklı, kaplan renkli ve koç kuyruklu olup mafsallarının arası on iki arşındır (Şa’rani ty: 521-522; el-Hüseyni ty: 277; Santoprak 1993: VIII, 394). Ye’cüc-Me’cüc’ün helakinden yedi gün yedi gece sonra (Ahvâl-i Kıyamet ts: 19b) bir kuşluk vakti elinde Hz. Süleyman mührü ve Musa asası ile ortaya çıkacak olan bu yaratık, inananlarla inanmayanların birbirinden kolayca ayırt edilebilmesi için asayla Müslümanlann yüzünü parlatacak, mühürle kâfirlerin burnunu damgalayacaktır (Şa’rani ty: 521-522; el-Hüseyni ty: 277; Santoprak 1993: VIII, 394). Bu konudaki farklı rivayetlere göre oldukça uzun boylu olan Dâbbetü’l-Arz’ı doğudaki insan da batıdaki insan da rahatlıkla görebilecektir. Yüzü insan yüzü gibi, üzerinde her çeşit hayvanın rengini taşıyan bir kuşunki gibi olan gagası kıllıdır. Dört ayaklıdır ve ona kimse yetişemez ve ondan kimse kurtulamaz. Her türlü rengin mevcut olduğu hayvanın iki boynuz arası süvari için bir fersah mesafesi kadardır. Bir adımda üç günlük mesafeyi birden geçebilecek yapıda olan hayvan atacağı ilk adımını Antakya’ya basacaktır (el-Hüseyni ts: 276-280). Ahvâl-i Kıyâmet’de Dâbbetü’I-Arz’la ilgili şu bilgilere yer verilmekterdir:

“Ol Dâbbetü’I-Arz kim vardur, yüzü âdem yüzü gibidür. Ve illâ boynu deve boynu gibidür ve yüzünde nûr balkıya ve gövdesi kuş gövdesi gibidür ve ayağı arslan ayağı gibidür ve yüzü tamam gün gibidür ve sağ elinde Süleyman Peygamber aleyhi ‘s-selâm yüzüğü ola ve sol elinde Musa aleyhi’s-selâm asası ola ve uzunluğu beş yüz yıllık yol ola. Başı göğe değe. Mağribden Meşrika değin ne kadar kim âdem var ise anı göre ve ol sağ elindeki Süleyman Peygamberin yüzüğün bir kez çevire, cümle müminlerin yüzüne dokuna. Her kim mümindir yüzünde bir hat yazulu ola. Yazısı budur kim mümin billah. Ve ol sol elindeki Musa peygamberin asasın bir kez çevire cümle kâfirlerin yüzüne dokuna. Her kim ki kâfirdir alnında bir hat ola. Yazusu budur kim kâfir billah deyü yazıla. Ol zamanda uçmaklu ve tamulu bellü ola. Andan cihan dolu nimetler ola ve ucuzluklar ola. Hiç kimse dünya nimetlerine bakmaya, gözleri dahî tok ola.” (Ahvâl-i Kıyamet: SK Hafıd 139, 19b-20b).

Cifru’l-Câmi yazan ile çağdaş olan Yazıcızâde Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466′dan sonra) eseri Envâru ‘l-Âşıkîn’deki Dâbbetü’I-Arz anlayışı ise şu şekildedir: Dâbbetü’I-Arz Safa tepesinden, yer yarılıp çıkacaktır. Sağ elinde Hz.

İsa’nın asası , sol elinde Hz. Süleyman’ın yüzüğü olacaktır. Asa ile müminlerin yüzüne vurarak onları nurlandıracak ve ‘mümindir’ şeklinde yazı yazılacaktır. Yüzükle kafirlerin alnına basmasıyla onlar kararcak ve kafirdir diye yazı yazılacaktır. Ondan sonra mümilere ‘Ya falan! Sen uçmaklıksın!’, kafirlere de ‘Ya falan! Sen tamulıksın!’ diyecektir. Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: Dâbbetü’l-Arz’ın deve ayağı gibi dört ayağı, kuş kanadı gibi kanatlan vardır. Başı öküz başı. boynu deve boynu2, gözü domuz gözü, göğsü aslan göğsü, kuyruğu koç kuyruğu, rengi kaplan rengi, kulağı fil kulağı gibidir. Gergedan boynuzuna benzer boynuzu vardır. Gövdesinde tüm renklerden bulunur. Yerden üç günde ancak çıkacak olan yaratığın başı bulutlara erişir. Bu olaydan sora halk iki gruba aynlır: Bir grup kaçar, bir grup eğlenir ve eğlenirken Arapça olarak ‘Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!”derler (Ahmed Bîcan 1301: 372).

2.13. DUMANIN ÇIKMASI

Kur”an’da. Duhan sûresinde “Şimdi sen göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkacağı günü gözetle. Zira bu, elemli bir azaptır (İşte o zaman insanlar) Rabbbimiz. bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler)”‘ (44/10-12) ayetlerinde belirtildiği gibi, duman bir diğer kıyamet alameti olarak karşımıza çıkar. Bu ayetlerde geçen Duhan. dünyanın sonuna doğru gök yüzünü kaplayacak duman veya kıtlık ve kuraklık olarak da yorumlanmıştır (Yavuz 1997: 200-203).

Hadislerde açıkça kıyamet alametlerinden biri olarak geçen dumanın (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2226; Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 491; Tirmizi 1992: Fiten 21. IV. 477) önce Doğudan çıkıp daha sonra batıya doğru yayılacağı dumanın (Ahmed Bîcan 1301: 370) Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra görüleceği, yer ile gök arasını dolduracağı, ipek gibi yumuşak misk gibi hoş kokulu olacağı, Müslümanlar o dumandan sadece nezle şeklinde etkilenirken kâfirlerin ağzından girip kulaklarını deleceği (Şa’rani ty: 528) rivayet edilmektedir. Bir başka rivayette. Doğu ile Batı arasını dolduracak ve kırk gün kalacak olan dumanla birlikte Müslümanlar nezle olduktan sonra öleceklerdir. Hz. Peygambere atfedilen “Doğu ile Batı arasını dolduracak olan duman 40 gün 40 gece duracak; müminler nezleye tutulmuş gibi olurken kâfirler sarhoş gibi olacak, kâfirin burun kulak ve arkasından çıkacaktır” (el-Hüseyni ts: 280-281; Taberi 1995: XXV, 149) şeklindeki rivayetlerin uydurma olduğu belirtilmektedir (Aydemir ty: 309). Dürr-i Meknun’da dumanla ilgili şu bilgiler bulunmaktadır: “Bir tütündür. Niceler gökden iner derler. Bazıları yerden çıkar derler. Yeryüzünü bürüye. Âdem âdemi görmeye. Kırk gün kırk gece âlemi zulumât kaplaya. Mümine dokunsa hasta ve zükkâm ola. Kâfire dokunsa sarhoş olup ne etdiklerini bilmeyeler. İns ile cin, vuhuş ve tuyur, âdemin nicesi helake vara. Kırk günden sonra açılmağa başlaya. Andan sûr çalma.” (Ahmed Bîcan 1999: 129)

2.14. GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI

Kur’an’da güneşin battığı yerden doğacağını açık olarak ifade eden ayet bulunmamakla birlikte “Rabbinin bazı alametleri geldiği gün….” (Enam, 6/158) ayetinde geçen ‘alamet” ifadesi çoğu tefsirciler tarafından güneşin batıdan doğması olarak yorumlanmıştır (Çelebi 1996: 100; Yavuz 1997: 197). Hadislerde kıyamet alametlerinden birisi olarak güneşin battığı yerden doğması, “Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca insanlar görür ve hepsi iman eder. Ancak daha önce inanmamış veya imanın şevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz” (Müslim 1992: îman 248. 1, 137: Ebu Davud 1992: Melahim 12, IV, 492) hadisinde olduğu gibi bir hadisin temel konusu olarak işlenirken bazı hadislerde diğer alametlerle birlikte sayılmaktadır (Müslim 1992: Fiten 39-40, III, 2225-6; Ebu Davud 1992: Melahim 4311, IV, 491; Tirmizi 1992: Fiten 2183. IV. 477; İbn Ahmed 1992:V,268; Buhari 1992: Fiten 25. VIII. 101).

Güneşin batıdan doğuşu ile ilgili İslâm kültüründe belli bir tarihin de ileri sürüldüğü de olmuştur. Şia’nın bir kolu olan İsmaili mezhebindekiler. hicrî 3. asrın sonuna doğru kendi liderlerinine taraftar toplamak amacıyla, Hz. Muhammed’in ‘Üç yüzlerin başında güneş batıdan doğacaktır’ şeklinde sözü olduğunu gündeme getirdikleri görülmektedir (Cüveynî 1998: 521).

Güneş batıdan doğduktan sonra insanları yüz yirmi yıl daha dünyada kalacaklar ve bu dönemde kâfirler Müslümanlara hükmedecek, insanların kalplerinden Kur’an kalkacak, Habeşler Beytullah’a gelip taşlarını bir bir sökerek denize atacaklar (Şa”rani ty: 527-528) Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışı ile güneşin batıdan doğması birbirine yakın sürede olacaktır. Eğer önce güneş batıdan doğarsa, aynı gün kuşluk vakti Dâbbetü’I-Arz ortaya çıkacak, şayet Dâbbetü’I-Arz önce çıkarsa ertesi gün mutlaka güneş batıdan doğacaktır (el-Hüseyni ty: 264). Bir rivayete göre güneşin batıdan doğması öncesi gecenin uzunluğu iki veya üç gece kadar olacak. O gece insanlar normal şekilde yatıp kalktıklarında gecenin aynı yerde durduğunu zamanın ilerlemediğini görecekler ve tekrar yatacaklar. Bu durum uzun gece bitene kadar devam edecek. Sabah olup güneşin batıdan doğduğunu gören insanlar büyük bir paniğe kapılacaklar. Güneş göğün tam ortasına gelince gerisin geriye dönecek ve her zaman doğduğu yerden doğacak (el-Hüseyni ts: 266). Güneşin batıdan doğması ile kıyametin kopması arasının 120 yıl, 120 gün ya da 6 ay olduğu gibi farklı rivayetler vardır (el-Hüseyni ts: 270).

Ahmet Bicân, Envâru’l-Aşîkîn adlı eserinde güneşin Hz. İsa yeryüzündeyken batıdan doğacağım belirtmektedir. Güneş batıdan doğunca tüm halk görecek ve tevbeye gelip iman edeceklerdir. Fakat bu tebveberi kabul edimeyecektir. Ona göre Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: Güneş Arşın ayağına varıp doğudan doğmak için Hak Teala’dan izin İster. Allah doğudan doğmasına izin vermez. Bunun üzerine batıdan doğar. Batıdan doğmasının alameti şudur: Üç gün boyunca güneş hiç doğmaz. Abidler gece ibadete kalkar ve gece boyunca İbadet ederler. Fakat sabah olmadığını görünce artık vaktin geldiğini anlarlar. Üç günden sonra güneş batıdan doğar ve tam tepeye gelir. Daha sonra ay doğar o da aynı şekilde tam tepeye gelip ikisi bir yerde toplanır. Daha sonra Allah bunların ışığını giderip kapkara olurlar. Bir müddet gökde durup daha sonra yine batıdan doğar. Ondan sonra da tevbe kapısı’ kapanır (Ahmed Bîcan 1301: 373; Ahmed Bîcan 1999: 128). Benzer bir rivayet Yazıcızâde Mehmet Efendi’in Muhammediyye adlı eserinde yer alır (Yazıcızâde 1306: 253-254).

2.15. RÜZGARIN GÖNDERİLMESİ

Hz. İsa yeryüzüne geldikten Deccal’i ödürüp ve Ye’cüc-Me’cüc kavmini ortadan kaldırarak dünyayı mamur hale getirmesiyle, insanlar mutlu bir hayat yaşarken Allah aniden Yemen tarafında, ipekten de yumuşak bir ‘yel’ ortaya çıkaracaktır. Bu rüzgar sayesinde bütün Müslümanların ölüp kötülerin kalacağı, kıyametin bu kötü insanların üzerin kopacağı şeklinde rivayetler de bulunmaktadır (Şa’rani ty: 502-503; Yazıcızâde 1306: 251).

IV. CİFRU’L-CÂMİ VE TERCÜMESİ

1. YAZARI: ABDURRAHMAN B. MUHAMMED B. ALİ B. AHMED EL-BİSTAMİ1 (?-858/1454)

1.1.HA YATI

Eserin yazarının tam adı Abdurranman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’dir.2 Kendisinin el-Bistâmi ve el-Hurûfî lakaplan vardır. Birinci lakabı, İran’ın Horasan eyaletindeki Bistam kasabasmda doğan Ebu Yezid Tayfur b. İsa b. Sürûsan (ö. 238/848?) tarafından kurulan, felsefesinde tasavvuf ehlinin kendinden geçip benliğini yok ederek Hakka ermesi gerektiği düşüncesini savunan (Uludağ 1992: VI, 238-239; Nicholson 1986: II, 389-399; Eraydm 1990: 88) Bistâmi tarikatına mensup olmasından dolayı kullanılırken (Mecdî 1989: 67); ikinci lakabı ise harflere değişik noktalar koyarak kelime ve kelime gruplarına farklı anlamlar vermesinden kaynaklanmaktadır3 (Babinger 1982: 18). Günümüze ulaşmış çok sayıda eseri olmasına rağmen kaynaklarda müellifin hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgiler yer almamaktadır. Kaynaklara göre Antakya’da doğan Abdurrahman b. Muhammed İslâm diniyle ilgili bilgilerde kendisini yetiştirmek amacıyla Kahire’ye gitmiş ve orada çeşitli ilimleri tahsil etmiştir (Kehhale ty: 184; Babinger 1982: 18; Zirikli 1984: 91: Mecdî 1989: 67; Çağrıcı 1992: 218).

803/1401 “de    Halep’in,    Timur   tarafından   yağmalanmasını    görmüş olabileceğine dair iddialar vardır (Çağrıcı 1992: VI, 218). Kahire. Şam ve değişik Arap ülkelerinde bulunan Bistâmi, buralarda önemli din adamlarıyla tanışmış, onların hizmetlerinde bulunarak birikimlerinden istifade etmiştir. Daha sonra Bursa”ya yerleşmiş; burada Mevlana Şemseddin Fenari ile tanışmış ve onun bilgisinden yararlanmıştır. Mecdi kendisinin fıkıh, cifr, tarih ve “‘havâss-ı esmâu’l-lah”‘ konularında arif olduğu belirtilmektedir (Mecdî 1989: 68) II. Murad’ın ilgisi ve beğinisini kazanan ve padişaha çeşitli eserler ithaf eden müellif 858/1454′de Bursa’da ölmüştür. Aynı zamanda bir tarihçi, talik sülüs ve nesih hattında birinci sınıf hattat olan Bistâmî, âlim ve mutasavvıf olan meşhur Bedreddin SimavFnin (ö. 1420) hocasıdır. Bursa’da, Yerkapı’da, Üftâde Türbesi’e giderken Sa*di Tekkesi’nin karşısındaki Kasapbaşı Mezarlığı’na defnedilmiştir. Kabri demir parmaklıklarla çevrilmiştir. Sa’di şeyhi Cemil Efendi bu âlim zatın kabrini mükemmelen yaptırmıştır. Mısrî şeyhi Şemseddin Ulusoy, Bedreddin Simavi’nin oğlu Ahmed Paşa”mn mezartaşım bunun yanında bulmuş ve Bursa Müzesi’ne naklettirmiştir. (Kepecioğlu: I, 36)’

1.2. ESERLERİ

  1. el-Fevâ’ihu’l-miskiyye fı’l-fevâtihi’l-Mekkiyye: II. Murad’a ithaf ettiği Ansiklopedik bir eserdir. 16. yüzyıl Tezkire yazarı Mecdi, bu eserin yüz kırk beş ilme yer verildiğini belirtmektedir. Yazarın kendisinin güzel yazıyla 805/1402 yılında yazmaya başladığı eser, ölümü nedeniyle tamamlanamamıştır (Mecdî 1989: 68; Kepecioğlu: I, 36; Brockelmann 1949: 300).
  2. Şemsü’l-âfak fî ilmi’l-Hurûfl ve’l-âfâk : Mecdi’nin ‘yolunu şaşırmışları hidayete kavuşturmada, şanssız olanların bahtını açmada, felakete uğramışları şan ve şerefe ulaştırmada benzersiz bir eser’ şeklinde tanımladığı kitap (Mecdî 1989: 68) harflerin sihrine yönelik bir çalışmadır (Çağrıcı 1992: VI, 218).
  3. Harâidü’l-mülûk fi ferîdi ‘s-sülûk: İki bölümden oluşan eserin birinci bölümünde yöneticilikte faziletli olmanın önemi, ikinci bölümünde ise Hızır ve İlyas hakkındaki rivayetler ele alınmaktadır (Kostantinî 1992:1, 701).
  4. ed-Dürer fı’l-havâdis ve’s-siyer. Hz. Peygamber’in vefatından 700/1301 yılına kadar olan önemli olayların kronolojik olarak ele alındığı tarih kitabıdır (Kostantinî 1992:1, 750).
  5. Nazmü’s-sülûk fi’ i’evârîhi’l-hulefâ: 1/622-806/1404 yılları arası tarihi olaylar hakkında kısa bilgiler verir (Kostantinî 1992: II, 1963).
  6. Miftâhu esrâri’s-sa’âde fi âlemi 1-gayb ve’ş-şehâde: Allah’ın isimlerinin gizli anlamlarını ele alan eser Hicri 828′de yazılmıştır (Kostantinî 1992: II, 1759).
  7. el-Fevâidü ‘s-seniyye: Nevevî’nin Tehzîbü ‘l-esmâ adlı eserinin özetidir (Kostantinî 1992:1, 514).
  8. Reşhu ezvâkı’l-hikmeti’r-rabbâniyye fî şerhi evkâti’l-lüm’ati’n-nurâniyye: Bûni’nin cifre yönelik eseri olan Lüm’ati’n-nurâniyye adlı eserinin şerhidir (Çağrıcı 1992: VI, 219).
  9. Kimyaü’s-saadeti’r-rabbâniyye ve simyaü’s-siyâdeti’r-ruhânhye: Bûni’nin ilahi isimierin anlamlarına dair yazdığı eserin şerhi olup 820/1417″dc telif etmiştir (Çağrıcı 1992: VI, 219).

10. Menâhicü ‘t-tevessülfi mebâhici ‘t-teressül.

  1. Reşhu ıtyı’ıni ‘l-hayât fî şerhi fünûni ‘l-memât.

12. el-Ed ‘iyetü ‘l-müntehabe ve ‘l-edviyetü 1-mücerrebe.

13. Reşhü ‘l-ezvâkı ‘l-hikmeti ‘r-rabbâniye fi şerhi evkâti ‘l-lüm ‘ati ‘n-nûrâniyye.

14. es-Sırru ‘l-mahfûz..

15. Şemsü ‘l-esrâr ve ünsü ‘l-ebrâr.

16. Cifru’l-Câmi ve’s-sırru’l-lâmi”‘.

17. Menâhicü ‘t-tevassul.

18. Dürretü ‘l-Ulûm ve Cevheretü ‘l-Fühûm.

19. Raşh-i uyun al-hayâtfi şerh-i funûn-i şevk.

20. Keş/ü esrâri’l-hurûf ve vasfü meâni’i’z-zurûf (Brockelmann 1938: 324; Brockelmann 1949: II, 300-301).

2. ESERİN YAZILMASI

İncelediğimiz eserin yazarı olan Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’nin (7-858/1454) yaşadığı dönemde cifr ilminin revaçta olduğu görülmektedir. İlim hayatında büyük bir ilerlemenin görüldüğü, tarikatların yaygınlaştığı II. Murad (1404-1451) devrinde dini zümreler dânişmendler, dervişler, sûfiler ve hurûfiler2 şeklinde dört gruba ayrılmaktaydı. Hurufîliğin bu derecede yaygın olduğu dömende Edirne’de 1444 yılında hurûfiler katliama uğramıştı (İnalcık 1979: s. 613-614). 14. yüzyılın son yansında Esterabad’da ortaya çıkan ve ve daha sonra Anadolu’ya yayılan Hurufîlik tarikatının yazar döneminde popüler olduğu anlaşılmakta, ve yazann da eseri bu popüler akımın etkisi altında yazdığı görülmektedir.

Ayrıca yine aynı dönemde Cifru’l-Câmi dışında Osmanlı kültüründe şöhret bulan, içeriğinde kıyamet konusunun ağırlıklı olarak ele alındığı iki eserin daha yazıldığı görülmektedir. Bunlardan biri Yazıcızâde Mehmed’in Muhammediye, ve Ahmed Bîcan’ın Envâru’l-Âşıkîn adlı eserlerinin yazılmasının da aynı döneme denk gelmesi dönemin insanlannin gayb (gelecekte olacak olaylar) konusuna yoğun ilgisini göstennektedir.

İnsanların gayb konusuna ve bâtını (gizli) ilimlere yoğun ilgi gösterdiği dönemde yazar, eserin başında kitabı yazmasına yol açan olayı anlatır. İÜK nüshasında eserin isminin, müellifin adının ve eseri hazırlamaya neden olan olayın bulunduğu kısım ise atlanmıştır. TSM ve CBL yazmalarında tam olan bu bölümde eseri Arapça’dan Türkçe’ye ..çeviren Şerif b. Seyyid Mehmed Şeyh Burhan. Bistâmi’nin eseri hazırlama nedenini, müellifin kendi ağzından şöyle anlatır: Bistâmi “ihvân-ı safâ” dan salih, mütedeyyin (dindar), Allah’tan korkan biri ile dostluk kurar. O kişi ve onun din kardeşleri ile dostluğu o kadar ilerler ki, aralarındaki muhabbeti ifade için kardeşlik benzetmesi çok hafif kalır. Görüşmelerinin çoğunda, dostunun Allah’dan, “ism-i a’zam”ın anlamını çözen ilme nail olmayı dilediğini görür. Bistâmi’nin dostu gerek yalnızken, gerek toplumla iç içe iken gerekse dua ederken semaya yönelerek bu dileği ile meşgul olur.

Bu kişi yalnız bir zamanında “dua, zikir ve tevhid” ile meşgul iken bir levha görür. Bu levhada bir daire, çeşitli isim ve harfler yer almaktadır. Yazarın dostu gördüğü levhaya aldırmayıp, ibadet, zikir ve tevhide devam eder. Bu arada gaybdan bir el onun göğsünden tutarak, “Talep ettiğin şey budur.” diye nida eder; levhadaki daireyi çizerek isim ve harfleri yazar. Sabah namazından sonra hafif bir uykuya daldığında rüyasında, Hz. Ali’yi görür. Hz. Ali “Sana verilen daire ne oldu?” diye sorduğunda daireyi gösterir ve dairenin sırrını kendisine öğretmesini rica eder. Bunun üzerine Hz. Ali, isim, künye ve lakabı ile Bistâmi’nin adını verir ve dairenin sırrını Bistâmi’nin öğreteceğini söyler.

Böylece o kişi kalkıp, levha ile birlikte Bistâmi’ye gelir ve başına gelenleri anlatarak levhayı verir. Bistâmi levhayı iyice inceledikten sonra ilahi yardım olmadıkça bunun halledilemeyeceğini anlar. Buradaki rumuz ve sırların çözümü için Allah’a dua ve niyazda bulunur. Sonunda duası kabul olur. Kalbine bir ışık doğarak bu levhanın anlamını çözer. Bunun üzerine ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’l-Jsmi’l-A ‘zam adını verdiği eseri yazar (Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi: SK, Hafid 179, 3b-4b; ed-Durru ‘l-munazzamfî ‘s-sirri ismi 1-a ‘zam: CBL, T 444, 5a-9a).

Rüya ile Hz. Ali arasında bağlantı kurulmasının nedeni, bazı harf ve rumuzlarla gelecekten, kıyamete kadar olacak işlerden haber verdiği iddia edilen ilim veya bu ilmi kapsayan eserler şeklinde tanımlanan cifrin kaynağının daha önce de belirtildiği gibi Hz. Ali olarak gösterilmesi olasıdır. Yazar her ne kadar levhanın anlamını çözdüğünü belirtse de metinde bu levhanın karşılaştırmalı olarak açıklamasına yer vermemiştir. Eseri bu levha nedeniyle yazdığını belirtmesi eserin tamamının belirttiği levhanın ayrıntılı açıklamasının olduğuna işarettir.

3. ESERİN TÜRKÇEYE TERCÜME EDİLMESİ

Eserin tercüme edilmesi ile ilgili bilgiler her üç nüshada da tam olarak bulunmaktadır. Kitabın başlangıcında, mütercimi ve aynı zamanda Ferruh ile Huma arasıdaki aşkı ele alan Destân-ı Ferruh u Humâ adlı edebi eserin yazarı da olan (Stchoukine 1933: 77; Stchoukine 1966: 95) Şerif b. Seyyid Muhammed b. Şeyh Seyyid Burhan, kendi ismi ve eseri Türkçe’ye çevirme nedeni hakkında bilgi vermektedir. Buna göre Şerif b. Seyyid Muhammed 1006/1597-98 yılında, sözü uzatmayan, öykülerden hoşlanan (Fleischer 1996: 118) III. Mehmed (sal. 1595-1603) zamanında. Zübdetü’t-Tevârih ‘de de belirtildiği gibi Kapıağası olan (Çuhadar 1995: 341) Gazanfer Ağa1 vasıtasıyla devletin ileri gelenleri ve sarayla yakın ilişkisi olduğunu. Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye çeviri yapılacağı zaman, görevin kendisine verildiğini ifade etmektedir. Padişahın bir meclisinde, Bistâmi’nin eserinin tercümesi söz konusu olduğunda, görevin yine kendisine verildiğini ve bunun üzerine bu eseri tercüme ettiğini bildirmektedir (Tercüme-i Cifru’l-Câmi: İÜK. 3b-4a; ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı’1-İsmi’l-A’zam: CBL, lb-5a). Şerif lakabıyla tanındığını ifade eden Şerif b, Seyyid Muhammed. tercümesinin sonuna doğru kendisinin aslında Anadolu doğumlu olduğunu, fakat daha sonra Araplarla birlikte yaşadığını, bu sebeple onların dilini, edebiyatını öğrendiğini ve Arap belagatı ve şiirinden oldukça zevk aldığını söylemektedir (Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi: İÜK. 196b-197a).

Cifr sanatından anlamadığını ifade eden Şerif b. Seyyid Muhammed eseri tercüme ederken, oldukça harap üç nüshadan faydalandığını belirtmektedir. Bazı yerlerin bu üç nüshada da çözülemeyecek durumda olduğunu ifade ederken bu tip yerleri, ifadelerin öncesine ve sonrasına bakarak çözümlediğini söylemektedir. Bu üç nüshadan “Hazine-i Amire ‘den çıkan” tasvirli nüshayı esas aldığım, bu nüshanın sayfa kenarlarındaki ilaveleri dikkate almayıp, tercüme etmediğini kaydetmektedir {Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi: İÜK, T. 6624, 197a-199b).

Şerif, elindeki metni çevirmekle yetinmemiş, kimi zaman metnin verdiği bilgileri yetersiz gördüğünde başka kaynaklardan yararlanarak konuyu genişleterek anlatmış ve açıklamıştır. Sözgelimi, Dâbbetü’I-Arz ile ilgili metinde, ‘Bir elinde Hz. Süleyman mührü diğer elinde Hz. Musa asası olan, mühürle kâfirlerin yüzünü mühürleyip. âsâ ile Müslümanların yüzüne vurup nurlandıracak bir varlık’ şeklinde geçer. Mütercim, tercüme ettiği metinde sadece bu kadar bilginin olduğunu, tercümede esas aldığı eserde yer alan Dâbbetü’I-Arz tasvirinin gerçeğe uymadığını ve bu bilgileri yetersiz bulduğunu betirlerek, kendisi ilave bilgiler vermiştir (İÜK. 119a-l2la). Şerif, sözkonusu bölüme Cârullah adıyla tanınan Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer b. Muhammed b. el-Harizmî’nin (ö. 538/1143) el-Keşşaf ani ‘l-esrâri ‘t tenzil adlı tesfir kitabında yapılan uzun açıklamaları ilave etmiştir.

4. ESERİN İÇERİĞİ

TSM ve CBL nüsharında bulunmadığı halde, İÜK nüshasının baş tarafında takdim tasvirinden sonra ayrı bir sayfa vardır. Müzehhep olan bu sayfada kitabın konusuyla doğrudan ilgili olmayan şu rivayet vardır: Bir gün Hz. Muhammed arkadaşları ile mescitte oturmuşlardı. Cebrail’in üç gün önce getirdiği vahiyden dolayı. Hz. Muhammed’in yüzü oldukça üzüntülü görünüyordu. Ansızın Hz. Muhammed’in gözyaşları yanaklarına doğru akmaya başladı ve dedi ki: ‘Dilerim ki güzel bir hikaye anlatsanız da onunla meşgul olsam, inşallah’ (Tercüme-i Cifru 7-Câmi: İÜK. T. 6624, 2b) Bu bilgiler tasvirli diğer yazmalarda yer almamaktadır.

Mütercimin ve müellifin eserle ilgili açıklamalarından hemen sonra çeştli harflerin işaret ettiği anlamlar ve sayısal değerleri ile başlayan eserde belirgin bir düzen içinde olmamakla birlikte iki temel konu ele alınmaktadır. Bunlardan birincisi cifr-ebcedle ilgili rumuz, hesaplama ve açıklamalardan ikincisi ise kıyamet alametlerinden oluşur. Bu iki ana konu bazen bir arada, bazen de dönüşümlü olarak irdelenir. Dolayısıyla iki konunun tek sayfada bulunması sıkça karşılaşılan bir durumdur.

Eser, mütercim Şerif b. Seyyid Muhammed’in eserin çevirisine nasıl giriştiğini ve yazar Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi’nin eseri hazırlamasıyla ilgili açıklamalarla başlar. Bu girişten sonra yazar harflerin sayısal değerleri ve gizli sırlarını konu alan uzun bir bölüm yer alır. Bu bölümde çoğu zaman kıyamet ve kıyamet alametlerine atıflarda bulunur ve harflerin sayısal değerlerinden yola çıkarak alametlerle ilgili tarih saptamaları yapar. Sözgelimi Besmeledeki harflerden yola çıkarak Mehdi’nin çıkış tarihini saptaması (İÜK, 72b-73a) örneklerden biridir. Bu bölümde Hz. Ali’nin kendisini tanıtıcı , şiir şeklindeki uzun bir hutbesi (İÜK, 34a-52a) dikkati çekmektedir. Şiir ‘Ene sırru’l-Esrar’ (Ben sırların sırrıyım) mısrası ile başlar ‘Ene Ali b. Ebi Talib’ (Ben Ali b. Ebi Talib’im) mısrası ile sona erer. Bütün mısraların başında ‘ene’ (ben) sözcüğü yer alır ve konuşmasında Hz. Ali. kendisinin daha çok olağanüstü özelliklerinden bahseder. Zaman zaman kıyamet alametlerinden de bahsedildiği bu bölüm Mehdi ile ilgili konuya (İÜK, 82b) kadar devam eder. Mehdi konusundan sonra, her ne kadar cifr ve ebcedle ilgili atıflar olsa da ağırlıklı olarak ele alınan konu kıyamet alametleridir. Bu bölümdeki konu başlıklarının1 sıralanışında herhangi bir metodun takip edilmediği görülmektedir. Bazen aynı konuların tekrar edildiği, birbirini tamamlayan konuların farklı konulardan sonra geldiği görülmektedir. Bistâmi, kıyamet alametleriyle ilgili bilgileri hadis ve tefsir kitaplarındaki açıklamalardan, ünlü kişilerin sözlerinden aktarmakta, bir anlamda rivayete ağırlık verilmektedir. Fakat bu rivayetlerin doğruluğu hakkında herhangi bir eleştirel yaklaşım ortaya koymamaktadır.

Eserin sonlarına doğru, içersinde çeşitli harf ve rumuzlarınların bulunduğu Müslümanlar ve kafırlerlerin gelecekteki durumlarına yönelik beyitler verilmektedir.

Sözgelimi. “Kaf Şam’a gelir.. ‘ (İÜK, 189b), ‘Yâ San’a’da her kapıyı çalar, mim her

çukur ve alçak yerleri gezer’ (İÜK, 194a), ‘Allah, onların fitnesinden dolayı Lâ ve E’yi keşfeder’ (İÜK. 194b) mısraları bu konudaki örneklerin birkaçıdır. Mütercim rumuzlar hakkında açıklama yapmaktan ziyade daha çok şiirlerin birebir anlamını veya söylenmek istenen manayı ifade etemeye çalışmaktadır.

Nazım şeklindeki edebi metinlere sıkça yer verilen eserin tercümesinde, önce Arapça metin verilmekte, daha sonra çevirisi yer almaktadır. Dâbbetü*l-Arz bahsinde olduğu gibi (İÜK, 119b), mütercim asıl metinde olmadığı halde, kendisinin metindeki detayların yetersiz olduğunu söyleyerek, farklı kaynaktan ilave bilgiler aktarmaktadır.

Bistâmî eserini cifr sanatını kullarak yaptığı çeşitli hesaplama ve yorumlarla bitirirken. Şerif b. Seyyid Muhammed de, eserin sonuna, eseri tercüme ederken izlediği yöntemle ilgili açıklamaları ve Sultan Mehmed Han b. Sultan Murad Han b. Sultan Süleyman Han için yazdığı methiyeyi ilave etmiştir.

V. TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ1 TASVİRLERİNDE ÜSLUP VE

İKONOGRAFİ

Tercüme-i Miftâh-i Cifr el-Câmi’nin TSM ve İÜK nüshalarında, eserin istinsah ya da tasvirlenmelerine yönelik herhangi bir kayda rastlanmamaktadır. Ancak. TSM nüshasında, on üç padişah portresinin olması, tasvirlerin III. Mehmed (1595-1603) döneminde, İÜK nüshasında başlangıçtaki takdim tasvirinde 1. Ahmed*in, padişahların portreleriyle ilgili bölümde on dört portrenin bulunması bu tasvirlerin I. Ahmed (1603-1617) saltanatı yıllarında yapıldığının göstergesidir. Bunun yanında resimler üslup bakımından da bu düşünceyi doğrulamaktadır.

TSM ve İÜK yazmalarının tasvirlendiği dönem olan 16. yüzyılın son çeyreği ve 17. yüzyılın başı incelendiğinde, büyük ve yeni projelerin Osmanlı resim sanatına damgasını vurduğu görülür. III. Murad’ın saltanat yıllarında Osmanlı hanedanının resimli tarihini oluşturan Şehnâme-i Âl-i Osman serisinin üretimine devam edilmiştir. Seyyyid Lokman’ın. İranTı ünlü yazar Firdevsi’nin yazmış olduğu Şehnâme’yi örnek alarak yazmış olduğu eseri Nakkaş Osman ve çırakları resimlemiştir. Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan padişahları anlatan iki ciltlik eser için Hünernâme (TSM H. 1523-24). II. Selim’in hayatını konu alan çalışma için Şehnâme-i Selim Han (TSM A. 3595). III. Murad’ın dönemini içeren kitap için Şehnâme-i Murad III (İÜK F. 1404. TSM B. 200) adını alan bu eserler sadece resimleriyle değil, cildi, tezhibi, hattı ve kitabın bütününün tasarımıyla Osmanlı gücünün ve saray şatafatının belgelendiği çalışmalardır (Çağman 1974: 33-35; Tanındı 1996: 39; Renda 2001: 20). Ayrıca Hz. Adem’den başlayarak bu yıllara kadar olan olayları ele alan bir İslâm tarihi kitabı olan Zübdetü’t-Tevârih dönemin önemli ürünüdür. Metnini Seyyid Lokman’ın yazdığı. 1583-1586 yıllarına ait üç kopyasının (TİEM 1973, TSM H. 1371, CBL T. 414) en erken tarihlisi, III Murad’a takdim edilen, istinsahının Ramazan 991/Eylül 1583 tarihinde bitirildiği TİEM nüshasıdır. Eserin TSM kopyası Veziriazam Siyavuş Paşa. CBL kopyası ise Sultan Süleyman’ın Darüssaade ağası Mehmed Ağa için hazırlanmıştır. Resimlenmesinde aralarında Nakkaş Osman’ın da bulunduğu 13 nakkaş ve çırakları görev almıştır (Renda 1976: 183; Çağman 1982: 941; Renda

1988: 22; Renda 1991: 485-487; Tanındı 1996: 39-40 ). III. Murad’ın oğlu Mehmed’in 1582 yılında yapılan sünnet düğününün bütün ayrıntılarıyla ele alındığı Surnâme (TSM H. 1344) dönemin bir diğer önemli eseridir. 52 gün gece süren, İstanbul Atmeydanı’nda gerçekleştirilen düğünü doğu ve batı ülkelerinden birçok temsilci izlemiştir. Osmanlı resim sanatında bir düğünün tüm ayrıntılarıyla resimlendiği ilk eser olan Surnâme’nin hazırlanmasında Nakkaş Osman ve ekibi görev almıştır. İntizâmî tarafından yazılan ve 1588 yılında tamamlanan eser için 500 tasvir hazırlanmış, ancak günümüze 427 resim ulaşmıştır (Atasoy 1997: 14-16; Atasoy 1999: 218-220). Osmanlı kitap sanatının en üst düzeye ulaştığı dönemin son şaheserlerinden olan Siyer-i NebVn’m hazırlanması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed’in biyografisini ele alan eser 1388′de Erzurumlu Darir tarafından yazılmıştır. Resimlenmesine III. Murad döneminde başlanan, Nakkaş Osman ve Nakkaş Hasan gibi ünlü nakkaşların görev aldığı eser III. Mehmed zamanında tamamlanmıştır. Altı cilt olarak hazırlanan ve 814 tasviri içeren eserin, günümüze beş cildi (Birinci ikinci ve altıncı cilt TSM H. 1221. 1222, 1223; üçüncü cilt NYPL Spencer Col. 157: dördüncü cilt CBL T. 419) ulaşmıştır (Tanındı 1984: 26-43).

Tercüme-i Cifru 7-Câ/Mf ninTSM ve İÜK nüshalarının resim üslubu. III. Mehmed devrinin en önemli nakkaşı, Şehnâme-i Sultan Mehmed III adlı eserin son son sayfalarında adının da kaydedildiği Nakkaş Hasan’ın üslubuna benzemektedir. Saraya ait masraf defterinde .997-1005/1588-1596 yıllarında adı Nakkaş Hasan, 1012/1603 yılı kaydında Yeniçeriler Ağası Nakkaş Hasan Ağa olarak geçmektedir (Meriç 1953: 57-59). Enderunda yetişen ve görevinin kapıcı olduğu anlaşılan nakkaş, daha sonra bölükbaşılığa getirilmiştir. 1603′de kapıcıbaşı ve yeniçeri ağası olan Nakkaş Hasan’ın beylerbeyliği ve vezirlik yaptığı şeklindeki kayıtlara da rastlanmaktadır. 1004-1026/1595-1617 yıllarına ait Ehl-i Hıref defterlerinde Nakkaşân bölüğünde yüksek yevmiye ile çalışan Nakkaş Hasan 1622′de ölmüştür (Meriç 1953: 7-16; Tanındı 1977: 120). III. Mehmed (1595-1603) ve I. Ahmed (1603-1617) saltanatı dönemlerinde Nakkaş Hasan’ın bir çok eserin hazırlanmasında görev aldığı anlaşılmaktadır (Akalay 1972: 311-314; Tanındı 1977: 114-125).

Eserin sonundaki ketebe kaydına göre İbrahim Rodosî talebelerinden Hacı Osman Bosnavi tarafından 1160/1747 tarihinde istinsah edilen (CBL y. 423a sayfa

843) CBL nüshasında toplam yirmi dört padişah portresinin yer alması yazmanın resimlenmesinin de I. Mahmud (1730-1754) döneminde yapıldığının işaretidir.

1747 tarihli CBL nüshasının tamamlandığı dönemin ortamı oldukça farklıdır. 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’da batılılaşma ve yenileşmenin yoğun olduğu, köklü kültür değişiminin yaşandığı, yeni bir sanat ortamının oluştuğu bir dönemdir. 18. yüzyıl ehl-i hıref nakkaşları ile 16 ve 17. yüzyıl ehl-i hıref nakkaşları karşılaştırıldığında diğer sanatkarlarda da olduğu gibi nakkaşlarda önemli oranda azalma görülmektedir1. CBL yazmasının hazırlandığı 18. yüzyılın ilk yarısında resim sanatı, III. Ahmed ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nm koruyuculuğunda gelişmiştir. Dönemin en önemli sanatkarı, batılı resim anlayışını gelenekselliğe uygulayan Levni Abdülcelil Çelebi’dir. Aynı zamanda halk şairi olan Levni. Edirne’den gelip İstanbulu’da nakkaşhaneye girmiştir. Erken dönem çalışması III. Ahmed “e kadar Osmanlı padişah portrelerinden oluşan Kebîr Musavver Silsilename’dir. Metnini Şair Münih’in yazdığı silsilenamede (TSM A. 3109) yirmi üç padişahın boy portresi bulunmaktadır (İrepoğlu 1999: 78: İrepoğlu 2000: 380). Nakkaşın III. Ahmed’in şehzadeleri Mehmed, Mustafa. Süleyman ve Bayezid’in 1720 yılında yapılan 15 gün ve gece Okmeydanı ve Haliçte süren sünnet düğününü anlatan Surnâme-i Vehbî (TSM A. 3593) dönemin bir diğer önemli eseridir. Halkın ve davetlilerin önünden mesleklerini icra ederek geçen esnafın gösterilerinin 173 resimle betimlendiği Surnâme Osmanlı sarayında üretilen en son örneklerdendir. Ayrıca Levni’nin bir tür kıyafet resmi sayılacak tek kadın ve erkek portreleri de vardır. I. Mahmud döneminin (1730-54) bir diğer nakkaşı da. Levni ile çağdaş olan. çalışmaları 1735-45 yıllarına tarihlendirilen Abdullah Buhari’dir. Buhari 18. yüzyılın kumaşlarından dönemin giysi modasına göre giyinen kadın portreleri (TSM H. 2164, H. 2143) yapmıştır (Atasoy-Çağman 1974: 73-77; Tanındı 1996: 59-61: İrepoğlu 1999: 12-37; İrepoğlu 1999a: 235-241;Renda 2001: 34-39) CBL nüshasındaki tasvirler Levnî ve Buharî’nin eserleriyle örneklediğimiz dönemin saray sanatı ürünleri ile karşılaştırıldığında sanatçının sert ve tutuk fırçası, bu denli özenli ve yetkin bir sanatçıların ürünü olmadığı açıktır. Bu tasvirlerin saray dışında yapılmış olması olasıdır. Cifru 1-CâmVrim CBL nüshası saray için yapılan eserlerden farklı durmaktadır. Öte yandan özellikle insan ve hayvan figürlerinin sahneden silinmesi, tasvir edildiğinde ise başlarının çiçek olarak betimlenmesi doğrudan tasvir karşıtı bir tutumu yansıtmaktadır. Bu niteliği ile de dönemin saray sanatından bütünüyle ayrılmaktadır. CBL yazmasındaki resimler imparatorluk sanatı genel özelliği olan (Yenişehirlioğlu 1993: 590) Osmanlı sanatında, saray resim çalışmalarının saray dışında da örnek teşkil ettiğini göstermektedir.

CBL nüshasındaki resimlerin TSM nüshasından kopya olmasının yanında bir diğer en belirgin özelliği de insan figürlerinin betimlenmesinde, baş yerine gül imgesinin yapılmasıdır. Genellikle figürlerin tümüyle atıldığı, sadece çok önemli bulunan figürlerin betimlenidiği, o durumda da gül başlı olarak resmedildiği görülmektedir. Gül, İslâm kültüründe önemli bir yere sahiptir. Gülün Cennet çiçeği olduğu. Hz. İbrahim ateşe atıldığında, ateşin ona gül bahçesi olduğu şeklinde düşünceler vardır (Kurnaz 1996: XIV, 221-222). Hatta gülle ilgili Hz. Muhammed’e bazı sözler atfedilmiştir. Bu rivayetlere göre Hz. Muhammed şu şekilde söylemiştir: “Gül. peygamberin ya da Burak’ın terinden yaratılmıştır” (Ali el-Kârî: 1987: 151; Aclûnî 1988: I, s. 258 hadis no: 798). Yine benzer bir şekilde Hz. Muhammed’e şu sözler atfedilmektedir: “Beyaz gül miraç gecesi benim terimden, kırmızı gül Cebrailin terinden, san gül ise Burak’ın terinden yaratılmıştır” (Ali el-Kârî: 1987: 152). Hz. Muhammed’e atfedilen bu rivayetin Yunus Emre’nin bir şiirinde yansıması şu şekilde görülmektedir: “Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir” (Kurnaz 1996: XIV, 220) Tasavvufı sembolizmde ilahi güzelliği ve Hz. Muhammedi temsil eden gül (Ayvazoğlu 1992: 93; Kurnaz 1996: XIV. 220) özellikle İslâm edebiyatının vazgeçilmez simgesidir1.

1. TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ TASVİRLERİNDE ÜSLUP

1.1. TSM NÜSHASI

Tercüme-i Cifru’l-Câmi rim TSM nüshasının tasvirlerinin gerek figür betimlemelerinde, gerek doğa betimlemelerinde çevre çizgileri belirgindir ve sınırlar kesin hatlarla birbirinden ayrılmaktadır. Renklerin birbirine karışmamasına özen gösteren ustanın, saç sakal gibi ayrıntılarda her bir saç teli için adeta bir fırça darbesi kullandığı izlenimi vermektedir.

Nakkaş, figür tasvirlerinde aynı betimleme kalıplarını yineleyecek şekilde kullanmamıştır. Özellikle kalabalık ve tenha sahnelerde, figür betimlemelerinde ölçekle ilişkili farklı denemeler yaptığı gözlenir. Ancak genel olarak iri göz ve kalın kaşlar, sanatçının figürlerinin temel fiziksel özelliklerini oluşturur.

Genellikle V* profili benimsemiş olan sanatçının, kimi zaman figürlerin cepheden (Resim 146), arkadan (Resim 122) ve profilden (Resim 134. 142, 144) betimlemelerine de rastlanmaktadır. Sadece Deccal figürünün profilden betimlenmesi ilgi çekicidir. Metinde Deccâl’ın özellikleri sıralanırken bir gözünün olmamasının belirtilmesi (İÜK y. 96b) onun profilden betimlenmesinde etkili olduğu olasıdır.

Sanatçının belirli figürleri betimlemesinde, belirli tip portreleri özenle yineleme eğilimi ilgi çekicidir. Özellikle Mehdi, Deccal gibi baş karakterlerin tasvirlerinde belirli tipleri yinelemiş, aynı fizyonomiye, aynı giysilere sahip tutarlı bir kalıp uygulamıştır. Fakat bu genel kurala melek betimlemesinde uymadığı görülür. Melek figürleri Deccâl’la ilgili bir sahnede (Resim 142) başları açık ve saçları tepeden bağlı olarak betimlenirken, diğer kimi sahnelerde (Resim 146. 134) taçlı olarak betimlenmiştir.

Öte yandan özellikle Osmanlı padişahlarını betimlerken sultanların görünümlerini yine belirli kalıplar doğrultusunda yapmıştır. Sultanlar Topkapı Sarayı’nı simgeleyen iki katlı kemer silsilesindeki sütün aralarına yerleştirilmiştir. Sağdan sola doğru sıralanan portrelerin üzerindeki kartuşlara isimleri yazılmıştır.

Portrelerde, genel anlamda Nakkaş Osman’ın Şemâilnâme ‘de kullandığı gelenekselleşmiş model ve kıyafetlerin kullanıldığı görülmektedir.

Habeşlilerin siyah tenli olarak betimlenmesinde (Resim 62) olduğu gibi sanatçının etnik farklılıkları vurgulamakta geleneksel titizliği sürdürdüğü görülmektedir. Aynı şekilde garip yaratıkları (Resim 134, 142, 149) vurgulamak için de figürleri koyu tenli olarak betimlemiştir.

İslâm resim sanatında geleneğe dönüşen, peygamberlerin kutsallığını vurgulamak amacıyla kullanılan hâlenin nakkaşımız tarafından da kullanıldığı görülmektedir. Hz. İsa figürlerinde (Resim 146, 144, 150) kullanılan hâle, figürün sadece baş kısmını çevrelemektedir.

Figürlerin betimlenmesinde duygular ifadeci bir yaklaşımla yansıtılmaz. Daha çok durağan bir görünümleri vardır. Bu heyecansız anlatım, kimi zaman figürlerin el-kol hareketleri ve jestleriyle kırılmıştır (Resim 67. 72. 101. 111). Ayrıca, sözgelimi kesik baş betimlemelerinde cansızlığın vurgulanması amacıyla gözler kapalı olarak resmedilmiştir (Resim 127, 130, 132). Bu yaklaşım, sanatçının ayrmtıcı üslubuyla bağlantılı olmalıdır.

Kompozisyondaki yoğunluğa göre, başka bir deyişle, figür sayısının ya da mekân elemanlarının kalabalıklığına bağlı olarak özellikle figürlerin resimdeki oranı değişmektedir. Tenha, bir ya da birkaç figürün bulunduğu çalışmalarda figürler iri betimlenirken, kalabalık kompozisyonlarda figürlerin oranları küçülmektedir.

Giysiler, özellikle başlıklar figürlerin etnik, sosyal, siyasal kimliklerini yansıtacak ve olaydaki rollerini belirleyecek şekilde betimlenmektedir. Tatarlar kürklü başlıklarıyla (Resim 118), Deccal ve taraftarları kırmızı fes üzerine sarı renkli sarıklarıyla (Resim 134. 142, 144), frenkler, ortadan boğumlu siyah ya da kırmızı siperlikli başlıklarla betimlenirken Müslüman tiplemesinde beyaz sarık kullanılmıştır.

Öykü ya da olayın, resimde yaratılan mekân olgusunun betimlenmesini belirlediği görülmektedir. Olayda bir ya da birkaç kahraman varsa doğa tasvirlerinde genellikle büyük bir tepe betimlemesi kullanılmaktadır. Fakat geniş bakış açısı gerektiren olaylarda küçük ama çok sayıda tepe betimi panoramik bir görünüm içinde tasvir edilmiştir (Resim 78). Genellikle benzer kalıpların kullanıldığı tepeler kesin hatlarla birbirlerinden ayrılmıştır. Nakkaş birbirinin devamı olmayan tepeleri, daha da belirgin hale getirmek ve doğaya hareket vermek için farklı renklere boyamıştır. Tepe yamaçlarına da çoğu zaman çizgiye dönüşmüş bitki öbekleri yerleştirmiştir.

Doğa tasvirlerinin bir kısmında yalın tepe ve tepeler kullanılırken, bir kısmında durağanlığı gideren ağaç ya da ağaçlar betimlenmiştir. Bu ağaçların hurma (Resim 53. 84. 132) dışında türlerini belirlemek mümkün değildir. Ağaçlar kimi zaman ince uzun. bazen de bodur gövdelidir. Birbirlerinden farklılıklarını, biçimleri yanında renkleriyle de vurgulanan ağaçların yaprak ve dalları yeşilin tonlarıyla zenginleştirilmiştir.

Nakkaş kompozisyonu genellikle çerçeve içinde tamamlamıştır. Ancak bazı tasvirlerde çerçeve dışına taşan imgelerin olduğu görülmektedir. Mehdi’nin geleceği şehir tasvirindeki (Resim 84) kubbeler ile İskender’in şeddi konulu tasvirdeki (Resim 154) tepeler çerçeve dışında betimlenmiştir. Aynı şekilde bazı tasvirlerde imgelerin küçük bir bölümünün çerçevenin dışına taştığı görülmektedir.

Nakkaşın kompozisyonlarında kalabalık da olsa, tek kişi de olsa netlik söz konusudur. Kalabalık sahnelerde de diğer tasvirlerde olduğu gibi arada kaybolan figür ve nesne görülmez, her bir imge titizlikle resmedilmiştir. Figür ve nesnelerin sahnelerde dengeli olarak dağılımının yapıldığı resimlerde herhangi bir bölgede yığılma söz konusu değildir.

Her bir nesne ve figür betimlemesinde farklı renklerin veya renk tonlarının kullanılmasına özen gösterildiği izlenen tasvirlerde sıcak renk ve tonlarının yoğun kullanımı dikkat çekmektedir. Özellikle Tatar sipahileri ile Mehdi askerlerinin buluşmasını betimleyen tasvirde de (Resim 118) görüldüğü gibi soğuk renklerin hakim olduğu tabiat üzerine sıcak renkli figürlerin dengeli olarak yerleştirilmesi, nakkaşın renk kullanımındaki maharetini göstermektedir.

1.2. İÜK NÜSHASI

TSM nüshasında olduğu gibi nakkaş figür tasvirlerinde farklı betimleme kalıpları kullanmıştır. İri göz ve ince kaşlar, nakkaşın figürlerinin ortak özelliği olduğu anlaşılmaktadır. Kompozisyonlardaki yoğunluğa ve resim için ayrılan alana göre nakkaşın farklı oranlarda figür denemeleri vardır. Sözgelimi takdim tasvirinde (lb-2a) kalabalık bir sahne gerektiğinden; meleklerin Deccâl*a saldırısı sahnesinde resim için ayrılan alanın darlığı nedeniyle figürler küçük boyutta betimlenirken. Mehdi’nin taht sahnesinde (Resim 112) figürler daha iri olarak betimlenmiştir.

Figürleri % profilden betimleyen nakkaşın, nadir de olsa cepheden (Resim 133), arkadan (2a), profilden (Resim 9, 11, 131, 145, 160, 171) figür denemeleri de vardır. % profilden çalışılan figür tiplerinde Deccal hariç, diğer figürler olayın ana kahramanı değildir ve sahnede diğer figürlerin arasında kaybolmaktadır. Deccâl’ın. iki betiminde (Resim 135, 143) resimdeki yıpranma nedeniyle belli olmamakla birlikte sağlam olan örnekte profilden resmedilmesi metinde tek gözlü olarak nitelenmesinden (Resim 135)kaynaklanmış olması muhtemeldir.

Nakkaşın belirli figürlerin betimlemesinde her zaman aynı kalıbı kullandığı görülmektedir. Fakat, figür betimlemesİndeki bu titizliğe karşılık, kimi zaman aynı figüre farklı kıyafetler giydirmektedir. Söz gelimi Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinde (Resim 147) ve Deccal’i öldürmesi sahnesinde (Resim 145) üzerinde siyah kaftan bulunurken, Ashab-ı Kehf ile görüşmesinde (Resim 151) yeşil kaftan giymektedir. Aynı uygulamayı Mehdi figürlerinde de görmekteyiz.

Osmanlı padişahlarının betimlenmesinde geleneksel kalıpların uygulandığı görülmektedir. Portreler TSM nüshasında olduğu gibi. Nakkaş Osman’ın Şemâilnâme’de başlattığı kalıplara uygun olarak yapılmıştır (Mahir 2002: 303). İki sayfada ikişer sıra çerçeve dizisi yer alır. Çerçevelerin içinde Bursa kemeri şeklindeki yapıya yerleştirilen sultanlar her biri farklı bir tarzda ve hareket içersinde betimlenmiştir.

Deccal ve yaratıkları (Resim 135, 143, 145) dışında tüm figürler beyaz tenli olarak betimlenmiştir. Nakkaş farklı etnik gruptan olan figürleri belirginleştiren bir tutumu benimsemez. Figürlerin farklı etnik gruptan oldukları sadece kıyafetlerinden anlaşılmaktadır.

Hz. İsa ve Hz. Yusuf figürlerinde kullanılan hale birbirinden farklıdır. Hz. İsa figürlerindeki (Resim 145, 147, 151) hâle armudî olarak betimlenirken, Hz. Yusuf

(Resim 51) fıgüründeki hâle alev şeklinde betimlenmiştir. Hâleler figürlerin sadece baş kısmında yer alır.

Nakkaşın figürlerinde durağan bir görünüm hakimdir. Kaş hareketleri dışında duyguların figüre yansımadığı görülmektedir. Bu durağanlık el-kol hareketleri ile kırılmaktadır (Resim 60, 88, 102). Kesik baş betimlemelerinde figürün cansızlığı gözlerinin kapalı olarak betimlenmesiyle (Resim 131, 133) vurgulanmıştır.

Figürlerin etnik sosyal ve siyasal kimliklerinin belirlenmesinde hiç şüphesiz en önemli unsur giysiler, özellikle başlıklardır. Frenk figürlerinde ortadan boğumlu siyah ya da siperlikli başlıklar (Resim 21, 24, 85, 87), Tatar figürlerinde kürklü başlık (Resim 119), Deccal ve taraftarlarında yüksek fes (Resim 135, 143, 145), Habeş betimlemelerinde ucuna doğru daralan başlık (Resim 63) kullanılırken. Müslüman figürlerinde TSM nüshasında olduğu gibi beyaz sarık kullanılmıştır.

Metnin, resimdeki mekân olgusunun belirlenmesinde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Dünya haritası (Resim 82), dünya şehir ve kaleleri(Resim 79) sahnelerinde olduğu gibi geniş bakış açısı gerektiren kompozisyonlarda tepeler küçük ve çok sayıda betimlenirken, birkaç figürün yer aldığı sahnelerde tepeler bir ya da birkaç sayıda, ama büyük olarak resmedilmiştir.

Tepe betimlemelerinde turkuaz en çok kullanılan renktir. Benzer kalıpların kullanıldığı tepeler sertlikten uzak, yumuşak bir görünümdedir. TSM nüshasındaki kayalık görünümlü tepeler yerini sakin bir doğaya bırakmıştır. Birbirinin devamı olmayan tepeler farklı renklere boyanmış ve çevre çizgileriyle birbirinden ayrılmışlardır. Tepe yamaçlarına monotonluğu gidermek amacıyla taş izlenimi veren nesneler çizilmiştir.

Doğa tasvirlerinde tepeler vazgeçilmez unsur olarak görülmektedir. Kimi zaman yalın olarak çizilen tepelerin yamaçlarına bazen ağaç ya da ağaçların yerleştirilmesi de üslup özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Hurma (Resim 57, 71, 102, 104, 106) ve selvi (Resim 135, 143, 145) dışında türlerinin belirlenemediği ağaçların farklılıkları, biçimleri yanında değişik tondaki renkleriyle de vurgulanmıştır. Nakkaşın ağaçlarının hemen tümünün yüksek gövdeli olmaları dikkat çekicidir.

Sanatçı kompozisyonunu çerçeve içinde tamamlamaya özen göstermiştir. Ancak nadir de olsa bazı imgelerin çerçeve dışına taştığı görülmektedir. Takdim tasvirinde (lb. 2a) Topkapı Sarayı’nın kubbeleri çerçeve dışında betimlenmiştir. Bunun yanında mızrak (Resim 120) kılıç (Resim 19, 125, 128), sancak (Resim 16) gibi imgelerin bir bölümü çerçevenin dışında kalmıştır. Bu şekildeki betimleme sayfa düzenine hareket vermektedir.

Nakkaşın kompozisyonlarında kalabalık da olsa, tek kişi de olsa netlik söz konusudur. Figür ve nesnelerin sahnelerde dengeli olarak kullanıldığı resimlerde herhangi bir bölgede yığılma söz konusu değildir. Kalabalık sahnelerde de arada kaybolan figür ve nesne görülmez, her bir imge titizlikler belirtilmiştir.

TSM ye göre soğuk renklerin hakim olduğu İÜK nüshasında firuze en çok kullanılan renklerdendir. Nakkaşın resimlerinde sıcak renklerin, özellikle kırmızının az kullanılması dikkat çekmektedir..

1.2. CBL NÜSHASI

CBL nüshasının tasvirlerinin tamamı TSM nüshasındaki resimlerden doğrudan kopya edilmiştir. Nakkaşın TSM nüshasını karşısına alarak bu resimleri yaptığı anlaşılmaktadır. Fakat, tasvir yasağı endişesiyle, nakkaşın figür betimlemelerinden şiddetle . kaçındığı bir gerçektir. Kopyada esas aldığı TSM nüshasında tabiat ve mekân elemanlarını betimlerken, figürlerin önemli bir kısmını göstermemiştir. Resmettiği az sayıdaki figürlerin ise başları bir güle dönüştürülmüştür. Başı gül motifiyle kapatılmayan tek figür Sultan Selim’in Acem ve Mısır padişahıyla savaşı (Resim 17) sahnesinde görülmektedir. Burada Sultan Selim’in önünde giden askerin başı, giymiş olduğu miğfer ve serpuşla kapatılmıştır. Yeryüzüne inerken betimlediği Hz. İsa ise, sadece bir alevle temsil edilmiştir (Resim 148).

Nakkaşın resmettiği yegâne hayvan figürü ise Sultan Selim’in Acem ve Mısır padişahıyla savaşını (Resim 17) konu alan resimde karşımıza çıkmaktadır. Fakat atın başı önde giden askerin arkasında kaldığı için görünmemektedir. Bir anlamda atın kafası ön taraftaki asker tarafından gizlenmiştir.

İÜK ve TSM yazmalarının resimlerinde görülen ince fırça tekniği ve ayrıntıları betimlemedeki titizlik CBL nüshasının tasvirlerinde görülmemektedir. Kalın konturların kullanıldığı resimlerde sınırlar kesindir.

Resimlerin kopya olması nedeniyle nakkaşın kendine özgü kompozisyon anlayışından veya kendi geliştirdiği renk şemasından bahsetmek mümkün değildir. Çünkü kompozisyonda olduğu gibi, elimizdeki renkli iki resimden, renk tasarımında da (Resim 36. 107) TSM nüshasının esas alındığı görülmektedir.

Nüshaların tasvirleri karşılaştırıldığında TSM nüshasının diğer iki nüsha için model olduğu anlaşılmaktadır. CBL yazmasındaki resimlerinin tamamı kopya olmasına karşılık. İÜK nüshasmdaki resimler için TSM yazmasındaki tasvirlerin esin kaynağı olduğu görülmektedir. Tasvirlerin çoğunun kompozisyonu TSM nüshasındakilerle örtüşmektedir. Sözgelimi Mekke’de güneşin batıdan doğması betimlenmesinde, her iki nüshada da (Resim 170, 171) bir dağın yamacında Kâbe. Kabe’nin etrafında ve tepenin arkasında yakarışta bulunan insanlar yer almaktadır. Ancak çoğu zaman ayrıntılarda farklılıklar kendini hisstirmektedir, İstanbul’un anıtları için TSM nüshasında Ayasofya ve Bakır At betimine (Resim 62) karşılık. İÜK yazmasında bu anıtlara Dikilitaş ve Yılanlı Sütun (Resim 91) ilave edilmiştir. Bunun yanında İÜK nüshasında özgün tasvirlere de rastlanmaktadır. Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinin betiminde TSM nüshasında Hz. İsa gökyüzünde (Resim 146). İÜK yazmasında bir caminin şerefesindedir (Resim 147).

Genel anlamda üslup bakımından TSM ile İÜK nüshalarındaki resimler arasında bazı farklılıklar görülmektedir. Sözgelimi, dağ betimlemelerindeki boş alanlar Yusuf tasvirinde de görüldüğü gibi TSM nüshasında çalılıklarla (Resim 50). İÜK nüshasında taş imgeleriyle (Resim 51) doldurulmuştur. TSM yazmasındaki resimlerde ağaçlar genellikle kısa olarak betimlenirken, İÜK nüshasmdaki ağaçlar biraz daha uzun boyludur. Duvar bezemelerinde TSM nüshasında duvarın alt kısmında geometrik şekiller, üst kısımda bitkisel motifler kullanılmaktadır (Resim 12. 64. 74. 98). Buna karşılık İÜK nüshasında, duvar bezemelerinde bitkisel motiflerin kullanılmadığı görülmektedir. İki nüsha arasında dikkati çeken bir diğer özellik de göz betimlemeleridir. TSM yazmasında iri göz betimine karşılık İÜK nüshasında küçük göz betimi yer alır.

TSM ve İÜK yazmalanndaki resimler her ne kadar aynı üslubu paylaşan geleneğin ürünü olsa da nakkaşlarının farklı olduğu gözlenmektedir. İÜK ve TSM nakkaşlarının her ikisinin de Siyer-i NebTde çalıştıkları büyük olasılıktır. TSM yazması nakkaşının Siyer-i NebVmn iki, dört ve altıncı ciltlerin resimlenmesinde görev aldıkları anlaşılmaktadır. Bu ciltlerdeki bazı örneklerle (H. 1222, II. Cilt. y. 40b, 155a, 158b, 383a, 406a; CBL T. 419 IV. Cilt, y. 343b; H. 1223, VI. Cilt, y. 135b. 136b) (Tanındı 1984: Resim 18, 25, 26, 31, 33) Tercüme-i Cifru’l-Câmi örnekleri karşılaştırıldığında aynı kalıpların kullanıldığı görülmektedir. Örneklerin tümünde de ve Tercüme-i Cifru ‘l-Câmfnin TSM yazmasında görüldüğü gibi figürlerde iri göz ve kalın kaş ortak özelliktir. Doğa betimlemelerinde de aynı üslup paylaşılmaktadır. Tepe betimlemelerinde, özellikle boş alaları dolduramada kullanılan çalılıklarda TSM yazması (Resim 15, 18, 20, 23) ile bahsedilen örneklerde aynı kalıplar kullanılmıştır. Kısa ve bodur olmaları ortak özelliği olan ağaçların benzerleri Siyer-i Nebi örneklerinde de görülmektedir. Sözgelimi TSM yazmasında Rum şehrini betimlemesindeki ağaçlar (Resim 84) ile Hz. Muhammed’in amcasının müslüman olmasının sahnelendiği resimdeki ağaçlar (Siyer-i NebU H. 1222, II. Cilt, y. 383a) âdeta birbirinin kopyasıdır. Hz. İsa’nın başına yapılan hâleler (Resim 144, 146, 150) ile Siyer-i Nebfnm ilgili örneklerindeki Hz. Muhamed’in başına yapılan hâleler de nakkaşların aynı olduğunu fikrini desteklemektedir.

İÜK nüshasının nakkaşının ise bir ve altıncı ciltlerde çalıştıkarı anlaşılmaktadır. Siyer-i NebTnm TSM H. 1221,1. Cilt, y. 309b, 319b, 345b; H. 1223, VI. Cilt, y. 299b. 378a (Tanındı 1984: Resim 9, 11, 12, 57) yapraklardaki resimlerle Cifru ‘l-Câmi ‘nin tasvirleri karşılaştığında bir çok bakımdan aynı üslûbu paylaştıkları görülmektedir. Tepe betimlemelrinde boş alanlar taş ve taş öbekleriyle doldurulmuştur (Resim 19, 32, 35). Her iki yazmada da ağaçların genellikle yüksek gövdeli olduğu görülmektedir. Hz. İsa’nın başına yapılan haleler (Resim 145, 147. 151) ile Siyer-i NebCn’m bahsedilen örneklerindeki Hz. Muhammed’in başına yapılan halelerin   aynı   kalıbı  paylaşmaktadırlar.   Tercüme-i   Cifru’l-Câmi”nin     İÜK

yazmasındaki iki tasvirde, kapı üzerindeki kartuşta görülen kapısının üstünde

Aj v1jjIx.x ±i “Mübarek bâd saadet bâd” yazısının (Resim 47, 112) Siyer-i Nebfmn

benzer üslubu paylayaşan resimlerin bazısında da bulunması (TSM H. 1221.1. Cilt,

223b, 255a, 290a) (Resim 2) nakkaşlarının aynı kişi olabileceğini düşündürmektedir. Ancak Siyer-i Nebfnin ilgili ciltleri ve İÜK yazmasındaki figür betimlemeleri ile fırça tekiniklerinde farklılıklar görülmektedir. İÜK yazmasında fırça Siyer-i Nebi” de kullanılan fırçaya göre daha incedir. İÜK nüshasmdaki figürlerin gözleri Siyer-i Nebi göz betimlemelerine göre daha küçük, kaşlar ise daha incedir. Bu farklılıkları aradan geçen zaman farkı nedeniyle nakkaşın üslubunu geliştirmesina bağlamak uygun olacaktır.

TSM yazmasındaki resimlerin üslubunun benzeri bir diğer örnekleri ise Acûibü’l-Mahlûkât (TSM A. 3632) nüshasmdaki tasvirlerde görülmektedir. Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinin betimlendiği sahnedeki melek figürleri (Resim 146) ile Acâibii’l-Mahlûkât (TSM A. 3632) yazmasında yer alan melek figürleri (Resim 3) üsluptaki benzerliği ortaya koymaktadır. Her iki resimdeki başlıklar, kıyafetler, kuşaklar ve kanatlarında benzer kalıplar kullanılmıştır. Aynı şekilde ince kaş ve küçük göz betiminin de her iki resmin ortak özellik olduğu görülmektedir. Kuşa tutunan adamın betimlendiği sahnedeki (Resim 4) figür, tepe ve ağaç betimlerinin üslubu da TSM yazmasının resim üslubu Örtüşmektedir.

Sonuçta TSM ile İÜK yazmalarının resim üslubu aynı geleneği yansıtmakla birlikte bazı ayrıntılarda farklılıklar görülmektedir.

2. TERÇÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ TASVİRLERİNDE İKONOGRAFİ

Tercüme-i Cifru l-Câmi nin metnin akışıyla paralel olarak resimlerin konu açısından sıralamasında herhangi bir düzenin takip edilmediği görülmektedir. Bu nedenle bir konunun birden çok yerde tekrar edilmesi sık sık karşılaşılan bir durumdur. Benzer şekilde, aynı konu ile ilgili resimler zaman zaman farklı sayfalarda betimlenmiştir. Bu durum, aynı konulu resimlerin bir arada ele alınması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Tasvir konularının daha iyi anlaşılması ve benzer olay ve olguları içeren resimlerin takibini kolaylaştırmak amacıyla resimler arasında kıyamet alemetlerinin, kronolojik olarak ortaya çıkış zamanı sırasına göre sınıflandırma yapılmıştır.

2.1. CİFRLE İLGİLİ TASVİR: SIRLARIN ŞAHİNİ

Kitabın iki ana konusundan biri olan cifr ile doğrudan ilişkili tek resim bir şahin tasviridir. Resimden önce Hz. Ali’nin “Sandal ağacının kırmızılığından ve ebucehil karpuzundan1 kopacak fitneden dolayı vah dünya halkına! Kafeslerden nice kurtuluşlar olur. Vahşi yavrusu üzerinde uçan cömertlik şahini olmasaydı. Babil’de ikamet güzel olmazdı.” sözü aktarılır ve daha sonra tasvirin konusu anlatılır: “Bu makamda bir şahin suretin yazub ve ba’zı nüshada bir vefk-i müselles yazılmış görülüp hâzihî suretü şahini 1-esrari yâ talibe 1-âsâril-hikmeti ümmi 1-fezâili ve ma ‘rifetil-lâhi evveli 1-evâili dimiş.” (Burada bir şahin sureti resmedilmiştir ve bazı nüshalarda üçlü vefk çizilmiştir ve “Ey faziletlerin esası olan hikmetlerin ve ilklerin en ilki olan Allah’ı bilmeyi arzulayan! Bu sırların şahinidir” demiştir) (İÜK y. 76b-77a).

Üç yazmada da bir tepenin yamacında, bir ağaç üzerinde tünemiş bir şahin resmedilmiştir (Resim 5, 6. 7). Ağacın bir yanına ise İÜK nüshasında içi boş bırakılmış, diğer nüshalarda çeşitli rakam ve sözcüklerle doldurulmuş bir tablo yer alır. Tüm tasvirlerinde olduğu gibi CBL nüshasında kuşun betimlenmediği görülür.

Bu ayrıntılar dışında resimlerin tümüyle birbirinin aynı olan öğeleri barındırdığı görülür. TSM ve CBL nüshalarında yer alan levhada bulunan rakam ve sözcükler şöyledir:

Metinde bu tabloyla ilgili herhangi bir açıklama yer almamaktadır. Sayıların dizilişine dikkat edilirse soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve çaprazlama olarak toplandığında 15 sayısına ulaşılır. Bu şekildeki sihirli karenin keşfine dair rivayet şu şekildedir: “Eski Çin’de M.Ö. 2205-2198 yılları arasında hüküm sürmüş olan adi! ve bilge bir hükümdar vardı; bu, büyük bilgeliği ve dikkatiyle bilinen İmparator Yu idi. Kungfutse. İmparatorun sel basmalarını durdurmak için Sarı Nehir üzerine bir baraj inşa etmekle uğraştığım söyler. Düşüncelere dalmış olarak ırmağın kıyısında otururken Hi adında tanrısal bir kaplumbağa gözükür. Kaplumbağanın sırtında -modern sayılara çevril irse- yukardaki şekilde gözüken sayılardan oluşan şekil varmış.” Karenin eski Çin’de çok değer verilen 5′in çevresinde öbeklendiği görülmektedir (Schimmel 2000: 39-40).

Bu sıralanış bize Gazzali’nin eleştirdiği tılsımlı levhayı hatırlatmaktadır. Gazzali (505/1111) bazı filozofları eleştirirken, onların kadının doğumunun kolaylaştırılması için bir levha kullanmanın faydasına inandıklarını belirtir. Cifru’l-Câmi “de betimlenen levhayla aynı olan bu örnek Gazzali’de şöyle anlatılır:

Bu levhalar su değmemiş iki bez üzerine yazılır. Hamile kadın bezlere bakıp ayaklarının altına koyduğunda doğuma kadar rahat bir hamilelik geçirir. Cifrdeki örneklerin kıyametten önce çıkacak fitneden koruması amacıyla hazırlanmış olduğu düşünülebilir. Gazzali, felsefecilerin genel olarak tılsımların işe yaradığına inandıklarını belirterek eleştirmektedir ve doğum tılsımının üzerindeki sayıların düz. dikey ve çaprazlama olarak toplamının 15 olduğuna da dikkat çekmektedir (el-Gazzali 1972: 82; Gazzali 1990: 52) Yukarıdaki iki tablo da aynı değeri ifade etmektedir. Soldaki tabloda değerler rakamlarla ifade edilirken, sağdaki tabloda bu rakamlara ebced hesabı ile karşılık gelen harfler yer almaktadır.

Yukarıdaki tablonun farklı tılsımlar için de, dileğin çeşidine göre yüzük taşı veya kağıt üzerinde kullanıldığı görülmektedir. Tılsım iyi bir amaç için kullanılacaksa çift rakamlar ve karşılıkları kullanılmıştır. Tabloda çift sayılar (2. 4. 6. 8) ve bu sayıların ebced hesabındaki karşılıkları olan harflerin sıralanması şu şekildedir (Macdonald 1896: II, 448-449):

Tablodaki sayıların ebced karşılığı olan harfler yan yana getirildiğinde bedûh sözcüğü oluşmakta ve bu işlem beduh olarak adlandırılmaktadır. Echezet   ( ^ j^») ) olarak isimlendirilen ve tek sayıların (1, 3, 5, 7, 9) kullanıldığı iddia edilen, fenalık amaçlı tılsımdaki tablodaki sayılar ve sayılara karşılık gelen harflerin sıralanışı şu şekildedir (Macdonald 1896: II, 449):

Tablonun kullanım amacı göz önüne alınırsa, Hz. Ali’ye atfedilen ifadenin, doğacağı belirtilen fitnenin atlatılmasına yardım etmek üzere hazırlanmış bir tılsım olduğu düşünülebilir. Ancak tılsımın üst ve altına yazılmış sözcüklerin (Kâyim, Yunus. Seyf) anlamı çözülememiştir. Fakat Mehdi için Kâyim (hükmeden) ile aynı anlama gelen Kaim sözcüğünün de kullanılması (Cüveyni 1998: 522) levha ile Mehdi arasında bir bağlantının söz konusu olabileceğini düşündürmektedir.

İÜK nüshasında TSM’den farklı olarak levhadaki kare sayısı dörttür. Levha da aynı şekilde geleceği güzelleştirmek amacındadır ve bu tip levhalara Jüpiter nazanlığı ya da Jüpiter karesi denilmektedir. ” Jüpiter karesi, her biri 34′e ulaşan 4 satırdan toplam 136″a ulaşırdı. Bu konfıgürasyonun, Jüpiter gezegeninin etkin olduğu sırada gümüş bir tablete kazınması durumunda, zenginlik, barış ve uyum doğuracağı varsaydırdı” (Schimmel 2000: 41). Her ne kadar levha çizilmiş olsa da içindeki sayılar yazılmamıştır.

Türk mitolojisinde türeme sembolleri, Göktürk ve Uygur devirlerinde hükümdarların ve beylerin timsallerinden olan şahin (Çoruhlu 1995: 75-77), tasvirde bu türden bir anlam içermekten ziyade, metinde Hz. Ali’ye atfedilen rivayette (İÜK y. 77a) geçtiği için kullanılmış olabilir.

2.2. SAVAŞLAR

2.2.1. Türklerin Tatarlarla Savaşmaları

Yazar ayetlerden delil göstererek (Kamer, 54/1; Enbiya, 21/1; Şura. 42/1) kıyametin yaklaştığın vurgulamaktadır. Dünyanın sonuna doğru yeryüzünde büyük bir fitnenin olacağını, Türkler ile kâfir Tatarların istilasının görüleceği ve bu toplulukların çekirge gibi uğradıkları yerde hiçbir nesne bırakmayacaklarını bildirmektedir. Tasvir metinde “Müellif bu mahalde iki askerin biribiriyle çengin tasvir etmiştir’” şeklinde açıklanmıştır (İÜK y. 109a-109b).

TSM nüshasında (Resim 8) bir tepe önünde solda kürklü başlıklarıyla Tatar askerleri ve sağda yer alan beyaz sarıklı Türk askerleri birbirlerine kılıç ve kalkanlarla saldırmaktadır. Yerde iki taraftan da kesik baş ve gövdeler bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 9) bir tepe önünde, iki grup kılıç ve kalkanlarla savaşmaktadır. Sağ tarafa kürklü başlıklarıyla Tatar askerleri yerleştirilirken, sol tarafa beyaz sarıklı Türk askerleri resmedilmiştir. Yerde kesik başlar bulunmaktadır. CBL nüshasmdaki tasvirde (226b) TSM nüshasmdaki gibi üzerinde küçük bir ağacın yer aldığı dağ tasviri resmedilmiştir. Herhangi bir figür bulunmamaktadır.

Müellifin açıklamalarından sonra yapılan yorumda Türklerle Tatarlar arasında bir savaş çıkacağı haberinin kaynağı olarak Hz. Muhammed’e atfedilen rivayet gösterilmektedir. Bu rivayette, Hz. Muhammed Müslümanların basık burunlu, ufak gözlü, yüzleri deri kaplı kalkan gibi olan, kıl pabuçlu Huza ve Karman halkı ile savaşmadıkça kıyametin kopmayacağı bildirirken; aynı konudaki başka rivayette Müslümanların yüzleri, deri kaplı kalkan gibi olan, kıldan elbise ve pabuç giyen Türklerle savaşmadıkça. kıyametin kopmayacağı ifade edilmektedir (Buhari 1992: Cihad 95-6, III, 233; Müslim 1992: Fiten 62-6, III, 2233-4; Ebu Davud 1992: Melahim 9, IV, 486-7; Tirmizi 1992: Fiten 40, IV, 498). Mütercim tarafından yapılan açıklamada, rivayetteki Huzâ ve Karman topluluklarının yazar tarafından Türkler ve Tatarlar olarak yorumlandığını bildirilmektedir (İÜK y.l09b). Yazarın açıklamasında bu iki topluluğun biribiriyle savaşacağı belirtilmemekte, dünyada bu toplulukların istilasının görüleceği açıklanmaktadır. Fakat mütercim bunu kendi aralarında savaşacağı şeklinde yorumlamıştr. Resimler de bu yoruma göre yapılmış, sahnelerde karşılıklı savaşan iki topluluk betimlenmiştir.

Resimlerde Tatarlar kürklü başlıklarıyla vurgulanmıştır. İÜK nüshasında Tatarlar başlıklarına ilave olarak sakalsız ve bıyıklı olmalarıyla savaştıkları diğer gruptan ayrılmaktadırlar.

2.2.2. Kâfir ve Müslüman Askerlerinin Mercidabık’da Savaşmaları

Metinde. Frenk çocukları küçükken alınıp Mâzen (Mazin?) çarşısında satılmadıkça. İslâm ve kâfir askerleri Mercidabık’da savaşmadıkça ve Fırat nehrinin suyunun çekilip nehir yatağından altın bir dağ çıkmadıkça kıyametin kopmayacağı belirtilmektedir. Tasvirin konusu metinde şu şekilde açıklanmıştır: “Nüsha-i asılda bu mahalde küffar1 ile asker-i İslâm’ın Mercidabık’da kıtâİ-i azim ittüklerin tasvir eyleyiip iki askeri sancaklarıyle ve alametleriyle yazup kâfir askerinin sancaklarında saliblerin ve küfr-u şiarın nakş ve tasvir itmiştir.” (Tercüme ettiğimiz nüshada müellif burada kâfir ile İslâm askerlerinin Mercidabık’da büyük bir savaş ettiklerini tasvir edip iki askeri sancakları ve alametleri ile yazıp kâfir askerlerinin sancaklarında haçlarını ve küfür nişanlarını tasvir etmiştir) (İÜK y. 116a).

TSM nüshasında (Resim 10) ortadan geçen nehrin iki yakasında iki grup süvari, birbirlerine kılıç ve kalkanlarla hücum etmektedir. Atlı askerlerin tamamı sivri miğfer giymişken resmin sağ tarafındaki grupta bulunan yaya asker sarık giymiştir. İÜK nüshasında (Resim 11) üst kısmında yüksek bir ağaç bulunan tepenin arkasında, sol tarafta haç alemli sancaklanyla kâfir ordusu, sağ tarafta ise beyaz ve yeşil sancaklı Müslüman ordusu hazırda beklemektedir. Tepenin önünde iki atlı grup birbirleriyle savaşmaktadır. Askerlerin CBL nüshasmdaki tasvirde (240b) tepelerin önünde bir vadi ve vadinin ortasından geçen nehir canlandınlmıştır.

Yukarıda özetlendiği gibi temel olarak metinde üç ana konu vurgulanmıştır. Bu konular Frenk çocuklarının köle olarak satılması, Memluk Sultanı Kansu Gavri’nin Şah İsmail ile Osmanlı Devleti’ne karşı ittifakı nedeniyle Halep yakınlarında yapılan (Uzunçarşılı 1983: II, 282-286) Mercidâbık Savaşı (922/1519) ve Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerde de kıyamet alameti olarak geçen (Buhari 1992: Fiten 24, VIIL101; Müslim 1992: Fiten 29-31, III, 2219-20; Ebu Davud 1992: Melahim 13. IV. 493; Tirmizi 1992: Sıfat el-Cennet 26, IV,698-9) Fırat nehrinden

Bir İslam Devleti olan Memluklerin, metinde kâfir olarak nitelenmesi, Osmanlı toplumunun kendisi haricindeki müslümün toplumları kafir olarak görmesi bakımından ilginçtir. Yavuz Sultan Selim’in Memluklara karşı yapacağı harp için dönemin ulemasından aldığı fetva ile Memluklerin kâfir olarak nitelenmesinde bir bağlantı olabilir. Nitekim Yavuz Sultan Selim Memluk Sultan Kansu Gavri’nin Şah İsmail ile ittifak yapması üzerine “mülhidler üzerine giderken buna mani olmak isteyen bir İslam hükümdarına karşı ne yapmak lazım geldiğini” alimler sormuştu. Alimler da bu şekilde davranan hükümdarın aleyhine fetva vermişlerdi. (Uzunçarşılı 1983: II, 283) altın bir dağ ortaya çıkmasıdır. Bu rivayetlerde Fırat nehrinden çıkacak olan bu altın yüzünden insanların birbirine saldıracağı ve çok sayıda insanın öleceğini bildirilmiştir. Fakat resimlemede Mercidâbık Savaşı’nın tercih edilmesi. Osmanlılar açısından bu zaferin o dönemde hâlen övünülen bir geçmişin en önemli başarılarından biri olarak güncelliğini korumasına bağlamak mümkündür. Ayrıca Hz. Muhammed’e atfedilen rivayette Dâbık”a atıfta bulunması2 Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i yenmesini daha da önemli bir hale getirmektedir. TSM nüshasında, sahnenin ortasından geçen nehir, nakkaşın aynı bölgeden geçen Fırat’ın da resminde betimleme eğiliminin sonucu, olduğunu düşündürmektedir.

2.2.3. Sultan Selim’in Acem ve Mısır Padişahlarıyla Cengi

Yazar Bistâmî, metinde Şeyhu’l-Muvahhidin Ebu Abdullah el-Mehdi bin Tumers’in “Âl-i Osman’dan selim (yumuşak huylu, sakin) kalpli veya Selim isimli padişahlarından bir kimsenin ahir zamanda Arap Yarımadası’na sahip olması gerekir” şeklindeki sözünü Yavuz Sultan Selim’in Harameyn-i Şerif e ve Mısır’a hakim olmasına işaret ettiğine yorumlamaktadır. Yazar daha sonra bir şiire yer verir. Şiirde harflerden oluşan çeşitli rumuzlarla Mısır’a hakim olacak hükümdardan bahsedilmektedir. Bu kişiyi, uzun boylu, uzun kirpikli, keskin bakışlı, kırmızı benizli, iyi huylu biri olarak niteler ve Mısır’ın ileri gelenlerinin ondan şiddet görecekleri halde yine de ona hayran olacakları belirtilmektedir. Daha sonra “Bu Onun tahttaki sureti ve Acem padişahı ile çenginin, Mısır padişahı ile çenginin ve Arap memleketini istilasının suretidir.” seklindeki açıklamayla tasvirin konusu açıklanmaktadır (İÜK y. 132b-133a).

Bu açıklamada belirtildiği gibi nüshalarda bu konu ikişer resimle tasvirlenmiştir. Birincisinde Yavuz Sultan Selim’in portresi, ikincisinde ise yaptığı savaşı betimlenmiştir.

İlk tasvirlerde, TSM nüshasında (Resim 12) Yavuz Sultan Selim, duvarları mavi çinilerle donanmış bir mekânda önünde tahtı üzerinde diz çökerek oturmaktadır. Pala bıyığı ile dikkati çeken Yavuz Sultan Selim’in sağ tarafında iki hasoda ağası kılıç ve sadak tutmaktadırlar. İÜK nüshasında (Resim 13) Yavuz Sultan Selim, ortada taht üzerinde otururken karşısında bir şahıs bulunmaktadır. Tahtın sağ tarafında biri kılıç, diğeri de ok ve yay tutan silahdar ağalar yer alır. CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 14) TSM nüshasmdaki mekânın kopyası yer alır. Ortadaki tahtın üzerinde gül başlı figür oturmaktadır.

İkinci tasvirlerden, TSM nüshasında (Resim 15) birbirlerine kılıç, kalkan ve tüfeklerle saldıran süvarilerden oluşan iki ordu görülmektedir. Sol tarafta, pala bıyığı ile Yavuz Sultan Selim öncülüğünde, yeşil ve beyaz sancaklı Osmanlı ordusu sağ tarafta siyahlar giymiş düşman ordusuna saldırmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 16) tepeler arasında birbirine saldıran iki ordu resmedilmiştir. Altta sağ tarafta pala bıyığı ile dikkati çeken Yavuz Sultan Selim komutasındaki ordu geri çekilmekte olan düşman ordusuna saldırmaktadır. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 17) tepelerin ön tarafındaki Yavuz Sultan Selim ile yanında yeniçeri betimlemesi vardır. At üzerindeki Yavuz’un başı gül olarak betimlenirken, yanındaki askerin başı sorguç ve miğferle kapatılmıştır. Atın başının da betimlenmediği görülmektedir.

Tasvirin açıklamasında yer alan, Yavuz Sultan Selim’in Acem ve Mısır hükümdarları ile yapmış olduğu cenklerle kastedilen Çaldıran, ve Ridaniye Savaşlarıdır. Çaldıran Savaşı (920/1514), İran hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki Alevileri kendi tarafına çekmek istemesi üzerine Yavuz’un İran üzerine yaptığı sefer sonucunda kazanılmıştır (Uzunçarşılı 1983: II, 257-270). Ridaneye Savaşı (922/1517), Mercidabık’da yenilen Memluk Sultanı Kansu Gavri’nin yerine geçen oğlu Tomanbay ile yapılmıştır ve savaş sonunda Mısır Osmanlı topraklarına katılmıştır (Uzunçarşılı 1983: II, 287-290). Bu savaş sonrasında Mekke ve Medine’nin anahtarı ve kutsal emanetler Yavuz’a gönderilmiş ve bu bölge Osmanlı devletine itaati kabul etmiştir. Ayrıca Mısır’ı fethederek Abbasi hilafetini sona erdiren Yavuz Sultan’ Selim, Osmanlı halifesi olarak tarihe geçmiştir (Uzunçarşılı 1983: II. 292; Arnold 1988: 5/1, 151).

2.2.4.           Kâfirlerin Müslümanlara Saldırısı

Tasvir, metinde aktarılan bir şiiri görselleştirmektedir. Şiirde. Halep ve Humus’un fesada uğrayacağı, semada uzun iki kuyruğu olan yıldızın görüleceği ve bu yıldızın dağlarda ve sahillerde talan yapacak Frenklerin çıkışının işareti olduğu ifade edilmektedir. Şiirin devamında Akka’nın askerler tarafından istila edileceği evlerin kanlarla boyanacağı belirtilmektedir. Şiirin sonunda ise tasvirin konusuna yer verilmektedir: “Müellif burada çengin suretini tasvir ettirip, tercüme ettiğimiz nüshada kâfir askerlerinin Müslümanlar üzerine hücumu nakş ve tasvir olunmuşturr (İÜK y. 118b-119a)

TSM nüshasında (Resim 18) tepelerin önünde iki grup atlı asker, kılıç, kalkan ve mızraklarla birbirine saldırmaktadır. Yerde ise kesik baş. gövde ve kollar saçılmış durumdadır. Sağdaki askerlerin miğferlerinin üst kısmı sivri iken soldaki grubun miğferleri yuvarlak ve üst kısmına birer tüy yerleştirilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 19) büyük bir tepenin ön tarafında geri çekilmekte olan beyaz sarıklı süvarileri siyah miğferli atlı askerler kovalamaktadır. Tepenin arkasında, solda kırmızı siyah sancaklı ve siyah miğferli askerler, sağda yeşil beyaz sancaklı ve beyaz sarıklı iki grup asker hazır beklemektedir. CBL nüshasında (245b) TSM nüshasında da tasvir edilen tepeler yer alır. Resimde figür bulunmamaktadır.

Tasvirin konusunda kafirlerle Müslümanlar arasında geçen bir savaştan söz edilmesine karşın savaşın adı hakkında bilgi verilmemektedir. Fakat metinde Akka’nın geçmesi, farklı sayfada geçen Mehdi ile ilgili olayı ve tasviri çağrıştırmaktadır. Metinde (İÜK y. 87b-88a) Mehdi günlerinin yaklaştığı, büyük savaşta Akka ovasında hazır bulunacağı, farklı dinleri yeryüzünden kaldırıp İslâmı yerleştireceği belirtilmektedir. Bugün İsrail devleti sınırları içersinde Hayfa’ya 15 km uzaklıktaki bir şehir olan Akka, Mercidâbık savaşı (922/1519) sonrası Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

2.2.5.           Frenk Beyleri

Yazar Bistâmi, Rum askerinin, fasulye ekim zamanı, baykuşun ötmesinden sonra belli bir vakitte çıkacağını haber verir ve Rum askerlerinin kalabalık Rus askerleriyle setten boşanan sel gibi hücum edeceklerini ifade eder. Tasvirin konusu şu cümle ile açıklanır: “Bu nakşolman, tablaları, askerleri ve sancaklarıyla Frenk beyleridir.” (İÜKy. 138b-139a)

TSM nüshasında (Resim 20) dağlık bir arazide siyah, limon küfü. eflatun ve mavi renkli insan figürlerinden oluşan alemli sancaklarıyla silahsız atlı bir birlik yolculuk etmektedir. Birliğe kırmızı, siperlikli bir başlık ve kırmızı cübbe giyen atlı önderlik yapmaktadır. Diğer figürler siyah, gri bereler ve Avrupa modasını yansıtan giysiler içindedirler. İÜK nüshasında da (Resim 21) aynı şekilde dağlık bir arazide yolculuk eden kalabalık bir ordu tasviri yer almaktadır. Siyah siperlikli şapkalı ve kırmızı pelerinli liderin önderliğindeki ordunun çok sayıda sancağı bulunmakta ve birliğe davullar ve borazan çalan bir grup öncülük etmektedir. CBL nüshasmdaki (Resim 22) tasvirde TSM nüshasmdaki tasvirde yer alan dağların kopyası bulunmaktadır. Arkada yüksek, ön tarafta küçük tepelerin bulunduğu dağlık bir alan tasvirlenmiştir.

İÜK ve TSM deki sahnelerde kullanılan şablon aynıdır. Her ikisinde de bir lider önceliğinde sancaklı, kalabalık bir atlı grubu yer alır. Fakat ayrıntılarda farklılıklar söz konusudur. TSM’deki atlı grubun sivil kıyafetlerine karşılık İÜK’deki atlılar askeri kıyafetler içindedir. TSM nüshasında insan figürü alemli sancaklar kullanılırken. İÜK nüshasında haç alemli sancaklar kullanılmıştır. Ayrıca TSM’de yer alan düz sancaklar, İÜK’de haç işlemeli sancaklara dönüşmüştür.

2.2.6. Halep ve Asfaroğulları Askerleri

Müellif metinde Hz. Muhammed’e atfedilen bir sözü aktarmaktadır. Buna göre her bir sancağı altında 12 haç, 12 sancaklı büyük bir orduya sahip Asfaroğulları Halep Ovası’na konmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Müellif bu rivayetten sonra “Burada Halep ve Asfaroğulları nakşolunmuştur.” diyerek resmin konusunu açıklamaktadır ( İÜKy. 139a-139b).

TSM nüshasında (Resim 23) sağda sur duvarları ve burçlardan oluşan bir kale ve ortada bir nehir tasviri bulunmaktadır. Nehrin solunda, mor ve siyah renkli haç veya insan başı alemli sancaklarıyla silahsız atlı birlik nehre doğru yürürken, nehrin sağ yakasında ise kırmızı-yeşil sancaklı, atlı askerler bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 24) sağ tarafta içinde tepe yamacına kurulu kalesi bulunan surla çevrili bir kent tasviri yer alır.-Solda, siyah ve lacivert renkli sayısız sancak ve siyah siperlikli başlık ve kırmızı pelerinli bir kişinin önderliğindeki ordu tasviri bulunur. CBL nüshasında ise (Resim 25) TSM nüshasmdaki kompozisyonda yer alan tepeler, kale ve nehir resmedilmiştir. Tasvirde figür bulunmamaktadır.

Halep’le ilgili olayın, kıyamet alametleri arasında gündeme getirilmesinde Osmanlı tarihi olaylarının etkili olması olasıdır. Çünkü incelediğimiz nüshaların resimlenmesi ile Halep’in Osmanlı topraklarına katılması arasında bir asırdan az bir zaman vardır. İlk olarak M. Ö. III. bin yıla tarihli çivi yazılı Akkad tabletlerinde Halaba ve Halman/Halwan olarak geçen Halep Ebu Ubeyde b. Cerrah (ö. 18/639) komutasındaki ordu tarafında İslâm topraklarına ilave edilmiştir (Yazıcı 1997: XV. 239). Yavuz Sultan Selim’in Memluk Sultanı Kansu Gavri’yi mağlup ettiği Mercidâbık Savaşfndan (24 Ağustos 1516) bir müddet sonra 28 Ağustos 1516 tarihinde de Osmanlı topraklarına katılmıştır (Masters 1997: XV, 244). Burada bir anlamda Halep’i Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim, Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetle yüceltilmektedir.

Bizans İmparatorluğunun kastedildiği Asfar oğulları (Benî Asfar) ile İslam askerleri arasında geçen olayların ayrıntısı Yazar Bistâmi ile aynı dönemde yaşamış olan Ahmed Bîcan’ın eserinde yer almaktadır: “….Pes ol vakit ki Hakkın emri yerine gele. kâfir sulhu boza, cümle kâfir ittifak edeler. Derya yüzünden dokuz yüz altmış bin kâfir hücum edip ehl-i İslâm üzerine yürüyeler. Sulhu bozmağa sebep dahi bu kim bir kitapta gördüm. Beni Asfar şehrinde halk duragele; sabahtan şeytan-ı laîn âdem suretinde bir taş üzerine çıka bir alem kaldıra. çağıra: ‘Ey kavm-i İsa! Ne durusunuz fırsat sizindir, İslâm üzerine’ diye halk taşra çıkalar göreler. Laîn bunu diye ve kaybola. Halk bu tahayyürde iken akşam yetişe, haber gele; eve dönecek en önce gelen sığırın iki boynuzu arasında laîn otura, yine öyle diye. Halk sığır söyledi diye bu işaretleri gelip beğlerine diyeler. Beğler dahi her tarafa elçiler göndereler. hâli ilâm edeler. Pes cümle kâfirler ittifak edip hücum edeler. Bu ittifakdan sonra kâfirle Mağrib tarafında çok ceng ola. Ol tarafı alalar. Andan sonra Mısır’a geleler. Ehl-i iyâlini esir edeler. Mısır Kavmi mal verib ehl-i iyâlin satın alıp andan sonra Kudüs’e varalar.Ol diyara çıkalar. Andan gelip Rum’a hücum edeler. İstanbul’u alalar. İslâm askerini Halep’e dek kovalar. Halep üzerinde azim ceng ola. Andan

İslâm askeri Halep’ten göçeler. Şam’dan yana Şam ile Halep ortasında konalar. Beni Asfar anların ardınca gele. Ol dahi kona. Medine’den İslâm askeri gele: yetmiş bin. Anlar dahi bir tarafa konalar. Beni Asfar anları göre elçi vere. tenbih ede: ‘Ey Müslümanlar bizim sizinle adavetimiz yokdur. Anlardır kim oğlumuzu ve kızımızı esir etmişlerdir. Varın siz kendi hâlinizde olun.’ Bunlar üç bölük olalar. Bir bölüğü ede: “Ma’kul eydürler diye. ‘Çün anların bizimle adaveti yokdur. Ne diyelim?” deyip dönerler, giderler. Hak te’alâ onları münafıklardan yaza. İki bölüğü ede: ‘Sizin adavetiniz yoksa bizim sizinle vardır’ diyeler. Müslümanlara yardım edeler. Kâfiri İstanbul’a tıkalar. müslimler şehrin hisarını alıp ‘Allah Allah âvâzesiyle hisarları yıkalar. şehre gireler. Ganimete meşgul olalar. Şeytan laîn bir yüksek yere çıka. çağıra eyde: ‘Ey Müslümanlar! Siz burda ganimetdesiniz. Bu yanda Deccal çıkdı, evlerinizi harabeye verdi’ diye. Bunlar İstanbul’u koyalar gideler….” (Ahmed Bîcan 1999: 123-124)

Nüshalardakİ sahnelerde benzer şablonun kullanıldığı dikkat çekmektedir. Sol tarafta siyah ve mor renkli sancaklarıyla Rum birlikleri sağ tarafta surla çevrili küçük bir kent görünümündeki Halep şehri yer alır. Fakat ayrıntılarda bazı farklılıklar görülmektedir. Halep çevresinde; TSM nüshasında çöl iklimini sembolü olan hurma ağaçları yer alırken İÜK nüshasında daha çok sulak alanlarda yetişen bitkileri andıran ağaçlar bulunur. Ayrıca TSM’de, İÜK’deki sahnede olmayan bir nehir vardır. Bu nehir muhtemelen gerçekte Halep’ten geçen küçük bir nehri canlandırmaktadır. Asfaroğullarının az sayıda sancak ve atlılarla betimlendiği TSM nüshasına karşılık İÜK nüshasında daha kalabalık figür ve sancak dikkati çekmektedir.

Halep’in ayrıntılı bir şekilde betimlendiği bir diğer Osmanlı resim sanatı örneği de. II. Beyazıd döneminde Enderun’a giren, silahşor, matrak oyuncusu, mütercim, matematikçi tarihçi ve aynı zamanda ressam olan Matrakçı Nasuh’un (ö. 972/1564). Sultan Süleyman’ın 1534-36 yıllarında gerçekleşen İran seferi sırasında konulup göçülen yerleri anlatan, içinde 128 resmin bulunduğu ünlü eseri Beyan-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn veya Mecmu-ı MenâziPde yer almaktadır (Yurdaydın 1963: 12-13: Matrakçı 1976: 1-31; Yurdaydın 1999: 136-137; Tanındı 1996: 21). Matrakçı “nin resmettiği dikdörtgen şeklinde surlarla çevrili Halep tasvirinde (İÜK, T.

5964. y. 105b) (Resim 26) şehrin kalesi bütün ihtişamıyla dikkati çekmektedir. İçi suyla dolu hendekle çevrili kalenin üzerindeki ve çevresindeki yapılar ayrıntılı biçimde betimlenmiştir. Yazmalarımızda yer alan Halep kenti Matrakçı”nin betimine göre oldukça sade kalır. İÜK örneğindeki Halep surlarının dışında yer alan hendek diğer Halep betimlemelerinde yer almayan bir özelliktir. Matrakçı’da kalenin çevresindeki hendek su ile dolu olmasına karşılık, İÜK örneğinde hendek boştur. TSM’de ise hendek görülmemektedir. Matrakçı’nın sahnesindeki üzerinde kale (Resim 27) bulunan tepe gerçeğe uygun olan taş kaplamasıyla ve kaleye hendek üzerinden geçiş köprüsüyle (Resim 28) diğerlerinden ayrılmaktadır1.

2.2.7. Haçlıların Haleb’e Girmeleri

Metinde resimle ilişkili açıklama oldukça kısadır. Yazar Hz. Muhammed’e atıfta bulunarak Hıristiyanların Rum adasına ve 80 haçlı sancak ile Halep’e inmelerinin gerektiğini bildirmektedir. Resim konusuyla ilgili metinde sadece “Burada nakşedilmiştir.” cümlesi yer alır (İÜK y. 162a-162b).

TSM nüshasında (Resim 29) sağda surlarla çevrili ortada tepe üzerinde iç kalesiyle Halep’te askerler kılıç ve tüfeklerle siper alarak beklemektedir. Solda, kırmızı siperlikli başlık ve pelerinli şahsın önderliğinde, tam teçhizath. atlılardan oluşan kalabalık ve düzenli bir ordu yavaş yavaş kaleye doğru ilerlemektedir. İÜK nüshasında (Resim 30) solda siperlikle bir şapka giyen kişinin komutasında kalabalık bir ordu, sağ tarafta surla çevrili şehir ve şehrin önündeki atlı askerlere saldırıya hazırlanmaktadır. CBL nüshasında (341a) TSM nüshasmdaki surla çevrili şehir ile tepelerin kopyası resmedilmiştir. Tasvirde figür çizimi yapılmamıştır.

TSM örneğindeki Halep kenti diğerinden (Resim 23) bazı ayrıntılarda ayrılmaktadır. Halep’in kenarından bir nehir akar ve surdışında hendek bulunmaz. Burada ise nehir betimlenmemiş, sadece hendek gösterilmiştir. TSM nüshasmdaki bu farklılıklara karşılık İÜK nüshasında Halep sahnelerindeki ayrıntıların benzerliği dikkat çekmektedir. Nakkaş diğer ayrıntıların yanında şehir dışındaki ağaçların

Kalenin bulunduğu tepe yumuşak yapılı toprak üzerine kuruludur. Muhtemelen erozyonu önlemek amacıyla tepenin etrafına taş kaplama yapılmıştır. Günümüzde kaplamanın önemli bir kısmı tahrip olsa da restorasyon çalışmaları devam etmektedir.

sayısına ve cinslerinin benzerliğine bile özen göstermiştir. Her iki nüshada da haçlıların kalabalığı çok sayıdaki sancak ve figürle pekiştirilmiştir.

Benzer bir rivayetin daha önce yer almasına ve resimlenmiş olmasına rağmen tekrar betimlenmesi, Halep’i Osmanlı topraklarına katan ve 1517′de Mısır fethederek Abbasi hilafetini sona erdiren, Mekke-Medine’nin anahtarlarını ve kutsal emanetleri teslim alan, ilk Osmanlı halifesi olarak tarihe geçen (Arnold 1988: 5/1, 151)Yavuz Sultan Selim”e bir vurgu olduğunu düşündürmektedir.

2.2.8.           Türk Askerleri

Bu bölümde yazar Bistâmi, Türkleri konu edinen, Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktarmaktadır. İlgili ifadede Hz. Muhammed, kendisinin doğuda Türkler denilen atlı askerleri olduğu, onlar vasıtasıyla kendisine âsi olanlardan intikam alacağını bildirmektedir. Mütercim resimle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “Müellef-i kiîab ve hâzihî sûretühüm (Bu onların suretidir) deyüp ol taifeyi bu mahalde yazmışdır” (İÜKy. 141 a-141 b).

TSM nüshasında (Resim 31) sağında yüksek bir ağacın bulunduğu tepe yamacında atlı birlik seyir halindedir. Birliğin üst tarafındakiler ellerinde mızrak taşırken alt taraftakilerde herhangi bir silah bulunmamaktadır. İÜK nüshasında (Resim 32) dağlık bir alanda tepelerin arasında ellerindeki tuğlarla bir grup atlı dört nala gitmektedir. TSM nüshasmdaki tasvirde yer alan ağaç ve tepelerin kopya edildiği CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 33) herhangi bir figür bulunmamaktadır.

Türklerle ilgili övgü içeren rivayete yer verilmesi ve konunun tasvirlenmesi Osmanlı sülalesini yüceltmeye yönelik bir çabaya işarettir. Çeşitli şekillerde padişahlara bir anlamda kutsiyet kazandıran rivayetlerle idareciler yüceltilirken buradaki rivayet ve resimle Türk toplumuna kutsiyet kazandırılmaktadır.

2.2.9.           Belalı Kavim

Yazar metinde, yakında doğudan başları büyük, gözleri küçücük, tuğlarında deve kuşu tüyü olan bir kavim ortaya çıkacağını bildirir. Harp aletleri olarak çoğunlukla ok ve yay kullanan bu kavim, Acem, Horasan, Irak, Rum, Erzincan. Hirane. Fırat Adası ve Şam diyarlarını istila ederler. Bistâmi gizli ilimleri bilen kişilerin bu zamanın 903/1497 senesi olduğunu söylediklerini de aktarır. Sonraki açıklamalarda istilanın şekli yer alır: Alimler yok edilir, salih insanlar öldürülür, mallar alınır, çocuklar tutulur, güzel görünümlü olanların perdesi yırtılır, arazi yakılır. “Onun sureti budur.’” şeklindeki bir cümle ile resmin konusu belirtilir. (İÜK y. 141a-141b)

TSM nüshasında (Resim 34), kırsal alanda beyaz çarşaflar giyinmiş iki kadın karşısında iki erkek yer alır. Erkeklerden biri kadınlardan birinin çarşafını çekiştirirken, başında kalpak bulunan diğer erkek olayı izlemektedir. İÜK nüshasında (Resim 35) tepe yamacındaki ağaç altında üç kadın iki çocuk ve bir erkekten oluşan grup bulunmaktadır. Erkek kadınlardan birinin başörtüsüne doğru elini uzatırken diğerleri bu olaya tepki göstermektedirler. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 36) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olup, farklı olarak figürlerin başlarına gül yerleştirilmiştir.

Metinde kavimle ilgili herhangi açıklama bulunmamaktadır. Fakat burada kastedilen topluluğun Tİmurlular olması olasıdır. Çünkü yazar Bistâmi’nin de doğduğu yer Bİstâm’dan uzaklaşmasının belki de nedeni olan Timurlularm. metinde geçen yerleri istila ettiği görülmektedir. Timurlu hanedanın kurucusu ve îlk hükümdarı olan Timur (1336-1405) zamanında 1380-1400 yıllan arasında metinde ismi geçen yerleri ele geçirmiş bazı bölgelerde katliamlarlar ve yağmalar yapılmıştır. Osmanlı hükümdarı Yıldınrri Bayezİd, Timur’un Suriye seferi ile uğraşmasını fırsat bilerek Sivas ve Erzincan’ı geri aldıysa da, Timur’la yaptığı tarihi Ankara Savaşı (28 Temmuz 1402) savaşında yenilmesi sonucu ele geçirdiği bölgeleri geri bırakmak zorunda kalmıştır. Ankara Savaşı sonrasında bazı Timur birliklerinin özellikle Doğu Anadolu’yu yağmaladıkları görülmektedir (Kafalı 1979: XXII/2, 340-345). Timur’un işgal ve istilalarının yazarın yaşadığı dönem ve yerlerle örtüşmesi, bu olayların Yazar üzerinde büyük etki bıraktığını düşündürmektedir. 803/1401″de Halep’in, Timur tarafından yağmalanmasını görmüş olabileceğine dair iddiaların olması (Çağrıcı 1992: VI, 218) bu fikri desteklemektedir. Metinde, istila ettiği yerlerin açıklanması yanında küçük gözlü olmalan gibi bazı fiziksel özellikleri belirtilen kavimle Tİmurlular örtüşürken, metindeki 903/1497 tarihi problem oluşturmaktadır. Çünkü belirtilen yerlerdeki Timur istilası bu tarihten yaklaşık bir asır evvel gerçekleşmiştir.

2.2.10.            Çoban Suretindeki Türkmenler

Metinde tasvir konusuyla ilgili iki beyit yer alır. İlk beyitte Kayseri’nin ve Tarsus’un hisarlarının pişmiş tuğladan yapıldığı ve üzerinde tutulmuş ay ve tutulmuş güneş bulunduğu belirtilmektedir. İkinci beyitte, Fırat’ın “bîrat “ım gezgin çobanlara karşı muhafaza edilmesi istenmektedir. Şerif b. Seyyid Muhammed, burada kastedilenlerin çoban görünümlü Türkmenler olduğunu belirtmektedir. Resimle ilgili açıklama şu şekildedir: “Ve hâzihî sûretühüm ol şûbân sır etinde Türkmânın suretleridirr (İÜK y. 160a)

TSM nüshasında (Resim 37) dağlık arazide karşılıklı iki grup kollarını açarak birbirine yaklaşmaktadır. Her iki gruptaki figürlerin tümünün sarıkları düzensiz sarılmışken bazı üyelerde kılıç bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 38) altı kişilik topluluk bir tepe yamacında ellerinde sopalarla yürümektedir. CBL nüshasında (Resim 39) TSM nüshasmdaki tasvirde yer alan doğa betimlemesinin taklidi vardır. Resimde herhangi bir figür kullanılmamıştır.

Metnin Arapça kısmında “bîrat” ifadesi               (bîratün) şeklinde yazılmıştır..

Yorumundan, çevirenin de bu bölümü kavrayamadığı anlaşılmaktadır. Ünlü Arapça sözlük yazan Fîruzâbâdî (ö. 1417) kavramım Kudüs, Nablus ve Halep arasında bir yer olarak açıklamaktadır (Fîruzâbâdi 1987: 454). Fırat nehrinin Halep civarından geçmesi kavramın sözlükte bahsedilen yer ismi olduğunu doğrulamaktadır. Bîrat muhtemelen Fırat vadisinde bir bölge ya da yerleşim yerinin adıdır.

TSM nüshasmdaki figürlerin çoban olduklannı hatırlatan tek özellik sarıklarının düzensiz bağlanmasıdır. Buna karşılık İÜK sahnesindeki figürlerin ellerinde taşıdıkları sopalar çobanların en önemli sembolüdür.

2.2.11.              İstanbul’un Fethinden Sonra Ganimet Taksimi ve Deccâl’ın
Çıkışının İlanı

Bistâmi metinde Hz. Ali’ye atfedilen, çeşitli kentlerin felaketiyle ilgili bir rivayetine yer verir. Hz. Ali sözlerinde, Beire’nin harabının Rebih topluluğundan. Medine’nin harabının açlıktan, Belh’in harabının su basmasından, Tirmiz’in harabının hummadan, Merd’in harabı kum fırtınasından, Yemen şehrinin harabının çekirgeden. Fars mülkünün   harabının kuraklıktan, Semerkand’ın harabı Kantura topluluğunun istilasından, Şam memleketinin harabının yağmur yağmasından. Send mülkünün harabının şiddetli rüzgardan, Sencer’in harabının karıncadan. Rum”un harabı Asfaroğullarının çıkışından, Arap kavminin çöküşünün çok savaşmalarından. Haleb’in harabının, Türklerin istilasından, Kudüs’ün harabının Bânikan(?)”dan. Mısır diyarının harabı Nil’in kesilmesinden kaynaklanacağını bildirmektedir. Beytullah”ın harabının Deccâl’dan kırk yıl sonra olacağını belirten Hz. Ali, ahir zamanda Ehl-i Beyt’ten Muhammed b. Abdullah isimli birinin Kostantiniyye’yi fethedeceği haberini vermektedir. Yazar tasvirin İstanbul’un fethi, mal taksimi ve bu esnada tellal’ın gelip “Deccal çıkmış!” diye haber vermesinin resmi olduğunu ilave etmektedir: “Bu medine-i İstanbul ‘un suretidir ve fethidir ve mal-ı ganimetin taksim olunmasıdır ve bu esnada feryada gelüp Deccal çıkmış deyü haber virmesidir ki nakş ve tasvir olunmuşdur.” (İÜK y. 106a-107a)

TSM nüshasında (Resim 40) sol üst köşesinde merkezi kubbeli ve son cemaat yeri olan bir camii seklindeki Ayasofya’nm bulunduğu, deniz tarafında yer alan surla çevrili bir meydan yer alır. Meydanın ortasında küçük bir taht üzerinde bir şahıs oturmakta ve etrafındaki askerler ganimetleri ortaya yığmaktadır. Şehrin dışında denizde, içinde insanların bulunduğu kayıklar sahile yanaşmaktadır. İÜK nüshasında tasvirde (Resim 41) sol üst köşesinde Ayasofya’nin ve ortasında askerlerin yer aldığı surla çevrili bir meydan yer alır. Meydandaki askerler ellerindeki silahları meydanın ortasına yığmaktadır. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 42), deniz kenarında, sol üst köşesinde yüksek kulesiyle Ayasofyanın bulunduğu surla çevrili bir meydan yer alır. Meydanın ortasında sadece taht yerleştirilmiştir.

Yazarın “Bu Kostantiniyye, Kostantiniyye’nin fethi, mal taksimi ve bu esnada feryadcınm gelip ‘Deccal çıkmış’ diye haber vermesinin tasviridir” şeklinde açıkladığı olayla iglili metinde başka bir bölümde daha geniş bilgi bulunmaktadır. Daha önceki sayfalarda yeralan (İÜK y. 91a) anlatıma göre, Hz Peygamber arkadaşlarına İstanbul’u kastederek üç tarafı denizle çevrili şehir duyup duymadıklarını sorar. Arkadaşları Kostantiniyye’yi kastettiğini bilip ‘Evet işittik’ derler. “İshakoğullarından 70.000 Müslüman o şehri fethetmedikçe kıyamet kopmaz. O şehrin fethi ve gazası şöyledir: Önce varıp muhasara ederler. Henüz harp aletleri ile savaşa başlamadan, bir ok daha atmadan “Lailahe illallahu ekbef” diye tekbir getirirler ve deniz tarafından bir duvarı yıkılır. “Lailahe illallahu ekbef* diye ikinci defa tekbir getirince deniz tarafından bir duvarı daha yıkılır. “Lailahe illallahu ekbef* diye üçüncü defa tekbir getirince kara tarafının duvarı yıkılır. Müslümanlar şehre girip gaza ve cihad edip oldukça fazla ganimet elde ederler. Bu fetih ve zafere sevinip ganimet mallarının taksimiyle meşgul iken Şam tarafından bir feryatcı1 gelip ‘Deccal çıktı!” diyecek. Mal ve ganimetleri terkedip vatanlarına dönerler.’”

Metinde hangi şehirlerin yok olmasına hangi felaketlerin neden olacağı açıklanırken, nakkaş metinde geçen son cümlenin tasvirini yapmıştır. Bu cümlede sadece Kostantiniyye’nin Muhammed b. Abdullah isimli şahıs tarafından fethedileceği bildirilirken, tasvirde fetih sonrası ganimet taksimi ve Deccâl’ın çıkış ilanı yer alır. Bu durum, tasvirde ele alınan ayrıntılarda, sadece hemen üstündeki açıklamayla yetinilmediğini, metnin tamamının göz önüne alındığını göstermektedir.

TSM nüshasmdaki tasvirde şehrin üç tarafının suyla çevrili olması nakkaşın metinle bağlantısının sıkılığını gösterirken, İÜK nüshasmdaki tasvirde, kentin İstanbul olduğu Ayasofya ile vurgulanmış, ancak şehrin üç tarafını çeviren deniz betimlenmemiştir. CBL nüshasmdaki tasvirde diğerlerinden farklı olarak Ayasofya”nin minaresine şerefe yapılmıştır. TSM ve İÜK nüshasında şehir meydanında oturan şahsın betimlenmesinde, oturuş şekli silahlarının resimlenmesinde şaşırtacak şekilde benzerlik vardır. Bu benzerlik İÜK nüshasını resimleyen nakkaşın TSM nüshasmdaki resimleri incelediğini göstermektedir. Nakkaşların Ayasofya betimlemesinde2 (TSM y. 225a; İÜK y. 92b) aynı kalıpları kullandıkları anlaşılmaktadır. Metinde belirtilen tellalın tasvirde saptanması, herhangi bir vurgu yapılmadığından mümkün değildir.

TSM ve İÜK’deki betimlemelerinde meydanda küçük bir taht üzerinde oturan figürleri iki Osmanlı padişahı olarak yorumlayabilmemize olanak tanıyacak ipuçları gözlenmektedir. TSM nüshasmdaki figür Fatih Sultan Mehmed’i anımsatırken, İÜK nüshasmdaki figür, metinde sık sık vurgulanan, Doğu’yu fethederek, kutsal emanetleri ve hilafeti Osmanlı Devletine kazandırarak bir anlamda Osmanlı saltanatını kutsal hale getiren Sultan Selim’i anımsatmaktadır.

2.3. MISIR’LA İLGİLİ OLAY VE OLGULAR

Eserde Mısır’la ilgili resim ve açıklamalara azımsanmayacak ölçüde yer verilmiştir. Halbuki İslâm kültüründe kıyameti konu edinen kitaplarda Mısırla ilgili özel bir vurgulama gözlenmemekte, kıyamet alametleri arasında Mısır’la bağlantılı bir alamet bulunmamaktadır. Buna karşın yazarın eserinde Mısır’a bu derecede yer vermesini, onun eğitimini Mısır’da yapmış olmasına bağlamak gerekir. Mısır halkını ve kültürünü tanıma fırsatını bulan Bistâmi, o yöre toplumunun gelecekle ve kıyamet alametleriyle ilgili düşüncelerinden etkilenmiş olması ve bu fikirleri kitabına aktarması olasıdır.

2.3.1. Kahire ve Nil

Müellif, metinde Mısır’ın yapısına ilişkin bilgiler verir. Ona göre Mısır’da geçim sıkıntısı vardır, nüfusun fazlalığı nedeniyle gıda yetmezliği söz konusudur. Buna karşın Mısır’ın havası ve suyu insandaki sertliği giderir ve insanı sakinleştirir. Nil’i garip, toprağı ve kadını güzeldir.1 Oraya giden sıkıntılarını ve memleketini unutur, çıktığında sıkıntıları yeniden başlar (123b-124a). Tasvirle İlgili açıklama şu şekildedir: ‘”Müellif bu mahalde Kahire ‘nin ve Nil ‘in suretlerin nakş ve tasvir itmisdiir.” (İÜKy. 126a)

TSM nüshasında (Resim 43) dağlar arasında Nil nehri üzerinde seyreden yelkenli gemi tasvir edilmiştir. Yelkenleri ayarlayan ve dümeni tutan görevlilerle birlikte gemide toplam yedi kişi seyahat etmektedir. İÜK nüshasında (Resim 44) nehrin iki yakasına içinde insanların bulunduğu uzun yapılar resmedilmiştir. Nehirde insanlar kayıklarla seyahat etmektedir. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 45) dağlar arasında süzülen nehirde içinde kimsenin bulunmadığı yelkenli gemi yüzmektedir.

Konu ile ilgili metinde ikinci bir Kahire resminden bahsedilmektedir. 124a. sayfada metnin Arapçası ile birlikte “Bu târih-i Kahire’nin suretidir” şeklinde açıklama bulunmasına karşın her üç yazmada sözkonusu tasvir bulunmamaktadır. Bu resmin tercümede esas olan resimli yazmada var olduğu, ancak TSM yazması hazırlanırken herhangi bir nedenle bu resmin yapılmadığı veya unutulduğu. İÜK ve CBL yazmalarının hazırlanmasında da TSM yazmasının örnek alınması nedeniyle bahsedilen diğer iki yazmada tasvirin betimlenmediği varsayım olarak söylenebilir..

2.3.2. Uzun Boylu Kişi

Müellif uzun boylu birinin ortaya çıkmasını kıyametin şartlarından sayarken, fitne zamanı Yemen tarafına göç edilmesi gereğini ifade eder. Mütercim yazarın Saide isimli bir kadının fesat zamanında ülkeye hükmedeceğine işaret ettiğini söyler. Tasvirin konusunu ise şu şekilde açıklar: “Bundan sonra müellif ve hâzihi sûretün fevka kürsiyyihi ‘dir. Yâni ol şahsın sureti budur ki kürsisi üzerinde oturduğu halde dimekdir. ” (İÜK y. 127a- 127b)

TSM nüshasında (Resim 46) Uzun Boylu Kişi, tepe yamacına kurulu olan tahtta beyaz sarık ve beyaz kıyafetiyle oturmakta ve karşısında ayakta duran şahsa birşeyler anlatmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 47), kapısının üstünde

Jb cjjUjj jL <ÜjU* “Mübarek bâd saadet bâd” yazılı kapalı bir mekânda ortada yeşil cübbesiyle uzun boylu kişi, karşısındaki üç kişiyle konuşmaktadır. Kapısında iki kişinin beklediği, metinde belirtilen uzun boylu şahsın tahtı arkasında kılıç ve matara tutan biri bulunmaktadır. TSM nüshasmdaki kompozisyonun kopyası olan CBL nüshasında (Resim 48), tepe yamacında kurulu tahtta başı gül şeklinde tasvir edilmiş olan figür bulunmaktadır. Karşısında yine başı yerine gül çizilmiş olan figür durmaktadır.

“ve hâzihi sûretün fevka kürsiyyihi” (bu onun kürsüsü üzerindeki resmidir) şeklindeki açıklamada yer alan                                 sözcüğün

sonunda geçen    û    ‘he’ zamiri Arapça’da erkekler için kullanılan zamirdir.

Dolayısıyla burada betimlenen Saide isimli kadın değil, kıyamet öncesinde ortaya çıkacak olan uzun boylu kişidir.

Sanat ve Doğa Harikaları şeklinde adlandırılan, içinde değişik konularda 90 resmin bulunduğu yazmadaki (Titley 1981: 30-35) bir resmin yukarıda bahsedilen Saide ile bir bağlantısının olması muhtemeldir. Tasvirde Mısır’da çölde yolunu kaybedenlere yardımcı olan bir kadın heykeli betimi (Resim 49) vardır. Ancak Mısır tarihinde Saide ile ilgili bir ayrıntıya rastlanmamıştır.

2.3.3. Yusuf

Yazar, kıyametin Hz. Yusuf un tahtına Yusuf isimli biri oturmadıkça kıyametin kopmayacağını ifade eder. Bu kişinin adı Rahim ya da Rahim sözcüğüne uygun bir isimdir. Kur’an’m kalbi Yasin Suresi, Yasin suresinin kalbi “selamün kavlen min rabbin rahim’dir. Metinde, cifr ilminin bilginlerinin bu ayetten Mısır hakiminin merhum Sultan Selim ya da Osmanlı sultanlarından biri olacağına işaret ettiği belirtilmektedir (İÜK y. 128b-129a).

TSM nüshasında (Resim 50) tepe yamacında kurulu tahtta, sol elini sağ göğsüne bastıran, diz çökmüş olan figür yer almaktadır. ÎÜK nüshasında (Resim 51) tepe yamacında kurulu yüksek bir taht üzerinde bu kez başında hâleyle betimlenmiş figür, karşısında duran iki konuşmaktadır. Tahtın hemen arkasındaki şahıs elinde kılıç tutarken tepenin arkasından iki kişi onları seyretmektedir. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 52) TSM nüshasmdaki Örneğin kopyası olup yine aynı şekilde tepe yamacında taht ve taht üzerinde oturan figür yer alır. Diğer figürlerde olduğu gibi başı gül şeklindedir.

Yusuf tasviri, konusunun belirtildiği cümlenin resimden sonra gelmesi bakımından diğer tasvirlerden ayrılmaktadır. Ayrıca metinde resimle ilgili herhangi bir açıklama yer almamaktadır.

TSM nüshasmdaki figürde hâle bulunmaması, bu kişinin Hz. Yusuf olmayıp metinde geçen; bir zamanlar hükümdarı Hz. Yusuf olan Mısır’a, kıyametten önce yine hükmedeceği bildirilen Yusuf isimli şahsın olması olasıdır. TSM nüshasının kopyası olan CBL nüshasında da hâle bulunmaması aynı düşüncenin ürünüdür. İÜK nüshasmdaki figürde yer alan (yazmada Hz. İsa figüründe de kullanılan) hâle, bu şahsın. Kur’an-ı Kerim’de adına sûre tahsis edilen Hz. Yusuf olduğunu düşündürmektedir. TSM ve İÜK nüshalarının tasvirlendiği dönemlerde Osmanlı kültüründe Mısır saltanatı için “Yusufun tahtı” (Âlî 1984: 115) ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi Hz. Yusuf küçükken kıskançlık nedeniyle kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, daha sonra kuyunun yanından geçen bir kervan sayesinde kurtulmuş. Mısır’da köle olarak satılmıştı. Uzun ve çileli bir maceradan sonra Hz. Yusuf Mısır’da yönetime geçmişti (Yusuf, 12/1-111).

Metinde kıyametten önce Mısır’a hükümdar olacak kişi hakkında açıklayıcı bilgi bulunmamaktadır. Fakat bu şahısla Eyyübilerden Mısır serdarı olan Melik Selahüddin Yûsuf (Âlî 1984: 104) kastedilmiş olabileceği gibi daha sonra yapıldığı anlaşılan ilavede bahsedilen ve Mısır’ı Osmanlı topraklarına katmış olan Sultan Selim’in ya da metinde de belirtilen (İÜK y. 129a) Osmanlı sultanlarından birinin kastedilmiş olması olasıdır.

Hz. Yusuf ve Zeliha, diğer adıyla Züleyha İslâm edebiyatında birçok mesneviye konu olmuştur. Ünlü Şehname yazarı Firdevsî’nin (ö. 1020) Yusuf u Zıılevha bu sahada ilk Örnektir. XIII. asırda yaşadığı tahmin edilen Anadolu şairlerinden Şeyyad Hamza’ın yazdığı Yusuf a Zuieyha, (Furat 1986: XII, 443) Hz. Yusuf la İlgili kıssanın Anadolu’da da ilgi gördüğünü göstermektedir.

Hz. Yusuf İslâm resim sanatına da sık sık konu olan bir peygamberdir. Yusuf u Züleyha mesnevisi yaygın olarak resimlenmiş ve mesnevi adeta mitoloji haline gelmiştir. Söz gelimi British Museum’a kayıtlı, İranda hazırlanan vel570′li yıllara tarihlenen Yusuf-u Züleyha’da Yusufun Mısır’da satılması sahnesinde Yusuf yüksekçe tabure üzerinde oturmaktadır (İnal 1995: 164, Resim 103). 21 tasvirin bulunduğu Chester Beatty kütüphanesindeki (T. 428), 16-17. yüzyıla tarihlenen. Şeyh Akşemseddin’in 12 oğlunun en genci olan ve Hamdi olarak da bilinen Hamdullah Çelebi (ö. 914/1509) tarafından kaleme alınan resimli yazmada (Minorsky 1958: 50), Hz. Yusuf un tahta geçmesi yer almaz. Osmanlı resim sanatının önemli yapıtlarından biri olan Zübtetü’t-Tevârih’m, TSM nüshasında yer alan 3 a. say fadaki (Renda 1973: Resim 3) resimde Hz. Yusuf Mısır tahtında oturmaktadır. Gençliği ve başındaki tâcla dikkat çeken Hz. Yusuf figürüne karşılık Cifru’l-Câmi nin İÜK nüshasında başında tâç yerine Osmanlılara özgü sarık bulunmaktadır.

2.3.4.            Mısır Piramitleri

Müellif metinde Mısır’ın fethiyle ilgili bir olayı aktarır. Rivayete göre Halife Me’mun Mısır’a girip piramitleri görünce oranın fethini emretti. Binbir zorlukla “7«Â-«”/sını açınca içinde altın dolu havuz bulundu. Bunun nedenini anlayamadılar. Bunun üzerine Me’mun, fethe giden masrafların hesaplanmasını istedi. Çıkan sonuçla havuzdaki altın birbirine denk geldi. Şaşkınlığını gizleyemeyen Me’mun. ‘Bunu yapan insanlar ne bilgili insanlarmış! Bu taraftan fethedileceğini bilip masraf için bu miktarda altın gizlemişler.’ diyerek hayretler içinde kaldı. Tasvirin açıklaması şu şekildedir: “Bu Mısır vilâyetinde zikr olınan Heremlerin suretidir ki, tasvir olunurr (İÜKy. 129a429b)

TSM nüshasında (Resim 53) her bir dizide üç hurma ağacı ve iki piramitin bulunduğu iki sıra piramit bulunur. Piramitler tuğladan örülmüş, sivri kubbe şeklinde tasvir edilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 54) tuğladan örülmüş, küçük tepe şeklinde dört piramit yer alırken TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki resimde (Resim 55) aynı şekilde iki sıra piramit bulunmaktadır.

Her ne kadar yazar Mısır’ı görmüşse de nakkaşların piramitleri görmedikleri, duydukları şekilde resmettikleri anlaşılmaktadır. Mısır piramitlerinin tepe şeklinde resmediimesini o dönemler Osmanlı yazınında piramitler için “Ehram Dağı” ifadesinin kullanılmasına (Âli 1984: 6, 35) bağlamak uygun olacaktır.2

2.3.5.            İskenderiyye Büyüklerinin Top Oynamaları

Yazar metinde Mısır’ın fethiyle ilgili hikayeye yer verir: Bir rivayete göre İskenderiyye büyükleri ve eşrafı, belirlenen bir günde toplanır İskenderiyye meydanında top oynarlardı. Top kimin yanına düşüp eline girerse o kişinin zamanla Mısır’a hâkim olacağına inanılırdı. Amr b. As Müslüman olmadan önce, meydanda

TSM nüshasında (Resim 56) kırsal alanda, yaya askerlerin öncülüğünde silahsız atlılar resmedilmiştir. Arkadan gelen atlılardan birisi elindeki uzun çubuğun ucundaki şemsiyesiyle ortadaki yeşil cübbeli atlıya gölge etmektedir. İÜK nüshasında (Resim 57) açık alanda ellerinde uzun çubuklarla top oynayan atlılar yer alır. Topu. resmin sağ alt.. köşesinde oturan şahıs eliyle tutmaktadır. CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 58) ise, sağında ve solunda iki ağacın bulunduğu tepe resmi mevcuttur. Tasvirde herhangi bir figür bulunmamaktadır.

İskenderiyye. İslâm tarihinde Hulefa-i Râşidİn olarak kabul edilen ilk dört halifeden Hz. Ebu Bekrin hilafeti zamanında, dönemin önemli komutanlarından Amr b. As’m Mukavkıs’ı yenerek 21/641 senesinde İslâm topraklarına katılmıştır (BelâzÛrî 1986: 309-310)

İÜK nüshasında yer alan oyun, divan şairlerinden Sun’î’nin (1485-1535) divanındaki.

Hüsn topın oynamag içün ya zer çevgândur Yâ hayâl itmekde Suri’î tab ‘ın eyler imtihan

(Ya güzellik topunu oynamak için altın bir çevgândır; veya Sun’înin şairlik kabiliyetini, hayal geliştirmede imtihan etmektir.)

şeklindeki beytinde geçen (Şentürk 1999: 202) çevgân oyunudur. Çevgân, eğri başlı değneğe verilen isim olduğu gibi bu değnekle oynanan oyun için de aynı sözcük kullanılmıştır. Karşılıklı iki takımla at sırtında oynanan oyunun gayesi ellerindeki 1,20-1.50 m uzunluğundaki değneklerle 10-15 cm çapındaki topu istenilen hedefe ulaştırmaktır (Pakalın 1983: I, 359-360) İslâm resim sanatında, çevgan oyunun betimlendiği bir çok yazma vardır. Özellikle yaygınlıkla tanınan Nizami ‘nin Hüsrev-i Şirin mesnevisinin resimli nüshalarında iki sevgilinin çevgan oynamasının benzerleri başka mesnevilerde de görülmektedir. Sözgelimi İÜK nüshasmdaki tasvirin bir benzeri 16. yüzyılın ortalarında Tebriz’de hazırlanan Saray albümünde de (TSM. Hazine 2161, y. 4a) bulunmaktadır. Tasvirde çevgan oynanan meydanın iki tarafında muhtemelen topun hedefini belirleyen ikişer sütün dikilidir. Mevlana Şemseddin Muhammed Assar el-Tebrizi (ö. 1382-32) tarafından 778/1377 yılında yazılan Mihr-ıı Müşteri adlı mesnevinin resimli nüshasında saray albümünde yer alan tasvire benzer bir kompozisyon vardır. İÜK T. 3250 numaraya kayıtlı yazmada y. 131 b de (Tanındı 1993: 457, Resim 6) Mihr Geyvan Şah Ta çevgan oynamaktadır. Meydanın her iki tarafında da ikişer sütun bulunmaktadır.

2.3.6. Kahire’ye Hükmedecek Kişi

Yazar metinde cifr ile ilgili rumuzlarla Kahire’ye hükmedecek kişiden bahsetmektedir. Buna göre Kahire’ye isminin başında elif. ba, ya ve kâf harfi, ya da içinde elif, ya, ba ve kâf harfi olan biri hükmedecektir. Elif Mısır’a hâkim olursa hakimiyeti 13 gün veya 13 ay ya da 13 yıl olacaktır. Fakat yazar bu olasılığı mümkün görmemektedir. Tasvirin konusu ise şu cümle ile açıklanmıştır: “Bu suretidir, mesnedi üzerinde” (İÜK y. 145b)

TSM nüshasında (Resim 59) duvarı mavi-beyaz çinilerle donanmış kapalı bir mekânda, diz çökmüş hükümdar tasviri resmedilmiştir. Tahtın arkasında ayakta iki hizmetkar yer alırken karşısındaki yaşlıca şahıs hükümdarı dinlemektedir. İÜK nüshasında aynı olay açık havada tasvir edilmiştir (Resim 60). Tepe yamacına kurulu olan tahttaki figür karşısında duran kişiyle konuşmaktadır. Tahtın hemen solunda ise bir görevli hükümdarın kılıcını ve matarasını tutmaktadır. CBL nüshasmdaki kompozisyon (Resim 61) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olup. tahtta oturan hükümdarla birlikte karşısında duran figür yer alır. Yanındaki hizmetkarlar resmedilmemiştir. Figürlerin başları yerine diğer figürlerde olduğu gibi gül çizilmiştir.

Osmanlı resim sanatında Osmanlı padişahlarınınm betimlendiği sahnelerde yaygın olarak kılıç ve sadak tutan iki saray görevlisi yer almaktadır. Hatta bu kalıp Osmanlı olmayan ünlü kahramanlar için de uygulanmıştır. Sözgelimi Şerif Amidi’nin Firdevsi’nin ünlü Şehname’sinden 1511′de tercüme ettiği Şehnâme-i Türki’mn 16. yüzyılda hazırlanmış resimli nüshasında (TSM H. 1522, y. 465a)

Yezdigerd taht üzerinde betimlenirken yanıda kılıç ve sadak tutan iki kişi görevli durmaktadır (Bağcı 2000: 165-166, Resim 7). Ünlü kahramanları Osmanlılaştırmada bazen matara da kullanılmaktadır. Örneğin ÎÜK nüshasmdaki tasvirde Mehdi tasvirinde (İÜK y. 85a) ve Kahire’ye hükmedecek kişinin betiminde yer alan matara. Topkapı Sarayı hazinesinde bulunan kıymetli taşlarla süslenmiş mataraya (envarter no: 3825) benzemektedir (Çağman 1987: Resim 1). 16. yüzyıl ortalarından itibaren Türk resim sanatında, Osmanlı padişahının resimlenmesinde de (Binney 1979: Cat. No. 33; Çağman 1987: Resim 4, 8, 9) görüldüğü gibi Osmanlı sultanlarını konu alan tasvirlerde, padişahın yanında genellikle matara taşıyan hasodalı ağanın bulunması (Çağman 1987: 89) burada bahsedilen hükümdarın bir anlamda Osmanlı sultanı olabileceğini düşündürmektedir. Bu padişahın da Mısır’ı Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim’in olması büyük olasıdır.

2.4. HABEŞ TOPLULUĞU’NUN MEKKE’Yİ YIKMASI

Yazar Bistâmi, metinde bir toplumun yok edilmesiyle ilgili Kur’an-ı Kerim “den ayetler aktarmaktadır. Bu ayetlere göre her toplum için bir sonun olduğu, ve Kıyamet gününden evvel her toplum için bir “helak” ya da “azap” olduğu belirtilmektedir. Daha sonra metinde Mekke’nin Habeş topluluğu tarafından kıyametten önce harap edileceğine işaret edilmiştir. Bu yıkımın nedeni emir ve meliklerin halklarına, zengin ve güçlülerin fakir ve zayıflara düşmanlıkları olarak gösterilmiş. Beytullah’ın harab edilmesinin Deccâl’dan kırk yıl sonra olacağı belirtilmiştir. Resimle ilgili açıklama çok kısadır: “Bu minval üzere nüsha-i asılda tasvir olunmuştur. ” (İÜK y. 105b-107a)

TSM nüshasında (Resim 62) tepe yamacında ortada siyah renkli Kabe tasviri yer alır. Kısa pantolonlu bir grup zenci ellerindeki kazmalarla Kabe’yi yıkmaya çalışırken tepenin arkasından bir grup siyahi insan bu olayı seyretmektedir. İÜK nüshasında (Resim 63) tepe yamacındaki bir grup beyaz insan kazmalarla Kabe’yi yıkmaya çalışmaktadır. Gökyüzünde insan başı şeklinde betimlenmiş güneş yer alır. TSM nüshasının kopyası olan CBL nüshasmdaki resimde (218b) tepe yamacına yerleştirilmiş Kabe tasviri bulunmaktadır.

TSM nüshasıdaki Kabe tasvirleri (245b, 255a) İÜK nüshasmdaki tasvirler (102a. 106a) karşılaştırıldığında yegâne belirgin fark Kabe üzerindeki örtülerde görülmektedir. Hatta TSM nüshasmdaki farklı sayfalardaki Kabe üzerinde bulunan betimlemeleri bile birbirinden farklıdır. Kabe örtüsü I. Ahmed dönemine kadar. Mısır’da dokunup işlenmiştir. I. Ahmed bu geleneği yıkarak İstanbul’da dokunup hazırlanmasını emretmiştir. O zamana kadar görülmemiş astar ve örtüler hazırlanan örtü 1609 yılında yerine ulaştırılmıştır (Sakaoğlu 1999:1, 91-92)

İlk yapıldığında bir adam boyunda olduğu rivayet edilen (Wensinck 1986 :IV,8) Kur’an-ı Kerim’de belirtildiğine göre (Bakara, 2/125-126) yapımı Hz. İbrahim dönemine kadar uzanan bir tarihe sahip olan Kabe ve Kabe’nin bulunduğu Mekke şehri. İslâmiyetten sonra ilk defa Yezid b. Muaviye’ye döneminde (60-64/680-684) Müslim b. Ukbe tarafından kuşatılmıştır. Yezid b. Muaviye’ye biat etmeyerek Mekke’de kendi halifeliğini ilan eden ve Abdullah b. Züheyr’i ve taraftarlarını kuşatan Müslim Beytullah’ın üzerine mancınık ve diğer aletlerle yağmur gibi taş yağdırmış, hatta yakıcı şeyler de attırmıştı. Sonunda Kabe yanıp yıkılmıştı (Hasan 1985: 1, 364-365), Yezid b. Muaviye döneminde ele geçirilemeyen Mekke Abdülmelik b. Mervan (65-86/685-705) saltanatında, Haccac b. Yusuf tarafından 7 ay kuşatmadan sonra ele geçirildi. Bu muhasarada da zarar gören Kabe Haccac b. Yusuf tarafından yeniden inşa edilmiştir (Lammens 1988: V, 18).

Kabe Osmanlı dünyasında en çok resimlenen imgelerdendir. Özellikle 16. yüzyılda. Sultan I. Süleyman’ın saltanatı zamanında hac ibadetinin yöntemlerini. Mekke ve Medine şehirlerini anlatan bazen mesnevi tarzında, bazen mensur eserlerin çokça resimlendiği görülmektedir. Mesnevi tarzında hazırlanmış resimli bir yazma olan Fütûlnı ‘l-Haremeyn, (TSM R. 917) hac yöresi ve yöntemleri ile ilgili bilinen en erken örnektir (Tanındı 1984: 408). Muhyi Lâri’nin (ö. 1526) yazdığı eserde ilk olarak Mekke’deki ortasında Kabe’nin bulunduğu Mescid-i Haram resmedilmiştir. Bunun dışında başta Kabe olmak üzere kutsal mekânların betimlendiği yazmalar da vardır (Tanındı 1984: 408-413). Ayrıca başka kişiler adına hacca giden kişilere rulo şeklinde düzenlenen vekâletnamelerde de Kabe tasvirleri görülmektedir. Örneğin. Bugün TSM’deki (H. 1812) 5.2×0.24 m. ebadındaki Hac Vekâletnamesi Sultan I. Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmed adına 1545 yılında hacca giden

Hacı Pîri b. Seyyid Ahmed tarafından hazırlanmıştır. Vekâletnamenin ilk bölümünde Kabe ve etrafını çeviren Mescid-i Haram’ın tasviri bulunmaktadır (Tanındı 1983a: 2-3).

2.5.              İSMİ SALİB, RESMİ ACAYİP, SIRRI GARİP OLUP YAŞ
BUDAKLA ÖLDÜRÜLECEK ŞAHIS

Tasvirle ilgili olarak Bistâmi, metinde Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktarmaktadır. Hz . Muhammed, sözlerinde doğan erkeklerin çoğu sakat ve noksan doğmadıkça, yağmur yerlerin çatlamasından sonra yağıp istenildiğinde yağmaz olmadıkça, alçaklar çoğalıp yüce insanlar azalmadıkça, küçükler büyüklere, adi insanlar yüce insanlara saldırmadıkça kıyamet kopmayacağını ve taze bir budağın. Salib isimli eğlenceye düşkün, gafil, görüntüsü acaib, sırrı garip olan emiri öldüreceğini bildirmektedir. Tasvirle ilgili sadece “Sureti budur” açıklaması bulunmaktadır (İÜK y. 134b).

TSM nüshasında (Resim 64) kapı yanında iki kadın çeng ve def çalarken öndeki kadınlardan biri dans etmekte, diğeri de sol tarafta taht üzerinde bağdaş kurarak oturan gence içki sunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 65) sağ tarafta taht üzerinde oturaran gencin önünde, ikisi def ve çeng çalan, biri de elinde kitap tutan üç erkek bulunur. Solda kapı girişinde iki kişi beklemektedir. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 66) kompozisyon olarak TSM nüshasmdaki tasvirin aynısıdır. Ancak başı yerine gül yapılmış olan tahttaki gencin karşında eğlenen kadınlar bulunmamaktadır.

2.6.            OSMANLI PADİŞAHLARI
2.6.1. Osmanlı Padişah Portreleri

Metinde, kendisinde olmayan güzel bir huyun varlığını iddia eden kişinin sonunda rezil olacağı belirtildikten sonra “Hasib (soylu, şerefli), Gusn-ıt ratib (taze dal), Dehiş (şaşırtıcı), Hamid (övgüye layık ve Mecd-i Mecid (yücenin izzeti). Osman, Saf’an. Lokman, İmrdn, Hassan, Affan, Sinan, Karun, Harun. ” rumuzları sıralanmıştır. Tasvirin konusu ile ilgili başka olay ve olgu bulumazken resimlere ilişkin açıklama şu şekildedir: “Müellif bu rumuzı yazdıktan sonra on bir nefer kimesne tasvir etmişdir . Suretleri budur didiigi anlardır ki Selâtîn-i Âl-i Osman ‘dan geçmiş padişahlardır deyü kenâr-ı kitabda kayd ü şerh bulunmuşdur. Allahü a ‘lem bi murâdi ‘l-müellifı el-kâmili el-fâdili (Allah kâmil ve faziletli müellifin kasdını en iyi bilendir)” (İÜK y. 162b-163a).

TSM nüshasında (Resim 67) iki katlı, kubbe ile örtülü kemer silsilesi ve her kemerin altında bir padişah olmak üzere I. Osman’dan III. Mehmed’e kadar toplam 13 Osmanlı padişahı oturmaktadır. Her padişahı çevreleyen kemerin üzerindeki kartuşta padişahın ismi yazılıdır. İÜK nüshasında 6 adeti 163a. sayfada (Resim 68). 8 tanesi 163b. sayfada (Resim 69) olmak üzere toplam 14 Osmanlı padişahının portresi resmedilmiştir. Padişahlar Bursa kemeri tarzında olan bir mekânda arkalarındaki yastıklara dayanarak oturmaktadırlar. CBL nüshasında (346a-347a) (Resim 70. 71) TSM nüshasmdaki yapıya benzer mekânlarda oturan toplam 24 figür resmedilmiştir. Figürlerin tamamında baş yerine gül resmi bulunmaktadır.

Tarihi çok eskilere kadar giden hatta rivayete göre Danyal Peygambere dayandırılan” (Thackston 1989: 344) portrecilik, Osmanlı resim sanatında Fatih Sultan Mehmed’le başlamış, sonraki yıllarda ise her padişahın portresinin yapılması gelenekselleşmiştir.3 Kıyametle ilgili bir yazmada Osmanlı padişah portrelerinin bulunması ilginçtir. Osmanlı padişah portrelerinin kıyamet alametlerini irdeleyen bir eserde bulunması, padişahlara kutsallık kazandırma çabasının işaretidir. Hükümdar şeceresini meşrulaştırma, önemli dini ve tarihi bireylerle bağlama amacı görülen silsilenâmelerdeki (Bağcı 2000: 194-195)padişah portreleri gibi burada da padişaharla kutsal kişiler arasında bağlantı kurma gayreti görülmektedir. Tasvirler bütün olarak ele alındığında Mehdi ile ilgili resimlerin çoğunlukta olması, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi olayları ile kıyamet alametleri arasında bağlantı kurulması bu düşünceyi güçlendirmektedir.

Tasvirde yer alan padişahların yerleşik kalıplara uygun olarak betimlenen portreleri, içinde sultan tasvirlerinin bulunduğu ilk tarihi metin olan, Seyyid Lokman tarafından Osmanlı Türkçesi ile yazılan Nakkaş Osman’ın resimlediği 1579 tarihli (Necipoğlu 2000: 30-31) Kıyafetti 1-lnsâniye fî Şemâilü’l-Osmâniye (TSM H. 1563) adlı yazmadaki padişah betimlemelerine dayalıdır. Şemâilnâme olarak da bilinen bu yazmada I. Osman’dan III. Murad’a kadar olan on iki Osmanlı sultanı farklı sayfalarda betimlenirken T,ercüme-i Cifru V-Câm/’lerden TSM nüshasında III. Mehmed’e kadar olan on üç, İÜK nüshasında I. Ahmed’e kadar olan 14. CBL nüshasında ise I. Mahmud’a kadar olan 24 Osmanlı sultanının portresi bir arada betimlenmiştir. Sultanların hily esinin metin olarak da yer aldığı Şemâilnâme ‘nin aksine Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metninde açıklama bulunmamaktadır.

Padişah portrelerinin eserin başında değilde sonunda olması ilginçtir. Bu durum yazmaların hazırlanmasında padişah portrelerini resimlenmesinin öncelikli olmadığına. Osmanlı padişahlarının kıyamet alametlerinin bir parçası olduğuna vurgu olduğun düşündürmektedir.

Metinde on bir Osmanlı padişah portresinden bahsedilmesine karşın resimli Tercüme-i Cifru’l-Câmi nüshalarında farklı sayılarda portre bulunması çeviriden kaynaklanmaktadır. CifruT-Câmi’nin çevirisi daha önce de betirtildiği gibi on üçüncü Osmanlı padişahı olan III. Mehmed (1595-1603) zamanında yapılmıştır. Metinde bahsedilen on bir portre, tercümede esas alınan “Hazine-i Amire ‘den çıkan” tasvirli nüshadaki (İÜK, y. 199b) portre sayısıdır.

TSM ve İÜK yazmalarındaki padişah portreleri sağdan sola doğru sıralanmıştır. Ancak İÜK nüshasmdaki III. Mehmed ve I. Ahmed portreleri bu sıralamaya aykırıdır. Bu iki portre üç sütun olarak tasarlanan tablonun sağ tarafına ilave edilen sütuna yerleştirilmiştir. Buna göre İÜK yazmasındaki padişah portrelerinin sıralaması şu şekildedir:

Tasvir konusu bir şiir ile açıklanmaktadır. Şiirde yıldızın ve güneşin kaybolmasından sonra tekrar döneceği ifade edildikten sonra Yunan padişahına gözünü sihirden koruması ve taşlanmış Şeytan olan İbrahim’den gafil olmaması için tenbih vardır. Metnin sonun yer alan “Bu Sultan Süleyman Merhum ile İbrahim Paşa ‘mn suretleridir’” cümlesi tasvire açıklık kazandırmaktadır (İÜK y. 159b).

TSM nüshasında (Resim 72) Sultan Süleyman merdivenle çıkılan yüksek bir alanda sağ tarafta halı üzerinde bağdaş kurarak oturmaktadır. Karşısında sadrazamı

İbrahim Paşa (sad. 1523-1536) dizlerinin üzerinde otururken hemen arkasında iki hasoda ağası beklemektedir. İÜK nüshasında (Resim 73) sağda halı üzerinde oturan Sultan Süleyman’ın karşısında yine İbrahim Paşa diz çökerek oturmaktadır. Kapı girişinde iki saray görevlisi beklemektedir. TSM nüshasmdaki tasvirin taklidi olan CBL nüshasında (327a) mekân aynı olup figür olarak Sultan Süleyman ve İbrahim Paşa gül başlı olarak yer alır. Hizmetkarlar resmedilmemiştir.

Metinde belirtilen İbrahim Paşa, Sultan Süleyman döneminin önemli sadrazamlarından biridir. İbrahim Paşa’nın kökeni için Rum, Hırvat, Frenk gibi farklı ırklar söylenmektedir. Bir rivayete göre aslen Rum olan Parga gemicilerinden birinin oğlu iken Türk korsanları tarafından ele geçirilmiş ve Manisa’da dul bir kadına satılmıştır. Kadın onu yetiştirmekte iken Manisa sancakbeyi Şehzade Süleyman tarafından alınmıştır. Bir başka rivayete göre Bosna valisi İskender Paşa, kendisinin yetiştirdiği, zeki, hoş sohbet İbrahim’i Kefe sancakbeyi Süleyman’a vermiştir. Süleyman hükümdar olunca İbrahim’i de beraberinde getirerek hasodabaşılığa tayin etmiştir. Temmuz 1523 tarihinde baş vezir olan İbrahim Paşa Mart 1529 tarihinde Sultan Süleyman tarafından verilen seraskerlik beratıyia her şeye muktedir olduğunu ilan ilan etmiştir. Fakat İbrahim Paşa’nın bu geniş yetkisini süistimal ettiği görülmektedir. Ayak takımlarıyla fazla içli dışlı olması, fazla harcama yapması, kendisi için din, devlet ve saltanat düşmanı şeklinde düşünenlerin olması dikkatleri İbrahim Paşa üzerine çekmiştir. Bu arada İbrahim Paşa ile Sultan Süleymanın eşi Hürrem Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçecek şehzadeler konusunda fikir ayrılığına düşer. İbrahim Paşa yaşça büyük olan Şehzade Mustafa’yı tercih ederken. Hürrem Sultan Şehzade Beyazıd’ın hükümdar olmasını istiyordu. Bu sebeple Hürrem Sultan İbrahim Paşa’nın ortadan kaldırılmasını istemektedir. Bütün bu nedenler bir araya toplanınca, İbrahim Paşa, Sultan Süleyman tarafından saraya çağrılarak 6 Mart 1536 tarihinde gece yarısı sarayda yatağında uyurken Cellad Ali’ye boğdurulmuştur (Uzunçarşılı 1983: II, 318, 355-539).

Metinde bir anlamda Yunan topraklarının sahibi Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’ya karşı uyarılmaktadır. Metinde ilgili yeri ilave eden kişinin yaşadığı dönemde İbrahim Paşa hakkındaki olumsuz düşüncelerin devam ettiği anlaşılmaktadır.

2.7. RUM MELİKLERİ

Metinde tasvirin konusu bir şiirle açıklanmaktadır. Şiirde hayatın geçici olduğu vurgulandıktan sonra Hâbil’le temsil edilen mazlum, Kabil’le temsil edilen zâlimden sakınması için uyarılmaktadır. Tasvire açıklık getiren açıklama ise şiirin sonundaki “Bu mülûk-i Rum ‘un suretleridir” şeklindeki cümledir (İÜK y. 166a)

TSM nüshasında (Resim 74) merdivenle çıkılan yüksek bir kürsü üzerinde bağdaş kurarak oturmuş hükümdar tasviri yer alır.. Kürsünün hemen solunda kılıç ve sadak tutan iki saray görevlisi beklerken sol tarafta iki hizmetçi padişaha altın bir maşrapa uzatmaktadır. İÜK nüshasında ikisi 166a numaralı sayfada (Resim 75). ikisi 166b. sayfada (Resim 76) olmak üzere toplam 4 portre resmedilmiştir. İlk iki hükümdar yuvarlak kemerli bir mekânda otururken son iki melik Bursa kemerli bir yapıda oturmaktadırlar. TSM nüshasmdaki tasvirin taklidi olan CBL nüshasmdaki tasvirde (349b) aynı şekilde merdivenle çıkılan yüksek kürsü üzerinde bağdaş kurarak oturan melik figürü yer alır. Diğer figürlerde olduğu gibi başı gül şeklindedir.

İlk bakışta metinde geçen Rum melikleri ifadesiyle Bizans krallarının kastedildiği anlaşılmaktadır. Resimlerden, nakkaşların metinde geçen bu ifadeyi. Rum topraklarına sahip olan Osmanlı sultanları olarak yorumladığı anlaşılmaktadır. Nitekim TSM nüshasmdaki portre, nüshanın resimlendiği dönemin Osmanlı padişahı olan ve daha önce de betimlenen III. Mehmed portresi ile örtüşmektedir. Ayrıca dönemin diğer resimleri incelendiğinde Bizans krallarının portrelerinde farklı şablonların kullanıldığı görülmektedir. Sözgelimi 1595 tarihli Doğa ve Sanat Harikaları şeklinde isimlendirilen eserde (BL. Harleian 550 Rieu 104. y. 29a) iki Bizans kralının Hıristiyan kilisesinde iki papaz tarafından karşılanmasını betimleyen tasvirde (Resim 77) Bizans kralları ince işlenmiş taçı olan, Osmanlı padişahlarına özgü olmayan kıyafetler giyinmiş figür şeklinde resmedilmiştir (Titley 1981: 31, Resim 10). Halbuki burada tamamen Osmalı padişahlarına özgü başlık ve kıyafet modelleri kullanılmıştır.

2.8. DÜNYANIN SONUNUN YAKLAŞMASI 2.8.1. Dünya Şehirleri ve Kalelerinin Tasviri

Metinde. Hz. Muhammed’e atfedilen, “Kıyamet şu on alamet görülmeden kopmaz: Dumanın görülmesi, Deccâl’in çıkması, Dâbbetü’l-Arz’ın çıkması, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu İsa’mn inmesi, Ye’cüc-Me’cüc’ün çıkması. Doğu tarafında büyük bir yer çöküntüsünün olması, Batı tarafta büyük bir yer çöküntüsünün olması, Arap yarımadasında büyük bir yer çöküntüsünün olması.” hadisinden sonra yazar kendi yorumunu aktarır. Bu yorumda, zamanında öldürmenin yaygınlaştığı, her yerin kan tufanı olduğu, bir çok kentin harap olduğu. İran ve Turan ülkelerinin harap olmakla karşı karşıya kaldığı, Rum denizinin arka tarafında sağlam yer kalmadığı vurgulanmaktadır. Yazar, dünyanın tadının kalmadığını ve süresinin tamamlandığını belirttikten sonra dünyadan uzaklaşan kişileri takdir ederken, dünyaya meyledenlere ise beddua etmektedir. Yazar bedduadan sonra tasvirin içeriğini şu şekilde açıklamaktadır: “Dünyanın şehirlerinin ve kalelerinin ve hahrlarımn ve azîm nehirlerinin sureti budur ki tasvir olundu” (İÜK y. 11 Ob-11 la).

Metinde, tasvirin dünyaya ait şehir, kale,deniz ve büyük nehirlerinin sureti olduğu belirtilmiştir. TSM nüshasında (Resim 78) dere ve tepelerin yer aldığı geniş kırsal alanın değişik bölgelerine yerleştirilmiş iki kale ve bir yerleşim merkezi bulunmaktadır. Kırsal alanlara eğlenen avlanan insan figürleri yerleştirilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 79) içinde yüzen bir geminin bulunduğu denize bakan tepelerde birkaç yapıdan oluşan yerleşim yerleri yer alır. Her hangi bir figür ve ağaca yer verilmeyen tasvirde nehir ve deniz siyaha boyanmıştır. CBL nüshasında (Resim 80) TSM nüshasından farklı olarak canlı imgelere yer verilmemiştir.

Yazarın dünyanın sonu ile ilgili karamsarlığı ve felaket senaryosu dönemin kıyametle ilgili diğer kitaplarında da görülmektedir. Bu kitaplarda hangi milletin helakine hangi felaketin neden olacağı belirtilmektedir TSM nüshasında doğa ve doğa ile içice yaşayan insanların resmedildiği bir tasvir yer almaktadır. Metin bir felaketten söz ederken tasvir tamamen aksi bir durumu canlandırmaktadır. Tepelerin arasında nehirlerin aktığı bir. ortamda, kırlarda eğlenen ve avlanan insanlar, neşeyle koşan vahşi hayvanlar; karamsarlığın aksine mutluluğu, neşeyi ve yaşama sevincini aktarmaktadır. İÜK nüshasında, yamaçlarındaki binalarla dağlar, dağlar arasından denize akan nehir, denizde yüzen bir yelkenli adeta fırtına öncesi sessizliği hatırlatmaktadır. Figürün bulunmaması resmi durağan hale getirmiştir. CBL nüshasında figürlere yer verilmezken sadece doğa ve birkaç yapı tasviri yer almaktadır.

2.8.2. Dünya Haritası

Yazar metinde Dünyanın Hz. Muhammed zamanındaki durumunu aktarmaktadır. Buna göre o dönemde 17.000 şehir, 1000 melik vardı. Kuzeyde Rum denizi1, Sakalibe denizi, Curcan denizi, Fars denizi, Sin denizi, Hind ve Sind denizi bulunmaktaydı. Bu açıklamadan sonra dünya hakkında teknik bilgilere ver vermektedir: Dünyanın feleğe göre oranı daire içindeki nokta gibidir. Felekte 1029 yıldız olup en küçük yıldızın büyüklüğü bile dünyanın 18 katı kadardır. En büyük yıldızın büyüklüğü yeryüzünün 117 katıdır, Felek 360 derecedir. 1 derece 25 fersah, bir fersah 3 mil, bir mil 1000 kulaç, bir kulaç 4 zira, 1 zira 24 parmak, 1 parmak 6 arpa eni. 1 arpa eni 6 katır kılı eni kadardır. Yeryüzünün en düşük yeriyle arş arası dünya yılıyla elli bin yıllık yoldur. Bistamî, açıklamaların sonunda tasvir konusuna değinir ve uzun bir açıklama yapar. “Müellif-i kitâb eydur: Bu mezkur olan ekâlim-i seh ‘anın (yedi iklimin) suretleri budur ki, denizleri ve dağları ve beriyyeleri (kara parçaları) ile ve şehirleri ve müteaddid (sayısız) hisarları hususan (özellikle) Mekke şehri ve Medine-i münevvere tasvirleriyle ve yeryüzünde bunlardan gayri (başka) ne var ise Nil ve Fürat ve Sîhun ve Ceyhun ve Tuna ve Sava ve Truva gibi ve bunlardan mâ adâ (geri kalan) yüksek dağlar ve beriyyeler ve Cebel-i Kaf (Kaf Dağı) ve Sedd-i İskender’in ardında olan Ye ‘cüc-Me ‘cüc kavmi gibi bu cümlenin suretidir, nakş ve tasvir olunur. ” (İÜK y. 113a-l 13b)

TSM nüshasında (Resim 81) Ortada Afrika ve Avrasya haritasının yer aldığı büyük bir küre ve bu kürenin dört köşesinde dört melek tasviri yer alır. Kıtalarda yerleşim alanları kubbeli yapılar veya kaleye benzer küçük şekillerle belirtilirken Kabe diğerlerine oranla daha büyük olarak çizilmiştir. İÜK nüshasında (Resim 82) TSM nüshasından farklı olarak Amerika kıtasınının sahilleri yer alırken köşelerde melek figürlerine yer verilmemiştir. CBL nüshasmdaki dünya haritası (Resim 83) diğer tasvirlerde olduğu gibi TSM nüshasmdaki haritanın kopyasıdır. Ancak haritanın köşelerine melek figürleri yerleştirilmemiştir.

TSM nüshasmdaki tasvirde dört köşesinden birer meleğin tuttuğu, üzerinde Avrupa. Afrika ve Asya’nın yer aldığı, merkezinde Kabe’nin bulunduğu bir dünya mevcuttur. İslâm resim sanatında dünyanın melekler tarafından taşındığı fikrini canlandırılması sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda sadece dünyayı değil genellikle gökkubbeyi taşıdığı fikri vurgulanmaktadır. Sözgelimi Tİmurlular devrinde Sultan İskender Bey için hazırlanan 1411 tarihli Londra-Wellcome Enstitüsü Kütüphanesinde bulunan bir Burç kitabında on iki burcu çeviren dört melek vardır (Irvvin 1997: s. 202-203). Osmanlı resim sanatında da bu gelenek karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Zübdetü ‘t-Tevârih ‘in TİEM nüshasında yer alan tasvirde, burç kuşağında (TİEM. T. 1973, y. 6b) her köşede ikişer olmak üzere toplam 8 melek yer almaktadır. Osmanlı resim sanatı dışında da benzer betimlemeler görülmektedir. Sözgelimi 17. Yüzyılın başında vezir Kalender Paşa tarafından düzenlenip Sultan I. Ahmed’e sunulan fa] kitabı anlamına gelen, içinde 35 tasvir bulunduğu, genellikle Kuran’da adı geçen peygamberlerin ve onların karakterleriyle ilgili bir olayı, mucizeyi ya da kahramanlığını tasvir ederken, resmin karşı sayfasındaki metin bu resmi açan kişinin falının yer aldığı Falname’de de (Okaslıa 1981: 73: Tanındı 1996: 54; Mahir 1999: 175) aynı şekilde dört meleğin taşıdığı burç kuşağı (TSM, H. 1703) bulunmaktadır.

TSM nüshasmdaki tasvirde, köşelerde yer alan melek figürleri, burç kuşaklarında yapılan melek figürü geleneğinin yansıması olarak görülebileceği gibi. Kazvîni’nin (Ö.1283) kaleme aldığı, coğrafık ve kozmoğrafık eser olan Acâibü’l-Mahlûkâfm (Kut 1988: I, 314; Streck 1988: 529) resimli nüshalarındaki (TSM. Ahmed 3632; British Library, Add 7894) meleğin dünyayı elleriyle tutmasından da (And 1998: 76-77) anlaşıldığı üzere, dünyanın meleklerin sayesinde boşlukta durabildiği inancının yansıması olarak da düşünülebilir. İÜK nüshasında (y.l 13b) herhangi bir melek figürü kullanılmamıştır.

Denizci Kemal Reis’in kardeşinin oğlu olan Piri Reis’in (ö. 1554) 1513′de doğum yeri Gelibolu’da ceylan derisi üzerine çizdiği ve 1517′de Kahire’de Sultan

Selim I’e takdim ettiği haritada (İnan 1974: s. 9, 27; Piri Reis 1988: 20-23;) Amerika kıtası resmedildiği halde TSM nüshası ve kopyası olan CBL nüshalarında bu kıta hakkında herhangi bir işaret bulunmazken, arada fazla zaman farkı olmamasına karşın İÜK nüshasında Amerika kıtasının sahilleri resmedilmiştir. Aynı tasvirde meridyenlerin ve ekvator çizgisinin de belirtilmesi dikkat çekicidir. İÜK yazasındaki haritanın üslubu, özellikle kıyıların betimlenmesi bakımından Ali Macar Reis tarafından hazırlanan 1567 tarihli haritanın (Renda 1990: 285) üslubuna benzemektedir.

17. yüzyılda İstanbul’da 8 dükkanda 15 haritacının çalışması, haritacılığın İstanbul’da ne derece gelişmiş olduğunu göstermektedir. Evliya Çelebi’ye (1611-1682) göre Latince de bilen bu kişiler “Kitâb-ı Atlas”, “Minör”. “Coğrafıyye” ve “Papamonta” isimli kitapları okuyarak Karadeniz, Akdeniz .Okyonus. Umman Denizi ve Hazar Denizi gibi diyarları çizerlerdi (Evliya Çelebi 1996:1. 236).

Osmanlı haritalarında Kabe belirgin bir şekilde çizilirken, dünyanın diğer önemli şehirleri, birbirine bitişik 3-5 yapıdan oluşan minyatür yapılarla işaretlenmiştir. Haritalarda önemli merkezlerin bu şekilde birkaç yapı ile betimlenmesi Eğribos adası haritasında (y. 64b-65a) ve Midilli adası haritası örneklerinde olduğu gibi (y. 73b-74a) Kitâb-ı Bahriye “de de görülmektedir (Piri Reis 1988: 288-289, 322-323) Yüksek bir dağla ortadan ikiye bölünmüş olan Asya kıtasının doğusunda herhangi bir kentin işaretlenmemesi TSM ve CBL nüshalarında dikkati çeken bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır.

Haritalardaki yapıları incelediğimizde haritaların günümüz haritalarına göre ters yönde çizildiği görülmektedir. Çizimin bu şekilde ters olması. Kabe’nin merkez olarak görülmesine bağlanabilir. Kabe Osmanlı Devletine’e göre güneyde kalınca, harita bu yöne göre şekillenmektedir.

2.10. MEHDİ İLE İLGİLİ OLAY VE OLGULAR

Cifru ‘l-Câmi nüshalanndaki tasvirlerin önemli bir bölümü Mehdi ile ilgilidir. Konu olarak bizzat Mehdi’yi’ele alan TSM ve CBL nüshasında 3, İÜK nüshasında 4 tasvir vardır. TSM nüshasında Mehdi tasvirlerinin birinde, yalnız ve taht üzerinde resimlenirken diğer ikisinde taraftarları ile birlikte ele alınmıştır. İÜK nüshasında bütün tasvirlerde taraftarlarıyla birlikte resimlenmiştir.

2.10.1. Mehdi’nin Geleceği Şehir: Rum Şehri, Melikleri ve Pab

Yazar metinde Mehdi’nin özelliklerinden bahsederken İslâm askeri ve “evlâd-ı İshakdan yetmişbin âdem ile” Rumiyye şehrini tekbir ile fethedeceğini belirttikten sonra ismini açıklamadığı ‘büyük savaş’ ile “Rumiyye-i Kübrâ” nin (Büyük Rum) fethi arasında altı yıl geçeceği ve yedinci senesinde Deccâl’ın ortaya çıkacağını iddia eder. Bistâmi bundan sonra Rum şehrinin ayrıntılarını anlatır: Rum şehrinin sarı bakırdan bin kapısı vardır ve bu kapılarında akrep ve yılanları uzaklaştırmak, şehri yabancılardan korumak için tılsımlar vardır. Şehrin ortasında her türlü kuşun satıldığı kuş pazarı denilen meydan vardır. Rum ülkesinin hükümdarına “Pâb” denilir. Bistâmi, tasviri ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır: “Bu nakş olman tasvir Medine-i Rumiyye’nin ve meliklerinin reyn-i Pâbın ve bazı beylerinin suretleridir ki evdâ’ ve etvarlarıyla ve esbâb ve âlât ve tabi ü alem ve atlarıyla ve asker ü uluclarıyla ve ellerinde tefekkulleriyle tasvir olunur” (İÜK y. 86a-8öb)

TSM nüshasmdaki tasvirde (Resim 84)’ tepelerin arkasında atlı ve yaya insanların bulunduğu bir ortamda, sahilde, ikisi oturmuş vaziyette diğerleri ayakta şapkalı beyler yer alır . Altta .ise deniz ve denizde demir atmış yelkenli gemilerin tasviri bulunmaktadır. İÜK nüshasında şehir (Resim 85) metinde anlatıldığı gibi tasvir edilmiştir: Surlarla çevrili, ortasında Dikilitaş’ın bulunduğu meydanı ellerinde kuşları tutan satıcılar doldurmaktadır. Kentin dışında ise beyaz atlı “Pab”a tüfekli askerler öncülük yaparken, arkasında şehrin diğer büyükleri takip etmektedir. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 86) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyasıdır.

Bistâmi’nin sözünü ettiği İstanbul’un koruyucu tılsımlarının benzerlerini Evliya Çelebi’nin Seyahatname”sinde de bulunmaktadır. Evliya Çelebi İstanbul’un kurucusu Kostantin’in, İstanbul’u 27 beladan korumak için 27 tılsım yaptırdığını bildirmektedir ve bu tılsımlardan 23 tanesinin yeri ve şekli hakkında bilgi vermektedir. Metinde yer alan İstanbul’un kapılarında akrep ve yılanları uzaklaştıran tılsımla Seyahatname’deki tılsımın yerleri farklıdır. Seyahatname’de. tılsımın yeri At Meydânı olarak gösterilmektedir. Meydandaki üç başlı ejderin İstanbul’a yılan çıyan ve akrep gibi zehirli hayvanların girmesini engellediğini belirten Çelebi, tılsımın etkisiyle ilgili bir örnek de vermektedir: II. Selim at üzerinde giderken “Bozdoğan mücevher topuz” ile batıya bakan ejderin alt çenesine vurmuştur. O zamandan sonra İstanbul’un batı tarafında yılanlar yaygınlaştı. Eğer ejderin diğer başlarına da zarar vermiş olsaydı İstanbul berbat olurdu (Evliya Çelebi 1996: I, 25-26) Bazı kaynaklarda bu tılsımı yapan kişinin ismi de geçmektedir: “Şehirden şehire, ülkeden ülkeye dolaşan ve her gittiği- yerde şeytanî tılsımlar yapan Tyanalı Apollonios. Roma’dan Bizans’a geldiğinde halkın isteği üzerine şehir halkını yılan ve akreplerden kurtaran tılsımları yaptı ve asiller meclisinde atların yol açtığı kargaşaya son verdi” (Yerasimos 1998: 91-92) Seyahatname’de tılsımlarla ilgili bölümde Tavuk Pazarı denilen yer adı (Evliya Çelebi 1996:1, 24) geçmektedir. Tavuk Pazarı ile Cifru ‘l-Câmi ‘de Kuş pazarının aynı olması olasıdır.

2.10.2. Mehdi’nin Geleceği Şehir

Yazar bu bölümde Önceki bölümde geçen Rum şehrindeki ayrıntıları açıklamaya devam eder. Bu şehirde, içerisinde tamamı zümrüt yeşili taş duvarla örülmüş, mütercimin mihrap veya kütüphane olarak yorumladığı “mezbah”m bulunduğu Beyt-i Mukaddes üslubunda yapılmış bir kiliseden bahseder. Açıklamalarında yakutlarla aydınlanan kilisenin 18 altın kapısı olduğu da yer alır. Hz İsa’nın doğumundan 754 yıl önce kurulduğunu söylediği şehrin Doğu kapısı ile Batı kapısı arasındaki mesafenin 28 mil olduğu ve bu şehrin kalınlığı 11 zira. yüksekliği 42 zira olan iki sıra surları vardır. Yazarın şehir betimlemesinde, denizden şehre nehir gibi bir dil girdiği, buradan yelkenleriyle şehir içine girip alışveriş ettikleri, ayrıca bu şehirde 1200 kilise 1000 hamam ve 200 han bulunduğu mevcut olduğu yer alır. Metinde tasvir detaylı açıklaması bulunmaktadır: “Ol medîne kenîsesiyle ve kenîsede olan timsâlleri ve mezbahiyle ve şehrin içinde olan nehirleriyle ve gemileri ve şâir evsâfı ve frenk beyleri ve atları donlarıyla bu mahalde tasvir olundu” (İÜK y. 86b-87b)

TSM nüshasında yer alan tasvirde (Resim 87)’ kubbelerle örtülmüş dikdörtgen yapıya sahip revaklı avlunun üst tarafında, yanında minberi olan kubbe ile örtülmüş yüksek bir yapı bulunmaktadır. Avlunun alt tarafında ise açık alanda, ortadaki hurma ağacı altında sivri kubbe ile örtülmüş küçük tek mekânlı yapı tasviri yer alır. İÜK nüshasında (Resim 88) karaya doğru girintileri bulunan denizde yelkenli gemiler yüzerken, sahilde kulesiyle kubbeli tek mekânlı bir yapı görünmektedir. Yapının ortasında bulunan kürsünün üzerinde tünemiş yeşil renkli kuşa, çevresinde insanlar şaşkınlıkla bakmaktadırlar. Yapının dışında ise atlı ve yaya beyler dolaşmaktadır. CBL nüshasında (184b) TSM nüshasmdaki tasvirin sadece doğa ile ilgili kısmı kopya edilmiştir. Herhangi bir hayvan ya da insan figürüne yer verilmemiştir.

İÜK nüshasmdaki tasvir TSM nüshasmdaki tasvire göre metinle daha uyumludur. Metinde, şehirdeki “mezbah ” olarak isimlendirilen yapı ön planda iken gerek TSM. gerekse CBL nüshasmdaki tasvirde herhangi bir yapıya rastlanmamaktadır. İÜK nüshasmdaki tasvirde yapının içindeki “mezbah “ın ayrıntısına dahi önem verilmiştir. Metindeki anlatım ve İÜK yazmasındaki resim İstanbul’u anımsatırken TSM nüshasında Mescid-i Nebî resmedilmiştir. Nakkaşın, sahnede Mescid-i Nebî’yi betİmlesinİn iki nedeni olabilir. Tercüme-i Cifi-u’l-Câmi metninde kilisenin Beyt-i Mukaddes’e benzetilmesinden dolayı nakkaş Mescid-i Nebî’yi betimlemiş olduğu düşünülebilir. Bir diğer olasılığa göre ise. İslâm kültüründe Mehdi’nin çıkış yerleri arasında Medine’nin de zikredilmesiyle ilgili olabilir. (el-Hüseyni ty: 162).Nakkaş bu rivayete göre Medine’yi temsilen Mescid-i Nebi “yi betimlemiş olabilir. TSM yazmasındaki Mescid-i Nebi’nin tasvirinin benzerlerine Fas”da doğan (ö. 1470), Ebu Abdullah Muhammed Şeyh Süleyman el-Cezuli es-Samlâli tarafından düzenlenen çeşitli Salavat-ı Şerif ve dualardan oluşan, 16. yüzyıldan sonra bir çok resimli nüshası hazırlanan (Tanındı 1983: 410; İbn-i Cheneb 1988: III, 155; Pakalın 1993: I, 420) Delail-i Şerif de denilen Delâil-i Hayrat yazmalarında rastlamak mümkündür. Aynı şekilde Binney kolleksiyonunda

2.10.3. Dikilitaş, Ayasofya ve Bakır At Anıtları

Müellif Bistâmi, bu bölümde Rum şehrini Kostantiniyye olarak netleştirir ve bu şehir hakkında ayrıntılı bilgiler vermeye devam eder. Yazarın aktardığı bilgilere göre. Kostantiniyye Hıristiyanlık dinini ilk açıklayan ve düzene koyan hükümdar Kostantin tarafından kurulmuştur. Kentin iki tarafı deniz, bir tarafı karadır. Yedi kat suru oiup büyük surun yüksekliği 20 arşındır ve 100 kapısı vardır. Büyük kapısına altın kapı denilir ve som altınla kaplanmıştır. Bu şehrin surunda, dışarı doğru taşan bir “fasih”1 vardır. Kostantiniyye’nin Rum Denizi’ne dökülen Haliç sahilinde yerleşmiştir ve bu şehirde bakırdan dökülmüş sivri taş minare vardır. Tek parçadan dökülmüş gibi olup hiçbir kapısı yoktur. Bîmâristana yakın bir yerde de tamamı bakır levhalarla kaplanmış’ sivri taş minare vardır. Bu arada yazar Kostantin’in heykelinden bahsetmektedir. Kostantin, bir bakır at üzerinde süvari şeklinde olup atının sağ ön ayağı hariç diğer ayakları cam ve kurşun ile sağlamlaştırılmıştır. Kostantin. sağ elini açıp havaya kaldırmış, Şam tarafına işaret etmekte ve sol elinde bir bakır top tutmaktadır. Metinde Kostantin’in elinde tuttuğu topla ilgili düşüncelere de yer vermektedir. Bölümün sonunda mütercim Seyyid Şerif b. Seyyid Muhammed, yazarın bahsettiği yapıların Dikilitaş, Ayasofya Cami gibi bir kısım yapının da zamanına ulaşmasının yazarın anlattıklarının doğruluğunu vurgulamaktadır. Tasvirle ilgili ayrıntılar şu şekilde verilmektedir: “Bu mahalde tercüme itdüğümüz nüshada

Fasîl Arapçada tiyatro anlamına gelmektedir. Burada kastedilen muhtemelen Hipodrum olarak bilinen yapıdır.

zikr olman bakır at vech-i mezkur ve muharrer üzere menkûş ve musavverdir”^ İÜK y. 92a-92b).

TSM nüshasında (Resim 90) tepe yamacında, solda, uzun kulesi, merkezi kubbe sistemi ve pembe rengiyle Ayasofya yer alırken, kürsüde atı üzerinde Kostantin bulunmaktadır. Taç giymiş olan Kostantin, sağ eliyle atın dizginlerini tutarken sol elini havaya kaldırmıştır. İÜK nüshasında (Resim 91) tepe yamacında solda, yüksek kulesi ve kubbbesiyle Ayasofya ile atı üzerinde sağ elinde atı üzerinde top tutan Kostantin tasviri vardır. Resmin sağ tarafına iki Dikilitaş anıtı ortasında burmalı sütun anıtı yerleştirilmiştir. CBL nüshasında yer alan tasvir (192b) TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası-olmasına karşın kürsü üzerindeki at ve Kostantin heykeli betimlenmemiştir.

TSM nüshasında metinde geçen Dikilitaş anıtları ve Kostantin’in elinde tuttuğu bakır top bulunmamasına karşın yine metinde belirtilen atın sağ ön ayağının havada tasvir edilmesi ressamın kendi dünyasında önem verdiği değerleri tasvir ettiğini düşündürmektedir.

Yılanlı sütun (Resim 92) Kostantin (tahta geçişi 323) döneminde Delfi’den getirilmiş ve hipodroma konulmuştur. 18,74 m. Yüksekliğinde tek parça pembe granitten oluşan, üzerinde Mısır imparatoru Tutmosis III’ün (İ. Ö. 1504-1450) zaferlerini anlatan anıt (Resim 93). Roma hükümdarı I. Theodosis tarafından 383 “de batı eyaletlerinde Maximus”a karşı kazandığı zaferin anısına 390′da Hipodrum’a diktirmiştir. II. Theodosios zamanında hipordumda locanın ön tarafına Khios adasından getirilen dört yaldızlı, bronzdan yapılmış Lysippos’un dört at heykeli yeıieştirilmiştiR. Fakat bu heykeller IV. Haçlı seferleri sırasında İstanbul’dan Venedik’e götürülmüştür. Hâlen San Marco Kilisesi’nde Marciana müzesinde bulunmaktadır (Demirkent 2001: XXIII, 206-207).

İÜK nüshasında betimlenen burmalı sütun aynı dönemlerdeki ilgili yazmalarda da resimlenmiştir. 1595 tarihli Doğa ve Sanat Harikaları şeklinde isimlendirilen eserde (BL, Harleian 550 Rieu, y. 30a [p. 104]) burmalı sütün dört başlıdır (Resim 94). Tasvirde aynı zamanda üç sütün üzerindeki üç bronz at heykeli yer almaktadır (Titley 1981: 31, Resim 11). Ancak bir rivayete göre bu atların dört olması gerekir. Dört at Cmadriga denilen arabaları çekiyordu. 1204 yılında haçlılar İstanbul’u yakıp yıktıklarında heykellerin kimini eritmiş, kimini batıya kaçırmışlardır. (And 2002: 344).

Metinde belirtilen atlı Kostantin heykelinin bir benzeri de yine Sanat ve Doğa Harikaları adlı resimli yazmada görülmektedir. Hipodrunr daki bronz heykelin betimlendiği tasvirde yer alan figürün (Resim 95) Kostantin olması olasıdır. Aynı yazmanın bir başka sayfasında ise Kostantin heykeli atsız olarak betimlenmiştir (Resim 96). Ancak incelediğimiz İÜK ve TSM yazmasındaki Kostantin figürü genç ve sakalsız olmasına karşılık burada yaşlı ve sakallı olarak betimlenmiştir.

Dikilitaş ve burmalı sütunun en çok betimlendiği resimli el yazmasışüphesiz ünlü Surnâme-i Hümâyunudur. III. Murad’ın oğlu Mehmed’in sünnet düğünü bu anıtların bulunduğu alanda yapıldığı için eserdeki tasvirlerin neredeyse tümünde anıtların betimlenmesi tekrarlanmıştır (Resim 97). Surnâme’de, İÜK yazmasında da betimlenen ikinci sütun da resimlenmiştir.

2.10.4. Rum Tahtına Oturacak Olan Lebib (Zeki) Kişi

Tasvirle ilgili olarak metinde bir beyt yer alır. Beytin ilk mısrasında güzellik müezzininin, alnı üzerine ezan okuduğu kişinin güzelliğine tanıklık ettiğine işaret edilmektedir. İkinci mısrasında ise güzelliğine tanıklık edilen bu “lebib” (zeki) kişinin Rum tahtına Rum’un harap edilmesinden önce oturacağı belirtilmektedir. Daha sonra “ve hâzihi sûretühû, sureti budur” ifadesiyle tasvire işaret edilmektedir (İÜKy. 135a).

TSM nüshasında (Resim 98) duvarları mavi çinilerle bezenmiş bir mekânda tahtta bağdaş kurarak oturan bir hükümdar resmedilmiştir. Tahtın hemen solunda ayakta iki saray görevlisi, sağında ise biri ayakta bekleyen diğeri de kapıdan girmekte olan iki figür yer alır. İÜK nüshasında (Resim 99) kapalı bir mekânda, sağ tarafta tahtta bağdaş kurarak oturan hükümdar bulunurken yanında kılıcıyla bir hasoda ağası beklemektedir. Hükümdarın karşısında elpençe divan duran iki kişi dertlerini anlatırken kapı eşiğinde iki saray görevlisi beklemektedir. TSM nüshasının kopyası olan CBL nüshasmdaki kompozisyon (Resim 100) TSM nüshasmdaki ile aynıdır. Ancak hükümdar ve karşısında duran iki kişi gül başlı olarak betimlenmiş, saray görevlileri ise hiç resmedilmemiştir.

Resimlerde, diğer sayfalarda da görülen, Osmanlı resim sanatında padişahların betimlemelerinde yaygın olarak kullandıkları kalıpların model alındığı görülmektedir. Bu kalıplara göre tasvirde betimlenen kişinin I. Ahmed’le benzerliği gözlenebilmesine rağmen, Mehdi’nin tasviri olması akla daha uygundur. Metinde figürün kimliği hakkında herhangi bir açıklama yapılmaz, ancak daha önceki mehdi tasvirleri ile bu figür arasında benzerlikler bulunmaktadır. III. Mehmed döneminde hazırlanan TSM nüshasmdaki sahnede de genç bir figürün bulunması Mehdi olduğu fikrini güçlendirmektedir.

2.10.5. Rum Diyarını Fethedecek Kişi

Metinde tasvirin canlandırdığı olay ve olguyla ilgili belirgin bir açıklama bulunmaz, oldukça karmaşık bir anlatım söz konusudur. Yazar önce Rum. Rus, Frenk ve Berberi topluluklarının bir araya gelip her tarafa çekirge gibi saldırmalarından bahseder. Bu konuyu Türklerin Halep’de bir ovada savaş için toplanmaları. Türk melikin, Mısır melikinden yardım istemesi, Rum melikinin anlaşmajı bozması, sonu hüsran olacak Acem topluluğu, “”sayha-i az’ıme” (büyük nâra) ile kıyametin kopmaya başlaması, tüm fertlerin ölmesi gibi birbirinden kopuk anlatımlar takip eder. Bütün bu anlatımlardan sonra Rum şehri sahibinin emriyle. Mim harfinin Cim harfiyle birlikte ortaya çıkacağı şeklinde anlaşılması güç bir çeviri vardır. Metnin anlaşılamamasının nedeni ise Arapça’sından kaynaklanmaktadır. Mütercim, cümlenin öncesi ve sonrası incelendiğinde Mim harfi ile Mehdi’nin kastedildiği kanaatini ifade eder. Tasvirle ilgili şu açıklama vardır: “”Pes sen fehm eyle ve kenzü defîne-i ilme gire. Ol mevsûf olan sâhib-i zuhur medine-i Rumiyyeyi devre-i kameriyyede’ feth eder. Sureti budur ki kürsüsi üzre nakş olunmuştur. “(İÜK y. 137b-138b). TSM nüshasında (Resim 101) tepe yamacında yüksek bir ağaç altında bir taht üzerinde oturan kişi, karşısında saygı ile duran kişiyle konuşmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 102) açık alanda tahtta oturan şahsın arkasında kılıç ve matara tutan iki kişi bulunurken ön tarafında kendisiyle konuşan iki figür yer alır. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 103) TSM nüshasmdaki tasvirde olduğu gibi tepe yamacında ağaç altında tahtta oturan bir kişi yer alırken karşısına kendisini dinleyen bir figür yerleştirilmiştir. Diğer figürlerde olduğu gibi tasvirdeki figürlerin başlan çizilmeyip yerine gül yerleştirilmiştir.

Her iki nüshadaki tasvirin şablonu aynıdır: Dağın eteğine kurulu taht ve tahtta oturan Mehdi. Değişen, Mehdi’in etrafındaki figür sayısı ve ağaç cinsleridir. TSM’deki sahnede uzun gövdeli toplu ağaçlara karşılık İÜK’deki tasvirde hurma ağaçları bulunmaktadır.

2.10.6.            Mehdi’nin Ataları

Metinde tasviri açıklayabilecek beyit yer alır. Beyte göre yakında batıdan uzun kuyruklu bir yıldız doğacak ve bu yıldız kalkan gibi değirmi yüzlü şahısla ilgili olayın işareti olacaktır. Resimle ilgili açıklamaların bulunduğu Arapça cümle şu şekildedir: “Ve hâzihi suretühû ve süverü ecdâdihî ve nüve bi’s-seyfı yaktülü ve hâzihi sûreîü ‘s-Sîni ve hüve ‘yemlikü ve yecîisü ala ‘s-seriri” (Bu onun ve ecdadının tasviridir. O kılıçla savaşır. Ve bu Sûr in tasviridir. O malik olur, taht üzerinde oturur) (İÜK y. 130a)

Mehdi’nin atalarıyla ilgili tasvir sadece İÜK nüshasında (Resim 104) mevcuttur. Bu tasvirde tepe yamacında hurma ağacına yakın yerde dört figür yer alır. Bu figürlerin üçü ayakta, biri oturur vaziyette resmedilmiştir.

Metinde geçen şahısla ilgili herhangi bir açıklama olmamakla birlikte bu kişiyle Mehdi’nin kastedilmiş olması bir olasılıktır. Tasvirde Mehdi’nin ataları olarak dört figür yer alır. Fakat bu kişilerin kim olduğuna ilişkin herhangi bir açıklama bulunmamaktadır.

2.10.7.            Batıdan Kuyruklu Yıldız Kayması

Metinde, yakında batıdan sevgi kadar uzun bir kuyruklu yıldızın görüneceği, bu yıldızın kalkan gibi değirmi yüz ile gerçekleşmesinde kuşku olmayan bir olaya işaret ettiği şiir halinde belirtilmektedir. Tasvirin açıklaması Arapça olup çevirisi yapılmamıştır. “Ve hâzihi suretühû ve süverü ecdâdihî ve hüve bi ‘s-seyfı yaktülü ve hâzihi sûreni ‘s-Sîni ve hüve yemlikü ve yeclisü ala s-serîri” (Bu onun ve ecdadının tasviridir. O kılıçla savaşır Ve bu Sîn’in tasviridir. O malik olur. taht üzerinde oturur) (İÜKy. 130a).

Resimden önceki metinde yıldızın şekli hakkında herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Ancak 118b. sayfada geçen “Semada büyük bir yıldı: görülür, onun uzun iki kuyruğu vardır” şeklindeki cümle kuyruklu yıldızın ayrıntıların anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

TSM nüshasında (Resim 105) gökyüzündeki altı köşeli, sağa doğru kaymakta olan kuyruklu yıldızı, bir dağın yamacında tabure üzerine oturup hayretle seyreden bir genç tasviri bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 106) aynı şekilde gökyüzünde sola doğru kaymakta olan altı köşeli yıldızı sandalyede oturan biri seyretmektedir. TSM nüshasında yer alan kompozisyonun kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 107) farklı olarak figürlerin başları gül şeklinde betim 1 erimiştir.

Her üç nüshada da yıldız altı köşeli çizilirken, diğer ikisinden farklı olarak İÜK nüshasında yıldız sağdan sola doğru kaymaktadır. CBL nüshasmda yıldız abartılı bir şekilde iri çizilmiştir. Tepe yamacında kuyruklu yıldızı izleyen figürler incelendiğinde. TSM nüshasında genç ve sakalsız betimlemesinde karşılık. İÜK nüshasmda sakallı orta yaşlı figür betimlemesi yer alır.

Metinden de anlaşıldığı gibi kuyruklu yıldızın görünmesi yakın zamanda Mehdi’nin. uzak zamanda ise kıyametin alameti olarak görülmektedir. Kuyruklu yıldızın Mehdi’nin ortaya çıkışının alameti şeklinde yorumlanmasının İslâm kültüründe de var olduğu (Gümüşel 2002:62) görülmektedir.

Kuyruklu yıldızın bir kıyamet alameti olarak açıklanması yazarın eserine sonradan ilave edilmiş olması olasıdır. Çünkü Osmanlı toplumunda büyük etkiler yaratan kuyruklu yıldız 1577?de görülmüştür. Kuyruklu yıldız görülmeden önce Gökbilgini Taküyyiddin bin Mehmed bir rasathane kurulması için III Muradın desteğini sağlamıştır. Rasathane 1577 yılında Tophane bayırı üstünde kurulmuştur Hatta bir belgede ilm-i nücûm’la ilgili kitapların bu rasathaneye gönderilerek Takkiyyüddin’in emrine verildiği yer alır. 1577 yılında görülen kuyruklu yıldızın. 1578 yılında görülen, çok sayıda insanın öldüğü veba salgınının uğursuzluk sayılması ve bu uğursuzluğun kaynağı olarak rasathanenin gösterilmesi nedeniyle rasathanenin yıkıldığı ileri sürülmektedir. Ayrıca dönemin Şeyhülislâmı Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin rasathanenin yıkılmasına dair fetvasından da söz edilmektedir (Altınay 1987: 55; Dizer 1993: 27-42).

Kuyruklu yıldızın uğursuzluk olduğu düşüncesinin daha önce de var olduğu gözlemlenmektedir. 1573 yılında kuzeyde görülen iri ve parlak bir yıldız “ashab-ı nücûm” (yıldız bilimcileri) aşın yağmura yorarlar. Hatta daha sonra İstanbul’da sel taşkınları olmuş, bir çok yer harap olmuştur (Çevri 1291/1874: 124).

Batıda kuyruklu yıldızın görülmesi, kısa vadede Mehdi’nin ortaya çıkışının, uzun vadede ise kıyametin habercisi olarak düşünüldüğü görülmektedir. Cifru 1-Câmi ‘nin tercümesinin hazırlandığı yıllarda henüz görülmüş olan kuyruklu yıldızın anısının taze olduğu anlaşılmaktadır. Kuyruklu yıldız tasvirinin bazı yazmalarda da yer aidığı görülmektedir. Sözgelimi Gelibolulu Mustafa Âlî tarafından yazılan 1584 tarih kitabı (Atasoy-Çağman 1974: 49) Nusretnâme’de (TSM, H. 1365) 1577′de görülen kuyruklu yıldızın tasviri vardır (Resim 108). Tasvirdeki kuyruklu yıldız İstanbul semaiannda soldan sağa doğru kaymaktadır. TSM. İÜK ve CBL yazmalarındaki yıldızlann aksine Nusretnâme”’deki kuyruklu yıldız ve diğer yıldızlar beş köşeli olarak resimlenmiştir. Kuyruklu yıldızın görünmesinin bir diğer tasviri de 1586 tarihli, Asafî Paşa tarafından şiir şeklinde yazılan 77 resmin bulunduğu (Atasoy-Çağman 1974: 36) Şeceatnâme’vim 11 resimle bezeli nüshasında (İÜK, T. 6043) bulunur. Yıldız (Resim 109), diğer örneklerden çok kuyruklu olmasıyla ayrılmaktadır. Küçük yıldızlar 5 veya 6 köşeli betimlenirken, kuyruklu yıldızın 9 köşeli betimlendiği görülmektedir. Lokman Aşuri tarafından yazılan. III. Murad’ın saltanat yıllarını konu alan ve 58 resmin bulunduğu 1591 tarihli (Atasoy-Çağman 1974: 36) Şehinşehnâme (İÜK, F. 1404) adlı yazmada da kuyruklu yıldız betimlemesine (Resim 110.). rastlanmaktadır. Yazmada harita şeklinde İstanbul üzerindeki kuyruklu yıldız betimlemesi, kuyruklu yıldızın uzaydan görünümünü andırmaktadır. Şeceatnâme, Nusretnâme ve Şehinşehnâme yazmalarında yer alan kuyruklu yıldız tasvirlerinde ortak özellik, resimlerin tümünde yer alan hilal tasviridir. Kuyruklu yıldız tasvirlerinin birbirine yakın tarihli olması 1577′de görülen kuyruklu yıldızın toplumdaki etkisinin göstergesidir.

2.10.7. Mehdi

Mehdi konusuna Hz. Muhammed’e atfedilen şu rivayetle “Allah’ın yer halifesi olup. ahir zamanda çıkıp, zulümle dolmuş dünyayı adaletle donatıp kullar arasında doğrulukla hükmeder. Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah o günü uzatıp halifesini kullarına vali kılar.” başlayan yazar burada geçen halifeyle Mehdi’nin kasdtedildiğini ifade eder. Bistâmi, bu şahsın Fatıma binti Muhammed sülalesinden, güzel yüzlü, güzel saçlı, orta boylu, güzel yüzlü yiğit, doğan burunlu, sürme gözlü, sağ yanağında hoş bir beni bulunan bir Muhammed isimli kişi olduğunu aktarır. Mehdi’nin fiziki yapısı hakkında bu bilgileri veren yazar, daha sonra rivayetlere dayanarak onun faaliyetlerden bahseder: Mehdi insanlar arasında Allah’ın kitabı ve Hz. Muhammed’in kuralları ile muamele eder. Zamanında İslâm güçlenir. Yedi yıl hükmeden Mehdi diğer insanlar gibi vefat eder. Bölüm sonunda kendi mezhebinin1 düşüncesini açıklayan Bistâmi, beklenen Mehdinin zamanında ortaya çıkacağım, dine ve muhtaç kişilere yardım edeceğini vurgulamaktadır. Tasvirle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “İmam Mehdi’nin sureti budur ki tasvir olunur”2 (İÜK y. 82b-84b).

TSM nüshasmda (Resim 111) açık havada bir ağacın altında, tahtı üzerine bağdaş kurarak oturmuş olan yeşil cübbesi ve beyaz sarığıyla Mehdi, soi elini göğsü üzerine koymaktadır. İÜK nüshasında (Resim 112) bir iç mekânda, ortada tahtı üzerinde oturan Mehdi’nin arkasında kılıcını ve matarasını tutan bir görevli durur. KarşısındaKİ alçak bir tabure üzerinde biri oturmaktadır. Odanın kapısında ise iki kişi beklemektedir. CBL nüshasmdaki tasvirde (Resim 113) TSM nüshasmdaki gibi kırsal alanda bir ağaç altında taht tasviri yer alır. Taht üzerinde herhangi bir figür bulunmamaktadır.

Eserde Mehdi’nin çıkış tarihi, besmeledeki harflerin sayısal değerinden yola çıkarak hesaplanmaktadır. Yazar, Bismillahirrahmanirrahim ifadesinde yer alan harflerin ebced olarak sayısal değeri 786 olduğunu ve bu hicri tarihin Mehdi’nin çıkışı olduğunu söyleyenlere karşı bu tarihin geçmişte kaldığını belirterek, aslında hesaplamada besmeledeki harflerin sayısal değerleri değil, harflerin okunuşlarındaki harflerin sayısal değerleri göz önünde tutularak yapılması gerektiğini iddia etmektedir. Bu yöntemi kullanarak kendisinin yaptığı hesap 1392 yılını, diğer bir hesaplamasında ise 1403 yılını saptadığın bildirmektedir. Bu tarihin de Mehdi’nin çıkış tarihi olabileceğinin gözardı edilmemesi gerektiğini belirtmektedir (İÜK. 72b-73a).

Metinde, Abdullah b. Abbas’ın “Her şey için bir esas vardır. Menzilenin esâsı Kur’an’dır. Kur’an’ın esâsı Fatiha’dır. Fatiha ‘nin esası Bismillahirrahmanirrahim ‘dir. Ey Muhmmed! Kılıcı hazırla ve kılıçla müjdeleV sözü aktarıldıktan sonra buradaki MuhammedTe zamanındaki padişah Sultan Muhammed Han Gazi b. Sultan Murad Han b. Sultan Selim Han’ın (III. Mehmed) kastedilmiş olabileceğini ileri sürülmektedir (İÜK, 73b-74a). Bu yorumun mütercim Şerif b. Seyyid Muhammed tarafında yapıldığı anlaşılmaktadır.

Daha Önce de belirtildiği gibi Osmanlı resim sanatında Osmanlı padişahlannmın betimlendiği sahnelerde kılıç ve matara tutan görevli ya da görevlilerin bulunması yaygın olarak görülmektedir. Mehdi’nin betiminde de bu kalıplara yer verilmesi. Mehdi ile Osmanlı padişahlarının özdeşleştirilmek istendiğini düşündürmektedir.

2.10.8. Mehdi’nin Dostları

Tasvir yalnız İÜK nüshasında betimlenmiştir. Tasvir hakkında özel bir açıklama olmayıp Mehdi ile ilgili açıklamaların (İÜK y. 82b-84b) arasında diğer “ashap” (dostlar) gibi anasından doğup zamanı gelince ortaya çıkacağı belirtilmektedir (İÜK y. 84a).

Tasvirde (Resim 114) bir şahıs karşısındaki iki kişi ile hararetli bir şekilde konuşmaktadır. Bu şahsın arkasında ise kırmızı kıyafeti ve farklı başlığı ile dikkati çeken genç bir figür yer almaktadır.

Yazmada yer alan diğer Mehdi tasvirleriyle karşılaştırıldığında ortadaki şahsın Mehdi olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü diğer tasvirlerde Mehdi sakalsız betimlenmiştir. Bu kişilerin metinde de geçen Mehdi dostları olduğu düşünülebilir. Mehdi dostlarıyla kimin kastedildiğini kesin olarak saptamak güçtür. Bu kişilerin

Mehdi gibi İslâm dinine daha önce hizmet eden kişiler olduğu tahmin edilebilir. Resimdeki dört kişinin Sünni İslâm dünyasında kabul gören dört mezhebin dört kurucusunu temsil etmesi ihtimali olsa da bu düşüncemizi destekleyecek kanıt yoktur.

2.10.9.            Mehdi ve Zamanların İmamı

Yazar metinde rivayetlere dayanarak Mehdi’yle ilgili bilgiler vermektedir. Bu rivayetlere göre Mehdi’nin doğum yeri bazılarına göre Fas. bazılarına göre ise Arap Yarımadası’dır. Mehdi’nin annesinin ismi Nercis’tir. Geleceğin sırlarını bilen Mehdi’ye ilk olarak Şam evliyaları, sonra Mekke ehli daha sonra da Iraklılar “biat” ederler. Mehdi’nin çıkışının alametleri şunlardır: Büyük bir fitnenin çıkması, şiddetli bir kuraklığın görülmesi, bebeklerin sakat doğması, yıldız ilminin ve tasavvufun yaygınlaşması, fetvaların çoğalması, ata binen kadınların artması, halkın cariye tutmaya meyletmesi, genç yöneticilerin çoğalması. Onun ölümüne fetva verilse bile onu Allah korur. Onun kalış süresi yedi yıldır. Metinde bu bilgilerden sonra bir şiir yer alır. Şiirde Mehdi’nin kalplerin sevgilisi olduğu, Deccâl’ın ise fasıklann sevgilisi olduğu vurgulanmaktadır. Açıklamaların sonunda “Ve hâzikî sûretü mehdi ez-zamâni ve imümii ‘l-evâni ve mehdî-i zaman ve imâm-ı evânın suretidir ” şeklinde bir cümle tasvirin içeriği hakkında bilgi vermektedir (İÜK y. 104a-104b).

TSM nüshasında (Resim 115) Mehdi, yeşil cübbesi ve beyaz sarığıyla bir tepe yamacında, tabure üzerinde otururken arkasında iki kişi beklemektedir. Solundaki iki kişiden biri Mehdfyle konuşmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 116) sol taraftaki kılıçlı üç kişiyi takip eden atlı bir grup yer alır. CBL nüshasında yer alan tasvirde (215b) TSM nüshasında olduğu gibi bir tepe yamacında tabure üzerinde Mehdi’nin ön ve arka tarafında ikişer kişi yer alır. Diğer figürlerde olduğu gibi tasvirde baş yerine gül bulunmaktadır.

2.10.10.             Mehdi’nin Akka Ovasına Gelmesi

Bistâmi metinde Mehdi günlerinin yaklaştığını, büyük savaşta Akka ovasında hazır bulunacağını, farklı dinleri yeryüzünden kaldırıp İslâmı yerleştireceğini ifade eder. Arif olan kişilerin ilahi bilgi sayesinde bu hükme vardıklarını belirttikten sonra

tasvirin Mehdi’nin Akka ovasına gelmesini ele aldığını söylemektedir: “Bu mahal. Mehdi ‘nin ithû’ ve eşyâıyla Akka ovasında geldiği suretidir “(İÜK y. 87b-88a).

İÜK nüshasında (Resim 117) üstte büyük kilisesi ve diğer yapılarıyla surla çevrilmiş bir şehir yer alırken alt kısımda yaya ve atlı taraftarlarıyla Mehdi bulunmaktadır.

Akka. bugün İsrail devleti sınırlan içersinde olan, Hayfa’ya 15 km uzaklıktaki bir şehirdir. M.Ö. 3000′li yıllarda kurulan şehir ilk olarak Hz. Ömer devrinde İslâm topraklarına katılmıştır. Bu önemli liman şehri 1104 tarihinde haçlılar tarafından ele geçirilerek, Hıristiyanlann hareket üssü haline getirilir. 1187′de Selahaddin Eyyübi tarafında ele geçirilen Akka ve Akka kalesi, 1191 senesinde III. Haçlı seferi sonucu tekrar Haçlılann hakimiyetine geçer. 1291′de Haçlılardan Memluklere geçen Akka, Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır (Uzunçarşılı 1983: II, 279-286; Emecen 1989: II, 266; Buhl 1993:1, 250).

2,10.11. Tatar Sipahilerinin Mehdi Askerleri İle Buluşmaları

Metinde Kıyametin Mehdi’nin ölümünden kırk gün sonra kopacağı belirtildikten sonra Mehdi’nin ortaya çıkışından önce Maveraünnehir’de Haris isimli birinin ortaya çıkacağı geçmektedir. Bu kişi askerlerinin öncülüğünü Mansur adlı bir Tatar yiğidine verir. Mansur askerleriyle memleketinden çıkarak Mehdi askerlerine karışır. Bu bilgilerden sonra tasvirin yazar buluşma Mehdi askerleri ile Edirne üzerinden gelen Tatar sipahilerin buluşma sahnesi olduğu belirtilir. “Bu mahal asker-i Talar sipâh bayraklarıyla Mehdi askeri Edirne ‘den gelüp Mehdi ‘ye buluşdukları suretidir ki tasvir olundı’ (İÜK y. 88b).

TSM nüshasında (Resim 118) tepeler üzerinde karşılıklı duran, atlılardan oluşan iki ordu tasvir edilmiştir. Solda; kırmızı ve sarı sancakları ve kürklü başlıklarıyla Tatar askerleri yer alırken sağ tarafa Mehdi askerleri yerleştirilmiştir. İÜK nüshasında konu ile ilgili tasvir iki sayfada ele alınmıştır. 88b’de (Resim 119) beyaz sancaklarıyla ilerleyen Tatar askerleri bulunurken; karşı sayfada (Resim 120) aleminde Allah yazılı beyaz sancaklı ve atlı Mehdi askerleri yer alır. CBL nüshasında ise (Resim 121) TSM nüshasmdaki tasvirin sadece tepeleri ve ağacının kopyası resmedilmiştir. Her hangi bir canlı tasviri bulunmamaktadır.

İslâm kültüründe Tatar askerleri ile ilgili herhangi bir kıyamet alameti olmamasına karşın metinde bu konunun ele alınmasının nedeni Osmanlı kültürü ve tarihi ile bağlantılandırıldığında anlaşılmaktadır. Ahir Zamanın Mehdisi {Mehdi-i ahir ez-zaman) olarak sıfatlandırılan Kanuni Sultan Süleyman (Fleischer 1992: 169) fetih hareketleri için Tatarlardan askeri yardım istemiş, Tatar Hanı Sahip Giray Han da bu istek üzerine İstanbul’a kalabalık bir ordu göndermiştir (Peçevi 1992: I. 123). Ayrıca daha sonraki yıllarda Tatarlar, Ruslar’ın Osmanlı devletine karşı büyük bir saldırısını engelleyerek (1554), Rusları bozguna uğratmışlardır (Peçevi 1992: I, 250). Osmanlı-Tatar ilişkilerinin düzeyine işaret eden bir olay da Seyehatnâme’de geçmektedir. Evliya Çelebi Seyahatname’nin başında gördüğü bir rüyayı anlatırken Tatarlara yapılacak bir yardımdan bahsetmektedir: Rüyasında kendisini Ahi Çelebi camisinde gören Evliya Çelebi, camide aynı zaman Hz. Muhammed’in dört halifesi ve arkadaşlarının da bulunduğunu farkeder. Kendisini Sa’d Vakkas olarak olarak tanıtan birine topluluğun burada toplanma nedenini sorar. Sa’d Vakkas Tatarların askeri bakımdan sıkıntıda olduklarını, onlara yardım için İstanbul’a geldiklerini ve oradan Tatar Hanı’na yardıma gideceklerin söyler (Evliya Çelebi 1999: T. 10).

Bu bölümün, yazarın ölümünden sonra ilave edilen konulardan biri olduğu anlaşılmaktadır. Tatarların Sultan Süleyman zamanında Osmanlılara yardıma gelmiş olması, metinde geçen Mehdi’nin bu kez Sultan Süleyman ile bağlantılandırıldığını düşündürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın aynı zamanda Mehdi-i ahir ez-zaman olarak vasıflandırılması (Fleischer 1992: 169) bu fikri desteklemektedir. Metinde Mehdi ile Tatarlar arasında bağlantı kurulması, dolaylı anlatımla Sultan Süleyman’ın mehdiliğini vurgulamaktadır.

2.10.12. Mehdi, Askerleri ve İstanbul

Metinde İstanbul’un fethiyle ilgili bir hadis rivayeti vardır. Bu rivayete göre Hz. Muhammed, arkadaşlarına bir tarafı deniz bir tarafı kara olan şehri duyup duymadıklarını sorar. Dostlarından evet cevabını alınca, İshakoğullarından 70.000 Müslümanm bu şehri fethetmediği sürece kıyametin kopmayacağını bildirir. Hz. Muhammed sözlerine şehrin fethinin şeklini anlatarak devam eder. Şehir önce kuşatılır. Müslüman askerleri hiç silah kullanmadan “lailahe illallahu ekber” diye tekbir getirdiklerinde deniz tarafından bir duvar yıkılır. “Lailahe illallahu ekber” diye ikinci defa tekbir getirince deniz tarafından bir duvarı daha yıkılır. “Lailahe illallahu ekbef’ diye üçüncü defa tekbir getirildiğinde kara tarafının duvarı yıkılır. Müslümanlar şehre girdiklerinde yüklü miktarda ganimet elde ederler. Ganimet mallarının taksimiyle meşgul iken Şam tarafından biri gelip ‘Deccal çıktı!” der. Bunun üzerine askerler mal ve ganimetleri terkedip vatanlarına dönerler.

Hadis rivayetinden sonra müellif, konuyla ilgili yorum yaparak hadiste geçen şehrin İstanbul olduğunu, fethi gerçekleştiren hükümdarın Mehdi olduğunu belirtir. İshakoğullarının ise soyları Hz. İshak’a dayanan Şam Kürtleri olduğu şeklinde yorumların bulunduğunu ilave eder. Ayrıca İstanbul’un fethi ile Deccâl’ın ortaya çıkışı arasında 18 gün fark olduğunu belirtir. Mütercim metnin sonuda resim konusuna da yer verir: “Tercüme ettiğimiz nüshanın kâtibi İstanbul ve İmam Mehdi askerini tasvir eyleyüp vech-i mestur (çizildiği, yazıldığı) üzere deyü erlerinin tekbîr ile yakaladığın nakş eylemiş” (İÜK y. 91a-91b).

TSM nüshasında (Resim 122) sahnenin üstünde, deniz kenarında, hendekle ve yüksek surla çevrili, bir şehir tasviri görülürken altta, karşılıklı duran asker toplulukları ve bu askerlerin ortasında arkası dönük bir grup insan resmedilmiştir. İÜK nüshasmdaki bu sahneyi canlandıran resim (Resim 123). çok benzer şema yansıtır. Üst bölümde surla çevrili bir kent. altta ise atlı ve yaya figürler resmedilmiştir. Ancak şehrin çevresinde deniz yer almaz. CBL nüshasında (190b) aynı şema figürsüz olarak yinelenmiştir.

Nakkaşın tasvirlerinde ilgi çeken bir diğer husus da, Bizans İstanbul*unu betimlemeye özen göstermesidir. Sözgelimi, Ayasofya’nın kulesinde şerefe bulunmaması ve kulelerin vurgulanması Bizans İstanbul’unu çağrıştırmaktadır. İstanbul tasvirlerinde gerçeğe uygun olarak betimlenen Ayasofya vazgeçilmez yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.

2.10.13. Halep Muhasarası, Mehdi ile Kâfir Askerlerinin Cengi

Yazar metinde Deccâl’ın ortaya çıkışının işaretlerinden söz eder. Beyt-i Mukaddes’in bakımlı olup Medine’nin harap olmasını ve Rumların Mercidâbık’a yerleşmesini Deccâl’ın çıkışının alameti olarak sıralar. Daha sonra Mercidâbık’ın Halep civarında bir ova olduğunu belirten Bistâmi, Kâfir askerlerinin burada

Müslüman askerleri ve İmam Mehdi ile büyük bir savaş yapacağını sonuçta Halep hisarlarını kuşatacağını ifade eder. Resmin konusu ise şu cümleyle belirtilmektedir: “Tercüme ettiğimiz nüshada bu mahalde Halep hisarının muhasarası ve İmam Mehdi askeri ve kâfir askerinin cenk ve kıtali musavverdir’” (Tercüme ettiğimiz nüshada burada Halep hisarlarının muhasarası ve İmam Mehdi askerleri ile kâfir askerlerinin savaşı tasvir edilmiştir) (İÜK y. 99a-99b).

TSM nüshasında (Resim 124) bir dağın yamacında surlarla çevrili, içinde yüksek bir tepe üzerinde kalesi olan Halep şehri yer alır. Şehrin üst ve alt tarafında askerler kılıç ve kalkanlarla karşılıklı savaşmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 125) ortaya nehir kenarında surla çevrili Halep şehrinin sağ tarafında siyah ve gri giymiş kalabalık Rum ordusu bulunmaktadır. Şehrin solunda ise sayıları az olan İslâm ordusu yer alır. CBL nüshasında (Resim 126) bir dağın yamacında ortasındaki kal esiyle dikkat çeken surla çevrili Halep resmedilmiştir.

Daha önce de belirtildiği gibi Halep’le ilgili olay ve tasvirlerle kıyamet arasında bağlantı kurulmasının amacının Halep’i Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim “i yüceltmek olduğu anlaşılmaktadır.

2.10.14. İmam Mehdi İle Asfaroğullarının Büyük Savaşı

Müellif Mim harfi ile Hıristiyan taifesi arasında büyük bir harp olacağını belirtir. Metinde Mim harfinden maksadın İmam Muhammed Mehdi olduğu da açıklanmaktıdır. Daha sonra Küçük Savaş da denilen Cezire-i Rumiyye (Rum Adası) Cengi olacağı ve Mehdi’nin Rum adasını fethedeceği ifade edilir. Resmin konusu metinde şu şekilde açıklanmaktadır: “Müellif, Rumiyye adasının tasviri içinde olan şehirleri hisarları ile altın kaplı ve içinde altından “maksure “li kilisesiyle bu mahalde birkaç surete işaret idip sonra tasvir itmeyip bir bir işaret olundu. Bu mahalde İmam Mehdi ile Asfaroğulları arasındaki büyük savaş tasvir olundu ” (İÜK y. 161a-161b).

TSM nüshasında (Resim 127), ortadaki yüksek tepenin solunda, haç alemli siyah sancak ve üzerine sarık sarılmış fesleriyle Asfaroğulları taraftarları bekleşirken tepenin sağında kırmızı sancaklarıyla Mehdi taraftarları yer almaktadır. Tepenin ön tarafında atlı Mehdi askerleri, kaçışan, atlı Asfaroğulları askerlerini kovalamaktadır.

Yerde ise Asfaroğulları askerlerine ait kesik kol ve kafalar saçılmıştır. İÜK nüshasında (Resim 128) içersinde görkemli yapıların bulunduğu surla çevrili yerleşim birimi yer alır. Bu mekânın ön tarafındaki meydanda Mehdi ve Asfaroğulları askerleri kılıç, kalkan ve mızraklarla birbirine girmiştir. CBL nüshasında (Resim 129) TSM nüshasmdaki tasvirin sadece tepelerle ilgili bölümü resmedilmiştir. Tepeler haricinde herhangi bir figür ya da hayvan resmi bulunmamaktadır.

2.10.15.                İmam Mehdi Askerlerinin Kâfir Askerlerini Hezimete
Uğratması

Bistâmi. metinde resimle ilgili herhangi bir açıklama yapmaz, sadece konusuna değinir ve burada İmam Mehdi’nin kâfir askerlerini bozguna uğratıp Rumiyye’yi fethetmesinin tasvir edildiğini belirtir: “Bu mahal dahi müellifin zikr iıdiiği Rumiyye tasvir olunup üzerinde İmam Mehdi ‘nin Cengi ve küffâr askeri münhezim olup Rumiyye feth olunduğı naks ve tasvir olma” (İÜK y. 162a).

TSM nüshasmda (Resim 130) yüksek bir tepenin önünde ve solunda, koyu yeşil elbiseli İmam Mehdi önderliğindeki askerlerin kovaladığı siyahlar giyinmiş atlı kâfir askerleri kaçışmaktadır. Yerde kâfir askerin kafaları ve heykel alemli bordo sancakları sürünmektedir. İÜK nüshasında (Resim 131) bir tepenin yamacında yüksek surla çevrili şehir yer alır. Kentin üst tarafında piyade Mehdi askerleri ile piyade kâfir askerleri savaşırken, şehrin alt tarafında Mehdi atlıları kâfir atlılarını kovalamaktadır. CBL nüshasında (340b) TSM nüshasmdaki gibi yamacında küçük bir ağacın bulunduğu tepe tasviri bulunmaktadır. Ordularla ilgili herhangi bir işaret yer almaz.

2.10.16.            Medine ve Süfyanilerin Medine’ye Hücumu

Metinde Mehdi zamanında yaşayan Süryani’nin yaptıkları hakkında bilgi verilmektedir. Süfyani, askerleriyle birlikte Medine’yi üç gün boyunca yağmalar. Üç gün sonra Mekke’ye doğru yola çıkar. Fakat Mekke ile Medine arasında düz bir ovada Allah, askerlerini helak eder. Bu felaketten bir miktar askeriyle kurtulan Süfyani. Şam’ın sulak ve yeşil meydanında bir ağaç dibinde öldürülür. Metnin konusu şu cümle ile açıklanmaktadır: “Tercüme ettiğimiz nüshada burada Medine-i Münevvere ‘yi ve etrafındaki Süfyanilerin hücumları tasvir ve nakşedilmiştir.” (İÜK y. 89b-90a)

TSM nüshasında (Resim 132) surlarla çevrilmiş, hurma ağaçları, cami ve minaresiyle bir şehir tasviri yer alır. Kentin ön tarafındaki meydanda bir grup atlı asker kaçan atlıları kovalamaktadır. Yerde ise kesik başlar, kesik kol ve savaş aletleri bulunmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 133) tepelerin önündeki düz bir alanda yüksek bir ağaç yer alır. Ağacın altındaki, bir grup kılıçlarıyla saldırırken, önde kafaları vücutlarından ayrılmış cesetler serpiştirilmiştir. Ağacın hemen arka tarafına ise kubbeli tek mekânlı bir yapı yerleştirilmiştir. TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası CBL nüshasmdaki tasvirde (187b) sadece surla çevrili şehir bulunmaktadır herhangi bir figür yer almaz.

Metinde geçen Süfyani olayı Hz. Muhammed’e atfedilen şu hikayeyi çağrıştırmaktadır: “Halifenin ölümü anında ihtilaf olur. Medine halkından bir kişi koşarak Mekke’ye çıkar. Mekke halkından bir gurup onu istememesine rağmen (bulunduğu yerden) çıkarırlar. Hacer-i Esved’le Makam-ı İbrahim arasında ona biat ederler. Ona Şam halkından bir müfreze gönderilir. O müfreze Mekke ile Medine arasında Beyda denen yerde toprak yarılarak içine batarlar. Bu olayı Şam’ın velileri Irak halkının ileri gelenleri gördükleri zaman onlar da ona biat ederler. Sonra dayıları Benî Kelb sülalesinde olan Kureyş kabilesine mensup bir zat yetişir, büyür, biat edenler üzerine bir müfreze asker gönderir, biat edenler üstün gelirler, bu müfreze Beni Kelb’in gönderdiği müfrezedir. O zat (Mehdi) insanlar içerisinde Peygamberin sünneti ile hükmeder. İslâm yeryüzüne tam manası ile yerleşir (Mehdi) yeryüzünde yedi sene kalır, sonra vefat eder ve Müslümanlar onun üzerine namaz kılarlar” (Ebu Davud 1983: 93-95).

Benzer bir rivayet 17. yüzyıl sonlarında yazılan kıyamet alametleriyle ilgili bir eserde de yer alır: Mehdi’nin geleceğinin habercilerinden olan Süfyani. Hz. Ali’nin neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta olan şahıstır. Şam tarafından Yabis denilen bir yerden çıkacak olan Süfyani, kalktığında evinin kapısında “Biz senin arkadaşınız, sana yardım edeceğiz’ diyen ellerinde sancak tutan yedi veya dokuz kişi ile karşılaşır. Elinde üç kılıç bulunan Süfyani ve taraftarları sonuçta Şam’ı ele geçirir, otuz bin kişi ona biat eder. Mehdi’nin çıkışına kadar her tarafı yakıp yıkacak, önüne çıkan her kişiyi mağlup edecektir. Bu arada Mehdi çıkacak ve Süfyani onun çıkışını duyduğunda Kûfe’den bir ordu gönderecektir. Bu ordu ile Hurre’de Medineliler arasında yapılan bir savaş sonucunda Süfyani ve taraftarları Medine’yi terk etmek zorunda kalacak ve Beydâ denilen yere vardıklarında bütün mallarıyla birlikte helak olup yerle bir olacaktır. Mehdi ile Süfyani hiç karşılaşmayacaktır (el-Huseyni ty:167-176).

2.11. DECCÂLLA İLGİLİ OLAY VE OLGULAR

2.11.1. Deccal, Önündeki İki Casus, İki Tarafındaki Cennet ve Cehennem

Tasvir edilmiş konular arasında metinde en uzun yer tutanı deccal’le ilgili olanlardır. Metinde Deccâl’la ilgili Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri de kaynak göstererek birçok ayrıntıya yer verilmektedir. Burada tasvirin konusu aktarılırken metindeki sırası takip edilmeyip konunun daha iyi anlaşılması için ayrıntıların sıralamasında zaman esas alınmıştır:

Deccâl’in çıkışından önce 3 yıl şiddeti artarak devam eden kıtlık olur. Üçüncü yılda artık gökten yağmur yağmaz, yerden nebat bitmez olur. Bu nedenle halkın hayvanları da telef olur (İÜK y. 94b) Deccâl’in ortaya çıkışı doğuda: Horasandan, diğer bir rivayette Horasan’la Irak arasında bir yerde olacaktır (İÜK y. 93a).

Deccal kısa boylu. 34 yaşını geçmiş birisi olup, bir gözü yoktur Sol gözü de şişmiş, yaş üzüm gibi dışarı çıkmıştır (İÜK y. 93a). Rivayete göre. Deccâl’ın eşeğinin kulaklarının uzunluğu 40 ziradır. Başka bir rivayette eşeğinin gölgesinde 70.000 insan gölgelenebildiği yer alır (İÜK y. 95a).

Deccal ile birlikte giden Cennet ve ateş vardır. Cennet, çimeni ve sebzesi bol olan bir yer; ateşi, duman yani kara dut suretindedir. Sihir böyle gösterir. Yanında, kendisiyle birlikte giden dağ gibi yığılmış ekmek vardır. Kendisine iman getirenlere bu ekmekten yedirirken iman getirmeyenleri de öldürür. Halka ‘Ben Rabbinizim’ der. Bu Deccal kendisine inanmayan salih bir Müslümana musallat olup kendisine inanmadığı için onu öldürür ve Allah’ın izniyle tekrar diriltir (İÜK y. 93b) Deccal. gerek ekmek vermekle gerekse ölen hayvanları diriltmek suretiyle kendisine taraftar toplamaya çalışır. (94b) Deccâl’a sihirbazlar, Türkler. Yahudiler tabi olur. Askerinin çoğunluğu Yahudilerden oluşmaktadır (İÜK y. 93a).

Deccal bir harabeye uğrar ve ‘Hazineni ortaya çıkar” diye hitap eder. Yer yarılıp o harabeden çok mal çıkar ve ardınca gider (İÜK y. 93a).

Deccal”in kalma süresi 40 gün olup, 40 günün biri bir yıl, bir günü bir ay. bir günü bir Cuma vakti kadar olup diğer günleri de normal günler kadardır. Bazıları bu hususu, belanın şiddetinden kinaye olup bir gün bir yıl, bir ay kadar uzun gelir şeklinde yorumlamışlardır. Gerçek şudur ki, gün uzayıp gerçekte güneş durmaz, fakat sihir yoluyla aleme bir yıl ve bir ay kadar gündüz olarak gösterir (İÜK y. 93b).

Bu bilgilerden sonra yazar, hadis kitaplarında da geçen, önce Hıristiyan iken sonra Müslüman olan Temim Dâri’nin Hz. Muhammed’e anlattığı başından geçen bir olaya yer verir: Temim Dâri, 30 kişi ile denize açıldığında ters esen rüzgar nedeniyle bir ay sürüklenirler sonunda bir adaya çıkarlar. Adada kendisini “Cessase” (casus) diye tanıtan bütün vücudu kıllı bir ya da iki canavar karşılar ve onları içinde elleri ayaklan zincirle bağlanmış Deccâl’ın bulunduğu kiliseye götürür. Deccal onlara çeşitli sorular sorup cevabını aldıktan sonra kendisinin yakında serbest kalacağını ve 40 gün içinde birkaç yer hariç bütün yeryüzünü gezeceğini belirtir.

Bistâmi daha sonra bu olayın farklı rivayetlerine de yer verir. Rivayetlerin sonunda tasvirle ilgili uzun bir açıklama bulunmaktadır: “Bu mahalde Deccâl’ın Horasan ‘dan hurucu ve yahûdilerin ithâl ve iki yanında Cennet ve Cehennem şekli ve künûzü dekâyık gösterdiği ve iki casusu nakş ve tasvir olına. Bir casusu kıllı kerîhü 1-manzar (iğrenç görünümlü) şeytan avratı şeklinde ve bir casusu vasf olman canavar suretinde yazılup tevfîran li’l-i’tibâr casusu ikidir denilir havliyle amel olma” (İÜK y. 96a)

TSM nüshasında (Resim 134) Deccal, önünde vücudu kıllarla kaplı kadın olarak betimlenmiş casusu, arkasında insan gövdeli hayvan başlı bir diğer casusu ve taraftarlarıyla, siyah bir eşek üzerinde yolculuk etmektedir. Deccâl’ın sol tarafında Cennet “i temsil eden ağaçlar içersinde köşk türünde bir yapı, dolu çuvallar ve kasalar, sağ alt köşede ise Cehennem’i alev yer almaktadır. İÜK nüshasında (Resim 135) dağın yamacında siyah tenli Deccal gri renkli eşeği üzerinde yolculuk yapmaktadır. Önünde iki casusu ve taraftarları giderken arkasında silahlarıyla askerleri takip etmektedir. Tasvirin sağ alt köşesinde alevler içersinde yanan bir figür yer almaktadır. Sol üst köşede sağında ve solunda iki selvi dikili, kubbesinde hac alemi bulunan tek merkezli bir yapı yer alır. CBL nüshasında (Resim 136) TSM nüshasında olduğu gibi iki tepe resmi yapılmıştır. Geride kalan tepenin yamacına etrafı çitle çevrili, sağında ve solunda ağaç bulunan çardak tipi yapı. ön taraftaki tepenin alt tarafında ise alev şekli bulunmaktadır.

Deccâl’la ilgili betimlemelerin bulunduğu bir diğer resimli yazmalar da Ahvâl-i Kıyamet nüshalarıdır.. Eserin SK ve BSB nüshalarının her ikisinde de Deccal betimlemeleri bulunmaktadır. BSB yazmasında Deccal zamanında Müslümünların durumun göstermektedir. Ahvâl-i Kıyamet metnine göre. Deccal ortaya çıktığında dünyada şiddetli bir kıtlık olacak, yiyecek ve içecek sıkıntısı yaşanacaktır. Böyle sıkıntılı bir durumda Müslümanlar tekbir getirdiklerinde karınları doyacak, tesbihatta bulunduklarında susuzlukları gidecektir (14a-14b). Resimde (Resim 137). dağın yamacında dua eden insan figürleri betimlenmiştir. Süleymaniye nüshasında iki sahnede Deccal tasviri vardır. Deccâl’ın etrafına sihirle duvar örmesini betimleyen sahnede (Resim 138) duvarın arkasında iri ve tek gözlü Deccal ile boynuzlu köylüleri yer alırken duvarın dışında ise kılıçlı bir grup insan betimlenmiştir. Deccal ile Ahmet padişahın savaşını konu alan tasvirde ise (Resim 139). önde turuncu eşeği üzerinde giden iri ve tek gözlü, kürklü başlık giyen Deccal. arkadan siyah atı üzerinde kılıçla saldıran Ahmed b. Abdullah’a karşı kalkanla korunmaktadır. Arkadaki küçük tepenin solunda biri kılıç tutan iki, sağında ise çifter boynuzlu iki kişi yer alır. BSM nüshasıdaki Deccal ve taraftarlarının betimleyen örnekte (Resim 140) kahverengi eşeği üzerindeki iri ve tek gözlü Deccal. sol yanındaki ateş ve ellerinde çalgı aletleri olan üç ve sağındaki üç taraftan ile yolculuk etmektedir. Geri tarafta kalan tepenin sağında ve solunda onları izleyen ikişer kişi bulunmaktadır. Bu kişilerin başlarında daha sonra ilave edildiği anlaşılan boynuzlar yer alır. Berlin nüshasmdaki bir diğer tasvir Deccal zamanında Müslümanların tekbir ile karınlarını doyurmalarını, teşbih ile susuzluklanm gidermelerini betimlemektedir. Bir dağın yamacında oturarak ve ayakta dua eden figürlerin yer aldığı sahnede (14b) Deccal imgesi yer almaz.

SK nüshasında, diğer Deccal tasvirlerinde ve halk kültüründe Deccâl’la özdeşleşen Cehennem (ateş) ve Cennet imgelerine yer verilmemesi dikkat çeken özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Berlin nüshasında ise sadece Cehennem’i temsil eden ateş betimlenmiştir.

Cifru’l-Câmi’ metninde Deccâl’ın eşeğinin rengi hususunda her hangi açıklama bulunmazken Ahvâl-i Kıyamet \e kırmızı renkli olduğu belirtilmektedir.. Fakat eşeğin betimlenmesinde farklı renklerin kullanıldığı görülmektedir. Cifr el-Cami’nin TSM nüshasında siyah, İÜK nüshasında gri renk kullanılırken Ahvâl-i Kıyamet in Berlin nüshasında kahverengi renk tercih edilmiştir. Ahvâl-i Kıyamet metnindeki renk tanımlamasına uygun olarak çizilen eşek betimlemesi sadece SK nüshasında yer alır. Buradaki sahnede eşek, kırmızı-turuncu arası bir renge boyanmıştır.

BSB nüshasmdaki tasvir, Deccâl’la birlikte çalgı çalan bir grubun bulunması bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır. Bu imge, Seyahatname’deki anlatım ile örtüşmektedir. Evliya Çelebi’nin, mehter grubunun, çalgıları çaldığında Deccal çıkmış gibi ses çıktığını bildirmesi (Evliya Çelebi 1996:1, 298) o dönemde Deccâl’ın çıkışının büyük bir gürültü ile olacağı düşüncesinin varlığını göstermektedir.

Ahvâl-i Kıyamet nüshalarındaki Deccal sahneleri ile Cifru ‘l-Câmi nüshalarındaki Deccal sahneleri casus betimlemeleri bakımından birbirinden ayrılırlar. Cifru’l-Câmi nüshalarının her ikisinde de, metinde vurgulanan canavar şeklindeki kıllı casuslar betimlenirken, Ahvâl-i Kıyamet yazmalarındaki sahnelerde Deccâl’ın casusları betimlenmemiştir.

Öte yandan Osmanlı resim sanatı dışında da Deccal betimlenmiştir. TSM. Hazine 1702 numaraya kayıtlı resimleri İran’da hazırlanan Falname’de 48b. sayfada Deccal tasviri (Resim 141) bulunmaktadır. Deccal, siyah eşek üzerinde beyaz tenli, siyah bıyıklı ve uzun sakallı, iri gözlü olarak betimlenmiştir. Diğer tasvirlerin aksine iki gözlü olarak resmedilen Deccâl’ın çevresinde cennet ve ateş imgeleri bulunmamaktadır. Resmin alt tarafında yer alan boynuzlu figür Ahvâl-i Kıyâmet’te yer alan boynuzlu insan figürlerini çağrıştırırken, alt-sağ taraftaki garip görünümlü yaratık ise Deccâl’ın casusu olduğunu düşündürmektedir.

2.11.2.            Meleklerin Deccal Ordusuna Saldırması

Bistâmi. metinde Hz. Muhammed’e atfedilen sözleri aktarmaktadır: Hz. Muhammed. bütün peygamberlerin kavimlerini Deccâl’ın kötülüğüne karşı ikaz ettiğini vurguladıktan sonra, Deccâl’ın kendi ümmeti zamanında ortaya çıkacağını ve 40 gün içersinde Mekke, Medine ve Kudüs dışında bütün şehirlere ve köylere uğrayacağını ifade eder. Yazar daha sonra bir hadise atıfta bulunarak şu bilgileri verir: Deccal, Medine yakınındaki Uhud dağında konaklar, Medine’ye yöneldiğinde Melekler ellerindeki kılıçlarla saldırır ve Deccal’i geri çevirirler. Bunun üzerine Deccal, ardına bakmadan Şam tarafına doğru kaçar (İÜK y. 98a).

TSM nüshasında (Resim 142) gökyüzünde Melekler ellerindeki kılıçlarıyla Deccal*a ve taraftarlarına saldırmaktadır. Sağında yeşillikler içersinde köşk. dolu çuval ve kasalar, solunda ateş, önünde casusları olan Deccal taraftarlarıyla kaçmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 143) Deccal, sağında ateş solunda köşk ve önündeki iki casusuyla kaçarken, arkasındaki askerleri hem kaçmakta hem de silahlarıyla gökyüzünden kılıçla saldıran meleklere karşı koymaya çalışmaktadır. CBL nüshasında (204b) bir tepe yamacında, sağda, etrafı çitle çevrili, sağında ve solunda selvi ağacı bulunan çardak şeklinde yapı resmine karşın solda alev şekli yer alır.

İÜK nüshasmdaki Deccal ve taraftarları ile TSM nüshasıdaki Deccal ve taraftarları silahlanma bakımından farklı özellikler taşırlar. TSM nüshasında sahnelerde Deccal ve taraftarları silah taşımazlar. İÜK nüshasmdaki sahnelerde ise silahlıdırlar. Meleklerin saldırısında da TSM nüshasında Deccal ve taraftarları karşı kovmadan kaçarken. İÜK nüshasında saldırıya karşılık vererek geri çekilme söz konusudur.

2.11.3.            Hz. İsa’nın Deccal’i Mızrakla Öldürmesi

Yazar metinde Hz. Muhammed’e atfedilen ‘İsa Peygamber beyaz minarece indikten sonra Bâbilüd’de Deccâl’e yetişip, onu öldürür.’ cümlesinden sonra Bâbilüd’e ilgili görüşlere yer vermektedir. Buna göre Bâbilüd’ün Şam yakınlarında köy olduğu söylendiği gibi Kudüs yakınlarında bir köy olduğunu iddia edenler de vardı. Tasvirin içeriği ile ilgili açıklama şu şekildedir: “Bu mahalde Deccal Hazreti

İsçi ‘nin nüzulün duyup askeriyle kaçdığın ve Hazreti İsa’nınyetişüp elinde bir hırba ile göğsünden urup kati itdiğün nakş ve tasvir itmişlerdir’” (İÜK y.98b).

TSM nüshasında (Resim 144) ortada, başında alev şeklindeki hâlesi ve yeşil cübbesiyle Hz. İsa elindeki mızrağı, yanında alevi olan, siyah eşeği üzerindeki Deccal”in böğrüne saplamaktadır. Solda Deccal taraftarları ve casusları şaşkınlık ve korku içinde kaçışırken bir grup insan bu olayı izlemektedir. İÜK nüshasında (Resim 145) sağındaki köşk, solundaki ateş, önündeki casuslarıyla ve taraftarlarıyla kaçmakta olan Deccâl’ın sırtına Hz. İsa tarafından mızrak saplanmaktadır. Başındaki hâlesiyle dikkati çeken Hz. İsa’nın arkasında ellerindeki kılıçlarıyla bir grup insan yer alır. CBL nüshasında (205a) arkadaki tepelerle öndeki tepenin arasında alev şekli yer alır.

Deccâl’ın Hz. İsâ tarafından öldürülmesi sahnesi Ahvâl-i Kıyâmef’m Berlin nüshasında da betimlenmiştir. Tasvirde (BSB Or. Oct. 1596, 15b) yeşil elbiseli, başında hâlesi olan Hz. İsa, elindeki uzun mızrağı, eşeğinden düşmüş olan ve sağında ateş bulunan Deccâl’in kalbine saplamaktadır. Sağda Hz. İsa’nın silahlı taraftarı yer alırken, sola DeccâLın kaçışan taraftarları betimlenmiştir. Cifru’l-Câmi mr\ TSM nüshasında da Hz, İsa, mızrağını Deccâl’ın kalbine saplarken. İÜK nüshasında sırtından saplamıştır.

Deccal, Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi yazmalarında olduğu gibi benzer konulu yazmalarda da resimlenmesi konunun İslâm kültüründeki yaygınlığını göstermektedir. Resimler arasında en önemli ortak özellik tüm tasvirlerde Deccâl’ın eşeğiyle betimlenmesidir. Bu şekildeki bir vurgu dönemin kültüründe Deccâl’ın eşeğiyle Bunun yanında Ahvâl-i Kıyamet yazmalarında yer alan Deccal tasviri ile Cifru ‘l-Câmi yazmalarındaki tasvirlerde Cehennem’i temsil eden ateşin bulunması bir diğer özelliktir. Deccâl’ın benzer konulu yazmalarda benzer şekilde betimlenmesi, halk kültüründe ortak bir modelin varlığını göstermektedir. Bu model eşeğiyle birlikte özdeşleşen Deccâl’ın Hz. İsa tarafından mızrakla öldürülmesidir. Ancak Ahvâl-i Kıyâmef’m SK nüshasında Deccâl’ın Ahmed Padişah ile savaşını konu alan tasvir bu modelin dışında kalmaktadır. Tasvirdeki Ahmed padişahın I. Ahmed olabileceği akla gelmektedir. Ancak figürün diğer yazmalardaki I. Ahmed portreleriyle bir benzerliği bulunmamaktadır.

2.12. HZ. İSA İLE İLGİLİ OLAY VE OLGULAR 2.12.1. Hz. İsa’nın Yeryüzüne İnişi

Bistâmi eserde bir hadis rivayetine dayanarak Hz. İsa’nın Mehdi zamanında Şam’ın doğusunda beyaz bir minareye iki meleğin kanatlarına iki elini koymuş bir şekilde ineceğini, halk ikindi namazında iken kâfirlerin evlerini ve ihtiyaç malzemelerini parçalayarak domuzları öldüreceğini belirtmektedir. Tasvire “Mestur üslup üzere bu mahalde tasvir olunmuştur’” cümlesiyle atıfta bulunulmaktadır (İÜK y.89a-89b).

TSM nüshasında (Resim 146) Hz. İsa gökyüzünde başında alevden hâlesiyle, iki melek arasında, ellerini iki yana açmaktadır. İÜK nüshasında ise (Resim 147) iki meleğin iki kolundan tuttuğu Hz. İsa, beyaz renkli minarenin tepesinde yer alan şerefeye inmektedir. Minarenin arka tarafında ortasında büyük bir kubbe ve kenarlarında küçük kubbelerin yer aldığı bir cami bulunmaktadır. CBL nüshasında (Resim 148) köşelerde ve iki yanda rumiAİ motifleri ortada büyük bir alevden hâle bulunmaktadır.

Daha önce de belirtildiği gibi, Kur’an’da Hz. İsa’nın Allah katma “yükseltildiği” bildirilirken (Al-i İmrân: 3/55; Nisa: 4/158). göğe yükseltilmesinin sadece ruhen mi yoksa hem ruhen ve bedenen mi olduğu konusunda kesinlik yoktur (Çelebi 1996: 98-100; Santoprak 1997: 61-69). Fakat Zübdetü’t-Tevârih nüshalarında Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesini ele alan resimleri incelediğimizde, onun bedeniyle birlikte iki melek tarafından göğe çekildiği görülmektedir. Zübdetü’t-Tevârih metnine göre, Yahudiler Hz. İsa’yı öldürmek isterler ve bu iş için aralarında Feltiyanus’u görevlendirirler. Fakat Allah Feltiyanus’u Hz. İsa şekline sokar ve Yahudiler yanlışlıkla onu asarlar (Renda 1973: 452). Zübdetü’t-Tevârih’m tüm nüshalarında olay aynı biçimde tasvir edilmiştir (And 1998: 181-183). Üstte iki melek tarafından yükseltilen Hz. İsa. altta İSE, iki kolundan yakalanmış Hz. İsa’ya benzeyen bir figür yer almaktadır. (Resim 149) Aynca Hz. İsa’nın yaşamından kimi sahneleri ve ölümünün tasvirlerini, nerede hazırlandığı bilinmemekle birlikte, 16. yüzyıl sonlarından itibaren çeşitli resimli nüshalan yapılmış olan, büyük bir çoğunluğu Ahmed b. Muhammed b. İbrahim el-Nişâburî (ö. 1035) tarafından peygamberler tarihi olarak yazılan Kısas-ı Enbiyâ nüshalarında görmekteyiz (Milstein 1999: 8, 185-217). H. 1150 . Ancak Kısas-ı Enbiya nüshalarında Hz. İsa’nın betimlenmesi Zübdetü’t-Tevârih yazmalandaki tasvirlerden, göğe çıkarılmasının betimlenmemesi bakımından farklıdır. Sözgelimi Kısas-ı Enbiya’nm SK nüshasında (Hamidiye 980) yer alan tasvirde (y. 147b) Hz. İsa bir darağacına omuzlarından asılmakta ve göğe çekilmesi ile ilgili bir ayrıntı bulunmamaktadır.

Tasvirler inclendiğinde Hz. İsa’nın cübbesi farklı renklerdedir. Göğe çekilirken Zübdetü’t-Tevârih nüshalanndanTSM nüshasında safran şansı. TİEM nüshasında mavi, CBL nüshasında lacivert elbise giyen Hz. İsa. yeryüzüne dönüşünde. Cifru’l-Câmi nüshalarından TSM nüshasında yeşil, İÜK nüshasında siyah cübbe giymektedir. Bu hususta metinde açıklık bulunmasa da IX. yüzyıl İslâm filozofu Kindi. Hz. İsa’nın safran ile boyalı san renk ve aşı boyasıyla boyanmış cübbe giymiş ve iki avucunu iki meleğin ensesine koymuş bir vaziyette Şam’daki beyaz bir minarenin yanına ineceğini bildirmektedir. Bu aynntılara nakkaşların da özen gösterdiği görülmektedir. Hz. İsa’nın fiziki hakkında da bilgi veren Kindî. saçının kulak yumuşağı tarafından aşağıya doğru sarkmış olacağını belirtir. Onun orta boylu ve çehresinin beyaza ve kırmızıya çalan bir renkte olacağını, 40 yıl hüküm sürdükten sonra Medine’de öleceğini ve Halife Ömer’in yanına defnedileceğini açıklamaktadır (İbn Haldun 1991: II, 176).

Hz. İsa’nın yeryüzüne dönüşü de Zübdetü’t-Tevârih nüshalarındaki tasvirlerde olduğu gibi iki melekle gerçekleşmektedir. Metinde açıkça ifade edilmesine karşın TSM nüshasmdaki tasvirde herhangi bir cami ya da minare imgesine yer verilmemiştir. Fakat İÜK nüshasında metinde belirtilen cami ve beyaz minare yer alır.

2.12.2. Hz. İsa’nın Ashab-ı Kehf le Buluşması

Yazar Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’in prensiplerini uygulayacağını, kırk yıl kalacağını. Araplardan bir kızla evleneceğini ifade ettikten sonra Allah’ın Ashab-ı Kehf i Hz. İsa’ya yardım etmesi için dirilteceğini bildirir. Açıklamaların sununda yer alan “Hazreti İsa’nın Ashab-ı Kehf ile tasvirleridir ki nüsha-i asılda menkûş ve mıısa\n>erdiı” cümlesi tasvire açıklık getirmektedir (İÜK y.99a).

TSM nüshasında (Resim 150) başında alev şeklindeki hâle ve yeşil cübbesiyle Hz. İsa, bir mağara, önünde yanlarındaki köpekleriyle üçü oturmuş, üçü ayakta olan Ashab-ı Kehf ile konuşmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 151), yine başındaki hâle ve yeşil cübbesiyle mağara önünde post üzerinde oturan Hz. İsa. karşısında ağaçlar altındaki beş kişi ve beyaz bir köpekten oluşan toplulukla konuşmaktadır. CBL nüshasında (206a) arkasında tepeciklerin, önünde bir meydanın bulunduğu mağara girişi resmedilmiştir. Resimde herhangi bir figür çizimi yoktur.

Ashâb-ı Kehf le ilgili Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kıssa vardır. Bu kıssaya göre bir grup genç yaşadıkları toplumun kötülüğünden korunmak için bir mağaraya sığınırlar. Allah mağarada onlara ağır bir uyku verir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “üçyüz yıl kaldılar, dokuz da ilave ettiler.” Daha sonra uyanırlar ve gençlerden bir elindeki eski gümüş para ile alışverişe çıkar. …”(Kehf, 18/9-26) Allah mağarada kaç kişi bulunduğu üzerine tartışılmasını eleştirir: “Görülmeyene taş atar gibi: “Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler. ‘Beştir, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. ‘Yedidir, sekizincileri köpekleridir.’ diyecekler. De ki: ‘Onların sayısını rabbim daha iyi bilir.’…”1 (Kehf, 18/22). Sayılarının bilinmediği gibi Ashab-ı Kehf in Hz. İsa’dan önce mi yoksa sonra mı yaşadığı, dolayısıyla hangi dine mensup olduğu konusunda da kesinlik yoktur (Ersöz 1991: IH, s. 466).

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmfnm metninde Ashab-ı Kehf in Hz. İsa’ya yardım için diriltileceği belirtilse de Şa’rânî, kitabında Hz Muhammed’e atfedilen şu sözü aktarmaktadır: “İsa er-Revha’dan geçip Hac veya Umreye niyet edip telbiye getirmedikçe (kıyamet kopmaz.) Allah o zaman onun havarilerini Ashab-ı Kehf i rakîm yapacak, onlar da onunla birlikte hacca gidecekler. Çünkü onlar henüz ölmediler ve hacca gitmediler.” “… O (İsa) Ashab-ı Kehf ile birlikte hacca gidecek.” (Şa’rânî ty: 511, 533)

Ashab-ı Kehfin peygamberler tarihinin bulunduğu yazmalarda da resimlendiği görülmektedir. Örneğin Zübdetü’t-Tevârih yazmalarından TSM nüshasmdaki 147b. sayfada (Ersöz 1991: III, s. 466) ve TİEM nüshasında (Resim 152)    Ashab-ı Kehf yedi kişi resmedilmiştir. Aynı şekilde Kısâs-ı Enbiyâ yazmalarında da Ashab-ı Kehf yedi kişi olarak resmedilmiştir’. (Resim 153) İncelediğimiz Cifru l-Câmi nüshalarında ise Hz. İsa’nın karşısında TSM nüshasında altı kişiye karşılık İÜK nüshasında beş figür yer alır. İÜK nüshasında farklı olarak Hz. İsa beyaz bir post üzerine oturmaktadır.

Zübdütü ‘t-Tevârih nüshalarında köpeğin kahverengli olduğu görülürken tez konusu olarak ele aldığımız Cifru’l-Câmi yazmalarında köpeğin rengi beyazdır. Ashab-ı Kehf tasvirlerinde, köpekleri arka ayakları üzerine çökerken Kur’an-ı Kerim köpeğin durumunu “…girişte ön ayaklarını uzatmış vaziyettedir. …” (Kehf. 18/18) şeklinde tarif etmektedir.

Metinde Ashab-ı Kehf in sayısı veya köpekleriyle ilgili bir ayrıntı bulunmamasına karşın tasvirde köpeğin bulunması, nakkaşın metindeki bilgilerle yetinmeyip tasvire kendi birikimini yansıttığı görülmektedir.

2.13. YE’CÜC-ME’CÜC TOPLULUĞU

2.13.1. İskender seddi

Yazar Bistâmi, metinde İskender Şeddi’nin fiziki yapısından söz etmektedir. Açıklamalarına göre. iki dağ arasındaki vadide olan şeddin eni 150 zira. uzunluğu 50 arşındır, 25 zira eninde 50 zira yüksekliğinde demir kapısı vardır. Yapımında demirden kerpiç kullanılan şeddin yarıklarına erimiş bakır dökülerek som hale getirilmiştir. İki kanatlı kapısının kanadının her birinin eni 50, kalınlığı 5 ziradır. Kapının üzerinde 7 arşın uzunluğu, 1 zira kalınlığı olan kilit, kilidin üzerinde 1,5 zira uzunluğunda 12 dişli anahtar bulunmaktadır. Kapının alt eşiğinin kalınlığı, genişliği 100 ziradır. Şeddin’iki tarafında uzunluğu ve genişliği 200′er zira olan iki hisar bulunmaktadır. Bu hisarların beyi haftada bir gün askerleriyle kapıya gelip ve şeddin kilidine, şeddin arkasında olan Yecüc topluluğu işitip bekçilerin var olduğunu bilsinler diye iki üç kere sert bir şekilde vurmaktadır. Metnin sonundaki tasvirle ilgili açıklama ise şu şekildedir: “Bu mahalde zikr olman dağların arasında olan vadinin ve şeddin ve hisarların tasviri vardır” (İÜK y.lOOb-lOla).

TSM nüshasında (Resim 154) iki kanatlı kapısı olan. duvar şeklindeki şeddin arka tarafında ellerindeki kılıçlarıyla askerler yürüyüş yaparken kalabalık bir topluluk onları seyretmektedir. İÜK nüshasında (Resim 155) dört tarafı surla çevrili meydanın içersinde,ok atan, davul çalan, zurna öttüren insanlardan oluşan hareketli bir topluluk yer alır. Surun iki kanatlı giriş kapısının önündeki merdivende ise kılıçlarıyla dört asker nöbet tutmaktadır. CBL nüshasmdaki tasvirde ise (Resim 156) iki kanatlı kapısı olan surun arkasında boş bir meydan vardır.

Bu tasvirlerde, Kur’an-ı Kerimde’de belirtilen (Kehf: 18/83-97). geçmişte Zülkarneyn döneminde yaşamış olan Ye’cüc-Me’cüc topluluğu ele alınmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de geçen Zülkarneyn’in kim olduğu hususu ise tartışılan bir konudur. Kelime olarak iki boynuz, iki asır sahibi anlamına gelen Zülkarneyn bir şahsın lakabı olarak düşünülmüş, çoğunlukla doğu ile batıya sahip anlamında kullanılmıştır. Tartışmalar daha çok Zülkarneyn lakabının hangi şahıs için kullanıldığı yönündedir. Kur’an-ı Kerimde geçen lakab için, Hz. İbrahim zamanında yaşamış olan. adaletiyle meşhur Afridûn b. Esfıyan b. Cemşid. Abdullah ibn Dahhâk, Merziban b. Merduye, Ebû Kerb Semiyy b. Ubeyd b. Efrîkışelhimyeri, Sa’d b. Râyiş, gibi isimler İleri sürülmüş (Yazır 1971: V, 3275-3279) olsa da bazı müfessirlerin lakapla İskender’in kasdedildiğini düşündükleri (Suyûtî ts: 393) görülmektedir

İslâm yazınında Zülkarneyn ile özdeşleşmiş olan İskender’in şeddi ile ilgili İslâm resim sanatında bir çok tasvir bulunmaktadır. Sözgelimi 10 Ramazan 670/10 Nisan 1272 tarihli Dakâiku’l-Hakâik (Barrucand 1992: 113-114) adlı eserde de (BN. MS pers. 174. y. lOOv) İskender Seddi’nin tasvirine (Resim 157) rastlamak mümkündür. Tasvirdeki sed .Kur’an-ı Kerim’de de belirtildiği gibi iki dağ arasında inşa edilmiştir. Şeddin burçları üzerinde atlı askerlerin tasviri bulunurken Ye’cüc -Me’cücTe ilgili herhangi bir ayrıntı bulunmamaktadır. Kur’an-ı Kerimde Ye’cüc ve Me’cüc topluluğu ile ilgili ayetin resimlenmesi Falname’de (H. 1702) görülmektedir. Resmin üst tarafında Kehf suresinin 94. ayetinin “Ye’cüc ve Me’cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar” şeklinde geçen kısmı yer almaktadır. Sahnede, küçük boylarıyla dikkat çeken Ye’cüc ve Me’cüc topluluğu için garip görünümlü yaratıklar duvar örmektedir (Resim 177). İslâm edebiyatında İskender çok farklı eserlere konu olmuştur. Şehname, Nizami ve diğer yazarların İskender’le ilgili mesnevileri bunların en ünlüleridir. Bu eserlerin resimli nüshalarında Ye’cüc-Me’cüc’e karşı duvar ördürmesi sıklıkla betimlenmiştir. Osmanlı geleneğinde en erken örneği tasvirli Ahmedî (ö. 815/1412-13) îskendernâme’\Qxm.d& de yer alır. Eserdeki hikayeye göre İskender. Tamgaç kılavuzluğunda Çin civarını gezerken çok yüksek iki dağ yakınında zayıf düşmüş bir topluluk görür. Bu topluluk İskender’e, dağların ötesinde yaşayan, kendilerini sürekli rahatsız eden Ye’cüc-Me’cüc topluluğundan dert yanar. Bu topluluğun yol olarak kullandıkları iki dağın arasındaki geçidi duvarla kapatarak bu topluluğun kendilerini yağmalamasına engel olmasını isterler. Bu istek üzerine İskender büyük bir servet harcayarak, iki dağ arasındaki geçidi, saç destekli demir duvarla kapatır (Bağcı 1989:’2’52-253). Zübdetü’t-Tevârih’m TSM nüshasında (H. 1321) 48b. numaralı sayfada (Renda 1973: Resim 4) ve CBL yazmasındaki tasvirde (Resim 158) yer alan sed, Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı (Kehf: 18/83-97) gibi iki duvar arasında inşa edilmektedir. Aynı şekilde İskender’in sed ördürmesi resimli Kısâs-ı Enbiyâ yazmalarında da betimlenmiştir. Sözgelimi 1577 tarihli Kısâs-ı Enbiyâ yazmasında yer alan tasvirde (NYPL Spencer Kolleksiyonu. Persian Ms.46, y. 132a) İskender’in ördürdüğü duvarın arkasında küçük boylu Ye’cüc-Me’cüc topluluğu bulunmaktadır. (Milstein 1999: Resim XVII). İncelediğimiz yazmalardaki gibi şeddin içini gösteren bir diğer tasvir de Metâliü ‘s-Saâde’de (BN suppl. Turc 242) yer alır (And 1998: 290) Tasvirde, şeddin içinde Ye’cüc-Me’cüc’le birlikte “Su’ban ya da Büsran” adlı dev bir yılan bulunmaktadır. Ye’cüc-Me’cüc bu yılanın yanında çok küçük kalmaktadır. “Su’ban ya da Büsran” önce küçük bir yılanken sonra giderek devleşmiş sonunda ejderhaya dönüşmüştür. Karada tehlikeli olmaya başlayınca Tanrı onu okyanusa atmış, orada da hareketiyle büyük dalgalar oluşturacak kadar büyümüştür. Okyanusta da tehlikeli olmaya başlayınca Tanrı onu rüzgarla Ye’cüc Me’cüc’ün bulunduğu şeddin arkasına atmıştır (And 1998: 290-291).

2.13.2. Ye’cüc-Me’cüc

Metinde Mehdi’nin İstanbul’u fethinden sonra, Allah’ın, âlemi harap ederek Ye’cüc-Me’cüc topluluğunu göndereceği belirtilmektedir. Bu topluluk Taberiyye Denizi “ne gelerek tüm suyunu bitirirler. Bunlann ok ve yayları Müslümanların yemek pişirmelerine yedi yıl yeter. Bu topluluk üç kısımdır: Bir kısmı çok küçük yapılı, bir kısmı uzun boylu, diğer bir kısmı da dev cüsselidir. Ye’cüc-Me’cüc topluluğunun özelliklerinden sonra tasvirle ilgili açıklama bulunmaktadır: “Bu mahalde nüsha-i asi üzere hu taifenin üç kısmı tasvir olunmuşdur” (İÜK y.99b-100a).

TSM nüshasında (Resim 159) iki tepe yer alır.Üstteki tepenin yamacında, kısa boylu topluluk, alttaki tepe yamacında, siyah derili, başının iki yanında boynuz bulunan bir yaratık önderliğinde, uzun boylu topluluk ellerindeki savaş aletleriyle yürüyüş yapmaktadır. İÜK nüshasmdaki tasvirde (Resim 160) tepe yamacında, üst tarafta kısa boylu topluluk, alt tarafta uzun kulaklı ve garip görünümlü dev yaratıklar resmedilmiştir. CBL nüshasında (207b) üç sıra tepeden oluşan dağlık bir arazi tasviri yer alır. Resimde figür bulunmamaktadır.

Tasvirlerde Kur’an-ı Kerim’de de geçen, kıyamet yaklaştığında her tepeden akın edecekleri ifade edilen Yecüc ve Mecüc (Enbiya: 21/96-97) ele alınmaktadır. TSM ve İÜK nüshalarında metinde de belirtildiği gibi üç farklı özelliğe sahip grupların tasviri yer alır. Her ne kadar metinde bahsedilmese de tasvirlerde Ye’cüc-Me’cüc topluluğunun uzun kulaklı olmasına da dikkat çekilmiştir. Hatta İÜK nüshasında kulaklar yerdeğecek şekildi abartılmıştır. Metinde, Hz. Muhammed’e atfedilen sözlerde de ifade edildiği gibi (Müslim 1992: Fiten 110, III. 2253-4; Tirmizi 1992: Fiten 59. IV, 512; İbn Mace 1992: Fiten 4075, U, 1358) Ye’cüc Me’cüc’ün, Taberiyye1 gölüne gelerek suyunu bitirmeleri özellikle vurgulanırken resimlerde göl ile ilgili hehangi bir ayrıntı yer almamaktadır. Halbuki Ahvâl-i Kıyamet yazmalarındaki tasvirlerde göl imgesi dahil bir çok ayrıntıya dikkat çekilmektedir. Süleymaniye Kütüphanesi (Hafıd Efendi 139, y. 18b) (Resim 161) ve Berlin-Staatsbibliothek’de bulunan (BSB Ms. Or. Oct. 1596, y. 17a) (Resim 162) Ahvâl-i Kıyamet nüshalarında, bir dere veya göl kenarında, abartılı bir şekilde uzun kulaklı olan Ye’cüc-Me’cüc topluluğu yer alır. Hatta her iki tasvirde de metinde belirtildiği gibi {Ahvâl-i Kıyamet ts: Hafıd 139, vr 17b-19b; Ahvâl-i Kıyamet ts: BSB, Or. Oct. 1596, vr, 16b-18a) gruptan biri bir kulağını döşek gibi yere sermiş diğer kulağını da yorgan gibi üzerine örtmüştür. Ayrıca her iki tasvirde de ellerindeki oklarla, ok kullanmadaki maharetleri, SK nüshasına bir üyenin dev bir kayayı kaldırması da güçlerini vurgulanmaktadır.

2.14. DÂBBETÜ’L-ARZ

Müellif Bistâmi, Kur’an-ı Kerim’in yorumcuları olan tefsircileri kaynak göstererek Dâbbetü’l-Arz’ın Musa asası ve Süleyman Mührü ile çıkacağını ve müminin yüzüne asayı sürüp nurlandınrken, kâfirin yüzüne mühür ile basıp nişan edeceğini söyler.( İÜK y.l 19b)

Şerif b. Seyyid Muhammed, Dâbbetü’l-ArzTa ilgili bu açıklamayı yetersiz bulduğunu ve asıl nüshadaki Dâbbetü’I-Arz tasvirinin güvenilir kitaplardaki açıklamalara uygun olmadığını belirterek kendisi bu konuda ünlü tefsir kitabı olan Keşşaf ‘dan alıntılar yaparak ilave bilgiler vermektedirl-Keşşaj ani ‘l-esrâri ‘t tenzil’dır.

Mütercim açıklamalarına şu ayetle başlar: “O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahluk) çıkarırız da bu onlara insanların ayetlerimize kesin iman getirmemiş olduklarını söyler” (Nemi Suresi, 27/82) Ayetten sonra Şerif b. Seyyid Muhammed, tefsircileri kaynak göstererek Dâbbetü’I-Arz ile ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir: Keşşaf , yanşta kimsenin yetişemeyeceği. 60 zira uzunluğunda, dört ayaklı ve kanatlı olan Dâbbe’yi Deccâl’ın muhbiri olarak nitelendirir. İbn Cüreyh Dâbbetü’I-Arz’ı şu şekilde tarif eder: “Başı öküz başı, gözü domuz gözü, kulağı fil kulağı, boynuzu dağ tekesi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü aslan göğsü, rengi kaplan rengi, yanağı kedi yanağı, kuyruğu koç kuyruğu, ayağı ve tırnağı deve ayağı ve tırnağı gibidir. Başının göğe veya bulutlara eriştiği rivayet edilmiştir.’ Dâbbetü’I-Arz, Hz. İsa’nın, inişinden sonra Mekke’ye gelip Müslümanlar ile Kabe’yi tavaf ederken Safa Tepesinden çıkar. Dâbbe. çıkmaya başladığında halkın haberi olur ve onun çıkışını seyrederler. Üç günde üçte biri çıkar. DâbbetüT-Arz’da her renk bulunur. Doğu, Batı. Güney ve Kuzey yönlerine haykırır ve sesi dört bir yana ulaşır. İslâm’dan başka dinin geçersiz olduğunu söyleyip şehadet getirir. Uzunluğu atlı gidişiyle bir fersahtır ve üzerine üç günde çıkılabilir. Elindeki Musa asası ile müminlerin alnından vurur. Vurulan yer beyazlaşıp iki gözü arasında mümin diye yazı oluşur. Kâfirlerin burnuna Süleyman mührü ile basar ve onların iki gözleri arasında kâfirdir yazısı oluşur. Tasvirin açıklaması metnin uzunluğuna göre kısa kalmaktadır: “Pes bu tafsil zabt olunup şekl-i Dâbbetü ‘l-Arz buna göre tasvir olına” (İÜK y. 119a-121a).

TSM nüshasında (Resim 163), alnının ortasında boynuz bulunan insan başlı, fil kulaklı, dört ayağına ilave olarak ön tarafta iki kolu bulunan, benekli bir deriye sahip hayvan gövdeli bir yaratık olan Dâbbetü’l-Arz’ın karın bölgesinden alevlerin çıkmaktadır. Ayrıca iki kanadı olan bu yaratık sol elinde, ucunda ejder kafatasının bulunduğu bir topuz benzer bir sopa taşımakta ve kendisini izleyen insanlardan biri sağ kolundan tutmaktadır. İÜK nüshasında (Resim 164) tepe yamacında, siyah benekli beyaz derisi olan, dört ayaklı iki kollu fil kulaklı geyik boynuzlu koyun burunlu bir yaratık yer alır. Karın bölgesinden alevlerin çıktığı iki kanatlı yaratık, sağ elinde ucuna hayvan kafası takılı bir topuz benzeri bir alet taşırken sol elinde mühür bulunmaktadır. Mühürle kendisini izleyen topluluktan birinin alnını mühürlemektedir. CBL nüshasında (Resim 165) yüksek iki tepenin ön tarafında iki küçük tepecik yer alır.

Dâbbetü’I-Arz, İslâm resim sanatında çok farklı betimlemeleri yapılan yaratıktır. Falname ‘de yer alan, Dâbbetü’I-Arz betimlemesi Cifru ‘l-Câmi ‘de yer alan tasvirlerden oldukça farklıdır. (TSMK, H 1703, y. 22b) (Resim 166) Yazmada, omuzlarından çıkan iki kanadı ve ayakları arasından yere doğru sarkan yapraktan oluşan kuyruğu bulunan, iki boynuzlu, bir elinde asa bir elinde mühür tutan yaratık betimlemesi vardır. Tepeden bağlı beyaz saçlı olan yaratığın vücudu yapraklarla örtülüdür. Tasvir bir hayvan betimlesinden öte canavar şeklindeki insan tiplemesini andırmaktadır. Fakat yapraktan oluşan kuyruğu ve boynuzları hayvan özelliklerini taşımaktadır. Yaratık diğer resimlerin aksine sevimlilikten tamamen yoksundur. TSM. Hazine 1702″ye kayıtlı Falname”de de iki Dâbbetü’I-Arz tasviri yer alır. İlk tasvirde (Resim 167) insan yüzlü ve insan göldeli, iki kanatlı, yapraklardan oluşan başlıklı yaratık sol elinde yüzük bulundururken diğer elinde asa tutmaktadır. İkinci tasvirde (Resim 168) insan yüzlü ve gövdeli, iki kanatlı, bir elinde asa bir elinde mühür bulunan tavus kuşu tüyünden kuyruklu yaratık betimlemesi vardır. Fakat TSM. Hazine 1703′teki canavar şeklindeki yaratığın aksine burada sevimli bir yaratık betimlemesi mevcuttur.

Resimli Ahvâl-i Kıyamet yazmalarında SK nüshasmdaki Dâbbetü”l-Arz betimi (Hafıd Efendi 139, y. 20a) (Resim 169) Cifr el-Cami’deki Dâbbetü’I-Arz betimine benzemektedir. Yazmada, hayvan gövdeli, insan başlı, boynuzlu, dört ayağına ilave olarak iki kolu ve iki kanadı bulunan, bir elinde asa ve diğerinde mühür taşıyan yaratık betimlemesi vardır.

Tüm Dâbbetü’I-Arz betimleri karşılaştırıldığında ortak olan özellik bir elinde mühür diğer elinde asa bulundurmasıdır. Fakat Cifru ‘l-Câmi ‘nin TSM nüshasmdaki tasvirde mühür bulunmamakta ve bu tasvirde yaratık asayı sol elinde tutmaktadır. Diğer Dâbbetü’I-Arz tasvirlerinde yaratık mührü sol, asayı ise sağ elinde taşımaktadır.

Yaratığın farklı betimlemelerinin yapılması dönemin Dâbbetü’I-Arz hakkında farklı düşüncelerin olduğunu göstermektedir. Sözgelimi Evliya Çelebi Seyahatnamesi”nde, bir yerde besili atları ve mandaları Dâbbetü’I-Arz’a benzetirken (Evliya Çelebi 1999: III, 29-30) diğer bir yerde iri yapılı hamalları bu yaratığa (Evliya Çelebi 1996: I, 261) benzetmiştir. Falnâme’deki Dâbbetü’I-Arz tasvirleri Seyahatname’deki insan tiplemesinin yansıması, diğer DâbbetüT-Arz tasvirleri ise hayvan tiplemesinin yansımasıdır.

Yaratığa değişik boynuz betimlemesi yapılırken Cifru ‘l-Câmi”nin TSM nüshasmdaki boynuz tipi. Cifru l-Câmi yazan ile çağdaş olan Yazıcızâde Ahmed Bîcan’ın (ö. 870/1466′dan sonra) eseri Envârul-Âşıkîn’deki Dâbbetü’I-Arz hakkındaki gergedan boynuzlu tiplemisiyle (Ahmed Bîcan 1301: 372) örtüşmektedir. Dâbbetü’l Arz’ın boynuzu, TSM H. 409′a kayıtlı Tercüme-i Acâihü 1-Mahlûkât adlı yazmanın 119b. sayfasında yer alan gergedanın boynuzuyla (Keçelioğlu 1997: Resim 88) aynı kalıpta yapılmıştır.

Metinde her hangi bir ayrıntı bulunmamasında karşın sadece Cifru’l-Câmi nüshalarındaki yaratıkların asalarının ucunda kuru kafa olması, İÜK nüshasını resimleyen nakkaşın TSM nüshasmdaki resimleri incelediği fikrini güçlendirmektedir.

2.15. GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI

Metin kıyametin kopmasının alametinin ilkinin Deccâl’ın çıkması olduğu, diğerinin de güneşin üç gün boyunca batıdan doğması olduğu belirtilmektedir. Sahne şu şekilde açıklanmaktadır: “Nüsha-i aslda bu mahalde semâ-i dünyâyı yazıp Mekke üzerinde şemsin garb tarafından doğması tasvir olunmuştur” (İÜK y. 101b).

TSM nüshasında (Resim 170) tepe yamacındaki Kabe’ye iki kişi secde ve dua ederken, üstte sol taraftaki güneşe yönelen iki kişi ellerini semaya açarak yalvarmaktadırlar. Tasvirin sol tarafındaki iki kişi ise olayları hayretler içersinde seyretmektedirler. İÜK nüshasında (Resim 171) tepe yamacındaki Kabe etrafındaki insanlar. Kabe’ye doğru secde ederek ve ellerini kaldırarak yakarmaktadırlar. Üstte, tepenin arkasındaki bir grup insan, sağ taraftaki güneşin doğuşunu şaşkınlık içersinde seyretmektedirler. CBL nüshasında (Resim 172) tepe yamacına Kabe resmi yapılmıştır. Tasvirde güneş ve figür imgesine rastlanmamaktadır.

Her ne kadar, metinde Mekke dışında güneşin batıdan doğması ile Kabe arasında bağlantı bulunmamaktadır. Buna karşın tasvirde güneşin batıdan doğması ile Kabe bir arada betimlenmiştir. Sahnede Kabe imgesine yer verilmesi, figürlerin yakarışları göz önüne alındığında güneşin batıdan doğmasıyla insanî arın kutsal değerlere yöneleceğine vurgulama olabilir. Ayrıca “Güneş batıdan doğup, kâfirler Müslümanlara hükmettiklerinde, Habeşliler Beytulllah’a gelip taşlarını bir bir sökerek denize atacaklar.” şeklindeki rivayet (Şa’rani ty: 527-528), Kabe ile güneşin batıdan doğması arasındaki bağlantıyı göstermektedir. Nitekim İÜK nüshasmdaki 102a. resim ile 106a. Kabe’nin Habeş topluğu tarafından yıkılması konulu resimlerde aynı konumda gösterilen güneş bu bağlantıyı güçlendirmektedir.

Güneşin batıdan doğması Ahvâl-i Kıyâmefvz de resimlenmiştir. Ancak tasvirde (Resim 173) Kabe bulunmamakta, sadece hayretler içersinde güneşi seyreden insanlar betimlenmiştir. Tasvirde, Ahvâl-i Kıyamet metninde de belirtildiği gibi. batıdan doğan güneşle ayın bir araya gelişi yer alır.

Güneşin batıdan doğmasının gravürlendiği de görülmektedir. Yazıcızâde Mehmed’in (ö. 1451) Muhammediye adlı eserinin 1301/1883 tarihli baskısında, kıyamet alametlerinden sadece güneşin batıdan doğmasının gravürlenmesi ilginçtir.

Eserde kıyamet alametlerinin tümünden bahsedilmesine karşın, kıyametten önce görülecek olan son alametlerden güneşin batıdan doğmasının betimlenmesi (Resim 178). kıyamet zamanınının iyice yaklaştığı izlenimini vermektedir.

2.16. RÜZGARIN GÖNDERİLMESİ

Metne göre. kıyametin kopmasından hemen önce, Allah yeryüzüne mülayim bir rüzgar gönderecek ve bu rüzgar her Müslüman ve müminin ruhunu alacaktır. Böylece “salih” Müslümanlar ölecek ve dünyada sadece kötü insanlar kalacaktır. Kıyamet  bu kişilerin üzerine kopacaktır. Tasvir ayrıntıları hakkında şu açıklama

yapılmaktadır: “Bâğçeler ve ağaçlar dibinde çenk, çağana ve şeştâ ve tanbur ile fısk ıı fücur eyleyüp lehv ü lağvle meşgîl ve zikr-i Hak’dan gaflet ve zehûl üzere tasvir olunmuştur” (İÜKy. lOOa-lOOb)

Resimler, metnin anlatımına uygun bir biçimde, bir tepenin yamacında, ağaçların altında çalgılar1 eşliğinde eğlenen insanları canlandırır, TSM nüshasında (Resim 174) ağaçlar altında, yere serilmiş ortasında meyva dolu tabaklar bulunan halı üzerine oturmuş kadın ve erkeklerden oluşan bir grup insan çalgılar eşliğinde

Metinde çalgı isimleri olarak cenk, çağâne, şeşta ve tanbur (İÜK y. 100b) isimleri geçmektedir. Ceng batı çalgılarından harpm ilkel şekli olup menşei çok eskidir. Eski Arap. İran ve Türk musikilerinde yaygın olarak kulandan çengin 18. yüzyılın sonundan itibaren kullanılmadığı düşünülmektedir (Öztuna 1990: I, 198: Sevin 1990: 41, 86). 16. yüzyılda ehl-i hıref tarafından padişaha takdim edilen bayram hediyeleri arasında nakışlı bir ceng bulunması, çengin dönemin eğlence kültüründeki yerini açıklamaya yeterlidir (Meriç 1953: s. 74) Şeştâ (şeştâr, şeşdâr) da aynı şekilde harpe benzeyen, 6 telli ve perdeli olan, “Türk Harpi” de denilen bir çalgıdır (Öztuna 1990: II. 353). Çağâne (çağane, çegâne) 17. asırda Türk Musikisinde kullanılmış olan nefesli bir çalgı (Öztuna 1990: I, 189) olmasına karşın, metinde geçen tanbur gibi gerek TSM yazmasında gerek diğer yazmalardaki tasvirlerde herhangi nefesli çalgı yer almamaktadır. TSM yazmasındaki tasvirde (y. 243b). eğlence için çengle birlikte, kemence ve kemanın atası sayılan, kâsesi hindistan cevizinden yapılan, genellikle üç telli (tek telliden 5 tellisine kadar vardır) olan rebâb (Öztuna 1990: II. 221) ve zilli bendir (bender) de denilen, bilinen defe göre kasnağı daha geniş olan bendir* veya Türk defi olarak isimlendirilen (Öztuna 1990: I, 212) zilli def kullanılmıştır. İÜK yazmasında (y. 100b) zilli bendir ve rebab kullanılırken, TSM nüshasmdaki tasvirin kopyası olan CBL nüshasmdaki tasvirde (y. 208a) herhangi bir insan ya da çallgı figürüne yer verilmemiştir. Tasvirde sadece tepeler ve yamacındaki ağaçlar çizilmiştir.Ceng ve zilli bendir eğlencede sıkça kullanıldığı görülmektedir. Aslında görevi çalgıcılık, etkisi eğlenceye, neşeye, sevgiye yönelik olan ceng, Gıırrename’de (CBL 434) ve Acaibü’l-Mahlûkat’daki (BL Add. 7894) tasvirlerde de g.rüldüğü gibi zühre=venüs gezegeninin bir simgesi haline gelmiştir (And 1998: 345-346). Bu iki çalgı 1463 tarihli Hamse-i Hüsrev Dehlevi’de Hüsrev ile Şirin’in söyleyişini ele alan tasvirde kullanılmıştır (Çağman-Tanındı 1979: Resim 17). Sultan I. Ahmed için Kalender Paşa tarafından hazırlandığı düşünülen albümde yer alan Haremde eğlenceyi konu alan tasvirde ud, ceng ve zilli bendir yer almaktadır (Çağman-Tanındı 1979: Resim 63) Çengin, 1460 tarihli Külliyat-ı Kâtibi’de ve 17. yüzyılda çarşı ressamlarınca hazırlanan albümde de görüldüğü gibi (Gürtuna 1999: Resim 3 ve 56) genellikle kadınlar tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

içki içerek eğlenmektedir. İÜK nüshasında (Resim 175) TSM nüshasından farklı olarak ortada mevya tabakları ve çalgıcılar arasında çeng bulunmamaktadır. CBL nüshasmdaki tasvir (Resim 176) diğer tasvirlerde olduğu gibi TSM nüshasmdaki tasvirin kopyasıdır ve figürlere yer verilmemiştir.

Metinden, bu insanların Allah tarafından gönderilen rüzgar sonrasında gerçek Müslümanların canının alınmasıyla geride kalan sapıklığa düşmüş insanlar olduğu anlaşılmaktadır.1 Tasvirin temel konusu, kıyametten önce ortaya çıkacak olan rüzgar aracılığı ile dünyadaki salih Müslümanların canının alınması iken, tasvirde rüzgarla ilgili herhangi bir imgeye yer verilmemiştir. Bunun yerine rüzgar sonrası hayatta kalan kötü huylu insanların yaşama biçimleri canlandınlmıştır.

VI. SONUÇ

15. yüzyıl Azerbaycan, Irak ve Anadolu’da Hurufîliğin aktif olduğu bir yüzyıldır. Hurufîlik, Tanrıyı, insanı genel anlamda varlığı harfler ve sayılar ile açıklamaya çalışan ve Fazlullah tarafından 800/1398 yılında Horasan’ın Esterabad kasabasında kurulan bir tarikattır. Tarikatın felsefesinde, varlığın hakikatini çözümlemede Arap alfabesinin 28 ve Fars alfabesinin 32 harfi esas teşkil etmektedir. Hurufîlik 14. yüzyılın son yansında Esterabad, Irak, Azerbaycan ve Anadolu sahalanna yayılmış, hatta Fatih Sultan Mehmed zamanında Osmanlı sarayına da nüfuz etmiştir. Sonralan Hurûfiler yakılmak suretiyle cezalandmlsalar da yine de faaliyetlerini sürdürmüşlerdir (Grohmann 1988: V/l, 598-599). ilim hayatında büyük bir ilerlemenin görüldüğü, tarikatlann yaygınlaştığı II. Murad (1404-1451) devrinde dinî zümreler dânişmendler, dervişler, sûfîler ve hurîfîler şeklinde dört gruba ayrılmaktaydı. Hurufîliğin bu derecede yaygın olduğu dönemde Edirne’de 1444 yılında Hurûfî tarikatına mensup olanlar katliama uğramıştı (İnalcık 1979: 613-614). Cifru’l-Câmi’nin yazar] olan Abdurrahman B. Muhammed B. Ali B. Ahmed el-Bistâmi’nin (ö. 858/1454) yaşadığı yıllar incelendiğinde bu dönemde Hurufiliğin, bir anlamda cifr ilminin revaçta olduğu görülmektedir. Hurufiliğin bu derecede yaygın olduğu dönemde yazılan Cifru’l-Câmi, dönemin popüler kültürünün ürünüdür.

Araştırmamızda, konumuzla ilgili olarak yazannın Arapça kaleme aldığı daha sonra Türkçe çevirisi yapılan nüshadan istinsah edilmiş üç resimli yazma saptayabildik. Arapça’sının kütüphanelerdeki adının Cifru’l-Câmi olarak da kayıtlı olduğu, yazarı Abdmrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi (ö. 858/1454)’nin eserini ed-Dürrü’l-Munazzam fî Sırrı ‘l-İsmi l-A ‘zam şeklinde isimlendirdiği görülür. Şerifin çevirisi olan Tercüme-i Cifru’l-Câmi. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi (Bağdat 373), İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (Nadir Eserler Bölümü, TY 6624) ve Chester Beatty Kütüphanesi’nde (No: 444) yer almaktadır. Tercüme-i Cifru l-Câmi metnine göre bu üç nüshanın dışında günümüzdeki varlığını saptayamadığımız resimli bir Arapça nüsha daha vardır. Eserin müterciminin, çevirisine esas aldığı   bu üç nüshaya model olmuş “Hazine-i Amire’den çıkan” tasvirli nüshadan (İÜK y. 199b) bahsetmesi resimli Arapça nüshanın varlığının kanıtıdır. Metinde Osmanlı sultan portreleri ile ilgili “Müellif bu rumuzı yazdıktan sonra on bir nefer kimesne tasvir etmişdir. Suretleri budur dediği anlardır ki selâtîn-i Al-i Osman’dan geçmiş padişahlardır deyü kenâr-ı kitâbda kayd ü şerh bulunmışdur. Allahü a’lem bi murâdi’l-müellifi el-kâmili el-fâdilr (İÜK y. 162b-163a). şeklindeki açıklamada mütercimin, tercüme ettiği bu tasvirli nüshada on bir padişahın bulunduğunu belirtmesi nüshanın on birinci Osmanlı sultanı II. Selim’in saltanatı yıllarında (1566-1574) hazırlandığını göstermektedir. Ayrıca resimli Cifru ‘l-Câmi ’1er yanında yakın dönemlerde hazırlanan ve resim yerleri boş bırakılmış nüshaların varlığı, resimlenmek üzere başka nüshaların da yazıldığının kanıtıdır. Bu nüshalar Cifru’l-Câmi metninin resimlenmesine olan ilginin azımsanmayacak kadar fazla olduğunu göstermektedir.

“Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi ve Tasvirli Nüshaları” şeklinde adlandırdığımız çalışmamız İslâm kültüründe cifr. ebced ve ebced hesabı. İslâm kültüründe kıyamet ve kıyamet alametleri. Cifr el-Câmr ve tercümesi, Tercüme-i Cifru’l-Câmi’ tasvirlerinde üslup ve ikonografi şeklindeki bölümlerden oluşmaktadır.

Bir tasvir dışında kalan tüm resimlerde cifr ile ilgili hesaplamalar yer almamasına karşın, cifr hesaplamaları metnin önemli bir kısmını oluşturduğundan cifr ve ebcedle ilgili bölümün yazılması gerekli görülmüştür. Değişik yöntemlerle gelecekten kıyamete kadar olacak işlerden haber verdiği iddia edilen ilim ve bu bilgilerin yer aldığı eserler olarak tanımlanan cifrin doğuşu Subhatü’l-Ahbar”<\a. (Avusturya Milli Kütüphanesi AF 50. y. 4b) Hz. Adem’e dayandırılmaktadır. Fakat yaygın kültüre göre bu yöntem ilk kez Hz. Ali ile başlamıştır. Tercüme-i Cifru 7-Câmi metninde yer alan çoğu cifr hesaplarının çözümü anlaşılamamaktadır. Sözgelimi Osmanlı padişah portrelerinden önce yazılan “Hasib, Gusn-u ratib, Dehiş. Hamid ve Mecd-i Mecid. Osman, Safvan, Lokman, İmran, Hassan, Affan, Sinan, Karun, Harun” rumuzlarıyla (İÜK y. 162b-163a) kimlerin ya da nelerin kastedildiğinin çözümlenmesi bu zorluklara bir örnektir. Buna karşın ebcedle ilgili hesaplamalarda çözüm daha kolaydır. Hatta kimi zaman yazarın, hesaplamaları kendisinin yaptığı görülmektedir.

Dünyanın sonu anlamına gelen kıyametle ilgili, tarihte ve günümüzde birçok toplumda değişik fikirler ileri sürülmüş, farklı tarihler iddia edilmiştir ve hâlen iddia edilmektedir. İleri sürülen tarihlerin doğruluğunu savunmak için de dünyanın sonu gelmeden önce bir takım işaretlerin ortaya çıkacağını ve görülen belirtilerin dünyanın sonunun geldiğinin habercisi olduğunu, dolayısıyla bu olayların kendi tarihlerini desteklediğini gündeme getirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de kıyametin zamanının sadece Allah tarafından bilindiğinin vurgulanmasına (Araf: 7/187; Nâziât: 79/42-44) karşın, İslâm dünyasında da çeşitli şekilde kıyamet zamanı gündeme gelmiştir. Hz. Muhammed’e atfedilen; dünyanın yaratılışı ile yok oluşu arası yedi bin yıl olduğu ve Hz. Muhammed’in son bininci yılında, yani dünyanın yaratılışının altı bininci yılında gönderildiği (Suyûtî 1994: II, 105-107) şeklindeki rivayetin de etkisiyle olsa gerek, Osmanlı toplumunda 1000/1591 yılma doğru kıyamet endişesi yaşanmıştır. Bu tarihte kıyametin kopacağı savını güçlendirmek amacıyla çeşitli olayların kıyametin işareti olduğuna dair fikirler ileri sürülmüş ve kitaplar yazılmıştır. Tezimizin konusu olan tercümede Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi nin günümüzde varlığını saptayamadığımız resimli Arapça nüshasının Sultan II. Selim döneminde (1566-1574) hazırlanması kıyamet endişesinin Osmanlı sarayındaki güncelliğini göstermektedir.

Kıyamet alametleri Kur’an-ı Kerimde yok denilecek kadar az geçerken İslâm dininin ikinci temel kaynağı sayılan ve Hz Muhammed’e atfedilen sözlerin toplandığı Kütüb-i Sitte (Altı Kitap) denilen kitaplarda biraz daha ayrıntılı anlatılmaktadır. Buna karşın İslâm bilginleri bu rivayetlerin önemli bir kısmının Hz. Muhammed’e ait olup olmadığı hakkında kuşku olduğunu belirtmektedir. İncelediğimiz metin ve yukarıda adı geçen, Cifru’l-Câmi ile aynı dönemde yazılan eserler incelendiğinde Kütüb-i Sitte’de de bulunmayan bir çok rivayet ve ayrıntı karşımıza çıkmaktadır. Sözgelimi Mehdi hakkında Kütüb-i Sitte’de çok az sayıda kısa rivayet varken bahsedilen bu eserlerde ve daha sonra yazılan kıyametle ilgili diğer eserlerde bu sayı artmakta, rivayetler uzamakta, ayrıntılar zenginleşmektedir.

Osmanlı kültüründe, olağanüstü doğal olaylar bir şekilde kıyametle ilgilendirilmiş, kıyametin habercisi sayılmıştır. Cifru’l-Câmi nüshalarında da resmedilen kuyruklu yıldız bu konuda en güzel örnektir. Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarının bir araya getirildiği hadis kitaplarında ve Cifru’l-Câmi yazan Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Bistâmi ile aynı dönemde yaşamış olan Ahmed Bîcan ve kardeşi Yazıcızâde Mehmet Efendi yazmış oldukları kıyametle ilgili eserlerinde kuyruklu yıldızla ilgili hiçbir ayrıntı bulunmamaktadır. Aynı şekilde Cifru l-Câmi nin özgün metninde kuyruklu yıldızla ilgili herhangi bir ayrıntının olmadığı, bu konunun 15 Kasım 1577′de İstanbul’dan da görünen kuyruklu yıldızdan sonra, Cifru’l-Câmi metnine ilave edildiği anlaşılmaktadır. Kuyruklu yıldız görülmesini kıyamet alameti olarak kabul eden eserlerin te’lif tarihleri, 1577′den sonraya rastlamaktadır.

Hayatı hakkında ayrıntılı bilgilere sahip olmadığımız Bistâmi’nin bir çok
eseri vardır. Tercüme-i Cifru l-Câmi de bu eserlerinden birinin çevirisidir. Bistâmi
eserin başında kitabı hazırlama nedenini ayrıntılı şekilde anlatmaktadır. Bistâmi’nin
ed-Dürrü 1-Mımazzam fî Sırrı 1-îsmi l-A ‘zam şeklinde isimlendirdiği ve Arapça
olarak kaleme aldığı eser, III. Mehmed (sal. 1595-1603) zamanında 1597-98 yılında,
padişahın isteği üzerine Şerif b. Seyyid Muhammed tarafından Türkçe’ye
çevrilmiştir. Cifr sanatından anlamadığını ifade eden Şerif b. Seyyid Muhammed
eseri tercüme ederken, harap üç nüshadan faydalandığını belirtmektedir. Bazı
yerlerin her üç nüshada da çözülemeyecek durumda olduğunu ifade ederken bu tip
yerlerin çevirisinde ifadelerin öncesine ve sonrasına bakarak çözümlediğini
söylemektedir.                                 • •

III. Mehmed döneminin (sal. 1595-1603), Türkçe metinlere ilginin arttığı bir dönem olduğu görülmektedir (Çağman 1978: 21). Gazanfer Ağa gibi önemli şahsiyetlerin öncülüğünde yapılan bu çalışmaların, kıyamete endişesinin yaygınlaşması ve kötü giden ekonomik-politik koşullar nedeniyle zor günler geçiren padişahı oyalama taktiği olmalıdır.

Tercüme-i Cifru l-Câmi metni önce mütercim ve daha sonra müellifin eserle ilgili açıklamalarından hemen sonra çeşitli harflerin işaret ettiği anlamlar ve sayısal değerleri ile başlamaktadır. Eserde belirgin bir düzen içinde olmamakla birlikte iki temel konu ele alınmaktadır. Bunlardan birincisi, cifr-ebcedle ilgili rumuz, hesaplama ve açıklamalardan, ikincisi ise kıyamet alametlerinden oluşur. Ancak cifrle ilgili hesaplamalar daha çok geleceğe ve kıyamete yönelik olduğundan konu sayısını bire indirmek de mümkündür. Bu iki ana konu bazen bir arada, bazen de dönüşümlü olarak irdelenmektedir. Dolayısıyla iki konunun tek sayfada bulunması sıkça karşılaşılan bir durumdur.

Tasvirli Tercüme-i Cifru’l-Câmi nüshalarından TSM ve İÜK nüshalarında ketebe kaydı bulunmamaktadır. CBL nüshasmdaki ketebe kaydına göre yazmanın istinsah tarihi 1160/1747′dir. TSM ve İÜK yazmalarını tarihlendirmede kullanılabilecek en önemli kanıt yazmalarda yer alan padişah portreleridir. TSM nüshasında, on üç padişah portresinin olması, tasvirlerin 13. Osmanlı padişahı III. Mehmed döneminde (1595-1603), İÜK nüshasında, takdim tasvirinde I. Ahmed’in portresinin ve Osmanlı padişahları ile ilgilil bölümde on dört portrenin bulunması bu tasvirlerin I. Ahmed’in saltanatı yıllarında (1603-1617) yapıldığının göstergesidir. Nitekim CBL nüshasında betimlenen yirmi dört padişah portresi yazmanın istinsah tarihine de uygun olarak I. Mahmud zamanında (1730-1754) resimlendiğini göstermektedir.

Çeviride esas alınan yazmanın nakkaşı hakkında, mütercim, resimlerin konularını açıkladığı bölümlerde çelişkili bilgiler vermektedir. Mütercim 126a ve

163a. sayfalardaki “‘Müellif…. tasvir itmişdir” şeklindeki ifadelerinden nüshanın

nakkaşının bizzat yazar olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Şerif bir başka sayfadaki

“Tercüme ettiğimiz nüshanın kâtibi …..  nakş eylemiş” (İÜK y. 91b) şeklindeki

açıklaması ile nakkaşın, eserin aynı zamanda kâtibi olduğunu belirtmektedir.. Bu durumda nüshanın müellifi, kâtibi ve nakkaşının aynı kişilerin olması da muhtemeldir. Sözkonusu nüshanın tasvirleri için bir başka yerde “Müellif … tasvir etdirib…” (İÜK y. 119a) ifadesi yazarın eserini bir başkasına resimlettiğini düşündürmektedir.

Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi metni incelendiğinde, yazarın kaleme almadığı ancak daha sonra ilave edildiği anlaşılan konuların varlığı dikkati çekmektedir. Sözgelimi yazarın ölümünden uzun yıllar sonra kazanılan Mercidâbık zaferine yer verilmesi, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ın ismen belirtilmesi bu olgunun açık bir delilidir. Aynı şekilde yukarıda da belirtildiği gibi kuyruklu yıldızla ilgili açıklamaların da sonradan ilave olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, yapılan ilavelerle orijinal nüshadaki bilgiler arasında zaman zaman kimi çelişkiler yaratmıştır.

Sözgelimi, Tatarlar metinde bir yerde kafir olarak nitelenirken (İÜK y. 109b) diğer bir yerde Mehdi’ye (ya da Osmanlılara) yardım eden bir topluluk (İÜK y. 88b) olarak yüceltilmektedir. Tatarların kâfir olarak nitelenmesi yazara ait bölüm, övülmesi ise ilave bölüm olmalıdır. Osmanlı Devleti’nin, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Tatarlarla iyi ilişkiler içinde olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Mehdi-i ahini r- zaman olarak da vasıflandırılan Kanuni devrinde çok sayıda Tatar askerinin Osmanlı ordusuna yardım için İstanbul’a geldiği bilinir (Peçevi 1992:1, 153).

Resimler üslup açısından ele alındığında bu örneklerin üretildikleri dönemin Osmanlı resim üslubunun tipik örnekleri olduğu görülmektedir. İÜK ve TSM nüshalarının resimlemesinde, .16. yüzyıl sonlarının ünlü ressamı Nakkaş Hasan Paşa’nın ekibinin görev aldığı anlaşılmaktadır. TSM yazması nakkaşının Siyer-i Afeö/’nin iki, dört ve altıncı ciltlerin resimlenmesinde, İÜK nüshasının nakkaşının ise bir ve altıncı ciltlerde çalıştıkan anlaşılmaktadır Buna karşın İÜK nüshasmdaki tasvirler ile TSM nüshasındakiler karşılaştırıldığında, ikinci örneğin sanatçısının İÜK yazmasındaki resimleri incelediği ve örnek aldığı ortaya çıkmaktadır. Bir çok sahnede, her iki nüshada da aynı şablonlar uygulanmıştır. Sözgelimi sırİarın şahini (Resim 5. 6). meleklerin Deccal ordusuna saldırısı (Resim 142. 143). Mekke’de güneşin batıdan doğması (Resim 170, 171) ve belalı kavim (Resim 34. 35) benzer kompozisyonlara sahip tasvirlerden birkaçıdır. Bunun yanında tamamen farklı yorumlar görülmektedir. Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinin tasarımında bu farklılığı görmek mümkündür. TSM nüshasında (Resim 146) Hz. İsa meleklerle birlikte semada resmedilirken İÜK nüshasında (Resim 147) bir minare şerefesinde betimlenmiştir. İÜK ve TSM nüshasmdaki tasvirlerin üsluplarıyla örtüşen çalışmalar mevcutken, tasvirlerinin tamamının TSM nüshasından kopya olarak çalışıldığı CBL nüshasının tasvirlerine benzer bir örnek tespit edilemedi.

Nüshalar karşılaştırdığında, İÜK nüshasmdaki çoğu betimlemelerde TSM nüshasmdaki kompozisyonlara benzer kalıpların kullanıldığı görülmektedir. Hatta belalı kavmin betimlenmesinde de görüldüğü gibi kimi sahnelerin TSM nüshasından doğrudan kopya edildiği anlaşılmaktadır. Metinde bahsedildiği halde resimlenmeyen bir konu bu düşünceyi desteklemektedir. Mısır’la ilgili bölümde “Bu tarih-i Kahire’nin suretidir’” (İÜK y. 124a) şeklindeki ifade olmasına karşın incelediğimiz nüshalarda bu tasvir bulunmamaktadır. Büyük olasılıkla yukarıda bahsedilen resimli Arapça nüshada bu konu resimlenmiştir. Ancak TSM nüshası tasvirlenirken atlandığı düşünülen bu tasvirin İÜK nüshasında da bulunmaması, İÜK nüshasının resim programı için TSM nüshasının örnek alındığım göstermektedir. İÜK yazmasındaki resimlerle TSM nüshasmdaki resimlerin önemli bir kısmı kompozisyon bakımından benzer olmaları yanında birbirinden tamamen farklı tasvirler de vardır. Sözgelimi Rum şehrinin betimlenmesi (Resim 84, 85) ile Mehdi’nin geleceği şehrin betimlenmesinde (Resim 87, 88) özgün yorumların yapıldığı görülmektedir. Tasvirler incelendiğinde metne uygunluk bakımından İÜK nüshasmdaki tasvirler önde gelmektedir. CBL nüshasmdaki resimler TSM nüshasındakilerden kopya yoluyla hazırlandığı için nakkaşın resim programından bahsetmek mümkün değildir. Kendisi figür betimlemeleri dışında herhangi bir ilave ya da değişiklikte bulunmamıştır. Çoğu sahnelerde figür kullanmamış, ya da figür sayısını azaltmıştır. Yaptığı figürlerin başını betimlememiş, yerine gül imgesi resmetmiştir. Figürleri bu şekilde betimlemesi, nakkaş ya da eseri sipariş edenin dini düşüncelerinde tasvir karşıtı bir tutum içinde olduğunu göstermektedir. Figür betimine karşı bu tutumun bir benzeri de Yazıcızâde Mehmed’in (ö. 1451) kıyametle ilgili yazmış olduğu Muhammediye adlı kitabının 1888 yılı baskısındaki gravürlerde görülmektedir. Doğa, eşya ve yapıların betimlendiği gravürlerde İnsan figürler küre şeklinde resmedilmiştir. Sözgelimi Hz. Muhammed’in Hz. Ebu Bekir ile Medine’ye göçü esnasında evinden çıkması resmedilirken (Resim 179), sahnede kafirler siyah küre. Hz. Muhammed ve Ebu Bekir beyaz küre şeklinde betimlenmiştir.

TSM ve İÜK yazmalarının resimlenmesi, Osmanlı halkında kıyamet endişesi yaratan hicri bin yılının (1591) hemen sonrasına rastlamaktadır. Yine aynı yıllarda hazırlanmış konusu kıyamet ve sonrası olan resimli Ahvâl-i Kıyamet yazmalarının bulunması. Osmanlı kültüründe kıyamet endişesinin güncelliğini koruduğunu düşündürmektedir.

Resimli Tercüme-i Cifru ‘l-Câmfler İslâm ve Osmanlı resimlerin kaynağının metin olması bakımından da önemlidir. Kıyamet alametleri Deccal, Dâbbetü’I-Arz, Ye’cüc-Me’cüc. Mehdi gibi bir çok olağan dışı olay ve varlıkları içermektedir. Bu olay ve varlıkların betimlemeleri İslâm-Osmanlı resim sanatında sıklıkla karşımıza çıkan imgeler değildir. Bunların bir kısmı sözgelimi Mehdi daha önce resimlenmediğinden bu kıyamet habercisi olay ve varlıkların ilk olarak resimlenmesi bakımından bu yazmalar özgün eserlerdir. Dabbetü’l-Arz gibi bazı olağanüstü yaratıklar daha önce İslâm resim sanatında betimlenmiştir. Aynı şekilde Ye’cüc-Me’cüc topluluğu da resimlenmiştir. Ancak bu betimlemelerin yer aldığı yazmaların metni kıyametle ilgili değildir. Tercüme-i Cifru l-Câmi yazmalarından önceye tarihli resimli el yazmalarında yer alan Ye’cüc-Me’cüc İskender zamanında yaşayan azgın bir grup yaratıktır. Ancak incelediğimiz yazmalarda bu dönemde yaşayan Ye’cüc-Me’cüc topluluğu betimlendiği gibi, ayrıca kıyametten önce görülecek olan grup da canlandınlmıştır.

Kıyamet alametlerinin tümünün bir arada incelenmesi bakımından resimli Tercüme-i Cifru l-Câmi yazmaları İslâm resim sanatında özgün bir yere sahiptir. Üslup olarak geleneksel kalıplar kullanılırken konu olarak daha önce betimlenmemiş sahnelerin bulunması İslâm ve Osmanlı resim sanatında önemli bir yeniliği getirmektedir. Bu bakımdan Tercüme-i Cifru’l-Câmi içinden çıktığı dönemin kültürünün temel bir niteliğini yansıtmaktadır.

Tercüme-i Cifru’l-Câmi resimleri Osmanlı kültüründe kıyamet alametleri ilgili bir anlayışın varlığı görsel olarak ortaya koymaktadır. İslâm dininin Kur’an-ı Kerim ve Kütüb-i Sitte (Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarının toplandığı altı kitap: Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i îbn-i Mâce, Sünen-i Tirmizi, Müsned-i îbn-i Hanbeî) gibi temel kaynaklarında belirgin bir şekilde açıklanmayan bir çok alametin Tercüme-i Cifru’l-Câmi yazmalarında ayrıntılı bir şekilde betimlendiği görülmektedir. Sözgelimi Dabbetü’l-Arz, Deccal, Ye’cüc-Me’cüc gibi yaratıkların betimlenmesinde yukarıda adı geçen kaynaklarda yer almayan birçok ayrıntıya yer verilmiştir. Şüphesiz, kıyamet alametlerinin bu derecede ayrıntılı bir şekilde betimlenmesinde temel kaynaklarda bulunmayan fakat Osmanlı kültüründe var olan inançların rolü büyüktür.

Resimli Tercüme-i Cifru’l-Câmi yazmalarında tasvirler, metindeki öykü anlatıldıktan sonra gelmektedir. Konudan metinde bahsedilmeden önce canlandırılan tek resim TSM nüshasındadır. 214a-216a. sayfalarda konusu anlatılan resim 214a. (Resim 88) sayfada betimlenmiştir. Ancak nakkaşın bu uygulamayı hata ile yaptığı anlaşılmaktadır. Çünkü 214a. sayfadaki resimden önce anlatılan konunun tasviri 216a. (Resim 84) sayfada bulunmaktadır. Yani bu iki resmin metnin içindeki sıralamaya göre yer değiştirmesi gerekmektedir.

Tasvirli Tercüme-i Cifru’l-Câmi yazmaları konu bitiminden sonra tasvirin konusunun metinde ayrıca belirtilmesi bakımından İslâm ve Osmanlı resim sanatında pek sık görülmeyen bir özelliğe sahiptir, bu bakımdan, resim metin bağlantısı ve sanatçıların yöntemlerinin anlaşılmasında ilginç ipuçları sağlamaktadır. Resimlerden önce tasvirin içeriği hakkında metinde bilgi verilmektedir. Hatta zaman zaman sadece konunun belirtilmesinden öte, resmin ayrıntıları hakkında da açıklamalara yer verilmiştir. Örneğin rüzgarın gönderilmesini konu alan tasvirin açıklamasında, tasvirin kompozisyonunun nasıl yapılması gerektiği bile belirtilmiştir: “Bağçeler ve ağaçlar dibinde çenk, çağana ve şeştâ ve tanbur ile fısk u fücur eyleyüp lehv ü lağve meşgul ve zikr-i Hakdan gaflet ve zehûl üzere tasvir olunmuştur” (İÜK y, 100a-100b) Kimi zaman bu açıklamalar resmin konusunun tümünü oluşturmaktadır. Sözgelimi Mehdi askerlerinin kafirleri bozguna uğratmasını betimleyen resmin konusu metinde ayrıca ele alınmamaktadır. Bu bölümde sadece resmin içeriği belirtilmektedir: “Bu mahal dahi müellifin zikr iddüği Rumiyye tasvir olınub üzerinde İmam Mehdi ‘nin Cengi ve küffâr askeri münhezim olup Rumiyye feth ohnduğı nakş ve tasvir olma.” (İÜK y.l62a) Bu açıklamaların önemli bir kısmı Arapça nüshadan tercüme şeklinde aktarılırken bazılarının mütercimin ifadesi olduğu anlaşılmaktadır. “Tercüme itdüğimiz nüshada bu mahalde Halep hisarının muhasarası ve İmam Mehdi askeri ve kâfir askerinin cenk ve kıtali musavverdir” (İÜK y. 99a-99b) şeklindeki açıklamanın mütercime ait olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki kimi zaman resim, metnin yerine geçmektedir. Bu açıklamalar metnin resimlenmek üzere hazırlandığının göstergesidir. Metindeki bu açıklamalar nakkaşı yönlendirmekte, resmini nasıl yapacağını anlatmaktadır. Bu durum, kuşkusuz sanatçının özgür ya da özgün yaratıcılığını kısıtlamakta, kompozisyonunda serbest hareket etmesini engellemektedir.

Metin-resim ilişkisi bağlamında, araştırmamız boyunca yapılan irdelemeler başka sonuçlar da elde etmemizi sağlamıştır. Öncelikle belirtilebilecek olan Tercüme-i Cifru’l-Câmi yazmalarında resim-metin uygunluğuna özen gösterilmiş olduğudur. Öte yandan çoğu zaman nakkaşın metindeki bilgilerle yetinmediği, gerekli gördüğü ayrıntıların betimlenmesinde o konudaki kendi birikiminden ve Osmanlı kültüründe var olan inançlardan yararlandığı görülmektedir. Bazı tasvirlerde yazarın veya müstensihin önerdiği betimlemeler dışında başka ayrıntıların da olduğu görülmektedir. Sözgelimi her iki nüshada da Ashab-ı Kehf betimlemesinde, metinde olmadığı halde uyuyanların köpeği Kıtmir’in resme dahil edilmesi nakkaşların Ashab-ı Kehf le ilgili yazılı, sözlü ve belki de görsel kültürle tanışık olduklarını göstermektedir. Bu örnek, nakkaşın sadece metindeki ayrıntılarla yetinmediğini, ikonografik yorumunda dinî kültürden de yararlandığını göstermektedir. Bir diğer örnekte DâbbetüT-Arz resmedilirken, İÜK nüshasında geyik boynuzuyla. TSM örneğinde ise gergedan boynuzuyla canlandınlmıştır. TSM nüshasının tasviri. Cifru’l-Câmi yazarı ile çağdaş olan Yazıcızâde Ahmed Bîcan’ın eseri Envâru’l-Âşıkîrf deki Dabbetü’l-Arz hakkındaki gergedan boynuzlu tiplemesiyle (Ahmed Bîcan 1301: 372) örtüşmektedir. Bu örnek de nakkaşın bazı durumlarda genel halk kültüründen istifade ettiğinin kanıtıdır. Nakkaşların. Mısır piramitleri örneğinde olduğu gibi. metindeki açıklama yetersiz ve kendisi konu hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değilse aynı şekilde halk kültüründen istifade ettiği anlaşılmaktadır. Mısır piramitleri için Osmanlı halkının “ehram dağları” sözcüklerini kullanması, piramitlerin resimlemesinde, nakkaşın bu yerleşik kabulden yola çıkarak piramitleri dağ şeklinde çizmesine neden olmuştur. Öte yandan, bazı tasvirlerin görsel kaynaklarının Osmanlı resim sanatı geleneğinin belirgin kalıplarını yinelediği gözlenmektedir. Her iki yazmanın nakkaşının da bu görsel kültüre ve onun ifade biçimlerine hakim olduğu, onların bu kalıpları rahatlıkla kullanmalarından anlaşılmaktadır. Sözgelimi, Ayasofya, Demir At Anıtı, Dikilitaş ve kent betimlemeleri dönemin diğer tasvirleriyle örtüşmektedir. Resimlerde sıkça görülen şehir betimlemelerinde. Matrakçı Nasuh’la başlayan geleneğin devam ettiği görülmektedir. Kent, kale, surlar ve önemli birkaç yapılarıyla betimlenmektedir. Şehrin sembolü haline gelen önemli yapılarıyla betimlenen İstanbul (Resim 40, 41, 42) ve Halep (Resim 124, 125, 126) örneklerinde olduğu gibi, kentler Matrakçı şehirlerine göre daha az ayrıntılıdır. İstanbul betimlemelerinde Ayasofya, Halep betimlemelerinde ise Halep kalesi şehrin sembolü haline gelmiş, tasvirlerde bu yapılar vurgulanmıştır.  İstanbul betimlemelerinde İstanbul’un Bizans dönemi görünümünü simgeleyen Ayasofya’nın şehrin simgesi olarak yer alması nakkaşın tarihsel tutarlılığa da özenini göstermektedir.

Bazı tasvirlerin konusuyla ilgili ayrıntılar, sadece hemen resmin üstündeki açıklamada bulunmamakta, metnin farklı sayfalarında geçmektedir. Sözgelimi İstanbul’un fethinden sonra ganimet taksimi ve Deccafın çıkışının betimlendiği tasvirin üzerindeki metinde İstanbul’un Muhammed b. Abdullah tarafından fethedileceği belirtilirken (İÜK y. 107a), fethin şekli açıklanmamıştır. Buna karşılık fethin ayrıntılı şekli kitabın 91a. sayfasında detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Nakkaşın bu ayrıntılı anlatımı resmi için kaynak olarak kullanması metni görselleştirirken metnin tümünü kapsayacak şekilde yorumladığını göstermektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Tercüme-i Cifru l-Câmi”de, müellif Bistâmi’nin ele almadığı konular vardır. Yavuz Sultan SelimTe ilgili olaylar, kuyruklu yıldızın görülmesi, Kanuni Sultan Süleyman ve İbrahim Paşa ile ilgili olay ilave edilen konulardan birkaçıdır. Resim programı da aynı şekilde metinle bağlantılı olarak güncelleştirilmiştir. Diğer konularda olduğu gibi ilave konuların da resimlenmesine özen gösterilmiştir. Bu konuların resimlenerek vurgulanmaları, yazma içindeki önemlerini göstermektedir.

Tercüme-i Cifru l-Câmi metni ve tasvirleri incelendiğinde genelde iki konudaki vurgu dikkati çekmektedir. Bunlardan biri İstanbul’un fethi, diğeri Yavuz Sultan Selim zamanına ait olaylardır. Her iki bölümde Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerle meşruiyet kazandırma gayreti görülmektedir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmesiyle önemli bir olayı gerçekleştirirken. Yavuz Sultan Selim de Doğu’yu fethederek, kutsal emanetleri ve hilafeti Osmanlı Devletine kazandırarak bir anlamda Osmanlı saltanatına kutsiyet kazandırmıştır, metindeki bu eğilim resimlerin ikonografik yorumlarına da yansımıştır. Nitekim bu sözü edilen olaylar betimlenirken olayların baş kişileri Osmanlı padişahlarının hangisi anılıyorsa o padişahın yerleşik imgesi göz önünde tutulmuştur.

Mütercimin çevirisinde temel alındığı tasvirli Arapça yazmada onbir padişah portresinin bulunduğunu belirtmesi (İÜK y. 162b-163a), dolayısıyla nüshanın on birinci Osmanlı sultanı II. Selim’in saltanatı yıllarında (1566-1574) hazırlandığının anlaşılması Osmanlı padişah portre geleneği bakımından önemlidir. On bir padişah portresinin bulunduğu bu yazmanın 12 padişah portresinin bulunduğu. III. Murad (1574-1595) döneminde hazırlanan 1579 tarihli Kıyâfetü’l-İnsâniye fî Şemâilü’l-Osmâniye (TSM H. 1563) adlı yazmadan önce hazırlanması ilginçtir. Şemâilnâme’deki padişah betimlemeleri bahsedilen Arapça Cifru ‘l-Câmi’deki portrelerden esinlenmiş olabilir.

Tasvirlerin önemli bir kısmı Mehdi ile alakalıdır. Tasvirler konularına göre incelendiğinde Mehdi ile ilgili tasvirler Ön plana çıkmaktadır. Diğer konulardaki tasvirlerin sayısına göre Mehdi ile ilgili 12 resim olması Mehdi’ye verilen önemi yansıtır. Metinde. Hz. Muhammed’in yakın arkadaşlarından Abdullah b. Abbas’ın “Her şey için bir esas vardır. Menzilenin esâsı Kur ‘an ‘dır. Kur ‘an ‘ın esâsı Fatiha ‘dır. Fatiha ‘nin esası Bismillahirrahmanirrahim ‘dir. Ey Muhmmed! Kılıcı hazırla ve kılıçla müjdele’.” sözü aktarıldıktan sonra buradaki Muhammed’le zamanın padişahı Sultan Muhammed Han Gazi b. Sultan Murad Han b. Sultan Selim Han’ın kastedilmiş olabileceğinin ileri sürülmesi (İÜK, 73b-74a), bir anlamda Mehdi ile Osmanlı padişahlarını ilişkilendirildiğini göstermektedir. Kitabın yazılmasından sonra gelişen olayların daha sonraki dönemlerde esere ilave edilmesi, bu düşüncenin doğruluğunu vurgulama çabası olmalıdır. Resimlerdeki Mehdi’nin kurgu portresi herhangi bir Osmanlı padişahına benzememektedir. Buna karşın Mehdi sahnelerinde Osmanlı padişahının betimlendiği sahnelerde yer alan geleneksel kalıplar kullanılmıştır. Tasvirlerdeki Mehdi figürlerinin kimliği hakkında farklı fikirler ileri sürülebilir. Mehdi olarak betimlenen kişinin Fatih Sultan Mehmed’in olması muhtemeldir. TSM ve İÜK nüshalarının her ikisinde de Mehdi’nin genç ve sakalsız biri olarak betimlenmesi nakkaşların örnek aldıkları kaynağın aynı olması olasılığını düşündürmektedir. Nakkaşların mütercim Şerif b. Seyyid Muhammed’in çevirisinde yararlandığı “Hazine-i Amire’den çıkan” tasvirli nüshayı (İÜK y. 197a-199b) görmüş olmaları ve Mehdi betimlemesinde buradaki figürü örnek almaları muhtemeldir. Orijinal Arapça nüshanın resimlenmesinin incelediğimiz Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi nüshalarından çok daha erken tarihli olduğu muhakkaktır. O dönemlerde İstanbul’un fethi, dolayısıyla genç yaşta tahta geçen Fatih Sultan Mehmed’in yankılarının varlığı kaçınılmazdır. Ayrıca metin ve resimlerde Mehdi ile ilgili olaylarda İstanbul ve İstanbul’un fethinin sık sık vurgulandığı görülmektedir. Bütün bunlar Mehdi olarak Fatih Sultan Mehmed’in betimlendiğini düşündürmektedir. Tasvirlerdeki Mehdi’nin Fatih portrelerine göre genç biri olarak betimlenmesini, onun genç yaşta tahta çıkmasına dolayısıyla gençliğinin resmedilmesine bağlamak gerekir. Bu konuda akla gelen bir diğer varsayım ise Mehdi’nin belirgin bir şahsiyetten öte Osmanlı padişahlarını temsil eden bir sembol olduğudur. İstanbul’un fethinden sonra yeni olayların gelişmesi; Hz. Muhammed’e atfedilen rivayette de geçen Mercidabık zaferinin elde edilmesi, Yavuz Sultan Selim’in hilafeti Osmanlı Devleti’ne kazandırması gibi önemli başarılar Mehdi ile ilgili düşüncelerin değişmesine yol açmış olmalıdır. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman’ın (Fleischer 1992: 169) daha sonra da IV. Murad’ın (Peçevi 1992: 123) “Mehdi-i ahirii’z-zaman” (son zamanın Mehdisi) olarak vasıflandırılması. aynı şekilde incelediğimiz metnin mütercimi, çevirisinde Mehdi’nin, zamanının padişahı Sultan III. Mehmed’in de olabileceğini (İÜK y. 73b-74a) belirtmesi Osmanlı padişahlarının zaman ötesi bir kurtarıcıyla özdeşleştirildiğini göstermektedir. Bu sebeple, Osmanlı padişah portrelerinin temel kalıplarının kullanılmasından da anlaşılacağı gibi nakkaşın bir padişahtan öte, Osmanlı ailesine tekabül edebilecek bir temsilî figürü betimlemiş olması muhtemeldir. Nitekim, her nüshada. Sultan I. Osman’dan başlayarak hüküm süren padişaha kadar tüm ailenin bir grup portre olarak betimlenmesi bu fikri desteklemektedir. Sonuçta her iki fikirde de Osmanlı sultan ve sultanlarını yüceltme söz konusu olup bir anlamda Osmanlı saltanatına dînî bir anlam kazandırma gayreti görülmektedir.

Araştırmamızda Mehdi ikonografisini resimli olarak ele alındığı başka bir el yazma eser saptayamadık. Bu nedenle Tercüme-i Cifru ‘l-Câmi’de yer alan Mehdi tasvirleri. Sünnî Osmanlı dünyasında Mehdi ikonografisinin yerinin saptanması bakımından önemlidir. Hz. İsa ve Yusuf tasvirlerinde kutsallığı vurgulamak amacıyla figürün başına hâle yapılmasına karşın Mehdi betimlemelerinde, hâle gibi kutsallığı hatırlatacak herhangi bir ayrıntı görülmemektir. Metin ve resimlerde Mehdi kutsal biri olarak görülmesine karşın, İslâm resim sanatında kutsal kişilerin betimlenmesinde geleneksel bir ayrıntı olan hâle ile gösterilmeyip, daha çok âdil bir yönetici ve mahir bir askeri lider olarak düşünülmüştür. Mehdi tasvirlerinde, onu diğer figürlerden daha kutsal kılacak bir özellik atfedilmediği gözlenmektedir. Bu özellikleriyle de Mehdi, yukarıda belirtilen önermeyi destekleyecek şekilde adeta Osmanlı padişahlarıyla örtüştürülmeye çalışılmıştır.

Araştırmada irdelenen 1747 tarihli üçüncü Cifru’l-Câmi nüshası. TSM örneğini aynen izlemesi ve oldukça sıradan üslubuyla ilk bakışta çok önemli bir örnek gibi görünmez. Oysa, CBL nüshasmdaki tasvirler TSM nüshasından kopya olarak çalışılmıştır. Ancak bu nüshada figürlerin önemli bir kısmı betimlenmemiş, betimlenen figürlerin başları çizilmemiştir. Baş yerine, tasvir karşıtı bir tutumun etkisiyle, İslâm kültüründe peygamberin ya da Burak’ın terinden yaratıldığı iddia edilen gül imgesi yapılmıştır. Halbuki dönemin diğer resim çalışmalarında bu tür bir uygulama görülmemektedir. CBL nüshasının hazırlandığı dönem, Osmanlı sarayı için resim yapmış Levnî ve Abdullah Buhâri gibi nakkaşların yaşadığı dönemle aynıdır. Fakat bu nakkaşların resimlerinde bu tür bir uygulama, ya da tasvir yasağı endişesini vurgulayan bir betimleme tarzına rastlanmamaktadır. Bu nedenle CBL nüshasını saray nakkaşlarının hazırlamadığı anlaşılmaktadır. CBL nüshasmdaki tasvirler dönemin resim karşıtı olanların fikrini yansıtması bakımından da önemli bir kaynaktır. Resimlerde sadece canlı figürlerden kaçınılması, tasvir yasağı endişesinin canlı betimlemesiyle sınırlı kaldığını göstermektedir. Doğa ve yapıların tasvirlerinde herhangi bir sakınca görülmemiştir. Figür betimine karşı benzer bir uyglama Yazıcızâde Mehmed’in (ö. 1451) zengin kıyamet ikonografisi barındıran manzum eseri Muhammediye adlı eserinin 1888 yılı baskısındaki gravürlerde de görülmektedir. Tabiat, eşya ve yapıların betimlenmesine karşın insan figürlerinde farklı bir yöntem kullanılmıştır. Gravürlerde Müslümanlar beyaz küre. kâfirler ise siyah küre şeklinde resmedilmiştir (Resim 179). CBL yazması ve Muhammediye adlı eserin gravürlerindeki uygulama tasvire olan tepki açısından da ilginçtir. Resimleri hazırlayan ya da siparişi verenlerin genel anlamda tasvire karşı olmadıkları, sadece figür betimlemesine, özellikle insan figürünün resmedilmesine karşı oldukları anlaşılmaktadır.

CBL nüshasının nakkaşı, bazı resimlerde, kopya ettiği TSM nüshasmdaki tasvirlerde bulunmasına rağmen figürleri betimlememiş, sadece doğayı resimlemekle yetinmiştir. Özellikle bir olay söz konusu olduğunda figürlerin bulunmaması resmin metin okunmadan anlaşılmasını olanaksız kılmaktadır. Tasvirin içeriğini anlamak. TSM’deki modelini görmeden mümkün değildir. CBL yazmasının nakkaşının TSM yazmasında örneği bulunmayan çalışmaları padişah portrelerinde görülmektedir. Çünkü, resimlerinde örnek aldığı TSM yazması 13. Osmanlı padişahı III. Mehmed’in saltanatı yıllarında hazırlandığı için, TSM nüshasında 13 padişah resmi bulunmaktadır. Buna karşılık CBL yazması 24. Osmanlı sultanı olan I. Mahmud’un hükümdarlığı zamanında hazırlamıştır. Bu nedenle yazmada 24 padişah portresinin bulunması gerekmektedir. Ancak nakkaş, kalan 11 padişah portresi için kıy afetlerdeki küçük değişiklikler dışında diğer portrelerin kalıplarını yinelemiştir.

CBL nüshasmdaki tasvirler, saray dışındaki resim çalışmalarına ışık tutması bakımında da önemlidir. Saray nakkaşının hazırlamadığı anlaşılan tasvirlerde, saray ressamı tarafından hazırlanan TSM yazmasının örnek alınması, saray resim sanatın genel resim sanatındaki ağırlığını göstermektedir. Ayrıca. TSM ve İÜK yazmalarından neredeyse 150 yıl sonra hazırlanan bu eserdeki resimlerin TSM tasvirleriyle aynı olması, ressamın diğer iki yazmanın nakkaşına göre daha sıradan biri olduğunu göstermektedir. CBL nüshası gibi sıradan bir resimli yazmanın hazırlanmasında TSM nüshasının kullanılması, akla, bu denli kıymetli bir eserin nispeten sıradan bir nakkaşın eline nasıl geçtiği sorusunu getirmektedir. Bu nüshanın saray ağalarından biri için saray dışından bir nakkaş tarafından hazırlandığı düşünülürse. TSM yazmasının saray ağası tarafından ilgili nakkaşa ulaştırılması olasıdır. Ancak yazmada bu varsayımı doğrulayacak herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.

Sonuçta, Tercüme-i Cifru l-Câmi yazmaları Osmanlı kültüründeki kıyamet alametleri ikonografisini, metin ve görsel anlamda bir bütün olarak içeren özgün yazmalardır. Yazmalarda dikkati çeken en önemli özellik metin ve resimlerde Mehdi ile ilgili olay ve olguların ağırlıklı olarak ele alınmasıdır. Zaman zaman Mehdi’nin yapması gerekli davranışlarla Osmanlı padişahlarının yaptığı olaylar çakıştırılmaktadır. Mehdi ile Osmanlı sultanları arasında bağlantı kurulması. Tercüme-i Cifru’l-Câmi yazmalarının resimlenmesinin halife unvanı ile kutsallık kazanan Osmanlı saltanatının kutsallığını vurgulama çabasının sonucu olduğunu düşündürmektedir.

EK. 1: KATALOG

TOPKAPI SARAYI MÜZESİ KÜTÜPHANESİ, Bağdat 373 YAZMANIN TANIMI

305 mm boy ve 190 mm eninde aharlı kağıd üzerine 100 mm uzunluğunda 11 satır halinde nesih yazı tipiyle yazılmıştır ve cedvelli 100 yapraktan oluşmaktadır.. Serlevha müzehhep olup cedveller yaldızlıdır. Vişne çürüğü rengindeki deri cilt üzerinde şemse ve köşebendli kompozisyon yer alır (Karatay 1961: 638) Müstensihi, istinsah tarihi ve nakkaşı hakkında herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.

YAZMANIN RESİMLERİ 191b: Sırların Şahini

(106×96 mm, sayfa ortası)

Sağda bir tepenin yamacında, küçük bir ağacın dalma konmuş bir şahin, yandan. Solda, kenarlarında seyf. kâyim, kelimeleri ve cim harfinin yer aldığı birden dokuza kadar sayıların ve Yunus isminin yazılı olduğu tablo.

210b: Mehdi

(106×117 mm, sayfa ortası)

Ortada, tahtı üzerine bağdaş kurarak oturmuş, sol elini göğsüne, sağ elini dizine koymuş olan yeşil cübbe ve beyaz sarığıyla Mehdi. Tahtın hemen sol tarafında dalları taht üzerine doğru eğilen bir ağaç.

216a: Mehdi’nin Geleceği Şehir

(135×212 mm, sayfa ortası)

Kubbelerle örtülmüş dikdörtgen yapıya sahip revaklı avlu. Avlunun üst tarafında; solda, kasnaklı kubbe ile örtülmüş yüksek bir yapı tasviri yer alırken sağ açık alana bir minber tasviri bulunmaktadır. Alttaki açık alanda, ortada bir hurma ağacı ve ağacın hemen solunda sivri kubbe ile örtülmüş küçük tek mekânlı yapı.

214 a: Rum Şehri ve Pab

(115×197 mm, sayfa üstü)

Üstte, tepenin arkasında atlı ve yaya insanlar. Ortada; sahilde, ikisi oturmuş vaziyette diğerleri ayakta şapkalı beyler. Altta; deniz ve denizde demir atmış yelkenli gemiler. Denizin hemen kıyısında ayakta bekleyen biri.

217b: Tatar Sipahilerinin Mehdi’nin Askerleri İle Buluşması

(107×201 mm, sayfa ortası)

Tepeler üzerinde karşılıklı duran, atlılardan oluşan iki ordu tasviri. Solda; kırmızı ve sarı sancakları ve kalpaklarıyla Tatar askerleri. Sağda tarafta beyaz sarıklı Mehdi askerleri. Altta, birbirleriyle ayakta görüşen iki tarafın temsilcisi yer almaktadır.

218a: Hz. İsa’nın Yeryüzüne İnişi

(107×83 mm, sayfa altı)

Gkyüzünde. iki melek arasında, kaftan ve sarık giyen Hz. İsa, başında alevden halesiyle ellerini iki yana açmış, cepheden.

219a: Süfyanilerin Medine’ye Hücumu

(107×135 mm, sayfa ortası)

Surlarla çevrilmiş, cami ve minaresiyle bir şehir. Yapıların arasında hurma ağaçları ve şehrin önünde bir grup atlıyı kovalayan diğer atlılar. Yerde kesik başlar, kesik kol ve savaş aletleri.

222b: Mehdi, Askerleri ve İstanbul

(107×159 mm, sayfa ortası)

Üstte, deniz kenarında surlarla çevrili, yüksek bir giriş kapısı olan şehir tasviri. Altta, karşılıklı duran atlı asker toplulukları ve bu askerlerin ortasında arkası dönük bir grup insan tasviri.

225a: Dikilitaş, Ayasofya ve Bakır At Anıtları

(133×195 mm, sayfa ortası ve sol kenarı)

Bir tepenin yamacında, solda, uzun kulesi, merkezi kubbe sistemi, son cemaat yeri ve pembe rengiyle Ayasofya. Sağda, yüksek bir kürsü üzerinde atlı süvari tasviri. Taç giymiş olan süvari sağ eliyle atın dizginlerini tutarken sol elini havaya kaldırmıştır.

237b: Deccal; Önünde İki Casus, İki Tarafında Cennet Ve Cehennem

(121×176 mm, sayfa ortası)

Önünde vücudu kıllarla kaplı kadın olarak betimlenmiş casusu, arkasında insan gövdeli hayvan başlı bir diğer casusu ve taraftarlarıyla, siyah bir eşek üzerinde Deccal tasviri. Deccal”m sol tarafında cenneti temsil eden ağaçlar içersinde köşk türünde bir yapı. yapının yanında dolu çuvallar ve kasalar, sağ alt köşede ise cehennemi temsil eden alev yer almaktadır.

238b: Meleklerin Deccal Ordusuna Saldırması

(136×205 mm, sayfa altı ve sağ kenarı)

Gökyüzünde ellerindeki kılıçlarıyla Deccal ordusuna saldıran melekler. Yerde sağında cennet, dolu çuval ve kasalar, solunda ateş, önünde casusları ve arkasında taraftarlarıyla kaçan Deccal.

239b: Hz. İsa’nın Deccal’i Mızrakla Öldürmesi

(128x 133 mm, sayfa altı)

Ortada, başında alev şeklindeki hâlesi ve yeşil cübbesiyle Hz. İsa elindeki mızrağı, yanında alevi olan, eşeği üzerindeki Deccal’e saplamaktadır. Solda şaşkınlık ve korku içinde kaçışan Deccal taraftarları ve casusları. Sağda tepenin arkasından olayı izleyen bir grup insan.

240b: Hz. İsa ve Ashab-ı Kehf

(112x 149 mm, sayfa üstü)

Arka planda kayalık dağlar ve bir mağara girişi. Mağara önünde, başında alev şeklindeki hâle ve yeşil cübbesiyle Hz. İsa, yanlarındaki köpekleriyle üçü oturmuş, üçü ayakta olan Ashab-ı Kehf e bir şeyler anlatmaktadır.

241b: Halep Muhasarası; Mehdi ile Düşman Askerlerinin Cengi

(111×185 mm, sayfa üstü)

Ortada, surlarla çevrili, içinde yüksek bir tepe üzerinde kalesi olan şehir tasviri. Şehrin üst ve alt tarafında kılıç ve kalkanlarla karşılıklı savaşan askerler. Sol taraftaki askerler turuncu sarık, sağ taraftaki askerler ise beyaz sarık giymektedirler.

242b: Ye’cüc-Me’cüc

(104x 194 mm, sayfa ortası)

Üstte, kısa boylu olmalarıyla bilinen Ye’cüc topluluğu savaş aletleriyle birlikte tasvir edilmiştir. Altta, siyah derili, başının iki yanında boynuz bulunan bir yaratık önderliğinde, kılıç ve kalkanlarıyla uzun boylu kırmızı sarıklı Me’cüc topluluğu.

243b: Rüzgârın Gönderilmesi

(113×129 mm, sayfa üstü)

Ağaçlar altında halı üzerine oturmuş kadın ve erkeklerden oluşan bir topluluk. Ortasında meyve dolu tabakların bulunduğu halının etrafına oturan topluluğun bir kısmı çalgılar çalarken diğer bir kısmı da içki içerek eğlenmektedir.

245a: Sed ve Hisar

(111×204 mm, sayfa ortası)

İki kanatlı kapısı olan, duvar şeklindeki sed. Şeddin arka tarafında ellerinde kılıçlarıyla yürüyüş yapan askerler ve onları izleyen kalabalık bir topluluk. Çerçevenin etrafında ise kayalıklar.

245b: Mekke’de Güneşin Batıdan Doğması

(111×114 mm, sayfa ortası)

Bir tepenin yamacında Kabe ve Kabe’nin dibinde dua ve secde eden iki kişi. Kabe’nin solunda Kabe’ye yönelmiş iki kişi. Gökyüzünde sağ tarafta insan başı şeklinde güneş ve yerde bu güneşe karşı yönelip ellerini açarak dua eden insanlar.

251b: Mehdi ve Zamanların İmamının Tasviri

(110×135 mm, sayfa ortası)

Mehdi, yeşil cübbesi ve beyaz sangıyla arkasında ağaçların bulunduğu bir tepe yamacında, tabure üzerinde oturmaktadır. Arkasında iki kişi elleri bağlı vaziyette beklerken, ön taraftaki iki kişiden biri Mehdi’ye bir şeyler anlatmaktadır.

255a: Habeş Topluluğu’nun Mekke’yi Yıkması

(115×164 mm, sayfa ortası)

Bir tepenin yamacında altın oluk ve kapısıyla siyah renkli Kabe tasviri. Siyah derili, kısa pantolondu bir grup insan ellerindeki tırpan türü aletlerle Kabe’yi yıkmaya çalışırken tepenin arkasından bir grup siyahi insan bu olayı seyretmektedir.

257b: İstanbul’un Fethinden Sonra Ganimet Taksimi

(126x 196 mm, sayfa ortası)

Etrafı surlarla çevrili, sol köşesinde merkezi kubbeli ve son cemaat yeri olan bir camii seklindeki Ayasofya’nın bulunduğu şehir. Ortada bir tabureye oturmuş, sorguçlu sarık giymiş bir şahıs ve etrafında, ellerindeki ganimetleri ortaya yığan askerler. Surların dışında, bazılannda insanların bulunduğu denizde kayıklar ve yelkenli gemiler yer almaktadır.

263b: Türklerin Tatarlarla Savaşmaları

(107×118 mm, sayfa altı)

Tepenin önünde birbirlerine kılıç ve kalkanlarla saldıran iki grup atlı. Sol tarafta kalpak türü başlıklarıyla Tatar askerleri yer alırken, karşılarında beyaz sarıklı Türk askerleri yer almaktadır. Yerde kesik baş ve gövdeler.

267b: Dünya Şehirleri ve Kaleleri

(111×195 mm, sayfa ortası)

Dere, tepe ve ağaçların yer aldığı geniş kırsal alanın değişik bölgelerine yerleştirilmiş iki kale ve bir yerleşim merkezi. Yine bu alanda eğlenen, avlanan insanlar ve vahşi hayvanlar.

273b: Dünya Haritası

(132×212 mm, sayfanın tamamı)

Üstte Afrika kıtası gelecek şekilde Afrika ve Avrasya haritasının yer aldığı büyük bir küre ve bu kürenin dört köşesinde kanatlan açık vaziyette duran dört melek. Haritada denizler siyaha boyanırken kara parçaları yeşil renkte resmedilmiştir. Kıtalarda yerleşim alanları kubbeli yapılar veya kaleye benzer küçük şekillerle belirtilirken Kabe diğerlerine oranla daha büyük olarak çizilmiştir.

280b: Kâfir ve Müslüman Askerlerinin Mercidabık’da Savaşmaları

(121 x 164 mm, sayfa ortası)

Ortada bir nehir ve bu nehrin her iki yakasında birbirlerine kılıç ve kalkanlarla hücum eden iki grup süvari. Atlı askerlerin tamamı sivri miğfer giymişken, resmin sağ tarafındaki grupta bulunan yaya asker sarık giymiştir.

286a: Kâfirlerin Müslümanlara Saldırısı

(112×134 mm, sayfa ortası)

Dağın eteğinde kılıç, kalkan ve mızraklarla birbirine saldıran iki grup atlı asker. Sağdaki askerlerin miğferlerinin üst kısmı sivri iken soldaki grubun miğferleri yuvarlak ve üst kısmına birer tüy yerleştirilmiştir. Yerde ise kesik baş, gövde ve kol tasvirleri.

291b: Dâbbetü’I-Arz

(127×194 mm, sayfa ortası)

Sağ tarafta, alnının ortasında boynuz bulunan insan başlı, fil kulaklı, dört ayağına ilave olarak ön tarafta iki kolu bulunan, benekli bir deriye sahip hayvan gövdeli bir yaratık olan Dâbbetü’I-Arz. Karın bölgesinden alevlerin çıktığı iki kanatlı bu yaratık sol elinde, ucunda ejder kafatasının bulunduğu bir sopa taşımaktadır. Sol tarafta bu devasa yaratığı bir grup insan izlerken öndeki şahıs sol eliyle Dâbbetü’l-Arz’ın sağ kolunu tutmaktadır.

303a: Nil Nehri

(105×164 mm, sayfa ortası)

Dağlar arasında siyah renkli Nil nehri ve bu nehirde seyreden beyaz yelkenli gemi. Gemideki bir grup insandan biri dümeni tutarken biri de yelkenleri ayarlamakla meşgul. Ön tarafta rüzgâr nedeniyle sağa doğru eğilmiş ağaç

305a: Uzun Boylu Kişi

(106×129 mm, sayfa ortası)

Bir tepenin önünde taht üzerine oturmuş beyaz sarık ve beyaz kıyafetiyle Uzun boylu kişi ve tahtın önünde ellerini bağlamış olarak ayakta duran bir şahıs.

307a: Yusuf

(108×118 mm, sayfa ortası)

Bir tepe yamacında, tahtta sol elini sağ göğsüne bastıran, dizlerinin üzerine oturmakta olan Yusuf.

309b: Ehram

(108×208 mm, sayfa üstü)

Her bir dizide üç hurma ağacı ve aralarında farklı renklerde ikişer piramidin bulunduğu iki bölüm. Piramitler tuğladan örülmüş, sivri kubbe şeklinde tasvir edilmiştir.

310b: Batıdan Kuyruklu Yıldız Kayması

(103×109 mm, sayfa ortası)

Gökyüzünde kuyruklu altı köşeli yıldız. Yerde, bir dağın yamacında oturağın üzerine oturup yıldızı seyreden bir genç.

316b: Sultan Selim Tahtta

(111×129 mm, sayfa altı)

Mavi çinilerle donanmış duvar ve önünde tahtı üzerinde diz çökmüş, pala bıyığı ile Yavuz Sultan Selim. Resmin sağ tarafında ayakta duran iki muhafız vardır.

317a: Sultan Selim’in Acem ve Mısır Padişahlarıyla Cengi

(118×171 mm, sayfa üstü)

Tepelerin arasında karşılıklı birbirlerine kılıç, kalkan ve tüfeklerle saldıran atlı iki ordu. Sol tarafta yeralan, pala bıyığı ile dikkati çeken Yavuz Sultan Selim öncülüğünde, yeşil ve beyaz sancaklı Osmanlı ordusu sarık ve sivri miğfer kullanırken, düşman askerleri yuvarlak miğfer kullanmaktadırlar.

319b: İsmi Salib, Resmi Acayip, Sırrı Garip Olup Yaş Budakla Öldürülecek Şahıs

(106×114 mm, sayfa ortası)

Duvarları çini kaplı bir oda. Sağ tarafta kanadının biri açık olan kapı yanında çalgı çalan iki kadın önünde raks eden ve içki sunan iki kadın. Sol tarafta taht üzerinde bağdaş kurarak oturan ve içki içerek kadınları seyreden genç bir erkek.

320b: Rum Tahtına Oturacak Olan Lebib (=Zeki) Kişi

(108×112 mm, sayfa ortası)

Duvarları mavi çinilerle bezenmiş bir oda ve odanın ortasında tahtta bağdaş kurarak oturan insan tasviri. Tahtın hemen solunda ayakta duran iki muhafız, sağında elleri bağlı olarak ayakta duran şahıs, kapıdan girmekte olan bir diğer insan tasviri.

329a: Medine’yi ve Rum Diyarını Fethedecek Kişi

(109×128 mm, sayfa ortası)

Tepe önünde yüksek bir ağaç altında bir taht ve tahtta sol eli havada olan hükümdar tasviri. Karşısında elleri bağlı olarak bir kişi durmaktadır.

330a: Frenk Beyleri

(108×133 mm, sayfa ortası)

Dağlık bir arazide siyah, limon küfü, eflatun ve mavi renkli sancaklarıyla silahsız atlı birlik. Kırmızı fötr şapka ve kırmızı cübbeli atlının önderliğindeki atlılar bone türü bir başlık kullanmakta ve sancaklarının alemi yerinde çeşitli insan heykelcikleri yer almaktadır.

330b: Asfaroğulları Askerleri

(138×197 mm, sayfa ortası)

Sol tarafta, eflatun ve siyah renkli sancaklarıyla silahsız atlı birliği. Sancakların ucunda haç ve heykelcik bulunmaktadır. Sağ üst tarafta, içi boş bir kale ve kalenin hemen yanında hurma ağacı. Sağ alt tarafta kırmızı sancaklı, kalkanlı. miğferli atlı askerler.

333b: İskenderiyye Büyüklerinin Top Oynaması

(109×165 mm, sayfa ortası)

İki ağacın bulunduğu tepenin yamacında, yayaların öncülüğünde silahsız atlılar. Arkadan gelen atlılardan birisi elindeki uzun çubuğun ucundaki şemsiyesiyle ortadaki yeşil cübbeli atlı için gölgelik etmektedir. Önde küçük tepecikler.

334b: Türk Askerleri

(106×142 mm, sayfa üstü)

Bir tepe yamacında seyir halindeki atlı birlik. Birliğin üst tarafındakiler ellerinde mızrak taşırken alt taraftakilerde herhangi bir silah bulunmamaktadır.

339a: Belalı Kavim

(105×130 mm, sayfa ortası)

Üzerinde ağaçlar bulunan dağın eteğinde beyaz çarşaflar giyinmiş iki kadın. Kadınlardan birinin çarşafı bir erkek tarafından çekiştirilirken resmin sağ tarafında, başında kalpak bulunan biri olayı izlemektedir.

345a: Kahire’ye Hükmedecek Kişi

(111×133 mm, sayfa ortası)

Mavi çinilerle donanmış duvar ve kemerli alanda, tahtta dizlerinin üzerine oturmuş hükümdar tasviri. Tahtın sağında elleri bağlı vaziyette ayakta duran iki hizmetkar yer alırken ön tarafta ayakta duran bir şahıs hükümdarı dinlemektedir.

381a: Sultan Süleyman Merhum İle İbrahim Paşa

(107×133 mm, sayfa ortası)

Merdivenle çıkılan yüksek bir alanda yüksek bir alanda Sultan Süleyman sağ tarafta hah üzerinde bağdaş kurarak oturmaktadır. Dizinin üzerine koyduğu sağ elinde mendil tutmaktadır. Sultan Süleyman’ın Önünde İbrahim paşa dizlerinin üzerinde otururken hemen arkasında iki hizmetkar beklemektedir.

382a: Çoban Suretindeki Türkmenler

(110×128 mm, sayfa ortası)

Kırsal alanda kollarını açarak bir araya gelen iki grup. Her iki grup melerinin tamamının sarıkları düzensiz sarılmışken bazı üyelerde kılıç bulunmaktadır.

385a: İmam Mehdi İle Asfaroğulları’nin Büyük Savaşı

(110×150 mm, sayfa ortası)

Ortadaki yüksek tepenin solunda, haç alemli siyah sancak ve üzerine sarık sarılmış fesleriyle Asfaroğulları taraftarları. Tepenin sağında kırmızı sancaklarıyla Mehdi taraftarları yer almaktadır. Tepenin ön tarafında yeşil cübbeli İmam Mehdi önderliğinde beyaz sarıklı, atlı Mehdi askerleri, kaçışan, zırh ve miğfer giyinmiş, dikdörtgen kalkanlı, atlı Asfaroğulları askerlerini kovalamaktadır. Yerde ise Asfaroğulları askerlerine ait kesik kol ve baş tasvirleri.

385b: İmam Mehdi Askerlerinin Kâfirleri Hezimete Uğratması

(111 x 146 mm, sayfa ortası)

Ortada yüksek bir tepe. Tepenin nünde ve solunda, siyah renkli zırh, miğfer ve kalkanlarıyla kaçışan atlı kâfir askerleri. Tepenin sağında ve önünde ise kırmızı sancaklarıyla İmam Mehdi önderliğindeki askerler kaçan kâfir askerlerini kovalamaktadır. Yerde ise kâfir askerlerine ait heykel alemli, bordo sancak ve kesik baş tasvirleri.

386a: Haçlıların Haleb’e Girmeleri

(127x 195 mm, sayfa ortası)

Sağda, etrafında hendek bulunan surlarla çevrili küçük bir şehir ve bu şehirde kılıç ve tüfeklerle siper alarak bekleyen askerler. Solda, kırmızı fötr şapka ve kırmızı pelerinli şahsın komutasında, haç alemli eflatun ve siyah sancaklarıyla tam teçhizatlı. atlılardan oluşan kalabalık, düzenli bir ordu.

387a: Osmanlı Padişahları

(161 x 194 mm, sayfa ortası)

İki katlı, kubbe ile örtülü kemer silsilesi ve her kemerin altında Osman’dan III: Mehmed’e kadar 13 Osmanlı padişahı. Her padişahı çevreleyen kemerin üzerindeki kartuşta ismi yazılıdır.

393b: Rum Kralı

(113×149 mm, sayfa ortası)

Sağ tarafta merdivenle çıkılan yüksek bir kürsü ve kürsü üzerinde bağdaş kurarak oturmuş hükümdar tasviri. Kürsünün hemen solunda fes giymiş, ayakta bekleyen iki muhafız. Sol tarafta padişaha içki sunan, yarım küre şeklindeki başlıklı iki hizmetçi.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ MERKEZ KÜTÜPHANESİ, TY 6624 YAZMANIN TANIMI

Yazma, koyu vişne renginde, ince girift motiflerle bezemeli, basma şemse ve salbekli. meklaplı meşin bir cildi sahiptir. 199 yapraklı olan yazma 320×220 mm ebadındaki nüshanın kağıdı aharlı ve kirli beyaz renklidir (Aksu 2001: 19). Nesih yazı şekliyle cedvelli sayfalara 19 satır halinde yazılmıştır. Serlevha ve serlevha öncesindeki sayfa (2b) müzehhebdir. Müstensihi hakkında kaydın bulunmadığı yazmanın, farklı karakterleri nedeniyle iki hattatın elinden çıktığı anlaşılmaktadır. Birinci hattat 2b-5b ve 74b-199b sayfalarını ikinci hattat ise 6a-74a sayfalarını yazmıştır.

Başı: Sonu:

YAZMANIN RESİMLERİ lb-2a: Takdim Tasviri

(karşılıklı iki tam sayfa)

Topkapı sarayının kemerlerle çevrili avlusunun orta yerinde, taht üzerinde oturan 1. Ahmed ve padişaha önünde çökerek takdim yapan bir figür. Padişahın etrafında ve avlunun değişi yerlerinde sıralanan takdimi izlyen kalabalık.

77a: Sırların Şahini

(sayfa altı)[1]

Tepe önünde ortada kısa gövdeli bir ağaç ve ağacın dallarına tünemiş bir kuş. Ağacın sol tarafında toplam on altı kareye bölünmüş bir levha.

84b: Mehdi

(sayfa altı)

Tepe yamacında birbirleriyle konuşmakta olan üç sahış. Sol tarafta, konuşan bu üç kişinin arkasında kırmızı kıyafeti ve farklı başlığı ile dikkati çeken genç bir figür yer almaktadır.

84b: Mehdi

(sayfa üstü)

Kapalı mekânda, ortada taht üzerinde oturan yeşil elbisesi ile oturan Mehdi. Arkasında kılıç tutan biri karşısında ise alçak bir tabure üzerinde bir kişi oturmaktadır. Odanın kapısında ise iki kişi beklemektedir.

86b: Rum Şehri ve Pab

(sayfa ortası)

Surlarla çevrili, ortasında Dikilitaş’ın bulunduğu meydan. Meydanda ellerindeki kuşları satmaya çalışan kişiler, kentin dışında ise beyaz atlı bir bey. arkasındaki bir grup atlı ve önündeki tüfekli askerlerle seyahat etmektedir.

87b: Mehdi’nin Geleceği Şehir

(sayfa ortası)

Karaya doğru girintileri olan deniz ve denizde yüzen yelkenli gemiler. Sahilde, içersindeki kürsünün üzerinde tünemiş yeşil renkli kuşa şaşkın bakışlı insanların bulunduğu tek kubbeli tek mekânlı bir yapı tasviri yer alır. Yapının dışında, dış çevresinde, gezinen atlı ve yaya beyler.

88a: Mehdi’nin Akka Ovasına Gelmesi

(sayfa ortası)

Üstte, dört kapısı bulunan surla çevrili bir yerleşim yeri. Sur içinde kubbeli büyük bir yapı ile birlikte küçük bir çok mimari yapı yer alır. Atta, solda bir grup insan ayak üstü konuşurken, sağda, önünde iki kişinin yürüdüğü at yüzerindeki bir figürü takip eden beyaz sancaklı atlılar.

88b-89a: Tatar Sipahilerinin Mehdi’nin Askerleri İle Buluşması

(88b sayfa atı, 89a sayfa üstü)

Konu iki sayfada resmedilmiştir. İlk sayfada (88b) dağlık alanda, beyaz saçaklı, kalpak kullanan Tatar svarileri. Karşı sayfada (89a), aleminde Allah yazılı beyaz sancaklı, yeşil cübbeli bir atlı öncülüğünde Mehdi askerleri.

89b: Hz. İsa’nın Yeryüzüne İnişi

(sayfa ortası)

İki meleğin iki kolundan tuttuğu Hz. İsa, beyaz renkli minarenin tepesinde yer alan şerefeye inmektedir. 2/3 cepheden. Minarenin arkasında büyük bir kubbe merkezli, kenarlarında küçük kubbelerin yer aldığı bir cami.

90a: Süfyanilerin Medine’ye Hücumu

(sayfa altı)                                   . ..

Bir dağın önündeki düz bir alanda yüksek bir ağaç. Ağacın altında, kafaları vücularından ayrılmış cesetler ve bu cesetlere doğru kılıç çekerek saldırann bir grup. Ağacın hemen yan tarafına kubbeli tek mekânlı bir yapı resmedilmiştir.

91b: 12. Mehdi, Askerleri ve İstanbul

(sayfa altı)

Bir dağın eteğinde surlarla çevrili bir yerleşim birimi. İçinde, merkezi kubbeli bir yapı. yüksek iki kule ve diğer küçük mimari yapılar. Sur önünde solda, bir grup insansarıklarını çıkarmış beklerken; sağda yeşil cübbeli bir atlı öncülüğünde, aleminde Arap alfabesiyle Allah yazılı sancağı olan süvari grubu yer alır.

92b: Dikilitaş, Ayasofya ve Bakır At Anıtları

(sayfa altı)

Bir dağın eteğinde, soldan sağa doğru sırasıyla, yüksek bir kulesi olan Ayasofya kilisesi, dört sütunla yükseltilmiş kaide üzerinde elinde top tutan bir süvari heykeli, dörtgen dikilitaş, üç başlı ejder motifli anıt ve uzun bir kule şeklinde örülmüş anıt.

97b: Deccal; Önünde İki Casus, İki Tarafında Cennet Ve Cehennem

(sayfa altı)

Dağın yamacında, ortada, siyah tenli Deccal gri renkli eşeği üzerinde yolculuk yapmaktadır. Önünde iki casusu ve taraftarları, arkasında silahlarıyla askerleri. Sağ alt köşede alevler içersinde yanan bir figür, sol üst köşede, uzak bir tepenin yamacında İki tarafında iki selvi dikili, kubbesinde hac alemi bulunan tek mezkezli bir yapı.

98a: Meleklerin Deccal Ordusuna Saldırması

(sayfa altı)

Sağda, gökyüzünde ellerindeki kılıçlarıyla saldıran melekler. Solda, solundaki ateş. sağındaki köşk. önündeki casuslanyla Deccal kaçarken, arkada kendisini takip eden askerleri meleklere karşı koymaya çalışmaktadırlar.

98b: Hz. İsa’nın Deccal’i Mızrakla Öldürmesi

(sayfa altı)

Sağındaki köşk, solundaki ateş, önündeki casuslanyla ve taraftarlarıyla eşeği üzerinde kaçan Deccâl’ın sırtına, siyah cübbeli, başındaki hâlesiyle dikkati çeken Hz. İsa tarafından mızrak saplanmaktadır. Hz. İsa’nın arkasındaki bir grup insan ellerindeki kılıçlarla beklemektedir.

99a: Hz. İsa ve Ashab-i Kehf

(sayfa ortası)

Başındaki hâle ve yeşil cübbesiyle mağara önünde post üzerinde oturan Hz. İsa. karşısında ağaçlar altındaki beş kişi ve beyaz bir köpekten oluşan toplulukla konuşmaktadır.

99b: Halep Muhasarası; Mehdi ile Düşman Askerlerinin Cengi

(sayfa ortası)

Ortadan geçen nehrin üst kenarında, surla çevrili, içihde yüksek tepe üzerine kurulu kalesiyle Halep tasviri. Sağ tarafta siyahlar giyinmiş, siyah sancaklı kalabalık Rum ordusu bulunurken nehrin alt tarafında solda sayıları az olan İslâm ordusu yer alır.

100a: Ye’cüc-Me’cüc

(sayfa ortası)

Bir tepe yamçında, üst tarafta, tamamı sakalsız, ok ve yay tutan kısa boylu topluluk, alt tarafta uzun kulaklı beyaz tenli yaratıklarla garip görünümlü boynuzlu farklı renklerde dev yaratıklar resmedilmiştir

100b: Rüzgârın Gönderilmesi

(sayfa ortası)

Dağların önündeki düz bir alanda, ağaçlar altında, yere serilen halı üzerinde, rebab ve def çalan kadınlar eşliğinde eğlenen bir grup insan. Halının ortasında mey va dolu tabaklar ve içki şişesi bulunmaktadır.

lOla-lOlb: Sed ve Hisar

(sayfa üstü)

Dört tarafı kalın duvarla çevrili meydan ve meydanın içersinde, ok atan. davul çalan, zurna öttüren ve oynayan insanlardan oluşan bir topluluk. Surun ön cephesindeki iki kanatlı giriş kapısının girişinde, merdivende kılıçlarıyla dört asker nöbet tutmaktadır. Sağda ve solda bulunan iki ağaç.

102a: Mekke’de Güneşin Batıdan Doğması

(sayfa üstü)

Üstte, üzerinde iki hurma ağacı bulunan bir tepe arkasındaki bir grup insan, sağ taraftaki güneşin doğuşunu şaşkınlık içersinde seyretmektedirler. Altta, dağın eteğinde Kabe etrafındaki insanlar, Kabe’ye doğru secde ederek ve ellerini kaldırarak yakarmaktadırlar.

104b: Mehdi ve Zamanların İmamının Tasviri

(sayfa altı)

Dağlık bir arazide öndeki üç yaya askeri takip eden. beyaz atlı. siyah cübbeli. sakallı biri önderliğinde, ellerinde kılıç tutan bir grup süvari.

106a: Habeş Topluluğu’nun Mekke’yi Yıkması

(sayfa ortası)

Tepe yamacında Kabe ve Kâbe’in etrafında bir grup beyaz insan. Sivri külahlı insanlar ellerindeki kazmalarla Kabe’yi yıkmaya çalışmaktadır. Tepenin üstünde, gökyüzünde insan suratlı güneş.

107a: İstanbul’un Fethinden Sonra Ganimet Taksimi

—Jm.

(sayfa altı)

Sol üst köşesinde Ayasofya’nm yer aldığı, kulelerle desteklenen, üç kapısı bulunan surla çevrili bir meydan. Meydanda, askerler ellerindeki kılıç, kalkan ve dolu çuval şeklindeki ganimetleri tabure üzerinde oturan şahsın önüne yığmaktadırlar.

109b: Türklerin Tatarlarla Savaşmaları

(sayfa ortası)

Bir tepe önünde, kılıç ve kalkanlarla savaşan iki grup. Sol tarafta savaşan kalpaklı sakalsız tatar askerlerine, sol tarafta beyaz sarıklı Türk askerleri karşılık vermektedir. Yerde kesik kol ve başlar.

İlla: Dünya Şehirleri ve Kaleleri

(sayfa altı)

Altta, siyaha boyalı deniz ve denizde yüzen bir yelkenli gemi. Sahilde tepe yamaçlarında birkaç yapıdan oluşan yerleşim birimler resmedilmiştir. Tepeler arasından iki koldan çıkan ırmak denizle birleşmektedir.

113b: Dünya Haritası

(sayfa ortası)

Üste Afrika kıtası gelecek şekilde Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarından oluşan küre. Sağda Amerika sahilleri bulunduğu haritada ekvator çizgisi ve meridyenler belirtilmiştir. Haritada önemli şehirler birkaç yapıdan oluşan yerleşim birimleri şeklinde. Mekke ise Kabe resmiyle belirtilmiştir.

116b: Kâfir ve Müslüman Askerlerinin Mercidabık’da Savaşmaları

(sayfanın tamamı)

Üst kısmında yüksek bir ağaç bulunan tepe ve tepenin önünde savaşan iki grup atlı. Tepenin arkasında, sol tarafta haç alemli sancaklarıyla kafir ordusu, sağ tarafta ise beyaz ve yeşil sancaklı Müslüman ordusu hazırda beklemektedir.

119a: Kâfirlerin Müslümanlara Saldırısı

(sayfa ortası)

Büyük bir tepe ve tepenin ön tarafında, solda, siyah miğferli, saldırgan süvariler karşılık sağda geri çekilmekte olan beyaz sarıklı askerler. Tepenin arkasında, solda kırmızı siyah sancaklı ve siyah miğferli askerler, sağda yeşil beyaz sancaklı ve beyaz sarıklı askerer hazır beklemektedir

121b: Dâbbetü’I-Arz

(sayfanın tamamı)

Tepe yamacında, üzerinde siyah benekler bulunan beyaz derili, dört ayaklı iki kollu fil kulaklı geyik boynuzlu koyun burunlu bir yaratık. Sağ elinde ucuna hayvan kafası takılı bir sopa taşıyan, karın bölgesinden alevlerin çıktığı iki kanatlı , yaratık sol elinde mühür bulundurmaktadır. Mühürle kendisini izleyen sağ taraftaki topluluktan birinin alnını mühürlemektedir. Tepenin arkasında, sağda ve solda yaratığı izleyen insanlar.

126b: Nil Nehri

(sayfa üstü)

Tasviri enine ortalayan nehir ve nehirde kayıklarla seyahat eden insanlar. Nehrin iki yakasına için insanların bulunduğu uzun yapılar resmedilmiştir.

127b: Uzun Boylu Kişi

(sayfa ortası)

Kapısının üstünde Arap alfabesiyle “Mübarek bâd saadet bâd”” yazılı, zemininde altıgen karo döşeli bir oda. Kapıda iki kişi beklerken, odanın ortasında yeşil cübbesiyle taht üzerinde oturan Uzun boylu kişi, karşısındaki üç kişiyle konuşmaktadır. Uzun boylu kişi “nin tahtının arkasında bir kişi kılıç ve matara tutmaktadır

128b: Yusuf

(sayfa ortası)

Tepe yamacında, yüksek ayaklı bir taht üzerinde başındaki hâlesiyle oturan yeşil elbiseli Yusuf karşısında ayakta duran iki kişiye birşeyler anlatmaktadır.. Tahtın hemen arkasındaki şahıs elinde kılıç tutarken tepenin arkasından iki kişi onları seyretmektedir

129b: Ehram

(sayfa ortası)

Düz bir alanda ikisi tuğladan örülmüş, küçük tepeye benzen ikisi üstte, ikisi altta olmak üzere toplam dört piramit.

130a: Ecdad

(sayfa altı)

Bir dağın eteğinde, bir hurma ağacının altında üçüayakta duran biri oturan olmak üzere dört figür. Dağın arkasından yükselen iki hurma ağacı.

130b: Batıdan Kuyruklu Yıldız Kayması

(sayfa üstü)

Üzerinde yüksek hurma ağaçlarının bulunduğu dağlık bir alan ve dağın eteğinde sandalye üzerinde oturan siyah cübbeli ellerini göğe doğru açan biri. Gökyüzünde sola doğru kaymakta olan kuyruklu altı köşeli yıldız

132a: Sultan Selim Tahtta

(sayfa altı)

Kapalı bir mekânda, ortada, taht üzerinde dizlerinin üzerinde oturan pala bıyıklı Yavuz Sultan Selim. Sol tarafta karşısında bekleyen bir hizmetkarı. Tahtın sağ tarafında bir kişi kılıç, diğeri de ok ve yay tutan iki kişi.

133b: Sultan Selim’in Acem ve Mısır Padişahlarıyla Cengi

(sayfa üstü)

Üstte, tepeler arasında karşılıklı savaşan iki ordu. Altta sağ tarafta pala bıyığı ile dikkati çeken Yavuz Sultan Selim komutasındaki ordu geri çekilmekte olan düşman ordusuna saldırmakta.

134b: İsmi Salib, Resmi Acayip, Sırrı Garip Olup Yaş Budakla Öldürülecek Şahıs

(sayfa ortası)

Kapalı bir mekânda, sağda taht üzerinde oturan elinde kadeh tutan bir genç. Gencin önünde zilli def çalan, çeng kullanan ve elinde kitap tutan kişiler. Solda kapıda bekleyen iki kişi.

135a: Rum Tahtına Oturacak Olan Lebib (=Zeki) Kişi

(sayfa ortası)

Kapalı bir mekânda, sağ tarafta yanında kılıç tutan birinin beklediği tahtta bağdaş kurarak oturan hükümdar. Hükümdarın karşısında ayakta duran iki ve kapı eşiğinde iki.

138b: Medine’yi ve Rum Diyarını Fethedecek Kişi

(sayfa ortası)

Dağın yamacında ortada taht üzerinde oturan genç bir hükümdar. Solda kılıç ve matara tutan iki kişi. Sağda hükümdarla konuşan iki figür. Tepelerin arkasından yükselen hurma ağaçlan.

139a: Frenk Beyleri

(sayfa ortası)

Dağlık bir arazide yolculuk eden, çok sayıdaki sancağı bulunan, kırmızı pelerin ve siyah fötr şapkalı atlı komutasında kalabalık bir ordu ve ordunun takip ettiği davul-zuma kullanan öncü birlik.

139b: Asfaroğulları Askerleri

(sayfa ortası)

Sol tarafta, siyah ve lacivert renkli bir çok sancağa sahip, çok sayıda askeri olan. siyah fötür şapka ve kırmızı pelerinli biri önderliğindeki ordu. Sağ tarafta içinde tepe üzerine kurulu kalesi bulunan, surla çevrili yerleşim birimi,

141a: İskenderiyye Büyüklerinin Top Oynaması

(sayfa altı)

Yüksek iki tepesi olan dağın önünde, ellerindeki ucu eğri uzun çubuklarla çevgan oynayan atlılar. Sağ alt köşede oturan ve elinde top tutan bir figür. Tepelerin arkasırdan yükselen hurma ağaçları.

141b: Türk Askerleri

(sayfa ortası)

Dağlık bir alanda tepelerin arasında ellerindeki tuğlarla dört nala koşan bir grup kılıç kuşanmış, sarık kullanan atlılar. Altta küçük bir gölün bulunduğu tasvirin sağ ve solunda yükselen iki ağaç.
143b: Belalı Kavim

(sayfa üstü)

Yüksek bir tepe ve tepe yamacında üç ağaç. Ön tarafta kalan ağacın altında üç kadın ve kadınlardan birinin başına doğru elini uzatan bir erkek, olaya ellerini kaldırarak tepki gösteren iki çocuk.

146a: Kahire’ye Hükmedecek Kişi

(sayfa üstü)

Sağda ve solda iki ağacın bulunduğu tepe yamacına kurulu olan taht ve tahtta oturan beyaz sarıklı, siyah cübbeli, elleriyle birşeyler anlatıyor izlenimini veren figür, karşısında ayakta bekleyen bir kişi. Tahtın hemen solunda kılıç ve matara tutan bir hizmetkar.

159b: Sultan Süleyman Merhum İle İbrahim Paşa

(sayfa altı)

Kapalı mekânda, sağda kemer önünde serili halıda oturan Sultan Süleyman. Ortada Sultan Süleyman’ın karşısında diz çökerek oturan İbrahim Paşa. Solda kapı girişinde bekleyen iki kişi.

160a: Çoban Suretindeki Türkmenler

(sayfa altı)

Solunda iki ağaç bulunan bir tepe. Tepe yamacında kılıç kuşanmış, ellerinde budaklı sopalar taşıyan, sarıkları düzensiz sarılmış altı kişilik topluluk.

161b: İmam Mehdi İle Asfaroğulları’nın Büyük Savaşı

(sayfa altı)

Üstte içinde görkemli yapıların bulunduğu surla çevrili yerleşim birimi. Altta sur önünde geniş bir meydan ve meydanda, kılıç, kalkan ve mızraklarla birbirine saldıran Mehdi ve Asfaroğulları askerleri.

162a: İmam Mehdi Askerlerinin Kâfirleri Hezimete Uğratması

(sayfa ortası)

Bir tepe yamacında kulelerle destekli yüksek surla çevrili şehir. Kentin üst tarafında, birbirlerine saldıran piyade Mehdi askerleri ile piyade kâfir askerleri Şehrin ön tarafında Mehdi atlı askerlenini önünden kaçan kâfir atlıları.

162b: Haçlıların Haleb’e Girmeleri

(sayfa ortası)

Solda fötr şapkalı bey komutasında kalabalık bir ordu. Sağ tarafta bir tepe yamçında kulelerle destekli surla çevrili şehir ve şehrin önünde saldırıya hazırlanan

atlılar.

163a-163b: Osmanlı Padişahları

(163a sayfa altı; 163b say fa üstü)

6 adeti 163a nolu sayfada, 8 tanesi 163b nolu sayfada olmak üzere Bursa kemeri tarzındaki kemerler altında, arkalarındaki yastıklara dayanarak farklı şekillerde oturan toplam 14 Osmanlı padişahının portresi.

166a-166b: Rum Kralı

(166a sayfa altı; 166b sayfa üstü)

İkisi 166a nolu sayfada, ikisi 166b nolu sayfada olmak üzere kemerli mekânda oturan toplam 4 portre.

CHESTER BEATTY LİBRARY T. 444 YAZMANIN TANIMI

18.9×11.5 cm ebadındaki kağıda 11.4×6.2 cm’lik alan 15 satır olarak yazılmış nüshanın kahverengi deri cilt ve üzerinde altın yaldızlı tezyinat bulunmaktadır (Minorsky 1958: 81) İbrahim Rodosî talebelerinden Hacı Osman Bosnavi tarafından 1160/1747 tarihinde istinsah edilen (CBL y. 423a sayfa 843)nüshanın cildinde tezyinat olarak ortada; şemse, salbek ve köşebentlerden oluşan klasik cilt kompozisyonu, kenarlarda; cedveller ve geçmeli bordur yer alır. Cildin ön kapak tasarımı ile arka kapak tasarımı aynıdır. Şemse, salbek ve köşebentlerdeki kompoziyonlar. hatayi ve yaprak motiflerinden oluşmaktadır. Köşebentlerden ortaya; şemse ve salbeklerden ise dışarıya doğru uzanan tığlar bulunmaktadır.

Sayfaların numaralandmlmasında varak metodu yerine her sayfa için bir numara verilmiştir. Toplam 843 sayfadır. Ayrıca kullanıcılar tarafından ilave edilmiş günümüz latin rakamları ile varak usulüne göre de numaralandırılmıştır.

YAZMANIN RESİMLERİ 163b: Sırların Şahini

(50×621 mm sayfa altı)

Yazmanın orijinalini inceleme imkanımız olmadığından, mikrofilminde yer alan ölçü cetvelinden ve yazmanın mikrofilme aktarılmasındaki 1/10 ölçütünden yola çıkarak resimlerin boyutlarını saptamaya çalıştık. Bu nedenle verilen rakamlar kesin olmayıp yaklaşık değerlerdir.

Tepe yamacında dallan sağa doğru eğilmiş bir ağaç. Ağacın sol tarafında kenarlarında arap alfabesiyle seyf, kâyim sözcükleri ve cim harfinin yer aldığı bir levha. Levhanın içersinde yine arap alfabesiyle 1-9 sayıları ve yunus sözcüğü bulunmaktadır.

183a: Mehdi

(45×62 mm sayfa ortası)

Kırsal alanda, dalları sağa doğru eğilmiş küçük bir ağacın sağında üzeri boş büyük bir taht.

183a: Rum Şehri ve Pab

(100×95 mm sayfa üstü)

Kubbelerle örtülmüş kare planlı revaklı avlu. Avlunun solunda yüksek kasnaklı kubbe ile örtülmüş bir tek mekânlı bir yapı bulunurken sağ tarafına minber resmedilmiştir. Alttaki açık alanda, ortada hurma ağacı ve solunda sivri kubbe ile örtülmüş küçük bir yapı.

184b: Mehdi’nin Geleceği Şehir

(70×62 mm. sayfa altı)

Üstte, yamacında ağaçların bulunduğu tepeler. Altta içinde gemilerin yüzdüğü deniz ve düz bir sahil.

186a: Tatar Sipahilerinin Mehdi’nin Askerleri İle Buluşması

(72×62 mm. sayfa altı)

Tepelerden oluşan dağlık bir arazi. En arkadaki iki tepe arasından yükselen
bir ağaç.                                              ■ ■

186b: Hz. İsa’nın Yeryüzüne İnişi

(40×62 mm, sayfa altı)

Ortada, alev şeklinde yüselen hâle. Köşelerde, köşebent şeklinde rumi motifleri.

187b: Süfyanilerin Medine’ye Hücumu

(50×62 mm. sayfa ortası)

Etrafında hurma ağaçlarının bulunduğu, ön cephesind kapısı olan yüksek bir surla çevrili yerleşim merkezi. Sur içinde beyaz minaresi olan bir cami ve birkaç yapı.

190b: Mehdi, Askerleri ve İstanbul

(65×62 mm, sayfa üstü)

Üstte, deniz kenarında surla çevrili bir, yüksek bir giriş kapısı olan şehir. Altta, şehir kapısınının köprü ile bağlandığı boş bir meydan.

192b: Dikilitaş, Ayasofya ve Bakır At Anıtları

(55×62 mm, sayfa üstü)

Bir dağın yamacında, solda, tek kulesiyle Ayasofya kilisesi, sağda, dört ayaklı masa şeklinde kaide.

203b: Deccal; Önünde İki Casus, İki Tarafında Cennet Ve Cehennem

(72×62 mm, sayfa üstü)

Solda, geri planda kalan bir tepe yamacında, iki tarafında ağaç dikili çardak şeklinde bir yapı. Sağda ön taraftaki tepenin yamacında yükselen alevler resmedilmiştir.

204b: Meleklerin Deccal Ordusuna Saldırması

(35×62 mm, sayfa ortası)

Bir tapenin yamacında, solda, iki tarafındaki selvi ağacıyla, kubbeli, çardak şeklinde yapı. sağda, yükselen alevler.

205b: Hz. İsa’nın Deccal’i Mızrakla Öldürmesi

Arkadaki dağ ile öndeki tepe arasında, solda, ateşten çıkan alevlere benzer alev grubu yer alır.

206a: Hz. İsa ve Ashab-ı Kehf

(65×62 mm, sayfa üstü)

Arkadaki tepeciklerin önünde bulunan yüksek bir tepe ve bu tepenin ön cephesinde bir mağarı girişi. Mağaranın önü düz boş bir alana açılmaktadır.

206b: Halep Muhasarası; Mehdi ile Düşman Askerlerinin Cengi

(80×62 mm, sayfa altı)

Bir dağın eteğinde,  içinde hendekle çevrili yüksek bir tepe üzerine kurulu kalesi ve diğer mimari yapılarıyla altıgen şeklinde surla çevrili Halep tasviri yer alır.

207b: Ye’cüc-Me’cüc

(70×62 mm, sayfa üstü)

Herhangi bir figürün ya- da ağacın bulunmadığı üç sıra tepeden oluşan dağlık bir arazi tasviri .

208a: Rüzgârın Gönderilmesi

(50×62 mm. sayfa ortası)

Bir tepe önünde ağaçlar ve ağaçların altına serili halı. Halının üzerinde meyva dolu tabaklar ve içki şişesi bulunmaktadır.

209b: Sed ve Hisar

(65×62 mm-kayalıklalarla birlikte 65×90 mm-, sayfa ortası)

İki kanatlı kapısı olan duvar ve duvarın arkasında boş bir meydan. Duvarın ön tarafında küçük tepecikler bulunun boş bir alan.

210a: Mekke’de Güneşin Batıdan Doğması

(45×62 mm. sayfa ortası)

Bir tepe yamacında, zigzag desenli örtüsüyle kare planlı Kabe tasviri bulunmaktadır.

215b: Mehdi ve Zamanların İmamının Tasviri

(52×62 mm, sayfa ortası)

Bir tepe yamacında, ortada tabure üzerinde gül kafalı figür. Solda ve sağda ayakta bekleyen gül kafalı olarak resmedilen ikişer figür.

218b: Habeş Topluluğu’nun Mekke’yi Yıkması

(57×62 mm. sayfa altı)

Tepe yamacında altın oluk ve kapısıyla, siyah örtülü, etrafı boş Kabe tasviri. 220b: İstanbul’un Fethinden Sonra Ganimet Taksimi

{123×83 mm, sayfa altı ve sağ kenarı)

Deniz kenarında etrafı surlarla çevrili, sol köşesinde merkezi kubbeli ve son cemaat yeri olan Ayasofya’nin bulunduğu meydan. Meydanın ortasında büyük bir tabure.

226a: Türklerin Tatarlarla Savaşmaları

(45×62 mm. sayfa ortası)

Üzerinde küçük bir ağaç bulunan, dağ tasviri resmedilmiştir. Ortadaki yüksek tepenin sağında ve solunda küçük tepecikler.

229b: Dünya Şehirleri ve Kaleleri

(70×62 mm, sayfa üstü)

Dere. tepe ve ağaçların yer aldığı geniş kırsal alanın değişik bölgelerine yerleştirilmiş iki kale ve birkaç yapıdan oluşan bir yerleşim merkezi. Tepelerin arasıdan akan nehir ve nehir kolları

234b: Dünya Haritası

(115×62 mm. sayfanın tamamı)

Afrika ve Avrasya haritasının yer aldığı büyük bir küre. Kıtalarda yerleşim alanları kubbeli yapılar veya kaleye benzer küçük şekillerle belirtilirken Kabe diğerlerine oranla daha büyük olarak çizilmiştir

240b: Kâfir ve Müslüman Askerlerinin Mercidabık’da Savaşmaları

(70×62 mm. sayfa altı)

Üstte birçok tepesi olan dağ. Sağ üst köşeden sol alt köşeye doğru akan nehir ve nehrin sağında boş bir alan.

245b: Kâfirlerin Müslümanlara Saldırısı

(50×62 mm. sayfa ortası)

Üstte birbirinin devamı olan iki yüksek tepe. Sol tepenin sağ yamacında bodur bir ağaç. Tepe yamaçlarında çizgiye dönüşen çalılıklar. Altta aynı şekilde birbirini devamı olan küçük tepecikler.

250b: Dâbbetü’I-Arz

(55×62 mm, sayfa üstü)’

Yüksek iki tepesi olan dağın Ön tarafında iki küçük tepecik yer alır. Tasvirde figür veya yaratık resmi bulunmamaktadır.

260b: Nil Nehri

(65×62 mm. sayfa ortası)

Dağlar arasında Nil nehri ve bu nehirde seyreden beyaz yelkenli içi boş bir gemi. Ön tarafta rüzgâr nedeniyle sağa doğru eğilmiş ağaç.

262b: Uzun Boylu Kişi

(53×62 mm, sayfa ortası)

Tepe yamacına kurulu taht üzerinde oturan gül kafalı figür.. Karşısında, yine kafası yerine gül yerleştirilmiş olan biri durmaktadır.

263b: Yusuf

Tepe yamacında, ince işlemeli tahtta oturan gül kafalı figür sol elini sağ göğsüne bastırmaktadır.

265b: Ehram

(68×62 mm, sayfa ortası)

Her bir dizide üç hurma ağacı ve iki piramit bulunan iki bölüm. Piramitler tuğladan örülmüş, sivri kubbe şeklinde tasvir edilmiştir.

266b: Batıdan Kuyruklu Yıldız Kayması

(47×62 mm, sayfa üstü)

Gkyüzünde kuyruklu altı köşeli yıldız. Yerde, bir dağın yamacında oturağın üzerinde kuyruklu yıldızı seyreden gül kafalı figür.

271b: Sultan Selim Tahtta

(55×62 mm. sayfa altı)

Kapalı bir mekânda, çini kaplı duvar önünde taht üzerinde diz çökerek oturmuş, gül kafalı figür.

272a: Sultan Selim’in Acem ve Mısır Padişahlarıyla Cengi

(40×62 mm, sayfa üstü)

Tepelerin ön tarafında, kafa yerine armudi bir şekil yapılan at üzerinde gül kafalı figür. Atın önünde yürüyen, kafa yerine büyük bir sorguç bulunan bir asker.

274b: İsmi Salib, Resmi Acayip, Sırrı Garip Olup Yaş Budakla Öldürülecek Şahıs

(55×62 mm, sayfa altı)

Kapalı mekânda, sol tarafta taht üzerinde bağdaş kurarak oturan gül kafalı bir figür. Önünde yere serili olan halı üzerinde içki şişesi.

274b: Rum Tahtına Oturacak Olan Lebib (=Zeki) Kişi

Duvarları çini kaplı bir oda ve odanın solunda taht üzerinde bağdaş kurarak oturan gül kafalı bir figür. Tahtın önünde duran ve solda kapıda bekleyen gül kafalı figürler.

281b: Medine’yi ve Rum Diyarını Fethedecek Kişi

(55×62 mm. sayfa altı)

Tepe önünde ağaç altında taht ve tahtta oturan gül kafalı figür. Karşısında, solda, elpençe duran gül kafalı figür.

282b: Frenk Beyleri

(53×62 mm, sayfa ortası)

Arkada üzerinde çalılık hissini uyandıran kısa dalgalı çizgiler olan yüksek bir dağ. Önde küçük tepecikler.

283a: Asfaroğulları Askerleri

(50×62 mm. sayfa ortası)

İki hurma ağacı ve sol alt köşeye doğru akan nehrin bulunduğu kırsal alan. Nehrin sağ üst yanında, surla çevrili içi boş bir meydan.

285b: İskenderiyye Büyüklerinin Top Oynaması

(70×62 mm, sayfa üstü)

Sağında ve solundan iki ağacın yükseldiği tepe. Tepenin yamacında çalılık hissini uyandıran kısa dalgalı çizgiler.

286a: Türk Askerleri

(60×62 mm, sayfa ortası)

Üstte yüksek bir tepe ve tepenin sağında bir ağaç. Altta küçük tepecikler. 290: Belalı Kavim

(55×62 mm, sayfa üstü)

Üzerinde iki ağaç bulunan bir dağın önünde beyaz çarşafa bürünmüş yüz hatları belirsiz iki kadın. Kadınlardan birinin çarşafım çekiştiren gül kafalı bir erkek figürü ve olayı izleyen gül kafalı bir genç.

295a: Kahire’ye Hükmedecek Kişi

(52×62 mm, sayfa ortası)

Arkada çini kaplı duvar ve önünde, kemerle bağlanan dört sütun. Orta kemerde taht üzerinde oturan gül kafalı bir figür. Sağdaki kemerde ayakta bekleyen gül kafalı bir figür.

327a: Sultan Süleyman Merhum İle İbrahim Paşa

(50×62 mm, sayfa altı)

Merdivenle çıkılan yüksek bir mekânda, sağ tarafta halı üzerinde bağdaş kurarak oturan gül kafalı bir figür. Önünde dizleri üzerine oturan. bİrşeyler anlatmaya çalışan gül kafalı figür.

328a: Çoban Suretindeki Türkmenler

(55×62 mm, sayfa üstü)

Üstte, birbirine bitişik yüksek İki tepe ve tepelerin yamaçlarında gelinciğe benzer çizimler. Altta birbirine, bitişik iki tepecik

340b: İmam Mehdi İle Asfaroğulları’nm Büyük Savaşı

(60×62 mm. sayfa ortası)

Yüksek tepeleri olan dağlık bir alan. Tepelerin eteklerinde dolgu amaçlı yapılan yuvarlak ve düz çizimler.

341a: İmam Mehdi Askerlerinin Kâfirleri Hezimete Uğratması

(40×62 mm, sayfa üstü)

Üst kısmında küçük bir ağacın bulunduğu yüksek bir tepe tasviri. Ağacın alt sağ tarafında kayalıklar.

341a: Haçlıların Haleb’e Girmeleri

(45×62 mm, sayfa altı)

Dağlık bir alanda, sağda, etrafında hendek kazılı, surlarla çevrili bir yerleşim yeri. Sur içinde ortasında tepe üzerine kurulu kale ve etrafında bir çok yapı.

346a-347b: Osmanlı Padişahları

(185×80 mm, sayfanın tamamı)

İki katlı kemer silsileleri ve kemerlerin altında oturan gül kafalı toplam 24

figür.

349b: Rum Kralı

(45×61 mm. sayfanın üstü)

Sağ tarafta merdivenle çıkılan yüksek bir kürsü ve kürsü üzerinde bağdaş kurarak oturan gül kafalı figür.

EK. 2: YAZMALARDAKİ RESİMLERDE CANLANDIRILAN OLAY VE OLGULAR

SIRLARIN ŞAHİNİ

Müminlerin emiri Ali bin Ebu Talib şöyle söylemiştir: “Sandal ağacının kırmızılığı ve ebucehil karpuzu nedeniyle kopacak fitneden dolayı vah dünya halkına! Kafeslerden nice kurtuluşlar olur. Vahşi yavrusu üzerinde uçan cömertlik şahini olmasaydı. Babil’de ikamet güzel olmazdı.”

Babil’den maksat Mısır’dır. Araplar yerleşmeden, Nuh tufanından önce Babil denilirdi. Ayrıntıları tarih kitaplarında yazılıdır.

Musannif burada bir şahin sureti çizmiştir. Bir nüshada “Bu sırların şahinin suretidir.” demiştir (İÜK y. 87b-88a).

MEHDİ

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’ın yer halifesi olup ahir zamanda çıkıp zulümle dolmuş dünyayı adaletle donatıp kullar arasında doğrulukla hükmeder. Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah o günü uzatıp halifesini kullarına vali kılar.” Bu kelamdan maksat Mehdi’dir.

Bazı hadis-i şeriflerde Mehdi’nin hükümranlığının müddeti 7 yıldır diye geçmektedir. Bu halife Hz. Fatıma binti Muhammed sülalesinden, güzel yüzlü, güzel saçlı, orta boylu, güzel yüzlü yiğit, doğan burunlu, sürmeli gözlü olup sağ yanağında hoş bir beni vardır. Keşf ve hal sahibi olanlar onu tanır (İÜK y. 82b-83a).

RUM ŞEHRİ VE PAB

Büyük savaş ile Büyük Roma’nın fethi arası altı yıldır ve Deccal yedinci senesinde ortaya çıkar. Bu Rum şehri büyük bir şehir olup ve sarı bakırdan bin kapısı vardır. Ud, çamfıstığı ve anbuş (?) ağacından yapılmakla birlikte nakışlı ve kıymetli olması yanında akrep ve yılanları uzaklaştırmak, yabancıları şehirden men etmek için tılsımlar vardır. Şehrin ortasında kuş pazarı denilen bir fersah miktarı meydan vardır. Orada her türlü kuş satılır.

Rum memleketi üç bin fersahlık yer olup padişahına Pab denir. Benzetmek gibi olmasın Müslümanların halifesi konumunda olan Pab, Hıristiyanlık üzere hükmeder. Bu nakşolunan Rum şehrinin, melikleri Pab’m ve bazı büyüklerinin suretleri olup aletleri, bayrağı, atlan ve ellerinde edevatlarıyla tasvir olunmuştur (İÜKy. 86a-86b).

MEHDİ’NİN GELECEĞİ ŞEHİR

Musannif Rum şehrini tasvirden sonra şunu ilave eder: Burada Beyt-i Mukaddes üslubunda yapılmış bir kilise vardır. Kilise içinde bir mezbah olup mezbahın tamamı zümrüt yeşili taş duvarla örülmüş olup uzunluğu 20 arşın, genişliği 6 arşındır. Mezbah 12 kırmızı, halis altından timsal üzerine yapılmıştır. Bu timsallerin her birinin uzunluğu 1.5 zira olup gözleri kırmızı yakuttandır. Kilisenin içi bu yakutlarla aydınlanır. Kilisenin 18 yerde altın kapısı vardır.

Bu Rum şehri büyük ve eskidir. Hz İsa’nın doğumundan 754 yıl önce kurulmuştur. Şehrin Doğu kapısından Batı kapısı 28 mil olup taştan iki kat sağlam suru vardır. İki sur arası 60 ziradır. Musannif ‘Hisarlan taştandır’ demiş olmakla birlikte bazı muteber kitaplarda ‘kiremittendir’ şeklinde geçmektedir. İlk surun kalınlığı 11 zira olup yüksekliği 42 ziradır.

Denizden o şehre nehir gibi bir dil girer. O nehirden yelkenleriyle şehir içine girip nehir kenannda durup alışveriş ederler. O şehirde 1200 mikdan kilise vardır. Kiliselerin meşhurlarının tamamının içi güzel ak ve gök mermer ile döşenmiştir. Bu şehirde 1000 haman ve 200 han vardır.

Kitapta geçen mezbah ibaresini lügat; mihrablar, kasırlar ve büyük Hıristiyan kütüphaneleri olarak açıklar. Şu halde doğru olan mezbahı, 12 timsal üzerinde durabildiğine göre mihrap veya kütüphane gibi küçük köşk olarak kabul etmektir.

Şehir, kilisesi, kilisedeki timsalleri, mezbahı, şehrin içindeki nehirleri, gemileri ve diğer özellikleri, atları ve kıyafetleriyle Frenk beyleri tasvir olunmuştur (İÜKy. 86b-87b).

MEHDİ’NİN AKKA OVASINA GELMESİ

Musannif der ki; Mehdi günleri gelmiştir. Büyük savaşta Akke ovasında hazır bulunur ve farklı dinleri yeryüzünden kaldırıp halis din olan İslâmı baki (kalıcı) kılar. Arifler bunu ilahi bilgi ve keşf sayesinde kontrol etmişler, bu hükme gerçekleşmesinden önce karar vermişler. İmam Mehdi’nin yeryüzünde bütün bidatleri yok etmesi ve bütün sünnetleri uygulaması gerekir. Burası Mehdi’nin Akka ovasını gelmesinin tasviridir (İÜK y. 87b-88a).

TATAR SİPAHİLERİNİN MEHDİ ASKERLERİ İLE BULUŞMALARI

İmam Mehdi ahir zamanda İstanbul’u kâfir aldıktan sonra yine gelip kâfir elinden alır. Çin vilayetini ve Deylem dağlarını da fetheder.

İmam Muhammed Bakırdan rivayet edilmiştir: İmam Mehdi Ashab-ı Kehf yattığı zaman miktarını 309 yıl olarak hükmeder. Bu fakir der ki İmam Muhammed Bakırdan gelen bu rivayet sahih olduğu takdirde hadis-i şerife muhalif olup tatbik ve uygunluğu gerekir. Yedi yıl sağ olur rivayetine İmam Bakır”ın sözü zahiri (görünüşü) nedeniyle muhalif olduğunu belirtmiştir. İmam Mehdi Kıyamet kopmadan 40 gün önce vefat eder. İmam Mehdinin ortaya çıkışından önce Maveraünnehifden Tatar cinsinden Haris isimli kimse zuhur edip askerlerinin öncülüğünü Mansur adlı bir dilavere vererek, Tatar askeriyle Mehdi’ye yardım amacıyla memleketten çıkıp Mehdi askerlerine karışmaları gerekir. Bu bilgilerin ayrıntıları hadis-i şeriften alınmıştır.

Burası bayraklarıyla Tatar sipahi askerlerinin Mehdi askerlerinin ardından gelip Mehdi ile buluşmalarının tasviridir (İÜK y. 88a-88b).

HZ. İSA’NIN YERYÜZÜNE İNİŞİ

Hz. İsa Sanrın doğusunda olan beyaz bir minareye Mehdi zamanında inip, halk ikindi namazında iken kâfirlerin evlerini ve ihtiyaç malzemelerini parçalayıp domuzları öldürür. Hz. İsa’nın inişi; iki meleğin kanatlarına iki elini koymuş bir vaziyette olmuş olup burada tasvir edilmiştir (İÜK y. 89a-89b).

SÜFYANİLERİN MEDİNE’YE HÜCUMU

Mehdi zamanında Süfyani, Dımeşk’in sulak ve yeşil yerinde bir ağaç dibinde öldürülür.

Süfyani, askeriyle birlikte Medine’ye gelip Medine’yi üç gün yağmalar. Üç gün den sonra Mekke’ye yolculuk edip, Mekke ile Medine arasında düz bir ovada. Allah, askeri helak eder ve askerler yere geçerler.

Müellifin kelamından anlaşılan, bu helakten bir miktar kimse kurtulur ve kurtulan bu kimseler Şam’ın sulak ve yeşil alanında bir ağaç dibinde öldürülür.

Tercüme ettiğimiz nüshada, burada Medine-i Münevvere’yi ve etrafındaki Süfyanilerin hücumlarım tasvir ve nakş etmiştir (İÜK y. 89b-90a).

MEHDİ, ASKERLERİ VE İSTANBUL

Hz Peygamber ashabına “Hiçbir tarafı deniz bir tarafı kara olan büyük bir şehir işittiniz mi?” diye İstanbul’u kastederek sordu. Bazı hadislerde ismine de açıklık vardır. Ashab da Kostantiniyye’yi kastettiğini bilip ‘Evet işittik” demişlerdir. “İshakoğullarından 70.000 Müslüman o şehri fethetmedikçe kıyamet kopmaz. O şehrin fethi ve gazası şöyledir: Önce varıp muhasara ederler. Henüz harp aletleri ile savaşa başlamadan, bir ok daha atmadan lailahe illallahu ekber diye tekbir getirirler ve deniz tarafından bir duvarı yıkılır. Lailahe illallahu ekber diye ikinci defa tekbir getirince deniz tarafından bir duvarı daha yıkılır. Lailahe illallahu ekber diye üçüncü defa tekbir getirince kara tarafının duvarı yıkılır. Müslümanlar şehre girip gaza ve cihad edip oldukça fazla ganimet elde ederler. Bu fetih ve zafere sevinip ganimet mallarının taksimiyle meşgul iken Şam tarafından bir feryatcı gelip ‘Deccal çıktı!” diyecek. Mal ve ganimetleri terkedip vatanlarına dönerler.”

Bu askerin muzaffer hükümdarı İmam Mehdi’dir. Gerçi bu bilgi hadis-i şerifte geçmemektedir. Fakat başka haber ve hadiselerden anlaşılmaktadır. İshakoğullarından maksat Şam Kürdleridir. Bu topluluğun dindar ve kahramanlarından 70.000 atlının Mehdi ile gelmeleri gerekir. Şam Kürtlerinin (yiğitlerinin?) soyları Hz İshak’a dayandığı için İshakoğulları şeklinde ifade edilmiştir. Yorumcular bu şekilde açıklamışlardır. Kitabın müellifi ‘İstanbul’un fethi ile Deccal*in ortaya çıkışının arası 18 gündür’ şeklinde beyanda bulunmuştur.

Tercüme ettiğimiz nüshanın katibi İstanbul ve İmam Mehdi askerini tasvir edip çizildiği üzere diye erlerinin tekbir ile yakaladığım nakş eylemiştir (İÜK y. 91a-91b).

DİKİLİTAŞ, AYASOFYA VE BAKIR AT ANITLARI

Musannif bundan sonra Kostantiniyye’nin ayrıntısını şu şekilde anlatır: Kostantiniyye Hıristiyanlık dinini ilk açıklayan ve düzenleyen hükümdar Kostantin tarafından kurulmuştur. Bu şehir üçgen şeklinde olup iki tarafı deniz bir tarafı karadır. Yedi kat suru olup büyük surun yüksekliği 20 arşındır ve 100 kapısı vardır. Büyük kapısına altın kapı denilir ve som altınla kaplanmıştır. Bu şehrin surunda dışarı doğru taşan bir tiyatrosu vardır. Yüksekliği 10 zira olup tiyatroya sur mertebesinden alçak diye kasire denilir ve hala bir tarafta mevcuttur, hendek olmuştur. Zikrettiğimiz yedi kat sur ve altın ile kaplanmış kapı eskiden mevcutken şimdi bir kattan başka sur yoktur. Nihayet kara tarafı o tiyatro ile iki üç kat olunmak mümkündür.

Bu büyük şehir Rum Denizi’ne dökülen Haliç sahilinde yerleşmiştir ve bu şehirde bakırdan dökülmüş sivri taş minare vardır. Tek parçadan dökülmüş gibi olup hiçbir kapısı yoktur. Bimaristana yakın bir yerde de tamamı bakır levhalarla kaplanmış sivri taş minare vardır. Kostantin’in kabri ondadır. Kostantin sureti bir bakır at üzerinde süvari şeklinde olup atının ayakları cam ve kurşun ile muhkem berkedilmiştir (sağlamlaştırılmıştır). Fakat atın sağ ön ayağı berkedilmemiştir; havadadır. Sanki Kostantin at üzerinde gider gibidir. Kostantin at arkasında berkedilmiş. sağ elini açıp havaya kaldırmış, Şam tarafına işaret eder ve sol elinde bir bakır top tutar şekilde gösterilmiştir.

Bazıları bu elinde tuttuğu top düşmanların şehre girmesini önlemek ve onları kovmak için bir tılsımdır demişlerdir. Bazıları da tılsım değildir, topta ‘Ben dünyaya malik olup şu gibi elimde tutmuştum’ yazılıdır demişlerdir. Bir nesne bile alamadan, elim boş olarak dünyadan çekip gittim demeye işarettir.

Bu fakir der ki anlatılan bu gariplikler, tılsımlar ve belirtilen garip bina ve yapılar tamamıyla yıkılmış olup İstanbul’da bunlardan eser kalmamıştır. Fakat Dikilitaşlar. At Meydanı’nda olan ejderler gibi pek çok eski tılsımlar ve binalar vardır ki musannifin anlattığının gerçekliğine ve tarihinde yazdıklarının doğruluğuna delalet eder. Ayasofya Cami başlı başına zamanın enderlerindendir.

Burada tercüme ettiğimiz nüshada anlatılan Bakır At açıklandığı şekliyle tasvir olunmuştur (İÜK y. 92a-92b).

DECCAL; ÖNÜNDE İKİ CASUS, İKİ TARAFINDA CENNET VE CEHENNEM

Deccâl’in ortaya çıkışı doğudan, Horasan’dandır. Haran (?) memleketinden çıkacak. Türkler ve Yahudiler kendisine tabi olacaklar. Askeri çoğunlukla Yahudi topluluğundandır. Hz. Ebubekir der ki: ‘Gerçek Deccal Irak ile Horasan arasında ortaya çıkar. Yanına Ukad topluluğu bile gider. O kadar ki bu topluluğun kadınlarından 15.000 kadın toplanarak gider’. Ukad topluluğundan maksat sihirbazlardır. Sözün özü, o meluna nice kimseler tabi olup iman getirecekler. Özellikle sihirbazlar, cazular tabi olup her türlü sihirle meşgul olup birlikte giderler.

Müellif der ki: Yalnız İsfahan’dan 70.000 sarıklı Yahudi tabi olur. Deccal bir harabeye uğrar ve ‘Hazineni ortaya çıkar’ diye hitap eder. Yer yarılıp o harabeden çok mal çıkar ve ardınca gider.

Deccal kısa boylu, 34 yaşını geçmiş birisi olup, bir gözü yoktur. Bir rivayete göre sol gözü yoktur. Yaygın olanı sağ gözünün olmamasıdır. Sol gözü de şişmiş, yaş üzüm gibi dışarı çıkmıştır (İÜK y. 93a).

Deccâl’in kalma süresi 40 gün olup, 40 günün biri bir yıl, bir günü bir ay, bir günü bir Cuma vakti kadar olup diğer günleri de normal günler kadardır. Bu konuda hadis vardır. Bazıları bu hususu, belanın şiddetinden kinaye olup bir gün bir yıl. bir ay kadar uzun gelir şeklinde yorumlamışlardır. Gerçek şudur ki, gün uzayıp gerçekte güneş durmaz, fakat sihir yoluyla aleme bir yıl ve bir ay kadar gündüz olarak gösterir (İÜK y. 93b).

Deccal ile giden Cennet ve ateş vardır. Cennet, çimeni ve sebzesi bol olan bir yer: ateşi, duman yani kara dut suretindedir. Sihir böyle gösterir. Yanında Basra veya Senam dağı gibi yığılmış ekmek vardır. Bu dağ gibi yığılmış ekmek onunla birlikte her yere gider. Kendisine iman getirenlere bu ekmekten yedirirken iman getirmeyenleri de öldürür.   Halka ‘Ben rabbinizim’ der. Bu   Deccal kendisine inanmayan salih bir Müslümana musallat olup kendisine inanmadığı için onu öldürür ve Allah’ın izniyle tekrar diriltir (İÜK y. 93b).

Deccâl’in çıkışından önce 3 yıl büyük bir kıtlık olur. İlk yılda gök ve yer 1/3 oranında yağmur ve nebat vermez. İkinci senesinde 2/3 oranında vermezken üçüncü senede hiç vermez. O kadar ki, gökten bir damla düşmez, yerden de bir habbe bitmez, halkın deve ve hayvanlarının tamamı ölür. Daha sonra Deccal çıkıp yanında nimet gösterip çoğu kişileri bu yolla kandırıp kendisine tabi olmasını sağlar. Nice kişilere ‘Senin ölen develerini ve sığırlarını diriltirsem bana iman getirir misin?’ diye söyleyip Şeytanı ölen hayvan suretinde, deve, sığır ve koyunlar olarak gösterip halkın kendisine iman etmesini temin eder. Bu anlattığımız olay sahabeden Esma bint-i Yezid’in rivayet ettiği hadisten alınmıştır (İÜK y. 94b).

Rivayet edilmiştir ki, O lanetlinin eşeğinin kulaklarının uzunluğu 40 ziradır. Başka bir rivayette eşeğinin gölgesinde 70.000 insan gölgelenir şeklinde yer alır. Fakir der ki. bu rivayet doğru olduğu takdirde bu kadar insanın gölgelenebilmesi sihir yoluyladır. Ya da kulaklarının uzunluğu vurgulanmıştır.

Fatıma bint-i Kays rivayet etmiştir: Bir gün Resulullah’ın namaz diye çağırdığında mescide gittim ve peygamberin arkasında namaz kıldım. Namazdan sonra Hz Peygamber minbere çıktı ve gülümseyerek ‘Kimse yerinden kımıldamasın, bilir misiniz sizi niçin topladım?’ Sahabeler ‘Allah ve resulü bilir* dediler. Temim Dâri Hıristiyan biriydi, Müslüman oldu ve bana bir hikaye anlattı ki size anlattığım kıssaya tamamen uygundur (İÜK y. 95a)

Lahm ve Cüzam kabilelerinden 30 kişi bir gemiye binip denize açılmışlar. Rüzgar ters taraftan esip bu kişileri bir ay sürüklemiş ve batı taraflarında bir adaya bırakmış. Ada sahiline demirleyip sandal ile adaya çıkmışlar. Adaya girdiklerinde oldukça kıllı bir canavara rastlamışlar. Kıllarının çokluğu sebebiyle ardı ve önü fark edilmeyecek durumda olan bu mahluka ‘Sen kimsin?’ diye sorduklarında “Cessaseyim (^casusum)’ demiş. Bize böyle dediğinde, biz korkup onu şeytan zannettik.

Bazıları iki casusdan bahsetmektedir. Bu casuslardan birinin oldukça kıllı bir kadın, diğerinin de bir canavar şeklinde olduğunu ifade etmişlerdir.

Temim Dari bundan sonra şöyle devam eder: Casusla gittik ve bir kiliseye girdik. Ansızın, daha önce hiç görmediğimiz kadar oldukça büyük bir cüsseye sahip büyük bir insanla karşılaştık. Ellerini boynuna sağlamca bağlamış, dizlerinden topuklarına kadar demir zincirlerle bağlamış vaziyette olup sürekli harekete etmekteydi. ‘Sen kimsin?’ diye sorduğumuzda ‘Siz benim kim olduğumu öğrenirsiniz. Ben size siz kimsiniz diye demem gerekir.’ (95b) Onlar da ‘Biz Araplardan bir topluluğuz. Gemiye bindiğimizde rüzgar bizi buraya çıkardı. Daha sonra kıllı bir hayvan ile karşılaştık. Onunla konuştuğumuzda bize ben casusum deyip bizi hemen buraya getirdi.

Bize ‘Beysan’ın ağacı hala hurma veriyor mu’ diye sorduğunda biz “Evet’ dedik. ‘Beysan Şam’da bir köydür. Yakın zamanda hurma bitmemesi gerekir. Bana haber verin Taberiyye denizinde su var mı?’ dediğinde biz ‘O denizin suyu hala çoktur’ dedik. “Onun suyu çekilecek. Bana Zar pınarından haber verin, hala suyu var mı. halk hala o pınarın suyundan ekinini suluyor mu?’ diye sorduğunda biz de ‘Evet suyu çoktur ve halk ekinini onunla sular.’ diye cevapladık. Daha sonra ‘Bana Ümeyyeoğullan’ndan haber verin, ne yaptılar?’ dediğinde ‘Mekke’den Medine’ye hicret etti’ dedik. Bunun üzerine ‘Başka ne yaptı?’ diye tekrar sorunca ‘Medine’nin etrafındaki tüm kabilelere galip geldi ve tamamı ona itaat ettiler’ dedik. O da “Onların itaati hayırdır.’ dedi.

Sonra “Ben de size kendimi tanıtayım. Ben mesihim ve yakında bana izin çıkacak. Çıkıp yeryüzünü gezerim ve 40 günde Mekke ve Taybe hariç görmediğim bir köy dahi kalmaz. Bu iki yer bana haramdır. Eğer bu yerlere girmek istersem bir melek karşı gelip elinde yalın kılıcıyla beni döndürür. Bu şehrin yollarında melekler konmuş olup şehri korur ve bekçilik yaparlar’ dedi (İÜK y. 96a).

Hz. Peygamber bu hikayeyi Temim Dari’den minber üzerinde bu anlamda nakletti. Daha sonra ellerinde tuttuğu asa gibi nesne ile minberi kakıp ‘Deccâl’in giremeyeceği şehir budur’ dedi ve ilave etti ‘Ben bunu daha önce haber vermiş miydim?’ Bunun üzerine oradaki insanlar ‘Evet’ dedi.

Bazıları bu rivayetin ihtilaflı olduğunu söylemiştir.

Başka bir rivayette; Temim Dari’nin gemisi batıp, bir tahta üzerinde yüzerek o adaya çıktığı geçer. Casusu hayvan şeklinde yazıp der ki ‘Başı deve başına, arkası at arkasına, yüzü insan yüzüne benzer ve bedeninin her yeri alacalı olup renkleri birbirinden farklıdır. Ben Deccâl’in hayvanıyım ismim Cessase’dir dedi*

Bu rivayette Deccâl’in vasfı hakkında der ki ‘Büyük cüsseli şahıs olup ayaküstü dururdu. Zincirlerle bağlanmıştı. Bir gözü yok, gözü kanla dolmuş, yassı göğüslü iki omzu arasında göndere benzer kıllar olup altında ‘Bu kâfirdir’ yazılıydı ve sağ eli boğazına bağlanmıştı. Sağ eli boğazına bağlıydı.’ Daha sonra yukarıda geçen soruları sorar (İÜK y. 96b).

Bir rivayette Deccal ‘Yakın zamanda bu sulardan içeceğim ve ekinlerden yiyeceğim, adamlarını öldürüp kadınlarını esir edeceğim ve çocuklarını boğazlayacağım. Muhammed Mekke’de doğup Medine’ye hicret etmiştir. Dini bütün dinlerin hayırlısı, kitabı bütün kitapların hayırhsıdır. Gidip onunla buluşun ve iman edin. Bu nasihati senden başka kimseye etmedim.’ dedikten sonra Cessase’yi çağırıp “Bu kimseyi Şam tarafına bırak’ demiştir. O da arkasına bindirip bir anda Şam tarafına bırakmış. Temim Dari de doğruca Medine’ye gelmiş.

Sözün özü Deccâl’in çıkışı gerçek olup Ahir zamanda Allah, kulları üzerine musallat edecektir (İÜK y. 97a).

Burada Deccâl’in Horasan’dan çıkışı, Yahudilerin tabi olması, iki yanında Cennet ve Cehennem şekli ve biri kıllı şeytan görünümlü, diğeri canavar suretinde olan iki casusu nakş ve tasvir olunmuştur.

MELEKLERİN DECCAL ORDUSUNA SALDIRMASI

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Hiçbir peygamber yoktur ki ümmetini gelecek olan Deccâl’in kötülüğüne karşı ikaz etmesin ve korkutmamış olsun. Bu Ümmet-i Muhammed zamanında zuhur edecektir. O Deccâl’in bir gözü yoktur, gözü yerinde kalın deri bitmiştir. Dişleri yıldır yıldır idi. 40 günde Mekke, Medine ve Kudüs haricinde uğramadığı hiçbir köy kalmayacaktır. Bu şehirlere giremez.”

Bu fakir der ki, hadiste şöyle yazılıdır: Medine civarında Uhud Dağı ardına gelip konarlar ve Uhud yolunda Medine’ye yönelir. Allah Melekleri ellerinde yanın kılıç ile Medine’nin yollarım bekler. Zikredilen dağ tarafından  yönelip Medine tarafına yürüyecek olurlarsa melekler ellerinde yalın kılıç ile hücum edip döndürürler. Eşeği üzerinde ardına bakarak kaçıp Şam tarafına gider.

Kaçış şekli burada tasvir olunmuştur (İÜK y. 98a).

HZ. İSA’NIN DECCAL’İ MIZRAKLA ÖLDÜRMESİ

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘İsa Peygamber beyaz minareye indikten sonra Babilüd’de Deccâl’e yetişip, onu öldürür.’

Alimler Babilüd’den maksadın ne olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları Şam yakınında bir köy derken bazıları da Kudüs ve Remle yakınlarında bir köy olduğunu iddia etmişlerdir. ‘Bu köyün kapısı önünde yetişip öldürdü’ demişlerdir.

Burada. Deccâl’ın Hz. İsa’nın indiğini duyup askerleriyle kaçması ve Hz. İsa’nın yetişip elinde bir mızrak ile göğsüne vurup öldürmesi tasvir edilmiştir (İÜK y. 98b).

HZ. İSA VE ASHAB-I KEHF

Müellif şöyle der: Hz. İsa 40 yıl kalır. Araplardan bir kız alıp Ümmet-i Muhamed’in veli kullarından, olur ve onun prensiplerini uygular.

Musannifin bu kelamı hadisten çıkan anlam olup ayrıntıları hadis kitaplarında mevcuttur. Ve der ki: ‘Hz. İsa’nın Önünde Ashab-ı Kehf olur. Allah onları o zamanda Hz. İsa’ya yardım etmesi için diriltir.’

Hz. İsa’nın Ashab-ı Kehf ile tasvirleri olup asıl nüshada tasvir ve nakş olunmuştur (İÜK y. 99a).

HALEP MUHASARASI; MEHDİ İLE DÜŞMAN ASKERLERİNİN CENGİ

Kitabın müellifi şöyle der: ‘Beyt-i Mukaddesin mamur olup Medine’nin harab olması ve Rum kâfirlerinin Mercidâbık’a konması Deccâl’in ortaya çıkışının alametlerindendir. Mercidâbık Halep civarında bir ovadır. Kâfir askerleri o yere gelip Müslüman askerleriyle ve İmam Mehdi ile büyük bir savaş yapacak ve Halep hisarlarını kuşatacaktır.’

Tercüme ettiğimiz nüshada burada Halep hisarlarının muhasarası ve İmam Mehdi askerleri ile Kâfir askerlerinin savaşı tasvir edilmiştir (İÜK y. 99a-99b).

YE’CÜC-ME’CÜC

Bundan sonra İstanbul’u Mehdi tekrar fetheder. Hak Teala Yecüc ve Mecüc’ü gönderip alemi harap eder. Bu aşağılık topluluğun öncüleri gelip Taberiyye Denizine uğrayıp, o denizi tamamen içip kuruturlar. Sonra gelenler ‘Zamanla şunda su varmış’ derler. Müslümanlar bunlardan sonra yedi yıl ok ve yaylarından yemek pişirirler ve dağdan odun kesmeye muhtaç olmazlar.

Bunlar üç kısımdır. Bir kısmı oldukça küçük, bir kısmı uzun, bir kısmı da oldukça büyük cüsseli olup dev gibidir.

Burada asıl nüshada olduğu gibi bu topluluğun üç kısmı tasvir olunmuştur (İÜKy. 99b-100a).

RÜZGÂRIN GÖNDERİLMESİ

Allah bu olaydan soma mülayim bir rüzgar gönderip her Müslüman ve müminin ruhunu alır. Yani o rüzgarın dokunduğu her mümin ruhunu teslim eder. Yeryüzünde hiç salih Müslüman kalmayıp kötü insanlar kalır ve kıyamet onların üzerine kopar.

Asıl nüshada bahçeler ve ağaçlar dibinde cenk, çağana, şeşta ve tanbur ile eğlenceyle meşgul. Allah’ı anmaktan uzak, günah işleyen bir alay insan tasvir olunmuştur (İÜK y. lOOa-lOOb).

SED VE HİSAR

Müellif bundan sonra İskender Seddi’nin durumundan bahsetmektedir.

Şeddin yeri iki dağ ortasında bir vadidir. Şeddin eni 150 zira. uzunluğu 50 arşındır. Demir bir kapısı olup iki tarafında söke taşı vardır. Eni 25 zira, yüksekliği 50 ziradır. Üzerinde 20 arşın uzunluğu olan derbent (=menteşe ?) vardır. Üzerinde demirden şerefeler vardır ve bir şerefeden diğer şerefeye giden boşluklar vardır.

Bu şeddin tamamının inşasında demirden kerpiç kullanılmıştır. Yarıklara erimiş bakır dökülüp som hale getirilmiştir. Kapışırım kapanmış iki kanadı vardır.

Kanatlarının her birinin eni 50 zira, kalınlığı 5 ziradır. Kapının üzerine 7 arşın uzunluğu, 1 zira kalınlığı olan bir kilit yerleştirilmiştir. Kilidin üzerine, uzunluğu 1.5 zira olan 12 dişli bir anahtar zincir ile asılmıştır. Kapının halkaları mancınık halkaları kadardır. Kapının alt eşiğinin kalınlığı 10 zira, genişliği 100 ziradır. Bu ölçüler, yükseklik hariç Sudan zirası iledir.

Bu şeddin iki tarafında iki hisar olup uzunluğu ve genişliği 200′er ziradır. Bu hisarların beyi haftada bir gün askerleriyle kapıya varırlar ve şeddin kilidine, vuruşun sesini şeddin arkasında olan Yecüc topluluğu işitip bekçilerin var olduğunu bilsinler diye iki üç kere sert bir şekilde vurur.

Burada anlatılan dağların arasında olan vadinin, şeddin ve hisarların tasviri vardır (İÜKy. lOOb-lOla).

MEKKE’DE GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI

Deccal Doğu tarafından çıkar. Kıyamet kopmasının alametlerinin ilki Deccâfdir. Diğeri güneşin üç gün batıdan doğmasıdır.

Asıl nüshada burada dünya semasını yazıp Mekke üzerinde güneşin batı tarafından doğması tasvir olunmuştur (İÜK y. 101b).

MEHDİ VE ZAMANLARIN İMAMININ TASVİRİ

Bazıları İmam Mehdi’nin doğuş yeri Fars’tır derken bazıları Arap Yarımadası “dır demiştir.

Mehdi’nin annesinin ismi havari çocuklarından bir hatun olan Nercis’tir. Mehdi geleceğin sırlarına sahiptir. Buna ilk biat edenler Şam’ın evliyalarıdır. Daha sonra Mekke ehli, sonra Irak biat eder.

Müellif der ki ‘Büyük bir fitne çıkmadıkça ve haricilerin en şerlileri zuhur etmedikçe Mehdi çıkmaz. Mehdi’nin çıkışının alametleri şunlardır: Yerler kuraklıktan çatlayıp istenildiği miktarda yağmurun yağmaması, doğan çocukların sakat olması, harf ilminin” yaygınlaşmasıdır. Bunun yanında tasavvufun yaygınlaşması, yıldız ilminin yaygınlaşması, fetvaların çoğalması, ata binen kadınların çoğalması, halkın cariye tutmaya rağbetlerinin artması, genç yöneticilerin çoğalmasını da Mehdi’nin çıkışının alameti olarak sayanlar vardır.

İmam Mehdi çıktığında bir kısım fakih onun öldürülmesine fetva verir. Fakat Allah onu korur, hatta o fakihler bile ona itaat ederler.

Müellif Mehdi’nin kalış suresini iki yıl dokuz ay dört gün demiş olsa da bu süre hadis-i şerife aykırıdır. Çünkü bu süre hadis-i şerifde yedi yıl olarak geçmektedir.

Mehdi selim biri olup kalplerin sevgilisidir.

Mehdi hak üzeredir, Deccal batıl üzeredir.

Mehdi hayırlı kişilerin, Deccal şerli kişilerin piridir.

Mehdi aşıkların tabibi, Deccal fasıklarm sevgilisidir.

Mehdi kitabın kılıcı, Deccal harabın kılıcıdır

Mehdi’nin elbisesi yeşildir, Deccâl’ın elbisesi sandır.

Mehdi kılıcı kınından çıkardı ve kılıç ile halka müjdeyi verdi.

Sen bunların tamamını anlayıp cenge hazır olup safları düzelt.

Bu zamanın Mehdi’sİnin ve zamanlann İmamının suretidir (İÜK y. 102b-

104b).

HABEŞ TOPLULUĞU’NUN MEKKE’Yİ YIKMASI

Allah şöyle buyurmuştur:

“İşte şu ülkeleri zulmettikleri zaman onları helak ettik. Onları helak etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik’ (Kehf, 18/59).

“Rabbin. haksızlık eden memleketleri yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalayışı pek elem vericidir, pek çetindir* (Hud.

11/102).

“Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar da kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstehak olur; biz de orayı darmadağın ederiz’ (İsra, 17/16).

“Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helak edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu kitapta (Levh-i mahfuzda) yazılıdır’ (İsra, 17/58).

Müellif bu ayetleri yazıp Mekke’nin kıyametten önce harap olacağına işaret etmiştir. Allah, tarafından bir bela musallat olmakla helak olan şehirlerin helak sebebi, yönetenlerinin ve topluluğun zulümleriymiş. Emir ve kralların, halklarına; zengin ve güçlülerin, fakir ve zayıflara zulüm ve düşmanlıkları sebebiyle Allah kızıp helak eylermiş.

Bundan sonra kitabın müellifi der ki, ‘ÜmmüT-Kura, yani Mekke-i Mükerreme’yi Habeş topluluğu yıkar.’

Bu minval üzere asıl nüshada tasvir olunmuştur (İÜK y. 105b-l 06a).

İSTANBUL’UN FETHİNDEN SONRA GANİMET TAKSİMİ

İmam Ali bin Ebu Talib der ki: ‘Beire’nin harabı Rebih topluluğundan. Medine’nin harabı açlıktan, Belh şehirlerinin harabı su basmasından. Termed (?) şehrinin harabı hummadan, Merd şehrinin harabı kum fırtınasından. Yemen şehrinin harabı çekirgeden, Fars mülkünün harabı kuraklıktan, Semerkand’ın harabı Kantura (?) topluluğunun istilasından, Şam memleketinin harabı yağmur yağmasından. Sind mülkünün harabı şiddetli rüzgardan, Sencer’in harabı karıncadan, Rum’un harabı Asfaroğullarının çıkışından, Arap kavminin çöküşü çok savaşmalarındandır.

Sizinle Zengiler topluluğu savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Beytullah’ın harabı Deccâl’den kırk yıl sonradır. Haleb’in harabı Türklerin istilasından, Kudüs’ün harabı Banikan’dan (?) Mısır diyarının harabı Nil’in kesilmesindendir. Ahir zamanda Hak Teala, Ehl-i Beyt’ten Muhammed bin Abdullah isimli salih biri vasıtasıyla Kostantiniyye’yi feth eder.’

Bu Kostantiniyye, Kostantiniyye’nin fethi, mal taksimi ve bu esnada feryadcının gelip ‘Deccal çıkmış’ diye haber vermesinin tasviridir (İÜK y. 106a-107a).

TÜRKLERİN TATARLARLA SAVAŞMALARI

Allah buyurur ki:

“Saat yaklaştı, ay yarıldı.’ (Kamer, 54/1)

İnsanların hesaplan yaklaştı, fakat onlar hala gaflet içinde yüz çevirmektedir.’ (Enbiya, 21/1)

*Ne bilirsin ki o saat yakındır* (Şura, 42/17)

Bil ki dünyanın sonuna doğru büyük bir fitne olacak ve Türkler ile kâfir Tatarların istilası zuhur edecektir. Bunlar dağılmış çekirge gibi olup uğradıkları yerlerde bir nesne bırakmayıp yok ederler.

Müellif burada iki askerin birbiriyle çengini tasvir etmiştir.

İfadelerin öncesinden ve sonrasından şu anlaşılmaktadır: İki topluluk hadis-i şerifde geçen Huvuz ve Kirman topluluğu olmalıdır. Bunlar Türk ve Tatar topluluğundan iki kavim olup birbirleriyle büyük savaşlar yaparlar. Hatta İmam Nevevi bu iki topluluğun savaşlarının gerçekleştiğini ve özelliklerinin hadisde zikredilen özelliklere tamamen uyduğunu söylemiştir. Bu kelamı İbni Malik İmam Nevevi’den nakletmiştir. Fakir der ki, bundan sonra da bu iki topluluk arasında büyük bir savaş olacaktır (İÜK y. 109a-109b).

DÜNYA ŞEHİRLERİ VE KALELERİ

Hz. Peygamber ashabına şöyle buyurmuştur: ‘Kıyamet şu on alamet görülmeden kopmaz: Dumanın görülmesi, Deccâl’in çıkması, Dâbbetü’l-Arz’ın çıkması, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu İsa’nın inmesi. Ye’cüc-Me’cüc’ün çıkması. Doğu tarafında büyük bir yer çöküntüsünün olması. Batı tarafta büyük bir yer çöküntüsünün olması, Arap yarımadasında büyük bir yer çöküntüsünün olması.”

Bir rivayette ‘Bir rüzgar çıkıp halkı denize bırakır’ ifadesi vardır.

Kitabın müellifi bu hadisi yazdıktan sonra der ki: ‘Kıyametin yakın olmasına büyük korku yeter. Şu olay ki biz ona şahit olduk: Zamanımızda öldürme yaygın olup kan tufanı oldu, çoğu şehirler harap olup yok oldular. İran ve Turan memleketi harap olmakla karşı karşıya kalırken, Okyanus denizinden çıkan Rum denizinin arka tarafında mamur yer kalmadı. Arap yarımadasının batısında ve güneyinde bazı Rum memleketleri mamur kalıp, geri kalanının bir kısmı harap, bir kısmı da harap olmaya meyillidir. Sen bil ki dünyanın tadı kaçtı, süresi tamamlandı. Açlığı aşikar olup haraplığı ortaya çıktı. Ne mutlu dünyadan uzak olan kişiye! Yazıklar olsun dünyaya meyleden kişiye!”

Dünyanın şehirlerinin. kalelerinin,denizlerinin ve büyük nehirlerinin sureti olup tasvir olunmuştur (İÜK y. 110b-lİla).

DÜNYA HARİTASI

Hz Peygamber zamanında 17.000 şehir vardı. Her biri büyük şehirler olup toplam 1000 melik vardı. Kuzeyde Rum denizi, Sakalibe denizi, Curcan denizi, Fars denizi, Sin denizi, Hind ve Sind denizi vardır.

Sen bil ki içindeki dağlar ve denizlerle birlikte dünyanın feleğe göre nispeti daire içindeki nokta gibidir. Felekte 1029 yıldız olup en küçük yıldızın büyüklüğü bile dünyanın 18 katı kadardır. En büyük yıldızın büyük büyüklüğü yeryüzünün 117 katıdır.

Felek 360 derecedir. 1 derece 25 fersah, bir fersah 3 mil, bir mil 1000 kulaç, bir kulaç 4 zira. 1 zira 24 parmak, 1 parmak 6 arpa eni, 1 arpa eni 6 katır kılı eni kadardır.

Yeryüzünün en düşük yeriyle arş arası dünya yılıyla elli bin yıllık yoldur.

Bu. denizleri, dağları, kara parçaları, şehirleri, önemli hisarları özellikle Mekke şehri ve Medine-i Münevvere tasvirleriyle anlatılan yedi iklimin suretidir. Yeryüzünde bunlardan başka.ne varsa; Nil, Fırat, Seyhun, Ceyhun. Tuna. Sava, Truva, bunlardan başka yüksek dağlar, kara parçaları, Kaf Dağı, İskender Şeddi ardında olan Ye’cüc-Me’cüc kavmi gibi yeryüzünün denizlerinin dağlarının ve hisarlarının şeklidir (İÜK y. 112b-l 13b).

KÂFİR VE MÜSLÜMAN ASKERLERİNİN MERCİDABIK’DA SAVAŞMALARI

‘Kıyamet , Frenk evlatları çocuk olarak alınıp Mazen (Mazin?) çarşısında satılmadıkça. Mercidabık’da İslâm askerleri ile kâfir askerleri savaşmadıkça ve Fırat’ın suyu çekilip altından altın bir dağ çıkmadıkça kopmaz.’

Tercüme ettiğimiz nüshada müellif burada kâfir ile İslâm askerlerinin Mercidabık’da büyük bir savaş ettiklerini tasvir edip iki askeri sancakları ve alametleri ile yazıp kâfir askerlerinin sancaklarını ve nişanlarını tasvir etmiştir (İÜK y. 116a).

KÂFİRLERİN MÜSLÜMANLARA SALDIRISI

Şiir;

Yakında sel olur. Kuzeyde kötü bir durum oluşur,

İmdi, o zamanda hüzün ve üzüntü Halep ve Humus üzerine olur. bu iki şehir fesada uğrar.

Semada büyük bir yıldız görülür, onun uzun iki kuyruğu vardır. Bunlar Frenklerin ortaya çıkışının işaretleridir; dağlarda ve sahillerde talan yapılacaktır

Akke. dağlar başına bulutların toplanıp istila ettiği gibi, askerler tarafından istila olunacak

Onun evleri bu kavmin kanlarıyla boyanacak, öyle kavim ki sonra kaçıp gelirler.

Müellif burada çengin suretini tasvir ettirip, tercüme ettiğimiz nüshada kâfir askerlerinin Müslümanlar üzerine hücumu nakş ve tasvir olunmuştur (İÜK y. 118b-119a).

DÂBBETÜ’L-ARZ

Kitabın müellifi der ki;

Mahmut isimli biri yakında Şam’a malik olup çadırlar kurarlar ve otururlar. 50. senesinde Deccal çıkar ve Muhammed ümmetinden 70.000 kişi aldanıp ona tabi olurlar ve yeryüzünde 40 gün dururlar. Bazıları 40 yıl dururlar demiştir.

Tefsirciler der ki;

Dâbbetü’I-Arz Musa asası ve Süleyman Mührü ile çıkar. Müminin yüzüne asayı sürüp nurlandınrken, kâfirin yüzüne mühür ile basıp nişan eder.

Ben derim ki;

Kitabın müellifi Dâbbetü’I-Arz hakkında bu kadar bilgi ile yetinmiştir. Tercüme ettiğimiz nüshada Dâbbetü’I-Arz görülmesine karşın şekli muteber kitaplarda yazılanları uygun değildir. Burada zaruri olarak Dâbbetü’l-Arz’ın şeklini ortaya koymak için muteber kitaplardan hadis ve tefsirlerden açıklama yapmak uygun olur.

“O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahluk) çıkarırız da bu onlara insanların ayetlerimize kesin iman getirmemiş olduklarını söyler” (Nemi Suresi, 27/82).

Keşşafın sahibi bu ayetin tefsirinde der ki:

“Dâbbetü’I-Arz cessasedir. Cessase’den maksat daha önce anlatılan cessase değildir. Ona cessase denmesinin sebebi Cezayir’de Deccal’e muhbirlik ettiğindendir. Hadis-i şerif bu dabbenin 60 zira uzunluğu olduğunu bildirmiştir. Ona kimse yarışta yetişemez ve elinden kimse kaçıp kurtulamaz; yetişip yakalar. Dört ayaklıdır, kıllıdır ve kanatlıdır.

İbn Cüreyh” den rivayet edilmiştir: Başı öküz başı, gözü domuz gözü, kulağı fil kulağı, boynuzu dağ tekesi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü aslan göğsü, rengi kaplan rengi, yanağı kedi yanağı, kuyruğu koç kuyruğu, ayağı ve tırnağı deve ayağı ve tırnağı gibidir. Her uzvunun arası iki ziradır. Başının göğe veya bulutlara eriştiği rivayet edilmiştir.

Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir: O dabbede her renk mevcut olup, atlı gidişiyle bir fersahtır.

Hz. Hasan’dan rivayet edilmiştir: Üzerine ancak üç günde çıkılabilir. Gerisini siz tahmin edin.

Hz. Ali’den rivayet edilmiştir: Dâbbetü’I-Arz çıkmaya başladığında halkın haberi olur ve onu seyrederler. Üç günde ancak üçte biri çıkar.

Hz. Peygambere dabbenin nereden çıkacağı sorulduğunda cevabında ‘Allah katında hürmet bakımından büyük önem arz eden mescidden çıkar.’ Deyip Kabe’yi kasteder.

İmam Sedid’den rivayet edilmiştir: Halka İslâm’dan başka dinin batıl olduğunu söyleyip şahadet getirir.

İbn Ömer’den rivayet edilmiştir: Dabbe batıya ve sonda doğuya yönelip yüksek sesle haykırır. Sesi doğuya ve batıya ulaşır. Daha sonra aynı şekilde Şam ve Yemen tarafına haykırır.

Şöyle bir rivayet vardır: Hz. İsa, inişinden sonra Mekke’ye gelip Müslümanlar ile Kabe’yi tavaf ederken Dâbbetü’I-Arz Safa’dan çıkar. Musa asası ile müminlerin alnından vurur. Vurulan yer beyazlaşıp yüzün tamamı berraklaşıp yıldız gibi ışık saçar ve iki gözü arasında mümin diye yazı oluşur. Kâfirlerin burnuna Süleyman mührü ile basmasıyla onlar kapkara olurken iki gözü arasında kâfirdir diye yazı oluşur.

Rivayetin birisi de şöyledir: Müminlere asa ile vurup kâfirleri mühürledikten sonra ‘Ey falan sen cennet ehlinden, ey falan sen cehennem ehlindensin’ diye nida eder.

Keşşaf sahibinin açıklamaları bu şekilde tamamlandı. Bu ayrıntılar doğrultusunda Dâbbetü’l-Arz’ın tasviri yapılmıştır (İÜK y. 119a-121a).

KAHİRE VE NİL

Müellif der ki;

“‘Mısır’ın şanı acayip, sırrı gariptir. Halkı rızkından çoktur, geçim derdi halkında önce gelir. Oradan çıkmayan kimse doymaz. Mısır’ın havası ve suyu insandan sertliği ve haşinliği giderip yerine güzel bir huy bırakır. Bazı hikmet sahipleri şöyle der: Nil’i acayip, toprağı ve kadını gayet güzeldir. Girişi kaybolmuştur çıkışı “mevlûd”dur. Bundan maksat, garip olup varan kendi diyarını unutup kayıp hükmünde olur. Çıkışı anadan doğma gibi olup insan yeni baştan sıkıntıya müptela olur. Bu Kahire tarihinin suretidir ” (İÜK y. 123b-124a)

Müellif burada Kahire’nin ve Nil’inin suretlerini nakş ve tasvir etmiştir (İÜK y. 126a).

UZUN BOYLU KİŞİ

Fitne çoğaldığında sizin Yemen tarafına hicret etmeniz gerekir. Uzun boylu birinin zuhur edişi kıyametin şartlanndandır.

Müellif Saide isimli bir kadımn fesat zamanında memlekete hükmedeceğine işaret eder.

Bu onun tahtı üzerinde oturur haldeki suretidir (İÜK y. 127a-127b). HZ. YUSUF

Hz. Yusuf un koltuğuna Yusuf oturmadıkça kıyamet kopmaz. Mısır’a, “râyet-i zahire” (aşikar sancak) sahibi hükmetmedikçe kıyamet kopmaz. İsmi Rahim’dir, ya da Rahim ismine uygun bir isimdir. O’nun bahtı açıktır, işleri övülmüştür.

Kur’an’ın kalbi Yasin suresi, Yasin suresinin kalbi ‘selamün kavlen min rabbin rahim’dir. Cifr ilminin üstatları bu ayetten Mısır hakiminin merhum Sultan Selim’in ya da Osmanlı sultanlarından biri olacağına işaret ettiğini söylerler (İÜK y. 128b-129a).

EHRAM

Şöyle bir rivayet vardır: Halifelerden Me’mun Mısır’a girip ehramı (piramitleri) görünce fethini emretti. Bin bela ile ‘taka ‘sını (?) açtılar. Tâka’nm içinde altın ile dolu bir havuz bulundu. Bunun yapılmasının sebebini bulamadılar. Me’mun ‘Bu takanın fethine ne kadar harcanmıştır? Hesaplayın.’ dedi. Hesap ettiklerinde bulunan mal ile sarf edilen meblağ birbirine denk geldi. Bunun üzerine Me’mun ‘Bunu Yapan insanlar ne bilgili insanlarmış! Bu taraftan fethedileceğini bilip masraf için bu miktarda altın gizlemişler.’

Bu Mısır vilayetinde zikredilen heremlerin suretidir (İÜK y. 129a-129b).

ECDAD BATIDAN KUYRUKLU YILDIZ KAYMASI

Şiir:

Yakında batıdan bir sevgi gibi uzun kuyruklu yıldız doğar Kalkan gibi değirmi yüzüyle şüphesiz olacak vakanın alametidir. Bu onun ve atalarının suretidir (İÜK y. 130a).

SULTAN SELİM VE SULTAN SELİM’İN ACEM VE MISIR PADİŞAHLARIYLA CENGİ

Şeyhu’l-Muvahhidin Ebu Abdullah el-Mehdi bin Tumers zikretmiştir:

“Âl-i Osman’dan selim kalpli -veya Selim isimli- padişahlarından bir kimsenin ahir zamanda Arap Yarımadası’na sahip olması gerekir”

Merhum cennetmekân Sultan Selim Han bin Bayezid Han hazretlerinin Harameyn şerifine hükmedip Mısır’a malik olduğu vakaya işarettir.

Şiir;

İmdi sen ya ve ra ve kaf üzere müjde ile bütün arzulan rica edersin Bir cim, bir cim ve bir cim ile isimlendirilir ve onda elif ve nun vardır. Mısır’a ve ümerasına malik olur, Onun ileri gelenleri şiddet gördükleri halde ona hayran olurlar.

O kişi uzun boylu, kırmızı benizli olup, sureti mavimsi, huyu ve ahlakı güzeldir.

Kirpikleri uzun. bakışı keskin, fikri doğrudur.

Boyunun uzunluğunun yansı alçak olanlann yansından daha büyüktür.

Bu Onun tahttaki sureti ve Acem padişahı ile çenginin, Mısır padişahı ile çenginin ve Arap memleketini istilasının suretidir (İÜK y. 132b-133a).

İSMİ SALİB, RESMİ ACAYİP, SIRRI GARİP OLUP YAŞ BUDAKLA ÖLDÜRÜLECEK ŞAHIS

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Doğan erkeklerin çoğu sakat ve noksan doğmadıkça, yağmur yerlerin çatlamasından sonra yağıp istenildiğinde yağmaz olmadıkça, alçaklar çoğalıp yüce insanlar azalmadıkça, küçükler büyüklere, alçaklar yüce insanlara saldırmadıkça kıyamet kopmaz. Taze bir budak, eğlenceye düşkün, gafil, ismi salib (şedid, şiddetli), resmi acaib. sim garip olan emiri öldürür.

Bu onun suretidir (İÜK y. 134b).

RUM TAHTINA OTURACAK OLAN LEBİB (ZEKİ) KİŞİ

Beyt;

Güzellik müezzini onun alm üzerine ezan okuyup dedi ki: Ben Ondan başka güzel olmadığına şahitlik ederim.

Bu lebib (zeki) kişi Rum tahtına baykuş ötmezden evvel -yani Rum’un harabından önce- oturur.

Bu onun suretidir (ÎÜK y. 135a).

MEDİNE’Yİ VE RUM DİYARINI FETHEDECEK KİŞİ

Rum, Rus, Frenk ve Berberi toplulukları bir olup her tarafa çekirge gibi saldırırlar. O dönemde yeryüzünde Türk, Rum, Mısır Hırıstiyanları padişahları vardı. Türkler Halep’de bir ovada, savaş için toplanırlar. Türk melik Mısır melikinden yardım ister. Anlaşmalarına rağmen Rum meliki anlaşmaya uymayıp ihanet eder. Sonunda sancaklan Halep’e doğru açılır. Ortaya çıkacak olan belalardan dolayı Acem topluluğuna yazıklar olsun! Yazıklar olsun ki, boyunlarına ve başlarına keskin olmayan kılıçlar inecek. Kılıç “Arzü’l-Cüfâr”ı ellerinden alır. Yani öldürülmeleriyle hükümranlıkları geçersiz olur. Bağdatta onlardan bir atlı kalmaz. Arz-ı Cüfar bir nahiyedir. Bağdat’a ve etrafına malik olur. Bundan sonra “sayha-i azîme”nin (büyük nâra) zamanı gelip gerçekleştiğinde bir ferd bile kalmayıp helak olur.

Müellif bunları yazdıktan sonra der ki: “Bundan sonra harf-i mim zahir olur harf-i cîm ile bile medine-i Rumiyye’nin sahibinin emri İle” Yazarın cümlesinde geçen “sonra” sözcüğünün hangi olaya bağlandığı bellideğildir. Kelamın öncesinden burada kasdedilenin Mehdi olduğu düşünülür. Rumiyye Sahibi denmesi fethin ona nasib olacağı anlamındadır. Sen anla ki, bu şekilde sıfatlandırılmış olan kişi medine-i Rumiyye’yi ve “devre-i kameriyye”yi feth eder. Sureti budur ki kürsüsü üzerinde nakşolunmuştur. Bu fakir der ki devre-i kameriyye tamamlanıp “devr-i Zühal” başlamıştır. Yazarın “devre-i kameriyye” dediği rastgelmez. Meğer bazı hesaplamalar gereği birkaç yüzyıl itibar olunup “devre-i kameriyyeden add olına” Allah işi gerçeğini en iyi bilendir (İÜK y. 137b-138b).

FRENK BEYLERİ

Müellif derki:

Rum askeri, baykuşun ötmesinden sonra, fasulye ekim zamanı, malum vakitte çıkacak. Rum askeriyle sel gibi akan Rus askeri vardır. Bir şedden boşanan sel gibi hücum ederler.

Bu nakşolunan, tablaları, askerleri ve sancaklarıyla Frenk beyleridir (İÜK y. 138b-139a).

ASFAROĞULLARI ASKERLERİ

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Her bir sancağı altında 12 haç olan 12 sancaklı büyük bir ordusu olan Asfaroğulları Halep Ovası’na konmadıkça kıyamet kopmaz.

Burada Halep ve Asfaroğulları nakşolunmuştur (İÜK y. 139a-139b).

İSKENDERİYYE BÜYÜKLERİNİN TOP OYNAMASI

Müellif şöyle bir hikaye anlatır:

Cahiliyye zamanında(İslâm öncesi zamanda) İskenderiyye”de bir meydan vardı. Orada İskenderiyye’nin büyükleri, beyzadeleri, eşrafı ile büyük askerleri olup, belirlenen bir günde toplanıp top oynarlardı. Top kimin yanına düşüp eline girerse topu alan zamanla Mısır’a hakim olur derlerdi. Amr bin As İslâm’dan önce o meydanda bulunup top oynamalarını seyrederken top önüne düşüp eline girdi. Gerçekten de Amr bin As daha sonra Mısır’a hakim olmuştur.

Bu hususta bir diğer rivayet şöyledir: Amr bin As belirtilen zamanda İskenderiyye’ye önde gelen Hıristiyanlardan bir Şemmas ile girip krallar arasında oturmuştu. Top gelip kaftanının yeni içine düştü. Oradaki topluluk hayret edip birbirlerine dediler ki: ‘Bu zamana kadar bu top her kimin eline düşerse elbette Mısıfa vali olurdu.” Fakat bu Arap hususunda ihtilafa düştüler. Bunun Mısır’a hakim olmasına ihtimal vermeyip akıllarının ucuna bile getirmediler. Bu top kıymetli taşlarla donanmış saf altın idi.

Meydanın ve oyunun şekli asker ve beyleriyle tasvir olunur (İÜK y. 140b).

TÜRK ASKERLERİ

Hz Peygamber buyurdu ki:

“‘Allah Cebrail yoluyla bana ‘Benim doğuda bir çeşit askerim var ki onlara Türk denir. Onlar benim atlılarım olup, onları bana asi olanlara musallat edip intikam alırım” dedi.”

Kitabın müellifi ‘Bu onların tasviridir’ deyip bu topluluğu bu bölümde yazmıştır (İÜKy. 141a-141b).

BELALI KAVİM

Müellif der ki: ‘Yakında doğudan, başlan büyük, gözleri küçücük olan bir kavim ortaya çıkar. Tuğlarında deve kuşu tüyü olup bu kavmin harf aletleri ekseriya ok ve yaydır. Acem, Horasan, Irak, Rum, Erzincan, Hirane, Fırat Adası ve Şam diyarlarına çok yazık! Mallan,, sahiplerini Öldürerek, yok ederek alırlar. Bu kavmin hayrı az şerri çoktur. Gizli ilimlere sahip kişiler o vaktin 903 senesi olduğunu söylediler’.

Bu o topluluğun suretidir (İÜK y. 142a-143a) KAHİRE’YE HÜKMEDECEK KİŞİ

Bilirkişiler dedi ki: Kahire’ye isminin evvelinde elif, ba. ya ve kâf harfi bulunan yada isminde elif, ya, ba ve kâf harfi olan biri hükmedecek. Elif Mısır’a malik olursa onun hakimiyetinin müddeti 13 gün veya 13 ay ya da 13 yıldır. Bu ihtimal uzaktır.

Bu onun taht üzerindeki suretidir (İÜK y. 145b).

SULTAN SÜLEYMAN MERHUM İLE İBRAHİM PAŞA

Şiir:

Yıldız, kaybolmasından sonra tekrar dnecek Güneş batmasında sonra tekrar dönecek Ey Yunan padişahı gözünü sihirden koru İbrahim’den gafil olma Çünkü o taşlanmış şeytandır

Onun kalbi kasvetle olup sırrı ifşa olacaktır.

Bu Sultan Süleyman Merhum ile   İbrahim Paşa’nın suretleridir (İÜK y.

159b).

ÇOBAN SURETİNDEKİ TÜRKMENLER

‘Kayseriyye ve Tarsus’un hisarı pişmiş kiremittendir. Onlarda tutulmuş ay ve güneş vardır.” İstiare yoluyla bir melik oğlu ve bir melikin vefatına işaret eder.

•Fırat adasını sorarsan, RâiT-Gulat’dan sakın’ Ona Felevâtte (?) gezen çoban kısmından ya da ona yakın çöl sakinlerinden çoban suretli bir kimseden zarar ve bela isabet edecek demek ister.

Bu. kastedilen çoban suretindeki Türkmenlerin suretidir (İÜK y. 160a)

İMAM MEHDİ İLE ASFAROĞULLARININ BÜYÜK SAVAŞI

Bundan sonra mim harfi ile Hıristiyan taifesi arasında büyük bir harp olması gerekir. Mim harfinden maksat İmam Muhammed Mehdi Mir. Sonra Cezire-i Rumiyye (Rum Adası) cengi olup İmam Mehdi’nin fethetmesi gerekir. Buna Küçük Savaş derler.

Müellif. Rumiyye adasının tasviri içinde olan şehirleri hisarları ile altın kaplı ve içinde altından “maksûre”li kilisesiyle bu mahalde birkaç surete işaret edip sonra tasvir etmeyip bir bir işaret olundu. Bu mahalde İmam Mehdi ile Asfaroğulları arasındaki Büyük Savaş tasvir olundu (İÜK y. 161a-161b).

İMAM MEHDİ ASKERLERİNİN KAFİR ASKERLERİNİ HEZİMETE UĞRATMASI

Burada müellifin zikrettiği Rumiyye tasvir edilmiş olup üzerinde İmam Mehdi’nin cengi ve kâfir askerlerinin bozguna uğraması ve Rumiyye’nin fetholunması nakşedilmiştir (İÜK y. 162a).

HAÇLILARIN HALEB’E GİRMELERİ

Bundan sonra, daha önce hadis-i şerifde açıklandığı üzere Hıristiyanların bir defada Rum adasına çıkmaları ve 80 haçlı sancak ile Halep üstüne inmeleri gelir.

Burada nakşedilmiştir (İÜK y. 162a-162b).

OSMANLI PADİŞAHLARI

Kim ki kendinde olmayan bir hasletin varlığını iddia ederse, şahitlerin imtihanı gerçeği ortaya çıkarır, rezil olur.

Bölüm: Hasib, Gusn-u ratib, Dehiş, Hamid ve Mecd-i Mecid. Osman. Safvan, Lokman, İmran, Hassan, Affan, Sinan, Karun, Harun.

Müellif bu rumuzu yazdıktan sonra 11 kimseyi tasvir etmiş ve ‘Suretleri budur ki onlar Osmanlı saltanatından geçmiş padişahlardır” şeklinde kitabın kenarında açıklamada bulunmuştur (İÜK y. 162b-163a).

RUM MELİKLERİ

Şiir;

Zaman rakseder, günler ona şiir okurlar. İşte hayat budur, ancak, o fanidir.

Ey Habil, Kabil’den sakın! Habil yapılı bir mazluma Kabil sıfatlı bir zalimden sakınması için tenbihdir.

Av olma korkusu olmasa gazeller kimseden kaçıp nefret etmezdi. Ayrılık olmasa buluşmanın tadı anlaşılmazdı.

Bu Rum meliklerinin suretleridir (İÜK y. 165b-166a).

PDF İNDİR1 297 MB

PDF İNDİR2 297 MB

Kaynak:

Bahattin YAMAN ,Osmanlı Resim Sanatında Kıyamet Alametleri: Tercüme-İ Cifru’l-Câmi Ve Tasvirli Nüshaları, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü- 113447-Doktora Tezi, Ekim, 2002- Ankara

KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN
KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI 
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
 

HZ. LOKMAN ALEYHİSSELÂM’IN NASÎHATLARI


 KUR’AN-I KERİM’DEKİ NASÎHATLARI

Oğluna ibretli, hikmetli, güzel nasihatler veren, bu hoş öğütleri Kur’an-ı Kerîm’de zikredilen o mübarek zâtlardan birisi de hiç şüphesiz Hz. Lokman Aleyhisselâm’dır.

Cenab-ı Hak, Mekke-i Mükerreme’de nazil olan 34 âyetli 31 sıra nolu “LOKMAN SÛRESİ”ni LOKMAN HEKÎM’in şahsına tahsis buyurmuştur. Şahıslarına birer müstakil sûre tahsis edilen 7 büyük Enbiyâ (Yunus-Hud-Yusuf-İbrahim-LOKMAN-Muhammed-Nuh)’dan beşincisi Lokman Hekîm’dir.

Şahsına tahsis Duyurulan Lokman Suresi 12 ilâ 19′uncu ayetleri arasında Lokman Hekim’in oğluna verdiği HİKMETLİ NASÎHATLAR anlatılarak denilmiştir ki:

“Andolsun ki biz Lokman’a Allah’a şükret diyerek hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendi faidesi için şükreder. Kim de nankörlük ederse hiç şüphe yok ki Allah müstağnidir, her hamde o lâyıkdır.

Hani Lokman oğluna öğüt verirken şöyle demişti:

1.      Oğulcağızım! Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür…

2.      Allah’a ve ana-babana şükür et. Zira Cenab-ı Hak, insana ana ve babasını tavsiye etti (Onlara itaat etmesini emreyledi).

3.      Eğer onlar, sence ilimde yeri olmadık herhangi bir şeyi Allah’a eş tutman üzerinde seni zorlarlarsa kendilerine itaat etme.

4.      Ana ve babanla dünyada iyi geçin (kendilerine iyilik yap, sıla-i rahim et).

5.      Allah’a yönelenlerin (muhsinlerin) yoluna uy. Nihayet (Senin de, ana ve babanın da) dönüşünüz ancak Allah’adır. O vakit Allah size ne yapmışsanız haber verecektir.[1]

6.      Oğulcağızım! Hakikat (yaptığın iyilik ve kötülük) bir hardal tanesi kadar olsa da bir kaya içinde, ya göklerde yahut yerin dibinde (gizlenmiş) olsa bile Allah onu getirir (meydana çıkarır ve hesabını görür). Çünkü Allah lütûfkârdır, her şeyden hakkıyla haberdardır.

7.      Oğulcağızım! Namazı dosdoğru kıl (Kendini kemâle erdirmek için).[2]

8.      İyiliği (Dinin hayır ve iyilik olarak bildirdiği bütün hususları) emret.    

9.      Kötülükten vaz geçirmeye çalış (el, dil ve kalb ile gücün yettiği kadar insanları kötülükten sakındır. Toplumu kemâle erdirmek, onların da ahlâkım güzelleştirmek için).

10.   Sana (bu emir ve nehiy sebebiyle) isabet eden (başına gelen)lere de sabret, katlan. Doğrusu bunlar, azmedilmeğe değer işlerdir.

11.   İnsanlardan (kibirlenip-gururlanıp) yüzünü çevir-me.

12.   Yeryüzünde şımarık (çalımlı) yürüme.

13.   Zira Allah, her kibir taslayanı, kendini beğenip öğüneni sevmez.

14.   Yürüyüşünde mutedil ol (Orta halli ol. Ne çok hızlı, ne de yavaş yürü. Sükûnet ve vakarını muhafaza et).

15.   Sesini alçalt (Bağırıp çağırarak yüksek sesle konuşma. Bilb ki) seslerin en çirkini (hoşa gitmeyen en kötüsü) hakikat eşeklerin anırışıdır. “(Lokman Suresi: 31/12-19)

Ana ve babaya teşekkür tavsiye edilmekle beraber, eğer onlar evlâdını -hiç bir ilimde yeri olmayıp muhal olan şirki isnad ettirmek üzere- sıkıştırırlarsa o hususta ikisine de itaat etme yoktur. Lâkin günaha iştirak etmeksizin şeriatın razı olacağı ve insanlığın gerektirdiği veçhile sohbetlerinde bulunmak, yemek, içmek, giymek gibi ihtiyaçlarını karşılamak, cefa etmemek, ağır söylememek, hastalıklarında bakmak, vefatlarında defnetmek… gibi dünyaya ait yardımları yapmak lâzımdır. Özet olarak söylemek gerekirse, ana ve babanızın yersiz emirlerine itaat etmek yoktur, ancak kendilerine sahip olmak vardır.

 HADÎSİ ŞERİFLER’DE LOKMAN HEKİM

1-     Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Sudanlıları dost edininiz. Çünkü onlardan üç tanesi cennet ehlinin efendilerindendir: Lokmân’ül-Hakîm, Necâşî, Müezzin Bilâl,” buyurdu.( İbn-i Kesîr Tefsiri: s. 913, Fatih Ktb. No: 54,)

2-     Bûharî, Abdullah İbn-i Mes’ûd (radiyallâhü anh)dan şu mealdeki hadîsi rivayet ediyor:

“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte emn-ü eman onlar içindir. Doğru yola giden de onlardır” mealindeki En’am Süresindeki 82′nci âyet-i kerîmesi nazil olduğunda müslümanlara ağır gelerek:

Yâ Resûlullah! Bizim hangimiz nefsine zulüm etmez ki, onun imanı nefsine zulüm etmemekle şaibeli omasın? Demişlerdi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onlara:

—     “Bu âyetteki zulüm sizin sandığınız gibi değildir.O zulüm şirk demektir. Lokman’ın oğluna nasihat ederken:

—     Yavrum! Allah’a şirk etme. Zîra şirk, en büyük bir zulümdür, dediğini işitmediniz mi?” diye cevap vermiştir. (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, c. 9. s. 163, Bûhari. Müslim ve Tirmizi’den naklen Tâc. c. 4. s. 172. Sahîh-i Müslim ve Tercemesi, c. I, s. 172,)

3-     İbn-i Abbas ve Ebû Hüreyre (radiyallâhü anh) anlatır:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem cuma günü sabah namazında (Secde), (Lokman) ve (Hel etâ ai’el insan) sûrelerini okurdu. “( Müslim’den naklen İhya, c. I. s. 194,)

4-     Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, Lokman Hekim’in oğluna şöyle bir öğüt verdiğini hikâye buyurmuştur:

—     “Oğulcağızım! Âlimlerin meclisine devam et. Hâkimlerin sözlerini dinle. Çünkü Allahü Teâlâ, yeryüzünü ince yağmuru ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şüphe yok ki hikmet nuru ile diriltir.”( Et-Tergip vet-Terhîp: 1/33, Alûsî Tefsiri: 1/491, Ramjz Şerhi:3/543)

5-     Ebû Mûsâ, Resûl-ü Ekrem Efendimizin şöyle buyurduklarını naklediyor: “Lokman oğluna nasihatinde:

—     Oğulcağızım! Başım ve yüzünü örtmekten sakın.

Zira geceleyin baştan aşağı örtünmek, kefenlenmiş ölüye benzediği için korkuya; gündüzleyin baştan aşağı örtünmek, halkı şüpheye düşürdüğü için itibarsızlığa, insanı hakîr göstermeye vesîle olur. Bunda desise ve hîle bulunduğu için erkeklere yakışmaz. “ (Ramuz Şerhi: 3/542)

Arâis’ül-mecâlis’te:

“Oğulcağızım! Başını ve yüzünü örtmekten sakın. Gündüz örtünürsen şöhret ün olur. Gece örtünürsen şüpheyi çeker” şeklinde varit olmuştur.( Arais’ül Mecalis, s. 205)

6- Enes radiyallâhü anhden rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

“Susmak hikmettir, ama onu yapan azdır” buyurdular.

Bu hadîsi, Beyhakî “Eş-Şuab” (adlı kitabın)da zâîf bir senetle tahrîc etmiş; onun Lokman aleyhisselâmın sözlerinden mevkuf bir hadîs olduğunu sahîhlemiştir.

Hadîs-i şerifin sebebi şudur:

Bir gün Lokman aleyhisselâm, Hz. Dâvud aleyhisselâmın yanına girmiş ve onu zırh örerken görmüş. O zamana kadar böyle bir şey görmediği için bu işe çok merak etmiş. Sormak istemişse de, hikmeti sormaya mâni olmuş. Nihayet zırh bit-tikten sonra, Dâvud aleyhisselâm ayağa kalkarak onu giymiş ve:

—     “Şu zırh harp için ne güzel bir şeydir” demiş. Bunun üzerine Lokman Aleyhisselâm:

—     “Susmak hikmettir, ama onu yapan azdır” demiş.( Bülûğu’l Meram: 4/377)

Taberî’de:

—     “Susmak hikmettir, çok olsun, az olsun “rivayeti de vardır.(Taberi, Tefsiri, 1/131)

7-     Neseî ve Ebû Dâvud’da ceyyid senetle Resûl-ü Ekrem’in Lokman’dan şu hadîsi nakledilir: Lokman buyurdu ki:

“Allahü Teâlâ, kendisine emânet edilen şeyi korur… Ben de seni, malını, dinini ve amelinin sonunu Allah’a emânet ediyorum.”( İhya: 2/640)

8-     Müstedrek-i Hakîm’de:

“Sudan’ın hayırlıları üçtür: Lokman, Bilâl, Mehca’dır” hadîsi rivayet edilmiş tir.( Mir’ât-ı Kâinat: 1/198, Mecâlis: s. 225,)

9-     Abdullah İbn-i Zübeyr’den, İbn-i Ebî Hâtem şöyle anlatır:

“Cabir b. Abdullah’a:

—     Lokman hakkında size kadar ulaşan nedir? dedim. Oda:

—     “Lokman” Araplardan kısa boylu, yassı ve güzel burunlu bir kimsedir, cevabını verdi.

Diğer bir rivayette: Salih, hakîm bir adamdı, dedi.”( Rûh’ül Meânî: 21/83)

10- Ruhul Beyan Tefsirinden nakledilmiştir ki;

“Ben derim ki, Lokman Nebî olmamış; fakat o, çok düşünen, yakîni güzel bir kuldur. Allah onu sever, o da Allah’ını severdi. Allah ona hikmeti verdi. Hikmet, Hak’da, sözde, fikirde ve hareketlerde isabet etmektir. O, konuştuğunda