GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK İLMÎ, EDEBÎ VE TASAVVUFΠŞAHSİYETİ

Veli kişi, toprak gibidir.
Toprağa her türlü kötü şeyler atılır.
Fakat topraktan hep güzel şeyler biter.

Akşemseddin kuddise sırruhu’l-azîz


I-İLMÎ ŞAHSİYETİ

Gençliği Osmanlı İmparatorluğu son döneminde geçmesine rağmen günün şartlarının gerektirdiği tahsil terbiyesini eksiksiz ikmal etmiştir. Zengin bir kültür sahibi olan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri Arapça ve Farsçayı anadili kadar rahat konuşurdu. Kürtçe, Çerkezce,  Fransızca ve Almanca’yı bilirdi. Validesinin izni olmadığı için subay okuluna gidememiştir. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ken­disinin okul arkadaşıdır. Eğer gitmiş olsa idi, Kurtuluş Savaşı’nda yurdumuzun kurtuluşunda önemli rol alacaklardan biri olabilirdi. Ancak Efendi Hazretleri manevi yapının büyük mimarlarından olmuştur.

Efendi Hazretlerinin çok zengin bir kütüphanesi vardı.[1] Boş zamanlarında kitap okurlardı. Edebi yönü kuvvetli idi. Hafız Divan-ı,[2] Sâdi Şirâzi’nin[3] Bostan ve Gülistan, Mesnevi ve Niyâzi Divanı’nı[4] çok okurlar ve okuturlardı. Niyâzi Divan-ı için bu yolun sırlarından bahsettiği dolayı Efendi Hazretleri;

“Dört ilahi kitaptan sonra bir kitap gelse Niyâzi’nin Divanı olurdu” “Niyâzî-i Mısrî büyük adamdır, doğrusu da budur.” [5] buyurmuştur.

Sohbetlerde ilahi okunması adet olduğundan ihvanların bazı Hakkı mahlaslı ilahileri tercih etmesi Efendi Hazretlerinin yazmış olduğu zannını doğurmuştur. Bu ilâhiler genellikle Erzurumlu İbrahim Hakkı, İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-azîzânındır. Kesin olarak Efendi Hazretlerinin yazdığı Katre İlâhisi dir. Bundan başka ilâhiler yazmış olması da muhtemeldir. Fakat kesinlik yoktur.

Efendi Hazretleri daha fazla eser veremez mi idi, diye düşünülürse; Şeyhinin kendi yazdığı kitabı görüp de,

“Yazdığın okunurmuş, lakin sen kitap yazma” [6] Emrine istinaden başka bir teşebbüste bulunmamıştır. Efendi Hazretleri;

“Ne zaman bir kitap yazmak istesek, önümüze Elif geldi” buyurarak bu işi yapmaktan vazgeçtiklerini anlatmıştır. Yazdığı Mevlid-i Şerif’in ise, bir aşk ile husule geldiği malumdur. [7]

Efendi Hazretleri sohbet ve ibadetlerinden boş kalan zamanlarında Kur’an-ı Kerim’i ve her gün kuşluk ve ikindi namazından sonra Evrad-ı Bahâiyye’yi okumuştur. Evrad-i Bahâiyye’yi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizzat Şah Muhammed Bahâeddîn kuddise sırruhu’l-azîze talim ettirdiğini belirterek buyurur ki;

“Evlerinize nüfus başına bir Evrâd-ı Şerif, bir Kur’an-ı Kerim ve bir büyük ilmihal alıp üzerlerine isim yazılmak suretiyle talim edip okutun”

“Bu Evrad-ı şerifi okuyandan Allah Teâlâ, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ve pirân razı olur.

Her müşkülü ve zor işleri hallolur, hasta iyi olur. Darlıktan ve fakirlikten kurtuluştur.

Evrad-ı şerifi okurken, yetmiş bin melâike-i kiram hazır olur ve sevabını yazarlar.

O mem­leketten belayı, afâtı, darlığı, zararı, hastalığı geri çevirir, yerine rahmet, bereket, şi­fa, saadet, bolluk, şefkat, kolaylık, emniyet ve her türlü iyilik getirir.

Evrad-ı şerifi, rıza-i ilahi için okumanın makbul bir ibadet ve azim bir dua olduğunu bilmek ve inan­mak gerekir. İnanmakla kabul olan bu dua ismi âzamdır”

Rivayet olunur ki;

“Bir gün Evrâd-ı şerifi bir ihvan gardaşımız cahil olan ağabeyinin yanında okurken gardaşı dinlemiş ve bir müddet sonra da ölmüş, gardaşı ağabeyinin ahiret hali nice olur diye merak etmekte iken bir rüya görür. Bakar ki, ağabeyi Cennet’i âlâda yüksek bir makamda,

“Gardaş! Sen bu makama nereden nail oldun” demiş, ağabeyi de

“Gardaşım sen bir gün Evrâd-ı Bahâiyye’yi okuyordun onu dinlediğim için Allah Teâlâ bu makamı verdi” demiş, bu sebeple Evrad-ı Bahâiyye’yi behemehâl okuyun, okumayanlara da dinletin” [8]

Cânını sen terk etmeden cânânı arzularsın,
Zünnârını kesmeden imânı arzularsın.

Şol uşacıklar gibi binersin ağaç ata,
Çevkânı ile topun yok meydânı arzularsın.

Karıncalar gibi sen ufak ufak yürürsün,
Meleklerden ileri seyrânı arzularsın.

Var sen Niyâzi yürü atma okun ileri,
Derdiyle kul olmadan sultânı arzularsın.

Niyâzi Mısrî kuddise sırruhu’l-azîz


II-EDEBÎ ŞAHSİYETİ

1-YAR-E YADİGÂR -MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELÂM-

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin yazmış olduğu Yâr-e Yadigâr isimli manzume eseri, Sivaslı Hacı Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîzin yazdığı Tarih-i Nur Muhammedi eserin şiirsel ifadesidir. [9]

Bu eserde sanatsal bir zorlamaya gi­dilmeden saf bir dille Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin maddî âleme doğuşu ve O’na olan aşktan bahsedilmiş­ ve mesnevi türünde yazılmıştır.

191 beyittir. 175 beyti Türkçe 8 beyti Muhammed redifli gazel, 8 beyitlik Arapça Naât ilavesi vardır.


YÂR–E [10] YADİGÂR

MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELAM

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Elhamdülillah, Elhamdülillah

Sen ekrem ettin bizleri Ey Şâh

Hem o Nebî-i Ahir zamâne

Ümmetlik ile verdin nişane

Ana hem Âli ve sahbına her an

Olsun salâtü selâm firâvan [11]

Anlar ki, etti bu dîni ihya

İzlerince gitti eslâfım [12] amma

Bu aciz Hakkı bilmem ne etsem

Râh-ı selefte[13] bir adım atsam

Derdim dem-â dem [14] aczim bildirdim

Lakin O Hâdî daimdi virdim

Tarih-i Hicret olmuştu ta ki,

Bin üç yüz elli hem de iki [15]

Rebi’ul–evvel on dokuzuncu

Çehar-şenbe [16] günü silk [17] ettim inci

Râh-ı selefte bir kadem [18] attım

Hamden ve Hamden [19] bu lutfa yettim

Yatmışdım der-rûz [20] kaylûleye [21] ben

Gördüm menamda [22] bir Zât-ı Ahsen [23]

Der ismim Tevfik [24] sana verildim

Bu son seferinde ben sana erdim

Her emrine Hakk etti müheyyâ [25]

Lâkin sen oku hoşça bir ma’na

Elimde buldum bir dürr-i mevzun [26]

Andan okudum ve oldum mahzûn

Mevlüd-ü Pak-i Rasülullahi

Görsem n’olurdu O yüzü mâh-i [27]

Derken uyandım kendimi buldum

Dürr-i mensurla [28] çok meşgul oldum

Üstadım Takî aleyh-ir rahme

Yazmıştı mensur [29] etmişti tuhfe[30]

Geldi dile ben eyledim cür’et

Aldı beni çok hüzn ile haclet [31]

Şikeste- beste [32] dürr-i mensurdan

Okudum nazm ettim nûr-i mevfurdan [33]

Âdem atamız cennetten indi

Nur-i Ahmed-i alnında gördü

Babadan oğula o nur-i celil

Gelmesine olmuş bir güzel delil

Seyyid-ül Enbiya ol Mustafâ’nın

Kân-ı Kerem [34] ol bâ-vefânın [35]

Kim hâmili [36] olsa O nur-i evham [37]

Herkes tanırdı kalmaz bir fer’i [38]

Ana bizden her nefes yüz bin selâm

Al ü ashabına tâ yevmi’l kıyam [39]

KASİDE-İ MEVLİDİ ŞERİF

Bize lutf-u mecid [40] oldu bu Mevlûd-i [41] Muhammed’dir

Yine Uşşâka [42] id oldu bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Feriştehler [43] bi-izni Rab nüzul eyler yere bu

Sunarlar cam-ı vahdet [44] hep bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Küşad [45] olur dürr-i rahmet nisar [46] olur dürr-i vahdet [47]

İyan [48] olur nice hikmet bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Yine Şehr-i Rebi’ [49] geldi yine kadr-i refi’ [50] geldi

Bize Hakk’tan şefi’ [51] geldi bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Çü doğdu nûr-i ersalnan [52] nur ile nur oldu dünya

Güm [53] oldu Lat ile Uzza [54] bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Yıkıldı Köşk-ü Kisra’nın [55] ocağı söndü Kebrânın [56]

Beli büküldü şeytanın bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Sınıp putları Tersâ’nın çekildi suyu İran’ın [57]

Nizâmı geldi dünyanın bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Selâmı Kabr-i Hâkine [58] riyaz-i ıtır nakine [59]

Salat et rûh-i Pak’ine bu Mevlûd-i Muhammed’dir

Salâtullah selâm’ullah

Aleyke Ya Rasülullah

Gerek erkek olsun gerek kadın

Âşık olurdu sorarlardı adın

Yağmur duası gibi bir afet için

Andan istifşa [60] ederlerdi bütün

Elhamdülillahi münşiyyü’l halkı min âdemi [61]

Sümme’s-salatü ale’Nebiyyi fi’l- kıdemi [62]

Mevlâya salli ve sellim dâimen ebeda [63]

Ala Habîbike Hayri’l Halk’i küllühimi [64]

İşte bu şöhret tuttu âlemi

Geldi dünyaya Eb’i Nebevi [65]

İsmi Abdullah kavmi Mudari

Zevcesi Âmine Hâmil-i Nebi

Altı ay bilmedi hamilliğini

Melekler ederdi âmilliğini [66]

Nurlar içinde kalmıştı ol mâh [67]

Ulema tebşir [68] ederdi gâh ü gâh [69]

Doğacak Muhammed ol şan-ı âli

Medh ederler anı Âlem maâli [70]

Ol vakte kadar İsmi Muhammed

Arab’ta tesmiye [71] edilmemişti ebed

Birçokları düştü ulu sevdâya

Bu azîz gelseydi bizden dünyaya

Doğan çocuklara Muhammed ismi

Koyup tecessüse [72] düştü bir kısmı

Lakin O dürr-ü Meknûn [73] ser-â ser [74]

Nasiye-i [75] Âmine’de olmuştu ber-ser [76]

Vakti gelince On iki Rebi’ [77]

Pazartesi gecesi ve şehr’i- şefi’

Hem Nisan ayının yirminci günü

Belirdi Nice alâim-i Kevni [78]

Ol alâmetler Âmine mâh-i

Havf [79] ettirdi kâh-i kâh-i [80]

Kuşlardan ana tebşir [81] inerdi

Kanatlarıyla sırtını sığardı

Kalmazdı havf, haşyetten eser

Mübarek terleri misk idi amber

Uzun boylu güneş yüzlü çok kızlar

Asiye ve Meryem anlar pek özler

O nur-u kâmili överler idi

Yanlarında hublar [82] görürler idi

Âmine’nin gözlerinden perde açıldı

Meşrik ve Mağrib [83] arasın gördü

Yerden göğe kadar bir beyaz atlas

Asılmış gördü dünya ve herkes

Güya bu veli-nime’ye pay endaz [84] olmuş

O Meclis-i Mağbud-u Arş [85] rahmetle dolmuş

Yine O Âmine analar hası

Gördü Şam köşklerindeki raks-ı

Dahi üç âlem biri meşrikte [86]

Biri Ka’be üzerinde biri mağribte [87]

Görenler dediler bu dîni pür-tâz [88]

Cihanda imtiyaz pek mümtaz

Cenab-ı Âmine bir zülal [89] içinde

Anınla bütün varlıktan geçti

Muhammed Seyyid’ül Kevneyn-i ve’s-sekaleyn [90]

Ve’l ferikayni min Arab’in  ve min Acemin [91]

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda

Ala Habibike Hayr-il Halkı küllühimi

Zülâli [92] vermişti Asiye ve Meryem

Sığarlardı Batn-ı Şerife’sini [93] hem

Bismillah uhruç [94] ve bi-izni’llah [95]

Dediler o anda ol iki Mâh

Şefi’ul- Ümem [96] Ser-tacı Adem [97]

Zübde-i Mahlûkat [98] ol Ruhi-efham [99]

Âlem-i şuhuda [100] teşrif ettiler

Arz ve sema kainat gör ki, ne ettiler

Tekbirât [101] ve Tehlîlat [102] Salevât-ül ‘llah

Kamu [103] âlem doldu tahiyyat [104] ile

ALLAH-Ü EKBER ALLAH-Ü EKBER

LAİLÂHE İLLA-LLAHÜ VALLAHÜ EKBER

ALLAHÜ EKBER VE LİLLAH-İL HAMD

ES- SELÂTÜ VE- SSELAMÜ ALEYKE YÂ RASÜLLULAH

ES- SELÂTÜ VE -SSELAMÜ ALEYKE YÂ HABİBALLAH

ES- SELÂTÜ VE-SSELAMÜ ALEYKE YÂ SEYYİDEL EVVELİNE

VEL AHİRİN VE ALA CEMİ-İL ENBİYAİ VE-L MÜRSELİN

VE-L HAMDÜ-LİLLAHİ RABBİL ÂLEMİN

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلكِنْ رَسُولَ  اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّنَ

وَكَانَ ٱللهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَليمًا صَدقََ ٱللهُ الْعَـظِــيمِ

(Bu kısımda Kaside-i Ha-iyye okunur.)

Essubhu bedâ mi tal’atihi

Velleylü deca min vefratihi

Fâka’r-rusüla fazlan ve ula

Ehda’s-sübülâ li delâletihi

Kenzül keremi ve Mevlen-niami

Hadî’l-ümemi li şerîatihi

Ezke’n-nesebi eğla’l-hasebi

Küllü’l-Arab-i fî hidmetihi

Seat-i’ş-şecerü nataka’l-haceru

Şakka’l-kameru bi işâretihi

Cibrilü etâ Leylete –esrâ

Ve’r-rabbü deâ li-hazratihi

Nâle’ş-şerefa vallahü afâ

Ammâ selefâ min ümmetihi

Fe Muhammed’üna hüve seyyid’d-üna

Fel-izzü lena li icâbetihi [105]

Tıflü mesûd aleyhisselam

Geldi dünyaya neşr-etti İslâm

Ve hem anda andı ümmetlerini

Hüdâ ya arz etti ümmetlerini

Koyup baş yere secde eyledi

Cihan pür-nur oldu felek uyandı

Necip [106] ümmet buldu o an rahmeti

Duasının kabülünün idi nur alâmeti

Umum parmaklarını örtük tutardı

Şehâdet parmağı ile tevhit ederdi

İş bu işaretler olmuştu kabul

Ki ortaya geldi bir dîni makbul

Dîn-i Muhammed’dir bu tâkı eyvân[107]

Hakkın celâli ile gösterdi burhan

O anda dedi hem Allah’ü ekber

Ve sübhânallah’ı ederdi ezber

İki Cihan Seyyid’i-ins-ü-cin Muhammedî

Hak ana bend eyledi her Arab ve Acem-i

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda

Ala Habibike Hayr-il Halkı küllühimi

Yine bir nur andan feverân [108] etti

Maddi ve mânevî cihân-ı tuttu

Göründü o anda Şam Çarşıları

E’naku ibilin [109] tâ karşuları

Hâzin-i [110] Cennet-Rıdvan geldi ve etti tebşir

Dünya görmüştü, Sen–tek [111] nezir-u Beşir [112]

Ulûm-i enbiya sana verildi

Cennet bahçeleri senden dirildi

Akîb-ü tulu’da o şems-i Enver [113]

Bir avuç toprak aldı arz-ı kıldı münevver [114]

Mekke ukalâsı [115] dediler heman

Ehl-i arza galip oldu bî-kuman [116]

Çünkü ol Âmine ol sedef paye [117]

Cümle yıldızlarla cevv-i sema [118]

Aşinâlık ile nigâh [119] ederdi

Aşk ile şevk ile âh ederdi

Gökyüzünde gezen kuşlar melekler

Minkarları [120] zümrüt ve yakuta benzer

Anlardan biri gelip ol nûra

İşaret eyledi durdu huzûra

Şeceat ve nusret [121] anahtarları

Verilmişti sana felek [122] mazharı [123]

Azametini göklere vaz [124] eylediler

Her kim ânı görür  yüreği titrer

Bir güvercin kuşu göründü nâ-kâh [125]

Minkarlarıyla [126] fem-i saâdet [127] edildi agâh [128]

Tattırdı Âna şarab-ı lahut [129]

Görmemişti mislini âlem-i nasut [130]

Guya ol şeyden daha isterdi

Mübârek parmağı ile ağzını gösterdi

Muhammed’ün Seyyid’ül Kevneyn-i ve’s- Sakaleyn [131]

Ve’l-ferikayni min Urub’in ve min Acem’in [132]

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda

Ala Habibike Hayr-il Halkı küllühimi

Hazreti Âmine ol nur-u cevvâl [133]

Göründü gözüne nurani rical [134]

Ellerinde Zümrütten leğen

Diğerinde ibrik ve şal-i me’men [135]

O vücudu Es’at [136] anda yıkandı

Kendisinden hemân bir nur parladı

Sardılar vücudun harirler [137] içre

Götürdüler ervâh-ı enbiyâ [138] içre

Cem-í enbiyâ, ervah-ı Güzîn [139]

Öptüler sevdiler o nazik yüzün

Hususan İbrahim Halil-i Hüdâ

Ve Hazreti Âdem o büyük ata

Sinesine bastı ettiler dua

Ki zira olmuştu Ürvetü’l Vüska [140]

Dünya ahiretin izz-ü şerefi

Ânınla fahr [141] eder umum selefi [142]

Kitfi[143] saâdette bir dürr-i meknun

Görenler oldular bi-takat meftûn [144]

Hüve’l Habîbü’llezi türci şefâatühü [145]

Li-külli hevlin mine’l ehvali muktahimi [146]

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda

Ala Habîbike Hayr-il  Halkıllâhi küllühimi

Ricali ruhani [147] zevât-ı şerifi [148]

Vücud-u Seadetle ettiler teşrif

Gözlerine sürme çekti gittiler

Dahi koku sürdü ta’zim ettiler

Havadan bir bulut yere oturdu

Vücud-u Es’at-ı alup götürdü

Gözden nihan oldu sehâb-ı Enver [149]

“Umum şarkı garbı gezdirdin bir, bir”

Diye bir nidâ-i Hâtif-i [150] geldi

Atlas libaslarla geriye döndü

İkinci bir sehâb-ı latîf-i enver

Vücud-u Es’at-ı götürdü tekrar

İşitildi derhal insanlar sesi

Tutmuştu âlemi at kişnemesi

Âdem’in safvet-i [151] Nuh’un rif’ati [152]

İsmail lisân-i[153] İbrahim hilleti[154]

Yusuf cemali [155] Yakup beşâreti [156]

Eyyüp sabrı [157] Davut savt-ı [158]

Yahya zühdü [159] İsa keremi [160]

Verildi sana Ey Avâlim Muhteremi [161]

Denildi ve bulut münkeşif [162] oldu

Cihan o vücudun nuruyla doldu

Müahhiran [163] bir beyaz nur-i latif

O hazreti kucakladı etti taltif

Enbiya makamı ana açıldı

Cümle deryalara rahmet saçıldı

İşitildi bir sada-i ruhâni

Anı Habîb etti Zât-ı Sübhâni

Dördüncü defa yine bir kıt’a-i  nur

Aldı götürdü oldu gözden dur [164]

Bu defa ziyâde [165] kaldı semâda

Diyar-ı ruhâni ve mesîha [166] da

Büyük bir harîre [167] sarılı geldi

O harirden âb-ü zülâl [168] damladı

Dünya kabzasına [169] tav-i [170] rağbetle

Dâhil [171] oldu dindi bir mehâbetle [172]

Elhamdülillah munşi-il halki min âdemi [173]

Sümme’s-salâtü ala’l Muhtâri  fi’l- kademi [174]

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda [175]

Ala Habibike Hayr-il Halkı küllühimi [176]

Nevzâd-i [177] risalet Hateme’n –Nebiyi [178]

Süt aktı ve emdi parmaklarını

Mevlid-i seâdet ol ali mekân

Dört âlem dikildi ve dendi heman

Dört köşe olmuştu cihan bu zata

Nere dönse erer çok futûhâta [179]

Siyâdât-ı [180] ana tebşir [181] edildi

Mahşerde ümmetin senindir dendi

Velâdet [182] gecesi yıldızlar tamam

Arz-a meyl ettiğin gördü sakfi-nam [183]

Ve hîni vaz’ında [184] hânenin içi

Nurlandı demiştir o hatun kişi

Doğunca aksırdı dedi Elhamdülillah

Mevlid-i Müfahham [185] ol Rasülullah

Abdurrahman İbn-i Avf’ın anası

İsmi Şifâ Hatun ol nur paresi [186]

Aksırınca O Nevzad-ı [187] Kureyşi

İşittim hâtiften [188] o sadâyı arşı

Dedi ve hem Şam’ın saraylarını

O nur ile gördüm alaylarını

Buluğ-i bi’setini [189] etti intizâr [190]

Nuzülü vahyi de iman eyledi izhâr [191]

Safiyye Bint-i Abdulmuttalib

Kabîlelik etti tayyib [192] mutayyib [193]

Kaldırınca başını secdeden Rasül

Allah birdir dedi ben oldum Rasül

Göbeği kesilmiş sünnet tekmil [194]

Cismi münevverdi [195] ve yunmuştu bil

Muhammed’ün Seyyid’ül Kevneyn-i ve’s- Sakaleyn [196]

Ve’l-ferikayni min Urub’in ve min Acem’in [197]

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda [198]

Ala Habibike Hayr-il Halkı küllühimi [199]

Cenâb-ı Âmine [200] ol peri-i haslet [201]

Ana denmiştir eylesin dikkat

Üç gün tamam melâike ziyaret

Etmedikçe yoktur beşere ruhsat

Bu mealde gaibten bir sadâ geldi

Cümle hâne halkı yanından gitti

Abdulmuttalib gördü ne etti

Safâ’dan geçerek Merve’ye gitti

Hane üzerinde gördü bir beyaz kuş

Kanatları Mekke dağlarını tutmuş

Takarrub [202] ettikçe bir beyaz bulut

Yakinen gördü ve etti sukûn

Acep rüya mıdır hayal midir bu

Dedi ve aldı bir güzel koku

Kendisini âlemden tecerrüd [203] etmiş

Zan etti cennet bağına gitmiş

Kapıyı vurdu içeri girdi

Cenab-ı Âmine’yi pek zayıf gördü

Alnındaki nuru görmeyince

Bilmedi hikmetini düşündü ince, ince

Bir zat-ı görünce Muhib [204]

Gayetle havf [205] etti Abdulmuttalib

Dedi Ya Âmine korktum çâk [206] ettim

Ka’be’yi titrer gördüm ben helâk oldum

Putlar yere düştü Ka’be doğruldu

Makam-ı İbrahim nur ile doldu

Muhammed doğdu diye bir sadâ geldi

Bu sesle Huda’dan bir atâ [207] geldi

Acele ben O Nevzad-ı göreyim

Rahmet kokusunu andan alayım

Cenâb-ı Âmine şimdi görülmez

Çünkü üç gün beşer yanına girmez

Beni helak mi edeceksin nerde dedi

İçeri girdi yalınkılıç bir şahsı-haşin [208] gördü

Âmine’nin sözünü o zat söyledi

Abdulmuttalib Hazretleri sabreyledi

Nas’a [209] söylemek isterse ol ced [210]

Olurdu ebkem[211] dudağı hem sed

Bu macera kendisine kâr etti

Üç gün tamamına intizâr [212] etti

Ulema-i nucum [213] ve Yahûdiler

Peygamberân-ı Ahir zaman geldi dediler

Kızıl yıldız doğduğunu görenler

Dediler tevellüt etti Peygamber

Cem’i âleme velvele [214] düştü

İşitenler bu habere üşüştü

Mecûsi’den Nasara’dan Yehud’dan [215]

Birçokları geçti haç ile puttan

Yine velâdet-i seniyye [216] günü

Medine’de söylendi o güzel ünü

Hüve’l Habîbü’llezi türca şefâatühü [217]

Li-külli hevlin minel ehvali’l muktehimi [218]

Mevlaya salli ve sellim daimen ebeda [219]

Ala Habibike Hayr-il Halkı küllühimi [220]

Hasan’ül Ensârî ederdi rivayet

Zabd-ü ketb [221] edilmiş Leyle-i velâdet [222]

Hemân on günlük yoldan bu habere

Bir gecede neşr-i harika iber [223]

Daha nice bu gibi halât [224]

Ruy-i arza [225] verdi büyük beşârât[226]

Mülûki [227] arzın dili tutuldu

Nûşirevan’ın [228] köşkü yıkıldı

Sarayları tezelzele [229] uğradı

Hükümdarlar bundan çok havf [230] eyledi

Sava Gölü o gecede kurudu

Semâve Deresi’ni [231] sular bürüdü

Dahi yıldızların sık, sık sukûtu [232]

Habt etti[233] âlemi verdi sukûtu

Cesim [234] putlar yere düştü bi’t-temam [235]

Rahip Ays Abdulmuttalibe etti ihtiram

Bilâd-ı Fârisi [236] deki ateşgedeler [237]

O gecede hemen söndü dediler

Daha birçok zuhur etti havârik [238]

Yazdılar cümlesini eslâf sevabik [239]

Lakin bu asî ettim ihtisar [240]

Ve ismine dedim “Yâr-e Yadigâr”

Ne mümkün vasf etmek o kerem kânı [241]

Ana nazil oldu Seb’ül Mesani [242]

Okuyan-ı dinleyeni yazanı

Nail etsin gufrânına [243] ol Gâni [244]

Eslaf-ı ahlâfım [245] hissedâr etsin

Hem nâm-ı ahiret gününe gitsin

İşitenler okusunlar fatiha

Şuracıkta verdim anı hitâma [246]

Ve selâmün alel Mürselin [247]

Ve’l hamdülilahi rabbil âlemin

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı TOPRAK

Kuddise sırruhu’l-azîz


[1]İhramcızâde M. Kâzım Toprak’ın anlattığına göre bu kitapların büyük bir kısmı inceleme amaçlı olarak Darendeli Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendi tarafından alınmıştır. Fakat bu kitapların dönüşü olmamıştır. Şimdi bu kitapların Darende’de Efendi Hazretlerinin diğer şahsi eşyaları ile muhafaza edilmesini de Hulusi kuddise sırruhu’l-azîzin bir hizmeti olarak görmek gerekir.

[2]Hafız Şirazi

İranlı Şair Şiraz d.?-h.y.t. m.1390 Gerçek adı Şemsettin Muhammed’dir.

Kur’an-ı Kerim’i ezberlemesi ona hafız unvanını kazandırmıştır. Şiirini besleyen Arapça, Cahiliye dönemi Arab Şiiri hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf kaynakları da hem bilgisini hem eğilimlerini aydınlatır. Sanatına ilgi duyan yöneticilerce korunmasına karşılık özgür düşünce  yapısı nedeniyle bu gibi yardımlara pek ilgi göstermemiştir. Eski Arab Şiir bilimindeki Kaside içinde bulunan duygusal şiir bölümünü (tegazzül) geliştirerek Divan edebiyatında gazel diye ünlenecek birimi olgunlaştırmıştır. Kendinden önceki ustaların Firdevsi’nin (930–1020) en iyi örneğini verdiği destan (Şehname), Muallakatü’l Sab’a şairlerinin olgunlaştırdığı kaside, en seçkin deyişler ile Ömer Hayyam’ın (1044–1136) yoğunlaştırdığı rubai, örneğin Mevlana ile (1207–1273) Sadi-i Şirazi(1213–193) ve Genceli Nizami’nin(1150–1214) önde geldikleri düşünsel ve bilgice öykücülerce dolu mesnevi gibi nazım biçimleri yerine gazelde derinleşen Hafız, bu türün en eksiksiz örneklerinin sahibi oldu. Dünya güzelliklerini, yaşam tatlarını, tükenmez bir aşk duyarlığını, aşkın getirdiği doğal bir özlem, ayrılık, acı, yalnızlık, kıskançlık gibi yan duyguları insanca işledi. Beyitli  ana birim ve bağımsız sayacak ilerdeki sakat anlayışa karşın Hafız gazelde tam bir konu bütünlüğü yanı sıra ses ve uyum etkisi sağladı. Bu etkide ahiret inancına uzak kaldı. Dünya ve doğa güzelliklerini coşkuyla diler getirirken yer yer gerçek zaman zaman simgesel bir gücü şarabı yüceltti.

Hafız yüzyıllar boyu süregelen ününü, tek yapıtı olan Divan-ı ile sağladı, Yapıt, birçok eski şairlerinki  gibi aşk, şarap, sarhoşluk, ikiyüzlülük, şikâyet gibi konuları içerir. Diğerlerinden farklı, bu konulardaki duygularını çok güzel bir biçimde dile getirmesidir. Şiirlerinde duygusallığın yanı sıra felsefi ve mistik bir hava da egemendir. Bütün bu üstün nitelikler karşısında Divan’ın henüz yüzde yüz onun gazellerini içeren bir nüshası ele geçmemiştir. Söylentiye göre Hafız’ın şiirlerini ilk kez Gülendam adlı bir öğrencisi bir divan’da topladı, Gülendam’ın bir de önsözünü içeren bu nüshalardaki gazel sayısı 650–1000 arasında değişir.

[3]—İran Edebiyatının önemli şair ve yazarlarından biri olarak kabul edilir.

Asıl adı, Ebu Abdullah Müşerrifûddin bin Müslih eş- Şirazi’dir. (1213–1292)

Rivayetlere göre; hayatının ilk üçte birinde tahsille meşgul olmuş, ikinci üçte birini seyahatle geçirmiş, kalanını da ibadete hasretmiştir.

Bilginler yetiştiren bir soya mensup olduğu bilinir. Tahsiline Şiraz’da başlamış, Bağdat’ta Nizamiye medresesinde devam etmiş, çağının büyük simalarıyla tanışmıştır. Dini terbiye almış, bu konuda tanınmış kişilerle konuşmuştur. Hayatı daima öğretici, düşündürücü ve çekici bulmuştur. İnsanlarla konuşmak ve seyahat etmek onun sevdiği şeylerdir. Çok kez Hac’ca gittiği de rivayet edilir.

Ebu Bekir ve oğlu Sad için “BOSTAN ve GÜLİSTAN” isimli yapıtlarını yazdı. Güneydoğu Anadolu ve Azerbaycan’ı gezdi. Karışık ve hareketli hayatının nihayetinde tekrar Şiraz’a gelerek, burada yerleşir ve ölümüne dek, tenha bir yerde yaptırdığı tekkede, vaktini okuyup yazarak, ibadet ederek ve ziyaretleri kabul etmekle geçirir. Birçok büyükler ona saygı göstermişler. Büyük bir tevazu ile her zaman içinde yaşadığı halk, hayatının sonlarına doğru, onu ermişlerden biri olarak tanımıştır. Sâdi, 1292 yılında Şiraz’da Hakk’a yürüdü. Mezarının bulunduğu semt O’nun adı ile anılır. Kusursuz bir anlatış biçimi olan Sâdi’nin üslubu basit gibi görünür, ancak kolay taklit edilemez. Eserlerinden başlıcalar: “Takriz-i Dibace,” “Mecalis-i Pençgane,” “Gazeliyet”

En meşhur eseri “ Bostan ve Gülistan” İslâm dünyası medreselerinde okunmuş, açıklamaları yapılmış ve çeşitli dillere çevrilmiştir.

[4]Mehmet Niyazi Mısri kuddise sırruhu’l-azîz

II. Osman devrinde, hicri 1027, milâdi 1617 yılında Malatya’da doğmuştur. Babasının (Ali Çelebi) bir Nakşibendî tarîkatı mensubu olmasına rağmen, henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halvetî Tarîkatı şeyhi Malatyalı Hüseyin kuddise sırruhu’l-azîz Efendiye intisap etmiş, Kadirî bir mutasavvıftan istifade etmiş olan bu şair sufinin kabiliyetlerini geliştirebilecek kişileri bulabildiği söylenebilir.

Diyarbakır ve Mardin’de mantık ve kelam okudu, o zamanlar hocası yalnız Mısır’da bulunan “Miftah-ı Ulum il Gayb” (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısır’a gidip Ezher Camii civarında Kadirî bir şeyhe bey’at etti. Bir gün şeyhi ona “Zahir ilim talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarîkat ilmi sana açılmaz” dediğinde niyaz ile Allah Teâlâ’ya istihare ettiğini, rüyasında Abdülkâdir-i Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin Niyâzi’ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve “Senin şeyhin bu şehirde değildir” diye Anadolu tarafını işaret ettiğini Mevaidu’l-irfan (İrfan Sofraları) adlı eserinde anlatmaktadır.

Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister, rüyasını duyan şeyhi, kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise, de o gitmede ısrar eder ve izin alıp Mısır’dan ayrılır Anadolu yoluyla İstanbul’a gelir. Sokullu Mehmet Paşa Medresesi’nde bir hücrede irşada başlar (1646).

İstanbul’dan Bursa’ya gidip orada Veled-i Enbiya Camii kayyımı Ali Dede’nin evinde ve Ulu Cami yakınındaki medresede oturan Niyazi-i Mısri kuddise sırruhu, yine bir rüya üzerine Uşak’a giderek Halvetiyye’nin Elmalılı Yiğitbaşı Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed’e intisab eder. “Akıbet şeyhim, gözbebeğim, kalbimin devası” olarak ifade ettiği Şeyh Ümmi Sinan Elmalı kuddise sırruhu’l-azîz ile Elmalı’ya giderek şeyhinin dergâhında imamlık, hatiplik ve şeyhinin oğluna hocalıkta bulunur. Kırk yaşına ulaştığında Mısri, Ümmi Sinan’dan hilafetini alarak irşada başlar. İşte onun mücadele hayatı bundan sonra başlar. Uşak, Çal ve Kütahya’da bulunmuş; Bursa, Edirne’den sonra bir müddet İstanbul’a yerleşmiştir. Üsküdar’da Azîz Mahmud Hüdâyi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri ile komşu olmuştur.

1669 tarihinde Bursa’ya gelmiş, Bursa’da Ulu Camii civarında bir hücrede irşad, camide vaazlara devam etmiş; bir yandan da geçimini temin ve yoksullara yardım maksadıyla mum yapıp satmıştır. Abdal Çelebi adlı bir tüccar Niyâzi’ye bir dergâh yaptırır. Bursa’da Ulu Cami’nin kıble tarafında şu anda postanenin bulunduğu köşede, dergâh 1080 (1669–1670) tarihinde merasimle açılmıştır. Bursa’da tekkesini kurduğu yıllar tekke– medrese tartışmalarının en yoğun olduğu yıllara rastlar; sesli zikir meclisleri yasaklanmıştır. Mısri bu karara uymamış ve açıkça mücadele etmiştir. Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir. Bir kız çocuğu olur.

Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmet Paşa’nın daveti üzerine Edirne’ye giden Niyâzi, cifre dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673)’ te Rodos’a sürülür. Dokuz ay sonra affedilerek Bursa’ya döner. Dönüşte Bursa’da çalışmaya devam etmiş, 1677’de Rusya seferi için halkı cihada davet etmek amacıyla 300 kişilik bir derviş grubuyla Edirne’ye geçmiş, Selimiye Camii’ndeki bir hutbesinden dolayı bu kez Limni Adası’na sürgün edilmiştir. İki sene sonra affedilmesine rağmen dönmez ve Limni’ de Mısrî dergâhını kurar. On beş yıl sonra tekrar Bursa’ya gelir.

Padişah II. Ahmed’ in, şeyhe mahsus bir koşu araba, dervişler için de para gönderdiği bilinmekte olup, Niyâzi’yi çok saydığı anlaşılmaktadır. Niyazi Mısri kuddise sırruhu’l azizin padişaha, işbaşında bulunan hainleri keramet ile birer birer haber vereceği şayiası, devlet adamları arasında telaş uyandırır. Sadrazam Bozok’lu Mustafa Paşa, Mısri Efendinin duasını almak isteyen ve sonra sefere çıkılmasını münasip gören II. Ahmed’i, bu zat geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirdi. Niyâzi, 26 Şevval, 1104 (30 Haziran 1693) Salı günü Edirne’ye gelip vaaz etmek üzere Selimiye Camii’ne indiği zaman, halk caminin etrafını almış, kalabalıktan içeriye girilemez olmuştur. Bu durum karşısında Sadrazam, Niyâzi Mısrî kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin eğer derhal sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını padişaha telkin ederek, Niyâzi Mısrî kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin Limni’ye gönderilmesi hususunda bir ferman alır. Tekrar Limni’ye sürülür (1693). Orada, bir müddet sonra 20 Recep 1105 (16 Mart 1694)’te, 78 yaşında Hakk’a yürümüştür.

[5]—  “Meselâ yine Ahmet Âmış kuddise sırruhu Efendi buyururlarmış ki;

Tasavvuf kitabı okumayın. Onlar sizi idlâl (yanlışa götürür) eder. Yalnız Niyazi Divanını okuyun. Zira O, sülûkü bitirdikten sonra söylemiş ve yazmıştır.” (ERGİN, a.g.e. s. 75)

[6]—Bu konuda Necmeddin Kübra kuddise sırruhu’l-azîzin hali ayrı bir görüş açısı vermektedir.

“Bir gün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hâsıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah,” “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah Teâlâ’yı zikirden alıkoyan hatıraları kovuyordum.

O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi. Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benimle şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı (düşünceyi) bırak..” Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah Teâlâ bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” (Necmeddin Kübra kuddise sırruhu, Tasavvufî Hayat, trc. Mustafa KARA, İstanbul, 1996,s.103)

[7]—Hacı Bayram Veli kuddise sırruhu’l-azîzin müridlerinden Yazıcızade Mehmet kuddise sırruhu’l-azîz Efendi, Muhammediye adındaki büyük manzum eserini yazıp mürşidine takdim ettiği zaman:

Böyle kocaman bir eser yazacağına bir sine hak etseydin, Mehmet.” Demiş ve bununla, bir adam yetiştirseydin, bu suretle canlı, nâtık bir kitap yazmış ve daha iyi etmiş olurdun,   demek istemiştir.

Nitekim bu fikri taşıyan Hacı Bayram Velî kuddise sırruhu’l-azîzin iki, nihayet üç küçük manzumesinden başka kâğıt üstüne konulmuş eseri yoktur. Fakat yetiş­tirdiği insanların, yâni canlı kitapların sayısı çoktur ve bu canlı kitap­lar asırlarca okunmuştur; şimdi de okunmaktadır ve ilâ nihâye inşâallah da okunacaktır.

Türbedar Ahmed Âmış kuddise sırruhu Efendi, tenevvürü ve yüksek hakikatlere erişmeyi kastederek:

Bu iş kitapla olmaz; fakat kitapsız da olmaz” buyururlarmış. Yine bu zat, daha ileri giderek Muhyiddin Arabî kuddise sırruhu’l-azîze atfen:

Allah Teâlâ benden ne istersin dese: Ya Rabbi, beni tekrar dünyaya gönder, yazdığım kitapları toplayıp yakayım” demiştir.” (ERGİN, a.g.e. s. 74)

[8]Evrâd-ı Bahâiyye

Manen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Şah Muhammed Bahâüddîn Nakşibend kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine ta’lîm ettirdiği rivayet olunan, seçilmiş dua ve virdlerden oluşan bir tesbihat evraddır.

Evrad-ı Şerif, bir mürşid-i kâmilden izin alınarak okunmalıdır. Fakat Efendi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin kendine bağlı yeni ihvana, yâni sülûk derslerini ikmal etmemiş bile olsa izin vermiş olduğu rivayeti meşhurdur. (Mustafa Takî kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin arkadaşı olan Hasan Basri Çantay Evrâd-ı Bahâiyye için okuma izni istemiştir. Fakat uzun bir müddet bu izni alamamıştır.)

Evrad-ı Şerifi okumak için kıbleye karşı diz çöküp şu şekilde okunur:

3 adet Salâvat-ı Şerife

5 adet Estağfirullah

1 adet Fatiha Suresi

3 adet Kehf Suresinin 10. ayeti

3 adet İhlâs Suresi

7 adet Salâvat-ı Şerife

Okunduktan sonra, okunan sure ve dualardan hâsıl olan sevap silsile yo­luyla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden itibaren bütün pîrana ve akraba-i taallukata bağışlanır, daha sonra da Evrad-ı Şerif okunmaya başlanır.

Bu evrâdın içinde İsm-i Âzam olduğu için okuyanın istekleri Allah Teâlâ’nın iradesinin takdiriyle icâbeti muhakkaktır.

[9]— Kitabın kapağı şu şekildedir.

Yâre Yadigâr

İbrahim Yılmaz – Ali Altın (Uğur Terzi,  Mehmet Bayrak eliyle Taşköprü) (Bekir Sarı ve Basmacı Mehmet Efendi eli ile)

Osmanlıca ve Türkçe yazılmıştır.  İçinde silsile,  hediye etme şekli, Efendi kuddise sırruhu’l-azîzin birkaç sohbetten alınmış kelâmları yazılmıştır.

Sayfalar ayrı ayrı numaralanmış Türkçe 24 sahife. Osmanlıca 29 sahifedir.

[10]—Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem

[11]—Çokça, fazlaca

[12] —Öncekiler ve geçmişler.

[13]—Öncekilerin yolu

[14] —Sık sık

[15]—Şiirin yazıldığı tarih Hicri 19 Rebi’ul –evvel 1352 Çarşamba- 11 Temmuz 1933 Salı (İkindiden sonra Çarşamba sayılır) Efendi Hazretleri bütün hayırlı işlerine Çarşamba günü başlamıştır.

[16]—Çarşamba

[17]—Dizdim

[18]—Ayak

[19]—Şükür, binlerce şükür

[20] —Gündüzleyin

[21]—Öğle uykusu

[22]—Uykumda

[23]—Güzel bir insan

[24]—Allah Teâlâ’nın yardımıyım

[25]—Emrine hazır.

[26]—İnci dizisi gibi mısralar

[27]—Ay yüzlü Sevgili

[28]—Nesir ile yazılmış inci gibi satırlar

[29] —Düzyazı, nesir,

[30]—Hediye

[31]—Utanma

[32]—Mahcupluk ve eziklik ile

[33] —(Vefir-den) Tam olan şey. Çoğaltılmış. Çok. Kesir.

[34]—Kerem sahibi

[35]—Vefalı Efendim

[36]—Taşısa

[37]—Hayale sığabilecek (Gerçekte olması düşünülemeyecek kadar büyük)

[38]—Parlaklık ve aydınlık

[39]—Kıyamet günü.

[40]—Büyük lütuf

[41]—Dünya’ya Teşrifi

[42]—Âşıklara

[43]— Melekler

[44]—Birlik kadehi

[45]—Açılır, feth olur

[46]—Saçılır

[47]—Birlik incileri

[48]—Açık

[49]—Hicri üçüncü ay, Rebî’ul-evvel ayı,

[50]—Kıymeti Yüksek ve yüce

[51]—Şefaatçi

[52]—  “Seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.” (Enbiya, 107)

[53]—Parçalandı

[54]—Put isimleri

[55]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin doğduğu gece, İran kralı (Kisrâ’nın) sarayı sallandı ve on dört burcu yıkıldı.

[56]—Büyük Mecusi Ateşi

[57]—Save gölü kurudu.

[58]—Kabir toprağına

[59]—Güzel kokan bahçesini

[60]—Sulanırlar, içerler

[61]—Allah Teâlâ’ya şükürler olsun Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi beşer olarak gönderdi.

[62]—Sonra en önce seçilmiş nebi olana salât ve selam olsun.

[63]— Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize ebediyete kadar selam olsun.

[64] —Bütün yaratılmışların en hayırlısı Allah Teâlâ’nın sevgilisine olsun.

[65]—Babası Hz. Abdullah radiyallâhü anh

[66]—Hizmetçiliğini

[67]—Ay parçası

[68]—Bilenler müjde ederdi

[69]—Zaman zaman

[70]—Ulvî âlemler

[71]—İsimlendirilmemişti önceden

[72]—Olabilir mi diye araştırmaya düştüler.

[73]—İnci dizileri

[74]—Baştanbaşa

[75]—Alnında

[76]—Yüzünü kaplayan

[77]—Rebî’ul-evvel ayının 12 si

[78]—Dünyevî harikalar

[79]—Korkuttu

[80]—Zaman zaman

[81]—Müjde

[82]—Güzeller

[83]—Doğu batı

[84]—Pay veren

[85]—Allah Teâlâ’nın arşı

[86]—Doğuda

[87]—Batıda

[88]—Çok yeni

[89]—Cam fanustaki şerbet

[90] —Dünya ve ahiret, insanların ve cinlerin Efendisi

[91]—Arap ve Acem fırkasının Efendisi

[92]—Cam fanustaki şerbet

[93]—Mübarek karınları

[94]—Teşrif et Ya Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem

[95]—Allah Teâlâ’nın izniyle

[96]—Ümmetlerin şefaatçisi

[97]—Beşerin baş tacı

[98]—Mahlûkatın özü

[99]—Yaratılışı büyük ruh

[100]—Dünya âlemine

[101]—Tekbirler

[102]—Tehliller

[103]—Bütün

[104]—Selamlar

[105] — (Türkçe Açıklaması)

Gün, O’nun varlığı ile parladı. Gece O’nun heybetinden karardı.

Diğer rasüllerden fazilet ve ululukta üstün oldu. Hidayet yolları O’nunla bulundu

Kerem hazineleri ve Allah Teâlâ’nın nimetlerin sahibi, şeriatı ile ümmetleri hidayete erdirdi.

En temiz nesebli, en yüce soyluya; bütün Araplar hizmetkâr oldu.

O’nun işaretiyle ağaç yürüdü, taş konuştu, ay yarıldı.

Cebrail aleyhisselâm İsra gecesi gelip,

Allah Teâlâ’nın huzuruna çağırdığını müjdeledi.

Şerefe nail oldu; Allah Teâlâ O’nun ümmetinin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bizim Efendimizdir.

Şerefimiz bizi ümmetliğe kabul etmesidir.

[106]—Temiz

[107]—Kemerli büyük bina

[108]—Fışkırdı

[109]—Şam’da bir mevki adı

[110]—Bekçisi

[111]—Bir tanesin

[112]—Müjdelemede ve korkutmada

[113]—Erkek evlatların erkek ve kız çocukları arasından doğmuş nurlu güneş

[114]—Nurlandırdı

[115]—Aydınları

[116]—İnsan, erkek demektir. Yardım edeni olmadan

[117]—Rütbe

[118] —Atmosfer

[119]—Bakış

[120]—Gagaları

[121]—Yardım

[122]—Dünya

[123]—Şerefi

[124]—Koydular

[125]—Yiyecekle

[126]—Gagasıyla

[127]—Saadet ağzı

[128]—Bilerek

[129]—İlâhi şarabı

[130]—İnsanlık âlemi

[131]—Dünya ve ahiret, insanların ve cinlerin Efendisi

[132]—Araplar ve Acem fırkasının Efendisi

[133]—Hareketli

[134] —Adamlar

[135]—Yıkanılacak emin bir çadır

[136] —Mutlu, temiz

[137]—İpek

[138]—Nebilerin ruhları

[139]—Bütün Nebiler ve seçme ruhlar

[140]—Sağlam ip, dayanak

[141] —Öğünür

[142]—Öncekiler

[143]—Omuz, kürek kemiği

[144]—Mecalsiz âşık oldular

[145]—O Allah Teâlâ’nın sevgilisidir ki, şefaat ancak O’ndan umulur.

[146]—Korkulacak bütün hallerde sığınılacak yer O’dur.

[147]—Ruhanî adamlar

[148]—Şerefli zatlar

[149]—Nurlu bulutlar

[150]—İlâhî bir ses

[151]—Âdem aleyhisselâmın sıfatı: Berrak, temiz

[152]—Nuh aleyhisselâmın sıfatı: Yücelik

[153]—İsmail aleyhisselâmın sıfatı: Fasih, güzel konuşmak

[154]—İbrahim aleyhisselâmın sıfatı: Allah Teâlâ’nın dostu

[155]—Yusuf aleyhisselâmın sıfatı: Cemal güzelliği

[156]—Yakup aleyhisselâmın sıfatı: Müjdesi

[157]—Eyyüb aleyhisselâmın sıfatı: Sabrı

[158]—Davut aleyhisselâmın sıfatı: Sesi

[159]—Yahya aleyhisselâmın sıfatı: Takva ve zühd

[160]—İsa aleyhisselâmın sıfatı: Şeref, ululuk ve güzel işler sahibi

[161]—Yaratılmışların en kıymetlisi

[162]—Açıldı

[163]—Sonra tekrar

[164]—Uzaklaşıp kayboldu

[165]—Fazlaca

[166]—Hz. İsa aleyhisselâmın makamında

[167]—İpekler

[168]—Tatlı su

[169]—Ortamına

[170]—Elverişli alışarak

[171]—Döndü

[172]—Sevgi ile

[173]—Allah Teâlâ’ya şükürler olsun Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi beşer olarak gönderdi.

[174]—Sonra en önce seçilmiş nebi olana salât ve selam olsun.

[175]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize ebediyete kadar selam olsun.

[176]—Bütün yaratılmışların en hayırlısı Allah Teâlâ’nın sevgilisine olsun.

[177]—Yeni doğmuş

[178]—Son nebi

[179]—Fetihler

[180]—Efendilik, sultanlık

[181]—Müjdesi

[182]—Dünyaya teşrif

[183]—Bulunduğu yerin tavanı

[184]—Teşrif ettiği vakit

[185]—Büyük kutlu doğum

[186]—Parçası

[187]—Yeni doğmuş sultan

[188]—İlâhî ses

[189]—Nebilik zamanı

[190]—Bekledi

[191]—Açıkladı

[192]—Kavmini güzelce övdü

[193]—Gönlü razı

[194]—Tam olarak

[195]—Nurlu

[196]—Dünya ve ahiret, insanların ve cinlerin Efendisi

[197]—Araplar ve Acem fırkasının Efendisi

[198]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize ebediyete kadar selam olsun.

[199]—Bütün yaratılmışların en hayırlısı Allah Teâlâ’nın sevgilisine olsun.

[200]—Ulu Âmine radiyallâhü anh

[201]—Güzel yaratılışlı kadın

[202]—Yaklaştıkça

[203]—Sanki çıkmış

[204]—Sevgili dost

[205]—Korktu

[206]—Korkudan ödüm yarıldı

[207]—Hediye

[208]—Sert bakışlı

[209]—İnsanlara

[210]—Ata, dede

[211]—Dilsiz

[212]—Bekledi

[213] —Falcılar

[214]—Gürültü

[215] —Mecusiler, Hıristiyanlar ve Yahudiler

[216]—Ulu doğum günü

[217] —O Allah Teâlâ’nın sevgilisidir ki, şefaat ancak O’ndan umulur.

[218]—Korkulacak bütün hallerde sığınılacak yer O’dur.

[219]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize ebediyete kadar selam olsun.

[220]—Bütün yaratılmışların en hayırlısı Allah Teâlâ’nın sevgilisine olsun.

[221]—Yazılmış

[222]—Doğuş gecesi

[223]—İbretler

[224]—Olaylar ve haller

[225]—Yeryüzüne

[226]—Müjdeler

[227]—Eşyası mülkü

[228]—Adaletiyle meşhur İran hükümdarlarından

[229]—Sarsıldı

[230]—Korktu

[231]—O gece Sava Gölü battı. Onun yerine bir deniz çıktı. Şöyle ki; Kufe yakınında bulunan Fırat suyu taştı. Dımışk ile Irak arasında bulunan çölü doldurdu deniz gibi eyledi. (Yazıcıoğlu Muhammed, Muhammediye, İstanbul, 1984, s,145)

[232]—Düşmesi

[233]—Âlemi susturdu

[234]—Büyük putlar

[235]—Hepsi birden

[236]—İran Şehirleri

[237]—Ateşe tapan Mecusiler

[238]—Harika olaylar

[239]— Öncekiler geçmiş olayları

[240]—Kısalttım

[241]—Yüce Şeref Sahibi’ni

[242]—Fatiha Suresi

[243]—Af ve mağfiretine

[244]—Zengin olan Allah Teâlâ

[245]—Öncekiler ve sonrakiler

[246]—Sona erdirdim

[247]—Bütün Nebilere selam olsun

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK SİVASΠHİZMETLERİ

Sivas ve civarında onun himmetiyle bitirilmiş 54 eser tespit edilmiştir.

Efendi Hazretleri bir rivayete göre 105, başka bir rivayete göre 154 eser yapım, vs tamiratına vesile olmuştur.

Sönmez Neşriyat’ın ilk kurucuları arasında bulunmuştur

İstanbul’da eğitim yapan talebelere birçok burs göndermiştir.

1- ULUCAMİİ TAMİRATI

Ulu Camii [1]

Sivas’taki en eski Türk eseri olan Ulu Cami’dir.

Sivas, Tokat, Kayseri ve Malatya’ya yerleşen Danişmendliler’in (1085–1178), Selçuklu geleneğini sürdüren anıtlarından biridir. Yapılış tarihi yakın zamana kadar bilinmiyorken, 1965 yılında, tamir dolayısıyla camide kalan taşlar arasında kitabesi bulunarak Sivas Müzesi’ne konulmuştur. Ulu Cami’nin Sivas müzesinde bulunan kitabesinde Ulu Camii Hicri: 533 Milâdi:1138 Tarihinde yapılmış olduğu görülmektedir.

Kitabe:

Bi imareti hâzel mescid’il-mübareke fi eyyam…

El melik’ül adl’kutb’üd-dünya veddin MELİKŞAH BİN İZZE’D-DİN [2]

El abd’ü ahihi İlâ rahmetullahi… Sene selase ve selâsine ve hamse mi’e (H: 533)[3]

Ulu Camii’nin özellikleri;

54×31m. Boyutlarındaki dikdörtgen planlı camii taş duvarlıdır. İç alanı 1650m² olarak, 50 tane kemerli dikdörtgen planlı yığma ayağa oturmuştur.

Daha önce üzeri toprak örtülü olan camii 1955 yılındaki büyük tamirden sonra sac ile kaplanmıştır. Hali hazırda bakır kaplamalıdır.

İlk durumu korunarak bugüne gelen minaresi, bir yıldırım düşmesi sonucu eğik olup, minare üzerinde yıldırımın izi bariz bir şekilde görülebilmektedir. Minare içinde 114 kadar basamak vardır.[4]

Caminin etrafı dolmuş olduğundan çukurda kalmış ve yol seviyesinden on iki basamakla camiye inilmektedir. Caminin avluya üç kapısı olup avludaki şadırvanı Zaralızâde Mehmet Paşa yaptırmıştır. (Şu an bu müştemilat yoktur.)

Ulu Caminin Gördüğü Tamiratlar:

1.İzzetin Keykavus zamanında minaresi (m.1219)    tamir görmüştür.

h.609 / .1213 ve h.932 / m.1525 tarihinde tamir gördüğü, yine h.1006 / m.1597 tarihinde ise, Sivas Emir-ül Ümerası Mahmud Paşa tarafından onarım yaptırıldığı caminin 1955 yılındaki büyük tamirinden sonra bulunan bir tamir kitabesinden ve diğer kitabelerden anlaşılmaktadır.

Son büyük tamir 1955 yılında tamamlanmış olup, caminin çöken ahşap örtüsü ve üzerindeki toprak örtü alınarak çinko saçla kaplanmıştır. Bu onarım, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin teşvikleri ve çalışmaları ile başarılmış,  camii yeniden ibadete açılmıştır.

Ulu Cami’nin 1955 teki Son Büyük Tamiri:

Başbakanlık Cumhuriyet Arşiv kayıtlarından anlaşıldığına göre;

Devlet 1940 yılında vakfa ait Ulu Camii’nin tamir edilebilmesi için kâfi miktarda tahsisat bulunmadığı için haline terk edilmesine,[5] daha sonra 1948 yılında ise, Devlet Müzesi yapılması kaydıyla, Milli Eğitim Bakanlığı’na tahsisi için karar vermiştir.[6] Bu nedenle Ulu Cami 1950 yılına kadar harabe halindedir, ibadete kapatılmıştır.

1954’te başlayan tamirat, 1958’de tamamlanmıştır. 1955 ten beri ibadete açıktır. 1958 yılından sonra da cami civarının ve müştemilatının onarımı ve bakımı 1966 yılına kadar devam etmiştir.

Ulu Camii İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri Tarafından Tamiri:

Sivas Ulu Camii öyle bakımsız hala gelmişti ki,  bütün tavan toprağı caminin içine çökmüş ibadet yapılacak bir halde değildi. Kayseri’den gelmiş olan vaiz vermiş olduğu vaaz’da,

“Ey Sivas Halkı!

Ulu camii gibi mabet ceddinizden kalmış,  bu hale gelmiş, hiç düşünmüyor musunuz bir müslüman olarak nasıl sabahlara kadar uyku uyuyabiliyorsunuz.”

Bu ağır ithamlar Sivas Halkının uyanmasına sebep olmuş.  Ulu Camii’nin onarımına niyetlenmişlerdir.  Dernek kurulmuştur.  Halkın çoğunluğu İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerini başkanlığa getirelim diye fikir üzerindeyken Filik Rıfat, “O şeyhliğini yapsın ne gereği var” diye halkı caydırmıştır.

Dernek kurulmuştur, fakat bir türlü faaliyet başlayamamıştır.  Sonunda dernek üyeleri “bu işin üstünden ancak Hacı İsmail Efendi gelir,  onun yardımına başvuralım,” diyerek Efendi Hazretlerinin huzuruna gelmişler.

“Efendim bu işin başında siz bulunun,  bizler bu işi ancak sizinle yapabiliriz” demişlerdir.  Efendi Hazretleri;

“Gardaşlarım!  Bizde bu işin üstesinden gelemeyiz,  lakin layık görmüşsünüz,  bir teşebbüsse geçelim,  Rıfat Bey’de heyete dâhil olsun,  bu hayırlı olur” demişlerdir.

Tamirat zamanı hakkında, Ankaralı İhvan Kemal Öztürk şunu anlatmıştır.

“O zaman şartlar o kadar zor idi ki,  bir kişinin yevmiyesi 50 kuruştu. Bizler derneğe aylık 1 lira olarak üye kaydı olduk.  Senede 12 lirayı doğru dürüst veremiyorduk.  Hal böyle iken zor şartlarda, Efendi Hazretleri bunu başardı”

Caminin içine dolmuş olan toprak boşaltılıyor ve uzun bir bekleme olmuş tamirat başlamamıştır.  Uzun bir beklemeden sonra Efendi Hazretleri, Bursa Ulu Camii’ni tamir eden bir heyet ile gö­rüşerek,  devletin bile bulunduğu yeri yeşil alan yapmak istediği Camii kısa bir sürede yapılmasını sağlamıştır.

Efendi Hazretleri tamirat ile ilgili olarak buyurur ki;

“Gardaşlarım! Büyük bir işe girdik,  paramız da yoktu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem’den emir geldi.

“İsmail Efendi Oğlum! Ulu Camiyi tamir edelim”

“Bizde nasıl yapacağız” diye düşündük.

“Fakat Allah Teâlâ’ya tevekkül ederek bu işe başla­dık.  Ulu Camii’nin ortasına gömleğin kavlinden  (kendi doğum hadisesi) bir çadır kurduk.  İçine kazma ile kürek koyduk.  İşin sonunu bekledik. Paramız yoktu,  paraya gark olduk o sene kıtlık olmuş halk mağdurdu. Bir emir verdik, kanılarla dağ gibi taş yığıldı,  Allah Teâlâ’nın yardımıyla Ulu Camiyi tamir ettirdik.”


Ulu Camii İle İlgili Meşhur Rivayetler

Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Dünya üzerinde altı mescit vardır.[7]

1- Beytullah, 2- Ravza-i Mutahhara 3- Kudüs-ü Şerif 4- Şam’da Camii Emeviyye’de Mescidi Yahya, 5- Halep’te Mescidi Zekeriyya, 6- Sivas Ulu Camii. Bu bir hakikâttir,  biz böyle kabul ettik.”[8]

Ulu Camii’ndeki elli direkten, minareden çıkılan hizada baştan ikinci direk olan Hızır Direği hakkında;

Bu direk dibinde Hızır aleyhisselâm pek çok kimseyle görüşmüş,   İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri de burada Hızır’la konuştuğu için, camiye gelenler bu direğin dibinde oturmak isterler.

Hızır’ı görmek isteyen kimse, kırk gün ikindi veya sabah namazını Hızır direği dibinde namaz kılarsa görüşürmüş.

Ulu Camii’nin temeli Nuh   aleyhisselâm tarafından atılmıştır.   Mihrap ve minber arasında temelin altında Nuh’un evlatları tarafından yapıldığına dair Süryanice ibareler var olduğu ve İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri tarafından buranın kapatılması istenmiştir. Tamirat sırasında görülmüş olan bu taşlar şimdi altta kalmıştır. Çünkü caminin müze olmasından korkulmuştur.[9]

Birinci Dünya Savaşının başlarında Sivas’ta bir zelzele oldu. Bu zelzelede, Çifte minare ve Ulu Camii çok hasar gördü, minarelerin külahları aşağıya düştü. Halk bu olayı hayra yormadı. Memlekette büyük bir felaketin olacağını söyleyenler olmuş. Zaman Sivas halkını haklı çıkarmıştır.

Ayrıca Ulu Camii Milli Mücadele yıllarında 12 Eylül 1919 günü Kongre salonunda halka açık bir toplantı yapıldıktan sonra Sivaslılar tam kadro ile aynı gün Ulu Camii’nde toplantı yapmışlardır. Sivaslılar Mustafa Kemal Paşa’nın heyecanlı konuşmalarını can kulağı ile dinlemişlerdir.

Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ve Temsil Kurulu üyeleri 108 gün kaldıkları Sivas’ta huzur içinde çalışmalarını yürütmüşlerdir.

2- SİVAS İMAM HATİP LİSESİ’NİN YAPIMI

İmam-Hatip Lisesi [10] Yaptırma ve Yaşatma Derneği Ağustos 1953 tarihinde kuruldu. Daha sonra,  1957 yılında İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri de katıldılar.

Okulun yeri, Ceneviz-Ermeni azın­lığının okulu idi. Yanında da bir kilise mevcuttu. Bu okulun yeri, daha önce Sivas Ortaokulu olarak kullanılmış fakat sonra terk edilerek hazineye bırakılmıştı. Efendi Hazretlerinin isteğiyle Milli Eğitim Bakanlığına, bir dilekçe yazıldı. Kısa bir süre sonra Devlet hazinesine 2.000 TL nakit para ödenerek burası satın alınmıştır. Devlet yardımı olarak 60.000 TL’si yardım alınmıştır.

Sivas İmam Hatip Lisesi, 1953’te kurulan dernek ile 1957’de de inşaatına başlanılıp 1958’de bitirilmiştir.


[1]—Ulu Camii hakkında geniş bir bilgi için “Somuncu Baba Dergisi, Temmuz-Ağustos, 2000” sayılı dergideki Arş. Yazar Müjgan ÜÇER’in makalesini okuyunuz.

[2]—İzze’d-din I. Mesud (Milâdi:1116–1155) Anadolu Selçuklu Devleti

[3]—Ulu Cami’nin Hicri: 593- Milâdi:1197 tarihinde II. Kılıç Arslan’ın oğlu Sivas Meliki Kutbettin Melik Şah tarafından yaptırıldığı rivayetleri de vardır. (Bu rivayet zayıftır. Çünkü II. Kılıç Arslan (Milâdi: 1155–1192) hükümdarlık yapmıştır. Belki ilave veya tamir yapmış olabilir. Yazan)

Sivas Ulu Caminin dış kapısının üzerindeki kitabede ise, 1955 yılındaki büyük tamir ibaresi ile camii Milâdi: 1192/93 tarihinde yapılmış olduğu kayıtlıdır.

[4]—115 ve 116 sayısını verenlerde var. Doğru olan 114 tür. Kur’an-ı Kerim’in sure adedidir. (Yazan)

[5]—BCA, Tarih: 24.06.1940 Fon Kodu: 30..10.0.0Yer No: 192.318..2. Dosya: 22982

[6]—BCA, Tarih: 09.03.1948 Fon Kodu: 30..18.1.2 Yer No: 115.99..2. Sayı: 3/7149 Dosya: 69-11

[7]— 1- Beytullah,  2- Ravza-i Mutahhara 3- Kudüs-ü Şerif dışındaki camiiler için yapılan değerlendirilmelerde maneviyat durumunda zamanın tasarruf ehlinin bulunduğu bölge esas alınmıştır. M. Kâzım Toprak Efendinin bizzat kendisinden duyduğumuz ise, daha sonraları Efendi Hazretleri Ulu Camii için dördüncü Mescid olduğunu söylediğini söylediler. Mesela

“İslâm’da en yüksek mertebeli ibadethane Mekke’deki Mescid-i Haram’dır. Diğer Sıralama ise, şöyle.

1. Mescid-i Haram (Mekke

2. Mescid-i Nebevi (Medine)

3. Mescid-i Aksa (Kudüs)

4. Emeviye Camii (Şam)

5. Bursa Ulu Camii / Diyarbakır Ulu Camii

Bu arada özellikle belirtmeliyim ki, 5. lik konusundan Diyarbakır Ulu Camii için de aynı durumdan bahsedenler var. Diyarbakır Ulu Cami ise, Anadolu’da yapılan ilk camii özelliğindedir ve Şam’daki Emeviye Cami’nin benzer planlısıdır. (Yazan)

[8]—Mehmet Veli ŞEN’in Ulu Cami’ye yardım için o zamanlarda bastırdığı bir broşürden.

[9]—Mihrabın tamirinde çalışan ustadan dinledim. (Yazan)

[10]İmam-Hatip Lisesi ve Ortaokulu,

Türkiye’de dinsel nitelikte eğitim kurumu, imamlık, hatiplik, Kuran kursu öğreticiliği gibi din görevlilerini yetiştirmek amacıyla Milli eğitim bakanlığı din eğitimi müdürlüğü’ne bağlı olarak açıldı (1951).

3 Mart 1924’te yürürlüğe giren Tevhıd-i tedrisat kanunu’nun (öğretim birliği yasa­sı) din öğretimi ile ilgili hükmüne dayanı­larak üniversiteye bağlı bir ilahiyat fakül­tesi kuruldu ve o tarihte sayıları 29 olan imam-hatip okulları ortaokula bağlı sınıf­lar halinde faaliyetini sürdürdü. Ancak, bu okulların sayısı zamanla azaldı; 1925’te 26’ya, 1926’da 20’ye 1928–1929 öğrenim yılında 2’ye düştü; 1931–1932 ders yılın­da kapandı. Demokrat parti’nin iktidara gelmesinden hemen sonra, 1951–1952 ders yılında yeniden açıldı. Bu dönem okul sayısı 7 dir, 1970’li yıllardan başlayarak imam-hatip okullarının ve öğrencilerinin sayı­sında büyük artışlar oldu. 1972’de 72, 1975’de 130, 1980’de 372, 1982’de 398, 1991’de 385, 1993 de 467 Okul açıldı.

1990–1991 öğ­retim yılında İmam-Hatip okullarının öğrenci sayısı 310 215 idi. Her yıl mezunlarından 4000 Kişi DİB (Diyanet İşleri Bakanlığı) kadrolarına alınmıştır 1994 de son sınıf’ta 50.000  öğrenci okuyordu. 1992 de SBF (Siyasal Bilimler Fakültesi) oranları % 60’dı. Çeşitli fakultelerdeki oranı ise, %40’tı. Sekiz yıllık mecburi eğitimden sonra bu oran çok düşmüştür.

İmam-Hatip ortaokulu, ilkokuldan son­ra, dört yıllık bir öğrenim verir, İmam-Hatip lisesinin öğrenim süresi ise, üç yıldır ve okulda hem mesleğe hem yükseköğreni­me hazırlayıcı programlar uygulanırken ülke genelinde 18 Ağustos 1997 tarih ve 23084 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4306 sayılı Kanun gereğince, sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim uygulamasına geçilmiştir. Bu mecburi eğitim ile ortaokul kaldırılmış yalnız dört yıllık lise eğitimi devam etmektedir.

HATM-İ HÂCEGÂN ADABI

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE HACI İSMAİL HAKKI TOPRAK NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABINDAN

Hatm-i Hâcegân

Bu hatmeye Büyük Hatim adı verilir. Okuyuş usulünün Hasan Basrî radiyallâhü anhdan geldiği rivayet edilir. Hâcegân bu usûl üzere tertip etmişlerdir.

Sadece ders almış erkekler toplanıp Hatm-i Hâcegân ya­parlar.

“Hanımlara Hatm-i Hâce yoktur bunu bil.

Çünkü geçmiş büyükler kadınlarla Hatm-i Hâce yapma­dılar sen de değiştirme.”[1]

Sultân-ı Ulemâ-billâh Fehmi Efendi kuddise sırruhu’1-azîz buyurmuşlardır ki, “Ehl-i sülûkün helâli olan haremiyle bile içtimaında mânevî olan kanatları kırılır, terakki edip uçamaz, yeryüzünde kalır.” [2]

Bu nedenle, ehl-i tarikin erkekleri kadınlar konusunda şeriatın çizgisini sağlam tutmalıdır.

Büyük hatmi okumak isteyen kardeşimiz,  sülûkü bitirmiş olmalı altı seneden beri dersli olmalı veya bu dersleri okumuş ve en az üç kişi olmalıdır. Lüzumunda tek başına bir kişide de okuyabilir.

Eski dönemlerde sülûk görmeyen hatmeye dâhil edilmediği halde, bu usûl zamanın icabı terk edildiği gibi, camilerde okutulan hatmelerde ise, gösteri halini almasının önüne geçilemediği görülmektedir.

Zamanı

Pazar ve Perşembe ikindiden sonra veya akşamı okunur. Ramazan ayında ise, her gün akşam okunur. Duruma göre bölgede yaşayan insan­ların durumları göz önünde alınarak, tespit edilen bir saatte okunur.

Hatim Memurları

Hatim Hocası

Hatim hocalarının seçimi bizzat şeyh tarafın­dan yapılır. Hatm-i Hâcegân-ı okutmakla yetki­lidir.  Bazılarında yeni intisap eden kişilere ders tarif etme yetkisi de vardır.

Hatim Çavuşu

Hatim esnasında taş dağıtımı ve ihvanın hal ve hareketini düzenleyen kişidir.

Hatm-i Hâcegân’ı Okuyuş Usûlü

Hatmenin loş bir ortamda okunması tercih edilir. Buhur yakılabilir.

Hatim Hocası ve çavuş haricinde herkes gözlerini kapatır.

Cemaat sessiz ve gözü kapalı oturur ve zikir emirlerini bekler. Sözle veya hareketle müdahale yasaktır. Okunacak salâvat, dua ve sureler içten ve sessiz okunmalıdır. Kendisine taş yetmeyen kişiler, gözleri kapalı bir vaziyette okumadan bekler.

Hatmenin başlaması taş dağıtımı ile başlar. Böylece eline taş gelenin gözünü hatme bitene kadar açmaması gerekir. Hatim Hocasının taşı yere sertçe bırakmasına kadar gözler kapalı tutulur. Taşın düşme sesiyle Silsile-i şerif okunmaya başlanır.

Silsile-i şerif okunup bitene kadar, gözler kapalı tutulması uygundur, fakat mecbur değildir.

Hatm-i Hâcegân’ın Zikri

7 Adet Fatiha Suresi

100 Adet Salâvat-ı Şerife

79 Adet İnşirah Suresi (Besmele ile beraber)

1001 Adet İhlâs Suresi (Besmele ile beraber)[3]

7 Adet Fatiha Suresi (Besmele ile beraber)

100 Adet Salâvat-ı Şerife (adetlerde fazlalık ve eksiklik yapılmamaya çalışılmalıdır. Çünkü Nakşî usulünde “adet” üzerinde vukuf esaslardandır.)

Hatm-i Hâcegân’ın Yapılış Şekli

Hatim Çavuşu arkadaşları daire şeklinde namazda oturur gibi, dizer. Hatim çavuşu tarafından toplam 100 adet küçük 11 adet büyük taş alı­nır.

11 büyük taştan bir tanesi Hatim Hocasının önüne, 6 adedi sağ tarafa, 4 adedi de sol tarafa ayrılır.

100 adet küçük taştan 79 adedi hatim hocasının sağ tarafından itibaren, çavuş tarafından ihvana dağıtılır. 21 adet kü­çük taş Hatim Hocasının elinde kalır.

Hatim Hocası Hatme Duasını okur.

Daha sonra Hatim Hocası hatm-i Hâceganı okutmaya başlar. Hatim hocası sesli, diğerleri de içinden

5 defa “Estağfirullah” dedikten sonra, orada bulunan herkes içinden son Estağfirullah’ı

َاسْتَــغْـفِـرُ الله

َالْـعَـظيِمِ َالْـكريِمِ اَلرَّحِيمِ َاْلــحَىُّ الْقَــيُّومُ وَ غَـفَّارَ الذُّ نُوبَ وَاَتُوبُ اِلَيْهِ   يَا ربّىِ اغْفِرْ لِى

“el-azim, el-kerim, er-rahim, el-hayy-ul kayyum ve gaffara’z-zunûbe ve etûbu ileyhe, ya rabbiğ firlî” birlikte denir.

Sonra Hatim Hocası da dâhil olarak sağ taraftan itibaren 7 kişi içlerinden besmele ile birlikte Fatiha suresini okurlar.

Sonra hatim hocası

صَـلَــوٰات شَر©يفَة

“Salâvat-ı Şerifeh”

Der, herkes kendi elindeki taş adedince içinden salâvat-ı şerifeyi

(Allahümme salli ve sellim ala Seyyidinâ Muhammedin ve ala âli Seyyidinâ Muhammedin bi adedi ilmik) okur.

اَلـلـّٰــهُمَّ  صَلِّ وَسَــلِّمْ  وَ بٰارِكْ  عَلَى سَـــيِّدِنٰا مُحَمَّدٍ  وَ عَلَى اٰلِ سَــيِّدِنٰا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ عِـلْـمِكْ

Hatim Hocası da elindeki 21 adet küçük taşa salâvat-ı şerife okuyunca salâvat-ı şerife 100 adede ta­mamlanmış olur. Bu arada ihvan râbıta halini alır.

Daha sonra Hatim Hocası “Elem Neşrahleke-i Şerîf” der, orada bulu­nanlar içlerinden besmele ile beraber ellerindeki taş adedince “İnşirah Sure­sini” okurlar. Bu da 79 adet olmuş olur.

Daha sonra Hatim Hocası elindeki 21 adet küçük taştan bir kaç tanesini kendine bırakıp, geri kalanını çavuşa verir. O da hatim Hocasının, sol tarafından itibaren o taşları ihvana dağıtır.

Daha sonra Hatim Hocası sesli olarak “İhlâs-ı Şerif” der ve herkes içinden besmele ile beraber elindeki taş adedince “İhlâs Suresini” okur.

Her bir seferinde hatim memuru da 10 Adet büyük taştan 1 tanesini diğer tarafa koyar, bu işlem 10 defa tekrarlanır. Her bir büyük taşa 100 adet İhlâs Suresi okunduğu için 1000 adet İhlâs Suresi okunmuş olur. Hatim Hocası 1 adet İhlâs Suresi ilave eder. Daha sonra Hatim Hocası dâhil sol taraftaki 7 kişi içinden besmele ile beraber “Fatiha Suresini” okur.

Daha sonra Hatim Hocası “Salâvat-i Şerifeh” der, herkes içinden elinde­ki taş adedince yani toplam 100 adet “Salâvat-ı şerife” okur.

Daha sonra kıraati düzgün bir kişi tarafından

َربَّنــَا  لاَ تُزِغْ  قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيـْـتــَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ َانْـتَ الْوَهَّابُ {٨}

Al-i İmran Suresi, 7. ayeti okunur. Sonra taşlar, çavuş tarafından sol taraftan itibaren toplanmaya başlar, bu arada da Hatim Hocası kendi içinden, okunan ayet-i kerime ve salâvat-ı şerife ve hatm-i Hâcegândan hâsıl olan sevabı belli bir düzenle hediye eder ve torbaya toplanmış taşları ses verecek şekilde yere bırakır. Dileyen gözünü açar. Böylelikle hatm-i hâcegân bitmiş olur.

Sonra Silsile-i şerif okunur.

Ebû Said Muhammed el-Hâdimi şöyle der:

“Kim Hacegân hatmesinden sonra şeyhlerin silsilesini okur­sa kendisinde keşif ve yücelmeler hâsıl olur. (Bilhas­sa vird ve zikir sahibi kimseler, kendilerine ruhani bir hâl galip çaldığında mutlaka bu silsileyi okumalıdır­lar.)[4]

Hatimden sonra tatlı bir şeyin ikramı şerbet, lokum, helva vb. uygundur.

Hatm-i Hâcegân’ın Fazileti

Hatm-i Hâcegân hakkında birçok faziletler olduğu rivayet edilir.

1-O memleket afattan emin olur Yetmiş bin melâike hazır olur.

2-Pirânların ruhaniyeti okuyanlardan razı olur.

3-Pirânın manevi sofrasıdır.

Sultân-ı Ulemâ-billâh kuddise sırruhu’1-azîz Efendi buyurmuştur ki,

“Hatm-i hâcegân kıraat olunan haneye ve belki o mahalleye ve belki o beldeye hiçbir belâ ve musibet isabet etmez” [5]

Dağıstan’ın ve Kafkasya’nın rehberi ve mücahidi Şeyh Şamil kuddise sırruhu’l aziz bir Nakşî Şeyhidir. Mevlana Halid-i Bağdadî kuddise sırruhu’l azizin halifelerinden Şeyh İsmail ed-Dağıstanî’nin halifesidir.

İmam Şamil kuddise sırruhu’l-azîz Ruslara esir düşer. Murakabede bakar ki, şeyhi İsmail kuddise sırruhu’l aziz Efendi ona kızgın kızgın bakmaktadır.

Birden şeyhi bağırır:

“Sen bugün hatm-i Hâceganı terk etmeseydin Ruslara esir düşmezdin.” [6]

HATM-İ HÂCEGÂN’IN MEDHİ

Erer maksûduna ol kimse Hatm-i Hâcegân eyler

Cihanın câh u iclâlinde kesb-i izz ü şan eyler

Bu hatmi okumak kesret verir emval ü evlada

Girifdârı ider âzâd gamından şâdumân eyler

Bu hatm ile bulur hâif selamet şerr-i a’dâdan

Edâ-yı deyni ol medyun olanlardan daman eyler

Şifâlar bahş edüp ashâb-ı emraza verir sıhhat

Sülûk erbabına esrarını Hakk’ın ayan eyler

Bu hatmin feyz-i ruhanilerin ol kimse anlar kim

Tarîk-ı Nakşibendî üzre Hatm-i Hâcegân eyler

Sadeleştirilmiş Şekli

Erer maksûduna ol kimse Hatm-i Hâcegân eyler

Cihanın makam ve büyüklüğünde büyük kazanç eyler

Bu hatmi okumak çokluk verir mal ve evlatlara

Düşmüşü kurtarır gamından sevinçli eyler

Bu hatmile bulur korkak selamet bulur düşman şerrinden

Borçlu olanları borçlularından azâd eyler

Şifâlar bahş eder hastalara verir sıhhat

Sülûk erbabına esrarını Hakk’ın ayan eyler

Bu hatmin feyz-i ruhanilerin ol kimse anlarsa

Tarîk-ı Nakşibendî üzre Hatm-i Hâcegân eyler (Sefine-i Evliya, c.II, s.42)

IV-KELİME-İ TEVHİD HATİMİ

Bu hatim, Hatim Hocası veya bir kişi kontrolünde okunabilir.

Tevhid Hatmi bir kişiyle de, çok kişiyle de yapılabilecek olan bir hatimdir. Tevhid hatmi; 70.000 (Yetmiş bin) adet Kelime-i Tevhid’in okunmasıdır.

Hatim memuru 700 fasulye veya taş hazırlar. Evvela neye okunuyorsa niyet eder. Bir,  Fatiha Suresi ve üç ihlâs suresi okur ruhaniyete hediye eder.  Sonra açıktan istiaze ve Besmele’yi çeker ve

فَاعْلَمْ اَنَّهُ  لاۤ اِلـهَٰ اِلاَّ ٱللهُ

Okunarak zikir başlar. Ele alınan tesbihin her bir tanesi için “Lâ İlâhe İlla’llâh” لاۤ اِلٰهَ الاَّ ٱللهُ denir ve her tes­bih yüze tamamlandıktan sonra

“Lâ İlâhe İlla’llâh Muhammed-ür Rasûlüllah”

لاۤ اِلـهَٰ اِلاَّ ٱللهُ  مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ

Denir. Her fasulye için 100 Kelime-i Tevhit okunur.

Neticede 70.000 adet söylenmiş olur. Okuma bitiminde Aşr-ı Şerif ve Kur’an-ı Kerim’in ha­tim duası okunur.

Kelime-i Tevhid Hatmi Fazileti

“Bir kimse, kendisi veya başkası için yetmiş bin adet kelime-i tevhîd (kelime-i tayyibe) okursa, günahları afv olur.”

(Hadîs-i Şerîf-Makâmât-ı Mazhariyye)

“Hatm-i tehlîl yapıp, sevabını ölülerin ruhlarına hediye etmek çok faydalıdır.”

İmam Rabbânî Ahmed Farukî

Mazhâr-ı Cân-ı Cânân  Hazretleri, bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre yüzünü dönüp, hatırına başka bir şey getirmeyip; yalnız onu düşündü.

“Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasından şüphe ediyorum. Ruhuna, hatm-i tehlîl sevabı bağışlayacağım. İmanı varsa, afv olur” buyurdu. Hatm-i tehlil’in sevabını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah imanı varmış, kelime-i tayyibe tesirini gösterip azabtan kurtuldu” buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî kuddise sırruhu’l-azîz

Şeyhülislâm Kemalpaşazade kuddise sırruhu’l-azîzin (d.1468-h.y.t. 15 Nisan 1534) vasiyetnâmesi bize Hakk’a yürüyen bir müslümana yapılması gereken son vazifeyi ve 70 bin kelime-i tevhid’in gerekli olduğunu açıklayan çok güzel bir örnektir.

Bismillahirrahmanirrahim

el-Hamdülillahi Rabbi’l-âlemîn, ve’s-salâtü ve’s-selâ-mü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlini ve sahbihi ecmaîn.

Haza mâ evsâ bihi Ahmed b.Süleyman b. Kemal evsâ ve hüve yeşhedü en lâ İlâhe İlla’llâh ve enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh. Ve enne’s-sâate âtiyetün lâ raybe fihâ ve ennallahe yeb’asü men fi’1-kubûr.

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’yadır. Salat ve selam Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabının (radiyallâhü anhüm) hepsine olsun

Bu vasiyet Ahmed b.Süleyman b. Kemal’in vasiyetidir. O şehadet eder ve derki;

Eşhedü en lâ ilahe illallah ve enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh.

“Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah Teâlâ kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.” (Hac,7)

Sonra, vasiyet ederim ki, hastalandığımda sünnet üzere kıbleye teveccüh ettireler. Bir kimse yanımda te’ennî ile ve tefekkür ile Kur’an-ı Kerim okuya ve kelime-i şehadeti tekrar edeler. Ruhum kabz olunca ondört ki­mse tesbih çevirip yetmiş bin kerre lâ ilahe illa’llah söyleyip sevabını bana bağışlayalar. Ol kimselere bin akça sadaka vereler. Ve dahi salihlerden hiç cenaze yıkamamış bir kimse benim cenazemi yuya. Dahi yunarken su salâsın etmeyeler. Ve her camide sala verdirmeyeler, Sultan Muhammed Camii’nde sala verdirmek kifayet ider. Ve dahi yunurken cehr ile zikretmeyeler. Ve iş tamamlanınca şöhret etmeyip sünnet üzre olmayanı terk edüp dervişane götüreler. Kabrim müslimîn kabristanında yol üzerinde bir yüksekçe bir yerde kazalar, üzerin yüksek yapmayalar, alâmet için yonulmadık taş dikeler. Defnolduğumda üzerimde cüz okutmayalar, az bir aşır Kur’an-ı Kerim olur. (hiç okumayalar) Ve kurban itmeyeler, fu­karaya akçe dağıtalar. Ve salihlerden bazı kimselere bir miktar akçe vereler, onlar varıp halvetlerinde hatm-i Kur’ân-ı şerif ideler. Ve yedi güne değin ruhum içün yemek pişireler. Ve yedi gün kabirde bekleyip dua ve tesbih ideler, bu kişilere on bin akçe harcıyalar. Ve hac içün dahi beş bin akçe vasiyet ettim, bir kimseye verip hac ettireler. Vasiyetümi kabul edip yerine getireler. [7]

V-TESBİH NAMAZI

Tesbih namazı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tavsiye buyurduğu bir namazdır. İnsanın hiç olmazsa ömründe bir defa kılması veya kılabilirse her sene kılması, her ay kılması… Tarzında yapabildiğince çok yapılmasını teşvik eden rivâyetler vardır. Tesbih namazı yalnız kılınan bir namazdır. Fakat her zaman kılınan bir namaz olmadığından veya nasıl kılındığı bilinemediği için cemaatle kılınabilir.

Tesbih namazı nasıl kılınır?

Dört rekâttır, her rekâtta 75 defa, “Sübhânallâhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber” denilir. Sonuncusunda söylerken, “Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” eklenir.

“Allâh u ekber” diye namaza durulduğu zaman Subhàneke okunur. Fatiha’ya başlamadan evvel, “Sübhânallâhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber”. 15 defa söylenir; 15’inciden sonra, “Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm”. denilir. Ondan sonra eûzu-besmele çekilir, Fatiha okunur. Fatiha’dan sonra Kur’an-ı Kerim’den bir miktar sure veya bazı ayetler okunur.

Kıraat bitince, rükûa varmadan, daha ayaktayken, 10 defa “Sübhânallâhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu”. denilir. 10’uncudan sonra, “Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm”. eklenir.

Başta 15, rekâtın sonunda 10 defa okunmasıyla 25 eder. Sonra rükûa varılır, rükûda her zaman okuduğumuz tesbihleri okuduktan sonra, yine 10 defa bu okunur.

Rükûdan kalıp doğrulduğu zaman kavmede yine 10 defa okunur. Ondan sonra secdeye varılır, secdede her zaman çektiğimiz tesbihler söylendikten sonra 10 defa bu söylenir. Sonra iki secde arasında doğrularak, orada, celsede yine 10 defa okunur. İkinci defa secdeye varılır, orda da tabii olarak okuduğumuz tesbihlerden sonra 10 defa okunur.

Bir rekâtta 75, ikinci rekâtta 75 daha; 150 eder. Selâm verildikten sonra iki rekât daha kılınır. Böylece dört rekâtta 300 defa “Sübhânallâhi vel-hamdülillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber”. Denilmiş olur.

Eğer sehvi gerektiren bir hal olursa sehiv secdelerinde Abdullah İbn-i Mübarek  Hazretlerinden gelen rivayete göre 10 defa bu zikir secdelerde tekrar edilir.

VIİSTİHARE NAMAZI [8]

İstihâre, “hayır” veya “hıyare” aslından gelir. Hayır talep etmek demektir. Daha doğrusu, iki şeyden birine muhtaç olana onların hayırlısını talep etmek manasına gelir. Yoksa kadere bakıp iyiyi bulmak demek değildir. Aklın ve dinin kabul etmediğine istihâre olmaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir iş yapmaya karar verenlere istiharede bulunmayı tavsiye etmiştir. Bu muayyen adaba uyarak rüyada o işin hayırlı olup olmayacağı hususunda Allah Teâlâ’dan bir işaret talep etmek ve bu işarete göre hareket etmektir. İstiharede bulunmaya teşvik eden, ehemmiyetini haber veren birçok hadis vardır. Bazıları zayıf ise, de başta Buharî olmak üzere pek çok muteber hadis kitaplarında yer alacak sıhhatte olanları da mevcuttur. Bazıları şöyledir:

“Allah Teâlâ’ya istihâre, kişinin saadet vesilelerinden biridir.”

“İstihâre eden zarara düşmez.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir iş yapacağı zaman şöyle dua ederdi: “Allah Teâlâ’m, bana iyilik ver ve benim için iyi olanı seç.”

Hz. Câbir radiyallâhü anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bize, Kur’an’dan bir sure öğrettiği gibi, her işte istiharede bulunmamızı öğretirdi. Derdi ki;”Biriniz bir işi yapmaya arzu duyduğu zaman, farzlar dışında iki rekât namaz kılsın, sonra şu duayı okusun: “Allah Teâlâ’m, senden hayır talep ediyorum, zira sen bilirsin. Senden hayrı yapmaya kudret talep ediyorum, zira sen vermeye kadirsin, Rabbim yüce fazlını da talep ediyorum. Sen her şeye kadirsin, ben acizim. Sen bilirsin, ben câhilim. Sen gaybları bilirsin. Allah Teâlâ’m, eğer bu iş bana dinim, hayatım ve sonum için hayırlıdır, bunu bana takdir et ve yapmamı kolay kıl. Sonra da onu hakkımda mübarek kıl. Eğer bu işin, bana dinim, hayatım ve âkıbetim için zararlıdır; onu benden çevir, beni de ondan çevir. İyilik ne ise, bana onu takdir et, sonra da bana onu sevdir!” Hz. Câbir radiyallâhü anh dedi ki; “Bu duadan sonra yapacağı işi zikrederdi.” (Buhari)


[1]—Mustafa İsmet Garibullah, a.g.e. c.1, s.291

Hatm-i Hâcegân zaman kaydı olan ibadettir. Bazı kollarda kadın vekilin hasta olduğu zaman bu ibadeti yaptırdığı rivayetleri vardır. Bu bir hatadır. Eğer bir türlü kadın cemiyeti teşekkülü varsa onların kelime-i tevhid hatimi okumaları uygundur. Çünkü hasta olan kadın ihvan Kur’an-ı Kerimi okuyamaz. Fakat zikir yapabilir.

[2]—Aşçı İbrahim Dede, a.g.e. c. III, s.1188

[3]—Aded 1001’e hatim hocası tarafından ilave edilir. 1001 sayısı Sefine-i Evliya kitabında (c. II, s. 41) de zikredilmektedir. Mevlevilikte de 1001 sayısı esastır.

[4]— Eş-Şeyh Muhammed Emin El-Erbîlî, Kalblerin Nuru Tasavvuf, Konya, 1994, s. 219

[5]—Aşçı İbrahim Dede, a.g.e.  c. II, s.728

[6]—Hadiseyi rivayet eden Şeyh Nazım Kıbrisînin büyük şeyhi Şeyh Şerafeddin Dağistanî kuddise sırruhu’l aziz dir.

[7]— SARAÇ, M. Ali Yekta, Şeyhülislâm Kemalpaşazâde, 1999, s.48

[8]—  “Kardeşim bir iş yapacağın zaman gayet tereddüt edersen acaba hakkımda hayırlımıdır diye şöyle istihare et.

On tane ufak parça kâğıt kes. Beş tanesine hayırlı yaz beşini boş koy. Hepsini katla biri birine karıştır, sol tarafına koy. On rekât namaz kıl ikide bir selam ver her selam verdikçe o kâğıtlardan bir tanesini al, sağ tarafına koy, on rekât namaz bitince kâğıtların beş tanesi sağ tarafa geç­miş olur kâğıtların beşini de aç bak hayırlı çoksa o işi hemen yap… Boşu çok çıkarsa yapma şerdir. Allah Teâlâ sana hayırlısını bildirir bu çok hayırlı bir tefe’üldür.

Pirâna danışmak ve onlardan hayırlısını sormak daha uygundur. Onlarda sana bildirirler.” (ŞEN, a.g.e. s.33)

HAKKINDA SÖYLENMİŞ KELAMLAR

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK SİVASÎ

***

“Oğlum mazhariyyetin çok büyük.”

Efendi Hazretlerinin annesi

***

“O’nun her hali Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir.”

İhramcızâde Mehmet Kâzım Efendi

***

“Baba seni biz evliya ettik. Ben ettim sabrettin, annem etti sabrettin, Allah sana bu makamı bahşetti.”

İhramcızâde Kemal Toprak

Ey, Garîb’u-llâh yoluna kim ki, can eyler feda,

Akıbet mazhâr düşüp esrara oldu âşinâ.

Ey, ne hikmettir ki, ol mahmur füsunkâr gözlerin,

Kande baksa cân alur, aldığına vermez behâ

Devlet’in babında beklerler visalin isteyû,

Hiç biri yok olmadan bulmaz visal, görmez lika.

Kim ki, la’linden Sen’in içmezse bir katre şarâb,

Hızr’a yoldaş olsa da bulmaz yine âb-ı beka’.

Ey, ne mihrâbtır kaşın mihrabı kim âna müdâm,

Baş eğip tâât için her yan sücûd eyler âna.

Gamze tîğîyle HULÛSÎ hastanın al canını,

Bir murada ere, kim ola sana canı feda. [1]


***

Geçtik esrâr-ı ene’l-Hak’dan o Hallac değiliz,

Hızr’ın âbına hayâtına da muhtac değiliz.

Sırrımız hamîr gibi, içmeyeni mest etmez,

Sırrımız ketm ederiz faslîle târâc değiliz.

Arif ân şimdi koyup hırka-i târ-i pûdi,

Dediler cümlesi biz hırkalı nessâc değiliz.

Mene derman edecek yâr Garîb’u-llâh’dır,

Yoksa Lokman Hekîm’e dahî muhtâc değiliz.

Ey HULÛSÎ biz o mir’ât-ı şuûn zâtıyız,

Vâkıfız sırrına bî-gâne-i mi’râc değiliz.[2]

***

Yoğruldu mâyesinden ol Sultan-ı Kevneyn’in

Mürşid-i âzam oldu âlem-i isneynin

Tarik-i Nakşibendî’nin nuru ol şah-ı merdân

İhsanı lütfeyledi ana Sultan-ı Yezdan

Ahir zamanın müceddidi, neslidir pâki

İlâhî deryaya gark etti ânı Mustafa Hâki

Gavsü’l-âzam varis-i enbiya mükerremi

Lâ-mekânı tutmuş şân-ı mürşid-i âlem

Kararan kalplere inen nuru pür ziyâdır

Cihan-ı irşâd eden vücudu mualladır.

O meşayih-i izâm, devlet-i şehinşâhîdır,

O gönülleri Hakka uçuran vech-i mâhîdır.

Mefahir-i ulema, evliyây-i Kibriya

O hurşid-i kevn-i mekân suleha-i asfiya.

Ahfâd-ı Muhammedî kenz-i mahfi Hüdâ

Dâimdir Hakkı hayrette vardır himmeti


***

Zehî devlet ki, şol dil kurb-i Rabbü’l-Âlemîn olmuş,

Düşüp hâke erişmiş lâ-mekâne bî-mekîn olmuş.

Zehî izzet ki, şol cân buldu cananı canında,

Felekler pâyine yüz sürmek ile müsteîyn olmuş.

Açıl ey dîde şu yâri kim yâr ile yâr olup,

Aradan ikilik ref olup yâr muîn olmuş.

Eriş dâmânini tut habl-i Kur’ân’ı tutam dersen,

Eşiği Kâ’be ânın dameni hablü’l-metîn olmuş.

Yetiş gurbette kalma var Garîb’u-llâh’a yol bul kim,

Kelâmı vahy-i Hak, hem kendisi Rûhu’l-Emîn olmuş.

Ânın hükmündedir âlem, ânın re’yindedir devrân,

O bulmuş vasl-ı yâri, yâr ile halvet-nişîn olmuş.

Eğer ki, zahiren îmânı kesbî sandılar amma,

Ezel bezmindeki ikrara bu tasdik rehin olmuş.

Ezelde tanıyıp bilmiş o yâre yâr olan canlar,

Bu âlemde bilip ânı, yine âna yakın olmuş.

Garîb’u-llâh-ı Hakkı’nın ayağı tozun sürme,

Kim edindiyse çeşmine o göz Hakke’l-yakîn olmuş.

Bu yolda varını yok eylemekmiş hep kemâl ancak,

Şu kim toprak olanın yeri arş-ı berîn olmuş.

HULÛSÎ her sözün sıdkı sözünü hâl edinmektir,

O söz ki, olmaya hâl cümle kul kâzibîn olmuş.[3]

***

Medine şehrinin hâk ü toprağı,

Ravzâ-i Habîb ‘in gül ü yaprağı,

Hakikât şehrinde kurmuş otağı,

Seyyidim, sultânım, Garîb’u-llâhım,

Mürşidim, mûînim, Refi’u-llâhım.[4]


***

Can mürginin ezkârı dîdâr-ı Garîb’u-llâh,

Her demdeki efkârı dîdar-ı Garîb’u-llâh.

Almış ezelî varın kılmış âna ikrarın,

Görmüş gül-i ruhsatın dîdâr-ı Garîb’u-llâh.

Akvâl-i şeriat hep akvâl-i tarîkat hep,

Ahvâl-i hakîkat hep esrâr-ı Garîb’u-llâh.

….

Her tenlere cân olmuş cânân-ı Garîb’u-llâh.

….

Gün gibi âyân olmuş bürhân-ı Garîb’u-llâh.

Ol arif-i dânâyı bul menzil-i âla’yı,

Tutmuş iki dünyâyı hoş şân-ı Garîb’u-llâh.

Amâ neyi görmüştür ednâ neyi bilmiştir,

Dânâ ânı bulmuştur erkân-ı Garîb’u-llâh.

Esrâr-ı kemâhîdir etvâr-ı mebâhidir,

Dîvân-ı ilâhîdir dîvân-ı Garîb’u-llâh.

….

Merdân-ı Hüdâdır hep merdân-ı Garîb’u-llâh.

Gözleri ânı görmezse ol hâzır nazırdır,

….

Göz mürdem hâlinde ârzû-yı cemâlinde,

Her lâhza hayâlinde dîdâr-ı Garîb’u-llâh.

Yâr-i ezelî oldur yârin güzeli oldur,

Envâr-ı tecellî oldur dîdâr-ı Garîb’u-llâh.

Allah’a emânet ol her kârı keramet ol,

Hep varı selâmet ol, ol yâr-i Garîb’u-llâh.

Âsâr-ı muhabbettir esrâr-ı muhabbettir,

Envâr-ı muhabbettir dîdâr-ı Garîb’u-llâh.

Bu bende HULÛSÎ’nin efgende HULÛSÎ’nin,

Dil bende HULÛSÎ’nin dîdâr-ı Garîb’u-llâh.[5]


***

Her demde sürülmez bu devrân~ı Rasûlüllah,

Her demde kurulmaz bu dîvân-ı Rasûlüllah.

Her dîdeye yüz açmaz her göz o yüze kaçmaz,

Her merhaleden geçmez kervân-ı Rasûlüllah.

Bin yıllık ömre değmez bir lâhzasını ânın,

Her cana nasîb olmaz ihsân-ı Rasûlüllah.

Deryâ-yı maârif den dürr al dil-i arif den,

Pür hikmeti sârifden dür kân-ı Rasûlüllah.

Erkân-ı Garîb’u-llâh, bürhân-ı Garîb’u-llâh,

Her şân-ı Garîb’u-llâh, hep şân-ı Rasûlüllah.

Her emre Matta, her veçhile tâatta,

Meydân-ı sadâkatta merdân-ı Rasûlüllah.

HULUSİ ne devlettir bin lûtf u inayettir,

Olmak ne saadettir kurbân-ı Rasûlüllah.[6]


***

Âdem tabiatlı melek sîmâlı

Şah olursan sana gedâ bulunur

Her kim güler yüzlü hem dili tatlı

İşte anda lutf-ı Huda bulunur

Pehlivanlık edip nefsin yıkarsan

İmanın nurundan şem’a yakarsan

Musa gibi, Tûr dağına çıkarsan

Sana Hak dilinden nida bulunur

Kâl ü belâ ikrarını güdersen

Onda olan borcu bunda ödersen

İsmail gibi, canın kurbân edersen

Sana gökten inen kurbân bulunur

Hakk’a talip isen hizmet et pîre

İkiyi terk edip ere gör bire

Hâk edip yüzünü süre gör yere

Candan vazgeçince cânân bulunur

Eğer ki, başında aklın var ise,

Hak yoluna sarf et malın var ise,

Geceler sııbha dek derdin var ise,

Bülbül gibi, zâr et gülzâr bulunur

Başında var ise, sa’âdet tacı

Ka’be’ye varmadan olunmaz hacı

Olmak istiyorsan gürûh-ı nâcî

Her derde sabreyle derman bulunur

Hâkikat şehrinin dışında durdun

Şen Veli der bunda ne haber sordun

Denizde mermer taş içinde kurdun

Ağzında yeşil ot gıda bulunur

Mehmet Veli ŞEN


***

Cümle âlemlerin sultanı sensin

Mürşidi azamsın kutbu cihansın

Peygamber vekili ahır zamansın

Sözlerin Kur’an’dır hem tercümansın.

Alim cahil demez sohbet edersin

Hakkın kullarını hep bir tutarsın

Bir nazarda halden hale toylarsın

Fuyuzat mahzeni hem menbâsın.

Güneş gibi, doğdun ahîr zamana

Hakikât nurunu yaydın cihana

Münkir dahi gördü geldi imana

Mahbubu rahmanın armağanısın.

Aklın haddimi seni bilmeye

Dil takat getirmez vasf eylemeye

Himmetin kâfidir şükreylemeye

Görünmez dertlerin dermanı sensin.

Şeş cihetten senin nurun görürüm

Aşkına şevkine hayran olurum

İndinde kurbana hazır dururum

Gönlümün kıblesi hem Kâ’besisin.

Bu söz senden değil Şen Mehmed Velî

Dostun kendinedir kendi sözleri

Hiç bir şeye değişmem ben o dilberi

Canımın canısın hem cananısın.

Mehmet Veli ŞEN


***

Şeyhimin illeridir Sivas illeri,

Görünce şâd eder her gönülleri

Hava ile suyu cihanda yoktur

Nimetle doludur güzel yerleri

Örtülüpınar’dır semtinin adı

Taşlı sokak’tan gider beytin yolları

İhramcızâde’dir İsmail Toprak

Tarîkatlar şeyhi Nakşî’nin mutlak

İhyayı uluma memur etmiş Hakk

Evliyadır onun hep ihvanları

Sünnettir evkatı şer’iyye işi

Zikr-ü teşbih olur cümle teşvişi

Daima sohbettir her işin başı,

Hak yola sevk etmiş Rabbim onları

Perişan kapında Şen Mehmet Velî

Eşiğine baş koydu yerde yüzleri.

Rasulün aşkına affet kemteri

Kapında bekliyor döndürme geri.

Mehmet Veli ŞEN

Yine havalandı divane gönül

Şah İhraminin ili göründü

Arif ol kendini yabana atma

Çöl esrarı galûbela göründü.

Şeriat hanına konuk olalı

Mugallet halinden ırak olalı

Mürşit dergahına çırak olalı

Evliyanın doğru yolu göründü.

Şükür marifetten cüzi haberim

Hakikât yolunda mûni mihirim

Dedim mah cemalin göster ey pirim

Pir İhramcızâde Velî göründü.

GARİP nedir sendeki bu halet

Haktan bağışlandı bize inayet

Ravza-i Resul-u kıldım ziyaret

Her yerde şahımın nuru göründü.

Şeyhim İhramcı aslı Sivaslı

Sivas’ta kurmuş Hakkın yuvası

Hakikât mülkünün sadık babası

Sahiptir ihvanına İhramcızâde

Sıtkı sadakatle açmış kapısın

Almış ihvanının berat tapusun

Azabı kabirde kıyamet korusun

Göstermez ihvana İhramcızâde

Mevlânın zikri daim dilinde

İhvanın zinciri daim elinde

Kamu seherlerde gaflet halinde

Koymaz ihvanını İhramcızâde

Mürid yetiştirmektir onun şanı

İhvanı olsaydık bizlerde beri

Yakmaz bu kervanı Cehennem narı

Söyler ihvanına İhramcızâde

Piri pak eyledi zatı Mevlâ’da

Ruhu şâd eyledi feryad ulyada

Sancağın altında yarın ukbada

Toplar ihvanını İhramcızâde

Onu candan seven kamil olur

Hakkın rızasını elbette bulur

Cennet nimeti sofrasında bol olur

Yedirir ihvanına İhramcızâde

Gayri müslüm görse gelir imana

Yahşi yaman demez katar kervana

Ocağına düşen şifa bulur cana

Hastalar Lokmanı İhramcızâde

***

Kâinatı aydınlatan  vech-i âyînesidir.

Âleme hayat veren pâk musaffa nefesidir.

Gül cemaline hayrandır cümle mahlûkat

Rehberi Rasül hayatının gâyesidir.

İhsan, ikram, vakar zâtının mündericâtı

Arş-ı âladan geniş olan O’nun âyesidir.

Gayri istemez gönüller ancak cemâlini

Garib’u-llâh’taki öz Yüce Rasûlün mâyesidir.


***

SAHABEDEN GÜNÜMÜZE ALLAH DOSTLARI

“Mâdemki Âdem, her biri bir âlem”

İcazet aldığında, başına sarık sarmaya başlayan İsmail Hakkı Toprak’a bir gün ba­bası, “Oğlum İsmail, sen sarık ol” diye telkinde bulununca, işin özünü kavrar ve bir daha sarık sarmaz.

İsmail Hakkı Toprak, “Eğri ayağa göre eğri ayakkabı yaparız” demesine rağmen 38 günlük bir hapis hayatı yaşamıştır (1938).

Oğlu Kâzım Toprak’ın bir çocuğu olmuş, adını şeyhinin adı olarak tespit ederek Mustafa Hakî koymuştu. İsmail Hakkı Toprak, şeyhine duyduğu vefa hissiyle, bu torunu ne zaman yanına gelse ayağa kalkardı.

İsraf konusunda çok duyarlı idi. Sigara içen bir ihvanına,

“Ya bizi ya da sigarayı terk edersiniz” derdi.

Ehl-i Beyt’e âşık idi, onlara saygı gösterirdi. Sünnete son derece bağlıydı. Sevenleri­nin anlattığına göre devlete karşı değil, kötü yönetime (düzene) karşıydı. Devleti savunur, rejimin ıslahı için dua ederdi.

Bir şiiri:

Katremizden hisse al bî-garı derya olmuşuz,

Cümle halka bir bakışla çeşm-i bina olmuşuz.

Gerçi zahirde lisân-ı nas- ile güftârımız

Mâ’nâ yüzünden soyunup hep muarrâ olmuşuz.

Validem merhume açmıştı bize bir kutlu fâl

Ravzâ-i Pâki ziyaretle demişti; Ey Kerim-ül Müteâl

Bu Habibin hürmetine ver bana bir ferzend-i bî-melâl

Andan aldığı libası bunda iksâ olmuşuz.

Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU

***

İSMAİL HAKKI TOPRAK kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz

Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra da yaşamaktır. Dünyadaki hizmetlerini berzah âlemine taşıyarak ölümsüzleşen âbide şahsiyetler, hâlâ aramızda tasarruflarını sürdürüyorlar. Gerçek mutasarrıf hiç şüphesiz Allah Teâlâ’dır. Havl ve kuvvet sâdece O’nundur, varlıklar ise birer mazhariyettir.

Bir gönül erinin söylediği gibi:

“Her dü âlemde tasarruf ehlidir rûh-i velî

Dîme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola

Ruh şimşîr-i Huda’dır, ten gılâf olmuş ana,

Daha a’lâ kâr ider bir tîğ ki üryan ola”

Gerçek velînin ruhunun dünyâda da, berzahta da tasarrufu devam etmektedir. Gö­nül sultanları, aşk ve îmanın temsilcileridir. Onlar en üstteki kuvvete değil, en üstteki Kitâb’a uzanmışlar ve ilâhî irâdeye teslim olmuşlardır. Üzerinde yaşadığımız cennet vatanımızın manevî mimarları onlardır.

Kemal vasfına sahip olmayan insanlar, başkaları için örnek olamazlar. Bu kemâl medihle zemmi, dâne ile harmani, lütuf ile kahrı bir bilen ve gören müstağni insanlara hastır. Nitekim Niyâzi-i Mısrî de bu hususu teyid babında şöyle buyurmuştur:

“Kahr u lûtfu şey’-i vâhid bilmeyen çeker azâb

Ol azâbtan kurtulup sultan olan anlar bizi.”

Tasavvuf ilminde îtibârîolan vücûd, Mutlak Vücûd’un letafetten, kesafete, ayniyyetten gayriyyete tenezzülünden meydana gelmiştir. Kemâl, şehâdet âleminde zuhur eden “İnsân-ı Kâmil”in vücuduyla ortaya çıkmıştır. “İnsân-ı Kâmil” ilâhî isimleri cami’ olan “Allah” isminin mazharıdır. Ondan başka hiçbir mevcudun bu mazhariyyete kâbiliyyeti yoktur.

“İnsân-ı Kâmil” bil’-asâle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizdir. Peygamberler ve onlara tabî olan mümtaz velîler bi’1-vekâle bu mertebenin vârisi olmuşlardır.

Gerçek velîler, insanların ihtiras sillelerinden solan yüzlerini ve gözlerindeki din­mez acıyı görerek, onları kurtarma derdine düşen mübarek kimselerdir. Onlar kâr-zarar hesabı peşinde değildir. İslâmi kalb terbiyesi, Kur’ân-ı Kerîm’i kalb sadâsı bilirler. Onların görüşü, görünüşü, düşünüşü, dâvası, mânâsı, hayâli, şekli ve ölçüsü Hakk’ın rızâsına müteveccihtir.

Velîler kalabalıklardan değil, Allah’tan güç alırlar. Ruhlarını köprü yaparak, Hakk’a ulaşan benlikleriyle, cemaatlerini de bu köprüden geçirmesini bilirler.

Sadırlara şifâ dağıtan kâmil insan merhum İsmail Hakkı Toprak hazretlerinin, yi­ne sadırlarda yaşayan güzel hayâtından, satırlara dökülmüş fazlaca malûmat bulama­dık. Bilinmemeyi ihtiyar etmek, daha çok bilinmektir. Mehmet Akif merhum da:

“Rahmetle anılmak, edebiyyet budur amma

“Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir”

demiştir.

İsmail Hakkı Toprak hazretleri (İhrâmî-zâde) 1297/1880 târihinde Sivas’ta Nalbantbaşı mahallesinde dünyâyı teşrif buyurdu.

Anadolu evliyasının asrımız temsilcilerinin mümtazlarından ve vatanımızın manevî mimarlarından olan İsmail Hakkı Toprak hazretlerinin babası Hüseyin Efen­di, annesi Aişe hatundur.

İlk ve rüştiye tahsîlini ikmalden sonra, Şifâiye Medresesi’nde dînî eğitimini ta­mamlamıştır. İlk memuriyyeti Sivas’tadır. Kısa bir müddet sonra Tokat’a tâyin oldu. Tokat’ta bulunduğu sıralarda Nakşibendiyye Tarîkati şeyhi Mustafa Hâkî hazretleri­nin sohbetlerine devam etti.

İsmail Hakkı Toprak hazretleri Mustafa Hâkî hazretleriyle ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:

“Mustafa Hâkî hazretleri ihvânıyla sohbet ederken, fakir içeriye girdim. Hazret: -Oğlum! Sen hacı Âişe hatunun oğlu musun?- dedi. -evet- diye cevap verdim. İşte o an­da manevî bir haz hissettim. Gözüm, elim şeyhim oldu; O ben oldu, ben o oldum.”

İsmail Toprak hazretleri tekrar Sivas’a geldi ve Tuzla’ya memur oldu. O sıralarda Mustafa Hâkî hazretleri bir vazîfe ile İstanbul’da bulunuyordu. İsmail Toprak hazret­lerinin gönlüne düşen ateş, onu bir kış günü şeyhini ziyaret için İstanbul’a çekti.

Hazretin bu yolculuğu son derece meşakkatli geçmiş; Sivas’tan Samsun’a kadar yayan yürümüş; oradan kalabalık yolcusu olan bir vapura binip İstanbul’a gelmiştir.

Sultan Ahmed Camiinde şeyhiyle buluşan hazret, 15 gün ikâmetten sonra tekrar Sivas’a döndü. Mustafa Hâkî hazretleri o sıralarda Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Fatih Camii civarına defnedilmiştir.

Şeyhinin vefatından sonra Hacı Mustafa Takî hazretlerine intisab etti ve ondan hilâfet aldı. İsmail Toprak hazretlerinin sohbetlerinde tesbit edilen kayda göre, Mus­tafa Takî hazretleri, Mustafa Hâkî hazretlerinin oğlu Bahâeddin efendiye ve bir de Yûsuf efendiye hilâfet vermiştir.

İsmail Toprak hazretlerinin sohbetlerinde bulunan ihvanlarından birinin nakletti­ğine göre Darende’de Hatîb Hasan Efendi, Hacı Bayram Velî’nin şeyhi Hâmid Aksarayî’nin kabri olarak bilinen mahalde Hakk’a niyazda bulunur. O gece rüyasında kendisine mürşidinin ilkbaharda Dârande’ye geleceği müjdesi verilir.

İsmail Hakkı Toprak hazretleri Nisan ayının sonlarına doğru at üstünde köyden köye dolaşarak Gürün’e varır. Sırrı efendiyi de yanına alarak, birlikte Darende’ye ge­lirler. Rastladıkları bir çocuğa Mustafa efendinin evini sorarlar. O da onları aradıkları evin önüne kadar götürür. İsmail Toprak hazretleri, bu hizmetinin karşılığında çocuğa bahşiş vermek ister. Çocuk “ben para değil himmet isterim” deyince, “biz de verdik yavrum” der. İşte o çocuk, son devrin gönül sultanlarından Dârendeli Hasan Efendi oğlu Hulûsî efendi hazretleridir.

1964 yılında öğretmen olarak Sivas’a tâyin olduğum zaman, İsmail Hakkı hazret­leri hayatta idi. Kendilerini görme bahtiyarlığına erenlerden olmanın hazzını yaşıyo­rum. Sivas İmam-Hatip Lisesi yaptırma cemiyetinde bulunduğu sıralarda, her toplan­tıyı muntazaman teşrif buyururlar ve alınan kararlan dikkat ve hassasiyetle takip ederlerdi. Bir gün Çorapçılar Han’ında O’nu ziyarete gitmiştim. Çok kalabalık bir ce­maat toplanmıştı. Teshirli ve tesirli güzel bir sohbetten sonra, birlikte yediğimiz yo­ğurtlu ıspanak yemeğinin lezzetini hâlâ unutamadım.

İsmail Hakkı Toprak hazretleri, Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin “Hacegân tarîkatinde zamanın gerektirdiği şey ne ise, himmet ve hizmetin ona sarfedilmesi lâzımdır” sözünü bir hayat düstûru olarak kabullenmiş ve hep bu minval üzere yaşa­mıştır.

Sivas ve civarında O’nun himmetiyle bitirilmiş 54 eser tesbit edilmiştir.

İsmail Toprak hazretleri 1969 tarihinde 1 Ağustos cumartesi günü sabah saat 9.00 sıralarında Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, kalabalık bir cemaatin iştirak ettiği cenaze namazını müteâkib Ulu Cami avlusuna defnedilmiştir.

Tarikat geleneğinde, her talibe ders verilmez, meşreb ve isti’dâd aranırdı. Müracaat eden kimse, o mürşidden feyz istidadına sahipse, tarîkate kabul edilir, mürîd olurdu. Büyük velîlerin tarîkate intisâb için, pekçok imtihandan geçtikten son­ra mürîd olduklarını biliyoruz. Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin şeyhi Üftâde (k.s.) ya intisâb etmek için sokaklarda ciğer sattığı rivayet edilmektedir.

İsmail Toprak hazretlerinin damadı Mehmed beyden nakledilen bir rivayete göre, bir gün huzurlarında sohbet esnasında, orada hazır bulunanlardan birkaçı:

“Efendim! Size gelen herkese, tefrik etmeden ders veriyorsunuz; bunun hikmeti nedir?” diye so­ruyorlar. O da: “Gardaşlarım! Eskiden medrese, tekke gibi ilim irfan yerleri vardı. Camiler aslî mekânlardır; talî mekânlar kalmadı. Tarîkate girme hevesiyle gelenleri biz boş çevirenleyiz; fakat bizim bir gönül dâiremiz vardır ki, bizce malumdur” bu­yurmuşlardır.

İlhan Şenel beyin, İlhan Şenel beyden naklettiği ifâde edilen bir yazıda, İsmail Toprak hazretlerinin kendilerine intisâb için gelen bir zâtı sınadıktan sonra:

“Gardaşım! Bu muhtar mühürü değil ki, hemen verelim. Bizde bir şey yok; Allah bize, biz de size vereceğiz” buyurduğu kaydedilmiştir.

İsmail Toprak hazretleri sohbetlerinde iki şey üzerinde ısrarla durduğu zikredilir, bunlar “hatm-ı hâcegân”ı ve sohbetleri terk etmemektir.

Bir velîde zahir olan hâriku’1-âde hallere “keramet” ismi verilir. Evliya keramete pek iltifat etmemiştir. Tasavvuf kitaplarında keramet izhârı “hayz-i rical” olarak va­sıflandırılır. Mucizenin izhârının, kerametin de ızmârının vâcib olduğu belirtilmiştir. Her yerde mutasarrıf Allah Teâlâ’dır, mucizenin, kerametin ve istidrâcın halikı Hak Teâlâ’dır. Evliyanın en büyük kerameti ahlâk-ı hamide sahibi olmaları, İslâm’ı yaşa­maları ve yaşatmalarıdır. Bizlere örnek tarafları da bu hüsn-i halleridir. Onlar toprak gibidir, kendilerinden hep güzel şeyler zuhur eder.

İsmail Toprak hazretlerinin insanlara hizmet babında izhar buyurduğu tasarrufla­rının bir hayli çok olduğu zikredilmektedir. Bunlardan birkaçını arz ediyorum:

Bir zât hazretten ders alıyor ve köyüne dönüyor. Günlerden bir gün arkadaşları onu ısrarla içki sofrasına davet ediyorlar. O zât ziyafette içki kadehini ağzına yaklaş­tırdığı an, kolu uyuşup kalıyor. Hemen bir vâsıta ile Sivas’a getiriyorlar. Hazretin huzuruna varır varmaz kol eski hâline dönüyor. İsmail Toprak hazretleri: “Bizim ihvanımızın uzaklığı yakınlığı yoktur, her an onlarla beraberiz” buyururlar.

Yine bir gün Konya eşrafından biri, beyninde meydana gelen bir ârıza sebebiyle konuşma melekesini kaybetmiş olan oğlunu, çaresiz kalıp hazretin huzuruna getir­miş. Durumu berber Hacı Bekir Efendi İsmail Toprak hazretlerine arz ediyor. Hazret mübarek elleriyle tuttuğu çaya okuyup, çocuğa içirdikten sonra: “Oğlum! Senin adın ne?” diyor. Çocuk “Ahmed efendim!” deyip konuşmaya başlıyor.

Sivas’ın ileri gelenlerinden bir emekli albay felç olmuş. Ailesi İstanbul’a çocukla­rının yanına gitmiş; hastaya bakan hizmetçi de evi terketmiş. Durumdan hazreti ha­berdar etmişler. Bir bardak suya okuyup, Hakkı hafıza verip hastaya göndermiş. Suyu içen emekli albay ikindi vakti Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, İsmail Toprak hazretleri­ni durumdan haberdar etmişler: “Haberim var” buyurmuşlar.

İsmail Toprak hazretleri sohbetlerinde mürşîdi Mustafa Hâkî hazretlerine olan muhabbetini sık sık tekrarlar; onunla ilk karşılaştığı ânı unutamadığını; gönlünü tu­tuşturan o ateşin aynı tazelikle yanmaya devam ettiğini söyler ve şu ilâhînin okunma­sını ister:

“Seni ben severim candan içerû

Yolum vardır bu erkândan içerû

Beni benden sorma, bende değilem

Suretim boş gezer, tenden içerû”

İlâhîyi dinlerken gözyaşlarını tutamazmış.

Hacı Mustafa Hâkî hazretlerinin Şam’da ikâmet eden mahdumu Bahâeddin efen­dinin kendisine göndermiş olduğu mektubu günlerce kerrat ile okuduktan sonra şu tarz cevabî bir mektup yazdığı belirtiliyor. Bir defterde el yazısıyla yazılmış bu mektubu, okuyabildiğim ölçüde naklediyorum:

“Seni sevmek, benim dînim ve îmânım gereği. İlâhî! dîn ü îmandan ayırma.

Öteden beri muhabbetinizle nâlân olan kalb-i giryânımı, nâle-i efgânım hadden efzûn bir hâl ile giryân ve sûzan ettiği sırada kalemi elime aldım.

Sultânım ne buldum ise senden buldum ve bu âlem-i fenada ne gibi bir zevke erdimse, mutlaka sizinle erdim.

Muhterem pederiniz Hâkî (k.s.) efendimiz, sultanımızdır. Onun rûhâniyetinin perverde-i bezminden bir an hâlî olamam. Ne çâre ki taht-gâh-ı saltanatlarına vara­mam. Nadiren varsam bile, kendilerini bulamam. Şayet görsem, nîm nazarla mazhar-ı iltifat olsam, bir zevk u huzur ve itmi’nân bulurum. Âdeta kendimi bu âlemden çıkmış ve cânâna vâsıl olmuş bilirim.

İşte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam. Aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûrî hayâlinizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çeşm-i siyahın füsunkâr bakışını görsem, yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günlerimi feleğe değişmem.

İşte bunların ulviyyetinden olmalı idi ki, oradan nezd-i âlinize gelir, envâr-ı cemâl ve ahvâl-i bî-melâlinizden bî-had feyizler alınm. Şimdi o nazar-ı kimya eserinden dûr mu oldum.

Ey nâme git, mazhar-ı füyûzât-ı âlemiyân olan paye vü yed-i kemâli ta’zîm ve mu­habbetle, hâl-i pür melalimi hazret-i Bahâ’ya arzet. Bu nazarlarını üzerimizden diriğ etmesinler.

İşte ahkarü’l-mevcûdu dergâh-ı Bârî’ye arz ve iltica ediyorum ki; Ey Huda! Aczimi muhabbetine ve vârımı sana ve seni sevenlerin ruhuna sarf eden bir kulun değil mi­yim?

Elbette bir gün olur, mazhar-ı iltifatın ve nâil-i mükâfatın olurum. Lütfet, kerem et, beni o zümre-i dil-ferîbten ayırma.”

İsmail Hakkı Toprak 15 Rebiu’l-evvel 1347.

İsmail Toprak hazretlerinin sohbetlerinde söylediği rivayet edilen birkaç sözüyle tebliğime son veriyorum. Allah Teâlâ bu gönül erlerine takdire liyakat kesbetmeyi herkese nasip etsin.

“Gardaşlarım! Ehlullahın nazar ve himmeti dağlan taşlan eritir ve ihya eder.”

“Biz Şaraptan dönme sirkeyiz. Bizim bir gözümüz daha vardır, onu da Cenâb-ı Hak nasîb etmiş.”

“Gardaşlarım! Biz gidenlerle gider, gelenlerle geliriz.”

“Gardaşlarım! Darende bizim ihsanımızın feyiz membaı ve Tarikatımızın kapısı oldu. Hulusi küçükten bizden himmet istedi, biz de verdik. İşte o Hulusi, bu Hulusi; gi­din ziyaret edin, sohbet edin; çok aşığımızdır.”

Dr. Selçuk ERAYDIN

****

Bütün cihanı süslüyor

Feyzi Rahmanı ile

İns-u Cinn’e ders veriyor

İlm-i irfanı ile

Bu dünyaya Sultan gelmiş

Dağlar taşlar boyun eğmiş

Cümle mahlûk feyz almış

Münkirler inkâr eyliyor

Gelin ey gafiller! Gelin

Bu sultandan feyz alın

Anın feyz ile himmeti

Cihaneyn-i mâmur eyliyor

Bir âh çekse ta derinden

Dağlar oynardı yerinden

Masum-u feyzli dilinden

İlm-i ledün fâş eyliyor

İlm-i ledün mektebini

Açmış bütün yeryüzünde

Anda tahsil eden derviş

Arş-ı kürsü seyr eyliyor

Bu beytin aslını sorarsan

İlhamı gelir Sivas’tan

İhramcızâdem Sultandan

Teberrüken söyleniyor

Kıtmir Nuri söyler bunu

Günahı çok, defter dolu

Affın ister aciz dili

İhsan kapısın gözlüyor

Kıtmir Nuri

***

İHRAMCIZÂDE’NİN VAKFA HİZMETLERİ

Bazı insanlar vardır ki, kutup yıldızı gibidirler, niceleri böyle insanlara bakarak yollarını düzeltirler. Topluma hizmeti vicdanî bir görev sayanlar, hem kendilerine hem de çevresindekilere faydalı olanlar, her devirde çok az bulunur. İşte böyle az bulunan bir kâmil kişi tanıdım ki, sanırım bu zatı siz okuyucularım da tanırsınız. Sadece Sivas’a değil Türkiye’nin birçok yerine, çeşme camii, köprü yapılmasına öncülük eden İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak’tan bahsediyorum. Bu zat soyadı gibi alçak gönüllü, bilgisi arttıkça gururu eksilen bir insan-ı kâmil idi.

1964 yılının Temmuz ayı idi. Gününü hatırlayamıyorum. Yeniçarşı’da şimdi belediye otobüslerinin kalktığı yerdeki Çorapçı Hanı’nı Sivaslı olanların çoğu bilirler. Bu ahşap bina içinde bir oda var idi ki, buraya “vekâle” derlerdi. İhramcızâde’yi ilk defa işte bu binada gördüm. Orta boylu, beyaz benizli, kemerli burunlu, aksakallı bir gönül tabibi idi. Sessizce içeriye girdim, selâm verdim, bir kenara oturdum. Burada bir düzine yaşlı kişi halka şeklinde oturmuşlardı. Gençlik duygularım beni meraktan meraka sürüklüyordu. Bu adamlar ne mak­satla burada toplanmışlardı? Biraz sonra zihnimdeki düğüm çözülüverdi. Zira İhramcızâde, bir baş işareti yaptı, oturanlardan Hacı Bekir Emmi dedikleri zat elini kulağına attı, yanık bir sesle söylemeye başladı:

“Sâkîyâ camında nedir bu esrar

Kıldı bir katresi mestâne beni

Şarâb-ı la’linde ne keyfiyet var

Söyletir efsâne efsâne beni

Bakmazlar dertliye algındır diye

Hâkikat bahrine dalgındır diye

Bir saçı Leylâ’ya vurgundur diye

Yazmışlar deftere dîvâne beni”

Bu güzel parça, hem dinleyeni hem de söyleyeni derinden etkiledi. Oturanların gözleri nemlendi, baktım bazılarının yanaklarından yaşlar süzülüp geliyordu ve sonra, gönül incileri peş peşe dizildi. Niyâzî-i Mısrî’den söylüyorlardı:

“ Gel ey bâd-ı sabâ haber ver bize cânân illerinden.”

Yine sıra Berber Hacı Bekir’e geldi, aşk ile vecd ile bir dahi söylemek düştü:

Seni ben severim candan içerü

Yolum vardır bu erkândan içerü

Beni bende demen bende değilim

Bir ben vardır bende benden içerü

Yunusun sözleri hûndur âteştir

Kapında bir kuldur senden içerü”

Elbette dertli olan derman arar derdine, lâkin nerede ne arayacağını bilmeyenler boşuna zahmet çekerler. Böyle yanlış arayışlar insanı şaşkına çevirir. Niyâzî-i Mısrî bu gerçeği şah damarından yakalamıştır:

“Derman arardım derdime derdim bana derman imiş

Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş

Sağı solu gözler idim dost yüzünü görem deyü

Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş”

Bu şiir, vekâlede sık sık okunurmuş. O gün de İhramcızâde’nin sohbet meclisinde tekrar edildi, vecd içinde dinlendi. Zayıf vücutlu, mahcup tavırlı biri­sine dönerek hitap edildi:

“Söyle Karasarlı…” Karasarlı söyledi, söyledikçe coştu. Sesi güzel değildi, lâkin içtendi, samimiydi. Olduğu gibi görünen ruh asaletiyle bu adam, okuduğu kendi şiirlerini zevkle dinletiyordu.

Bu gönül dostunu daha sonra daha yakından tanıdım. Araştırdım, İhramcızâde’nin kendisi tarafından yazılmış, on adet şiirini tespit ettim.[7] Bu şiirler, sanat endişesinden uzak tasavvufi neşe ile dolu parçalardı. Oğlu Kâzım Toprak’ta, kendi el yazması bir kitaptan şu şiirlerini geliniz okuyalım:

“Gönül dilberdedir elhamdülillah

Leb-i kevserdedir elhamdülillah

Ne ferzend ü zen ister ne tertip

Ne sîm ü zerdedir elhamdülillah

Çü dil dilberde seyr eyler

Cemâli Dahi bî-perdedir elhamdülillah

Gönül dostun arar tenha cihanda

Adû kim kerdedir elhamdülillah

Değil gam yok olursa terk-i canım

Acep hoş yerdedir elhamdülillah”

Ezelden hamr-ı aşkı içti

Hakkı Henüz ol sırdadır elhamdülillah [8]

Oğlu Mehmet Kâzım Toprak’a soruyorum: Babanız en fazla kimleri sevmez­di? Tek cümleyle cevaplıyordu:

O’nun sevmediği yoktu ki, ..”

İhramcızâde’nin şeyhi Mustafa Takî mensur bir mevlid yazmış ve İhram­cızâde de bunu nazma çekmiştir. 165 beyitlik mesnevi tarzında yazılan bu mevlid, bazı ilâhîlerle birlikte 52 sayfalık bir kitap hâlinde 1969 yılında İstan­bul, Dizerkonca Matbaası’nda bastırılmıştır.[9]

“Yâre Yadigâr” ismiyle basılan bu kitapta İhramcızâde’nin Türkçe, Farsça ve Arapça[10] bazı naatları da mevcuttur. Şimdi o mevlidden bir küçük bölüm sunalım:

“Âdem atamız Cennete indi

Nûr-ı Ahmedî alnında göründü

Babadan oğula o nûr-ı Celîl

Gelmesine olmuş bir güzel delîl

Seyyidü’l- enbiyâ ol Mustafânın

Kân-ı kerem ol bâ-vefânın

Kim hâmili olsa ol nûr-ı evhad

Herkes tanırdı kalmazdı bir ferd

İsmi Abdullah kavmi Mudarî

Zevcesi Âmine hâmil-i Nebî

Altı ay bilmedi hâmilliğini

Melekler ederdi âmilliğini”

Nesir hususunda ise, İhramcızâde’nin çalışmaları, maalesef bir araya toplanmamıştır. 1929 yılında yazdığı ve Şam’da bulunan Hacı Bahâeddîn Efendi’ye gönderdiği bir mektup iyi bir örnek teşkil eder kanaatindeyim. Bu mektup süslü nesir dediğimiz yazı türünde güzel bir örnektir:

“İşte öteden beri derd-i muhabbetinizle nâlân olan kalbim yine nâle vü efgânımı baştan aşırmak ile giryân ve sûzan olarak kâlemi elime aldım.

Sultânım, ne buldum ise, senden buldum ve bu fenada ne gibi bir zevke erdimse, mutlaka sizinle erdim.

Elbette bir gün olur, mazhar-ı iltifatın ve nâil-i mükâfatın olurum. Lütfen, kerem et, beni o zümre-i dil-firîbten ayırma.”

Vefatından sonra kitaplarının bir kısmı Darendeli Hulûsî Efendi’ye gönderilmiştir.[11]

HAYATI VE HAYRATI

Mânevî dünyasını kısaca böyle tasvir ettiğimiz İhramcızâde’nin, kısaca hayat hikâyesine geçebiliriz:

Nüfus kaydına göre, r. 1296 (1880/81) yılında Sivas Ortülüpınar Mahallesi’nde dünyaya geldi. Dedeleri Kabe’nin ihramını değiştiren bir kimse olduğu için, sülâlesine “İHRAMCI” denilmiştir.  Babası Hüseyin Hüsnü, annesi Aişe Hanım’dır. İhramcızâde, yedi yaşındayken, babası Zara’ya Adliye başkâtibi olarak gitmiş. Orada sıbyan mektebini bitiren İhramcızâde, on yaşındayken Sivas’a gelip rüştiyeye girmiş, burasını da bitirdikten sonra adli­yeye “mülâzimeten” (stajyer memur olarak) gönderilmiştir. Tokat’ta hem memuriyetini sürdürüyor hem de medrese öğretimini tamamlıyor. Ayrıca, Tokat’ta Hacı Mustafa Hâki Efendi’ye intisap ediyor. Mustafa Hâki Efendi, 1324 / 1908 yılında Tokat mebusu olarak İstanbul’a gidince, İhramcızâde de artık Tokat’tan ayrılmak zorunda kalıyor. Sivas “Düyûn-ı Umûmiye” memurluğuna tayin ediliyor. Düyûn-ı Umûmiye kaldırılınca Sivas İnhisar Dairesine geçmiş. 1927 yılında Zara’nın Çarhı Tuzlası’na bağlı “Cedit Tuzla” memurluğuna atanır. Cedit’te 1931 yılı Temmuz ortasına kadar çalışır ve kendi arzusuyla emekli olur. Emeklilik yıllarının büyük bölümü Sivas’ta geçmiştir. 2 Ağustos 1969 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşan bu ulu kişi, geride maddî ve mânevî derin izler bırakarak göçmüştür.

Yazımın başlığı “İhramcızâde’nin Vakfa Hizmetleri” idi. Şimdi o hizmetleri­ni sıralamanın zamanı geldi. Ulu Cami 1950 yılında harabe halindedir, ibadete kapatılmıştır. Bu hâl Sivas halkını derinden yaralar, İhramcızâde bunu fark eder, hemen bir dernek kurulur. l955’ten 1966 yılıma kadar Ulu Cami tamirattan geçer, ibadete açılır.

Ya köylerde yaptırdığı çeşmelere ne dersiniz? İlk defa Zara’nın Cencin Köyü’ne gider, burada içme suyunun olmadığım görünce hemen harekete geçer, halktan para toplanır, köy halkıyla birlikte 6 km. uzaktaki Kızılcan Tepesi’ndeki içme suyu getirilir. Ayrıca, aynı köye Kızılırmak’tan geçmek için bir köprü de yaptırır.

Tozanlı Köprüsü, 1943’te yeniden yaptırılır, halkın hizmetine açılır. Ayrıca, Sivas’ta Hoca İmam Camii’nin minaresini sadece kendi parasından yaptırır, yüreği iyilikle dolu olanlar hayır yapmaktan usanır mı? İhramcızâde, hayırları­na da devam eder: 1958/62 yıllarında Sivas İmam Hatip Lisesi için bir dernek kurulur, bu derneğin başkanı yine aynı zattır. Türkiye’nin muhtelif yerlerinden toplanan paralarla Sivas’a hizmet gelmesine sebep olur. Sivas içinde 27 adet çeş­menin yapılmasına yardımcı olur.

Maddî ve mânevî yönüyle bu kadar hizmet eden kimseler başka ülkelerde yaşasaydı, acaba böyle insanlara nasıl mükâfat verirlerdi? İhramcızâde, soyadı gibi mütevazı olduğu için kimseden bir temenna beklemedi. Lâkin biz iyi insan­ları genç neslimize iyi tanıtmalıyız, böyle zatları unutulmaktan kurtarmak için onların hizmetlerini zaman zaman hatırlamalıyız.                         (CANOZAN, Ali Şahin, 1991,Revnak, Sivas.)

***

4 Ağustos 1969

Hizmet Gazetesi/Sivas

İSMAİL EFENDİ

İsmail Efendi Hakk’ın rahmetine kavuştu. Sivas O’nun şahsında çok şeyler kaybetti. O, bir tesbihin imamesi gibiydi: Toplayıcı, yapıcı, güzelleştirici ve huzur verici bir şahsiyeti vardı. İslâm’a yakın ve bağlı olanlar hariç tutulursa, denilebilir ki; O’nun bu şehirde hiçbir yakını yoktu. Kanunlar çıkarılmıştı. Hiç kimse “bey, Efendi, ağa, paşa” gibi, bu milletin ruhunda, dilinde, edebiyatında yer eden kelimeleri kullanamayacaktı. Bu garip, bu acayip kanuna rağmen, O, bu şehirde ve bütün çevre vilayetlerde yarım asrı aşan bir süre içerisinde, hep “EFENDİ” olarak bilindi; hep “EFENDİ” diye kendisine hitap edildi.

Yakınları arasında, onun bir tek cümlesi, bir ceza hâkiminin hükmünden daha tesirli olurdu. Bir yoksulun giydirilmesi, bir düşkünün kalkınması, ecdat yadigârı bir eserin korunması veya yeni baştan onarılması, bir kültür müessesinin kurulması onun uzatacağı parmağa ve söyleyeceği bir tek cümleye bağlıydı. Kanunla, zorla, zulümle, tehditle değil, faziletiyle ve Efendiliğiyle yapıyor, yaptırıyordu.

Kendisini ilk görüşüm galiba ilkokul tahsilimin ilk yıllarında olmuştu. Babam elimden tutarak beni ona götürmüştü. Bir büyük odada, edebiyle oturan insanlar arasına ben de diz çökmüştüm. Orada nasıl bir sohbet yapıldığım şimdi bir tek cümle bile olsun hatırlamıyorum. Sonra aradan 8–10 yıl geçti. Babamın Gaziantep’e tayini çıkınca bizi uğurlamaya gelmişti. Üçüncü bir defa göremedim. Babamın çok yakın dostuydu. Ben siyasî bir takım çekişmelerin içerisine girince ziyaretine özellikle gitmedim, gidemedim. Böyle olmasına rağmen çok ilerici bir İstanbul gazetesi onu ve beni Sivas’ta nurcu medresesinin şeyhi olarak gösterdi. Hâlbuki merhum İsmail Efendi Nakşibendî tarîkatına mensuptu. Gösterişten ve hatta sesli ibadetten tamamen uzak, münzevi, sessiz, sakin hayat yaşıyordu. Benim şeyhliğim ise, en ahmak insanların bile inanmayacağı bir uydurmadan ibaretti. Bu safsataya inananlar sadece solcular oldu.

İsmail Efendi halkasına dâhil olan çok müminler tanıdım. Temiz, terbiyeli, inanmış, namuslu ve çalışkan insanlar… Bir ayaküstünde bin bir yalan söyleyen riyakâr ve sahtekâr insanların cemiyetimizin huzurunu alt üst ettikleri bir devirde İsmail Efendilerin kaybı, teessürümüzü daha da artırıyor.

Mânevî yapımızın mimarlarından biri daha toprağa düştü. Allah rahmetini üzerinden ve üzerimizden eksik etmesin.

Yavuz Bülent BAKİLER

***

“EFENDİ HAZRETLERİ”

Yüzlerinde, alınlarında, gözlerinde ve ellerinde huzur denilen şeyi gezdiren, dinlendiren, misafir eden ve so­nunda onu bir şahsiyet çizgisi haline getiren insanlar ge­lirdi o eve ve yine kavgasız, barışık ve her şeyle dost bir haletle evden ayrılırlardı; yüzlerinde biraz daha ışık ve duru gözlerine oturmuş sevgi parıltılarıyla. Çocuktum, ama anlıyordum: Bunlar “ihvan”dı. 60’lı yılların, “ihvan, tekke, derviş, şeyh, dergâh” gibi kelimelere hayli sert ve soğuk nazarlarla bakan resmî tutumu, ihvan’ı da Hasan Sabbah’ın Alamut Kal’ası’nda afyonlu şerbetlerle cezb ederek kendine benzettiği tehlikeli militanlar gibi gösteri­yordu. Çocuktum, ama anlıyordum; bunlar muhabbetle lebâleb dolu, gözlerine bakınca yüreğinin derinliğini gö­rebileceğiniz kadar berrak insanlardı. O eve muhabbetle gelir ve daha ziyade bir muhabbetle giderlerdi. Bunlar “ihvan’lardı. Bu ev bir “tekke” idi. Bu tekkenin bir şeyhi, ihvanlarının diliyle “şâh”ı vardı; İhramcızâde İsmail Hak­kı Efendi’ydi ve ben çocuktum.

Gözleri iriydi, maviliğinde gri bulutlar geziniyordu. Gözleri, yuvasına sığmıyor gibi dışarı taşmıştı. Hep mu­nis bakıyordu. Muhabbet dedikleri şey, “Efendi Hazretleri”nin muhitine o gözlerden yayılıyordu. Ufak tefek, kamburu çıkmış, kısa beyaz sakallı kırpık bıyıklı, alt dudağı bariz derecede etli, iri kemerli bumu ile dikkat çe­ken ve güzelliğini fizik unsurlarıyla inşâ etmeden de gü­zel bir ihtiyardı. Ah, o çok ihtiyardı, ben çocuktum. Evde olduğu zaman, onu dilediğini an görebilme imkânını vardı, ama ben çocuktum; konuşamadık. Benim sorularım belirginleştiğinde o çoktan dâr-ı beka’ya yürümüş gitmişti. Sorularım ise, hâlâ bende duruyor.

Yaz-kış kasketle dışarı çıkardı, yaz-kış mevsimine göre gri ya da siyah pardösü giyerdi. Kuşluk vakti ya ila öğleden sonra “vekâle”ye gitmek üzere dışarı çıkacağı zaman, bir koşu dışarı çıkar, fayton çevirir, uzun bahçeyi koşarak geçip içeri haber verir, kapısını açardım. Başımı okşar iltifat eder ve daima takım giydiği elbisesinin yelek cebinden sarı bir yirmi beş kuruş çıkarır, bahşiş verirdi. Hayır, yirmi beş kuruş, değildi, iki buçuk liraydı: Daha üç-beş saniye bile geçmeden o sarı yirmi beşlik, “Efendi” nin ardı sıra gölgesini bile incitmekten çekine­rek yürüyen ihvanları tarafından daha büyük meblağlara tahvil olunurdu. Ben bire on kazanan bir karaborsacı ka­dar memnun olurken, ihvanlar da “Efendi Hazretleri”nin elinden çıkmış, bir -azîz hatırayı edindikleri için sevinirler­di. Ve o sevinci ben sarı leblebiye, mavi bilyeye, yeşil plastik toplara ve külrengi sinema biletlerine çevirirdim.

“Vekâle,” çarşı içinde, Çorapçı Hanı’nın üst kalında iki göz bir odaydı. Yaz-kış demeden uzaklardan kopup gelen “ihvanlar” orada iâşe edilir, orada Efendilerinin sohbetlerini “samiîn” sıfatıyla dinlemek saadetine erişir­ler ve orada aynı sofranın etrafında, tekkenin koca mut­fağında, koca kara kazanlarda pişmiş tekke aşının lezze­tine varırlardı, Hanım ihvanlar ise, eğer uzak yerlerden gelmişlerse birkaç günlüğüne tekkede hamurlardı.

Tekke, Örtülüpınar Mahallesi’nde Taşlı Sokakla Hasanlı Sokağı’nı kavuşturan bir parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. Bahçesinde elma ağaçları vardı. Üç-beş gün saltanat süren leylâk ağacı vardı ve leylâk, “Efendi Hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. Ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğun­dan “Efendi Hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyum sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.

İkinci katla “büyük oda” vardı. Büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan Efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. Nakşî idiler, sükuti dervişler idiler. Büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma “Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere” resmi asılıydı. Kapının he­men sağında büyük camekânlı bir kitaplık vardı. Kitap­lıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, “Efendi”nin kitaplığı idi. O okurdu. Sadece ehl-i gönül değil, ehl-i kâlem idi. Bu hükme 15 Rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kâleme aldığı şu satırlar şahittir:

İşte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûr-i hayâli­nizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çesm-i siyahın füsunkâr bakısını görsem yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem (…) Ey nâme! Git, mazhar-ı füyûzat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemâl-i tazim ve muhabbetle hâl-i pürmelâlimi Hazret-i Ba­ha’ya huzûren arz et. De ki; Sizin nazarınızdan şâh-ı râha yol gider..”

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı, ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle gö­rebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarla­rında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, mey­vesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanla­rın çehresinde ve “Efendi Hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tebahhur ederek atmosfere yayı­lan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siya­sî memurları” son derece Efendi ve hürmetkâr davranma­ğa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “Efendi Hazretleri” ydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıra­dan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum, ama anlıyordum.

Bir gönül neş’esiyle “Efendi” yi şiirin mücerret gökyü­zünde gezindiren de, o “muhabbet” dedikleri şey olmalıy­dı.

“Gönül dilberdedir elhamdülillah

Leb-i kevserdedir elhamdülillah

Ne ferzend ü zen ister ne tertîb

Ne sîm-ü zerdedir elhamdülillah.”

Belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün nakşî dervişânı çaya âşıktı. Sıcak yaz günlerinde ara sıra Efendi Hazretleri ihvanı toplar. Yukarı Tekke dibindeki mesire yerine “sahra’ya gidilir, bir at arabasına kilimler, secca­deler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. Böyle günler­de pirinçten mamul devâsâ bir Rus semâveri mutlaka yü­kün başını çekerdi. Efendi Hazretleri, çayı açık ve şark ta­raflarında “kıtlama” tâbir edilen tarzda içerdi. Kelle şeke­ri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, do­yuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atma­dan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. Ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. Cennetmekân halamın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay râyhâsı salan semavere karşı okuduğu “ilâhî” hâlâ kulaklarımdadır:

“Semâverin rengi aldan Getir sağdan, götür soldan

Derviş çıkmaz böyle yoldan Yan semâver, dön semâver

Limon, şeker, çay semâver Semaveri alıştırın

Maşa ile tutuşturun Küsenleri kavuşturun

Yan semâver, dön semâver Semâverim iniliyor

Anlamıyor mu ne diyor? Daim Hakk’ı zikrediyor

Yan semâver, dön semâver Limon, şeker, çay semâver”

Sonraları öğrendim ki, ihvanlar çay içip “demlenirler” ve çaya “küçük derviş” derlermiş. Bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateş­le yanan her semâver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.

60’lı yılların Sivas’ını inşâ eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızâde Şeyh İsmail Efendi’nin etrafında dönüp duran bir mânevî iklimdi. “Efendi”nin Hakk’a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. O gün ilk de­fa “ihvân”ın çehresinde ye’s gördüm; onlara dünya ve ukbâ’yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. İmame­si kaybolmuş, ipi kırılmış bir tesbih gibi dağılıverdiler. İnhitat, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile de­rin izler bıraktı: Bahçe târ-ü mâr oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların müeddep ayak sesleri hafifledi ve birkaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar ha­yalhanelerinde dört katlı bir apartman blokuna dönüşü­verdi.

Şeyh Hakk’a yürüdü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı.

Ve ben hâlâ çocuktum.

(ALKAN, Ahmet Turan, Altıncı Şehir, 1992, İstanbul)

***

ÜMİT BURCU

Ben çok sukûtî insan tanıdım, geçenlerde bir yazıda da onlara dair ipuçları vermeye çalıştım. Konuşmaları icap ettiği yerde o in­sanların da bazen konuştukları olurdu, ama onların söz ve beyan­ları daha ziyade hallerinden süzülen manaları açmaya matuf, mübhem hisleri şerh etme istikametinde ve gözsüzlere kapalı hakîkatleri avamîleşürme yönünde olurdu. Onlar halleriyle seslen­dirdikleri sükûtî hutbeleriyle herkesi mest ederlerdi. Onların hâl ve gönül derinliklerinden dolayı, dillerini bilen-bilmeyen hemen herkes ne demek istediklerini rahatlıkla anlar ve onlara büyülenirdi. Onların yanındayken “duydum, öğrendim ve inandım” ye­rine “gördüm, hissettim ve bende oldum” derdik. Konuşurken hikmet konuşurlardı. Sükût ederken de derin murakabe bakışla­rıyla insanın âdeta içini delerlerdi. Çok kaynağa uğradım, çok çeşmenin başına gittim, ama heyhat, hiçbirinde kovamı dolduramadım. Avare dolaştım, avare gezdim. Avare gezdiğime hâlim şa­hit değil mi? Ama laf ederken hikmet konuşan, sessiz dururken de tefekkür eden o sükutilerin sükûtu hâlâ üzerimde tesir icra eder. Onlarınki kristalleşmiş tefekkür, kristalleşmiş murakabe­dir.

Mesela; İhramcızâde İsmail Efendi ile beraber olmuştum. Onca zaman içinde belki iki kelime ancak konuşmuştu. Ama boy­nunu bir yana kırıp boynu eğriymiş gibi, saygıyla duruşu, dizüstü oturuşu, mahcup tavrı ve her haline nüfuz eden, Allah’ın hu­zurunda olma havası bana çok tesir etmişti.

Hani hep deriz ya; “Çok güzel hutbeler dinledim, büyük ha­tiplerin sözlerine kulak verdim. Artık kulaklarım doydu. Fakat gözlerim aç. İslâm’ın lafını eden değil, onu yaşayan insan görmek istiyorum.” Maalesef, sözler, söz söyleyenden bîzâr. Hutbeler, ha­tipten bîzâr. Va’z u nasihatler vaizden bîzâr. Kimse kırılmasın, ben kendimi de dâhil ederek söylüyorum. Namaz kılan, Kur’an oku­yan, camide saf tutan insanların çehrelerinde haşyet görmüyo­rum. Allah’ın huzurunda duruyor oluşumuz halimize aksetmiyor, haşyet yok duruşumuzda. Kalbler ölmüş adeta. Saflar arasında müteharrik mezarlar gibi kıpırdanışlar durumumuza tam uyuyor. Bir cenaze yatıyor, kalkıyor, eğiliyor ve doğruluyor; çoğumuz ce­naze gibi Allah huzuruna geliyor ve cenaze gibi gidiyor. Ve dola­yısıyla da müslümanlar adına iyi bir görüntü olmuyor, hâlimiz kimseye bir şey ifade etmiyor.

(M.Fethullah GÜLEN, Ümit Burcu, İstanbul, 2005)

***

ÂŞIK SEYİT YALÇIN’NIN  HATIRATI [12]

Köyde hatırlıydım, hatırım vardı. Ağır misafirler de kondururdum. Belli haremimiz de vardı. Köyde benim hatırımı sayarlardı. İşte dokuz yüz elli beş tarihinde bir değirmen yapmaya teşebbüs ettim. Köylüler her gün on araba, yirmi öğün koşarlar, değirmenime taş çekerler, getirir yaparlar. Ne için? Dedemin, babamın bir kıymeti varmış demek ki, Beni bir değirmen sahibi ettiler. O değirmen beş-on sene sürdü. Yeni usûl değirmenler çıkınca, bu değirmenler yavaş yavaş gözden düştü yeni değirmenciler gelmedi. Gelen yok. Biz de kimseye veremedik, tuttuk değirmenleri yıktık. Ben de yıktım, başkaları da.

—O günlere ait bir hatıranız var mı?

—He… Bir sene dehşet bir yağmur yağmış, değirmenin arkları da dolmuştu. Güç yetecek bir şey değil. Her sene paramla yaptırıyorum. Ben de o sene İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri’nin tekkesine meraklıydım. Sivas’a gelince geriye gidemezdim. Oğlum Ahmet de değirmenin arkını yapmamış, geldi beni yakaladı. “Baba sen nasıl adamsın? Gel işinin başına, arkın takılacak. Gezeceksen sonra gez.” Diyerek beni yakaladı tahıl pazarında. Ben de vakit yakındı, öğle abdesti almaya geliyordum. Oğlan benimle beraber geldi. Orda bir tanesi de abdest alıyordu. “Bir, iki, bir, iki…” Divane, deli, başı açık, yalınayak. Öğlen namaza durur, yatsıya gider, öyle bir adam. Oğlum onu görünce bana dedi ki; “Senin şu berduşlardan, sarhoşlardan hiç farkın yok. Malın yok, halın yok, her şeyini terk edip burada geziyorsun. Yav, soyka işini gör de gene gel.” dedi. Öyle sokranırken benim de hatırıma bir şey düştü. Ona;

Nefsin şeytanına nispet yürüyen

Zannetmem İblis’ten kalanı vardır.

Seni tan eylerse senden türeyen

Şah olsa sırtında palanı vardır.

Diye hepsi yedi kıta bir deyiş söyledim. Böyle deyince “Baba!” dedi. “Ne diyorsun oğlum?” dedim. “Şu siftahki söylediğin sırtı palanı bırak da ne söylersen söyle!” dedi. Meğerse o sırtı palan kendine dokunmuş. “Bu deyişatın tadını zaten senin sırtının palanı getiriyor. Ben onu çıkartamam.” Dedim. Ezan okunmaya başladı,

Seyyid’im sırlarım vermezdim yâda

Yediler elinden sundular bade

Bize yol gösterin İhrâmcızade

İnayet Allah’tan himmet isterim

Diye bitirdim. Kadın kalktı, elime uzandı. “Hâşâ sen benim annemsin” dedim. Dedi ki; “Sen Kuran -ı Kerim ile konuşuyorsun. Benim pîrim yok, senin pîrin var, özür diliyorum.

—Ağzınıza sağlık Seyid Emmi. Biz sizin İhrâmcızade İsmail Efendi’nin müritlerinden
olduğunuzu biliyoruz. Bize biraz da bundan bahseder misiniz? Ne zaman tanıştınız? İlişkiniz ne kadar sürdü? Size ne gibi bir etkisi oldu?

—Müritleri olamayız da ziyaretlerine gider gelirdim.

—Ne zaman başladı bu?

—Ben buna başlayalı… Yirmi yaşlarındaydım, genç idim. Deliktaş’ın Çat Köyü’nde emem (halam) vardı. O kadın yirmi sene yatağa girmedi. Çok ibadetli bir kadındı.

— “Oğlum beni İhrâmcızade’ye götür! Oğlum beni İsmail Efendi’ye götür!.”

der dururdu. Bir gün aldım, geldim kadını. Getirince İhrâmcızade ona ders verdi. İstedi ki, bana da ders versin. “Oğlum, sana da ders vereceğim” diyor ya, ben cahilim. “Derse giremem” diye sakınıyorum. Sonunda; “Belki girerim” diye düşünürken; “Sen sonunu düşünüyorsun. Sonunda girerim diyorsun. Ama ömür kâğıdını çıkart bir göreyim. Kaç gün ömrün var?” dedi. Neyse ben de bunu tecrübe yapıyorum. Cahillik… Ne kadar cahillik…

Bir gün dedim ki; “Eğer bu şeyh ise, ben bundan ders alacaksam, buna bir tecrübe yapayım. Tecrübe için çarşamba günü tiyatroya gittim. “Bakalım bu benim nerede olduğumu bilecek mi, bilmeyecek mi?” diye. Şeyh mi, değil mi? Cuma akşamı meclisine gittim. O mübarek iki kat otururdu Kıble’ye karşı şu şekilde. Allah ile kelime yapardı. Doğruldu bana söylemedi de cemaate bir şey söyledi. Çünkü bozmak istemezdi kimseyi. Onun için ortalığa söyledi. Dedi ki;

“Ebu’l-Hasan Şeyh Şâzelî Hazretleri bir gün;

“Benim iki müridim var; birisi mağripte birisi maşrıkta. Hataya düştüğü zaman, bu iki kolu yetişip alamazsa mürşid-i kâmil olamaz.” Bunu dinleyen oradaki müritlerinden ikisi cahil imiş. Yürüyüp giderlerken;

‘Bizim şeyh amma partalladı. Biri mağripte biri maşrıkta olan müridi nasıl getirecek?’ O zaman Şeyh keramet gösterip bunlardan ikisini de birini mağribe birini maşrıka atmış, ikisini de iki eliyle bozmadan almış, getirmiş evlerine. Şimdi gelmişler ki, aynı vaziyette soyunmuşlar. Birbirini bu şekilde görünce sabahtan; ‘Sana böyle böyle oldu…” demiş. Ötekisi; ‘Bana da oldu.’ demiş. Şimdi bunlar utandığından meclise varamıyorlar, şeyhin karşınsa. Şeyhi Şâzelî Hazretleri;

“Bunların ikisinin de hataları var. Getirin bunları meclise!” demiş. Utanıyorlar, gelemiyorlar. Getirmişler, gelince demiş ki;

“Nasıl oğlum, mürşid-î kâmil bir eliyle biri mağriptekini bir eliyle maşrıktakini kurtarabiliyor mu?” deyince ağlayarak ayağına kapanmışlar. ‘Evet, getiriyor.’ demiş biri. Bunu dinledikten sonra hatamı anladım. Gidip gelmeye başladım.[13]


***

ÇORAPÇI HANI [14]

Bu yazıyı yazmaya başlamadan evvel Çorapçı Hanı’nın içini gezip son şeklini görme arzuma nail olamadım. Sıkı sıkıya köslenmiş kapı, işlevini yerine getiremiyor olmanın ve de kaderini bekliyor olmanın buruk hüznünü taşıyor gibiydi. Esasında bir yolunu bulup içeriyi dolaşma imkânı varken bunun için de özel bir çaba harcamadım. Çünkü göz görebildiğine hükmeder, gönle ise, hadd ü payan yoktur. Hülasa bu Han’ın şimdiki durumunu görmekten ziyade macerasını öğreniyor olmanın coşkusunu çıkınımda taşıyarak araştırmalarımı sürdürdüm. Kendimi hem kitabî hem şifahî bilgiler ışığında bu Han’da konaklayan bir misafir olarak buldum. Han’ın hikâyesini öğrenmenin yolunun aslında birçok insanın hayat hikâyesini öğrenmekten geçtiğini de elbette biliyordum. Çorapçı Hanı’nın “Çorapçı Ömer Efendi” ismiyle maruf ve de büyük ihtimal mesleği ismine sıfat olmuş bir zat zamanında veya biraz daha evvelinde yapıldığı birkaç kuşak sonraki torun ve Han’ın son sahibi Nusret Akça tarafından söylenir. Sonraları mirasçıları tarafından çoğunlukla kiralanmak suretiyle ayakta tutulmaya çalışılan han bir zaman da Ömer Efendi’nin mirasçısı ve İhramcızade İsmail Hakkı Toprak’ın arkadaşı Kadir Hafız tarafından işletilir. Hattatlıktaki mahareti ile İhramcızade İsmail Hakkı Toprak’ın bile övgüsünü kazanan Kadir Hafız zamanından itibaren Çorapçı Hanı yukarıda bahsettiğimiz gibi, İhramcızade’yi yurdun çeşitli yerlerinden ziyarete gelen müritler için konaklama yeri olmuştur.

Sonraki dönemlerde Han’ın işletmesi genellikle kiracıların ellerinde olmasına rağmen bu gelenek uzunca bir süre bozulmamış ve yine Nusret Akça’nın ifadesine göre han kiralanırken bu geleneğe aykırı davranılmaması kiracılara şart koşulmuştur. (Akça, gençlik çağlarında araba ile seyir halindeyken yaya haldeki İhramcızade ve müritlerine yol vermiştir. Efendi’ye Kadir Hafız’ın torunu olduğu iletilince de babasıyla Şeyh’in evine davet edilmiştir, İhramcızade’nin kendisini

“Asil azmaz bal kokmaz” diyerek övdüğünü ve elleriyle bahçesindeki ağaçtan bir elma koparıp kendisine ikram ettiğini gözleri dolu dolu anlatır. Cüzdanından saygıyla çıkararak gösterdiği fotoğraf da İhramcızade’den başkasınınki değildir. Çorapçı Hanı hizmet veren bir işletme olarak bu şekilde 1997 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Şimdilerde beli bükük, gözleri buğulu ve manidar bakışlı bir yaşlı mürit kıvamındadır. On yıldır kapalı olan han fikrimce çok isabetli bir kararla yaklaşık beş ay önce Sivas Belediye’sine restorasyon şartıyla sembolik bir fiyata satılmıştır. Umarız Çorapçı Hanı aslına uygun olarak varlığını idame ettirecek kadar, “Artık bahtın açıktır uzun etme arkadaş!” sitemini deruhte edecek güzellikte olacak kadar mürit duası almıştır. Şuna inanıyoruz ki, usta işi bir restorasyonla Kültür Şehri Sivas’ın görülmeye namzet, nadide mekânlarından birisi olmayı hak edecek bir yapıdır Çorapçı Hanı.

Mehmet TOYRAN

Sivas’a Başsağlığı

Posta kutusunda birikmiş Hizmet gazetelerinden birisinin başlığı siyah çıkmıştı. Dedim ki, Sivas’ta birkaç idealistin çıkardığı bu gazete de galiba maddi zorluk içinde ve bu sebeple bir renk tasarrufu peşinde de. Fakat gazeteyi açınca gördüm ki bu tamamen ihtiyari bir renk değiştirmedir ve bir matem içindir. Zira İsmail Hakkı Toprak’ın vefatını haber vermektedir Önce şunu söyleyeyim İslam’da mâtem yoktur. Hele İsmail Hakkı Toprak Efendi gibi bir zatın ölümü ancak bir “Şeb-i arûstur” —Gerdek gecesi—

Sivaslıların gâh “Ehramcızâde” gâh “Şeyh İsmail Efendi” diye andıkları bu zatın soyadının Toprak olduğunu da bu vesileyle öğrendim ve pek beğendim. Aynı şekilde CHP’li Belediye Başkanı Rahmi Günay’ın bu haberi Belediye hoparlöründen büyük bir hürmetle bizzat vermesini de. Bu bana biraz da CHP’nin merhuma bir tarziyesi gibi geldi. Çünkü CHP devrinde her din adamına olduğu gibi İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretlerine de birçok baskı yapılıp durdu. Hatta bu son senelerde bile o çok yaşlı haliyle İsmail Efendi’yi Adliye koridorlarında süründürüp durdular. Hem de bir komünist iftira taktiğiyle.

Hâlbuki Adliye’nin en büyük dostu o idi. Söylendiğine göre, onu tanıyan ve sevenler, bütün hukukî ihtilaflarında O’nun aracılığını can ü gönülden kabul ediyorlar ve birçok davalar Adliye’ye intikal etmeden halledilip bitiyordu. O’nu sevenler de bir hayli kalabalıktı.

Şu satırlara geldiğim zaman hatırladım ki ben bu zati bir defa olsun görmemişim. Sadece bir defa UIu Camii’de iki üç saf önde arkasından göstermişlerdi. Ama kişinin en güzel siması eserleridir. Kurtarıcı fiil ve hareketleridir. Birçok insani cami’e ve Ulu Camii Sivas’a yeniden kazandıran, bütün tamir ve takviye faaliyetini tedvir eden o’dur.

Sivas adam görmüş şehirdir.

Tekkeonünde Abdülvahhabi Gazi yatar. Sahabidir.

Ya Akşemseddine nazire Kara Şems Hazretleri.

Alibabalar. Buyüklü küçüklü. Ya Törnüklü Şeyh Denir ki Gavs’dir.

Ya Arab $eyh… Sivas Kongresinin manevi kanatları…

Kazanci Zâde Emin Edip Efendi. Ve Onun talebesi İzzet Hoca (Ali Baba Camii avlusunda yan yana yatarlar)

Ve Aziz Baba.

Ve şimdi de İsmail Hakkı Toprak. Kara toprak demeyin “gö­rün içinde kimler yatur” der şairimiz. Sivas’a başsağlığı dilerim.

Böyle başsağlığı dilenecek evlâtlar yetiştirmesi temen­nisiyle beraber.

Zira o, şimdi “serin servi­ler altında kalan kabrinde” huzur içinde yatmaktadır.

Ebedi Huzurda.

Ergun GÖZE/ KÖŞEBAŞI

16 Ağustos 1969-Tercüman Gazetesi

“BAKAN OLMAK” [15]

Dedemden çocuklarına (babam ve iki am­cam) kalan bir küçük arsanın satışı için babamın Şeyh İsmail Efendi’ye verdiği vekâlet. Babam notere müracaatla beyanda bulunuyor:

Sene 1944!

(Dedem murisim Hüseyin Efendi’den babam Muharrem Efendi’ye ondan bizlere [Şevki, Nedim, Faik kardeşlere] İnti­kal eden … pafta … parsel… ada no.’lu arsanın satışını, bizler adına satmaya … İsmail Efendi’yi vekil tayin ettik vs.)

Babamın dedesi Hüseyin Efendi bir, babamın babası Muharrem Efendi iki, babam ve kardeşleri üç, bana geldik dört nesil, noterden tasdikli Sivaslı! Bunlar, yerden bitme­di ya, evveliyatları yok mu? Ben de üç nesil kendimden ilave ediyorum, meydan artık benim. Etti 7 nesil!

Eh, bu kadar ça­badan sonra, bana “Sivaslılığını ispat et” diyenlere, haklı ola­rak, affınıza sığınarak “senin 7 silsilene…” diyebilmek için..

Meğer ne zormuş Sivaslı olabilmek ve bunu ispatlamak.

Babamdan dinlediğime göre, dedelerim, Sivas Ulu Camii’nin kayyumları imiş, Selçuklulardan beri günümüze ka­dar gelen bu son derece kıymetli eserin hizmetkârı olarak ve babadan oğula intikal eden bu görevi dedelerim sürdürmüş. Bir yandan da mezar taşçılığı İşini yürütmüşler. Soyadımızın “Taşçıoğlu” oluşunun sebebi bu! Dedem hem camideki gö­revine devam etmiş ve hem de Düyunu Umumiye’de memur­luğuna…

Sıra babama gelince, yüksek tahsil yapmaya kararlı babam, Ulu Camii’deki görevi, sonradan Türkiye çapında çok meşhur olan ve sağlığında binlerce kişinin ziyaret ettiği, ölü­münde, istasyondan camiye kadar bütün yolları kapsayan bir insan seliyle ebedi istirahatgâhı olan cami avlusundaki kabre defnedilen, Şeyh İsmail Efendi’ye görevi emanet etmiş ve İstanbul’a hukuk tahsiline gitmiş…

Mükerrem TAŞÇIOĞLU


ATMAYIN

İhramcızâde’dir pirlerin başı

Onun himmetidir gözümün yaşı

Ona bağlı bütün dervişin canı

Sakın mürşidimi elden atmayın.

Siz gösterdiniz zahirde bu yolu

Şeyhime bağlıdır ihvanın kolu

Cümlesi değil mi Allah’ın kulu

Sakın mürşidimi dilden atmayın

Aşkın kandilini ondan yaktınız

Sonra kapısına kilit taktınız

Onun için bu garibi yıktınız

Sakın mürşidimi kalbden atmayın

Penceresin kapısını örttünüz

Onsuz nasıl Hakk yanında arttınız

Teraziyi onsuz nasıl tarttınız

Benim mürşidimi candan atmayın

Yaprakların meyvelerin anlamaz

O olmazsa bu gözlerim ağlamaz

Coşkun sular bile onsuz çağlamaz

Sakın o sultanı tenden atmayın

Gülbaba Cavit Kayhan


Ta ezelden yüzüm gülmez ağlarım

Hasretinle yürek pişti Efendim

Ölenecek karalar bağlarım

Yolum ruha düştü Efendim.

Bindokuzyüz altmış dokuz yılında

Ağustos ikide Sivas elinde

Ecel şarabını almış elinde

Emri hak deyu içti Efendim.

Dost için canına etmedi minnet

Babına varanlar alırdı himmet

Mergadi şerifin makamı cennet

Camii şerifi seçti Efendim.

Pirim gitti öksüz kaldım gülmedim

Canımı verip yollarında ölmedim

Gafil idim kıymetini bilmedim

Eyvah fırsat elden gitti Efendim.

Arabistan derdin sen Elbistan’a

Muhabbet seçerdin bu şirin cana

Mekke, Medine’ye Arabistan’a

Hakikât nurunu saçtı Efendim.

Şule verip ayineyi cemale

Mürşit olup ermiştin kemale

Şark-ı garpta cenubundan Şimale

Bahri umman gibi coştu Efendim.

Yedi kere haccın ekber mutlaka

Sarıldın ihrama yeşil yaprağa

Doksan üç yaşında cemâl’ullaha

Şeb-ü aruz deyu uçtu Efendim.

Sefil Ali eder hâsılı kelam

Elde güftarını yazıyor kalem

Âşık maşukuna erdi vesselam

Vecihi gabini açtı Efendim.

2 Ağustos 1969

Âşık Sefil Ali


Şöyle bir çark ettim devri âlemi

Yoktur misaliniz sizin Efendim

Üzerine olsun Hakk’ın selâmı

Hak yolunda gördüm sizi Efendim.

Cümle Hak yoluna vermişsin varın

Makamı Mahmut’tur Efendim yerin

Semaya akseder baktıkça nurun

Şems ile kamer yüzün Efendim

Kalbin iman dolu olmazsın zelil

Aşkın illerinde olmazsın melûl

Dünyada ukbada sen bize delil

Çünkü Hakk’a geçer nazın Efendim.

Biçare garibim gurbette kaldım

İsyanımdan gaflet bahrına daldım

Şimdi ağlayarak kapına geldim

Bizi de deftere yazın Efendim.

Gittiğin yol Sıddık azam yoludur

Aslın İhramcızâde nakşi koludur

Hazine-i kalbin hikmet doludur

Alana cevahir sözün Efendim.

Aşkına düşenler bir bülbül olur

Açılır akzade gonca gül olur

Cemalini gören yanar kül olur

Kime nazar kılsa gözün Efendim.

Dertli Sefil Ali kapında ağlar

Bu aşkın ateşi sinemi dağlar

Hastanın halinden ne bilir sağlar

Hastalara şifa sensin Efendim.

Âşık Sefil Ali


***

Âşıkların meyi vuslat demidir

Eğer talip olsam satarlar mı ki?

Onlar bu cevheri seherde bulmuşlar

Anın için seherde yatarlar mı ki?

Âşıkların gönlü daim hoş olur

Hak için ağlarlar gözü yaş olur

Ser verir sır vermez yiğit baş olur

Sırrını meydana atarlar mı ki?

Âşıkların gecesi bayram günüdür

Cananı görünce canın unutur

Vuslata erince kendin tanıtır

Hakk’tan özge bir yol tutarlar mı ki?

Dünyayı bir pula versen de almaz

Erenler yolundan hiç geri kalmaz

Vefasız dilbere müptela olmaz

Onlar bir güneştir batarlar mı ki?

Sefil Ali’m dertli söyler gazeli

Ben pire aşığım ezel ezeli

Sivas’ta sevdiğim ahret güzeli

Bizi de sürüye katarlar mı ki?

Sivas’ta sevdiğim dünya güzeli

Bizi de yabana atarlar mı ki?

Âşık Sefil Ali


Sultanım payine yüzüm süreyim

Ne taraftan aşar yolların senin

Hasretim yüzünü nerde göreyim

Âşığa Bağdat’tır yolların senin

Camii Kebir’de namaz kılarsın

Yüz vurup mihraba dilek dilersin

Gözyaşın ile gönlümüzü sularsın

Akar ab-u Kevser sellerin senin

Tariki Nakşiden giyinmişsin taç

Bu yol kimseye eylemez muhtaç

Her seher vaktinde eylersin miraç

Hakk ile Hakk söyler dillerin senin

Ne güzel yaratmış ol Bâri Hüdâ

Bir canım var olsun yoluna feda

Bin bir çiçekten alırsın gıda

Âlemin dilinde balların senin

Sefil Ali’m yâr aşkı var özünde

Dünyayı verseler yoktur gözünde

Emanetullahı versem dizinde

Tutsa salacamdan ellerin senin

Âşık Sefil Ali

SEYYİD OSMAN HULUSİ EFENDİNİN MANZUM MEKTUBU

Ey gözüm nuru azizim canım,

Sevgili kardeşim Abdurrahmanım

Yirmibeş tarih kânuni sani,

Yazmışsın name-i safayı canı

Okuyup şevkila memnun oldum,

Tarzı inşasına meftun oldum

Bir hayal gözde tecessüm etti,

Can o hissiyle tebessüm etti

Kalem acizse de tahrire anı,

Gönül arzuladı takrire anı

Dedim ol sıtkı vefalı yare,

Bir cevap eyleyeyim avare

Yazayım yad edeni yad edeyim,

Benî dilşâd edeni şad edeyim

Deyeyim derdine lâzımlı deva,

Vereyim gönlüne lâzımlı safa

Bir vefa devleti aşkına,

Bir deva şerbeti dert layıkına

Bir nefes durma dilersen çare,

Dert ile azmet o kûyi yâre

Gör ne Âli ne şerefli Sultan,

Derdine işte var andan derman.

Bak analar he doğurmuş candır,

Sahibi kâni vefa irfandır

Bizi âdem sanarak aldanma,

Yanma beyhude bu nâre yanma

Nazarı şefkatinin asârı,

Size gül gösterivermiş hârı

O  güzel görücü gözlerle ana,

Bir nazar eyle de gör bak ki sana

Nice bin fâide hâsıl olsun,

Can o maksuduna vasıl olsun

Ol   tabibi hazıkı Hakk’tır özü Hakk,
Yüzü Hakk mazharı söyler sözü Hakk

Kabil âyine gibi kalbi anın,
Veçhine eyle de mukâbil anın

Dur kapısında edeple bir an,
Hâsıl olsun sana zevk u vicdan

Bil âdem hilkati âdem ne imiş,

Âdeme nefhedilen dem ne imiş

Nazarı himmetine ol lâyık

Keremi hazretine ol lâyık

O nazar bahşi hayatı candır,

O nazar mahzi necât-i candır

Her saadet anı görmekliktir

Her saadet ana ermekliktir.

Bakacak veçhine âyine gibi,

Hakkı gör Hakkı gören dîde gibi

Ol Kemal sahibi zati kamil,

Nazarınca sana olur hasıl

Her muradı öz alır göz görücek

Her merama göz erer öz ericek

O Hûda dostunu gör Arifi gör

Sohbeti yumnuni maarifi gör

Her bir edvarı kemale yetmiş

Süneni hal ile hale yetmiş

Çeş’mi im’an İle etsen de nazar

Göremem Şer-i hilâfınca güzer

İşte evsafı kemali elhak,

Ahmed’in zâtına olmuş mulhak

Ekmeli Âlem o âli Seyyid

Ebcelü âzam o âli mürşid

Her ne söz dense anadır noksan,

Mazharı Ahsen-i takvim ol can

Aldığında ey aziz mektubu,

Bir nefes durma ara matlubu

Sefer et âşıkısan dildare,

Güzer et bülbül isen gülzâre

Ömrünü taze hayata erdir,

Canını badi necata erdir

Bu Hulûsi’ye de anda yad et,

Dili mahzununu bir dem şad et

Kapısı eşiğinde koyda yüzün,

Sıtkı candan ana bağla özün

Deki ey mürşidi âzam sana hoş,

Karayüz kapuna geldim eli boş

Ululan sanı budur ola geda,

Naili hüsnü kabul lûffu ata

Duyar isen bu nasihat kâfi,

Yoksa neylersin urulmuş lâfi

Baki hürmetle muhabbetle selam,

Eylerim çokça dua hatmi kelâm

(Seyyid Osman Hulusi Kaddese’llâhü Sırrahu’l-Azizin Efendi Hazretlerini anlattığı ve Abdurrahman Efendiye gönderdiği Mektubu)


[1] —ATEŞ, Seyyid Osman Hulusi, Divanı, 1986, s. 6

[2]—ATEŞ, a.e. s. 84

[3]— ATEŞ, a.g.e. s. 89

[4]—ATEŞ, a.e. s. 272

[5]— ATEŞ, a.e. s. 185

[6]— ATEŞ, a.e. s. 195

[7]—Genellikle bu şiirler İsmail Hakkı Bursevi kuddise sırruhu’l-azîzindir. (Yazan)

[8]—Bu şiir Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinindir. Bu yazma eserde bir kısım yazı Efendi Hazretlerinindir.(Yazan)

[9]—Bu kitabın basılması İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK Hazretlerinin isteği ile olmayıp basan kişilerin hizmet sınıfından bir gayretleridir. (Yazan)

[10]—Arapça naât, Efendi Hazretlerinin değildir. Delâil-i hayrat’tandır. (Yazan)

[11]—M. Kâzım TOPRAK Efendi tarafından tamirat ve incelenme niyeti ile gönderilmiştir. (Yazan)

[12]— SEYİT YALÇIN 1908 yılının Mart ayında Ulaş’ın Eskikarahisar köyünde doğmuştur. Nüfusta 1910 (Rûmi 1326)’da doğduğu kayıtlıdır. Müderris Hasan Efendi’nin torunu, Bilâl ve Esma’nın oğludur. I. Dünya Savaşında babasını, 7–8 yaşındayken de annesini kaybetmiş; dedesi tarafından büyütülmüştür. Erzincanlı Terzi Baba’nın soyundan olup, Sivas’taki Nakşibendî şeyhlerinden İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak’ın mürididir. Eli açık, gönlü zengin, hoşgörülü, yoksulları gözetip kollayan birisidir. Köyünde ve çevresinde herkesin sevip saydığı birisidir. Herhangi bir tahsil görmemiş; köy imamından dini bilgiler öğrenmiştir. Askerliğini Sivas’ta topçu birliğinde yapmıştır. O’nun en çok sevdiği işlerden birisi, “Seda” adlı Arap atıyla, at yarışlarına katılmak olmuştur. Bir ara Tecer dağının eteğindeki tarlasının üzerine bir su değirmeni yaptırmış, ömrünün sonuna kadar bu işle uğraşmıştır. On dört yaşında evlenmiş, bu evlilikten dört kızı ve bir oğlu olmuştur. 18.12.1994 tarihinde Sivas’ta vefat etmiştir.

On dokuz-yirmi yaşlarında Niyazi Mısrî’nin elinden bade içmiş, şiire bu rüyadan sonra başlamıştır. Bu yüzden ilk şiirlerinde Mısrî mahlasını kullanmıştır. Darende’de yatmakta olan Somuncu Baha’nın ahfadından olan Osman Hulusi Ateş ile devamlı temas içinde olduğundan, şiirlerinde onun etkisinde kalmıştır. Okur-yazar olmadığı için bazı şiirlerini başkalarına not ettirmiş; çoğunu kaydettirmediği için kaybetmiştir. Şiir tekniği sağlamdır. Genellikle dinî, tasavvufi şiirler yazmıştır. Saz olmamakla beraber irticali kuvvetli biridir. Pek çok âşıkla karşılaşmıştır. Şiirleri, A. Şahin Canozan tarafından “Âşık Seyit Yalçın’ın Hayatı ve Şiirleri” adıyla bir kitapta toplanmıştır. Şiirlerinde çoğunlukla Seyit, bazen de Bîçare Seyit mahlasım kullanmıştır.

[13]— KAYA, Doğan,”Seyit YALÇIN ile Röportaj,” Hayat Ağacı Dergisi, 2005, s. 64

[14]— TOYRAN, Mehmet, Sultan Şehir Dergisi- Çorapçı Hanı Makalesi, Sivas, 2007, sayı 2, s.48

[15] — İsimli Kitaptan (s.20)

GİRİŞ

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE HACI İSMAİL HAKKI TOPRAK NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABINDAN

بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Mürşid-i kâmil olunca nâ-yâb (olmayınca)

Sana mürşid yetişir şimdi kitâb.

İnsandan maksat ancak insân-ı kâmildir. İnsan-ı kâmil,[1] Hakk ve hakikâte vesiledir. O âlemin nurudur. O Allah Teâlâ’nın tecelli sureti ve âlemin hakikâtlerini kendinde toplayandır.

İnsan mazhar-ı tâm’dır. Yani, Hakk’ın bütün kud­retlerinin zuhuruna mahal olabilecek mahiyettedir.[2]

İnsân-ı Kâmil Beytullah’dır. Bütün ilâhi isim ve sıfatların ahkâ­mı, fiilleri ondan zahir olur. Allah Teâlâ âleme onun nazarıyla bakar ve onun mevcudiyeti ile merhamet eder.

İnsan-ı Kâmil’in kemâli yalnız ilmen değildir. O Allah Teâlâ’nın zâtının birliğini keşfiyle idrak eden kimsedir.

İnsan-ı kâmil’den daha mükemmel bir mevcûd yoktur. Bu dünyâda, insanlar arasında olgunluğa, mükemmelliğe ulaşamayanlar, bir hayvân-ı nâtık (konuşan hayvan)’dır; herhangi bir suret’in cüz’üdür; insanlık derecesine ulaşamaz. Aksine onun insanlığa nisbeti, bir ölü’nün insanlığa olan nisbetidir. Şu halde o, hakiki manada değil, şeklen insandır….”

“Mâsivallah’da Allah Teâlâ’nın gölgesi, insan-ı kâmil’dir…”

İnsan-ı kâmil, O’nun suretinde yaratılmıştır…”

“Yaratıklar konusunda meleklerden daha şereflisi yoktur. Bununla be­raber Allah Teâlâ, kendi isimlerini ona öğretmekle, insân-ı kâmil’i, meleklere üstün kılmıştır..”

“Allah Teâlâ, insân-ı kâmil’i yaratınca, ona ilk akıl mertebesini vermiştir…”

“Allah Teâlâ’yı ancak insan-ı kâmîl bilir. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın tecellî ettiği yer­dir.”

“İnsân-ı kâmil’in ehadiyetini, Hakk’ın ehadiyeti ile çarptı­ğın zaman, sende ancak bir ehadiyet kalır…” (1 x 1=1)

İnsân-ı kâmil, ferdiyet’de ilkdir…”

İnsân-ı kâmil ki, kendi zâtıyla Rabb’ine delâlet eder… İşte bu insan-ı kâmil, hedef itibariyle evvel (ilk), fiil (eylem) bakımından âhır (son); harf (söz) itibariyle zahir (açık) ve mânâ itibariyle de bâtın (gizli)’dır. Ve o insan-ı kâmil, tabiat ve akıl arasını bir araya getiren, toplayandır. Cisimlere hâkim olan maddelerden tecerrüd dahi onda bulunur. Oysa bu, ondan başka yaratıklarda yoktur. Allah Teâlâ’nın âlem’deki hükmü, insân-ı kâmil ile zahir olmuştur..”

İnsan-ı kâmil, kâinata Allah Teâlâ’nın gözü ile bakar. Bir kudsî hadisde Allah Teâlâ der ki; Ben onun gördüğü gözüyüm…”

“İnsan-ı kâmil, kendi başına bu âlemdeki gâyedir. Bu mükemmellik, Hz. Âdem’de zahir olmuştur…”

İnsân-ı kâmil, ancak Hakkın sûreti’yle kemâle ermiştir. Tıpkı, yaratılışı tâm olmasa dahi, ancak oraya bakan bir kimsenin suretinin tecellisi ile kemâle eren bir ayna gibi..”

Böylece “Allah Teâlâ, İnsan-ı kâmil’i kendi suretinde yarattı. Ve onun mertebesini melekler’e tarif etti. Ve onlara haber verdi ki, insan bu âlemde Allah Teâlâ’nın halîfe’sidir Göklerde ve dünyâda bulunanların hepsini, onun em­rine musahhar kıldı. Hakk bundan sonra da kendisini gizledi. Çünkü kendisine halef olacak kimsenin zuhuruyla, nâib’in artık bir hükmü yoktur… Allah böylece, gözler’den gizlendiği gibi basiret’lerden dahi gizlendi. [3]

İnsân-ı kâmil nefsin tehlikelerinden kurtulduğu için ihlâsı büyük iksir gibi­dir. Bir ameli yüz bin amel yerine geçer.

İnsan-ı Kâmil bin dünyaya değer. Misk kokusu gibi, diğer kokulardan kuvvetlidir.

İnsan-ı kâmilin izinde olanlar ve sülûk gö­renler bu gelişmeye ve kemale mazhar olurlar. Bu nedenle;

Çok az kişi ise, insanlığın en şerefli, en yüce mertebelerine ermiş kâmil ve mükemmil, âlî zevata kavuşmak, onların mübarek ellerini öpüp himmetlerini kazanmak, onların güneş ışığı gibi olgunlaştırıcı nazarları ve sohbetleri ile kimi az, kimi daha çok ölçüde nefislerini tanıyıp terbiye edebilmek mazhariyetine kavuşurlar. Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri tarîkat ehli için buyurdu ki;

“Yedi göbek yukardan, yedi göbek aşağıdan kabul edilmiş” bahtiyar kullardır. Derece derece, bu kişilerden kimi bilir, kimi bulur, kimi olur. En az nasîbdar olanı bile, bu yüce zevatın nazarlarına mazhar oldukları için akıbetleri İnşâallah hayra çevrilir. [4]

İnsanın kemâli de Allah Teâlâ’yı, nefsini ve İnsan-ı kâmili tanımasındaki kemâle bağlıdır.

İşte bu eserin esasen mevzunu oluşturan bu yolun esas gayesi de nefsi terbiye etmek ve kalbi saflaştırmaktır.

Ehl’u-llâh bir nuru hakikâttir.  Bu nura pervane olanlar sonunda vuslat şarabını içerler. Bu sebeptendir ki, Cüneyd-i Bağdadî kuddise sırruhu’l-azîz[5] Hazretlerine sormuşlar;

Evliyanın sözleri ve hikâyelerinden bir menfaat temin edilir mi?

Evet. Bu yolda sabırlı olmak, müşahede ve kuvveti kalb husule getirir. Kur’an-ı Kerim’de “Biz sana Peygamberlerin kıssalarını anlatarak kalbini tatmin ve tespit edeceğimiz her çeşit kıssayı sana anlatıyoruz” buyrulmadı mı? Cevabını vermiştir.[6]

Yazılı eserler insan-ı kâmile bir yoldur.[7] Ancak tasavvuf ilmi ve hakikî irfan söz ile tahsil edilmez, konuşan Kur’an-ı Kerim olan insandan talim olunur.

Bu açıklamalardan anlaşılır ki; Kâmil bir mürşide ulaşmak, onunla ko­nuşmak ve sözlerinden istifade etmek gerekli olmakla beraber; böyle bi­rine rastlanmadığı takdirde, geçmiş mürşitlerin sözlerinden istifade ede­bilmek için tasavvuf kitapları okumak da faydadan hâli değildir, hatta zaruridir. İşte bu türlü görüş ve düşünüşlerden dolayıdır ki, birçok mutasav­vıflar yazılı bir tek satır bırakmamışlar; bir kısmı da pek az eser yaz­mışlardır.[8]

“İnsanda yenilik meyli bir taraftan ruhun temayüllerindeki son­suzluktan, diğer taraftan da her gün oluşan hayatın, hâdiselerin ye­nilikleri içinde devam edip gitmesinden dolayıdır. Devamlılık içinde ye­nilenme, yenilenme içinde devamlılık. İşte nefsin aradığı budur.” [9] Hakikâte seyr-i sülûk etmek bu yolda mürşid veya kitabla olsun gereklidir. Niçin diye bir soru sorulursa, bunun cevabı: zamanla insan aslından yabancılaşır, aslını unutur. [10] Medeni denilen insanlarda dahi yozlaşmanın olması, insanın kendi başına kalması ile bozulmanın yani nefsânî duyguların ön plana çıkması neticesi ile terbiyeye muhtaç olduğu aşikârdır. İnsanın kurtuluş için kendi başına bulduğu çareler ise, efsanelere ve safsatalara yol açan nedenler olur.[11]

Neticede insan nefsinin esiri olur. Bir insanın kaybedilmesi nesilleri, nesiller milleti ve devleti yok eder. İnsanı-ı Kâmiller ise, bu yolda en çok muhtaç olunan zarurî kişilerdir.

Yolcuysan, yoldaysan, sana yol açarlar.
Yok olursan sana varlıkla yönelirler.

Züleyha, her taraftan kapıları kapadı ama Yusuf’ta hiçbir hareket görünmedi. Kilit ve kapı tekrar açıldı, yol göründü. Çünkü Yusuf, Rabbine dayanmıştı, her yana dönüp dolaşmaktaydı. Âlemde bir yarık görünmemekte ama Yusuf gibi hayran bir halde her yana koşup gelmek gerek ki, kilit açılsın, kapı görünsün, mekânsızlık size yer olsun.

Ey imtihan olan kişi, âleme geldin ama geldiğin yolu hiç görmüyor musun?

Sen bir yerden, bir yurttan geldin. Geldiğin yolu bilmiyor musun, hayır, değil mi?

Mâdemki bilmiyorsun, yol yok deme. Bu yolsuz yoldan bize gitmek görünür. Rüyada neşeli bir halde sağa, sola gitmektesin. O meydanın yolu nerede biliyor musun? Sen gözünü kapa, kendini teslim et de kendini o eski şehirde göresin. Fakat gözünü nasıl kapatabilirsin ki, yüzlerce mahmur göz, senin gözünü kapatmadan seni senden almakta. [12]


[1]—Sözlükte, olgun, ergin ve üstün insan demektir. Istılahta ise, Allah Teâlâ’nın zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde te­cellî ettiği insandır.

[2]—Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, Ahmed Sadık Yivlik, İst, 1998, s.74

[3]—KEKLİK, Nihat, El-Fütuhât El- Mekkiyye Kriterleri, İst, 1990, s. 438

[4]—GÜNEREN, M.Fatih, Halvetiyye-i Şabâniye Âzizânın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım, İst, 2003, s. 2

[5]Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz- Kuddise Sirruhu’l Aziz:

Daha çok Allah Teâlâ’nın sevdiği kullar olan evliyâdan birinin ismi anılınca veya yazılınca, onun sırrı (içi) temiz ve mübârek olsun mânâsına söylenen veya yazılan duâ, hürmet ve saygı ifâdesi.

İki kişi için “Kuddise Sırruhumâ” ikiden çok için “Kuddise sırruhum” denir.

Tezkiretü-l Evliya’da “Sırrı olmayan muzırdır” ibaresi geçmektedir. (Feridüddin Attar, Tezkiretü-l Evliya, hzl. Süleyman ULUDAĞ, Bursa, 1984, s.59)

Gavs-i Hizani kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu: “Bir gün şeyhim Seyyid Taha kaddese’llâhü sırrahu’l azîzden sordum. Nefahat’te olduğu gibi bazı meşayıh için “takdis” bazıları için “rahmet” ile dua okunmasının sebebi nedir?

Buyurdular ki; “nefsinden tam kurtulan için “Kaddese’llahu sırrahu” nefsinden bir şey kalan için “Rahmet’ul-lahi Aleyh” diye dua edilir.”

Gavs kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hz. şeyhinin bu cevabını anlattıktan sonra buyurdular:

“Nefsinden tamamen kurtulmak irşadın şartı değildir. Kendisine rahmet okunan çok kişiler, irşad makamına geçmiş, doğru yol üzerine yürümüşler ve insanlara faydalı olmuşlardır.” (Gavs-i Hizani Seyyid Sıbgatullah-el Arvasi, Minah (Vergiler), İstanbul, Aralık 1996, s.55 Minah: 33)

Evliyaullahın hepsinde bazı hususiyetler olduğu rivayetler arasındadır. Mesela:

Ali Usta, Şeyh Şerâfeddin kuddise sırruhu’l aziz Efendiye

Senin de böyle bir hassan yok mu Şeyhim?” dedim.

Var,” dedi. “Nakşibendî meclislerine, bizi anarak diz çökmüş herkese şefaat etmek; ikincisi çocuklara Levh-i Mahfuz’da kayıtlı olan isimlerini vermek; üçüncüsü bana ait olan müridanın ömrünü eksik veya ziyade etmek yetkileri, bana verilmiştir.” (Ali Usta’nın Hatıraları)

[6]—Tezkiretü’l-Evliya s.47-Lâmiî Çelebi, Nefâhatü’l-Üns Tercümesi Abdurrahman Camî, hzl. Süleyman ULUDAĞ, Mustafa KARA, İst. 1998, s. 148

[7]—Müfti’y-üs-sakaleyn denilen meşhur Osmanlı şeyhülislâmı ve büyük Türk âlimi İbn-i Kemal de kitap okumayı kastederek:

Cem-i kütüple ref-i hucüp kabil olmadı;

Bildim ki, maksut bilmek imiş;  okumak değil!

Türkçesi

(Bütün kitaplarla gizlilikleri kaldırmak mümkün olmadı.

Bildim ki, son hedef bilmek imiş, okuma da değil.)

[8]—ERGİN, Osman Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi TOLUN Hayatı ve Şahsiyeti, İstanbul, 1942, s: 78–79 (Konu geniş şekilde açıklanmaktadır.)

[9]—YAZIR, E. Hamdi, Metâlib ve Mezâhib, XLVII.

[10]—İbn-i Haldun demiştir ki; “Bu hayatın bir sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca ahaliyi yorar, üstelik bu tekellüflerin çok olan çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayrimeşru yollarla geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurur.” (ÇETİN, Mahmut, X İlişkiler, İst. 2000, s.15, Yabancılaşma-İnsana Karşı Toplumsal Süreç; Dr. Sadık Kılıç Rahmet Y. İstanbul 1984 sf. 35)

Şehirliler bu dünyanın nimetlerine aşırı meylettiklerinden, zevk ve eğlencelerle çok meşgul olduklarından ve şehvetlerini tatmin etmeye yöneldiklerinden zamanla ne­fisleri kirlenmiş ve bu kirlilik oranında da iyi ve hayırlı şeylerden uzaklaşmışlardır. Hatta utanma duyguları bile gitmiştir. Birçoğunun meclislerde, büyüklerinin arasında ve mahremlerinin yanında son derece çirkin küfürler ettiğini ve utanma duygusunun on­ları artık bu gibi çirkin davranışlardan alıkoyamadığını görürsün. Çünkü sözlü ve fiili olarak yapa geldikleri çirkin ve kötü şeyler onları buna iyice alıştırmıştır. (İbn-i Haldun, Mukaddime, trc. Halil KENDİR, İst, 2004, s. 163 )

“Kötü alışkanlıklarımız, erdemlerimizden da­ha çabuk küreselleşiyor.” (Alvin TOFFLER-HeidiTOFFLER, Zenginlik Devrimi, trc. Selim YENİÇERİ, İst, 2006,  s.112)

[11]— “İnsanı, insanlıktan uzaklaştırmak; insanın, insan dünyasına ‘efsane’ demek, insan ile hayvan arasındaki farkı idrak edememek demektir. ‘İnsan efsanesini’ yıkarak, ‘hayvan insanı’ mutlu etmek” çabasına girerler ki, bu, oluş gereği imkânsız bir durumdur.”  (ÇETİN, Mahmut, X İlişkiler, İst. 2000, s. 15, Kendini Arayan İnsan; S. Ahmed Arvâsî Burak Y. İstanbul b. tarih 5. bs. sf. 150)

[12]Mesnevi, c.5, b. 1104–1114

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK SİVASÎ NİN HAYATI

“Haberiniz olsun Allah Teâlâ’nın dostları var ya!
Onlara ne korku var ne de onlar üzülecekler”
(Yunus 62) [1]

I-Beşeri Hayatı

1—Sivas Vilayeti’nin siyasî ve içtimaî durumu ve umumî bir bakış

Sivas, Orta Anadolu’da Kızılırmak havzasının denizden uzak bir yaylası olan, Meraküm yaylası üzerinde, yaklaşık 1275 metre yüksekliktedir. Meraküm yaylası eteğinden itibaren, hafif bir meyil ile alçalan zemin üzerinde ve nehre 3 km uzaklıkta kurulmuştur. Meraküm yaylası ve dağından gelen Murdar ve Kale Irmak ile şehrin bir bakıma doğu sınırını oluşturan Mısmılırmak arasında kalan bölge, şehrin asıl kuruluş sahasını teşkil eder.

İklimi, bitki örtüsü ve buna bağlı olarak mahsulleri, bulunduğu sahanın şartlarına uymaktadır. Denizin tesirinden uzak ve dağlarla ayrılmış olması sebebiyle, sert bir kara iklimine sahiptir. Sivas şehri yazları çok sıcak ve az yağışlı, kışlar çok soğuk ve karlıdır. Şüphesiz iklim, coğrafya ve tarih karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Tarihi meydana getiren ve coğrafya üzerinde yaşayan insan, bu şartlara bağımlı olarak hayatını idame ettirir. Sivas şehrinin iklim ve coğrafyası da aynı ölçüde tarih boyunca bura halkının hayat ve eserlerini etkilemiştir. [2]

Osmanlılar döneminde önemli bir eyalet merkezidir. Tarih boyunca canlılığını kaybetmemiş ve merkeziyet özelliğini devam ettirmiştir. Şehir, camileri, zaviyeleri, medreseleri, şifahaneleri, bedestenleri, hanları, hamamları ile büyük bir zenginlik arz etmektedir. Sosyal bir sıkıntı görülmemekle beraber en büyük sıkıntıyı Timur’un (m.1401) zaptı ve yağmalanmasında görmüştür.

Tasavvufî hayatında canlı olduğu ve en fazla Ahilik, Mevlevilik, Kadîrilik, Nakşîlik görülmektedir.

SİVAS ZAVİYELERİ
Zaviyenin Adı Kurucusu Vakfiye Tarihi İlk Geçtiği Tarih Müştemilât
1- Dârü’r-Rahâ Rukneddin Hattab b. Kemaleddin Ahmed 721(1321) 720(1320) İmaret, Zaviye, Çeşme, Mescid
2- Şeyh Çoban Şeyh Hüseyin Rai 723(1323) Zaviye, Mescid, Türbe, Çeşme
3- Abdulvahab Gazi Şerefeddin Ahmed b. Çakırhan 726(1326) Zaviye, Mescid, Türbe, Çeşme
4- Yagbasan Bukaası 615(1218) Zaviye, Mescid
5- Hacı Abdurrahman Rahtî Abdulvahab ? 72S(1327) Zaviye, Mezar
6- Şeyh Hasan Şeyh Hasan (Eretna) 748(1347) Zaviye, Türbe
7- Şeyh Erzurumî Şeyh Erzurumî ? 14.asır Zaviye, Türbe
8- Akbaş 1454-1455 Zaviye, Türbe, Çeşme
9- Ahî Emir Ahmed Ahî Emir Ahmed 733 (1332) 733(1332) Zaviye, Türbe, Mescid
10-Ahî Ahmed Çelebi 1454–1455 Zaviye, Türbe, Mescid
11- Ahi Ali Çelebi(Ahî Carullah) Ahi Carullah ve Oğlu Ahî Ali Çelebi 873 (1468) 1454–1455 Zaviye, Çeşme
12- Ahî Mehmed Külah Dûz 1454–1455 Zaviye, Çeşme
13- Hacı Arif (Emir Arif) 1454–1455 Zaviye, Mescid
14-Hacı Şahin 1454–1455 Mezar
15-Baba Şahin(Şeyh Şahin) 1454–1455 Zaviye, Mezar
16- Melik A’cem 1454–1455 Zaviye. Türbe
17-Kel Abdal 1576? Zaviye ?
18-Sarı Şeyhi (Hoca Arasta) Hoca San Şeyh 823(1420) 823(1420) Zaviye, Cami
19- Ali Baba Ali Baba 953(1546) Zaviye, Mescid, Mektep, Çeşme, Mezar
20- Şeyh Şemseddin Şeyh Şemseddin 1004 (1596) 1004 (1596) Zaviye, Mescid, Mektep, Kütüphane, Zaviye
21- Mevlevihane 1730 Zavjye(Mevlevihâne)
22- Nakşibendî Şeyh Mehmed b. Mehmed 1193 (1779) _ Zaviye

Ayrıca II. Abdulhamid Han’ın Sivas İli ve civar illerde olan Alevî ve Sünnî ayrıcalığını gidermek[3] için Abdullah Haşimî kuddise sırruhu’l-azîze Sivas-Yıldızeli civarındaki Mumcu Köyü bir kısmı ve İsmail Bey Çiftliğini kendi ihtiyaçlarını karşılaması için mülk olarak verilmiştir.

Seyyid Abdullah Haşimî kuddise sırruhu’l-azîz Sivas’ta Paşa Bey mahallesindeki Rifâiye Dergâhını açması[4] huzur ortamının gelişmesine yardımcı olmuştur.

Etnik yapısında Ermenilerin bulunduğu ve Müslümanlarla olan ilişkilerde ise, olumlu bir durum olduğu görülmektedir.

Osmanlı tebaası içerisinde “Millet-i Sadıka” ismiyle belgelerde yer alacak kadar Türklerle iç içe girmiş bulunan Ermenilerin, eğitim, kültürel faaliyetler, dini inanç ve ibadet özgürlüğü konusunda çok rahat bir ortam buldukları söylenebilir. Tanzimat ve sonrasında ise, yönetim ve idari haklar elde ettikleri de bilinmektedir.

Yönetim açısından Muhassıllık Meclislerine gayrimüslimleri temsilen katılan Kocabaş ve Metropolit, 1842 tarihinde bu meclislerin kaldırılmasından sonra ise, Vilâyet İdare ve Vilâyet Umumi Meclislerine gayrı Müslim temsilcileri tabii üye olarak katılmaktadır. Ayrıca Halk tarafından seçilen Gayri Müslim üyelerde bulunmaktadır. 1911–1912 tarihli Sivas Vilayet-i Umumi Meclisi 14 üye 1 başkan olmak üzere toplam 15 kişidir. Üyelerin 7 tanesi Sivas merkez ve sancaklarından gelen Müslüman olmayan ve çoğunlukla Ermeni millelindendir. [5]

2—Doğum yeri ve memleketi

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK Hazretleri hayatının büyük bir kısmını Sivas vilayetinde geçirmiştir. 1260–1261 (1844–1845) yılı Sivas temettuat defterlerinden anlaşılana göre ailesinin ve dedesi İhramcızâde Mehmet Efendinin Sarışeyh Mahallesinde (Nalbantlarbaşı) [6] 12 numaralı hanede oturdukları [7] talebe-i ilmiyeden oldukları anlaşılmaktadır. Şahsına ait nüfus kaydında ise, Örtülüpınar [8] mahallesi yazılıdır.

Ailesinin 1831 yılında ‘metruk tımar’ [9] sahibleri olduğu h. 06 Receb 1276 (m: 29 Ocak 1860) tarihinde vilayete İhramcızâde Mehmet Efendinin yazdığı dilekçeden anlaşılmaktadır. Ayrıca Kars muharebesinde kolağası olarak yararlılıklar gösterdiği için vilayette veya kazada müdüriyet isteği olmuştur. [10] 15 Ağustos 1296 (27 ağustos 1880) irade-i seniyenin telgrafına verilen cevap Sivas eşrafı hakkındaki belgede İhramcızâde Mehmet Efendinin Meclisi Bidayet Livâ azasından olduğu anlaşılmaktadır.

3—Adı ve Ecdadı

İhramcıoğulları bir rivayette Mısır’dan geldikleri, Kâbe’nin elbise işleri ile iştigal ettikleri,[11] Sivas’a hicret ettikleri söylenilmektedir. Bir başka rivayette ise, İslâmiyet’in ilk yayılışında Buhara tarafına göçen Arab kavimlerinden olmalarıdır. Bu sülale daha sonra Anadolu’nun İslâmlaşması ile göç etmiş olmalarıdır. Fakat bu rivayet zayıf olabilir. Kesin olmasını düşündüğümüz Validenin Nilli Hatun diye anılması ilk rivayeti daha kuvvetli göstermektedir.

Çünkü Devlet-i Aliyye tarafından yenilenmesi gelenek halinde bulunan Kâbe-i Muazzama’nın perdesi her sene Mısır-ı Kahire’de dokunup hazırlanarak ve Mısır hüccâcıyla gönderilmekte ise, de, 1213 (1798) senesinde Kahire Fransızların elinde bulunduğundan, bu sene içinde yenilenmesi lâzım gelen Kabe örtüsü Dersaadet’te ve Sultanahmed Câmiinin şadırvan avlusunda imâl ettirilmiş ve 1213 senesi Recebinin on birinci günü hususî merasimle saray-ı hümâyûna nakledilip ertesi gün surre-i hümâyûn ile geçirilmiş olduğundan, kisve-i şerifeye mahsus olan merasim Dersaadet’te icra olundu. Şimdi önceden olduğu gibi Kahire’de icra olunmaktadır.[12]

1798 yılında göç eden ailelerden olabileceği ihtimali düşünülmektedir. Genellikle ailedeki erkeklerin asker ve adlî mercilerde görev yaptığı görülmektedir.[13] Osmanlıda memur ve askeri sınıf ailelerde yeni gelen nesilin de aynı yönde görev alma istidâtı bulunmaktaydı.

“Osmanlı Devleti kendi tebaası olan Türklerden yalnız vergi ve asker isterdi. Okuryazar Türklerin çocukları memur veya subay olacaktı.” [14]

Kâbe görevleri Kureyş kabilesi arasında taksim edilmesi üzerine Efendi Hazretlerinin sülâlesinin İhramcızâde olarak isimlendirilmesi bu ailenin kökeni hakkında kuvvetli kanaatler oluşturmaktadır.  Annesi Aişe Hanım seyyidedir. Genellikle seyyidler ve şerifler evlenmede akraba ile olanı tercih ederler.

Ayrıca Efendi Hazretlerinin annesinin doğumu ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden aldığı müjde ve 1938 de hicret niyeti ile “Dede vatanımıza gideceğiz” buyurması da bu durumu açığa çıkarmaktadır. Çünkü kemâl neseb, zahirî ve batınî kâmilden zuhur eder.[15]

Sivas’ta Sarışeyh mahallesinde oturan Aişe Hanım Hüseyin Hüsnü Efendi ile ev­lenmeden önce Kolağası Abdülkâdir Bey ile evlenmiştir. Bu evlilikten çocukları olmamıştı. Abdülkâdir Bey ile hacca gitmeye hazırlandıkları sırada o zamanın bir paşasının hanımı,

“Aişe Hanım hacca gittiğinde bir çocuk elbisesi yaptır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabri şeriflerinin yanına koy ve Allah Teâlâ’ya;

Yarabbi! Habibinin yüzü suyu hürmetine bana bir erkek evlat ver, diye dua et. İnşallah, Rabb-ül Âlemin sana bir erkek evladı verir” demiştir.

Aişe Hanım hacca gittiğinde bir çocuk elbisesi yaptırıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabri saadetlerinin hizmetkârını bulup elbiseyi sanduka-ı şerifin ayak ucuna bıraktırır ve tarif edilen duayı yapar ve

“Ya Rabbi bana bir evlat ver ki, onu cami kölesi yapayım” diye niyazda bulunmuştur.

Hac dönüşü bu çocuk elbisesini alıp getirirler.[16]

Bir zaman sonra Aişe Hanım, Kolağası Abdülkâdir Bey’in vefatı üzerine Sarışeyh mahallesinde oturan yakın akraba­sı memur Hüseyin Hüsnü Efendi [17] ile evlenir.

Kutlu izdivaçtan (r.1296—m.1880) tarihinde [18] dünyaya gelen erkek çocuklarına mânevî işaretle İsmail Hakkı ismi[19] verilir. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Ravzâ-i Pâkine teberrüken bir süre bırakılan çocuk elbisesi daha sonra kendisine giydirilir.

Bir zaman sonra dünyaya gelen erkek kardeşine de Sıtkı ismi verilmiştir.

Ecdadının genellikle kabirleri Yukarı Tekke Kabristanlığı-Ulu Camii Adası’ndadır. Fakat kabirlerin çoğu tahrif olduğundan birçoğunun yeri kaybolmuştur.

4—Çocukluğu

Hüsnü Efendi’nin memur ve ailenin eşraftan olması Efendi Hazretlerinin sıkı terbiye içerisinde yetişmesine sebeptir. Ayrıca manevi motiflerle bezenen hayat gelecekte insanlara hizmet edecek kâmil insanın temelleri atılmıştır.

Efendi Hazretlerinin terbiyesinde sürekli olarak Aişe Hanım’ın etkisi hissedilmektedir. Çünkü çocukluk dönemi hatıralarında Efendi Hazretleri annesi ile olan kısımları tekrar tekrar anlatmıştır. Mesela;

Efendi Hazretleri “Anam Osmanlı bir kadındı” diyerek validesinin yüksek ahlak üzere olduğunu, tarîkata intisabına sebep olanın, annesi olduğunu söylerdi.

Aişe Hanım, Efendi Hazretlerine hamil iken hac görevlerinden olan Safâ ve Merve’yi say ederken ilham olan aşağıdaki beyitleri çok tekrar etmiş.[20]

İsmail’im Âzam sensin

Gül yüzlü tazem sensin

Dört kitabın hakkı için

Gönlümde gezen sensin.[21]

Validesi Aişe Hanıma rüyasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Biz İsmail’i kendi toprağımızdan yoğurduk, ekşitmedik ve sana da hediye ettik” müjdesine mazhar olduğunu hatırlatırdı. [22]

Maddî ve mânevî sıkıntılar anında,

“Oğlum İsmail, mazhariyetin çok büyük, ben sana abdestsiz süt ver­medim gönlünü hoş tut, dünya için babanla kötü olma bir ihtiyacın olursa benden iste; denizde kum bende para, sarı sarı liralar minderin altında” nasihatleri hayatının önemli düsturlarıdır.

Bu türlü bir manevi koruma altında tutulan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, çok küçük yaşta ibadete başlatılmıştır. Öyle ki, vücudun­da Allah Teâlâ’nın zikrini duymaya başladığı rivayeti vardır.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin annesine karşı olan aşırı saygı ve sevgisinden ayaklarını öperdi. Validesi Aişe Hanım mazhariyeti yüce olan oğlunun karşısında;

“Oğlum mazhariyetin çok büyük, dağ taş evladın olsun” diye dua edermiş.[23]

Çocukluğu Sarışeyh mahallesinde geçiren İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri daha sonra babasının adliye başkâtibi olduğu için Zara’da yedi yaşına kadar bulunmuş ve sıbyan mektebini burada okumuştur.[24]

On yaşındayken Sivas’a gelip Örtülüpınar mahallesine göç ettiler ve Askeri Rüştiye’ye[25] girmiş, 1894–1895 yılında okulu bitirmiştir. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü okul arkadaşıdır.[26] İsmet İnönü’nün babası Reşit Bey Sorgu yargıcı ve evleri Nalbantlarbaşı mahallesine (Sarışeyh Mahallesi) yakın Ali Baba Mahallesi’nde oturmaları, İhramcızâdelerin adlî makamlarda çalışması ve Efendi Hazretlerinin babası Zabıt Katibi olması ile yakınlıklarının olması ailece görüştükleri muhtemeldir.

İsmet İnönü bir yıl Sivas Mülkiye İdadisinde okuduktan sonra 1897 İstanbul’a gitmiştir.[27]

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Hazretleri subay olmak için İstanbul’a gitmek istemişlerse de annesi Aişe Hanım razı olmamıştır.

İki veya üç sene medrese eğitimini [28] Şifâiye medresesinde[29] almıştır. Manevi hayatın temelleri atılmıştır. Daha sonra adliyede mülazimeten (stajyer) memur olarak görev almıştır. 1914 de I. Dünya savaşı çıkınca asker olarak hizmet etmişlerdir.

5Evlilikleri

Üç evlilik yapmıştır;

1-Hastaoğulları’ndan Hatun Hanım diye anılan İmmihan TOPRAK (Vefatı 1949)

2-Börkçü Ömer Oğulları’ndan Hacı Hanım diye anılan Zeynep TOPRAK (Vefatı 1972)[30]

3-Yılankırkanlar’dan Hafız Hanım adıyla anılan Zeliha TOPRAK (Vefatı 1972) [31]

6—Çocukları

İmmihan TOPRAK Hanım’dan olan çocuklar;

1-Hayriye GÜNDÜZOĞLU (vefatı 1957) [32]

—Reyhane SU

—Ubeydullah GÜNDÜZOĞLU [33]

—Zeytune GÜNDÜZOĞLU [34]

—Sakine Latife ALTUNTAŞ [35]

—Aişe-i Sıdıka ZARİFOĞLU [36]

—Ahmet Fatih GÜNDÜZOĞLU

2-Halis Turgut TOPRAK (vefatı 1967)

—Hüsnü TOPRAK

—Hüsamettin TOPRAK

—Ferit TOPRAK

—Cemalettin TOPRAK

—Celalettin TOPRAK

—Kemalettin TOPRAK

3―Sabit Kemal TOPRAK (vefatı 1941 tren kazası)[37]

—Necati TOPRAK

—Şinasi TOPRAK

—Nilüfer TOPRAK

4-Mevlüde Vefa Dalak (Hakk’a yürümesi: 29 Ekim 1959)

—Şükrü Sefa DALAK

—Abdülkâdir DALAK

—Ahmet Şemsi DALAK

Hacı Zeynep TOPRAK Hanım’dan olan çocuklar;

1-Ahmet Salih TOPRAK (vefatı 1931 sel felaketinde Hakk’a yürümüştür.)

2-Mehmet Kâzım TOPRAK (Doğumu: 1927,  yaşıyor)

—Mustafa Hakî TOPRAK

—E. Sıtkı TOPRAK

—A. Nurhan TOPRAK

—M. Hulusi TOPRAK

II-Resmî vazifeleri

Sivas adliyesinde mülâzimeten (stajyer) memur olarak çalışmıştır.[38] Askerlik görevinden sonra Tokat’ta Duyûn-u Umûmiye de Müskirat Memurluğunda çalışmıştır.[39] Bu dönem Tokatlı Pir Mustafa Hâkî kuddise sırruhu’l aziz Efendi’ye bağlandığı zamana rastlar. 1908 de Tokat mebusu olarak İstanbul’a giden Mustafa Hâkî kuddise sırruhu’l aziz Efendiden sonra, Sivas Duyûn-u Umumiye’ye görev değişikliği yapmıştır.[40]

Birinci Dünya Savaşı yıllarında askerliğini kol komu­tanı olarak emrindekilerle birlikte Suşehri’ne cephane taşımak ve Ordu, Koyulhisar, Suşehri arasında postacılık ve erzak nakli yapmaları suretiyle yer­ine getirmiştir. Bu sebepten bulunduğu yörede Emanetçi Baba diye anılmıştır.

İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri 1928 de Duyûn-u Umumiye müesseselerinin kapanması ile Sivas İnhisarlar Dairesine geçmiştir.[41] Buradan Zara-Çarhı Tuzlasına bağlı Cedit Tuzlasında görev yapmış. Bu görevini aniden bırakıp Sivas’a gelmiş ve 1931 Temmuz ayında kendi isteği ile emekli olmuştur.

Çıkan soyadı kanunu[42] gereği Arapça olan lakaplar kaldırılıp herkese yeniden bir soyadı verilmeye başlanmıştır. İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin lakabı İhramcıoğlu-İhramcızâde olduğu için, TOPRAK soyadını almıştır.[43]

Bundan sonra bütün vakitlerini ihvanın yetişmesine ve umuma yararlı cemiyet işlerine ve hayır işlerine ve eserlerine vakfetmekle geçirmiştir.

Devlet büyükleri ile görüşmeler yapmıştır.[44] Bu görüşmeler ile şehrin sorunları halledilmiş veya onlara gerekli uyarıları yapmıştır.

III –Emeklilik Hayatı

Hapis Yatması

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri çeşitli zamanlarda kısa süreli olmak kaydı ile altı sefer hapis yattığı rivayeti vardır.[45] En meşhuru ise, 1938 yılındaki hapis olayıdır.

Efendi Hazretleri 1938 yılı ocak aylarında hacca gitmeye niyetlenmiş bu sebeple İskenderun’a kadar gitmişlerdir. Hac yolu kapalı olduğundan gidemeyeceğini anlamış ve bu sırada, “Efendi sen buraya niye geldin” denildiğinde, “Çeşme yaptıracağım da buraya su borusu almaya geldim” deyip hac parasını su borusuna yatırıp geriye dönmüşlerdir.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri iç­me suyu iki buçuk saatlik yerde olan Cencin Köyü’nde çeşme için kullanmak üzere boruları göndermiştir. Daha sonra Mayıs ayı sonlarına doğru bir ön çalışma ve keşif maksadı ile makinist Osman Efendi ve Hüseyin Çavuş’u alarak bir kamyon ile sefer düzenlemişler. Fakat kamyonun şoför mahallinde giderken yolda makinist Osman Efendi Cencin’e suyun bulunduğu yer arasındaki tepeyi kast ederek;

“Efendi Hazretleri! Tepenin kuzey doğusundan geçersek zayiatımız fazla olur” diye­rek diğer taraftan geçirilmesinin daha yerinde olacağını belirten sözlerini yanlış anlayan kamyon şoförü Hakkı yolcularını Cencin’e bıraktıktan sonra Zara kazası Jandarmasına gidip;

“Bir şeyh ihvanları ile beraber Cencin’e geldi. Konuşmalarından hükümeti yıkmak için bir plan yaptıklarını ve teşebbüse geçmek üzere olduklarını anladım”

Demesi üzerine aynı kamyonla bir Jandarma müfrezesi Cencin’e gelerek civardan gelen köylülerle çay iç­mekte olan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerini ve yanında bulunan otuz sekiz kişiyi tevkif etmişlerdir. Gece orada kalındıktan sonra aynı kamyonla Sivas’a getirilip teslim edilirler.

İlgili savcı da hükümeti yıkma­ya teşebbüsten idam talebiyle mahkemeye sevk eder. Otuz sekiz günlük bir sorgulama so­nucunda beraat kararı verilir.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri daha sonra kamyon şoförüne bir kat elbise yaptırıp gönderir. Eşi Hatun Hanım’ın,

“Efendi bu adam seni ihbar edip hapis yatmana sebep oldu. Sen ona ikramda bulunuyorsun” demesi üzerine;

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri;

“Canım hapishanede irşad ve ıslah olacak kimseler varmış. Biz orada bu vazifeyi ifa ettik. Şoförde bu işe sebep olduğundan dolayı kendisine ikramda bulunduk” der ve daha sonraları bu mev­zu olduğunda da,

“Gardaşlarım! 38’de 38 kişi ile 38 gün hapishanede yattık. Orada yapılacak vazifemiz varmış. Yattık, çıktık” buyururlardı.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretleri bu hapis yatmadan sonrada baskı altında tutulmasından dolayı biraz gönül kırgınlığı yaşamıştır. Bu nedenle 1938 Ramazan ayının başlarında[46] Arabistan’a,[47] bir rivayete göre Şam’a[48] hicret niyetiyle İstanbul’a gitmeye karar verdiğinde eşi Hacı Zeynep Hanım’a, “Fazla eşyalarınızı satın, dağıtın biz İstanbul’a nakil ediyoruz” diyerek yol hazırlığı yapılmıştır.

O zamanki vasıtalarla on beş günde Samsun’a varıldıktan sonra vapurla İstanbul’a giderek İmmihan Hatun Hanımdan dolayı bacanağı olan Eczacı Bekir Efendi’de misafir kalınmıştır.

Misafir kalınan evde[49] gece gördüğü manevi işaret üzerine git­mekten vazgeçmiştir. “Hanım, bizim gitme işimiz kaldı” buyurmuşlar. [50] Bunun üzeri­ne Sivas’a dönülmüştür. [51]

İrşat faaliyetlerini yürütmek için 1940 yılında Çitilin Hanı’nda bir komisyoncu dükkânı açmış ve ziyaretine gelenlerle orada görüşmeye başlamıştır. [52]

Aslında İsmet İnönü, Efendi Hazretlerini çok yakından tanımasından dolayı fazla bir baskı uygulamasa da sıkıntıyı da üzerinden eksik etmemiştir. Bu nedenle Efendi Hazretleri de devamlı tedbir mahiyetinde ihvanı alenî hareketlerden sakındırmıştır. Atatürk döneminde görülmeyen baskı,[53] İsmet İnönü zamanında ihvana sürekli hissettirilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1939–1945) ihvanına ailesinden miras kalan mülklerin hepsini satarak destek olmuştur. Bu sıra büyük bir maddi sıkıntı içine de girmiştir.

1950 yılında Sivas Merkezinde bulunan Yeni Camii yanında Çorapçı Hanı’nın[54] üst katında kiraladığı, iki odayı “vekâle” [55] olarak kullanmış, sohbetlerine uzun müddet burada devam etmiştir.

27 Mayıs 1960 ihtilâlinde üçyüz kadar şeyh tutuklanıp Erzurum’da tevkif edilirken Efendi Hazretlerine dokunulmamıştır.

Ayrıca yaz günlerinde gelen misafirler mesire yerlerinde Kepeneğin Gözü, Kurtderesi, Tekkeönü ve Yılankırkan çiftliğinde sohbet ortamları oluşturularak irşad faaliyetlerine devam etmiştir.

IV –Hakk’a Yürüyüşü [56]

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri miladî 90,  hicri 92 yaşında [57] dârı bekâya yürümüşlerdir.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri 1 Ağustos 1969 cuma günü Sivas’ın dışından gelen bütün ziyaretçi­lerine,

“Gardaşlarım! Biz iyiyiz, hepinize izin veriyorum. Herkes memleketine dönsün” diyerek hepsini göndermiştir.

Vücudu Allah Teâlâ aşkı ile öyle yoğrulmuştu ki, kalbi münevverleri üç saat kadar daha çalışmıştır. Doktorlar Hakk’a yürüdüğünü ancak o zaman anlayabilmişlerdir.

Dünyevî seferi ve 48 senelik mürşitlik hayatı Temmuz ayının ikinci haftasında başlayan bir hastalık sebebi ile 2 Ağustos 1969 Cumartesi günü saat 9. 30 da noktalandı.

Yâdında mı doğduğun zamanlar

Sen ağlar idin, gülerdi âlem?

Bir öyle ömür geçir ki; olsun

Mevtin sana hande, halka matem.

Dünya kelamı ile sonsözü “NAMAZINIZI KILIN” olmuştur.[58]

Bu arada İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri tarafından yaptırılan Hayırseverler Camii avlusunda yer hazırlanmış ise, de, Kayınbiraderinin oğlu Hilmi Hastaoğlu, CHP’li Belediye Başkanı Rahmi Günay’a giderek,

“Rahmi Bey Eniştemin Ulu Cami’ye çok emeği geçti. Belediyece müsaade buyurursanız Ulu Cami Kabristanına defnedelim” demesi üzerine, Rahmi Beyde,

“Hilmi Bey, cenazeyi yarına bırakmayın. İsterseniz size hükümetin önünde yer vereyim” de­miştir. Ulu Camii’nin önündeki mezarlıkta bir kabir yeri kazılmak istendiğinde o yerden büyükçe bir kapak taşı çıkar. Kapak taşı kaldırıldığında ne zaman yapıldığı bilinmeyen, Horasan’dan yapılı bir boş mezar bulunur.

Kabr-i Şerifleri için vasiyette bulunmamasına rağmen “Acaba Ulu Camii’nin (eli ile işaret ederek) şu haziresinden bize yer verirler mi?” kelamı tecelli edecek ve insanlar o kelamı duymuş gibi o mübarek yeri O’na hazırladılar.[59] İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin nâ’şı burada sırlanır. Hakk’a yürüdüğü gün Sivas mahşer yerini andırmıştır. Cenaze namazı Sivas Paşa Camii’nde damadı Hafız Mehmet ALTUNTAŞ tarafından kıldırılmıştır. Cenazesine iştirak edenler cadde ve sokaklara sığ­mamıştır.[60]

Efendi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin Hakk’a yürümesini müteakiben, bir defa daha görmek için Endenozya’dan biri bin kişiyi temsilen on kişilik bir grup ihvan gelmiştir. Bu ziyaret ihvanda İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin ne kadar büyük biri olduğunu anlamasına yetmiş. Fakat fırsat elden gitmiştir. O’nun devamlı olarak söylediği “Fırsat elde iken sarmalı yâri” ne için söylendiği aşikâr olmuştur.

Seyyid Osman Hulusi Efendi, mürşidinin sırlandığı kabir ve hazirenin sonradan yapılan giriş kapısına da bir kitabe yazmıştır.

Kabrinin baş taşında;

Tariki Nakşibend-i Piri Ebcel [61] Mürşid-i Kâmil

Garibu’llah-i Hakkî Gavsü’l–âzam Şeyh İsmail Hakkî İhrâmi

Engin gönlünde yüce murad-ı hâsıl oldu

TOPRAK, toprağa verildi Hakk-a vasıl oldu.

02.08.1969

Hazire Kitabesi de şöyledir.

Allah’a hamd Rasûl’üne salâtu selâm

Ve alâ âlihi ve ashâbihi’l-kirâm

Bu hazîrede medfûn Meşâyıh-ı izam

Mefâhir-i ulemâ hep müftiyyü’l-enâm

Husûsan İhramcızâde el-Merhûm

El-Hâc İsmail Hakkı mürşidi İslâm

Bu buk’a-i pâk dense, sezâdır

Min- riyâzü’l- Cennet ve dâru’s-selâm

Hizmet-ü ihya eden zevâtı

Hakk eyleye Cennet-ü Cemâl’in ikram

Zâir bir Fatiha ihdâ et ruhlarına

İhlâs ile oku kıl ihtiram

Ta’mîr-i kitabesin yazan Hulûsî Kemter,

Bî-gufrân-ı hay hicrîde miskiyyü’l-hitâm

Seyyid Osman Hulusi Ateş (Hicri:1401)

Geride bıraktığı ahşap bir ev ve cebinden çıkan 49 lira paradır. O’nun yanında dünyanın kıymeti bu kadar olmuştur. Fakat dağıttığı paralar ve hizmetlerinde harcanan meblağın sırrı ilâhi hazinenin tasarrufunda pay sahibi olduğunu göstermiştir.[62] Öyle ki, yeleğinin cebinden ve cami kapısında uzun kuyruklar halinde bekleyen fakirlerin eli hiç boş dönmemiş ve İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin parasının da tükendiği görülmemiştir. Onun dağıttığı paraların darphaneden yeni çıkmış paralar olduğuna bütün ihvan şahit olmuştur.

B)TASAVVUFÎ HAYATI

I- İntisabı ve mürîdliği

Daha çocukluğunda bazı mânevî hâller zuhur etmiştir. İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin, Mur Ali Baba kuddise sırruhu’l-azîz (d. 1805-h.y.t.1882) ile görüşmeleri [63] küçük yaşlarda aile büyüklerinin görüşmeleri ile olması muhakkaktır.

İhramcızâde kuddise sırruhu’l-azîz, Sivas’ta bulunan Rifâi Tariki büyüklerinden Arab Şeyh ismi ile bilinen Seyyid Abdullah Haşim kuddise sırruhu’l-azîz Efendi’ye teslim olmuştur. Bir rivayete göre 5 yıl hizmet etmiştir.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretlerinin ilk mürşidi olan Abdullah Haşim El-Mekki kuddise sırruhu’l-aziz (Arab Şeyh) in “Evlâdım, senin nasibin bizden değil!” diyerek bir nevi izin vermesi ve validelerinin Şeyhi Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîze oğlunun durumunu anlatması ile mânevi bağın temelleri atılmıştır.

Adliyede stajyer memur iken katıldığı bir arkadaş grubuyla birlikte;

“Tokatta bir şeyh var onun yanına gidiyoruz” dediklerinde O’da onlarla gitmeye karar vermiştir.

Ziyaretten önce görüştükleri Peşkircioğlu Nuri Efendi, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerine Seyyid Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l aziz Hazretlerini çok övmüştür. Ali Paşa Camii’nde cemaate namaz kıldıran Mustafa Hâki Hazretlerinde her nasılsa sehvi secde hali zuhur etmiştir. Namazdan çıkıp dışarıda bekledikleri sırada kendisinden daha evvel bu yola intisap etmiş bulunan Peşkircioğlu Nuri Efendi;

“Şeyhim hiç böyle bir şey yapmazdı” diye söylenerek övdüğü Efendisini düşünürken, caminin iç kapı­sından çıkmakta olan Mustafa Hâki Efendi Hazretlerinin göğsünün her iki tarafında ALLAH yazılı olduğunu gören İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretleri,

“Nuri Efendi! Sen benim gördüğümü görsen hiç bir şey söylemezsin” demiş ve tam bir teslimiyet ile tekkeye yollanmışlardır.

Seyyid Mustafa Hâkî kuddise sırruhu’l-azîz Efendi, ihvanı ile sohbet ederken huzura gelen İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerine;

Sen, Hacı Aişe Hanım’ın oğlu musun?” Diye sorduklarında;

Evet, Efendim!” Diye cevap vermişler.

Olan, olmuş, kâinata can ve nur olacak hayatın kutsal doğumu gerçekleşmiştir.[64] Orada Seyyid Mustafa Hâkî Efendi ile tanışmış ve terbiyesine girmiştir.

Hacı İsmail Hakkı Efendi huzurdan çıktıktan sonra Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l aziz Haz­retleri ihvana dönüp,

“İşte şu kapıya yakın yere oturup giden genci gördünüz mü? O, bizde ne varsa hepsini aldı götürdü” der. Daha sonra Efendi Hazretlerini tanıyan ihvanlar bu müj­deyi O’na iletirler.

1908 yılında İkinci Meşrutiyetin ilanında Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, Tokat mebusu olarak İstanbul’a gitmiş ise, de İttihatçılar ve gayrimüslimlerin oyları ile meclis azalığı düşürülmüş ve İstanbul’da mecburi ikamete tabi tutularak kendisine Çarşamba semtindeki Cebecibaşı mahallesindeki Mevlana Mustafa İsmet Garibu’llah Efendi konağı dergâh olarak verilmiştir.

Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri 15 Ocak 1920 de Hakk’a yürüyene kadar dergâhta postnişinlik göre­vini ifa buyurdular. Kabr-i saadetleri Fatih Camii haziresindedir.

Mustafa Hâki Hazretlerinin İstanbul’da bulunduğu sırada ziyaretine giden Hacı Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîze;

“Sivas’ta ne var ne yok, İhramcıoğlu İsmail Efendi ne yapıyor” dedikten sonra, “Canım İsmail Efendi iyidir” demesi üzerine Hacı Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîz Efendi, Sivas’a döndüklerinde İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretlerine gelip şöyle buyurmuştur.

“İsmail Efendi gözün aydın, Efendi Hazretleri senin için İsmail iyidir” diye buyur­dular. Hacı Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîz Efendi ilâveten

“Onların iyi dediklerine Allah’ü Azimüşşan da iyi der.” Buyurdu.

II- Şeyhliği

Efendi Hazretleri kırk yaşındadır.

Tokatlı Pir Efendimiz Seyyid Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri İstanbul’da (m.1856 / h.y.t: m.15 Ocak Perşembe 1920) [65] dünyadan göçmeden önce oğlu Bahâeddîn Efendi ile teberrüken tesbihini, takkesini, maşlahını ve benzeri hediyeler ile Sivas’ta bulunan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi’ye gönderdiler.

Hakk’a yürüdüğü haberi Sivas’ta bulunan bütün ihvanı ziyadesiyle üzmüş bütün ihvan günlerce toplanıp Kur’an okumuşlar, hatim indirmişler ve Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri ile ilgili ilahiler söylemiştirler.

Bir gece İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri evdekilere;

Toplanın ve hazırlıklı olun bir misafirimiz gelmek üzeredir” dediği ve gece yarısını mütea­kip kapının çalındığı ve gelenin ise, Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin mahdumu Bahâeddîn Efendi olduğu görülmüştür.

Etrafa verilen haber üzerine bütün ihvan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin evinde toplanmıştır. Görüşme ağlayıp sızlaşma ve konuşmalar olurken Bahâeddîn kuddise sırruhu’l-azîz Efendi;

“Biz buraya bir vazifenin ifası için geldik. Durun evvela şu vazifemizi ifa edelim” dedikten sonra,

“Efendi Babam irtihalinden üç gün önce oğlum Bahâeddîn bize yolcu­luk göründü. Bizden sonra ihvanı kiramı idare etme yetkisi Sivas’taki İhramcıoğlu İs­mail Efendi’ye verildi. Şu cübbemi, sarığımı ve tesbihimi kendisine teberrüken götür ve vazifenin kendisine verildiğini tebliğ et, buyurdular. İşte bende bugün bu vazifeyi tebliğ için geldim” demiştir.

Efendi Hazretleri ise, henüz Tokatlı Pir Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Efendi’nin Hakk’a yürümesi Sivas’ta duyulmadan dersiyle meşgulken gördüğü işarete tabi olmayı uygun görmüştür.[66]

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri, Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerini işaret ederek,

“Canım Hacı Mustafa Efendi yaşça bizden büyük ve tarîkatta da bizden eski ve ayrıca da sülûk görmemiş olmam hasebi ile bu vazifeyi onun yapması gerekir” de­mesi üzerine, oradaki ihvanların da, “İsmail Efendi bu vazife sana verilmiş. Vazifeyi ifa­dan kaçamazsın” demişlerdir. İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri fikrinde ısrarı ve yapılan uzun müzakerelerden sonra kabul ettiği takdirde bu vazifeyi vekâleten yürütmesi için Mus­tafa Tâki Hazretlerine teklif yapılmasını ister. Sabah namazı vakti yaklaştığı için top­luca Mustafa Tâki Hazretlerinin evine gidilerek, alınan karar kendisine bildirilir. Onun da ka­bulü sonucu bütün ihvanlar gibi İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri de Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri­ne biat ederek hizmetlerine devam ederler.

Efendi Hazretleri bütün içtenliği ile Mus­tafa Tâki Hazretlerine ihvan olup sonsuz edeb ile hizmet etmiştir. Öyle ki, bir kış günü şeyhimin bir emri veya hiz­meti olur diye kapısında oturup beklerken, tanıyan birisi yoldan geçerken onun üzerine bir karış kar yağmış olduğunu görmüştür. Ertesi gün eşi Hacı Zeynep Hanım’ın babasına gidip,

“Yahu Hacı Hasan Efendi! Bu senin damadın deli midir, mecnun mudur, nedir? Gece yarısı Hacı Mustafa Efendi’nin kapısına oturmuş, üzerine de bir karış kar yağ­mıştı” [67]

Bu minval üzere 1925 tarihine kadar Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine hizmet eder. Bu arada Sivas Ürdünlünün Konağı diye adlandırılan mekânda 23 kişi ile beraber 21 günlük seyri sülûk dersini ikmal etmişlerdir.

Mustafa Tâki Doğruyol kuddise sırruhu’l-azîzin (m.18 Ağustos 1925) [68] Hakk’a yürümesi ile İhramcızâde Hacı İsmail Efendi Hazretlerine zahiri irşad vazifesi tekraren intikal eder.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri, Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinden bahsedildiği zaman;

“Canım, Hacı Mustafa Tâki Hazretleri, bizim sülûk şeyhimiz” diye defalarca ifâde ettiği görülmüştür.

Mustafa Tâki kuddise sırruhu’l-azîzin Hakk’a yürümesinden sonra yukarıda bahsedilen olay unutulmuş ve sıkıntılı dönemler başlamıştır.  İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri ilk zamanlar ihvanın dağılmasından müteessir olmuştur. Bu dağınıklığın yüzünden Garibu’llah (Allah Teâlâ’nın garib kulu) lakabını kullanmıştır. Memuriyeti ile beraber mânevi vazifesini yürütmeye başlamıştır. Çevre kasabalara  (Koyulhisar,  Zara,  Gürün,  Darende) ziyaretler yaparak ihvan yetiştirmeye çalışmıştır.  İlk zamanlar az olan ihvan daha sonra çığ gibi büyümeye başlamıştır.

Bu arada Bahâeddîn kuddise sırruhu’l-azîz Efendi ihvanın kendisini şeyh tanımaları korkusu ile yaptığı hac dönüşünde Şam’a yerleşmiştir.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri her hac seferinde şey­hinin oğlu olduğu için Hacı Bahâeddîn kuddise sırruhu’l-azîz Efendi’yi ziyaret etmiş ve hediyeler sunmayı kendilerine bir vazife saymıştır.

III-Gavslığın ve Kadirîliğin Verilmesi [69]

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri bu konu hakkında buyurdu ki;

“Gardaşlarım! 1955 senesinde Seyyid Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri vazifesini [70] bi-zâtihî temessül [71] ederek beşeri âlemde bize teslim etti.” [72]

1955 senesi Ulu Camii’nin de ibadete açılma senesidir. Yine, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri ihvanları ile Ulu Camii civarındaki yolda giderken buyurdu ki;

“Gardaşlarım! Yeryüzünde, bu minareden daha yüksek minare yoktur.”

Ayrıca sohbetlerinde ise;

“Gardaşlarım! Gavslık Kadirî’lerden Nakşî’lere verildi” diyerek kavuştuğu makâmı remzen izhar ederlerdi.

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri ile Hz. Abdülkadir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîzân arasındaki durumdan dolayı, bu koldaki yüksek makâm-ı hilâfet, intikal etmeyip ruhâniyet ile ibkasına sebep oldu. Bu nedenle Efendi Hazretlerinden sonra kendi kolundan gelen halifeler lisanlarıyla ‘ben şeyh oldum’ diyememiştir. Ancak zamanla İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri bazı kimselere umumî olmayan hususî vazifeler tevdî etmiştir.

Tasavvufî kaynaklarda mâneviyatta rütbe tayin etmek Hz. Abdülkadir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîze ait olduğu bildirildiğinden 1955 yılından sonra bu vazife İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerine geçtiği, keşf sahibi maneviyat ehlince sabit olduğu ve halen devam ettiği sabittir. Herhangi bir nedenle Efendi Hazretlerine muhabbetiyle yeni nesilden bağlanmak isteyenler veya başka bir kolun şeyhine tabi olanlar, mânevî müracaatlarına icabet edildiği muhakkaktır. [73]

Mevlâna Emânullah Lâhori kuddise sırruhu’l-azîz anlatıyor.

“Pencab köylerinin birinde oturuyordum. Gavsü’s-sakaleyn Şeyh’ül ins ve cin Abdülkâdir-i Geylânî kuddise sırruhu’l-azîze tam bir muhabbet ve ihlâsım vardı. Beş vakit namazdan sonra ruhlarına dua ve Fatiha okurdum. Halvette iken, o bütün insanların mürşi­dine tam bir münâcat ve arz-ı hacet ederdim. Teheccüd kılar, Kur’ân-ı Kerim okur, zikr ve diğer nafilelerle de meşgul olurdum. Bir gece, uyku ile uyanıklık arasında Abdülkâdir-i Geylânî kuddise sırruhu’l-azîzi gördüm. Başımı ayaklarına sürdüm. Buyurdular ki,

“Zahiren de bir mürşidin bulunması zarurîdir.”

Zamanımızdaki meşâyıhdan hangisine gitmemi emrederseniz, ona gideyim,” diye arz ettim. Buyur­dular ki,

Serhend’de zahir ve bâtın ilimler sahibi Şeyh Ahmed Fârûkî isminde bir aziz vardır.” O sabah yüzlerce dert ve yanma ile Hazret-i İmâm’ın yüksek huzurlarına kavuş­mak için yola çıktım. Yanlarına gidince, gördüğüm rüyayı arz ettim ve inayet etmeleri için yalvardım. Zikir talim eyle­yip, cezbe ve hâllere kavuşturdular. Gördüklerimi orada da gördüm.”[74]

Efendi Hazretlerinin gavsiyetini, kabir kitabesini yazan Seyyid Osman Hulusi Efendi kabul ve ikrar etmiştir. Şöyle ki;

Tariki Nakşibend-i Pir-i Ebcel Mürşid-i Kamil
Garibu’llah-i Hakkî Gavsü’l–âzam Şeyh İsmail Hakkî İhrâmi
Engin gönlünde yüce murad-ı hâsıl oldu

Toprak toprağa verildi Hakk-a vasıl oldu.

02.08.1969

Efendi Hazretlerinin gavsiyeti hakkında Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Efendinin bize anlattığı menâkıbı bu kısımda aktarmayı uygun gördük.

1966 yılında Haremi Şerifte Adanalı Ramazanoğlu Mahmud Sami kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin yanına oturdum. Bize döndü.

“Hacı Gardaş! Sivas’a mı intisaplısın?” dedi, sukut ettim. Hacı Sami Efendi;

“Güzel yerden yapışmışsın, güzel yerden vurmuşsun” dedi. Biraz sükût durdu ve dedi ki;

“Fuyuzât Sivas’a iniyor. Taksim ediliyor. Bize ayrılan kepçe kadar payımızı siz kardeşlerime taksime vesileyiz. Vesilesiz vasıl olunmaz”

***

1966 yılında Sivas’ta vekâlede Efendi Hazretleri gelmeden Damadı Hayyat Mehmed Efendi anlattı.

“Bir seher vakti uyandığımda ablanız (Efendi Hazretlerinin kızı Hayriye Hanım) yatağında oturmuş ağlıyordu. Bende “Ne oldu” dedim. Ablanız dedi ki;

“Biz diğer ihvane hanımlarla beraber Yukarıtekke’de medfun sahâbî Abdülvahhab Gazi Hazretlerini ziyarete gittik.  Türbeyi ziyaret edip bir fatiha üç ihlâs ve üç salavât-ı şerife okuyup, “Ya Rabbi bu ziyaretimizi salihlerin ziyareti gibi kabul ve makbul et,” dedim. [75] “O anda aklıma düştü ki, Ya Rabbî Habîbinin yüzünü görmeyen, sözünü duymayan bizlere ashâbını ziyaret etmeyi lütfettin. Şükrünü edâ edenlerden bizi ayırma” diye dua ettim. Gece Abdülvahhab Gazi Hazretlerini rüyamda gördüm. Bana;

“Evladım bizi ziyaret ettin, güzel ettin. Fakat senin öyle bir baban var ki, Allah Teâlâ onun gözünden bu âleme nazar ediyor. Fuyuzâtı ilâhi onun izni ile âleme dağılıyor. Başkasından medet ummak taştan medet ummaya benzer.” dedi, onun için ağlıyorum.” Hayyat Mehmet Efendi sözlerine şu şekilde devam etti.

“Gardaşım! Ablanız genç yaşta Hakk’a yürüdü. Öyle icap etti. Bende evlenmedim. Şeyhimin sevgisi üstüne sevgi tutmadım.”

***

Hulusi Efendi Mekke’de bize bir sohbetinde buyurdu ki:

“Efendimle dört defa Kudüs yoluyla Hacca geldik. İlk üç haccımızda Kudüs’teki Mescid-i Aksa’daki âlimlerden hiçbir kimse şeyhimin önüne geçip namaz kıldırmadı. Şeyhimizin ilim sahibi olduğunu görmüşler. 1967’de dördüncü haccımızda yine Mescidi Aksa’ya uğradık. Şeyhimize bu sefer itibar etmediler. Bunun üzerine Şeyhim,

“Oğlum Hulusi! Başlarına bir musibet gelecek.” dedi. O sene İsrail Kudüs’e girdi.

Şeyhimle Mekke’ye geldik. Arafat’tan döndükten sonra Mina’da Mescid-i Hayf da kimse önüne geçmedi, şeyhim imamlık yaptı. Oradaki âlimlerden birisinin bu hal acayibine gitmiş ve dikkatini çekmiş. Bu kadar çok âlim varken bu kişiye niçin imamlık yaptırıyorlar, diye. Bu düşünceler içindeyken Efendi Hazretleri cemaate yüzünü dönmüş ve manevi bir el cemaatin üzerinden geçerek şeyhime öptürdüğünü görmüş. O zat hatasını anlamış ve ayağa kalktı:

“Gardaşlarım ben bir hataya düştüm. Benim üzerime basmadan kim bu kapıdan geçerse Allah Teâlâ haccını kabul etmesin.” Cemaat üzerinden zarar vermeyerek geçtiler. Daha sonra Efendi Hazretleri yerinden kalkarak geldi ve

“Kalk Gardaşım! Kalk, kabul (bağışlattık) ettirdik seni.” Şeyhimin elini öptü ve oradan ayrıldı. Bu olaydan sonra İslam âlimleri daha çok Sivas’a geldiler.”

IV—Efendi Hazretlerinin hayatındaki Dokuz sayısının sırrı

Eski Türklerde dokuz, kutsal ve önemli bir sayıdır.

Türk kağanlarının dokuz tuğu bulunurdu. Osmanlı Türklerinde de görülen, verilen armağanın dokuz sayısı ile ölçülmesi geleneği çok eskilere dayanır.

‘‘Dokuz’’ kelimesinin Eski Türkçedeki söylenişi tokuz’dur. Eski Türk boylarının kimilerinin adlarında dokuz sözcüğü geçer.

Mesela; Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz), Tokuz Ogur (Dokuz Ogur), Tokuz Tatar (Dokuz Tatar).

Dokuz sayısı, Türkler’in destanlarında da çokça geçer: dokuz ağaç, dokuz boy, dokuz dallı ağaç, dokuz dev, dokuz felek, Dokuz Oğuz gibi.

“Rivayetlere göre Ahmed Yesevi kuddise sırruhu’l-azîz dergâhında yetiştirildikten sonra Hind kıtasından İdil boylarına, Çin seddinden Tuna kenarlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya tebliğ ve irşad göreviyle gönderdiği dervişlerinin sayısı doksan dokuz bindir. Bu doksan dokuz bin rakamı, sayı olarak tam tamına olmasa bile çokluğu ifade etmesi yönünden gerçeğe işaret eder.”[76]

Sonuç olarak dokuz ve dokuzun katları olan doksan, dokuz yüz, dokuz bin sayıları Türk kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu sayılar, kutsal olan varlıklar için kullanıldığı gibi kahramanlar için de kullanılmıştır. Ayrıca Türkler’in önemli kutlama günlerinin tarihlerinde de dokuz sayısına rastlarız. Devlet yönetimine de işleyen dokuz sayısı coğrafi adlarda da görülmüştür.

Kimi tarihçiler Türkler’in atası olan Yafes’in oğullarını da dokuz sayarlar. Bundan dolayı Türkler uğur dileyerek dokuz üzerine hesaplarını yaparlar.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatına uygun olarak da ‘‘dokuz’’ sayısının öteki sayılara üstünlüğü açıktır. Çünkü Allah Teâlâ’nın güzel adları doksan dokuzdur ki, dokuz ondan ve dokuz birden meydana gelmiştir. Âlemlerin sayısı on sekiz bindir.

Ashabın arasında yapılan derecelendirmede dokuz tabakadan oluşur.[77]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvveti tamamlandığı zaman eşlerinin sayısı dokuz idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin savaşlarda kullanmak üzere 9 kılıcı, 7 zırhı, 6 yayı, 2 kalkanı, 5 mızrağı, 2 miğferi vb. silâh ve teçhizatı vardı.[78]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 12 yıl 5 ay 13 gün Mekke’de, 9 yıl 9 ay ve 9 gün Medine’de olmak üzere toplam 23 yıl peygamberlik yapmıştır.[79]

Dokuz sayısının İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin hayatında önemli bir yer tuttuğunu, hatim hocası olan Mesudiyeli Cavit Kayhan’ın banttan kendi sesinden bizzat dinlediğimiz menkabeden duyduk.

Menkabe şöyledir.

“Bir tarihte İstanbul’a Şeyhime harçlık olarak dokuz altın gönderdim. Şeyh Efendimde birinin dokuz altın borcuna kefil olmuş. Kefalet parası için dokuz altın istendiği an bizim gönderdiğimiz dokuz altının havalesi eline gelmiş. Şeyhim bu halden gayet memnun ve mesrur olmuşlar. Âlem-i vakıada (manevi halde) iki elini kaldırmış ve bir parmağının kapalı olduğunu gördüm. Emanet yerini buldu. Dokuz parmak dokuz altın olduğu işareti ile emanet yerini bulmuş olduğunu kabul ettim.

Bu arada ziyaret arzusu gönlümü yaktı ve ziyarete teşebbüs ettim. Veznedarım, yanımdaki arkadaşın elide eğri (hırsızlık halleri olan) acil durumda parayı sayıp teslim etme mümkün olmadı. O zaman seferi zamanı (1.Dünya Savaşı) olduğundan bir lira için bir adam asılıyordu. Arkadaşa;

Ben Şeyhimi ziyarete gidiyorum. Senin vicdanına bırakıyorum” dedim.

Maaşım üç altın idi. Birinden üç altın daha aldım. Ziyarete niyetlendim. Bende gidiyorum diyenlerle dokuz arkadaş olduk. Karda kışta vasıta yok. Samsun’a yaya geldik. Vapura bindik. Vapur lebaleb (çok kalabalık) dolu oturacak bir yeri ancak kademhaneler (tuvalet) yanında bulduk. Ve orada İstanbul’a geldik. Şeyhimi ziyarete gidiyorum diye oranın husumeti (kötü kokusu) bana misk-ü amber gibi geldi. İstanbul’a geldik. Dokuz gün kaldık ve yolcu olduk. Bu gidiş gelişimiz mecbûri ve mebrur idi.

Gardaşlarım! Sizi buraya getirip götüren o gidişimizdir. Ne oldu ise, o gidişimizde oldu. İşte şeyh sevgisi ve nişanı olan dokuz altın, dokuz arkadaş, dokuz gün ziyaret ve dokuz gün yolculuk; dört dokuz bir araya geldi. Bunun manası Ciharyâr Güzin (Dört Halife radiyallâhü anhüm)  gelmeleri ile kırka buluğ (ulaştı) etti.

Bunun sırrı kitaplara sığmaz.”

V— Mevleviliğin verilişi

Kitabımızın birçok yerinde Hz. Mevlana kuddise sırruhu’l-azîzden bahisler geçer. Bunun nedeni Efendi Hazretlerinin Hz. Mevlâna’dan icazetli olmasındandır. Bu izin hakkında şu menkabesi meşhurdur.

Efendi Hazretleri buyurdu ki;

“Konya’ya bir iş gitmiştik orada ihvanımız yoktu. Konya’da hiç tanıdığımız olmadığı için otelde kaldık. Buraya gelmiş iken önce Şems-i Tebrizî’yi sonra Mevlana’yı ziyaret edelim dedik. Ziyaretimizde Mevlana’nın ruhaniyeti ile görüşemedik.  Canımız sıkıldı. Kendi kendimize;

“İsmail bu hata sendedir.  Mevlana mürşid-i kâmildir. O’nu dünya âlem bilir” dedik. Bu hal ile otele vardık.  Çok geçmeden Mevlana teşrif buyurdular. Rüya falan değil,  sizinle nasıl görüşüyorsak, aynen öyle. Üzerinde deve yününden abası ve elinde asası vardı.  Selam verdi.

“İsmail Efendi! Bizim ayağımıza kadar geldiğin için karşınıza çıkmaya hayâ ettik. Bizim sizi Konya sınırında karşılamamız icap ettiğinden bu hal zuhur etti.” dedi.

İki saat onunla sohbet ettik. Bana “şu an, bizim kolumuza bakacak kimse kalmadı.  Onu size emanet ediyorum. Dedi. Sohbetimizden sonra ayrıldı. Ben Konya’da iki,  üç gün kalacak idim. Fakat bu hadiseden dolayı Mevlana, Cenâb-ı Hakk’a niyaz eder, bizi Konya’da bıraktırır diye hemen ayrıldık.  Çünkü Allah Teâlâ bu kullarının isteklerini ret etmez.”[80]

İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir,  bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Huda’dır ten gılaf olmuş ana

Dahi âlâ kâr eder bir tığ kim üryan ola

Efendi Hazretlerinin hayatı incelendiğinde düşüncesi Hz. Mevlâna Celâleddin Rumî kuddise sırruhu’l-azîzden etkilendiği ve sohbetlerinde onun üzerinde durduğu konular ve “varlık-yokluk” konusu O’nun ne denli bir Mevlevî dedesi olduğuna da işarettir.

VI—12 tarîkatten icazetli ve icazet veren olması

Efendi Hazretleri birçok kere buyurdular ki,

“Gardaşlarım, bütün dünya bu kapıdan suyunu içiyor.” “Zaten ezelde tanışmamış olsa idik burada buluşmamız mümkün olmazdı. Şeyhimin hakka yürümesinden sonra bu mukaddes vazife bize verildi.  12 tarîkatı [81] bize teslim ettiler.  Biz bakıyoruz.”

Tariklerden mücaz (icazetli) olmak demekten kasıt, Efendi Hazretlerinin manevi feyz membaı olması denilmesi ile aynı manaya gelmesidir. Gavsiyet makamında olan mürşidin 12 tarîkattan izinli olması gerekir. Çünkü bu durum itibarı ile diğer meşâyih feyzyâb olabilsinler.

Halvetiliği

Efendi Hazretleri adı sülûk ile anılan yüksek dersleri Sivas merkezinde bulunan Meydan Camii’nde büyük Halveti Meşâyihi Şemsi Sivâsi kuddise sırruhu’l-azîzin mânevi huzurunda ihvana ikmal ettirirdi. Bu ise, O’nun o sultan ile manevi bağına remzen işaret olup Hacı Hasan Akyol Efendi’nin evini bu sultana komşu yapması da ayrıca bu durumun açıklamasına ayrı bir işarettir.

Rifâiliği

Efendi Hazretleri ayda bir veya iki kere muhakkak Sivas’taki Rifâilerin son büyük halkası olan Seyyid Abdullah Haşim kuddise sırruhu’l-azîzi (Arab Şeyh) kabr-i mübârekesini ziyaret eder, manevi bağını devam ettirirdi.

Melâmiliği

Melâmîlik Efendi Hazretlerinin görüşlerinin büyük bir bölümünü teşkil ettiği gibi tatbikini de hiç bırakmamıştır. Ankara’ya geldiğinde Melâmiliğinin gereği Hacı Bayram kuddise sırruhu’l-azîzi ziyaret eder ve genellikle görüşmelerini türbenin arka tarafında çilehaneye yakın bir mahalde yaparlardı.

Efendi Hazretleri, kendine müracaat eden başka kolun dervişine de icâzet vermiştir. Mesela;

Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Özdemir Efendiden dinledim.

Ali Haydar kuddise sırruhu’l-aziz Efendinin damadı Osman Nuri Efendi bana anlattı, dedi. “Babam dünyadan göçünce Mahmut Efendi bu görevi üstlenmek istedi. Çok şeyh aradı, sonunda Sivas’a İhramcızâde Hacı İsmail Efendi Hazretlerine gitmişti.” Olayın devamını Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Efendi şöyle devam etti.

Misafirliğin usûlü bir gün gidiş, bir gün kalış ve bir gün dönüştür. Mahmut Efendinin Sivas’taki misafirliği üç günü geçince durumunu Efendi Hazretleri sormuş, O da;

“Efendi Hazretleri benim şeyhim Hakk’a yürüdü. Çok ihvanı var, sizden icâzet almaya geldim.” Efendi Hazretleri ise;

“Gardaşım! Senin şeyhin doğdu mu, doğurdu mu?” demiş.

“Bilemem Efendim” manasında hareket edince, Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Neyi biliyorsun?” demiş.

“Efendi Hazretleri sizi biliyorum” diye cevap verince Efendi Hazretleri uzun bir müddet rabıtada kaldı. Öyle bir uzun müddet sürdü ki, iki defa önüne içmesi için konulan çay soğudu. Üçüncü defa konulan çaydan sonra Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Size şeriât verildi. Seyr-i Sülûk tarikattadır.” Buyurarak Mahmut Efendi Hazretlerinin yolunu açmıştır.


[1] Hz. Ömer radiyallâhü anh anlatıyor: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;“Allah Teâlâ’nın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne nebilerdir ne şehidlerdir. Üstelik Kıyamet günü Allah Teâlâ indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle nebiler de, şehidler de onlara gıbta ederler.”Orada bulunanlar sordu:“Ey Allah Teâlâ’nın Resulü! Onlar kim, bize haber ver!” “Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde,Allah Teâlâ’nın ruhu adına birbirlerini sevenlerdir.Allah Teâlâ’ya yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken,onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler. Ve yukarıda geçen  ayeti okudu: Ebu Davud, Büyu 78, (3527)

[2]—Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.37

[3]—O dönemlerde yine “II. Abdülhamid Han, 4 Ocak 1890’da Maarif Nezareti’nden Sivas vilayetine Alevilere hoca ve ilm-i hal gönderilmesi talimatını vermiştir.” (Özdemir, Yavuz, II. Abdülhamid’in Modernleşme Anlayışı (Tez), Erzurum – 2006)

[4]— Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.55

[5]— Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.188

[6]—Asıl adı: “Nalbandan Sûk” Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.73; İhramcızâdelerin çoğu bu mahallede oturmaktadırlar.

[7]—BOA, Fon Kodu: ML-VRD-TMT Defterleri 14420,

[8]—Nüfus kayıt örneğinde.

[9]—1831 yılında II. Mahmut tımarları kaldırarak sipahileri emekli etmiştir.

[10]—BOA, Fon Kodu: MKT. UM, Dosya:375,  Gömlek No: 64

[11]—Araplar arasında Kâbe’ye hizmet büyük bir şeref sayıldığından, Kâbe hizmetleri Kureyş’in ileri gelenleri arasında paylaşılmıştır. Şöyle sıralayabiliriz:

1. Sidânet: Kâbe’nin perdedarlığı, anahtar koruyuculuğu ile hâciblik görevi idi. Bu görevi yürütmek en büyük şeref sayılırdı.

2. Sikâyet: Mekke’ye gelen hacılara tatlı su sağlama ve Zemzem kuyusu ile ilgilenme görevi idi.

3. Ridâne: Mekke’ye gelen hacıların fakirlerine yemek ikrâm etmek, onları barındırıp ağırlamak görevi idi.

Kâbe kapıcılığı, perdeciliği ve anahtarlarının korunması ve elde bulundurulması ile ilgili olan görev. Buna Sidânet veya Hicâbet de denilmesine rağmen “hicâbe” genel kabul gören bir adlandırmadır. Bunun yardımcısına da sedânet denilmektedir.

Kâbe, ilk olarak Hz. İbrahim aleyhisselâm ve oğlu Hz. İsmail aleyhisselâm tarafından inşa edilmiştir (Bakara, 27). Yine, Kur’an-ı Kerim, insanlar için ilk olarak yapılan mâbedin Kâbe olduğunu beyan etmektedir. (Âl-i İmran, 96) Mekke ve Kâbe’nin müslümanların merkezî toplanma yeri olduğunu Kur’an-ı Kerim şöyle belirtir. “İnsanları hacca çağır… Uzak yollardan sana gelsinler” (Hacc, 27).

Allah Teâlâ Kâbe’nin ilk muhafızlığını ve hacıların koruyuculuğu görevini Hz. İsmail aleyhisselâma vermesi neticesi daha sonraları ortaya çıkacak alan “Rifâde” (hacılara yemek vermek görevi), liva (bayraktarlık), sikâye (hacılara su dağıtmak), gibi faaliyetlerin temellerinin atılması sağlanmıştır. O zaman Kâbe’de siyasî işler Cürhüm kabilesinin elinde bulunuyordu. Hz. İsmail aleyhisselâm ise, Kâbe’nin değişik hizmetlerine bakıyordu; perde ve örtü işleri de ondan soruluyordu.

“Kâbe’nin dört duvarı üstüne içten ve dıştan örtü asılması eski bir gelenek olup bu uygulamanın ilk defa ne zaman yapıldığı hususunda farklı rivayetler vardır; Bu konuda Hz. İsmail, Yemen tübba’larından Ebû Kerb veya Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin büyük dedesi Adnan’ın adları zikredilmektedir. Dıştan dam korku­luğunun kenarlarında bulunan demir halkalarla ça­tıya, şâzervân üzerindeki bakır halkalarla tabana tutturulan kisvenin Altınoluk, Hacerülesved, Rüknülyemânî’nin aşağı kısmı ve kapı hizalarına ge­len yerleri kesiktir. Kapıya ise, çok güzel bir şekilde işlenmiş diğerinden bağımsız bir kisve örtülür. Câhiliye döneminde kumaşın yanı sıra bazen deri­den yapılmış olan örtüyü kabileler veya şahıslar yaptırabiliyor, ancak bu görev genellikle Mekkelilerin ortak girişimiyle yerine getiriliyordu. Kâbe’ye örtülen kisveler eskiyinceye kadar indirilmeyip ye­rinde bırakılır, yeni gelen örtü onun üstüne asılırdı. Bu arada hac için Mekke’ye gelenler de beraberle­rinde getirdikleri örtüleri Kâbe’ye asabilirlerdi. Böy­lece Kâbe üzerinde üst üste asılmış pek çok örtü bu­lunur, bazen bunlar bina için tehlike arz edecek hale gelirdi. Kâbe’nin bakımı, kapısının ve anahtarları­nın muhafazası görevi demek olan hicâbe hizmeti Benî Şeybe’ye geçince eski örtüler genellikle parça­lara ayrılarak Mekke halkına ve hacılara dağıtılmaya veya satılmaya başlandı.

İslâmî dönemde Kâbe’nin örtüsü halife, önemli bir hükümdar veya devlet adamı ya da Mekke valisi ta­rafından yaptırılırdı; bu uygulama Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve dört halife tarafından da gerçekleştirilmiştir. Bu dö­nem câhiliyede olduğu gibi her yıl kisvenin değiştirilmesi âdeti yoktu; ancak değiştirme işi âşûrâ gününde gerçekleştirilirdi- Kâbe hizmetleri ve örtüsü için hazineden tahsisat ayırma Hz. Ömer’le birlikte başladı. Emevîler döneminde hicâbe görevi­ni sürdüren Şeybe b. Osman, Muâviye b. Ebû Süfyân’a bir mektup yazarak Kâbe’nin üzerindeki ör­tülerin miktarının arttığını, önlem alınmazsa mabe­din zarar görebileceğini bildirdi. Bunun üzerine Muâviye Hz. Ömer radiyallâhü anh zamanından itibaren Mısır’da yaptırılan beyaz keten (kabâtî) örtünün yanında kır­mızı ipek (hibre) örtüyü Mekke’ye gönderdi. Öncele­ri Dımışk’ta, daha sonraları ise, Horasan’da yapılan ve her yıl değiştirilen kisvenin 10 Muharrem âşûrâ günü kırmızı, 27 Ramazan’da beyaz olanının asılma­sı âdet oldu. Abdülmelik b. Mervân zamanından iti­baren ipek örtüler önce Medine’ye gelir, Mescid-i Nebevî’de bir gün sergilendikten sonra Mekke’ye gönderilirdi.

Abbasîler döneminde 206 (821) yılında âşûrâ günü asılan kırmızı örtünün ramazan ayına varmadan es­kiyip yıpranması üzerine beyaz renkli ipekten üçün­cü bir örtünün hazırlanması âdet oldu. Bu yıldan iti­baren Kâbe’nin örtüsü yılda üç defa değiştirilmeye başlandı. Bunlardan kırmızı ipek örtü arefe günü, kabâtî örtü Receb ayı başında, beyaz ipek örtü de Ra­mazanın 27. günü asılıyordu. Abbasî Halifesi Nasır-Lidînillâh tarafından 579’da (1183–84) gönderilen örtü yeşil renkli olup üzerindeki yazılar kırmızıdır (İbn Fehd, II, 551; III, 14); hilâfetinin sonuna doğru ise, örtünün rengi siyaha, yazısı sarıya çevrilmiştir. Böylece örtünün rengi artık siyaha dönüşmüş ve bu uygulama zamanımıza kadar devam etmiştir.

Abbasîlerden sonra Yemen’de hüküm süren Resûlîler birkaç yıl Kâbe örtüsünü göndermişler, daha sonra bu görev Memlûk sultanları tarafından üstlenilmiştir. İlk dönemlerde Hz. Ömer’den itiba­ren olduğu gibi örtünün masrafları beytülmâlden karşılanıyordu. Daha sonra Ebü’1-Fidâ el-Melikü’s-Sâlih İsmail, Kalyûbiye kasabasına bağlı üç köyü sa­tın alarak Kâbe örtüsü yapımına vakfetti. Her yıl ha­zırlanan Kâbe örtüsü devlet erkânı ve halkın katılı­mıyla düzenlenen görkemli törenlerden sonra, Ha­remeyn şehirlerinde yaşayan yoksullara dağıtılmak için yollanan para keselerinin ve çeşitli hediyelerin de konulduğu “mahmil” adı verilen bir mahfe veya sandık içerisinde emîr-i haccın sorumluluğunda Mekke’ye gönderilirdi.

1517 yılında Hicaz Osmanlı hâkimiyetine girdi ve Yavuz Sultan Selim eskiden olduğu gibi Kâbe örtü­lerinin Mısır’dan gönderilmesini istedi. Kanunî Sul­tan Süleyman zamanından itibaren Kâbe’nin dış ör­tüsü Mısır’da, iç örtüsünün kumaşı da Mısır’da do­kunarak İstanbul’da hazırlanmaya başladı. III. Ahmed döneminden itibaren kumaşların tamamının İstanbul’da dokunması âdet oldu. İç örtü son olarak

1861’de tahta çıkışı münasebetiyle Sultan Abdülaziz tarafından gönderildi ve 1943e kadar kullanıldı. 1. Dünya Savaşı sırasında Mekke Emîri Şerîf Hüse­yin, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanınca her iki ör­tü de Mısır’dan gönderilmeye başlandı. Suudi Ara­bistan hükümeti 1962’de Mısır’dan gönderilen örtü­yü Cidde’den geri çevirdi ve bu tarihten itibaren Kâbe’nin örtülerini Mekke’de kurduğu özel Kâbe ör­tüsü fabrikasında hazırlatmaya başladı.

Günümüzdeki Kâbe örtüleri 14 m. uzunluğunda ve 0,95 m. genişliğinde kırk sekiz parçadan meydana gelir; tamamı 638,4 m2’dir. Yukarı kısımdaki Kâbe’nin dört tarafını çevreleyen ve birbirine eklen­miş on altı parçadan oluşan yazı kuşağına hizam denilir; uzunluğu 45 m. genişliği 0, 95 metredir. Bu kuşağın altında, yine on altı parçadan meydana gel­miş, ancak birbirine eklenmeden aralarına, içlerin­de ayet ve esmâ-i hüsnâ yazılı daireler konmuş ikin­ci bir kuşak vardır. Örtünün kendisi de kitâbeli ola­rak dokunmuştur. Birbiri içine giren üçgenler ara­sında lafza-i celâl, kelime-i tevhid ve “sübhânallâhi ve bihamdihî sübhânallâhi’l-azîm” ibaresi yazılıdır. Örtünün üzerindeki yazılarda altın ve gümüş teller kullanılmıştır. Abbasîler döneminden itibaren de­vam eden bu yazı geleneğinde, örtünün hangi hali­fe veya sultan tarafından nerede ve ne zaman yaptı­rıldığına dair kayıtlar da bulunmaktadır.” (Hicaz Albümü, Diyanet Vakfı Yayınları, 2006, s.35–38)

[12]—Eyüp Sabri Paşa, Kâbe ve Mekke Tarihi, Sadeleştiren, Osman Erdem, İst. Fatih Yayınevi, s. 549

[13]— BOA, Fon Kodu: ML-VRD-TMT Defterleri 14420;

(15 Ağustos 1296 (27 Ağustos 1880) İrade-i seniyenin telgrafına verilen cevap (Osmanlı Başbakanlık Arşivi) Bazı araştırmacılar bu lakabın Efendi Hazretleri ile başladığını zannediyorlar. Bu belge durumu çok güzel açıklamaktadır.

[14] —AYDEMİR, Şevket Süreyya, İkinci Adam, İst, V. Baskı, c.I, s.24

[15]— Seyyid Muhammed Kadrî kuddise sırruhu’l-azîz anlatıyor:

Bir sabah namazını Şahımız Hz. Ali Hüsameddin’in arkasında kılıyorduk. Hz. Şah’ın baba ve anneden Seyyid olduğu hakikatini mânen gördüm. Namazdan sonra sohbete müsaade eden Şah’a arz ettim:

—Şimdiye kadar Hz. Şahın yalnız anne cihetinden seyyid olduğu söylenmekte idi. Lütuflarınızla Hz. Şah’ın peder cihetinden de seyyid olduğunu gördüm.

—Evet, elhamdülillah öyledir. Seyyidlik, ecdâdımız Seyyid Battal Gazi’den geliyor. Açıklar ve iddia edersem, çok yanlış kişiler de seyyidlik davasında bulunacaktır. En doğrusu, “Allah Teâlâ yanındaki seyyidlik makbuldür” buyurdu. (Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin, İhsan Yolu (Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri adlı kitap içinde), Çeviri: Çelebi Süleyman Kaya, Ankara,1996, s.26.)

[16]—Bir rivayete göre, Efendi Hazretlerine dikilen çocuk elbisesi Hicaz’a gönderildi.  Yedi sene Kabr-i Saadet’te mahfuz kaldı.

[17]—Soyu Hz. Ebûbekir radiyallâhü anh’a dayanır, rivayeti de vardır.

[18]—Doğumu nüfus cüzdanında 1296 dır. Askerlik teskeresinde doğum tarihinin (Rûmi: 1289, Milâdi: 1873) görülmektedir. İhramcızade Hacı İsmail Efendi İsmet İnönü (1884)  ile sınıf arkadaşı olduğundan bu tarihte bir hata olma ihtimali çok fazladır. Çünkü arada yedi yaş gibi fark olmaktadır. Ayrıca babasının memur olması ve İsmet İnönü hakkındaki rivayetlerde kesinlik vardır.

[19]—Bu adın konulmasındaki hikmetlerden biri de, o dönem itibarı ile aile dostları olan Ulu Camiinde imam hatiplik görevi yapan zatında adıdır.

[20]—Samsunlu Mecnun Mahmut Efendiden işittim.

[21]—Efendi Hazretleri bu beyitlerini sohbetlerinde çok zaman kendileri tekrar ederdi.

[22]Gardaşlarım! Anamın zürriyeti olmamış anam Hacca gitmiş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ravzasında dua etmiş demiş ki, Ya Rabbî kapına geldim, bu Habibin hürmetine bir evlat ver demiş. Zaman gelmiş karnımda, hamile olduğunu can bulduğunu fark etmiş, iki rekât namaz kılmış, yatmış denilmiş ki, “İsmail’i kendi mayamızdan yoğurduk, ekşitmedik ve sana da hediye ettik” sesini Anam duymuş. İki rekât Hacet namazı kılmış. Bir gün evimizin önünde yılan yüzüme uzandı, yalamaya başladı. Anam gördü İsmail’i yılan yiyor dedi yılanı kovdu. Gardaşlarım! Şimdi anladık ki, yılan sevgisinden yüzümü yalarmış. Gardaşlarım (ta ezelden intisabım âlemin seyyidine, düştüm aşkına bu anasır bendine, çok aradım ağladım yüz tutup Hakk’ın kendine, âlemi ervah içinde hubbu Mevlâ olmuşuz.)

[23]—Sakine Latife Hanım ile yapılan mülakat.

[24]Sıbyan – İptidaî (İlkokul) Okullar

Osmanlı imparatorluğunda ilk eğitimin ve öğretimin yapıldığı yerlere “Sıbyan Mektebi” denilmektedir. Kuruluşları bakımından ya bir “külliye” içinde yer alıyorlar yahut da ayrı olarak mahalle ve köylerde bulunuyorlardı. Sıbyan okullarının belli bir yönetmeliği veya programı hazırlanmıştı. Bu okulların amacı bir çocuğa okuma-yazma öğretmek, İslâm dininin kurallarını ve Kur’an-ı Kerim’i belletmekti. Öğretim ezbere dayanıyordu. Ferdi bir eğitimin hâkim olduğu okullarda genellikle şu dersler okutuluyordu.

1 – Elifba, 2 – Kur’an-ı Kerim, 3 – İlm-i hal, 4 -Tecvit, 5 – Türkçe ahlak risaleleri, 6- Türkçe, 7 – Hat

Hocalar genellikle medrese çıkışlı olmakla beraber, cami imamı veya müezzin de oluyordu. 4–5 yaşlarında öğretime başlayan çocukların yoksul olanlarının gıda ve giyim-kuşam gibi ihtiyaçları karşılanıyordu.  Üç yıl yıllık programı vardır. Sıbyan mekteplerinin özellikle Osmanlı klasik döneminin dışında yozlaşmış olmuş ve fayda düzeyi azalmıştır. Tanzimat döneminde, ıslahı için çalışılmış ise, de olumlu bir gelişme kaydedilememiştir. 1869 Nizâmnâmesi ile yeni usulde “iptidaî” adı verilen okullar düşünülmüş ve ilk defa 1872 tarihinde uygulamaya konulmuştur. İlk olarak 1880 yılında Sivas’ta da biri kız, biri erkek olmak üzere iki iptidaî okulunun yapılmasına başlanmıştır.

[25]—İsmet İnönü’nün arkadaşı olmasından dolayı askeri rüştiyeyi okuması gerekir. Şükrü Sefa Efendi’nin anlattığı menkabede bu okulu doğrulamaktadır.

Rüştiye Okulları

İlk zamanlarda ilkokul üstü hazırlık okulu, daha sonraları İse ortaokul karakterine sahip bir öğrenim derecesi olarak görmek mümkündür. Rüştiyeler önceleri Darülfünuna, sonradan İdadilere basamak teşkil etmiştir. Ayrıca ilk yıllarda hükümetin memur yetiştirmek gayesiyle de okul açtığını görüyoruz.

Sivas’ta 1882 – 1885 yıllan arasında valilik yapmış olan Halil Rıfat Paşa bu dönemde, eğitim alanında büyük bir faaliyet başlatmıştır. Beş yaşına girerken kız ve erkek okula gönderilsin diyen Paşa, Sivas’ta Mekteb-i Mülkiye-i Rüştiye, Askeri Rüştiye ve Darü’l-Muallimîn okullarını açmıştır. Yine Sivas’a Sanayi okulu ve İnas Mekteb-i Rüştiyesi tesis edilmiştir.

Mekteb-i Rüştiye-i Mülkiye 1886 tarihli Sivas Salnamesi’nde geçmekte, 4 muallim ve 154 talebesi bulunmaktadır.  Okulun genelde memur ve idareci yetiştirmek gayesiyle kurulduğu tahmin edilmektedir. Dört yıllık programı vardır. (Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s. 163

[26]—Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

Yıl 1968. Ticaret Lisesi 2. sınıfa giderken öğleden sonra vekaleye gittim.  Efendi (k.s) Hazretleri sordu ki;

Oğlum Sefa! Nerede okuyorsun?”

Ticaret Lisesinde okuyorum diyecekken birden;

Dede, Kazancılardaki Deli Fikri Paşa Konağında okuyorum.”dedim. O paşayı tanıyorum, Savaşa katıldı. Beni de severdi.”

Ben İsmet Paşa (İnönü) ile beraberde okudum. Sınıfın girişinde beraber otururduk. Zayıf ve cılızdı. Onun numarası 32 ve benim ki, 34 mü neydi. O zamandan İsmet Paşa siyasetçiydi, öğrencileri başına toplar, masaya çıkar konuşma yapardı.” “O bizden ayrıldı. O dünyayı tercih etti, biz de ukbayı.”

[27]—İsmet İnönü 1884 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini 32 numaralı öğrenci olarak (Askeri rüştiye) dört yıllık okulu beş yılda 1895 Sivas’ta tamamladıktan sonra bir yıl Sivas Mülkiye İdadisi’nde okuduktan sonra 1897de İstanbul’da Mühendishane İdadisini, 1900 de Topçu Harbiyesi, Harbiye 1903 ve 1906 yılında Harp Akademisi’nden mezun olarak, ordunun çeşitli kademelerinde görev yaptı. (Ana Biritanica Ansk; İnönü Mad.–Çağdaş Liderler Ansk; AYDEMİR, Şevket Süreyya, İkinci Adam)

[28]—Abdurrahman Efendi, Halil Efendi ve Abdullah Efendi gibi mü­derrislerden ders almıştır. (Fatsa, Mehmet, Tasavvufta Mekkî Kolu, İst,  2000, s. 127)

[29]—Bazı rivayetlerde Çifte Minareli medresede medrese eğitimi gördüğünden bahsedilir. Yanlış olma ihtimali vardır. Çünkü “Çifte Minarenin Osmanlı kaynaklarında, 16. asırdan itibaren harap olduğu ve eğitimin yapılmadığı yazılıdır. Ayrıca Defter-i Evkâf-ı Rum’da “Evkâf-ı Medrese-i Pervane Bey” ismiyle kayıtlı olan Çifte Minare Medresesi, 19. asırdan itibaren cephane saklanan bir depo haline getirilmiştir. 1853 tarihinde tamamen harabe haline gelmesi sebebiyle, binanın arta kalan taşları Hacı İzzet Paşa (Osman Paşa) Camii inşaatında kullanılmıştır. (Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.56)

[30]—1949’da boşandılar.

[31]—1950’de evlendiği üçüncü eşleri Zeliha Toprak (Hacı Valide) de 1972 de vefat etmiştir.

[32]—Şükrü Sefa Efendi, Hayriye Hanım için buyurur ki;

“Hayriye Hanım o kadar edepli ve ahlaklı idi ki; Efendi Hazretleri öl dese ölürdü. Dedeme hizmet ederdi. İhvanlar ile haşır neşir olurdu. O’na Zamanın Rabiâsı derlerdi. Hamile kaldığı zaman çarşaflara sarınırdı ki, ancak doğumla hamileliği anlaşılırdı.”

Hakk’a yürüdüğünde bir ömür boyu toplamış olduğu saçlarını ve kestiği tırnaklarını kabrine gömdürdü.”

[33]—1,5 yaşında havale geçirerek Hakk’a yürümüştür.

[34]—1 yaşında Hakk’a yürümüştür.

[35]—Hayriye Hanımefendinin Reyhane Hanımdan sonraki çocuklar hayatta kalamayınca Darende’ye Somuncubaba Hazretlerine ziyarete gidilmiş, orada dualar edilmiştir. Doğacak çocuklar evliyaya satılma usûlü ile hediye edileceğine dair sözler verilmiştir. Bu hadiseden sonra Sakine Latife Hanım dünyaya gelmiştir.

Aişe Zarifoğlu Hanımefendiden işittiğimize göre Hayriye Hanım buyururmuş ki; “Annem bize derdi ki; bu kızımın sırtında kürek kemiğinin altında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mührü vardır. ‘Ben’ falan değil.”

[36]— Efendi Hazretleri Aişe Zarifoğlu Hanımefendiyi validesine çok benzettiği için eşi Hafızanne’ye; “Hafızannesi bak, anam geldi” buyururlarmış.

[37]— Halid Kılıç Efendi konu hakkındaki hatırasını bize şöyle anlattı;

“Efendi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri bir gün İmmihan Hanımına ‘Şu şeker çuvalını sakla bize lazım olacak’ demiştir.

Daha sonra ‘Hanım şeker çuvalı lazım oldu getir’ dediği gün oğlu Kemal Efendi tren kazasında paramparça olmuş.

Efendi Hazretleri kaza yerine giden ihvanlara şeker çuvalını vermiş. Kimse bu çuvala bir mana verememiş. Fakat olay yerine geldiklerinde parça parça olmuş cesedi toplamışlar.

Efendi Hazretlerinde bir damla gözyaşı yok. Ve ‘Gardaşım Şehit babası da olduk.’ Demiş.

Ben bu olayı duyunca Sivas’a taziye ziyaretine gitmek murad ettim. Hem de bayrama rast geldi. Sivas’a Ulu Camii’ye tek başına gittim. Efendi Hazretleri ziyaretçileri çok geldiğinden evden dışarı çıkmıyor, dediler. Bende devlethaneye gittim. Ziyaretçiler çok olduğundan hizmetçiler herkesle ilgilenmiyorlardı. Orada Efendi Hazretlerinin hizmetkârı Gurcabatlı Fadime Hanım beni fark etti ve beni yukarı çıkarttı. Efendi Hazretleri namaz kılıyor, sonra içeri girersin dedi. Ziyaretçiler dağılınca Efendi Hazretleri yanıma geldi. ‘Gardaş’ nerden gelip, nereye gidersin. Buradan nereye gideceksin’ Bende otele giderim Efendim, dedim. Bana para vermek istedi. ‘Efendim himmet isterim’ dedim. ‘Olsun, paranda olsun, himmette olsun’ dedi, 10 lira verdi ve birine beni otele götürmesi için emir verdi. Ertesi gün niyetimi bozup söz dinlemeyerek tekrar görmek için gittimse de Efendi Hazretlerini göremedim, memlekete döndüm.

[38]—İhramcızâde kuddise sırruhu’l-azîz, validesinin memurluk yapmasını istemediğini;

“Oğul! Mazhariyetin büyük adam olamadın, ben sana cami hademesi ol dedim, sen memurluk yapıyorsun sözünü gözyaşları ile çok söylemiştir.

Ayrıca “Validemiz cami hademesi ol dedi biz olamadık, fakat bugün hiç olmazsa da tamiratları ile meşgul oluyoruz” buyururlardı.

[39]—Duyûn-u Umûmiye’nin Kurulması (1881) (Genel Borçlar İdaresi)

Osmanlı Devleti, Kırım savaşı sürerken, 1853 yılında ilk dış borçlanmayı yapmıştı. (İngiltere ve Fransa’dan) bundan sonrada borçlanmaya devam etti. Bu şekilde devlet, altından kalkamayacağı ağır bir yükün altına girdi. Osmanlı Devleti, 1875 yılında borçlarını beş yıl süre ile yarıya indirdiğini açıklaması, maliyesinin iflas ettiğini göstermiş oldu. Berlin antlaşması ile Rusya’ya ağır bir savaş tazminatının ödenmesi, maliyeyi daha da kötü bir duruma soktu.  II. Abdulhamid, borçların ödenmesini belli bir düzene sokmak için 1881 yılında Duyûn-u Umûmiye’yi kurdu. Duyûn-u Umumiye idare meclisi; Osmanlı devletinin dış borçlarını doğrudan doğruya kendisi toplamak ve borç karşılığı gösterilen gelirleri yönetmek, vergi gelirlerine direkt el koymak üzere kurulmuştu. Bu meclis, alacaklıların oluşturduğu temsilciler kanalıyla faaliyet gösterir ve meclis, ihtiyaç duyduğu yerde büro açabilirdi. Zamanla meclis, iyice güçlenerek, başka alanlarda da yatırımlara girişmeye, devlete borç vermeye, ikinci bir devlet (maliye) gibi faaliyet göstermeye başladı.

1928 de Duyûn-u Umûmiye’nin hukuki varlığına son verildi.

[40]—Mürşidi Mustafa Hâkî kuddise sırruhu Efendinin kendisine:

“İsmail Efendi, memur olduğun yerdeki müskiratın tadına da bakıyor musun?” Diye latife etmeleri üzerine parasını borç para ile değiş tokuş yapardı.

“Gardaşım! İçkinin katresi haramdır. Fakat çoluk çocuğun nafakası için çalışıyorduk. Fakat biz yine başkasından borç alıyoruz. Aylığımı alıp ona verip parayı değiştiriyorduk.” (Ali Eriş isimli ihvandan dinledim.)

[41]—Osmanlı Hükümeti, Fransa ve İngiltere arasında imzalanan Ticaret Anlaşmasıyla tütün ithali yasaklanarak tütün için ilk defa 1862 yılında İnhisar (Tekel) kuruldu.

1879’da çıkarılan “Rusûmu Sitte” Kararnamesiyle tuz, tütün ve alkollü içkilerin inhisarı gelirleri yabancı bankerlere ve daha sonra 1883’de ise, “Duyûn-u Umumiye”ye bırakılmıştır. Sonradan Tütün İnhisarı İşletilmesi imtiyazı “Memâliki Osmaniye Duhanları Müşterek Menfaa Reji Şirketi”ne devrolunmuştur.

Tütün, alkollü içkiler, tuz barut ve patlayıcı maddelerle ilgili “İnhisar” hizmetlerini yürütme görevi 1932 yılında kurulan İnhisarlar Umum Müdürlüğü’ne verilmiştir.

Tütün, alkollü içkiler ve tuz 1932, barut ve patlayıcı maddeler 1934, bira 1939, çay ve kahve 1942, kibrit 1946 yılında Devlet tekel’i altına alınmıştır. Kahve 1946, kibrit 1952, barut, patlayıcı maddeler ve bira 1955 ve tütün 1986 yılında “Tekel” kapsamı dışına çıkarılmıştır.

[42]—(21 Haziran 1934) Soyadı kanunun kabulü. Çıkarılan kanunla, her Türk kendine uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. Aynı yıl çıkarılan bir başka kanunla da ayrıcalıkları belirten eski unvanların hepsi yasaklanmıştır.

[43]—Nüfus memurunun İsmail Efendi senin bu lakabın Arapça olduğundan bunun aynı şekilde soyadına çevrilmesi mümkün değil. Sen kendin ve ailen için bir soyadı beğen ki, biz onu nüfusuna soyad olarak geçelim” demeleri üzerine, “Gardaşım biz topraktan olduk yine toprak olacağız bizim soyadımızda TOPRAK olsun” demiştir.

Efendi Hazretlerinin soyadını TOPRAK olarak almasının mürşidi Mustafa Haki Efendinin kuddise sırruhu ismiyle de ilgisi de vardır. Hâk, Farsçada toprak manasına gelir.

Yine bu manzumeden olarak halen hayatta olan oğluna,Oğlum Kâzım TOPRAK, Toprak olabiliyor musun?”diye soyadının hikmetinden sual ederlerdi.

[44]Sivas’ta Adnan Menderes’in bile gidip elini öptüğü 90’lık bir zat, Hacı İsmail Efendi’yi tanımıştım o sene, “hastasın, ihtiyarsın, gidemezsin” diyerek kendisine pasaport vermek istememişler. Bir çâresini bulmuş olmalı ki, Harem-i şerifte gördüm; bir delikanlı çevikliği ile namaz kılıyordu.

9 Mayıs 1962, yine güneş doğmadan Beytullah’a koşuyoruz. Kalabalık da gitgide çoğalmakta. Ekseri saatlerimiz orada geçiyor..(ŞENOCAK, Kemaleddin, Müslümanlar Arasında Bir Garib Yolcu, İst, 2004, 231)

[45]—Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Efendiden işittim.

[46]—1938 yılı Ramazan ayı Kasım ayına rastlamaktadır.

[47]—Halid Kılıç Efendi bize bir hatırasını şöyle anlattı;

“25 yaşında Zara’ ya gittiğimde orada Bafralı Hacı Hasan Efendinin ihvanları vardı. Bana bizim kola kayıt ol diye teklifte bulundular. Bende bizim vilayetimizin bir büyüğü var. Ben ona gideceğim. Sonra karar vereceğim dedim. Oradan ayrıldım

Bulunduğumuz yerde Efendi Hazretlerinin 50’ye yakın ihvanı var iken 6 veya 7 ihvan kalmıştı. Çünkü ben 7 yaşında iken ilk Efendi Hazretleri ile köy odasında 1938 senesinde tanışmış idim. Hala hatırası hayalimde mevcut idi. Kalan ihvan kardeşlerime yalvardım beni ziyarete götürün dedim. Sonunda razı oldular ve beni Sivas’a götürmeye karar verdiler. Yıl 1956. Cencin’e geldik. Araba yoktu. Üstü açık bir kamyon bulduk 2,5 lira ile Sivas’a indik. Kamyonda gelirken Efendi Hazretlerinin 1938 yılında 38 kişi ile 38 gün mahkûmiyeti konusu anlatıldı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kundağı kendisine verilen ancak Allah Teâlâ dostudur, dedim. Olaylar anlatıldıkça Efendi Hazretlerinin boş bir adam olmadığına karar verdim.

Sivas’a gelince ilk olarak Paşa Camii’nde öğle namazını kıldık. Oradan vekaleye gittik. Efendi Hazretleri beni yanına çağırtıp oturttu. Benim harcadığım 2,5 lirayı da bana tekrar hediye etti. “Sivas’tan bir şey alırsın” dedi Sohbete hiçbir laf olmadan 1938 yılındaki mahkûmiyeti ile söze başladı. Dedi ki;

‘Gardaşlarım!  Bir tarihte 1938 de’ diyerek söze başladı. ‘Öyle bir tarihe rastladı ki; 1938 yılında 38 kişi ile 38 gün hapis yattık. Oradan çıkınca dede vatanıma gitmeye niyetlendik. Fakat manada bize kundak içinde bir çocuk verildi.

“Bu kimdir?” Diye sorduk;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Rum’da O’nu büyüteceksin. dediler. Bizde fikrimizi değiştirdik.” dedi.

Benim kalbimde Efendi Hazretleri hakkında hiçbir şekilde şüphe kalmamıştı. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem emanet edilen kişi büyük insandır. Orada bulunanlar ve ben ders isteyince istihare etsinler dedi. Benim için ise, Hakkı Hafız Efendiye “bu gardaşımızın dersini hemen ver” dedi. Ben dersimi aldım. Üç gün vekalede kaldık.

(Halid Kılıç Efendi: Zara İlçesi Yapak Köyü 1931 doğumlu, üç yaşında âmâ ve hayatta bulunan bir ihvan Efendi.

Bu hicret için 1935 senesini verenlerde vardır. Ancak 1938 senesini verenlerin çok olması ve âmâların hafızaları kuvvetli olmasından ve bizzat Efendi Hazretlerinin yanında ilk önemli görüşme hatırası olarak birinci ağızdan dinlediği için Halid Kılıç Efendinin rivayeti kuvvetlidir. Yazan)

Bu türlü hicretin bir benzeri de Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî kuddise sırruhu’l-azîzin başından geçmiştir.

Ülkede 1930’larda yaşanan değişim konusundan manevi olarak bunalan Şeyh Şerâfeddin kuddise sırruhu’l-azîz, bir ara Türkiye’yi terk edip Medine-i Münevvere’ye hicret etmek istemiştir. Bu konudaki bir sohbetinde o günlerdeki duygularını şöyle dile getirmiştir:

“Asrımızda herkes benliğine, makam ve sair ahval-i dünya zaviyesinden bakarak, sanki ölmeyecekmiş ve kı­yamet yokmuş gibi esef verici bir hale mağlup olarak, bu neş’e ile vakit geçirmeye başlamıştır. Âlemin ahvaline ve âlemi ihata etmiş olan hadsiz-hesapsız zulmet ve fesada bakarak, uhdeme düşen irşad ve ıslah vasifesini icraya, ilim ve kudretimin kâfi gelmeyeceğinden, yeis derecesinde kalarak beş defa halk arasından çekilmek ve Medine-i Münevvere’de ihtiyar-ı mücaveretle Ümmet-i Muhammed’e dua ile imrar-ı hayat etmek için Cenab-ı Mefhar-ı Âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden mezu­niyet istedim. Cenab-ı Rasûlullah, katiyyen halk arasın­dan çekilmeme razı olmadılar. Mefhar-i Âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin benim halk arasından çekil­meme razı olmamaları, cüz’î küllî (az çok) benden Üm­met-i Merhumeleri’ne menfaatlerin olacağına delalet et­mektedir.” Bu sözlerinde Şeyh Şerâfeddin kuddise sırruhu’l-azîzin tevazu ile kendisinde irşad için gerekli donanım eksikliğinden söz etmesi  dikkat çekicidir. (http: //www. naksibendi. net) (http://www.geocities.com/tasavvufvesufiler)

[48]—Şam’a Hicret ahir zamanda sünnet olduğu için Şam rivayeti de göz ardı edilmemelidir. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Bir hicretten sonra bir hicret daha olacak. Bu hicret yeri ise, yeryüzü ehlinin hayırlıları için Hz. İbrahim aleyhisselâmın hicret ettiği yer (Şam) olmalıdır. Yeryüzü ahalisinin kötüleri kalır. Yerleri onları öbür dünyaya atar. Allah Teala da onlardan hoşlanmaz. Onları ateş, maymunlar ve domuzlarla birlikte haşr eder.” (Ebû Davud, Cihad 3, (2482)

Bugün Şam deyince sadece Suriye’nin başşehri olan Şam’ı anlarız. Eski kitaplarda bu şehrin adı Dımeşk’tir. Aslında Şam, Filistin, Ürdün, Lübnan topraklarını da içine alan büyük bir bölgedir.

[49]—Bir rivayette; İstanbul-Fatih İlçesindeki Reşadiye Oteli.

[50]—Efendi Hazretleri Şam-Arabistan’a hicret davası çıkınca kızı Hayriye Hanım çok üzülmüşler. Yüzüne bakmaya kıyamadığı bir güzellikte olan oğlu Ubeydullah için, “Eğer Efendi Babam geri gelsin, bu oğlum yoluna kurban olsun” buyurmuşlardır. Efendi Hazretleri hicret niyetinden vaz geçip Sivas’a dönünce 15 gün sonra Ubeydullah Efendi Hayriye Hanımefendinin kucağında havale geçirerek Hakk’a yürümüştür. Efendi Hazretleri için bir bedel yine kendi ciğerinden verilmiştir.

[51]— (Bazı rivayetlerde İzmir’e uğramış sonra Sivas’a dönmüşlerdir.)

[52]—Polis baskınları artıp ihvan hakkında soruşturma yapılınca Efendi Hazretleri “Ticaret için geliyorlar” buyurunca, “peki dükkânın nerede?” diye sorulmuş. Bunun üzerine komisyon dükkânı açılmış. Efendi Hazretlerinin üzerine kayıtlı komisyon dükkânına gelip alışveriş yapan ihvandan başkası da olmadığı gibi manevî ticaretin zahirî dükkânı açılmış.

[53]—Atatürk’ün, Efendi Hazretlerini çağırıp bir görüşme yaptığı irşad faaliyetlerinde rahat olması beyanında bir izin aldığı rivayetleri vardır. Rivayetin doğruluğunu tam tespit edememe rağmen, şu husus dikkate şayandır ki, Efendi Hazretlerinin Atatürk’ün zamanında şeyhlik yaptığı devlet tarafından bilinmektedir. Tekkelerin kapatıldığı bir zamanda bu hizmette bir kesilme de olmamıştır.

[54]Çorapçı Hanı: Ahşap ve iki kattan oluşan alt katında kuru gıda ve hayvansal ürünler satılan, üst katı ise, otel olarak kullanılan bir mekândır.

[55]—İhramcızâde kuddise sırruhu’l-azîz Hacca gittiklerinde gördükleri bir mekânın ne olduğunu sor­duklarında,  vekâle olduğunu söylemişler.  Dönüşlerinde cumhuriyetin kurulduğu zamanlarda Tekkelerin kapatılması, dinî toplantılarının kanunlarla yasaklanan faaliyetler içinde yer almasından dolayı Çorapçı Han’da yazıhane sıfatı ile “vekâle” yi açmıştır.

[56]—Büyüklerin vefatları için kullanılan bir ifadedir. Kâmil insanlar Allah Teâlâ’ya dönerler. “Allah Teâlâ yolunda öldürülenlere ‘Ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara,154) “Biz Allah Teâlâ’ya aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” (Bakara, 156) ayetleri ve

اولـياء الله لا يـموتـون ولـكن يـنقلـبـون مـن دار الـى دار  “Evliyalar ölmezler, belki bir evden başka bir eve geçiş yaparlar” buyrulmuştur. Bundan maksat kâmil müminlerdir. Bu hayatı bâkiye sebebiyle kâmil müminlerin bedeni bozulmaz. Bu bir hakîkâttir. (İsmail Hakkı Bursevî, Salât-ı Meşiş Açıklaması)

Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Efendi Hacı Hasan kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendiden şunları rivayet etmiştir.

Hacı Hasan Efendimizin evine gittik. Sabah kahvaltısını yaptık. Buyurdu ki; “Şeyhimizi ziyaret ettiniz mi? Öyle ise, bizde şeyhimizden haber ederiz.” dedi. Çay içerken ilâveten buyurdu ki;

“Şeyhim iki cihanın kutbu idi. Şeyhimle 43 yıl beraber oldum iki tende bir can idik. Halen de beraberiz. Şüphe edenler bende, bir yara açsınlar Şeyhimin kabrini de açıp baksınlar. Şeyhim kabrinde hay (diri) duruyor. Aynı yarayı Şeyhimde görürler….

[57]Muhammed isminin sayısal değeri 92 dir.

[58]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin son kelâmlarındada namazın kılınma mevzusu geçmektedir.

[59]—Efendi Hazretleri bir gün Ali Barakla beraber Ulu Camiden çıkarken, merdivenlerin orta yerinde durup Ali Barak’a,

“Hacı gardaş, bu Ulu Camii’ ye epeyce hizmetimiz oldu, acaba bize (eli ile göstererek) şuradan bir yer vermezler mi acaba?” diyerek cami önündeki kabristandan bir yeri gösterir. Efendi Hazretlerinin irtihalinin ertesi gün Si­vas’a gelen Ali Barak Efendi hazretlerinin kabrinin üzerine kapanarak,

“Efendim burayı daha evvel bana göstermişti” diyerek alabildiğince ağlamıştır.

[60]—Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Dedem Hakk’a yürüdüğünde yerel gazeteler günlerce bahsetti. “Sivas’ın Büyük Kaybı” “Davası olan” “Mizacı elem” gibi başlıklar ile duyuruldu.”

[61]—Cüssesi büyük olan iri yapılı adam. Buradaki mana Büyük Pir.

[62]— Basra şeyhlerinden bir zâtın dünyalıkça fevkalâde zaruret ve ihtiyacı olup ekmeğe muhtaç bir dervişi ile beraber medresenin bir harap odasında kuru bir hasır üzerinde Cenâb-ı Hakk’a ibadet ü taat ve zikrullâh ile vakit geçirirler iken bu zatın hâline aşina olan bir zat tarafından kendisine denilmiş ki;

“Bağdat’ta ehlullâhtan filân zâta bir mektup yazıp Derviş Muhammed’le gönderseniz ve bir miktar dünyalık ihsan olunmak üzere Cenâb-ı Hak’tan dua ve niyaz olunmasını istirham edip onun dua ve teveccühü sebebiyle biraz dünyalık teveccüh etse, pek güzel olur. Daha ziyade Cenâb-ı Hakk’a yakınlık olup dünya ve ahiret kurtuluşu bulursunuz” demesi üzerine Şeyh Efendi:

“Bunun bu sözü Hakk’ındır” diyerek o yolda bir mektup yazıp Derviş Muhammed’e teslim ederek Bağdat’a göndermiş.

Derviş Muhammed, Bağdat’a gelip şeyhin kaldığı tekkeyi sormuş. Filân mahallede olan meydana karşı konaktır demişler.  Derviş Muhammed oraya geldikte görmüş ki, tarif ettikleri konak değil, bir saraydır. Kendi kendine demiş ki, “Bu şeyhin tekkesi değildir, belki Bağdat padişahının sarayıdır” diyerek yine başlamış şuna buna sormaya. Demişler ki;

“A bîçare derviş, işte sana gösterdik, bu saraydır onun yeri. Sen galiba taşradan gelmişsin, bilmiyorsun o zâtın durumunu” demişler.  Mecbur, Derviş Muhammed, saray kapısından içeriye girip kapıcıya mektubu göstermiş. Kapıcı yanına bir adam katıp kethüda Efendi hazretlerinin odasına göndermiş.  Derviş, kethüda Efendinin odasına dâhil olup görmüş ki, kethüda Efendi bir padişahzade gibi âlicenap bir köşede oturmuş ve odası ise, padişaha mahsus bir odadır. Derviş Muhammed muhakkak bilmiş ki, nafile, biz yine yanlış geldik, bizim istediğimiz şeyh Efendinin tekkesi değildir, bu bir padişah sarayıdır. “Bakalım neticesi ne olacaktır!” demiş.  Mektubu kethüda Efendi hazretlerine takdim etmiş. Kethüda Efendi, Derviş Muhammed’i alıp be­raberce Hazret-i şeyhin huzurlarına götürmüş.  Derviş Muhammed şöyle kapı önünde huzûr ile selâm durup şöyle Hazret-i şeyhe nazar etmiş. Onu görmüş ki, gayet nefîs ve enfes elbiseler içinde; sırtında kollarını giymemiş şöyle omzuna almış on bin kuruş kıymetinde âlâ bir kürk; önünde yasemin çubuk, mücevherli takım, güya bir padişahtır. Artık odanın ziynetini sorma. Derviş Muhammed gönlünden demiş ki;

“Böyle bir ehl-i dünyadan dua ve niyaz talep edi­yoruz,   fe-subhânallâh Teâlâ!” deyip durur iken Hazret-i şeyh ferman buyurmuşlar ki;

“Derviş Muhammed, gel bakalım şuraya otur.” Derviş Mu­hammed gelip erkân minderi üzerine oturmuş. Hazret-i şeyh, Derviş Muhammed’in şeyhinden sual etmiş. O da;

“Pek ziyade fakirlik içinde olduğundan biraz dünyalık için dua ve niyaz ve teveccüh buyrulmasını Efendimiz hazretlerinden istirham ederek fakirlerini Efendimize göndermiştir” demiş. Hazret-i şeyh buyurmuşlar ki;

“Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî lutf ve ihsânına nihayet yoktur, dua ettim, İnşâallâhu Teâlâ, Şeyh Efendi de bizim gibi ilâhî nimete mazhar olurlar” , demiş. O esnada alış veriş memuru Hazret-i şeyhin huzuruna girip demiş ki, “Efendim, tekkenin içinde ve dışında bulunanların mevcudu üç yüz nefere ulaşmış olup bugün kilerde bir dirhem yağ ve bir tane pirinç yoktur, fer­man Efendimizindir” demiş. Hazret-i şeyh buyurmuşlar ki;

“Gel şu minderde olan kürkü al da bedestene götür sat, akçesiyle yağ, pirinç ve gerekli malzemeleri al” demiş. Memur kürkü alıp gitmiş. Derviş Muhammed izin talep etmiş ki, huzûr-ı şeyhten dışarı çıksın. Hazret-i şeyh bu­yurmuşlar ki;

“Biraz daha muhabbet edelim.” Aradan az bir müddet geçip oda kapısından bir ağa içeriye girip koltuğunda bir bohça getirip Hazret-i şeyhin önüne koymuş, demiş ki,

“Efendim, defterdar Efendi kulunuz ellerinizi öperler. Bugün bedestende bir kürk satılır görmüşler; Efendimize lâyık bir kürktür diye aldılar, Efendimize takdim buyurdular ve kabulünü niyaz u istirham ettiler.” Hazret-i şeyh buyurmuş ki;

“Memnun oldum, mahsus selâm, dualar ederim. Getir oğlum omzuma koy” demiş. Ağa da bohçayı açıp kürkü çıkarıp Hazret-i şeyhin omzuna koymuş. Derviş Muhammed görmüş ki, memurun az önce omzundan aldığı kürktür. Hazret-i şeyh, Derviş Muhammed’e hitaben buyurmuş ki;

“Derviş Muhammed, ben istemiyorum, Cenâb-ı Hak kemâl-i lutf u ihsân-ı ilâhiyyesinden olmak üzere lâyık görmüş sebebler vasıtasıyla ihsan etmiş. Haydi, sen de git de şeyhine böylece söyle, selâm dualar eyle; Cenâb-ı Hak ona da dünyalık ihsan etmiştir” demiş. Derviş Muham­med dönüp Basra’ya gelmiş, doğruca şeyhin kaldığı medreseye gitmiş. Sormuş ki;

“Bizim Şeyh Efendi ne oldu, odasında yoktur!” medresedekiler demişler ki;

“Derviş Muhammed, senin şeyhin sen gittikten sonra ehl-i dünyâ oldu, şimdi filân mahallede bir büyük konak aldı, sâhib-i devlet sâhib-i dünya oldu; hizmetkâr artık sual etme!” demişler. Derviş Muhammed işi anlamış, derhal şeyhinin konağına gidip Bağdat’taki Hazret-i şeyhin selâm, duasını arz ve ahvalini beyan etmiş ve şeyhi de memnuniyetle

“Eksik olma Derviş Muhammed, senin sebebinle biz de Hazret-i şeyhin duasına mazhar olup bize de dünyalık yüz gösterdi” buyurmuşlar. (Aşçı İbrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hatıraları, hzl. Mustafa KOÇ-Eyüb TANRIVERDİ, İstanbul, 2006, c. IV, s.1659–1660)

[63]—Bazı kaynaklarda ve tezimizde yapmış olduğumuz bir hata; “Mur Ali Baba kuddise sırruhu’l-azîz ile Efendi Hazretleri görüşmüştür.”

[64]—Efendi Hazretleri, o anda zuhur eden mânevî hâli sonradan çeşitli sohbetlerinde anlatmıştır.

“Gardaşlarım! O an bana bir hâl oldu. O hâl, bu hâl”

“Bana bir nazar etti ki, ne olduğumu bilemedim.”

“O heyecanı tarif ede­mem. Efendim, bana o soruyu sorarken ellerimin yeşil bir renk aldığını gördüm.”

“İşte o anda mânevî bir haz hissettim. Gözüm, elim mürşidim oldu; O ben oldu, ben ise,  O oldum.”

Başka bir rivayette şöyle gelmiştir.

“Genç delikanlı idim. Anam ile Tokat’a şeyhimi ziyarete gittim. Anam hacı idi. Anam daha önce sebebi veladetimizi (dünyaya gelişimizi) Ravza-i Pâkiden Harem-i Şerif hediyesi olduğumuzu söylemişti. Şeyhim;

Oğlum! Nerelisin?” Bende;

Sivaslıyım, Hacı Aişe Hanımın oğluyum,” dedim. Üzerimde tıfl (çocuk) iken sarındığım hac ihramı vardı. Şeyhim üzerimdeki elbiseye muhabbet etmişler. O muhabbetle ahir ömür sermaye-i saadetimiz oldu. Fakir her ne kadar üzerindeki ihram-ı şerif beğenilmişse de, hakikatte beşeri ihramı ve onda mahfuz (saklı) olan ilâhi nimet-i ve maneviye olup Şeyh Efendimiz keşfi manevi ile ondaki kutsiyeti sevmiştir.” (Gülbaba Cavit Kayhan)

[65]—(d. r. 1272/  h.y.t: r.15 Teşrisâni 1336)

[66]—Efendi Hazretleri şöyle anlatmıştır.

“Tokatlı Pîr Efendimiz bir tarafta, Sivaslı Şeyh Efendimiz de bir tarafta oturuyorlardı. Pir Efendimiz yerinden kalkarak, Mustafa Tâki Efendinin yanına geldi, bir süre sonra da kayboldu. Gördüm ki, Tâki Efendinin siması, Pirimizin mübarek yüzüne dönmüş. Bizim bu gördüğümüz işaret ile Tâki Efendiye biat etmek ve eksik dersimizi ikmal eylemenin gerekli olduğunu anladık.”

[67]—Aliyyül Havvas kuddise sırruhu’l-azîz buyurur ki; “Din âlimlerine dil uzatmaktan sakının. Çünkü onlar, Allah Teâlâ´nın isim ve sıfatlarının kapıcılarıdır.

Velileri inkârdan sakının. Çünkü onlar, Allah Teâlâ´nın zatının kapıcılarıdır.

Bir şey yapmak istiyorsanız, size yakışanı yapın. İnsanlar, bir şey vermediğiniz için sizi cimrilikle itham etmesinler, bu yüzden size karşı çıkmalarına meydan vermeyin. Çünkü veli olmanın şartlarından biri de şudur:

Bu gibileri, yanlarında bin dinar olsa da bunu bir fakire verseler, verdikleri paranın onların nazarındaki kıymeti, toprak üzerinde bulunan bir çakıl taşından daha kıymetsizdir.”

“Yemin ederim ki, talebeler, Allah Teâlâ´nın dünyayı yarattığı günden yok edeceği güne kadar, hocalarının huzurunda kor bir ateş üzerinde otursalar, doğru yola girmeleri için yol gösterip engelleri ortadan kaldıran hocalarının haklarını ödeyemezler.”

[68]— (r.18 Ağustos Salı 1341)

[69]GAVS: Yardım eden. Evliya arasında kullara yardımla vazifelendirilen veli zât. Muhyiddîn-i Arabî kuddise sırruhu’l-azîze göre gavs, medâr kutbudur. İmam-ı Rabbânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine göre ise, medâr kutbundan ayrı ve daha yüksek olup, ona yardım edicidir. Bu sebeble, medâr kutbu birçok işlerinde ondan yardım bekler. Ebdâl makamlarına getirilecek evliyayı seçmekte bunun rolü vardır.

Gavs-ı Â’zam: Büyük gavs (yardımcı). En meşhuru Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz hazretleridir.

Gavs-ü Sakaleyn: İnsanlara ve cinlere yardım eden büyük veli.

[70]—Şah Hâşim Risâlesinde yazıyor ki; Allah Teâlâ kullarından birini veli yapmak dilerse, onun Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna götürülmesini emreder. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem emreder ve

“Oğlumuzu, Seyyid Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine götürün, velâyete layık olup olmadığını araştırsın” buyurur.

Seyyid Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine götürülür. Eğer o zat-ı velâyete layık görürse, ismini Muhammedî Defterine yazar. Mübarek mühürle mühürler ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in emri ve tasdiki konur. O zat-a velâyet, berat ve hilâfet tertip edilip zamanın gavs-ı vasıtasıyla sahibine ulaştırılır. O veli makbul ve korunmuşlardan olur. Bu vazife kıyamete kadar Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine verilmiştir. Başka görevlisi de yoktur. Bu işe yalnız bakmaktadır. Her asırda kutuplar, gavs ve bütün veliler O´ndan feyz almaktadırlar.” (İ. Hakkı ALTUNTAŞ, Kutsî Dua, 2006, s.207)

[71]—Temessül hadisesi ehlullâh için normal hadiselerdendir. Mesela;

Rebiyülevvel’in 29. günü dervişlerle sohbet ederken Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Aziz Mahmud Hüdâyi kuddise sırruhu’l-azîze görünüp oturdu­ğu seccadenin üzerine gelmiştir. Muharrem’in 24. günü Cuma namazının son sünnetini kılarken Bâyezîd Bestâmî kuddise sırruhu’l-azîzin genç bir insan suretinde gelip mecliste oturduğunu görmüştür. Cemâziyelûlâ ayında Aziz Mahmud Hüdâyi mihrapta otururken ve dervişler zikrederken kalp gözünden perdeler kalkmış, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mazhar-ı zât-ı rabbânî ve câmi-i cemî-i esma ve sıfat olduğu (yâni bütün ilâhî isim ve sıfatlara sahip olduğu) keşf olunmuştur. (Aziz Mahmud Hüdâyi Uluslararası Sempozyum Bildiriler, İst-Üsküdar Beld. 2006, c. I, s. 226)

[72]—Anlatılan hadisenin geçtiği yer bugün İhramcızâde Mehmet Kâzım Toprak Efendi Hazretlerinin ailesiyle kaldıkları evdir. Bu olay hakkında görüş almak için müracaat edilebilir.

[73]—Gavstan Yardım İsteme Usulü:

Sıkıntıda olan bir kimse gavs-ı vesile edip Allah Teâlâ’ya yalvarırsa derhal sıkıntısı gider. Şiddet anında her kim O’nun ismini anarsa derhâl rahata kavuşur. Gavs Hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allah Teâlâ’dan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.

İki rekât namaz kılınır. Her rekâtında Fatiha’dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekât namaz kılınır. Selâmdan sonra da on bir defa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme salât ve selâm getirip gavsın ismini anarak yalvarırsa, Allah Teâlâ’nın izni ve yardımıyla derhal işi görülür.

[74]—Muhammed Hâşim Kışmî, Berekât Îmâm-ı Rabbani Ve Yolundakiler, trc. A. Faruk Meyan, İst. 1980, s. 455

اللـّٰـهُمَّ  رَبـَّناَ تَـقَـبّـَلْ مِنَّا زِياَرَتَناَ زِياَرَتَ عَـبْدُ اْلـوَهّــَاب اْلغـَازِي كَـمَا تَقَـبَّـلْتَ مِنْ عِـبَـادِهِ اّلصَّالِحِـينَ     [75]

[76]—Hz. Sultan Hoca Ahmed Yesevi kuddise sırruhu’l-azîz Divan-i Hikmet, TDV Yayınları, 2003, s.3

[77]—İslâm’ın yayıcısı ve müjdecisi muhterem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu için onun sohbet şerefine erenler, müslümanlar arasında büyük bir kıymet ve itibara sahiptir. İşte ashab dediğimiz kimseler, ümmetin bu bahtiyarlarıdır. Ancak ashâbında derecesi bir değildir. Bu derece, onların kendi kişiliklerine ait fa­ziletlere, İslâm’a ettikleri hizmete ve İslâm’ı kabul hususundaki sıralarına göredir.

Buna göre Ashab mertebelerine göre dokuz tabakaya ayrılmış­tır.

Birinci tabaka: cennetle müjdelenen on kişi, bütün ashabtan üstündür. İlk dört halife, yâni Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Sa’d, Hz. Saîd, Hz. Abdurrahman ve Hz. Ebû Ubeyde radiyallâhü anhüm.

İkinci Tabaka: Hz. Ömer radiyallâhü anh’ın İslâm olmasından sonra müslümanlığı kabul edenler oluşturur.

Üçüncü Tabaka: Aka­be’de ilkönce biat eden Ensar,

Dördüncü Tabaka: Aka­be’de ikinci kez biat eden Ensar.

Beşinci Tabaka: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hicretinde Küba’da yetişen Muhacirler.

Altıncı Taba­ka: Bedir savaşında bulunan Muhacirler ve Ensar.

Yedinci Tabaka: Bedir Savaşıyla Hudeybiye Seferi arasında hicret eden­ler.

Sekizinci tabaka: Şecere-i Rıdvan (Hoşnutluk ağa­cı) altında biat eden Ashab.

Dokuzuncu Tabaka: Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra gelen muhacirler.

Bu tabakaların içinde ulu ashabdan bazıları, Suffe Ashabı arasında seçkin kişiler vardı. Bu kişiler Ashab arasında yiyecek, giyecek gibi şeylerden veya yatacak yerden mahrum bazı fakir­lerdi. Bunlar için her akşam Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin kutlu evinin avlusunda bir sofra kurulur ve önlerine kavrulmuş arpadan meydana gelen bir kap yemek konurdu. Bunlar, geceleri Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin mescidinin kuzey yanındaki sofasında yatarlardı. Suffe (sofa) ehlinin sayısı hakkında rivayetler çeşitlidir. 10, 30, 70, 92, 93, 400 kişiydi diyenler vardır. Bunlar içinde Medine’de hemşerisi olmayanlar vardı: Bazıları;

Hz. Ebu Zer Gıfârî, Hz. Ebu Saîd Yemenî, Hz. Huzeyfetü’l-Absî, Hz. Vesîletü’l-Leysî radiyallâhü anhüm,

Bazıları da köle iken müslüman olanlar Hz. Ebu Mevhîbe, Hz. Ammâr, Hz. Bilâl Habeşi, Hz. Habbâb, Hz. Selman Fa­risî, Hz. Suheyb Rumî radiyallâhü anhüm.

Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas radiyallâhü anh’ın da bir aralık Suffe ehli arasında bulunmuş olduğunu rivayet ederler. (AYNÎ, Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, sadeleştiren H.Rahmi YANANLI, İstanbul, 2000, s.182)

[78]—İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1/120–121.

[79]—ÖZDEŞ, Talip, Vahiy ve İslâm Tebliğinin Krono Cetveli, Sivas, 1994, s.7

[80]— Bir gün Üftâde Efendi Hazretlerine Molla Hünkâr Hazretleri (Mevlâna) ruhanî gelmişler, buluşmuşlar. “Gâhîce bizi de anın. Mesnevimizi nakledin.” Diye buyurmuşlar. Râvî rivayet eder ki, bir kimse Hazret-i azizle buluşmaya gelmiş idi. Görse ki, içeride bir gürültü var, Hazret-i azizin huzurunda adam var diye içeriye de girmemiş. Bir zaman sonra içeri girdikte Üftâde Efendi Hazretleri buyurmuşlar ki, “Kuzu, Konya’dan Molla Hünkâr (Mevlâna) geldi. Bize bir külah getirdi ve “Bizi de anın.” Diye buyurdular ve “Mesnevimizi nakledin.” Diye tembih buyurdular.” Şimdi Molla Hünkâr hazretleri bu zamandan nice yıl önce dâr-ı fenadan dâr-ı bekaya rıhlet buyurmuşlar. Hâşâ ki, onlar ölmezler ve dahi onları öldü diye itikâd etmemek gerektir. Râvî rivayet eder ki, Üftâde Efendi hazretleri nice zaman Molla Hünkâr’ın nefes-i şerîfeleriyle Mesnevî-i Şerîfi nakl buyurmuşlar. (Hüsameddin Bursevî, Menâkıb-ı Hazret-i Üftâde, İst, 1996, s.93)

[81] —Tarîkatların tasnifi aslında 12 den fazladır. 12 sayısı aslında semboliktir.

Ahmed Münib kuddise sırruhu’l-azîz Efendi’nin 1306 yılında basılan Mir’ât-ı Turuk adlı eserinde faydalanılarak tesbit edilen tarîkatla­rın adları ve kurucuları şu şekildedir.

1-Kadiriyye: Abdülkadir Geylani kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu..

2-Rifaiyye: Ahmed Rifai kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

3-Bedeviyye: Seyyid Ahmed Bedevi kuddise sırruhu’l-azîz  tarafından kuruldu. Daha çok Mısır’da yaygınlaştı.

4-Dussukiyye: Burhaneddin İbrahim Dussuki kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu. Daha çok Mısır ve Sudan’da yaygınlık kazandı.

5-Kübreviyye: 1221’de Harizm’de vefat eden Necmeddin Kübra kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

6-Halvetiye: Ömer Halveti kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu. İslâm dünyasının en yaygın tarîkatlarından oldu. Bugün kırktan fazla kolu var.

7-Sühreverdiyye: Şihabüddin Ömer Sühreverdi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

8-Çeştiyye: Muinüddin Hasan Çişti kuddise sırruhu’l-azîz tarafından Hindistan’da kuruldu. Hindistan’ın ilk ve en büyük tarîkatı oldu.

9-Yeseviye: Ahmedi Yesevi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından. 11. yüzyılın 2. yarısında kuruldu.

10-Sa’diyye: Seyyid Sadeddin Cibavi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

11-Mevleviyye: Mevlana Celaleddin-i Rûmi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

12-Şazeliye: Ebu’l-Hasan Şâzeli kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

13-Hâlidiyye: Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

14-Ekberiyye: Muhyiddin İbnü’l-Arabî kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

15-Nakşibendiyye: Bahâüddîn bin Muhammed el-Buhârî kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

16-Bayrâmiyye: Hacı Bayram Velî Ankaravî kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

17-Eşrefiyye: Eşrefoğlu Rûmi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

18-Müceddidiyye: İmam Rabbani kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

19-Celvetiyye: Aziz Mahmud Hüdâyi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

20-Medyeniyye: Ebu Medyen el-Mağribi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

21-Bektaşiyye: Hacı Bektaş Veli kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

22-Zeyniyye: Muhammed Zeynuddin-i Hafi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri tarafından Envar-ı Sühreverdiyye ve Esrar-ı Rifâiyye birleştirilerek kurulmuştur.

23-Ruşeniyye: Dede Ömer Ruşenî kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

24-Ahmediyye: Ahmed Şemsettin Marmaravi Yiğitbaşı kuddise sırruhu’l-azîzin Halvetilerin bir gurubu olarak kurulmuştur.

25-Sümbüliyye: Yusuf Sümbül Sinan kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

26-Gülşeniyye: İbrahim Gülşenî kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu. Sezaiyye ve Haletiyeyi-Gülşeniyye şubeleri vardır.

27-Sinaniyye: İbrahim Ümmü Sinan kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

28-Şabaniyye: Şaban-ı Veli kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri tarafından kuruldu. Karabaşiyye, Nasnhiyye, Çerkeşiyye, Bekriyye şubeleri vardır.

29-Uşşakiyye: Hasan Hüsamettin Uşşaki kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu. Nasuhiyye, Cahidiyye, Cemaliyye, Selahiyye şubeleri vardır.

30-Hâşimiyye: İmam Musa Kâzım’ın 32’nci evladı Seyyid Mustafa Haşim kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

31-Mısriyye: Niyazi Mısrî kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

32-Cerrâhiyye: Hazret-i Pir Nureddin Cerrahi kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu.

33-Bekriyye: Seyyid Mustafa Bekir kuddise sırruhu’l-azîz tarafından kuruldu. Hıfniyye, Semaniyye, Durduriyye, Ezheriyye, Ticaniyye, Sadiyye, Kemaliye şubeleri vardır. (Aziz Mahmud Hüdâyi Uluslararası Sempozyum Bildiriler, İst-Üsküdar Beld. 2006, c. II, s.374–376)

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK MENKABE VE KERAMETLERİ

I-İntisabından önceki zamana ait menâkıbı

1- Seyyid Mustafa Hâkî kuddise sırruhu’l-azîz Efendi, ihvanı ile sohbet ederken huzura giren İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretlerine:

Hacı Aişe Hanım’ın oğlu musun?” Diye sorduklarında;

Evet Efendim!” Cevabı ile manevi kutlu doğum gerçekleşmiştir.

2- Efendi Hazretlerinin annesi bir gün ona dedi ki;

“Oğlum İsmail mülkümüzü pay-mal ediyorlar sende hiç oralı olmuyorsun.” Bende;

“Ana kalanı bize yeter” dedim.  Annem,

“Hay oğlum Allah Teâlâ senden razı olsun Bende senden bunu beklerdim” dedi.

“Anam bir anadır,  bu oturduğunuz yer anam­dan kalmadır.  Baba mülküne hiç tenezzül etmedim,  etse idim halim ne olurdu.”

3- Efendi Hazretleri anlatmıştır.

Bendeki tarîkat ahvali etrafımdakiler tarafından âyan olunca,  o zamanlar yaşlı akrabalarımız beni sever ve meşgul olurlarmış. Bu çocuğun başına bir iş gelecek diye bana dayanamayıp;

“İsmail sen daha gençsin,  zaman nazik bırak şu tarîkat işlerini” dediler.  Bende onlara;

“Siz yiyip içmeyi bıraksanıza” dedim.

“Yiyip içmek bizim gıdamız” dediler.  Ben de;

“Bu da bizim gıdamız,  bu işi böyle bilip,  böyle inanmayan yola gidemez,  kuştan korkan darı ekmezmiş” dedim.

“Şimdi bakıyorum da bu gibi sözlerin yanımızda bir sinek kadar
değeri yok, Gardaşlarım”

4-      Efendi Hazretleri talebelik dönemleri ile ilgili olarak şunları söylemiştir.

“Mektepte okurken hocam benim dersleri dinlemez, hep geçirirdi. Arkadaşlarım, dersi dinletmeden geçmeme hep şaşırırlardı. Hocam bir gün dayanamayıp, ‘İsmail Efendi dersleri uykusunda bile bize talim etmektedir’ buyurdu.”

II-Müridlik devresine ait menâkıbı

1-     Efendi Hazretleri anlattı ki;

“Gardaşlarım! Şeyhimi ziyaret etmiştim.  Şeyhim bana;

“Oğlum İsmail kadın ve erkek ihvanlarımıza selam götür” dedi. O zamanlar birkaç erkek ihvan vardı. Kadın ihvan hiç yoktu.  Biz bunu sonra anladık ki;

“Gardaşlarım! Meğer onlar çekirdeğe baktıkları zaman,  çekirdekten yetişecek ağacın meyvesini görürlermiş,  meğer selam sizlere imiş.

Gardaşlarım! Zaten ezelde tanışmamış olsaydık burada buluş­mamız mümkün olmazdı. Şeyhimin irtihalinden sonra bu mukaddes vazifemiz, bize buyur­dukları cümleler içindeymiş.”

2-  Efendi Hazretleri anlattı ki;

“Çocukluktan beri üzerimde harika haller vardı.  Vücudum zikreder ben bunu fark ederdim.  Öyle bir hal aldı ki, artık rahat ede­miyordum.  Tuvalete dahi giderken ar ederdim.  Annem bu hale vakıf idi. Şeyh Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîze beni anlatmış.

“Arkadaşlar ile sohbet ederken bir gün Şeyhimizin yanına gidelim dediler ve gittik.  Arkadaşlar ile şeyhimin elini öptük.  Şeyhimin göğsünde Lâ İlâhe İlla’llâh yazılı idi ben onu görüyordum.  Zannediyordum ki, herkes bu yazıyı görüyor. Sonra arkadaşlara sordum ki, görmemişler.

“Vücudumun zikri öyle bir hal aldı ki, artık tuvalete dahi giderken ar ediyorum” [1] dedim.  Şeyhim;

“Bu hali Allah Teâlâ’nın izni ile senden alırız” dediler.

Oradan Sivas’a döndük.  Şeyhime halimi arz ettikten sonra tuvalete girince zikrim durdu.  O an öyle bir korku geldi ki, acaba bir hata mı ettim diye, üzüldüm. Çıkınca zikrim devam edince dünyalar benim oldu.”

2-     Mustafa Hâkî kuddise sırruhu’l aziz Efendi’nin İstanbul’a yerleşmesinin ardından Efendi Hazretleri de Sivas’a dönerek Duyunu Umumiye’de memuriyete başlamıştır.

Efendi Hazretleri son ziyaretini şöyle anlatmıştır.

“Şeyhim hastalanmıştı O’nu ziyarete gidecek mali durumumuz da yoktu.  Şeyhimin muhabbetine ayrılık ve hasret de eklenince İstanbul’a gidebilmek için çalıştığım yerden izin isteğinde bulunduk.

“Biz kalb hastasıyız. İzin ver­ilmesini rica ediyoruz, diye bir dilekçe yazdık. Bu ilk dilekçemiz cevapsız kaldı. Kalb hastalığımız şiddetlendi, acilen dilekçemin sıraya konulması diye ikinci bir dilekçe daha yazdık ve ardından izin hakkı çıktı.”

İzin aldıktan sonra yol parası 12 lira gere­kiyordu. Validemi­zin koynundaki altınları 5 liraya bozdurduk.  6 lira da borç alıp yol hazırlığı yaptık. O zaman İstanbul’a gitmek için Samsun’dan gemiye binmek gerekiyordu. Sivas’tan Samsun’a kadar yayan yürüdük. Samsuna geldik. Gemide yer bulamadık.  Sonra kaptanın gönlünü yaptık hayvanlar bölümünde yolculuk yaptık.  “Ne yoruldum ve nede bulunduğum yerin kokusu beni rahatsız etti. O kadar hoş geldi ki, o zevk ile şeyhimi son kez ziyaret etmiş olduk.” [2]

Sivas’ta Efendi Hazretlerinin ve Peşkircioğlu Nuri Efendi’nin de bulunduğu bir soh­bette, bir arkadaş Kerem’in şu türküsünü söylüyor.

Karadır kaşları eğmeli değil

El ele kol kola değmeli değil

Fırsat elde iken sarmadım yarı

Beni öldürmeli dövmeli değil

Nuri Efendi hem ağlıyor ve hem de itiraf ediyor,

“İsmail Efendi senin bana İstanbul’a ziyarete gidelim dediğin zaman vaktim de vardı, param da vardı. Zamanın kıymetini bilemedim. Gitmedim çok pişmanım. Siz o fırsatı ve zamanı kullandınız ve kazandı­nız” diyor. Efendi Hazretleri zaman zaman bu konu üzerinde çok durur ve buyu­rurlardı ki;

“Giden zaman geri gelmez. İçinde bulunduğunuz zamanın kıymetini bilin ve bu günün işini de yarına bırakmayın”

4- Efendi Hazretleri anlatmıştır.

“Gardaşlarım! Ölmek varlığı bırakıp yokluğa ermektir. Yok, olacaksın ki, var olasın. Nefsini bilen Allah Teâlâ’yı bilir. Nefsini bilmeyen Allah Teâlâ’yı da bilemez. İnsan fani olursa Cenabı Allah o insanın konuşan dili, gören gözü, işi­ten kulağı olur.”

“Gardaşlarım! Şeyhim Mustafa Hâki Hazretleri ile ilk karşılaştığımda baktım ellerim onu eli (o zaman sakalım yoktu) sakalım onun sakalı olduğunu hissettim. Her halim şeyhim oldu. Şeyhinde fani olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde fani olur, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde fani olan Allah Teâlâ da fani olur.


III-Şeyhlik Devrine ait menâkıbı

1-Bir gün Efendi Hazretleri ihvanları ile caddede Bıçakçı İlyas adı ile bilinen esnafın dükkânının önünden geçerken, Bıçakçı İlyas onlara laf atmıştır.  Bıçakçı İlyas gece rüyasında bir sünnet merasiminde kendisinin sünnet olduğunu görmüştür. Ertesi gün yine onun dükkânı önünden geçerken, Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Geçmiş olsun” buyurmuş. Bu olay üzerine hatasını düzeltmiştir.

2-Kemal Öztürk’e anlatılan olay;

Sene 1948 de Sivas’a ziyarete gittik. İki arkadaş da Ada­na’dan gelmişti.  Birinin adı Mustafa idi. Bu arkadaş 5 sene başka bir kolda çalışmış ve acayip haller onu kaplamış ve çimen­lerin ve ağaçların zikrini duyar hale gelmişler.

Şeyhine “ateşler içinde yanıyorum ve ben artık bu hale dayanamıyorum” demiş. O da “oğlum ikindiyi geç kıl” dermiş. Meğer kâmil olmayan mürşit bu hali alamazmış.  Fakat bu arkadaşın şeyhi dervişlerine;

“Bu akşam toplanalım” demiş. Akşam toplanmışlar. Şeyhleri;

“Bize zuhur­at oldu derslerimizi değişeceğiz.  İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK Hazretlerine bağlanacağız.  Bütün dünya suyu oradan içiyor,  bütün tarîkatlar O’ndan feyz alıyor. O zat istediği zaman istediği tarîkatın kapısını kapatır.” Demiş.

Bu sırada Osmaniye’de Darendeli Hafız İbrahim var­dı.  Bu İhramcızâde Hazretlerinin ihvanı idi. Adana’ya gelip onlara yeni derslerini tarif ediyor. Mustafa’da birden acayip haller kayboluyor. Mustafa buna ilaveten,

“Efendi Hazretleri ne yollardan geçirdi,  farkında olmadık” demiştir.

3-İhvanın biri emekli olmuş. Efendi kuddise sırruhu’l azize hizmet edeyim diye Sivas’a gitmiştir.  Uzun bir müddet hizmette bulunmuştur. Bir gün acaba yanımda ne kadar para kaldı diye kesesine bakmış parasının azaldığını görünce gönlü meşgul olmuş. Her zamanki gibi Ulu Cami’nin önünde Efendi Hazretleri için fayton tutmuş.  Vekaleye Efendi Hazretlerini götüreyim diye namazdan sonra beklemiş. Fakat namazda Efendi Hazretlerini gördüğü halde camii çıkışında bulamamış şaşırmış.  Dayanamayıp vekaleye dönmüş Bakmış ki, Efendi Hazretleri orada oturuyor. İhvanların yanına gelip oturmuş.

Biraz sonra Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Deveciden komşusu olan kapısını büyük açmalıdır.” Deyince hizmet için rağbet eden ihvan durumun farkına varmıştır.  İzin alıp memleketine dönmüştür.

4- Mehmet Veli Şen’in kendisinden dinledim.

“Bir zaman havas ilmine rağbetim arttı.  O işlerle uğraşmaya başladım. İşi o kadar ilerlettim ki, odalar dolusu bu işle ilgili kitap topladım. Efendi Hazretleri rüyama girdi.

“Gardaşım! Şen Mehmet, gel buraya” dedi.  Eline Allah lafzını yazdı. Sonra elifi sildi,

“Buna ne derler”

“Li’llâh” dedim.  Lamı sildi.

“Bu ne” dedi;

“Lehû” dedim.  Yine lamı sildi.

“Bu ne” dedi.

“Hû Allah’ın İsm-i Hass-ı Efendim” dedim.

“Gardaşım! Biz size Allah Teâlâ’yı öğretmeye çalışırken,  siz çamur katmaya çalışıyorsunuz.  Bu işleri bırak” dedi. Bu rüyanın tesiri ile bü­tün kitapları elimden çıkarıp o işleri bıraktım.”[3]

5- Kemal Öztürk’e anlatılan olay;

1953 yılında,  Çorapçı Hüseyin Efendi, Tokatlı Hulusi isminde bir adamla tanışır ve o adamı bizim yattığımız yere ge­tirir. Tokatlı Hulusi Sivas’ta askerlik yapmış, kendisi Kadiri Tarikine mensub imiş,  Bu hadiseyi ağzından aşağıdaki şekilde dinledik.

“Bir gün çok ağladım. “Ya Rabbi mülkünde bu bîçareye sahip olacak bir kimsen yok mu?” Diye yalvardım.  Bu sıralarda Efendi Hazretleri, Sivas’ta Tekkeönü denilen yerde birkaç ihvan ile sohbet ederken, ihvanın birine işaret buyurmuş.

“Filan asker birlikte alay komutanın posta eri, adı Tokatlı Hulusi sol gözünde boz var git, onu al, buraya getir.”

İhvan bizim birliğe geliyor.  Herkesin yüzüne bakıyor,  benim yanıma gelince bana

“Tokatlı mısın? Adın Hulusi mi?” dedi.

“Evet” dedim.

“Seni Efendi Hazretleri çağırıyor.” İçimden;

“O zaman yaptığım dua kabul edildi” diye sevindim.  İzin alıp Efendi Hazretlerinin yanına gittik. Elini öptük ve oturmamızı emir buyurdular.  Sonra çay ikram edildi.  İçimden;

“Bana nasıl himmet edecek” diye düşünüyor­dum.  Orada bulunan Berber Bekir kulağıma eğilip;

“Kadiri bunu bitirebilirsen aferin sana” dedi.  Fakat ben ikinci bardağın yarısını içerken kendimden geçtim. Yığılıp kalmışım.  Sonra kendime geldiğimde Efendi Hazretleri yüzüme baktı ve tebessüm etti.  Bende o güne kadar olan darlık gitti.  Böyle bir olay ile İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretlerine intisap ettim.”

6- Kemal Öztürk anlattı.

1949 senesi yönetimin tarîkat şeyhlerine tavırla baktığı zaman,  İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri hac için İstanbul’a gelip bir otele yerleşmişler.  Bir polis arkadaşımıza şu itirafta bulunmuş.

“Türkiye’nin dört bir tarafından adamlar geliyor dilimiz bağlandı ihbar edemiyoruz. Nasıl bir adam diye hayret ediyorum.” İtiraf ettiği adamın da O’nun ihvanı olduğunu fark edememiştir.

7- Koyun Hüseyin adlı bir ihvan, devamlı Efendim bana Hızır’ı gös­terse ne olur diye düşünürmüş.  Bir gün Ulu Camide namazdan sonra Hızır Direği  (Bu direk caminin sol tarafında baştan son sıranın ikinci direği) yanında Efendi Hazretleri bir adamla kucaklaşmışlar.  O onları gördüğü halde yanına gitmeyip edeben geri kalmış.  Sonra o adam kaybolmuş.  Efendi Hazretleri Koyun Hüseyin yanına gelip demiş ki;

“Koyun Hüseyin! Hızır,  Hızır di­yordun ya,  işte o adam Hızır’dı,  niye yanımıza gelip görüşmedin.” Koyun Hüseyin fırsatı kaçırdığı için çok üzülmüştür.

8-Efendi Hazretleri ihvanları ile Sivas’ta Kepenek Gözesinde sahra sohbetine çıkmış­lar.  Orada koyun otlatan bir çocuğu görüp çağırmış.

“Gardaşım!  Gel çay iç.” Çay içerken;

“Koyunların doyuyor mu?”

“Yok, amca yağmur yağmadı, ot yok;  koyunlar aç geliyor.” Çocukta ağlama hali zuhur etmiştir.  Bunun üzerine Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Ağlama dua edelim, Allah Teâlâ yağ­mur verir.” Efendi Hazretleri dua ediyor ve oradaki ihvan âmin diyorlar. Dua daha bitmeden hava kararıp yağmur yağmaya başlıyor etrafı sel alıyor.

9- Başka bir kola mensub bir kişinin oğlu akıl hastası olmuş,  çok çarelere başvurmuş,  çare bulamamış. Ona;

“Sivas’ta bir zat var,  çarene o derman olur,  bir de ona git” demişler.  Bu adam çaresizliğin verdiği acı ile Sivas’a gidi­yor.  Sivas’a gelince “Efendi Hazretleri nerede?” diye soruyor. Ulu Camii’nin adresini alıp,  camiye gidiyor, Abdesthanede abdest alırken Efendi Hazretleri onun yabancı olduğunu fark edip yanına varmış.

“Sen misafire benziyorsun,  hoş geldin” dedikten sonra

“Bu arkadaşı alıp vekaleye götürün” diye ihvanlarına emir buyuruyor.  Vekâlede adam Efendi Hazretlerine derdini anlatıyor. Efendi Hazretleri bir süre murak­abeye dalıyor.  Başını kaldırıp;

“Gardaşım! İki rahmetten biri” diyor adam ise, cevap vermiyor.  Bu durum üç kez tekrarlanıyor.  Sonunda adam dayanamayıp;

Peki, Efendim iki rahmetten bir tanesi” dediğinde Efendi Hazretlerinin gözü yaşlı bir halde;

“Gardaşım! Haydi, memleketine dön.” Adam memleketine dönünce oğlunun öldüğü haberi ile karşılaş­mıştır.

10-Efendi Hazretlerinin bir evladı, başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatmıştır.

“Babam ile bir gün yolda giderken,  kalbimden geçti ki;

“Babacığım herkese himmet ediyorsun benim bazı kötü hallerim var bırakamıyorum.”   Efendi Hazretleri aniden durdu,  birden bana döndü.

“Oğlum harç­lığın var mı?” Ben cevap veremedim.  Ceketinden para çıkardı ve dedi ki;

“Al bunu oğlum,  her şeyin bir zamanı var” dedi.

Bir zaman sonra ben kötü hallerimi bırakıverdim.  Herkes hayret etti. Şimdi düşünüyorum ki,  eğer bu haller başımdan geçmeseydi, Efendi Hazretlerinden sonra çok sahte şeyhler türedi,  Beni de nefsim kandırıp daha ağır günaha sokarlardı,  Şimdi Allah Teâlâ’ya çok şükrediyorum.”

12- Efendi Hazretlerinin hanımı ihvanlara anlatmış.

“Kore ile harbe girdiğimiz zaman Efendi Hazretleri bana;

“Beni rahatsız etmeyin” dedi.  Odaya girdi.  Uzun müddet geçti. İçimden; “Bakayım,  bir şey mi oldu” diye içeriye girdim kimse yok,  hayret ettim.  Bir müddet sonra Efendi Hazretleri odadan üstü başı dağınık çıktı ve

“Valide ben sana beni rahatsız etmeyin demedim mi? Sakın başkasına bu hali açma” dedi.

13-Hafız Hakkı Ürgüp[4] kuddise sırruhu’l-azîz bir gün sabah namazı vakti girmeden hamama gitmek ihtiyacı duymuş.  Hamama gitmiş.  Bakmış hamam kalabalık hayret etmiş ve “Bu saatte, bu kadar adam” demiş.

Yıkanırken yanındaki yıkananlar;

“Bu adama ilişelim mi?” Diğeri;

“Ne yapıyorsun onun şeyhi uyanık, canımıza okur” demiş.  Bu sözleri duyan Hakkı Hafız Efendi hamamdan alelacele çıkmış.  Sabah vekâleye gelince Efendi Hazretleri buyurdular ki;

“Gardaşım, biz de uyanık olmasa idik,  halin ne olurdu. Erken saatlerde hamama gitmeyin”

14-Bir gün Efendi Hazretleri abdest alırken Hacı Hasan Akyol Efendi, sabuna ihtiyaç olduğunu fark etmiş,  acele bir tane sabun yerine bir koli sabun getirmiş. Efendi Hazretleri bu davra­nışa memnun kalarak;

“Gardaşım! Sabunun bereketli olsun” Hacı Hasan Akyol şeyhinin sözüne intisap ederek sabunları eve götürmüş.  Hanı­mı da eve biri hediye getirse, devamlı olarak ona karşılık bu sabunlardan ve­rirmiş.  Komşularından biri durumu fark etmiş.

“Hanım senelerdir,  bu marka sabunu nereden buluyorsun?” demiş.  Hacı Hasan Akyol’un hanımı;

“Bizimki bir sabun getirdi, ondan veriyorum” Komşuya halin aksettirilmesi bereketi ortadan kaldırmıştır.  Akşamleyin Hacı Hasan Akyol Efendi duruma vakıf olunca,

“Niye söyledin hanım, bu böyle daha çok giderdi” demişler.

15- Abdurrauf Açıkalın[5] dan dinledim.

“Bir gün o kadar geçim sıkıntısı beni daraltmıştı ki, isyan ediyor­dum.  Efendim benim dükkâna gelirken yolda Tenekeci Rahmi Usta’yı görmüş;

“Gel beraber şu taraftan gidelim” demiş.  O gün Tenekeci Rahmi Usta’nın üstü başı perişan bir vaziyette ve işleri durgun imiş. Benim marangoz dükkânın önüne gelince;

“Gel Abdurrauf’a uğrayalım” diye yanıma uğradılar. Ben normal bir ziyaret sandım.  Daha sonra Efendi Hazretleri ayrıldı ve gitti.  Rahmi Usta;

“Abdurrauf! Efendi Hazretleri beni niye buraya getirdi?” Diye sorunca, ben sorunun cevabını çok iyi biliyordum.  Halime şükrettim.”

16- 1941 yılında Kemal Toprak tren kazası geçirerek vefat etmiştir.  Bu kaza haberi Efendi Hazretlerine getirilince, ölünün halinin nasıl olduğunu kimse bilmez iken, bir çuval götürün oraya demiştir. Kimse bu sözü anlamayarak, çuval alıp götürmüşler.  Meğerki Kemal Toprak kaza sonucu param parça olmuştu. Kemal Toprak vefatından sonra Efendi Hazretleri şunları buyurmuştur.

“1939’da Erzincan’da deprem olmuştur.[6] Erzincanlı birisi bize misafir oldu.  Fakat arada bir ağlıyordu.  Biz;

“Gardaşım! Neyin var” dedik.

“Depremde çocuklarımı kaybettim”  Bizde ona;

“Gardaşım! Sabret” dedik.  O an gönlüme geldi ki;

“Ey İsmail, bu iş senin başına geldi mi ki, sen ona sabrettin.” Yıllarca bu sözümüz bana yük oldu.

“Oğlumun vefatında Allah Teâlâ, bana bu sabrı ver­diği için şükrediyorum.”

17- Bir gün ihvanlar hal bozukluğu içinde;

“Efendi biz olmasak hatmini kime okutacak,  biz olmasak o ne yapacak” diye söylenmişler. Bu hale vakıf olan İhramcızâde Efendi Hazretleri sohbet esnasında ihvanlara demiştir ki;

“Biz,  Ermeni Kirkor’a (sohbete o gün gelmiş olan) bile okuturuz.  Oda olmazsa küplere bile batınını okuturuz, bir ihvan şeyhsiz,  şeyh de ihvansız olmaz.”

18- Sivas’ta Soğuk Çermik adlı bir kaplıca vardır.  Yazları Efendi Hazretlerinin kaplıcaya gitmek adetleri idi.  Bir seferinde Şen Veli hizmet için yanlarına gitmiş.  Efendi Hazretlerine hizmet için çadırını yanına kurmuştur. Şen Veli diyor ki;

“Efendi Hazretlerinin istirahat için geldiği kaplıcada bir gece yatağa uzandığını görmedim.  Akşamdan sabaha kadar hep huzurda oturuyordu. Ben hayretler içinde kalırdım.”

Efendi Hazretleri bir sohbetimizde buyurdular ki;

“Gardaşım yer bize şikâyet ediyor.  Na-ehiller üzerimizde şer amel işliyorlar.”

Şen Veli diyor ki; “Anladım ki, Efendi Hazretleri kendilerini istirahat yerine, yeryüzünün sıkıntısı ile meşgul oluyormuş.”

19- Bir çeşmenin yapımı için kadının biri Efendi Hazretlerine para vermiştir.  Yapımın sonunda kadın kitabeye adını yazdırmak istemiştir. Bu duruma karşı;

“Biz yaptığımız işlere adımızı yazmayız” diye razı olmamıştır.

20- Efendi Hazretlerinin bir avukat kiracısı varmış.  Bu kişi Efendi Hazretlerine çok eziyet etmiştir.  Fakat Efendi Hazretleri onu sohbetinde kötü yerine “şu yönü çok iyidir” diye anlatmıştır.  Sohbetten çıkan ihvanlar Efendi Hazretlerinin torununun, birini kötülediğini duyuyorlar.  Birbirlerine soruyorlar.  “Bu kimi kötülüyor” Bilenler biraz önce;

“Efendi Hazretlerinin övdüğü kişiyi” demişler.

21- Mehmet Ali adlı ihvandan dinledim.

“Bir gün camiye Efendi Hazretleri ile gittik. Abdest tazeleme ihtiyacı oldu. Efendi Hazretleri kademhaneye gidince ceketini duvara astı. Bende dışarıda bekliyordum. Aklıma geldiki, belki Efendi Hazretlerinin cebinde para vardır, kimse almasın diye kontrol ettim. Bir şey olmayınca rahatladım. Efendi Hazretleri abdestini aldı ve dışarı çıkınca biri acele olarak yanına geldi. “Efendi Hazretleri şu kadar paraya ihtiyacım var.” Diye ısrarla para istedi. Efendi Hazretleri ise;

“Gardaşım, sonra versek olmaz mı?” diye defalarca tekrar etti ise, de adam ısrar edince, Efendi Hazretleri elini ceketin cebine sokarak adamın istediği parayı verdi. Paralar yeni darphaneden çıkmış banknotlardı. Bende hayret ettim.”

22- Nurettin Doğan, Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonra o kadar üzülüp ağlamış ki,  artık bitkin bir hale düşmüş.

Bir gün Efendi Hazretleri manen zuhur ederek buyurdular ki;

“Gardaşım! Biz öldük mü ki, ağlıyorsun, üzülme”

23- Hacı Hasan Akyol Efendi, hanımı ile 45 sene evliliğinde bir huzur bulamamış artık şikâyet için Efendi Hazretlerine gelip şikâyet etmiş.

“Efendim 45 senedir ben sağa gitti isem, o sola gitti bir huzurum yok” demiş. Efendi Hazretleri;

“Gardaşım!  Bizde senelerdir aynı haldeyiz.” Dediğinde Hacı Hasan Akyol şikâyetinden vazgeçmiştir.[7]

24- Efendi Hazretleri, kızdan torunu Sakine Hanım’ın düğününde damadın fakirliğini ve düğündeki garipliği görünce buyurdu ki;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin düğünü gibi”

25- Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde anlatmıştır.

“Cibril-i Emin hazretleri Cenâb’ı Hakk’a ilti­ca ediyor,

“Yarabbi müsaade et de, Senin şu âlemlerini ben bir dolaşayım” diyor. Cenâb’ı Hakk;

“Ettim, Ya Cibril-i Emin” diye buyurması üzerine Cibril-i Emin epeyce bir zaman dolaştıktan sonra;

“Aman Yarabbi ben hata etmişim. Senin âlemlerin dolaşılmakla bitmezmiş” diyor. Allah’ü Zül-celal Hazretleri;

“Ya Cibril-i Emin, filan yerde piri fani bir kulum var. Ona git, şu anda Cibril-i Emin nerede diye sor” diyor. Cibril-i Emin denilen ye­re varıyor. O zatı muhteremi buluyor,

“Senden bir şey soracağım” diyor. O zatta;

“Sor baka­lım. Ne soracaksın” dediğinde;

“Cibril-i Emin nerededir?” diyor. Mübarek Zat’ı muhte­rem şöyle bir rabıta ediyor, bir an kadar durduktan sonra başını kaldırıyor;

“Bütün âlemleri dolaştım, hiçbir yerde yoktu. Cibril-i Emin sen olsan gerektir” diyor. Bu sefer Cibril-i Emin Cenâb’ı Hakka dönüyor,

“Aman Yarabbi bundaki hikmet ne? Nasıl oldu bu iş” Allah Teâlâ;

“Ya Cibril-i Emin onu da ondan sor” diyor. Bu sefer dönüp;

“Evet, Cibril-i Emin benim, her şey sana malûm. O zaman nasıl oldu bu iş” demesi üzerine, o zatta buyurdu ki;

“Ya Cibril-i Emin! Sen Allah’ü Azim’üşşana Âlemlerini dolaşayım dedin. Kendi arzu ve isteğinle dolaştın. Muvaffak olamadın”

“Biz ise, hin-i sebâvetimden beri kendi ar­zumla hiç hareket etmedim. Biz işi oraya havale ettik. Bilen de O’dur, bildiren de O’dur. Hepsi O’dur. Ya Cibril-i Emin”

“Bunu bilen bir kul imiş. O’da biz imişiz. Gardaşlarım”

26- Efendi Hazretleri son eşi olan Hafız Hanım’ın gözleri görmediğinden ve Si­vas’ta tedavisi mümkün olmadığından tedavi ettirmek üzere Ankara’ya götürmüştür. Göz doktorlarının yaptığı araştırma sonucu Hafız Hanım’ın gözlerinin açılması­nın mümkün olmadığı anlaşılmış. Fakat göz doktoru;

“Efendi sizin gözlerinizin de te­daviye ihtiyacı var” diyerek yaptığı muayenede her iki gözünün de katarakt hastalığından tamamen kapanmış olduğunu görerek, hayretle;

“Efendi siz bu gözlerle nasıl yola gidiyorsunuz?” diyerek hayretini belirtmiş ve derhal gerekli işlemler yapılarak ameliyat edilmiştir.

O zaman yapılan ameliyattan sonra yirmi dört saat sırtüstü ve yastıksız hiçbir tarafa dön­meden yatması neticesinde Sivas’a dönüşlerinde buyurdu ki;

“Gardaşlarım! Biz dervişliği yirmi dört saat sırtüstü hareketsiz yattığımızda öğrendik. Çünkü o da dervişlik gibi sabrı ge­rektiren bir iştir”

27- Tren yoluyla Sivas’a gelip Sivas’tan da aktarmalı olarak doğuya gidecek olan bir şahıs yolda parasını çaldırır. Para yardımı için Sivas’a gelir. Fakat her yerlerden olumsuz cevap alır. Birisinin ona;

“Burada İhramcıoğlu Hacı İsmail Efendi diye birisi var. Onu bulursan sa­na yardım eder” demesi üzerine Paşa Cami önünde Efendi Hazretlerinin adresini sorduğu kimselerde gerekli ilgiyi göstermezler. Bu arada Efendi Hazretleri vekalede birisine buyurur ki;

Al Gardaşım, şu parayı. Bizi arayan ve halen Paşa Cami önünde bulunan parasını çal­dırmış bir kişiye ver”

Parayı alan ihvan gelip, Paşa Cami önünde çaresizlik içinde olan kişiyi görüp, ona ne yaptığını sorar. O adam da başından geçeni anlatır ve burada İh­ramcıoğlu Hacı İsmail Efendi diye bir zatı aradığını ve ondan yol parası isteyeceğini söylemesi üzerine;

“Al Gardaşım, şu parayı. Bu parayı sana İhramcıoğlu Hacı İsmail Efendi gönderdi” deyip teslim eder.

28- Efendi Hazretlerinin hizmetine bakan İsmail Kılıçarslan başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştır.

“Bir sabah kalktım. Vekâleden devlethaneye fayton götürmek için gidiyordum, boğazımda ceviz gibi de bir şey çıkmıştı.  Hükümet meydanından bir fayton buldum. Devlethanenin kapısına getirdim, bekledim. Mübarek Efendi Hazretleri çıktı­lar. Mahalle camisine gittik. Sabah namazından sonra işrâk namazına kadar kaldık. İşrâk namazından sonra faytonla devlethaneye geldik. Fakat boğazımdaki şey duruyor.  Efendi Hazretlerine bakıyorum. Fakat Efendi Hazretleri de hiç bir şey söylemiyordu. Kuşluk zamanı vekâleye geldik. Gönlümden geçti ki;

“Efendim benim bu hastalığıma hiçbir şey demedi. Şimdi İsmail bir şey söyle derse ben ne yaparım.”

O arada Efendi Hazretleri bana bakarak sağ elini yu­kardan aşağı salladı. O boğazımdaki lokma gibi şey yutkununca gitti. O zaman buyurdular
ki, “De, Gardaşım! Şimdi bir şey oku da dinleyelim”

29- Sivas Meyve fidanlığı baş bahçıvanı iken fidanlığın kaldırılması ile Belediye baş bahçıvanlığına geçen Hasan Sanal oradaki bahçıvanların gereği kadar çalışmalarını istemesi üzerine, çalışmaktan pek hoşlanmayan birisi Askerlik şubesinde vazifeli olan arkadaşına durumu anlatınca, O da Hasan Sanal’a bir kötülük yapmak ister. Bu maksatla askerlik kaydını saklar ve onun bir asker kaçağı olduğu ihbarında bulunur. Şubeye çağrılan Hasan Sanal askerliğini yaptığını belirtecek bir vesika ibraz edemediği için Hasan Sanal’ı askere sevk etmek istemeleri üzerine durumu telefonla Belediye Başkanı Rahmi Günay’a bildirir. Rahmi Günay’da askerliğini yaptığını isbat edebilmesi için süre verilmesini ister, Hasan Sanal askerlik yaptığı kıtanın lağvedildiğini ve evraklarının da Selimiye Kışlasındaki arşive gönderildiğini öğrendiğinden evinden çıkıp istasyona giderken hükümet meydanında Efendi Hazretleri ile karşılaşır. Gösterdiği saygı sonucu Efendi Hazretlerinin;

“Nereye gidiyorsun” sorusuna karşılık Hasan Efendi durumunu anlatır.  Efendi Hazretleri de;

“Haydi, Gardaşım! Seni de işini de Allah’ü Âzim’üşşana havale ettik. Git inşâllah iyi olur” der. Hasan Sanal Selimiye kışlasına gidip oranın yetkilisi olan Albay’ın karşısına çıkar. Albay durumunu sorar. Sorusuna karşılık,

“Albayım ben askerliğimi falan yılda falan yerde yaptım. Askerlik komutanım da üsteğmen filandır” deyince Albay zile basar ve gelen as­kere;

“Oğlum arşive gidip bu Efendi’nin askerlik kaydını arayın” der. Arşive indiklerinde evrakların birçoğunun çuvallara doldurulmuş ve yığılmış olduğunu ve bir kısmının da raflarda olduğunu görür. Onun şaşırdığını görünce asker;

“Kardeşim daha en az bunun kadar da SEKA’ya gönderildi. Sen yaşlısın şu yerdeki çuvallara bak. Ben de çıkıp şu raflara bakayım” der. Beş on tane dosyaya baktıktan sonra bir dosyaya bakıp;

“Hasan Sanal sen misin?” Dosyayı alıp yukarı çıkarlar. Albay;

“Oğlum ben senin bölük komutanın filanım. Sen beni tanımadın, ama ben seni tanıdım. Zaten senin evraklarının bulun­ması pek mümkün değildi. Fakat seni bir ümitle arşive gönderdim. O arşivden senin dosyanın böyle temiz olarak ve çok kısa zamanda bulunması bir mucize” deyip gere­ken evrakı Hasan Sanal’a verir. Hasan Sanal’da Sivas’a gelip şubedeki işlerini bitirdikten sonra doğruca Efendi Hazretlerinin yanına gelip;

“Efendi Hazretleri, beni de evlatlığa kabul et” diye­rek tarîkata intisap eder.

29- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

Sivas Devlet Hastanesine yeni tayin edilmiş olan bir Dâhiliye Doktoru Ahmet Ke­mal Köksal Efendi Hazretlerini evine davet ediyor.  Efendi Hazretleri, Sırrı Su, Avni Bey ve Öğretmen Ahmet Bey’i de yanına alarak ziyarete gidiyorlar. Dr. Ahmet Bey’in hanımı gayet açık giyin­miş olarak hiç çekinmeden Efendi Hazretlerinin karşısına çıkıp;

“Efendim ben hayatımda oruç tut­madım, Namaz kılmadım ne yapmam lazım?” dedi.  Efendi Hazretleri buyuruyor ki;

“Keffâret belki zor gelir. Oruç tutmadığınız günleri hesaplar, bugünkü rayiç bedelden fıtır sadakası verirsi­niz. Hiç ara vermeden 60 günde oruç tutarsınız ve namaza da başlarsınız, tövbe is­tiğfar edersiniz. Allah’ı Azim’üşşanın rahmeti çoktur. Tövbe edeni Allah Teâlâ sever ve af eder”

Saime Hanım söylenileni yapar ve kapanır. Efendi Hazretlerine en teslimiyetli ve en iyi talebesi olur. Öyle ki, Ahmet Bey’in Cidde’de vazife gördüğü zaman içerisinde hacca gitmiş bulunan Efendi Hazretleri için öğle ve akşam yemeklerini Cidde’de [8] pişirip sıca­ğı ile Mekke’de Efendi Hazretlerine yetiştirir. Bu hal o hac sırasında her gün vuku bulur. Bir gün Sivas’ta bir sebeple Saime hanımdan bahsedince Efendi Hazretleri buyurdular;

“Canım Saime Hanım da, Saime Hanım”

30-Bir gün adamın biri Efendi Hazretlerini ziyarete gelir. Adam birçok mevzular hak­kında uzun uzadıya konuşur. Efendi Hazretleri hiçbiri hakkında fikir beyan etmez. Adam konuştuklarını bitirir;

“Efendi özür dilerim, çok konuştuk. Galiba başınızı ağrıttık” de­mesi üzerine,  Efendi Hazretleri buyururlar ki;

“Gardaşım dinlemedik ki, başımız ağrısın”

31- Efendi Hazretlerinin huzuruna bir delikanlı gelip ders almak istediğini beyan ve arz eder. Efendi Hazretleri sorar ki;

“Hiç âşık oldun mu?” Genç susar. Yine sorar;

“Gardaşım! Hiç bir kıza veya herhangi birine âşık olmadın mı?” delikanlının sükûtu üzerine Efendi Hazretleri;

“Zahir aşk insanı ilahi aşka götürür” buyurduktan sonra,

“Gardaşım! Git, âşık ol, ondan sonra gel” demiştir. [9]

32- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, cuma namazından sonra eve gittik. Evde­kiler de hamama gitmişlerdi. Efendim Hazretleri,

“Gardaşım! Semaveri yak ta, bir çay içelim” buyur­maları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koy­dum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan an­ladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken bende boşalan bar­dağımızı dolduruyordum. Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak,

“Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık” dedikten sonra buyur­dular ki,

“Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.”

33- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Kepeneğin Gözü’ne sahraya gittiğimizde ikindi namazından sonra Kemal Ağabeyim gelip kamyonu ile ihvanı götürürdü. Biz ise, Efendimle beraber seyran tepesinden yaya ola­rak şehre dönerdik. Efendim, yüksek sesle Evrad-Bahaiyye’yi okurdu. Bazı yerlerinde du­rur, sağına ve soluna,

“Ha mim, Ha mim” dedikçe sanki etraftaki dağlar ona cevap veriyordu. Efendi Hazretleri buyururlardı ki;[10]

“Geçmiş zaman olur ki, hayali, cihan değer”

İşte bizde geçmiş o zamanı düşünüp geçmiş zamanın hayalinin cihana değdiğini anlıyoruz.”

34- 1950’li yıllarda, Osmaniye’den Fatey Bacı namında ihtiyar bir ihvan Efendi Hazretlerini ziyarete gelir. Ziyaret dönüşünde trenle giderken su ihtiyacı duyar. Fakat kimse kendisine su vermez. Her hangi bir istasyonda da inip su içecek gücü olmadığından zor durumda kalan Fatey Bacı,

“Yetiş ya şeyhim yanıyorum” feryadı üzerine, trende Po­zantı istasyonuna gelmiştir. Tren durduğunda Efendi Hazretleri pencereden bir top kar uzata­rak derki;

“Al Fatey Bacı, al.”

35- Efendi Hazretlerinin ilim sahibi bir ihvanı dermiş ki;

Canım, şeyhin kapısında köpek bulu­nur mu?”

Bu sözü müteakip hatim gününde hatim okumak için ihvan toplanırken, devlethane avlu­sunda hizmette bulunan Perişan isimli köpek gelenlere bir şey demez. Fakat “şeyhin kapısında köpek bulunur mu?” diyen ihvan kapıya geldiğinde Perişan hücum eder ve o ihvanı avludan dışarı çıkarır. Hatim bitene kadar o ihvanın içeri girmesine mani olmuştur.

36- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Bir gün Efendim ile ikindi namazından sonra faytona binip eve geldik.  Efendi Hazretleri faytoncuya ücret ödemek için ceplerini arayıp para olmadığını görünce;

“Gardaşım! Şu faytoncunun parasını ver” diye emretme­leri üzerine, Efendim faytoncuya her zaman beş lira verdiğinden ben de cebimde bulunan beş lirayı faytoncuya verdim. Zaten beş lira param vardı.

Yukarı büyük odaya çık­tık. Akşam vakti yaklaşıncaya kadar beraber oturduk. Akşam yaklaşınca gitmek için izin is­tedim, sırtımı çevirmeden kapıya doğru giderken Efendi Hazretleri buyurdu ki,

“Gardaşım! Senin harçlığında yok. Dur sana bir harçlık vereyim”

Elini koyun cebine atıp çıkardığı yüz lirayı harçlık olarak verdiler. Faytoncuya verecek parası yokken çıkardığı bu yüz lira elbette ki, kerametin ta kendisidir.”

37- Efendi Hazretlerinin Çerkez olan bir ihvanına, yine Çerkez olan bir hoca;

“Canım, siz bu İsmail Efendi de ne buldunuz? Aslında O, cahilin birisi” demiş, o ih­vanda;

“Yok, canım, benim şeyhim çok büyük ilim sahibidir” şeklinde müdafaa da bulununca, Hoca da;

“Gel beraber gidelim. O senin şeyhini bir imtihan edeyim de ih­vanlar arasında nasıl rezil olduğunu gözlerinle gör” diyerek vekaleye giderler.

Hoca, Kur’an-ı Kerim’in tefsiri zor olan bir ayetini sormayı kararlaştırır. Vekaleye girip oturdukla­rında, Efendi Hazretleri orada bulunan bir hafıza;

“Kur’an-ı Kerim’in falan suresinin, falan ayetini” oku der. Hafız da hocanın sormayı düşündüğü ayet olan bu ayeti okur. Efendi Hazretleri bu ayetin tefsirini yapar ve buyurur ki,

“Bu ayetin daha geniş bir tefsiri daha yapılabilir”

Daha geniş bir tefsir yaptıktan sonra,

“Canım, bu ayetin tefsiri için bundan daha genişi yapılabilir” diyerek çok geniş ve anlamlı bir tefsire başlar.

Efendi Hazretlerini imtihan için oraya gelen hoca beraberce geldiği ihvana Çerkezce,

“Bana bir hal oldu. Herhalde hastalanıyorum” demesi üzerine Efendi Hazretleri, Çerkezce buyurdu ki;

“Hoca, iyi olursun inşâllah”

Hoca, bera­ber geldiği ihvanla vekaleden çıktıklarında demiş ki,

“Canım, sizin bu şeyhiniz çok bilgili bir zat­mış. Baksanıza bizim lisanımızı dahi biliyor.” Böylece ihvanın haklı olduğunu kabul eder.

38- Efendi Hazretleri telgrafçı Sırrı Efendi’nin Kaleboynu mahallesindeki evinde hatim ve sohbet sonucu gece geç vakit ayrıldığında yolda sarhoş birisine rastlar. Sarhoşun edep­le bir kenara çekilip Efendi Hazretlerine hürmet göstermesi üzerine, Efendi Hazretleri;

“Haydi, Gardaşım! Allah Teâlâ ikrahını versin” demesi üzerine evine gelen Rıfat Bey, annesine ve karısına hitaben,

“Çabuk bana bir su ısıtın. Gusül abdesti yapacağım. Filan filanı da çağırın ki, onlar da şahit olsun. Ben bu içkiyi bırakacağım” dediğinde, validesi;

“Rıfat oğlum! Bu senin kaçıncı tevben” dediğinde,

“Anne bu sefer ki, tevbem başka” diyerek, gusül abdestini alır. Şahit olmalarını istedikleri şahıslar da geldiklerinde onların huzurunda bir daha içki içmeyeceğine tevbe eder. Önceden meyhanelerde geçirdiği zamanlarını artık camilerde geçirmeye başlar. Daha sonra hacca gider. Ondan sonra da annesi Şerife Hanım’ı ve daha sonra eşini hacca götürür. Bu suretle Efendi Hazretlerinin himmetleri sayesinde dini bütün bir müslüman olarak yaşamını devam ettirmiştir.

39-Efendi Hazretlerinin Ökkeş adlı ihvanı, rafizinin biri imtihana tabi tutmuştur. Soruları sorarken sorduğu bir soru karşısında Ökkeş duraklamıştır.

Soru: “Geğirince abdest bozulmuyor da, gaz yapınca niye abdest bozuluyor. Bu inancınız bence sakat bir inanç”

Ökkeş adlı ihvanı, bu soru daraltınca hemen Efendi Hazretlerine rabıta etmiştir.

“Efendi Hazretleri, ne cevap vereyim” demiştir.  Efendi Hazretleri buyurmuştur ki;

“Ökkeş Gardaşım! O ilmi cevaptan anlamaz, arkanı dön ona bir gaz çıkar, o ancak anlar farkını”

40- Efendi Hazretleri, bir kaç ihvanıyla beraber bir köye gidiyorlar. Akşam o köyde kalmaları mecburiyeti hâsıl olur. Kalacakları köy odası tek oda halinde olduğundan, Efendi Hazretleri ve ihvanın bir odada yatmaları mecburiyeti ortaya çıkıyor. İhvanlar arasında ve tarîkata yeni intisap etmiş Osmaniyeli Hüseyin adında biri;

“Canım şeyhimde bizim gibi yiyor, içiyor, oturuyor, kalkıyor. İşte şimdi bizim gibi yatıyor”

“Dur ba­kalım ne yapacak, şöyle yorganın altından gözetleyeyim” diye düşünürken uyuyup kalıyor. Bu arada su­ratına gelen bir şamarla uyanıyor, bakıyor ki, Efendi Hazretleri namaz kılıyor. Namazın biti­mine kadar bekliyor. Namaz bitiminden sonra gidip ayaklarına kapanıyor. Efendi Hazretleri buyuruyor ki;

“Gardaşım! Hüseyin, insan dışarıda halk ile içerde Hakk ile olmalıdır”

41- Efendi Hazretleri Tekkeönü’nde öğle namazını kıldıktan, sonra iki kişi gelerek;

“Efendi Hazretleri, biz Hızır aleyhisselâmı görmek istiyoruz. Onu bize gösterir misiniz?” diye sordular. Efendi Hazretleri sükût etti. Yerine oturduktan sonra,

“Efendim Hızır aleyhisselâmı göste­recektiniz” diye ısrar ettiler. Efendi Hazretleri;

“Peki, Gardaşım” diye buyurdular ve gözlerini yumdular. 3–5 dakika sonra yoldan bir kişi geldi. Efendi Hazretlerinin karşısına dikildi. Selamlaştılar, hal ve hatır sorduktan sonra Efendi Hazretleri;

“Gardaşım, öğle namazını nerede kıldınız?” O da,

“Efendim Mekke-i Mükerreme’de kıldım” diye cevap verince Efendi Hazretleri;

“Allah kabul etsin” dediler. O,

“Âmin” dedikten sonra, zat müsaade istedi. Efendi Hazretleri de;

“Güle güle git gardaşım” buyurdular. Aradan bir zaman geçtikten sonra tekrar;

“Efendim Hızır aleyhisselâmı gösterecektiniz” deyince, Efendi Hazretleri iki elini dizleri­nin üzerine koyarak, bir ah çekti ve buyurdu ki;

“Gardaşlarım! Biz öğle namazını kılalı yarım saat oldu. Bir adam öğlen namazını Mekke-i Mükerreme’de kılar da, yarım saat sonra burada olursa, bu Hızır aleyhisselam olmaz da kim olur” [11]

42- Karabük’te fakir fakat gönlü çok zengin Hatice Hanım isminde çok değerli bir ihvan varmış. Efendi Hazretlerinin, Karabük’e geleceğini duymuş. Bir yandan çok sevinmiş, bir yandan da içi burkulmuştur. Bu kadın çok güzel bir tarhana çorbası yaparmış. Ancak maddi durumu müsait olmadığından dolayı, yaptığı tarhana çorbasının yağı ve tuzu az olurmuş. İçinden gözyaşı dökerek;

“Canım Efendim, bizim gibi fakirin çorbasını ne yapsın” söylenmiştir.

Efendi Hazretleri, Karabük’e varıp, bir eve misafir olunca buyurmuş ki,

“Gardaşım! canımız­da yağsız, tuzsuz bir tarhana çorbası çekti”

Hatice Hanım’ı tanıyanlar hemen koşa koşa yanına giderler ve yağsız, tuzsuz bir tarhana çorbası yapmasını isterler. O da çok sevinir. Hemen yaptığı tarhana çorbasını büyük bir sevinçle Efendi Hazretlerine götürür.

43- Tenekeci Rahmi Usta, Meydan Camii karşısında bulunan dükkânının önünde Şemsi Sivasî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine [12] karşı ayak ayaküstüne oturup, elinde sigara tüttürürken Efendi Hazretleri dükkâna gelmiş. Rahmi Usta o anda bulunduğu halin utancıyla açtığı radyoyu kapamış ve elindeki sigarayı atmış.   Efendi Hazretleri;

“Gardaşım Rahmi, nasılsın?” Diyerek iskemleye oturmuş ve buyurmuş ki;

“Sana bir hikâye anlatayım da dinle. Bir gün sahipleri tarafından deve ile merkep zayıfla­dıklarından dolayı sahraya terk edildiler.  Bu iki hayvan azatlığın verdiği fırsatla semirdiler. Fakat merkep devamlı surette zevkten anırmak istiyordu. Deve de mani olmaya çalışıyordu. Deve;

“Yapma ne olur, eski hayatımıza döneriz” demişse de merkep anırmıştır.

Oradan geçenler bunları tutup yeniden yüke vurmuşlar. Sonunda merkep vurulan yükün ağırlığı ve hamlığı ile bir uçuruma yuvarlamıştır.”

Hikâyeden sonra Efendi Hazretleri iskemleden kalkıp, gitmiştir.

44- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

Zamanın Sivas Müftüsü, Müftü İbrahim Efendi sağlığı sırasında devamlı Efendi Hazretlerinin aleyhinde bulunmuş ve bir gün hastalanıp yatağa düşmüştür. Yanından devamlı bulunanlar­dan hiç kimse, ziyaretine gelmemiştir.

Bir cuma günü cuma namazından sonra Efendi Hazretleri, “Oğlum Kâzım, Müf­tü İbrahim Efendi hasta imiş, onun ziyaretine gidelim. Şuradan bana bir zarf bul” bu­yurdular. Zarfı bulup getirdiğimde içine beş yüz lira koyup kapadı. (Tabi bu o zamanın beş yüz lirası.) Ayrıca meyve aldık, evine gittik. Edeben hastanın ziyaretinde bulunacak kadar kaldıktan sonra çıkarken, o para konulan zarfı, İbrahim Efendi’nin yastığının altına koydular. Bu ziyaretleri bir kaç defa vuku buldu. Bir gün ziyaretine giden emekli müftü Mevlüt Sarıoğlu’na,

“Canım, biz Efendi Hazretlerini yanlış tanımışız. Efendi Hazretleri çok büyük in­san imiş de biz bilememişiz” demiştir. Bizzat bu durum ihvana Müftü Mevlüt Efendi tarafından açıklanmıştır.

45- Efendi Hazretleri, Gürün’e teşriflerinde Hüsnü dayının evinde misafir olurlar. Orada beraber kalan misafirler ve ev sahibi sabah namazına kalkamıyorlar. İşrak vakti uyanan Efendi Hazretleri ve cemaat pürneşe abdest alıyorlar ve buyuruyorlar ki;

“Gardaşlarım! Elhamdülillah, Cenâb-ı Hakk bize bugün bir sünneti daha nasip etti. Çünkü Rasûlüllah bir sefer dönüşünde Bilâl-ı Habeşi’ye emir buyuruyorlar ki, bütün sahabe yorgun, biz de yorgunuz. Sen uyuma bizi namaza kaldır. Gayrı ihtiyari Bilâl-ı Habeşi de uyuyor ve o gün Rasûlüllah ve ashabı sabah namazını işrak vaktinde kılı­yorlar”[13]

46- Efendi Hazretlerinin komşusu olan Makbule Hanım emekli aylığını alıp eve gelir­ken yolda düşürür. Bu duruma çok üzülen Makbule Hanım evlerinin bahçesinde ağlayarak durumu çocuklarına anlatır. Namaza camiye giderken oradan geçen Efendi Hazretleri, duru­ma muttali olur. Makbule Hanım’ı çağırıp,

“Kızım al şu parayı harca. Üzülme paran da bulunacak inşâ’allah” der. Bir müddet sonra hakikâten Makbule Hanım’ın parası bulunur.

47- Bıçakçı Hulusi Argut anlatmıştır.

“ 1955 senesi idi. Vakıflar idaresi bizim kira ile oturduğumuz dükkânları satıyordu. 14 metrekarelik bu dükkânı açık artırmaya girerek alabilecek durumda değildim. İhvan olan annemle beraber Efendi Hazretlerinin Taşlısokak’taki evine gittik. Ben durumu arz ettim. Efendi Hazretleri buyurdu ki;

“Gardaşım! Hulusi o dükkânı sana aldık. Açık artırmaya gir. İnşâallah alırsın” Açık artırmaya giren 300 kişi arasında dükkân ihalesi bizde kaldı.

48-Bıçakçı Hulusi Argut anlatmıştır.

“ 1948 senesinde raşitizm ve romatizmadan rahatsızdım. Geçen sekiz yıl içerisinde iğne ve ilaçlar bir fayda vermedi. Hastalığın verdiği sıkıntılarla terleye terleye çok kirlenmiştim. Yıkanmak ihtiyacında olduğum halde babam işleri sebebi ile benimle ilgilenemiyordu, annemin ise, bir leğen içerisinde beni yıkamaya gücü yetmiyordu. Bu arada Efendi Hazretleri hatırıma geldi;

“Benim bu halimle kimse ilgilenmiyor. Efendi Hazretlerinin de mi haberi yok” diye düşünürken kapı çalındı. Annem kapıyı açtı. Efendi Hazretleri teşrif ettiler. Anneme;

“Şerife hatun, Hulusi’yi hazırla onu hamama götüreceğiz” diyerek bitişiğimizde bulunan ve ihvanı olan Aişe Nine’yi ziyarete gitti. Bu arada iki ihvan gelip beni yataktan alarak Porit Hamamı’na götürdüler. İhvanlar bana hizmet etmekte iken Efendi Hazretleri yanıma geldi. Soğuk su musluğunu kapattı. Sıcak su muslu­ğundan bir tas doldurup başımdan döktü. O anda öyle bir hal oldu ki, tarif edemem. Sonra birkaç tas daha döktü,

“Hulusi! İnşâ’allah şifa bulursun” diyip gitti. O günden sonra yavaş yavaş iyileştim. On yıl süren hastalığımdan sonra vücudumda bazı hatıralar kaldı amma Elhamdülillah iyiyim. 73 yaşındayım ve hâlâ çalışabiliyorum”

49- Varlıklı bir ihvan, Efendi Hazretlerini yemeğe davet eder. Bir kısım ihvanla beraber bu davete giderken her nasılsa yolda duraklayan Efendi Hazretleri,

“Gardaşlarım bu yakınlarda bir ihvan bacımız olacaktı. Onun evi hangisi acaba” diye sorduklarında, ihvanlar o yaşlı kadının evini gösterirler. Efendi Hazretleri kadının evine vardığında bir abdest tazelemek gerektiğini bildirerek su ister. Ev sahibi kadında hemen leğen ve ibrik getirir ve

“Efendi abdest suyunu ben dökmek istiyorum” der. Efendi yaşlı kadının isteğini uygun bulur ve abdest suyunu dökmeden önce şu mısraları söyler.

Evine git evine

Seni göre sevine

Seni görüp sevinmeyenin

Ne işin var evinde

Efendi Hazretlerinin davet edilen yere neden gitmediği anlaşılır. Bu arada Efendi Hazretlerinin oraya misafir olduğunu duyan herkes evinde ne yiyecek var­sa oraya taşırlar.

50- Mahkeme çarşısında Ulu Cami’den gelen yolun karşısında Mutfakgaz Bayiliği alan Celal İnce, Efendi Hazretlerine olan hürmetinden dolayı vekaleye bir tüp ve ocak hediye et­meyi düşünür. Bir ocak ile bir tüpü vekalenin bulunduğu Çorapçı Hanı’na götürür. Namaz vakti olması nedeni ile vekalede kimse bulunmadığından ocağı ve tüpü hanın temizlik işine bakan Aznif adındaki kadına teslim ederek;

“Benim getirdiğimi kimseye söyleme” diye tembih eder. Öğle namazını Ulu Cami’de kılan Efendi Hazretleri, camiden çıkıp karşı kaldırı­ma geçtiğinde dükkândaki Celal Bey’e buyurur ki,

“Celal Bey gardaşım, vekaleye gönderdiğin tüp ve ocak çok makbule geçti” Celal Bey tembih ettiği halde, Efendi Hazretlerine söylediğini zannettiği kadına çıkışmak için Çorapçı Hanı’na gelerek,

“Aznif sana sıkı sıkı tembih ettiğim halde niçin söyledin” demesi üzerine, Aznif Hanım, Celal Bey’e derki;

“Celal bey! Celal Bey! Sen Efendi Hazretlerini tanımamışsın, ben ona âşık oldum o yüzden dinimi de değiştirdim”

51- Celal Bey Mutfakgaz bayiliğinden sonra çimento bayiliğini de alır. O arada Efendi Hazretleri Sivas İmam-Hatip Okulu’nun inşaatına başlamıştır. Bir ilim yuvası olması sıfatı ile ora­ya yapılacak yardımın çok büyük sevaba sebep olacağını düşünen Celal Bey, kamyon şo­förüne der ki;

“Git oğlum! Çimento fabrikasından beş ton çimento yükleyip İmam-Hatip Okulu inşa­atına götür, lakin benim gönderdiğimi kimseye söyleme”

Aradan bir kaç saat ge­çer. Taşçı Vahap Usta, Celal Bey’in dükkânına gelerek;

“Efendi Hazretleri buyurdular ki, Celal bey beş ton çimento gönderecek. Git bak nerede kalmış? diye sordular demesi üzerine Celal Bey hayretler içerisinde kalır. Seneler sonra bunları bizzat anlatan Celal Bey,

“Canım biz Efendi Hazretlerinin kıymetini bilemedik” diye itirafta bulunmuştur.

52-Sivas’ta bayram geldiğinde gençler bayram ziyaretlerini topluca yaparlardı. İçlerin­de Faytoncu Şükrü Efendi’nin de bulunduğu bir topluluk bayram ziyareti yaparlarken Efendi Hazretlerinin evinin önüne geldiklerinde;

“Yahu İhramcızâde’yi de ziyaret edip elini öper­sek büyük sevap kazanmış oluruz” deyip içeri girerken Faytoncu Şükrü Efendi gönlünden şöyle geçirir,

“İsmail Efendi, dedikleri gibi büyük keramet sahibi ise, benim şu yeni yaptırdığım yeleğin dokuz düğmeli olduğunu bilsin” diye düşünür. İçeri girip Efendi Hazretlerinin elini öptükten sonra büyük odanın bir köşesine otururlar. Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşlarım hoş geldiniz, bayramınız mübarek olsun” sonra,

“Şükrü Efendi yeleğinde pek güzel ve dokuz düğmeli imiş, amma bir düğmesi düşmüş” O za­mandan sonra Şükrü Efendi, Efendi Hazretlerinin aleyhinde bir tek kelime dahi söylenmesi­ne izin vermez olmuş.

53- Efendi Hazretleri 1953 yılında öğle ve ikindi namazını Hoca İmam caminde kılar­lardı. Camii’nin minaresini de o yıl yaptırmışlardı. Efendi Hazretleri Hoca İmam Camii civarında bir ihvanın evinde sohbette, bir köşede otururken, Kumyurtlu Hoca denilen bir zat da makatta oturuyordu.  Efendi Hazretleri daha evvel caminin fevganesini yapmak için Hayrı Hafız Efendi’ye emir buyurmuşlardı. Bu sebeple,

“Hayri Hafız nerede?” diye seslendiler.

“Efendim bura­dayım” cevabını alınca,

“Fevganeyi yaptınız mı?” diye sordular. Hayrı Hafız da;

“Yaptım Efendim” diye cevap verdiler. Kumyurtlu Hoca;

“Yapıldı Efendim, çok sevap kazandı” diye övgüde bulunmaları üzerine Efendi Hazretlerinin;

“Hafız Efendi sevap almak için mi yaptın?” suali­ne Hayri Hafız’da,

“Hayır, Efendim” diye cevap verdiler. Efendi Hazretleri buyurdular ki;

“Allah Teâlâ’ya çok şükür.

Allah Teâlâ bizi âşık etmiş.

Biz hizmeti Allah Teâlâ aşkı ile yaparız ve karşılık beklemeyiz.”

54- Suriye’den kaçak eşya getirip bu suretle ticaret yapmakta olan birisi tarîkata intisa­bından sonra bu işi bırakmış ise, de çoluk çocuğunun rızkının temininde zorluk çektiği için yine bu işe başlamaya karar verip, Efendi Hazretlerine gelerek yaptığı ticaretten bahsederek izin istemiş ve izin almıştır.

Suriye’ye varıp gerekli malları alarak atla­ra yükleyip Türkiye’ye müteveccihen yola çıkmış. Sınıra geldiğinde karşıdan devriyelerin geldiğini görmüş ama kaçacak zamanda bulamamış. Bu sırada çok süslü bir tilki ortaya çıkmış. Bunu gören devriyeler, tilkiyi tutmak için onun peşine düşmüşler. Oradan bir hayli ayrılmışlar. Bunu fırsat bilen adam atlarını alıp hududu rahatça geçmiş. Mallarını sattıktan bir zaman sonra yine gitmeyi düşünerek izin almak için, Efendi Hazretlerine geldiğinde, buyurmuşlar ki;

“Yok, gardaşım! Bir daha tilki olmaya niyetimiz yok”

55- Tarîkata intisap etmiş birisi bir zaman sonra Efendi Hazretlerine gelip;

“Efendi Hazretleri bu dersini geri al. Ben yapamıyorum” demesi üzerine Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşım! Bugün mi­safirimiz ol yarın düşünürüz” Bunun üzerine adam o Çorapçı Hanı’nda kalmış ve o gece bir rüya görmüştür. Rüyasında kıyamet kopmuş. Sırat köprüsü kurulmuştur. Efendi Hazretleri kolunda bir sepet ile Sırat Köprüsünü geçip öbür tarafa vardıklarında se­peti ters çevirip içindekileri dökmüş. Adam bakmış ki, sepetten dökülenler hep ihvan arkadaşlarıdır. Ertesi gün özür dilemek için Efendi Hazretlerinin yanına geldiğinde, buyurur ki;

“Ne o Gardaş, sen de mi, sepete girmeye geldin” Adam Efendi Hazretlerinin elini öperek özür dilemiştir.

56- Efendi Hazretleri, hasta olan oğlu Halis Turgut Efendi’nin ağrılarının arttığı gün­lerde onu görmeye gittiği bir sırada,

“Efendi Babam, ızdırabım çok arttı. Emanetinizi teslim alın” niyazında bulununca sükûtla karşılamış fakat en son niyazında,

“Efendi Babam, isyan etmekten korkuyorum, emanetinizi alın” ricasına,

Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Peki, Gardaşım! Allah Teâlâ’dan ricacı oluruz” Efendi Hazretleri eve geldikten biraz sonra vefat haberini getirenlere,

“Biliyoruz garda­şım, biliyoruz” dediler.

57- Gürün’e karakol komutanı olarak Kemal Bey isminde bir astsubay Başçavuş tayin oluyor. Hüsnü Dayı adlı ihvanla ile dost oluyorlar. Böylece Kemal Bey de Efendi Hazretleri ile tanışır. Bir gün Sivas’a gelip Efendi Hazretlerini ziyaret eder. Ziyaretlerinden ayrılırken, Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Kemal bey yolun filan yerinde arabadan in” (Gürün Belediyesinin Sivas- Gürün arasında çalışan kamyonu ile dönüyor) O mevkiye gelince kamyonu durdurup Kemal Bey iniyor. Kamyon bi­raz ilerde takla atıyor. Şoföre bir şey olmuyor. Fakat kamyonda yüklü gazyağı tenekeleri nispeten hasar görüyor. Kemal Bey, bu olaydan sonra Efendi Hazretlerine daha çok bağlanmıştır.

58-  Efendi Hazretleri, bir kış mevsiminde at ile ve nüfus başkâtibi Sırrı Efendi ile Gürün’e teşrif ederler. Gürünlü ihvanlar Efendi Hazretlerini Tıhmın köyünde karşılarlar. Karşılayanlar arasında Gürünlü Avni Bey’de bulunmaktadır. İhvanlar Efendi Hazretlerinin elini öperken Avni Efendi de el öper. Kendisini, Efendi Hazretlerine getirdiğinden dolayı Sırrı Efendinin de elini de öpmüştür.

Efendi Hazretleri ile beraber Sivas’a dönen Sırrı Efendi doğru Hatun validenin yanına gide­rek elini öptükten sonra, Gürün’de Efendi Hazretlerinin yanında Avni Efendi’ye elini öptür­mesinden dolayı işlediği hatayı anlatıp çaresini sorar. Valide hanımda buyurur ki;

“Sırrı, bunun ça­resi şu eşiğe başını koyup ağlamaktır” Sırrı Efendi de eşiğe başını koyup ağlar­ken uykuya dalıyor. Uyku arasında yakınında olan sobaya ayakları değip yanıyor. Valide, Efendi Hazretlerine,

“Efendim Sırrı Efendinin ayakları yanmış” diyince, Efendi Hazretleri,

“Sırrı onunla kurtulmuş daha ne istiyor” buyururlar.

59-Osmaniyeli Hüseyin, hareketlerinde biraz ölçüsüz olduğundan etraftan ona “Deli Hüseyin” de denilmekteydi. Efendi Hazretleri bir gün Cencin köyüne gitmiştir. Köyün biraz ileri­sinde bir tepenin arkasında bulunan gölün kenarında sahra sohbeti yapmakta iken, Efendi Hazretlerini ziyaret için Sivas’a gelen Deli Hüseyin, Efendi Hazretlerini bulamayıp sorduğunda, Cencin’e gittiğini öğrenince o zamanda vasıta bulunmadığından yaya olarak yola düşer. Hüseyin köye vardığında Efendi Hazretlerinin sahrada bulunduğu yerin tepenin arkasında olduğunu söylemeleri üzerine tepeye tırmanmaya başlamıştır. Hüseyin tepeye çıktığında karartısını gören Efendi Hazretleri,

“Canım, bizi Sivas’ta bulamayan Deli Hüseyin buraya geliyor”diye te­peyi gösteriyor. Cemaatin yanına geldiğinde onun hâkikaten Deli Hüseyin olduğu görü­lür.

60- Gayet açık saçık giyinen bir mühendis hanım, Efendi Hazretlerini ziyarete gelir. Her ne kadar başını örtse dahi o zaman gözleri gören eşi Hafız Hanım’ında bulunduğu odaya gelip, Efendi Hazretlerinden tarîkata intisap etmek istediğini belirtir. Efendi Hazretlerinin suskunluğu karşısında;

“Efendim, bana ders tarif etmediğin sürece bu odadan dışarı bir adım atmam” diye ısrar eder. Bunu üzerine Efendi Hazretleri,

“Peki, kızım seni de derviş yapalım” deyip ders tarif eder. Ders tarifini alan bayanın gitmesinden sonra, Hafız Hanımefendiye hitaben,

“Canım sende her önüne gelene ders veriyorsun. Böylelerine ders tarif edilir mi?” demesi üzerine, Efendi Hazretleri de buyurur ki;

“Canım, bir de böyle ihvanı­mız olsun”

61- Ali Eriş isimli ihvandan dinledim.

Efendi Hazretleri şöyle bir kıssa anlattı.

“Tokat’tan bir kadın hastalanıp, kocasıyla bizi ziyarete geldi, bana dua okur musunuz?  dedi. Bizde ‘Ben de okumaya bir ağız yok, Şeyhimin ağzı ile okuyayım’ dedim. On beş günde bir bu kadın okumaya kocasıyla gelip gittiler. Kadının derecesi şeyhlik derecesine yükseldi, kocasının bir şeyden haberi olmadı.”

62- Bir sohbet esnasında vekâlede oturan bir misafir,  Efendi Hazretlerinin yanında çok cömert olduğunu anlatır. Tam bu esnada dışarıdan gelen bir kişi ihtiyacı olduğunu söyleyerek bir çuval un parası ister.  Efendi Hazretleri kendi cebinden 10 lira verdikten sonra, yanındaki şahsa dönerek buyurur ki;

“Mademki, hayrı seviyorsunuz, bu ihtiyacı olan kardeşimize 5 lira da siz verin.” Misafir parası olmadığını söyleyerek yardımdan imtina eder. Bunun üzerine buyurur ki;

“Gardaşım, niye yalan söylüyorsun”

63- Bir gün vekâlede, Efendi Hazretlerinin yanı­na yardıma muhtaç bir kişi geldi.  Efendi Hazretleri yanında bulunan zengin ihvanın yardım etmesini bekledi.  Fakat yardım elini uzatmayınca Efendi Hazretleri sukutla durumu geçiştirdi. Sonra Evrad-ı Bahaiyye’yi okumaya başlayınca manevi bir halin sırrına o kişi kavuşunca;

“Efendi Hazretleri yardım edeyim” dedi.  Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşım, o önceden gerekirdi”

Oturduğu minderin altına elini sokarak oradan para çıkarıp muhtaç olan insana gönderdi.

64- Ankara Müftüsü (Avni Doğan) Efendi Hazretlerinin ziyaretine gelerek; “Efendim, tarîkatınız hakkında beni tenvir eder misiniz?” demiştir.  Efendi Hazretleri de buyurur ki;

“Gardaşım, şu topluluk size bir mana ifade etmi­yor mu?” Müftü Efendi;

“Efendim ben daha sarih (açık) cevap isti­yorum” der. Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Bizim yolumuz ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar incelirse incelsin, şeriattan kıl kadar ayrılmasına imkân yok­tur”

65- Efendi Hazretleri Gürün’den buğday satmak için Sivas’a gelen biri buğdayı sattıktan sonra ziyaretine gelen kişiye şu soruyu sormuş.

“Gardaşım, buraya ne için geldiniz?”

“Ziyaretinize geldim Efendim.” Tekrar Efendi Hazretleri sorar:

“Allah’ını seversen doğru söyle kardeşim, Sivas’a ne için geldiniz?” O kişi buğday satmak için geldiğini bu arada kendisini de ziyaret ettiğini söyleyince Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşım, herkes yolculuğunun niyetince sevap alır.”

67-Efendi Hazretlerinden biri ders alıyor ve köyüne dönüyor. Günlerden bir gün arkadaşları onu ısrarla içki sofrasına davet ederler. O zat ziyafette içki kade­hini ağzına yaklaştırdığı an, kolu uyuşup kalır. Hemen bir vasıta ile Sivas’a getirirler.  Efendi Hazretlerinin huzuruna varır varmaz kol eski haline döner.  Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Bizim ihvanımızın uzaklığı yakınlığı yoktur, her an onlarla beraberiz.”

68- Bir gün Konya eşrafından biri, beyninde meydana gelen bir arıza sebe­biyle konuşma melekesini kaybetmiş olan oğlunu, çaresiz kalıp Efendi Hazretlerinin huzu­runa getirmiş. Berber Hacı Bekir Efendi, durumu arz eder.  Efendi Hazretleri mübarek elleriyle tuttuğu bardaktaki çaya okuyup çocuğa içirdikten sonra:

“Gardaşım! Senin adın ne?” diyor. Çocuk:

“Ahmet, Efendim.” Deyip konuşmaya başlıyor.

69-Sivas’ın ileri gelenlerinden bir emekli albay felç olmuş. Ailesi İstanbul’a çocuklarının yanına gitmiş, hastaya bakan hizmetçi de evi terk etmiş. Durumdan Efendi Hazretlerini haberdar etmişler. Bir bardak suya okuyup, Hakkı Hafız’a verip hastaya göndermiş. Suyu içen emekli albay ikindi vakti Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.  Efendi Hazretlerini durumdan haberdar ettiklerinde,

“Haberimiz var” buyurmuşlar.

70- Efendi Hazretleri Çaykurt’da köprü yapılırken iflas etmiştir.  Bütün mallarına haciz gelmiştir.  Alacaklıların taaruzunâ maruz kalmıştır.  Kendisi o günkü durumu şöyle anlatmıştır.

“O hale geldik ki, hile-i şer’iyyeye başvurarak kendimiz için evde yok dedirtecek hale geldik.  O kadar bunaldık ki, ne yapacağımı şaşırdım.  Hayır işlerimiz yarıda kaldı. Borçları ödeyemez hale geldik.  Bir gün yine devlethaneye alacaklılar geldi. Evin üst katında saklandım.  O katta anamdan kalmış bir sandık vardı.  Anamın, “Oğlum daraldığın zaman bu sandıkta Allah Teâlâ’nın izniyle para olur.  Paraya daraldığında da oradan al” dediği hatırıma gelince, “bir bakayım” dedim.  Baktım ki,  ağzına kadar para dolu gördük.  Meğer kudret hazinesi bize açılmış. Bütün borçları Allah Teâlâ’dan gelen yardım ile ödedik.”

71- Bir gün Efendi Hazretleri ihvanlar ile sahrada sohbet ederlerken o mevziden çingeneler geçiyormuş.  Efendi Hazretleri onlara ikram edilmesini emir buyurmuştur. Orada bulunan birisi;

“Efendi Hazretleri onlardan cenabetlik çıkmaz, niye veriyorsun” dediğinde Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Senin burada kaç kuruşun var,  mal kimin, mülk kimin, verin şunları, Gardaşlarım” diye ikaz etmiştir.

72-Efendi Hazretleri, kızı Hayriye Gündüzoğlu,  teheccüd namazını kaçırmış ve onun için ağlarken,  yanına gelmiş;

“Kızım neyin var, niye ağlıyorsun?”

“Baba teheccüd namazını kaçırdım.” Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Kızım Allah Teâlâ’ya yalvarırız, bunun için af dileriz üzülme.”

73- Efendi Hazretleri. kendi odasına ait pencerenin önündeki selvi kavaklarının kestirilmesi için emir buyurur. Fakat ertesi sabah ağaçları kesmek için gelenlere,

“Gardaşlarım! Kesmeyin” der ve sebebini şöyle açıklar,

“Ağaçlar sabaha kadar Efendi bizi zikirden ayırma diye bize niyaz ettiler”

74- Bir gün Efendi Hazretleri öğle namazından sonra Hoca İmam Camii’nden çıkar­ken yaşlı fakir bir insanla karşılaşır.  O insana hatırını sorduğunda onun,

“Ben senden büyüğüm, büyüklerin eli öpülür” demesi üzerine Efendi Hazretleri;

“Aman Efendim özür dilerim” diyerek o yaşlı fakirin elini öper.

75- Bir gün Efendi Hazretleri, Tenekeci Rahmi Usta ile beraber hamama giderler. Tenekeci Rahmi Usta hamamda yıkanır ve erkenden elbisesini giyinir ve Efendi Hazretlerini beklemeye başlar. Fakat Efendi Hazretlerinin çıkışı gecikince dışarı çıkıp dolaşmaya çıkar. Bir müddet sonra döner ve Efendi Hazretlerinin çıktığını ve dinlendiğini görür. Yanına gelince Efendi Hazretleri buyurur ki;

Gardaşım Rahmi, bize karpuz almaya mı gittin?” diye sorunca Tenekeci Rahmi Usta halden hale girer. Bu olay üzerine yirmi sene gibi bir zaman geçer. Bu bir dert gibi sinesinde yerleşir kalır.

Yine günlerden bir gün Efendi Hazretleri hamama, Tenekeci Rahmi Usta ile giderler. Bu bir fırsattır. Tenekeci Rahmi Usta, Efendi Hazretleri yıkanırken dışarı çıkar. Karpuz arar. Fakat mevsim kış ve karpuz yoktur. Çaresizlik içinde çok düşünen Tenekeci Rahmi Usta birkaç kilo nar alır ve hamama döner.  Efendi Hazretleri çıkmış dinlenmektedir.

Gardaşım Rahmi, nereye gittin?” Tenekeci Rahmi Usta;

Efendim seneler önce, yine böyle hamamdan çıkıp dışarı çıkmıştım. Bana karpuz mu almaya gittin diye sormuştunuz. Ben ise, böyle bir niyetle gitmemiştim. Fakat o gün bugün bu dert beni meşgul etti. Ne olur bu narları o karpuzun yerine kabul edin.” Efendi Hazretleri bu durumdan çok duygulanır. O hafta sohbetlerinde bu konu üzerinde çokça durur ve

Gardaşlarım! Biz Tenekeci Rahmi Usta’ya seneler önce bir şey söylemişiz. O ise, bunu bunca sene unutmamış. İşte ihvan böyle olmalı, bir derdi olmalı ve unutmamalıdır.”

76- Hasan Hüseyin Karataş anlattı.

Tekke önünde Efendi Hazretleri sahra sohbetinde iken faytonu sormuş, ihvan da biraz önce hareket etti, diye cevap vermişlerdir. Fakat Hasan Hüseyin Karataş adlı ihvan oturduğu yerden fırlamış ve çay bardaklarından bir kaçını kırmak bahasına faytonun peşine koşmuş ve çevirip getirmiştir.  Efendi Hazretleri,

Gardaşım, ihvan böyle olmalı” buyurmuştur.

77-Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Efendi Hazretlerinin her sözü bir nasihat öğretisiydi. Bir gün Sırrı Su Efendi’nin evinde ihvanlar ile öğle yemeği yiyoruz.  Ben sofradan erken kalktım. O zaman ilk mektepte 5. sınıfa gidiyordum.

Efendi Hazretleri buyurdu ki;

Oğlum! Sefa! Niye erken kalktın? Oğlum! Sen ev sahibisin. Sen yiyeceksin ki onlar da yiyeler”.

78-Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

(1331- 29 Ekim 1959)  Efendi Hazretlerinin en küçük kızı olan annemin adı Mevlüde Vefa’dır.  Dedemin eşi İmmihan Hanım (Hatun Hanım) ben bir veya iki yaşlarında iken vefat etmiştir. Annem peyniri çok severmiş. Annesi ise, çok yiyor diyerek kızarmış.

“Ya babam! Derviş annem ölse de her gün peynir yesek” dermiş. Dedem bunları söyler gülerdi.

79- Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“İzmit’te çarşı eşrafından bir terziye uğradım. Terzi bana dedi ki;

“Kimlerdensin?” Ben de;

“İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK Hazretlerinin torunuyum,” deyince terzi bana dedi ki;

“O mübarek insan nur içinde yatsın. Bugünkü halimi ona borçluyum. Büyükçe bir parayı kayınbiraderime kaptırdım. Karımı çocuklarımı da kovmuş, kendimi içkiye vermiştim. Bir gün aşırı miktarda içmişim ve sabaha karşı Efendi Hazretlerinin bahçesine girip bir ağaç dibinde sızmışım.”  Efendi Hazretlerinin ihvanları;

“Burada oturma haydi git,” dediler.  Efendi Hazretleri buyurdu ki;

“Gardaşım! Kim O,”

“Efendi Hazretleri, sarhoş, sızmış;” dediler. O ise;

O sarhoş değil, hasta;” deyip sırtımı sıvazladı ve

Gardaşım, kalk evine git,” dedi. Sabah olmuş güneş doğuyordu, hamama gittim. Boy abdesti aldım. Karımı ve çocuklarımı çağırdım, tövbe istiğfar ettim. Namaza başladım. Allah Teâlâ, bana eski servetimi iade etti. Bugünlere gelmem hep Efendi Hazretleri sayesinde olmuştur. Onun için hep dua ederim.”

80- Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

Bir zaman Efendi Hazretlerine ihvanlar Ankara’dan paltoluk kumaş göndermişlerdi. O da diktirmiş yenice üzerine giymişti. O gün yolda giderken bir dilenci yolda perişan vaziyette dileniyordu. Onun bu halinden üzüntü duymuş ve paltosunu hediye etmiştir. Adam ise, dedeme;

Efendi! Paltoda kehle (bit) var mı?” Demiş;  Efendi Hazretleri ise;

Yok, Gardaşım! Yok, rahatça giyebilirsin” demiştir.

81- Bir İhvan Efendi anlattı.

“Malatya’da Efendi Hazretlerinin bir arkadaşı varmış. O da mübarek insanmış. Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi rüyasında görmüş. Huzuruna çıktıklarında Efendi Hazretleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin elini öpmüş ve kucaklaşmışlar. Arkadaşı ise, el öpmeden sonra sarılmak istemişse de terslenmiş. Bir müddet sonra bu Malatyalı kişi Efendi Hazretlerini ziyarete gelince O’na;

Bir sigara ver de içelim,” diye söyleyince, o;

“Aman Efendi Hazretleri, ben alacağım cevabı ağır aldım, sigarayı çoktan bıraktım” demiştir.”

82-Nureddin Doğan’dan dinledim.

1968 yılında Hatm-i hâceye dâhil olmak için Ulu Cami’ye gittim. Halkaya dâhil oldum. Fakat halkada mânen ağlama sesleri duyuluyordu. Deniliyordu ki;

Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürüme vakti geldi”

O anda ne oldu ise, “İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi’nin ömrü bir sene uzatıldı” nidasını duydum. Hatmeden sonra Efendi Hazretleri buyurdu ki;

“Gardaşlarım! Cumartesi mübarek gündür.” [14]

İşin aslından haberi olmayanlar, çeşitli tevillerde bulundular. Ben ise, o tarihi tespit ettim. O tarihten bir sene sonra Efendi Hazretleri Hakk’a yürüdü. Meğer bu günün mübarekliği dosta kavuşma günü imiş. [15]

83-Orhan Zarifoğlu adlı ihvandan dinledim.

“Ankaralı iki ihvan kardeşimiz, kendi başlarına derslerde fazlalaştırma yapıp usûlün dışına çıkmışlar. Bu kardeşlerimize cinler musallat olmuş. Bizim kesin bilgimiz olan bir şey vardı. O da Efendi Hazretlerinin ihvanında cinlerin musallat olması diye bir şey olmayacağını biliyorduk. Onun için neden bu şekilde oldu diye,  Efendi Hazretlerine soruldu. Sultanımızın cevabı ise;

“Gardaşım, bizim ihvanımızda bu haller olmaz, fakat bu gardaşlarımız kendi başlarına ders çekmelerinden zuhur eden fazla fuyuzat cazibesinden cinlerden onlara karşı bir muhabbet peydah olmuş. Bizde onların ihvanımızı rahatsız etmemelerini istedik. Onlar da;

“Efendi Hazretleri bizler onları sevdik, biraz arkadaşlığımıza müsaade edin diye rica ettiler. Bir zaman sonra bu hal kaybolur. Fakat siz bir daha yolu kendi başınıza tayin etmeyin. Her şeyin bir usûlü vardır.” [16]

84-Darendeli Ya Şeyh adlı ihvanın başından geçen bir hadise şöyle olmuştur.

Bu ihvan bir ihvanın evine misafir olmuş. O gece o evde yatılı misafir kalmış. Fakat misafir olan ihvanda yıkanması gereken bir hal zuhur etmiş. Sabah kalkınca evin erkeği bir an dışarıya bir ihtiyaç için çıkmış. Bu arada misafirde evin hanımından yıkanmak için su istemiş. Yıkandıktan sonra evin erkeği gelip durumdan huylanmış misafirin üzerine yürüyüp tüfeğini kaptığı gibi öldürmek istemiştir. İşin sonu kötüye varacağını anlayan Ya-Şeyh; Şeyhim yetiş, diye bağıra bağıra kaçmış.

Sonra bu ihvan “niye böyle oldu ki, Efendi Hazretleri benim bu halime yetişmeli değil miydi, ben yanlış bir iş yapmadım ki,” demiştir. Durum Efendi Hazretlerine anlatılınca;

“Gardaşlarım! Bizim yolumuzda şeriat önce gelir. Eğer biri şer-i şerifi aşmaya çalışırsa onun tarîkatı yoktur. Önce şeriat, sonra tarîkat, sonra şeriat.  Şeriatın olmadığı yerde bizim tasarrufumuz yoktur.” [17]

85-Sofradan bir şey yemek isteyen kediye vurup öldüren ihvana Efendi Hazretleri buyurmuş ki;

“Gardaşım! Bir şey verseydin de ölümüne sebep olmasaydın?” [18]

86- Efendi Hazretleri bir hac ziyaretinde çay içmek için bardağını alıp yudumlamak isterken

“İçinizde namazı kim tehir etti?” diye sual buyurmuş. Kimse cevap vermemiş. Bir müddet sonra tekrar

“Gardaşım! Sizlere soruyorum, duymadınız mı?” “Namazı tehir eden var mı?” diye tekrarlayınca Şen Mehmed Efendi,

Efendi Hazretleri ben semaver ile ve meşgul oldum da biraz vaktini fevt ettim” demiştir.[19]

87- Bir sohbet esnasında vekâlede oturan bir misafir, Efendi Hazretleri yanında çok cömert olduğunu, camii yaptırdığını, köprü, çeşme gibi hayır işleri ile uğraştığını anlatır. Tam bu esnada dışardan gelen bir zat ihtiyacı olduğunu söyleyerek bir çuval un parası ister. Efendi Hazretleri kendi cebinden 10 lira verdikten sonra, yanındaki şahsa dönerek,

“Mâdemki hayrı seviyorsunuz, bu ihtiyacı olan kardeşimize 5 lira da siz verin.” Teklifinde bulunur. O zat parası olmadığını beyan ederek yardımdan kaçınır. Bu durum karşısında Efendi Hazretleri,

“Gardaşım! Niye yapamadığın şeyleri söylüyorsun,” buyururlar.

88-Şarkışlalı İsmail, mide kanseri olmuş ve doktorlar ameliyat önermişler. O da sıkıntısından Efendi Hazretlerini ziyaretine gitmiş. Sivas’ta misafir kaldığı müddet içerisinde, Gaziantepli ihvanlar gelmişler sahra sohbetine gidilmiş. Efendi Hazretleri ve ihvanlar çiğ köfte yerler iken Şarkışlalı İsmail yiyemeyerek dolaşır iken Efendi Hazretleri;

“Gel Gardaşım! Gel” diye eli ile işaret ederek “Bizim köftemiz şifâdır” iki tane çiğ köfte vermiş. O da yemiş. Bir ay sonra doktora giden Şarkışlalı İsmail’e tekrar yapılan tetkikler karşısında doktorlar şaşırarak “ne zaman ameliyat oldun hiçbir hastalık kalmamış” diye söylemişler.

89-Efendi Hazretlerinin annesi Aişe Hanım’ın çok malı varmış. Annesi “Oğlum bu malların hepsi senin ne yaparsan yap” deyince Efendi Hazretleri bu malı satıp ihvanların ihtiyaçlarını gidermek için satmış. Öyle bir zaman gelmiş ki, hiçbir şey kalmamış. Bazı zamanlar ekmeğe katık bulamayınca tuzu biberi katık yapıp yemiş. Fakat bu fedâkarlığın neticesinde, Allah Teâlâ kudret hazinelerini Efendi Hazretlerinin emrine vermiş. Cebinde parası olmadığı halde biri gelip bir şey talep ederse o miktar cebinde hazır olurmuş. Birgün fırıncı Nuri Kesici (İlhan Kesici’nin babası) “Efendi bana on lira lazım” deyince cebinden on lirayı çıkarıp vermiş. Bir başkası gelmiş, “bana beş lira lazım Efendim” deyince beş lirayı verirmiş. Bu istenen miktarla cebinden çıkan para aynı olur ve Efendi Hazretleri bu miktarı saymadan verirmiş.

90- Bir gün Efendi Hazretleri, ihvanı ile Tekkeönü’ne sahraya gidildiğinde yemekler pişirilmiş, sofra hazırlanmış, herkes yemeğe oturmak üzere iken, yüz metre kadar ilerde içki içip eğlenen bir kaç kişiyi göstere­rek, nüfus başkâtibi Sırrı Efendi’ye,

“Sırrı Efendi! Şu ilerdeki gençlere de yemek götürün”

Demesi üzerine gönülsüz olarak onlara yemek götürür. Bu hadisenin üzerinden iki yıl kadar sonra, Efendi Hazretleri yanında dört kişi ile otururken Sırrı Efendi gelir. Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Sırrı Efendi! Bu Efendileri tanıyabildin mi?” bunun üzerine Sırrı Efendi tanıyamadığını beyan eder. Efendi Hazretleri;

“Canım bundan iki yıl evvel Tekkeönü’nde gönülsüz de olsa yemek götürdüğün kimseler” demiştir.

91- Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Efendiden dinledim.

Bir gün iki arkadaşla Sivas’a gittik. Trenden inip sabah namazını kıldıktan sonra Çorapçı Hanı’nda yattık. Rüyamda derin bir çukura düşmüştüm. Yukarı çıkmaya uğraşıyordum. Çıkmak mümkün değildi. Bir el uzandı beni yukarı çıkarttı ve uyandım. Abdest alıp vekâleye gittik. Efendi hazretleri oturuyordu çayını içti ve bize şöyle buyurdu:

“İhvanımızı mahşerde düştüğü çukurdan alırız.” Dedi.

Elindeki çayı bize taksim etti ve dedi ki:

“Gardaşım! Buraya gelmeden önce nasıldınız? Geldiniz nasıl oldunuz? Şimdi nasılsınız? Hoşsunuz değil mi? Allah Teâlâ her insanı nasibince hoş göreni sever. Hoşluktan daha güzel ne olur.” buyurdu.

92- Sivas’ta 1960’lı yıllarda Devlet Demir Yollarında çalışan Erzurumlu Zakir isimli bir kişi anlatıyor.

Efendi Hazretlerini Taşlısokaktaki bahçeli evinde amcam (Hacı Abdullah İspir-Erzurumun son devirde yetiştirdiği büyük bir Hakk dostu) ile ziyaret etmiştik. Yanımızda hasta halamda vardı. Efendi Hazretleri bizi misafir etti, bir müddet sonra buyurdu ki,

“Sen ibadete çok düşmüşsün hanım! Ancak bir önderin yok”.

Meğer ki halam kendi kendine zikir çeker, ibadet edermiş, duvarlarda acaip garaip şeyler gölgeler görüyormuş. Ayrıca Zakir isimli kişiye bir seferinde Efendi buyurmuş ki,

“Sen hacının (Hacı Abdullah İspir) yeğenisin. Senin kokunu niye almıyoruz” demiş. Niye bize uğramıyorsun anlamında sitem etmiştir. Daha sonra;

“Sen namaz kılmıyor musun?” diye de sormuş ve nasihat etmiş.

Bir zaman sonra ben namazları aksatınca rüyamda Efendi Hazretleri beni korkutacak şekilde büyük bir ihtişamla üstüme gelip;

“Sen niye namaz kılmıyorsun?”

“Efendim! İşte iş, güç, çoluk, çocuk, dünya meşakkati” diye cevap verince Efendi Hazretleri;

“Namaz kılmazsan seni işinden attırırım” diye buyurmuştur.

Allah Teâlâ rahmet eylesin Efendi bizim namaz ehli olmamıza vesile oldu.

93- Hacı Abdullah İspir’in hanımı bir kazanda tereyağını ateşe koymuş ve “buna bak da taşmasın.” demiş,  Hacı Abdullah İspir’de uyuya kalmış, Rüyasında Efendi Hazretlerini görmüş,

“Hacı!  Tren kalkıyor” demiş, O da uyanmış bakmış ki, kazan taşmak üzere..

94- 1960 yıllarında Sivas’ta askerlik görevini yapan bir er Ulu Camii’ye namaz kılmak için gitmiştir. Namaz bitiminde kendi komutanı ve Efendi Hazretlerini beraber bir durumda görüyor. Onlar ile görüşmeden camiyi terk edip çıkamayacağını anlayınca da yanlarına doğru yürürken kalbinden hangisinin elini önce öpsem diye düşünüyor.  Sonunda kararı Efendi Hazretlerinin elini öperek selamlama yoluna gidince, komutanı;

“Asker! Komutanın bulunduğu yerde sivile itaat olur mu?”diye söyleyince asker bu durumdan dolayı sıkıntıya düşür. Durumu fark eden Efendi Hazretleri üzerinde giydiği paltosunun yakasını açarak komutana doğru teveccüh eder.  Komutan Efendi Hazretlerinin üzerindeki mareşal rütbesini görür ve durumun inceliğini anlayarak Efendi Hazretlerinin eline kapanır.


IV- Hakk’a yürümesinden sonraki menâkıbı

1- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“ 1974 yılında aniden ayağa kalkamayacak kadar hasta oldum. Dişlerim kilitlenmeye başladı. Ona mâni olmak için arasına bir şey koymam gerekiyordu. Bu vaziyette on beş gün bir saniye dahi uyumadan geçirdim. Bu arada ayaklarımı dahi toplayamayacak hale geldim. On beşinci günü olan o gün cuma idi. Sabah ortalık ışıdı. Bu sırada kapının ve ya­nımdaki camekânlı kapının açıldığını duydum. Hacı Hasan Akyol ve Hulusi Efendilerin geldiklerini gördüm. Hacı Hasan Efendi’nin üzerinde lacivert bir pardösü, Hulusi Efendi’nin üze­rinde de kahverengi kumlu bir elbise ve koltuğunda uzunca bir paket vardı. Hacı Hasan Efendi;

“Kâzım Bey! İyisin maşâ’allah” dedikten sonra Hulusi Efendi’nin koltuğundaki paketi alarak,

“Bunu Efendi Hazretleri gönderdi, şu yanına koyacağız” deyip yorganı açarak camekânla yatağımın birleştiği yere koyup üzerini örttüler ve tekrar kapıları çekip gittiler. Onların gidi­şinden sonra, on-onbeş dakika kadar uyudum. Çocukların sesi ile uyandım. Efendi Hazretlerinin gön­derdiği paket aklıma geldi. Konulan yere elimi soktum, bir şey bulamayınca aramaya başla­dım. Bu arada ayağımı toplamışım. Benim telaşlı arayışımı gören eşim Pakize Hanım;

“Efendi! Ne arıyorsun?” deyince ben de,

“Efendi Hazretleri bir paket göndermişti. Şuraya koydular onu arıyorum” dedim. Pakize Hanım’ın;

“Canım Efendi Hazretleri Ulu Camiden paket mi göndermiş” demesi üzerine, Efendi Hazretlerinin dünyasını değişmiş olduğu aklıma geldi. Bunun manevi bir hal olduğunu anladım. Bunun üzerine kendimi tecrübe etmek için ayağa kalk­tım. Bu suretle olayın Efendi Hazretlerinin himmeti olduğunu anladım. Bu hastalığımı du­yan dostlarımdan Necati Keser ve Gazi Türkyılmaz doktor getirmek teşebbüsünde bulunur­lar. İkisi de ayrı ayrı doktor getirmek için Dr. İlkin İçelli’ye giderler. İkisi de önce kendi has­tasına götürmek isterler. İlkin Bey de,

“Canım, önce bir hastaya, sonra öbürüne gideriz” diyerek arabaya biner. İkisi de bizim evi tarif ederler. İlkin Bey muayene sonucu hastanede tedavi edilmemin gerektiğini söyledi. O gün Cuma olduğundan pazartesi günü hiç yürüyemediğim halde evden taksiye yürüyerek gittim ve hastanede on gün kaldım. Lakin hastanenin her tarafını dolaşarak yürüyemediğim on beş günün acısını çıkardım. Hastaneye yattığımın onuncu günü çıkmak istediğimi hemşireye söyledim. Hemşire dok­tora söylemiş, doktorda,

“Çıkabilir ancak çıkmadan evvel beni görsün” demiş. Ben has­tane masraflarını ödedikten sonra doktorun odasına gittim. Doktor,

“Otur Kâzım Bey, sana reçete yazacağım. Çıkınca bu ilaçları al kullan. Lakin senin hastalığın çok önemli bir hastalıktı. Bu hastalığın sonuçları bütün vücudun felç olup kalması veya akıl hasta­nesine gitmek, üçüncü ihtimalde Yukarı Tekke’ye gitmek yani ölüm. En zayıf ihtimal iyi olmandı. Senin iyi olman bir mucize” dediler.”

2- İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Kadirî Şeyhi Şeyh Ali Efendi’nin[20] mensuplarından bir kişi, 1995 yılında gördüğü bir rüya üzerine, Sivas’a gelip bizi arıyor ve nihayet çalıştığımız yeri buluyor.

“İhramcıoğlu Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin oğlunu arıyoruz” demeleri üzerine, “Buyurun” diyoruz. Gelen bu üç kişiden bir tanesi karşıma oturuyor ve diyor ki,

“Efendi bir rüya gördüm. Rüyamda, şeyhim Şeyh Âli Efendi solumda oturuyordu. Sağ tarafımda da beyaz sakallı biri oturuyordu. Saka­lı beyaz olmasa size çok benziyordu” diyor ve ekliyor, şeyhim Şeyh Âli Efendi buyurdu ki;

“Gardaşım! İşte bu zat Sivaslı İhramcıoğlu Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazretleridir. Bugün şark’tan garba her şey onun tasarrufunda, biz de onun emrindeyiz. Efendi Hazretlerine hizmet edin” demesi üzerine ben de İhramcıoğlu Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazret­lerine diyorum ki;

“Efendi Hazretleri, buyurun ne emriniz varsa yerine getirelim” Efendi Hazretleri de,

“Gardaşım, Sivas’ta benim oğlum var. Gidip ona hizmet edin” dedikten sonra, (Elini sallayarak) buyurdu ki;

“Velâkin; bütün Sivaslıları Allah Teâlâ’ya şikâyet ettim” [21]

3-Yahya Akbaş isimli ihvan anlatmıştır.

“Bundan yıllarca önce bir inşaatın beşinci katından aşağıya düştüm. Hastaneye kaldırdılar. Durumum kritik olduğu için bir türlü ameliyata alamadılar. Doktorlardan birisi hacdan yeni gelmişti.  O doktora dedim ki;

“Gittiğin haccın hakkı için, benim şu ameliyatımı yap, beni buradan kurtar” O gece rüyamda Efendi’yi gördüm buyurdu ki;

“Yahya Efendi! Bunlar senin ameliyatını yapacaklar, ondan sonra asıl ameliyatını ben yapacağım”

O servisin doktoru diğer dok­torlarla görüştükten sonra ameliyatımı yaptılar. Kafamı, boynumu, omuzlarımı birçok alet ve mengenelerle bağladılar.

“Bu aletler altı ay kalacak, hiç eğrilip doğrulmayacaksın ki, iyi olabilesin” deyip beni taburcu ettiler.

Evime geldiğim günün gecesi uyanık olduğum halde Efendi Hazretlerinin geldiğini gördüm. Buyurdu ki,

“Yahya Efendi! Şu aletlerin hepsini çıkar” Aletleri çıkardıktan sonra, Efendi Hazretleri buyurdu ki;

“Yahya Efendi! Boynunu eğ” Sonra elinde bulunan ay biçiminde bir ke­miği ensemin üzerine koyup ve eli ile bastırdı. Hırç diye çıkan bir ses çıktı. Sonra Efendi Hazretleri;

“Yahya Efendi! Haydi, iyi oldun, geçmiş olsun” dedi, sonra gitti.

Rahatça konuşamaz iken, hanıma ses­lendim ve karnımın aç olduğunu söyledim. Duruma şaşıran hanım bizim oğlana telefon etmiş. Oğ­lum geldiğinde dedi ki;

“Baba ne yaptın. Bir sürü para verdik. Hepsini heba ettin” Sabah yaklaşmış olduğundan hanımının getirdiği çorbayı içtim, sabah namazına camiye gittim. Bu suretle rahatsızlığım geçti.”

4-Oflu İdris Deveci anlatmıştır.

“Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürüyüşünden sonra ders almıştım.  Fakat ders aldıktan bir süre sonra içime bir kurt düştü.

“Sen niye dünyadaki bir şeyhten veya kendi memleketlin ünlü bir şeyh varken gidip başka bir yerden ders aldın” diyerek kendimi bir zaman yiyip bitirdim. İnancım kopma noktasına geldiği bir gün geceleyin bir rüya gördüm. Rüyamda Fatih Camii’nden içeri girince baktım ki, kendi memleket­lim olan şeyhin şeyhi kapı girişinde oturuyor. Hemen gidip önüne diz çöktüm. Fakat Şeyh Efendi hiç konuş­madı ve eliyle mihraba doğru gitmem için işaret etti. Mihraba doğru gittim. Ora­da üzerinde beyaz giysiler bulunan kişiler tarafından bir zikir halkası oluşturulduğunu gördüm. Yaklaşınca halkada bana da bir yer açıldı. Oturdum. Bir zaman sonra bir ses duyuldu.

“Hacı İsmail Efendi geliyor”

Efendi Hazretleri gelip kürsüye çıktı ve vaaz verdi. O sırada gördüm ki, ben Efendi’nin bulundu­ğu yere yakınım. Fakat ders almadım diye hayıflandığı memleketlim olan Şeyh Efendi ta kapının yanındaydı.

5-Şükran adlı ihvan şunu anlattı.

“Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden otuz beş sene sonra canım çok sıkıldığı bir anda kalbime gelen;

“Acaba Efendi Hazretleri bizi ihvanlığa kabul etti mi? Bunca zamandır, kapısındayız.” Dedim. Uyku ile uyanıklık arasında Efendi Hazretleri şöyle buyururdu;

“Kızım sen bizim Ehl-i Beytimizdensin”

6-Ahmet Tüten isimli ihvan anlatmıştır.

Efendi Hazretlerinin devlet hanesinin bahçesinde bulunan küçük evde oturan çocukları, namaz vakitlerinde namaza götürmesi âdetinden idi.  Efendi Hazretleri Hakk’a yürüdüğü günün akşamı yine aynı çocuk,  Efendi Hazretlerini bahçede ihvanlara baktığını görmüş ve yanına gelip;

“Dede! Sen ölmedin mi”? Demiştir.

Efendi Hazretleri eli ile sus işareti yaparak hali saklamasını işaret buyurmuştur.

7-Sivas-Suşehrili Hami Turan isimli ihvandan dinledim.

“Senelerdir şeyh aradım fakat bir türlü karar veremedim. Bir gün tesbih çekiyordum. İhramcızade Hacı İsmail Efendi Hazretleri manada bana buyurdu ki;

“Gardaşım! Ne düşünüp duruyorsun? Gel bize teslim ol.”

8-Rüştü Sayı babası Mehmet Nuri Efendi ile 6-7 yaşlarında Sivas’ta Efendi Hazretlerini ziyarete gitmişler. Efendi Hazretlerinin elini öpmüş. Efendi Hazretleri onu dizine almış oturtmuş ve

“Gardaşım! Sen bize hizmet edeceksin.” demiş, Seneler sonra yaptırdığı Sivas İmam Hatip Okulun müdürü olmuştur.

9-Torunu Şükrü Sefa anlatıyor ki,

Ne zaman yanlış hatalı bir şey yapacak olsam, Efendi dedem rüyama girer, beni ikaz ederdi.”

10-Risale-i Nur Talebelerinden olan bir kardeşimizin 2007 yılında başından geçen bir hatıra şu şekilde anlatmıştır.

“Kursumuz Ulu Camiiye yakın bir mahallede idi. Talabeler ile sohbetten sonra yatma zamanı gelince herkes uyumak için yataklarına gittiler. Bende kendim için hazırlanan yatağa uzanınca, uyku ile uyanık hal arasında iken Hz. Mevlana kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri manen teşrif buyurarak bana dedi ki;

“İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi gibi bir zatın ruhuna hediye okumadan nasıl uyursun?” diye buyurunca alelacele yataktan kalktım ve Ulu Camiye doğru gitmek için yönelince arkadaşlar “nereye gidiyorsun?” diye sorunca bende durumu anlattım. Ulu Camii haziresindeki Efendi Hazretlerinin kabrinin başına gidip ziyaret ettim. Misafir günlerimin hepsinde bu ziyaretlerimi terk etmedim.

11- Nuran isimli ihvan kardeşimizin bir hatırası;

“Aklımın erdiği yaşlarda iken annem bağ ve bahçe işlerine giderken beni çaresizlikten evde bırakırlardı. Bende bu durumdan hiç rahatsızlık duymazdım. Çünkü onlar evden gidice dedem zannettiğim beyaz sakallı bir kişi eve gelirdi. Dedem de vefat etmiş idi. Ben bu durumu da fark edemeyecek bir yaşta idim.

Zaman geçti, otuz üç yaşına gelmiştim. Bahri Efendi Hazretlerini tanıyıp ihvanı olmuştum. Bu olaydan sonra gördüğüm bir resim benim çocukluk hatıramı canlandırdı. Meğer benim dedem olarak zannettiğim kişi İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Hazretlerinin kendisi imiş. Efendi Hazretlerinin de Hakk’a yürümüş olduğunu öğrenince seneler geçse zaman ve mekan değişse de büyüklerimizin himmeti üzerimizde devam ettiğini anladım.”


[1]— Bir kimse şöyle dedi:

Kademgâhda -helâ- Allah adın demek olmaz.

Ne yapayım, kendimden ayıramam.

Şah attan aşağı inemez bî­çare at neylesün.

Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî kuddise sırruhu’l-azîz

(Safer Baba, Tasavvuf Terimleri, İst., 1998, s.313)

[2]—Bir başka rivayette. “Şeyhim İstanbul’a teşrif ettiler. Şeyhimi ziyaret için kalbimden rahatsızım diye on günlük izin aldım. Çünkü kalbim şeyhimi arz ediyordu. O olmadığı içinde kalben rahatsızdım. Sonra karayolu ile Samsun’a, Samsun’dan da vapurla İstanbul’a müteveccihen yola çıktım. Vapurda bulunduğum yer hayvanların bulunduğu yerin yanında idi. Kokusu bana mis kokusu geliyor­du. Çünkü şeyhime gidiyordum. İstanbul’a varınca Fatih Camii merdivenlerinde karşılaştık. Göz göze geldik. O göz göze gelmeyi iki cihana değişmem. Mustafa Hâki Hazretlerinin Peşkircizade Nuri Efendi isminde bir müridi vardı. İstanbul’a ziyarete gi­derken Nuri Efendiye beraber gidelim diye teklif ettik. Nuri Efendi de mazeret beyan ede­rek gelmedi. Bu ziyaretten kısa bir süre sonra Mustafa Hâki Hazretleri ebediyete intikal etti.”

[3]Lafza-i Celâl: Allah – İsm-i celâl, yâni şerefli “Allah” kelime­si, doksan dokuz ismin en büyüğüdür. Bir kimse “Yâ Allah!” de­rse Hak Teâlâ Hazretlerini bütün sıfatlarıyla yâd ve bütün fiille­riyle zikretmiş olur. Fakat “Yâ Rahman!” dese yalnız rahmet sı­fatıyla anmış olur. Diğer isimlerde böyledir. Bu lafza-i celâl Allah Teâlâ’nın has ismidir, hiçbir şeyden türemiş değil­dir. Bu doğru görüş İmam Halil’in, Sîbeveyh’in, usûlcülerin ço­ğunluğunun ve fukahanın görüşüdür.

(AYNÎ, Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, sadeleştiren H.Rahmi YANANLI, İstanbul, 2000 s. 231–232)

[4]—Ürgüpzâdelerdendir.

Hafız Hakkı Efendinin, 1901 yılında dünyaya geldiği bi­linmektedir. Uzun ve verimli bir ömür sürmüştür. Ana ve baba tarafından evlad-ı Rasül olduğu, ceddinden birçok hak dostu velinin yetiştiği ifade edilir. Babası Feyzullah Efendidir. Ataları, Şam’dan Ürgüp’e oradan Zara’ya sonra da Sivas’a gelmiştir. “Ürgüp” soyadını almasını da, atalarının bir süre burada kalmış olmasına bağlamaktadırlar.

Hafız Hakkı Efendinin, ana tarafından ceddi olan Şeyh Mahmut Merzubani, Anadolu’nun İslamlaşması sırasında Tacü’l Arifin Ebü’l Vefa Hazretlerinin işareti ile 12. Asrın sonlarına doğru, Buhara’dan Anadolu’ya gelmiştir. Sivas’ın Zara ilçesindeki Tekke köyüne yerleşerek irşad faaliyetle­rinde bulunmuştur. Devrin selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat, Merzubani Hazretlerini ziyaret etmiş ve ondan manevi himmet istemiştir.

Hafız Hakkı Efendi, küçük yaşlarda iken iki kardeşini babasını ve daha sonra da annesini kaybetmiş, henüz erken yaşta kimsesiz kalmıştır. Bu yüzden medrese eğitimini ta­mamlayamamıştır. Ancak hafızlığını Arapça ve Farsça bilgi­sini sonradan geliştirmiştir.

1977 yılında, uzun yıllar yürüttüğü imamlık görevinden emekli olunca, kendisini daha fazla irşad görevine yoğun­laştırmış, şeyhi Gavs’ül-âzam İhramcızâde İsmail Hakkı kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi Hazretlerinin manevi mirasını genişletmeye çalışmıştır. Onun ilk irşadını Hacı Mustafa Taki Hazretlerinden gördüğü ifade edilir. Sivaslı Mustafa Taki Hazretlerinin postnişinliği daha sağlığında İhramcızâde Hazretlerine bırakmasıyla da İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi’ye bağlanmış olduğu, İhramcızâde mektebin­de tasavvufi tedrisine devam ettiği anlaşılmaktadır.

İhramcızâde mektebinde yetişmiş sayılır şahsiyetlerden olan Hafız Hakkı Efendinin, Sivas merkez olmak üzere To­kat, Ordu, Samsun, Ankara ve İstanbul’da etkili olduğu, ih­vanlarının daha çok bu merkezlerde toplandığı görülmek­tedir. Ordu ve çevresinde hizmetlerini halen devam ettiren, yetişmiş kâmil insanlar vardır.

İhramcızâde mektebinde yetişmiş olmanın sonucu olsa gerek, onun da irşad anlayışında “sükûtîlik” dikkatlerden kaçmaz. İleri gelen ihvanlarının ifadelerinden anlaşıldığına göre, “hallere vukufiyeti” ile irşad edişi, az ve fakat öz ko­nuşmaları ile çevresinde etkili olduğu görülür. Sünnete son derece bağlı, günlük hayatında tertip ve düzene titizlikle ri­ayet ettiği anlaşılmaktadır.

Uzun yıllar maruz kaldığı hastalıklara rağmen halinden hiç şikâyetçi olmaması menkıbevi bir biçimde anlatılır. (Fatsa, Mehmet, Tasavvufta Mekkî Kolu, İst,  2000, s. 171)

Bu sülâleden meşhur olanlar vardır.

Suat Hayri Ürgüplü (1903 Şam-1981 İstanbul) 13 Ağustos 1903 tarihinde Şam‘da doğdu.1.Dünya Savaşı’na katılma fetvasını veren Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi’nin oğludur. Lale Devri‘nin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa‘nın soyundandır. Galatasaray Lisesi‘nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni 1926 yılında bitirdi. Çeşitli devlet hizmetlerinde bulundu. Cumhuriyet Senatosu‘nun ilk başkanı oldu. Bu görevi tamamladıktan sonra 1965 yılında (İsmet İnönü‘nün başbakanlıktan istifa ettiği 5 Şubat tarihinden 10 Ekim 1965 genel seçimleri sonrasına kadar) partiler üstü hükümetin başkanlığını yaptı. 1966‘da kontenjan senatörü seçildi.1972‘ye kadar bu görevde kaldı. 1981 yılında vefat etti.

[5]—Ulu Camide uzun süre görev yapan Müezzinzâdeler’den Sivas-1926 doğumlu ihvan-ı kirâmdan.

[6]—Anadolu topraklarında yaşanan depremler arasında, 1939’daki Erzincan felaketinin özel bir yeri vardır. O yıl, 26 Aralık’ı 27 Aralık’a bağlayan gece yerle bir olan Erzincan’da, ölü sayısı 33 bine ulaşmıştı. Richter ölçeğine göre 8 şiddetindeki deprem, gecenin saat 2.00’sinde, Erzincan’ı 52 saniye boyunca sallamıştı. “ 20. yüzyılın depremleri” sıralamasında 15. olan 1939 depremi, halk arasında “Büyük Erzincan Depremi” diye anılmaya başlanmıştı.

Erzincan’ı tümüyle haritadan silen deprem, Amasya, Tokat, Sivas, Kırşehir, Ankara, Çankırı, Kayseri, Samsun, Ordu illerinde ve çevresinde de etkili olmuş, toplam 116 bin 720 bina yıkılmıştı. Deprem gecesi, hava sıcaklığı sıfırın altında 30 dereceyi gösteriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Türkiye’nin üzerine çöken bu doğal afette, kış ve soğuk, ölü sayısının daha da artmasına yol açtı. Erzincan depremi basına, “Erzincan Zelzelesi Bütün Tahmin Hudutlarını Aşan Bir Felaket Oldu,” “Feci Bilânço” gibi başlıklarla yansıdı.

Deprem sırasında, kentin demiryolu köprüsü de yıkılmış, telgraf hatları kopmuş, Erzincan’ın çevreyle bütün ilişkisi tamamen kesilmişti. Bu yüzden deprem haberi saatler sonra öğrenilebildi. Yardım ekipleri, yıkılan köprülerin onarılmasından sonra, ancak 28 Aralık günü kente girebildiler.

[7]— Aliyyü’1-Havvâs kuddise sırruhu’l aziz şöyle buyurdu:

“Karısının dilinden, tahakkü­münden, kötü davranışlarından eza ve cefa duymayan Allah Teâlâ dostları pek azdır. Bunların bu gibi kadınlarla evlenmeleri ya nefislerini ter­biye ya da başkalarını o kadından korumak içindir.” (Uhûdü’l Kübra, a.g.e. s.399)

[8]—Yaklaşık üç saatlik mesafe.

[9]—İhvan bazen, yalnız beşeri aşk ile Allah Teâlâ’ya ulaşır, Aşk-ı mecazi kendisine müptela olan kişi tutulduğu aşkın etkisiyle, yanarak, dünya muhabbetini terk eder. Artık, dünya muhabbeti, bir daha ona dönmez.

Gavs Hizânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bir gün bazı büyüklerden naklederek “gerçekte mecaz, hakikatin köprüsüdür” buyurdu. Bir fakir “köprünün iktiza ettiği gibi onda durmayıp, üzerinden geçmekle emrettiler” dedi.

Gavs Hizânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz “evet, lakin onlar, kendilerinden istifade edilmesinde müsavi değildirler” diye söyledi. (Gavs-i Hizani Seyyid Sıbgatullah-el Arvasi, Minah (Vergiler), İst, Aralık 1996, s.127 Minah: 195-196)

[10]—  “Kur’an-ı Kerim’deki “Hâ mim” terkibi de böyledir. Pek yücedir o, öbür terkiplerse pek aşağıda. Çünkü bu terkipten hayat meydana gelir, aciz halinde sur üfürülmüş gibi her şey dirilir.

“Hâ mim” Allah lütfu ile Musa’nın asası gibi ejderha olur, denizler yarar. Görünüşü başka sözlerin, terkiplerin görünüşüne benzer ama değirmi ekmek, ay değirmisinden çok uzaktır. Onun ağlayışı da kendinden değildir, gülüşü de, sözü de.” (Mesnevi c.V, b.1326–1330) (değirmi: daire şekli)

[11]—Kütahyalı Şeyh Salih kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin bir kerameti Hızır hakkında ihvanın nasıl düşünmesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Sadeddin Cami müezzini, mânevî potansiyeli yüksek bir insanmış. Her gün:

Yâ Rabbi! Bana Hızır’ı göster,” diye dua ve yalvarışlarda bulunur.

Böyle, günler gelip geçer. Bir gün sabah ezanını okumak üzere minareye çıktığında minarenin şerefesinde Şeyh Salih kuddise sırruhu’l-azîz Efendi karşısına çıkar. Müezzin, o mübarek insanı görünce:

Şeyh Salih Efendi ne işin var, ne yapıyorsun burada?” der. Şeyh Salih kuddise sırruhu’l-azîz Efendi:

Sen dua ettin. Yâ Rabbi! Bana Hızır’ı göster, demedin mi?”

Dedim.”

Buyur! Ben Hızır’ım.”

Bu menkabeden de anlaşılacağı üzere Hızır’ın dünyada bir tane müşahhas bir şahıs olduğunu düşünmemek lâzım. Çünkü Hızırıyet vardır.

Hızır, ledün sahibi bir insandır. Onun için ehlullahın bu makama uğradıkları ve oradan geçtikleri tasavvuf ilminin kapsamı içindedir.” (SIR, a.g.e. s. 407)

“Her gördüğünü Hızır, Her halini Huzur, İbadetini Kusur, Her geceni Kadir bileceksin” sözü bu hakikate işaret etmektedir. Zamanın tasarruf ehlinin Hızır aleyhisselâm olduğu hakikati aşikârdır.

“Bütün güzellikler ve iyi şeyler insanın kendi nefsindedir. Mesela:

Hazret-i Rifâî kuddise sırruhu’l-azîz Efendimiz’e evlâtları Kadir gecesi ne vakittir? Diye sormuş. Oğlum, buyurmuş.

“Eğer sen basiret gözünü cilâlandırırsan her ânın Kadir’dir, senede bir gece değil.” (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 377)

[12]Şemseddin Ahmed Sivâsî (Kara Şems) kuddise sırruhu’l-azîz

Anadolu’da yetişen büyük velilerden. Halvetiyye yolunun kolu olan Şemsiyye (Sivâsiyye)’nin kurucusudur. Babasının ismi Ebü’l-Berakat Muhammed’dir. Asıl ismi, Ahmed, künyesi Ebü’s-Sena, lakabı Şemseddin’dir. Kara Şems diye şöhret bulmuştur. 1519 (h. 926) senesinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. Sivas’ta 1597 (h. 1006) senesinde Hakk’a yürüdü. Sivas’ta Meydan Camii avlusunda medfûn olup, Kabri ziyaret edilmektedir.

Türk-İslâm tarihîndeki meşhur üç Şems’den birisidir. Bunlardan birincisi Mevlâna Celâleddin-i Rumî kuddise sırruhu’l-azîzin hocası olan Şems-i Tebrizi kuddise sırruhu’l-azîz, ikincisi İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmed Hanın yanında bulunan Akşemseddin kuddise sırruhu’l-azîz, üçüncüsü de III. Mehmed Han ile birlikte Eğri Seferine katılan Kara Şems kuddise sırruhu’l-azîzdir. Üçü de yüksek dereceler sahibidir.

[13]—(Hayber seferi dönüşünde İslâm ordusu gecenin geç saatlerine kadar yol alır. Bir ara askerlere de uyku bastırır.) Ebû Katâde radiyallâhü anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle beraber bir gece boyu yürüdük. Cemaatten bazıları:

“Ey Allah Teâlâ’nın Rasûlü! Bize mola verseniz!” diye talepte bulundular.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Namaz vaktine uyuya kalmanızdan korkuyorum” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Bilâl radiyallâhü anh:

“Ben sizi uyandırırım!” dedi. Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mola verdi ve herkes yattı. Nöbette kalan Bilâl radiyallâhü anh da sırtını devesine dayamıştı ki, gözleri kapanıverdi, o da uyuyakaldı. Güneşin doğmasıyla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem uyandı ve:

“Ey Bilâl! Sözüne ne oldu?” diye seslendi. Hz. Bilâl radiyallâhü anh:

“Üzerime böyle bir uyku hiç çökmedi” diyerek cevap verdi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Allah Teâlâ Hazretleri, ruhlarınızı dilediği zaman kabzeder, dilediği zaman geri gönderir. Ey Bilâl! Halka namaz için ezan oku” buyurdu. Sonra abdest aldı ve güneş yükselip beyazlaşınca kalktı, kafileye cemaatle namaz kıldırdı.” (K.Sitte)

[14]— Hz. Ali kerremallâhü veche buyuruyor ki; “Günlerden cumartesi günü çok güzel bir gündür. Çünkü bu günde avlan­mak için şeriatta bir yasak konulmamıştır. Diğer günlere nisbetle cumar­tesi günü daha rahat ve huzurludur.” (Hz. Ali kerremallâhü veche Divanı, trc, Müstekımzâde S. Saadettin Ef., İst. 1981, s. 30)

[15]Ömür Uzar Ecel Uzamaz!

“Hem Allah Teâlâ sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı, sonra da sizi çiftler yaptı. O’nun bilgisi dışında ne bir dişi gebe olabilir, ne de doğurabilir. Bir yaşatılanın ömrünün uzatılması da kısaltılması da kesinlikle bir kitapta yazılıdır, şüphe yok ki, o Allah Teâlâ’ ya göre çok kolaydır.” (Fatır,11)[Elmalı sadeleştirme]

“Hem Allah Teâlâ sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı, sonra sizi çiftler kıldı, onun ilmine iktiran etmeksizin ne bir dişi hâmil olur ne de vazeder, bir yaşatılana çok ömür verilmek de, ömründen eksiltmek de behemehal bir kitapta yazılıdır, şüphe yok ki, o Allah Teâlâ’ya göre kolaydır.” [Elmalı orijinal]

Şimdi bu düşünceler doğrultusunda, yukarıdaki; “Kendisine ömür verilenin de, ömrünün uzatılması da, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır” satırı ve Evliyaullahtan bazılarının; “Ömrüm, beni sevenlerin dualarıyla uzadı!(Yâni, Beni sevenlerin gönülden ettiği dualarla, bedensel hayatiyet enerjimi daha uzun sürede ziyan etmeden, bereketlice kullanmak nasip oldu) şeklindeki beyanlarını daha iyi anlayabiliriz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Sadaka ömrü uzatır” “Sıla-i rahim ömrü uzatır” buyurukları için yapılan çok yorumlarda rahat hayatın uzun olacağı varsayılmıştır. Fakat yukarıda bahsedilenler üzere şu yorum da yapılabilir. İnsan ömrünü genellikle zaman kavramaları ile değil de rızk, nefes alma verme miktarları ile açıklamak daha uygun olur.

Mesela; rızkı bitene kadar, nefesi miktarı vb.

Bu açıdan bakılınca katil için verilen kısas cezası uygun düşmektedir. Yâni, yaşayabilecek bir vücudu tahrip ederek, ruhun elbisesini soyarak madde âleminde kalmasına mani olunmasıdır.

Hamdi Yazır’a göre, ecel birdir, “ölüm her ne sebeble olursa olsun ecel yetmiş. Ömür bitmiş olur.” Yâni, maktul eceliyle ölmüştür. Bazı insanların eceli müsemmâ ve eceli kaza diye iki ecel tasavvur etmeleri yanlıştır. İn­sanın dünyada iki ömrü yoktur ve “iki eceli de yoktur.” Rızıklar da takdir edilip, levhi mahfuza yazılmıştır. Kimse rızkını tüketmeden ölmez.  Tüketilemeyen de rızık sayılmaz’ ‘Kulun fiilini Allah ya­ratmaktadır’. İnsan aklı güzel ve çirkine tamamen hâkim olamaz.” “İyilik, Allah Teâlâ’nın isteğine bağlıdır. Allah neyi dilerse hikmet ve güzel o olur.” (Elmalılı H. Yazır Sempozyumu TDV. Yayınları Ank, 1993, s.279)

Ecel, tesbit edilmiş ömür ise de kader yasalarına göre insanın tasarrufuna bırakılmıştır. Eğer bu şekilde olmasa idi, kulların Allah Teâlâ’ya hayat müddeti hakkında “niçin ve nasıl” soruları olurdu. Allah Teâlâ kuluna emanet ettiği hayatı nasıl kullanacağını bilir. Fakat O’nun bu bilmesi ile kulun hayatı ipotek altında değildir. Ancak sevdiği kullara karşı bir yardımı olduğu da ayrı bir konudur.

Ken’an Rifâî kuddise sırruhu’l-azîz bu konuda şöyle buyurmaktadır.

“Bir hadîs-i şerifte: Sadaka, ömrü arttırır ve belâyı defeder, de­niyor. Sayılı nefesler ne artar ne eksilir. Münâfikün sûresinde (11. ayet) de Cenâb-ı Hak:

“Allah hiçbir kimseyi eceli gelince asla geri bırakmaz” bu­yuruyor. Bunlar arasında tezat olduğundan bahsedenlere dedim ki; Hayır, bu hadîs-i şerif ile bu âyet-i kerîme arasında tezat yoktur. Farz edelim ki, herkesin elinde bir tesbih var. Bunların kimi binlik, kimi beş yüzlük, kimi doksan dokuzluk. Herkes tesbihini ya tabiî ahenkle veyahut çabuk çabuk çekiyor. Adetler aynı adet. Fakat çekiş tarzı, yâni zaman ya süratli ya da ağır…

Bir de şu karşıki yalının kapalı terasında oturanlara bakın… Şu sert ve yağmurlu havaya rağmen, deniz ortasında nasıl da rahat otu­ruyorlar. Çünkü Allah Teâlâ onlara, istirahat edebilecekleri kolaylıklar ver­miş.

Keza, sadaka veren kimsenin de belâ ve hastalıklar def olmak suretiyle ömrü ferah ve âsûde geçer, binâenaleyh uzamış olur.” (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 402)

Konu ile ilgili olması açısından Rifâilerin tekke tıplarındaki esasları hatırlamak uygun olacaktır.

“Rifailerde tekke tıbbının üç esası var. İlk esas, doğru ve salih nazardır. Doğru kişinin nazarı insanlara ferahlık verir, manevi neşe uyandırır, moral yükseltir. Kişiler var sanılan ama olmayan hastalıklarından kurtulur.

İkinci esas, doğru nefes insan yaşamını uzatır. Zikirlerin ritmik olması nedeniyle dervişlerin doğru nefes alıp vermesi gerekir. Doğru nefes alıp verme vücut organizmasını dengeler ve düzgün çalıştırır. Dervişlere göre, insanın sayılı ve sınırlı olanı ömrü değil, nefesidir.

Üçüncü esas, doğru temas, diğer adıyla meshtir. Dualar okunarak ve insan vücudu sıvazlanarak, hastalıkların vücuttan çıkarılması sağlanır.” (http: // www. sabah. com.tr)

Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“Senin hayatın sayılı nefesler üzerinde kurulmuştur. Her nefes alışta on­dan bir parça eksilmektedir.”

İnsanın nefes alıp vermesi, sayı olarak bellidir. Bir günde ne kadar teneffüs ederse hepsi ömründen sayılmaktadır. Şeyh Sadi, Gülistan isimli eserinde, aldığımız her nefes hayatı uzatmakta, dışarıya verdiğimiz zaman da onunla mufarrah olmaktayız, di­yor. Sofilerden bazıları nefesi hapsetmekle hayatın uzatılabilece­ği görüşünü savunmuşlardır. (Hz. Ali kerremallâhü veche Divanı, trc, Müstekımzâde S. Saadettin Ef., İst. 1981, s. 364)

Gavs Hizâni kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki: “Sohbette, şeyhim Muhyiddin-üs Sahrani kaddese’llâhü sırrahu’l azîzden işittim ki: “Nefesleri tutmak Ömrü uzatır. Ömür, nefeslerle zabt ve tayin edilir.”

Ben bu sözü, sohbet şeyhimden işittikten sonra, nefesimi tutardım. Muhyiddin-üs Sahrani kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dedi ki: “Ömürden gaye ancak sohbettir. Nefesi tutmak ise sohbetin kemalini meneder.”

Gavs Hizâni kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bir fakire sordu; muteber olan öncekilerin Muhyuddin-üs Sahrani kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin sözü gibi bir söz söylediğine vakıf oldun mu? Fakir cevaben dedi:

“Evet ben Ruhü’l Beyan tefsirinde bazı muhakkiklerde bu söz gibisini gördüm, yalnız ben buna itimat etmeyerek, belki ömürlerin nefeslerle kayıtlı olduğu gibi, aynen saatle, günlerle ve zamanın diğer cüzleriyle de kayıtlı olduğuna itikat ederdim. Gerçi yalnız nefesleriyle kayıtlı olması, ömrün artıp eksilmesi hakkındaki meşhur müşkülü halletmek için bu yoldan gidilmiştir.

Sanırım Gavs kaddese’llâhü sırrahu’l azîz adı geçen şeyhi gibi, birinci söze meylederek dedi ki: “Ölüm halindeki kişinin hızlı nefes alıp vermesi bunu takviye ediyor.” (Gavs-i Hizani Seyyid Sıbgatullah-el Arvasi, Minah (Vergiler), İstanbul, Aralık 1996, s.130 Minah: 206)

[16]Cinlere karışmak.

Konu ile ilgili olarak Ebu Yusuf isimli bir cinin havas ile uğraşan kişiye anlattıkları nasihati burada hatırlatmak uygundur.

“Şimdi söylediklerimi iyi dinle ve durum ne olursa olsun as­la aklından çıkarma. Cin dediğin varlıklar, yâni bizler, nefisle­rine son derece düşkün varlıklarız. Tüm yaşamımız ona köle­likle geçiyor. İçimizde gerçekten bazı şeyleri keşfetmiş olanlar hariç, hayatımız küfür içinde geçiyor. Bizlerden size dost ol­maz. Bizden fayda yerine ancak zarar görürsün. Bizlere inanıp ona göre hareket etmek büyük bir gaflettir. Sana doğru bilgi asla aktarmazlar. Her ne kadar iyi niyetlerle başlasan da, bir süre sonra nefisleri ağır basmaya başlayacak ve seni kıskanıp, seni zor duruma sokmaya çalışacaklardır ki, onu da yapıyorlar zaten. Müslüman olup Allah Teâlâ’yı kabul edenlerle iletişimin bu minval üzere olur.  Onlardan aldığın yardımlar kaşığın ucuyla alıp sapıyla gözünü çıkarmak misali gibidir.

Doğru bilgi alabileceklerin de var tabi aramızda. Ancak on­ların da temel amacı aranıza nifak sokup insanları birbirine düşürmeye çalışmaktır. Buradan, sizlerden, onlarla iletişim kurmuş olan kişilere, sizin dünyanıza göre mucize sayılabile­cek birtakım özellikler ve yetiler tanırlar. Ancak bunun bir karşılığı vardır. Seni kendilerine köle ederler ve kendilerini Al­lah olarak görmelerini isterler. Hatta kendilerine tapmanı isteyeceklerdir.

Bunun karşılığında da sana, herkesin açık ağızla seni izleyeceği, toplumunuzca olağandışı görülen birtakım özellikler verilir. Şeytana uşaklık eden bu varlıklarla beraber olduğunda tüm hayatın küfür üzerinde geçer ve karşı­lığında dünya hayatını yüceltirler. Senin ukbadaki hayatını rezil ettikleri gibi, sana gelip yardım isteyen insanların da hem bu dünyasını hem de ahiretini mahvederler.

Sana verdikleri olağandışı bilgilerle çevrendeki insanları sa­na mahkûm ederler. Herkes sana inanır ve inanmak zorunda kalır. Sonuçta tüm toplum senin kulun olmuş olur. İnsanlar senin karşında ezilip büzülürler. Bir evliya görmüşçesine kafalarını nereye sokacaklarını şaşırırlar. Bu davranışları gizli bir şirktir aslında. Meydana gelen olayların senin elinle geldiğini sanırlar ve böylece de Allah Teâlâ’ya olan imanlarını kaybederler. Bu­na ek olarak söyledikleri doğrulara ekleyecekleri yalanlarla sa­na inanan insanları bir çıkmazın içine sokarak, bunalıma iter­ler. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu konular hakkında hocandan (nasihat ettiği kişinin hocası) kısmen de olsa bilgi almıştın.

Sonuç olarak şu söylenebilir ki; bizim dünyamızdaki var­lıklardan sana dost olmaz. Bunu hiçbir zaman unutma. Onla­rı kullanabileceğin ya da yönetebileceğin gibi bir fikre sakın kapılma. Sana bu hissi verseler de, hatta bunu doğrulayacak davranışlarda bulunsalar da itibar etme. Onlar hiçbir zaman senin kontrolün altına girmezler. Hiçbir kimsenin böyle bir yetkisi ve etkisi yoktur. Hocanız bile buna yeltenmemiştir. Çünkü olmayacağını bilirdi. Ona çok yakın olmamıza ve hayatı boyunca ona yalan söylememiş olmamıza karşın bizim sözle­rimize salt doğru gözüyle bakmazdı. Sözlerimizi aklıyla kıyas­lardı ve öyle karar verirdi. En son danışacağı yer kalbi olurdu. Senin bu düzeyde mânevî bir ruh halin yok. İnşallah Allah Teâlâ kısmet ederse olur, olmasını temenni ederim fakat olmayaca­ğını var sayarak söylüyorum, bizlere itibar etme.

Şeytana kulluk eden, nefsinin kölesi olmuşlarla birlikte olup onların sunduğu sahte cennetlere aldanma. Onların sundukları sana çok hoş gelir. İnsanların, sendeki olağanüstü özellikleri gö­rünce, ortaya koydukları tapınma davranışları, gururunu okşaya­caktır. Fakat unutma ki, bu seni gerçekte mahvetmeye hazırlan­mış bir melek görüntüsüdür. Elbisenin dışından bir melek olduğu­nu sanırsın; soyunduğunda ise, bir şeytanla karşı karşıya olduğunun farkına varırsın ancak iş işten geçmiş olur.

Bu nedenle de dünyaya tapma. Müslüman olmuş olanlar­dan alabileceğin yardım da oldukça sınırlıdır. Hangi konuda olursa olsun, sana verdikleri bilgileri aklınla test edip ikna ol­madıkça, itibar etme ve bunlara inanma. Onlardan, sana sun­dukları bilgileri ispat edecek kanıtlar iste. Eğer mümkünse bu ispatı bizzat kendin, aklınla yapmaya çalış. Onları hiçbir za­man övme, bu onların nefislerinin azmasına yol açacaktır. Allah Teâlâ’ya dua et ve onlarla zaman zaman yalnız kaldığında, sohbet ederek, dinî bilgilerini güçlendirmeye çalış.

Senin bilgilerin onlara kıyas edilemeyecek ölçüde fazladır. Fa­kat sen bunun farkında değilsin. Onlara görebildiğin hakikati ve doğruları anlatmaya çalış. Ancak bu şekilde hem kendini, hem de onların kendilerini mahvetmesini engellemiş olursun.

İlimden asla uzaklaşma. İlimsiz bu yola çıkanların son du­rağı şeytan olur; bu genel kaidedir. Bunun dışına çıkmak mümkün değildir Cenâb-ı Hakk bir mucizeyle olaylara müda­hale etmediği sürece. İlmî akıl, olayların doğrusunu algılayabilmene yardımcı olacak en büyük faktördür. İlmin yüksek olursa, onların da sana saygı duymasını sağlamış olursun. Bu sayede hem kendini hem de onları kurtarmış olursun.

Bu işi yapmaya başladığın günlerden itibaren çevrende bir­çok insan tanıyacaksın. Gördüklerinden dolayı belki işini bı­rakmak isteyebileceğin zamanlar olacaktır. Yolunda, emin adımlarla ve aklın rehber alarak hareket eder ve sapmamak için Allah Teâlâ’dan yardım istersen, bütün pisliklerin içinde, temiz kalabilirsin. Aksi takdirde yok olursun.

Sana son olarak söyleyeceğim şeyler de şunlardır: Diline hâkim ol ve çok konuşma. Saltanat heveslisi olma. Dünya için çalış ama ona köle olma. Haram yeme ve bu dünyanın güzelliklerine sakın kapılma. Dünya saltanatını seversen ile­ride göreceğin bazı insanlar gibi şeytanın uşağı olursun. Ak­lının kabul etmediği bir şeyi hiç kimseye bildirme. Hatta doğ­ru olduğunu aklın kabul etse bile kendi içinde sakla.

Bu yol çok tehlikelidir. Sonuç itibariyle bu sadece bir mes­lek değildir. Uğraştığın konu, imanın sınırlarını da kapsamak­tadır. Bu dünya için de ahiret için de son derece çetin bir sınav­dan geçeceksin. Ya başındayken bırak, ya da kendine mukay­yet ol. Başka soracağın bir konu var mı?” (TOPKARA, Cevat, Bir Gerçeğin İtirafı, İstanbul,2005, s.119–122)

[17]—Misafir olduğu evde cünüp olan kimse, gusül abdesti alırsa iftiraya veya şüpheye uğrayacağından korkarsa, gusül etmez. Su varken teyemmüm etmesi de caiz olmaz. Pis olarak niyet etmeden, ayakta bir şey okumadan, rükû ve secde gibi hareket yaparak namaz kılar görünmesi caizdir. (Hüseyin Hilmi IŞIK, Tam İlmihal, İstanbul, 2004, s.140–141)

[18]—Mehmet Işık Efendi (Zara-Kızık Köyü)

[19]—Mehmet Işık Efendi (Zara-Kızık Köyü)

“Rükneddin Alâüddevle’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Dervişler bir şey yediklerinde kalb huzuru ile yemeye gayret etmelidirler. Çünkü insan vücudunun temelindeki amellerin tohumu yemektir. Eğer tohumu gafletle ekerlerse, lokma helâl bile olsa onunla kalb huzurunun sağlanması mümkün değildir.” ( Nefâhatü’l Üns, a.g.e. s. 615)

[20] ŞEYH ALİ KARA kuddise sırruhu’l-azîz

1900 yılında Malatya ili Akçadağ kazasının Aşağı Örüşkü köyünde dünyaya geldi. Babası Ali Seyyidî Efendi, Annesi Fatma Hanımdır. Şeyh Osman Nuri Efendiyle tanıştıktan sonra bu büyük zatla mürid-mürşit ilişkisi 18 yıl sürdü. Şeyh Osman Nuri Efendi Hazretlerini sağlığında iken insanları irşatla görevlendirmiştir. Efendisinin 1943 yılında Yozgat’a gidip 1944 yılında orada Hakk’a yürümesinden sonra onun görevini tamamen devralarak manevi irşat hizmetine devam etmiştir. Bu görevi çeşitli baskı ve işkencelere rağmen yürütmüş olup, 29.04.1971 yılında dünyasını değiştirmiştir.

Türbesi yine Malatya ili Akçadağ kazası Aşağı Örüşkü köyünde olup, manevi irşadı devam etmektedir.

[21]—  “Fakat şeyh, birisinin kötülüğünü söylerse bu, Allah emriyledir kızgınlığa, heva ve hevese uymadan değil!

Onun şikâyeti, şikâyet değildir, onu ıslahtır… O şikâyet, nebilerin şikâyetine benzer. Nebilerin sabırsızlığı, bil ki, Allah Teâlâ emriyledir… Yoksa onların hilmi, kötü şeylere tahammül eder.”(Mesnevi c.IV, b. 775–776)

FAZLULLAH MUR ALİ BABA kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE HACI İSMAİL HAKKI TOPRAK NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABINDAN

Kerküklü Ahmet Paşa adında soylu ve zengin bir ailenin çocuğudur. 1805 yılında doğan Mur Ali Baha’nın asıl ismi Meh­met’tir.

Mur Ali Baba, düğünün yapılacağı gece rüyasında hizmetinde uzun süre bulunduğu şeyhi olan Kadiri Şeyhlerinden Abdurrahman Halis Hazretlerini görüyor. Onun işareti üzerine düğününü ve memleketini terk ederek, Sivas’a geliyor. Bu­gün kabrinin bulunduğu Çayırağzı semtindeki tarla içerisine Hammadezade’nin kurduğu tekke ve mescitte 1878 tarihinde[1] hizmete başlıyor. Hammadezade’nin kızıyla evleniyor. Arapça ve Farsçaya da vakıf olan Mur Ali Baba hem dini yönden ibadet ve irşadıyla hem de şehrin bayındırlık hizmetlerinin tamam­lanması için halkı teşvik ediyor. Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa’nın “gidemedi­ğin yer senin değildir” sözüyle başlattığı Sivas- Zara, Sivas- Gürün yolları­nın yapılması için halkı Kepçeli mevkiinde toplayarak, çalışmaları ve katkıları için çaba sarf ediyor.

Tanzimat Edebiyatının önde gelen Şairi Ziya Paşa[2] ile davette bulunduğu Amasya’da karşılaşıyor ve tanışıyor. Uzun sohbetleri karşılıklı olarak şiir yazmakla devam ediyor. Ziya Paşa Amasya’da hastalandığında ve doktorların hastalığı için yapacak fazla bir şey bulamadıklarında, Paşa, Mur Ali Baba’dan yardım istiyor. Mur Ali Baba’da yazdığı mektupta “mektubumun tarihi illeti­nizin defi ola” mısra ile hastalıktan kurtaracağı tarihi belirtmiş oluyor.

1882 yılında Hakk’a yürümüştür. Mur Ali Baba kabri, Çayırağzı semtinde Kızılırmak Sağlık ocağı kar­şısındaki, Mur Ali Baba Kur’an Kursu bahçesi içerisindedir. Çalışkanlığından dolayı Mur (karınca) lakabı halk arasında Mor olarak kullanılmaktadır.129

Bu­gün kabrinin bulunduğu yerde, bir tekke ile mescidi bulunan Mur Ali Baba’nın 1882 yılında Hakk’a yürümesi üzerine tekkenin güneydoğu köşesine bir türbe ya­pılarak defnedilmiştir. Dikdörtgen planlı, eliptik bir tek kubbe ile örtülüdür. Tekke ve mescit tamamen yıkılmış olduğundan 1980’li yıllarda iki katlı beto­narme bir bina olarak yeniden yapılmıştır. Yeni yapılan bu binanın, birinci katı cami olarak kullanılmakta, ikinci kat ise, yine kendi adı ile anılan Mur Ali Baba Yatılı Bölge Kur’an Kursu olarak kullanılmaktadır. Mur Ali Baba’nın kabri ise, bu binanın doğu yönü olan giriş tarafında üstü açık bir kabir şeklinde ve etrafı demir parmaklıklarla çevrelenmiş şekildedir.

Ali mahlasını kullanan Mur Ali Baba’nın şiirlerinden bir örnek:

Amberin rayihası turra-i canan getirir

Lütfeder bad-ı saba, derdime derman getirir,

Ben derem nükheti zülfün getir ey bad-ı saba

O gider başıma sevdayı perişan getirir

Ben derem, kasd ile git name-i dildarı getir

O gider sürat ile katlime ferman getirir

Sabrı kıl Aliya zillet için izzet var

Gökyüzü ebri kaçan bağlasa baran getirir. [3]

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin Mur Ali Baba ile görüşmeleri küçük yaşlarda aile büyüklerinin görüşmeleri ile olması muhakkaktır.

Efendi Hazretleri, Mur Ali Baba kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin tevazusundan konuşanlara buyurmuş ki;

“Gardaşım! Karıncada toprağın üzerinde gezer”

ZİYA PAŞA’NIN, MUR ALİ BABA Kaddese’llâhü sırrahu’l azîze

YAZDIĞI MANZUM MEKTUPLAR

Benim ey nuru çesm-i iftiharım

Medetkârım, enisim , gamkisârım

Surur-ı hatırım sevk-i derunum

Ferah bahsi dilzâr-ı zebunum

Siphr-i feyz u askın aftâbı

Kemalât-ı ilahinin kitabı

Fürug-ı zata mahzardır cemalin

Kemalât-ı Hüdâdandır kemâlin

Utandırırsan n’ola hüsnünle mahı

Ayan vechinde envar-ı ilâhi

Harim-i barigâh-ı kurb-i haksın

Sana merd-i Hüdâ dense ehaksın

Değil merd-i Hüdâ belki Hüdâsın [4]

Ki esrar-ı Hüdâ’ya aşinasın

Bilirsin ey tabib-i mihribanım

Neler çekti bu cism-i natuvanım

Azizim hem nişinim oldu zillet

Civanlıkta beni pir etti illet

Maraz, sıhhattan etti söyle teb’ıd

Etıbbadan, devadan kestim ümid

Değildim muktedir bir iltifata

Bakardım dürbin ile hayata

Vücudum za’f ile döndü hilale

İşim kaldı Cenab-ı layezale

Figan ü zar idi her ruz-i garım

Bu hal üzre geçerdi rüzgârım

İnayetnâmeniz kim vasıl oldu

Gönülde bin meserret hâsıl oldu

Dahi açmazdan evvel kitabı

Bu resme eyledim ana hitabı

Didim, ey nüsha-i tehkik u ırfan

Nüvid-i yar ve te’vid-i dil u can

Sen ol cananın ittin destini bus

Hemân ben kaldım ancak zar u me’yus

Hased ey name-i ferhunde tali’

Sana oldu nigah-ı yar vaki’

Deyub bu nazmı hem gözyaşı saçtım

Biraz fikr ettim ahir mihrin açtım

Ne gördüm, bir kitab-ı meani

Lisanül gaybdır her bir beyanı

Sufuf-i varidat olmuş suturu

Mezayası ider vala şuuru

Celi her nüktesinde bin hakâik

Ayan her cümlesinde bin dekâik

Zeban-ı âlem-i irfan, zebanı

Beyan-ı feyz-ü rabbani, beyanı

Yazılmış bir nice bahsi hakikat

Ki her harfi değer bin kere dikkat

Bakıp ol nüshaya tekrar tekrar

Teselli buldu her lahza dil-i zar

Nigâh ettikçe ben naks-ı kitaba

Medar-ı hıffet oldu iztıraba

Vücud-ı natüvane geldi kudret

Göründü veche-i asar-ı sıhhat

Tagayyür geldi sıhhatle mizaca

Mudara kalmadı tıbba, ilaca

Surur ve behçetim gelmez beyana

Yeniden gelmişim güya cihana

Bunun şükründe aczim gerçi zahir

İşim ancak hülus üzre duadır

Vücudun görmeye hacet ilaca

Tabib ol ehl-i derd ü ihtiyaca

Safa üzre geçe ömr ü zamanın

Bula feyz-i müebbet hanedanın

26 Ekim 1864

25 Cemadiyelula 1281

Ey Nur Ali vü nur-ı ‘ali

Mecmua-yı cümle-i meali

Hilal-ı dekayık-ı hakâyık

Keşşaf-ı hakayık-ı dekayık

Mes’alkes-i şahrah-ı tahkik

Padaş-ı tarik, Hızr-ı tevfik

Dana-yı bevatın u zevahir

Derya-yı muhıyt-ı âlem-i sırr

Mir’at-ı cihannüma-yı irfan

Hurşid-i sipehr-i feyz ü ihsan

Seccade nişin-i feyz ü irsad

Ferdü’l ferd, Kürve-i efrad

Ey mürşid-i kâmil-i ilâhi

Yok, fazl-u kemaline tenahi

Derd-i dile nüsha-yı şifasın

Âlemde bir ayet-i Hüdâsın

Ber-name-i dil-nevazın aldım

Ahbar-ı hayatsazın aldım

Mefumu vefa meali ihsan

Mazmunu kerem, mefadi irfan

Her harfi müzil-i çirk-i alam

Her lafzı delil-i sevk u aram

Ol sevk ile dil cihana sığmaz

Dilşadlığım beyana sığmaz

Keyfiyet-i mana-i müşahed

Verdi dil zâre zevk-i bihâd

Hakka ki garibdir bu rü’ya

Encamını ide hayr Mevla

Rai, mer’i, müra’i birdir

Rü’yet amma acib sırdır

Bu bahiste gerçi kavl çoktur

Tahkikine ihtimal yoktur

Tevhidde çünkü gayet olmaz

Bir dairede nihayet olmaz

Men’ eylecekti gördüm eşgal

Yazdım bu bir iki satırı derhal

Ey hasreti bağrımı iden hun

Taksirimi eyle afve mekrun

Kıl münkiri feyzin ile iskat

Ol mahzarı cümle-i kemalât

1 -2 Nisan 1865

Gurre [5] Zilkâde 1281

(Nazif, Süleyman, ‘Külliyat-ı Ziya Paşa’, İstanbul, 1924)


[1]— Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.55

[2]ZİYA PAŞA (1825–1880)

İstanbul‘da doğdu, 17 Mayıs 1880‘de Adana‘da öldü. Asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin‘dir. Türk edebiyat ve siyaset tarihinin önemli isimlerinden biri olan Ziya Paşa 1863 yılında Amasya’ya “sürgün”e gönderilmiştir. Ziya Paşa batılılaşma yolundaki Türk Edebiyatının kurucuları arasındadır. Mason olarak lansedilmesi ise, iftiralar sınıfındandır. Yenilik taraftarı olması hasebi ile bu iftiraya maruz kalmıştır.

Naat-ı Şerif

Belâ-yı mâsivâya mübtelâyım yâ Resûlallâh

Zebûn-ı pençe-i nefs ü hevâyım yâ Resûlallâh

Kerem kıl ben esîme el-aman ey rahmet-i âlem

Ser-â-pâ mahz-ı  isyân u hatâyım yâ Resûlallâh

Sen evreng-i şefâat şâhısın sultân-ı rahmetsin

Kapında ben de bir kemter gedâyım yâ Resûlallâh

Şefâat kıl meded yoksa o rütbe çok günâhım kim

Ne rütbe yansam ol rütbe sezâyım yâ Resûlallâh

Zebûn-ı derd-i isyâna tabîb-i mihribân sensin

Alîlim ben de muhtâc-ı devâyım yâ Resûlallâh

Ne gam mücrim isem de bana besdir bu sa’âdet kim

Kapında bir kemîne hâk-i pâyım yâ Resûlallâh

Beni reddetme evlâdın başıyçün bâb-ı lûtfundan

Ziyâ’yım bende-i Âl-i âbâyım yâ Resulallâh

[3]— YASAK, a.g.e. s. 95–97

[4]— Ziya Paşa, Mur Ali Baba kaddese’llâhü sırrahu’l azîze, bu mısrada “Allah Teâlâ adamı değil, bizzat Hudâsın!” demekle, Allah Teâlâ’nın bir “İnsân-ı Kâmil” de tecelli ettiğine inandığını anlatmak istiyor.

[5] — Gurre (Kameri ayların  ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir)

EHL-İ BEYT’İ SEVMEK

Sevgi ve buğz ezeli ve gizlidir. [1] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını seven kişinin sevgisi,  kendisinden sonra çocuklarına, Ehl-i Beyt’e düşmanlık edenin düşmanlığı da çocuklarına geçmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevenlerde bu sevgi meydana çıkmıştır.  Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rablerinin bir takım alametlerinin gelmesini gözetliyorlar. Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir yarar sağlamaz. De ki: “Gözetin! Çünkü biz de şüphesiz gözetiyoruz.” [2]

Allah Teâlâ’nın bazı sözü tıpa tıp Hasan ve Hüseyin’in sayısına tekabül ediyor.  Ayet, onların iki ayet (mu’cize) olduklarını gösteriyor.  Kim onları inkar ederse, Allah Teâlâ’nın ayetini inkar etmiş olur.  Sevenler ve sevmeyenler hakkında bütün söylediklerim,  Mecâlısü’z-Zuhri’den alınmıştır.  Allah Teâlâ gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. Mecalisü’z-Zühri’de şöyle deniliyor:

“De ki; “Bu (tebligatım karşılığında) sizden bir ücret istemiyorum. Ancak yakınlara muhabbet istiyorum.” [3] sözünde geçen Kurba kelimesi, karabet manasına mastardır. Yakınlık taşıyan kimse murad edilmiştir. Yani: “Ya Muhammed, ümmetine söyle, size getirdiğim hakikat karşılığında sizden bir ücret istemiyorum, sadece yakınlarımı sevmenizi ve onlara eziyet etmemenizi istiyorum.”

Rivayet ediliyor ki; Bu ayet nazil olduğu zaman: “Senin yakının kimdir ki, muhabbeti bize farz oldu ya Rasûlallah sallallâhü aleyhi ve sellem?” dediler. Buyurdu ki;

“Ali-Fatımatuz-Zehra ve evlatlarıdır.” Keşşâf’ta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur, deniliyor:

“Muhammed’in Ehl-i Beytine muhabbet üzerine ölen, şehittir.” Uyanık olun, Âl-i Muhammed’e sevgi üzerine öleni, önce ölüm meleği, sonra Münker ve Nekir cennetle müjdeler.

Dikkat edin, Ehl-i Beyt’e muhabbet üzerine ölen, gelin kocasının evine teslim edildiği gibi, cennete teslim edilir.

Dikkat edin, Âl-i Muhammed’e muhabbette sebat üzerine ölen kimse, imanı garantili bir mümin olarak ölür. Âl-i Muhammed’e muhabbet üzerine ölen kimsenin kabrinden cennete iki pencere açılır. Muhakkak Âl-i Muhammed’e muhabbet üzerine ölen kimsenin, Allah Teâlâ kabrini rahmet meleklerinin ziyaretgâhı yapar. Muhakkak, Âl-i Muhammed’e muhabbet üzerine ölen, sünnet ve cemaat üzere ölür, kim Âl-i Muhammed’e buğz üzerine ölürse, kıyamet gününde iki gözü arasına “Allah Teâlâ’nın rahmetinden umutsuzdur” ibaresi yazılı olarak haşr olunur. Âl-i Muhammed’e buğz üzerine ölen, kâfir olarak ölür.

Dikkat edin, Âl-i Muhammed’e buğz üzerine ölen, cennetin kokusunu koklayamaz.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bizim kapımıza gelenin hakkı, üzerimize vacib olur” Bu hadisin söylenişine sebep şudur: “Tarikus-Salat bir adam, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ölmüştü. Ashab, Resul-i Ekrem’in: “Namazı kasden terk eden kâfir olur.” hadisinin dış manasına dayanarak bu adam üzerine namaz kılmamak ve onu Yahudi kabristanına gömmek istediler. Ali Kerremallâhü veche geldi,

“Ya Resulallah! Bu adam:Ya Ali, Allah’ın Resulünü ve evladını seviyorum.” diyerek beni bu sözüne şahid tuttu.” dedi. O zaman Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yukarıdaki hadisini söyledi. Hz. Ali kerremallâhü veçhe’de o adamın namazını kıldırdı” ve müslüman kabristanına defnetti.

Hikaye olunur ki; Ali Kerremallâhü veche Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize geldi ve insanların kendisine çok haset ettiklerinden şikayet etti. Aleyhisselam buyurdu ki;

“Cennete ilk giren dört kişinin dördüncüsü olmak istemez misin? Ben, Sen, Hasan ve Hüseyin, zevcelerimiz sağımızda solumuzda, zürriyetlerimiz zevceleri-mizin arkasında olduğu halde Cennete gireceğiz.”

Muhibbu’d-din at-Tabari Ebu Hureyre radiyallâhü anhın şöyle dediğini rivayet ediyor:

“Ebu Leheb’in kızı Sebia: “Ya Rasûlallah sallallâhü aleyhi ve sellem, bana “Sen Hatabu’n-Nar: Ateş odununun kızısın.” diyorlar diye şikayet etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Benim akrabama eziyyet eden bir kavmin hali nice olur? Benim akrabama eziyet eden, bana eziyet eder. Bana eziyet eden de, Allah Teâlâ’ya eziyet etmiş olur.”

Şifa-i Şerifte şu hadise kaydedilmiştir: “Muhammed’in Âli’ni (evladını) tanımak, cehennemden kurtulmadır. Muhammed evladını sevmek, sırat (köprüsün) den geçmeye ruhsattır. Âl-i Muhammed’e dostluk, azaptan emandır.” Yine orada deniliyor ki;

“Ulemanın bir kısmı: Onları tanımak yerlerini ve nebiye yakınlık cihetlerini bilmek demektir. Bir insan onları bu şekilde tanırsa onlar hakkında neler yapılması gerektiğini bilir ve bu bilgisi sebebiyle onlara hürmet ve muhabbette kusur etmez.” Yine orada şu söz de vardır:

“Ebu Bekir Sıddik radiyallâhü anh demiştir ki; “Muhammed’i, Ehl-i Beytinde gözetleyiniz.” ve demiştir ki;

“Nefsim, elinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, benim için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin akrabası, benim kendi akrabamdan daha sevgili ve ileridir.”

Hayret, hayret ki, insan, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevmez, hatta onu kötüleyerek, haset ederek ona eziyet ederse, Allah Teâlâ katında nasıl mertebe, makam ve şeref talep edebilir? Sadece yememek, içmemek, aç kalmak, uyumamak ve ibadet vazifelerini yapmakla bir makam elde edilemez. Zavallı bilmiyor ki, göklerle yer arası kadar ibadeti olsa, Allah Teâlâ’ya kavuşamaz. İblis’e bak ki, bu kadar ibadeti varken Allah Teâlâ’nın lanetini uğramıştır.

Rivayet ediliyor ki; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin şehrinde kendisine komşu olup orada elde ettiği sevaplara karşın, İmam Mâlik radiyallâhü anhı, Cafer ibn-u Süleyman dövmüştü. İmam Mâlik, dayaktan bayıldı. İnsanlar gelip kendisini ayılttıkları vakit şöyle dedi:

“Beni dövene hakkımı helal ettiğime sizi şahit tutarım.” Sonra kendisine bunun sebebi sorulduğunda şöyle dedi:

“Öldüğüm zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile karşılaşırsam, benim yüzümden evlad-ı Resülullah’tan birinin Cehenneme gitmesinden utanırım.” “Kim bir iyilik ederse, onun iyiliğini artırırız.” [4]

Süddi’den rivayet edildiğine göre, bu ayette geçen hasene (iyilik) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i Beytine muhabbettir. Bu ayet, Ebubekir Sıddik radiyallâhü anhın Ehl-i Beyti çok sevmesi hakkında nazil olmuştur. Zahir olan umum iyiliktir. Hangi iyilik olursa olsun. Ama şu var ki,  “Yakınlara sevgiden” sonra zikredilmesi, bu sevginin, ayetin işaret ettiği iyilik olduğu düşüncesini kuvvetlendirir. Diğer iyilikler de buna tabi’dir.

“Allah Teâlâ tevbe edeni affeder. İtaat edene şekur’dur” sevap verir, nimet ve keremini artırır. Kurtubi ve başkaları Süddi’nin şu ayet hakkında şöyle dediğini naklederler: “Allah bağışlayıcıdır, şekurdur” yani Âl-i Muhammed’in günahlarını bağışlayıcıdır. Onların iyiliklerine teşekkür edicidir. Sa’lebi’de:

“Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kötülüğü gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” [5] ayetindeki Ehl-i Beyt ile bütün Haşim oğullarının kast edildiğine kânidir. Savaiku’l-Muhrika da bunu zikretmiş ve demiştir ki,

“İmam Mâlik radiyallâhü anhaya göre, Ehl-i Beyt’e farz ve nafile sadakanın haram oluşu da onları temizleme içindir. Çünkü sadaka ve zekât, insanların kirleridir. Alan insanı küçük düşürür. Vereni üstün yapar.” ve demiştir ki;

“Müfessirlerden bir cemaat “Selâmün alâ İlyâsin: Selam İlyas’a” ayetinden maksat, Muhammed evladı olduğuna kail olmuşlardır.” Kelbi de böyle demiştir. Yine Kelbi’den bir kavilde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde evla bi-t’tarik ayetin şümulüne dahildir. Fahrüd’din Râzi şöyle diyor:

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem, Ehli Beyti, beş şeyde kendisine müsavidir: Selam da. Çünkü “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü: Selam sana ey peygamber” ve: “Selamün ala İlyâsin: İlyas’a selam olsun.” [6] buyurmuştur,  O’na salâtta ve şehadette vardır. Allah Teâlâ buyurmuştur:

“Tâ Hâ: yani Ey Tahir” ve buyurmuştur: “Yuridullahu li yuzhibe ankumu’r-ricse: Allah Teâlâ sizi temizlemek istiyor.” Sadakanın hürmetinde ve muhabbette: “Bana tabi olun ki, Allah Teâlâ sizi sevsin” [7] “Sizden bir ücret beklemiyorum, ancak yakınlara muhabbet etmenizi istiyorum.” ayetleri bunu amirdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde:

“Yıldızlar gök ehline emândır. Ehli Beytim, ümmetime emândır.” demiştir. Savaik sahibi bu hususta şöyle demiş:

“Cenabı Hakk dünyayı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için yaratmıştır. Onun devamını Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin devamına ve Ehl-i Beytinin devamına bağlı kılmıştır. Çünkü onlar, Fahr-i Razi’nin zikrettiği hususlarda onunla müsavidirler. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah’ım, onlar benden, ben onlardanım.” demiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir parçası olan Hz. Fatıma radiyallâhü anhadan doğmaları sebebiyle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir parçasıdırlar.” (Savaik)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Aranızda Ehl-i Beytim, Nuh’un gemisine benzer. Binen kurtulur.” (Müslim’in rivayetinde: geri kalan boğulur) bir rivayette helak olur cümlesi de vardır. Bu hadisin manası şudur: Onları seven, onlara hürmet ve tazim eden, onların âlimlerinin gösterdiği yolda giden muhalefet etme karanlığından kurtulur. Bundan geri kalan, küfür denizinde boğulur, azgınlıkta helak olur. Yine bu hususta Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

“Allah Teâlâ’nın üç hürmeti vardır: Allah Teâlâ, bunlara riayet edenin dinini, dünyasını korur. Bunlara riayet etmeyen kimsenin Allah Teâlâ ne dünyasını, ne ahiretini korumaz: İslam’a hürmet, bana hürmet ve benim rahmime (soyuma) hürmettir.”

“Ben, tevbe eden, inanan, salih amel işleyip hidayete eren kimseyi elbette bağışlayanım.” [8] ayetinde Sabitü’l-Bennai:

“Yani Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i Beytinin velâyetine erdi.” demiştir. Bu Savaik’te zikredilmiştir. Kurtubi orada İbnu Abbas’tan:

“Rabb’in sana razı oluncaya kadar verecektir.” ayeti üzerinde şu tefsiri yapmıştır:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin rızası, Ehl-i Beytinden hiçbirinin cehenneme girmemesidir.” Hakim şu hadisi çıkarmış ve sahih görmüştür:

“Rabbim, Ehl-i Beytimden Allah Teâlâ’nın birliğine inanan ve benim nebiliğimi kabul edene azab etmeyeceğini bana va’detti.”

“Rabbimden, Ehl-i Beytimden hiç kimseyi ateşe sokmamasını niyaz ettim; bunu bana verdi.”

Ahmed, Menâkıbında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin şöyle dediğini kaydediyor:

“Ey Haşim oğulları, Beni hak rasul olarak gönderen Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Cennet halkasını tutsaydım, önce sizinle başlardım.” Tabarani Ali Kerremallâhü vecheden şu sözü derlemiştir:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden işittim,  diyordu ki;

“Havz-ı Kevser’e ilk gelenler, Ehl-i Beytim ve ümmetimden onları sevenlerdir.”

“Ehl-i Beytim ve onları sevenler, Cennette şu iki (parmak) gibi (yan yana) dır.”

“Biriniz beni kendisinden fazla sevmedikçe, bana kendisinden çok hürmet etmedikçe, Ehl-i Beytimi kendisinden çok sevmedikçe, onları kendine tercih etmedikçe iman etmiş olmaz.”

“Evladınızı üç huy üzerine yetiştiriniz: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisi, Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’ân-ı Kerim okumaktır.”

“Benim, Ehl-i Beytimin, Ansar’ın ve Arabın hakkını itiraf etmeyen ya münafıktır, ya şiddet ve sıkıntı içindedir, ya da annesi kendisine cünüp iken hamile kalmıştır.”

“Ehl-i Beytimi ancak mümin ve müttaki olan kişi sever. Onlara ancak münafık ve şaki olan buğz eder.”

“Ehl-i Beytime buğzedeni Allah Teâlâ cehenneme atar.”

“Haşimoğullarına ve Ensara buğz küfürdür. Arab’a buğz ise, nifaktır.”

Kadı İyaz Şifa’da özetle şöyle demiştir: “Bir kimse Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zürriyetinden birisinin babasına söver ve Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi istisna ettiğine bir delil getiremezse o adam katlolunur.” Savaikte şöyle diyor:

“Ehl-i Beytim hakkında bana eziyet eden kimseye Allah Teâlâ lanet etsin. Ehl-i Beytim hakkında bana eziyet edeni Allah Teâlâ incitir. Allah Teâlâ, Ehl-i Beytime zulmeden yahut onları öldüren, yahut öldürene yardım eden veya onlara sövene Cenneti haram kılmıştır.”

Bu Hadisi şeriflerden, Ehl-i Beyte muhabbetin farz olduğu ve onlara buğzun haram olduğu anlaşılmaktadır. Beyhaki, Bağavi, Ehl-i Beyte muhabbetin lüzumunu tasrih etmişler, Şafii de şu sözüyle bunu ifade etmiştir:

“Ey Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i Beyti, sizi sevmek, Allah Teâlâ’nın inzal buyurduğu Kur’ân-ı Kerimde bize farz kılınmıştır. Size şu büyük şeref yeter ki, size salâvat-i şerife getirmeyen kimse namaz kılamamış sayılır. (zira namazın her oturuşunda Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle beraber âline salavat getirilir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve soyuna rahmet istenir.)  Bundan dolayı Ehl-i Beytten, bir bid’at ve sair şeyi işleyip fasık olan kimsenin zatına değil, fiillerine buğz edilir. Çünkü O, aralarında zaman olsa da yine Allah Teâlâ’nın Elçisinin bir parçasıdır. An-Nakiyyu’l-Makrizi şöyle diyor:

“Onlara dil uzatmaktan sakının. Çünkü salih de olsa, facir de olsa, yine O’nun evladıdır” Şeyh Muhyiddin Arabi kuddise sırruhu’l-aziz, Fütuhat’ında şöyle diyor:

“Bana Mekke’de inanılır bir kimse dedi ki; Ben, Mekke’de şeriflerin halka yaptıkları işleri kötü görürdüm. Rüyamda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kızı Hz. Fatımatu’z-zehra radiyallâhü anhayı gördüm. Benden yüz çevirdi. Selam verip, yüz çevirmesinin sebebini sordum.

“Sen şeriflere dil uzatıyorsun.” dedi.

“Ey Seyyide’m, dedim, onların insanlara neler yaptıklarını görmüyor musun?”

“Onlar benim oğullarım değil midir?” dedi.  “Bu andan itibaren tevbe ettim.” dedim.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır: “Kim bana kavuşmak ve kıyamet gününde kendisine şefaat elimi uzatmamı isterse, Ehl-i Beytime salat etsin, onları sevindirsin.” (Savaik).

İmam-ı Şafii şöyle demiş: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladı, benim vesilemdir. Onlar benim için Allah Teâlâ’ya vesiledir. Onlar yüzü hürmetine kıyamet gününde sahifemin sağ tarafımdan verilmesini umarım.” Rivayet edilir ki; İbnu Ömer radiyallâhü anh Zübeyr’e

“Gidip Hasan İbn-i Ali’yi ziyaret edelim” dedi. Zübeyr biraz ağır aldı. İbnu Ömer:

“Bilmiyor musun ki, Haşim oğullarının halini sormak farzdır. Ziyaret nafiledir.” (Savaik) Hatib, bu konuda merfu’an şu hadisi çıkarmıştır:

“Bir adam diğerine kıyam eder (önünden kalkar); ancak Haşim oğulları müstesnadır. Onlar, hiç kimseye kıyam etmezler.”

Hikaye olunur ki, Kurra’ (iyi Kur’ân-ı Kerim okuyanlar) dan biri boş kaldıkça Timurlenk’in mezarına gider, başı ucunda:

“Tutunuz onu, bağlayınız, sonra cehenneme atınız, sonra boyu yetmiş arşın olan zincirlere vurunuz.” [9] ayetini okurmuş. Bu adam demiş ki; “Birden uyumuşum. Bir de baktım ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz oturmuş, Timurlenk de yanında. Kendisini azarladım:

“Ey Allah’ın düşmanı, buraya da mı geldin?” dedim. İstedim ki, elinden tutup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin yanından kaldırayım. Efendimiz;

“Bırak onu, dedi, çünkü o benim zürriyetimi seviyordu.” ağlayarak uyandım. Artık o ayeti Timur’un kabrinde okumaktan vazgeçtim. Cemalü’l-Mürşidi veş-Şihabu’l-Kuzani haber vermiştir ki;

Timur’un oğullarından biri şöyle nakletmiş: Timur, ölüm hastalığına yakalandığı zaman birkaç gün ıztırap çekmiş, yüzü simsiyah kesilmiş, rengi değişmişti. Sonra uyanmış. Kendisine o halini haber vermişler. Demiş ki;

“Azap melekleri bana gelmişlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gelip onlara:

“Onu bırakın gidin, çünkü o, benim akrabamı sever ve onlara iyilik ederdi.” dedi. Onlar da bırakıp gittiler. İbnu Hacer diyor ki;

“Onların hakkına riayet, insanların en zalimi olan, Timurlenk’e bile fayda verirse artık başkasına nice olur”

Hikaye olunur ki;

Yemen salihlerinden biri çoluk çocuğuyla beraber deniz yoluyla Hacca gitmiş. Cidde’ye kavuştukları zaman gümrükçüler, kadının iç çamaşırlarına varıncaya kadar hepsini aramışlar. O salih adam bu muameleye çok kızmış. Mekke Şerifi es Seyyid Muhammed ibnu Berekat (Allah ona rahmet etsin) i Allah Teâlâ’ya şikayet etmiş. Rüyasında Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmüş. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendisinden yüz çevirmiş.

“Niçin ya Rasûlallah? diye sormuş. Buyurmuş ki;

“Benim şu oğlumdan daha zalim hiç kimse görmedin mi?” Adam hemen korku içerisinde uyanmış. Şerif hakkında Allah Teâlâ’ya tevbe etmiş ve artık ne yaparsa yapsın, hiçbir şerife dil uzatmamaya ahdetmiş.” (al-İkdu’l-Lai)

Ey Allah Teâlâ’nın Rasulü’nün Ehl-i Beyti, ey kendilerini methetmek için Kur’ân-ı Kerim ayetleri inen kimseler!

Ey Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehli Beyti, sizi sevmek farzdır. Siz bütün ümmetlerden üstünsünüz. Ey Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehli Beyti, sizi Kur’ân-ı Kerim öğmüştür. Artık benim öğmemin, benim sözümün ne kıymeti kalır?

Şiir:

“Nebiler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi alâmet yaptılar.

Alâmet, meşhur olmayanın işidir.

Nübüvvet nuru, o Ehl-i Beytin güzel yüzlerindedir.

Onlar Tıraz-ı Ahder’den daha şereflidirler.”


[1]—Niyâzi Mısri,  İrfan Sofraları,  Süleyman Ateş,  1971, s156, 62. sofra

[2]—En’am, 158

[3]—Şura, 23

[4]—Şûra, 23

[5]—Ahzab, 33

[6]—Saffat, 130

[7]—Âl-i İmran, 31

[8]—Tâhâ, 82

[9]—Hakka, 30–32

BAL TEFSİRİ

Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Hazretleri, Bal tefsirini ihvana okutur ve tavsiye ederdi. Çünkü ihvan bal gibi olmalıdır. Tarifi de bu tefsirde yapılmıştır.

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَي مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَي إِبْرَاهِيمَ وَ عَلَي آلِ إِبْرَاهِيمَ

إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ.

Hazreti Ali Kerremâllahü Veche bir gün gazadan hanesine geldiğinde, Hz. Ebûbekir Sıddık radiyallâhü anh, Hz. Ömer Faruk radiyallâhü anh ve Hz. Osman Zinnureyn radiyallâhü anh gelerek Hz. Ali’ye

“Gazan mübarek olsun, Ey Allah Teâlâ’nın Aslanı” dediler. Hz. Fatıma’tüz-Zehra radiyallâhü anha onlara ikrâmen kalaylı bir tas içinde bal getirdi. Balın üzerinde ince bir kıl vardı. Hz. Ebûbekir radiyallâhü anh kılı almak üzere davrandı. Hz. Ömer radiyallâhü anh da kılı aldırmadı ve dedi ki;

—Bizler Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vezirleriyiz. Belki Fatıma’tüz-Zehra radiyallâhü anha bizleri tecrübe için bu kılı koymuştur. Aramızda bu kıl hakkında üçer tevil edelim.”Münasip değil mi?” dedi ve sonra

Hz. Ebûbekir radiyallâhü anh şöyle buyurdular:

Namaz kılanın kalbi nurludur, bu tastan.

Dünya endişesini gönlüne getirmeden namaz kılmak tatlıdır bu baldan

Namazı tadili erkân üzere (sünnetlere dikkat ederek) kılmak incedir, bu kıldan.

Sonra Hz. Ömer El Faruk radiyallâhü anh şöyle buyurdular:

Misafiri seven hane sahibinin kalbi nurludur, bu tastan.

Misafirlere ikram etmek ve gönlünü almak tatlıdır, bu baldan.

Misafirin kalbi incedir, bu kıldan.

Hz. Osman radiyallâhü anh’da şöyle buyurdular.

Âlimlerin kalbi nurludur, bu tastan.

Âlimlerle sohbet etmek ve onları dinlemek tatlıdır, bu baldan.

Kur’an-ı Kerim’e mana vermek incedir, bu kıldan.

Hz Ali Kerremâllahü Vecheh Efendimiz de şöyle bir açıklama da bulundu:

Gazaya giden gazilerin kalbi nurludur, bu tastan.

Cihat edip al kanlara boyanıp kâfirlerle cenk etmek tatlıdır, bu baldan.

Üzerine kul hakkı geçirmeden, haram yemeden hanesine dönmek incedir, bu kıldan.

Sonra Hz. Fatıma radiyallâhü anha validemiz de şöyle buyurdular:

Erkeğini hoşnut eden kadınların kalbi, nurludur bu tastan.

Erine cefa etmeyip güzelce geçinip, kendinden razı etmek tatlıdır, bu baldan.

Kocasının hakkını yerine getirmek incedir, bu kıldan.

Sonra Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde bu sohbete iştirak ederek şöyle tevil buyurdular:

Benim ümmetimin kalbi, nurludur bu tastan.

Kevser şarabı tatlıdır, bu baldan.

Şeriatımız (benim yolumdan gitmek) incedir, bu kıldan.

Bu sohbete, neşe veren Allah Teâlâ, Cebrail aleyhisselâmı göndererek buyurdu ki;

Senin nübüvvet nurun, nurludur bu tastan.

Yarın kıyamet günü mahşer yerinde ümmetine şefaat etmen, tatlıdır bu baldan.

Sırat köprüsü incedir, bu kıldan.

Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mübarek ellerini kaldırıp:

“Ya Rabbi, bu bal tefsirini okuyana, dinleyene iki yüz nebinin sevabı isterim ve senden dilerim,” diye dua ettiler. Cihar Yar-i Güzin radiyallâhü anhüm Efendilerimiz de “Âmin” dediler.

Cenab-ı Allah Teâlâ’dan şöyle nida geldi:

“Ya Habîbim! Senin ümmetinden her kim bu Bal Tefsirini üzerinde taşır, okur, okutur, yazar, yazdırır ve din kardeşlerine hediye ederse İzzet ve Celalim hakkı için ben de, o kuluma iki yüz nebinin sevabı veririm,” diye buyurdular.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de dedi ki;

“Benim ümmetimden her kim, bu bal tefsirini kendisine evrad edinip üzerinde taşır, her gün okur veya dinlerse ve burada bahsedilen ahlaklarla ahlaklanmaya çalışırsa katiyyen dünya darlığı görmez; fakirlik ve ihtiyaca düşmez; ölürken hüsnü şehadetle ölür; ahirete iman ile gider ve gelecek kaza ve musibetlerden kendisini Cenab-ı Hakk muhafaza eder.”

Bütün enbiya-i mürselin, evliyayı sadıkın, ehli iman, ehli irfan ve ehli aşkın ruhları için, Habîbi Kiram Efendimiz Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzü suyu hürmetine ve Allah Teâlâ rıza-i şerifi için Lillâh il- Fatiha.

Arifler ortasında sofuluk satmayalar

Çün sufiye ihlâs oldu aşka riya katmayalar

Ya gel bildiğinden ayıt yahut bilenlerden işit

Teslimin ucunu tutup hiç sözü uzatmayalar

Mumsuz baldır şeriat tortusuz yağdır hakikât

Dost için balı yağa ne için katmayalar

Kıymetin duyar isen neye değer iş bu dem

Erenlerin manisin bilmeze satmayalar

Miskin Âdem yanıldı uçmakta buğday yedi

İşi Hakk’dan bilenler Şeytan’dan tutmayalar

Şirin hulklar eylegil tatlı sözler söyle gil

Sohbetlerde Yunus’u hergiz unutmayalar.[1]

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz


[1]—Anlaşılabilir bir şekildeki düzenleme.

Arifler ortasında sofuluk satmayalar

Çünkü sufiye ihlâs oldu aşka riya katmayalar

Ya gel bildiğinden ayrıl yahut bilenlerden işit

Teslimin ucunu tutup hiç sözü uzatmayalar

Mumsuz baldır şeriat tortusuz yağdır hakikat

Dost için balı yağa niçin katmayalar

Kıymetini duyarsan neye değer iş bu zaman

Erenlerin sırrını bilmeze satmayalar

Miskin Âdem yanıldı cennette buğday yedi

İşi Hakk’tan bilenler Şeytan’dan tutmayalar

Şirin huylar edin tatlı sözler söyleyen ol

Sohbetlerde Yunus’u her zaman unutmayalar.