TARİHİN SİYASETİ


Tarih geçmişin siyâseti,
siyâset ise, bugünün tarihidir…”.

İngiliz tarihçisi Freud

Sultan II. Bâyezid’in son yıllarında hastadır. Ecdadı gibi nıkris (Goutte fr. Ayak Parmakları, topuklar ve mafsal ağrıları) illetine ve nefes darlığına yakalanmıştır. Vezirler kendi istek ve arzuları doğrultusunda, devleti istedikleri gibi, idare etmektedirler. Memlekette haksızlık, rüşvet, zevk ve safâ almış yürümüştür.

II.Bâyezid bir gün vezirleri toplar ve onlara şöyle hitab eder :

“Allah bana saltanat hizmetini ihsan etti. Kıyamet günü bütün reâyâmın durumunu Allah Teâlâ, şüphesiz benden soracaktır. Benim de vücudumda hastalık ve yaşım hayli ileri olduğundan, işlerimi sizlere bıraktım. İşittiğime göre atalarım zamanından gelen kanunları değiştirip kendi çıkarlarınız doğrultusunda memleketi idare ediyormuşsunuz. Taşranın ahvâli perişanmış. İşleri aklı erenlerden de sormaz olmuşsunuz. Hocanız kimdir? Millete işkenceye başlamışsınız. Ahirette bana yatacak yer koymamışsınız. Yarın kıyamet gününde Allah beni sorguya çektiğinde ben ne cevap veririm?

Vezirlerin herbiri bu işe aldırmamışlar, herbirisi birşeyler uydurmuşlar. Yalnız, hasta olan ve divana sedye ile gelip giden Mesih Paşa Sultan’dan izin alarak özetle demiş ki,

“Sultanım, veziri â’zam zevk ve eğlence peşindedir. İkinci vezir mal peşindedir. Üçüncü vezir av ile meşguldur. Defterdarlar sizin eteğinize sıkıca yapışıp, mal tahsil idelim diye, sizleri sürüye sürüye cehenneme alıp gidiyorlar. Memleketin hali perişandır, halk zulüm ve işkence altında inlemektedir. Her taraf âh ve figanla dolmuştur. Size âhiret gerekse bu memleketin işlerini iyi bilen ve memleketi koruyacak birini idareye getiriniz,”der.

Bunu dinleyen Sultan Bâyezid ağlayub, “doğru söylersin”der ve çıkıb gider.

Bâyezid’in kendi oğullarından her biri de, saltanata geçme peşindedirler. Şah İsmail ve tehlikesi her tarafı sarmıştır. Şah İsmail’in propagandistlerinden olan Şah Kulu Şeytan Kulu Anadolu’yu baştan başa kana bulamıştır.

Millet ümidini Yavuz Sultan Selim’e bağlamıştır. Ozanlar meydanlarda Yürü Sultan Selim meydan senindir, diye türküler söylemektedirler. İngiliz tarihçisi V.J.Parryde, “Eğer Yavuz başa geçmese idi Osmanlı ta o zamandan yıkılmıştı”, kanaatine varmıştır. Bâyezid’in son dönemlerini, Kemalpaşazâde şu satırlarla anlatır.

Çalındı kûsı fitne her cihetde
Belürdi nice fetret memleketde
Memâlik yüz tutub yer yer harâba
Reâyâ düşdi havfu –ıztıraba

Sh:56

**

Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde veziri Azam Piri paşayı çağırır ve özetle der ki:

” Bir çok memleketler aldık. Hadimü’l Haremeyini’ş Şerîfeyn olduk. Allah Teâlâ’nın yardımı ile muhalif kimse kalmadı. Böyle olunca bu devlet için daha batma tehlikesi var mıdır?

“İnşallah bu devlet böyle giderse batmaz, yalnız sizden sonra evladınız zamanında sizde olmayan üç şey meydana çıkar ise devlet çöker,”der. Buna karşı Yavuz:

“Bire, benim hâzinemde hazine, kullarımda kul, sefere lâzım alet ve hayvandan neyim eksükdür. Bu üç nesne ne ola ki Devleti Aliyyenin zevaline batışına sebeb ola?”

Piri paşa şöyle cevap verir:

“Evet şimdilik görünen eksik bir şey yoktur.
İleride şu sayacağım üç şey devlete musallat olursa o zaman bu devletin ihtilâli ve hercümerci kaçınılmaz olur. “
Bu üç şey şunlardır:
1-Devlet bir ahmak veziri azama düşerse,
2-Rüşvet yolları açılır ve bu sebepten mevki ve makamlar ehli olana verilmez ise,
3-Devleti idare edenler (Hükümet namında olanlar) avretlerim muratları üzere hareket ederse.”

sh:97 98

“Haberdâr ululardan naklolunur
Her Firavun’a bir Musa bulunur.”

Defler IX, v/125 b.

Kaynak:

İbni Kemâl- Kemalpaşazâde, Prof. Dr. Ahmet UĞUR, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları : 822 İzmir

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

Ezilenler ve Ezenler Diyaloğu

Ezilenler, özgürleşme çabaları gereği “ezen olma” tarafına kendilerini itmeye ma’ruzdur. Yani, hiç olmazsa karşı kutbuyla özdeşleşmek gibi. Veya esaretin prangasından kurtulup özgürleşmeye uyum sağlamanın güvenliğine kavuşmaktır. Ancak “ezilenler ve ezenler” arasındaki kopukluk, yanlış uygulamalar ezilmeyi ve ezilmenin bilincini katlamalı pozisyona getirerek, daha fazla aşağılanmayı yaygınlaştırdığından daha da ezilme psikolojsinin ateşini yükseltir ve eyleme dönüşmesini sağlar.

Günümüzdeki bir çok direniş hareketleri, özellikle de gençlerin arasındakiler, tabii olarak içinde oluştukları ortamın özelliklerini yansıtırlarken, dünya ile birlikte bir varlık olarak insan için duyulan kaygıyı öne çıkarmaktadır. İnsanın ne “olması” ve nasıl olabileceği endişesidir. Eylemlerin genelinde “tüketim uygarlığını kınamak”la, “her türden bürokrasiyi eleştirmek”le, “eğitim sisteminin değişmesini talep etmek”le, “gerçekte olanın değişmesini istemek”le, “geri kalmış yönetmeliklere ve yerleşik kurumlara saldırmak”la, kararı verecek öznenin ezilen taraf insan mı yoksa ezen taraf mı olacağını göstermeye çalışmaktır.

O halde, ezilenlerin büyük insani ve tarihi görevi şudur:

İktidarlarını kullanarak sömüren ve gasp eden ezenler, bu iktidardan ne ezilenleri ne de kendilerini özgürleştirme gücünü alamazlar. Sadece ezilenlerin zayıflığından doğan kudret, hem ezilenleri hem de ezenleri özgürleştirecek kadar kuvvetli olacaktır.

Ezilenlerin zayıflığı karşısında ezenlerin gücünü “yumuşatma” yolundaki herhangi bir girişim kendini hemen hemen her zaman sahte yüce gönüllülük şeklinde ortaya koyar, hatta asla bunun ötesine geçmez. Ezenler aynı zamanda Yüce gönüllülüklerini sürekli ifade etme fırsatına sahip olmak için adaletsizliği de ebedileştirmek zorundadırlar. Adaletsiz bir sosyal düzen; ölüm, çaresizlik ve sefaletle beslenen bu “yüce gönüllülük”ün sürekli kaynağıdır; bu da sahte yüce gönüllülük dağıtıcılarının, bu yüce gönüllülüğün kaynağına en ufak bir tehdit yöneldiğinde niçin paniğe kapıldıklarını açıklar.”

Ezenlerin bencil çıkarlarını (vesayetçilik şeklindeki sahte yüce gönüllülük kılığına bürünmüş bir bencillik) esas alan ve ezilenleri, insancıllığının nesnesi haline getiren bir tarz, baskı durumunu bizzat ayakta tutar ve kendisinde cisimleştirirler. Böylesi bir uygulama ezilenleri insandışılaşmanın bir aracı kılar. Ezenlerin özgürleştirici bir hareketi, sadece savunmakla kalmayıp ayrıca gerçek hayatta uygulasalrdı, bu başlı başına bir çelişki olurdu.

Özgürleştirici bir tarzın hayata geçirilmesi siyasi iktidar gerektiriyorsa ve bu da ezilenlerde yoksa o halde ezilenlerin uygulanması nasıl mümkün olur?

Özgürleştirici eylem uygulaması nasıl mümkün olabilir?

Bunun için siyasi iktidar gerekiyorsa bu da ezilenlerde yoksa ne yapılmalıdır?

Ezilenler ve ezenler anlaşalım diyaloğu başlayınca ortaya çıkan durumların başında tabiiki şiddet, Despotizm, nefret ve terör gelir.

Şiddet; ezen, sömüren, ötekileri kişi saymayanlarca başlatılır; yoksa ezilen, sömürülen, kişi sayılmayanlarca değil.

Antipatiyi başlatanlar, sevilmeyenler değildir, sadece kendilerini sevdikleri için aslında sevmeyi beceremeyenlerdir.

Terörü başlatan; çaresizler, teröre maruz kalanlar değil, iktidarları sayesinde “hayatın reddedilmişlerini ortaya çıkaran somut durumu yaratan tedhişçilerdir.

Despotizmi başlatan, zulmedilenler değildir, zalimlerdir.

Nefreti başlatan, horlananlar değil, horlayanlardır.

İnsanı menfi davranış sahibi kılan, kendilerine insan olma hakkı tanınmayanlar değil, onlardan insanlığı esirgeyenlerdir. Güçlünün egemenliği altında zayıf düşürülmüş olanlar değil, onları güçsüz kılmış zor kullanan güçlülerdir.

Bu durumlarda ezenler için, (ezenlerin şiddetine tepki gösterecek olsalar da), kötü niyetli, tedhişçi, barbar, kalleş veya savaş isteklisi olanlar daima ezilenler olacaktır. Ancak ne kadar paradoksal görünse de tam da ezilenlerin, onları ezenlerin şiddetine gösterdiği tepkide bir sevgi ifadesi görülebilir. Ezilenlerin eylem süreci (bu süreç daima ya da hemen hemen daima ezenlerin başlangıçtaki şiddeti kadar şiddetlidir) bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bir sevgiyi başlatabilir. Ezenlerin şiddeti ezilenlerin tam insan olmalarını önlerken ezilenlerin bu şiddete tepkisi insan olma hakkını gerçeğe dönüştürme arzusuna dayanır.

Ezenler ötekileri insandışılaştırır ve onların haklarını ihlal ederken, kendileri de insandışı hale gelirler. İnsan olma mücadelesi veren ezilenler, ezenlerin egemen olma ve baskı iktidarını ortadan kaldırırken, baskı uygulaması sırasında kaybetmiş oldukları insanlığı da ezenlere yeniden kazandırırlar.

Kendilerini özgürleştirmeleriyle, kendilerini ezenleri de özgürleştirebilecek olan yalnızca ve yalnızca ezilenlerdir.Bir sınıf olarak ezenler ne başkalarını ne de kendilerini özgürleştirebilirler. Bu nedenle ezilenlerin içinde hapsoldukları çelişkiyi çözümleme mücadelesi vermeleri hayati önem taşır ve bu çelişki, yeni insanın, yani ne ezen ne de ezilen olan, özgürleşme sürecindeki insanın ortaya çıkmasıyla çözülecektir. Eğer ezilenlerin amacı yetkin insan olmaksa, bu çelişkinin öğelerini tersyüz etmekle ya da sadece kutupları birbiriyle değiştirerek amaçlarına ulaşamayacaklardır. Bu bir basitleştirme gibi gelebilir, ama değildir.

Eski Ezilenin Yeni Ezen olması

Ezen-ezilen çelişkisinin çözümlenişi gerçekte, ezilenlerin sınıf olarak ortadan kalkmasını içerir. Bununla birlikte, eskinin ezilenlerinin, eski ezenlerine dayattığı ve eskinin ezenlerinin önceki konumlarını yeniden kazanmalarını önleyen kısıtlamalar baskı hakkını oluşturmaz. Bir davranış biçimi, ancak insanları daha tam insan olmaktan alıkoyduğu zaman baskıcıdır.Dolayısıyla, bu zorunlu kısıtlamalar kendi başına dünün ezilenlerinin bugünün ezenleri haline geldiklerini göstermez.Baskıcı yönetimin restorasyonunu önleyen hareketler, baskıcı yönetimi yaratan ve sürdüren hareketlerle karşılaştırılamaz; birkaç kişinin, çoğunluktan insan olma hakkını esirgediği davranışlarla da karşılaştırılamaz.

Bununla birlikte rejim hükmedici bir “bürokrasi” haline geldiği an, mücadelenin hümanist boyutu kaybolur ve artık özgürleşmeden söz edilemez.

Ezen-ezilen çelişkisinin gerçek çözümünün durumun sadece tersyüz edilmesinde, kutupların yer değiştirmesinde olmadığını vurgulayışımız bundandır. Bu çelişkinin çözümü, eski ezenlerin yerini -özgürleşmeleri adına— ezilenleri boyunduruk altına almayı sürdüren yeni ezenlerin alması da değildir.

Ezenler için “insani varlık” sadece kendileridir; öteki insanlar “şeyler”dir.

Ezenler için sadece bir tek hak vardır: Kendilerinin barış içinde yaşama hakkı.Buna karşılık ezilenlerin hakkı ise -ki bu hakları bile her zaman saygı görmez, olsa olsa kabullenilir hayatta kalmaktır. Ve bu zoraki kabul de sadece ezilenlerin varlığı, kendi varoluşları için zorunlu olduğundan gerçekleşir.

Sınır tanımaz sahiplenme tutkuları içinde ezenler, her şeyi satın alma güçlerinin nesnelerine dönüştürmelerinin mümkün olduğu kanısına varırlar; katı materyalist nitelikteki varoluş kavramlarının kaynağı budur. Para her şeyin ölçüsüdür; kâr, başlıca amaçtır. Ezenler için değerli olan, daha fazlasına sahip olmaktır -daima daha fazlasına hatta ezilenlerin daha azma sahip olması veya hiçbir şeysiz kalması pahasına. Onlar için olmak, sahip olmaktır ve “sahipler” sınıfı olmaktır.

Bir ezilme durumundan çıkar sağlayanlar olarak ezenler; sahip olmak, olmanın bir şartı ise bunun tüm insanlar için zorunlu bir şart olacağını algılayamazlar. İşte bu yüzden yüce gönüllülükleri sahtedir. İnsanlık bir “şey”dir ve onlar insanlığa, sadece kendilerine özgü bir hak olarak miras aldıkları bir mülk olarak sahiptirler. “Ötekiler”in, halkın insanlaşması, ezenlerin bilincine, insanlığın kazanılması olarak değil, yıkıcılık olarak görünür. Ezenler, bir imtiyaz olarak daha fazlasına sahip olma tekellerinin, ötekileri ve kendilerini insandışılaştırdığını anlamazlar.Sahiplenen bir sınıf olarak bencilce sahip olma peşinde oluşlarıyla, kendi mülkleri içinde boğulduklarını ve artık var olmadıklarını, sadece sahip olduklarını göremezler. Onlar için daha fazlasına sahip olmak kişinin devredilemez bir hakkıdır, onların kendi “çaba”ları, “riskleri göze alma cesaretleriyle elde ettikleri bir haktır.

Eğer ötekiler daha fazlasına sahip değilse, bu onların beceriksiz ve tembel olduklarındandır, en kötüsü de hâkim sınıfın “cömert jestleri”ne karşı gösterdikleri mazur görülmesi imkânsız nankörlüktür. “Nankör” ve “kıskanç” oldukları için ezilenler gözden kaçırılmaması gereken potansiyel düşmanlar olarak değerlendirilirler.

Halka dönmek derinlemesine bir yeniden doğuş gerektirir.Buna inananlar için yeni bir varoluş biçimi benimsemek zorundadırlar; eskiden oldukları gibi kalamazlar. Ezilenlerin safına katılanlar çeşitli anlarda egemenlik yapısını yansıtan özel yaşama tarzlarını ve davranışlarını sadece ezilenlerle arkadaşlık içinde olarak kavrayabilirler. Özelliklerinden birisi ezilenlerin yukarıda açıkladığımız barındırdığı ikiliğidir; yani ezilenlerin, aynı zamanda hem kendileri hem de görüntüsünü içselleştirdikleri ezenleri olmalarıdır. Dolayısıyla, kendi ezenlerini ve kendi bilinçlerini somut biçimde “keşfedene” kadar, hemen hemen her zaman içinde bulundukları duruma karşı kaderci tavırlar ifade ederler.

Ezilenler ancak ezenleri keşfettikleri ve özgürleşme için örgütlü mücadeleye girdikleri zaman kendilerine inanmaya başlarlar.Bu keşif sadece düşünce düzeyinde kalmaz, eyleme doğru yönelir. Öte yandan da salt eylemcilikle sınırlı kalamaz, ciddi şekilde düşünme etkinliğini takviye eder. Ancak bu şartlar oluştukça fiili eylemlerde artış olur.

Ezenler, ezilenlerle eleştirel ve özgürleştirici diyaloğu, özgürleşme mücadelesinin her aşamasında sürdürmelidir.Bu diyaloğun içeriği tarihi şartlara ve ezilenlerin gerçekliği hangi ölçüde algıladıklarına bağlı olarak değişebilir ve değişmelidir. Fakat diyalog yerine monoloğu, sloganları ve bildirileri geçirmek, ezilenleri evcilleştirme araçlarıyla özgürleştirmeye kalkışmak demektir.

Ezilenlerin özgürleşme isteğine kendi düşünsel katılımları olmaksızın özgürleştirmeye kalkışan ezenler, onlara yanan bir binadan kurtarılması gereken nesneler muamelesi yapmış olur. Bu da onları popülizmin tuzağına düşürmek ve onları manipüle edilebilen kitlelere dönüştürmektir. Sonuçları ağır olabilir.

Kimse tek başına kendi çabasıyla kendini özgürleştiremeyeceği gibi kimse de başkası tarafından özgürleştirilemez. Doğru yöntem diyalogdan geçer. Ezilenlerin özgürleşmeleri için mücadele etmeleri gerektiğine ikna olmaları gerekir. ( sahte katılım değil yükümlülükleri olan bir girişimle gerçekleşir.)

Not: Yazı aşağıdaki kaynaktan hazırlanmıştır.

Kaynak:

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Kitabın Özgün Adı: Pedagogia do Oprimido, İngilizce’den Çeviren Dilek Hattatoğlu, Birinci Basım 1991Dokuzuncu Basım 2013, Ayrıntı-İstanbul

İTALYAN SİYASETİNİN TAKSİM’İ


BAŞKA TÜR BİR MUHALEFET MÜMKÜN

Can Dündar

09 Mayıs 2013

Yılbaşında Torino’daydım.  Herkesin dilinde “Beppe“ vardı. Beppe Grillo, Cenovalı bir komedyen…

64 yaşında, sivri dilli bir hiciv ustası… 4 yıl önce, bütün düzene meydan okuyan, cesur bir söylemle siyasete soyundu. Arkasında 60’ına varmamış bir işadamı vardı: Casaleggio… Muhalif fikirleriyle tanınan bu “bilişim gurusu“, medyanın görmezden geldiği Grillo’ya internette örgütlenmeyi önerdi. Kurdukları blog, kısa zamanda dünyanın en çok ziyaret edilen adreslerinden biri haline geldi.

*** İtalyan siyaseti, Berlusconi hükümetleri ve kifayetsiz muhalefet partileriyle çıkmaza girmişti. “5 Yıldızlı Hareket“ adını alan yeni parti, “sağ” ve “sol“ kavramlarını bir kenara koyarak doğrudan sisteme savaş açtı.

Parti hiyerarşisine karşı olduklarından kendilerine “parti“ demiyorlardı. Hareketin lideri yok, sözcüsü vardı; liderliğe inanmıyorlardı. “İnternet ile doğrudan demokrasi”yi şiar edinmişlerdi. Adaylarını, internetteki oylamayla belirlediler.

Grillo, “Ben aday olmayacağım. Seçilen arkadaşlarım da maaşını halkın hizmetine sunacak. Her harcama, internette şeffaf hale gelecek. Her vekil, 6 ayda bir internet üzerin-den seçmenlerinin güven testinden geçecek. Güven tazeleyemeyen çekilecek” dedi. *** Kampanya başlayınca Grillo, kendisine ambargo koyan medyaya meydan okudu:

“Rating için horoz dövüşüne girmeyeceğim” dedi. Hiç televizyona çıkmadı. Küfürlü, iğneleyici, nüktedan sesini meydanlardan ve sosyal medyadan duyurdu. Ücretsiz ve sansürsüz bilgi akışı… Şeffaf siyaset, özgür medya

Yeniden devlete devredilmiş sağlık ve eğitim hizmeti… Sürdürülebilir toplu taşıma, yenilenebilir enerji yatırımları vaat etti. Yolsuzluğa karışan işadamlarını, bankaları isimleriyle teşhir etti. Bu mesajlar, twitter’daki 2 milyon takipçiyle seçmene, facebook’tan, YouTube’dan halka ulaştırıldı.

Edebiyatçıların, akademisyenlerin, bağımsız gazetecilerin katılımıyla “5 Yıldızlı Hareket“, siyasetten umudu kesmiş bıkkın kitlelerin umudu haline geldi. *** Sonuç mu? 2 ay önceki genel seçimde “5 Yıldızlı“, yüzde 25 oy alarak birinci parti oldu. İlk kez meclise giren 162 genç parlamenterle, kirlenmiş İtalyan siyasetine meydan okudu. Partiler şaşkın. Bugüne dek rüşvetle partileri teslim almış mafya şaşkın… Medya şaşkın…

Grillo seçim sonrası, kendi modellerinin Avrupa’da yeni bir akımı tetikleyebileceğini söyledi. Hareketin, 2011’de Wall Street’te başlayıp dünyaya yayılan işgal eylemlerini andıran, bir sivil başkaldırı havası var.

Fark şu ki, “5 Yıldızlı Hareket”, iktidar olma şansını da yakalamış durumda… Bence “İnternet Asrı”nın ilk politik denemesi bu… Casaleggio‘nun deyişiyle “Radikal bir değişimin başlangıcı…” Sizce Türkiye’de de giderek otoriterleşen siyasi iktidara meydan okuyan, kıstırılmış medyadan yakınıp durmak yerine sosyal medyayı kullanan, yeni yöntemler ve söylemlerle, yeni politikalar üreten, genç bir muhalefetin vakti gelmedi mi?

Kaynak:http://gundem.milliyet.com.tr/baska-tur-bir-muhalefet-mumkun/gundem/ydetay/1705710/default.htm

GRİLLO, CASALEGGİO

13 Mayıs 2013 Pazartesi
Rasim Mert ÖZÇELİK

İtalya’da yeni bir siyasi hareket var: 5YH. 5 Yıldız Hareketi, son seçimlerden birinci çıktı ve parlamentoya 162 vekille girdi. Eski komedyen yeni politikacı Grillo ve internet gurusu Casaleggio bu hareketin lideri, daha doğrusu sözcüsü, kendilerini öyle tanımlıyorlar. Bu ikili ilk kez 2004’te Livorno’da, Cenovalı komedyenin gösterisinden sonra karşılaştı. 2005’te kurdukları blogla, 8 yıl boyunca, görüşlerini halka ulaştırdılar. Genellikle blogu kullanan Grillo, ara ara da meydanlara inip konuşmalar yaptı. Blog merkezli hareket, büyük bir başarıya imza attı. Ancak çıkardığı 162 vekilin içinde ne Grillo ne de Casaleggio var.

Casaleggio, 1954 Milano doğumlu bir iş adamı. İnternet iletişimi ve stratejileri alanında faaliyet gösteren, Casaleggio Associati’nin başkanı. Grillo, yeni hareketin en öndeki ismi, şunları söylüyor: “Bildiğimiz demokrasi, tanıdığımız haliyle bitti. Demokrasi farklı şekil alacak. Partiler aracılığıyla biçimlenen klasik temsili demokrasilerin sonuna gelindi. Bundan böyle aşağıdan yukarı örgütlenen katılımcı demokrasi çağı başlıyor.” Grillo seçimlerden önce İtalyanlara pek çok vaatte bulundu. Euro’dan çıkmayı kimse aklına bile getirmek istemezken, bu konuyu referanduma götüreceğini söyledi. İtalya’nın yaşadığı kaosta ön plana çıkan 5YH, seçimlerden birinci çıkarak gücünü gösterdi. Ancak yaşanan hükümet krizinden sonra, 5YH’nin muhalefete düşmesi, şimdilik planları erteledi.

Casaleggio için bu hareketin beyni diyebiliriz. İtalyanca ‘da cırcırböceği anlamına gelen Grillo’nun adına gönderme yapan “Cırcırböceği Hep Gün batarken Öter” adlı kitap 5YH’yi anlamak için önemli. Kitap; Beppe Grillo, Gianroberto Casaleggio ve nobelli yazar Dario Fo arasında geçen politik-felsefik bir diyalog.5 Yıldız Hareketini kitapta anlatırken, Casaleggio hayalini şöyle aktarıyor: “Hayalim doğrudan demokrasinin gerçekleşmesi, hedefine ulaştıktan sonra 5YH’nin varlık nedeninin ortadan kalkmasıdır. Demek istediğim şu ki, biz sistemi değiştirmek istiyoruz, amacımız yeni bir parti kurmak değil. Doğrudan demokrasiyi kurarsak partilere ihtiyacımız kalmayacak.”Casaleggio’nun internetin geleceği ile ilgili görüşleri iyimser: “Bazıları internetin geleceğinin; bilgi akışının tamamen kontrol altına alındığı Orwell tarzı bir diktatorya ile bilginin özgürce yayıldığı, yurttaşların kamunun her işine katılımını sağlayacak doğrudan demokrasi arasında gidip geleceğini öngörüyor. Her iki olasılığın da gelecekte ortaya çıkacağına inanıyorum; ama zaman içinde doğrudan demokrasiye yönelik kullanımı üstünlük sağlayacak.”

5YH, doğrudan demokrasi konusunda önemli bir ilke imza attı. Adaylarını internet üzerinden seçimle belirledi.25 Şubat 2013 İtalya Genel Seçimleri’nde 5YH’nin adaylarını internet aracılığıyla seçimle belirlemesi, dünyada internet üzerinden yapılan ilk seçim olarak tarihe geçti.5YH’e 250 bin İtalyan vatandaşının üye olması, bunlardan dijital kimliklerini göndererek doğruluğu kanıtlanmış 40 bin kişinin, genel seçimlere katılan 5YH adaylarını internet aracılığıyla belirlemeleri, doğrudan demokrasi için gerekli online seçimlere örnek gösteriliyor.

Sonuç olarak: İtalya’da bir kez cumhurbaşkanlığı kuralı yıkılarak, Berlusconi’nin desteğiyle, Napolitano ikinci kez cumhurbaşkanlığına seçildi. Hükümet ise demokrat parti liderliğinde kuruldu. Muhalefet görevi de, seçimlerden birinci çıkan 5YH’e kaldı.

*Yazıda kaynak olarak, Bağımsız Dergisi’nin 14. sayısından yararlanılmıştır.

İTALYA’DAKİ SEÇİMLER) GRİLLO FAŞİZMİN AYAK SESİ Mİ?

Nilgün Cerrahoğlu/
Çarşamba, 06 Mart 2013
Cumhuriyet

-Geçen haftanın İtalyan seçimleri, demokrasilerin krizinin çapını ortaya koydu.

Çizme krizi, sıradan bir hükümet krizi değil.

Geçmişten bu yana bir “siyasi laboratuvar” olarak nitelendirile gelen Çizme’de olanlar, Batı demokrasileri krizinin ölçüsü sayılıyor. Buna bir “öncü deprem” diyebiliriz.

Somuta indirgenirse, İtalya’da siyasal partiler sisteminin çöküşünden bahsediliyor. Konu, “A partisi” ya da “B partisi”nin gerilemesi / çökmesi değil, partiler sistemi ile temsili demokrasinin çöküşü olarak betimleniyor.

Tek geleneksel parti DP

İtalya’da siyasi panoramada halihazırda zaten bildiğimiz tarzdaki “geleneksel parti örgütlenmesi” şablonu içinde kalan tek parti var: Pier Luigi Bersani’nin merkez sol “Demokratik -DP- Parti”si…

DP dışındaki tüm partiler; Berlusconi’nin “Özgürlükler Partisi”, Grillo’nun “5 Yıldız Hareketi”, Maroni’nin “Kuzey Ligi”… “şahıs partileri” ve vaatlerin açık artırmaya çıkarıldığı popülizmler olarak anılıyor.

DP dışındaki tüm klasik parti örgütlenmeleri erimiş durumda.

25 Şubat seçimlerinden bu yana, Grillo hareketi tarafından ablukaya alınan DP de, bundan böyle çözülme tehdidi ile karşı karşıya…

Köşeye sıkıştırılan Bersani liderliğindeki merkez solda yaşanan huzursuzluklar, gelecek seçime dek DP’nin de bölünmesiyle sonuçlanırsa, siyaset sahnesindeki son siyasi parti de tarih olacak.

Girdiği ilk genel seçim olan 25 Şubat oylamasında, seçmenlerin yüzde 25’inin oyuna sahip çıkan Grillo liderliğindeki “5* Hareketi”nin, beyan ettiği açık hedef de tam bu:

Kalan tek parti olan merkez soldaki DP’yi de un ufak edip silmek!

Merkez solun genç seçmenlerinin zaten yüzde 40’ını şimdiden bünyesine çekmiş olan “5*”, DP’nin kalanını da ufalarsa siyasi partilerle ifade edilen “temsili demokrasi” bitecek.

Bu, kısacası bir tarihi değişim…

‘Cırcırböceği gün batarken öter’

İtalyan gazetelerinde bu “tarihi değişimle” ilgili dün, çok sayıda kaygı veren yazı vardı.

“Repubblica”nın başsayfasında yer alan bir yorum örneğin,“Partileri Olmayan Demokrasi” başlığını taşıyordu.

“Partileri Olmayan Demokrasi”, ortadan çalakalem yapılan bir saptama değil. Grillo hareketinin açıkça sahip çıktığı ve İtalya’nın gitgide yakınlaştığı bir zamane demokrasisinin(!) adı oluyor.

Grillo, Grillo’nun başdanışmanı Gianroberto Casaleggio ve “5*”a entelektüel meşruiyet sağlayan Nobelli yazar Dario Fo; birlikte kitap yazmışlar…

Kitabın ismi, “cırcır böceği” anlamındaki Grillo adıyla kelime oyunu yapacak şekilde düşünülmüş: “Cırcırböceği Hep Gün Batarken Öter!”

“Cırcırböceği….” kitabında açıkça “partilerin radikal biçimde yok olmasını istiyoruz” diyen Grillo-Casaleggio-Fo üçlüsünün vizyonunu irdeleyen “Repubblica” nın başsayfa yorumu son kertede, Hitler ile Grillo hareketi arasında bir parallelik kuruyor. Ve; “Hitler de1932’de Weimar Cumhuriyeti partilerine karşıydı” diyor: “Hitler de Grillo’cuların yaptığı gibi… ‘Biz öteki partilerden farklıyız. Ötekileri mezara gömeceğiz… buyuruyordu”…

“Partilerin bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağını; partisiz bir demokrasinin anlamını” soran İtalya’nın merkez-sol eğilimli bu çok satan gazetesi, karabasan sorulara “Cırcırböceği….” kitabından aktardığı bir alıntıyla yanıt veriyor:

“Partiler hepten ortadan kalktığında; mecliste bunların yerine farklı hareketler, komiteler ve sivil toplum temsilcileri olacak!”

Kurgubilim gibi

Grillo hareketinin arka plan “bilişim örgütlenmesini” hazırlayan bilgisayar gurusu Casaleggio hakkında “Il Giornale” gazetesinde çıkan başka bir yazı ise Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” tasvirine benziyor.

“New Age” akımının parçası “Gaia” tarikatı mensubu olduğu söylenen “guru Casaleggio”nun dünya görüşü uyarınca, “Siyasi sistemler, 2018’de tamamen parasız internete bağlı olan ‘katılımcı demokrasi’nin hâkim olduğu Batı ile; internet bağlantısı kısmi olan Çin, Rusya, Ortadoğu arasında ikiye bölünecek”miş…

“2020’de çıkacak olan III. Dünya Savaşı yirmi yıl sürdükten sonra 2040’ta bitecek; savaşı internet düzeni kazanacak”mış…

“Nihayet 2054’teki ilk dünya seçimleri, ‘web’ yoluyla yapılacak”mış!..

“İl Giornale” özetle, “Grillo’nun 5* Hareketi, tüm bu uçukluklara inanan Casaleggio’nun elinde” diyor.

Fiziken John Lennon’a benzeyen guruyu gazete ayrıca bir “bilişim şamanı Rasputin” diyerek tanımlandırıyor; kişiliğini de “gaddar, kindar ve despot” olarak betimliyor.

İtalyan medyası ve Grillo-Casaleggio ikilisi arasındaki bilek güreşi sürdükçe; sağda solda 5* hakkında yükselen demokrasi karşıtı iddialar artıyor.

Bu iddiaların doğruluk oranı halen tartışmaya açık.

Ancak bilinen tek şey Batı demokrasilerinin çok büyük belirsizliklere gebe tehlikeli boşluklar içinde debelendiği.

5 YILDIZLI HAREKET:
UMUTSUZLARIN UMUDU – BİANET / BİANET – BİANET

1948 Cenova doğumlu ünlü hiciv ustası Beppe Grillo yaklaşık dört sene önce siyasi bir maceraya girmeye karar verdi. Yetmişli yıllardan beri tiyatro ve televizyon sahnesinde tek kişilik hiciv çalışmaları yapan Grillo sanatının tüm gereğini yeri getirmesiyle taktir alan biri.

Nobel ödüllü yazar Dario Fo‘nun da dediği gibi “Zamanımız en başarılı hiciv yapan şakacısı”. Bilhassa sergilediği monologları sırasında siyasi ve iktisadi güçleri ve yönetimleri eleştiren, ölümden ve cinsellikten cesurca konuşan Grillo’nun hedefinde zamanında Hristiyan Demokratlar ve Sosyalistler son yıllarda ise tüm ‘siyaset sınıfı’ var. İkibinli yılların başından bu yana bilginin iletişim araçlarıyla halka ücretsizce ve özgürce sunulmasını savunan Beppe Grillo, bu çalışmalarından dolayı 2005 yılında Time dergisince yılın Avrupalı insanı adayları arasında gösterildi.

O senelerde televizyon kanallarının kendisine uyguladığı sansürü kendisinin de dediği gibi “meydan meydan dolaşarak” aşmaya çalışan Beppe Grillo gösterileri sırasında bilgisayar parçalıyor, argo bir dil kullanıyor ve yüksek sesle sinirli bir şekilde konuşuyordu. O senelerde tanıdığı iletişim ustası Gianroberto Casaleggio ile metinleri yazan ve oyunları yapılandıran Grillo blogların ağı sarstığı sıralarda bireysel bloğunu kurdu. 2009 yılında dünyanın en çok okunan ve etki yaratan bloglarının yer aldığı Web Celeb listesinde beşindi sırada yer alan Beppe Grillo halen İtalya’nın en çok onunan bloğu durumunda.

İlk siyasi mesajlarını bu blogtan yayınlamaya başlayan ve her metin üzerinde her gün Casaleggio ile fikir alışverişinde bulunan Beppe Grillo hedeflerini sınırlı ancak belirgin kıldı. Yeni ve daha güzel bir İtalya için ve yaşanılabilir bir Avrupa için bilhassa iletişim mecraları ve çevre konusunda çalışmalar yapılmasını, halkın çokuluslu şirketlerin önünde ve adaletin hakim olduğu bir ülkede yaşaması gerektiğini savundu. Hiç bir zaman sağ veya sol bir hareket olarak kendini sunmayan Beppe Grillo kapısının tüm bu konuları kabul eden kişilere açık olduğunu belirtti.

Kamu harcamaları hedefte

2007 yılında MeetUp sistemi ile yerel topluluklar kurulmasının ardından ağ üzerinde organize halde toplantılar yapılıp kararlar alınması süreci başladı. Her siyasi hareketten beklendiği gibi sonuca dayalı çalışmalar yapması gerekiyordu Grillo’nun.

İlk olarak kamu harcamaları, çok uluslu şirketlerin devletin kasasında para çalmaları, fosil temelli enerji sistemlerine yatırım ve iç borç üzerine medyatik ve bireysel eylemler yaptı. Bunlardan en çok konuşulanı İtalyan Telecom’un ortaklar toplantısına gitmesiydi. Borsadan satın alınmış küçük hisse sahiplerinden vekalet toplayarak yeterli çoğunluğu elde eden Beppe Grillo ortaklar toplantısına gitti ve söz aldı. Bu fırsatta yarısı devleti ait olan şirketi hırsızlıkla suçlayan ve yatırımlarını kömüre yönlendirmesini eleştiren Grillo artık İtalya’nın yeni umuduydu.

2008 yılı Beppe Grillo’nun siyasi hayatı için bir dönüm noktası oldu. Artık hedef şeffaf bir siyaset, çevre ve iletişim olarak netlik kazanmıştı. Şeffaf siyaset konusunda seçilen adayların altı ayda bir ağ üzerinden seçmenlerin desteğini yenileyip yenilemediğini sorarak cevabın olumsuz olması halinde görevlerini bırakacakları bir kültür yarattı.

Her harcama kuruşuna kadar ağda ve herkese açık bir şekilde yayınlanacak. En küçük belediyenin meclis üyesinden eyalet başkanına kadar herkes yasaların sunduğu maaşı kabul etmeyecek ve harcamaları için yeterli olan miktarı alacak, artan para da halkın ihtiyaçları için kullanılacak. Bu şeffat siyaset kurallarına her aday uymak zorunda. Bunlara ek olarak adayları harekete üye olan yurttaşlar ağ üzerinden seçiyor ve böylelikle seçimlere sunuluyorlar.

Adaylar öz geçmişlerini herkese sunmak zorunda ve adli geçmişleri temiz olmalı, son olarak o anda hiçbir siyasi partiye üye olamaz. Seçilen adaylardan çalıştıkları yerlerde geri dönüşümün arttırılması gibi çevre ile alakalı konularla ilgilenmesi ve hızlı ağ bağlantısı ve şeffaf iletişim konuları üzerine çalışması bekleniyor.

İlk yerel seçimde başarı

2008 yılında hareket resmi bir isim aldı ve Movimento 5 Stelle doğdu. (M5S – 5 Yıldızlı Hareket).

Beppe Grillo hiç bir seçimde aday olmuyor ve bu siyasi oluşum bir parti olarak kayıt edilmiyor. Siyasi partilere ve onların yarattığı siyasetten gelir sağlama kültürüne 5 Yıldızla karşı çıkan bu hareket, ilk olarak 2008 yerel seçimlerine katıldı. Bazı belediyelerde yapılan ve M5S’nin bunların bazılarında yer aldığı seçimlerde toplam yedi belediye meclisi üyesi kazandı. Bir sene önce ve çok farklı temellerle doğmuş bir hareket için ciddi bir başarı olarak nitelendiriliyor.

Kısa bir süre sonra 2009 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından konuşma yapması için davet edilen Beppe Grillo, yaptığı konuşmada Parlamento’ya İtalyan Devleti’ni şikayet edip artık uluslararası projelerde finansman sağlanmamasını istedi. Grillo konuşmasında verilen tüm paraların hükümetler tarafından doğru harcanmadığını ve bir çok kez cebe indirildiğini belirtti.

2009 yılında yapılan yeni yerel seçimlere doğru durmadan yelken açan M5S artık meydan meydan Beppe Grillo’nun konuşmaları ile seçim kampanyası yapıyor. Televizyon programlarına katılmak yok, televizyon spotu yapmak yok ve gereksiz yere el ilanı basmak yok.

Seçim kampanyası ağ üzerinde ve bilhassa Beppe Grillo’nun bloğu ve sosyal medya aracılığı ile yapılıyor. 2009 yerel seçimlerinde ise 11 belediye meclisi üyesi seçimi kazandı.

Bunların arasında bilhassa küçük belediyeler varken yavaş yavaş büyük kentlerde de olumlu tepki toplamaya başlıyor. Livorno, Bologna ve Brindisi gibi yüksek nüfuslu kentler ilk M5S meclis üyelerini görüyor. İlk tepkiler sert bir şekilde bilhassa merkez soldan geliyor. Her ne kadar resmi olarak siyasi duruşunu belirtmemiş olasa da kamu M5S’yi sol veya merkez sol olarak sınıflandırıyor. Bu vesileyle hareket merkez solun oylarını engellemekle suçlanıyor.

Bu sırada artan desteği ile halk hareketleri yapmaya başlayan Beppe Grillo, kuzey İtalya’da yapılması planlanan hızlı tren projesi TAV karşısında sert ve sabit karşı duruşunu gösteriyor.

TAV yapılmamalı çünkü gereksiz, masraflı, çevre düşmanı ve pahalı. 2007 yılında ilk toplu eylemi Bologna kentinde yapan Beppe Grillo bu eylemi ağ üzerinden aynı anda 180 ilin meydanında yayınladı.

Podyumdan halka seslenen Grillo’nun hedefinde her zamanki gibi ilk olarak siyasi sınıf var. Halkı M5S’ye oy vermeye davet eden Grillo’nun bu eylem serisini adı V-Day yani Vaffanculo Day Türkçesi ‘Siktirgit günü’.

İlk olarak siyasi sınıfa ‘siktir’ diyen Grillo’nun hedefine 2008 yılında gazeteciler girdi. İlk günden beri televizyona çıkmayı reddeden Grillo’ya sistematik bir şekilde televizyon sansürü uygulanıyor. Bazısı siyasi korkudan bazısı üstlerinin emrinden bazısı ise deneyimsizlikten dolayı İtalyan kanalları Grillo’ya kapanıyor ve gazeteler ya hakkında yayın yapmıyor ya da yanlış bilgiler veriyor. Basının bir kaç kişi elinde olduğunu ve bazı siyasi emeller için kullanıldığını söyleyen Grillo 2008’de Torino’da on binlerce insan önünde en büyük eylemini düzenledi.

Podyumda olduğu kadar artık yavaş yavaş normal hayatta da bazı edebiyatçıların, eski siyasetçilerin, bilim insanlarının ve bazı bağımsız gazetecilerin desteğini alan M5S, 2010 yılında varabildiği en büyük sınava girdi ve eyalet seçimlerine katıldı. Bir çok eyalette merkez solun kaybetmesinin sebebi olmakla suçlanan M5S, 2010 yılında girdiği 16 eyalet ve belediye seçimlerinde 11 meclis üyesinin seçilmesini sağladı.

Bir dünya yıldızı

Artık M5S ve Beppe Grillo ciddi bir sınavı başarıyla geçmişti. İtalya iktisadi krize doğru ilerliyor ve yıllardır yönetimde olan sağ ve sol partiler yeni yüzler ve çözümler çıkartamıyordu. Halkı Grillo ve hareketine şeffaflık ve siyasi harcamaları kısma konusunda güveniyordu.

M5S çöplerin yakılmasına karşı dururken ülkede her gün çöp yakma sistemlerini destekleyen tarihi partilerin bu ihalelerle ne kadar para çaldığı ortaya çıkıyordu. Güneş enerjisinin kullanılmasını genel kuralları arasına 2007’den beri almış olan M5S’nin karşısında konu hakkında halen ulusal yasa çıkartmakta uzlaşamayan siyasi irade vardı. M5S her geçen gün halkın oyunu ve güvenini alıyor ve mevcut siyasi yapı ise her geçen gün daha da destek kaybediyordu.

Beppe Grillo yerinde durmuyor, çalışıyor ve ulusal basın artık onun peşinde koşuyor. Grillo, zamanında kendisine yer vermeyen televizyon kanallarını ‘eski İtalya’ya ait olmak ile ve hareketlerini anlamamakla suçluyor. Artık Beppe Grillo bir dünya yıldızı oldu, ünü Japonya’ya kadar vardı. Yurt dışından gelen televizyon ekipleri onunla ropörtajlar yapıyor. Nitekim Beppe Grillo Japonya’daki izleyicilerine video mesaj dahi gönderdi.

Blog sisteminin ardından Youtube ve Facebook gibi platformları isabetli kullanan M5S’nin seçmenleri gençlerden ve bilhassa üniversite mezunu gençlerden oluşuyor. İtalya’da geleceklerini göremeyen gençlerin sesi olan Beppe Grillo, kısa zamanda enerji ve iş kazaları üzerine kitaplar yayınladı.

Çiçeklerini açmak üzere olan bu bitki artık tüm İtalya’da yapılacak olan yerel seçimlere hazır. 2011 seçimlerinde M5S İtalyada 53 meclis üyesine ulaşmıştı. Artık bir çok sol parti belediye kaybeder hatta meclis üyesi dahi kazanamazken M5S yeni bir dönemim doğuşunu haberdar ediyordu.

2012 yılında yapılan olağan yerel seçimler ise Beppe Grillo’nun öncülüğünü yaptığı hareketin tam bir zaferi oldu. 192 meclis üyesi, Mira, Sarego, Parma ve Comacchio belediyelerinde çoğunluğu sağlayıp başkanlığı dahi elde eden M5S seçimlerden tam bir zafer ile çıktı.

İtalya M5S’nin artık tüm ulusa yayılmış bir ağ olduğu yeni bir döneme uyandı. Bunun yanında Cenova gibi büyük bir belediyede 16 meclis üyesi kazanan M5S’nin bir sonraki hedefi ulusal seçimlerdi. 2012 yılının sonunda düşen Mario Monti hükümeti seçimleri 24 ve 25 Şubat 2013 tarihine almış ve M5S’ye kısa bir süre kalmıştı.

16 Şubat 2012 itibariyle Tsunami Tour adlı meydan meydan dolaşan seçim kampanyası sona erdi. Son durak tarihi işçi kenti Torino idi. Beppe Grillo kentin merkezindeki meydan olan Piazza Castello’yu gene doldurdu ve taşırdı. Hedefinde siyasi sınıf, çevre düzenlemeleri, enerji harcamaları ve tercihleri ile iletişim tekeli vardı.

5 Yıldızlı Program

M5S bu seçimlere ağ üzerinden seçim sistemi ile ve gene 5 Yıldızlı Program’ıyla girdi. Her harcama şeffaf bir şekilde sunuldu halka ve televizyona çıkılmadı. Yurttaşlık bilinci üzerine eğitim yatırımı yapılması, yenilenebilir enerji yatırımlarının arttırılması, bilgi akışının bilhassa devlet tarafından ücretsiz ve şeffaf olarak yapılması, sürdürülebilir toplu taşıma tercihlerinin yapılması, sağlık ve eğitim harcamalarının kurallara oturtulması ve devlete verilmesi. Ana başlıklarıyla M5S’nin programı böyle.

Beppe Grillo eski aşırı sağ militanlarını kabul etmekle, programında göçmenlik yasasına yer vermemekle, İtalya’da doğan göçmen çocuklarının İtalyan yurttaşlığına geçmesi ile alakalı yasanın ülkenin ilk ihitiyacı olmadığını söylemesiyle ve küfürlü ve cinsiyetçi söylemleriyle suçlanıyor.

Bu sebeple populist ve kibirli olduğu iddia edilen Beppe Grillo bilhassa son yerel 2012 seçimlerinde ayrılıçkı, cinsiyetçi ve ırkçı parti Lega Nord’un (Kuzey Ligi) yönetim sınıfına sempatisini belirttiğinde tepkilere maruz kalmıştı. Movimento 5 Stelle hareketinin isim ve logo kullanım haklarının Beppe Grillo’ya noter tastiki ile kayıtlı olması ve kurallara uymayan üyelerin işten atılırcasına hareketten mahkeme kararı ile çıkartılması ve televizyonda gözükmenin yasak olması eleştirilen noktalardan bazıları.

Her şeye rağmen seçim öncesi veya sonrası koalisyona sıcak bakmayan M5S’nin ulusal seçimlerde yapılan anketlere göre yüzde 20’ye varmasına mucize olarak bakılmıyor. Adaylarının yüzde 50’si kadın olan MS5, eşcinsel evliliklere olan olumlu duruşundan dolayı gerek kadın hakları savunucu bazı derneklerden gerekse de bir çok LGBT hareketinden resmi olarak destek aldı.

Yelkenler açık yeni bir siyasi sahneye doğu ilerliyor İtalya. Yarın son başbakan Profesör Mario Monti ve onun merkez arkadaşlarından bahsedeceğiz. (MÇ/HK)

Yazı Dizisi: İtalya’yı Seçime Götüren Süreç

1- Seçim Provası Üç Eyalette

2- Berlusconi ve Arkadaşları

3- Merkez Sol Olası Zafere Hazır mı?

4- Hakim Igroian’ın Solcu Sivil Devrimi

ALTERNATİFSİZLİĞİN, ALTERNATİFİ
ÇARESİZLİĞİN ÖĞRENİLMESİ MİDİR?

YALÇIN KÜÇÜK YAZILARINDAN


“AFORİZMALAR”DAN

  • Tanrılar ortak olamadıkları için sevemezler ve uzak oldukları için de sevilmezler.
  • İnsanların hiçbir zaman tanrılaşmamasını ve tanrıya benzememesini diliyorum.
  • Tanrı olmak, insanlıktan çıkmaktır.
  • Felsefe, kuşku; politika, ret ile başlar.
  • Serüvenci yürüyüşün ilk sözü “la ilahe” olmak durumundadır. Tanrı yoktur, anlamına geliyor. Politikada ilk adım reddir. İkinci adım “illallah” olmak zorundadır. Allah Teâlâ’dan başka, anlamına geliyor.

Politikada, ilk ve ikinci söz, “la ilahe illallah” oluyor. Allah’tan başka tanrı yoktur, anlamını veriyor. Bu, benim bulduğum, benim yarattığım tanrıdan başka tanrı olamayacaktır, anlamına geliyor; politika var olan bütün tanrıları ret ile kendi tanrını yaratıp bulma serüveni olarak ortala çıkıyor.

  • Bugün kadın, bir eğilim olarak, kurtuluşuna değil “küçük insan” olmaya koşuyor, kurtuluşunu erkeği taklide bağlayan bir illüzyona sarılıyor. Kadının kurtuluşu küçük insanı hedef almakta değil, yeni insanı yaratmadadır. Kadının kurtuluşu erkeğe yetişip geçmekte değil, erkeğin üzerinden sıçramakta yatmaktadır.

Kadın, yeni kişiliğini yarattığı zaman kendisini ve erkeği de kurtarabilir. Nasıl?

İpuçları mutlaka toplumda vardır. Yöntemi. tekelsi düzenin getirdiği sınırları, toplumdaki ipuçlarına dayanarak akıl ve sevgiyle aşmadadır. Bütün özgürlükleri, sevgiyle zorlamaktan geçiyor. Çok söylenmiştir ve bir kez daha söylemek gerekiyor. Bu düzende, tekeliyette kadının kurtuluşu imkansızdır.

Tekeliyet, insanı çökertme üzerinedir. Ve kadın, insan olduğunu unutmamak zorundadır.

Sorular.

  • Bir: Neden tekstil işçileri kadındır?

İki: Neden bütün banka çalışanları kadındır?

Üç: Neden bütün telefon operatörleri kadındır?

Çünkü bu işler, İngilizce sözcükle pek “tedious” sıkıcı vc boğucu işlerdir, yaratıcılık ve itiraz istemiyor ve kadın geliştiğini iddia ederek boş bir kuruntuyla avunurken, kütlesel olarak tabi yaratık haline düş­mek durumundadır.

Dört: İşte bu yüzden, televizyonlar, bir kadın mesleği haline gel­miştir. Aydın Doğan ın “benim kanalım” diye övündüğü kanallar teenager ve itaatkarlar kızlarla doludur.

Beş: İşte bu nedenle Mütareke Matbuatında köşeleri genç hanım­lar tutuyor; kadının yükselişini değil, düzenin en uyumlu vidalarını oynuyorlar.

Çevremize bilimsel bakabiliyor muyuz? Ciddi bakmayı, kast edi­yorum.

Kaynak:
Yalçın KÜÇÜK, Aforizmalar, 2. Baskı, Ankara 2008

Diğer Yazılardan

TARİHTE HİÇ BİR ZAMAN BİR BİZANS DEVLETİ OLMADI

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

İSTANBUL NASIL YIKILMALI

TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?

TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?


İki noktayı üstüste yazmak zorundayım; birincisi kişiseldir. Bir yüksek öğretim kuramımda master düzeyinde kabul sınavı yapıyorduk ve bir jüri olarak çalışıyorduk. Sıra bir adaya geldi; benim genç arkadaşımdı, öğrencimdi ve politik olarak da bana yakın olmaya çalışıyordu. Bugün önemli bir yerdedir; hâlâ arkadaşım sayıyorum, o zaman master programına kabul edilmesinin doğru olmayacağını söylemiştim. Gerekçe olarak da yakından tanıdığımı, bir programın gerektirdiği çabayı gösteremeyeceğini ileri sürmüştüm; diğer jüri üyesi arkadaşlarım pek şaşırdılar. Birisi, şaşkınlıkla, “peki” dedi, bu adayın şanssızlığı sizin tanımanız mı? Gerçekten de, ya diğer adaylar, benim tanıdığım genç arkadaşımdan daha az gayretiyseler; bunu hiç düşünmemiştim ve buna da ben şaşırdım.

Bunu şu nedenle hatırlıyor ve yazıyorum: Fatoş Dilber‘in şanssızlığı benim Charles Chaplin’e ilgi duymamdır. Fırsatım olsa Chaplin’i yazmak istiyorum; bu nedenle, Afa yayınları arasında çıkan Fatoş Dilber’in çevirdiği, Chaplin’in otobiyogragisini okumayı denedim. Hem benim ve hem de Fatoş Dilber adına ne büyük talihsizlik! Önce bu Hanım’ın İngilizce bildiğini, ancak Türkçe bilmediğini düşündüm; sonra bildiği İngilizce’nin de ancak, “how are you?” ya da “give me a box of matches” düzeyinde kaldığına karar verdim. Amerika ve İngiltere’de bakkal ile çok iyi anlaşabilen, ancak gazete okuyamayan pek çok öğretim üyesi görmüştüm. Sokakta karşılaştığı bir İngiliz ile üçbeş cümle söyleşebiliyorlardı; televizyonun temel haber bülteninden bir tek sözcük bile anlamıyorlardı. Dilber’in İngilizcesi bu düzeyde olmalıdır.

Yazık, donmuş havuca alışmış bir halkı donmamış havuca nasıl çevireceğiz; hep bunları düşünüyorum. Donmuş havuç bir tür yumuşak odundur; bunu havuç sanan bir halka, havucu nasıl anlatacağız, benim sorunlarımdan birisi budur. Yazık ve pek yazık; bu Afa Yayınevinde bu çeviriyi böyle yayınlarken hiç kimsenin vicdanı sızlamıyor mu? Bu ikinci noktadır.

Yazık ve çok yazık: Peki bütün bunları neden benden başka kimse görmüyor?

“Doktordan millerce uzakta olduklarından ve her zamanki kısır döngü söz konusu olduğundan, genç adam mendiliyle yılanın soktuğu yeri sıkıca sararak kan dolaşımını engellemeye çalışır. Ani bir hareketle kızı kucaklayıp ayağa kaldırır, eteğini yırtarcasına çıkarır, sonra da kızı kameranın o acımasız ışığından uzaklaştırarak hafifçe öne doğru eğer ve ağzını yılanın soktuğu yere dayayarak zehiri emip yere tükürür. Bu işlemin sonucu olarak da kız onunla evlenir”[1] Sabırla okumamı sürdürürken bu paragrafa geldim ve artık takıldım. Öyle anlaşılıyor; ya benden başka okuyan ya da benden başka takılan bulunmuyor.

Kısaca hikaye şudur: Gloria Svvanson, tropikal bir ormanda at üzerinde gezerken iner ve çiçekleri incelemeye başlar, bu sırada, birden bağırmaya başlar, göğsünü avuçlar, haykırır. Yakışıklı ve evli Gloria’nın aşkla sevdiği Tommy birden peyda olur, Gloria, “yılan soktu” der, Tommy “nereden” diye sorar, çeviriye göre “Gloria arka tarafını gösterir”, bundan sonra sıra aktardığım paragrafa gelir; bu paragraf bende odun etkisi yaptı ve yutamayacağımı anladım. Bunun üzerine Chaplin’in anılarının aslını bulmayı denedim.

Yılan sokunca “kısır döngü” nasıl çıkar; bunu anlamadım. İngilizce “vicous circle”, kavramsal bir deyiştir; eskiden “fasit daire” olarak çevriliyordu. Verimlilik düşükse, gelir düşüktür, gelir düşükse tasarruf azdır, tasarruf azsa yatarım düzeyi düşüktür, yatırım düzeyi düşükse verimlilik düşüktür; kısır döngü bu ve benzeri ardışık etkilenmelerde ortaya çıkıyor. Yılan sokunca kısır döngü nasıl oluyor; takıldım, durdum. Dilber Hanım’ın karıştırdığından kaygılandım; genç adamın yılanın soktuğu yeri sıkıca sarmasına da fazla sevinemedim. Çünkü yılanın soktuğu yer sarılmaz; yılanın soktuğu yerin iki çevresi sarılır ve mendil ya da bez burkulur. Güzel; ancak yılanın soktuğu yerin çevresi sarıldıktan sonra, genç adam, neden ve “ani bir hareketle” kızı kucaklıyor ve neden kızın eteğini çıkarıyor, bunu da anlamadım. Yoksa, yılan sokmuş Gloria’nın acısından yararlanarak… Aklıma kötülükler geliyor; yılanın soktuğu yer mendille sarıldıktan sonra ansızın kucaklama ve etekliğin yırtılması insanı şaşırtıyor. İnsan, “yoksa Tommy yılandan cesaret alarak….”; böyle kötü kötü düşünüyor.

Bu arada bir parantez açmalıyım; anıların çevirmeni Fatoş Dilber Hanım’ın İngilizce konuşan bir ülkede yaşadığını bir hipotez olarak ortaya koyuyorum. Ancak eğer gerçekten yaşadıysa karşı cinsle ve İngilizce ile hiçbir yakınlığı olmadığına kesin hükmedebiliyorum. Çünkü Dilber Hanım, İngilizce, göğüs ile “popo”yu birbirine karıştırıyor. Yılanın Gloria’yı arkasından soktuğunu yazıyor; yakışıklı Tommy, “nereyi?” soktuğunu sorunca, “Gloria arka tarafını gösterir” diye yazıyor. Daha yukarıda da “zehirli bir yılan onu arkasından sokar” diye belirtiyor; Fatoş Hanım, İngilizce arka ile önü birbirine kanştırıyor. Gerçekten de Chaplin, yılan için, “bites her right on the bosom” diye yazıyor.[2]  Fatoş Hanım’ın, “Gloria arka tarafını gösterir” dediği yerde, İngilizce, “she points to her bosom” ifadesi yer alıyor.

İngilizce “bosom” sözcüğü, “göğüs” ya da “sine” demektir. “Bottom” sözcüğü, “arka” ya da “dip” ya da insan söz konusu olunca ve kibarca “popo” daha çok da “kıç” anlamına geliyor. Dilber, bosom’ı bottom olarak anlıyor. Kıç ile göğsü karıştırıyor.

Ah bu eski solcular; kapitalist oldukları zaman en acımasızı ve en sömürücüsü oluyorlar. Afa Yayınevi, İngilizce’de “kıç” ile “göğüs” sözcüklerini karıştıran ve bunları bilmeyen birisine Chaplin anıları çevirisi ısmarlıyor; kim için üzülmeliyim? Yılan Gloria’yı, Chaplin’in yazdığına göre, arkasından değil, önünden ve göğsünden, hatta “right on the bosom” dediğine göre de, tam göğsünden, göğsün orta yerinden sokuyor.

Peki Gloria türünden bir kadının göğsünü mendille sarmak ve burkmak mümkün müdür; fizik olarak imkan dâhilinde göremiyorum. Öyleyse Dilber Hanım, Tommy’nin Gloria’nın yılan soktuğu yerini mendille sardığını yazarken, uyduruyor ve açıkça yalan söylüyor.

Gloria çiçeklere eğiliyor, buradan bir zehirli yılan çıkıyor ve Gloria’nın güzel göğsünün orta yerinden sokuveriyor; Dilber hanım, yılana, Gloria’nın poposunu layık buluyor. Tommy, kuşkusuz, Gloria’nın göğsünü mendiliyle buramıyor; Dilber Hanım, Tommy’nin bu işi yapması gerektiğini düşünüyor. Peki bundan sonra Tommy neden Gloria’nın eteğine sarılıyor; her okuyanın kendi kendisine bu soruyu sorması gerekiyor. Soru Şudur: Eğer Tommy, yılanın soktuğu yeri mendiliyle sardı ve burktuysa, neden kızcağızın eteğini indiriyor? Tommy, fırsat düşkünü kötü bir adam mıdır? Ben okurken, bu soruya takıldım ve bir türlü cevap bulamadım. Bunun üzerine Chaplin’i aslından okumak gereğini duydum. Elime kalem aldım, Dilber Hanım’ın çevirisinden ya da daha doğru bir söyleyişle, Chaplin yazımından anlamadığım, aklıma takılan yerleri işaretledim ve aslıyla karşılaştırdım.

İnsanı, Türkçe okuduğuna pişman eden bir eski solcu yayınevi ile karşı karşıyayız: Solculuktan kapitalizme geçenler daha sömürücü oluyorlar. Yumuşak odunları havuç diye satıyorlar. Ne yazık, insanlarımız, havuç diye yumuşak odun yemeye alışmışlar.

Fatoş Dilber, gerçekten İngilizce konuşan bir ülkede yaşamadı mı; bu hipotezimden de kuşku duymaya başlıyorum. Çünkü İngilizce aslında “shirtwaist” sözcüğü geçiyor; Dilber Hanım, bunu “etek” sanıyor. “Waist” sözcüğünü görünce etek sandığım sanıyorum; aynı zamanda bel demektir ve “shirtwaist”, bele kadar olan, erkek gömleği biçimindeki kadın bluzuna verilen İngilizce ad oluyor. Böylece Dilber Hanım, göğüs ile kıç’ı ve bluz ile eteği karıştırıyor. Ancak haklıdır; eğer yılana Gloria’nın poposunu sokturursa, Tommy’ye de eteğini yırttırır. Fakat benim çok soran bir aklım olduğunu kabul ediyorum; yılanın soktuğu yer mendille burkulunca eteğin yırtılmasına takılıyorum.

Şimdi parantezler açabilecek durumdayım.

Bir: Bilim, bir uydurma işidir. Uyumsuzlar üzerinde düşünmeyle başlıyor. Uyumsuzluktan, sapmaları farketmeyen, görmeyen bir akıl bitmiştir; orada da beyinden donmuş havuçtan söz etmek gerekiyor. Bugün Amerikan düzeni ve bu düzene yönelen Türkiye düzeni, her türlü sapma ve uyumsuzluğu değil farketmeyi yok etmeyi ilke edinen bir düzendir. Tiksindiğimi saklamıyorum.

Politik mücadele, uyumsuzların yükselişidir.

Yaşam uç’lardadır.

Türkiye düşünü, polisiye roman, ütopya yazımı kadar uçuk yaşam bilgisinden de yoksundur; önemli eksiklik sayıyorum.

İkinci parantez bir İngilizce türü üzerinedir; aslında bir genel “ağız” üzerine demek, daha doğru görünüyor. Chaplin, bir sanatçı karıkocanın çocuğu olmakla birlikte çok büyük bir yoksulluk yaşıyor, yetimevleri, bit pazarlan yazgısıdır. Böyle yerlerde yetişen, “alt tabakalar” içinde büyüyen İngilizler, son derece kısa cümlelerle konuşurlar, tekrarlarlar, küçük cümleleri zorlayarak çarpıtırlar. Chaplin de böyledir; Chaplin’in İngilizcesini anlayabilmek için, örnek olsun, Tom Jones’un bir konserde arada bir konuşmasını dinlemek yeterlidir, küçük ve yer yer kırılmış cümleler ortaya çıkıyor. Türkçe’de Fakir Baykurt’un dili ya da Fatma Girik’in Türkçesi akla getirilebilir; çevirirken, dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“They are miles from a doctor and the usual remedy of a tourniquettwisting a hankerchief around the affected part to stop blood circulating is unthinkable. Suddenly he picks her up, tears at her shirtwaist, and bares her gleaming shoulders, then turns her from the vulgar glare of the camera, bends over her and with his mouth extracts the poison, spitting it out as he does so. As a result of this suctorial operation she marries him”

Bu paragrafı buraya aktardım; Dilber Hanım, “tourniquet” sözcüğünü de bilmiyor, sözlüğe bakmak zahmetine katlanmıyor, odunu havuç sanan bir okuyucu sürüsü olduğunu düşünüyor olmalı ve bir yerden duyduğu “kısır döngü” deyişi sanarak, çeviriye saldırıyor. “Tourniquet” Türkçeye “burgu” olarak çevrilebilir; bütün sözlüklerde sadece tarif ediliyor. Bazılarında resim de konuyor; bez veya mendile bir düğüm atılır ve arasından bir ince tahta geçirilerek çevrilirse, “tourniquet” oluyor, kan dolaşımını durduruyor. İlginçtir; Chaplin de hem “tourniquet” sözcüğünü kullanıyor ve hem de iki tire arasında bunu tanımlıyor. Tanımlamayı bir kenara atacak olursak, “the ussual remedy of a tourniquet is unthinkable” diye yazıyor; burgu yapmanın imkânsızlığına işaret ediyor. Dilber Hanım, göğüs ile kıç arasındaki farkı bilmediği için ve yılanın sokacağı yer olarak Gloria’nın kıçını tercih ettiğinden burgu yapıyor; Chaplin bunun yapılmadığını yazıyor. Bu durumda yakışıklı Tommy ne yapabilir; hemen kızı yerden kaldırıyor, suddenly he picks her up, ve kızın bluzunu, ortasından ikiye ayırıyor, “tears at her shirtwaist.” Tommy’nin yaptığı doğrudur; ancak ben Dilber Hanım, Tommy’nin, Gloria’nın eteğini yırtarak indirdiğini yazınca, kuşkulandım ve Tommy’nin günahına girdim. Fakat bu günahımdan sorumlu Dilber’dir ve günahı, Dilber Hanım’a geçiriyorum.

Tommy’in yaptıkları arasında bir de, “bares her gleaming white shoulders” var; Tommy, Gioria’nın ışıl ışıl parıldayan beyaz omuzlarını da çın! çıplak ortaya çıkarıyor. Fakat Dilber Hanım, Tommy’in bunu yapmaması gerektiğini düşünüyor ve hiç yazmıyor; kuşkusuz, göğüs ile kıçı ve bluz ile eteği karıştırdığı için, eteği indirdiğini sandığı Tommy’nin nasıl olup da omuzları açtığını anlayamıyor ve bu uyumsuzluk karşısında, uyumlu bir düzenin mensubu olarak, bu omuz meselesini okuyucularından saklıyor. Paragrafın sonunda Chaplin, “as a result of this suctorial operation” diye yazıyor; “Bu emme operasyonun sonucu olarak” anlamına geliyor ve Dilber Hanım’ın “emme” sözcüğünü de sevmediği görülüyor. Atıyor.

Başka ne yazmalıyım?

Dilini sevmeyenin halkını sevebileceğini hiç sanmıyorum. Dili sevmek, bir kimsenin halknıı sevmesinin turnusol kağıdıdır. Dili katledenlerin halkını sevdiğine inanmam mümkün değildir.

Yazık; insanı, Osmanlıca’ya özendiriyorlar. Cumhuriyet’in fıkra yazarlarının dilindeydi; bir “olası” sözcüğüdür, tutturdular. “Mümkün” ve “muhtemel” olanı birbirinden ayıramıyorlar; “Mümkün”, olanak ile ve “muhtemel” ise olası ile ilgilidir. Bir dilde “mümkün, ancak, muhtemel değil” türünden söyleyişler vardır ve olmalıdır.

Parantez açıyorum: Felsefesi ve insanın içini çözümleyen romanı olmayan hiçbir dilin gelişmesini mümkün ve muhtemel göremiyorum.

Devam ediyorum: “Edna Purviance gibi çok güzel bir kızın etkisi altında kalmaması olası değildir.” Ne garip ve gerçekte çirkin bir söyleyiştir; aslını da yazma gereğini duyuyorum. Aslı şöyle: “It was inevitable that the propinquity of a beautiful girl like Edna Purviance would eventually involve my heart.” Olası sözcüğünün İngilizce karşılığı “probable” oluyor; burada yer almıyor. Bunun yerine “inevitable” sözcüğü var; “kaçınılmaz” demektir ve bir imkânı ya da imkansızlığı belirtiyor. Çeviri şöyle olabilir: “Edna Purviance gibi güzel bir kızla yakın mekân içinde olmanın, eninde sonunda, benim kalbimi de işin içine sokması kaçınılmazdı.” Bu çevirinin tek çeviri ya da mükemmel olduğu iddiasında değilim; ancak Dilber Hanım’ın yaptığı çeviri değil, kaba bir özetten ileri gidemiyor.

Dilin ve anlatımın bütün ayrıntılarını ortadan kaldıran bir çeviri ya da söyleyiş, sadece kabadır.

Yaşamın güzelliği ayrıntıdadır ve yaşam Öyküleri, eninde sonunda ayrıntıya dayanmak zorundadır.

Başka ne yazabilirim? Belki de ilk paragraftan başlamak ve örnek vermek uygundur.

İlk cümle şudur: “Westminster Köprüsü açılmadan önce atlılar yalnızca Kennigton Sokağından geçebiliyordu.” Mümkün mü? Şövalyeler ülkesi İngiltere’de atlılar İçin yalnızca Kennigton Road olur mu? Doğrusu şudür: “Westminster Köprüsü açılmadan önce Kennigton Sokağı, sadece atlıların kullanabildiği bir patikaydı.” Daha sonra, 1750 yılında, köprüyü Brighton’a doğrudan bağlayan bir yol yapılıyor ve Kennigton Yolu, mimari değeri olan, demir parmaklıklı balkonlara sahip evlerle doluyor.

İkinci paragrafa başlamadan önce bir bilgi gerekiyor; İngiltere’de “ev” bağımsız, apartman dairesi olmayan, Türkiye’de “villa” denilen barınaklardır. Güzel ve itibarlı sayılan bunlardır ve burada oturmak önemli olabiliyor. İkinci paragraf şöyle başlıyor: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında bu evlerin birçoğu pansiyona dönüştü.” Doğru değil; doğrusu şöyle olabilir: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu evler kötüledi; möbleli bekâr odalarına ve apartman dairelerine dönüştü.” Çeviri yaparken, çevrilen konuyu, ülkeyi bilmek veya öğrenmeye çalışmak temel ahlâk olmalıdır.

Solculuk, bir ahlâktır.

“Bizim eski solculara bu ahlâkı veremediğimiz anlaşılıyor.

Belki de bu ahlâkı veremediğimiz için eskiyorlar.

Dürüstlük?

Chaplin, anılarının bir yerinde, film yapımıyla ilgili görüşlerini de yazmak gereğini duyuyor. En önemli sözlerinden bir bölümünü Dilber Hanım şöyle Türkçeleştiriyor: “Kompozisyon, temponun vs’nin entelektüelleştirilmesi, bunların hepsi iyi şeylerdir ama oyunculukla pek ilgisi yoktur ve yavan bir dogmatizme dönüşmesi eğilimi vardır. Yaklaşımda sadelik her zaman en iyidir.’’ Bu paragrafın İngilizcesini yazmakla yetiniyorum. Şöyledir: “The intellectualizing of line and space, composition, tempo, etc., is very well, but it has little to do with acting, and is liable to fall into arid dogma. Simplicity of approach is always best.” Chaplin, “line”, “space”, “composition” ve “tempo” sözcüklerini telaffuz ediyor ve bunların entellektüelleştirilmesinden söz ediyor. Dilber Hanım, herhalde ilk ikisinin karşılığını bilmiyor ve atıyor. Yazık; başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Örneklerim çok; ancak bunları sıralamaya gerek duymuyorum. Bu incelemeyi Chaplin’in güzel ve bilge bir deyişiyle tamamlamak istiyorum: “All intellect and no feeling can be characteristic of the archcriminal, and all feeling and no intellect exemplify the harmless iddiot. But when intellect and feeling are perfectly balanced, then we get the superlative actor.” Burada da Dilber Hanım’ın çevirisini bir kenara bırakıyorum. Chaplin şunu anlatıyor:

“Bir insanda hep akıl var ve hiç duygu yoksa, bu, en büyük caninin özelliğidir.

Hep duygu var ve hiç akıl yoksa kendi halinde bir budala demektir.”

Akıl ve duygunun mükemmel bir dengelenmesi, bize, harikulade aktörü çıkarıyor. Chaplin, bunları yazıyor. Ben bunların genel geçerli olduğuna inanıyorum.

Kapitalizmi seçen eski solcuların, duygularını yitirmiş aşın “akıllılar” olduklarına inanıyorum. Yapmayacakları yoktur.

Hepsi bu kadar.

Bu incelememin acıklı mı, gülünçlü mü olduğuna karar veremiyorum.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.389-396

Not:

Çeviri kitapları okurken anlayamam konusunda hep kendimi suçlardım. Meğer suçlu sadece ben değilmişim. Yalçın Küçük Beyefendiye teşekkürler ederim, bu yazısı sayesinde bir gerçeği daha farkettim. (İ. İsmail Hakkı)


[1] Charles Chaplin, Hayatımın Hikâyesi, Afa Yayınları, Fatoş Dilber Çevirisi, İstanbul 1991, s. 186.

[2]Charles Chaplin, My Auto Biography, N.Y., 1964, s.186

KARAKTERSİZ KARAKTERLER


Karaktersiz karakter, ahlaksız kişi demek oluyor. Ahlak, İngilizce ethics ve Fransızca éthique. Latince ethicas. Grekçe ethike sözcüklerinden geliyor; ethicus veya ethos karakter anlamını veriyor. Ahlak, sonradan kazanılıyor. Ahlak, sonradan kaybedilebiliyor.

Her ahlakçı önce bir ahlak silicisi [1] ve sonra da bir ahlak yazıcısıdır; yalnızca mevcut ahlakı silmek, ahlaksızlığın propagandasını yapmak oluyor. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera,[2] bir ahlaksızlık propagandistidir. Ancak yalnızca bu kadar değil; bundan daha fazladır ve bundan daha az oluyor.

Ahlaksızlık propagandasının fazlası, insanın alçalmasının reklamcılığı olarak ortaya çıkıyor. Buna yozlaşmak demek gerekiyor; yozlaşmış, sürekli olarak alçalmayı seçiyor. Milan Kundera, yaratmaya çalıştığı karakterlerle ve tümüyle, yalnızca alçalmayı seçiyor. Yaratıcı her zaman yarattığı imajların arkasındadır. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera, yozlaşmış bir yaratık’tır. Bütün yazılarında insanlığın kazanılmış değerlerine karşı bir kemirme stratejisi sürdürmesinin yanında, insanın değerlerini teker teker atmasını istemesini bir yaşam yolu yapmaya çalışıyor.

Ahlak nasıl silinir? Ahlak nasıl yazılır?

Ahlak’ın silicisi “korku”dur. Korku, en büyük ahlaksızlık jeneratörü oluyor, insanlık için en büyük korku, ebedî korku, ölüm korkusu’dur; dinler, ölüm korkusundan vazgeçmiyorlar.

Açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, savaş korkusu ve giderek ölüm korkusu hep bir ahlak silicisi işlevini üstleniyor. Sartre, var olan ahlakı yeni bir düzenin zorunluluk düşüncesinden ayrı olarak ve hızla silmek istediği için, savaştan doğan ölüm korkusuna bağlanıyor.

Camus de. eksistansiyalizmi, Yabancı’da ve Veba’da hep ölüm olgusu çerçevesinde kurmak zorunluluğunu duyuyor.

Sartre

Sartre yalnızca sokaktaki insan için ve vulgar (müstehcen, edebe aykiri. adi, bayağı) görgüsüz anlamda bir filozof sayılabilir; sözcüğün teknik anlamında Sartre’a bir filozof ve ekzistansiyalizme de bir filosofi demek çok zor görünüyor. Bilmenin süreciyle bilginin doğrulanma dinamiği ile ilgilenmeyene filozof demek mümkün değil; bilme ile ilgilenmek bilebilecek varlığı araştırmayı da beraberinde getiriyor. Felsefenin insan ile ilgilenmesi bir türetilmiş ilgi oluyor; dünyada bilebilen ve bilme yetisi olan tek varlık, insan’dır. Bilme sürecini anlamaya çalışmak, insan’ı anlamaksızın mümkün görünmüyor.

Ekzistansiyalizm (varoluşçuluk), bir ölüm korkusuyla insanı boşaltıp, bir varlık’a indirgedikten sonra, insanı kendi varlık’ına bağlayarak özgürleştirmek istiyor. Özü silinmiş ve yalnızca varlık’a indirgenmiş insan bir anlamsızlığa bağlanarak hareket edebiliyor; bu bir ahlak’tır. Felsefe olmadığından kuşkum yok; bir ahlak yazıcılığı olduğu konusunda kuşku duyuyorum.

Nietzsche

Nietzsche’nin de bir filozof olduğunu düşünmüyorum. Marx, «felsefi araştırmanın ilk gereği bir cüretli, özgür kafadır», the first necessity for philosophical investigation is a bold, free mind, diyor. Nietzsche’de, bir ilk gereklilik olarak, bu var; cüretli ve sınır tanımayan bir kafası olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. Ancak Nietzsche de, felsefenin temel ve tek konusu olan, doğru bilgi edinmenin dinamiğiyle hiç ama hiç ilgilenmiyor. Sistematik olmaktan çok uzak, bir sanatçı sezgisiyle insan üzerinde düşünmeye çalışıyor.

Nietzsche, bir ahlak yazıcısı olmak istiyor. [3]Bu nedenle ölümü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Edebi Dönüş ile ölüm korkusunu silmeye çalışıyor; ancak insan’a güvenmiyor. İnsana güvenmediği için de ahlakının öğelerini gelecekten ve zorunluluktan çıkarmıyor; geçmişte ve çözülmede arıyor.

İnsana güvenmek, ilerleme’ye güvenmektir; insanın zorunlu geleceğine inanmak oluyor. Ahlak ancak burada var olabiliyor. Zorunlu geleceği hızlandırıcı bir eylemlilik olarak ortaya çıkıyor.

Nietzsche, ilerleme’ye ve dolayısıyla insan’a inanmıyor. [4] Tekellerin egemenlik kurmaya başladığı bir dönemde yaşıyor; tekellerin bireyleri sürüye çevirmeye başladığını görüyor. Bu görgü ve hastalıklı bir yapıyla, tekellere cephe almak yerine sürüye dönüşen kütlelere cephe almaya kalkıyor, sıradan insandan tiksinmeye başlıyor. Friedrich Nietzsche, insanlığın ilerlemesine güvenemediği için, ahlak modelini geçmişten çıkarıyor; insanların burjuvazinin ortadan kaldırdığı aristokratlar türünden güçlü olmasını vaaz ediyor.

Friedrich Nietzsche’nin bir ahlak koyucu olduğundan kuşku duymuyorum. Ancak insana karşı bir ahlak geliştirmeye çalışıyor. Jean Paul Sartre, ekzistansiyalizminin hümanizm olduğunu ileri sürerken, Nietzsche ile karşılaştırıldığında çok daha haklı görünüyor; Sartre, mevcut değer levhalarını silmeye kalkmanın ötesinde yalnızca bağlanmanın akıl dışı olduğunu, anlamsıza bağlanan insan denilen varlığın özgürlüğe ve gelişme yollarına ulaşabileceğini belirtmekle yetiniyor. Sartre. kollektif insana olmasa bile bireysel insana güveniyor.

Nietzsche ve Sartre’ın filozof olmadıklarını tekrarlamak durumundayım.[5] Sartre’ın bir romancı olduğundan kuşku duyulmuyor. Nietzsche ise hiç bir yere gelmiyor. Yazdıkları içinde roman türüne en yakın olanı Zerdüşt’tür; roman demek pek çok zor geliyor. Ancak Kundera’nın yazdıklarına roman demenin güçlüğü, yüzüne karşı da ifade edilebiliyor. Bir romanının İngilizceye çevrilmesi sırasında yapılan bir söyleşide şu sözleri işitiyor:

 «Your latest book is not called a novel, and yet in the text you declare: This book is a novel in the form of variations. So then is it a novel or not?»”

Kundera

Yazdığının roman olmadığı, Kundera’nın roman olmayana roman dediği anlatılıyor ve bir kez daha «roman mı, değil mi» sorusu önüne konuluyor. Bu soruya Çekoslovak göçmenin verdiği cevabı aktarıyorum: «Benim tümüyle kişisel estetik yargıma göre, gerçekten romandır; ancak bu düşüncemi hiç kimseye zorla kabul ettirmek istemiyorum». Güzel; Kniha Smichu a Zapomneni, Kahkaha ve Unutmanın Kitabı, için Kundera yalnızca «bana göre» roman diyebiliyor; daha fazlasını ileri sürmemekle büyük bir tevazuu göstermiş oluyor.

Kundera’nın bu söylevinden daha ilerde yeniden söz etmek zorunda kalabileceğimi düşünüyorum. Geçerken bu yozlaşmış göçmenin zanaatının özetine değinmem gerekiyor; yozlaşmanın bir kesin kanıtı olarak etrafındaki düşünce akımlarından yalnızca insanın alçalmasına katkıda bulunabilecek kırıntıları seçiyor. Grek Parmanides’in[6] doğada ve toplumda hiç bir değişmenin olmadığı, sıcaklık ile soğukluğun, aydınlıkla karanlığın birbirinin aynı olduğu, soğuğun sıcak olmamak, karanlığın aydınlık olmamaktan başka bir anlamı bulunmadığı düşüncesi Çekoslovak Göçmen için tılsımlı bir formül yerine geçiyor. Kundera, Antik Helen döneminden kalma Parmanides düşünceleriyle cehennem ile cenneti de birleştiriyor ve cehennemden kurtulabilmek için mutlaka cennetin ve cennet düşüncesinin ortadan kaldırılması gerektiğini vaaz ediyor.

Aktarıyorum: Totaliteryanizm[7] yalnızca cehennem değil aynı zamanda cennet hülyasıdır, herkesin ortak bir istem ve inanç çevresinde birleştiği, birbirinden saklısı olmadan uyum içinde yaşayacakları bir dünya rüyası, çağlardan beri var. Kundera, totalitaryanizmi ortadan kaldırabilmek için, cehennemin kökünü kazıyabilmek için, çağlar boyu insanlığın bir değeri olan bu hülyaya karşı bir haçlı seferi gereğine inanıyor.

Cehennem ile cennet arasında kurduğu bu birliği somutlaştırmak istiyor; aktarmaya devam ediyorum. Stalinist terör döneminin tamamı bir türkülü kollektif çılgınlık dönemi idi. Bu şimdilerde tümüyle unutuldu; aslında sorunun özü burada yatıyor. İnsanlar şöyle konuşmayı seviyorlar: İhtilal güzeldir, kötü olan yalnızca ihtilalden doğan terördür. Fakat bu doğru değil. Kötü zaten güzelin içinde var, cehennem zaten cennet hülyasına konmuştur; eğer biz cehennemin özünü anlamak istiyorsak, içinden çıktığı cennetin özünü incelemek zorundayız». Çok açık değil mi? Bütün Stalin düşmanları neden ayağa kalkmıyorlar, anlamakta güçlük çekiyorum. Kundera, her cennet kurucusunun mutlaka bir Stalin olacağını ve olmak zorunda kalacağını vaaz ediyor.

Stalin aklanıyor.

Cennet mahkum oluyor.

……………..

Bazılarının Ahir Zaman Peygamberi saydığı Kundera, cennet düşüncesi yerine «bok» felsefesini öne çıkarmak istiyor. Önce cennet’e inananları katil yapıyor;

………………..

Kundera, başı dik, mücadele eden insandan tiksiniyor.

Ben Kundera’dan tiksiniyorum.

Kim kimden özür dileyecek?

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Estetik Hesaplaşma, Şubat, 1987, s.16-23


[1] Hiç bir alanda bir kimse önceki varlık biçimini reddetmeden ilerleme kaydedemez. Ahlâk diline çevrildiğinde “red ve inkâr” demektir. (K. Marx Engels. Collected Works. Vol. VI. s. 317)

[2] Milan Kundera 1 Nisan 1929’da Çekoslovakya’nın Brünn şehrinde doğdu. 15 kitap yazmış, sayısız ödül almış, yazarlık mesleği yanında uzun yıllar müzik ve sinemayla profesyonel olarak uğraşmıştır. Çek asıllı Fransız yazar yaşamını Paris’te, eşiyle birlikte sürdürmektedir.

[3] “ Bütün inançların inanç erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: — oysa o, yaratıcıdır.” “Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları”.F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt. İstanbul, 1984, s. 29.

[4] “İnsanlık, bugün inanıldığı gibi, daha İyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir ilerleme göstermemektedir. ‘İlerleme’, modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce?” F.Nietzsche, Deccal, İstanbul, 1986, s. 13.

[5] «Tutarlı olmak bir filozofun en büyük yükümlülüğüdür. oysa buna çok ender rastlanır.İ. Kant. Pratik Aklın Eleştirisi, 1788-1980, Ankara, s. 27.

“Ne Nietzsche ne de Kierkegaard sistematik filozof idi”. Britiş bakış açısından, ekzlstansiyalizmin kendisi, çeşitli biçimleriyle, felsefe karşıtıdır”.

«From a British point of view, exlstantialism itself, in many or its iorrns, is anti-philosophical”. .J. Passmore, A Hundred Years oj Philosophy. Pelican, 1970. s. 467.

[6] Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö.600 ile M.Ö.500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasakoyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır.Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir’dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

[7] Totalitarizm kelimesinin, ona olumlu bir anlam yükleyen Mussolini tarafından icat edildiği sanılmaktadır. Mussolini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra etkili olan merkezi otoriteye karşı yıkıcı güçler yüzünden savunmasız kalmış bir ulusun birliğini ve ulus aracılığıyla da devlette cisimleşen tarihi bir topluluk kimliğini hedefliyordu. Faşizm, devletin birey üzerindeki üstünlüğünü ve bu devletin gücünün sınırsız biçimde yayılmasını öngörür.

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film