AVATAR FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İleri teknoloji; nanoteknoloji, bilişim, robotlar, yapay akıl vb. hayatın tüm alanlarına girerek insanüstü bir hayata geçilmesidir. Daha ileri seviyede hemen hemen tüm konularda yüksek düzeyde yapay akıl içeren bilgisayarların karar vermesi ile insanların bağımsızlığı ve kendi kendilerine karar alma mekanizmalarını kaybetmesidir de denilebilir.

 [Her zaman, “Değişmeyen tek şey değişimdir” denilmiştir. İnsanların gözden kaçırdıkları sorun, değişecek şeylerin sadece nesneler olmaması gerekliliğidir. Bizlerin de, aynı şekilde değişime açık olmamız gerekmektedir. Asıl sorun, değişimin hızının sabit olmamasıdır. Değişim artık hızlanmakta ve teknolojik gelişmeler yatay olarak değil, dikey olarak hareket etmektedir.

Teknoloji ve onun kaynağını oluşturan bilim, doğrudan bir üretici güç haline gelmiştir ve bu, çağımızın ayırt edici, özelliğidir. Fakat teknolojinin hızlı seyri ve değişimi, sorunlar meydana getirmektedir. Ülkelerin politikaları da, bu değişime paralel olarak bilim veya teknoloji politikaları haline gelmiş ve bu politikalar bütünüyle maneviyattan uzaklaşarak, ekonomiye ve içtimâi hayata ilişkin kavramlarla örülmeye başlanmıştır.

Teknolojinin ilerlemesine misal olarak nanoteknolojiyi ele alalım. Bu teknoloji ile gelecek, geçmişteki hayallere kavuşulacağı anlatmaktadır. Yani bugün bilmediğimiz başka teknolojilerde insanlar tarafından bulunacak ve insanlık akıl almaz sınırlara erişecek, demektedir.

Maddenin atomik katmanda işlenebilme ihtimalini ilk kez dile getiren Richard Fenyman, nanoteknoloji için şunları söylemiştir:

“Nanoteknoloji, öyle zannediyorum ki, kaçınılmaz bir gelişme olacaktır”. Kaçınılmaz olsa da, nanoteknolojinin mevcut düzeni kökten değiştirecek doğasını önceden tahmin edilebilmekteyiz. Bu şekilde teknolojideki gelişmelerin tarihine bakıldığında, belirli aralıklarla tarih sahnesine çıkan bazı teknolojilerin neredeyse bütün ekonomik ve içtimâi faaliyet alanlarında inanılmaz değişikliklere yol açtıkları görmek kaderimiz olacaktır. ][1]

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Süleyman aleyhisselâmın yanında bulunan kişi hakkında gelen ayet teknolojin ulaşacağı seviyeyi haber vermektedir.

“(Süleyman dedi ki:) Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.”[2]

Bu ayette haber verilen Hz. Süleyman aleyhisselâmın duasına Allah Teâlâ, icabet etmiş ve onu kendi katından çok büyük nimetlerle ve üstün ilimlerle desteklemiş, ona hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk, görkemli bir saltanat, eşi ve benzeri bulunmayan bir hâkimiyet vermiştir. Hz. Süleyman aleyhisselâmın hayatından bazı bölümlerin aktarıldığı ayetlerde bu zenginlikten, güç ve iktidardan, sahip olduğu ilimleri kullanış şeklinden pek çok detay verilir.

 Allah Teâlâ Hz. Süleyman aleyhisselâma kuşların konuşma dilini öğretmiş ve bu üstün ilim sayesinde ordusunda kuşlardan oluşan bir bölük kurmasını sağlamıştır. Hz. Süleyman aleyhisselâm bu vesileyle kuşlarla bağlantı kurmuş, onlara dilediği şekilde hükmedebilmiştir.

“Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür.” [3]

 Hakikatte bu ayet, ahir zamanda benzeri kullanılacak olan üstün bir teknolojinin varlığına dikkat çekiliyor da olabilir. Bu kıssada geçen kuşlarla, bildiğimiz kuşlara değil, bugün kullanılmakta olan pilotsuz uçaklara da işaret ediliyor olabilir.

 Hz. Süleyman aleyhisselâmın cinler ve şeytanlar üzerinde büyük bir hâkimiyeti olduğu bilinmektedir.

 ”… Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı…”[4]

“… Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik)…” [5]

Yine Allah Teâlâ, rüzgârı, Hz. Süleyman aleyhisselâmın emrine vermiş ve çeşitli işlerinde bir araç olarak kullanmasına imkân sağlamıştır. Bu ifadeyle Hz. Süleyman aleyhisselâm döneminde ve aynı şekilde ahir zamanda rüzgâr enerjisinin, teknolojide kullanılacağına;

 “Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.” [6]

 Hz. Süleyman aleyhisselâmın emrine “fırtına biçimindeki rüzgârın” verildiğinin belirtilmesiyle, ahir zamanda gelişecek yüksek uçak teknolojisine;

“Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik)…” [7]

Ayette yer alan “… sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)…” ifadesi ile Hz. Süleyman aleyhisselâmın çeşitli bölgeler arasında hızlı bir şekilde hareket ettiğine dikkat çekiliyor olabilir.

 Hz. Süleyman emrindeki şeytan ve cinleri kullanarak erimiş bakırdan hem dekorasyon, hem de kullanım amaçlı geniş çanaklar, kazanlar ve heykeller yaptırmıştır. Nitekim bu çanak, kazan ve heykellerden ayetlerde söz edilmektedir.[8]

 Sebe Melikesinin tahtının getirilmesi de ışınlama teknolojinin habercisidir.

“Kitabın bilgisine sahip olan biri: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir” dedi. [9]

Burada asıl bahsedeceğimiz konu Allah Teâlâ Hz. Süleyman aleyhisselâmı İsrailoğullarına bir uyarıcı ve korkutucu olarak göndermiştir. Bugünde teknolojide Yahudilerin ileri gitmesi de ayrı bu ayetlerin işaretidir. Bu nedenle teknolojide Yahudi egemenliği hiçbir zaman geçilemeyecek olması da insanlığın acı bir kaderidir.

“(Süleyman dedi ki:) Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.” [10]

Yahudilerin sonsuz hırsları ile arayışları halen devam etmektedir. Hz. Süleyman aleyhisselâm ile günümüz teknolojisinden daha ileri bir seviye ile anlatılması İsrailoğullarındaki bu ilerleyişin işareti olacağıdır. Bu nedenle İsrail Mescid-i Aksa ve çevresindeki kazılar yapması bu ilerlemiş teknolojinin kalıntılarına bilgilerine ulaşmak istemesinden başka bir şey değildir.

Bugün Küdüs’te ağlama duvarı ve Mescid-i Aksa’yı çevirerek, arkeolojik kazı yaptıklarını söyleyen İsrail, kazının niçin, mescidin altına yöneldiği sorusunu açıklayamamaktadır. Bugünkü Mescidi Aksa’nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Bu yüzden Yahudiler Mescidi Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni (Matrix Filmi, Zion’u hatırlayınız) inşa etmeyi amaçlamaktadırlar diye düşünülürse de asıl hedefin bulmak istedikleri ileri teknolojinin sırları ile insanlığa hükmetmektir.

Irk olarak hırslı olan Yahudilerin bu işlere girişmesi de yapıları ve kişilikleri açısından yapması olağan işlerdir. Ancak Allah Teâlâ onların dünyaya hükmetme istekleriyle teknolojideki gayretlerini insanlığa hizmete çevirmesi de cilve-i rahmanisidir. Kadın çocuğu için doğum sancılarına katlanırken sonuçta neslinin devamını düşünür. Toprak kazma ve kürekle hırpalanmasından dolayı üzülmez. İçine atılacak her tohum ancak kazma ve küreğin darbeleri ile ürün verme kabiliyetini bulur. Her sıkıntı bir rahatlamanın habercisidir.

Avatar Filmi’de bahsettiğimiz konu ile ilgili olarak uygarlığın ve teknolojinin insan topluluklarına, maddi güç ve zenginlik için yaşattığı acıları ve geleceği anlatan bir filmdir.  Ancak uygarlığın her şey olmadığı, az gelişmiş olmak ve insanların güçlü dinleri ile de mutlu olup başarıya ulaşabileceklerini, gururlu teknolojiyi mağlup edebileceklerini görüyoruz.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“De ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” [11]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1](TANYOLAÇ, 2007)s. 93-98
[2] Sad, 35
[3] Neml, 16
[4] Sebe, 12
[5] Enbiya, 82
[6] Enbiya, 81
[7] Sebe, 12
[8] Sebe, 13
[9] Neml, 40
[10] Sad, 35
[11] İsra; 81

 Kaynakça
TANYOLAÇ Bahadır Nanoteknolojiye Ülkesel Stratejik Yaklasım Nasıl Olmalıdır? [Kitap]. - Gebze : Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü Strateji Bilimi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi 210694, 2007 .

HZ. ALİ KERREMALLÂHÜ VECHENİN SIRLARINDAN

 و كم لله من لطف خفىّ

يدق خفاه عن فهم الذكىّ

Abde Hak’dan var nice lutf-i hafi
Edemez idrâk anı fehm-i zeki

 “Allah’ın kullar üzerinde nice gizli nimet ve lutufları vardır ki zeki olan kimseler dahi bunu idrâk edemezler.”

و كم يسراتى من بعد عسر

وفرج كربة القلب الشجىّ

 Nice usri yüsr eder ta’kîb kim
Sâf olub bulur ferec-i kalb-i şeciyy

 “Nice güçlüklerden sonra kolaylıklar meydana geldi. Gamlı ve kederli kim­selerin kalbi ferahlık buldu.”

وكم امر تساء به صباحا

و تأتيك المسرة في العشىّ

Nice emr olur seher kıci bedid
Der-pey olur hem farh vakt-i aşiyy

“Nice işler vardır ki sabahleyin (başlangıçta) kötülüğe giderken, akşamleyin (sonuçta) neşe ve sevince dönüşür.”

اذا ضاقت بك الاحوال يوما

فسق بالرزاق الفرد العلىّ

Ger seni tazyik ede gerdûn-i dûn
Mutemed kâfi sana Ferd-i Aliyy

 “Bir gün devrân seni darlığa düşürürse Rezzak, yüce ve tek olan Cenâb-ı Hakk, sana kâfidir.”

 Bu beytin sonunda yer alan “Aliyy” kelimesi iki anlamda kullanılmıştır. Edebiyatta Fevriye (yakın anlamı altında uzak manasını kasdetmek) denilen sanat çeşidine girmektedir.

“Aliyy” âyete’l-kürside ve Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden biri olarak kullanılmıştır. Bu beyitte hem bu anlamda ve hem de Hazret-i Ali kerremallâhü vechenin ismi olarak kullanıl­mıştır.

Kişi; bir darlıkla karşı karşıya geldiğinde galeyana kapılma­dan sabır göstermelidir.

“Her şey Allah Teâlâdan gelir” diyerek razı ve teslim olmalıdır. Her şeyi değiştirmeğe güç yetiren Cenâb-ı Hakk o sıkıntıyı muhakkak giderecektir deyip ona tevekkül ve itimat etmeli­dir. Kişi,

“Ben işimi, Allah’a ısmarlıyorum. Çünkü Allah, kullarını çok iyi görendir” [1], diyerek ve bu âyet-i kerîmeyi okuyarak dua seccadesi üzerinde rica ve temennide bulunmalıdır. Yine kişi,

“Kim Allah’a güvenip dayanırsa O, kendisine yetişir” [2] dediğinde sıkın­tının yakında yok olacağını düşünür.

“Yüksek nimetlerde açık şükür ve gizli lutuflarda gizli zikir” kuralıyla yola çıkan mümin, çok iyi bilir ki hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Zikrin en hayırlısı gizli olanıdır. Rızkın en hayırlısı da insana yetenidir.”

İmâm Yafi’i “Ravzu’r-Riyahin” isimli eserinde Hazret-i Ali kerremallâhü vecheye ait yukarıdaki dört beytin özelliklerine değinirken şöyle bir olay anlatır:

Bir padişah kendi hizmetçilerinden birine son derece kıy­metli bir elmas (taş) teslim etmişti. Hizmetçi, şâirin deyişiyle,

“Düştü nigin elinden elmas pârelendi.” 

mısraında dile getirildiği gibi elması elinden düştü, kırılmasını önleyemedi. Şiddetli bir sıkıntıya düşüp belki de başının kesilece­ği korkusunu duyarak kendisine muhabbet ve sevgi bağladığı bir mürşidin tekkesinin yolunu tuttu.

Şeyhin eteğinden yapışıp ağlamaya başladı. Şeyh onun üzün­tülü durumuna vâkıf olunca hizmetçiye Hazret-i Ali’nin Divanı’nın sonunda yer alan bu dört beyiti öğretti. Bir kâğıt parçası­na yazarak ona teslim etti. Birkaç ay geçince padişahın vücudunda bir hastalık belirdi. İhtisası olan doktorlar toplanıp Padişaha, hizmetçisine teslim et­tiği elmaslardan bir parçasının öğütülerek içirilmesiyle sıhhati­ne kavuşacağını söylediler.

Hizmetçi ise bu dört beyti gece gündüz okumakta ve onlarla içten gelen duygularla meşgul olmaktaydı. Doktorların tavsiyesi­ni ona ulaştırmağa gelen elçiler, bu cevheri havanda dövmesini, ateşte yaktıktan sonra el değirmeni ile öğütmesini ve daha son­ra ipekten geçirerek yarım fincan su ile padişaha sunmasını teb­liğ ettiler. Bu şekilde ilâç hazırlandıktan ve padişaha içirildikten sonra, Padişah birden iyileşiverdi. Böylece hem padişah ve hem de hizmetçi sıkıntıdan kurtulmuş oldu.][3]


[1] Mümin, 44
[2] Talâk, 3
[3]Hz. Ali Divanı ;trc: Müstakimzade Süleyman Sadettin hzl: Şakir DİCLEHAN [Kitap]. - İstanbul : ANA, 1981.,s. 682-684

BU İNSAN NEYİ İSTİYOR?

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân
 imiş. 

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş. 

Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş. 

Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,
İnsân-ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş. 

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al-yakîn,
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. 

Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

 Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş. 

İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,
Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 Hayatta birçok dileklerimiz mevcut olmakla birlikte yine bütün gayretimiz bunların gerçekleşmesi içindir. İsteklerimizin sevkiyle başlayan bu arayışı, çok az kimse neticelendirebilmektedir. İç dünyamız sonsuz boşluklarla delik deşik olurken, karamsarlık bütün benliğimizi sarmaktadır.

Cemil Meriç’in “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeğe koşan zavallı insanlarım: Karanlığa öyle alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!” özlü sözünde olduğu gibi; düşüncelerimizden ve hareketlerimizden hayallerimiz bir ışık gibi sızarken, toplumda var olabilmenin zorluğuyla yıpranan ve bunalanlarımız vardır.  

Bu durum bazen Allah Teâlâ’ya dahi uzanabilen bir süreçle, topyekûn bir küskünlük oluşturarak inançları sarsmakta ve kuvvetli olan tüm duygularımızı parçalayarak bizleri kendi gerçekliğimizden uzaklaştırmaktadır.

Hedefe vararak durulmanın tek çaresi hayatımızın çalkantılı geçmesi midir? Fakat aslında tüm bunlar bizim yazılı olan kaderimizden başka bir şey de değildir.

İlim sahibi olmanın bir had safhasının bulunmayışı gibi kişinin mal varlığının çokluğu da yine dünyayı tümüyle kucaklamasını sağlayamaz. 

Sahip olmanın bir sınırı olmadığına göre bu sonsuz isteklerin çaresi nedir?

Gelgitler içinde sapıtmak bir çaremidir?

Eğer çare ise daha çok istemenin dizginlenemeyen vahşi atları neden meraya salınıyor?

Acaba insanın asıl amacı sonsuzu bilmek midir?

İnsanlar öğrenmek, bulmak ya da kavuşmak isteseler de ne garip tecellidir ki ulaşılan hiçbir şey, tüm eylemlerinin tetikleyicisi olan boşlukları dolduramaz. Birçok sanat dalında bu durumun farklı şekillerde ifadelerini görmek mümkündür. Aşağıdaki şarkı sözü yine en basit şekliyle bu durumu ifade etmektedir:

Hiç aç susuz yaşamadım ki
Hiç parasız pulsuz kalmadım ki
Hiç aşksız sevgisiz olmadım ki
Neden neye kime bu özlem
Peki, o zaman insanın aradığı nedir?

Tüm bu sorular Dostoyevski’nin bir kahramanının sorusunu getiriyor akla; “Dünyaya gönderiliş sebebim varlığımın bir hiçten ibaret olduğunu anlamam için midir?” Yine aynı kahraman; “İnsan hedefe varmayı değil, hedefe giden yolları sever” demektedir.

İşte bu noktada insanın, kendisini asıl olan gerçekliğe yükseltecek uyarıcılara ihtiyacı baş göstermektedir. Bedenindeki duygular büyük fırtınaların dalgaları ile çarpışırken insanın bunu görebilmesi ya da fark edebilmesi çok zordur. Bu nedenle insan bilmek ve bilinmek için, eserler üretmeye başlar. Sarsılmış benliği onu yiyip bitirirken kendine yön veremez ve yerinde duramaz hale gelmiştir. Duygu ve düşünceleri ruhunun derinliklerinden aklın ekranına sızarken artık o bir kurtarıcı aramaktadır. Bu noktada yine kendine ve kendinde var olan ışığa yönelecektir. Bu ışık onun düşünceleri, fiilleri ve eserleri olacak, kaybolmuş benliğini bulmak için çektiği acılar bir nebze de olsa son bulacaktır. Artık eserleri onun aynası olmuştur.[1] Bir şairin aşağıdaki şiirinde belirttiği gibi:

BOZGUN
Bir kez daha denedim yalnızlığımı,
İçimin kopmayan ipinde sallandım,
Ürküttüm bulut kuşlarını gökyüzünün,
Sonsuzun çizgisiyle sınırlandım;
Bir gün çaresizlik içinde kalmışken
Hiçlik ordularımı çoğalttım kendimden,
Geçtim ölüm bataklığını hıncımla kurutarak,
Köprüler kurdum umutsuzluğumun putrellerinden.
Ben zamanı müthiş gücümle durdurarak
Kurdum sessizliğin duran saatlerini,
Bir gün her yanımdan kuşatılmışken
Bir kez daha denedim kendime tutunmayı;
Öyle genişlettim ki denizlerimi
Ben koydum yerli yerine adalarımı
Ve öğrendim kıyışız, limansız yaşamayı.

Sedat Umran 

Sonuç olarak diyebiliriz ki; insanın, dağların taşımaktan kaçındığı emaneti yüklenmek için istekli olması, “nefahtü” [2] remzinden aldığı güçle ilâhî mertebelerin sonuna kavuşmak iştiyakı açıklanamazdı. Çünkü dünyanın insanı doyuracak kapasitesi olmadığı gibi aradığını bulamayanın çekeceği ıztırap gerçekten çok zordur. İsteklerimiz iç dünyamızı parçalayan birer mihrak olduğu gibi hepsine kavuşmakta mümkün değildir. Bir yerden sonra durulamayan insanın ölmesi iyilik gibidir. Binlercemiz bu yanılsamalar girdabında boğulmaktayız. İnsan her kavuşmadan sonra sıkıntıya düşer ve her bitiş onun yeniden bir arayışa düşeceğinin habercisidir. İnsanın doğası gereği bu hep böyle sürüp gidecektir. Bu nedenle Allah Teâlâ insanın durağan olamayacağını şu şekilde izah etmektedir.

“Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” [3]

Asıl olan, iç dünyamızdaki bu karmaşanın nasıl çözülebileceği meselesidir. Görünen o ki, Allah Teâlâ’nın yardımından başka bu noktada bir çözüm de mümkün değildir.

“Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?” [4] 

 İhramcızâde İsmail Hakkı  

 


[1] [Sigmund Freud’un psikanaliz teorisi sanatçının kişiliğini ve sanat eseri arasında ilişki kurarken bilinçaltıyla ilgili olarak eserindeki kişilerin psikolojisini, bilinçaltı dünyasına yakınlaştırmaktadır. Freud, sanatçının kişiliğine bakarak eseri hakkında bazı çıkarımlara varır. Moran onun kuramını şöyle özetlemektedir.
 “ İnsanların bir takım istekleri ve etkileri vardır fakat toplum içinde yaşadıklarından dış gerçekliğe uymak zorunluluğu duyar ve bu isteklerini serbestçe tatmin etmez, aksine bunları bastırmaya, örtmeye bakarlar. Fakat ister cinsel alanda ister başka bir alanda olsun bu isteklerden vazgeçmek çok zordur. Bundan ötürü insan gerçek hayatta kavuşamadığı bu zevkleri hayal kurma yoluyla elde etmeye çalışır. Böylece gerçeklik ilkesinin sözünü geçiremediği bir hayal dünyasında insan en gizli arzularını tatmin eder. Çoğunlukla cinsel ya da kendini başarılı, kuvvetli ve yüksek görmekle ilgili isteklerdir. Bu hayal kurma eğilimi aşırı kaçar, normal sınırlarını aşarsa ruh hastalığı için ortam hazırlanmış demektir. Freud’un sanat kuramında bu hayal kurma eylemi ile sanatçının yakın ilişkisi vardır. Sanatçıda bir ruh hastasına yakın sayılır. Oda gerçek dünyada tatmin edemediği isteklerle doludur”] AKTÜCCAR Oylum, T.C. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İsa Portrelerinin İncelenmesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Plastik Sanatlar Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007, s.6
[2] Allah Teâlâ, “nefesü’r-Rahman” olarak bilinen ve kâinatın varlığını sürekli muhafaza eden “ilâhî nefes alma” vasıtasıyla mahlûkatı yaratır. Âleme hakikati cihetinden, rahmanın nefesi olması cihetinden bakıldığında o, ancak Allah Teâlâ’dır denilir, diğer taraftan âleme bu ilâhî nefeste şekillenmiş suretler olması cihetinden bakıldığında ise o, mahlûkattır denilir.
[3] Râd, 28
[4] Duha, 4

SİYASETİN DİNİLEŞMESİ

İslam’da devlet ve siyaset anlayışı, adaletin tesisi, zulmün kaldırılıp, yetkisini halktan alan hukûki bir düzenlemedir. Ancak, yıllardır müslümanlar siyaseti hukuki olmaktan ziyade itikâdi manada değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışını tam olarak geliştirememiş, dinî-siyâsi bir doktrine dönüştürmüştür.

Müslümanlar siyasetlerinde, dinî naslarda yönetim uygulamaları olmadığı halde, onlarca delil üretince de tıkanıp kalmışlardır. Dinî bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset, yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmişse de, başarı sağlanamadığı da görülmektedir.

İslam, siyâsi hâkimiyetin kaynağını, teoride, halka dayandırmasına rağmen, uygulamada bunu gerçekleştirememiş olması doğu milletleri yapısının kültür ürünü olabilir. Aslında İslâm batı dinidir. Yine kişilerin şahsiyeti ve uygulamalarındaki aykırılıklar, İslam’ın kısa zaman içerisinde büyük toprak hâkimiyeti, ticarî merkezlerin yer değişmesi, halkın ve yöneticilerin dinî olgunlaşma dönemini tamamlayamamaları ile sorun üstüne sorunlar getirmiştir.

İlk siyâsi çatlama Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyayı terk ettiğinde insanların onun koymuş olduğu ilkeleri birden unutkanlaşıp tekrar cahiliye dönemini hatırlatan adetleri hayata geçirmeleridir. Bu bir yönden dinin içtimâi plandaki yönetim serbestiyetin varlığını gösterebilir. Ancak ilk halife seçiminde meydana gelen boşluğun bugüne kadar gelen izleri bulunmaktadır. Bu şekilde başlayan yönetim şekli ile sarsıntıya uğrayan yönetimler istikrar gösterememiştir. Raşid Halifelerden sonra İslâmî devlet uygulaması Emeviler ile tamamen halkdan kopmuş, saltanata dönüşmüş yıllar yılı bu yönetim şekli değişmemiştir.

Burada şu soru akla gelirse İslâm hala yeryüzünde hâkimiyetini nasıl devam ettiriyor? Bunun cevabı dinin koruyucusu Allah Teâlâ olduğu içindir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen

 Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz.” [1] ayeti ile din Allah Teâlâ’nın koruması altındadır. Din mükemmelliği ile dimdik durmaktadır. Ancak Allah Teâlâ İslâmî hayat nizamı olarak uygulamayı insanlara bırakmıştır.

“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir.” [2] ayetinde geçen iman edenlerden maksat inancına sadık olanlardır, Müslümanlar değildir. Yoksa bugünkü müslümanların bu zilleti olmazdı.

İslâm siyasetinin başarısız olduğunu düşünmek lüzumsuz olabilir. Ancak ideal İslam devleti anlayışında mükemmel şekilde oturtulamamasının sebebi olarak kişilerin karizmaları ile inanışların hep bir kefeye konulması, devlet yönetiminin dinî ve sosyal yönü uyuşmamış olmasıdır. İslâm tarihine baktığımızda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyayı terk etmesiyle başlayan olaylarda Ehl-i Beyt’in başına gelen sıkıntılarda Hz. Ali kerremallâhü vechenin yapıcı roller üstlenmesi karizmatik şahıs fonksiyonunu bir tarafa bırakıp devlet-millet olmanın gereklerini göstermesidir. Hz. Hasan aleyhisselâmın halifeliği terk etmesi ve Hz. Hüseyin aleyhimesselamın devlete karşı gelmeleri riyaset için olmayıp, devletin içtimai uygulamada halktan koparılıp saltanata dönüştürülmesine itirazdır. Çünkü her saltanat bir zulmün uygulayıcısı olmaktan kendini kurtaramamıştır.

Neticede, ŞEYTAN VE YANDAŞLARI, HİLELERİNİ İNSANLARIN ZAAFLARI ÜZERİNE DÜZER. SAĞLAYICILAR OLARAK TESPİT ETTİĞİ UNSURLARI DA BAZEN DİNİ YÖNDEN, BAZEN DE DÜNYEVÎ YÖNÜNDEN HAREKETE GEÇİRİR. BU DÜZENLERİN İÇİNDEN KURTULMAK ÇOK ZOR OLDUĞUNDAN KARGAŞA ORTAMI HİÇBİR ZAMAN EKSİK OLMAZ.

 “Ey inananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah’ı anmaya koşun; alım satımı bırakın; bilseniz, bu sizin için daha iyidir.[3]

Bu ayetin batınî manası Ey insanlar, bir işaret zuhur ettiğinde kendinizi dünyevî şartlardan uzaklaştırarak hak olan Allah Teâlâ’nın emirlerine uyun, acele ederek batılın prangalarını boyuna geçirerek köleleşmeyin, demektir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki DÜNYA BEKÂR BİR KOCAKARIDIR. HERKESLE NİŞANLANIR FAKAT GERDEĞE GİRDİĞİ KİMSESİ HİÇ OLMAMIŞTIR.

“Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” [4] 

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Hicr, 9
[2] Mü’minûn, 1
[3] Cum’a,  9
[4] Nahl, 93

İNSAN HÜRRİYETİ AÇISINDAN ALLAH TEÂLÂ’NIN ÖN BİLGİSİ VE KULDAKİ MECBURİYET

[İnsanın özgür olup olmadığı en eski zamanlardan beri gizemini koruyan bir sorundur. Özgür iradeye sahip bir failin yaptığı eylemlerden nereye kadar sorumlu olacağı, hangi eylemleri sonucunda mükâfat veya cezaya maruz kalacağı konusunda birçok soru cevaplanmayı beklemektedir. Her hangi bir fiil tabiat kanunları veya geçmişin geleceği belirlemesinden dolayı zorunluluktan yapılıyorsa, o zaman ortaya çıkan sonucu özgür bir fiil olarak telakki etmemiz mümkün olmayacaktır. Bunun aksine eğer fail yaptığı eylemi kendisinden önce zorunlu bir neden olmaksızın en nihayetinde kendi yapıyorsa, failin fiillerinden sorumlu olacağı yargısına varılacaktır.

Dini inançları olan bir kimsenin özgürlük sorununa bakış açısı da farklı bir boyut kazanacaktır. Bir yandan inanmış olduğu Allah Teâlâ’nın kendisinin yaptığı her şeyi önceden bildiğini varsayması gerekecek, diğer yandan da, fiillerinin nihayetinde Allah Teâlâ tarafından cezaya ve mükâfata çarptırılacağını kabul ederek, Allah Teâlâ’nın önceden bilmesine karşın insanın özgür bir varlık olduğunu varsaymak zorunda olacaktır.

Bilindiği gibi klasik teistik anlayış Allah Teâlâ’nın bilgisinde her hangi bir eksiklik görmez. Mükemmel Varlık Teolojisi Allah Teâlâ’yı bilgisi, kudreti, iradesi ve iyiliği bakımından mükemmel kabul eder. Diğer yandan da yaratılmış olan insanın iyi ve kötüyü seçmede sorumlu olduğunu, bunun sonucunda insanın eylemlerine göre ceza ve mükâfat elde edeceğini ileri sürer. Dolayısıyla bir yandan Allah Teâlâ’nın insan eylemleri konusundaki bilgisinde her hangi bir eksikliğinin olmaması gerektiği varsayılmak zorunda iken, diğer yandan da insan eylemlerinin özgür kabul edilmesi gerekmektedir. Çünkü Allah Teâlâ’nın yaratıcısı olduğu insanın eylemlerini önceden bilmesinden daha makul bir iddia olamayacağı, hem rasyonel düşüncenin bir gereği, hem de teizmin en temel varsayımıdır. Dolayısıyla Klasik teizm bir yandan, Allah Teâlâ’nın gelecekte olacak olan insan fiilleri hakkında, o fiiller meydana gelmeden önce bir bilgiye sahip olduğunu iddia ederken, diğer yandan insanın yapıp ettiklerinde özgür olduğunu ve yaptıklarının sonunda mükâfat veya cezaya maruz kalacağını varsaymaktadır.

Fakat mesele hem Allah Teâlâ’nın önbilgisi hem de özgür irade gibi iki unsurun bir arada olması gerektiği şeklinde konulmasına karşın, bir takım problemler hemen kendini göstermektedir. Mesela; ön bilgi insan için söz konusu edildiğinde, insanın dahi gelecek hakkındaki bazı olayları bilebileceği ifade edilebilir. Dolayısıyla bir anne, örneğin, oğlunun meyve suyunu sevdiğini bildiğinden dolayı, ertesi gün kahvaltısında oğluna sormadan portakal suyunu koyabilir ve oğlu da buna itiraz etmeyebilir. Diğer bir ifadeyle anne öngörüsünde haklı çıkabilir. Fakat çocuğun meyve suyu içmesi annenin öngörüsünden kaynaklanan bir nedenden dolayı değildir. Dolayısıyla burada annenin öngörüsü ile çocuğun meyve suyu içmesi arasında nedensel bir ilişki yoktur.

Durum insan bilgisi açısından böyle olmasına karşın, Allah Teâlâ söz konusu olunca mesele farklı bir boyut kazanmaktadır. Allah Teâlâ’nın bilgisi sadece pasif bir bilgi değildir. Allah Teâlâ’nın ezeli ve zorunlu olması, aynı zamanda kendisinin dışındaki varlıkların nedeni olması, bilgisinin de nedensel bir karaktere sahip olduğu anlamına gelir. Bu varsayımın teolojik ifadesi, Allah Teâlâ’nın yaratmış olduğu âlem hakkında mutlak anlamda ilahi inayete ve hükümranlığa sahip olması anlamına gelir. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın bilgisi, insan bilgisinin aksine, objesi hakkında nedensel bir karaktere sahip olup onu var kılan bir bilgidir.

Klasik teizme vurgu yapılma nedeni, modern teoloji olarak adlandırılan süreç ve açıklık teolojisi, mükemmellik kavramını farklı bir şekilde yorumladığı için, Allah Teâlâ’nın kudretinin ve bilgisinin sınırlı olması nedeniyle insan eylemlerini zorunlu kılmadığı konusunda açık bir inanca sahip olmasındandır.

Doğal olarak klasik anlayış, Allah Teâlâ’nın mükemmelliği ile insanın özgür iradesinin bir arada var olacağını iddia etmektedir. Dolayısıyla temel meseleyi yeniden Allah Teâlâ’nın zorunlu bilgisi ile insan iradesinin bir arada savunulup savunulamayacağı olarak formüle etmek daha uygun olacaktır. Genel anlamda problemi şu şekilde formülleştirmek mümkündür:

1. Zorunlu olarak, eğer Allah Teâlâ x’i önceden biliyorsa, o takdirde x olacaktır.
2. Allah Teâlâ x’i önceden biliyor.
3. Öyleyse, x olacaktır.

Bu şemalandırmayı sembolik bir şekilde yapacak olursak,

1. p→ q
2. p
3. q

Burada temel problem zorunluluk kavramının ne şekilde değerlendirileceğiyle ilgilidir. Allah Teâlâ’nın bilgisinin zorunlu olması, bildiği şeylerin de zorunlu olmasını gerektirmeyeceği temel çözüm olarak ortaya konmuş olmakla birlikte, birçok başka sorun hemen kendini göstermektedir. Zorunluluk kavramının geçişken olup olmadığı bu meselinin çözümünde en temel sorunların başında gelir.

‘Eğer Allah Teâlâ yarın İstanbul’a gideceğimi biliyorsa, zorunlu olarak yarın İstanbul’a gideceğim’ gibi, p →q, p, q şeklinde ifade edilebilecek olan zorunluluğun geçişken olması gerektiği, teolojik fatalizmin [1] zorunlu olarak çıktığını varsaydığı sonuçtur.

Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın bilgisinin zorunlu olması nedeniyle, bildiği şeyin de zorunlu olmasının gerektiği, teolojik fatalizmin temel iddiası olarak zikredilebilir. Fakat bu çıkarsamaya [2] klasik anlayışın cevabı hazırdır; şartlı bir önermenin zorunlu olması sonucun zorunluluğunu gerektirmez. Diğer bir ifadeyle zorunlu varlığın zorunlu bilgisinin içeriği kontenjan olabilir. De dicto [3] zorunluluk de re zorunluluğu gerektirmediğinden, “zorunlu olarak yarın İstanbul’a gideceğim” gibi bir çıkarsama yanlıştır. “yarın İstanbul’a gideceğim” cümlesinin başına getirilen zorunlu model kavramı bu cümleyi mutlak anlamda zorunlu kılacağından dolayı, “yarın İstanbul’a gideceğim” cümlesinin bütün mümkün dünyalarda doğru olmasını gerektirmektedir. Fakat bu cümlenin bütün mümkün dünyalarda doğru olduğunu söylemeyiz. Dolayısıyla mutlak anlamda zorunluluktan kastedilen bir şeyin bütün mümkün dünyalarda doğru olması ise, o takdirde “yarın İstanbul’a gideceğim” gibi bir cümle yarından sonra doğru olmayacağı gibi, dün de doğru olmadığını söylemek yanlış bir akıl yürütme olmayacaktır. [4]

Diğer yandan ezelilik konusundaki farklı anlayışlar, ilahi ön bilgi ve insan hürriyeti konusunda merkezi bir unsur teşkil eder. Genel olarak iki türlü ezelilik anlayışının olduğu varsayılmaktadır.

Bunlardan ilki, Allah Teâlâ’nın tamamen zamanın dışında olduğu, zamansal olaylarla hiçbir şekilde ortak bir paydaya sahip olmadığı, mutlak anlamda ilahi zamansızlık anlayışıdır. Bu anlayışa göre, Allah Teâlâ’nın âlem hakkında ön bilgisinden bahsetmek yerine, bütün zamanı kuşatan ezeli bilgisi söz konusu edilebilir. Mutlak anlamda zaman dışı ezeliliğin savunulmasının temel nedeni olarak, Allah Teâlâ’nın zamanla herhangi bir ilişkisinin olmadığı varsayılmak suretiyle, mutlak anlamda Allah Teâlâ’nın basitliğinin ve değişmezliğinin korunmak istenmesinden kaynaklandığını söyleyebilir. Bu bakış açısına yöneltilen en temel itiraz olarak, tamamen zamanın dışında telakki edilen bir varlığın, zamanın içindeki olguları zamansal olarak bilemeyeceğinden, her şeyi bilen olma temel niteliğini muhafaza edemeyeceği konusundadır. Dolayısıyla, Allah Teâlâ hakkında ifade edilmiş olan bütün sıfatlar nihayetinde Allah Teâlâ’nın zatına irca edilerek, varlığıyla özdeş kabul edilir. Allah Teâlâ’nın sıfatlarından bahsetmek, bu sıfatların Allah Teâlâ’nın varlığından ayrı niteliklere sahip olduğu anlamına gelmez. Bunlar sadece dilsel ifadeler olup, metaforik [5] anlama sahiptirler.

Diğer bir ezelilik yaklaşımı olarak da Allah Teâlâ’nın insanla aynı zamansal çerçevede var olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre Allah Teâlâ’nın ezeli olması bütün zamanlarda var olması anlamına gelir. Bu anlayışa göre Allah Teâlâ zamanlı olarak ezelidir (everlastingly), o daima var olmuştur şu anda vardır ve var olacaktır. Bu anlayış Allah Teâlâ’nın basitliğini ve değişmezliğini genelde farklı bir şekilde yorumlamaktadır. Allah Teâlâ’nın basit olması demek, Onda her hangi bileşik bir unsurun bulunmamasına karşın, Allah Teâlâ’nın sıfatlarının zatına irca edilmesi de mümkün görünmemektedir. Allah Teâlâ’nın sıfatları sadece dilsel ifadeler olmayıp, Allah Teâlâ’nın zatından ayrı bir anlam ve işlevleri vardır. Bununla birlikte Allah Teâlâ’nın zatından ayrı olarak telakki edilen bu sıfatların zamanla olan ilişkisi Allah Teâlâ’nın zatında her hangi bir değişikliğe neden olmamaktadır. Sadece özsel olmayan bir değişikliğe neden olmaktadır ki, bu sayede Allah Teâlâ’nın özsel olarak basitliği, değişmezliği ve mükemmelliği korunmuş olmaktadır. ] [6]

Sonuç olarak [İnsanın özgür olup olmadığı tarihin ilk çağlarından beri cevaplandırılmaya çalışılan bir sorudur.

“İNSAN DETERMİNİST BİR DÜNYADA MI YAŞAMAKTADIR YOKSA, FİİLLERİNİ ÖZGÜR BİR ŞEKİLDE Mİ YAPMAKTADIR?”

Bu soruya cevap vermek, meseleye teizmin temel varsayımları girince daha da zor bir hal almaktadır.

Mükemmel varlık teolojisi Allah Teâlâ’nın kudretinde ve bilgisinde her hangi bir eksiklik görmez. Dolayısıyla Allah Teâlâ kendisinin dışındaki varlıkların yaratıcısı olduğundan dolayı, onlar hakkında tam ve eksiksiz bir bilgiye sahiptir. Allah Teâlâ’nın insanın fiillerini o fiiller meydana gelmeden önce bilmesi teizmin en temel varsayımıdır. Bu yüzden buradaki en temel soru,

“ALLAH TEÂLÂ’NIN BİLGİSİNİN NEDENSEL KARAKTERİ VASITASIYLA ÖNCEDEN BİLDİĞİ İNSAN EYLEMLERİNİ ZORUNLU KILIP KILMADIĞIDIR.”

Mutlak anlamda mükemmel bir Allah Teâlâ’nın bilgisinde herhangi bir eksiklik kabul edilemeyeceğinden dolayı, zamanda meydana gelen olayların Allah Teâlâ tarafından nasıl bilindiği, bu anlayışın temel sorunlarından birisidir. Zamansal olguların zamansız bir şekilde ifade edilmesi Allah Teâlâ’nın mutlak anlamda değişmez bir varlık olması düşüncesiyle tutarlı olmakla birlikte, Allah Teâlâ’nın mutlak anlamda her şeyi bilen olmasının savunulması, bazı sıkıntılar doğurmaktadır.

Özgür iradeli yaratılmış insan açısından temel sorun, Allah Teâlâ’nın hem özgür irade sahibi olarak yaratıp hem de onun daima doğru yapmasını sağlaması mümkün olup olmadığı sorusunda düğümlenmiş görünmektedir.

Bu nedenle, ilahi ön bilgi ve insan hürriyeti problemine farklı bakış açıları bulunmaktadır. Bu farklı bakış açılarının her birisinin diğerine göre daha rasyonel ve tutarlı olduğu noktalar mevcuttur.

İnsan, Allah Teâlâ’nın mutlak anlamda inayetini ve insanın özgür iradesini bir arada ön gören bakış açısıyla, teizmin temel varsayımları ile yalnız Allah Teâlâ’ya bırakan bakış arasında sürekli gidip gelmektedir.  ][7]

 


[1] Kaderciliğin
[2] Sonuç çıkarma, anlam, sonuç
[3] De dicto “önerme ile ilgili” anlamında olup de re “şeyle ilgili” anlamındadır. De dicto zorunluluk önermeye atfedilen bir zorunluluk iken de re zorunluluk şeye atfedilen bir zorunluluktur. Buna örnek olarak Stephen Hawking’in 2 sayısını düşündüğünü varsayalım. 2 sayısı özsel olarak veya zorunlu olarak çift sayıdır. Böylece şu de re önerme doğru olmuş olacaktır; “Stephen Hawking’in hakkında düşünmüş olduğu şey zorunlu olarak çift sayıdır”. Fakat bunun aksine “Zorunlu olarak, Stephen Hawking’in düşünmüş olduğu şey çift sayıdır” yanlış olmuş olacaktır. Çünkü Stephen Hawking’in 2’nin çift sayı olduğunu düşünmesi zorunlu değildir, başka şey de düşünebilirdi. bkz. Michael J. Loux, Metaphysics, Routledge, London,1998, s. 173–174
[4] Konuyla ilgili olarak üç türlü zorunluluktan bahsedebiliriz;
Mutlak anlamda/metafiziksel zorunluluk: bütün mümkün dünyalarda zorunlu olan, bir mümkün dünyadan öbürüne göre değişmeyen zorunluluktur. 
Arızi/geçici/zamansal zorunluluk: Mutlak anlamda zorunluluğun aksine arızi zorunluluk, geçici zorunluluk da diyebiliriz, bir şekilde zamanla kayıtlı bir zorunluluktur. Belli bir zamanda doğru olmasına karşın ondan önce doğru olmadığı için mutlak anlamda zorunlu olamaz, diğer bir ifadeyle bütün mümkün dünyalarda zorunlu değildir.
Nedensel zorunluluk: Bir sonucun meydana gelmesi için nedenin şart olmasını gerektirir. Sonuç, neden ön şartı olmaksızın meydana gelmez. Bu yüzden nedenle sonuç arasında zorunlu bir ilişkinin var olduğundan söz edilebilir.
[5] Mecazi
[6] (YAVUZ, 2006),s.1-9
[7] (YAVUZ, 2006), s. 175-182

KAYNAKÇA
YAVUZ Zikri İnsan Hürriyeti Açısından Tanrı’nın Ön Bilgisi [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Ve Din Bilimleri (Din Felsefesi) Ana Bilim Dalı Doktora Tezi-191407 , 2006.

 

ALLAH TEÂLÂ’NIN KUŞATMASI

Sonsuz güç ve kudret sahibi,  mutlak hâkimi, mutlak efendisi, mutlak kudret sahibi olan Allah Teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Allah Teâlâ’nın kendisinin tâbi olacağı hiçbir şart, kayıt veya belirleme de yoktur. Tersine bütün şart, kayıt ve belirlemeler, O’nun özgür iradesinin sonuçları olarak ta ortaya çıktı. O kâinatı istediği için, istediği anda ve istediği gibi yarattı. Başlangıçta değil, istediği her an tabiata müdahale etmektedir.

 [Sözlükte, kuşatmak ve hâkim olmak manasından hareketle, bir şeyi her bakımdan tanıyıp bilmeye ihata denmiştir. Geleceği ihata etmek, henüz yaşanmamış zamanları ilmen kuşatıp bilmek demektir. Daha gelmemiş zamanlar, ileride var olacak gerçeklikleri yönüyle bilinir.

Peki, böyle bir bilgi insan zihni için mümkün müdür? İnsanlar, geleceğin nasıl yaşanacağını kesin bilgiler şeklinde öngörebilir mi?

Bilinen şu ki, normal şartlarda en çoğu geleceğe yönelik güçlü tahminlerde bulunmak ve gerçekçi hayaller kurmak dışında bu konuda insanın elinde bir şey yoktur.][1]

Şu anda bulunan varlığımızla düşüncede geçmişten geleceğe ulaşma çabamız, kesinlik bildirmeyen hükümler üretmekten öteye geçemez. Bir dakika ilerisinden bir yüzyıl sonrasına kadar bütün gelecek zamanlar, varlık realitemiz açısından henüz yaşanmamıştır. Hiçbir tahmin ve hayal mantıkta bilgi ifade etmediğinden ötürü, normal zihin yeteneğimizle gelecek zamanları bilmemiz mümkün olamaz.

Gelecek zamanlar bizim için henüz var olmadığı için, şimdiden müşahede edilmesi imkânsızdır. Gerçekte mevcut olmayan şeyler, duyularla algılanamaz Daha önce yaşanmış bir olay gibi daha sonra yaşanacak bir olaya da şimdiden şahit olmak yaratılışımız gereği mevcut olan engeller kalkmadan söz konusu değildir. Bu bakımdan, geleceğin bilgisi ancak düşüncede katiyet bildiren hükümler şeklinde olur. Varlığın sonrası şimdiden düşünülebilir olduğundan, varlık hakkında önceden hükmedilebilir. Ne var ki, zamanla yaşanacak şeyleri önceden düşünmek ve katî hükmetmek için zamana hâkim olmak gerekir. İrade ve güçle hâkim olunamayan şeyler hakkında düşüncede hüküm vermek, ancak tahmin değeri taşır. Eğer zamana gerçekten hükmümüz geçseydi, gelecek zamanı hükmen bilmek de imkân dâhilinde olabilirdi. Ancak insanın varlığa hâkimiyeti çok az olduğundan, zamana hükmü de pek zayıftır. Bu hâkimiyet yetersizliği sebebiyle tahmin ve hayalimiz daima muhtemel kalmaya mahkûmdur.

Geleceğin bilgisinin zaman hâkimiyetine bağlı olması uyarınca, geleceğe yönelik öngörülerin kesinlik derecesi, hâkimiyetin derecesine bağlanabilir. Yüksek bir hâkimiyet durumunda yürüttüğümüz öngörü, diğerinden daha kesin görünür. Örneğin masamızın üzerinde, algıladığı bir şeker taneciğine doğru sabit hızla yürüyen bir karıncanın bir dakika sonra nerede bulunacağını öngörmek, havada serbest uçan bir serçenin bir gün sonra nerede olacağını tahmin etmekten daha kuvvetli bir hüküm niteliği belirtir. Çünkü serçenin hemen bütünüyle hükmümüz­den çıkması yanında, önümüzdeki karıncaya bir ölçüde hâkim olduğumuz varsayılabilir. Karıncanın bir dakika sonra şeker taneciğiyle meşgul olacağına hükmedebilir, bu düşünceyi hayalimizde canlandırabiliriz. Fakat verilen bu hüküm bilgi değildir; çünkü hâkimiyetimizi engelleyecek ihtimallerin varlığı daima şüphe uyandırır. İrademizi aşan bir sebeple karıncanın yön değiştirmesi veya yürüyemez hale gelmesi mümkün olduğundan, bu kadar küçük bir varlık alanında ve bu denli kısa bir zaman diliminde bile öngörümüzün yanlışlarıma ihtimali vardır. Demek ki gelecek zamanlar, bildirilmediği sürece insana meçhuldür. Geleceği bilmek, ancak ihtimalleri yok eden mutlak bir hâkimiyetle olabilir.

Bu açıklama üzerinden ihatayı (kuşatmayı) mukaddes manada tanımlayacak olursak, ilâhî ihata, Allah Teâlâ’nın gelecek zamanlan mutlak ilmiyle kuşatması, henüz yaşanmamış gerçekleri önceden bilmesidir. Bütün gelecek, kesin bilgiler suretinde Allah Teâlâ’nın sonsuz ilminde yer alır; sonsuzlukta yaşanacak realiteler Allah Teâlâ’ya daima malumdur. Yaratan’ın gelecek zamanları bilmesi, mutlak ilmine ait bir şe’ndir [2]. İhata ise, Allah Teâlâ’nın varlık ve zamana mutlak hâkim olduğunu belirtir. Mukaddes ihatanın, geleceğe tamamen hükmeden mutlak rubûbiyetin ilmi olduğu da söylenebilir. Âlemlerin Rabbi’nin hükmünü engelleyecek bir sebep bulunmadığına göre, Cenâb-ı Hak değişmez hükümler şeklinde belirlediği zamanları katiyetle bilir. Yüksek ihata tecellîsi, kesin hükümler manasında geleceği belirleyip tâyin etmektir. Meydana çıkan sonsuz hükümler, zamanın görünümünü önceden vermiş olur.[3]

Yaratan’ın hükmü engellenemez, kayıt altına alınamaz.[4] Tabiatın sınırsız yaratılışında görüldüğü üzere, müteâl[5] irade yerel şartlardan bağımsız kaldığı gibi, nûranî kudretin yaratılmış mâhiyetlerce kısıtlanması da imkânsızdır. Muhalefet tanımayan bu serbestlik, Allah Teâlâ’nın her ne dilerse yapması, ne hüküm verirse olması anlamına gelir.[6]

Yaratan’ın her şeye hükmeden emri dışında âlemde bir şey meydana gelemez. Varlık tamamen O’nun elinde, olaylar O’nun hükmündedir.[7]

Müteâl iradenin beşerî iradeyi kayıt altında tutması, kulun tercihine vesayet ve vekâlet etmesi anlamındadır. “Allah istemediği sürece siz isteyemezsiniz.” [8] beyanı bunu ifade eder. Bu manada, mukaddes irade mahlûk iradenin vekili ve son merciidir.[9] Kul kendi kişiliği doğrultusunda bir şeye meyil gösterse, bu meyil mukayyet bir irade hükmü oluşturur; Allah Teâlâ kulun bu yönelişine ya izin verir, teyit eder veya engel olur, değiştirir. Bu, yerel iradenin nihaî düzeyde müteâl iradeye bağlanması demektir.

Yaratan, insanların kişiliklerini ilmen kuşatarak, herkesin karakterine bağlı meyil ve yönelişleri bilir; hükmünün merciiyeti cihetiyle önceden tâyin eder. Burada açıklanmayan, kulda karakterin nasıl ortaya çıktığıdır ki, yaratılış hikmetinin gizli tuttuğu bu bilinmez mesele “kaderin sırrı” anlamında sırru’l-kader şeklinde adlandırılmıştır.

Allah’ın varlık âlemi üzerinde çeşitli manalarda tecelli eden mutlak hâkimiyeti, bütün varlıkların geleceğini Allah Teâlâ’nın hükmüne, dolayısıyla muhît ilmine bağlamaktadır. İrade ve kudretin hükmünden hariç olmayan bir şey, ilmin ihatasın­dan da hariç değildir. Hâkimiyetin mutlaklığı, geleceğin müteâl hükümlerini ihtimal manasından uzak, kesin bilgiler mahiyetinde göstermektedir. Bizde tahminden öteye geçmeyen hükümler, müteâl hükme nispetle birer tâyindir.

Kur’ân-ı Kerîm’in geleceğe dair hâkimiyet ifadeleri, aynı zamanda ilmin ihatası manasına gelir. Tıpkı gelecekten yapılan gaybî ihbarların, aynı zamanda irade ve kudretin kesin hükmünü gösterdiği gibi. Cenâb-ı Hakk hükmüyle her şeyi kuşattığı anda ilmiyle de kuşatmış olur. Vahyin gelecek zaman­lara ilişkin bildirdiği müteâl hükümleri, mukaddes ilmin ihatası manasında okumak mümkündür.

Kur’ân-ı Kerim’in beyanına göre, gelecek zamanlar insan için bilinmez bir gayb âlemidir.[10] Geleceğin gizli hükümleri Allah Teâlâ’nın elinde, istikbalin bütün bilgisi O’nun yanındadır.[11] İleride neler yaşanacağını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilemez; kimsenin, yarın başına neler geleceğini ve sonunda nerede öleceğini bilmediği gibi.[12] Allah Teâlâ muhît ilmiyle, insanların haberdar olduğu veya olmadığı her şeyi bilir.[13] İnsanların dünyada tek tek nasıl bir hayat süreceğinden, ömürlerini ne şekilde tamamlayaca­ğından aynıyla haberdardır.[14] Kıyametin nasıl meydana geleceği, mahşer gününde neler olacağı, hesaba çekilen kişilerin Allah Teâlâ’ya nasıl cevap vereceği, günahkâr kişilerin birbirlerine neler söyleyeceği, nihayet kimin cennete gireceği ve kimlerin azaba maruz kalacağı dahi Yaratan’ın malumudur.[15] Hatta cehennemde azap çekenlerin arasında yaşanacak münakaşalar, dile getirecekleri pişmanlıklar, cennet ehlinin kavuşacağı saadetler, yaşayacakları yerler, birbirlerine hitabın nezih cümle­leri ve ebedî nimetler, hepsi ilâhî ilmin ihatasına nazaran ayrıntısıyla bildirilmektedir.[16]

Vahyin bu gibi gayb haberlerinden başka, nüzul zamanında bildirilip sonradan aynıyla gerçekleşmiş tarihî ihbarları da vardır. Kur’ân-ı Kerim’in indiği dönem açısından yakın bir geleceği aydınlatan bu gaybî ihbarlar,   bildirildiği üzere tahakkuk etmiş olmakla, ilâhî ihatanın aynen yaşanmış malumatına örnektir. Bu örnekler, bir zaman Nuh aleyhisselâma artık kavminden kimsenin iman etmeyeceği vahyedildikten sonra, gerçekten büyük tufana kadar kimsenin imana girmemesiyle müteâl ihbarın aynen vuku bulmasına benzer.[17] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme vahyedilen yakın gayb haberleri, kendi hayatında aynen yaşanarak tarihe geçmiş olaylar durumun­dadır. Örneğin Mekke müşriklerinden Ebû Leheb’in iman etmeyip küfür üzere ahirete göçeceği, vahyin ilk yıllarında önceden bildirilmişti.[18] Bu kişi, hicretin ikinci yılında kendi evinde inançsız ve perişan bir halde öldü.

Varlık âlemi üzerinde böyle sınırsız bir hükümle tecellî eden ilâhî ihatanın, müteâl hükmün ıtlakınca sonsuz olduğu anlaşılır. Mukaddes ihata mutlak bir şe’ndir. Gelecek zamanlar, müteâl hükmün sınırsız tâyini cihetiyle daima malum ve mukadder olur ki, vahyin mutlak geleceğe yönelik kesin beyanları bu itibarladır. İhatanın sonsuzluğunu, mutlak ilmin, sonsuz hükümler eşliğinde geleceğin sınırsız realitelerini kuşatması şeklinde düşünmeliyiz. İhatanın sınırsızlığı, hükmün sınırsız­lığına eşdeğer; ihatanın tecellî sahası da müteâl hükmün kuşattığı varlık sahasına denktir.

Hükmün kuşattığı varlık sahası, müteâl iradenin yönelişine bağlıdır. İrade hangi keyfiyette hükmediyorsa, ilmin ihatası da o keyfiyette tecellî edecektir. İhata tecellîsinin, iradeye ait hüküm tecellîsi nisbetinde gerçekleştiği düşünülür.

Kur’ân-ı Kerim, Yaratan’ın nezdindeki yüce kader dîvanına İmâm-ı Mübîn adını vermiştir.[19] Bu yüce kitabın, hikmet dîvanı olan Ümmül-kitab’a istinad ettiği ve ona dâhil olduğu söylenmişti. Buna göre kader hükümleri hikmet hükümlerine, İmam-ı Mübîn de Ümmül-kitab’a bağlıdır.[20] Evveliyette hikmetin tesbit edilmesini kaderin tesbiti izlediği kadarıyla, iki mukaddes dîvanın mutlak bir münasebet üzere birbiri ardınca yazıldığı düşünülebilir. Allah Resulü’nün bildirdiğine göre, yüce hikmet ve kader kitapları, yaratılıştan çağlar önce Kalem ismindeki bir meleğe yazdırılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın âlemdeki her şeyi önceden tek tek belirleyip kaydettiğini anlatmaktadır. Evvelî ihatayı ifade eden bu ilk kader kaydında, her şeyin mutlak bir tafsil üzere değil, nispeten mücmel yazılmış olduğu söylenebilir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, yaratılış zamanları boyunca mufassal yazılan diğer bir kader dîvanından bahseder. Bu itibarla İmam-ı Mübîn, müteâl kaderin icmal mertebesini belirtmektedir.

Yaratılış zamanlarının sonsuz ayrıntılı ihata tecellîlerini temsil eden mufas­sal kader dîvanı, vahyin beyanında Kitâb-ı Mübîn ismiyle anılır.[21] Evveli kader kitabı İmam-ı Mübîn nasıl yüce hikmet dîvanı Ümm’ül-kitab’a bağlı ve onun bir devamı ise, Kitab-ı Mübîn de onlara bağlı ve dâhil bir kitabet sayılır. Kıyamet gününe kadar daimî surette gerçekleşecek olan bu ikinci yazım, kaderin tafsil mertebesini belirtmektedir. Buna göre, evvelî dîvanda nisbeten mücmel kaydedilen her şey, yaratılış boyunca sonsuz ayrıntılarda yeniden yazılmakta, mutlak bir ihata üzere istinsah edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim, görevli meleklerin gerçekleştirdiği bu daimî istinsahın, Kadir gecesiyle özel bir münasebeti olduğuna işaret eder.[22] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin miraçta duyduğunu söylediği kudsî kalem seslerinin de aynı müteâl kitabete ait olması muhtemeldir.[23] Kur’ân-ı Kerim, varlık âleminde yaşanan her şeyin, henüz var edilmeden önce mübîn bir kitapta yer aldığını bildirmektedir.[24]

Evvelî ve daimî ihatanın böyle birbirine bağlı mukaddes yazımlarla temsil edilmesine mukabil, kıyamet ötesini kuşatan ihata tecellîlerinin kitabete geçmemesi, kader dîvanlarının ağırlıklı olarak ahiret öncesine ilişkin manalar ifade ettiğini gösterir. Bu manaların en genişi, mutlak rubûbiyetin temsil edilmesi olsa gerektir. Kader hakikatte bir rubûbiyet tecellîsi olduğundan, kader dîvanları da rubûbiyetin yüksek bir keyfiyette temsili için düzenlenmiştir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim, kaderin yazılmasının hikmetini, insanlara mutlak rubûbiyet altında yaşadıklarını göstermek ve böylece Yaratan’a teslim olmalarını anlatmak şeklinde açıklar. Aynı doğrultu­da, her insanın hususî kaderinin manen boynuna asıldığı bildirilmektedir.[25] Alın yazısı da denen bu özel kitabet tecellîsi, her ferdin hayatına hâkim olan rubûbiyeti temsil eder. Allah Resulü, bu hususî yazımın, insana anne karnında ruhun üflenişine bağlı olarak gerçekleştiğini belirtmektedir.[26]][27]

Allah Teâlâ’nın önbilgisinin zaman içerisindeki ihatası ile anlamakta düşüncemizde O’nun tarafına meyledip noksanlık makamında kendimizi görmek uygun olacaktır. Yaratılışında kendisine danışılmayan bir varlığın sebebi olan yaratıcının iradesini sorgulamakta açmazların olacağını düşünmesi gerekmektedir. Allah Teâlâ’nın sonsuz kudreti karşısında insana verilmiş kısmî özgürlük kapısını kırmadan düşüncelerimizde bir sorgulayıcı değil, sorgulanan mahkûmun çilesi ile hareket etmek uygundur.[28] Çünkü Allah Teâlâ’da bulunan sonsuz bilginin[29] ve tecellinin kısacık akılla ölçülmesi bir yerde abesle iştigaldir. Hakikatte bizim uğraşımız O’nun rahmet penceresinden yaratılış hikmetlerini düşünmektir. Düşünme emri de Allah Teâlâ’nın ayrı bir emridir.


[1] BAYMUR, Feriha, Genel Psikoloji, İstanbul 1973. s. 193.
[2] Şe’n: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürâtı, neticesi ve eseri; iş, gerek, tavır, hal.
[3] Gazzâlî, Me âricü l-kuds fi medârici ma ‘rifeti ‘n-nefs, 1988, s. 165.
[4] En’âm,57; Yûsuf,40; Sebe, 22; el-Furkan, 13.
[5] Müteal: Âlî, büyük
[6] Bakara,165; Ra’d, 41; Ahzâb, 38; Talâk, 3
[7] Âl-i İmrân,154; Mâide,1; Hûd,56; Ra’d,31; Yâsîn, 83.
[8] İnsân, 30; Tekvîr,29
[9] En’âm, 102; Hûd, 12; Zümer, 62
[10] Meryem,78; ,Tûr,41; Necm,35; Kalem, 47.
[11] En’âm,58; Yûnus, 20; Hûd, 123; Nahl,77.
[12] Âl-i İmrân,179; En’âm, 59; Neml,65; Lokman, 34.
[13] Bakara,255; En’âm,73; Tâhâ,110; Enbiyâ, 28.
[14] Muhammed, 19
[15] İbrahim,44; Nahl, 86; Meryem, 70; Tâhâ, 104; Lokman, 43; Sebe, 32; Nebe, 40; Mesed, 3
[16] Bakara, 167; İbrahim, 21; İnsân, 5-22; Nebe,31 -36.
[17] Hûd,36; Nûh, 25.
[18] Mesed, 1-3
[19] Yâsîn, 12.
[20] Zuhruf, 4
[21] En’âm, 59; Yûnus, 61; Hûd, 6.
[22] Duhân, 4
[23] Müslim, “îmân”, 263
[24] En’âm, 59; Yûnus, 61; Neml,75; Sebe, 3
25] İsrâ,13
[26] Buhârî, “Kader”, 1; Müslim, “Kader”, 1,2
[27] (KURT, 2002 ), s. 127-138
[28] (Âdem ile eşi) “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz” dediler. (A’raf, 23)
[29] “De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.” (Kehf, 109)

KAYNAKÇA
KURT Erkan Kur’an-ı Kerim’e Göre Allah’ın İlmi [Kitap]. - İstanbul  : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Kelâm Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 111101 , 2002 .

HZ. HATİCE RADİYALLÂHU ANHA NEYİ BİLİYORDU?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet ışığı parlamadan ondaki cevheri bir kadın nasıl bilebilirdi?

Evet, bir kadın bildi. Engin duygularla son nebiyi bulacak ve destek olacak onu âlemlere hazırlayacaktı. Bu güzide kadın Mekke’nin asîl ve zengin dulu Hz. Hatice radiyallâhu anha idi.

Şüphesiz, bu devirde Mekke’de, bir ruh hali hüküm sürüyordu. Mekkeliler, Hazreti İsmail’in evladından bir nebi gelmesini bekliyorlardı.

Hz. Hatice ise gönlünde bu nebiye eş olmak emelini taşıyor ve Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi gönderi­lecek olan rasül olarak görüyordu. Bu hissini apaçık ona ifadede etmişti. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendisinin nasıl olabilirliğini itiraf ederdi.

Ne var ki, bu evlilik oldu. Sonra onların hayatı birdenbire değişti. Cemiyetten ve muhitten bir uzaklaşma oldu. Hira Dağı’ndaki vahiy inmesi ile neticelene­cek olan inzivalarla karışık hayat başladı. On beş sene bu inzivaya manevî ve zihnî bir oluşuma alt yapıyı oluşturacaktı.

O devrin putperest örf ve âdeti, Kâbe’de putların içtima salonu veya asil ailelerin politika sahnesiydi. Dinî hayat ise kabileler arası bir putlar mücadelesinden başka bir şey değildi. Fakat asil Mekke ailelerinden bazıları, bu karmakarışık putperestlikten fazla olarak, hatırasını gururla muhafaza ettikleri uzak ataları Hz. İsmail aleyhisselâmdan yansımış bulunan belirsiz bir tevhid inancını haniflik içinde devam ediyorlardı. Bu devirde, Hz. İbrahi­m aleyhisselâmın dini, Hanif denilen bazı kimselerin indinde daha saf bir şekilde yaşıyordu. Bu “Hanifler” o araştırıcı adamlardı ki, putlardan şüphe ederler ve bir olan Allah’a taparlardı. Fakat bu zahitlerin mistik hayatında, hususî dinî merasim ve usul yok denecek kadar azalmıştı.

Hanifler, sadece bazı mahallerde, zamanlarıyla münasebet­lerini bütün bütüne kesmemek şartıyla, inzivaya çekilmekte­ydiler. Onlar mistik kaide olarak zühdü ve namazı tatbik ederlerdi.

Haniflerin mistik ibadetleri ne Hıristiyanlığa ne de Musevili­ğe yöneliyordu. Sadece, ferdî basit bir disiplinleri vardı.

Bizim burada soracağımız soru;

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin on beş senelik inzivalarla süslü hayatı hakkında bildiklerimiz nelerdir?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ailevî hayatına ait bazı biyografik teferruat müstesna, bu devrede O’nun manevî yapısının teşek­külüne ait bilgiler yok gibidir.

Kur’ân-ı Kerim, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin o zamanki manevî şartlarını şöylece çiziyor:

“Sana bu kitabın vahiy olunacağını beklemiyor, ummuyor­dun. Bu ancak Rabbinden bir rahmettir.” [1]

Modern tarihçilerin hayretini mucip olan bir husus olarak nübüvvetten önceki bu dönemin gelecekle olacak psikolojik bağı bulunan inzivası hakkında niçin az bilgi vardır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu on beş sene zarfında Hira Dağı’nda çekildiği inzivalarında, insanlarının dikkatinden ve içtimai hayattan uzaklaşmıştı.

Ancak geleceğini gören Hz. Hatice radiyallâhu anha hangi bilgi ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yönelmiş ve ona sonsuz desteği sağlamıştı. Ona destek verecek kadın bu bilgiyi nereden biliyordu.

Cevap hazırdır.  

KADINLAR BİLİR.

Hanif olan Hz. Hatice radiyallâhu anha sezgileri ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdeki güzelliği ve farklılığını çözmüştü.

Evlilik hayata geçirilmiş ve saadetli yuva artık insanlığa en büyük hizmete hazırlanıyordu. Hazreti Hatice radiyallâhü anha, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ara sıra kendisinden uzaklaş­tıran bu inzivalara canı sıkılmıyordu. Diğer meraklı ve ukalâ kadınlar gibi başına dikilip konuşmalarıyla ve hareketleriyle düşüncelerinden ayırıp, huzurunu kaçırmıyordu. Bilâkis evde bulunduğu sırada elinden gel­diği kadar muhtaç olduğu sükûnet ve riayeti sağlıyordu.

Hirâ’ya gidince de onu uzaktan takip ediyor, onu hiçbir surette rahatsız etmeden her ihtimale karşı ken­disini korumak maksadıyla adamlarından birini gönde­riyordu. Sonuçta “Hira” mağarasında ilâhi vahiy geldi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fecrin alaca karanlığında evine koştu.

Ren­gi değişmiş, bütün vücudu korkudan titremekte idi.

Zev­cesinin hücresine girince kendini emniyette hissetti. Şa­hit olduğu hâdiseyi titrek bir sesle Hz. Hatice’ye anlattı.

Acaba rüyada mı sayıklıyor?

Yahut çıldırdı mı?

Hz. Muhammed’in bu manzarası, Hz. Hatice’nin kalbindeki en derin annelik duygularını uyandırdı. Kocası­nı bağrına basarak itimad ve iman dolu bir sesle dedi ki:

“Ey, Ebulkasım, Allah Teâlâ bizi gözetir. Bu müj­deye sevin ve sebat et. Amcaoğlu, Hatice’nin canını elin­de tutanın hakkı için ben senin ümmetin nebisi olduğunu ümit ediyorum. Allah seni asla utandırmayacak­tır. Sen ailene bağlısın, doğru sözlüsün, misafiri tutar ve ağırlarsın, felâketlere karşı yardımcısın”.

Hazret-i Muhammed’in korkusu yok olmuş, yüzü parlamıştı.

Hz. Hatice radiyallâhü anha, bir annenin yegâne evlâdına yaptığı gi­bi ninni söyler gibi tatlı sesiyle yatağının etrafına güzel pembe rüyalar serpiyor, sakin ve rahat bir uykuya dalın­ca gözlerini bir an üzerinde tutuyor, sevgi ve tazim dolu kalbi çarparak, yavaşça hücreden çıkıyor, kapıya varın­ca tenha sokağa fırlayarak amcasının oğlu Varaka Bin Nevfel‘in yanına koştu.

İhtiyar Varaka, Hatice’nin sözlerini duyunca titre­di. Bitkin, dermansız vücudunu bir canlılık kapladı. Silkinerek coşkunlukla konuşmağa başladı:

“Varakanın canını elinde tutanın hakkı için, eğer bana hakikati söyledinse, Ey Hatice, Muhammed’e ge­len daha evvel Musa ve İsa’ya gelmiş olan vahyi ilâhi­dir. Muhakkak ki, o bu ümmetin rasülüdür, ona söyle, sebat etsin.”

Hz. Hatice, ihtiyarın daha fazla konuşmasını bekleme­den ve sözlerinin bir kelimesini tekrar ettirmeden müj­deyi hemen kocasına ulaştırmak için evine koştu. Fakat Hz. Muhammed’i bıraktığı gibi uykuda buldu. Uyandı­rıp uykusunu bozmaktansa, başının ucunda oturup bek­lemeyi tercih etti.

Aradan çok zaman geçmeden Hazret-i Muhammed yatağında çırpınmağa, nefesi ağırlaşmağa, alnından su gibi ter akmağa başladı. Bu hali epeyce sürdü. Görün­meyen bir muhatabı dinliyor gibi hali vardı.

Hz. Hatice, onu kolları arasına alarak Varaka Bin Nevfel’den işittiklerini nakletti. Hz. Muhammed, minnet ve şükran ifade eden nazarlarla Hatice’ye uzunca baktık­tan sonra dönüp yatağına bir göz attı ve teessür içinde:

“Ey Hatice dedi. Uyku ve istirahat devri artık geçti. Cebrail Aleyhisselâm bana insanları hak dinine, Allah’a ibadete davet emrini getirdi, ama kimi davet edeceğim? Kim icabet edecek?”

Hz. Hatice, heyecan ve imanla haykırdı:

“Ben icabet edeceğim, Ey Muhammed!

Herkesten, her insandan evvel beni davet et. İşte ben, sana inana­rak Müslüman oldum. Allah Teâlâ’nın rasülü olduğunu tasdik ediyor, inandığın Allah Teâlâ’ya inanıyorum.”

Büyük bir huzur ve rahatlık içinde onu tebrik etti. Sonra isteği üzerine Varaka’nın yanına gitti. Varaka, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görür görmez haykırdı:

“Bana can veren Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki sen bu
milletin nebisisin. Kavmin tarafından yalanlanacak, eziyet görecek, memleketinden çıkarılacaksın, onlara karşı savaşacaksın. O güne yetişsem Allah Teâlâ bilir onun uğrunda nasıl savaşacağım!”

Sonra başını ona yaklaştırdı. Hazret-i Muhammed de onu boynundan öptü.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sordu:

“Beni yurdumdan çıkaracaklar mı?”

Varaka cevap verdi:

“Evet, senin gibi, bütün risâlet sahipleri düşmanlık görmüştür. Keşke o günde genç olsam… Keşke o gün sağ olsam…”

Kocasına bağlı ve getirdiği hak dinine ilk inanan Hz. Hatice radiyallâhü anha bu çetin mücadelede onun yanında yer al­mış, elinden geldiği kadar yardımına koşmuştu.

Resulü Ekrem’in Kureyş’ten gördüğü eza ve cefa­dan mustarip olarak eve dönüşünde vefakâr eşi onu te­selli ediyor, maneviyatını yükseltiyordu.

Bu hal senelerce devam etmişti.

Kureyş müşrikleri, aldıkları bir kararla Haşim ve Abdülmuttalib oğullarını Mekke haricinde bulunan Ebu talip semtine sürülmüş, orada âdeta sürgün hayatı ge­çirmek zorunda bırakılmıştı. Bu kararı ihtiva eden sahife Kâbe’ye müşrikleri Hazret-i Muhammed’in taraftarlarına ve yakınlarına karşı iktisadî abluka tatbik etmişler, onlarla her türlü münasebeti kesmişlerdi.

Resulü Ekrem, Mekke’den ayrılıp Ebu Talib semtine gidince Hz. Hatice radiyallâhü anha hiç tereddüt etmeden onunla bera­ber gitmiş, gençliğinin birçok tatlı hatıralarını sinesin­de toplayan çok sevdiği aile evini terk etmişti.

Yaşı bir hayli ilerleyen Hazret-i Hatice, kaybettiği evlâtlarının acısı üzerine başlarına gelen bu yeni felâket onu bir hayli yıpratmıştı.

Ebutalib’in semtinde Mekke’den uzakta üç sene kalmıştı. Bu ızdırap yılları içinde kocası Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve arkadaşlarıyla beraber birçok sıkıntı ve alışamadığı mahrumiyetlere katlanmıştı.

Yaşı altmışı geçtiği halde, silâh, para ve sayı itiba­rı ile kendisinden üstün bir düşmanla mücadele eden: kocasının yanında bulunmak için sağlığından fedakâr­lık yaparak üstün bir gayret sarf ediyordu.

Kuvvetli bir imanın ve sarsılmayan bir azmin kar­şısında Kureyş’in muhasara, abluka ve boykotları bir başarısızlıkla neticelenmiş, Hz. Muhammed’in Mekke’­deki evine dönme zamanı gelmişti.

Hazret-i Hatice güçlükle ve üstün bir kuvvet sarf ederek rahat döşeğine avdet eder etmez hastalanmıştı.

Yorgunluk, sürüldükleri yerde mâruz kaldıklara baskı, zulüm ve mahrumiyet altmış beş yaşındayken en son gücünü tüketmişti.

Yatağa düşen Hz. Hatice radiyallâhü anha son günlerini yaşıyordu artık. Nihayet gece gündüz başucundan ayrılmayan sev­gili eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kolları arasında ruhunu teslim etti…

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem etrafına bakınca ona ilk inanan, dâ­vasında destek olan mübarek zevcesinin vefatından sonra evin bomboş ve kasvetli olduğunu, Mekke’nin onun göçmesinden sonra oturulacak bir yer olmaktan çıktı­ğını gördü:

Hz. Hatice’nin vefat ettiği ve “Hüzün Yılı” adı ve­rilen o senede Hz. Muhammed’in karşılaştığı müş­küller ve üzüntüler son haddini bulmuştu.

Seneler geçti ve İslâm muzaffer oldu.

Ve Muhammed’in evi de bir gün şu hâdiseye şahit olacaktı. ,

Hz. Aişe radiyallâhü anha gençlik ve güzelliğine, kocası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisine güveniyor. Fakat kendinden önce Hz. Muhammed’in kalbine girerek hayatının son anına kadar o kalbi kendine hasreden ve orada işgal ettiği yeri ölümünden sonra da muhafaza eyleyen Hatice’yi kıskanıyordu. Günün birinde Hâle — Hz. Hatice’nin kızkardeşi— ziyaret kastiyle Medine’ye geliyor. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinin içinde Hâle’nin —göçen sevgilisinin sesine ben­zeyen— sesini işiterek kalbi çarpıyor ve:

“Ey Allahım, bu Hâle’dir.”

Diye haykırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halinden si­nirlenen Hz. Aişe kendine hâkim olamayarak:

“UZUN YILLARIN YIPRATTIĞI KUREYŞLİ BİR KOCAKARIYI ANIYORSUN, HÂLBUKİ ALLAH TEÂLÂ ONUN YERİNE DAHA İYİSİNİ VER­MİŞTİR.”

Diye, sitem edince mübarek çehresi değişen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden şu cevabı alıyor:

“VALLAHİ, CENABI HAK, BANA ONUN YERİNE DAHA İYİSİNİ VERMEDİ.

İNSANLAR KÂFİRKEN O BANA İNANDI, İNSAN­LAR BENİ YALANLARKEN O TASDİK ETTİ.

İNSANLAR BENİ HER ŞEYDEN MAHRUM EDERKEN, O SERVETİYLE YARDIM ETTİ.

VE CENABI HAK, KADINLAR ARASINDA YALNIZ ONDAN BANA EVLÂD İHSAN ETTİ.”

Ve bu sözler karşısında Hz. Aişe radiyallâhü anha iradesini zapt ederken kendi kendine hitap ediyor:

“Vallahi bir daha ondan bahsetmeyeceğim!”

Hâlbuki daha önce ondan sık sık bahsetmekten kendini alamıyordu. Bir gün de hep onun lâfını ettiği­ni görünce:

“Sanki dünyada Hatice’den başka kadın yok­muş!”

Dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde buna karşılık:

“EVET, O VARDI, VARDI VE ONDAN EVLÂDIM DA OLMUŞTU”.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her koyun kesişinden sonra yanındakilere:

“Hatice’nin arkadaşlarına da verin”.

Buyurduğunu duyan Hazret-i Aişe, bunun için da­rılır gibi olmuş. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de:

“ONUN SEVDİKLERİNİ BEN DE SEVİYORUM” karşılı­ğını vermişti.

Mekke’nin fethedildiği gün oradan yol geçmesine rağmen Hazreti Hatice’yi unutmamış, bu ilk zevcesinin defnedildiği yakın bir yerde çadır kurup, oradan Mek­ke’nin fethini idare etmişti.

Hz. Hatice’den sonra İslâm dinine milyonlarca kadın girecektir. Fakat o, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında Allah Teâlâ tarafından en mühim role seçilen ve ilk Müslü­man kadın olarak kalacak ve —Müslüman olsun olma­sın— tarihçiler Hz. Hatice’nin o rolünü anacaktır. Nitekim Batılı tarihçi Badey şöyle diyor:

“Hatice’nin sevdiği için evlendiği erkeğe olan iti­madı, bugün yeryüzünde yaşayan insanlardan her yedi kişiden bir kişinin din olarak inandığı akidenin ilk mer­halelerine bir itimad havası katıyordu”.

Margol Youth ise, Hz. Muhammed’in nübüvvet ha­yatını, Hz. Hatice radiyallâhü anha ile karşılaştığı ve Hatice’nin kendisine elini takdir ederek uzattığı günle tarihini başlatıyordu.

Nasıl ki aynı batılı tarihçi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine’ye hicretinin tarihini Hazret-i Hatice’nin top­rağa verildiğini ve Mekke’nin Hatice’siz kaldığı günle tesbit ediyordu.[2]

Tek şahidi bizzat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisi olan nübüvvet, rasülün “Ben”inden müstakil objektif bir olay olarak ortaya çıkışında onun biricik desteği güzel annemiz Hz. Fatıma’nın annesi Hatice radiyallâhu anhadır.

Ey Allah Teâlâ’m kadını mükemmel yarattın. Ona verdiğin sezgi ve anlayışı erkeğe vermedin.

Ey güzeller güzeli annemiz, bizim için kıyamet günü şefaatçi olmanı diliyoruz.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kasas, 86
[2] Bkz: (BİNNEBİ, 2003) s. 61-66; bkz: (Aişe ABDURRAHMAN), s. 19-27

Kaynakça:

Aişe ABDURRAHMAN trc: Selami Münir YURDATAP Hz. Muhammed’in Mübarek Zevceleri [Kitap]. - İstanbul 
BİNNEBİ Malik Kur’an-ı Kerim Mucizesi [Kitap]. - İstanbul : Boğaziçi, 2003.

KISALMA-KOPMALARLA KIYAMETİ ÖNE ALMAK

Teknolojinin, ulaşımın, iletişimin, ticaretin vb. yaygınlaşması ve hızlanması kısalma ve kopmayı doğurmuştur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerinde buna “tekarubuzzaman” denilmektedir. Zamanın hızlanması ve yoğunlaşması anlamındadır. “Zaman kısalacak ve vasıtalarla mesafeler kısalacak.” [1]

Yaşadığımız yüzyılın sesten hızlı uçakları, trenleri ve diğer gelişmiş ulaşım araçlarıyla, eski dönemlerde aylar süren yolculuklar şimdi birkaç saat içinde, üstelik çok daha güvenli, rahat ve konforlu bir biçimde yapılabilmektedir. Hadisin işareti de bu şekilde gerçekleşmektedir. Günümüzün ileri teknoloji ürünü ulaşım araçlarına Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde işaret etmiştir:

“Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır.” [2] 

Zaman tekarüb ederek (yaklaşarak) gece ile gündüz birbirine yaklaşır… “Zaman kısalıp sene ay, ay hafta, hafta gün, gün saat, saat de ateş tutuşturacak kadar az bir zaman olmadıkça kıyamet kopmaz.” [3]

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Zaman yakınlaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, haftada bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur.” [4]

 Zamanı kullanma biçimimiz ve onu algılama biçimimizin değişimi “zaman kavramı” nın değişimine, aynı şekilde bu değişim de tekrar zamanı kullanma ve algılama biçiminin değişimine sebep olmaktadır.

 [“Gerçek”in anlamını yitirdiğini, gerçeklik (simülakr)[5] kavramının onun artık egemen olamadığı alanı büyük bir kabiliyetle doldurduğunu birçok disiplinde yapacağımız tarama işlemiyle anlamamız zor olmayacaktır. Bağlamlarından kopartılarak içerikleri sürekli boşaltılıp doldurulan kavramlar silsilesinin bu sürekli başkalaşımının sebep ve sonucu, yaşadığımız her ayrıntıyı resmeden zaman kavramının uğradığı “değişim”dir.

17. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile başlayan felsefe, bilim, sanat, edebiyat gibi birçok disiplinin uğradığı sürekli değişim bugüne kadar uzanan bir altyapıya sahiptir. Sanayi Devriminin altyapısını hazırlayan Aydınlama Hareketleri sosyo-ekonomik açıdan toplulukların köklü değişimine sebep olmuştur. Sanayi Devriminin birinci bölümünü oluşturan “makineleşme çağı” üretim teknolojilerinin uğradığı evrimin yerini sağlamlaştırırken yepyeni bir hayat biçimini, estetik anlayışı ve gündelik hayatı da örgütlüyordu. Bu dönemi takiben oluşan fabrikalaşma, şehirlerin konumlanma biçimlerini kökten değiştirdi. Çalışma kavramının zamanla olan ilişkisini keşfeden, seri-üretiminin gücüne hayran kalıp etkisi altında zevkten kendini kaybeden yeni hayat biçimleri “hız”ı da keşfetmiştir. Üretimde zamanın rolünün öneminin kavrandığı bu dönemi takip eden dönemde, üretimin lokomotifi olan “tüketim”in yaptırım gücü keşfedilmiştir. Üretim ve tüketim birbirini öteleyerek öyle bir konuma getirmiştir ki bugünün insanı kendisi için üretilip paketlenmiş zaman programları (bir tatil, eğlence turu, uçak, gemi, tren yolculukları, eğitim programları, emeklilik poliçeleri vb.) satın almaya başlamıştır. Sanayi Devriminin son bölümü olarak da adlandırılan “bilgi çağı” ise sonraki adımı takip etmektedir. Bilgisayarın keşfinin ve ileri teknolojik gelişmelerin sanayi devriminin üçüncü aşamasını oluşturduğu varsayılmaktadır. Gerçeklerin yerini suretlerinin aldığı, “katı olan her şeyin buharlaştığı”, ağırlıklarını yitiren kavramlar sebebiyle uç kutupların birbirine hızla yaklaştığı dönemdir.

Mekâna katı bir sadakatle bağlı bireyin bu yeni dönemde bedenî ve zihnî olarak hareket kabiliyeti artmış, mekânla bağları zayıflamış ve kopma noktasına gelmiştir. Büyük üretim teknolojilerinin yarattığı iş kapasitesine bağlı olarak artan şehir nüfusları yüzünden, çeperlerine baskı yapan şehirler yeni ağlar sistemi kurmuştur. Kırsalı sürekli yutan şehir, geçmişteki insanın domestik [6] yapısını terörize etmiştir. Göç nitelikli olan bu “hareket” [7] şehirlerin merkezlerinin suretlerini üretip şehir içinde şehirler oluşturmaya başlamıştır. Bu da metropolleşen şehrin tanımını oluşturmaktadır. Sürekli genleşen, sınırlarına baskı yapan şehirlerde özerk hayat şehirden kaçarcasına kurulmaya başlanmıştır. Ve bu üretmek ve tüketmek için şehrin kaynaklarına ihtiyacı olmasına rağmen kendi hayat aralığını oluşturmak için şehir’den kaçan yeni hayatlar üretmeye başlamıştır.

Sadece teknolojileri değil düşünme biçimi de değişen yeni insan dünyayı farklı bir biçimde görmeye başlamıştır. Ulaşım teknolojilerinin artışı ve “mobilite” kavramı insanı yere bağımlı bir varlık olmaktan çıkarıp bir zamanlar hayal bile edemeyeceği mesafelere hâkim olmasını sağlamıştır. Bu da bedenin hâkimiyet alanını genişletmiştir. Ancak bu değişimlerle gelişen insanın aşırı hareketliliği sadece bedensel değil aynı zamanda zihinsel alanda da kendini göstermiştir.

“Sürekli hareket” halinde olan insanın oluşturduğu hayat biçiminin “sürekli iletişim-kavuşma” yı da talep ettiği ve bunun da insanın bir gün içerisinde yapabildiklerinin her geçen gün artmasına sebep olduğudur. Hareketli beden iletişim-kavuşma ağını genişletmek zorundadır. Bu genişleme de daha çok hareketi doğurmaktadır. ANCAK BU ÇİFT TARAFLI TEPKİME BELİRLİ BİR DURUMDAN SONRA HAREKETİNİ ZİHNİN İÇİNE SIĞDIRMIŞ HAREKETSİZ BEDENLERİN DOĞMASINA SEBEP OLMAKTADIR. Çünkü artık birçok eylemi teknolojiler sayesinde hareket etmeden yapmak mümkündür. Teknolojilerin ilerleme yönünde önünü böyle cömertçe açan bu durum, birçok disiplinde yeni deneyimlerin oluşmasına sebep olmaktadır. Ve hatta biraz daha geleceğe doğru bir önerme yapacak olursak, bu hareketsiz ama özgür bireyin bedeni öyle bir beden halini almaktadır ki tüm bu yetenekleri bünyesinde barındıran bir seviyeye ulaşmış bir post-hüman özne olmaktadır.][8]

[“Tüketim devir süresinin” de hızlanması; yine bu organizasyon değişimi nedeniyle iletişim ve enformasyon sistemleri, dağıtım teknikleri gibi kavramların gelişmesi, bunun da sonucu olarak mesafelerin giderek daha çok ve korkusuzca kat(l)edilmesi “mekânın zaman tarafından sıkıştırılmasına, yok edilmesine” neden olur. Hızla artan dünya nüfusu bir gün yeryüzüne sığamayacağından şüphelendiren kalabalıkları yaratır. Ve insanlık bir organizma gibi yayılmaya devam eder. Ancak bu durum sadece yeni topografyaların işgaline değil aynı zamanda var olan şehirlerin de sıkışmasına neden olur. Bu arada birey öteki üzerinden kendi benliğini keşfeder, kalabalığın içinde çok olmanın değil tek olmanın doğasını kavrayınca, kendi dışında gelişmiş olan ve üst ölçekte hayata damgasını vuran kapitalist sistemin, öngördüğü “tüketmek için üret” mantığında üretilen nesneleri, tüketmek için simülakrlarla çevrelenmiş kişisel hayatının olmadığını yarı şuurlulukla görür. Tam olarak görmez çünkü bu durum onu öyle uyuşturmuştur ki daha önce nasıl olduğunu sorgulama yetisini kaybetmiştir. A. Toffler’in de dediği gibi “kullan at” toplumunun bir parçası olmuştur. Üstelik bu toplum sadece üretilen nesneleri değil, fikirleri, ideolojileri, mesafeleri de kullanıp atmaktadır. Öznenin ‘mekân’ la kurduğu bağların giderek zayıflaması, onu “kök salamaz” hale getirir.

Kapitalist sistemin oluşturduğu, birbirini aralıksız biçimde birbirinin içine alan mekânın, bedenin de hareketlenmesiyle, zaman tarafından sıkıştırılması, bedenin hayatla ilişkinin zayıflamasına neden olmuştur.

Belki bu anlatılanlar sosyo-kültürel kavramların yaşadığı bu değişim bir felaket göstergesinin habercisidir. Sosyo-ekonomik faktörlerin değişmesiyle postmodernist insanın, ulaşılamayan dinamik dünyanın dinamik bireyleri haline gelmesi kaçınılmaz olmuştur.

Zihnin, bedenin hâkim olamayacağı kadar geniş bir alanda hâkimiyet göstermesi nedeniyle, diğer yandan da onu daha yoğunlaşan dinamik bir hayat biçimine zorlar. Bu ikili durum sarkacın yaptığı salınım hareketi gibi birbirini öteleyerek devam etmektedir. Bedenin hareket yasası korundu ama özgürleşen zihin bu bağlamda bedenin etki alanının önemini sınadı. Zihin her şeyi beden üzerinden tanımlayan, bedenî deneyimin birincil olduğu dönemin aksine bedenin yapacağı eylemleri hiper-gerçeklik ortamlarında yerine getirme imkânını bulmuştur.

Başlangıçtan bu yana zamanla kurduğumuz çok önemli ilişki sayesinde bedenî ve zihnî var oluş biçimlerimizde yaşadığımız değişim gözler önündedir. Büyük bir ivmeyle gelişen teknolojilerinin ve kapitalist sistemin etkisiyle oluşan aşırı-hareketli insan, teknolojilerinin artışıyla zihnî olarak hareket sınırlarını yıkarak bedenî deneyime ait mekânlardan, sanal mekânlara transfer olduğundaki ilişkide, kendi yerini bulamayan bedenin, bu teknolojiler karşısında kendi eksikliğini ve kısıtlı yeteneklerini keşfetmektedir. Bu nedenle bedenin eksikliğinin zihin aracılığıyla farkına varılması kaçınılmaz tekamül sürecinin zeminini hazırlamakta ve öznenin hayat oyununda yer alması için bu kopmadan korunması zorunlu bırakmaktadır..][9]

Sonuç olarak çağımızda zaman-mekân-zihin ilişkisindeki durum insan dünyasında sanal bir algıya dönüşmüştür. Bu algının tabii olaylarla bağıntısındaki izafiyeti çok kısalınca insanın yeni bir şeyler bulma ve güdüsü olan “ihtiyaç” kavramı kaybolma noktasına gelince kopmalar oluşmuş, hayat dayanılmaz hale gelmiştir. Çünkü duyguların seyri bedenin seyrinden hızlıdır. Kavram karmaşasına düşen geleceğin kaosu ise “mutsuzluk” ve sonuçta “inançsızlık” ve ileri aşamada “intihar eden topluluklar” meydana çıkarmaktadır. Bu ise kıyameti öne almak gibi bir şeydir. Her istediğine kavuşup, doyuma kavuşturacak bir şey kalmayınca insanoğlu Allah Teâlâ’nın ulûhiyetine tecavüz etmek isteğini içinde bulacak (bilim-kurgu) haddini aşacaktır. Saçma sapan düşüncelere ayna olan kurgulamanın sapıtmada ve hayal dünyasında derecelerini bulmakta zorlanmaktayız. Ancak kıyamet büyük haşmetiyle acele tecelli etmesini sağlayan hırsı insana acizliğini hatırlatıp yok olmasına sebep olacağını görebilmekteyiz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Buhari, Fiten: 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/313
[2] Nahl, 8 
[3] Tirmizi, İbn-i Mace, Ahmed bin Hanbel;
[4] Tirmizi, Zühd: 24, 2333
[5] Simülakr: İkonlara tapanlar, Tanrı’yı övmek adına onu betimlediklerini ileri süren usta insanlardı, ama gerçekte Tanrı’yı simgeleriyle bir simülakra dönüştürürken aynı zamanda onun varlığı sorusunu ortadan kaldırıyorlardı. Her imge, Tanrı’nın varlığı sorusunu sormayı engellemek için bir bahaneydi. Gerçekte Tanrı, her imgenin ardında görünürlüğünü yitiriyordu. Ölmemişti, görünürlüğünü yitirmişti yani artık böyle bir soru sorulmuyordu. Tanrı’nın varlığını ya da yokluğuna dair sorulan soru simülasyon aracılığıyla çözülmüştü. (Baudrillard’dan)
Simülakr orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyasını anlatan bir terim. Simüle edilen veya edilebilen her şey orijinalliğini kaybeder. Her görüntü bir simülasyondur, ergo simülasyonun simülasyonu simülakrdır. O yüzdendir resim yıkıcılığı gelişmiştir.
Nasıl ki İslam resme karşı çeşitli nedenlerle bir tavır geliştirdiyse, yasaklamaya çalıştıysa, Hıristiyanlık ta aynı şekilde ilk zamanlarında resme karşı bir tutum almıştı. (İstanbul’daki resim yok etme olayları) Baudrillard’ın simülakr ile bahsettiği dünya aslında Matrix filminde de anlatılan bir simülasyon mu gerçek mi dünyası. Baudrillard’ın gerçekten ilginç tezleri vardır. Hepsi de anlaşılır değil. Post modern dile yatkınlıkla da ilgisi var bu düşüncenin. Ama bazen bazı şeyleri gerçekten anladığınızı hissedersiniz. Bu bir andır, geçicidir genellikle, o kısacık anda her şey aslında çok mantıklıdır, çözülmüştür. bu bir bilinçlenme (consciousnes) anıdır. Bilinç dediğimiz “şey”in de aynen bu anlarda ortaya çıktığını, sürdürülebilir olduğu şekilde insanlarda yerleşebileceği gibi bir fikir ileri sürülebilir. (http:// oyleveyaboyle.blogspot.com /2006/01/simlakr.html) (Erişim:27 Temmuz 2009)
[6] Domestik: 1.    Evcil. 2. İsim  İç, ülke içi. 3. Yerel, yerli.
[7]Burada bahsedilen hareket yayılmacı, doyumsuzluk olarak düşünülmelidir.
[8] Bkz: (ÖZBEY, Haziran 2007 ),s. 1-3
[9] Bkz:(ÖZBEY, Haziran 2007 ), s. 44-47

Kaynakça

ÖZBEY Mim. Damla Onur Zaman-Mekan Sıkışmasıyla Oluşan Aşırıhareketli İnsanın, Beden-Mekân İlişkisinin Dönüşümü.  İstanbul Teknik Üniversitesi-Fen Bilimleri Enstitüsü-Yüksek Lisans Tezi,223066 , Haziran 2007 .

KÖLELEŞME- HÜRRİYET- MÜNAFIK

Hürriyet aşkın ifadesidir. İnsanların yaratılışında hürriyeti sevmek vardır. Köleleşme ise her türlü şekliyle insanlık için bir zülümdür. Özgürce yaşamak ve düşünceyi bloke ederek insanların gelişimini engellemektedir. Hayatımızda kâr ve zarar oranları ile ilişkiye giren kuvvetlerin her fırsatta karşısındakini etkilemek, hükmetmek ve köleleştirmek için gayretten kendilerini alamazlar. Bu olması gereken durumdur. Ancak Allah Teâlâ hürriyetin başka hürriyetlerle ilişkisinde tecavüz hakkını kimseye vermemiştir. Hürriyetler birbirlerine salıverilmiş iki deniz gibidir. Ancak aralarında birbirlerine karışmasına engel vardır.[1] Vücutta çıkmış olan çıbanın hürriyet hakkı, vücudun yaşama hakkı karşı karşıya geldiğinde, her ne kadar beraber görünseler de ayrı salıverilmiş deniz gibidirler. Burada doktor müdahalesi gerekecektir. Önemli olan iki denizin arasına berzahı koyan doktorun tespitinde hata yapmamaktır. Bütün dünyevi ilişkilerde bir üstün kudret ile karşı karşıya olunca köleleşme iptilasından kurtulmak zordur. Ancak aza indirmek için alınacak tedbir ve tek çare Allah Teâlâ’ya güvenmek olduğunu görmekteyiz. Zamanımızda bütün ilişkiler bozuk plaklar gibi bir yerde takılıp durmaktadır. Bir erkin [2] tabiiyetine hâkim olmak sevdasından vazgeçmesini düşünmek imkânsızdır. Bunun için mücadele gerekir. Kudrete zafiyeti buldurmak için tabi olanların yaptıkları eylemin sonucu ise kurtuluş ya da köleleşmektir. Bu kader kanunudur. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Şayet siz yara aldı iseniz, karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri bir yara aldı. İşte Biz, Allah’ın gerçek müminleri meydana çıkarması, sizden şehitler edinmesi, müminleri tertemiz yapıp kâfirleri imhâ etmesi için, zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. Allah zalimleri sevmez.” [3]

Allah Teâlâ’nın kendine inanan kullarının mağlubiyetini isteyebileceğini düşünebilir miyiz? Hayır. “Allah Teâlâ müminlerin velisidir.” [4] Fakat görmekteyiz ki bazı zamanlar köleleştirilmiş inançlı kimseler olmaktadır. Bu neden oluyor, denildiğinde; köleleşen ve köleleştiren insanın sonsuz hırsları ile hadlerini aşıp tecavüz etmeleridir. Çünkü köleleşmek insanın fıtratında yoktur. Sadece inancını kaybetmiş, hırslarına yenilmiş insan vardır. İnancını kaybedenler için ise, her hayat şekli köleleşmektir. İşte tasavvufun hürriyete kavuşmak için önerdiği ölümden önce ölün yani “kutsal intiharı” yapıp yeteneksizliğe, ihtiyaçsızlığa kavuşmayı tavsiye etmesi bu sebepledir.

Unutulmamalıdır ki ebedi olmadığını bilen insanlar için köleleşmek olmadığı gibi köleleştirme isteği de yoktur. Allah Teâlâ’yı büyük bilen sonsuz hürriyete kavuşmuştur. O insan artık hakkı yaşar ve yaşatmaya çalışır. Bir çılgın gibi bendini aşar, devrimini yapar. Bilir ki Allah Teâlâ hayır olarak ne verdiyse, karşılığını tam olarak alacağını ve asla haksızlığa uğramayacağını bilmektedir.[5]

Açıklamalardan da anlaşıldığına göre [insanın kıymetini bilhassa alçaltan bir sebep, köleliktir. Başkasının önünde baş eğen ve onun emirlerine kör gibi itaat eden insan, köpekten bile alçaktır.

Ben, bir köpeğin diğer köpeğin önünde boynunu eğdiğini görmedim.” Hâlbuki bu kölelik, yalnız fertler arasındaki hizmet münasebetlerinde mevzubahis değildir; aynı zamanda bazı siyasî ve iktisadî sistemlerde görünen istismar prensibi de bu kulluk mefhumuna dâhildir.][6]

Hayatlarından memnun olan nice topluluklar, hürriyeti bulmak için çare üretemedikleri gibi şeytanın uşaklarına köle olmuşlardır. Onlar köle olduklarını hatırlamak  akıllarından geçmediği gibi eylemleri bitmiş heykeller gibi hayata bakıp dururlar.

“Onlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gider; konuşurlarsa sözlerini dinlersin; tıpkı, sıralanmış kof kütük gibidirler; her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar; onlar düşmandır, onlardan çekin; Allah canlarını alsın, nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar.” [7] 

İhramcızâde İsmail Hakkı 

 


[1] Rahman, 19-20
[2] Erk: Bir işi yapabilme gücü, kudret, iktidar.
[3] Âl’i İmran, 140
[4] Bakara, 257
[5] Bakara, 272
[6] İkbal, Muhammed, Cavidnâme, trc. Annemarie Schimmel, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999, s. 41.
[7] Munâfikûn, 4

YOZLAŞMA

Yozlaşma kavramını ifade etmede genel bir tarif yapılamadığı için kabul edilmesi gereken, yozlaşmanın zamana bağlı olarak değişmekte olan ve farklı toplumlarda, farklı şekillerde karşımıza çıkan bir gerçeklik olduğudur. Yozlaşma tarifini ele almak istediğimizde, sorunlara ve içinde bulunduğumuz zaman ve şartlara göre değişmekte olduğunu göreceğiz.

[Yozlaşma,  meşru olmayan çıkarlar uğruna ekonomik ve içtimâi imkânların veya kamu otoritesinin kötüye kullanılmasını; ekonomik, bürokratik ve siyasî yapının yetersizliklerini; içtimâi değerlerdeki aşınma ve bozulmaları, hukuki, ekonomik, etik ve kültürel normların toplumun temel ihtiyaçlarına cevap vermemesidir. Daha kısa bir ifadeyle, yozlaşma, dinî, ekonomik, siyasî ve sosyal sistemin işlerliğini kısmen ya da tamamen yitirmesine neden olacak yasadışı ve/veya etik olmayan eylemler bütünüdür. Sadece günümüz toplumlarına özgü bir hadise olmayıp, neredeyse insanlık tarihi kadar eskilere dayanan yozlaşma kavramı zamana ve ülkeye bağlı olarak azalıp artmakla birlikte her dönem varlığını sürdürmektedir. ][1]

Maddiyat ve maneviyat arasındaki güçlü ilişki ve çıkarlarda menfaat ön plana çıktığında “yozlaşma” akıbetini beraberinde getirmektedir. Ahlak bozuldukça, kuvvet mekanizmalarında özel çıkarların ağırlık kazanmasından dolayı içtimâi değerlerin kaybolması, insanların birbirine olan güvenin yitirilmesi, bu nedenle sosyal hayatın gereksiz yere sekteye uğraması söz konusu olmaktadır.

Maneviyattaki yozlaşma da şeytan, nefsin ve fertleri kendi düşünce planlarında buldukları veya kolay gelen şeyleri uygulamaya çıkarmaları ile oluşan menfaat beklentisi üzerine dinin ve ahlakın ilkelerini tahrif edilişidir. İfrat ve tefrit arasında gelip giderken insanın menfaati insanlığın menfaatinden ön plana çıkar. Artık söylemler, kendiliğinden hakikatten uzaklaşır. Bazen öyle olur ki, seneler önce kabul edilen ilke zamanla yamulmuş ve kabul edilmesi gereken başka bir alt yapıya kavuşturulmuştur. Bu yozlaşma neticesinde bukalemun karakter ön plana çıkmıştır.

Yozlaşmanın temelinde asıl yatan unsur ileri görüşlü olmamaktır. Fanatik duygular ile hareket edenler ileri sonuçları görünce geri dönüşü sağlamakta zorlanmaktadır. Dönüşü olmayan yolun çaresi için daha saçma bir şeyle konuyu daha karmaşık duruma gitmektedir. Bu ise daha önceden olması gereken işin uygulamaya geçişidir. Ancak bu yozlaşma penceresine düşmüştür. Yukarıdaki açıklamalardaki yozlaşma ile bahsedilen açıklamayı birbirine bağlarsak, insanlar menfaatperest olma özelliği ile egolarını tatmin etmek ve kavuşmak istediği şeylerin önlerine birileri şahsî açıdan engel koyarsa, sonuçta birlik çatlaması oluşacağı kesindir. Duyguların birliğini kaybeden insan kimlikleri çıkar amaçlı düşüncelerle etrafından koparken veya ilişkiye girerken narsis duygularını da harekete geçirecektir. Mesela;

Tarihte Musevîler şeriat dini olan Yahudiliği yaşamakta zorlanınca, sürekli dinin bir tarafına çentik atarak, saçmalamaya başladılar. Kendi inançlarının hakikatin hangi tarafında olduğunu kaybettiler. Sonradan gelen Hıristiyanlık ise dini şeriattan koparmış, ahlakî değerlerle yoğurarak insanların rahatlamasına salık vermiştir. Bu seferde iki din sahipleri arasında kuvvet sahibi olanlar (Yahudiler ve bu zihniyetli kişiler) insanların rahatlama duygularına karşı engeller koyarken yozlaşma komplosunu harekete de geçirdiler ve Hıristiyanlara yozlaşmış gözüyle baktılar ve DÜNYA DÜZENİNİ ALT ÜST ETMİŞLERDİ.

İslam gelince bütün açmazları, şeriat ve ahlak düzeyinde dengeye getirip çözdü. Ancak ne gariptir ki, bu güzel din insanların elleri ve dilleriyle saçmalığa sürüklenip yozlaşma eğilimine sürüklenmeye çalışılmaktadır. Bunu da şu şekillerde görmekteyiz.

Kimileri eskiden yaşanmış hayat tarzını, kimileri ise yepyeni hayat şekillerine dinin benzemesi gayreti içinde iki kolundan çekilen insan gibi parçalama yoluna gitmektedirler. Ne var ki;  bu çekişme artarsa sonuçta vücudun kolları parçalanacak ve din işe yaramaz çolak olacaktır.

Yozlaşma menfaatin tarafgir uygulaması ile oluyorsa, siyasî, içtimâi ve ahlâkî açıdan paylaşımcılığı harekete geçirerek hayatın sahibi Allah Teâlâ karşısında kullarına sevgi kucağını açmaktan başka çare olmadığını görmekteyiz.

Sonuç olarak yozlaşma, zulmün olduğu yerdedir. İnsanları harici zihniyetle hakikate çağırmada zulüm ve çıkarlar varsa, burada yozlaşmanın en üst seviyesi vardır deriz. Zulmün olduğu yerde yapılan her doğru hareket dahi zulümdür. Hz. Hüseyin aleyhisselâmı Kerbela’da şehid eden devlet, siyasî açıdan haklılığını öne sürebilir. Fakat işlenilen cinayetin bedelini binlerce Müslümanlar sürekli boyunlarında hissetmektedir. Bu tarihi lekenin kanlarını bugün dahi dindirecek bir vicdan bulunmamaktadır. Bu nedenle vaktini geçirmiş her doğru hareket uygulama planına çıkarırken,  zülüm baş gösterecekse geri adım atmak daha güzeldir.

Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki:

“Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, gelecek zamana göre yetiştirin. Çünkü onlar sizin zamanınız için değil, gelecek zaman için yaratılmışlardır.” 

 Hikâye

Adamın biri, iftiradan idama mahkûm olur. İnfaz saatini beklerken, arada bir hükümdara ağzına gelen sözleri sarf eder, sövüp sayar. Bu acı bağırmalar, bir süre devam eder. Hükümdar, bu feryatları duyar. Fakat bu acı bağrışların boşa olmayacağını düşünür.

Hükümdar iki vezirini yanına çağırır. Adamın neler söylediğini sorar. Birinci vezir,

“Hükümdarım bu genç, “ALLAH, AFFEDENLERİ AZİZ EDER”  diyor. Sizden af talebinde bulunuyor” der. 

Bu söz, hükümdarın hoşuna gider.

“Bu genci affettim, serbest bırakın” der. İkinci vezir, hemen atılıp der ki:

“Hükümdarımız, bu veziriniz, , utanmadan yalan söylüyor. Genç, af istemiyor, size sövüp sayıyor.” 

Hükümdar dedi ki;

“Unutma ki, “FİTNEYİ KAPATAN YALAN, FİTNEYE SEBEP OLAN DOĞRUDAN DAHA İYİDİR”.

Hükümdar, vakitsiz doğru söyleyen veziri azleder, yerinde yalan söyleyerek bir mazlumu kurtaran veziri de kendisine sadrazam yapar.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] TARI Meltem Yozlaşmanın Ekonomik Etkileri: Türkiye Üzerine Değerlendirmeler [Kitap]. - Kocaeli : Kocaeli Üniversitesi -Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi-204311, 2006 ,s.106-108