TÜRK BASININDA YANLI HABERCİLİK VE ÇEVİRİLER ÜZERİNE


Not: Konu bütünlüğü olsun diye metnin hepsi konuldu. Okuyucuya ulaşan metinlerin arkaplanında neler oluyor. Görmeniz dileğiyle.(hzl)

ÜMİT KIVANÇ’A CEVAP- BİRİKİM DERGİSİNİN YAYINLAMAYI REDDETTİĞİ MAKALENİN ÖYKÜSÜ-RIFAT N. BALİ

ÖNSÖZ

Birikim’in yayınlamayı reddettiği makalemin bir risaleye dönüşmesi fikri arkadaşlarım Ayşe Günaysu ve M. Sabri Koz’a aittir. Bu fikri veren ve farkında olmadan beni ikna eden bu iki dostuma teşekkür ederim. Ben makalemi başka dergilerde yayınlama arayışındaydım. Yazıyı okuması için yolladığım Ayşe Günaysu bana “neden bunu kitap halinde basmıyorsun?” dedi. Ben de kendisine öyle bir fikrim olmadığını, başka dergilerde yayınlamayı deneyeceğimi bildirdim. Dostum Lütfü Seymen’in yayınladığı Müteferrika dergisi yayın kurulunda yer alan M. Sabri Koz da, aynen Ayşe Günaysu gibi, bu makaleyi kısa bir risale haline dönüştürüp yayınlamamı tavsiye edince arkadaşlarımın tavsiyesini yerine getirmeye karar verdim. Okurun konuyu iyice anlayabilmesi ve kendi serbest kanaatini geliştirebilmesi için konuyla ilgili yazılan da bu risaleye dâhil ettim. Risalenin en sonunda yer alan “Sosyalistler, Antisemitizm ve Siyonizm” yazım ise 11 Kasım tarihinde sosyalist görüşlü Birgün gazetesinin “Forum” sayfasına yollandı ancak yayınlanmadı. Gerek Yazı işleri Müdürü Murat Ören ve gerekse Forum Sayfası Yayın Kurulu yazımın yayınlanıp yayınlanmayacağı hususundaki suallerime cevap vermemeyi tercih etti.

Osmanbey, Teşvikiye,
Kasım 2004.

 

SUNUŞ

Bu risale bir isyanın dile getirilişidir. Öyküsü de şu.

Her şey Radikal İki’nin 4 Temmuz 2004 tarihli nüshasında yer alan “Irak İşgalinin Mimarları” başlıklı çeviri metnini salt basın ahlâkı ve çeviri usulü açısından eleştiren bir yazıyı Radikal İki’ye yollamamla başladı. Bu risalede de yer alan bu yazım 11 Temmuz 2004 tarihli Radikal İki’de yayınlandı. Ancak beni fevkâlade şaşırtan yazının sonuna iliştirilen “Editörün Notu” imzalı kısımdı. Müstehzi bir üslûpla yazılan bu notta beni en fazla rahatsız eden, fahiş bir yanlışa dikkati çeken yazımın hiçbir yerinde ima yollu dahi herhangi bir itham olmamasına rağmen “Editörün notu”nun Radikal İki’yı “antisemit” olmakla itham etmişim gibi bir hava yaratmış olmasıydı. Tartışma yaratmak istemedim ve Radikal İki’ye herhangi bir karşılık vermedim.

Böylesi bir cevaba lâyık olmamama rağmen eski Radikal köşe yazarı, öykücü, romancı, Birikim dergisi görsel tasarımcısı ve muhtelif belgesel, kısa ve deneysel filmlerin yönetmeni ve kurgucusu Ümit Kıvanç bu yazıyı okuyunca, kendi deyimiyle “sabrı taşacak” ve uzun bir şikâyetnameyi kaleme almaya karar verecekti. Yazımın Kıvanç’ı öfkeye boğduğundan hiç haberim yoktu. Ta ki zaman zaman araştırma yazılarımla katkıda bulunduğum “aylık sosyalist kültür dergisi” Birikim editörü Abdullah Onay ile Ağustos ayı içinde yapacağım bir telefon konuşmasına kadar.

Onay bu konuşma esnasında Ümit Kıvanç’ın Birikim’de yayınlanmak üzere Radikal İki‘de yayınlanan yazımı eleştiren bir makale gönderdiğini ve okumam için bana ileteceğini söyledi. Birkaç gün geçmesine rağmen yazının gelmemesi üzerine Abdullah Onay’a telefon ettiğimde Onay, Kıvanç’ın yazıyı tekrar gözden geçirmek ve yeni şekliyle yollamak üzere geri çektiğini bildirdi. Nihayet Abdullah Onay, Kıvanç’ın yazısını 18 Eylül 2004 tarihinde elektronik posta ile yolladı ve müsait bir zamanda bir mekânda buluşup çay içmeyi ve konuşmayı teklif etti. Birkaç gün sonra kendisiyle Mephisto Kitabevi’nde buluştuğumda yazıyı okuduğumu söyledim ancak fazla bir yorum yapmadım. Hatırladığım kadarıyla Abdullah Onay’a yönelttiğim, “Ben Musevi olmasaydım Ümit Kıvanç bu yazıyı halen yazar mıydı?” sualine Onay’ın cevabı “herhalde hayır” idi. Kendisine cevap yazıp yazmayacağıma henüz karar vermediğimi, cevaplandırmaya karar vermem halinde Birikim’in yazıma müdahale etmeyeceğini ve aynen yayınlayacağını umduğumu da ekledim. Onay bu sözlerime gülümseyerek mealen “şimdiye kadar yazılarında hiç öyle bir şey oldu mu?” şeklinde karşılık verdi. Tek çekincesi şuydu. Cevap vermem halinde Ümit Kıvanç cevabımın yazısının yayınlanacağı Ekim sayısında değil bir sonraki sayıda yer almasını istiyordu. Nedenini sormadım, fazla ilgilendirmiyordu zira nasıl olsa o kadar kısa zaman zarfında cevap hazırlamaya vaktim yoktu. Abdullah ile hemfikir olduğumuz diğer bir konu ise Kıvanç’ın “İsrail Devleti’ni eleştirene hemen antisemit yaftasını yapıştırma” konusundaki şikâyetinin Türkiye için pek geçerli olmadığıydı. Türkiye’de manzara tam aksiydi, İsrail’i eleştirmek siyaseten doğru tavırdı. Abdullah Onay le bu minvalde 10-15 dakika konuştuktan sonra başka mevzularda sohbet ettik, sonra da dostane duygularla vedalaşarak ayrıldık.

Ümit Kıvanç’ın “Politik doğruluk hakikate karşı” Başlıklı Yazısı Ü mit Kıvanç’ın yazısı Birikim ‘in “Madalyonun iki yüzü Anti-semitizm ve siyonizm ” başlığıyla antisemitizm e ayrılmış Ekim sayısında yer aldı[1]

Yazı şöyle başlıyordu:

Rıfat Bali’nin Radikal İki’ye yazdığı bir yazı, uzun zamandır muzdarip olduğum bir konuda sabrımı taşırdı. İzninizle, Nazilerin Yahudilere karşı işlediği suçların insanlık ailesinin fertleri olarak hepimizin üzerine yüklediği yüklerden artık kurtulmak istediğimi belirtiyorum. Şartlar bunu gerektiriyor ve zorluyor. Şu anda İsrail devleti korkunç insanlık suçlan işlemeye müthiş bir küstahlıkla devam edebiliyorsa, bu sadece, bu devletin ezmeye çalıştığı insanlarınkiyle kıyaslanmayacak kadar büyük bir askerî güce ve ABD’nin sağladığı pervasız korumaya sahip oluşu sayesinde değil. “Holocaust geçirmiş insanların devleti” etiketi, İsrail’e bugüne kadar hiç azımsanmayacak bir manevî koruma sağladı. Çünkü tam da İsrail devletine karşı dünya çapında bir seferberliği ete kemiğe büründürebilecek insanlar, anti-semitizme yuvarlanma kaygısı yüzünden, başka hiçbir konuda görülmemiş bir şekilde, elleri kollan bağlı kalabiliyor.

Naziler gerçeği bir defa eğip bükmüşler, sonu acı olmuştu. Şimdi Nazi zulmünün kurbanları, katillerinin izinden gidiyor. İsrail devleti yüzünden gerçek yine tersyüz oldu. İbretlik Holocaust öyküsü, bugünün koşullannda, “İsrail zulmü”nün meşrulaştırıcısı haline geldi.

Bu duruma son vermeliyiz.

Herhalde bu hissiyatımda yalnız değilim ki, dünyanın pek çok yerinde, solcuların, sosyalistlerin ya da daha genel tanımlarla konuşacak olursak, eşitsizliklere, adaletsizliklere karşı, insan haklarının genişlemesinden yana olan insanların böyle bir konuyu ortaya getirdikleri, tartıştıkları görülüyor.

“Yahudi düşmanı olmadan İsrail devleti ile mücadele edilemez mi?” Tartışılan soru bu. Kastedilen ise şu: “Yahudi düşmanı ilân edilmeden İsrail ile mücadele edilemez mi?” Zira bu tartışma yoğun bir Yahudi düşmanlığının hüküm sürdüğü Müslüman veya Nazi kalıntısı çevrelerde değil, anti-semitlikle alâkası olmayan demokrat, solcu insanlar arasında yapılıyor. Anti-semit “olma” veya “ilân edilme”yi sorun sayan, bu insanlar. Çünkü aynı zamanda İsrail’in icraatı karşısında dehşete düşüyorlar ve itiraza, eleştiriye yeltendikleri anda karşılarına dikilen “Anti-semitizm Alanı – Geçilmez” levhalarından muzdaripler.

Kıvanç önemli bir bölümünü alıntıladığım bu uzun girizgâhını “Bu tür bir zihin temizliği için, önce bir takım manevî baskılardan kurtulmalıyız” cümlesiyle sona erdirdikten sonra Radikal İki’nin 8 Temmuz 2004 tarihli nüshasında yer alan “Irak İşgalinin Mimarları” başlıklı çeviri makaleye karşılık 11 Temmuz 2004 tarihinde Radikal İki’de yayınlanan yazımı vesile ederek şahsımla ilgili şu görüşleri sıralıyordu:[2]

“Sorunlu” Olan Dedektör mü Acaba ?

Rıfat Bali, Radikal İki’nin 8 Temmuz 2004 tarihli sayısında yer alan bir yazıya çevirmen tarafından eklendiğini düşündüğü, “Evanjelik”, “Yahudi”, “karanlık”, “Siyonist” ve “siyah Hıristiyan” gibi arabaşlıklar aracılığıyla anti-semitizme meydan verildiğini imâ ediyordu.[3] Arabaşlıkların konduğu çeviri yazıda mevzu, kabaca, İsrail lobisinin ABD yönetimi üstündeki etkisiydi. Gerçi Rıfat Bali meselenin esasına dair pek laf etmediği, sadece anti-semitizm dedektörlüğü ile meşgul olduğu için bu olgu hakkında kendisinin ne düşündüğünü ayrıntılarıyla anlayamadık bu yazıdan. Yine de “esasa ilişkin” bazı ipuçları vardı ve bunlar, -haydi genellemeyeyim- beni, -haydi nazik olayım- hayrete düşürecek cinstendi. Meselâ:

“…bu metinden akılda kalan, Amerika’daki aşırı sağ ve Türkiye’deki aşırı sağ ve İslamcı kesimin yayın organlarında da yoğun bir şekilde rastlanan, şu saçma genelgeler kanaat idi: ‘Başkan Bush İsrail’i destekleyen Hıristiyan Siyonistlere veya popüler deyimle Evanjelistlere sempati duyuyor. Onun yakın çevresinde yer alan üst düzey danışman ve siyasetçilerin çoğu ‘yeni muhafazakârlar’ olup önemli bir kesimi Yahudi’dir. Asli sadakatleri İsrail Devleti’nedir. Irak Savaşı ‘yeni muhafazakârların şahin politikaları nedeniyle başlamıştır. Bundaki esas etken de yeni muhafazakârlar için Saddam Hüseyin’in devrilmesinin İsrail Devleti’nin güvenliği açısından gerekli olmasıydı’… ”

Kafadan, şunu sorarak başlayayım: bunlar “saçma genelgeçer kanaat” denip bir tarafa atılabilecek sözler mi? “Asıl sadakat” mevzuu ile en sondaki “esas etken” kısmı elbette epeyce tartışma götürür, ama geri kalanına “saçma” dendiği anda, bunu diyene şüpheli gözlerle bakmamız gerekmez mi? Rıfat Bali niçin böyle yapmış?

Maalesef sadece bunu da yapmamış.

Radikal İki’ye aktarılan yazının kaynağı olan Adbusters dergisinin, bir başka yazı nedeniyle “anti-semitlikle” suçlandığına işaret ediyor, yani “bunlar zaten sabıkalı, ona göre” demeye getiriyor Bali; şöyle ifadelerle: “Doğal olarak bu yazı Amerika ve Kanada’da eleştirilere uğrayacaktı…”, “…haklı olarak dergiyi ve yayıncıyı anti-semit olmakla eleştireceklerdi” (vurgulamalar benim -ÜK). Bali, çevirmenin, yazı aktardığı derginin taraf olduğu bu tartışmadan birkaç satırla söz etmesinin “daha yerinde bir davranış” olacağını eklemeyi de ihmal etmemiş. Yani bir işaret daha: Bunlar taraf (“anti-semit”), yazıp çediklerine bu gözle bakın, ona göre muamele edin!

Bu işe bulaşınca haliyle baktım; Bali’ye göre “haklı olarak anti-semitlikle eleştirilen” yazı, Adbusters’ta “Niçin kimse onların Yahudi olduğunu söylemek istemiyor?” yollu bir başlıkla çıkmıştı ve yazıda ABD’nin “en etkili 50 yeni muhafazakâr şahininden 29’unun” Yahudi olduğuna dikkat çekiliyordu. “Haklı olarak” yani… Çünkü Adbusters yazan, ABD Başkanı Bush’un bile zaman zaman İsrail’den Filistin meselesinde bazı yumuşama adımları talep etmesine rağmen Şaron’un Bush’u ve ABD’yi takmaması, buna karşılık bu kıymetli aile kasabına herhangi bir yapıtının uygulanmamasına takılmıştı. “Doğal olarak” yani… Yazıda, hem ABD hem İsrail için belirli roller ve politikalar öngören yeni-tutucu şahinlerin (“Neocon” dedikleri tipler), gerek ABD-İsrail ilişkilerinin bu durumundan gerekse her iki devletin dünyanın geri kalanına karşı takındığı tavırdan sorumlu olduğu işleniyordu.

Rıfat Bali’ye göre bunlar “saçma genel geçer kanaat” midir?

İşin ilginci, aynı yazıda, ABD nüfusunun yüzde 2’sini oluşturan Yahudilerin siyasî tavır bakımından yekpâre olmadıkları, üstelik çoğunluğunun genellikle Demokratlara oy verdikleri, pek çoğunun Ariel Şaron’un politikalarına ve Bush’un Irak savaşına karşı çıktıkları da anlatılıyordu. Adbusters yazan Kalle Lasn, elbette, şu anda benim de içinde bulunduğum ruh halini paylaştığından, muhtemelen anti-semitlikle suçlanacağını da arada belirtiyordu.[4]

Yani, basitçe, Adbusters yazarının yaptığının anti-semitlikle falan alâkası yoktu.

Rıfat Bali’nin, Radikal İki’ye eleştirisini dile getirirken, elini güçlendirmek istemesi elbette -onun bu kelimeleri kullandığı anlamda- “doğal” ve “haklı”. Lâkin bulduğu dayanaklardan ikisinin “Basın Ahlâk Yasası” ve “Doğan Medya Grubu ilkeleri” olması… ne diyeyim… ilginç. Bu, Bali’nin eleştirisini kaleme alırkenki yaklaşımı açısından dikkat çekici bir nokta. Eleştirel-muhalif Adbusters dergisi “anti-semit”, Doğan Grubu da “ilkeler” sahibi bir yayın kuruluşu… Medya tabiriyle “çarpıcı”; değil mi? İnsanların psikolojileri hakkında ahkâm kesmeye hakkımız yok, geçeceğiz. Çünkü maksadımız, bu tehlike savuşturma telâşının, ‘dil uzatanı mahkûm etme’ güdüsünün asla tek kişiye özgü olmayan kısmı. Özetleme faslını da artık kesebiliriz. Yorucu işimize girişelim.

Bu memlekette evvelâ ortalık temizliği yapmadan söyleyeceğinizi söyleyebilmek imkânsızdır, bildiğiniz üzere ben de burada İsrail’i pek çok bakımdan Nazi devletiyle bir tuttuğumu filan söyleyeceğim, antisemit yani bugünkü fiili anlamıyla ‘Yahudi düşmanı”[5] falan ilân edilmeyi göze alıyorum; dolayısıyla, hiç değilse kuşbeyinli ırkçılarla aynı hücreye konmayayım diye, bir yazının en mühim kısmını, esas mevzua geçiş bölümünü hebâ etmeyi göze alıp, mesafe koymalıyım.

Cevabî Yazımın Reddedilişi

Kıvanç’ın yazısının yayınlamasından sonra bu risalenin dördüncü bölümünde yer alan makalemi Birikim’e yolladım. Seyahate çıkacağımdan dolayı da her zaman olduğu gibi sayfalanış halinin fakslamasını rica ettim. Birkaç gün sonra telefon eden Birikim Sorumlu Müdürü Kerem Ünüvar yazımı bu haliyle yayınlamayacaklarını bildirdi ve gerekçe olarak şu itirazları dile getirdi:

a)    Makalemin ilk yarısı bir medya eleştirisiydi ve Kıvanç’ın yazısında ortaya attığı,

Yahudi düşmanı olmadan İsrail devleti ile mücadele edilemez mi?” Tartışılan soru bu. Kastedilen ise şu: “Yahudi düşmanı ilân edilmeden İsrail ile mücadele edilemez mi?

sorusuna cevap vermiyordu.

b)  Yazımın Kıvanç’a cevap teşkil eden ikinci kısmı ise hakaret içeriyor, Kıvanç’ı haksız bir şekilde antisemit olmakla itham ediyor, yazıyı yayınlamış olmaktan ötürü bu itham Birikim dergisini de kapsıyordu.

Bu sebeplerden ötürü Kerem Ünüvar yazıyı değiştirmemi veya yeni bir yazı yazmamı rica etti. Cevabım son derece billur, katı ve kısa idi: Bu yazının virgülüne dahi dokunmaya niyetim yoktu. Verebileceğim tek cevabî yazı bu idi. Yazıyı bu haliyle yayınlamamaları halinde yeni bir yazı yollamayacaktım. Dahası üniversitelerde “sol kesimde antisemitizm nedir?” dersi verilmesi halinde Ümit Kıvanç’ın makalesinin örnek metin olarak gösterilebileceğini, dergideki diğer yazılarla ilgili kanaatimi, tartışma konusu bu olmadığı için, kendime sakladığımı da sözlerime ekledim. Kerem Ünüvar, Kıvanç’ın yazısının antisemit bir yazı olduğuna mutabık değildi. Hatırladığım kadarıyla, kendisine Radikal İki’de yayınlanan ve Kıvanç’ın “sabrını taşıran” yazımın tarafsız habercilik ve basın etiği ile ilgili olduğunu, halbuki Kıvanç’ın aklı sıra zeki ve usta bir şekilde tartışmayı başka bir mecraya kaydırdığını sandığını, benim ise metin tahlili içeren yazımın ilk bölümüyle tartışmayı aslî mecrasına iade ettiğimi, Kıvanç’ın ortaya attığı sualin muhatabının da ben olmadığımı da söyledim. Bu ikazıma Kerem Ünüvar, mealen, “ama abi antisemitizm konusunda en çok sen yazdın. Onun için bu suali senin cevaplandırman bekleniyor” şeklinde karşılık verdi. Bu konuşmadan sonra Birikim editörü Abdullah Onay veya Birikim Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner ile herhangi bir görüşmem olmadı. Ne onlar beni aradı, ne de ben onları arama ihtiyacını hissettim. Bu telefon konuşmasının cereyan ettiği tarihten birkaç gün sonra, 23 Ekim günü, TÜYAP Kitap Fuarı’nı ziyaretim esnasında İletişim – Birikim Yayınları standında Kerem Ünüvar’a rastladım ve yazımın akibetini sordum. Cevabı beklediğim gibi menfîydi. Yazı yayınlanmayacaktı. Kerem Ünüvar gerekçe olarak daha önceki telefon görüşmemizde dile getirdiği görüşlerini tekrarladı. Ben de kendisine bu kararın en hafif tabiriyle haksızlık olduğunu söyledim. El sıkışarak vedalaştım.

Yazım Neden Reddedildi?

Birikim dergisi Kıvanç’ın yazışım yayınlamakta herhangi bir mahzur görmediği halde cevabî yazımı yayınlamamaya karar verdi. Bu tuhaf davranışa getirebileceğim muhtemelsek izah Ümit Kıvanç’ın Birikim – İletişim Cemaati’nin bir kıdemli üyesi olmasıdır. Bu Birikim camiasının nevi şahsına münhasır bir davranışı olmayıp Türk fikir dünyasının malûl olduğu, yetmişli yılların mirası, cemaatçi ve dayanışmacı ideolojinin doğal sonucudur. Nitekim Birikim dergisinin Ekim sayısında yer alan “Anti-semitizme sıfır tahammül” başlıklı bildiri vesilesiyle sosyalist Birgün gazetesi yazarları Mete Çubukçu ve Rıdvan Akar arasında cereyan eden tartışmada her iki yazar köşe yazılarında Ümit Kıvanç’ın yazısına gönderme yapmalarına rağmen ilk kelimeleri adım ve soyadlınla başlayan bu yazıda şahsıma karşı ileri sürülen çirkin isnatları görmezlikten gelmeyi tercih etti. Dahası bu kısa süreli tartışmada Rıdvan Akar’ın Ümit Kıvanç’ı âdeta ikonalaştıran ve bir dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alan “Ümit Kıvanç’ın sosyalistliğini sorgulamak ise benim – ve hiç kimsenin – haddi olmamalıdır”[6] satırları dikkate alınırsa Birikim’ in yazımı yayınlamayı neden reddettiğinin ipuçları görülebilir.

Ümit Kıvanç Ne Demek İstedi?

Bu risale ile Ümit Kıvanç’a verdiğim cevabı yayınlamayan Birikim dergisinin bu haksız davranışı ve Ümit Kıvanç’ın şahsıma karşı yazıya döktüğü çirkin isnatlar karşısında hissettiğim ancak duyuramadığım isyanımı dile getiriyorum. Bu bir isyandır zira Radikal İki Editörü’nün “not”unun da iliştirildiği yazımdan dolayı “sabrı taşan” Ümit Kıvanç’ın üç ay sabrettikten sonra yayınladığı makalede yer alan şahsıma yönelik görüşleri sadece ve sadece Musa dininden bir Türk vatandaşı olmamdan kaynaklanıyor. Bu alenî bir şekilde ifade edilmiyor elbette ancak son derece açık. Ümit Kıvanç Musa dininden bir Türk olmam nedeniyle, yazısında müstehzi ve sözüm ona ironik bir ifadeyle “antisemitizm dedektörü” sıfatıyla andığı şahsımı aynı yazının ilerideki bölümünde bu kez, gene sözüm ona kurnaz ve zeki bir yazı üslûbuyla, ismimi yeniden belirtmeden,

Bizzat İsrail Devleti önderleri ve vazifeli-maksatlı anti-semitizm dedektörleri, “İsrail” in “Yahudi” ile özdeşliğinde hayati bir çıkar görüyorlar, böyle bir kavramı geliştirip yaygınlaştırabilecek olanlar da mayınlı arazide dolaşmaya çekiniyorlar.

cümleleriyle bir kez daha anarak aslî sadakatimin Türkiye Cumhuriyeti’ne değil İsrail Devleti’ne olduğunu ima ve ihsas ediyor.[7] Aynen bu risalede yer alan Adbusters dergisinin Yeni Muhafazakârlar ile ilgili yazısında olduğu gibi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gayri Müslim Türk yurttaşlarının sadakatlerinin sorgulanması yeni bir olgu değildir. Ümit Kıvanç’ın yazısında tekrarlanan bu olgunun “yeni” olan tarafı sosyalist bir yazar tarafından gene sosyalist bir dergide dile getirilmesidir.

Ümit Kıvanç’ın zihninde yerleşmiş İsrail ve Amerika nefreti öylesi bir boyuta ulaşmış ki yazısında dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Yahudilere İsrail Devleti’nin politikalarının kolektif sorumluluğunu yükleyen bir hava sinmiş. Kıvanç’ın mantığıyla bakıldığında Yahudiler İsrail Devleti’nin icraatlarının kendilerini soyutlayamayıp, kolektif bir sorumluluktan kaçamayacaklarına göre Filistinli gençlerin İsrailli sivillere, El Kaide’nin cihat ideolojisine inanan teröristlerin sinagoglarda ibadet eden İstanbullu Yahudilere yönelik intihar saldırıları bir yerde “anlaşılabilir” ve “mantıklı” bir davranıştır. Böylesi bir mantıkla yola devam edildiğinde İsrail vatandaşı olmayan herhangi bir Yahudi’nin, haklı dahi olsa, “İsrail yanlısı” görülebilecek en ufak bir beyanı, eleştirisi veya yazısı onu, Ümit Kıvanç’ın şahsım için kullandığı müseccel deyimiyle, “İsrail Devleti’nin antisemitizm dedektörü” konumuna sokacağı aşikârdır.

Sosyalistler ve Antisemitizm

Türkiye’de ellili yıllardan beri İslâmcı ve aşırı milliyetçi kesimde mevcut olan, kendini son derece rahat ve serbest bir şekilde dile getiren, hem Devlet’in hem de toplumun değişik kesimleri tarafından inkâr edilen, olağanlaştırılan ve sıradanlaştırılan antisemitizmin ne olduğu konusunda sol ve demokrat cenahın entelektüelleri en ufak bir bilgi birikimine sahip değiller, dahası herhangi bir okuma da yapmış değiller. Bu konuda devrimci sol gelenekten gelen Doç. Dr. Taner Akçam’ın şu satırlarım okumakta yarar var: (Taner Akçam, “Antisemitizm”, Agos, 1 Ekim 2004.)

Belki yanılıyorum ama, eğer özellikle sol kesimde, seküler temelli Yahudi düşmanlığından söz etmek gerekirse, bana bunun temelinde CAHİLLİK yatıyor gibi geliyor. Kelimenin gerçek anlamıyla CAHİLLİK ve konunun ne olduğundan habersiz olmak. (…) Galiba Türkiye’de Yahudi düşmanlığına karşı çıkabilmek için, öncelikle aydın ve demokrat olduğunu iddia eden kesimler arasında bunun ne olduğu konusunda ciddi bir “Eğitim Çalışması” yapmak gerekiyor. “Eğitim Çalışması” kelimesini kasıtlı kullandım. Eskiden, eksikliğini hissettiğimiz bir konuyu öğrenmek amacıyla, “Eğitim Çalışması” programımıza alırdık. Keşke şimdi de böyle birşeyler olsa ve dünyada ve Türkiye’de antisemitizm konusunda eğitsek kendimizi…

Sosyalistler ve demokratlar için, aynen entelektüel kesimin geneline hâkim genelgeçer kanaat gibi, antisemitizm “Yahudilere has bir mesele”. Böyle olduğu için de sadece Yahudilerin ilgilenmesi gereken bir mesele. Hem solcu, hem İslâmcı bakışın ezici çoğunluğu için antisemit olmakla itham edilen yazarlar masumdur zira antisemit değil antisiyonist, İsrail karşıtıdır. Bu yazarları antisemit olarak itham etmek haksızlıktır. Zaten Yahudiler ve İsrailliler herkesi “antisemit” olarak yaftalayarak kimseyi konuşturmazlar. İster sol, ister sağ, ister İslâmcı, ister devrimci olsun, toplumun değişik ideolojik kesimlerine ait entelektüel elitlerin meseleye yaklaşımı bu bakışla malûldür. Nitekim şair, yazar ve siyasetçi Roni Margulies Birikim’in Ekim sayısındaki yazısında bu durumu şu satırlarla tespit etmekte:[8]

Yahudilerin dünyayı ele geçirmeye çalıştıkları, Yahudi/mason/finans komploları, Yahudilerin Amerika’yı yönettikleri, bütün Yahudilerin zengin olduğu ve/veya paradan iyi anladıkları – bütün bunlar elbet Batı’da mevcut olan düşünceler, ama Batı’da ırkçılar tarafından, ırkçı olduğunun bilincinde olan ırkçılar tarafından savunulan düşünceler. Burada ise, bu düşünceleri dile getirenler de, dinleyenler de ırkçılık yapıldığını düşünmüyor bile çok zaman. Örneğin, Radikal gazetesi Amerikan yönetimindeki bazı sivri isimlerin Amerika egemen sınıfı ile ilişkilerini, bu bağlamdaki konumlarını değil de, sadece Yahudi olmalarını vurgulayan bir yazı yayımladığı zaman, ne yaptığının farkında bile olmuyor, ırkçılık konusu aklına bile gelmiyor. O kadar ki, Türkiye’de Yahudi düşmanlığının yorulmaz arşivcisi, her sosyalistin göz bebeği olması gereken Rıfat Bali bir cevap yazısı yazdığında, yazının altına düşüncesiz, terbiyesiz, ve hâlâ anlayamayan bir ‘Editörün Notu’ ekleniyor.

Ümit Kıvanç’ın Sorusunun Muhatabı Kim?

Ümit Kıvanç’ın ortaya attığı,

Yahudi düşmanı olmadan İsrail devleti ile mücadele edilemez mi?” Tartışılan soru bu. Kastedilen ise şu: “Yahudi düşmanı ilân edilmeden İsrail ile mücadele edilemez mi?

sorusunun muhatabı ben değilim zira Radikal İki’de yayınlanan yazım tarafsız habercilik ve basın ahlâkı konusuyla sınırlıydı. Ümit Kıvanç ve Birikim dergisi bu suale cevap arıyorlar ise şayet yüzlerini bana döneceklerine internetteki arama motorlarının birine “left antisemitism” (sol antisemitizm) anahtar kelimelerini yazmaları yeterliydi. Karşılarına dökülecek web sayfası linklerinden aradıkları cevabı bulacaklardı. Ben bunlardan bir tanesinin bir kısmını tercüme etmekle yetineceğim. Sol antisemitizm konusunda Frontpage dergisi tarafından düzenlenen bir tartışmada katılımcılara yöneltilen “İsrail’i eleştirmenin ne zaman antisemitik olduğunu nasıl anlayabiliriz?” sorusuna katılımcılarından City Journal editörü ve Manhattan Enstitüsü üyesi Sol Stern ile Fairleigh Dickinson Üniversitesi antropoloji profesörü David Rosen’in cevapları şöyle:[9]

Sol Stern: İsrail hükümetinin somut herhangi bir politikasını eleştirmek sadece antisemitik olmadığı gibi bazen de gereklidir. Son tahlilde demokrat olanlar bizleriz. Açık bir tartışmanın kendi başına iyi olduğuna ve İsrail’deki demokrat dostlarımızın daha etkili politikalar benimsemelerine yol açacağına inanıyoruz. Diğer yandan bir milli [yurt] tasarı[sı] olarak İsrail’e saldırmak, İsrail’i günah çıkarmak için kurulmuş bir devlet olarak tarif etmek, aynı dış tehdide maruz diğer devletlere kıyasla İsrail’i daha yüksek standartlara tâbi kılmak muhtemelen antisemitik olarak değerlendirilmelidir. Herhangi bir Amerikan hükümetini meşru ve gerekli bir şekilde eleştirmek ile Amerikan karşıtlığı arasındaki farkı bilmekten çok da farklı bir şey değil. Bir nebze akli selim sahibi herhangi birisi meşru eleştiri ile bütün bir ulusun şeytanlaştınlması arasındaki farkı söyleyebilir.

David Rosen: Sihirli bir formül yok. Can alıcı konu eleştirinin Yahudilerin kendi hür iradeleri ile kendi gelecekleri hakkında karar vermelerine (self determination) ve İsrail’in bağımsız bir devlet olarak varlığına saygı gösterip göstermediğidir. Bunun ötesinde İsrail’in politikaları, kurallarına göre oynanan bir oyundur ve eleştirilecek çok şey var.

Antisemitizm üzerine yayın yapmış bir Türk Musevisi olmam bana Kıvanç’ın sualine cevap verme zorunluluğu gibi bir sorumluluk yüklemez. Ben yetmiş küsur milyonluk Türkiye Cumhuriyeti’nde tek başına Yahudi’yi, Türk Yahudi Cemaati’ni, İsrail Devleti’ni simgelemiyorum, temsil etmiyorum. “Antisemitizm”, “komplo teorileri” veya “Türkiye Yahudileri” tekelimde olan araştırma konuları değil. Başkaları bu konulara ilgi duymuyorsa müsebbibi ben değilim. Batı dillerine aşina, araştırma azmi ve disiplinine haiz ve de en önemlisi vicdanı hür, fikri hür herkes bu alanda, yayınlarımın da fevkinde, yayın yapabilir. Yeter ki siyaseten doğruluk adına zihinsel dünyasını bazı çizgilerle sınırlandırmasın. Zaman zaman duyduğum “azınlıklarla ilgili araştırma yapmak için cemaatten biri olmak lâzım zira ancak öyle biri azınlık haleti ruhiyesini daha iyi anlar” türünden klişe beyanlar ise bu konuda çalışmaya pek de hevesli olmayanların ürettikleri bir mazeretten başka bir şey değildir.

Ben Kimim?

Benim Türk Musevisi olmam şahsıma herhangi bir olumlu veya olumsuz özellik atfetmediği gibi birçok kimliğimden sadece biri olan bu kimliğim düşüncelerimi, yazılarımı ve davranışlarımı etkilemez. Ancak bu yazdıklarım hiçbir şey ifade etmiyor zira sol, demokrat ve liberal cenahtaki aydınlar dahil entelektüel elitlerin ezici çoğunluğu her şeyi “cemaat” ve “etnisite” temelinde değerlendiriyor zira kendileri de muhtelif ideolojik, siyasi, etnik, dinsel veya kültürel cemaatlerin üyeleri, müritleri veya taraftarları. Dolayısıyla zihinsel dünyaları “cemaat” ve “taraftar” temelinde kemikleşen bu seçkinler beni sadece ve sadece Türk Yahudi Cemaati’nin bir ferdi, bir Musevi olarak görüyor, Musevi olmamdan ötürü “yanlı” olduğuma, tarafımın da, sevgi bağım olduğunu hiçbir zaman inkâr etmeyeceğim, İsrail Devleti’nin yanı olduğuna inanıyor ve beni sorgulama hakkına sahip olduklarını sanıyorlar. Halbuki ben İsrail kadar kültürüne ve diline fevkâlade aşina olduğum Fransa ve Amerika’ya karşı da sevgi bağım var. Bu benim özel hallerimdir, kalem tutan elimi titretmez, vicdanımı etkilemez. Vatandaşı olduğum Türkiye Cumhuriyeti’ne olan bağımı, sevgimi ve sadakatimi etkilemez. Ancak entelektüel elitlerin bu ruh halini anlayabileceklerini hiç sanmıyorum. Sağcı ve İslâmcı kesimin bu malûm bakışına alışığım ancak sosyalist veya demokrat cenahtakilerin de böylesi bir bakışa sahip olduklarının farkına varmak hiç de hoş bir tecrübe değil. Ağzımda acı ve kekremsi bir tad bırakan bir tecrübe. Sol çevreye ait az sayıda arkadaşım kendi cenahlarındaki bu tavır hakkında beni defalarca ikaz etmişlerdi. Abarttıklarını sanıyordum, yanılmışım.

“Israil-Filistin Meselesi” Karşısında Tavrım ve Entelektüel Terör

Ben ne Ümit Kıvanç’ın, ne de adımı anmadan üstü kapalı bir şekilde “Yahudiler, İsrail hakkındaki fikirleri sorulduğunda gerginleşiyor, ketumlaşıyorlar. Ya da kimileri ‘Ben dış politikadan anlamam, branşım değil’ diyor” satırlarıyla[10] İsrail Devleti’nin politikaları için görüş beyan etmekten kaçındığımı belirterek beni eleştiren İslâmcı Gerçek Hayat dergisinin suallerine cevap verme sorumluluğunu omuzlarımda taşımıyorum.[11] Musa dininden bir Türk vatandaşı olmamdan ötürü diğer Türk vatandaşlarına kıyasla bu tür konularda ne daha fazla bir sorumluluk, ne de cevap verme mecburiyeti hissediyorum. Bunun iyice anlaşılması gerekiyor. Anlaşılacağı hususunda herhangi bir ümit beslemememe rağmen belirtmeden de edemiyorum. Dahası benim uzmanlık alanım İsrail-Filistin ihtilâfı değil. Dolayısıyla derinlemesine bilgi sahibi olmadığım konularda uluorta laf söylemem. Bu araştırmacı disiplinimden kaynaklanan ilkesel bir tavır. Ortadoğu konusunda “araştırmacı” diye medya piyasasında arzı endam eden simalardan beklenen en asgari entelektüel donanım her iki tarafın yayınlarını takip edebilecek kadar Arapça ve Ibranice bilmeleri. Halbuki bir, iki nadir istisna hariç, “uzmanlar”dan hiçbiri bu dilleri bilmiyor. Bu “uzmanlar”ın ve konuya ilişkin fikir yürüten köşe yazarlarının yaptıkları “İsrail-Filistin ihtilafı” konusunda Türkiye’ye hâkim olan genel geçer ideolojik yaklaşımın içinde kalmaya özen göstererek bayatlamış klişeleri tekrarlamaktan başka bir şey değil. Böylesi bir “piyasa”yla haşır neşir olan kimseler doğal olarak benim de aynı şekilde davranmamı bekliyorlar. Üstüne üstlük Türk Musevisi olmam onların gözünde görüşlerime daha bir kıymet atfeden bir vasıf. Araştırmayı ve araştırmacılığı çok ciddiye alan birisi olarak derinlemesine fikir sahibi olmadığım konularda laf olsun diye fikir beyan etmemem ise benden “duruş” veya “tavır” sergilememi bekleyenleri şaşırtıyor.

Bir diğer gerçek Türkiye’de, görüşünüzde yüzde yüz haklı olsanız bile, “İsrail Filistin ihtilâfı” konusunda nesnel ve tarafsız yazı yazmanın neredeyse imkânsız olmasıdır.[12]Böylesi bir yazı yayınlamanız halinde “İsrail muhibbi” olarak yaftalanır, entelektüel camiada karizmanız sıfıra iner, medya piyasasındaki meslekî hayatınız da ciddi bir şekilde sekteye uğrar. Nitekim Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, Kenize Murad’ın İsrail’in Filistinlilere yönelik siyasetini sert bir dille eleştiren ve bu nedenle yayınlandığında Fransa’daki “güçlü siyonist lobi”si tarafından sindirilmeye uğraşılan, Türkçeye Toprağımızın Kokusu Filistin ve İsrail’in Sesleri başlığıyla çevrilen kitabı üzerine yazıya döktüğü şu düşünceleri benim dile getirdiğim gerçeğin teyidi:[13]

Kenize Murad ile Burçin Gerçek’in yaptığı bu ilginç söyleşiyi okurken şunu düşündüm:

Burada, Türkiye’de, Murad’ın yazdığının tersini anlatan bir kitap yazılsaydı, yazanın başına neler gelirdi diye…

Şöyle bir kitap: Terör kurbanı İsrail halkının yaşamından kesitler veren, terörün yarattığı büyük şoku ve dağıtıp parçaladığı insan yaşamlarını anlatan röportajlar içeren bir kitap…

Hiç kuşkunuz olmasın benzer bir “entelektüel terörizm”e burada da tanık olurduk. Yazanın ne İsrail ajanlığı kalırdı, ne siyonist uşaklığı… Hatta bazı gazetelerde yazarı hedef göstermeye varan yayınlar bile yapılırdı, buna eminim…

Yazar, kitabında İsrail devlet politiklarını ve Şaron’un tutumunu şiddetle eleştiriyor bile olsaydı, sonuç değişmezdi.

Kenize Murad’ın bence asıl cesareti bu kitabı Fransa gibi bir ülkede yayımlamasından çok, karşılaştığı olayın adım açıklıkla koymasından geliyor: Entelektüel terörizm!

Ümit Kıvanç’ın Yazısından Örnekler

Birikim dergisinin Ümit Kıvanç’ın yazışma cevap vermediğimi ileri sürerek yazımı yayınlamayı reddetmesinin hiçbir haklı temeli yok. Yazımın önemli bir bölümü, Kıvanç’ın sözüm ona zekice bir şekilde başka bir mecraya saptırdığını sandığı basın ilkeleri ile ilgili sorunu yeniden mercek altına almakta. Son bölümü ise Kıvanç’ın yazısından aşağıda alıntıladığım düşüncelerine mizahî üslûpta hazırlanmış bir cevaptır:

a) İsrail devletini şu anda yönetenler, basitçe kendi hukukunu kendi koyan bir çetedir. (Bu durumun dinî-ideolojik geri planına -”vaat edilmiş topraklar”, “seçilmiş ırk” vs.- hiç bulaşmadan, sırf sonuçlara bakarak konuşuyorum.) “Çete” lafı abartılı görünebilir. Bunu bir aşağılama aracı olarak kullanmıyorum. Hukuki düzlemde ciddi ciddi tartışılabileceğini düşünüyorum, bir devlet için hangi durumlarda bu kavramın kullanılabileceğinin.[14]

b) Şimdi, bir başka kritik konuya geçiyoruz. Bir defa, bugünkü niteliği ve uygulamalarıyla İsrail devleti aleyhinde konuşmak, eylem yapmak, hattâ eğer mümkünse, bu devletin birtakım girişimlerine fiilen engel olabilmek, bırakın anti-semitizmi falan, bir vicdan borcudur. “Yahudi”nin, dün -yüzyıllarca- ayranı kabaran Avrupalı yoksullar tarafından kırımdan geçirilen bir esrarengiz düşman imgesini ifade etmekten çıkmasını, bugün, ırkçı-soykırımcı bir çete-devletin suç ortağı olarak görülmekten kurtulmasını ve insanlık ailesinin herkes gibi bir mensubu olmasını isteyen herkes, bu haliyle İsrail devletinin ortadan kalkması için çalışmalıdır. Çünkü ırkçı-soykırımcı İsrail devleti, Yahudi kimliğini de esir almıştır. Her Yahudi, ilk iş bu devletle ilişkisini tarif etmek zorunda kalıyor. Bu koşullarda bu kaçınılmaz. Düşünün ki 1942 yılındayız, az önce diyelim Treblinka toplama kampında olan bitene dair bir haber izlemişiz ve karşımıza, “Merhaba, ben Alman’ım,” diyen biri çıkıyor.

Asıl kritik fasıl da burada başlıyor. Zira “Alman” denince akıllara derhal “Nazi”nin geldiği, Almanlarla ilgili hoşumuza gitmeyen en küçük olayda bunu ortaya sürdüğümüz bir dünyada elbette şu soru, her nekadar rahatsız edici olsa da, hiç fuzuli sayılmaz: ‘Yahudi”, İsrail devleti ile özdeş midir? Ya da en azından onun “doğal” suç ortağı mıdır?

Ya da şöyle soralım: Toplama kamplarının, gaz odalarının sorumlusu “Alman” mıdır? Dört milyon Vietnamlı’nın katledilmesinden “Amerikalı” mı sorumludur?

Ben, bizim memleket için üstüne daha kolay konuşulabilir bir soruya dönüştürmek istiyorum bunu: “Düşük yoğunluklu savaş” döneminde, Demirel’in, Tansu Çiller’in, Genelkurmay’ın, medyanın her dediğine inanan, ‘Yahu bu kadar genç niçin dağlara çıktı da can veriyor?” diye düşünmeyen, düşündüğünde de savuşturan, Kürtlerin Kürtçe konuşmak istemesini pek acayip bir talep gibi gören ve bu kıymetli fikrinden bir an bile şüphe etmeyen, ettiğinde savuşturan, “12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevi” denen fenomenin bu ülkenin yakın tarihinde nelere yol açtığından habersiz, darbe sonrası yıllarda, kaç bin kişinin o sırada işkencede inlediğini, hapiste çürüdüğünü bir an bile düşünmeden yaşamış, büyümüş, yetişkin olmuş, yaşlanmış ezcümle ahali, Susurluk çetesinin suç ortağı mıdır?

Ne cevap veriyorsunuz? Herhalde şöyle: Bir bakıma evet, bir bakıma hayır.

Evetse niye? Çünkü burada sözü geçen suçlan bu insanlar bilfiil işlemediler, ama bu suçlan işleyenleri seçtiler, onlann kendilerini yönetmesine razı oldular, onlara itiraz etmediler. Bugün Türkiye’de kimse çıkıp, “Evet kardeşim, savaş yapıldı, otuz bin kişi öldü, valla benim bir günahım yok” diyemez. Vebal hepimizin üstündedir.

O halde, İsrail devletinin işlediği suçlardan ötürü “Yahudi” suçlu mudur, diye sorarsak, bu ille de Yahudi düşmanı olduğumuz anlamına gelmez.

Ve bu soruya olsa olsa, yukarıdakine benzer bir cevap veririz.

c) Evet, “İsrail lobisi” veya yönetimdeki yeni-tutucu şahinler ekibi denen şeyler sadece Yahudilerden oluşmuyor, üstelik, demin de konu ettik, hem İsrail’in şu andaki yapısına hem de ABD’nin İsrail’in arkasında koşulsuz durmasına itiraz eden pek çok Yahudi var. Ama, azımsanmayacak sayıda güçlü, nüfuzlu, zengin Yahudi, İsrail devletinin silah gücünün artırılması, bu çete-devlete dünya çapında bir tür dokunulmazlık sağlanması için Amerikan yönetimlerinin -Kongre’nin, Senato’nun…- ensesinde boza pişiriyor, bazıları da fiilen Amerikan yönetiminin politikalannı etkileyebiliyor, şekillendirebiliyor (yukanda sözü geçen Adbusters yazısını hatırlayın).

d) Sonuç olarak, gelirlerinden İsrail ordusuna pay veren Coca-Cola’yı afiyetle içmekteyiz hepimiz.

e) Her şeye rağmen, 1980 sonrası vahşi kapitalizmin iyiden iyiye insan-dışılaştırdığı bu dünyada, Allah bilir, Yahudi düşmanlığının canlanması gibi bir belâ da başımıza gelir; ancak böyle bir durumda, arabaşlıklar konusunda pek hassas olan Rıfat Bali gibi insanlar da göreceklerdir ki, “bu satırların yazarı” ve onun gibi, şu haliyle İsrail devletinden nefret eden bazı uslanmazlar, itiraz ve direniş saflarında en önde yerlerini yer alacaklardır. (Bana yemekler yapıp yıllar sonra Victor Jara dinleten arkadaşımı onların eline mi terk edeceğim yani?)

f) ‘Ariel Şaron günümüzün Hitleri’dir’ veya ‘İsrail lobisi ABD’ye yön veren güçlerden biridir’ dediğimde anti-semit addedileceksem, bunlar beni bozmaz. İsrail devletinin, tarihin gördüğü en garip ve en hazin ikilemlerden birini ete kemiğe büründürmesinden, korkunç bir soykırımın kurbanı olmuş insanların kurduğu devletin, Nazilerin izinden giden, etnik temizlikçi, soykırımcı bir çete-devleti olarak şekillenişinden, aynı halkın başka devletler üzerinde nüfuz sahibi mensuplarının bütün bu işlere ekonomik-lojistik-askerî-siyasî-diplomatik destek sağladığından sözedilmesi de kimseyi bozmamalı.

Ümit Kıvanç’ın Yazısının İnandırıcılık Düzeyi

Kıvanç’ın, “Coca Cola” örneğinde olduğu gibi, yalan yanlış bilgi de ihtiva eden yazısının ciddiye alınabilecek hiç bir yanı yoktur. Kıvanç’ın (c) şıkkında alıntıladığım satırları “Yahudi’nin Dünya’ya Hâkim Olma Planları”nı anlatan ünlü düzmece antisemit eser Siyon Önderlerinin Protokollerinin âdeta birer tekrarı. Klasik bir antisemit komplo teorisi. Bunun için Siyon Önderlerinin Protokolleri’nin ikinci protokolündeki şu bölümü okumak yeterli:[15]

Halkın içinden kölece itaat etme kapasitelerini çok sıkı bir şekilde inceleyerek seçeceğimiz yöneticiler, yönetim sanatı alanında eğitilmemiş kişilerden oluşacaktır ve bu yüzden kendilerine danışmanlık yapacak olan, bütün dünya işlerim yönetmek amacıyla çocukluğundan beri özel olarak yetiştirdiğimiz zeki ve bilgili kişilerin elinde oyunumuzun piyonları haline geleceklerdir.

Kıvanç’ın Yahudi kökenli yeni muhafazakârların Amerika’nın dış politikasını yönlendirdikleri inancı öylesine derin ki (f) şıkkında alıntıladığım satırlarında yer alan “İsrail lobisi ABD’ye yön veren güçlerin biridir” düşüncesinden dolayı antisemit addedilecekse bundan hiç gocunmayacağını âdeta meydan okurcasına ilan etmektedir. Böylesi bir tavra getirilecek muhtemel izah Kıvanç’ın aynaya baktığında kendisini bütün tabuları yıkan, söylenemeyeni söyleyen cengaver bir entelektüel olarak görmekte olduğudur.

Bir diğer muhtemel izah şekli bilgisizliğin verdiği cüret ve cesarettir. Kıvanç’ın belki farkında olmadığı, yeni muhafazakârların Amerikan dış politikasını yönettikleri kanaatinin hem Türkiye’de, hem de yurtdışında faşist, aşırı sağcı ve İslamcı çevreler tarafından paylaşıldığıdır.[16]

Ümit Kıvanç klasik bir antisemit komplo teorisini tekrar dillendireceğine yeni muhafazakârlar konusunda Selin Çağlayan’ın İsrail Sözlüğü’nün kitabının sayfalarını açma zahmetine katlanmış olsaydı peşinyargılannı sarsacak yeterli nesnel bilgi bulabilecekti.[17] Birikim dergisi ile yalan yanlış bilgiler ihtiva eden yazısını okurlara sunmakta mahzur görmeyen Ümit Kıvanç’ın farkında olmadığı husus ideolojik hasım konumunda olan aşırı Türk milliyetçisi görüşleri dile getiren birçok web sitesi ve yazarlar ile aynı ortak paydada buluştuklarıdır. Bu görüşümü temellendirmek için de halkı, “Yahudi sermayesi”ne ait olduğu yalanıyla, başta Coca Cola olmak üzere, aralarında Ariel Matik deterjanı (İsrail Başbakanı Ariel Sharon’un adı ile benzer oluşundan!), Nestle, Nescafe ve benzeri bir dizi ürünü satın almamaya davet eden bir boykot çağrısının başlangıç bölümünü alıntılamakla yetineceğim:

Bu günkü yazımızda ABD’nin emperyalizm simgesi olan Coca Cola’nın Yahudi asıllı sahibinin CNN’de yapmış olduğu açıklamasına değineceğiz.

İlk olarak Coca Cola’nın Yahudi asıllı sahibinin CNN’de yapmış olduğu açıklamayla başlayalım. Coca Cola’ınn sahibi CNN’de yaptığı açıklamada “ Temmuz ayının tüm gelirini ve bundan sonra ki ayların kâr paylarını İSRAİL ORDUSUNA devrettiğini ” açıkladı. Evet Coca Cola bundan böyle Temmuz ayının tüm gelirini ve sonra ki ayların kâr paylarım İsrail Ordusuna devredecekmiş. Coca Cola daha önceleri de Amerika’yı giriştiği tüm terör olaylarında destekledi Irak’ta, Afganistan’da, … vb. dünyanın her yerinde Müslümanlara yönelik saldırıların mali destekçisi olmuştur. Sizlerin de ve bütün dünyanın da bildiği üzere İsrail, Filistin’i ortadan kaldırmak için ve oradaki bütün Filistinli Müslümanları yok etmek için sanki ant içmişçesine silahsız sivil halka kurşun sıkıyor, evlerini buldozerlerle yıkıyor, seralarını yerle bir ediyor, her şeyden habersiz masum küçük çocukları öldürüyor, yakaladıkları Filistinli gençlerin kollarım taşlarla vurarak kırıyor, masum insanları öldürüyor, öldürüyor, öldürüyor. İşte Filistin’de bunlar yaşanırken Coca Cola’ınn sahibi sahibi de CNN’de çıkmış “ Temmuz ayının tüm gelirlerini ve bundan sonra ki ayların kar paylarını İsrail Ordusuna devrettiğini “ dünyanın gözünün içine baka baka pervasızca açıklama yapıyor. Bu yapılan açıklamada bütün dünyaya bir mesaj veriliyor o da “ Müslümanlara yönelik yürütülen her türlü mücadele de Coca Cola onların yanında olacaktır”.[18]

Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti’ne olan sadakatim hakkında kuşkular dile getirmeye cüret eden bir yazarın makalesini gönül rahatlığıyla yayınlayan, bu haksız isnata maruz kalan benim cevabî yazımı ise yayınlamayı reddeden Birikim dergisi ifade özgürlüğü ilkesine zerre kadar saygı göstermediği bir yana, hakikat anı gelip çattığında fütursuz bir şekilde cevap hakkımı da gaspetmesi tek bir şeye işaret etmektedir. Birikim’in bana bakışı Ümit Kıvanç’ın bana bakışından hiç de farklı değil. Birikim bana baktığında öncelikle kalemini ve vicdanını İsrail lehine kullanan veya kullanmaya meyleden bir Musevi görüyor. Bana en ağır gelen, en tahammül edemediğim ve kabullenemediğim de bu. Sadece Ümit Kıvanç’ın yazısı değil.

I-ADBUSTERS DERGİSİNİN YENİ MUHAFAZAKÂRLARLA İLGİLİ MAKALESİ-Kalle Lasn

NEDEN HİÇ KİMSE YAHUDİ OLDUKLARINI SÖYLEMİYOR ?

Dostlar birbirlerine yardım eder. İşte bu nedenle Birleşik Amerika her yıl İsrail’e milyarlarca dolar gönderir. Buna karşılık İsrail Birleşik Amerika’nın Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarını ilerletir. Ancak bu karşılıklı birbirini kollamaya rağmen İsrail-Amerika ilişkileri zor bir yoldan geçmekte. Geçtiğimiz Aralık ayı kıdemli bir Amerikan Dışişleri mensubu İsrail Devleti’ni Filistinli komşuları ile arasındaki ihtilâfı halletmek için “çok uzun zaman boyunca çok az” girişimde bulunmaktan ötürü ağır bir şekilde azarladı. Nitekim Başkan Bush’un kendisi de bir ay önce “İsrail yeni yerleşimlerin inşaasını dondurmalı, yetki verilmemiş olanları sökmeli, Filistin halkının her gün maruz kaldığı onur kırıcı muameleye son vermeli ve nihai müzakereleri duvarlar ve tel örgüler inşa ederek zarara uğratmamalı” talebiyle İsrail’i azarladı.

Sert sözler, ancak bütün bunlar sadece görüntüyü kurtarmak için mi? Bu Bush’un İsrail’i eleştirdiği ilk vaka değildi. Bush Başkanlığı boyunca “yaşanabilir” bir Filistin devleti için birçok kere çağrıda bulundu. Ancak Bush Birleşik Amerika’nın direktiflerini yok farzeden, barış sürecine olan inancı karşısında omuz silen İsrail Başbakanı Ariel Sharon’u hiçbir zaman somut bir şekilde cezalandırmadı. Dahası diplomatik azarların Dışişleri Bakanlığı’nın sorumluluğu olduğunu ve Bakanlığın Bush’un Beyaz Sarayı’nda cereyan eden politika savaşlarında kaybeden taraf olduğunu not etmekte fayda var. İnsan hakikaten Rumsfeld’in Savunma Bakanlığı’nı kontrol eden yeni muhafazakâr şahinlerin Dışişleri Bakanlığı’ndan da sorumlu olmaları halinde İsrail-Amerika ilişkileri ile Amerika’nın dünyanın geri kalan kısmıyla ilişkilerinin neye benzeyeceğini merak etmekte.

Amerikalı yeni muhafazakârların İsrail yanlısı eğilimlerini, [Amerika’daki Yahudi nüfusuna kıyasla] büyük bir kısmının oransız bir sayıda Musevi olduğunu anlatmak için oldukça fazla mürekkep harcandı. Bazı yorumcular, İsrail’in sağ kanat partisi Likud’a olan bağları nedeniyle “Likudnik” olarak anılan bu insanların Amerika ve İsrail’in çıkarları arasında gerekli ayrımı yeterince yapmadıkları hususunda endişeliler. Örneğin Irak’ta savaş için baskı yaptıklarında kimlerin çıkarlarını korumaktaydılar ?

Yeni muhafazakârların Museviliklerine dikkati çekmek hüner isteyen bir oyun. Bunu yapan her kimse otomatik olarak antisemit sıfatıyla lekeleneceğine emin olabilir. Ancak burada dikkati çekilen husus Amerikan nüfusunun yüzde ikisinden az olan Musevilerin monolitik bir perspektife sahip oldukları değildir. Nitekim Amerikan Yahudileri ezici bir şekilde Demokrat Parti lehine oy kullanırlar ve aralarından birçoğu Ariel Sharon’un politikaları ve Bush’un Irak saldırısı ile hiç mutabık değil. Dikkati çekilen husus sadece yeni muhafazakârların İsrail’e özel bir yakınlıkları görüldüğü ve bu ilginin onların siyasi düşüncelerini ve dolayısıyla Amerika’nın Ortadoğu siyasetini etkilemekte olduğu.

Adbusters’de bu meseleyle cepheden yüzleşmeye karar verdik, dikkatle araştırdık ve Birleşik Amerika’nın en etkili 50 yeni muhafazakârı olduğu görülen kişilerin listesini hazırladık. Kimin gerçekten yeni muhafazakâr olduğuna karar vermek zordur zira bazı yeni muhafazakârlar bu terimi reddetmekte, bazıları ise kabullenmekte. Bazıları Beyaz Saray’ın içinden siyaseti şekillendirmekte, bazıları ise çevrede yer almakta, gazeteci, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu entelektüelleri olarak Beyaz Saray’ı dolaylı yoldan etkilemekte. Bütün bu insanların paylaştıkları görüş Birleşik Amerika’nın dünyanın geri kalan kısmını ahlâkî açıdan daha üstün olan kendi imajına göre yeniden şekillendirerek kendini korumak zorunda olan yardımsever bir hipergüç olduğu görüşüdür. Bu insanların yarısı Yahudi’dir.

NORM AN PODHORETZ *

IRVTNG KRISTOL *

MIDGE DECTER *

JEANE KIRKPATRICK

PAUL WOLFOWITZ *

DOUGLAS FEITH *

PETER RODMAN

STEPHEN CAMBONE

DONALD RUMSFELD

DICK CHENEY

I. LEWIS LIBBY *

ELLIOT ABRAMS *

ZALMAN KHALILZAD

JOHN BOLTON

DOV ZAKHEIM *

ROBERT B. ZOELLICK *

RICHARD PERLE *

R. JAMES WOOLSEY,

 ELIOT COHEN *

ROBERT W. TUCKER

FRANCIS FUKUYAMA

WILLIAM KRISTOL *

ROBERT KAĞAN *

GARY SCHMITT

ELLEN BORK

DAVID WURMSER *

JOSHUA MURAVCHIK *

REUEL MARC GERECHT

MICHAEL NOVAK

FR. RICHARD J. NEUHAUS

MEYRAV WURMSER *

IRWIN STELZER *

RUPERT MURDOCH

RICHARD MELLON SCAIFE

THOMAS DONNELLY

OWEN HARRIES

 MICHAEL LEDEEN *

FRANK GAFFNEY

MAX BOOT

 GARY BAUER

 WILLIAM BENNETT

 DANIEL PIPES *

LAWRENCE KAPLAN *

MARTY PERETZ *

CHARLES KRAUTHAMMER *

DAVID BROOKS *

FRED BARNES JOHN PODHORETZ *

NEAL KOZODOY *

JONAH GOLDBERG *

Not: Yanlarında (*) işareti olanlar Yahudi’dir. (RNB) Adbusters, sayı 52, Mart-Nisan 2004. www.adbusters.org/magazine/52/articles/jewish.html

II- YENİ MUHAFAZAKÂRLARLA İLGİLİ ADBUSTERS YAZISININ YARATTIĞI TEPKİLER- Jay Currie

YAHUDİ AVCILARI

The American Spectator, 1 Mart 2004.

Adbusters dergisi tüketim karşıtlığı konusunda oldukça güzel bir misyonerlik çalışması yapmakta. 120.000 tirajı olduğunu iddia eden Adbusters doksanlı yılların başında “Hiçbir Şey Satın almama Günü” ve “TV Kapatma Günü” kampanyalarını başlatmıştı.

Ancak bu yeterli değildi. Yayıncı Kalle Lasn sert bir malzemeye ihtiyacı vardı. Dolayısıyla: Yahudi Avcıları! Derginin en son sayısında editörler “Niye Hiç Kimse Yahudi Olduklarını Söylemiyor?” başlıklı soruya karşılık şu izahatı vermekte:

Adbusters’de bu meseleyle cepheden yüzleşmeye karar verdik, dikkatle araştırdık ve Birleşik Amerika’nın en etkili 50 yeni muhafazakâr oldukları görülen kişilerin Üstesini hazırladık. Kimin gerçekten yeni muhafazakâr olduğuna karar vermek zordur zira bazı yeni muhafazakârlar bu terimi reddetmekte, bazıları ise kabullenmekte. Bazıları Beyaz Saray’ın içinden siyaseti şekillendirmekte, bazıları ise çevrede yer almakta, gazeteci, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu entelektüelleri olarak Beyaz Saray’ı dolaylı yoldan etkilemekte. Bütün bu insanların paylaştıkları görüş Birleşik Amerika’nın dünyanın geri kalan kısmını ahlâkî açıdan daha üstün olan kendi imajına göre yeniden şekillendirerek kendini korumak zorunda olan yardımsever bir hipergüç olduğu görüşüdür. Bu insanların yarısı Yahudi’dir.

Lasn antisermtizmini yeni muhafazakârları eleştiren bir solcu pakete sarmakta; ancak bu antisemitizmdir. Deney gayet basit – Lasn dine mi, konuma mı saldırıyor? Önde gelen yeni muhafazakârlar listesindeki isimlerin yansının karşısında bulunan gösterişli yıldız işareti gayet açık. Bu siyaset hakkında değil: Yahudiler hakkında. Listesindeki Yahudi devlet adamları, gazeteciler, siyasetçi entelektüelleri tespit etmek için Photos- hoptan birkaç san Davut Yıldızı satın almış olsaydı daha açık olamazdı. (Ve, hey, Hıristiyanlar için de o küçük, şirin gamalı haçlar niye olmasın. Son tahlilde Bush = Hitler)

Adbuster listesinin alt metni siyaset ile ilgili değil. Bu alt metin Yahudi, Siyah, Müslüman veya Kafkasyalı birinin herhangi bir konuda dini veya etnisitesi araya girmeden düşünme ve yazma melekesine sahip olmadığı varsayımıdır.

Bununla Lasn kendisini bir yeni MacCarthyciye dönüştürmüştür. Gerçekten “bir liste”si var. Yeni muhafazakârlar gerçeği karşısında çaresiz kalmış bu ekşimiş solun yaşlanmış ikonu, ırkçı tacizci durumuna düşmüş durumda.

Bu ümitsiz olduğu kadar alçakça bir davranış. Savaş karşıtı, Bush karşıtı, küreselleşme karşıtı solcu hareketin kalbinde yer alan muziplik kaynağının, komplo teorisyenleri, milisler ve teneke şapkalı güruh tarafından işgal edilmiş araziye ilerlediğini ifşa etmekte.

Not: Jay Currie, National Post, Vancouver Sun, Ottawa Citizien, Edmonton Journal, Christian Science Monitor, Victoria Times gibi Kanada ve Amerika gazetelerinde yazıları yayınlanan bir bağımsız yazardır. Bu çeviri özgün makalenin kısaltılmış bir şeklidir. (RNB)

www.spectator.org/util/print.asp?art_id=6224

MAKALE “NEDEN HİÇ KİMSE YAHUDİ OLDUKLARINI SÖYLEMİYOR?” DİYE SORUYOR- Scott Stinson

National Post Online, Toronto, 24 Nisan 2004.

Kalle Lasn antisemit olmadığına ısrar ediyor. Adbusters dergisinin baş editörü Birleşik Amerika’nın önde gelen yeni muhafazakârlarından önemli bir kısmının Yahudi olduklarım bildiren ve onlan “dışlayan” bir makalenin tahrik edeceğini bildiğini ancak böylesi bir tepki beklemediğini söylemekte. British Columbia’da yerleşik tüketicilik karşıtı dergi, gelen abone iptal talepleri altında boğulmuş durumda.

Fraser Valley’deki evinden yaptığı mülakatta Lasn “Bu durum ‘benim mağdur olduğum’ hissini verdi” dedi ve risk alan dergisinin 15 yıllık tarihi boyunca “bu düzeyde tehdit telefonları, bu düzeyde küfür, bu düzeyde iptal edilen abonelikler” görmediğini ilave etti.

Bu öfkenin parlama noktası Lasn’ın Adbusters’ın bu sayısında yazdığı bir makale. “Neden Hiç Kimse Yahudi Olduklarını Söylemiyor?” başlıklı makale Birleşik Amerika’nın önde gelen yeni muhafazakârlarının önemli bir kısmının Yahudi olduğunu tespit ediyor. Lasn bu olgunun önemli olduğunu belirtiyor zira “yeni muhafazakârlar İsrail’e karşı özel bir yakınlıkları olduğu görülmekte ve bu durum siyasi düşüncelerini ve dolayısıyla Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili siyasetini etkilemekte.”

Bunun anlamı Washington’da siyaseti şekillendirenlerin önemli bir kesiminin Yahudi olmasından dolayı Birleşik Amerika’nın İsrail yanlısı olduğudur. Okur ve eleştirmenler Adbusters’in yazıya refakat eden ve aralarında Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Milli Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Milli Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz gibi isimlerin yer aldığı “Birleşik Amerika’daki en etkin 50 yeni muhafazakâr” başlıklı listeyi hakaret olarak kabul ettiler. Bu listede yer alan Paul Wolfowitz dahil isimlerden 26’sının yanında Yahudi olduklarına işaret eden siyah noktalar var.

Kanada Yahudi Kongresi Ontario Başkanı Ed Morgan “Bu eski bir taktiktir” diyor. “Ellili yıllarda Birleşik Amerika Komünist Partisi’nde bulunan Yahudileri sayıyorlardı. Ancak halen bir liste ve Yahudi isimlerin yanında bir yıldız görmek şaşırtıcı bir şey.” Morgan “Yahudilik ve herhangi bir siyasi konum birbirine eşit değildir” diyor. Önemli olan siyasetle ilgili konuları liyakata göre değerlendirmektir. Etnisite önemli değil.”

B’nai B’rith[19] Kanada Başkan Yardımcısı Frank Dimant “Adbusters herhalde haber sıkıntısı içindeydi ki bu tür bir teze önem verdi” dedi. Diamant eski Başkan Bili Clinton yönetiminde nüfuzlu mevkilerde çok sayıda Yahudi olduğuna ve buna rağmen Clinton yönetiminin Filistin lideri Yasser Arafat’ı sakinleştirmek için elinden gelen azami gayreti gösterdiğini not etti.

Lasn ise pişman değil. Adbusters’in web sayfasında özgün makale, halktan gelen olumlu ve olumsuz cevaplar ve baş editörün listenin “diş hekimi veya itfaiyeci listesi olması halinde bu rahatsız edici olurdu. Ancak yeni muhafazakârlar bugün dünyadaki en etkin siyasi ve entelektüel güç oldukları için onları mikroskop altına koymak gereklidir” diye yazan yeni bir makalesi yer almakta.

Lasn telefonda Birleşik Amerikalı yeni muhafazakârlar “dünyadaki en güçlü gruptur. Onlar bir savaşı başlatma veya durdurma gücüne sahip entelektüel haydutlardır. Bu grup bu kadar güçlü olduğu için grubun yüzde ellisinin Yahudi olduğuna dikkati çekmenin uygun olduğuna karar verdik” dedi.

Amerikan Middle East Forum (Ortadoğu Forumu) Direktörü Daniel Pipes Adbusters‘in listesinde ve [adının] yamnda yıldız işareti var. Pipes “dinin siyaseti belirlediğini ima etmesinden ötürü” yazının saçma olduğunu söylüyor. “Irak’taki savaşa karşı olan bir sürü önde gelen Yahudi var. Bunlardan birçoğu yeni muhafazakâr. [Din] hiçbir şekilde bir insanın siyasi eğilimlerine rehber değildir.” Pipes listenin hem yeni muhafazakârları, hem de Yahudileri tespit etmekte hatalı olduğunu, simaları kamuoyuna mal olmuş “tehlikeli” Yahudilere dikkati çeken listelerin de bir yenilik olmadığını söylüyor. Pipes internette yayınlanan bu tür derleme listelerin birçoğunda ismine rastladığını ekliyor. Ancak Pipes’a göre Adbusters türünden aylık tirajının 120.000 (üçte ikisi Amerika’da satılmakta) olduğunu söyleyen bir derginin böylesi bir gayretkeşliğe girmesi olağan değildi.

B’nai B’rith [20]Kanada Başkan Yardımcısı Dimant, Adbusters’in öznel kıstaslara göre hazırladığı listedeki nüfuz sahibi Amerikalıların “Yahudilikleri”ne ışık tutmayı hedeflemesinden özellikle endişe ettiğini söyledi zira bu tavır medya ve dünya hükümetlerini kontrol eden gizli Yahudi komplolarının varlığını savunan onlarca yıllık eski nefret teorilerini hatırlatmaktaydı. Dimant “Toronto’daki küçük büromdan dünya bankacılık sistemini ve yabancı basını idare etmek çok zordur” diyor. Adbusters baş editörü Lasn bu tür konuşmaları dikkate almıyor. ‘Kendimizi sansür etmeyeceğiz. [Bizleri] geçmişin tadsız şeylerine benzetenleri dert etmeyeceğiz. Amacımız bir tartışma başlatmaktı. Tartışmanın şimdikinden daha da büyük olmasını umut ediyoruz.” Morgan, Kanada Yahudi Kongresi’nin resmî bir cevap vereceğini ancak ne yönde tavır alacaklarına henüz karar vermediklerini söyledi.

http://www.fpp.co.uk/online/04/04/NPostl00404.html

BİR ANTİSEMİTTEN TENİS AYAKKABISI ALIR MIYDINIZ?- Michael I. Niman

ArtVoice, 19 Şubat 2004

Hitler’den daha soğukkanlı

Bu ay Adbusters dergisinin kurucusu ve yayıncısı Kalle Lasn’ın “Neden Hiç Kimse Yahudi Olduğunu Söylemiyor?” makalesini okumak için dergiyi açtım. Lasn bu makalede Amerika’nın dış politikasının bir nevi Yahudi komplosuna esir düştüğünü iddia etmekte. ‘Adbusters de meseleyle cepheden yüzleşmeye karar verdik, dikkatle araştırdık ve Birleşik Amerika’nın en etkili 50 yeni muhafazakârı oldukları görülen kişilerin listesini hazırladık” diye yazmakta. Bu listeyi temel alan Lasn “bütün bu insanların paylaştıkları görüş Birleşik Amerika’nın dünyanın geri kalan kısmını ahlâkî açıdan daha üstün olan kendi imajına göre yeniden şekillendirerek kendini korumak zorunda olan yardımsever bir hiper güç olduğu görüşüdür. Bu insanların yansı Yahudi’dir” diye yazmakta. Lasn “Yahudiler Amerikan nüfusunun yüzde ikisinden daha az olduklarından bu özellikle tuhaf bir durum” olduğunu belirtmekte.

Lasn’ın bu görüşü yeni değil. Naziler ve sağ cephedeki başka antisemitler sık sık benzeri listeler derlemekte, bu görüşün tam tersini, Yahudilerin tahrip etmekten haz alan sola hâkim olduklarını, muhafazakâr değerleri ve siyasi gücü alt etmeye yeminli olduklarını ileri sürmekteler. Lasn’ı sağ kesimdeki karşıtlarından farklı kılan tek şey Amerikalı Yahudilerin “monolitik bir perspektife sahip olmadıklarını, birçoğunun Irak’taki savaşı ve Ariel Sharon politikalarını tasvip etmediğini belirterek, kendisini eleştirecek olanların önüne önceden attığı kemiktir.

Lasn gibi İsrail’e karşı olan herhangi birinin antisemit olduğu iddiasını paylaşmıyorum. Birçok açıksözlü Amerikan Yahudisi İsrail’in Filistin toprağını cani bir şekilde işgalini ve Filistinli vatandaşların maruz kaldıkları korkunç muameleyi en sert şekilde eleştirenler arasında yer almakta. Vicdanlı Yahudi halkı İsrail’in eylemlerini dehşet verici bulmakta ve Holokost’tan kurtulmuş insanlar duvarla çevrilmiş Filistin cemaatlerini Varşova gettosuna benzetmekteler. Onlar için bu haksızlıkları protesto etmemek bir günahtır. “Democracy Now !” (Şimdi Demokrasi) hareketinden Amy Goodman Buffalo’daki konuşmasında “Ortodoks bir hahamın kız torunu olarak gaz maskesi taşıyan İsrailli genç çocukları görünce dehşete kapıldım. Ancak gaz maskesiz genç Filistinli çocukların fotoğrafları karşısında daha çok dehşete kapıldım…” diye konuşuyordu. Goodman ve Noam Chomsky gibi İsrail’in siyasetine aktif bir şekilde karşı koyan Yahudiler antisemit değiller. Benzer bir şekilde aynı ilkesel duruşa sahip Yahudi olmayanlar da antisemit değiller. Onları antisemit diye adlandırmak hem bir kurt haykırışıdır, hem de gerçek antisemitizme karşı sürdürülen savaşı zayıflatan bir iftira eylemidir.

Kalle Lasn Cahil bir adamdır

Mamafih Lasn gerçek malzemedir. O bir antisemittir.

Takdim ettiği yeni muhafazakârlar listesi sunî olarak kısa tutulmuş ve Yahudi varlığı abartılmıştır. New Gingrich, Bili Frist, Madeleine Albright, Richard Armitage, John Ashcroft, Zbigniew Brezinski, Karl Rove ve Jeanne Kirkpatrick gibi simaları kamuoyunca tanınmış isimler yeni muhafazakârlar listesinde eksiktir. Hatta Lasn, Henry Kissinger gibi Yahudi olduğu varsayılan bazı isimleri de atlamıştır. Daha mütemmim bir liste olması halinde bile Lasn’ın yeni muhafazakârlar arasında çok sayıda Yahudi’nin bulunduğu iddiası doğrudur. Peki bunda ne [kötülük] var? Sosyalistler arasında da birçok Yahudi var. İşçi hareketi içinde de çok sayıda Yahudi var. Şimdi kendilerini pagan olarak tarif eden birçok sabık Yahudi var. “Jews for Jesus” (İsa için Yahudiler) hareketi içinde de sabık Yahudiler hâkim durumda. Bir kültür antropologu bu durumun sözlü kültür için doğal olduğunu söyleyebilir. Veya istatistiki bir anormallik olabilir. Neticede Lasn peşinen monolitik bir Yahudi perspektifi olmadığını kabul ediyor. O zaman iddiası ne?

Söz konusu yeni muhafazakârlar bu ülkeye yaptıkları için sorgulanmaktalar, Irak’ta yasa dışı bir savaş lehine lobi yaptıkları için, manevi olarak iflas etmiş askerî saldırganlık siyasetini destekledikleri için, İnsan Hakları Beyannamesi’ni yerle bir etme amacıyla sürdürdükleri kavga için, ve evet, Sharon hükümetinin tiksindirici cani eylemlerini finansal ve siyasi açıdan destekledikleri için. Lasn’ın sözünü ettiği Yahudi ve Yahudi olmayan insanlar, liberallerin ve gelenekçi muhafazakârların karşı çıktıkları bir siyasi hareketin mensuplarıdır. Hükümetimizi rehin almışlar ve ülkemizi iflasa doğru sürükleyen bir yolda ilerlemekteler. Bu nedenle onlara karşı olmalıyız – bazıları Yahudi olduklarını iddia ettikleri için değil.

http://mediastudy.com/articles/adbusters.html

Not: Makalenin sadece Adbusters dergisinin yarattığı tartışma ile ilgili bölümü tercüme edilmiştir. (RNB)

*****************

ADBUSTERS DERGİSİNDE YAYINLANAN MAKALENİN KISALTILMIŞ ÇEVİRİSİ

IRAK İŞGALİNİN MİMARLARI

Bush geldi. Bush yemeklerimize ve saraylarımıza bayıldı. Bush bizi çok seviyor. Bush’un elini sıkmak kolay değil. Bush’la konuşan ya da konuşamayan gazeteciler. Tayyip Erdoğan’ın smokinsizliği. Haydi gelin boş NATO magazininden kurtulup, yine magazinle, bellek tazeleyelim, Bush ve ekibini bir kez daha hatırlayarak

Evanjelik Bush

1999 Iowa Cumhuriyetçi başkan adayı ön seçimlerinde adaylara hangi politik filozofun onları en çok etkilediği ve nedenleri sorulmuştu. George Bush’un cevabı şuydu: “İsa, kalbimi değiştirdiği için.” Bu tarz açıklamalar vatandaşlarının yüzde 40’ı’nin kendilerini “born again evangelical” (“Günahkâr”ken sonradan evanjelik mezhebini benimseyen Hıristiyan) olarak tanımladığı bir ülke olan ABD’nin kiliselerinde çok iyi karşılanır. Bush da onlardan biri. 1986’da ağır alkol tüketimi ve baştan savdığı kilise ziyaretlerinden sonra ışığı gördü ve içki şişesinin yerine İncil’i koydu. Bu yeni heves Bush’u önce Texas valiliğine sonra da Oval Ofis’e götüren hırsla besledi. Tanrı’nın onu milletine liderlik etmesi için çağırdığına inanan Bush, başkanlık kampanyalarında önde-gelen rahiplerden yanında olmalarını ve onun için dua etmelerini istedi. Şimdi Beyaz Saray’da her sabah dualarını okuyor ve sık sık kutsal kitaplarda yazanları ima eden fikirler beyan ediyor.

Bush politika yönetimi için Incil’e başvuruyor ve içgüdüyü mantığa tercih ediyor. Princeton Üniversitesi’nden biyoetik uzmanı Peter Singer, Bush’un etik karar alma sürecinin 13 yaşında bir erkek çocuğunkiyle aynı olduğunu söylüyor. Dünyaya Hıristiyan felsefesinin iyi/kötü perspektifiyle yaklaşan bakış açısı grinin hiçbir tonuna izin vermiyor. Düşünce sistemi “kötü”den mistik bir güç olarak söz eden ve şeytanın varlığına inanan sağ kanat rahiplerin vaazları tarafından şekillenmiş biri o. Bu dinsel belagatiyle Hıristiyan olmayan seçmeni karşısına almaktan çekinmiyor çünkü onun asıl seyircisi Hıristiyan sağ.

Hıristiyan sağı memnun kılmanın yollarından biri de sürekli İsrail’i desteklemek. Birçok Hıristiyan İsrail’i neredeyse bir refleks olarak destekliyor çünkü kiliselerin pazar okullarında onlara anlatılan Tanrı’nın seçtiği mistik ve alegorik bir milletin, İsraillilerin öyküleriyle büyüyorlar. Bu İncil anlatısını modern İsrail devletiyle bağdaştırarak Filistinlilerin adalet özlemlerini gözardı ediyorlar. İsrail yanlısı Hıristiyanların en tehlikelileri ise kendilerini “Hıristiyan Siyonistler” olarak tanımlayan kesim. Dar görüşlü İncil yorumlarıyla İsa’nın yeniden doğuşunun kutsal toprakların Yahudilerin kontrolünde olmasına bağlı olduğuna inanıyorlar. Sağ kanat İsrailliler de Hıristiyan siyonistlerin desteğinden -bu desteğin kökenlerinin oldukça antisemitik bir ‘dünyanın sonu’ teolojisinde yatmasına rağmen-memnun. (Hıristiyan siyonistlerin inanışına göre, İsa yeniden sahneye çıktığında Hıristiyanlığa dönmeyen Yahudiler yok olacak.) Bush Hıristiyan siyonistlerin görüşlerini açık olarak desteklemiyor ama evanjelik inançları onun İsrail’e yoğun bir sempati duymasının sebebi. Hıristiyan siyonistler de Bush’un Ariel Sharon’un politikalarını desteklemesinden memnun çünkü Filistinlilerin bölgeden çıkarılmasını istiyorlar.

Yahudi Wolfowitz

Paul Wolfowitz gençliğinde babasından totaliterciliğin tehlikeleriyle ilgili birçok ders aldı. Babası (Jack Wolfowitz) akrabalarının Stalin ve Hitler rejimleri altında yaşadıkları kötü kaderden kaçabildikleri için ne kadar şanslı olduklarını çocuklarının iyice anlamasını isteyen Polonyalı bir Yahudi’ydi. Paul henüz küçük bir çocukken Amerika’nın özgürlük ve demokrasi ideallerini korumak adına ahlâki bir sorumluluğu olduğunu yemek masasında babasının anlattıklarından öğrendi. Bu görüş, evden ayrılıp entelektüel yolculuğu onu ülkenin en iyi üniversitelerinden Washington’a taşıyana kadar onunla beraberdi. Bugünlerde, Wolfowitz’in Pentagon’daki ikinci adam olarak pozisyonu inancı gereği davranabilmesi için ona özel bir olanak sağlıyor. ABD’nin Irak işgali de onun ABD’nin dünyaya savaş yoluyla barış getirebileceğine dair çelişkili ısrarına dayanıyor.

Amerika 1991’de ilk kez Saddam Hüseyin’in peşine düştüğünde Wolfowitz savunma politikası müsteşarıydı. I. Lewis Libby’le birlikte hazırladıkları “Savunma Planlaması Rehberi” ABD’nin dünyanın tek süpergücü pozisyonunu koruyabilmesi için “potansiyel rakiplerin kendilerine daha büyük bir rol biçmemeleri konusunda ikna edilmesi gerektiğini” öne sürüyordu. ABD dünyanın sorunlu bölgelerine istediği gibi müdahale edecek ve bölgedeki petrolün kontrolünü korumak adına Ortadoğu’da egemen güç olmaya devam edecekti. Rapor New York Times’a sızdıktan sonra biraz yumuşatıldı ama anahtar noktaları Bush doktrini olarak da bilinen Bush’un Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni oluşturuyor.

Washington’un önde gelen neoconlarından olan Wolfowitz demokrasinin Ortadoğu’ya zorla getirilebileceği inancıyla gözleri kör olmuş, sabit fikirli bir ideolog. Sıcak savaşın acılarını yaşamış askerlerin savaşa duydukları nefretin izleri yok onda. Akademik teciller onu Vietnam Savaşı’ndan uzak tuttu ve yetişkin hayatının tamamı akademinin fildişi kuleleriyle ABD federal bürokrasisi arasında geçti.

Wolfowitz Irak’taki bu maceranın daha ılımlı bir Ortadoğu’nun kapılarını açacağına ve uzun vadede terörizm tehditini azaltacağına gönülden inanmaya devam ediyor. İsrail-Filistin sorununun politik bir çözümünün de bu sürece yardımcı olacağından yana. Filistin devletinin kurulmasını açıkça desteklediğini belirtmesine rağmen İsrail’le çok güçlü bağları var. Gençliğinde orada yaşadı ve kız kardeşi bir İsrailliyle evli.

Karanlık Perle

Richard Perle, Ronald Reagan’’nin Savunma Departmanında sıkı bir Sovyet karşıtı olarak kazandığı “Karanlıkların Prensi” lakabını korumaya devam ediyor. Bu lakap ona Beyaz Saray’da resmi bir pozisyonu olmamasına rağmen, gölgeler arasından neokonzervatif harekete büyük bir etki ettiği için verildi. Donald Rumsfeld onu politika müsteşarı -Savunma Bakanlığı hiyerarşisinde üçüncü adam- olarak atamak istediğinde reddetti. Onun yerine Rumsfeld tarafından kurulan ve Beyaz Saray’daki neocon ideolojisinin ana kanalı olan Savunma Politikası Kurulu’nun (DPB) başkanlığını seçti.

Fakat geçtiğimiz Mart ayında çalıştığı bir şirketin Pentagon’la çıkar ilişkileri açığa çıkınca DBP’nin başkanlığından ayrıldı. Bir yıl sonra da DBP’yi tamamen bıraktı çünkü gelecek seçimlerde kendi görüşlerinin Bush’a yüklenmesini istemiyordu. Yorumları Amerikalıların neocon savaşçılığından bıktığını ve bu yüzden Bush’u sandıkta cezalandıracakları yönündeydi. Perle’nin görevini Irak savaşından kâr etmek ve bundan doğacak çıkar çatışmalarıyla uğraşmamak için bıraktığı da söyleniyor. Perle savaşı desteklemekten herhangi bir ekonomik kazanç elde etmediğini iddia ediyor ama savunma sözleşmecilerine danışmanlık yaparak bir sürü para kazandı. Yakın arkadaşı Wolfowitz gibi, Perle’nin uluslararası ilişkilere bakış açısı da 11. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi deneyimlerine dayanıyor. BBC’ye verdiği bir demeçte “Holokost tarihimizi belirleyen andır. Açıkça büyüyen bir tehdite zamanında müdahale edememekten kaynaklanan bir hatadır. Bunun bir daha olmasını istemiyoruz. Bütün totaliter rejimleri durdurmalıyız yoksa sonuç felaket oluyor” demişti.

Siyonist Feith

General Tommy Franks bir keresinde savunma politikası müsteşarı Douglas Feith için “yeryüzünde yaşayan en aptal insan” demişti. Colin Powell da onu sevmiyor. Bush, Feith’in işini aslında Perle’ye önermişti ama o kabul etmeyince Perle’nin sadık bir müridi olan Feith göreve geldi. Güvenlik Politikaları Merkezi denen aşın şahin merkezle ilişkili bir avukat olarak İsrail-Filistin meselesinde Filistinlilere toprak verilmesine tamamen karşı. Kudüs’ün tamamının İsrail’de kalmasını ve İsrail’in toprak işgallerinin haklı olduğunu savunuyor.

Feith “armut dibine düşer” deyiminin canlı bir örneği. Babası Dalck Feith, İsrail’in Likud partisinin atası, 1930’larm Polonya siyonist hareketi Batar’ın bir üyesiydi. Baba da oğul da 1997’de ABD’nin en sağcı ve İsrail yanlısı gruplarından Amerikan Siyonist Organizasyonu’ndan (ZOA) ödül aldılar.

Siyah Hıristiyan Rice

Bush’un ulusal güvenlik danışmanı Condoleeza Rice 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında siyahlarla beyazların ayrı yaşadığı Birmingham’da Presbiteryen bir rahibin kızı olarak büyüdü. Kilise onun için bir ibadet yerinden öte sosyal yaşamının ve hayatının merkeziydi. Çocukluğu piyano, dil ve bale dersleriyle geçti. 1963’te, sekiz yaşındayken babasıyla Beyaz Saray’ı ziyaret ettiğinde “Bir gün burada olacağım” demişti. Bu siyahların oy vermelerinin bile zor olduğu bir dönemdi. 15 yaşında üniversiteye girdi ve uluslararası çalışmalarda doktora yaptı. 1989’da baba Bush’un Ulusal Güvenlik Konseyi’ne katılmadan önce Stanford Üniversitesi’nde ders veriyordu. Clinton döneminde üniversiteye geri döndü ve oğul Bush başa, gelince soluğu yine Washington’da aldı.

Rice Bush’un çok yakın bir sırdaşı ve geleneksel ulusal güvenlik danışmanlarınkinden farklı bir şekilde Savunma Bakanlığı dış politikayı belirlerken Bush’a duygusal destek sağlıyor. Entelektüel düzeyleri farklı olmasına rağmen Bush’la ateşli bir Hıristiyanlık aşkını paylaşıyorlar.

Rice, Hıristiyan siyonistler kadar radikal olmasa da İsrail’e “derin bir bağ” ile bağlı olduğunu söylemekten çekinmiyor. Bir İsrail gazetesine şöyle bir demeç vermişti: “Buraya 2000 yılında ilk kez geldiğimde kendimi evime dönmüş gibi hissetmiştim. İsrail Devleti’nin tarihine, onu kuran insanların azmine hep hayran oldum. Ülkenizle çok derin bir bağım var.”

Adbusters dergisinden kısaltılarak çevrildi.

Radikal İki, 4 Temmuz 2004

****************

“IRAK İŞGALİNİN MİMARLARI” YAZISI ÜZERİNE

4 Temmuz tarihli Radikal İki’nin ilk sayfası, Başkan Bush’un Türkiye’yi ziyareti vesilesiyle olsa gerek, “Irak İşgalinin Mimarları” na yani “Başkan Bush ve ekibi” ne ayrılmış bir çeviri yazıydı. Yazıda adlan geçen siyasetçilere “Evanjelik”, “Yahudi”, “karanlık”, “Siyonist” ve “siyah hıristiyan” sıfatlarını atfeden ara başlıkları ve içeriği ile bu metinden akılda kalan, Amerika’daki aşırı sağ ve Türkiye’deki aşın sağ ve İslamcı kesimin yayın organlarında da yoğun bir şekilde rastlanan, şu saçma genel- geçer kanaat idi: “Başkan Bush İsrail’i destekleyen Hıristiyan Siyonistlere veya popüler deyimle Evanjelistlere sempati duymaktadır. O’nun yakın çevresinde yer alan üst düzey danışman ve siyasetçilerin çoğu “yeni muhafazakârlar” olup önemli bir kesimi Yahudi’dir. Asli sadakatleri İsrail Devleti’nedir. Irak Savaşı “yeni muhafazakârlar”ın şahin politikaları nedeniyle başlamıştır. Bundaki esas etken de yeni muhafazakârlar için Saddam Hüseyin’in devrilmesinin İsrail Devleti’nin güvenliği açısından gerekli olmasıydı.”

Çeviri yazının sonunda Adbusters dergisinden “kısaltılarak çevrildiği” notu yer aldığından ben önce Amerikan aşırı sağına ait olabileceğini düşündüğüm bu dergi hakkında internette biraz araştırma yapıp söz konusu makalenin özgün halini bulup metnin tamamını okumak istedim. Araştırmamın sonunda beni sürprizler bekliyordu. Bir kere dergi, tahmin ettiğimin aksine, Amerika’da değil Kanada’da yayınlanan ancak Amerika’da geniş bir şekilde dağıtılan 120.000 gibi önemli bir tiraja sahip, ilke olarak reklam almaya karşı çıkan muhalif çizgide bir solcu fikir dergisiydi. Temmuz-Ağustos 2004 sayısında yer alan ve çeviriye konu olan özgün metne baktığımda karşı karşıya kaldığım ikinci sürpriz ise vahimdi. Metinde yer alan ara başlıkların hiçbirinde çeviri yakıdaki ara başlıklarda yer alan “Evanjelik”, “Siyonist”, “Yahudi”, “Karanlık” ve “siyah Hıristiyan” sıfatları yer almamıştı sadece isimler belirtilmişti. Yani yazıyı çeviren Zeynep Aksoy Hanım yazıyı kısaltmanın ötesinde kendisinden de bir şeyler katmış ve ara başlıkları paragrafların içeriklerine “uygun düşen” sıfatlarla zenginleştirmiş ancak bunu belirtmemişti. Başka bir deyimle metni ya Türkiye’nin halihazırdaki fikir dünyasının meşrebine veya kendi hissiyatına uygun bir hale dönüştürmek için birazcık yerlileştirmişti. Çevirmenin kendi inisyatifiyle etnik ve/veya dinsel kimlikleri belirtir sıfatları ilave etmesinin Basın Ahlâk Yasası ve Doğan Medya Grubu’nun ilkelerine aykırılığını bir an için göz ardı edelim ve böylesi bir metnin neden çok sorunlu bir metin olduğunu anlamaya çalışalım. Bunu yapabilmek için Adbusters dergisinin aynı konu etrafında taraf olduğu bir tartışma hakkında biraz bilgi sahibi olmamız şarttır. Derginin Mart-Nisan 2004 sayısında yer alan derginin kurucusu ve yayıncısı Kalle Lasn’ın imzasını taşıyan “Why Won’t Anyone Say They Are Jewish?” (Niye Hiç Kimse Onların Yahudi Oldukları Söylemiyor?) başlıklı yazının konusu gene “yeni muhafazâkar”lar idi. Lasn şahin çizgideki en nüfuzlu 50 “yeni muhafazakâr”ın isimlerini sıralıyor ve 26 sının yanına bir işaret koyuyordu. İşaret konulanlar Yahudi idi. Anlaşılabileceği üzere yazının ana fikri gene Amerikan dış politikasının mimarları olan bu yeni muhafazakârların önemli bir kısmının Yahudi olmaları ve İsrail Devleti’ne sadakat beslemelerinin Amerikan dış siyasetini geniş ölçüde etkilediği savıydı. Doğal olarak bu yazı Amerika ve Kanada’da eleştirilere uğrayacaktı. New York’ta yayınlanan ArtVoice dergisi yazarlarından Michael I. Niman, The American Spectator’da yazan Jay Currie ve Kanada Yahudi sivil toplum örgütleri haklı olarak dergiyi ve yayıncıyı antisemit olmakla eleştireceklerdi.

Hal böyle iken Zeynep Aksoy Hanım kısaltarak çevirdiği ve de kimsenin farkına varmayacağını varsayarak masumane sıfat ilavelerinde bulunarak içeriğini ve anlamını zenginleştirdiği yazıyı Radikal İki okurlarına sunarken aynı konuyla doğrudan bağlantılı olduğundan ötürü derginin taraf olduğu bu tartışmayı da belirten birkaç satır bir şeyler eklemesi, okuru bilgilendirme ve habercilik açısından, kendi seçtiği sıfatları ara başlıklara eklemekten daha yerinde bir davranış olmaz mıydı ??

RIFAT N.BALİ
Araştırmacı

Not: Metinde yer alan bazı kelimelere siyah karakterlerle vurgu yapılması Radikal İki editörünün eseridir. Onayım alınmamıştır.

Editörün notu: Ara başlıkları biz ilave ettik ama tümü de yazıda kullanılan bilgilerden çıkarıldı. Dikkat ederseniz gazetecilik tekniği açısından aşağı yukarı her yazıya (örneğin akademisyenler genellikle ara başlık kullanmıyor) ara başlık atıyoruz. Bu hem okuru yakalamayı hem de “dehşetengiz” blok yazıların biçim olarak hafiflemesini sağlıyor. Yok eğer yazınızda antisemit olduğumuz iması varsa size yalnızca “insaf’ diyeceğiz. Radikal İki seslerini duyuramayanlara da platform olma ilkesini benimsemiş bir ek. Geçmişimiz bunun en iyi kanıtı. Son söz olarak yine de sizi üzdüysek biz de üzüldük dememize izin verin. Bu arada sizinki bir cevap yazısı olduğu için ara başlık kullanmadığımızı ekleyelim. Halbuki iki ara başlık çok da iyi duracaktı.

************

IV – BİRİKİM DERGİSİNİN YAYINLAMAYI REDDETTİĞİ MAKALE

“HOLOKOST’U KALKAN YAPMIŞLAR, LAF SÖYLETMİYORLAR”, VESAİRE, VESAİRE      

GİRİŞ

Doksanlı yıllarda Türkiye’de medyanın çığırından çıktığı konusunda herkes hemfikir. Herkes medyadan müşteki… Haber özelliği ve niteliği taşımayan sıradan olayların ana haber bültenlerinde yer alması, yalnızca ekonomi basınında yer alması gereken yeni ürün tanıtımı gibi kimi reklam özellikli haberlerin ana haber bültenlerine girmesi artık olağan ve önemsiz bir manzara… Kimi komplo           teorisyenlerinin saygın birer köşe yazarı, analist veya strateji uzmanı olarak televizyon kanallarında ve konferans salonlarında resmî geçit yapmaları, komplo kültürünün en mümtaz örneklerine sütunlarında yer vermeleri veya televizyon programlarında bıkmadan usanmadan tekrarlamaları artık üzerinde önemle durulmayan şeyler… Üzerinde durulmayan ancak kamuoyunu yönlendirme ve kanaat oluşturma açısından bir o kadar önemli bir diğer konu siyasi içerikli yurtiçi ve yurtdışı haberlerin okura nasıl yansıtıldığı. Yurtiçi haberlerin eksik, yanlış veya tahrif edilerek yansıtılması halinde haberin öznesi Türkiye’de olduğu için bu bilinçli veya bilinçsiz yanlışlıkları düzeltebilecek bir mekanizma mevcut. Bu mekanizma ya haberin yanlış olması halinde müteakip günlerde düzeltilmesi veya ilgilendiğiniz haberi bir kez de konuları tarafsız bir biçimde yansıttığına inandığınız gazetelerden okuyup kendi kanaatinizi oluşturmak şeklinde işliyor. Ancak konu yabancı kaynaklı dış haberler olunca okuduğunuz haberin veya çevirinin özgün metne ne derece sadık kaldığını anlamak için ya çok meraklı bir okur, ya bir gazetenin okur temsilcisi, ya da medya konusunda araştırmacı olmanız lazım. Çoğu okurun bunu yapmaya vakti müsait olmadığını kabul edersek kimsenin kolay kolay çeviri bir yazıyı aslı ile mukayese etme gibi zahmetli ve son tahlilde neye yarayacağı belirsiz bir işe girmeyeceğini kabul etmemiz lazım… Dahası yabancı menşeli haberleri kaynaklarından okumak için ileri düzeyde yabancı dil bilgisine, internete erişim sağlayacak donanıma ve bol vakite sahip olunması gerektiğini de düşünürseniz şayet, Türk gazete okurlarının ezici çoğunluğunun dünyada olup bitenleri çeviri metinlerden izlediği ve dünya ahvali hakkındaki kanaatini de çeviri metinler üzerinden oluşturduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiniz aşikârdır…

Basından Üç İlginç Örnek Vaka

Aşağıda sunmakta olduğum üç örnek vakadan ilk ikisinde bazı gazetelerin yabancı kaynaklardan çevirdikleri metinleri kimi zaman yanlışlıkla, çoğu zaman bilinçli bir şekilde nasıl tahrif ettiklerini ve böyle davranarak okurlarının kanaatlerini nasıl yönlendirmeye çalıştıklarını, üçüncü vakada ise antisemitizmle mücadeleyi konu eden bir haberin okurlarda nasıl menfi bir kanaatin oluşmasına yol açacak bir şekilde verildiğini göstermeye çalışacağım.

Örnek vaka 1: 4 Temmuz 2004 tarihli Radikal İki’de yayınlanan “Irak işgalinin Mimarları” başlıklı çeviri yazı.

4 Temmuz 2004 tarihli Radikal İki’de yayınlanan “Irak İşgalinin Mimarları” başlıklı çeviri yazıya yapacağım salt habercilik ilkeleriyle ilgili küçük itirazın önce tadsız bir “Editörün notu”na, üç ay sonra da Birikim’de şahsıma yönelik bir polemik yazının yayınlanmasına yol açacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Söz konusu çeviri yazının altında yer alan not tek cümlelikti: “Adbusters dergisinden kısaltılarak çevrildi”. Yazıda ilgimi çeken Başkan Bush’un çevresinde yer alan yeni muhafazakâr siyasetçilerin adlarının geçtiği ara başlıklarda kullanılan sıfatlardı. Bu sıfatlar aşın sağcı ve antisemit kesimlerin yazılarında rastlanan, siyasetçilerin kararlarında, din, etnisite, mezhep, kavim gibi değişik aidiyetlerin etkisi olduğunu ima eden sıfatlardı. Bu yazıya atfen 11 Temmuz 2004 tarihli Radikal İki’de yayınlanan yazımda bu meseleye şöyle değiniyordum:

[Özgün] Metinde yer alan ara başlıkların hiç birinde çeviri yazıdaki ara başlıklarda yer alan “evanjelik”, “Siyonist” , “Yahudi”, “Karanlık”, “siyah Hıristiyan” sıfatları yer almamıştı sadece isimler belirtilmişti. Yani yazıyı çeviren Zeynep Aksoy Hanım yazıyı kısaltmanın ötesinde kendisinden de bir şeyler katmış ve ara başlıkları paragrafların içeriğine “uygun düşen” sıfatlarla zenginleştirmiş ancak bunu belirtmemişti. Başka bir deyimle metni ya Türkiye’nin halihazırdaki fikir dünyasının meşrebine veya kendi hissiyatına uygun bir hale dönüştürmek için birazcık yerlileştirmişti. Çevirmenin kendi inisyatifiyle etnik ve/veya dinsel kimlikleri belirtir sıfatları ilave etmesinin Basın Ahlâk Yasası ve Doğan Medya Grubu’nun ilkelerine aykırılığını bir an için göz ardı edelim ve böylesi bir metnin neden çok sorunlu bir metin olduğunu anlamaya çalışalım.

Yazımdaki ikinci itiraz Radikal İki’nin özgün yazının Adbusters’da yayınlanmasının ardından Kuzey Amerika ve Kanada’da cereyan eden ve Adbusters’i antisemitlikle suçlayan haklı tartışmalar hakkında okuru daha fazla bilgilendirmemesiyle ilgiliydi ve şöyle sona ermekteydi:

Hal böyle iken Zeynep Aksoy Hanım kısaltarak çevirdiği ve de kimsenin farkına varmayacağını varsayarak masumane sıfat ilavelerinde bulunarak içeriğini ve anlamını zenginleştirdiği yazıyı Radikal iki okurlarına sunarken aynı konuyla doğrudan bağlantılı olduğundan ötürü derginin taraf olduğu bu tartışmayı da belirten birkaç satır bir şeyler eklemesi, okuru bilgilendirme ve habercilik açısından, kendi seçtiği sıfatları ara başlıklara eklemekten daha yerinde bir davranış olmaz mıydı?

Adbusters’i antisemit olmakla suçlayan tartışmaların neden “haklı tartışmalar” olduğunu bir türlü anlamak istemeyenlere, anlayacaklarına dair fazla bir ümit beslemememe rağmen, küçük bir hatırlatmada bulunayım. Amerikan dış politikasını oluşturan, aralarında İsrail Devleti’nin güvenliğinin de yer aldığı, birçok faktörü gözardı edip sadece ve sadece yeni muhafazâkarların önemli bir kısmının Yahudi kökenli olmaları ve Amerikan yerleşik düzeninin (establishement) etkili mevkilerinde bulunmalarından ötürü Amerikan dış politikasını İsrail’in güvenlik kaygılarını göz önünde bulundurarak yönlendirdikleri iddiasında bulunmakla, “Türkiye’de Sabetaycılar köşe başlarını tutmuşlar, Türkiye’yi idare ediyorlar” veya “Türk Dışişleri Bakanlığı Sabetaycıların işgali altında. Türkiye-İsrail yakınlaşması bundan kaynaklanıyor” demek arasında hiçbir fark yok. Böylesi bir düşünce Adolf Hitler’e esin kaynağı olan “Yahudilerin Dünya’ya Hâkim Olma Planının Protokolleri” olduğu iddia edilen ünlü düzmece antisemit eser Siyon Önderlerin Protokolleri’nin ikinci protokolünün bir tekrarından ibaret. İkinci protokolün Türkçe çevirisinin şu satırlarını hep birlikte okursak herhalde bunun farkına varabiliriz:[21]

Halkın içinden kölece itaat etme kapasitelerini çok sıkı bir şekilde inceleyerek seçeceğimiz yöneticiler, yönetim sanatı alanında eğitilmemiş kişilerden oluşacaktır ve bu yüzden kendilerine danışmanlık yapacak olan, bütün dünya işlerini yönetmek amacıyla çocukluğundan beri özel olarak yetiştirdiğimiz zeki ve bilgili kişilerin elinde oyunumuzun piyonları haline geleceklerdir.

Yazım Radikal İki’de yayınlandı ancak “Editörün notu” imzalı şu metin de sonunda yer alıyordu:

Ara başlıkları biz ilave ettik ama tümü de yazıda kullanılan bilgilerden çıkarıldı. Dikkat ederseniz gazetecilik tekniği açısından aşağı yukarı her yazıya (örneğin akademisyenler genellikle ara başlık kullanmıyorlar) ara başlık atıyoruz. Bu hem okuru yakalamayı hem de “dehşetengiz” blok yazıların biçim olarak hafiflemesini sağlıyor. Yok eğer yazınızda antisemit olduğumuz iması varsa size yalnızca “insaf’ diyeceğiz. Radikal İki seslerini duyurama yanlara da platform olma ilkesini benimsemiş bir ek. Geçmişimiz bunun en iyi kanıtı. Son söz olarak yine de sizi üzdüysek biz de üzüldük dememize izin verin. Bu arada sizinki bir cevap yazısı olduğu için ara başlık kullanmadığımızı ekleyelim. Halbuki iki ara başlık çok da iyi duracaktı.

Bu notu okuyan haklı olarak benim hiç ara başlığı olmayan blok bir metne neden ara başlık ilâve edildiğine itiraz ettiğimi sanacak ve editöre hak verecekti. Halbuki itirazım fark edilebileceği gibi özel isimlerden oluşan ara başlıklara değildi, zira özgün metinde bunlar özel isim şeklinde yer alıyorlardı, itirazım özel isimlerden müteşekkil ara başlıkların önlerine neden bir takım sıfatların ilave edildiğiydi. Radikal İki editörü çok açık bir soruyu şark kurnazlığının tipik tezahürlerinden birine başvurarak anlamazlıktan geldi ve “ara başlıkları biz ilave ettik” cevabını verdi. İkinci itirazım gene salt habercilik ilkelleriyle ilgiliydi. Yani nesnel, tarafsız, okurun kanaatini yönlendirmeye teşebbüs etmeden, kanaatini kendi kendine oluşturmasına yarayacak verilerin tamamını sunmak. Yani tarafsız habercilik, gazetecilik yapmak. İtiraz ettiğim husus, yani sıfatların ilâve edilmesi, okurda belli bir kanaat oluşturmaya yönelik yanlış bir müdahale idi. Editörün Notu imzasıyla yayınlanan metinde bu “teknik” itirazıma aynı düzeyde bir cevap verilmedi. Verilen tuhaf cevapta çok vahim bir problem mevcuttu: Bu da yazımda Radikal İki’nin “antisemit” olduğunu ima ettiğimi ileri süren editörün, kerameti kendinden menkul bu tanısına verdiği “insaf’ ünlemli peşin cevaptı. Radikal İki Editörü üstün bir beceriyle yerine getirdiği editörlük görevinin yanı sıra boş zamanlarında zihin ve vicdan okuma melekelerini de geliştirip sarf etmediğim sözleri aslında aklımdan geçirdiğimi keşfedip, ”Vahşi Batı’da silahını önce çeken kovboy hayatta kalır” refleksiyle davranıp, henüz yazıya dökmeye cesaret edemediğim düşüncelerime anında bir cevap yapıştırmıştı. Editörün Notu’nu neden böyle anladığımı iyice idrak etmek için nottaki birbirini takip eden şu üç cümleyi tekrar okumak lazım:

Yok eğer yazınızda antisemit olduğumuz iması varsa size yalnızca “insaf’ diyeceğiz. Radikal İki seslerini duyuramayanlara da platform olma ilkesini benimsemiş bir ek. Geçmişimiz bunun en iyi kanıtı.

Bu üç cümleden ne anlamam gerekiyor ? Şunu mu acaba ??

“Radikal İki seslerini duyuramayanlara (yani azınlıkların da aralarında yer aldığı marjinallere, kamuoyunda “isim” olmayanlara- RNB) sayfalarını açmış bir yayındır. Geçmiş sayılarımızda bunların bol örnekleri mevcuttur (doğrudur – RNB). Dolayısıyla bizi ayrımcılık, antisemi tizm, elitizm veya ksenofobi ile suçlayamazsınız. Ancak dilinizin ucunuzda gevelediğiniz ama yazıya dökmeye cesaret edemediğiniz, “arif olan anlar” üslûbuyla geçiştirdiğiniz antisemitizm suçlamasını da görmediğimizi sanmayınız. Kavmî aidiyetiniz nedeniyle yazınızı “İsrail Devleti’ni, Yahudileri savunma” refleksiyle yazdığınızı idrak ediyoruz. Yahudilerin bir savunma refleksiyle antisemit suçlamasını olur olmaz yere kullandıklarını biliyoruz. Yazınızla bizleri antisemit olmakla suçladığınızı anlayacak kadar zeki olduğumuzdan anında cevabımızı yapıştırıyoruz. Oturun oturduğunuz yere.”

Diplomatik bir üslûpla kaleme alındığı intihasını vermeye çalışan ancak öfkesini zabturapt altına alamadığı için rengini hemen belli eden son derece terbiyesiz ve istihzalı bir üslûpla haddimi bildiren bu Editörün notu’ndan ben ancak bu anlamı çıkarabiliyorum. Hiç kimse alınganlık yaptığıma dair itiraz getirmesin zira yazım habercilik kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi gereken “teknik” bir ikazdan ibaretti. Aldığım cevap ise, hiç de yeri olmadığı halde, “sesini duyuramayanlar” kategorisine atıf yaparak, hayali bir suçlamaya bir meşru müdafaa refleksiyle “sesini duyuramayanlara yer verdik” şeklinde Radikal iki arşivinden “olumlu” referanslara gönderme yapan tuhaf bir cevaptı .

Radikal ikı’’nin Adbusters dergisinden hangi kriterlere göre kısaltarak yayınladığı belli olmayan çeviri metninde anlam kayması veya değişikliği yaratan başka sorunlar da mevcut. İşte dört örnek:

İlk örnek

Yazının başlığıyla ilgili. Özgün metindeki başlık şu:

Portraits of Bush and His Cavalry; The Architects of The War in Iraq

Doğru çeviri şöyle olmalı:

Bush ve Süvarilerinin Portreleri; Irak’taki Savaşın Mimarları Radikal İki’nin çevirisi ise şöyle:

Irak İşgalinin Mimarları.

İkinci örnek

İngilizce özgün metin:

Richard Perle probably doesn’t introduce himself as “The Prin ce of Darkness” but his critics relish the nickname that he ear ned as a brash anti-Soviet hardliner in Ronald Reagan’s Defense Department. He is also sometimes referred to as the eminence grise of the neoconservative movement because he exerts tremendous influence from the shadows without a formal position in the White House.

Çevirim:

Richard Perle muhtemelen kendini “Karanlığın Prensi” olarak takdim etmiyor ancak onu eleştirenler Ronald Reagan döneminde Savunma Bakanlığındaki görevi sırasındaki keskin ve sert Sovyet karşıtı tavrından dolayı kazandığı bu lâkaptan zevk alıyorlar. Perle, Beyaz Saray’da resmî bir görevi olmadan gölgede kalarak muazzam nüfuz sahibi olduğundan yeni muhafazakâr hareketin beyni olarak da zikrediliyor.

Radikal İki’nin çevirisi:

Richard Perle, Ronald Reagan’ın Savunma Departmanı’nda sıkı bir Sovyet karşıtı olarak kazandığı “Karanlıkların Prensi” lakabını korumaya devam ediyor. Bu lâkap ona Beyaz Saray’da resmi bir pozisyonu olmamasına rağmen, gölgeler arasından neokonzervatif harekete büyük bir etki ettiği için verildi. Savunma Politikası Kurulu’nun (DPB) başkanlığını seçti.

Yani Radikal İki çevirisine göre “Karanlığın Prensi” lâkabı Perle’nin hem yeni muhafazakârların beyni olmasından, hem de Sovyet karşıtı tavrından kaynaklanıyor.

Halbuki özgün metindeki anlam hiç de öyle değil.

Üçüncü örnek

İngilizce özgün metin:

Bush has not publicly espoused Christian Zionist views, but it is reasonable to expect that his evangelical beliefs translate at the very least into an inflated sympathy for Israel.

Çevirim:

Bush Hıristiyan Siyonist görüşleri aleni bir şekilde benimsemedi. Ancak evanjelik inançlarının en azından İsrail için şişirilmiş bir sempatiye tercüman olduğunu beklemek mantıklıdır.

Radikal İki çevirisi:

Bush Hıristiyan siyonistlerin görüşlerini açık olarak desteklemiyor ama evanjelik inançları onun İsrail’e yoğun bir sempati duymasının sebebi.

Özgün metin Bush’un İsrail’e sempatisinin evanjelik inançlarından kaynaklanabileceği ihtimalinden bahsediyor. Halbuki Radikal İki çevirisi Bush’un evanjelik inançlarım bir “sebep” olarak göstermekte. Özgün metindeki “ihtimal” ve/veya “beklenti” fikri ortadan kalkmış yerini kesin bir nedenselliğe bırakmıştır. Aynen ülkemizin en maruf komplo teorisyenlerinin aynı konudaki kitapları ve makaleleri gibi. Böylesi bir çeviri özgün metnin tahrifi değil de nedir?

Dördüncü örnek

İngilizce özgün metin:

Rice may not agree with the more radical ideas of Christian Zionists, but she is open about her “deep bond” to Israel. She told the country’s Yediot Aharonot newspaper: “I first visited Israel in 2000. I already then felt that I am returning home despite the fact that this was a place I never visited. I have a deep affinity with Israel. I have always admired the history of the State of Israel and the hardness and determination of the people that founded it.

Çevirim:

Rice Hıristiyan Siyonistlerin daha radikal fikirleriyle mutabık olmayabilir ancak İsrail’e [hissettiği] “derin bağ” konusunda açık. İsrail’in Yediot Aharonot gazetesine şunu söyledi: “İsrail’i ilk kez 2000 yılında ziyaret ettim. Burası hiç ziyaret etmediğim bir yer olmasına rağmen o tarihte bile eve geri dönmekte olduğumu hissettim. İsrail ile derin bir yakınlığım var. Her zaman İsrail Devleti’nin tarihine ve devleti kuran halkın sertliğine ve kararlılığına hayran oldum.

Radikal İki’nin çevirisi:

Rice, Hıristiyan siyonistler kadar radikal olmasa da İsrail’e “derin bir bağ” ile bağlı olduğunu söylemekten çekinmiyor. Bir İsrail gazetesine şöyle bir demeç vermişti: “Buraya 2000 yılında ilk kez geldiğimde kendimi evime dönmüş gibi hissetmiştim. İsrail Devleti’nin tarihine, onu kuran insanların azmine hep hayran oldum. Ülkenizle çok derin bir bağım var.

Özgün metinde yer alan tırnak işaretli “deep bond” yani “derin bağ” kavramı Rice’in Yediot Aharonoth gazetesine verdiği demecin Adbusters tarafından yapılmış öznel yorumu, Rice’ın beyanı değil. Rice’in demecinde “bond”, yani “bağ” kelimesi geçmiyor. Rice “deep affinity”, yani, “derin bir yakınlık”tan söz ediyor. Radikal İki’nin çevirisi ise Rioe’in ağzından dile getirilen ve çok daha kesin bir hüküm olan “çok derin bir bağ”dan söz ediyor. Anlayacağınız tercümenin anlamı epey değişiyor.

Ara Başlıklar Meselesi

Ara başlıklara ilave edilen sıfatlar meselesine bir daha döneceğim çünkü bu mesele, ünlü illüzyonist David Copperfield’i kıskandıracak bir el çabukluğuyla herkesin gözü önünden kaçırılmak ve bambaşka bir mecraya taşınmak isteniyor. Zihinleri berraklaştırmak için ilave edilen sıfatları bir daha hep birlikte hatırlayalım:

Özgün ara başlık  ______________ Çeviri ara başlık

Bush                                           Evanjelik Bush

Wolfowitz                                    Yahudi Wolfowitz

Perle                                           Karanlık Perl e

Feith                                           Siyonist Feith

Rice                                            Siyah Hıristiyan Rice

Richard Perle’in dışındaki şahısların soyadlarından müteşekkil ara başlıklara ilave edilen tüm sıfatlar sözü edilen şahısların etnik/dinsel kimliklerine doğrudan gönderme yapan sıfatlar. Kabul edilemez bir durum. Özür dilenmesi gereken bir durum. Aynen benzeri bir durum karşısında dönemin Radikal Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz’ın bir okur itirazına sütununda yer vermesinden sonra özür dilemesi gibi:[22]

 

Radikal’ın dikkatli bir okuyucusundan şöyle bir not aldım:

Sayın Yılmaz,

Irkçılıkla mücadelede iddialı olanların, öncelikle kendi evlerinin önünü süpürmeleri gerekir. “Musevi asıllı Nesim Malki” ve “Yahudi asıllı Erkohen”in ırksal ve dinsel sıfatlarını özenle vurgulamanız, bilinçaltınızdaki ırk ve din ayrımcılığını sergiliyor. Yetmiş altı yıl boyunca bu hastalıktan kurtulamadığınıza göre, bundan sonra yazılarınızda, ‘müslüman asıllı Ağar’ ve ‘Boşnak asıllı Evcil’ sıfatlarını kullanmanızı öneririm.”

Bu notu yazı işlerindeki arkadaşlarımla birlikte okuduğumuzda başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hissettim. Son derece önem verdiğimiz bir konuda; insanları mensup oldukları ırk ya da dine göre tanımlamama konusunda böyle bir hatayı yapmış olmamızın affedilir bir yönü elbette yok.

Okuyucularımıza karşı sorumluluğumuz bu hatamızdan dolayı özür dilememizi gerektiriyor ama hiçbir özrün bu hatanın kırdığı kalpleri tamir etmeye yetmeyeceğinin de farkındayım.

Özrümüz, bundan sonra bu tür konularda daha titiz olduğumuzu göstermekle, bir daha böyle hatalara düşmemekle orta koyacağız. (…) Radikal yazı-işlerini de affedilmez bir hataya sürükleyen ‘bilinçaltımızdaki ırk ve din ayrımcılığı’ ile tüm Türk toplumu olarak yüzleşmemiz ve bu hesabı bir daha açılmamak üzere kapatmamız gerekiyor.

Özetlersek manzara şöyle. Özgün metnin başlığında yer alan ve English Fast’a yeni başlayan bir öğrencinin üçüncü dersinde anlamını ezberleyeceği “war” kelimesi Radikal’ in hitap ettiği eski solcular, yeni solcular, bohem burjuvalar, muhalifler, üniversite gençliği, liberaller, aydınlardan oluşan eklektik okur kitlesinin halihazırdaki meşrebine uygun düşmesi için “işgal” olarak tercüme edilmiş, daha doğrusu değiştirilmiş. Aynen ara başlıklara metni zenginleştiren ve büyük bir entelektüel derinlik kazandıran ufacık ve masumane sıfatların ilave edilmesi gibi. Çeviri başlığa üç koca satır telif spot alt başlıklar ilave edilmiş. Çeviri metinin hangi kriterlere göre kısaltıldığı belirsiz. Kısaltırken bir dizi anlam kayması ve tahrifatı yapılmış. Ortaya şark usulü, Türk usulü garip bir çeviri çıkmış. Özgün metnin kısaltılması dışında okura çevirinin “yerlileştirildiği” konusunda herhangi bir ikazda bulunmayı zül sayan ilginç bir çeviri metin.

“Editörün notu” ile başlayan, en az Radikal İki editörü kadar yetenekli bir başka Vicdan – Zihin Okuma ve Sorgulama Başkomiseri’nin Birikim’in Ekim sayısında yayınlanan, İsrail Devleti’nin varlığına ve ABD’ye karşı duyduğu derin nefretten dolayı gözleri ve zihni iyice karardığı için Arap âleminde dolaşan “gelirlerinden İsrail ordusuna pay veren Coca Cola” türünden saçma sapan yalanlan kemali afiyetle kabul eden ve aynen Birikim okurlarına sunmakta hiçbir beis görmeyen,[23] şoven milliyetçiler ile antisemit İslamcıları kıskandıracak nefasette bir üslûpla yazılmış ve Türk antisemitizm tarihinde lâyık olduğu müstesna yerini şimdiden almış olan yazısındaki31 şahsıma yönelik “[İsrail Devleti’nin vazifeli maksatlı antisemitizm dedektörleri” suçlamasıyla bayağı sadakat sorgulaması rüzgârlarının estiği karanlık dehlizlere dalan bu ibret verici tartışma benim açımdan son derece yararlı olmuştur. Yararlı olmuştur zira bu vesileyle söz konusu çeviri metnini bir daha yakından incelemek zorunda kaldığımda, ileride iletişim fakültelerinde okutulmasını umduğum “Türk Basın Tarihinde Yanlı Habercilik” dersine harika örnekler teşkil edecek nice yeni güzellikler buldum.

Örnek Vaka 2: 8 Ağustos 2004 tarihli Los Angeles Times gazetesinde yayınlanan ve 10 Ağustos 2004 tarihli The Daily Star gazetesinde iktibas edilen Henri J. Barkey imzalı “Turkey’s Chill Further Iso lates Israel” başlıklı yazı.32

Bu yazının çevirisi, görebildiğim kadarıyla, 10 Ağustos tarihinde T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) web sitesinde, 11 Ağustos tarihinde Zaman, 16 Ağustos tarihinde de Birgün gazetesinde yayınlandı. Hiçbir çeviride yazarın görevi belirtilmedi. Dış politika uzmanı olması gerekmeyen sıradan okura yazarın kim olduğuna dair iki satırcık bilgi verilmesi fazla görüldü. “Türkiye’nin Soğukluğu İsrail’i Daha Fazla Tecrit Ediyor” şeklinde tercüme edilmesi gereken

Ümit Kıvanç, “Politik doğruluk hakikate karşı”, Birikim, Ekim 2004, sayı 186, s.31-43.

  1. 32  Başlığın altında yazarın Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı olduğu ve 1998-2000 yılları arasında Amerikan Dışişleri Bakanlığı Siyaset Planlama erkânı mensubu olduğu belirtilmekte.

Özgün başlık, BYEGM tarafından “Büyük Soğukluk: İsrail Türkiye’deki Değişikliğin Bedeli”, Zaman tarafından “Türkiye İsrail karşıtı politikasıyla saygınlığını arttırıyor”, Birgün tarafından ise “İsrail-Türkiye İlişkileri İsrail’in İzolasyonu” şeklinde tercüme edildi. Hiçbirisinin özgün başlıkla alakası yok. Üç çeviri metninin ikisinde ciddi bir sorun mevcut ve bu sorun sadece çeviri hatası ile izah edilemez. Sorun özgün metinde yer alan şu cümleler:

Finally, Turkey’s harsher attitude toward Tel Aviv coincides with an unprecedented anti-Israeli and anti-semitic diatribe in the Turkish press. Conspiracy theories, many of them with origin in Sept. 11, abound about Israel’s abilities and intentions everywhere in the world. My favorite one was in a recent column in Turkey’s most progover’ninent paper. It claimed that the events in Darfur, Sudan, were the result of Israel’s desire to claim the waters of the Nile. The Israelis, the conspiracy asserts, induced its Ethiopian Christian allies to rebel against the Sudanese government. Not only did the columnist not know where Darfur is, but he also was ignorant of the fact that the genocide in Darfur is perpetrated by Arab Müslim Sudanese on African Muslims.

Çevirim:

Nihayet Türkiye’nin Tel Aviv’e yönelik daha haşin tavrı Türk basınında [rastlanan] misli görülmemiş şiddette bir antisemit ve İsrail karşıtı saldın dalgasına tesadüf etmekte. İsrail’in dünyanın her yerinde [komplo düzenleme] kabiliyetleri ve niyetleri hakkında, çoğu 11 Eylül menşeili, komplo teorileri [Türk basınında] bol sayıda mevcut. En beğendiğim [komplo] Türkiye’nin en hükümet yanlısı gazetesinin bir köşe yazısıydı. Yazıda Darfur, Sudan’da cereyan eden olayların İsrail’in Nil Nehri’nin sularına sahiplenmesinden kaynaklandığı belirtiliyordu. Komplo’ya göre İsrailliler Etyopyalı Hristiyan müttefiklerini Sudan hükümetine karşı ayaklanmaya ikna etmişlerdi. Köşe yazan sadece Darfur’un nerede olduğunu bilmediği gibi, Sudan’da jenositin Arap Müslüman Sudanlılar tarafından Afrikalı Müslümanlara yapıldığından da bihaberdi.

BYEGM çevirisi:

Son olarak Türkiye’nin Tel Aviv’e yönelik daha sert tutumu, Türk basınında beklenmedik bir şekilde İsrail ve Yahudi karşıtı eleştirilerle aym zamana denk geldi. Çoğu 11 Eylül’den kaynaklanan komplo teorileri, İsrail’in yetenekleri ve niyetleriyle çeşitleniyor. Benim en beğendiklerimden biri, Türkiye’nin en hükümet yanlısı gazetesinde yakın bir tarihte yer aldı. Bu teoriye göre Sudan, Darfur’da yaşananlar İsrail’in Nil nehrinin kontrolünü ele alma niyetinin sonucuydu. Teoriye göre İsrailliler, Etiyopyalı Hristiyan müttefiklerini Sudan hükümetine karşı ayaklanmaya ikna etti. Makaleyi yazan, Darfur’un nerede olduğunu bilmediği gibi Darfur’daki soykırımın Afrikalı Müslümanlara karşı Arap Müslüman Sudanlılar tarafından işlendiği gerçeğinden de bihaberdi.

Zaman çevirisi:

Çoğu 11 Eylül kaynaklı olan İsrail’in dünyanın her yerindeki niyetleri ve kapasitesi hakkındaki komplo teorileri oldukça fazla. En ilgi çekeni, Türkiye’nin hükümet yanlısı bir gazetesinde, Sudan’ın Darfur kentindeki olayların İsrail’i Nil sularına ulaşması arzusunun bir sonucu olduğu iddiasıydı. İddiaya göre, İsrailliler, Etiyopyalı Hıristiyan müttefiklerini Sudan hükümetine karşı isyan etmeleri için kışkırttı. Ancak yazar, Darfur’daki kıyımın Arap Müslüman Sudanlılar tarafından Afrikalı Müslümanlara yönelik yapıldığı gerçeğini görmezden geliyordu.

Zaman’ın. çevirisi bu kadar. Yani yukarıda alıntılanan satırların antisemitizmle ilgili olan başlangıç cümlesinin çeviriden çıkarılması uygun bulunmuş. Okura herhangi bir ikazda bulunulmadan.

Birgün Çevirisi :

Birgün gazetesinde yayınlanan metin BYEGM’nin web sitesinde yer alan metnin kelimesi kelimesine aynısıydı. Oradan kopya edildiği aşikârdı. Ancak Birgün metnin tamamına yer vermemeyi tercih etmiş. Üç koca paragrafı atmış. Bunların arasında yukarıda BYEGM’den alıntıladığım satırlar dahildir. Makalenin altında Birgün’ün metni BYEGM websitesinden aldığına, metni kısalttığına ve ara başlıkları resen ilâve ettiğine dair en ufak bir not yok. Tüm iyi niyetimizle Birgün’ün kısaltmayı yer kaygısı ile yaptığını düşünebiliriz ancak biraz titizlik gösterip elimize cetveli alıp haberi incelediğimizde bunda yanıldığımızı göreceğiz. Metne refakat eden fotoğrafın kapladığı yer, başlık hariç, metnin kapladığı yerin yüzde elliyedisine tekabül etmekte. Çeviri metni 21 x 13 cm. (boy x en), metne refakat eden İsrail Ordusu’nun yıktığı bir evin yıkıntıları üzerine Filistin bayrağı diken Filistinli gencin yer aldığı fotoğraf ise 12 x 13 cm.lik bir yer kaplamakta. O zaman metnin kısaltılmasındaki amacın yer kaygısı değil, gazetenin hitap ettiği okur kitlesinin hassasiyetine uygun bir fotoğrafla metni süslemek olduğunu anlayabiliriz.

 

Örnek Vaka 3: 14 Ekim 2004 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan Washington temsilcisi Yasemin Çongar imzalı “Yahudileri kollama yasası” başlıklı haber.

Yahudileri kollama yasası

Bu haberde Birleşik Amerika Kongresi’nin kabul ettiği “Dünya Çapında Antisemitizm Eylemleri Konusunda Rapor Talebi Yasası”nı konu eden bu haber Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl sonunda ülkeler temelinde yayınladığı “İnsan Hakları” ve “Dinsel Özgürlük” raporlarında bundan böyle antisemit eylemler ve yayınlar konusunun da dahil edilmesinin karara bağlandığı bildiriliyor. Haberin alt başlığı olan “Kongre’nin kabul ettiği yeni yasa, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan dünyanın bütün ülkelerindeki Yahudi düşmanı girişimleri yıllık olarak rapor etmesini istiyor” konuyu gayet özlü ve nesnel bir şekilde özetlemiş. Ancak siyah karakterli “Yahudileri kollama yasası” başlığını taşıyan üst manşet ise antisemitizmi sıradanlaştıran, olağanlaştıran, nevi şahsına münhasır evrensel boyutunu göz ardı eden, “Yahudilere has özel bir sorun” boyutuna indiren bir başlık. Böyle bir başlığın okurda nasıl bir kanaat oluşturacağı malûm. Burada şunu hatırlatmakta yarar var. Batı âleminde Milliyet çizgisindeki bir gazetede böyle bir başlık taşıyan bir habere rastlamak mümkün değildir. Böylesi bir başlıklı haber ancak aşırı sağcı basında rastlanabilir.

Örnek Vakaların Ortak Özellikleri

İlk iki örnek vaka birçok ortak benzerlik taşımaktadır. Birgün sosyalist ve muhalif görüşlü okurlara, Radikal sol, liberal, demokrat, muhalif değerlere yakın veya o değerlere bağlı okurlara, Zaman ise İslâmcı okurlara seslenmektedir. Örnek vaka olarak incelediğim ilk iki ahvalde adları geçen üç gazete, müşterileri olan okur kitlesinin hassasiyetlerini gözeterek okurlarına en ufak bir ikazda bulunmadan yabancı dilden kendileri çevirdikleri veya bir çeviriden kopyaladıkları metinler üzerinde serbest bir şekilde tasarrufta bulunmaktan çekinmediler. Radikal İki örneğinde ise gazete sadece tasarrufta bulunmakla kalmamış, bu duruma dikkati çeken bir okura külhanbeylikle istihzanın harmanlandığı bir eda ile haddini bildirmiş, daha da ileri giderek, salt yazarın dinî kimliğinden hareket ederek, ifade etmediği bir düşünceyi ifade ettiği veya akimdan geçirdiğini varsayarak “biz sizleri biliriz” edasıyla bu hayali suçlamaya “insaf’ ünlemiyle cevap vermiş. Sosyalist değerlerle özdeşleşen Birgün gazetesi ise antisemitizm ve komplo teorilerine gönderme yapan satırların yer aldığı bir metnin o kısacık sekiz satırını makaslamakta hiçbir mahzur görmemiştir. Hoşgörü ve dinler arası diyalog, iyi ahlâk konularında şampiyonluğu kimseye bırakmayan Zaman gazetesinin editörü ise aynı metinde “antisemitizm” sözcüğünün geçtiği cümleyi yok ederken eli hiç titrememiştir.Üçüncü örnek vakanın ilk iki örnek vaka ile ortak paydası salt haber vasfını taşıyan ve yorum içermeyen bir metne atılan yorumlu bir başlıkla okur kanaatinin yanlış bir yere yönlendirilmeye çalışılmasıdır.

Belgelere Sadık Kalmak Neden Önemli?

Özgün metin ve belgelerin çevirilerine neden müdahale edilmemesi gerektiğini ifade etmeye çalıştığım bu yazıyı okuyup da hâlâ bu meseleye “fantezi mevzular” veya “kavmî aidiyetten dolayı gösterilen aşırı hassasiyet” gibi yaklaşabilecek olanlara naçizane üç önerim… İlki. Vaktiniz olduğunda Türk Tarih Kurumu üyesi Prof. Dr. Kemal Çiçek ile Minnesota Üniversitesi misafir öğretim üyesi Doç. Dr. Taner Akçam arasında cereyan eden belgeler üzerinde tahrifat konulu polemikle ilgili olarak Doç. Dr. Taner Akçam’ın Agos’un 17 ve 24 Eylül 2004 tarihli nüshalarında yer alan cevaplarını okumaya vakit ayırın. İkincisi. Üniversitede, “Çeviriye giriş 101”dersinde olduğunuzu hayal edin. Hocanız bir İngilizceden Türkçeye çeviri imtihanında bu İngilizce metinleri dağıtıyor, siz de metinleri örneklendirdiğim şekilde tahrif edilmiş bir halde çevirerek iade ediyorsunuz. Bu imtihanda alacağınız not ne olabilir? Üçüncüsü Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ni bir daha dikkatle okuyun.[24] Özellikle “Gazetecinin Temel Görevleri ve İlkeleri” bölümünün 5. maddesini. Yani şunu:

Gazeteci; temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez ve metinlerle belgeleri değiştiremez, tahrif edemez. Yanlış, yanıltıcı ve tahrif edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur.

Bir de aynı bildirgede yer alan “Gazetecinin Doğru Davranış Kuralları” başlığı altında yer alan “Kimlik veya Özel Durum” ile ilgili şu ilkeleri:

Açık kamu yararı olmadıkça ve olayla doğrudan ilgisi, bağlantısı bulunmadıkça, bir insanın davranışı veya işlediği suç, onun ırkına, milliyetine, dinine, cinsiyetine, cinsel eğilimine, hastalığına veya fiziksel, zihinsel, özürlü olup olmamasına dayandırılmamalıdır. Kişinin bu özel durumu, alay, hakaret, önyargı konusu yapılmamalıdır.

Şayet meseleye bu açılardan bakarsanız o zaman belki neden bu konuların gazetecilik ahlâkı açısından önemli olduğunu idrak eder, zihin ve vicdan okuma derslerine harcadığınız zamana ve paralara acırsınız.

Vaziyet Böyle İse Hangi Dedektör İş Görür?

Türk basınının her biri değişik ideolojideki okur kitlesine hitap eden en seçkin dört gazetesinin basın ve habercilik ilkeleri açısından hali pür melâli böyle ise şayet, değil beş duyunuz, her tarafınız dedektör veya antisemit arama tarama cihazı olsa ne yazar, olmazsa ne yazar…? Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanları ve MÜSİAD Başkanı ırkçı, faşist ve antisemit Anadolu’da Vakit gazetesinin 10. MÜSİAD Uluslararası Fuarı’ndaki teşhir standını ziyaret edip Anadolu’da Vakit’te neşredilmek üzere boy boy hatıra fotoğrafları çektirmekten hoşnutsalar şayet,[25] tüm bedeniniz İsrail teknolojili elektronik sensörlerle donatılmış “antisemitleri yakalayan robot polis”e dönüşmüş olsa ne yazar, olmasa ne yazar? Sosyalistler, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu aktivistleri ve insan hakları savunucuları siyasi ve pragmatik nedenlerle antisemit İslamcı yazar, siyasetçi ve aktivistlerle bir arada olmayı gönül rahatlığıyla kabullenebiliyorlarsa şayet, değil “Antisemitleri Yakalayan Robot Polis”, Süpermen misali bazen “saygın araştırmacı” kıyafetli ancak acil durumlarda bu kıyafeti el maharetiyle çıkarıp takım elbisenizin altına gizlediğiniz mavi-beyaz renkli Süpersiyonist kıyafetinizle İkitelli semalarında uçup, Medya Towers’lara pike yapıp “antisemitler” i tek tek yakalarından yakalasanız ne yazar, yakalamazsanız ne yazar?

“Antisemitizm var mı, yok mu?” meselesine gelince… Bence fazla kafa yormaya gerek yok. En iyisi yıllardan beri Türkiye’de iktidara talip olan ama bir türlü başarıya ulaşmayan sosyalistlerin Mayıs ayının ilk cuma gününü “İsrail Devleti’nin Yeryüzünden Silinmesi İçin Toplu Namaz Günü” ilân etmeleridir. Sosyalistlerin bir devrim niteliğindeki böyle bir kararı vermeleri halinde seçmen tabanı üzerinde yaratacakları dehşetengiz siyasi tercih kayması sonucunda ilk seçimlerde ya tek başına veya İslamcılarla birlikte iktidar olurlar. İktidar olur olmaz da İsrail Devleti’ni yok etmeye, sağ kalabilen Yahudileri de Akdeniz’e dökmeye yeminli ülkeler ve terör örgütleriyle hemen askerî ittifaklara girer, dünyanın başına belâ olan bu melanet, bu uğursuz devletten insanlığı kurtarırlar. Böylece liberalinden sosyalistine, MHP’lisinden Islâmcısına, devrimcisinden ülkücüsüne her cenahtan herkesin Türkiye’de antisemitizmin asla ve kat’â mevcut olmadığı konusunda hemfikir olduğu bir ortamda İsrail Devleti’ni yok ederek bu meselenin sadece Türkiye’nin değil dünyanın gündeminden de kalkmasına yardımcı olurlar… Bu patırtı gürültü sırasında paçayı kurtarabilen Yahudiler için Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarih boyunca Yahudilere gösterdiği hoşgörüsünü tekrar göstermeye hazırdır. Bekleriz efendim… Ezkaza bazı berduşlar “Türkiye bu kadar Yahudi göçmeni kaldırmaz. Yahudiler GAP’ı, Şanlıurfa’yı, kanımızla suladığımız canım topraklarımızı satın alıyorlar. Defolup gitsinler. Türkiye Türklerindir” diye feryat edip antisemitizm yapmaya kalkışırlar ise şayet, cengaver sosyalistlerimizin bedenlerini kalkan yapıp Yahudiciklerini koruyacaklarına dair hiç kimsenin şüphesi olmasın… Bu nedenle Amerikan dış siyasetini, Wall Street’i velhasıl dünyayı yönlendiren, hızım alamayıp Türkiye’de bile envai çeşit fesatlar karıştıran Yahudilere kendilerine çok fazla güvenmelerini, tedbiri elden bırakmamalarını, tercihan birden fazla ama bu mümkün değilse en azından birer tane güçlü kuvvetli sosyalist arkadaş edinmelerini naçizane tavsiye ederim. Ne olur, ne olmaz….

V- BİRGÜN GAZETESİNİN YAYINLAMADIĞI MAKALE

SOSYALİSTLER, ANTİSEMİTİZM VE SİYONİZM

Birikim dergisinin Ekim sayısında yayınlanan “Antisemitizme sıfır tahammül” başlıklı bildiri vesilesiyle Birgün yazarları Adnan Bostancıoğlu,[26] Mete Çubukçu[27] ve Rıdvan Akar[28] (aynı zamanda bildiriye imza atan) arasında başlayan tartışma sosyalist elitlerin antisemitizm ve siyonizm karşısındaki ikircikli tavırlarını gösterme açısından son derece öğreticiydi. Bu tartışmada beni şaşırtan hususlara değinmek istiyorum.

1-Mete Çubukçu ile Rıdvan Akar arasında cereyan eden polemikte ortaya çıkan gerçek şu: Sosyalistler antisemitizmle siyonizmi aynı kefeye koymaktalar zira onlara göre Siyonizm, aynen antisemitizm gibi, ırkçılıktır. Ekim sayısını “Madalyonun İki Yüzü Anti-semitizm ve Siyonizm” başlığıyla antisemitizme hasreden Birikim’deki telif yazıların çizgisi de böyle.[29] Bu tavrı benimseyen sosyalist elitler ya BM Genel Kurulu kararlarından bihaberler, ya da “siyonizm ırkçılıktır” sloganını ideolojik bir düstur olarak tekrarlamaktalar. BM Genel Kurulu’nun 10 Kasım 1975 tarihinde “siyonizmin bir nevi ırkçılık ve ırkî ayrımcılık” olduğunu ilan eden 3379 sayılı kararı kabul ettiği doğrudur. Ancak bu karar BM Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1991 tarih ve 4686 sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Birinci gerçek bu.

2-İkinci    gerçek siyonizmin ırkçılık olmadığı, Yahudi halkının özgürce yaşayabileceği bir ulus-devlet kurmayı hedefleyen Yahudi milliyetçiliği olduğudur. Sosyalistlerin tamamı veya bir kısmı ideolojik olarak ulus – devlete ve her tür milliyetçiliğe karşı olabilirler. Buna bir itirazım yok. Ancak Siyonizmin ırkçılık olduğunu ilan edenler her tür etnik milliyetçi tezahürlere de aynı şekilde karşı çıkmalıdırlar. Sadece siyonizm ve Türk milliyetçiliğine karşı değil. Sosyalistlerin ezici çoğunluğu bunu yapmıyor ve tek taraflı davranıyor.

3-Siyonizmle     antisemitizmi aynı kefeye koymak ve “madalyonun iki yüzü” olarak takdim etmek hem insafsızlıktır, hem de siyonizm ve antisemitizmin ne olduğu konusunda inanılması güç bir bilgisizliğin itirafıdır.

4-Rıdvan     Akar 28 Ekim tarihli yazısında Ümit Kıvanç’ın sosyalistliğini sorgulamanın “hiç kimsenin” haddi olmadığını ilan etmekte. Ümit Kıvanç’ı bir nevi dokunulmazlık zırhıyla kuşatan bu duygusal yaklaşımın nedenlerini hiç anlayamadım. Ümit Kıvanç kuşkusuz sosyalizm uğruna eziyet çekmiş, önemli eylemlerde bulunmuştur. Ancak Kıvanç Birikim’in Ekim sayısında yayınlanan, şahsımı şoven ve antisemit yazarların kalemlerine yakışır bir şekilde “İsrail Devleti’nin görevlendirdiği antisemitizm dedektörü” ilan eden, Türkiye Cumhuriyeti’ne olan sadakatimi sorgulayan bir makalenin müellifidir. Sayın Kıvanç dünyanın gelmiş geçmiş en idealist kişisi olsa bile hem ben, hem başkaları bu yazısından ötürü kendisini vargüçleriyle sorgulama hakkına sahiptir.

5-“Ben” diyorum zira Kıvanç’ın yazısı 11 Temmuz 2004 tarihinde Radikal İki’de yayınladığım basın etiği ile ilgi bir yazıdan yola çıkarak konuyu bambaşka bir mecraya saptıran, şahsım üzerinden Musevilerle hesaplaşan olağanüstü haksız ve çirkin bir yazı. Bu yazıya lâyık olduğu cevabı hazırlayıp Birikim’e yolladığımda Yazıişleri Müdürü Kıvanç’ın sorduğu ancak muhatabı olmadığım, “Antisemit olmakla suçlanmadan İsrail Devleti eleştirilebilir mi?” sualine cevap vermek yerine yazımın önemli bir bölümünde basının yabancı kaynaklı metin çevirilerini nasıl bilinçli bir şekilde tahrif ettiğini anlattığımı, Kıvanç’ı haksız yere antisemit olmakla itham ettiğimi, Birikim’in de bu ithamın muhatabı sayıldığını belirterek cevabî yazımın bu haliyle yayınlanmayacağını bildirdi. Değişiklik yapmayı reddettiğimden yazım yayınlanmadı. Cevap hakkıma saygı gösterilmedi. Halbuki Birikim editörü, Kıvanç’ın yazısını dergide yayınlamadan önce okumam için bana yolladığında içeriği hakkında tek bir kelime itirazda bulunmamıştım zira öyle bir hakka sahip değildim. Dahası Kıvanç’a cevap verip vermeyeceğimi soran editörden, cevap vermem halinde yazıma hiçbir müdahalede bulunulmayacağına dair şifahi prensip sözü de almıştım. Bu söz yerine getirilmedi.

Bu manzara karşısında Birikim camiasının/cemaatinin bir şekilde düşüncelerine tercüman olduğu sosyalistlerin safları sıklaştırıp ülküdaşlarını dokunulmazlık zırhıyla koruma altına almaları, cemaat dışı yazarlara sansür uygulamaları yerine cemaatçi ve dayanışmacı ideolojilerinden arınmalarını, ifade özgürlüğü hakkındaki düşüncelerini gözden geçirmelerini, siyonizm ve antisemitizm konusunda da epey bir okuma yapmalarını öneriyorum.

Kaynak: ÜMİT KIVANÇ’A CEVAP- BİRİKİM DERGİSİNİN YAYINLAMAYI REDDETTİĞİ MAKALENİN ÖYKÜSÜ, 1. Genel Dağıtım: Turkuaz Yayınları Basım: Ocak 2005, İstanbul

HAKKINDA

BİRİKİM DERGİSİ, TÜRK SOLU VE BİR KİTABIN HİKÂYESİ-Ayşe GÜNAYSU

Bugünlerde Simurg ve Pandora kitabevlerinin raflarında pek de görmeye alışık olmadığımız bir kitaba rastlamak mümkün. Yayınevinin, dağıtıcısının olmadığı bir kitap: Ümit Kıvanç’a Cevap, Altbaşlığı “Birikim Dergisi’nin Yayınlamayı Reddettiği Makalenin Öyküsü”. Yazan Rıfat N. Bali.

Arka kapakta bir açıklama var: “Bu Kitap bir zaruretten doğdu. Birikim dergisinin Ekim sayısında ümit Kıvanç’ın bu. kitabın yazarını hedef alan polemik makalesine cevaben hazırlanan yazıyı Birikim yayımlamayı reddettiğinden bu kitap hazırlandı” deniyor.

Tartışmanın konusu İsrail, İsrail eleştirisi ve antisemitizm. Bu tartışma, daha doğrusu tartışamama ve Ümit Kıvanç a cevap kitabının yayımlanma öyküsü, Türkiye’de sol düşünce dünyası üzerine bir “vaka çalışması” olarak ele alınmayı hak ettiği için bu köşede yer alıyor. Çünkü daha iyi bir sol olmadan daha iyi bir geleceğin mümkün olmadığına inanıyorum.

Birikim editörü Rıfat Bali’ye yazısını yayımlayamayacaklarını, çünkü birincisi yazıda Ümit Kıvânç’ın sorusuna (ânti semitizmle suçlanmadan İsrail eleştirisi mümkün değil mi?) yanıt vermediğini, İkincisi de, Ümit Kıvanç’ı antisemitizmle suçladığını, dolayasıyla Birikim’i de antisemitizmle suçlamış olduğunu söylüyor.

Birinci neden için tek bir şey söylemek istiyorum. Böyle bir konuşma editör yazar arasında değil, ancak üniversite de “yazdıklarının şurası olmamış, şunu ekle, şunu çıkar” diyen tez hocasıyla öğrencisi arasında geçebilir. İkinci neden, yani Rıfat Bali’nin yazısının Ümit Kıvanç’ı antisemitizmle suçladığı için yayınlanmaması da anlaşılır gibi değil. Çünkü Ümit Kıvanç, Rıfat Bali’nin “antisemitizm dedektörlüğü” yaptığını, artık tehlike olmaktan çıkan antisemitizm gerekçe gösterilerek İsrail’i eleştirmek için ağzını açanların sesinin soluğunun kesildiğini anlatırken de, bunları antisemitizmle suçlanmayı göze alarak yazdığını belirtiyordu. Başka bir deyişle Rıfat Bali, bunun antisemitizm olduğunu söylerken zaten yazıyı yazanın beklediği bir şeyi yapıyordu. Yani bu Ümit Kıvanç açısından da, yazıyı yayımlayan Birikim açısından da geçerli bir gerekçe olamazdı. O halde yazı neden yayımlanmadı? Birikim başka bir neden göstermemiş ama aslında neden çok açık: özgür tartışmayı kendisi için istemek, karşı tarafa bu hakkı tanımamak şeklindeki bu toplumun hücrelerine işlemiş kültürün bir parçası olmak.

Ümit Kıvanç’ın yazısında ırkçılık, ayrımcılık, antisemitizm karşıtları için son derece vahim olan birçok nokta var. Ama bunların hepsinden daha önemlisi bu yazıyla bir gerçeğe bir kez daha tanık oluyoruz: (Türkiye antisemitizme karşı kör. Görmüyor. Bütün bir toplum ile sosyalistlerin tamamına yakın çoğunluğu da görmüyor. Çünkü ırkçılığın birçok çeşidi gibi bütün bir toplum ântisemitizme karşı da bir algı geliştiremeyecek kadar bunu sıradanlaştırmış. İnsan hakları ihlallerinin, ırkçılığın, ayrımcılığın birçok alanında bu var. Cinsiyetçilik için de böyle. Dünyanın başka yerlerinde erkek çalışanın duvarına erotik karikatür asması, cinsel taciz olarak yaptırma tabi iken, bizde insanlar ancak fiziki saldırıya uğrarsa kadını cinsel tacize uğramış kabul ederler. Bir insanlık suçu olan antisemitizm alanında bu sürekli geriden takip etme durumu çok daha vahim.

Ümit Kıvanç gibi saygınlığı tartışılmayan bir sosyalistin yazdıkları bu vehamete çarpıcı bir örnek. Ümit Kıvanç için bir dergi yazısında, “neokon” olarak adlandırılan yeni muhafazakârların listesinin verilmesi ve Yahudi olanların yanına birer yıldız konulması antisemitizm olmadığı gibi, buna yöneltilen antisemitiklik eleştirilerinin haklı bulunması, sabrını taşırmaya yetiyor. Çünkü aynı yazıda ABD’deki Yahudilerin yekpare bir bütün olmadığı, pek çoğunun Şaron’un politikalarını ve Bush’un Irak savaşını desteklemediğinden bahsedilmesi, antisemitizm yapılmadığını kanıtlamaya yetiyor.          

Dedim ya, burası Türkiye. Nasıl ki, “Yahudilerin hepsi katil, namussuz, ahlâksız değildir” diye başlayıp, ikinci cümlesinde “Amma dünyanın en büyük katilleri, en şedit namussuzları, en iğrenç fanatikleri Yahudilerin içinden çıkmaktadır” diyen Vakit yazarı herhangi bir tepki uyandırmadıysa, ABD’deki Yahudilerin birçoğunun Şaron’un politikalarına karşı olduğu gerçeği teslim etti diye, yanına yıldızlar konulmuş Yahudi isimlerinin yayınlanması Ümit Kıvanç için antisemitizm olmuyor. Evet, burası Türkiye. Antisemitizmin tehlike olması için sinagogların bombalanması yetmedi. Ümit Kıvanç “artık” antisemitizm gibi bir sorun görmüyor ne dünyada ne Türkiye’de… Çünkü tehlike olması için toplama kamplarının bacalarından insan küllerinin savrulması  gerekiyor. İşin en ama en can acıtıcı yanı, sol içinde saygınlığı tartışmasız olan sosyalistler için de bunun böyle olması.

 

**

 

IRKÇILIK DETEKTÖRLERİ VE SABRI TAŞANLAR- Roni MARGULİES

Rıfat N. Bali Ümit Kıvanç’a Cevap: Birikim Dergisinin Yayınlamayı Reddettiği Makalenin Öyküsü kendi yayını, 2005, 104 s.
Her şey, Radikal gazetesinde çıkan bir yazıyla başladı. (“Irak İşgalinin Mimarları”, Radikal İki, 4 Temmuz 2004) Yazı, Amerika’da yayınlanan Adbusters adlı muhalif dergide çıkan bir makalenin tercümesiydi. (“Portraits of Busb and His Cavalry: The Architects of the War in Iraq”, Temmuz-Ağustos 2004) O günkü Radikal İki yazıyı gördüğümü iyi hatırlıyorum, koyu harflerle yazılmış ara başlıklardan biri dikkatimi çekmiş ve sinirlenerek gazeteyi bir kenara atmama neden olmuştu çünkü: “Yahudi Wolfowitz. ”

“Ne var ki bunda? Adam gerçekten de Yahudi” diye düşünenler olacağını bildiğim için, niye sinirlendiğimi açıklayayım. Paul Wolfowitz, Amerika Birleşik Devletleri’nin Savunma Bakanlığı’nda ikinci adam. Amerikan egemen sınıfının en azgın, en saldırgan kanadının temsilcilerinden, düşünürlerinden, tabiri caizse, aktivistlerinden biri. Bu kanat, George W. Bush un iktidara gelmesiyle birlikte egemen sınıfın içinde büyük ölçüde konsensüs sağladı. Tek cümleyle ifade edersek, konsensüs şu: Amerika XXI. yüzyılda dünyadaki hegemonyasını sürdürmek ve pekiştirmek için, müttefik rakiplerini (özellikle Avrupa Birliği’ni) hizaya getirmek ve potansiyel düşman rakiplerini (özellikle Çin’i) sindirmek için, rakipsiz askeri gücünü kullanmalı, dünyanın “sorunlu” bölgelerine istediği gibi, müttefik aramadan, askeri müdahalelerde bulunmalı. Wolfowitz, Amerikan emperyalizminin stratejisini belirleyen bu yaklaşımın arka planını oluşturan tüm önemli belgelerin (“Ulusal Güvenlik Stratejisi”, “Yeni Bir Amerikan Yüzyılı Projesi”) yazarları arasında. Dahası, bu hafta Bush tarafından Dünya Bankası başkanlığına önerildi. Kısacası, Wolfowitz, Amerika’nın ekonomik ve askeri stratejilerinin birleştiği noktada duran adam. Hepimizin, tüm dünyanın, bu yüzyılın ilk yansını nasıl geçireceğini belirleyen bir avuç insandan biri.

Böylesi bir adamı dinsel veya etnik kimliğiyle, saç veya göz rengiyle tanımlamanın ne kadar anlamı olabilir? Napoleon’u ‘elini ceketinin düğmeleri arasına sokan bir Fransız subayı” veya Mustafa Kemal’i “çocukluğunda karga kovalayan bir Türk” olarak tanımlamak kadar mı? Hayır, değil. Sıfat “Fransız” veya “Türk” değil de, “Yahudi” olunca, ifade anlamsız olmaktan çıkıyor, herkesin hemen anladığı anlam yükleriyle doluyor.

Yahudilerin dünyayı ele geçirmeye çalıştıkları, Amerika’yı ele geçirmiş oldukları, Amerika’nın Ortadoğu’da yapaklarını Yahudilerin çıkarları için yaptıkları gibi ırkçı komplo teorileri zaten o kadar yaygın ki, özellikle Türkiye’de, “Yahudi Wolfowitz” ara başlığı hemen bir yere oturuyor. Irkçılığı pekiştiriyor, Yahudi düşmanlığının ekmeğine yağ sürüyor.

Ben bu yazıya bir cevap yazmayı, yukarıdakileri belirtmeyi kafamda kurgularken, ertesi hafta aynı gazetede Rıfat N. Bali’nin cevap yazısı çıktı. (“Irak işgalinin Mimarları’ Yazısı Üzerine”, Radikal İki, 11 Temmuz 2004) Bali, söz konusu ara başlıkların Adbusters dergisindeki yazıda bulunmadığını, Radikal tarafından eklenmiş olduklarını belirtiyordu. Gereken cevap (benim vermeyi düşündüğüm cevaptan çok daha hafif olmakla, ırkçılıktan söz bile etmemekle birlikte) verilmişti. Verilmişti ama, alanda bir de “Editörün Notu” vardı. Bali’ye hitaben, “Yok eğer yazınızda antisemit olduğumuz iması varsa size yalnızca ‘insaf’ diyeceğiz” deniliyor ve cevap yazışma da ara başlık konulsa daha iyi olacağı iddia edilerek Bali’yle dalga geçiliyordu!

Radikal İki editörlerinin antisemit olduğunu düşünmüyorum, “insaf” demelerine gerek yok, ama “Yahudi Wolfowitz” ara başlığını koyanların antisemit komplo teorilerine inandıklarından, farkında olsalar da olmasalar da inandıklarından kuşkum yok. Dönme avcılığının ayyuka çıktığı, Harun Yahya ile Hitler’in kitaplarının her kitapçı ve sokak tezgâhında sergilenip satıldığı bir ülkede, ulusal bir günlük gazetede bu alt başlığı koymakta sakınca görmemenin başka açıklaması olamaz. Dahası, hatayı izah eden bir cevap yazısının altına özür dilemek dışında başka herhangi bir amaçla “Editörün Notu” yazmak, Wolfowitz’i “emperyalizmin azgın savaşçısı” yerine “Yahudi” olarak tanımlamanın ırkçılık olduğunu hâlâ anlayamamaktan kaynaklanabilir ancak.

Radikal gazetesindeki bu iki yazıyı okuyunca, benden başka en az bir kişi daha sinirlenmiş. Ne var ki, Ümit Kıvanç’ı sinirlendiren “Yahudi Wolfowitz” ara başlığı değil, Bali’nin cevabı olmuş!

Birikim dergisinin “Antisemitizm ve Siyonizm” konulu sayısında “Politik Doğruluk Hakikate Karşı” yazısıyla (Birikim, Ekim 2004, sayı 186) feveran etmiş Kıvanç, “uzun zamandır muzdarip olduğu bir konuda sabrı taşmış” çünkü. Mustarip olduğu konu ırkçılık değil, ırkçılığa karşı tetikte olma gereğinin ağır yükü. Şöyle başlıyor yazısına: “izninizle, Nazilerin Yahudilere karşı işlediği suçların insanlık ailesinin fertleri olarak hepimizin üzerine yüklediği yüklerden artık kurtulmak istediğimi belirtiyorum. Şartlar bunu gerektiriyor ve zorluyor.”

Hangi şartlar? Kıvanç başka bir dünyada yaşıyor olabilir, ama benim yaşadığım dünyada faşizm, ırkçılık ve milliyetçilik insanlığın önünde ciddi tehlikeler olmaya devam ediyorlar. Dahası, bunlar hem Avrupa’da hem de Özellikle Türkiye’de yükselen tehlikeler. Dolayısıyla, tüm sosyalistler bu yükleri taşımaya, bu tehlikelere karşı mücadele etmeye devam etmek zorundayız. Anlaşılan, Kıvanç’ı artık aramızda göremeyeceğiz. Yazık, ama napalım.

Kıvanç’ın sabrını taşıran, Yahudi düşmanı ilan edilmeden İsrail ile mücadele edemiyor olmak. Hangi dünyada yaşadığı bir yana, Kıvanç’ın hangi ülkede yaşadığını anlamak da zor.

Kıvanç Amerika’da yaşıyor ve Birikim dergisi Amerika’da yayınlanıyor olsaydı, “Politik Doğruluk Hakikate Karşı” yazısı bir anlam ifade ederdi. Nitekim, Chomsky, Finkelstein, Zinn gibi Yahudi asıllı anti-siyonist yazarlar sürekli bu tür yazılar yazmak zorunda kalıyorlar. Siyonist ideolojinin (ve dolayısıyla İsrail devletinin resmi ideolojisinin) temel taşlarından biri, İsrail devlet politikalarına yöneltilen tüm eleştirileri Yahudi düşmanlığı olarak tanımlamaktır. Böyle ce, tüm eleştirilerin önü kesilmeye çalışılır. Bu eleştiriler Yahudi asıllı bir kişi tarafından yapıldığında, o kişi, benim gibi, self-hater (kendi kendinden nefret eden) olarak tanımlanır. Böylece, Siyonist ideoloji en temel iddiasını (yani İsrail devletinin sadece İsrail vatandaşlarının değil, tüm dünya Yahudilerinin devleti olduğu iddiasını) kanıtlamaya çalışır. Gerçekten de Amerika’da İsrail’i eleştirmek, Filistinlilerin mücadelesini savunmak, ırkçılık suçlamalarını gündeme getirir, insanın başına dert bile açabilir.

Ama orası Amerika, burası Türkiye. Bugüne kadar İsrail devletini eleştirdiği için ırkçı olmakla suçlanan, saldırıya uğrayan hiç kimseye rastlamadım Türkiye’de. Ben, kendi hesabıma, televizyonda, radyoda, çeşitli yayınlarda İsrail devletinin meşru bir devlet olmadığını, Amerika’nın bölgedeki jandarması olduğunu, Siyonizm’in ırkçılık olduğunu, Filistinlilerin mücadelesinin (intihar bombaları dahil) haldi ve meşru bir mücadele olduğunu defalarca yazdım, söyledim. Beni ne eleştiren oldu, ne antisemit olmakla suçlayan, ne de susturmaya çalışan. öte yandan, İsrail’i eleştirmek vesilesiyle tüyler ürpertici bir ırkçılığa savrulan, Yahudilik ile Siyonizmi aynı sayan, anti-Siyonizm ile antisemitizmi ayırt edemeyen yaklaşımların bini bir para. Demek ki, Türkiye’de (Amerika’nın aksine) temel sorun Kıvanç’ın sandığı gibi İsrail’i eleştirememek değil. Sorun, zaten yaygın olan ırkçılığın, İsrail bahanesiyle daha da yaygınlaşıyor olması. Dolayısıyla, bir sosyalistin üzerine düşen, bir yandan İsrail’i eleştirir ve Filistinlileri desteklerken, bir yandan da antisemitizme karşı tetikte olmaktır.

Önemli olan, devletin ırkçı uygulamalarını belgeleyen, medyanın ırkçılığını deşifre eden Bali gibi yorulmaz bir araştırmacıyla “antisemitizm dedektörü” diye dalga geçmek değil, her tür ırkçılık dedektörünü desteklemek, sağdan gelen saldırılara karşı korumak, onun eserlerinden ve bulgularından yararlanmaktır. Sanki dedektörlerimiz çok fazla, toplum olarak ırkçılığa karşı fazla duvarlıyız da, konuyla ilgilenmeye artık gerek kalmamış!

Kıvanç’ın Birikim yazısı karşısında, Bali her zamanki çalışkanlığı ve disipliniyle yine benden önce davrandı ve bir cevap yazısı kaleme aldı. Ve dergi yazıyı yayınlamayı reddetti. Bunun üzerine Bali, Birikimin yayınlamadığı yazıyı, burada sözü edilen tüm diğer yazılarla birlikte, bir kitapçık haline getirerek yayınladı.

Bali’nin Birikim’de yayınlanmayan makalesini (burada sözü edilen tüm diğer yazılarla birlikte) bu kitapta okuyabilirsiniz, iyi bir yazı mıdır, kötü müdür, kendiniz karar verirsiniz. Ben, şahsen, Bali’nin pek çok görüşüne katılmıyorum, Siyonizmi anlamadığını düşünüyorum, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’nun siyasi İslamcılarla birlikte çalışmasına tepki göstermesini yanlış buluyorum, “sosyalistler diye herkesi aynı kaba koyup eleştirmesine üzülüyorum.

Ama Bali’nin yazısı yine de yayınlanmalı mıydı?

Her isteyen her istediğini yazmak ve yayınlamak hakkına sahiptir. Ama bunu her istediği gazete veya dergide yapmak hakkına sahip değildir. Dergilerin yayın politikaları vardır, siyasi dergilerin siyasi hatları ve duruşları vardır. Ve hangi yazıların bu duruşa uygun olup hangilerinin olmadığını saptamak için editörler ve yazı kurulları vardır. Adam Sanat dergisinin yazı kurulu üyesi olarak, Örneğin, ben yıllardır İlhan Berk’in şiirlerinin dergide yayınlanmasını engellemeye çalışıyorum. Azınlıkta kaldığım için başaramıyorum, başka mesele, ama bunu yapmaya hakkım olduğuna eminim. Berk’in şiirlerini beğenmediğim için engellemeye çalışıyor değilim çünkü. Beğenmiyorum, o başka, ama sorun Berk’in şiir anlayışının derginin anlayışına taban tabana zıt olması. Elbette yayınlanmalıdır şiirleri, ama “şiir anlamsız olmalıdır” görüşünü savunan bir dergide yayınlanmalıdır, Adam Sanat’ta değil.

Birikim’in editörlerinden biri olsam, Bali’nin yazısının yayınlanmamasını savunabilirdim. Ama daha önemlisi, Kıvanç’ın yazısının yayınlanmaması gerektiğini savunurdum.

VİRGÜL 63, NİSAN-2005

 


[1] Ümit Kıvanç, “Politik doğruluk hakikate karşı”, Birikim, Ekim 2004, sayı 186, s. 31-43, 31. Yazıda siyah karakterlerle yapılan vurgular Ümit Kıvanç’a aittir. Kıvanç’ın katkıda bulunduğu filmlerin künyeleri www.gecetreni.ws web- sitesinde mevcuttur. Ümit Kıvanç bir dönem İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde mevcut olan ve Nisan 2002 de faaliyetlerine son veren http://www.medyak- ronik.com medya eleştiri sitesinin kurucu ve editörlerindendi. Hâlihazırda www.haysiyet.com web sitesi editörüdür.

[2] Ümit Kıvanç, a.g.m., s. 32-33. Siyah karakterli vurgulamalar yazara aittir.

[3] Ümit Kıvanç’ın notu: “Söz konusu arabaşlıkları aslında çevirmen değil Radikal iki yazıişleri eklemiş, kendileri bir notla bunu açıkladılar. Ama bu, sadece eleştirinin muhatabını değiştiriyor, Bali’nin dedikleri bu yüzden geçersizleşmez. Radikal İki’nin de, Bali’ye cevap verdiği yerde, hemen yambaşma dikilip ona laf etmesi -güya okuruna seni eleştirme hakkı tanıyorsun, anında sen de cevabı yapıştırıyorsun- sevimsizdi doğrusu; geçerken belirtmiş olayım.”

[4]   Kaile Lasn, “ Why won’t anyone say they are Jewish?”, Adbusters, Sayı 52, http://www.adbusters.org/magazine/52/articles/jewish.html.

[5] Ümit Kıvanç’ın notu: “Anti-semitizm” kavramı aslında sadece kafa karıştırıyor ve bazen alenen Yahudi düşmanlığı yapanların günahını hafifletiyor. Çeşitli şiddetlerdeki milliyetçilik dönemlerinden geçip bugüne ulaşmış dünyamızda sanırım bu düşmanlık cinsi de ayaklarını yere basıyor ve dini olmaktan çok ırkçı bir nitelik taşıyor. Michael Neumann da “anti-semitizm”den asıl muradın “Yahudi düşmanlığı” olduğunu belirtiyor ve Yahudiliğin bir din mi, bir ırk mı, bir kültürel kimlik mi olduğu konusunda bizzat Yahudilerden kaynaklanan bir karışıklık olduğunu, Siyonizm kavramının işleri daha da karıştırdığını anlatıyor: “What is anti-semitism?”, CourıterPunch, 4 Haziran 2002 (internetten okuyabilirsiniz: http://www.counterpunch.org/neumann0604.html).”

 [6] Rıdvan Akar, “Hayatla ‘polemika’ ”, Birgün, 29 Ekim 2004.

[7] Ümit Kıvanç, a.g.m., s. 37, dipnot 8.

[8] Roni Margulies, “Yahudi düşmanlığı ve İslâm/Arap düşmanlığı”, Birikim, Ekim 2004, Sayı 186, s. 44-48, 45. Siyah karakterli vurgulama yazara aittir.

[10] Haber Merkezi, ‘Yahudi düşmanlığı ve İsrail pişmanlığı”, Gerçek Hayat, 29 Ekim-4 Kasım 2004, sayı 2004-44 (210), s.18-19.

[11] Derginin üstü örtülü bir şekilde göndermede bulunduğu bu satırlar aynı dergide yayınlanan benimle yapılan bir söyleşiye atıfta bulunmaktadır. Bkz. Murat Menteş, “Komplo Teorilerine Herkes İtibar Ediyor”, Gerçek Hayat, 20- 26 Şubat 2004, Sayı 2004-08 (174), s. 36-37

[12] Bu gerçeği yansıtır bir medya eleştirisi için bkz. Kürşat Bumin, “Hürriyet: “Şaron yanlısı bir gazete mi?”, http://www.medyakronik.com, 3 Nisan 2002.

[13] Mehmet Y. Yılmaz, “Bizim de ‘entelektüel terörist’lerimiz var”, Milliyet, 3 Temmuz 2003. Yılmaz’ın bahsettiği söyleşi şudur: Burçin Gerçek, “Entelektüel törörizm var”, Radikal, 29 Haziran 2003.

[14] Ümit Kıvanç, a.g.m., s. 37.

[15] Sergius Nilus, Siyon Liderlerinin Protokolleri, Çeviren: İsmail Tulçalı, Nokta Kitap, 2. Baskı, İstanbul, 2004, s. 184-185.

[16] Anadolu’da Vakitgazetesinden aldığım tek bir örnekle yetineyim: Abdullah Şahin, “Beyaz Sarayı Kuşatanlar Yeni Muhafazakarlar – Neo Cons”, 1-5 Şubat 2004.

[17] Selin Çağlayan, İsrail Sözlüğü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, s. 547- 574.

[19] 1843 yılında ABD’de kurulan ve masonik örgütlenmede olduğu gibi localar halinde örgütlenen Yahudi örgütü. Sosyal, ahlakî, eğitim ve hayırsever amaçlı bir örgüttür. (RNB)

[20] 1843 yılında ABD’de kurulan ve masonik örgütlenmede olduğu gibi localar halinde örgütlenen Yahudi örgütü. Sosyal, ahlakî, eğitim ve hayırsever amaçlı bir örgüttür. (RNB)

[21] Sergius Nilus, Siyon Liderlerinin Protokolleri, çeviri İsmail Tulçalı, Nokta Kitapları, İstanbul, 2004, s. 184-185.

[22] Mehmet Y. Yılmaz, “Radikal okuyucularından özür diliyorum”, Radikal, 25 Haziran 1999. Yılmaz’ın adını açıklamadığı okur İshak Alaton’du. Bkz. “Alaton’dan basma tepki”, Şalom, 30 Haziran 1999, s. 4.

[23]          Yazar bir zahmet internette on dakika araştırma yapsaydı doğru olarak kabul ettiği ve Birikim okurlarına aktardığı “Coca Cola’nm İsrail Devleti’ne maddi yardımda bulunduğu” yalanının defalarca Coca Cola tarafından tekzip edildiğini görebilecekti.

Bkz http://www2.coca-cola.com/contactus/myths_ru mors/middle_east_israel.html ve http://www2.coca-cola.com/contac tus/myths_rumors/middle_east_nbc.html. Dahası Ramallah’ta 400 Filistinliye istihdam sağlayan bir Coca Cola şişeleme tesisi mevcut olduğunu da fark edecekti. Bkz.”Coke Adds Strife”, http://www.snopes.com/inboxer/outrage/noco- ke.htm. 8 Mayıs 2002. (Barbara ve David P.Mikkelson “Urban Legends Refe- rence Pages”) İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin 28 Mart 2002 tarihinde Cenin Mülteci Kampı’na karşı giriştiği “Savunma Kalkanı” (Operation Defensive Shield) harekâtına bir tepki olarak Arap âleminde Amerikan ve İsrail menşeili ürünlerine karşı başlatılan boykot kampanyası sırasında Çoca Cola tepkiyi yatışitır- mak için Filistin Özerk Yönetimi milli futbol takımının maddi destekçiliğini üstlenecekti. Bkz. James Cox, “Arab nations see baycotts of U.S. products”, USA Today, 25 Haziran 2002.

[24]          www.tgc.org.tr/bildirge/htm.

[25] “Müsiad Fuarı’nda Vakit’e büyük ilgi”, Anadolu’da Vakit, 17 Eylül 2004 / “Vakit, fuarın ilgi odağı”, Anadolu’da Vakit, 19 Eylül 2004 / “Yazar okur kucaklaşması”, Anadolu’da Vakit, 20 Eylül 2004 / “Vakit’e özel ilgi”, Anadolu da Vakit, 21 Eylül 2004.

[26] Adnan Bostancıoğlu, “Antisemitizme sıfır tahammül”, Birgün, 19 Ekim 2004 / “Bir mektup”, Birgün, 3 Kasım 2004.

[27] Mete Çubukçu, “Antisemitizm ve Siyonizm!”, Birgün, 26 Ekim 2004. Mete Çubukçu bu yazısında “Sosyalistlerin düsturu anti semitizme ve siyonizme birlikte karşı olmaktır. Çünkü her ikisi de ırkçılıktır. Birine karşı olurken diğerini atlamak olmaz” demekte.

[28]  Rıdvan Akar, “Üç kağıtçı Yahudi”, Birgün, 18 Ekim 2004 / “117 Şaşkın!”, Birgün, 21 Ekim 2004 / “Hayatla polemika”, Birgün, 28 Ekim 2004. Akar 28 Ekim tarihli yazısında Mete Çubukçu’nun yukarıda alıntılanan beyanına mu¬tabık olduğunu belirtmekte.

[29] Bu konuda bir eleştiri için bkz Nora Şeni, “ Antisemitizm”, Radikal İki, 21 Kasım 2004 ve Saime Tuğrul, “Neden bu ‘özel nefret’?” Radikal İki, 19 Aralık 2004. Karşı eleştiri için bkz. Murat Paker, “ Antisemitizm – Siyonizm”, Radikal İki, 5 Aralık 2004.

 TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?

SEÇKİ-9


TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?

İki noktayı üstüste yazmak zorundayım; birincisi kişiseldir. Bir yüksek öğretim kuramımda master düzeyinde kabul sınavı yapıyorduk ve bir jüri olarak çalışıyorduk. Sıra bir adaya geldi; benim genç arkadaşımdı, öğrencimdi ve politik olarak da bana yakın olmaya çalışıyordu. Bugün önemli bir yerdedir; hâlâ arkadaşım sayıyorum, o zaman master programına kabul edilmesinin doğru olmayacağını söylemiştim. Gerekçe olarak da yakından tanıdığımı, bir programın gerektirdiği çabayı gösteremeyeceğini ileri sürmüştüm; diğer jüri üyesi arkadaşlarım pek şaşırdılar. Birisi, şaşkınlıkla, “peki” dedi, bu adayın şanssızlığı sizin tanımanız mı? Gerçekten de, ya diğer adaylar, benim tanıdığım genç arkadaşımdan daha az gayretiyseler; bunu hiç düşünmemiştim ve buna da ben şaşırdım.

Bunu şu nedenle hatırlıyor ve yazıyorum: Fatoş Dilber‘in şanssızlığı benim Charles Chaplin’e ilgi duymamdır. Fırsatım olsa Chaplin’i yazmak istiyorum; bu nedenle, Afa yayınları arasında çıkan Fatoş Dilber’in çevirdiği, Chaplin’in otobiyogragisini okumayı denedim. Hem benim ve hem de Fatoş Dilber adına ne büyük talihsizlik! Önce bu Hanım’ın İngilizce bildiğini, ancak Türkçe bilmediğini düşündüm; sonra bildiği İngilizce’nin de ancak, “how are you?” ya da “give me a box of matches” düzeyinde kaldığına karar verdim. Amerika ve İngiltere’de bakkal ile çok iyi anlaşabilen, ancak gazete okuyamayan pek çok öğretim üyesi görmüştüm. Sokakta karşılaştığı bir İngiliz ile üçbeş cümle söyleşebiliyorlardı; televizyonun temel haber bülteninden bir tek sözcük bile anlamıyorlardı. Dilber’in İngilizcesi bu düzeyde olmalıdır.

Yazık, donmuş havuca alışmış bir halkı donmamış havuca nasıl çevireceğiz; hep bunları düşünüyorum. Donmuş havuç bir tür yumuşak odundur; bunu havuç sanan bir halka, havucu nasıl anlatacağız, benim sorunlarımdan birisi budur. Yazık ve pek yazık; bu Afa Yayınevinde bu çeviriyi böyle yayınlarken hiç kimsenin vicdanı sızlamıyor mu? Bu ikinci noktadır.

Yazık ve çok yazık: Peki bütün bunları neden benden başka kimse görmüyor?

“Doktordan millerce uzakta olduklarından ve her zamanki kısır döngü söz konusu olduğundan, genç adam mendiliyle yılanın soktuğu yeri sıkıca sararak kan dolaşımını engellemeye çalışır. Ani bir hareketle kızı kucaklayıp ayağa kaldırır, eteğini yırtarcasına çıkarır, sonra da kızı kameranın o acımasız ışığından uzaklaştırarak hafifçe öne doğru eğer ve ağzını yılanın soktuğu yere dayayarak zehiri emip yere tükürür. Bu işlemin sonucu olarak da kız onunla evlenir”[1] Sabırla okumamı sürdürürken bu paragrafa geldim ve artık takıldım. Öyle anlaşılıyor; ya benden başka okuyan ya da benden başka takılan bulunmuyor.

Kısaca hikaye şudur: Gloria Svvanson, tropikal bir ormanda at üzerinde gezerken iner ve çiçekleri incelemeye başlar, bu sırada, birden bağırmaya başlar, göğsünü avuçlar, haykırır. Yakışıklı ve evli Gloria’nın aşkla sevdiği Tommy birden peyda olur, Gloria, “yılan soktu” der, Tommy “nereden” diye sorar, çeviriye göre “Gloria arka tarafını gösterir”, bundan sonra sıra aktardığım paragrafa gelir; bu paragraf bende odun etkisi yaptı ve yutamayacağımı anladım. Bunun üzerine Chaplin’in anılarının aslını bulmayı denedim.

Yılan sokunca “kısır döngü” nasıl çıkar; bunu anlamadım. İngilizce “vicous circle”, kavramsal bir deyiştir; eskiden “fasit daire” olarak çevriliyordu. Verimlilik düşükse, gelir düşüktür, gelir düşükse tasarruf azdır, tasarruf azsa yatarım düzeyi düşüktür, yatırım düzeyi düşükse verimlilik düşüktür; kısır döngü bu ve benzeri ardışık etkilenmelerde ortaya çıkıyor. Yılan sokunca kısır döngü nasıl oluyor; takıldım, durdum. Dilber Hanım’ın karıştırdığından kaygılandım; genç adamın yılanın soktuğu yeri sıkıca sarmasına da fazla sevinemedim. Çünkü yılanın soktuğu yer sarılmaz; yılanın soktuğu yerin iki çevresi sarılır ve mendil ya da bez burkulur. Güzel; ancak yılanın soktuğu yerin çevresi sarıldıktan sonra, genç adam, neden ve “ani bir hareketle” kızı kucaklıyor ve neden kızın eteğini çıkarıyor, bunu da anlamadım. Yoksa, yılan sokmuş Gloria’nın acısından yararlanarak… Aklıma kötülükler geliyor; yılanın soktuğu yer mendille sarıldıktan sonra ansızın kucaklama ve etekliğin yırtılması insanı şaşırtıyor. İnsan, “yoksa Tommy yılandan cesaret alarak….”; böyle kötü kötü düşünüyor.

Bu arada bir parantez açmalıyım; anıların çevirmeni Fatoş Dilber Hanım’ın İngilizce konuşan bir ülkede yaşadığını bir hipotez olarak ortaya koyuyorum. Ancak eğer gerçekten yaşadıysa karşı cinsle ve İngilizce ile hiçbir yakınlığı olmadığına kesin hükmedebiliyorum. Çünkü Dilber Hanım, İngilizce, göğüs ile “popo”yu birbirine karıştırıyor. Yılanın Gloria’yı arkasından soktuğunu yazıyor; yakışıklı Tommy, “nereyi?” soktuğunu sorunca, “Gloria arka tarafını gösterir” diye yazıyor. Daha yukarıda da “zehirli bir yılan onu arkasından sokar” diye belirtiyor; Fatoş Hanım, İngilizce arka ile önü birbirine kanştırıyor. Gerçekten de Chaplin, yılan için, “bites her right on the bosom” diye yazıyor.[2] Fatoş Hanım’ın, “Gloria arka tarafını gösterir” dediği yerde, İngilizce, “she points to her bosom” ifadesi yer alıyor.

İngilizce “bosom” sözcüğü, “göğüs” ya da “sine” demektir. “Bottom” sözcüğü, “arka” ya da “dip” ya da insan söz konusu olunca ve kibarca “popo” daha çok da “kıç” anlamına geliyor. Dilber, bosom’ı bottom olarak anlıyor. Kıç ile göğsü karıştırıyor.

Ah bu eski solcular; kapitalist oldukları zaman en acımasızı ve en sömürücüsü oluyorlar. Afa Yayınevi, İngilizce’de “kıç” ile “göğüs” sözcüklerini karıştıran ve bunları bilmeyen birisine Chaplin anıları çevirisi ısmarlıyor; kim için üzülmeliyim? Yılan Gloria’yı, Chaplin’in yazdığına göre, arkasından değil, önünden ve göğsünden, hatta “right on the bosom” dediğine göre de, tam göğsünden, göğsün orta yerinden sokuyor.

Peki Gloria türünden bir kadının göğsünü mendille sarmak ve burkmak mümkün müdür; fizik olarak imkan dâhilinde göremiyorum. Öyleyse Dilber Hanım, Tommy’nin Gloria’nın yılan soktuğu yerini mendille sardığını yazarken, uyduruyor ve açıkça yalan söylüyor.

Gloria çiçeklere eğiliyor, buradan bir zehirli yılan çıkıyor ve Gloria’nın güzel göğsünün orta yerinden sokuveriyor; Dilber hanım, yılana, Gloria’nın poposunu layık buluyor. Tommy, kuşkusuz, Gloria’nın göğsünü mendiliyle buramıyor; Dilber Hanım, Tommy’nin bu işi yapması gerektiğini düşünüyor. Peki bundan sonra Tommy neden Gloria’nın eteğine sarılıyor; her okuyanın kendi kendisine bu soruyu sorması gerekiyor. Soru Şudur: Eğer Tommy, yılanın soktuğu yeri mendiliyle sardı ve burktuysa, neden kızcağızın eteğini indiriyor? Tommy, fırsat düşkünü kötü bir adam mıdır? Ben okurken, bu soruya takıldım ve bir türlü cevap bulamadım. Bunun üzerine Chaplin’i aslından okumak gereğini duydum. Elime kalem aldım, Dilber Hanım’ın çevirisinden ya da daha doğru bir söyleyişle, Chaplin yazımından anlamadığım, aklıma takılan yerleri işaretledim ve aslıyla karşılaştırdım.

İnsanı, Türkçe okuduğuna pişman eden bir eski solcu yayınevi ile karşı karşıyayız: Solculuktan kapitalizme geçenler daha sömürücü oluyorlar. Yumuşak odunları havuç diye satıyorlar. Ne yazık, insanlarımız, havuç diye yumuşak odun yemeye alışmışlar.

Fatoş Dilber, gerçekten İngilizce konuşan bir ülkede yaşamadı mı; bu hipotezimden de kuşku duymaya başlıyorum. Çünkü İngilizce aslında “shirtwaist” sözcüğü geçiyor; Dilber Hanım, bunu “etek” sanıyor. “Waist” sözcüğünü görünce etek sandığım sanıyorum; aynı zamanda bel demektir ve “shirtwaist”, bele kadar olan, erkek gömleği biçimindeki kadın bluzuna verilen İngilizce ad oluyor. Böylece Dilber Hanım, göğüs ile kıç’ı ve bluz ile eteği karıştırıyor. Ancak haklıdır; eğer yılana Gloria’nın poposunu sokturursa, Tommy’ye de eteğini yırttırır. Fakat benim çok soran bir aklım olduğunu kabul ediyorum; yılanın soktuğu yer mendille burkulunca eteğin yırtılmasına takılıyorum.

Şimdi parantezler açabilecek durumdayım.

Bir: Bilim, bir uydurma işidir. Uyumsuzlar üzerinde düşünmeyle başlıyor. Uyumsuzluktan, sapmaları farketmeyen, görmeyen bir akıl bitmiştir; orada da beyinden donmuş havuçtan söz etmek gerekiyor. Bugün Amerikan düzeni ve bu düzene yönelen Türkiye düzeni, her türlü sapma ve uyumsuzluğu değil farketmeyi yok etmeyi ilke edinen bir düzendir. Tiksindiğimi saklamıyorum.

Politik mücadele, uyumsuzların yükselişidir.

Yaşam uç’lardadır.

Türkiye düşünü, polisiye roman, ütopya yazımı kadar uçuk yaşam bilgisinden de yoksundur; önemli eksiklik sayıyorum.

İkinci parantez bir İngilizce türü üzerinedir; aslında bir genel “ağız” üzerine demek, daha doğru görünüyor. Chaplin, bir sanatçı karıkocanın çocuğu olmakla birlikte çok büyük bir yoksulluk yaşıyor, yetimevleri, bit pazarlan yazgısıdır. Böyle yerlerde yetişen, “alt tabakalar” içinde büyüyen İngilizler, son derece kısa cümlelerle konuşurlar, tekrarlarlar, küçük cümleleri zorlayarak çarpıtırlar. Chaplin de böyledir; Chaplin’in İngilizcesini anlayabilmek için, örnek olsun, Tom Jones’un bir konserde arada bir konuşmasını dinlemek yeterlidir, küçük ve yer yer kırılmış cümleler ortaya çıkıyor. Türkçe’de Fakir Baykurt’un dili ya da Fatma Girik’in Türkçesi akla getirilebilir; çevirirken, dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“They are miles from a doctor and the usual remedy of a tourniquettwisting a hankerchief around the affected part to stop blood circulating is unthinkable. Suddenly he picks her up, tears at her shirtwaist, and bares her gleaming shoulders, then turns her from the vulgar glare of the camera, bends over her and with his mouth extracts the poison, spitting it out as he does so. As a result of this suctorial operation she marries him”

Bu paragrafı buraya aktardım; Dilber Hanım, “tourniquet” sözcüğünü de bilmiyor, sözlüğe bakmak zahmetine katlanmıyor, odunu havuç sanan bir okuyucu sürüsü olduğunu düşünüyor olmalı ve bir yerden duyduğu “kısır döngü” deyişi sanarak, çeviriye saldırıyor. “Tourniquet” Türkçeye “burgu” olarak çevrilebilir; bütün sözlüklerde sadece tarif ediliyor. Bazılarında resim de konuyor; bez veya mendile bir düğüm atılır ve arasından bir ince tahta geçirilerek çevrilirse, “tourniquet” oluyor, kan dolaşımını durduruyor. İlginçtir; Chaplin de hem “tourniquet” sözcüğünü kullanıyor ve hem de iki tire arasında bunu tanımlıyor. Tanımlamayı bir kenara atacak olursak, “the ussual remedy of a tourniquet is unthinkable” diye yazıyor; burgu yapmanın imkânsızlığına işaret ediyor. Dilber Hanım, göğüs ile kıç arasındaki farkı bilmediği için ve yılanın sokacağı yer olarak Gloria’nın kıçını tercih ettiğinden burgu yapıyor; Chaplin bunun yapılmadığını yazıyor. Bu durumda yakışıklı Tommy ne yapabilir; hemen kızı yerden kaldırıyor, suddenly he picks her up, ve kızın bluzunu, ortasından ikiye ayırıyor, “tears at her shirtwaist.” Tommy’nin yaptığı doğrudur; ancak ben Dilber Hanım, Tommy’nin, Gloria’nın eteğini yırtarak indirdiğini yazınca, kuşkulandım ve Tommy’nin günahına girdim. Fakat bu günahımdan sorumlu Dilber’dir ve günahı, Dilber Hanım’a geçiriyorum.

Tommy’in yaptıkları arasında bir de, “bares her gleaming white shoulders” var; Tommy, Gioria’nın ışıl ışıl parıldayan beyaz omuzlarını da çın! çıplak ortaya çıkarıyor. Fakat Dilber Hanım, Tommy’in bunu yapmaması gerektiğini düşünüyor ve hiç yazmıyor; kuşkusuz, göğüs ile kıçı ve bluz ile eteği karıştırdığı için, eteği indirdiğini sandığı Tommy’nin nasıl olup da omuzları açtığını anlayamıyor ve bu uyumsuzluk karşısında, uyumlu bir düzenin mensubu olarak, bu omuz meselesini okuyucularından saklıyor. Paragrafın sonunda Chaplin, “as a result of this suctorial operation” diye yazıyor; “Bu emme operasyonun sonucu olarak” anlamına geliyor ve Dilber Hanım’ın “emme” sözcüğünü de sevmediği görülüyor. Atıyor.

Başka ne yazmalıyım?

Dilini sevmeyenin halkını sevebileceğini hiç sanmıyorum. Dili sevmek, bir kimsenin halkını sevmesinin turnusol kağıdıdır. Dili katledenlerin halkını sevdiğine inanmam mümkün değildir.

Yazık; insanı, Osmanlıca’ya özendiriyorlar. Cumhuriyet’in fıkra yazarlarının dilindeydi; bir “olası” sözcüğüdür, tutturdular. “Mümkün” ve “muhtemel” olanı birbirinden ayıramıyorlar; “Mümkün”, olanak ile ve “muhtemel” ise olası ile ilgilidir. Bir dilde “mümkün, ancak, muhtemel değil” türünden söyleyişler vardır ve olmalıdır.

Parantez açıyorum: Felsefesi ve insanın içini çözümleyen romanı olmayan hiçbir dilin gelişmesini mümkün ve muhtemel göremiyorum.

Devam ediyorum: “Edna Purviance gibi çok güzel bir kızın etkisi altında kalmaması olası değildir.” Ne garip ve gerçekte çirkin bir söyleyiştir; aslını da yazma gereğini duyuyorum. Aslı şöyle: “It was inevitable that the propinquity of a beautiful girl like Edna Purviance would eventually involve my heart.” Olası sözcüğünün İngilizce karşılığı “probable” oluyor; burada yer almıyor. Bunun yerine “inevitable” sözcüğü var; “kaçınılmaz” demektir ve bir imkânı ya da imkansızlığı belirtiyor. Çeviri şöyle olabilir: “Edna Purviance gibi güzel bir kızla yakın mekân içinde olmanın, eninde sonunda, benim kalbimi de işin içine sokması kaçınılmazdı.” Bu çevirinin tek çeviri ya da mükemmel olduğu iddiasında değilim; ancak Dilber Hanım’ın yaptığı çeviri değil, kaba bir özetten ileri gidemiyor.

Dilin ve anlatımın bütün ayrıntılarını ortadan kaldıran bir çeviri ya da söyleyiş, sadece kabadır.

Yaşamın güzelliği ayrıntıdadır ve yaşam Öyküleri, eninde sonunda ayrıntıya dayanmak zorundadır.

Başka ne yazabilirim? Belki de ilk paragraftan başlamak ve örnek vermek uygundur.

İlk cümle şudur: “Westminster Köprüsü açılmadan önce atlılar yalnızca Kennigton Sokağından geçebiliyordu.” Mümkün mü? Şövalyeler ülkesi İngiltere’de atlılar İçin yalnızca Kennigton Road olur mu? Doğrusu şudür: “Westminster Köprüsü açılmadan önce Kennigton Sokağı, sadece atlıların kullanabildiği bir patikaydı.” Daha sonra, 1750 yılında, köprüyü Brighton’a doğrudan bağlayan bir yol yapılıyor ve Kennigton Yolu, mimari değeri olan, demir parmaklıklı balkonlara sahip evlerle doluyor.

İkinci paragrafa başlamadan önce bir bilgi gerekiyor; İngiltere’de “ev” bağımsız, apartman dairesi olmayan, Türkiye’de “villa” denilen barınaklardır. Güzel ve itibarlı sayılan bunlardır ve burada oturmak önemli olabiliyor. İkinci paragraf şöyle başlıyor: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında bu evlerin birçoğu pansiyona dönüştü.” Doğru değil; doğrusu şöyle olabilir: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu evler kötüledi; möbleli bekâr odalarına ve apartman dairelerine dönüştü.” Çeviri yaparken, çevrilen konuyu, ülkeyi bilmek veya öğrenmeye çalışmak temel ahlâk olmalıdır.

Solculuk, bir ahlâktır.

“Bizim eski solculara bu ahlâkı veremediğimiz anlaşılıyor.

Belki de bu ahlâkı veremediğimiz için eskiyorlar.

Dürüstlük?

Chaplin, anılarının bir yerinde, film yapımıyla ilgili görüşlerini de yazmak gereğini duyuyor. En önemli sözlerinden bir bölümünü Dilber Hanım şöyle Türkçeleştiriyor: “Kompozisyon, temponun vs’nin entelektüelleştirilmesi, bunların hepsi iyi şeylerdir ama oyunculukla pek ilgisi yoktur ve yavan bir dogmatizme dönüşmesi eğilimi vardır. Yaklaşımda sadelik her zaman en iyidir.’’ Bu paragrafın İngilizcesini yazmakla yetiniyorum. Şöyledir: “The intellectualizing of line and space, composition, tempo, etc., is very well, but it has little to do with acting, and is liable to fall into arid dogma. Simplicity of approach is always best.” Chaplin, “line”, “space”, “composition” ve “tempo” sözcüklerini telaffuz ediyor ve bunların entellektüelleştirilmesinden söz ediyor. Dilber Hanım, herhalde ilk ikisinin karşılığını bilmiyor ve atıyor. Yazık; başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Örneklerim çok; ancak bunları sıralamaya gerek duymuyorum. Bu incelemeyi Chaplin’in güzel ve bilge bir deyişiyle tamamlamak istiyorum: “All intellect and no feeling can be characteristic of the archcriminal, and all feeling and no intellect exemplify the harmless iddiot. But when intellect and feeling are perfectly balanced, then we get the superlative actor.” Burada da Dilber Hanım’ın çevirisini bir kenara bırakıyorum. Chaplin şunu anlatıyor:

“Bir insanda hep akıl var ve hiç duygu yoksa, bu, en büyük caninin özelliğidir.

Hep duygu var ve hiç akıl yoksa kendi halinde bir budala demektir.”

Akıl ve duygunun mükemmel bir dengelenmesi, bize, harikulade aktörü çıkarıyor. Chaplin, bunları yazıyor. Ben bunların genel geçerli olduğuna inanıyorum.

Kapitalizmi seçen eski solcuların, duygularını yitirmiş aşın “akıllılar” olduklarına inanıyorum. Yapmayacakları yoktur.

Hepsi bu kadar.

Bu incelememin acıklı mı, gülünçlü mü olduğuna karar veremiyorum.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.389-396

Not:

Çeviri kitapları okurken anlayamam konusunda hep kendimi suçlardım. Meğer suçlu sadece ben değilmişim. Yalçın Küçük Beyefendiye teşekkürler ederim, bu yazısı sayesinde bir gerçeği daha farkettim. (İ. İsmail Hakkı)


[1] Charles Chaplin, Hayatımın Hikâyesi, Afa Yayınları, Fatoş Dilber Çevirisi, İstanbul 1991, s. 186.

[2]Charles Chaplin, My Auto Biography, N.Y., 1964, s.186

**********
MASKELİ HAYAT ve FİKİRLERİ

Maskenin arkasındaki fikirler, bize çok ulvî ve muhteşem gelsede , açıktan veçhesini gösterenler kadar samimi ve kuvvetli olamadılar. Sistemi içinde mükemmeliyet bulunan fikirler gibi tutunamadılar. Doğruluk ve izhar olmuş fikirler, bir yerden sonra, kefaletine kurban gitmeyi gerektirir. Esasında bu zor işlerden olup, insan için elem ve acı tüketiminin dozunu arttırmıştır. Giardano Bruno’nun[1], 2555 gün kiliseye meydan okuyuşu ile Guy Fawkes [2] ‘i beraber okunduğumuzda görünen şudur ki, maskenin altında anılmak, bir hayalden öteye gidemezken, açıktan söylenmiş fikirler, mesnedini bulmuş tuğlalar gibi duvarda dizili durmaktadır.

Gerçek manada insanın, öldükten sonra anılması veya anılmaması onun için bir kazanç değildir. Ölmüş ve gitmişsin. Eğer bir fikri emanet bıraktıysan, fayda yönünden mahrum kalmış olsan da, onu kabul edecekler için bir kazanç olabilir. Ancak fikirler maske altında kaldıysa, o zaman kim kimin, ne neyin öncüsüdür?

Eski tarihte, açılan cephe savaşları gibi fikirleri söylemek çok kolaydı. Çünkü o çağlarda idealist biri olmak, sonucu ölüm cezası bile olsa hep arzulanan bir hedefti. Çağımızda ise, çoğu düşünceler maskeli olduğu için, neyin doğruda neyin eğride durduğunu görmek şöyle dursun, insanlar kimliklerini bulamadıkları gibi, bunalımın pençesinde kalmışlardır. En sağlam karakter olan cinsiyet faktöründe dahi, kuşku içerisinde kalmışlardır. Kadın mı, Erkek mi? olduğunu fark edemez bir haldedir. Öyle ki, kendi gerçeğini unutmuş “ötekinin kimliğini” savunurken, kendi kimliğinizi kaybetmişsinizdir. Kadınların hakkını savunurken, erkekliğini unutmuştur. Bir milletin hakkını savunurken kendi milletini unutmuştur. Bu durumda, doğruyu savunmaya çalışırken, varlığını “ötekinin varlığı” ‘na bağlayan, parazit fikirlere mağlup olmuş, farkında olmadan eğriyi savunur durumuna düşmüştür. Fikirler maskenin altında bulanıklaşmış ve sırlanmıştır. “Maskenin altındaki gerçek, gerçek olmayan , sonuçta korkaklığın ve acziyetin temsilinden başka ne olabilir ki?”

İnancın başlangıcı, “önce kendine inanmak”tır. Bir insan, belki kendine inanmak için bir zamana ihtiyaç duyabilir. Bunun için bir dönemin gerekli olduğunu kabul edebiliriz. Bir vakitten sonra kendimize şüphesiz inanmalıyız. Ancak kendimizede inanırken, eğer onu da maske altına alıyorsak, dışımızdakilerin dürüstlüğü beklemenin, bizim için, çok da önem arz etmeyeceğini düşünebiliriz.

“Fikirler, ölümsüzdür”, deniliyor. Bu ölümsüzlük ise ancak kimliğini arayıp bulanlara ait olabileceğini bilmeliyiz. Maske altından çıkan bir fikir, nasıl olurda yıllara hükmedecek gücü nereden bulabilecektir? Hayal insanı geliştirir, ama gerçekleşmeyecek olan hayalin sonuna varıldığının anlaşıldığı anda, insanı acımasızca boğar. Çünkü varılan yalın bir gerçektir. Fikirleri hakikate dayanan kişiler, maskeye ihtiyaç duymadıkları gibi, gerektiği zaman fikrî sevdalarından ölümüne vazgeçmezler.

“Doğru, tek ve zayıf olsa da her zaman güçlü ve devirlere hükmedendir.”

İtaatkârlık ve cesur olmak. Bu iki husus haksızlık için yapılıyorsa maskelenmiş duyuların işaretidir. Onun için gerçeğimizi bulmalı, onunla yaşamaya alışmalı ve haksızlığa karşı cesur olmalıyız. Gerçeğini bulmayan isyan ve itiraz, ancak varlığı yok etmeye inkar etmeye yarar. Dünya, kara değirmeni içine düşürdüğünün, iyiliğini ve kötülüğünü ayırt etmeden un elde eder.

Son olarak, kendini kendinde kaybetmek, yolunu yolsuza uğratmak ve inancını yitirmiş olmak insanın acıklı bir halidir. Umut dünyasında, şanslı doğanlar olarak, Allah Teâlâ’ya minnet ve şükranlarımızı her zaman sunmalıyız. Aldatması çok olan bu geçici dünyanın, çemberini çeviren çok kişi, sonunda helak olup gitti. Dünyada iken yeri gelir mazlum insanlar arasında olabiliriz. Ancak zulümde, nihayetinde destekleyicileriyle yok olmaya mahkûmdur. Bu nedenle, bir sonraki hayatımızın gerçeğini, bu dünyada bulmalı, maskemizi yırtmalı, gerçeğimizle yüzyüze gelmeliyiz.

“Gönüllerdekiler, sırlar ortaya konduğu zaman, hâlâ, halinin ne olacağını düşünemiyor mu?” (Adiyat, 10)

Gerçeğimizin perdesini, Allah Teâlâ açmadan gayret edip kendimiz açmalıyız. Ölümden sonraki hayat, velevki cehennemî olsa da gerçekten insana huzur vermektedir. Yoksa şeytan, yıllarca nasıl isyan edebilirdi. Cehennem onun şaşmaz ve kaçınılmaz sonudur.

İnsan sorgulanmadan önce kendini sorgulamalı, maskesini yırtmalı, onu dayanamayacağı bir hayat bekliyorsa, diğerini tercih etmeli, yönünü, akıbetini tayin etmelidir.

Bir yanda azap diğer tarafta sevinç ve huzur.

Ölmeden önce gideceği yeri bilemeyenler onu bulamayanlar için, ikinci bir azap olarak, çok şiddetli bir şekilde kabrin ve “âraf”ın acıları taddırılacaktır.

Hakikatte ne olduğunuzu maskenin atından göremezsiniz. Hangisini tercih ederseniz edin, karar yine size aittir. Kendini icat edenlerden değil, kendini keşfedenlerden ol, denilmiştir. İnsan “öz”üne ulaşmak istedikçe de ona ulaşmanın; maskesiz, özgür, yalın olmanın ne kadar zor olduğunu anlıyor ne yazık ki.. Hz. Mevlana’nın dediği gibi ; “Gerçekten bulan her zaman arayan” olmalıdır.

Yolunuz açık olsun.

İyi ki Allah Teâlâ’m varsın ve âdilsin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

[1]Giordano Bruno,17’nci yüzyılda Venedik’te kiliseye muhalif fikirleri yüzünden Engizisyon mahkemesinde yargılanan eski bir rahip ve bilim adamı

[2]Guy Fawkes (1570-1606), İngiltere Kralı I. James’i, yanındaki Protestan aristokrasiyle beraber imha etmek suretiyle suikasta kalkışmış bir grubun önde gelen ismidir.

************
DÜNYA “SONSUZ AŞKIMIZ”

Dünya, tadıp da vazgeçemediğimiz cevher, tutkuyla bağımlı olduğumuz sevgili.

Acılarımızı ve sızılarımızı görmekten zevk alarak bizi çok seven, ölesiye sevdiğimiz aşkımız.

Dünya, cazibesiyle kolumuzu, kanadımızı kıran aşkımız.

Hışmından, bazılarımız belki kurtulabilir.

Bazılarımız da bu kurtuluşun verdiği coşkuyla, kırılan taraflarıyla, eskisinden daha güçlü olarak yöneldiğimiz ve daha çok bağlandığımız dünya.

İnsan olarak, bizde yaradılıştan zorbayız, acı çektirmeyi severiz. Fakat sen, kolunu kanadını kıramadıklarına karşı düşman olup, öldürmeye onu yutmaya çalışıyorsun.

Zalimliğinle, iyilerin ve cesur olanların, ağlamalarına, haykırışlarına hiç bakmadan, öldürmekten zevk alıyorsun. Birine ulaşamıyorsan, elde edemiyorsan veya istediğin gibi acı çektiremiyorsan, onu öldürmek için peş peşe düzenler, tuzaklar kuruyorsun. Muhtaç değilsin, acelen hiç yoktur, ama hep fırsat zamanını usanmadan, yılmadan bekliyorsun.

Ey dünya, biz seni seviyoruz, sen ise sevenlerine sınırsız zararlar veriyorsun. Seni sevmekle, kendimize zarar verişimiz aşkımızın bir karşılığıdır, niçin ailelerimizi, sevdiklerinizi ayrı tutmuyorsun?

Zulüm ve dehşetine meftun olduğumuz, vazgeçemediğimiz, dünya. Etrafımızı da yok edeceğini bilsekte, seni sevmekten kendimizi alamıyoruz.

Bil ki, son kudretimize kadar şansımızı deneyeceğiz. İçimizdeki “Yarın, yarın, her şey bitmiş olacak!..” arzusu hiçbir zaman son bulmayacak. Normalde bu herkesin başaramayacağı, sonuçta kesinleşmiş olan bir fikirdir. Ancak seninle olabilmek, bir şeyler başarmanın zevki, ne muhteşem, ne çılgınca kulağa hoş gelen pek garip bir duygudur. Neden sana olan aşkımızdan vazgeçemiyoruz? Yoksa insan, ne pahasına olursa olsun, tıpkı denize düşenin yılana sarıldığı gibi karşılıksız olan aşkına cevap mı bekliyor? (neyi umut mu ediyor?) Kabul edelim ki, denize düşen insan, eğer boğulmak korkusuna kapılmasaydı, ağaç kökü diye yılana niye sarılsın ki?

Nedenini bilemiyoruz ama sevgine hepimiz kapıldık. Kim bilir, belki de hiçbir seçeneğimiz kalmadığından mı, yoksa ayrılığın kader olduğu, hayatta son şansımız dediğimiz umudumuz musun?

Gerçekten de, beklenmedik talih ve olaylar ard arda gelişi bir sistem değilse de içinde bir çeşit düzeni barındırmakta. Bu durum elbette çok garip. Ancak dünya bizi yaratan hakkı için, çok zaman Tanrımız yerine koyup, seni çok seviyoruz. İnsanın ayrılıkları bitmez. Bu sevginin hatırına bizi çok hırpalama. Allah ile aramıza girip, bir ayrılık acısı daha tattırma. Allah Teâlâ ile aramızı bulmada bizlere yardımcı ol. Bir şansımız var, “o da yarın”, diye umutlarımızı yok etme, bizi “farş olanlar” dan eyleme.

Âmin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Farş olmak: Rezil olmak

*******
ZENGİN YAHUDİ

Daniel Schmid’in filmi üzerine, Meleklerin Gölgesi (L’Ombre des Anges) Le Mondé’dayayımlanan makale, 18 Şubat 1977.1976 yılı içerisinde pek çok fil­min ve 13 Şubat 1977’de Daniel Schmid’in filminin gösteriminin Kültür Ba­kanlığı tarafından yasaklanması üzerine içlerinde Deleuze’ün de olduğu elli kadar kişi “bir filmin yapısını analiz edememekten ileri gelen sorumsuzluğa” ve “bir filmin gösterimini engelleyen şiddet hareketlerine” karşı ortak bir bil­diri imzalarlar.

[D. Schmid’in söyleşisi, Le Monde, 3 Şubat 1977]

Daniel Schmid’in Paris’te iki salonda vizyona giren Melek­lerin Gölgesi isimli filmi antisemitizmle [Yahudi düşmanlığı] suçlanıyor. Bildiğimiz kurumlar sansürlenmesini, yasaklanma­sını isterken, anonim başka gruplar tehditler yağdırıp, bomba ihbarları verdiğine göre, her zaman olduğu gibi iki taraflı bir saldırı söz konusu. Bu nedenle filmin öneminden, yeniliğin­den, güzelliğinden söz edebilmek çok zor bir hale geliyor. Sanki diyoruz ki: film öylesine güzel ki bir miktar antisemitizmi bağışlayabiliriz… Bu baskı sisteminin ilk etkisi filmin sadece ortadan kaybolması değil, aynı zamanda, yanlış bir soru ile zihinlerden silinmesidir.

Zira, elbette antisemit filmler vardır. Belirli nedenlerle şu ya da bu grubun hoşuna gitmeyen filmler de mevcuttur. Bura­da ise tam tersine eşiğe aşan şey suçlamanın radikal boşluğu. İnsan bazen acaba rüyada mıyız diye düşünüyor. Şu bir gerçek ki kimi kelimeler, “zengin Yahudi” gibi, bir kahramanı tarif etmek için kullanımla geliyor. Bu kahramandan, film tarafından açıkça “istendiği” gösterilen, bir çekicilik fışkırıyor, bu hiç de önemsiz değil. Schmid filminin temel karakterlerinden birini harika bir şekilde ifade etti: yüzler sanki aktörlerin yanında ve söyledikleri ise yüzlerin yanında. Öylesine ki zengin Yahudi kendisine “zengin Yahudi” diyebilir. Aktörler bir dizi dönüşü­mü örgütleyen bir sözce ve yüzler bütününden besleniyorlar. “Bodur, cüce” gibi kelimeler, bir cücenin jestlerine ve fonksi­yonuna sahip endişe verici bir devi tarif ediyor. Nazi sözceleri, antisemit açıklamalar bir yatak üzerinde uzanmış bir şekilde onları tutan anonim bir kahramana sarmalanıyor; ya da eski bir Nazi olan travesti bir şarkıcının ağzına takılıyor.

Antisemitizm suçlamasının neye dayandığını araştırmak gerektiğine göre sormak gerekecek kim bu kahramanlar? Ön­celikle şu fahişe var, Nazi olanın kızı. Zenginliği emlaktan ge­len ve yaptığı işten söz eden, kovma, yıkma, spekülasyon, “zengin Yahudi” var. İkisi arasında kurulan ilişki şuradan geli­yor: büyük bir korku duygusu, dünyanın ne hale geleceğine ilişkin bir korku. Kadın bu korkudan irade dışı bir şekilde ken­disine yaklaşan herkesi şaşkınlığa uğratacak bir kuvvet sağlı­yor, öylesine ki, ne yaparsa yapsın, ne kadar nazik olursa ol­sun, onun tarafından aşağılandığımızı hissediyoruz. Zengin Yahudi ise daha çok, tıpkı kendisini kat eden bir lütuf gibi, kendisini hali hazırda başka bir dünyada bulduran gibi, bir kadere kayıtsızlığı ediniyor. Meleklerin gölgesi. Her ikisi de dönüştürme gücüne sahip, zira bu kuvvete ve lütufa sahipler (hatta destek olanın dönüşümü). “Zengin Yahudi” zenginliğini hiçbir zaman Yahudi olarak değil fakat şehrin, belediyenin, polisin sistemi olarak sunulana borçlu; buna karşılık lütfu ise başka bir yerden sağlıyor.

Fahişe ise durumunu Nazizm’in çöküşüne borçlu, fakat kuvveti başka bir yerden geliyor. Necropolis’teki, şehirdeki tek “yaşayan” bu ikisi. Kadın tarafından aşağılanmadığını ve gü­cünün onu tehdit etmediğini sadece Yahudi biliyor. Sonuçta Yahudi’den kendisini öldürmesini istiyor, çünkü yorgun ve hiçbir işe yaramadığını düşündüğü bu gücü artık istemiyor. O ise polise gidiyor, emlak sistemi adına kendini korutmak, fakat artık bu lütufu istemiyor, garip bir şekilde sakar ve kesinlikten uzaklaşan bu lütufu istemiyor. İşte ekranda görülenler bunlar, filmin tüm açık içeriği bu.

O halde antisemitizm nerededir, nerede olabilir? Gözlerimi­zi ovuşturuyoruz ve arıyoruz. Acaba “zengin Yahudi” sözü mü? Elbette bu ifadenin çok büyük bir önemi var filmde. Eski aile­lerde “Yahudi” kelimesi telaffuz edilmemeliydi, onun yerine “İsrailli” deniyordu. Fakat bunlar tam da antisemit ailelerdi.

Ne İsrailli ne de Siyonist olan bir Yahudi’ye ne diyeceğiz?

Ne diyeceğiz Spinoza’ya, Yahudi felsefeci, sinagogdan kovulma, zengin bir tüccarın oğlu, ve tüm dâhiliği, gücü, çekiciliği Yahudi olma olgusundan ya da kendisine Yahudi diyor olmasından bağımsız mıydı?

Sanki sözlüğe bir kelime yasaklanıyormuş gibi: Antisemitizm cephesi “Yahudi” kelimesini telaffuz eden herkesi antisemit ilan ediyor (tabii ölülere çekilen bir söylevin ritüeli söz konusu değilse). Bu cephe kamuoyunun bu konuyu tartışmasını ret mi ediyor, hiçbir açıklama yapmadan kimin antisemit olup kimin olmadığının karar verme hakkını kendine mi saklıyor?

Schmid kendi politik niyetini açıkça ifade etti, ve filmi en ba­sit ve en açık biçimiyle bunu gösteriyor. Eski faşizm, birçok ül­kede ne kadar aktüel, ne kadar güçlü olursa olsun, yeni ve ak­tüel bir problem değildir. Bizlere başka faşizmler hazırlanıyor. Eskisinin artık folklorik bir figür haline geldiği tüm bir neo- faşizm yerleşiyor (filmdeki travesti şarkıcı). Neo-faşizm, bir sa­vaş ekonomisi ve politikası olmak yerine, güvenlik için küresel bir anlaşma, daha az kötü olmayan bir “barış” idaresidir. Küçük korkulardan tertiplenen organizasyonlarla, hepimizden mikro- faşistler yapan kaygılarla, sokağımızda, mahallemizde, sine­mamızda çıkabilecek her yüksek sesi, her yüzü, her şeyi boğa­cak hale geldik.

“Otuzlu yılların faşizmini konu alan filmleri sevmiyorum. Yeni faşizm öylesine ince, öylesine gizli ki. Belki de, tıpkı filmde olduğu gibi, sosyal problemlerin hallolduğu fakat kaygıların sadece boğulduğu bir toplumun harekete geçireni”. [D. Schmid’in söyleşisi, Le Monde, 3 Şubat 1977. 144]

Eğer Schmid’in filmi yasaklanır ya da engellenirse bu anti- semitizme karşı savaşta bir zafer olmayacak. Fakat neo-faşizm için bir zafer olacak. Kendi kendimize diyeceğiz ki: sonuçta, neredeydi, sadece bir bahaneydi, bir bahanenin gölgesi değil miydi? Bir kaç kişi filmin güzelliğini, politik önemini ve nasıl bertaraf edildiğini hatırlayacak.

Kaynak:

GILLES DELEUZE, İKİ DELİLİK REJİMİ-Metinler ve Söyleşiler- 1975-1995, Yayına Hazırlayan: David LAPOUJADE Çeviren: Mahir Ender KESKİN, Mayıs, 2009, İstanbul

(Not: Ne yazık ki bu film bir bütün olarak seyretme imkânına kavuşamadık.
İnternet üzerinde hala sansürlü gibi görünüyor.)


TARİHİN SİYASETİ


Tarih geçmişin siyâseti,
siyâset ise, bugünün tarihidir…”.

İngiliz tarihçisi Freud

Sultan II. Bâyezid’in son yıllarında hastadır. Ecdadı gibi nıkris (Goutte fr. Ayak Parmakları, topuklar ve mafsal ağrıları) illetine ve nefes darlığına yakalanmıştır. Vezirler kendi istek ve arzuları doğrultusunda, devleti istedikleri gibi, idare etmektedirler. Memlekette haksızlık, rüşvet, zevk ve safâ almış yürümüştür.

II.Bâyezid bir gün vezirleri toplar ve onlara şöyle hitab eder :

“Allah bana saltanat hizmetini ihsan etti. Kıyamet günü bütün reâyâmın durumunu Allah Teâlâ, şüphesiz benden soracaktır. Benim de vücudumda hastalık ve yaşım hayli ileri olduğundan, işlerimi sizlere bıraktım. İşittiğime göre atalarım zamanından gelen kanunları değiştirip kendi çıkarlarınız doğrultusunda memleketi idare ediyormuşsunuz. Taşranın ahvâli perişanmış. İşleri aklı erenlerden de sormaz olmuşsunuz. Hocanız kimdir? Millete işkenceye başlamışsınız. Ahirette bana yatacak yer koymamışsınız. Yarın kıyamet gününde Allah beni sorguya çektiğinde ben ne cevap veririm?

Vezirlerin herbiri bu işe aldırmamışlar, herbirisi birşeyler uydurmuşlar. Yalnız, hasta olan ve divana sedye ile gelip giden Mesih Paşa Sultan’dan izin alarak özetle demiş ki,

“Sultanım, veziri â’zam zevk ve eğlence peşindedir. İkinci vezir mal peşindedir. Üçüncü vezir av ile meşguldur. Defterdarlar sizin eteğinize sıkıca yapışıp, mal tahsil idelim diye, sizleri sürüye sürüye cehenneme alıp gidiyorlar. Memleketin hali perişandır, halk zulüm ve işkence altında inlemektedir. Her taraf âh ve figanla dolmuştur. Size âhiret gerekse bu memleketin işlerini iyi bilen ve memleketi koruyacak birini idareye getiriniz,”der.

Bunu dinleyen Sultan Bâyezid ağlayub, “doğru söylersin”der ve çıkıb gider.

Bâyezid’in kendi oğullarından her biri de, saltanata geçme peşindedirler. Şah İsmail ve tehlikesi her tarafı sarmıştır. Şah İsmail’in propagandistlerinden olan Şah Kulu Şeytan Kulu Anadolu’yu baştan başa kana bulamıştır.

Millet ümidini Yavuz Sultan Selim’e bağlamıştır. Ozanlar meydanlarda Yürü Sultan Selim meydan senindir, diye türküler söylemektedirler. İngiliz tarihçisi V.J.Parryde, “Eğer Yavuz başa geçmese idi Osmanlı ta o zamandan yıkılmıştı”, kanaatine varmıştır. Bâyezid’in son dönemlerini, Kemalpaşazâde şu satırlarla anlatır.

Çalındı kûsı fitne her cihetde
Belürdi nice fetret memleketde
Memâlik yüz tutub yer yer harâba
Reâyâ düşdi havfu –ıztıraba

Sh:56

**

Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde veziri Azam Piri paşayı çağırır ve özetle der ki:

” Bir çok memleketler aldık. Hadimü’l Haremeyini’ş Şerîfeyn olduk. Allah Teâlâ’nın yardımı ile muhalif kimse kalmadı. Böyle olunca bu devlet için daha batma tehlikesi var mıdır?

“İnşallah bu devlet böyle giderse batmaz, yalnız sizden sonra evladınız zamanında sizde olmayan üç şey meydana çıkar ise devlet çöker,”der. Buna karşı Yavuz:

“Bire, benim hâzinemde hazine, kullarımda kul, sefere lâzım alet ve hayvandan neyim eksükdür. Bu üç nesne ne ola ki Devleti Aliyyenin zevaline batışına sebeb ola?”

Piri paşa şöyle cevap verir:

“Evet şimdilik görünen eksik bir şey yoktur.
İleride şu sayacağım üç şey devlete musallat olursa o zaman bu devletin ihtilâli ve hercümerci kaçınılmaz olur. “
Bu üç şey şunlardır:
1-Devlet bir ahmak veziri azama düşerse,
2-Rüşvet yolları açılır ve bu sebepten mevki ve makamlar ehli olana verilmez ise,
3-Devleti idare edenler (Hükümet namında olanlar) avretlerim muratları üzere hareket ederse.”

sh:97 98

“Haberdâr ululardan naklolunur
Her Firavun’a bir Musa bulunur.”

Defler IX, v/125 b.

Kaynak:

İbni Kemâl- Kemalpaşazâde, Prof. Dr. Ahmet UĞUR, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları : 822 İzmir

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ


Ezilenler ve Ezenler Diyaloğu

Ezilenler, özgürleşme çabaları gereği “ezen olma” tarafına kendilerini itmeye ma’ruzdur. Yani, hiç olmazsa karşı kutbuyla özdeşleşmek gibi. Veya esaretin prangasından kurtulup özgürleşmeye uyum sağlamanın güvenliğine kavuşmaktır. Ancak “ezilenler ve ezenler” arasındaki kopukluk, yanlış uygulamalar ezilmeyi ve ezilmenin bilincini katlamalı pozisyona getirerek, daha fazla aşağılanmayı yaygınlaştırdığından daha da ezilme psikolojsinin ateşini yükseltir ve eyleme dönüşmesini sağlar.

Günümüzdeki bir çok direniş hareketleri, özellikle de gençlerin arasındakiler, tabii olarak içinde oluştukları ortamın özelliklerini yansıtırlarken, dünya ile birlikte bir varlık olarak insan için duyulan kaygıyı öne çıkarmaktadır. İnsanın ne “olması” ve nasıl olabileceği endişesidir. Eylemlerin genelinde “tüketim uygarlığını kınamak”la, “her türden bürokrasiyi eleştirmek”le, “eğitim sisteminin değişmesini talep etmek”le, “gerçekte olanın değişmesini istemek”le, “geri kalmış yönetmeliklere ve yerleşik kurumlara saldırmak”la, kararı verecek öznenin ezilen taraf insan mı yoksa ezen taraf mı olacağını göstermeye çalışmaktır.

O halde, ezilenlerin büyük insani ve tarihi görevi şudur:

İktidarlarını kullanarak sömüren ve gasp eden ezenler, bu iktidardan ne ezilenleri ne de kendilerini özgürleştirme gücünü alamazlar. Sadece ezilenlerin zayıflığından doğan kudret, hem ezilenleri hem de ezenleri özgürleştirecek kadar kuvvetli olacaktır.

Ezilenlerin zayıflığı karşısında ezenlerin gücünü “yumuşatma” yolundaki herhangi bir girişim kendini hemen hemen her zaman sahte yüce gönüllülük şeklinde ortaya koyar, hatta asla bunun ötesine geçmez. Ezenler aynı zamanda Yüce gönüllülüklerini sürekli ifade etme fırsatına sahip olmak için adaletsizliği de ebedileştirmek zorundadırlar. Adaletsiz bir sosyal düzen; ölüm, çaresizlik ve sefaletle beslenen bu “yüce gönüllülük”ün sürekli kaynağıdır; bu da sahte yüce gönüllülük dağıtıcılarının, bu yüce gönüllülüğün kaynağına en ufak bir tehdit yöneldiğinde niçin paniğe kapıldıklarını açıklar.”

Ezenlerin bencil çıkarlarını (vesayetçilik şeklindeki sahte yüce gönüllülük kılığına bürünmüş bir bencillik) esas alan ve ezilenleri, insancıllığının nesnesi haline getiren bir tarz, baskı durumunu bizzat ayakta tutar ve kendisinde cisimleştirirler. Böylesi bir uygulama ezilenleri insandışılaşmanın bir aracı kılar. Ezenlerin özgürleştirici bir hareketi, sadece savunmakla kalmayıp ayrıca gerçek hayatta uygulasalrdı, bu başlı başına bir çelişki olurdu.

Özgürleştirici bir tarzın hayata geçirilmesi siyasi iktidar gerektiriyorsa ve bu da ezilenlerde yoksa o halde ezilenlerin uygulanması nasıl mümkün olur?

Özgürleştirici eylem uygulaması nasıl mümkün olabilir?

Bunun için siyasi iktidar gerekiyorsa bu da ezilenlerde yoksa ne yapılmalıdır?

Ezilenler ve ezenler anlaşalım diyaloğu başlayınca ortaya çıkan durumların başında tabiiki şiddet, Despotizm, nefret ve terör gelir.

Şiddet; ezen, sömüren, ötekileri kişi saymayanlarca başlatılır; yoksa ezilen, sömürülen, kişi sayılmayanlarca değil.

Antipatiyi başlatanlar, sevilmeyenler değildir, sadece kendilerini sevdikleri için aslında sevmeyi beceremeyenlerdir.

Terörü başlatan; çaresizler, teröre maruz kalanlar değil, iktidarları sayesinde “hayatın reddedilmişlerini ortaya çıkaran somut durumu yaratan tedhişçilerdir.

Despotizmi başlatan, zulmedilenler değildir, zalimlerdir.

Nefreti başlatan, horlananlar değil, horlayanlardır.

İnsanı menfi davranış sahibi kılan, kendilerine insan olma hakkı tanınmayanlar değil, onlardan insanlığı esirgeyenlerdir. Güçlünün egemenliği altında zayıf düşürülmüş olanlar değil, onları güçsüz kılmış zor kullanan güçlülerdir.

Bu durumlarda ezenler için, (ezenlerin şiddetine tepki gösterecek olsalar da), kötü niyetli, tedhişçi, barbar, kalleş veya savaş isteklisi olanlar daima ezilenler olacaktır. Ancak ne kadar paradoksal görünse de tam da ezilenlerin, onları ezenlerin şiddetine gösterdiği tepkide bir sevgi ifadesi görülebilir. Ezilenlerin eylem süreci (bu süreç daima ya da hemen hemen daima ezenlerin başlangıçtaki şiddeti kadar şiddetlidir) bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bir sevgiyi başlatabilir. Ezenlerin şiddeti ezilenlerin tam insan olmalarını önlerken ezilenlerin bu şiddete tepkisi insan olma hakkını gerçeğe dönüştürme arzusuna dayanır.

Ezenler ötekileri insandışılaştırır ve onların haklarını ihlal ederken, kendileri de insandışı hale gelirler. İnsan olma mücadelesi veren ezilenler, ezenlerin egemen olma ve baskı iktidarını ortadan kaldırırken, baskı uygulaması sırasında kaybetmiş oldukları insanlığı da ezenlere yeniden kazandırırlar.

Kendilerini özgürleştirmeleriyle, kendilerini ezenleri de özgürleştirebilecek olan yalnızca ve yalnızca ezilenlerdir.Bir sınıf olarak ezenler ne başkalarını ne de kendilerini özgürleştirebilirler. Bu nedenle ezilenlerin içinde hapsoldukları çelişkiyi çözümleme mücadelesi vermeleri hayati önem taşır ve bu çelişki, yeni insanın, yani ne ezen ne de ezilen olan, özgürleşme sürecindeki insanın ortaya çıkmasıyla çözülecektir. Eğer ezilenlerin amacı yetkin insan olmaksa, bu çelişkinin öğelerini tersyüz etmekle ya da sadece kutupları birbiriyle değiştirerek amaçlarına ulaşamayacaklardır. Bu bir basitleştirme gibi gelebilir, ama değildir.

Eski Ezilenin Yeni Ezen olması

Ezen-ezilen çelişkisinin çözümlenişi gerçekte, ezilenlerin sınıf olarak ortadan kalkmasını içerir. Bununla birlikte, eskinin ezilenlerinin, eski ezenlerine dayattığı ve eskinin ezenlerinin önceki konumlarını yeniden kazanmalarını önleyen kısıtlamalar baskı hakkını oluşturmaz. Bir davranış biçimi, ancak insanları daha tam insan olmaktan alıkoyduğu zaman baskıcıdır.Dolayısıyla, bu zorunlu kısıtlamalar kendi başına dünün ezilenlerinin bugünün ezenleri haline geldiklerini göstermez.Baskıcı yönetimin restorasyonunu önleyen hareketler, baskıcı yönetimi yaratan ve sürdüren hareketlerle karşılaştırılamaz; birkaç kişinin, çoğunluktan insan olma hakkını esirgediği davranışlarla da karşılaştırılamaz.

Bununla birlikte rejim hükmedici bir “bürokrasi” haline geldiği an, mücadelenin hümanist boyutu kaybolur ve artık özgürleşmeden söz edilemez.

Ezen-ezilen çelişkisinin gerçek çözümünün durumun sadece tersyüz edilmesinde, kutupların yer değiştirmesinde olmadığını vurgulayışımız bundandır. Bu çelişkinin çözümü, eski ezenlerin yerini -özgürleşmeleri adına— ezilenleri boyunduruk altına almayı sürdüren yeni ezenlerin alması da değildir.

Ezenler için “insani varlık” sadece kendileridir; öteki insanlar “şeyler”dir.

Ezenler için sadece bir tek hak vardır: Kendilerinin barış içinde yaşama hakkı.Buna karşılık ezilenlerin hakkı ise -ki bu hakları bile her zaman saygı görmez, olsa olsa kabullenilir hayatta kalmaktır. Ve bu zoraki kabul de sadece ezilenlerin varlığı, kendi varoluşları için zorunlu olduğundan gerçekleşir.

Sınır tanımaz sahiplenme tutkuları içinde ezenler, her şeyi satın alma güçlerinin nesnelerine dönüştürmelerinin mümkün olduğu kanısına varırlar; katı materyalist nitelikteki varoluş kavramlarının kaynağı budur. Para her şeyin ölçüsüdür; kâr, başlıca amaçtır. Ezenler için değerli olan, daha fazlasına sahip olmaktır -daima daha fazlasına hatta ezilenlerin daha azma sahip olması veya hiçbir şeysiz kalması pahasına. Onlar için olmak, sahip olmaktır ve “sahipler” sınıfı olmaktır.

Bir ezilme durumundan çıkar sağlayanlar olarak ezenler; sahip olmak, olmanın bir şartı ise bunun tüm insanlar için zorunlu bir şart olacağını algılayamazlar. İşte bu yüzden yüce gönüllülükleri sahtedir. İnsanlık bir “şey”dir ve onlar insanlığa, sadece kendilerine özgü bir hak olarak miras aldıkları bir mülk olarak sahiptirler. “Ötekiler”in, halkın insanlaşması, ezenlerin bilincine, insanlığın kazanılması olarak değil, yıkıcılık olarak görünür. Ezenler, bir imtiyaz olarak daha fazlasına sahip olma tekellerinin, ötekileri ve kendilerini insandışılaştırdığını anlamazlar.Sahiplenen bir sınıf olarak bencilce sahip olma peşinde oluşlarıyla, kendi mülkleri içinde boğulduklarını ve artık var olmadıklarını, sadece sahip olduklarını göremezler. Onlar için daha fazlasına sahip olmak kişinin devredilemez bir hakkıdır, onların kendi “çaba”ları, “riskleri göze alma cesaretleriyle elde ettikleri bir haktır.

Eğer ötekiler daha fazlasına sahip değilse, bu onların beceriksiz ve tembel olduklarındandır, en kötüsü de hâkim sınıfın “cömert jestleri”ne karşı gösterdikleri mazur görülmesi imkânsız nankörlüktür. “Nankör” ve “kıskanç” oldukları için ezilenler gözden kaçırılmaması gereken potansiyel düşmanlar olarak değerlendirilirler.

Halka dönmek derinlemesine bir yeniden doğuş gerektirir.Buna inananlar için yeni bir varoluş biçimi benimsemek zorundadırlar; eskiden oldukları gibi kalamazlar. Ezilenlerin safına katılanlar çeşitli anlarda egemenlik yapısını yansıtan özel yaşama tarzlarını ve davranışlarını sadece ezilenlerle arkadaşlık içinde olarak kavrayabilirler. Özelliklerinden birisi ezilenlerin yukarıda açıkladığımız barındırdığı ikiliğidir; yani ezilenlerin, aynı zamanda hem kendileri hem de görüntüsünü içselleştirdikleri ezenleri olmalarıdır. Dolayısıyla, kendi ezenlerini ve kendi bilinçlerini somut biçimde “keşfedene” kadar, hemen hemen her zaman içinde bulundukları duruma karşı kaderci tavırlar ifade ederler.

Ezilenler ancak ezenleri keşfettikleri ve özgürleşme için örgütlü mücadeleye girdikleri zaman kendilerine inanmaya başlarlar.Bu keşif sadece düşünce düzeyinde kalmaz, eyleme doğru yönelir. Öte yandan da salt eylemcilikle sınırlı kalamaz, ciddi şekilde düşünme etkinliğini takviye eder. Ancak bu şartlar oluştukça fiili eylemlerde artış olur.

Ezenler, ezilenlerle eleştirel ve özgürleştirici diyaloğu, özgürleşme mücadelesinin her aşamasında sürdürmelidir.Bu diyaloğun içeriği tarihi şartlara ve ezilenlerin gerçekliği hangi ölçüde algıladıklarına bağlı olarak değişebilir ve değişmelidir. Fakat diyalog yerine monoloğu, sloganları ve bildirileri geçirmek, ezilenleri evcilleştirme araçlarıyla özgürleştirmeye kalkışmak demektir.

Ezilenlerin özgürleşme isteğine kendi düşünsel katılımları olmaksızın özgürleştirmeye kalkışan ezenler, onlara yanan bir binadan kurtarılması gereken nesneler muamelesi yapmış olur. Bu da onları popülizmin tuzağına düşürmek ve onları manipüle edilebilen kitlelere dönüştürmektir. Sonuçları ağır olabilir.

Kimse tek başına kendi çabasıyla kendini özgürleştiremeyeceği gibi kimse de başkası tarafından özgürleştirilemez. Doğru yöntem diyalogdan geçer. Ezilenlerin özgürleşmeleri için mücadele etmeleri gerektiğine ikna olmaları gerekir. ( sahte katılım değil yükümlülükleri olan bir girişimle gerçekleşir.)

Not: Yazı aşağıdaki kaynaktan hazırlanmıştır.

Kaynak:

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Kitabın Özgün Adı: Pedagogia do Oprimido, İngilizce’den Çeviren Dilek Hattatoğlu, Birinci Basım 1991Dokuzuncu Basım 2013, Ayrıntı-İstanbul

İTALYAN SİYASETİNİN TAKSİM’İ


BAŞKA TÜR BİR MUHALEFET MÜMKÜN

Can Dündar

09 Mayıs 2013

Yılbaşında Torino’daydım.  Herkesin dilinde “Beppe“ vardı. Beppe Grillo, Cenovalı bir komedyen…

64 yaşında, sivri dilli bir hiciv ustası… 4 yıl önce, bütün düzene meydan okuyan, cesur bir söylemle siyasete soyundu. Arkasında 60’ına varmamış bir işadamı vardı: Casaleggio… Muhalif fikirleriyle tanınan bu “bilişim gurusu“, medyanın görmezden geldiği Grillo’ya internette örgütlenmeyi önerdi. Kurdukları blog, kısa zamanda dünyanın en çok ziyaret edilen adreslerinden biri haline geldi.

*** İtalyan siyaseti, Berlusconi hükümetleri ve kifayetsiz muhalefet partileriyle çıkmaza girmişti. “5 Yıldızlı Hareket“ adını alan yeni parti, “sağ” ve “sol“ kavramlarını bir kenara koyarak doğrudan sisteme savaş açtı.

Parti hiyerarşisine karşı olduklarından kendilerine “parti“ demiyorlardı. Hareketin lideri yok, sözcüsü vardı; liderliğe inanmıyorlardı. “İnternet ile doğrudan demokrasi”yi şiar edinmişlerdi. Adaylarını, internetteki oylamayla belirlediler.

Grillo, “Ben aday olmayacağım. Seçilen arkadaşlarım da maaşını halkın hizmetine sunacak. Her harcama, internette şeffaf hale gelecek. Her vekil, 6 ayda bir internet üzerin-den seçmenlerinin güven testinden geçecek. Güven tazeleyemeyen çekilecek” dedi. *** Kampanya başlayınca Grillo, kendisine ambargo koyan medyaya meydan okudu:

“Rating için horoz dövüşüne girmeyeceğim” dedi. Hiç televizyona çıkmadı. Küfürlü, iğneleyici, nüktedan sesini meydanlardan ve sosyal medyadan duyurdu. Ücretsiz ve sansürsüz bilgi akışı… Şeffaf siyaset, özgür medya

Yeniden devlete devredilmiş sağlık ve eğitim hizmeti… Sürdürülebilir toplu taşıma, yenilenebilir enerji yatırımları vaat etti. Yolsuzluğa karışan işadamlarını, bankaları isimleriyle teşhir etti. Bu mesajlar, twitter’daki 2 milyon takipçiyle seçmene, facebook’tan, YouTube’dan halka ulaştırıldı.

Edebiyatçıların, akademisyenlerin, bağımsız gazetecilerin katılımıyla “5 Yıldızlı Hareket“, siyasetten umudu kesmiş bıkkın kitlelerin umudu haline geldi. *** Sonuç mu? 2 ay önceki genel seçimde “5 Yıldızlı“, yüzde 25 oy alarak birinci parti oldu. İlk kez meclise giren 162 genç parlamenterle, kirlenmiş İtalyan siyasetine meydan okudu. Partiler şaşkın. Bugüne dek rüşvetle partileri teslim almış mafya şaşkın… Medya şaşkın…

Grillo seçim sonrası, kendi modellerinin Avrupa’da yeni bir akımı tetikleyebileceğini söyledi. Hareketin, 2011’de Wall Street’te başlayıp dünyaya yayılan işgal eylemlerini andıran, bir sivil başkaldırı havası var.

Fark şu ki, “5 Yıldızlı Hareket”, iktidar olma şansını da yakalamış durumda… Bence “İnternet Asrı”nın ilk politik denemesi bu… Casaleggio‘nun deyişiyle “Radikal bir değişimin başlangıcı…” Sizce Türkiye’de de giderek otoriterleşen siyasi iktidara meydan okuyan, kıstırılmış medyadan yakınıp durmak yerine sosyal medyayı kullanan, yeni yöntemler ve söylemlerle, yeni politikalar üreten, genç bir muhalefetin vakti gelmedi mi?

Kaynak:http://gundem.milliyet.com.tr/baska-tur-bir-muhalefet-mumkun/gundem/ydetay/1705710/default.htm

GRİLLO, CASALEGGİO

13 Mayıs 2013 Pazartesi
Rasim Mert ÖZÇELİK

İtalya’da yeni bir siyasi hareket var: 5YH. 5 Yıldız Hareketi, son seçimlerden birinci çıktı ve parlamentoya 162 vekille girdi. Eski komedyen yeni politikacı Grillo ve internet gurusu Casaleggio bu hareketin lideri, daha doğrusu sözcüsü, kendilerini öyle tanımlıyorlar. Bu ikili ilk kez 2004’te Livorno’da, Cenovalı komedyenin gösterisinden sonra karşılaştı. 2005’te kurdukları blogla, 8 yıl boyunca, görüşlerini halka ulaştırdılar. Genellikle blogu kullanan Grillo, ara ara da meydanlara inip konuşmalar yaptı. Blog merkezli hareket, büyük bir başarıya imza attı. Ancak çıkardığı 162 vekilin içinde ne Grillo ne de Casaleggio var.

Casaleggio, 1954 Milano doğumlu bir iş adamı. İnternet iletişimi ve stratejileri alanında faaliyet gösteren, Casaleggio Associati’nin başkanı. Grillo, yeni hareketin en öndeki ismi, şunları söylüyor: “Bildiğimiz demokrasi, tanıdığımız haliyle bitti. Demokrasi farklı şekil alacak. Partiler aracılığıyla biçimlenen klasik temsili demokrasilerin sonuna gelindi. Bundan böyle aşağıdan yukarı örgütlenen katılımcı demokrasi çağı başlıyor.” Grillo seçimlerden önce İtalyanlara pek çok vaatte bulundu. Euro’dan çıkmayı kimse aklına bile getirmek istemezken, bu konuyu referanduma götüreceğini söyledi. İtalya’nın yaşadığı kaosta ön plana çıkan 5YH, seçimlerden birinci çıkarak gücünü gösterdi. Ancak yaşanan hükümet krizinden sonra, 5YH’nin muhalefete düşmesi, şimdilik planları erteledi.

Casaleggio için bu hareketin beyni diyebiliriz. İtalyanca ‘da cırcırböceği anlamına gelen Grillo’nun adına gönderme yapan “Cırcırböceği Hep Gün batarken Öter” adlı kitap 5YH’yi anlamak için önemli. Kitap; Beppe Grillo, Gianroberto Casaleggio ve nobelli yazar Dario Fo arasında geçen politik-felsefik bir diyalog.5 Yıldız Hareketini kitapta anlatırken, Casaleggio hayalini şöyle aktarıyor: “Hayalim doğrudan demokrasinin gerçekleşmesi, hedefine ulaştıktan sonra 5YH’nin varlık nedeninin ortadan kalkmasıdır. Demek istediğim şu ki, biz sistemi değiştirmek istiyoruz, amacımız yeni bir parti kurmak değil. Doğrudan demokrasiyi kurarsak partilere ihtiyacımız kalmayacak.”Casaleggio’nun internetin geleceği ile ilgili görüşleri iyimser: “Bazıları internetin geleceğinin; bilgi akışının tamamen kontrol altına alındığı Orwell tarzı bir diktatorya ile bilginin özgürce yayıldığı, yurttaşların kamunun her işine katılımını sağlayacak doğrudan demokrasi arasında gidip geleceğini öngörüyor. Her iki olasılığın da gelecekte ortaya çıkacağına inanıyorum; ama zaman içinde doğrudan demokrasiye yönelik kullanımı üstünlük sağlayacak.”

5YH, doğrudan demokrasi konusunda önemli bir ilke imza attı. Adaylarını internet üzerinden seçimle belirledi.25 Şubat 2013 İtalya Genel Seçimleri’nde 5YH’nin adaylarını internet aracılığıyla seçimle belirlemesi, dünyada internet üzerinden yapılan ilk seçim olarak tarihe geçti.5YH’e 250 bin İtalyan vatandaşının üye olması, bunlardan dijital kimliklerini göndererek doğruluğu kanıtlanmış 40 bin kişinin, genel seçimlere katılan 5YH adaylarını internet aracılığıyla belirlemeleri, doğrudan demokrasi için gerekli online seçimlere örnek gösteriliyor.

Sonuç olarak: İtalya’da bir kez cumhurbaşkanlığı kuralı yıkılarak, Berlusconi’nin desteğiyle, Napolitano ikinci kez cumhurbaşkanlığına seçildi. Hükümet ise demokrat parti liderliğinde kuruldu. Muhalefet görevi de, seçimlerden birinci çıkan 5YH’e kaldı.

*Yazıda kaynak olarak, Bağımsız Dergisi’nin 14. sayısından yararlanılmıştır.

İTALYA’DAKİ SEÇİMLER) GRİLLO FAŞİZMİN AYAK SESİ Mİ?

Nilgün Cerrahoğlu/
Çarşamba, 06 Mart 2013
Cumhuriyet

-Geçen haftanın İtalyan seçimleri, demokrasilerin krizinin çapını ortaya koydu.

Çizme krizi, sıradan bir hükümet krizi değil.

Geçmişten bu yana bir “siyasi laboratuvar” olarak nitelendirile gelen Çizme’de olanlar, Batı demokrasileri krizinin ölçüsü sayılıyor. Buna bir “öncü deprem” diyebiliriz.

Somuta indirgenirse, İtalya’da siyasal partiler sisteminin çöküşünden bahsediliyor. Konu, “A partisi” ya da “B partisi”nin gerilemesi / çökmesi değil, partiler sistemi ile temsili demokrasinin çöküşü olarak betimleniyor.

Tek geleneksel parti DP

İtalya’da siyasi panoramada halihazırda zaten bildiğimiz tarzdaki “geleneksel parti örgütlenmesi” şablonu içinde kalan tek parti var: Pier Luigi Bersani’nin merkez sol “Demokratik -DP- Parti”si…

DP dışındaki tüm partiler; Berlusconi’nin “Özgürlükler Partisi”, Grillo’nun “5 Yıldız Hareketi”, Maroni’nin “Kuzey Ligi”… “şahıs partileri” ve vaatlerin açık artırmaya çıkarıldığı popülizmler olarak anılıyor.

DP dışındaki tüm klasik parti örgütlenmeleri erimiş durumda.

25 Şubat seçimlerinden bu yana, Grillo hareketi tarafından ablukaya alınan DP de, bundan böyle çözülme tehdidi ile karşı karşıya…

Köşeye sıkıştırılan Bersani liderliğindeki merkez solda yaşanan huzursuzluklar, gelecek seçime dek DP’nin de bölünmesiyle sonuçlanırsa, siyaset sahnesindeki son siyasi parti de tarih olacak.

Girdiği ilk genel seçim olan 25 Şubat oylamasında, seçmenlerin yüzde 25’inin oyuna sahip çıkan Grillo liderliğindeki “5* Hareketi”nin, beyan ettiği açık hedef de tam bu:

Kalan tek parti olan merkez soldaki DP’yi de un ufak edip silmek!

Merkez solun genç seçmenlerinin zaten yüzde 40’ını şimdiden bünyesine çekmiş olan “5*”, DP’nin kalanını da ufalarsa siyasi partilerle ifade edilen “temsili demokrasi” bitecek.

Bu, kısacası bir tarihi değişim…

‘Cırcırböceği gün batarken öter’

İtalyan gazetelerinde bu “tarihi değişimle” ilgili dün, çok sayıda kaygı veren yazı vardı.

“Repubblica”nın başsayfasında yer alan bir yorum örneğin,“Partileri Olmayan Demokrasi” başlığını taşıyordu.

“Partileri Olmayan Demokrasi”, ortadan çalakalem yapılan bir saptama değil. Grillo hareketinin açıkça sahip çıktığı ve İtalya’nın gitgide yakınlaştığı bir zamane demokrasisinin(!) adı oluyor.

Grillo, Grillo’nun başdanışmanı Gianroberto Casaleggio ve “5*”a entelektüel meşruiyet sağlayan Nobelli yazar Dario Fo; birlikte kitap yazmışlar…

Kitabın ismi, “cırcır böceği” anlamındaki Grillo adıyla kelime oyunu yapacak şekilde düşünülmüş: “Cırcırböceği Hep Gün Batarken Öter!”

“Cırcırböceği….” kitabında açıkça “partilerin radikal biçimde yok olmasını istiyoruz” diyen Grillo-Casaleggio-Fo üçlüsünün vizyonunu irdeleyen “Repubblica” nın başsayfa yorumu son kertede, Hitler ile Grillo hareketi arasında bir parallelik kuruyor. Ve; “Hitler de1932’de Weimar Cumhuriyeti partilerine karşıydı” diyor: “Hitler de Grillo’cuların yaptığı gibi… ‘Biz öteki partilerden farklıyız. Ötekileri mezara gömeceğiz… buyuruyordu”…

“Partilerin bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağını; partisiz bir demokrasinin anlamını” soran İtalya’nın merkez-sol eğilimli bu çok satan gazetesi, karabasan sorulara “Cırcırböceği….” kitabından aktardığı bir alıntıyla yanıt veriyor:

“Partiler hepten ortadan kalktığında; mecliste bunların yerine farklı hareketler, komiteler ve sivil toplum temsilcileri olacak!”

Kurgubilim gibi

Grillo hareketinin arka plan “bilişim örgütlenmesini” hazırlayan bilgisayar gurusu Casaleggio hakkında “Il Giornale” gazetesinde çıkan başka bir yazı ise Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” tasvirine benziyor.

“New Age” akımının parçası “Gaia” tarikatı mensubu olduğu söylenen “guru Casaleggio”nun dünya görüşü uyarınca, “Siyasi sistemler, 2018’de tamamen parasız internete bağlı olan ‘katılımcı demokrasi’nin hâkim olduğu Batı ile; internet bağlantısı kısmi olan Çin, Rusya, Ortadoğu arasında ikiye bölünecek”miş…

“2020’de çıkacak olan III. Dünya Savaşı yirmi yıl sürdükten sonra 2040’ta bitecek; savaşı internet düzeni kazanacak”mış…

“Nihayet 2054’teki ilk dünya seçimleri, ‘web’ yoluyla yapılacak”mış!..

“İl Giornale” özetle, “Grillo’nun 5* Hareketi, tüm bu uçukluklara inanan Casaleggio’nun elinde” diyor.

Fiziken John Lennon’a benzeyen guruyu gazete ayrıca bir “bilişim şamanı Rasputin” diyerek tanımlandırıyor; kişiliğini de “gaddar, kindar ve despot” olarak betimliyor.

İtalyan medyası ve Grillo-Casaleggio ikilisi arasındaki bilek güreşi sürdükçe; sağda solda 5* hakkında yükselen demokrasi karşıtı iddialar artıyor.

Bu iddiaların doğruluk oranı halen tartışmaya açık.

Ancak bilinen tek şey Batı demokrasilerinin çok büyük belirsizliklere gebe tehlikeli boşluklar içinde debelendiği.

5 YILDIZLI HAREKET:
UMUTSUZLARIN UMUDU – BİANET / BİANET – BİANET

1948 Cenova doğumlu ünlü hiciv ustası Beppe Grillo yaklaşık dört sene önce siyasi bir maceraya girmeye karar verdi. Yetmişli yıllardan beri tiyatro ve televizyon sahnesinde tek kişilik hiciv çalışmaları yapan Grillo sanatının tüm gereğini yeri getirmesiyle taktir alan biri.

Nobel ödüllü yazar Dario Fo‘nun da dediği gibi “Zamanımız en başarılı hiciv yapan şakacısı”. Bilhassa sergilediği monologları sırasında siyasi ve iktisadi güçleri ve yönetimleri eleştiren, ölümden ve cinsellikten cesurca konuşan Grillo’nun hedefinde zamanında Hristiyan Demokratlar ve Sosyalistler son yıllarda ise tüm ‘siyaset sınıfı’ var. İkibinli yılların başından bu yana bilginin iletişim araçlarıyla halka ücretsizce ve özgürce sunulmasını savunan Beppe Grillo, bu çalışmalarından dolayı 2005 yılında Time dergisince yılın Avrupalı insanı adayları arasında gösterildi.

O senelerde televizyon kanallarının kendisine uyguladığı sansürü kendisinin de dediği gibi “meydan meydan dolaşarak” aşmaya çalışan Beppe Grillo gösterileri sırasında bilgisayar parçalıyor, argo bir dil kullanıyor ve yüksek sesle sinirli bir şekilde konuşuyordu. O senelerde tanıdığı iletişim ustası Gianroberto Casaleggio ile metinleri yazan ve oyunları yapılandıran Grillo blogların ağı sarstığı sıralarda bireysel bloğunu kurdu. 2009 yılında dünyanın en çok okunan ve etki yaratan bloglarının yer aldığı Web Celeb listesinde beşindi sırada yer alan Beppe Grillo halen İtalya’nın en çok onunan bloğu durumunda.

İlk siyasi mesajlarını bu blogtan yayınlamaya başlayan ve her metin üzerinde her gün Casaleggio ile fikir alışverişinde bulunan Beppe Grillo hedeflerini sınırlı ancak belirgin kıldı. Yeni ve daha güzel bir İtalya için ve yaşanılabilir bir Avrupa için bilhassa iletişim mecraları ve çevre konusunda çalışmalar yapılmasını, halkın çokuluslu şirketlerin önünde ve adaletin hakim olduğu bir ülkede yaşaması gerektiğini savundu. Hiç bir zaman sağ veya sol bir hareket olarak kendini sunmayan Beppe Grillo kapısının tüm bu konuları kabul eden kişilere açık olduğunu belirtti.

Kamu harcamaları hedefte

2007 yılında MeetUp sistemi ile yerel topluluklar kurulmasının ardından ağ üzerinde organize halde toplantılar yapılıp kararlar alınması süreci başladı. Her siyasi hareketten beklendiği gibi sonuca dayalı çalışmalar yapması gerekiyordu Grillo’nun.

İlk olarak kamu harcamaları, çok uluslu şirketlerin devletin kasasında para çalmaları, fosil temelli enerji sistemlerine yatırım ve iç borç üzerine medyatik ve bireysel eylemler yaptı. Bunlardan en çok konuşulanı İtalyan Telecom’un ortaklar toplantısına gitmesiydi. Borsadan satın alınmış küçük hisse sahiplerinden vekalet toplayarak yeterli çoğunluğu elde eden Beppe Grillo ortaklar toplantısına gitti ve söz aldı. Bu fırsatta yarısı devleti ait olan şirketi hırsızlıkla suçlayan ve yatırımlarını kömüre yönlendirmesini eleştiren Grillo artık İtalya’nın yeni umuduydu.

2008 yılı Beppe Grillo’nun siyasi hayatı için bir dönüm noktası oldu. Artık hedef şeffaf bir siyaset, çevre ve iletişim olarak netlik kazanmıştı. Şeffaf siyaset konusunda seçilen adayların altı ayda bir ağ üzerinden seçmenlerin desteğini yenileyip yenilemediğini sorarak cevabın olumsuz olması halinde görevlerini bırakacakları bir kültür yarattı.

Her harcama kuruşuna kadar ağda ve herkese açık bir şekilde yayınlanacak. En küçük belediyenin meclis üyesinden eyalet başkanına kadar herkes yasaların sunduğu maaşı kabul etmeyecek ve harcamaları için yeterli olan miktarı alacak, artan para da halkın ihtiyaçları için kullanılacak. Bu şeffat siyaset kurallarına her aday uymak zorunda. Bunlara ek olarak adayları harekete üye olan yurttaşlar ağ üzerinden seçiyor ve böylelikle seçimlere sunuluyorlar.

Adaylar öz geçmişlerini herkese sunmak zorunda ve adli geçmişleri temiz olmalı, son olarak o anda hiçbir siyasi partiye üye olamaz. Seçilen adaylardan çalıştıkları yerlerde geri dönüşümün arttırılması gibi çevre ile alakalı konularla ilgilenmesi ve hızlı ağ bağlantısı ve şeffaf iletişim konuları üzerine çalışması bekleniyor.

İlk yerel seçimde başarı

2008 yılında hareket resmi bir isim aldı ve Movimento 5 Stelle doğdu. (M5S – 5 Yıldızlı Hareket).

Beppe Grillo hiç bir seçimde aday olmuyor ve bu siyasi oluşum bir parti olarak kayıt edilmiyor. Siyasi partilere ve onların yarattığı siyasetten gelir sağlama kültürüne 5 Yıldızla karşı çıkan bu hareket, ilk olarak 2008 yerel seçimlerine katıldı. Bazı belediyelerde yapılan ve M5S’nin bunların bazılarında yer aldığı seçimlerde toplam yedi belediye meclisi üyesi kazandı. Bir sene önce ve çok farklı temellerle doğmuş bir hareket için ciddi bir başarı olarak nitelendiriliyor.

Kısa bir süre sonra 2009 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından konuşma yapması için davet edilen Beppe Grillo, yaptığı konuşmada Parlamento’ya İtalyan Devleti’ni şikayet edip artık uluslararası projelerde finansman sağlanmamasını istedi. Grillo konuşmasında verilen tüm paraların hükümetler tarafından doğru harcanmadığını ve bir çok kez cebe indirildiğini belirtti.

2009 yılında yapılan yeni yerel seçimlere doğru durmadan yelken açan M5S artık meydan meydan Beppe Grillo’nun konuşmaları ile seçim kampanyası yapıyor. Televizyon programlarına katılmak yok, televizyon spotu yapmak yok ve gereksiz yere el ilanı basmak yok.

Seçim kampanyası ağ üzerinde ve bilhassa Beppe Grillo’nun bloğu ve sosyal medya aracılığı ile yapılıyor. 2009 yerel seçimlerinde ise 11 belediye meclisi üyesi seçimi kazandı.

Bunların arasında bilhassa küçük belediyeler varken yavaş yavaş büyük kentlerde de olumlu tepki toplamaya başlıyor. Livorno, Bologna ve Brindisi gibi yüksek nüfuslu kentler ilk M5S meclis üyelerini görüyor. İlk tepkiler sert bir şekilde bilhassa merkez soldan geliyor. Her ne kadar resmi olarak siyasi duruşunu belirtmemiş olasa da kamu M5S’yi sol veya merkez sol olarak sınıflandırıyor. Bu vesileyle hareket merkez solun oylarını engellemekle suçlanıyor.

Bu sırada artan desteği ile halk hareketleri yapmaya başlayan Beppe Grillo, kuzey İtalya’da yapılması planlanan hızlı tren projesi TAV karşısında sert ve sabit karşı duruşunu gösteriyor.

TAV yapılmamalı çünkü gereksiz, masraflı, çevre düşmanı ve pahalı. 2007 yılında ilk toplu eylemi Bologna kentinde yapan Beppe Grillo bu eylemi ağ üzerinden aynı anda 180 ilin meydanında yayınladı.

Podyumdan halka seslenen Grillo’nun hedefinde her zamanki gibi ilk olarak siyasi sınıf var. Halkı M5S’ye oy vermeye davet eden Grillo’nun bu eylem serisini adı V-Day yani Vaffanculo Day Türkçesi ‘Siktirgit günü’.

İlk olarak siyasi sınıfa ‘siktir’ diyen Grillo’nun hedefine 2008 yılında gazeteciler girdi. İlk günden beri televizyona çıkmayı reddeden Grillo’ya sistematik bir şekilde televizyon sansürü uygulanıyor. Bazısı siyasi korkudan bazısı üstlerinin emrinden bazısı ise deneyimsizlikten dolayı İtalyan kanalları Grillo’ya kapanıyor ve gazeteler ya hakkında yayın yapmıyor ya da yanlış bilgiler veriyor. Basının bir kaç kişi elinde olduğunu ve bazı siyasi emeller için kullanıldığını söyleyen Grillo 2008’de Torino’da on binlerce insan önünde en büyük eylemini düzenledi.

Podyumda olduğu kadar artık yavaş yavaş normal hayatta da bazı edebiyatçıların, eski siyasetçilerin, bilim insanlarının ve bazı bağımsız gazetecilerin desteğini alan M5S, 2010 yılında varabildiği en büyük sınava girdi ve eyalet seçimlerine katıldı. Bir çok eyalette merkez solun kaybetmesinin sebebi olmakla suçlanan M5S, 2010 yılında girdiği 16 eyalet ve belediye seçimlerinde 11 meclis üyesinin seçilmesini sağladı.

Bir dünya yıldızı

Artık M5S ve Beppe Grillo ciddi bir sınavı başarıyla geçmişti. İtalya iktisadi krize doğru ilerliyor ve yıllardır yönetimde olan sağ ve sol partiler yeni yüzler ve çözümler çıkartamıyordu. Halkı Grillo ve hareketine şeffaflık ve siyasi harcamaları kısma konusunda güveniyordu.

M5S çöplerin yakılmasına karşı dururken ülkede her gün çöp yakma sistemlerini destekleyen tarihi partilerin bu ihalelerle ne kadar para çaldığı ortaya çıkıyordu. Güneş enerjisinin kullanılmasını genel kuralları arasına 2007’den beri almış olan M5S’nin karşısında konu hakkında halen ulusal yasa çıkartmakta uzlaşamayan siyasi irade vardı. M5S her geçen gün halkın oyunu ve güvenini alıyor ve mevcut siyasi yapı ise her geçen gün daha da destek kaybediyordu.

Beppe Grillo yerinde durmuyor, çalışıyor ve ulusal basın artık onun peşinde koşuyor. Grillo, zamanında kendisine yer vermeyen televizyon kanallarını ‘eski İtalya’ya ait olmak ile ve hareketlerini anlamamakla suçluyor. Artık Beppe Grillo bir dünya yıldızı oldu, ünü Japonya’ya kadar vardı. Yurt dışından gelen televizyon ekipleri onunla ropörtajlar yapıyor. Nitekim Beppe Grillo Japonya’daki izleyicilerine video mesaj dahi gönderdi.

Blog sisteminin ardından Youtube ve Facebook gibi platformları isabetli kullanan M5S’nin seçmenleri gençlerden ve bilhassa üniversite mezunu gençlerden oluşuyor. İtalya’da geleceklerini göremeyen gençlerin sesi olan Beppe Grillo, kısa zamanda enerji ve iş kazaları üzerine kitaplar yayınladı.

Çiçeklerini açmak üzere olan bu bitki artık tüm İtalya’da yapılacak olan yerel seçimlere hazır. 2011 seçimlerinde M5S İtalyada 53 meclis üyesine ulaşmıştı. Artık bir çok sol parti belediye kaybeder hatta meclis üyesi dahi kazanamazken M5S yeni bir dönemim doğuşunu haberdar ediyordu.

2012 yılında yapılan olağan yerel seçimler ise Beppe Grillo’nun öncülüğünü yaptığı hareketin tam bir zaferi oldu. 192 meclis üyesi, Mira, Sarego, Parma ve Comacchio belediyelerinde çoğunluğu sağlayıp başkanlığı dahi elde eden M5S seçimlerden tam bir zafer ile çıktı.

İtalya M5S’nin artık tüm ulusa yayılmış bir ağ olduğu yeni bir döneme uyandı. Bunun yanında Cenova gibi büyük bir belediyede 16 meclis üyesi kazanan M5S’nin bir sonraki hedefi ulusal seçimlerdi. 2012 yılının sonunda düşen Mario Monti hükümeti seçimleri 24 ve 25 Şubat 2013 tarihine almış ve M5S’ye kısa bir süre kalmıştı.

16 Şubat 2012 itibariyle Tsunami Tour adlı meydan meydan dolaşan seçim kampanyası sona erdi. Son durak tarihi işçi kenti Torino idi. Beppe Grillo kentin merkezindeki meydan olan Piazza Castello’yu gene doldurdu ve taşırdı. Hedefinde siyasi sınıf, çevre düzenlemeleri, enerji harcamaları ve tercihleri ile iletişim tekeli vardı.

5 Yıldızlı Program

M5S bu seçimlere ağ üzerinden seçim sistemi ile ve gene 5 Yıldızlı Program’ıyla girdi. Her harcama şeffaf bir şekilde sunuldu halka ve televizyona çıkılmadı. Yurttaşlık bilinci üzerine eğitim yatırımı yapılması, yenilenebilir enerji yatırımlarının arttırılması, bilgi akışının bilhassa devlet tarafından ücretsiz ve şeffaf olarak yapılması, sürdürülebilir toplu taşıma tercihlerinin yapılması, sağlık ve eğitim harcamalarının kurallara oturtulması ve devlete verilmesi. Ana başlıklarıyla M5S’nin programı böyle.

Beppe Grillo eski aşırı sağ militanlarını kabul etmekle, programında göçmenlik yasasına yer vermemekle, İtalya’da doğan göçmen çocuklarının İtalyan yurttaşlığına geçmesi ile alakalı yasanın ülkenin ilk ihitiyacı olmadığını söylemesiyle ve küfürlü ve cinsiyetçi söylemleriyle suçlanıyor.

Bu sebeple populist ve kibirli olduğu iddia edilen Beppe Grillo bilhassa son yerel 2012 seçimlerinde ayrılıçkı, cinsiyetçi ve ırkçı parti Lega Nord’un (Kuzey Ligi) yönetim sınıfına sempatisini belirttiğinde tepkilere maruz kalmıştı. Movimento 5 Stelle hareketinin isim ve logo kullanım haklarının Beppe Grillo’ya noter tastiki ile kayıtlı olması ve kurallara uymayan üyelerin işten atılırcasına hareketten mahkeme kararı ile çıkartılması ve televizyonda gözükmenin yasak olması eleştirilen noktalardan bazıları.

Her şeye rağmen seçim öncesi veya sonrası koalisyona sıcak bakmayan M5S’nin ulusal seçimlerde yapılan anketlere göre yüzde 20’ye varmasına mucize olarak bakılmıyor. Adaylarının yüzde 50’si kadın olan MS5, eşcinsel evliliklere olan olumlu duruşundan dolayı gerek kadın hakları savunucu bazı derneklerden gerekse de bir çok LGBT hareketinden resmi olarak destek aldı.

Yelkenler açık yeni bir siyasi sahneye doğu ilerliyor İtalya. Yarın son başbakan Profesör Mario Monti ve onun merkez arkadaşlarından bahsedeceğiz. (MÇ/HK)

Yazı Dizisi: İtalya’yı Seçime Götüren Süreç

1- Seçim Provası Üç Eyalette

2- Berlusconi ve Arkadaşları

3- Merkez Sol Olası Zafere Hazır mı?

4- Hakim Igroian’ın Solcu Sivil Devrimi

ALTERNATİFSİZLİĞİN, ALTERNATİFİ
ÇARESİZLİĞİN ÖĞRENİLMESİ MİDİR?

YALÇIN KÜÇÜK YAZILARINDAN


“AFORİZMALAR”DAN

  • Tanrılar ortak olamadıkları için sevemezler ve uzak oldukları için de sevilmezler.
  • İnsanların hiçbir zaman tanrılaşmamasını ve tanrıya benzememesini diliyorum.
  • Tanrı olmak, insanlıktan çıkmaktır.
  • Felsefe, kuşku; politika, ret ile başlar.
  • Serüvenci yürüyüşün ilk sözü “la ilahe” olmak durumundadır. Tanrı yoktur, anlamına geliyor. Politikada ilk adım reddir. İkinci adım “illallah” olmak zorundadır. Allah Teâlâ’dan başka, anlamına geliyor.

Politikada, ilk ve ikinci söz, “la ilahe illallah” oluyor. Allah’tan başka tanrı yoktur, anlamını veriyor. Bu, benim bulduğum, benim yarattığım tanrıdan başka tanrı olamayacaktır, anlamına geliyor; politika var olan bütün tanrıları ret ile kendi tanrını yaratıp bulma serüveni olarak ortala çıkıyor.

  • Bugün kadın, bir eğilim olarak, kurtuluşuna değil “küçük insan” olmaya koşuyor, kurtuluşunu erkeği taklide bağlayan bir illüzyona sarılıyor. Kadının kurtuluşu küçük insanı hedef almakta değil, yeni insanı yaratmadadır. Kadının kurtuluşu erkeğe yetişip geçmekte değil, erkeğin üzerinden sıçramakta yatmaktadır.

Kadın, yeni kişiliğini yarattığı zaman kendisini ve erkeği de kurtarabilir. Nasıl?

İpuçları mutlaka toplumda vardır. Yöntemi. tekelsi düzenin getirdiği sınırları, toplumdaki ipuçlarına dayanarak akıl ve sevgiyle aşmadadır. Bütün özgürlükleri, sevgiyle zorlamaktan geçiyor. Çok söylenmiştir ve bir kez daha söylemek gerekiyor. Bu düzende, tekeliyette kadının kurtuluşu imkansızdır.

Tekeliyet, insanı çökertme üzerinedir. Ve kadın, insan olduğunu unutmamak zorundadır.

Sorular.

  • Bir: Neden tekstil işçileri kadındır?

İki: Neden bütün banka çalışanları kadındır?

Üç: Neden bütün telefon operatörleri kadındır?

Çünkü bu işler, İngilizce sözcükle pek “tedious” sıkıcı vc boğucu işlerdir, yaratıcılık ve itiraz istemiyor ve kadın geliştiğini iddia ederek boş bir kuruntuyla avunurken, kütlesel olarak tabi yaratık haline düş­mek durumundadır.

Dört: İşte bu yüzden, televizyonlar, bir kadın mesleği haline gel­miştir. Aydın Doğan ın “benim kanalım” diye övündüğü kanallar teenager ve itaatkarlar kızlarla doludur.

Beş: İşte bu nedenle Mütareke Matbuatında köşeleri genç hanım­lar tutuyor; kadının yükselişini değil, düzenin en uyumlu vidalarını oynuyorlar.

Çevremize bilimsel bakabiliyor muyuz? Ciddi bakmayı, kast edi­yorum.

Kaynak:
Yalçın KÜÇÜK, Aforizmalar, 2. Baskı, Ankara 2008

Diğer Yazılardan

TARİHTE HİÇ BİR ZAMAN BİR BİZANS DEVLETİ OLMADI

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

İSTANBUL NASIL YIKILMALI

TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?

TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?


İki noktayı üstüste yazmak zorundayım; birincisi kişiseldir. Bir yüksek öğretim kuramımda master düzeyinde kabul sınavı yapıyorduk ve bir jüri olarak çalışıyorduk. Sıra bir adaya geldi; benim genç arkadaşımdı, öğrencimdi ve politik olarak da bana yakın olmaya çalışıyordu. Bugün önemli bir yerdedir; hâlâ arkadaşım sayıyorum, o zaman master programına kabul edilmesinin doğru olmayacağını söylemiştim. Gerekçe olarak da yakından tanıdığımı, bir programın gerektirdiği çabayı gösteremeyeceğini ileri sürmüştüm; diğer jüri üyesi arkadaşlarım pek şaşırdılar. Birisi, şaşkınlıkla, “peki” dedi, bu adayın şanssızlığı sizin tanımanız mı? Gerçekten de, ya diğer adaylar, benim tanıdığım genç arkadaşımdan daha az gayretiyseler; bunu hiç düşünmemiştim ve buna da ben şaşırdım.

Bunu şu nedenle hatırlıyor ve yazıyorum: Fatoş Dilber‘in şanssızlığı benim Charles Chaplin’e ilgi duymamdır. Fırsatım olsa Chaplin’i yazmak istiyorum; bu nedenle, Afa yayınları arasında çıkan Fatoş Dilber’in çevirdiği, Chaplin’in otobiyogragisini okumayı denedim. Hem benim ve hem de Fatoş Dilber adına ne büyük talihsizlik! Önce bu Hanım’ın İngilizce bildiğini, ancak Türkçe bilmediğini düşündüm; sonra bildiği İngilizce’nin de ancak, “how are you?” ya da “give me a box of matches” düzeyinde kaldığına karar verdim. Amerika ve İngiltere’de bakkal ile çok iyi anlaşabilen, ancak gazete okuyamayan pek çok öğretim üyesi görmüştüm. Sokakta karşılaştığı bir İngiliz ile üçbeş cümle söyleşebiliyorlardı; televizyonun temel haber bülteninden bir tek sözcük bile anlamıyorlardı. Dilber’in İngilizcesi bu düzeyde olmalıdır.

Yazık, donmuş havuca alışmış bir halkı donmamış havuca nasıl çevireceğiz; hep bunları düşünüyorum. Donmuş havuç bir tür yumuşak odundur; bunu havuç sanan bir halka, havucu nasıl anlatacağız, benim sorunlarımdan birisi budur. Yazık ve pek yazık; bu Afa Yayınevinde bu çeviriyi böyle yayınlarken hiç kimsenin vicdanı sızlamıyor mu? Bu ikinci noktadır.

Yazık ve çok yazık: Peki bütün bunları neden benden başka kimse görmüyor?

“Doktordan millerce uzakta olduklarından ve her zamanki kısır döngü söz konusu olduğundan, genç adam mendiliyle yılanın soktuğu yeri sıkıca sararak kan dolaşımını engellemeye çalışır. Ani bir hareketle kızı kucaklayıp ayağa kaldırır, eteğini yırtarcasına çıkarır, sonra da kızı kameranın o acımasız ışığından uzaklaştırarak hafifçe öne doğru eğer ve ağzını yılanın soktuğu yere dayayarak zehiri emip yere tükürür. Bu işlemin sonucu olarak da kız onunla evlenir”[1] Sabırla okumamı sürdürürken bu paragrafa geldim ve artık takıldım. Öyle anlaşılıyor; ya benden başka okuyan ya da benden başka takılan bulunmuyor.

Kısaca hikaye şudur: Gloria Svvanson, tropikal bir ormanda at üzerinde gezerken iner ve çiçekleri incelemeye başlar, bu sırada, birden bağırmaya başlar, göğsünü avuçlar, haykırır. Yakışıklı ve evli Gloria’nın aşkla sevdiği Tommy birden peyda olur, Gloria, “yılan soktu” der, Tommy “nereden” diye sorar, çeviriye göre “Gloria arka tarafını gösterir”, bundan sonra sıra aktardığım paragrafa gelir; bu paragraf bende odun etkisi yaptı ve yutamayacağımı anladım. Bunun üzerine Chaplin’in anılarının aslını bulmayı denedim.

Yılan sokunca “kısır döngü” nasıl çıkar; bunu anlamadım. İngilizce “vicous circle”, kavramsal bir deyiştir; eskiden “fasit daire” olarak çevriliyordu. Verimlilik düşükse, gelir düşüktür, gelir düşükse tasarruf azdır, tasarruf azsa yatarım düzeyi düşüktür, yatırım düzeyi düşükse verimlilik düşüktür; kısır döngü bu ve benzeri ardışık etkilenmelerde ortaya çıkıyor. Yılan sokunca kısır döngü nasıl oluyor; takıldım, durdum. Dilber Hanım’ın karıştırdığından kaygılandım; genç adamın yılanın soktuğu yeri sıkıca sarmasına da fazla sevinemedim. Çünkü yılanın soktuğu yer sarılmaz; yılanın soktuğu yerin iki çevresi sarılır ve mendil ya da bez burkulur. Güzel; ancak yılanın soktuğu yerin çevresi sarıldıktan sonra, genç adam, neden ve “ani bir hareketle” kızı kucaklıyor ve neden kızın eteğini çıkarıyor, bunu da anlamadım. Yoksa, yılan sokmuş Gloria’nın acısından yararlanarak… Aklıma kötülükler geliyor; yılanın soktuğu yer mendille sarıldıktan sonra ansızın kucaklama ve etekliğin yırtılması insanı şaşırtıyor. İnsan, “yoksa Tommy yılandan cesaret alarak….”; böyle kötü kötü düşünüyor.

Bu arada bir parantez açmalıyım; anıların çevirmeni Fatoş Dilber Hanım’ın İngilizce konuşan bir ülkede yaşadığını bir hipotez olarak ortaya koyuyorum. Ancak eğer gerçekten yaşadıysa karşı cinsle ve İngilizce ile hiçbir yakınlığı olmadığına kesin hükmedebiliyorum. Çünkü Dilber Hanım, İngilizce, göğüs ile “popo”yu birbirine karıştırıyor. Yılanın Gloria’yı arkasından soktuğunu yazıyor; yakışıklı Tommy, “nereyi?” soktuğunu sorunca, “Gloria arka tarafını gösterir” diye yazıyor. Daha yukarıda da “zehirli bir yılan onu arkasından sokar” diye belirtiyor; Fatoş Hanım, İngilizce arka ile önü birbirine kanştırıyor. Gerçekten de Chaplin, yılan için, “bites her right on the bosom” diye yazıyor.[2]  Fatoş Hanım’ın, “Gloria arka tarafını gösterir” dediği yerde, İngilizce, “she points to her bosom” ifadesi yer alıyor.

İngilizce “bosom” sözcüğü, “göğüs” ya da “sine” demektir. “Bottom” sözcüğü, “arka” ya da “dip” ya da insan söz konusu olunca ve kibarca “popo” daha çok da “kıç” anlamına geliyor. Dilber, bosom’ı bottom olarak anlıyor. Kıç ile göğsü karıştırıyor.

Ah bu eski solcular; kapitalist oldukları zaman en acımasızı ve en sömürücüsü oluyorlar. Afa Yayınevi, İngilizce’de “kıç” ile “göğüs” sözcüklerini karıştıran ve bunları bilmeyen birisine Chaplin anıları çevirisi ısmarlıyor; kim için üzülmeliyim? Yılan Gloria’yı, Chaplin’in yazdığına göre, arkasından değil, önünden ve göğsünden, hatta “right on the bosom” dediğine göre de, tam göğsünden, göğsün orta yerinden sokuyor.

Peki Gloria türünden bir kadının göğsünü mendille sarmak ve burkmak mümkün müdür; fizik olarak imkan dâhilinde göremiyorum. Öyleyse Dilber Hanım, Tommy’nin Gloria’nın yılan soktuğu yerini mendille sardığını yazarken, uyduruyor ve açıkça yalan söylüyor.

Gloria çiçeklere eğiliyor, buradan bir zehirli yılan çıkıyor ve Gloria’nın güzel göğsünün orta yerinden sokuveriyor; Dilber hanım, yılana, Gloria’nın poposunu layık buluyor. Tommy, kuşkusuz, Gloria’nın göğsünü mendiliyle buramıyor; Dilber Hanım, Tommy’nin bu işi yapması gerektiğini düşünüyor. Peki bundan sonra Tommy neden Gloria’nın eteğine sarılıyor; her okuyanın kendi kendisine bu soruyu sorması gerekiyor. Soru Şudur: Eğer Tommy, yılanın soktuğu yeri mendiliyle sardı ve burktuysa, neden kızcağızın eteğini indiriyor? Tommy, fırsat düşkünü kötü bir adam mıdır? Ben okurken, bu soruya takıldım ve bir türlü cevap bulamadım. Bunun üzerine Chaplin’i aslından okumak gereğini duydum. Elime kalem aldım, Dilber Hanım’ın çevirisinden ya da daha doğru bir söyleyişle, Chaplin yazımından anlamadığım, aklıma takılan yerleri işaretledim ve aslıyla karşılaştırdım.

İnsanı, Türkçe okuduğuna pişman eden bir eski solcu yayınevi ile karşı karşıyayız: Solculuktan kapitalizme geçenler daha sömürücü oluyorlar. Yumuşak odunları havuç diye satıyorlar. Ne yazık, insanlarımız, havuç diye yumuşak odun yemeye alışmışlar.

Fatoş Dilber, gerçekten İngilizce konuşan bir ülkede yaşamadı mı; bu hipotezimden de kuşku duymaya başlıyorum. Çünkü İngilizce aslında “shirtwaist” sözcüğü geçiyor; Dilber Hanım, bunu “etek” sanıyor. “Waist” sözcüğünü görünce etek sandığım sanıyorum; aynı zamanda bel demektir ve “shirtwaist”, bele kadar olan, erkek gömleği biçimindeki kadın bluzuna verilen İngilizce ad oluyor. Böylece Dilber Hanım, göğüs ile kıç’ı ve bluz ile eteği karıştırıyor. Ancak haklıdır; eğer yılana Gloria’nın poposunu sokturursa, Tommy’ye de eteğini yırttırır. Fakat benim çok soran bir aklım olduğunu kabul ediyorum; yılanın soktuğu yer mendille burkulunca eteğin yırtılmasına takılıyorum.

Şimdi parantezler açabilecek durumdayım.

Bir: Bilim, bir uydurma işidir. Uyumsuzlar üzerinde düşünmeyle başlıyor. Uyumsuzluktan, sapmaları farketmeyen, görmeyen bir akıl bitmiştir; orada da beyinden donmuş havuçtan söz etmek gerekiyor. Bugün Amerikan düzeni ve bu düzene yönelen Türkiye düzeni, her türlü sapma ve uyumsuzluğu değil farketmeyi yok etmeyi ilke edinen bir düzendir. Tiksindiğimi saklamıyorum.

Politik mücadele, uyumsuzların yükselişidir.

Yaşam uç’lardadır.

Türkiye düşünü, polisiye roman, ütopya yazımı kadar uçuk yaşam bilgisinden de yoksundur; önemli eksiklik sayıyorum.

İkinci parantez bir İngilizce türü üzerinedir; aslında bir genel “ağız” üzerine demek, daha doğru görünüyor. Chaplin, bir sanatçı karıkocanın çocuğu olmakla birlikte çok büyük bir yoksulluk yaşıyor, yetimevleri, bit pazarlan yazgısıdır. Böyle yerlerde yetişen, “alt tabakalar” içinde büyüyen İngilizler, son derece kısa cümlelerle konuşurlar, tekrarlarlar, küçük cümleleri zorlayarak çarpıtırlar. Chaplin de böyledir; Chaplin’in İngilizcesini anlayabilmek için, örnek olsun, Tom Jones’un bir konserde arada bir konuşmasını dinlemek yeterlidir, küçük ve yer yer kırılmış cümleler ortaya çıkıyor. Türkçe’de Fakir Baykurt’un dili ya da Fatma Girik’in Türkçesi akla getirilebilir; çevirirken, dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“They are miles from a doctor and the usual remedy of a tourniquettwisting a hankerchief around the affected part to stop blood circulating is unthinkable. Suddenly he picks her up, tears at her shirtwaist, and bares her gleaming shoulders, then turns her from the vulgar glare of the camera, bends over her and with his mouth extracts the poison, spitting it out as he does so. As a result of this suctorial operation she marries him”

Bu paragrafı buraya aktardım; Dilber Hanım, “tourniquet” sözcüğünü de bilmiyor, sözlüğe bakmak zahmetine katlanmıyor, odunu havuç sanan bir okuyucu sürüsü olduğunu düşünüyor olmalı ve bir yerden duyduğu “kısır döngü” deyişi sanarak, çeviriye saldırıyor. “Tourniquet” Türkçeye “burgu” olarak çevrilebilir; bütün sözlüklerde sadece tarif ediliyor. Bazılarında resim de konuyor; bez veya mendile bir düğüm atılır ve arasından bir ince tahta geçirilerek çevrilirse, “tourniquet” oluyor, kan dolaşımını durduruyor. İlginçtir; Chaplin de hem “tourniquet” sözcüğünü kullanıyor ve hem de iki tire arasında bunu tanımlıyor. Tanımlamayı bir kenara atacak olursak, “the ussual remedy of a tourniquet is unthinkable” diye yazıyor; burgu yapmanın imkânsızlığına işaret ediyor. Dilber Hanım, göğüs ile kıç arasındaki farkı bilmediği için ve yılanın sokacağı yer olarak Gloria’nın kıçını tercih ettiğinden burgu yapıyor; Chaplin bunun yapılmadığını yazıyor. Bu durumda yakışıklı Tommy ne yapabilir; hemen kızı yerden kaldırıyor, suddenly he picks her up, ve kızın bluzunu, ortasından ikiye ayırıyor, “tears at her shirtwaist.” Tommy’nin yaptığı doğrudur; ancak ben Dilber Hanım, Tommy’nin, Gloria’nın eteğini yırtarak indirdiğini yazınca, kuşkulandım ve Tommy’nin günahına girdim. Fakat bu günahımdan sorumlu Dilber’dir ve günahı, Dilber Hanım’a geçiriyorum.

Tommy’in yaptıkları arasında bir de, “bares her gleaming white shoulders” var; Tommy, Gioria’nın ışıl ışıl parıldayan beyaz omuzlarını da çın! çıplak ortaya çıkarıyor. Fakat Dilber Hanım, Tommy’in bunu yapmaması gerektiğini düşünüyor ve hiç yazmıyor; kuşkusuz, göğüs ile kıçı ve bluz ile eteği karıştırdığı için, eteği indirdiğini sandığı Tommy’nin nasıl olup da omuzları açtığını anlayamıyor ve bu uyumsuzluk karşısında, uyumlu bir düzenin mensubu olarak, bu omuz meselesini okuyucularından saklıyor. Paragrafın sonunda Chaplin, “as a result of this suctorial operation” diye yazıyor; “Bu emme operasyonun sonucu olarak” anlamına geliyor ve Dilber Hanım’ın “emme” sözcüğünü de sevmediği görülüyor. Atıyor.

Başka ne yazmalıyım?

Dilini sevmeyenin halkını sevebileceğini hiç sanmıyorum. Dili sevmek, bir kimsenin halkını sevmesinin turnusol kağıdıdır. Dili katledenlerin halkını sevdiğine inanmam mümkün değildir.

Yazık; insanı, Osmanlıca’ya özendiriyorlar. Cumhuriyet’in fıkra yazarlarının dilindeydi; bir “olası” sözcüğüdür, tutturdular. “Mümkün” ve “muhtemel” olanı birbirinden ayıramıyorlar; “Mümkün”, olanak ile ve “muhtemel” ise olası ile ilgilidir. Bir dilde “mümkün, ancak, muhtemel değil” türünden söyleyişler vardır ve olmalıdır.

Parantez açıyorum: Felsefesi ve insanın içini çözümleyen romanı olmayan hiçbir dilin gelişmesini mümkün ve muhtemel göremiyorum.

Devam ediyorum: “Edna Purviance gibi çok güzel bir kızın etkisi altında kalmaması olası değildir.” Ne garip ve gerçekte çirkin bir söyleyiştir; aslını da yazma gereğini duyuyorum. Aslı şöyle: “It was inevitable that the propinquity of a beautiful girl like Edna Purviance would eventually involve my heart.” Olası sözcüğünün İngilizce karşılığı “probable” oluyor; burada yer almıyor. Bunun yerine “inevitable” sözcüğü var; “kaçınılmaz” demektir ve bir imkânı ya da imkansızlığı belirtiyor. Çeviri şöyle olabilir: “Edna Purviance gibi güzel bir kızla yakın mekân içinde olmanın, eninde sonunda, benim kalbimi de işin içine sokması kaçınılmazdı.” Bu çevirinin tek çeviri ya da mükemmel olduğu iddiasında değilim; ancak Dilber Hanım’ın yaptığı çeviri değil, kaba bir özetten ileri gidemiyor.

Dilin ve anlatımın bütün ayrıntılarını ortadan kaldıran bir çeviri ya da söyleyiş, sadece kabadır.

Yaşamın güzelliği ayrıntıdadır ve yaşam Öyküleri, eninde sonunda ayrıntıya dayanmak zorundadır.

Başka ne yazabilirim? Belki de ilk paragraftan başlamak ve örnek vermek uygundur.

İlk cümle şudur: “Westminster Köprüsü açılmadan önce atlılar yalnızca Kennigton Sokağından geçebiliyordu.” Mümkün mü? Şövalyeler ülkesi İngiltere’de atlılar İçin yalnızca Kennigton Road olur mu? Doğrusu şudür: “Westminster Köprüsü açılmadan önce Kennigton Sokağı, sadece atlıların kullanabildiği bir patikaydı.” Daha sonra, 1750 yılında, köprüyü Brighton’a doğrudan bağlayan bir yol yapılıyor ve Kennigton Yolu, mimari değeri olan, demir parmaklıklı balkonlara sahip evlerle doluyor.

İkinci paragrafa başlamadan önce bir bilgi gerekiyor; İngiltere’de “ev” bağımsız, apartman dairesi olmayan, Türkiye’de “villa” denilen barınaklardır. Güzel ve itibarlı sayılan bunlardır ve burada oturmak önemli olabiliyor. İkinci paragraf şöyle başlıyor: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında bu evlerin birçoğu pansiyona dönüştü.” Doğru değil; doğrusu şöyle olabilir: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu evler kötüledi; möbleli bekâr odalarına ve apartman dairelerine dönüştü.” Çeviri yaparken, çevrilen konuyu, ülkeyi bilmek veya öğrenmeye çalışmak temel ahlâk olmalıdır.

Solculuk, bir ahlâktır.

“Bizim eski solculara bu ahlâkı veremediğimiz anlaşılıyor.

Belki de bu ahlâkı veremediğimiz için eskiyorlar.

Dürüstlük?

Chaplin, anılarının bir yerinde, film yapımıyla ilgili görüşlerini de yazmak gereğini duyuyor. En önemli sözlerinden bir bölümünü Dilber Hanım şöyle Türkçeleştiriyor: “Kompozisyon, temponun vs’nin entelektüelleştirilmesi, bunların hepsi iyi şeylerdir ama oyunculukla pek ilgisi yoktur ve yavan bir dogmatizme dönüşmesi eğilimi vardır. Yaklaşımda sadelik her zaman en iyidir.’’ Bu paragrafın İngilizcesini yazmakla yetiniyorum. Şöyledir: “The intellectualizing of line and space, composition, tempo, etc., is very well, but it has little to do with acting, and is liable to fall into arid dogma. Simplicity of approach is always best.” Chaplin, “line”, “space”, “composition” ve “tempo” sözcüklerini telaffuz ediyor ve bunların entellektüelleştirilmesinden söz ediyor. Dilber Hanım, herhalde ilk ikisinin karşılığını bilmiyor ve atıyor. Yazık; başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Örneklerim çok; ancak bunları sıralamaya gerek duymuyorum. Bu incelemeyi Chaplin’in güzel ve bilge bir deyişiyle tamamlamak istiyorum: “All intellect and no feeling can be characteristic of the archcriminal, and all feeling and no intellect exemplify the harmless iddiot. But when intellect and feeling are perfectly balanced, then we get the superlative actor.” Burada da Dilber Hanım’ın çevirisini bir kenara bırakıyorum. Chaplin şunu anlatıyor:

“Bir insanda hep akıl var ve hiç duygu yoksa, bu, en büyük caninin özelliğidir.

Hep duygu var ve hiç akıl yoksa kendi halinde bir budala demektir.”

Akıl ve duygunun mükemmel bir dengelenmesi, bize, harikulade aktörü çıkarıyor. Chaplin, bunları yazıyor. Ben bunların genel geçerli olduğuna inanıyorum.

Kapitalizmi seçen eski solcuların, duygularını yitirmiş aşın “akıllılar” olduklarına inanıyorum. Yapmayacakları yoktur.

Hepsi bu kadar.

Bu incelememin acıklı mı, gülünçlü mü olduğuna karar veremiyorum.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.389-396

Not:

Çeviri kitapları okurken anlayamam konusunda hep kendimi suçlardım. Meğer suçlu sadece ben değilmişim. Yalçın Küçük Beyefendiye teşekkürler ederim, bu yazısı sayesinde bir gerçeği daha farkettim. (İ. İsmail Hakkı)


[1] Charles Chaplin, Hayatımın Hikâyesi, Afa Yayınları, Fatoş Dilber Çevirisi, İstanbul 1991, s. 186.

[2]Charles Chaplin, My Auto Biography, N.Y., 1964, s.186

KARAKTERSİZ KARAKTERLER


Karaktersiz karakter, ahlaksız kişi demek oluyor. Ahlak, İngilizce ethics ve Fransızca éthique. Latince ethicas. Grekçe ethike sözcüklerinden geliyor; ethicus veya ethos karakter anlamını veriyor. Ahlak, sonradan kazanılıyor. Ahlak, sonradan kaybedilebiliyor.

Her ahlakçı önce bir ahlak silicisi [1] ve sonra da bir ahlak yazıcısıdır; yalnızca mevcut ahlakı silmek, ahlaksızlığın propagandasını yapmak oluyor. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera,[2] bir ahlaksızlık propagandistidir. Ancak yalnızca bu kadar değil; bundan daha fazladır ve bundan daha az oluyor.

Ahlaksızlık propagandasının fazlası, insanın alçalmasının reklamcılığı olarak ortaya çıkıyor. Buna yozlaşmak demek gerekiyor; yozlaşmış, sürekli olarak alçalmayı seçiyor. Milan Kundera, yaratmaya çalıştığı karakterlerle ve tümüyle, yalnızca alçalmayı seçiyor. Yaratıcı her zaman yarattığı imajların arkasındadır. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera, yozlaşmış bir yaratık’tır. Bütün yazılarında insanlığın kazanılmış değerlerine karşı bir kemirme stratejisi sürdürmesinin yanında, insanın değerlerini teker teker atmasını istemesini bir yaşam yolu yapmaya çalışıyor.

Ahlak nasıl silinir? Ahlak nasıl yazılır?

Ahlak’ın silicisi “korku”dur. Korku, en büyük ahlaksızlık jeneratörü oluyor, insanlık için en büyük korku, ebedî korku, ölüm korkusu’dur; dinler, ölüm korkusundan vazgeçmiyorlar.

Açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, savaş korkusu ve giderek ölüm korkusu hep bir ahlak silicisi işlevini üstleniyor. Sartre, var olan ahlakı yeni bir düzenin zorunluluk düşüncesinden ayrı olarak ve hızla silmek istediği için, savaştan doğan ölüm korkusuna bağlanıyor.

Camus de. eksistansiyalizmi, Yabancı’da ve Veba’da hep ölüm olgusu çerçevesinde kurmak zorunluluğunu duyuyor.

Sartre

Sartre yalnızca sokaktaki insan için ve vulgar (müstehcen, edebe aykiri. adi, bayağı) görgüsüz anlamda bir filozof sayılabilir; sözcüğün teknik anlamında Sartre’a bir filozof ve ekzistansiyalizme de bir filosofi demek çok zor görünüyor. Bilmenin süreciyle bilginin doğrulanma dinamiği ile ilgilenmeyene filozof demek mümkün değil; bilme ile ilgilenmek bilebilecek varlığı araştırmayı da beraberinde getiriyor. Felsefenin insan ile ilgilenmesi bir türetilmiş ilgi oluyor; dünyada bilebilen ve bilme yetisi olan tek varlık, insan’dır. Bilme sürecini anlamaya çalışmak, insan’ı anlamaksızın mümkün görünmüyor.

Ekzistansiyalizm (varoluşçuluk), bir ölüm korkusuyla insanı boşaltıp, bir varlık’a indirgedikten sonra, insanı kendi varlık’ına bağlayarak özgürleştirmek istiyor. Özü silinmiş ve yalnızca varlık’a indirgenmiş insan bir anlamsızlığa bağlanarak hareket edebiliyor; bu bir ahlak’tır. Felsefe olmadığından kuşkum yok; bir ahlak yazıcılığı olduğu konusunda kuşku duyuyorum.

Nietzsche

Nietzsche’nin de bir filozof olduğunu düşünmüyorum. Marx, «felsefi araştırmanın ilk gereği bir cüretli, özgür kafadır», the first necessity for philosophical investigation is a bold, free mind, diyor. Nietzsche’de, bir ilk gereklilik olarak, bu var; cüretli ve sınır tanımayan bir kafası olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. Ancak Nietzsche de, felsefenin temel ve tek konusu olan, doğru bilgi edinmenin dinamiğiyle hiç ama hiç ilgilenmiyor. Sistematik olmaktan çok uzak, bir sanatçı sezgisiyle insan üzerinde düşünmeye çalışıyor.

Nietzsche, bir ahlak yazıcısı olmak istiyor. [3]Bu nedenle ölümü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Edebi Dönüş ile ölüm korkusunu silmeye çalışıyor; ancak insan’a güvenmiyor. İnsana güvenmediği için de ahlakının öğelerini gelecekten ve zorunluluktan çıkarmıyor; geçmişte ve çözülmede arıyor.

İnsana güvenmek, ilerleme’ye güvenmektir; insanın zorunlu geleceğine inanmak oluyor. Ahlak ancak burada var olabiliyor. Zorunlu geleceği hızlandırıcı bir eylemlilik olarak ortaya çıkıyor.

Nietzsche, ilerleme’ye ve dolayısıyla insan’a inanmıyor. [4] Tekellerin egemenlik kurmaya başladığı bir dönemde yaşıyor; tekellerin bireyleri sürüye çevirmeye başladığını görüyor. Bu görgü ve hastalıklı bir yapıyla, tekellere cephe almak yerine sürüye dönüşen kütlelere cephe almaya kalkıyor, sıradan insandan tiksinmeye başlıyor. Friedrich Nietzsche, insanlığın ilerlemesine güvenemediği için, ahlak modelini geçmişten çıkarıyor; insanların burjuvazinin ortadan kaldırdığı aristokratlar türünden güçlü olmasını vaaz ediyor.

Friedrich Nietzsche’nin bir ahlak koyucu olduğundan kuşku duymuyorum. Ancak insana karşı bir ahlak geliştirmeye çalışıyor. Jean Paul Sartre, ekzistansiyalizminin hümanizm olduğunu ileri sürerken, Nietzsche ile karşılaştırıldığında çok daha haklı görünüyor; Sartre, mevcut değer levhalarını silmeye kalkmanın ötesinde yalnızca bağlanmanın akıl dışı olduğunu, anlamsıza bağlanan insan denilen varlığın özgürlüğe ve gelişme yollarına ulaşabileceğini belirtmekle yetiniyor. Sartre. kollektif insana olmasa bile bireysel insana güveniyor.

Nietzsche ve Sartre’ın filozof olmadıklarını tekrarlamak durumundayım.[5] Sartre’ın bir romancı olduğundan kuşku duyulmuyor. Nietzsche ise hiç bir yere gelmiyor. Yazdıkları içinde roman türüne en yakın olanı Zerdüşt’tür; roman demek pek çok zor geliyor. Ancak Kundera’nın yazdıklarına roman demenin güçlüğü, yüzüne karşı da ifade edilebiliyor. Bir romanının İngilizceye çevrilmesi sırasında yapılan bir söyleşide şu sözleri işitiyor:

 «Your latest book is not called a novel, and yet in the text you declare: This book is a novel in the form of variations. So then is it a novel or not?»”

Kundera

Yazdığının roman olmadığı, Kundera’nın roman olmayana roman dediği anlatılıyor ve bir kez daha «roman mı, değil mi» sorusu önüne konuluyor. Bu soruya Çekoslovak göçmenin verdiği cevabı aktarıyorum: «Benim tümüyle kişisel estetik yargıma göre, gerçekten romandır; ancak bu düşüncemi hiç kimseye zorla kabul ettirmek istemiyorum». Güzel; Kniha Smichu a Zapomneni, Kahkaha ve Unutmanın Kitabı, için Kundera yalnızca «bana göre» roman diyebiliyor; daha fazlasını ileri sürmemekle büyük bir tevazuu göstermiş oluyor.

Kundera’nın bu söylevinden daha ilerde yeniden söz etmek zorunda kalabileceğimi düşünüyorum. Geçerken bu yozlaşmış göçmenin zanaatının özetine değinmem gerekiyor; yozlaşmanın bir kesin kanıtı olarak etrafındaki düşünce akımlarından yalnızca insanın alçalmasına katkıda bulunabilecek kırıntıları seçiyor. Grek Parmanides’in[6] doğada ve toplumda hiç bir değişmenin olmadığı, sıcaklık ile soğukluğun, aydınlıkla karanlığın birbirinin aynı olduğu, soğuğun sıcak olmamak, karanlığın aydınlık olmamaktan başka bir anlamı bulunmadığı düşüncesi Çekoslovak Göçmen için tılsımlı bir formül yerine geçiyor. Kundera, Antik Helen döneminden kalma Parmanides düşünceleriyle cehennem ile cenneti de birleştiriyor ve cehennemden kurtulabilmek için mutlaka cennetin ve cennet düşüncesinin ortadan kaldırılması gerektiğini vaaz ediyor.

Aktarıyorum: Totaliteryanizm[7] yalnızca cehennem değil aynı zamanda cennet hülyasıdır, herkesin ortak bir istem ve inanç çevresinde birleştiği, birbirinden saklısı olmadan uyum içinde yaşayacakları bir dünya rüyası, çağlardan beri var. Kundera, totalitaryanizmi ortadan kaldırabilmek için, cehennemin kökünü kazıyabilmek için, çağlar boyu insanlığın bir değeri olan bu hülyaya karşı bir haçlı seferi gereğine inanıyor.

Cehennem ile cennet arasında kurduğu bu birliği somutlaştırmak istiyor; aktarmaya devam ediyorum. Stalinist terör döneminin tamamı bir türkülü kollektif çılgınlık dönemi idi. Bu şimdilerde tümüyle unutuldu; aslında sorunun özü burada yatıyor. İnsanlar şöyle konuşmayı seviyorlar: İhtilal güzeldir, kötü olan yalnızca ihtilalden doğan terördür. Fakat bu doğru değil. Kötü zaten güzelin içinde var, cehennem zaten cennet hülyasına konmuştur; eğer biz cehennemin özünü anlamak istiyorsak, içinden çıktığı cennetin özünü incelemek zorundayız». Çok açık değil mi? Bütün Stalin düşmanları neden ayağa kalkmıyorlar, anlamakta güçlük çekiyorum. Kundera, her cennet kurucusunun mutlaka bir Stalin olacağını ve olmak zorunda kalacağını vaaz ediyor.

Stalin aklanıyor.

Cennet mahkum oluyor.

……………..

Bazılarının Ahir Zaman Peygamberi saydığı Kundera, cennet düşüncesi yerine «bok» felsefesini öne çıkarmak istiyor. Önce cennet’e inananları katil yapıyor;

………………..

Kundera, başı dik, mücadele eden insandan tiksiniyor.

Ben Kundera’dan tiksiniyorum.

Kim kimden özür dileyecek?

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Estetik Hesaplaşma, Şubat, 1987, s.16-23


[1] Hiç bir alanda bir kimse önceki varlık biçimini reddetmeden ilerleme kaydedemez. Ahlâk diline çevrildiğinde “red ve inkâr” demektir. (K. Marx Engels. Collected Works. Vol. VI. s. 317)

[2] Milan Kundera 1 Nisan 1929’da Çekoslovakya’nın Brünn şehrinde doğdu. 15 kitap yazmış, sayısız ödül almış, yazarlık mesleği yanında uzun yıllar müzik ve sinemayla profesyonel olarak uğraşmıştır. Çek asıllı Fransız yazar yaşamını Paris’te, eşiyle birlikte sürdürmektedir.

[3] “ Bütün inançların inanç erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: — oysa o, yaratıcıdır.” “Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları”.F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt. İstanbul, 1984, s. 29.

[4] “İnsanlık, bugün inanıldığı gibi, daha İyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir ilerleme göstermemektedir. ‘İlerleme’, modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce?” F.Nietzsche, Deccal, İstanbul, 1986, s. 13.

[5] «Tutarlı olmak bir filozofun en büyük yükümlülüğüdür. oysa buna çok ender rastlanır.İ. Kant. Pratik Aklın Eleştirisi, 1788-1980, Ankara, s. 27.

“Ne Nietzsche ne de Kierkegaard sistematik filozof idi”. Britiş bakış açısından, ekzlstansiyalizmin kendisi, çeşitli biçimleriyle, felsefe karşıtıdır”.

«From a British point of view, exlstantialism itself, in many or its iorrns, is anti-philosophical”. .J. Passmore, A Hundred Years oj Philosophy. Pelican, 1970. s. 467.

[6] Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö.600 ile M.Ö.500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasakoyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır.Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir’dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

[7] Totalitarizm kelimesinin, ona olumlu bir anlam yükleyen Mussolini tarafından icat edildiği sanılmaktadır. Mussolini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra etkili olan merkezi otoriteye karşı yıkıcı güçler yüzünden savunmasız kalmış bir ulusun birliğini ve ulus aracılığıyla da devlette cisimleşen tarihi bir topluluk kimliğini hedefliyordu. Faşizm, devletin birey üzerindeki üstünlüğünü ve bu devletin gücünün sınırsız biçimde yayılmasını öngörür.

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film